Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 23°C
Cum 25°C
Cts 26°C
Paz 22°C

Müttefekun Aleyh Hadisler – Buhari & Müslim

Müttefekun Aleyh Hadisler – Buhari & Müslim

Müttefekun Aleyh Hadisler – Buhari ve Müslim’in İttifak Ettiği Hadisler

Müttefekun Aleyh Hadisler

Müttefekun aleyh anlam olarak, üzerinde ittifak edilen herhangi bir konu, söz veya mesele, demektir. Bu terimin, İslâmî ilimler sahasında de­ğişik anlamlarda kullanıldiğı görülür Sahabe tarafından müttefekun aleyh olan hususlar, bütün sahabenin ittifak ettiği ve hiç birinin muhalefet etme­diği hususlardır. Fıkıh sahasındaki müttefekun aleyh ise, imam ve müctehidlerin İttifak ettikleri hükümlerdir. Bu hükümlerle ilgili ittifaka ayrı­ca “İcma”da denilmektedir. Abdestin namaz için şart oluşu, günde beş va­kit namazın farz olarak kılınışı, sahabe ve fukahanın ittifakı için örnek ola­rak gösterilebilir. Aynca bir mezhep bünyesindeki müctehitlerce müttefekun aleyh olan hususlar da vardır. Hanefi mezhebinde İmam Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed’in ittifak ettiği hususlar gibi.

Hadiste müttefekun aleyh: Bir hadisin sıhhati üzerinde hadis imamlarının birleştiği ve hepsinin o hadis için sahih olduğu kanaatına vardıkları hadislerdir. Hadis imamları böyle hadisler çin genellikle ‘bu ha­disin sıhhati müttefekun aleyhtir1 ifadesini kullanırlar.

Bu arada İbni Mende’nin, (v. 395) kitabında rivayet ettiği hadisleri şahitleriyle takviye ederken “…Bu hadis, sıhhati üzerinde birleşilen bir hadistir…bu isnadlann tümü makbuldür, Muhammed b. İsmail {ButârD ve Müslim b. Haccâc ile diğer hadisciler cemaati rivayet etmiştir[3] diye belirterek dördüncü asrın sonlarında görülmeye başlayan, beşinci asrın başlarında Hâkim Neysâbûrî (v. 405) ile gelişen, altıncı ve bundan son­raki asırlarda sıklıkla rastlanan ve artık bir anlama odaklasan diğer bir kullanım ise Buhârî ve Müslim’in bir konuda, aynı sahabiye da­yanarak rivayet ettiği hadislerdir.

Bu son tarif artık günümüze kadar bu şekilde kullanılmakta olup kitabımızın ismini verdiğimiz “Mütefekun Aleyh Hadisler” terimi bu an­lamı içermektedir.

Bu tür hadisler, hadis kitaplarında zikredildiğinde, hadislerin sonunda “Bu, müttefekun aleyh bîr hadistir” veya “Bu hadisi, Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir” seklinde ifadeler yer almaktadır.

Bu iki hadis imamının kitaplarına aldıkları hadislerin en güvenilir olması ve sıhhati konusunda gösterdikleri titizlik, kitaplarının el üstünde tutulmasına neden olmuştur. Öyle ki, kendilerinden sonra gelen pek çok âlim nazarında, bir hadisin Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’de bu­lunması hadisin sahih olması için yeterli görülmüştür. İslâm dünyasın­da büyük bir itibar kazanmış, içerdikleri hadislerin sahih olduğuna dair pek çok âlim ittifak etmiştir.

Hadis ilminin, âdeta Buhârî, Müslim ve onun çağındaki âlimler döne­minde varacağı en büyük zirveye ulaştığını söyleyen İbni Esîr, (v. 600) Buhârî ve Müslim, hakkında şu tespitlerde bulunmaktadır. “Her ikisi, kitap­larına Sahîh ismini vermişler ve kitaplarına böyle Sahih ismini veren ilk kimse olmuşlardır. Şüphesiz bu iki âlîm, söyledikleri söze sadık kalmışlar, vardıkları kanaatleri doğrulanmışlardır. İşte bu nedenle Allah, onları doğu­da ve batıda; denizde ve karada büyük bir kabul görme ile nzıklandırmıştir… Bunun böyle olmasının nedeni niyetlerinin doğru, kalple­rinin ihlaslı, kitaplarına aldıkları hadislerin sahih olmasındandır.[4]

Buhari ve Müslim, hadis rivayetinde son derece ciddi ve titiz dav­ranmışlar, yalan söylediği tespit edilen kimselerden hiç bir surette ha­dis rivayet etmemeye büyük gayret göstermişlerdir. Bu iki âlimin riva­yet ettikleri hadisler özellikle İkisinde ortak bulunan hadisler, pek çok âlim nazarında en sahih hadis ve Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir hüküm olarak kabul edilmiştir.

Hâkim Neysâbûrî (v. 405), el-Medhal ila’s-Sahîh isimli kitabında sahih hadisleri on kısma ayınr ve birinci tabakada Buhârî ve Müslim’in rivayet ettik­leri hadisler olduğuğun belirtir. [5]

Hâkim Neysâbûrî’nin bu taksimini Ebû’i-Fadl Muhammed b. Tahir el-Makdisî (v. 507) ondan sonra Ebû Muhammed Hüseyn el-Ferra el-Bağavî (v. 516) devam ettirir. Bunlardan sonra Kadı İyaz (v. 544) gel­mektedir. Kendisi, İmam Malik’in Muvattası ile Buhârî ve Müslim’in ki­tabına öncelik vermekte ve şöyle demektedir: “…Bu üç kitabın diğer ki­taplara önceliği ve İslâm dünyasındaki âlimlerce sahih kabui edilmeleri hususunda icma olmuştur. Zira, bütün temel eserlerin ana kaynağı bu üç kitaptır. Hadis ilminde yapılabilecek her şey onlar tarafından yapıl­mıştır…[6]

İbni Cevzi (v. 597) hadisleri alt] kısımda ele alır. Bunlann en üst taba­kası müttefekun aleyh hadislerdir. Kendisi şöyle demektedir: “Hadisler alt kısımdır. Birinci kısım sıhhati üzerinde ittifak edilenlerdir. Buhârî, sahih ha­disleri yazanların ilkidir, onu Müslim, takip etmiştir…İkinci kısım, sadece Buhârînin veya sadece Müslim’in rivayet ettikleri cumhurun ve hadis ehli­nin sıhhatine hüküm verdikleridir. Üçüncü kısım, Buhârî’nin veya Müslim’in görüşüne göre senedi sahih olanlardır. Bunlar, bilinen bir kusuru yok ise iki imamın rivayet ettikleri hadisler içerisine dahil edilir. Bu konuda Ebû Ab­dullah el-Hakim, her ne kadar hataları tarüşılsa da el-Müstedrek adı ile bü­yük bir kitap tertip etmiştir. Dördüncü kısım, içerisinde hafif bir zayıflık bu­lunan hadislerdir. Bunlar hasen hadislerdir, amel edilmeye elverişlidir. Be­şinci kısım, içerisinde büyük zayıflık bulunan rivayetlerdir. Bunun durumu âlimler arsında farklıdır. Kimisi güzel işlerde bununla amel ederken bazıları içerisindeki şiddetli zayıflıktan dolayı uydurma hadisler içerisinde görür. Al­tıncısı, uydurma olduğu kesin olarak bilinen hadislerdir[7]

İbni Esîr de (v. 600) Hâkim Neysâbûrî’nin taksimini takip ederek sahih hadisleri on kısma ayırdıktan sonra birinci tabakayı Buhârî ve Müslim’in rivayet ettikleri hadislere verir ve bunların sahih hadislerin en üst tabakası olduğunu belirtir. [8]

İbni Salah (v. 643) Hâkim Neysâbûrî’nin başlattığı uygulamayı pekiş­tirmiş ve şöyle demiştir: “…Sahih hadislerin en üst tabakası hadis ehlinin ‘Sahihun, Müttefekun Aleyhi’ dedikleri hadislerdir. Hadis ehli bu ifade ile ümmetin bu hadisler üzerinde ittifakını değil, Buhârî ve Müslim’in ittifakını kastederler. Bununla birlikte, Buhârî ve Müslim’in İttifak ettiklerini ümmet ittifakla kabule yönelmiş, dolayısıyla burada ümmetin ittifakı da meydana gelmiştir. [9]

İmâm Nevevî: “Bilesin ki âlimler Kur’ân-ı Kerim’den sonra kitapların en sahihinin Sahihi Buhârî ve Sahihi Müslim olduğunda ittifak etmiştir.” demektedir.[10] îmâm Nevevîye göre sahih hadislerin derecesi yedi kısımdır. Kendisi şöyle demektedir: “Sahih hadisler yedi kısımdır. Bunlann en üstü­nü Buhârî ve Müslim’in ittifak ettikleridir, bundan sonra yalnız Buhârî’nin rivayet ettiği, bundan sonra yalnız Müslim’in rivayet ettiği, bundan sonra kitaplarında bulunmamakla birlikte Buhârî ve Müslim’in şartlanna uyan sa­hih hadisler, bundan sonra kitabında bulunmamakla birlikte Buhârînin şartlarına uyan sahih hadisler, bundan sonra kitabında bulunmamakla bir­likte Müslim’in şartlanna uyan sahih hadisler, bundan sonra da Buhârî ve Müslim’in şartlanna uymadığı halde diğer hadis imamlarının sahih kabul et­tikleri hadislerdir. [11] Cemalüddin Kasimî, ‘Sahih Hadislerin Kısımları’ başlığı altında Nevevî’nin bu sözünü getirir. [12]

Şah Veliyyullah Dehlevî de sahih hadisleri içeren kitapları dört tabakaya ayırmıştır: Buna göre üç kitap, İmâm Malik’in Muvattâ’sı ile Sahihi Buhârî ve Sahihi Müslim en sahih olan birinci tabaka kitapları­dır. [13] Onun bu tasnifi son dönem muhaddislerinden Muhammed Cemalüddin Kâsımî ve Muhammed Abdurrahmân Mübârekpürî tarafın­dan benmisenmiş kitaplarında zikredilmiştir. [14] Şah Veliyyullah’ın birinci tabaka saydığı üç kitaba yukanda Kadı İyaz’ında aynı şekilde baktığını görmüştük. [15]

Hadîsler Arasında Üstünlük Ayrımı Yapılabilir mi?

Eğer bir hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e âit olduğu kesinleşmiş ise artık bize düşen, bu hadisteki bilgiye sarılıp gereklerini yerine getirmek­tir. Ancak hadisin Efendimiz (a.s.)’a aidiyeti kesin değilse o za­man, bu bilgileri bize getirenlerin hangisi, doğru ve dürüst, ne söylediğine dikkat eden, duyduğunu iyi bir şekilde muhafaza edebilen kimse ise onun getirdiği bilgi, diğerlerine göre daha sağlam olacağı açıktır. İşte böyle akli bir yaklaşımla iki büyük hadis imamının titizlikle derledikleri hadisler bu açıdan diğerlerine göre daha çok itimat kazanmıştır. Değilse bir hadisin hadis olması yönüyle hiçbir a-yinm yapmaya ne bizim bir yetkimiz var ne de başkalarının. Eğer bir kimse Sahîh-i Buhârî’deki veya Sahîh-i Müslim’deki bir hadisi, Deylemî’nin Müsned’İndeki bir hadisten üstün tutuyorsa bu, sadece ilgili kitapların müelliflerinin kitaplarını derlerken gösterdikleri titizlik nedeniyle kazan­dıkları itimattan dolayı olabilir. Bunun dışında böyle bir ayrım yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Hem Buhârîden hem de Müslim’den önce ya­şamış bir bakıma onlara kaynak olan Abdürrazzâk ve Ebû Bekir b. Ebî Şeybe’nin ‘Musannaf lan, Ebû Davud Tayâlsrnin ‘Müsned’i için de bu ör­nekleri verebiliriz. Şah Veliyyullah Dihlevî, hadis kitapları arasındaki üs­tünlük yönünü inceledikten sonra sözünü ettiğimiz bu kitaplar için şöyle demektedir: “… Bu kitaplar da bu kabildendir. Bunların amaçlan sadece toplamak olmuştur, ayıklamak, seçime tabi tutmak, amel edilmesini a-maçlamak gibi bir endişeleri olmamıştır[16]

Bir hadisin gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait olup olmadığını test etme hususunda takip edebileceğimiz hemen hemen tek bir yolumuz vardır ki bu da haberi getirenin durumunu araştırmaktır. Haberi getiren kimse çeşitli yönlerden bize güven veriyorsa onun getirdiği haberi kabul edebiliriz. Eğer güven vermiyorsa kabul etmeyiz. Bu tutum tarih biliminin, bu bilimin özel bir bölümü olan rivayet biliminin tabitadır. Bir şeyin doğru olup olmadığını ortaya koymak için her bilimin kendine has metodları var­dır. Mesela kimya bilimi bir şeyin doğruluğunu test için lobaratuvarda mik­roskop veya benzeri aletlerle bizzat gözle test edip öyle roparunu verir. Bu tür bilimlerin roparlan bizzat elle tutma veya gözle görme gibi müşahadelerle verilir. Rivayet biliminin test metodunda ise bu tür bir test imkanımız yoktur. Bu nedenle geçmişe ait tarihi bilgilerin doğruluğunu test etmek için ravi değerlendirmesi dışında başka bir yolumuz kalmamaktadır. Buna dayalı olarak hadis ilminin imamları hangi ravi daha güvenlidir, hangi ravi zinciri daha güvenlidir, hangi şehirde oturan raviler daha güvenlidir gibi değişik araştırmalar yapmışlar ve buna göre kendilerine getirilen riva­yetler arasında bir sınıflamaya gitmişlerdir. Mesela, İbni Teymiye, Medine-lilerin rivayet ettiği hadisin en sahih olduğu, ondan sonra Basralıların riva­yet ettiği hadisin geldiği, bundan sonra Şamlıların rivayet ettiği hadisin geldiği konusunda hadisçilerin ittifakından söz eder. Hatib Bağdadtye göre en sıhhatli hadis senedinin Meke ve Medine halkından gelen rivayetlerdir. Memlekete göre tasnif yapıldığı gibi kişilere göre de tasnif yapıldığını gör­mekteyiz. Hakim’e göre, Şamlılardan gelen en sağlam rivayet zinciri ‘Evzâî, Hassan b. Atıyye, Sahabî” şeklindeki rivayet zinciridir.[17]Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûye’ye göre en sahih isnad zinciri ‘Zührî, Salim, Abdullah b. Ömer, Ömer1 şeklindeki isnad zinciridir. Yahya b. Main’e göre en sahih isnad zinciri ‘A’meş, İbrahim en-Nehâî, Alkame, Abdullah b. Mes’ûd’ şek­lindeki isnad zinciridir. Buhârî’ye göre en sahih isnad zinciri ‘Malik, Nafi, Abdullah b. Ömer’ şeklindeki isnad zinciridir. Bu son verdiğimiz isnad zinci­rine silsiletü’z-zeheb altîn zinciri, denilir olmuştur. [18] Bazı sıralamaya göre de en sahih hadisler ravilerin sayısına göre yapılmaktadır. Her dönemde bir cemaat tarafından rivayet edilen hadislere mütevatir, en az üç ravi ta­rafından rivayet edilene meşhur, iki ravi tarafından rivayet edilene azîz, tek ravi ile rivayet edilene garîb denilmiştir. Buna göre mütevatir en üst taba­kadır, ondan sonra meşhur, ondan sonra aziz gelir. Bu şekildeki tasnifin kendi arasında değişik kısımları vardır.

Kimi âlimler bu sınıflamayı hadisleri derleyen kimselerdeki dikkat ve titizliğe göre de yapmışlardır. Bu şekilde kısımlandırma da hadislerin bulunduğu kitaplar ön plandadır. ‘Müttefekun Aleyh Hadisler’ başlığı al­tında isimlerini saydığımız âlimler ile isimlerini saymadığımız pek çok â-limlerin nazarında Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim, bu şekildeki sıra­lamada en üst tabakalarda yer almıştır. Bu tür sıralamalar tamamen varılan kanata bağlı olduğu için yer yer değişik görüşlerin olması tabii­dir. Ancak burada sözünü ettiğimiz genel düşünce ve kanaatlerdir. Â-limlerin bu kanaati, zamana göre de değişmektedir. Bu kanaat bazen öyle yüksek dereceye ulaşmıştır ki bunun hakkında icma sözleri söylenir olmuştur. Hatta kimilerine göre bu kanaat tartışmasız kesin bilgi de­recesine yükselmiştir. [19]

En mükemmel kitap Yüce Allah’ın Kitabıdır. Hatadan korunmuş oian da Yüce Allah’ın Peygamberidir. Bunun dışındakilerin hata yapmayacağı diye bir kural yoktur. İmam Buhârî ve imam Müslim, kendilerine ulaşan rivayetleri incelemişler ve bunlann doğru olup olamadığı hakkında bir kanata varmış­lardır. Kitaplarına aldıkları rivayetler, kendi kanatlanna göre sahih olduğuna hüküm verdikleri rivayetlerdir. Kendilerinin sahih rivayetleri elde etmek için büyük çaba sarfettikteri gerek çağdaşlan gerekse kendilerinden sonraki âlim­ler tarafından övgüye şayan bulunmuştur, Bir beşer olmalan hasebiyle onla­rın da hata yapmalan mümkündür. Bu nedenle kendilerini eleştiren kimsele­rin bulunabiliceği tabiidir. Ancak genel kanaata baktığımızda göz ardı dememiyecğimiz bir çoğunluğun bu iki imamın rivayetlerine önem verdiğini görürüz. Özellikle altıncı ve yedinci asırda kitaplarının doğruluğu hakkında it­tifak eden âlimler olmuştur. [20]

Müttefekun Aleyh Hadisler Üzerine Yazılan Kitaplar[21]

Kaynakların verdikleri bilgilere göre bu konuda yazılan ilk eser er­ken dönem diyebiliceğimiz dördüncü asrın sonlarına kadar uzanmakta­dır. [22] Her iki imamın kitapları üzerinde değişik türde pek çok çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi de iki kitabın sadece birinde veya her i-kisinde bulunan hadisleri bir araya getirme çalışmalarıdır. İki kitabı bir araya getirme çalışmalarına “el-Cem1 beyne’s-Sahihayn” denilmiştir. Bu türdeki ilk çalışma, Muhammed b. Abdullah Cevzakî’nin (v. 388) Kitabu’1-Cem beyne’s-Sahîhayn isimli eseridir. Bizim konumuzu ilgilen­diren, her iki kitapta aynı olan hadisleri bir araya getirme şek­linde hazırlanan çalışmalar ise şöyledir:

1-) Risale fî Beyâni mâ ittefekâ aleyhi’I-Buhârî ve Müslim ve mâ inferade ahaduhumâ ani’l-âhar. Ali b, Ömer ed-Dârakutnî (v. 385)

2-) Muvâkâtu’l-Buhârî ve Müslim. Muhammed b. Tâhir el-Makdisî, İbnü’l-Kaysarânî (v. 507)

3-) Umdetü’l-Ahkâm mimmâ ittefekâ aleyhi’l-İmam e!-Buhârî ve Müslim. Abdü’-Gânî b. Abdü’l-Vâhid el-Makdisî (v. 600)

4-) el-Beyân amme’ttefeka aleyhi’ş-Şeyhân. Ebû’l-Mecd İsmail b. Hibetullah b. Bâtîş el-Mevsılî (v. 655)

5-) Müfîdü’s-Sâmî ve’l-Kârî mimmâ ittefekâ aleyhi Müslim ve’l-Buhârî. Ahmed. Abdurrahman b. Muhammed el-Harîrî (v. 758)

6-) Zâdü’l-Müslim fîmâ ittefekâ aleyhi’l-Buhârî ma’a Müslim. Mu-: hammed Habîbullâh eş-Şenkîtî (v. 1944)

Muhammed Fuâd Abdülbâkî’nin verdiği bilgiye göre müellif, ‘ müttefekun aleyh olan hadislerden, kavli (sözlü) hadisleri harf sırasına göre tertip etmiştir. Buna ilaveten “üis”‘ ile başlayan şemail türü hadis­lerle “syî” ile başlayan hadisleri de almıştır. Ancak müttefkun aleyh ha­dislerin tamamını almamıştır. Kitabında 1368 hadis mevcuttur. [23]

7-) el-Lü’!ü ve’l-Mercân fîmâ ittefekâ aleyhi’ş-Şeyhân. Muhammed Fuâd Abdülbâkî (v. 1958)

Sahasında en geniş bir çalışma olan el-Lü’lü ve’i-Mercân, hadis metinle­rinde Sahîh-i Buhârî metni esas alınmış, hadislerin dizilişinde ise Sahîh-i Müs­lim tertibi esas alınmıştır. Bu şekildeki tertip, hadislerin iyi anlaşılması için kanatımca çok isabetli olmuştur. Bunun yanında hadisin Buhârîdeki yeri gösterilmiş anlaşılması güç lafızları dipnotlarda gayet güzel bir şekilde açıklamıştır. Bu meziyetinin yanında tertip düzen ve titizliği ile son derece emek mahsulü olduğu görülmektedir. Yüce Allah, onun bu çalışmasını en güzel bir şekilde kabul buyursun kabrini nuriandırsın- Kendisi ön sözünde el-Lü’lü ve’hMercân’da 2006 müttefekun aleyh hadis olduğunu bildirmektedir. Ayrı­ca, Zâdü’I-Müslim, isimli çalışma dışında müttefekun aleyh hadisleri derleyen bir kitabın olduğunu bilmediğini de söylemektedir. Bu iki husus dikkat çek­mektedir. Asnmızın bu büyük ilim adamının, Zâdü’l-Müslim’den önce yapıl­mış çalışmalardan habersiz olması dikkatimizi çekmiştir. Bir diğer husus ise ön sözünde 2006 hadisten söz ederken kitabında 1906 hadis bulunmasıdır. Kendisi işe başlarken 2006 hadis olduğunu düşündü sonra 1906 hadis mi derledi, yoksa matbaa hatası mı vardır, bu durum belli değildir. Kitabı Türkçeye çeviren yazarlar da İfadeleri bu şekilde çevirmişler herhangi bir açıklama getirmemişlerdir.[24]

Müttefekun aleyh hadislerin sayısı hakkında fazla görüşe rastlanma­makla birlikte bu husuta en zok sayı İbni Cevzî tarafından verilmiştir. Ken­disi 2316 müttefekun aleyh hadis olduğunu söylemektedir. [25]Ancak onun verdiği bu sayı kabanktır. Kaantimce, Sahîh-i Buhârîde tekrar eden aynı hadisleri de bu sayıya dahil etmiş olmalıdır. Ya da lafız açısından bir birine benzemesi uzak olanları da buna dahil etmiş olmalı veya aynı konuda baş­ka raviden gelenleri de sayıya katmış olmalıdır. Geçmiş dönemdeki âlimle­rin bu şekilde verdikleri sayılar bazen yuvarlak olup kesin olamayabiliyor. Bazen de yüksek gösterilmiş olabiliyor. Nitekim İbni Cevzî, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde otuz bin hadis olduğunu be!itmektedir. [26] Bu gün eldeki baskılarda verilen rakamlar yirmi yedi bin civarındadır. Buna göre İbni Cevzî, üç bin fazla söylemiştir. [27]

Bizim Çalışmamız

Müttefekun Aleyh Hadisler, adı ile elinizde bulunan bu çalışmamız, Muhammed Fuâd Abdülbâkî merhumun, el-Lü’lü ve’l-Mercân fîma jttefeka aieyhi’ş-Şeyhan isimli çalışması üzerine kurulmuştur. Hadislerin sıralanması Sahîh-i Müslim tertibine göre yapılmıştır. Ancak hadislerin metninde sadece Buhârî metnine bağit kalınmamış yeri geldiğinde Müs-linı metni de tercih edilmiştir. Bu hadislerin hangisi Buhârî metni, han­gisi Müslim metni olduğu tahriç bölümünde belirtilmiştir. Eğer, metin Sahîh-i Buhârî, metni ise tahriçte önce Buhârî’deki yer gösterildi. Eğer Sahîh-i Müslim, metni ise önce Müslim’deki yer gösterildi. Ayrıca hangi metin alınmış ise o siyah punto ile belirtildi. Buna göre çalışmamızda 1500 hadis Sahîh-i Buhârî metni, 486 hadis Sahîh-i Müsiim metnidir.

Tahriç bölümünde hadislerin Buhârî ve Müslim’deki yerleri gösteril­di. M. Fuâd Abdülbâkî, hadislerin Sahîh-i Buhârî’deki yerlerini göstermiş ve Müslim’deki yerierini tam olarak belirlememiştir. Tahiiç bölümünde o hadisin Sahîh-i Müslim’deki tam yeri belirtildi.

M. Fuâd Abdüibâkî’nin kitabına aldığı 1906 hadisin bir kaçı dışında hemen hemen tamamı alındı. Buna ilave olarak yeni tespit ettiğimiz ha­disler ilave edildi. Bizim çalışmamızda sayı 1986ya ulaşmıştır. el-Lü’lü ve’f-Mercân üzerine yapılan değişikliklerin en önemlisi de budur diyebili­riz. Bazen, M. Fuâd Abdülbâkî merhumun en önemli hadisleri atladığını gördük. Bulabildiklerimiz kadarıyla bunları ilave etmeye çalıştık.

Bu husuta 675, 749 ve 1822. hadisleri örnek verebiliriz

“AV/77, inanarak ve sevabını AHahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa kendisinin geçmiş günahı bağışlanılır.”

“Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir ge­cesini ihya ederse kendisinin geçmiş günahı bağışlanır.”

“Eğer mümin, Allah ‘m yanındaki azabı bilseydi kimse cen­neti aklından geçiremezdi. Eğer kâfir de Allah’ın yanındaki merhameti bilseydi hiçbir kimse cennetten ümitsiz olmazdı”

Bu arada, M. Fuâd Abdülbâkî, İmam Müslim’e uyarak 17 hadisi tekrar etmiştir. Aslına bakılırsa, ilgili bölümde konunun anlaşılması için bu hadislerin tekrar etmesi de kaçınılmazdır. Bu nedenle biz de tekrar yerlerinde hadisleri tekrar ettik.

Okuyucuyu hadislerle baş başa bınkmak amacıyla çoğu yerde ha­dislerin tercümesi ile yetindik. Uzun açıklamalarla okuyucuyu hadis dı­şında başka alanlara çekmekten kaçındık. Yeri geldiğinde kısa açıkla­malar, hadisi hadise göndermeler yaptık. Bazı uzun açıklamalarda “Sa-hîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh” isimli çalışmamızdaki ilgili açıklamalara gönderme yaptık.

Değerli okuyucularımızın, bu çalışma aracılığıyla hadisler arasında rahat bir seyahat etmelerini sağlamış olmak en büyük hedefimizdir.

«Benim başarmam ancak Allah sayesindedir, ben Ona güvendim ve Ona dönerim.» (Hûd: as)

Abdullah FeyziKocaer, Selçuklu / KONYA[28]

Mukaddime

(İmam Müslim (r.h.) kitabının başında bazı hadis usulü ilkelerine değinmiştir. Bu arada, hadis rivayet ederken dikkatli olunması gerektiğini belirtmiş ve Efendimiz (a.s.)’ın söylemediği bir şeyi o, söyledi diyerek aktarmanın sakıncalarına değinmiştir. Aşağıda gelecek olan hadisler, böyle kimseleri uyarmakta ve yerlerinin cehennem olduğunu bildirmektedir. İmam Müslim (r.h.) de bu uyarılara işe başlayarak hadislerle uğraşacaklara önemli bir hususu tenbih eder,)

Ömer b. Hattab (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.)’i: “Ameller niyete göredir, kişiye de niyet ettiği şey vardır. Bu nedenle kimin hic­reti, elde edeceği dünyaya veya evleneceği bir kadına ise onun hicreti, hicretettiğişeye olur.”‘diye buyururken işittim.” demiştir.

(İmam Buhârî kitabına bu hadisle başlayarak yapılan işlerde en önce niyetin önemine dikkat çekmiştir. İmam Müslim ise hadisimizi ileriki bölümlerde getirir. Önemi nedeniyle burada numara vermeden getirdiğimiz hadisimiz İmam Müslim’in ge­tirdiği yerde tekrarlanacaktır.) [29]

1-) Hz. Ali (r.a.), Rasûiüllah (s.a.v.): “Benim üzerimden yalan söylemeyiniz, şu biline kî kim benim üzerimden yalan söylerse cehenneme girer”‘diye buyurdu, demiştir.

(“Benim üzerimden yalan söylemeyiniz”demek, Hz. Peygamber’in söy­lemediği bir sözü onun söylediğini İdda etmektir.) [30]

2-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir; “Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Kim, bilerek benim üzerimden yalana girişirse, cehennem’ deki yerine hazırlansın”diye buyurmuş olması, benim size çokça hadis anlatmama engel olmaktadır.” [31]

3-) Ebû Hureyre (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Benim ismimle isimlenin ama künyemle künyelenmeyin, kim beni rüyada görür­se, gerçekten görmüştür. Çünkü şeytan benim şek/ime giremez. Kim de bilerek benim üzerimden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın”‘diye buyurduğunu rivayet etmiştir.

(Künye bir kimseye falancanın babası veya falancanın annesi şeklinde isim ver­mektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in künyesi, Ebu’l-Kâsm’dır. (=Kâsım’ın babası) Rasûiüllah (s.a.v.)’i rüyada görme konusunda 2176. hadise bakınız.) [32]

4-) Muğîra (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i “Şüphesiz benim üzerimden yalan söylemek, öyle herhangi bir yalan gibi değil­dir. Kim bilerek benim üzerimden yalan söylerse cehennem­dekiyerine hazırlansın.”diye buyururken işittim” demiştir. [33]

1-) İMÂN BÖLÜMÜ

(Kitâbu’l-îmân)

(İmam Müsfim (r.h,), iman bölümünde iman esaslarını anlatan hadisleri getirdikten sonra i-(eriki sayfalarda görüfeceği gibi iman eseri ve imanın görüntüsü olan davranışları da İman bölümün­de değerlendirir. Komşuya iyi davranmak, yalan söylememek, hayalı olmak gibi bir takım davranış­lar birer İman görüntüsü olduğundan dolayı böyle hadisleri de iman bölümünde getirir.) [34]

5-) Ebû Hureyre (r.a.): “Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) halkın arasında iken, kendisine Cebrail geldi ve: “İman nedir?” dedi:

“İman; Allah’a, Meleklerine, Onunla karşılaşacağına, Elçilerine inanmandır, öldükten sonra dirilmeye de inanmandır. “buyurdu:

“İslâm nedir?” dedi:

“İslâm: Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah’a kulluk etmen, namaz kılman, faiz olan zekâtı vermen, rama­zan orucunu tutmandır. “buyurdu:

“İhsan nedir?” dedi:

“Kendisini görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk etmendir. Her ne kadar sen Onu görmesen de O seni görmektedir, “buyurdu:

“Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi:

“Bu konuda soru sorulan, sorandan daha fazla bilgili de­ğildir, ama ben sana şartlarım bildireceğim: Köle kadının e-fendisini doğurduğunda, ne idüğü belirsiz deve çobanlarının

bina yapma konusunda yarıştıklarında (kıyameti bekle. Kıyametin ne za­man kopacağının vakti,) sadece Allah’ın bildiği beş bilinmeyenler içeri­sindedir” buyurdu: «Kıyametin bilgisi Allah’ın yanındadır…»

(Lokman: 34) ayetini okudu arkasından gelen adam dönüp gitti. Rasûlüliah (s.a.v.): “Onu bana geri çağırın”dedi ama ondan hiçbir şey göre­mediler bunun üzerine Rasûlülah: “Bu, Cebrail idi, insanlara dinini öğretmek için gelmiştir, “buyurdu,” demiştir.

(Bu hadisimizde güzel dinimizin nelerden oluştuğunu öğrenmekteyiz. Cebrail (a.s.), insanlara dini öğretmek için gelmişti, sorduğu sorulardan dinin nelerden oluş­tuğunu görüyoruz: İman, İslâm ve İhsan.

Buna göre dinimiz üç bölümden oluşuyor: İnanç esasları, İbadetler ve uygula­malar, Ailah’a kullukta ihias ve samimiyet. Bu da. Kendisini görüyormuşçasına Allah­’a kulluk etmektir.

Melekler insan şekline girebilirler, onlarla konuşabilirler, insanlar da onları gö­rebilir seslerini duyabilirler.

Kıyametin ne zaman kopacağını tam oiarak Aİlah bilebilir. Peygamberler, bu konuda kendilerine bildirildiği kadar bilebilirler.) [35]

6-) Talha b. Ubeydullah (r.a.)’dan. Rasûlüilah (s.a.v.)’e Necid halkından saçı dağınık bir adam geldi. Sesi uzaktan duyulabildiği halde ne söylediği anlaşılmıyordu. Sonunda Rasûlüilah (s,a.v.)’e yaklaştı, bir de baktım ki İslâm’dan soruyor. Rasûlüilah (s.a.v.): “Gece ve gündüz başlamaz” buyurdu.

“Bunun dışında diğer yapacağım var mı?” dedi.

“Hayır, ancak fazladan yapacağın nafile namaz kılarsın” buyurdu ve devamla:

“Ramazan orucunu fcrfmaAr”buyurdu,

“Bunun dışında diğer yapacağım var mı?” dedi,

“Hayır, ancak fazladan yapacağın nafile oruç tutarsın.” buyurdu. Rasûlüilah (s.a.v.) ona zekâtı anlattı, o da: “Bunun dışında diğer yapacağım var mı?” dedi.

“Hayır, ancak fazladan yapacağın nafile olarak sadaka ve­rirsin” buyurdu. Bu gelen adam dönüp gitti, giderken: “Vallahi bunu ne artırırım ne de eksiltirim” diyordu. Rasûlüilah (s.a.v.): “Eğer sö­zünde doğru kalırsa başarıyı kurtuluşu elde buyurdu.

(Hz. Peygamber (s.a,v.), İslâm’ı, beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucunu tut­mak ve zekât vermek olarak açıklamıştır. Bu sayılaniann dışında da birtakım İslâm kural­ları vardır. Nitekim diğer yerde gelen rivayetlerde hadisin sonunda şöyle bir ifade vardır “Rasûiüllah (s.a.v.), ona İslâm şeriatlarını (kurallannı) bildirdi, o da: “Sana ikramda bulunan’a yemin olsun ki fazladan hiçbir nafile yapmam ama Allah’ın bana farz kıldığı hiç­bir şeyi de eksiltmem” dedi. (Buhâri, savm; ı, Hıyei: Bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namaz, oruç ve zekât dışındaki kurallan öğrettiğini görüyoruz.) [36]

7-) Ebû Eyyûb (r.a.)’dan. Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Beni cennete koyacak bir amel bildirseniz” dedi. Bu sırada orada olan diğer birisi: “Ne oldu nesi var?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Nesi olacak, bir haceti var”(diye cevapta bu­lunduktan sonra) “Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah’a kulluk edersin, namazı kılar, zekâtı verirsin, akraba ile alakayı sürdürürsün.buyurdu. [37]

8- Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Çöl halkından birisi, Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’e geldi ve: “Bana bir amel söyle ki, bunu işlediğimde cen­nete gireyim” dedi. Rasûlüilah (s.a.v.): “Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah’a kulluk edersin, farz olan namazı kılarsın, farz olan zekâtı verirsin. Ramazan orucunu tutarsın.”buyurdu. Bu kimse: “Canımı elinde tutan Allah’a yemin otsun ki, bunun üzerine hiçbir artırma yapmam.” dedi. Bu adam kalkıp gittiğinde Hz. Peygam­ber (s.a.v.): “Kim cennetlik bir kimseye bakmak isterse buna baksın, “buyurdu. [38]

9-) İbni Ömer (r.a.), Rasûlüilah (s.a.v.): “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in Al­lah ‘m elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekâtı, haccı ve ramazan orucunu yerine getirmektir, “buyurdu” demiştir.(Bu hadisimizde de yüce dinimizin üzerinde kurulduğu temelleri öğrenmekteyiz.

İsiâm dini beş esas üzerine kurulmuştur.

Yukarıdaki esaslar olmadan din ayakta duramaz.

Namaz, oruç, zekat ve hac gibi amellerden biri eksik olursa İslâm binasının temelleri eksik olur.

Bu esaslar İslâm dininin tamamı değil, temeileridir. İslâm binasının temelleri dışında diğer bölümleri de vardır.) [39]

10-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Abdu’l-Kays kabilesinin temsilcileri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldiklerinde: “Bu topluluk kimdir? -veya-bu temsilciler kimlerdir?” buyurdu. Onlar da: “Rabia” dediler: “Hoşgeldiniz Ey topluluk -veya- Ey temsilciler. Allah, utandır­masın / küçük düşürmesin, pişmanlık vermesin.” buyurdu. On­lar: “Ey Allah’ın Rasûlü biz, sana ancak haram ayda gelebiliyoruz, se­ninle aramızda Mudar kâfirlerinden bir boy var. Bize açık anlaşılır bir Şeyler emretsen de geride kalanlarımıza bildirsek, bu şeylerle cennete girsek.” dediler, içeceklerden sordular. Rasûlüilah (s.a.v.) onlara dört Şeyi emretti, dört şeyi yasakladı, Onlara, tek olan Allah’a iman etmeyi emretti: “Bilebiliyor musunuz tek olan Allah’a iman ne demek-tır?”buyurdu Onlar: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler: “Allah’­tan başka ilah olmadığına, Muhammedi’n de Allah’ın elçisi ol­duğuna şahitlik etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, ramazan orucunu tutmaktır, ganimetten beşte birini vermenizdir.”

buyurdu. Onlara dört şeyi de yasakladı: Hantemi (topraktan yapışmış testi) (kabaktan yapılmış testi) nakİrİ (hurma kütüğünden oyulmuş testi) ve (ziftle kaplanmış test!. Hadisi anlatan ravl şöyte demiştir) galibs (rnözeffet yerine) mukayyeri (bu da ziftlenmiş testidir) dedi. Sonra da: “Bunları ezberleyip be/leyin geride kalanlarınıza da bildirin “buyurdu.

(Hadîste geçen kullanımı yasaklanan eşyalar, içerisinde sıvı şeylerin konduğu bazı kaplardır. İslâm öncesi bu kaplar şarap yapımına daha elverişli olduğundan içe­risine, hurma ve üzüm şırası konulup şarap yapılırdı. Nitekim hadisin Müslim’de ge­çen rivayetinde bu hususu belirterek şöyle buyurmuştur: “İçerisine ufak hurma­ları atar sonra üzerine su döker, kabarıp fışkırması geçtiğinde bunu içer­siniz, Sonunda da biriniz amca oğlunu kılıçla vurur.” (Müslim, iman: 26) Bu ne­denle şarap yapımında kullanılan söz konusu kapların kullanımı tamamen yasaklan­mış, İslâm ahkamı yerleşip sebat bulduğunda, tıpkı kabir ziyaretinde olduğu gibi bunların kullanımı serbest bırakılmıştır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Size birtakım kapları yasaklamıştım. Şüphesiz kaplar bir şeyi ne he­lâl kılar ne de haram, ama biline ki, sarhoşluk veren şeylerin tümü ha­ramdır.”‘buyurmuştur. (Müslim, Eşribe: 64, Tirmizî, Eşribe: 5)

Bir diğer hadiste de: “Size su tulumunda şıra yapmayı yasaklamıştım. Şimdi bütün kaplarda bunu içebilirsiniz, yalnız sarhoşluk veren şeyler bu­nun dışındadır, “buyurmuştur. (Müslim, Eşribe; 65) [40]

11-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Rasûlütlah (s.a.v.) Muâz b. Cebel (r.a.)’ı Yemene gönderdiğinde: “Şüphesiz sen Ehl-i Kitap bir topluma vara­caksın, onları davet edeceğin ilk şey Allah’a kulluk olacaktır. Eğer Allah tanırlarsa, Allah ‘m gece ve gündüz beş vakit namazı ken­dilerine farz kıldığını bildir. Eğer bunu yaparlarsa, Allah ‘m, malla­rından alınıp fakirlerine verilmek üzere zekâtı farz kıldığını ken­dilerine bildir. Eğer bunu kabul edip itaat ederlerse onlardan ze­kât al, ama halkın elindeki mallarının en değerlisini almaktan sakın.” buyurdu. [41]

12-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Muâz (r.a.)’ı Yemen’e göndermiş ve şöyle buyurmuştur: “Mazlumun duasından da sakın, çünkü mazlumla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” [42]

13-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat et­tiğinde Ebû Bekir (r.a.) Haiife olup Arapların bîr kısmı dinden döndükle­rinde Ömer (r.a.), Ebû Bekir (r.a.)’a:. “Sen nasıl olur da bu insanlara savaşa kalkarsın? Halbuki Rasûiüllah (s.a.v.): “İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığını söyleyene kadar savaşmakla emrolun-dum. Ama kim bu sözü söylerse benden canım ve malını ko­rumuş olur, ancak İslâm’ın koyduğu haklar hariçtir. Diğer (görülmeyen) konularda hesabı ise Allah’a aittir.” buyurmuştur.” dedi­ğinde: “Namazla zekâtın arasını ayıran her kim olursa Allah’a yemin ol­sun ki kesinlikle savaşırım. Çünkü zekât, malın hakkıdır, (islâm’ın koyduğu haklardandır.) Dolayısıyla Allah’a yemin olsun ki Rasûlüilah (s.a.v.)’e ver­mekte oldukları bir oğlak da olsa bunu bana vermezlerse kesinlikle bu sebepten dolayı onlarla savaşırım.” dedi. Ömer (r.a.): “Aliah’a yemin olsun ki bu şekildeki düşüncesi Allah’ın Ebû Bekir (r.a.)’tn savaşma ko­nusunda göğsünü açmasından başka bir şey değildir. Ben de onun gerçek doğru olduğunu bilip anladım.” demiştir. [43]

14-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmelerine, bana ve benim getirdiklerime iman etmelerine kadar insanlarla sa­vaşmakla emrohmdum. Eğer bunları yaptılarsa benim elimden mallarım ve kanlarını korumuş olurlar. İslâm’ın koyduğu hak­lar bunun dışındadır. Diğer (gömmeyen) konulardaki hesapları ise Aliah’a aittir,”

(İslâm’a giren kimseler Allah’ın güvencesi altındadır. Dolayısıyla Müslümanların mallan ve caniarı koruma altındadır. Kişiler amellerinin dış görünümü ve davranışlarına göre değerlendirilir. Hakla­rındaki hüküm de buna göre verilir. Gizli olan niyet ve düşüncelerin hesabını sor­mak, kulların vazifesi olmayıp Allah’a aittir. İslâm’ın koyduğu haklardan maksat, idam cezasını gerektiren bir suç işleyenin öldü­rülmesidir. 3u durumda o kişi yukandaki esaslan yerine getirmekle canını kurtarmış sayılamaz, dernektir) [44]

15-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Allah’tan başka Hah olmadığına, Muhammed’in Allah ‘m elçisi olduğuna şahitlik etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermelerine kadar insanlarla savaşmakta emroiundum. Eğer bunlan yaparlarsa benim elimden mallarını ve kanlarını korumuş olurlar. İslâm’ın koy­duğu haklar bunun dışındadır. Diğer (görülmeyen) konularda he­sapları ise Allah’a aittir, “buyurmuştur. [45]

16-) Müseyyeb b. Hazn (r.a.)’dan. şöyle demiştir “Ebû TaÜb vefat ettiği sırada Rasûlüliah (s.a.v.) kendisine geldi baksa ki yanında Ebû Cehii b. Hişâm ile Abdullah b. Ebû Ümeyye b. el-Muğîra’yı gördü. Rasûlüliah (s.a.v.) Ebû Taüb’e: “Ey Amcacığım “Lâ ilahe illallah” sözünü söyle ki Ben bu sözle Allah katında sana şahitlik yapa­yım, “buyurdu. Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebû Ümeyye: “Ey Ebû Talib Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çeviriyorsun?” dediler. Rasûlüliah (s.a.v.) sürekli Ebû Talib’e İslâm’a girmesini teklif ettiyse de öbürleri de sözlerini tekrarladılar, neticede Ebû Talib’in onlara söylediği son söz; “O, Abdulmuttalib’in dini üzeredir.” oldu, “Lâ üâhe illallah” demeyi ka­bul etmedi. Bunun üzerine Rasûlüliah (s.a.v.): “Vallahi yasaklanma­dığım sürece ben sana bağışlama dileyeceğim” buyurdu. Arka­sından Ailah: «Kendilerine cehennemlikler oldukları açıklandık­tan sonra yakın akrabaları bile olsa artık müşrikler için bağış­lama dilemek ne Peygamber’e ne de iman edenlere uygun düşmez.» (Tevbe: 113) ayetini indirdi”[46]

17-) Ubâde (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim, kendisinin ortağı olmayan tek olan Allah’tan başka ilahın olmadığına, Muhammed’in Onun kulu ve Rasûlü olduğuna; İsa’nın, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna ve Meryem’e Kendisinden gönderdiği bir ruhu olduğuna, cennetin gerçek olduğuna, cehennemin gerçek olduğuna şahitlik ederse, Allah o kimseyi yaptığı ame­line göre cennete koyar” buyurmuştur. [47]

18-) Muâz b. Cebe! (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terkisinde bulunuyordum. Kendisi ile aramızda sadece seme­rin arka tahtasından başka bir şey yoktu. Derken: “Ey Cebel oğlu Muâz” buyurdu: “Buyur, emret, Ey Allah’ın Rasûlü” dedim. Sonra bir süre yürüdü arkasından yine: “Ey Cebel oğlu Muâz” buyurdu: “Buyur, emret, Ey Allah’ın Rasûlü” dedim. Sonra bir süre yürüdü arkasın­dan yine: “Ey Cebel oğlu Muâz”buyurdu: “Buyur, emret, Ey Allah’ın Rasûlü” dedim: “Allah’ın kullar üzerindeki hakkı nedir bilir misin?”‘buyurdu: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim: “Şüphesiz, Al­lah’ın kulları üzerindeki hakkı, Ona hiçbir şeyi ortak koşmaya­rak kulluk etmeleridir.”buyurdu. Sonra yine bir süre yürüdü arka­sından: “Ey Cebel oğlu Muâz” buyurdu: “Buyur, emret, Ey Allah’ın Rasûlü” dedim: “Bunu yerine getirdiklerinde kulların Allah üze­rindekihakkı nedir bilir misin? buyurdu: “Allah ve Rasûiü daha iyi bilir” dedim: “Onlara azap etmemesidir, “buyurdu.” [48]

19-) Muâz b. Cebel (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terkisin­de “Ufeyr” denilen bir merkebin üzerinde idim, bana: “Ey Muâz, Al­lah’ın kulları üzerindeki hakkı ile kulların Allah üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?”‘buyurdu, ben de: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim: “Şüphesiz, Allah’ın kullan üzerindeki hakkı, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayarak kulluk etmeleri, kul­ların Allah üzerindeki hakları ise kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azap etmemesidir.”buyurdu, ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü:”Bunu halka müjdelemeyeyim mi?” dedim, o da: “Hayır müj­deleme, buna güvenip kalırlar, “buyurdu.” demiştir. [49]

20-) Enes (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) terkisinde, Muâz (r.a.) ile birlikte devenin üzerinde bulunuyordu: “Ey Cebel oğlu Muâz” buyurdu. O da: “Buyur, emret Ey Allah’ın Rasûlü” dedi: “Ey Muâz” O da üç defa: “Buyur emret Ey Allah’ın Rasûlü” dedi; “Sadakatle içten gelerek Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik edip de Allah ‘in cehennemi kendisine ha­ram kılmadığı hiçbir kimse yoktur.” buyurdu. Muâz: “Ey Allah’ın Rûlü, bunu halka biidirsem de sevinseler?” dedi. Rasûlüliah: “Ozaman buna güvenip kalıtlar” buyurdu. Muâz (r.a.) bu bilgiyi tebliğ görevini yapmama günahından dolayı vefat edeceği sırada bildirmiştir.” [50]

21-) İleride gelecek olan Mahmud b. er-Rebî (r.a.)’ın İtbân b. Mâ­lik (r.a.)’dan rivayet ettiği hadiste Rasülüllah (s.a.v.), şöyle buyurmuş­tur “Allah rızasını isteyerek “Lâ ilahe illallah” diyen kimseye Allah cehennemi haram kılmıştır” (Hadisteki müjde, değişik hadislerde de geçmektedir. Ancak şu unutulmamalı­dır ki, Allah: «Ey insan! Seni kerem sahibi Rahb’ine karşı aldatan nedir!»

buyurmaktadır. Tine bazi hadislerde “Lâ İlahe iliallâh” diyen kimselerin ce-hennem’den çıkarılmaları anlatılır. Bundan “Lâ ifâhe illallah” diyen kimselerin de cehenneme girebileceği anlaşılmaktadır. “Lâ itâhe illallah” diyen kimseye Allah’ın cehennemi haram kılması demek, -Allah daha iyi bilir cehennemde kâfirler gibi e-bedî katmaması, günahlarını çektikten sonra veya cehenneme girip günahlarını çe­kerken şefaate nai! olarak cehennemden gkması, cehennemde sürekli kaiması ha­ram olsa gerektir. Bu konuda “Sahîh-i Buhârî Muhtasar: Tecrîd-i Sanrı” isimli çahş-mamızdaki 270. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [51]

22-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “İman alt­mış küsur şubedir. Haya da imandan bir şubedir, “buyurmuştur. (Hadiste sözü edilen imanın şubelerinden maksat, imanın amel olarak hayatta­ki tezahürleridir. Hadisin diğer bir kısım rivayetlerinde yetmiş küsur ifadesi vardır.) [52]

23-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlülfah (s.a.v.), Ensardan bir kimsenin ya­nından geçti. Bu kimse utangaçlığı konusunda kardeşine birtakım öğütler veriyordu. Rasûiüllah (s.a.v.): “Onu kendi haline bırak. Şüphesiz utanma (haya) imandan kaynaklanır”buyurdu’ demiştir.

(Utanma iki kısımdır: Psikolojik olan utanma ile imanın vermiş olduğu günahlara karşı çekingenlik duygusu olan utanma yani haya. Hadisimizde sözü edilen utanma imandan kaynaklanan çekinme duygusudur. Kendilerinde bu duygu olmayan kimseler günahlara karşı cesaretlidir. Hayası olmayanlarda iman zafiyetinin olduğu düşünülür. Haya, peygamberlik mirasıdır, (Buhârî, Edeb: 78) iman belirtisidir, insanları kötülükten alıkor. Utanma duygusuna sahip olmayan kimseler günaha karşı çekingen olmazlar. Sağlıklı bir topium için utanma duygusuna sahip insanlar yetiştirme gereği vardır.) [53]

24-) İmrân b. Husayn (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Haya an-cakiyilikgetirir.”‘buyurdu.” demiştir. [54]

25-) Abdullah b. Amr (r.a.) anlatır: “Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hangi İslâm (davranşı) en hayırlıdır?” diye sordu O da: “Yemek yedirmen, tanıdığına da tanımadığına da selâm vermendir”buywdu. [55]

26-) Abdullah b. Amr (r.a.) dan Peygamber (s.a.v,): “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kurtul­duğu kimsedir, muhacir de, Allah’ın yasakladığı şeyleri bı­rakan kimsedir, “buyurmuştur.

(Muhacirin anlamı, bir yeri veya bir şeyi terk eden, bırakan demektir.) [56]

27-) Ebû Mûsâ (r.a.) anlatır: “Ey Allah’ın Rasûlü, hangi müslüman en üstündür?” dediler. O da: “Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu / kurtulduğu kimsedir, “buyurdu.

(Hadislerde bu tür değer ifadeleri sorulmuştur. Efendimiz (a.s.) hu tür sorulara değişik cevaplar vermiştir. Cevapların değişik olmasının nedeni, soru soranın duru­munun, sorduğu ortamın ve zamanın değişik olmasından kaynaklanmış olabilir. Bu­rada göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus ise değer ifadelerinin tah­sis ifade etmediğidir. Bir şeyin en değerli, en üstün, en hayırlı olması onun en de­ğerlilerden, en üstünlerden, en hayırlılardan biri olduğunu belirtir. Tıpkı, Ali en akıilı kimsedir, cümlesinde olduğu gibi. Bu ifadede Ali’nin dışında en akıllı başka bir kimbulunmadığı değil, en akıllılar içerisinde Ali’nin de bulunduğu anlaşılır.) [57]

28-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa imanın tadını bulur: Allah ve Rasûiünün, kendisine başkalarından daha sevimli olması, bir kimseyi sa­dece Allah için sevmesi, tekrar küfre dönmeyi tıpkı ateşe atıl­mayı istemediği gibi istememesidir, “buyurmuştur. [58]

29-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden bitiniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve tüm insanlardan daha se-vımlı olmadıkça (tam bir şekilde) iman etmiş olamaz”‘buyurdu” demiştir. [59]

30-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (tam bir şekilde) iman etmiş olmaz”buyurmuştur. [60]

31-) Fbû Hureyre (r.a,)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim, Allah’a ve âhiretgününe inanıyorsa komşusuna ezi­yet vermesin. Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa misafi­rine ikramda bulusun. Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyor­sa ya iyi şeyler (hayır) söylesin yahut sussun.”

Diğer bir rivayette ise “komşusuna ikramda bulusun “şeklindedir.

Başka bir rivayette ise “komşusuna iyilikte bulunsun “şeklindedir.

(İyi şeyler konuşmak değüse susmak, komşuya ve misafire ikramda bulunmak, Allah’a ve âhiret gününe inananların bir özelliğidir.) [61]

32-) Ebû Şurayh (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuş­tur: “Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna iyilikte bulunsun. Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa misafirine ik­ramda bulunsun. Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa ya iyi şeyler (hayır) söylesin yahut sussun,”

Diğer bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Kim, Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa misafirine mükâfatını ikram etsin” Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûiü, misafirin mükâfatı ne kadardır?” diye sordular: “Gece ve gündüzü ile bir günlüktür. Misafirlik üç gün­dür, bundan gerisi sadakadır, “buyurdu.

Diğer bir rivayette ise “Misafirlik üç gündür mükâfatı ise ge­ce ve gündüzü ile bir gündür. Müslüman bir kimsenin kardeşi­ni günaha götürecek kadar yanında misafir kalması helal de­ğildir, “buyurdu. Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûiü, kardeşini günaha na­sıl götürebilir?” dediler: “Kendisini ağırlayacak bir şeyi olmadığı halde yanında misafir kalır,” buyurdu. [62]

33-) Ukbe b. Amr Ebû Mesûd (r.a.): “R3sûlüliah (s.a.v.) eliyle Ye­men tarafını gösterip: “İman şurada Yemenli’dir. Bakın sertlik ve katı kalplilik develerin kuyrukları dibinde, haykırıp bağıranlar­da, şeytanın iki boynuzunun iki topluluğunun doğduğu yer­de, Rabia ve Mudarkabile/erindedir.”buyurdu.” demiştir.

(îmanın Yemen’e nispet edilmesi değişik şekillerde açıklanmıştır. 0 dönemdeki Yemen halkının yumuşak kalpli olmaları ve İslâm’ı kolaylıkla kabul etmelerinden do­layıdır. Yahut İslâm’a kucak açan Medine halkının aslının Yemenli olması nedeniyle bu ifade ile Ensara işaret edilmiştir.) [63]

34-) Ebû Hureyre (r.a,), R3sülü!îah (s.a.v.)’in: “Küfrün başı do­ğu tarafındadır. Kibir ve kendini beğenip övünme de haykırıp bağıranlarda, at ve deve ile uğraşan sürü sahlplerindedir. Te­vazu ve vakar ise koyunlarla uğraşanlardadır.” buyurduğunu ri­vayet etmiştir.

(Bu hadisin söylendiği donemde İslâm’a karşı ayak direten topluluklar genelde Arabistanın doğusunda bulunuyorlardı. Rabia ve Mudar kabileleri de Arabistan do­ğusunda bulunuyordu,) [64]

35-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Size Yemenliler gelmiştir. Kendileri çok ince yürekli, çok yumuşak kalplidirler. İman Yemenlidir. Hikmet de Yemenlidir. Kibir ve kendini beğenme deve sahipletidedir. Tevazu ve vekar ise koyunla uğraşanla?itidir, “buyurmuştur. [65]

36-) Cerîr b. Abdullah (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’e: “Namaz kılmak, Zekât vermek ve her Müslümana nasihat vermek üzere samimi olmak üzere biat ettim”demiştir, [66]

37-) Yine Cerîr b. Abdullah (r.a,): “Hz, Peygamber (s.a.v.)’e itaat temek ve sözünü dinlemek üzere biat ettim. O da: “Gücüm yettiğinice her Müslümana nasihat vermek üzere de samimi olmak üzere de” di­ye bana telkin buyurdu.” demiştir. [67]

38-) Ebû Hureyre (r.a.); “Hz. Peygamber (s.a.v,): “Zina eden bir kimse, mü’min olduğu halde zina edemez. Bir kimse, mü’mm olduğu halde içki içemez. Hırsızlık yapan, mü’min olduğu hai-de hırsızlık yapamaz, “buyurdu,” demiştir.

Yine kendisinden oeien bir btşka rivayette: “Bir kimse mü’min olduğu halde halkın gözleri önünde, bakışlarını diktikleri şeyi yağmalayıp zorla alamaz, “buyurmuştur. (62. 601. ve 602. hadislerden öğrendiğimize göre Cebrail (a,s.), Hz. Peygamer (s.a.v.)’e gelerek “Allah’a ortak koşmadan ölen bir kimsenin cennete gireceğini” irîlrniştir. Cennete mümin olmayanlar giremeyeceği de bilinmektedir. Yukarıdaki adisimizde ise zina edenin, hırsızlık yapanın mümin iken bu işSeri yapamayacağı bildirilmektedir, 62. 601. ve 602. hadisler de her ne kadar günah; büyük de olsa bu filleri işleyenlerin cennete gireceğinden hareketle bu kimselerin eğer Yüce Allah’a or­tak koşmuyorlar ve küfre girmiyorlarsa yaptıkları zina ve hırsızlığın onları iman sını­rından çıkarmadığı hükmü ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle yukarıdaki hadisimizdeki “Zina eden bir kimse, mü’min olduğu halde zina edemez.” ifadesinin, böyle işlerin müminlere yakışmadığı, mümin olan bir kimsenin böyle şeylerden uzak duracağını ifade ettiği bel i itilmiştir.) [68]

39-) Abdullah b, Amr (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,) şöyle buyur­muştur: “Dört özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa tam anla­mıyla münafık olur. Kimde bu dört özellikten bir tanesi bulunur­sa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklık özelliğinden bir özellik bulunur: Kendisine güvenildiğinde hıyanetlik yapar. Konuştuğunda yalan söyler. Sözleştiğmde sözünde durmaz. Tartış­tığında haksızlık yapar.” [69]

40-) Ebû Hureyre (r.a.) dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyie buyur­muştur: “Münafığın belirtisi üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde sözünden döner. Kendisine güvenildiğinde hiyanetlik yapar.”

(Münafık kelimesi terim olarak, içindekini dışa vurmayan demektir. Türkçemizde “iki yüzlü” şeklinde ifade ettiğimiz münafık, kâfirden daha tehlikeli ve cehennemdeki yeri daha şiddetlidir. Allah Teâlâ bunlar için: «Şüphesiz, münafık­lar cehennemin en altındadırlar.» buyurmuştur. (Nisa: 144)

Hadiste belirtilen münafıklığın alâmetleri hususunda değişik yaklaşımlarda bu­lunulmuştur. Acaba söz konusu alâmetlerden birisini taşıyan, söz gelimi -yalan söy­leyen bir kimseye- hemen münafık diyebilir miyiz? Bu hususta değişik fikirler ileri sü­rülmüştür. Kimisi bu kimseye münafık diyebiliriz, derken kimisi de böyle bir kim­senin, içerisinden inanmadığı halde dışından Müslüman görünen ve gerçekte kâfir olan kimseler gibi olamayacağını, münafık damgasının vurulamayacağım söylemiştir. Bu konudaki değişik görüşler için “Sahîh-i Buhârî Muhtasan Tecrid-i Sarîh” isimli ça-hşmamizdaki 32. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [70]

41-) Abduüah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüüah (s.a.v.): “Her kim, kardeşine “Kâfir” derse, bu söz nedeniyle küfür, ikisinden biri­sine döner. dediği gibi ise (problem yoktur.) Ancak böyle değilse sözü kendisine döner (kendisi kâfir otur.)” buyurdu.” demiştir. [71]

42-) Ebû Zer (r,a.)’dan. Kendisi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Bile bile babasından başkasına ait olduğunu iddia eden her kim küfretmiş olur nimeti inkâr etmiş olur. Kim kendisini arala­rında neseb bağı olmayan bîr kavme ait olduğunu iddia ederse cehennemden yerine hazırlansın, “diye buyururken İşitmiştir. [72]

43-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “Babalarınızdan yüz çevirip vaz geçmeyin. Kim babasından yüz çevirip vaz ge­çerse bu, küfürdür nankörlüktür, “buyurmuştur. [73]

44-) Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Kim, ba­bası olmadığını bile bile babasından başkasının kendi babası ol­duğunu iddia ederse cennet ona haram olur” diye buyururken işit­tim” demiştir. Bu hadis Ebû Bekre (r.a.)’a bildirildiğinde: “Benim de bunu Rasûlüliah (s.a.v.)’den iki kulağım işitti, kalbim ezberledi.” demiştir, (Bir kimsenin babasından vaz geçmesi ve/a kendi babasını inkâr edip başka kimse­nin babası olduğunu iddia etmesi, bazı hadislerde bunun (Buhâri, Merâkıb: 5; suhân, Meğâz: 56; Buhârî, Ferâc: 29; Müshm, imân: 112 vb) küfür olduğu ve cehennemle cezalandıracağı bildi­rilmiştir. Böyle bir durum bazen mirasta pay almak için de yapılabileceğinden dolayı Buhârî bu hadisi miras bölümünde de getirmiştir. Bu kimselerin küfrü iki anlama yorum­lanmıştır. Ya gerçekten dinden çıkmış anlamına ya da nankörlük yapmış anlamına gelir. Her ne olursa olsun iki durumda da bu kimse cehennemliktir.) [74]

45-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müslümana sövüp kötü sözler söylemek fasıklıktır, onunla savaşmak ise küfürdür.” buyurmuştur.

(Bir kimse, Müslüman bir kimseyi sırf dininden dolayı, dinini tasvip etmediğin­den öldürürse bu kimsenin kâfir olacağı, ancak bir Müslümanın dininden dolayı değil de başka şahsi hesaplardan dolayı veya hata ile öldürülmesi halinde her ne kadar bu Çok büyük bir günah olsa da bunun küfür olmayacağı söylenmiştir.

Müslümana sövme, kötü söylemek, fasıklann; Müslümana karşı savaş­mak, kâfirlerin işidir. Fasık hak yoldan sapan demektir. “…Şeytan, Rabb’inin emrinen çıktı ayetinde bu anlam açıkça görülmektedir. Ayette hak çizgiden çıkma fısk kelimesi ile ifade edilmiştir.) [75]

46-) Cerîr (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) veda haranda kendisine: “Halkısustur, dinlesinler”buyurmuş, akabinde: “Benden sonra, birbi­rinizin boynunu vuran kâfirlere “buyurmuştur. [76]

47-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Hz, Peygamber (s.a.v.), veda haccında: “Vah, vah size yahut yazık olacak size. Benden sonra, birbirinizin boynunu vuran kâfirlere dönmeyin” buyurmuştur. [77]

48-) Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Hudeybiye’de geceleyin yağan yağmurun arkasından bize sabah nama­zını kıldırdı. Namazdan ayrılınca cemaate döndü ve: “Rabb’iniz ne buyurdu bilebiliyor musunuz?”‘buyurdu: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” dediler. Şöyle devam etti: “Allah: “Kullarımdan kimi mü’min kimi de kâfir olarak sabaha çıktı. Kim: “Allah’ın lütuf ve mer­hameti sayesinde bize yağmur yağdırıldı” dediyse o, bana i-nanmış, yıldızları inkâr etmiştir. Kim de: “Falan falan yıldızın yörünge hareketi sayesinde” dediyse o da Beni inkâr etmiş, yıldızlara inanmıştır.” buyurdu.” [78] :

49-) Enes (r.a.)’dan. Hz, Peygamber (s.a.v.): “îmanın belirtisi Ensar’ı sevmek, Münafıklığın belirtisi Ensar’a kızmaktır.” bu­yurmuştur.

(Ensarı sevmekten maksat, Hz. Peygamber {s.a.v.) dönemindeki Medine’de bulunan ve kendisine kucak açıp yardım eden o dönemdeki Müslümanları sevmek anlamına geldiği gibi İslâm’a yardım eden kimseleri sevmek anlamına da gelebilir.) [79]

50-) el-Berâ (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ensar öyle kimseler ki kendilerini ancak Mü’min olanlar sever, münafık olanlar nefret eder, Kim onlan severse Allah da onu sever, kim de onlardan nefret ederse Allah da ondan nefret eder. “buyurdu” demiştir. [80]

51-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Kurban veya Rama­zan bayramında namazgaha çıktı, bu sırada kadınlara da uğradı: “Ey ka­dınlar topluluğu sadaka veriniz, zira sizin cehennemliklerin en çoğu olduğunuz bana gösterildi.”buyurdu. Onlar: “Niçin böyledir Ey Allah’ın Rasûlü?” dediler: “Laneti çok yapar, kocaya nankörlük eder­siniz. Sizden biriniz kadar, sağlam bir adamın aklını çeiebilen dini ve aklı eksik görmedim, “buyurdu. Onlar: “Ey Allah’ın Rasûiü dinimizin ve aklımızın eksikliği nedir?” dediler: “Kadının şahitliği erkeğin şahitli­ğinin yansı değil mi?” buyurdu: “Evet” dediler: “İşte aklının eksik olması budur. Kadın âdet gördüğünde namaz kılamaz oruç tutamaz değil mi?”‘buyurdu: “Evet” dediler: “İşte bu da dininin ek­sik olmasıdır” buyurdu” demiştir.

(Rasûlüllah (s.a.v.) ashabına vaaz ve öğüt verirken münasip zaman ve günleri göz önünde bulundururdu. Kendisi gerek cuma ve bayram hutbelerinde gerekse Güneş ve Ay tutulması namazı gibi diğer hutbelerinde önemli gördüğü konulara dik­kat çeker, gördüğü genel aksaklıklar üzerinde uyarılarda bulunurdu. Rasûlüllah (s.a.v.) bir bayram namazında erkeklerden oluşan cemaate hutbe vermiş, onları u-yarmış, Allah’tan sakınmayı, Allah’a İtaat etmeyi emretmiş, (Müslim, îdeyn: 4, Neseî, îdeyn: 19) sesinin kadınlara iyi ulaşmadığını görmüş, bunun üzerine onların yanına gi­derek kadınlara da vaaz vermiş uyarılarda bulunmuştur. (Buhârî, fim: 32, Müslim, îdeyn: 2, Ebû Dâvûd, salât: 242, ifani Mâce, ikâme: 155) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’ın verdiği bilgiye gö­re (Buhârî, Tefsir, MümteMne: 12) Efendimiz (a.s.) kadınların yanına geldiğinde «Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları a-rasında bir İftira uydurup getirmemek, iyi işlerde sana karşı gelmemek şartıyla sana biat etmek üzere geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et, onlara Allah’tan bağışlanma dile, doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyan­dır.» (Mümtehme: 12) ayetini okumuş ve: “Siz bu hal üzeremisiniz?”‘buyurmuştur. Bundan anlaşılan onlardan biat almıştır. Buna göre açıklamaya çalıştığımız hadisdeki ifadeler itaat ve sadakat üzerine bir takım sözlerin alındığı biat ortamında geçmiştir. İşte böyle bir ortamda sadece kadınların dinlediği bir konuşmada geçen bu hadisi­mizde kadınların çoğunun cehennemlik olduğu belirtilmiştir. Bunun nedenlerine bak­tığımızdaki bunları şöyle sıralayabiliriz

1)- Laneti çok yapmaları;

2)- Kocaya karşı nankörlük yapmaları;

3)- Sağlam bir adamın aklını çelmeleridir- İşte bunları ele al­dığımızda aynı durumun erkekler için de geçerli olduğunu görmekteyiz. Kişiyi ce­henneme sürükleyen bu davranışlardan erkekler muaf değildir. Kadın laneti çok yap­tığı için cehennemlik olduğu gibi da erkek yaptığnda cehennemlik olacaktır. Yine ka­dın bir erkeği yoldan çıkardığında cehennemlik olduğu gibi erkek de bir kadını yol­dan çıkarırsa o da cehennemlik olur.

Konuşmanın kadınlara yönelik uyarılar İçerisinde onları ahlâkî davranışlar ba­kımından olgunlaştırmak ve görülen aksaklıkların giderilmesi için vaaz ve irşad orta İçerisinde sakındırma ortamında söylenmiştir.. Eğer söz konusu uyarılara kulak asmazlarsa belirtilen sonuca varılacağı anlaşılmaktadır. Bu uyarıları dikkate almayan kadın erkek aynmı yapılmaksızın herkes bu sonuçla karşılaşacaktır. Hitabın kadınlara yönelik olması, konuşma sırasında muhatapların kadınlar olmasındandır. Bunun ben- zerlerini başka hadislerde de görebiliriz. Örneğin bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ey Müslüman kadınlar! Bir koyun ayağı bile olsa komşu bir kadın, kom­şusunun (hediyesini) kesinlikle küçük görmesin.”buyurmuştur. (Buhârî, Hibe: i; Müslim, Zekât: 90) Bu ifadeden, erkeklerin hediyeyi küçük görebileceği anlaşılamaz. Buna göre hadiste kadınlara yöneltilen hususları genel kurallar çerçevesinde tekrar gözden geçirdiğimizde, bunların erkekleri de ilgilendirdiğini görmekteyiz.

Bu konuda daha geniş bilgi için “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sanh” isimli çalışmamızdaki 211. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [81]

52-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e “Hangi ame­lin daha değerli olduğu” soruldu: “Allah’a ve Rasûl’üne iman et­mek”buyurdu: “Sonra hangisi?” denildi: “Allah yolunda c/had”‘bu­yurdu: “Sonra hangisi?” denildi: “Kabul olunmuş hac”buyurdu.

(Çeşitli hadislerde bu tür değer ifadeleri sorulmuştur. Hangi Müslümanın en hayırlı olduğu, hangi İslâm (davranışının) en hayırlı olduğu, hangi amelin daha de­ğerli olduğu, hangi amelin Allah’a daha sevimli olduğu, hangi insanın daha üstün ol­duğu sorulmuştur. Efendimiz (a.s.) bu tür sorulara değişik cevaplar vermiştir. Cevapların değişik olmasının nedeni, soru soranın durumunun, sorduğu ortamın ve zamanın değişik olmasından kaynaklanmış olabilir. Burada göz önünde bulundurul­ması gereken bir diğer husus ise değer İfadelerinin tahsis ifade etmediğidir. Bir şeyin en değerli, en üstün, en hayırlı olması onun en değerlilerden, en üstünlerden, en hayırlılardan biri olduğunu belirtir. Tıpkı, Ali en akıllı kimsedir, cümlesinde olduğu gi­bi. Bu ifadede Ali’nin dışında en akıllı başka bir kimsenin bulunmadığı değil, en akıllı­lar içerisinde Ali’nin de bulunduğu anlaşılır.) [82]

53-) Ebû Zer (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Hangi amel daha değerlidir?” diye sordum: “Allah’a iman etmek ve Allah yolunda cihadetmek.”buyurdu: “Hangi köleyi azat etmek daha değerlidir?” de­dim: “Fiatı en yüksefç sahibinin nazarında en değerli olan.” buyur­du: “Eğer bunu yapamaz isem?” dedim: “Sanatkâra yardım edersin, yahutta elinden iş gelmeyen beceriksizin işini yapıverirsin.” bu­yurdu: “Bunu da yapamazsam?”: “Kötülükten insanları (rahat) bırakır­sın, bu da nefsin için verdiğin bir sadakadır, “buyurdu. [83]

54-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s,a.v.)’e: “Hangi amel Allah’a daha sevimlidir?” diye sordum: “Vakti üzere olan namazdır.” buyurdu: “Sonra hangisidir?” demiş: “Sonra da anne ve babaya iyi davranmaktır.” buyurmuştur: “Sonra hangisidir?” demiş:

“Allahyolunda cîhaddır.”buyurmuştur. Abdullah (r.a.) devamla: “Bun­ları bana Rasûlüllah (s.a.v.) bildirdi. Eğer artırmasını isteseydim bana artı­racaktı” demiştir. [84]

55-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Allah katında hangi günah daha büyüktür?” diye sordum: “Se­ni yarattığı halde, Allah’a eş koşmandtr.” buyurdu: “Doğrusu bu ger­çekten çok büyük bir günahtır” dedim ve şöyle devam ettim: “Sonra han­gisidir?”: “Seninle beraber yemek yemesinden endişelenerek ço­cuğunu öldürmendir” buyurdu: “Sonra hangisidir?” dedim: “Komşu­nun hanımıyla zina etmendir”buyurdu.” [85]

56-) Ebû Bekre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) üç kere: “Bakın, büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?” buyurdu.

Oradakiler: “Evet bildir, Ey Allah’ın Rasûlü” dediler: “Allah’a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelip eziyet vermek.”buyurdu, bu sırada dayanıyordu, oturdu ve: “Bakın, bir de yalan söylemek­tir.”‘buyurdu ve sürekli bu sözü tekrar edip durdu, o derece ki sonun­da keşke sussa dedik.” demiştir.

(Ashabın Hz. Peygamber (s.a.v.) için “keşke susa” diye temenni etmesi, Efen­dimiz (a.s.)’ın bu büyük günahları anlatırken etkilenip üzülmesi nedeniyle sonunda ağır bir vahiy gelir endişesinden olabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de «Allah’ın Resu­lünü İncitenlere acıklı bir azap vardır…» (Tevbe: el) buyurutmaktadır.) [86]

57-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), büyük günahları anlattı ve şöyle buyurdu: “Allah’a ortak koşmak, anne ve babaya karşı ge­lip eziyet vermektir.” Bunun arkasından şöyle devam etti: “Bakın! Büyük günahlann en büyüğünü size bildireyim mi? Yalan söyle-meArveya yalan şahitlikte bulunmaktır.demiştir. [87]

58-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yedihelak edici şeyden kaçınınız.” buyurdu. Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, bunlar nelerdir?” dediler: “Allah’a ortak koşmak, sihirle uğraş­mak, ölümü hak eden hariç Allah’ın yasaklamış olduğu cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında geri kaçmak, namuslu ve hiçbir şeyden habersiz kadınlara zina iftirasında bulunmak, “buyurdu.

(Hadiste belirtilen helak ediciler, kişinin âhiret hayatını bitiren büyük günahlar­dır. Bu hadisimizde büyük günahların yedisi anlatılmıştır. Özellikle bu yedisinin diîe getirilmesi, bunların büyük günahların en başta gelenlerinden, toplumda sıkça gö­rülmesinden ve en çirkinlerinden olması nedeniyledir.) [88]

59-) Abdullah b. Amr (r.a.): Rasûlüllah (s.a.v.): “Büyük günah­ların en büyüğü bir kişinin anne ve babasına lanet etmesidir.” buyurdu. Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, bir kişi anne ve babasına na­sıl lanet edebilir?” dediler. O da: “Bir kişi, birisinin babasına söver, bu yüzden o da onun babasına söver. Annesine söver, bu yüz­den o da onun annesine söver, “buyurdu.” demiştir, [89]

60-) Abdullah b. Mes’ûcl (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim, Aiiah’a bir şeyi ortak koşarken ölürse, cehenneme girer.” buyurdu. Ben de: “Kim, Allah’a bir şeyi ortak koşmazken ölürse cennete girer.” dedim.” demiştir[90].

61-) Ebû Zer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Rabb’imden gelen (Cebrin) bana geldi ve: “Ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ölen kimsenin cennete gireceğini” müjdeledi bildirdi” buyurdu. Ben de: “Zina etse de mi? hırsızlık yapsa da mı?” dedim. O da: “Zina etse de, hırsızlık yapsa “buyurdu.” demiştir. [91]

62-) Ebû Zer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmiştim, üzerinde beyaz bir elbise vardı, kendisi uyuyordu. Sonra tekrar geldim, uyan­mıştı: “Lâ ilahe illallah” deyip sonra da bu hal üzere vefateden her kul mutlaka cennete girer, “buyurdu: “Zina etse de mi, hırsızlık yapsa da mı?” dedim: “Zina etse de, hırsızlık yapsa da” buyurdu, tekrar: “Zina etse de mi, hırsızlık yapsa da mı?” dedim: “Zina etse de, hırsızlık yapsa da” buyurdu, tekrar: “Zina etse de mi, hırsızlık yapsa da mı?” dedim: “Zina etse de, hırsızlık yapsa da, Ebû Zer kabul etmese buyurdu” demiştir. Ebû Zer (r.a.) bu hadisi anlatır, sonunda da: “Ebû Zer kabul etmese de” derdi.

(İman üzere vefat eden bir kimse mutlaka cennete girecektir. Ancak bu her iman edenin doğrudan cennete gireceği anlamına gelmez. Günahkâr bir kimse gü­nahlarının hesabını verip cehennemde temizlendikten sonra, mü’min ise elbette cennete girecektir. Diğer taraftan cennete girecek diye bundan günahlara yol aran­mamalıdır. Cennete girmesi cehenneme uğramayacağı anlamına gelmez. Böylelerinin yaptığı günahların pisliği elbette cehennemde temizlendikten sonra cen­nete gireceklerdir. Ebû Zer (r.a.)’ın tekrar tekrar sorması, 38. hadisteki ifadede bu günahları işleyenlerin mü’min olamıyacağı belirtilmişti, dolayısıyla Ebû Zer (r.a.) bun­ların cennete giremiyeceğini zannettiğinden dolayıdır. 601. hadiste belirtildiğine göre bu haberi Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdiğinde Hz. Peygamber de ga­rip karşılayarak “Şöyle şöyle yapsa da mi?”ölye sormuştur.) [92]

63-) Mikdâd b. Amr el-Kindî (r.a.)’ın Zühre oğulları ile dostluk ant­laşması vardı. Kendisi Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Bedir Savaşı’nda bulunanlardandır. Bu zat Rasûlüilah (s.a.v.)’e: “Şu konuda ne dersin: Kâfirlerden bir adamla karşılaşıp vuruşsam sonunda kılıçla iki elimden birini vurup koparsa, arkasından bir ağaca sığınıp: “Allah’a teslim ol­dum Müslüman oldum.” derse, Ey Allah’ın Rasûlü bunu dedikten son­ra hâlâ onu öldürebilir miyim?” dedi. O da: “Öldüremezsin” buyurdu. Mikdâd: “Ey Allah’ın Rasûlü bu adam elimin birisini kopardı elimi ko­pardıktan sonra bunu söyledi?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.):”Onu öfdü-remezsin. Eğer öldürürsen, onu öldürmenden önce (Müslüman oldu­ğun için naşı! ki senin kanm helâl değilse) o da senin gibidir, sen de onun söylediği (islam’a girdiğini belirten) sözünü söylemezden önceki duru­muna düşersin kanın helâl olur. “buyurdu.” demiştir. [93]

64-) Üsâme b. Zeyd (r.a.); “Rasûlüllah (s.a.v.) bizi el- Huraka kabilesi üzerine göndermişti. Sabah baskın yaptık, onları bozguna uğrattık ben ve Ensardan bir kimse onlardan birisine erişip, etrafını kuşattık o da: “Lâ ilahe illallah” dedi Ensardan olan elini çekti bense süngümle vurup onu öldür­düm. Medine’ye geldiğimizde bu durum Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştı kendisi de: “Ey Üsâme! Lâ ilahe illallah dedikten sonra onu öldür­dün mü?” buyurdu: “Ölümden korunmak için söylemişti” dedim. Rasûlüllah (s.a.v.) sürekli aynı cümleyi tekrar edip duruyordu öyle ki:

“Keşke bu olaydan önce Müslüman olmasaydım” dedim” demiştir.

(Üsâme b. Zeyd (r.a.)’ın: “Keşke bu oiaydan Önce Müslüman olmasaydım” şeklin­deki sözü, ashabın büyük pişmanlık duyacaklan bir iş yaptığında söylediği bir sözdür. Bu­nun bîr benzerini başka bir sahabiden de görmekteyiz, fnrmizî, Tefsir, Hûd, 7) [94]

65-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: “Kim, bize silah çekerse bizden değildir,” [95]

66-) Ebû Mûsâ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Kim, bize si­lah çekerse bizden değildir, “buyurmuştur.

(Bizden değildir ifadesi çeşitli şekillerde anlaşılmıştır: Bizim gittiğimiz yoldan gitmemektedir, bizim tutumumuzda değildir, şeklinde anlaşılmakla beraber kimileri­ne göre bizim dinimizden çıkmıştır, demektir. 45. hadiste de “Müslümsna sövüp kötü sözler söylemek fasıklıktır, onunla savaşmak ise küfürdür.” buyurulmuştur.) [96]

67-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yüzleri tokatlayan, yakaları yırtan ve cahiliyet çığlığıyla çağıran {ağıt ku­ran) bizden değildir””buyurdu” demiştir. [97]

68-) Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: “Bir keresinde kendisi şiddetli bir hastalığa tutulmuş, derken başı ailesinden bir kadı­nın kucağında iken bayılmış (o da feryat edip ağlamış) fakat Ebû Mûsâ (r.a.) onu engelleyecek durumda değildi. Ayıldığında: “Rasûlüllah (s.a,v.)’in uzak olduğu kimselerden ben de uzağım. Rasûlüllah (s.a.v.) musibet sırasında feryat çığlıkları atan, saçını başını yolan, elbisesini yırtan ka­dından uzaklaşmıştır.” dedi. [98]

69-) Huzeyfe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Koğuculuk ya­pan cennete giremez.” diye buyururken işittim.” demiştir,

(Koğuculuk yapanın cennete girememesi, Yüce Allah’ın hesaba çekmeden doğ­rudan cennete koyduğu kimseler gibi cennete giremeyeceği yahut da şefaat sebe­biyle cennete girenler gibi cennete giremeyeceği şeklinde açıklanmıştır.) [99]

70-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Üç kimse var­dır kî Allah kıyamet günü kendilerine bakmaz, onları temize çıkarmaz, onlar için acıtıcı bir azap vardır: Yol üzerinde kendi­sinin ihtiyaç dışı su faz/alığı olup da bunu yolcuya kutlandır­mayan kimse, devlet başkanına sadece dünyalık için biat edip kendisine dünyalıktan bir şeyler verdiğinde memnun olan vermediğinde öfkelenen kimse, ikindiden sonra malını pazara çıkarıp: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki bu mala şu kadar, şu kadar para saydım.” diyen kimse ki alıcı, yeminden dolayı ona inanıp malı alır.” buyurdu, sonra da: «Şüphesiz Allah’a verilen söz ve yeminlerini az bîr değer kar­şılığında değiştirenler var ya işte onların âh ir ette hiçbir nasibi yoktur, Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz, onlar için acıtıcı bir azap var­dır.» (âi-i imrân: 77) ayetini okudu. [100]

71-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim dağ­dan kendisini atıp öldürürse, sürekli cehennem ateşinde, son­suza kadar kendisini yüksekten atar durur.

Kim zehir içip kendisini öldürürse, sfirekli elinde zehiri, cehennem ateşinde sonsuza kadar kendisine zehir içirir.

Kim kesici bir aletle kendisini öldürürse sürekli cehennem ateşinde sonsuza kadar elindeki kesici aleti karnına saplar.” buyurmuştur. [101]

72-) Sabit b. Dahhâk (r.a.)’dan. Kendisi ağacın altında biat edenler­dendir. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim İslâm’dan başka birdin üzere ola­yım, diye yemin ederse söylediği gibi olur. Âdemoğlu, elinde bu­lunmayan bir şeyi adakta bulunamaz. Kim dünyada bir şey ile canına kıyarsa kıyamet günü onunla azap olunur. Kim bir mü’mine lanet ederse onu öldürmüş gibidir. Kim bir mü ‘mine kâ­fir ithamında bulunursa onu öldürmüş gibidir, “buyurmuştur. [102]

73-) Sabit b. ed-Dahhâk (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim bilerek ve yalan söyleyerek İslâm dışı bir dinde olmaya (ya m şöyle ise Yahudi olayım gibi) yemin ederse söylediği gibi olur. Kim bıçak benzeri kesici aletle canına kıyarsa cehennemde de onunla azap olunur, “buyurmuştur. [103]

74-) Cündeb (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir kimsenin bir yarası vardı, (yaranın acısına dayanamadı ve) bu nedenle canına kıydı, bunun üzerine Allah: “Kulum canıyla bana acele etti ben de kendisine cenneti haram kıldım, “buyurdu, “demiştir. [104]

75-) Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.) müşrikler­le karşılaşıp savaştı. Bu arada Rasûlüllah (s.a.v.)’in ashabının içerisinde bir kimse vardı ki Rasûlüllah (s.a.v.) karargahına çekilip karşı taraf da kendi karargahlarına çekildiğinde köşede bucakta düşmandan geri ka­lan ne varsa kılıçtan geçirmeden bırakmazdı. Bu yüzden kendisi hak­kında: “Bugün falancanın çalıştığı gibi hiç birimiz çalışamamıştır.” de­nildi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Bakın, bu adam cehen­nemliktir” buyurdu. Ordudan bir kimse de: “Ben sürekli onun yanında olacağım” dedi ve kendisiyle birlikte savaş meydanına çıktı. Durduğun­da onunla durdu, koştuğunda onunla koştu. Sonunda bu adam ağır bir şekilde yaralandı (dayanamayıp) ölümünü çabuklaştırdı. Sivri ucu göğsüne gelecek şekilde kılıcını yere koydu, üzerine yüklenerek canına kıydı. Bunun arkasından kendisini takip eden kimse Rasûlüllah (s.a.v.)’in ya­nına çıktı: “Senin Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim” dedi Rasûlüllah (s.a.v.): “Ne oldu?” buyurdu: “Az önce cehennemlik oldu­ğunu söylediğin adam… Halk bu sözü garipsedi, ben de: “Ben sizin için bu adamı takip edeceğim” dedim ve onun peşinde savaş meydanına çıktım sonra ağır bir şekilde yaralandı (dayanamayıp) ölümünü çabuklaştırdı. Sivri ucunu göğsüne gelecek şekilde kılıcını yere koydu, üzerine yüklenerek canına kıydı” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) bu adam hakkın­da: “Bir kimse, insanlara göründüğü şekliyle cennetliklerin a-nelini işler, halbuki o cehennemliktir. Yine bir kimse, insanla­ra göründüğü şekliyle cehennemliklerin amelini işler, halbuki o cennetliktir, “buyurdu. [105]

76-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan gelen başka bir ivayette ise Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey falan kalk”Cennete ancak mü’min olanın gireceğini, Allahın, dîni günahkâr bir kimse ile de destekleye­bileceğini, “ilan ef’buyurdu.

(Yukarıda gösterdiği kahramanlıkla halkı imrendiren kimse Kuzmân ez-Zafeıfdir. Aynfnin verdiği malumata göre bu adam münafıklardandı. Uhud Savaşı’na katılmadığın­dan dolayı kadınlar kendisini kmamış ve: “Sen olsan olsan bir kadın olabilirsin” demişler, o da bunun üzerine savaşa gkmış, savaşta ilk oku bu adam atmıştı, Bir ara: “Ey Evsliler so­yunuzun şerefi için savaşınız!” demişti. Savaşa çıktığında Katâde b. Numan (r.a.) kendisi­ne; “Şahadet sana kutlu olsun” demiş o da: “Vallahi ben din için savaşmadım ki, ben sa­dece şerefimi korumak için savaştım” demiştir. Bu adam canına kıydığında Rasûlüllah (s.a.v.): Şüphesiz Allah bu dini, günahkâr bir kimse ile de destekleyebilir.”bu­yurmuştur. (Bedruddin Ayni, Umdetu’l-Kârî, M. 431.) [106]

77-) Ebû Hureyre (r.a.). Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v,) ile birlikte Hayber seferine çıktık sonunda Allah, bize fetih nasip eyledi. Bu savaşta ganimet olarak altın ve gümüş elde etmedik eşya, yiyecek ve giyecek elde ettik. Sonra vadiye hareket ettik. Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında kölesi vardı. Bu köleyi, Cüzam kabilesinin Dubeyboğlulları ko­lundan Rifâa b. Zeyd adında bir kimse hediye etmişti. Vadiye indiği­mizde, Rasûlüllah (s.a.v.)’in kölesi barınağına girmek için ayağa kalktı derken kendisine bir ok isabet etti ve oracıkta oluverdi. Biz: “Ey Allah’ın Rasûlü, ne mutlu ona, şehid oldu” dedik. Rasûlüllah (s.a.v.): “Hayır, Hayır! Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Hayber savaşında ganimet bölüştürülmeden önce ganimetler­den almış olduğu küçük bir örtü ateş olmuş üzerinde alevlen­mektedir. ” Buyurdu. Herkesi korku sardı, derken bir adam, bir veya iki tane ayakkabı ipi getirdi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Hayber savaşında elime geçirmiştim.” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Ateşten bir tane veya iki tane ayakkabı ipi… “buyurdu”

(İmam Buhârî’nin getirdiği rivayette, (suhârî, Ghâd ve Siyer: 190) ganimetten aşır­ma yapan kimsenin adının ‘Kirkira’ olduğunu ve Efendimiz (a.s.)’in eşyalarının başın­da görevli kölesi olduğunu öğrenmekteyiz.) [107]

78-) İbni Mes’ûd (r.a.)-‘ “Bir kimse: “Ey Allah’ın Rasûlü, cahiliyye döneminde işlediklerimizden dolayı hesaba çekilir miyiz?” dedi: “Kim islâm dini içerisinde iken güzel davranırsa, cahiliyye dönemindeki yaptıklarından hesaba çekilmez. Ancak kim İslâm dini içerisinde iken kötü davranırsa, hem önceki hem de sonraki ile hesaba çekilir, “buyurdu.” demiştir. [108]

79-) İbni Abbâs (r.a.)’dan: “Müşriklerden adam öldürmüş ve bunda ileri gitmiş, zina etmiş bunda da ileri gitmiş birtakım kimseler Hz. Muhammed (s.a.v.)’e geldiler ve: “Senin söylediğin ve çağırdığın şeyler gerçekten güzeldir, bir de yapmış olduğumuz günahların nasıl örtülebileceğinden bize haber versen.” dediler. Bunun üzerine: «Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilah’a çağırmaz / dua etmez, haksız yere Allah’ın ha­ram kıldığı cana kıymaz ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günahının cezası ile karşılaşır. Kıyamet günü azabı katlanır ve aşağılanmış olarak ebedi kalır. Ancak bunlardan dönüp iman e-den, salîh amel işleyenler bunun dışındadır. Allah onların kötü­lüklerini iyiliğe çevirir. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.» (Furkan: 68-70) ayeti ile «De kî: “Ey kendileri hakkında haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.» (zümer: 53) ayetini İndirdi.” [109]

80-) Hakîm b. Hizam (r.a.)’dan. Kendisi: “Ey Allah’ın Rasûlü cahiliye döneminde sadaka, köle azat etme ve akraba ile alakayı sürdürme gibi yapar olduğum ibadetlerden acaba bir sevap var mıdır, ne dersin?” demiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Sen geçmişte yaptığın birta­kım iyilikler üzere Müslüman oldun, “buyurmuştur.

(Efendimiz (a.s.)’ın bu ifadesinden, bu yaptığın iyiliklerle birlikte Müslüman ol­dun, onların sevabı hanene yazıldı, anlamı çıkanlmıştır. Diğer anlam ise sen iyi huylu bir kimse idin İslâm’a da bu iyi huyunla girdin, meziyetlerin devam etmektedir, şek­lindedir. Buna göre İslâm’dan önceki sevapları hanesine yazılmamış, demektir.) [110]

81-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): «İman edip de, imanlarına zu­lüm bulaştırmayanlar…» (En’âm: 82) ayeti indiğinde Rasûlüllah (s.a.v.)’in ashabı: “Hangimiz zulüm yapmaz ki?” dediler, bunun üzerine Allah: «Allah’a ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür haksızlıktır» (Lokmân:i3) ayetini indirdi,”demiştir.

(Allah’a ortak koşmak: Allah’a ait olan İlâh, Rab, gibi bazı haklan Allah’ın dı­şındakilere verme olarak açıklanmıştır. Bu İse haksızlıktır, İlah olmayı hakketmemiş olanla­rı İlah olarak tanımak gerçek ilaha karşı haksızlıktır. Zulüm, Kur’ân- Kerim’de değişik an­lamlarda kullanılmıştır. Bunlardan birisi de, bir kimsenin günah işleyerek kendisine yazık etmesi anlamınadır. (Bakara: 57, Araf. Hûd: 32} Ashab yukarıdaki ayeti bu mana­da anlayarak: “Hangimiz zulüm yapmaz ki?” dediler. Yani, hangimiz günah İşlemez ki? Ancak yukandaki ayetteki zulüm, Allah’a ortak koşma anlamınadır.) [111]

82-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz Al­lah, ümmetimin fiiliyata geçirmediği veya dile getirmediği sü­rece iç/erinden geçen veya içlerine doğan kötü duyguları ba­ğışlamıştır, “buyurmuştur. [112]

84-) hadiste bir kimsenin, kötü bir şey yapmayı İçinden geçirir sonra bunu Al­lah için terk ederse, kazanacağı sevaptan söz edilir. Yine iyi bir şey yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa bile bir sevap alacağı bildirilir. [113]

83-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle buyurmuş­tur: “Biriniz, Müslümanlığını güzel yaparsa, İşlediği her bir iyi­lik ondan yedi yüz kata kadar katlanarak yazılır. İşlediği her bir kötülük ise -Allah ‘a kavuşana kadar- aynen yazılır.” [114]

84-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Rabb’inden şöyle rivayet etmiştir: “Allah iyilikleri ve kötülükleri yazmış son­ra bunlann durumunu şöyle açıklamıştır. Kim bir iyilik yapmaya karar verir de bunu yapmazsa, Allah kendi katında bunu onun için tam bir iyilik olarak yazar. Eğer iyilik yapmaya karar verir de yaparsa, Allah kendi katında bunu onun için ondan yedi yüze ka­dar pek çok katlayıp yazar. Kim bir kötülük yapmaya karar verir de bunu yapmazsa, Allah kendi katında bunu onun için tam bir iyilik olarak yazar. Eğer kötülük yapmaya karar verir de yaparsa, Allah bunu onun için bir kötülük olarak yazar.” [115]

85-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Şeytan birinize gelip: “Şunu kim yaratb, bunu kim yarattı?” der, neticede: “Rabb’inikim yarattı?” diyene kadar sorar. Bu nedenle birinize (böyfe vesvese) gelir­se, Allah a sığınsın. (Eözubillâhimineşşeytanirracîm, desin) ve böy­le şeylerle uğraşmaya son “buyurdu.” demiştir. [116]

86-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v,): “İnsanlar sürekli birbirlerine soru sorarlar hatta: “Bu Allah, her şeyin yaratıcısı­dır, peki Allah’/ kim yaratmıştır.” derler.” buyurdu” demiştir.

(Soru iki kısımdır: Bir şeyi öğrenmek ve doğruyu bulmak için iyi niyetlerle so­rulan sorulardır. Bu tür sorular yasak değildir, sakıncalı da değildir. Nitekim Yüce Rabb’imiz «Eğer bilmiyorsanız işin ehline sorunuz» (Nahi; 43; Enbiya: 7) buyura­rak bilmediğimiz şeyleri yetkililerine sormamızı emretmektedir.

Sorunun diğer kısmı ise art niyetli sorulardır. Hadislerde dile getirilen ve kaçınılması İstenilen sorular bu türdendir. Bîr önceki hadiste, söz konusu sorulann şeytandan olduğu biidirilerek Allah’a sığınılması İstenilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Nâs Suresinde de şeytanın verdiği vesvesenin şerrinden Allah’a sığınılması istenmiştir. Bu tür sorular genellikle Allah­’a inanmayan kimselerden gelmiştir. Bazen bu kimselere mucize göstersen yine de İnan­mazlar, bu bir sihirdir, derler. Bu nedenle böyle cahiliyye mahsulü kimselerden yüz çevirip geçmeliyiz. Bu arada samimi olarak bir kimsenin kafasına yukandaki soru takılabilir.

Böyle durumlarda İslâm âlimleri Akaid kitaplarında gayet mantıklı ve ikna edici ce­vaplar vermişlerdir. Bu izahlan buraya getirip konuyu uzatmak istemediğimizden dolayı, sadece şu izah ile kısaca bu konuya ışık tutmaya çalişacağız: Bir trendeki voganları dü­şündüğümüzde hepsinin birbirine bağlı hareket ettiğini görürüz. Söz gelimi beşinci vago­nu, dördüncü vagon çekmektedir, dördüncüyü üçüncü, üçüncüyü ikinci, ikinciyi birinci vagon çeker, birinci vagonu da lokomotif çeker ama lokomotifi hiçbir şey çekmez, o kendi başına bir güç kaynağı olup diğerlerini harekete geçirendir. Hiçbir zaman lokomotifi bir başkasının çektiğini düşünemeyiz. Bunu iddia ederek onu çekenin üstünde bir şey düşün­sek bile bu en sonunda ilk çekim kaynağına varacağından en baştaki güç müstakil güç olacaktır. İşte kâinatı yaratanda her şeyin başı, ilk harekete geçirenidir. Bu izahtan sonra, artık bütün yaratıklann en son Allah’ta nihayete erdiğini anlanz ve Allah’ı kim yarattı soru­sunu sormamıza gerek kalmaz. Çünkü Allah Teâlâ kendisi başlı başına ilk kaynak ve ev­veli olmayan bir güçtür.) [117]

87-) Abdullah b, Mes’ûd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim, Müslüman bir kimsenin malından bir parça koparıp almak İçin yalan yere yemin ederse, Allah’ı karşısında kendisine kızgın ola­rak bulur, “buyurdu, arkasından Allah: «Şüphesiz, Allah’a verilen söz ve yeminlerini az bir değer karşılığında değiştirenler var ya, işte onların âhirette hiçbir nasibi yoktur, Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz, onlar için acıtıcı bir azap vardır.» (âh imrân: 77) ayetini indirdi. Bu sırada meclise Esa’s b. Kays geldi ve şöyle dedi: “Ebû Abdurrahman (Abdullah b. Mes’ûd) size ne anlattı? Bu ayet benim hakkımda indirildi. Amcaoğlumun arazisinde be­nim bir kuyum vardl, (bunu inkâr etti, ben de meseleyi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sundum,) bana:”Şahitlerinigetir.”‘buyurdu, ben de: “Şahitlerim yoktur.” dedim, o da: “Onun yemini kendisini kurtarır.”dedi, ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, öyleyse yemin eder.” dedim, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) yukandaki hadisi söyledi.” Arkasından Allah, onun doğru olduğunu belirtmek için bu ayeti indirmiştir. [118]

88-) Abdullah b. Amr (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Kim ma­lını korumak için öldürülürse şehid olur. “diye buyururken duy­dum” demiştir.

(Burada şehidden kasıt, şehid sevabı alır demektir. Eşkiya, hırsız ve soyguncu­lara karşı Müslüman canını, malını ve namusunu korumak için mücadele eder. Hatta bunlarla mücadele etmesi gereklidir. Çünkü onların eline geçen mal ve sermaye si­lah olarak, açlık ve sefalet olarak tekrar dönerek kendisinin de içinde bulunduğu toplumu tehdit eder hale gelir.) [119]

89-) Ma’kıl b. Yesâr (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Allah, herhangi bir kulun idaresi altına bir halk verir, o da bu halkı nasihatla samimiyetle kuşatmaz ise bu kimse cennetin ko­kusunu bulamaz.”‘diye buyururken işittim.” demiştir. [120]

90-) Ma’kıl b. Yesâr (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Herhangi bir vali, Müslümanlardan bir ahalinin idaresini üstlenir de bu ahaliyi aldatıp dolandırırken ölürse Allah ona cenneti haram kılar.” bu­yurmuştur.

(Her iki hadisin başında bulunan senetteki bilgilere göre bu hadisi Ma’kıl b. Yesâr (r.a.), Muaviye’nin Basra valisi olarak atadığı Ubeydullah b. Ziyâd, kendisini hasta ziyaretine geldiğinde söylemiştir. Ubeydullah b. Ziyâd eli kanlı zorba bir idareci idi. Ma’kıl (r.a.) bu davranışıyla onu uyarmak istemiştir. Aslında Ma’kıl (r.a.) bu zorba idareciyi daha önce de defalarca uyarmış halka zulüm yapmamasını söylemiştir. Cennet gençlerinin iki efendisinden biri olan Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizi şehid edip mübarek kanını akıtan alçak orduyu gönderen zorba da bu adamdır.) [121]

91-) Huzeyfe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) bize iki hadis söyledi, bu ‘kişinden birisini gördüm, diğerini de bekliyorum. Bize şöyle buyurdu: “Emanet insanların kalplerinin derinliğine indi, sonra (emanetin bölümlerini) Kur’ân’dan öğrendiler, bundan sonra da Sünnetten öğrendiler.”

Yine Rasûlüllah (s.a.v.) bize emanetin kaldırılmasını da anlattı; “Bir kimse öyle bir uyku uyur, bunun akabinde kalbinden e-manet al/n/verir, emanetin kalıntısı yanık izi gibi kalır. Sonra öyle bir uyku uyur, bunun akabinde emanet alınır, geriye ka­barcık gibi bir şey kalır, nasıl ki bir ateş yuvarlanıp ayağına düşüp yakar da sen onu kabarıp şişmiş görürsün halbuki içeri­sinde bir şey yoktur, işte öyle bir kabarcık kalır. İnsanlar bir­birleriyle alış veriş münasebetlerinde bulunurlar ama onlardan hiçbirisinin emaneti yerine getirdiği neredeyse hiç görülemez, öyle ki; “Falanoğullarının içerisinde emin, güvenilir bir kimse vardır.” denilir. Hatta o kimse için: “Ne akıllı adam! Ne zarif, güzel adam! Ne metanetli adam!” denilir. Ama onun kalbinde hardal tanesi kadar bile iman bulunmaz, “buyurdu.

Bana öyle bir zaman geldi ki hanginizle alış veriş yapacağımı düşünmüyordum. Eğer Müslümansa, İslâm onu bana karşı haksızlıktan geri çevirirdi. Eğer Hıristiyansa idarecisi onu bana karşı haksızlıktan geri çevirirdi. Ancak bugün ise sadece falan ve faianla alış veriş yapıyorum,” demiştir,

(Hadiste sözü edilen emanet hakkında çeşitli izahlar yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de: «Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmekten kaçındılar. Sorumluluğundan korktular. İnsan onu yüklendi, o da çok zalim haksızlık yapan ve cahildir.» (Ahzâb: 72) buyurulmuştur. Emanetin pek çok tarifi yapılsa da hepsinin ortak Özelliği, Allah’ın kainattaki düzenini sağlamak için yüklenilen sorumluluk duygusudur. Bu duygu olmayan hiçbir kimsede ve hiçbir top­lumda güven ve emniyetten bahsedilemez. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadiste (BLjnârî, Um: 59) Emanetin kaybolmasını kıyamet alâmeti ofarak bildirmiştir.) [122]

92-) Huzeyfe (r.a.) anlatır: “Ömer (r.a.)’rn yanında oturuyorduk: “Hanginiz Rasûlüilah (s.a.v.)’in fitne konusundaki sözünü ezberinde tu­tuyor?” dedi: “Ben, tam söylediği gibi.” dedim: “Sen bu konuda çok atılgansın” dedi. Ben: “Bir kimsenin ailesi, malı, çocuğu ve kom­şusu konusundaki fitnesi ki bunu namaz, oruç, sadaka, iyi/iği emretme kötülüğü yasaklama örter.”dedim: “İstediğim bu değil, denizin dalgalandığı gibi dalgalanan fitne…” dedi. Huzeyfe: “Ey Mü’minlerin Emin, sana karşı bu fitneden bir sıkıntı yoktur, seninle o-nun arasında kapalı bir kapı vardır.” dedi. 0 da: “Kırılıyor mu? açılıyor mu?” dedi.”Kınlıyor” dedi. Hz. Ömer (r.a,): “Öyleyse asla kapanmaz” dedi. Huzeyfe (r.a.)’a: “Ömer bu kapıyı biliyor muydu?” denildi. 0 da: “Evet, tıpkı yarından önce gecenin geleceğini bildiği gibi. Ben kendisine yalan yanlış olmayan bir hadis anlattım.” dedi. Kendisine: “Kapı kim­dir?” diye soruİdu.”Kapı Ömer’dir.” dedi. [123]

93-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasülüüah (s.a.v.): “Tıpkı yılanın yuvasına sığınıp çekildiği gibi İman, Medine’ye sığınıp çekilir. buyurmuştur. [124]

94-) Huzeyfe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bana insanlar­dan Müslüman olduğunu söyleyenleri yazıp getirin.” buyurdu, biz’de kendisine bin beş yüz kişiyi yazıp getirdik. (Hendek savaşrnda hendeği kazarken): “Biz bin beşyüz kişi iken hiç korkar mıyız?” demiştik. Şimdi kendimizi gördüm ki öyle bir belaya düştük ki, bir kimse korkusundan tek başına namaz kılıyor (da mescide gidemiyor)” demiştir.

(Bu sayımın ne zaman yapıldığı rivayetlerde belirtilmemektedir. Âlimlerin kimisi bunun hendek kazımı sırasında yapıldığını belirtmişlerdir. Hatta îbni Tîn bunun kesin olduğunu söylemiştir. Bu sayımın Uhud savaşına çıkarken olması da muhtemeldir, denilmiştir. Bunun Hudeybiye de olduğu da söylenmiştir. (Aynî, umdetü’i-Kârî, xıı. 130)

Korku nedir bilmeyen sahabe, fitne ve anarşi ortamında mescidlere namaz kılmaya gidemez olmuştur. Bu dönem, Hz. Ömer (r.s.)’m şahadetiyle fitne kapısının kırılmasıyla başlar, Hz. Osman (r.a.) şehid edildiğinde isyancılar, Mescidi Nebî’de cemaatle namaz kılmaya engel olmuşlardır. Yine Hacre Olaylarında da bu tekrar et­miş, Ceme! ve Sıffîn Savaşlarında fitne ve fesat ortalığı kasıp-kavurmuştur.

İmam Müslim’in diğr bir rivayetinde: “Ey Allah’ın Rasûlü, biz altı-yedi yüz kişi iken bizim için hâlâ korkar mısın?” dedik: “Siz bilmezsiniz, belki bir belaya dü­şersiniz”buyurdu. Sonra bir belaya düştük ki bizden birisi ancak gizli namaz kılar oldu” demiştir. Müslim, İman: 149) [125]

95-) Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) birtakım kimselere bazı hediyeler dağıttı, ama içlerinden benim en çok beğenimi kazanmış bir kimseye vermedi, ben de oturuyordum: “Ey Allah’ın Rasûlü falan kimseye niye vermedin? Vallahi ben onun da mümin olduğu görü­şündeyim.” dedim O da: “Müslüman de!”buyurdu. Biraz sustum bu kişi hakkındaki bildiğim kanaat ağırbastı, söylediğimi tekrarladım: “Ey Allah’ın Rasûlü falan kimseye niye vermedin? Vallahi ben onun da mümin olduğu görüşündeyim,” dedim, O da: “Müslüman del” buyurdu. Sonra tekrar bu kişi hakkındaki bildiğim kanaat ağırbasö, yine söylediğimi tekrarladım Rasûlüllah (s.a.v.) verdiği cevabı tekrarladı sonra da: “Ey Sa’df Ben, kendisinin dışındakiler! ondan daha çok sevdiğim halde sırf, Al­lah onu cehenneme yüzüstü sürüklemesin diye bir kimseye hedi­ye verebilirim, “buyurdu. [126]

96-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bir zamanlar İbrahim: “Ey Rabb’im, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde Allah: “Yoksa inanmadın mı?” buyurdu, oda: “Asla, ancak kalbimin iyice yatışması için”Çakara: 260) dediğinde (eğer bunu İbrahim’den bir şüphe olarak algılarsam? bizler bu konularda) ibrahim’den daha fazla şüpheciyiz. Allah Lût’a da merhamet etsin, kendisi (kavminin eziyetlerine karşı: «Ah keşke benim size karşı bir kuvvetim olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim…» (Hûd: 80) derken zaten) sağlam bir kaleye (Allah’a) Eğer ben de Yusuf’un kaldığı kadar uzun süre hapiste kalsay dım hapisten çıkarılacağım haberini getiren haberciye hemen icabet ederdim, “demiştir.

(Yani suçsuzluğum kabul edilip, hapisten çıkarılmam bir bağış değil de gasbedilen hakkın geri verilmesine hükmedilmesin beklemeden gkmam demeyip hemen çıkıverirdim. Ama o bu kadar uzun süren haksız mahkumiyet karşısında hemen hapisten çıkma­mış, suçunun tahkikatını istemişti. (Bakınız, Yusuf: 50) bu denfi sabırlıydı.) [127]

97-) Ebû Hureyre (r,a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,): “İnsanoğlunu imana getirecek şeyler (mucizeler) verilmemiş hiçbir peygamber yoktur. Bana verilen ise Allah’ın bana vahyettiği vahiydir (Kurandır.) Ben, kıyamet günü Peygamberlerin içinde kendisine en fazla uyulanı (en çok tâbisi olanı) olmayı ümit etmekte­yim, “buyurdu.” demiştir. [128]

98-) Ebû Mûsâ (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.): “Üç kimsenin iki seva­bı vardır: Ehli kitaptan olup da hem kendi peygamberine hem de Muhammed (s.a.v.)’e iman eden kimse, köle olup da hem Allah’ın hem de efendisinin hakkını yerine getiren kimse, ya­nında cima yapabileceği bir cariye olup da bu cariyeyi güzelce eğitip öğretip sonra da azat edip onunla evlenen kimseye iki sevap vardır.”buyurdu.” demiştir.

(Ehli kitaptan olup da hem kendi peygamberine hem de Muhammed (s.a.v.)’e iman eden kimse ifadesi, önceleri ehli kitap’tan olup daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eriş­miş ve İslâm’a girmiş kimselerdir. Nitekim İmam Müslim’in rivayetinde (Müsüm, imân: 24i) bu ifade açıktır, yoksa aynı anda iki peygamberin dinine uymayı ifade etmez.) [129]

99-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Canım elinde olana yemin olsun ki Meryem’in oğlu, âdil bir hakem olarak size inmesi muhakkak ki yakındır. Sonunda haçı kırar, domuzu öl­dürür, cizye vergisini kaldırır, mal hiçbir kimsenin kabul ede­meyeceği kadar dolar teşar.” buyurdu.” demiştir. [130]

100) Diğer bir rivayette ise “…mal hiçbir kimsenin kabul e-demeyeceği kadar dolar-taşar, öyleki, bir tek secde Dünya ve Dünyanın içerisindeki/erden daha hayırlı olur.” şeklinde ifade vardır. Ebû Hureyre (r.a.), bu hadisi söyledikten sonra: “Dilerseniz, «And olsun. Kitap ehiinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyamet gününde o, onların aleyhine şahit olacaktır.» (Nisa: 159) âyetini okuyunuz” dermiş, [131]

101-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Meryem oğlu aranıza inip imamınız da sizden olduğu zaman sizin haliniz nasıl olur bakalım, “buyurdu.” demiştir.

(Hz. Isâ (a.s.)’ın kiyamete yakın yeryüzüne inecek ve kötülük odağı elebaşısı Deccâl’i öldürecektir. Bu konudaki görüşler ve tartışmalar İçin “Sahîh-i Buhârî Muh­tasarı Tecrid-i Sarih” isimli çalışmamızdaki 1439. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [132]

102-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İki büyük topluluk vuruşmadıkça kıyamet kopmaz, bu iki topluluk ara­sında çok büyük öldürmeler savaşlar olur. Yine hepsi de kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı deccallerin ortaya çıkmasına kadar kıyamet kopmaz.

Yine şunlar olana kadar kıyamet kopmaz: İlim alınır,, zelzele­ler artar, zaman yaklaşır, fitneler ortaya çıkar, öldürme olaylan çoğalır, içinizde mal çoğalır, öyle ki sadaka verilecek kimse mal sahibini endişeye düşürecek derecede mal dolup taşar. Hatta bu kimseye sadaka vermeyi teklif eder, o da: “Benim buna ihtiyacım yok.” der. İnsanlar bina yapımı konusunda yanş yapacaklardır, bir adam birisinin kabrine uğrar da: “Keşke bunun yetinde ben olsaydım.” der. Güneş battığı yerden doğar, Güneş böyle doğdu­ğunda halkın tümü iman edecek ama bu, «Daha önce iman et­meyen veya imanıyla hayır kazanmayan kişiye bu imanı fayda vermeyecek» (Enim: ısa-den alıntı) bir zamanda olacaktır.

Kıyamet, şu haldeyken kesinlikle kopacaktır: İki kimse aralarında elbise açacaklar ne alış veriş gerçekleşecek ne de elbiseyi dürebifecekler.

Kıyamet, şu haldeyken kesinlikle kopacaktır: Bir kimse havu­zunu sıvayıp tamir edecek ama havuzdan su kullanamayacak.

Kıyamet, şu haldeyken kesinlikle kopacaktır: Bir kimse lok­masını ağzına götürecek de bunu yiyemeyecek, “buyurmuştur.

(Kıyamet alâmetlerinden söz eden bu hadisimizin daha geniş açıklaması için “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh” isimli çalışmamadaki 2195. hadisin açıkla­masına bakabilirsiniz.) [133]

103-) Ebû Zerr (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Zerr’e Güneş batarken: “Biliyor musun Güneş nereye gider?” buyurdu. Ben de: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim: “Güneşgider, sonunda Aısın al­tında secdeye vanr ve tekrar gelmek için izin ister, kendisine izin verilir. (Bir gün) Güneş secde edip, izin istemeye yaklaşır ama kabul edilip kendisine izin verilmez ve: “Geldiğin yere dön” denilir. O da batıdan doğar. Bu, Allah’ın «Güneş de kendi yörüngesine ha­reket eder. Bu hareket, güçlü ve çok bilgili olan Allah’ın takdiri­dir» (vâsin: 38) ayetinin ifadesidir, “buyurdu.” Demiştir (Bu hususta “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih” isimli çalışmamızdaki X352. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [134]

104-) Mü’minlerin Annesi Aişe (r=a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e vahyin başlamasının ilki, uykuda salih (doğru) rüya şeklinde olmuştur, gördüğü rüya mutlaka sabahın aydınlığı gibi gerçekleşegelmiştir. Sonra kendisine yalnız başına bir köşeye çekilmek sevdirildi, Hira Mağarası’n-da yalnız kalır, ailesine dönüp de azığını almaya gelinceye kadar bu­rada belirli gecelerde ibadet eder, sonra hanımı Hatice’ye dönüp bu kadar bir süre için tekrar azığını alırdı. Sonunda Hira Mağarası’nda iken kendisine Hakikat geldi. Kendisine Melek geldi ve: “Oku” dedi. Rasûİüllah: “Ben okuyamam…”dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle ania-tır: “Bunun üzerine Melek beni tutup gücüm kuvvetim kesilin-ceye kadar sıktı, sonra salıverdi ve: “Oku” dedi. Ben de: “Ben okuyamam…” dedim. Bunun üzerine beni ikinci defa tutup gü­cüm kuvvetim kesillnceye kadar sıktı, sonra salıverdi: “Oku” dedi. Ben de: “Ben okuyamam…” dedim. Bunun üzerine beni üçüncü defa tutup sıktı, sonra salıverdi: «Oku, Yaratan Rabb-‘inin adıyla, insanı alakadan yarattı. Oku, Rabb’in en çok ik­ramda bulunandır…» dedi.” Bunun akabinde Rasûlüüah (s.a.v.) kendisine gelen ayetlerle beraber (evine) döndü, yüreği çarpıyordu, he­men Hatice bintü Huveylid (r.a.)’in yanına varıp: “Beni örtün, beni örtün” dedi. Hemen kendisini örttüler, sonunda ürperti kendisinden gitti. Hatice’ye olup bitenleri bildirdi: “Kendimden çok korktum.” dedi. Bunun üzerine Hatice: “Hayır asla, vallahi Allah seni asla mahcup etmez, çünkü sen akraba ile ilişkiyi kesmezsin, işini göremeyenlerin yükünü yüklenir, fakir fukarayı kazanır, misafir ağırlarsın, Hak yolunda karşılaşılan sıkıntılarda yardım edersin/’ dedi.

Hatice, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i alıp amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Varaka, cahifiye döneminde Hıristiyan olmuş bir kimse ‘di, Ibranice yazabiliyordu, Allah’ın yazmasını dilediği kadar İncil’den Ibranice olarak bir kısfm şeyler yazardı, gözü âmâ olmuş, yaşı ilerlemiş bir “htiyardı. Hatice, kendisine: “Amca oğlu, yeğenini bir dinle’1 dedi, Varaka: ne görürsün?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) de gördüğünü anlattı.

Varaka: “Bu, Musa’ya inen sır sahibi Melek’tir, ah keşke yaşım genç olsay­dı, ah keşke kavmin seni çıkardığında hayatta olsaydım.” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Beni çıkaracaklar mı?”‘dedi. 0 da: “Evet, senin getirdiğin gibi bir şey getiren kişi mutlaka düşmanlığa uğramıştır. Eğer senin peygam­berlik günlerin bana ulaşırsa sana çok yardım ederim.” dedi. Çok geçmedi, Varaka vefat etti. Vahiy de bir müddet aralandı.” [135]

105-) Câbir b. Abdullah e!-Ensârî (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Pey­gamber (s.a.v.), vahyin bir süre aralanmasını anlatırken konuşmasında şöyle buyurmuştu: “Bir defasında ben yürürken birden gökyü­zünden bir ses duydum, hemen başımı kaldırdım, bir de ne gö­reyim, bana Hira’da gelen melek… gök ve yer arasında bir kürsüde oturmaktadır. Ondan ürperip korktum, hemen eve döndüm: “Benî örtün, Beni örtün.” dedim, akabinde Allah: «Ey bürünüp sarınan! Kalk ve uyar! Rabb’îni de yücelt! Elbiseni te­mizle! Azaba götüreceklerden uzak dur!» (Müddessir: 1-5) ayetini indirdi, ardından vahiy peş peşe gelip çoğaldı,” [136]

106-) Yahya b. Ebû Kesîr anlatır: “Ebû Seleme b. Abdurrahman’a Kur’ân’ın ilk inen suresini sordum: “Müddessir suresi” dedi: “İkra’ suresi olduğunu söylüyorlar?” dedim: “Cabir b Abdullah (r.a.)’a bunu sordum ve senin bana dediklerini ben de ona demiştim o da şöyle dedi: “Ben, ancak sana Rasûlüllah (s.a.v.)’in anlatbklannı anlatıyorum. Kendisi şöyle buyur­du: “Hirâ’da bir süre itikatta kaldım itikafım bittiğinde aşağı in­dim. Bir ses duydum sağıma baktım bir şey görmedim, soluma baktım bir şey göremedim, önüme baktım bir şey göremedim, arkama baktım bir şey göremedim, başımı kaldırdım derken bir şey gördüm ve hemen Hatice’nin yanıma geldim ve: “Beni örtün ve üzerime soğuk su dökün ” dedim. Beni örttüler ve üzerime so­ğuk su döktüler arkasından «Ey örtüsüne bürüneni Kalk ve uyar! Rabb*inîyücelt» (Möddessir: 1-3) ayetleri indi”[137]

107-) Enes (r.a.): “Ebû Zer (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’in şöyle bu-vurduğunu anlatırdı” demiştir: “Ben Mekke’de iken evimin tavanı açıldı, Cebrail indi ve göğsümü açıp zemzem suyu ile yıkadı sonra hikmet ve iman dolu altın bir kap getirdi, göğsüme bo­şaltarak kapattı. Ardından elimden tutup beni yakın semaya yükseltti. Yakın semaya geldiğimde Cebrail semanın bek­çisine: “Kapıyı aç!” dedi O da: “Kim o?” dedi: “Cebrail” dedi: “Yanında biri var mı?” dedi: “Evet, yanımda Muhammed (s.a.v.) vardır.” dedi: “Kendisine gelmesi için haber gönderil­miş midir?” dedi: “Evet” dedi. Kapıyı acılığında yakın semanın üzerine çıktık baktım ki burada sağında ve solunda kalabalık bulunan bir adam oturuyor. Sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyordu (bana); “Hoş geldin salih pey­gamber, satıh evlat” dedi. Ben Cebrail’e: “Bu kimdir?” dedim: “Bu, Âdem’dir. Sağında ve solundaki şu kalabalık çocuklarının ruhlarıdır. Bunlardan sağdaki olanlar cennetlikler solundaki-lerse cehennemliklerdir. Sağına baktığında güler, soluna bak­tığında ağlar” dedi. Beni ikinci semaya yüksettiğinde, bekçisi­ne: “Kapıyı aç!” dedi. Buranın bekçisi birincinin söylediklerini söyledi, ardından kapı açıldı.”Hadisi rivayet eden Enes (r.a.): “Ebû Zer (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’in, semalarda Âdem (a.s.), İdris (a.s.), Mûsâ (a.s.), Isâ (a.s.) ve İbrahim (a.s.)’ı bulduğunu anlattı, yerlerinin duru­munu belirtmedi; ancak Âdem’i yakın semada, İbrahim’i altıncı semada bulduğunu söyledi.” demiştir. Enes (r.a.) devamla şöyle demiştir: “Cebrail Hz. Peygamber (s.a.v.)’i İdris’e götürdüğünde: “Hoş geidin salih pey­gamber, salih kardeş” demiş. (Hz. Peygamber (s.a.v.) devamla şöyle buyurmuş) :

“Ben de: “Bu kimdir?” dedim: “Bu İdris’tir” dedi. Sonra Musa’­ya uğradım: “Hoşgeldin salih peygamber salih kardeş” dedi ben: “Bu kimdir?”dedim: “Bu Musa’dır”dedi. Sonra îsâ’ya uğ­radım: “Hoşgeldin salih kardeş, salih peygamber” dedi. Ben: “Bu kimdir?” dedim: “Bu İsa’dır”dedi. Sonra İbrahim’e uğra­dım: “Hoş geldin salih peygamber, salih evlat” dedi. Ben: “Bu kimdir?” dedim: “Bu İbrahim (a.s.)’dır”dedi.” (Hadisi Enas (r.a.)’d=m anlatan tabiinden İbni Şfhâb ez-2ührî): ” İbnİ Hazm, îbni Abbâs (r.a.) ve Ebû Habbe el-Ensârî (r.a.)’m, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Sonra yine b&m yükseltti öyle bir yere çıktım ki, bu­rada kalemlerin yazı yazarken seslerini İşitiyordum.” buyurdu­ğunu söylerlerdi diye bana bildirdi” demiştir.

Enes b. Mâlik (r.a.) ile tabiinden Amr b. Hazm (sahabeden rivayetle) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyie buyurduğunu da söylemiştir: “Allah, üm­metime elli (vakit) namaz farz kildi, elli farz namazla Rabb’imin yanından döndüm. Musa’ya uğradım: “Allah, ümmetine neleri farz kıldı.” dedi; “Elli(vakit) namaz farz kıldı.” dedim: “Rabb’ine müracaat et Ümmetin gerçekten bunu yapamaz!” dedi. Ben de müracaat ettim yarısını indirdi. Musa’ya tekrar döndüm: “Yansım indirdi” dedim: “Rabb’ine tekrar müracaat et. Ümme­tin gerçekten bunu yapamaz!” dedi, ben de tekrar Rabb’ime müracaat ettim, yarısını indirdi. Musa’ya tekrar döndüm: “Rabb’ine tekrar müracaat et Ümmetin gerçekten bunu yapamaz!” dedi, ben de tekrar Rabb’ime müracaat ettim: “Sa­yı bakımından beş, sevap bakımından ellidir. Katımda söz değişmez!” buyurdu. Musa’ya döndüm: “Rabb’ine tekrar mü­racaat et!” dedi: “Artık, Rabb’ime müracaat etmekten utan­dım.” dedim. Sonra beni alıp Sidretu’l-Müntehâ’ya götürdü, Sidretu’l-Müntehâ’yı öyle renkler kaplamıştı ki, ne olduklarını bilemiyordum. Sonra cennete konuldum, bir de ne göreyim cennetin içerisinde inciden gerdanlıklar var, toprağı da miskti”[138]

108-) Mâlik b. Sa’saa’ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendileri­ne İsra ve Miraç gecesini şöyle anlatmıştır: “Ben Kabe’de Hatim’de (ravi) belki de Hıcr’da dedi demiştir. uzanmış iken Cebrail geldi ve şuradan şuraya kadar yardı ve kalbimi hadisi anlatan boğaz çukurundan karnının altına kadar demiştir.- Sonra iman dolu altın bir kap getirilip kalbim yıkandı, içi doldurulup yerine ko­nuldu, arkasından bana, katırdan küçük merkepten büyük be­yaz bir binek fdâbbe) getirildi Ravbunun isminin Burak olduğunu söylemiştir. Bu binek adımını bir kimsenin gözünün ulaşabile­ceği en uzak noktaya atıyordu. Bu bineğe bindirildim. Cebrail beni götürüp yakın semaya geldi, kapının açılmasını İstedi, kendisine: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kim­dir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine ha­ber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu ge­liş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, girdiğimde bak-sam ki içeride Âdem’i gördüm: “Bu atan Âdem’dir, kendisine selâm ver” dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoşgeldin salih evlat, salih peygamber” dedi. Sonra ikinci semaya yükseltti ve kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denil­di: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denil­di: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denil­di ve kapı açıldı, girdiğimde birde baktım ki içeride iki teyzeoğlu îsâ ve Yahya ile karşılaştım. Cebrail: “Bunlar Yahya ile îsâ, kendilerine selâm ver” dedi. Onlara selâm verdim, se­lâmımı aldılar, arkasından: “Hoşgeldin salih kardeş, salih pey­gamber” dediler. Sonra beni üçüncü semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi; “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi; “Evet” dedi; “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, girdiğimde Yusuf’la karşılaştım, Cebrail: “Bu da Yusuf tur, kendisine se­lâm ver” dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasmdan: “Hoşgeldin salih kardeş, salih peygamber” dedi. Sonra beni dördüncü semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail”dedi: ‘Yanındakikimdir?”denildi: “Muham-medn dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi, kapı açıldı, girdiğimde İdris ile karşılaştım. Cebrail: B”da İdris’tir, kendisine selâm ver” dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoşgeldin salih kardeş, salih peygamber” dedi. Sonra beni beşinci semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi, kapı açıldı, girdiğimde Ha­run’la karşılaştım. Cebrail: “Bu da Harun’dur, kendisine selâm ver” dedi, ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoşgeldin salih kardeş, salih peygamber” dedi. Sonra beni al­tıncı semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” de­nildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muham­med” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, içeri girdiğimde Mûsâ ile karşılaştım, Cebrail: “Bu da Musa’dır, kendisine selâm ver”dedi, ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoşgeldin salih kardeş, salih peygamber” dedi. Kendisinden ayrıldığımda ağladı: “Seni ağlatan nedir?” denildi: “Benden sonra genç birisi peygamber oldu, onun ümmetinden cennete girenler, benim ümmetimden cennete girenlerden daha fazla da onun için ağlıyorum” dedi. Sonra beni yedinci semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” dedi, içeri girdiğimde baksam ki İbrahim’le karşılaş­tım. Cebrail: “Bu da atan İbrahim’dir, kendisine selâm ver” dedi, ona selâm verdim, selâmımı aldı: “Hoşgeldin salih evlat, salih peygamber” dedi. Sonra bana Sidretü’l-Müntehâ (sonsuz­luk ötesi ağaç) çıkarıldı, bir de baktım ki meyvesi Yemen’deki Hecer testileri, yaprağı da fil kulakla n gibiydi. Cebrail: “Bu da Sidretü’l-Müntehâ’dır” dedi. Dört nehirle karşılaştım, iki nehir içten (bâtın), iki nehir de dıştan (zahir) idi: “Bu iki çeşit nehir de nedir? Ey Cebrail” dedim: “İçten (bâtın) olanlar cennetteki iki nehirdir, dıştan (zahir) olanlar ise Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra karşıma el-Beytu’l-Ma’mur çıkarıldı, her gün bura­ya yetmiş bin Melek giriyordu, (Buradan çıkanlar içeriye bir daha geri dönmüyordu.) Arkasından bana bir kap şarap, bir kap süt ve bir kap bal getirildi, ben sütü aldım. Cebrail: “Senin ümmetinin üzerinde bulundukları tabiat ve huy (fıtrat) budur” dedi. Arka­sından her gün elli (vakit) namaz bana farz kılındı, oradan ayrıl­dım, Musa’ya uğradım: “Ne ile emrolundun?” dedi: “Her gün namaz bana emredildi” dedim: “Ümmetin her gün elli (vakit) namaz kılamaz, vallahi ben senden önce insanları dene­yip tecrübe ettim, hatta İsrailoğullarına çok uğraştım, dolayı­sıyla Rabb’ine dön de ümmetine bunu azaltmasını iste” dedi, ben de müracaat ettim, benden onunu daha indirdi. Tekrar Musa’ya döndüm, aynı şeyleri yine söyledi, bunun üzerine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, benden onunu daha indirdi, Musa’ya tekrar döndüm aynı şeyleri yine söyledi, bunun üze­rine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, benden onunu indirdi. Musa’ya tekrar döndüm, aynı şeyleri yine söyledi, bunun üze­rine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, bunun akabinde bana her gün on (vakit) namaz emredildi. Musa’ya tekrar döndüm, yi­ne aynı şeyleri söyledi. Ben de tekrar Rabb’ime müracaat et­tim, bunun üzerine bana her gün beş (vakit) namaz emredildi. Musa’ya tekrar döndüm: “Ne ile emrolundun?” dedi: “Her gün beş (vakit) namaz bana emredildi” dedim: “Ümmetin her gün beş (vakit) namaz kılamaz, vallahi ben senden önce insanları dene­yip tecrübe ettim, hatta İsrailoğulları’na çok uğraştım, dolayı­sıyla Rabb’ine dön de ümmetine bunu azaltmasını iste” dedi. Ben de: “Artık Rabb’imden utanacak hale gelene değin iste-dim, dolayısıyla buna rıza gösterip kabul ediyorum.” dedim. Kendisinden ayrıldığımda bir ses bana: “Farzımı, kullarımdan hafifleterek yürürlüğe koydum.” diye nida etti.”

(Hadiste belirtilen Sidretü’l-Müntehâ, sonsuzluk ötesi ağacı anlamdadır. Aslın­da Sidre, Arabistan Kirazı ağacının adıdır. Isrâ gece yürütüp götürmek, demektir, Miraç ise yukan çıkarmak demektir.

Kur’ân-ı Kerim’de: «Mescidi Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız esctdi Aksâ’ya ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu gece yürütüp götüren eksikliklerden uzaktır.» (Isrâ: i) ifadesi ile îsra hadisesi anla­tılmış, Mi’rac hadisesi de hadislerde bildirilmiştir.

Hadislerde verilen etraflı bilgiye göre gece vakti Cebrail (as.) Rasûlüllah (s.a.v.)’i uyandırarak Burak’a bindirip Mescidi Haram’dan Mescidi Aksâ’ya götürdü. Rasûlüllah, Mescidi Aksâ’da diğer peygamberlerle birlikte namaz kıldı. Daha sonra Semâ’ya yolculuğa çıktı, Semâ’nın çeşitli katmanlarında çeşitli büyük peygamberlerle buluştu. En yüce mertebede Allah’ın huzuruna çıktı, Bu kabul esnasında ümmete beş vakit namaz ferz olundu. Sonra Kudüs’e, oradan da Mekke’ye döndü. Bu yolcu­luk sırasında Allah’ın güç ve kudretini gösteren pek çok hadiselerle karşılaştı.

Ertesi gün Hz. Peygamber (s.a.v.) bu yolculuğu anlattığında kafirler buna çok güîdü, alay konusu yaptı. Müslümanlardan bazısının imanları sarsıldı. (Mevdfldî, Tevhid Mücadelesi, III. 303)

Kâfirler Hz, Ebû Bekir (r.a.)’ı da saptırmak için yanına geldiler, yapılan konuş­ma sonucu kendisine Sıddık lakabını verdirecek şu cevabı vermiştir: “Biz bundan da­ha büyük şeyi tasdik ediyoruz, görmediğimiz halde gökten vahiy geldiğini tasdik ediyoruz” {İbni Ebî Hatîm’den naklen Tefsiru Kur’âni’i-Azîm, îbni Kesîr, III. 13)

Günümüzde de bu olayı imkansız görüp inkâr edenlere Mevdûdî şöyle cevap verir: “Bazı kimselerin bu olayı imkansızmiş gibi görmeleri çok gariptir, İnsanın sınır­lı, hem de çok sınırlı, gücü ile aya çıkmayı başarabildiği bir zamanda, Allah’ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlüne kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptüabi-leceğini inkâr etmek çok saçmadır.

Her şeyden de öte, bir şeyin mümkün olup olmadığını araştırmak, gücü sınırlı olan insan için geçerlidir. Ancak her şeye gücü yeten Ailah için bu tür araşbrma yapılamaz. Ancak Allah’ın her şeye güç yetirdiğine inanmayan bir kimse böyle bir o-lağanüstü hadiseye inanmaz” (Temim, in. 70)

İsra ve Miraç hadisesini anlatan hadisler mütevatir olup en az 25 sahabiden ri­vayet edilmiştir. Mevdûdfnin beyanına göre sıhhat yönünden biraz daha aşağıdaki rivayetlere inildiğinde sayı 45’e varmaktadır. (Tevhid Mücadelesi in. 303, İbni Kesir Tefsi­rinde değişik rivayetleri ele alıp incelemiştir. (Bak. Tefsiru Kur’âni’i-Azîm, in. 6-41; İsra ve Miraç hakkında geniş bilgi için bak. Mevdûdî, Tevhid Mücadelesi, III. 301-335) [139]

109-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Miraç Ge-cesi’nde Musa’yı gördüm: Esmer tenli, uzun boylu,, vücudu toplu (eti sık) bir kimse idi. Sanki'(uzun boyiu olmalarıyla bilinen) Şenûe kabilelesinin adamları gibi idi. îsâ’yı da gördüm: Ne uzun ne kısa, orta yapılı, teni kırmızıya çalardı, saçları salınmıştı, Peccâl’i de, cehennemin bekçisi Mâlik’i de gördüm.” buyurmuş­tur, (Bunlar,) Allah’ın ona (hz. Munammed’e) gösterdiği birtakım olağanüstü şeyler (ayetler) içerisindedir. «Sakın onun karşılaşması hakkında şüpheye düşme.» (Secde; 23 ayetinden alıntıdır.) [140]

110-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Musa’yı da diden telbiye getirerek indiği sırada görür gibiyim. buyur­du.” demiştir. [141]

111-) İbni Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün halkın a-rasında otururken, Mesih Deccâl’i anlattı ve: “Şüphesiz Allah, gözü sakat olan değildir. Bakın, Mesih Deccâl sağ gözü sakat olan­dır gözü sanki diğerlerinden farklı olarak salkımdan çıkmış üzüm tanesi gibidir, “buyurdu” demiştir. [142]

112-) İbni Ömer (r.a.), Rasûiüllah (s.a.v,) şöyle buyurdu, demiş­tir: “Bu gece rüyamda kendimi Kabe’nin yanında gördüm. Bak­tım ki, esmer tenli ve görülen kimselerin en güzeli esmer bir adam gördüm, saçı İki omuzu arasına sarkıyordu. Saçı taran­mış bakımlı olup başından su damlıyordu, ellerini iki kişinin omzuna koymuş Beytullah’ı tavaf ediyordu: “Bu kimdir?” de­dim: “Meryem oğlu Mesih’tir” dediler. Sonra gerisinde gayet kıvırcık saçlı sağ gözü sakat ve gördüğüm kimselerden (İslâm gelmezden önce yaşamış olan Huzâa kabilesinden) İbni Katan ‘a daha çok ben­zeyen bir adam gördüm, ellerini bir adamın iki omzuna koy­muş, Beytullah’ı tavaf ediyordu: “Bu kimdir?” dedim: “Mesih Deccâl’dir” dediler.”

(Hem Hz. İsâ (a.s.) için hem de Deccâl için mesih ifadesi kullanılmıştır. Aslında mesih kelimesi değişik anlamlar ifade eder. Çok gezen, el sürerek bir şeyi temizleyen (mesheden,) silen, silinmiş, gözünün rengi silinip solmuş kimse, bu anlamların bir kıs­mıdır, Hz. Üsâ (a.s.) için mesih denilmesi, iyi olmaları için eliyle hastalan meshetmesin-dendir. Deccâl için mesih denilmesi ise gözünün renginin silik olmasındandır.) [143]

113-) Câbir b. Abdullah (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Kureyş, beni (isra ve Miraç konusunda) yalanladığında Kabe’de Hıcr kısmında ayakta durdum, Allah bana Beytu’l-Makdis’i gösterdi. Ben de (ontarm sor­dukları Beytui Makdis’ie ügiii) alâmetlerini oraya bakarak kendilerine bildirmeye başladım, “diye buyururken işitmiştir. [144]

114-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): «Sonra Ona yaklaştı ve uzan­dı, aralarındaki mesafe iki yay kadar ya da daha az oldu. Al­lah’ın kuluna vahyettiğini, vahyetti.» (Neon: ayeti hakkında

(Efendimizin Cebrail’i asli şekliyle görmesini anlatırken); “Cebrail’i gördü, altf kanadı vardı.” demiştir. [145]

115-) Hz, Aişe (r.a.): “Kim, Muhammed (a.s.)’ın, Rabb’ini (dünya gö­züyle) gördüğünü söylerse işi büyütmüş olur. Ancak Cebrail’i kendi ası! suretinde ufku kapatmış olarak gördü.” demiştir. [146]

116-) Mesrûk b. Abdurrahman, şöyle anlatmıştır: “Âişe’nin yanın­da yasılanmış oturuyordum. (Bane hitaben şöyle dedi:) “Ey Ebû Âişe, üç şey vardır ki, kim bunlardan birisini söylerse, Allah’a en büyük iftira atmış olur: “Bunlar nedir?” dedim: “Kim, Muhammed (s.a.v.)’in, Rabb’ini gördüğünü söylerse Allah’a en büyük iftira atmış olur” dedi: “Bu sırada ben yaslanıyordum, hemen oturuma geldim ve: “Ey Müminlerin annesi, beni bir dinle. Yüce Allah: «Onu apaçık bir ufukta görmüştür…» Oekvîr: 23) «Gerçekten, onu bîr başka inişinde Sidretü’l-Müntehanın yanında görmüştü.» {Necm: 13) buyurmuyor mu?” de­dim. Âişe şöyle dedi: “Bu ümmetten, Rasûlüllah (s.a.v.)’e bu konuyu ilk soran benim. Kendisi: “O, Cebraildir. Bu iki görmem dışında onu asli şeklinde bir daha görmedim. Onu, bedenin büyüklüğü yer ile gök arasını kaplamış halde semadan inerken gördüm.” bu­yurdu. Yüce Allah’ın: «Gözler Onu görüp idrak edemez. O ise bü­tün gözleri görüp idrak eder. Ve O latiftir, her şeyden haber­dardır.» (En’âm: 103) buyurduğunu duymadın mı? Yine Onun: «Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konu­şur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakimdir..» (şûra: 5i) buyurduğunu duymadın mı?” Âişe şöy­le devam etti: “Kim, Muhammed (s.a.v.)’in, Allah’ın kitabından bir şeyi gizlediğini söylerse Allah’a en büyük iftira atmış olur. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: «Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Onun elçiliğini yapmamış olursun…»

Âise sövle devam etti: “Kim, yarın ne olacağını bildirebile söylerse Allah’a en büyük iftira atmış olur. Çünkü Allah şöyle bu-urmaktadır: «De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez…» (Nemf: 65)” [147]

117-) Abdullah b. Kays (r.a.)’dan. Rasülüllah (s.a.v.): “İkicennet vardır ki kapları ve içindeki diğer eşyaları gümüştendir. Diğer iki cennet daha vardır ki kapları ve içindeki diğer eşyaları al­tındandır. Adn Cenneti’ndeki topluluğun Rablerine bakmalarının arasında, Allah’ın yüzündeki büyüklük ridasından başka bir şey bulunmayacaktır, “buyurmuştur. [148]

118-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Halk: “Ey Allah’ın Rasûlü, Kıya­met günü Rabb’imizi görecek miyiz?” dedi.

“Mehtaplı bir gecede hiçbir engel yokken Ay hakkında şüpheye düşer misiniz?”buyurdu,

“Hayır, Ey Allah’ın Rasûlü” dediler:

“Hiçbir engel yokken Güneş hakkında şüpheye düşer mi­siniz?” buyurdu:

“Hayır” dediler. Rasûlüilah:

“Siz Allah’ı işte böyle kesinlikle görürsünüz. İnsanlar kı­yamet günü toplanır arkasından Allah;

“Kim dünyada hangi şeye kulluk ettiyse ona tâbi olsun.” buyurur.

Onlardan kimisi Güneşe tâbi olur, kimisi aya tâbi olur, kimile­ri de tağutlara (sapıklık öncülerine, Allah ‘a kulluktan alıkoyanlara) tâbioluriar. Bu ümmet, münafıkları da içinde olduğu halde öylece kalır. Allah (tanıdıkiandan başka bir şekilde) onlara gelir ve:

“Ben sizin Rabb ‘inizim ” buyurun Onlar da:

“Rabb’imiz gelene kadar bizim yerimiz burasıdır. Rabb’i­miz geldiğinde biz Onu tanırız (sen bizim Rabb’imiz değilsin)” derler der­ken Allah onlara (gerçekten):

“Ben sizin Rabb’inizim”buyurur. Onlarda;

“Evet Sen bizim Rabb ‘imizsin ” derler.

Aİİah onları çağırır sonra da cehennemin ortasına Sırat Köprüsü kurulur, köprüden ümmetiyie geçen Peygamberlerin ilki ben olurum, O gün Peygamberlerden başka hiçbir kimse konuşamaz. Peygamberlerin konuşması da: “Allah’ım selâmet ver, selâmet ver” şeklinde olacaktın

Cehennemde çengel/er vardır, aynen sadan dikeni gibi… Sadan dikenini gördünüz mü?” buyurdu. Ashab:

“Evet” dedi:

“İşte o çengeller aynen sadan dikeni gibidir, (sadan dikeni,

Arabistanda yetişen, hurma dikeni de denifen, demir dikenine benzer dikenli bir bitkidir.)

cak, çengellerin büyüklüğünün ölçüsünü Allah’tan başkası bi­lemez, bu çengeller amellerine göre insanlardan bir parça ko­paracak, onlardan kimisi ameli nedeniyle yok olacak, kimisi de hardal tanesi kadar kalacak sonunda kurtulacak. Bunların so­nunda Allah cehennemliklerden dilediğine rahmet murat ettiği zaman meleklere;

“Allah ‘a kulluk etmiş olanları çıkarın ” diye emreder.

Onları secdelerin izlerinden tanıyarak kendilerini hemen çıkarırlar. -Allah ateşe secdelerin izini yemesini haram kılmış­tı onlar cehennemden çıkarlar. Secdelerin izi dışında ateş Âdemoğlu’nun herşeyini yer bu nedenle kavrulmuş, kapkara o-larak cehennemden çıkarlar. Arkasından üzerlerine hayat su­yu dökülür. Sonunda bunlar sel suyunun biriktirdiği toprakta açan çiçek tohumu gibi hemen yetişip bitivereceklerdtr.

Sonra Allah, kullan arasındaki yargılamasını bitirecektir. Bu sırada bir kimse cennetle cehennem arasında kalır. Bu kimse cennete giren en son cehennemlik olup yüzü cehennem yönüne dönüktür:

“Ey Rabb’im, yüzümü cehennemden çevir, kokusu beni zehirleyip öldürdü, yalın ateşi de yakıp kavurdu” der. Allah: “Bu senin dediğin yapılsa bunun dışında isteyeceğin bir şey olur mu?” buyurur. Bu kimse:

“İzzetine yemin olsun ki artık olmaz.” diyerek di/ediği yemin sözü Allah’a verir. Bunun üzerine Allah onun yüzünü cehen­nemden çevirir. Yüzünü cennete çevirdiğinde cennetin harika-ligim görür Allah’ın susmasını dilediği kadar susar, sonra da:

“Ey Ratim beni cennetin kapısının yanına yanaştır,” der. Bunun üzerine Allah:

“İstemiş olduğun şeyden başka bir şey istemeyeceğine yemin ve söz vermemiş miydin?” buyurur. Bu kimse:

“Ey Rabb’im, yaratıklarının en bedbahtı olmayayım.” der.

Allah: “Bu istediğin verilse bundan başka isteyeceğin olur mu?” buyurur:

“İzzetine yemin olsun ki başka bir şey istemem.” diyerek dilediği yemin ve sözü Rabb’ine verir. Bunun üzerine onu cen­netin kapısına yanaştırır. Cennetin kapısına vardığında güzel­liğini, içindeki sevinç ve neşeyi görür ama Allah’ın susmasını dilediği kadar susar, sonunda:

“Ey Rabb ‘im beni cennete koy” der. Allah:

“Vay sana Ey Âdemoğlu ne kadar da sözünden dönücüsün. Sana verilen şeyin dışında bir şey istemeyeceğine yemin ve söz vermemiş miydin?”buyurur. Bu kimse:

“Ey Rabb ‘im, beni yarattıklarının en bedbahtı yapma ” der. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle güler sonra kendisine cen­nete girme izni verir:

“Dilediğini iste?” buyurur, o da dilediği şeyler tükenene kadar istekte bulunur.”Şunu da, şunu da” buyurarak Rabb’i ona isteklerini hatırlatır. Sonunda tüm istekleri bittiğinde Al­lah Teâla: “Sana bu isteklerinin yanında bir o kadarı daha ve­rilmiştir.’buyurur,”

Ebû Said el-Hudrî (r.a.), Ebû Hureyre (r.a.)’a: “Rasûlüllah (s.a.v.): Allah; “Sana bu isteklerinin yanında on misil daha verilmiş-«r-” buyurdu” demiş, Ebû Hureyre (r.a.) da: “Rasûlüllah (s.a.v.)’den Sana bu isteklerinin yanında bir o kadarı daha verilmiştir.” şeklindeki sözünden başkasını bellemedim.” demiş, Ebû Said (r.a.) da: “Ben kendisinden “Sana bu isteklerinin yanında on misli daha verilmiştir.”buyururken duydum.” demiştir. [149]

119-) Ebû Said el-Hudri (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) zamanında bazı kimseler: “Ey Allah’ın Rasûlü, Kıyamet günü Rabb’imizi görecek miyiz? ” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “Evet” buyurdu ve şöyle devam etti: “Gün ortasında, hava açık ve bulut yok iken Güneşi gör­mek için itişip kakışıp bir birinize zarar verir misiniz? M meh-tapiı bir gecede hava açık ve bulut yok iken Ay’ı görmek için i-tişip kakışıp bir birinize zarar verir misiniz?”buyurdu: “Hayır, Ey Allah’ın Rasûlü” dediler:

“İşte, Güneş ve Ay’ı görmek için itişip kakışıp bir birinize ne kadar zarar verirseniz, kıyamet günü de Yüce Allah’ı gör­mek için bir birinize ancak o kadar zarar verirsiniz.” buyurdu ve şöyle devam etti: “Kıyamet günü olduğunda bir çağına: “Her ümmet neye kulluk etmiş ise ona tâbi olsun ” diye seslenir. Yü­ce Allah’a değil de putlara ve dikili taşlara kulluk edenlerin hepsi cehenneme düşerler. Sonunda geriye gerek iyi gerekse günahkar olsun Allah a kulluk edenler ile kitap eh/inden bir kı­sım kalıntılar kalır.

Bunun arkasından Yahudiler çağrılır ve: “Neye kulluk e-derdiniz?” denilir. Onlar da: “Allah’ın oğlu Üzeyr’e kuiiuk e-derdik” derler. Onlara: “Doğru söylemediniz! Allah ne bir eş ne de bir evlat edindi! Şimdi ne arzu edersiniz?” denilir: “Çok su­sadık, ey Rabb’imiz bize su ver” derler. Onlara “Bakın, suya gidersiniz” diye işaret edilir onlar da hemen cehenneme doğru yığılırlar. -Cehennemse bir birini kırıp geçiren keskin bir se­raptır.- Böylece onlar cehennem ateşine dökülürler.

Sonra Hıristiyanlar çağrılır ve: “Neye kulluk ederdiniz?” denilir. Onlar da: “Allah ‘m oğlu Mesih ‘e kulluk ederdik” derler. Onlara: “Doğru söylemediniz! Allah ne bir eş ne de bir evlat edindi! Şimdi ne arzu edersiniz?” denilin “Çok susadık, ey Rabb’imiz bize su ver” derler. Onlara “Bakın, suya gidersiniz” diye işaret edilir onlar da hemen cehenneme doğru yığılırlar. -Cehennemse bir birini kırıp geçiren keskin bir seraptır.- Böyle­ce onlarda cehennem ateşine dökülürler.

Sonunda geriye gerek iyi gerekse günahkar olsun Yüce Al­lah’a kulluk edenler kalır. Âlemlerin Rabb’i Yüce Allah, orada gördüklerinin en düşüğünün görüntüsü içerisinde (tanımadıkları bir şekilde) onlara gelir ve: “Ne bekliyorsunuz! Her ümmet kulluk yaptıkları şeye tâbi olmaktadır” der. Onlar: “Ey Rabb’imiz! Dünyada, kendilerine en fazla ihtiyaç duyduğumuz zamanda bile insanlardan ayrı durduk ve onlarla birlikte olmadıkıma mi

onlaria birlikte olacağız ki)” diye Allah’a niyaz ederler. (Orada gördüklerinin en düşüğünün görüntüsü içerisinde gelen onlara). Onlar: “Biz senden Allah’a sığınır ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız” derler. Bu konuşma iki veya üç defa tekrar eder. Neticede onların bir kısmının neredeyse ayakları kayacaktı. Yine onlara şöyle der: “Sizinle Allah arasında, onu tanıyabile­ceğiniz bir alâmet var mıdır?” Onlar: “Evet var” derler. Sonun­da gerçek ortaya çıkar. Allah, içten bir şekilde Kendisine secde etmiş olanların hiç biri kalmaksızın secde etmelerine izin ve­rirken takıyye ve gösteriş için secde etmiş olanlarından her kim varsa sırt eklemlerini tek bir tabakaya çevirir. Bu yüzden böylesi secde etmek istediğinde her defasında ensesi üzerine düşer. (Böylece gerçek ortaya çıkmış olur.) Sonra onlar başlarını katdırır-lar. Allah da, orada önceki gördükleri görüntüsünü değiştir­miştir. Onlara: “Ben sizin Rabb’inizim”buyurur. Onlarda: “E-vet Sen bizim Rabb’imizsin” derler. Sonra cehennemin üzerine köprü kurulur. Şefaate izin verilir. Onlar: “Allah’ım selamet ver, selamet ver” derler. Bu arada: “Ey Allah’ın Rasûlü, o köprü ne­dir?” denildi. Şöyle buyurdu: “Kaygan bir yerdir. İçerisinde kanca-ter, çengeller ve Necdbölgesinde yetişen “Sa’dân”denilen di­kenli bitki gibi demir dikenler vardır. Müminler buradan göz kırpma süresi gibi, şimşek gibi, rüzgar gibi, kuş gibi, iyi koşan at ve binekler gibi (ameiieme göre) geçerler. Sapa sağlam kurtulan, tırmalanmış salıverilmiş ve cehenneme yuvarlanmış olanlar vardır. Sonunda müminler cehennemden kurtulduklarında (aı-lah’a yaivanriar.) Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, kıyamet günü müminlerin cehennemdeki kardeşleri için; “Ey Rabb’i-mizr onlar da bizimle birlikte oruç tutar namaz kılar hacceder-ferdi…” diye çokça yalvarmaları kadar, (gas&edNen bir) hakkını vermesi için olsa bile sizden hiçbir kimse onlar kadar Allah’a yalvaramaz. Bu yalvarmaları üzerine onlara:

“Tanıdıklarınızı oradan çıkarınız” denilir. Artık ateşe onla­rın bedenlerini yakması yasaklanır. Onlar, kimi ayaklarının ya­rısına kadar kimi de dizlerinin yarısına kadar ateşin yaktığı pek çok kimseyi cehennemden çıkarırlar ve arkasından:

“Ey Rabb’imİz, bize emir buyurduğun şekildeki kimseler’ den cehennemde hiçbir kimse kalmadı” derler. Yüce Allah:

“Geri dönün ve kalbinde bir dinar miktarı hayır iyilik olan kimi bulursanız onu da çıkarın ” buyurur. Onlar da yine pek çok kimseyi çıkarırlar ve arkasından:

“Ey Rabb’imiz bize emir buyurduğun şekildeki kimseler’ den orada kimseyi bırakmadık” derler. Yüce Allah bu sefer:

“Geri dönün ve kalbinde yarım dinar miktarı hayır iyilik olan kimi bulursanız onu da çıkarın” buyurur. Onlar da yine pek çok kimseyi çıkarırlar ve arkasından:

“Ey Rabb’imiz bize emir buyurduğun şekildeki kimseler­den orada kimseyi bırakmadık” derler. Bu sefer Yüce Allah: “Geri dönün ve kalbinde zerre miktarı hayırliyilik olan kimi bulursanız onu da çıkarın” buyurur. Onlar da yine pek çok kimseyi çıkarırlar ve arkasından:

“Ey Rabb ‘imiz orada hiçbir hayır iyilik bırakmadık” derler. -Ebû Said el-Hudrî (r.a.) bu sırada: “Eğer bu hadis bilgi konusunda be­ni doğru bulmaz iseniz «Şüphesiz ki Allah, zerre miktarı haksızlık yapmaz. Ama hayırliyilik olursa onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir nıükafaat verir.» (Nisa. 40) ayetini okuyunuz” derdi Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurur:

“Melekler şefaat etti, peygamberler şefaat etti, müminler de şefaat etti geriye merhamet eden/erin en merhametlisin­den başkası kalmadı” buyurur ve cehennemden bir tutam alır ve asla bîr hayır/iyilik yapmamış bir takım kimseleri de ora­dan çıkarır. Bu kimseler orada âdeta kömüre dönmüşlerdi on­ları cennetin kapısında bulunan ve ‘hayatpınarı’ denilen nehre atar. Onlar oradan selin getirdiği toprakta biten tane gibi çı­karlar. O tanenin taşın altında veya ağacın dibinde bittiğini bi­lirsiniz değil mi? Bu yetişen tanenin Güneşe bakan tarafı sarı ve yeşil olurken gölgede kalan kısmı beyaz olur.”Orada bulu­nanlar: “Ey Allah’ın Rasûlü, sen çölde çobanlık etmiş gibisin” dediler. 0 da şöyle devam etti: “Oradan boyunlarında böyle inci gibi mü­hürlerle çıkarlar. Cennetlikler onları bununla tanırlar. Yaptıkları hiçbir amel ve önceden gönderdikleri hiçbir ha­yır/iyilik olmaksızın Allah’ın kendi/erini cennete koyduğu ‘Al­lah’ın azatlıkları’ işte bunlardır. – Sonra Yüce Allah bunlara: “Haydi cennete giriniz. Gördüğünüz ne varsa sizindir” diye buyurur. Bunun üzerine onlar; “Ey Rabb’imiz, şu âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini bize verdin” derler. Yüce Allah; “Benim yanımda bundan daha üstünü de vardır” buyurur. O-nalar: “Ey Rabb’imiz, hangi şey bundan daha üstün olabilir ki?” derler. Yüce Allah: “Benim rızam. Artık bu rızamdan sonra asla size gazaba gelmem ” buyurur”[150]

120-) Ebû Said el-Hudri (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cen­netlikler Cennete, Cehennemlikler de Cehenneme girer so­nunda Allah: “Kimin kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman var ise (onu da cehennemden) çıkarınız” buyurur. Arkasından bu kim­seler simsiyah kesilmiş olarak (cehennemden) çıkarılarak hayat pı­narına veya haya pınarına atılırlar, su kenarında bitki tohumu­nun büyüyüp geliştiği gibi buradan yetişip gelişeceklerdir.

Görmez misiniz bu tohum sapsarı olarak iki tarafa sürüp top­raktan çıkar.” buyurmuştur.

(Hadisin ravilerinden Mâlik b. Enes, Hayat pınarı mı haya pınarı mı olduğunu tam olarak bilememiştir.) [151]

121-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle bu­yurmuştur: “Cehennemliklerden cehennemden en son çıkacak olanla cennetliklerden cennete en son girecek olanı biliyorum. Bu kimse cehennemden emekleyerek çıkar. Yüce Allah, ona: “Haydi git cennete gir” buyurur. O da cennete gider ama cen­net ona sanki doluymuş gibi görünür. Bunun üzerine geri dö­ner ve: “Ey Rabb’im, cenneti dolmuş buldum?” der. Yüce Al­lah, ona: ‘Haydi sen git cennete gir” buyurur. O da cennete gider ama yine cennet ona sanki doluymuş gibi görünür. Bu­nun üzerine geri döner ve: “Ey Rabb’im, cenneti dolmuş bul­dum?” der. Bunun üzerine Allah, ona şöyle buyurur: “Haydi sen git cennete gir. Orada sana dünya kadar ve dünyan/n on katı kadar yer var” buyurur. (Buna şaşıran o kimse). “Bana şaka mı yapıyor, bana gülüyor musun. Gerçi hakimiyet senindir” der”

Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i azı dişi görünene kadar bu duruma güldüğünü gördüm. “Cennetliklerin en aşağısı bu kimsedir” denilirdi” demiştir. [152]

122-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kalbinde bir ar­pa miktarı hayır bulunup da “Lâ ilahe illallah” diyen kimse ce­hennemden çıkar. Kalbinde bir buğday miktarı hayır olup da “Lâ ilahe illallah” diyen kimse de cehennemden çıkar. Kalbin­de bir zerre miktarı dahi hayır olup da “Lâ ilahe illallah ” diyen de Cehennemden çıkar, “buyurmuştur. [153]

123-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Muhammed (s.a.v.), bize konuşma yaptı bilgiler verdi. Şöyle buyurdu: “Kıyamet günü geldiğinde insanlar bir­birleriyle dalga gibi çalkalanarak hareket ederler, derken Âdem e gelerek: “Bizim için Rabb’inden şefaat di/e” derler, o da: “Ben bunun erbabı değilim, ama siz İbrahim’e gidin çünkü o, Halilürrahmân’dır (Rahmân’ın dostudur.)”diye cevap verir. İbra­him’e varırlar o da: “Ben bunun erbabı değilim, ama siz Musa’ya gidin çünkü o, Kelîmullah’dır. (Allah’ın kendisiyle konuştuğu­dur.)” diye cevap verir. Musa’ya vanrlaroda: “Ben bunun erbabr değilim, ama siz İsa’ya gidin çünkü o, Ruhullah’dır (Allah’ın üfle­diği ruhdur,) Onun sözüdür.”diye cevap verir. İsa’ya varırlar o da: “Ben bunun erbabr değilim, ama siz Muhammed (s.a.v.)’e gi­din ” diye cevap verir. Neticede bana gelirler, ben de: “Bu işin er­babı benim” derim ve Rabb’imden izin isterim, bana izin verilir. Bana şu anda aklıma gelmeyen birtakım övgüler ilham eder, ben de bu övgülerie Rabb’imi överim, Onun için secdeye kapanırım. Bana: “Ey Muhammed! Başını kaldır. Söyle söylediğin dinlenilir. İste istediğin verilir. Şefaat et şefaatin kabul olunur, “diye buyu­rur. Ben de: “Ey Rabb’im! Ümmetim, ümmetim” derim. Bana: “Haydi git ve kalbinde bir arpa tanesi miktarı iman olanları ora­dan çıkar.” buyurur. Ben de gider, söylenileni yaparım. Sonra tekrar döner bu övgü/erle Rabb’imi överim, Onun için secdeye kapanırım. Bana: “Ey Muhammed! Başını kaldır. Söyle söylediğin dinlenilir. İste istediğin verilir. Şefaat et şefaatin kabul olunur.” diyebuyruiur. Bende: “EyRabb’im!Ümmetim, ümmetim”derim. Bana: “Haydi git ve kalbinde bir hardal tanesi miktarı iman olan­ları oradan çıkar.” buyurur. Ben de söylenileni yaparım. Sonra tekrar döner bu övgülerie Rabb’imi överim, Onun için secdeye kapanırım. Bana: “Ey Muhammed! Başını kaldır. Söyle söylediğin dinlenilir. İste istediğin verilir. Şefaat et şefaatin kabul olunur,” diye buyurur. Ben de: “Ey Rabb’im/ Ümmetim, ümmetim” derim. Bana: “Haydi git ve kalbinde bir hardal tanesi miktarından daha, daha, daha az iman olanı cehennemden çıkar.” buyurur. Ben de gider, söylenileni yaparım.”

Yine Enes b. Mâlik (r.a.)’dan gelen bir rivayette şöyle buyurmuş­tur: “Sonra dördüncü defa tekrar döner bu övgülerle Rabb ‘imi överim, Onun için secdeye kapanırım. Bana: “Ey Muhammedi Başım kaldır. Söyle söylediğin dinlenilir. İste istediğin verilir. Şefaat et şefaatin kabul olunur.” diye buyrulur. Ben de; “Ey Rabb’im! “la ilahe illallah” diyen kimselere (şefaat etmem) için de bana izin vsr.” derim. Bana: “İzzetime, celâlime, büyüklü­ğüme ve ululuğuma yemin olsun ki “lâ ilahe illallah” diyen kimseleri de oradan çıkaracağım, “buyurur[154]

124-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasülüllah (s.a.v.)’e et getirildi, kendisine kol ktsmı sunuldu, -etin burası hoşuna giderdi- Etten dişleriyle bir lokma kopardı, sonra şöyle buyurdu: “Ben, kıyamet günü insanların seyyidiyim. Niye böyle olduğunu bilebiliyor musunuz? Allah, öncekileri ve sonrakileri, bütün insanları, çağıranın kendilerine sesini duyurabileceği, gözün görebileceği tek bir geniş alanda toplar. Güneş yaklaşır, insanlara gam ve keder dayanılmaz ve güç yetmez hale gelir. Bunun üzerine insanlar: “Size ulaşanı görmüyor musunuz, sizin için Rabb’inize şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?” derler. Bu sırada insanların bir kısmı diğer bir kısmına: “Âdem’e gitmelisiniz” der. Hemen Âdem (a.s.)1 a varıp: “Sen, insanlığın atasısın. Allah seni eliyle yarattı, içine ruhun­dan üfledi ve Meleklere sana secde etmelerini emir buyurdu, bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz du­rumu görmez misin? Bize ulaşanı görmez misin?” derler. Âdem ise: “Rabb ‘im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Şu da bir gerçektir ki ağacı bana yasaklamıştı ama ben kendisine karşı gelmiştim, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidinizi Nuh ‘a gi­diniz!” der. Onlar da Nuh a varıp: “Ey Nuh, şüphesiz sen yeryü­züne gönderilen Resullerin ilkisin. Allah seni “Çok şükreden bir kul” olarak isimlendirmişti, bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. O da: “Rabb ‘im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha ön­ce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Şu da bir gerçektir ki benim bir dua hakkım vardı onu da kavmime beddua olarak kullandım. Ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyo­rum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidinizi İbrahim’e gidiniz” der. Onlar da İbrahim’e varıp: “Ey İbrahim, sen, Allah’ın Peygamberi ve Onun yeryüzü halkından içten dos­tusun (halilisin), bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. Oda: “Rabb’im bu­gün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Şüphesiz bir de ben üç yalan söyle­miştim. Ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidinizi Mû-sâ’ya gidiniz”der. Hadisin ravisi söz konusu üç yalanı zikretmiştir (Bu üç yalan hakkında 1590. hadise bakınız.) Onlar da sen, Allah’ın Elçisîsin. Allah Peygamber göndermesi mesaj göndermesi ve seninle konuşması ile insanlara seni üstün kıl­mıştır. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğu­muz durumu görmez misin?” derler. Oda: “Rabb’imbugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Şüphesiz bir de ben öldürülmesiyle emrolunmadığım bir cana ktymıştım. Ben kendimi düşünüyo­rum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüvorum. Siz benden başkasına gidiniz! Meryemoğlu isa’ya gidiniz” der. Onlarda isa’ya varıp: “Eyîsâ, sen, Allah’ın Elçisi ve Meryem’e gönderdiği kendisinden gelen bir ruhsun, çocuk iken beşikte in­sanlarla konuşmuştun. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içeri­sinde bulunduğumuz durumu görmez misin?” derler. îsâ da: “Rabb ‘im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha ön­ce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Ben kendimi düşünü­yorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! Muhammed (s.a.v,)’e gidiniz” der. -Günah zikretmez Onlar da Muhammed (s.a.v.)’e varıp: “Ey Muhammed, sen, Allah’ın Elçisi ve Peygamberlerin sonuncusu sun. Senin gelmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz durumu görmez misin?” derler. Ben de kalkıp Arşın altına gelerek şanı yüce Rabb’ime secdeye kapanırım. Sonra Allah, benden önce hiç kimseye nasip etmediği, kendisine övgü ve medhiyeieri ba­na açıp ilham eder, sonra da: “Ey Muhammed, başını kaldır. İs­te! İstediğin verilir, şefaat et, şefaatin kabul olunur!” denilir. Ben de başımı kaldırır: “Ey Rabb’îm, Ümmetim! Ey Rabb’im, Ümmetimi” derim. Bana: “Ey Muhammedi Ümmetinden, üzerle­rinde hesap olmayanları Cennet kapılarından sağ kapıdan koy! Bunlar aynı zamanda diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar.” denilir. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Cennetin kapı aralıklarından iki aralığının mesafesi Mekke ile Hımyer yahut Mekke ile Busra arası kadar geniştir.”

(Seyyid, halkın her türlü sıkıntılarda kendisine başvurduğu lider, demektir. Bu nedenle bir kabilenin ileri gelenlerine seyyid denilir. Zira bu kimseler her türlü konu­da kabilenin işlerini yürüten sıkıntılannı giderendir. Efendimiz (a.s.)’ın, insanlann se­yidi olması, kıyamet günü insanların sıkıntılarına çare olması için kendisine başvur­ması nedeniyledir,) [155]

125-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Her Peygambe­rin dua ettiği, kabul olunmuş bir duası vardır. Ben bu duamı âhirette ümmetime şefaat için saklamak buyurmuştur. [156]

126-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin istekte bulunabileceği bir isteği vardır. Ya­hut her peygamberin kabul olunacak bir duası vardın Ben du­amı kıyamet günü ümmetime şefaat için ayırdım “[157]

127-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Allah: «Kavminden en yakın olanları uyar…» (şuâra: 214) ayetini indirdiğinde Rasûiüllah (s.a.v.) aya­ğa kalktı ve: “Ey Kureyş topluluğu, canlarınızı satın alınız, (imana canlarınızı azaba karşı kurtarınız) Allah’tan gelen hiçbir şeyden sizi kur-iaramam. EyAbdu Menâfoğuiları, Allah’tan gelen hiçbir şeyden sîzi kurtaramam. Ey AbdülMuttaliboğ/u Abbâs, Allah’tan gelen hiçbir şeyden seni kurtaramam. Ey Allah’ın İmân Safıyye, seni de Allah’tan gelen hiçbir şeyden kurtaramam. Ey Muhammed kızı Fatıma, malımdan dilediğini iste, ama seni de Allah ‘tan gelen hiçbir şeyden kurtaramam.” dedi. [158]

128-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Safa Tepesi’ne çıktı: “Baskın var!” diye seslendi, hemen Kureyşliler toplanıp geldiler: “Ne var, ne oldu?” dediler: “Sabah veya akşam vakti düşmanın size baskın yapacağını bildirsem beni doğrular mısınız?” dedi, onlar da: “Evet” dediler: “Şüphesiz ben, şiddetli bir azapdan önce sizin için bir uyarıcıyım”dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb: “Kuruyup yok olası, bunun için mi bizi topladın?” dedi. Arkasından Allah, «Ebû Leheb’in elleri kurusun…» Suresi’ni indirdi.” demiştir.” [159]

129-) Abbâs b. Abdulmuttalib (r.a.)’dan. Kendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Seni amcana (Ebû Taüb’e şefaat etmekten) alıkoyan şey nedir ki? Bile­sin ki o seni koruyup savunur, senin ign gazaba gelirdi” demişti, o da: “O şimdi topuklarına kadar olan bir cehennemdedir, eğer ben olma­saydım, cehennemin en derin tabakasında olurdu, “buyurdu. (Ebû Talib, her ne kadar Hz. Peygamher (s.a.v.)’e büyük yardımlarda bulunsa da imansız gittiğinden cehennemlik olmuştur, bu konuda 16.. hadise bakınız.) [160]

130-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında Amcası Ebû Talib’in ruhu alındığında: “Belki, kıyamet günü şefaa­timden faydalanır da cehennemde topuklarına kadar ateşe konur, ama burada bile ateşten beyni kaynayacaktır.” buyur­duğunu işitmiştir. [161]

131-) Nu’mân b. Beşîr (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Cehen­nemliklerin gördüğü azabın en hafif olanı, ayak tabanındaki boşluğuna konan iki ateşin tesiriyle beyni, tencere ve güğüm gibikaynayan bir kimsenin çektiğiazaptır.”diye buyururken işit­tim” demiştir. [162]

132-) Amr b. As (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gizli değil açıkça: “Ebû Fulân hanesi benim dostlarım değildir. Benim dostum sa­dece Allah ve mü’minlerin salihleridir. Ancak Ebû Fulan hanesi­ne benim akrabalığım vardır ki bu akrabalık nedeniyle ben on­larla ilişkiyisürdürüyorum.”‘diye buyururken işittim” demiştir.

(Ebû Fulân hanesinden kimin kasdedildiği açık olarak belirtilmemiştir. Bundan amcası Ebû Talib kasdedilmesi mümkündür. Bunun dışında başka bir hane de müm­kündür. Bazı rivayetlerde “Fulân” ifadesi yoktur, o zaman mana babamın hanesi an­lamına gelir. Neticede bu hadiste söylenilmek İstenilen dostlukta nesep akrabalığının bir etkisi yoktur, gerçek dost Allah ve salîh mü’minlerdir. Bununla beraber salih mü’minlerden olmayan akrabalar ile akrabalıktan dolayı ilişki sürdür’ilür.) [163]

133-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ümme­timden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir” buyurdu. Bir kimse: “Ey Allah’ın Rasûlü, beni de onlardan kılması için Allah’a dua etsen” dedi. Rasûlüllah: “Allah’ım bunu da onlardan kil” diye dua etti. Bir diğeri ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, beni de onlardan kılmasf için Allah’a dua etsen” dedi. 0 da: “Ukkâşe senden Önce davrandı”buyurdu[164]

134-) Seni b. Sa’d (r.a,)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ümmetim­den yedi bin veya yedi yüz bin kişi kesinlikle cennete girecek. Onların öndekileri sondakiier girenedeğin girmeyecektir. Yüzleri mehtaplı bir gecedeki Ay şeklinde olacaktır, “buyurmuştur. [165]

135-) îbni Abbâs (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bana ümmetler gösterildi, bir peygamber, iki peygamber geçmeye başladı. Yanlarında beş, on kişilik topluluk vardı. Bir peygamberin de yanında hiçbir kimse yoktu. Sonunda bana büyük bir karaltı gösterildi; “Bu nedir? Bu, ümmetim mi ki?” dedim; “Bu, Musa ve kavmidir. Ufka baki” denildi. Bir de baksam ki ufku bir ka­raltı kaplamış; “Bu, senin ümmetindir. Bun/ardan yetmişbin kişi hesaba çekilmeksizin cennete girer.” denildi.” buyurdu. Sonra da içeri girdi. Bunların kim olduğunu açıklamadı, meclis dağıldı. Oradakiler: “Biz, Allah’a iman ettik, Peygamberine uyduk, dolayısıyla onlar bizleriz. Yahut İslâm döneminde dünyaya gelen evlatlarımızdır, bizler cahiliye döneminde dünyaya gelmiştik.” dediler. Bu konuşmalar Hz. Peygamber (s.a.v,)’e ulaştı, bunun üzerine dışarı çıktı: “Cennete hesaba çekilmeden girecek olanlar; (Aiiah’m Kitabı, Rasûıcinün sünneti dışın­daki şeylerle) okuyup tedavi olmayanlar, uğursuzluk diye bir şey kabul etmeyenler, (şifayı Allah’tan bekleyerek) dağlanmayanlar, Rable-rine güvenip dayananlardır.”buyurdu. Ukkâşe b. Mıhsan: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, ben onlardan mıyım?” dedi? 0 da: “Evet “buyurdu. Bir diğeri kalkıp: “Ben de onlardan mıyım?11 dedi, o da: “Ukkâşe senden önce davrandı, “buyurdu” demiştir.

(Hz. Peygamber (s,a.v.}’in “Ukkâşe senden Önce davrandı.” buyurması meseleyi kapatmak içindir. Yoksa orada bulunan hatta sonra gelecek olaniann hepsi, bu zümreden olabilmek içjn “Ben de cniardanmıyim?” demeye başlardı. Cennete girecek zümrenin en büyük özelliği her şeyde işini Allah’a tevek’.ül eden kimselerdir. Kadere razı olan, keder­den emin olur. Allah’ın takdirine inanan güvenen kimse hiçbir şeyi uğursuz saymaz. Derdi veren devasını da verir, diyerek gerçek şifayı Ondan bekler, maddi tedavinin de gerçek sahibi yani iiaca tedavi özelliğini veren de Allah’ör diyerek her şeyi Ona tevkküi eder, okuyup tedavi olurken Allah’ın Kitabı, Rasûlünün sünnetindeki duaian okur ki, bu dualann tamamı daima şifayı verenin Allah olduğunu vurgular.) [166]

136-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “RasûlülJah (s.a.v.) bize: ” Cennetliklerin dörtte biri olmaktan razı olmaz ma­sınız?” buyurdu, biz de tekbir getirdik. Sonra: “Cennetliklerin üçte biri olmaktan razı olmaz mısınız?” buyurdu, yine tekbir getirdik. Sonra şöyle buyurdu: “Ben, sizin cennetliklerin yarısı olmanızı umarım. Bunu size şöyle bildireyim ki, Müslümanlar (sayıca) kâ­fir/ere oranla siyah bir öküzün üzerindeki beyaz bir kıl veya beyaz bir öküzün üzerindeki siyah bîr kıl gibidir”[167]

137-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: “Allah Teâlâ; “Ey Âdem!” dîye buyurur, o da: “Emret Allah’ım, ben senin sayende mutluluğu elde ede­rim. İyilik Senin elindedir” der. Allah: “Cehennemlikleri seçip çıkar!” buyurur. O da; “Cehennemliklerin sayısı nedir?” der. Allah: “Her bin kişiden, dokuz yüz doksan dokuz!” buyurur. Bu sırada (korku ve endişeden) çocuğun başı ağarır, tüm hamileler çocuğunu düşürür. Sarhoş olmadıkları halde insanları sarhoş ol­muş görürsün. Ancak Allah’ın azabı çok şiddetlidir. (Hac: 2 ayetin­den atımıdır) Oradaki sahabiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, geriye kalan bir, han­gimiz olabilir?” dediler: “Sevinin ki sizden bir kimseye, Yecûc ve bin düşer” buyurdu. (Yani Yecûc ve Me’dk’ün sayısı sizin bin katımzdır.) Sonra şöyle buyurdu: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben sizin cennetliklerin dörtte biri olmanızı umarım” Biz bu müjdeden dolayı “Allahü Ekber” dedik. Bunun üzerine: “Sizin cennetliklerin üçte biri olmanızı umarım” buyurdu, biz yine “Allahü Ekber” dedik, bu sefer: “Sizin cennetliklerin yarısı olmanı­zı umarım” buyurdu, biz yine “Allahü Ekber” dedik. Arkasından: “Siz (sayıca oradaki) insanlar arasında beyaz bir öküzün derisindeki an­cak siyah bir tüy kadarsınız. Yahutta siyah bir öküzün derisin­deki beyaz bir tüy kadarsınız.” buyurdu. [168]

2-) Temizlik Bölümü

(Kitâbu’t-Tahâra)

138-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Abdestini bo­zan bir kimsenin, abdest almadıkça namazı kabul olmaz.” bu­yurmuştur. Hadramevt’ten bir kimse: “Ey Ebû Hureyre, abdest bozma nedir?” dedi. 0 da: “Sesli veya sessiz yellenmektir” dedi. [169]

139-) Hz. Osman (r.a.) bir keresinde bir kap su İstedi ve iki eline üç defa döküp yıkadı sonra sağ elini kabın içine koyup ağzını çalkaladı, burnuna su verdi sonra yüzünü üç defa yıkadı, iki ellerini dirseklere ka­dar üç defa yıkadı, sonra başını meshetti, sonra topuklarını ayak bilek­lerine kadar üç defa yıkadı sonra da: “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim benim şu abdestim gibi abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar da bu iki rekat hakkında içinden nefsine bir şeyler geçirmezse geç­miş günahları bağışlanır.” buyurdu” demiştir. [170]

140-) Başka bir rivayette ise: “Bakın size bir hadis anlatıyorum eğer, ayet olmasaydı size anlatmazdım. Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Bir kimse abdest alıp abdestini güzel yapar da namaz kılarsa bu kimsenin kıldığı namaz ile kılacağı namaza kadar geçen süredeki günah­ları bağışlanır.”diye buyururken işittim” demiştir. Hadisin raviierinden Urve, söz konusu ayetin «İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, ki­tapta insanlara açıklandıktan sonra gizleyenler, ki onlara Allah da lanet eder, lanet ediciler de lanet eder» (Bakara: 159) ayeti oldu­ğunu söylemiştir.

(Müjde dozu yüksek olan ve helâl haram gibi bir hükümlerle bir ilgisi bulunma­yan bu tür hadisleri, tenbelliğe sürükler diye son ana kadar rivayet etmemek asha­bın yapageldiği bir uygulamadır. Onlar bir gerçeği, emaneti gizlemiş olmanın veba-Ünden çekinerek vefatlarına yakın böylesi hadisleri rivayet etmişlerdir.) [171]

141-) Bir kimse Abdullah b. Zeyd (r.a.)’a: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in nasıl abdest aldığını bana gösterebilir misin?” dedi. Abdullah b. Zeyd (r.a.):”Tabi” dedi ve su istedi. İki eline döküp iki defa yıkadı, sonra üç defa ağzı­nı çalkalayıp burnuna su verip sümkürdü sonra üç defa yüzünü yıkadı son­ra da ikişer defa ellerini dirseklere kadar yıkadı sonra eliyle başını meshet-ti. İki elini başının önünden başlayarak enseye varana kadar öne arkaya götürüp ilk başladığı yere getirdi. Sonra da iki ayağını yıkadı”[172]

142-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biriniz abdest aldığında burnuna su götürsün ve sümkürsün, kim taş­la taharetlenirse tek yapsın (üç, beş…gibi)” buyurmuştur. [173]

143-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,); “Biriniz uykusundan uyandığında abdest ahp üç defa sümkürsün. Çünkü şeytan genzinde geceler, “buyurmuştur. (Şeytan gözle görülemeyen bir vatlıktır. Bizler gözlerimizle göremediğimiz bazı şeylerin keyfiyetini de bilemiyoruz. Bu nedenle, bize bunları bildiren Peygambere inanmakla yetinmeliyiz. Zaten iman, görmediğimiz bir şeyi, haberi getirene itimadı­mızdan do!ayı var olduğunu kabul etmektir. Bu nedenle şeytanın genizde geceleme­si, esnemenin, kötü rüyanın şeytandan olması, geceleyin şeytanların ortalığa dağıl­ması gibi konular maddi bağlamda gözlenemez. Haber veren kişiye itimadı olan bun­ları kabul eder, itimadı olmayan reddeder. Allah, bizim bilip göremediğimiz birtakım bilinmezleri Peygamberine bildirmiştir. Biz de Peygambere inanmakla tüm bilinmezleri maddi bağlamda gözlemleyemesek dahi bunlara inanırız.) [174]

144-) Abdullah b. Amr (r.a.) anlatır: “Rasûlüilah {s.a.v.) ile birlikte çıktığımız bir yolculukta, bizden biraz geride kalmıştı. Bu sırada abdest alırken bize yetişti. Namaz vaktinin daralması bizi acele etmeye sürük­ledi, ayaklarımızı da âdeta mesh eder gibi gelişi güzel yıkayıvermiştik. Bunun üzerine yüksek bir sesle iki veya üç defa: “Vay o topukların cehennemden çekeceğine” diye seslendi,” [175]

145-) Ebû Hureyre (r.a.)’da. Hz. Peygamber (s.a.v.), topuğunu yı­kamamış bir kimse görmüş ve: “Vay o topukların cehennemdeki haline” buyurmuştur. [176]

146-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Muhakkak ki kıyamet günü ümmetim abdest izlerinden dolayı el, yüz ve ayaklarında nurlar patlayarak çağrılır.”diye buyururken işittim. Sizden kim nurunu çoğa İta bil irse çoğaltsın.” demiştir. [177]

147-) Ebû Hureyre (r.a,), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Eğer üm­metime veya insanlara güçlük çıkarmış olmasaydım her na­mazla birlikte misvak kullanmayı emrederdim.” diye buyur­duğunu rivayet etmiştir.[178]

148-) Ebû Mûsâ (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmiştim ki kendisini elinde misvak ile dişlerini temizliyor, misvak ağzındayken sanki kusacak gibi “Öğ, Öğ” derken gördüm” demiştir. [179]

149-) Huzeyfe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) gece namaza kalk­tığında ağzını misvakla temizlerdi,” demiştir. [180]

150-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v) Şöyle bu­yurmuştur; “Fıtrat beştir; Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, koltuk allını traş etmek, bıyığı kısaltmak, tırnakları kesmek.” (Hadisimizde sözü edilen “Fıtrat” değişik anlamlara yorumlanmıştır. Bunlar içe­risinde en geniş olanı ise insanın yaradılışına uygun olan şeyler aniamınadır. Buna göre sözü edilen şeyler insan tabiatına uygun olan şeylerdir. Hadisimizde bunların beş tane Olduğu belirtilir. Bir başka hadiste İse (Müslim, Tahara: 56, Tirmizî, Edeh; 14, Nesei, zîne: ı, ibrtî Mâce, Tahara: 8) on tans olduğu bildirilir. Buna göre beş sayısı sınırlama ifa­de etmemekte bu şeylerin beş tanesini bildirmektedir.) [181]

151-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müş- ) tiklere muhalefet ediniz, sakal bırakınız, bıyıklan da kısaltı­nız.”‘buy’urmuştur, [182]

152-) Abdullah b. Ömer (r.a,)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bıyıkla iyice kısaltınız, sakalı bırakım, “buyurmuştur. [183]

153-) Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v,): “Sizden birisi ozmaya gittiğinde kıbleye önünü dönmesin, arkasını da (dönmesin, kıbleyi sağına veya soluna alsın “buyurdu” demiştir. [184]

154-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Birtakım insanlar: “Abdest bozmaya oturduğunda ne kıbleye ne de Beyt-i Makdis’e (Kudüs’e) dön!” diyorlar. Bir gün evimizin damına çıkmıştım, Rasûlüllah (s.a.v.)’i abdest bozmak için Beyt-i Makdis’e karşı dönmüş iki kerpiç üzerinde gördüm.” demiştir. [185]

155-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Bir işim için, Hafsa’nın evinin üzerine çıkmıştım. Derken, arkasını kıbleye dönmüş ve Şam tarafına doğru yönelmiş vaziyette Rasûlüllah (s.a.v.)’i abdest bo­zarken gördüm”

hadiste Beyt-i Makdis’e ve Kabe’ye dönük bir vaziyette abdest bozmayı yasaklanırken 154. ve 155. hadislerde Rasûlüllah (s.a.v.)’in bu şekilde abdest boz­duğu belirtilmektedir. Buradaki farklılığı şu şekilde açıklamışlardır. Beyt-i Makdis’e ve Kabe’ye dönük bir vaziyette abdest bozmanın yasaklanması açık arazide ve kıbleye karşı sütre olmayan yerlerdedir. 154. ve 155. hadislerde abdest bozma açık arazide değil kapalı alandadır. Nitekim bir kimsenin banyo yaparken çıplak yıkanması da bu şekildedir. Kişinin banyo yaparken çıplak yıkanmasının durumunda açık alanla kapalı alan arasında fark vardır. Açık alanlarda çıplak yıkanmak kesinlikle yasaklanırken ka­palı alanlar için kesin yasak belirtilmemiştir.) [186]

156-) Ebû Katâde (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biriniz bir şey içtiğinde kaba solumasın, ayak yoluna gittiğinde de tena­sül uzvunu sağ eline dokundurmasın, sağ eliyle silinip kurulanmastn “buyuröu” demiştir. [187]

157-) Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), temizlenmede, saç sa­kal bakımında, ayakkabı giymede ve diğer bütün işlerinde sağdan baş­lamayı ve sağ tarafı kullanmayı çok severdi.” demiştir. [188]

158-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) abdest bozmaya girdiğinde ben benim kadar bir oğlan çocuğu yanımızda kısa bir mızrakla su ibriği taşırdık. Kendisi su ile taharetlenirdi.” demiştir. [189]

159-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) abdest bozma­ya çıktığında ben ve bir oğlan çocuğu yanımızda ucu demirli değnek veya bir asa ya da kısa bir mızrakla su ibriği alarak peşinden giderdik. Abdestini bozduktan sonra kendisine ibriği uzatırdık” demiştir. [190]

160-) Cerîr b. Abdullah (r.a.)’ın küçük abdest bozduğunda arkasından da abdest aldığı, mestlerine mesh ettiği sonra da namaza dur­duğu, kendisine bu sorulduğunda: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in böyle yaptığım gördüm” dediği rivayet edilmiştir. (Hadisi anlatan İbrahim en-Nehaî): “Bu hadis Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’ın arkadaşlarının hoşuna giderdi. Çünkü Cerîr (r.a.) son senelerde Müslüman olanlardandı.” demiştir.

(Bazıları mest üzerine meshi uygun bulmaz ve abdest ayeti (Mâide: 6) ile rneshin kaldırıldığını söylerlerdi. Ama Cerîr (r.a.) bu ayetin inmesinden sonra Müslüman ol­muştu, bu da mest uygulamasının devam ettiğini gösterdiğinden Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’ın arkadaşlarının görüşünü desteklemiş oluyordu. Bu nedenle, hadisi anlatan İbrahim en-Nehaî: “Bu hadis Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’ın arkadaşlarının hoşuna gi­derdi. Çünkü Cerîr (r.a.) son senelerde Müslüman olanlardandı.” demiştir.) [191]

161-) Huzeyfe (r.a.): “Hz. Peygamber {s.a.v.) bir kavmin çöplüğü­ne vardı, ayakta küçük abdest bozdu sonra su istedi ben de kendisine su getirdim, abdest aldı.” demiştir. [192]

162-) Muğîra b. Şu’be (r.a.)’dan. Kendisi, Rasûlütlah (s.a.v.) ile birlikte bir yolculukta iken Rasûlüllah (s.a.v.) abdest bozmaya gitmiş. (Daha sonra) Muğîra b. Şu’be (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.) abdest alırken ken­disine suyu dökmeye durmuş o da yüzünü ve iki ellerini (dirsekienyie birlik­te) yıkamış ve başını meshedip mestlerinin üzerine meshetmiştir. [193]

163-) Muğîra b. Şu’be (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlik-‘ te bir seferde idim: “Ey Muğîra ıbnğı al”buyurdu. Ben de ıbnğı aldım. Rasûlüllah (s.a.v.) gözümden kaybolacak kadar uzaklaştı ve abdestini boz­du. Kendisinin üzerinde Şam diyarına ait bir cübbe vardı. Elini cübbenin kolundan çıkarmaya çalıştı (abdest almak için kolunu stvamaya çalıştı) ama cübbenin kolu dar geldi. Bunun üzerine altından çıkardı. Kendisine su döktüm, na­maz abdesti aldı, mestleri üzerine meshetö sonra da namaz kıldı. [194]

164-) Muğîra b. Şu’be (r.a.): “Bir yolculukta Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikteydim (abctest için) mestlerini çıkarmak istedim: “Bırak onları, ben onlan (ayaklarım) abdest iken giydim “buyurdu ve üzer­lerine meshetti.” demiştir. [195]

165-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle bu­yurmuştur: “Biriniz uykusundan uyandığında elin/ üç defa yı­kamadan kaba daldırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini bitemez”[196]

166-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûiüliah (s.a.v.): “Sizden birinizin kabından köpekiçerse onu yedidefa yıkasın,”buyurdu.” demiştir. [197]

167-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biriniz akmayan durgun suya asla küçük abdestini bozmasın sonra (birisi) onda yıkanabilir”buyurmuştur. [198]

168-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Kendisi şöyle demiştir: “Mescidde Rasûiüliah (s.a.v.) ile birlikte bulunduğumuz sırada bir bedevi geldi ve mescidde (bir köşeye) küçük abdest bozmaya kalktı. Rasûiüliah (s.a.v.)’in ashabı hemen: “Heey! Heey! Ne yapıyorsun!” dediler. Rasûiüliah (s.a.v.): “Kendihaline bırakın”‘buyurdu, onlar da kendi haline bıraktılar bedevi abdestini bozdu. Arkasında Rasûiüliah (s.a.v.) onu yanına çağırarak: “Şüphesiz, bu mescidlerde ne idrar ne de pislik uygun olur, buralar ancak ve ancak Yüce Allah’ı an­mak/zikretmek, namaz kılmak ve Kur’ân okumak içindir” bu­yurdu veya buna benzer bir söz söyledi- daha sonra cemaatten birisi­ne emir verdi, bir kova su getirip abdest bozduğu yere döktü.”

(İmam Tirmizrnin getirdiği rivayette (Tirmizi, Taharet. 112) bu kimse mescidde namaz kılmış arkasından şöyle dua etmiş: “Allah’ım, bana ve Muhammed’e merha­met eyle, ikimizden başka kimseye merhamet eyleme” Rasûlüllah (s.a.v.) ona döne­rek: “Sen geniş olanı daralttın.” Buyurmuştur. Biraz sonra da bedevi kalkıp mescidde abdest bozmuştur. Diğer bir rivayette Efendimiz (a.s.): “Bırakın onu, idrarının üzerine bir ko va su dökün. Şu bir gerçektir ki sizler zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olarak.”buyurmuştur. (Buhârî, Vudû: 58; Tirmizî, Taharet. 112) [199]

169-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Âişe (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s a.v,)’e çocuklar getirilir o da bu çocuklara bereket duasında bulunur tahnik yapardı. Yine bir keresinde kendisine bir çocuk getirildi, çocuk Hz. Peygamber’in üzerine küçük abdest bozdu o da su istemiş ve ço­cuğun idrannın üzerine dökmüş (tamamen) yi kamamıştır. [200]

170-) Ümmü Kays bintü Mihsan (r.a.) anlatır. Kendisi henüz ye­mek yemeyen küçük oğlunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e getirmiş, Rasûlülah (s.a.v.) de onu kucağına oturtmuş, derken çocuk Hz. Peygamberin el­bisesine küçük abdestini bozmuş. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) su isteyip elbisesine su serpmiş (tamamen) yıkamamıştır. [201]

171-) Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in elbisesindeki meni bulaşığını yıkardım, elbisesinde ıslaklık belirtileri bulunduğu halde na­maza çıkardı.” demiştir. [202]

172-) Esma (r.a.): “Bir kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve: “Birimizin elbisesine hayız kanı bulaşırsa temizliğini nasıl yapsın?” dedi. 0 da: “Ovalatsın, sonra da suyla çitilersin, su döküp bununla namazını kılarsın” buyurdu, “demiştir. [203]

173-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’nin veya Mekke’nin bahçelerinden bir bahçeye uğramıştı, kabirlerinde azap gören iki kişinin sesini duydu bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu ikisi a-zap görüyor ama büyük günahtan ötürü değil” buyurdu sonra: “E-vet, bu ikisinden birisi idrarından sakınıp korunmazdı, diğerisi de koğuculuk yapmak için dolaşırdı” buyurdu, arkasından taze hurma çubuğu istedi, ikiye böldü ve her bir kabrin üzerine koydu: “Ey Allah’ın Rasûfü niçin böyle yaptın?” denildiğinde: “Bu iki çubuk yaş kaldıkları sürece ola ki azaptan hafifletilir” buyurdu.” demiştir. (İdrardan sakınmama ve koğuculuk yapmanın kabir azabına neden olması ko­nusu yanlış anlaşılmamalıdır. Bunların dışında kabir azabına neden olan diğer dav­ranışlar da vardır. Kabir azabı sadece bu iki davranışa tahsis edilmemelidir. Kabirde sorulacak sorulara dikkat edilmelidir. Kabirde Rabb’imizin kim olduğu. Peygamberi­mizin kim olduğu sorulacaktır. Dolayısıyla hayatımızdaki Rab ve Peygamberin kim olduğuna dikkat etmemiz gerekir. Nitekim 1896. hadiste kabirde bu soruların sorula­cağı bildirilmektedir. Bu açıklamadan idran hafife alma da çıkarılmamalıdır. Bizim söylemek istediğimiz, idrardan sakınmamak elbette kabir azabına sebep olur zira Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle buyurmuştur. Ancak sadece bu hususa takılıp diğer husus­lar ihmal edilmemelidir.

“Bu ikisi azap görüyor ama büyük günahtan ötürü değil” ifadesindeki “büyük günahtan Ötürü değil” ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır. Bunlar, azabolunan bu kimselerin gözünde büyük değildi. Onlar bu ikisini önem vermiyorlardı, halbuki bun­lar büyük günahlardandı. Bir diğer aniam ise bunların kaçınmadıkları ve azaba duçar kaldıkları bu şeyler aslında kaçınılması öyle zor bir iş değildi ama onlar bunlara önem vermediler.

“İdrarından sakınıp korunmazdi”şeklinde çevirdiğimiz ifade kelime olarak “İdrara karşı perde edinmezdi” demektir. Konuya bu açıdan bakıldığında abdest bo­zarken avret yerini örtmez açıkta herkese karşı abdest bozardı anlamı gkarmak da mümkündür.) [204]

3-) Hayz Bölümü

(Kitâbu’l-Hayz)

174-) Yine kendisinin başka bir rivayetinde: “Biz hanımlarından bi­risi âdetini görürken Rasûlüllah (s.a.v.) birimizle yakın olmak istediğin­de âdetinin başında âdeti fazla olduğunda önlük bağlamasını emreder sonra da ona yakın dururdu. Sizden hanginiz Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi uzvuna şehvetine hakim olabilir ki?” demiştir. [205]

175-) Meymûne (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), hanımları âdet görür­ken izarlarınin üzerinde iken onlara yaklaşırdı.” demiştir. [206]

176-) Müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte yünlü bir aba içerisinde yatıyordum baksam ki âde­tim gelmiş hemen usulca kalkıp gittim ve âdet zamanındaki elbisemi aldım: “Âdetin mi geldi?” dedi “evet” dedim. Beni yanına çağırdı kendisiyle yünlü aba içinde yattım” demiştir. [207]

177-) Yine Ümmü Seleme (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlik­te cünüplükten dolayı bir kaptan yıkanırdım.” demiştir. [208]

178-) Hz. Aişe (r,a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) mescidde otikafta) iken başını benim hücreme uzatır, ben de saçının bakımını yapardım. Kendi­si itikafta iken ancak bir hacet olursa eve girerdi.” demiştir.

(Buradaki hacetten kasıt, abdest bozma ihtiyacı olduğu hususunda İttifak var­dır. Bunun dışındaki bir kısım gereksinimleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürüfmüş tür, ilgili fıkıh kitaplarında bunların tafsilatına bakılabilir.) [209]

179-) Yine Hz. Aişe (r.a.): “Ben âdetimi görürken kendisi mescidde i-tikafta iken başını ben de yıkardım” demiştir. [210]

180-) Hz. Aişe (r.a.): “Ben âdet görürken Hz. Peygamber (s.a.v.) kucağıma yaslanır sonra da Kur’ân okurdu” demiştir. [211]

181-) Hz. Ali (r.a.): “Ben, mezi akıntısı çok olan birisiydim. Mikdâd’a bunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e sormasını söyledim. O da sordu: “Bunda namaz abdesti al’ması gerekir”buyurdu, “demiştir. [212]

182-) Âişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), cünüp iken uyumak is­tediğinde tenasül uzvunu yıkar sonra namaz abdesti alırdı.” demiştir. [213]

183-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Ömer b. Hattab (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’e: “Birimiz cünüp iken uyuyabilir mi?” diye sordu. O da: “Tabi, sizden biriniz cünüp iken namaz abdesti alırsa (isterse) uyusun”buyurdu. [214]

184-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Ömer b. Hattab (r.a.), geceleyin cünüp olduğunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e söyledi (durumunu sordu.) O da: “Namaz abdesti af ve tenasül uzvunu yıka (istersen bundan sonra) uyu” buyurdu. [215]

185-) Enes b. Malik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), bir gusül ile hanımlarını dolaşırdı. O gün kendisinin dokuz hanımı vardı.” demiştir. [216]

186-) Ümmü Seleme (r.a.) aniatır: “Ümmü Süleym, Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, şüphesiz Allah hakikati söylemekten haya etmez, acaba rüyada bir kadın ihtilam olsa gusül gerekir mi?” dedi: “Suya (meniyi) görürse” buyurdu. -Hadisi anlatan bu sı­rada Ümmü Seleme (utanandan) yüzünü örttü, demiştir- Ümmü Süieym: “Ey Allah’ın Rasüiü, kadından da meni gelir mi?” dedi, o da: “Hay Al­lah hayrını versin evet, öyle olmasaydı çocuğu kendisine ne ile benzeyecekti? “buyurdu. [217]

187-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Aişe (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) cünüplükten dolayı boy abdesti aldığında işe önce iki eiini yıkayarak başlar sonra namaz abdesti alır, sonra parmaklarını suya daidmp parmaklarıyla saç köklerine suyu iletir. Sonra başına iki e-liyle üç avuç su döker ardından da bütün vücuduna su dökerdi”

(Cünüplük, bir kimseden meni gelmesi, tenasül uzvunun en az sünnet yerinin girmesi veya kadınlarda hayız ve nifas kanının gelmesi ile gözle görülmeyen pislik halidir. Böyle hallerde, sınırlan çi2ilip belirtilmiş olan şekilde yıkanmakla pislikten te­mizlenilir, Cünüp denmesinin nedeni ise bu durumda olan kimselerin bazı şeylerden uzaklaştınlması nedeniyledir. Kelime anlamı “uzak durmak, kenarda kalmak” demek­tir. (İbni Manrfr, Lisânül-Arab. “C.N.B” maddesi.)

Cünüplükten temizlenme sadece İslâm dininde görülen bir mefhum değildir. Cahiliye dönemi Araplannda Hz, İbrahim (a.s.)’dan ka!ma birtakım uygulamalara rast­lanmaktadır. Nitekim Ebû Süfyân Bedir’de yenilgiye ugradıklannda, tekrar savaşana kadar cünüplükten dolayı başına su dökmeyeceğine dair yemin etmişür. {ibni ishak, s. 291) Yahu­dilik ve Hıristiyanlıkta da gusül ve abdest uygulamalannın izlerine rastlanmaktadır. Ayrıntı­lı bilgi İÇİn bakiniz. Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, fi. 355,273, 291) [218]

188-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Meymüne (r.a.): “Rasûlütlah (s.a.v.) ayaklarını yıkamadan namaz abdesti aldı, avret yerini ve bura­daki pislik bulaşıklarını yıkadı ardından üzerine su döktü sonra da ayak-iannı çıkarıp yıkadı. İşte cünüplükten dolay! Hz. Peygamber (s.a.v.)’in boy abdesti budur” demiştir, [219]

189-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,) cünüplükten dolayı boy abdesti aldığında {deve sağılan bir kap olan ve yaklaşık dört litre alan) hilâb gibi bir şey ister ve eliyle su alıp (yıkanmaya) başının sağ yanından başlar son­ra soluna ardından da iki eliyle üzerine dökerdi” demiştir. [220]

190-) Aişe (r.a.): “Ben Peygamber (s.a.v.) İle “Ferak” denilen maşraba cinsinden bir kaptan boy abdesti alırdım” demiştir. (Ferak, yaklaşık sekiz litre su alabilen ölçü birimidir.) [221]

191-) Ebû Seleme (hz. Aişe (r.a-ynın yeğeni): “Ben ve Aişe (r.a.)’nın kardeşi bir gün Aişe (r.a.)’nın yanına girdik. Kardeşi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in boy abdestini sordu o da bir sa’ kadar su aian bir kap istedi ve yıkanıp başına

su döktü. Bizimle onun arasında da bir perde vardı” demiştir. (Sa1, yaklaşık dört litre su alabilen ölçü birimidir.) [222]

192-) Hz. Aişe (r.a.): “Ben, Rasûlüllah (s.a.v.) ile bir kabtan yıka­nırdım, ellerimiz bu kabın içerisine gider gelirdi” demiştir.” [223]

193-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) beş Müd veya bir Sasu ile gusül abdesti alır bir Müd ile de namaz abdesti alırdı” demiştir. (Hadiste geçen Sa1 ve Müd o dönemin ölçü birimleridir günümüz ölçü birimle­rine göre bir Müd yaklaşık bir litre bir Sa’ İse dört litredir.) [224]

194-) Cübeyr b. Mut’im (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) iki eliyle göste­rerek: “…Ben de başıma üç defa su dökerim”buyurdu” demiştir. [225]

195-) Ebû İshak: “Ebû Cafer, babası Câbir b. Abdullah (r.a.)’ın ya­nında iken oradaki toplulukta kilerin boy abdestini sorduklarını bize şöy­le anlattı. Câbir b. Abdullah (r.a.): “Bir sa’ miktan su yeter” dedi. Ora­daki bir adam: “Bana yetmiyor ki” dedi bunun üzerine Câbir (r.a.): “Senden saçı daha gür ve yine senden daha hayırlı olana (Hz. peygamber (s.a.v.)’e) yetiyordu” dedi ve arkasından bir tek elbise içerisinde bize na­mazda imam oldu” demiştir. [226]

196-) Aişe (r.a.): “Bir kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e âdetinden dolayı boy abdesti alma konusunu sormuştu. O da nasıl boy abdesti alacağı konusunda: “Koku sürülmüş bir pamuk veya yünden bez Parçası al onunla temizlen” ölye emretti. Kadın: “Nasıl temizlene­yim?” dedi: “Onunla temizlen” dedi. Kadın: “Nasıl?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Subhanellah! temizlen işte!” buyurdu. Kadını kendime çektim ve: “Onunla kan kalıntılarını temizle!” dedim” demiştir[227]

197-) Aişe (r.a.): “Fatıma bintü Ebî Hubeyş, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü benim normal âdet dönemim dışında devamlı kanamam oluyor, temiz olamıyorum, namazı bırakayım mı?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Hayır, Bu seninki kanayan bir damar kanı­dır, hayız kanı değildir. Ancak hayız günün geldiğinde namazı bırak, hayız günün bittiğinde (gusüi abdestı alıp) üzerindeki kanı te­mizle ve namazı kıl, hayız günün gelene değin de her namaz vakti için namaz abdesti al”buyurdu.” demiştir, [228]

198-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ümmü Habîbe b. Cahş, Rasûlüllah (s.a.v.)’den fetva sordu ve: “Benden özürlü (müstehâze) kanı geliyor?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Bu bir damar rahatsızlı­ğıdır. Dolayısıyla (böyle durumda) yıkan ve namazım öyle kıl”‘buyur­du. O da her namazda yıkanırdı”

(“Her namazda yıkanırdı” ifadesi konusunda değişik yaklaşımlar olmuştur.Hadisin sonunda hadisin ravilerinden Leys b. Sa’d, hadisi aldığı hocası İbni Şihâb’m, “Rasûtüllah (s.a.v.), ona her namazdı yıkanmasını emrettiğini” söylemediğini, onun bunu kendiliğin­den yaptığını bildirmiştir. Müstehâze kadının, âdet süresi bittiğinde yıkanması ve diğer zamanlarda ise her namaz için sadece namaz abdesti alması gerekir.) [229]

199-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Bir kadın: “Bizden birisi âdetinden temizlendi­ğinde kılamadığı namazını kaza edecek mi?” diye sordu. Hz. Aişe (r.a,): “Sen Harûrîter’den misin? Biz Hz. Peygamber’in yanında iken âdet görürdük, bize böyle bir şey emretmezdi” dedi veya “böyle bir şey yapmazdık” dedi”

(Harûrîler, Harici fırkasının bir bölümüdür. Hariciler’in bir özelliği ise dinî hü­kümleri yanlış ve ters anlaman, bazı dinî hüküm ve İbadetlere cahilane bir biçimde sarılmalarıdır.) [230]

200-) Ümmü Hânî bintü Ebî Tâlib (r.a.): “Mekke’nin fethedildiği senede Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanına gitmiştim. Kendisini Fatıma perde­lemiş yıkanıyor buldum: “Bu(gelen)kimdir?”buyurdu, bende: “Ümmü Hânî” dedim” demiştir. [231]

201-) Ebû Hureyre (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.): “İsrailoğullan birbirlerine bakarakçıplakyıkanır, Mûsâ(a.s.) da yalnız yıkanırdı. Bunun üzerine: “Vallahi Mûsânın bizimle yıkanmasını, kendisinin kasığında fıtık olması alıkoymaktadır” demişlerdi. Bir keresinde yine yıkanmaya gitti ve elbisesini bir taşa koydu, taş da elbisesini alıp kaçırdı, Mûsâ; “Aman taş, elbisemi” diye peşinden (giderek sudan) çıktı, sonunda İsrailoğullan Mûsâyı seyrettiler ve: “Vallahi Mu­sa’nın bir şeyi yokmuş” dediler. Mûsâ (a.s.) elbisesini aldı ve taşı dövmeye başladı”buyurdu.” demiştir. Ebû Hureyre (r.a.) bu söze ilave­ten: “Vallahi taşa vurmasından dolayı taş üzerinde altı veya yedi tane iz olmuş.” demiştir. [232]

202-) Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) halk ile birlikte Kabe’nin inşası için taş taşıyordu, üzerinde de izan (peştemalı) vardı. Amcası Abbâs: “Ey kardeşimin oğlu, Izannı belinden çözsen de omuzlarına bağlayıp taşın önüne koysan?…” dedi. O da izarınt çözüp omuzuna koydu, hemen kendinden geçerek yere düştü.

Artık bundan sonra bir daha çıplak görülmedi.”

(Bu olay, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e peygamberlik görevi verilmeden önce mey­dana gelmiştir. Rasûlüllah (s.a.v.), peygamberlikle görevlendirilmeden önce de ko­ruma ve gözetim altında idi.) [233]

203-) Ebû Said el- Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ensardan biri­sine haber göndermişti o da başından su damlayarak geldi. Hz. Pey­gamber (s.a.v.): “Herhalde sana acele ettirdik”buyurdu O da: “Evet” dedi. Bunun üzerine: “Eğer aceleye gelir veya menin gelmez ise sana namaz abdesti almak düşer” buyurdu.” demiştir. [234]

204-) Übeyy b. Ka’b (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e kadına yaklaşıp da menisi gelmeyen bir kimsenin durumunu sordum. O da: “Kadına değen şeyini (tenasül uzvunu) yıkar sonra abdest alıp namaz kılabilir”buyurdu.” [235]

205-) Zeyd b. Hafid, Osman b. Affan’a şöyle sorduğunu anlatır: “Bir kimse cima edip de meni gelmez ise ne dersin?” dedim. Osman: “Bu kimse namaz abdesti gibi abdest alır, tenasül uzvunu da yıkar. Bunu Rasûiülîah (s.a.v.)’den işittim. Ali, Zübeyr, Talha ve Übey b. Ka’b’a .; sordum onlar da böyle emrettiler” demiştir.

(İslâmın ilk dönemlerinde, elmada meni gelmezse gusül abdestinin gerekmeye­ceği belirtilmiştir. Sonraiarı bu uygulama kaldınldı. Übey b. Ka’b (r.a.): “Yıkanmak, ancak meninin gelmesiyje gerekir.” hükmü İsiâmın ilk yıllanndaki bir ruhsat idi, sonra bu ruhsat kaldırıldı” demiştir. (Timizi, Taharet:: 81. Ebû Dâvûd, Taharet: 84} İmam Tirmizî bu ha­disin devamında; “Bu husus birden fazla sahabe tarafından rivayet edilmiştir, Übey b. Ka’b (r.B.), Râfi b. Hadic (r.a.) bunlardandır. Îİim erbabının çoğunun nazannda uygu­lama “Bir kimse hanımıyla cima ederse meni gelmese bile gusül abdesti gerekir.” şek­lindedir.” demiştir. Söz konusu ilk uygulama kaldırıldığı halde bunu bilmeyen bazı sahabüer eski uygulamaya devam etmişler sonra işin gerçek yönü kendilerine bildirildi­ğinde görüşlerinden dönmüşlerdir. Hadis kitaplarında bu hususu düe getiren pek çok rivayet vardır. Bunlardan birisi de Hz. Aişe (r.a.)’ın hadisidir. Müslümanlar kendi arala­rında bu konuyu tarbşmışlar bir sonuca yaramayınca durumu Hz. Aişe (r.a.)’a sormuş­lar, o da: “Bu konuyu iyi bilen birisine düştün. Rasûlüliah (s.a.v.): “Bir kimse kadının dört kenarı arasına oturup sünnet yeri kadının sünnet yerine değdi mi gusül

gerekir, “buyurdu.” demiştir. (Müslim, Hayız: 88. Ebû Dâvûd, Taharet; 84.) [236]

206-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir kim­se hanımının dört kenarının arasına oturur yorulana değin çalışırsa kendisine boy abdesti farz olur” buyurmuştur. [237]

207-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Rasûlüilah (s.a.v.), koyun budu yemiş arkasından da namaz kılmış, (yediği yemeMsn dolayı) namaz abdesti almamıştır, [238]

208-) Amr b, Ümeyye (r.a.)’dan. Kendisi, Rasûlüllah (s.a.v.)’i koyunun kürek kemiğinden et kesip (/ediğini) görmüştür. Ardından namaza çağrılmış bı­çağı bırakıp (yediği yemekten dolayı) abdest almadan namaza durmuştur. [239]

209-) Meymüne (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisinin yanın­da kürek kemiğinin etini yediğini ardından da (yediği yemekten cîoiayı) abdest almadan namaz kıldığını söylemiştir.

(Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a.v.) et yemeği yedikten sonra abdest alıp namaz kılmış, bundan doiayı et yemeği yemenin abdest almayı gerektireceği görü­şüne varanlar olmuştur.) [240]

210-) İbni Abbâs (r.a.) Rasûlüilah (s.a.v.)’in süt içtiğini ardından ağzını çalkalayıp: “Yağlı imiş “âeĞ\ğ\n\ rivayet etmiştir. [241]

211-) Abdullah b. Zeyd el-Ensârî (r.a.)’dan. Kendisi, Rasûlüilah (s a.v.Ve namazında abdesti bozan bir şeyler olduğunu zanneden bir kimsenin durumunu anlatmış. O da: “Sesi duymadıkça veya kokuyu hissetmedikçe namazdan ayrılmasın ” buyurmuştur. [242]

212-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ölü bir koyun gördü. Bu koyun Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Meymune’nin azat ettiği bir kadına zekât malından verilmişti, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Der/sini kuilansaydmız ya?” dedi. Oradakiler: “Bu koyun ölmüştür?” dediler: “Ölü hayvanın ancak eti haram kılınmıştır, “buyurdu. [243]

213-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Seferlerinin birinde Rasûlüliah (s.a.v.) ile birlikte çıktık. (Mekke ve Medine arasmda) Beydâ veya Zâtu’l-Ceyş mevkisinde bulunduğumuz sırada ger­danlığım kopup düştü. Rasûiülîah (s.a.v.) gerdanlığımı aramak üzere konakladı halk da kendisiyle beraber konakladı ama su başında değil­lerdi. Halk Ebû Bekir Sfddık’a varıp: “Aişe’nin ne yaptığını görüyor mu­sun? Rasûlüilah (s.a.v.) ve halkı su bulunmayan bir yerde kon a ki attırdı, yanlarında da su yok.”dediler. Rasûlüilah (s.a.v.) başını dizime koyup uyuduğu sırada Ebû Bekir çikageldi: “Rasûlüliah (s.a.v.)’i ve halkı su bulunmayan bir yerde alıkoydun! üstelik yanlannda su da yok!” dedi ve beni azarladı. Allah’ın konuşmasını dilediği kadar söyleyeceğini söy­ledi, eliyle de böğrüme vurmaya başladı. Rasûlüilah (s.a.v.)’in dizimde olmasından dolayı hiç kıpırdayamamıştım. Rasûlüilah (s.a.v.) susuz olarak sabaha çıktığında ayağa kalktı. Derken, Aliah teyemmüm ayetini indirdi. (Mawe: e) Bunun üzerine teyemmüm ettiler.” Bu olay üzerine ( Useyd b. Hudayr: “Ey Ebû Bekir ailesi bu sizin (sebep olduğunuz) İlk bereke­tiniz değildir” dedi. Üzerinde olduğum deveyi harekete geçirdiğimizde gerdanlığı devenin altında bulduk” demiştir. [244]

214-) Hz. Aişe (r.a.) anlatmıştır: Kendisi Esma (r.a.)’dan ödünç bir gerdanlık almış onu da kaybetmiştir. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) birtakım kimseleri gerdanlığı bulmak için göndermiş, bu sırada namaz vaktf gelmiş ve bu yüzden abdest almadan namaz kılmışlar. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip su bulamadıklarını bildirmişler, Neticede teyemmüm ayeti inmiştir. Bunun üzerine Üseyd b, Hudayr (r.a.) Hz. Aişe’ye: “Allah senin hayrını versin. Vallahi senin başına ge­len her işte, Allah senin için ondan bir çıkış yolu yapmış, Müslümanlar için bunda bereket kılmıştır.” demiştir. [245]

215-) Şakîk’den. Şöyle demiştir: “Abdullah b. Mes’ûd ve Ebû Musa ile birlikte oturuyordum. Ebû Musa, Abdullah b. Mes’ûd’a: “Ey Ebû Abdurrahman, bir kimse cünüp olsa ve bir ay su bulamasa ne dersin, bu kimse namazı nasıl yapacak?” dedi. Abdullah b. Mes’ûd da: “Bir ay su bulamıyor ise teyemmüm yapamaz” dedi, o da: “Mâide süresindeki: «Su bulamadı iseniz temiz bir toprakla teyemmüm ediniz…» Mâide âyetini nasıi anlayacağız?” dedi, Abdullah b. Mes’ûd: “Eğer böyle kimselere ( bu âyetle ruhsat tanınırsa su soğuk geldiğinde de hemen toprakla teyemüm etmeye kalkarlar” dedi. Bunun üzerine Ebû Musa da: “Ama sen, Ammâr’ın: “Rasûlülfah (s.a.v.), beni bir yere göndermişti. Derken cünüp oldum fakat su bulamadım. Bu yüzden hayvanın toprakta yuvarlandığı gibi toprakta yuvarlandım. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına geldim ve kendisine bunu dile getirdim. O da: “İki elini şöyle yapman sana ye-fe/*//”buyurdu ve iki elini yere bir kere vurdu sonra sol elini sağ elinin üzerine, (sağ enm de sol eline) avuçlannın içerisine ve yüzüne sürdü.” dediğini duymadın herhalde?” dedi. O da: “Ama sen de Ömer’in, Ammar’ın dedikle­rine kanaat getirmediğini örmedin her halde?” dedi”

Diğer bir rivayette Ömer (r.a.)’ın, Ammar (r.a.): “Üzerine aldığın sorumluluğu sana bırakıyorum” dediği belirtilmiştir. [246]

216-) Abdurrahman b. Ebzâ (r.h.) anlatır: “Bir adam Ömer b. Hattab (r.a.)’a geldi ve: “Ben cünüp oldum su da bulamadım” dedi Ammar b. Yâsİr (r.a.) Ömer b. Hattab (r.a.)’a: “Hatırlıyor musun seninle ben bir yolukta idik ve (cünüp olmuştuk) sen namazı kılmadın, ben de toprağa bulanıp amaz kılmıştım da bunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirmiştik. Hz. Peygamber elini toprağa vurdu ve ellerine üfleyip yüzünü ve ellerini meshettikten sonra: “Busana yeter” buyumuŞu” dedi. [247]

217-) Ebü Cüheym b. el-Hâris b. es-Sımme el-Ensârî (r.a.): “Hz.’ Peygamber (s.a.v.) Medine yakmlanndaki Bi’ru

Ceme! mevkisinden bu yöne doğru yola koyulmuştu ki kendisine bir adam rastladı ve selâm verdi, ama Hz. Peygamber (s.a.v.) selâmına cevap vermeyip duvara yö­neldi iki eiini ve yüzünü mesnetti sonra adamın selâmını aidi” demiştir.

(Hz. peygamber (s.a.v.)’in selâmı teyemmümden sonra alması, Allah’ın selâmını ta­haretiz almayı uygun görmemesinden dolayıdır. Ancak, bu uygulama kesin bir emir de ğildır. Abdestsiz de selâm alınabilir, abü’estii olsrdk selâm almak ise güzel bir şeydir.) [248]

218-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Kendisi bir gün cünüp iken Medi­ne’nin sokaklarından birinde Rasûlüllah (s.a.v,) karşısına çıkmış. Ebû Hureyre (r.a.) devamla: “Hemen geri durup oradan savuştum, gidip boy abdesti aldım” dedi. Sonra Ebü Hureyre (r.a.) geldi, Hz. Peygam­ber (s.a.v.): “Ey Ebû Hureyre neredeydin?”buyurdu: “Cünüptüm, taharetsiz yanında oturmayı da istemedim” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sübhanellah! Mümin pis olmaz “buyurdu. [249]

219-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) helaya girerken “Allahürnma inni EûzÜbike mine’l-Hubusl ve’l-Habâis (=Allah’ım, gözle görülmeyen kötülüklerden, erkek ve dişi şeytanlardan Sana sığı­nırım)” derdi.” demiştir.

(Hubus ve Habâis kelimeleri anlam olarak, kötü pis şeyler demektir. Biri erkeği diğeri kadını gösteren bu lafızlardan erkek ve dişi şeytanlar kasdedildiği bildirilmiştir.) [250]

220-) Enes (r.a.) anlatır: “Namaza kamet getirilmişti. Hz. Pey­gamber (s.a.v.) bir adamla mescidin kenarında sessizce konuşuyordu. Öyle ki oradakiler uyuklayıncaya kadar (sözü uzattı) namaza kalkmadı.” [251]

4-) Namaz Bölümü

(Kitâbu’s-Saiât)

221-) İbni Ömer (r.a,) şöyle derdi: “Müslümanlar Medine’ye geldiklerinde toplanır namaz zamanını gözetirlerdi, (bu donemde) namaz için bir çağırma yoktu. Bir gün bu konu hakkında konuştular birisi: “Hıristi-yanfarın çanı gibi çan kullanınız” dedi. Diğer birisi de; “Hayır, Yahudiler gibi boru kullanınız.” dedi. Ömer de: “Bir adam gönderseniz de halkı namaza çağırsa” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey Bilal kalk, namaza “buyurdu.” [252]

222-) Enes (r.a.): “Bilal’e ezanda iki tekrar yapması kamette de “Kad Kameti’s-Salâh” dışında bir defa okuması emredildi.” demiştir. [253]

223-) Ebû Said el-Hudri (r.a.)’dan. Ra&ülüllah (s.a.v.): “Ezanı duyduğunuzda müezzinin söylediği gibi siz de söyleyiniz.” buyurmuştur. [254]

224-) Ebû Hureyre (r,a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Namaza çağn yapıldığında şeytan yellenerek ezanı duyamayacağı kadar uzağa çekilir. Çağrı bittiğinde geri gelir. Namaza kamet getirildiğinde tekrar dönüp çekilir. Kamet bitti­ğinde tekrar gelir sonunda kişi ile kalbi arasına girer ve; “Şunu hatırla, bunu hatırla” diyerek aklında olmayanları söyler, nihayet bu kimse kaç rekat namaz kıldığını bilemez olur.” (Efendimiz (a.s.)’ın bu tür hadisleri, ezandan kaçan şeytanın durumunu güzel

bir benzetme ile ortaya koymaktadır. Onun ezandan kaçtığı sıradaki hali, anstzın büyük bir korku ve dehşete düşen insanın haline benzetilmiştir. Böyle bir kimse, ne yapacağını bilemez, dizlerinin bağı çözülür, mafsalları gevşer, iradesi ait üst olur. Deyim yerindeyse altına işer. Ezanı duyan şeytan da böyle bir korkuya kapıldığı için ne yapacağını bilemez. Bu haliyle o, uğradığı felâketten dolayı ne yapacağını bile­meyen insana benzer. Şeytanın yellenmesi, onun bu durumdaki endişesinin şiddetini bildirmektedir. Şeytanın yellenmesi, mecazi bir ifade midir yoksa gerçekten yellenme midir, şeklindeki somya farklı açıklamalar yapılmıştır. Bazı âlimlere göre onun yellenmesi, ezanın sesini duymamak ve bastırmak için çıkardığı çirkin sesidir.

Şeytanın ezanı duymamak için kaçması da çeşitti şekilde açıklanmıştır: Bir son-gelecek olan hadiste, müezzinin sesini duyanların kıyamet günü şahitlik edeceği anlatılmıştır. Buna göre o, bu şahitlikten kurtulmak için yahut Allah’a kulluğa çağrıyı duymuş olmamak için kaçar. Bir başka açıklamaya göre ise ezanın önemi ve yüceli­ğinden dolayı kaçar.) [255]

225-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v,) namaza başlangıç tekbiri aldığında İki elini iki omuz hizasına kaldırırdı. Rukûa giderken tekbir aldığında, yine başını rukûdan kaldırıp “Semiallahu fimen Hamiden” dediğinde de ellerini kaldırırdı, ama bunu secdelerde yapmazdı.” demiştir. [256]

226-) Ebû Kılâbe’den. Kendisi, Malik b. Huveyris (r.a.)’ı, namaz kı­larken tekbir aldığını sonra ellerini kaldırdığını, rukûya gitmek istedi­ğinde de ellerini kaldırdığını, başını rukûdan kaldırdığında da ellerini kaldırdığını görmüş, Malik b. Huveyris (r.a.)’ın, Rasûlüllah (s.a.v.)’in de böyle yapıyor olduğunu bildirdiğini söylemiştir.

Diğer bir rivayet ise “Ellerini iki kulağının hizasına kadar kaldırdı”şeklindedir.

(Bu hadiste üzerinde durulması gereken iki husus vardır, elleri omuz hizasına kadar kaldırma İle rukûya gidiş-gelişlerde el kaldırma meselesidir.

Hadiste tekbir alırken ellerin omuz hizasına kadar kaldırıldığı bildirilmiştir. As­lında bu konuda çeşitli uygulamalar vardır (Müslim, Salât: 26, Ebû Dâvûd, Salât: ııs, Nessi, iftitâh: s, Nasbu’r-Râye i. 3io-3ii} bu yerlerde ellerin kulak hizasına veya başparmağın kulak yumuşağına kadar kaldırıldığı belirtilir. Mesele üzerinde mezhebler çeşitli gö­rüşler sürmüşlerdir.

Buhârî Sarihi Aynî namazda el kaldırmanın İslâm’ın ilk yıllarındaki bir uygulama olduğunu sonunda bunun kaldırıldığını belirterek bu konuda Tahavî’den deliller geti­rir. (Umdetu’l-Kârî, v. 9) Ancak şunu da belirtelim ki karşı görüşte olanlar Hanefilerin ile­ri sürdüğü rivayetlere çoğunluğu sened konusunda olan çeşitli tenkitler yapmıştır.

Konuyu Şah Veliyyullah’ın şu tespitiyle bitirelim: “Bu, Rasûlüllah (s.a.v.) tara­fından bazen yapılıp bazen terkedilen fiillerdendir. Dolayısıyla hepsi sünnettir. Herbirini sahabeden bir cemaat almış, tabiîn ve daha sonraki nesiller boyunca du­rum aynı şekilde devam edegelmiştir. Bu konu Medine ve Küfe ekollerinin ihtilaf et­tikleri konulardan biridir. Her bir ekolün sağlam delilleri ve dayanakları vardır. Kana­atimce bunların hepsi sünnettir.) [257]

227-) Ebû Seleme!den, o da Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Ebû Hureyre (r-a.)7 kendilerine namaz kıldırır, eğildiğinde de doğrulduğunda da tekbir alır, namazı bitirdiğinde: “Namaz kılma biçimince Rasûlüllah (s.a.v.)’e i-çinizden en çok benzeyen benim.” derdi. [258]

228-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v,) namaza durduğunda, ayakta iken tekbir alırdı, arkasından rukûya gittiğinde yine tekbir alır, son­ra belini rukûdan kaldırdığı sırada “Semiallahulimen hamiden” der, tam doğrulduğunda da: “Rabbena leke’l-hamd” derdi. Sonra secdeye indiği sırada tekbir alır, secdeden başını kaldırdığı sırada tekbir alır, sonra (ikinci) secdeye giderken tekbir alır, sonra başını secdeden kaldırdığı sıra­da tekbir alır, sonra tamamlayana kadar namazın tümünde bunu yapar, i-kinci rekattaki oturuştan sonra kalktığı sırada da tekbir alırdı” demiştir. [259]

229-) İmrân b. Husayn (r.a.)’dan. Kendisi Basra’da Ali (r.a.) ile namaz kılmış ve arkasından: “Bu zat bize Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte kılageldiğimiz namazı hatırlattı” demiştir. Onun her kalktığında ve eğil­diğinde tekbir getirdiğini de söylemiştir. [260]

230-) Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Fatiha’yı okumayanın namazı yoktur.” buyurmuştur.

(Hadiste “Fatiha Suresi’ni okumayanın namazının olmadığı” belirtilirken bu hüküm, “Kur’ân ‘dan yanında bulunan kolayına geleni oku” (bu 232. hadistir,

Bubârî, Ezan: 9S Müslim, Saiât: 45, Tırmizi, Salât: 110, Neseî, İftitâh: 7, İbni Mâce, İkâme: 72) HadİSİ ve

«Kur’ân’dan kolayına geleni oku» (Müzzemmü: 20) ayeti i!e uyuşmamaktadır. Bu iki yerde ne okunacağı serbest bırakılmıştır. Buradan hareketle “Fatihasiz olmayacağı” ifade­si, namazın kabul olmaması anlamına değii de Kur’ân’ın temeli sayılan ve Ümmül-Kur’ân (=Kur’ân’ın anası) diye ifade edilen Fatiha Suresi gibi önernii bir surenin terkedilmesinin uygun olmayacağının bildirilmesi için böyle söylenmiş olabileceği belirtil­miştir. Tıpkı: “Yemek hazırlanıp konulduğunda namaz olmaz.”‘(Müslim, Mesâcid: 67, Ebû Dâvüd, Taharet: 43) hadisinde olduğu gibi vurgulanmak istenilen namazın geçersizliği de­ğil, böyle bir ortamda uygun düşmeyeceği anlatılmaktadır. Açıklamasını yaptığımız hadis­teki maksadın namaz kılan kimseyi Fatiha Suresi’ni mutlaka okumaya özendirip teşvik etme olduğu belirtilmiştir.

Diğer taraftan cemaatle namaz kılınırken imamın okumasının cemaatin de 0-kuması yerine geçeceğini belirten ve bu hususta hadisler getiren Hanefî âlimleri na­mazda Fatiha’nın önemi ve bu konudaki hadislerin çok kuvvetli olması nedeniyle belki biraz da “İmamın okuması cemaatin okuması yerine geçer” şeklindeki hadislerin bunun kadar kuvvetli olmamasından bazı Hanefi âlimler de ihtiyaten ima­mın arkasındaki cemaatin de kıraat yapmasını güzel görmüşlerdir. Bu âlimlerin bir kısmı bunun, kıraati gizli olan namazlarda olabileceğini söylerken diğer bir kısmı, bütün namazlarda olabilir demiş, bir başkası da imam hatalı okuyan birisi olursa, de­miştir {Bedruddîn Aynî, Umdetü’l-Kâri, v. 67) İmam Muhammed’in de kıraati gizli olan na­mazlarda cemaatin Fatiha’yı okumasını güzel karşıladığı rivayet edilmiştir, (umdedu’r-Riâye Hâşiyetu Şerhi’l-Vİkâye’den naklen Mübârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezi, ÎI. 195) [261]

231-) Ebû Hureyre (r.a.): “Her namazda kıraat yapılır, Rasûlüllah (s.a.v.)’in bize duyurduğunu biz de size duyurduk, bize gizli yaptığını da Sİze gİZİİ yaptık. (Fatlha’dan sonra ek bir kıraati soran kimseye de) Fatiha Üzerine ilave etmezsen yeterli olur, ama ilave edersen bu daha iyidir.” demiştir, [262]

232-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) mescide gir­mişti, arkasından bir adam da girip namaz kıldı, sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’e selâm verdi, selâmını aldı ve: “Haydi dön git, yeniden namaz kıl, namazın olmadı” buyurdu. O da dönüp önceki kıldığı gi­bi namaz kılıp geldi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e selâm verdi: “Haydi dön git, yeniden namaz kıl, namazın olmadı” buyurdu. Böyle üç defa olunca adam: “Seni hak üzere gönderene yemin olsun ki, bunun dışında daha güzelini yapamıyorum, bana nasıl olacağını öğretsen” de­di. Peygamber (s.a.v.): “Namaza kalktığında önce tekbir al, son­ra Kur’ân’dan yanında bulunan (ezberindeki) kolayına geleni oku, sonra da azaların rukûda yerli yerinde durana değin rükû yap, arkasından dimdik durana değin vücudunu rukûdan kal­dır, sonra da azaların secdede yerli yerinde durana değin sec­de yap, sonra azaların oturarak yerli yerinde durana değin vü­cudunu secdeden kaldın Namazındaki diğer rek’atların tü­münde de işte böyle yap. “buyurdu.” [263]

233-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.)’ın namaza: nel-hâmdulillâhi Rabbi’I-Âlemin” ile başla­dığı rivayet edilmiştir. [264]

234-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arka­sında namaz kıldığımızda: “es-Selâmu alallah, Es-Selâmu ala Cibrîle ve Mikârle, es-Selâmu alâ fulânîn ve fulânîn (=Selâm Allah’a olsun, Selâm Cebrail ve Mikâll’e olsun falan ve falan Meleklere de selâm olsun)” derdik. Rasûlüliah (s.a.v.) bize döndü ve: “Şüphesiz Allah, Selâm’m kendisidir. Biriniz namaz kıldığında “et-Tehiyyâtü litlâhi, ve’s-Salevâtü ve’t-Tayyibâtü es-Selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve Rahmetullâhi ve berekâtuhû es-Selâmu aleynâ ve a/â ıbâdillâhi’s-Sâlihîn (=Saygi!ar, dualar ve güzellikler Allah’a mahsus­tur. Ey Peygamber! Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi Senin üzerine olsun. Bize ve Allah’ın salih kullarına da selâm o\sun.J” desin Şu var ki, siz “Allah Un salih kulları” derseniz Allah’ın yerdeki ve gök­teki bütün salih kullarını içine alır ye devamla: “Eşhedü enlâ i-İâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûlühü (=Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muham-med Onun kulu ve Rasûlüdür) buyurmuştur.

Diğer bir rivayette şu ilave vardır: “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûlühü”deyip sonra da kendisinin beğendiği duayıseçerek dua eder,”buyurdu. [265]

235-) Ka’b b. Ücra (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Ey Allah­’ın Rasûlü, sana selâm vermeyi öğrendik ama salâtı nasıl getireceğiz?” denildi. O da şöyle deyiniz, buyurdu: “Allahümme salli ala Muham-medin ve alâ Âli Muhammedi’n kemâ Salleyte alâ İbrahîme inneke Hamîdün Mecîdün. Allahümme Bâr/k alâ Muhammedi’n ve alâ Âli Muhammedin Kemâ Bârekte alâ Âli İbrahîme inneke Hamîdün Mecîdün (=Allah’ım, Muhammed’e, Muhammed’in hanesine, İbrahim hanesine saiât ettiğin gibi salât et. Allah’ım, Muhammed’i, Muham­med’in hanesini, İbrahim’in hanesini bereketlendirdiğin gibi bereket­lendir. Şüphesiz sen çok övülensin)”

(Yukarıdaki hadislerde Hz. Peygamber’e nasıl selâm getirileceği öğretilmişti. Ashap Hz. Peygamber’e nasıl selâm getirileceğini biliyor ona göre hareket ediyordu. Daha sonra Hz. Peygamber’e salât getirmeyi emreden yukarıdaki Ahzâb: 56. ayeti inince sahabe, salâtın nasıl getirileceğini sordu, o da yukarıdaki salâtı okumalarını bildirdi. Hadisin diğer rivayetlerinde (Müslim, Salât; 65, Ebû Dâvûd, Salât: Vi, Tirmizi, Tefsir Ahzâb: 56, Neseî, Sehv: 49) verilen bilgiye göre Efendimiz bu soru biraz sükût buyurmuş­tur. Hatta ashap bu sükun uzaması nedeniyle keşke sormasaydı, demiştir.

Hz. Peygamber’in cevap vermeden önce böyle uzun bir süre sükût buyurması, ya nasıl cevap vereceği hususunda vahiy beklemesinden ya da nasıl salât getirilece­ğini kararlaştırmak için düşünmesinden dolayı olabilir.) [266]

236-) Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.) anlatır: “Ey Allah’ın Rasûlü, sana asıl saiâtü selâm getirelim?” dedik: “Allahümme sallı alâ Muham­medin ve Ezvâcihî ve Zürriyetİhî. Kemâ salleyte alâ İbrahime ye Bârik alâ Muhammedin ve Ezvâcihî ve Zürriyetihi. Kemâ Bârekte alâ Âli İbrahime inneke hamîdün mecîdün,” (=Allah’ım, Muhammed’e, hanımlarına ve soyuna İbrahim’in ailesine salât ettiğin qibi salât et. Muhammed’i, hanımlarını ve soyunu İbrahim’in ailesini bereketlendirdiğin gibi bereketlendir. Şüphesiz sen çok övülensin, çok şereflisin) deyiniz”buyurdu. [267]

237-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “İmam “Semi-allahü limen hamideh” dediğinde, “Allahümme Rabbena leke’l-Hamd” deyiniz, Şu biline ki, kimin sözü meleklerin sözüne rast gelirse kendisinin geçmiş günahları bağışlanır, “buyurmuştur. [268]

238-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “İmam “Âmin” dediğinde siz de “Âmin” deyiniz. Şu biline ki, kimin “Âmin” demesi meleklerin “Âmin” demesine rastlarsa ken­disinin geçmişgünahları bağışlanır.”buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Meleklerin Âmin, dedikleri vakti tespit etmek güç hatta mümkün değildir. Do­layısıyla Âmin demeyi meleklerin Âmin demelerine rast getirmek mümkün gö­zükmemektedir. Burada vurgulanmak istenen, melekler Âmin diyecek diye Âmin demeye özen göstermektir. İmamın Âmin demesini gözetlemeye ve uyanık dur­maya, bu süre içerisinde gafil kalmamaya Özendirme vardır. Gerçekten, bu hal içeri­sinde bulunan bir kimse namazda gafil durmaz, sürekli uyanık bir vaziyette imamın okuyuşunu dinler aklına başka şeyleri getirmez.) [269]

239-) Yine Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.)’in: “Biriniz “Amin” dediğinde semadaki melekler de “Âmin” derler, eğer ikisinden biri diğerine rastlarsa kendisinin geçmiş günahları bağışlanır.”diye buyurduğu rivayet edilmiştir. [270]

240-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), attan düştüğünde sağ tarafı yüzülmüştü. Geçmiş olsun diye kendisini ziyarete gelmiştik. Bu sırada namaz vakti girdi. Kendisi oturarak bize namaz kıldırdı, biz de gerisinde oturarak namaz kıldık. Namazı bitirdiğinde: “Şüphesiz ki imam ancak kendisine uyulsun diye imam yapılır. Bu nedenle o, Tekbir getirdiğinde siz de tekbir getiriniz, secdeye vardığında siz de secdeye varınız, başını kaldırdığında siz de kaldırınız: “Semiallahü limen hamiden” dediğinde: “Rebbenâ lekelhamd” deyiniz, secdeye vardığında siz de secdeye varınız. Oturarak namaz kıldığında siz de hep birlikte oturarak namaz kılınız”‘buyurdu”[271]

241-) Yine Hz. Aişe (r.a.) kendisinden gelen bir diğer rivayette ise demiştir: (S.a.V.)’İn (Attan düşüp de vücudunun incinmesi sonucu has­talandığı) rahatsızlığı sırasında evinde namaz kıldı. Kendisi oturarak namaz kıldı, arkasında bulunan cemaat ise ayakta namaz kıldı. Bunun üzerine on­lara: “Oturun”öiye işaret etti. Namazı bitirdiğinde: “İmam ancak ken­disine uyulsun diye imam yapılır. Bu nedenle o, rukûya vardığın­da siz de rukûya varınız, başını kaldırdığında siz de kaldırınız, o-turarak namaz kıldığında siz de oturunuz”‘buyurdu.” [272]

242-) Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu, demiştir: “Şüphesiz ki imam ancak kendisine uyulsun diye i-mam yapılır. Bu nedenle o, Tekbir getirdiğinde siz de tekbir getiririz, rukûya vardığında siz de rukûya varınız: “Semiallahü limen hamideh” dediğinde: “Rebbenâ lekelhamd” deyiniz, secdeye vardığında siz de secdeye varınız. Oturarak namaz kıldığında siz de hep birlikte oturarak namaz kılınız”

(İmam Buhârî bu hadisin arkasından hocası el-Humeydî’nin şöyle bir açık­lamasını getirir: “İmam oturarak kıldığında siz de oturarak kılınız” sözü Peygamber’in eskiden olan hastalığı sırasında idi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bundan sonraları arka­sındaki cemaat ayakta iken kendisi oturarak namaz kılmış, onlara oturmalarını em-retmemişti. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygularının en son olanı esas alınır.”

Bu konuda Şah Veliyyullah Dihlevî şöyle demiştir: “Hadisteki: “İmam otura­rak namaz kıldı mı, siz de hep beraber oturarak kılın” kısmı mensuhtur. Rasulüllah (s.a.v.) ömrünün sonunda cemaat ayakta iken oturarak kıldırması bunun delilidir. Neshin sırtı şudur, cemaat ayakta iken imamın oturması, Acemlerin hüküm­darlarına karşı gösterdikleri aşırı tazime benzemektedir. Nitekim bu durum bazı ha­dislerde tasrih edilmiştir. İslâmî esaslar yerleşip şeriatın pek çok hükmünde onlara muhalefet iyice yer edince, bir başka asıl ağır basmaya başladı ki o da, kıyamın olması ve özür olmadan terkinin caiz olmamasıdır. Cemaatin ise kıyamı T’irnelerini gerektirecek bir özürleri yoktur.” (şah veiiyyuliah Dihlevî, Hüccetuiiâhn-Bâfiğâ, Tere. Dr. Mehmet Erdoğan, II, 79) [273]

243-) Aişe (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rahatsızlığı ağırlaştığı zaman: “Halk namaz kıldı mı?”buyurdu: “Hayır, oniar seni bekliyorlar.” dedik: “Bana leğene su koyun” buyurdu. Biz de söylediğini yaptık, yıkandı ve arkasından ayağa kalkmaya çalıştı, ama hemen kendisinden geçti, sonra ayıldı ve: “Halk namaz kıldı mı?” buyurdu: “Hayır, onlar seni bekliyorlar Ey Allah’ın Rasûlü” dedik: “Bana leğene su koyun?” buyurdu ve oturup yıkandı, arkasından ayağa kalkmaya çalıştı ama hemen kendisinden geçti. Sonra ayıtdı ve: “Halk namaz kıldı mı?” buyurdu: “Hayır, onlar seni bekliyorlar Ey Allah’ın Rasûlü” dedik: “Bana leğene su koyun” buyutğu ve oturup yıkandı, arkasından ayağa kalkmaya çalıştı ama hemen kendinden geçti, sonra ayıldı ve: “Halk namaz kıldı mı?”buyurdu: “Hayır seni bekliyorlar Ey Allah’ın Rasûlü” dedik. Halk mescidde toplanmış o günün en son namazı olan yatsı namazı için Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bekliyor­lardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) halka namaz kıldırması için Ebû Bekir’e haber gönderdi. Haberci kendisine geldi ve: “Rasûlüllah (s.a.v.) halka namaz kıldırmanı emrediyor?” dedi. Ebû Bekir yufka yürekli idi: “Ey Ömer, halka sen namaz kıldır?” dedi. Ömer de kendisine: “Sen bu işe daha layıksın.” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir o günlerde namaz kıldırdı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisinde biraz rahatlık hissetti ve birisi Abbâs olan iki kişinin arasında öğle namazı için mescide çıktı. Bu sırada Ebû Bekir halka namaz kıldırıyordu. Ebû Bekir kendisini görünce geri çekilmeye davrandı, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Geriye çekilme”diye işaret etti: “Beniyanına oturtun?” dedi. Onlar da Ebû Bekir’in yanına oturttular. Ebû Bekir Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namazına uyarak namaz kılıyor, halk da Ebû Bekir’in namazına uyuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) de oturuyordu.” [274]

244-) Yine Hz. Aişe (r.a.)’dan gelen bir başka rivayet: “Hz. Pey­gamber (s.a.v.) ağırlaşıp ağrısı arttığında benim evimde tedavi görmesi için hanımlarından İzin istedi, bunun üzerine kendisine izin verildi.” şeklinde oiup hadisin devamı yukarıda geçtiği gibidir. [275]

245-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Bu konuda beni Rasûfüüah’a çokça müracaat ettim. Benf buna sevk eden neden, ondan sonra sü­rekli onun yerine geçen birisini insanların sevebileceğine dair kalbimde bir hissin oluşmaması ve onun yerine geçen birisinin insanlarca uğur­suz sayılacağını düşünmemdi. Bu nedenle Rasûlüilah’tan Ebû Bekir’den vazgeçmesini istemiştim.” [276]

246-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) vefat ettiği hastalığına tutulduğunda namaz vakti gelmiş ve ezan okunmuştu: “Ebû Bekir’e söy­leyin halka namazı kıldırsın.” buyurdu. Kendisine: “Ebû Bekir çok üz­gündür, yufka yüreklidir. Senin yerine geçtiğinde halka namaz kfldıramaz.” denildi. Rasûlüllah (s.a.v.) sözünü tekrar etti, yanındakiler de cevabi tekrar ettiler. Üçüncüde: “Sizler Yusuf devrindeki kadınlar gibisiniz (fçinizdekıni dşa vurmuyorsunuz) Ebû Bekir’e söyleyin, halka namaz kıldırsın, “buyurdu. Ebû Bekir çıkü, namaz kıldırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisinde bir hafiflik hissetti ve iki kişiye dayanarak namaza çıkü. Sanki ben şimdi kendisinin has­talıktan dolayı yerde sürüdüğü ayaklannı görür gibiyim. Ebû Bekir geriye çe­kilmek İstedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yerinde kal’1’diye işaret etti. Sonra Ebû Bekir’in yanına götürüldü, nihayet yanına oturdu, Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kıldınyor, Ebû Bekir (r.a.) onun namazına uyuyor, cemaat de Ebû Bekir (r.a.)’ın namazına uyuyordu.”

(Hadisin ifadelerinden değişik anlamlar çıkarılmıştır. Ebû Bekir (r.a.)’m namazda geri çekilmesi, imam olan bir kimsenin namazda geri çekilip başka birisine uyabileceği ve bunun namaz; bozmayacağı, namazda iki imamın bulunabileceği gibi görüşler vardır. An­cak Buhârî’nin diğer rivayetinde (Ezan; 67) Ebû Bekir (r.a.)’ın imamlığının Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sesini cemaate duyurma şeklinde olduğu anlaşılmakladır. Bu hadisin ifâdelerin­den çıkarılan değişik görüşler için bakınız, Umdetü’i-Kârî, IV. 366)

Hz. Aişe (r.a.)’m: “Ebû Bekir senin yerine geçtiğinde ağlamaktan dolayı halka sesini duyuramaz.” diyerek namazı babasının kıldırmasını istememesinin nedeni, aşağıda gele­cek olan rivayette de kendisinin beliröği gibi aslında bu değildi. Efendimiz (a.s.) bunu bil­diğinden dolayı: “Siz/er Yusuf devrindeki kadınlar gibisiniz (ignizdekini dışa vurmuyorsunuz) Ebû Bekir’e söyleyin, halka namaz kıldırsın, “buyurmuştur.) [277]

247-) Diğer bir rivayette ise: “Ebû Bekirin soluna varıp oturdu. Ebû Bekir ayakta namaz kılıyor, Rasûlüllah (s.a.v.) ise oturarak namaz kılıyordu. Ebû Bekir Rasûlüliah (s.a.v.)’in namazına uyuyor cemaat de Ebû Bekir’in namazına uyuyordu” şeklindedir. [278]

248-) Enes b. Mâlik (r.a,) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefat ettiği hastalığında Ebû Bekir (r.a.) halka namaz kıldırırdı. Pazartesi gü­nü olduğunda Müslümanlar namazda saf durdukları sırada Hz. Pey­gamber (s.a.v.) odanın perdesini araladı. Ayakta bize bakıyordu. Yüzü sanki mushaf yaprağı gibiydi (yani sevinçli idî, parlıyordu) sonra gülerek te­bessüm etti. Hz. Peygamber (s.a.v.)’i görme sevincinden az kalsın na­mazdan çikıyorduk. Ebû Bekir Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namaza çıka­cağını zannedip arkasındaki safa geri geri çekildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) bize: “Namazınızı tamamlayın”diye işaret etti, Perdeyi indirdi. O gün kendisi de vefat etti.” [279]

249-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) üç gün mescide çıkamadı ve bu nedenle Ebû Bekir imamlığa geçmeye dur­muştu. Hz. Peygamber eliyle perdeyi tutup kaldırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüzü göründü. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüzü göründüğünde gör­düğümüz manzara kadar hoşumuza giden bir manzara görmemiştik. Hz. Peygamber (s.a.v,), imamlığa geç diye eliyle Ebû Bekir’e işaret etti. Sonra perdeyi indirdi bizim yanımıza gkamadı sonunda vefat etti.” [280]

250-) Ebû Musa (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), rahatsızlandı ve rahatsızlığı arttı ve: “Ebû Bekir’e söyleyin halka namaz kıl­dırsın” buyurdu. Âişe de: “O, ince kalpli birisidir, senin yerine durduğunda halka namaz kıldıramaz” dedi: “Ebû Bekir’e söyleyin halka namaz kıldırsın” buyurdu. Âişe de sözünü tekrar etti. O da: “Ebû Bekir’e söyleyin halka namaz kıldırsın. Sizler Yusuf devrindeki kadınlar gibisiniz (içinizdeki™ dışınıza vurmuyorsunuz)” buyurdu. Görevli, Ebû Bekir’e geldi, o da Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in sağlığında halka namaz kıldırdı”[281]

251-) Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) aralarını düzeltmek için Amr b. Avfoğullanna gitmişti ki bu sırada namaz vakti girdi, müezzin de Ebû Bekir’e gelip: “Ben kamet getireyim de sen halka namaz kıldırsan?” dedi. O da: “Olur” dedi, bunun üzerine Ebû Bekir namazı kıl­dırdı. Bu sırada halk namazda iken Rasûlüllah (s.a.v.) gkageldi ve safları yanp ön safta durdu. Halk el grptı ama Ebû Bekir namazda iken başını geriye çevirmezdi. Halk iyice el çırpınca geriye baktı ve Rasûlüllah (s.a.v.)’i gördü. Rasûlüllah (s.a.v.): “Yerinde dur” diye kendisine işaret etti. Ebû Bekir (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’in kendisine böyle emretmesinden dolayı el­lerini kaldinp Allah’a hamdetti. Sonra da arkasındaki safa varana değin ge­ri geri çekildi. Rasûlüllah (s.a.v.) de öne geçip namazı kıldırdı. Namazı bi­tirdikten sonra: “Ey Ebû Bekir, sana emrettiğim halde yerinde dur­mana engel olan nedir?”‘buyurdu. Ebû Bekir: “Ebû Kuhâfe’nin oğluna Rasûiüllah (s.a.v.)’in önünde namaz kıldırması uygun düşmez.” dedi. Aka­binde Rasûlüilah cemaate: “Sizde gördüğüm çokça el çırpma da ne­yin nesi? Kime namazında bir şey belirirse “Subhânellah ” desin. Bilin ki “Subhânellah” dediğinde imam ona döner. El çırpma ka­dınlara mahsustur, “buyurdu. [282]

252-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Teşbih, erkekle­re; el çırpma kadınlara aittir, “buyurmuştur.

(Namazda yanılan imamı erkekler sesli olarak “Subhânellah” diye uyarırlar. Ka­dınlar ise el çırparak uyarırlar.) [283]

253-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Benim sadece şu önümdeki kıblemi gördüğümümü zannediyorsunuz? Allah’a yemin olsun ki sizin ne rukûnuz ne de huşunuz bana kapalı de­ğildir. Şüphesiz ben sizi arkamdan da görürüm, “buyurmuştur. [284]

254-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Rükû ve secdeleri düzgün yapınız. Allah ‘a yemin olsun ki, rüku ve secdeye vardığınızda ben sizi arkamdan da görüyorum, “buyurmuştur. [285]

255-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biriniz, başını imamdan önce kaldırdığında Allah’ın, onun ba­sını eşek başına çevirmesinden veya şeklini eşek şekline koy­masından korkmaz mı “buyurmuştur.

(Namaz kılarken, yerin ve göklerin sahibi, kâinatın hakimi olan Yüce Rabb’in huzu­runda olduğumuzu unutmamalıyız. Nasıl ki dünyanın geçici krallannın bile karşısında kı­pırdamadan pür dikkat el pençe durulur saygıda hiçbir kusur işlenmezse, her şeyin ha­kimi hakimler hakimi Yüce Allah’ın karşısînda sonderece saygıyla pür dikkat durmamız gerekir. Bu saygıda kusur edilirse sonunda pişman olacağımız bir duruma düşeriz.

İbadetlerimizi en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. Gereksiz hareketlerden ka­çınmalı, aceleci tavırlarla ibadetin nizamını bozmamalıyız.

Namaz kılarken gözlerimizi ve başımızı sağa sola çevirerek dikkatimizi dağıt-mamalıyız. Saflarımızı sık ve düzgün tutarak araya şeytanı sokmamalı, şeytanın iba­detlerimizden bir şeyler götürmesine İzin vermemeliyiz.) [286]

256-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Saflarınızı düzgün tutunuz. Çünkü safları düzgün tutmak namazın tam olmasındandır, “buyurmuştur. [287]

257-) Enes (r.a.)’dan, Rasûlüllah (s.a.v.): “Saflarınızı düzgün tutunuz, birbirinize sımsıkı olunuz. Şu bir gerçektir ki ben siz­leri arkamdan görmekteyim.” buyurmuştur. [288]

258-) Numan b. Beşîr (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Saflarını­zı kesinlikle dümdüz tutunuz. Yoksa, Allah aranıza anlaşmaz­lıklar koyar, “buyurdu” demiştir. [289]

259-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Eğer insan­lar ezan okumadaki ve birinci saftaki (sevspan)bilselerdi bunu (ei-de etmek için) sonunda kur’a çekmekten başka bir yol bulmasalar, sinlikle kur’a çekerlerdi. Eğer namazı önce kılmadaki (sevabı) bilselerdi mutlaka bunun için yarış yaparlardı. Eğer yatsı ve sabah namazmdaki (sevabı) bilselerdi bu ikisine emekleyerek de °!sagelirlerdi.”buyurduğu rivayet edilmiştir. [290]

260-) Sehl (r.a.): “Birtakım erkekler bellerindeki (zarlarını çocukla-rınki gibi boyunlarına bağlayarak Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte namaz kılarlardı. Kadınlara: “Erkekler oturup doğruluncaya kadar başı­nızı (secdeden) kaldırmayın” denilirdi.” demiştir. [291]

261-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kadınları­nız geceleyin mescide gitmek istediklerinde kendilerine izin veriniz, “buyurmuştur. [292]

262-) Abdullah b. Ömer (r.a.), şöyle demiştir: “Ömer’in bir hanımı sabah ve yatsı namazlarında mescide cemaate gelirdi. Kendisine: “Ö-mer’in kıskançlığını ve bu vakitlerde dışarı çıkmanı istemediğini bildiğin halde neye çıkıyorsun?” denildi. O da: “Peki bana bunu yasaklamasına engel olan nedir?” dedi- Abdullah b. Ömer (r.a.), devamla şöyle demiş­tir: “Ona engel olan Rasûlüllah (s,a.v.)’in: “Allah’ın hanım kullarını, Allah’ın mescidlerinden alıkoymayınız”şeklindeki sözüdür”[293]

263-) Hz. Âişe (r.a.): “Eğer Rasûlüllah (s.a.v.), kadınların sonra­dan ortaya koydukları şeyleri görseydi, İsrailoğullannın kadınlarının alı­konulduğu gibi onları mescide gitmekten alıkordu.” demiştir. [294]

264-) İbni Abbâs (r.a.): «Namazda fazla yüksek sesle oku­ma…» (isrâ: no) ayeti hakkında: “Bu ayet, Rasûîüllah (s.a.v.) Mekke’de (isfâm’ı) gizli yaşarken indi. Kendisi ashabına namaz kıldırırken Kur’ân okuduğunda sesini yükseltirdi. Müşrikler bunu duyduklarında Kur’ân’a, Kur’ân’ı indirene ve getirene sövüyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Peygamberi (s.a.v.)’e: «Namazında fazla yüksek sesle okuma!» (kıraatini açıktan yüksek sesle yapma) SOnra müşrikler kıraatini duyarlar (da Kur’ân’a söverler.) Ashabına: «Sesini pek de kısma!» Kur’ân’ı onlara duyur ama fazla yüksek sesle okuma «Bunun ikisi arası bir yol tut!» buyurdu. Yani yüksek tonla okuma ile sessiz okuma arasında” demiştir. [295]

765-) İbni Abbâs (r.a.): «Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla ccebraiı üe) hareket ettirme» (Kıyâme: ıe) ayeti hakkında şöyle de­miştir: “Rasûlüllah (s.a.v.) inen ayetleri (kaybetmemek için) çok zorluk çekiyor, h dan dolayı da dudaklarını Cebrail ile hareket ettiriyordu. -Bak, ben Rasûlüllah (s.a.v.)’in dudaklannı hareket ettirdiği gibi öyle hareket ettiriyo­rum- Bunun üzerine Allah: «Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla (Cebrail ile) hareket ettirme. Şüphesiz Kur’ân’in toplanıp bira raya getirilmesi ve okunması bize aittir.» (Kıyâme: Yani se­nin göğsüne toplanması ve okuman bize aittir. – «Biz onu okuduğu­muzda okunmasına uy!” Yani sus ve dinle! – «Sonra şüphesiz onun açıklanması da bize aittir.» (Kıyâme:i9) -Yani onu tebiiğ için okuman da bize aittir.- Şeklindeki ayetlerini indirdi. Bundan sonra Rasûiüllah (s.a.v.) Cebrail kendisine geldiğinde susup dinler, Cebrail gittiğinde onun okuduğu gibi inen vahyi okurdu.” [296]

266-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.), ashabın­dan bir topluluk ile birlikte Ukâz Panayırı’na gitmek için yola çıkmıştı. Bu sırada şeytanlarla gök haberi arasına engel girdi, (haber toplayamaz oidu-iar) üzerlerine ateş kitleleri gönderildi, Bunun üzerine şeytanlar kavimle­rine döndüler, Onlar: “Size neler oldu?” dediler: “Gök haberi ile aramı­za engel girdi ve üzerlerimize ateş kitleleri gönderildi,” dediler’.’ Onlar da: “Sizinle gök haberi arasına giren olsa olsa yeni meydana gelen bir hadisedir, haydi yeryüzünün doğularına ve batılarına gidin. Sizinle gök haberi arasına giren şeyin ne olduğuna bakın.” dediler. (Arabistan’ın bir böl­gesi) Tihârne tarafına yönelmiş olan takımı, Ukâz Panayırı’na gitmek ü-zere (Mekke civarmda bir vadi olan) Nahle’de bulunduğu sırada Hz, Peygamber (s.a.v.)’e vardılar. Kendisi ashabına sabah namazını kıldırıyordu. Kur’ân’ı duyduklarında kulak verdiler ve: “Vallahi sizinle gök haberi a-rasına giren budur.” dediler. Oradan kavimlerine döndüklerinde: «Ey kavmimiz, “Biz gerçekten doğru yola ileten harikulade ve acaıp, okunan bir şey duyduk ve bunun üzerine ona iman et­tik/ artık asla Rabb’imize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.» de­diler, can: 1-2) Bunun arkasından Allah, Peygamberine (s.a.v.)’e “Kulileyye” Suresi’ni (an suresi) indirdi. Kendisine bu surede cinlerin konuşmalarını böyle bildirdi.” [297]

267-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’a: “Cinlerin Kur’ân dinlediği gece­de Kur’ân dinlediklerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’e kim bildirdi?” diye so­rulmuştu, o da: “Onları, bir ağaç bildirdi” demiştir.

(Hz. Peygamber (s.a.v.)’e birkaç kez cin heyeti gelmiştir. Mekke’de, Medine’de ve diğer yerlerde. Bunlardan dördünde Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) hazır bulunmuş, bazen Efendimiz bir çizgi çizerek bunun ötesine Abdullah b. Mes’ûd’un geçmemesini söylemiştir. Bazen de ashab Peygamber’i görememişler, kayboldu zannetmişlerdir. İlk gelen heyeti Peygamber de görememiş, onlar kendisinin sabah namazında oku­duğu Kur’ân’ı dinleyip beğenerek kavimlerine haber vermek için ayrılmışlardır. Cin Suresi’nde, cinlerin Kur’ân dinledikleri bildirildikten sonra, Efendi­miz onları görüp konuşmuştur. Aynî’nin belirttiğine göre cin heyeti, altı defa gelmiş­tir. (Umdetu’l-Kârî, XIII. 391)) [298]

268-) Ebû Katâde (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) öğle namazının ilk iki rekatında Fatiha ile birlikte birinci rekatta uzun, ikincide kısa tut­tuğu iki sure okurdu. Bazen bize ayetleri duyururdu. İkindi namazında Fatiha ile birlikte iki sure okurdu birinci rekatta uzun tutardı. Sabah namazının birinci rekatında uzun ikincide ise kısa tutardı.” demiştir. [299]

269-) Câbir b. Semure (r.a.) anlatır: “Kûfeliler Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’ı Ömer (r.a.)’a şikayet ettiler. O da bunun üzerine kendisini gö­revden alıp yerine Ammar b. Yasir (r.a.)’ı atadı. Kûfeliler o kadar şika­yet ettiler ki, kendisinin namazı düzgün bir şekilde kıldırmadığına bile söylediler. Bunun üzerine (Ömer) haber salarak yanına çağırttı ve: “Ey Ebû İshak, bu kimseler senin namazı da düzgün kıldırmadığını iddia e-diyorlar.” dedi. Sa’d b. Ebi Vakkas: “Vallahi, ben onlara Rasûlüllah (s.a.v.)’ln namazını kıldırır ve hiçbir şeyi eksik bırakmazdım. Yatsı namazını kıldırır, farzda ilk iki rekatı uzatır, son iki rekatı hafif tutardım.” dedi. O da: “Senin hakkındaki kanaatimiz de bu idi Ey Ebû İshak” dedi ve kendisi ile birlikte bir ya da birkaç adamı Kûfe’ye gönde­rip Sa’d b. Ebi Vakkas’ı Kûfeliler’e sordu. Soruşturma yapmadığı hiçbir mescid bırakmadı. Hepsi onu övgülerle anlattılar, sonunda Absoğ-ulları’na ait bir mescide girdi. Onlardan kendisine Üsâme b. Katâde ve Ebû Sa’de diye anılan bir adam kalktı: “Madem bizden Allah adına söz aldınız söyleyeyim ki Sa’d, askerin başına geçip savaşa ditmez, eşit taksimat yapmaz, hükmünde de adaletli davranmaz.” dedi. Bunun üzerine Sa’d b. Ebi Vakkas: “Madem öyle diyorsun Allah’a yemin olsun ki, ben de: “Allah’ım, Senin şu kulun yalancı ise gösteriş ve riya için kalkmış ise ömrünü uzat, fakirliğini çoğalt, belalara duçar kıl” diye üç dua edeceğim.” dedi. Sonraları bu adama kim olduğu soruldu­ğunda: “Belaya uğramış kocatmış bir ihtiyarım, bana Sa’d b. Ebi Vakkas’ın bedduası değdi.” derdi. Hadisi rivayet eden- Abdulmelik b. Umeyr: “Sonraları ben kendisini gördüm, yaşlılıktan kaşları gözlerine sarkmıştı, yollarda kız çocuklarının önüne geçer, onları çimdiklerdi on­lara kaş göz işareti yapardı.” demiştir. [300]

270-) Ebû Berze el-Eslemî (r.a.) anlatir: “Hz. Peygamber (s.a.v,) sa­bah namazını birimiz yanındakini tanıyacak hale geldiğinde kıldırır ve na­mazda altmış ile yüz ayet arası okurdu. Öğle namazını da Güneş meylet­tiğinde kıldırırdı. İkindi namazını da kıldırır, birimiz Medine’nin en uzak ye­rine gider (evine) dönerdi. Bu sırada Güneş hâlâ canlı olurdu. (Hady bize aktaran ravi Ebû Minhai) akşam namazı hakkındaki söylediğini unuttum, demiştir. Pey­gamber (s.a.v,) yatsıyı gecenin üçte birine kadar geciktirmede bir sakınca görmezdi. Gecenin yansına kadar da” demiştir. [301]

271-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan. Ümmü Fadl (ibrn Abbâs’m Annesi) kendisini “Ve’l-Mürselât…” Suresi’ni okurken işitmiş ve: “Ey Oğulcu­ğum, vallahi sen bu sureyi okuyuşunla benim hafızamı tazeledin. Bu sure, Rasûlüllah (s.a.v.)’i akşam namazında okurken son kez İşittiğimdir.” demiştir. [302]

272-) Cübeyr b. Mut’im (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i akşam nama­zında “Tûrn Suresi’ni okurken dinledim.” demiştir. (Cübeyr b. Muf im, çok halim selim bir kimse idi. Mekke’nin Fethi’nde Müslüman. Bundan önce müşrik iken Bedir Savaşı esirlerinin fidyelerini vermek İçin Mediye gelmiş, bu sırada Hz. Peygamber (s.a.v.)’i akşam namazında Tur Suresi’ni okurken sandan duymuş ve kalbinde büyük bir etki uyandırmıştır. (Ayni, xn. ııs> Rasûlüllah (s.a.v.) ile konuştuğunda kendisine, babasını kastederek: “Mut’im b. Adiyy eğer hayatta olsaydı ve şu pis herifler konusunda benimle konuşup &ıaa oba idi) onun hatırına bun/an (fidyesiz) bırakırdın? buyurmuştur. Buhârî, Meğâzî:) [303]

273-) Bera (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), bir yolculukta iken yatsı namazında iki rekattan birinde “Ve’t-Tînİ Ve’z-Zeytûni…” su-resi’ni okumuştur. [304]

274-) Başka bir rivayette ise kendisi: “Ses bakımından veya okuyuş bakımından kendisinden daha güzel olan birisini dinlemedim.” demiştir. [305]

275-) Câbir (r.a.) şöyle demiştir: “Muâz b. Cebel Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte namaz kılar sonra da dönüp halkına imamlık yapardı. Bir defasında yatsı namazını kıldırdı ve Bakara Suresi’ni okudu. Bunun üzerine bîr adam namazdan ayrıldı. Herhalde Muâz da bu kişiye uygun olmayan sözler söyledi. Bu durum Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştı. O da üç defa: “Sen cemaatten soğutuyorsun”‘buyurdu ve kendisine

(Hucurat Suresinden başlayan sureler olan) Mufassal Surelerin Ortalarındaki (Amme-Duhâ sureleri arasındaki) surelerden iki sure okumasını emir buyurdu.” (Mufassal sureler için 491. hadisin açıklamasına bakınız.) [306]

276-) Ebû Mes’ûd (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Bir adam: “Ey Allah­’ın Rasûiü, falanca kimsenin kıraati uzun tuttuğundan dolayı ben sabah namazına gelemiyorum.” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.)’i vaaz verirken bu günkü kadar çok kızdığını görmedim. Kendisi sonra şöyie buyurdu: “Sizden nefret ettirenler vardır. Herhangi biriniz halka namaz kıldınrsa biraz hafif tutsun. Çünkü içlerinde zayıf, yaşlı ve ha­ceti olanlar var!…” [307]

277-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Biriniz halka imam olduğunda kıraati hafif tutsun. Çünkü cemaatin içerisinde küçük, yaşlı ve hasta olur. Ancak, kendi başına na­maz kıldığında dilediğikadar kism”‘buyurmuştur. [308]

278-) Enes (r.a.); “Hz. Peygamber (s.s.v.) namazı uzun tutmazdı ama gereklerini de tam yapardı.” demiştir. [309]

279-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber , v yden ne namazı daha hafif ne de daha tam, namaz kıldıran bir imam arkasında asla namaz kılmadım. Kendisi çocuk ağlaması duyar, çocuğun annesinin tedirgin olacağı endişesiyle namazını hafif tutardı.” [310]

280-) Enes b, Malik (r.a.ydan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kıraati uzun tutmak isteyerek namaza başlarım, derken çocuk sesi duyarım da annesinin o çocuğa duyduğu üzüntü nedeniyle kıraati hafif tutarım ” buyurmuştur. [311]

281-) Berâ b. Âzib (r.a.): “Hz, Peygamber (s,a.v.)’in kıyam ve tahiyyattakî oturuşu hariç rükû ile secdeleri, iki secde arasr ile rukûdan kalktığındaki durma süresi birbirine yakındı.” demiştir. [312]

282-) Enes (r.a.)’dan, kendisi şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bize nasıl namaz kıldırdığını gördüğüm gibi, size namaz kıldı­racağıma yemin ederim.” Hadisi rivayet eden ravi Sabit: “Enes b. Malik, si­zin yaptığınızı görmediğim birtakım şeyler yapardı, rukûdan başını kaldırdı­ğında bir kimse herhalde unuttu diyecek kadar uzun dururdu, iki secde a-rastnda da herhalde unuttu diyecek kadar uzun otururdu” demiştir. [313]

283-) Berâ b. Âzib (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Semialiahu limen hamiden (=Allah hamdeden kimseyi işitmiştir)” dediğinde bizden hiçbir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.) secdeye varana kadar betini bükmezdi. 0-nun secdeye varmasından sonra biz de secdeye vanrdık.” demiştir. [314]

284-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) rükû ve secdelerin­de “Sübhânekellahümme Rabbena vebi Hamdike Allahümme’ğfirff (Allah’ım Sen yücesin Rabb’imiz hamdînle… Beni bağışla Allah’ım)”‘ derdi. Kur’ân’ı yorumlayıp uyguluyordu” demiştir.

(Yani Nasr Suresi’ndeki teşbih ve istiğfar emrini böylece uygulayarak açıklıyordu.) [315]

285-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Elbise ve saçı (takılmasın diye namaz esnasında) toplamamak ve yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum: Alin -bu sırada eliyle burnunu da işaret etti- İki el, iki diz kapağı, iki ayağın uçları”buyurdu” demiştir, [316]

286-) Abdullah b. Mâlik b. Buhayne (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namaz kıldığında (secdede) koltuk altındaki pazulannın beyazlığı gö­rülecek derecede ellerinin arasını açtığı (koitukianm kaldığı) rivayet edilmiştir. [317]

287-) İbni Ömer (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Bayram günü (namaz tçîn açık alana) çıktığında (sötre için) mızrak getirilmesini emrederdi. Bu mızrak önüne konur ve arkasındaki cemaatle mızrağa doğru namaz kı­lardı. Kendisi bunu yolculukta da yapardı. İdarecilerin (agk alanda) namaz kıldırırken önlerine mızrak koymaları bundan dolayıdır. [318]

288-) Ubeydullah, Nafî’den o da İbni Ömer (r.a.)’dan o da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in devesini enine getirip deveye karşı namaz kıldı­ğını rivayet etmiştir, (ubeydullah) Nafî’ye: “Develer hareket ederse ne dersin?” dedim: “Şu deve semerini alıp diker ve arkasına doğru namaz kılardı. İbni Ömer (r.a.) da böyle yapardı.” dedi. [319]

289-) Ebû Cuhayfe (r.a.), Bilal (r.a.)’ı ezan okurken görmüşve: “Ezan ile birlikte ağzını şuraya (sağma) şuraya (soluna dönerken) takip ittim” demiştir. [320]

290-) Ebû Cuhayfe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i deriden yapıl­mış yayvan çadınn içinde gördüm. Bilal’i de Rasûlüllah (s.a.v.)’in abdest suyunu eline almış gördüm. İnsanların bu abdest suyuna koşarlarken gör­düm. Kimisi bu sudan bir miktar almış sürünüyor, kimisi de alamamış ar­kadaşının elindeki ıslaklığı alıyordu. Sonra Bilal’ı gördüm bir mızrak alıp ye­re dikti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de paçalannı sıvamış kırmızı takım içinde dışarı gkö. Mızrağa doğru halka iki rekat namaz kıldırdı. İnsan ve hayvan-lan mızrağın önünden geçerken de gördüm.” demiştir. [321]

291-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.) Mina’da kıldırıyordu. Karşılarında duvar yoktu. (Açık alanda Miier.) Ben bir eşeğe binerek yanlarına geldim. O günlerde buluğ çağına girmek üzere dim Safların birinin önünden geçtim, eşeği yayılması için salıverdim ve bir safa girdim. Bu yaptığıma kimse bir şey demedi.” demiştir. [322]

292-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan. Kendisi Cuma günü insanlara sütre yaptığı bir şeye karşı namaz kılıyordu. Bu sırada Ebû Muaytoğullan’ndan bir genç Önünden geçmek istedi. Ebû Said (r.a.) göğsünden iteledi. Genç baktı ama onun önünden başka geçecek bir yer bulamadı, önünden geçmek için tekrar döndü. Bu sefer Ebû Said (r.a.) birinciden daha sert bir şekilde iteledi. Bunun üzerine genç, Ebû Said (r.a.)’a Çirkin sözler söyledi. Sonra (Medine valisi) Mervan b. Hakem’in huzu­runa girdi ve ona Ebû Said (r.a.)’dan gördüğü muameleyi şikayet etti. Arkasından Ebû Said (r.a.) da Mervan’ın yanına girdi. Mervan: “Ey Ebû Said, kardeşinin oğlu ile aranda ne var?” dedi. O da: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Sizden biriniz insanlara karşı sütre yaptığı bir şeye doğru namaz kıldığında birisi önünden geçmek isterse onu ite­lesin, eğer karşı gelir dayatırsa onunla dövüşsün. Çünkü o an­cak bir şeytandır.” 6\y e buyururken işittim.” demiştir. [323]

293-) Ebû Cuheym (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Namaz kılanın ö-nünden geçen bir kimse kendisine ne gibi günah olduğunu bil­seydi, önünden geçmektense kırk şu kadar zaman beklemesi o-nun için daha hayırlı olurdu”buyurdu” demiştir.” Hadisi rivayet eden ravi: “Kırk gün mü, kırk ay mı, kırk yıl mı?” dedi. “Bilemiyorum” demiştir. [324]

294-) Sehl (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’in namaz kıldığı yer ile duvar arasında bir koyun geçebilecek kadar mesafe vardı.” demiştir. [325]

295-) Seleme b. Ekva’ (r.a.): “Mescidin kıble duvarı minberin ya-ır|da bulunuyordu ve arası neredeyse bir koyun geçemeyecek kadar mesafede idi.” demiştir. [326]

296-) Seleme b. Ekva’ (r.a.) Mushaf-ı Şerifin yanında bulunan di­reğin yanıbaşında namaz kılardı. Kendisine: “Ey Ebû Müslim, senin bu direğin yanıbaşında namaz kılmaya gayret ettiğini görüyoruz?” denildi. 0 da: “Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bunun yanıbaşında namaz kılmaya gayret ederken gördüm” demiştir. [327]

297-) Aişe (r.a.)’dan, Aişe (r.a.) eşinin döşeğinde kendisi ile kıble arasında cenazenin yattığı gibi uzandığı halde iken Rasulüllah (s.a,v,)’in namaz kildığı rivayet edilmiştir. [328]

298-) Hz. Aişe (r.a.): “Ben kendisinin yatağında önünde uzanmış uyurken Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kılardı. Vitir kılmak istediğinde beni uyandırır, ben de vitir kılardım” demiştir. [329]

299-) Mesrûk, Âişe (r.a.)’dan anlaür, Âişe (r.a.)’ın yanında; köpek, eşek ve kadın, namaz kılanın önünden geçerse namazı bozar denildi. Bunun üze­rine: “Bizi, eşek ve köpeklerle bir tuttunuz. Vallahi, ben, kendisi ile kıblesi arasındaki yatağın üzerinde iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’i namaz kılarken gördüm. Hacetim gelirdi, karşısında oturuma gelip de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sıkıntı vermemek için ayakiannın yanından sıynlıp geçerdim” dedi. [330]

300-) “Namazı kadın, köpek ve eşek keser” denildiğinde Hz. Aişe (r.a.): “Bizi köpek ve eşekle bir mi tuttunuz? Ben yatakta uzanmış ya­tarken Hz. Peygamber (s.a.v.) gelir yatağı ortalayıp namaz kılardı. Ben kendisinin kıblesine gelmeyeyim diye yatağın ayak tarafından yorga­nımdan sıyrılıp çıkardım.” demiştir. [331]

301-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Aişe (r.a.): “Ben Rasulüllah (s.a.v.)’in önünde ayaklarım kıblesinde iken uyurdum da secdeye var­dığında bana dürter, ben de ayaklarımı toplardım, ayağa kalkınca tek­rar uzatırdım. O zamanlar evlerde ışıklar yoktu” demiştir. [332]

302) Hz peygamber (s.a.v.)’in hanımı Meymûne (r.a.) anlatır. de namaz kılmadığı zamanlarda Rasulüllah Kendisinin hasır üzerinde namaz kılarken secde ettiği yer hizasında uzan secde ederken Peygamber (s.a.v.)’in elbisesinin bazı yerlerinin kendisine dokunduğunu bildirmiştir. [333]

303-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biri­niz iki omzunda bir şey yok iken bir elbise içerisinde namaz kılmasın demiştir. [334]

304-) Ömer b, Ebî Seleme (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in iki ucunu çaprazlama örtündüğü bir tek elbise içerisinde namaz kıldığı ri­vayet edilmiştir. (Bir tek elbiseden maksat, o dönemin giyim biçimi olan ve büyükçe bir kumaş bezdir. Bu dönemde giyilen elbise çeşitlerinden birisi de izar ve ridadan oluşan iki parça kumaş bezle bürünme şeklidir. Bu tür elbisenin belden yukarısına bürünülen parçaya rida, belden aşağıya peştemal gibi bürünülen parçaya da izar denilirdi. Tek elbise derken uzun bir kumaş parçası kastolunmaktadır.. Bu hadisler bir yönden namaz kılarken giyim kuşamın ne şekilde olabileceğine ışık tutmaktadır. Bu nedenle namaz bölümünde getirilmiştir.) [335]

305-) Cabir (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bir tek elbiseye bü­rünmüş olarak namaz kılarken gördüm.” demiştir. [336]

5-) Mescidler ve Namaz Kılınan Yerler Bölümü

(Kitâbu’l-Mesâcid ve Mevâzii’s-Salât)

306-) Ebû Zer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü, yeryüzünde iîk defa han­gi mescid kuruldu?” dedim: “Mescidi Haram” buyurdu: “Sonra han­gisi?” dedim: “Mescidi Aksa” buyurdu: “Aralarında kaç yıl var?” de­dim: “Kırk yıl, bu ikisinden sonra artık sana namaz nerede ula­şırsa orada kılıver, Zira fazilet buradadır. buy’urdu.” demiştir. [337]

307-) Câbir b. Abdullah (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bana, benden önce hiçbir kimseye verilmeyen beş özellik verildi; Bana bir aylık mesafede (düşmanı) korkutmakla yardım verildi, temiz olan yeryüzü bana mescid yapıldı, bu nedenle ümmetimden herhangi bir kimseye namaz vakti nerede gelirse orada kıh-versin, benden önce hiçbir kimseye helâl olmayan ganimet bana helâl kılındı, bana şefaat hakkı verildi. Bir Peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gön­derildim ” buyurmustur. [338]

308-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Özlü sözler ile Peygamber gönderildim, (düşman kalbine salman) korkuyla muzaf­fer o/undum yardım gördüm. Ben uyurken bana yeryüzünün hazinelerinin anahtarları getirilip elime bırakıldı” buyurmuştur. Ebû Hureyre (r.a.) da: “Şimdi Rasûlüllah (s.a.v.) ebediyete gitti, şu an­da sizler bu hazineleri çıkarıp alıyorsunuz.” demiştir. [339]

309-) Enes (r.a,) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldi ve “Avf b. Amroğullan” denilen mahallede şehrin en yüksek yerine ko­nakladı. Hz. Peygamber (s.a.v.) buntann arasında on dört gece kaldı. Sonra Neccaroğulları’na haber saldı, onlar da kılıçlarını kuşanıp geldiler. Şimdi ben terkisinde Ebû Bekir, çevresinde Neccaroğulları’ndan bir top­luluk içerisinde bineği üzerinde sanki Hz. Peygamber (s.a.v.)’i görür sonunda (devesini) Ebû Eyyûb’un avlusuna çökertti. Kendisi nama verde kılıvermeyl severdi. Davar ağıllarında bile namaz kılar mescidin yapılmasını emretti ve Neccaroğullan’na haber “Ey Neccaroğulları, şu bahçenizin fiyatını bana bildiri”dedi. Onlar: “Hayır, vallahi biz onun bedelini ancak Allah’tan iste­riz “‘ dediler. Enes (r.a.) devamla şöyle demiştir: “Bu yerde size söyle­diğim müşrik kabirleri, harabe yıkık evler ve hurma ağaçlan vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) emir verdi. Müşrik kabirleri kazılıp düzenlendi, ha­rabe yıkıntılar tesviye edildi. Hurma ağaçları da kesildi. Hurma ağaçla­rını mescidin kıblesine sırayla dizdiler. Girişteki iki dikmeyi taştan ördü­ler. Ashab şiir ve maniler söylüyor, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte: Allahümme Lâ Hayra İllâ Hayru’l-Âhira Fağfirli’l-Ensâri ve’l-Muhacira “Allah’ım, âhfret hayrından başka hayır yoktur Ensarve Muhaciri bağışla” diyerek taşları taşımaya başladılar. [340]

310-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) mescid yapılmadan ön­ce koyun ağıllarında namaz kıldırırdı” demiştir. [341]

311-) Berâ b. Âzib (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’­ye ilk geldiğinde Ensardan dedelerinin -veya dayılarının- yanına inmiş­tir. Kendisi Kudüs tarafına yönelerek on altı veya on yedi ay namaz kıl­dı. Kıblenin Kabe’ye doğru çevrilmesini arzuluyordu, (bu şekilde Kâbeye doğ­ru) kıldığı ilk namaz ise ikindi namazı olmuştur. Kendisiyle beraber bir kısım kimseler de namaz kıldı. Yanında namaz kılanlardan birisi oradan ayrıldı ve Hz. Peygamber’in mescidine uğradı, mesciddekiler bu sırada namaz kılıyorlardı Onlara: “Allah’ı şahit tutarım ki, Rasûlüllah (s.a.y.) ile birlikte Mekke tarafına doğru namaz kıldım.” dedi. Cemaat hemen na­mazda Kabe tarafına döndü. Önceleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kudüs tarafına dönüp namaz kılması Yahudi ve Hıristiyanlar) memnun ediyor-u” Kâbe tarafına dönünce bu uygulamadan hoşlanmadılar.” [342]

312-) Berâ b. Âzib (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) î!e birlikte, on altı veya on yedi ay Kudüs yönüne doğru namaz kıldık. Sonra (Aiiah bunu) kıbie yönüne doğru çevirdi.” demiştir. [343]

313-) İbni Ömer (r.a.) “İnsanlar Küba’da sabah namazını kılıyor­lardı derken bu sırada, bir kimse geldi ve: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e bu ge­ce âyet indirildi, namazda Kabe’ye yönelmesi emrolundu” dedi. Bu ha­ber üzerine onlar da (namaz içerisinde iken) Kabe’ye doğru döndüler. Yüzleri Şam’a doğru iken hemen Kabe’ye doğru döndüler.” demiştir. [344]

314-) Aişe (r.a.) anlatır. Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme (r.a.) Habeşistan’da gördükleri ve içerisinde resimler bulunan kiliseyi anlat­mışlar arkasından bunu Hz. Peygamber (s.a,v.)’e anlatmışlardı. Bunun üzerine: “Bu kimseler, kendileri arasında iyi kimseler olup bun­lar vefat ettiğinde kabri üzerine mescid bina eder, içerisine bu resimleri yaparlardı. İşte böyle kimseler kıyamet günü Allah katında yaratılmışların en kötüleridir, “buyurdu. [345]

315-) Hz. Aişe (r.a.)f Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefat ettiği hastalığı sırasında: “Allah, Yahudi ve Hıristiyanlar’a lanet etsin, Peygam­berlerinin kabirlerini mescid edindiler, “buyurduğunu rivayet etmiş ve: “Eğer mescid edinme endişesi olmasaydı Peygamber (s.a.v.)’în kab­rini açıkta bırakırlar (herkes yanma rahatiıkia yaklaşabilirdi) ancak ben kabrin mescid edinilmesinden endişe ederim.” demiştir.

(Şu anda mescidin tamamen içerisinde kalan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini gören bir kimsenin aklına bazı sorular gelebilir. Bu konuyu açıklamadan önce şunu J belirtelim ki peygamberler vefat ettikleri yere gömülürler. {Tirmizî, cenâiz: 32, ibra Mâce, Cenâiz: 65) Bu nedenle Efendimiz o zaman mescidin dışında bulunan Hz. Aişe Validemiz’in evinde vefat ettiği için evin içerisine gömülmüştür.

Hz. Aişe (r.a.)’nın evi ikiye bölündü, birisinde kabir vardı diğer kısmında da kendisi yaşıyordu. Ara sıra kabrin bulunduğu bölmeye de geçtiği olurdu. (Saiıîh-i euhârî Muhtasarı TecrîcH Sarih Tercemesi ve Şerhi, iv. 614) Hatta bazen kendisinden Peygamber (s.a.v.)’in kabrini açıp göstermesi için izin alındığı da olmuştur. Hz. Aişe’nin yeğeni Kasım b. Muhammed: “Anneciğim, bana Rasûlüllah (s.a.v.) ile iki arkadaşının kabrini açsan, dedim. O da açtı, üç kabir gördüm.,.” demiştir. (Ebû oâvûd, Cenâiz: 72) Sonraları nüfusun artması nedeniyle mescid genişletildi. Ömer b. Abdülaziz döneminde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımlanna ait hücreler satın alınıp mescide katıldı, kabirlerin lunduöu mekanı mescidden ayrı tutmak için büyük bir duvar örüldü. Bu nedenie kabirler her ne kadar mescidin içerisinde kalsa da duvarlarla aynlmış oldu.

Açıklamaya çalıştığımız hadis ve benzeri diğer uyanlara dayanarak halk kabre nek yaklaştırılmıyordu, bu nedenle h. 86-95 yıllarında halifelik yapan Emevî Halifesi velid’İn idaresi sırasında kabrin duvarları çökmüş, bu sırada kabrin birinde ayak gö­rülmüştü. Oradakiler bu ayağın kime ait olduğunu bilememişler, Hz. Peygamber (savYn ayağı olduğunu zannetmişlerdir, Buharî bu olayı anlatırken şu bilgilen vermektedir: “Bu hususu bilebilecek birisini bulamadılar, sonunda Un/e b. Zübeyr: “Vallahi bu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ayağı değildir. Olsa olsa Ömer (r.a.)’ın ayağı­dır ” dedi.” (BuhSri, cenâiz: 96) Hücrenin asli vaziyetinin daha o dönemde fazla biline­memesi, türbenin içerisine fazla girilmediğini gösterir.

8u ifadelerden anladığımız, tapınma ve şirke gider endişesiyle halk kabrin bu­lunduğu odadan uzak tutulmuşlardır, hatta şu arıda üç kabirden hangisinin kime ait olduğu bi!e tartışmalıdır. Kabirlerin vaziyet planını anlatan rivayetler birbiriyle çeîiş-kilidir. Buhârî sarihi Bedruddîn Aynî bu rivayetlerden hareketle üç kabrin konumunu altı ayn şekilde tasnif ederek muhtemel şeklilerini çizmiştir. (umdetu’i-Kâri, vıi. ıso)

Hz. Aişe hadisinde görüldüğü üzere kabrin açıkta bırakılmaması, mescid edinilir endişesinden dolayıdır. Bu nedenle kabri şerif devamlı kapalı bulundurulmuştur. Bu­gün dahi ziyaretfer kabirlerin gerisinden yapılmaktadır. Üç kabrin tam olarak tespit edilememesi daha ilk yüzyılda ortaya çıkmış Efendimiz’İn: “Peygamber kabirlerine” değil de kıbleye yönelinmesi arzusu böylece gerçekleşmiştir.) [346]

316-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s,a.v.): “Allah, Yahudi ve Hıristiyanlar! kahretsin, peygamberlerinin kabirlerini mesddler edindiler, “buyurmuştur. [347]

317-) Hz. Aişe (r.a.) ve Abdullah İbni Abbâs (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’e sekâret hail geldiğinde kendisine ait hamisayı (üzen işiemeu örtüyü) yüzüne örtmeye başladı. Sıcaklık basınca yüzünü açyordu. Kendisi bu du­rumda iken Yahudi ve Hıristiyan la nn yaptıklarından sakındırmak için: “Al­lah’ın laneti Yahudi ve Hıristiyanların üzerine olsun. Peygamber­lerinin kabirlerinimesddleryaptılar, “buyurdu” demişlerdir. [348]

318-) Osman b. Affan (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’in mescidini geniş­letirken halkın kendisi hakkında konuştuğunda: “Siz biraz bu işi büyüt­tünüz. Ben Peygamber (s.a.v.)’ “Kim Allah’ın rızasını isteyerek bir mescid yaparsa Allah da kendisi için cennette bir benzerini yapar, “diye buyururken işittim.” demiştir. [349]

319-) Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’ın oğlu Mus’ab: “Babamın yanında namaz kıldım ve (rukûda) iki avucumu birleştirip iki uyluğumun arasına koydum. Babam bana böyle yapmayı yasakladı ve: “Biz böyle yapardık, sonunda böyle yapmak yasaklandı, ellerimizi dizlerimizin üzerine koy­mamız emredildi.” dedi” demiştir. [350]

320-) İbni Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) namazda iken kendisine selâm verirdik. O da selâmımıza karşılık verirdi. (Habeşistan hicre­tinden sonra) Necâşî’nin yanından döndüğümüzde kendisine seiâm verdik, selâmımıza karşılık vermedi. (Bunu kendisine söylediğimizde): “Şüphesiz na­maz içerisinde (selâmdan daha önemli, Allah ile) bir meşguliyet vardır” buyurdu.” demiştir. [351]

321-) Zeyd b. Erkam (r.a.)’dan gelen bir rivayette: “Hz. Peygam­ber (s.a.v.) döneminde namazda konuşurduk. Birimiz arkadaşıyla bir haceti konuşurdu sonunda: «Namazları ve orta namazı koruyun, Allah’a gönülden bağlı ve saygılı olarak namaza durun.» (Bakara: 238) ayeti indi artık namazda konuşmamakla emrolunduk.” demiştir.

(Bu iki hadisten anlaşılan bazı namaz erkanlarında tedrici uygulamanın olduğudur. 234. hadiste de et-Tehiyyatü… duasının nasıl uygulandığı buna işaret etmektedir.) [352]

322-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) kendisi­nin bir haceti için beni göndermişti. Ben hemen gittim, hacetini yerine getirip geri döndüm ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldim, kendisine se­iâm verdim, ama selâmımı almadı. Kalbime bir şey düştü ki, bunu en iyi Allah bilir. İçimden: “Herhalde Rasûlüllah (s.a.v.) ben yavaş dav­randım diye bana danldı mı ki?” dedim, tekrar selâm verdim, bana yine cevap vermedi, bu sefer kalbime öncekinden daha ağır bir şey düştü. Sonra yine bir selâm verdim, bu defa selâmımı aldı ve: “Benim na­maz klimam, selâmını almama mani olmuştur.” buyurdu. Kendisi bineği üzerinde, kıbleden başka bir yöne yönelmiş vaziyette idi. [353]

323-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dün gece cinlerden bir ifrit namazımı kesmek için ansızın karşıma çıktı. Ama Allah hemen ona karşı bana güç verdi. Ben de onu mes­cidin direklerinden bir direğe bağlayıp sabaha çıktığınızda he­pinizin onu seyretmesini istedim ancak kardeşim Süleyman’ın «Rabb’im beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye na­sip olmayan hükümranlık ver. »(ssd: 35) sözünü hatırladım (bırakı-verdim)” buyurmuştur. [354]

324-) Ebû Katâde el-Ensârî (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Kızı Zeyneb’in, Ebû’l-Âs’dan oima kızı Ümâme’yi (omuzunda) taşıyarak namaz kı­lardı, secde ettiğinde onu yere kor ayağa kalktığında (omuzuna) yüklerdi.”

(Kız çocuklarının utanç vesilesi olarak görüldüğü bir zamanda Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) bu tabuyu yıkarak kız çocuğu olan torunu Ümâme’yi en kut­si bir konumda, namazda Rabb’inin huzurunda omuzunda taşımıştır.) [355]

325-) Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.)’dan. Birtakım kimseler Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in minberinin yapıldığı ağaç konusunda tartıştılar. Bunun üzeri­ne konuyu kendisine sordular. O da: “Vallahi ben onun neden olduğunu biliyorum. Ben onun konulduğu ilk günü de, Rasûlüllah (s.a.v.)’in üzerine ilk defa oturduğu günü de gördüm. Rasûiüllah (s.a.v.) falanca kadına ha­ber saldı -Sehl (r.a.) kadının ismini de vermiştir-: “Marangoz kölene, halka konuştuğum zaman üzerine oturacağım tahtalardan bana bir şey yapmasını söyle”‘buyurdu. Kadın emretti. O da (Medine yakınlarında ağaçlık mera olan) Gâbe’nin ılgın ağacından onu yapıp getirdi. Kadın bunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e gönderdi. O da emretti ve işte şuraya konuldu. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.)’in üzerinde namaz kıldığını gördüm. Kendisi minberin üzerinde iken tekbir aldı ve yine üzerinde iken rukûya gitti sonra geri geri gelip indi ve minberin dibine secde etti. Namazı bitirdiğinde halka döndü ve: “Ey insanlar! Bu yaptıklarımı sadece namazımı öğrenip, bana uy asınız dîye yaptım ” buyurdu. [356]

326-) Ebû Hureyre (r.a.): “Bir kimsenin elini böğrüne koyarak na­maz kılması yasaklanmıştır. demiştir. [357]

327-) Muaykıb (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in secde ettiği yerdeki toprağı düzelten bir kimseye: “Bunu yapacaksan, bir defada yap.buyurduğunu rivayet etmiştir. [358]

328-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), kıble duva­rında bir tükrük gördü ve onu kazıdı, sonra cemaate döndü ve: “Biri­niz namaz kıldığında kıble tarafına tükürmesin. Çünkü o, na­maz kıldığında Allah onun kıblesîndedir.”buyurdu. [359]

329-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), mesci­din kıblesinde balgam görmüş ve hemen bir taş alarak onu kazımış sonra bir kimsenin önüne veya sağına tükürmesini yasaklamıştır. An­cak soluna veya sol ayağının altına tükürebilir. [360]

330-) Ebû Hureyre (r.a.) ve Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatırlar: “Hz. Peygamber (s.a.v.), mescidde balgam gördü ve hemen bir taş a-larak onu kazıdı arkasından: “Biriniz tükürecekse, asla ne önüne ne de sağına tükürsün! Soluna veya sol ayağının altına tükür-sün. “buyurdu.” [361]

331-) Âişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), kıble duvarında tü­kürük veya sümük görmüş ve onu kazımıştır. [362]

332-) Enes (r.a.) anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.) mescidin kıble duvarında tükrük gördü. Bu, etkisi görülecek derecede kendisini üzüp öfkelendirdi. Hemen kalkıp onu eliyle ufalayarak kazıdı ve: “Sizden biriniz namaza durduğunda o kimse Rabb’ine yalvarır yahut Rabb ‘i kendisiyle kıble arasında bulunur. Bu sebeple sizden bi­riniz sakın kıblesine tükürmesini Ancak tükürecek olursa sol tarafına veya ayağının altına tükürsün.” buyurdu ve elbisesinin ucunu eline alıp tükürdü sonra bir kısmını diğer kısmı üzerine büküp dürdü ve: “Ya da böyle yapsın “buyurdu. [363]

333-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Mescidde tükrük/ balgam bulunması bir hatadır. Bu hatanın giderilmesi (keffâreti) ise toprakla kapatmaktır, “buyurdu” demiştir.” [364]

334-) Enes (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ayakkabısıyla namaz kılar mıydı?” diye sorulmuş, o da: “Evet” demiştir. (Bilindiği gibi namaz kılan kimsenin gerek kendisinde ve üzerindeki eşyalarda gerekse namaz kıldığı yerde dinin pis kabul ettiği şeylerin bulunmaması gerekir, e-ğer bu şeyler var İse namaz geçerli değildir. Namaz kılan bir kimsenin ayakkabı­larında dinin pis kabul ettiği şeyler yok ise ayakkabıyla namaz kılmada bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde mescid günümüzdeki gibi sergilerle dö­şenmiş değildi, toprak olan zeminde namaz kılınıyordu. Aslında temiz olan yeryü­zünün her tarafında namaz kılmamız için bize izin verilmiştir. (307. hadise bakınız) Bu nedenle temiz oian tüm yeryüzünde namaz kıiınabilir. Arabistan topraklannda sıca­ğın etkisiyle üzerinde fazla pislik kalmıyor kuruyup gidiyordu. Bu nedenîe toprak ge­nellikle temiz oluyor ve bu topraklar üzerinde gezen kimselerin ayakkabılsn da dinin pis saydığı şeylere fazla bulaşmıyordu.

Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yahudilere muhalefet ediniz, çünkü onlar ne ayakkabıları ile ne de mestleriyle namaz kılarlar,” buyur­muştur. (Ebû Dâvûd, saiât: 88) Allah Teâlâ’nın: «Ey Mûsâ, şüphesiz Ben senin Rabb’inim, ayakkabılarını çıkar! Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın» (Tâhâ: 11-12) buyurması nedeniyle muhtemel ki Yahudiler ayakkabılarıma ibadet yapmıyorlardı. Bu nedenle Efendimiz (a.s.) bunlara muhalefet etmek için ayakkabıy­la da namaz kılınmasını tavsiye etmiştir. Kendisi ayakkabıyla da ayakkabısız da na­maz kılmıştır. (Ebû Dâvûd, saiât: 88} Onun bu tavsiyesinin sünnet mi yoksa bir ruhsat mı olduğu konusunda değişik yaklaşımlar vardır. Hatta bazı fıkıh kitaplarında bu hadis­ten hareketle ayakkabıyla namaz kılmanın daha faziletli olduğu belirtilir.

Ancak günümüzde Yahudi ve Hıristiyanlann ayakkabıyla ibadet ettikleri göz önünde bulundurulursa, ayakkabıyla namaz kılmanın onlara muhalefet için tavsiye edilmesinden dolayı bugün ayakkabıyı çıkanp ibadet etmek daha isabetli olur kana­atindeyiz. Nitekim Ebû Dâvûdu şerheden Sehârenfûri de bu konuya dikkat çekmek­tedir. Bezlü’l-Mechûd, IV. 321) [365]

335-) Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisine ait “Hamîsa” (demlen üzen işlemeli örtüde) namaz kıldığını ve örtünün işlemelerine gözünün iliş­tiğini namazdan ayrıldığında: “Şu hamîsamı, Ebû Cehm’e götürün ve Cehm’in (işiemesîz örtü olan) enbicâniyyesini getirin. Çünkü biraz °nce hamîsa beni namazda oyaladı” buyurdu” demiştir. [366]

336-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Eğer ak­şam yemeği önünüze konu/muş, bu sırada akşam namazına ka­met getirilmiş ise siz akşam yemeğine başlayınız.” buyurmuştur. [367]

337-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Rasülüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Eğer akşam yemeği önünüze konulmuş ise akşam namazını kılmadan önce yemeğe başlayınız. Acele edip akşam yemeğinizi bırakmayınız.” [368]

338-) Âişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Eğer akşam ye­meği önünüze konulmuş, bu sırada akşam namazına kamet getirilmiş ise siz akşam yemeğine başlayınız.” buyurmuştur.[369]

339-) İbnİ Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “Eğer birinizin önüne akşam yemeği konulmuş, bu sırada akşam namazına kamet getirilmiş ise siz akşam yemeğine başlayınız. Acele edip akşam yemeğinizi bırakmayınız, “buyurmuştur. [370]

340-) İbni Ömer (r.a.)’da. Rasûlüüah (s.a.v.): “Kim şu yeşilliği yeise kokusu gidene kadar mescidlerimize asla yaklaşmasın” buyurmuştur. Yeşillikle, sarımsağı kasdetmiştir. [371]

341-) Enes (r.a.)’a sarımsak sorulmuş, oda: “Rasûlüliah (s.a.v.): “Kim, şu bitkiyi yerse bize yaklaşmasın, namazı bizim yanı­mızda kılmasın”buyurdu.” demiştir[372]

342-) Câbir b. Abdullah (r.a.): “Hz, Peygamber (s.a.v.) sarımsağı kastederek: “Kim şu bitkiyi yerse mescidlerimizde bize gelip gitmesini”buyurdu.” demiştir.

Hadisi rivayet eden: “Câbir (r.a.)’a: “Bu bitkinin neyini kastedi­yor?” dedim.”Çiğ sarımsaktan başkasını kastettiğini zannetmiyorum.” dedi.” demiştir.

“Kokusunu kastetti.” şeklinde de söylenilmiştir. (Kokusu etraftakilere rahatsızlık veren sarımsak, soğan, pırasa ve benzer bazı sebzeler hakkında hadislerde sakındmcı ifadelerin bulunduğunu görmekteyiz. Asîında bu sebzeler insan sağlığı için oldukça faydalı bitkilerdir. Yapılan araştırmalar bu bitki­lerin sağlık açısından önemini ortaya koymuştur. Bu sebzeler hakkındaki hadisler in­celendiğinde bunların haram olmadığı, etrafı rahatsız eden kokusu nedeniyle sakın-dırıldığını görmekteyiz. “Sarımsak kokusu ile bize eziyet vermesin.” bu-yrulmuştur. (Müsijm/ MesScıd: 71) Bu gerekçeden hareketie, kokularının giderilmesi ha­linde yenilmesinde sakınca görülmemiştir. “Eğer bun/an yemen/z gerekiyorsa, pişirerek (kokusunu) öldürünüz.” buyrulmuştur. (Ebû Dâvûd, Efime: 40) Aynı sözü Hz.

Ömer (r.a.) da Söylemiştir (Müslim, Mesâdd: 71, İbni Mâce, Efime: 19) [373]

343-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.), şöyle buyurdu, demiştir: “Namaza çağrı yapıldığında şeytan yellenerek ezanı duyamayacağı kadar uzağa çekilir. Ezan bittiğinde geri gelir. Namaza kamet getirildiğinde tekrar dönüp çekilir. Kamet bit­tiğinde tekrar gelir sonunda kişi ile kalbi arasına girer ve: “Şunu hatırla, bunu hatırla” diyerek aklında olmayanları söy­ler, nihayet bu kimse kaç rekat namaz kıldığını bilemez olur. Bu nedenle, biriniz üç mü, dört mü gibi kaç rekat kıldığını bilemezse oturduğu zamanda iki secde yapsın “[374]

344-) Abdullah b. Buhayne (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.), bize na­mazlardan birisinde iki rekat namaz kıldırdı sonra oturmayıp ayağa kalktt. Cemaat de onunla birlikte ayağa kalktı. Namazını bitirdikten sonra selam vermesini gözledik ama o, tekbir alıp oturduğu yerde iki secde yaptı sonra selam verdi.” demiştir.

Diğer bir rivayette “Unutmuş olduğu oturuşunun yerine kendisiyle birlikte cemaat de secde etti” şeklinde ifade vardır. [375]

345-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kıl­dırdı. -Hadisi bize rivayet eden ravi İbrahim en-Nehaî: “Bilmiyorum eksik m” kıldı fazla mı kıldı” demiştir, Selâm verdiğinde kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, namaz konusunda yeni bir şey mi geldi?” denildi. Rasûlüliah (s.a.v.): no da nedir?” buyurdu. Kendisine: “Şöyle, şöyle namaz kıldır-in dediler. Hemen iki ayağını diz üzere kıvınp büktü (teşehhüde oturdu) kıble-yonelip iki defa (yamima) secdesi yaptı. Sonra selâm verdi, yüzünü bize çevirdiğinde: “Şunu bilin ki eğer namaz konusunda yeni bir şey gelmiş olsaydı onu mutlaka size bildirirdim. Ancak ben de sizin gibi insanını, sizin unuttuğunuz gibi unutabilirim. Eğer unutur­sam bana hatırlatın. Sizden biriniz namazında şüpheye düşerse doğruyu araştırsın, ardından buna göre namazını tamamlasın, sonra da selâm verip ikisecde yapsın”buyurdu.” demiştir,

(Hadiste imamın namazda yanıldığı, cemaatin bunun üzerine imamla konuştuğu arkasından namazdan çıkılmaya yanılma secdesine gidildiği hükmü çıkmaktadır. Buna göre imam ve cemaat namazda yanılma ile ilgili konuşma yaptığında namazın bozulma­yacağı anlaşılır. Diğer taraftan namazda yanılma olursa konuşma değil de teşbih veya el grpma sekliyle imamın uyarılmasını bildiren hadisler de vardır. (408. hadise bakınız. 408. hadis­te ei çırpmanın kadınlara mahsus olduğu belirtilir,) Bu nedenle konu ihtilaflıdır. Hanefîler yanılmanın teşbih, tekbir, tehlil veya ayet okuma ile düzeltilebileceğini söylemişler. Ebû Dâvûd ve Nesâfnin de rivayet etöği Müslim’de geçen uzun hadisteki; “Bu namaz ki insanların kelamı, içerisinde uygun düşmez. Ancak Teşbih, Tekbir ve Kur’ân okumak uy­gun olur… “ifadesini delil getirmişler ve yukandaki hadis -je benzerlerinin, namazda ko­nuşmanın yasaklanmasından Önce olduğunu söylemişlerdir. (umdetuTKâri, Aynî, îti. 392) Na­mazda konuşma ilk dönemde caiz iken sonralan bu kaldırılmıştır. Bu konuda Tirmizî de “Namazda konuşmanın kaldırılması babı” altında bir bölüm açmıştır. (Tirmra: saiât 293. 624. hadis de namazda konuşma ve selamlaşmanın kaldırıldığını ifade eder,) [376]

346-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) bize öğle veya i-kîndi namazından birisini iki rekat kıldınp selâm verdi. Arkasından ayağa kalkıp mesddde uzatılmış ağaç parçasına doğru öfkeli bir şekilde ayakta yaslandı, sağ elini sol elinin üzerine koyup parmaklarını birbirine birleştirdi ve sağ yanağını da sol elinin dışına koydu. Acele edenler mescidin kapıla­rından çıktılar. Oradakiler: “Namaz kısalüldı mı?” dediler. Topluluğun içeri­sinde Ebû Bekir ve Ömer de vardı ama Rasûlüllah ile konuşmaktan korktu­lar. Yine içlerinde kollarının uzunluğundan dolayı kendisine Zülyedeyn de­nilen bir kimse de vardı.”Ey Allah’ın Rasûlü unuttun mu yoksa namaz mı kısaltıldı?” dedi: “Unutmadım namazda kısaltılmadı!”buyurdu. Arka­sından: “Zülyedeyn’in dediği gibi midir?” buyurdu.”Evet” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.) öne geçti ve terk ettiği rekatian kıldı, sonra selâm verdi. Arkasından tekbir alıp namazdaki secdesi kadar veya daha uzun secde yaptı, sonra başını kaldırdı ve tekbir aldı. Sonra tekrar tekbir alıp namaz­daki secdesi kadar veya daha uzun secde yaptı, arkasından başını kaldırdı ve tekbir aldı sonra da selâm verdi.” [377]

347-) ibni Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) bize içerisinde secde bulunan sure okur ve secde yapar, biz de secde yapardık, hatta kimimiz alnını koyacak yer biie bulamazdı.” demiştir. [378]

348-) Abdullah b. Mes’Od (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,) Mekke’de İken “Neon” Suresi’ni okudu ve secdeye gitti, kendisiyle birlikte orada olan herkes secdeye gitti ancak yaşiı bir adam dışında: O bir avuç kum veya toprak alıp, kendi alnına koydu ve: “Bu, benim için yeterlidir.” dedi. Daha sonralan bu ihtiyarın kâfir olarak öldürüldüğünü gördüm.” deınişör. (Buhâr nin getirdiği diğer rivayette secdeye kapanmayan bu yaşlı adamın İsmi­nin ileri gelen Kureyş kâfirlerinden olan Ümeyye b. Halef olduğu belirtilir. Buharı, Kitâbu Tefsîri’l-Kur’ân: Kamer: 62) [379]

349-) Zeyd b. Sabit (r.a.)’dan. Kendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Necm Suresi’ni okumuş ama burada secde etmemiştir. [380]

350-) Ebû Hureyre (r.a.): “Ebû Kasım (s.a.v.)’irı arkasında yatsı namazı kıldım. “Îza’s-Semâu’n şekkat” Suresi’ni okudu, secde aye­tinde secde etti, ben de ona kavuşana değin bu secdeyi hep yapaca­ğım.” demiştir. [381]

351-) İbni Abbâs (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)in namaz kıldırmasını bitirdiğini tekbir seslerinden anlardım” demiştir. [382]

352-) İbni Abbâs (r.a.): “Cemaat farz namazdan ayrıldığı sırada zikirle sesi yükseltmek Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde vardı, bu yüksek sesli zikirleri duyduğumda bununla cemaatin namazdan ayrıldı­ğını bilirdim.” demiştir.

Abbâs (r.a.), yaşt küçük sahabilerdendi. Çocuk olduğundan dolay: cema-E k’İirtac!lğl zamanlarda mescidin dışarısında iken cemaatle namazın sona şekilde anladığını ifade etmiş olması muhtemeldir.) [383]

353-) Aişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Medine Yahudilerden iki kad!n benim yanıma geidi ve: “Kabirdekiier, kabirlerinde a a uğrarlar” dediler. Ben onlara karşı çiküm ve bir türlü kabul etmedim, onlar da yanımdan ayrımdılar. Arkasından Rasûlüilah (s.a.v.) yanıma geldi. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûiü, Medine Yahudilerden iki ihtiyar Yahudi kadın benim yanıma geldi ve; “Kabirdekiler, kabirlerinde azaba uğrarlar” söylediler.” dedim. Rasûlüilah (s.a.v.): “Doğru söy­lemişler, kabirdekiler öyle bir azap görürler ki, bunu hayvanlar işitir.”buyurdu. Bundan sonra kendisinin, hiçbir namazda kabir aza­bından sığınmadığım görmedim”[384]

354-) Âişe (r.a.): “Rasûlüilah (s.a.v.)’i, namazında Deccâi fitnesin­den sığınırken işittim” demiştir[385]

355-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüilah (s.a.v.): “Allahümme innî eûzü bike min Azâbi’l-Kabri, vemin Azâbi’n-Nâri, vemin fitneti’l-Mehyâ ve’l-Memât vemin fitneti’l-Mesîhi’d-Deccâl(=Allah’ım ben, kabir azabından, cehennem azabından, ölüm ve hayat imtihanından, Mesih Deccâi fitnesinden imtihanından Sana sığınırım)” diye dua e-derdi” demiştir. [386]

356-) Hz. Peygamber (s.a.v.)”in hanımı Hz. Aişe (r.a.)’dan Rasûlüilah (s.a.v.)’in namazda şöyle dua ettiği bildirilmiştir: “Allahümme eûzübike min Azabi’l-Kabri ve Eûzübike min Fitneti’l-Mesihi’d-Deccâl ve Eûzübike min Fitneti’l-Mahyâ ve Fitneti’l-Memât Allahümme innî Eûzübike mine’l-Me’semi ve’l-Mağrami(=Allah’ım, ben; kabir aza­bından Sana sığınırım. Mesih Deccâi imtihanından Sana sığınırım. Ha­yatın fitnesinden / imtihanından ve ölümün fitnesinden imtihanından Sana sığınırım. Allah’ım, ben; günaha dalmaktan, borca düşmekten Sana sığınırım.)” birisi kendisine: “Neden borçtan dolayı çokça Allah’a sığınıyorsun?” dedi. O da: “Bir adam borçlandığında söz söyler ama yalan söyler, söz verir ama, sözünde durmaz.” buyurdu.

(Söz konusu dualar 234. hadiste: “Sonra da kendisinin beğendiği duayı seçerek dua eder.”ifadesiyle “et-Tehiyyâtü…” duasından sonra okunacak dua­dır. Hanefîlerin okuduğu “Rabbena…” duaları da bu yerde okunur. “Rabbena…” duaiarı Kur’ân-ı Kerim’den alınmış duadır. {Bakara: 201, ibrahim: 40-41)) [387]

357-) Muğîra b. Şu’be (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her farz na­mazın sonunda: “Lâ ilahe illa/lâhu vahdehü lâ şerike lehü, lehü’l-Mülkü ve lehu’l-Hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir. Allahümme lâ mania Hmâ e’tayte velâ mu’tlye limâ mena’te ve lâ yenfeu ze’l-Ceddi minke’l-Cedd(=Jek olan Allah’tan başka İlah yoktur, Onun orta­ğı yoktur, mülk hakimiyet Onundur, övgü Onadır. Onun her şeye gücü yeter. Allah’ım, Senin verdiğine engel olacak hiçbir şey yoktur. Senin engel olduğunu da verebilecek yoktur. Senin yanında zenginin zenginliği fayda vermez. Zenginlik Senden gelir.)” derdi.” demiştir. [388]

358-) Ebû Hureyre (r.a.): “Fakir kimseler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldiler ve: “Servet sahipleri en yüce dereceleri, kalıcı nimeti alıp gö­türdüler. Onlar bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyorlar, buna ilaveten kendilerinin fazladan malları vardır ki bununla haccediyorlar, umre yapıyorlar, cihad edip sadaka veriyor­lar.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bakın size bir şey bildiriyo­rum ki, eğer bunu alırsanız sizi geçenleri yakalarsınız, sizden sonra yaşayanlardan hiçbir kimse size yetişemez, içinde bu­lunduğunuz kimselerin en hayırlısı olursunuz ancak bunu on­lar da yaparsa bu hariç. Her namazın arkasında otuz üç defa “Sübhânallah”, “el-Hamdülillah”, “Allahüekber” diye zikreder­siniz.”‘buyurdu.” demiştir.

(Hadisi anlatan Sümey): “Aramızda ihtilafa düştük, bazımız: “Otuz üç Sübhânallah, otuz üç el-Hamdülillah, otuz dört Allahüekber diyeceğiz” aedı. Ben de (hadîsi bize anlatan Ebû sâiih’e) döndüm, o da: “Hepsinden otuz uç olana kadar “Sübhânallah, el-Hamdülillah, Allahüekber” dersiniz.” dedi.” demiştir.

(Hadisin son kısmındaki ifadenin kime ait olduğu açık değildir, cümlenin geli­şinden bunun Ebû Hureyre (r.a.)’a ait olduğu anlaşılabilir. Ancak Müslim’in getirdiği (esacıd: 142) Gayette sayılar hakkındaki konuşmanın, ravilerden Sümey ile Ebû Salih masında geçtiğini görmekteyiz.

“Ali Jffr nama2ln arkasında otuz üç defa “Sübhânallah”, “el-Hamdüliffah” duadan otuz üç defa olmak r3ma mamıntn 99 olacağı anlaşılabileceği gibi, her birinden 11 defa olmak üzere «marnının 33 olabileceği de anlatabilir. Diğer rivayetlerde bu duaların sayısı hakkında yukarıdaki sayının dışında başka ifadeler de vardır, 6, 10, 11, 25, 70, 100 gibi. Aynfye göre sayıfardaki değişikliğin nedeni, bunların söylendiği şahıslann değişik, konumların farklı olmasından dolayıdır. Umdetu’i-Kâri, V. 203) [389]

359-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) başlangıç tekbiri ile kıraat arasında susardı: “Ey Allah’ın Rasûlü anam-babam sana feda ol­sun, tekbir ile kıraat arasındaki susman sırasında ne söylüyorsun?” de­dim: “Allahümme bâidnî ve beyne hatâyâye kemâ bâadte beyne 7-Meştikı ve’l-Mağribi. Allahümme nekkınî mine’l-Hatâyâ kemâ yünakkâ’s-Sevbu’l-Ebyadu min^’d-Denesi. Allahümme’ğsil hatâ­yâye bi’l-Mâi ve’s-Selci ve’l-Berdî {=Allah’ım! Senimle günahlarımın (hatalarımın) arasını, doğuyla batının arasını uzaklaştırdığın gibi uzak­laştır. Allah’ım! Beyaz elbisenin kirden arındırıldığı gibi beni de günah­lardan (hataiardan) arındır. Allah’ım günahlarımı (hatalarımı) su ile, kar ile ve dolu iie yıka” derim, “buyurdu” demiştir. [390]

360-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Namaz için kamet getirildiğinde koşarak gelmeyiniz, ağır başlı olarak ge­liniz, (imam ne) neye yetişirseniz onu kılınız, kılamadığınızı so­nunda tamamlayınız. Şüphesiz ki, biriniz namaza doğru yönel­diğinde namazda sayılır ” buyurmuştur. [391]

361-) Ebû Katâde (r.a.) anlatır: “Biz, Hz, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte namaz kılıyorduk, birden telaşlı erkek sesleri duydu. Namazı kıldıktan sonra: “Ne yapıyordunuz?” buyuröu.”Namaza yetişmek için acele ettik” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Böyle yapmayın! Ala­maza geldiğinizde sükunet üzere olun. Nerede namaz; ulaşır­sanız hemen kılıverin, kı/amayıp kaçırdığınız (rekatları da) tamam’ fayın, “buyurdu.” demiştir. [392]

362-) Yine Ebû Katâde (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.): “Namaza ka­met getirildiğinde beni görene değin namaza kalkmayınız.”buyurdu” demiştir. [393]

363-) Ebû Hureyre (r.a.): “Namaz için kamet getirildi, ayakta saflar dü-eltildi ardından Rasûlüllah bizim yanımıza çıktı. Namaz kıldırdığı yere dur­duğunda kendisinin cunüp olduğunu hatJriadı bize: “Sizyerinizde durun” dedi dönüp boy abdesti aldı arkasından başından sular damlayarak yanımıza aktı ve tekbir aldı, biz de kendisiyle namaza durduk” demiştir. [394]

364-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüilah (s.a.v.): “Kim, imamla birlikte kılman namazın bir rekatına yetişirse o namaza yetiş­miş olur. “buyurmuştur. (“o namaza yetişmiş olur” demek, cemaat sevabına yetişmiş demektir.) [395]

365-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle buyurmuş­tur: “Kim, Güneş doğmadan önce sabah namazından bir rekata yetişirse sabah namazına yetişmiş olur. Kim, Güneş batmadan önce ikindi namazından bir rekata yetişirse ikindi namazına yetişmiş olur.” [396]

366-) Ebû Mes’ûd el-Ensârî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’i eliyle beş vakit namazı sayarak şöyle buyururken işittim demiştir: “Cebrail İndi ve bana imam oldu. Kendisiyle birlikte namaz kıldım. Son­ra yine kendisiyle birlikte namaz kıldım. Sonra yine kendisiyle birlikte namaz kıldım. Sonra yine kendisiyle birlikte namaz kıldım. Sonra yine kendisiyle birlikte namaz kıldım.” [397]

367-) Ömer b. Abdülaziz bir gün namazı geciktirmişti. Urve b. Zübeyr yanına girdi ve şunları bildirdi: “Muğîra b. Şu’be, Irak’ta vali İken bir gün namazı geciktirdiği sırada yanına Ebû Mes’ûd el-Ensârî (r.a.) girdi ve: “Ey Muğîra bu ne haldir? Cebrail (a.s.) indi ve namaz kıldı. Rasûlüllah (s.a.v.) de namaz kıldı. Sonra bir namaz daha kıldı. Rasûlüllah (s.a.v.) de na-maz klidl- Sonra bir namaz daha kıldı. Rasûlüllah (s.a.v.) de namaz kıl-dl- Sonra bir namaz daha kıldı. Rasûlüllah (s.a.v.) de namaz kıldı. Sonra bır namaz daha kıldı. Rasûlüllah (s.a.v.) de namaz kıldı ve: “Bununla emtoiundum, “buyurdu. Sen bunu böyle bitmedin mi?” dedi. (Hadisimizde görüldüğü gibi günde beş vakit namaz kıldığı belirtilmektedir.) [398]

368-) Âişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), ikindi namazını Güneş benim odamda görünür iken ve gölge henüz (odamın duvarına) dönmemiş­ken kılardı.” demiştir. [399]

369-) Ebû Hureyre (r.a.) : “Rasülüllah (s.a.v.): “Sıcak şiddet­lendiğinde namazı serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddetlen­mesi cehennemin kaynamasından dolayıdır, buyurdu.” demiştir. [400]

370-) Ebû Zer el-Ğıfârî (r.a.) anlatır: “Bir seferde Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte idik. Müezzin öğle ezanı okumak istedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Serinliği bekle” buyurdu. Sonra yine ezan okumak istedi: “Serinliğibekle”buyurdu. Sonunda tepelerin gölgeleri­nin Olduğunu gördük. (Namazı öyle kıldık) [401]

371-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sıcak şiddetlendiğinde namazı serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şid­detlenmesi cehennemin kaynamasından dolayıdır. Cehennem Rabb’ine: “Ey Rabb’im bir kısmım bir kısmımı yedi” diye şika­yette bulunmuş, bunun üzerine cehenneme, bir nefes kış a-yında, bir nefes de yaz ayında olmak üzere iki nefese izin ve­rilmiştir. Duyduğunuz sıcağın en şiddetlisi ile soğuğun en şid­detlisi işte budur, “buyurmuştur. [402]

372-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasülüllah (s.a.v.) ile birlikte namaz kılardık. Bazılarımız sıcağın şiddetinden dolayı secde ettiği yere elbise­nin ucunu koyardı” demiştir. [403]

373-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasülüllah (s.a.v.) ikindi namazını Gü­neş yüksek ve canlı iken kıldırır, arkasından birimiz (Medine civarında iki mır ne sekiz mil arasındaki köyler olan) Avali’ye gider ve onlara geldiğinde Güneş hâlâ yüksekte olurdu.” demiştir. Avali’nin bazıları Medine’ye dört mil veya buna yakın mesafededir. [404]

374-) Ebû Umâme b. Sehl (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ömer b. Abdilaziz ile birlikte öğle namazını kıldık, sonra çıkıp Enes b. Malik’in yanına nirdik. Kendisini ikindi namazını kılarken bulduk. Enes b. Malik’e: “Amcacı­ğım bu kıldığın ne namazı?” dedim: “İkindi namazı. Bu namaz, Rasülüllah (s a.v.)ln namazıdır, kendisiyle birlikte iken böyle kılardık.” dedi”[405]

375-) Rafi b. Hadic (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasülüllah (s.a.v.) ile birlikte ikindi namazını kılar sonra bir deve kesilir, on parçaya bölü­nür, sonra pişirilir, biz de Güneş batmadan önce pişmiş eti yerdik.” [406]

376-) îbni Ömer (r.a.) Rasülüllah (s.a.v.)’in: “İkindi namazını kaçıran kimse sanki ailesi ve malı gasbedilip kaybedilen kimse gibidir.”buyurduğunu bildirmiştir. [407]

377-) Ali (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ahzab savaşında Rasülüllah (s.a.v.): “Güneş batana kadar bizi ikindi namazından (orta namazdan) alıkoyup meşgul ettiklerinden dolayı Allah da on­ların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun “diye beddua etti” Diğer bir rivayet ise “Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle dol­dursun”etti. Sonra ikindi namazını akşam ile yatsı ara­sında kıldı” idedir. [408]

378-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Ömer b. Hattab (r.a.) Hen­dek Savaşı sırasında Güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kâfirlerine ağır sözler söylemeye başladı: “Ey Allah’ın Rasûlü, Güneşin neredeyse batacak olduğu vakte kadar ikindiyi kılamadım.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Vallahi ben kılmadım.” dedi ve Buthân’a gittik, namaz abdesti aldı, biz de namaz abdesti aldık. Güneş battıktan sonra ikindi namazını kıldırdı, arkasından akşam namazını kıldırdı.” [409]

379-) Ebû Hureyre (r.a.) Rasülüllah (s.a.v.)’in: “Birtakım Melekler ffeceleyin birtakım Melekler de gündüz nöbetleşe size gelirler.

Bunlar sabah ve ikindi namazında birlikte olurlar. Sonra sizin a-ramzda kalanlar göğe çıkar, Allah kullarını en iyi bilen olduğu halde yine de onlara: “Kullarımı nassl bıraktınız?” diye sorar, on­lar da: “Onlan namaz kılarken bıraktık, yanlarına da namaz kı­larken gelmiştik.” derler” tiye buyurduğunu rivayet etmiştir.[410]

380-) Cerir (r.a.) anlatır: “Hz, Peygamber (s.a.v.)’in yanında bu­lunuyorduk. Bir gece aya baktı ve: “Siz şu ayı zahmetsiz rahat bîr şekilde gördüğünüz gibi Rabb’inizi de göreceksiniz. Eğer Gü­neş doğmadan ve batmadan önce namazdan alıkonuimamak elinizden gelirse bunu yapınız,” buyurdu, sonra da «Güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabb’ini hamd İle teşbih et.» («âf: 39) ayetini okudu. [411]

381-) Ebû Mûsâ (r.a,)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “Kim sabah ve ikindi namazını kılarsa Cennete girer, “buyurmuştur. [412]

382-) Seleme b. Ekvâ (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.), akşam nama­zını güneş batıp perde gerisine indiğinde (ufukta kaybolduğunda) kılardı. [413]

383-) Rafı’ b. Hadic (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte ak­şam namazını kılardık, birimiz namazdan çıktıktan sonra attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.” demiştir, [414]

384-) Aişe (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.) bir gece yatsı namazını gece geç vakte kadar geciktirmişti. -Bu, İslâm’ın (Medine dışına) yayılmasından önce idi Evden çıkmamıştı, sonunda Ömer: “Kadınlar ve çocukiar uyu­dular.” dedi. Bunun üzerine çıktı ve mesciddekilere; “Sizden başka yeryüzü halkından hiçbir kimse şu anda bu namazı bekle’ memektedlr. “buyurdu.” demiştir. [415]

385-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Bir gece yatsı namazını kıldırması için Rasûiüllah (s.a.v,)’i bekledik. Gecenin üçte biri ya­hut biraz dana fazlası geçtikten sonra yanımıza çıkb. Kendisini ailesiyle ilgili bir iş mi yoksa başka bir şey mi meşgul etti bilemiyorduk. Dışan çıktığında: “Siz öyl0 hlr namazı bekliyorsunuz ki, sizden başka bir dine men­sup hiçbir kimse bu namazı beklememektedir. Eğer, ümmetime ağır gelmeseydionlara bu saatte kıtdmrdım”buyurdu. Sonra müez­zine emir verdi, o da kamet getirdi ve namazı kıldırdı.”

Diğer bir rivayet ise “Bir gece Rasûlüliah (s.a.v.) meşgul edildi ve yatsı namazını geciktirdi. Öyle gecikti ki, mescidde uyuyup uyandsk. Sonra yine uyuyup uyandık. Sonra Rasûiüllah (s.a.v.), yanımıza çıktı ve: “Bu gece sizden başka yeryüzü halkından hiçbir kimse şu anda bu namazı beklememektedir, “buyurdu.” şeklindedir. [416]

386-) Sabit el-Bünânfden. Enes (r.a.)’a, Rasûiüllah (s.a.v.)’in yü­züğü soruldu, şöyle dedi: “Bir keresinde Rasûiüllah (s.a.v.), gece yan­sına kadar veya yarısı hemen hemen geçecek vakte kadar yatsıyı ge­ciktirdi sonra geldi ve: “İnsanlar namazı kıldılar ve uyudular. Siz ise namazı beklediğiniz sürece namazda sayılıyorsunuz” bu­yurdu. Kendisinin gümüşten yüzüğünün parıltısını sanki görür gibiyim.” Enes (r.a.), bunu söylerken sol elinin serçe parmağını kaldırmıştır. [417]

387-) Ebû Mûsâ (r.a.) anlatır: “Ben ve benimie birlikte (Yemen’den) gemi­de gelen arkadaşlanm (Medine’de bir vadi dan) “Buthân” arazisinde konaklamıştık. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’de idi. Her gece yatsı namazında bunlardan bir topluluk sırayla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına giderdi. Ben ve arkadaş­lanm bir defasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’e kendisine ait bir işîe uğraşıyor-ken rastiadık. Gece yansf oluncaya kadar namazı geciktirdi. Sonra Hz. Pey­gamber (s.a.v.) gkıp cemaate namaz kıldırdı. Namazı bitirdiğinde hazır bulu­nanlara: “Yerinizde kalın, sevininiz ki sizden başka insanlardan bu vakitte namaz kılan bir kimsenin olmaması veya bu vakitte sizden namaz kılmaması Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetin-endir.” buyurdu. -Ebû Mûsâ (r.a.) iki sözcükten hangisinin söylendiğini bilemiyordu- Ebû Mûsâ (r.a.) devamla: “Rasûiüllah (s.a.v.)’den işittiğimiz Şeyden dolayı sevindik ve yerimize döndük” demiştir. [418]

388-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi (s.a.v,), yatsı namazını bir keresinde gece geç vakte kadar geciktir­mişti. Hatta ha! uyuyup uyandı, sonra yine uyuyup uyandı. Arkasından Ömer b. Hattab: “Namaz!” dedi. Bunun akabinde Allah’ın Peygamberi (s.a.v.), dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a.v.) dışarı çıktı, sanki ben şu anda onu görür gibiyim, eiini başının yarısına koymuş başından sular da mi ly o rd u: “Eğer ümmetime zor gelmeseydi yatsıyı bu şekilde kılmalarım emrederdim.” buyurdu.” [419]

389-) Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) sabah namazı kılar, kendisiy­le beraber mü’min hanımlarda yün ve tiftikten dokunmuş örtülerine bürünmüş olarak cemaatte bulunur, sonra da evlerine dönerlerdi de onları kimse tanıyamazdı” demiştir. [420]

390-) Câbir b. Abdullah (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) öğleyi gündüzün sıcağında, ikindiyi de Güneş beyaz parlak iken, akşamı da aşağı inip battığında, yatsıyı da değişik zamanda kıldırır; eğer cemaati toplanmış görürse erken, şayet geciktiklerini görürse geç kılardı. Sabah namazını ise ortalık ağarmadan kılardı.” demiştir. [421]

391-) Ebû Berze (r.a.)’a, Rasûlüliah (s.a.v.)’İn namazı soruldu, şöyle dedi: “Yatsı namazını gece yarısına kadar geciktirmede bir sakın­ca görmezdi. Bununla birlikte yatsı namazından önce uyumayı, yatsı namazından sonra da konuşmayı/sohbet etmeyi sevmezdi. Öğleyi, Göneş tepe noktasından meylettikten sonra kılardı. İkindiyi ise bir kim­se bir kimse Medine’nin en uzak yerine gider (evine) dönerdi. Bu sırada Güneş hâlâ canlı olurdu. -Hadisi bize aktaran ravi akşam namazı hak­kında ne söylediğini bilemiyorum, demiştir.- Sabah namazını birisi ya-nındakine bakar onu tanıyacak hale geldiğinde kıldınr ve namazda alt­mış ile yüz ayet arası okurdu.” [422]

392-) Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v,)’i: “Cemaatle kılınan namaz birinizin tek başına kıldığı namaza göre yirmi beş kat daha üstündür. Sabah namazında gece melekleri de gündüz melek­leri de toplanır.”diye buyururken işittim” demiştir. Sonra Ebû Hureyre (r a.): “Dilerseniz «…Sabah vakti de namaz kıl. Çünkü sabah vakti de şahitlidir…» (isrâ: 78) ayetini (buna dem olarak) okuyunuz.” derdi. [423]

393-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Cemaatte kılınan namaz yalnız başına kılınandan yirmi yedi derece daha üstündür, “buyurmuştur. [424]

394-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki odun toplamalarını emredeyim, böylece odun yığılsın sonra da namaz kılmalarını emredeyim, namaz için ezan okunsun sonra da bir kimseye emredeyim cemaate imam olsun, sonra geriye çekilip namaza gelmeyen adamlara giderek, üzerlerine evlerini yakayım, diye içimden geçirdim. Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, onlardan birisi eğer yağlı bir kemik ya da güzelinden iki koyun paçası bulacağını bilse yatsıya gelip hazır bulunurdu, “buyurmuştur. [425]

395-) Ebû Hureyre (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu demiş­tir: “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazı ile sabah namazıdır. Eğer yatsı ve sabah namazındaki (sevabı) bilselerdi bu ikisine emekleyerek de olsa gelirlerdi. Namaz kılınmsını emredeyim de namaza durulsun,sonra da birisine emredeyim cemaate namaz kıldırsın ben de yanlarında odun demeti bulu­nan kimselerle namaza gelmeyenlere gidip üzerlerine ateşle elerini yakayım diye içimden geçirdim.” [426]

396-) Mahmud b. er-Rebî (r.a.) anlatır: “Bedir Savaşı’nda bulun­muş Ensar’dan Rasûlüllah’ın ashabından olan İtbân b. Mâlik, Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü ben halkıma namaz kıldırıyorum ‘k gözümü beğenmiyorum (iyi görmüyor) yağmur olduğunda halkımla aramızda bulunan vadiden sel suları akmakta, bu nedenle kendilerine namaz kıldırmak için mescidlerine gidemiyorum. Ey Allah’ın Rasûlü, is­tedim ki bana gelip, evimde namaz kılsan da burayı namazgah edin-sem.” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “İnşaallah söylediği­ni yaparım”buyurdu. İtbân (r.a.) şöyle devam etti: “Ertesi sabah gün yükseldiğinde Rasûlüllah (s.a.v.) Ebûbekir’le birlikte geldi. Rasûlüllah (s.a.v.) izin istedi, ben kendisine izin verdim, oturmayıp eve girdi ve: “Evinin neresinde namaz kılmamı istersin?” buyurdu. Evin bir köşesine işaret ettim, Rasûlülîah (s.a.v.) kalkıp tekbir aldı, biz de kalkıp saf tuttuk. İki rekat namaz kıldı, sonra selâm verdi. Kendisi için yaptı­ğımız hazire (et bulaması) yemeğine alıkoyduk. Eve hanenin erkekle­rinden bir hayli kişi koşuşup toplandı. Onlardan birisi: “Mâlik b. Duhayşin nerede?” dedi, bir diğeri de: ‘:Bu adam münafıktır, Allah ve Rasûtü’nü sevmez” dedi. Bunun üzerine Rasü!üllah (s.a.v.); “Böyle deme! Onun “Lâ ilahe illallah” dediğini görmez misin? Bu sö­züyle Allah’ın rızasını istemektedir.” buyurdu. Adam: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedi. îtbân (r.a.) devamla: “Biz kendisini müna­fıklara karşı tutum ve yaklaşımını, iyi niyetini görürdük. Rasûlüllah (s.a.v.): “Aiiah rızasını isteyerek “Lâ ilahe illallah”diyen kimse­ye Af iah cehennemi haram kılmıştır” buyurdu.” demiştir.

(Hadisteki müjde, değişik hadislerde de geçmektedir. Ancak şu unutulmamalı­dır ki, Aiiah: «Ey insan! seni kerem sahibi Rabb’ine karşı aldatan nedir!»

buyurmaktadır, (infitâr: 6) Yine bazı hadisierde “Lâ ilahe illallah” diyen kimselerin ce-hennem’den çıkarılmaları anlatılır. Bundan “Lâ ilahe illallah” diyen kimselerin de cehenneme girebileceği anlaşılmaktadır. “Lâ Hâne illallah” diyen kimseye Allah’ın cehennemi haram kılması demek, -Aliah daha iyi bilir -cehennemde kâfirler gibi e-bedî kalmaması, günahlannı çektikten sonra veya cehenneme girip günahlarını çe­kerken şefaate nail olarak cehennemden çıkması, cehennemde sürekli kalması ha­ram o!sa gerektir. Bu konuda “Sahîh-i Buhârî Muhtasan Tecrîd-i Sarîh” isimli çalış-mamızdaki 270. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [427]

397-) Mahmud b. er-Rebî (r.a.): ”Rasûlüllah (s.a,v.)’in ben (Ben beş yaşımda iken) evimizdeki kovadan yüzüme su püskürttüğünü hatırlıyorum” demiştir. [428]

398-) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Ninesi Müleyke (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’i kendisi için yaptığı yemeğe davet etmiş, o da bu yemeği yedikten sonra: “Haydikalkın, size namaz kıldırayım” buyurmuştur. Enes (r.a.): “Kullana kullana siyahlaşmış hasırımıza doğru kalkıp su serptim. Ardından Rasûlüilah (s.a.v.) namaza durdu, ben ve Yetim (Damlra b. Ebi Damira, Rasûiüllah (s.a.v.)’ln azatlısı) arkasında safa durduk, İhtiyarnine de bizim arkamıza durdu. Rasûlüllah (s.a.v.) bize iki rekat namaz kıldırdı, sonra evimizden ayrıldı” demiştir. [429]

399-) Meymûne (r.a.): “Ben âdetimi görürken, onun hizasında ol­duğum halde iken de namaz kılar bazen secde ettiğinde elbiseme de­ğerdi. Kendisi hurma lifinden örülmüş küçük hasır üzerinde namaz kı­lardı.” demiştir.[430]

400-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Kişinin cemaatle kıldığı namaz evinde ve çarşı pazarında/iş yerinde (yalnız) kıldığı namazdan yirmibeş derece daha fazladır. Şu bir gerçektir ki sizden biriniz abdest aldığında bunu güzel yapar ve sadece namaz kılmak için mescide giderse, mescide girene değin attığı her adım için Aliah onun derecesini yükseltir tir hatasını siler. Mescide girdiğinde efe kendisini orada tuttuğu sürece namazda olmuş olur, namaz kıldığı yerde durduğu sü­rece ahdestsizük durumu olmadığı zaman melekler kendisi için: “Allah’ım onu bağışla, Al/alt’im ona merhamet et” diye dua ederler, “buyurmuştur. [431]

401-) Ebû Mûsâ (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.): “Namazdaki se­vap açısından insanların en büyüğü derece derece uzaktan yürüyüp gelendir, İmamla beraber namaz kılmak için namazı bekleyen, hemen kılıp da uyuyan kimseden sevap bakımından daha büyüktür, “buyurdu” demiştir. [432]

402-) Ebû Hureyre (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken duyduğunu söylemiştir: “Ne dersiniz? Sizden birinizin kapısında akarsu olsa da her gün beş defa yıkansa bu, onun kirinden deriye bir şey bırakır mı?… Sen ne dersin?” Orada bulunanlar:

“Kirinden hiçbir şey bırakmaz” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah beş vakit namazla hataları siler. “buyurdu. [433]

403-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim, sa­bah akşam mescide gider gelirse Allah, her gidiş gelişinde o kimse için cennette ikramını hazırlar, “buyurmuştur. [434]

404-) Mâlik b. el-Huveyris (r,a.) anlatır: Kavmimden birtakım top­luluk içerisinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldim ve yanında yirmi gece kaldım. Yumuşak ve merhametli idi. Ailemize karşı özlemimizi görünce: “Haydi dönün, onların yanında olun. Onlara İslâm’ı öğretin, namaz kıldırın, namaz vakti girdiğinde biriniz size ezan oku­sun, büyüğünüz de size imam olsun, “buyurdu.” demiştir. [435]

405-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), başını rukûdan kaldırıp: “Semiallahü limen Hamideh Rabbena veleke’l-Hamd” dediğinde birtakım kimselere dua eder, isimlerini sayar ve: “Allah’ım Velid b. Velid’i, Seleme b. Hişâm’ı, Ayyaş b. Ebî Rabia’yı ve Mü’minlerden ezilmek istenilenleri (müstezatları) kurtar. Al­lah’ım Mudar (kabilesine) azabını şiddetlendir, üzerlerine Yusuf Peygamberin dönemindeki kıtlık ve yokluk senelerini gönder” buyururdu. 0 günlerde Mudar kabilesinin doğu tarafındaki halkı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e muhalif idiler. [436]

406-) Ebû Hureyre (r.a.): “Vallahi, Rasûlüllah (s.a.v.)’in namazına yakın (onun namazına en çok benzeyen) bir namaz kılarım.” dedi. Ebû Hureyre (r.a.) öğle, yatsı ve sabah namazlarında (son rekatında) kunut ya­par, mü’minlere hayır dua eder, kâfirlere de lanet okurdu. (Kunut, kelime anlamı oiarak itaat etmek, boyun eğmek, dua etmek anlamlanna gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.) çeşitli zamanlarda ve çeşitli namazlarda bazı özel durumlar için belirli sürede namaz içerisinde özel dua ve bedduada bulunmuştur. Bu uygulamalara kunut denilmekte olup şekli, okunan dua ve yeri hususunda farklı rivayetler vardır. Riva­yetlerin farklılığı uygulamada genişlik olduğunu gösterir, hepsi de sünnettir.) [437]

407-) Enes (r.a.)’a: “Rasûlüllah (s.a.v.) sabah namazında kunut vapti mı?” diye soruldu, o da: “Evet” dedi.”Rukûdan önce mi?” denildi, “Rukûdan sonra kısa bir süre yaptı” demiştir. [438]

408-) Enes (r.a.)’a kunut sorulmuştu: “Kunut yapmıştır” dedi: “Rukûdan önce mi sonra mı?” denildi: “Rukûdan önce” dedi: “Falanca kimse, senin “rukûdan sonra” dediğini bildirdi.” denildi: “Doğru söyleme­miş, Rasûlüllah (s.a.v.) sadece bir ay rukûdan sonra kunut yaptı. Zannedi­yorum şöyle olmuştu: Kendilerine “Kurrâ” denilen yetmiş kadar bir toplu­luğu Rasûlüllah ile aralarında saldırmazlık anlaşması bulunan müşrik bir topluma göndermişti Bunlar beddua ettiği diğer kimselerden ayndır- İşte bu olaydan ötürü Rasûlüllah (s.a.v.) bir ay onlara beddua etti,” demiştir. [439]

409-) Enes (r.a.)’dan gelen diğer bir rivayette: “Hz. Peygamber (s.a.v.) bir ay Ri’l ve Zekvânlılar’a beddua etti” demiştir. (Şehid edilen sahabilerle ile ilgili olarak 1293. hadise bakınız. Kunut, kelime anlamı olarak İtaat etmek, boyun eğmek, dua etmek anlamlarına gelir. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) çeşitli zamanlarda ve çeşitli namazlarda bazı özel durumlar için belirli süreds namaz içerisinde özel dua ve bedduada bulunmuştur. Bu uygulamalara kunut denilmekte olup şekli, okunan dua ve yeri hususunda farklı rivayetler vardır. Riva­yetlerin farklılığı uygulamada genişlik olduğunu gösterir, hepsi de sünnettir.) [440]

410-) Enes (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), kendile­rine ‘Kurrâ’ denilen kimselerden oluşan bir seriye göndermişti. Bu kimsere suikast düzenlendi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bu kimselere üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzülmüş görmemiştim. Sabah namazında bir ay kunut duası o-kudu ve: “Usay kabilesi, Allah ve Rasûlüne isyan etmiştir.” derdi”[441]

411-) imrân b. Husayn el-Huzâî (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v,) ile birlikte bir seferde idik, gecenin sonuna değin yürüdük sonunda yolcuya bundan daha tatlı olamayacak bir uykuya düştük. Öyle ki bizi uy­kumuzdan sadece Güneşin sıcaklığı uyandırmıştı. Uykusundan ilk uyanan alan kimse sonra falan kimse sonra falan kimse sonra dördüncü olarak rner b. Hattab olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) uyuduğunda uykusunda elerin cereyan ettiğini bilemediğimizden kendisi uyanana değin kimse nu uyarmadı. Ömer uykusundan uyanıp da halkın başına gelen şeyi görünce -Kendisi sert mizaçlı birisi idi- Yüksek sesle tekbir getirdi, Hz. Pey­gamber (s.a.v.) sesinden uyanana değin yüksek sesle tekbir getirmeyi sürdürdü. Hz. Peygamber (s.a.v.) uyanınca halkın başına gelen gafleti kendisine anlattılar. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Zararı yok, hareket edin” buyurdu, Hz. Peygamber (s.a.v.) harekete geçti ve biraz yürüdükten sonra namaz için inip abdest suyu istedi, abdest aldı sonra namaz için ezan o-kundu, halka namaz kıldırdı. Namazdan sonra cemaate döndüğünde bak­sa ki cemaatle namaz kılmayıp ayrı duran birisini gördü: “Ey falanca seni ha/k ile birlikte namaz kılmaktan alıkoyan şey nedir?”‘dedi. O da: “Cünüp oldum, su da yok” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Toprağa bak­sana, toprak sana yeter”‘buyurdu. Sonra öa Hz. Peygamber (s.a.v.) yürüdü ardından halk susuzluktan şikayet etti bunun üzerine inip falanca ile Ali (r.a.)’ı çağırdı ve: “Gidip su arayın”‘dedi. İkisi yola çıktı, sonunda bir kadına rastladılar, devesi üzerinde iki büyük su kırbası arasında bulu­nuyordu: “Su nerede?” dediler. Kadın: “Su ile olan sürem dünden bu âna kadardır. Adamiarımiz da yola çktıSar” dedi: “O zaman haydi yürü” dediler. Kadın: “Nereye?” dedi; “Rasüiüliah (s.a.v.)’e” dediler. Kadın: “Su dininden döndü denilene mi?” dedi: “Senin sözünü ettiğin zata, haydi yürü” dediler ve kadını Rasûlüilah (s.a.v.)’e getirip aralarında geçen konuşmayı an­lattılar. Kadının devesinden inmesini söylediler. Hz, Peygamber (s.a.v.) bir kap isteyip su tulumlarının ağızlanndan bu kaba su boşaftû, tulumların a-ğızlarını kapatıp ait ağzını açtı ve halka: “Gelin için ye hayvanlarınızı su/aym”Ğ\Ye seslendi. Dileyen su içti, diliyen de hayvanlarını suladı. So­nunda cünüp oian kimseye de bir kap su verdi ve: “Git bunu üzerine dökün”deö. Kadın ise ayakta durmuş suyuna ne yapıldığını seyrediyor­du. Vallahi su işinden aynldıklannda su tulumlan ilk durumlanndan daha çok su dolu olduğu görülüyordu, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kadın için a-fanızdan bir şeyier toplaym’dedi. Kadın için aralarından Medine hur­ması, un ve hurma kavutu toplayıp erzak yaparak bir elbiseye koydular kadını devesine bindirip önüne erzak doldurduklan elbiseyi koydular, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Suyundan hiçbir şey eksiltmediğimizi biliyor­sun bizisulayan ancak Allah’tır.”buyurdu. Kadın ailesinin yanına ge­cikmiş olarak vardı. Ailesi: “Ey kadın seni geciktiren nedir?” dedi. Kadın:

Tuhaf, İki adam karşıma çıktı ve beni şu dininden döndü denilen adama götürdüler, bu kimse şöyle şöyle yaptı kadın işaret parmağı ile orta par­mağını yer ve göğü işaret ederek yukarıya kaldırdı- Allah’a yemin olsun ki bu kimse şunun ve şunun arasında bulunanların ya en sihirbazıdır yahut böyle değilse o gerçekten Allah’ın Rasûlüdür” dedi. Müslümanlar bundan sonra bu kadının bulunduğu bölgedeki Müşriklere sefer düzenliyorlar ama kadının bulunduğu oymağa dokunmuyorlardı. Kadın bir gün aşiretine: “Bu topluluk size bilerek saldırmıyorlar, Müslüman olmaya ne dersiniz?1′ dedi.

Aşireti de kadının sözünü dinleyip İslâm dinine girdi.”

(Bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)’in iki yönünü görmekteyiz: Beşer yönü ki bu konuda bizden farklı bir tarafı yoktur, uyur, uykusu ağır gelebilir batta namazı kazaya bile kalabilir. Diğer yönü isa ilahi bağlantılarla irtibata geçtiği yönüdür, bu yönü beşerden farklı tamamen insanüstü bir haldir. însan bu duruma erişemez, biz buna mucize demekteyiz yani aciz bırakan.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyuyarak namazının kazaya kaidığı yerden kalkıp ay-ntması hakkında çeşidi izahlar getirilmiştir, İmam Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v.)’in: “Burası, bize şeytamn geldiği yerdir.”şek­lindeki İfadesi bunun sebebini özîü bir şekilde açıklamaktadır. (Müslim, Mesâdd: [442]

412-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim bir namazı kılmayı unutursa hatırladığında kılsın, unutulan bu namazın bundan başka yapılacak keffareti yoktur. «Beni ha­tırlamak için namaz kıl. »frâhâ: h)”buyurmuştur. [443]

6-) Yolculann Namazı ve Namazın Kısaltılması Bölümü

(Kitâbu Safâti’l-Müsâfirîn)

413-) Müminlerin annesi Aişe (r.a.): “Allah namazı farz kıldığında gerek yolculukta gerek ikamette iki rekat olarak farz kıldı, sonra yolcu­lukta iki rekat olduğu gibi kaldı ikamette ise artırıldı.” demiştir. [444]

414-) Hafs b. Âsim b. Ömer b. Hattab’tan. Şöyle demiştir: “Mekke yo­lunda İbni Ömerle birlikte oldum. Kendisi öğle namazını bize iki rekat kıl­dırdı sonra yerine geldi, biz de geldik, konakladığı yerine vardığında oturdu biz de oturduk. Sonra namaz kıldığı yere bir baktı ki orada ayak­ta/namazda bir takım kimseler gördü: “Bunlar ne yapıyor?” dedi: “Nafile namaz kılıyorlar” dedim: “Eğer nafile kılacak olsaydım, farz namazımı tam kılardım. Bak yeğenim, ben yolculukta Rasûlüllah (s.a.v.), ile birlikte ol­dum. Allah, ruhunu alana kadar hep iki rekattan fazla kılmadı. Yolculukta Ömer’le birlikte oldum. Allah, ruhunu alana kadar hep iki rekattan fazla kılmadı. Yolculukta Osman’la birlikte oldum. Allah, ruhunu alana kadar hep iki rekattan fazla kılmadı. Allah: «Allah’ın Rasûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.» : 21) buyurmuştur” dedi”[445]

415-) Enes (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Medine’de öğleyi dört rekat kılmış, ikindiyi Zü’l-Huleyfe’de iki rekat kılmıştır, [446]

416-) Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Medine’den Mekke’ye yolculuğa çıktık. Medine’ye dönene değin (akşam namazı dışında) ikişer rekat, ikişer rekat kıldırıyordu.” demiştir. Kendisine: “Mekke’de bir süre ikamet ettiniz mi?” denildi, o da; “On gün kaldık” dedi. [447]

417-) İbni Ömer (r.a.): “Mina’da Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte iki rekat kıldık. Ebû Bekir ve Ömer ile idaresinin ilk yıllarında Osman ile birlikte İki rekat kıldık. Sonra Osman, namazları tam kıldırdı.” demiştir. [448]

418-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’a: “Osman b. Affan (r.a.) bize Mina’da dört rekat kıldırdı” denildi, o da: “İnnâ lillâh… (öiöm haberi duyui-

duğunda söylenen Bakara: 156. ayetidir) dedi Ve: “RaSÜlÜllah (S.a.V.) İle birlikte

Mina’da iki rekat kıldım, Ebû Bekir (r.a.) ile birlikte de Mina’da iki rekat kıldım, Ömer b. Hattab ile birlikte Mina’da iki rekat kıldım. Keşke nasi­bim dört rekat yerine, kabul edilmiş iki rekat olsaydı.” dedi.

(Yolculukta, namazı kısaltmayı zorunlu görüp-görmemeye dayanan bir ihtilaf vardır. Hz. Osman (r.a.) kısaltmayı bir izin olarak gördüğünden kendisi Mina’da kı-saltmayıp tam kılmıştır. Ona göre bu bir ruhsattır, dilerse tam kılar dilerse kısaltır.

“İnnâ lillâh…” Ölüm haberi duyulduğunda söylenen Bakara: 156. ayetidir. Ab­dullah İbni Mes’ûd (r.a.)’ın Böyle söylemesi, önceki uygulamanın kalkmasını ölüm gibi ifade etmesindendir. Ancak kendisi İhtilaf çıkmaması için Mü’minlerin Emİrİ’nin icraatına İtiraz etmemiş, “Keşke nasibim dört rekat yerine kabul edilmiş iki rekat ol­saydı.” diyerek, gerek Efendimiz’in gerek İ!k iki halifenin uygulamasının devamını is­temiştir. 413. numaralı hadiste Hz. Aişe (r.a.) yolculukta namazın iki rekat olarak devam ettiğini bildirir. Tirmizî: “Uygulama, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından pek çok ilim erbabı ve diğerlerinin nezdinde de bu şekildedir.” çiimki Cuma: 39) diye­rek namazın kısaltılmasına işaret eder.) [449]

419-) Harise b. Vehb (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,) (düşman korkusu olmadığı) en güvenilir olduğu halde Mina’da bize iki rekat namaz kıldırdı.” demiştir.

(Yolculuk sırasında dört rekatlı namazlar iki rekat kılınır. İki rekat kılınması zo­runlu mudur değil midir, bu konuda farklı yaklaşımlar vardır. Bir önceki hadisi delil getiren Hanefîler bunun zorunlu olduğuna meylederler. Bu hadiste “en güvenilir ol­duğu halde” ifadesi vardır. «Yeryüzünde sefere çıktığınızda Kâfirlerin size kö­tülük yapmasından endişelendiğinizde namazı kısaltmanızda bir sorumlu­luk yoktur.» (Nisa: ıoi) ayeti iie, korku varsa, namazı kısa kılmaya izin verilmiştir. Efendimiz (a.s.) ise Mina’da böyle bir endişe yok iken de kısa kılmıştır. Burada na­mazı kısaltmasının sebebi ise yolcu olmasıdır.) [450]

420-) İbni Ömer (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) soğuk veya çok yağmurlu gecede, yolculuk yaparken müezzine ezan okumasını arka­sından: “Namazı barınaklarınızda / evlerinizde kılınız” diye söy-lemesini emrederdi.” [451]

421-) Abdullah b. Haris anlatır: “İbni Abbâs (r.a.) soğuk ve ça-murlu bir 9ünde bize hutbe verdi. “Hayyaalessalâh” sözüne geldiğinde.

Müezzine: “Namaz evlerde (kılınacak)” de” diye söyledi. Halk birbirine baktı, adeta bunu yadırgamalardı. Bunun üzerine: “Herhalde siz bunu yadırgadınız -Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kasdederek- bu, benden daha hayırlı bir kimsenin yaptığı bir uygulamadır. Şüphesiz bu (Cuma namazı) farzdır, ama ben sizi sıkıntıya sokmak istemedim.” dedi.” [452]

422-) Yine İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) deve üzerinde de vitir namazı kılardı” demiştir.

(Bilindiği gibi namazlar zorunluluk açısından iki kısımdır. Farz namazlar ki, mutlaka kılınması gereken namazlardır, kılmayan kimse hesaba çekilir. Diğer kısım namazlar nafile namazlardır, kılındığında sevap kazanılır, kılınmadığında âhirette bir hesabı yoktur. İşte bu nafile namazlardan bir kısmı daha vardır ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) bunlan kılmaya özen göstermiştir. Onun bu davranışı söz konusu namazların en az farz namazlar gibi algılanmasına neden olmuştur. Hanefîler bu çeşit namazlan, farz ve nafile arasında bir yere koyarak “vacib” demişlerdir. Diğer mezhepler her ne kadar vacib ıstılahını kullanmasalar bile Hz. Peygamberin kılınmasına özen gös­terdiği bu çeşit namazlan “kuvvetli sünnet” adı altında incelemişlerdir.

Farzın dışında olup da kılınmasına özen gösterilen namazlardan bir tanesi de vitir namazıdır. Gece kılınan nafile namazlar içerisinde ele alınan vitir namazının kılı­nış şekli, zamanı, sayısı ve kunut yapılıp yapılmaması Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uy-gulamalannda değişik şekillerde görülmektedir. Hadis kitaplannda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vitir konusundaki uygulamaianna bakan bir kimse farklı şekiller görecektir. Mesela Hz. Aişe validemizden gelen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’İn gece namazını an­latan rivayetler birbirinden farklı, sıhhat bakımından ise birbirine yakındır.

O halde Hz. Peygamber (s.a.v.) zaten nafile olan bu namazlan çeşitli yer ve zamanlarda farklı kılmıştır. Bu nedenle kendisinden gelen bütün rivayetler farklı da olsa yine de onun sünneti olup sünnetin değişik şekilde uygulamasıdır.) [453]

423-) Âmir b. Rabia (r.a.)’dan. Kendisi Rasûlüllah (s.a.v.)’i gecele­yin yolculukta iken bineğinin üzerinde, bineğin gittiği yönde nafile na­mazı kılarken görmüştür. [454]

424-) Enes (r.a.) yüzü kıblenin sol tarafında eşek üzerinde iken namaz kılmıştır. Kendisine: “Kıblenin dışında bir yöne namaz mı kılıyor­sun?” denildiğinde, “Rasûlüliah (s.a.v.)’in böyle yaptığını görmeseydim ben de yapmazdım.” demiştir. [455]

425-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), yoiculuk kendisini aceleye getirdiğinde akşam namazını geciktirerek üç rekat kı­lıp selâm verir, sonra yatsıyı kılmak için çok az bekler ve yatsıyı da iki rekat kılıp selâm verirdi. Yatsıdan sonra gecenin ortasında kalkana de­ğin nafile namaz kılmazdı.” demiştir.

(Bu hadisin diğer farklı rivayetleri vardır. Bu rivayet Hanefîler’İn yolculukta iki namazın birleştirilemiyeceğini İleri sürdükleri ve “sûri cem” diye terimleştirdikleri hu­susun dayanağıdır. Bu rivayeti destekleyen bir rivayet de Ebû Dâvûd tarafından ri­vayet edilir. (Ebû Dâvûd, Sefer: 5, Nesei, Mevâkît: 45} Namazların arasını birleştirme hak­kında “Sahıh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih” isimli çalışmamızdaki 586. hadisin a-çıklamasına bakabilirsiniz.) [456]

426-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), yolculuk kendisini aceleye getirdiğinde, öğleyi ikindinin ilk vaktine kadar geciktirir ve iki­sinin arasını birleştirirdi. Akşamı da şafak kaybolduğu zamanda yatsıyla birleşecek zamana kadar geciktirirdi. [457]

427-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’de öğle ve ikindiyi sekiz, akşam ve yatsıyı yedi rekat olarak (birleştirip) kıldırmışrjr. (İki namazı birleştirerek kılma, iki vakti bir vakittebirleştirme değil, bir biriyle neredeyse birleşecek derecede yakın kıldı, şeklinde açıklanmıştır.) [458]

428-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Biriniz (namaz kıldığı yerden) “ancak sag tarafından dönüp ayrılması gerekir” şekliyle namazından şeytana bir pay ayırmasın. Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’i çoğu defa solundan dönüp ayrıldığını gördüm.” demiştir. [459]

429-) Ezd kabilesinden olan Abdullah b. Mâlik b. Buhayne (r.a.) anlatır; “Rasûlüllah (s.a.v.) namaza kamet getirilip başlandığı sırada iki rekat namaz kıtan bir kimse görmüştü. Rasûlüllah (s.a.v.) o kişiye: Sabahı dört rekat mı yapıyorsun? Sabahı dört rekat mı yapı­yorsun?” buyurdu.

sünneö aZ’ âl’m’er bü hadİSe dayanarak kamet getirildikten sonra sabah namazının bir kışı nı” kllınmaVip farza başlanılması gerektiğini söylemişlerdir. Bunun yanında et “Bu M rekat sünneti, düşman süvarisi kovafasa bile terk nadisi ve saban namazının sünnetini kılmanın Hz. (s.a.v.) tarafından ısrarla istenmesinden harekette eğer farzı kaçırma intimali yoksa kametten sonra da sünnetin kılınabileceğini en azından başlanan sünnet namazın tamamlanabileceğini söylemişlerdir. Bu kısım âlimlere göre Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söz konusu sahabiyi uyarmasının nedeni şudur: Sabah namazının sünneti evde kılındığından dolayı bu sahabinin mescidde iki rekat sünnet kılması evde kılınan ile birlikte namazın dört rekat kılındığı zannı vermesindendir.) [460]

430-) Ebû Katâde es-Sülemî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Siz­den biriniz Mescide girdiğinde oturmadan önce iki rekat na-maz kılsın”buyurmuştur. [461]

431-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Kuşluk vaktinde mescidde iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına vardım: “İki rekat namaz k/İ.”‘buyur­du. Kendisinin bana borcu vardı, borcunu ödedi ve bana fazla da verdi.”

(966. hadiste görüldüğü gibi Hz. Câbir (r.a.) bir yolculukta devesini Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’e satmış, devesini teslim etmek için mescide gelmiş, ücretini fazla­sıyla aldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) deveyi kendisine geri verip hediye etmiş­tir. Aslında borcun üzerinde verilen ilave faizdir. Ancak bir kimse borcunu verir, bu­nunla birlikte gönlünden bir hediye olarak bazı şeyler verir ise eğer iki taraf devamlı birbirleriyle hediyeleşiyorsa bu, hediye olur ancak, borç nedeniyle veriliyorsa faiz şüphesinden dolayı haram kabul edilir.) [462]

432-) Aişe (r.a.): “Şüphesiz Rasûlüüah (s.a.v.) bir ameli işlemeyi sevdiği halde, insanlar da yapar böylece üzerlerine farz olur endişesiyle bu ameli yapmazdı. Rasûlüllah (s.a.v.) kuşluk namazını da asla kılmadı;

ama ben kılıyorum.” demiştir. (Hz. Aişe (r.a.), yukandaki hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu namazı asla kıl­madığını söylerken kendisinin kıldığını belirtmektedir. Yine kendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in seferden döndüğünde kuşluk namazı kıldığını bildirmektedir. (Müslim, Müsâfirîn: 75)

Gerek Aişe (r.a.)’nın sözlerinde, gerek Enes (r.a.)’ın ve gerekse Abdullah b. Ömer (r.a.)’ın kuşluk vaktindeki nafile namaz için karşı sözlerinin yanında kendileri­nin bu namazı kılmaları, bu sahabilerin namazın mevcudiyetini kabul etmekle birlikte keyfiyetinden dolayı karşı sözler söylemiş olmalarını akla getirmektedir. Söz gelimi rekatlarının sayısı hakkında mesela otuz rekat kılma gibi veya kılınma vakti gibi. Bu monuda daha fazla bilgi için “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih” isimli çalış-mamızdaki 594. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [463]

433-) Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan. Şöyle demiştir: “Ümmü Hâ-nî, dışında bana, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kuşluk namazı kıldığını bildi­ren olmadı. Ümmü Hânî ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke fethedildiği gün kendisinin evine girdiğini, sekiz rekat namaz kıldığını anlattı ve; “Kendisinin bu namazdan başka hafif bir kıldığı namaz kıldığını gör­medim. Gerçi rükû ve secdeleri tam yapmıştı” dedi.” [464]

434-) Ümmü Hânî bintü Ebî Tâlib (r.a.): “Mekke’nin fethedildiği yılda Rasûlüllah (s.a.v.)’e gitmiştim. Kızı Fatıma kendisini perdelemiş yıkanıyor-ken buldum. Selâm verdim. Kendisi: “Bu (gelen) kimdir?” dedi: “Ben, Ümmü Hânî bintü Ebî Tâlib” dedim: “Hoşgeldin Ümmü Hâni”dedi. Yı­kandıktan sonra namaza durup bir tek elbiseye bürünmüş olarak sekiz re­kat namaz kıldı. Namazı bitirdiğinde (m. aii (r.a.)’ı kasdederek): “Ey Allah’ın Rasûlü annemin oğlu kendisini korumam altına aldığım Hübeyra’nın falan oğlunu öldüreceğini söyledi?” dedim Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey Ümmü Hâni senin koruma aitma aldığını biz de koruma altına aldık” buyurdu. Bu kıldığı namaz kuşluk vaktinde idi.” demiştir. [465]

435-) Ebû Hureyre (r.a,): “Samimi dostum bana üç şeyi tavsiye etti ki, ben bunları ölene kadar asla bırakmam: Her ayda üç gün oruç tutmak, kuşluk namazı kılmak ve vitir namazı üzere uyumak.” demiştir. [466]

436-) Hafsa (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) müezzin sabahı gö­zetlemek için oturup da sabah namazı vakti belirdiğinde namaza kamet getirilmeden önce kısa iki rekat namaz kılardı.” [467]

437-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), sabah namazın­da ezan ile kamet arasında kısa iki rekat namaz kılardı. [468]

438-) Hz. Aişe (r.a.): “Sabah namazından önceki iki rekat sünneti o kısa kılardı ki ben: “Acaba Fatiha okudu mu?” derdim.” demiştir. [469]

439-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) hiçbir nafile namaza ah namazının sünnetine gösterdiği devamlılığı göstermezdi.” demiştir. [470]

440-) İbni Ömer (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v,) ile birlikte, öğleden önce iki rekat öğleden sonra da iki rekat, akşamdan sonra iki rekat, yatsıdan sonra iki rekat, cumadan sonra iki rekat nafile namaz kıldım. Akşam ve yatsının (nafile namazlarım) kendisinin evinde kıldım”[471]

441-) Mü’minlerin annesi Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i yaş­landığı zamana kadar gece namazını oturarak kıldığını asia görmediğini söylemiş, devamla: “Yaşlandığında oturarak kıraat eder, rükû edeceği zaman ayağa kalkardı ve (devamla) otuz veya kırk kadar daha ayet okur, sonra da rukûya giderdi.” demiştir. [472]

442-) Müminlerin annesi Aişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), (yaş’^icmda, gece nafile namazım) oturarak kılar ve kıraatini oturarak yapardı. Okuduğu kıraatinin otuz veya kırk ayeti kaldığında ayağa kalkar ve bunları ayakta okur arkasından rukûya sonra da secdeye giderdi. İ-kinci rekatı da böyle yapardı. Namazını bitirdiğinde, eğer ben uyanıksam benimle konuşur uyuyor isem yatağa uzanırdı.” [473]

443-) Hz. Aişe (r.a.)’a: “Rasûiüllah (s.a.v.)’in Ramazandaki namazı nasıldı?” diye sorulmuş: “Rasûlüllah (s.a.v.) ne Ramazanda ne de Ra­mazanın dışında on bir rekatı geçmezdi, bir dört rekat kılardı ki güzelli­ğini ve uzunluğunu sorma. Sonra bir dört rekat daha kılardı ki güzelli­ğini ve uzunluğunu sorma. Sonrada üç rekat kılardı, kendisine: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, vitir kılmadan önce mi uyuyorsun?” dedim: “Ey Aişe, gözlerim uyur ama kalbim uyumaz, “buyurdu.” demiştir. [474]

444-) Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) geceleyin on üç rekat namaz kılardı vitir ve sabah namazının sünneti de bunun içindedir.” demiştir. [475]

445-) Hz. Aişe (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gece namazı nasıl­dı?” diye sorulmuş: “Gecenin başında uyur, sonunda kalkıp namaz kılar sonra tekrar yatağına gelirdi. Müezzin ezan okuduğunda kalkar, gusül al­ması gerekirse yıkanır yoksa abdest alıp mescide çıkardı.” demiştir.[476]

446-) Tabiînden, Mes’rûk: “Aişe (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hanqi diye sordum: “Devamlı olanı” dedi: “Ge­ce namaz kılmaya ne zaman kalkardı?” dedim: “Horozun sesini duydu­ğunda.” dedi.” demiştir. [477]

447-) Yine bir başka rivayette: “Seher vakti kendisini benim ya­nımda uyur bulurdu.” demiştir. [478]

448-) Mü’minlerin annesi Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), namazını bitirdiğinde bakar; eğer uyanıksam benimle konuşur yok eğer uyuyorsam kendisi de yatıp uzanırdı.” demiştir. [479]

449-) Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) gecenin her vaktinde vitir namazı kılar, vitir namazı (vakti) seher vaktine kadar sürerdi.” demiştir. [480]

450-) İbni Ömer (r.a.) anfatır: “Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.) minberde iken: “Gece namazı konusundaki görüşünüz nedir?” diye sordu: “İkişer, ikişerdir, ama bir kimse gece namazı kılarken sabah namazının vaktinin girmesinden endişe ederse (ikişer rekat kıldığı namazının sonunda) tek rekat kılar. Bu rekat, kılmış olduğu na­mazını vitir/tekli yapar.” buyurdu. İbni Ömer (r.a.): “Namazınızın sonunu tek yapınız / vitir yapınız. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle emretmiştir.” derdi. [481]

451-) ibni Ömer (r.a.): “Kim, gece namazı kılarsa sonunu tek yap­sın/vitir yapsın. Çünkü Rasûlülfah (s.a.v.), böyle emrederdi.” demiştir. [482]

452-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şanı Yüce her gece, gecenin sonunda üçte biri kaldığında ya-« semaya iner re/”Kim bana dua ederse kendisine cevap ve kim benden bir şey isterse ona veririm, kim benden ba-9’Şlama dilerse kendisini bağışlarım.11 buyurur, “demiştir. [483]

453-) Ebû Hureyre (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’ln: “Kim, inanarak ve sevabım Allah’tan bekleyerek, Ramazan’/ ihya ederse ken­disinin geçmiş günahı bağışlanılır.”‘buyurduğunu rivayet etmiştir.

(Bir şeyi ihya etmek, onu canlı tutmak demektir. Ramazanın veya kadir gece­sinin ihyası demek, bu vakitleri ibadetle, zikir ve dua ile, tefekkür ve düşünme ile geçirmek demektir.) [484]

454-) Âişe (r.a.), şunları bildirmiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.) bir gece, gecenin ortasında çıkıp mescidde namaz kıldı. Bazı kimseler de onun namazıyla namaz kıldılar, sabah olunca da bunu aralarında konuştular, ertesi gece ise bundan daha fazlası toplandı. Rasûlüllah (s.a.v.) ikinci gece de yanlarına çıktı bu kimseler yine onun namazıyla namaz kıldılar, sabah olunca da bunu aralarında konuştular. Üçüncü gecede mescid cemaati çoğaldı, Rasûlüllah (s.a.v.) yine yanlarına çıktı bu kimseler de onun namazıyla namaz kıldılar. Dördüncü gece olduğunda mescid ce­maati alamaz hamle geldi bu yünden Rasûlüllah (s.a.v.), yanlarına çıkmadı. Bazıları: “Namaza, namaza” demeye durdularsa da Rasûlüllah (s.a.v.), onların yanına çıkmadı nihayet sabah namazı için dışarı çıktı. Sabah namazını kılıp bitirdikten sonra cemaate döndü, şahadet getirdi, arkasından: “Bundan sonra şunu bilin ki sizin (namaz kılarken arkamda durduğunuz) yeriniz bana kapalı değildir, ancak gece namazın üze­rinize farz olup da yerine getiremeyeceğinizden korktum (namaz kılmak için yanınıza çıkmadım.)” buyurdu.” [485]

455-) İbni Abbâs (r.a.): “Teyzem Meymûne’nin yanında gecele-miştim. Derken Hz. Peygamber (s.a.v.) kalktı ve defi hacet yaptı, arka­sından elini ve yüzünü yıkadı sonra uyudu, arkasından kalktı, su kırba­sına gidip ağzını çözdü sonra ne haddinden fazla ne de az iki abdest arası abdest aldı, arkasından namaz kıldı. Ben de kalktım, onu gözetle­diğimi zannetmemesi için (yem uyanıyormuş gibi) şöyle bir gerildim, arkasın­dan abdest aldım. Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kılmaya durdu, ben de soluna durdum. Kulağımdan tutup beni sağ yanma çevirdi. Namaz on üç rekat olduğunda yatıp uyudu, hatta horladı. Arkasından Bilal kendisini namaza çağırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) abdest almadan (rekat) namaz kıldı. Duasında şöyle diyordu: “Allahümme’cal fikalbî nûran ve fi basarı nûran ve fi semî nûran ve an yemini nûran ve an yesârî nûran ve fevki nûran ve tahtî nûran ve emâmî

nûran ve ha I finûran vec’al lî nûran (=Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır, sağ yanımı nurlandır, sol yanımı nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Hasılf benim her tarafımı nurlandır.)” demiştir. [486]

456-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan. Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın hanımı ve aynı zamanda kendisinin teyzesi olan Meymûne (r.a.)’ın yanında gecelemişti. Şöyle anlatır: “Ben yastığın enine (kısa tara­fına) uzanıp yattım. Rasûlülîah (s.a.v.) ile hanımı da boyuna (uzun tarafına) uzanıp yattı. Rasûlüllah (s.a.v.) uyudu. Gece yansı -veya yarısından bi­raz önce, veya yarısından biraz sonra- olunca Rasûlüllah (s.a.v.) uyan­dı ve oturdu, eliyle yüzünden uykuyu gideriyordu, sonra Âl-i İmrân Su­resinin sonundan on ayet okudu, arkasından asılı olan su tulumuna doğru kalktı ve bundaki su ile abdest aldı, abdestine de özen gösterdi. Sonra namaza durdu. Ben de kalkıp onun yaptığı gibi yaptım sonra gi­dip yanına durdum. Sağ elini başıma koyup sağ kulağımı kıvırdı, ardın­dan iki rekat namaz kıldı, sonra iki rekat, sonra iki rekat, sonra iki re­kat, sonra iki rekat, sonra iki rekat, sonra da tek rekat kıldı ve müezzin kendisine gelinceye kadar yatıp uzandı, ardından kalktı ve kısa iki rekat namaz kıldı sonra da çıkıp sabah namazını ki İdi “dem iştir. [487]

457-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’ln gece namazı rekattı” demiştir.

(Tehecüd Namazı’nın sayısı ve keyfiyeti hakkında çeşitli rivayetler vardır. Riva­yetlerin bu kadar çeşitli olması genişlik ifade eder.)[488]

458-) ibni Abbâs (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) geceleyin teheccüd için kalktığında şöyle dua ederdi: “Allahümme Leke’l-Hamdü, ente Kayyimu’s-Semâvâti ve’l-Ardı ve men fihinne, Veteke’l-Hamdü, Leke’l-Mülkü’s-Semâvâti ve’l-Ardi ve men hi veleke’i-Hamdü, ente Nûru’s-Semâvâti ve’l-Ardi vermen fîhinne veleke’l-Hamdü ente Meliku’s-Semâvâti ve’l-Ardi, veleke’l-Hamdü, ente’l-Hakku ve va’duke’hHakku ve likâuke Hakkun, ve Kavluke Hakkun, ve’l-Cennetü Hakkun, ve’n-Nâru Hakkun, ve’n-Nebiyyûne Hakkun ve Muhammedun Sallellahu aleyhi vesellem Hakkun, ve’s-Sâatu Hakkun. Allahümme leke eslemtü, ve bike Âmentü, ve aleyke tevekkeltü ve ileyke enebtü, ve bike Hâsemtü, ve ileyke Hâkemtü, Fağfirlî mâ kaddemtü ve mâ Ahhartü, ve mâ esrartu ve mâ A ‘lentü, ente’h Mukaddimu ve ente’l-Muahhiru. Lâ ilahe illâ ente Lâ ilahe ğayruke. velâ Havle velâ Kuvvete illâ billahi (=Allah’ım hamd Sanadır. Gökleri, yeri ve içindekilerin hakimiyeti Senindir. Hamd Sana­dır. Sen, göklerin, yerin ve içindekilerin nuriandırıcısısın. Hamd Sanadır. Sen göklerin ve yerin hakimisin ve hamd Sanadır. Sen gerçeksin, va­dinde gerçektir, Seninle karşılaşmak gerçektir. Sözün gerçektir. Cennet gerçektir. Cehennem gerçektir. Peygamberler gerçektir. Muhamrned (s.a.v.) gerçektir. Kıyamet gerçektir. Allah’ım, Sana teslim oldum, Sana inandım ve Sana dayandım. Sana yöneldim. Senin için savaştım, Senin hükmünü hakem yaptım, geçmişte ve gelecekte, gizli açık işlediğimi bağışla. Sen öne geçirensin, Sen geri bırakansın. Senden başka ilah yoktur. Allah’tan başka ne kuvvet var ne de engel vardır!)” [489]

459-) İbni Mes’ûd (r.a.) anlatır: “Bir gece Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte namaz kıldım. Öyle kıyam yaptı ki, sonunda ben fena bir iş yapmaya karar vermiştim. Kendisine: “Neye karar vermiştin?” denildi:

“Oturup Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ayakta bırakmaya.” demiştir.

(Yukarıdaki hadiste Efendimiz’İn gece namazından sonra, sabah namazına ka­dar uyuduğu bildirilmişti. Bu hadiste ve 595. hadiste bildirilen şekilde namaz kılan kimse artık yorgunluktan halsiz kaltp uyumaktan başka çare bulamayacaktır.) [490]

460-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a,) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında bir adamdan bahsedildi ve: “Sabaha kadar uyudu namaza kalkmadı.” denildi. Bunun üzerine Rasûiüllah (s.a.v.): “Onun kulağı­na Şeytan işemiştir. “buyurdu.

(Gece namazına veya sabah namazına kalkmayıp uyuyan kimse hakkında E-fendimiz (a.s.)’ın “Onun kulağına Şeytan işemiştir.” buyurmasını da yukarıdaki gibi mecazi bir anlatım olarak anlamak mümkündür. Buna göre, şeytanın etkisi altı­na al’P/ tuzağına düşürdüğü, kendisine bu kadar boyun eğen bu kimseyi İyice hafife alıp kendisiyle alay ettiği, kulağına işemesi şeklinde anlatılarak belirtilmiş olabilir.

Şu bilinmelidir ki, boş ve anlamsız işlerle uğraşan, faydasız sözlerle oyalanan kimselerin kulağı, İlahi sözleri ve ezan sesini duyamayacak kadar kirlenir. Ona, me­leğin sesinden çok şeytanın sesi ve telkini ulaşır. Bunun sonucu olarak vaktinde u-yanıp kalkamaz, ibadetini en değerli zamanda yapamaz.

Şeytanın kulağa işemesi ile bir önceki hadiste geçen, uyuyanın ensesine üç düğüm atmasını, mecazi bir anlatım değil de gerçek olduğunu düşünen âlimler de bulunmaktadır.) [491]

461-) Ali b. Ebû Talib (r.a.) anlatır: Rasûiüllah (s.a.v.) bir gece kızı Fatıma ile kendisinin kapısını çalmış: “Namaz kılmıyor musunuz?” bu­yurmuş. Hz. Ali: “Ey Allah’ın Rasûlü, canımız Allah’ın elindedir. Bizi uyar­mak isterse, uyarır.” dedim. Biz böyle deyince bana cevap vermeden dö­nüp gitti, sonra sesini duydum, arkasını dönmüş giderken ellerini dizlerine vurarak: «İnsan kısmı çok tartışmacıdır.» (Kehf: 54) diyordu. [492]

462-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Sizden biriniz uyuduğu sırada şeytan ense köküne üç düğüm atar ve her dü­ğümde vurarak: “Yat uyu, gece uzundur.” der. Eğer bu kimse, uyanır da Allah’ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alırsa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bir düğüm daha çözülür, dinç ve gönlü hoş olarak sabaha çıkar. Eğer böyle yapmazsa tembel uyuşuk ve ruhu sıkıntılı olarak sabaha çıkar, “buyurmuştur.

(Uyuyan kimsenin ense köküne şeytanın üç düğüm atarak ona uyumayı telkin etmesi mecazi ve temsili bir anlatım olabilir. Bu İfade iie şeytanın insanoğlunu gece ibadet etmekten ve Allah’ı anmaktan alıkoymak istediği, “Hele yat, uyu; daha uyku­nu alamadın; vakti gelince kalkarsın” gibi telkinlerle oyaladığı, uyku/u cazip hale ge­tirdiği, azim ve iradesini etkisi altına aldığı, böylece o kimsenin kalkıp ibadet etmesi­ne fırsat vermediği anlaşılabilir.) [493]

463-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Namazını­zın bir kısmını evlerinizde kılınız, oraları kabirlere çevirmeyi­niz”buyurmuştur. [494]

464-) Ebû Mûsâ (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Rabb’ini zikreden hatırda tutan kimse ile Rabb’ini zikretmeyen hatırda tutmayan kimsenin durumu diri ile ölünün durumu gibidir.buyurdu.” demiştir. [495]

465-) Zeyd b. Sabit (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Ramazan’da bir hücre edindi (Ravi Busr d. sam): “Zannediyorum hasırdan, dedi,” de­miştir.- Burada birkaç gece namaz kıldı. Kendisinin ashabından bir kı­sım insan da onun namazıyla namaz kıldı. Onların böyle yaptığını öğ­renince (bu namazı tcıimaytp) oturmaya başladı, sonra da yanlarına çıktı: “Görmüş olduğum davranışlarınızı tanıyorum. Ancak eyinsanlar, bunu evinizde kılınız. Çünkü bir kimsenin farz namaz dı­şında kıldığı namazın en değerlisi evinde kıldığıdır.” buyurdu. [496]

466-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Hangi amel Al­lah’a daha çok sevimlidir?” diye soruldu: “Az da olsa, devamlı ola­nıdır, “buyurdu.” demiştir. [497]

467-) Alkame, şöyle demiştir: “Müminleren annesi Âişe’ye soru sordum: “Ey müminlerin annesi, Rasûlüllah (s.a.v.)’in ameli nasıldı? Belirli günlere bir şey tahsis eder miydi?” dedim. O da: “Hayır, onun ameli devamlı idi. Hangi biriniz, Rasûlüllah (s.a.v.)’in yapabildiğini ya­pabilir ki” dedi”[498]

468-) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a.v.) mescide girmiş ve iki direk arasına çekilmiş bir ip görmüştü bunun üzerine: “Bu ip de nedir?”buyurdu, (uz. peygamber (s.a.v.)’m hanımı Zeyneb’i kastederek): “Bu, Zeyneb’İn İpidir. (Namaz kılarken) yorulduğunda buna tutunur.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hayır böyle yapmayın, çözün onu. Biriniz dinç olduğu sürece namazını kılsın yoruldu­ğunda da otursun, “buyurdu.” [499]

469-) Aişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) yanına girmiş, bu sı­rada yanında bir kadın varmış: “Bu kim?” buyurmuş, o da: “Falanca kadın, kıldığı namazlardan anlatıyor.” diye cevap vermiş. Rasûlüllah (s.a.v.): “Yeter, siz yapabileceklerinize bakın, vallahi siz usa-nırsınız da Allan usanmaz.”buyurmuştur. Rasûlüllah (s.a.v.)’in en fazla sevdiği din az da olsa sahibinin üzerinde devam ettiğidir. [500]

470-) Aişe (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biriniz namaz kılarken ayaklarsa uykusu gidene değin uzansın. Sizden biri­niz uykulu olarak namaz kılarsa ne dediğini bilemez belki kendisine bağışlama dilerken beddua edebilir”buyurmuştur. [501]

471-) Âişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), geceleyin Kur’ân okuyan bir kimseyi duymuş ve: “Allah, ona merhamet eylesin, muhakkak ki o bana şu şu sureden unuttuğum, şu şu ayetleri hatırlattı, “buyurmuştur.

Diğer bir rivayette ise “Unutturulduğum bir âyeti bana hatır­lattı”‘buyurmuştur. [502]

472-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan, Rasûlüllah (s.a.v.): “Kur’ân sahibi'{Kut’ân okumaya ve ezberine sahip kimse) bağll bir deveye sahip kimse gibidir. Eğer deve sahibi devesini sürekli gözetir yoklarsa onu elinde tutar. Eğer ipini çözer de salıverirse deve çeker gi­der, “buyurmuştur. [503]

473-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Siz­den birinizin: “Şu kadar, şu kadar ayeti unuttum” demesi ne kötü bir şeydir. Tersine o unutmadı, unutturuldu. Sizler Kur’ân’ı okuyup hatırda tutmaya çalışın. Çünkü Kur’ân’m, kişi­lerin göğsünden kaçıp gitmesi develerin kaçıp gitmesinden daha çabuktur, “buyurdu.” demiştir. [504]

474-) Ebû Mûsâ ei-Eş’arî (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): Kur’ân’ı sürekli hatırda tutup, gözönünde bulundurunuz. Ca- elinde olan Allah’a yemîn olsun ki Kur’ân’m kaçıp gitmesi, devenin bağından kaçıp gitmesinden daha çabuktur.” buyur­muştur.

(Hadiste geçen ‘Teâhedû” kelimesi, verilen sözde bağlı kalmak anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’e karşı duyarlı olmak ve onu hatırda tutmak, devamlı göz ününde bu­lundurmak anlamına kullanılmıştır.) [505]

475-) Ebü Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah, Peygamberinin Kur’ân’ı nağmeli ve yüksek sesle okumasına önem verdiği gibi hiçbir şeye önem vermemiştir, “buyurmuştur.

(Hadiste geçen “Ezine” fiili, izin vermek anlamına geldiği gibi kulak vermek ve dinlemek anlamına da gelir. Muhaddisler genellikle, dinlemek ve kulak vermek an­lamını tercih etmişler ancak kulak vermenin Allah İçin mümkün olamayacağından değişik anlamlara yorumlamışlardır. Ders alan öğrencinin not alırken (İlmâ yaparken) hadis aldığı kimseye kulak verme için de bu fiil kullanılmaktadır. Biz çevirimizi önem verme olarak yaptık.) [506]

476-) Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye: “Dün gece senin Kur’ân okuyuşunu dinlediğimi bir görseydin. Gerçekten sana Dâvûd hanesinin sedalarından bir seda verilmiş­tir.” buyurmuştur. [507]

477-) Abdullah b. Mugaffai (r.a.): “Mekke’yi fethettiği gün Rasûlülİah (s.a.v.)’i devesinin üzerinde gördüm nağmeli olarak Fetih Suresi’ni okuyordu” demiştir. Hadisin Ravisi: “Halk etrafıma toplanma­saydı ben de onun nağme yaptığı gibi nağme ile okurdum” demiştir.

(Hz. Peygamber (s.a.v.), binek üzerinde bu sureyi okurken bineğin hareketi nedeniyle sesinde titreşimler olmuştu. Onun bu şekildeki nağmesi o ana mahsus, geçici bir okuyuştur.) [508]

478-) Berâ b. Âzib (r.a.): “Bir kimse Kehf Suresi’ni okudu, bu sıra­da hanede hayvanı vardı, ürkmeye başladı. Bu nedenle selâmete çık­ması için dua etti. Bir de baksa ki duman veya bulut gibi bir şey kendi­sini kaplamış, sonra (sabahleyin) bunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e anlattı, o da: “Ey falan sen oku, şüphesiz o, Kur’ân için inen Sekîne’dir” buyurdu” demiştir. [509]

479-) Üseyd b. Hudayr (r.a.)’dan: “Kendisi geceleyin Bakara Sure­si’ni okuduğu sırada yanında atı bağlı iken birden at kişnemeye başladı, bunun üzerine sustu, akabinde at sakinleşti. Tekrar okudu, at yine kiş-nedi, tekrar sustu, at sakinleşti. Sonra yine okudu, at yine kişnedi. Oğ­lu Yahya yanında bulunduğundan dolayı çocuğa bir zarar gelir endişe­siyle okumayı bıraktı. Çocuğu geriye çekti. Bu sırada başını göğe kaldırdı­ğında (başmın üzerinde lambalara benzer bir şey gördü, bunlar göğe çekildiler) sonunda bun-

lan göremez oldu. Sabah olduğunda bu hadiseyi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e anlattı O da: “Ey Hudayroğlu oku, Ey Hudayroğ/u oku” buyurdu. Üseyd b. Hudayr (r.a.) şöyle devam eder: “Ey Allah’ın Rasûlü, atın Yah­ya’yı çiğnemesinden endişelendim, çünkü atın yakınında idi, sonra (o-kumakta olduğum şeyden) başımı kaldınp çocuğa kalktım, başım? göğe kaldır­dım ki bir de ne göreyim, içerisinde lambalara benzer şeyler bulunan karaltı gördüm, sonunda gözümün önünden çıkıp gitti” dedim. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bunlar nedir, bilebiliyor musun?” buyurdu: “Hayır” dedim: “Bunlar Meleklerdir, senin sesine gelmişlerdi. Eğer (sabaha kadar) okusaydın, onlar sabaha kadar kalır, insanlar onları seyreder, onlardan gözlenmezlerdi.”buyurdu.” demiştir. [510]

480-) Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kur’ân’ı okuyup onunla amel eden mü’min, ütrüce meyvası gibidir, tadı da güzel kokusu da güzeldir. Kur’ân okumayan fakat onunla amel eden mü ‘mln ise hurma meyvası gibidir, ta­dı güzel ama kokusu yoktur. Kur’ân’ı okuyan münafığın duru­mu da reyhan çiçeğine benzer, kokusu güzeldir ama tadı acı­dır. Kur’ân okumayan münafığın durumu da ebû cehil karpuzu Çibidir, tadı da acı kokusu da acıdır, “buyurmuştur. [511]

481-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kur’ân’ı ezberin­den okuyan kimsenin misali, vahiy katibi olan değeri! ve güvenilir meleklerle beraberiiktir. Kendisine zor geldiği halde Kur’ân oku­maya devam eden kimseye de iki sevap vardır, “buyurmuştur.

(Bu iki sevap, okuma zorluğundan dolayı karşılaştığı güçlük nedeniyle alacağı ap!a okuma nedeniyle alacağı sevaptır.) [512]

482-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Übey b. Ka’b’a: “Allah, bana “Lem yekuni’llezîne Keferû” suresini sana okumamı emir buyurdu’ dedi. O da: “Benim ismimi söyledi mi?”

dedi: “Evet”‘buyurdu, bunun üzerine Übey ağladı.” demiştir.

(Übey b. Ka’b (r.a.), Kur’ân-ı Kerim’i en güzel okuyan sahabilerdendir. (Buharı, Teftir, Bakara: 7) Hz. Peygamber (s.a.v.) de 1663. hadiste “Kur’ân’ı dört kişiden okuyunuz”buyurmuş ve bunlar arasında Hz. Übey’i de saymıştır.

Dokuz ayetten oluşan ve Kur’ân’ın özü sayılabilecek: Risalet, ihlas, nama2, ze­kat, kıyamet ve cennetlikler ile cehennemliklerin anlatıldığı Beyine suresinin Allah ta­rafından, Ümmetin Kur’ân üstadına okunması talim buyurulmuştur. Hz. Übey, bu güzel haber karşısında sevincinden kulaklarına inanamamış gözleri dolmuştur.) [513]

483-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) bana: “Bana Kur’ân oAa/”buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, Kur’ân sana indirildiği hal­de ben mi sana Kur’ân okuyacağım?” dedim: “Ben, başkasından Kur’ân dinlemeyi severim” buyurdu. Kendisine Nisa Suresi’ni oku­dum: «Her ümmetten bir şahit getirdiğimizde seni de onlara şahit olarak getirdiğimiz zaman durumları nasıl olacak…» (Nisa: 4i) ayetine geldiğimde başımı kaldırdım veya biri bana dürttü baksam ki gözlerinden yaşlar boşalıyor” demiştir.

Diğer bir rivayette “Rasûlüllah (s.a.v.), minberde iken bana: “Ba­na Kur’ân oku” buyurdu” şeklindedir. [514]

484-) Alkame: “Humus’ta bulunuyorduk. Bu sırada Abdullah b. Mes’ûd, Yusuf Suresi’ni okudu, bunun üzerine bir adam: “Bu şekilde indirilmemiştir!” dedi. Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Ben Rasûlüllah (s.a.v.)’e okudum, o da beğenip: “Güzel okudun aferin”buyurdu.” dedi. Sonra bu adam da şarap kokusu buldu, bunun üzerine: “Allah’ın Kitabını yalanlamayla şarap içmeyi birlikte yaparsın ha!” dedi. Sonra ona içki içme cezası uyguladı.” demiştir. [515]

485-) Ebû Mes’ûd el-Bedrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bakara Suresi’nin sonunda iki ayet var ki kim bu ayetleri gece okursa ona (her konuda) yeter, “buyurdu.” demiştir. [516]

486-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a,) anlatır: “Hz. peygamber (s.a.v.) bir kimseyi askeri bir birliğin başında gönderdi. Bu kimse arkadaşlarına namazda kıraat ettiğinde “Kulhüvellahü Ehad” Suresi ile bitiriyordu. Seferden döndüklerinde bu durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirdiler, o da: “Ona sorun bakalım, niçin böyle yapmış” buyurdu. O kimseye sordular, o da: “Çünkü bu sure, Rahmân’ın sıfatıdır ve ben bunu okumayı seviyorum.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ona haber verin ki Allah da onu sevmektedir, “buyurdu. [517]

487-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Ancak iki kişiye imrenme (haset) vardır:

Allah’ın kendisine Kur’ân ilimi verdiği bir kimse ki, gece ve gündüz vakitlerde bu Kur’ân ile ayakta durur. Diğeri de, Allah­’ın, kendisine mal verdiği bir kimse ki, gece ve gündüz vakit­lerde bu malı infak eder.” buyurdu” demiştir. [518]

488-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Ancak iki konuda imrenme (haset) vardın

Allah’ın, kendisine mal verip de bu malı hak yolda harcat­tığı kimse ile Allah ‘m kendisine ilim (hikmet) verip de bu ilim­le (hikmetle) bu ilimle (hikmetle) hüküm veren ve bu ilmi (hikmeti) öğreten kimseye”buyurdu” demiştir.

(Bu hadiste Müslüman bir kimsenin imreneceği şeylerin neler olabileceğini öğ­reniyoruz. Hadiste bildirilen hususlar imrenmeye değer şeylerdir. 84. hadiste iyilik yapmak istemekten dolayı sevap kazanılacağı bildirilmektedir. Buna göre yukarıda anlatılan iyi şeylere imrenmekten yani keşke ben de böyle yapsam, diye özenmek-ten dolayı sevap beklenebilir.

“Ancak iki konuda imrenme vardır” ifadesinde, sevap kazandıracak im­renmelere dikkat çekilmiş olabilir. Bir kimse bunlann dışındaki dünyalık şeylere de lmrenilebilir. Fakat, bu tür imrenmelerde sevap beklenemez. Belki bunların bir kısmı ki§iyi günaha bile götürebilir.) [519]

489-) Ömer b. Hattab (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in hayatında “‘Şam b. Hakîm’i Furkân Suresi’ni okurken işittim, okuyuşuna kulak ver-din\ baksam ki Rasûlüllah (s.a.v.)’in bana okutmadığı değişik şekillerde okuyordu. Neredeyse namazda üzerine atılacaktım ama selâm verene kadar sabrettim, hemen yakalayıp elbisesini göğsüne topladım: “Seni okur­ken dinlediğim bu sureyi sana kim okuttu?” dedim: “Bana bunu Rasûlüllah (s.a.v.) okuttu” dedi, çekip Rasülüllah (s.a.v.)’e getirdim: “Şunun, Furkân Suresi’ni senin bana okuttuğun şeklin dışında okuduğunu duydum.” de­dim. Bunun üzerine Rasülüllah (s.a.v.): “Bırak onu, EyHişamsen oku bakayım” buyurdu. O da kendisini okurken duyduğum şekilde okudu. Rasülüllah (s.a.v.): “Bu şekilde indirildi, “buyurdu, sonra: “SenokuEy Ömer” buyurdu. Ben de, kendisinin bana okuttuğu şekilde okudum, Rasûlüllah (s.a.v.): “Bu şekilde indirildi. Şüphesiz bu Kur’ân yedi harf (okuyuş biçimi) üzere indirildi, dolayısıyla siz bundan kolayınıza geleni okuyunuz. “Buyurdu. [520]

490-) İbni Abbâs (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Cebrail Bana Kur’ân’ı bir şekil üzere okuttu, ben, yedi şekil okuyuşa ulaşana değin bunun artırılmasını ısrar ettim.” buyurdu” demiştir. [521]

491-) İbni Mes’ûd (r.a.)’a bir adam geldi ve: “Bu gece bir rekatta Mufassal olan surelerin tümünü okudum…” dedi, o da: “Şiir okur gibi acele acele mi?… Hz. Peygamber (s.a.v.)’in birbirini birleştirerek oku­duğu örnekleri biliyorum.” dedi ve her bir rekatta iki sure gelecek şe­kilde Mufassal Surelerden yirmi sure söyledi.

(Kur’ân-ı Kerim’deki surelerin uzunluklarına göre sınıflandırma yapılmış: Tfvâl, Miûn, Mesânî ve Mufassal. Bunlardan Tıvâl, Bakara suresinden itibaren yedi büyük suredir. Miûn, yedi uzun sureden sonra gelen yüz ayetlik surelerdir. Mesânî, yüz ayetten az olan surelerdir. Mufassal ise kısa surelerdir. Bu bolum surelerin en u-zuniarı Kâf, Hucûrât sureleri ayarındaki surelerdir. Mufassal sureler de kendi arala­rında uzun, orta ve kısa olarak üç bölüme ayrılır. Mufassal surelerden, Nebe su­resine kadar olanlar uzun sayılırlar. Nebe suresinden Duhâ suresine kadar olanlar da orta mufassal sayılmışlardır. Duhâ suresinden aşağıdaki sureler de kısa mufassal sa­yılırlar. (Suyûtî, ei-İtkân, I. 200)) [522]

492-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ka­mer süresindeki âyeti “a” harfi ile okumuştur.

(Kamer suresinde geçeri kelimesinin aslı “i” harfi iledir. Kolaylık olması için harfine çevrilmiştir. Ardamda bir değişiklik yoktur.) [523]

493-) Alkame’den. Şöyle demiştir: “Şam’a gelmiştim, yanımıza Ebudderdâ (r.a.) geldi ve: “İçinizde Abdullah b. Mes’ûd’un okuduğu şekilde Kur’ân okuyan var mı?” dedi: “Evet, ben varım” dedim: “Abdul­lah’ı âyetini okurken nasıl dinledin?” dedi: “Kendisini şeklinde okurken dinledim” dedim: “Allah’a yemin olsun ki ben de, Rasûlüllah (s.a.v.)’i böyle okurken dinledim ama şu adamlar şeklinde okumamı istiyorlar.

Ancak ben onlara uymuyorum” dedi.”

(Elimizdeki mevcud Kur’ân bize yalan söylemeleri mümkün olmayan bir cema­at aracılığı ile nesilden nesile aklanla gelmiştir. Tevatür dediğimiz bu usul ile Kur’ân Hz. Peygamber’den bize ulaşmıştır. Hz. Ebû Bekir döneminde yazılı metaryaller bir araya toplatılmış, Hz. Osman döneminde ası! nüshadan yedi örnek nüsha çoğaltıl­mıştır. Güvenilir bir kurul tarafından ortaya konulan bu çalışmaya hiçbir sahabe itiraz etmemiş, olduğu gibi kabul etmiştir. Bu arada bazı sahabinin kendilerini bağlayan şahsi notları da var idi. Bunlar tamamen şahsi çalışmalar olarak tarihte kaimış üm­meti bağlamamır.

İşte bu çalışmalardan birisi de sadece Abdullah b. Mes’ûd ve Ebudderdâ tarafından bild’.n^n Leyi: 3 ayetini yerine şeklinde işittiklerini belirtmeleridir. Aslın­da mana bakımından değişiklik ifade etmeyen, hiçbir zaman siyahı beyaz, helâli ha­ram yapmayan bu farklılık tamamen kendilerinin şahsi kanaatleri olup ümmeti bağ­lamamıştır. Ayrıca bu iki sahabinin doğruyu bulup da diğer tüm ashabın yanılmış ol­ması da akıl dışıdır.

Eski âlimlerden İmam el-Mazirî ve Kadı îyâz yukandaki haberin senet olarak sahih olduğunu belirttikten sonra ihtilafı şu şekilde gidermeye çalışmışlardır: İki sahabinin oku­duğu şekil Hz. Peygamber’den gelmiş, sonra da bu şekil nesh olmuş fakat bu iki sahabi bunun son şeklini bilmiyor olabilirler. Nitekim 205, 990, 1040 ve 1494. hadislerde bazı sahabilerin değiştirilen uygulamalardan haberinin olmadığını görmüştük. Ancak üzerinde ittifak edilen husus, Hz. Osman tarafından çoğaltılan Kur’ân kendilerine ulaştıktan sonra ashabın hiçbirinin bu Kur’ân’a muhalefet etmediğidir.) [524]

494-) İbni Abbâs (r.a.): “Kabul görmüş birçok kimseler -bence bunlardan en çok kabul göreni de Ömer (r.a.)’dır- benim yanımda, “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sabah namazından sonra Güneş doğana değin, ikindi namazından sonra da batana değin namaz kılmayı yasakladığına şahitlik etmişlerdir.” demiştir. [525]

495-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İkindi namazından sonra Güneş batana değin olan vakit ile, sabah namazından sonra Güneş doğana değin iki vakitte namaz kılınamaz, “buyurmuştur. [526]

496-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Namazınızı Güne­şin doğuşu ve batışına ayarlamayınız.” buyurdu” demiştir[527]

497-) İbni Ömer (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.): “Güneş/n kaşı (ucu) doğduğunda yükselene değin namaz kılmayı erteleyiniz. Gü­neşin kaşı (ucu) battığında da kaybolana kadar namaz kılmayı erteliyiniz.”buyurdu” demiştir. [528]

498-) Küreyb anlatır: “İbni Abbâs (r.a.), Misver b. Mahrame (r.a.) ile Abdurrahman b. Ezher (r.a.), Hz. Aişe (r.a.)’a bir kimseyi gönderip: “Bizden kendisine selâm söyle ve ikindi namazından sonra iki rekat namaz kılma meselesini sor, kendisine: “Bize senin bu namazı kıldığın haberi getirildi, halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bunun yasaklandığı bize ulaşmıştır. İbni Abbâs da: “Ömer b. Hattab ile birlikte bu namaz­dan dolayı halkı döverdik.” demiştir.” diye söyle.” dediler. Ben de Hz. Aişe (r.a.)’ın yanına girdim ve kendisine benimle gönderdikleri şeyi ilet­tim, o da: “Ümmü Seleme’ye sor” dedi, ben de yanlarına gidip söyledi­ğini onlara ilettim. Onlar da beni bu sefer, Aişe (r.a.)’a gönderdikleri şeyin bir benzeri ile Ümmü Seleme (r.a.)’a gönderdiler. Ümmü Seleme (r.a.) da: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bunu yasakladığını duydum. Sonra kendisini ikindiyi kıldıktan sonra bunu kılarken de gördüm, yanımda Ensar’dan Harâmoğullan’ndan birtakım kadınlar varken kendisi yanıma girmişti. Bir kız çocuğunu kendisine gönderdim ve: “Yanına var, dur ve kendisine: “Ümmü Seleme sana: “Ey Allah’ın Rasûlü, senin bu iki rekat namazı yasakladığını duymuştum ama, şimdi senin bunu kıldığını görü­yorum?” diyor” diye, söyle. Eğer eliyle İşaret ederse, geri çekil” dedim. O da denileni yaptı. Hz. Peygamber (s.a.v.) eliyle işaret etti, kız da geri çekildi. Namazı bitirdiğinde: “Ey Ebû Ümeyye’nin kızı (ümmü seleme (r.a.)m babasmm adıdır) ikindiden sonra iki rekat namazı sormuşsun. Durum şudur: Bana Abdu’l-Kays kabilesinden bir kısım insan­lar gelmişti, öğleden sonraki iki rekat namazı kılmayı unut­muştum, işte kıldığım budur, “buyurdu. [529]

499-) Aişe (r.a.): “İki rekat namaz vardır ki Rasûlüllah (s.a.v.) gizli olarak da açık olarak da hiç bırakmamıştır: Sabahtan önce iki rekat ile İkindiden sonra iki rekat.” demiştir. [530]

500-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Biz Medine’de iken müezzin aksak ezanını okuduğunda hemen direklere koşup iki rekat nafile namaz kılarlardı. Hatta bu namazı kılanların çokluğundan, dışarı­dan gelen bir yabancı mescide girdiğinde farz namazın kılındığını zan­nedebilirdi.” [531]

501-) Abdullah b. Muğaffal el-Müzenî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) üç defa: “Her iki ezan arasında dileyen kimse için bir namaz vardır.”buyurmuştur. Bir başka rivayette ise: “Her iki ezan arasında bir namaz vardır, her iki ezan arasında bir namaz vardır, “buyurmuş, üçüncüde de “Dileyen kimse için” buyurmuştur.

(İki ezandan birisi, vakit ezanı diğeri kamettir.) [532]

502-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Nedd tarafında savaşta bulundum, düşmana mevzi alıp karşılarında saf tuttuk. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) bize namaz kıldırmaya durdu. Bir top­luluk kendisinin yanında namaza durdu, diğer topluluk ise düşmana yöneldi. Rasûlüllah (s.a.v.) yanındakileri birlikte rukûya gitti, sonra iki secde yaptı, arkasından namaz kılmayan topluluğun yerine gittiler. On­lar da gelip namaza durdular, Rasûlüllah onlara da bir rekat kıldırdı ve iki secde yapıp selâm verdi, (selâmdan sonra) Ordudaki her bir asker kendi başına birer rekat namaz kıldı, iki secde yaptı.” demiştir. [533]

503-) Sehl b. Ebî Hasme (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), korkulu anda ashabına namaz kıldırmıştır. Şöyle kıldırmıştır: Cemaati, kendisi­nin arkasında iki saf yaptı, kendi arkasındaki (birinci) saftakilere bir rekat kıldırdı ve ayağa kalktı, birinci safın arkasındakiler (kendi başianna) bir re-at kılana kadar ayakta durdu. (Geridekiier) öne ilerdi, geridekiîerin önüneklfer de geriye çekildi. Öne ilerleyenlere bir rekat kıldırdı sonra geri­ye Çekilenler bir rekat kılana kadar oturdu sonra selam verdi. [534]

504-) Sehl b. Ebî Hasme (r.a.)’dan. Kendisi Zâtu’r-Rika1 gazvesinde Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte bulunmuş ve korku namazı kılmışlar, şöyle ki: “Ordudan bir tasım Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte saf yaptı diğer kısım da düşman karşısına durdu. Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber olan takım bir rekat namaz kıldı sonra da ayakta kaldılar sonunda kendi başlarına namazı tamamlayıp namazdan çıktılar. Düşman karşısına saf tutup mevzî aldılar. Diğer kısım da gelip Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber geri kalan rekatı kıldılar bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) oturdu, bekledi cemaat kıl­madıkları rekatı kendi başlarına tamamladı arkasından Hz. Peygamber (s.a.v.) onlarla birlikte selâm verdi ve namazdan çıktılar.

(Düşmanın saldırı endişesi bulunan yerlerde cemaatle ve diğer namaz şekille­rinden biraz farklı biçimde kılınan namaza korku namazı denilir. Bu namazın temelini Kur’ârı’daki Bakara: 239. ayeti ile Nisa: 102. ayet teşkil eder. Hz, Peygamber (s.a.v.) dört yerde yirmi dört defa bu namazı kıldırmiştır. (vahbe Zuheyii, ei-Rkiuri-isiâmi, n. 432)Hz. Peygamber (s.a.v.) kfidırdığı korku namazını, bulunduğu konuma göre değişik yedi şeküda uygulamış, bunlardan birisi yukarıdaki hadiste anlatılan şeklidir. Hanefî-lerin tercih ettikleri şekil de budur.

Korku namazı, faziletli bir kimsenin arkasında namaz klima meziyetini ve ce­maat sevabını kaçırmamak için serbest kılınmıştır. Savaş çok şiddetli olursa her bir asker kendi başına ayakta ima ile de namazını eda edebilir.

İmam Ebû Yusuf korku namazının Hz. Peygamber (s.a.v.)’e has bir uygulama olduğunu belirterek bu namazın nesh olduğunu belirtmiştir. Ancak çoğunluk uygu­lamanın devam ettiği kanaatindedir.) [535]

505-) Cabir (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte hareket ettik sonunda Zâtu’r-Rika’ bölgesine vardık. Gölgeli bir ağaca gel­diğimizde burayı Rasûiüllah (s.a.v.)’e bırakırdık. (Burada da öyie yaptık.) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasûiüllah (s.a.v.)’in kılıcı ağaçta astlı idi, hemen Allah’ın Peygamberinin kılıcını alıp kınından sıyırdı ve Rasûiüllah (s.a.v.)’e: “Benden korkuyor musun?” dedi. O da: “Hayır”dedi. Adam: “Seni benden kim koruyabiür?” dedi: “Benisenden Allah korur”buyur­un. Rasûlüllah (s.a.v.)’in ashabı hemen koşup bu adamı sıkıştırdılar, o da kılıcı kınına koyup ağaca astı. Arkasından namaz izin ezan okundu. Kendisi bir bölüğe iki rekat namaz kıldırdı. Sonra bu bölük geri çekildi, öbür bölüğe de ki rekat namaz kıldırdı. Böylece Rasûlüllah (s.a.v.), dört rekat namaz kıldı, cemaat de iki rekat namaz kıldı.”

(Hadisin bir benzen 1528. hadis olarak gelecektir.) [536]

7-) Cuma Namazı Bölümü

(Kitâbu’l-Cumua)

506-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biriniz Cuma namazına gelirse boy abdestialsın ” buyurmuştur[537]

507-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Ömer b. Hattab (r.a.), Cuma günü hutbe verirken Rasûlüllah (s.a.v.)’in ashabından bir kemse içeri girdi, Ömer, bu kimseye: “Bu vakit hangi vakit?” diye seslendi. O da: “Bu gün meşguliyetim vardı, evime gidermeden ezanı duydum, namaz abdestinden fazla da bir şey yapamadım” dedi. Ömer: “Rasûlüüah (s.a.v.)’in gusüi abdesti almayı emrettiğini bildiğin halde bir de sadece namaz abdestiyle geldin öyle mi!” dedi

Diğer bir rivayet ise “Ömer b. Hattab, Cuma günü hutbe verirken Osman b. Affan içeri giriverdi ” şeklindedir, [538]

508-) Ebû Saîd el-Hudri (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Cuma günü boy abdesti almak, akil-baliğ olmuş herkese gereklidir.” buyurduğunu rivayet etmiştir. [539]

509-) Hz. Aişe (r.a.): “Cuma günü insanlar şehir dışındaki yayla ve köylerinden nöbetleşe olarak, toz duman içerisinde gelirler, toza tere bulanırlar, kendilerinden ter kokusu çıkardı. Bir defas-nda benim ya­nımda iken Rasûlüllah (s.a.v.)’e onlardan bir adam geldi. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) de ona: “Keşke siz şu güttünüz için temizlenmiş oi-saydmız,”buyurdu” demiştir. [540]

510-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. İnsanlar kendi işlerini kendileri görür ve uma namazına geldiklerinde de iş gördükleri elbiseleri ile gelirlerdi. U yüzde” kendilerine “keşke yıkansaydınfz” denilirdi. [541]

511-) Ebû Said el-Hudri (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)in: “Cuma gü­nü boy abdesti almak, buiabiiirse misvak/anmak ve koku sü­rünmek her büiuğ çağına eren kimseye gereklidir” diye bu­yurduğuna şahitlik ederim.” demiştir. [542]

512-) İbni Abbâs (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Cuma gü­nü cünüp olmasanız bile boy abdesti alın, başınızı yıkayın, ko­ku sürünün.”buyurduğunu söylediler?…” denildi. O da: “Gusül için evet derim ama kokuyu bilmiyorum.” demiştir. [543]

513-) Ebû Hureyre (r.a.); “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bizsonda gelen­ler kıyamet günü ilk başta olanlarız. Bizden önce, onlara kitap verildi, bize de onlardan sonra verildi. Onların, üzerinde an­laşmazlığa düştükleri şu gün ki -Allah bize doğruyu gösterdi-ertesi gün Yahudilerin, öbür gün de Hıristiyanlarındır.” buyur­du, biraz sustu ve/ “Her Müslümanın yedi günde, birgün başını ve vücudunu yıkaması gerekir, “buyurdu.” demiştir. [544]

514-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.); “Kim cuma günü, cünüpiük guslü gibi yıkanır sonra da ilk vakitlerde mescide gi­derse, bir deve sadaka vermiş gibi olur. Kim ikinci saatte giderse, bir inek sadaka vermiş gibi olur. Kim üçüncü saatte giderse, boy­nuzlu bir koç sadaka vemiş gibi olur. Kim dördüncü saatte gider­se, bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam (minbere) çıktığında melekler öğüde kulak vermek için içeriye gelirler, “buyurmuştur.

(Hadiste geçen “vy” fiili bir şeyi yaklaştırmak, bir şeyi sunmak anlamlarına gelir. Bu nedenle biz sadaka verme diye çeviri yaptık. Nitekim bazı rivayetlerdetakdim etti, şeklindedir. (Bakınız. Nesei, Cuma: 13, Ahmed b. Hanbel, Müsned, II. 272, 457, m. 81) şeklinde geçmektedir.

Hadiste belirtilen saatlerden ne kastedildiği kesin olarak bil inememiştir. Eğer bunlardan gündüzün eşit parçalara bölünmüş vakit birimleri kastoiunmuş ise bu sa­atlerin başlangıcında da ihtilaf vardır. Şöyle ki zaman bilimcilerine göre gündüzün ilk ‘^şiangıcı. Güneşin doğması ile başlar. Buna göre ilk saat Güneşin doğmasından sonraki sürededir. Seri ıstılahta ise gündüzün ilk başlangıcı, sabah namazının girdiği fecirle başlar. Hadisteki “saat” İfadesinin başlama noktası bu yönden farklıdır.

Diğer taraftan bazı âlimler hadisteki “saat” ifadesinin şu anda ku I la n a g eldiğ imiz zaman birimini ifade etmediğini, burada cuma günü mescide önce gelmeye teşvik için ilk aelenlerin sevabı anlatılmak istendiğini belirtmişlerdir. (Aynî, umdetu’l-Kârî, v. 252)

Nitekim, Nesefnin diğer bir rivayeti İle İbni Mâce’nin rivayeti Cumaya erken giden…” şeklindedir. DârimPnin rivayeti ise Cumaya acele edip Önce gelen…” şeklindedir. (Neseî, Oımua: 13; İbni Mâce, İkâmetiı’s-Salât: 82; Dârimî, Salât: 193) [545]

515-) Ebû Hureyre (r.a,) Rasûfüllah (s.a.v.)’in: “Cuma günü i-mam hutbe verirken arkadaşına: “Sus” desen boş davranışta bulunmuş olursun. “(Cumanın sevabım kaçırırsın) buyurduğunu söylemiştir. [546]

516-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), cuma gününü dile getirdi ve: “Bugünde bir süre vardır ki Müslüman bir kul namaz kılmak için doğrulduğunda bu zamana rastlar da Al­lah’tan bir şey isterse istediğini mutlaka verir” b’uyurdu, sürenin kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. [547]

517-) Ebû Hureyre (r.a.), Rasûlüliah (s.a.v.)’i: “Bizden önce kendilerine kitap verilmesi nedeniyle, biz sonda gelenler kı­yamet günü ilk başta olanlarız. Onlar Allah’ın kendilerine farz kıldığı şu günleri hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Ama Allah bize yol gösterdi, bu nedenle insanlar bugün hakkında bizim arkamızdan gelirler, Yahudiler yarın, Hıristiyanlar da öbürgün”diye buyururken işittiğini söylemiştir. [548]

518-) Sehl (r,a.)ı “Rasûlüllah (s.a.v.), döneminde ancak cuma na­mazından sonra Öğle yemeğini yer, öğle uykusuna yatardık” demiştir. [549]

519-) Seleme b. Ekvâ (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Güneş tepe nok­tasından meylettikten sonra Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte cuma nama-2|nı kılar namazdan sonra gölge yerler araştırarak dönerdik.”

Diğer bir rivayet ise “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Cuma namazınardık namazdan dönerken gölgelenebileceğimiz kadar duvarların 9ölgesini bulamazdık.” şeklindedir. [550]

520-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ayakta hutbe verir sonra oturur tekrar ayağa kalkardı aynen şimdi yaptığınız gibi” demiştir. [551]

521-) Câbir b. Abduliah (r.a.): “Biz Hz. Peygamber (s.a.v.) üe bir­likte namaz kılacağımız sırada yiyecek yüklü bir kervan geliverdi. Ce­maat hemen kervana koştu, sonunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanın­da sadece on iki kişi kaidı. Bunun üzerine: «Onlar bir ticaret yahut bir oyun, bir eğlence gördüklerinde seni ayakta bırakıp ona yönelip dağıldılar…» (Cuma: ıi)ayeti indi.” demiştir. [552]

522-) Ya’lâ b. Ümeyye (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’i minberde: “Ve Nü dev, Yâ Mali… (=Ey Mâlik, diye seslendiler…)” zuhruf: 77) aye­tini okurken işittim.” demiştir. [553]

523-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.) ce­maate cuma hutbesi verdiği sırada bir adam geldi, Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey falan namaz kıldın mı?”‘buyurdu, oda: “Hayır” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kalk, iki rekat namaz kır’buyurdu. [554]

524-) Câbir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir; “Hz. Peygamber (s.a.v.) hutbe verirken: “Sizden biriniz (mescide) geldiğinde, imam hutbe verirken veya (minbere) çıkmış iken (bite oisa) iki rekat (nafile) namaz kılsın “buyurdu”

(Yukandaki hadis gereğince mescide giren kimse Tahiyyetu’l-Mescid (-Mescidi se­lâmlama) namazı kılar, Ancak Hz. Peygamber (s,a,v.)’in yukandaki emrinin özel, imam hut­be verirken susup dinlemeyi emreden hadislerin (bakınız, sis. hadis) genel olması nedeniyle, hutbe sırasında bu namazın kıiınmayacağı belirtilmiştir. Konu hakkında mezheplerin görüşle­ri değişiktir. İmam Safi, Ahmed b. Hanbel ve bir kısım muhaddis fikıhglar, yukandaki hadisi delil alarak imam hutbe okurken olsa bile bu namazın kılınabileceği görüşündedirler. Diğer taraftan İmam Mâlik, Leys b. Sa’d, İmam Azam Ebû Hanife, Süfyân es-Sevrî ve sahabe ve taiinden pek çok kimse hutbe sırasında bu namazın kılınamayacağı görüşündedirler. Bu ko­nudaki aynnülar için bakınız, Ayni, umdetu-hKâri, v. 323-327) [555]

525-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Cuma günü sa­bah namazında “Elif. Lârn. Mîm. Tenzîtu…” diye başlayan es-Secde Suresi ile “Hei etâ ale’l-İnsâni hînun mine’d-Dehri…” diye başlayan ed-Dehr (İnsan) Suresi’ni okurdu.” demiştir. [556]

😎 İki Bayram Namazı Bölümü

(Kitâbu Salâti’I-îdeyn)

526-) îbni Abbâs (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer ve Osman döneminde Ramazan bayramı namazında bulundum. Hepsi de bayram namazını hutbeden önce kıldırır sonra hutbe verirlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.), minberden indi -kendisinin bu sırada erkekleri yerlerine oturtmasını sanki şimdi görür gibiyim.- Sonra erkeklerin safını yanp kadınların yanını kadar yürüdü. Kendisiyle birlikte Bilal de vardı. Sonra: «Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak/ zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, ederi ve ayaklan arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işlerde sana karşı gelmemek şartıyla sana biat etmek üzere geldikleri zaman, onların biatlarını ka­bul et, onlara Allah’tan bağışlanma dile, doğrusu Allah, bağış­layandır, acıyandır.» (Müntehine: 12) âyetini okudu, arkasından: “Siz bu hal üzere misiniz?” buyurdu. Bir kadın: “Evet, Ey Allah’ın Pey­gamberi” dedi. Bu kadının dışındaki diğer kadınlardan kendisine cevap veren olmadı. Bu sırada kadının kim olduğu bilinemiyordu. Hz. Pey­gamber (s.a.v.): “Haydi o zaman sadaka veriniz, annem babam size feda olsun”buyurdu. Bilal elbisesini yere yaydı, onlar da Biial’in elbisesine takılarını ve yüzüklerini atmaya başladılar.” [557]

527-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) sesini duyura­madığını gördü, Bilal (r.a.) ile birlikte, (erkekler tarafından) geçti ve kadınla­ra vaaz etti, sadaka vermelerini emretti. Bunun üzerine kadınlar küpe Ve yÜ2üğü atmaya başladılar, Bİİal de elbisesinin eteğine topluyordu. [558]

528-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Ramazan bayramı günü ayağa kalktı ve arkasından bayram namazını kıldırdı. Namazı bitirdiğinde minberden indi ve kadınların ya­nına gelerek kendilerine uyarılarda bulundu. Kendisi Bilal’ın koluna yastlanıyordu. Bilal de elbisesini yere sermişti. Kadınlar elbisenin üzeri­ne sadakalarını atıyorlardı.” [559]

529-) Cabir b. Abdullah (r.a.): “Ramazan bayramı ve kurban bay­ramında bayram namazı için ezan okunmazdı” demiştir. [560]

530-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Kendisi, Abdullah b. Zübeyr (r.a.)’a biat edilmesinin başında ona haber salarak “Ramazan bayramı günü bayram namazı için ezan okunmadığını ve hutbenin de bayram nama­zından sonra olduğunu” bildirmiştir. [561]

531-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir ve Ömer Ramazan bayramı ile kurban bayramı namazlarını bay­ram hutbesinden önce (çıldırırlardı. [562]

532-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Ramazan ve Kur­ban Bayramı’nda namazgaha çıkardı. İlk başladığı şey namaz olurdu. Son­ra namazı bitirip cemaatin karşısında ayağa kalkardı. Cemaat ise saflarında otururdu. Rasûlüllah (s.a.v.), kendilerine öğüt verir, tavsiyede bulunur, emirler verirdi; eğer askeri bir birlik belirlemek isterse bunu belirler yahut bir şeyler emredecekse bunu emreder sonra da namazgahtan ayrılırdı.” demiştir. Ebû Said (r.a.) devamla: “Medine Valisi Mervan b. Hakem ile bir­likte Kurban veya Ramazan Bayramı’nda namazgaha çıktığım zamana de­ğin halkın uygulaması bu şekilde devam edegelmişti. Namazgaha geldi­ğimde Kesir b. Sait’in yaptığı minberi gördüm, bir de baksam ki Mervan namaz kıldırmadan önce minbere çıkmak istiyor, hemen elbisesinden ya­kalayıp çektim, o da beni çekti ve minbere çıkıp namazdan önce hutbe verdi. Kendisine: “Vallahi (sünneti) değiştirdiniz.” dedim. O da: “Ey Ebû Said, o bildiğin şey şimdi gitmiştir.” dedi. Ben de: “Vallahi benim bildiğim, bilmediğimden daha iyidir.” dedim. O da: “Cemaat, namazdan sonra bizi dinlemek için oturmadığı için hutbeyi namazdan önceye aldım.” dedi,

(Cuma hutbesi namazdan önce okunur, bu cumanın şartlanndandır. Eğer na­maz önce kılınır hutbe sona alınırsa namazın iadesinin gerektiği söylenmiştir, {vehfae zuheyii, ei-Fıkhu’i-isfâmî, il. 285) Bayram namazında hutbeyi namazdan sonra yapmak sünnettir, eğer namazdan önce kılınırsa sünnet terk edilmiş olur ancak namaz ge­çerlidir. (Umdetü’l-Kârî, Aynî, V. 380, Vehbe Zuheyii, eİ-Fıkhu’l-tslâmî,-II. 379) Dönemin Medine

Valisi Mervan halkın dağılıp hutbeyi dinlememesi nedeniyle bayram namazmdaki hutbeyi cumada olduğu gibi namazdan Öne almıştır. Onun bu davranışı sünnete muhalif olduğundan kabul görmemiştir. Ancak böyle bir durumda tıpkı cumada ol­duğu gibi namazın geçersiz olacağı görüşü yoktur. Çünkü bayram namazında hut­beyi namazdan sonra okumak farz değil sünnettir.) [563]

533-) Ümmü Atıyye (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Yeni yetme kızlar, örtü altında bulunan kızlar ve âdet gören kadınlar ha­yırda ve müminlerin dualarında hazır bulunsunlar ancak âdet gören kadınlar namazgahın dışında dursunlar” diye buyururken işittim” dedi. Kendisine: “Âdet gören kadınlar da mı?” denildi. O da: “Arafatta, falan yerde, şu şu yerde bulunmuyorlar mı?” demiştir.

(Bu hadiste ifade edilmek istenilen, mümin erkekler bayram namazı kılmak için namazgaha çıktıklarında bu ibadetleri sırasında mümin kadınların da hazır bulunup hayıra ortak olmalarıdır. Ancak adet gören kadın cami ve mescid hükmündeki na­mazgaha girmeyip kenarında bekler. Aslında diğer hadis kitapları bu hadisi, konusu ile alakalı olduğu için bayram namazı bölümünde getirmektedir. îmam Buhârî de bu hadîsi bayram namazında tekrar getirir. Hadisi bu bölümde getirmesinin nedeni adet gören bir kadın her ne kadar mescide giremese de ibadetin yapıldığı yerin kenarında bulunabileceğini ifade etmek içindir.) [564]

534-) Hz. Aişe (r.a.): “Ensarın Buâs Harbi’nde söyleyegeldikleri ezgile­ri söyleyen iki Ensarlı kız çocuğu yanımdayken, Ebû Bekir geliverdi. Bu kız Çocukları şarkıcı da değillerdi. Ebû Bekir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in evinde şey-kn ezgileri ha!..” dedi. Bunun üzerine Rasûiüllah (s.a.v.): “£y Ebû Bekir, şüphesiz ki her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramı­mızdır, “buyurdu. Bu olay bayram günü olmuştu” demiştir. [565]

535-) Aişe (r.a.) anlatır: “Bir gün Rasûlüllah (s.a.v.)’i odamın kapı-a gördüm. Habeşîler mescidde oynarken oyunlarına bakayım diye Rasûlüİlah (s.a.v.) ridasıyla beni perdeliyordu.” Başka bir rivayette ise

“Mızraklarıyla oynuyor!arken” şeklindedir.

(Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Aişe annemizi perdelemesinin nedeni, Peygamber ha­nımlarının kendilerine mahsus olarak özei emirle perde gerisinde bulunmaiannın emre-dilmesıdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan hürmetten dolayı, kendilerinin diğer kadınlardan farklı olarak başkalanyla evlenmeleri yasak olduğu gibi gereksiz yere ortalıkta dolanmalan da yasaktır. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber hanımlarına mahsus olan ve diğer kadınlardan ayn bir takım hukuki durumlarının olduğunu görmekteyiz: Onlar çirkin bir İş yaparlarsa cezaları diğer kadınlardan farkiı olarak iki katına çıkar. (Ahzâb:30) İyi bir iş yapmalan halin­de mükafatiannın da iki kat olduğunu görmekteyiz. (Ah/âb; 31) Diğer müminlerin hanımları gibi değildirler (Ahzâb: 32) Evlerinde oturmaian emredilmiştir (Ahzâb: 33) [566]

536-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir; “Yanımda Buâs Harbi’ne ait ezgiler söyleyen iki kız çocuğu varken, Rasûlüİlah (s.a.v.) bena geldi ve ya­tağa uzanıp yüzünü çevirdi- Derken Ebû Bekir geldi ve: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında şeytan ezgileri ha!” dedi ve beni azariadı. Rasûlüliah (s.a.v.) ona dönerek: “Bırak onları” buyurdu. Ebû Bekir daldığı sırada sezdirmeden kızlara işaret ettim, onlar da hemen dışarı çıktılar.

Bayram gününde Sudanlılar kalkan ve mızrakla oyun oynuyorlardı. Ya ben Rasûlüllah (s.a.v.)’den istedim ya da o, bana: “Seyretmek is­ter misin?”diye buyurmuş, ben de: “Evet” demiştim. Beni gerisinde ayakta bir süre tuttu, yanağım kendisinin yanağının üzerinde idi: “Hay­di bakalım, ey Erfide oğullan” buyuruyordu. Sonunda artık sıkılmıştım: “Keferm/?”buyurdu; “Evet” dedim: “Haydi içeri git” buyurdu”[567]

537-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Habeşistanlılar, mızlaklarıyla Rasûiüllah (s.a.v.)’in yanında oynarlarken birden Ömer b. Hattab geliverdi. Oniarı taşlamak için taşlara uzandı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v,): “Ey Ömer, bunları kendi haline “buyurdu”[568]

9-) Yağmur İsteme Namazı Bölümü

(Kitabu Salâti’l-İstiskâ)

538-) Abdullah b. Zeyd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) yağmur is­temek için (namazgaha) çıktı ve ridasını ters çevirdi.” demiştir.

Kendisinden gelen bir başka rivayette ise: “İki rekat namaz kıldı” demiştir. [569]

539-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) yağmur duası dışında dua ettiği hiçbir şeyde ellerini kaldırmadı. Duada koltuk altının beyazlığı görülecek derecede ellerini kaldırırdı.” demiştir.

(Hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yağmur duası dışında ellerini kaldırmadığı bildirilmiştir. Halbuki pek çok hadislerde -İmam Nevevî’nin tespitine göre 30 küsur rivayette- duada ellerini kaldırdığı bildirilir. “Duada koltuk altının beyazlığı görülecek derecede ellerini kaldırırdı.” ifadesi problemi çözmektedir. Yani Efendimiz duada bu denli ellerini kaldırmazdı denilmek istenilmiştir. Yoksa Enes b. Mâlik (r.a.)’ın bu sözü, duada elleri kaldırma işleminin olmadığını ifade etmez.

Diğer taraftan sahih bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)’İn ellerinin dışını sema­ya çevirerek yağmur duası ettiği bildirilmiştir. (Müslim, istiskâ: i)Enes (r.a.)’ın “Yağmur duası dışında ellerini kaldırmazdı” şeklindeki ifadesi, ellerinin İçi yere dışı göğe gele­cek şekilde kaldırmazdı, anlamına da gelebilir. Yağmursuzluk ve diğer musibetlerden korunmak için dua edildiğinde ellerin ters çevrilmesi de bu nedenledir.) [570]

540-) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) zama­nında kıtlık oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) cuma günü hutbe verdiği sı­rada Çöl halkından bir kimse ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, mal­lar yok oldu, çoluk-çocuk aç kaldı. Bizim için Allah’a dua etsen” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) ellerini kaldırdı -Biz bu sırada gökte hiçbir bulut görmüyorduk- Canımı elimde tutan Allah’a yemin olsun ki, bulutlar ko­ca dağlar gibi kabarana değin ellerini indirmedi. Sakalından yağmurun damladığını gördüğüm ana kadar minberden inmedi. O gün, ertesi gün ve sonraki günlerde sürekli gelen cumaya kadar bize yağmur yağdı. Aynı kişi yahut bir başkası kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, evler yıkıldı, mallar su altında kaldı, bizim için Allah’a dua etsen.” dedi. O da ellerini kaldırdı ve: “Allah’ım etrafımıza yağdır, üzerimize değil.” bu­yurdu. Eliyle işaret ettiği bulut kümesi açıldı. Medine seması etrafı ka-Pal” üstü açık bir alan gibi oldu. Kanat Vadisi bir ay aktı, etraftan gelen herkes bol yağmur yağdığını söyledi.” [571]

541-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) gökyüzünde yağmur lrnali olan bir bulut gördüğünde gider gelir, girer çıkar, yüzünün

rengi değişirdi. Yağmur yağdığında ise bu tedirginliği kendisinden gide-ırdi- Hz. Aişe (r.a.) bu durumunu kendisine bildirmiş O da: “Ne bibu: «Onlar o azabı vadilerine doğru gelen bir bulut gördük erinde: “Bu, bize yağmur getiren buluttur” dedi­ler. Hayır, bu gelmesini istediğiniz, içerisinde elim bir azab bu­lunan rüzgardır.» (Ahkâf: 24) ayetinde helak olan kavmin söyledi-ği gibi bir şey olabilir, “buyurmuştur.” demiştir. [572]

542-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i, küçük dilini göreceğim derecede gülerken görmedim. Kendisi sadece tebessüm ederdi. Yağmur yüklü bulut veya rüzgar gördüğünde yüzünde (isteksizlik) sezilirdi.” demiştir. Kendisi: “Ey Allah’ın Rasülü, in­sanlar yağmur yüklü bulut gördüklerinde, içerisinde yağmur olması ü-midiyle sevinirler. Halbuki seni, bulutu gördüğünde yüzünde isteksizlik sezilir görüyorum?” demiş. O da: “Ey Aişe, onun içerisinde bir a-zabın, rüzgar/a helak olan toplumun azabının olmasından kim beni emin kılar? O top/um, azabı gördüğünde: “Bu, bize yağ­mur getiren buluttur” demişlerdi.” buyurmuştur. [573]

543-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Saba (gündoğusu) rüzgarı ile muzaffer oldum. Âd Kavmi de günba-

tısı rüzgarıyla yok oldu. “buyurmuştur.

(Gündoğusu rüzgan, Hendek Savaşı’nda şiddetli eserek Kureyşiiler’in tüm er­zak ve mühimmatını telef etmiş bu nedenle Medine kuşatmasına son vermişlerdir «Size birtakım ordular geldiğinde onların üzerine şiddetli rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular gönderdik.» (Ahzâb: 9) ayeti ile bildirilen rüzgar da budur.

Günbatisı ise «Âd’e gelince, onlar da uğultulu azgın bîr fırtına ile yok edildi. Allah onu yedi gece, sekiz gün peş peşe üzerlerine gönderdi.» (Hakka: 6-9) ayetinde bildirildiği gibi Hûd Peygambere yardım için gönderilip Âd Kavmi’ni helak etmiştir.) [574]

10-) Güneş ve Ay Tutulma (Küsûf) Namazı Bölümü

(Kitâbu’l-Küsûf)

(Güneş ve Ay, Allah’ın bizlere verdiği büyük nimetlerden olup süresi geldiğinde kıyamet günü dürülüp atılacaktır. Güneş ve Ayın bize faydalarını bu sayfalarda an­latma imkanımız yoktur, ancak şu biline ki Güneşin, Ayın ve dünyanın belirli güçte çekim kuvvetleri olup bu kuvvetler fizikteki zıt kuvvetler ilkesine göre birbirlerine be­lirli uzaklıktan çekim gücü verdiğinden çok hassas bir denge ortaya çıkar. Sözgelimi,

Avın dünyamıza biraz yaklaşması sulann kabarmasına, biraz geri çekilmesi suların inmesine sebep olur.

Güneş aynı zamanda enerji kaynağıdır. Bugünkü verilere göre tüm insanların bir yıl­lık ürettiği enerji Güneşin bir dakikalık enerjisine eşittir. Dünya Güneşin yaydığı enerjinin iki milyonda birini alır. Dünyanın atmosferine Güneşten bir santimetre kareye dakikada iki kalori ererji gelir. Bu nedenle Güneşin normal süreden daha az ışık vermesi birtakım e-nerii kaybına neden olduğu gibi, bitkilerin üzerinde de olumsuz etki yapar, buzullann dengesiz biçimde artmasına neden olur. Bunun tersi de yine çeşitli zararlara sebep olur. Dolayısıyla birkaç dakika süren Güneş tutulması uzun süre devam eder veya sıkça tekrar ederse bir musibet ve bela olarak karşımıza çıkar.

Yukanda belirttiğimiz gibi gezegenler uzayda birbirlerini çeken zıt kuvvetler esasına göre kurulmuş bir düzen içerisinde hareket eder. Çekim kuvvetlerinin arasına giren bir engelin çekim dengesini bozacağı tabiîdir. Bu nedenle Güneş ve Ay tutulması esnasında çekim dengesinin bozulması neticesinde hareket seyrinde düzensizliklerin meydana gel­mesi muhtemeldir, med-cezir hadisesi bunun en güzel örneğidir. Kesin olmamakla birlikte yeryüzünde meydana gelen birtakım hareketler neticesi görülen afetlerin bir kısmının söz konusu tutulmalarla bağlantılı olma ihtimali düşünülür.

Diğer taraftan Güneş ve Ay tutulmaları, kıyamet koptuğu esnada atmosfer or­tamında meydana gelen çözülmeleri hatırlatır. Böyle önemli ve musibet gelme İhti­malinin bulunduğu bir ortamda Müslümanın ne yapması gerektiğini Efendimiz ya­şayarak göstermiştir: Allah’a sığınmak, günahları hatırlayıp dua ve istiğfar yapmak, namaz kılmak. “Allah bu tutulma ile kullarını korkutur.” ifadesi de bize bu o-layların bir uyarı niteliğinde olduğunu, kıyamet koptuğunda artık tutulan Güneşin bir daha tekrar gelemeyeceğini bildirir. Bu gibi zamanlarda Efendimiz’in yaptığı uygu­lamaları örnek alıp davul çalma, silah atma, ateş yakma vb. diğer batıl uygulamaları terk etmeli, işi Güneş ve Ayın Rabb’ine havale etmeliyiz.

Yüce Rabb’imiz şöyle buyurur: «Gece, gündüz, Güneş ve Ay Allah’ın de-lillerindendir. Ne Aya ne de Güneşe secde etmeyiniz. Bunların yaratıcısı olan Allah’a secde ediniz.» (Fussüet: 37)

Güneş tutulmasında Efendimiz’in telaşa kapılmasının bir diğer nedeni de, ne zaman kopacağı belli olmayan kıyametin. Güneşin tutulup dürülmesi sonucu mey­dana geleceğinden “Acaba kıyamet mi kopuyor?” diye endişeieninesidir.

«İnsan kıyamet günü ne zamanmış diye sorar. Göz kamaştığı, Ay ka-rartıldığı, Güneşle Ayın bir yere toplandığı zaman. O gün “kaçış nereye” diyecek.» (Kıyâme: 5-10) [575]

544-) Hz. Aişe (r.a.)’dan, şöyle demiştir: “Rasûlüüah (s.a.v.) dö­neminde Güneş tutuldu, bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) halka namaz Kıyama durdu ve kıyamı uzun tuttu sonra rukûya gitti ve rukûyu da uzun tuttu sonra tekrar kıyama durdu, kıyamı uzun tuttu ama bu kıyam birinci kıyamdan daha kısadır, sonra tekrar rukûya gitti kûyu uzun tuttu ama bu rükû birinci rukûdan daha kısadır, arka-S|ndan secdeye gitti ve secdeyi de uzun tuttu. İkinci rekatta da birinci rekatta yaptığını yaptı. Arkasından namazdan çıktı, Güneş açılmıştı. Ar­kasından halka hutbe verdi, Allah’a hamdü senada bulundu ve sonra: “Şüphesiz Güneş ve Ay Allah’ın delillerindendir. Bir kimsenin ne ölümü ne de hayata gelmesi nedeniyle tutulmaz. Siz bunu gördüğünüzde tekbir getiriniz, Allah’a dua ediniz, namaz kılı­nız, sadaka veriniz, “buyurdu sonra da/ “Ey Muhammed Ümmeti! Vallahi, kadın veya erkek bir kulunun zina etmesi konusunda Allah’tan daha kıskanç hiçbir varlık yoktur. Ey Muhammed Ümmeti! Vallahi, eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, “buyurdu. [576]

545-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Âişe (r.a.), şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in sağlığında güneş tutuldu. Rasûlüllah (s.a.v.), mescide çıkıp namaza durdu, tekbir getirdi. Halk da kendisinin arkasın­da saf tuttu. Rasûlüllah (s.a.v.)’e uzun bir kıraat yaptırıldı. Arkasından tekbir getirip uzun bir rükû yaptı, başını rukûdan kaldırdı ve: “Semiallâhü limen hamiden, Rabbena leke’l-Hamd” dedi (secdeye gitmedi) ayakta durdu yine uzun bir kıraat yaptırıldı ama bu kıraat birinciden az idi sonra tekbir getirip uzun bir rükû yaptı ama bu birinci rukûdan kısa idi. Arkasından: “Semiallâhü limen hamideh, Rabbena leke’l-Hamd” dedi ve secdeye gitti. Sonra diğer rekatta da aynısını yaparak dört sec­de ve dört rukûyu tamamladı, namazı bitirmeden önce de güneş tu­tulması sona erdi. Sonra ayağa kalkarak hajka konuşma yaptı (hutbe verdi) gerektiği şekli ile Allah’a hamdetti arkasından şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, Güneş ve Ay, Allah ‘m gelen iki delildir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de dünyaya gelmesi nedeniyle tutulur­lar. Ancak siz bunu gördüğünüzde namaz kılmaya sığınınız.” [577]

546-) Hz. Aişe (r.a.): “Güneş tutuldu, bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kıldı ve uzun bir sure okudu, sonra rukûya gitti ve rukûyu uzun tuttu, arkasından başını kaldırdı ve diğer bir sureye başladı, sureyi bi­tirdiğinde rukûya gitti, secde yaptı. İkinci rekatta da aynısını yaptıktan son­ra: “Güneş ve Ay Allah’ın delillerinden iki delildir. Bu durumu gördüğünüzde sizden budurum/sıkıntı gidenedeğin namaz kılı­nız. Şu makamımda /namaz kıldığım yerde vadolunduğum her şeyi gördüm. Hatta benim ileriye doğru gittiğimi gördüğünüzde, cennetten bir salkım almak istememi bile gördüm. Beni geriye çekilir gördüğünüzde birbirini kırıp geçirir halde cehennemi gör­düm. Yine burada, adak develerini ilk başlatan Amrb. Luhay’ı da gördüm, “buyurdu.” demiştir. [578]

547-) Aişe (r.a.) anlatır: “Yahudi bir kadın kendisinden dilenmek için gelmiş: “Allah seni kabir azabından korusun” demiş, bunun üzerine Aişe (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’e: “İnsanlara kabirlerinde azab olunur mu?” diye sormuştu. Rasûlüllah (s.a.v.) kabir azabından Allah’a sığınan sözler söyledi. Rasûlüllah (s.a.v.) sabahleyin bir bineğe bindi arkasın­dan Güneş tutuldu ve kuşluk vakti geri döndü. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) hanımfannın odalan arasında dolandı ve arkasından namaza durdu. Halk da arkasında namaza durdu. Namazda uzun bir kıyam yaptı, sonra uzun bir rükû yaptı sonra rukûdan başım kaldırdı, uzun bir süre ayakta durdu -bu ayakta durma birinci kıyamdan daha azdır- son­ra uzunca bir rükû yaptı -bu, birinci rukûdan daha azdır- arkasından başını kaldırdı ve secdeye gitti. Sonra yine uzun bir kıyam yaptı -bu da birinci kıyamdan daha azdır- sonra tekrar uzunca bir rükû yaptı -bu da birinci rukûdan daha azdır- arkasından başını kaldırıp secdeye gitti ve namazdan çıktı, Allah’ın konuşmasını istediği kadar konuştu, arkasın­dan da kabir azabından (Allah’a) sığınmalarını emretti.” [579]

548-) Esma (r.a.) anlatır: “Aişeye geldim, kendisi namaz kılıyordu: ‘Halkın bu durumu da ne?” dedim. Başıyla gökyüzünü işaret etti bir de bakbm ki insanlar da namazdalarmış. Aişe: “Subhanellah” dedi, ben de: Bu, bir işaret midir?” dedim. “Evet” anlamına başıyla işaret etti, ben de namaza durdum, sonunda bende baygınlık baş gösterdi, başıma su dök-mey ba§ladım. Arkasından Rasûlüllah (s.a.v.) Allah’ı hamd ve sena ile t sonra şöyle buyurdu: “Şu makamımda/namaz kıldığım ye- bana gösterilmeyen hiçbir şey kalmadı, cennet ve cehenneme varıncaya kadar her şeyi gördüm. Bana sizin kabirlerinizde Deccâl Mesih fitnesi gibi -veya Deccâi Mesih fitnesine yakın- imti­hana uğrayacağınız bildirildi: “Bu adam hakkındaki bilgin nedir?” denilecek, mümin -veya yakinen inanan- kimse: “O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir, bize açık deliller ve hidayet getirdi biz de kabul edip uyduk, üç defa o, Muhammed’dir” diyecek, kendisine: “Se­nin ona yakinen inandığını öğrenmiş olduk haydi şimdi rahat u-yu” denilecek. Ancak Münafık veya şüpheye kapılmış kimse- ise: “Bilemiyorum, insanların birtakım şeyler söylediğini duydum ben de söyledim ” diyecektir.”

(Hadiste geçen -veya- ifadesi hadisi, Hz. Esma (r.a.)’dan rivayet eden ravinin, ke­limenin hangisi olduğunda şüpheye düştüğünden, Esma (r.a.) hangisini söyledi bi­lemiyorum” demiştir. Bu kılınan namaz, güneş tutulması namazıdır, Buhârînin diğer bö­lümlerde getirdiği rivayetlerde bu husus bildirilmektedir, (vudû: 37, Küsûf; 10) Bu konuda Güneş ve Ay tutulması bölümüne bakınız. Hz. Peygamber (s.a.v.) Güneş tutulmasında iki rekat namaz kılmış ancak namaz çok uzun sürmüştür, hatta Güneş tutulmasının sona ermesine kadar namaz devam etmiştir. Böyle bir uzun namazda dayanamayıp rahatsız olanlar çıkmıştır. Hadisi rivayet eden Hz. Esma (r.a.) da bunlardandır.. Kendisi rahatlamak için başına su dökmüştür. Bu su dökme namazın İçinde mi yoksa namazdan sonra mıdır İfade tam olarak açık değildir. Namaz içerisinde ise bu hareketin namazı bozmayacak ka­dar ameli kalil, yani az bir hareket olduğu belirtilir. Ancak bu baygınlığın namaz bitip de hutbe dinleme esnasında olma ihtimali de vardır.) [580]

549-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) döneminde Güneş tutuldu ve bu nedenle Rasûlüllah (s.a.v.) namaz kıldı, kendisiyle birlikte halk da namaz kıldı. Bakara Suresi kadar uzunca bir kıyama durdu. Sonra uzunca bir rükû yaptı arkasından başını kaldırdı ve yine uzunca bir kıyama durdu -Bu, birinci kıyamdan daha azdı- Sonra da uzunca bir rükû daha yaptı -bu da birinci rukûdan daha azdı- arkasın­dan da secdeye gitti. Sonra uzunca bir kıyam yaptı -bu da birinci kı­yamdan daha azdı- arkasından uzunca bir rükû yaptı -bu da birinci rukûdan daha azdı- Arkasından başını kaldırdı ve uzunca bir kıyam yaptı -bu da birinci kıyamdan daha azdı- Sonra bir uzun rükû daha yaptı -bu da birinci rukûdan azdı- Sonrada secdeye gitti ve Güneş açı­lınca namazdan çıktı ve: “Şüphesiz Güneş ve Ay Allah’ın delille­rinden bir delil olup bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesi nedeniyle tutulmazlar. Siz bu durumu gördüğünüzde Allah’ı zikredin “buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, namazında yerinde iken Senin bir şeye uzandığını, sonra geri geri çekildiğini gördük?” dediler, o da: “Ben cenneti gördüm ve bir salkıma uzandım eğer onu alabil-seydim dünya durdukça ondan yerdiniz. Bana cehennem de gösterildi, bugünkü kadar böyle feci bir manzara asla görme­dim, cehennemliklerin çoğunun kadınlar olduğunu da gör­düm.”buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, neden böyledir?” denildi: “Nan­körlüklerinedeniyle”‘buyurdu: “Allah’a karşı mı nankörlük ederler?” denildi: “Kocalarına karşı nankörlük ederler, iyiliği inkâr eder­ler. Eğer onlardan birisine bir ömür boyu iyilik yapsan sonra da senden (hoşlanmadıkları) bîr şey görse: “Senden asla bir iyilik görmedim.” der. “buyurdu.” [581]

550-) Abdullah b. Amr (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) döneminde Gü­neş tutulduğunda: “İnne’s-Salâte Camiatun (=Şüphesiz namaz toplayı­cıdır)” diye seslenildi” demiştir.

(Bu ifade “Haydin namaz kılmak için toplanın” anlamına halkı namaza çağır­mak için ezan yerine kullanılmıştır.) [582]

551-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Güneş ve Ay insanlardan hiç birinin ölümü üzerine tutulmaz. Ancak bu ikisi Allah’ın delillerinden iki delildir. Bu durumu gördüğü­nüzde hemen namaz kılmaya buyurmuştur. [583]

552-) Ebû Mûsâ (r.a.) anlatır: “Güneş tutulmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) kıyamet kopacak korkusuyla endişe içinde ayağa kalkıp mesci­de gitti ve kendisini yapar gördüğüm en uzun kıyam, rükû ve secdeler-te namaz kıldırdı, arkasından: “Allah’ın gönderdiği bu deliller hiç­bir kimsenin ne ölümü ne de hayata gelmesi nedeniyle olmaz. Ancak Allah, bu tutulma ile kullarını korkutur. Bu nedenle böyle bir şey gördüğünüzde Allah’/ anmaya dua etmeye ve is­tiğfara sığınınız, “buyurdu. [584]

553-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Kendisi, Rasûlüllah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunun bildirirdi: “Güneş ve Ay, ne birisinin ölümü nede dünyaya gelmesi üzerine tutulur. Ancak, bu ikisi, Allah’ın delillerinden bir delildir. Bu nedenle bunları böyle gördüğü­nüzde hemen namaz kılınız.” [585]

554-) el-Muğîra b. Şu’be (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) döne­minde oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün Güneş tutuldu. Bunun üzerine halk: “Güneş İbrahim’in vefatı nedeniyle tutuldu” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz Güneş ve Ay bir kimsenin ne ölümü ne de hayata gelmesi nedeniyle tutulur. Eğer bunu görürseniz na­maz kılıp Allah’a dua ediniz, “buyurdu. [586]

11-) Cenaze Bölümü

(Kitâbu’l-Cenâiz)

555-) Üsâme b. Zeyd (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kızı (Hz. zeyneb (r.a.): “Oğlum öldü hemen bize gel” dîye haber saldı. Hz. Pey­gamber (s.a.v.) selâm söyleyerek: “Şüphesiz aldığı da verdiği de Al­lah’ındır, Her şeyin Onun katında belirtilmiş bir eceli vardır. Sabret ve ecrini Allah’tan bekle”ö\ye cevap gönderdi. Bu sefer kızı mutlaka gelmesi İçin yemin ederek tekrar kendisine haber saldı. O da yanında Sa’d b. Ubâde, Muâz b. Cebel, Übey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit ve birtakım kimselerle kalkıp geldi. Çocuk Rasûlüllah (s.a.v.)’e verildi, canı gidip gelmekte idi, (hadisi rivayet eden ravi) vücudu sanki eskiyip porsumuş de­ri kırba gibi idi dediğini de zannediyorum demiştir. Rasûiüllah’ın gözleri, yaşla doldu. Sa’d: “Ey Allah’ın Rasûlü, bu hal de nedir?” dedi: “Bu, Al­lah’ın kullarının kalplerine bıraktığı bir rahmettir. Allah kulların­dan sadece merhametli o/an/ara merhamet eder. “buyurdu.

(Çocuğun vücudunun eskimiş deri kırbaya benzetilmesi, eski kırbanın renginin solduğu gibi vefat etmek üzere oian çocuğun tenin solmasından dolayıdır.) [587]

556-) Abduliah b. Ömer (r.a.): “Sa’d b. Ubâde muzdarip olduğu hastalığına yakalanmıştı, Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisini ziyaret et­mek için Abdurrahman b. Avf (r.a.), Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.), Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) ile birlikte geldi. Yanına girdiğinde ailesinin başında toplanmış olduğunu gördü: “Yoksa öldü mü?” buyurdu: “Hayır, Ey Allah’ın Rasûlü” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) duygulanıp ağladı, ordaki halk Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ağlamasını görünce onlar da ağ­ladı, bunun üzerine: “Beni duyuyormusunuz, şüphesiz Allah, ne 9özyaşmdan dolayı ne de kalbin hüzünlenmesinden dolayı a-&P eder -dilini işaret etth ancak bundan dolayı azap veya mer­hamet eder. Şüphesiz ölü ailesinin kendisine ağlamasının (bir ) dolayı azaba uğrar, “buyurdu.” demiştir. [588]

557-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), çocuğunun üze­rine ağlayan bir kadının yanına geldi ve ona: “Allah’tan sakın ve sabret”buyurdu. Bunun üzerine kadın: “benim başıma gelenden se­nin ne haberin var” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) onun yanından ayrıldığın­da ona: “Bu kimse, Allah’ın Rasûlüdür” denildi. Bunun üzerine kadını ölüm acısına benzer bir üzüntü tuttu ve hemen Rasûlüllah (s.a.v.)’in kapısına gitti. (Kapıcılar aradı) Ama yanında kapıcılar falan bulamadı: “Seni bilemedim (kusuruma bakma)” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sabır, an­cak musibetin ilk geldiğiandadır, “buyurdu. [589]

558-) Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ölü, kendisine feryat edilmesi nedeniyle kabrinde azaba uğrar” buyurmuştur. [590]

559-) Ebû Mûsâ el-Eşari (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ömer (r.a.), yaralandığında Suhayb: “Vah kardeşi vah…” diyerek ağlamaya başladı. Bunun üzerine Ömer: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Şüphesiz ki ölü, dirinin feryadı nedeniyle azaba uğrartltye buyurduğunu bilmiyor musun?” dedi”[591]

560-) Abdullah b. Müleyke’den, Şöyle demiştir: “Osman b. Affan’in, Mekke’de bir kızı vefat etmişti. Cenazesinde bulunmak için o-raya geldik. Cenazeye ibni Ömer ve İbni Abbas da gelmişti. Ben her i-kisinin arasında oturuyordum. Ben birinin yanına oturmuştum sonra diğeri gelerek yanıma oturdu. Abdullah b. Ömer, karşısında bulunan Osman b. Affan’ın oğlu Amr’a: “Sen ölüye ağlamayı engellemezmisin. Çünkü Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz ki ölü, ailesinin kendisi üze­rine ağlanması nedeniyle azaba uğrar” buyurmuştur.” dedi. Bu­nun üzerine İbni Abbas: “Ömer, ‘bir kısım ağlama nedeniyle’ derdi.” dedi ve şöyle anlattı: “Ömer ile birlikte Mekke’den dönmüştüm. Beydâ mevkisine geldiğimizde ağacın gölgesi altında bir kervan gördük. Bana: “Git, bak bakalım bu kervandakiler kimlerdir.” dedi. Baktım, ne göre­yim Suhayb. Gidip Ömer’e haber verdim: “Onu bana çağır” dedi. Suhayb’in yanma gittim ve: “Müminlerin Emirinin kervanına katıl” demistim. Dana sonraları Ömer yaralandığında Suhayb: “Vah kardeşim ah vah dostum vah” diye ağlayarak yanına girdi. Ömer: “Bana mı alıyorsun. Halbuki Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz ki ölü, ailesinin kendisi üzerine ağlanmasının bir kısmı nedeniyle azaba uğrar” buyurmuştu” dedi” Ömer vefat ettiğinde bu hadisi Âİşe’ye bildirdim: “Allah, Ömer’e merhamet etsin. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz ki Allah, birisinin ağlaması nedeniyle mümini azaba uğratır.” dememiştir. Ancak: “Şüphesiz ki Allah, ailesinin kendisi üzerine ağlaması nedeniy-le kâfirin azabını artırır”‘buyurmuştur. Bakın bu konuda Kur’ân’ın: «Hiçbir kimse diğer bir kimsenin günahını yüklenemez…» (Fâtır: ıs) buyurması size yeter” dedi” İbni Abbas: “Ağlatan da güldüren de Allah’tır.” dedi. Hadisi anlatan Abdullah b. Müleyke: “Vallahi Abdullah b. Ömer bu söz üzerine hiçbir şey demedi” demiştir.

(Hiçbir kimse bir başkasının yaptığı günahtan sorumlu tutulamaz ancak bu gü­nahta bir hissesi varsa bu hariçtir. Hz. Aişe (r.a.) Ölen bir Müsİümanın kendisinden sonra ailesinin ağlamasından sorumlu tutulamayacağını belirterek bir yanlış anlaşıl­mayı düzelterek cevap vermiştir. Hadiste “ağlamasının bir kısmından dolayı” kaydı bulunmaktadır. Buna göre her çeşit ağlama değil, belirli ağlamalar olduğu an­laşılır ki, bu da Araplar’da yaygın olan feryad ve figan çığlıklanyla dövünme şeklinde meşhur bir âdet olan ağlamadır. Ölüye azab vermesi ise ölünün kendisinden sonra bu şekilde ağlanılmasına vasiyet etmesi veya böyle ağlayacak bir aile yetiştirip onla-nn vebalini yüklenmesinden dolayıdır.

İmam Buhârî getirdiği bu hadisi zikrettiği başlıkta konuyu çok güzel açıklamış ve şöyle bir başlık koymuştur. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Ölü, abesinin kendisine ağlamasının bir kısmından dolayı azaba uğrar.” konusu. Bu durum ö/ünün bayatta iken feryad ve figanla ağlama âdeti var ise böyledir, Çünkü Yüce Allah’ın şu sözü vardır: «Ey iman edenler kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz…» (Tahrim: 6) Hz. Peygamber (s.a. v.)’de: “Her biriniz çobansınız ve her biriniz idaresi al-tındakıierden sorumludur.” buyurmuştur. Ancak bir kimsenin hayatta iken ağlayıp feryat etme gibi bir âdeti yok ise bu ağlama, Hz. Aişe (r.a.)’ın: “Hiçbir kimse diğer bir kimsenin günahını yüklenemez.” (Fâtır. ısj diye belirttiği ve yine Yüce Allah’ın: «Yükü (günahla) ağır gelen bir kişi onu taşımak için (birisini) çağırsa onun yükünden hiçbir şey taşıttınlmaz.» (Fâtır. 18) şeklinde buyurmasına dayanılarak feryad ve figan ulunmayan ağlama, müsade edilmiş bir ağlamadır. “(Buhârî, Kitabırı-Cenâiz: 32)

Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Ashab-ı Kiram’ın, bazı ölüm hadiselerinden dolayı sessizce ağladıkları çoğu defa hadislerde bildirilmiştir. Biraz sonra gelecek olan dıste de Hz. Peygamber (s.a.v.): “Şüphesiz, Allah ne gözyaşından dolayı ne albin hüzünlenmesinden dolayı azap eder-dilini gösterdi- ancak bundan veya merhamet eder. “buyurmuştur.) [592]

561-) Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ailesinin kendisi için ağ­ladığı Yahudi bir kadının (mezanna) uğramıştı: “Şüphesiz onlar kadın için ağlıyorlar ama bu kadın mezarında azap görmektedir.” buyurdu.” demiştir. [593]

562-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söylediği “Onlar şimdi benim söylediğimin doğru olduğunu mutlaka bilmekte­dirler” şeklindedir. Çünkü Yüce Allah: «Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın.» (Nemi:so) buyurmuştur.” demiştir. [594]

563-) Muğîra (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.Yi: “Kimin ölüsünde feryad ve figanla ağlanırsa bu feryatlardan dolayı kendisine azap olunur, “diye buyururken işittim.” demiştir. [595]

564-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e (Mute şehitten) Zeyd b. Harise, Cafer b. Ebi Talib ve Abdullah b. Revâha’nın şahadet ha­beri geldiğinde mescidde oturmuş, yüzünde üzüntüsü görülüyordu. Ben de kapıntn aralığından seyrediyordum. Kendisine bir adam geldi ve: “Ca­fer’in evindeki kadınlar şöyle şöyle yapıyorlar.” diyerek ağladıklarını an­lattı. Hz. Peygamber (s.a.v,) bu kimseye kadınlan böyle yapmaktan alı­koymasını emretti. Gitti sonra ikinci defa geldi, sözünü dinlememişler, bu sefer: “Onları alıkoy” buyurdu, üçüncü defa gidip geldi: “Ey Allah’ın Rasûlü, vallahi bize ağır geldiler” dedi. Hz. Aişe (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.): “O kadınların ağızlarına toprak saç. “buyurdu” demiştir. [596]

565-) Ümmü Atıyye (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) biat yaptığımız sırada bizden ölüye feryat ve çığlık atarak ağlamayacağımıza da söz almıştı. Ancak biz kadınlardan sadece beşi dışında (hemen) sözlerini yeri­ne getiremediler. Bunlar: Ümmü Süleym, Ümmü Alâ, Ebû Sebre’nin kızı olan Muâz b. Cebel’in hanımı ve diğer iki kadın veya Ebû Sebre’nin kızı, Muâz b. Cebel’in hanımı ve diğer bir kadındır.” demiştir. [597]

566-) Ümmü Atıyye (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’e biat ettik. Kendisi bize (biat şartlan olarak) «Allah’a ortak koşmamak…» (Mümtenine: 12) ayetini okudu, bize ölülere çığlık atarak ağlamayı da yasakladı. Bu sırada bir kadın kendi elini sıkıca tuttu (yani biat yapmaktan çekindi): “Falan kadın ağıt kurmamda bana yardımcı olmuş ve benimle ağlamıştı. Şimdi ben ona borcumu ödemek istiyorum.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine bir şey demedi. O da gitti, sonra geldi ve biat etti” demiştir.

(Biatta okunan ayetin tamamı şöyledir. «Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Al­lah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklannı öldür­memek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işlerde sana karşı gelmemek şartıyla sana biat etmek üzere geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et, onlara Allah’tan bağışlanma dile, doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyandır.») [598]

567-) Ümmü Atıyye (r.a.): “Cenazelerin arkasından gitmemiz bize yasaklandı, ama (bu, diğer yasaklar kadar) sıkı tutulmadı.” demiştir. [599]

568-) Ümmü Atıyye el-Ensârîyye (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) kızı (zeyneb) vefat ettiğinde yanımıza girdi ve: “Su ve sidr{temizlikte sabun

yerine kullanılan Arabistan Kirazı ağacının yapraklan) İle ÜÇ veya beş gerekli gÖ’

rürseniz daha fazla yıkayın ve sonuncu yıkamada kâfur veya kâfur benzeri bir şey kullanın, yıkadıktan sonra da bana haber veriniz.” buyurdu. Yıkadıktan sonra kendisine haber verdik, bize izarını verdi ve: “Bunu iç kefeni yapınız.” buyurdu. [600]

569-) Diğer bir rivayette ise: “Sağından ve abdest organların’ dan yıkamaya başlayın, “buyurmuştur. [601]

570-) Diğer bir rivayette ise Ümmü Atiyye (r.a.): “Saçlarını tarayıp’ ü? örgü yaptık.” demiştir. [602]

571-) Habbâb (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber Allah rızasını ar2u ederek hicret ettik, sevabımız Allah adına gerçekleşmiştir. Ancak bizkimimize Sevabın meyvesi yetişti Onlar, Şimdi (dünyadayken meyveleri)

ktadırlar, kimimiz de sevabından (dünyada) bir şey yiyemeden vefat etti. Usâb b- Urrıeyr de bunlardandır. Uhud Savaşı’nda şehid oldu, büründüğü bir tek kumaş bezden başka kendisini kefenleyebileceğimiz bir şey de bulamamıştır. Hırkayı baştarafına örttüğümüz de ayaklan açıkta kalıyor, ayaklannı örttüğümüzde de baştaraft agkta kalıyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) baştarafmı örtüp, ayaklarına izhir (Mekke ayrığı otu) koyup defnetmemizi emretti.”demiştir. [603]

572-) Hz. Aişe (r.a.)’dan: “ftasûlüllah (s.a.v.)’in Yemen işi pamuktan Üç tane beyaz SehÛlİyye (Yemen’de kumaş dokumacılığıyla bilinen bir şehir) bezi İle kefenlendirildi. Bu bez kefenlerinin içerisinde sarık ve gömlek yoktu.” [604]

573-) Hz, Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) vefat ettiğinde pamuklu … bir elbise ile örtüldü.” demiştir. [605]

574-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cenaze­ye acele ediniz; eğer cenaze iyi kimse ise onu bir an önce gö­türmeniz hayırdır, yok eğer böyle bir kimse değilse o halde kötüdür, çabuk indirmiş olursunuz, “buyurmuştur.

(Cenazeye acele ediniz, demek, cenaze ife ilgili bütün işlerin geciktirilmeden yapılması anlamına gelir.) [606]

575-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Müslümanın cenazesini takip eder, namazı kılınana değin yanında kalır defnedilene kadar ayrılmazsa, böyle bir kimse her biri Uhud dağı kadar olan iki kırat sevap alır”buyurmuştur [607]

576-) Nafi (rh.) anlatır: “Abdullah b. Ömer (r.a.)’a, Ebû Hureyre (r.a.)’ın: “Kim cenazenin arkasından giderse kendisine bir kırat sevap vardırmıyor denildi. O da Hz. Aişe (r.a.)Va: “Ebu Hureyre bi-: ze bunu çok söylüyor (ne dersin?)” dedi. Hz. Aişe (r.a.) Ebû Hureyre (r.a.)’ın doğru söylediğini bildirdi ve: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i böyle söyler­ken işittim.” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer (r.a.): “Öyleyse kı­rat sevaplarımızdan pek çoğunu kaybettik.” dedi.

(Kırat, onda bir dinarın yarısı olarak kullanılan bir değerdir. Bu konuda Aynî; “Kırat, hadislerde çeşitli değerler ifadesi olarak belirtilir. Bunlardan birisi örfte kulla­nılan ölçü birimidir, diğeri de teşbih olarak kullanılmıştır: Bazen bir koyun bazen Mekke’deki bir dağ kadar bazen büyük bir dağ kadar, bazen Uhud Dağı kadar gibi teşbihler yapılmıştır.” demektedir. (Umdetu’i-Kâri, iv. 38) [608]

577-) Enes (r.a.)’dan. Bir keresinde bir cenazeye uğramışlar ve onu iyilikle övmüşler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Gerekli(vacip) oldu. “buyurdu. Sonra bir başka cenazeye uğramışlar, onu da kö­tülükle anmışlar, bunun üzerine yine: “Gerekli (vacip) oldu. bu­yurmuştur. Ömer b. Hattab (r.a.) da: “Ne gerekli oldu?” diye sormuş oda: “Bu, iyilikle övdüğünüz var ya cennet ona gerekli oldu, kötülükle andığınız diğer kişiye de cehennem gerekli oldu. Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz, “buyurmuştur. [609]

578-) Ebû Katâde Rib’î (r.a.)’dan. Kendisi şu hadisi/bilgiyi anlatırdı: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanından bir cenaze geçirdiler: “Rahata erdi, ra­hat ettirdi, “buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, rahata erme ve rahat ettirme nedir?” dediler: “Mümin bir kul dünya yorgunluğundan rahat e-der. Günahkâr/kötü bir kul da (bu dünyadan göçerek) diğer kulları, memleketleri, ağaçları ve hayvanları rahat ettirir”buyurdu”[610]

579-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Necâşî vefat ettiği gün ölüm haberini bildirdi. Namazgah’a çıkarak cemaat ile saf yaptı ve dört tekbir aldı.” demiştir. [611]

580-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), Habeşistan kralı Necaşı vefat ettiği gün ölüm haberini bildirdi ve: “Kardeşiniz için bağışlama dileyiniz”buyurdu.” demiştir. [612]

581-) cabir b. Abdullah (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Habeşistan Iraı Asharre’nin cenaze namazını kılmış ve bu namazda dört tekbir etirmiştir. [613]

582-) Cabir b. Abdullah (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu gün Habeşistanda, Salih bir kimse vefat etmiştir. Haydi gelin onun için cenaze namazı kılınız, “buyurdu. Biz de saf tuttuk, Hz. Peygamber (s.a.v,) ile birlikte saflar halinde cenaze namazı kıldık. Ben ikinci safta idim.” [614]

583-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.) diğer kabirlerden ayrı duran bir kabire vardı ve ashaba imam oldu, onlar da saf durup üzerine namaz kıldılar.” [615]

584-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: “Mescid-i Nebî’nin temizlik işlerine bakan siyah bir adam veya siyah bir kadın vefat etmiş­ti. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisini sordu: “Vefat etti.” dediler. Pey­gamber: “Bunu bana bildirseydiniz. Bana kabrini gösterin” buyurdu, sonra kabrine varıp onun için cenaze namazı kıldı.”

(Cenazenin Efendimiz (a.s.)’a bildirmeden defnedilmesinin nedeni geceleyin kendisini rahatsız etmeme düşüncesi olabilir. Nitekim, Taberânî’de geçen bir hadiste verilen bilgiye göre Medine’nin kenar mahallelerinde oturan bir kadın hastalanmıştı. Efendimiz hastayı ziyaret ettikten sonra vefat ederse kendisine bildirilmesini söyle­miş, bu hanım gece vefat etmişti. Oradakiler geceleyin Efendimize gelmişler ama kendisinin uyuduğunu görmüşler. Kendisini rahatsız etmemek ve gece karanlıkta haşeratın zarar verebileceği düşüncesiyle haber vermeden dönüp gitmişlerdir. Mu’cemü’l-Kebîr, VI. 84) [616]

585-) Âmir b. Rabia (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cenaze gördüğünüzde, sizi geçene kadar ayağa kalkınız, “buyurmuştur. [617]

586-) Âmir b. Rabia (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biriniz bir cenaze gördüğünde cenaze ile yürümeyecekse ce­nazenin gerisinde kalana kadar veya cenaze onu geride bıra­kana kadar veya cenaze onu geride bırakmadan (bir yere indirelecekse) yere indirilene kadar ayakta dursun, “buyurmuştur. [618]

587-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cena­ze gördüğünüzde ayağa kalkınız. Kim cenaza ile kabre kadar giderse cenaze yere konulana kadar oturmasın”buyurmuştur[619]

588-) Câbir b. Abdullah (r.a,): “Bizim yanımızdan bir cenaze geç­mişti bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı biz de ayağa kalktık. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, bu Yahudi bir kimsenin cenaze-sidir?” dedik: “Cenaze gördüğünüzde ayağa kalkınız, “buyurdu. [620]

589-) Abdurrahman b. Ebî’l-Leylâ’dan. Şöyle demiştir: “Seni b. Huneyf ile Kays b. Sa’d Kadisiye’de komutanlık yapıyorlardı. Kendileri­nin yanından bir cenaze geçti bunun üzerine oniar ayağa kalktılar. Kendilerine: “Bu, Müslüman cenazesi değildir” denildi. Onlar da: “Bir keresinde r\z. Peygamber (s.a.v,)’in yanından bir cenaze geçmişti o da ayağa kalktı. Kendisine: “Bu, bir Yahudi kimsenin cenazesldir” denildi: “Oda can değil mi?” buyurdu” dediler”

(Rasûlüllah (s.a.v.) cenazenin geçtiğini gördüğünde ayağa kalkmış ve ashabına da ayağa kalkmasını söylemiştir. Bazı hadislerde Müslim veya Gayri Müslim ayrımı yapmamış, hatta bir hadiste cenazenin Yahudi olduğu bildirilmiştir. Efendimiz, bazen bu uygulamasının sebebini belirtmiş ve bunun cenazenin ruhunu alan meleğe saygı olduğunu bildirmiştir. (Nesei, Cenâiz: 46) Bazen bunun sebebi, insan olması nefis sahibi oiması olarak belirtilir. (Buhârî, Cenâiz: 49) Bazen de ölümün korkunç olduğundan dola­yı kalktığı bildirilir. (Nesei, cenâiz: 46, îbni Mâce, cenâiz: 35) Bazen bunun sebebinin bir Yahudi cenazesinden gelen pis kokudan rahatsız olması, (Tabavrden naklen Aynî, vn, 12) bazen de bir Yahudi cenazesi geçerken kendisi orada oturuyorken başının üzerinde kalmaması için ayağa kalktığı rivayet edilmiştir. (Nesei, cenâiz: 47)

Efendimiz (a.s.)’ın sonra bunu terkettiği de rivayet edilmiştir. (Müslim, Cenâiz: 82/nrmizî, Cenâiz: 5i) Buradan hareketle ayağa kalkmanın isteğe bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Şah Veiiyyullah: “Bu ne yapılması zorunlu bir şey ne de sünnettir. Bu­nun nesh olduğu da söylenmiştir. Bunun hikmeti: Cahiliye insanları buna benzer uy­gulamalar yapıyorlardı. Ayağa kalkma işi asıl amacından saptırılabileceği ve yasak kapılarının açılmasına bir araç olarak kullanılabilir endişesiyle kaldırılmış da olabilir.”

demiştir (Hüccetullah el-Baliğa II. 110) [621]

590-) Semüra b. Cündüb (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arka­mda, lohusa iken vefat etmiş bir kadının cenaze namazını kildim, ka-ln|n (cenazenin) ortasında durarak cenaze namazını kıldırdı.” demiştir. [622]

12-) Zekât Bölümü

(Kitâbu’z-Zekât)

591-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Beş ukıyyeden az miktar (gümüşten) zekât yoktur. En az üç yaşında beş deveden aşağısında da zekât yoktur. Beş vesaktan aşağı­daki mahsulden de zekât yoktur.” buyurdu” demiştir.

(Ukıyye, kırk dirhem karşılığı bir gümüş birimidir. Beş ukıyye ise 200 dirhem gümüş demektir. Bugünkü birimlere göre bir dirhemin karşılığı bazı yerlerde 70 arpa tanesi bazı yerde 64 buğday tanesinin ağırlığıdır. Bu İse 2.8 gr ile 3.2 gr arasında değişir, en az miktan 2.8 gr ele alınırsa 200 dirhem x 2.8 gr =560 gr gümüş eder. Diğer kullanımı ölçü alırsak 200 dirhem x 3.2 gr = 604 gr gümüş eder,

Vesak, 60 sa’ karşılığıdır. 1 sa1 ise 1040 dirhemlik ölçü birimidir. Buna göre bir vesak = 624.000 dirhemdir. Bir dirhemi 2.8 gr alırsak 624.000 x 2.8 = 174.720 kg eder. Bir vesak 174.720 kg eder.

Beş vesak = 174.720 x 5 = 873.600 kg eder.

Eğer bir dirhemi 3.2 alırsak 624.000 x 3.2 = 194.688 kg Beş vesak = 194.688 x5 = 973.440 kg eder.

Beş vesak, 873 kg ile 973 kg arasında bir ölçü birimidir. Birimlerin farklı olma­ları mahalli ölçü birimlerinden kaynaklanmaktadır. Bu tabiî bir şeydir. Bugün bile kile ve dönüm miktarlar! memleketimizde hâlâ değişik ölçülerde kullanılmaktadır. Böyle durumlarda ihtiyatı elden bırakmamak için en az miktarı ölçü almak iyi olur. Bu bi­rimler Hanefî Mezhebi’ne göre hesaplanmıştır. Diğer mezheplerde ise 610 kg civanndadir. Geniş bilgi için bak. Sünen-i Ebû Dâvud Tere. ve Şeriıi, Şamil Yayınevi, VI. 106-108) [623]

592-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Binek atı ve kölesinden dolayı Müslümanın zekât vermesi gerekmez.” bu­yurdu.” demiştir. [624]

593-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) zekât verme­yi emretti. Kendisine: “İbni Cemil, Halid b. Velid, Abbâs b. Abduimuttalib zekâtı vermediler.” denildi. Bunun üzerine Hz. Peygam-ber (s.a.v.): “İbni Cemil sırf kendisi fakir iken Allah v& Rasûlü onu zengin yaptı diye geri durup isteksiz olmuştur. Halid ise siz Halid’e haksızlık ediyorsunuz, kendisi zırhlarını ve savaş gereçlerini Allah yoluna vakfetti (bunlara zekât düşmez) Abbâs

Abdulmuttalib ise Allah’ın Rasûlü’nün amcasıdır. Üzerinde ve­receği zekât olduğu gibi bir misli daha verecektin “buyurdu. [625]

594-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) hür, köle; erkek, ka­dın’ büyük, küçük her Müslüman İçin hurmadan bir sa’ arpadan da bir sa’ verilmek üzere fıtır sadakasını farz kıldı ve bayram namazına çık­madan önce verilmesini emretti.” demiştir. [626]

595-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Fftr sadakasını hurmadan yahut arpadan bir sa1 olarak verilmesi­ne emretti. İnsanlar buğdaydan iki müdd’ü bunlara eşit saydılar”[627]

596-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) döneminde Ramazan Bayramı günü yiyecekten bir sa’ fitre verip (namaza) çıkardık.” demiştir. Ebû Said (r.a.) yine: “Yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, yoğurt kurusu / çökelek ve hurma idi.” demiştir. [628]

597-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında fıtır sadakasını yiyecekten veya hurmadan bir sa’, arpadan bir sa’, kuru üzümden bir sa’ olarak verirdik. Muaveye dönemi geldiğinde buğday da geldi. Muaviye: “Buğdaydan bir müdd, diğerlerinden iki müdd’e eşit olacağı kanaatındayım ” dedi.” demiştir. [629]

598-) Abdullah b., Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), fıtır sada­kasının bayram namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir. [630]

599-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Altın ve gümü­şün hakkını vermeyen bütün altın ve gümüş sahipleri için, kı­yamet günü olduğunda bu altın ve gümüşler ateşten levha/ar haline getirilerek cehennem ateşinde kızdırılır, bu kimselerin b°grü, alını ve sırtı dağlanır. Bunlar soğudukça -süresi elli bin y» olan bir gün içerisinde kullar arasında yargılama bitene ka-ar dağlama tekrarlanır durur. Nihayet cennete mi cehenneme

migidecek oian yolu kendisine gösterilir”‘buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, deve nasıl?” denildi: “Hakkı verilmeyen her devenin sahibi de -ki, bu haklardan biri de develer su başına getirildi­ğinde sütünden fakirlere ikram etmektir kıyamet günü oldu­ğunda düz ve geniş bir alana serilip yatırılır, bir tek deve yavru­su bile kalmaksızın bütün develer ayaklarıyla onu çiğner, ağız­larıyla ısırırlar. -Süresi elli bin yıl olan bir gün içerisinde kullar arasında yargılama bitene kadar- deve sürüsünün başı onu geç­tikçe gerisi gelir durur {som bir türlü bitmek bilmez.) Nihayet cennete mi cehenneme mi gidecek olan yolu kendisine gösterilir” buyur­du. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, sığır ve davar nasıl?” denildi: “Hakkı verilmeyen her sığır ve davarın sahibi de, kıyamet günü oldu­ğunda düz bir alana serilip yatırılır ve ne boynuzlusu, ne boynu-zu kırığı – büküğü hiç biri kalmaksızın bütün sürü onu boynuzu ile süser, ayaklarıyla da çiğnerler. -Süresi elli bin yıl olan bir gün içerisinde kullar arasında yargılama bitene kadar- sürünün başı onu geçtikçe gerisi gelir durur (sonu bir türlü bitmek bilmez.) Ni­hayet cennete mi cehenneme mi gidecek olan yolu kendisine gösterilir”buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, atlar nasıl?” denildi: “Atların ise üç durumu vardır. Atlar, kimisi İçin ağırlık (günah) kimisi için perde kimisi için de sevap olur. Bir kimse için ağırlık (günah) olan at, övünmek, gösteriş yapmak ve Müslümanlara düşmanlık yapmak için bir kimsenin bağlı tuttuğu attır ki, bu o kimse için bir ağırlıktır (günahtır.) Bir kimse için perde olan at ise, Allah yolunda bağlı tutulan, atın ne boyunduruğunda ve ne de sırtında, Allah’ın koyduğu hukuku unutmayan kimsenin bağ­lı tuttuğu attır ki, bu at o kimse için perdedir. Bir kimse için se­vap olan at ise, Allah yolunda ve Müslümanlar için bir kimsenin çayırda ve bahçede bağlı tuttuğu attır ki, bu at o çayırda veya bahçede ne yerse yediği şeyler sayısınca bu kimse için sevaplar yazılır. Atın dışkıları ve idrarı sayısınca da bu kimse için sevap­lar yazılır, o at ipini koparıp da bir iki tepeye şahlanıp tur atsa bu şahlanmadaki her ayak izi ve bıraktığı her dışkı da bu kimse için birer sevap olur. Sahibi onunla bir nehirden geçerken -onu sufamayı istememiş olsa bile- onun içtiği miktarca o kimsey Al­lah sevap yazar, “buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, eşek­ler nasıl?” denildi: Eşekler konusunda bana bir hüküm indiril­medi ancak bu hususta şu, özlü ve toplayıcı bir ayet vardır. «Kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür, kim de zerre miktarı şer işlerse onu görür.» (ziizsi: 7-8)” buyurdu. [631]

600-) Ebû Zer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’e gitmiştim, kendisi Ka­be’nin gölgesinde: “Kabe’nin Rabb’ine yemin olsun ki onlar en çok zararda olanlardır? Kabe’nin Rabb’ine yemin olsun ki on­laren çokzararda olanlardır.”diyordu. Kendi kendime: “Ne yaptım ki bende bir şey mi görülüyor, ne yaptım ki?” dedim. Kendisi böyle söylediği sırada yanına oturdum ama susmaya dayanamadım. Allah’ın takdir ettiği şey beni kaplamıştı, bunun üzerine: “Annem babam sana feda olsun Ey Allah’ın Rasûlü, bu söylediklerin kimlerdir?” dedim: “Ma­lı çok olanlar. Ancak şöyle, şöyle, şöyle yapanlar bunun dışın­dadır, “buyurdu.” demiştir. [632]

601-) Ebû Zer (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte idim, Uhud Dağı’nı gördüğünde: “Uhud Dağı’nın benim için altın olup da ödemesine hazırlandığım borç bir dinar dışında ondan üç geceden fazla bir dinarın bile yanımda kalmasını is­temem.” buyurdu, sonra da: “Malı çok olanlar, {âhirette sevabı) az olanlardır. Ancak şöyle, şöyle harcayanlar bunun dışındadır. Ama onlar da yok denecek kadar azdır.”buyurdu. -Hadisi anlatan ravi Ebû Şihâb, şöyle şöyle derken önünü sağını ve solunu göstermiş-br- Arkasından Rasûlüllah: “Yerinde Aa/.”dedi ve pek de uzak olma­yacak şekilde yürüdü, bu sırada bir ses duydum, yanına varmak iste­dim fakat “Ben gelene kadar yerinde kal.” sözünü hatırladım. Yanıma geldiğinde: “Ey Allah’ın Rasûlü, duyduğum ses ne idi?” dedim: “Sen duydun mu?” buyurdu: “Evet” dedim, Hz. Peygamber: “Cebrail *teyhisselâm bana geldi ve: “Ümmetinden kim, Allah’a ortak koşmayarak Ölürse, cennete girer.” dedi, ben de: “Şöyle şöyle yapsa da mı?”dedim: “Evet” dedi[633]

602-) Ebû Zer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Gecelerden bir gece dışan çıktım, bir de ne göreyim Rasûlüliah (s.a.v.), tek başına yürümektedir, ya­nında hiçbir kimse yoktu. Kendisinin, yanında birisinin yürümesini isteme­diği kanaatına vardım. Bu arada ben de, Ay’ın gölgesinde yürümeye baş­ladım. Derken geriye döndü ve beni gördü: buyurdu: “Ben, Ebû Zer, Allah beni sana kurban kılsın” dedim: “Ey Ebû Zer #e/”buyurdu. Ken­disiyle birlikte bir süre yürüdüm. Derken: “Malı çok olanlar, kıyamet günü (sevabı) az olanlardır. Ancak, Allah’ın, kendisine bir mal ve­rip de onu sağına soluna önüne arkasına şöyle dağıtan ve bu mal içerisinde hayır işleyen bunun dışındadır, “buyurdu. Kendisiyle birlik­te bir süre yürüdüm. Derken bana: “Sen şurada oft/r”buyurdu ve beni etrafı taşlık bir yere oturtup: “Ben senin yanına dönüp gelene kadar burada otur” buyurdu ve kendisini göremeyeceğim kadar taşlık arazide yürüyüp gitti. Orada uzun süre kaldı. Sonra kendisinin sesini duydum geri dönüyor ve: “Hırsızlık yapsa da mi? Zina etse de m/7” Duyuruyordu. Yanıma geldiğinde dayanamadım ve: “Ey Allah’ın Peygamberi, Allah beni sana kurban kılsın taşlık arazi tarafında kiminle konuşuyordun? Konuşma­na cevap veren hiçbir kimseyi göremedim?” dedim: “O, Cebrail idî, taş­lık arazi tarafında bana göründü ve: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ölen kimsenin cennete gireceğini ümmetine müjde­le” dedi. Ben de: “Ey Cebrail, hırsızlık yapsa da mı? Zina etse de mi?”dedim: “Evet”dedi. Ben deyine: “Hırsızlıkyapsa da mı?Zi­na etse de mi?”dedim: “Evet” dedi. Yine: “Hırsızlık yapsa da mı?

Zina etse de mi?”dedim: “Evet, içkiiçse de” dedi. “buyurdu.” (Hadisimizin son bölümü ile ilgili olarak 62. hadisin açıklamasına bakınız.) Diğer bir rivayet “Şu Uhud Dağı’mn altın olarak üç geceden fazla yanımda kalmasını istemem. Ancak, ödemesine hazır­landığım borç bir dinar dışında. Onu Allah’ın kullan arasında şöyle şöyle dağıtırım “buyurdu ve bu sırada bir avuç önüne bir avuç sağına bir avuç soluna işaret etti.” şeklindedir. [634]

603-) Ahnef b. Kays’tan. Şöyle demiştir: “Kureyş’ten bir cemaat içerisinde bulunuyordum. Derken Ebû Zer (r.a.): “Hazineleri biriktiren­leri sırtlarından girip böğürlerinden çıkacak dağlama ile müjdele, ense­lerinden girip alınlarından çıkacak dağlama ile de…” diyerek yanımıza uğradı ve bir kenara çekilip oturdu. Ben: “Bu kim?” dedim: “Bu, Ebû Zer’dir.” Dediler. Ben de yanına gidip: “Biraz Önce senden duyduğum sözler neyin nesi?” dedim: “Onların Peygamberi (s.a.v.)’den duydu­ğumdan başka bir şeyi söylemedim” dedi: “Dağıtılan bağış konusunda ne dersin?” dedim: “Sen onu al. Çünkü bugün onda yardım (maûnet) vardır. Ama bu, dinin bedeli olursa bırak alma” dedi”[635]

604-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.): “Allah Azze ve Celle: “Ey kulum, in fak edip harca ki ben de sana infak ede­yim.” buyurdu. Allah’ın eli doludur, harcamak onu eksiltmez, gece ve gündüz devamlı bağış dağıtır. Yeri ve göğü yarattı­ğından bu yana Onun ne kadar harcadığını düşündünüz mü? Şu biline ki elindekiler asla eksilmemiştir. Onun Arşı da su ü-zerindedir. Kah alçalan, kah yükselen terazi de elindedir.” bu­yurdu.” demiştir. [636]

605-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Bir kimse, kölesini ben öl­dükten sonra hürsün diye azat etti. Sonra da paraya ihtiyacı oldu. Bu­nun üzerine, köleyi Hz. Peygamber (s.a.v.) eline aldı ve: “Bunu ben-den kim satın alır. “buyurdu. Nuaym b. Abdullah da şu kadar bir pa­raya bu köleyi satın aldı. Rasûlüliah (s.a.v.) de kölenin parasını ihtiyaç sahibi olan efendisine ödedi. [637]

606-) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Hurmalık bakımından Ebû Talha en zengini idi. Kendisinin en çok sevdiği malı ise Beyruhâ Hurmalı Burası Mesdd-i Nebînin karşısında olup, Rasûlüllah (s.a.v.) içerisine ‘ lçindeki sudan içerdi. «Sevdiklerinizden (Allah yolunda) aşamazsınız…» (ah imran: 92) ayeti indiğinde alha kalkıp Rasûlüliah (s.a.v.)’in yanına gitti ve: “Ey Allah’ın Rasûlü,şüphesiz Allah Tebâreke ve Teâlâ: “Sevdiklerinizden (Matı yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla ulaşamazsınız.” buyurmaktadır. Benim en sevdiğim malımsa Beyruhâ’dır. Artık o, Allah için sadakadır, bu sadakanın Allah katında iyilik ve âhiret azığı olmasını arzu ederim. Ey Allah’ın RasûSü, burayı Allah’ın sana gösterdiği yere (harcamaya) koy.” dedi. Bunun üzerine Rasûiüllah (s.a.v.): “Çok güzel, bu çok kârlı bir mal ofdu, bu çok kârlı hır mal oldu. Söylediklerini duydum ve ben bunu akrabaların arasında dağıtmanı uygun görüyorum.” buyurdu. Ebû Talha da: “Ey Allah’ın Rasüiü, söylediğin gibi yaparım.” dedi. Sonra Ebû Talha akrabaları ve amcaoğullanna bölüştürdü.[638]

607-) Meymûne bintü el-Hârîs (r.a,), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e da­nışmadan bir kadın köle azat etmiş. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in evinde kaldığı nöbeti geldiğinde: “Ey Allah’ın Rasûlü, biliyor ben kölemi azat ettim” dedi, o da: “Demek öyle mi yaptın?” buyurdu: “Evet” dedi Rasûiüllah: “Bak, eğer sen onu dayıngillere verseydin se­vabın daha çok olurdu,” buyurdu.[639]

608-) Abduilah b. Mes’üd (r.a.)’m hanımı Zeyneb (r.a.) anlatır: “Namazgâhda bulunuyordum, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gördüm: “Ey kadınlar, takılarınızla da olsa sadaka veriniz.”buyurdu. Zeyneb (r.a.) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) iie bakımı altındaki yetimlere bakıp, infakta bulunuyordu- Abdullah b. Mes’üci (r.a.)’a: “Rasûiüllah (s,a.v.)’e sorsan acaba sana ve bakımım altındaki yetimlere harcama yapmam, benim adıma sadaka olur mu?” dedi, o da: “Rasûiüllah (s.a.v.)’e sen sor?” dedi. Ben de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gittim, kapıda Ensardan bir kadını gördüm, onun haceti de benim hacetim gibiymiş. Bu sırada yanımızdan Bilal geçti, biz de: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e soruversen acaba kocama ve bakımım altındaki yetimlerime harcama yapmam benim adıma sadaka o!ur mu?” dedik ve: “Bizi bildirme” diye İlave ettik. Biial girdi ve sordu, o da: “Kim bunlar?” buyurdu. Bilal: “Zeyneb” dedi. Rasûiüllah (s.a.v.): “Zeyneblerin hangisi?” dedi. O da: “Abdullah b. Mes’ûd’un hanımı”

dedi, Rasûiüilah: “Evet olur, hatta kendisine iki sevap olun Ya­kını gözetme sevabı, sadaka sevabı” buyurdu.” [640]

609-) Ümmü Seleme (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü, (ölen kocam) Ebû Seleme’nin oğullarına yaptığım harcamalardan bana sevap olur mu? Çünkü onlar aynı zamanda benim de oğullarım” dedim. O da: “Onlara harcama yap, onlara yaptığın harcamanın sana sevabı vardır.”buyurdu. [641]

610-) Ebû Mes’ûd el-Ensârî (na.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müslüman bir kimse, Allah rızasını bekleyerek ailesi için bir harcama yaparsa bu harcama, kendisi için bir sadaka olur,buyurmuştur.

(Dinimizde sevap kazanmak oldukça kolaydır. Öyleki, Allah’ın nzasını isteyerek bir kimsenin ailesinin ihtiyaçlarını karşılaması bile sadaka gibi değerlendirilip karşılı­ğında sevap verilmektedir. Sadaka birisine maddi yardımda bulunmakla sınırlı değil­dir, küçük bir tebessümde bile sadaka sevabı vardır. Sadaka sayılan bu tür davranışlar 53,511, 613., 614 ve 1045. hadislerde de anlatılmaktadır.) [642]

611-) Esma bintü Ebî Bekir (r.a.): “Rasûîüllah (s.a.v.) döneminde annem müşrik iken (Medine’ye) yanıma geldi ben de Rasûiüllah (s.a.v.)’den görüşünü sordum: “Annem gelmiş beni istiyor, annemle İl­gilenebilir miyim” dedim, o da: “Tabi, annenle görüşüp ilgilen buyurdu.” demiştir, [643]

612-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: Annem birden oluverdi, öy!e zannediyorum ki, konuşsa idi sadaka ve-nrdi; eğer onun adına sadaka versem kendisine sevap olabilir mi?” de­di. Oda: “Oiur” buyurdu.” [644]

613-) Ebû Mûsâ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Heruslümanın vermesi gereken bir sadaka vardır.” buyurdu. Orakıler: “Ey Allah’ın Peygamberi, bir kimse imkan bulamaz ise?” dedi çalışır, hem kendi nefsine fayda verir hem sadakaagıtır.” buyurdu: “Buna da imkan bulamaz ise?” dediler: “İhtiyaçsahibi, yardım isteyen mazluma yardım eder.” buyurdu: “Buna da imkan bulamaz ise” dediler: “İyişeyler ister, kötüiüklerden ge­ri durur, çünkü bu da kendisi için sadakadır, “buyurdu. [645]

614-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanın üzerine güneşin doğduğu her günde her bir ekemî için vermesi gereken bîr sadaka vardır.

İki kişinin arasını düzeitiverme bîr sadakadır.

Bir kimseye yardım ederek bineğine bindiriverme veya eşyasını kaldın verme bir sadakadır.

Güzel söz bîr sadakadır.

Namaza gitmek için attığı her adım bir sadakadır.

Yoldaki rahatsızlık veren şeyleri kaldırıvermek bir sadakadır.”

(Eklemler vücudumuzun hareketinde önemli rol oynar. Bu nedenle büyük oir nimettir. El, kol, ayak veya diğer bölgedeki eklemlerimizin birinin olmadığını düşüne­lim. Göreceğiz ki hayatımız zorlaşacaktır. Yüce Allah’ın verdiği bu eklem nimetinin karşılığında bizden istediği şey sadakadır. Sadaka olabilecek şeylere baktığımızda bunların yine bizim için birer nimet olduğunu görmekteyiz. Ayrıca eklemlerin vücuttaki îşievi ile sadaka olabilecek davranışların arasında bir alaka da görünmektedir. Eklemler nasıl vücudun kemiklerini birbirine bağlayarak bütünlük içerisinde vücudun işlevini sağlıyorsa hadisimizde dile getirilen davranışlar da toplum arasında sağlıklı bir hayat işlevi sağlayan şeylerdir.) [646]

615-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz, Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: “Kulun sabaha çıktığı her gün mutlaka iki melek i-ner ikisinden birisi: “Allah’ım, in fak edip veren kimseye yenisini gönder.” der. Diğeri ise: “Allah ‘im tutup sıkı olan kimseye telefini ver.” der.” [647]

616-) Harise b. Vehb (r,a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Sadakaveriniz. Çünkü size öyle bir zaman gelir ki bir kimse sadakasınıgötürür, onu kabul edecek birisini bulamaz da sadaka vermektediğl kimse: “Eğer bunu dün getirseydin kabul ederdim anak bugün benim ona ihtiyacım yok. “der. “buyurdu.” demiştir. [648]

617-) Ebû Mûsâ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “İnsanlara Öyle bir zaman gelecek ki, bu zamanda bir kimse altın sadaka vermek için dolaşacak da bunu kendisinden alacak hiçbir kim­se bulamayacak. Yine bu zamanda erkeklerin azlığı, kadınların çokluğu nedeniyle bir erkek peşinde kendisini takip eden ve sığman kırk kadınla görülecektir, “buyurmuştur. [649]

618-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle buyurmuş­tur: “Kıyamet şu hal meydana gelene kadar kopmaz: Mal çoğa­lır hatta dolup taşar da bir kimse malının zekatını çıkarır ama bu zekatı kabul edecek birisini bulamaz. Arap toprakları çayır­lıklara ve nehirlere dönüşür.” [650]

619-) Ebû Hureyre (r.a.) (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle büyümüştür: “Bir kimse temiz ve helalından sadaka verirse Rahman Allah bunu canu gönülden kabul eder. Zaten Allah, sadece temiz olandan başkasını kabul etmez. Eğer bu verdiği sadaka bir hurma tanesi kadar olsa bile Rahman, sizin tayı ve­ya deve yavrusunu büyüttüğünüz gibi bunu katına alıp büyük bir dağ olana kadar büyütür.” [651]

620-) Adiy b. Hatim (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Yarım hurma İle olsa bile cehennemden (bunu sadaka vere­rek) korunun “diye buyururken işittim” demiştir. [652]

621-) Adiy b. Hatim (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle buyurdu, demiştir: “Allah, sizin her biriniz ile arada tercüman olmadan kesinlikle konuşacaktır. Bu anda o kimse sağına bakacak ön­ceden gönderdiğinden başka bir şey göremeyecek, soluna ba-acak önceden gönderdiğinden başka bir şey göremeyecek. Onune bakacak karşısında cehennemden başka bir şey göre­meyecektir. Dolayısıyla Yarım hurma ile olsa bile cehennem­den (bunu sadaka vererek) korunun”[653]

622-) Diğer bir rivayette ise “Rasûlüllah (s.a.v.), üç defa cehennem­den söz etti ve ondan Allah’a sığındı ve yüzünü çevirdi ve: “Yanm hurma ile olsa bile cehennemden (bunu sadaka vererek) korunun. Eğer bunu bu­lamazsanız güzel bir sözle korunun, “buyurdu” şeklindedir, [654]

623-) Ebû Mes’ûd (r,a.)’dan. Şöyle demiştir; “Sadaka vermekle emrolunduk. (Sadaka verecek bir şey temin

etmek için) hamallık bile yapıyorduk. Ebû Akîl yarım sa’ sadaka getirebildi, bir başkası da onun-kinden daha çok bir şey getirdi. Bunun üzerine münafıklar: “Şüphesiz ki Allah, bunun getirdiği sadakadan çok yukarıdadır. Öbürüsü de yaptı­ğı hayın ancak ve ancak gösteriş olsun diye yapmıştır” dediler. Bunun üzerine: «Müminlerden, sadaka verme husususnda gönülden davrananlarla güçlerinin yetebileceğinden başkasını bulama­yanları alaya alanlar var ya, işet Allah, onları maskaraya alır. Onlar için acı veren bir azap da vardır.., » (Tevbe: 79) ayeti indi.” [655]

624-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Rasûlüllah (s.a.v.): “Sütünü sağmak için hediye edilen bol sütlü sağmal deve ve bol sütlü ko­yun ne güzel bir sadakadır. Sabah bir kap süt getirir, akşambir kap süt getirir, “buyurmuştur. [656]

625-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. kendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’i soyla buyururken işitmiştir: “Cimrilik yapanla infak edip veren kimsenin durumu üzerlerinde göğüslerinden köprücük ke­miğine kadar demirden zırh bulunan iki adamın durumu gibi­dir: İnfak edip veren kimse her verdiğinde üzerindeki demir zırh genişler sonunda parmak uçlarına kadar örter, izini siler, Cimri ise vermek istediği her defasında her halka yerinden

kımıldamaz. O kimse genişletme de demir zırh genişlemez.”

(Buradaki teşbihte “Zırhın genişlemesi” gönül huzuru, iç rahatlığı olarak açıklanmış, parmak udanna kadar örtüp izini silmesi ise elinin parmaklarına ulaşır, yani sadaka elin­den gkar, verdiği sadakayı unutup iz ve emaresini siler, verdiğini düşünüp durmaz anla­mına geldiği gibi, ayak parmaklarına ulaşıp yerdeki ayak izlerini siler, şeklinde açtklanmış. Gmrinin durumu da sadaka vermek istediğinde içinin daraldığı, ne kadar vermek iste­se bile İçindeki cimrilik Özelliğini bir türlü yenemediği belirtilmiştir.) [657]

626-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: “Bir kimse: “Vallahir(bu gece) bir sadaka vereceğim,” dedi ve sadakasıyla çıktı derken hırsız bir kimsenin eline sadakası­nı bıraktı. Sabah olunca oradakiler: “Hırsıza sadaka verildi.” diye konuştular. O da: “Allah’ım sana hamdolsun, yine bir sa­daka vereceğim,” dedi, sadakasıyla çıktı, bu kez de zinakâr bir kadının eline sadakasını bıraktı. Sabah olunca yine oradakiler: “Bu gece de zinakâr bir kadına sadaka verildi” diye konuştu­lar. O da: “Allah’ım, bir zinakâr kadına bile sadaka ve­rebildiğimden dolayı Sana hamdolsun. Yine bir sadaka vere­ceğim. ” dedi, sadakasıyla çıktı, bu defa da zengin bir kimsenin eline sadakasını bıraktı. Sabah olunca yine oradakiler: “Zengi­ne sadaka verildi.” dîye konuştular. O da: “Allah’ım, hırsıza, zinakâr bir kadına vs zengin birisine bile sadaka verebildiğim­den dolayı Sana h.ımdolsım ” dedi. Sonunda bu, rüyasında gösterildi ve kendisine: “Hırsıza verdiğin sadakan, belki onu hırsızlıktan el çektlreblir. Zinakâr kadıma verdiğin sadakan, belki onu zinadan el çektsrebifir. Zengine verdiğin sadakan da, belki onun ders almasına sebep olur da bu nedenle Ailah’m kendisine verdiği şeylerden sadaka verebilir.” denildi.” [658]

627-) Ebû Mûsâ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müslüman, güvenilir, kendisine emredileni tam ve eksiksiz gönül huzuru ile yerine getiren, kendisine emredilen kimseye ödenmek is­tenileni ödeyen haznedar, sadaka veren iki kişiden biridir. buyurmuştur, [659]

628-) Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kadın evinin yiye­ceğinden aile geçimim’ bozmayarak sadaka verirse kadına verdiği sadakanın sevabı, kocasına da bunu kazanmanın se­vabı vardır. Malı koruyup kollayan görevliye de böyle bir vardır. Bu i fardan birinin sevabı diğerinden bir şey .” demiştir. [660]

629-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir kadı­nın, yanında kocası varken, onun izni olmaksızın (nafile) oruç tutması helâl olmaz. Yine bir kadının, izni olmaksızın kocası­nın evine bir kimsenin girmesine izin vermesi de helâl olmaz. Kocasının izni olmadan yaptığı harcama sadakanın yarısı ko­casına verilir, “buyurmuştur. [661]

630-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Şöyle buyurmuştur: “Hanım, eşinin kazancından onun haberi olmadan in fakta bulunursa eşine de sevabın yarısı vardır.” [662]

631-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim Al­lah yolunda iki cilt iki çeşit in fakta bulunursa, cennet kapıla­rından: “Ey Allah ‘m kulu bu bir hayırdır” diye nida olunur. Kim namaz ehli ise o, namaz kapısından çağrılır, kim cihad ehli ise o, cihad kapısından çağrılır, kim oruç ehli ise o, Reyyân kapı­sından çağrılır, kim de sadaka ehlinden ise o da, sadaka kapı­sından çağrılır.”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.): “Ey Allah­’ın Rasûlü, annem babam sana feda olsun, bu kapılardan çağrılan kim­senin mutlaka bu kapıdan girmesi zorunlu mudur, acaba bir kimse bu kapıların hepsinden çağrılabilir mi?” dedi: “Tabi, ben senin bu kim’ seterden olacağını umuyorum, “buyurdu.” [663]

632-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Kim Allah yolunda iki çift iki çeşit infakta bulunulsa, cennetin kapı görev­lileri onu çağırırlar. Kapıdaki görevliler; “Ey falan bu yana buyur” derler”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Ey Allah’ın Rasûlü, bu kimse kazanan kimselerden olsa gerek” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Ben, senin bu kimselerden olacağını umuyorum “buyurdu[664]

633-) Esma (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İn­takta bulun, sayısını sayma, Allah da sana karşı sayar. Çömle­ğe saklama, Allah da sana karşı saklar.” [665]

634-) Kendisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmiş ve: “Ey Allah’ın Peygamberi, eşim Zübeyr’in bana getirdiklerinden başka hiçbir şeyim , yoktur. Onun bana getirdiklerinden bir parça infak etsem bir sakınca olur mu?” demiş, o da: “Gücen yetebildiği kadar bir parça infak et Çömleğe saklama, Allah da sana karşı saklar, “buyurmuştur. [666]

635-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ey Müs­lüman kadınlar! Bir koyun ayağı bile olsa komşu bir kadın, komşusunun (hediyesini) kesinlikle küçük görmesin, “buyurmuştur. [667]

636-) Ebû Hureyre (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yedi kişi vardır ki, Allah bunları sadece kendi gölgesinin bulunduğu günde gölgesinde gölgelendirir: Adaletli devlet başkanı, Rabb’ine kulluk üzere yetişmiş bir genç, kalbi mescidlere bağlı bir kimse, Allah için birbirini seven Allah için bir­leşen ve aynlan iki adam, güzel ve mevki sahibi bir kadının ken­disini (zinaya) çağırıp da: “Ben, Allah’tan korkarım” diyen kimse, sağ elinin verdiğini sol e/inin bilemeyeceği derecede gizlice sa­daka veren kimse, yalnız başına tenhada Allah’ı zikredip hatırla­yan ve bu nedenle gözleri dolan kimse.” [668]

637-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan: “Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, hangi sadakanın değeri daha büyüktür?” dedi: “Sen sıhhatli ve sağlam ama cimriliğin üzerinde, malahırslı olduğunda, zenginliği umar fakirlikten endişelenir halde iken verdiğin sadakadır. Can boğaza gelip de: “Falancaya şu kadar sadaka filancaya şu kadar sadaka” dediğinde zaten o mal falan mirasçıların olmuştur. Böyle zamana sadakayı bı­rakma.” buyurdu.” demiştir. [669]

638-) Abdullah b, Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) minberde sadaka verme, iffetli olma ve dilenciliği dile getirdi ve: “Yukarıdaki elaşağıdaki elden daha hayırlıdır; yukarıdaki el harcayandır (in-fakta bulunandır,) aşağıdaki el ise dilenendir, “buyurdu. [670]

639-) Hakîm b. Hizam (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yuka-rıdaki (veren) el, aşağıdaki (atan) elden daha hayırlıdır. Vermeye önce bakımını üstlendiklerinden başla. Sadakanın en hayırlısı

zenginlik Üzerinden Olanıdır, (Yani elindekini verdiğinde fakir bırakacak şekilde

sadaka vermek iyi değildir.) Kim iffet isterse Allah onu iffetli yapar. Kim de zenginlik isterse Allah onu zengin yapar.” buyurmuştur.

(Hadiste sözü edilen iffet iki anlam ifade edebilir. Birincisi, Türkçe’de kullandığımız iffet anlamıdır, ikincisi de, dilenip insanlardan bir şeyle- istemekten geri durmak.) [671]

640-) Hakîm b. Hizam (r,a.) anlatır: “Rasûlüiiah (s.a.v.)’den n) istedim, bana verdi. Sonra yine istedim yine verdi. Sonra yine istedim yine verdi. Sonunda; “Ey Hakîm şüphesiz bu mal tatlı ve hoştur. Kim bunu gönül zenginliği ile ihtiras göstermeden alır’ sa kendisi için malda bereket verilir. Kim de göz dikip ihtirasla isterse kendisi için malda bereket verilmez, bu kimse yeyip de doymayan kimse gibidir. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden daha hayırlıdır,”buyurdu. Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, seni hak üzere gön­derene yemin ederim ki, senden sonra artık ölene değin kimsenin ma­lını eksiltmem (isteyip aimamy’ dedim.

Hadisi anlatan ravi der ki: “Ebû Bekir (r.a.) Hakîm (r.a.)’ı beytulmaldeki halka dağıtılması gereken hakkını vermek için çağırırdı ama o kabul etmeyerek almazdı. Sonra Ömer (r.a.) dağıtılan hissesini kendisine vermek için çağırdı ama o yine hiçbir şey kabui etmeyerek almadı, Bunun üzerine Ömer (r.a.): “Ey Müslümanların topluluğu, ba­kın ben sizieri Hakîm hakkında şahit tutuyorum. Ben kendisine fey ver­gisinden gelen hakkını almasını söyledim. Kendisi bunu almak iste­memektedir.” dedi. Hakîm (r.a.) Rasûlüiiah (s.a.v.)’den sonra vefat e-dene kadar insanlardan hiçbir kimsenin malını alıp eksiltmemiştir.” [672]

641-) Muaviye (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Allah kime iyi­lik dilerse, onu dinde derin anlayışlı (fakih) kılar. Ben dağıtıcıAllah ise verendir. Allah’ın emri gelene kadar bu ümmet, Allah ‘m emri üzerinde olacak, kendilerinin karşıtları onlara za­rar veremeyecektir”‘diye buyururken işittim” demiştir. [673]

642-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İnsanları do­laşıp/ hir iki lokma ile veya bir iki hurma ile insanların savuş­turdukları kimse gerçek fakir değildir. Asıl fakir, kendini ge­çindirecek bir şey bulamayan, durumu bilinemediğinden dola­yı kendisine de sadaka verilmeyen, kendisi de kalkıp insanlar­dan dilenmeyen kimsedir.”buyurmuştur,

(Dilencilik bazı hadislerde yerilmiştir. Ancak zorunlu hallerde yetecek kadar bir şeyler istemede sakınca yoktur. Bir hadiste Efendimiz (a.s.) hangi hallerde dilenüebi-leceğini şöyle açıklamıştır: “Dilenmek yalnız üç kişiden biri için helaldir: Kefa­let altına giren kimsenin, borcu Ödeyene kadar dilenmesi helaldir. Bu ke­falet bittikten sonra dilenmeyi bırakır. Bütün mal varlığını yok eden bir fe­lâkete uğrayan kişi. Bu kimsenin de geçimini düzeltene kadar dilenmesi helaldir. Hakkında, kendisini tanıyanlardan (kavminden) aklı başında üç kişinin; “Filan kimse fakir düşmüştür” diyecek derecede fakirliğe düşen kişi. Bu kimsenin de geçimini düzeltene kadar dilenmesi helaldir. Bu du­rum dışındakiler haramdır, dilenenler haram yemiş olur.” (Müslim, zekat: 109,

Ebû Dâvûd, Zekat; 26, Nesei, Zekat: 80) [674]

643-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir kimse sürekli insanlardan dilenir, sonunda kıyamet günü yü­zünde bir parça et olmaksızın gelir.” buyurdu. Yine: “Kıyamet günü Güneş yaklaştırılır, sonunda öyle olur ki boşalan ter ku­lak ortasına ulaşır. Bu sırada onlar bu halde iken Âdem (a.s.ydan, Mûsâ (a.s.)’dan sonra da Muhammed (a.s.)’dan yar­dım ve imdat isterler, “buyurmuştur. [675]

644-) Ebû Hureyre (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken i-Şittim, demiştir: “Sizin birinizin gidip sırtıyla odun taşıması, bu­nunla sadaka vermesi ve insanlara muhtaç olmaması, birisin­den dilenmesinden çok çok iyidir. Dilendiği kimse ya verir ya vermez. Yukarıdaki (veren) el aşağıdaki (alan) elden daha üstün­dür. Harcamaya önce bakımını üstlendiklerinden başla.” [676]

645-) Ömer b. Hattab (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.) bana bağışta bulunur ben de; “Onu benden daha fakir olana ver” derdim. O da: “Bunu al, istemediğin ve göz dikmediğin halde sana bu mal­dan bir şey gelirse onu al, ama böyle olmayana gönül bağ­lama, “buyurdu. [677]

646-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Yaşı ilerlemiş bir kimsenin gönlü iki konuda gençliğini sürdürür: Dünya sev­gisi ile uzun emel. “diye buyururken işittim.” demiştir.

(Uzun emel sonuçta uzun ömür demek olur.). [678]

647-) Enes (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Âdemoğlu yaşlanır ama iki yönü hep gençlesin Mal tutkusu ile çok yaşama tutku­su'”buyurmuştur[679]

648-) Enes (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü vadiyi ister. Âdemoğlunun kar­nını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenin tevbesini ka­bul eder.” buyurmuştur[680]

649-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Âdemoğlu­nun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını topraktan başkası dolduramaz. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder.” öiye buyururken işittim.” demiştir. [681]

650-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Asıl zen­ginlik mal çokluğu değildir, gönül zenginliğidir.” buyurmuştur. [682]

651-) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Benim si­zin hakkınızda en çok korktuğum, Allah’ın yeryüzünün bereket­lerini sizlere çıkarmasıdır” buyurdu. Kendisine: “Yeryüzünün berekatlan nedir?” denildi: “Dünya çiçeğidir” buyurdu. Bir kimse: “Servet kötülük getirir mi?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), bir süre sustu öyle ki kendisine vahiy geliyor zannettik. Sonra alnından terleri silmeyedurdu arkasından: “Soru soran nerede?” buyurdu. O kimse: “Bendim”

(Hz Peygamber (s.a.v.)’in soruya cevap vermemesi nedeniyle ashap bu kimseyi eleştirmiş­ti) durum ortaya çıkınca biz onu övdük.- Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Servet ancak servet getirir ama şu mal da tatlı ve hoş­tur. Derenin / baharın bitirdiği her otlardan öylesi vardır ki hay­vanı öldürür veya öldürecek hale getirir. Şu kadar var ki, otları yiyen hayvan karnı şişene değin (önüne geleni) yer, güneşlenir, dış­kısını çıkarıp işer (bunlardan habersiz) yayılır, sonra döner yine yer. Şüphesiz şu dünya malı tatlıdır. Kim bunu hakkı ile alır ve hakkı olan yere bırakırsa ne güzel bir yardım olur. Kim haksız yere a-lırsa yiyip de doymayan kimse gibi olur[683]

652-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) bir gün minbere oturdu, biz de etrafına oturduk: “Benim sizin hakkınızda korktuğum, benden sonra üzerinize dünya süsü ve çiçeğinin a-çılmasıdır.”buyurdu. Orada bulunan bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, ser­vet kötülük getirir mi?” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) sustu. O adama: “Sen ne yaptın?” Hz. Peygamber (s.a.v.) seninle konuşmadığı hal­de sen onunla konuşuyorsun.” denildi. Bu sırada kendisine vahiy geldiğini gördük. Sonunda boşalan terleri sildi. O kimseyi över bir eda ile: “Hani soru soran nerede?” buyurdu, arkasından: “Şu biline ki, servet kö­tülük getirmez ama, derenin / baharın bitirdiği otlardan öylesi vardır ki hayvanı öldürür veya öldürecek hale getirir. Şu kadar var ki, otlan yiyen hayvan karnı şişene değin (önüne geleni} yer, gü­neşlenir, dışkısını çıkarıp işer (bunlardan habersiz) yayılır. Şüphesiz şu dünya malı tatlı, güzel ve göz alıcıdır. Bu arada Müslümanin fa­kir, yoksul, yetim ve yolda kalmışa verdiği mal ne güzeldir.” bu-yurdu. Yahut şöyle de buyurdu: “Şu da biline ki, kim haksız yere mal alırsa, bu kimse yiyip de doymayan bir kimse gibidir. Kıyamet günü haksızyere aldığı malkendisialeyhine şahit olacaktır.” [684]

653-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatır: “Ensardan birtakım kimseler Rasûlüllah (s.a.v.)’den (zekât malından) istediler. O da kendilerine verdi, arkasından yine istediler, yine verdi. Sonunda yanındakiler bitip tü­kendi, bunun üzerine: “Yanımda bulunan maldan ne varsa hiçbi­rini sizden asla saklamam. Kim iffet isterse Allah onu iffetli yapar. Kim zenginlik isterse Allah onu zengin yapar. Kim sab­retmeye çalışırsa Allah da onu sabrettirir. Hiçbir kimseye sa­bırdan daha güzel ve bol bir bağış verilmemiştin “buyurdu. [685]

654-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’ım, Mu-hammed hanesini geçinecek rızıkla rızıklandır.flö\ye dua etmiş­ti.” demiştir. [686]

655-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte yürüyordum, kendisinin üzerinde kenarları kalın dokunmuş Necran do­kuması bir ridâ vardı, bir bedevi ona yetişip, şiddetle ridâsını çekti, Öyle ki boynu ile iki omuz arasını gördüm. Baksam ki şiddetli asılmasından dolayı ridânın kenarı iz bırakmış. Arkasından bedevî, Rasûlüllah (s.a.v.)’e: “Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret!” dedi. Bedeviye dönüp baktı ve güldü, arkasından kendisine birtakım bağış verilmesini emir buyurdu” demiştir. [687]

656-) el-Misver b. Mahrame (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) bir miktar elbise dağıttı, fakat bunlardan (babam) Mahrame’ye hiçbir şey vermedi, bunun üzerine Mahrame: “Ey oğulcuğum, haydi Rasûlüllah (s.a.v.)’e gidelim” dedi, kendisiyle birlikte gittim, bana: “İçeri gir de bana Pey-gamber’i çağır.” dedi, ben de çağırdım, o da üzerinde bu elbiselerden bir elbise ile çıkıp geldi ve: “Bunu da sana sakladık.” buyurdu, Mahrame elbiseye baktı, Peygamber: “Mahrame memnun oldu mu?” buyurdu.” demiştir. [688]

657-) Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) birta­kım kimselere bazı hediyeler dağıttı, ama içlerinden benim en çok benimi kazanmış bir kimseye vermedi, ben de oturuyordum, Rasûlüliah (s a.v.)’in yanına kalktım ve gizlice: “Ey Allah’ın Rasûlü falan kimseye niye vermedin? Vallahi ben onun da mümin olduğu görüşündeyim.” dedim O da: “Müslüman del” buyurdu. Biraz sustum bu kişi hakkın­daki bildiğim kanaat ağırbastı, söylediğimi tekrarladım: “Ey Allah’ın Rasûlü falan kimseye niye vermedin? Vallahi ben onun da mümin ol­duğu görüşündeyim.” dedim. O da: “Müslüman buyurdu. Sonra tekrar bu kişi hakkındaki bildiğim kanaat ağırbastı, yine söylediğimi tekrarladım Rasûlüllah (s.a.v.) verdiği cevabı tekrarladı sonra da: “Ey Sa’d! Ben, kendisinin dışındakileri ondan daha çok sevdiğim halde sırf, Allah onu cehenneme yüzüstü sürüklemesin diye bir kimseye hediye verebilirim.”‘buyurdu. [689]

658-) Yine Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Allah, Havazin mallarından ganimet olarak Rasûlüne gönderdiğinde Kureyş’ten birtakım kimselere yüz deve verdi. Bu sırada Ensar’dan bazı kimseler Rasûlüllah (s.a.v.) hakkında konuştular ve: “Allah, Rasûlüllah (s.a.v.)’i bağışlasın, kılıçla­rımızdan kanlan damlamakta iken Kureyş’e veriyor da bizi bırakıyor.” dediler. Onların söylediği bu sözler, Rasûlüllah (s.a.v.)’e anlatıldı, o da Ensar’a haber salıp deri bir çadıra topladı. Kendilerinden başka hiç kimseyi çağırmadı. Toplandıklarında Rasûlüllah (s.a.v.) geldi ve: “Ba­na sizden gelen söylentinin aslı nedir?” buyurdu, ileri gelen sez­gin kimseleri: “Ey Allah’ın Rasûlü, aklı erenlerimiz bir şey dememiştir, ancak bazı yaşı küçüklerimiz ise: “Allah, Rasûlüllah (s.a.v. )’i bağışlasın, kılıçlarımızdan kanlan damlamakta iken Kureyş’e veriyor da bizi bırakı­yor.” dediler” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz, Ben küfürle bağlantıları çok taze olan birtakım kimselere (bazı bağışlar) serebilirim. Bakın, insanların malları alıp götürüp sizin de yer-lenntze Allah’ın Rasûlü’nü alıp dönmenizden memnun Eğrimisiniz? Allah’a yemin olsun ki sizin götürdüğünüz onla­rına’onup götürdüğünden daha iyidir, “buyurdu, onlarda: “Ey Al­an m Rasûlü, tamam memnun olduk” dediler. Rasûlüllah kendilerine evamla: “Sizler, ileride başkalarının size tercih edilip çok ayrıldığı birtakım uygulamalarla karşılaşacaksınız. Ama siz, birtakım uygulamalarla karşılaşacaksınız. Ama siz, havzu kevserde Allah Teâlâ ve Rasûlü ile buluşana değin sabredin. “buyurdu. Enes (r.a.): “Ama biz sabredemedik.” demiştir.

(Bilindiği gibi ganimetlerin beşte biri (Humus,) Allah ve Rasûlü’nündür. Rasûlüllah, bunu dilediği şekilde harcayabilir. Rasûlüüah (s.a.v.)’den sonra da devlet başkanı ganimetin beşte birini ayrı bir bütçede toplayıp, Allah ve Rasûlü’nün adına belirlenen yerlere harcar. Bu harcama diğer gazilerin hissesine dokunulmadan doğ­rudan humus üzerinden yapılır.

Huneyn Savaşı’nda 24 bin deve, 40 bin koyun, dört bin ukiyye gümüş para ganimet olarak elde edilmişti. Ganimet taksiminde Beytü’l-MâPe ait beşte birlik hisseden (humus­tan) Müellefeİ Kulüb denilen, gönülleri İslâm’a ısındırması istenilen bazı kabile ileri gelen- lerine bol şekilde ikramda bulunulmuştu. Hadisimizde isimleri geçenler işte bunlardandır. Durumun inceliğini ve hikmetini kavrayamayan bazı kimseler şu veya bu şekilde taksimatı eleştirmişlerdi. Halbuki bu verilenler gazilerin hakkı olan ganimetlerden değil, Allah ve Rasûlünün hakkı olan beste birlik hisseden verilmiştir.) [690]

659-) Yine Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Allah, Havazin mallarından ganimet olarak Rasûlüne gönderdiğinde Kureyş’ten birtakım kimselere yüz deve verdi. Bu sırada Ensar’dan bazı kimseler Rasûlüllah (s.a.v.) hakkında konuştular ve: “Allah, Rasûlüllah (s.a.v.)’i bağışlasın, kılıçla- rımizdan kanları damlamakta iken Kureyş’e veriyor da bizi bırakıyor.” dediler. Onların söylediği bu sözler, Rasûlüllah (s.a.v.)’e anlatıldı, o da Ensar’a haber salıp deri bir çadıra topladı. Kendilerinden başka hiç kimseyi çağırmadı. Toplandıklarında Rasûlüllah (s.a.v.) geldi ve: “Ba­na sizden gelen söylentinin aslı nedir?” buyurdu, ileri gelen sez­gin kimseleri: “Ey Allah’ın Rasûlü, aklı erenlerimiz bir şey dememiştir, ancak bazı yaşı küçüklerimiz ise: “Allah, Rasûlüllah (s.a.v.)’i bağışlasın, kılıçlarımızdan kanlan damlamakta iken Kureyş’e veriyor da bizi bırakı­yor.” dediler” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz, Ben küfürle bağlantıları çok taze olan birtakım kimselere (bazı ba­ğışlar) verebilirim. Bakın, insanların malları alıp götürüp sizin de yerlerinize Allah’ın Rasûlü’nü alıp dönmenizden memnun değişmişiniz? Allah’a yemin olsun ki sizin götürdüğünüz onla­rın dönüp götürdüğünden daha iyidir.” buyurdu, onlar da: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, tamam memnun olduk” dediler. Rasûlüllah kendilerine devamla: “Sizler, ileride başkalarının size tercih edilip çok kayrıldığı birtakım uygulamalarla karşılaşacaksınız. Ama siz,havzu kevserde Allah Teâlâ ve Rasûlü ile buluşana değin sab­redin.”buyurdu. Enes (r.a.): “Ama biz sabredemedik.” demiştir. [691]

660-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Ensar’dan bir­takım kimseleri topladı ve: “Kureyş’in cahil iye dönemi ile bağlan­tıları çok yeni ve başlarına gelen sıkıntılar da tazedir. Bu yüz­den ben yaralarını sarmak, kalplerini ısındırmak istedim. İn­sanların dünyalıkla dönüp giderken sizin, Allah’ın elçisi ile ev­lerinize dönüp gitmenizden memnun olmaz mısınız?”‘buyurdu. Onlar da: “Evet, memnun oluruz” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “Eğer insanlar bir vadi yoluna girse, Ensar da patika dağ yoluna gir­se ben Ensar’tn dağ yoluna girerim “buyurdu” demiştir. [692]

661-) Abdullah Zeyd (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Huneyn’i fethetti­ğinde ganimetleri bölüştürdü. Bu arada kalplerini İslâm’a ısındırmayı he­deflediği kimselere (Müellefi Kulub’a) fazla bağış yaptı. Arkasından, Ensar’ın da o kimselerin aldığı şeylerden almayı istedikleri kendisine ulaştı bunun üzerine onlara konuşma yaptı. Allah’a hamdü sena etti sonra şöyle buyurdu: “Ey Ensar topluluğu, ben sizi ne yapacağınızı şaşırmış bir konumda buldum da benim sayemde Allah sizi doğru yola ilet­medi mi? Sizi muhtaç buldum da benim sayemde Allah sizi zen­gin yapmadı mı? Sizi param parça buldum da benim sayemde Al-lah sizi bileştirmedi mi?” -Ensar bu sırada: “Allah ve Rasûlü en çok bağış ve ikramda bulunandır” diyordu- Rasûlüllah (s.a.v.): “Soruma ce­vap vermeyecek misiniz?” buyurdu. Onlar: “Allah ve Rasûlü en çok bağış ve ikramda bulunandır11 dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “İsteseydiniz;

Şöyle şöyle olmuştu, diye şöyle şöyle” söyleyebilirdiniz”‘buyurdu. -Hadisi rivayet eden ravi Amr, Rasûlüllah (s.a.v.)’in bu sırada bir takım Şeyleri saymış olduğunu ama ezberleyemediğini belirtmiştir.- Rasûlüllah (sav), şöyle devam etmiştir: “İnsanların evlerine koyun ve develer­le gitmeleri sizin de evlerinize Allah ‘in Rasûlü ile gitmenize gönunuz razı değil mi? Ensar, benim canımın içidir. Diğer insanlar ise dışarıdaki dostlanmdır. Eğer hicret olmasaydı Ensardan birkimse olurdum. Eğer insanlar bir vadiye veya bir yola girse ben, Ensann vadisine ve yoluna girerim. Şüphesiz ki sizler ilende baş­kalarının size tercih edilip çok kaynldığı birtakım uygulamalarla karşılaşacaksınız. Ama siz, sonunda Kevser havzunun başında benimle buluşacaksınız”[693]

662-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Huneyn Savaşı’ndan sonra ga­nimet taksiminde Hz. Peygamber (s.a.v.) birtakım kimseleri taksimatta fazla verip gözetti: Akra b. Hâbis’e yüz deve verdi, Uyeyne’ye de bu­nun kadar verdi, o gün Araplar’ın ileri gelenlerine de bu şekilde verildi, onlara taksimatta fazla verip gözetti. Bunun üzerine bir adam: “Allah’a yemin olsun ki bu taksimat, adaletle yapılmış ve Allah’ın rızasının iste­nildiği bir taksimat değildir,” dedi. Bunun üzerine Rasûlültah (s.a.v.): “Allah ve Rasûlü, adaletli olmazsa kim adaletli olabilir ki? Al­lah Musa’ya merhamet etsin, kendisine bundan daha fazla e-ziyet verilip, incitilmiştidesabretmişti,”buyurdu.” demiştir.

(Bilindiği gibi ganimetlerin beşte biri (Humus,) Allah ve Rasûiü’nündür. Rasûlüllah, bunu dilediği şekilde harcayabilir. Rasûlüllah (s.a.v.)’den sonra da devlet başkanı ganimetin beşte birini ayrı bir bütçede toplayıp, Allah ve Rasûlü’nün adına belirlenen yerlere harcar. Bu harcama diğer gazilerin hissesine dokunulmadan doğ­rudan humus üzerinden yapılır.

Huneyn Savaşı’nda 24 bin deve, 40 bin koyun, dört bin ukiyye gümüş para ganimet olarak elde edilmişti. Ganimet taksiminde Beytü’l-Mâl’e ait beşte birlik hisseden (humus­tan) Müellefei Kulüb denilen, gönülleri İslâm’a ısındınlması istenilen bazı kabile ileri gelen­lerine bol şekilde ikramda bulunulmuştu. Hadisimizde isimleri geçenler işte bunlardandır. Durumun inceliğini ve hikmetini kavrayamayan bazı kimseler şu veya bu şekilde taksimatı eleştirmişlerdi. Halbuki bu verilenler gazilerin hakkı olan ganimetlerden değil, Allah ve Rasûlünün hakkı olan beşte birlik hisseden verilmiştir.) [694]

663-) Câbir b. Abdullah (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Ci’râne’de ga­nimeti bölüştürdüğü sırada bir adam: “Adaletli ol” dedi, bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Eğer adaletli olmaz isem sen çok kötü bir duruma düşersin “buy urdu.” demiştir. [695]

664-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatır: “Ali (r.a.) Yemen’den Rasûlüllah (s.a.v,)’e (humus olarak) deri torba içerisinde topraktan henüz arıtılmamış bir miktar altın cevheri gönderdi. O da bunu dört kişiye bölüştürdü: Uyeyne b. Bedir, Akra’ b. Habis, Zeydu’1-Hayl ile dördüncüsü ya Alkame ya da Âmir b. Tufey! idi. Ashabdan bir adam: “Biz, buna on­lardan daha layıktık” dedi. Bu söz Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştı: “Sabah akşam bana vahiy gelirken gökte bulunanın bile bana güvendiği bir kimse iken (yaptığım uygulamada) siz bana güvenmiyor musunuz?”buyurdu. Bunun akabinde gözleri çökük, elmacık kemikle­ri çıkık, alnı yüksek, sakalı gür, saçı kesik, paçalarını sıvamış bir bedevi: “Ey Allah’ın Rasûlü Allah’tan kork!” dedi. O da: “Yazıkettin, yeryüzü halkı içerisinde Allah’tan korkmaya en layık olan ben değil mi­yim ki” buyurdu. Bunun arkasından adam dönüp gitti. Halid b. Velid: “Ey Allah’ın Rasûlü boynunu vurayım mı?” dedi: “Hayır! Belki namaz kılan olur”buyurdu. Halid: “Nice namaz ktlan vardır ki kalbinde olma­yanı diliyle söyler” dedi. Rasûfüllah (s.a.v.): “Şu biline ki bunun so­yundan bir topluluk çıkacaktır ki Allah ‘m kitabını gürül gürül okuyacak ama boğazlarının altına geçmeyecektir, okun avdan çıktığı gibi dinden (oyie yaralayıp) çıkacaklar. Eğer o topluluğa eri­şirsem Semûd ka vminin toptan silindiği gibi onları toptan silip öldürürüm'”buyurdu. [696]

665-) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “İçinizden öyle bir topluluk çıkar ki siz onların namazı yanında kendi namazlarınızı, oruçları yanında kendi oruçlarınızı, amelleri karşısında kendi amellerinizi küçük görürsünüz. Onlar Kur’ân okurlar, boğazlarını geçmez. Okun vurup deldiği yerden çıktığı gibi dinden (öyle yaralayıp) çıkarlar. Okun demir kısmına bakar bir Şey göremez, ağaç kısmına bakar bir şey göremez, ucuna ba­kar bir şey göremez, okun girdiği yere bakar acaba ok burdan girdimigirmedi midiye şüpheye düşer.”‘buyurdu.” demiştir.

(Okun vurulan yerden gkması ile vurulan ölür ya da en azından yaralanır. Bu kim­seler dinden çıkarken İslâm toplumuna böyle bir zarar verirler. Okta bir şeyin bu-unmaması ise girip gktıklan İslâm dininden hiçbir şeyi yanlannda götürmediklerini, ken­dilerim dinden tamamen soyuöadıklannı, kendilerinde İslâm’dan hiçbir eser kalmadığını edebilir Hadisin bir diğer rivayetinde (Buhârî, Biâdsu’i-Enbiyâ: 6) bunların bir diğer Özelliği belirtilir. “Bunlar putçulan bırakırda EhHİslâm’ı öldürürler.” buyuw\mu$ur. Evet alakası olmayanlar bu kimselerden güven içerisinde iken, yaptığı ibadeti usuman!ann nazannda büyük sanılan hatta kendilerini onun yanında küçük gördükleri

İslâmİa alakası olmayan bu sahtekârların elinden Müslümanlar güvende değildirler. Çok ilginç bir durum, Müslümanın imrendiği bir kimse Müslümanlar öldürüyor ama asıl yok etmesi gereken İslâm dışı hareketi ise rahat bırakıyor. Bu da münafıktık olgusunu iyi kav­ramamız gerektiğini göstermektedir.) [697]

666-) Hz. Ali (r.a.): “Size Rasûlüllah (s.a.v.)’den bir şey anlattı­ğımda onun adına yalan söylemektense gökten yüzüstü düşmek şüp­hesiz bana daha sevimlidir. Ancak sizinle benim aramda bir şey konuş­tuğumda… Şunu bilin ki harp hiledir.” dedi ve şöyle devam etti: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: “Âhirzamanda yaşlan küçük, düşünceleri değersiz ve aşağı, birtakım topluluk gelir. Yaratıkların en hayırlısının sözünü söyler ama okun vurup detdiğî yerden çıktığı gibi İslâm ‘dan yaralayıp) çıkarlar. Onlar­la nerede karşılaşırsanız, öldürünüz. Çünkü onların öldürül­mesi kıyamet günü onları öldüren için sevap olur.” [698]

667-) Büseyr b. Amr’dan. Şöyle demiştir: “Seni b. Huneyf (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i, harici fırkası hakkında söz ederken işittin mi?” diye sordum: “Kendisini eliyle doğuyu işaret ederek: “Bir toplu­luk ki, dilleriyle Kur’ân okur ama boğazlarından aşağı geçmez. Okun vurup çıktığı gibi dinden öyle çıkarlar, “di­ye buyururken işittim,” dedi.” [699]

668-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ali’nin oğlu Hasan, zekat hurmalarından bir hurma alıp ağzına koydu. Hemen Rasûlüllah (s.a.v.): “Bırak, bırak at onu. Bilmelisin ki biz sadaka yemeyiz”buyurdu.” [700]

669-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Şüphe­siz ben evime dönerim, bu sırada yatağımda yere düşmüş bir hurma tanesi bulurum, yemek için ağzıma götürürüm, sonra da bu, zekât veya sadaka hurması olur endişesiyle hurmayı atarım.” buyurmuştur. [701]

670-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), bir hurma buldu ve: “Eğer sadakadan olmasaydı bunu yerdim”‘buyurdu.

Diğer bir rivayet ise “Yoldu bir hurmaya rastladı ve: “Eğer sada­kadan olmasaydı bunu yerdim” buyurdu” şeklindedir. [702]

671-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Berîre’ye sadaka olarak verilmiş bir parça et getirildi, o da: “Bu, Berîre’ye sadakadır, bize de (ondan) hediyedir, “buyurdu. [703]

672-) Ümmü Atıyye (Nüseybe el Ensâriyye) (r.a.) anlatır: “Nüseybe’ye zekât malından bir koyun gönderilmiş o da bunun etinden Aişe (r.a.)’a göndermişti. Derken Hz. Peygamber (s.a.v.) Aişe (r.a.)’a geldi ve:

“Yanınızda yiyecek bir şey var mı?”‘buyurdu, o da: “Yok, ama şu koyundan Nüseybe’nin gönderdiği parça var.” dedi. Bunun üzerine:

“Getir, o artık yerine ulaşmıştır, “buyurdu. [704]

673-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’e bir yemek getirildiğin­de: “Hediyeden mi?Sadakadan mı?”6\ye sorar, eğer “sadakadandır.” denilirse ashabına: “Sizyiyiniz.”buyurur, kendisi yemezdi. Eğer “Hedi­yedendir.” denilirse elini uzatır onlarla beraber yerdi.” demiştir. [705]

674-) Abdullah b. Ebi Evfâ (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir topluluk zekâtlarıyla geldiklerinde: “Allah’ım falanın hanesine mağ­firet et” diye dua ederdi. Babam da zekâtıyla geldi: “Allah’ım Ebû Evfâ’nın hanesine mağfiret et”‘diye dua etti.” demiştir

(Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen «Mallarının bir kısmını, kendilerini temizle­yip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua etsenin duan onların gönülleri-n’ Yatıştırır. Allah çok iyi işitir ve çok iyi bilir.» (Tevbe: 103) ayetine dayanarak Efendimiz (a.s.) zekât verenlere dua etmiştir.) [706]

13-) Oruç Bölümü

(Kitâbu’s-Sıyâm)

675-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.); “Kim, inanarak ve sevabım Allahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa kendisinin geçmiş günahı bağışlanılır.” buyurdu” demiştir. [707]

676-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Ramazan geldiğinde cennet kapılan açılın “buyurmuştur. [708]

677-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan gelen bir başka rivayette ise: RasûlülSah (s.a.v.): “Ramazan ayı girdiğinde semanın kapıları a-çılırf cehennemin kapıları kilitlenir, şeytanlar da zincire vuru. “buyurmuştur. [709]

678-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.), Ramazan ayından söz etmiş ve: “Hilali görmedikçe oruç tutmayınız. Yine hilali görmedikçe oruca son vermeyiniz. Eğer hava size bulutlu görünürse Ramazan hilalini (otuzuncu gün görmüş) olarak sayınız “buyurmuştur. [710]

679-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), otuzu kastederek: “Ay, şöyle şöyle ve şöyle “buyurdu sonra da yirmi dokuzu kastederek: “Şöyle, şöyle ve şöyle de olur”buyurdu. Kah otuz olur kah yirmi dokuz olur, buyuruyordu” demiştir. [711]

680-) İbni Ömer (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Bizler o-kuma-yazma bilmeyen bir milletiz. Ne yazar, ne de hesap ede­riz (on parmağını üç defa gösterdi ve) ay, ya böyledir (tekrar on parmaklarını üç defagösterip üçüncüsünde dokuz parmağım gösterdi) ya da buyurduğu nunla otuz ve yirmi dokuzu belirttiği rivayet olunmuştur. [712]

681-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan Rasûiüllah (s.a.v.)’in: “Ay, yirmi dokuz gecedir. Ayı görmedikçe oruç tutmayınız. Eğer si­ze hava bulutlu olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” buyurduğu rivayet edilmiştir. [713]

682-) Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle buyurdu demiştir: “Ayın görülmesiyle oruç tutunuz, tekrar görülmesiyle oruca son veriniz, Eğer size bulutlu gelirse şaban ayının sayımını otuza tamamlayınız”[714]

683-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizden biriniz asla Ramazan orucunu bir veya iki gün önce tutmasın. Ancak bir kimsenin tutageldiği orucu varsa bu hariç o bugün­de de tutsun, “buyurmuştur.

(Ramazan’dan bir gün önce oruç tutmanın yasaklığı, sınırlan Allah tarafındanbelirlenen ibadetin ileride yanlış bir adet haline gelerek sınırları değişmemesi içindir.

Çünkü nafile bir İbadetle farz bir ibadet birbiriyle birleşip farz ibadetin sının artmış vedeğişmiş olacaktır ki Hıristiyanlar böyle yaparak oruç günlerini artırmışlardır, umdetu’i-Kari, Aynî, IX. 24) [715]

684-) Ümmü Seleme (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.) bir ay hanımlarının yanına girmeyeceğine yemin etmişti. Yirmi dokuz gün geçtiğinde sabahleyin veya akşamleyin yanlarına girdi. Kendisine: “Sen bir ay girmeyeceğine yemin etmiştin?” denildi. O da: “Ay, yirmidokuz gün olur. “buyurdu. [716]

685-) Ebû Bekre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “İkiayvar-dır ki (sayılan otuzdan az olsa da sevapları) eksilmez: Bunlar, her ikisi de bayram ayı olan Ramazan ve Zü’l-Hicce ayıdır.”buyurmuştur. [717]

686-) Adiy b. Hatim (r.a.): “«Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar artık yiyiniz içiniz…» (Bakara: i87) ayeti inince bir S|yah bir de beyaz ip alıp yastığımın altına koydum, gece bunlara bak­laya başladım ama bunlar bana açıkça görülmüyordu. Sabahleyin Rasûiüllah (s.a.v.)’e gittim durumu kendisine söyledim. O da: “Bu, siyah iplikle beyaz iplik, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlı­ğıdır, “buy’urdu,” demiştir. [718]

687-) Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Şu, «Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar artık yiyiniz içiniz…» (Baka­ra: 187) ayeti inince bir kimse eline bir beyaz bir de siyah ip alır ve renk­lerinin ne olduğu açıkça belli olana kadar yer içer. Bunun üzerine Yüce Allah «Şafaktaki» (Bakara; 187) bölümünü indirerek siyah iple beyaz |-pin ne demek olduğunu açıkladı”[719]

688-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bilal gece ezan okur, bu nedenle İbni Ümmü Mektûm ezan okuyana kadar yi­yip içiniz.” buyurmuştur. İbni Ömer: “İbni Ümmü Mektûm âmâ bir kimse idi. Kendisine sabah vaktine girdin, sabah vaktine girdin, diye söylenip bildirilene değin ezan okumazdf” demiştir. [720]

689-) Âişe (r.a.)’dan. Bilal, gece ezanı okurdu. Bu nedenle Rasûlüllah (s.a.v.): “Ümmü Mektûm’un oğlu ezan okuyana kadar yiyip içiniz. Çünkü o, fecir doğmadıkça ezan oto/ma?” buyurmuştur. [721]

690-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bilal’in ezanı sizi sahur yemeğinden asla alıkoymasın. Çünkü o, gece ayakta olanın / ibadet edenin artık ara vermesi, uyu­yanın da artık uyanması için gece ezan okur. Bu, sabah nama­zı vakti demek değildir, ta ki şöyle olana kadar.” buyurmuştur.

(Bu, sabah namazı vakti demek değildir, derken) bunu parmaklarıyla İşaret etmiş,yukarı kaldırıp aşağı indirmiştir. (Takı şöyle olana kadar, derken de) bunu şaha­det parmağı ve orta parmağı ile işaret etmiş, iki parmağını üstüste ge­tirerek sağdan sola uzatmıştır. [722]

691-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sahur yemeğiyiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde bereket vardır, “buyurdu” demiştir. (Sahur vakti, Allah’ın duaları kabul ettiği bereketli bir vakittir. 451. hadiste ge­cenin sonlarına doğru Allah’ın yakın semaya teşrif ettiğini, dualara cevap verdiğiniörenmiştik. Belki de sahurdaki bereket buradan gelir. Ayrıca sahur yemeği oruca Havanma gücü verir, bu da maddi bir bereket sayılır. Bir hadiste “Gündüz tutacağınız oruç için sahur yemeğinden, gece kılacağınız namaz için de öğie uykusundan yarar­lanınız ” buyurulmuştur. (İbni Mâce, Siyam: 22. Hadisin senedinde zayıf ravj vardır.) Aslında Hz.peygamberin tavsiyesine ve uygulamasına sarılmak bile başlı başına bir berekettir.) [723]

692-) Enes (r.a.) anlatır: “Zeyd b. Sabit (r.a.)’ın kendisine Hz. peygamber (s.a.v.) ile birlikte sahur yemeği yediklerini sonra da nama­za durduklarını anlatmıştır. “Sahurla namaz arasında ne kadar süre vardır?” dedim: “Elli veya altmış ayet kadar” dedi. [724]

693-) Sehl b. Said (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İnsanlar hemen iftar ettikleri sürece devamlı hayırda olurlar, “buyurmuştur. [725]

694-) Ömer (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Gece gelip gündüz gittiğinde güneş de kaybolduğunda oruçlu orucunu bozabilir”buyurmuştur. [726]

695-) İbni Ebî Evfâ (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte bir seferde idik (ve oruç tutmuştuk) bu sırada bir kimseye: “Bineğinden in de bana hurma şırası hazırla”buyurdu, o da: “Ey Allah’ın Rasûlü, Gü­neşe bak?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) tekrar: “İn de bana hurma şıra­sı hazırla” buyurdu. O da: “Ey Allah’ın Rasûlü, Güneşe bak?” dedi. Rasûlüllah: “İn, bana hurma şırası hazırla” buyurdu. Bunun üzeri­ne o da inip, hurma şırası hazırladı. Hz. Peygamber şırayı içtikten sonra eliyle doğu tarafını işaret edip: “Şuradan gecenin geldiğini gördü­ğünüzde oruçlu kimse iftar edebilir.” buyurdu. [727]

696-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), ramazanda ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaya başladı. Bazı kimseler de böyle ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaya başladı. Kendisi on­ların bu şekiide oruç tutmasını yasakladı bunun üzerine kendisine: sen ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaktasın?” denildi: Ben siz gibi değilim. Ben, doyurulur ve su içirilirim” buyurdu. [728]

697-) Ebû Hureyre: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmayı yasakladı. Bunun üzerine Müslümanlardan bir kimse kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, ama sen bozmadan orucu sürdürüyorsun” dedi. Oda: “Sizden hanginiz benim gibi olabilir? Ben, Rabb’im beni doyurup içirir halde gecelerim.” buyurdu. Ancak onlar bu şekilde bozmadan orucu sürdürmeye devam ettiler. Rasûlüllah (s.a.v.) onlarla birlikte bir gün iftarsız oruç tuttu, arkasından bir gün daha iftarsız oruç tuttu, nihayet hilali gördüler. Rasûlüllah (s.a.v.) bunun üzerine bu şekilde oruç tutmamalarını söylediği halde oruca devam etmelerine dikkat çekip uyarmak için: “Eğer hilal ge-cikseydibu şekilde oruç tutmayı artırırdım, “buyurdu.” demiştir. [729]

698-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan gelen diğer bir rivayette ise: “Ben, Rabb’im beni doyurup içirir halde gecelerim. Yapabileceğiniz işin altına giriniz, “buyurmuştur. [730]

699-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaya başladı. Bu durum ayın sonlarında olmuştu. Ashabından bazı kimseler de böyle ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu kimselere ne oluyor da ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutuyorlar. Bakın, siz benim gibi değilsiniz. Eğer ay uzamış olsaydı vallahi ara vermeden peş peşe iftarsız öyle oruç tutardım ki, derine dalanlar bu yaptıklarından vaz geçerdi. “buyurdu”[731]

700-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), as­habını ara vermeden peş peşe iftarsız oruç

Tutmayı onlara acıdığı için yasakladı. Onlar da: “Ama sen ara vermeden peş peşe iftarsız oruç tutmaktasın?” dediler. Kendisi: “Benin durumum sizinki gibi değil’ d/r. Rabb’im beni doyurup içirmektedir” buyurdu.” [732]

701-) Âişe (r.a.): “Rasûlüifah (s.a.v.), oruçlu iken bazı hanımlarım Öperdi.” demiştir. [733]

702-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) oruçlu iken hanımını öper, tenini tenine sürecek derecede yakın dururdu, ama nefsine siz­den daha fazla sahip olurdu.” demiştir. [734]

703-) Hz. Aişe (r.a.) ile Hz. Ümmü Seleme (r.a.)’dan, Hz. Pey­gamber (s.a.v.) hanımına yaklaştığından dolayı cünüp iken fecir ona e-rişirdi. Sonra gusü! abdesti aiıp orucuna devam ederdi. [735]

704-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanın­da otururken bir kimse geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûiü, helak oldum.” de­di. Peygamber (s.a.v.): “Sana ne oldu?”buyurdu, o da: “Oruçlu iken hanımıma yaklaştım.” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Azat edebileceğin bir köle bulur musun?”‘buyurdu, o da: “Hayır” dedi: “Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?” buyurdu: “Hayır” dedi: “Altmış fakiri doyurabilecek bir şey bulur musun?” buyurdu: “Hayır” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) bir müddet durdu. Biz de böyle beklerken Hz. Peygamber (s.a.v.)’e içerisi hurma dolu (yak­laşık 45 -50 k»o alabilen) bîr zenbi! getirildi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Soru soran nerede?” buyurdu, o da: “Buradayım” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bunu al ve sadaka olarak dağıt” buyurdu. Adam: “Ey Allah’ın Rasulü, benden daha fakire mi? vereceğim, Allah’a yemin olsun ki -iki taşlık mevki arasında bulunan Medine’yi kastederek- şu iki dağ arasın­da benim hanemden daha fakir bir hane yoktur” dedi, Bunun üzerine Hz- Peygamber (s.a.v.) yan dişleri görülene değin güldü ve: “Haydi ailene yedir.” buyurdu,Zenbil (=Arak) hurma yapraklarından örülen bir çeşit sepettir, eşya alabilen sepettir. Bir yaklaşık üç olarak alırsak 45 kg. alabilen bir zenbit olur.) [736]

705-) Bu konu Aişe (r.a.)’cian da rivayet edilmiştir. Bu rivayette şu farklılık vardır “Bir kimse Ramazanda mescide Rasûlüllah (s.a.v.)’e gel­di ve: “Ey Allah’ın Rasûlü yandım yandım” dedi”[737]

706-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. hz. Peygamber (s.a.v.) Ramazan’da Mekke’ye sefere çıktı (Mekke Medine arasındaki) el-Kedîd mevkisine varın­caya kadar oruç tuttu. (Ancak burada daha fazla tahammül kalmadığından ikindidensonra) orucu bozdu. Oradaki halk da oruçlarını bozdu.

(Kedîd, Medine’ye yedi konak mesafede bir belde olup Mekke’ye daha yakındır.) [738]

707-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) bir yol­culukta üzeri gölgelenmiş bir adam ve yanında kalabalık gördü: “Bu da nedir?”buyurdu. Onlar: “Oruç tutmuş…” dediler. Bunun üzerine: “Yolculukta şekilde) oruç tutmak iyilik değildir, “buyurdu. [739]

708-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte yolculuk yapardık. Ne oruç tutan tutmayanı ayıplar, ne de oruç tutmayan tutanı ayıplardı.” demiştir. [740]

709-) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile bir­likte bir seferde idik. Gölgelenenlerin çoğu elbisesiyle gölgeleniyordu. Oruçlu olanlar bir iş göremezlerken, oruçlu olmayanlar binek hayvanla­rını suya götürdüler. Onların işlerini görüp, çalıştılar, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bugün oruç tutmayanlar sevaplar alıp gö­türdüler.”buyurdu.” demiştir. [741]

710-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a.): “Hamza b. Amr el-Eslemî çok oruç tutardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Yolculukta da oruç tutabilir miyim” dedi, o da: “Dilersen oruç tut, dilersen “buyurdu.”demiştir. [742]

711-) Ebûdderdâ (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte sefer­lerinin birisinde çok sıcak bir günde yola çıktık, sıcaklık o derecede idi ki bir kimse sıcaklığın şiddetinden dolayı elini başına koyuyordu. Bu sıcaklıkta Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Abdullah b. Revaha’nm dışında biz­den hiçbir kimse oruç tutamamıştı. [743]

712-) Ümmü Fadl (r.a.): “Halk Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arefe günü oruç tutup-tutmadığı hakkında ihtilafa düştüler, ben de Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’e bir içecek gönderdim, o da bunu içti” demiştir. [744]

713-) Meymûne (r.a.)’dan. Kurban bayramı arefesi günü, halk Hz. Peygamber (s.a.v.)’in oruçlu olup olmadığında kararsız kaldı. Meymûne (r.a.), bir kap içecek gönderdi. Kendisi vakfede iken onu içti, halk kendisine bakıyordu. [745]

7I4-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Kureyşliler aşure gününde oruç tutarlardı. Rasûlüllah (s.a.v.) de bu gün oruç tutardı. Kendisi Medine’ye hicret ettiğinde de bu orucu tuttu ve tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılındığında: “Dileyen aşure günü orucunu tutar dileyen de tutmayabilir” buyurdu”[746]

715-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Cahiliyye halkı, aşure günü o-ruç tutardı. Ramazan orucu farz olmadan önce Rasûlüllah (s.a.v.) ve Müslümanlar da bu orucu tutmuşlardır. Ramazan orucu farz kılındığın­da Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz ki, aşure günü Allah’ın günle­rinden bir gündür. Dolayısıyla dileyen bu orucu tutsun dileyen de tutmasın “buyurdu[747]

716-) Eş’as b. Kays (r.a.), Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’m yanına gir­di- Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) öğle yemeği yiyordu: “Ey Ebû Muham-med, yemeğe buyur” dedi. O da: “Bu gün aşure günü değil mi?” dedi. Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) da: “Aşure gününün ne olduğunu bilir misin?” dedi. O da: “Nedir?” dedi. Abdullah id. Mes’ûd (r.a.): “Bu gün, ramazan orucu farz kılınmadan önce Rasûlülîüh (s.a.v.)’in oruç tuttuğu bir gün­dü1*- Ramazan orucu farz kılındığında bu bırakıldı.” dedi

Diğer rivayette “Onu bıraktı” şeklinde geçmektedir. [748]

717-) Humeyd b. Abdurrahman, Muaviye b. Ebî Süfyan’ı dinlediği­ni bildirmiştir. Kendisi şöyle bildirir: “Muaviye, Medine’ye bir gelişinde aşure günü halka hutbe verdi ve şöyle dedi: “Ey Medine halkı alimleri­niz nerede? Ben, bu gün hakkında Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Bu aşure günü orucunu Allah size farz kılmadı. Ancak ben oruçluyum. Kim oruç tutmak isterse oruç tutsun kim de tutmak istemez ise tutmasın”‘diye buyururken işittim?” [749]

718-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde Yahudileri aşure gününde oruç tutar gördü ve: “Bu da nedir?” buyurdu. Onlar: “Bu, hayırlı bir gündür, Allah’ın İsrailoğullan’nı düşmanlanndan kur­tardığı bir gündür. Bu nedenle Mûsâ bugün oruç tuttu.” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “Ben Musa’ya sizden daha layıkım.”buyurdu ve kendisi bu­günde oruç tutup, oruç tutulmasını da emretti.” demiştir. [750]

719-) Ebû Musa (r.a.), aşure günü Yahudilerin saygı gösterip bay­ram kabul ettikleri bir gün idi. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Aşure günü siz de oruç tutunuz”buyurdu[751]

720-) İbni Abbas (r.a.)’a aşure günü orucu soruldu, o da şöyle dedi: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in, diğer günlerden daha üstün olması isteğiy­le bir oruç tuttuğu bu günden başka ne bir gün, şu ayından yani Ra­mazan ayından- başka ne bir ay biliyorum” dedi. [752]

721-) Seleme b. el-Ekva1 (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) aşure günü halka: “Kim yemek yediyse (geri kaianzamam oruçlu) tamamlasın, yahut oruç tutsun. Kim bir şey yemedi ise bundan sonra dayemesin.”diye bildirmesi için bir kimseyi göndermiştir.

(Ramazan orucu farz olduğunda, aşure orucunun tutulması isteğe bağlı olmuştur.) [753]

722-) Rübeyyi’ bintü Muavviz (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) aşu­re günü sabahı ensar köylerine: “Kim oruçsuz sabaha çıkmış ise geri kalan gününü oruçlu tamamlasın. Oruçlu olarak sabaha çıkmış ise orucuna devam etsin.” diye haber gönderdi. Bundansonra oruç tutar, çocuklarımıza da oruç tuttururduk, onlara renkli yün­lerden oyuncaklar yapar, yemek için ağladıklarında bu oyuncakları ve­rirdik, böylece iftar vaktine kadar dayanırlardı.” demiştir. [754]

723-) Zührî şöyle demiştir: “İbni Ezher’in azatlısı Ebû Ubeyd bana şunları bildirdi. Kendisi Kurban Bayramı günü Ömer b. Hattab (r.a.) ile birlikte bulunmuş. Ömer (r.a.) bayram namazını hutbeden önce kıl­dırmış, sonra da halka hutbe vermiş: “Ey İnsanlar! Şüphesiz Rasûlüllah (s.a.v.) sizlere şu iki bayram gününüzde oruç tutmayı yasaklamıştır. Bu iki bayramdan birisi oruç tutmaya ara verdiğiniz günü diğeri de kurban etlerinizi yediğiniz gündür.” demiştir. [755]

724-) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), iki gün oruç tutmayı yasaklamıştır: Ramazan bayramı günü ile kurban bayramı günü. [756]

725-) Bir kimse İbni Ömer (r.a.)’a geldi ve: “Ben bir gün oruç tutmayı adadım, o da kurban bayramına veya ramazan bayramına denk geldi?” dedi. İbni Ömer (r.a.): “Yüce Allah, adakları yerine getirmeyi emretmiştir. Rasûlüllah (s.a.v.) de bu günlerde oruç tutmayı yasaklamıştır.” dedi. [757]

726-) Câbir (r.a.)’a Hz, Peygamber (s.a.v.) cuma günü oruç tut­mayı yasakladı mı?” diye sorulmuş: “Evet” demiştir. [758]

727-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biri­niz, (yalnız) cuma günü oruç tutmasın. Ancak, başından veya so­nundan tutması “buyurmuştur. [759]

728-) Seleme b. Ekvâ (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: ” «Oruç tutma­ya gücü yetmeyenler buna karşılık bir fakiri doyururlar…» (Bara: 184) ayeti indiğinde, dileyen kimse oruç tutmayıp fidye verirdi. Ni­hayet bundan sonraki ayet indi ve bu hükmü ortadan kaldırdı.”

Diğer bir rivayette ise: “Rasûlüllah (s.a.v.), zamanında ramazanda even °ruç tutar dileyen de tutmayıp bir fakiri doyuracak fidye verirdi. Nihayet (bu hükmü kaldıran) «Kim, Ramazan ayına ulaşırsa oruçtutsun…» {Bakara: 185) ayeti indi” şeklindedir. [760]

729-) Âişe (r.a,) şöyle demiştir: “Bazen ramazan ayından kalma oruç borcum olurdu ki, Rasûlüllah (s.a.v.), ile meşgul olmam veya Rasûlüllah (s.a.v.)’den dolayı bunu ancak ta şaban ayında kaza edebilirdim”[761]

730-) Hz. Aişe (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Kim, üze­rinde oruç borcu varken vefat ederse onun yerine yakını oruçtutar, “buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Üzerinde oruç borcu ile ölen kimsenin yerine akrabasının oruç tutması konu­sunda ihtilaf vardır. Bir kısım âlimler her ne şekilde olursa olsun akrabası onun yeri­ne oruç tutar, demişlerdir. Diğer bir kısim âlimler ise buradaki orucun Ramazan oru­cu değil de adak orucu olduğunu belirtmişlerdir. Ebû Dâvûd bu hadisi zikrettikten sonra, “Bu, adak orucu hakkındadır.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Sıyâm: 4i) Bukonudaki gö­rüşler hakkında “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih” isimli çalışmamızdaki 950. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [762]

731-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Bir kimse Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, annem bir ay oruç borcu ile vefat etti, ben onun yerine ödeyebilir miyim?” dedi. O da: Tabi, Allah’a olan borç öden­meye en layık olandır.” buyurdu.

(Bu hadiste ölen bir kimsenin oruç borcu var ise onun adına ödenebileceği be­lirtilir. Ancak ödenecek borcun oruç tutarak değil de onun adına fidye dağıtarak ye­rine getirileceği bir önceki hadisin açıklamasında belirtilmiştir.) [763]

732-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Oruç kal­kandır, (omçiu) kötü söz söylemez, cahilce davranmaz. Bir kimse kendisi ile döğüşür veya sataşırsa o -iki defa-: “Ben oruçluyum” desin. Canım elinde olan Allah ‘a yemin olsun ki oruçlu bir kimse­nin ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

(Aiiah şöyle buyurmuştur: “Kulum) Benim için yemesini, içmesini ve şehvetini terk etmektedir. Oruç Benim içindir, onu Ben değer­lendiririm. Sevabın karşılığı on kata kadar artar.” buyurmuştur. [764]

733-) Yine Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Yüce Allah: “Âdemoğlu’nun oruç dışındaki bütün çalışmasının bir değeri vardır. Ama orucun değerlendirmesi Benim’dir, onu Ben de­ğerlendiririm.” buyurmuştur.

Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruç gününde olduğunda kötü söz söylemesin, tartışıp dalaşmasın, eğer birisi onunla döğüşür veya ona sataşırsa: “Ben oruçlu bir kimseyim.” desin. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, oruçlu­nun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

Oruç tutan kimse için iki sevinç vardır: Orucu açtığında sevinir, oruçlu olarak Rabb’ine kavuştuğunda sevinir.” buyur­du.” demiştir. [765]

734-) Sehl (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cennette “Reyyân” denilen bir kapı vardır ki bu kapıdan kıyamet günü oruç tutanlar girer, onlardan başka hiçbir kimse giremez. “Oruç tutanlar ne­rede?” denilir. Onlar da ayağa kalkarlar. Bu kapıdan onlardan başka bir kimse giremez. Kapıdan girdiklerinde kapı kilitlenir, ar-ttk hiçbir kimse giremez, “buyurmuştur. [766]

735-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Kim Allah yolunda iken bir gün oruç tutarsa, Allah onun yüzünü cehen­nemden yetmiş yıl uzak tutar, “diye buyururken.” İşittim.” demiştir. [767]

736-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Oruçlu unutarak yer-içerse orucunu tamamlasın, çünkü ona Allah ye­dirip içirmiştir. “buyurmuştur. [768]

737-) Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) öyle oruç tutardı ki artık ara vermez derdik. Bazen de oruca öyle ara verirdi ki artık oruç tutmaz, derdik. Rasûlüllah (s.a.v.)’i Ramazan ayı dışında bir ayda ta-karnen oruç tuttuğunu görmedim. Şaban ayındaki kadar çok oruç tut­tuğunu da görmedim.” demiştir. [769]

738-) Yine Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a,v.) hiçbir ayda Şaban ayından daha çok oruç tutmazdı (bazı yıllarda ise) Şaban ayının ta­mamını oruçlu geçirirdi. Kendisi: “Yapabileceğiniz işe sarılın. Şüp­hesiz siz bıkar, usanırsınız da Allah bıkıp usanmaz.” buyururdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in en çok sevdiği namaz, az da olsa sahibinin üzerinde devamlı olduğu namazdır. Kendisi de üzerinde devamlı olduğu namazı kılardı.” demiştir. [770]

739-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüliah (s.a.v.), ramazan ayı dışında hiçbir ayı tam olarak asla geçirmem iştir. Ama (ra­mazan ayı dışında) öyle bir oruç tutardı ki, bir kimse: “Vallahi, hiç ara ver­meyecek” derdi. Bazen de oruca ara verirdi ki, “Vallahi, hep oruç tuta­cak” derdi.” [771]

740-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüliah (s.a.v.)’e, binim İçin: “Hayatta olduğu süre gece hep namaz kılacağım, gündüz de oruç tutacağım” diyor diye haber verilmiş. Bunun üzerine Rasûlüliah (s.a.v.): “Söyle diyen sen misin?” buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü evet söylemiştim” dedim. Rasûlüliah (s.a.v.): “Ama sen buna güç yetiremezsin. Oruç da tut ara da ver. Uyu da gece namazı da kıl. Ayda üç gün oruç tut, şüphesiz bir sevap on katına kadardır. Bu da bîr yıl oruç gibi olur”buyurdu: “Bundan daha yukarısına da gü­cüm yeter” dedim: “Bir gün oruç tut iki gün ara “buyurdu: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, bundan daha yukarısına da gücüm yeter” dedim: “Bir gün oruç tut bir gün ara ver. Bu, Davud (a.s.)’m orucudur ve en dengelisidir.”buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, bundan daha yukarısına da gü­cüm yeter” dedim: “Bundan daha yukarısı ofomaz” buyurdu”

Abdullah b. Amr (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.)’in buyurduğu üç günü kabul etseymişim benim için ailemden ve malımdan daha iyi olurdu” demiştir. [772]

741-) Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.) bana: “Ey Abdullah, senin gece devamlı namaz kılar gündüzleri sü­rekli oruç tutar olduğun bana bildirilmedi mi ki?” buyurdu, bende: “Evet öyle Ey Allah’ın Rasûlü” dedim: “Böyle yapma, ara vere­rek oruç tut, gece namaz da kıl, uyu da. Çünkü vücudunun se­nin üzerinde hakkı vardır, gözünün senin üzerinde hakkı var­dır, hanımının senin üzerinde hakkı vardır, misafirinin senin üzerinde hakkı vardır. Her ay üç gün oruç tutmak sana yeter, zira her bir sevap on mislidir, bu da sana bir yıl oruç gibi sevap olur.” buyurdu. Ben çok olmasını istedikçe bana artırıldı, ben: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, bunlardan daha çoğunu yapmaya kuvvet buluyorum.” dedim: “Allah’ın Peygamberi Dâvûd (a.s.) gibi oruç tut, onun üzerine artırma”buyurdu, ben: “Allah’ın Peygamberi Dâvûd (a.s.)’ın orucu ne kadardır?” dedim: “Seneninyarısı”‘buyurdu.” demiştir.

Abdullah (r,a.) yaşlandığında: “Keşke Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kolaylık olarak verdiği ruhsatı kabul etseydim.” der dururdu. [773]

742-) Abdullah b. Amr (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.): “Kur’ân’ı bir ayda oku” buyurdu: “Ben daha fazla okuyabilirim” dedim, sonunda: “Yedi günde oku daha fazla ileri gitme” buyurdu” demiştir. [774]

743-) Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.) bana: “Ey Abdullah, sen falanca gibi olma! Gece namaz kılıyordu sonra gece namazını terk etti.” buyurdu.” demiştir. [775]

744-) Yine Abdullah b. Amr (r.a.)’dan gelen bir başka rivayette: “Dâvud (a.s.y m orucu gibi oruç tut Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Kendisi düşmanla karşılaştığında da kaçmazdı.” Bu Yurdu, ben: “Ey Allah’ın Peygamberi, bu güzel sıfatları bana kim ka­zandırabilir ki?” dedim.(Komışmamn sonunda) Rasûlüliah (s.a.v.) iki defa: Senenin tümünde oruç tutanın orucu yoktur.” buyurmuştur[776]

745-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamr (s’a- v-)f bana; “Sen yıl boyu oruç tutup gece namaz mı ?” buyurdu: “Evet” dedim: “Eğer sen böyle yaparsan gözayıflar, yorulur kalırsın. Yıl boyu oruç tutanın orucu olmazi Üç güne bir oruç bir yıl oruç gibidir.” buyurdu: “Ben, bun­dan daha fazlasını yapabilirim?” dedim: “Davud (a.s.)’ın orucunu tut, bir gün oruç tutar bir gün ara verirdi. Kendisi düşmanla karşılaştığında geri kaçmazdı” buyurdu”[777]

746-) Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Al­lah’a en sevimli gelen namaz Dâvûd {a.s.)’m namazıdır. Aiiah’a en sevimli gelen oruç da Davud’un orucudur. Kendisi gecenin yarısını uyur üçte birinde namaz kılar altıda birinde yine uyur­du. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı, “buyurmuştur. [778]

747-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e benim tuttuğum oruç söylenmiş, o da evime geldi, Kendisi için hurma lifi ile doldurulmuş bir yastık serdim ama o, yere oturdu yastık aramızda kaldı. Arkasından: “Her ayda üç gün oruç sana yetmiyor mu?” buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûiü” dedim: “Beş gün”buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûiü” de­dim: “Ey Allah’ın Rasûiü11 dedim: “Dokuzgün’ buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûiü” dedim: “On bir gün” buyurdu ve arkasından: “Davud (a.s.)’ın orucunun üzerinde oruç olmaz, yılın yansıdır, bir gün oruç tut bir gün ara ker” buyurdu”[779]

748-) İmran b. Husayn (r.a.) anlatır. Rasûiüllah (s.a.v.) birisine: “Ey falancanın babası, bu ayın sonunda oruç tuttun mu?” diye sormuş, İmrân (r.a.) da, bunu dinliyormuş, o kimse: “Hayır ey Allah’ın Rasûiü” dedi: “Öyleyse Ramazan çıktığında onun yerine iki gün oruç tut.” buyurdu.Kendisinden gelen bir başka rivayette: “Şabanın sonunda oruçtuttun mu?”şeklindedir.

(683. hadiste bir kimsenin Ramazan’dan bir iki gün önce oruç tutması yasak­lanmıştır. Ancak bir kimsenin her ayın sonunda oruç tutma adeti varsa buna müsade edilmiştir. Efendimiz (a.s.) ayın sonlannda oruç tutma adeti olduğu İçin söz konusu sahabiye Ramazan’dan önce oruç tutup, tutmadığını sormuştur, yoksa doğrudan Ramazanı karşılamak için oruç tutup tutmadığını sormak istememiştir, denilmiştir.) [780]

749-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini ihya ederse kendisinin geçmiş günahı bağışlanır.” buyurdu” demiştir[781].

750-) İbni Ömer (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabın­dan bazı kimselere rüyalarında Kadir Gecesi Ramazan’ın sonlarındaki yedi gecede olduğu gösterilmişti. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Ben sizin gördüklerinizi görüyorum, Kadir Gecesi sonlardaki yedi geceye rastlamıştır. Bu nedenle kim bu geceyi aramak isterse sonlardaki yedi gecede arasın, “buyurdu. [782]

751-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile bir­likte Ramazan’ın ortasındaki on günde itikâfa girdik. Yirminci günün saba­hında (iükâf yerinden) çıkıp bize hutbe verdi ve: “Bana Kadir Gecesi göste­rildi, sonra unutturuldum, ama siz onu sonlardaki on gecenin teklerinde arayın. Yine bana, kendimin {bu gecenin sabahında) su ve ça­mur içerisinde secde ettiğim de gösterildi. Kim Allah’ın Rasûiü ile itikâfa girmiş ise yerine dönsün.”‘buyurdu. Biz de (iükâf yenmize) döndük, gökte hiçbir bulut görmüyorduk, bu sırada bir bulut geldi ve Öyle yağmur yağdı ki mescidin tavanı bile aktı. Mescidin tavanı hurma dallarından idi. Sabah namazı kılındı. Rasûlüllah (s.a.v.)’i su ve çamur içerisinde secde e-derken gördüm, alnındaki çamurun izlerini bile gördüm.” [783]

752-) Ebû Seleme’den. Ebû Said el-Hudrî {r.a.)r şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), Ramazanda ayın ortasındaki on günde İtikafa giriyor, yirminci günün akşamı olup da yirmi birinci günü karşılarken evine dönü­yor, kendisi ile birlikte olanlar da dönüyordu. Sonra evine döndüğü gece­nin içinde bulunduğu bir ayda mescide kaldı ve halka hutbe verdi, Allah’ın dilediği kadar emirler verdi ve arkasından şöyle buyurdu: “Ben, bu on günde itikafa giriyordum. Sonra bana, son on günde de itikafa 9irme fikri doğdu, Kim benimle itikafa girmiş ise itikat yerinde kalsın. Ben, bu Kadir Gecesini rüyamda gördüm ama sonra unut­turuldum. Siz onu son onlardaki teklerde arayınız. (Kadir Gecesi rüyamdabana gösterildiğinde) kendimi su ve çamur içerisinde secde ediyor gör­düm” derken bu gecede şiddetli yağmur yağdı. Yirmi birinci gece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namaz kıldığı yerde mescidin tavanı aktı. Rasûlüliah (s.a.v.)’i gözlerimle gördüm. Kendisine baktım, yüzü yağmur ve çamur içe­risinde sabah namazından ayrıldı”[784]

753-) Âişe (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “Kadir gecesini Ra-mazanın sonlarındaki on gecede arayınız”buyurmuştur.

(Kadir Gecesi, hüküm ve takdir gecesi anlamına geldiği gibi, değerli, şerefli, yüce anlamına da gelmektedir. Bu gece adına Kur’ân’da bir sure mevcuttur. «Şüphesiz biz Onu (Kufân’ı) Kadir Gecesi’nde İndirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. O gecede her türlü e-mirden dolayı Rablerinin izniyle Melekler ve Cebrail yere iner. O gece selâ­mettir, esenliktir. Fecrin doğuşuna kadar devam eder.» (Kadr: ı-5) ayette bildirilen “bin ay” bazı âlimlerce çokluk ifadesi içindir. (Feöm’i-Kadir, şevkâ™, v. 555)

Böyle değerli bir gecenin, hangi gece olduğu konusunda kırkın üzerinde görüş var­dır. (FethuVKadır, v. 555) Gece sanki özellikte belirli bir vakit içerisinde tayin edilmemiştir. Bunun hikmeti agkör. Zaten Yüce Allah, insanlar devamlı gayret göstersin diye, nzasını, Îsm-İ Âzamini, orta namazı, tevbenin kabulünü., kişinin Öleceği vakti, Cuma’daki icabet vaktini, gecedeki icabet vaktini gizlemiştir. (Tefam Kebir, xxxi. 27, zâdu’i-Mesîr, ibn cevzî, v. 276)

Kadir Gecesi hakkında gelen rivayetlere göre bu gece Ramazan’m 1.17.18.19.21. 23. 25. 27. 29. geceleri içerisindedir. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Kadir Gecesi soruldu­ğunda: “O, Ramazan’ın tümünün içindedir, “buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Ebvabu şehri Ra­mazân: 3Zi) Son on gecede olabileceği gibi bütün tek gecelerde olduğu da belirtilir.

Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) “Kim tamamen bir seneyi ihya ederse Kadir Gecesi’ne isabet eder.” demiştir. {Ebû Dâvûd, Ebvâb-u şehri Ramazân: 316) Bu nedenle Ebû Bekir el-Cessâs ve bir kısım Hanefîler Kadir Gecesinin senenin içerisine yayıldığını belirtmiş­lerdir. (Ahkâmui-Kur’ân, Cessâs, v. 374) İmam-ı Azam’ın da bu görüşte olduğu söylenir. Ancak diğer rivayete göre İmam-ı Azam Kadir Gecesi, Ramazan’m başında veya so­nunda gelebilir demiştir. (Umdetu’i-Kân, ix. 206)

Kadir Gecesi’nin hangi gecede olduğunu belirten hadisîerdeki ifadelerin kapalı oldu­ğu görülür “geriye kalan dokuzuncu gece” gibi şimdi biz ayın 29 veya 30’dan hanginin 0-lacağmı bilemediğimizden geriye kalan 29 günden mi? yoksa 30 günden mi? belirsizdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim Kadir Gecesi cemaatle namaz kılarsa, on­dan büyük nasibini almış olur.” buyurmuştur. (Muvatta, İtikaf: 17)

Kadir Gecesi’nin her yıl ayn geceye rastladığı ve senenin bütün geceleri içerisinde değiştiği veya en azından Ramazan gecelerinin içerisinde değiştiği belirtilmiş, böylece bü­tün rivayetler toplanılrnışbr. Buna göre rivayetlerin farklılığı çelişki teşkil etmez, bunlar her ayn bir yılın Kadir Gecesi’ni gösterir, denilmiştir. (Şetttu Müslim, Nevevî, vn. 297)

Yukanda belirtildiği gibi bu gecenin kesin olarak zamanının beti itilmemesinin hikmeti, insanları devamlı canlı tutmaktır. Bu nedenle İbni Mes’ûd (r.a.)’ın yukarıdaki geçen “Kim tam bir seneyi ihya ederse Kadir Gecesi’ne isabet eder.” şeklindeki sözü Ubey b. Ka’b (r.a.)’a söylendiğinde: “AJiah, ona rahmet etsin, aslında kendisi de bunun Ramazan ayında olduğunu bilmektedir. Ancak halkın buna güvenip de tembel­leşmelerini istemediğinden dolayı o böyle söyledi.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Ebvâbu ŞehriRamazhan: 316,Tirmizİ, Savm: 71)

Kadir Gecesi Kur’ân’ın indirildiği gecedir. (KacJr: i) Kur”ân ise Ramazan ayında indirilmiştir. (Bakara: 185) Aslında Kur’ân 23 yıllık bir süre içerisinde parça parça olarak indirildi. Kadir Gecesi’nde indirilmesi ise indirilmeye başlanılmasından dolayıdır veya Levh-i Mahfuz’dan yakın semaya toptan indirilmesidir.

Bu açıklamalardan anladığımız; Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin hangi gecede olduğu, insanları tembelliğe sürüklememesi için sabit bir tarih üzerin­de bildirilmemiştir. Her geceyi Kadir Gecesi gibi değerlendirmemiz özellikle de Ra­mazan ayının bütün gecelerini canlı tutmamız gerekir. Sadece 27. geceyi ihya ede­rek diğerlerinde boş durmak uygun olmaz. “Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil” atasözü de bu konuya çok güzel bir şekilde ışık tutmaktadır. Madem ki Kadir Gecesi Kur’ân-ı Kerim’in indiği gecedir, o halde üzerimize Kur’ân’ın indiği, Kur’ân’] yaşadığımızı hissedip içimize sindirdiğimiz her gece bizim için bir Kadir Gecesi’dir.

Alimlerin üzerinde ittifak ettiği bir husus da Kadir Gecesi’nin değerli ve şerefli olmasının sebebi, geceden değil, gecede bulunan şeyden dolayıdır. Bu gecede Kur’ân indirildiğinden Kur’ân’ın yüceliği nedeniyle gece değer kazanmıştır. Dolayısıy­la Kur’ân’ı üzerimize indirip, sindirebiidiğimiz her gece Kadir Gecesi olacaktır) [785]

14-) İtîkâf Bölümü

(Kitâbu’l-İ’tikâf)

(İtikafın sözlük anlamı bir yerde ayrılmadan beklemek, demektir. Dini terim olarak cemaatle namaz kılınabilen bir mescidde oruçlu olarak itikafa niyet edip bek­lemek demektir. İtikaf üç kısımdır:namazı beklemek namazda durmak gibidir. 299. hadiste de mescidde bulunan kimse için melekleri dua ettiği anlatılmıştı.

Bir mescidde ders halkası kurulup Allah’ın Kitabı, Rasûfünün sözleri müzakere edilirken, bunun yanma itikaf niyetini ekleyerek hem İtikaf hem de Allah’ın Kitabını okuma ibadetini birleştirme uygulamaları gözardı edilmemelidir. Müstehap itikafın süresi ve zamanı sınırlı değildir. İsteğe bağlıdır.

İtikaf ibadeti Hz. İbrahim (a.s.)’dan bu yana yapılagelmiştir. (Bakara: 125) 1121. hadisten anlaşıldığına göre her ne kadar İbrahim (a.s.)’ın dini tahrif olsa da Cahiliye Dönemi’nde de itikaf mefhumu mevcuttu.) [786]

754-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Rama­zan ayının sonundaki on gecede itikafa girerdi. [787]

755-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Aişe (r.a.)’dan. Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in vefat edene kadar Ramazan’ın son on gününde iti­kafa girdiği, kendisinin vefatından sonra da hanımlarının itikafa girdiği rivayet olunmuştur. [788]

756-) Hz. Aişe (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.) itikafa girmek iste­mişti. İtikafa girmek istediği yere gittiğinde baksa ki birtakım çadırlar gördü: Aişe’nin cadın, Hafsa’nın cadın, Zeyneb’in cadın idi. Bunun üzerine: “Böyle yapmakta iyibirşeyyaptığınız/ mı zannedersiniz?11’buyurdu, oradan aynlıp, itikaf etmedi, nihayet Şevval ayında on gün itikaf etti.”

(Efendimiz (s.a.v.)’in hanımlarının bu davranışlanna karşı gösterdiği tutumu birkaç anlama yorulmuştur: Halk arasında itikafın farz anlaşılacağından böyle söyle­miş, kendisi de o yıl Ramazan’da itikafa girmemiştir. Yahut kadınların mescidde iti-kafta bulunmalarına karşı çıktığı için böyle yapmıştır. Ya da mescidde sıkıntı doğuracağından dolayıdır. Veya hanımları arasında rekabet olduğunu sezmiş, bu nedenle böyle davranmıştır.) [789]

757-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Ramazan ayının (son) onu girdiğinde uçkurunu sıkı bağlar, gecesini ihya eder, ailesini de uyarırdı.” demiştir. [790]

15-) Hac Bölümü

(Kitâbu’l-Hacc)

758-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Bir kimse Rasûiüllah (s.a.v.)’e: “İhra­ma girmiş bir kişi hangi elbiseyi giyebilir?” diye sordu. Rasûiüllah (s.a.v.) de şöyle buyurdu: “Ne sarık sarınız, ne bornoz türü başlıklı elbise, ne don-şalvar, ne gömlek, ne de kapalı mest türü ayakkabı giyiniz. Ancak arkası açık terlik (na’l) türü bir şey bulamaz ise bun­ların topuktan aşağısını kessin. Ne za’feranla ne vers veren bit­ki) ile boyanmış bir elbise de giymeyiniz.” [791]

759-) İbni Abbas (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.)’i, hutbe verirken işit­tim, ihramlıyı kastederek: “Don-şalvar giymek, İzar bulamayana; ka­palı mest türü ayakkabı da, arkası açık terlik (na’l) türü bir şey bu­lamayan içindir” buyuruyordu” demiştir[792]

760-) Ya’lâ b. Ümeyye (r.a.) Hz. Ömer (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e vahiy inerken bana göstersen.” dedim, Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında bir bölük ashabı ile (Mekke üe Taif arasındaki) Cirâne’de iken bir adam geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, koku sürünmüş halde iken umre için ihrama giren bir kimse için ne dersin?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir müddet sustu, kendisine vahiy gelmişti. Bu sırada Ömer (r.a.) Ya’lâ’ya işaret eti. Ya’lâ hemen geldi. Rasûiüllah (s.a.v.)’in üze­rinde kendisine gölgelik yapılmış bir kumaş vardı. Ya’lâ başını gölgeli­ğin içine koydu. Bir de baksa ki, Rasûiüllah (s.a.v.)’in yüzü kıpkırmızı °Jmuş hırıltılı ses çıkarıyordu. Sonra vahyin etkisi giderildi: “Umreden soran kimse nerede?” buyurdu. Adam çağrılıp getirildi, Rasûiüllah ..a ‘ “Üzerindeki kokuyu üç defa yıka cübbeni de çıkar ve »zerine hacda giydiğin şey/eri umrede de giy” buyurdu. [793]

761-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine halkı için: ul-Huleyfe’yi, Şam halkı için: Cuhfe’yi, Necd halkı için Karnu’l-Menâzil’i,Yemen halkı İçin: Yelemlem’i ihrama girme yeri (mikat) olarak belirledi. Bu yerler aynı zamanda buranın halkı olmayıp da, hac veya umreye bu yön­den gelenlerin de mikatıdır. Bu mikat yerleri ile Mekke arasında olanlar ise bulundukları yerden ihrama girerler, Mekkeliler de Mekke’den ihrama gi­rer.” demiştir. [794]

762-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûiüllah (s.a.v.): “Medine halkı, Zü’İ-Huteyfe’de ihrama girer. Şam halkı, Cuhfe’de ihrama girer. Necd halkı, Kam’da ihrama girer

Rasûiüllah (s.a.v.)’in, Yemen halkı, Yeiemlem’de ihrama girer, diye bu­yurduğu da bana ulaştı”[795]

763-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan: “Rasûiüllah (s.a.v.)’in telbiyesi “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyke Lâ Şerike Leke Lebbeyk. İnne’hHamde ve’n-Ni’mete Leke ve’i-Müfk. Lâ Şerike Leke («Allah’ım davetine icabet ettim, davetine icabet ettim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Sana icabet ettim. Şüphesiz hamd, nimet ve ha­kimiyet senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur)” şeklindedir.” [796]

764-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.)’i saçını yapışkan bir mad­de ile birbirine toplamış yüksek sesle telbiye getirirken dinledim.” demiştir. [797]

765-) Yine İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) mescidin yanın­dan başka bir yerde telbiye getirmedi.” demiştir. Kendisi mescidden, Zü’1-Huleyfe’deki mescidi kasdetmiştir. [798]

766-) İbni Ömer (r.a.)’a: “Senin, tavaf ederken sadece Yemen tara­fındaki iki kenara (Rökn-ö YemânîYe) dokunduğunu gördük. İhramda da tabak­lanmış deriden terlik giyer gördük, san boya ile boyandığını gördük, Mekke de iken halk hilali gördüklerinde (zm-mcce’nin başmda) ihrama girerken senin Arafeden bir önceki gün (züi-mcce’nin 8. günü) ihrama girdiğini gördük” denildi. Abdullah b. Ömer (r.a.): “Şöyle açıklayayım, Kabe’nin kenarları hususunda Rasûiüllah (s.a.v.)’i sadece Yemen tarafındaki iki köşeye (Rükn-üdokunurken gördüm. TabakJanmış deriye gelince, ben Rasûiüllah (s.a.v.)’i üzerinde tüyleri kalmamış deriden terlik giydiğini ve bunun içinde de abdest aldığını gördüm dolayısıyla ben bunu giymeyi severim. Sarı boyaya gelince, ben Rasûlüllah (s.a.v.)’i bununla boyandığını gördüm bu nedenle ben bununla boyanmayı severim. Hilal konusuna gelince, ben Rasûlüllah (s.a.v.)’i bineğinin kendisini götüreceği zamana kadar (Arafat’a çıkmaya hareket edene kadar) ihrama girmediğini gördüm” demiştir. [799]

767-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i Zü’1-Huleyfe’de deve­sine bindiğini, devesi kalkıp doğrulana değin telbiye getirdiğini gör­düm.” demiştir.

(Teibiye: Lebbeyk Allahümme Lebbeyk…demektir. 763 ve 838. haclisllere bakınız.) [800]

768-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a,v.) İhrama girerken ihramı için, (traş oiup, şeytan taşladıktan sonra) Kabe’yi’ tavaf etmeden önce ihramdan çıkarken, ihramdan çıkışı için kendisine’ koku sürerdim.” demiştir. [801]

769-) Hz. Aişe (r.a.)î “Rasûlüllah (sia.v.ye ihrama girerken, İhramdan gkarken ellerimle (kanşık kotu) zerîre kokusu sürerdim.” demiştir. [802]

770-) Aişe (r.a.): “Hz, Peygamber (s.a.v.)’in ihramda iken saç ay­rımındaki kokunun parıltısını sanki görür gibiyim” demiştir. [803]

771-) Hz. Aişe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bulabildiği en gü­zel kokuyu kendisine sürerdim. Öyleki kokunun parıltısını sakal ve sa-Ç’nda hissederdik.” demiştir.[804]

772-) “Rasûlüilah (s-a-v-)’e koku sürerdim, kendisi arını dolaşır (onlarla birleşir) sonra sabahleyin ihrama girmiş sırada ihramından kokular yayılırdı.” demiştir.iken (avladığı) yaban eşeği hediye etmiş fakat Rasûlüllah kabul etmemiş. Yüzündeki üzüntüsünü görünce: “Biz onu ihramit olduğumuz için sana geri verdik, “buyurmuştur.

(Ebvâ ve Biveddân, Mekke ile Medine arasında bir yer ismidir. Bir sonra gelecek ci­lan hadiste ihramlının av etinden yiyebileceği hükmü çkarken, bu hadiste Efendimiz ken­disine getirilen avı ihramSı olduğu için geri çevirmiştir. Bunun sebebi için, ihramlı olanlara, av kendileri için avlanmadığından dolayı caiz olmuştur. Bu hadiste ise söz konusu avın Rasûlüllah (s.a.v.)’e niyetle avlandığından dolayı ihramlıya caiz olmadığından geri çevir­miştir, denilmiştir. Bir kısım âlimler ise bu hadisten hareketle her ne olursa olsun bütün hallerde ihramlıya av etinin haram olduğunu söylemişlerdir.) [805]

774-) Ebû Katâde (r.a.), şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte yola çıktık, Kâha mevkiine vardığımızda kimimiz ihramlı kimimiz de ihram-sız idi. Arkadaşlanmın bir şeye baktıklarını gördüm, o tarafa baktım ne gö­reyim yaban eşeği. Hemen atımı eğerleyip mızrağımı alarak bindim ama kırbacım düşüverdi. Arkadaşlarıma: “Kırbacımı alıverin” dedim. Kendileri ihramlı idiler, bu yüzden: “Vallahi sana bu konuda yardım edemeyiz” dedi­ler. Ben de inip kendim aldım, atıma bindim ve bir tepenin gerisinde yaban eşeğine arkasından yetişip mızrağımla yaralayıp kestim. Daha sonra arka-daşlanma getirdim. Arkadaşlanmın bir kısmı: “Yiyiniz” dedi. Bir kısmı da: “Yemeyiniz” dedi, Hz. Peygamber (s.a.v.) ilerimizde idi, atımı mahmuzlayıp kendisine yetiştim: “Helaldir, buyurdu”[806]

775-) Ebû Katâde (r.a.) anlatır: “Hudeybiye yılında Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte yola çıktık. Arkadaşlarım ihrama girdi fakat ben gir­memiştim. Bu Sırada (Mekke Üe Medine arasında bulunan) Gaykâ’da düşman Oİdu-ğu haberini aldık. Bunun üzerine o tarafa gönderildik. Arkadaşlarım bir yaban eşeği görmüş, birbirlerine gülüyorlardı. Ben de baktım, onu gör­düm. Hemen atımı üzerine salıp vurarak yakaladım. Arkadaşlarımdan yardım istedim (ihramlı olduklarından) bana yardım etmek istemediler. Sonun­da bu avdan hepimiz yedik. Düşman bizi Rasûlüllah’ın bulunduğu hattan keser endişesiyle dönüp Rasûlüllah (s.a.v.)’e ulaştım. Yolda atımı kah koşturuyor kah kendi yürüyüşüne bırakıyordum. Bu sırada gece yarısı Gıfâr kabilesinden bir kimse ile karşılaştım: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i nerede bırakmıştın?” dedim: “Ta’han’da. Kendisi Sukyâ’da öğle uykusuna yata-

Cağını Söylemişti.” dedi. (Ta’han: Mekke yolu üzerinde subaşıdır. Sukyâ ise Mekke ile Medi­ne araanda bir koydur.) Nihayet Rasûlüllah (s.a.v.)’e ulaşıp yanına geldim ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, ashabın beni gönderdiler, sana Allah’ın selâm, bere­ket, ve rahmetini söylüyorlar. Şu anda kendileri düşmanın sizinle arala­rındaki hattı kesmesinden endişe ediyorlar. Onları beklesen.” dedim. O da bekledi, ben: “Ey Allah’ın Rasûlü, yaban eşeği avladık, yanımda geri kalanı vardır?” dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) ashabına: “Haydigelin, yiyin, “buyurdu. Kendileri bu sırada ihramlı idiler. [807]

776-) Diğer bir rivayette ise: “Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldiklerinde: “Bu ava saldırmasını sizden emreden veya avı işaret eden biri var mıdır?” buyurdu. Onlarda: “Hayır.” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “O halde onun etinden geri kalanını yeyiniz.” buyurdu.

(İhramda iken avlanmanın yasaklığı konusunda Allah şöyle buyurur: «Ey îman edenler, ihramda iken av öldürmeyiniz. Sizden kim bilerek öldürürse öldürdüğünün dengi olan bir hayvan cezası vardır. İçinizden iki adi! kişinin karar vereceği, Kabe ‘ye u-laşacak bir kurban yahut yoksuilan doyurma keffareti ya da buna denk oruçtur.» (Maide: 95) [808]

777-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Beş hayvan vardır ki bunların tümü fâsıktir, harem bölgesinde bile öldürülür. Bunlar karga, çaylak, akrep, fare, saldırgan köpektir, “buyurmuştur. [809]

778-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle buyur­muştur: “Beş hayvan vardır ki bunlar harem bölgesinde iken de ihramlı iken de öldürülmesinde bir sakınca yoktun Fare, ak­rep, karga, çaylak ve saldırgan köpek”[810]

779-) Hz. Peygamber (s.a.v. )’in hanımı Hafsa (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Beş hayvan vardır ki bun­ların tümü fâsıktır, öldürülmelerinde bir sakınca yoktur: Akkarga, çaylak, fare ve saldırgan köpek”

Diğer bir rivayette ise: “Alamazda öldürülmesinde de bir sa yoktur” ilavesi vardır.

(Bu hayvanlara fâsık denilmesinin sebebi kelimenin sözlük anlamından dolayı­dır. Fâsık, keiime anlamı olarak çıkan demektir. Bu hayvanların harem bölgesinde bi­le öldürülmesine müsade edildiğinden dolayi öldürme yasağı içerisinden çıkan hay­vanlar olduğu için fâsık (=çıkan) denilmiştir. Yahut da İnsanlara zararları dokunup faydalı olmaktan çıktıklarından dolayı da fâsık denilmiştir.

Söz konusu hayvanların hadiste beş tanesi zikredilmişse de, diğer hadislerde başka hayvanların zikredilmesi nedeniyle sayı sekize kadar çıkmaktadır. Diğer hay­vanlarla birlikte öldürülmesi bildirilen hayvanların başlıcaları şunlardır: Akrep, yılan, fare, keler, çaylak, karga, alaca karga, saldırgan köpek.

Hadiste bildirilen hayvanların dışındaki zararlı hayvaniar da buna kıyasla öldürülebîlir, denilmiştir. Söz gelimi çaylağa kıyasla kartal, şahin; saldırgan köpeğe kıyas­la aslan, kaplan, sırtlan, pars vs.Bir kısım âlimler ise öldürülebiiir hayvanlann sadece hadislerde bildirilenlerle sınırlı olduğunu söylemişlerdir. Ancak değişik hadislerde farklı hayvanîann zikredilmesi öldürüle­cek hayvanlann sınırlı olmadığını gösterir. Zarar verme ve saldîrgan olma ortak özellikleri olduğu için bunlara benzeyenler de zararlı olduğu sürece öldürülür.) [811]

780-) Ka’b b. Ucre (r.a.) anlatır: “Hudeybiye’de Rasûtüilah (s.a.v.) başımın ucunda durdu, bu sırada başımdan bitler uçuşuyordu. Bunun üzerine: “Başındaki haşereler seni rahatsız ediyorlar her­halde?” buyurdu: “Evet” dedim: “O halde başını tıraş et.” buyur­du. «İçinizden hasta olan veya başında rahatsızlığı olan kimse oruç, sadaka veya kurbandan olmak üzere fidye verir.» (Bakara: 196) ayeti benim hakkımda indirildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Üç gün oruç tut, yahut altı fakire bir ferak sadaka verya da kolayına gelen bir kurban kes. “buyurdu.

(Ferak üç sa1 karşılığı ölçü birimidir. Bir sa’ yaklaşık üç kg.’dır.) [812]

781-) Yine Ka’b b. Ucre (r.a.)’dan gelen bir başka rivayette ise: “Ayet Özellikle benim hakkımda indi, ama sizi de içerisine alır.” demiştir. [813]

782-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), ihramlı iken hacamat olmuştur. [814]

783-) İbni Buhayne (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ihramlı ikenLahyu Cemel’de başının ortasından hacamat oldu.” demiştir.(Lahyu Cemei Mekke ile Medine arasında Medine’ye daha yakın bir mevkidir. Hacamat, belirli usullerle vücudun belirli yerlerinden kan almaktır. Hacamat hakkında aeniş bligi için DİA “Hacamat” maddesine veya “Sahîh-i Buharı” Muhtasarı Tecrîd-i Sarih” isimli çalışmamadaki 1964. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [815]

784-) Abdullah b. Huneyn anlatır: “Abdullah b. Abbâs (r.a.) ile Misver b. Mahrame (r.a.) Ebva denilen yerde anlaşmazlığa düştüler. Abdullah b. Abbâs (r.a.): “İhramlı başını yıkayabilir.” dedi. Misver (r.a.) ise: “İhramlı başını yıkayamaz.” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Abbâs (r.a.) beni Ebû Eyyüb e!-Ensârî (r.a.)’a gönderdi. Kendisini kuyunun başındaki iki direk a-rasında bir elbise ile perdelenmiş yıkanırken buldum, selâm verdim: “Bu gelen kimdir?” dedi: “Ben, Abdullah b. Huneyn. Abdullah b. Abbâs, beni “Rasûlüllah (s.a.v.) ihramlı iken başını nasıl yıkardı?” diye sormam için sa­na gönderdi.” dedim. Ebû Eyyûb (r.a.) elini elbiseye koyup aşağı indirdi, bu suretle başını gördüm. Sonra kendisine su döken kimseye: “Su dök” dedi. O da başına su döktü. Sonra ellerini öne ve arkaya çekerek başını oğuşturdu: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i böyle yaparken gördüm,” dedi. [816]

785-) İbni Abbâs (r.a.) anlatır: “Arafat’ta hac sırasında bir adam Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında vakfe yaptığı sırada birden devesinden düşüp, boynu kırıldı (ve öldü) Hz. Peygamber (s.a.v.): “Su ve Si dr ile yıkayıp iki bez (ihramı) içerisine kefenleyin koku sürmeyin başını da örtmeyin, çünkü o kıyamet günü (ihramıyia) telbiye getirerekdiriltilecektir. “buyurdu.”

(İhramda İken vefat eden kimsenin kefenlenmesi konusunda değişücyaklaşrm-lar vardır. İmam Safi, Ahmed b. Hanbel ve bir kısım âlimler yukarıdaki hadisi deli! getirerek İhramda iken vefat eden kimsenin başı açık olarak ihramıyla defnedileceğini söylemişlerdir. Diğer tarftan İmam Mâlik, İmam Azam Ebû Hanife ve bir kısım âlimler ise bu hadisdeki uygulamanın gene! değil özel bir uygulama oldu­ğunu belirterek ihramda iken vefat eden kimsenin kefenlenmesinde farklı uygulama­ya tabi tutulmayacağını belirtmişlerdir.) [817]

786-) Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Dubâa bintü Zübeyrln yanı­na girdi ve: “Herhalde haccetmek istemiştin?” dedi. O da: “Vallahi hastalıktan başka hiçbir (mazeret) bulamıyorum” dedi. Bunun üzerine: “Sen hocanı yap ve: “Allah ‘im, ihramdan çıkış yerim beni alıkoyduğun yere kadar olsun” diyerek şart koş ” buyurdu. (Kureyş kabilesinden oian) °ubâa, (Köleasıih) Mikdâd b. Esved’in hanımı idi.” demiştir. [818]

787-) Hz. Aişe (r.a.): “Zü’l-Hiccenin hilalini gözetleyerek Medine’­den hacc etmeye çıktık. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim umre için ihrama girmek isterse girsin. Eğer ben de yanımda kurban getirmemiş ofsaydım umre için ihrama girerdim” buyurdu. Müslümanların bir kısmı umre için diğer bir kısmı da sadece hac için ihrama girdi. Ben umre için ihrama girenlerdendim. Arefe günü, bana âdetimi görürken ulaştı ben de durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilettim: “O zaman umreni bırak saçını çöz ve tara sonra da Hac için ihrama gir” buyurdu. Ben de böyle yaptım. Mina’dan ayrıldıktan sonraki gelen ve Hasbe’de konaklanılan gece geldiğinde kardeşim Abdurrahman b. Ebi Bekr’i (umre ihramına girmem için) benimle gönderdi. Ten’im mevkisine çık­tım. Bozduğum umrenin yerine tekrar umre için ihrama girdim.” demiş­tir. (Hadisi Hz. Aişe (r.a.)’dan rivayet eden) Hişam b. Urve: “Başladığı ilk umreyi bozmasından dolayı ne kurban, ne oruç ne de sadaka verme gibi dini bir ceza geldi.” demiştir. [819]

788) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Sadece haccetme niyetiyle Medine’­den çıktık (Mekke yakınlarındaki) Şerifte bulunduğumuzda âdetim geldi. Bu sırada Rasûlüllah (s.a.v.) yanıma girdi ben ağlıyordum: “Neyin var âdet mi gördün?” buyurdu “Evet” dedim. O da: “Bu, Allah’ın, Â-dem’in kızlarına yazdığı bir yazgıdır. Kalk hacctn gereklerini yerine getir ancak Kabe’yi tavaf etme” buyurdu. Rasûlüllah (s.a.v.) hanımları namına sığır kurban etti” demiştir. [820]

789-) Hz. Aişe(r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte hac zama­nındaki hac aylannda ve hac gecelerinde Medine’den haccetmek için gktık (Mekke yakmianndaki) Şerifte konakladık. Rasûlüllah (s.a.v.) ashabının karşısına çıktı ve: “Sizden kimin yanında kurbanı yoksa (hac niyetini bozup önce) umre yapmak istiyorsa hac niyetini bozup önce umre yapsın, an­cak kurban getirmiş ise hac niyetine devam etsin,” buyurdu. Bu­nun üzerine ashabtan, hac niyetini bozup önce umre yapan da oldu, yap­mayan da oldu. Rasûlüllah (s.a.v.) ve ashabından bir kısım kimseler ki bunlar kurban getirme imkanına sahip kimselerdi, yanlarında kurbanlarıolduğundan umre yapamadılar. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) benim yanıma girdi, ben de ağlıyordum: “Ey kadın, seni ağlatan nedir?” buyurdu: “Ashabına söylediğin sözünü duydum, ben umre yapmaktan alıkonuldum.” dedim: “Neyin var?”dedi: “Namaz kılamam” dedim: “Sana zararı yok. Çünkü sen Âdem’in kızlarından bir kadınsın. Allah, onlara yazdığı yazgıyı sana da yazdı. Haccını yap belki Allah seni umre ile de nzıkiandınr.”buyurdu. Neticede hacılarla Arafat’a çıktık, farz tavafı yap­tım, sonra Mina’dan son dönüşte beraber yola gktım. Muhassab’a indiğin­de kendisiyle biz de inip konakladık. (Kardeşim) Abdurrahman b. Ebî Bekr’i çağırıp: “Kardeşinle harem sınırlarından çık, umre için ihrama gir­sin (umreden) sonra ihramdan çıkın ve buraya gelin, ben gelene ka­darikinizi burada bekliyorum.”‘dedi. Umre için yola çıktık, ihram ye­rinden ayrılıp, tavafı da bitirdikten sonra seher vakti yanına geldim: “Um­reyi bitirdiniz mi?” buyurdu: “Evet” dedim. Ashabına Medine’ye hareket etmelerini bildirdi, arkasından halk hareket edip Medine’ye doğru yürüdü.” [821]

790-) Yine Hz. Aişe (r.a.)’dan gelen bir başka rivayette ise: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte sadece hacc etmek fikriyle yola çıktık. Mekke’ye geldiğimizde Kabe’yi tavaf ettik. Hz. Peygamber (s.a.v.) kur­ban getirmeyenlerin ihramdan çıkmasını emretti, bunun üzerine kurban getirmeyenler ihramdan çıktı. Hanımları da kurban getirmediklerinden ihramdan çıktılar. Safiyye de: “Hac kervanını Medine’ye hareketten alı­koyduğumu zannediyorum.” dedi. (Çünkü veda tavafını yapmadan adeti gelmişti.) Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Hayda! Sen kurban bayramı gününde farz tavafını yapmadın mıydı?” buyurdu: “Evet yaptım” dedi: “Öyleyse sorun yok, haydi yola koyul” buyudu. [822]

791-) Abdurrahman b. Ebi Bekir (r.a.)’dan. Hz. Peygamber kendi­sine Hz. Aişe (r.a.)’yı bineğinin arkasına bindirip Ten’im’den ihrama gi-np umre yaptırmasını emretmiştir. [823]

792-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ve as~ abl hac için ihrama girmiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Talha’nın dışındahiçbir kimsenin yanında kurbanı yoktu. Ali de (görevli gittiği) Yemen’den ya­nında kurbanı ile geldi ve: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in girdiği ihram şekliyle ihrama girdim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v,) yanında kurbanı oianiarın dı­şındaki ashabına, hac niyetiyle girdikleri ihramlarını umreye çevirmelerini, tavaf edip tiraş oiarak ihramdan çıkmalarını emretti. Onlar da: “Etekleri­mizden meni damlar haldeyken Mina’ya mı gideceğiz?” dediler. (Burada söyle­nilmek istenilen, bir kimse hac !çln Mekke’ye gelip, ihrama girdiğinde hac ibadeti bitene değin ihramlıya haram şeyler hiçbir zaman helâl olamaz, bunun en üst noktası da cinsi birleşmedir. Ashab ihrama gir­miş, şimdi de bu ihramdan çıkmalan bir süre ihramsız dolaşmaları isteniliyordu, bunu biraz yadırgamışlardı) Bu söz Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştı, o da: “Geçmişte size em­rettiğim şeyin durumunu önceden biiebiiseydim, ben de kurban getirmezdim. Eğer yanımda kurban olmasaydı, ben de ihramdan”buyurdu.

(Geçmişte size emrettiğim şeyin durumu demek “şimdi öğrendiğim hac ayla­rında umrenin de yapılabileceğini önceden öğrenebilseydtm.” demektir.) [824]

793-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Ali’ye ihramında kalmasını emretti. Ali b. Ebû Talib, Yemen’deki görevinden gelmişti. Hz. Peygamber (s,a,v.), kendisine: “Ey Ali ne ile ihrama gir­din?”‘buyurdu: “Hz, Peygamber (s.a.v.)’in girdiği ihram ile” dedi: “Kurba­nını getir ve ihramlı kal” buyurdu. Ali de kurbanını getirdi.” [825]

794-) Câbir b. Abdullah (r.a.)’dan. Sürâka b. Mâlik b. Cu’şum (r.a.) Rasûlüliah (s.a.v.)’le Akabe Cemresi’ne taş atarken karşılaşmış ve: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, hac aylarında umre yapmak sadece size mahsus bir şey mi­dir?” demiş, o da: “Hayır, sonsuza «^Aenfcase “buyurmuştur. [826]

795-) Hz, Aişe (r.a.)’dan. Kureyş ve Kureyş’e tâbi olanlar Müzdeiife’de vakfe yaparlar, kendilerine: “Hums” adı verilirdi. Bu arada diğer Araplar ise Arafat’ta vakfe yaparlardı. İslâm gelince, Allah Pey­gamberine Arafat’a çıkıp orada vakfe yapmasını emretti. İşte bu emir: «Sonra insanların dönüp geldikleri yerden, siz de dönüp geli­niz…» (Bakara: 199) ayetindedir.” [827]

796-) Cübeyr b. Mut’im (r.a.) anlatır: “Devemi kaybetmiştim, arefe günü aramaya çıktım, bir de baktım ki Hz. Peygamber (s.a.v.) Arafat’ta vakfe yapmaktadır, ben: “Vallahi, bu Hums’dur, onun buradane işi var?” dedim.

(Bilindiği gibi Hz. İbrahim (a.s.) haccın nasıl yapılacağını etrafındakilere Öğret­miş, ondan sonra geien nesiller hac ibadetinin şeklini kısım kısım bozup değiştirmiş­lerdir. Bu değişikliklerden birisi de güya İbrahim (a.s.)’ın yakınları Arafat’a vakfeye gitmeyip Mekke’de harem sınırlarında vakfe yaparlar, düşüncesidir. Bu kimselere de “Hums” denilmiştir. (Bir önceki hadise bakınız) Bir nevi ruhban aristokrat sınıf oluyor. Kureyş kabilesi kendilerinin Hums olduğunu iddia ederdi, Efendimiz (a.s.) hac konu­sunda, İbrahim (a.s.)’ın uygulamalarına ters düşen keyfi birtakım davranışları kaldır­dığı gibi “Hums” uygulamasını da kaldırmıştır. Cahiliye uygulamalarından bir diğeri de güya Kabe’yi tavaf eden kimseler kendi elbiseleri ile tavaf edemezler, ancak Hums olan kimselerin elbiselerini giyerek tavaf edebilirlerdi. Hums olan erkek veya kadın hac için gelenlere iltifat oiarak tavaf süresince elbiselerini verirler, böylece ta­vaf yapmış olurlardı. Eğer hacılar Hums kimselerden elbise alamazlarsa kendi elbise­leriyle tavaf edemeyeceklerinden dolayı çıplak olarak tavaf etmeleri gerekirdi.) [828]

797-) Ebû Musa (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüliah (s.a.v.)’in ya­nına geldim, kendisi Bahtâ’da devesini çökertmiş konaklıyordu: “İhrama ne niyetle girdin?” buyurdu: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ihrama girdiği niyetle” dedim: “Kurbanlık getirdin “buyurdu: “Hayır” dedim: “O zaman, Kabe’yi tavaf et Safa ve Merve arasını say et sonra da ih­ramdan buyurdu, Ben de Kabe’yi tavaf ettim, Safa ve Merve arasını say ettim sonra kabilemden bir hanımın yanına geldim. Başımı tarayıp yı­kadı. Ebû Bekir’in halifeliği dönemlerde halka bu şekilde fetva veriyordum, Ömer’in halifeliği dönemde de halka bu şekilde fetva veriyordum ki, bir haç mevsiminde ayakta dururken bana bir kimse geldi ve: “Müminlerin Emirtnjr., hac ibadeti konusunda yeni bir şey getirdiğini bilmiyorsun her­halde” dedi. Ben de: “Ey insanlar, her kime bir fetva vermiş isek biraz ya­vaş olsun. Bakın işte Müminlerin Emin yanınıza gelmektedir, kendisinin di­yeceklerine uyunuz” dedim. Yanımıza geldiğinde: “Ey Müminlerin Emiri, hac ibadeti konusunda getirdiğini yeni bir şey nedir?” dedim: “Eğer, Allah-m kitabın alırsak Allah: «Hac ve umreyi, Allah için tamam yapınız buyurmuştur. (Bakara:196) (Allah başlanılan bir şeyin tamamlanmasını emretmekte­dir.) Eğer Peygamber’imizin (s.a.v.)’in sünnetini aiırsak Hz. Peygamber (s.a.v.), kurban kesene değin ihramdan çıkmamıştır.” dedi.”

Diğer bir rivayette ise şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), beni Yemen’e göndermişti. Kendisinin hacc yaptığı yılda onunla buluştum. Rasûlüllah (s.a.v.), bana: “Ey Ebû Musa, ihrama girdiğinde nasıl niyet ettin?” buyurdu: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ihrama girdiği ni­yetle ihrama girdim” dedim: “Kurbanlık getirdin mi?” buyurdu: “Hayır” dedim: “Haydi git. Kabe’yi tavaf et Safa ve Merve arasını say et sonra da ihramdan buyurdu”[829]

798-) İmrân b. Husayn (r.a.): “Allah’ın Kitabında hacda, umreden de faydalanmayı belirten ayet indirilmiştir. Biz bu şekilde bir haca Rasûlüllah (s.a.v,) ile birlikte yaptık, Kur’ân’da bunu haramlayan hiçbir hüküm indirmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunu yasaklamadı, neticede vefat etti. Ama bir kimse kendi görüşü ile dilediğini yapıp söylüyor” demiştir. [830]

799-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) veda haccında umre ile haca birleştirerek temettü haca yaptı ve Kabe’ye kurban getirdi. Zü’i-Huleyfe mevkisinden yanındaki kurbanı önüne kattı. Rasûlüllah (s.a.v.) (bura­da hac işine) başladı ve umre için telbiye getirdi, sonra da hac için telbiye ge­tirdi. Halktan Kabe’ye kurban kesenler kurbanlarını önüne kattı, kimisi de Kabe’ye kurban getirmemişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’ye geldiğinde halka: “Sizden kim Kabe’ye kurban getirdiyse haccını tamamlayana değin ihramlıya haram olan şeyler kendisine helâl olmaz. Kim kur­ban getirmediyse Beytullah’ı tavaf edip Safa ve Merve’yisay etsin, saçını kesip ihramdan çıksın. Sonra da hac için ihrama girsin. Kim kesecek kurban bulamaz ise hac süresinde üç gün, evine döndü­ğünde de yedi gün oruç tutsun, “buyurdu.” demiştir.

(Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: «Hac ve\umreyi Allah için tamam­layın. Eğer engellenmiş olursanız kolayınıza gelen kurban kesin- Kurban yerine va­rıncaya kadar saçınızı kesmeyiniz… Güvene kavuştuğunuz zaman umre ile haca bir­leştirerek umreden de istifade etmek isteyen kolayına gelen kurbanı keser. Kurban kesemeyen ise hac süresinde üç gün, döndüğünüzde de yedi gün oruç tutar bu tam olarak nn gündür. Bu ailesiMescid-iHaram’da oturmayanlar içindir.» (Bakara: ı%)[831]

800-) Urve b. Zübeyr’den, o da Âişe (r.a.)’dan. İbni Ömer (r.a.), tarafından rivayet edilen bir önceki hadiste anlatılan; Hz. Peygamber (s.a.v.)’irı umre ile birlikte hac yaptığı ve kendisiyle birlikte halkm da temettü haccı yaptığı Âişe (r.a.)’dan da bildirilmiştir. [832]

801-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Hafsa (r.a.)’dan. Ken­disi: “Ey Allah’ın Rasûlü, Sen umrenden dolayı ihramdan çıkmazken, umre ile ihramdan çıkan kimselerin durumu nedir?” demiş, o da: “Ben saçımı toparlayıp yapıştırdım, kurbanımı belirledim, artık kur­banımı kesene değin ihramdan çıkamam, “buyurmuştur. [833]

802-) Nâfî’den. Abdullah b, Ömer (r.a.) kargaşa (fitne) döneminde umre niyetiyle Mekke’ye giderken: “Eğer Kabe’ye ziyaretten alıkonulur-sam, Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte yaptığımız gibi yaparım” dedi ve umre için ihrama girdi (hac için ihrama girmedi.) Çünkü Rasûlüllah (s.a.v.) de Hudeybiye yılında (hac için değil) umre için ihrama girmişti. Daha sonra Abdullah b . Ömer durum değerlendirmesi yaptı (hacdan alıkonulma nedeniyle

ihramdan çıkma ile umreden alıkonulma nedeniyle ihramdan çıkmayı kastederek): “Bunlarınikisinin de hükmü aynıdır” dedi ve arkadaşlarına döndü: “Bunların ikisi­nin de hükmü aynıdır. Şahit olun ki ben umreyle birlikte hacca niyet et­tim” dedi. Kabe’ye vardığında umre ve hac için tek tavaf etti ve bu ta­vafı yeterli görüp kurban kesti.

(Hadisimizde sözü edilen kargaşa döneminden maksat, Yezid’in Şam ordusu­nun Kabe’yi kuşatma altına aldığı ve daha sonra mancınıkla topa tuttukları zamandır. Bu sırada Kabe kuşatma altında olduğundan dolayı İçeriye kimsenin girmesine izin verilmiyordu. Dolayısıyla Abdullah b. Ömer (r.a.) da hac ibedetini tam vapıp yapa-mayacağmı tam olarak bilemediğinden önceden durum değerlendirmesi yapmıştı. Kuşatma altındaki Kabe’ye girmeyi başardığında ise kısa tutup geri çekilmiştir.) [834]

803-) Nâfî’den. Abdullah b. Ömer (r.a.), Haccac-ı Zalimin Abdullah b.Zübeyr (r.a.)’ın üzerine yürüdüğü zamanlar hac yapmak istedi. Kendisine:insanlar arasında savaş vardır seni Kabe’yi ziyaretten alıkoymalarından

korkuyoruz” denildi. O da: “Sizin için, Allah’ın Rasûlünden alacağınız güzelvardır. Rasûlüllah (s.a.v.)’in yaptığı gibi yapanm. Ben, umreye niyetettiğime sizi şahit dedi ve yola Çlktl, (İhrama girilen Zü’l-Huleyfeye yakın bölge oian) Beydâ topraklannın kenanna vardığında: “Hac ve umrenin durumu birdir. Ben, umremle birlikte hac etmeye niyet ettim ve sizi buna-şahit tu­tuyorum” dedi ve Yolu üzerindeki Kadîd’den Mekke’de hac için kesilecek bir kurban aldı ve hem umre hem hac niyetiyle ihrama girip hareket etti. Mekke’ye vardığında Kabe’yi tavaf etti Safa ve Merve arasını say yaptı bu ibadetleri attırmadı, kurbanını kesmedi, tıraş olmadı ihramdan da çıkmadı nihayet kurban bayramı günü geldiğinde kurbanını kesti traş oldu. İlk yap­tığı tavafın hem umresi hem de haccı için yeteceği görüşüne vardı. Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), böyle yaptı” dedi.[835]

804-) Enes (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hac ve umreye birlikte telbiye getirirken işittim.” (Yani girdiği ihrama hem um­re yapmak hem de hac yapmak için girmiştir) Hadisi Enes (r.a.)’dan rivayet eden Bekir b, Abdullah: “Bunu Abdullah b. Ömer’e söyledim: “Sadece hac i-çin ihrama girdi” dedi. Tekrar Enes ile karşılaştım ve Abdullah b. Ömer­’in söylediğini ona anlattım. Bunun üzerine Enes: “Siz bizi çocuk mu sayıyorsunuz, Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Umre ve Hac için telbiye getiriyorum”ö\ye buyururken işittim” dedi.”

(Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ifrad haca mı yoksa kıran haccı mı yaptığı konu­sunda değişik yaklaşımlar vardır. îfrad haccı yaptı diyenler hac ve umreyi birleştir-medi, demektedirler. Kıran haca yaptı diyenler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Önce İfrad hacana niyet ettiğini daha sonra umreyi de içine katarak kıran haccına çevirdiğini, söylemişlerdir. Yanında kurban getirmeyenlere umre yapıp ihramdan çıkmalarını da­ha sonra hac için tekrar ihrama girmelerini söylemiştir ki, bu da temettü haca olur, kendisi kurban getirdiğinden ihramına devam etmiştir. Gerek kıran haccı gerekse İfrad haccın tek ihramla yapıldığından dolayı kimilerine göre Efendimiz ifrad haccı yapmış kimilerine göre kıran haccı yapmıştır.) [836]

805-) İbni Ömer (r.a.)’a: “Umre tavafı için Kabe’yi tavaf edip de Safa ve Merve’yi say etmeyen bir kimse hanımına yaklaşabilir mi?” diye soruldu, o da bunun üzerine: “Hz. Peygamber (s.a.v.) (umre için Mekke’ye) geldi, Kabe’yi yedi kere tavaf etti, Makam-ı İbrahim’in arkasında iki re­kat namaz kıldı ve Safa ile Merve’yi say yaptı. Rasûlüllah (s.a.v.)’de si­zin için güzel bir örnek vardır.” demiştir. [837]

806-) Muhammed b. Abdurrahman’dan. Irak halkından bir kimse kendisine: “Urve b. Zübeyr’e, “Hac için ihrama giren bir kimse Kâbeyi tavaf ettiğinde ihramdan çıkabilir mi çıkamaz mı?” diye bir soruver. Eğer “ih­ramdan çıkamaz” derse, bir kimse “çıkabileceğini söylüyor” de” demiş. Muhammed b. Abdurrahman, şöyle devam eder: “Bu soruyu, Urve’ye sor­dum: “İhramdan çıkamaz. Hac için ihrama giren ancak hac bitiminde ih­ramdan çıkabilir.” dedi: “Ama bir kimse bunun olabileceğini söylüyordu?” dedim: “İyi söylememiş” dedi. Arkasından soruyu soran kimse benimle karşılaştı ve ne cevap verdiğini sordu. Verilen cevabı kendisine bildirdim, o da: “Ona de ki: “Bir kimse, Rasûlüİlah (s.a.v.)’in bunu yaptığını söyledi. Esma ve Zübeyr’in yaptığına ne dersin?” dedi. Ben de, Urve’ye gittim ve bu durumu bildirdim: “Bu kimse kimdir?” dedi: “Bilmiyorum” dedim: “Niye kendisi gelip de bana sormuyor? Herhalde bu adam Iraklı olmalı” dedi: “Bilmiyorum” dedim: “Bu kimse doğru söylememiştir. Rasûlüllah (s.a.v.), haccetmiştir. Bununla ilgili bilgileri bana Âişe anlattı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’ye geldiğinde ilk yaptığı şey abdest alıp Kabe’yi tavaf et­mek olmuştur. Doha sonra Ebû Bekir de haccetmiş, onun da ilk yaptığı şey Kabe’ye tavaf etmek olmuş bundan başkası olmamıştır. Sonra Ömer de aynısını yapmıştır. Daha sonra Osman da haccetti. Onun da ilk yaptığı şey Kabe’yi tavaf olduğunu bundan başkası olmadığını gördüm. Daha sonra Muaviye ve Abdullah b. Ömer de aynısını yaptı. Sonra babam Zübeyr b. Avvâm ile birlikte haccettim. Onun da ilk yaptığı şey Kabe’yi tavaf oldu bundan başkası olmadı. Sonra Muhacir ve Ensarın da böyle yaptığın bun­dan başka bir şey yapmadığını gördüm. Böyle yaptığını gördüğüm en son kimse Abdullah b. Ömer’dir. Hac için girdikleri ihramdan umre ile çıkmadı-taf- İşte Abdullah b. Ömer aralarındadır. Bunu ona sormazlar mı! Geçmiş-terin hepsinin Mekke’ye ayak bastıklarında yaptığı ilk şey Kabe’yi tavaf olup bunun ardından ihramdan çıkmamalarıdır. Annemin ve teyzemin (teyzesi, hz.) Mekke’ye geldiklerinde ilk yaptıkları şeyin Kabe’yi tavaf olduğunu bunun ardından ihramdan çıkmadıklarını gördüm. Annem, bana şunu bil­dirmişti. Kendisi, teyzem, babam Zübey, falan, falan kimseler sadece umre gelmişler, Kabe’nin rukunlannı selamladıktan sonra da ihramdan çık-. . Bu konuda seninle konuşan doğruyu söylememiş, yanılmıştır.”

(Hac yapmak için girilen ihramdan ancak hac ibadeti bittikten sonra çıkılacağını ifade eden bu hadis ifrad hacandan söz etmektedir. Bilindiği gibi ifrad hacctnda sa­dece haccedilir. Temettü haccında olduğu gibi, hac için gelinen Mekke’de önce umre yapılıp arkasından ihramdan çıkılıp daha sonra Arafat’a çıkılacağı zaman tekrar ih­rama girilmez. Mekke’ye gelirken girdiği ihramdan, ancak Arafat’tan dönüp tavaf, say ve diğer hususlar tamamlandıktan sonra çıkılır.) [838]

807-) Esma bintü Ebî Bekir (r.a.) Muhassab’daki Hacûn mevkisine her defa uğrayışında: “Allah, Muhammed’e salât eylesin, kendisiyle işte şuraya konaklamıştık. O gün yükümüz az idi, bineğimiz ve erzağımız az idi. Ben, kız kardeşim Aişe, Zübeyr, falanca ve falanca kimselerle umre yapmıştım, Beytullah’a el sürüp tavaf ettiğimiz zaman ihramdan çıkmış­tık. Sonra öğleden sonra hac için ihrama girmiştik.” demiştir. [839]

808-) İbni Abbâs (r.a.): “Cahiliye döneminde müşrikler, hac ayla­rında umre yapmanın yeryüzünde en büyük günah olduğu görüşünde idiler. Muharrem ayını da Saferayı yapar: “Devenin arkasındaki yara iyi olur, izi kalmaz, Safer ayı da çıkarsa umre yapmak isteyene umre helâl olur.” derlerdi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Zü’l-Hicce’nin dördüncü gecesi­nin sabahında hac için ihrama girmiş olarak geidi ve ashaba umre yapmalarını emretti, bunu kendilerinin nazarındaki alışageldikleri uygu­lamaya karşı çok büyük bir şey olarak gördüler ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, ihramdan bu çıkışta hangi şeyler helâl olur?” dediler. (Yani onlar ihramiıyahac bitene kadar yasaklar devam eder biliyorlardı. Zira umre için ihrama girip umreden sonra ih­ramdan çıkılsa bile ihram yasaklarının devam ettiğini zannediyorlardı) Rasûlüllah (s.a.v.)de: “İhramdan çıktıktan sonraki bütün helâller şimdi de (hac içinihrama girene kadar) helâldir. “buyurdu.

(1888. hadisin açıklamasında görüleceği gibi müşrikler kendi kafalarından bir­takım şeyler getirerek bunu din olarak sunmuşlardı. İncelediğimiz hadiste bunlardan ikisi açıklanmaktadır. Müşrikler hac aylarında umre yapmazlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu yanlış inancı silerek hac ayında umre yapmıştır. 834. hadiste de cahiliyye döneminde Medine halkının, Safa ve Merve arasını say etmeyi günah saydıkları anla­tılmıştır. İslâm, aslı olmayan bu inançları kaldırmıştır.

Bir diğer husus ise içerisinde savaşın yasak olduğu haram ayların yerlerinin değiştirilmesidir. Bu haram aylardan Zü’I-Ka’de, Zü’l-Hicce ve Muharrem ayları peş peşe gelmektedir. Savaş ve kargaşa ortamına alışık olan müşrikler, peş peşe üç ay savaş yapmadan duramazlar, savaşmak İstedikleri zaman Muharrem ayını Safer ayı

sayarak haram aylardan çıktıklarını belirtir ve bu ayda savaş yaparlardı. İbrahim (a.s.) Kabe’nin bulunduğu bölgenin güvenli ve emniyetli olması için dua etmişti. (Ba­kara: 126) Bu aylar, haram ayiar olarak adlandırılmıştır; çünkü Hz. İbrahim (a.s.) za­manından beri, hacıların Kabe’ye barış ve güven içinde gidip-gelmeleri için bu aylar­da cinayet, hırsızlık ve her türlü kanuna karşı davranış şekli yasaklanmıştır. Fakat zamanle Araplar, hile ile bu yasağı çiğnemeye başladılar. Kendi isteklerine uydurmak için ayların normal sırasını değiştirdiler. Eğer hırsızlık yapmak veya kan dökmek is­terlerse haram ayı çiğniyorlar ve yerine başka bir ayı haram ay yapıyorlardı. Müşrik­ler menfaatleri söz konusu olduğunda ben yaptım oldu, mantığı ile değil ayların ye­rini, bazen yılı bile değiştirip 14 ay yapmışlardı. İslâm geldiğinde bu ayları bir düzene koymuş, yılı da on iki ay olarak belirlemiştir.) [840]

809-) İbni Abbas (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Zü’l-Hicce ayının dördüncü günü hac için telbiye getirerek Mekke’ye geldi. Kendisi, yanında kurbanlık getirmeyenlerin hac için girdikleri ihramı umreye çevirmelerini emretti” demiştir[841]

810-) Şu’be anlatır: “Bize, Ebû Hamza Nasr b. İmrân ed-Dubeiyy şöyle anlattı: “Temettü haca yaptım ama birtakım kimseler bana, bunu yasakladı. Bunun üzerine İbni Abbâs (r.a.)’a sordum. Bana yapmamı emretti, arkasından bir rüya gördüm ki iki kişi bana: “Kabul görmüş bir hac, kabul edilmiş bir umre” diyorlardı. İbni Abbâs (r.a.)’a anlattım: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetidir.” dedi ve bana: “Yanımda dur, sana malımdan bir hisse vereyim.” dedi. Hadisi anlatan Şu’be: “Niçin hisse veriyor?” dedim, o da: “Gördüğüm rüya için.” dedi.” [842]

811-) İbni Cüreyc, şöyle demiştir: “Ata, İbni Abbas’m: “Her kim, Kabe’yi tavaf ederse gerek hac için olsun gerek hac dışında olsun ih­ramdan çıkar” dediğini bana bildirdi. Ata’ya: “Bunu neye dayanarak söylüyor?11 dedim: “Yüce Allah’ın: «Sonra onun ihramdan çıkış yeri Kabe’dir» rHacc: 33) sözüne” dedi: “Ama bu, Arafat’taki vakfeden sonra değil mi?” dedim: “İbni Abbas, bunun Arafat’tan sonra da önce de ola­bileceğini söylerdi. Bu dayanağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in veda hac­ında ihramdan çıkmalarını emretmesinden almaktadır” dedi”[843]

812-) Muaviye (r.a.): “Ben Rasûiüllah (s.a.v.)’in saçını mişkas ile kestim.” demiştir.

(Mişkas hakkında çeşitli tarifler yapılmış, enli uzun ok, ensiz uzun ok denilmiş­tir. Burada söz konusu olan saç kesiminde kullanılabilen kesici bir alet olmasıdır.) [844]

813-) Enes (r.a.)’dan. Ali, Yemen’den (Mekke’ye) gelmiş. Hz, Pey­gamber (s.a.v.), ona: “İhrama hangi niyetle girdin?” d\ye sormuş, o da: “Peygamber (s.a.v.)’in, girdiği niyetle” demiş, o da: “Eğer ya­nımda kurban getirmemiş olsaydım (Arafat’a çıkana kadar) ihramdan çıkardım ” buyurmuştur. [845]

814-) Enes b. Mâlik (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.) kaç kez umre yaptı?” diye soruldu: “Dört kez: Müşriklerin engellediği Zü’l-Ka’de ayındaki Hudeybiye Umresi, ertesi yıl anlaşma gereği Zü’l-Ka’de ayındaki umresi (Ka­za umresi,) -zannederim, Huneyn Savaşı’nda ganimetleri dağıttığı sıradaki Grâne Umresi’dir.” dedi: “Kaç kez hac yaptı?11 dedim: “Bir kez” dedi. [846]

815-) Zeyd b. Erkâm (r.a.)’a: “Hz. Peygamber (s.a.v.) kaç gazve yapmıştır?” denildi: “On dokuz” dedi: “Sen, kendisiyle kaç gazvede bu­lundun?” denildi: “On yedi” dedi (ravi): “Hangisi ilk gazvedir?” dedim: “Uşeyr veya Uşeyra gazvesi” dedi. [847]

8I6-) Zeyd b. Erkam (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) on dokuz gazve yaptı. Kendisi Hicret’ten sonra bir defa hacc etti o da Veda Hac-cı’dır, bundan sonra hacc etmedi.” demiştir[848]

817-) Tabiînden Mücâhid anlatır: “Urve b. Zübeyr ile birlikte mescide girmiştim, baksam ki Abdullah b. Ömer (r.a.) Hz. Aişe (r.a.)’nın odasına doğ­ru oturmuş bu sırada bir kısım kimseler mesddde Kuşiuk Namazı kılıyorlardı. Onlann bu namazlannı sorduk, o da; “Bid’attır.” dedi. Sonra arkadaşım: “Rasûiüllah (s.a.v.) kaç kez umre yaptı?” dedi: “Dört kez, bunlardan birisi de Receb ayında idi.” dedi. Biz kendisine karşı gkmak istemedik. Bu sırada Mü’minlerin Annesi Aişe (r.a.)’nın odasında dişlerini misvakiadığını duyduk, hemen Urve kalkıp (teyzesine): “Ey Anneciğim, Ey Mü’minlerin Annesi, EbuAhdurrahman’ı (ibni ömeri) duymuyor musun?” dedi. O da: “Ne söylüyor? Rasûlüliah (s.a.v.) dört kez umre yaptı, bunlardan birisi de Recebdadır” diyor dedi. Hz. Aişe (r.a.): “Aliah, Ebû Abdurrahman’a (tom Ömer’e)etsin. Rasûlültah’ın yaptığı umrenin hepsinde bulundu, halbukiReceb ayında asla umre yapmamıştı,” dedi. [849]

818-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) (^candan döndüğünde) ve “Ümmü Sinan” denilen Ensariı bir kadına: “Bizimle birlikte haccetmiş olmana engel olan nedir?” buyurdu. Kocası Ebû Sinan’ı kastederek: “Falancanın babası var ya, işte onun su çeken iki deve­si vardı. Bunlardan birisiyle kendisi ve oğlu haccetti, diğeriyle de işçimiz arazimizi suluyor.” dedi: “Ramazan ayında bir umre, (sevapça) bir hac­ca veya benimle bir hacca eşittir”buyurdu”

Diğer bir rivayette ise “bir hacc yerini tutar” buyurmuştur.

(Ramazan ayında yapılacak umrenin hacca eşit olması, bu aydaki umreden elde edilecek sevabın önemine dikkat çekmek için olabilir. Yoksa üzerinde hac farzı olan bir kimsenin Ramazanda umre yapmasıyla farz yerine gelmiş olamaz. Nitekim bu konuda icma oluşmuştur. Bu tür özendirmelerin bir benzeri, İhlas suresini oku­manın Kuran’ın üçte birini okumaya denk olduğunu belirten hadistir.

Hadiste bildirilen hükmün sadece ilgili sahabeye özel bir hüküm mü yoksa ümmetin geneiine ait bir hüküm mü olduğu kesin değildir. Aynî, bu konudaki görüşleri zikrettikten sonra hükmün genel olduğunu belirtir.

Hadisteki ifadeler Ebû Dâvûd’da geçen bir hadiste, isminin Ümmü Ma’kıl olduğu bildirilen hanım sahabi için söylenmiştir, âsik: 79) Hadisin sonunda Ümmü Ma’kıl Ümmü Ma’kıl’ın, yukarıdaki hadiste geçen Ümmü Sinan olduğu söylen­mektedir. Bakınız. Aynî, vm. 293) [850]

819-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan: “Rasûiüllah (s.a.v.) Medine’den çıkarken Zü’l-Huleyfe Mescidi’nin yanındaki ağaçlı yoldan çıkar, girer­ken de ağaçh yoldan Medine’ye daha yakın olan Muarras’tan girerdi. Yine Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’ye çıkarken Zü’l-Huleyfe’deki ağaçlık mescidinde namaz kılar, Mekke’den gelirken de yine Zü’l- Huleyfe’de belinin içinde namaz kılar, sabaha kadar burada gecelerdi.” [851]

820-) İbni Ömer (r.a.)’dan Rasûlüllah (s.a.v.)’in Mekke’ye Bathâ vadisindeki yukarı yokuş yolu Kedâ’dan girdiği, aşağı yokuş yoldan çık­ağı rivayet edilmiştir. [852]

821-) Âişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’ye girdiğinde yukarı tarafından girir, çıktığında da aşağı tarafından çıkardı.Hadisin ravilerinden Hişam b. Urve: “Babam her iki yönden de gi­rerdi ama daha çok Kedâ’dan girerdi.” Demiştir[853]

822-) Âişe (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke fethi yılında Mekke’ye Kedâ’dan girmiş, Mekke’nin yukarısı Küdâ’dan çıkmıştır. [854]

823-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), Tuvâ’da sabaha kadar geceledi sonra Mekke’ye girdi” demiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.) da böyle yaparmış. [855]

824-) Abdullah b. Ömer (Nâfîye) şunları da anlatmıştır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’ye gideceğinde Zû Tuvâ’da konaklar sabah ola­na kadar geceyi burada geçirerek sabah namazını burada kılardı. Rasûlüllah (s.a.v.)’in namaz kıldığı yer burada yapılan mescidde değil de bunun altında bulunan büyük tepe üzerindedir. [856]

825-) Yine Abdullah b. Ömer (Nâfîye) şunları da anlatmıştır; “Hz. Peygamber (s.a.v.) Kabe tarafındaki yüksek dağ ile kendisi arasında kalan dağa çık 1 iki yol ağzını kıblesine alıştır. (Abdullah b. ömer (r.a.) bu­rada namaz kılarken iki yol ağzını kıblesine alarak) burada yapılan mescidi tepenin

eteğindeki namazgahının soluna almış olurdu. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in namaz kıldığı yer siyah tepe üzerindeki mescidin altındadır, tepeden on arşın veya buna yakın ayrılıp seninle Kabe arasına düşen dağın iki yol ağzını kıblene alarak namaz kılarsın.” [857]

826-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Kâbeyi ilk tavaf et­tiğinde ilk üç şavtta koşar adımlarla son dörtte de yürüyerek tavaf e-der, Safa ve Merve arasını sayy ettiğinde mesil kısmında koşar adımlar­la say ederdi. [858]

827-) İbni Abbâs (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ve ashabı (Kaza umresi Mekke’ye geldi. Müşrikler: “Muhammed, Medine’nin humma hasta kendilerini yıpratmış bir halde size geliyor.” dediler. Bunun üzerinePeygamber (s.a.v.) ashaba tavafta ilk üç şavtı koşar adımlarla (remelNe) yapmalarım (Yemen tarafı ile Haceru’l-Esved’in bulunduğu) İki köşede İse yürü­yerek tavaf etmelerini emretti. Şavtların tamamını koşarak yapmalarını emretmemesi sadece ashaba karşı şefkatinden dolayıdır.” demiştir. (Şavt, Kabe’nin etrafını bir kere dolanmaktır.) [859]

828-) Abdullah b. Abbas (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), müşriklere gücünü göstermek için Kabe’de ve ve Safa ile Merve arasında sayy (remel) yaptı” demiştir. [860]

829-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Kabe’nin ye­men tarafındaki iki köşesinin dışında, Rasûlüllah (s.a.v.)’i Kabe’nin kö­şelerini selamlarken görmedim”[861]

830-) İbni Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i şu iki köşeyi (Ye­men köşesi ile Haceru’i-Esved köşesini) selâmlar gördüğümden bu yana bunları selamlamayı ne zorlukta ne de rahatlıkta terk etmedim.” demiştir. [862]

831-) Hz. Ömer (r.a.) Haceru’l-Esved’e gelip öpmüş ve: “Şüphesiz ben biliyorum ki, sen ne faydası ne de zaran olan bir taşsın. Eğer Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” demiştir.

(Hz. Ömer (r.a.)’ın Haceru’l-Esved’e bu şekilde tutum sergilemesinin nedeni, Allah’tan başka şeylere tapma geleneğinin henüz zihinlerde yıkılmadığı endişesinden dolayı söylenmiştir. Zaten kendisi Allah’tan başka herhangi bir şey şirk’e götürme endişesi taşırsa onu hemen ortadan kaldınr yasaklardı. Altında biat edilen ağaca kutsiyet tanıma girişimlerini gördüğünde onu kestirmesi gibi.

Hz. Ömer Efendimiz, bu taşı sadece Hz. Peygamber (s.a.v ‘ Aü diye öpmüş­tür. Onun bu hareketi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan saygı ve dolayıdır, nun bu hareketinden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bağlayıcı olmayan davranışlarını sırf onun sevgisi nedeniyle yapmanın güzel olacağını anlamaktayız. Yapılıp yapılma­ması serbest olan davranışları sırf, Hz. Peygamber (s.a.v.) yaptı diye ona ittiba et-mek- için yapmaktan bir sevap beklenebilir.) [863]

832-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) veda haccında deve üzerinde tavaf etti, Haceru’hEsved köşesini ucu eğri bir değnekle selâmlıyordu.” demiştir, [864]

833-) Ümmü Seleme (r.a.): Rasûlüllah (s.a.v.)’e rahatsız olduğumu söyledim: “Halkın gerisinde binek üzerinde tavaf et” buyurdu. Ben de böyle tavaf ettim. Rasûlüllah (s.a.v.) Kabe’nin yanında namaz kılıyor “Ve’t-Tûri ve Kitabin mestur…” (suresini) okuyordu,” demiştir. [865]

834-) Urve b. Zübeyr anlatır: “Aişe (r.a.)’a bir soru sordum ve: “Allah Tealâ’nın “Safa ve Merve tepeleri, Allah’ın (emrine itaati belirlemek için koyduğu) işaretlerdendir. Dolayısıyla kim hac veya umre yaparsa bu ikisi­nin arasını say etmesinde bir günah yoktur.” (Bakara: ıes) ayeti hakkın­daki görüşün nedir? Vallahi (benim bu ayetten anladığım) Safa ve Merve ara­sını say etmeyi terk etmesi hiçbir kimseye günah getirmez şeklindedir.” dedim. Aişe (r.a.): “Ey yeğenim, söylediğin güzel olmadı. Eğer burada­ki maksat senin yorumladığın gibi olsaydı, “Bu ikisinin arasını say et­memenizde bir günah yoktur.” şeklinde olması gerekirdi. Lakin bu ayet Ensar hakkında inmiştir. Ensar Müslüman olmadan önce (Cuhfe yakınların­daki) Müşellel mevkisinde, taptıkları “Menât’ut-Tâğıye” için ihrama girer­lerdi. Onlara göre ihrama giren bir kimse Safa ve Merve arasını say ederse günaha girer diye sıkıntıya düşerlerdi. Ancak, Müslüman olduk­larında bunun hükmünü Rasûlüllah (s.a.v.)’e sordular: “Ey Allah’ın Rasûlü, biz, Safa ve Merve arasını say etmemizden dolayı günaha girilir diye sıkıntıya düşerdik.” dediler. Bunun üzerine Allah: «Safa ve Merve tepeleri, Allah’ın (emrine itaati belirlemek için koyduğu) işaretlerin-dendir…» ayetini indirdi.” demiştir.

Yine Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) bu iki tepenin arasında say yapmıştır. Bu nedenle hiçbir kimsenin bu ikisinin arasında say yapmayı terk etmesi uygun değildir.” demiştir. [866]

835-) Enes (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ensar, Safa ve Merve ara­sını say yapmayı iyi görmezdi. Neticede «Safa ve Merve tepeleri Allah’m (emrine itaati belirlemek için koyduğu) işaretlerdendir. Dolayısıyla hac veya umre yaparsa bu ikisinin arasını say etmesinde bir günah yoktur.» (Bakara: ıes) âyeti indi.” [867]

836-) İbni Abbas (r.a.)’ın azatlısı Kurayb, Üsâme b. Zeyd (ra.)’dan anlatır. Üsâme (r.a.), şöyle demiştir: “Arafat’at inerken, Rasûlüllah (s.a.v.)’in terkisinde idim. Müzdelifeden önceki soldaki dağ yoluna geldiğinde, devesini durdurdu arkasından küçük abdest bozdu sonra yanıma geldi kendisine abdest suyu döktüm kısa bir şekilde abdest aldı. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, namaz?” dedim: “Namaz ileride”buyurdu. Rasûlüllah (s.a.v.), bineğine binde Müzdelife’ye var­dığında orada namaz kıldı sonra kurban bayramı sabahında Fadl, Rasûlüllah (s.a.v.)’in terkisine bindi”

Kurayb, şöyle devam eder: “Abdullah b. Abasın’ın, Fadl’dan anlat­tığına göre Rasûlüllah (s.a.v.) cemrelere varana değin sürekli telbiye getirmiştir”[868]

837-) İbni Abbâs (r.a.)’dan: “Üsâme (r.a.) Arafat’tan Müzdelife’ye ge­lirken, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terkisinde idi, sonra Müzdelife’den Minâ’ya kadar Fadl’ı terkisine aldı. Her ikisi de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Akabe Cemresini taşiayana değin sürekli teîbiye getirdiğini söylemiştir.” [869]

838-) Enes (r.a.)’a telbiyenin keyfiyyeti hakkında: “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte iken nasıl yapıyordunuz?” diye sorulmuş: ‘Telbiye okuyan rahatlıkla telbiye okur, kimse karşı çıkmazdı, tekbir getiren de rahatlıkla tekbir getirir kimse karşı çıkmazdı.” demiştir. . (Telbiye: “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke Lâ şerike leke Lebbeyk, frne’l-Hamde ve’n-Ni’mete leke ve’l-Mülk, lâ şerîke lek” (=ANah’ım davetine icabet ettim, davetine icabet ettim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Sana icabet ettim. Şüphesiz namd, nimet ve hakimiyet senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur) demektir.

Tekbir: “Aliahu Ekber Allahu Ekber, Lâ ilahe illallâhu Vallahu Ekber, Allahu tkber ve Illlâhi’l-Hamd” demektir.

Tekbir, Kurban Bayramı’nda sıkça söylenir, Telbiye özellikle hacda Arafafa gkarken ‘ ann ihrama girmesiyle başlayan ve ihramdan çıkma zamanına kadar sıkça söyledikle­rdir. Tekbir Ramazan Bayramı’nda da namazgaha giderken söylenir.) [870]

839-) Üsâme b. Zeyd (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) hacı­ları Arafattan hareket ettirdi, (Müzdeiifeden önceki) dağ yoluna varınca inip küçük abdest bozdu, bir abdest aldı ama fazla özen göstermedi.”Ey Al­lah’ın Rasûlü, namaz?” dedim: “Alamaz iferde ” buy urâu. Müzdelife’ye gelince indi yine abdest aldı, bu sefer abdestine Özen gösterdi, arka­sından kamet getirildi. Akşam namazını kıldı sonra herkes konakladığı yerde devesini çökertti, arkasından yatsı için kamet getirildi ve yatsı namazını kıldı, her iki namaz arasında bir namaz kılmadı”[871]

840-) Üsâme b. Zeyd (r.a.)’a Rasûlüllah (s.a.v.) veda haccında Arafat’tan inerken nasıl yürüdüğü sorulmuş, o da: “Hızlı ile yavaş arası yürür, geniş alan bulduğunda da süratli yürürdü.” demiştir. [872]

841-) Ebû Eyyûb (r.a.)’dan. Kendisi, veda haccında Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Müzdelİfe’de akşam namazı ile yatsı namazını kılmıştır. [873]

842-) İbni Ömer (r.a.) (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), yolculukta ace­leye düştüğünde akşam namazı ile yatsı namazını birleştirirdi” demiştir. [874]

843-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasulüllah (s.a.v.)’i (Muzdeüfe’deki) akşamla yatsıyı birleştirdiği iki namazın dışında, bir namazı kılarken hep kendi vaktin de kılar gördüm. O gün sabah namazını da vaktinden önce kıldı.”

Diğer bir rivayet “Vaktinden önce karanlıkta kıldı” şeklindedir, [875]

844-) Aişe (r.a.): “Müzdelife’ye indik, bu sırada hanımı Şevde Hz. Peygamber (s.a.v.)’den kalabalık olmadan önce hareket edip ayrılmak için izin istedi -Kendisi (cüsseli olduğu için) yavaş yürüyen bir kadındı- bu­nun için kendisine izin verdi, o da kalabalık olmadan önce ayrıldı, biz ise sabah olana kadar burada kaldık, sonra Rasûlüllah (s.a.v.)’in kafile-siyle hareket ettik, Rasûlüllah (s.a.v.)’den Sevde’nin izin istediği gibi ben de izin isteseydim, bu bence sevinilecek şeylerin tümünden daha iyi olurdu.” demiştir. [876]

845-) Esma bintü Ebî Bekir (r.a.)’nın azatlısı Abdullah b. “n’dan Esma bintü Ebî Bekir (r.a.) namazı birleştirme gecesinde delife’de indi ve namaza durdu. Bir süre namaz kıldı sonra: “Evla-A1′ gözden kayboldu mu?” dedi, ben de: “Hayır” dedim. Bunun üzerine bir süre daha namaz kıldı ve: “Ay gözden kayboldu mu?” dedi. Ben de: “Evet” dedim: “Harekete geçiniz.” dedi, bunun arkasından ce­maat harekete geçti, biz de hareket edip, şeytan taşlama yerine kadar yürüdük. Buraya vardıktan sonra konaklayacağı yere gidip, burada sa­bah namazını kıldı. Ben kendisine: “Ey Anneciğim, bana öyle geliyor ki, norma! süreden erken geldik.” dedim. O da: “Evladım, Rasûlüllah (s.a.v.) kadınlar için böyle durumlarda müsade vermiştir.” dedi.

(Böyle durumlardan kasıt, Arafat’tan Mİna’ya gelmek belki de hac ibadetinin en zor olan kısmıdır. Kalabalık nedeniyle halk çok sıkıntı çekmektedir. Bu nedenle ka­dınların varacağı yere rahat ulaşabilmeleri için normal vakitten önce hareket etmele­rine müsade edilmiştir.) [877]

846-) İbni Abbas (r.a.): “Rasûîüllah (s.a.v.), beni, Müzdelife’den yükünün içerinde veya zayıf kimselerin yanına gönderdi. ” demiştir[878]

847-) İbn Şihab’dan. Salim b. Abdullah, şunları bildirmiştir “Abduf-lah b. Ömer, ailesindeki zayıf kimseleri önce gönderir, geri kalan ce­maat ise Müzdelife’deki el-Meş’âru’l-Haram’da gece vakfeye dururdu. Burada akıllarına gelen dualarla Allah’ı zikrederlerdi. Sonra imam (yö­netici) gelip gelip vakfeye durmadan ve oradan ayrılmadan önce ora­dan ayrılırlardı. Cemaatin kimisi Mina’ya sabah namazından önce kimisi de sonra varırdı. Oraya vardıklarında cemreleri taşlarlardı. İbni Ömer: “Böyle önce gidenler hakkında Rasûlüllah (s.a.v.), ruhsat verdi” derdi.” [879]

848-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) vadinin içinden taş atmış, kendisine Bir kısım kimseler vadinin yukarısından taş atıyorlar” denilmiş, oda: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki, burası ürme (Hac ibadetinin büyük bir kısmım içeren) Bakara Suresi indirilenin taş attığıyerdir.” demiştir. [880]

849-) Yine bir başka rivayette ise Abdullah b. Mes’ûd (r.a,) büyük cemreye varıp Kabe’yi soluna, Mina’yı da sağına alarak yedi taş atrniş ve: “Kendisine Bakara Suresi indirilen işte böyle taş attı.” demiştir.

(Cemre, yığın demektir, atılan taşların oluşturduğu taş yığını anlamına gelir. Mina’da birbirlerine farklı uzaklıkta üç cemre vardır: Birinci Cemre (Küçük Cemre,) Orta Cemre, Büyük Cernre (Akabe Cemresi.) Küçük Cemre Mina tarafında, Büyük Cemre (Akabe) Mekke tarafındadir. Küçük Cemre ile Orta Cemre arası yaklaşık 160 m. orta cemre ile büyük cemre arası 115 m. Mina İle Kabe arası ise 7 km. Mina-Arafat (Cebeli Rahme) arası yaklaşık 17 km.’dır.Küçük ve Orta Cemre arasında ayakta durma, zikir ve dua yapmak içindir, bu­nun hükmü caizdir, terk etmede bir sakınca yoktur, denilmiştir.Atlan taşlar nohut büyüklüğünde çakıl taşıdır. Sayısı 70 adettir. Bunlardan 7 tanesi bayramın birinci günü Büyük Cemre’ye (Akabe) kuşluk vaktinde atılır. Geri ka­lan 63 taş her cemreye 7 taş üzerinden üç gün bayramın 2. 3. ve 4. günü atılır. Her gün 21 taş olmak üzere 21 x 3 = 63 taş atılır.) [881]

850-) Yine İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.): “Allah’ım saç­larını tamamen kestirenlere merhamet eyle” buyurdu. Oradakiler de: “Ey Allah’ın Rasûlü, saçlarını kısaltanlara da” dediler, o da: “Allah’ım saçlarını tamamen kestirenlere merhamet eyle.” buyurdu. Oradaki­ler yine: “Ey Allah’ın Rasûlü saçlarını kısaltanlara da” dediler, o da: “Saç-lannr kısaltanlara da merhamet eyle. “buyurduğu rivayet edilmiştir. [882]

851-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.): “Allah’rm saçları-nr tamamen kestirenleri bağışla”buyurdu. Oradakilerde: “Saçlarını kısaitanları da” dediler, o da: “Allah’ım, saçlarını tamamen kesti­renleri bağışla, “buyurdu. Oradakiler yine: “Saçlarını kasaltanlan da.” dediler. Rasûiüllah (s.a.v.) üç defa dedikten sonra: “Saçlarını k/sal-tanları da bağışla, “buyurdu.” demiştir. [883]

852-) Abdullah İbni Ömer (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.) yaptığı hac-cında saçlarını tamamen kestirdi.” demiştir. [884]

853-) Enes (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.) başını tıraş ettiğinde saç telinden ilk alan Ebû Talha olmuştur.

(Hadisin diğer rivayetlerinde bu tıraşın veda haccında olduğu bildirilir. Sanabe’ Efendimizin saç tellerini alıp yanında saklamıştır, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile teberruhakkında “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh” isimli çalışmamızdaki l945SUhadistn açıklamasına bakabilirsiniz.) [885]

854-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Rasûiüllah (s.a.v.) Veda Haccında, halkın soru sorması için Mina’da konakladı, kendisine bir adam geldi ve: “Bilmeyerek kurban kesmeden önce traş oldum?” dedi: “Git kurbanı kes bir sakıncası yok”buyurdu. Başka birisi geldi: “Bilmeyerek şeytan taş­lamadan önce kurban kestim?” dedi: “Git şeytan taşla bir sakıncası buyurdu. Kendisine sorulan, önce yapılmış veya sonraya bırakılmış her soruya: “Yap bir sakınca yok” buyurmuştur. [886]

855-) İbni Abbas (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, kurban kesme, traş olma ve şeytan taşlama konusunda önce veya sonra ya­pıldığı bildirildiğinde: “Sakıncası yok” buyurmuştur[887]

856-) Abdulaziz b. Rufey1 anlatır: “Enes b. Mâlik (r.a.)’a soru sor­dum ve: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’den aklında tuttuğun bir şeyi bana bildirsen: Zü’l-Hicce’nin sekizinci günü öğle ve ikindiyi nerede kıldı?” dedim: “Mina’da” dedi. Ben: “Mina’dan dönüş günü (zoı-Hicctfnm on üçüncü günü) nerede kıldırdı?” dedim: “Muhassab’ta kıldırdı, ama sen hac emir­lerinin yaptığı gibi yap.” dedi. [888]

857-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Abdah vadisine inmek dini bir uygulama (sünnet) değildir. Rasûiüllah (s.a.v.)’in buraya inmesi çık­tığında çıkış için burasının daha uygun olması nedeniyledir.”

Diğer bir rivayet ise şöyledir “Ebû Bekir, Ömer ve Abdullah b. Ömer buraya iniyorlardı. Âişe ise böyle yapmaz ve: “Rasûiüllah (s.a.v.), buraya Ç’kış için daha uygun bir konaklama yeri olduğu için inmiştir” dedi”[889]

858-) İbni Abbâs (r.a.): “Muhassab’ta kalmak hac ibadetinden değildir, burası sadece Rasûiüllah (s.a.v.)fin konakladığı bir yerdir.” demiştir.

(Muhassab Mekke ile Mina arasında, iki dağ arasında bulunan Mekke’nin yukak genişliktir. Efendimiz (a.s.) Muhassab mevkisinin Hacûn mıntıkasında yer-tır. Mekke’ye bir buçuk mil uzaklıktadır. Kendisi buraya yerleştikten sonraMekke’ye pek inmemiştir. Ancak bu davranışı dini bir hükümden dolayı değil meşaa-lesinden dolayı olduğu bildirilmiştir.

Diğer taraftan yüz binden fazla ashabın Veda Hutbesi’nde bulunduğunu gözönünde bulundurursak, Efendimiz’in Kabe’ye fazla gelmemesinin nedeninin Ka­be’de oluşacak izdiham endişesi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kendisinin her geli­şinde teberrüken kendisine iştirak etmek İçin yığınlar Kabe’ye koşacak bu da izdiha­ma neden olacaktı. Ayrıca, kendisi tavafı çok yapsa idi, ümmetinden sünnete uy­maya gayretli olan kimselere sıkıntı meydana getirebilirdi, deniiebilir.) [890]

859-) Ebû Hureyre (r.a,): “Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’ye girmek is­tediği sırada: “Yarın konaklayacağımız yer inşaallah Kinine oğul­la n’n in, küfür üzere Kureyşle sözleştikleri yurtları olacaktır. buyurdu.” demiştir.

Hadisin ravisi ez-Zührî: “Kinâneoğuüan’nın yurtları (Mekke’nin yukansmdakî Mina yolu üzerinde bulunan) el-Muhassab’tır. Söz konusu Kinâne ile Kureyş ara­sındaki sözleşme, Haşimoğulian ile Muttaliboğulları’na karşı Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kendilerine teslim edene kadar, onlarla evlenmeme ve alış verişyapmamak üzere yazılı anlaşma yapmalandır.” demiştir.

(Bu boykot yaklaşık üç yıl sürmüş, boykot neticesi açlıktan kıvranan çocukların sesi Mekke’yi kuşatmıştır. Yazılı anlaşm2 Kabe’ye asılmış, sonunda bu anlaşmanın bulunduğu kağıdı kurt yiyip tüketmiş sadece Aİlah İsmi kalmıştır. Bunun sonucu boy­kota son vermişlerdi. Yaklaşık on yıl sonra Efendimiz bu anlaşmanın yapıldığı yere muzaffer bir kumandan olarak gelmiştir.) [891]

860-) İbni Ömer (r.a.): “Abbâs b. Abdülmuttalib (r.a.) hacılara şerbet hazırlamak maksadıyla Mîna gecelerinde Mekke’de kalması İçin Rasûlüilah (s.a.v.)’den izin istedi, o da kendisine izin verdi” demiştir.

(Cahiliye döneminde Kabe’ye hac için gelen hacılara şerbet nevinden içecek dağıtı­lırdı. Bu görev Efendimizin Dedesi Abdulmattalib’den oğlu Abbâs’a devredilmişti. Genellik­le kuru üzümden şıra yapılıp dağıtılırdı. Bu nedenle Abbâs (r.a.) eski görevini tekrar yap­mak için izin istemiştir. “Mina geceleri” Arafat’tan döndükten sonra kurban ve şeytan baş­lamak için Mina’da kalınan Zü’l-Hicce ayının 11.12. ve 13. günleridir.) [892]

861-) Hz. Ali (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), kestiğim kurbanların deri ve üzerlerinde bulunan çullarını sadaka olarak vermemi bana emretti.” demiştir. [893]

862-) Hz aii (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.) kurban develerinin ba­klam, ve kurban üzerinden kasap ücreti olarak hiçbir parça sında durnidiııı irmememi emretti.” demişir. [894]

863-) İbni Ömer (r.a.), Mina’da kurbanlık devesini çöktürmüş kurban kesen bir kimsenin yanına gelmiş ve: “Deveyi ayağa kaldırarak ayakta haâlanmış olarak kes, Muhammed (s.a.v.)’in sünnetine uy.” demiştir.

Toevenin sol ön ayağ. bağlanıp ayakta iken şah daman kes,cı aletle yarılarak tan. akfilır sonra yere yattığında boğazı kesilir. Buna Nahr (-kan atatma) denir. Sı-ğfrleya koyun ise üç ayağ, bağlan, yere yaöniarak boynu kesilir buna da Zebh (=boğazlama) denir.) [895]

864-) Âişe (r.a.)-dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hacda kurban edilecek develeri için elimle gerdanlık ördüm. Sonra bun­ları develere taktı ve işaret koyup kurbanlık olarak Mekke’ye gönderdi. Bu sırada kendisine helal olanlar (ihramdaki gibi) haram olmadı.” [896]

865-) Hz Aişe (r.a.)’a İbni Abbâs (r.a.)’ın: “Kim Kabe’ye kurbanlık gönderirse, kurbanı kesilene değin hacda ihramlıya haram olan şeyler kendisine de haram olur.” dediği iletilmiş, bunun üzerine: “Durum İbni Abbâs’ın dediği gibi değildir. Ben (hioi 9. yıldaki hacda Medine’de) Rasûlüllah (s.a.v.)’in gönderdiği kurbanın gerdanlıklarını ellerimle ördüm, sonra bunu Rasûlüllah (s.a.v.) elleriyle kurbana bağladı, arkasından da (oyıiw nacemiri) babamla bu kurbanı Kabe’ye gönderdi. Bu sırada kurban kesi­lene değin Rasûlüllah (s.a.v.)’e Allah’ın helâl kıldığı hiçbir şey haram olmamıştı.” demiştir. [897]

866-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), kurbanlık deve­sini önüne katmış, sürüp getiren bir kimseyi görmüş ona: “Deveye bin” buyurmuş, o da: “Bu, kurbanlık devedir.” demiş, Rasûlüllah (s.a.v,) tekrar: “Deveye bin” buyurmuş, o da: “Bu, kurbanlık deveir.” demiş, Rasûlüllah (s.a.v.) ikinci veya üçüncüsünde: “Sana yazık toyor, binsene şuna” buyurmuştur. [898]

867-) Enes(r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), kurbanlık devesini önüne katmış, sürüp getiren bir kimseyi görmüş ona: “Deveye bin” buyurmuş, o da: “Bu, kurbanlık devedir.” demiş, Rasûlülfah (s.a.v.) tekrar: “Deveye bin” buyurmuş, o da: “Bu, kurbanlık devedir.” de­miş, Rasûiüliah (s.a.v.), üç defa: “Deveye bin” “buyurmuştur.

(Cahiiiye döneminde Kabe’de kesilmek üzere adanmış kurbanlara büyük saygı duyulurdu. Bu cahiliye geleneğinden olsa gerek hadisimizde sözü edilen sahabi kur­banına binmekten çekinmiş olsa gerek. Halbuki Efendimiz böyle bir âdeti kaldırmış şöyle buyurmuştur;”Binek bulana kadar usulüne ulgun bir şekilde kurbanlığa bininiz”İbnt Eb; Şeybe, Musannef, III. 358)[899]

868-) İbni Abbâs (r.a.): “Mekke’den ayrılırken en son yapacakları İşin, Kabe’yi tavaf olduğu insanlara emrolundu. Ancak hayızlı kadınlar­dan bu hafifletildi.” demiştir.

(Veda Tavafı, Mekke dışındakilerin Mekke’den aynhrken tavaftır. Müslim’­deki rivayette ise Rasûiüliah (s.a.v.): “Hiçbir kimse (Mekkede kaldığı) zamanının sonu Kabe’yitavafetmeden sakın ayrılmasın.”buyurmuştur. (Müslim, Hac: 379)

Bu tavaf vaciptir. Ancak hayız veya nifaslı kadın ile umre için Mekke’ye gelen yahut Mekke’de oturup da hac yapanlara bu vacip değildir. 790. hadise bakınız.) [900]

869-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a.), Rasûiüliah (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın Rasûlü, Safiyye bintü Huyey âdetini gördü” dedi. Rasûiüliah (s.a.v.): “Her halde bizi burada bekletecek. Sizinle beraber o da tavafetmemiş miydi?”‘buyurdu. Onlarda: “Evet, et­ti” dediler Rasûlüllah (s.a.v.): “O zaman haydi yola çıkın “buyurdu. [901]

870-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Safiyye b. Huyey, farz tavafı yaptıktan sonra âdetini gördü. Bu durumunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e blr-dirdim, Rasûlüllah (s.a.v,): “Bizi bekletecek mi?”buyurdu: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, farz tavafı yaptı, Kabe’yi tavaf etti, farz tavaftan sonra âdetini gördü” dedim: “O zaman yola çıksın “buyurdu “

Diğer bir rivayet şöyledir “Ey Allah’ın Rasûlü, Safiye âdetini gör­dü?” dediler: “Bizi bekletecek mi?” buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, kurban bayramı günü ziyaretini yapmıştı” dediler: “O zaman sizin yola çıksın”buyurdu[902]

871-) Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatır ki: “Rasûiüliah (s.a.v.) Bilal b 2eyd ve Osman b. Talha el-Hacebî İle Kabe’ye girdi. Akabinden kapıyı kapattı. Kabe’de bir süre kaldı. Çıktığında Bilal’e: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ne yaptı?” diye sordum.”Bir direği soluna bir direği aâına aldı üç direği de arkasına.” dedi. O zaman Kabe’de altı direk vardı. Diğer bir rivayette: “İki direği sağına” şeklindedir. [903]

872-) Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’ye ayak bastı ve hemen (Kabe’nin anahtanyia görevli) Osman b. Talha’yı çağırdı. Kapıyı açtı, Rasûlüllah (s.a.v.), Bilal, Üsâme b. Zeyd ve Osman b. Talha ile içeri girdi arkasından kapı kapatıldı. Bir müddet içe­ride durduktan sonra dışarı çıktı. Ben hemen atılıp Blfal’e (ne yaptıklarım) sordum: “İçeride namaz kıldı” dedi: “Neresinde?” dedim: “İki direk a-rasında” dedi. Kaç rekat kıldığını sormak aklıma gelmedi.” demiştir. [904]

873-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Kabe’ye girdiğin­de her tarafında dua etti, ama dışarı çıkmadan namaz kılmadı. Kabe’­den çıktığında Kabe’nin önünde iki rekat namaz kıldı ve: “İşte bu, kıbledir, “buyurdu” demiştir,

(“İste bu, kıbledir.” ifadesi ile kıble, Mekke’de bulunan diğer yerler değil sadece Kabe’dir, demek İstemiştir. Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’ye geldiğinde Kabe ve çevresinde putlar vardı, bu puüan temizleterek Kabe’nin içerisine girmişti. Ancak bu sırada kendisinin yanına BÜal (r.a,), Üsâme (r.a.) ve Osman b. Talha (r.a.)’dan başkası alınmadı ve kapı kapatıldı. Bu nedenle Rasûlüllah (s.a.v.)’in içeride neler yaptığını ancak bu üç sahabi bil­mektedir. Buradaki yaptığı ibadetleri bize rivayet eden İbni Abbâs (r.a.) ile Abdullah b. Ömer (r.a.) asiında yapılanlan gözleriyle görmemiş içeride bulunanlara sormuşlardır. Bilal (r.a.) içeride namaz kıldığını haber verirken {Bu konuda, 87i ve 872. hadislere bafcnız.) Üsâme (f-a.) namaz kılmadığını söylemiştir. İbni Abbâs (r.a.) da buna dayanarak içeride namaz ^madiğim söyler. Bu konudaki ihtiiafi âlimler, Rasûlüllah (s.a.v.) içeride namaz kıldı an­cak çok kısa kıldığından Üsâme (r.a.) kendisinin dua ettiğini gördü o da dua etmeye dur-ubu sırada kapı kapalı olduğundan içerisi de karanlıktı bu yüzden namaz kıldığının far­ında olamadı, şeklinde açıklamışlardır.) [905]

874-) Abdullah b. Ebû Evfâ (r.a.): “Rasûiüliah (s.a.v.), umre yaptı, a e yi tavaf etti, Makam-ı îbrahi’in arkasında iki rekat namaz kıldı.kendisini insanlardan perdeleyen bir kimse vardı.” dedi. Bir ‘mse: “Rasûlüllah (s.a.v.), Kabe’ye girdi mi?” dedi: “Hayır” dedi[906]

875-) Âişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), bana: “Eğer kavminin küfür dönemiyle bağlantıları yakın olmasaydı Kabe’yi yıkar sonra da İbrahim (a.s.)’ın temelleri üzerinde tekrar yapardım. Çünkü Kureyş burayı yaparken kısa yapmıştı. Bir de arka kapıyapardım “buyurdu” demiştir. [907]

876-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Âişe (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Âişe (r.a.)’a şöyle demiştir: “Kavminin Kabe’yi yaparken İb­rahim (a.s.) ‘m temellerinden kısa yaptığını bilmiyor musun?” Âişe (r.a.), şöyle devam eder: “Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, İbrahim (a.s.)’m temellerine çeviremez misin?” dedim: “Eğer kavminin küfür dönemiy­le bağlantıları yakın olmasaydı yapardım buyuruyor.

Abdullah b. Ömer (r.a.): “Eğer Âişe, bu bilgiyi Rasûlüllah (s.a.v.)’den işitmiş ise ben, Rasûlüllah (s.a.v.)’in Hıcır tarafına gelen Kabe’nin iki köşesin: selamlamamasını, Kabe’nin yapımının İbrahim (a.s.)’m temelleri üzerinde tamamlanmamış olmasından başka şeye yormam” demiştir. [908]

877-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Kabe’nin önündeki duvarın (Hia’ın) Beytullah’in içine dahil olup olmadığını sor­dum: “Evet, Beytuİlah’ın içine dahildir.” buyurdu: “Peki, niye Beytullah’ın içine katmadılar?” dedim: “Kavminin (o dönem yıkılan Kabe’yi yaniden yaparken) imkanları yetmedi” buyurdu: “Kapısı niye böyle yük­sek?” dedim: “Kavmin, dilediklerini içine koyup, dilediklerini de koymamak için böyle yaptı. Keşke kavminin cahiliye dönemi ile ilişkileri yakın olmasaydı. Çünkü ben duvarı Beytullah’ın h çerisine koyup kapısını da yer seviyesine indirmemden dolayı kalplerinin nefret etmesinden endişe ediyorum.” buyurdu. [909]

878-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan: “Fadl b. Abbâs (Abdullah b. (r.a.)’m kardeşidir) Rasûlüllah (s.a.v.)’in terkisinde bulunuyordu. Bu sırada (Yemen’de bir kabile olan) Has’am’dan bir kadın geldi. Fadl kadına, kadın da Fadl’a bakıyordu ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) Fadl’ın yüzünü diğer yönedi Kadın: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın kullarına farz kıldığı hac fa-babama çok yaşlı iken ulaştı, binek üzerinde duramayacak hal­dedir Acaba onun yerine hac yapabilir miyim?” dedi. O da: “Evef’bu-yurdu. Bu, veda haccı sırasında olmuştur.” [910]

879-) Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Veda haca yılın­da (Yemen-de bir kabile olan) Has’am’dan bir kadın geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın kullarına farz kıldığı hac farizası babama çok yaşlı iken ulaştı, binek üzerinde düzgün bir şekilde duramaz haldedir. Acaba onun yerine hac yapsam haca yerine gelmiş olur mu?” dedi. O da: “£ref “buyurdu”[911]

880-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: “Sizi serbest bıraktığım sürece beni bırakın (gereksiz soru sor­mayınız.) Sizden öncekilerin helak olması ancak ve ancak peygam­berlerine ters düşmeleri ve (çokça) soru sormaları nedeniyledir. Colayısıyla size bir şeyi yasakladığımda ondan kaçınınız. Bir şe­yi emrettiğimde gücünüz yettiğince yerine getiriniz.” [912]

881-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Al­lah’a ve âhirete inan bir kadının yanında nikah düşmeyen bir yakını olmaksızın üç geceden fazla yolculuğa çıkması helal olmaz” buyurmuştur[913]

882-) Kaza1, şöyle demiştir: “Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan bir hadis dinledim ve çok hoşuma gitti. Kendisine: “Bunu bizzat sen mi Rasûlüllah (s.a.v.)’den dinledin?” dedim: “Rasûlüllah (s.a.v.)’den duy­madığımı onun üzerinden mi söyleyeceğim? ” dedi ve şöyle devam etti: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Binekler ancak üç mescidiçin koşulur. Be­rim şu Mescidim, Mescid-i Haram (Kabe) ve Mescid-i Aksa.” d|ye buyururken işittim. Yine kendisini: “Yanında eşi veya nikah Ştneyen bir yakım olmayan bir kadın iki günlük yolculuğa Mamasın” ötye buyururken işittim”[914]

883-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,): “Aitah’a ve âhiret gününe inanan bir kadının yanında nikah düşmeyen bir kimse yok iken geceli gündüzlü bir günlük bir yolculuğa ç/k-ması helâl olmaz, “buyurdu” demiştir.

(Kadının belirli sürelerde yolculuğa çıkmasını yasaklayan pek çok sahih hadis vardır ki bunların çokluğu bu konuda adeta anlam bakımından tevatür oluşturur. Bu hadislerde ortak nokta kadınların mahremsiz yolculuk yapmalarının yasaklanmasîdır. Ancak bu hadiste belirtilen süreler farklıdır, en uzunu üç güniük bir süre, en kısası bir “Berid”lik (Yaklaşık 22 km.) süredir.

Hadisteki yasağın nedenini emniyet olarak değerlendirenler bazı şartlar dahilinde kadının yolculuğu çıkabileceğini belirtmektedirler. Bu konuda “SahîM Buhârî Muhrasan Tecrid-i Sarîh” isimli çalışmamızdaki 580. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [915]

884-) Abdullah b. Abbâs (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’i şöyle buyu­rurken işitmişör: “Hiçbir erkek yabana bir kadınla yalnız başına kalmasın, bir kadın da yanında mahremi olmadan yolculuğa çık-masın. “Bunun üzerine bir kimse ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, şu, şu gazalara gitmek için kaydoldum, fakat bu arada hanımım da hacca gi­decek?” dedi, o da: “Sen git, hanımınla beraber haccet”buyurdu. [916]

885-) Abdullah b. Ömer (r.a,)’dan, Şöyle demiştir: “Rasûiüllah (s.a.v.), gazadan serîyyeden haçtan veya umreden dönerken bir tepe­ye veya tümseğe çıktığında üç kez tekbir getirir, sonra da şöyle dua ederdi: “La ilahe il/allâhu vahdehu la şerike lehu. Lehu’l-Müikü velehu’hHamdu ve huve ala külli şey’in kadir. Âyibûne, Tâİbûne, Âbidûne, Saddûne li Rabb’inâ Hâmidûne. Sadakallahu va ‘dehu ve Nasara abdehu ve Hezemeİ-Ahzâbe vahdehu (=Tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Onun ortağı da yoktur. Hakimiyet Onundur. Harnd de Onundur. O her şeye gücü yetendir. Rabb’İmize şükrederek, kut olarak, baş eğerek, tevbe ederek, dönüyoruz. Allah sözünde durmuştur. Kuluna yardım etmiş, tek başına da düşman birliklerini hezimete uğratmıştır.)”

886-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte ben ve Ebû Talha, seferden, dönüyorduk. Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in hanımı Safiyye de devesinin üzeride terkisinde bulu­nuyordu. Medine’ni dışına ulaştığımızda Medine’ye varana kadar sürklı

“Rabb’imize şükrederek, kul olarak, tevbe ederek dönüyo­ruz, dua etti”

(Bu hadislerin bolumla alakası, seferden dönerken nasıl dua edileceğini bildirmek içindir, yolculuğu zikredilmiştir.) [917]

887-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan: “Hz, Peygamber (s.a.v.) Zü’l-Huleyfe’deki kumsal vadide devesini çöktürüp burada namaz kilmıştır.” {Ha­disi anlatan ravinin anlattığına göre) îbni Ömer (r.a.) da aynı şekiide yaparmış. [918]

888-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Zü’l-Huleyfe’de vadinin içinde gecelerken rüya gösterilmiş ve kendisine: “Sen mübarek bir vadide bulunuyorsun.” denilmiştir. [919]

889-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlülîah (s.a.v.)’in hac emtri olarak görevlendirdiği Veda harandan önceki hacda Ebû Bekir Siddık (r.a.), Kur­ban Bayramı günü: “Bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccedemeyecek, hiçbir çıplak da Kabe’yi tavaf edemeyecektir.” diye halka bildirmesi için gön­derdiği topluluk içerisinde Ebû Hureyre’yi de göndermiştir.

(Müşriklerin bir kısmı bazen Kabe’yi çıplak tavaf etmek durumunda kalıyorlardı. Bu konuda 796. hadisin açıklamasına bakınız.) [920]

890-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûîüliah (s.a.v.): “Umre, diğer umreye kadar olan süre arasındaki günahlara keffarettir. Ka­bul olunmuş bir haccın karşılığı da cennetten başkası değii-dir. “buyurmuştur.

(Umre, ziyaret etmek demektir. Beytullah’ı belirtilen şekillerde ziyaret etmeye umre denir. Hacdan farkı ise belirli bir zaman şartı olmamasıdır, Arafat’ta vakfeye durma, ziyaret ve Veda Tavafı şartı da yoktur. İslam’dan önce bazı tahrifatlar yapılsa a hac ibadetinde olduğu gibi umre de bilinip yapılagelmekte idi. Ancak, bu dönem­ce umre hac aylan dışında özellikle Receb ayında yapılırdı.) [921]

891-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim, şugelir de bu arada kötü söz söylemez, günah işlemezannesinden doğduğu günkü gibi (günahsız olarak) döner.”

(Bu konuda Allah şöyle buyurmuştur: «Hac bilinen aylardadır. O aylarda hacca girişen kimse bilmelidir ki, hacda kadına yaklaşmak, sövüşmek, döğüşmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir. Kendinize azık edinin, şüphe yok ki azığın en iyisi Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Ben­den korkun.» Bakara: 197) [922]

892-) Üsâme b. Zeyd (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) nereye i-neceksin, evine mi?” demiş, o da: “Akıl, ne evleri bıraktı, ne dehaneleri, “buyurmuştur. Akîl ve Talib, Ebû Talib’in evlerine mirasa olmuş, bunun yanında ne Cafer (r.a.) ne de Ali (r.a.) hiçbir şeye mirasçı olamamışlardı. Çünkü bunların her ikisi de Müslüman olmuş (evlerini, bark­larım terk edip Medine’ye hicret etmişlerdi) Akî! ve Talib İse kâfir İdiler.”

(Efendimizin Amcası Ebû Talib’in dört oğlu vardı, bunlardan ikisi Müslüman ol­muş, Mekke’deki tüm varlıklarını terk ederek Medine’ye hicret etmişlerdi. Akîl ve Talib Mekke’de kalmışlar, Taiib Bedir Savaşı’nda katledilmiş, neticede Ebû Talib’in tüm mirasını Akîl eline almıştı. Zaten evlerini, barklarını terk edip Medine’ye hicret eden muhacirlerin geride bıraktıkları eşyalara Mekke’deki müşrikler ei koymuşlardı.) [923]

893-) e!-A’lâ b. el-Hadramî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) muha­cirler Veda Tavafı’ndan sonra üç gün Mekke’de kalabilirler buyurdu” demiştir.

(Bilindiği gibi muhacirlerin Medine’ye arük bir daha aynîmamak üzere yerleşmeleri gerekiyordu. Hicret’ten sonra Medine’yi terk etmek yasaklanmıştır. Bu yasağa dayanamaz diye 1271. hadiste görüldüğü gibi Efendimiz (a.s.) bir bedevinin hicret isteğini geri çevir­miştir. Bu arada muhacirler Mekke’de zorunlu olan işlerini tamamladıktan sonra Medine’­ye tekrar dönmeleri gerektiğinden dolayı Veda Tavafi’ndan sonra en fazla üç gün kalabi­lecekleri bildirilmiştir. Hatta hac sırasında amansız hastalığa tutulan Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’ın eski memleketi Mekke’den hicret yurdu Medine’ye hac kervanı içinde arkadaşları ile birlikte dönememe endişesi vuku bulduğunda çok üzülmüş, hatta Rasûîüllah (s.a.v.) de: “Allah’ım, ashabımın hicretini kemale erdir, hicretten onlan geriye dön­dürme”‘diye dua etmiştir. (658. hadise bakınız.) Ancak bir kısım âlime göre 1270. hadiste bildirildiği gibi Mekke Fetfıi ile artık hicret farziyeö kalkmış olduğundan muhacirlerin Medi­ne dışına yerleşme yasağı kalkmış oldu.) [924]

894-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Fetih günü, Mek­ke’nin fetholunduğu gün şöyle buyurmuştur: “Artık bundan sonra hicret yoktur. Ancak cihad ve (kazanmak için) niyet vardır. Eger ditada çağrılırsanız hemen çıkın “Yine fetih günü, Mekke’nin gün şöyle buyurdu: “Şu belde ki, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün haram kıldığı bir beldedir. Burası Allah’ınharam kılmasıyla kıyamet gününe kadar haramdır. Biline ki, burada savaş benden önce hiç bir kimseye helal değildir. Gün­düzün bir vakti dışında bana da helal değildir. Burası Allah’ın haram kılmasıyla kıyamet gününe kadar haramdır. Buranın dikeni koparılmaz, avı ürkütülmez, yere düşmüş buluntu bîr fttal da sadece sahibini bulmak için alınır, yaş otu da koparılmaz.” Bu sırada Abbas: “Ey Allah’ın Rasûlü, izhir hariç olsun, biz onu kuyumculukta/dökümcülükte ve evlerimizde kullanıyoruz?” de­di. Oda: “fzh/r hariç” buyurdu. [925]

895-) Ebû Şüreyh (r.a.): “Mekke’nin fethedildiği günün ertesi Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim ki sözlerini şu iki kulağım duydu, kalbim kavradı, konuştuğunda da şu iki gözüm gördü, Allah’a hamdedip şükrettik­ten sonra: “Mekke’yi insanlar değil, Allah haram kılmıştır. Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimseye Mekke’de ne kan dökmesi ve ne de bir ağacı kesmesi helâl olur. Eğer bir kimse Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’de savaşa diye savaşa ruhsat ararsa o kimseye: “Allah, Rasülüne izin vermiş ama size vermemiştir” deyiniz. Bana gün­düzden bir müddet izin verdi sonra o günün haramlığı bir önceki gün gibi eski şekline tekrar döndü. Bunu burada bulunan bulun­mayana bildirsin”buyuröu.” demiştir. [926]

896-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Yüce Allah, Rasûlüllah (s.a.v.)’e Mekke’nin fethini nasip ettiğinde halkın arasında ayakta durdu ve Allah’a hamdü sena ettikten sonra şöyle dedi: “Mu­hakkak ki Allah savaşı fili Mekke’den alıkoydu ve Rasûlünü ve Müminleri buraya hakim kıldı. Mekke, benden önce hiçbir kim­iye asla helâl kılınmamıştır. Bana da gündüzün bir müddeti ba-n3 müsade edildi, benden sonra da hiçbir kimseye asla helal ol­mayacaktır. Buranın avı ürkütülmez, dikeni koparılmaz, yere düşmüş buluntu bir malı almak da sadece sahibini bulmak için helal olur. Kim burada öldürülmüş ise iki seçenek vardır, öldü- ailesi ya diyet alır ya da kısas yapılır, “buyurdu. Bu sırada Abbâs da: “Ey Allah’ın Rasûlü, yalnız izhiri biz evlerimizde ve ka­birlerimizde kullanıyoruz” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v,): “İzhir bundan bundan hariçtir,” buyurdu. Yemen halkından Ebû Şâh da ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, bunları bana yazıverseler?” dedi, Rasûlüllah (s.a.v.) de:

Hadisin ravilerinden el-Velid: “Evza?ye: “Ey Allah’ın Rasûlü, bunları bana yazıverseler, sözünden maksat nedir?” dedim. O da: “Rasûlüllah(s.a.v,)’den işittiği konuşmayı vazıvermektir” dedi” demiştir

(İzhir: Mekke ayrığı denilen, kokulu bir ottur. Ebû Şâh hadisi diye de bilinen bu hadis, Hz. Peygamber’in hadislerinin sağlığında yazıya geçirildiğini bildiren en açık belgelerdendir. Yine bu hadisimizde Efendimiz (a.s.)’ın, gerekli olduğunda bazı ya­saklara sınırlı ruhsatlar verebileceğini öğrenmekteyiz.) [927]

897-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’in fetih yılında başında demir miğfer ile Mekke’ye girdiği bildirilmiştir. Miğferi başından çıkardığında bir kimse geldi ve: “İbni Hatal, Kabe’nin örtüsüne bürünüp saklandı.” dedi.

Bunun üzerine Rasûlüllah: “Onuyakalayıp öldürün, “buyurdu.

(İbni Hatal önceleri Müslüman idi hatta vahiy katipliği bile yapmıştı. Efendimiz (a.s.) kendisini zekât toplamak için görevlendirdi. Yanında Ensardan bir Müslüman vardı. Yolda onu öldürdü ve dinden dönüp Mekke’ye gitti. Kendisinin Rasûlüllah (s.a.v.)’i yeren şiir ve şarkılar söyleyen iki cariyesi de vardı. Rasûlüllah (s.a.v.) Mek­ke’ye girdiğinde umumi af ilan etmiş, ancak dört erkek iki kadın altı kişiyi bu af dı­şında bırakmıştır. Bunlardan birisi de İbni Hatal’dır. (Umdeurı-Kârî.vm. 393) [928]

898-) Abdullah b. Zeyd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “İbra­him Peygamber Mekke’yi harem (dokunulmaz) kıldı ve bereketli olması için dua etti. Ben de Medine’yi harem (dokunulmaz) kıl­dım ve İbrahim (a.s.)’m dua ettiği gibi Medine’nin müdd vesa’/na bereket duası ettim, “buyurmuştur[929].

899-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Medine şuradan şuraya kadar haremdir (dokunulmazdır), ağacı kesilmez, içeri­sinde Kur’ân ve Sünnete ters iş (bid’at) yapılmaz. Kim Kur’ân ve Sünnet’e aykırı iş yaparsa Allah’ın, Meleklerin ve bütün in­sanların laneti onun üzerine olsun.” buyurmuştur. [930]

900-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’ım Medineli-lerin ölçülerini, sa’lannı ve müddleıini bereketli kıl. “diye dua etmiştir. [931]

901-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah’ım, Mek­ke’ye verdiğin bereketin iki katını Medine’ye ver. “buyurmuştur. [932]

902-) İbrahim et-Teymî, o da babası Yezid b. Serik’ten. Şöyle demiş­tir: “Ali b. Ebû Taİib hutbe verdi ve şöyle dedi: “Kim, bizim yanımızda Allah­’ın kitabı ve şu sayfadan başka bir şey bulunduğunu ve onu okuduğumuzu iddia ederse yalan söylemiştir. Sözü edilen sayfa kılıcının kınında bağlı idi ve içerisinde zekat develerinin yaşlan ve yaralamalarda uygulanacak kısas hü-kümieri vardı. Yine bu sayfada Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Medine şehrinin Âir Dağı ile Sevr dağı arası dokunulmaz (harem) bölgedir. Kim bu bölgede Kur’ân ve Sünnefe ters iş yapar, yahut böyle bir kimseyi barındırıp korursa Allah’ın, Meleklerin ve bütün insanlann laneti onun üzeri­ne olsun, kıyamet günü kendisinin ne farzı ne de nafilesi kabul olunur. Müslümanların verdikleri güvence sözü (zimmeti) birdir ve bu uğurda en aşağıdakiler (bile olsa herkes) gayret gösterir. Kim kendisinin, babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder veya azat edilen bir köle kendisini azat edenlerden başkalarına ait olduğunu iddia ederse Allah’ın, Meleklerin ve bütün insaniann laneti onun üzerine olsun, kıyamet günü kendisinin ne far­zı ne de nafilesi kabul olunur.”

Diğer bir rivayette ise “Kim, bir Müslümanın verdiği güvence sö­zünü (zimmeti) çiğner, bozarsa…” şeklindedir. [933]

903-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Medine’in iki yanın­da bir ceylan görülse ürkütülmez. Rasûlüllah (s.a.v.), Medine’nin on iki mil Çevresini dokunulmaz kılmıştır.” [934]

904-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle dua etti: Mekke sevgimiz gibi bize Medine ‘yi de sevdir, veya daha fazla sevdir. Allah’ım (ölçeklerimiz olan) müddümüzü sa’ımızı bize bereketli kıl. Medine’yi bize sağlıklı kıl ve sıt­masını da (Mekke’nin) Cuhfe’sine gönder.”

(Cuhfe, Mekke’ye yaklaşık 187 km. uzaklığında bir yerin adıdır, buradan sonra Mekke’nin harem bölgesi başlar. Vebanın Cuhfe’ye gitmesi için dua edilmesi, bura­dan Ötesi o dönem Müslümanları memleketlerinden süren ve bu zorluklarla karşı­laşmalarına neden olan müşriklerin diyarı olmasındandır. Medine bu dua ile güzel­leşmiş, havası ve suyu tatlı olmuştur. Veba hastalığı Cuhfe’ye gitmiştir.) [935]

905-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Medine’nin ge­çitlerinin üzerinde Melekler bulunur. Tâûn hastalığı ve Deccâl, Medine’ye giremez, “buyurdu.” demiştir. [936]

906-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Ben öyle bir beldeye (Hicretle) emrolundum ki bu belde diğer beldelere galip gelir (Münafıklar) bu beldeye “Yesrib” derler. Bu belde Medine’dir, insanların (kötülerini) demirci körüğünün demirin kirini giderdiğigibi giderir.” buyurdu.” demiştir. [937]

907-) Câbir b. Abdullah (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Çöl halkından bir kimse Rasûlüllah (s.a.v.)’e biat etti Medine’de kendisini şiddetli sıt­ma yakaladı bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.Ve geldi ve: “Ey Mu-hammed, biatimi feshet” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) kabul etmedi. Sonra yine geldi ve: “Biatimi feshet” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) kabul etmedi. Sonra yine geldi ve: “Biatimi feshet” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) kabul et­medi. Çöl halkından olan bu kimse Medine’den çıktı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Medine demirci körüğü gibidir. Kirlisini dışa­rı atar, temiz olanı ise tertemiz olarak kalır, “buyurdu”[938]

908-) Zeyd b. Sabit (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’yi kastederek: “Burası Taybe’dir. Burası, ateşin gümüşün kirini yok ettiğigibi kirli kimseleri yok eder” buyurmuştur

(Taybe’nin kelime anlamı ‘Hoş’ demektir.) [939]

909-) Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Medineliler’e oyun kuran bir kimse kesinlikle tuzun suda eri­diğigibieriyip biter.”diye buyururken işittim.” demiştir. [940]

910 ) Süfyân b. Ebû Züheyr (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: ‘Yemen di­yarı fetholunur, bir kısım topluluk gelir. Bineklerini koşturup aile­lerini ve kendilerine uyanları yüklenir (oraya) götürürler ama bilse­lerdi Medine kendileri için daha hayırlıdır. Şam d/yan da feth olu­nur, bir kısım topluluk gelir bineklerini koşturur ailelerini ve kendi­lerine uyanları yüklenir (oraya) götürürler ama bilselerdi Medine kendi/eri için daha hayırlıdır. Irak diyan da fetholunur, bir kısım topluluk gelir bineklerini sürerler ailelerini ve kendilerine uyanlan yüklenir(oraya) götürürler ama bilselerdi Medine kendileri için daha hayırlıdır, “diye buyururken işittim.” demiştir. [941]

911-) Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Medine’yi olanca güzelliğiyle bırakıp giderler. Yırtıcı hayvan ve kuşlardan başkası yaşamayacak. En son hasrolunanlar ise Müzeyne kabilelesinden iki çoban olacaktır. Koyunlarını sürüp gelirler ama burasını bom­boş buluriar, sonunda Veda Tepesi’ne vardıklarında onlar da yü­züstü yıkılırlar, “diye buyururken işittim.” demiştir. [942]

912-) Abdullah b. Zeyd el-Mâzinî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, “buyurmuştur. [943]

913-) Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Evimle minbe­rimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, minberim de (cennet­teki Kevser) Havzımın üzerindedir, “buyurduğunu rivayet etmiştir. [944]

914-) Ebû Humeyd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Tebûk sefe­rine çıktık” demiş ve seferi anlatmış. Bu hadiste şunları da söylemiştir: “Se­ferden döndük ve Vadi’l-Kurâ’ya geldik. Rasûlüllah (s.a.v.): “Ben sürat­leneceğim, isteyen benimle süratlensin isteyen de oyalansın ” bu­yurdu. Yola çıktık, Medine’yi ilerden gördüğümüzde: “Burası Tâbe’dir, Şurası da Uhud’dur. O, dağ bizi sever biz de onu severiz” buyurdu”[945]

915-) Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Benim şu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram- dışında diğermescilerdeki bir namazdan bin kat daha hayırlıdır.” buyurdu­ğunu rivayet etmiştir.

(Bir sonraki hadiste yeryüzünde faziletli üç mescid zikredilmektedir. Bu hadiste ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidinin fazileti açıklanmaktadır, Taberânı’nin riva­yet ettiği hasen hadiste Rasûlüllah (s.a.v.): “Mescid-i Haram’daki bir namaz, yüz bin namaza denktir. Benim mescidimdeki bir namaz, bin namaza denktir. Beytö’l-Makdis’dekİ bir namaz da beş yüz namaza denktir.” bu­yurmuştur. (Mecmau’z-Zevâid, IV. 7, Undetü’l-Kârî, VI. 280)

Yine diğer bir hadiste de: “Benim şu mescidimdeki bir namaz, -Mesdd-i Ha-ram- dışında diğer mescidierdeki bir namazdan bin kat daha faziietfidir. Mesdd-i Haram ‘daki harhangi bir namaz, diğer mesddlerdeki bir namazdan yüz bin kat daha faziletlidir, “buyurmuştur. (îbni Kâce, îkâme: 195, Müaıed, n. 343)

Diğer taraftan Kubâ Mestidi’nin faziletine de değinilir, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kubâ Mescidi’nde bir namaz, umre yapmak gibidir, “buyurmuştur. (îbni Mâre,İkâme: 197, Tirmizî, Salât: 239) [946]

916-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: “Binekler ancak üç mescid için koşulur(yolculuğa çıkılır): Mescid-i Haram (Kabe) Mescid-i Rasül ve Mescid-i Aksa”

(307. hadiste görüldüğü gibi, diğer ümmetlere verilmeyip bu ümmete verilen ayn-caiıklardan bir tanesi de, temiz olan her yerde namazın kılınmasına verilen izindir. (Buhârî, Teyemmüm: 1, Müslim., Mesâcid: 3) Bu nedenle temiz olan her yerde namaz ka­lınabilir. 306. hadiste de faziletli üç mescid sayıldıktan sonra: “Artıksana namaz nere­de ulaşırsa orada kıtıver. Zira fazilet buradadır.” buyrulmuştur. Mesdd-i Haram, Mescid-i Rasül, Mescid-i Aksa ve Kubâ Mescidi dışında, hadislerde fazileti anlatılan başka bir mescid bulamadık. Bu nedenle namaz vakti nerede girerse orada namazı kılivermek en faziletlidir. Ancak korku namazının, faziletii bir kimsenin arkasında namaz kılma mezi­yetini elde etmek için meşru kılındığından hanskeöe faziletli bir kimsenin arkasında namaz kılma meziyetini elde etme gayesi ile namaz kılmak için başka mescidlere gitmek de mümkündür. Bu şekil bir uygulamada temei esas ise gidilen mescidin faziletinden değil, arkasında namaz kılınan imamın faziletinden dolayıdır.) [947]

917-) İbni Ömer (r.a,): “Rasûlüllah (s.a.v.), Küba mescidine yaya ola­rak da binekli olarak da gelir ve içerisinde iki rekat namaz kılardı.” demiştir. [948]

918-) İbni Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.), her yedi günde yaya olarak da binekli otarak da Küba mescidine gelirdi.” demiştir. [949]

16-) Nikâh Bölümü

(Kitâbu’n-Nikâh)

919-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.), bize: “Ey Gençler sizden kim imkan bulursa hemen evlensin. Çünkü ev­lenmek gözü haramdan en iyi indirir, namusu en iyi korur. Kim de imkan bulamaz ise oruç tutmaya baksın. Çünkü oruçta şehveti kırma “buyurdu, demiştir. [950]

920-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz, Peygamber’in hanımlarının evleri­ne, Hz. Peygamber (s.a.v. )’in (evdeki nafile) ibadetlerini sormak için üç ki­şilik bir topluluk geldi. (Yaptığı nafile ibadetler) onlara anlatıldığında buniarı kendileri için az görerek: “Allah onun geçmiş ve gelecek tüm günahla­rını bağışlamışken biz nerede, Hz, Peygamber nerede?” dediler. Bun­lardan birisi: “Bakın, artık ben devamlı gece namazf kılacağım” dedi, diğeri: “Hiç ara vermeden sürekli oruç tutacağım” dedi, öbürü de: “Ka­dınlardan uzak duracağım, asla evlenmeyeceğim” dedi. Derken, Rasûlüliah (s.a.v.) geldi: “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Ba­kini Allah’a yemin olsun ki sizin Allah’tan en çok korkan ve sakınanınız benimdir. Ama ben hem oruç tutuyorum hem de tutmuyorum. Hem gece namazı kılıyorum hem de uyuyorum, kadınlarla evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirseo benden değildir, “buyurdu.” demiştir.

(Yukarıda sözü geçen sahabiler, kendilerinin Allah katındaki değerlerinin Hz. Pey-gamber’e göre daha aşağıda olduğundan dolayı Hz. Peygamberden daha fazla nafile i-badet yapmaian gerektiği kanaaöyla insan tabiatına ters düşecek derecede kendilerini yükümlülük altına aimak istemişlerdir. Ancak ibadetlerde aslolan, süreklilik, insan tabiatı­na uyumluluk ve tahammül edilebilirliktir. Bu sebeple Efendimiz (a.s.) onlan bu tür eyiümiere karşı uyarmış tuttuktan yolun kendisinin yolu olmayacağına işaret buyurmuştur. Allah katında en değerli ibadet az aa olsa sürekli olan ibadettir.) [951]

921-) Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Osman b. Maz’ûn (r.a.)’m kadınlardan uzak durup evlenmeme isteğini geri çevir­di. Eğer kendisine izin verseydi ileride biz hadım da olurduk.” demiştir. [952]

922-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte ga­zaya çıkmıştık, bu arada yanımızda kadınlar da yoktu (şehvetimize hakim o-lamadık) bu yüzden: “Hayalarımızı çıkarıp hadım olsak mı ki?” dedik. Kendisi bize bunu yasakladı bundan sonra bir elbise (ve benzeri bir) karşı­lıkla kadınla (belirli bir süreye kadar) evlenmemize izin verdi ve: «Ey îman edenler, Allah’ın sîze helâl kıldığı, temiz güzel şeyleri haram kılmayınız ve haddi aşmayınız. Şüphesiz ki, Allah haddi aşanları sevmez.» (Mâide: 87) ayetini okudu.” demiştir, [953]

923-) Câbir b. Abdullah ile Seleme b. Ekvâ (r.a.) her ikisi de şöyle demiştir: “Orduda bulunuyorduk, bu sırada bize Rasûlüllah (s.a.v.)’in elçisi geldi: “Şu biline ki size Muta Nikahı helâl kılındı, artık Muta Nikahıile evlenebilirsiniz.” dedi.

(Bu durum Mekke Fethi’de veya Huneyn Savaşı’nda olmuştur. Müslim’in riva­yetine göre (Nikah: 18) bu uygulamaya sadece üç gün izin verilmiştir. Daha sonra ke­sin olarak yasalanmıştır.

Hadisimizde bir savaşta Muta Nikâhı’na izin verildiği anlatılır. Müslim’in rivayetinde “belirli bir süreye kadar” ifadesi vardır. Geçici bir süre ile bir kadınla evlenme demek olan “Muta Nikâhı” İslâm’dan Önce Araplar arasında geçerli bir uygulama idi. Bu uygulama İs­lam’ın ilk yıllarında geçerliliğini sürdürmüş daha sonra yasaklanmıştır. Hadislerin bazı ifa­delerinden bu nikahın zaman zaman tekrar serbest bırakıldığı da anlaşılmaktadır. Mesela, “Orduda bulunuyorduk, bu sırada bize RasûlülSah (s.a.v.)’in eiçisi geldi: “Şu biline ki, size Muta Nikahı helâi kılındı, artık Muta Nikahı ile evlenebilirsiniz” ifadesi önceden yasaklanan bir şeyin serbest bırakıldığını cağnştjrmaktadır. Aslında bu nikah Hayber Fethi günü ya­saklanmıştır. Bir ara Mekke Fethinde kısa bir süre serbest bırakılmış bunun ardından kesin kes yasaklanmış veda haccında Efendimizin veda konuşmasında da bu yasak tekrar dile getirilerek teyit edilmiştir.

Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke Fethedildikten sonraki günlerde Kabe’de şöyle bu­yurmuştur: “Ey insanlar, Muta Nikahı ile kadınlarla evlenmenize izin ver­miştim. Allah, artık bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Bu nedenle ki­min yanında Muta Nikahı İle nikahlı kadın varsa bıraksın. Onlara verdiği­niz şeyleri de almaymiZ. “(Müslim, Nikâh: 21, îbni Mâce, Nikâh: 44)

Bu arada uygulamanın kaldırıldığını duymayan bazı sahabiler yasağın kalkmadığını zannetmişlerdir. Nitekim sahabilerin bir kısmı bazen yeni uygulamalardan habersiz olabili­yor hatta bu uygulamalann kalktığını Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra öğrendikleri bile olabiliyordu. Bu konudaki örnekler için 205,990,1040 ve 1494. hadislere bakınız,

Bu konuda İmam Nevevi şöyle demektedir: “Muta Nikahının yasaklanması ve serbest bırakılması iki defa olmuştur: Hayber Fethinden önce serbest idi bu gün ya­saklandı. Daha sonra Mekke’nin fethinde serbest bırakıldı, üç gün sonra kesin olarak kıyamete kadar yasaklandı.” (Nevevî, Şerhu Müsüm, ix. 184, Nikâh:) [954]

924-) Ali b. Ebi Talib (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), Hayber sava-şı’nda Muta nikahı ile evcil eşek etini yemeği yasaklamıştır. [955]

925-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bir kimse ha­nımı ile hanımının halasrnı, yine hanımı ile hanımının teyzesini bir nikah altında tutamaz”buyurmuştur. [956]

926-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), ihramlı iken Meymûne ile nikahlandı”[957]

927-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) birinizin diğer birinin alış verişi üzerine alış veriş yapmasını yasakladı. Bir kimse kardeşi­nin nişanı üzerine nişan yapamaz. Ancak istemeye gitmeden önce ilk nişan yapan nişanı bırakması veya kendisine izin vermesi dışında” demiştir, [958]

928-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) Şiğâr usulü evlenmeyi yasaklamıştır. Şiğâr usulü evlenme, bir kimsenin kızını, diğer bir kimseye onun kızıyla evlenmek şartıyla her ikisinin arasında mihir olmaksızın evlendirmesidir. [959]

929-) Ukbe b. Âmir (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Şartlardan, ye­rine getirilmesi en fazla gerekli olanı namusları helâl kılmakistediğinizde verilen şartlardır, “buyurdu, demiştir.

(Yani evlilik akdi sırasındaki ortaya sürülen şartlardır.) [960]

930-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dul ka­dın kendisinin görüşü alınmadan evlendirilemez. Kız da kendi­sinin izni alınmadan evlendirilemez” buyurdu. Oradakiler: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, onun (kızın) izni nasıl olur?” dediler. O da: “Sukut etme­sidir, “buyurdu. [961]

931-) Aişe (r.a.): “Ailesinin evlendirdiği genç kızın görüşü alınıp anmayacağını durumunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e sordum. Rasûlüllah (s.a.v.): “Evet görüşü alınır” buyurdu: “Genç kız utanır? görüşünüdedim. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Onun evliliği kabul etme­si, susmasıdır. “buyurdu” demiştir. [962]

932-) Hz. Aişe (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.) beni alt yaşımda iken nikahladı, sonra Medine’ye geldik ve Haris b. Hazrecoğullan’nın yanı­na indik, bu arada sıtmaya tutuldum, saçlarım döküldü, sonunda olduktan sonra) saçlarım omuzlanma kadar gürieşti. Arkadaşlarımla beraber salıncak­ta (oyna^en) annem Ümmü Rûmân bana gelip beni çağırdı, kendisinin yanı­na geldim, benden ne istediğini bilmiyordum elimden tuttu, evin kapısına gelince beni durdurdu bu sırada ben yorgunluktan soluk soluğa kesilmiş­tim. Nihayet soluğum biraz yatıştı, sonra biraz su alıp yüzüme ve başıma sürdü, arkasından beni eve koydu, evde Ensar”dan birtakım kadınları gör­düm. Kadınlar: “Hayıra ve berekete, iyi kısmete düştün” dediler. Annem beni onlara teslim etti. Kadınlar benim üstümü başımı düzelttiler. Benim i-çin beklenmedik şey Rasûlüllah (s,a.v.)’in görünmesi oldu. Kadınlar beni ona teslim ettiler. Ben bu sıralarda dokuz yaşımda idim. [963]

933-) Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan. Bir kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e kendi­siyle evlenmesini teklif etti. (Rasûiüiish (s.a.v.) esvap vermedi) bu arada»kimse: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, beni onunla evlendirsen.” dedi. O da: “Yanındaneyin var?” buyurdu. Bu kimse: “Yanımda bir şeyim yoktur.” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Gi% demirden bir yüzük bile olsa bul gel” buyurdu. Adam gitti, sonra geri geldi: “Vallahi yok, hiçbir şey bulamadım, demirden bir yüzük bile. Ama şu izanm var, yansı onun olsun” dedi. Belden yukarısını örtecek bir elbisesi bile yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir tek izannla ne yapabilirsin ki. Onu sen giysen bundan kadına bir şey kalmaz, o giyse sana bir şey kalmaz, “buyurdu. Adam oturdu, nihayet bir hayli o-turduktan sonra ayağa kalktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onu gördü ve çağırdı, yahut çağırtıldı. Kendisine: “Yanında ezberinde ICur’ân’dan ne kadar var?”buyurdu, O da: “Ezberimde şu sure, şu sure vardır.” diye ezberindeki sureleri saymaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kur’ân’dan ezberindekilerekarşılık onusana verdik, “buyurdu. [964]

934-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), Abdurrahman b Avfın üzeride yeni evlenen damatların kullandığı kokunun sanlığını nörmüş ve: “Bu da buyurmuş, o da: “Bir nevât altın mihirie bir ka­dınla evlendi” demiş. Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah mübarek eylesin. Bir koyunla bile olsa düğün yemeği nerwbuyurmuştur.

(Nevât, o dönemde kullanılan ağırlık ölçü birimi olup bölgelere göre değişiklik arzeder. Bugünkü ölçü birimiyle yaklaşık 15 gr’dır.) [965]

935-) Enes (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Hayber Gazası’na çıktı. Sabah namazını ortalık karanlık iken Hayber yakınlannda kıldık. Ardından Hz. Peygamber (s.a.v.) bineğine bindi. Ebû Talha da bindi ben de Ebû Talha’nın terkisinde idim. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hayber sokağı içerisinde ilerledi. Dizim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyluğuna dokunuyordu. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyluğunun beyazlığını göreceğim dereceye kadar (ka-labaiık ve sürtünme) uyluğundan izannı sıyırdı. Şehre girdiğinde üç defa: “Allahü Ekber, Hayber şehri harap oldu! Biz bir kavmin yurduna indiğimizde uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur.” buyurdu, (bu ifade sâffât: 177. ayetinden alıntıdır.) Halk işlerinin başına gktığında: “Eyvah! Mu-hammed, ordu!” dediler. Hayber şehrini kuvvet kullanarak ele geçirdik. E-sirler toplandı. Bu sırada Dınye geidi ve: “Ey Allah’ın Peygamberi, esirler­den bana bir cariye ver” dedi. O da: “Git bir cariye al” buyurdu. Dıhye de Safiyye bintü Huye/i aldı. Ardından bir adam Hz, Peygamber (s.a.v.)’e gelip: “Ey Allah’ın Peygamberi, Dıhye’ye Kurayza ve Nadir kabilelerinin ha­nımefendisi Safiyye bintü Huyey”i verdin, ama bu ancak sana uygun dü­şer” dedi. O da: “Onu da onu da çağırın.” buyurdu. Dıhye hemen Safiyye’yi getirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Safiyye’yi görünce: “Esirlerden bunun dışında bir cariye al” buyurdu. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)

Onu azat etti ve Onunla evlendi. (Hadisi Hz. Enes (r.a.)’dan dinleyen) Sâbİt el-

Bünânî; “Ey Ebû Hamza, mehri ne idi?” dedi. “Onun kendisi idi. Onu hürri­yetine kavuşturdu sonra da onunla evlendi.” dedi. Nihayet yolda iken Ummü Süleym, Safiyye’yi süsledi, gecenin bir kısmında Hz. Peygamber’e teslim etti. Hz. Peygamber (s.a.v.) güveyi olarak sabaha çıktı ve: “Kimin Yanında bir şeyler varsa onu getirsin” buyurdu ve bir yaygı serdi. Kimi hurma, kimi de yağ getirmişti. (Hadisi rivayet eden) Enes (r.a.)’ın: “Sevik’i de

(hurma kavutunu da) Söylediğini Zannediyorum” demiştir. Sonra (hurma, tereyağı, unve çökelek ile yapılan bir tür yemek olan) hays yemeği yaptılar. İşte Rasûlüllah(s.a.v.)’in düğün yemeği bu şekilde olmuş oldu.”

(Safiye bintü Huyey, hem Kurayza ve Nadir kabilesi içerisinde sosyal statüsü yüksek bir kadın idi. Hz. Peygamber onun ile evlenerek her iki kabile mensupları ü-zerindeki nüfuzunu artırmıştır.) [966]

936-) Ebû Musa (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kimin bir cariyesi olur da onun bakımını üstlenir, ona güzel davranır sonra da onu azat eder ve onunla evlenirse o kimseye iki sevap olur” buyurdu ” demiştir. [967]

937-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Zeyneb vali­demizin düğününde verdiği yemek kadar hanımlarının hiçbirinde düğün yemeği vermemişti. Bir koyunla düğün yemeği vermişti.” demiştir. [968]

938-) Enes b. Malik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), Zeyneb b. Cahş ile evlendiğinde halkı davet etti onlar da yemek yediler ar­kasından oturup konuşmaya daldılar. Rasûlüllah (s.a.v.) kalkmaya davran-dıysa da onlar kalkmadılar. Bu durumu görünce kendisi kalktı, kendisiyle bir­likte kalkanlar da kalkö ama üç kişi oturup kaldı. Hz. Peygamber (s.a.v.) içeri girmek için eve geldi baksa ki içeridekiler oturmaktadır. Sonra onlar da kalk­tılar, ben de gidip kalkıp gittiklerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’e haber verdim. Arkasında kendisi geldi ve içeri girdi, ben de içeri girmeye davrandım ama kendisi ile benim arama perdeyi çekti sonra Allah: «Ey inananlar! Peygam­berin evlerine, yemeğe çağnlmaksızın vah’tii vakitsiz girmeyin; fakat davet edilirseniz girin ve yemeyi yiyince dağlın. Sohbet etmek içn de gidip otur­mayın. Bu haliniz peygamberi üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyor­du. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamber eşlerinden bir şey iste­yeceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin kalplerinizde on-iann Kalplerde daha temiz kalır, Allah’ın Peygamberini üzmeniz ve Ondan sonra eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir, Çünkü bu Allah katında büyük birgünahür.»(Ptmb; 53) ayetini indirdi”[969]

939-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Hicab emrinin inişini herkesten daha çok ben bilirim, Übey b. Ka’b bile bunu benden sorardı” dedi ve şöyle anlattı: “Rasûlüllah (s.a.v.) Zeyneb bintü Cahş ile evlenmişti. Kendisi­nin bu evliliği Medine’de olmuştu, gün yükseldikten sonra halkı yemeğe çağırdı. Yemekten sonra Rasûlüllah (s.a.v.) oturdu. Halk kalkıp gittik­ten sonra bir kısım kimseler kendisiyle birlikte oturdu. Nihayet Rasûlüllah (s.a.v.) ayağa kalktı ve yürüdü, ben de kendisiyle birlikte yürüdüm, sonunda Hz. Aişe’nin odasının kapısına geldiğinde içerdekile­rin artık dışarı çıktıklarını tahmin ederek geri döndü, ben de kendisiyle birlikte geri döndüm. Baksak ki onlar, hâlâ yerlerinde oturmaktalar. Bu­nun üzerine tekrar döndü, ben de kendisiyle birlikte döndüm, sonunda Hz. Aişe’nin odasının kapışana geldiğinde geri döndü, ben de kendisiyle birlikte geri döndüm. Baktık ki onlar artık kalkmışlar. Kendisi ile benimarama perde çekip (içen girdi) ve hicap emri indirildi.” demiştir.

(Burada indirildiği bildirilen Ahzâb: 53. ayette belirtilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarının diğer hanımlardan ayrı olarak ortalıkta dolaşmamalarının em-redümesidir. Bu konuda 535. hadisin açıklamasına bakınız.) [970]

940-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Biriniz düğün yemeğine çağrıldığında, yemeğe gitsin.” buyurmuştur. [971]

941-) Ebû Hureyre (r.a.): “Zenginlerin çağrılıp da yoksulların terk edildiği düğün yemeği ne kötü bir yemektir. Kim davete gelmez İse Al­lah ve Rasûlüne karşı gelmiştir” diye söylemiş

İmam Müslim’in getirdiği diğer merfu bir rivayet ise şöyledir. Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Yemeğin en kötüsü, gelene verilmeyen ve gelmeyecek olanın davet edildiği düğün yemeğidir. Kim davete İcabet etmez ise Allah ve Rasûlüne karşı gelmiştir.” buyurmustur[972]

942-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Rifâa1 el-Kurazî’nin hanımı Rasûlüllah (s.â.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Rifâa1 beni boşadı ve boşamayı kesinleştirdi. Ben de bunun arkasından Abdurrahman b, Zebîr el-Kurazî lle evlendim ama onunki elbise saçağı gibidir (gevşektir)” dedi. Rasûlülîah(s.a.v.): “Herhalde sen tekrarRifâa’ya dönmek istiyorsun? Ama bu, sen onunla birleşmediğin sürece olmaz, “buyurdu.

(Nikah ve boşanma ciddi bir konudur. Bunların oyuncak haline getirilmemesi için tedbirler alınmıştır. Bunlardan birisi de bir kimsenin hanımını üç defa boşarsa hanımına tekrar dönemez, ancak hanımı bir başkasıyla evlenip tam anlamıyla evlilik gerçekleştikten ve bu kadın ikinci erkekten boşandıktan sonra birinci kocasıyla evle­nebilir. Bu ağır şart boşanma işinin oyuncak yapılmamas! boşama yapılırken iyi dü­şünülmesi içindir. Allah: «Eğer erkek üçüncü defa boşarsa ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz, O ev­lendiği erkek o kadını boşarsa, her iki taraf da Allah’ın sınırlarını muhafa­za edeceklerine inandıkları takdirde, evlenmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlandır.» buyurmuştur. (Bakara: 230)

Söz konusu hadisin diğer rivayetinde (Buhâri, Talak: 6) kadın ikinci kocasıyla zifa­fa girmiş, kocası bir defa kendisiyle yatmış ama birleşme gerçekleşememiştir. Şu halde kadın ilk kocasına dönebilmesi için mutlaka birleşme gerçekleşmiş bir evlilik sonucu boşanma olursa mümkündür.) [973]

943-) Âişe (r.a.)’dan. Bir kimse hanımını üç boşanma ile boşadı, arkasından o kadın ile başka birisi nikahlandı (birleşmeden önce) o da boşadı. Sonra, bu kadının ilk kocasıyla evlenmesinin helal olup olmaya­cağı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e soruldu, o da: “Olmaz, ilk kocası gibi o kimse de birleşmedikçe olmaz” buyurdu[974]

944-) İbni Abbâs fr.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v,): “Bakınız! On­lardan birisi hanımına yaklaştığında “Bismillâhi Allahümme cennibnrş-Şeytâne ve Cennibi’ş-Şeytâne mâ razaktenâ (-Allah’ım,

beni şeytandan uzak tut. Şeytanı da bizi rızıklandırdığından uzak tut)” derse ve bundan kendilerine çocuk nas»’b edilirse şeytan asla ona zarar veremez.” buyurdu” demiştir. [975]

945-) Câbir b. Abdullah (r.a.)’dan. Yahudiler: “Bir kimse hanımının önüne (tenasül uzvuna) arkasında yanaşırsa çocuk şaşı olur” derlerdi. Bunun üzerine «Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlan izdir. Dolayı­sıyla tarlanıza dilediğiniz şekilde varın.» (Bakar: 223) âyeti inmiştir. [976]

946-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bir kimse hanı­mını yatağına çağırır da hanımı kabul etmez, kocası da hanımına kızgın olarak geceyi ge&rirse, melekler sabaha kadar kadına lanet okur buyurdu.demiştir.[977]

947-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Benî Mustalık Gazvesi’ne çıktık. Sonunda Arap kadınlarından pek çok esir al­dık. Bu sırada kadınlara İştah duyduk bekarlık ağır geldi. (Ama bunlarla bine-

şirsek hamile kafir ds çocuk olur endişesiyle) azîl yapmak İStedİk fakat Rasûlüllah

(s.a.v.) aramızdayken ona sormadan önce azil yapabilir miydik? Hemen kendisine bunun hükmünü sorduk. O da: “Bunu yapmamakla yü­kümlü değilsiniz (serbestsiniz) Ama biline ki kıyamete kadar meyda­na gelecek her nefis mutlaka meydana getir” buyurdu.” demiştir. [978]

948-) Ebû Said el-Hudrî (r.a,), şöyle demiştir: “Savaş esiri bir ta­kım kadınlar elde ettik ve onlarla yattığımızda azil yapıyorduk, bu du­rumu Rasûlüllah (s.a.v.)’e sorduk o da üç defa: “Siz böyle yapıyor musunuz” buyurdu ve şöyle devam etti: “Kıyamet gününe kadar dünyaya gelecek her canlı mutlaka gelecektir”[979]

949-) Cabir (r.a.): “Kur’ân-ı Kerim indiği sırada azil yapardık,” demiştir. Hadisin ravilerinden Süfyân b. Uyeyne: “Eğer azil yapmak yasak­lanmış olsaydı Kur’ân-ı Kerim, bunu yasaklardı” demiştir. [980]

17-) Süt Emme ve Süt Kardeşliği Bölümü

(Kitâbu’r-Radâ1)

950-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) kendisinin yanında i-en Hafsa’nın evine girmek için izin isteyen bir kimsenin sesini duy-muŞ: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, şu adam evine girmek için izin istiyor” demiş. z- Peygamber (s.a.v,) Hafsa’nın süt amcasını kastederek: “Zannede Olancadır.”buyurdu. Hz. Aişe (r.a.) kendi süt amcasını kastede- tger falanca da yaşasaydı o da benim yanıma girerdi?” dedi. Hz.Peygamber (s.a.v.): “Evet, doğum ve nesep yönünden haram kı­lınanları süt emmek de haram kılar.” buyurdu.” [981]

951-) Hz, Aişe (r.a.): “Örtünme emri. indirildikten sonra (süt babam) Ebû Kuays’ın erkek kardeşi Eflah yanıma girmek için izin istedi. Ben de: “Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin alana kadar ona izin vere­mem. Çünkü beni emziren onun kardeşi Ebû Kuays değil, Ebû Kuays’ın hanımıdır.” dedim. Derken Hz. Peygamber (s.a.v.) yanıma girdi, ben de kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Kuays’ın kardeşi Eflah izin istedi ben de senden izin alana kadar kabul etmedim.” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Süt amcana izin vermenden seni ne engelledi ki?” bu­yurdu. Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, beni emziren erkek değil ki, beni Ebû Kuays’ın hanımı emzirmiştir.” dedim, o da: “Ona izin ver, Allah hayrı­nı versin, o senin amcandır, “buyurdu.” demiştir. [982]

952-) Âişe (r.a.), şöyle demiştir: “Eflah, yanıma gelmek için izin is­tedi ben kendisine izin vermedi. O da: “Benden perde gerisinde mi du­ruyorsun? Ben senin amcanım” dedi: “Nasıl oluyor?” dedim: “Kardeşi­min hanımı sana süt emzirdi, kardeşimin sütünü emdin” dedi. Ben de bunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e sordum: “Eflah doğru söylemiş, yanına girmesini izin ver” buyurdu”[983]

953-) îbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Hamza’nın kızıyla evlenmez misin?” denildiğinde: “Hamza’nın kızı benim süt kardeşimin kızıdır, “buyurmuştur. [984]

954-) Ümmü Habîbe bintü Ebî Süfyan (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Süfyan’ın kızı, benim kızkardeşimle evlensen” dedim: “Bunu sen istiyor musun?” buyurdu: “Evet, nasıl olsa seni ben tek başıma pay­laşamayacağıma göre hayırda bana ortak olanlardan kız kardeşimin de olmasını isterim.” dedim. Hz, Peygamber (s.a.v.) de: “Ama o bana helâl olmaz”buyurdu. Ben de: “Senin Ebû Seleme’nin kızıyla evlen­mek istediğin bize anlatılıyor?” dedim: “Ümmü Seleme’nin kızı mı?” buyurdu: “Evet” dedim: “Eğer o kız benim gözetimim altında üy faz,,!! olmasa bile yine bana helâl değildir, çünkü onun babası benim süt kardeşimdir. Beni de (babası) Ebû Selemeyi de Süveybe emzirmiştir. Artık bana kızlarınızı ve kızkardeşleriniziteklif edip durmayın, “buyurdu.

(Ümmü Habibe (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarındandır, Kendi kızkardeşiyle de evlenmesini teklif etmiş ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nikah düş­mediğinden dolayı kabul etmemiştir. Ümmü Seleme (r.a.) da hanımlarındandır, ko­cası Ebû Seleme vefat ettiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.) ile evlenmiş yanında, ölen kocasından bir kızı vardı. Bu kız Hz. Peygamber (s.a.v.)’in üvey kızı olduğu gibi ba­bası Ebû Seleme (r.a.) da süt kardeşidir, dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.) bu kızın süt amcası ojmaktadır.) [985]

955-) Hz. Aişe (r.a.)anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Aişe (r.a.)’ın yanına girmişti. Bu sırada yanında bir erkek vardı. Bu gördüğü manzaradan hoşlanmamış olacak ki yüzü değişti, bunun üzerine: “Bu kimse benim kardeşimdir.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Kardeş­lerinizin kim olduğuna iyi bakın, çünkü süt kardeşliği açlığı doyuracak şekilde emme ile olur. “buyurdu. [986]

956-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Utbe b. Ebî Vakkâs, kardeşi Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.)’a: “Zem’a’nın cariyesinin oğlu benden olmadır, dolayısıyla onu sen al” diye vasiyet etmişti. Mekke fetholunca Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.) bu çocuğu aldı ve: “Çocuk kardeşimin oğludur, kendisi bana çocuğu almamı vasiyet etmişti” dedi. Zern’a’nın oğlu Abd hemen karşı çıkıp: “O, benim kardeşimdir, babamın cariyesinin oğlu olup babamın yatağında dünyaya gelmiştir.” dedi. Sonunda durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gö­türdüler. Sa’d: “Ey Allah’ın Rasûlü o, benim kardeşimin oğludur. Kendisi çocuk hakkında bana vasiyyet etmişti.” dedi. Abd b. Zem’a da: “O, benim kardeşimdir, babamın cariyesinin oğlu olup babamın yatağında dünyaya gelmiştir” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey Abd b. Zem’a o, senindir.”dedi ve arkasından, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Çocukyatağa aittir, zina edene ise taş vardır çocuktan mahrumiyet vardır” buyurdu. Sonra da hanımı Şevde bintü Zem’a (r.a.)’ya, çocuğun Utbe b. Ebî Vakkâs’a benzediğini gördüğünden dolayı: “Onun yanında örtülü o/”buyurdu. Bundan böyle öiene kadar Sevde’yi (örtüsüz) görmemiştir. [987]

957-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Rasûlüllah (s.a.v.): “Çocukyatağa aittir, zina edene ise taş vardır / çocuktan mahrumiyet vardır”buyurmuştur. [988]

958-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.), sevinçle yanıma girdi ve: “Ey Âişe, biliyor musun. (İnsanların vücutlanndan neseplerini tespit eden kâif) Mücezzez el-Müdlicî benim yanıma girdi. Üsame ve Zeyd’i gördü. Başlan örtülü ama ayakları dışarıda idi. Ayaklan gördü­ğünde: “Bu ayaklar birbirindendir” dedi” buyurdu

(Hz. Zeyd (r.a.) siyah tenli, oğlu Üsâme (r.a.) ise aksine beyaz tenli idi, bunun için bazı artniyetlüer Üsame (r.a.)’ın nesebi konusunda dedikodular yapmışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisinin de süt annesi olan Üsame (r.a.)’ın annesi Ümmü Eymen ile kadim dostu babası hakkındaki bu dedikodudan dolayı çok rahatsız o!-muştu. Araplar arasında insanın vücudundaki bazı işaretlerden nesebini tespit etme bilimi gelişmişti. Bu bilimin ustaları çeşitli metotlardan hareketle bir kimsenin nese­bini rahatlıkla tespit edebilmekte idiler. İşte bu bilginlerden bir tanesi de Mücezziz el-Müdlicî (r.a.) idi. Hadiste ayakların birbirine benzemesinden neseblerinin aynı ol­duğuna hükmeden zat da budur.) [989]

959-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Sünnet Olan, (bir kimsenin hanımının üstüne)

bekar kızla evlendiğinde yanında yedi gün kalır. Dul bir kadınla evlen­diğinde ise üç gün kalır sonra kalış günlerini taksim eder.” demişmiştir. [990]

960-) Hz. Aişe (r.a.): “Kendilerini mehirsiz olarak Rasûiüllah (s.a.v.)’e hibe eden kadınları ayıplar ve: “Bir kadın hiç kendisini hibe eder mi?” derdim. Allah Teâlâ: «O kadınlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın, ayrı durduğun kadınlardan arzu ettiğini tekrar istemende sana bir sakınca yoktur.» (Ahzâb: 5i) ayetini indirdiğinde: “Rabb’inin senin arzunu hemen yerine getirme­sinden başka bir kanaatta bulunmamaktayım.” dedim.” demiştir. [991]

961-) Ata’dan. Şöyle demiştir: “Şerifte, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Meymûne’nin cenazesinde bulunuyorduk. İbni Abbas: “Bu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımının cenazesidir. Cenazesini kaldırdığınızda sarsmayınız, sallamayınız, yumuşak davranınız. Bilin ki, Rasûlüllahyanında dokuz hanımı vardf bunlardan birisi dışında gecele­yeceği nöbeti sekizi arasında taksim ederdi.” dedi”[992]

962-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ka­dınla şu dört özelliğinden dolayı evlenilir.- Malı için, soyu için, güzelliği için, dini için. Sen dindar olanını elde et ki rahat ede­sin, “buyurmuştur. [993]

963-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Evlenmiştim, bu­nun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Kiminle evlendin?” buyurdu: “Dul bir hanımla” dedim: “Niye bekarla evlenmedin, oynaşırdın”buyurdu”

Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Genç kız alsaydın da sen onun­la o da seninle oynaşırdınız”[994]

964-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Babam vefat etmiş ve geriye sekiz-diğer bir rivayette-dokuz kız çocuğu bırakmıştı. Ben de dul bir hanımla evlendim Rasûlüllah (s.a.v.), bana: “Ey Cabir, evlendin mi?” buyurdu: “Evet” dedim: “Bekar mı, dul mu?” buyurdu: “Dul” dedim: “Genç kız alsaydın da sen onunla o da seninle oynaşsaydınız, sen onu o da seni güldürseydi” buyurdu: “Babam Abdullah vefat etti ve geriye kızlarımızı bıraktı. Ben de onlara kendileri gibisini getirmeyi isteme­dim ve onlarla ilgilenecek bir kadınla evlendim” dedim: “Allah mübarek kılsın -diğer bir rivayette- hayırlı olsun “buyurdu”[995]

965-) Cabir (r.a.), şöyle demiştir: “Bir gazvede Rasûlüllah (s.a.v.) »e birlikte idim, gazveden dönerken yavaş yürüyen deveme binerek acele ettim. Bir binekll arkamdan yetişti baksam ki Rasûlüllah (s.a.v.) yanıma gelmiş. Bana: “Niye böyle acele ediyorsun?” buyurdu: Jeni evliyim” dedim: “Bekarla mı evlendin dul ile mi?” buyurdu: ile” dedim: “Genç kız a/saydın da sen onunla o da seninle °ynaşsaydınız”buyurdu. Medine’ye geldiğimizde şehre girmeye dav­randık: “Yavaş olunuz ki gece girmeyesiniz. Çünkü kocasından aYn kalan kadın traş olsun, dağinıksaçlarını tarasın”buyurdu”[996]

966-) Câbir b. Abdullah (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir seferde bulunmuştum. Devem yorulup beni (kervandan) geriye bıraktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) bana geldi: “Câbir!” dedi: “Bu­yur” dedim: “Neyin varkigeride kaldın?”‘dedi: “Devem yorulup beni geriye bıraktı, bu yüzden geride kaldım” dedim. Çengelli değnek ile de­vemi çekmek için indi, sonra da: “Haydib/n. “buyurdu. Ben de bindim, bu kez de devemi Rasûlüllah (s.a.v.)’in devesini geçmemesi için tutuyor gördüm. Rasûlüllah (s.a.v.): “ev/endin ha?” buyurdu: “Evet” dedim: “Bekâr mı, dul mu?” buyurdu: “Dul” dedim: “Senin onun/a, onun da seninle oynaşacağı genç kız aisaydın ya” buyurdu: “Bilirsin ki benim kız kardeşlerim vardır. Onları yanına toparlayıp saçlarını tarayıp onlarla ilgilenebilen bir kadınla evlenmek istedim.” dedim: “Sen Medi­ne’ye geliyorsun. Medine’ye geldiğinde bak akimi başına topla, ailene karşı yumuşak davran, Allah ‘tan çocuk iste “buyurdu. Son­ra da: “Deveni satar mısın?” buyurdu: “Satarım.” dedim, benden de­veyi bir ukiyyeye {kırk dirheme) satın aldı. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) benden önce Medine’ye geldi. Ben de kuşluk vakti geldim, mescide vardık, ken­disini mescidin kapısında buldum: “Şimdi mi geldin?” buyurdu: “Evet” dedim: “Deveni bırak, mescide gir ve iki rekat namaz kıl.” buyur-du. Mescide girip namaz kıldım, arkasından Bilal bana tarttı ve tartıda a-ğır yaptı. Sonra da yanından aynldım, döndüm ki: “Bana Câbir’ çağır. “buyurdu. Şimdi deveyi bana geri verecek dedim, bu sırada devem­den daha fazla sinirime dokunan bir şey yoktu. Rasûlüllah: “Devenial, parası da senin olsun, “buyurdu. [997]

967-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz ki kzd/n kaburga kemiği gibidir. Eğer onu doğrultmaya kalkar­san kırarsın, eğer o şekilde istifade etmek istersen eğriliği ile istifade etmiş olursun ” buyurmuştur. [998]

968-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim Al­lah’a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna eziyet vermesin. Kadınlar hakkında iyiliği tavsiye ediniz Kadınlara iyi davranıniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Ka­burga kemiğinin en eğrisi de üst tarafıdır. Eğer bunu doğrult­maya çalışırsan kırarsın, olduğu gibi bırakırsan eğri kalır. Do­layısıyla kadınlar hakkında iyiliği tavsiye ediniz / kadınlara iyi davranınız, “buyurmuştur. [999]

969-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “İsrail oğul­ları olmasaydı et bozulmazdı, Havva olmasaydı kadın kocasına haksızlık (ihanet) etmezdi” buyurdu.” demiştir. [1000]

18-) Boşanma Bölümü

(Kitâbu’t-Talâk)

970-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Kendisi Rasûlüllah (s.a.v.) dö­neminde hanımını hayızlı iken boşamış, bunun üzerine Ömer b. Hattab Rasûlüllah (s.a.v.)’e bunun durumunu sormuş, Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Ona söyle hanımına dönsün, sonra da temizlenip tekrar hayız olup tekrar temizleninceye kadar yanında tutsun, bundan son­ra dilerse yanında tutar, dilerse ona dokunmadan (yaklaşmadan) önce boşar. İşte Allah’ın emrettiği kadınların boşanması ile il­gi isüre budur, “buyurdu.

(Allah’ın emrettiği kadınların boşanması ile ilgili süre şu ayette bildirilmektedir: «Ey Peygamber, kadınları boşayacağınızda onlan sürelerinde boşayınız, süreyi de sayıp iyi belleyiniz…Bekleme sürelerini doldurduklarında ya onları güzel bir şekilde yanınızda tutun yahut güzel bir şekilde onlardan ayrılın. Sizden olan iki adil kimseyi de şahit tutunuz…» (Talak: 1-2) [1001]

971-) Yunus b. Cübeyr’den. Şöyle demiştir: “Abdullah b. Ömer’e (kadını adetini gördüğü sırada boşamayı) sordum: “Ben, Abdullah b. °mer de hanımını adetini görürken boşamıştım. Babam Ömer, durumu Hz- Peygamber (s.a.v.)’e sordu, o da hanımına dönsün ve iddeti bit­meden önce boşasın, diye emir verdi.” dedi. Ben: “Bu, bir boşanma İarak sayıldı mı?” dedim. Abdullah b. Ömer de: ‘Tabi, ne sanıyorsun aciz kalsa veya ahmaklık etse bile” dedi”[1002]

972-) İbni Abbas (r.a.): “Bir kimse, hanımının kendisine haram ol­duğunu, söylemesi bir tür yemindir. Kefaretini vermesi gerekir. Sizin için Allah’ın Rasûlünde güzel örnekler vardır. (Ahzab: 21)” demiştir.

(İbni Abbas (r.a.)’a ‘hanımım bana haram olsun’ diyen kimsenin hükmü sorul­ması nedeniyle yukarıdaki sözü söylemiştir.) [1003]

973-) Âişe (r.a.)’dan, Şöyte demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Zeyneb b. Cahş’m yanında bir süre kalır ve orada bal şerbeti içerdi. Bu­nun üzerine ben ve Hafsa “Hz. Peygamber (s.a.v.), hangimizin yanına girerse: “Sen meğâfir mi yedin, meğâfir kokuyorsun” diyecek” diye an­laştık. Daha sonra birimizin yanına girdi o da bu şekilde söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hayır meğâfir yemedim Zeyneb b. Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim ama bir daha içmeyeceğim” buyurdu. Bunun üzerine

«Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıl­dığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalanna haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Pey­gamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bi­len, her şeyden haberdar o!an Allah bana haber verdi, dedi.

Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz e-ğildi. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunun ar­dından melekler de (ona) arkadır» (Tahrim: 1-4) ayeti indi.

«Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz» Âişe ve Hafsa’ya hitap etmektedir.

«Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.» ifadesi de, bal şerbeti içmiştim, sözü içindir.” [1004]

974-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) bal ve tatlı çeşitlerini severdi. İkindi namazından çıktıktan sonra hanımlannın yanına girer ve on­lara yakınlık gösterirdi. Birkeresinde Ömer’in kızı Hafsa’nın yanına girdi ve normalde kaldığından daha fazla kaldı. Bu yüzden ben kıskandım ve sebe­bini araştırdım, sonunda bana: “Hafsa’ya akrabalanndan bir çömlek bal hediye edildi, o da bundan Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bal şerbeti içirdi.” de­nildi. Ben de; “Vallahi biz ona bir oyun kuracağız.” dedim, akabinde Şevde bintü Zema’ya: “O, biraz sonra seninle yakın olacaktır, sana yaklaştığında: “Meğâfir mi yedin?” dersin. O da sana: “Hayır” diyecektir. O zaman sen de kendisine: “Pekiyi sen de bulduğum bu koku da nedir?” dersin, o da sana: “Hafsa bana bal şerbeti içirdi” diyecektir. O zaman sen de kendisine: “Öyleyse balı yapan arı Urfut Ağacı’nda yayılmıştır.” dersin. Ben de bu şe­kilde diyeceğim. Ey Safiyye sen de bu şekilde söyle” dedim. Şevde, şöyle derdi: “Vallahi senden çekindiğimden Rasülüllah (s.a.v.) kapıya gelir gelmez, bana emrettiğini hemen uygulamaya başlamak istedim” Hz. Pey­gamber (s.a.v.) kendisine yaklaştığında Şevde: “Ey Allah’ın Rasûiü, meğâfir mi yedin?” dedi, o da: “Hayır”dedi. Şevde: “Pekiyi sende buldu­ğum bu koku da nedir?” dedi, o da: “Hafsa bana batşerbetiiçirdi.” dedi, Benim yanıma döndüğünde kendisine aynısını ben de söyledim, Safiyye’nin yanına döndüğünde o da aynı şeyleri söyledi. Sonra Hafsa’nın yanına döndüğünde: “Ey Allah’ın Rasûiü yine sana ondan içireyim mi?” dedi. O da: “Ona ihtiyacım yok Şevde: “Vallahi, Peygamber’! o baldan mahrum etük” der, ben de kendisine: “Sus kanşürma!” derdim.”

(Meğafir, bir ağaçtan çıkan reçine olup kötü kokusu olan bir maddedir) [1005]

975-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), ayrılma konusunda hanımlarını serbest bırakma ile emrolunduğunda önce be­nim görüşümü almaya başladı ve bana: “Ben, sana bir durumu dile getireceğim. Ancak, anne ve babanın bu konudaki görüşünü simadan karar vermekte acele etmemelisin.”buyurdu. Halbuki kendisi, anne ve babamın bana ondan ayrıimamı emretmeyeceklerini iyi biliyordu. Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz kiF Yüce Allah: «Ey Peygamber, eşlerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve süsünü itiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizigüzelce boşayayım! Yok eğer Allah’ı, Rasulünü ve âh/ret yur­dunu istiyorsanız; muhakkak ki Allah, içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.”» Ahzâb: 28-29) buyur­muştur” Ben de: “Ne konuda anne ve babamın görüşünü alacakmı-şım. Ben, Allah’ı, Rasulünü ve âhiret yurdunu istiyorum” dedim, Rasûlüllah (s.a.v.)’in diğer hanımları da benim gibi yaptılar”[1006]

976-) Hz. Aişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), «O kadınlardan dile­diğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın, ayrı durduğun kadınlardan arzu ettiğini tekrar istemende sana bir sakınca yoktur.» (Ahzâb: si) ayeti inmesinden sonra da yine (yanında kalacağı) kadı-\ nın nöbet gününde bizden izin isterdi.” demiştir. Hadisi rivayet eden Muâze: “Senden izin istendiğinde ne derdin?” dedim: “İzin verme işi bana kaldı ise Ey Allah’ın Rasûlü, ben hiçbir kimsenin bana karşı tercih edilmesini istemem,” derdim.” demiştir. [1007]

977-) Âişe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), ilâ hadisesinden sonra kendişinin yanında kalmak veya ayrılmak üzere bizi serset bıraktı. Bu ser­best bırakmayı boşanma olarak saymadık” demiştir[1008]

978-) İbni Abbas (r.a.)’dan. şöyle demiştir: “Bir ayeti Ömer b.Hattab’a sormak istediğim halde kendisine karşı duyduğum saygıdan . – dolayı bir türlü ona soramıyordum, bir yıl bekledim. Ta ki hac için yola çıktı, ben de kendisiyle birlikte yola çıktım. Dönerken yolun bir kısmın­da abdest bozmak için arak ağaçlığına doğru yöneldi. Abdestini bozun-caya kadar kendisini beklemeye başladım. Sonra yola devam etti ben de kendisiyle birlikte yürüdüm ve: “Ey müminlerin emiri, (Tahrîm: 4. â-yette sözü edilen ve) Rasûlüllah (s.a.v.)’in hanımlarından, ona karşı birbir­lerine arka çıkan kimlerdi?” dedim: “Bunlar, Hafsa ile Âişe’dir” dedi. Kendisine: “Allah’a yemin olsun ki, bu konuyu bir yıldır sana sormak stiyordum. Ama sana karşı duyduğum saygıdan dolayı bir türlü soramıyordum” dedim: “Böyle yapma! Benim bildiğimi zannettiğin ne varsa hemen sor. Eğer biliyorsam onu sana bildiririm” dedi ve şöyledevam etti: “Allah’a yemin olsun ki, cahiliyye döneminde biz, kadınları adam yerine koymuyorduk. Ta ki, Yüce Allah onlar hakkında indirdiği hükmü indirip haklarını onlara verene kadar. Bir keresinde ben kendi kendime bir işi görüşürken hanımım bana: “Şöyle şöyle yapsan” dedi. Ben de ona: “Sana ne oluyor da benim düşüneceğim bir işe karışıyor­sun!” dedim. O da: “Ey Hattaboğlu, sen de bir tuhafsın. Sen kendine karşılık verilmesini istemiyorsun ama gel gör ki kızın, Rasûlüllah (s.a.v.)’e karşılık veriyor, hatta o, gününü öfkeli olarak bile geçiriyor” dedi. Hemen elbisemi alıp evden çıkarak Hafsa’nın yanına girdim ve ona: “Ey kızcağızım, senin Rasûlüllah (s.a.v.)’e karşılık verdiğin hatta o, gününü öfkeli olarak bile geçirdiği doğru mu?” dedim. Hafsa: “Allah’a yenim olsun ki, biz, Rasûiüİlah (s.a.v.)’e karşılık veriyoruz” dedi: “Bile­sin ki, ben seni, Allah’ın cezası ve Rasûiünün gazabına karşı uyarıyo­rum. Ey kızcağızım, şu kendi güzelliğini beğenen ile Rasûlüllah (s.a.v.)’in ona olan sevgisi senin ayağını kaydırmasın!” dedim ve ora­dan çıkıp akrabam olan Ümmü Seleme’nin yanına girdim onunla da konuştum. O da: “Ey Hattaboğlu, sen de bir tuhafsın. Her şeye karıştın nihayet Rasûlüllah (s.a.v.) ile hanımlarının arasına da mı karışmak is­tersin!” dedi. Bu cevabı beni tuttu ve içimde hissettiğim üzüntümü bi­raz yatıştırdı. Bunun arkasından onun yanından çıktım, (ümmü seleme)(r.a.)’ın cevabı üzerine Hz. Ömer (r.a.), Efendimiz (a.s.)’m hanımlarına dargınlığının farkına va­ramamış bir ayın sonuna doğru fark edip tekrar işe müdahale etmiş, Rasûlüllah (s.a.v.) ile ko­nuşmuş onun gönlünü almıştır.) Bu arada benim Ensardan bir arkadaşım vardı. (Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında) bulunmadığım zaman o bana haberleri geti­rir, o bulunmadığı zaman da ben ona getirirdim. Bu sıralarda Gassanlıların bir kralından endişeliydik. Onun bizim üzerimize yürüye­ceği söylenmiş, bu yüzden kalbimiz ayakta idi. Derken Ensarlı arkada­şım bana geldi kapıyı çalıyor: “Aç! Aç!” diyordu: “Gassanlılar mı geldi?” dedim: “Bundan daha kötü! Rasûlüllah (s.a.v.), hanımlarından uzaklaş­tı” dedi: “Hafsanın da Âişenin de burnu sürtülsün!” dedim ve elbisemi alıp dışarı çıkarak Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanına vardım. Kendisi özel (özel oda, diye çeviri yaptığımız yer, içerisinde gıda maddeleri, silah vs eşyaların saklandığı ve üst kaünda da Rasûlüllah (s.a.v.)’in bazen yalnız kalmak için çıkıp kullandığı iki katlı odadır. Bu daireye ‘Hızâne’ üst kat odaya da ‘Meşrebe’ denilmekte İdi. Bir nevi özel kat olan bu yerle Bilal (r.a.) görevli idi ve anahtarı da onda bulunuyordu. Üst kata çıkmak için merdiven va­zifesi gören oyulmuş hurma kütüğü kullanılıyordu. Bakınız, M. Hamidullah, İsiâm Peygamberi,

madde: 1350/36 ve 1835/2) Oraya basamakla çıkılıyordu. Merdivenin başında da Rasûlüllah (s.a.v.)’in siyahi hizmetçisi bulunuyordu; “Ben, Ömer” dedim ve arkasından içeri girmem için bana izin verildi. Daha önce ha-nımlarıyla yaptığım görüşmeyi ve onların sözlerini anlattım. Ümmü Seleme’nin konuşmasına gelince Rasûlüllah (s.a.v.) tebessüm etti. Kendisi bir hasır üzerinde idi ve hasırla vücudu arasında bîr şey yoktu, başında ise hurma lifi ile doldurulmuş bir yastık vardı. Ayaklarının ya­nında, serpilmiş bir miktar karaz ağacı yaprakları baş ucunda da tabak­lanmamış bir deri vardı. Hasırın, Rasûlüllah (s.a.v.)’in yan tarafına bı­raktığı izleri de gördüm. Bu yüzden ağladım: “Niye ağlıyorsun?”diye buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, Kisra ve Kayser hayatlarını yaşıyorlar. Sen ise Allah’ın Rasûlü iken böylesin” dedim. O da: “Dünyanın onla­rın, âhiretin de bizim olmasına gönlün razı değil mi?” buyurdu.” [1009]

979-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Yüce Allah’ın, hakların­da: «Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde otur.) Çünkü kalpleriniz kaymıştı.» (Tahnm: 4) diye buyurduğu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in iki hanımını Ömer’e sormayı sürekü arzu ediyordum. Nihayet Ömer hacca gitti ben de kendisiyle birlikte hacca gittim. Yolun bir kısmı­na geldiğimizde abdest bozmaya yöneldi, ben de ibrikle kendisiyle git­tim. Abdest bozmak için uzaklaştı sonra yanıma geldi. Eline su döktüm abdest aldı. Kendisine: “Ey müminlerin emiri, Yüce Allah’ın, haklarında: «Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur.) Çünkü kalple­riniz kaymıştı.» (Tahrîm: 4) buyurduğu iki kadın kimdi?” dedim. Ömer: “Ey İbni Abbas, sen de bir tuhafsın. Bu ikisi Hafsa ile Âişedir” dedi -hadisin ravilerinden Zührî: “Allah’a yemin olsun ki, sorduğu sorudan hoş­lanmadı ama bu hususta hiçbir şeyi de ondan saklamadı” demiştir.- Ö-mer şöyle anlatmaya başladı: “Biz Kureyşliler, kadınlara hakimdik. Medi­ne’ye geldiğimizde kadınlarının erkeklere hakim olduğu bir topluluk bul­duk. Arkasından bizim kadınlarımız da onların kadınlarından bunu Ögmeye başladılar. Benim evim (Medine’nin dışındaki yamaçlarda bulunan) Avâli’deki Ümeyye b. Zeydoğu Harın in içerisinde idi. Bir gün hanımıma kızdım bir de ne göreyim o bana karşılık vermekte. Onun böyle karşılık vermesini beğenmedim. O da: “Benim sana karşılık vermemi niye yadırgıyorsun? Allah’a yemin olsun ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımla­rı da kendisine karşılık vermekte, onlardan birisi de bütün gün geceye kadar ona küs durmaktadır” dedi. Hemen gidip Hafsanın yanına girdim: “Sen, Rasûlüllah (s.a.v.)’e karşılık veriyor musun?” dedim: “Evet” dedi: “Sizin biriniz bütün gün geceye kadar ona küsüyor duruyor mu?” dedim: “Evet” dedi; “Sizden kim bunu yaparsa zarar ve ziyana uğrar. Sizden bi­riniz, Rasûlünün öfkelenmesi nedeniyle Allah’ın ona gazaba gelmeyece­ğinden emin midir? Böyle olursa o, helak olmuş demektir. Sen, Rasûlüllah (s.a.v.)’e karşılık verme! Ondan bir şey de İsteme, aklına ne gelirse benden iste. -Âişe’yi kastederek- Arkadaşının, Rasûlüllah (s.a.v.)’e senden daha güzel ve sevimli gelmesi senin ayağını kaydırmasın!” de­dim. Ensardan benim bir komşum vardı. Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanına nö­betleşe inerdik. Bir gün o iner bir gün ben iner vahiy ve diğer bilgilen o bana getirir, ben de ona getirirdim. Bu sıralarda Gassanlıların bizimle savaşmak için atlarını nalladıklarını konuşuyorduk. Derken bir keresinde arkadaşım inmişti sonra akşamleyin bana geldi ve kapımı çalıp seslendi. Hemen çıktım: “Büyük bir olay oldu” dedi: “Ne oldu, yoksa Gassanlılar mı geldi?” dedim: “Bundan da büyük ve uzun bir mesele… Hz. Peygam­ber (s.a.v.), hanımlarını boşamışL” dedi: “Hafsa yandı, helak oldu. Za­ten bunun olmasını bekliyordum” dedim. Nihayet sabah namazını kıldık­tan sonra elbisemi giydim ve aşağıya inip Hafsanın yanına girdim. Hafsa ağlıyordu: “Rasûlüllah (s.a.v.), sizi boşadı mı?” dedim: “Bilemiyorum, kendisi şurada özel odasına çekildi” dedi. Hemen siyahi hizmetçisine git­tim ve: “İçeri girmek için Ömer’e izin isteyiver” dedim. İçeri girdi sonra yanıma çıktı: “Kendisine seni söyledim ama bir cevap vermedi” dedi. tu­radan ayrılıp mesciddeki minberin yanına gidip oturdum. Baktım ki min­berin yanında bir topluluk oturmakta, bazıları da ağlıyordu. Kısa bir süre oturdum ama içimdeki üzüntüme hakim olamadım tekrar hizmetçiye git­tim ve: “İçeri girmek için Ömer’e izin isteyiver” dedim. İçeri girdi sonrayanıma çıktı: “Kendisine seni söyledim ama bir cevap vermedi” dedi. Ben de geri döndüm, birde ne göreyim hizmetçi beni çağıyor: “Haydi içeri gir, sana izin verdi” dedi. Hemen içeri girdim ve Rasûlüllah (s.a.v.)’e selam verdim. Baktım kendisi hasır örgüye yaslanmış, hasır da yanına iz yap­mış. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, hanımlarını boşadın mı?” dedim. Ba­şını bana doğru kaldırdı ve: 7/a//r”buyurdu: “Allahü Ekber!” dedim ve şöyle devam ettim: “Ey Allah’ın Rasûlü, bizi bir görseydin. Hani bir za­manlar biz Kureyşliler kadınlara hakimdik. Medine’ye geldiğimizde kadın­larının erkeklere hakim olduğu bir topluluk bulduk. Arkasından bizim ka­dınlarımız da onların kadınlarından bunu öğrenmeye başladılar. Bir gün hanımıma kızdım bir de ne göreyim o da bana karşılık vermekte. Onun böyle karşılık vermesini beğenmedim. O da: “Benim sana karşılık ver­memi niye yadırgıyorsun. Allah’a yemin olsun ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımları da kendisine karşılık vermekte, onlardan birisi de bü­tün gün geceye kadar ona küs durmaktadır” dedi: “Onlardan kim bunu yaparsa zarar ve ziyana uğrar. Onlardan birisi, Rasûlünün öfkelenmesi nedeniyle Allah’ın ona gazaba gelmeyeceğinden emin midir? Böyle olur­sa o, helak olmuş demektir.” dedim. Bu söz üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) tebessüm etti. Arkasından: “Ey Allah’ın Rasûlü, Hafsanın yanına girdim ve: “Arkadaşının, Rasûlüllah (s.a.v.)’e senden daha güzel ve sevimli gelmesi senin ayağını kaydırmasın!” dedim. Bu söz üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) yine tebessüm etti: “Ey Allah’ın Rasûlü, biraz daha sohbet edebi­lir miyim?” dedim: “Evet”â\ye buyurdu. Oturdum ve başımı kaldırıp o-dada göz gezdirdim. Allah’a yemin olsun ki, içeride üç deriden başka gö­ze dokunan bir şey görmedim: “Ey Allah’ın Rasûlü, ümmetine bolluk vermesi için Allah’a dua etsen. İranlılar ve Rumlar, Allah’a kulluk etme­dikleri halde Allah onlara bolluk vermiştir” dedim. Derhal doğrulup otur­du ve: “Ey Hatta boğlu! Onların, güzel ikramları dünyada veril­miş bir toplum olduğundan şüphen mi var” buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim için Allah’tan bağışlama dile” dedim. Kendisi, hanımlarına kırıldığından dolayı bir ay yanlarına girmeyeceğine yemin etmişti. Niha­yet Yüce Allah, bu konuda kendisine uyarı gönderdi.”

(Nihayet Yüce Allah, bu konuda kendisine uyan gönderdi, sözünden maksat «Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçinkendine haram ediyorsun?» rjahrim: i) âyeti ile yapılan uyan olduğu bildirilmiştir. Rasûlüllah (s.a.v.), hanımlarının sürtüşmesi nedeniyle onlardan bir ay ayn kaldı ve yuka­rıdaki hadiste geçen Özel odasında ikamet etti. Bu olaya ilâ hadisesi denilir.) [1010]

980-) Yahya b. Said, Abdurrahman b. Hakem’in kızı ile evlendidaha SOnra da onu boşadı, {boşanan kadının o yerde iddet süresin! beklemeden kızınbabası) onun yanından çıkardı. Urve b. Zübeyr, onları kınadı. Onlar da: “Daha önce Fatıma b. Kays da böyle çıkmıştı” dediler. Urve: “Ben de,(Fatima b. Kays’ın durumunu öğrenmek için) Aİşe’nİn yanma vardım bu durumukendisine bildirdim. O da: “Fatıma b. Kays hakkındaki hadisi (uygulamayı) söylemende bir fayda yoktur” dedi” demiştir. [1011]

981-) Diğer bir rivayette İse Âişe (r.a.): “Bunu söylemende Fatima b. Kays için bir fayda yoktur” demiştir. Bu sözü ile orada ikamet etme ve nafakayı kasdetmiştir.

(Yüce Allah: «Boşadığınız eşlerinizi, imkânlarınız nispetinde oturdu­ğunuz meskenlerin bir bölümünde iddetlerini tamamlayıncaya kadar otur­tun.» (Talâk: 6} buyurmuştur. Buna göre yukarıda sözü geçek boşanmış kadının iddet süresinde kocasının evinde kalması gerekirken kızın babası kocasının yanından çıkarmıştır. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.v.), döneminde aynı durum meydana gel­miş, Efendimiz (a.s.) boşanan kadının kocasının evinden ayrılmasına izin vermiştir. Aişe (r.a.), yukarıdaki sözü geçen boşanan kadının babası tarafından çıkarılmasını Talâk; 6. âyete dayanarak eleştirmiş, onlar da Efendimiz (a.s.)’ın uygulamasını ör­nek göstermişlerdir. Âişe (r.a.)’a göre efendimizin o zamanki uygulaması özel bir tasarrftur, aslolan Talâk: 6. âyetteki hükümdür. Bu nedenle: “Fatıma b. Kays hak­kındaki hadisi (uygulamayı) söylemende bir fayda yoktur” demiştir.) [1012]

982-) Ömer b. Abdullah, Abdullah b. Utbe’ye mektup yazmış ve mektupta Sübey’a (r.a.)’nın kendisine şunları bildirdiğini söylemiştir. Sübey’a (r.a.), Bedir gazilerinden ve Âmir b. Luayoğullarının yanında kalan Sa’d b. Havle ile evli imiş. Sa’d b. Havle (r.a.), veda haccında ve­fat etmiş, bu sırada hanımı da hamile imiş. Vefatından kısa bir süre sonra hanımı doğurmuştur. Sübey’a (r.a.), nifastan temizlendikten son­ra kendisine dünürcü gelenler için giyinmiş kuşanmış, bu sırada Abdü’d-Dâroğullarından Ebû’s-Senâbil b. Ba’kek adında bir kimse Sübey’a (r.a.)’ın yanına girmiş ve: “Ne oluyor da böyle giyinip kuşan-mışsın? Herhalde evlenmek istiyorsun. Allah’a yemin olsun ki (vefat edeneşinin vefatından) dört ay on gün geçmedikçe sen evlenemezsin” demiş, Sübey’a (r.a.), şöyle devam eder: “Bu kimse bana böyle söyleyince ak­şamleyin üzerimdeki elbiseyi çıkardım. Bunun arkasından Rasûlüllah (s.a.v.)’e vardım ve kendisine bu durumu sordum. Kendisi, çocuğu do­ğurduğum zaman iddet süresindeki yasakların artık bana helal olduğu-; na fetva verdi ve uygun gördüğümle evlenebileceğimi söyledi”[1013]

983-) Süleyman b. Yesâr, şunları bildirmiştir. Ebû Seleme b. Abdurrahman ile İbni Abbas (r.a.), Ebû Hureyre (r.a.)’m yanında bu­luşmuşlar. Ebû Seleme b. Abdurrahman ile İbni Abbas (r.a.), eşinin ve­fatından birkaç gün sonra doğum yapan kadının hükmü hakkında ko­nuşuyorlarmış. İbni Abbas (r.a.): “Bu kadının iddet süresi, iki sürenin en uzun olanıdır” demiş, Ebû Seleme de: “Kadın doğum yapmakla iddet yasakları helal olur” demiş ve her ikisi bu konuda tartışmaya baş­lamışlar. Ebû Hureyre (r.a.) da, Ebû Seleme’yi kastederek: “Ben de ye­ğenimin görüşündeyim” demiştir. Bunun üzerine konuyu sormak için, İbni Abbas (r.a.)’ın hizmetçisi Küreyb’i Ümmü Seleme (r.a.)’a gönder­mişler. Küreyb, durumu sorup gelmiş ve Ümmü Seleme (r,a.)’tn: “Sübey’a el-Eslemî de eşinin vefatından birkaç gün sonra doğum yaptı. Kendisi durumunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e bildirdi. O da evlenebileceğini söyledi” dediğini bildirmiştir. [1014]

984-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Ümmü Habibe (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kadına, kocasının ölümü üzerine dört ay on gün yas tutmasından baş­ka, hiçbir öiü için üç günden fazla yas tutması helâl olmaz.”buyurdu” demiştir.

(Kadının yas tutması, siyahlara bürünüp ziynetlerini kuüanmamasıdır denilmiştir.) [1015]

985-) Zeyneb bintü Ebî Seleme (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Kardeşi vefat ettiği sırada Zeyneb b. Cahş’ın yanına girdim. Bir koku istedi ve kokuyu süründü sonra: “Allah’a yemin olsun ki benim koku sürünme is­teğim yoktu. Ancak, Rasûlüllah (s.a.v.)’i minberde: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kadının, kocasının ölümü üzerine dört ayon gün yas tutması dışında üç günden fazla bir ölü için yas tutması helal değildir”‘diye buyururken işitmiştim” dedi”[1016]

986-) Ümmü Seleme (r.a.)’dan. Bir kadının kocası vefat etmişti. Kadının gözlerinin rahatsız olmasından endişelendiler. Bu nedenie Rasûlüliah (s.a.v.)’e gelip gözüne sürme çekmesi için izin istediler, o da: “Gözüne sürme çekemezi Sizden biriniz önceleri en kötü elbiseleri içerisinde veya evinin en kötü yerinde bekleyip ka­panır neticede bîr yıl olduğunda bir köpek geçer de bir deve tezeği atardı (böylece yas tutmaya son verebilirdi) bu nedenle dört ay on gün geçmedikçe sürme çekmesin.” buyurdu. [1017]

987-) Humeyd b. Nâfi, şöyle demiştir: “Zeyneb b. Ebî Seleme (r,a.)’a: “Kocası ölen kadının bir yıl sonra tezek atması nadir?” dedim. Zeyneb b. Ebî Seleme (r.a,): “Cahiliye döneminde bir kadın kocası ve­fat ettiğinde bir yıl geçene kadar evin dar bir yerine kapanır, en kötü elbiselerini giyer, hiçbir koku sürünmezdi. Bir yıl geçtikten sonra bir hayvan, eşek veya bir kuş getirilir onu üzerine sürerdi. Üzerine sürdü­ğü o şey genelde ölürdü. Sonra yas yerinden çıkar arkasından kadına bir tezek verilir oda bunu fırlatıp atardı. Bundan sonra istediği koku ve diğer şeyleri kullanabileceği o eski haline dönerdi” dedi”[1018]

988-) Ümmü Atıyye (r.a.): “Kocasının ölümü üzerine dört ay on gün yas tutması dışında üç günden fazla bir öiü için yas tutmamız ya­saklanırdı. Bu yasta ne sürme çeker ne koku sürünürdük. Yemen işi asb elbisesinin dışında da boyalı elbise giymezdik. Birimizin bu halde iken âdet görmesinden dolayı boy abdesti aldığında temizlik sırasında °ir parça koku almasına izin verildi. Bize ölünün arkasından gitmek de yasaklanırdı.” demiştir. [1019]

19-) Laneti Eşm e Bölümü

(Kitâbu’l-Liân)

(Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur. Eşinin zina ettiğini gören ve­ya öğrenen, ancak bu hususta bir şahit de getiremeyen kocanın kendisinin doğru söylediğine dört kez Ailah’ı şahit tutması ve eğer yalan söylüyorsa Allah’ın kendisini lanetlemesini dilemesidir. Bu itham karşısında kadının da kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah’ın gazabına uğrama­yı dilemesi gerekir.

Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: «Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince; onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah’a yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyle­yenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadı­nın, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah’a ye­minle şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer kocası iddiasında doğru söyle­yenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisin­den cezayı kaldırır.» (Nûr 6-9)

Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lâneüeşmeden sonra kadın zina cezasından kur­tulur, koca da hanımına zina iftirasından (kaziften) kurtulur. Ancak bu lânetleşmeden sonra kan-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer. Uân’ın bir diğer şekli de kocanın doğan çocuğun kendisinden olmadığı şüphesi nedeniyle sapılır.) [1020]

989-) İbni Şihâb’dan. Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a,), kendisine şu bilgiyi vermiştir. “Uveymir el-Adânî (r.a.), (Adânoğuiian’nın ilen geleni) Âsim b. Adiyy (r.a.)’a geldi ve: “Ey Âsim, ne dersin bir kimse, hanımı ile birlikte, bir ada­mı görse onu öldürebilir mi? Bu yüzden siz de bu kimseyi öldürür müsünüz yoksa bu kimse ne yapabilir? Ey Âsim, benim için bu konuyu Rasûlüüah (s.a.v.)’e bir soruver.” dedi. Âsim (r.a.), konuyu Rasûlüilah (s.a.v.)’e sordu o da böyle sorulardan hoşlanmadı ve böyle sorulan kınadı. Hatta Rasûlüilah (s.a.v.)’den işittiği sözler Âsım’a ağır geldi. Âsim, evine döndü­ğünde Uveymir yanına geldi ve: “Ey Âsim, Rasûlüilah (s.a.v.), sana ne bu­yurdu?” dedi. Âsim: “Sen, bana hayır getirmedin. Rasûlüilah (s.a.v.), sor­duğun sorudan hoşlanmadı” dedi. Uveymir: “Allah’a yemin olsun ki, kendi­sine bunu sorana kadar son vermeyeceğim” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.), halk arasında bulunurken Uveymir çıkıp geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Hanımı ile birlikte, bir adamı gören bir kimse hakkında ne buyurursun? Onu öldürebi­lir mi? Bu yüzden siz de bu kimseyi öldürür müsünüz yoksa bu kimse neyapabilir?” dedi, Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah, senin ve hanımın hakkında hü­küm indirmiştir. Git onu buraya getir.” buyurdu.”Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.): “Daha sonra ikisi de lanetleştiler. Ben, halk ile birlikte Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında bulunuyordum. Lanetleşme bittiğinde Uveymir: “Ey Allah’ın Rasûlü, eğer ben onu hâlâ nikahım altında tutarsam o zaman ben ona karşı yalancı duruma düşerim” dedi ve Rasûlüllah (s.a.v.), boşama emri vermeden önce üç talakla onu bo­şadı.” demiştir.İbni Şihâb da: “Bu hareketi artık lanetleşenlerin bir uygulaması (sünneti) olmuştur” demiştir. [1021]

990-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan rivayet edilen lanetleşmeyi anlatan hadiste şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) lanetleşen iki tarafa: “Si­zin ikinizden birisi yalancıdır, hesabınız Allah’a aittir.” buyurdu ve erkeğe: “Senin de kadın üzerinde hiçbir hakkın kalmadı.” dedi. O da: “(verdiğim) malım?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Artıksenin malın yok­tur. Eğer sen kadın hakkındaki iddianda doğru isen bu malın onun namusunu helâl kılmana karşılık sayılmıştı. Yok eğersen ya­lancı isen bu malı almak zaten senden çok uzaktır, “buyurdu.” [1022]

991-) İbni Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), Adânoğullarından iki kulun nikahını ayırdı ve: “İkinizden birinin yalancı olduğunu Allah bilmektedir. Tevbe edeniniz var mı?”‘buyurdu” demiştir[1023]

992-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v,) döneminde bir kimse hanımı ile mulâane yapmış ve arkasından Rasûlüllah (s.a.v.), ikisinin arasını ayırmış ve çocuğu anneye vermiştir. [1024]

993-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında lânetleşmeden söz edildi. Bu konuda Âsim b. Adiyy bir söz söyledi sonra oradan ayrıldı. Derken, hanımının yanında bir adamı gör­düğünü şikayet eden, kabilesinden bir kimse ona geldi. Âsim: “Ne bul-duysam dilimden buldum” dedi ve o kimseyi Rasûlüllah (s.a.v.)’e götürdü. O kimse, hanımını üzerinde gördüğü kişiyi Rasûlüllah (s.a.v.)’e de anlattı. İddiayı yapan kimse sarımtırak, kilosuz ve düz saçlı idi. Ha­nımının yanında gördüğünü iddia ettiği adam ise dolgun bacaklı, esmer tenli ve kilolu birisiydi. Bunun üzerine Rasülüllah (s.a.v.): “Allah’ım gerçeği Sen açıkla” buyurdu. Sonunda kadın, kocasının kadının ya­nında gördüğünü iddia ettiği adama benzeyen bir çocuk doğurdu. Bu­nun üzerine Rasûlüliah (s.a.v.) ikisini lanetleştirdi.”Orada bulunan birisi, İbni Abbas (r.a.)’a: “Rasülüllah (s.a.v.)’in: “Delilsiz/şahitsiz bir kimseyi recmetseydim o kadını recme-derdim” buyurduğu kadın bu kadın mıydı?” dedi. İbni Abbas (r.a.): “Hayır, bu kadın değildi. O kadın, Müslüman olduğu halde kötülüğü açıkça işlerdi” dedi.

(Âsim (r.a.), Aclanoğullarının ileri geleni idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında ileri geri konuşmuş: “Hanımımın yanında bir erkeği görürsem kesinlikle onu kılıçtan geçiririm” demiştir. Bundan sonra da kabilesinden bir kimsenin başına bu olay gemiş bunun üzerine: “Ne buiduysam dilimden buldum” demiştir.

İmam Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste (Müslim, uân: ıo) şöyle anlatılır: Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Cuma gecesi mescide bulunuyorduk. Derken Ensardan bir kimse geldi ve: “Eğer bir kimse hanımının yanında bir adam görse ve bunu söylerse ona iftira cezası (haddi kazf) uygular mısınız? Yahut bu kimse o ada­mı öldürürse siz de onu (kısas olarak) öldürür müsünüz? Eğer bu kimse susarsa, kı­zılması gereken bir şey hakkında susmuş olacaktır? Allah’a yemin olsun ki bu hususu Rasülüllah (s.a.v.)’e soracağım” dedi. Ertesi gün Rasülüllah (s.a.v,)’e gelip kendi5ine bunu sordu ve: “Eğer bir kimse hanımının yanında bir adam görse ve bunu söylerse ona iftira cezası (haddi kazf) uygular mısınız? Yahut bu kimse o adamı öldürürse siz de onu (kısas olarak) öldürür müsünüz? Eğer bu kimse susarsa, kızılması gereken bir şey hakkında susmuş olacaktır?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’ım bu konuya açıklık getir” dedi ve böyle dua etmeye başladı. Bunun üzerine lanetleşme âyeti indî. İşte bu âyetlerdeki durum insanlar arasından o, soru soran kimsenin başına geldi. Bu kimse ve hanımı Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldi ve lanetleştiler. Erkek kendisinin doğ­ru söylediğine Allah’ı dört defa şahit gösterdi sonra da beşincide, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetinin üzerine olmasını diledi. Kadın da lanetleşmeye yöneldi. Rasûlüllah (s.a.v.) ona: “Gel vazçeç”ö\ye buyurdu ama o vaz geçmedi. İkisi ora­dan ayrıldıklarında: “Herhalde, siyah ve kıvırcık saçlı çocuk doğurur”buyurdu. Neticede siyah ve kıvırcık saçlı bir çocuk doğurdu.”) [1025]

994-) Muğîra b. Şu’be (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Sa’d b. Ubâde: “Eğer hanımımın yanında bir kimseyi görürsem, kılıcın geniş yüzüyle değil keskin tarafıyla onu vururum” dedi. Onun bu sözü Rasûlüllahye ulaştı. O da: “Sa’d’ın bu hassasiyetine şaşıyor musu­nuz? Allah’a yemin olsun ki ben ondan daha hassasım. Allah da benden daha hassastır. Allah, bu hassasiyeti nedeniyle kö­tülüklerin (fuhşiyatın) gizlisini de açığım da yasaklamıştır. Al­lah’tan daha hassasiyet gösteren hiçbir kimse yoktur. Gerekçe hazırlamayı, Allah’tan daha fazla seven hiçbir kimse yoktur.

Bu nedenle Allah, (kullarını hesaba çekmeye gerekçe olması için) uyarıcı vemüjdeleyici olarak peygamberler göndermiştir. Övgüyü, Al­lah’tan daha fazla seven hiçbir kimse yoktur. Bu nedenle (Kendi­sini övenlere) cenneti vaad etmiştir, “buyurdu”[1026]

995-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim siyah tenli bir oğlum oldu” dedi. O da: “Se-nin develerin var mı?” buyurdu. Adam: “Evet” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Renkleri nedir?” buyurdu, o da: “Kızıl” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “İçlerinde boz olanı da ıwm«//r?”buyurdu. O da: “Evet” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Niye böyle oluyor?”buyurdu. Adam: “Herhalde bir damar çekmiştir.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Herhalde bu seninoğlun da böyle bir damara çekmiştir, “buyurdu.

(Hadisin Boşanma bölümünde getirilmesinin nedeni, yukarıda zikri geçen kim­senin çocuğunun kendisine ait olmadığı kanaatıyla Rasûlüîlah (s.a.v.)’e baş vurmuş olmasıdır. Eğer çocuk kendisine ait değilse o zaman hanımının zina etmiş olması söz konusu olacak, bunu kabul etmezse mülâane ile eşinden ayrılması gündeme gele­cekti. Bu nedenle bu bölümde zikredilmiştir.) [1027]

20-) Köle Azat Etme Bölümü

(Kitâbu’1-Itk)

996-) Abduflah b. Ömer (r.a.Ydan Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Herkim kölesi üzerindeki hissesini azat eder de kölenin değerini karşı­layacak malı olursa kölenin değeri adil bir şekilde biçilip diğer ortakların hissesini ödeyerek köleyi (tamamen) azat eder. Eğeryeterli parası yoksa azat ettiği hissesince köle azat edilmiş olur.”öyle buyurduğu rivayet edilmiştir. [1028]

997-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim kö­lesi üzerindeki hissesini azat ederse (geri kalan hisseyi de) malından ödeyip tamamen hürriyete kavuşturması gerekir. Ancak ken­disinin malı yoksa kölenin değeri adil bir şekilde biçilip (gen kalanparayı ödemek için) zahmet vermeden çalıştırılır, “buyurmuştur. [1029]

998-) Hz. Aişe (r.a.)’dan: Berîre (r.a.) efendisiyle yaptağı anlaşma üc­retini ödemede yardım etmesi için Hz. Aişe (r.a.)’a gelmiş, bu sırada an­laşma ücretinden de bir şey ödememişti. Hz. Aişe (r.a.): “Git, efendilerine söyle, velâ hakkı benim olmak üzere anlaşma ücretini benim vermemi ka­bul ederlerse yapayım.” dedi. Berîre, efendilerine bunu söyledi. Onlar ka­bul etmediler: “Eğer velâ hakkın bize ait olmak üzere sana yardım etmek isterse yapsın.” dediler. Hz. Aişe (r.a.) bunu Rasûlüllah (s.a.v.)’e bildirdi. Rasûlüllah (s.a.v.) kendisine: “Onu satın al ve azat et, vela sadece azadedene aittir.”buyurdu, sonra kürsüye çıkıp: “Birtakım kimsele­re ne oluyor ki, Allah ‘in Kitabında bulunmayan şartlan şart koşu­yorlar! Kim Allah’ın Kitabında bulunmayan bir şart koşarsa, yüz kere şart koşsa bile onun bir hükmü yoktur. Allah’ın şartı dahadoğru ve güvenilirdir, “buyurdu.

(Velâ, köleyi azat etmekle, köle ve efendi arasında meydana gelen hükmî bir akrabalıktır. Bu akrabalık nedeniyle bazı haklar doğar, bunlardan birisi de azat eden, azat ettiğinin mirasına hak kazanmasıdır.) [1030]

999-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Âişe (r.a.), şöyle demiştir: “Berire hakkında üç sünnet / uygulama vardır. Bunlardan birincisi: Berire azat edilmişti, azat edilmeden önce evli olduğu kocasıyla evliliğinin devamı hususunda serbest bırakılmasıdır. Diğeri de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o-nun hakkında: “Azat edilen kimsenin velilik hakkı azat edendedir” buyurmasıdır. Bir diğeri de şudur: Rasûlüllah (s.a.v.), eve girmişti bu sıra­da tencerede et pişiyordu. Kendisine ekmek ve evde bulunan katık sunul­du: “İçinde et bulunan tencere görmedim mi?”‘buyurdu: “Evet amabu et BerVe’ye sadaka olarak verilmişti. Sen de sadaka yemiyordun” dedi­ler sadakadır ama (Benreden) bize hediye “buyurdu”[1031]

1000-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.). Azat edilen Kimsenin velilik hakkının satılmasını ve hibe edilmesini yasaklamıştır. [1032]

1001-) İbrahim et-Teymî, o da babası Yezid b. Serik’ten. Şöyle de­miştir: “Ali b. Ebû Talib hutbe verdi ve şöyle dedi: “Kim, bizim yanımızda Allah’ın kitabı ve şu sayfadan başka bir şey bulunduğunu ve onu okudu­ğumuzu iddia ederse yalan söylemiştir. Sözü edilen sayfa kılıcının kınında bağlı idi ve içerisinde zekat develerinin yaşlan ve yaralamalarda uygulana­cak kısas hükümleri vardı. Yine bu sayfada Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Medine şehrinin Âir Dağı ile Sevr dağı arası dokunulmaz (harem) bölgedir. Kim bu bölgede Kur’ân ve Sünnet’e ters iş yapar, yahut böyle bir kimseyi banndırıp korursa Allah’ın, Meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun, kıyamet günü kendisinin ne farzı ne de nafilesi kabul olunur. Müslümanların verdikleri güvence sözü (zimmeti) birdir ve bu uğurda en aşağıdakiler (bile olsa herkes) gayret gösterir. Kim kendisinin, babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder veya azat edilen bir köle kendisini azat edenlerden başkalarına ait olduğunu iddia ederse Allah’ın, Meleklerin ve bütün insanlann laneti onun üzerine olsun, kıyamet günü kendisinin ne farzı ne de nafilesi kabul olunur.”

Diğer bir rivayette ise “Kim, bir Müslümanın verdiği güvence sö­zünü (zimmeti) çiğner, bozarsa…” şeklindedir.

1002-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Her kim, Müslüman bir kimseyi hürriyetine kavuşturursa Allah, her or­ganına karşı hürriyete kavuşturanın organını cehennemden kurtarır.”buyurdu.” demiştir. [1033]

21-) Alışveriş Bölümü

(Kitâbı-Buyû)

1003-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Mülamese ve münabeze türü iki alış veriş yasaklandı. Müİamese, alıcı veya satıcıdan birisi, -ne olduğunu incelemeden- diğerinin elbisesine dokunmasıyla gerçekleşen alış veriştir, Münabeze ise iki taraftan birisinin elbisesini diğerine atması ve bunlardan birisinin diğerinin elbisesine bakmaksızıngerçekleşen alış veriştir.”

(Mülamese ve Münabeze seklinde alış veriş cahiliye dönemi usullerindendi. İslâm geldiğinde bu tür alış verişi yasaklamıştır, Mülamese, dokunduğu şeyin kendisine satın alması mecburi sayılan alış veriş türüdür. Münabeze, satılacak eşyanın üzerine taş vs. atıp hangisinin üzerine düşerse onun alınması mecburi olan alış veriştir. Söz konusu alış veriş tüllerinin çeşiüi agklamalan yapılmışsa da kısaca yukandaki anlamlan ifade eder. Yasak­lama sabaya ve alıcıya seçenek hakkı tanınmamasından dolayıdır.) [1034]

1004-) Ebû Hureyre (r.a.): “İki oruç ile iki alış veriş türü yasakla­nırdı: Ramazan bayramı ve Kurban bayramı orucu ile müiamese ve münabeze türü alış veriş” demiştir. [1035]

1005-) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûİüllah (s.a.v.), iki tür alış veriş ile iki tür giyiniş biçimini yasakladı. Mülamese ve Münabeze türü alış verişi yasakladı. Mülamese, bir kimsenin gece veya gündüz eliyle diğerinin elbisesine dokunması ile gerçekleşen alış veriştir. Aİıcı satın aldığı şeyin ne olduğuna ancak bu şekilde açıp ba­kabilir. Münabeze, bir kimsenin elbisesini diğerine atması, diğerinin de ona atmasıyla gerçekleşen alış veriştir. Görüp İncelemeden ve nzalaşmadan ikisinin alış verişi böylece gerçekleşir”

(Ebû Saîd ei-Hudrî (r.a.), yasaklanan iki tür giyiniş biçimini açıklamamıştır. Di­ğer rivayetlerdeki bilgiye göre bu iki tür şöyledir: Bir kimsenin izarına, kollarını ve vücudunu tamamen sarıp da ellerini izann altından çıkaracak şekilde bürünmesi ile yine bir kimsenin bir tek elbise içerisinde kalçalan üzere oturup dizlerini, elleriyle bağlayıp karnına çekerek oturma şeklidir) [1036]

1006-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan, Rasûİüllah (s.a.v.) gebe de­venin doğurması üzere satışı yasakladı. Bu, cahiliye halkının yapageldiği bir satış İdi. Bir kimse dişi devenin doğurması, arkasından da bu dişi devenin karnındaki doğacak yavrunun doğurmasına kadarbir süreye ile devesini satın alırdı,”

(Bu şekilde bir satış, sonu belli olmayan, sınırlan netleşmemiş bir satıştır. Neticede bazı anlaşmazlıklann çıkması muhtemeldir. Bir defe ödeme süresi kesin olarak belli değil­dir. Deve doğurmayabilir veya doğursa da doğan yavrusu doğurmayabilir. Bu nedenle sürede tam bir belirginlik yoktur, dolayısıyla söz konusu sabşlar yasaklanmıştır.) [1037]

1007-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Biriniz, kardeşinin alış verişi üzerine alış veriş yapamaz” buyurmuştur. [1038]

1008-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.), şöyle buyur­muştur: “Alış veriş yapmak için (pazara varmadan) kervanı karşılama­yınız. Birinizin, diğerinin aiış verişi üzerine aiış veriş yapamaz. Müşteri kızıştırmayınız. Şehirde oturan kimse, şehir dışındaki bir kimse adına malını satamaz. Pazara çıkaracağınız deve ve­ya koyunu sütlü görünsün diye sütünü sağmamazlık etmeyi­niz, Kim, (aidanarak) böyle yapılmış bir hayvan alırsa, bunu sağ­dıktan sonra iki seçeneği vardır: Eğer bunu kabul ederse elin­de tutar, kabul etmez ise (sağdığı sütün karşıhğo olarak bir sa’ hurma ile hayvanı geri verir”[1039]

1009-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) şehirde oturan kimsenin şehir dışındaki bir kimse adına malını satmayı yasakladı ve: “Müşteri kızıştırmayınız, Bir kimsenin kardeşinin alış verişi üzerine alış veriş yapması doğru değildir. Hiçbir kimse karde­şinin nişanı üzerine kalkıp nişan yapamaz, hiçbir kadın da ka-bındakileri ters çevirmek için kızkardeşinin boşanmasını isteyemez, “buyurdu.” demiştir.

(Şehirde oturanın şehir dışındaki taşralının malını satıvermesi iki nedenle ya­saklanmıştır: 1-) Piyasayı bilmeyen taşralı fiat konusunda aldablabilir. 2-) Şehirde oturan tüccarlar taşradan gelen mallan tüketiciye ulaşmadan Önce ellerinde toplayıp stoklayarak sıkıntı meydana getirebilir, bilinçli olarak fiat artışına neden olabilirler. Bu hususlar oluşmaz ise bu konudaki yasak kalkar.

“Kabındakileri ters çevirmek için kız kardeşinin boşanmasını isteyemez” ifadesi, bir kadının, yerine kendisinin evlenebilmesi için evli bir kadının boşanmasını isteme­si, olarak açıklanmıştır.) [1040]

1010-) İbni Ömer (r.a.)’da, Rasûlüİlah (s.a.v.), müşteri kızıştırmayıyasaklamıştır. [1041]

1011-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüİlah (s.a.v.), pazara u-laşmadan önce malı karşılamayı yasaklamıştır. [1042]

1012-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), alış verişi yolda karşılamayı yasaklamıştır. [1043]

1013-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Şehirde oturan kimse, şehir dışındaki bir kimse adına malını satamaz. buyurmuştur[1044]

1014-) İbni Abbâs (r.a.); “Rasûlüİlah (s.a.v.): “Kervanı (pazara var­madan satın almak için yolda) karşıiamayınız. Şehirde oturan kimse, şe­hir dışındaki bir kimse adına malını satamaz.” buyurdu.” demiş­tir. Kendisine: “Şehirde oturan kimse, şehir dışındaki bir kimse adına malını satamaz, ne demektir?” denildi: “Ma! sahibine komisyoncu ol­masın diye” demiştir.

(Hadiste üzerinde durulması gereken İki husus vardır; Birisi, ma! pazara gelmeden yolda karşılayıp sabn almak, Hadisin zahirine göre bu yasaklanmıştır. Ebû Hanife ve diğer Hanefi müçtehitler, karşılama mal sahibine zarar vermez ise bunda bir sakınca yoktur, eğer zarar verirse tahrimen mekruhtur, demişlerdir. {Aynî, umdetu’i-Kâri, ix. 380) Aynca Hane­lilere göre 1020. hadisten kervanı karşılayıp yolda alış veriş yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu­rada yasağa neden olan satıcının piyasayı bilmediğinden dolayı fiyat konusunda aldaöl-masıdır. Aldatma yoksa yasak sebebi kalktığından bu iş serbest olur.

İkinci husus ise şehirlinin, şehir dışındakilerin malını alıp satıvermesi mesele­sinde de İmam Ebû Hanife bu hükmün mensuh olduğunu belirtir. (Nevevî, Müsüm şerhi, Büyü: ıs. Ayni, Umdetu’l-Kârî, ix. 377) İmam Ebû Hanife’ye göre, bu şekilde bir alış veriş “Din, nasihattir (samimiyettir) Hadisi ile “Sizden biriniz kardeşine nasi­hat vermek isterse onun için samimi davransın.” Hadisine dayanarak eğer a-racılık yapan kimse satıcıya zarar vermiyorsa bunda bir sakınca yoktur.) [1045]

1015-) Enes b. Malik (r.a.): “Kardeşi veya babası biie olsa, şehirde oturan kimsenin, şehir dışındaki bir kimse adına malını satması bize yasaklandı” demiştir[1046]

1016-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüİlah (s.a.v.): “Kim, sütlü görünsün diye memesindeki süt sağılmamış bir koyunu (aidana rak) satın alırsa üç gün muhayyerdir. İsterse bu koyunu elinde tutar, isterse (sağdığı sütün karşılığı) olarak bir sa’ hurma ile hayvanı geri verir” buyurmuştur[1047]

1017-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim, yiyecek maddesi satın alırsa onu teslim almadıkça satmasın” buyurmuştur.

İbni Abbas (r.a.): “Diğer şeylerin de böyle olduğunu zanediyorum,” demiştir. [1048]

1018-) İbni Abbâs (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in bir kimsenin yiyecek maddesini teslim almadan satışını yasakladığı rivayet edilmiştir. İbni Abbâs (r.a.)’a: “Niçin yasaklandı?” denildi: “Yiyecek maddesi geri­ye bırakılıp paranın parayla değiş-tokuşu nedeniyledir.” demiştir. [1049]

1019-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim yiyecek satın alırsa, malı teslim almadıkça onu satmasın” buyurmuştur. [1050]

1020-) İbni Ömer (r.a.) anlatır: Kendileri Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde kervandan yiyecek satın alırlarmış. Bunun üzerine kendile­rine, yiyeceğin satıldığı pazara getirilene kadar o satın aldıkları yerde satış yapmalarını yasaklayan görevli gönderilmiştir. İbni Ömer (r.a.): Hz. Peygamber (s.a.v.) bir yiyecek satın alındığında malı teslim alana kadar satışını yasakladı.” demiştir. [1051]

1021-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Alış ve-ns yapan iki taraf bir birlerinden ayrılmadıkları sürece her biri verişi iptal etme yetkisi vardır. Ancak taraflardan birisine alış verişi iptal etme yetkisi veren satış türü bunun dışındadır. “buyurmuştur.

(Taraflar pazarlık yaptıktan sonra pazarlık yapılan yerden ayrıldıktan sonra pa­zarlık kesinleşmiş ve sözleşme bağlayıcı olmaktadır. Pazarlık yerinden ayrılmadıkları sürece alış veriş işlemi kesinleşmemiştir. Ancak taraflardan birisine -bir birlerinden ayrıldıktan sonra da- alış verişi iptal etme yetkisi verilmesi şartıyla pazarlık edilmesi bunun dışındadır ve ayrıldıktan sonra da yetkiyi alan taraf alış verişi iptal edebilir.) [1052]

1022-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İki kimse alış veriş yaparsa birlikte oldukları zaman bir birlerinden ayrılmadıkları sürece her birisi için alış verişi iptal etme yetkisi vardır. Yahut biri diğe­rine iptal etme yetkisini verebilir, Eğer biri diğerine bu yetkiyi verir ve bu şekilde anlaşırlarsa alış veriş geçerli olur bağlayıcı olur.Eğer taraflar bir birlerinden ayrıldıktan sonra birisi anlaşmayı bırakmasa satım iş­lemi geçerlidir bağlayıcıdır.” buyurmuştur. [1053]

1023-) Hakîm b. Hizam (r.a.): “Rasûlüliah (s.a.v.): “Alıcı ve satı­cı birbirlerinden ayrılana kadar {pazarlıktan vazgeçme) serbestisine sahiptirler. Eğer her iki taraf dürüst olup açık davranırlarsa a-Itş verişleri iki tarafa da bereketli olur. Eğer yalan söyleyip giz­lerlerse alış verişlerinin bereketi gider, “buyurdu” demiştir. [1054]

1024-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e kendisinin alış verişte aldatıldığını belirtti, bunun üzerine Hz. Pey­gamber: “Alış veriş yaptığında: “Aldatmaca yok” del” buyurdu.”

(Hadiste sözü geçen kimse, Habbân b. Münkız (r.a.)’dır. Kendisi Hz. Peygam­ber (s.a.v.) ile birlikte bir savaşta İken üzerine taş fırlatılmıştı. Bu nedenle bayılmış, dilinde tutukluk olmuştur. Alış verişte dilinin tutukluğu nedeniyle bazı tüccarlar ken­disini aldatmaya yeltendiğinden yukarıdaki şikayetini yapmıştır.) [1055]

1025-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), olgunlaştığı belli olmadıkça meyvenin satışını yasaklamıştır. Alıcı da satıcı da böyle satış­tan yasaklanmıştır. [1056]

1026-) Câbir (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in meyvenin olgun­laşana kadar satışının yasaklandığı, ayrıca bu yaş meyve ancak dinarpara) yahut dirhem (gümüş para) ile satılabileceği, ariyye satışı bu ya­sağın dışında olduğu rivayet edilmiştir. [1057]

1027-) Ebû’l-Buhterî’den, Şöyle demiştir: “ibni Abbas’a Hurma sa­tışını sordum: “Rasûlüllah (s.a.v.), hurma satışını (sahibinin) yeyeceği ya da yenilecek veya tartılacak hale gelmedikçe yasakladı.” dedi: ‘Tartıl­ması nedir?” dedim. Yanındaki bir kimse: “Göz kararı tahmini” dedi”[1058]

1028-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Meyveyi olgunlaşana kadar satmayınız. Ağaçtaki yaş hurmayı da kuru hurma ile satmayınız.” buyurmutur. [1059]

1029-) Yine Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan o da Zeyd b. Sabit; (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’in bu yasaklamasından sonra diğer uygulamalara izin vermediği halde ağaçtaki yaş hurmayı kuru hurma karşılı­ğında satmaya (ariyye) izin verdiği bildirilmiştir.

(Ağaçtaki hurmanın akibeti belli olmadığından dolayı satış sonucu gerek bekle­nen rekolte gerek kalite açısından ihtilaf çıkma ihtimalinden dolayı yasaklanmıştır. Ancak bazı kimselerin özellikle fakirlerin elinde yiyecek hurmaları tükenip ağaçtaki hurmaları da henüz yetişmediğinden yemek için, elinde hurma olanlardan mevcut eski hurma, ileride yetişecek hurma karşılığında satin alınırdı. Ağaçtaki olmamış meyve satışının yasaklanması sonucu söz konusu hurması tükenen kimselerin sıkın­tıya düşmesi nedeniyle Hz. Peygamber (s.a.v.) görülen lüzum üzerine bu yasaktan hurmayı çıkarmıştır, buna da ariyye satışı ismi verilmiştir.) [1060]

1030-) Sehl b Ebî Hasme (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), taze hur­mayı kuru (olmuş) hurma karşılığında satışını yaklamıştır. Getireceği kuru hurma tahmin edilip hane halkının yaş olarak yediği âriye konu-, suna müsaade etmiştir. [1061]

1031-) Büşeyr b. Yesâr’dan. İçlerinde Sehl b Ebî Hasme gibi ba-; kimini üstlendikleri aile efradı olan, Rasûlüllah (s.a.v.)’in bir kısım as­habından, Rasûlüllah (s.a.v.)’in taze hurmayı kuru (olmuş) hurma kar­sağında satışını yasakladığını rivayet etmiş ve: “Bu faizdir, müzabene türü satıştır” demiştir. Ancak, âriye türü satışa müsaade etmiştir. Butür satış da, getireceği kuru hurma tahmin edilerek sadece bir iki hur­ma ağacını hane halkının alıp taze hurmasını yemesidir. [1062]

1032-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ariyye sa­tışına beş vesak (873 kg. ıie 973 kg. arası) veya beş vesaktan aşağısına izin verdiği rivayet edilmiştir. [1063]

1033-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) Müzâbene usulü i!2 satışı yasaklamıştır. Müzâbene, ağaçtaki yaş hurmayı kuru hurma karşılığı ölçerek satma ile ağaçtaki yaş üzümü kuru üzüm karşı­lığı öiçerek satmaktır. [1064]

1034-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), müzâbene türü satışı yasakladı, Müzâbene, bir kimsenin bahçesindeki meyveyi; eğer hur­ma ağacı ise (olmamış hurmayı) kuru hurma karşılığı ölçerek, üzüm ağacı ise (koruğu) kuru üzüm karşılığı ölçerek, ekin ise (başaktakini) hububat karşılığı ölçerek satmadır. Bunlann tümnü yasaklamıştır” demiştir[1065]

1035-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Kim aşı­ladıktan sonra hurmalığı satarsa, alıcı da herhangi bir şart koşmamış ise ağaçtaki ürün satıcınındır. Kim malı olan bir kö­le satın almış ise alıcı da herhangi bir şart koşmamış ise köle­nin malı satana aittir.”diye buyururken işittim.” demiştir. [1066]

1036-) Cabir b. Abdullah (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), mahabere türü satışı, muhakale türü satışı, müzâbene türü satışı ve olgunlaşma­mış meyve satışını yasaklamıştır. Olmamış meyve, âriye türü satışı dı­şında sadece dirhem ve dinar (para) ile satılabilir.

(Hadisin ravilerinden Ata: “Cabir (r.a.), yasaklanan satış türlerini bize şöyle a-çıkladı.” demiştir. Muhabere türü satış, bir kimsenin boş araziyi diğer birisine verip alanın da araziye harcama yapması sonunda (arazi sahibinin) yetişen mahsulden bir kısım almasıdır. Müzâbene türü satışın, ağaçtaki yaş hurmanın belirli bir ölçek kuru hurma karşılığında satılması olduğunu söyledi. Muhakale türü satışının da müzâbene türü satış biçimine benzer olarak ekin üzerinde yapılır ki bu, başaktaki ekini belirli bir ölçek hububat karşılığında satmaktır.

Bu tür satışların yasaklanmasında ki temel maksat, anlaşmazlığı ortadan kaldı­racak biçimde sınırları tam olarak çizilmemiş belirsiz satış olması nedeniyle anlaş­mazlıklara düşmeyi engellemektir.) [1067]

1037-) Cabir (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Bizden birisinin fazla arazileri olurdu ve: “üçte bir, dörtte bir, yanyarıya kiraya veririz” derlerdi. Daha sonra Hz, Peygamber (s.a.v.): “Kimin arazisi varsa onu kendisi eksin yahut ekmesi için karşılıksız olarak kardeşine emanet versin. Yokkarşılıksız emanet vermeyecek ise elinde tutsun ” buyurdu”

(Arazinin kiralanmasının yasaklanması, mahsulün iyi kısmının ma! sahibine kalması nedeniyle ortaya çıkan haksızlığı Önlemek içindir. Nitekim diğger rivayette, su kenarında biten mahsulün mal sahibine verilmesi karşılığında kiraya verildiği bildi­rilmektedir. Bu nedenle araziyi kiralayanın zarara uğradığı anlaşılmaktadır.) [1068]

1038-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kimin arazisi varsa onu kendisi eksin yahut ekmesi için karşılıksız olarak kardeşine emanet versin. Yok karşılıksız emanet vermeyecek ise elinde buyurdu.” demiştir. [1069]

1039-) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.), müzâbene ve muhakale türü satışı yasaklamıştır. Müzâbene türü satış, ağaçtaki yaş hurmayı kuru hurma karşılığında satmaktır. [1070]

1040-) Nâfi’ anlatır: “Abdullah b. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer, Osman döneminde ve Muaviye’nin idaresinin ilk dönem­lerinde ziraat arazilerini kiraya verirdi. Sonra Râfî b. Hadic’den Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in ziraat arazilerini kiraya vermeyi yasakladığı bildirildi. Bu­nun üzerine İbni Ömer Râfîye gidip bunu sordu. Ben de kendisiyle birlikte gitmiştim. Râfî: “Hz. Peygamber (s.a.v.) ziraat arazisini kiraya vermeyi ya­sakladı.” dedi. İbni Ömer de: “Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde sulak ta­rafı bizim olmak ve bir kısım saman karşılığında ziraat arazilerimizi kiraya verdiğimizi bilmekte idim,” dedi. [1071]

1041-) Râfî’ b. Hadîc (r.a.): “Biz, Medine halkının en çok tarlası idik. Bir kısmı mal sahibine ait olmak üzere tarlayı kiraya verir idik.

Mal sahibine ayrılan bölüme afet gelip diğer kısma gelmediği olduğu gibi diğer kısma gelip, mal sahibine ayrılan bölüme gelmediği de olur­du. Bu yüzden böyle ortaklık bize yasaklandı. O dönemde altın ve gü­müş para ile kiraya verme adeti de “yok idi” demiştir. [1072]

1042-) Tabiînden Amr anlatır, Tavus’a: “Tarlayı ortağa vermeyi bırak-san olmaz mı, çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bunu yasakladığını söylüyorlar.” dedim. O öa: “Ey Amr, ben onlara veriyorum ve kendilerini zengin ediyorum, -İbni Abbâs’ı kastederek- çünkü onlann en bilgilisi bana, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tarla ortakçılığını yasaklamadığını, ancak: “Biri­nizin kardeşine karşılıksız vermesi tarladan belirlenmiş ücreti almasından daha da hayırlıdır, “buyurduğunu bildirmiştir.” dedi. [1073]

22-) Bağ-Bahçe Sulama Ortakçılığı Bölümü

(Kitâbu’l-Musâkâ)

1043-) Abdullah b. Amr (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hayber arazisini meyve veyahut ekinden çıkan mahsulün yarısı üzerine ortaklık uygulaması yaptı. Hanımlarına da seksen vesak hurma yirmi vesak ar­pa olmak üzere buradan gelen mahsulden yüz vesak verirdi, Sonra Ömer Hayber arazisini halka bölüştürüp dağıttı, bu sırada Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in hanımlarını toprak ve sudan hisse almaları yahut önceki uygulamadaki gibi gelen mahsulden hisse almaları konusunda serbest bıraktı. Kimisi vesak üzerinden mahsul almayı seçerken kimisi de top­rak almayı seçti. Aişe de toprak almayı seçmişti. [1074]

1044-) İbni Ömer (r.a.)’dan: “Ömer (r.a.) Yahudi ve Hıristiyanlar! Hicaz bölgesinden sürüp çıkardı. Aslında Rasûlüllah (s.a.v.) Hayber’i ele geçirdiğinde Yahudileri buradan çıkarmak istemişti. Şöyle ki, burası ele geçirildiğinde arazi Allah’a, Rasûlü’ne ve Müslümanlara ait olmuştu. O da buradan Yahudileri çıkarmak istedi, Yahudiler Rasûlüllah (s.a.v.)’den arazinin İşini işleyip kendilerine ürünün yarısını vermek ü-zere burada bırakılmalarını istediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizi bu şartlar üzere burada dilediğimiz süreye kadar bırakı­yoruz, “buyurdu. Neticede Yahudiler Ömer kendilerini (Medine şam yolundabulunan.Tebuk yakınlarındaki) Teymâ İle (Kudüs yakınlarındaki) Eriha’ya çıka­rana kadar Hayber’de kaldılar.” [1075]

1045-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Bir Müslüman ağaç diker veya ziraat yapar da ondan kuş, insan yahut her­hangi bir hayvan yerse bu yediği kendisi için kesinlikle sadaka”buyurdu.” demiştir. [1076]

1046-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hurma Meyvesinin olgunlaşana kadar satımını yasakladığı rivayet edilmiştir.Kendisine: “Olgunlaşma nedir?” denildi: “Kızarmasına kadar” demiştir. Rasûlüllah (s.a.v.): “Söyle bakalım hadiAllah meyveye afet geti­rip telef etse biriniz kardeşinin malını ne sebeple alabilir?” bu­yurmuştur. [1077]

1047-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) kapının yanında iki kişinin yüksek tonda tartışma seslerini duydu. Birisi öbüründen bor­cunun biraz indirilmesini ve kolaylık tanımasını istiyor, o da: “Vallahi yapmam.” diyordu, bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) ikisinin yanına çıktı ve: “İyiliği yapmayacağına dair Allah’a yemin eden nere­de?”buyurdu, o da (utanarak): “Benim, Ey Allah’ın Rasûlü, tamam nasıl isterse öyle olsun.” dedi. [1078]

1048-) Ka’b b. Mâlik (r.a.)’dan. Kendisi Mescidde İbni Ebî Hedred’den alacağını istemiş, bu arada sesleri o kadar yükselmiş ki Rasûlüllah (s.a.v.) evinde iken bunu duymuş. Onlara doğru çıkıp odasının perdesini aça­rak: “Ey Ka’b!” diye seslendi. Ka’b: “Buyur Ey Allah’ın Rasûlü” dedi, yarısını işaret ederek: “Alacağından şu kadarını indir” buyurdu. Ka’b: ‘Tamam yaptım Ey Allah’ın Rasûlü” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Haydi kalk sen de borcu efe”buyurdu. [1079]

1049-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim, iflas etmiş bir kimsenin yanında (alacağı olan) malının aynını/bizzat malın kendisini bulursa bu mala diğerlerinden daha fazla hak sahibidir, “buyurmuştur

Diğer bir rivayette ise “Diğer alacaklılardan daha fazla hak sahibidir” şeklindedir. [1080]

1050-) Huzeyfe (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Melekler, siz­den öncekilerden bir kimsenin ruhunu aldı, bu sırada: “Hayır namına bir şey yaptın mı?” dediler. Oda: “İşçilerime, eli darda olana süre tanımalarını, eli genişlikte olana da ödemede ko­laylık göstermelerini emrederdim.” dedi. Bu yüzden Allah da kendisine kolaylık göstermiştir, “buyurdu.” demiştir. [1081]

1051-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bir kimse insanlara borç verir, işçisine de: “Eğer sıkıntıda olan birisi ge­lirse onun borcunu af ediver” derdi. Sonunda bu kimse Allah ‘a kavuştu. Allah da onu af ediverdi “buyurmuştur. [1082]

1052-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Ödeme im­kanı olan kimsenin borcu uzatması zulümdür. Eğer biriniz ala­cağını, ödeme imkanı olan kimseden tahsil etmeye gönderilir­se bunu kabul etsin, “buyurmuştur. [1083]

1053-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: “Kendiliğinden biten ota mani olur diye, ihtiyaç dışı su fazlalığından başkasının kullanımı yasaklanamaz.” [1084]

1054-) Diğer bir rivayette ise Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Kendiliğin­den biten ota mani olur diye, ihtiyaç dışı su fazlalığından baş­kasının kullanımını yasaklamayınız, “buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Allahü Teâlâ tarafından mahlukâta bahşedilmiş bir takım imkanlar vardır. Bu tür şeyler toplumun menfaatine bırakılmış olup herkesin ortak malıdır. Yer alündan gkan maden, su, petrol ve benzeri şeyler Allah’ın mahlukâta bir ihsanıdır. Bunların Özel mülki­yete geçirilip geçirilemeyeceği İslâm hukukçulannca tartışılmıştır. Ancak özel gayret sarfederek elde edilen kaynaklarda bunlan bulan ve işletenlerin bir takım haklarının ola­cağı da bir gerçektir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki bunlar asla yasaklanamaz: Su, ot ve ateş” Bir diğer rivayette, ot yerine tuz geçmektedir. Bir başka rivayette ise bunlann Müslümanların ortak malı olduğu ücreti­nin haram olduğu bildirilmektedir. (İbni Mâce, Ruhun: 16) Buradaki yasaklığın özendirme mi yoksa kesin yasağı mı ifade ettiği apk değildir. Bir kısım âlime göre bu yasak, toplumda paylaşmayı aranma ve yardımlaşmaya özendirme içindir.) [1085]

1055-) Ebû Mes’ûd el-Ensârî (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’in köpek satıp üc­ret almayı, zina kazananı ve kahinlik ücretini yasakladığnı rivayet etmiştir. [1086]

1056-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), köpeklerin öldürülmesin emrederdi. Biz de kalkıp Medine’de ve çevresinde öldürmedik köpek bırakmazdık. Öyle ki çöl halkından küçük bir kadının peşinden gelen köpeğini bile öldürdük.” [1087]

1057-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlültah (s.a.v,): “Kim, sürü ve av köpeği dışında köpek edinirse her gün amelinden iki kırat eksilir” buyurmuştur

Diğer bir rivayet ise “Kim, sürü, ziraat ve av köpeği dışında bir köpek edinirse her gün se vabından bir kırat eksilir, “şeklindedir.

(Kırat, onda bir dinarın yarısı olarak kullanılan bir değerdir. Bu konuda Aynî: “Kırat, hadislerde çeşitli değerler ifadesi olarak belirtilir. Bunlardan birisi örfte kulla­nılan ölçü birimidir, diğeri de teşbih olarak kullanılmıştır: Bazen bir koyun bazen Mekke’deki bir dağ kadar bazen büyük bir dağ kadar, bazen Uhud Dağı kadar gibi teşbihler yapılmıştır.” demektedir. (Umdetu’i-Kârî, iv. 38) [1088]

1058-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim yanında köpek tutarsa, her gün amelinden bir kırat eksilir. Ancak zira­at veya sürü için tutulan bunun dışındadır, “buyurdu.” demiştir. [1089]

1059-) Süfyan b. Ebû Züheyr (r.a.)’dan. Kendisi Şende kabilesinden olup Rasûlüllah (s.a.v.)’in ashabındandır. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Kim, kendisine ziraatta veya sürüde faydası olmayan bîr köpek edinirse her gün amelinden bir kırat eksilir” diye buyu­rurken işittim” demiştir. Kendisine: “Bunu, Rasûlüllah (s.a.v.)’den bizzat sen mi işittin?” denildi: “Evet, şu mescidin Rabb’ine yemin olsun” dedi. [1090]

1060-) Enes (r.a.)’a hacamat yapan kimsenin ücret alması sorul­du: “Rasûlüllah (s.a.v.) hacamat oldu, kendisini Ebû Taybe hacamatetti. Ebû Taybe’ye İki sa’ yiyecek verdi. (Bu kölenin güniük ödeme vergisinin hafif­letilmesi için) efendileri ile konuştu onlar da ücretini hafiflettiler. Kendisi: “Tedavi olageldlğiniz şeylerin en üstünü, hacamat olmak ve Küstü’I-Bahr kullanmaktır, “buyurdu” demiştir.

Yine şöyle buyurmuştur: “Sakın boğaz hastalığında çocuklarını­zın bademciğini sıkarak işkence çektirmeyiniz, Kust kullanınız.”

(Ûdi Hindi, hind odunu anlamına gelen bir ağaçtır. Kust, Kustü’i-Bahr, Öd ağacı aynı tür ağaçların çeşitleridir. Hacamat ise, kelime anlamı olarak emmek demektir. İçerisindeki hava ateşle boşaltılan bardak veya benzeri şişe gibi özel aletle vücudun belirli bölgesine emme yapılmasıdır. Ûdi Hindi ve Hacamat konuşundu “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh” isimli çalışmamızdaki 1964. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [1091]

1061-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), hacamat olmuş ve hacamat yapana ücretini vermiş ayrıca burnuna ilaç çekti. [1092]

1062-) Hz. Aişe (r.a.): “Faiz hakkındaki Bakara Suresi’ndeki ayet­ler (275-279) indirildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.) mescide çıkıp halka bu ayetleri okudu, arkasından şarap ticaretini yasakladı” demiştir. [1093]

1063-) Câbir b. Abdullah (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’in Fetih Yılı’nda Mekke’de: “Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarap, murdar ölmüş hayvan, domuz ve putların satımını haram kılmıştır.” buyurduğunu işitmiştir. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, murdar ölmüş hayvanların iç yağlan hakkında ne dersin, çünkü bununla gemiler cilalanır, deriler yağlanır halk da (mum yaparak) bununla aydınlanır?” denildi: “Hayır! O da ha-ramdır.”buyurdurve arkasından Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah Yahudi­leri kahretsin. Çünkü Allah murdar ölen hayvanların iç yağla­rını haram kılınca onlar da bu sefer bunu eritip satarak para­sını yediler, “buyurdu. [1094]

1064-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Semüre’nin şarap satti-ğı haberi Ömer’e iletildi. O da: “Allah, Semüre’yi kahretsin. Rasûlüllah (s.a.v.)’in: “Allah, Yahudilere lanet etmiştir. Hayvanların iç yağları kendilerine haram kılındı, onlar da bu sefer bunu eritip sattılar.”diye buyurduğunu bilmiyor mu?” dedi”

(Yukarıdaki rivayette şarap sattığı bildirilen Semure, Semure b. Cündüb (r.a.)’dır. Şarabın yasaklandığını bilen bir sahabinin haram bir maddeyi nasıl sattığf araştırılmış neticede doğrudan şarap satma değil de dolaylı şarap satışı olduğu gö­rüşüne varılmıştır. Şarap yapacağını bildiği halde bir kimseye üzüm satma gibi veya sirkeleştîrme şeklinde şarapta değişiklikler yaparak satma olabileceği söylenmiştir. Nitekim Ömer (r.a.)’ın delil getirdiği hadiste de Yahudiler, kendilerine yasaklanan Şeyin, değişiklik yapılarak ondan istifade edilmesi anlatılmaktadır ki, Semure b. Cündüb (r.a.)’ın yaptığı da böyle bir şey olsa gerek. Değilse Ömer (r.a.), şarabın ya­sak olduğunu belirten ve sakıncasını dile getiren daha açık âyet ve hadisler getirebi­lirdi. Hz. Ömer(r.a.), Semure b. Cündüb (r.a.)’ı Ehvaz çarşısına haznedar tayin et­miştir. Eğer Semure b. Cündüb (r.a.), kesin haram olan bir işle uğraşmış olsaydı, bi­zim bildiğimiz Ömer b. Hattab bu vazifede onu bir dakika bile durdurmazdı.) [1095]

1065-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah Yahudi­leri kahretsin. Allah, hayvanların iç yağlarını onlara haram kı­lınca bu sefer bunu eritip satarak parasını yediler” buyurmuştur[1096]

1066-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Altınla altını, eşit olmaz ise satmayınız birini diğerine fazla yapmayı­nız. Gümüşle gümüşü, eşit olmaz ise satmayınız, birini diğeri­ne fazla yapmayınız. Bunlardan veresiyeyi de peşine satmayı­nız, “buyurmuştur, [1097]

1067-) Mâlik b. Evs (r.a.), yüz dinar (altın para) bozdurmak istemiş, kendisi şöyle anlatır: Bunun üzerine Talha b. Ubeydullah beni çağırdı, neticede fiatta anlaştık, benden altınları isteyip eline alıp çevirmeye başladı, sonra da: “Veznedarım Gâbe’den gelinceye kadar bekle” dedi, Ömer de bu konuşmayı dinliyormuş, hemen: “Vallahi bozdurduğunun karşılığını almadan onun yanından ayrılamazsın, Rasûlüilah (s.a.v.): “Altın altın ile peşin teslim dışında satılıp değiştirilirse faiz o-lur, buğday buğday ile peşin teslim dışında satılıp değiştirilir­se faiz olur, arpa arpa ile peşin teslim dışında satılıp değiştiri­lirse faiz olur, hurma hurma ile peşin teslim dışında satılıp de­ğiştirilirse faiz olur. “buyurdu.” demiştir. [1098]

1068-) el-Minhâl’dan: “el-Berâ b. Âzib (r.a.) ile Zeyd b. Erkâm (r.a.)’a para bozdurmayı sordum, her biri, diğeri için: “0, benden daha iyidir.” diyordu ve her ikisi de: “Rasûiüllah (s.a.v.), altını gümüşle vere­siye satmayı yasakladı.” diyordu. [1099]

1069-) Ebû Bekre (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.): “Altınla altını, eşit ölçüde olmaz ise satış yapmayınız, gümüş/e gümüşü, eşit ölçüde olmaz ise satmayınız, ama altınla gümüşü, gümüşle ah tını nasıl dilerseniz satınız.” buyurmuştur. [1100]

1070-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) ile Ebû Hureyre (r.a.) anlatır. Rasûlüllah (s.a.v.) bir kimseyi Hayber arazisinin vergisini toplamaya görev­lendirdi. Sonunda görevli iyi cins hurma ite geldi, bunun üzerine Rasûlüllah (s a.v.): “Hayber hurmasının hepsi de böyle midir?” buyurdu, o da: “Hayır, Ey Allah’ın Rasûlü, vallahi böyle değildir, ama biz bu cins bir sa’ hurmayı iki sa’ hurmaya, İki sa1 hurmayı da üç sa’ hurmaya almaktayız.” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Böyle yapma! Yığını bir fiat (bey) üzere sat sonra da parasına iyi cins hurma al!'”buyurdu. [1101]

1071-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatır: “Bilal, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e iyi cins hurma getirmişti, Rasûlüllah (s.a.v.) de ona: “Bunlar nereden geldi?”‘buyurdu. Bilal de: “Yanımızda düşük kaliteli hurma vardı, onları Peygamber’e yemek yedirmek için iki sa’ düşük kaliteliyi bir sa1 iyi cins hurma karşılığında sattım.” dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.v.): “Eyvah! Eyvah! Aynen faiz olmuş, aynen faiz ol­muş. Böyle yapma! Eğer sen (iyi hurma) satın almak istiyorsan e-iindeki hurmayı ayrı bir satış işlemi üzere sat, sonra da para­sına iyi hurma satın al. “buyurdu.” [1102]

1072-) Ebû Said el-Hudrî (r.a.): “Bize, karıştırılmış hurma yığınla­rından yiyecek verilirdi. Biz de iki sa! hurmayı bir sa’a satardık. Bu yüz­den Hz, Peygamber (s.a.v.): “İki sa’ hurmaya bir sa’ olmaz, iki dirheme de bir dirhem olmaz.” buyurdu, “demiştir. [1103]

1073-) Ebû Salih ez-Zeyyât, Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’ı: “Altın, altınla satılır. Gümüş de gümüşle satılır” derken işitmiş, kendisine: “Ama İbni Abbâs böyle söylemiyor” dedim. Bunun üzerine Ebû Said: “Ben kendisine sordum: “Sen bu söylediğini Hz. Peygamber (s.a.v.)’den mi duydun ya­hut Allah’ın Kitabında böyle bir şey mi buldun?” dedim. 0 da: ‘Tüm bunan ben söylemiyorum, sizler Rasûlüllah (s.a.v.)’i benden daha iyi bilirsi­niz ama Üsâme b. Zeyd bana Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Faiz sadece veresiyede olur. “buyurduğunu bildirdi” dedi” demiştir. [1104]

1074-) Numan b. Beşir (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Helâlaçık­tır, Haram da açıktır; ama bu ikisinin arasında insanların ço­ğunun bilemediği şüpheli işier vardır.

Kim şüpheli işlerden sakınırsa dinini ve haysiyetini kurta­rır. Kim de şüpheli işlere takılırsa bunun durumu yasak bölge­ye düşebilecek şekilde koyun otlatan çoban gibidir.

Şunu bilin ki her hükümdarın bir yasak bölgesi vardır. Al­lah ‘in yeryüzündeki yasak bölgesi ise haramlarıdır.

Bilin ki vücutta bir et parçası vardır; eğer düzelirse vücu­dun tamamı düzelir; eğer bozulursa vücudun tamamı bozulur bakın o kalptir, “diye buyururken işittim.” demiştir.

(Müslüman, Allah’ın yasak kıldığı şeylerden uzak durmalı, yasaklarla kendi ara­sına set çekmelidir. Yasaklara düşürme ihtimali olan şeylerden de uzak durulmalı, ih­tiyat elden bırakılmamalrdır. İç temizliği önemlidir. İçi yani niyeti kötü olanın işleri de kötü olur. Bu nedenle her şey den önce niyeti düzeltmek gerekir.

Hadisimizde bedenin maddi ve manevi olarak sağlıklı işleyişinde kalbin Önemi­ne dikkat çekilmiş, kalbin bedene hakim olduğu vurgulanmıştır. Biyolojik bedenin sağhkh işleyişinde kalbin önemi tıp uzmanlarınca tartışmasız bir gerçek olarak gö­rülmektedir. Kalbin manevi yönünün bulunduğu ve bunun insan da vranı şiarı ndaki etkisinin de son araştırmalarda tespit edilerek ortaya konulduğu görülmektedir. Bu konuyu araştıran bir uzman, yaptığı araştırmada Özetle şu tespitlerde bulunmuştur:

“Son araştırmalara göre, biyolojik işleyişte beyin kalbe itaat ediyor. Araştırma­lara göre, kişi niyet edip hislerini değiştirdiğinde, otomatik olarak kalbden beyine gi­den sinir uyanlarının kalitesi de değiştirilmektedir.

Yapılan araştırmalar, yaratılışta, beyin aktivitesinin kalbin aktivitesine tabî (senkronize) olacak şekilde programlandığını göstermiştir. Mesela embryonik geliş­mede beyin kalbe tabii olmaktadır. Çocuk anne karnında gelişirken, önce beyin de­ğil, kalb gelişmektedir. Beynin gelişmesi, çocuk bir yaşına gelinceye kadar ancak tamamlanmaktadır.

Nörokardiyoloji veya kalb-beyin bağlantısı bilimi çerçevesinde yapılan bu araş­tırmalar, kalbin içinde beyindekine benzer bir sinir sistemi olduğunu, en az beyin kadar kalbin de, beyni ve beyin üzerinden bedeni kontrol etmede vazife aldığını gös­termektedir. Diğer vücut sistemlerindeki ahenkli işleyişin, beyin kadar kalb vasıtasıy­la da düzenlendiği anlaşılmaktadır.

Öncelikle kalb, beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden yapılmış, kendine has kompleks ve sırlı bir sinir sistemine sahiptir; bu sinir sistemi, ‘kaibdeki beyin’ olarak tanımlanmaktadır. Beynin mücerret (soyut) ve analitik mantıkî zekâsı­nın yanında, kalbin de, hissi ve iletişim zekâsıyla donatıldığı, duyguların ilk üretimi­nin kalbde gerçekleştiği, kalbde üretilen duygu taşıyan sinyalierin, beynin limbik sis­temine çok hızlı şekilde taşındığı, beyin üzerinden hissî cevabın vücûda ve çevrede-kilere tesir ettiği ortaya konmuştur.

Ihin ritmik aktivitesi ile üretilen kan basıncı, ses basıncı ve elektromanyetik daki değişiklikler, vücuttaki her organ ve hücre tarafından algılanmaktadır. Ihd3 yaratılan bu elektromanyetik enerji, sadece bedenin her tarafına iletilmekle zaynı zamanda o enerjinin yayılma sahası içinde bulunan kişiler tarafından da Bütün bu tespitler, kan pompalamasının yanında, kalbe, bedenin ta-iSm,ndı tesirli eş zamanlılığı (uyum ve ritim bütünlüğünü) tanzim edici sinyal mer-i olarak da vazife verildiğini göstermektedir. ” (Dr. Seüm aydın, Kafbin Keşfedilen YeniBoyutu. Sızıntı Dergisi Mayıs 2004, s. kısaittp özetleyerek) [1105]

1075-) Cabir (r.a.)’dan. Kendisi bitkinlikten nerede ise yürüyemez ha­le gelmiş deve üzerinde bulunurken Hz. Peygamber (s.a.v,), yanına uğra­yıp deveye vurup dua etmiş. Bunun üzerine deve bir benzeri görülmemiş şekilde yürüyüvermistir. Cabir (r.a.), devamla şöyle anlatır: “Sonra: “Bunu bana bir vukiyye’ye sat” buyurdu: “Olmaz” dedim. Sonra yine: “Bunu bana bir vukiyye’ye sat” buyurdu, ben de onu, evime ulaşma kaydıyla bir vukiyye’ye sattım. Medine’ye vardığımda deveyi kendisine götürdüm, ücre­tini bana ödedi. Sonra yanından ayrıldım, peşimden haber salarak: “Deve­ni alacak değildim, şu deveni al o, senin malındır.” buyurdu”[1106]

1076-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Rasûiüilah (s.a.v.) ile birlikte gazaya çıkmıştım. Bitkinlikten nerede ise yürüyemez hale geîmiş deve üzerinde bulunurken bana yetişti: “Devenin neyi var” buyurdu: “bitKin” dedim, Rasûlüllah (s.a.v.) devenin gerisine geçip onu ileri sürdü ve dua etti. Bundan sonra develerin başında en önlerinde yürümeye başladı. Bana: “Deveninasıl buluyorsun”‘buyurdu: “Çok iyi, bereketin değdi” dedim: “Onu bana satar mısın”‘buyurdu. Ben utanmıştım, bu sırada bundan başka da devemiz yoktu yine de: “Evet satanm” dedim ve Medi-neye vanncaya kadar binmek üzere deveyi kendisine sattım. Kendisine: Ey Allah’ın Rasûlü ben yeni evlendim” dedim ve kendisinden izin istedim. Bana izin verdi ben de halkı geçip Medine’ye ilerledim. Medine’ye vardı­ğımda dayımla karşılaştım, bana devenin durumunu sordu ben de deve hakkında ne yaptığımı kendisine biidirdim. O da böyle yaptığımdan dolayı beni kınadi. Rasûlüllah (s.a.v.)’den izin istediğimde bana: “Kiminle ev­lendin, bekar ile mi dul ile mi”buyurmuştu. Ben: “Dul ile evlendim” dedim: “Birbirinizle oynaşacağınız bekar bir kızla evlenseydin” buyurdu: “Ey Allah’ın Rasûîü, babam vefat etti, şehid oldu. Küçük kız kardeşlerim var. Onlaria aynı yaşta birisiyle evlenip de onlaria ilgilenip onları eğitemeyeceğinden çekindim bu yüzden dul ile evlendim.” dedim. Rasûlüilah (s.a.v.), Medine’ye ulaştığında deveyi kendisine götürdüm. Ba­na parasını ödedi deveyi de geri bana verdi.” [1107]

1077-) Cabir b. Abdullah (r.a.), şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), benden iki vukiyye’ye bir dirheme yahut iki dirheme bir deve satın aidi. Sırâr mevkiine vardığımızda bir inek kesilmesini emretti, ar­kasından inek kesildi ve oradakiler onu yediler. Medine’ye geldiğimizde mescide gitmemi ve iki rekat namaz kılmamı emretti, devenin ücretini de bana saydı.” [1108]

1078-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’den borcunu istemeye geldi, fakat biraz kaba bir şekilde istedi, bu yüzden ashab üzerine yürümeye davrandı. Bunun üzerine Rasûlüilah (s.a.v.): “O-nu bırakın, çünkü hak sahibinin konuşma hakkı vardır.” buyurdu, arkasından da: “Kendisine devesinin yaşında bir deve verin.” diye buyurdu. Onlar da: “Ey Allah’ın Rasûlü, o yaşta bulamıyoruz, fakat ondan daha değerlisi vardır.” dediler. Rasülüllah: “Onu verin, şüphesiz sizin en iyiniz borcunu en güzel bir şekiide ödeyendir, “buyurdu. [1109]

1079-) Âişe (r.a.): “Rasûlüilah (s.a.v.), bir Yahudiden veresiye yi­yecek satın aldı ve zırhını rehin verdi” demiştir[1110]

1080-) İbni Abbâs (r.a.): “Rasûİüllah (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde halk meyveyi bîr iki yıllığına selem yapıyordu, bunun için: “Kim hur­mada selem yapmak istiyorsa belirlenmiş ölçekte ve belirlen­miş tartıda selem yapsın, “buyurdu” demiştir.

Kendisinden gelen bir diğer rivayette ise: “Süresi belirlenmiş bir zamana göre”ilavesi vardır. [1111]

1081-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüilah (s.a.v.)’i: “Yalan yeremalın sürümünü artırır ama kazancı yok eder.” diye

yürürken işittim.” demiştir. [1112]

1082-) Câbir (r.a.)’dan. Rasûlüüah (s.a.v.) Şufa hakkını bölüşül­memiş her malda ortaklar için geçerli kılmıştır. Bölüşülüp sınırlar ortaya konulduğunda, yollar ayrıldığında şufa hakkı kalmaz.

(Taşınmazlarda öncelikli alım hakkı diye de isimlendirilen Şufa, satılan bir malı, ortak veya bitişik komşusunun satış- bedelini ödeyerek müşteriden geri alma hakkına sahip olma demektir.) [1113]

1083-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Komşu, komşusunun direğini evinin duvarına koymasına karşı çıkma­sın.”buyurmuştur. Ebû Hureyre (r.a.) devamla: “Bana ne oluyor da sizleri bu (sünneti) terkediyor görüyorum. Vallahi ben bu sözü omuzları­nıza bırakıp atıyorum.” demeyi sürdürmüştür.

(Aslında İslâm’da mülkiyet hakkı esastır. Bu yüzden İmam-ı Âzam başta olmak üzere bir kısım âlimler hadisteki emrin farziyet ifade etmeyip yardımlaşma ve daya­nışmayı artırmak için söylenmiş bir söz olduğu görüşündedirler. ) [1114]

1084-) Saîd b. Zeyd (r.a.): “Rasûlüilah (s.a.v.)’i: “Kim yeryü­zünden bir şeyi haksız yere alırsa, aldığı şey yedi kat yere ka­darboynuna sarılır.”‘diye buyururken duydum” demiştir. [1115]

1085-) Âişe (r.a.): “Rasûİüllah (s.a.v.): “Kim yeryüzünden bir şeyi haksız yere alırsa, aldığı şey yedi kat yere kadar boynuna sarılır, “buyurdu.” demiştir. [1116]

1086-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) yolun genişliği konusunda anlaşmazlığa düştüklerinde bunun (o günün şarüanna göre) yedi arşın olduğuna hüküm vermiştir.” demiştir. [1117]

23-) Ferâiz (Miras Hukuku) Bölümü

(Kitâbu’l-Ferâiz)

1087-) İbni Abbâs (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Mirastan doğan hakkı mirasçıya veriniz, arta kalan ise en yakın erkek akrabayadır, “buyurmuştur.

(Hadisteki ‘en yakın erkek akraba’ ifadesi, baba tarafından olan en yakın erkek akraba olarak da anlaşılabilir.) [1118]

1088-) Câbir b. Abdullah (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ve Ebû Bekir, yürüyerek bana hasta ziyaretinde bulunmak için Selimeoğulları mahal­lesine geldi, Hz, Peygamber (s.a.v.) bu sırada beni, şuurumu kaybet­miş olarak buldu, hemen su isteyip abdest aldı, sonra da üzerime su serpti, arkasından ben kendime geldim: “Ey Allah’ın Rasûlü, malım ko­nusunda nasıl davranayım?” dedim, bunun üzerine: «Allah çocukla­rınız hakkında mirası şöyle bölüştürmenizi emreder…» (Nisa: ıi) ayeti indi.” demiştir. [1119]

1089-) Berâ (r.a.): ‘Tam olarak en son inen sure, Tevbe süresidir.Son inen âyet ise kelâle âyetitidir.” demiştir.

(Kelâle, öldüğünde mirasını paylaşacak, babası ve çocuğu olmayan kimsedir. Nisa: 12/176 ayetlerinde geçmekte ve bu âyetlere keiâle âyetleri denilmektedir.) [1120]

1090-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’e üzerinde bor­cu olan bir kimsenin cenazesi getirildiğinde: “Borcunu ödeyecek bir şey bıraktı mı?” buyurucu. Eğer borcunu ödeyecek bir şey bıraktığı söylenirse cenaze nazmını kıldırır, değilse: “Arkadaşınızın cenaze namazını siz kıldırınız” buyururdu. Allah, kendisine fetihler nasip eyledikten sonra; “Ben, her mümine kendi nefsinden daha yakı­nım. Her kim borçlu ölürse Ödemesi bana aittir, ancak kim malbırakırsa o da veresenindin “buyurdu

(Rasûlüliah (s.a,v,)’in borcu olan kimsenin cenaze namazına kılmaması ilk dö­nemlerde başvurduğu bir uygulama idi. Sonraları: “Ben her mü’mine kendi nef­sinden daha yakınım. Her kim borç bırakırsa onun ödemesi bana aittir,

mal bırakırsa buyurmuştur. (Buhârî, istikraz: Nevevî bu uygulamanın borçtu ölen kimsenin, cenaze namazını Peygamber’in rmasından mahrurn kalmamak için borcu ödemeye teşvik olsun diye yapıldığını h Nrtir (şerhu Müslim, Nevevî, xi, 6i) Münzlrîye göre cenazenin namazını kıldırmadan bocunu sorma uygulaması sonraları kaldırılmıştır. CTuhfetü’i-Ahvâzi iv, 154) Hz peygamber (s.a.v.)’in bunun dışında da bazı kimselerin cenaze namazını kıtdır-adığını’görmekteyiz. Ebû Dâvûd (ahad: 133), Nesâî (Cenâiz; 66), îbni Mâce (Cihad: 3i) de n diğer bir rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.v.) Hayber savaşında vefat eden ashabdan bir kimsenin cenaze namazını ashabın kıldırmasını istemiştir. Bu davranışı gö­ren ashabın yüzleri değişmiş hayrete düşerlerdi, Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun nedeni olarak söz konusu kimsenin Allah yolundaki ganimetten hırsızlık yaptığını belirtir.

Cenaze namazı farz-ı kifâyedir, hiç kimse kıldırmaz ise bütün toplum bu farz­dan sorumludur. Ancak, Allah’ın kanunlanna göre asî olarak nitelenenlerin eşkiyalar, yol kesiciler ve benzerlerinin cenaze namazı kılınmaz, bu nedenle hadiste bir kimse­nin cenaze namazını kıldırmadan önce Ölümden önceki hayatını gözden geçirmeye işaret vardır.) [1121]

24-) Hibe ve Bağışlar Bölümü

(Kitâbu’l-Hibât)

1091-) Hz. Ömer (r.a.) anlatır: “Allah yolunda bir kimseyi ata bin­dirdim (yani ona at verdim) o da yanındaki ata iyi bakamadığından zayıflattı, ben de biraz ucuza satar zannı ile satın almak istedim. Gidip Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’e görüşünü sordum: “Onu satın alma, bir dirheme verse bile verdiğin sadakana geri dönme! Çünkü böyle sada­kasına dönen, kusmuğuna dönen gibidir, “buyurdu. [1122]

1092-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Ömer b. Hattab, Allah yolunda bir kimseye at verdi. Sonra bu atın satıldığını gördü ve satın almak İstedi, Rasûlüilah (s.a.v.)’e bunun hükmünü sordu. 0 da: “Onu satın alma, sadakana geri dönme” buyurdu[1123]

1093-) İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bağışından dönen kusup da kusmuğuna (yemek için) dönen köpek gibidir, buyurdu.” demiştir. [1124]

1094-) Nu’mân b. Beşîr (r.a.)’dan. Kendisinin babası, Rasûlüilah (s.a.v.)’e gelmiş ve: “Bu oğluma bir köle hediye ettim” demiş, o da: “Bütün çocuklarına da hediye ettin mi?” buyurmuş: “Hayır” de­miş, Rasûlüilah (s.a.v.): “O zaman geri al” buyurmuştu. [1125]

1095-) Nu’mân b. Beşîr (r.a.) anlatır: “Babam bana (bir köle) bağışta bulunmuş, (annem) Amra bintü Ravaha da: “Buna Rasûlüilah (s.a.v.)’i şahit tutmadıkça kabul etmem.” demişti, o da Rasûlüilah (s.a.v.)’e gidip: “Ben, Amra bintü Ravaha’dan olan oğluma bağışta bulundum, o da seni şahit tutmamı söyledi Ey Allah’ın Rasûlü” dedi. Rasûlüilah: “Diğer çocuklarına da verdin mi?” buyurdu, o da: “Hayır.” dedi, Rasûlüilah: “Allah’tan korkunuz ve çocuklarınız arasında eşit davranınız.”buyurdu, o da bunun üzerine geri dönüp bağışından vazgeçti. [1126]

1096-) Câbir (r.a.): “Hz. Peygamber Umrâ’nın caiz ve bağışlanan Kişiye ait olduğuna hükmetti” demiştir.

(Umrâ: bir kimsenin, sağ olduğum sürece şu ev, dükkan, tarla vb. senin olsun dive birisine bağışlama yapmasıdır. Bağışlanan öldüğünde mal, bağışlama yapana aeri dönerdi. Cahiltye dönemi uygulaması olan umrâyı, İslâm bazı düzenlemeler ya­narak muhafaza etmiştir. Söz konusu düzenlemelerden birisi de umrâ olarak verilen bağışın, kendisine bağış yapılan öldükten sonra varislerine de kalmasıdır.) [1127]

1097-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber: “Umrâ caizdir”buyurmuştur. [1128]

25-) Vasiyetler Bölümü

(Kitâbu’l-Vasıyye)

1098-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüilah (s.a.v.): “Müslüman bir kimsenin vasiyet edecek bir şeyi olup da, bu vasiyeti yanındayazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru olmaz, “buyurmuştur.

(İki gece sınır belirtmek için değildir. Vasiyet yapacak bir şeyi olan kimsenin bunu beklemeden yazıya geçirmesi ifade edilmiştir. Nitekim hadisin Müslim ve Nesâî’de geçen diğer bir rivayetinde “üç gece ” şeklindedir. Abdullah b. Ömer (r.a.), bu hadisi bildirdikten sonra: “Rasûlüilah (s.a.v.)’in böyle buyurduğunu duyduğum­dan bu tarafa yanımda vasiyetimin bulunmadığı hiç bir gece geçinmedim.” demiştir.

(Müslim, Vasiyye: 1, Neseî, Vasâyâ: 1) [1129]

1099-) Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) anlatır: “Veda Haca senesinde a-mansız tutulduğum hastalıktan dolayı Rasûlüilah (s.a.v.) beni ziyarete ge­lirdi. Kendisine: “Hastalığım çok ağırlaşt, ben mal mülk sahibiyim ve bir kı­zımdan başka da mirasçım yoktur. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağı­tabilir miyim?” dedim: “Hayır” diye buyurdu: “Yansını?” dedim: “Hayır” diye buyurdu ve devamla: “Üçte birini, aslında üçte biri de çoktur. Şüphesiz senin mirasçını zengin bırakıp göçmen, insanların yar­dımıyla geçinen muhtaç birisini bırakmandan daha iyidir. Şüphe­siz sen, Allah nzası için yaptığın her harcamadan hatla hanımının ağzına yiyecek koymandan bile mutlaka sevap alırsın.” buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûiü (burada ölüp) arkadaşlarımdan geride mi kalacağım?” dedim: “Sen asla gende kalmayacaksın hatta öyle salify amel işlersin ki, onunla dereceni yükseltip artınısın. Sonra belki öyle bir uzun ömür yaşarsın ki, sonunda seninle birtakım kimse­ler fayda görürken diğerleri senden zarar görür. Allah’ım, asha­bımın hicretini kemale erdir, hicretten onları geriye döndürme. Ancak zavallı olanSa’db. Havle’dir. “buyurdu.Sa’d b. Ebi Vakkas: “Rasûlüüah (s.a.v.) {bu sözüyle) Mekke’de vefat ettiği için Sa’d b. Havle hakkındaki üzüntüsünü belirtti” demiştir.

(Rasûlüüah (s.a.v.)’in Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) hakkındaki bu sözü gerçekleş­miş, ölüm döşeğinden iyi olup kalkmış, Medine’ye dönmüştür. Kendisi Hicri 55. yılda vefat etmiştir. Bu hâdise Hicri 10. yılda olduğuna göre Efendimiz’in: “Belki öyle bir uzun ömür yaşarsın ki…”şeklindeki sözü tahakkuk etmiştir.) [1130]

1100-) İbni Abbas {r.a.): “İnsanlar, vasiyet edecekleri şeyin sınırı­nı üçte birden dörtte bire inmelidirler. Çünkü Rasülüliah (s.a.v.): “Üçte bir, üçte bir bile çok olur”‘buyurmuştur, “demiştir. [1131]

1101-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Annem birden öîüverdi, öyle zannediyorum ki, konuşsa idi sadaka ve­rirdi; eğer onun adına sadaka versem kendisine sevap olabilir mi?” de­di. O da: “buyurdu,” [1132]

1102-) îbini Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ömer, Hayber’de bir arazi elde etti. Arkasından bu arazi hakkında görüşünü almak için Hz, Pey­gamber (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Hayber’de Öyle bir mülk el­de ettim ki; şu ana kadar böyle güzel bir mülk benim elime asla geçmedi. Bu mülk hakkında bana ne buyurursun?” dedi. Rasülüliah (s.a.v.) de: “Di­lersen aslını vakıf yap, onu sadaka vermiş olursun “buyurdu. Ömer de oranın, aslı satılmaz, satın alınmaz miras olmaz, bağış yapılmaz diye vakıf yaptı. Ömer burayı fakirlere, akrabalara, kölelere, Allah yolunda bu­lunanlara, yolda kalmışlara, darda kalmışlara, sadaka olarak harcardı. Bu malın işini üstlenen kimsenin -mal sahibi olmaya kalkışmamak şartıyia-yemesi veya arkadaşına yedirmesinde bir sakınca yoktu,” [1133]

1l03) Talha bl Musarrif: “Abdulian b- Ebû Evfâ (r.a.)’a: “Hz. Peygamber her (s a-v-) bir vas’Yette bulunmuş muydu?” dedim, o da: “Hayır” de-“Öyleyse nasıl olur? Vasiyet etmek insanlara emroiunmuştur.” de-H-‘m O da: “Allah’ın Kitabına sarılmayı vasiyet buyurdu.” dedi.” demiştir.masüiüllah (s.a.v.)’in vasiyet edecek kadar malı yoktu, bu nedenle kendisinin siyeti inal mülk vasiyet etme yerine Allah’ın Kitabına sarılma olmuştur.) [1134]

1104-) Esved b. Yezid’den. Âişe (r.a.)’ın yanında, Ali’nin, Hz. Pey-gamber’in vasisi olduğunu söylediler. O da: “Ne zaman ona vasiyet etmiş ki? Kendisi benim göğsüme veya kucağıma dayanmıştı. Bir tas istedi derken kucağıma düşüverdi. Onun vefat ediverdiğini bile anla­yamadım. Bu haldeyken ona nasıl vasiyette bulunmuştur?” dedi. [1135]

1105-) İbni Abbâs (r.a.): “Ah! O perşembe günü var ya perşembe günü” dedi ve ağladı, öyle ki gözyaşları yerdeki kumlan ıslatmıştt, şöyle devam etti: “Rasülüliah (s,a.v,)!in hastalığı perşembe günü şiddetlendi, bunun üzerine: “Bana yazı malzemesi getirin de bundan sonra asla sapmamanız için size bir şeyler yazdırayım.” buyurdu. Ora­dakiler yazı malzemesi getirip-getirmeme konusunda tartıştılar. O da: “Bir Peygamberin yanında tartışma uygun düşmez” buyurdu. Tartışanlardan bir kısmı: “Rasülüllah (s.a.v,) rahatsızlığı nedeniyle ken­dinden geçmiş sayıklıyor olabilir” demişlerdi. O da: “Beni kendi ha­lime bırakın. Benim içinde olduğum hal, sizin benden istediği­nizden daha iyidir.”buyurdu ve vefatı sırasında üç şey vasiyet etti: “Müşrikleri Arap Yanmadası’ndan çıkarınız, elçilere benim hediye verdi­ğim gibi hediyelerini veriniz” Üçüncüsünü ise unuttum.” demiştir. [1136]

1106-) İbni Abbas (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasülüliah (s.a.v.)’e ölüm hali geldiğinde içlerinde Ömer b. Hattab’ın da olduğu bir takım kimse­mde evde bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Gelin, size bir şeyler yazayım da benden sonra yoldan çıkmayasınız” buyurdu. Ömer:Rasûlüllah (s.a.v.)’in rahatsızlığı artmıştır, yanımızda Kur’ân var o bize dedi. Evde bulunanlar anlaşmazlığa düştü ve tartıştılar. Kimisi: Rasûlüüah (s.a.v.) size, kendisinden sonra asla yoldan çıkmayacağınızbir şeyler yazsın” diyordu. Kimisi de, Ömer’in dediğini diyordu. Neticede Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanında gürültü ve anlaşmazlığı artırdı klan nda Rasûlüllah (s.a.v.) ontara: “Yanımdan buyurdu”[1137]

26-) Adak Adama Bölümü

(Kitâbu’n-Nüzür)

1107-) Sa’d b. Ubâde (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den, adağını yerine getiremeden vefat eden annesinin adağı hakkında soru sormuş, o da annesinin adına adağı onun yerine getirmesine hüküm vermiştir. [1138]

1108-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Adak, ne bir şeyi öne alır ne de geriye. Ancak bununla cimrinin elinden bazı şey­ler çıkar” buyurmuştur.

Diğer bir rivayet ise “Adak, bir şeyi geri çevirmez. Ancak bununla cimriden bazı şeyler çıkarır” şeklindedir.

Yine bir diğer bir rivayet ise “Adak, bir hayır getirmez. Anacak, bununla cimriden bazı şeyler çıkarır” şeklindedir. [1139]

1109-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle bu­yurmuştur: “Âdemoğlu için adak, kendisine takdir edilmeyen bir şeyi getirmez. Ama adak onu kendisi için takdir edilen ka­dere sürükier böylece Aliah, bununla cimrinin elinden (man) çı­karır, daha önce kendisine getirmediği şeyi getirir.”

(Adak yapılırken bir şeyin olmasının şart koşulup koşulamayacağı tartışılmıştır. İslâm âlimleri bir şeyi elde etmek için, söz gelimi okulumu bitirirsem bir koyun kese­yim, şeklinde adakta bulunmanın doğru olup olmayacağını tartışmışlardır. Gene! ola­rak adakların herhangi bir şarta bağlı olmaksızın sadece Allah rızası için yapılması önerilir. Bu hadiste de bir şarta bağlı olarak yapılan adağın neticeyi değiştirmeyeceği bildirilmiştir. Aslında adak toplumumuzda yanlış algılanan bir husustur. Genelde a-dak dendiğinde, bir isteğe ulaşmak için yapılacak ibadet vaatleri anlaşılmaktadır. Halbuki İslâm’ın önerdiği adak ise hiçbir şeyi şart koşmaksızın sadece Allah rızası i-çin, nafile bir ibadet yapmaya söz vermektir.) [1140]

1110-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) iki oğlu arasına girmiş dayanarak yürüyen yaşlı bir kimseyi gördü: “Bu kimsenin hali nedir?” buyurdu, onlar da: “Yürüyerek Kabe’ye gitmeye adak adadı” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): “Bu kimsenin nefsine işkence çektirmesine Al­lah’ın ihtiyacı yoktur.”buyurdu ve bineğe binmesini emretti. [1141]

1111-) Ukbe b. Âmir (r.a.): “Kız kardeşim Beytullah’a yürüyerek gitmeye adakta bulunmuştu, (zayıf olduğu için) Hz. Peygamber (s.a.v,)’den bunun durumunu soruvermesini bana emretti. Ben de durumunu sor­dum, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yürüsün (yorulduğunda da) bineğe bin­sin, “buyurdu” demiştir. [1142]

27-) Yeminler Bölümü

(Kitâbu’l-Eymân)

1112-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim yemin edecekse Allah ‘m adıyla yemin etsin ya da sükût etsin.”buyurmuştur. [1143]

1113-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim ye­min ederse sadece Allah ‘a yemin etsin.” buyurmuştur. Kureyşliler ise babaları adıyla yemin ederlerdi, bu nedenle: “Babalarınızla yemin etmeyiniz.” buyurmuştur, [1144]

1114-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.): “Kim yemin eder de yemininde: “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki” derse (bunun keffareti olarak) hemen: “Lâ ilahe illallah”desin. Kim de arkadaşına: “Gel seninle kumar oynayalım ” derse, hemen biraz sadaka da-ğıtsın. “buyurdu” demiştir. [1145]

1115-) Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’dan: “Arkadaşlarım beni, yük develeri istemem için Rasûlüllah (s.a.v.)’e gönderdi. Bu sırada arkadaşlarım Tebûk Gazvesi’ne çıkarc zorluk ordusu içerisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber idiler: “Ey Allah’ın Peygamberi, arkadaşlarım kendilerine yük devesi vermen için beni gönderdi.” dedim. O da: “Vallahisize yük devesi ve­remem” buyurdu. Kendisini anlayamadığım bir sebepten dolayı öfkeli buldum, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in beni reddetmesinden dolayı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in içinde bana karşı bir duygu olması endişesiyle üzgün bir şekilde yanından ayrıldım ve arkadaşlarıma vardım, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söylediğini kendilerine bildirdim. Kısa bir süre geçti ki Bilal’in: “Ey Abdullah b. Kays” diye seslendiğini duydum, hemen geldim: “Rasûlüllah (s.a.v.) seni çağırıyor, haydi git” dedi. Kendisine geldiğimde Sa’d b, Ubâde’den satın aldığı altı deveyi göstererek: “Şu iki çifti, şu iki çifti al ve arkadaşlarına götür. Onlara: “Allah veya Rasülüllah (dedi. Burada dedi veya Rasülüllah mı dedi, ravi tam hatıriayamamıştır.) Sİze bu develeri veri-

yor, onlara binin ” diye söyle” buyurdu. Ben de onları alıp arkadaşla­rıma götürdüm ve: “Hz. Peygamber (s.a.v,) sizi şu develere bindiriyor. An­cak Rasülüllah (s.a.v.)’in söylemediği bir şeyi ‘size anlattığımı zannetmeye-siniz diye Rasülüllah (s.a.v.)’in sözünü duyan kimselere bir kısmınızı gö­türmeden vallahi sizi bırakmam” dedim. Onlar: “Vallahi sen bizim nazarı­mızda doğru bir kimsesin ama senin istediğini yapalım” dediler. Ebû Mûsâ onlardan birisiyle beraber giderek Rasülüllah (s.a.v.)’in önce vermeyip reddettiği sözü ile sonradan verdiğini belirten sözünü duyanlara vardılar. Onlar da Ebû Musa’nın kendilerine anlattığı şeyin aynısını anlattılar.” [1146]

1116-) Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.): “Eş’arîlerden birtakım kimseler ola­rak bizler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldik, kendisinden bize yük devesi vermesini istedik, bize deve vermeyi kabul etmedi. Tekrar bize yük devesi vermesini istedik bu sefer bize deve vermeyeceğine yemin etti. Kısa bir sü­re sonra ganimet develeri geldi bunun üzerine bize beş deve sürüsü veril­mesini emretti. Develeri teslim aldığımızda: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ye­minini unutturduk artık bundan sonra iflah olamayız” dedik. Kendisine gel­dim ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, sen bize deve vermeyeceğine yemin etmiştin ama şimdi bize deve verdin?” dedim. O da: “Evet verdim ama ben bir yemin yaparım bu arada yemin ettiğim şeyin dışındakinin bundan daha hayırlı olduğu görüşüne vanrım ve hayırlı olanı yapa-m keffaret vererek yeminden çıkanm”buyurdu” demiştir. [1147]

1117-) Abdurrahman b. Semura (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) bana: “Ey Abdurrahman b. Semura, idareciliği isteme. Şunu bil İd bunu istemen neticesinde sana verilirse bununla baş başa bırakılırsın. Eğer istemeden sana verilirse bu konuda yardım görürsün. Bir konuda yemin edip sonra da bunun dışındakinin daha hayırlı olduğu görüşüne varırsan, yeminden dolayı keffaret vererek hayırlı olanı yap. “buyurdu” demiştir. [1148]

1118-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Süleyman Pey-gamber’in atmış hanımı vardı: “Vallahi, bu gece hepsini dolaşacağım ve her biri hamile kalacak ve yine her biri, Allah yolunda savaşan süvari olacak çocuk doğuracaklar” dedi. Ancak biri dışında hiç biri hamile kalmadı, o da yarım bir insan doğurdu. Rasüiüllah (s.a.v.) de: “Eğer, yemininde “inşallah-Allah dilerse” deseydi her bir hanımı, Al­lah yolunda savaşan süvariler olan çocuk doğururdu”buyurdu”[1149]

1119-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Davud Peygam-ber’in oğlu Süleyman (a.s.): “Vallahi, bu gece yüz hanımı dolaşacağım, her biri Allah yolunda savaşan çocuk doğuracaklar” dedi. Melek: “İnşal­lah, de” dedi. O da unuttu ve demedi, her birini dolaştı, ama biri dışın­da hiç biri doğurmadı o da yarım insan doğurdu. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Eğer, inşallah deseydi yeminini yerine getirmiş olur, hacetine de kovuşması daha çok umulurdu “buyurdu”

(İncelemesini yaptığımız hadiste verilen ve Hz. Süieyman (a.s.)’ın özelliğine yönelik bilgiler pratikte bize bîr yaptırım getirmemekte sadece tarihî bir bilgi olmak­tan öteye gitmemektedir. Yalnız bir işe başlamadan önce inşallah, denilmesinin Ö-nemi dışında. Ba bilgiyi/rivayet, kabul edene yapması gereken bir emir ifade etme­diği gibi kabul etmeyen de rivayet nedeniyle yapması gereken bir dîni bir vecibeden sıynlmış olmamaktadır. Ancak bu rivayeti kabul etmeyen -eğer rivayet sahih ise-sahih bir rivayeti ret etmiş sayılacaktır.

Rivayet iiminin kurallarına göre sahih yollardan gelmiş olan bu hadisin içeriği 3k’a yatmadığından dolayı çok şeyler söylenmiş, akla uygun olmadığından dolayı nadPsin uydurma olduğunu söyleyenler olmuştur. Ancak akla uymuyor diye her hadisi uydurma sayıvermek hem kolaya kaçma hem de akla uymuyor iddiasıyla işi İleride dinin diğer hükümlerini bir kenara atmaya vardıracak bir merhaleye getirebilir. Ka­naatimce, -böyle akla uymayan konularda- hakem kabul ettiğimiz aklı da, -acaba a-kıl ne derece doğruyu bulabilmekte, diye sorgulamak yerinde olacaktır.

Yukarıdaki hadisi eleştirenlerin belki de en ılımlısı ve doğruyu bulma çabası içerisinde olanı kanaatimizce Mevdûdî olmuştur. Onun ifadelerinden anladığımıza göre, hadisin sıhhatinde problem yok, ancak hadisi duyanların yanlış aktarmalarında problem vardır. Kendisi şöyle demektedir: “Çok kuvvetli bir ihtimale göre Hz. Peygamber bu olayı Yahudilere istinaden ve başka birine misal olarak anlatmıştır. Dinleyenler de yanlış anlamışlar ve Hz. Peygamber’den bu olayı gerçek bir hadiseymiş gibi rivayet etmişlerdir… Herkes bizzat kış mevsiminde geceleri 10-11 saatten fazla olmayacağını hesaplayabilir. Hz. Süleyman’ın en az 60 hanımının olduğunu kabul eder, bir saatte de hiç nefes almadan 6 hanımına uğradığını ve 10-11 saat sürekli onlarla birlikte olduğunu düşünecek olursak bunun fiilen mümkün olmadığı sonucuna varırız. Sanıyorum Hz. Peygamber bu kadar mantıksız bir hikayeyi gerçek bir olay olarak anlatmamıştı’.” (Tefhîmü’i-Kur’ân, v. 38 sâd: 35. âyetin tefsirin&gr’ân-ı Kerim’de Sâd suresi 34. âyet Hz. Süleyman (a.s.)’ın imtihan edildiği anlatılır. 35. âyette ise kendisinin: “Rabb’im, beni bağışla” dediği anlatılır. Hz. Sü­leyman (a.s.)’ın, bu duayı imtihanından sonra yaptığını kabul edersek, kendisinin im­tihanda bir hataya/zelleye düştüğünü söylemek mümkün gözükmektedir.

Diğer taraftan konuya MevdûdPnin yaklaştığı gibi yaklaşarak olayı kendimize göre değerlendirmek, İşe baştan yanlış başlamayı götürebilir. Çünkü kendimize göre hesaplar yaparak sonuca varmaya çalıştığımız kişi bir Peygamberdir. Peygamberlerin iki yönünün olduğu akıldan gkanlmamalıdır. O yüce şahsiyetler bizler gibi bir İnsan olmakla birlikte bizden ayn diğer bir yönleri de vardır. Bu İse bizim ulaşamayacağımız mucizeler ve Pey­gamberlere mahsus Özel durumlardır. Peygamberlere mahsus özel durumların diğer bir ifadesi ‘Hasâİsü’n-NebTdir. Eğer bir Peygamberin mucize yönü yahut ona mahsus bir hu­sus anlatılıyorsa bu durumda olaya kendimize göre bakmamız mümkün olamaz. Değilse kilometrelerce uzaktaki bir tahtın göz agp kapamadan önce nakledilmesi (Nemi: 40) bizim şarrJanmıza göre mümkün olamaz. Değneğin taşa vurulmasıyla su fışkırması (Bakara: 60) yılan olup bazı şeyleri yutuvermesi (Şuarâ: 45; A’râf: ııs) ateşin bir insana serin olması (Enbi­yâ: 69) denizin ortasından yol çıkıp bir kısım kimselerin bu yoldan geçmesi arkasından ge­lenlerin geçemeyip denizde boğulmalan (Tâ Hâ: 77-78; Şuarâ: 63-64) babası olmadan bir in­sanın dünyaya gelmesi (ah imrân; 47; Meıyem: 19-20) ne annesi ne de bfiöasî olmadan bir insanın meydana gelmesi (ah imrân: 59, h«t. 28 vd.) bizim şartlarımıza göre mümkün değil­dir. Ancak, bunlan anlamak için mucize ve olağan üstü hadiseyi, fiziki aşıp fizik ötesini he­saba katmak gerekir. Bizim şartJanmıza göre akıl dışı sayabileceğimiz bu örnekleri, hiçbir Müslümanın geri çeviremeyeceği kaynaktan getirdik. Eğer hadislere de bakacak olursak bizim şarüanmıza göre imkansız olan nice mucizelerin anlatıldığı bilgileri görmek müm­kündür. Bunlardan birisi de Dâvûd (a.s.)’a okuduğu kıraati, (Zebur,} atının hazırlanması ile eyerlenmesi arasındaki süreden de önce gerçekleştirmesinin kolay kılındığı bildirilmiştir.

(Buharı, Ehâdîsiil-Enbiyâ: 37, Ahmed b. Hanbel, Müsned, II. 314)

Bu agklamalanmızla bir kısım uçuk şeyleri savunma gibi bir niyetimiz yoktur. Ancak, meseleye geçmiş âlimlerin yaklaşımıyla, mucize olması yönüyle de bakılmasının ihtimal dışı bırakılmamasina işaret etmek istiyoruz. Nitekim, hakkında bilgi verilen Hz. Süleyman (as.), apagk üstünlük olarak (Nemi: 16) kendisine, kuşların dili öğretilen ve daha her şeyden bolcanasip verilen (Nemi: 16) kuşlan tefüş eden (Nemi: 20) cinlerden, insanlardan ve kuşlardan mü­teşekkil ordulan olan (Nemi: 17) sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgâr emrine verilen (Sebe: 12) buyruğuna şiddetli esen rüzgarlar olan (Enbryâ: ai) emriyie istediği yere rahatlıkla rüzgârın estiği (Sâd: 36) bir kimsedir. Şimdi âyetlerde anlatı­lan Özellikler de normal bir insanın yapamayacağı şeylerdir. Böyle insan üstü hususlar âyet­lerde geçerken tasdik edip hadislerde geçtiğinde hemen hadisi bir kenara abvermek de sa­nırım ilmi bir davranış olmasa gerek. Böyle akla yatmayan hususlarda eğer rivayet sağlam yollardan gelmiş ise sükût etmek sanınm en ihtiyatlı yoldur.) [1150]

1120-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bizson­da gelenler, kıyamet günü ilk başta olanlarız.” buyurmuştur. Yi­ne Rasûlüilah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun ki, sizden birinizin ailesi konusunda yemin edip de yeminine bağlı kalması, Allah katında, Allah’ın kendisine farz kıldığı yemin keffaretini vermesinden daha çok günahtır,”

(Hadiste belirtilmek istenilen: Ailesi konusunda yemin eden bir kimsenin ailesi­nin, bu yeminden dolayı birtakım şeylerden mahrum kalması nedeniyle yemin eden kimseye getirdiği sorumluluk ve günahın, yemini bozup keffaretini dağıtma sonucu meydana gelen sorumluluktan daha büyük olduğudur. Çünkü yemin eden, yemin­den döndüğünde bu durum Allah ile kendisi arasında olan bir konudur, bu kimsenin yemini ise kendisi dışındaki birtakım kimselere zarar ve mahrumiyet vermektedir. Bu da kul hakkına girer, Allah kendisine yönelik bir kısım günahları bağışlayabilir ancak kul hakkı ise helâlleşme ile giderilir.) [1151]

1121-) İbni Ömer (r.a.)’dan: “Ömer b. Hattab (r,a.) Hz. Peygamber (s,a.v.)”e: “Cahiliye döneminde Mescidi Haram’da bir gece itikatta bulun­mayı adamıştım…?” diye sordu. O da: “Adağını yerine getir”buyurdu.

(Bu konuşma Huneyn seferinden Mekke’ye döndüklerinde geçmiştir. (Buhân, Meğâzî: 54) [1152]

1122-) Abdullah b. Ömer anlatır: “Ömer (r.a.), Huneyn esirlerin­den iki cariye elde etmişti, bunları Mekke evlerinden birisine koydu. Bu arada Rasûlüilah (s.a.v.) Huneyn esirlerini azat etti, bunlar da so­kaklarda koşuşmaya başladılar, bunun üzerine Ömer: “Ey Abdullah ne­dir bu, bir bak?” dedi. Abdullah da: “Rasûlüliah (s.a.v.) esirleri azat et­ti” dedi, o da: “Git, sen de o iki cariyeyi salıver” dedi.

(Bu hadise Huneyn seferinden Mekke’ye döndüklerinde olmuştu. Hz. Ömer (r.a.) bu sırada bir önceki hadiste belirtilen itikaf adağını yerine getirmek için Mescidi Haram’da itikafta bulunuyordu.) [1153]

1123-) Ebû Hureyre (r.a.): “Ebû Kasım (s.a.v.)’i: “Kim, söylediklerinden uzak olduğu halde kölesine zina ithamında bulunursa kıyamet günü değnek cezasına çarptırılır, ancak sözü doğru ise değneklenmez.”diye buyururken işittim,” demiştir. [1154]

1124-) Ebû Zer (r.a.): “Birisi ile birbirimize uygun olmayan sözler söy­ledik, ben de onu annesinden dolayı kınamıştım,, bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey Ebû Zer, o kimseyi annesinden ötürü kınadın mı? O halde sen hâlâ içerisinde cahiliyye bulunan bir kimsesin. O kar­deşleriniz, Allah’ın sizin gözetiminize verdiği hizmetinizi gören kimselerdir. Kimin gözetiminde bir kardeşi olursa yediğinden ye-dirsin, giydiğinden giydirsin, yapamayacakları şeylerden onian sorumlu tutmayınız, eğer böyle sorumlu tutmuş iseniz o halde kendilerine yardım edin. “buyurdu.” demiştir. [1155]

1125-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizden biri­nize hizmetçisi yemeğini hazırlayıp sıcaklığını ve buharını al­mış haldeyken size getirdiğinde, hizmetçiyi de yanına oturtup ( yemeğini yesin. Eğer yemek az ise bir iki lokma hizmetçinin e-line koysun, “buyurmuştur. [1156]

1126-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüliah (s.a.v.): “Bir köle, efendi-sine kaşı dürüst hareket eder, Allah ‘a karşı ibadetini güzel bir şe- :; kilde yerine getirirse bu kölenin ikikat sevabı olur”buyurmuştur. [1157]

1127-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûlüüah (s.a.v.): “Doğru dürüst (muslih) bir köleye iki kat sevap nanftr. “buyurmuştur. Ebû Hureyre’nin canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer; Allah yolunda cihad, hacc ve anneme iyilik olmasaydı köle olmayı arzu edendim” demiştir. [1158]

1128-) Hemmâm b. Münebbih, şöyle demiştir: “Bunlar, Ebû Hureyre (r.a.)’in, Allah’ın Rasûlü Muhammed’den bize anlattığı bilgilerdir hadis­lerdir. Kendisi bize bir kısım bilgiler hadisler zikretmiştir. Bu bilgilerdehadislerde Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hem Allah’a kulluğunu hem de efendisinin yanındaki beraberliğini güzel bir şekilde yerine getirirken vefat eden köle ne iyidir”[1159]

28-) Kasa m e Bölümü

(Kitâbu’l-Kasâme)

(İslâm, suç işlemeleri önlemek için kollektif sorumluluk esasını getirmiştir. Kasâme, faili meçhul cinayetlerde maktulün bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin Allah’a yemin ederek “Öldürmedik ve öldüreni de görmedik” diye yemin etmeleri anlamında bir İslam ceza hukuku terimidir. Bunu talep etmek ve yemin e-decek elli erkeği seçmek maktulün yakınının hakkıdır.Kasâmenin amacı, Müslümamn canını korumak, kanın yere dökülmesini önle­mek ve suçlunun cezasız kalmasını engellemektir.Yemin sırasında cinayeti üstlenen çıkmazsa, o mahalle veya köy halkının mükellef erkeklerine diyetle hükmoîunur. İnsanların oturduğu yerden, ses işitilmeyecek kadar u-zakta, kırlarda bulunan ölünün, cinayet sonucu Öldürüldüğü belli ise, diyeti devlete aittir.

Tasarrufu bir kimseye veya cemaate değil de, Müslüman toplumuna ait cfan her yerde kasâme ve diyet fertlere gerekmez. Diyeti Devlet öder.) [1160]

1129-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan Rasûlüllah (s.a.v.)’ln: “Her kim kölesi üzerindeki hissesini azat eder de kölenin değerini karşılayacak malı olursa kölenin değeri adil bir şekilde biçilip diğer ortakların hissesini ödeyerek köleyi (tamamen) azat eder. Eğer yeterli parası yoksa azat ettiği hissesince köle azat edil­miş olur.*’diye buyurduğu rivayet edilmiştir. [1161]

1130-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.); “Kim kölesi üzerindeki hissesini azat ederse (geri kalan hisseyi de) malından ödeyip tamamen hürriyete kavuşturması gerekir. Ancak kendisinin malı yoksa kölenin değeri adil bir şekilde biçilip (gen kalan parayı ödemek için) zahmet vermeden çalıştırılır, “buyurmuştur. [1162]

1131-) Câbir b. Abdullah (r.a.) anlatır: “Bir kimse, kölesini ben öl­dükten sonra hürsün diye azat etti. Sonra da paraya ihtiyacı oldu. Bu­nun üzerine, köleyi Hz. Peygamber (s.a.v.) eline aldı ve: “Bunu benden kim satın alır. “buyurdu, Nuaym b. Abdullah da şu kadar bir paraya bu köleyi satın aldı. Rasûlüllah (s.’a.v.) de kölenin parasını ihtiyaç sahibi oian efendisine ödedi. [1163]

1132-) Sehl b. Ebî Hasme (r,a.) anlatır: “Abdullah b. Sehl ile Muhayyisa kendilerine ulaşan geçim sıkıntısı yüzünden (hurma toplamak için) Hayber’e çıkmışlardı. Neticede Muhayyısa’ya Abdullah’ın öldürülüp bir ka­nala veya bir pınara atıldığı bildirildi. O da Yahudilere gelerek: “Allah’a ye­min olsun ki, onu siz öldürdünüz” dedi. Onlar: “Allah’a yemin olsun ki, onu biz öldürmedik” dediler. Bunun arkasından Muhayyısa dönüp (Medineye kavmine geldi ve kendilerine durumu anlattı. Arkasından kendisi ve ağa­beyi Huveyyisa ve Abdurrahman b, Sehl (Hz. peygambere) geldiler. Hayber’de bulunmuş olan Muhayyısa konuşmaya davrandı. Hz. Peygamber (s.a.v.) yaşını kasdederek- Muhayyısa’ya: “Büyük/ere sıra ver, büyük/ere sıra ver” buyurdu. Bunun üzerine Huveyyisa konuştu, sonra Muhayyısa ko­nuştu, sonunda Rasûlüllah (s.a.v.) Muhayyısa, Huveyyisa ve Abdurrahman’a: “Ya, arkadaşınızın diyetini öderler, ya harp Han etmiş olurlar.” buyurdu. Bunu Yahudilere yazıp gönderdi. (Yahudilerden) onu biz öldürmedik diye mektup yazıldı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v,): “Cinayeti onların işlediğine yemin eder misiniz? Böylece arkada­şınızın diyetine hak kazanırsınız.” buyurdu, onlar: “Hayır. {Yanında bu­lunmadığımız ve görmediğimiz bir şey için nasI yemin edebiliriz ki?)” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “O halde Yahudiler size yemin etsinler mi?” buyurdu: “On­lar Müslüman değiller ki?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) kendi yanından yüz deve diyet ödedi.” [1164]

1133-) Enes (r.a.): “Ukl veya Urayne kabilesinden birtakım kimse­ler gelmişti, şehrin havası iyi gelmedi, karın hastalığına tutuldular. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) kendilerine sağmal develerin bu­lunduğu yere gidip süt ve idrarlarından içmelerini emretti, onlar bu ye­re gittiler. İyi olduklarında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çobanını öldürüp hayvanları sürüp götürdüler. Gündüzün başında haber Medineye geldi, Rasûlüllah (s.a.v.) hemen peşlerine asker saldı. Gün yükseldiğinde yakalanıp getirildiler. Rasûlüllah (s.a.v.) el ve ayaklarının kesilmesini em-1 retti Gözleri oyulup (Medinenin dandiki taşlık arazi olan) el-Harre’ye atıldılar. Su istediler, su verilmedi” demiştir.

(Bu hadiste göze çarpan iki husus vardır: Deve idranntn içilmesi ile suçluların , cezalandırılma şeklidir.

Müslümanlar idrardan sakınmakla emrolunmuşlardır. 173, hadiste belirtildiği gibi idrar kabir azabına neden olmaktadır. Durum böyle iken cahiliye döneminde, ister doğ­ru ister yanlış olsun deve idranyta tedavi edilegelrniştir. İslâm geldiğinde ruhuna ters düşen uygulamaian kaldırmıştır. Rasûlüllah (s.a.v.): “Şüphesiz Allah, size haram kıldığı şeylerde şifanızı vermemiştir, “buyurmuştur. (Buhâri, Eşnbe: ıs) Her ne kadar bazı âlimler agkladığımız bu hadise dayanarak eti yenen hayvaniann idrarının pis ol­madığını ileri sürmüşlere de pek çok âlim her türlü idrann pis olduğunu söylemiştir. Belki idrarla tedavi mi olur, bu iğrenç bir şeydir, şeklinde akla bir soru gelebilir. Şu bi­linmelidir ki, İslâm’dan önce deve İdranyla tedavi Arap Tedavi geleneği idi. Deve id-rannın kimyasal içeriği ve etkisi araştınlmadan bir şey söylemek zordur.

Suçluiann cezalandınlma şekline gelince, Allah şöyle buyurur: «Size kim sal­dırırsa, siz de ona sîze saldırdığı gibi saldırınız…» {Bakara; 194), «Eğer ceza verecekseniz, size yapılan cezanın aynısıyfa cezalandırınız…» (Nahi: 126), «Kötülüğün cezası onun aymsıyladır.» (şûra: 40) Bu ayetlerin gereğince söz ko­nusu eşkıya bu cezaya çarptırılmıştır. İncelediğimiz hadisi rivayet eden Enes (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) bu kimselerin gözlerini, çobanların gözlerini oyduklanndan dolayı oydurmuştu.” demiştir. rrirmizi, Taharet: 55)) [1165]

1134-) Enes (r.a.) anlatır: “Yahudi birisi, üzerideki gümüşler için (Ensardan) bir kız çocuğunu öldürmüştü, Onu taşla öldürmüş. Kız çocuğu ölmek üzereyken Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirildi. O da: “Seni falan mı öldürdü?”buyurdu. Kız, başıyla hayır işareti verdi. Sonra ikinciyi söyledi, yine başıyla hayır işareti verdi. Sonra üçüncüyü sordu, kız ba-Şiyla işaret ederek evet, dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.), o yahudiyi kısasla iki taş arasında öldürttü.” [1166]

1135-) İmren b. Husayn (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ya’lâ b. Münye veya b. Ümeyye- bir kimse ile kavga etti. Biri diğerini ısırdı, o da elini ısıra ağzından çekip asıldı. Bunun üzerine ısıranın ön dişi çıktı. Hz. Peygam-

Ms.a.v.ye durumu dava ettiler. O da: “Biriniz devenin ısırıp kopar gibi hiç ısırır mı? Bu düşen dişinin diyeti verilmez “buyurdu”[1167]

1163-)Ya’lâ b- Ümeyye (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte Tebukutanıştım, genç bir deveye yükümü yükledim bence amellerimin en güvendiğim olanı da budur- bir de hizmetçi tuttum. Bu sırada hizmetçi, bir kimse ile kavga etti, biri diğerini ısırdı, ışınlan elini ısıranın ağzından çekti ve böylece ısıranın ön dişini söktü, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a,v.)’e gelip şikayet etti ise de Hz. Peygamber kısas yap­tırmadı ve: “yani sana elini bıraksaydı da erkek devenin ısırıp kopardığı gibi elini mi ısırıp koparsaydın. “buyurdu.” demiştir. [1168]

1137-) Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle demiştir: “Enes b. Nadr ın kızkardeşi Rübeyyi’ bir kadının ön dişini kırmıştı, bu yüzden Rasûlüllah (s.a.v.) kısas ya­pılmasını emir buyurdu. Enes b. Nadr da: “Ey Allah’ın Rasülü, seni hakikatle gönderen Allah’a yemin olsun ki onun ön dişi kınlamaz.” demişti. Arkasından davacılar kısası bırakıp diyet ödemesini kabul ettiler. Bunun üzerine Rasûlüiîah (s.a.v.): “Allah’ın kullarından öyleleri vardır ki, eğer Allah­’a yemin etseler Allah onların yeminlerini doğru çıkanı: “buyurdu. [1169]

1138-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz, Peygamber (s.a.v.): “Allah’­tan başka ilâh olmadığına benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şahitlik eden Müslüman bir kimsenin kanı şu üç şeyin biri dışında helâl olmaz: Cana karşı can (kısas,) evli bir kimsenin zina etmesi, dininden ayrılan (islâm) cemaatini terk eden. “buyurdu.” demiştir.

(Evli bir kimseden kasıt, evlilik ilişkisi görmüş kimsedir. Bu kimse halen nikahlı da olabiür boşanmış veya dul kalmış da olabilir.) [1170]

1139-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Rasülüllah (s.a.v.): “Haksız yere öldürülen her kimsenin kanından Âdem’in ilk oğlunun üzerine mutlaka günahtan bir hisse düşer. Çünkü o öldürme işini ilk olarak ortaya koyandır.” buyurdu.” demiştir. [1171]

1140-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kı­yamet günü, insanlar arasında ilk görülecek dava kan dökme davasıdır, “buyurmuştur. [1172]

1141-) Ebû Bekre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v,): “Zaman, artık Allah ‘in yer ve gökleri yarattığı günki gibi eski haline dönmüştür,iki aydır. On iki aydan dördü haram aylardır, üç tanesi peşaelir: Zü’l-Ka’de, Zü’l-Hîcce ve Muharrem. Cumâdî’l-Âhir ileçaban ayı arasındaki Mudar kabilesinin (saygın kabui etüği) Receb ayı

(dördüncüsüdür) bu ay hangiaydır?”buyurdu : “Aliah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik, kendisi sustu neticede bu aya başka bir isim vereceğini zan­nettik1 “Zü’l-Hicce değil mi?” buyurdu: “Evet öyledir” dedik: “Burası hangişehirdir?”‘buyurdu: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik, kendisi sustu neticede bu şehre başka bir isim vereceğini zannettik: “Mekke şehri değil mi?”buyurdu: “Evet Öyledir” dedik: “Bugün, hangi gün­dür?”buyurdu: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik, kendisi sustu neti­cede bu güne başka bir isim vereceğini zannettik: “Kurban bayramı günü (Zü’i-Hiccenin onuncu günü) değil mi?” buyurdu: “Evet öyledir” dedik: “Muhakkak ki sizin kanlarınız, ve mallarmız şu memleketinizdegibi haramdır. -Hadisi rivayet eden ravi herhalde na-

musiannc da haramdır dedi- İlenle Rabb’inize kavuşacaksınız ve yaptıkla sizi sorguya çekecektir. Bakın! Benden sonra birbirleri­nin boynunu vuran sapıklar haline dönmeyiniz! Bakın! Burada bulunan, bulunmayana bunu iletsin. Belki kendisine tebliğ ettiği kimse bu konuşmayı dinleyenden daha iyi kavrayan olabilir.” bu­yurdu arkasından da iki defa: “Bakın! Dini tebliğ ettim mi?”buyurdu. [1173]

1142-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Huzeyl kabi­lesinden kavga eden iki kadın hakkında karar vermişti. Birisi diğerine tes attı, o da karnına değdi. Kadın hamile idi, karnındaki çocuğu öl­dürdü, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e dava ettiler. O da “Köle erkek veya kadının fiyatının yirmide biri diyet.” kararını verdi. Cezaya Çarptırılan kadının velisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, yemeyen, içmeyen, ko­nuşmayan, ne de doğarken bir çığlık bile atmayan bir şeyden dolayı nasıi olur da ceza ödemeye mahkum olurum? Dolayısıyla böyle şeyler 9eçersizdir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu adam a”cakkahinlerin kardeşlerinden birisidir, “buyurdu.

(Kahinlerin kardeşlerinden birisinden murat, yaldızlı sözlerle muhatabı etkileyip ouyuleyen kahinlere benzemesidir.) [1174]

1143-) Misver b. Mahreme (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Ömer b Hattab, hamile bir kadının henüz doğmamış çocuğunun öldürülmesi ko­nusunda halkın görüşünü aldı. Muğîra b. Şu’be: “Hz, Peygamber (s.a.v.) bu konuda erkek veya kadın kölenin fiyatının yirmide biri olarak diyet hükümü verdi” dedi. Ömer de: “Seninle birlikte buna şahitlik eden birini getir” dedi. Kendisine Muhammed b. Mesleme şahitlik yaptı.” [1175]

29-) Sınırları Çizilmiş Cezalar (Hadler) Bölümü

(Kitâbu’l-Hudûd)

1144-) Hz, Aişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Çeyrek di­nar ve daha yukansındaki değer için el kesilir” buyurmuştur.

(Altın paraya dinar denildiği gibi, yaklaşık 4,5 gr, altın birimine de dinar denilmiş­tir Muhafaza altındaki başkasına ait bir malı sahibinden izinsiz bir şekilde alıp çalma I-sine hırsızlık denilir. Hırsızlık için yüce Rabb’imiz: «Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklanna karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesiniz.» buyurmuştur. (Hâide: 38} Hırsızlık suçunun tam oluşması için açlık, zorunluluk, zorlama, çalınan malın miktarı, muhafaza altında olup olmaması gibi bir kısım şartlan vardır, İslâm Hukukunda bu konular geniş olarak ele alınmıştır, ilgili kitaplara bakılabilir.) [1176]

1145-) Hz. Aişe (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde hır­sızın eli, ancak hacfe veya türs kalkanı değerinde olursa kesildiği riva­yet edilmiştir.

(Hacfe veya türs kalkanı, diye çeviri yaptığımız şeyler kalkan çeşitleridir. Ge­nelde kemik veya tahta üzerine deri kaplanmış kalkanlara, hacfe denilmiştir. Türs ise iki deri içerisine kaplanmış kalkandır.) [1177]

1146-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’in, değeri üçdirhem olan bir kalkan için el kesme cezası uyguladığı rivayet edilmiştir.

(Gümüş paraya dirhem denildiği gibi, 2.8 gr. veya 3.2 gr gümüş birimine de dirhem denilmiştir. 736. hadiste o dönem iki koyunun yirmi dinar ile eşitlendiğini görmekteyiz. 1133. hadiste ise on koyunun bir deveye eşitlendiğini görüyoruz. Buna göre bir dirhem bir koyunun fiatının onda biri, bir deve fiabnın yüzde biridir.) [1178]

1147-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Al/ah şu hırsıza lanet etsin, bu adam yumurta çalar (bu da hırsızlığının başlangıcıolur) sonunda eli kesilir. İp çalara da hırsızlığının başlarca olur) sonundadi kesilir, “buyurmuştur.

(Hadislerde de görüleceği gibi hırsızlıkta el kesmeyi gerektirecek çalmanın birlrn’ti vardır. Bir tek ip veya yumurta bu limitin altındadır. Buna göre yukarıdaki hadisye aniaşıimiştır:Çalınan ip veya yumurtanın sayısı limiti aşacak miktarda olduğu göre bu hadis söylenmiştir. Yahut bir tek ip veya yumurta, hırsızlık işine başla-

aajr, bunun arkasından hırsız limite ulaşacak bir şey çalar ve eli kesiiir. Ancak başlama bir ip veya yumurta çalma ile olmuştur.) [1179]

1148-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Âişe (r.a.)’dan, Hz. Pey­gamber (s.a.v.) döneminde, Mekke Fethi sıralarında, hırsızlık yapmış olan bir kadının durumu Kureyş’i düşündürmekte idi. “Kendisinin sevgili dostu Üsâme b. Zeyd’den başka kim (verilecek cezanın hafifletilmesi) Hz. Pey­gamber (s.a.v.) ile konuşmaya cesaret edebilir?” dediler. Kadını Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdiler, Üsâme b. Zeyd de bukonuyu Rasûlüllah (s.a.v.) ile konuştu. Hemen, Rasûlüllah (s.a.v.)’in yüzünün rengi değişti ve: “Allah’ın sınırlarını çizdiği bir ceza hususunda aracılık mı yapıyorsun!” buyurdu. Üsâme: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim için Al­lah’tan bağışlanma dile” dedi. Öğleden sonra Rasûlüllah (s.a.v.) ayağa kalkarak bir hutbe verdi, gereği gibi Allah’ı övdü sonra şöyle devam et­ti: “Bundan sonra şu hususu belirtmek istiyorum. Sizden ön­cekileri helak olmalarının nedeni, değerli bir kimse hırsızlık yaptığında gereken cezayı ona uygulamamaları, zayıf bir kim­se hırsızlık ona yaptığında uygulamalarıdır. Canım e/inde olan Allah’a yemin olsun ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma da hır­sızlık yapsa onun da elini keserim.” Sonra emir verdi ve hırsızlık yapan kadının eli kesildi.Yine, Âişe (r.a.): “Bu kadın daha sonra güzel bir şekilde tevbesinin üzerinde durdu,evlendi. Ara sıra bana gelir hacetini Rasûİüllah (s.a.v.)’e İletİverirdim” demiştir. [1180]

1149-) Abdullah b. Abbâs (r.a.);dan. Ömer (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’in minberine oturmuş ve şöyle demiştir: “Şüphe yok ki Allah, Muhammed (s.a.v,)’i hakikatlerle gönderdi, kendisine Kitabı indirdi, İn-dirilenier içerisinde Recm Ayeti de vardır. Biz bu ayeti okuduk belledik ve kavradık. Rasûlüliah (s.a.v.), recim cezası uygulamıştır. Kendisinden sonra da recim cezası uyguladım. İnsanların üzerinden uzun bir süre geçip, de birisinin: “Allah’ın kitabında recim cezasını bulamıyoruz” diye­rek Allah’ın indirdiği bir farzı terk etmelerinden ve bu yüzden sapıtma­larından endişe etmekteyim. Kadın erkek evli bir kimsenin zina ettiğin­de, şahitlerin bulunması veya gebelik yahut itirafın buiunması halinde bu kimseye recim cezası Allah’ın kitabında bir gerçektir haktır.”

CHz Ömer (r.a.) Efendimizin sözünü ettiği Recm Ayeti şu anda Kur’ân. Bu husus Kur’ân-ı Kerim ayetlerinin bazılarının kaldınlması sn konusu içerisinde değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerim’de nesh söz konusu mu-dur’değil midir şeklinde tartışmalar yapılmıştır.

Yüce Rabb’imiz kaldırmak istediği dini bir hükmü kaldırır, dilediği başka bir hükmü onun yerine koyar veya İndirdiği hükümleri tamamen oiduğu gibi bırakır, is­terse tamamen kaldırır. O, hiçbir şeye bağlı değildir, hakimiyetine kimse karışamaz, kimse bunu niye böyle yaptın diyemez.

Recm uygulamasının Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yapıldığı rivayetle sa­bittir. Bu uygulama ister Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetiyle olsun, ister metni kal­dırılmış bir ayetin hükmüyle olsun netice değişmeyecektir, sonunda her ikisi de bağ­layıcıdır. Nesh ve Recm konusunda “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh” isimii çalışmamadaki 2214. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.) [1181]

1150-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: ‘Rasûlüilah (s.a.v.), mescide bulunuyorken Müslüman bir kimse geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben zina ettim.” diye seslendi. Rasûİüllah (s.a.v.), ondan yüzünü çevirdi o da yüzünü çevirdiği yöne döndü ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben zina etlini.” dedi. Yine Rasûlüüah (s.a.v.), ondan yüzünü çevirdi. Neticede o kimse bunu dört defa tekrarlıdı. Kendisi için dört defa şahitlikte bulununca Rasûlüllah (s.a.v.) onu çağırdı ve: “Sende delilik var mi?”buyurdu; “Hayır” dedi: “Hiç ev­lendin mi?”‘buyurdu: “Evet” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v,): “Bunu götürün ve recim cezası uygulayınız’ buyurdu “[1182]

1151-) Ebû Hureyre (r.a.) ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.a.) anlat­mışlardır: “Çöl halkından bir kimse, Rasûlüüah (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah aşkına senden benim için yalnız Allah’ın Kitabı ile hüküm vermeni istiyorum.” dedi, diğer davacı ise ondan daha iyi anla­yışlı idi: “Evet aramızda Allah’ın Kitabıyla hükmet, bana da (konuşmam için) dedi- Bunun üzerine Rasûlütlah (s.a.v.): “Söyle bakalım”uyurdu, Adam: “Benim oğlum bu kimsenin yanında işçi idi, derken bunun hanımı ile zina etti, bu sırada oğluma recm cezası gerektiği ba-na bildirildi, bu yüzden ben de oğlumun suçuna karşılık yüz koyun bir de cariye fidye vermeyi teklif ettim. Arkasından ilim erbabına bu durumu onlar da bana: “Oğluma yüz değnek ve bir yıl sürgün bu kişinin hanımına da recm cezası” gerektiğini bildirdiler?” dedi.üzerine Rasûlüllah (s.a.v.):”Canımı elinde tutan Allah’ayemin olsun ki aranızda Allah’ın kitabıyla hüküm veriyorum. Cariye ve koyun fidyesi sana iade, oğluna da yüz değnek ile bir yıl sürgün cezası vardır. Ey Üneys, bu kadına git eğer su­çunu itiraf ederse recm cezası uygula, “buyurdu. O da kadına git­ti, kadın suçunu itiraf etti bu yüzden Rasûlüllah (s.a.v.) kadına emir çı­kardı ve kadın recmedildi.” [1183]

1152-) Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatır: “Yahudiler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip kendilerinden bir erkekle bir kadının zina ettiğini söyle­diler. Oda: “Tevrat’ta Recim konusunda ne buluyorsunuz?”bu­yurdu: “Onları teşhir ederiz, bir de değnek cezası uygulanır” dediler.

Bunun Üzerine (Müslüman olmuş eski bir Yahudi din adamı olan) Abdullah b. Selâm

(r.a.): “Yalan söylediniz, muhakkak ki Tevrat’ta recim cezası vardır” dedi. Tevrat’ı getirip açtılar, bu sırada birisi elini recim ayetinin üzerine koydu ve ayetin öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah b. Selâm (r.a.): “Elini kaldır!” dedi. Elini kaldırdı baksa ki orada recim ayeti var. Bunun üzerine: “Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrat’ta recim ayeti vardır.” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.) emir buyurdu, recim yapıldılar.” [1184]

1153-) Ebû İshâk eş-Şeybânî’den. Şöyle demiştir: “Abdullah b. Ebû Evfâ’ya: “Rasûlüllah (s.a.v.), recim cezası uyguladı mı?” diye sor­dum: “Evet” dedi: “Nûr suresi indikten sonra mı yoksa inmesinden ön­ce mi?” dedim: “Bilemiyorum” dedi”[1185]

1154-) Yine Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cariye zina eder ve zinası kesin olarak belli olursa efendisi ona ceide cezası uygulasın (eiıı değnek vursun) onu kınamakla yetinmesin. Ar­kasından zina ederse yine ceide cezası uygulasın, onu kına­makla yetinmesin. Arkasından üçüncü kez zina ederse kıldan bir ip pahasına da olsa onu satsın, “buyurdu.” demiştir. [1186]

1155-) Ebû Hureyre (r.a.) ve Zeyd b. Halid (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.)’e, zina eden bekar bir cariyenin hükmü soruldu: “Eğer zinaceide cezası uygulayınız (eiii değnek vurunuz) sonra yine ederse ederse ona ceide cezası uygulayınız (em değnek vurunuz) sonra paftasına da olsa onu satsın ” buyurdu. [1187]

1156-) Enes (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), ckiden (şaraptan) dolayı hurma çubuğu ve ayakkabılarla içki cezası (ceide) uyguladı. Ebû Bekir de kırk değnek olarak uyguladı”[1188]

1157-) Ali b. EbîTâlib (r.a,): “Bir kimseye had cezası uygulayıp da bu yüzden Ölen kimseden dolayı içimde üzüntü ve pişmanlık duymuş değilim. Ancak içki içen kimse bunun dışındadır. Şu biline ki eğer bu kimse söz konusu cezadan dolayı ölürse diyetini veririm. Çünkü Rasûlüllah (s.a.v.) bu cezanın sınırını belirlemedi.” demiştir.(İçici içen kimseye nasıl ve ne kadar ceza verileceği konusunda Kur”ân-ı Kerim’de belirlenmiş bir ceza yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.) İse çeşitli şekilde; el ile, değnek ile, ayakkabı ile veya elbise parçası kumaş ile dövülmesini bildirmiştir. Sahabe arasında yer-. leşmiş uygulama ise değnekle dövme olmuş ve bu değneğin özeiliği ve vuruş biçimi fıkıh kitaplannda geniş olarak ele alınıp incelenmiştir. Değnekle vurmanın sayısı hakkında de­ğişik rivayetler vardır. Rivayetlerin bazıları yaklaşık kırk kadar olduğunu bildirir (Müslim, Hudûd: 35, Ebû oâvûd, Hudûd: 36, Neseî, Hudûd: 14) bazılan da tam olarak kırk olduğunu bildirir. Cntmizî, Hudûd: 14, [1189]

1158-) Ebû Dâvûd, Hudûd; 36) Diğer tarftan bu konuda kesin bir sınınn belirtilmediği de rivayet edilmiştir (Buhârî, Hudûd: 4, Müslim, Hudûd: 39 Ebû Dâvûd, Hudûd: 36, tbni Mâce, Hudûd: 16}

Hz. Ali (r.a.)’ın: “Rasûlüllah (s.a.v.) bu cezanın sınınnı belirlemedi” şeklindeki sözünden maksat içki cezasının sayısını kesinieştirmedi, demektir. Ancak genelde uyguladığı kırk ci­vandır. Sının belirlenmeyen bir cezanın sayısı ise hakimin vereceği karara göre değişir. Bu nedenle söz konusu cezanın sayısı Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde ve yine Hz. Ömer (r.a.) döneminin ilk yıllannda kırk olarak uygulanmış daha sonra bu sayı suçu önlemede yeterli olamadığından seksene gkarılmıştır. (Buhârî,Hudûd: S, Müslim, Hudûd: 36, Ebû Dâvûd, Hudûd: 36,Tirmizî, Hudûd: 14) Bu açıklamalardan anlaşılan,

içki cezası suçu Önleyemediğinde sayısı artırılır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bu sayıyı önce el­liye çıkarmıştır. Buhârî sarihi Aynî: “Eğer Ömer, bu zamana ulaşmış olsaydı bunu kat kat artınrdı.” demiştir. (Umdetu’l-Kârî, xix. 249) Bu ifadeden cezanın sayısının duruma göre arbnlıbileceği anlaşılmaktadır. Nitekim Rasûlüüah (s.a.v.) ilk dönemlerde, içki içeni değ-e e dövmelerini emretmiş dördüncü tekrannda ise gözlerini korkutmak için bunların melerini bildirmiştir, gerçi bu emir sakındırmak için olduğundan dolayı öldürme .” buyurdu.” demiştir. [1190]

1159-) Ubâde b. es-Sâmît (r.a.) Bedir savaşına katılmıştır, aynca Aka­be gecesinde bulunan on iki temsilciden de birisidir. Kendisi şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.) yanında ashabından bir toplulukla beraber bulunuyordu: “Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayacağınıza, hırsızlık yapmaya­cağınıza, zina etmeyeceğinize, çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye iftira etme­yeceğinize, dinin güzel gördüğü konularda (marufta) bana karşı gelmeyeceğinize dair bana biat ediniz. Kim bunları yerine getirirse bunun karşılığı Allah’tandır. Kim de bu şeylerden dolayı dünyada bir cezaya uğrarsa, bu da kendisi için günahlarına bağışlanma o-lur. Kim de bu günahlardan birini işler Allah da günahını gizlemiş ise bunun durumu Allah’a kalmıştır dilerse bağışlar, dilerse ceza­landırır, “buyurdu. Biz de bu şartlar üzere biat ettik.”

1İ60-) Ebü Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “(Bağa bulu­nan) hayvanların meydana getirdiği zararda tazminat yoktur. ;u-suiüne göre açılan) kuyulardaki zarar veya ölümlerde de tazminat yoktur. (Usulüne uygun çalıştırılan) maden ocaklarındaki zarar veya ö-lümlerde de tazminat yoktur. Gömülü hazinelerde beşte bir(humus) vergi alınır, “buyurmuştur.

(Yukarıdaki hadiste sözü edilen hayvan, kuyu ve madenlerden doğacak zararın tazminatının olmaması şundandır: Bunların usulüne uygun olarak tedbirler alındıktan sonra meydana gelen ve elde olmayan zararlardan dolayı sahiplerine tazminat ödettirilmez, çünkü bunlar tedbirlerini almış oiup gelen zararda bir yükümlülükleri yoktur. Usulüne uygun diye belirttiğimiz hususlar fıkıh kitaplarında geniş olarak açık­lanıp şartlan ortaya konulmuştur, konuyu uzatmamak için bu şekilde kısa tuttuk.) [1191]

30-) Yargı ve Yargı İlkeleri Bölümü

(Kitâbu’l-Akziye)

1161-) İbni Ebî Müleyke anlatır: “Bir evde veya odada iki kadın var­dı deri işleri dikerlerdi. Derken ikisinden birisi avucuna bir tığ batırılmış olarak dışan çıktı, diğer kadının aleyhine dava açtı. Sonunda ikisinin da-vaiarı İbni Abbâs (r.a.)’a götürüldü. Bunun üzerine İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Eğer insanlara davalarına göre (her istedikle­ri) verilse idi, bir toplumun mallan ve kanlan kalmazdı.”buyur­muştur. Dava açılan kadına Allah’ı hatırlatın «Şüphesiz, Allah’a veri­len söz ve yeminlerini az bir değer karşılığında değiştirenler var ya işte onların âhîrette hiçbir nasibi yoktur.» (Âı- îmrân: 77) ayetini okuyunuz.” dedi. Kadına bunu hatırlattılar, o da itiraf etti. Bunun üzerine İbni Abbâs (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yemin, hakkında dava açılana gerekir”buyuröu” demiştir[1192]

1162-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Ümmü Seleme (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.) odasının kapısında kavga sesleri duymuş bunun üzerine onlara doğru çıkıp: “Bakın ben sadece bir beşerim, şu da biline ki bana anlaşmazlıklar gelir bu arada biriniz diğerinden daha etkili (belagattı) konuşabilir. Bu yüzden ben de onun doğru olduğunu zannederim böylece onun lehine hüküm ve­rebilirim. Dolayısıyla başka bir Müstumanın hakkını her kimin lehine hüküm vermiş isem onu alsın veya almasın, bile ki bu hak ateşten bir parçadan başka bir şey değildir.” buyurmuştur. [1193]

1163-) Hz. Aişe (r.a.)’dan, Utbe kızı Hind, Rasûlüllah (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Süfyân pinti birisidir. Onun haberi olmadan balından aldığım dışında bana ve oğluma verdiği yetmiyor.” Dedi. O da: “Uslüne uygun bir şekilde oğluna ve sana yetebilecek. [1194]

1164-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Hind bintü Utbe geldi ve: “Ey Allah­’ın Rasûlü, yeryüzünde senin hanen kadar hiçbir hanenin zelil olmasını istemedim. Sonra bugün yeryüzünde senin hanen kadar hiçbir hanenin değerli ve üstün olmasını istemez oldum.” dedi. Rasûlüllah: “Canım elindi olan Allah’a yemin olsun ki ben de sana karşı aynı te-menniûzyim”buyurdu. Hind: “Ey Altelı’ın Rasûlü, Ebû Süfyân eli sıkı bir kimsedir, acaba kendisine ait olan şeylerden aiie halkımıza yedirmde bir sakınca var mıdır?” dedi, o da: “Uygun olan şekildenbaşkasını almaman görüşündeyim.” buyu rdu.

(Hind, İslâm düşmanlarından Utbe b. Rabia’nın kızıdır. Babası Bedir’de öldürülmüş­tür. Babasının intikamını almak için Uhud Savaşı’na gelmiş, Hz, Hamza (r,a.)’ı öldürtüp. ciğerlerini ağzında çiğnemişti. Mekke’nin Femi’yle kocası Ebû Süfyân ile birlikte Müslüman olmuş, İçindeki kin ve nefret sevgiye dönüşmüştür. Aynı durum, Hanİfeoğullan’ndan Sümâme b. Esâl İçin de tahakkuk etmiştir. 1202. hadise bakınız.) [1195]

1165-) Muğira b. Şu’be (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah,, annelere karşı gelip itaatsizliği, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi, vermesi gerekeni vermeyip hakketmediğini istemeyi size haram kılmıştır. Dedikoduyu, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için iyi görmemiştir, “buyurmuştur. [1196]

1166-) Amr b. Âs (r.a.), Rasûlüllah (s.a.v.)’i: “Hakim hüküm verdiğinde içtihat eder de bunda isabet ederse kendisine iki ecir vardır. Eğer hüküm verdiğinde içtihat eder de yanılırsa

kendisine bir ecir vardır.”‘diye buyururken işitmiştir.

(Hadisin bu bölümle alakası, hüküm verirken içtihat eden hakimin kazanacağı ecrin keyfiyetinin açıklanmasından dolayıdır, denilmiştir. (Umdetu’i-Kârî, xx. 250) Haki­min hüküm verirken içtihat etmesi, doğruyu bulmak İçin çalışıp çaba harca maşıdır. Eğer karar verirken doğruyu bulmak için çalışıp çaba harcamazsa böyle bir hakimin alacağı ecir yukarıdaki gibi değildir. Hakim hüküm verirken doğruyu bulma yolunda gayret harcarken kendisine doğru olanı gösterecek ölçüler ise Kitap ve Sünnettir.) [1197]

1167-) Ebû Bekre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: “Bir kimse öfkeli iken iki kişinin hakkında asla hüküm vermesin.” diye bu­yururken işitim.” demiştir. [1198]

1168-) Aişe (r.a.)’dan RasûlüIİah (s.a.v.): “Kim, bizim şu dini­mizde bulunmayan bir şeyi ortaya koyarsa bu koyduğu şey kabul edilmez, “buyurmuştur. [1199]

1169-) Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işitmiş­tir: “Benimle, (günaha koşan) insanların misali, ateş yakıp da ateşe dü­şen kelebek ve benzen şu hayvanları (ateşe gelmemeleri için kovalayan) ada­mın misali gibidir. (Yine buyundu kî) yanlarında her birinin oğlu olan iki kadın vardı, kurt gelip birisinin oğlunu alıp götürdü. Kadının arka­daşı: “Senin oğlunu götürdü” dedi. Diğeri de: “Hayır, senin oğlunu götürdü” dedi. Bunun üzerine Davud’un yargısına başvurdular. O da çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi. Arkasından çı­kıp Davud’un oğlu Süleyman’a vardılar ve durumu bildirdiler, o da: “Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye bölerek aralarında paylaştıra­yım ” dedi. Küçük kadın hemen: “Allah sana merhamet etsin,, aman yapma çocuk onun oğludur” dedi. Bunun üzerine o da çocuğunküçük kadının olduğuna karar verdi.”

(Süleyman (a.s.)’ın çocuğun küçük kadına ait olduğuna karar vermesi, bu ka­dının “çocuğu ikiye bölerek aralannda paylaştırayım” sözü üzere evladının parçalan-maktansa elinden gitmesinin daha hafif olduğu kanaatiyle feragat etmesi çocuğun gerçek annesinin bu kadın olduğunu ortaya çıkarmıştır.) [1200]

1170-) Ebû Hureyre (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir kimse diğer kimseden bir arsa satın aldı. Arsayı satın alan adam ar­sasında içi altın dolu bir küp buldu, arsayı aldığı adama: “Gel, benden altınını al, ben senden sadece arsanı satın almıştım al­tın satın almadım.” dedi. Toprağın eski sahibi de: “Ben sana toprağı, içindekileri ile birlikte sattım.” dedi. Bunun üzerine bir zatı hakem tayin ettiler. Hakem yapılan zat: “Sizin çocuğu­nuz var mı?” dedi. Birisi: “Benim bir oğlum var” dedi, diğeri de: “Benim de bir kızım var.” dedi. Hakem de: “Oğlanla kızı evlendirin ve her ikisine bundan harcayın, geri kalanı da ken­diniz adına sadaka verin.” dedi” buyurdu. [1201]

31-) Buluntu ve Kayıp Bölümü

(Kilâbu’l-Lukata)

1171-) Zeyd b, Haiid el-Cühenî (r.a.) anlatır: “Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e buluntu malın durumunu sordu: “Kılıfını ve bağını tam, sonra bir yıl onu anlatıp tantt Eğer sahibi geiiıse sahibine teslim et, gelmezse sen kullan.”buyurdu. Adam: “Peki, yitik koyun?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “O, ya senindir, ya kardeşinindir, ya da kurdundur” buyurdu. Adam: “Peki, yitik deve?” dedi: “Ondan sana ne? Su kabı (kamında at tadacak deposu) ayakkabısı (uzun sure yürüyecek ve kendini koruyacağı) ayağı var suya gider, ağaç-laıda yer. Sahibi onu bulana kadar kendi başına Affaft “buyurdu.

Diğer bir rivayette ise “Sahibi gelir ve kılıfım, sayışım ve ba­ğım bilirse onu kendisine ver değilse o, senindir, “buyurmuştur. [1202]

1172-) Übey b. Ka’b (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde i-çerisinde yüz dinar bulunan bir kese bufdum ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdim, o da: “Bir yıl ilan efbuyurdu, ben de bir yıl ilan edip duyurdum-sa da keseyi bilip tanıyan birisini bulamadım, tekrar geldim: “Bir yıl daha ilan et “buyurdu, yine bîr yıl ilan edip duyurdumsa da yine bulamadım, tekrar üçüncü kez getirdim: “Paranın kesesini, sayısını ve ağız bağını muhafaza et. Eğer sahibi gelirse teslim e£ yak gelmez ise onu kullan. “buyurdu.

(Buluntu mallar hakkında nasıl bir işlem yapılacağı konusunda gerek hadis ge­rekse fıkıh kitaplarında ayrı bölüm açılarak hukuki durumlar geniş geniş ele alınmış­tır. Buluntu eşya hakkındaki hükümleri İmam Tlrmîzî’nin yukarıdaki hadisin arkasın­dan verdiği şu bilgilerle özetleyebiliriz. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından ve sonraki bazı ilim erbabından bir kısmının ameli bu hadis üzeredir. Bulunan eşya bir yıl tanıtılıp üan edilir, eğer tanıyan bulunmazsa ondan faydalanıp kullanılmasına izin verilir. İmam Safi, Ahmed b. Hanbel ve İshak’ın görüşleri budur.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından ve sonraki bazı ilim erbabından bir kısmının gö­rüşü ise “onu bir yıl tanıtıp üan eder, eğer sahibi gelirse teslim eder yok eğer gelmezse sa­daka olarak dağıür” demişlerdir. Sufyân es-Sevrî ve Abdullah b. Mübârek’in görüsü de bu­dur. Eğer bulan kişi zengin ise bunu kullanamayacağı görüşündedirler.

Bazı ilim erbabınca, buluntu ma! değersiz bir şey ise onu tanıtıp Üan etmeden kulla­nabileceğine izin verilmiştir. Bazılan da “Bir dinardan az ise onu sadece bir hafta tanıtıp ilan eder.” demişlerdir. İshak b. İbrahim’in görüşü de budur.” (Tin, Ahkâm: 35) [1203]

1173-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “İzni olmaksızın hiçbir kimse asla başkasının hayvanın sütünü (kendisine) sağmasın. Sizden biriniz, kilerine gelinip dolabı kırılarak yiyeceğinin götü­rülmesini ister mi? Hayvaniann göğsü de sahiplerinin yiyeceğini muhafaza eder. Dolayısıyla izni olmaksızın hiçbir kimse başkası­nın hayvanını (kendisine) sağmasın”buyurmuştur[1204]

1174-) Ebû Şurayh (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyur­muştur: “Kim, Allah’a ve âh/ret gününe inanıyorsa misafirine mü­kâfatım ikram etsin”Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, misafirin mükâfatı ne kadardır?” diye sordular: “Gece ve gündüzü ile bir günlüktür. Mi­safirlik üç gündür, bundan gerisi sadakadır.”bısyurdu. [1205]

1175) Diğer bir rivayette ise “Misafirlik üç gündür mükâfat! ise gece ve gündüzü ile bir gündür. Müslüman bir kimsenin kardeşini günaha götürecek kadar yanında misafir kalması helal değildir.” buyurdu. Oradakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, kardeşini günaha nasıl götürebilir?” dediler: “Kendisini ağırlayacak bir şeyi olmadığı halde yanında misafir kalır.” buyrudu. [1206]

1176-) Ukbe b. Âmir (r.a,): “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Sen bizi bir yere gönderiyorsun, biz de öyle bir toplulukta konaklıyoruz ki bizi misafir almıyorlar, bu konuda ne buyurursun?” dedik: “Eğer bir top­lulukta konakladığınızda misafirlik gerekleri sizin için emredi lirse bu İkramı kabul ediniz, yok eğer yapmazlarsa onlardanmisafirlik hakkım alınız, “buyurdu.” demiştir.

(Misafir ağırlamak, Allah’a ve âhiret gününe inananlann özelliğidir. 2020. hadise bakiniz. Ancak misafir ağırlamak farz değil sünnettir. Eğer misafir zorda kalmış, çaresizlik içerisinde ise bu Müslümana yardım edip ilgilenmek gerekli olur. Bu yüzden bazı âlimler misafirin zorunlu İhtiyaçlarını giderebilecek şeyleri almasında bir sakınca görmemişlerdir.

Misafirliğin haklan: Ev sahibinin yediğinden yedirmesi, sıkıntı vermiyorsa bunların da üstünde ikramda bulunmasıdır denilmiştir. Bir hadiste Hz, Peygamber (s.a.v.): “Misa­firlik (hakkı) üç gündür, ikramı ise bir gün ve gecedir, bunun dışındakiler ise saaka gibidir {dAerse yapar, dilemezse yapmaz)” buyurmuştur. Buhâri, Edeb; 31, Müslim, Lukata: 14) [1207]

32-) Cihad ve Siyer Bölümü

(Kitâbu’t-Cihâd ve’s-Siyer)

(Rasûlüllah (s.a.v.)’in bizzat kendisinin ordunun başına geçtiği seferlere “GAZVE” denir. Eğer bu seferlerin başında kendisi değil de atamış olduğu komutanlar var ise bu seferlere “SERİYYE” denilmiştir. Ancak, bazı nüshalarda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ba­şında bulunmadığı Zü’l-Halsa Seriyyesi İle Sîfu’l-Bahr Seriyyesi’inde olduğu gibi bir kısım seriyyelere de gazve adî verildiği görülür. Bunun nedeni, düşmana karşı sefere çıkma an­lamına gelen gazve teriminin kelime anlamı dikkate alındığından dolayıdır.

Müslümanların istedikleri, sadece korku ve baskıdan uzak olarak serbestçe i-nançlarının gereğini yerine getirebilecekleri bir yerde yaşamaktı. Bu yüce gaye için evlerini ve bütün mallannı terk ettiler, fakat Kureyş onları Medine’de de huzur ve ba­rış içinde yaşatmadı. Üzerlerine bozguncular gönderdi, askerî seferler düzenledi hayvanlarını yağmaladı, mahsûllerini tahrip etti. Bu nedenle Müslümanların, düşman faaliyetini sürekli gözleyebilecek çok etkili bir istihbarat ve gözetleme sistemi oluş­turmaları gerekliydi. Rasûlüllah (s.a,v.) bu amaçla bir devriye (seriyye ve gazve) sis­temi oluşturdu.

Bu seriyyelerin on dokuz tanesi 20 veya daha az kişiden oluşuyordu. Genelde gö­revleri, kendilerine bildirilen herhangi bir konuda bilgi toplamaktı. On iki seriyye, 20 ilâ 60 kişiden meydâna geliyordu, keşif görevlerine ek olarak bunlar çeşitii başka görevler de aldı. Yağma, soygun ve kan dökme olaylarını engellemek, banş ve düzeni sağlama işleriy­le meşgul oldular. Üçüncü tip seriyyeler muharebe seriyyeleriydi ve 60 İlâ 200 kişiden o-luşurdu. Bunlar Kureyş ve müttefikleri ile bu mahiyetteki diğer düşman gruplarının fesat gkarmak maksadıyla Medine etrafında dolanan birliklerini kontrol etmek için gönderildi. Dördüncü tip senyyeier 200 ilâ 500 kişiden oluşmuş, Kureyş ve müttefiklerinin Medine’ye karşı düşmanca faaliyetlerini gerekirse kuvvet kullanarak önlemek maksadını güdüyordu. İlk iki üp seriyyelere çarpışmaktan kaçınma talimat] verilmişti, fakat dördüncü tip olanlar hakiki bir savaş birliğiydi. Aslına bakarsanız, düşmanla çok seyrek vuruşma oldu, çoğun­lukla düşman kaçtı ve Müslümanlar da çarpişmaksızın geri döndüler. Tamamını incelersek 24 seferin yedisinde küçük çatışma cayan etti ve düşman tam bir yenilgiye uğratıldı. 50 ve 15 kişiden meydana gelen iki seriyyede, yaralanan iik seriyyenin lideri hariç, bütün Müslüman mücahidler şehid oldu. Geriye kalan on beş seriyyede, Müslümanların aniden ortaya çıkışıyla düşmana sürpriz yapıldı ve düşman çarpışmaksızın kaçtı.

İlk seriyye, Hz. Harnza (r.a.) komutasında Hicret’in birinci yılında Ramazan ayında deniz sahillerine gönderildi, sonuncusu ise Ali b. Ebî Talib (r.a.)’ın komutası al­tında Hicret’in dokuzuncu yılının son ayında Yemen’e gönderildi. Müslümanların Me­dine’de gittikçe kuvvetlenmeleri, müşrik liderlerin Kabe’nin koruyucuları olarak pres­tijine, sosyal ve ekonomik olarak önderliklerine karşı bir tehdit olarak görülmekteydi.

Rasûiüllah (s.a.v,) Müslümanları dört bir yandan tehdit eden tehlikelerin, özei-kle de Kureyş tehdidi tehlikesinin bilincindeydi, güvenlik sağlama gereğini iyi bili­yordu. Kendisi düşmanın kuvveti, planlan ve hareketleri hakkında sürekli haberdar edecek etkili bir devriye sistemi oluşturdu. Buradan elde ettiği bilgilere göre ne za­man askerî bir savunma hareketine ihtiyaç olsa, duraksamadan gerekeni yaptı. Me­dine çevresinde ne zaman bir düşman faaliyeti olsa, hemen bunun büyümesini önlemek için ya bizzat kendi komutası altında ya da sahabiden bir komutanın başkanlı­ğında bir birlik düzenleyip düşman üzerine yürüdü. Bedir Savaşı’ndan evvel Kureyş’in düşmanca faaliyetleri hakkında haber aldığı zamanlarda böyle seferler yapıldı. Yapı­lan dokuz seferin dördü kendi komutası altında, beşi ashabdan komutanlarla düzen­lendi fakat bu seferlerin hiçbirinde çarpışma meydana gelmedi.) [1208]

1177-) Abdullah b. Ömer (r.a,) anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.) (Medine’ye saldırmayı planlayan) Mustalikoğuilan üzerine hayvanları su başında sulanırken ansızın baskın yaptı, savaş yapanları öldürdü, kadın ve ço­cukları esir aldı. O gün Cüveyriye (validemizi de) almıştı. [1209]

1178-) Ebû Musa (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisini Muâz (r.a.) ile birlikte Yemen’e görevli göndermiş ve: “Kolaylaştırı-nız, zor/aştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Uyum-lu olunuz, muhalif olmayınız, “buyurmuştur. [1210]

1179-) Enes (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kolaytaştınnız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz”‘buyurmuştur. [1211]

1180-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Verdi-ği sözü çiğneyip bozan kimse için kıyamet günü bir sancak var­dır. “Bu, falan oğlu falanın sözünden dönmesidir.” denilir.”bu­yurmuştur. [1212]

1181-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) ile Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Verdiğisözü çiğneyip bozan her kişi için kı­yamet günü bir sancak vardır.” buyurmuştur. Ravilerden birisi: “Sancak dikilir” demiştir, diğerisi ise: “Kıyamet günü kendisinin bununla tanıtıldığı, görülen bir sancak”demiştir. [1213]

1182-) Enes (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.): “Verdiği sözü çiğneyip bozan her kişi için kıyamet günü kendisinin bununla tanıtıldığı bir sancak vardır.” buyurdu”[1214]

1183-) Câbir (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v):”Savaş aldatmadır.”buyurdu.” demiştir. [1215]

1184-) Yine Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sa­vaşa aldatma adını verdiği rivayet olunmuştur.

(“Aldatma”dan maksat, manevradır. Yoksa sahtekârlık anlamına değildir, yani düşmanı yanıltmak için taktikler uygulamadır.) [1216]

1185-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Düşmanla karşılaşmayı istemeyiniz, ama karşılaştığınızda da sabrediniz”buyurmuştur, [1217]

1186-) Abdullah b. Ebû Evfâ (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) düş­manla karşılaştığı savaşlarından birinde Güneş tepe noktasından meyle­dene kadar bekledi, sonra ordunun içerisinde kalkıp hutbe verdi, şöyle buyurdu: “Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı istemeyiniz, Al­lah’tan bela fara karşı sizi korumasını (afiyette kılmasını) isteyi­niz, ama düşmanla karşılaştığınızda da sabrediniz, cennetin kı­lıçların gölgesi altında olduğunu biliniz”buyurdu, daha sonra şöyle devam etti: “Ey Kitabı indiren, bulutlan yürüten, İslâm aleyhine toplanan grupları dağıtan Allah’ım, onları dağıt, hezimete uğ­rat^ onlara karşı bize yardım ve zafer ver”‘buyurdu.” [1218]

1187-) Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a.), şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.), Hendek Savaşı’nda müşriklere beddua etti ve şöyle dedi: “Allahümme münzile’l-Kitabi Seria’l-Hisâbi Allahümmehzimi’l-Ahzâbe Allahümmehzimhüm ve zelzilhüm (=Ey kitabı indiren, hesabı süratli olan Allah’ım, İslâm aleyhine toplanan grupları dağıt. Al­lah’ım, onları dağıt, hezimete uğrat, onları sars)” [1219]

1188-) Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatır: “Gazvelerin birisinde bir kadın öldürülmüş olarak bulundu, bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.),kadın ve çocukların öldürülmesini uygun görmedi (ve yasakladı.)”

(Savaşta kadın, çocuk ve yaşlılara saldınlmaması genel bir esasör. Ancak, bunlar Müslümanlann karşısında yer alır, savaşa gkaıiarsa öldürülmelerinde bir beis yoktur.) [1220]

1189-) Sa’b b. Cessâme (r.a.)’dan: “Hz. Peygamber (s.a.v.), bize(Mekke İle Medine arasında yerleşim merkezleri olan) Ebvâ veya Veddân’da uğramıştı.

Kendisine gece baskını yapılan müşriklerin, ev halkı soruldu. Çünkü bu baskınlarda onlann kadın ve çocukları da isabet alıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Onlar da onlardandır” buyurdu, yine kendisini: “Dokunul maz bölge, yalnız Allah ve Rasûlü içindir” diye buyururken işittim. demiştir.

(Aslında savaşta kadın, çocuk ve yaşlılara saldırmak yasaklanmıştır. Ancak, ba­zı askeri operasyonlarda bunlar doğrudan hedef yapılmadığı halde elde olmayan ne­denlerle kasıtsız olarak söz konusu grup zarar görürse bunlar da bulundukları kimse­lerin arasında sayılmıştır. Ancak bunian operasyondan ayırma imkanı varsa ayırmak, hedef yapmamak genel bir esastır.) [1221]

1190-) Abdullah b, Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.) Nadir oğulla-nnın 1!el-Öuveyra” daki hurmalıklarını kesip yaktı. Bunun üzerine: «Kesmiş olduğunuz veya kökleri üzerinde bıraktığınız tüm ağaçlar Allah’ın izni iledir..,» (Haşr: 5) ayeti indi.” demiştir.

(Savaş ve düşman sebebiyle görülen lüzum üzeıine ağaçfar kesilebilir. Nitekim Nadiroğullannın hurmalıklannı düşmanın odaklaşmasına neden olduğundan Hz. Pey­gamber (s.a.v.) kestirmiştir. Bunun üzerine inen ayet uygulamaya itiraz etmemiştir. 1196. hadiste Nadiroğullannın mallarından bahsedilecektir.) [1222]

1191-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Peygamber’ erden bir Peygamber, gazaya çıktı ve kavmine; “Bir kadınla ni­kahlanmış da gerdeğe girmek istediği halde henüz girmemiş olan bir kimse, odalan yapmış da tavanını yapamamış ev yapan bir kimse, doğurmasını gözetlediği koyun veya atmış olan bir kimse benim/e gelmesin” dedi. Arkasından savaşa çıktı, i-kindinamazı vaktinde veya buna yakın bir zamanda savaşacağı beldeye yaklaştı ve Güneşe: “Şüphesiz sen de emir kulusun, ben de emir kuluyum. Allah’ım, bu Güneşi üzerimizde tut” dedi. Bunun üzerine Allah, ona zafer nasip edene kadar Güneş bekle-tildi, arkasından ganimetleri topladı, bu ganimetleri yemek için ateş geldi ama yemedi, bunun üzerine Peygamber: “İçinizde ganimet malına ihanet edenler var, dolayısıyla her kabileden bir kimse gelip benim elime biat etsin” dedi. Biat neticesinde’bir adamın eli Peygamber’in eline yapıştı, bunun üzerine: “Ga­nimet malına ihanet eden sizin içinizde, şimdi kabilen gelip ba­na biat etsin ” dedi, neticesinde iki veya üç adamın eli eline yapıştı, bunun üzerine: “Ganimet malına ihanet eden sizin inizdedir.” dedi, sonunda inek kafasına benzer altından bir kafa getirip ortaya koydular, arkasından ateş gelip ganimeti yedi. ime ki bundan) sonra Allah ganimetleri bize helâl kıldı. Bizim zayıf ve aciz olduğumuzu gördü de bu yüzden ganimetleri bize helâl kıl­dı”buyurmuştur. [1223]

1192-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlüllah (s.a.v.), Necd tarafına içerisinde Abdullah b. Ömer’in de bulunduğu bir askeri birlik gönderdi. Sonunda pek çok deve ganimet aldılar. Her birine hisse olarak on iki veya on bir deve düştü. Fazladan olarak da {beşte bir ayman ganimetten) birer de deve aldılar.” demiştir. [1224]

1193-) İbni Ömer (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.vO, genel ganimet hissemizin dışında, Allah ve Rasûiüne ait olan beşte birlik hisseden (humustan) bize ganimet verdi. Bana bu verdiğinden bir deve düştü.”

Diğer bir rivayet ise şöyledir “Rasûlüllah (s.a.v.), gönderdiği seriyyelerdeki bazı kimselere özel olarak, ordunun genel hissesi dışında fazladan ganimet verdiği olurdu. Bütün ganimetlerde Allah ve Rasûiüne ait olan beşte birlik hisse (humus) farzdır.”

(Allah ve Rasûiüne ait olan beşte birlik hisse (humus) şu âyette belirtilmiştir «Bilin M, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.» (En’fai: 4i) [1225]

1194-) Ebû Katâde (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Huneyn seferi yılında Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte sefere çıktık. Düşmanla karşılaştığımızda Müslümanlarda bir gerileme oldu. Derken bir baktım müşriklerden birisi Müslümanlardan bir kimseyi alt etmiş hemen dolanıp adamın arkasına geldim ve boynuna vurdum. O da bana dönüp beni tutup bir sıktı ki ö-lümün kokusunu hissettim. Sonra ölümü geldi de beni salıverdi. Bunun arkasından Ömer b. Hattab’a ulaştım: “Bu insanlara ne oldu?” dedi: “Allah’m emridedim. Sonra insanlar geri döndüler. (Savaş bittiğinde) Rasûlüllahoturdu ve: “Kim bir düşmanı Öldürür ve öldürdüğene dair ili olursa, öldürdüğü kimsenin üzerindekiler onundur” buyur­du Ber de ayağa kalktım ve: “Kim bana şahitlik eder?” dedim ve otur­dum Rasûlüllah (s.a.v.) yine aynı sözünü tekrarladı. Ben de ayağa kalk­tım ve: “Kim bana şahitlik eder?” dedim ve oturdum. Rasûlüllah (s.a.v.) aynı sözünü üçüncü kez tekrarladı. Ben de ayağa kalktım : “Ey Ebû Katâde, neyin var?” buyurdu. Ben de geçen hadiseyi kendisine anlat­tım. Bunun üzerine ordudan bir kimse: “Ey Allah’ın Rasûiü, doğru söyle­di öldürdüğü kimsenin eşyaları bendedir ama bu hakkından dolayı onu sen razı ediver” dedi. Ebû Bekir Sidik da: “Allah’a yemin olsun ki, böyie olamaz! Alfah ve Allah’ın Rasûiü yolunda savaşan, Allah’ın aslanlarından bir aslanın hakkını çiğneyip onun eşyalarını sana veremez!” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Doru söyledi, elindekileri ona ver” buyurdu. 0 da ganimeti bana teslim etti. Zırhı sattım ve parasıyla Selimeoğulları bölgesinde bir bahçe satın aldım. Bu bahçe, İslâm’da sahip olduğum ilk kümdür. [1226]

1195-) Abdurrahman b. Avf anlatır: “Bedir Savaşı’nda safta durur­ken sağıma ve soluma baktım bir de ne göreyim, Ensar’dan yaşları çok genç iki delikanlı arasındaymışım. Bunlardan daha güçlü kimselerin a-rasında olmayı arzuladım, bu arada ikisinden birisi bana dokundu ve: “Ey amca, Ebû Cehil’i tanıyor musun?” dedi, ben: “Evet tanıyorum, ye­ğenim ona ne ihtiyacın var ki?” dedim: “Bu herifin, Rasûlüflah (s.a.v.)’e sövdüğü bildirildi. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer onu görürsem eceli daha yakın olanımız ölene kadar, benimle onun bedeni ayrılmayacak” dedi. Bu hareketine çok şaşırdım, diğeri de bana dokun­du ve aynı şeyleri söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehil’i halkın arasında dolaşırken görüverdim: “Bakın, benden sorduğunuz sizinki şudur” dedirn, kılıçlarıyla üzerine atılıp vurarak öldürdüler, sonra dönüp Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldiler ve hadiseyi bildirdiler: O da: “İkinizden hangisi onu öldürdü?” buyurdu, herbiri de: “Ben öldürdüm” dedi, Rasûlüllah: “Kılınçlarınızı şildiniz mi?” buyurdu: “Hayır” dediler.

Kilınçlarma baktı ve: “Her ikiniz de öldürmüşsünüz ama CeM’in üzerindeki eşya (öldürücü son darbeyi vuran) Muâz b. Amr b Cemûh’undur,”buyurdu. Bu iki genç delikanlı Muâz b. Afra ile Muâz b. Amr b. Cemûh idi.” [1227]

1196-) Hz. Ömer (r.a.): “Nadroğullan’nın mallan, Müslümanların at ve deve sürmeden (savaşsız) Allah’ın, Rasülü (s.a.v,)’e gönderdiği ganimetler­dendi. Bu nedenle ganimetler sadece Rasûlüliah (s,a.v.)’e aitti ve kendisi bunları bir yıllık ailesinin geçimi için harcar, sonra da geri kalanı Allah yo lunda savaş hazırlığı oiarak silah ve atlar için kullanırdı,” demiştir. [1228]

1197-) Hz. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nadir oğullan’ndan gelen ganimet hurmalığının mahsulünü satıp ailesinin bir yıllık azığına ayırdığı rivayet edilmiştir. [1229]

1198-) Hz. Aişe (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımları, Al­lah’ın Rasûiü (s.a.v. )’e savaşsız gönderdiği ganimetin sekizde birlik hissele­rini istemek için Osman’ı Ebû Bekir’e gönderdiler. Ben karşılanna çıkıp: “Al­lah’tan korkmuyor musunuz, Hz. Peygamber (s.a.v,)’in kendisini kasdederek: “Bizler miras bırakmayız, geride kaîan şeylerimiz Al­lah yoluna harcamadır. Ancak Muhammed hanesi bu maldan yi­yebilir.” buyurduğunu bilmiyor musunuz?” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımları kendilerine bildirdiğimden bu tarafa istek­lerine son verdiler.” demiştir[1230]

1199-) Âişe (r.a.)’dan. Kendisi şu bilgileri vermiştir. Rasûlüliah (s.a,v.)’in kızı Patıma, Allah’ın, Rasûlüne savaş yapmadan nasip eyledi­ği Medine ve Fedek ile Hayber arazi gelirinin beşte birinden (humus­tan) geriye kalan, Rasûfüllah (s.a.v.)’in mirasını istemek için Ebû Bekir­’e haber gönderdi. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Rasûlüliah (s,a.v.): “Biz­ler miras bırakmayız, geride bıraktıklarımız sadakadır. Ancak Muham­med hanesi bu maldan yiyebilir” buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a ye­min olsun ki, Rasûlüliah (s.a.v.)’in sadakasından hiçbir şeyi, onun zada yapılan uygulamayı asla değiştiremem. Rasûlüliah (s.a.v.) bu man’ı nasıl muamele ettiyse ben de öyle muamele ederim.” dedi. Fatıma’ya bir şey vermeyi kabul etmedi. Bunun üzerine a Ebû Bekir’e kırıldı, küstü ve onunla konuşmadı ve nihayet vefat etti Kendisi, Rasûlüliah (s.a.v.)’den sonra altı ay yaşadı. Vefat ettiğin­de eşi. Ebû Talib kendisini geceleyin defnetti ve Ebû Bekir’e vefa­tını bildirmedi. Cenaze namazını da Ali kıldırdı. Patıma hayatta iken, A-li’nin halkın yanında itiban vardı, vefat ettiğinde Ali, halkın itibarlarını beğenmedi ve Ebû Bekir ile banşmak ve ona biat etme yolunu aradı. Altı ay boyunca henüz ona biat etmemişti. Ebû Bekir’e “Bize gel, ya­nında başka birisini getirme” diye haber gönderdi. -Ömer b. Hattab’ın hazır bulunmasını istememişti Bu haber üzerine Ömer, Ebû Bekir’e: ‘Tek başına onların yanına gitme” dedi, Ebû Bekir: “Bana bir şey yapa­caklarını sanmıyorum. Ben onlara gideceğim” dedi. Ebû Bekir onlara vardı. Ali b. Ebû Talib şehadet getirdi sonra şöyle konuştu: “Ey Ebû Bekir, biz senin üstünlüğünü ve Allah’ın sana verdiği ikramı biimişizdir. Allah’ın sana gönderdiği hayır konusunda seninle yanşamayız. Ancak, idare konusunda bize karşı kendi başına hareket ettin, Rasûlüilah (s.a.v.)’e yakınlığımız nedeniyle bizim de bir hakkımız olacağı görüşün­deydik.” Ali, Ebû Bekir’e konuşmasını sürdürdü sonunda Ebû Bekir’in gözlerinden yaşlar boşaldı. Ebû Bekir konuştuğunda ise şöyle dedi: “Canım elinde oian Allah’a yemin olsun ki, Rasûlüliah (s.a.v.)’in akraba­ları ile ilişkiyi sürdürmem, kendi akrabalarımla ilişkiyi sürdürmemden bence daha iyidir. Ancak, benimle sizin aranızdaki şu mal nedeniyle or­taya çıkan anlaşmazlığa gelince biline ki, bu konuda haktan ayrılma­dım, Rasûlüliah (s.a.v.)’in bu hususta yaptığını gördüğüm hiçbir uygu-iamayı terk etmedim ben de aynısın yaptım.” Ali, Ebû Bekir’e: “Biat için buluşmamız öğleden sonra” dedi. Ebû Bekir, öğle namazını kıldıktan sonra minbere çıktı şehadet getirdi Ali’nin durumunu, biati geciktirme-S|ni ve bu konuda kendisine sunduğu mazereti anlattı sonra istiğfar et­ti- Arkasından Ali b. Ebû Talib şehadet getirdi, Ebû Bekir’in hakkını yü­celtti ve kendisini böyle davranmaya sevk eden şeyin ne Ebû Bekir’i Ekememesi ne de Allah’ın ona verdiği fazileti inkar olduğunu belirttive şöyle devam etti: “Ancak, idare konusunda bizim de bir hissemiz ol­duğu görüşünde idik ama bize karşı kendi başına hareket etti bu yüz­den içimizden ona kırıldık.” Bu davranış üzerine Müslümanlar sevindiler ve: “Doğru hareket ettin” dediler. Ali iyi davranışta bulununca Müslü­manlar da kendisine yakınlık gösterdiler.” [1231]

1200-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Rasûlüllah (s.a.v.): “Kadınlarımın nafakası ile işçimin ücretinden sonra benîm mirasçılarım bı­raktığım bir tek dinarı dahi paylaşmasınlar, bu kalan sadaka buyurmuştur. [1232]

1201-) Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan. Rasülüllah (s.a.v.), ganimet dağıtımında at için iki hisse, piyade için bir hisse vererek böl üstü rmüştür. [1233]

1202-) Ebû Hureyre (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Necid bölgesi yönüne atlı bir birlik gönderdi. Birlik, Hanifeoğuüarından Sümâme b. Esâl adında birisini alıp getirdi. Esiri mescidin direklerinden bir direğe bağladılar arkasından Hz. Peygamber (s.a.v.) yanına çıktı ve: “Ey Sümâme gönlünde ne var?” buyurdu. O da: “Gönlümdeki ha­yırdır; eğer beni Öldürürsen kan davası olan birisini öldürmüş olursun. İyilikte bulunacak olursan şükredecek birisine iyilik etmiş olursun. Eğer mal istiyorsan, dilediğini iste” dedi. Ertesi güne kadar bırakıldı. Sonra yine: “Ey Sümâme gönlünde ne var?” buyurdu. O da: “Gönlümde­ki, sana söylediğim şeydir; eğer iyilikte bulunursan şükredecek birisine iyilik etmiş olursun” dedi akabinde ertesi günden sonraki güne kadar bırakıldı. Sonra yine: “Ey Sümâme gönlünde ne var?” buyurdu. O da: “Gönlümdeki, sana söylediğim şeydir” dedi. Bunun üzerine: “Sümâme’yisalıverin”buyurdu. Hemen mescidin yanındaki hurma­lığa gidip boy abdesti aldı, sonra mescide girdi ve: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasülüllah, Ey Muhammedi Al­lah’a yemin olsun ki, yeryüzünde senin yüzünden daha fazla nefret et­tiğim bir yüz yoktu. Ama şimdi senin yüzün, bence yüzlerin en sevimlisi oldu. Allah’a yemin olsun ki, senin dininden daha fazla nefret ettiğim

bir din yoktu. Ama şimdi benim için senin dinin, bence dinlerin en se­vimlisi oldu. Allah’a yemin olsun ki senin memleketinden daha fazla nefret ettiğim bir memleket yoktu. Ama şimdi senin memleketin, bence memleketlerin en sevimlisi oldu. Ben umreye niyetlenmiş iken senin at­lıların beni yakaladı, ne buyurursun?” dedi. Rasülüllah (s.a.v.) kendisini sevindirip müjdeledi ve umre yapmasını emreyledi. Sümâme Mekke’ye geldiğinde birisi ona: “Dininden döndün ha!” dedi. O da: “Hayır, ama Allah’ın elçisi Muhammed (s.a.v.) ile birlikte Müslüman oidum. Allah’a yemin olsun ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) izin vermedikçe artık Yemâme’den size bir buğday tanesi bile gelmez!” dedi.

(Sümâme (r.a.)’ın memleketi Yemame idi. Kendisi memleketinde tanınıp, sayı­lan» bir kimse idi. Müslüman olduktan sonra içindeki nefret sevgiye dönüştü. Aynı durum Ebû Süfyan’ın karısında da gerçekleşmiştir. 1164. hadise bakınız) [1234]

1203-) Ebû Hureyre (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Mesddde bulunuyor­duk. Derken yanımıza Rasülüllah (s.a.v.) geliverdi ve: “Haydi Yahudile­rin üzerine hareket ediniz” buyurdu. Kendisiyle birlikte sefere çıktık. Onlara vardığımızda Rasülüllah (s.a.v.) ayağa kalktı ve şöyle seslendi: “Ey Yahudi topluluğu! Müslüman olun, kurtulun “Onlar da: “Ey Ebû Ka­sım, tebliği ettin” dediler. Rasülüllah (s.a.v.) de: “Ben de bunu istiyordum. Müslüman olun, kurtulun” buyurdu. Onlar da: “Ey Ebû Kasım, tebliği ettin” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Ben de bunu istiyordum. Müslüman olun, kurtulun” buyurdu. Onlar da: “Ey Ebû Kasım, tebliği ettin” dediler. Rasûlüllah (s.a.v.) de: “Ben de bunu istiyordum.” buyurdu ve üçüncüde: “Biliniz ki, bu toprak Allah’ın ve Rasûlünündür. Ben sizi bu topraktan sürmek istiyorum. Kim, ma­lından satacak bir şey bulursa onu hemen satsın, değilse bilin ki, bu toprak Allah’ın ve Rasûlünündür. “buyurdu”[1235]

1204-) Abdullah b. Ömer (r.a.); “Nadir kabilesi ve ardından Kurayza kabilesi anlaşmayı bozup savaş açtı. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.v.) Nadiroğullannı Medine’den sürdü Kurayza’yı bağışlayıp yerinde bıraktı. Nihayet onlar da savaş açtı. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.v.) kendisine sığınıp iman ederek Müslüman olmuş bazı

kimseler dışında erkekleri öldürdü, kadın ve çocukları ile mallarını Müs­lümanlar arasında bölüştürdü. Sonunda Yahudilerin tamamını Medine’­den sürdü. Abdullah b. Selâm’ın kabilesi Kaynukaoğullan ve Harisoğuliarını hülasa tüm Medine Yahudiierini sürdü.” demiştir. [1236]

1205-) Ebû Said el-Hudri (r.a.): “Kureyza Yahudileri, Sa’d b. Muâz’ın vereceği karara razı oldular. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa’d’ahaber Saldl. O da eşeğin Üzerine binip geldi. (Kurayza muhasarası esasında)namazgaha yaklaştığında Ensara: “Efendinizveya en iyiniz için ayağa kalkıp karşılayın”buyurdu. Sonra da: “Bu adamlar senin vereceğinkaran kabulettiler’buyurdu. Oda: “Onların (revrattada belirttiği üzere) sava-şanlannı öldürür, gerideki çocuk ve kadınlarını köle yaparsın” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah’ın hükmüyle hükmettin ‘buyurdu belki de:

“Melik’in hükmüyle hükmettfn”buyurdu” demiştir.

(Melik, Allah’ın isimlerindendir. Bilindiği üzere Yahudilerle Müslümanlar, Medine anayasasına göre mevcut devletin vatandaşları idiler. Ancak Kurayza Yahudileri va­tana saldıran düşmana yardım etmeleri nedeniyle vatana ihanet suçuyla yargılanıp idam edildiler. Aslında bu hüküm kendi kitapları Tevratta da bu şeklide idi. (Bakınız, Kitabı Mukaddes, Tesniye: Bâb: 20/ıo-ıs) Sa’d b. Muâz (r.a.) için 1666. ve 1667. hadislere bakınız.) [1237]

1206-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Sa’d b. Muâz, Hendek sava­şında yaralanmıştı. İbnİ Anka denilen Kureyşli bir adam kendisine bir ok atmış ve pazusundaki damarını vurmuştu. Bunun üzerin Rasûtüllah (s.a.v.) yakından ilgilenmek için mescidde ona bir çadır kurdurmuştu. Rasûlüllah (s.a.v.) Hendek Savaşı’ndan döndüğünde silahını çıkardı ve banyo yaptı, bu sırada başından tozlan silkerek Cebrail ona, geldi ve: “Silahı bıraktın mı, vallahi ben silahı bırakmadım. Haydi üzerlerine sefere çık” dedi. Rasülüllah (s.a.v.): “Ne tarafa?”buyurdu, o da Kureyza oğullan’nı gösterdi. Rasûlüilah (s.a.v.) de onlarla savaştı. Neticede onlar, Rasülüllah (s.a,v.)’in vereceği karara razı oldular. Rasûlüllah (s.a.v.), on­lar hakkında verilecek hükmü Sa’d b. Muâz’a havale etti. O da: “Onların savaşanlannı öldürmesine, gerideki çocuk ve kadınlarının köle yapılması­na, mallarının bölüştürül meşine hüküm veriyorum.” dedi.” [1238]

1207-) Âişe (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Sa’d. Muâz, yarası kuruyup meve başladığında: “Allah’ım, biliyorsun ki, Rasûlünü yalanlayan vevurdundan çıkaran bir toplumla Senin için savaşmaktan bana daha sevimli gelen hiçbir şey yoktur. Allah’ım, eğer geride Kureyşte yapılacak kaldıysa beni de geriye bırak Senin için onlarla savaşayım. Allah-, bizimle onlar arasında savaşın bittiğini tahmin ediyorum, eğer bizim­le onlar arasında savaş bitti ise yaramı kanat ve ölümümü bunda kıl.” di­ye dua etti. Bunun üzerine boynunun altından kan boşaldı. Mescidde Gifaroğulları’nın da bir cadın vardı. Onlan (sakin şekilde dururken) kendi­lerine doğru akıp gelen kan ürpertmişti. Hemen: “Ey çadır ahalisi, sizin taraftan bize doğru gelen bu,şey de nedir” dediler. Bir de baksak ki Sa’d b. Muâz’ın yarası kanıyordu, çok geçmeden orada vefat etti”[1239]

1208-) Tine Abduilah b. Ömer (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) Ahzab Savaşı’ndan döndüğünde, bize: “Hiçbir kimse Kurayza oğulla’ undan başka bir yerde ikindiyi kılmasın.”buyurdu. Bu sırada bazı­ları ikindiye yolda erişti, aralarından bir kısmt: “Söylenilen yere varana değin namazı kılamayız.” derken bir kısmı: “Hayır kılabiliriz, Peygamber (s.a.v.)’in bizden istediği bu değildi” dedi. Sonunda bu durum Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’e söylendi, o da bu topluluktan hiçbir kimseye (bu farklı davranışından dolayı) niye böyle yaptınız demedi. [1240]

1209-) Enes b. Mâlik anlatır: “Muhacirler Mekke’den Medi­ne’ye geldiklerinde ellerinde hiçbir şey yoktu, Ensar ise arazi ve emlak sahipleri idi, bu nedenle Ensar her yıl arazilerinin ürününün (yananı) vermek, ziraat işlerini görmek mülkiyetlerini onlarla bölüştü. -Enes (r.a.)’m annesi, aynı zamanda Süleym’in ve Ebû Talha’nın oğlu Abdullah’ın da annesi idi. Bu zaman Enes’in annesi de hurma Rasûiüllah (s.a.v.)’e vermişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunları Ussme b. Zeyd’in annesi ve azat ettiği Ümmü Eymen’e verdi.

yine Enes (r.a.)’dan gelen rivayete göre: Hz. Peygamber (s.a.v.) navber Savaşî’nı bitirip, Medine’ye döndüğünde Muhacirler, Ensar m ürünlerini bağışladıkları mallarını onlara geri verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de Enes’in annesine hurma ağaçlarını geri verdi ve bunun yeri­ne bahçesinin bir kısmını Ümmü Eymen’e verdi. [1241]

1210-) Abdullah b. Muğaffel (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Hayber kalesini kuşatmıştık, birisi içi yağ dolu bir tulum attı. Hemen almak için koştum. Etrafıma baktım Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gördüm (bana gülümsüyor.) Bunun üzerine kendisinden utandım”[1242]

1211-) İbni Abbâs (r.a.), Ebû Süfyân b. Harb (r.a.)’m kendisine bildirdiği şu malumatı anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.), Ebû Süfyân ve Kureyş kâfirleri arasında saldırmazlık antlaşması (Hudeybiye Antlaşması) yap­tığı süre içerisinde, Ebû Süfyân Şam diyarında ticaret yaparken Bizans Kralı Hiraki haber salıp Ebû Süfyân ve yanındaki topluluğu çağırtmıştı. Hiraki ve erkanı İlyâ’da (Beyt-ı Makdis’te) iken Ebû Süfyân’ı yanına getirdi­ler, Hiraki yanında Rumların ileri gelenlerinin bulunduğu meclisine on­ları çağırttı. Sonra tercümanını ve onları huzuruna aldı:

“Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adama akrabalık yönünden hanginiz daha yakındır?” dedi. Ebû Süfyân:

“Akrabalık yönünden en yakını benim.” dedim.” dedi. Hiraki:

“Onu yanıma getirin, arkadaşlarını da yanına getirip arkasına yer­leştirin.” dedi, sonra da tercümanına:

“Onun arkadaşlarına söyle ben, şu kimse hakkında buna soru so­racağım. Eğer yalan söylerse onun yalan söylediğini bildirsinler.” dedi.

Ebû Süfyân şöyle devam eder: “Vallahi, arkadaşlarımın benim ya­lanımı anlatmalarından çekinmem olmasaydı, onun hakkında yalan söylerdim. Sonra bana Peygamber hakkında sorduğu ilk soru:

“Sizin aranızda onun soyu nasıldır?” olmuştur. Ben:

“O, içimizde soylu birisidir.” dedim. Hiraki:

“Ondan önce sizden birisi onun söylediği bu şeyleri söylemiş miy­di?” dedi.

“Hayır” dedim.

“Atalarından kral olan var mıdır?” dedi.

“Hayır” dedim.

“Halkın ileri gelenleri mi kendisine tâbi oluyor? Yoksa zayıf kimse­ler mi tâbi oluyor?” dedi.

“Zayıf kimseler” dedim. :

“Çoğalıyorlar mı yoksa azalıyorlar mı?” dedi.

“Hayır, çoğalıyorlar.” dedim.

“Onlardan, dinine girdikten sonra memnun olmadığından dinden dönen biri var mıdır?” dedi.

“Hayır” dedim.

“Söylediği şeyleri söylemezden önce yalan töhmetinde bulunuyor muydunuz?” dedi.

“Hayır” dedim.

“Sözünden döner mi?” dedi.

“Hayır. Ancak biz bir süredir ondan aynyız. Şu anda ne yaptığını bilmiyoruz.” dedim. – Ebû Sûfyan: “Bu sözden başka içerisine bir şeyler ka­tabileceğim başka bir söz imkanım olmadı.” dedi- ve şöyle devam etti:

“Onunla savaştanız mı?”

“Evet” dedim.

“Onunla savaşınız nasıl olmuştu?” dedi.

Onunla aramızdaki savaş değişiyor, bir bize meylediyor bir ona meylediyor.” dedim.

“Size ne emrediyor?” dedi.

‘Tek olan Allah’a kul olun, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, ataları­nızın söylediklerini bırakın” diyor ve bize namaz kılmayı, dürüst ve na­muslu olmayı, akraba ile ilişkiyi sürdürmeyi emrediyor” dedim. Hiraki tercümanına: “Ona şöyle de: Sana onun soyundan sordum, kendisinin içinizde soylu birisi olduğunu söyledin. Zaten Peygamberler böyle olur, kavmin soylu olanlarından peygamber gönderilir. Sana, sizden birisi onun söylediği şeyleri söylemiş midir, diye sordum, hayır dedin. O hal­de diyorum ki: Eğer kendisinden önce bu sözü söyleyen bir kimse ol­saydı, kendisinden önce söylenmiş bir sözün peşine takılmıştır” derdim. Sana, atalarından kral olan var mıdır? diye sordum, hayır dedin. O hal­de ben de diyorum ki, eğer atalarından kral olan birisi olsaydı, atalarının kraliyetini arzu eden bir kimsedir” derdim.

Sana, “Söylediği bu şeyleri söylemezden önce yalan töhmetindebulunuyor muydunuz?” dîye sordum: “Hayır” dedin. Bundan anlıyorum ki, insanlara yalan söylemeyen, Allah’a karşı hiç yalan söylemez.

Sana: “Halkın (feri gelenleri mi kendisine tâbi oluyor? Yoksa zayıf kimseler mi tâbi oiuyor?” diye sordum. Zayıf kimselerin kendisine tâbi olduğunu söyledin. Aslında peygamberlere (ine önce) uyanlar da onlardır. : Sana: “Çoğalıyoriar mı azaîıyoriar mı?” diye sordum, kendilerinin çoğaldıklannı söyledin. Zaten iman işi böyledir. Tamamlanana değin artar,

Sana: “Onlardan, dinine girdikten sonra memnun olmadığı için dinden dönen biri var mıdır?” diye sordum, hayır dedin. Zaten iman da budur, iman nuru kalbe girdiğinde böyle olur.

Sana: “Sözünden döner mi?” diye sordum. Hayır dedin. Peygamberler de sözlerinden dönmezler.

Sana: “Size neyi emrediyor?” diye sordum, “Size putlara kulluğu yasakladığını, tek olan Allah’a kul olmayı ve Ona ortak koşmamayı em­rettiğini ve yine, namaz kılmayı, dürüst ve namuslu olmayı emrettiğini söyledin. Eğer senin söylediklerin doğru ise yakında bu kimse şu iki ayağımın bastığı yerlere sahip olacaktır. Aslında ben onun zuhur ettiği­ni biliyordum ama sizden olacağını tahmin edemiyordum. Eğer ona laşacağımı biisem, tehlikeye rağmen, kendisiyle karşılaşma zahmetine katlanırım, şayet yanında olsaydım ayaklarını bile yıkardım.” dedi sonrada, Rasulüliah (s.a.v.)’in Dihye (r.a.) ile Bizans’ın Busra emirine gön­derdiği mektubunu istedi. Mektubu getiren, onu Hiraki’a verdi, o da Mektubu okudu. Mektup şöyleydi:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Rumlann büyüğü Hirakl’e. Selâm,hidayete uyan kimseleredir, Bundan sonra, ben seni İslâm çağrısınadavet ediyorum. Müslüman ol ki kuıtuiastn. Allah, yaptığın işin karşılığını sana iki kat verir. Eğer kabul etmez, yüz çevirirsen çiftçi ve ziraatçıolan halkının günahı da sana olur.

«Ey Kitap ehli! Aramızda ortak olan söze gelin. Allah’a kul olalım, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birbirimizi, Allah’ın dışında birtakım rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse:şahit olun ki bizler Allah’a teslim olanlarız” deyiniz.» (Âı-ı imrâm 64) Sonra Ebû Süryân şöyle devam eder:

Hirakl, söyleyeceğini söyleyip mektubu bitirdiğinde yanında sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı, biz de oradan çıkarıldık. Oradan çıkarılır­ken arkadaşlarıma: “EbÛ Kebşe’nİn (Ebû Kehşe, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dedele­rinden birisinin ismidir) oğlunun etkisi önem kazandı, ondan Rumlann kralı bile korkuyor olmalı.” dedim. Onun galip geleceği kanaatini hep taşı­dım, sonunda Alfah İslâm’ı gönlüme koydu.” [1243]

1212-) Ebû İshâk’tan. Şöyle demiştir: “Bir kimse, Berâ (r.a.)’a geldi ve: “Ey Ebû Umara, Huneyn savaşında geriye kaçmış mıydınız” dedi, o da: “Allah’ın Peygamberinin geriye kaçmadığına şahitlik ederim. Ancak, ordu­dan aceleci ve üzerlerinde zırhı olmayanlar Havâzin kabilesinin şu boyuna karşı harekete geçtiler. Onalar iyi ok atan bir topluluktu hemen ok yağmu­runa tuttuiar sanki oklar çekirge sürüsü gibi idi. Bunun üzerine harekete geçenler dağıldılar, düşman da Rasûlüllah (s.a.v.)’e yöneldi bu sırada Ebû Sufyân Peygamberimizin kabrini çekiyordu. Rasûlüflah yere inip dua etti, Ailah’tan yardım diledi. Şöyle diyordu: “Ben, Peygamberim, yalan yok­tur. Ben, Ahdüimuttatib’in oğluyum! Allah’ım, yardımım indir” Vallahi, harp kızıştığında biz kendisiyle korunuyorduk. Bizim en cesurumuz onun yanında durabilendi.” dedi”[1244]

1213-) el Berâ b. Âzib (r.a.Va bir adam: “Huneyn Savaşı’nda (ordu bir ara dağılırken) Rasûiüllah (s.a.v.)’in yanından kaçtınız mı? dedi, o da: “(Evet kaçtık) ama Rssûlüİlah (s.a.v.) kaçmadı, Havazin kabilesi iyi ok atan bir kabile idi. Biz onlarla karşılaştığımızda Müslümanlar ganimetlere yöneldiler, onlar da üzerlerimize ok yağdırdılar (biz de kaçtık) ama Rasûiüllah (s.a.v.) kaçmamıştı, kendisini Ebû Süfyân’ın yularını çektiği beyaz katırının üzerinde gördüm, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ben Pey­gamberim, yaian yoktur. Ben Abdülmuttalib’in oğluyum”diyordu.” dedimiştir.

(Huneyn, Mekke ile Taif şehirleri arasında bir vadidir. Huneyn gazvesi, Mekke’-rvn fethinden snnra hicri sekizinci ytlda olmuştur. On iki bin kişiden oîuşan İslâm or­dusu savaşg bir kabile olan Havazin ve Sakif kabilelerinden on dört bin kişilik bir ordu ile savaştı. Bozgunla burun buruna gelen İslâm ordusu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cesaret ve sebatı sayesinde toparlanarak zafer.) [1245]

1214-) Abdullah b. Ömer (r.a.): “Rasûlültah (s.a.v.) Taif i kuşattığında bir şey elde edemedi: “İnşallah (kuşatmayı bırakıp) döneceğiz”buyurdu. Bu durum orduya ağır geldi: “Fethetmeden geri mi gideceğiz” dediler. (Diğer bir rivayette ise): “Nasıl döneriz” demişler. Bunun üzerine: “Yarınsavaşa çıkın” buyurdu. Ertesi gün savaşa çıktılar sonunda yaralanmalar oldu arkasından: “Ya/m inşallah (kuşatmayı bırakıp) döneceğiz”buyurdu, bu karar hoşlarınagitti, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) gülümsedi.” demiştir.

(Taif, Mekke’nin 120 km. güneyinde 1650 m, yüksekliğinde bir yayladır. Sakif kabilesinin merkezi ve eski bir yerleşim yeri olan bu şehir gayet sağlam kalelerle çevrilidir, Mekke fethi ve Huneyn zaferinden sonra düşman safındaki Sakif kabilesi Taife çekildi. Meşhur Haccac zaliminin de kabilesi olan Sakifliler kalelerinde aylarca dayanacak erzak depoladıklarından dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.) kuşatmadan so­nuç alınamayacağı düşüncesiyle kuşatmaya son vermişti. Bir yıl sonra Taiflîler bir heyet göndererek Müslüman olduklarını bildirmişlerdir.) [1246]

1215-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.): “Hz. Peygamber (s.a.v.) Fetih günü Mekke’ye girdi. Beytullah’tn etrafında üç yüz altmış put bulunu­yordu elindeki değnekle dürtüp: «Hak geldi, batıl yok oldu» (isrâ: si) «Hak geldi, batıl ne yoktan var edebilir ne de yeniden dirilte­bilir» (Sebe: 49) diyordu” demiştir.

(Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’ye geldiğinde Kabe ve çevresinde putlar vardı, bu putları temizleterek Kabe’nin içerisine girmişti. Kendisinin Kabe’ye girişini ve içeride ne yaptığı 871 ve 872. hadislerde anlatılmaktadır.) [1247]

1216-) Ebû İshak, Berâ b. Âzib’i şöyle derken işittim, demiştir: “Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Mek­ke müşrikleri arasındaki banş anlaşmasını Ali b. Ebî Talib yazmıştı. Şöyle yazmıştı “Bu, Allah’ın Rasûlü Muhammed (s.a.v.)’in yaptığı sözleşmedir…” Bunun üzerine müşrikler:” Allah’ın Rasûlü, diye yazma. Eğer senin, Allah­’ın Rasûlü olduğunu bilseydik seninle savaşmazdık.” dediler. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) de Ali’ye: “Bu ifadeyi sil” bıyurâu, O da: “Ben bu ifadeyi si-lemem” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de eliyle kendisi sildi. Müşriklerin ileri sürdükleri şartlar içerisinde “Mekke’ye girmeleri ve üç gün kalmaları, silahlar da kınında olarak gireceklerdir.” şartı da vardı.”

(Mekke’ye girerken silahların kınında olması kaydının iki nedeni olabilin Mekke’ye si­lahlan dışanda olarak giren Müslümanlann, burayı fethetmiş görüntüsü verebileceğinden do­layıdır. Yahut bir sataşma olduğunda hemen silaha davranabilirlerdi. Kanaafjmca birinid yaklaşım daha uygundur. Kâfirler sembolik bile olsa İslâm’ın muzafferiyetini içlerine asla sin­diremezler. Bu geçmişten günümüze kadar böyle gelmiş ve böyle devam edecektir.) [1248]

1217-) Ebû Vâfl’den. Şöyle demiştir: “Seni b. Huneyf (r.a.), Sıffînsavaşında ayağa kalkıp (anlaşmaya sıcak bakmayan ve savaşa karşı kendisinin gevşekdavrandığı ithamında bulunanlara) şöyle dedi: “Ey insanlar, asıl siz kendinizi yoklayınız (itham ediniz.) Hudeybiye barışında Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte olduk. Eğer savaşı gerekli görseydik kesinlikle orada savaşırdık. Bu söylediğim Rasûlüllah (s.a.v.) ile müşrikler arasındaki barış anlaş­masında olmuştu. Anlaşma sonunda Ömer, Rasûlüllah (s.a.v.)’e geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, biz hak üzerinde, onlar batıl üzerinde değil mi?” dedi: “Evet öyle” buyurdu: “Bizim ölenlerimiz cennette, onların ölenleri cehennemde değil mi?” dedi: “Evet Öyle”buyurdu: “Öyleyse niye dinimiz konusunda ödün veriyor ve henüz Allah, bizimle onlar ara­sında hükmünü vermeden geri dönüyoruz?” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.): “Ey Hattaboğlu! Ben, Allah’ın Rasûlüyüm. Allah, beni ihmal etmez” buyurdu. Bunun üzerine Ömer öfkeli bir şekilde oradan ayrıldı ve Ebû Bekir’e vardı: “Ey Ebû Bekir, biz hak üzerinde, onlar batıl üze­rinde değil mi?” dedi: “Evet öyle” dedi: “Bizim ölenlerimiz cennette, onların ölenleri cehennemde değil mi?” dedi: “Evet öyle” dedi: “Öyleyse neye dayanarak dinimiz konusunda ödün veriyor ve henüz Al­lah, bizimle onlar arasında hükmünü vermeden geri dönüyoruz?” dedi. Ebû Bekir: “Bilesin ki, o, Allah’ın Rasûlüdür. Allah, onu ihmal etmez” dedi. Bunun araksından, Rasûlüllah (s.a.v.)’e fetih müjdesini veren su­re indi. Rasûlüllah (s.a.v.), Ömer’e haber saldı ve bu sureyi ona okuttu. O da: “Ey Allah’ın Rasûlü, bu fetih müjdemi mi?” dedi: “Evet” buyur­du. Bunun üzerine Ömer’in içi rahat etti ve Medine’ye döndü”[1249]

1218-) Ebû Hâzim Seleme b. Dinar’dan. Kendisi, Rasûlüllah (s.a.v.)’in Uhud savaşında yaralanması konusunda Seni b. Sa’d (r.a.)’ı dinlemiş. Sehl b. Sa’d (r.a.), şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in yüzü yaralandı, dişi ki başındaki miğferi parçalandı. Rasûlüllah (s.a.v.)’in kızı Fâtıma kanj yı­kıyor, Ali b. Ebî Taiib de kalkan iie üzerine su döküyordu. Fâttma, suyun kanamayı artırdığını görünce bir hastr parçası alıp kül haline gelene kadar yaktı, arkasından yaranın üzerine koydu böylece kan kesildi,” [1250]

1219-) Enes b. Mâlik (r.a.): “Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kafası yarılmıştı. Bunun üzerine: “Peygamberlerinin kafa­sını yaran bir toplum nasıl kurtulabilir ki” buyurdu, bu nedenle Allah: «Onların tevbelerini kabul etmesi veya alim oldukların­dan dolayı onlara azab etmesi senin elinde değildir.» (âh imrân: 128) ayetini indirdi.” demiştir. [1251]

1220-) İbni Mes’ûd (r.a.): “Sanki ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’i Pey­gamberlerden bir Peygamberi anlatırken şimdi görür gibiyim. (Anlattığı bu pey­gamberin) kavmi kendisini dövüp kan içinde bırakmış, yüzünden kanını siier-ken: “Allah’ım, kavmimi bağışla, çünkü oniar bilmiyorlar.” diyordu.” demiştir. [1252]

1221-) Ebû Hureyre (r.a.): “Rasûiüllah (s.a.v.) ön dişleri ile azı dişleri arasındaki kınlan dişlerini göstererek: “Peygamberine bunu yapan topluma Allah’ı’ın gazabı çok çetin olmuştur. Allah’ın Rasûl’ünün Allah yolunda öldürdüğü adam için Allah’ın gazabı çok çetin olmuştur, “buyurdu” demiştir. [1253]

1222-) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Kabe’nin yanında namaz kılıyordu, bu sırada Ebû Cehil ve arkadaşları da orada oturuyorlardı. Derken birisi (ebû cemi) diğerlerine: “Hanginiz falanca­ların kestiği devenin döl eşini (devenin karnındaki yavrunun bulunduğu zarı) getirip de Muhammed namazda secdeye varınca üzerine koyabilir?” dedi. Topluluğun en eşkıyası koşup onu getirdi, Hz. Peygamber (s.a.v.) ş secdeye varıncaya kadar bekledi ve akabinde iki omuzunun arasına sırtına bıraktı, Ben de hiçbir şey yapamadan seyrediyordum keşke bir gü­cüm olsaydı- onlar gülüşüp (bu sen yaptın o yaptı diye) birbirlerine isnat et­meye başladılar. Rasû!ül!ah (s.a.v.) ise secdeden başını kaidıramıyordu

sonunda Fatıma gelip sırtındakini attı da Rasûlüllah başını kaldırabildî. Sonra üç defa: “Ey Allah’ım Kureyş’isana hava/e ediyorum”‘dedi. Kendilerine beddua etmesi onlara çok ağır geldi. Çünkü bu şehirde dua­nın kabul olunacağı inananda idiler. Hz. Peygamber (s.a.v,) devamla bedduasında isim de verdi: “Ey Allah’ım! Ebö Cehil’i sana havale ediyorum, Utbe b. Rabia’yı, Şeybe b. Rabia’yı, Velid b. Utbe’yi, Ömeyye b. Halefi, Ukbe b. Ebi Muayt’ı sana havale ediyorum” dedi. -Yedincisini de saymış ancak hadisi rivayet eden onu ezberinde tu­tamamış- Abdullah İbni Mes’ûd (r.a.): “Canım elinde olan Allah’a yemin oisun ki, Rasûlüllah (s.a.v.)’in saydıklarının kuyuda, Bedir kuyusunda ye­re serilmiş cesetlerini gördüm” demiştir. [1254]

1223-) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Aişe (r.a.), Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’e: “Uhud Savaşı’ndan daha zor bir gün sana geldi mi?” demiş, o da: “Kavminden (Kureyşten) çok şeylerle karşılaştım, ama onlardan karşılaştığım, Akabe Biati zamanında karşılaştığımdan daha zor değildi. (Taif ıien geienterindenvMMftr Kulâl’in oğlu İbni Abdi Yâtîl’e beni barındırmasını teklif ettim, fakat isteğime cevap vermedi. Arkasından yolum üzere üzgün bir şekilde oradan ay­rılıp Çlktim. (Mekke yakınlarında küçük bir dağ olan) Kamil Seâlİb mevkİSİne

kadar üzüntümden kendime gelemedim. Burada başımı kaldır­dım, bir de ne göreyim, beni gölgesine almış bir bulut var. Bak­tım, içerisinde Cebrail vardı. Bana: “Allah, kavminin sana söyle­diklerini ve seni reddetmelerini işitmiştir. Onlar hakkında dile­diğinde emir vermen için sana Dağların Meleği’ni göndermiş­tir. ” diye seslendi. Arkasından, Dağların Meleği seslenip, bana selâm verdikten sonra: “Ey Muhammed, (Aiiah) istediğini yapma­mı söyledi. Eğer şu iki yalçın dağı (Ebö Kubr ,s ve Kuaykân Dağiart’m) üzer­lerine kapayıvermemiistersenyapıvereyim.”dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hayır, Allah’ın, onların sulbünden kendi­sine hiçbir şeyi ortak koşmayarak, sadece Allah’a kulluk edenkimseleri çıkarmasını umarım”buyurmuştur.

(Efendimizin, başta amcası Hz. Hamza olmak üzere ashabından değerli şahsi­yetleri kaybettiği, bundan öte ölüm tehlikesi atlattığı Uhud Savaşı’ndan daha ağırgeldiğini belirttiği olaylar, Akabe Biati öncesi kendisini koruyan amcası Ebû Talib ve en büyük destekçisi Hz. Hatice validemizin vefatından sonra destek bulmak için çık­tığı Taif yolculuğu ve bu tarihlerdeki karşılaştığı sıkıntılardır. Kendisi Ölüm tehlikesin­den dolayı Mekke’ye ancak Mut’im b. Adİyy’in himayesinde girebilmiştir. Bu olaylar­dan Önce de Kureyşüler’in boykotu vardı ki yaklaşık üç yıl sürmüştü. Bu sürede am­cası ve hanımını kaybetmişti. Bu yıla da Hüzün Yılı adı verilmiştir.) [1255]

1224-) Cündüb b. Süfyân (r.a.)’dan: “Rasûlüllah (s.a.v.)’in savaş­ların birisinde parmağı kanamıştı, bunun üzerine şu beyti söyledi: “Hel enti illâ isbaun dem iti ve fi sebilillahi mâ lagîti Allah yolunda karşılaştığın, sadece senin kanayan bir parmak olmandır.) [1256]

1225-) Esved b. Kays’tan. Kendisi, Cündüb (r.a.)’ı şöyle derken i-şitmiştir: “Cebrail, Rasûiüllah (s.a.v.)’e gelmekte gecikti. Bunun üzerine müşrikler: “Muhammed, terkedildi” dediler. Arkasından Yüce Allah: «Kuşluk vaktine ve karanlığı iyice bastırdığı zaman ki geceye yemin olsun kî, Rabb’in seni bırakmadı, sana darılmadı da» ayetini indirdi.” [1257]

1226-) Üsâme b. Zeyd (r.a.)’dan: “Rasûiüllah (s.a.v.) Bedir Sava-şı’ndan önce üzerine fedek dokuması saçaklı kadife palan vurulmuş bir eşeğe bindi, arkasına da Üsâme b. Zeyd’i bindirdi. Haris b. Hazrec o-ğulları’ndaki Sa’d b. Ubâde’ye hasta ziyaretine gidiyordu. İçerisinde Abdullah b. Übey b. Selûl’ün de bulunduğu bir meclise uğradı. -Bu oiay Abdullah b. Übey’in Müslüman olmasından önce idi- Bir de baksa ki mecliste Müslümanlardan, putlara kulluk eden müşriklerden ve Yahudi­lerden karışık birtakım kimseler vardı. Abdullah b. Ravaha da mecliste bulunuyordu. Hayvanın kaldırdığı toz meclisi kaplayınca, Abdullah b. Übey elbisesi ile burnunu kapattı, sonra: “Üzerimize tozutmayın!..” de­di. Rasûlüüah (s.a,v.) oradakilere selâm verdi, durup aşağı indi ve ken­dilerini Allah’a davet etti, onlara Kur’ân okudu. Bunun üzerine Abdullah b. Übey b. Selûl: “Be adam!.. Şu biline ki eğer gerçek ise bu söylediğin şeylerden daha güzel yoktur, ama bunlarfa bizi meclisimizde rahatsız etme!,. Yerine git de sana kim gelirse ona anlat!..” dedi. Bunun üzeri­ne Abdullah b. Ravaha: “Ey Allah’ın Rasûlü, sen ona bakma. Bizimmeciislerimize bunları yine getir. Gerçekten biz bunları seviyor, istiyoruz.” dedi. Bunun üzerine Müslümanlar, müşrikler ve Yahudiler birbirleriyle söz dalaşması yaptılar, hatta neredeyse birbirlerine atılıp saldıracaklardı, bu arada Rasûiüllah (s.a.v.) sürekli yatıştırmaya çalışı­yordu. Sonunda sakin leşti ier. Arkasından Hz. Peygamber (s.a.v.) hay­vanına binip hareket etti, nihayet Sa’d b. Ubâde’nin yanına girdi, Ab­dullah b. Übey’i kastederek: “Ey Sa’d, Ebû Hubâbe’nîn ne söyledi­ğini duydun mu? Şöyle, şöyle söyledi Sa’d b. Ubâde: “Ey Allah’ın Rasûiü, onu bağîşla, kusuruna bakma. Sana Kitabı indirene yemin olsun ki şu belde halkı ona taç giydirip kralların sarığını sarmaya anlaştıkları bir sırada Allah, sana İndirdiği hakikati getirmiştir. Sana verdiği hakikat ile Allah bu işi geri çevirince bu durum onun boğazına durdu, hazmedemedi. Görmüş olduğun şeyleri bu nedenle yapmıştır.”dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) onu bağışladı.”

(Söz konusu kimselerin Müslüman olmaları görüntüde idi, içlerindeki kin ve nefret sürekli devam etmiş, yeri geldiğinde her fırsatı değerlendirmiş, münafıklıkları­nı sergilemişlerdir.) [1258]

1227-) Enes b. Maiik (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Abdul­lah b, Übey’e gitsen?” denildi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bir eşeğe bi­nerek ona gitti. Müslümanlar da kendisiyle birlikte gittiler. Gittikleri yer çorak bir yerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) onun yanına vardığında: “Ben­den uzak dur. Vallahi eşeğinin pis kokusu beni rahatsız etti.” dedi. Bu­nun üzerine Ensardan bir kimse: “Allah’a yemin olsun ki, Rasûiüllah (s.a.v.)’in eşeği, senden daha hoş kokuludur” dedi. Arkasından Abdul­lah’ın kabilesinden bir adam Abdullah’a söylenen bu sözden doiayı öf­kelendi, bunun arkasından her iki tarafın adamiarı birbirlerine karşı öf­keye kapıldılar ve hurma çubuklanyla, ayakkabılarla ve elleriyle arala­rında kavga oldu. «Müminlerden iki taraf birbirleriyle kavga e-derse hemen aralarım düzeltiniz» (Hucörât: 9) âyetinin bu yüzden indiği bilgisi bize ulaştı”[1259]

1228-) Enes b. Mâlik (r.a.)’dan. Şöyle demiştir: “Rasûiüllah (s.a.v.): “Ebû Cehil’in ne yaptığına kim bakar? buyurdu. HemenAbdullah b. Mes’ûd koşup gitti ve onu Afrâ’nm iki oğlu tarafından yara­lanmış ve yerde yığılmış olarak buldu. Sakalından tutup: “Sen Ebû Ce­hil değil misin?” dedi. Ebû Cehil: “Öldürdüğünüz adamın veya kavminin öldürdüğü adamın üstünde (daha üstün bir kimse) var mıdır?” dedi.” [1260]

1229-) Câbir b. Abduilah (r.a): “Rasûlüliah (s.a.v.): “Kim, Ka’b b. Eşrefe haddini bildirir? Çünkü o, Allah ve Rasûfânü incitip ezi­yet vermiştir.” buyurdu. Muhammed b. Mesîeme hemen kalkıp: “Ey Allah’ın Rasûlü, onu benim öldürmemi ister misin?” dedi O da: ‘Ta­mam” dedi. Muhammed b. Mesleme: “Bazı şeyler söylemem için bana izin ver” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): ‘Tamam söyle” buyurdu. Netice­de Muhammed b. Mesleme, Ka’b b. Eşrefin yanına geldi ve: “Şu adam bizden zekât vermemizi istedi, gerçekten bizi yorup bitirdi. Bu yüzden ben senden borç istemeye geidim” dedi. Ka’b: “Evet öyle, Allah’a yemin oisun ki ondan daha çok usanırsın” dedi. Muhammed b. Mesfeme: “Bir kere ona uyduk, durumu ne oiur sonuna bakana değin artık kendisini bı­rakmayı düşünmüyoruz. Bize bir iki yük yiyecek vermeni istedik” dedi, o da; “Oiur ama bana rehin bırakmanız lazım” dedi. Oniar: “Rehin ne istiyorsun?” dediler. Ka’b: “Kadınlarınızı bana rehin bırakın” dedi. Onlar: “Sen, Arapların en yakışıklısı iken kadınlarımızı nasıl sana rehin bırakabili­riz” dediler. Ka’b: “O zaman oğullarınızı bana rehin bırakın” dedi. Oniar: “Birileri: “Bir iki yüke rehin bırakıldı” diye evlatlarımızı dillerine dolarlar bu da bize ar oiur ama silahlarımızı sana rehin bırakalım” dediler. Arkasın­dan Ka’b tekrar gelmeleri için onlara zaman belirledi. Muhammed b. Mesleme, Ka’b’ın süt kardeşi Ebû Naile ife birlikte geceleyin geldiler. Ka’b onları kaleye çağırmıştı, (geldiklerinde) yanlarına indi. Kans/: “Bu saatte ne­reye gidiyorsun?” dedi: “Bu gelenler Muhammed b, Mesleme ile karde­şim Ebû Naile’dir” dedi. Kansı: “Ben bir ses duyuyorum… Sanki ondan kan damlıyor…” dedi, O da: “Bu geienler Muhammed b. Mesleme karde­şim ile süt kardeşim Ebû Naile’dir. Hem soylu bir kimse geceleyin kılıç darbesine bile çağrılsa buna icabet eder.” dedi. Muhammed b. Mesleme kendisiyle birlikte iki kişiyi de içeri koydu. Bir rivayete göre bunlar Ebû Abs b. Cübeyr, Haris b. Evs ve Abbâd b. Bişr”dir. Muhammed b. Meslemearkadaşlarına: “Yanımıza geldiğinde ben saçının ne güzel koktuğunu söyler ve kokianm bu sırada onu yakaladığımı gördüğünüzde hemen atı­lıp vurun!” dedi. Diğer bir rivayette ise: “Sonra size de başını koklatmm.” demiştir. Ka’b kılıcını kuşanmış etrafına güzel kokular saçarak indi. Mu­hammed b. Mesleme: “Bugünkü kadar böyle güzei bir koku görmedim” dedi. Ka’b: “Arabın en güzei kokulu ve en mükemmel kadınian benim yanımdadır.” dedi. Muhammed b. Mesleme: “Başını bir koklamama izin verir misin?” dedi. O da: ‘Tabi” dedi. Başını kokladı sonra da arkadaşla­rına koklattı, arkasından: “Bir daha koklamama izin verir misin?” dedi. O da: ‘Tabi” dedi. Muhammed b. Mesieme, Ka’b’ı yakalayınca: “Haydi sal­dırın!” dedi, hemen öldürdüler sonra da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelipdurumu bildirdiler.”

(Ka’b’ın babası Eşref, Tay kabilelesinden idi, annesi ise Yahudi Nadiroğullan kabilelesinden olup bir sonraki hadiste anlatılan Ebû Râfi’ Sellâm b. Ebi’l-Hukayk’ın kızıdır. Ka’b b. Eşref şair, servet sahibi bir kimse İdi. Söylediği şiirlerle o günün ka­muoyunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in aleyhine çevirmek için büyük çaba göstermiştir. Bedir Savaşı’ndaki İslâm zaferini bir türlü hazmedememiş ve Mekke’ye giderek müş­riklerle yas tutmuş, katledilen müşrik liderler için şiirler söyleyerek müşrikleri Hz. Peygamber (s.a.v,)’e karşı kışkırtmıştır. Tabiîn döneminden sonra gelen ünlü müfes-sir Mukâtil b. Süleyman: «…Kâfirlere gelince, onların dostları Tâğût’tur…» (Bakara: 257} ayetindeki, şeytani güç diye niteleyebileceğimiz Tâğût’tun, Ka’b b. Eşref olduğunu söylemiştir. (Zâdü’i-Mesîr, îbnu’i-cevzî, i. 268) İbni Abbâs (r.a.), Dahhâk ve Mücâhid, Nisa: 51. ayetteki Tâğût’un da Ka’b b. Eşref olduğunu söylemişlerdir. (TefefruVTaberî, iv. 135-136, zâdü’i-Mesîr, ibnij’Kevzî, ii. 139) O dönemde kamuoyunu yön­lendiren en yaygın vasıta olan şiirle Müslümanlara sataştığı gibi Müslüman kadınian da diline dolamıştır. Bu çirkin yayına Peygamber şairi Hassan b. Sabit (r.a.) söylediği şiirlerle cevap vererek Ka’b’ın Medine’yi terk etmesine neden olmuştur. Bedir sava-şı’ndan sonra Mekke’ye giderek Kureyşin intikam duygularını tahrik eden Ka’b b. Eş­ref ve onu Mekke’de evlerinde misafir edenler hakkında Hassan b. Sabit (r.a.) şiirler söyleyerek bunları hicvetmiştir. Onun bu şiirleri o kadar etkili oldu ki, artık kimse bu adamı evinde misafir kabul etmeye cesaret edemedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) haksız yere Müslümanlara saidıran, acımasızca olmadık iftiralarla Müslümanları küçük düşüren, o dönemin yayın organı sayabüeceğmiz diğer şairleri de uyarmış yaptıkları iftira kampanyasına son vermezlerse ortadan kaldırıl­malarını emretmiştir. Esma bintü Mervan, Ebû Afek, Ebû Uzze bunlardandır. Ebû Uzze şiirleriyle Kinâneoğuilan’nın Kureyş’e yardıma koşmalarına neden olmuştur. Bu konuda daha geniş bilgi edinmek için “Sahîh-i Buharı Muhtasarı Tecrîd-i Sarih” isimli çalışmamızdaki 1613. hadisin açıklamasına bakabilirsiniz.

Aynca aynı yerde Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma’nın, şair ve şiirlerin basın işlevini gör­düğünü anlattığı “Hz. Peygamber (s.a.v.) Devrinde Basın” isimli makalesine de bakınız) [1261]

1230-) Enes (r.a.) anlatır: “Rasûlüllah (s.a.v.) Hayber Gazası’na çıktı. Sa