Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 23°C
Cum 25°C
Cts 26°C
Paz 22°C

Tekfir’de Aşırılık

Tekfir’de Aşırılık
26.12.2020
A+
A-

Tekfir’de Aşırılık – Yusuf el-Karadavi

TEKFİRDE AŞIRILIK

Mütercimin Önsözü

Kainatın yaratıcısı olan Allah’a hamd ü senalar, Hz. Rasulullah’a, onun âline, ashabına ve ümmetine salat ve selam olsun.

İslam aleminin tanınmış ve ehliyetli bir alimi olan Üstad Yusuf el-Kardavî’nin, dünyanın çeşitli bölgelerindeki Müslü­manlar arasında derin bir yara ve bulaşıcı bir hastalık halinde yayılmış olan “Tekfir Olayı” hakkında yazmış olduğu ilmî, se­viyeli, insaf eksenli ve taassubtan uzak eserini sizlere sunmak­la kendimizi bahtiyar addediyoruz.

Şüphesiz bu kitap ve bu kitabın konusunu işleyen kitaplar oldukça önemli ve yararlı bilgiler verdikleri halde piyasada faz­la bulunmamaktadır. Şüphesiz bu hastalık senelerdir İslam toplumunun ve İslam toplumundaki cemaatlerin içini, kalbini ve ciğerini kemiren bir kurt gibidir. Müslüman cemaatlerin sa­yısı gün geçtikçe arttığı halde, İslami hizmetler beklenen sevi­yeye gelememektedir. Yine İslami cemaatlerin, vakıfların ve ku­ruluşların fazlalaşması karşısında, İslam’a karşı olan kurum ve kuruluşların geri sayması, güç kaybına uğraması gerekirken, ne yazık ki durum tam tersine olmakta, yani İslam’i kurum ve ku­ruluşların fazlalaşması, İslami hizmetlerin dağılıp parçalanmasına, müslümanların güçlerinin darmadağınık halde azalması­na yol açmaktadır. Mesela ülkemizdeki “başörtü sorunu”, sek­senli yıllardan farklı bir mecrada değildir. Halbuki ülkemizde bulunan yüzlerce cemaatin, bu konuda hakim güce sosyal baskı yaparak bu sorunu çoktan çözmüş olmaları gerekirdi.

Düşündürücü olan şudur: Biz niçin yaptırım gücü yük­sek bir kuvvete sahip olamıyoruz? Evet, kendimizi sorgula­mamız gerekiyor. İslami cemaatler ve cemiyetler birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını kendi nefislerine ve gruplarına çevirmelidir.

Kanaatimizce bizim bu durumda olmamızın en büyük sebebi, bütün cemaatlerde ve onların fertlerinde değişik mik­tar ve dozlarda bulunan “Tekfir” hastalığıdır. İslami cemaat­lerin mensupları birbirlerini acımasızca tenkit etmekle kal­mayıp, sonucu tekfir olan çeşitli basamakları aşmaya devam ediyorlar, birbirlerini bir takım ithamlarla, lakaplarla yerin dibine batırmaya çalışıyorlar. Hakim düzeni savunan ve yö­netici kadrolara yakın olan cemaatler, egemen güçler gayr-ı İslami gayelere hizmet de etseler, onlara karşı çıkan fertleri ve cemaatleri “cihad” adı altında anarşistlik yapan, kamuoyu­nun huzurunu bozan, yabancı devletler hesabına çalışan ve asayişi yok eden “fitneciler” olarak görmekte ve her fırsatta bu şekilde itham etmektedirler. Buna karşı, hakim güçlerin gayr-ı İslami, baskıcı ve dayatmacı uygulamalarına karşı çı­kan gruplar ve cemaatler de onları korkak, menfaatçi, statü­kocu, riyakar ve hatta münafık olarak görüyorlar.

Şimdi böyle bir durumda İslami hizmetlerin başarıya ulaş­ması mümkün müdür? Elbette ki hayır! Öyleyse biz evvela bu sorunu çözmeliyiz. İslami cemaatleri ve onlara mensup olan fertleri barıştırmalıyız. Birbirimize yönelttiğimiz tenkit ve kü­für oklarını hepimize düşmanlık yapan güçlere yöneltmeliyiz. Kafir ve müşrik topluluklara yönelttiğimiz hoşgörülü, müsama­hakar bakışımızı müslümanlara çevirmeliyiz. Her fırsatta İs­lam’a ve Kur’an’a darbe vuranlara yönelttiğimiz sevgi ve şefkati­mizi birbirimize yöneltmeliyiz. Kucağımızı birbirimize açmalı­yız, çiçeklerimizi birbirimize sunmalıyız, selamlarımızı birbiri­mize vermeliyiz. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olan­lar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler…”[1]

“O, “dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşme­yin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri etti (bir şeriat kıldı).”[2]

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin. Ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki bağışlanırsınız. Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) ka­vimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla (alay etmesin) belki kendilerinden da­ha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi yadırgayıp, küçük düşürme­yin ve birbirinizi olmadık-kötü lakaplarla çağırmayın…” [3]

Bu manada ayetler ve hadisler sayılmayacak kadar çoktur. Hepsi de şunu ifade etmektedirler: Ey müminler, hepiniz küfre karşı birleşiniz, birbirinizle uğraşmayınız. Çünkü siz birbirinizin kardeşisiniz. Kafirler ise her fırsatta size düşman­lık yapanlardır!..

Ülkemizde de “tekfir sorunu” zaman zaman hortlamak­tadır. Ancak hiçbir zaman tekfir tohumlan İslami cemaat mensuplarının kalplerinden sökülüp dışarı atılmamıştır. Davet yolunda aceleciliğin ve acizliğin belirtisi olan ve Îslam düşmanları tarafından “içimize atılan ve böylece İslami cema­atlerin birbirine karşı kışkırtılmasına sebep olan “tekfir” teh­likesi, daha da acı sonuçlar vermeden eleştiriye tabi tutulma­lıdır. Bu amaçla ülkemizde bulunan bu hastalığa bir merhem sürmek için Dr. Yusuf Kardavi’nin elinizdeki kitapçığının ter­cümesi önemli bir katkıdır. İnşallah bu çalışma, tenkitle başlayan, kavgayla devam eden ve öldürme ile sonuçlanan bu tekfir sorununu çözme yolunda az da olsa bir yarar sağlaya­caktır. Rabbim aramızı düzeltsin, sahip olduğumuz azımsanamaz kuvvetimizi birleştirsin.

Burada sözümüzü üç hadisle bitiriyoruz:

“Rasul-i Ekrem (sahabilere):

“Sizce pehlivanlık nedir” di­ye sordu. Onlar da

“Adamların güreşte yenemedikleri kimse­dir” dediler. Rasul-i Ekrem bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Hayır, gerçek pehlivanlık, kızgınlık anında nefsine hakim ol­maktır.” [4]

Rasulullah (s.a.s.) bîr kudsi hadiste şöyle buyurmuştur;

“Allahu Teala buyuruyor ki: Allah benim, Rahman be­nim, rahmi yarattım, onu kendi ismimden türettim. Bundan dolayı kim akrabalık haklarını gözetirse, ben de ona rahmet ederim. Bunu gözetmeyenlerden de rahmetimi keserim.” [5]

“Mü’minler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, lütuf ve şefkatlerinde bir vücud gibidirler. O vücuddan bir uzuv şikayette bulunursa, cesedin diğer uzuvları da uykusuz kalmak ve ızdırabını duymak suretiyle o uzva iştirak eder.” [6]

İslam aleminde faaliyet gösteren bütün fertlere ve cema­atlere şu ayet-i kerime’yi de hatırlatmada fayda mülaha ediyoruz.

“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düş­meyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sab­redin, şüphesiz Allah {c.c.) sabredenlerle beraberdir.” [7]

Mukaddime

Bütün hamdler Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım diler, O’na istiğfar eder ve nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. Şüp­hesiz Allah (c.c.) kime hidayet verirse, kimse onu saptıramaz. Alîah kimi saptırırsa, kimse ona hidayet veremez. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir ve O’nun şeri­ki yoktur. Yine şahadet ederim ki Hz. Muhammed muhakkak onun kulu ve Rasulüdür.

Mısır’da Abdunnasır devriminin gerçekleştiği dönemde, İhvan-ı Müslimin Cemaati’nin başından geçen üçüncü musi­betten sonra hapishanelerden ve zindanlardan çıkan bazı kardeşler beni ziyaret ettiklerinde senelerdir beni meşgul eden tekfir sorunu yeniden gündeme girdi. Bu kardeşler tu­tuklanan ve hapishanelerde bulunan müslümanların ve oto­riteyi elinde bulunduran güçlerin en çok meşgul oldukları konunun bu sorun olduğunu haber verdiler. Dikkat edin bu, tekfir vakıası veya tekfirde aşırılığa gitme hadisesidir. Öyle ki, çoğu yeni yetişmiş ve davet yolunda henüz toy olan gençler bu aşırı fikirde o hadde vardılar ki, inanç ve düşüncede kar­deşleri olan ve bela ve işkencelerde kendilerine ortak olan ki­şilerle, hatta davet ve hareketteki üstadlarıyla beraber namaz kılmaktan kaçınmaya başladılar.

Bu aşırılığın sebebini arayan araştırmacı bunun tutukla­nan ve zindanlara konanların maruz kaldığı, hiçbir din, hiç­bir ahlak, hiçbir kanun ve hiçbir insanlık duygusuyla bağdaş­mayan vahşi muamelelerde saklı olduğunu anlamakta güçlük çekmez.

Gerçekten de bu suçsuz gençler evlerinden alınıp işkence bodrumlarına götürüldüler ve insanın dayanamayacağı acılara maruz bırakıldılar. Şüphesiz bu hakim güçler, bedenlere eziyet etmede, insanların değerini küçültmede, akılları istih­faf etmede, şahsiyeti kırmada ve insaniyeti küçük düşürmede, kalemin tasvir etmeye aciz kaldığı ve aklın tasavvurunda dur­duğu şekilde uzmanlaştılar…

Şimdi soruyoruz; bütün bunlar niçin yapıldı? Şüphesiz bu gençler -en azından kendi açılarından- “Rabbimiz Allah’tır” demekten başka bir suç işlememiştiler. Hiç kimse hak­kında cürüm işlememiştiler, hiçbir kötülüğü düşünmemiştir­ler, hiçbir masiyet ve fücur üzerinde toplanmamıştılar. Onla­rın yaptıkları şey, İslamın bir hayat nizamı olduğuna inan­mak, ona düşünce ve metot açısından bağlanmak, ona davet etmeyi ve onun şeriatını tatbik etmeyi, terk edilmesi ve kendi­sinde taksiratta bulunulması günah olan bir gereklilik olarak itibar etmek idi. Peki bunlar neden koğuşturuldular, neden işkence edildiler ve neden en şiddetli cezalara çarptırıldılar?

  1. Şüphesiz fasıklar, facirler, mülhidler ve dinsizler serbest ve özgürdürler ve kimse onları sorgulamıyor, hiç kimse onları gözaltına almıyor. Aksine onlar basın yayın ve diğer yönlendi­rici organların başına getirilmişler, istedikleri gibi bu araçları küfür, fisk ve masiyet doğrultusunda yönetiyorlar…
  2. Gençlere işkence yapanların ve onları cezalandıranların ne dini, ne de Allah korkusu vardır. Aksine onlardan kimi bu gençlerin dindarlığıyla alay edenlerdir, kiminin de dilinden açıkça küfre götüren kelimeler çıkıyor. Hatta bazıları: “Nerde Rabbiniz, getirin onu da şu hücreye tıkayım!!” diyebilmişlerdir. Haşa, Allah (c.c.) o zalimlerin dediklerinden çok çok yücedir.
  3. Şüphesiz bu zor dönemde yazılmış olan bazı yeni İslami kitaplar, tekfir düşüncesinin tohumlarını taşıyor ve güçlü bir söylem ve sıcak bir etkiyle bu fikri aşılayarak insanları ona yöneltiyorlar.

İşte böylece bu çilekeş grup, bu aşırılık ve şiddet mührü ile mühürlenmiş olan ve -gerek fertler olsun, gerekse cemaatler olsun- insanlara tozlu olan kara bir gözlük arkasından ba­kan düşünceyi bağrına bastı.

Beni ziyaret eden kardeşlerden birinin bana sorduğu ilk soru şuydu: “Şu bize taş yüreklilikle ve fütursuzca işkence eden kişilerin hükmü nedir? Daha doğrusu; bunların arka­sında bulunan ve hiçbir şeyden dolayı değil, sadece kendileri­ni Allah’ın indirdiği ile hükmetmeye çağırdığımızdan dolayı ölüm sınırına varacak kadar bize işkence yapmalarını emre­den hakim güçlerin hükmü nedir?”

Onların yanında cevap hazırdı: Onlar bu cevabı bazı nasslardan ve Maide süresindeki, “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler var ya, işte onlar kafirlerin ta kendile­ridir.” [8] ayeti gibi Kur’an ayetlerinden ve bazı günahlara kü­für itlak eden hadisler gibi Peygamber Efendimiz (s.a.s)in hadislerinden alıyorlardı. İş bu sınırla da kalmıyordu. Nasslardan istidlal ettikleri bu anlayışta kendilerine katılmayan ve “bu nasslar delalet bakımından daha kuvvetli ve daha açık di­ğer bazı deliller ve kaidelerle çatıştığından dolayı Ehl-i Sün­net ve Cemaat tarafından te’vil edilmiştir” diyerek kendileri­ne muvafakat etmeyenleri küfür ile itham ediyorlar ve “Bu yöneticileri ve onların dostlarını tekfir etmeyen kafirdir. Zira müşriklerin, Yahudilerin, Hıristiyanların, Mecusilerin ve di­ğer dinlere mensub olanların kafir olduğundan şüphelenen kimse gibi, bu kafirlerin küfründen şüpheye düşmek de kü­fürdür” diyorlardı.

İşte buradan hareketle tekfir çerçevesi genişlemeye başlı­yor, sadece bu yöneticilerle dostluk yapan veya onların haki­miyetine rıza gösterenlerle kalmayıp, onları tekfir etmede sü­kut edenleri de kapsıyor ve böylece insanların çoğunluğunu şumulüne alıyorlardı.

Muhakkak ki bu sayıları az olan grubun düşüncesi, İhvan-i Müslimin’den tutuklanan ve zindanlarda yatan büyük çoğunlukların, özellikle hareketin kurucusu Hasan el-Benna’ya öğrencilik yapan ve bu hareketin ilk fikri ve organik te­mellerini koyan öncülerinin fikriyle çatışıyordu. Şüphesiz Hasan el-Benna’nın yöntemi itidal ve yumuşaklıkla temayüz ediyordu. Onun yardımcılarının ve destekçilerinin çoğu da bu minval üzere idiler. Bunların ondan öğrendikleri bir şey de, Mısır’daki dini cemaatlerin bazılarının, diğerlerinin gö­rüşlerinin kötü olduğunu iddia etmeleri ve hatta bazı zaman­larda birbirlerini tekfir etmeye varan tavırları sebebiyle Üstad’ın “Ta’lim Risalesi” nde -ki bu risale, İslam’ın sınırlarında anlaşılması gereken usulleri kapsıyor- açık ibarelerle 20. usul­de belirttiği şu nasstır:

“Kelime-i Şahadet getirip, onun gerek­lerini yapan, farzları ve dini vecibeleri ifa eden hiçbir müslümanı, görüşünden veya günahkarlığından dolayı tekfir etme­yiz. Ancak kendisinden küfür kelimesi sadır olursa; veya kesin olarak bilinen (zarurat-ı diniyye’den) bir hususu inkar ederse; yahut Kur’an-ı Kerim’in açık bir hükmünü yalanlarsa veya Kur’an-ı Kerim’i Arap dili üslubunun hiçbir halde ihti­mal vermediği bir şekilde tefsir ederse, yada küfürden başka bir te’vil ihtimali olmayan bir iş yaparsa; küfre girer.”[9]

Bu sorun vaktiyle İhvan-ı Müslimin’in mürşidi olan sa­bırlı ve derin anlayışlı üstad Hasan el-Hudeybi (Allah ona Rahmet etsin)’ye, hapishanedeyken sunulmuş o da bu eğilimi reddetmiş, cemaatin çizgisini ve düşüncesini ilan etmiş, “Biz davetçiyiz, kadı değil!” şeklindeki hikmetli ve ibretli vecize­sinde söylediği gibi, bîr açıklama ile İhvan-ı Müslimin’in bu sorun ve diğer konulardaki görüşlerinin Ehl-i sünnet mezhe­binin görüşüyle aynı olduğunu belirtmiştir.

Onun, daha sonra bu konuda mükemmel bir kitaba isim olan bu veciz kelimesi, şüphesiz ki, İslam uğrunda çalışanlara ve onun üzerinde gayret edenlere, kendilerinin kadı değil, davetçi olduğunu izah eden olumlu ve pratik bir metodu tarif etmektedir.

Kadı ile davetçi arasında büyük bir fark vardır;

Kâdı’nın lehte ve aleyhte hüküm vermesi için insanların hakikatini araştırması gerekir. Bu sebeple insanlar hakkında beraat ve ceza kararını vermesi için, onları bir takım sıfatlarla tanımlaması ve onların gerçek durumlarını bilmesi gerekir. Ayrıca kadılık konumu, aslında suçlardan beri oldukları hal­de, insanlara ithamla bakmamıza sebep olabilir.

Davetçi ise dalalette olanın hidayet bulması, günahkar olanın tevbe etmesi, cahil olanın bilgili olması ve hatta kafir olanın müslüman olması için, İslam mesajını herkese ulaştı­rır ve herkese bildirir!..

Davetçi, hatalı olanı cezalandırmaya çalışmaz, aksine onu hidayete ulaştırmaya çalışır. Mürtedi öldürmek için takib et­mez, aksine onu tekrar İslam sığınağına geri çevirmek için iz­lemeye çalışır.

İhvan-ı Müslimin teşkilatının ve mürşidinin izlediği yol, bulunduğu konumu, aşırılığa eğilimli olanların çemberinin daralmasına ve onların etrafında bulunanların dağılmasına tesir etmekteydi. Onlardan geriye kalanlar ise, davet yoluna ayakları tam yerleşmemiş ve tohumları tam kök salmamış, aksine davette yeni (tecrübesiz) sayılan kişilerdir. Üstelik on­ların çoğunluğu “Devrim Kuşağı” denilen kuşaktandır.

İşte bu durum, beni, tehlikesinin şiddetinden ve somut tesirinden sonra konuyla ilgili bir kitap yazmamı ciddi şekilde düşünmeye yöneltti. Fakat kitabı bitirmem bir türlü nasip olmuyordu. Bunun üzerine 1977 yılı Ocak ayında, yani daha tekfir işi büyümeden ve Allah rahmet eylesin Şeyh Zehebi kaçırılıp öldürülmeden iki ay kadar önce “el-Müslimu’1-Muasir” dergisinin 9. sayısında yayınlanan araştırma­mı yazdım. Bu araştırma yazısının mukaddimesinde soru­nun tehlikesini, tekfir tohumlarının ekilmesine neden olan genel sebepleri ve tedavi etme yollarını açıkladım. Ayrıca hakem olarak kabul edilmesi gereken bir dizi şer’i kaide ve hakikatleri aktardım. Bu kaideler, kitap ve sünnetten sağlam delillerle ispatlanmış ve hiçbir görüşün taassubu ile karış­mamış güvenilir kaidelerdir. Bununla sadece İslam’a hizmet etmeyi ve doğru yoldan ayrılmamaları için ihlaslı müslüman gençlerin elini tutmayı diledim. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ümmetini, aşırılıktan ve bağnazlıktan sakındırmıştır. İbni Abbas’ın rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“Sizi dinde aşırılığa gitmekten sakındırırım. Çünkü sizden önceki (ümmet)leri dinde aşırılığa git­mek helak etmiştir.”

İbni Mes’ud’un rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurulmuştur:

“Aşırılığa kaçanlar helak olmuştur, aşırılığa kaçanlar helak olmuştur, aşırılığa kaçanlar helak olmuştur…”

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir kelimeyi ancak ifade ettiği teh­likenin büyüklüğünden veya taşıdığı gerçeklerin önemini te’kid etmekten dolayı tekrarlıyordu.

Şüphesiz dinleri hususunda gayretkeş ve ihlaslı olan bu gençleri, müslümanlardan kendilerine aykırı düşünenleri tekfir etmeye ve onların canlarını ve mallarını mubah kılma­ya sürükleyen bu aşırılık, mü’minlerin emiri Hz. Ali (R.A)’nin kanını bile helal edecek şekilde ileri giden Haricile­rin aşırılığının ta kendisidir!..

Muhakkak ki Hariciler’in amelleri ve ibadeti az değildi. Gerçekten de onlar çok oruç tutuyorlardı, geceleyin teheccüd için çok kalkıyorlardı, Kur’an’ı çok okuyorlardı, hak husu­sunda çok cesaretliydiler ve Allah yolunda canlarını çekinme­den feda ediyorlardı. Nitekim kendilerinden olan Ebu Hamza eş-Şadi de onları böyle vasıflamış ve daha güzel anlatmıştır.

Fakat onların amel etmeleri uzun süre ibadetle meşgul olmaları ve niyetlerinin iyi olması onlara hiçbir menfaat sağ­lamadı. Çünkü onlar dosdoğru istikametin dışında gidiyor­lardı. Matlub olan istikametin dışında yürüyenlerin kat etmedikleri bir yer ve tırmanmadıkları bir sırt kalmasa bile, kat ettikleri mesafeler ancak onların hedeften ne kadar uzaklaştık­larını gösterir.

İmam Ahmed’in dediği gibi Haricileri zemmetme ve on­lardan sakındırma konusunda rivayet edilen hadisler on vecihten sahih görülmüştür. Bunlardan bazıları da sahihayn (Buhari ve Müslim)de bulunmaktadır. Mesela bazı hadis ki­taplarında şu rivayetler geçmektedir:

“Sizden her biriniz on­ların namazı karşısında kendi namazını, onların kıyamı kar­şısında kendi kıyamını ve onların kıraati karşısında kendi kı­raatini tahkir edecek.”

Bununla beraber Hz. Peygamber onla­rı şöyle vasıflandırıyor:

“Okun yaydan çıktığı gibi onlar da dinden çıkacaklardır.”

Yine Hz. Peygamber onların mümey­yiz alametlerini açıklıyor ki, o da şudur:

“Putperestleri (İs­lam’a) çağıracaklar, müslümanları ise öldüreceklerdir.”

Yine onların Kur’an’ı anlamadaki kıt anlayışına, yüzeyselliklerine ve derinleşmemelerine şöyle işaret buyurulmuştur:

“Onlar Kur’an’ı okurlar. Fakat Kur’an onların boğazlarından veya köprücük kemiklerinden aşağı inmeyecektir.”

Bir amelin Allah (c.c.) katında makbul olabilmesi için şu iki esas rüknün bulunması gerekir:

a. Allah (c.c.)’ın rızasından başka hiçbir şeyi dilemeyecek şekilde, amelde niyetin ihlaslı olması.

b. Şeriat nasslarından apaçık olan muhkem delillere ve kaidelere dayanması.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amellerde bulunsun ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” [10]

Şüphesiz ben, tekfir eğilimini hoş görmemekle ve kendile­rini “Tekfir ve Hicret Cemaatı” diye isimlendirenler de olmak üzere kim olursa olsun, bu eğilimi hoş görmediğimi arz etmekle beraber, burada bir kaç noktayı da açıklamak istiyorum:

Birincisi: Şüphesiz gazetelerin çoğunda Tekfir Cemaati sağlam olmayan ve faydasız bir şekilde ele alınmıştır. Çoğu zaman bu basın, korkutmaya, abartıya, olmayanı olmuş gibi tasvir etmeye, konuyu saptırmaya ve edep dışı tavırlara ze­min hazırlar. İşte bunlardan bir kaç örnek:

a. Bu gençler gözbağcılığı ve yozlaşma ile vasıflandırıl­mıştır. Halbuki bu doğru değildir. Çünkü bunların kalpleri bozuk değil, fikirleri bozuktur, niyetleri kötü değil, anlayışları kötüdür.

b. Onların üzerine titredikleri edepli davranışlar ve dini görünümler tebrik edileceğine tenkit ediliyor. Mesela sakal bırakmak, misvak kullanmak, kadınlardan korunmak ve di­ğer birçok İslami normlar bunlar arasındadır.

c. Onları başka devletler hesabına çalışmak ile itham etti­ler. Kanaatime göre aşırı olanlar, hiç kimseye ajanlık yapmaya uygun bir yapıya sahip değildirler. Çünkü onlar sadece ken­dilerini müslüman sayıyorlar ve herkesi cahil ve kafir olarak itham edip insanlara tepeden bakıyorlar. Onlar herhangi bi­risiyle ilişki kurduklarında veya başkaları onlar ile ilişki kur­duğunda, onların nazarında ilişkide bulundukları kişi onlar için çalışan bir hizmetçi veya onların amaçlarını yerine geti­ren unsurdan başka bir şey değildir…

İkincisi: Şüphesiz ben onlara yönetilen tiksindirici töh­metlere rağmen, onların olağan bir medeni mahkemede yargılanmalarını çok isterdim. Böylece onların özgürce ve açıkça görüşlerini haykırdıklarını görürdük. Böylelikle de insanlar onların fikirlerini öğrenme fırsatını bulurlar ve mahkemenin onlara sağladığı özgürlük ortamında, hiçbir baskının ve kısıt­lamanın olmadığı bir ortamda onların dağarcıklarında neler var, neler yok iyice ortaya çıkardı.

Üçüncüsü: Biz onların, kim olursa olsun, hasımlarına karşı şiddet ve sertliği kullanmalarına karşı olduğumuz gibi, egemen güçlerin onlara karşı şiddet kullanmalarına da karşı­yız. Çünkü biz, daha önceki devirlerde kullanılan şiddet yönteminin şerden başka bir netice vermediğini, benzeri veya da­ha fazla şiddeti doğurduğunu tecrübe etmişiz.

Artık biz fiyaskoyla sonuçlandığı sabit olan ve sahipleri­nin Allah’ın, meleklerin, insanların ve tüm varlıkların laneti­ni boyladığı bu çürümüş teknikleri terk etmeli, hukukun ege­menliğine, bireyin özgürlüğüne ve insanın şerefini destekle­meye çağıran yeni dönemdeki tekniklere yapışmalıyız.

Yüce Allah’ın bu gençlerimize hak yolunu aydınlatmasını ve onları düşüncede ölçüyü kaçırmaktan, kalp kaymasından, kötü amellerden uzaklaştırmasını, yoldan sapmış olanları doğru yola iletmesini ve hidayette olanların hidayetini artır­masını dilerim.

“Rabbimiz! bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Şüphesiz ki lütfü en bol olan sensin.” [11]

“Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde in­sanları mutlaka toplayacak olan Sen’sin. Şüphesiz ki Allah (c.c.) asla sözünden dönmez.” [12]

Dr. Yusuf el-Kardavî,

28 Şa’ban 1397, Kahire[13]

Tekfirde Aşırılık Olayı

Aşağıdaki iki mektup bana gönderilmişti. Birinci mek­tupta girişten sonra şunlar belirtilmektedir:

“Kendilerini “Tekfir Cemaati” “Kehf Cemaati” veya “Hic­ret Cemaati” olarak veya başka isimlerle isimlendirenler ile herhangi bir isim veya lakap ile tanınmayan kişilerin ortaya çı­kardıkları yeni dini hadise etrafında bazı gazetelerin yayınla­dıklarını ve dillerde dolaşanları okumuş ve duymuşsunuzdur.

Bütün bunlardan sonra bu yönelişe sahip olanlar arasında bulunan bütün gruplar, tekfirin sebepleri ve tekfiri gerektiren şeyler hususunda ihtilafa düşseler de, bu hadise, “tekfirde aşırı­lık” başlığı altında özetlenmesi mümkün olan genel bir yönelişi temsil etmektedir.

Bu aşırı eğilime sahip olanlardan bazıları daha önceleri Ha­ricilerin düşündüğü gibi, büyük günah işleyenleri tekfir ediyor­lar. Onlardan bazıları biz büyük günah işleyenleri tekfir etme­yiz, fakat Mısır halkı büyük günah işliyor diyorlar. Onlardan bazıları da, “bugün kendilerini müslüman sayarak İslam’a nisbet eden insanların çoğunun müslüman olmadığını söylüyorlar.

Umarım ki onların bu tür iddiaları hakkında ileri sürdük­leri ve bazı alimlerin, gazetelerin bazısında ele aldıkları delilleri ve tartışmalarını okumuşsunuz. Yine umarım ki şöyle konuştu­ğumda abartma yapmış olmam: Şüphesiz bu iş, bazı insanların düşündüğü veya tasavvur ettiği gibi normal bir iş değildir. Ak­sine bu, son derece tehlikeli bir durumdur. Yine bu, bir çok gen­ci meclislerde ve toplantılarında ciddi şekilde meşgul eden ve onların, hakkında (hak ile batılı birbirinden) ayırıcı bir söz ve adil bir hüküm istedikleri bir durumdur.

İşte bütün bunlardan sonra, sizin ilminize, anlayışınıza, di­ni hassasiyetinize, hak hususundaki ihlasınıza ve sadece taklit, asabiyet veya çoğunluğu razı etme uğruna bir grup aleyhine başka bir gruba meyletmeyeceğinize veya bir görüşe karşı başka bir görüşün taassubunu yapmayacağınıza olan güvenimiz dola­yısıyla, sizden her ne kadar başka meşgaleleriniz bulunsa da, bu işin layık olduğu önemi ve alakayı bulacağını umarak, üm­metin alimleri yanında muteber olan nasslar ve şer’î deliller ışı­ğında bu yönelişin İslam’daki gerçek yerini açıklamanızı istiyo­ruz. Bizim görüşümüze göre bu konu diğer önemli meseleler karşısında öncelik verilmesi gereken en önemli meselelerdendir… Biz, başarılar dileyerek sizden bir açıklama yapmanızı bekliyoruz.”

“Müslüman gençlerden bir grup, Kahire.”

Diğer mektup ise Kuzey Yemen’den, San’a’daki bir grup müslüman gençten, metninde ise şunlar belirtilmektedir:

“Sizin, Yemen’de ve diğer yerlerde bulunan ‘Yemen toplu­mu’ veya diğer toplumlara mensup olan, ister İslamın rükünle­rine bağlı olsun, ister olmasın, ister alim olsun ister cahil, ister erkek olsun ister kadın, ümmetin bütün fertlerinin kafir ve mürted olduklarını; bu memleketlerin dar-ı harb veya dar-ı ridde olduğunu, Cuma ve Cemaat namazlarının mürted ve ka­firler arkasından kılındığından sahih (geçerli) olmadığını, mürted bir toplumda veya mürted yahut kafir bir millet içeri­sinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin gerekmediği, aksine onların öncelikle Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in onun Rasulü olduğuna davet edilmesi gerektiği ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münkerin sadece bir İslam toplumunda ve müslüman bir ümmet içerisinde yani Daru’l-İslam’da gerektiğine inanan bir müslüman hakkındaki görüşü­nüz nedir?

Acaba bu inanç doğru mudur? Ve bu inancın kitap, sahih sünnet, selef-i salihinin akidesi ve icma-ı ümmetten sarih bir dayanağı var mıdır? Yoksa bu inanç, kitap, sahih sünnet, selef-i salihinin hidayeti ve icma-ı ümmetten herhangi bir dayanağı­nın olmamasından dolayı fasit bir inanç mıdır? Bu konuda siz­den yeterli bir cevap vermenizi rica ediyoruz”

Bana güvenen bu iki müslüman gruba teşekkür ediyor, Allah’u Teala’ya beni onların hüsnü zannı üzere kılmasını ve onların bilmedikleri günah ve eksikliklerimi bağışlamasını diliyor ve hemen diyorum ki:

Şüphesiz ben, onların sordukları ve onlar gibi bir çok ki­şiyi meşgul eden “tekfirde aşırılık” konusunun tehlikesini takdir ediyorum. Şüphesiz ben de bir çok Arap beldelerinde niyeti halis olan temiz kalpli bazı gençlerin yanında bu konu­nun fikri etkilerini gözetlemiş, onların bazılarının dayandığı bazı delilleri veya şüpheleri dinlemiş ve başka bazılarını da okumuştum. Fakat ben, bunların düşüncelerini tam açıklaya­cak şekilde, onların görüş açılarını teyit eden delillerle des­teklenmiş sınırlı bir şeyler okumak isterdim. İşte ancak bu­nunla müslüman araştırmacı, onların ilan ettikleri ve bağlan­dıkları görüşlerine şifahi olarak değil, kitabi olarak reddiye verebilir.

Ancak ne kadar istedimse de bunun gerçekleşmemesi üzerine, ayrıntılara girmeden tekfir düşüncesini ve tekfirde aşırılığı tartışmaya mani olmadığını düşündüm.

Bu sorunun Hariciler döneminden itibaren İslam düşün­ce tarihinde kökleri vardır. Belki bu problem, müslümanları meşgul eden ilk fikri problemdir. Bu problemin bir çok nesil üzerinde “askeri ve siyasi” maliyeti olan rasyonel bir takım tesirleri de vardır. İslam düşüncesi sonraki dönemlerde de uzunca bir süre bu problemden kurtulmadı ve sonunda Ehl-i Sünnet ve’1-Cemaatin üzerinde bulunduğu görüşle istikrar kıldı.

Konuyla ilgili olarak bana soru soran kardeşlere seneler­dir bir kitap hazırladığımı ve hala tamamlayamadığımı belir­tiyordum. Bu kitabı tamamlamak için acele etmenin gerekli olduğuna gayret edenlerden bir çok kimsenin ısrarına ve benim de şiddetle buna ihtiyaç olduğuna dair hissime rağmen; bir taraftan gelecekle ilgili meşgalelerin çokluğu, bir taraftan konunun tahkikinde temkinli davranmanın gerekliliği husu­sundaki inancım, diğer bir taraftan da kendilerini “Tekfir Ce­maati” diye isimlendirenlerin dünya görüşlerini doğru şekil­de tanımaya olan hırsım, evet bütün bunlar bugüne kadar bu kitabı insanlara sunmamı geciktirdi.

Şanı yüce Allah Allahu Teala’ya razı olacağı vecih üzere bu kitabın tamamlanması için bana başarı vermesini diliyo­rum.

Yukarıda saydığım hususlar, bu konuda hızlı bir şekilde bir şeyler söylememize mani değildir. Gerçi bu söyleyecekle­rim şiddetli susuzluğu tam gideremeyecekse de, az da olsa kuru dudaklarını ıslatabilir…[14]

Tekfirde Aşırılığın Sebeplerini Araştırmaya Duyulan İhtiyaç

“Tekfirde Aşırılık” hadisesini basiret üzere tedavi edebilme­miz için, bunun sebeplerini ve amillerini araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu sorunu baskı, işkence ve tutuklama gibi çeşitli şiddet metotlarıyla çözmek isteyenler şu iki sebepten dolayı hatalıdırlar:

  1. Muhakkak ki fikre karşı ancak fikir ile mukavemet ya­pılır. Fikre karşı mukavemette şiddetin kullanılması ancak ve ancak fikrin yayılmasını ve o fikre sahip olanların bunun üzerinde ısrar etmesini artırır. Bu sorunun tedavisinde gerek­li olan metot; ikna, açıklama, delillerin ikamesi ve şüphelerin giderilmesi metodudur.
  2. Bu tekfircilerin tamamına yakın çoğu dindar, ihlaslı, oruçlu, namazlı, niyazlı ve dinleri hususunda gayretkeş insanlardır. Toplumda gördükleri fikri riddet, ahlaki çözülme, sosyal bozulma ve siyasi istibdad onları böyle bir tavır takın­maya itmiştir. Onlar, yolda hataya düşüp yolu şaşırmış olsalar da ıslahı isteyenlerdir, İslam ümmetinin hidayeti bulmasını şiddetle arzulayanlardır. Bu sebeple onların tertemiz savun­malarını takdir etmemiz gerekir. Onlar toplumu tahrip et­mek isteyen sivri tırnaklı ve yırtıcı canavarlar değildir.

Bu hadisenin sebeplerini araştıran araştırmacı, bunun şu hususlarda temsil edildiğini görür:

  1. Bizim İslam toplumumuzda küfrün ve gerçek riddetin açıkça yayılması, kafir ve mürted olanların öne geçmesi, batıl dü­şüncelerinin şımarıklıkları malumdur. Basın-yayın araçlarının ve diğer organların sapıklıkları ve azgınlıklarını müslüman çoğun­lukları içerisinde küfriyatlarını yaymak için kullananlar vardır.
  2. Bazı alimler bu gerçek kafirlerin durumu hususunda gevşeklik göstermektedirler ve onları müslümanlar zümre­sinden saymaktadırlar. Halbuki İslam bunlardan beridir.
  3. Salih İslami düşüncenin ve Kur’an ve Sünnete bağlı İslam davetinin taşıyıcılarına işkence yapılmakta, onlara davetleri hu­susunda baskı uygulanmakta, özgür düşünceye sahip olanlara kısıtlama ve eziyet edilmektedir. Bu durum, ancak ve ancak yer altında kalan, açık tartışmalardan uzak olan, kapalı bir atmos­ferde faaliyet gösteren munhariç bir takım yönelişleri doğurur…
  4. Bu gayretli gençlerin İslam fıkhından ve fıkıh usulünden sermayelerinin azlığı, onların İslami ve luğavi ilimlerde ihtisas­larının olmayışı. Bu durum onların bazı nassları terk edip baş­ka nassları almalarına veya müteşabihatı tutup muhkematı unutmalarına veya cüziyyatı alıp külli kaidelerden gafil kalma­larına veya bazı nassları aceleci ve yüzeysel bir anlayışla anla­malarına sebep olmaktadır. Bu tehlikeli durumlar ilmi ehliyet­leri olmaksızın ahkam kesmelerine sebep olmaktadır…

Allah’ın şeriatı ve hükümleri konusunda derin bir fıkıh bilgisine dayanılmadığı müddetçe, ihlas tek başına kafi değil­dir. Kuru bilgiye sahip olan kimse daha önce Haricilerin düş­tüğü hataya düşer. İmanı Ahmed’in dediği gibi, onlar öyle kimselerdir ki, on vecihten sahih olan hadislerle zemmedilmişlerdir… Bu durum, onların Allah’a kulluğa ve ibadete olan şiddetli arzularına rağmen başlarına gelmiştir.

İşte bundan dolayıdır ki, selefin imamları farkına varma­dan Allah yolundan inhiraf edilmemesi için, ibadetten ve cihaddan önce ilim tahsil etmeyi tavsiye ediyorlardı.

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir:

“İlimsiz amel eden, yol ol­madan yürüyen gibidir. Yine ilimsiz amel edenin bozduğu şeyler yaptığı şeylerden daha çoktur. Öyleyse siz ilmi, ibadete zarar vermeyecek bir talep ile talep edin. İbadeti de ilme zarar vermeyecek bir talep ile talep edin. Çünkü ibadeti talep edip ilmi terk eden bir grup Hz. Muhammed (s.a.s.)in ümmetine kılıçlarıyla karşı çıkacak kadar ileri gittiler. Eğer onlar ilim tahsil etseydiler, ilim onları bu yaptıklarına sürüklemezdi…”[15]

Tekfiri Hakedeni Tekfir Etmenin Gerekliliği

Burada çekinmeden küfrünü ortaya koyanları tekfir et­memiz ve batınları iman bakımından harap olsa bile zahirle­rinde müslüman olanları tekfir etmekten çekinmemiz gere­kir. Çünkü böyleleri İslam örfünde dilleriyle iman ettik deyip kalpleri iman etmemiş olan veya amelleri sözlerini yalanlayan “Münafıklar” diye isimlendirilmektedir. Onlar hakkında za­hirlerinin gereği olarak dünyada müslümanlara uygulanan hükümler uygulanır. Ahirette ise batınlarında gizledikleri kü­für yüzünden cehennemin en alt basamağındaki yerlerine giderler.

Aşağıdaki sınıflar, aldatma ve gizleme olmaksızın küfre nisbet edilmeleri gereken gruplardandır:

  1. İslam akidesi, şeriatı ve değerlerine açıkça zıt olduğu halde komünizmin bir dünya görüşü ve hayat düzeni olduğuna, bütün dinlerin milletlerin afyonu olduğuna inanan, genel olarak tüm dinlere, özel olarak da kamil bir inanç, ol­gun bir hayat nizamı ve yeterli bir medeniyet olduğu için İslam dînine daha fazla intikam ve düşmanlık hissi ile düşman­lık yapan ve komünizm üzerine ısrar eden komünistler.
  2. (Mısır’da) açıkça Allah’ın şeriatını reddeden, devletin dinden ayrılması gerektiğini haykıran, Allah’ın ve Rasulunun hükümlerine davet edildiklerinde karşı çıkan ve imtina eden, hatta bundan daha fazla olarak Allah’ın şeriatı ile hükmetme­ye ve İslam’a dönmeye davet edenlerle çok şiddetli bir savaş ile savaşan laik devlet adamları ve laik partilerin siyaset adamları.
  3. İmam Gazali ve diğer bazı alimlerin, haklarında “Za­hirleri rafızi, batınları ise halis küfürdür” dediği, Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye’nin de “Onlar, İslam’ın kati hükümlerini, esaslarını ve zaruri olarak bilinen hakikatlerini inkar etmele­rinden dolayı Yahudi ve Hıristiyanlardan daha çok kafirdir” dediği Dürziler, Nüsayriler, Ismaililer ve onlara benzeyen ba­tini fırkalar gibi İslam dininden açık bir çıkış ile çıkıp ayrılan inanç sahipleri.

Asrımızda tek başına yeni bir din olan Bahailik de bunla­ra benzemektedir. Allahu Teala’nın kendisiyle Peygamberlik silsilesini tamamladığı Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra peygamberliğin gelebileceğini iddia eden Kadiyanilik de bun­lara yakındır.[16]

Tekfir Konusunda Belli Bir Şahıs İle Nev’i Birbirinden Ayrı Mülahaza Etmenin Gerekliliği

Burada dikkatimizi çekmesi gereken bir husus vardır ki, o da alimlerden muhakkik olanların tekfir konusunda şahıs ile nev’i birbirinden ayrı mülahaza etmenin gerekliliği husu­sundaki tesbitleridir.

Bunun manası şudur: Biz mesela (Mısır’da) komünistler kafirdir veya îslam şeriatının hükümlerini reddeden laik dev­let adamları kafirdir veya kim şöyle derse yahut şuna davet ederse kafirdir demeliyiz. Çünkü bütün bunlar nevi (toplu­luk, grup) üzerine hüküm vermek demektir. Fakat bu saydı­ğımız gruplara mensup olan belli bir şahsa iş taalluk ettiğin­de, o zaman onun gerçek konumunu tahkik ve tesbit etmek için orda durmak ve onu sorgulamak, onunla tartışmak gere­kir. Ta ki onu tekfir edebilmemiz için onun aleyhine deliller ortaya çıksın, onun hakkındaki şüpheler giderilsin ve onun ileri sürdüğü ma’zeretler yok olsun…

Bu konuda Şeyhü’l İslam İbni Teymiyye şöyle demekte­dir: “Şüphesiz ki bazen belli bir söz küfür olur. Bu sebeple söyleyen tekfir edilir ve “kim şöyle derse kafir olur” denilir. Fakat böyle bir sözü söyleyen belirli bir şahsın aleyhinde terk eden kişiyi kafir kılan delil, tam olarak ortaya çıkmadıkça o şahsın kafir olduğuna hükmedilmez.

İşte bu, kafirleri tehdit eden vaid ayetlerindeki hüküm gi­bidir: Allah’u Teala şöyle buyuruyor:

“Gerçekten, yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş doldur­muş olurlar. Onlar, çilgm bir ateşe gireceklerdir.” [17]

Bu ve benzeri vaid ayetleri haktır. Fakat muayyen bir şahıs aleyhine azaba müstahak olduğuna dair şahadet edilmez, ehl-i kıbleden muayyen birinin cehenneme gireceği söylene­mez. Çünkü bu vaid nassları ona ulaşmamış olabilir, tahrim ayetleri ona iletilmemiş olabilir ve işlemiş olduğu haramdan dolayı tevbe etmiş olabilir… Veya onun işlediği haram fiilin cezasını silecek büyük iyilikleri olabilir veya işlediği suça keffaret olarak başına bir takım musibetler gelmiş olabilir. Hatta şefaati kabul edilen bir şefaatçi onun için şefaat etmiş olabilir.

Söyleyeni küfre sokan sözleri söyleyen adama belki haki­kati bildiren nasslar tebliğ edilmemiş olabilir. Veya ona ulaş­mış da, ona göre sabit olmamış veya onu iyice anlamamış olabilir. Bazen de Allah’u Teala’nın affettiği şüpheler ona arız olmuş olabilir…”

Daha sonra şöyle demektedir:

“İşte müctehid imamların mezhepleri zikretmiş olduğumuz bu tafsilatta olduğu gibi belli bir şahıs ile nev’î birbirinden ayırt etme üzerine bina edilmiştir.” [18]

Bunlardan da anlaşıldığı gibi, küfrünü açıkça ortaya ko­yanlar hakkında böyle ihtiyatla davranmak gerektiğine göre, nasıl olur da bir müslüman “Lailahe illallah ve Muhammedun Rasulullah” diyerek Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in onun elçisi olduğuna şahadet eden ço­ğunlukları, salih amelleriyle kötü fiilleri birbiriyle karıştırsalar bile, tekfir etmeye cüret edebilir?

Halbuki insanların şahadeteyni ikrar etmeleri, hak ve hu­kukları müstesna olmak üzere, onların canlarının ve malları­nın korunmuş olmasını sağlar. Onların hesapları ise Allah (c.c.)’a aittir. Biz ise, zahire göre hükmetmekle emrolunmuşuz. Kişinin gizli olan sırlarını sadece Allah (c.c.) bilir.

Rasulullah (s.a.s.)’den sahih, hatta mütevatir olarak şu hadis rivayet edilmiştir:

“Ben insanlar, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemedikçe onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu dedikleri taktirde, hakkettikleri hariç, benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Onların hesabını görmek ise Allah’a (c.c.) kalmıştır.” [19]

Tekfirin Tehlikesi

Herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi halinde şu son derece tehlikeli etkiler terettüb etmektedir:

  1. Onun karısının onunla beraber kalması helal olmaz ve bu sebeple ikisinin birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü müslüman bir kadının bir kafire zevce olmasının sahih olma­dığı yakin olarak bilinen icma ile sabittir.
  2. Onun çocuklarının, onun idaresinde kalmaları caiz de­ğildir. Çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün çocuklarına tesir etmesinden korkulur. Özel­likle onun çocuklarını yumuşaklıkla ve şefkatle ziyaret etme­si, bu etkiyi artırır. Bundan dolayı onlar İslam toplumuna mensub olan herkesin boynuna emanettirler.
  3. Şüphesiz o, sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çık­tıktan sonra İslam toplumu üzerinde borç olan velayet ve yardım hakkını kaybeder. Bu sebeple de kendi kendisi uyanıp geri dönene kadar ve tekrar hidayete erişinceye kadar onunla ilişkilerin kesilmesi ve toplumdan ona en yakın sığınağın ka­patılması gerekir.
  4. Onun, tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerinin giderilmeye çalışılması ve ona delillerin ikame edilmesinden sonra hakkında mürted hükmünün infaz edilmesi için İslam mahkemesi önünde muhakeme edilmesi gerekir.
  5. O öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra edilen hükümler icra edilmez. Bu sebeple cenazesi yıkan­maz, üzerine namaz kılınmaz, müslümanların kabristanında defnedilmez ve bir murisi öldüğünde ona varis olmadığı gibi, başkası da ona varis olamaz.
  6. Yine o küfür halinde öldüğü zaman Allah’ın (c.c.) la­netini, rahmetinden kovulmayı ve cehennem ateşinde ebedi olarak kalmayı hak eder.

İşte bu hükümler, Allah’ın kullarından birisinin hakkında tekfir hükmünü veren kişinin, bu dediğini söylemeden evvel bir çok kez irkilip geriye çekilmesini gerektirir!..[20]

Kur’an Ve Sünnete Müracaat Etmenin Gerekliliği

Yine burada Allah’ın dini ile ve insanların hayatı ile ilgili olan bu tehlikeli konuda ve buna benzer diğer bir çok konu­da Kur’an ve Sünnet’in nasslarına müracaat etmemiz ve bu nasslar ışığında hakem olarak kabul edilmesi gereken şer’î ka­ideleri ve hakikatleri tesbit etmemiz gerekmektedir.

Bizim genel itimadımız ancak ve ancak Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde bulunan her türlü hatadan korun­muş olan sabit nasslaradır. Çünkü sadece bu nasslar tartışma­sız hüccet ve dayanaktırlar.

Ancak bazı zamanlarda kimi alimlerin sözlerini şahid olarak göstermemiz, onların sözlerinin bizatihi hüccet oldu­ğundan dolayı değildir. Belki biz, onların anlayışından yarar­lanarak bu nassları daha iyi kavrayabilmek için onların sözle­rini şahid olarak gösteriyoruz. Ta ki müteşabihat hakkında şaşırıp kalmayalım veya ayet ve hadisleri birbirleriyle çarpış­tırmayalım. Yine burada şu esası da te’kid etmeliyiz: Şüphesiz bu ümmetin selefi olan sahabiler ile onlara iyilikle uyan tabi­iler, ümmetin en çok hidayet yolunda olanı, en sahih anlayış­lısı, en sağlam metoda sahip olanı, İslam’ın ruhunu en çok kavrayanı ve İslam’a uymada en fazla haris olanıdır. Onların yanında herhangi bir konuda, bilinen bir hidayeti gördüğü­müzde, artık onu bırakıp da onlardan sonra gelenlerin bid’atlerine meyletmeyiz. Çünkü onlar Rasulullah’ın (s.a.s.) şahadetiyle nesillerin en hayırlısıdırlar.[21]

İnsan Ne İle İslam’a Girer?

Birinci hakikat veya kaide: Şüphesiz insan İslam’a iki şahadet cümlesinden ibaret olan kelime-i şahadetle girer. Her kim bu iki şahadet cümlesini dili ile ikrar ederse İslama girmiş olur ve kalben kafir olsa bile onun hakkında müslümanlara uygula­nan hükümler cari olur. Çünkü biz zahire göre hüküm vermek­le ve kişinin sırlarını ise Allah’a (c.c.) havale etmekle emrolunmuşuz. Bu hakikate gösterdiğimiz deliller ise şunlardır:

  1. Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s) şahadeteyni ikrar ede­nin müslümanlığını kabul eder ve onun müslüman olduğuna hükmetmek için mesela namazın vaktinin girmesini, zekatın havlini veya Ramazan farzını eda etmesini beklemezdi. Sade­ce onun şahadeteyne iman etmesi ve bunu açıkça inkar etme­mesi ile yetinirdi.
  2. Buhari ve diğerlerinin rivayet ettiği Üsame b. Zeyd (r.a.) ile ilgili hadiste belirtildiğine göre, Üsame bir adama kılıç çek­miş, o da “Lailahe illallah” demişti. Fakat Üsame buna rağmen onu öldürmüştü. Hz. Peygamber bunu duyunca, çok şiddetli bir şekilde kızdı ve Üsame’ye şöyle buyurdu:

“Sen onu “Lailahe illallah” dedikten sonra mı öldürdün?” Bunun üzerine Üsame şöyle dedi:

“O, kılıçtan kurtulmak için onu söylemiştir!”.. Hz. Peygamber de ona dedi ki:

“Sen onun kalbini mi yardın?”

Başka bazı rivayetlere göre şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü (onun söylediği) lailahe illellah’ı ne yapacaksın?”

  1. Ebu Hüreyre şu hadisi rivayet etmiştir:

“Ben insanlarla lailahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman, artık hakkettikleri hariç, benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Onların hesaplan ise Allah’a aittir.”[22]

Müslim’in rivayetinde ise şu ibare vardır:

“Allah’tan başka ilah olmadığına şahadet edinceye, bana ve benim getirdikleri­me iman edinceye kadar…”

Buhari’nin Hz. Enes’ten merfu olarak rivayet ettiği hadis­te ise şu ibare geçmektedir:

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahadet edin­ceye kadar…”

Hadiste geçen insanlardan maksat, alimlerin belirttiği ve Hz. Enes’in, rivayet ettiği hadiste tefsir ettiği gibi Arap müş­rikleridir. Çünkü ehl-i kitaptan cizyenin kabul edildiği Kur’an nassı ile sabittir.

Bizim burada delilimiz şudur: Şüphesiz Arap müşrikleri, canlarını ve mallarını koruduklarını belirten ibarenin delaletiy­le, lailahe illallah dedikleri zaman, onunla İslam’a girmiş olur­lar. Çünkü can ve malı korumak ya müslüman olmakla yada anlaşma ve zimmeti kabul etmekle sağlanır. Burada ise müşrik­ler için anlaşma ve zimmet hakkı söz konusu değildir. Öyleyse onlar için müslüman olmaktan başka kurtuluş yolu yoktur.

Şüphesiz ki bu hadis birbirine yakın lafızlarla bir çok sahabiden sahih olarak rivayet edilmiştir. Bundan dolayıdır ki Hafız es-Suyuti “el-Camius-Sağir” isimli kitabında, “bu hadis mütevatir bir hadistir” demiştir. Bu kitabın şarihi olan el-Münavi de şöyle demiştir: “Çünkü bu hadisi onbeş sahabi ri­vayet etmiştir.”

Kendi zamanındaki hadis imamlarından biri olan Süfyan b. Üyeyne’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Hadiste belirti­len bu durum namazın, orucun, zekatın ve hicretin farz edilmesinden önceki İslamın ilk döneminde söz konusu idi.”

Allame İbni Receb el-Hanbeli “Camiu’1-Ulum ve’l-Hikem” İsimli kitabında Süfyan b. Uyeyne’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bu, gerçekten zayıftır. Bu sö­zün Süfyan’dan sahih bir şekilde nakledildiği tartışma götürür. Çünkü bu hadisin ravileri olan sahabiler, Rasulullah (s.a.s.)’e ancak Medine’de sahabelik yapmışlardır. Bunlardan bazıları da son dönemlerde müslüman olmuşlardır.”

Ayrıca Hz. Peygamberin “benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar.” sözü, O’nun bu sözü ifade buyururken sa­vaşla emredilmiş olduğuna delalet eder. Bütün bunlar ise O’nun Medine’ye hicret etmesinden sonra emredilmiştir.”

İbni Receb devamla şunu söylemektedir: “Zaruri olarak bilinenlerdendir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) İslam’a girmek için kendisine gelenlerin hepsinden sadece şahadeteyni söyle­mesini kabul ederdi. Böylece o, İslam’a girmiş ve canını kur­tarmış olurdu. O. Üsame b. Zeyd’e, kılıcını kaldırdığında “lailahe illallah” diyen kişiyi öldürdüğü için çok sert bir şekilde kızmıştı. Hz. Peygamber İslam’a girmek isteyenlere namaz ve zekata iltizam etmelerini şart koşmuyordu. Aksine Hz. Peygamber’in zekat vermemek şartıyla müslüman olmak isteyen bir kavmin müslümanlığını kabul ettiği rivayet edilmektedir.

İmam Ahmed’in “Müsned”inde Cabir (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, o, şöyle demiştir:

“Sakif kabilesi Rasulullah (s.a.s.)’e sadaka vermemek ve cihad etmemek üzere şart koş­tular. Rasulullah (s.a.s.) ise (şartlarını kabul ettikten sonra) şöyle buyurdu:

“Onlar daha sonra sadaka da verecekler, cihad da edecekler.”

Yine İmam Ahmed Müsned’inde Nasr b. Asım el-Leysi’den rivayet ettiğine göre, onlardan bir adam Peygamber’e gelip iki vakit namazdan başka namaz kılmamak şartıyla müs­lüman oldu. Peygamber de onun müslümanlığını kabul etti.”

İbni Recep diyor ki: İmam Ahmed bu hadisleri delil alarak şöyle demiştir: “Fasid şart üzere.müslüman olmak sahih olur. Fakat müslüman olduktan sonra İslam’ın bütün kanunlarını yerine getirmek gerekir.” İbni Receb’in sözü burada bitti.

Bu nakillerde bizi ilgilendiren iki husus vardır:

a. Şüphesiz İslam’a girmek, şahadeteyn ile gerçekleşir. Ba­zı hadislerde sadece kelime-i tevhide şahadet getirmek ile yetinmesî ise ya bazı ravilerin hadisi kısaltıp onunla iktifa et­mesinden dolayıdır yada hadiste insanlar kelimesi ile kaste­dilen Arap müşriklerinin kelime-i tevhidi getiren ve davet eden Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed’e şahadet etmedikçe, Allah’tan başka ilah olmadığına şahadet getirmeyecekleri ger­çeğinden dolayıdır.

Bundan dolayıdır ki bazı Selef alimlerinden şu söz nakle­dilmiştir: “İslam kelimedir.” Yani İslam, kelime-i şahadet ile gerçekleşir.

Namaz, oruç ve diğer İslam prensipleri ve farzlarına ge­lince, bunlar ancak kişiden müslüman olduktan sonra istenir. Çünkü bu ibadetler ancak müslüman olanlardan kabul edilir. Kafirin ise ibadetlerin kabul şartı olan müslümanlık şartını taşımamasından dolayı ne namazı, ne orucu, ne haccı, ne de başka bir ibadeti kabul edilir.

b. İbni Receb’in zikrettiği ve İmamu’s-Sünne Ahmed b.Hanbel’in rivayet ettiği hoşgörüyü ve geniş ufukluluğu ifa­de eden hadislere gelince… Rasulullah (s.a.s.) özellikle yeni İslam’a girmiş olanlara bu tavrı göstererek, bununla insanları çeşitli durumlarına ve konumlarına göre tedavi ediyordu.

Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s.) bazıları için reddettiği şartları, diğer bazıları için kabul etmişti. Beşir b. el-Hassasiye’den gelen hadise göre, o sadaka vermemek ve cihad etme­mek şartıyla müslüman olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.s.)’e biat etmek istemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) on­dan elini çekerek şöyle buyurmuştur:

“Ey Beşir!.. Cihad yok, sadaka yok. Peki o zaman ne ile cennete gireceksin?!..”

Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Sakif kabilesinden bu şartı kabul etti ve onlara bu konum üzere donup kalmayacaklarını ve müslümanlıkları ilerleyince diğer müslümanların yaptıkla­rı her şeyi yapacaklarını da bildirdi: İşte bunun için onlara güvenerek şöyle buyurmuştur:

“Onlar gelecekte sadaka da verecekler ve cihad da edecekler.” [23]

Tevhid Üzere Ölen Kimse Cenneti Hakeder

İkinci kaide: Tevhid inancı üzere yani Allah’tan başka ilah olmadığına inanarak ölenler Allah (c.c.) katında iki şeyle ödüllendirilir:

  1. Ateşte daimi olarak kalmaktan kurtulur, ister zina gibi Al­lah’ın hakkına taalluk etsin, isterse hırsızlık gibi kulların hakları­na taalluk etsin, ne kadar günah işlerse işlesin durum değişmez. Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunduğu müddetçe günah­ları sebebiyle cehenneme girse bile, mutlaka oradan çıkacaktır.
  2. Ne kadar gecikirse geciksin, mutlaka cennete girecektir, işleyip de tövbe etmediği ve herhangi bir sebeple keffaretini ödeyemediği günahları sebebiyle cehennemde azabını çeke­ceğinden dolayı, ilk önce cennete girenlerle beraber olmasa da cezasını çektikten sonra mutlaka girecektir.

Buna gösterdiğimiz deliller Buhari ve Müslim ile diğer hadis (kaynak)larında geçen sahih ve meşhur hadislerdir. Bunlardan bir kaçını aşağıya alıyoruz:

Ubade b. es-Sabit’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Her kim ki Allah’tan başka ilah olmadığına, onun bir olduğuna ve şeriki olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna, İsa’nın da O’nun kulu, rasulü ve Mer­yem’e ilka etmiş olduğu kelimesi ve kendi katından bir ruh oldu­ğuna, cennetin ve cehennemin hak olduğuna şahadet ederse, hangi amel üzere olursa olsun, Allah (c.c.) onu cennete koyacaktır.”

Ebu Zerr (R.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben Rasulullah (s.a.s) in yanına geldim. Bana şöyle buyurdu:

“Allah’tan başka ilah yoktur diyen ve sonra bu inanç üzere ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmesin.”

Başka bir hadiste şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz ki Allah (c.c.) kendi rızasını umarak “lailahe illallah” diyene ateşi ha­ram kılmıştır…”

Bu hüküm Peygamberlik devrinde münafık­ların yaptığı gibi sadece canını ve malını korumaya çalışanlar için geçerli değildir.

Yine Enes (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur:

“Kalbinde buğday tanesi kadar hayır bulunduğu halde “lailahe illallah” diyen bir kimse (bile) ce­hennemden çıkacaktır.”

Bu hadislerin hepsinde Buhari ve Müslim ittifak etmişlerdir. Yine Buharı ve Müslim’in Ebu Zerr’den rivayet ettikleri hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Cebrail bana geldi ve

“Senin ümmetinden her kim Allah’a hiçbir şey şirk koşmadan ölürse cen­nete girecektir” diye beni müjdeledi.” Dedim ki:

“Zina etse ve hır­sızlık yapsa da mı?” Dedi ki:

“Zina yapsa ve hırsızlık yapsa da!”

Sahih-i Müslim’de es-Sanabihi’nin Ubade (r.a.)’den riva­yet ettiği hadise göre o, şöyle demiştir: Rasulullah’ı (s.a.s.) şöyle buyururken işittim:

“Her kim Allah’tan başka ilah ol­madığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadet ederse, Allah (c.c.) ona cehennemi haram kılar.”

İşte bu zikrettiğimiz hadisler gibi daha bir çok hadis var­dır ki hepsi de sarahaten ve açıkça kelime-i şahadetin cennete girmeyi ve ateşten kurtulmayı gerektirdiğine delalet etmekte­dir. Burada “cennete girmek”ten maksat, günahlarından do­layı hak ettiği belirli bir zaman cehennemde hakketmiş oldu­ğu cezayı çektikten sonra, eninde sonunda cennete girmektir.

Yine burada “cehennemden kurtulmak”tan maksat, ta­hakkuk eden cezayı çektikten sonra kurtulmaktır.

İşte biz bütün bunları, bu hadisler ile bazı günahları irtikab edenlere cehennemin gerektiğini ve cennetin haram olduğunu belirten diğer bazı hadisler arasında cem’ yapmak (uzlaştırmak) için söylüyoruz. Çünkü bizim bazı nassları di­ğer bazılarına zıt olarak göstermemiz caiz olmaz.[24]

İslam İle Çelişen Tutumlar

Üçüncü kaide: Muhakkak ki insan şahadeteyni ikrar et­mekle İslam’a girdikten sonra, müslüman olmasının gereği olarak, İslam’ın bütün hükümlerine bağlanmış olur. Bağlılık ise, Kitab ve Sünnet’le sabit olan, sarih ve mükemmel hü­kümlerin, adil ve kudsi olduğuna inanmak, teslim olmak ve gerekleriyle amel etmek demektir.

Bu hükümlere karşı herhangi bir müslüman için, reddet­me veya kabul etme, alma veya terk etme şeklinde hiçbir mu­hayyerlik hakkı yoktur. Aksine onlara, razı olmuş bir müslü­man olarak boyun eğmesi, helalini helal ve haramını haram bilmesi, vacib olanların vücubuna, mubah olanların da mübahlığına itikad etmesi gerekir.

Bu hususta Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse, artık ger­çekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” [25]

“Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve elçisine çağrıl­dıkları zaman mü’min olanların sözü sadece “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.” [26]

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun ki, aralarında çekiş­tikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle tes­lim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” [27]

Burada bilmemiz gereken önemli hususlardan biri de şu­dur: Şüphesiz İslam’ın hükümlerinden kat’i olarak sabit olup yakini ahkamlardan olan teşriattan vacibler, haramlar, cezalar (ukubat) ve diğer bir çok konu ile ilgili hükümler vardır ki, bunların Allah’ın (c.c.) dininden ve şeriatından olduğu hak­kında hiçbir şek ve şüphe ihtimali söz konusu değildir. İslam alimleri bunlara “dinden zaruri olduğu bilinenler” ismini takmışlardır…

Bu hükümlerin alameti, havas ve avamın hepsinin de on­ları bilmesi ve isbat etmek için araştırma ve istidlale ihtiyaç duymamasıdır. Bu hükümler İslam’ın rükünlerinden olan namazın, zekatın ve diğer rükünlerin farziyyeti, kebairden olan katil, zina, faiz yemek, içki içmek ve diğer büyük günah­lar ve evlilik, talak, miras, hudud, kısas ve bunlara benzer ko­nularla ilgili hükümlerdir.

İşte kim bu saydığımız “dinden zaruri olarak bilinen” hü­kümlerden birisini inkar ederse veya istihfaf ederse ve alaya alırsa, hiç şüphesiz açık bir küfür ile kafir olur ve onun İs­lam’dan çıkan bir mürted olduğuna hükmedilir. Onun kafir olması şundandır: Bu hükümler sarih olan ayetlerle sabit ol­muş, onlar hakkındaki sahih hadisler tevatür derecesine er­miş ve ümmetin nesilleri peyderpey bu hükümler üzerinde icma etmiştir. Bu sebeple kim bunları tekzib ederse, şüphesiz Kur’an ve Sünnet nasslarını tekzib etmiş olur. Bu ise küfür­dür.[28]

Büyük Günahlar Îmanı Eksiltir Fakat Yıkmaz

Dördüncü kaide: Şüphesiz küçük ma’siyetler ve büyük günahlar (kebair) işleyenler, üzerinde ısrar etse ve tevbe et­meseler de, bu durum imanlarını soyar ve eksiltir fakat kö­künden kazımaz ve tamamıyla yok etmez. Buna dair deliller ise şunlardır:

  1. Şayet bu günahlar imanı kökünden kaldırsaydı ve işleye­ni mutlak küfre soksaydı, o zaman ma’siyet ile riddet aynı şey olurdu, günah işleyen kişi (asi) ise mürted olurdu ve ona mürted cezasını vermek gerekirdi. Böylece de zina yapanın, hırsı­zın, yol kesenin, eşkiyanın, içki içenin ve adam öldürenin ceza­ları farklı olmayacaktı. Bu ise nass ve icma ile reddedilmiştir.
  2. Şüphesiz Kur’an’da kısas ayetinde katil ile maktulün velilerinin birbirinin kardeşleri olduğunu belirtmektedir: “Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fa­kat kimin (hangi katilin) lehine kardeşi tarafından bağışlan­ma olmuşsa, bu taktirde örfe uymak ve ona (maktulun velisi­ne) güzellikle (diyet) ödemek gerekir.” [29]
  3. Yine Kur’an-i Kerim birbirleriyle savaşan iki taifenin iman sahibi olduğunu isbat etmektedir:

“Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşacak olursa, aralarını bulup düzel­tin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık te­cavüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar sava­şın…” [30]

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz mü’minler kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin…” [31]

Kur’an, bu iki ayetle iki grub arasındaki savaşa rağmen, onların imanlı ve birbirlerinin din kardeşleri olduklarım isbat etmiştir. Kur’an bu hakikati, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Benden sonra birbirlerinizin boyunlarım vuran kafirler (gi­bi) olmayın!” hadisi ile “iki müslüman kılıçlarıyla birbiriyle karşılaştıklarında, öldüren de öldürülen de ateştedir.” hadisi (nin zahiri manasi)na rağmen beyan etmiştir. İmam Buharı bu son hadis ile delil getirerek, günahların işleyeni küfre gö­türmediğini, çünkü Hz. Peygamber’in birbirine karşı kılıçla­rıyla karşılaşan her iki tarafı da, cehennem ile tehdit etmekle beraber, müslüman olarak isimlendirdiğini belirtmiştir.

Bu ayet ve hadislerin kastettikleri şey, hiçbir te’vil kabul etmeyen savaştır.

  1. Hatib b. Ebi Baltaa Hz. Peygamberin sıkı bir şekilde gizli kalmasını istemesine rağmen Mekke’nin Fethi’nden az bir zaman önce Hz. Peygamber (s.a.s.)’in haberlerini ve ordu­sunun Mekke’ye doğru hareket ettiğini Kureyş’e bildirmeyi is­temek suretiyle günümüzde “en büyük hainlik” diye isimlen­dirilen suç gibi bir suç işlemişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e şöyle dedi:

“Ya Rasulallah, izin ver de bunun boynunu vurayım. Çünkü o, münafıklık yapmıştır.” Hz. Pey­gamber (s.a.s) ise onun Bedir ehli olduğunu belirterek özrünü kabul etti ve onun bu fiilini, kendisini imandan çıkarıp küfre götüren bir fiil saymadı. Bu olay üzerine inen Mümtehine Suresi’nin başındaki ayetler de bunu tekid etmektedir:

“Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Be­nim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl olur) onlara karşı hala sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.” [32]

Allahu Teala “Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz” kav­li ile Hatib b. Ebi Baltaa’yi da “iman edenlerin” içine koyarak hitab etmiş ve ayette onun düşmanı ile mü’minlerin düş­manlarını bir saymıştır.

  1. Bedir savaşına katılanlardan biri olan ve Hz. Ebu Bekir’in kendisiyle artık ilişki kurmayacağına dair yemin ettiği Mistah b. Üsase’nin de aralarında bulunduğu, Hz. Aişe’ye zina iftirasını atanlar hakkında nazil olan şu ayet de yukarıdaki ayete yakın hakikatleri beyan etmektedir:

“Sizden, faziletli ve varlıklı olan­lar yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (mal­larından) vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Şüphesiz Al­lah (c.c.) çok bağışlayandır ve çok esirgeyendir.” [33]

Eğer denilse ki Mistah ve diğerleri tevbe ettikleri için özürleri kabul edilmişti. Biz de diyoruz ki: İbni Teymiye (rh.a.) nin dediği gibi Allahu Teala, müslümanlara onları af­fetmelerini, hoş görmelerini ve onlara ihsanda bulunmalarını emrederken, tevbe etmelerini şart koşmamıştır.

  1. Buhari’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber zamanında içki içen birine, Hz. Peygamber (had cezasını) vurmayı emretti. Sahbiler de ona vurdular. Adam (cezasını çektikten sonra) giderken, ashabdan bazıları ona

“Al­lah senin canını alsın!” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara şöyle buyurdu:

“Böyle demeyiniz, şeytanı onun yardımcısı yapmayınız.”

Buhari’de geçen başka rivayette ise şöyle buyurmuştur:

“Şeytanın yardımının kardeşinize gelmesi­ne sebeb olmayınız “

Ebu Davud’un Sünen’inde ise bu olay ile ilgili olarak fazladan şu ibare geçmektedir:

“…Fakat deyin ki: Allah’ım onu bağışla, Allah’ım ona merhamet et…”

İşte kötülüklerin anası olan içkiyi içen kişiye Müsamaha­kar Muhammedi bakış böyledir. O, (s.a.s.), cezanın verilmesi­ni emrediyor. Fakat onun Allah’ın rahmetinden kovulmasına ve lanetlenmesine, mü’minlerin çemberinden çıkarılmasına razı olmuyor. Aksine onunla diğer mü’minler arasında kar­deşlik olduğunu isbat ediyor, onların ona söverlerken ve onu açıkça küçük düşürürlerken kalbinde şeytan için bir geçit aç­malarını nehyediyor, onlara onun bağışlanmasını ve Allah’ın rahmetine kavuşması için dua etmelerini, ona kardeşlik, sevgi ve hidayet arzusu şuurunu vermelerini emrediyor. Umulur ki bu tavırlar onun düştüğü hatadan çıkmasını sağlar.

  1. Yine Buhari’nin Ömer b. Hattab’dan rivayet ettiği şu ha­dis, konumuzu daha çok desteklemektedir: Rasulullah (s.a.s.) döneminde ismi Abdullah olup “Himar” diye lakaplanan bir adam vardı ki bir defasında (içki içtiğinden dolayı) Rasulullah (s.a.s.) ona içki cezasını verdiğinde gülüyordu. Yine bir gün bu suçtan getirildi. Hz. Peygamber (s.a.s.) emretti ve yine cezası vuruldu. Bu esnada sahabeden biri şöyle dedi:

“Allah’ım, buna lanet et, bu suçtan ne kadar da çok getiriliyor!..” Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:

“Ona lanet etmeyin. Al­lah’a yemin olsun ki ben onun Allah’ı ve Rasulünü sevdiğini biliyorum.” Hadisin diğer bazı rivayetlerinde şu ibare geçer:

“Şüphesiz ben onun Allah’ı ve Rasulünü sevdiğini biliyorum.”

Başka bazı rivayetlerde de şöyle geçer:

“Ben ancak onun Allah’ı ve Rasulünü sevdiğini biliyorum.”

İşte bu tavır, onun içkiye devam etmesine, içmekte ısrar etmesine ve içkiden dolayı yadırganmasına rağmen gösteril­miştir. Hatta İbni Hacer Askalani “Fethu’1-Barî” isimli ese­rinde İbni Abdilberr’den o adama elli defa içki sebebiyle ceza vurduğunu ve her seferinde Hz. Peygamber’in ona lanet edilmesini nehyettiğini, onun Allah’ı ve Rasulünü sevdiğini anlattığını rivayet etmiştir.

Hafız İbni Hacer Fethu’l-Bari’de bu hadisin nüktelerini beyan ederken şöyle demektedir:

a. Bu hadiste, büyük günah işleyenin kafir olduğunu id­dia edenlere reddiye vardır. Çünkü Hz. Peygamber büyük gü­nah işleyene lanet etmeyi nehyetmiş ve ona dua etmeyi em­retmiştir.

b. Yine bu hadiste büyük günah işleyen kişinin kalbinde bulunan Allah ve Rasulünün sevgisinin, büyük günah işlemekle yok edilemeyeceği gerçeği vardır. Çünkü Hz. Peygam­ber (s.a.s.) mezkur adamın, kendisinden sadır olan günaha rağmen Allah (c.c.) ve Rasulünü sevdiğinden haber vermiştir.

c. Yine bu hadiste kendisinden defalarca günah sadır olan kimsenin kalbinden Allah ve Rasulullah sevgisinin çekilip çıkarılamayacağı belirtilmektedir.

d. İçki içen kimseden imanı nefyeden “Bir kimse mü’min iken içki içmez” şeklindeki hadiste imanın tamamıyla gittiği değil, imanın kemalinin zail olduğu belirtilmektedir. Bu da önceki hususları teyid etmektedir.

İbni Hacer’in Fethu’1-Bari kitabından yaptığımız nakil burada bitti.

  1. Bu konuda göstereceğimiz diğer bir delil yukarıda ge­çen “lailahe illallah” diyen kimsenin zina ve hırsızlık yapsa da cennete gireceğini belirten hadislerdir.
  2. Diğer bir delilimiz de Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sahih olarak rivayet edilmiş ve meşhur olmuş olan, O’nun ümmetin­den büyük günah işleyenlere şefaat edeceğini belirten hadis­lerdir. Bu hadisler de iki büyük hükme delalet etmektedir:

a. Şüphesiz onlar, büyük günah işlemekle Hz. Peygamber’in ümmet çemberinden dışarı çıkmazlar.

b. Yüce Allah, Hz. Peygamber’in bu şefaati sebebiyle ya onları, günahları dolayısıyla hakketseler de, cehenneme gir­mekten affederek, yada belirli bir zaman orada kalıp azapla­rını çektikten sonra çıkararak onlara merhamet edecektir. Yoksa onlar katiyyen cehennemde ebedi kalmazlar.[34]

Şirkten Başka Her Şey Affedilme İmkanına Sahiptir

Beşinci kaide: Bu kaide, bir önceki kaideyi te’kid eder. Buna göre affedilmeyen tek günah Allah’u Teala’ya şirk koş­maktır. Bundan başka diğer günahlar, ister büyük isterse kü­çük olsun, Allah’ın dilemesine bağlıdır; dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Bu konuda Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışla­maz. Bunun dışındaki (günah)ları ise dilediği kimse için ba­ğışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” [35]

Bu ve buna benzer ayetlerde geçen “Şirk”ten maksat, bü­yük şirk (şirk-i ekber)dir. Bu ise, Allah’u Teala ile beraber bir veya bir çok ilah edinmektir. İşte bu ayette geçen “şirk” laf­zından mutlak olarak kastedilen böyle bir şirk koşmadır. Küfr-i ekber (büyük küfür) yani Allah’ı inkar etmek ve varlı­ğını kabul etmemek şeklindeki küfür de buna benzer.

Bu konuda Hafız İbni Hacer şöyle demektedir:

“Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.)in peygamberliğini inkar eden kimse Allah (c.c.) ile beraber başka ilah edinmese bile yine kafir olur. Tartışmasız olarak, bu kişi de mağfiret edilmeyecektir.” [36]

Küfür ve şirkten başka diğer günahların hepsi ilahi meşietin hakimiyetine bağlıdır. Allah’u Teala “Bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlar” ibaresinde buyurduğu gibi ki­mi dilerse bağışlar, kimi dilerse cezalandırır…

İmam İbni Teymiyye diyor ki:

“Bu hükmün şirkten tevbe eden kimseye de hamledilmesi caiz değildir. Şöyle ki, “(Ben­den onlara) de ki: Ey kendi nefisleri aleyhinde haddi aşan kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah (c.c.) bütün günahları bağışlar. Şüphesiz o, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir…” [37] şeklindeki ayette eksik sıfatlardan mü­nezzeh olan Allah (c.c.) buyurduğu gibi, tevbe eden kimse hakkında şirk ve diğer günahlar arasında fark yoktur. Bu iki ayette umum ve itlak bahsi vardır. Çünkü burada “haddi aşan kullarım” dan maksat (günahtan sonra) tevbe edendir. Yine burada tahsis ve talik bahsi vardır.” [38]

Şüphesiz şirkten başka diğer tüm günahların ilahi meşiete bağlı olduğunu belirterek ayetin zımnında bulunan hakikati teyid eden sahih hadis de vardır.

Buharî’de bulunan Ubade b. es-Samit’in rivayet etmiş ol­duğu hadise göre. Hz. Peygamber etrafında bir grup sahabe bulunduğu halde şöyle buyurmuştur:

“Allah’a hiçbir şey or­tak koşmayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza, zina etmeye­ceğinize, çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, yalan-dolanlarla hiç kimseye İftirada bulunmayacağınıza ve iyilik hususunda isyan etmeyeceğinize dair bana bey’at ediniz. Sizden kim bunlara vefakar davranırsa, onun ecri Allah’a aittir. Her kim ki bunlardan birisini yapar ve bu sebeple dünyada cezalandı­rılırsa, bu onun için bir keffaret olur. Her kim de bunlardan birini yapar da Allah onun bu aybını örterse, onun işi Allah’a kalmıştır; dilerse affeder, dilerse cezalandırır.”

Belki bu günahlardan dolayı ceza çekenler için, bu ceza temizleyici ve keffaret olmaktadır. Şayet ceza çekilmişse, du­rum Allah’ın meşietine bağlıdır.

Allame el-Maziri bu konuda diyor ki: Bu hadiste işledikleri günahlar sebebiyle insanları tekfir eden Haricilere ve fasıkın tevbe etmeden ölmesi durumunda ona azabın vacib olduğuna inanan Mu’tezile’ye reddiye vardır. Çünkü Hz. Pey­gamber (s.a.s.) bu günahları işleyenin Allah’ın meşietine bağ­lı olduğunu belirtmiştir. Yoksa “Ona azap gerekir” dememiş­tir. et-Tayyibi de şöyle demiştir:

“Bu hadiste, bizzat hakkında nass varid olan kimseden başka herhangi bir kimsenin ce­henneme gireceğine dair şahadet getirmekten vazgeçmenin gerektiğine işaret vardır.”[39]

Nasslarda Varîd Olan Küfrün Kısımları

Altıncı kaide: Şüphesiz Kur’an ve sünnet terminoloji­sinde küfür kelimesi kullanılırken, dünya hükümlerine nisbetle insanı dinden çıkaran ve ahiret hükümlerine nisbetle cehennemde ebedi kalmasını gerektiren küfr-i ekber (büyük küfür) kastedilir. Ancak bazen de kişinin cehennemde ebedi kalmasını değil, cehennem ile tehdit edilmesini gerektiren ve onu İslam dininden çıkarmayan küfr-i asgar (küçük küfür) kastedilir. Bu küfür çeşidi ancak kişinin fasıklık ve isyankar­lıkla damgalanmasına sebep olur.

Birinci anlamıyla küfür (yani küfr-i ekber), Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu dinden zaruri olarak bilinen herşeyi veya bunların bazısını kasden inkar etmek ve reddetmek de­mektir.

İkinci anlamıyla küfür (küfr-i asğar) ise Allah’ın emrine muhalefet sayılan, yahut onun nehyettiği yasakları işlemek suretiyle gerçekleşen diğer günahları kapsamaktadır. İşte bu küfür çeşidi hakkında şu hadisler gibi bir çok hadis bize ulaş­mıştır:

a- “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse küfretmiş olur.” veya “şirk koşmuş olur.”

b- “Müslümana sövmek fasıklık, onu öldürmek ise kü­fürdür.”

c- “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirler ol­mayın”

d- “Babalarınızı reddetmeyin. Çünkü babalarınızı red­detmeniz sizi küfre götürür.”

Bizim bu tür hadisler hakkındaki değerlendirmemiz şöy­ledir: Bu ve benzeri nasslarda varid olan küfür, diğer bazı de­lillerden dolayı, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Çünkü sahabe de birbiriyle savaşmıştı. Ama onlardan bazısı diğer bazısını tekfir etmiyordu. Emiru’l-Mü’minin Ali b. Ebi Talib’den yakın olarak bize ulaşmıştır ki, o, Cemel ve Sıffın sa­vaşlarında kendisiyle savaşanları tekfir etmiyordu. Sadece on­ları baği sayıyordu. Şüphesiz Hz. Peygamber’in Ammar’a söylediği şu hadis sahihtir:

“Seni baği bir topluluk öldürecek­tir.”

Yine Hariciler hakkındaki şu hadis de sahihtir:

“Onlarla iki taifeden hakka yakın olanı savaşacaktır.”

Gerçekten de on­larla Hz. Ali ve beraberindekiler savaşmıştı.

Yine Kur’an-ı Kerim de birbiriyle savaşan iki taifenin mü’min olabileceğini isbat etmiştir:

“Mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa…” [40].

Ayrıca onlar arasında din kardeşli­ğinin devam ettiğini de isbat etmiştir:

“Şüphesiz mü’minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin.” [41]

Şu hadis de bu hususu belirtiyor:

“Her kim (müslüman) kardeşine kafir derse…”

İşte bu hadiste birbirlerine kafir diyen iki müslümanın kardeş olduğunu ve bu olayın müslüman ile kafir arasında olmadığını belirtiyor. Böylece de kar­deşine kafir diyenin bu sözüyle İslam dairesinden dışarı çık­madığına delalet etmektedir.

“Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, şüphesiz küfretmiştir.” veya “şirk koşmuştur” hadisi ile “kim bir arrafa veya kahine gider de onun dediğini tasdik ederse, şüphesiz o, Al­lah’ın Muhammed (s.a.s.)’e gönderdiğini inkar etmiştir” şek­lindeki hadis ve buna benzer hadisler de yukarıdaki gerçeği ifade etmektedirler.

Geçmiş asırlar boyunca müslüman alimlerden hiçbiri yukarıdaki fiilleri dinden çıkaran ve İslam’dan döndüren fiiller olarak saymamıştır. Şüphesiz ki insanlar daima çeşitli za­manlarda Allah’tan başkasına yemin ediyorlar, falcıları ve ka­hinleri tasdik ediyorlardı. Bu tür hareketleri yüzünden ilim ve din adamları onları yadırgıyorlar, onların sapık ve fasık olduklarını söylüyorlardı. Fakat onların mürted olduklarına hüküm vermiyorlar, onları eşlerinden ayırmıyorlar, onların cenazeleri üzerine namaz kılınmamasını veya müslümanların kabristanında defnedilmesini nehyetmiyorlar. Bu ümme­tin, dalalet üzere icma yapmayacakları bize merfu bir hadis ile ulaşmıştır.

İşte bu sebeple, İbni Kayyım bazı günahlara küfür itlak eden bir çok hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir:

“Burada kastedilen şudur: Bütün günahlar küfr-i asgar nevindendir. Bu ise taat ile amel etmek olan şükrün zıddıdır. Çalışma (sa’y) ya şükürdür, yada küfürdür (nankörlüktür.) Üçüncü bir çalışma türü ne bundandır ne de şundan.” [42]

Birinci manadaki küfür (yani küfr-i ekber) ise imanın zıddıdır. Bu manayla, “şu kafirdir, şu da mü’mindir” denilir. Aşağıdaki ayetler de bu anlamdadır:

“Onlardan kimi inandı, kimi inkar etti…” [43]

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. On­ları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ate­şin halkıdırlar, orada ebedi kalacaklardır.” [44]

“Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak oldu­ğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah (c.c.) nasıl hidayete erdirir?..” [45]

İkinci manadaki küfür -yani küfr-i asgar-a gelince, onun zıddı da şükürdür. İnsan ya bir nimet için şükredici olur yada hakkını yerine getirmeyerek -gerçi onu reddetmekle kafir olmasa da nankör olur. Allahu Teala insanın bu vasfı hak­kında şöyle buyurur:

“Şüphesiz biz ona yolu gösterdik. Artık o ya şükredici olur, ya da nankör (kafir) olur.” [46]

Başka bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurur:

“Her kim şükrederse, o ancak kendisi lehine şükretmiştir. Kim de küfrederse (nankörlük yaparsa), şüphesiz benim Rabbim müstağnidir ve kerimdir…” [47]

Sahih-i Buhari’de kadınların cehenneme girmelerinin se­bebi hakkındaki hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Şüphesiz onlar inkar ediyorlar = nankörlük ediyorlar.” Bunun üzerine sahabe dedi ki:

“Allah’ı mı inkar ediyorlar?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

“Onlar dostluğa ve iyiliğe küfr (an-ı ni’met) ediyorlar.”

Hafız İbni Hacer Askalani, Kurtubi’nin şu sözünü nakletmiştir:

“Şariin lisanında küfür, İslam dininden olan şer’î hu­suslarla ilgili zaruriyeti bilerek inkar etmek manasında kullanılmıştır. ” Daha sonra İbni Hacer şunları belirtmiştir:

“Ancak bazen de şeriatta küfür, nimete karşı nankörlük, nimeti veren zata şükretmeyi terk etmek ve nimetin hakkını vermemek ma­nasında kullanılmıştır. Nitekim Buhari’nin “Kitabu’l-îman” bölümündeki “küfr düne küfr” (küfür olmayan nankörlük) babındaki Ebu Said (R.a.)’m rivayet ettiği “onlar iyiliği inkar ediyorlar…” şeklindeki hadis de bu hususu anlatmaktadır.” [48]

Bundan dolayıdır ki İmam Buhari Sahih’inde “Kitabu’l-İman” bölümünde, büyük günahları işlemeleri sebebiyle müslümanları tekfir eden Hariciler’i reddetmek için bir çok “bab”lar koymuştur, işte bu “bab”lardan biri de “Babu Kufrani’l-Aşiri” ve “Küfri düne kufrin” bahsidir.

“Kufrun düne küfr” ibaresi Allahu Teala’nın “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler var ya, işte onla kafirlerin ta kendileridir” [49] kavl-i şerifinin tefsiri hakkında İbni Abbas ve bazı tabiilerden rivayet edilmiştir.

İşte bütün bunlar da bize gösteriyor ki, küfrün büyük ve küçük olmak üzere değişik derecelere taksim edilmesi, Üm­metin selefinden rivayet edilmiş bir taksimdir. Bu taksim şirkte de, nifakta da, fıskta da, zulümde de cereyan etmekte­dir. Bütün bu saydıklarımız, insanın ebedi olarak cehennem­de kalmasına sebep olan “büyük” ve buna sebep olmayan ve dinden çıkarmayan “küçük” kısımlara ayrılmaktadırlar.

Yine İmam Buhari, Sahih’inde “Babu Zulmin düne Zulm” bahsinde İbni Mesud’un rivayet ettiği şu hadisi kendisine delil almıştır:

“En’am süresindeki “İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” [50] ayeti nazil olunca sahabe dedi ki:

“Ya Rasulallah! Hangimiz kendisine zulmet­mez ki?” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Burada kastedilen sizin dediğiniz zulüm değil, imanlarına şirk karıştırmaktır. Yoksa siz Yüce Allah’ın şu sözünü duyma­dınız mı?:

“Şüphesiz şirk, büyük bir zulümdür.” [51]

İmam Buhari’nin irad ettiğine dair hadisin delalet vechi şudur: Sahabe “zulüm ile karıştırma” sözünden bütün gü­nahları anlamıştılar. Hz. Peygamber de onların bu anlayışını reddetmedi. Ancak bu ayette zulümden maksadın zulüm çe­şitlerinden en büyüğü olan şirk olduğunu onlara açıkladı. Bu da zulmün çeşitli mertebelere ayrıldığını göstermektedir.[52]

Bazı İman Şubelerinin, Küfür, Nifak Veya Cahiliyet Şubelerinden Bazıları İle Bir Olması

Yedinci kaide: Şüphesiz iman, küfür, cahiliyye veya ni­fak şubelerinden bir veya birçoğunu kapsayabilir, işte bu ha­kikat eskiden de, şimdi de birçoklarına gizli kalmıştır. Bu se­beple insanın ya tam bir mü’min veya tam bir kafir olduğu­nu, bu ikisi arasında bir makamın bulunmadığını ve insanın saf bir muhlis veya saf bir münafık olduğunu zannetmişler­dir. Bazılarının dediği şu söz de buna yakındır: Ya halis bir müslüman ya da halis bir kafir olunmalıdır, bunun üçüncü şıkkı yoktur!

Bu yönteme sıkça başvuruluyor. Tüm dikkatlerini her iki tarafa çekip, orta mertebeye iltifat etmiyorlar. Onlara göre bir şey ya beyaz, ya da siyahtır. Halbuki saf beyaz ve saf siyahtan başka veya ikisi arasında bir çok rengin olduğunu unutuyor­lar.

Bizim insanlardan bir grubun fertleri veya toplulukları kamil imanın sıfatlarını gerçekleştiremeyip, içlerinde kimi münafıklık özelliklerini, küfür şubelerini veya cahiliye ahla­kını gördüğümüzde hemen onlara mutlak küfür, hakiki mü­nafık (nifak-i ekber) veya küfre düşüren cahiliye hükmünü vermemiz doğru olmaz. Böyle yapanlar, imanın küfürden ve­ya nifaktan bir özellikle hiçbir zaman bir araya gelmeyeceği­ne, İslam ile cahiliyenin bir arada bulunmayan iki zıt kutup olduğuna inanırlar.

Bu inanç, mutlak yani kamil iman ile mutlak küfür, veya İslam ile hakiki cahiliye açısından doğrudur. Ancak bazen

mutlak iman ile küfür, veya mutlak iman ile nifak yahut mut­lak İslam ile cahiliye bir araya gelebilir.

Sahih-i Buhari’de Hz. Peygamber’in Ebu Zerr (r.a.)’a şöyle dediği geçmektedir:

“Sende cahiliyye bulunmaktadır” [53]

Bu sözü de Ebu Zerr daha cihad ve sıdk bakımından yeni müslüman iken ona söylemişti.

Yine Buhari’de şu hadis de geçmektedir:

“Her kim ki (Al­lah yolunda) gazve (cihad) etmeden ve gazveyi niyetlenme­den ölürse, o nifaktan bir şube üzere ölmüştür.”

Ebu Davud’un Huzeyfe b. el-Yeman’dan rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir:

“Kalpler dört çeşittir: Kılıflı ve kilit kalp ki, bu, kafirin kalbidir. Ters yüz olan kalp ki, bu da mü­nafığın kalbidir. Pürüzsüz ve içinde parlak bir kandil bulu­nan kalp ki, bu da müminin kalbidir. Diğer kalp de içinde hem iman hem de nifak bulunan kalptir. Kalbin içindeki iman temiz su ile beslenen ağaç gibidir. Kalbin içindeki nifak da kan ve irin akıtan yara gibidir. İki maddeden hangisi diğe­rine galip olursa, o hakim olur.” [54]

Bu hadis imam Ahmed’in Müsned’inde merfu bir hadis olarak rivayet edilmiştir. [55]

Şeyhu’l-İslam İbni Teymiye şöyle der:

“Huzeyfe’nin söylediği bu söze, Allahu Teala’nın şu sözüne de delalet etmekte­dir:

“O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar.” [56]

Bu olaydan önce onlarda mağlup olmuş bir nifak vardı. An­cak Uhud savaşı olunca, onların nifağı galip oldu ve onlar küfre daha yakın oldular.

Abdullah b. el-Mübarek -kendi senediyle- Hz. Ali b. Ebi Talib’den rivayet ettiğine göre, Hz. Ali şöyle demiştir:

“İman kalpte bir beyaz nokta olarak zuhur eder. Kulun imanı ne ka­dar artarsa, onun kalbindeki beyazlık da o kadar artar. Ta ki iman kamil olunca, kalbin tamamı bembeyaz olur!! Nifak da kalpte siyah bir nokta (leke) olarak zuhur eder. Kulun nifakı ne kadar artarsa kalbindeki siyahlık da o kadar artar. Ta ki kulun nifağı kamil olunca, kalbi de kapkara olur. Allah’a ye­min ederim ki, şayet siz mü’minin kalbini açarsanız, onun beyaz olduğunu göreceksiniz. Şayet kafirin kalbini de açarsa­nız, onun da kara olduğunu göreceksiniz.”

İbni Mes’ud (r.a.) da demiştir ki:

“Zenginlik, suyun bakla­yı yeşertmesi gibi kalbte nifakı yeşertir.”

Şeyhu’l-İslam İbni Teymiye devamla şunları söyler:

“İşte Selefin kelamından, bu manada bir kalpte imanın da nifakın da (aynı anda) bulunabileceğine dair sözler çoktur. Kitab ve Sünnet de buna delalet etmektedir. Mesela, Hz. Peygamber (s.a.s.) imanın ve nifakın şubelerini zikrederken şöyle buyur­muştur:

“Kimde bu nifak şubelerinden biri bulunursa, onda terk ettiği zamana kadar nifaktan bir şube bulunmuş olur.”

İş­te bu şube, bir çok iman şubesi ile beraber bulunur.

Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyur­muştur:

“Kalbinde zerre kadar iman bulunan herkes cehennemden çıkacaktır.”

Böylece kendisinde azın en azı kadar bile iman bulunan kimsenin cehennemde ebedi olarak kalmaya­cağı, kendisinde nifaktan çok miktar bulunanın da, kendisinde bulunduğu kadar azap çekeceği ve daha sonra cehennemden çıkacağı anlaşılmaktadır.

Yüce Allah’ın bedeviler hakkındaki şu sözü de bu mana­dadır:

“Bedeviler, dedi ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman et­mediniz, ancak “teslim (müslüman) olduk deyin, iman he­nüz kalplerinize girmiş değildir…” [57]

Ayet imanın onların kalbine girdiğini nefyediyor. Bu ise onların kalplerinde iman­dan bir şubenin bulunmasına mani değildir. Nitekim bu manada Hz. Peygamber (s.a.s.) de “zina eden, hırsızlık yapan, kendisi için sevdiğini kardeşi sevmeyen, komşusunun şerrin­den emin olmadığı kimse ve daha bir çok kimseden de imanı nefyetmiştir. Şüphesiz Kur’an ve Sünnet’te bazı vacipleri terk ettiğinden dolayı insanlardan imanı nefyeden nasslar çok­tur.” [58]

İbni Teymiye (rh.a) başka bir yerde de bu konuya değine­rek şöyle demektedir:

“Burada kastedilen şudur: Mü’minlerin en hayırlı olanları cennetin en üst derecelerinde olacaktır. Münafıklar ise gerçi dünyada zahiren müslüman görünseler ve haklarında zahiren müslümanlara uygulanan hükümler cereyan etse de cehennemin en alt tabakalarında kalacaklar­dır. Kalbinde hem iman, hem de nifak bulunup müslüman olarak tanınanlar ise halis münafık değildirler. Bu durumda olanlar, şayet nifakları imanlarına galib ise mü’min ismini hak etmezler, aksine münafıklık ismi onlara daha layıktır. Çünkü onda beyaz ve siyah renk beraber bulunmakta, -ancak siyahlığı beyazlığından daha çok olduğundan, siyah ismi ona beyaz isminden daha layık düşer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakın idiler.” [59]

Ancak onun imanı daha galip olmakla beraber, yanında nifak da bulunsa, o zaman cehennemle tehdit edilmeye layık­tır. Bu da şefaat edilmediğinde veya Allah (c.c.) onu affetme­diğinde azabını çektikten sonra hakketse bile, cennete önce­likle girecek olanlardan olmaz.

İbni Teymiye devamla şöyle demektedir:

“Ehl-i hevadan olan Hariciler, Mutezile, Cehmiye ve Mürcie taifeleri, bir kul­da iman ile nifağın bir arada bulunmadığını söylerler. Onlar­dan kimi de bu hususta icma olduğunu iddia ederler. Halbuki onlar bu konuda hataya düşmüşlerdir ve Kitab, Sünnet ve sahabe ile onlara iyilikle tabi olan Tabiûn’dan gelen rivayetle­re açıkça anlaşılabilir şekilde muhalefet etmişlerdir.

Hariciler ve Mutezile bu fasid esası öne sürerek, bir şahıs­ta, onun kendisiyle sevabı hakkettiği bir taat ile, cezayı hak­kettiği bir masiyetin bir arada bulunmayacağını söylemişler­dir. Yani onlara göre bir şahıs bir açıdan övülmüş, diğer bir açıdan kınanmış, bir açıdan kendisine dua edilecek şekilde sevilmiş, diğer bir açıdan lanet edilecek şekilde gazaplanmış olamaz ve bir şahsın hem cennete hem de cehenneme girece­ği tasavvur edilemez. Aksine onlara göre bir kişi cennet veya cehennemden birisine girerse artık diğerine giremez. Bu se­beple onlar cehennemde olan birisinin oradan çıkmasını ve­ya şefaat edilmesini inkar ederler.

Mürcie’nin aşırı olanlarından da buna benzer görüş nakle­dilir: Onlar da bu hususta Mutezile ve Haricilere muvafakat ederler. Fakat onların tersine şöyle derler:

“Şüphesiz büyük gü­nah işleyenler cennete girecekler, cehenneme girmeyecekler.”

Halbuki sahih hadislerin haber verdiği gibi, bir şahsı Allahu Teala cehennemde azaba çektikten sonra cennete koya­caktır. Diyelim ki bir şahsın günahları var, bu durumda o şa­hıs günahları sebebiyle azap çekecektir. İyiliği var, iyilikleri sebebiyle cennete girecektir. Bu durumda onun hem itaati, hem de masiyeti vardır. Yukarıdaki gruplar böyle birisinin hükmü hakkında değil, ismi hakkında tartışmışlardır.

Mürcie mezhebinin görüşü şudur:

“Böyle birisi imanı ka­mil olan bir mü’mindir. “

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’a göre ise, böyle birisi imanı noksan olan bir mü’mindir. Şayet imanı noksan olmasaydı azap görmezdi. Nitekim müslümanların ittifakına göre böyle bir insan iyilik ve takva bakımından da eksiktir.

Peki bu durumda ona “mü’min” ismi verilebilir mi? Bu konuda iki görüş vardır ki, en doğrusu açıkladığımız şekilde Ehl-i Sünnet’in görüşüdür.

Böyle bir insanın keffaret için köle azad etmesi gibi dün­ya hükümleri hakkında sorulursa, bir görüşe göre onun mü’min olduğu belirtilmektedir. Aynen bunun gibi o, Allahu Teala’nın “Ey iman edenler!” hitabının kapsamına giren mü’minlerden sayılır. Ahiretle ilgili hükmüne gelince, böyle birisi cennetle vaad edilmiş müminlerden değildir. Aksine ondaki iman, onun cehennemde ebedi olarak kalmasına ma­ni olmaktadır. Yine bu imanı sebebiyle, şayet Allah (c.c.) onun günahlarını affetmezse, cehennemde cezasını çektikten sona cennete girecektir. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiş­tir: “O, imanı sebebiyle mü’min, büyük günahları sebebiyle fasıktır. Veya o, imanı noksan olan bir mü’mindir.”

Ehl-i Sünnet’ten ve Mu’tezile’den böylelerini mü’min ola­rak isimlendirmeyenler diyorlar ki, Allahu Teala’nın, “İman­dan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.” [60] kavlinden dolayı onların fasıklık ismi, iman ismini kendilerinden nefyetmek­tedir. Yine onlar,

“Mü’min olan, kimse fasık olan kimse gibi midir?” [61] ayetine de dayanıyorlar.

Ancak buna rağmen, bazı insanlarda küfür şubelerinden biri bulunmakla beraber, aynı zamanda iman şubeleri de bu­lunabilir. İşte bu manada, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bir çok günahları, o günahları işleyenlerde zerre miskalinden fazla iman bulunduğu halde, küfür olarak isimlendiren hadisler varid olmuştur. Bu günahları işleyenler de cehennemde ebedi kalmazlar. Bu tür hadislerden bazıları da “Müslümana söv­mek fasıklık; onu öldürmek kafirliktir.” hadisi ile “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirler olmayın.” gibi ha­dislerdir.

İşte bu (son) hadis, sahih hadis kitaplarında bir çok vecihten meşhur olmuştur. Çünkü bu “Veda Haccı”nda insan­lar arasında ilan edilmesi emredilen bir hadistir. Burada Hz.Peygamber (s.a.s.) haksız yere birbirlerinin boyunlarını vu­ranları kafirler saymış, böyle bir işi de küfür olarak isimlen­dirmiştir. Bununla beraber Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Eğer mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırlarsa, aralarını bulup düzeltin.” [62]

Daha sonra şöyle buyurmuştur:

“Şüp­hesiz ancak mü’minler kardeştir.” [63]

Böylece bu günahları işleyenlerin tamamıyla imandan çıkmadıklarını, fakat bun­larla beraber küfür özelliklerinin de kendilerinde bulunduğu­nu belirtmiştir, işte bu haslet sahabeden bazılarının “Küfrün düne küfrin” (gerçek küfür olmayan, insanı dinden çıkarma­yan küfür) ismini verdikleri bir haslettir. Şu hadis de böyle değerlendirilmelidir:

“Kim kardeşine kafir derse, muhakkak ki ikisinden biri bu ismi hakketmiş olur.”

Burada Hz. Peygam­ber o sözün denildiği zamanda bile onları birbirlerinin kar­deşi olarak isimlendirmiş ve onlardan birinin bu ismi hakkettiğini haber vermiştir. Şayet ikisinden biri dinden çıkmış ol­saydı, diğerinin kardeşi olmazdı. Çünkü o zaman birisi kafir olacaktı.”[64]

Ümmetin Taat Hususunda Farklı Mertebelerde Olması

Sekizinci kaide: (Bu kaide, yedinci kaideyi te’kid etmek­tedir.) Şüphesiz insanların, Allah-u Teala’nın emrini yerine getirmede ve nehyinden uzaklaşmadaki mertebeleri ayrı ayrı­dır. Bu sebeple de onların imanları ve Allahu Teala (c.c.) ya olan yakınlıkları da farklı derecelerdedir. Burada ümmetin selefi imanın artıp eksildiğini takrir etmiştir. Kitap ve Sünnet de buna delalet etmektedir. Bundan dolayı bütün insanları, kendisinden yaratılmış oldukları ve kendilerini yeryüzüne şiddetle bağlı kılan çamursal unsuru unutarak, günahsız ve hatasız melekler şeklinde tasavvur etmek açık bir yanlıştır.

İşte bu, insanların Allah’a itaat ve iman etme hususunda­ki farklılığı hakikati Kur’an-i Kerim’in takrir ettiği ve Rasulullah (s.a.s.)’in sünnetinin te’kid ettiği bir hakikattir.

Allahu Teala bu konuda Fatır suresinde şöyle buyurur:

“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır. Kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. işte bu, büyük fazlın kendisidir. Adn Cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenir­ler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.” [65]

Burada Yüce Allah (c.c.) kitabı miras olarak verdiği ve seçmiş olduğu ümmeti üç gruba ayırmıştır.

  1. Nefsine zulmedenler: İbni Kesir’in dediği gibi bu sınıf bazı vacipleri yapmada gevşek davranan ve bazı haram fiilleri işleyenlerden oluşur.
  2. İktisatlı davrananlar (orta yolda olanlar): Bu sınıfta olanlar vacibleri yerine getirirler, haram işleri terk ederler. Fakat bazen bazı müstehabları terk eder, bazı mekruhları da işlerler.
  3. Hayırlarda yarışıp öne geçenler: Bu sınıfta olanlar da vacibleri ve müstehabları yaparlar, haramları, mekruhları ve bazı mubahları terk ederler. [66]

İşte bu üç grup, içlerinde bazı grupların kaymasına, tak­siratta bulunmasına ve nefislerine zulmetmesine rağmen, Al­lahu Teala’nın kulları arasında seçmiş olduğu ümmetine da­hildir.

Ayrıca bu üç sınıf, meşhur Cibril hadisinde zikredilen “İslam” “iman” ve “ihsan” şeklindeki üç tabaka veya merte­beye de uymaktadır. Allahu Teala da, içlerinde kendilerine zulmedenler de olmak üzere, bu üç sınıfın cennet ehlinden olduğunu haber vermiştir.

Bu ayetin tefsiri hakkında İbni Abbas’tan sahih bir şekil­de şu söz nakledilmiştir:

“Bunlar Allahu Teala’nın indirdiği bütün kitapları kendilerine miras bıraktığı Ümmet-i Muhammed’dir. Onların zalimleri affedilir, orta yolda olanları kolay bir hesab ile sorguya çekilir, hayırda yarışıp öne geçen­leri de hesapsız olarak cennete girer.” [67]

Burada “kendilerine zulmedenlerin” işledikleri “muharremat-haramlar”dan maksat sadece küçük günahlar değildir. Büyük günahlar da bu kapsama girer. Yine burada “muharrematı işleyenlerden maksat, bütün günahlardan tevbe eden­ler değildir. Çünkü Şeyhülİslam İbni Teymiye’nin dediği gibi bu iki grup da orta yolu izleyenler veya hayırlarda öne geçen­ler grubuna dahildir. Zira Adem (a.s.) oğullarından hiçbiri, hiçbir günahtan uzak kalmış değildir. Onların hepsi günah işler. Fakat kim tevbe ederse, ya orta yolu izleyenlerden, yada hayırlarda öne geçenlerden olur.

Bunun gibi kim büyük günahlardan uzak durursa, onun işlediği küçük günahlar affedilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Şayet siz nehyedilmiş olduğunuz büyük gü­nahlar (kebair)dan uzak durursanız, biz de sizin küçük gü­nahları (seyyiatı)nızı sileriz.” [68].

İşte nefsine zulmeden kişi­nin de, kendisini hatalardan temizleyecek azabı çektikten sonra da olsa, cennetle va’dedilmiş olması gerekir.[69]

Bununla beraber, müslüman her ne kadar orta yolu izlese de veya kendi nefsine zulmetse de, etrafındaki küfrü, fasıklığı, isyankarlığı red etmeli, hayatta dolup taşan kötülüklere razı olmamalıdır. Çünkü imanın en alt derecesi, müslümanın kötülüğü kalbiyle değiştirmesi, yani onu hoş görmemesi, on­dan dolayı acı duyması ve ona kızmasıdır. Bundan üstün de­rece ise gücü yettiğince kötülüğü diliyle değiştirmeye çalış­masıdır. Bundan daha üstün olan derece ise, gücü yeterse kö­tülüğü eliyle kaldırmasıdır. İşte bu gerçek, meşhur olan şu sa­hih hadis-i şerifte belirtilmektedir:

“Sizden her kim bir kötü­lüğü görürse, onu eliyle değiştirsin. Kim buna güç yetirmezse, o zaman diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştir­sin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

-Bizim açıkladığımız mefhuma göre- şayet kalb ile değiş­tirme imanın en zayıf derecesi ise, bunun manası şudur: Her kim ki bu dereceyi -imanın en zayıf derecesini- de kaybet­mişse, o, imanın tamamını yitirmiştir ve onda imandan hiç­bir şey kalmamıştır.

Bu husus, Müslim’in İbni Mes’ud (r.a.)’den rivayet etmiş olduğu başka bir hadiste de açıkça anlaşılmaktadır. Buna gö­re Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Benden önce ümmet­lere Allahu Teala’nın gönderdiği hiçbir Peygamber yoktur ki, onun ümmetinden onun sünnetine yapışan (yolunu takib eden) ve emrine uyan havarileri ve sahabileri bulunmasın. Sonra onların ardından onları takib eden bir nesil gelir, yap­madıklarını söylerler ve emredilmediklerini yaparlar. Kim bunlarla eliyle cihad ederse o, mü’mindir. Kim onlarla diliyle cihad ederse o, mü’mindir. Kim onlarla kalbiyle cihad ederse o da mü’mindir. Bundan sonrasında ise hardal tanesi kadar iman yoktur!..”

Bu hadis-i şerif de, bu tür fasıklara ve zalimlere karşı kal­biyle cihad etmeyenlerin, yani onların amellerine, zulümleri­ne ve fasiklıklarına hoşnutsuz olmayanın yanında imandan hardal tanesi kadar miktarın bulunmadığını, başka bir ifa­deyle, onun yanında imandan azın en azı kadar imanın bu­lunmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak bu işin kaynağı müslümanın vicdanı ve kalbidir. Bu sebeple kendi nefsine bakıp onun münkerden razı olduğuna veya ona kızdığına hüküm verebilecek tek kişi odur. Yi­ne şayet münker sahibi olan kişiden razı ise, acaba onun fıskı, zulmü ve Allah’ın şeriatından sapması için mi, yoksa bir şey için mi, mesela kendisine dokunan bir yarar veya aralarında bulunan bir yakınlıktan ve bunlar gibi bir başka sebepten mi razı olmuştur? Bunu sadece kişinin kendisi bilebilir. Gerçi mü’minin insanlara olan yakınlığının veya uzaklığının onla­rın İslam’a yakınlığı veya uzaklığı oranında olması ona vacipse de, durum yine de böyledir.[70]

Bu Bahsîn Sonucu

Yukarda zikretmiş olduğumuz kapsamlı kaideler, kesin nasslar, açık ve net deliller ışığındaki açıklamamızdan sonra, gözü açık olan herkes tekfir konusunda aşırıya giden “kardeşlerimiz” in düştüğü büyük hatayı ve tehlikeyi anlar. Hatta on­lar kendi bakış açılarına aykırı olan şer’i nasslardan ve delil­lerden yüz çevirerek, eski devirlerde ve çağımızda ümmetin kendilerine muvafakat etmeyen alimlerini ve imamlarını ha­talı görerek ve kendilerinin “imamet” ve mutlak ictihad dere­cesine ulaştıklarını zannederek fertleri ve toplulukları bir bü­tün olarak tekfir etmektedirler. Halbuki onlar ümmetin ço­ğunluğuna ve selef ile halefin üzerinde icma ettiklerine aykırı davranıyorlar.

Bu feci durum, insanı helak eden bir ucube, mahveden bir gurur ve zararlı bir aşırılıktır. Bu aşırılığın, Allahu Teala’yı insanları ve kendini tanımamaktan başka bir kaynağı yoktur. Allah (c.c.) kendi haddini bilen kişiye rahmet etsin. Sahih bir hadiste şöyle geçmektedir:

“Sizi aşırılıktan sakındırırım. Çünkü sizden öncekileri ancak aşırılık helak etmiştir.”

Diğer bir hadiste Hz. Peygam­ber üç defa “Aşırıya gidenler helak olmuştur.” buyurmuştur. Bütün bunlara rağmen ben de bu aşırıya giden kardeşlerimi­zin düştüğü hataya düşüp herhangi bir müslümanı tekfir edenin kafir olduğunu belirten hadisler bulunsa da, onların diğer insanları tekfir ettikleri gibi onları tekfir etmek istemi­yorum. Çünkü bu tür hadisler, herhangi bir müslümanı hiç­bir tevil vechi olmaksızın tekfir edenler hakkında varid ol­muştur. Bunların ise reddedilmiş de olsa tevil vecihleri vardır.

Bundan dolayıdır ki selef alimleri, kendilerini kınayan sahih ve merfu hadislere rağmen Haricileri tekfir etme hususunda ihtilafa düşmüştür. Emiru’l-mü’minin Hz. Ali onları tekfir etmemiş ve onlarla savaşı ilk olarak kendisi başlatmamıştır. Kendisine

“Onlar kafir midir?” diye sorulduğunda şöyle ce­vap vermiştir:

“Onlar küfürden kaçmışlar!..”

İşte bundan dolayı ben de fikirlerinde hak caddeden sap­malarına ve aşırılıklarına rağmen, onların “kardeşlerimiz” ol­duğunu söylemekte ısrar ediyorum. Kanaatim şudur ki, on­lardan çoğu benim bu kitabımı okudukları zaman, tarafsız­lık, insaf hakkı taleb etme hususundaki ihlas, asabiyetten uzak durma, sadece kendileriyle ihtilaf ettiklerinden ve bu görüşlerinden dönmelerinden dolayı onları “mürted” olarak itibar edip dinlerini değiştirdiklerini iddia ederek öldürülme­lerinin vacib olduğuna fetva veren arkadaşlarının kınamaları ve reislerinin tehdit etmeleri korkusundan özgür olma ru­huyla, tekfir konusundaki bu aşırı düşüncelerinden dönecek­lerdir.

Yine ben yakın bir şekilde biliyorum ki, bu aşırı cemaat­lerde Allah’ın rızasından, Ahiret yurdundan ve İslam’a yardım etmekten başka bir şey istemeyen ihlaslı gençler vardır. Fakat onlar köklü İslami bir kültür ve derin İslami bir anlayış ile dayanamadıkları için, bu tür fikirler onların boş kalplerine girip yerleşmiştir.

Yine bu gençlerden bir çoğunun hakkı görüp, kendilerine yönelik yapılan tehdit ve uyarılara aldırış etmeden bu fikirle­rinden vazgeçtiklerini, hatta bir çok eziyete maruz kalıp sab­rettiklerini ve sebat ettiklerini biliyorum.

Yine biliyorum ki bu aşırılık vakıası, meydanın aydınlık ve açık bir atmosferde çalışan anlayışlı ve dikkatli bir İslami hareketten boşalmasının bir neticesidir. Bu sebeple de bu gençler yer altındaki hücrelere ve mağaralara sığınarak ka­ranlıklarda çalışıyorlar. Şu bilinmelidir ki, davet güneşi, ka­mil olan İslam’a doğru doğduğu, parıltılarını semanın ufuklarına yaydığı ve sesini korkusuzca ve fütursuzca yükselttiği gün, artık yeraltı hücrelerine sığınarak aşırı gidenlerin ve haddi aşanların hiçbir fonksiyonu kalmayacaktır. Allahu Teala’nın izniyle (başka bir kitapta) tekrar bu tehlikeli konuyu ele almayı umarım.[71]

Tekfir Konusunda İslam Alimlerinden Bazı Nakiller

A. Eş’arîlerîn Ve Diğer Mütekellîmlerîn Görüşü

Adudu’d-Din el-İci’nin “el-Mevâkıf” isimli kitabında ve Seyyid Şerif el-Cürcani’nin Eş’arilerden müteahhirunun ana kaynağı sayılan “Şerhu’1-Mevakıf”ta şöyle denilmektedir:

“Kelamcıların ve fukahanın cumhuruna göre kıble ehlin­den olan hiç kimse tekfir edilmez. Çünkü Ebu’l-Hasan el-Eş’ari “Makâlâtu’l-İslamiyyin” kitabının başında şöyle de­mektedir:

“Müslümanlar Peygamberlerinden sonra bazı ko­nularda ihtilafa düştüler. Bu ihtilaf sonucu, onlardan bazıları diğer bazılarını sapıklıkla itham ettiler, bazıları diğer bazıla­rından teberri ettiler. Böylece bir çok fırkalara ayrıldılar. Buna rağmen İslam bütün bu fırkaları bir araya toplamakta ve hepsini kapsamaktadır.” İşte bu, İmam Eş’ari’nin mezhebidir ki, arkadaşlarımızın çoğu da bu görüştedir.

“İmam Şafii şöyle demiştir: Ben ehl-i heva ve bid’atten hiçbir şahsın şahadetini reddetmem. Ancak Hattabiye müstesna. Çünkü bunlar yalan konuşmanın helal olduğuna itikad ederler.”

“el-Muhtasar” kitabının müellifi, “el-Münteka” isimli kitapta Ebu Hanife (rh.a)’nin, ehl-i kıbleden hiç kimseyi tekfir etmediğini nakletmektedir.

Ebu Bekir er-Razî de bunun aynısını el-Kerhî ve diğer ba­zı alimlerden nakletmektedir ve şöyle demektedir: Ebu’l-Hasan’dan -onların büyüklerinden biridir- önceki mutezililer Eş’arilerle tartışıp bazı konularda ashabı tekfir ediyorlardı. Bizden de bazıları onlara aynı karşılığı verip, onları bazı ko­nularda tekfir ettiler. Mücessime de bir çok kişiyi tekfir et­mişti. Bizim ashabımızdan ve Mu’tezileden alimler bunlara muhalefet etmişlerdir. Ütad Ebu’l-İshak el-İsferayinî şöyle demiştir:

“Bizi tekfir eden her muhalifi tekfir ederiz. Şayet onlar bizi tekfir etmezse, biz de onları tekfir etmeyiz.”

“el-Mevakıf” müellifi ve sarihi kelamcıların ve fakihlerin Cumhurunun ehl-i kıbleye mensup olanların ihtilafa düştük­leri bazı i’tikadi mes’elelerde hakka muhalefet etseler bile, İs­lam ehlinden birisinin tekfir edilmemesi şeklindeki görüşleri­ni teyid etmişlerdir. Ehl-i kıblenin üzerinde ihtilafa düştükle­ri itikadı meselelerden bazıları şunlardır:

Acaba Allah (c.c.) kulun fiilinin mucidi midir, değil mi­dir? Allah için bir cihet var mıdır, yok mudur? Allah (c.c.) ahirette görülecek midir? Allah (c.c.) günahları irade eder mi, etmez mi? İşte bunlar gibi kelami bir takım problemler vardır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) İslam’a giren kimselerden bunlar hakkındaki itikadını sormadan ve bunları araştırmadan onla­rın müslüman olduğuna hükmediyordu. Sahabe ve tabiun da böyle yaparlardı.

Böylece İslam dininin sıhhatinin bu meselelerde hakkın marifetine bağlı olmadığı ve bu meselelerde hata yapmanın İs­lam’ın gerçekleşmesinde herhangi bir engel olmadığı anlaşıl­maktadır. Çünkü eğer İslam’ın sahih olması bu meselelere bağlı olsaydı ve bu hakikatler hususunda hataya düşmek müslümanlığın gerçekleşmemesine tesir etseydi o zaman Hz. Peygamber’in bunlar hakkında yeni müslüman olanların itikadının keyfiyetini araştırması gerekecekti. Halbuki ne Hz. Peygamber zamanında, ne de sahabe ve tabiun zamanında, böyle bir araş­tırmanın yapıldığı şeklinde hiçbir olay cereyan etmemiştir. [72]

İmam Gazali, Mutezile, Müşebbihe ve din hususunda bi­datlere sahip olan ve te’vilde hataya düşen diğer fırkaların ictihad konularında yanıldıklarını söyledikten sonra şöyle de­miştir:

“Araştırmacının meyletmesi gereken, hak gördüğü yoldan tekfir etmekten onları istisna yapmasıdır. Çünkü açık­ça “lailahe illallah” diyerek kıbleye yönelip namaz kılanların canlarının ve mallarının mubah olduğunu söylemek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasında hataya düşmek, bir müslümanın kanından bir şişe akıtma hatasını işlemekten daha ehven­dir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur:

“Ben in­sanlar “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun Rasulüdür” deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Şa­yet onlar böyle deseler, hakkettikleri müstesna, benden canla­rını ve mallarını korumuş olurlar.” [73]

Yine İmam Gazzali şöyle demektedir:

“Te’vil hususunda hataya düşmenin tekfiri gerektirdiği hakkında bize hiçbir nass sabit olmamıştır. Bu sebeple, böyle bir iddiada buluna­nın delil getirmesi gerekir. Halbuki bize “lailahe illallah” de­mekle kesin olarak can ve malın korunmasının sağlanacağı hakkında nasslar sabit olmuştur. Ancak bu husus yol kesiciler hakkında geçerli değildir… İşte bu kadarı da delilsiz olarak insanları tekfir etmede mübalağa eden kimsenin aşırıya gitti­ğini tenbih etmek hususunda yeterlidir. Delil ise ya asıldır ve­ya asl üzerine kıyastır. Asıl da açık şekilde (dini) tekzib et­mektir. (Dini hakikatleri) tekzib etmeyen kimse hiçbir zaman tekzib edenlerin kapsamına alınmaz. Ve o, kelime-i şahadeti söylemekle ismetin (canını ve malını korumanın) kapsamı altında kalmaya devam eder.” [74]

B. Fukahanın Görüşleri

  1. Hanefilerden Nakiller

Hanefi mezhebinin kitaplarından “Camiu’l Fusuleyn”de şu ibare geçmektedir:

“et-Tahâvi ashabımızdan rivayet etmiştir ki: Bir kişiyi müslüman eden şeyleri, bilerek inkar etmesinden başka bir şey imandan çıkarmaz. Sonra bilinmelidir ki, riddet olduğu yakın olarak bilinen bir şey yapıldığı zaman birisinin mürted olduğuna hükmedilir. Riddet olup olmadığında şüphe bulu­nan şeyler sebebiyle ise bu hüküm verilemez. Çünkü İslam sabit olan bir şeydir ki, şüphe ile zail olmaz. Aynı zamanda İslam üstündür, (başka bir şey ona üstün olmaz). Bir alime bu konu getirildiği zaman, ehl-i İslam’ı tekfir etmeye acele et­memelidir.

“Ben de derim ki: Bu hususu, bu bölümdeki meseleler hakkında yapmış olduğum nakillere ölçü olması için takdim ettim. Çünkü zikrettiğim bu mukaddimeye kıyasla nakletmiş olduğum bu hususlar küfür olmadıkları halde, bazıları bana onların küfür olduğunu belirtmişlerdir. Bu sebeple konuyu iyi düşünmelisin.”

“el-Fetâvâs-Suğra” isimli kitapta şöyle denilmektedir: “Tekfire gelince: Tek bir yorum vechi bile kişinin tekfir edil­mesine mani olmaktadır. Fetva verilen (müfta) görüşe göre, kişinin herhangi bir rivayete meyletmesi, onun tekfir edilme­mesini sağlar.”

“el-Hulasa” ve diğer kitaplarda da şu ibare geçmektedir: “Şayet bir meselede tekfiri gerektiren birçok vecihler yani ih­timaller varsa, buna karşılık, tek bir vecih bile tekfire mani olur. Müfta bih görüşe göre, müslüman hakkında hüsn-ü zan etmenin gerekliliğinden dolayı, onun tekfire mani olan bir veche yönelmesi, kendisini tekfirden kurtarır.”

“el-Bezzaziye” isimli eserde bu bilgiden fazla olarak şu husus da bulunmaktadır: “Ancak, küfrü gerektiren bir husu­su kendi iradesiyle açıkça ortaya koyarsa, o zaman tevil ona yarar sağlamaz.”

Bu hususa şunlar misaldir: Bir adam, herhangi bir müslümanın dinine söver de bu sövmenin istihfaf ettiğine ihtimal verilirse bu durumda adam tekfir edilir. Ancak o adamın bundan muradının dini küçültmek değil de, müslümanın kötü ahlakı ve çirkin muamelesi olduğuna da ihtimal verile­bilir. Bu durumda ise, onun tekfir edilmemesi gerekir. Nite­kim bazı Hanefi alimler de bunu belirtmişlerdir.” [75]

“el-Fetâvâ’1-Hayriyye” de şu sual vardır: Kadı bir adama “şeriate razı ol” dediği zaman, o da “kabul etmem!” dedi. Bu sebeple bir müfti onun kafir olduğuna ve karısının kendisin­den ayrılmış olduğuna fetva verdi. Acaba bununla onun kafir olduğu sabit olur mu?

Bu soruya, alimin ehl-i İslam’ı tekfir etmeye acele dav­ranmaması gerektiği ve o adamın tazir edilmesi ve cezalandı­rılması gerektiği cevabı verilmiştir. Burada bu çirkin kelimeye benzer kelimeleri söyleyenlerin kafir olduğu hükmü verilme­miştir. Çünkü onun bu sözü, şeriate karşı kibirlenerek veya onu kerih görerek değil, hasmına karşı aşırı şekilde gazaplanarak söylemiş olabileceği ihtimali vardır.

“el-Fetâvâ’t-Tatarhaniye” de ise şöyle denilmektedir: “İhtimal sebebiyle tekfir edilmez. Çünkü küfür ukubetin son de­recesidir. Bu sebeple cinayetin son derecesini gerektirir. İhti­malin yanında ise böyle bir derece söz konusu değildir.”

“el-Bahr” isimli kitapta bu nakillerden sonra şöyle denilmektedir: “Tesbit edilen gerçek şudur ki, zayıf bir rivayet bile olsa, bir kişinin kafir olduğu hakkında ihtilaf olduğu zaman, onun sözünün güzel bir ihtimale hamledilmesinin mümkün olması durumunda hiçbir müslüman o kişinin kafir olduğu­na fetva veremez. Buna rağmen, (yukarıda) zikredilen küfür lafızlarının bir çoğu sebebiyle tekfir fetvası verilmektedir. An­cak ben kendi kendime, böyle bir fetvayı vermemeyi gerekli kıldım..” [76]

İbni Abidin de “Reddu’l-Muhtar”da el-Hayr er-Remli’nin ; “el-Bahr” isimli kitabın müellifinin bu sözünün ardından şöyle dediğini nakleder: Velev ki bu rivayet zayıf da olsa.” Yi­ne İbni Abidin der ki: Ben de derim ki: Velev ki bu rivayet mezheb mensuplarından başkalarına ait de olsa, küfrü gerek­tiren hususun, üzerinde icma gerçekleşmiş şeylerden olması­nın şart koşulması da buna delalet etmektedir.” [77] Mezheb(imiz)e mensub olanların sözlerine göre bir çok kişinin tekfir edilmesi söz konusu olmaktadır. Fakat bu tür sözler müctehid olan fakihlerin sözleri değildir. Aksine başkalarının sözüdür. Fakih olmayanlara da itibar edilmez.[78]

  1. Malikilerden Nakiller

Malikilerin bu konudaki görüşleri için İmam-ı Şatıbî’nin şu tahkikiyle yetiniyoruz: İmam Şatıbî “el-i’tisam” isimli ese­rinde Hariciler ve diğer ehl-i heva ve’1-bid’attan İslam üm­metine muhalefet edenlerden bahsederken şunları söyler:

“Şüphesiz ümmetin alimleri şu “büyük bidatlere” sahib olan fırkaları tekfir etme hususunda ihtilafa düşmüştür. Fakat dikkatli düşünüldüğünde ve rivayetler göz önüne alındı­ğında onların kesinlikle tekfir edilmemesi görüşü ağır basar. Bu husustaki delil ise, Selef-i Salihin’in onlar hakkındaki uy­gulamasıdır.

Sen Hz.Ali’nin, Allahu Teâlâ’nın şu kavli gereğince Ha­riciler hakkındaki uygulamasını ve onlarla savaşırken müslüman muamelesi yaptığını görmüyor musun:

“Şayet mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa, onların arasını bulup düzeltin.”[79]

İşte bu ayete uygun olarak Hz. Ali ken­disinden ayrılan grub Haruriye’de toplandığı zaman onlara hücum edip savaşmadı. Şayet onlar ona karşı çıkmakla mürted olsaydılar “Kim dinini değiştirirse onu öldürün” hadis-i şerifi gereği Hz. Ali onları öyle bırakmayacaktı. Hz. Ebu Bekr (R.a.)’in mürted olanlarla yaptığı gibi, onlarla savaşacaktı. İşte bu durum her iki olay arasındaki farkı göster­mektedir.

“Ma’bed el-Cüheni ile diğer Kaderiler ortaya çıktıkları zaman selef-i salihin onları reddetmek, onlardan uzaklaşmak, onlara düşmanlık yapmak ve onları terk etmekten başka bir şey yapmadı. Eğer onlar mutlak küfre düşseydiler, mürtedlere uygulanan had cezasını onlara uygulayacaklardı. Yine Ömer b. Abdulaziz de kendi zamanında Musul’da Hariciler ortaya çıkınca, Hz. Ali’nin yaptığı gibi onlardan el çekmeyi emretti ve onlar hakkında mürtedlere yapılan muameleyi yapmadı.

“Gerçi biz onlar hakkında “onlar, heva, fitne ve yanlış te­viller peşinde giderek Kitap’taki müteşabih ayetlere tabi olu­yorlar” desek de, mana bakımından onlar mutlak olarak hevaya ve Kitap’taki müteşabihata uymuş değildirler. Şayet biz onların böyle yaptıklarını farz edersek, o zaman onlar kafir olurlar. Halbuki şeriata göre inad ve küfre saparak İslam’ın muhkematını reddetmedikçe hiç kimse kafir olmaz. Fakat kim ki şeriatı tasdik edip uygularsa ve muhkem ayetler gibi bir delile uyduğunu zannederek belli bir aşamayı kat etmişse, böyle birisine mutlak olarak “hevaya uydu” denilmez. Aksine o kendi nazarına göre şeriata uymuştur. Ancak müteşabih nasslara itibar etmesi sebebiyle, muhkem nasslar hakkında şüpheye düşmesi cihetinden, şeriat tahsilinde sahip olduğu görüşüne hevayı da karıştırdığından dolayı ehl-i heva ile or­tak özelliğe sahip olmaktadır. Yine o, bir bütün olarak, sadece hakkında delil bulunan görüşü kabul etmesi bakımından da ehl-i hakkla aynı özelliği taşımaktadır.

Ayrıca ehl-i heva ve bid’atten olanların ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatle amaçlarının bir olduğu da ortaya çıkmaktadır ki, bu amaç da şeriata intisab etmektir.

Mesela onlarla aramızdaki en büyük ihtilaflardan biri de Allah’ın sıfatlarının ispatı meselesidir. Bu sıfatları bazı fırka­lar nefyetmektedir. Ancak biz her iki fırkanın da maksatlarını araştırırsak, görürüz ki hepsi de tenzihi müdafaa etmeye, Al­lah’tan (c.c.) noksan sıfatları nefyetmeye ve hudustan yücelt­meye gayret ediyorlar. Bu ise konu ile ilgili delillerin anlat­mak istediği husustur. Onların ihtilafları, bu amacı gerçekleş­tirmek için tutulan metodda vaki olmaktadır ki, metod fark­lılığı bu amacı her iki taraf açısından da ihlal etmemektedir.

Bazen onlardan bize muhalif olanlara delil gösterildiğin­de, çoğunluğu dönmeseler bile, onlardan bu görüşlerini terk edip, doğru görüşü benimseyenler de olmaktadır. Nitekim Hz Ali’ye karşı çıkan Haruriye fırkasından iki bin kişi de gö­rüşlerinden dönmüştüler.”[80]

  1. Şafiilerden Nakiller

Daha önceki bölümlerde Şafii mezhebinin ve Eş’arilerin imamından olan Ebu Hamid el-Gazali’nin bu konudaki gö­rüşlerini nakletmiştik. Burada bu mezhebin diğer bazı alim­lerinin konu ile ilgili görüşlerini nakledeceğiz.

İmam Nevevi “Şerhu Müslim” isimli kitabında şunları söylemektedir:

“Bil ki, hak mezheb mensuplarına göre, herhangi bir günah sebebiyle hiç kimse tekfir edilmez. Yine ehl-i heva ve bidatten olan Hariciler, Mutezililer, Rafiziler ve diğer fırka mensupları da tekfir edilmezler. Fakat bir kimse İslam dini açısından zaruriyet olarak bilinen şeyleri bilerek inkar ederse, onun mürted oldu­ğuna ve küfre girdiğine hükmedilir. Ancak daha yeni müslüman olmuşsa veya İslam’dan habersiz uzak bir yerde (çölde) yaşıyor­sa veya bunun gibi gerçeğin kendisine gizli kaldığı bir kimse ise, tekfir edilmez. Eğer bu kişi zaruriyeti inkar etmenin küfür ol­duğunu öğrenip, bunları inkar etmeye devam ederse, o zaman kafir olduğuna hükmedilir. Bunun gibi, zinayı, içkiyi, katli ve bunlar gibi haram olduğu zaruri olarak bilinen diğer haramları helal kılanın da kafir olduğuna hükmedilir.” [81]

İbni Hacer el-Heysemi de “et-Tuhfe” isimle eserinde şöy­le demektedir:

“Bir müftünün, tehlikesinin büyüklüğü ve ki­şinin kasdını aşarak söylemesi sebebiyle, özellikle de avam hakkında tekfir hükmünü verme hususunda ihtiyatlı davran­ması gerekir. Bizim (Şafii) imamlarımız, geçmişte ve günümüzde bu tavır üzerindedirler. Ancak Hanefi’ler küfre düşü­rücü bir çok sebepten dolayı, bunlar te’vil edilebilir olmasına, hatta acele etmeme gerekliliğine rağmen, küfür hükmünü vermekte biraz geniş davranmışlardır. Ben bu konuyu ez-Zerkeşi’ye sorduğumda, Hanefılerin gösterdiği bu gevşekliğin sebebini şöyle açıkladı: Bu tür hükümlerin çoğu mezheb bü­yüklerinden nakledilen “Fetâvâ” kitaplarında geçer. Müteahhir Hanefilerden vera (takva) sahibi olanlar ise bunların ço­ğunu reddedip onlara muhalefet ediyorlar ve şöyle diyorlar: Bunların taklid edilmesi caiz değildir. Çünkü bunlar müctehid olmakla tanınmamışlardır ve bu tür fetvaları İmam Ebu Hanife’nin usulü üzere istihrac etmemişlerdir. Zira (onun mezhebinden sayılan) bu tür fetvalar imamın akidesine ters­tir. Çünkü o şöyle demiştir: Bizim yanımızda kati olarak ger­çekleşmiş bir asıl vardır ki, o da imandır. Biz yakın olarak bil­medikçe onun kalktığını iddia edemeyiz.”

“Bizden (Şafiilerden) ve onlardan (Hanefilerden) bu me­seleler hususunda insanları tekfir etmekte acele davrananlar artık uyanıp sakınsınlar ve kendilerinin tekfir edilmeyi hak­kettiklerinden korksunlar. Çünkü onlar, bir müslümanı tekfir etmektedirler.”

“Yine bizden ve onlardan bazı muhakkik alimlerin belirttiği şu değerlendirme enteresandır:

Müteahhirun muhakkiklerin­den Ebu Züra’ya, bir kimseye “Allah için benden uzaklaş” deni­lirse, o da “bin Allah için senden uzaklaştım” derse bunun hükmünün ne olacağı soruldu. O da şöyle cevap verdi:

Şayet “bin”den maksadı “bin sebep” veya Allah için bin defa uzaklaş­ma (hicret) ise, bu durumda küfre girmez. Böyle bir yorum, lafzın zahirine uygun değilse bile, bize düşen mümkün olduğu kadarıyla onun kanını korumaktır. Özellikle böyle bir söz söy­leyen adamın kötü bir inanca sahip olduğu bilinmiyorsa, böyle davranmak lazımdır. Ancak böyle bir lafzın mutlak ifadesindeki zahiri anlamın çirkinliğinden dolayı te’dib cezası verilir.”[82]

  1. Hanbelilerden Nakiller

Biz burada Hanbelilerden insanların bidatçilere ve din­den çıkmış olanlara karşı en sert davrananlardan olan İmam İbni Teymiye’nin sözüyle yetineceğiz.

Şeyhu’l-İslam İbni Teymiye “Mecmuati’r-Resail ve’1-Mesail” kitabının 5. cildinin 199-201 sayfalarında şunları belirtmekte­dir:

“Hiçbir müslümanı işlemiş olduğu bir fiil veya ehl-i kıble­nin hakkında münakaşa ettiği meseleler gibi herhangi bir mese­lede düşmüş olduğu hata yüzünden tekfir etmek caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendileriyle savaşılmasını emrettiği, Raşid Halifelerden biri olan mü’minlerin emiri Hz. Ali b. Ebi Talib’in savaştığı ve sahabe, tabiin onlardan sonraki din büyük­lerinin kendileriyle savaşılmasının gerekliliği hususunda ittifak ettikleri Haricileri, Hz. Ali, Sa’d b. Ebi Vakkas ve diğer sâhabiler tekfir etmediler. Aksine, onlarla savaşmalarına rağmen onları müslümanlardan saydılar. Hz. Ali onlar haram olan kanı akıtmadıkça ve müslümanların mallarına baskın yapmadıkça on­larla savaşmadı. Hz. Ali, onlar kafir oldukları için değil, onların zulümlerini ve taşkınlıklarını defetmek için onlarla savaştı. Bu sebeple de onların ailelerine el atmadı ve mallarını ganimet ola­rak almadı. Peki, bu sapıklıkları nass ve icma ile sabit olanlar, Allah (c.c.) ve Rasulü’nün onlarla savaş yapılması emrine rağ­men tekfir edilmiyorsa, nasıl olur da onlardan en alim olanları­nın bile hakkında yanıldıkları meseleler hususunda hakkı şaşı­ran çeşitli taifeler tekfir edilebilir? Bu taifelerden hiçbirinin di­ğer bir taifeyi tekfir etmesi helal değildir. Çünkü Haricilerin bid’atleri, daha büyük bid’atlerdir. Gerçek şudur ki, onların hepsi ihtilafa düştükleri meselelerin hakikatini bilmiyorlardı.

“Aslolan, müslümanların kanlarının, canlarının ve na­muslarının birbirlerine haram olduğudur. Bunlar ancak Allah’ın ve Rasulü’nün izni ile helal olabilir.”

“Eğer bir müslüman savaş veya tekfir hususunda te’vil edilebilir bir konuma sahip ise, o zaman tekfir edilmez. Nite­kim Hz. Ömer b. el-Hattab, Hatib b. Ebi Beltaa hakkında şöyle demişti:

“Ya Rasulallah, izin ver de bu münafığın boynu­nu vurayım! ” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu:

“Şüphesiz o, Bedir savaşına katılmıştır. Sen nerden biliyorsun, belki Allahu Teala Bedir ehlinin böyle yapacağını bildiğinden dolayı “Dilediğiniz gibi amel edin, şüphesiz ben sizi bağışlarım” ayetini onlar hakkında buyurmuştur.” Bu ha­dis, sahihayn’da geçmektedir.

Yine sahihayn’da geçtiğine göre, Üseyd b. el-Hudeyr, Sa’d b. Ubade’ye

“Sen münafıklar hesabına bizimle mücadele eden bir münafıksın!..” demiş ve bunun üzerine Evs ve Hazrec kabileleri münakaşaya başlamıştılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) iki grubun arasını düzeltti.

İşte şu Bedir Savaşına katılanlar ki, onlardan biri diğerine “sen münafıksın” diyor. Fakat Hz. Peygamber ne onu ne de bunu tekfir etmiyor, aksine hepsinin de cennete gireceğine şahitlik yapıyor.

Yine bunun gibi selef de Sıffın, Cemel ve diğer bir takım savaşlarda birbirleriyle savaşmıştılar. Fakat hepsi de müslü­man idiler ve mü’min idiler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­muştur:

“Şayet mü’minlerden iki taife birbirleriyle savaşırlar­sa onların aralarını bulup düzeltin.” [83]

Yine yüce Allah şöy­le buyurmuştur:

“Muhakkak ki mü’minler kardeştirler. Öy­leyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin” [84]

“İşte Allahu Teala, onların birbirleriyle savaşmalarına ve birbirlerine haksızlık yapmalarına rağmen onların mü’min kardeşler olduklarını beyan etmiştir ve onların aralarının adaletle ıslah edilmesini emretmiştir.”[85]

  1. Bu Mezheplere Bağlı Olmayanlardan Nakiller

es-Seyid Sıddık Hasan Han “er-Ravdatu’n-Nediyye” isim­li eserinde Allame eş-Şevkânî’nin “es-Seylu’l-Cerrar” eserin­deki şu sözünü nakletmiştir:

“Bil ki, bir müslümanın İslam dininden çıktığına ve küfre girdiğine hükmetmeye yönelmek gündüzün güneşinden da­ha açık bir delil olmadıkça, Allah’a ve ahiret gününe iman et­miş olan hiçbir müslüman için gerekli değildir. Çünkü saha­beden bir grubun tarikiyle rivayet edilmiş sahih bir çok ha­dislerde, “Her kim kardeşine “ey kafir” derse, mutlaka ikisin­den biri bunu hak eder” ibaresi sabit olmuştur.

“Sahih-i Buhari’de hadis böyledir. Sahihayn ve diğer ha­dis kitaplarında şu ibare de geçmektedir: “Her kim bir adamı küfür ile çağırırsa veya ona “ey Allah’ın düşmanı derse”, o adam da böyle değilse, mutlaka ikisinden biri kafir olur.”

“Bu hadiste ve bu husus üzerine varid olan diğer hadis­lerde tekfirde acele etmede çok müthiş bir tehdit ve çok bü­yük bir öğüt vardır. Allahu Teala da şöyle buyurmuştur:

“Kal­bi imanla tatmin olduğu halde baskı halinde zorlanan hariç, kim imanından sonra Allah’a (karşı) inkara sapıp da göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” [86]

Buna göre (birisini tekfir etmek için) göğsün küfre açılma­sı, kalbin küfürle tatmin olması ve nefsin onunla teskin olması gerekmektedir. Bu sebeple sahibinin kendisiyle İslam dininden çıkıp küfür dinine girmeyi irade etmediği şirk yollarından bi­riyle vaki olan düşüncelere, ondan sadır olan küfri davranışla­ra ve müslümanın ağzıyla söylemiş olduğu fakat manasına inanmadığı lafızlara, özellikle de bunların İslam yoluna muha­lif olunduğunun bilinmemesi durumunda itibar edilmez.”

Hayat Rehberi

Tekfir’de Aşırılık

Tekfir’de Aşırılık – Yusuf el-Karadavi | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.