Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Kuvvetli Sağanak
İstanbul
23°C
Kuvvetli Sağanak
Per 18°C
Cum 21°C
Cts 24°C
Paz 26°C

Cebir ve Kader Problemi

Cebir ve Kader Problemi
26.12.2020
A+
A-

Cebir ve Kader Problemi – Ebu’l-A’la el-Mevdudi

Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü

Sorulan soruyu cevaplamak için aslında şu kadar söy­lemek kâfidir ki, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin uygulama neden­leri anlatılarak görünürdeki çelişkilere son verilebilir. Ancak bu uygulama nedenleri ve biçimleri anlatılırken bazı noktala-nn ayrıntılı biçimde ve açık olarak anlatilmaması halinde, asıl meseleyi anlatmak zorlaşabilir. O nedenle, Kur’an-ı Ke­rim ‘in buyruklarını ele almadan önce cebir ve kader mese­lesinin asıl mahiyeti ve ilgili noktalara göz atmanın daha doğru olacağı kanaatindeyiz. [3][3]

İhtiyar Ve Iztırâr (Yetki Ve Yetkisizlik) İn İlk Etkisi

Herkes, hiç düşünüp taşınmadan sırf vicdanen, insanın kendi iradesine bağlı fiil ve hareketlerinde özgür olduğunu, kendi irade ve yetkisiyle yaptığı hareketler için kendisinin sorumlu ve yükümlü olduğunu, iyi davranış ve karakterleri için övgüye ve ödüle layık, kötü hareketlerinden dolayı da kınama ve cezalandırılmaya tabi olduğunu sanmaktadır. Bu sade ve vicdanî düşünce ve kavramda insanın kendi iyi dü­şündüğü ve bildiği hareketlerinde bir dış veya iç güç nede­niyle mecbur ve çaresiz kaldığı, konusunda en ufak bir kuş­ku bulunmaz. Nerede fiilen mecburiyet ve çaresizlik etkileri görülüyorsa, orada irade veya ihtiyar yerine ıztırar ve çaresiz­lik hükmü veriliveriyor. Bu noktada insanın sorumluluk ve yükümlüğünün olmadığı, dolayısıyla övgü ve ödül veya kı­nama ve cezaya da yer olmadığı kanısına varılıyor ve bu gibi durumlarda, insanın iyi veya kötü olması hakkında karar vermeye elverişli olmadığı düşünülüyor. Bir kişi başka birine taş attığı veya küfür ettiği zaman onun bu hareketi başka bir gücün cebriyle yaptığı hiç düşünülmez ve mağdur kişi, onu bu hareketinden sorumlu tutup aynı şekilde taş ve küfürle karşılık veriyor. Ancak taş atan ve küfreden kişinin akli den­gesi bozuk ve kendisi deli divane ise, kimse onun bu hare­keti kasten yaptığını söylemiyor, onun zavallı ve çaresiz biri olduğunu belirterek hareketinden dolayı cezalandırmıyor ve affediyor.

İşte önceden zihnimizde olan bu yetkili ihtiyarı, gayri ih­tiyari, yetkisiz, iradeli ve iradesiz hareketlerin farkıyla ilgili kavram, bizim insanın iyi ve kötü oluşu ve ceza veya ödüle layık kılınması için belirlemiş olduğumuz ölçülerin temelini oluşturmaktadır. Biz bir çocuğun veya delinin çıplak dolaş­masını kınamayız, ancak yetişkin, aklı başında bir kişinin çı­rılçıplak dolaşmasını nefretle kınarız. Bir kişinin yüzü çirkin-se, ondan tiksinmeyiz, ona kötü bakmayız, ama yüzü gözü yerinde ve düzgün olan birinin bize yüzünü gözünü oynat­masından hoşlanmayız. Ateşi yüksek kendinden geçmiş bir hastanın saçma sapan şeyler söylemeye ve sayıklamaya başlayınca, onu suçlamayız; ama aklı ve bilinci yerinde olan biri böyle şeyler söylemeye başlayınca, onu kınarız. Gözü görmeyen bir kişi, başkasının eşyasını eline alırsa, ona hır­sızlık suçlamasında bulunmayız, ama gözü gören biri aynı hareket yaparsa, onu yakalar cezalandırınız. Bir kişi, herhan­gi bir baskı yüzünden hayırlı bir iş yaparsa herhangi bir öv­güye layık görülmez, ama herhangi bir baskıya uğramadan iyi bir iş yaparsa onu herkes metheder. Bir çocuk günah iş­lemezse iyi ve temiz olduğu söylenmez, ama bir genç sâlih amel işlese, onun iyi olduğu söylenir. Bunun nedeni, bizim görünürdeki koşullar ve durumlara bakarak insanın bazı fiillerinde özgür bazılarında mecbur olduğunu düşünmemiz-dir. Ayrıca, vicdanen sorumluluk ve hesap verme ve buna bağlı olarak övgü ve kınama ile ceza ve ödül hakkının, ıztırâ-rî fiiler değil, ihtiyarî fiillerden doğduğu görüşünü de taşırız. [4][4]

Cebir Ve Kader Probleminin Çıkış Noktası

Ne var ki, insan biraz düşünüp taşınınca ve görülenlerin altındaki, gerçekleri öğrenmeye çalışınca, kendisinin aslında sandığı kadar özgür, güçlü ve yetkili olmadığını, yüzeysel olarak kendi mecburiyeti ve çaresizliği için koyduğu sınırla­rın aslında çok geniş olduğunu görür. İşte cebir ve kader meselesinin çıkış noktası budur. Bu meselenin temeli şu sorular üzerine bina edilmiştir:

  1. İnsan kendi amelleri veya hareketleri bakımından ta­mamen mecbur mudur, yoksa belli bir özgürlüğe mi sahip­tir?
  2. İnsanı mecbur eden yahut özgürlüğünü kısıtlayan güç hangisidir ve insanın hayatını ne kadar etkilemektedir?
  3. Eğer insan çaresiz, yetkisiz ve mecbur ise, fiil ve hare­ketlerinin sorumluluğu, değerlendirilmesi ve ahlâk kavram­larımızın dayandığı ve toplumsal düzenimizin iyiliği ve doğru gelişmesiyle refahının garantileri olduğu övgü ve kınama ile ödül ve cezanın tahakkuk kuralı hangi temele dayanacaktır?

Dünyanın düşünür ve filozofları bu soruları çeşitli yön­lerden ele almış, bunların cevaplanması ve sorunların çö­zümlenmesi için çeşitli yöntem ve yollar benimsemiş ve de-gişik delil ve kanıtlara dayanarak değişik ideoloji ve görüşler geliştirmiştir. Bu hususta bilim adamları ve araştırmacıların o kadar çok yazılan, incelemeleri ve aralarındaki görüş ayrı­lıkları o kadar çoktur ki, bunları tek tek tartışmak çok zor­dur, ancak ilke olarak biz bunları dört sınıfa ayırabiliriz:

1) Bu meseleye metafizik açıdan yaklaşanlar

2) Bu meseleye fizik veya doğa açısından yaklaşanlar

3) Bu meseleye ahlâkî açıdan bakanlar

4) Bu meseleye dinî açıdan yaklaşanlar

Gelin bu değişik yönlerden değişik grupların bu mese­leye nasıl baktıklarını, bahis ve istidlalin hangi yollarını be­nimsediklerini ve en son, hangi sonuca vardıklarını görelim. [5][5]

Metafizik Görüş

Metafizik veya fizikötesinde cebir ve kader meselesi iki yönüyle ele alınır:

1) Doğadan kastımız, herhangi bir fiilinin meydana gel­diği veya gelmediği varlıktır, başka bir deyişle, bu varlık her­hangi bir İş yapabilir veya yapmayabilir. Doğanın bu tanı­mını kabul etmemizden sonra şu soru aklımıza gelir: Fiili terk etmenin veya tercih etmenin yahut bunun kuvveden fiile geçmesinin bir nedeni var mıdır, yoksa yok mudur? Bu tercih veya hareketin bir nedeni yoksa müreccihsiz tercih veya müsebbibsiz sebep gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Ve eğer bunun için bir müreccih veya sebep gerekiyorsa, o kimdir? Cebirciler veya cebir görüşünü savunanlar diyorlar ki, müreccih, insanın elinde olmayan neden, etken ve sonuçlardır. Bunlar ister kendisine Tanrı, illet-ül alil, müsebbib-ül esbâb, doğa yasası veya başka bir şey denilen üstün bir güçtür. Kaderciler veya kadere inananlar bunun insanın kendi iradesi olduğunu savunurlar. Cebircilerin inanışına göre hayır ve şerrin mercii veya kaynağı Allah’ın zâtıdır; insanlar salt madde veya nebat gibidir ve insanın hiçbir sorumluğu yoktur. Kadercilere ba­karsak, insan iradesinin Allah’ın yaratma ve ibda dairesinin dışında yaratılmamış veya gayri mahlûk başka bir şey oldu­ğuna inanmamız gerektir. Zira, insanın iradesinin yaratıcısı Allah değilse, insan da onun yaratıcısı değildir; şöyle ki, insanın kendisi .Allah’ın mahlûku ve eseridir ve dolayısıyla bir mahlûkun iradesinin gayri mahlûk olması gerekir ki, bu kabul edilmez bir husustur.

2) Akılcı kanıtlar gösteriyor kî, evrenin yaratıcısının “alîm” (bilgili) ve “mürîd” (irade sahibi) olması şarttır. Zira, bir yaratıcı veya sanatkâr yapmak ve yaratmak istediği şeyi bilmiyorsa veya onunla ilgili bir tasan yapamıyorsa, bir yara­tıcı veya sanatkâr değildir. Bu kurala göre şunu kabul et­memiz gerekiyor ki, evrende olup bitenleri Allah önceden biliyordu ve buna niyetlenmişti. Şimdi eğer Allah falanca şahsın falan saatte veya zaman diliminde falanca fiili işleye­ceğini biliyorsa, o fiilin o şahıs tarafından o zaman işlenmesi r şarttır. Çünkü böyle olmazsa, Allah’ın bilgisinin doğru olma­dığını kabul etmek lazım gelir ki, bu zor bir şeydir. Aynı şe­kilde Allah’ın iradesi belli bir zamanda belli bir kişi tarafından belli bir fiilin işlenmesi yönünde ise bu irade gerçekleşmeli­dir. Aksi takdirde İlahi iradenin batıl olması gerekir. Bu is­tidlalden hareketle cebirciler şu sonucu çıkarır: Vacib-ül vücud olmayan ihtiyarî fiil, hiçbir şeyde mütehakkık değildir; geriye kalan muhtarların hepsi muhtar gibi görünen muztar (çaresiz) dır. Kaderciler ise buna şöyle itirazda bulunuyor: Yani buna göre Allah’ın hayır ve şerrin faili olması gerekir. İnsanın tüm kötülüklerinin sorumluluğu Allah’a aittir ve bu açıdan insan, maddeler ve bitkiler arasında herhangi bir fark yoktur.

Ancak bu itiraz ne kadar ciddiyse, cebircilerin İlahi bilgi ve irade hakkında sundukları delil ve kanıt da ciddidir. Ve gerçek şu ki, Allah ile insanın yetkilerinin dengeli bir biçimde kullanılması ve Allah’ın bilgi ve irade sahibi olması bakımın­dan nedenler ve gereklerden insanın özgürlüğünün korun­ması çok zordur. Kadercilerin bu görüşten kurtulmak için benimsedikleri yolların çoğu, cebircilere yönelttikleri suç­lamalar ve eleştirilerin daha ağırına layıktır. Örneğin, bazıları Allah’ın bilgi ve irade sahibi olmasını bile inkâr etmektedir. Bazıları ise İlahi bilgi ve iradeyi teslim etmelerine rağmen Allah’ın sadece genel şeyleri bildiğini, ayrıntıları bilmediğini ileri sürerler. Bazılarına göre Yüce Allah insana bahşettiği güç ve yeteneklerden sadece iyiliği kastediyordu ve bunların kötü biçimde kullanılacağını bilmiyordu. Ancak bunlar öyle­sine zayıf fikir ve delilerdir ki, bir yana bırakılması için fazla düşünmemize gerek yoktur. Kaderciler tarafından Cebirci­lere cevap olarak sunulan belki de en büyük delil şudur: Allah’ın önceden bilgi sahibi olması ile insanın özgürlüğü arasında görünüşte ne kadar büyük fark ve çelişki görülürse görülsün, gelecekte herhangi bir olay hakkında bilgi sahibi olmak, bu bilginin o olayın meydana geliş nedeni olmasını gerektirmez, örneğin, eğer biz hava tahmininde bulunuyo­ruz, falan saatte falan yerde yağmur yağacağını belirtiyoruz ve bu tahminimiz doğru çıkınca bilgimizin yağmurun nedeni olarak kabul ediyoruz. Ne var ki, bu delil görüldüğü kadar sağlam değildir. Çünkü bir şey hakkındaki kesin bilgi ile tahmin ve kıyas iki ayrı şeydir. Tahmin ve kıyasın doğrulu­ğunun, tahmin ve kıyas edilen olay veya şey ile herhangi bir İlgisi yoktur. Oysa, gerçek kesin ilim ile malûm arasındaki etki-tepki ve neden-sonuç ilişkilerini inkâr etmek mümkün değildir.

Bu ilkesel görüşlerin dışında metafizikle ilgili cebriyet ve kaderiye ile ilgili olarak sunulan bazı birtakım kısmi görüşler de vardır, ama bu her ikisinin zorluk ve engelleri aynı değil­dir. Hiç şüphe yok ki, cebriye insanın irade özgürlüğünü yok sayarak nefsimizde birincil ve vicdanî olarak bulduğumuz Şeyi inkâr etmiştir. Ancak kaderiyenin benimsediği görüş bundan daha da kötüdür. Çünkü bu bir yandan, Allah’tan ^m, irade ve kudret gibi kâmil sıfatları gasbedip insana dev­reder ve diğer yandan, Allah yahut illet-ül alil ya da evrenin tımarının varlığını hepten inkâr eder ve bu iki durumda da, az” öyle imkânsızlıklar meydana gelir ki, bunların gerçekleşmesi felsefe ve mantık kanununda evveliyat ve vicdaniyâtı inkâr etmekten daha kötü hatta en kötüdür. Bundan dolayı­dır ki, metafizikte kaderiye ayağını basacak sağlam bir temel bulamamıştır ve dinsizlerin küçük bir zümresinin dışında fi­lozof ve düşünürlerin büyük bir bölümü cebriyeci olmuştur. Aneximander Platon (Eflatun) ve Stoacıların çoğu cebriye mezhebine bağlıydı, islâm felsefecilerinin çoğu da bu mez­hebi desteklemiştir. Nitekim, en büyük Müslüman filozof, İbn Sina “Ta’likât’iş-ifa” adlı eserinde şöyle demiştir:

“Genellikle, muhtar (özgür)dan, bil-kuvve muhtar (güçlü ve Özgür) kastedilir ve bil-kuvve muhtar, müreccih ister ken­di kişiliği ister başkası olsun, yetkilerini kuvveden fiile geçi­recek bir müreccihe muhtaç olur. Bu nedenle, bizlerden muhtar olan biri aslında muztar (çaresiz, güçsüz) biridir.”

Aynı şey Avrupalı filozoflar için de geçerlidir. Pomponaz-ze Tanrının hayır ve şerrin faili olduğuna karar verir ve akim tamamen cebirden yana olduğunu ifade eder. Hobbes diyor ki, insan kendi doğası ve doğal gereksinimleri bakımından mecbur ve çaresizdir. Nefis ile beden yahut ruh ile madde­nin ayırımından yana olan Descartes, maddeci dünyada sadece cebir yasasının geçerli olduğunu belirtmektedir. Ona göre başta insan olmak üzere tüm evren bir makina gibi çalışmaktadır. Bununla birlikte nefiste mükemmel özgürlük gücünü saptamasına rağmen benimsediği görüşün mantık­sal sonucu da cebirdir. Nitekim, Descartes’çı veya Kartezyen ekolünün diğer öncüleri ki, bunların en tanınmışı Malebran-che’dir, nefsin her niyetiyle Tanrının insanın bedenini hare­ketlendirdiğini ve bedenin her hareketi veya gelişmesiyle ne­fiste bilinç ve duyarlılık yarattığını kaydetmektedir. Madde ve ruh yahut imtidâd ve fikir arasında tanrısal bağlantı şarttır. Zira bir bağlantı veya aracı olmaksızın bu iki müstakil ve ka­lıcı cevher arasında teamül (geçiş, bağlantı) düşünülemez. Demek ki, Tanrı tüm iradelerin ve hareketlerin gerçek failidir. Spinoza’ya göre insan kendisinde ne kadar faaliyet veya hareketlilik hissederse etsin, aslında fail değil, münfail (pa-sif)dir. Dolayısıyla, tamamiyle yetkisiz ve güçsüzdür. Ona göre bu cebriye bir filozof için huzur ve mutluluğun kayna­ğıdır. Leibnitz ise bireylerin kendi başlarına özgür olduğuna inanmaktadır, ama bu bireyler arasında önceden kurulmuş uyumun Allah tarafından yaratıldığım söylemektedir. Bu ne­denle, o da cebre rücu etmektedir. Hatta cebriyetine “halis veya salt ceberiyet” diyebiliriz. Locke ise irade özgürlüğünü anlamsız olarak nitelendirmekte ve Descarte’m felsefesinde varolan kaderciliğin yanlış olduğunu belirtmektedir. Açıkça cebriyeyi kabul etmemesine rağmen “biz bir şeye niyet­lenme veya niyetlenmemek konusunda özgür değiliz, niyet veya irade nefisle belirlenir ve nefis te mutluluk duyar” de­diği zaman bu felsefe dönüp dolaşıp kaderiyeden cebriyeye ulaşıverir. Schopenhaure ise iradenin insanlardan madde­lere kadar her şeyde varolduğunu ifade etmektedir, ama bu irade, özgürlüğü üzerinde kaderiyetin bina edildiği irade değildir.

Hiç şüphe yok ki, Kant, Fischte ve Hegel gibi önde ge­len filozoflar kaderciliğe olan eğilimlerini göstermişlerdir. Socrates iradenin özgürlüğünü savunmuştur. Platon, insa­nın seçme yetkisini kullanmasını benimsemiştir. Aristo ise ihtiyarî ve ıztırâri fiiller arasında ayırım yaparak insanın bir dereceye kadar özgür ve bir nebze de mecbur olduğunu ifa­de etmiştir. Bir başka düşünür, Chrysippus cebriyet ve ah­lâki sorumluluk arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İslamî düşünürlerin bir bölümü ise “la cebir ve la tafvid ve lakin emr beyn’un amreyn” yolunu benimsemiş, ama bunu nazarî hikmet uğruna değil, pratik bir görüş olarak yapmış­lardır. Yoksa salt metafizik görüşe gelince, buna göre cebri­yenin kefesi, kaderiyeye göre daha aşağıdadır. Ve filozoflar arasındaki görüş ayrılığı cebriye ile kaderiye arasındaki görüş ayrılığından çok salt cebriye ve orta cebriye arasındaki görüş ayrılığına dönüktür. [6][6]

Felsefenin Başarısızlığı

Ancak bu bahiste cebriye kefesinin kaderiyenin kin den daha daha ağır olması demek felsefenin bu sorunu çözüm­lemiş ve bunu cebir lehine sonuçlandırmış olması demek değildir. Hayır, bu sadece şunu göstermektedir: İnsan bu muazzam kainatı ve akıllara durgunluk veren düzeni tıkır tıkır işleten varlığın özelliklerini yakından izleyince öylesine deh­şete kapılır, beyni ve yüreği öyle bir duyguyla dolar ki, kendi gözünde kendi varlığı tamamen değersiz ve önemsiz hale gelir. Onun şaşkın aklı kendisine diyor ki, kudreti bu sınırsız evreni kuşatan, iradesi böylesine muhteşem saltanat üzerine hüküm süren, bilgisi bu varlık düzeninin en ufak parçasın­dan en büyüğüne kadar her şeyi ezelden ebede kadar ku­şatan tutan varlığa karşı senin varlığın ufak, küçücük, çare­siz, zavallı, güçsüz ve mecburdur, senin gücün, bilgin ve iradenin hiçbir değeri ve önemi yoktur.

Şimdi bunun ötesinde biri felsefenin kaza ve kader me­selesini anladığını sanıyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Kaza ve kader sorunu aslında Rabb’ül âlemin’in görkemli imparatorluğunun anayasasının ne olduğu sorunudur. Yüce Allah’ın ilmi ve bilgileri, kudreti ve güçleri, Allah’ın iradesi ve muratları arasında ne gibi bir ilişki olduğu sorunudur. İlâhi emrin ne anlam taşıdığı meselesidir. Bunun, O’nun mah­lûklarına nasıl uygulandığı sorunudur. Mahlûklarının çeşitli sınıf ve kategorilerinde emirlerinin hangi ilke ve kurallara göre uygulanma sorusudur. Ve evrenin tüm varlık ve nes­nelerinin ne şekilde ve nasıl Ona bağlı olduğu meselesidir. Şimdi eğer bir kişi kalkıp bu sorunları çözümlediğini iddia ediyorsa, başka bir deyişle, onun Tanrıyı çok iyi tanıdığı ve tanrılığını çok iyi bildiğini ve kavradığını iddia ettiğini söyleyebiliriz. Aslında, bu kaderciler ile cebircilerin birbirlerine

yönelttikleri eleştiri ve suçlamalardan daha ağır bir eleştiri ve suçlamayı haketmektedir ve daha vahim bir şeydir. Ve eğer bu bir iddia değil, sadece kendi tahmin, kıyas ve istidlalle­rine dayanarak böyle bir görüş ileri sürüyorsa, cebir ve ka­derle ilgili olarak kesin hüküm vermesini mümkün kılan sağlam ve güvenilir bilgi ve inancın noktasına nasıl varabilir? [7][7]

Fizik Görüşü

Fizikte bu mesele, tüm evrende olduğu gibi insanın fiil­lerinin de nedenler silsilesine bağlı olduğu ve yaptığı her şe­yin bir veya birkaç nedeni ve etkeni olduğu açısından ele alı­nır. Eğer bir fiilin meydana gelmesi için gereken nedenler ve ortam oluşmazsa, o fiilin gerçekleşmesi mümkün değildir; nedenler ve ortam oluşursa, onun gerçekleşmesi gereklidir. Bu her iki durumda insan tamamen mecbur ve çaresizdir. Bu açıdan fizik veya doğa her zaman cebre meyilli olmuştur. Nitekim eski fizikçiler arasında müstesna bir mevkiye sahip olan maddecilerin babası Democritus bundan 2500 yıl önce açıkça evrenin tüm eşyasının doğa kanununa bağlı oldu­ğunu ve bunun dışına çıkamayacaklarını ifade etmişti.

Buna rağmen, doğacılar nefis ile madde arasındaki cev­her farkını inkâr ettikleri ve nefis güçlerini maddeler âlemin­den şu veya bu şekilde ayrı saydıkları sürece fizik veya doğa biliminde kadercilik için bir yer bulunabilirdi. Ancak 18. yüz­yılın başında oluşan fizik bilimindeki baş döndürücü gelişme ve fen ile bilimin diğer dallarında ki araştırma, inceleme ve keşifler yeni kapılar açılmaya başlayınca nefis ve ruh tüm güçleriyle beraber maddi oluşum ve maddenin kimyasal karışımlarının sonuçlan olarak görülmeye başlandı ve insan nefislı ve manevi varlık yerine salt bir mekanik varlığa dö­nüştü. Böylece, kadercilik fizik sınırlarının tamamen dışına Çıkarıldı ve fen bütün ağırlığını cebrin kefesine koydu.

Biyoloji ve fizyolojinin yeni araştırmaları ki bunlar saye­sinde nefis ilmi artık bu iki bilimin bir dalı haline gelmiştir. beynin biçimi, yapısı, çekirdeği ve sinir sisteminin durumu­nun insanın doğasını şekillendirdiğine hüküm edilmektedir. Beyin veya zihnin kötü olması insanın doğasını ve ruhsal yapısını bozar ve bununla kötü eğilimler ve hareketler mey­dana gelir. İyi oluşu, insanın tabiatını iyileştirir ve daha sonra iyi eğilimler ve iyi amellerin meydana gelmesini sağlar. Ga­yet tabii ki, beynin çekirdeği ve sinir sisteminin yapısında insanın özgür iradesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıy­la, bu maddi görüşü kabul ettikten sonra, insanın doğa­sında özgürlük diye bir şeyin olmadığını da teslim etmemiz gerekir. Buna göre nasıl ki, demirden yapılmış bir makine belli bazı metot ve kurallara göre çalışır, insan da doğanın muazzam bir yasasına göre yaşamakta ve faaliyet göster­mektedir. Ahlâk ve fazilet dilinde iyilik ve güzel karakter ola­rak tanımladığımız şeyler fen sözlüğünde salt düzgün be­densel yapı ve iyi sinir sisteminin unsurları demektir. Ahlâk ve etiğin kötülük ve ahlâksızlık olarak nitelendirdiği şeyler bilim dilinde beyin yapısı ve sinir sisteminin bozuk oluşu ola­rak kabul edilmektedir. Bu açıdan iyilik ve sağlık, kötülük ve hastalık arasında bir fark kalmaz. Nasıl ki, bir kişi kendi iyiliği ve sağlığı için övgüye ve hastalığı için kınamaya layık de­ğilse, kötülüğü, ahlâksızlığı veya dürüstlüğü ve fazileti bakı­mından da övgüye veya kınamaya layık olmamalıdır.

Bunun yanısıra, cebirciliği teyid eden başka önemli bir kanun da kalıtım yasasıdır. Bunun temelini Darvvin ve Rus-sel Wa!lace ile takipçileri atmıştır. Buna göre herkesin do­ğası ve kişiliği ile karakteri dünyanın kuruluşundan beri ku­şaktan kuşağa geçen bir kalıba girer ve bu kalıtsal kalıp doğa ve karakteri hangi şekle sokarsa, onu değiştirmeye hiçbir insanın gücü yetmez. Bu bakımdan eğer bugün bir kişi herhangi kötü bir iş yapıyorsa, o aslında, onun atasının 100 yıl önce attığı tohumun bir meyvesidir ve atasmdaki bu kötülük te eski nesillerden ileri gelmektedir. Bu meyvenin oluşması veya oluşmamasında ilgili kişinin irade veya yetki­sinin hiçbir rolü yoktur. Bunun oluşması veya oluşmaması, tıpkı bir mango ağacının ekşi bir mango çekirdeğinden çıka­rak ekşi meyve vermeye mecbur olması gibidir.

Tarih teorisi de cebri doğrulamaktadır. Buna göre dış etkenlerin etkileri genellikle, o ortamın içinde bulunan tüm bir insan toplumunun doğası ve karekterini etkilemektedir. Ve bu nedenle, belli bir nedenler topluluğu altında yaşayan bir ulusun özellikleri, başka bir nedenler topluluğu altında kalan bir ulusunkilerden farklı olur. Meseleye daha derin bir şekilde baktığımızda bu iki ulusun mizaç ve karakterleri ara­sındaki farkın kaynağının, onların İçinde yaşadıkları farklı dış etken ve ortamın olduğunu anlayabiliriz. Aynı şekilde, eğer dış etkenlerin ışığında bir milletin özelliklerini anladığımız za­man onun hangi durumlarda nasıl davranacağını sağlıklı bir biçimde tahmin edebiliriz. Bir bireyin kişisel irade ve yetkisi için bu kapsamlı yasanın belirlediği yoldan ayrılma imkânı yoktur. Bireylerin kişisel özgürlüğünün kabul edilmesi ha­linde, yüzyıllardan beri bir milletin hareket ve karakterlerinde görülen özellikler müthiş bir şekilde benzerlik arzetmesi için ortada herhangi bir neden veya gerekçe kalmaz. Çünkü bir milletin tüm fertlerinin sözbirliği ederek kendi iradeleriyle aynı şekilde hareket etmeye karar verdikleri hiçbir şekilde ta­savvur edilemez.

İstatistik bilimi de deneysel temellere dayanarak cebri savunmuştur. Büyük yerleşim merkezleri ile ilgili olarak de­ğişik şartlar ve ortamlarda elde edilen veriler ve rakamlar, o Şart ve ortamların oluşmasına neden olan dış etkenlerin âğında incelendiğinde her toplulukta bazı özel nedenlerin etkisiyle belli bazı durumların ortaya çıktığı ve bu durum-srda çok sayıda insanların hareket ve davranış biçimlerinin “”birlerine benzediği görülmüştür. Bu gibi deneyimlerle istitâstik ve tipografi o kadar ilerlemiştir ki, bu bilimlerin bir uzmanı büyük bir yerleşim merkezi veya insan topluluğunun falanca durumlarda falanca hareketlerde bulunabileceğini gerçeğe çok yakın bir tahminde ve kehanette bulunabilir. Böyle bir uzman bir yıl içinde Londra şehrinde kaç kişinin intihar edebileceği ve örneğin, Chicago’da kaç tane hırsızlık olayının meydana gelebileceğini tahmin edebilir. Eğer bir ülkede başka bir ülkeye oranla cinayet sayısı fazla ise, bu cinayetlerin hangi maddi, ekonomik ve sosyal nedenlere dayandığı çok sağlıklı bir biçimde ortaya konabilir. Bir ülke veya büyük bir yerleşim merkezinde yıllar yılı ölüm, doğum, suçlar ve diğer olaylar ortalama nasıl meydana geliyor ve toplumsal duruma paralel olarak bu olaylarla ilgili istatistik­ler sürekli olarak iniyor veya yükseliyorsa, bunun açıklaması, dış etkenlerin insanların büyük yerleşim alanlarına, bireylerin iradelerinin başka bir biçimde hareket etmeyecek şekilde müthiş bir güç ve şiddetle etkili olduğundan başka bir şey olamaz. [8][8]

Fen Ve Bilimin Başarısızlığı

Bu kısa bahis gösteriyor ki, insanın üzerinde kendi bü­yüklüğü ve üstünlüğünü bina ettiği fen ve bilim, onun tüm hayal gücünü kullanarak inceleme, araştırma ve keşifler so­nucunda oluşturduğu sermaye ve iftihar vesilesini bir ka­lemde ortadan kaldınveriyor ve insan kendi bilgi ve araştır­malarına dayanarak kendisinin, maddeler, bitkiler ve cansız makineler gibi çaresiz ve yetkisiz bir varlık olarak kabul edi-veriyor. Ancak bu kabul ve itiraf, bilimin kaza ve kader me­selesini gerçekten hallettiğini kesinlikle göstermez. Aksine, bu bilimin bizim vicdanen kendi içimizde hissettiğimiz yetki gücü ve irade özgürlüğüyle ilgili tatmin edici bir açıklama getirmediğini gösterir. Oysa biz gece gündüz yetki gücü ve irade özgürlüğünün belirtilerini görür ve buna göre ihtiyarî ve gayri ihtiyari fiillerimiz arasında ayırım yapabiliyoruz. Sa-j dece bu değil, varlığına insanın özgür ve egemen bir irade J sahibi, oluşu bağlı olan nefsin bile bilimsel araştırmaların | ötesinde bir şey olduğu kanıtlanmıştır ve hiçbir bilimsel | araştırma metodu, bugüne kadar, insanın maddi varlığında J herhangi bir maddi karışım veya kimyasal bir formül ile ilgisi olmayan belirti, fiil ve özellikler yaratan şeyin ne olduğunu ortaya koyamamıştır.

Her ne olursa olsun, eğer bir fizikçi, insanın karakte­rinde sinir sistemi ve beyin çekirdeğinin yapısının önemli bir rol oynadığını ileri sürüyorsa, bunu kabul edebiliriz. Ancak bedensel özelliklerinin, ruhsal özelliklerinin tek illet veya se­bepleri olduğu yolundaki iddiası kabul edilemez. Aynı şe­kilde evrim kuramının bir savunucusu, insanın kendi özel­liklerinin çoğunun irsî veya kalıtsal olarak miras aldığını söy­lüyorsa, bunu kabul etmekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak, insanın her şeyinin kalıtsal ve kendisine ait hiçbir şeyin ol­madığını ileri sürüyorsa, biz diğer gerçekleri gözümüzün önünde bulundurarak bunu kabul edemeyiz. Aynı şekilde tarihe ve istatistiğe dayanarak ortaya atılan görüşün ancak insan kişiliğini büyük çapta, uluslar ile toplulukları geniş Çapta etkileyen dış etkenlerin mecbur kıldığı kadar sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Bununla toplumsal durumların iniş-çıkışlarında fertlerin kişisel iradelerinin hiçbir özgürlüğe sa­nıp olmadığı ve toplumsal yaşam mekanizmasında insanla-nn salt cansız birer parça gibi hareket ettiklerine ilişkin iddia ise ispatlanamaz.

bilimleri ve takipçileri aslında meseles’ni halletmemişlerdir. Ama ortaya oydukları, incelemeler, gözlemler ve deneyimler hayatımız-c« rm sınırlanmn ne kadar geniş olduğunu göstermiştir. [9][9]

Ahlaki Görüş

Salt etik veya ahlâk sınırlarının içinde insanın mecbur veya yetkili olduğuna İlişkin sorun, dış koşulların altında iç gerçeğin ne olduğu şeklinde ele alınmaz, aksine, burada insanın kişiliği ve karekterine ilişkin hükmün ve iyi veya kötü davranışına göre övülme veya kınanma istihkakı ve iyi veya kötü amellerine göre ödül veya ceza verme kararının neye dayandığı görüşü üzerinde durulur. İlk bakışta burada ka­dercilerin üstün olduğu, cebircilerin ise yenilgiye mahkum olduğu gibi görünür. Zira insanın tamamen çaresiz olduğu ve yaptıklarında irade ve yetkisinin hiçbir rolü olmadığı kabui edilirse, onun sorumluluk kavramı tamamıyla ortadan kal­kar, iyilik ile kötülük anlamını yitirir, dürüstlük ve ahlâksızlık anlamsizlaşır. Ne en dürüst kişi övgüye layık olur ne de, en ahlâksız ve günahkâr kişiye lanet yağdınlabilir. Ne insanlığa yönelik en büyük hayır İşlerlini yapan kişi ödüle layık görü­lür, ne de en ağır suç işleyen biri cezalandırılır. Mahkemele­rimiz, yasalarımız, polisimiz, cezaevi erimiz, okullarımız, ahlâk ve terbiye merkezlerimiz, vaazlarımız, konuşmalarımız, yazı­larımız, kısaca, insanın irade ve yetki sahibi farzedilerek ıs­lâhı, cezalandırılması, ibret ve telkin amacıyla meydana ge­tirdiğimiz tüm kavram ve kurumlar tamamen gereksiz ve ya­rarsız hale gelir.

Ancak bahis ve tetkik alanında biraz ilerlediğimizde gö­rürüz ki, burada cebriye ve kaderiye arasındaki farkla ilgili karar sadece bu noktaya dayanarak verilmez. Etikte amelin değeri, karekter ve davranış etkenlerine göre ölçülür ve ka-rekter ile etkenler sözkonusu olur olmaz, insanın karekterini oluşturan unsurların araştırılması ve karekter ile davranış bi­çiminde ortaya çıkan içgüdülerin saptanması vazgeçilmez hale gelir. Bu noktaya varıldıktan sonra tartışmanın yönü yi­ne fizik, psikoloji ve metafizik sorunlarına dönüveriyor.

Cebrin taraftarları insanın kişilik ve karekterinin iki bü­yük unsurla oluştuğunu belirtir. Birincisi doğal yapısı, ki bu­nunla doğar. İkincisi, dış etkenler ki, bunlardan her an etki­lenir ve her an kalıplarına girer. İlk husus tamamen vehbîdir ve bir insanın elinde değildir. Bir kişi ana karnından hangi doğa üzerine doğarsa, o onun kişiliği ve karakterinin maya­sını oluşturur. Kötü bir doğadan iyi amellerin doğması mümkün değildir, aynı şekilde iyi bir doğadan kötü amelle­rin doğması de düşünülemez. Dış etkenlere gelince ki bun­lara gerek doğal gerekse toplumsal etkenler dahildir, onlar doğanın çekirdeğini veya özünü geliştirir, yetenek ve eğilim­lerine göre de şekillendirir. İyi bir tabiata sahip olan bir kişi, iyi bir ortamda neredeyse bir evliya oluverir, kötü huylu bir kişi de kötü ortamda bir şeytan. Aynı şekilde, kötü bir ortam iyi bir doğanın meziyet ve erdemlerini azaltır, iyi bir ortam ise kötü bir huyun kötülüklerini. Doğa ile ortam arasındaki bağlantı, tıpkı bir tohumun toprak, su, iklim ve çiftçilik veya bahçıvanlığın türü arasındaki bağ gibidir. Bitki veya ağacın özü çekirdek veya tohumdur ve bu saydığımız unsurlar onun yetişmesi ve meyve vermesini olumlu veya olumsuz biçimde etkiler, insanın durumu da pek farklı değildir. O, bu her w gücün etkisindedir. Ne kendi doğasını değiştirebilir ne kendi isteğiyle dış ortamı benimseyebilir ne de ortamın etkilerin-âen etkilenip etkilenmemesi elindedir.

Kadercilerin aşırı görüşlü bir grubu bu görüşü hiç kabu etmez. Onlara göre aslında doğa ve ortamın etkenleri,

insanın karakter ve davranışını ancak gayri ihtiyarî hareket­leri bakımından etkileyebilmektedir. İnsanın düşünüp taşı­nıp, ayırım etme yeteneği ve karar verme gücü ve iradesiyle yaptığı işlerde ise bu ikisinin hiçbir rolü yoktur, hatta bunlar ilaili kişinin kendi seçim ve yetkisinin sonuçlandır. Bu bazı kimselerin benimsediği tamamen kaderci görüştür. Ne var ki, bu görüşü kabul etmek çok zordur. Çünkü bir insanın ih­tiyarî fiillerinin temelini oluşturan bilinç, akıl, sezgi, anlayış, seçim yeteneği ve karar gücü zaten vehbî (Allah vergisi)dir. İnsan ne kendi yeteneği ve gayretiyle bunları elde edebilir, ne bunlarda zerre kadar bir değişiklik yapabilir. O halde, bu güçlerin etkisiyle kendi davranışları için hangi yolu seçerse seçsin, onu özgürce seçtiğini nasıl söyleyebiliriz?

Ilımlı kadercilerin görüşü ise bu hususta şöyledir: şüp­hesiz, insanın kişiliği ve karakterinde asıl doğası ve dış et­kenlerin rolü çok büyüktür. İnsan iyi ve kötü eğilimler ve iyi­lik ile kötülükle ilgili yeteneklerle doğar, doğal ve toplumsal ortamın kalıbına girip, karakteri belli bir biçim alır. Ancak bu ikisinin yanı sıra, karakterini etkileyen üçüncü bir şey de var­dır ki, o da insanın mukadder olmayan yetkisi ve özgürlüğü­dür. Biz bir insanın iyi veya kötü oluşuyla ilgili hükmümüzü, doğası veya yetiştiği ve yaşadığı ortam ve koşullara göre de­ğil, bu mukadder olmayan yeteneği ve özgürlüğüne göre ve­ririz, ilk iki şeye bakılırsa, insan çaresizdir ve kişiliğinin hangi yan ve bölümleri bunların etkisinde ise onlar ahlâkî açıdan tamamen değersizdir. Aslında, ahlâkî değer ve insanın iyi veya kötü oluşuyla ilgili değerlendirmeler ancak üçüncü şey yanı mukadder olmayan yeteneğine göre yapılır.

Bir görüş veya kuram olarak bu gayet tutarlı bir şeydir. e var ki, bu hususta önemli bir güçlükle karşı karşıyayız. ınsanın karakterindeki asıl huy, dış ortam ve mukad-er olmayan yetki bölümlerini ayıracak ve kendi ahlâki emir e kurailanmizı yalnız üçüncü bölümle sınırlandıracak bir ölçümüz yoktur. Eğer ahlâkî değer sadece bu bölüm veya unsurun miktarına bağlıysa, bizim için bir kişi hakkında iyi veya kötü yargısına varmamız kesinlikle imkânsızdır. Her­hangi bir âletle ölçerek, herhangi bir tartıyla tartarak veya herhangi bir analiz yöntemiyle dürüst ve temiz bir kişinin ne kadar kendi mukadder olmayan ihtiyariyle iyi olduğunu be­lirleyemeyiz. Aynı şekilde, kötü bir kişinin mecburen ne ka­dar kötü ve iradesi ve yetkisiyle ne kadar kötü olduğunu bi­lemeyiz. Yani, bu kaderiye görüşünü kabul etmemizden sonra bizim için tüm ahlâkî kurallar geçersiz olur ve sadece geçersiz olmaz; bununla beraber, aynı zamanda tüm ceza kanunlarımızı iptal etmemiz, mahkemelerimizi ortadan kal­dırmamız ve cezaevlerine kilit vurmamız gerekir, çünkü ya­kaladığımız suçlular ve hakîmlerimizin haklarında çeşitli ce­zalar verdiği hükümlüler ve hapse attığımız mahkumlarla il­gili hiçbir hakimimiz, işledikleri suçlarda gayri mukader ihti­yarlarının ne kadar rol oynadığını bilmez ve bu esas şey bi­linmedikten sonra ceza türü ve miktarının suçlunun ihtiyar veya yetki miktarıyla eşit olması hiçbir şekilde mümkün de­ğildir.

Bu aşamada kaderiye bilinmeyen bir diyara ve kapka­ranlık bir alana girer. Burada kaderiyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın ve ne kadar dikkat ederse etsin, dikenli ve engebeli yolda her an ve her adımda yuvarlanmaya, bir şeye çarpma­ya mahkumdur. Nihayet geri dönüp cebriyeye der ki: “Eğer benim görüşüm ahlâk kurallarını hiçe sayıyor, yargı düzenini geçersiz kılıyorsa, senin görüşün aynı, hatta daha kötü so­nuçlar veriyor. Senin kuramına göre insan yaptıklarının hiç­birinden sorumlu sayılmıyor. O halde, iyi ve kötü ayırımı ni­ye? Kimi övecek veya kınayacaksın? Ceza veya ödül kararı niçin? Sorumlu olmayan bir kişinin iyi veya kötü olmasıyla il­gili hüküm ancak bir kişinin hasta veya sağlıklı olmasına hü­küm verilmesi gibidir. Eğer bir kişi hasta olması veya ateşi çıkması nedeniyle cezalandırılmiyorsa, bir kişi hırsızlık yaptı diye niçin cezalandırılsın?”

Bu sorunun tutarlı bir cevabı cebriyede de yoktur. En çok şunu söyleyebilir: “Dünyada her fiil ve hareket bazı do­ğal sonuçlar verir. Nasıl ki, hastalığın doğal sonucu ağrı ve sancıdır ve sağlığınla rahat ve huzur, nasıl ki, dürüstlüğün doğal sonucu övgü ve ödüldür ve kötülüğünki kınama ve ceza, nasıl ki, elin ateşe sokulmasının doğal sonucu yanma-sıdır, bir kişinin sorumluluğu kendisine ait olsun veya olma­sın, suçu nedeniyle bir şekilde cezalandırılması gereklidir.”

Ama ancak bu cevap bizim İnsanı akıl ve ruh sahibi bir varlık değil sadece maddi bir varlık olarak kabul etmemiz ve insanda akıl, nefis, ruh diye bir şeyin bulunmadığı, sadece kendi kural ve yasalarına bağlı olan doğanın varolduğu ve insanın tıpkı bir ağaç, bir nehir, bir dağ veya başka bir nesne gibi onun etkisinde olduğunu teslim etmemiz halinde doğru olabilir. Ne var ki, insan yaşamının belirtileriyle ilgili bu me­kanik yorum ve değerlendirme hiçbir şekilde kabul edile­mez. Burada anlatılmak İçin yeri olmayan delilleri çok zayıf­tır. Bu görüşü kabul etmenin ilk sonucu, yasalar, ahlâk, din­ler ve inançlar hepsinin değerlerini yitirmeleri ve geçersiz ol­maları ve bizzat insanın, insan olarak diğer varlıklar ve nes­nelere karşı akıl ve ruh gibi onurlu üstünlüğünü kaybederek onlardan biri haline gelmesidir. [10][10]

Ahlâk Biliminin Başarısızlığı

Bütün bu bahsi özetleyecek olursak, etik veya ahlâk bili­mi cebriye ve kaderiye ile ilgili olarak bir hüküm vermekte başarısız kalmıştır. Salt ahlâkî delil ve gözlemlerle insanın ki­şiliği ve karekteri konusunda cebirci görüşün mü yoksa ka­derci görüşün mü doğru olduğunu söylemek mümkün de­ğildir. Yani, insanın kendi söz ve hareketleri bakımından sorumlu ve yetkili sayılması lehine ne kadar delil varsa, hemen hemen aynı deliller onun tamamen sorumsuz ve çaresiz sa­yılması lehinedir. [11][11]

Tanrıbilimsel Görüş

Şimdi bu meselenin sadece sonuncu yönü, yani tanrı-bilimsel görüşü kalmıştır. Tannbilim veya ilahiyatta bu me­sele aşağı yukarı felsefede yer aldığı gibi yer alır. Ancak bu­rada daha çok zorluk ve engeller vardir. Felsefenin gözü sa­dece metafizik veya doğaötesindedir ve insanın pratik ya­şantısına bakmaz. Yani, insanın yaşantısıyla doğa bilimi veya ahlâk bilimi kadar bile ilgili değildir. İlahiyat ise şu veya bu şekilde gerek fizik ve doğa bilimi gerekse metafizikle ilgilidir ve öğretileri ikisini de kapsar. Din bir yandan insanı emir ve nehiyler (yasaklar)den sorumlu tutar ve itaat ile itaatsizlik için ödül ve ceza yasasını getirmiştir ki bunun için insanın belli bir ölçüde sorumlu, yetkili ve özgür olması gerekir. Di­ğer yandan, başta insan olmak üzere tüm evreni kuşatan ve iyi ve kötü her varlığı ve nesneyi elinde bulunduran insanüs­tü bir varlık veya doğaüstü bir yasa kavramını da ortaya ko­yar. Bu bakımdan tannbilim veya ilahiyatta bu mesele, fel­sefe, fizik ve ahlâk bilimi her üçünden daha zordur. Çünkü bu üçü, sorunun sadece bir yönünü ispatlamak ve diğerle­rini ona uydurmak ve ona göre değiştirmek veya çarpıtmak konusunda serbesttir. Din ise bu her ikisini ispatlamaya ve birbirleriyle çelişir durumda olan bu görüşlerde orta bir yol seçmeye ve bunun akla uygun olduğunu göstermeye mec­burdur.

Dünyanın diğer dinlerinin bu düğümü çözmek için ne gibi bir hal çare önerdiklerini anlatmak için yerim yoktur; çünkü bana yöneltilen soru İslâmiyet’le ilgilidir. Bahsin az ve öz olması için de açıklamamı sadece bununla sınırlı tutaca­ğım. [12][12]

Doğru İslamî Görüş

Metafizikle ilgili meseleler hakkında İslâm’ın doğru gö­rüşü şudur: Neyin ne kadar bilinmesi gerekliyse, Allah ve Resulü bize anlatmıştır. Bundan fazlasını merak etmek, hak­larında bilgi edinmek için elimizde herhangi bir kaynak bu­lunmayan, bilinmemelerinin bize herhangi bir zararı olma­yan hususlar ve nesneleri bilmeye çalışmak ve araştırmak hem gereksiz hem tehlikelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Ey mü’minler! Size açıklanması halinde fenanıza gide­cek olan şeylerden Resule sormayın.” (El-Maide: ıoi)

“Peygamberin size verdiğini alın. Sizi, kendisinden neh-yettiği şeyden de sakının.” (Ei-Haşr: 7)

Ve bu nedenle, hadis-İ nebevî’de sık sık soru sorulması ve saçma sapan konularla uğraşılmasının hoş olmadığı kay­dedilmiştir. Nitekim bir hadisinde, Resulullah şöyle buyur­muştur:

“Bir kişinin İslâmı için iyisi gereksiz şeyleri bırakması­dır.”[13][13]

“Takdir” veya kader meselesi de bu konulardan biridir. Nitekim Hz, Peygamber (a.s.) sık sık bu meseleyi tartışmak­tan sakınilmasını istemiştir. Bir defasında sahabiler arala­rında bu meseleyi konuşuyordu. Derken Resulullah (a.s.) geldi ve bu tartışmayı dinleyince yüzünde kızgınlık belirdi. Hemen, “Böyle şeyler için mi size emrverildi? Bunun için mi ben size gönderildim? Bu gibi şeyler yüzünden geçmiş mil­letler helak oldu. Kanımca, siz bu konuda kavga etmeyin.”[14][14] Yani kendisi şöyle demek istemiştir: Bu, sizin için illâ bir kanıya varılması gereken şerl bir konu değildir. Yani, bu­nunla ilgili herhangi bir araştırma yapmaz ve konuşmaz­sanız, kıyamette bundan sorumlu tutulmayacaksınız. Bu konuda ağızmızı açarsanız, ister istemez yanlış yahut doğru bir şey söyleyeceksiniz. Böylece, tartışmamanız gereken bir konuda tartışırsanız, başınızı derde sokarsınız. Sizin anlaya­cağınız, sizin konuşmanız size zarar verebilir; oysa, konuş­mamanızın hiçbir zararı yoktur.

Başka bir defasında Hazreti Peygamber, gece vakti Hz. Ali ile Hz. Fatma (r.a.)nın evine gitti ve Kendilerine, “Tehec-cüd namazı niye kılmıyorsunuz?” diye sordu. Hz. Ali, “Ya Re­sulullah nefislerimiz Allah’ın elindedir; O ne zaman isterse u-yanırız” diye cevap verdi. Bunu duyar duymaz oradan ayrıldı ve bacağına elini vurarak dedi ki, “İnsan (bütün mahlûkların) en kavgacı (sı)dır.”[15][15] Bundan dolayıdır ki, muhaddis ve fakihlerin büyük bir bölümü “İyi veya kötü kader Allah’tandır” gibi genel inanç üzerine ittifak etmiş ve bu hususta fazla araştırma ve incele­me yapan veya cebir ve kader hakkında kesin hüküm veren­leri şiddetle[16][16] kınamıştır. Ne var ki, Hazreti Peygamber (a.s.) ile geçmişteki din büyüklerimizin yasaklamalarına rağmen, başka milletlerin felsefe ve fizikle ilgili sorunlarını inceleyen Müslümanlarda bu konu geniş çapta tartışılmaya başlandı; öyle ki, bu İslâm’da kelâm ilminin en önemli konularından biri haline geldi. [17][17]

İslâm İlâhiyatçılarının Mezhepleri

Müslüman mütekellimin veya ilahiyatçıları bu konuda kaderci ve cebirci diye iki büyük mezhebe ayrılmıştır. Bu her iki grubun tüm tartışmalarını buraya aktarmak mümkün de­ğildir. Bunun için çok hacimli ayrı bir kitap yazılabilir. Bu­rada ise bu iki grubun görüşlerinin özetini sunmaya çalışa­cağım, [18][18]

Kadercilerin İnancı

Mutezile ve bazı diğer mezheplerin inancı şudur: Yüce Allah insanı yarattı, ona filleri üzerine güç ve kudret bahşetti ve iyilik ile kötülük arasında ayırım yapma yeteneğini verdi. Artık insan kendi gücüyle ve özgür iradesi doğrultusunda iyi veya kötü işler yapmaktadır ve yine bu yetkisine göre dün­yada övgü veya kınama, âhirette de sevap veya azaba layık olacaktır. O Allah tarafından ne küfr ve günaha mecbur edil­miş, ne İman ve itaate zorlanmıştır. Aksine, Allahü Teala re­sullerini gönderir, mushafları indirir, iyi amel işleme emri verir, kötülükten meneder, doğru ile yanlış, Hak ile Bâtıl ara­sındaki kesin farkı belirtir ve insanlara, doğru yolda yürürse­niz kurtulacak, yanlış yolu tercih ederseniz, kötü sonucunu görürsünüz diye uyarır.

Bu mezhebin ilke ve öğretilerini ilk önce Vâsıl bin Ata el-Gazzal belirlemişti. El-GazzaFe göre Allah âdil bir hakimdir. Allah’a şerr veya zulmü maletmek caiz değildir. Ayrıca, Yüce Allah’ın emir ve nehiyleriyle donattığı kullarını, kendi irade ve güçlerine aykırı olarak işler yaptırmaya kalkışması caiz olma­dığı gibi, kendi emriyle işledikleri herhangi kötü bir şey için onları cezalandırması da caiz değildir. O halde, kulun kendi­si hayır ve şerr failidir. Kendisi istediği gibi iman ile küfr ve itaat ile ma’siyet (günah) yolunu seçer ve Allahu Teala ona bütün bunlar için güç ve yetenek vermiştir. İbrahim bin Sey-yaru’n-Nizam buna, Allah’ın sadece hayr üzerine yetkisi ol­duğu, şerr, sıkıntı, eziyet ve günahların O’nun kudretinin dı­şında olduğu savını eklemiştir. Muammer bin İbadu’s-Sele-mi ve Hişam bin Amru’l-Fevzi ise bu kuralı daha şiddetle sa­vunmuş ve iyi veya kötü kaderin Allah’tan olduğuna ina­nanların kâfir ve sapık olduğunu ileri sürmüştür. Zira bu inanç, Allah’ın iyi ve merhametli olma vasfına aykırıdır ve O’nun zâlim ve câbir olduğunu göstermektedir.

Bundan sonra Câhiz, Hayyat, Ka’bi, Ciyayi, Kadı Abdül Cebbar v.s. gibi ne kadar büyük mutezile alimi varsa hepsi, kulların fillerinin yönlendiricisinin Allah’ın değil, bizzat kulla­rın olduğunu kuvvetli bir biçimde savunmuş, Allah’ın kulla­rına istemedikleri şeyleri zorla yaptırmadığını kaydetmiştir. [19][19]

Kadercilerin Kur’an’dan Sundukları Deliller

Mu’tazile kendi inançlarını doğrulamak için Kur’an-ı Ke-im’in birçok âyetinden deliller sunmaya çalışmıştır. Örneğin

1) Kulların fiillerinin kendilerine ait olduğu hususunun vurgulandığı âyetler

“Allah’a nasıl küfrederseniz ki, siz ölülerden iken sizi di­riltti?” (El-Bakara: 28)

“Elleriyle bir kitap yazıp sonra “Bu Allah katmdandır.” Diyenlere yazıklar olsun” (El-Bakara: 79)

“Allah bir kavine ihsan ettiği nimetini, o kavim nefisle­rinde olanı değiştiirinceye kadar, değiştirici değildir.” (El-En-fal:53)

“Fenalık işlemen onunla cezalandırılır.” (En-hfea: 123)

Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (Et-Tûr:2i)

2) İnsanın kendi amellerine göre ödüi veya cezaya layık olacağının belirtildiği âyetler

“Bugün herkes kazandığı ile karşılanacaktır” (El-Gafir: 17)

“Bugün, işlediğiniz şeylerin karşılığı verilecek.” (El-Casiye: 28)

“Yaptıkîannizdan başkasıyla mı cezalandırılıyor sunuz?.”

(Nemi: 90)

3) Şer, zulüm ve diğer kötü şeylerden Allahü Teâlâ’nin münezzeh olduğu anlatılan âyetler

“O hangi şeyi yarattıysa, çok güzel yarattı” (Es-Secde: 7) Ve gayet tabii ki, küfr güzel bir şey değildir.

“Biz gökleri ve yeri ve aralanndakiieri ancak hak ile ya­rattık”. (El-Hicr: 85)

Gayet tabii ki, küfr “hak” olamaz!

“Rabbin kullanna zulmedici değildir.” (Fussilet: 46)

“Allah, âlemlere zulmetmek istemez.1′ (M-i imran: 108)

4) Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler “İnsanlara hidayet rehberi Peygamber geldiğinde, on­ları iman etmekten meneden şey. “Allah bir insanı mı Pey­gamber olarak gönderdi?” demeleridir.” (Ei-isra: 94)

“Yarattığım şeye secde etmekten seni nneneden hedir?”

(Sâd:75)

“O halde o ılara ne oldu ki, iman etmiyorlar?” (Ei-inşi-kâk:20)

“Siz niçin o İmran: 99)

ilan Allah’ın yolundan alıkoyuyorsunuz?” (Âli

Eğer gerçekten Allah insanları iman etmelerinden alı-koysaydı ve onları küfre ve günaha mecbur etmiş olsaydı, onlara böyle sorular sorulmazdı. Tıpkı bir kişinin bir kişiyi bir odaya kapatıp, “oradan niye çıkamıyorsun?” gibi bir soru soramadığı gibi. Böyle bir durumda Allahu Teala’nm bir yandan insanları Hak yolundan alıkoyduğu ve diğer yandan, onlara, “siz Hak yolundan niye döndünüz?” diye sorduğu düşünülemez.

Allah’ın insanları doğru yoldan saptırıp kendilerine, “doğru yoldan niye saptınız?” diye sorduğu düşünülebilir mi? Onları küfre yöneltip “niye küfrü benimsediniz?” diye sorması tasavvur edilebilir mi? Onları Hakkın yerine Bâtıla sevkedip, “siz niye böyle yapıyorsunuz?” diye sorması bekle­nebilir mi?

5) İman ve küfrün insanların iradelerine bağlı olduğunun açıklandığı âyetJer

“Artık isteyen iman etsin, dileyen kâfir oIsun.”(Ei-Kehf: 29)

“Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (Ei-Müzzemmü: 19)

Sadece bu değil, kendi küfr ve masiyetlerini İlâhi irade ye maledenler de kınanmıştır,

Örneğin:

“Müşrikler derler ki: “Eğer Allah istemiş olsaydı, ne biz ve ne de babalarımız şirk koşardık.” (Ei-En’am: 148)

“Kendi davalarını Tagût’a götürmeye niyet ederler; hal­buki, kendilerine onu inkâr etme emri verilmişti” (B-Nisa:60)

“Müşrikler: “Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de babaları­mız Allah’tan başkasına tapmazdık.” {En-Nahh 35)

6) Kulların iyi amel işlemeye davet edildiği âyetler

“Ve Rabbinize mağfiret için koşun” (Ai-i İmran:i33)

“Allah’ın davetçisine icabet edin.” (Ei-Ahkâf: 3i)

“Rabbinize dönün” (Ez-Zümer: 54)

Gayet tabii kullarda güç ve yetenek olmadıkça, onlar itaate, Rabblerine koşmaya, dönmeye v.b. davet edilemez. Bir felçliden ve bir kötürümden ayağa kalkıp koşması iste­nebilir mi?

7) Kulların, Allah’ın kendilerine emrettiği fiiller işlediklerinin beyan edildiği âyetler ‘Allah hiçbir zaman kötülüğü emretmez.” (Ei-A’raf: 28)

“Halbuki, onlar ancak Allah’a ibadet etmeleri ile emroIunmuşlardl.” (El-Beyyine: 5)

^■%”O kullannın küfrüne razı olmaz.” (Ez-Zümer: 7)

Ancak Allah’a kulluk etmekle emrolunmuşlardır.” (Be-

8) Insanlann kendi yaptıklarının cezasını çektiklerine ; dair âyetler

“İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada, ve denizde fesad meydana çıktı.” (Er-Rûm: 4i)

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir.” (Eş-Şûra: 30)

“Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Fa­kat insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (Yunus: 44)

“Biz, halkı zalim olan memleketlerden başkasını helak edİCİ değiliz.” (El-Kasas: 59)

9) Allah’ın insanları hidayete veya sapıklığa mecbur etmediği, aksine insanların kendilerinin bu yollardan birini seçtiğini gösteren âyetler

“Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gös­terdik. Onlar kötülüğü hidâyete tercih ettiler.” (Fussilet: 17)

“Artık hidayeti kabul eden kendi faydası için hidayete ermiştir” (Yunus: 108)

“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Tagûtu tanımayıp Allah’a iman eden öyle sağlam bir ipe sarılmıştır ki, onda ek yeri ve kopukluk yoktur.” (Ei-Bakara: 256)

10) Peygamberlerin kendi hatalarını kabul edip kendileri tarafından işlendiği ifade edilen âyetler

Örneğin, Hz. Adem diyor ki:

“Ey Rabbimiz nefislerimize zulmettik.” (El-A’raf: 23) Hz. Yunus diyor ki:

“Seni teşbih ve takdis ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” (Ei-Enbiya: 87)

Hz. Musa diyor ki:

“Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim.” (El-Kasas: 16) Hz. Nuh diyor ki:

“Ey Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana Şlğinirim.” (Hûd: 47) [20][20]

Cebirci Görüş

Öte yandan, Ceberiye veya Cebirciler, insan veya diğer canlılar ve nesnelerin ister kendileri veya sıfatları olsun, hiçbir canlı veya şeyin Allah’ın iradesi dışında oluşmadığına ina­nıyor. İnanışlarına göre evrende her zerrenin hareketi kaza ve kadere bağlıdır. Vücut ve icatta Allah’tan başka kimsenin herhangi bir rolü veya etkisi yoktur. Yaradılış ve ibdâda Al­lah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak Allah’ın dilediği olur, dile­mediği olmaz. Hiçbir şey veya canlı O’nun emri olmadan zerre kadar kıpırdayamaz. Aîlahü Teala’nın emir ve icraatına iyi veya kötü damgasını vurmak akıl işi değildir. Mevla ne ey­lerse güzel eyler. Dünyada olayların nedenleri olarak tanım­ladığımız şeyler aslında görünüşteki nedenlerdir, yoksa ger­çekte her şey Allah’ın iradesi ve emriyle olur ve yer ile gök­lerdeki tüm olup bitenlerin asıl faili O’dur.

Bu temel görüş ve inanıştan bazı zimnî veya cüz’î görüş­ler de doğmuştur Örneğin Ceyhem bin Safvan ve Şeyban bin Mesleme Haricînin görüşü şudur: İnsan kendi fiilleri açı­sından tamamen mecbur ve çaresizdir. Ne iradeye ne de yetkiye sahiptir. Cenab-ı Allah nasıl cansız nesneler, bitkiler ve diğer eşyayı hareketlendirirse, insanlarında kıpırdanmala­rına neden olur. İnsanların fiil ve hareketlerinin kendilerine mal edilmesi sadece mecazi anlam taşımaktadır. Sevap ve gazaba gelince, fiilleri cebren olduğu için ödül ve cezaları da cebren olmaktadır. Yani, nasıl cebir ve zorlama ile bir insan iyi veya kötü harekette bulunuyorsa, cebir ve zorlama ile ödüllendirilmekte veya cezalandırılmaktadır. Yani, Mu’tezile’-nin halis kaderiyesine karşı halis cebriye fikridir.

Aralarında Hüseyin En-Neccar, Beşir bin Gıyas-ül Me­risi, Darar bin Amru, Hafsu’l-Ferd, Sbu Abdullah Muham-med bin Kerrâm, Şuayıb bin Muhammed el-Harici ve Eba-diyye mezhebinin kurucusu Abdullah bin Ebad vb.nin bu­lunduğu başka bir grup ise Allah’ın insanların iyi veya kötü fiil ve amellerinin yaratıcısı olduğunu kabul ediyor, ancak ay­nı zamanda, kulların bir çeşit güç ve iradeye sahip olduğunu ve bunların, onun hareketlerinde bir rol oynadığına da inanıyor. Bu role “kesb” adını veriyorlar. Bu kesb nedeniyle in­sana emir ve nehy ile ilgili talimat verilmiş ve buna göre o azaba veya sevaba layık olacaktır.

İmam Ebu’l Hasan el-Eş’ari, “kesb”i kabul etmiş ve in­sanın bir hareket kudreti olduğunu da ispatlamıştır, ancak bunun tersini inkâr etmiştir. Yani, kendisine göre Allah, ku­luna hangi fiil veya hareketi yaptırmak istiyorsa, o kulun ha­reket kabiliyetiyle gerçekleşmiş oluyor, ancak bu kabiliyet, kudret veya güç sadece İlahî iradenin hayata geçmesinin bir aracıdır; gerçekte ise bu güç veya yetenek, herhangi bir fiilin meydana gelmesine neden olan bir etkiye sahip değildir.

Kadı Ebu Bekir Baklânî’nin görüşü ise bundan biraz farklıdır. Ona göre bir insanın her hareketinin iki yönü var­dır. Bir yönü, iyilik ve kötülük, hayır ve serden soyutlanan hareketin kendisidir. Bir başka yönü de itaat ve günah veya isyan ile ilgilidir. Örneğin, namaz ve oruç. Bu ilk yönü, Yüce Allah’tan kaynaklanır, çünkü bu O’nun kudretiyle meydana gelir. İkinci yönü ise kuldan kaynaklanır, çünkü bu yönüyle herhangi bir fiil onun güç ve yeteneğiyle işlenir ve buna göre ödül veya cezayı hak edebilir.

üstad Ebu İshak İsfrayini ise bu görüşe karşı çıkmıştır. Ona göre fiilin kendisi ve fiilin nitelikleri, yani iyi veya kötü oluşu, ikisi hem kul hem Allah’ın güç ve yeteneğiyle meyda­na gelir.

İmam-ül Haremeyn ise bu İki görüşü de reddetmiştir. Kendisine göre Aîlahü Teala, kulu hem kudret hem irade ile donatmıştır ve bu kudret ve İrade ile kul amaç ve hedefleri­ne ulaşır.

En son olarak cebir görüşünün ateşli savunucusu İmam Râzi ile karşılaşıyoruz. Kendisi, kulun güç ve yeteneğini bir Şeyin etkilediğini kabul etmiyor. “Kesb”i, ism-i bi müsemma olarak kabul ediyor. Allah’ın, kulların tüm fiillerinin yaratıcısı olduğunu belirtiyor ve küfr, iman, itaat, isyan, hidayet ve dalalet hepsinin Allah tarafından kullarda yaratıldığını açıklıyor. Kendisine göre, Allah’ın birinden küfr işlemesini isterken onun, mü’min olması mümkün değildir, aynı şekilde, Allah’ın defterinde “mü’min olarak geçen birinin kâfir olmasına imkân yoktur. Yahut birinde itaat ve sadakat iste­mişken onun asi veya günahkâr olması mümkün değildir, şimdi, bütün bunların önceden kararlaştırılmış ve kulların bunların dışına çıkmalarının kesinlikle söz konusu olmadığı halde emir ve nehylerle ilgili öğretilerin var oluşunun caiz ve makul herhangi bir gerekçesinin olup olmadığı sorusuna gelince; İmam Râzi diyor ki, bu tür öğretilerin gerekçelerinin aranmaması ve Allah’a işleri için niçin ve neden gibi sorula­rın sorulmaması gerektiğini ifade ediyor.

Her neyse, Eş’ariler ve aynı görüşte olanlar ister “kesb”i kabul etsin veya etmesin ve hareket kudreti üzerindeki et­kiye inansın veya inanmasın, ileri sürdükleri delil ve görüşle­rinin mantıksal sonucu, salt cebirdir. Çünkü eğer Allah, kul­larının yaratıcısıysa ve onların iyi veya kötü işler yapmaları için iradesini ortaya koymuşsa, bu iki durumdan biri kesin­likle meydana gelecektir. Yani kullarda İlahi iradeye karşı hareket etme gücü olacak yada olmayacaktır. Bu durumda kulun kudret ve iradesinin Allah’ın kudret ve iradesine galip gelmesi gerekmektedir ki bu ittifakla bâtıl bir görüş ve inançtır. Allah’ın kudreti karşısında kulun kudretinin etkisiz ve Allah’ın iradesinin yanında, kulun iradesinin önemsiz ve geçersiz olması. Bundan sonra “kesb” veya hareket yetene­ğinin olup olmaması hiçbir anlam taşımamaktadır, jşte bu halis cebriye veya cebirciliktir. Ve gerçekten de, cebriye ile ilgili bahis ve delilleri kabul eden bir kişi cebirci görüşün so­nuna kadar gider; arada veya ortada bir yerde durması hiç mümkün değildir.[21][21]

Cebrilerin Kur’an’dan Sundukları Deliller

Çok ilginçtir, cebriler de kendi inançları lehine Kur’an-ı Kerim’den deliller sunmaktadır ve bir değil, iki değil, kaderi­yeye karşı cebriyeyi kuvvetle destekleyen yüzlerce âyeti ör­nek göstermektedirler:

1) Allahü Teala’nın tüm kuvvet ve kudretlerin sahibi, her şeye kadir ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kanıtlayan âyetler Bu âyetlerde dünya da hiçbir şeyin Allah’ın izni olmadan gerçekleşmediği belirtilmiştir:

“Bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu” (S-Bakara.-165)

“Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir İle kimseye bir zarar veremezler.” (H-Bakara: 102)

“Haberin olsun ki, yaratmak da emir de O’na mah­sustur.” (Et-A’raf: 54)

“De ki: “Her şeyi yaratan Allah’tır. O, birdir. Her şeye galip ve hakimdir.” (Er-Ra’d: 16)

“Halbuki, sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır.” (Es-Saffât: 96)

2) Her olay hakkında Allah’ın kararının önceden verildiği ve dünyada olup bitenlerin tümünün O’nun emriyle olduğunu gösteren âyetler

“Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veya­hut eksiltilmesi muhakkak bir kitapta yazılıdır.” (Fatın ıi)

“Kitapta İsrail oğullarına şu haberi verdik: “Siz, arzda : sad çıkaracak ve büyüklük taslayıp serkeşlik yapacaksını;

(Ei-İsra: 4)

“İki ordu karşılaştığı günde size isabet eden şey, / lah’ın izniyledir.” (âi-i imran: 166)

“Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir mu: bet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitap (levh-i mahfuzda) yazılmış olmasın.” (E!-Hadîd: 22)

3) Cenab-i Allah’ın her şey için bir yazgı belirlediği; rızıl şeref, haysiyet, servet, rahatlık, sıkıntı, ölüm ve hays her şeyin bu yazgıya bağlı olduğu ve bunda herhang bir değişikliğin mümkün olmadığının ifade edildiği âyetler

“Gerçekten biz her şeyi bir takdir ile yarat

“Gökleri ve yeri yaratan O’dur. Size, kendi cinsinizden eşler yarattı….Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediği­nin rızkını yayar, (dilediğininkini de) kısar.” (Eş-sûra: 11-12)

“Fakat O, istediği miktarı indirir.” <E§-Ş ur a: 27)

Kendilerine bir iyilik dokunsa “Allah’tan” derler; başla­rına bir kötülük gelincede “Bu senden” derler; “Hepsi Al­lah’tandır.” (En-Nisa: 78)

“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde bir an ne geri bırakabilirler, ne de öne alınabilirler.” (B-Â’raf:

4) Kulların iradelerinin Allah’ın iradesine tabi olduğu, kulların hiçbir yetkisi olmadığı, her şeye Allah’ın kadir olduğu ve insanın kendi tedbirleri ve çabalarıyla Allah’ın kararlarını değiştiremeyeceğinin vurgulandığı âyetler “Siz, ancak Allah isterse dileyebilirsiniz.” (Ei-insan: 30)

“Senin elinde bir şey (yetki) yoktur.” (AI-i imram 128)

“Bir şey için: “Bunu ben yarın yaparım” deme. “Ancak Alîah isterse” de.” (Ei-Kehf: 23,24)

De ki: “Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.” (Ai-iimran: 154)

“De ki: Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine katledilecekleri yere giderler.” (Ai-i İmran: 154)

“Eğer sana Allah bir zarar dokunursa, kendisinden baş­ka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokunursa işte o, her şeye kadirdir. O bütün kulları üzerinde kahirdir.” (El-En’am: 17-18)

“Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Al­lah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın.” (Fâtın 43)

5) Hidâyet ve dalâletin ipinin Allah’ın elinde olduğu ve Allah’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete sevkettiğini belirten âyetler

“Allah bununla birçok kişiyi saptırır ve birçok kişiyi hida erdirir.” (El-Bakara: 26)

“Allah istediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yol üstünde.” (EI-En’am: 39)

“Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü, İslam için açar. Dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de dar ve kasvet­li eder.” (EJ-En’am: J25)

“Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Al­lah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88}

‘Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kur­tarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir.” (S-Maîde: 4i)

“Eğer biz onlara melekler indirmiş olsak, onlarla ölüler konuşsalar ve üzerlerine her istediklerini toplasak, Allah iste­medikçe iman edecek değillerdir.” (Ei-En’am: ııi)

6) Allah’ın zâten tüm insanların iman etmelerini ve ihtilâf etmemelerini istemediği için böyle olduğu, yoksa isteseydi, herkesin iman edeceği ve dîn konusunda herhangi bir mesele kalmayacağının ifade olunduğu ayet-i kerimeler

“Eğer Aliah dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, ne dilerse yapar.” (Ei-Bakara: 253)

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin tama­hı birden iman ederlerdi. Böyle olunca sen, insanların tamamı mümin olsunlar diye zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” (Yunus: 99-100)

Bu hususta, pek çok kimsenin Cehenneme gitmeleri için yaratıldığının beyan edildiği âyetler de vardır:

“Biz, cehennem için cinlerden ve insanlardan birçokla­rını biraktlk.” (El-A’raf: 179)

7) Allah’ın kâfir ve münafıkları iman ve iyi amelden alı­koyduğu, bu gibi insanların doğru yola gelemeyeceği, ama aynı zamanda, emir ve nehylerle sorumlu tutul­dukları ve itaatsizlik ve isyan durumunda azapla ten dit edildikleri âyetler

“Kâfirleri azapla korkutsan da, korkutmasan da birdir; onlar iman etmezler. Allah onların kalpleri ve kulakları üze­rine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır, onlara büyük azap olacaktır.” (Ei-Bakara: 5-

“Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artirsin.” {El-Bakara: 10)

“Biz, Kur’an’ı iyice anlamamaları için kalplerine perde ve kulaklarına sağırlık koyduk.” (El-En’am: 25)

“Ancak Allah onların kalkmalarını beğenmedi ve dola­yısıyla onları tembel hale getirdi.” (Et-Tevbe: 46)

“Biz, kalpleri üzerine mühür vururuz; böylece kulakları duymaz.” (El-A’raf: 100)

8) Kâfirler, hangi kötü amelleri nedeniyle dünya ve âhirette azaba sokuluyorsa, onların Allah’ın emir ve iradesiyle onlar tarafından işlendiği belirtilen âyetler

“Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun şımarmış elebaşlarına emrederiz de, onlar itaatten çıkarlar.”

(El-İsra: 16)

“Böylece her şehir ve kasabada hilekârlık etmeleri için günahkârlarını büyük adamlar yaptık.” (El-En’am: 123)

“Amellerini kendilerine süslü gösterdik. Onlar, körler gibi hayret İçinde dolaşırlar.” (En-Nemi: 4)

”Kalbine, bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevesine uymuş ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.” (el

Kehf: 28)

9) Allah’ın insana şeytanları ve şer liderlerini musallat

etliği ve onların da onu kandırdığı ve aldattığının ifade edildiği âyetler

“Görmedin mi ki, biz, şeytanları kâfirler üzerine gönde­ririz. Onları günaha teşvik ederler.” (Meryem: 83)

“Biz, onları, insanları Cehennem’e davet eden öncüler (El-Kasas: 41)

“Biz, onlara bir takım dostlar musallat kıldık, önlerinde ve arkalarında olan şeyleri onlara süslü gösterdiler.” (Ei-Fus-silet: 25) [22][22]

Tanrıbilimcilerin Başarısızlığı

İslâm ilahiyatçıları veya tannbilimcilerinin bu iki ekolü­nün ifade ve görüşlerine baktığımızda, cebir ve kader meselesinin halli konusunda ikisinin de başarısız olduğunu gö­rüyoruz. Ancak bu başarısızlıkların nedeni Kur’an-ı Kerim değildir. Yani, şunu diyemeyiz ki, onlar Kur’andan hidayet almak istemiş ve bu hidayeti orada bulamamışlardır. Oysa nedeni şudur: Onlar Kur’an-ı Kerim’den yararlanmak ve oradaki emirlere göre hareket etmek yerine felsefeye ve de­rin düşüncelere dalarak, iki karşıt görüşten birini benim­sediler ve kendi benimsedikleri görüş ve inançları için delil­ler bulmak amacıyla Kur’an’ı taradılar, hangi âyetlerini ken­dilerine uygun bulduysaîar onları tevil etmeye çalıştılar. Her iki grubun delil olarak gösterdiği âyetleri yukarıda gördünüz. Bazı âyetler kesinlikle kaderi savunuyor ve bunlardan Cebir lehine herhangi bir anlam çıkarmak mümkün değildir. An­cak Cebriler bunları tevile kalkışıyor ve bunlara öyle anlam­lar vermeye çalışıyorlar ki, akıl ve mantığa hiç uymuyor. Aynı şey kaderciler için de geçerlidir. Kesinlikle cebir lehine olan âyetlerden kaderci anlamlar çıkarmaya çalışıyor ve bunu yaparken bu âyetlerin salt sözcüklerine de dikkat etmiyorlar. Sonuç olarak bu iki grubun bahislerinden ancak önceden düşünce ve inancını belirlemiş ve Kur’an’ın sadece teyidini isteyen bir kişi tatmin olabilir. Önceden herhangi bir görüşü olmayan ve Kur’an-ı Kerim’i inceledikten sonra bir görüş belirlemeye çalışan birine gelince, o cebriler ile kadercilerin bahislerinden hiç tatmin olamaz ve belki de, Kur’an’dan tamamen kopabilir. Zira bu iki mezhebe bağlı kimseler Kuran ayetlerini ele alarak birbiriyle öyle çatışmış ve öyle­sine değişik inançları savunmuştur ki, bu konulara yabancı olan sıradan bir kişi Kur’an-ı Kerim hakkında yanılabilir ve ifadeleri ve açıklamalarında maazallah, çelişki ve ayrılık ol­duğu kanısına varabilir. [23][23]

Meselenin Tetkiki

Geçen bölümlerde anlatılanlardan şu husus açıkça or­taya çıkmıştır ki, insanın bu meseleyi anlamak için şimdiye kadar harcadığı çabaların hepsi boşa gitmiş ve kendisi bü­yük bir başarısızlığa ve yenilgiye uğramıştır. Bütün bu başa­rısızlıkların sadece tek bir nedeni vardır: İnsanın, bu uçsuz bucaksız evrenin yönetimi ve akıllara durgunluk veren, muh­teşem İlâhi saltanatının kanun-u esâsi’si veya anayasasını öğrenme ve kavrama imkân ve kaynaklarından mahrum ol­masıdır. Önümüzde muazzam bir fabrika işlemektedir. Biz bu fabrikanın birer ufak parçalarıyız ve diğer, cihaz, çark ve parçaları gibi hareket etmekteyiz. Biz sadece bunu bilmek­teyiz. Bu fabrikayı çalıştıran güçler ve çeşitli organlarını yö­netenlere varmamızın herhangi bir yolu yoktur. Ne duyula­rımız, ne duygularımız, ne aklımız onlara ulaşabilmektedir. Duyu, duygu ve idrak ötesi gerçekleri bir yana bırakın, biz daha evrenin, duygu ve idrak sınırlarının içinde olan pekçok Şeyi bilmemekteyiz. Duygularımız ve akıl ile zekâmızla şim­diye kadar ne öğrenebildikse, o doğa belirtilerinin büyük ok­yanusunda bir damla gibidir. Demek ki, bilgimiz ve bilgi kaynaklarımız iie bilgisizliğimiz ve bilgisizlik nedenlerimiz arasındaki bağlantı tıpkı geçici ve kalıcı ile sonlu ve sonsu-zunki gibidir. Bu şartlarda, bu fabrikanın iç düzenini ve için-aeKı gerçek konumumuzu anlamamız hiçbir şekilde mümkün değildir. Biz kendi bilgi araçları ve imkânlarımızla bunu anlamamız şöyle dursun, Allahü Teala tarafından bize anla­tılmış olsaydı bile, sınırlı ve kısıtlı aklımızla anlamını çıka­mazdık.

Şimdi dikkatimizi asıl soruya çevireceğiz. Soru şuydu: Kur’an-ı Kerim’de cebir ve kader meseline yapılan değinme­lerde görünüşte bir çelişki vardır. Bazen kul kendi fiillerinden sorumlu tutulmuş ve buna dayanılarak iyi ve kötü oluşuna karar verileceği ve ödül veya cezaya layık olacağı belirtilmiş­tir. Bazı yerlerde ise kulun tüm hareket hak ve özgürlüğünün Allah’a ait olduğu kaydedilmiştir. Yine bazı yerlerde, aynı fiilden hemen kul hem Allah sorumlu tutulmuştur. Bazen kul hidayeti kabul edip dalâletten kurtulmaya öyle bir şekilde çağırılmış ki, benimseme ve bırakma hakkı kendisine ait ol­duğu izlenimi verilmiştir. Bazan da, hidayet ve dalâletin Al­lah’ın elinde olduğu, Allah’ın doğru yolu gösterdiği veya doğru yoldan saptırdığı açıklanmıştır. Bazı ayetlerinde kulun irade sahibi olduğu açıklanmış, bazılarında ise kulun iradesi­nin asıl sahibinin Allahü Teala olduğu bildirilmiştir.

Yine bazı yerlerinde şer ve günahın kula ait olduğu, ba­zan bunları Şeytanın yaptırdığı belirtilmiştir. Bazen, hayır ve şerr her şeyin Allah’tan olduğu. Bazen, Allah’ın izni olmak­sızın hiçbir şeyin olamayacağı açıklanmıştır. Yine bazı âyet­lerinde, itaatsiz kimseler suçlanmış, Allanın verdiği emirlere uymamak gafletinde bulunduğu kaydedilmiştir. Görüldüğü gibi, eğer bütün bunlar birbiriyle çelişiyorsa, bu kadar tezat ve tenakuzlerin bulunduğu bir kitaba Allah’ın Kitabı diyebilir miyiz? Ve eğer bunlarda bir farklılık bir çelişki olmadığı be­lirtiliyorsa, bunlar arasında birlik ve uyum nasıl sağlanabilir? [24][24]

Kur’an’m Metafizik Veya Doğaüstü İşleri Belirtmekteki Asıl Amacı

Bu meseleyi ele almadan önce, şu hususu gözümüzün önünde bulundurmalıyız ki, Kur’an-ı Azimüşşan’da sadece cebir ve kader meselesi değil, diğer bütün metafizik veya doğaüstü konulara yapılan atıfların asıl amacı bunların içyü­zünü göstermek veya İlahi sırlar üzerindeki perdeyi aralamak değildir. Çünkü bu muazzam kainâtin her santiminde bulu­nan büyük ve derin gerçekler ne insanın okuyabileceği bir kitaba sığabilir ne de insanların konuştuğu herhangi bir dil böyle bir anlatımı ifade edebilir. Bu gerçeklerin anlatılması ve anlaşılması için ezelî ve ebedî bir hayat gerekir, sayısız sayfalara ihtiyaç duyulur, ifade edilmesi için şimdiye kadar aklın icat edemediği bir dil ve dinlemek için sessiz aklî işit­me gerekir.

“De ki: “Eğer Rabbimin kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkeb olsa, muhakkak ki, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar daha yardımcı getirsek bile.” (Ei-Kehf: 109)

Ayrıca, bunlar açıklansaydi bile, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine bahşedilen sınırlı zihinsel güç ve yetenekle insan bunları anlamazdı. İnsan aklını sununla kıyaslayın ki, eğer Aristo ve Pisagors zamanında bir kişi 20. yüzyılda hepi­mizin bildiği ve tanık olduğu telefon, sinema, radyo ve u-çakların ayrıntılarını açıklasaydı, bugün akılcılık ve aydınlan­manın önderleri olarak görülen bu düşünürlere delilik yaftası yapiştınlırdı. Ve eğer bugün, bundan bin yıl sonra ortaya çıkacak eşya ile ilgili bir açıklama yapılsa, bizim en büyük felsefeci bilim adamı ve düşünürümüz bile bunları anlaya-

maz. Bilinmesi ve anlaşılmasıyla ilgili güç ve yeteneğin in­sanda bulunduğu eşya ve meseleler işte böyledir. Yani bu­rada fark sadece kuvve ile fiil arasındadır.

Ancak, insanda bilme ve anlama yeteneği zaten olma­yan ve tasavvur bile edemediği şeylerin ona anlatılmasının ne yararı olabilirdi? Nitekim Kur ‘an şöyle buyuruyor:

“Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (gelecekleri­ni ve geçmişlerini) bilir. İnsanlar O’nun ilminden, O’nun iste­diğinden başkasını kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri ve yeri alır. Onların korunması O’nu yormaz.” (Ei -Bakara: 255)

Yani, bu gibi meselelere Kur’an-ı Kerim ‘de yapılan işa­retlerin amacı gerçeği anlatmak değil, insanların ahlâkî ve amelî menfa atlarıyla ilgili gaye ve hedeflere yardımcı olmak­tır. Gerçi, bazı yerlerde ve zamanlarda, bunlarla, gerçeği gö­rebilen gözler ve yüksek ruhanî basirete sahip olanlara biraz bilgi de bağışlanır ve bazı yerlerde ise bazı işaretler vardır ki biraz kafa yorma ve doğru düşünce ile bunların anlaşılması mümkündür. [25][25]

Kaza Ve Kader Meselesinin Anlatılmasının Amacı

Bundan anlaşılıyor ki, Kelamüllah’ta kaza ve kader me­selesine yapılan işaretlerin asıl amacı bize, zaten bizde an­lama yeteneği ve gücü bulunmayan şeyleri bize anlatmak değildir. Asıl amaçlanan sadece şudur: İnsanda inanç, te­vazu, Allah’a tevekkül, sabır, direnç, kararlılık ve dünyevi güçlere karşı cesaret ve korkusuzluk gibi meziyetlerin yara­tılması onun umutsuzluk, karamsarlık, korku, haset, rekabet ve hırs gibi duygulardan uzaklaşabilmesi için güçlü bir kişilige ve ahlâka sahip olması ve bu kişiliği ve güze! ahlâkı sa­yesinde hak, doğruluk ve dürüstlük çizgisinden ayrılmaması, bu erdemlerin benimsenmesi için diğer kimselere davet ve tebliğde bulunması, bu amaç uğruna en zor engelleri aş­maya çalışması, her türlü sıkıntılara göğüs germesi ve her türlü zorluk ve sınavlardan başarıyla geçmesi, Allah’tan baş­ka kimseden zarar geleceğine inanmaması, kimseden zerre kadar bir yarar ummaması, imkânsızlıklar ve zorluklarda umudunu yitirmemesi, sahip olduğu mal ve mülke ve im­kânlara gereğinden fazla güvenmemesi, hayatın çeşitli dö-nemeçlerindeki başarısızlıklarından dolayı düş kırıklığına uğ­ramaması ve başarılarından dolayı böbürlenmemesi ve baş1 kaldırmamasıdır. Örneğin, aşağıdaki ayetlerde bu asıl amaç açıkça dile getirilmiştir:

“Bazı insanlar vardır ki, Allah’a eş ve ortak edinir, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler, Allah için daha çok sevgi beslerler. Bütün kuvvet ve kudretin Allah’ta oldu­ğunu, azabının çok şiddetli bulunduğunu anlayıp gördükleri zaman nefislerine zulmedenleri görsen.1′ (Ei-Bakara: 165)

“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Gani ve bizzatihi hamde lâyıktır.” (Fâtır: 15)

“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla ona yönel. O, Maş-rıkın da Mağribin de Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nu kendine vekil edin.” (Ei-Müzzemmü: 8-9)

“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin sahibi Allah’tır. Sizin için Allah’tan başka dost ve yardımcı yoktur.” (El-Bakara: 107)

“Eğer Allah size yardım edecek olursa size galip gele­cek yoktur. Eğer sizi mağlup ve yardımsız bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-İİmran: 160)

“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, Sen istediğine mülkü verirsin, istediğinden de alırsın. Dilediğini aziz ve dile­diğini zelil eylersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kaadİrSİn.” (Âl-i İmran: 26)

“De ki: “Lütuf ve inayet Allah’ın elindedir. İstediğine ve­rir. Allah’ın lutfu boldur ve O, her şeyi bilicidir.” Rahmeti ile istediğine imtiyaz verir. Allah, büyük fazl sahibidir.” (Ai-i imran: 73-74)

“Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Dilediğinin rızkını bolca verir, dilediğinin rızkını ölçülü olarak verir. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)

“Allah, rızık hususunda sizin bir kısmınızı bir kısmınıza ÜStÜn kildi.” (En-Nahl:71)

“Eğer, Allah sana bir zarar isabet ettirirse onu O’ndan başka giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse, O’nun fazlını geri çeviren bulunmaz. Allah, ihsan ve fazlını kulların­dan dilediğine nasib eder. Allah Gafurdur, Rahimdir.” (Yunus:

“Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler.” (Ei-Bakara: 102)

“De ki: “Bize, ancak Allah’ın yazdığı isabet eder. O, bi­zim mevlâmızdır. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.”

“Bir kimseye Allah’ın izni olmadıkça ölüm yoktur. Bu, va’desiyle yazılmış bir yazıdır.” (ai-i İmran: 145)

“Onlar sana açıklamadıkları şeyi nefislerinde (içlerinde) gizlerler. Eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada öldürül-mezdik derler. De ki: “Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlarınız öldürülüp, düşe­cekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.”(Â!-i imran: 154) O halde, Kur’an-ı Kerim’de kadere iman etmekle ilgili olarak yer alan öğretinin asıl amacı, insanın dünyada hiçbir gücün kâr veya zarar verme yetkisine sahip olmamasına inanmasını, sadece Allah’ı fail, etkin, kâr veya zarar verici olarak kabul etmesini, bütün işlerinde sadece O’na güven­mesini, mahlûkata karşı rezil-ü rüsva olmamasını ve eğer rahata ve refaha kavuşmuşsa, bundan dolayı böbürlenmemeşini, kibir ve bencilliği kendi nefsine yerleştirmemesini ve Allah’ın dünyasında isyan ve tuğyan etmemesini sağlamak­tır, îşte bu husus, Hadîd Sûresinde şöyle dile getirilmiştir:

“Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musi­bet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (!evh-i mahfuz) yazılmış olmasın. Bu da Allah’a göre kolay­dır. Bunun, önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip eli­nizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize geçen ile de sevinip şimarmamanız için (size beyan eyledik). Allah, dünya nimeti ile böbürlenen kibirliyi sevmez.” {Ei-Hadîd: 22-23) [26][26]

Pratik Hayatta Kader İnancının Yararları

Hazreti Peygamber (a.s.) Müslümanların hayatlarının tüm işlerinde bu ruhu yaratmaya çalışıyordu; zira bu ahlâk ve fazileti derinden etkiler. Eğer insanların yüreklerinde bu fikir iyice kök salarsa, birçok büyük siyasi ve sosyal sorunlar kendiliğinden çözümlenir, hatta doğmaz bile. Örneğin, şu iki hadise bakın:

Hz. Ebu Hüreyre’nin bir rivayetine göre Resulullah şöyie buyurmuştur:

Bir kadın için, temettülerinde ve nazlarında başka birisi ortak olmasın ve nzık kasesi sadece kendisine kalsın gibi bir düşünce ile diğer kardeşi, yani kumasının boşanma talebin­de bulunması helâl değildir. Çünkü o zaten mukadder olanı alacaktır.”[27][27]

Diğer hadis-i şerif Ebu Said el-Hudri (r.a.) tarafından ri­vayet edilmiştir.

Buna göre bir gazvede Müslümanların eline birçok ca­riye geçti. Müslümanlar onlarla temettü etti (onlardan yarar­landı, onlarla yattı), ama çocuk olmasın diye “azl”[28][28] eyledi. Sonra herkes Resulullah ‘tan bunun hükmünü sordu. Resu-lullah olayı öğrendikten sonra, “Siz gerçekten böyle mi yapıyorsunuz?” diye sordu.

Aynı soruyu üç kez tekrarladı. Daha sonra şöyle buyur­du:

“Kıyamet gününe kadar doğacak olan çocuklar zaten doğacaktır.”

Bu iki hadiste işaret edilen ilkeleri yayarak kendi yaşan­tımızla ilgili konularda uygulamaya başlarsak, dünyanın hu­zur ve sükûnunu bozan ekonomik çekişme ve mücadele düşünün ne kadar çabuk sona erecektir? Böyle bir durumda ne kimse kendi rızkının başkası tarafından gasp edildiğini düşünecek, ne kendi rızkını korumak için mücadele edecek, ne sermayeci ve işçi sorunu ortaya çıkacak ve nede çiftçi-toprak ağası kavgası çıkacak, ne Kruger ve Besil Zuharov ve ne de Lenin ve Stalin ortaya çıkacaktır. Ne ekonomik ve sosyal zorlukların halli İçin kürtaj veya aile planlamasına başvurulacak, ne de Allah’ın düzeninde reform yapılmaya çalışılacaktır.

Bu ve buna benzer sayısız ahlâki ve pratik yararlar İs­lâm’ın kaza ve kader öğretilerinden sağlanır ve zâten bu yararların elde edilmesi amaç edinilmişti. Ama talihsizliği­mize bakın ki, biz bunun pratik ve ahlâkî yönünü göz ardı edip bütün dikkatlerimizi felsefî yönüne çevirdik ve kafa ya­pımıza ve keyfimize göre halkın dilinden doğan felsefî me­seleleri Allah’ın ve Resulünün kelâmıyla çözümlemeye baş­ladık. Oysa ne Kur’an-ı Kerim bize doğaötesi öğretiler için indirilmişti ne de Hz. Muhammed’in (a.s.) bi’setinin gayesi onun bir felsefe profesörü gibi davranmasıydı. Ayrıca, Allah ve Resulü hiç bir zaman kendi yaşantılarımızın amelî işlerini bir yana bırakıp din ve dünyaya hiçbir yaran olmayan bu doğaötesi veya metafizik sorunlarla uğraşmamızdan hoş­lanmamıştı, [29][29]

Çelişkinin Analizi

Bu temel ilkeyi gözünüzün önünde bulundurarak gelin şimdi şu soruyu cevaplamaya çalışalım Kur’an-ı Kerimin asıl kader meselesinden bahsetmeden önce diğer konularla da, bu konuyla ilgili olarak yaptığı bazı işaretler ve tesbitlerde gerçekten çelişkiler var mıdır?

Eğer bir şeyin çeşitli nedenlere bağlı olduğu söyleniyor­sa, çelişki, ancak sadece tek bir nedeni gösterildiği zaman söz konusu olur. Eğer o şeyin gerçekten çeşitli nedenleri ve gerekçeleri varsa, onu bazen bir nedene bazen de başka bir nedene bağlamak çelişki doğurmaz. Şimdi, meselâ, diyelim ki, biz bazen bir kâğıt parçasının suyla ıslandığını, bazen ateşle ve bazende toprakla ıslandığını söylüyoruz; böyle bir durumda ifademiz çelişkili olur. Çünkü bir kâğıdın ıslanma­sının sadece bir tek nedeni olabilir. Ama diyelim ki, biz bir ülkenin zaptedilmesinden bahsediyoruz. O zaman biz diye­biliriz ki, o ülkeyi filanca kral fethetti yahut falan general ve­ya komutan fethetti; aynı zamanda, o ülkenin fethini ilgili or­duya, devlete ve hatta ordudaki her askere mâl edebiliriz. Şimdi bu değişik ifadeler için tenakuz veya çelişki hükmü verilmez, zira fetih olayı bu nedenlerden hepsine veya tek bi­rine bağlanabilir.

Sonra eğer bir şeyde değişik illet veya nedenlerin etkileri öylesine birbirine karışmış ise, muhatabın aklı o nedenlerin her birinin etkisini ayrı ayrı belirleyemez veyahut böyle bir analiz veya hesabı anlayamazsa bu durumda mütekellim (konuşan) için en iyi yol genel olarak onu her nedene bağ­lamak olacaktır ve eğer muhatap herhangi bir yanlış anlama nedeniyle o şeyi sadece bir illete veya nedene bağlıyorsa, onu düzeltecektir örneğin, bu fetih olayını ele alalım. Bunda kral, başkomutan, ordu, devlet ve bireysel olarak her askerin güçleri bir araya gelmiştir, ama bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, biz herhangi bir analiz, hesap veya değerlen­dirme ile bu olayda her birinin ne kadar payı olduğunu sap-tayamayız. Dolayısıyla, en doğrusu, bu olayı genelde hep­sine mal etmek ve eğer bir kişi bunu sadece tek bir unsura maletmeye çalışıyorsa, onun bu hareketini düzeltmek ve yalanlamak olacaktır.

Aynı durum insanın fiilleri için de geçerlidir. Bir insan­dan sadır olan her fiilin çeşitli nedenleri olur ve bunun or­taya çıkması veya gerçekleşmesinde her nedenin bir payı olur. Örneğin, şu anda ben bir şeyler yazıyorum. Benim bu yazma fiilimin analiz edilmesi halinde bunda bir dizi neden­lerin bulunduğu görülecektir, örneğin, yazmak için benim iradem ve özgürlüğüm, bu iradeye göre zihnim ve bedeni­min tüm güçlerinin çalışması ve sınırsız ve hesapsız olan dış aüçlerin, ki bunların bir çoğunu ben de bilmiyorum, bana yardımcı olmaları.

Sonra bu nedenleri ayrı ayrı analiz edin. Şu anda bu fii­limin yardımcısı olan bu sayısız dış güçlerden hiçbirini ne ben yarattım ne sağladım ve ne de onları bana yardımcı ol­maları için mecbur kılacak gücüm vardır. Bunları yaratan Yüce Allah’tır ve onları öyle sağlamıştır ki, ben yazmaya ni­yetlendiğim zaman bütün bu güçler bana yardım etmeye başlar ve bana yardımcı olmadıkları zaman da ben bir şey yazamam.

Aynı şekilde kendime baktığım ve kendimi incelediğim zaman da şu gerçekleri, görüyorum: Benim varolmam, be­nim yaşamam, benim “ahsen-i takvim” üzerinde olmam, yazma işine katılan bedenimin organlarının sapasağlam olmaları, bende bu fiili yapmam için kullandığım doğal güç­lerin bulunması ve kafamda hafıza, tefekkür, ilim ve diğer bazı özelliklerin bulunması, bunların hiçbiri ne ustalığımın bir sonucudur ne de yetkilerimin içindedir,

Bunların hepsini Allahü Teala öyle yaratmıştır ki, ben yazmaya kalkışınca bütün bu şeyler bana yardımcı olur ve eğer bunlardan herhangi bir şey bana yardımcı olmazsa ben yazma işlerinde başarılı olamam.

Benim beğeni, irade ve yetkime gelince, bunun ger­çekten ne olduğunu da bilmiyorum. Benim önce sadece bazı dış etkenler ve bazı iç etkenlerle yazma isteğim doğu­yor. Sonra, bunu kayda geçirip geçirmeyeceğirni düşünüyo­rum. Sonra iki yönünü ölçtükten sonra yazma seçimini ya­pıyorum. Yazma işi kuvveden fiile geçerken organlarımı ha­reketlendiriyorum. Kısacası, yazma isteğimden başlayarak fiilen yazmaya başladığım an arasında geçen hiçbir şeyin yaratıcısı ben değilim. Hatta ben istek ve fiile başlama arasında kaç adet iç gücün bulunduğunu ve bu işte onların ne kadar paylan olduğunu da bilmiyorum. Ancak vicdanen kendimde şu hususu buluyorum ki, istek ile fiile başlama arasında benim fiili gerçekleştirme veya o fiili terketme ara­sında bir şeyi özgürce benimseyeceğim bir nokta kesinlikle vardır. Ve ben bir yönünü özgürce benimsedikten sonra kendimde, benimsediğim işe göre kendi iç imkânlarımı ve kaynaklarını ve dış nedenlerini kullanma gücünü hissediyo­rum. Ben bu yetki ve irade özgürlüğümü herhangi bir delile ispatiayamam. Ancak hiçbir delil benim veya herhangi bir insanın zihninden bu vicdanî duyguyu silemez, hatta aşırı cebirci olan kendi felsefi görüşü nedeniyle bunu ne kadar inkâr ederse etsin, bir kişinin vicdanı bile bu duygudan yok­sun değildir.

Bu bahsimizden anlaşılıyor ki, yazma fiilinde yer alan neden ve etkenler üç ayrı noktada toplanabilir:

1) Benim yazmaya niyetlenmemden önce oluşmaları gerekli olan iç ve dış nedenler dizisi.

2) Yazma kararını vermemle ilgili iradem.

3) Yazma fiilimin gerçekleşmesini mümkün kılan iç ve dış nedenler dizisi.

Bu üç dizi ile ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz gibi, bi­rinci ve üçüncü dizide yer alan nedenleri Ailahü Teala sağ­lamıştır ve bunlardan hiçbiri üzerinde tasarrufum yoktur. Bu ‘açıdan, benim yazma fiilim, bu hususta “inayetine” nail olduğum Allah’a malolacaktır. Ortadaki zincir halkasına ge­lince, bu bana malolacaktır, çünkü ben bir çeşit özgür irade ve yetkimi kullandım ve bir açıdan da, Allah’a malolacaktır, çünkü O kendi belirlediği sınırların içinde bende irade gücü yarattı ve benim özgürce yetkimi kullanmama imkân verdi.

Kendi başına bir hareketten başka bir şey olmayan mü­cerret veya soyut bir fiilin özü budur. Ancak insan fiilleri bazı izafî ve itibarî yönleriyle kendi içlerinde iki yöne sahiptir. Biri hayır ve diğeri şer yönü. Soyut fiile ne hayır ne de şer dam­gası vurulabilir. Ancak insanın niyeti onu iyi de yapabilir, kötü de. Örneğin, ben yolda yürürken bir altın sikke buluyo­rum ve alıyorum. Benim onu almam salt bir harekettir ve bu iyilik veya kötülükten yoksundur. Ama bunu kaldırırken ni­yetim, başka birinin malından haksız kazanç sağlamak ise bu serdir ve eğer niyetim, sahibini bulup ona geri vermek ise bu hayırdır. İlk durumda niyetime başka bir gücün tah­riki de katılmıştır ki buna “şeytan” adı verilebilir. Benim bu fiilim üç nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Şeytana ve (3) Kendime. İkinci durumda bu fiil iki nedene bağlanabilir: (1) Allah’a, (2) Kendime.

Bu gösteriyor ki, biz her insanî hareketi iki veya üç illete bağlayabiliriz, ama bu harekette bu illetlerin etkilerinin hangi oranda olduğunu biz hiçbir şekilde anlayamayız, özellikle, bu hesap bu bakımdan daha da karışık hale gelir: Bu etkile­rin oranı tüm insanların fiillerinde aynı değil, aksine her in­sanın fiilinde farklıdır. Zira her insanın içinde onun özgür yetkisi ve çaresizliklerinin oranları değişik olur. Bazıları Al­lah’tan müthiş bir fark etme gücü, daha doğru karar yete­neği, melekliğe doğru daha çok meyil ve şeytanî vesveselere karşı daha çok dirençle verilmiş ve bazılarında bu özellikler daha az miktardadır. Her insanda değişik oranda olan bu çok ve az özellikler, fiillerindeki kişisel sorumluluğun az veya çok olmasına neden olur. Böyle bir durumda fiillerde, ge­nellikle tüm insanî fiillerde insan, Allah ve Şeytanın etkileri­nin aynı oranda olduğunu söylemek mümkün değildir.

O halde, yukarıda işaret edildiği gibi, insanî fiillerin bu nedenlere bağlı olduğunu söylemenin en iyi şekli, onları aynı zamanda genellikle tüm nedenlere bağlamak yahut, bazen birine bazende diğerine bağlamaktan başka bir çare yoktur ve eğer bir kişi yanlışlıkla onları sadece bir nedene bağlayıp diğer nedenleri görmezlikten geliyorsa, düzeltilmeli ve lanlanmahdır.

İşte tam bu yöntem Kur ‘an-ı Kerim tarafından benim­senmiştir. Eğer siz Kur’an-i Kerim ‘de cebir ve kader meşe-iesine yapılan atıfları incelerseniz, onları şu başlıklar altında toplayabilirsiniz: [30][30]

1) Tüm İşlerin Allah-Ü Teala’ya Bağlanması

“Onlara bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah katındandır” der­ler. Şayet onlara bir fenalık dokunsa: “Bu senin yüzünden-^ dir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” (Nisa: 78)

“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa işte o, her şeye kadirdir.” (H-En’am: 17)

“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir.”(İbrahim: 4)

“Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine Ömür verilenin ömrünün artması veya­hut eksiltilmesi muhakkak bir kitaba yazılıdır.” (Fatır: ıi)

“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğinin rız­kını yayar (dilediğininkini de) kısar. O her şeyi bilendir.” (Eş-Şura: 12)

“Eğer Allah, kullarına rızkını bollaştırsaydı yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, istediği miktarı indirir. Şüp­hesiz O, kullarının bütün hallerinden haberdardır. Her şeyi görendir.” (Eş-Şura:27) [31][31]

2) İyi Fiilin, Kula Bağlanması

“Doğrusu, hiç bir günahkâr, diğerinin günahını yüklen­mez. İnsan için, ancak çalıştığı vardır.” (En-Necm: 38-39)

“Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği kadarı ile mü­kellef kılar. Herkesin kazandığı lehine, yaptığı (kötülük) ken­di aleyhinedir.” (Ei-Bakara: 286)

“İste bu (ayetler) birer öğüttür. Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar.” (El-Muzemmil: 19) [32][32]

3) İyi Fiilin Kula Bağlanması

“İman edip amel-i salih işleyenlere mükafatlan tasta­mam verilir. Allah zalimleri sevmez.1′ (âi-i İmran: 57)

“Sen yine deT Kendisini görmeden Allah’tan korkan ve namaz kılanları ikaz etmeye devam et. Kim temizliği seçiyor­sa kendisi için seçiyor. Her şey Allah’a dönücüdür.” (Fatır:i8)

“Doğrusu, doğruluğu getiren ve doğruluğu kabul eden-Ilr takvaya erenlerdir.” (Ez-Zümer: 33)

Rabbimiz AllahV deyip de sonra bunda doğruluğa [33][33]

4) Kötü Fiilin Allah’a Bağlanması

“Siz, Allah’ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Al­lah’ın saptırdığını hidayete yol yoktur.” (En-Nisa: 88)

“Allah’ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kur­tarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir.” (B-Maide: 4i)

“Allah dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de öyle dar ve kasvetli eder ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. İşte böylece iman etmeyenleri Allah, murdar azap ile azaplandinr.” (El-En’am: 125)

“Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulaklarına ağırlık veririz. Kur’an’da tek (eşsiz) olarak Rabbini andığın vakit senden nefretle arkalarına dönüp giderler.” (El- İsra: 46) [34][34]

5) Kötü Fiilin Şeytan’a Bağlanması

“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı ediyor” (Bakara: 268)

emrediyor.” (Bakara: 268)

“Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir. Böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur.” (Nemi: 24) [35][35]

6) Kötü Fiilin Kullara Maledilmesi

“Sana isabet eden her kötülük kendindendir.”(En-Nisa: 79)

“Hakkı tanımayanları azapla korkutsan da, korkutmaz­san da birdir. Onlar iman etmezler.” (El-Bakara: 6)

“İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, Onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar,” (Bakara: 39)

“Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gös­terdik. Onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Amellerinin ce­zası olarak onları şiddetli sayha yakalayıp helak etti.” (Fussilet:

“Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Muhakkak siz yaptı­ğınız şeylerin cezasını çekeceksiniz.” (Et-Tahrim: 7)

“Hayır, öyle değil. Bilakis, siz yetime ikram etmezsiniz. Fakirleri doyurmak için birbirinizi teşvik ve terğib etmezsi­niz.” (EI-Fecr: 17-18)

“Kim de bir zerre ağırlığınca şerr işlerse onu (cezasını) görür.” (Ez-Züzâi: 8) [36][36]

7) Hayrın Başlangıcı İnsandan Ve Tamamlanması Allah’tandır

“De ki: “Şüphesiz, Allah dilediğini dalâlete düşürür, gönlünü kendine çevirdiklerini dedoğru yola iletir.”(Er-RaTd: 27) [37][37]

8) Şerrin başlangıcı insandan, tamamlanması da Allah’tandır

“Kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygam­bere meşakkat veren ve Müslümanların yolundan başka yo­la giden kimseye sevdiğini (döndüğü sapıklığı) veririz.” (En-Nisa 115) [38][38]

9) İnsanın Kendi Günahının Sorumluluğunu Allah’a Yükleyip Kurtulmaya Çalışırken Yalanlanmıştır

“Eğer Rahman dileseydi, onlara (meleklere) tapmazdık” dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgisi yok. Onlar yalan söylüyorlar” (Ez-Zuhruf: 20)

“Müşrikler fena bir iş işlediklerinde: “Babalarımızı bu­nun üzerinde bulduk. Allah, bizi bununla emretti” derler. De ki: “Allah hiç bir zaman kötülüğü emretmez. Allah üzerine bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?” (H-A’raf: 28) [39][39]

10) Ve Ne Zaman Ki İnsan Her Şeyi Kendine Mal Etmeye Çalıştı Ve “Takdir-İ İlâhf’yi İnkâr Etti, O Zaman Da Yalanlandı

“Ve eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada (savaş ala­nında) Öldürüimezdik” derler. De ki:”Eğer siz evlerinizde kal­mış olsaydınız bile ölecekleri yazılmış olanlar, öldürülüp, dü­şecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.” (ai-i imran: 154) [40][40]

Gerçeğin Üzerindeki Örtünün Kaldırılması

Yukarıdaki bahis, Kur’an-ı Kerim de Cebir ve Kader me­selesiyle ilgili olarak çeşitli vesilelerle yapılan işaretlerde as­lında bir çelişki veya tutarsızlığın olmadığını ortaya koymak­tadır. Ancak şu husus henüz açıklık kazanmamıştır: Mah-lûkatlar âleminde insan belli bir ayıracalığa mı sahiptir ki, bir yandan, tüm varlıklar gibi Allah’a bağlıdır, İlahi kanunlara esirdir ve çaresizdir ve diğer yandan, kendi fiilleri bakımın­dan özgürdür, kendi yaptıklarından sorumludur, kendi hare­ket ve davranışlarından dolayı hesap vermek zorundadır ve ceza veya ödüle layıktır? Ayrıca, eğer insanın hali buysa ve hayatı cebir ve özgürlüklerin birbiriyle acayip bir karışıklık içinde ise adaletin sağlanması mümkün mü dür? Bu nasıl bir düzendir? Zira gerçek adaleti sağlamak ve ceza veya ödülle ilgili karar vermek, insanın kendi fiilleri için ne kadar sorumlu olduğunun tesbitini yapabilmek araştırılmadan mümkün değildir. Sorumluluk belirlenmeden bir insanın fiil­lerinde özgür iradesinin ve yetkisinin payının ne kadar ol­duğu saptanamaz. İşte bu meseleyi tetkik ederken Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bunun öylesine doyurucu cevabını buluruz ki, dünyanın hiçbir kitabında veya insan fen ve bili­minde bulmak mümkün değildir. [41][41]

Mahlûkat Veya Yaratıklarda İnsanın Seçkin Konumu

Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, insanın doğuşundan önce dünyada var olan yaratıkların ne kadar çeşidi varsa, onların hepsi kendi doğaları açısından itaatkârdı.8 Onlara yetki ve irade gücü hiç verilmemişti. Onların işi, sadece kendilerine verilen görevi bir yasa ve düzen çerçevesinde zerre kadar itaatsizlik etmeden yerine getirmekti. Bu yara­tıkların en üstünü meleklerdi ki, haklarındaki İlahi buyruk şöyledir:

“Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeye karşı isyan et­mezler. Kendilerine emrolunan şeyi yaparlar.” (Et-Tahrim: 6)

Aynı şey, uzaydaki muhteşem varlıklar ve cisimler için de geçerliydi:

“Güneş kendi karargâhında yürür. Bu, gâlib, kadir ve alîm olan Allah’ın takdiridir. Aya da menziller takdir ettik. Nihayet o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur. Güneş aya yetişemez. Gece de gündüzü geçemez. Hepsi bi­rer felekte yüzerler.” (Yasin: 38-40)

Bu kuraldan, burada bahsedilmeyen sadece cinler müstesnadır. Kur’an’-dan Öğrendiğimize göre cinlerin yaşantılarında da cebir ve ihtiyar birbirine tanşmış durumdadır ve amellerinin bir bölümünde özgür ve sorumludur­lar. Ancak, hangi özelliklerden dolayı insan yeryüzünün halifesi seçilmişse, cinler onlara sahip değildir.

Yer ve göğün diğer yaratıkları da aynı durumda idi:

“Hepsi O’na boyun eğicidirler.” (Er-Rûm: 26)

“O’na ibadetten asla kibirlenip usanmazlar. Gece ve gündüz teşbih ederek bundan usanmazlar.” (Ei-Enbiyâ: 19-20)

Sonra Cenab-ı Hak yarattığı mahlukâttan birine o za­mana kadar kimseye vermediği emaneti vermek istedi. Ve gökler ve yerin mahlukâttan her birine o emaneti sundu, ama hepsi bir ağızla bu hususta kendi beceriksizlik ve ta­hammülsüzlüklerini belirterek emaneti kabul etmeyeceğini bildirdi. Nihayet, Allahü Teala yaratıklarının en modern serisi oian insana aynı teklifte bulundu. İnsan, başka mahlûkların kabul etmeye cesaret edemediği bu emaneti hemen kabul etti. :

“Biz emaneti göklere, yer ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Bundan endişe ettiler. O e-maneti insan yüklendi. Çünkü o, nefsine zulümkâr ve çok cahildir. (Çünkü bu kadar ağır yükün sorumluluğunu bil­mez).” (EI-Ahzab: 72)

Bu emanet ne idi? Allahü Tealanın sıfat, ilim, kudret, yetki, irade ve egemenliğinin yansıması ki o zamana kadar

başka hiçbir yaratığa verilmemişti. Ne uzaydaki cisimlere, ne dağlara, ne de dünyadaki herhangi bir mahlûka. Sadece insan kendi doğası açısından böylesine bir yansımayı kabul-lenebilirdi. Nitekim bu yükü kabul etti ve bu nedenle, Al­lah’ın hilâfeti ve naipliği veya vekâletine nail oldu:

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi.” (Bakara: 30)

Bu emaneti taşıyan yeryüzünün bu halifesini diğer yara­tıklardan üstün kılan özelliği, doğası itibarıyla itaatkâr olarak yaratılmamasıydı.9 Diğer bütün mahlûkat gibi küllî nizama, kanun ve diğer İlahî hudutlara bağlı kılınmasına rağmen ona öyle bir güç ve yetenek verilmiştir ki, bununla, diğer yara­tıkların tersine belli bir daire içinde zorunlu itaatten özgür olup boyun eğmek veya baş kaldırma serbestisine sahiptir. Bu öyle bir farktır ki, İlâhi Kelâm üzerine kafa yoran biri açıkça görebilir. Kur ‘an-ı Kerim’de insanın dışında hiçbir yaratık göremezsiniz ki, kendisine itaat ve isyan, bağlılık ve itaatsizlik, Allah’ın hududuna uymak veya onları aşmak gibi hususlara atıf yapılmış olsun ve itaat yüzünden ödüle ve itaatsizlik nedeniyle cezaya layık olduğu belirtilmiş olsun. Sadece insan hakkında şu ifadelere yer verilmiştir:

«dil “Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneyenler, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Bakara: 229)

Bu husus çeşitli ayetlerde dile getirilmiştir: (Yunus: 99 ve En’am: 107) v.s, öu da Allahın insanı zorla şirkten alıkoymak ve imana mecbur etmek iste­mediğini göstermektedir.

“Ve Rablerinin emrinden asi olarak çıktılar.” (Ei-A’raf: 77)

“Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman İSderdİ.” (Yunus: 99)

Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazdı.” (En’am: 107)

“Tagût’un huzurunda muhakeme olunmayı isterler. Halbuki, onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” (En-Nisa: 60}

“Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi nefislerine zul­mettiler.” (El-A’raf: 160)

“Allah ve Resulüne itaat edeni Allah, ağaçları altından akan Cennetlere koyar ki, orada ebedî kalırlar. Bu da büyük bir zaferdir. Allah ve Resulüne asî olup sınırlarını tecavüz edeni ebedî kalmak üzere Cehenneme sokar. Ona rezil edici azap vardır.” (En-Nisa: 13-14)

Bu ve buna benzer ayetler gösteriyor ki, insanda, diğer bütün yaratıkların aksine öyle bir güç ve yetenek vardır ki, ona göre itaat veya itaatsizlik her ikisini yapabilir ve işte bu güç ve yeteneği yanlış ya da doğru kullanmasıyla felah veya hüsrana, ceza veya ödüle layık olur. [42][42]

Hidâyet Ve Dalâlet

Kur’an-ı Azimüşşan bu meseleyi biraz daha açmaktadır. Diyor ki, Yüce Allah, insanın doğasında iyi ile kötü arasında ayırım yapma yeteneği bulundurmaktadır:

“Ona kötülüğünü ve takvasını ilham etti” (Eş-Şems: 8) Ona gerek iyi gerekse kötü yolu gösterdi:

“Ona iki yol gösterdik.” (Ei-Beied: ıo)

Sonra kendisine istediği yolu seçme yetki ve serbestisi verdi:

“İsteyen onunla Rabbine bir yol tutar.” (Ei-insan: 29)

“Öyle ise dinleyen iman etsin, dinleyen inkar etsin. “(Kehf:

Bir yandan insanı kandırmak ve kötü yola düşürmek için ezelî düşmanı şeytan vardır ki, ona kötü yolu süslü ola­rak gösterir ve doğru yoldan sapması için teşvik eder:

“İblis: “Ey Rabbim, beni azdırdığın şeye karşılık ben de yeryüzünde onlara fenalıkları süsleyeceğim ve hepsini azdı­racağım.7′ (El-Hicr:39)

Ve diğer yandan insana doğru yolun, kötü yoldan daha iyi ve üstün olduğunu göstermeleri için:

“Peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlık kitaplarla gelmişlerdi.” (Fatm 25)

Böylece, insanın kendi içinde ve çevresinde değişik güçler ve etkenler olup, bazıları kötülüğe bazıları da iyiliğe doğru çekmektedir. Kendisine bu güç ve etkenler arasında ayırım yapma yeteneği verilmiştir. Kendi yolunu kendi bul­ması için gözler verilmiş, beğendiği yolda yüremesini sağla­yacak kuvvet ve kudrete sahip hale getirilmiştir. Kötülük yolunu seçtiği zaman Allahu Teala, yazgısına yazılmış olan tüm doğal ve dış güç ve yetenekleri kendisine bağlı kılar ve yolunu kolaylaştırır. Aynı şekilde, iyi yolu seçtiği zaman bu yoi da kendisine kolay kılınır;

“O halde, Allah yolunda mal verirse ve Allah’tan korka­rak iş yaparsa ve iyiliği tasdik ederse, biz de ona kolaylık ve rahatı müyesser kılarız. Amma, cimrilik edip kendisini müs­tağni görene, ve iyiliği tekzip edene güçlüğü ve rahatsızlığı müyesser eyleriz.” (Ei-Ley|: 5-10)

Doğru yoldan sapan ve sapıklığı benimseyen bir kişinin vicdanında onu doğru yola davet etmeye devam eden İlahi bir güç yine varolur. Ancak kendi sapkınlığında ısrar etmesi halinde bu güç zayıflar ve dalâlet hastalığı iyice büyür:

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah hastalıklarını artirdl.” (Bakara: 10)

Ve öyle bir vakit gelir ki, bu güç yok olur, tamamen et­kisiz kalır ve o kişinin kalp, göz ve kulakları öylesine mühür­lenir ki, hak sözü anlayamaz, ışığı göremez, hak sesini dinle­yemez olur ve hidâyetin tüm yollan kendisine kapanır.

“Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vur­muştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.1′ (Bakara: 7)

Ancak bu demek değildir ki, insan kuvveti, kudreti ve özgürlüğü sınırsızdır ve kendisine kadercilerin farzettiği bü-tün yetkiler verilmiştir. Asla. İnsana verilen yetki ve özgürlük, Yüce Allah’ın tedbir-i külli ve tedbir-i cüzî için belirlediği ka­nun ve kurallara bağlıdır, çünkü bütün bu evren ve varlıklar dünyası onlara göre işlemekte ve ayakta durmaktadır. Ev­renin düzeninde insanın gücü ve manevi, psikolojik ve be­densel güçleri için Allah’ın belirlediği sınırlan kendisi zerre kadar geçme gücüne sahip değildir. Demek ki, bu gerçek olduğu gibi duruyor:

“Gerçekten biz her şeyi bir takdirle yarattık.”(Ei-Kamer: 49)

“Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Et-Taiâfc 3)

“O, bütün kulları üzerinde kahirdir,” (Ei-En’am: 18) [43][43]

Adalet, Ceza Ve Ödül

İşte bu noktada gerçek adaleti sağlayanın Allah’tan baş­ka kimsenin olmadığı da kesinleşmiş oluyor. Çünkü, insa­noğlunun yetki ve özgürlüğe sahip olduğu sınırlar Allah ta­rafından belirlenmiştir ve ancak Allah, insanın amellerinde yetkisi ve özgürlüğünün payının ne olduğunu biliyor. Allah’ın insanın yetki ve özgürlüğünü sınırladığı çerçeve veya hudu­dun iki türü vardır: Birincisi, genellikle tüm insanoğlu için belirlenen hudüd, ikincisi, herkes için ayrı ayrı tayin edilen hudud. İlk tür hudud, kendi nitelikleri bakımından tüm insan ırkının yetki ve özgürlüklerini sınırlandırır. İkinci tür hudud ise herkesin durumuna göre değişir. Bu nedenle, bunlara göre her kişinin yaşamında yetkileri ve mecburiyetinin oran­ları farklıdır. İnsanın kendi amellerinden sorumlu olması ve sorumluluğu açısından ceza veya ödül alması, herkesin ken­di fiillerinde kullandığı orana bağlıdır ve bu öyle bir şeydir ki, bunu zerre kadar eksik veya fazlalıkla tartmak, değerlendir­mek ve ölçmek dünyanın hiçbir yargıç veya hakimi için mümkün değildir. Bu muhasebe, muhakeme ve değerlen­dirmeyi sadece Fâtır-üs Semavât ve’l-ard yapabilir ve ancak O, kıyamet gününde mahkemesini kuracaktır. İşte bu nok­taya Allah’ın kelâmında çeşitli yerlerde işaret edilmiştir:

“O gün tartmak haktır. Terazisi ağır gelenler felah bu­lanlardır. Tartısı hafif gelenler de ayetlerimize küfr ile zulme­der oldukları için kendilerine yazık edenlerdir” (Ei-A’raf: 8-9)

“Muhakkak ki, onların dönüşleri bizedir. Sonra onlanıjı hesaplarını görmek bize aittir.” (Gaşiye: 25-26)

“Bir zerre ağırlığında hayır işleyen onu (mükâfatını) gö| rür. Kim de bir zerre ağırlığınca şer işlerse onu (cezasını görür.” (Ez-Zilzâl: 7-8)

Kur ‘an- i Kerim, cebir ve kader meselesini ancak bı| kadar aydınlatır ve bu fizik ile etik bilimlerinde yer alan so-j runlar ile düğümleri çözümler. Metafizik veya doğaötesi so runlara gelince ki, bunlarla felsefeciler ile ilahiyatçılar uğj raşmaktadır. Yani, Allah’ın bilgisi, kudreti, makdurâtı, irâdes ve muratları (amaçlan) arasındaki ilişkiler ve O’nun eski bil­gileri, ezelî iradesi ve mutlak kudretinin yanında insanın naşı yetkili ve özgür irade sahibi olacağı gibi sorunlar, Kuran-, Kerim bunlardan sözetmemiştir, çünkü insan bunları anla-] tamaz. [44][44]

Cebir Ve Kader[45][45]

Kaderimiz önceden belirlenmiş midir? Başarılarımız, ba­şarısızlıklarımız, düşmemiz, kalkmamız, sapmamız ve dü­zelmemiz, rahatımız, sıkıntımız ve dünyada karşılaştığımız başka durumlarımızın belirlenmesi ve kararlaştırılması hiçbir payımız olmayan başka bir güç veya güçlerin aldığı kararla­rın sonucu mudur? Ve eğer böyle ise, biz tamamen mecbur ve çaresiz miyiz? Biz dünyada başkalarının oynattığı kuklalar gibi miyiz? Biz daha önceden yapılmış planın bir parçası mıyız? Ya da, herkesin rolü daha önceden belirlenmiş dünya sahnesindeki aktörleri miyiz?

Bu sorular, herhangi bir zaman dünya ve insan konu­sunda kafa yoran herkesin kafasını kurcalar. Filozof, bilim adamı, tarihçi, hukukçu, toplum, ahlâk ve dinle ilgili sorun­larla uğraşanların yanı sıra alelade insanların da bu düğümü çözmek için beyinlerini patlatmaları gerekir. Çünkü herkes bu noktaya gelince birden bire duruverir, daha ileriye, gi­demez ve doğru ya da yanlış tatmin edici bir cevap veya çö­züm ister.

Bu sorulan sadece bir “evet” veya “hayır’le cevaplamak istiyorsanız cevaplayın; belki de, bununla tatmin olursunuz. Ancak “evet” deyin ya da “hayır”, her iki durumda da sayısız sorular ortaya çıkar ki, bunları sizin “evet “veya “hayır”mızın cevaplaması mümkün değildir.

Eğer “evet” diyorsanız, o zaman şunu da kabul etmelisi­niz ki, taş, demir, ağaç, hayvan ve insan hiçbirinde gerçek bir fark yoktur. Hepsi gibi insan da kendisinin yapması ge­rekeni yapıyor ve kendisi için ne planlanmışsa ona göre hareket ediyor. Ne kendisi ne de onlar herhangi bir özgürlük ve yetkiye sahipler. Bir arının kovan yapması ve bir insanın demiryolu yapması arasında belki de derece farkı olabilir, ama nitelik bakımından herhangi bir fark yoktur. Zira, on­lara kovan ve demiryolu yaptıran başkasıdır. Her ikisi icat etme şerefinden yoksundur. Bundan sonra şunu da kabul etmelisiniz ki, dünyanın diğer eşyası gibi, insan da kendi fiillerinden sorumlu değildir. Bir insanın iyi amel işlemesi ve bir motorun iyi çalışması aynıdır. Bir kişinin bir suç işlemesi veya rezalet çıkarması bir dikiş makinasının kötü dikiş yap­ması da aynıdır. Ve durum böyle iken nasıl ki, “dürüst mo­tor”, “haylaz dikiş makinası”, “inançlı makina”, “ahlaksız çark” gibi ifadeler kullanmazsınız, bir insana da dürüst, hay­laz, inançlı, hilekâr veya ahlâksız gibi sıfatlar yakıştıramaz­sınız. Veya bu gibi tanımlar kullanıyorsanız (ki, bu hareke­tinizi de siz kendiniz yapmıyorsunuz, size yaptırılıyor), şunu anlayın ki, bunlar boş laflardır.

Sonra mesele bununla bitmiyor. Dinimiz, ahlâkımız, ya­salarımız, adli sistemimiz, polisimiz, hapishanelerimiz ve suçlarla ilgili soruşturma yapan müesseselerimiz, okulları­mız, eğitim kurumlarımız ve ıslah yerlerimiz hepsi yararsız ve anlamsız hale gelir. Gerçi bütün bu işler yürüyecek, bunların hiçbiri kapanmayacaktır, çünkü sizin görüşünüze göre bü­tün bu aktörler dünya sahnesinde kendileri için biçilen rolleri oynayacaktır. Ama gayet tabii ki, camilerde namaz kılanlar,; tapmaklarda putlara tapanlar, mahkemelerin yargıçları ve hırsızlık ile haydutluk yapanların hepsi hepsi sadece birer aktör haline gelir ve ibadet yerlerinden kumarhanelere ve hapishanelere kadar her şey büyük bir piyesin değişik perde ve aksesuarları oluverirse, demek ki, insanın tüm dini ve ahJ lâki yaşantısı sırf bir oyun veya gösteridir. Gecenin sessiz­liğinde huşu ile ibadet eden ile birinin evini soymaya çalışan ikisi de bu oyunda kendilerine verilen rolleri oynamaktadır. İkisi arasında, rejisörün birine ibadet eden kişi ve diğerine hırsız rolünü vermesinin dışında bir fark yoktur. Mahkeme­mizde hakim ne kadar ciddiyetle davaya bakıyor ve kendine göre adaleti sağlamak için ne kadar çaba harcıyorsa harca­sın, sizin görüşünüze göre onlar iddia ve savunma makamı ve sanık olup hepsi aktördür ve zavallılar, orada sadece bir oyun oynanırken gerçekten bir mahkemenin çalıştığını ve adaletin yerini bulacağını sanıyorlar. İşte, benim ilk sorula­rıma “evet” diye cevap vermenizin sonucu budur;

Peki, şimdi bu sorularıma “hayır” cevabı mı vereceksi­niz? Ama burada da bir zorluk var. Bu sorun, sadece bir “hayır” cevabıyla çözümlenecek gibi değildir. Mesele burada bitmeyecektir ve bununla sizin birçok gerçekleri yok sayma­nız gerekecektir, örneğin, insanın kaderinin önceden belir­lenmediği ve kaderin bir dış gücünün kararıyla oluşmadığını söylediğiniz zaman, herhalde olumsuz cevabınızın anlamı insanın kendi kaderini kendi belirlemesi olmalıdır. Yani ka­derinin ve kısmetinin kendi irade ve çabalarıyla oluştuğunu ima ediyorsunuz.

Bunun üzerine ilk soru olarak, bu ifadenizde “insan”dan neyi kastettiğiniz sorusu akla gelebilir. Bireyler mi yoksa, toplum veya ulus dediğimiz insanların büyük bir grubu mu? Yoksa, tüm insanlık mı? Eğer demek istediğiniz her insanın kendi kaderini kendi yaptığıysa, kaderi oluşturan şeylere bir göz atın ve söyleyin, insan bunların hangisi üzerinde tasarruf sahibidir? Kaderin oluşturulması için ilk gereken unsurlar arasında insanın organları, zihinsel ve bedensel güç ve yete-nekleri ve ahlâki özellikleridir. Bunların iyi ve yerinde olması, bozulması, dengeli ve dengesiz oiuşundaki azalma ve çoğal­ma kaderini kesin bir biçimde etkiler. Ancak bütün bu şey­leri insan anne karnından alarak dünyaya gelir ve bugüne kadar kendi planı, programı ve seçimiyle kendini oluştura­rak dünyaya gelen tek bir kişi olmamıştır. Ayrıca, bir kişinin kaderinin oluşması veya bozulmasında, her insanın kendi atalarından miras aldığı pek çok etkenler rol oynar. Sonra, hangi aile, toplum, sınıf, millet veya ülkede doğmuşsa, onla­rın zihinsel, ahlakî, sosyal, ekonomik ve siyasal durumlarının pek çok etkileri dünyaya adım attığı zaman onu her taraftan sanverir. Bütün bu şeyler insanın kaderinin yapımında rol oynar. Şimdi, ırkını ve çevreyi kendi beğenisi ve seçimiyle belirleyen ve bunlardan her birinin etkilerini ne ölçüde kabul veya reddedeceğine karar veren bir kişi var mıdır? Aynı şe­kilde, insanın kaderini dünyanın birçok olayı ve rastlantıları da iyi veya kötü şekilde etkiler. Deprem, sel, kıtlık, hava, hastalıklar, savaşlar, ekonomik çalkantılar ve tesadüfi geliş­meler çoğu kez insanların tüm hayatlarının akışlarını değişti­rir ve yaptıkları bütün hesap ve planlarını altüsteder; oysa bu hesaplar ve planlar çok düşünülerek, taşınarak ve büyük çabalarla kendi rahatlık ve başarıları için hazırlanır. Ve bu­nun tam aksine, sık sık benzeri rastlantılar bir insanı anında öyle başarılara ulaştırır ki, elde edilmelerinde aslında kendi çabalarının payı çok az olur. Bunlar öyle belirgin gerçekler­dir ki, bunları inkâr etmek için inatçılık, hatta küstahlık ge­rekir. O halde, insanın kendi kaderini kendisinin yaptığı nasıl kabul edilebilir?

Şimdi eğer siz iddianızı değiştirip diyorsanız ki, bireyler değil, uluslar ve topluluklar kendi kaderini kendi çizer. O zaman bu da kabul edilecek bir husus değildir, Her ulusun kaderini oluşturan nedenler arasında ırksal özellikler, tarihi etkiler, coğrafi durumlar, doğal sorunlar ve uluslararası or­tam yer alır. Ve dünyanın hiçbir milleti bu nedenlerin dışına çıkıp kendi kaderini istediği gibi yapma gücüne sahip değil­dir. Ayrıca, yeryüzü ve göklerin düzeninin bağlı olduğu ve içine girmek söyle dursun, tam olarak bilinmesi de hiçbir ulusun gücünün yetmediği doğa yasası, ulusların kaderlerini öyle etkiler ki, bunları hiçbir millet veya topluluk durduramaz ve bunlardan kurtulamaz. Bu yasa geri planda işleyip durur ve bazen aniden ve bazen aşamalı olarak işleyişinden öyle sonuçlar doğar ki, bunlar yükselmekte olan ulusları alçaltir ve düşmekte olan milletleri yükseltir. İnsanın elinden tama­men uzakta olan nedenlerin durumu budur. Ne var ki, görü­nürde insanın elinde olan nedenler de iyice incelendiğinde umut verici bir sonuç vermez. Bir milletin kaderinin oluşma­sı, daha doğrusu düzelmesi daha çok uygun bir lider kadro­suna sahip olmasına, bu liderlikten yeterince yararlanması için elverişli nitelik ve özelliklere sahip çok sayıda bireylerinin varolmasına bağlıdır. Ancak bir milletin bu her iki şeyi elde etmesi için serbestçe kendi iradesi ve seçimini kullandığına ilişkin herhangi bir kayıda ne tarihte rastlıyoruz ne de gü­nümüzde bir örneğini görüyoruz. Bizim gördüğümüz sadece budur: Bir ulus yükselme noktasına geldiği zaman iyi bir lider kadrosuna sahip olur ve bu liderliğin başarılı olması için gereken nitelik ve özellikleri de kazanır. Ve aynı ulus çökmeye başlayınca, ondaki liderlik ve takipçilik gibi iki ye­tenek öyle kayıp olur ki, hiçbir sempatizanı onları geri geti­remez. Milletlerin tarihindeki bu iniş ve çıkışların hangi kanu­na bağlı olduğu ve o kanunun ne olduğu hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.

Şimdi, siz milletleri bıraksp bütün insan irkıyla ilgili olarak mı hükmünüzü vereceksiniz ki, bu kendi kaderini kendi çizer? Ama bunu söylemek daha da zordur. Nesillere ve milletlere bölünmüş, ülkelere dağılmış, sayısız uygarlık ve kültürlere burünmüş ve yine sayısız dil ve lehçeler konuşan insan ırkiyla ilgili olarak eğer bir kişi, onun toplu bir iradeye sahip olduğunu, bu iradeye göre çok düşünerek taşınarak kendi kaderini, kısmetini belirlediğini varsayıyorsa, aslında aslında çok acayip bir varsa­yımda bulunduğu söylenebilir. İnsanoğlu gerçekten kendi ge­lişme takvimini kendi mi hazırlamıştı? Yani, falan döneme ka­dar taş aletlerini kullanacağına, fıian çağa kadar demir ve ateşi kullanmaya başlayacağına, filanca aşamaya kadar İnsanî ve hayvanı güç kullanacağına ve sonra makinelerin gücüne güve­neceğine, filanca yüzyıla kadar kompassız teknelerle yolculuk edeceğine, daha sonra, kendi yönünü belirlemek için kompas kullanmaya başlayacağına kendi mi karar vermişti? Sonra, Afri­ka, Amerika, Avrupa, Asya ve Avustralya ‘daki değişik ulusların, yani kendi değişik bölgeleri için değişik kaderlerini belirieyen de insanoğlu mudur? Gayet tabii ki, böylesine garip iddialarda bulunmayı aklı başında bir kişi kafasından bile geçiremez.

Bundan sonra, sizin için, insanın kendi kaderini kendi be­lirler görüşünde kalmanızın hiçbir imkânı bulunmuyor. Çünkü ne bireylerin her biri, ne bireylerin bir grubu, ne bir ulus, ne de tüm insan ırkı kendi kaderinin sahibiyse, bu kaderin mülkiyeti hangi “insan”m payına düşecektir?

Gördünüz. Size ilk önce sorduğum soruların cevabı ne sa­dece “evet” ne sadece “hayır” biçiminde verilebilir. Gerçek bu ikisi arasındadır.

Bu akılalmaz evren düzenini sürdürmekte olan müthiş iradenin dışında dünyada hiçbir şey işleyemez, işe yaramaz; hatta, işlemesi ne demek, ayakta kalamaz, yaşayamaz. Ci­hanşümul bir plan var ve bu plan her şeyi ile dünyada ve uzayda işlenmektedir. Hiçbir kimsede bu planı, bu düzeni değiştirecek, buna karşı çıkacak, bunun dışına çıkacak veya bunu etkileyecek güç yoktur.

Sahip olduğumuz tüm bilimler, bilgiler, deneyimler, gözlemler hepsi kâinatın bu saltanatında başka kimsenin egemenliğine imkan olmadığını göstermektedir. Hangi dü­zenin ilke ve kuralları gökteki büyük kürelerin bir santim bile kaidelerinden oynamasına izin vermiyor, hangi güç dünya­nın belli bir yörüngede dönmesini zorunlu kılıyor hangi hü­kümet rüzgâr, su, ışık, sıcak ve soğuk üzerinde tam bir hâ­kimiyete sahip bulunuyor, hangi kudret insanın doğmasın­dan önce onun dünyada yaşamasını mümkün kılan imkân­lar ve ortam hazırlamış bulunuyor ve hangi gücün yetkileri, yaşamsal dengede en ufak bir değişiklik yapılması halinde tüm insan ırkının bir anda helak olması mukadder kılıyorsa, işte onun altında kalarak yaşayan insanın kendi kaderini istediği gibi yapma özgürlüğüne sahip olduğu tasavvur edi­lemez. Ancak, bizi bu dünyaya getiren, bize ilim, düşünce, görüş, irade ve karar yeteneği veren, bizde bazı yetkilere sahip olduğumuz hissini yaratan, bizde iyi ile kötüyü birbi­rinden ayırma yeteneği doğuran, bizim ahlâklı ve ahlâksız fiiler arasında ayırım yapma ve dünya işleriyle ilgili olarak belli bir tutum içine girme imkânını sağlayan gücün bütün bunları bizimle dalga geçmek için yaptığını düşünmemiz doğru değildir.

Biz bu evrenin hazırlanması ve işlenmesinde büyük bir cid­diyeti görüyoruz. Hiçbir yerde şaka, oyun veya alay görmü­yoruz. O halde, gerçek, vicdanen hepimizin hissetiği husustur. Yani, gerçekten biz burada sınırlı ölçüde bazı yetkilere sahibiz ve bu yetkilerin kullanımı açısından biz münasip derecede öz­gür de sayılırız. Bu özgürlük elde edilmiş değil, bağışlanmış bir özgürlüktür. Bunun miktarı nedir, sınırları nedir ve niteliği ne­dir? Bunu belirlemek zor, hatta imkânsızdır. Ancak bunun öz­gürlük olduğu inkâr edilemez. Evrenin cihanşümul planında bizim için seçilen konum, sınırlı bir ölçüde özgürce hareket eden bir aktörün rolüdür. Bizim için burada sahip olduğumuz özgürlük, ancak bu planda uygun görülen ve sığdırabilecek kadar özgürlük vardır. Ve biz, ahlaki açıdan aslında bize veril­miş olan özgürlük kadar sorumluyuz. Bizim ne kadar özgür olduğumuz ve yaptığımız işlerden ne kadar sorumlu olduğu­muz, bu her iki husus bizim bilgi alanımız dışındadır. Bunu an­cak kendi planında bize bu konuma layık gören güç bilebilir.

İşte dinimizin bu meselede benimsediği görüş budur. Dini­miz bir yandan Kaadir-i Mutlak olan Allah’a iman etmemizi ister ve bu da demektir ki, biz ve çevremizdeki bütün her şey ve evren Allah’a bağlıdır ve O’nun hâkimiyeti herkesi ve herşeyi kuşatmıştır. Diğer yandan, dinimiz bize ahlâk kavramlarını Öğ­retir, iyi ile kötü arasında ayırım yapmamızı sağlar ve falanca yolu seçtiğimizde kurtulacağımızı, filanca yolu benimsediği­mizde cezalandırılacağımızı anlatır. Bu husus, ancak bizim ger­çekten kendi hayat yolumuzu seçmekte özgür olmamız halinde tutarlı olabilir.

Cebir ve Kader Problemi – Ebu’l-A’la el-Mevdudi

Hayat Rehberi

Cebir ve Kader Problemi

Cebir ve Kader Problemi – Ebu’l-A’la el-Mevdudi | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.