Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

Zühd Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Zühd Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Zühd Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Zühd Arap dilinde rağbet göstermenin zıddıdır. Burada len mânâ ise Kur’ân-ı Kerîm ve hadîslerin ışığında dünyaya rağbet göstermemek, dünyadan yüz çevirmektir. Sindi* nin beyanına göre Ibnü’l-Kayyım: Zühd ve Vera’ arasındaki fark şudur: Zühd, âhirette yararlı olmayan şeyleri bırakmaktır. Vera’ ise âhirette zararlı olmasından korkulan şeyleri bırakmaktır, demiştir.

Zehâdet de Zühd manasınadır. Dini kaynakların ışığında dünya­dan yüz çeviren ve ona rağbet etmeyen mü’min’e de zahid denilir.[1]

1- Dünyada Zühd (Yâni Dünyaya Rağbet Göstermeyîp Ondan Yüz Çevirme) Babı

4100) “… Ebû Zerr-i Gifârî (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine gö­re ; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Dünyaya rağbet göstermemek, ondan yüz çevirmek, ne helâl şe­yi haram etmekledir, ne de malı zayi etmek (atmak veya yersiz har­camak) tadır. Ve lâkin dünyaya rağbet göstermemek, senin ellerinde bulunan (nimet ve imkânlar) a Allah’ın elinde (yâni hazînesinde) olan (nimet ve imkânlar) dan fazla güvenir (umutlanır) olmamandır ve basma bir musibet geldiği zaman sevabından dolayı ona gösterdi­ğin rağbet (ve rızan) m, basma o musibetin faraza gelmemiş olması arzusundan fazla olmasıdır.

Hişâm dediki: Ebû İdrîs el Havlan», konuşmasında t Hadisler İçin­de bu hadîsin durumu altın içinde som altının durumu gibidir, demiş­tir.”[2]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z î de Zühd bölümünde rivayet etmiş ve Ebû İ d r i s el-Havlâni1 nin adının Âizullah bin A b d i 11 ah olduğunu söyledikten sonra: Amr bin Vâkıd hadîsi münker olan bir râvidir, demiştir. Bu râvi Müellifimizin sene­dinde de mevcuttur.

Zühd ve Zehâdet’in dünyadan yüz çevirmek ve dünyaya rağbet göstermemek olduğunu babın girişinde söylemiştim. Hadiste gerçek ve muteber zühdün ne olduğu ve ne olmadığı ifâde buyurulmakta-dır. Şöyle ki:

Hadîsin baş kısmında “Dünyaya rağbet göstermemek ve ondan yüz çevirmek ne helâl şeyi haram etmekledir, ne de malı zayi etmek­tedir” Duyurulmuştur. Yâni dünyadan yüz çevirmek bâzı cahillerin yaptığı gibi Allah’ın helâl kıldığı şeyleri kendine haram etmek sure­tiyle değildir. Bir kısım câhiller et, tatlıları ve meyveleri yemekten, yeni elbise giymekten, evlenmekten ve benzeri meşru nimetlerden ka­çınarak bunun zâhidliğin gereği ve olgun derecesi olduğunu sanırlar. Halbuki Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), diğer alanlarda olduğu gibi dünyaya rağbet göstermemek konusunda da eşsiz oldu­ğu halde helâl olan şeyleri kendi zâtına haram etmemiş ve anılan nîmetlerden istifâde etmiştir. Allah Teâlâ da M â i d e sûresinin 87. âyetinde meâlen: “Ey imân edenler Allah’ın size helâl kıldığı nimet­lerin temiz ve hoşlarını kendinize haram etmeyiniz ve aşırı gitmeyi­niz. Şüphesiz, Allah aşırı gidenleri sevmez.” buyurmuştur.

Hadîsin bu bölümünde zâhidliğin, dünyaya rağbet göstermeme­nin malı zayi etmekle de olmadığı da belirtilmektedir. Yâni malı de­nize atmak veya zengin fakir ayırımı yapmaksızın malı rastgele her­kese dağıtmak, yersiz ve anlamsız harcamak zâhidlik ve dünyaya rağ­bet göstermemek değildir. Bunun zâhidlikle bir ilgisi yoktur.

Hadisin bundan sonraki bölümünde muteber ve kemâl derecesi­ne ulaşan zâhidliğin iki alâmeti vurgulanmaktadır. Bunlardan bi­rincisi kişinin elinde bulunan mallar, san’atlar, işler, yetkiler ve ben­zeri tüm nimetlere Allah’ın hazînesinde bulunan nimetlerden fazla güvenmemesi, ümit bağlamamasıdır. Çünkü kişinin elindeki bütün ni­metler bir anda yok olabilir, tükenebilir. Fakat Allah’ın hazînesinde-ki nimetler sayısızdır, tükenmesi düşünülemez. Allah, kullarına nzık-larını vermeyi taahhüt buyurmuş ve umulmadık yollardan onlara ni­metler ihsan ve ikram edebilir. Şu halde mü’min kişi elindeki nimet’ lerden ziyâde Allah’ın hazînesindeki nimetlere ümit bağlamalıdır.

Muteber ve kemâle eren zâhidliğin ikinci alâmetine dâir cümle­ler müteaddid biçimlerde yorumlanmıştır. Tuhfetü’l-Ahvezİ yazan ter-cemede belirttiğim biçimde yorumlamıştır. Buna göre kasdedilen ma­nânın özeti şudur: Gerçek zâhidliğin, yâni dünyadan yüz çevirmenin bir alâmeti de sevabını elde etmek üzere basma gelen musibetin ge­lişine olan rağbetinin o musibetin gelmemiş olması arzusundan kuv­vetli ve fazla olmasıdır.

Sindr ise bu cümlelerden kasdedilen mânânın şöyle olduğu­nu söylemiştir: Yâni başına gelen musibetin sevabı senin nazarında o musibet dolayısıyla yitirdiğin maldan üstün ve hayırlı olmalıdır. Muteber zâhidlik senin bu görüşte olmandır.

El-Hafni ise Câmiu’s-Sağir haşiyesinde bu cümlelerden kas­dedilen mânâyı şöyle bir misal ile izah etmeye çalışmıştır: Yâni hır­sızlık ve suya batmak gibi bir musibetle malın gittiği zaman buna, malının gitmemesinden fazla memnun olmalısın, tam manâsıyla bu musibetin gelişine rızâ göstermelisin ve bu hâle daha çok sevinmeli­sin, şöyle demelisin: Malım gitmemiş olsaydı belki ondan hiç hayır yapmaz ve dolayısıyla bir sevab kazanmazdım. Fakat malımın gitme­siyle ben sevab kazanmış oldum. Durum bu olunca malının telef ol­ması mü’min kişinin nazarında telef olmamasından daha sevimli olur.

Hadisin üstün değerini ifâde eden son cümleyi Ebû Idrîs el-Havlâni’nin sözü olarak terceme ettim. Bu cümlenin Ebû Zerr-i Gifâri (Radıyallâhü anh) veya başka râviye ait ol­ması ihtimâli de vardır. Allah en iyi bilendir.

4101) “… Sahâbîlik şerefine kavuşan Ebû Hallâd (Radtyallahü a*AJ’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­du, demiştir:

Siz, kendisine dünyaya rağbet göstermemek ve az konuşmak has­leti verilmiş olarak bir adam gördüğünüz zaman ona yaklaşınız (söz­lerini dikkatle dinleyiniz). Çünkü o kimse hikmetli söz söyler (veya kalbine hikmet ilham edilir).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : tbn-i Mâce de Ebû Hallâd’m bundan başka hadisini rivayet etmemiştir. Kütüb-i Sitte’nin kalanlarının sahihleri ise onun biç bir hadisini rivayet etmemişlerdir.[3]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsi Beyhaki de rivayet etmiştir.

Hadîste geçen “Az konuşmak”tan maksad ibâdet sayılmayan söz­lerden ancak ihtiyaç kadar olan meşru konuşmadır.

Hikmet de yararlı ilim ve kalbin mânevi hastalıklarına şifâ su­nan, kişiyi nefsin arzularına uymadan alıkoyan veciz sözler, diye yo­rumlanmıştır.

Hadîsin sonundaki cümle; XSJ~\ Ji£ şeklinde de okunabilir. Tercemede parantez içi ifâde ile bu duruma işaret ettim.

Bu hadis, dînen muteber ve makbul olan zâhidlik, yâni dünya­dan yüz çevirmek meziyetine ve lüzumsuz, faydasız konuşmalardan kaçınıp da ancak ihtiyaç hâlinde konuşma hasletine sahip zâtların sohbetlerinden istifâde etmeye teşviktir.

Hadîsin râvisi Ebû H al 1 â d (Radıyallâhü anh) sahâbîdir. Râvisi Ebû Ferve’ dir. Hulâsada bu zât hakkında başka bir bilgi yoktur.

4102) “… Sehl bin Sa’d es-Sâidî (Radıyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

Bir adam (bir gün) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVİn yanına gelerek:

Yâ Resûlallah! Bana öyle bir amel (ibâdet) göster ki ben onu iş­lediğim zaman beni Allah sevsin ve insanlar da sevsin, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ona) :

Dünyaya rağbet gösterme ki Allah seni sevsin ve insanların el­lerinde bulunan (nimet ve imkânlar) dan yüz çevir ki onlar (da) seni sevsin, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Hâlid bin Amr bulunur. Bu râvi zayıf olup, zayıflığı hakkında ittifak edilmiş ve hadis uydurmakla itham edilmiştir. El-Aklli onun bu hadîsini rivayet ederek : Bunun Sevri’den rivayetinin aslı yoktur, demiştir. Lâkin Nevevî bu hadîsin sonunda : Bunu îbn-i Mâceh ve başkası hasen senedlerle rivayet etmişler, demiştir.

4103) “… Ebû Vâil (Şakîk bin Seleme)nin kavminden bir adam olan Semûre bin Sehm (Radıyallâhü anhümâydm; Şöyle demiştir :

Ebû Hâşim bin Utbe (Radıyallâhü anh), veba hastalığına yaka­lanmış halde iken yanına vardım. Biraz sonra Muâviye (bin Ebî Süf-yân) (Radıyallâhü anhümâ), onun ziyaretine geldi. Ebû Hâşim bir ara ağladı. Bunun üzerine Muâviye:

Seni ağlatan şey nedir? Ey Dayım! Seni ızdıraba sokan bir acı mı, yoksa artık safası gitti (diye) dünyaya düşkünlük mü? dedi. Ebû Hâşim: Onların hiç birisi için değildir. Ve lâkin Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) bana bir tavsiyede bulundu, keski o tavsiye­ye uymuş olaydım (diye hayıflanıyorum). O i

(Ey Ebâ Haşim!) Senin, bâzı kavimler arasmda taksim edilecek (hazîneye âit) bir takım mallara yetişmen kuvvetle umulur. O mal­lardan sana ancak bir hizmetçi ve Allah yolunda (üstünde yolculuk edeceğin) bir binek hayvanı yeter, buyurdu (idi). Sonra ben (o mal­lara) yetiştim de (o tavsiye hilâfına mal) biriktirdim.”[4]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizî, Nesâî ve îbn-i Hibbân da rivayet etmişlerdir.

T i r m i z i’ nin rivâyetindeki senedde Semûre bin Sehm yoktur. Olayı Ebû Vâil anlatıp hadîsi rivayet etmiş­tir. Müellifimizin senedinde ise Ebû Vâil, Semûre bin Sehm aracılığıyla rivayette bulunmuştur. îbn-i Hibbân’ın rivayeti de böyledir. E 1 – M ü n z î r î’ nin et-Terğîb ve’t-Terhîb’te naklen beyânına göre îbn-i Mâceh’în senedinde bu hadisi Semûre bin Sehm, ismini vermediği ve kendi kavmine men-sub bir adamdan rivayet etmiştir. Bundan anlaşılıyor ki Müellifimi­zin süneninin bâzı nüshalarındaki sened bu şekildedir.

Tirmizî’ nin rivayetine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in Ebû Hâşim bin Utbe (Radıyallâhü anh) ‘a yaptığı tavsiye; = “Mal biriktirme bakımından yalnız bir hizmetçi ve Allah yolunda (binile­cek) bir binek hayvanı sana yeter” şeklindedir. Ebû Hâşim bu tavsiyeyi rivayet ettikten sonra oradaki rivayete göre;

= “Halbuki ben kendimi mal biriktirmiş olarak görüyorum (veya kendimi böyle biliyorum)” demiştir.

Tuhfe yazan ile el-Münziri’ nin beyânlarına göre R e -z I n * in rivayetinde şu ilâve vardır: “Ebû Hâşim (Radıyal­lâhü anh) vefat edince geriye bıraktığı mal tesbit edildi. Toplamı otuz dirheme ulaştı. Hamur yoğurmak ve yemek yemek için kullandığı ça­nak bu meblâğa dâhildi.”

Hadîste geçen “Taın” Tâûn, yâni veba hastalığına yakalanan de­mektir. Mat’ûn da aynı mânâyı ifâde eder. İbn-i Hibbân’m rivayetinde Mat’ûn kelimesi kullanılmıştır.

Iş’âz: Iztırap veren, kıvrandıran demektir. Bu kelime “Şe*z” künden alınmadır. Şe’zın asıl mânâsı sert ve çok taşlı arazidir.

Ebû Haşini (R.A.)’ın Hâl Tercemesİ

Ebû Hâşim bin Utbe bin Rebla bin Abd-i Şems el-Kureşl el-Abşî, Muâviye bin Ebl Süfyân’in dayısı ve Mus’ab bin Umeyr’in ana bir kardeşidir. Allah cümlesinden razı olsun. Bu zâtın adının Heşim veya Hâlid ya da Şeybe olduğu rivayetleri var­dır. Kendisi Mekke’nin fethinde müslüman olanlardandır. Râvisi Ebû Vâil’dir. Tir­mizî, Nesâî ve İbn-i Mâceh hadis rivayetinde bulunmuşlardır. (Hülâsa, 462)

Râvisi Ebû Vâil Şaklk bin Seleme’nin h&l tercemesl de 413. nolu hadis bölü­münde geçmiştir.

Semûrö bin Sehm el-Kureşl veya el-Esedl, tbn-i Mes’ûd (R.A.)’ın rftvisidlr. Kendisinden de Ebû Vâil, rivayette bulunmuştur, tbn-i Hibbân onu güvenilir say­mıştır. (Hülasa, 156)

4104) “… Enes (Radtyallâhü fl»/r)’den; Şöyle demiştir:

Selmân (ı Fârisî) (Radiyallâhü anh) hastalandı. Sa’d (bin Ebî Vakkas) (Radıyallâhü anh) da onu ziyarete gitti. Baktı ki Selmân ağ­lıyor. Bunun üzerine Sa’d, ona:

Kardeşim! Seni ağlatan nedir? Sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile arkadaşlık etmek şerefine kavuşmadın mı? (Şöyle) de­ğil mi, (böyle) değil mi? (yâni şu ve bu faziletlerin var), dedi. Sel-mân:

(Şu) iki şeyden birisi için ağlamıyorum: Ben ne dünyaya bir düş­künlükten dolayı ne de âhiretten hoşlanmamaktan dolayı ağlıyorum-Ve lâkin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana bir tavsiye­de bulundu (idi) de ben kendimi o tavsiyenin sınırlarım mutlaka aş­mış sanırım (yâni bundan dolayı ağlıyorum), dedi. Sa’d:

O, sana ne tavsiye buyurdu? diye sordu. Selmân» O, bana: Binek hayvanı üstünde yolculuk edenin azığı kadar (mal) birinize yeter, diye tavsiyede bulundu (idi). Halbuki ben ken­dimi o tavsiyenin sınırlarını mutlaka aşmış sanırım. Sana gelince Yâ Sa’d: Hüküm vereceğin zaman hükmünde, (hakları) taksim edece­ğin zaman dağıtımında ve bir şeye niyetlendiğin zaman azminde Al­lah’tan kork (azabından sakın), dedi.

(Râvilerden) Sabit demiştir ki: Selmân (Radıyallâhü anh) ‘m (ve­fat ettiğinde) yanında olan yirmi küsur dirhemlik nafakadan başka bir mal bırakmadığı haberi bana ulaştı.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Buhun senedinde Ca’fer bin Süleyman ed-Dubaî bulunur. Bu râvinin hadîsini Müslim kendi Sahîh’inde rivayet etmiş ve îbn-i Mum de onu güvenilir saymış İse de Îbnü’l-Medîni: O bizce grüvenilir, fakat Sâbit’ten münker olan bir hayli hadîs rivayet etmiş, demiştir. Buhârî de zayıf ra-viler bölümünde : O, hadîsinin bâzısında muhalefet eder. demiştir. îbn-i Hibbân da güvenilir raviler bölümünde: O, Ebû Bekir ve Ömer (R.A.)’ya buğzederdi, de­miştir. Yahya bin. Saîd de onu zayıf sayardı.[5]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsin bir benzerini Hâkim de rivayet ederek senedinin sahih olduğunu söylemiştir.

El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb’te hem Müellifimizin hadîsini hem de H â k i m’ in hadîsini rivayet etmiş ve Müellifi­mizin senedindeki bütün râvilerin güvenilir zâtlar olup Buhârî ve M ü s 1 i m’ in bu râvilerin rivayetlerini kendi sahihlerine al­dıklarını, yalnız Ca’fer bin Süleyman’ın rivayetlerini sâdece M ü s 1 i m’ in aldığını, yâni Buharı’ nin almadığını ifâde etmiştir.

Et-Terğîb ve’t-Terhîb’teki rivayette hadisin sonunda S â b i t * e

“Selmân (Radıyallâhü anh) ‘in (vefat ettiğinde) yanında olan btoazeık azık ile beraber yirmi küsur dirhemden başka mal bırakmadığı ha­beri bana ulaştı” şeklindedir.

Bundan anlaşılıyor ki S ün enimizin bâzı nüshalarında S â b İ t’ in sözü bu şekildedir. Bu durum S i n d î’ nin ifâdesinden de anlaşılı­yor.

Müslümanların biribirlerine hakkı tavsiye etmeleri îsîâmî hir prensip olduğu için Selmân (Radıyallâhü anh), ziyaretine ge­len Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallâhü anh) ‘a anılan tavsiyelerde bulunmuştur.[6]

2- Dünyayı Arzulamak, Gaye Ve Maksad Edinmek Babı

Hemm i Kasdetmek, niyetlenmek, gaye edinmek ve arzulamak gi­bi kelimelerden biriyle terceme edilebilir. Çünkü bunların hepsinin mânâsı hemen hemen aynıdır, denilebilir. Tuhf e yazarı Hemm kelime­sini maksad ve niyet diye tanımlamıştır. Bu bâbta geçen hadîslerin tercemesinde Hemm kelimesini arzu kelimesine çevirmeyi uygun gör­düm. Ama diğer kelimelerle de terceme edilebilir.

4105) “… Ebân bin Osman bin Affân (Radtyaltâhü anhümâ)’da.n; Şöyle demiştir:

Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) (bir defa) gündüz yansı (halî­fe) Mervân (bin el-Hakem) ‘in yanından çıktı. Ben: Mervân bu (za­mansız) saatte Zeyd bin Sâbit’e mutlaka sormak istediği bir şey için ona haber gönderdi (yanına çağırttı), dedim ve (çağırılma sebebini) Zeyd bin Sâbit’e sordum. Bunun üzerine Zeyd t

Mervân, bize Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVden işitti­ğimiz bâzı şeyler sordu. Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ‘den şu buyruğu işittim, dedi:

Kim ki arzusu, amacı dünya olursa Allah o kimsenin aleyhine İşi­ni darmadağın eder, fakirliğini iki gözünün arasında kılar (yâni dün­yalığı elde etmek uğrunda sıkıntılar çeker, ihtirası da dinmez) ve dünya (nimet ve malın) dan kendisi için (kaderinde) yazılmış olan miktardan başka hiç bir şey ona gelmez. Kimin niyeti, arzusu âhiret olursa Allah o kimse için (dağınık) işini toparlar (düzenler), zengin­liğini kalbine yerleştirir, dünya (nimetleri ile malı) da boyun eğerek ona (rahatlıkla) gider.”

Not: Zevâid’de şöyle söylenmiştir: Bunun senedi sahih olup râvileri güve­nilir zâtlardır.[7]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadisi Taberânî ve İbn-i H i b b â n da rivayet etmişlerdir. T i r m i z İ de Zühd bölümün­de bunun benzerini Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) ‘den merfû olarak rivayet etmiştir.

Sindi bu hadîsin izahı bölümünde şöyle der: Hülâsa, Allah’ın kulu için takdir ve tâyin eylemiş olduğu rızık ne ise şüphesiz o rızık sahibini mutlaka bulur. Ancak şu var ki, arzu ve amacı âhiret mutluluğu olan kulun rızkı kolayca ve rahatlıkla onu bulur. Arzu ve amacı dünya malını toplamak olan kulun rızkı ise sı­kıntılar, (telaşlar ve ihtiraslar) neticesinde ona varır. Şu halde âhi­ret mutluluğunu amaç edinen kul, hem âhiret mutluluğunu hem de dünya mutluluğunu elde etmiş olur. Çünkü dünya malını toplamak­tan gaye dünyada rahat etmek, gönül huzuruna kavuşmaktır. Âhiret mutluluğuna namzed olan kişiye dünya rahatlığı, gönül huzuru ve zenginliği verilmiş olur. Amaç ve arzusu dünya malı olan kimse ise hem dünya bakımından hem de âhiret açısmdan hüsran ve zararda­dır. Çünkü hayat boyunca dünya malını elde etmek uğrunda devam­lı sıkıntı, telaş ve rahatsızlıklar çeker. Böyle bir kimsenin rahatı bo­zulduktan sonra malının ne faydası olur?

4106) Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâhü a«A)’den; Şöyle demiştir:

Ben, Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellemVden şu buyru­ğu İşittim t

Kim çok arzuları tek arzu — Âhiret arzusu — hâline döndürürse, Allah onun dünyaya ait arzusu için yeterdir. Ve kim ki dünya ahvali

Ebân bin Osman (R-A.)*nın Hâl Tercemesi

Ebân bin Osman bin Affân el-Emevl Ebû Sald veyft Ebû Abdfflah el-Medenl (RJU, babasından ve Zeyd bin Sabit (R.A.)’den hadîs rivayetinde bulunmuştur. Râvileri ise oğlu Abdurrahmân ile ZÜhrl ve Ebü’z-Zinâd’dır. El-Kattân: Medbıe-1 Münevvere fıkıhçılan on zâttır. Ebân, onlardan biridir, demiştir. El-İcll, onun gü­venilir râvilerden olduğunu söylemiştir. Hicretin 105. yılında vefat ettiği rivayet olunmuştur. Müslim ve sünen sahibleri onun rivayetlerini almışlardır. (Hulâsa, 15) hakkındaki arzuları dağıhrsa veya arzular kendisini dağıtırsa, dere­lerinin hangisinde helak olduğuna Allah iltifat etmeyecektir.*’

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir: Bu hadis daha önce geçti. Geçen hadis 257 numaralıdır.

4107) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen merfû olarak (yâni Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Se//emJ’den naklen) rivayet edildiğine göre Allah Subhânehu şöyle buyurur:

Ey Âdem oğlu! Bana ibâdet (kulluk) etmek için (dünya ile ilgili arzularından) feragat et ki, ben senin göğsüne (kalbine) zenginlik doldurayım ve senin fakirliğine sed çekeyim. Şayet (böyle) yapmaz­san senin göğsüne (kalbine) meşguliyetler dolduracağım ve fakirliği­ne sed çekmiyeceğim.”[8]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizî, Ahmed, îbn-i Hibbân, Bey-haki ve Hâkim de rivayet etmişler. T i r m i z İ’ deki riva­yet de merfûdur. Yâni Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), Al­lah Teâlâ’nın bu buyruğunu Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve*s-selâm)f-den naklen rivayet etmiştir.

Bu buyruktan açıkça anlaşılıyor ki, insan oğlu dünya ile ilgili ar­zu ve isteklerden sıyrılarak kendini tamamen Allah’a kulluk etmeye, ibâdete verdiği takdirde Allah Teâlâ ona gönül zenginliğini verir, ih­tiyaçlarını giderir, yaratıklardan müstağni kılar. Şayet insan oğlu böy­le yapmazsa Allah onun kalbini çeşitli dünya meşgûliyetleriyle doldu­rur, yaratıklara muhtaçlığına son vermez ve böylece fakirliği devam eder.[9]

3- Dünya (Rahatı Ve Nimetlerinin Kıymeti) Nîn Durumu Babı

4108) “… Benî Fihr’in kardeşi el-Müstevrid (Radtyallâhü on A)’den; Şöy­le demiştir:

Ben, Resühıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den şöyle buyurur­ken işittim t Âhiret (nimetleri) karşısında dünya (nimetleri) nin du­rumu (ve değeri) ancak birinizin (el) parmağım denizin içine koy­ması durumu (gibi)dir. Artık parmağın (o sudan) ne ile döneceğine bir bakıversin.”

4109) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâhü ff»*)’den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hasır Üzerinde yattı. Hasır O’nun (mübarek) derisinde iz yaptı. Bunun üzerine ben i

Babam anam sana feda olsun Yâ Resûlaüah! Keski bize haber ve­reydin de senin için hasır üstüne, seni on (un iz yapmasın) dan koruyacak bir şey sereydik, dedim. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve

Sellem) :

Ben, dünya (nimetleri) ile beraber değilim. Benim dünya ile be­raberliğim ancak bir ağacm altında biraz gölgelenip (dinlenip), son­ra giden ve ağacı bırakan (yolcu) bir binici (nin ağaçla beraberliği) gibidir, buyurdu.”[10]

İzahı

El-Müstevrid (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Müslim ve T i r m i z i de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste dünya hayatı ve nimetlerinin âhiret hayatı ve nimetleri karşısında değersiz olduğuna işaret edilerek âhiret nimetleri karşısında dünyanın bütün nimetleri; bir el parmağını denize sokup çıkarma neticesinde parmakla gelecek suya benzetilmiştir. Evet, denize sokulup çıkarılan el parmağı ile çı­karılacak su miktarı ne kadar az ise âhiret nimetleri ve mutluluğu karşısında dünya mutluluğu ve nimetleri de o kadar az ve değersizdir.

îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın hadîsini T i r m i z i, Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste de dün­ya hayatının hızlı geçiciliği ve azlığı yolcunun bir ağacın gölgesinde biraz gölgelenip oradan ayrılmasına benzetilmiştir. Bu hadîs Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in sâde hayatını da göstermekte­dir.

Birinci hadîsin râvisi el-Müstevrid bin Şeddâd (Radıyallâhü anh) ‘in hâl tercemesi 446. hadîsin izahı bölümünde geçti.

4110) “… Sehl bin Sa’d (Radtyallâhü anhümâ)’ten; Şöyle demiştir:

Biz, Zü’1-Huleyfe’de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in beraberinde idik. O, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış murdar bir davarla ani olarak karşılaştı. Bunun üzerine O t

Şu murdar davarın sahibinin yanında kıymetsiz olduğunu görü­yor musunuz (veya biliyor musunuz)? Nefsim (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki Allah katında dünya, sahibi yanında şu da­vardan daha kıymetsizdir ve eğer dünya Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı Allah bir kafire dünya (suların) dan bir damla (bile) hiç içirmezdi, buyurdu/’

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Zekeriyyâ, bin Manzûr bulunur. Bu râvi zayıftır. Ancak şu var ki hadîsin aşıl metni sahihtir.

4111) “… El-Müstevrid bin Şeddâd (Radtyallâhü ank)’dtn; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), atılmış murdar bir sah-le (yâni kuzu veya oğlak) üzerine vardığı zaman beraberinde bulu­nan kervan içinde ben (de) muhakkak vardım. El-Müstevrid demiştir ki î Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (o ölü hayvanın başı­na vardıktan) sonra:

Şu murdar hayvanın sahipleri yanında kıymetsiz olduğunu görü­yor (veya biliyor) musunuz? buyurdu — veya buyurduğu gibidir —. El-Müstevrid demiştir ki (bu soru üzerine) :

Yâ Resülallah! Sahipleri onu ancak kıymetsizliğinden dolayı at­mışlar, denildi. Resûl-İ Ekrem (Sallalahü Aeyhi ve Sellem) :

Nefsim (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki Allah ya­nında dflnya, sahipleri yanında şu hayvandan daha kıymetsizdir, bu­yurdu.”[11]

İzahı

S e h 1 (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsinin Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e âit bölümünün bir benzerini T i r m i z i de ri­vayet etmiş ve sahih – garîb olduğunu söylemiştir. Oradaki metin şöyleOİT:

“Eğer dünya Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar kıymet taşısaydi, Allah kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.”

El-Müstevrid (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Tirmizî ve A h m e d de rivayet etmişlerdir. Müslim de bunun bir benzerini Zühd kitabının başında Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmiştir.

Tuhfe yazarı S e h 1 (Radıyallâhü anh) *ın hadîsinin izahı bölü­münde özetle şöyle der:

Yâni eğer Allah katında dünya hayatının bir kıymeti olmuş ol­saydı kâfire bir yudum su bile verilmezdi. Çünkü kâfir kişi Allah’ın düşmanıdır. Düşmana kıymetli sayılan hiç bir şey verilmez. Dünya Allah katında hiç bir değer taşımadığı için Velî, yâni Allah’ın sevgili kulu durumunda olan mübarek zâtlara dünyalık şeyler pek verilmez. Nitekim bir hadîste;

“Biriniz hasta kişiyi (gerektiğinde) sudan koruduğu gibi şüphe­siz Allah (da) mü’min kulunu dünyadan korur.” buyurulmuştur.

4112) ‘… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhydtn; Şöyle demiştir:

Ben, ResûluIIah (Sal I allan ü Aleyhi ve Sellem) ‘den şunu buyurur­ken işittim t

Dünya, mel’ûn (yâni Allah katında kabule şayan olmaktan, O’nun iltifatından uzak) dır. Dünyadaki şeyler de mel’ündur. Ancak Allah’ı anmak, Allah’ın sevdiği (veya Allah’ı anmaya yakın, uygun) şeyler, âlim ve ilim öğrenen (in dînî ilimlerle meşguliyetleri) bu hükmün dı­şındadır.”[12]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.

Mel’ûn: La’netlenmiş, yâni Allah’ın rahmetinden uzak olan şey de­mektir. Burada Allah katında makbul olmayan, O’nun iltifat ve sev­gisinden uzak olan, şey demektir.

Dünyadan maksad da insanı, Allah’ı anmaktan alıkoyan, Allah’­tan uzaklaştıran şeylerdir. Dünyanın aldatıcı şeyleri, kulu yaratıcı­sından uzaklaştırdığı için Allah katında makbul ve sevimli sayılma­mıştır,

Tuhfe yazarının beyânına göre el-Kari, el-Mirkat’ta: Bana öyle geliyor ki hadîsten şu mânâ kasdedilmiştir: Dünyada Allah’ı an­mak, din âlimi ve dini ilimleri öğrenmeye çalışanlardan başka ne var­sa hiç biri övgüye lâyık değildir, bilâkis aldatıcı olması hasebiyle ye-rilmiştir, der.

El-Münâvî’de: “Dünya melundur” cümlesi şöyle yorumlanır: Dünyanın aldatıcı şeyleri peygamber ve ermiş kullar tarafından terkedilmiştir, diyor.

Hadîsin; »^Hj l*j cümlesi iki şekilde mânâlandırılabilir: Birin­cisi “Allah’ın sevdiği iyi işler”, tkincisi “Allah’ı anmaya yakın, uygun şeyler”. Tercemede bu duruma işaret edilmiştir.

Hülâsa: Dünya hayatında Allah’ı anmak, O’na kulluk ve ibâdet etmek, buna uygun söz, fiil, durum ve davranışlar ile dinî ilimlerle meşguliyetler dışında kalan ve insanı Allah’tan uzaklaştıran dünya cilveleri ve aldatıcı şeyler Allah nazarında makbul ve sevimli olma­yıp bilâkis, menfurdur.

4113) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: Dünya mü’minin zindanı ve kâfirin cennetidir.”[13]

İzahı

Bu hadîsi Müslim, Tirmizi ve Ahjned de rivayet etmişler.

Sindi: Dünyanın mü’min için zindan ve kâfir için cennet sa­yılması sebebiyle ilgili olarak: Çünkü mü’min dünya hayatında bol nimetler içinde olsa bile cennetteki nimetler onun için çok daha üs­tün ve hayırlıdır. Kâfir dünya hayatında sıkıntı içinde olsa bile o sı­kıntılı hayatı, cehennemdeki hâline nazaran cennet hayatı gibidir, der.

Tuhfe yazarının naklen beyânına göre N e v e v i bu hadisin izahı bölümünde: Bu hadisin mânâsı şöyledir: Mü’min, dünya haya­tında haram olan nefsi arzulardan ve şehvete yönelik davranışlardan, keza mekruh olan şeylerden menedilmekle ve nefse zor gelen bir ta­kım ibâdetlerin yükümlülüğü altına sokulmakla bir nevî zindana atıl­mış gibidir. Çünkü hareketleri kısıtlanmıştır. Vefat ettiği zaman, ya­saklamalar ve yükümlülükler kalktığı için rahata kavuşmuş, serbest bırakılmış olarak Allah’ın kendisi için hazırlamış olduğu ebedi nimet­lere ve tam mutluluğa erişmiş olur. Kâfir ise geçici olan dünya haya­tında bir takım nimetlere kavuşmuş olabilir. Öldüğü zaman ise son­suza dek azab içinde kalacak mutsuz bir kimsedir, der.

EI-Münâvî de: Mü’min haram olan nefsi arzulardan menedildiği için sanki zindandadır. Kâfir ise onun aksine nefsi arzuların peşinde sorumsuzca hareket ettiği için canki cennettedir, demiştir.

4114) ‘.., (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vücûdumun bazısını (iki smuzu) tuttu ve *

Yâ Abdallah! Sen dünyada (vatanından uzak) bir yabancı gibi yahut bir yoldan geçen (yolcu) gibi ol ve kendi nefsini mezarlar hal­kından (ölülerden) say, buyurdu.”[14]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. B u h â r İ de bunu rivayet etmiş, fakat hadisin son cümlesi olan; = “ve kendi nefsini mezarlar halkından say” cümlesini rivayet etmemiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘run iki omuzu-nu tuttuğu, B u h â r i’ nin rivayetinde açıklanmıştır. Bu rivayet, Müellifimizin ve T i r m i z i * nin rivayetlerini açıklamış olur.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘nin omuzlarını tutması hikmeti, buyurmak is­tediği nasihat için İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘nin dik­katini çekmek, iyi dinlemesini sağlamaktır.

Hadîste geçen “Garîb” kelimesi memleketinden ve yakınlarından uzak olan kimsedir ki buna yabancı denilir. “Âbir-i Sebil” kelimesi ise bir yoldan geçen yolcu demektir.

Tuhfe yazarının beyânına göre T ı y b i bu hadisin izahı bölü­münde şöyle demiştir:

“Garîb bir kimse veya bir yoldan geçen bir yolcu gibi ol” cümle­sinde geçen “Ev = veya” kelimesi tereddüd ve şüphe anlamında de­ğil, muhayyerlik ve mübahlık içindir. Yâni istersen garîb gibi ol, is­tersen geçici yolcu gibi ol. Bunlardan birisine benzemekte serbestsin. En güzeli bu kelimenin “Bel,/ yâni bilâkis mânâsına olmasıdır. Yâni kendisini Allah yoluna veren şuurlu mü’min önce gurbet diyarında bulunan yurtsuz ve kimsesiz kimseye benzetilmiş, daha sonra bundan vazgeçilerek yoldan geçen yolcuya benzetilmiştir. Çünkü gurbet di­yarında bulunan kimsesiz kişi bazen bir barınak bulur ve bir çevre yapar, eş dost edinir. Yoldan geçen yolcunun ise kimsesizlik, yalnız­lık ve tehlikeler bakımından durumu daha fenadır. Yolcu kişi, hare­ket ettiği memleketten varacağı memlekete kadar yol boyunca nice dereleri tepeleri katetmek, yırtıcı hayvanlar, soyguncular ve benzeri zarar verici şeylerle karşılaşmak durumunda olabilir, can ve mal gü­venliğini yitirmiş olabilir. Bu itibarla bir saat bile durmadan, mola vermeden yoluna devam etmek zaruretini duyabilir. Bu itibarla Al­lah yolunda yürüyen kişinin yolcuya benzetilmesi daha güzeldir. Bunun içindir ki İbn-i Ömer bu hadîsi rivayet ettikten sonra ravisi L e y s’ e, bir rivayette de Mücâhid’e hitaben “Ak­şama erişince, sabahı gözleme, sabaha erişince de akşamı gözleme. Sağıkh olduğun zamanının bir bölümünü hastalık zamanın için ayır, hayatının bir kısmını da ölümün için tahsis et, demiştir.”[15]

4- (Toplum Tarafından) Hiç Kıymet Verilmeyen, İltifat Edilmeyen (Mübarek Mü’mîn) Ler Babı

EBH * Önem vermek, iltifat etmek, değerli görmek, anmak ve dik­kat etmek gibi birbirine yakın mânâlara gelir. Burada bu mânâlar­dan herhangi birisi ile terceme etmek mümkündür. Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, alçak gönüllülüğü, maddî durumunun zayıflığı ve dünyalığı bırakması dolayısıyla halk nazarında hiçe sayılan, önem verilmeyen ve iltifat edilmeyen mü’min kulların Allah katındaki kıy­metlerini bildirirler.

4115) ;’… Muâz bin Cebel (Radtyallâhü ank)’âen; Şöyle demiştir:

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (bana) : Sana cennetin padişahların (m sıfatların) dan haber vermiyeyim mi? buyurdu. Ben:

Belâ (haber ver), dedim. (Bunun,üzerine) O:

Zayıf olup (toplum nazarında) zayıf görülen, eski iki parça elbi­seye bürünen, kendisine hiç değer ve iltifat gösterilmeyen ve (bir şe­yin olması veya olmaması için) Allah’a yemin (veya duâ) ederse Al­lah onun duası (veya yemini) nin gereğini (keremiyle) yapacak (de­recede Allah katında kıymetli mü’min) olan her adamdır, buyurdu.”[16]

İzahı

Bu hadisin Zevâid nevinden olduğuna dâir bir kayıt yoktur. Câ-miu’s-Sağîr’de de bu hadîsin Müellifimiz tarafından rivayet edildiği belirtilmektedir.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım

Mülûk: Melik’in çoğuludur. Melik: Padişah, kral, hükümdar ve mülk sahibi gibi değişik mânâlara gelir. Burada cennetin üst dere­celerine erişen mü’minler mânâsı kasdedilmiştir.

Daîf: Zayıf demektir. Burada zayıflıktan maksad maddi sıkıntı ve fakirlik olabilir. îbn-i Hacer’in beyânına göre E b ü’ 1 -Baka böyle yorumlamıştır. Kendisi de ■. Zayıflıktan maksad, alçak gönüllülüğünden ve maddî durumundan dolayı güçsüz olandır.

Müstad’af: Halk tarafından zayıf ve hakir görülen, hakaret ve haksızlığa uğratılan kimse demektir.

Müstad’ıf: Alçak gönüllü olup kendi nefsini hiçe sayan, hakir gö­ren kimse demektir. E1 – K i r m â n i böyle demiştir. Sindi ise Müstad’ıf: Çok zayıf olan, dünyayı ve dünya ehlini bırakmakla daha zayıf olma gayreti içine giren kimsedir, demiş ve hadîsteki kelimenin Müstad’ıf, yâni ismi fail olduğunu belirtmiştir. Fakat E b ü’ 1 – B a k a bu kelimenin Müstad’af, yâni ismi mef’ûl olarak okunmasına taraftar çıkmıştır.

Tımr: Eski elbise demektir.

Hadîsin; cümlesi iki şekilde yorumlanabilir.

Birincisi “Eğer bir şeyin olması veya olmaması için Allah’ın lütuf ve keremini umarak O’nun adına yemin ederse, Allah onun hatırı için o şeyi arzusuna uygun biçimde gerçekleştirir.” Yâni o mübarek mü’­min Allah katında çok kıymetli bir kuldur. O kul Allah’tan bir şey dilerse ve meselâ: Allah’a yemin ederim ki bu iş böyle olacak, derse Allah onun hatırı için o işi öyle gerçekleştirir. Keza: Allah’a yemin ederim ki bu iş olmayacak, derse Allah onun hatırı için o işi onun ar­zusu doğrultusunda sonuçlandırır.

Bu cümlede geçen İbrâr: Yemin edenin yemininde doğru çıkma­sı için onun arzu ettiği şeyi yerine getirmektir. Meselâ bir kimse size hitaben: Allah’a yemin ederim ki siz bu işi yapacaksınız, dediğinde onun yemini doğrultusunda hareket etmeniz, o işi yapmanız Ibrâr’dır.

Bu hadiste Allah’ın sevgili kulunu yemininde İbrâr buyurduğu, belirtilmektedir.

Anılan cümlenin ikinci yorum şekli budur: “O kul Allah’a duâ ederse Allah onun duasını kabul buyurur.”

Hadîsin; İJ İJjJ V cümlesiyle ilgili bilgi babın girişinde verildiği için tekrarlamaya gerek yoktur.

Bu hadîs, cennetin üstün makamlarına erişen mü’minlerin sıfat­larım bildirir. Tabii bu hüküm ve sıfatlar umûmi değil, çoğunluk iti­bariyledir. Yâni cennetin üstün makamlarına ancak bu sıfatları taşı­yanlar erişecek, bunlar dışında kimse erişmiyecek, mânâsı kasdedil-memiştir. Gaye, o makamlara erişecek olanların çoğunluğunun bu in­sanlar olduğunu belirtmektir.

4116) “… Harise bin Vehb (el-Huzâî) (Radıyattâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiş­tir :

Dikkat ediniz! Ben size cennetlik olanları haber veriyorum: Za­yıf olup (toplum nazarında) zayıf görülen her (mü’minî kimse. Dik­kat ediniz! Ben size cehennemlik olanları (da) haber veriyorum: Ka­tı yürekli, mal biriktirmeye çok düşkün olup hayırda harcamamak için çok cimrilik eden ve ululuk tashyan kimseler,”[17]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri, Müslim, Tirmizî ve Nesâl de rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayayım:

Daîf kelimesinin açıklaması bundan önceki hadisin izahı bölü­münde geçtiği için tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Müteda’uf: Kendini hiçe sayan alçak gönüllü, demektir. Müteda’aaf: Toplum nazarında zayıf görülen, tahkir edilen demektir.

Ütüll: Bu kelime değişik ve müteaddid şekillerde yorumlanmıştır, tbn-i Hacer, el-Fetih’te, yâni Fethü’l-Bârî’de ” N û n ve el-Kalem’ sûresine ait bölümde bu hadîsin izahı meyânında bu kelimenin açıklamasına dâir görüşleri şöyle nakletmektedir:

Bu kelime, el-Ferrâ’a göre düşmanlık ve husûmeti şiddetli olan demektir. Bir kavle göre irşâd ve nasîhata sırt çeviren kimse demek­tir.

Ebû Ubeyde ise: Ütüll: Katı yürekli, sert mizaçlı kişi de­mektir. Burada kâfir mânâsı kasdedümiş, demiştir.

E 1 – H a s a n : Ütüll: Hayâsız, günahkâr kimse anlamını ifâde eder, der.

Ed-Dâvûdî’ye göre bu kelime, boynu ve karnı büyük, şiş­man kişi anlamındadır.

El-Herevî: Utüll, çok mal biriktirmeye düşkün ve hayra harcamaya şiddetle karşı olan kimse demektir, der.

Bir başka kavle göre boyu kısa ve karnı büyük olan kimse de­mektir.

Cevvâz i Çok şişman olup böbürlenerek kibirli yürüyen kimsedir. H a 11 â b i bu kavli nakletmiştir. îbn-i Fârîs, Cevvâz’ın obur olan kimseye denildiğini söylemiştir. Bir kavle göre ise fâcir, ya­lancı ve günahkâr demektir.

Sindi de bu kelimenin açıklaması bölümünde: Cevvâz; mal biriktirmeye çok düşkün olup hayra harcamaya şiddetle karşı olan kimse demektir, dedikten sonra yukardaki görüşlerin bâzısını nak­leder. Daha sonra şöyle der:

Hadîsten maksad, çoğunlukla birinci kısımda anılan sıfatları taşı­yanların cennetlik ve ikinci kısımda anılan sıfatları taşıyanların ce­hennemlik olmasıdır. Yâni bu hüküm genel değildir.

Harise (R.A.)’ın Hâl Tercemesi

Harise bin Vehb el-Huz&l (R.A.), Küfeye yerleşen sahâbî ler dendir. 6 aded ha­disi vardır. Buhâri ile Müslim onun 4 hadisini beraber rivayet etmişler. Sünen sa* hipleride onun hadislerini rivayet etmişler. Kavileri Kbû İshak ile Mat«d bin H&-lid’dir. (Hulasa. 60)

4117) “… Ebû Ümâme (Radıyallâhü ankyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallattahü A leyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Benim itikadıma göre hâline insanlann en çok imrenmeleri uy­gun olan kişi şu sıfatlan taşıyan kimsedir: (Yükü ve) Hâli hafif, na­mazdan pay sahibi, insanlar içinde gizli kalan (pek tanınmayan) ve (toplumda) kendisine değer verilmeyip iltifat edilmeyen mü’min. Onun rızkı yetecek kadar olup buna sabretti. Ölümü de çabuk oldu, mîras olarak geriye bıraktığı mal az, (arkasında) ağlıyan kadınları da azdı.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Râvl Eyyûb bin Süleyman’ın zayıflığı se­bebiyle bunun senedi zayıftır. Ebû Hâtem onun meçhul olduğunu söylemiş, Zehebl de Tabakat’ta ve başka kitablarmda bu hususta Ebû Hatem’i te’yid etmiştir. Râvi Sadaka bin Abdillah’m zayıflığı hususunda da ittifak vardır. Zevâid’in sözü burar da bitti. (Sindi demiştir ki) Ben derim ki: Ebû Ümâme (R.A.)’ın bu hadîsini Tir-mizî, hasen saydığı başka bir senedle ve daha uzun bir metin hâlinde rivayet et­miştir.[18]

İzahı

S i n d î’ nin belirttiği gibi T i r m i z î bu hadisi Zühd kita­bında “El-Kifâf ve’s-Sabrü Aleyh” babında rivayet etmiştir. Tuhfe ya­zarının beyânına göre bu hadîsi Ah’ued de rivayet etmiştir. Bu hadîs T i r m i z İ tarafından da rivayet edildiğine göre Zevâid ne­vinden sayılmaması gerekir, kanısındayım.

Bu hadîste, hâline gıbta edilecek, imrenilecek mü’minin sıfatları sıralanmıştır. Bu sıfatları sırayla ele ahp açıkhyalım:

  1. Hafif halli olmaktır. Hadîste geçen Haz % Hâl diye yorumlan­mıştır. Tuhfe yazarı: Hafif halliden maksad, malı ve bakmakla yü­kümlü bulunduğu aile ferdlerinin azlığı dolayısıyla sırtındaki manevî yükü hafif olandır. T ı y b î de : Yâni bakmakla yükümlü olduğu yakınları ve fazla meşguliyeti olmayan, demektir, der.
  2. Namazdan pay sahibi olmaktır. Bu sıfat da müteaddid şekil­lerde yorumlanmıştır. Sindi: Yâni huşu ve huzur ile namaz kıl­mak veya bol bol namaz kılmakla bundan payını alır. Bir kavle göre kasdedilen mânâ şudur: Yâni namaza durmakla dünya sıkıntıların­dan kurtulup Allah’a yakarışta bulunmak suretiyle huzur ve rahata kavuşur, demiştir.

Tuhfe yazan da: Yâni Allah’ın huzuruna çıkmakla manevî zevk, lezzet ve rahatlık bulur. Çünkü şuurlu mü’min namaza durduğu za­man bütünüyle Allah’a yönelir, dünyanın bütün meşguliyetlerinden tamamen sıyrılır. Murakabe, münâcat ve müşahede deryasına dalar. Nitekim bir hadîste vârid olduğuna göre “Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Yâ Bilâl! Bizi namaz (a çağırmak) İle rahata ka­vuştur», buyurmuştur” der.

  1. İnsanlar içinde gizli kalmaktır. Yâni şöhret ve nam sahibi ol­mamak, insanlar tarafından tanınmamaktır.
  2. Toplumun kendisine kıymet vermemesi, iltifat etmemesidir. Yâni o kimse dünyayı ve dünya ehlini tamamen bıraktığı, inzivaya çekildiği, tamamen Allah’a kulluk etmeye yöneldiği için hiç kimse onunla ilgilenmez, toplumda ona yer verilmez ve hiçe sayılır.
  3. Rızkının yetecek kadar olmasıdır. Yâni ne ihtiyacından az ne de fazladır.
  4. Rızkına kanaat etmek, sabretmek ve fazlalaşmasını isteme­mektir. Sabırla ilgili cümlenin yalnız nzık hususuna tahsis edilmeyip yukarda geçen bütün sıfatlarla ilgili olarak yorumlanması da müm­kündür. Yâni sayılan bütün hâl ve durumlarına sabreder, hâlinden şikâyetçi değildir.
  5. ölümünün çabuk olmasıdır. Bu da müteaddid şekillerde yo­rumlanmıştır. S i n d î : Yâni halk arasında tanınmayan, meşhur olmayan bir kimse olması hasebiyle hastalığı uzun sürse bile pek kim­se farkına varmaz ve bir de bakılır ki vefat etmiştir, der.

Tuhfe yazarının beyânına göre el-Mecma’de: Yâni dünya ile il­gisinin azlığı ve âhirete şevkinin ağır basması dolayısıyle ruhunu ç&-. buk teslim eder. Maksad şu olabilir: Bu mü’minin dünyada iken yükü ve masrafı az olduğu gibi ölümünde de yükü ve masrafı az olur, denilmiştir.

  1. Miras olarak geriye bıraktığı malının azlığıdır.
  2. Öldüğünde onun için ağlayan kadınların azlığıdır.

4118) “… Ebû Ümâme el-Hârisî (Radtyallâkü anh)’der\ rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Bezâze, imândandır.»

Hâvi demiştir ki Bezâze kişinin üst ve başmın eskiliğidir. Yâni (gönül alçaklığı maksadıyla) sert ve süssüz eski elbise giymektir.”[19]

İzahı

Bu hadisi Hâkim ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Câ-miü’s-Sağîr şerhinde el-Azizi1 nin naklen beyânına göre e 1 -M ü n â v i: Yâni kıyafetin eskiliği, alçak gönüllülük, dünya süsü­nü bırakmak, nefsi kibirlenmekten alakoymak gibi iyi niyetli oldu­ğu takdirde imân ehlinin ahlâkından biri sayılır. Ama mala cimrilik veya fakir görünmek maksadıyla olursa onun imân ehlinin ahlâkı ile bir ilgisi olmaz, demiştir. E 1 – H a f n i de: Yâni eski, sert elbise giymek ve süslenmeyi bırakmak, nefsi kötü duygulardan arındırmak maksadıyla olursa imân şubelerinden sayılır. Şayet, zâhidlik ve takva ile övülmek veya kendisine yardım edilmesini sağlamak maksadıyla olursa o takdirde kılık kıyafet pejmürdeliği ve perişanlığı şeytan şube­lerinden biridir. Eski giysi giymenin imân şubelerinden sayılması se­bebine gelince yoldan gelen geçene eziyet veren bir maddeyi oradan atmak nasıl imân şûblerinden biri sayılmış ise kibir gibi mânevi pis­likleri atmak da imân şubelerinden sayılmıştır, der.

4119) “… Esma bint-i Yezîd (Radıyailâhü «»AüJ’dan rivayet edildiğine göre; Kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin (sahâbîlerine) :

«Dikkat ediniz! Ben size en hayırlı olanlarınızı bildirmlyeyim mi?» buyurduğuna, sahâbîlerin (de) :

Belâ (yâni bize bildir) Yâ Resûlallah, diye karşılık verdiklerine ve Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin (bunun üzerine) :

•Sizin en hayırlılarınız o (mü’min) kimselerdir ki görüldükleri za­man Allah (Azze ve Celle) hatırlanır», buyurduğuna şâhid olmuştur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Hâvilerden Şehr bin Havşeb ile Süveyd bin Said hakkında ihtilâf vardır. Senedin kalan râvileri güve­nilir zâtlardır.[20]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsi Ahmed de rivayet etmiştir. Bu hadis, bâzı mü’minlerin görülmesinin Allah’ın hatırlanmasına ve­sile olduğunu bildirir. Allah’ı hatırlamaya vesile olmalarının sebebi­ne gelince o mü*minler, ya Allah’ı çok andıkları veya O’ndan çok korktuklan, üstün takva sahibi oldukları için görüldükleri, yanlarına varıldığı zaman Allah hatırlanır. Bunun tipik misâli, dâima müslü-manlara vaaz ve nasihat ederek doğru yolu gösteren, bol bol Allah’ı zikir ve teşbih eden, bulundukları meclislerde dünya ile ilgili konuş­malar değil, dâima dinî sohbetler yapılan ve gerçek mürşidde aranan şartlan taşıyan Allah’ın has kullarıdır. Böyle mübarek zâtlarla otu­rup kalkan, onların sohbetlerinden istifâde eden ve tavsiyeleri doğrul­tusunda Allah’a karşı kulluk görevlerini ifâ etmeye çalışan müslü-manlar bu hadîsin sırrını o mübarek zâtlarda rahatça görürler. Yâni onları gördükleri zaman, mümtaz meziyetleri dolayısiyle Allah’ı anar­lar.

Hadis, görülmeleri Allah’ı anmaya vesile olan mü’minlerin Allah katında en değerli mü’minlerden olduğuna delâlet eder.[21]

5- Fakirlerin Fazileti (Yâni Allah Katında Üstünlükleri) Babı

4120) “… Sehl bin Sa’d es-Sâidî (Radıyallâhü anh)’dtn; Şöyle demiştir:

Bir kere Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanından (zengin) bir adam geçti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) (yanında bulunanlara) :

Bu (zengin) adam hakkında ne dersiniz? buyurdu. Orada bulu­nanlar:

Bu adam hakkında senin görüşüne uygun söz söyleriz. (Dış görü­nüşe göre ve dünyalık açısından ise) şöyle söyleriz: Bu adam İnsan­ların en şereflilerindendir. Bu adam (bir kız – kadın ile) evlenmek is­terse evlenilmeye, (bir şey için) şefaatçi (aracı) olursa, şefaatçiliği (aracılığı) kabul edilmeye, bir şey söylerse sözü dinlenmeye lâyık bir kimsedir, dediler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de sus­tu. Bu esnada (fakir olan) başka bir adam geçti. Bunun üzerine Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bu adam hakkında ne dersiniz? diye sordu. Orada bulunanlar t Vallahi Yâ Resûlallah! Biz şöyle deriz: Bu adam, müsittmanlann fakirlerindendir. Bu şuna layıktır! (Bir kız-kadın ile) evlenmeye taIİp olursa onunla evlenilmez, (bir şey için) şefaatçi (aracı) olursa şe­faatçiliği (aracılığı) kabul edilmez ve bir şey söylerse sözü dinlen­mez, dediler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

«Bu (fakir) şüphesiz, öbür (zengin) adam gibi dünya dolusu in­sanlardan hayırlıdır» buyurdu.[22]

İzahı

Bu hadisi BuhârI, Nikâh ve Rikak bölümlerinde rivayet et­miştir, tbn-i Hacer’in bildirdiğine göre îbn-i Hibbân da rivayet etmiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in zengin adam hak­kında görüşlerini sorduğu sahâbîlerin “Bu adam hakkında senin gö­rüşüne uygun söz söyleriz” şeklinde verdikleri cevapla ilgili olarak S i n d î: Sahâbiler doğru söylemişler. Çünkü onlar adamın dünya ile ilgili durumunu belirtmişler. Ancak Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâ­tü ve’s-selâm), âhiret durumunun dünya durumunun aksine olduğu­nu bildirmiştir, der.

îbn-i Hacer; hadîste sözü edilen zengin ve fakirin ad­lan hakkında bilgi edinemediğini, ancak E b û Z e r r (Radıyal­lâhü anh) ‘den yapılan bir rivayete göre fakir adamın isminin C u a y 1 veya Caîl bin Suraka olduğunu belirtmiştir.

îbn-i Hacer: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) oradan geçen fakirin oradan geçen zenginden üstün olduğunu bildir­miştir. Bu hüküm her fakirin her zenginden üstün olduğunu gerektir­mez, demiştir.

El-Kermânî de: Eğer oradan geçen zengin kişi kâfir bir kimse ise fakir müslümanın ondan üstünlüğü sebebi açıktır. Şayet müslüman ise bu üstünlük Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) ‘e vahiy yoluyla malum olmuştur, der.

4121) “… tmrân bin Husayn (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Allah şüphesiz, maddî yönden bakıma muhtaç çoluk çocuk sahibi olup dilencilik ve haram kazançtan kaçman, fakir mü’min kulunu se­ver.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde el-Kâsım bin Mİhrân bulunur. El-Ukayll: Bunun îmrân (R.A.)’den hadis işitmesi sabit değil, demiştir. Râvi Mûsâ bin Ubeyde’nin de rivayeti bırakılmıştır.[23]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîste geçen Müteaffif kelimesi, haram kazanç ve dilencilikten kaçınan diye açıklanmıştır. Câmiü’s-Sağîr şer­hi el-Azîzî’de böyle açıklandıktan sonra: E 1 – M ü n â v i demiş ki: Yâni basiretini ve kalbini yaratıklardan çevirip yaratıcı olan Allah’a yönelttiği için maddî yardıma muhtaç olmasına rağmen tok gözlü­dür, yüzsüzlük etmez ve kimseden bir şey istemez, denilmektedir.

tyâl % Maddî yardıma ve bakıma muhtaç kimseler, aile ferdleri de­mektir. Ebü’1-İyâl da bunların babası anlamındadır. Ancak el-Haf-n İ’ nin de dediği gibi burada kasdedilen mânâ maddî yardıma muh­taç olan aile ferdlerine bakan, onların geçimini sağlamaya çalışan aile reisidir. Aile reisi baba olabildiği gibi kardeş veya başka akraba da olabilir. Bu itibarla Ebü*l-îyâl kelimesini “Maddî yönden bakıma muh­taç çoluk çocuk sahibi” diye terceme etmeyi uygun buldum.

Bu hadis, fakir aile reisinin müstağni, tok gözlü ve kalben zen­gin olması ve hâlinden şikâyetçi olmamasının faziletine delâlet eder.[24]

6- Fakirlerin (Allah Katındaki) Makamları Babı

4122) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü osAJ’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Müzminlerin fakirleri cennete zenginlerden yarım gün (yâni) beş-yüz yıl Önce girerler.*’

4123) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Şüphesiz, muhacirlerin fakirleri cennete onların zenginlerinden beşyüz yıl kadar önce girerler.”

4124) “… Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü tmkümâ)’â&n; Şöyle demiştir:

Muhacirlerin fakirleri, Allah’ın zengin muhacirlere kendilerinden fazla mazhar kıldığı fazilet (bir takım mâlî ibâdetler) hususunda Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e şikâyette bulundular (yani zenginleri gibi mâli ibâdetler yapamamanın üzüntüsünü arz ettiler). Bunun üzerine O:

Ey fakirler gurubu, dikkat ediniz! Ben mü’mirilerin fakirlerinin cennete zenginlerinden yarım gün, (yâni) beşyüz yıl önce girecekle­rini size müjdeliyorum, buyurdu.*’

(Hâvilerden) Mûsâ (bu hadîsi rivayet ettikten) sonra şu âyeti okudu: = “ve şüphesiz, senin Rabbin katındaki bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibi­dir.” (Hac, 47)

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Abdullah bin Dlnâr, Abdullah bin Ömer (R.A.)’den hadis işitmemiştir. (Halbuki ondan rivayet ediyor). Râvi Mûsâ bin Ubeyde de zayıftır.[25]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Tirmizl ve îbn-i Hibbân da rivayet etmişler. Ebû S a î d (Ra­dıyallâhü anh) ‘in hadîsinin başkaca kim tarafından rivayet edildiği­ne bakılmalıdır. Son hadîs ise Zevâid nevindendir. Bu hadisin sonun­daki âyet, kıyamette bir günün uzunluğunun dünyanın bin yılı ka­dar olduğuna delâlet eder.

Bu hadîsler, hâline şükreden, rızkından şikâyetçi olmayan, sabırlı fakirlerin faziletine delâlet eder.[26]

7- Fakirlerle Beraber Oturmak Babı

4125) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü a«A)’den; Şöyle demiştir:

Ca’fer bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh), fakirleri (çok) sever, on­ların yanında oturur, onlarla konuşur (sohbet eder) ve onlar da onun­la konuşur (sohbet eder) di. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ona Ebü’l-Mesâkin (yâni fakirlerin babası) ismini verirdi.”[27]

İzahı

Tirmizî bu hadîsi Ca’fer bin Ebi Tâlib (Radı­yallâhü anh) ‘m fazileti bölümünde rivayet etmiştir. Bu hadis, büyük

adamların ve eşraftan olanların fakirleri, düşkünleri sevmesinin, al­çak gönüllülük ederek ilgilenmesinin bir fazilet ve övgüye lâyık bir meziyet olduğuna dalâlet eder.

4126) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâkü ankyâen; Şöyle demiştir :

Miskinleri seviniz. Çünkü ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘i duasında şöyle derken işittim:

Allahım! Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve beni miskinler zümresi içinde hasret.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Râvi Ebtil-Mübârek künyeli zâtın adı bi­linmiyor ve kendisi tanınmıyor. Râvi Yezîd bin Sinan da zayıftır. El-HâHm İni ha­disi sahüı saymış. İbnü’l-Cevzî ise mevzu (uydurma) hadislerden saymıştır.[28]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadisin bir benzerini T i r m i z İ Zühd bölümünde E n e s (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmiştir. Bey-haki de yine bir benzerini Ubâde bin Sâmit (Radıyal­lâhü anh)’den rivayet etmiştir.

Hadîste geçen “Miskin” kelimesi fakir mânâsına geldiği gibi mü-tevâzi, alçak gönüllü mânâsına da gelir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) ‘in hangi mânâyı kasdettiği yolunda ilim adamları de­ğişik görüşler beyân etmişler. Beybaki: Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in vefat ettiği zamandaki maddi durumu, O’nun Miskin kelimesi ile fakirlik ve geçim sıkıntısı anlamını kasdet-mediğine delâlet eder. Çünkü O, vefat ettiği dönemde Allah’ın verdi1ği yeterli rızık ile geçiniyordu. Bu itibarla Miskin kelimesi ile kasdet-tiği mânâ tevazu ve alçak gönüllülüktür. Bana öyle geliyor ki Resû-Iullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kibirli kimselerden olmaması ve varlıklarıyla gururlanan zenginler içinde haşrolunmaması için dua et­miş. Allah’a yalvarmıştır, der.

E 1 – K a y s i de: Miskin ve Meskenet, Sükûn kökünden alınma­dır. Sükûn ise huşu ve tevazu, yâni Allah korkusu ve alçak gönüllü­lük demektir.

Kadı Tâcü’d-Din es-Sibkî, et-Tevşîh’te: Ben âlim ve imâm olan babamdan şunu işittim demiştir: Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) mal bakımından fakir değildi ve hâli de bir fa­kir hâli değildi. O, Allah’ın yardımı ile gönül zengini olduğu gibi ken­disinin ve çoluk çocuğunun nafakasını da Allah ihsan ediyordu. O’nun “A 11 ahi m! Beni miskin olarak yaşat” duası ile maksadı kalbin sükû­na kavuşması idi, fakirliğin bir nevi olan miskinlik değildi. T â c ü’ -Din es-Sibki babasının bu sözünü naklettikten sonra: Ve ba­bam bu duayı başka şekilde yorumlayanlara karşı şiddetle çıkardı, der.

Sindi de yukarda verilen bilginin benzerini naklettikten son­ra: El-Hâfız İbn-i Hacer demiş ki: Îbnü’l-Cevzî bu hadîsi mevzu hadisler arasına almakla ileri gitmiştir. Bana öyle geliyor ki onun böyle hareket etmesine sebep, bu hadisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi, ve Sellem)’in vefatı dönemindeki maddi durumu­na aykırı görmüş olmasıdır. Çünkü Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). vefatı döneminde normal nafakasını karşılayacak kadar mal sahibi idi. İbn-i Hacer daha sonra hadîsin yorumlanma-sıyla ilgili B e y h a k i’ nin yukarda geçen sözlerini nakletmiştir, der. Sindi daha sonra:

Ben derim ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in yaşan­tısına dâir Buhârî, Tirmizi ve Müellifimiz tarafından riva­yet edilen hadisler, bu hadîsin zahiri mânâsına yorumlanmasının uzak bir ihtimal olmadığına delâlet eder. Hadîsin râvisi olan E b û Saîd-i Hudrİ (Radıyalîâhü anh) bunu zahiri mânâsına yorum­lamış iken bu ihtimal nasıl uzak bir ihtimal olarak kabul edilebilir. Bu hadîsin zahiri mânâsının Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) ‘in vefatı dönemindeki yaşantısına aykırı olduğuna dâir söz de şaşılacak şeydir. Çünkü sahih hadîsle sabit olduğu gibi O, vefat et­tiği zaman zırhlı elbisesi aile ferdlerinin nafakası için bir yahûdî ya­nında rehinde idi. Allah durumu en iyi bilendir, der.

Yukarda verilen bilgiye şunu da ilâve edeyim: Müellifimizin bu hadîsi bu bâbta rivayet etmesinden; kendisinin de Miskin kelimesini fakir anlamına yorumladığı sonucu çıkarılabilir. Bilindiği gibi hadîsi rivayet eden sahâbî Ebû Saîd-i Hudri (Radıyalîâhü anh) hadîsin girişinde “Miskinleri seviniz. Çünkü…” demiştir. Bu ifâde tar­zı kendisinin de Miskin kelimesini zahiri mânâsına yorumladığını gös­terir.

T i r m i z i’ nin Zühd kitabında E n e s (Radıyalîâhü anh) ‘-den rivayet ettiği buna benzer hadisin izahı bölümünde Tuhfe yazarı şu soruyu ve cevâbını kaydeder :

Bu hadiste Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), miskin ola­rak yaşamayı, miskin olarak ölmeyi ve miskinler zümresinde hasro­lunmayı dilemiş, bunun için duâ etmiştir. Â i ş e (Radıyalîâhü anhâ) ‘den rivayet edilen bir hadiste ise Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), fakirlikten Allah’a sığınmıştır. Bu iki hadis arasında gö­rülen çelişki nasıl bertaraf edilir?

Bu soruya cevaben e 1 – H â f ı z , et-Telhîs’te şöyle demiştir: Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in hoşlanmadığı ve ondan Allah’a sığındığı fakirlik, gönül fakirliğidir. Arzuladığı ve dilediği fa­kirlik ise dünyalığı atmaktır.

İbn-i Abdi’1-Berr ise: Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in hoşlanmadığı ve Allah’a sığındığı fakirlik, geçim sıkıntısı­na, yetecek kadar nafaka bulamamaya yol açacak ve gönül zengin­liğini gölgeleyici fakirliktir. Çünkü O’nun katında gerçek zenginlik gönül zenginliğidir. Allah Teâlâ O’na hitaben; ^&U ^Ulc- iİ^Vjj

gönül zenginliğidi

“Ve seni yoksul iken zengin etmedi mi?” (Duhâ, 8) buyurmuştur. O’nun zenginliği kendisinin ve aile ferdlerinin bir yıllık nafakasın­dan fazla değildi. Asıl zenginliği de Rabb’ına güvenerek beslediği gö­nül zenginliği idi. Diğer taraftan O, Allah’tan gafil olmaya sebep ola­cak fakirlikten ve azdıracak zenginlikten hoşlanmıyarak Allah’a sı­ğınmıştır. Bundan çıkan sonuç şudur ki, gerek zenginliğin ve gerek­se fakirliğin yerilen birer tarafı vardır. Bu itibarla hadîsler ancak bu şekil yorum yapmakla bütünleşmiş olur ve aralarında görülen çeliş­kinin zahirî olup özde olmadığı anlaşılmış olur, demiştir.[29]

Hadîsin Senedi İle İlgili Birkaç Söz

Hadisin tercemesinin altında Zevâid’den verilen nakilde belirtil­diği gibi râvi Ebü’1-Mübâ-rek’in tanınmadığı ve Y e z i d bin Sinan’ın zayıflığı sebebiyle senedin zayıflığı söylenmiştir. Îbnü’l-Cevzi de hadîsin mevzu olduğunu söylemiştir. S i n -d i’ nin naklen beyânına göre Süyûti şöyle demiştir: El-Hâ-fız Salâhuddin bin Ala demiş ki: Bu hadisin senedi za­yıf ise de mevzûluğuna hükmedilemez. Râvi Ebü’l-Mübârek’in meçhul, yâni tanınmaz olduğunu T i r m i z î söylemiş ise de î b n – i H i b b â n onun tanınmış râvi olduğunu söylemiş ve güvenilir râvi-ler arasında anmıştır. Râvi Yezîd bin Sinan’a gelince î b n – i Muin onun bir şey olmadığım söylemiş, fakat E b û H â t e m onun dürüst bir kimse olduğunu, ancak rivayetinin delil sayılamayacağını söylemiştir. Senedin kalan râvileri meşhur zâtlardır. E 1 – A 1 â : Bu hadîs, senedlerinin tümü ile sahih hadis derecesine ulaşır, demiştir. El-Hâfız İbn-i Hacer de: Tirmizi bu hadîsi hasen saymıştır. Çünkü te’yid eder mâhiyette başka hadîs vardır, demiş.

Zerkeşi de: tbnü’l-Cevzi bu hadisin mevzu oldu­ğuna hükmetmekle fena bir şey yapmıştır. Çünkü Hâkim bu hadîsi başka bir senedle A t â aracılığıyla Ebû Saîd-i Hud-r 1 (Radıyallâhü anh) ‘den, rivayet ederek sahih olduğunu söylemiş­tir. Z e h e b î de et-Telhîs’te H â k i m ‘ in hadîsinin şahinliğini te’yid etmiştir. B e y h a k i aynı senedle rivayet etmiştir. Ayrıca t i r m i z î’ nin E n e s (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettiği bir hadîs ile Tabarâni ve Beyhakî’ nin U b â d e bin e s – S â m i t (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettikleri bir hadis bu hadîsin şahidi durumundadır ( yâni metinleri aynıdır. Hadisi te’yid eden başka hadîs de vardır.

Sindi’ nin S ü y û t î’ den naklen verdiği bilgi burada bitti.

4127) “… Habbâb (bin Eret) (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre kendisi Allah Teâlâ’mn;

“Sabah akşam, Rab’Ierinin nzâsını dileyerek O’na duâ edenleri (ya­nından) kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, se­nin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovup da zâlimlerden olasın.” (En’âm, 52) buyruğu hakkında şöyle demiştir:

EI-Akra’ bin Habis et-Temîmi ve Uyeyne bin Hısn el-Fezârî (Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ziyaretine) geldiler ve Re-sûlullah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) ‘i mü’minerin zayıflarından bir gurubun içinde oturup Suheyb, Bilâl, Ammâr ve Habbâb ile beraber iken buldular; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in etrafında onları (yâni zayıf, fakir, nüfuzsuz sahâbileri) görünce o zayıf sahâbî-leri küçümsediler, hakir gördüler. Nihayet Onun yanına varıp O’nun-la yalnız kaldılar (yâni biz de bir kenara çekildik) ve onlar: (Yâ Re-sûlallah, ziyaretine geldiğimizde) bir oturumu bize tahsis etmeni mu­hakkak isteriz ki Araplar bununla bizim üstünlüğümüzü tanısınlar. Çünkü senin yanma Arap hey’etleri gelir.. Bu itibarla Arablann bizi şu kölelerle (yâni fakir mü si umanlarla) beraber görmelerinden uta­nırız. Onun için biz senin yanına geldiğimiz zaman köleleri yanından kaldır. Sonra biz huzurundan ayrılınca dilersen onlarla beraber otur, dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (de) :

Peki, buyurdu. Bu kere onlar:

O halde bu teklifimizi kabul buyurduğuna dâir bizim için bir ya* zı yazdır, dediler. Habbâb dedi ki: Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) bir yaprak kâğıd istedi ve yazı yazması için Ali (Radıyallâhü anh)’ı çağırttı. Biz de meclisin bir kenarında oturu­yorduk. O sırada Cebrail (Aleyhisselâm) indi ve;

“Sabah akşam Rab’lerinin rızâsını dileyerek O’na duâ edenleri (ya­nından) kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, se­nin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovup da zâlimlerden olasın.” (Enam, 52) âyetini (indirip) söyledi. Sonra el-Ak-ra’ bin Habis ve Uyeyne bin Hısn’ı anlatarak:

“Ve işte böylece, “Allah aramızdan şunlara mı lütûfta bulundu?” de­yiversinler diye bâzısını bâzısıyla imtihan ettik. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” (En’âm, 53) âyetini (indirip) söyledi. Bundan sonra:

“Âyetlerimize imân edenler sana geldikleri zaman (onlara) de ki: Se­lâm sizlere. Rabb’iniz rahmet etmeyi kendi üzerine aldı — vaadetti —.” (En’âm, 54) âyetini (indirip) söyledi.

Habbâb dedi ki: Bu âyetler indikten sonra biz O’na öyle yaklaş­tık ki dizlerimizi O’nun dizi üzerine bıraktık ve ResûluIIah (Sallallahü Aleyhive Sellem) bizimle beraber otururdu. Sonra kalkmak istediği zaman kalkar ve bizi bırakırdı (yâni biz ondan sonra kalkıp dağılır­dık) . Sonra Allah (Azze ve Celle) :

“Rablerinin rızâsını dileyerek sabah akşam O’na duâ edenlerle bera­ber nefsini sabırlı tut (yâni onlarla sohbet etmeye tahsis et); dünya hayatının süsünü arzulayarak gözlerini o kimselerden (başkasına) çevirme (eşraf kimselerle—özel— oturum yapma). Bizi anmak hu­susunda kalbine gaflet verdiğimiz ve hevesine uyup da işi furut (yâ­ni helak olmak) olan (yâni Uyeyne ve el-Akra’)a uyma” (Kehf, 28) âyetini indirdi. Habbâb: ( >_^j dan maksad) uyeyne ve el-Akra’ın

işidir, dedi. (Habbâb sözüne devamla) Sur.ra Allah onlara (yâni mü1-minlere ve kâfirlere) iki adamın misâlini (Kehf sûresinin 32 ilâ 44. âyetlerinde) ve dünya hayatının misâlini (Kehf sûresinin 45. âyetin­de) getirdi (yâni anılan âyetleri indirdi).

Habbâb dedi ki: (Kehf sûresinin 28. âyeti indirildikten) sonra biz (yâni fakir-zayıf saha biler) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde otururduk. O’nun kalkacağı saate varınca biz O’nu bırakıp kalkıyorduk ki, O da kalksın.”

Not: Zevaid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râviteri güveni­lir zâtlardır. Müslim, Nesâi ve Müellif, yâni İbn-i Mâceh bu hadisin bâzısını Sa’d bin Ebİ Vakkas (R.A.)’ın hadîsi olarak rivayet etmişler —4128 nolu hadise bak—.[30]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadiste E n’ a m sûresinin 52, 53 ve 54. âyetleri ile K e h f süresinin 28. âyetinin iniş sebepleri bildiril­mekte, keza K e h f sûresinin 32 ilâ 44. âyetleri ile 45. âyetinin bununla ilgili olduğu belirtilmektedir. Bu hadiste anılan âyetlerin açıklaması geniş yer alacağından bu hususla ilgili bilgi edinmek iste­yenler tefsir kitablanna başvurmalıdır, demekle yetinmek isterim. An­cak şunu belirteyim:

EI-Hâzin tefsirinde beyân edildiğine göre Temim kabile­sinin büyüğü El-Akra’ bin Habis ve Fezâr kabi­lesinin büyüğü Uyeyne bin Hısn, Resûl-iEkrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e bu teklifte bulundukları zaman yeni ihtida etmiş durumda idiler ki böylelerine Müellefe-i Kulûb denilir. Yâni gönülleri henüz İslâm’a tam yatışmamış durumda idiler. Yine el-Hazin tefsi­rinde Kehf süresinin 28. âyetinin izahı bölümünde beyân edildi­ğine göre Uyeyne bin Hısn’m bu teklifi henüz ihtida et­mediği bir günde vuku bulmuştur.

Bâzı rivayetlere göre ise bu âyetlerin iniş sebebi Mekke müş­riklerinin bu teklifte bulunmasıdır. 4128. hadis de bunu te’yid eder mâhiyettedir. Ancak şöyle yorum yapılabilir: Bu teklif iki taraftan da vuku bulmuş olabilir. Yâni hem e 1 – A k r a’ bin Habis’-ten, hem de Mekke müşriklerinden gelmiş ve bu teklifler üze­rine anılan âyetler inmiştir.

Notta belirtildiği gibi Zevâid yazarı bu hadîsin bir bölümünün Müslim, Nesâi ve tbn-i Mâceh tarafından Sa’d bin Ebİ Vakkâs (Radıyallâhü anh)’m hadîsi olarak rivayet edilmiş olduğunu söylemiştir. Fakat Sindi bu söze itiraz ederek: Bu iki hadis birbirinden ayrı iki hadîstir. Sa’d (Radıyallâhü anh)’in hadîsine göre En’âm sûresinin 52. âyetinin iniş sebebi Kureyş, yâni Mekke müşriklerinin bu teklifte bulunması­dır. H a b b â b (Radıyallâhü anh) ‘m hadisine göre ise anılan âye­tin iniş sebebi Akra’ bin Habis ile Uyeyne bin Hısn’ın vâki teklifidir. Bu itibarla iki hadisin zahiri bile birbirine uymazken S a’ d’ m hadisi nasıl Habb&b’m hadisinin bir parçası olur. İki hadis arasında görülen zahiri ihtilâf şöyle berta­raf edilebilir: Akra’ bin Habis ile Uyeyne bin H ı s n’ in söylediği şeyi Mekke müşrikleri de söylemişler ve bu âyet bunun üzerine inmiştir, diye bilgi verir.

Hadisin sonunda H a b b â b “Kehf sûresinin 28. âyeti indik­ten sonra Resûl-i Ekrem (Aleyh i’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in meclisimizden kalkacağı saat gelince biz O’nu bırakıp kalkıyorduk ki O da kalksın”

mealindeki sözünün mânâsı ve maksadı şudur: Bu âyet inmeden ön­ce Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), biz fakirlerle oturup sohbet ederdi. Sohbet bitince önce kendisi kalkıp gidiyordu, mecliste biz kalmış oluyorduk. Fakat bu âyet indikten sonra O, bizi bırakıp git­mek, bizden önce meclisten ayrılmak istemezdi. Bunun için sohbetin bitiminde evvelâ biz kalkıp giderdik, O da bizden sonra o yerden ay nlırdL

Şu noktayı da belirteyim: Resûl-İ Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) ‘in e 1 – A k r a’ bin Habis, Uyeyne bin H ı s n veya müşriklerin ulularının, kendileri için ayrı oturum düzenlenmesi ve o oturumlara fakir müslümanlann alınmaması yolundaki teklifle­rine olumlu cevap vermeye taraftar olması, teklif sahiplerinin nüfuz­lu, eşraf ve zenginlikleri dolayısıyla değil, sırf müslümanlığın güçlen­mesi, yayılması ve yeni müslümanlann imânlarının kökleşmesi için­dir.

Bu hadis ve arasında geçen âyetler, fakirlerle oturup kalkmanın, onlarla sohbet etmenin, alçak gönüllülük etmenin üstün faziletine de­lâlet eder.

4128) “… Sa’d (bin Ebî Vakkas) (Radtyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Şu âyet biz altı kişi hakkında indi: Benim hakkımda ve İbn-i Mes’ûd, Suheyb, Ammâr, Mıkdâd ve Bilâl (Radiyallâhü anhüm) hak kında.

Sa’d dediki, Kureyş (müşrikleri) Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e: Biz onlara (yâni yukarda isimleri geçen sahâbîlere) tâbi olmaya kesinlikle razı olmayız. Bu sebeple onları yanından kov, diye teklifte bulundular. Sa’d, dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kalbine girmesini Allah’ın dilediği bir şey (yâni tekliflerine uymak düşüncesi) de O’nun kalbine girdi. Sonra Allah (Azze ve Celle) :

“Rablerinin rızâsmı dileyerek sabah akşam O’na dua edenleri (yanın­dan) kovma…” âyetini (En’âm, 52) indirdi.”[31]

İzahı

Bu hadîsi Müslim ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Müslim bunu Sa’d bin Ebî Vakkas (Radıyallâhü anh) ‘m fazileti bölümünde rivayet etmiş olup metninde biraz değişik­lik var ise de mânâyı etkileyecek bir durum görmediğim için değişik­liği belirtmeye gerek görmüyorum.

Bu hadîse göre En’âm sûresinin 52. âyeti hadîste ismi geçen sahâbîler hakkında nazil olmuştur. Âyetin iniş sebebi de Mekke müşriklerinin hadiste sözü edilen teklifleridir. Bundan önceki hadîse göre ise âyetin iniş sebebi el-Akra’ bin Habis ile Uyey-n e bin H i s n tarafından yapılan benzer tekliftir. Konu hakkın­da gerekli bilgiyi bundan önceki hadisin izahı bölümünde verdiğim için oraya bakılmalıdır.[32]

8- Malı Çok Olan Zenginler Hakkında Bir Bâb

4129) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü ank)’dea. rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle yapanlar hâriç, dünyalığı çok olanlara yazıklar olsun, buyurdu. IJ&* — “Şöyle” kelimesi) dört

(defa Duyurulmuş) tur: (Yâni) Sağından, solundan, önünden ve arka­sından (fakirlere, hayır yollarına harcayanlar).

1 .-mi I Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Atiyye el-Avfî ve kendisinden rivayet eden

râvi zayıftır. Ahmed de kendi Müsned’inde bu hadisi Muhammed bin Ubeyd’dâi el-A’meş aracılığıyla Atıyye’den bu senedle rivayet etmiştir.

4130) “… Ebû Zerr (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resû lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Malı şöyle ve şöyle yapan (yâni belirli bir parçasını etrafındak fakirlere, hayır yollarına harcayan) ve onu helâl yoldan kazananla] hâriç, dünyalığı en çok olanlar, kıyamet günü (rütbece) en aşağı olan lardır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri güvenili zâtlardır.

4131) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)*dea rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) :

Şöyle, şöyle ve şöyle yapanlar (yâni malının belirli bir kısmını fa­kirlere, hayır yollarına harcayanlar) hâriç, dünyalığı en çok olanlar.

(âturette rütbece) en aşağı olanlardır, buyurdu. \j£* = “Şöyle” ke­limesi) üç defa (buyurulmuş)tur.”[33]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu üç hadîs, dünyalığı çok olup da çevre­sine yardımda bulunmayan, malının bir kısmını fakirlere ve benzeri hayır yollarına harcamayan kimselerin kıyamet günü rütbece en dü­şük insanlar olduğuna delâlet eder. Miftâhü’1-Hâce yazarının beyânı­na göre bâzı ilim adamları: Yâni zekât fitre gibi zorunlu olan ma­lî ibâdetler dışında sadaka ve bağış yapmaktan imtina eden varlıklı mü’minlerin rütbesi, fakir mü’minlerin rütbesinden aşağıdır. Fakat sadaka ve bağış gibi hayrat yapan varlıklı mü’minler bu hükmün dı­şında kalır, diye yorum yapmışlardır.

Ebû Saîd-iHudrî (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsinde ge­çen “Veyl” kelimesi bu yoruma uygun olarak “Yazıklar olsun” biçi­minde terceme edilmiştir.

Hadiste geçen “Hakeza” kelimesiyle işaret olunan hayır yolları zekât mânâsına yorumlandığı takdirde “Veyl” kelimesi “Azâb veya helak olma” mânâsına da yorumlanabilir. Çünkü zekâtını vermeyen varlıklı mü’min azaba müstehak olmuş olur.

Hadîslerde geçen “Kaale” kelimesi “Faale” mânâsına yorumlan­mıştır. En-Nihâye’de: Araplar, Kavi masdannı ve bundan türeyen fiil­leri her türlü fiil, eylem ve iş yapma mânâsında kullanırlar, denilmiş­tir.

4132) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Yanımda Uhud (dağı) kadar altın olup da ondan bir parça ya­nımda kaldığı halde (iki gün geçip) üçüncü bir gecenin gelmesini sev­mem. Bir borcu ödemek üzere (o altından) saklıyacağım parça hâriç.”

Not: Zevâld’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi hasendir. Rftvİ YakÛb bin Humeyd hakkında ihtilâf vardır. Ebû Süheyl’in adı Nâfi bin Malik bin Ebl Amir el-Asbahi’dir, bu zât Mâlik bin Enes’in amcasıdır.[34]

İzahı

Bu hadîsin bir benzerini Buharı, Rikak kitabının “Bâbû Kavli’n-Nebiyyi…” babında rivayet etmiştir. Oradaki hadîsin baş kısmı; = “Uhud dağı kadar altınım olsa…” şeklin­dedir.

Bu hadîs, malı Allah yoluna harcamayı teşvik eder ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in dünyadan yüz çevirmenin en üstün derecesinde olduğuna, kişinin kendisine veya başkasına âit bir borcu ödemek için yetecek kadar mal saklamasının Zühd’e, yâni dünyadan yüz çevirme faziletine gölge düşürmediğine delâlet eder.

4133) “… Anır bin Ğaylân es-Sakafî (Radtyallâhü anhümâydan -rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiş­tir:

Allahım! Kim bana imân edip beni tasdik eder (doğrular) ve ge­tirdiğim (Din) in senin katından (gelme) yegâne hak (din) olduğunu bilirse, sen o kimseye az mal ve az çocuk ver, sana kavuşmayı ona se­vimli kıl ve ölümünü çabuklaştır (yâni ömrünü uzun tutma). Kim de bana imân etmez, beni tasdik etmez (doğrulama?.) ve benim getirdi­ğim (Din)in senin katından (gelme) yegâne hak (din) olduğunu bil­mezse o kimseye çok mal ve çok çocuk ver ve ömrünü uzat.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu senedin râvileri güvenilir zâtlardır. Hadîs mürseldir. Zevâid yazan demiş ki: tbn-İ Mâce’ie, bu Amr’ın bundan başka hadisini rivayet etmemiştir. Kütüb-i Sitte’nin kalanlarında Amr’ın hiç bir hadîsi yoktur.[35]

İzahı

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selânı), bu hadîste mü’min ku­lun malının ve çocuğunun az olmasını dilemiştir. Çünkü malın ve ço­cuğun çokluğu mânevi sınavda başarısızlığa yol açması kuvvetle muhtemeldir. Keza mal az iken çocuğun çokluğu da helâl haram ayı­rımı yapmaksızın nafaka teminine ve dolayısıyla günaha girmeye yol açabilir. Mü’minin ömrünün uzun olmaması dileğine gelince, ömrün uzunluğu dünya sıkıntılarının daha çok çekilmesine sebebiyet vere­bilir.

Mü’min olmayan kimsenin mal ve evlâdının çokluğu ve ömrünün uzunluğu, onun azabının şiddetine sebep olur. Çünkü, dünya haya­tında ne kadar çok kalsa ve malı ile çocuğu ne kadar çok olsa o ka­dar fazla günah işlemiş olur.

4134) “… N’ukade el-Esedî (Radtyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir;

Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) beni bir adama gönde­rerek ondan meniha (yâni geçici bir süre için karşılıksız sütünden ya­rarlanılacak) bir dişi deve istedi. Adam bu isteği yerine getirmedi. Sonra Resûluilah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) beni başka bir ada­ma gönderdi. Bu adam O’na (sağmal) bir deve gönderdi. Resûluilah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) deveyi görünce : A11 ahi m! Bu deveyi ve onu göndereni bereketlendir, diye duâ buyurdu.

Amr bin Ceylân (R.A.)’nm Hâl Tercemesi

Amr bin Ğeylân bin Seleme es-Sakaü (R.A.)’ın sahâbi olup olmadığı hususun­da ihtilâf vardır. Bu zât Şam’a yerleşmiştir. Kendisi İbn-i Mes’ûd (R.A.)’den hadis rivayet etmiştir. Râvisi ise Katâde’dir. Abdülğanî; Onun sahâbiliğine dâir söz, sağ­lıklı bir kaynağa dayalı değildir, demiştir. Onun babası ise sahâbîdir, kardeşi de Muâviye (R.A.)’ın vâlilerindendir. El-Müzzt : Onun sahâbiliği uzak bir ihtimal de­ğildir, demiştir. (Hulâsa, 292)

Notta Zevâid’den naklen verilen bilgide hadisin mursel olduğu belirtilmiştir. Sebebi ise Amr (R.A.)’m Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in sohbetiyle müşerref olmadığı­na dâir görüştür, Sahâbi olduğuna dâir görüşe göre ise hadîs mürsel değil, mev-sûldttr.

Nukade demiş ki: Bunun üzerine ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e; (bereket duası) Deveyi getirene de (şümullen-dirilse), dedim. O:

Ve deveyi getireni (de bereketlendir), diye duâ buyurdu. Sonra devenin sağılmasını emretti. Bunun üzerine deve sağıldı ve bol süt verdi. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (sağmal deve vermekten imtina eden ilk adam için):

A İlahım! Falanın malını çoğalt, diye duâ etti ve deve gönderen adam için de:

(Allahım!) Falanın rızkım gün be gün eyle, diye duâ etti.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde el-Berâ bulunur. İbn-i Hibbân onu güvenilir râviler arasında anmıştır. Zehebi de onun meçhul olduğunu söylemiştir. Senedin kalan râvileri güvenilir bâtlardır. Zevâid yazan : Yalnız îbn-i Mâce’nin rivayet ettiği bu hadisten başka Nukade (R.A.)’ın hiç bir hadisi Kütüb-i Sitte’de yoktur, demiştir.[36]

İzahı

Sindi bu hadisin izahı bölümünde şöyle der: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in, geçici bir süre için karşılıksız olarak sütünden yararlanılmak üzere deve istemesi ihtiya­cı olan bâzı kimseler için olabilir. Sağmal deve vermekten imtina ede­ne malının çoğalması için duâ edilmesinin sebebi şu olabilir: O adam malının azlığından dolayı verememiş olabilir. Bu sebeple sadaka ve­rebilir ve sadaka vermenin faziletine kavuşabilir hâle gelmesi için malının çoğalması doğrultusunda duâ buyurulmuştur. Şöyle bir ihti­mal da var: Adam deve vermekten imtina ettiğinden dolayı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), ona kızmış ve âhirette payı az olsun diye dünyada malının çoğalması için duâ etmiştir. Bu ihtimal kuvvetli görülür. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-eelâm) ‘in deve­yi verenin rızkının günlük rızık hâline gelmesi için duâ etmesi sebebJ de şu olabilir: O, adamın malının çok olduğunu görmüş ve malının çokluğu yüzünden bir fetneye düşmesinden endişelendiği için malı­nın azalmasını dilemiştir. Allah gerçeği en iyi bilendir.

Nukade (İLA.Kın Hâl Tercemesl

Nukade bin Abdillah el-Esedî (R.A.), sahibidir. Peygamber (S.A.V.Vden hadis rivayetinde bulunmuştur. Kendisinden de Zeyd bin Eşlem ve oğlu Sa’d bin Nukade rivayette bulunmuşlardır. İbn-i Mâceh onun hadisini rivayet etmiştir. Hulasa, 406)

4135) “… Ebû Hüreyre (Radtyaîlâhü ankyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir;

Altın kulu, gümüş kulu, saçaklı elbise kulu ve kareli elbise kulu olan kimse mutsuz olsun. O (çıkar düşkünü muhteris) kişiye (diledi­ği) verilirse memnun olur, verilmezse (ödevini) îfâ etmez.”

4136) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’dtn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Altın kulu, gümüş kulu ve kareli elbise kulu olan kimse, sürün­sün ve baş aşağı yuvarlansın. Vücûduna diken batınca da cımbızla çıkaran bir kimseyi bulamasın.”[37]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in bu hadisini B u h a -r t, Cihâd kitabı ile Rikak kitabında rivayet etmiştir.

Hadiste geçen “Taise” fiili çeşitli şekillerde mânâlandınlmıştır. İbn-i Hacer, el-Fetih’te bu fiilin manâsıyla ilgili olarak özetle şöyle der:

Ta’s masdarı, yere düşmek demektir. Burada helak olmak mânâ­sı kasdedilmiştir. Îbnü’l-Enbâri : Ta’s, serdir, demiştir.

İbn-i Hacer, Rikak bölümündeki hadîsin izahı esnasında yukardakı bilgiyi verdiği gibi Cihâd kitabında bu hadisin izahım ya­parken de: Ta’s t Mutsuzluktur. Bir kavle göre, yüzükoyun yere düş­mektir. E 1 • H a 11 I : Ta’s, kayıp yere düşmek ve bir daha doğru-lamamaktır, demiştir.

Neks i Baş aşağı yuvarlanmaktır. İntikâs, bir kavle göre yere dü­şünce doğrulmak isterken tekrar yere düşmektir. İntikâs, hastalığın nüksetmesi, yâni geri gelmesidir.

Ta’s ve İntikâs’den maksad para ve mala kulluk ederek buna düş­kün olan kişinin mutlu olmaması ve hüsrana uğramasıdır. Şevke, dikendir. Minkaş: Cımbızdır.

Bu hadîste, dünya malına taparcasına düşkün olan kimse aleyhi­ne dua edilmiştir. Çünkü ihtiyacından fazla mal biriktirmeye aşın de­recede düşkün olup bununla meşguliyetinden dolayı yükümlü bulun­duğu dîni vecîbeleri yerine getirmeyen, farz, vâcib ve mendub ibâ­detleri yapmayan bir kimse doğru yoldan sapmış, dalâlete düşmüş demektir.

Hadisin sonunda: “Vücûduna bir diken batınca da cımbızla çıka­ran bir kimse bulunmasın” şeklinde beddua edilmiştir. Yâni çalışma ve hareket etmekten alakonsun. Çünkü çalışması ve hareketi, manevî sorumluluğunu, vebalini çoğaltmaktan başka bir şeye yaramaz, ken­disine bir yarar sağlamaz. Bir dikeni cımbızla çıkarmak yardım çe­şitlerinin en basiti, en kolayıdır. Böyle bir yardımdan yoksun kalma­sını dilemek, her nevî dünyalık yardımın kesilmesini dilemeyi ifâde eder.

En-Nihâye’de Katîfe, saçaklı elbise, Hamîsa da kareli elbise, çiz­gili elbise diye açıklanmıştır. Bu iki kelime başka çeşit elbise ve yay­gı anlamlarında da kullanılır. Burada kasdedilen mânâ, süslü elbise­dir.[38]

9- (Verilen Rızka) Kanâat Etmek Babı

4137) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anAJ’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SalîaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Zenginlik mal çokluğundan değildir. Lâkin zenginlik nefis (ve gö­nül) zenginliğidir.”[39]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Mü slim, Tirmizî ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen “Araz” kelimesi yararlanılan dünyalık şeyler anla­mında kullanılmıştır. İbn-i Battal: Hadîsten kasdedilen mâ­nâ şöyledir: Zenginlik mal çokluğu değildir. Çünkü varlıklı olanların çoğu, servetiyle yetinmiyerek daha çok zengin olmaya gayret eder ve kazancının helâl veya haram yoldan geldiğine de pek bakmaz. Bu itibarla aşın ihtirasından dolayı öyle kimseler fakir gibidir. Hakiki zenginlik gönül ve nefis zenginliğidir. Bu tür zenginlik, rızkına kanâat ederek hâline şükreden, varlığının çoğalması için ihtiraslı olmayan, tok gözlü kişinin zenginliğidir, der.

K u r t u b i de : Hadisten kasdedilen mânâ şöyledir: Övgüye lâ­yık veya yararlı zenginlik nefis zenginliğidir. Çünkü nefis ve gönül zengin olunca, bir takım emeller peşine düşmez ve dolayısıyla izzet ve şerefini korumuş olur. Varlık sahibi olup da kalbi zengin olmayan bir kimse ise, cimriliği, muhterisliği ve aç gözlülüğü onu bir takım âdi işlere, onur kırıcı hareketlere ve fena durumlara düşürebilir. Böylesi halk nazarında küçük düşer, yerilir, hattâ menfur olur, demiştir.

4138) “… Abdullah bin Amr bin el-As (Radtyallâhü anhümâyâan rivâ yet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur

fslâm dinine erdirilen, yetecek derecede rızkı verilen ve buna ka naatkâr olan kimse muhakkak felah bulmuştur.”

4139) “… Ebû Hüreyre (Radtyailâhü a»*)’den rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir;

AUahıml Muhanuned’in ev halkının rızkını geçinecek kadarcık kıL”[40]

İzahı

Abdullah (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Müslim, Tir-m i z I ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu hadiste, İslâm dî­nine erdirilerek, Rabb’ine itaat eden, ihtiyacına cevap verebilecek de­recede helâl rızık verilen ve kanaatkar olan mü’minin felah, yâni mutluluk bulduğunu bildirir.

Felah: Hedefe ulaşmak, zafer kazanmak ve kurtuluşa ermek gibi mânâlara gelir. Burada bunların hepsi düşünülebilir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini BuhârI, Müslim, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. ‘Kût’\ açlığı giderecek kadar olan yiyecek demektir.

Kurtubi bu hadisin izahında: Yâni “AHahım! Onlara öyle bir rızık ver ki, dilencilik zilletine zorlamasın ve refah ile bolluğa yol açacak derecede fazla olmasın. Böyle bir rızık sahibi ne fakir ne de zengin sayılır” demiştir.

4140) “… Enes (Radtyailâhü oıA/den rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Her zengin ve her fakir kıyamet günü dünyada rızkının geçine­cek kadarcık verilmiş olmasını muhakkak arzu 1 ayacaktır.”

Not: SUyûtl demiş ki: Bu hadisi Îbnü’l-Cevzt, mevzu hadislere dahil etmiş ve senedinin râvi Nufey’ İle malul olduğunu söylemiştir. Çünkü bu râvf terkedil­miştir. Bu hadis Ahmed’ln Müsned’inde de mevcuttur. El-Hatlb’in, kendi Tarih’in-de rivayet ettiği îbn-i Mes’ûd (R-A.)’ın hadisi de bu hadis İçin şâhid durumundadır.

4141) … UbeyduIIah bin Mıhsan el-Ensârî (Radtyailâhü anhyden riva­yet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, de­miştir :

(Ey Mü’minier!) Sizden kim vücutça sağlıklı, kalben emin olup yanında gününün yetecek kadarcık rızkı bulunursa bütün dünya ona verilmiş gibidir.”[41]

İzahı

Bu hadîsi Tirmiz; de rivayet etmiştir. BuhârI de eI-Edebü*l-Müfred’de rivayet etmiştir. Tuhfe yazarı bu hadîsin izahı bölümünde şöyle der:

Hadiste geçen “Sirb” nefis demektir. Bir kavle göre topluluk d,e-mektir. Bu takdirde maksad, kişinin aile ferdleri ve ey halkıdır.

Bir kavle göre bu kelime “Serb” olarak okunur ve meslek, yol an­lamım ifâde eder. Bir başka kavle göre “Sereb” okunabilir ve ev mâ­nâsında kullanılmış olur. Bu kelime ile ilgili yukarda verilen bilgi e 1-Kari’den nakledilmiştir.

Tercemede bu kelime karşılığında kalb kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Kamus’ta Sirb kelimesinin kalb, nefis, yol ve cemâat mânâ­larına geldiği bildirilmiştir. Hadiste kişinin düşman tehlikesinden ve korkusundan uzak ve emin olması mânâsı kasdedildiğinden iç hu­zuru ve gönülce emniyet içinde bulunmak esas alınmalıdır.

Hadisteki “Hîzet” fiili “Hıyâzet” masdanndan alınmadır. Hıyâzet, toplamak ve birleştirmek demektir.[42]

Hadîsten Çıkan Hükümler

  1. Beden sağlığı büyük bir nimettir.
  2. Düşman şerrinden ve korkusundan emin olmak, güvenlik için­de yaşamak büyük bir nimettir.
  3. Günlük nafakaya sahip olmak büyük bir nimettir.
  4. Yukarda sayılan üç nimete sahip olan bir kimse, bütün dün­ya kendisine verilmiş gibidir. Kendisini böyle görmeli, nimetlere şük-rctmeli, âhirct mutluluğuna erişmeye çalışmalıdır.

4142) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi veSellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Siz (dünya işlerinde) kendinizden aşağı olanlara bakınız ve (dün­yalık bakımından) sizden yukarı olanlara bakmayınız. Çünkü bu, Al­lah’ın nimetini küçümsememenize daha lâyıktır.

(Râvi) Ebû Muâviye (kendi rivayetinde) “üzerinizde olan — ni­metini —” demiştir.”[43]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizi ve Ahmed de riva­yet etmişlerdir. Bu hadîsi Müellifimizin şeyhi Ebû Bekir’e,

Ubcydullah (R-A.)’ın Hâl Tercemesf

Ubeydullah bin Mıhsan el-Ensârî (R.A.)’m sahâbl olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Tehzibü’t-Tehzib’te, îbn-u Abdil-Berr’den naklen şu bilgi verilmiştir. Âlimlerin çoğunluğu bu zâtın sahâbl olduğuna dâir rivayeti sağlıklı saymışlar. Ebû Naim : O, Peygamber <S.A.V.))’in zamanına yetişmiş ve Cnu görmek şerefine ka­vuşmuştur, der. Et-Tafcrlb’te: Bu zâtın İsmi Abdullah bin Mıhsan’dır. Adının Ubeydullah olduğu da söylenir ve bu kavil tercih edilmiş, diye bilgi verilir. (Tuh-fetül-Ahvezi 3. cUd. sah. 269)

Vekl ve Ebû Muâviye isimli iki zât rivayet etmişlerdir. Ebû Muâviye’ nin rivayetinde “Aleyküm”, yâni üzerinizde olan nîmet ilâvesi vardır ki V e k i’ nin rivayetinde yoktur. Hadi­sin sonunda bu durum belirtilmiştir.

Hadîste dünyalık bakımından yukarda olanlara değil, aşağıda olanlara bakılma emri verilmiştir. Çünkü kişi dünyalık bakımından kendisinden yukarı, yâni daha varlıklı kimselere baktığı zaman, Al­lah’ın kendisine verdiği nimetleri küçümseyebilir. Bu hâl onun öfke­lenmesine, nankörlüğüne ve büyük günahlara girmesine sebebiyet verebilir. Fakat kendisinden aşağı olanlara baktığı zaman, elindeki nimetlere şükreder, hamdeder ve günaha girmekten uzak kalmış olur.

4143) “… Ebû Hüreyre (Radtyailâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurmuştur:

Allah şüphesiz (mükâfatlandırma veya cezalandırma bakımın­dan) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz ve lâkin ancak amel­lerinize ve kalblerinize bakar.”[44]

İzahı

Bu hadisi Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir.

Bilindiği gibi Allah her şeyi görür ve O’ndan gizli hiçbir şey yok­tur. Bu itibarla hadîsten maksad mükâfatlandırma veya cezalandır­ma bakımından olan bakıştır. Yâni mükâfatlandırması veya cezalan­dırması kalblerdeki niyetlere ve amellere göredir. Kişilerin suretle­rinin güzelliğine veya çirkinliğine, keza malının çokluğuna veya azlı­ğına göre değildir.

Sindi: Yâni amellerinizi ve kalbi erin izi ıslah ediniz, düzelti­niz. Gayret ve çalışmalarınızı bedenlerinizin güzelliğine ve malları­nızı çoğaltmaya teksif etmeyiniz. Allah’ın bakıp bakmamasından maksad kanımca şudur: Allah kulunu, suretinin güzelliğiyle veya malının çokluğuyla kabul buyurmaz, onu katında yüceltmez. Keza bunun aksine kulunu suretinin çirkinliğiyle veya malının azlığıyla da kabul buyurmaz, yüceltmez. O, kulunu amelinin güzelliğiyle ve kalbinin ihlâslı olması, yâni niyetinin sırf Allah rızâsı olmasıyla ka­bul buyurur, katında yüceltir. Keza O, kulunu amelinin çirkinliğiyle ve niyetinin bozukluğuyla reddeder, demiştir.[45]

10- Muhammed (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem)İn Ev Halkının Maişeti (Yâni Geçim Tarzı) Babı

4144) “… Aişe (Radtyallâhü ankâ)’dan; Şöyle demiştir:

Şüphesiz biz Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in âli (yâni ev halkı) kesinlikle bir ay durup (bir yiyecek pişirmek için) o süre içinde ateş yakmazdık. O, (yâni yiyecek ve içecek olarak evde kullanılan şey) yalnız kuru hurma ve su idi. (Râvi îbn-i Nümeyr: “Bir ay kalırdık” demiştir.)”

4145) “… Âişe (Radtyallâhü «lAâ^’dan; Şöyle demiştir:

(And olsun ki) Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ev­lerinin hiç birisinde ateş dumanı görülmeksizin Onun ev halkının (üzerinden bir ay geçerdi ve) üzerlerine yeni ay gelirdi.

(Âişe’nin râvisi Ebû Seleme demiş ki) Ben (Âişe’ye* :

Peki onların yemeği ne idi? dedim. Âişe:

Siyah iki şey: Kuru hurma ve su. Bir de şu var ki, Ensâr’dan olan sadakatli komşularımız vardı. Bunların sağmalları bulunurdu. İşte bunlar sağmallarının sütlerim O’na gönderirlerdi. (O da bize içirirdi), dedi.

(Râvi) Muhammed demiş ki: Ve onlar (yâni Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)’in Ehli Beyt’i) dokuz evdi.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri güveni* lir zâtlardır. Müslim, bu hadîsin bâzısını bu cihetten rivayet etmiştir.

4146) “… Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)’âen; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVi açlıktan bütün gün kıvranıp karnını doyuracak kötü hurma (bile) bulamıyorken gördüm.[46]

İzahı

Bu babın ilk hadisini Buhâri, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Müellifimizin şeyhi Ebû Bekir bin Ebi Şeybe’ye Abdullah bin Nümeyr ve Ebû Ü s â m e rivayet etmişlerdir. îbn-i Nümeyr, hadisteki “Nemküsü” fiili yerine “Nelbesu” fiilini rivayet etmiştir. Bu iki fiilin ifâde ettiği mânâ hemen hemen aynıdır. Hadisin sonunda bu değişik­lik belirtilmiştir.

A i ş e (Radıyallâhü anhâ) ‘nın ikinci hadisi notta belirtildiği gi­bi Zevâid nevindendir. Müslim de Zühd kitabında bunun bir benzerini rivayet etmiştir. B u h â r i’ nin Hibenin Fazileti bölü­münde rivayet ettiği  i ş e (Radıyallâhü anhâ)’nın hadîsi de bu­na benzer. Bu hadîste geçen Rebâib: Rebibe’nin çoğuludur. Rebîbe, evde beslenen davar demektir.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ), kuru hurma ve suya “Esvedân = İki siyah” demiştir. Medîne-i Münevvere hurmalarının ço­ğu siyahtır. Fakat bilindiği gibi suyun rengi yoktur, kaba göre renk alır. Ona siyah denmesi sebebi ya onların su kablarınm ekserisinin siyah olması veya tağlîbtir. Yâni kuru hurmanın siyahlık sıfatının suya da verilmesi ve böylece hurmanın suya galip kılınmasıdır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e süt hediye eden En-sâr komşularının Sa’d binUbâde, Abdullah bin Amr, Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd ve Es’ad bin Z ü r â r e gibi zâtlar olduğu, K a s t a 1 â n i tarafından belirtil­mektedir.

Râvi Muhammed’in “ve onlar dokuz ev idi” sözü, E h 1 – i B e y t’in dokuz ev olduğu biçiminde terceme edildi. Çünkü 4147. hadiste de belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’in dokuz zevcesi bulunurdu. Her zevcenin odası ayrı olduğu için Ehl-i Beyt’in dokuz hanesi bulunurdu.

Râvinin sözündeki zamirin süt hediye eden komşulara âit olma­sı uzak bir ihtimaldir. Bu takdirde cümlenin mânâsı şöyle olur: Süt hediye edenler dokuz evdi.

Ömer (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Müslim de riva­yet etmiştir. Bu hadiste geçen Dekal: Âdi ve kötü cins hurma demek­tir.

İltivâ î Öne, sağa ve sola eğilmektir. Fakat Tıybi: İltivâ ve Televvî: Açlıktan dolayı kıvranmak veya dövülürken acıdan dolayı kıvranmaktır, dRmiştir.

4147) “… Enes bin Mâlik (Radtyattâhü a«A/den; Şöyle demiştir: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den defalarca t Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki Muhammed’in ev halkı yanında ne bir sâ dâne (yâni hububat) ne de bir sâ kuru hurma sabahladı, buyruğunu işittim. O gün O’nun do­kuz zevcesi şüphesiz vardı.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvileri güveni. Jir zâtlardır. îbn-i Hibbân da bunu Ebân el-Attâr yoluyla Katade’den bu senedle kendi Sahth’inde rivayet etmiştir.[47]

İzahı

Sindi: Ben derim ki, bu hadisin aslını Buhârl kendi Sahih’inde Kitâbü’l-Bey’de rivayet etmiştir. Ancak sarihleri o rivaye­tin mevkuf veya merfû olduğu hususunda ihtilâf etmişler. Lakin Mü­ellifin (yâni İbn-i Mâceh’in) bu rivayeti hadisin Enes (Radıyal­lâhü anh) üzerinde mevkuf olduğunu söyleyenin kavlini reddeder.

4148) “… Abdullah (Radtyallâhu ank)’den rivayet edildiğine göre; Re­sûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) :

“Muhammed’in ev halkında bir müd yemekten başka (azık ola­rak) bir şey sabahlamadı” veya “Muhammed’in ev halkında bir müd yemek (bile) sabahlamadı” buyurdu, demiştir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu, râvileri güvenilir bir seneddir. Râvi Ebü’l-Muğire’nin adı Abdülkuddüs bin Haccâc el-Havlânl’dir.

4149) “… Süleyman bin Sured (Radtyallâhü anhyâen: Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza geldi ve bir yi­yecek maddesine gücümüz yetmediği (veya O’nun gücü yetmediği) halde üç gece (yemeksiz) durduk.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Tâbü olan râvi meçhuldür. Râvilerİn isimlerine dâir kitab yazanlardan ondan söz edeni görmedim ve onu bilemedim.

4150) “… Ebû Hüreyre (Radıyaltâhü anh)’den: Şöyle demiştir:

Bir gün Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sıcak bir ye­mek getirildi. O da yedi ve yemekten sonra:

El Hamdü lillâh (=Hamd Allah’a mahsustur). Şu ve şu kadar zamandan beri karnıma sıcak bir yemek girmedi (idi), buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Râvi SÜveyd hak­kında ihtilâf vardır.[48]

İzahı

4147 ilâ 4150 nolu hadisler Zevâid nevindendir. Ancak 4147. ha­disin bir benzeri notta da belirtildiği gibi B u h â r i tarafından ri­vayet edilmiştir. B u h â r i benzer hadîsi Büyü, İstikraz, Cihâd, Selem, Şirket, Rehin ve Meğâzi gibi bölümlerde on bir defa rivayet etmiştir. 4150 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın hadi­sini B e y h a k i de rivayet etmiştir.

Bu bâbta rivayet olunan tüm hadîsler gerek Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in ve gerekse Ehl-i Beyt’in, yâni muhterem zevcelerinin nasıl bir geçim ve yaşantı içinde olduklarım bildirir. Ta­biî ki, O büyük insan ve âlemlerin medâr-ı intiharı (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), bir çok hadîsle sabit olduğu gibi bu hayat tarzını ter­cih eylemiş, dünya lezzetlerine ve süslerine iltifat ve itibar etmemiş­tir. Muhterem zevceleri de O’nun bu prensibine sadakatla bağlı kal­mışlardır. Aslında Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), her zevcesinin yıllık nafakasını, yâni geçinecek kadar azıklarını verirdi. Fakat onlarda Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in yolunu izleyerek fakirleri, yoksulları kendi nefislerine tercih ederlerdi ve do­layısıyla yıllık nafakaları yılın yansına bile yetmezdi.

Bu hadisler, her gün iki üç defa tıkabasa karınlarını çeşitli ye­meklerle dolduran, hattâ bunun yanında gıda maddelerini israf eden, çöplükleri yemek artıkları ve ekmek parçalarıyla dolup taşan bu gün­kü müslümanlar için büyük birer derstir.[49]

11- Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ in Ev Halkının Yatağı Babı

4151) “… Aişe (Radıyallâhü anhâ)Aan\ Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, üstünde yattığı ya­tak, içi Hf (yâni hurma yaprağı) ile dolu tabaklanmış deri idi.”

4152) “… Alî (bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü anh)\en: Şöyle demiştir:

Ali (bin Ebî Tâlib) ve (eşi) Fâtıma (Radıyallâhü anhümâ) ken­dilerine âit bir hamil (hamil, yünden mamul, saçaklı beyaz çarşaftır) içinde (yatmakta) iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) on­lara vardı. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o çarşafı, içi iz-hır (yâni Mekke şamam denilen ot) ile doldurulmuş bir yastığı ve bir kırbayı (su tulumunu) cehiz olarak onlara vermişti.”

4153) … Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) den; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna (oda-sma)girdim. O, bir hasır üstünde (uzanmış) idi. Ömer demiştir ki: Biraz sonra oturdum. Baktım ki O’nun üzerinde bir îzâr (belden aşa­ğı bedeni örten elbise) var ve üzerinde ondan başka bir şey yok. Bir de gördüm ki hasır O’nun mübarek böğründe iyice iz yapmış. Oda­sının bir kenarında da bir sâ (ölçeği) kadar bir tutam arpa ve biraz karaz (deri tabaklamada kullanılan selem ağacı meyvesi) gözüme ilişti. Henüz tabaklanmamış bir deriyi de asılı gördüm. Bu vaziyet karşısında gözlerim yaşardı (ağladım). Bunun üzerine O: Seni ağlatan nedir, Ey Hattâbın oğlu? buyurdu. Ben de: Ey Allah’ın Peygamberi! Nasıl ağlamıyayım? Şu hasır senin (mü­barek) böğründe iyice iz yapmış, şu hazânen (yâni azık için ayırdığın

köşe) de gördüğüm şeyden başka bir şey göremiyorum. Halbuki şu Klsrâ ve Kayser, meyveler ile nehirler (nimetlerin) de bulunurlar. Sen ise Allah’ın peygamberi ve seçkin kulusun, kilerciğin de işte budur, dedim. Resûl-i Ekrem {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ey Hattâb’ın oğlu! Âhİretin bize, dünyanın da onlara olmasına râ-zî olmaz mısın? buyurdu. Ben:

Razı olurum, dedim.”

4154) … AH (bin Ebf Tâlib) (Radtyallâhü atıh)’den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İn kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Zifaf gecesi yatağımız, bir koç derisinden başka bir şey değildi.”

Not: Zevâiö’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde el-Hâris ve Müc&Üd var, ikisi de zayıftır.[50]

İzahı

 i ş e (Radıyallâhü an ha) nın hadisi Buhâri, Müslim ve T i r m i z İ tarafından da rivayet edilmiştir. Bu hadîste geçen 14 Dicâ1″ i Üstünde yatılan yatak demektir. Edem: Edîm’in çoğuludur, tabaklanmış deri demektir.

  1. nolu A 1 î (Radıyallâhü anh)’ın hadîsi İ b n-i H i b -ban tarafından da rivayet edilmiştir. Kalan Kütüb-î Sitte’nin han­gisinde bulunduğuna bakılmalıdır. Bu hadîste geçen “Hamil” hadis metni arasında parantez içinde tarif edilmiştir. T a b e r â n i’ nin Ata bin es-Sâib aracılığıyla Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiği bir hadîste Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in cehiz olarak Fâtıma (Radıyallâhü an-hâ) ile beraber bir hamil, içi hurma yaprağı ve izhır (denilen Mek­ke samanı) ile dolu, tabaklanmış deri bir yastık ve bir su tulumu gönderdiği, Al! İle Fâtıma (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın o ha­mil denilen çarşafın yansını altlarına serip, diğer yarısını üstlerine atmak suretiyle yatak yaptıklan bildirilmiştir. O rivayette A t â, hamil’in ne olduğunu sormuş ve: Hamil, bir katîfe (yâni saçaklı çar­şaf) tır, cevâbını almıştır. Bu cevâbm babası e s – S â i b tarafından verildiği kanaatındayım. Çünkü şeyhi babasıdır. Bu itibarla Müellifi­mizin rivâyetindeki tarifin de e s – S â i b ‘ e âit olması kuvvetle muhtemeldir.

Hadiste geçen “İzhır” güzel kokulu bir ottur. Kuruduğu zaman rengi beyazlaşır. Okyanos’ta beyân edildiğine göre Türkçede ona Mekke samanı denilir. “Kırba” su tulumudur. Süt tulumuna da denilir.

Ömer (ftadıyallâhü anhl’ın hadîsini Müslim, Talâk ki­tabının 5. babında uzun bir hadis metni içinde rivayet etmiş. Ayrıca Hâkim de bunu rivayet etmiştir.

Zevâid nevinden olan son hadîste geçen Meşk: Deri demektir. Kebş de koçtur.

Bu bâbtaki hadisler de Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’in ve ev halkının, başka bir deyimle E h 1 – i B e y t’ in ya­taklarının nasıl olduğunu bildirir.

Akşamdan sabaha kadar çok yumuşak ve süslü yataklar içinde mışıl mışıl uykuya dalan biz gafil kullara yüce Rabbim şuur ve ka­naat ihsan eylesin ve bu nimetlerin şükrünü edâ etmeye muvaffak eylesin ve bunca nimetlerin hesabını lütfü ve keremi ile sormasın.[51]

12- Peygamber {Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) İn Sahâbîlerinin Maişeti (Yâni Geçim Tarzı) Babı

4155) “… Ebû Mes’ûd (el-Ensârî) (RadtyaUâkü a»A)’den şöyle rivayet edilmiştir:

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka vermeyi emre­derdi. Bunun üzerine (sadaka vermeye mâlî gücü olmayan) herhan­gi birimiz iki avuç (hurma) getirebilmek için gidip sırtında (ücretle) yük taşırdı. Bu gün ise bunların birisinin yüz bin derle servet) i var­dır.

(Ebû Mes’ûd’un râvisi) Şakîk demiş ki: Bana Öyle geliyor ki Ebû Mes’ûd (bu sözle) kendi şahsını(n mâli durumunu) kasdediyor(du).”

4156) ‘… Hâlid bin Umeyr (Radtyallâhü anh)\çn\ Şöyle demiştir:

Utbe bin Ğazvân (bin Câbir) minber üstünde bize bir hutbe oku­du ve (hutbesinde ez cümle) şöyle dedi: Gerçekten ben kendimi Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde bulunan (ilk müslüman) yedi kişinin yedincisi olarak gördüm. Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz bir yemek yoktu. Hattâ (ağaç yapraklarını yedi­ğimizden dolayı) ağızlarımızın etrafı yara oldu.’ ‘

4157) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine güre:

(Bir gün arkadaşları ile) yedi kişi olarak (çok) acıkmışlar. Ebü Hüreyre demiş ki: Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beher kişiye bir aded olmak üzere bana yedi tane kuru hur­ma verdi.”

4158) “… Zübeyr bin el-Avvâm (Radıyallâkü ankyâtn rivayet edildiği­ne «jttre :

= (And olsun ki) sonra o gün (kıyamette)

nimet (in şükrün) den muhakkak sorulacaksınız.” (Tekâsür, 8) âyeti inince Zübeyr (bin el- Avvâmî (Radıyallâhü anh) :

(Yâ Resûlallah!) Biz hangi nimettin şükrün)den sorulacağız? (Bizdeki) nîmet ancak (şu) siyah iki şeydir: Kuru hurma ve su, dedi. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bilmiş olunuz ki, muhakkak o (sorulacağınız nîmet) olacaktır (yâni bolluğa kavuşacaksınız), buyurdu.”[52]

İzahı

Ebü Mes’ûd (Radıyallâhü anh) in hadîsini B u h â r i ve N e s â î de rivayet etmiştir. Bu hadisin sonunda râvi Ş a k i k’ a âit cümleden maksadı şudur: Bana öyle geliyor ki Ebû Mes’ûd (Radıyallâhü anh), kendisinin de ilk zamanlarda fakir olduğunu, o sıralarda bir sadaka verebilmek için diğer bâzı sahâbiler gibi gidip hammallık ederek ücret aldığını ve bundan sadaka verdiğini, ama daha sonra zenginleştiğini üstü kapalı ifâdelerle anlatmak istemiştir.

Müslim de Zekât kitabının 21. babında bu hadisi kısmen de­ğişik bir ifâde ile rivayet etmiştir.

Hâlid bin Umeyr (Radıyallâhü anh)’in hadisini Müs­lim de Zühd kitabının başlarında rivayet etmiştir. Oradaki bir ri­vayette Utbe bin Cazvân (Radıyallâhü anh)’in hutbe okurken Basra valisi olduğu ifâde edilmiştir. Bu hadis de sa-hâbilerin ilk zamanlarda nasıl bir maddî sıkıntı çektiklerini apaçık ifâde etmektedir.

Utbe bin Gazvân ve Rivisi Hâildin Hâl Tercemesi

Utbe bin Öazvân bin Câbir bin Veheb el-Mâzinl Ebû Abdillah (R.A.), Bedir savaşına katılan bahtiyarlardandır. Dört tane hadisi vardır. Müslim onun bir ha-

(Devamı 431.ci sahlfe’de)

Ebû Hüreyre- (Radıyallâhü anh) in hadisini Tirmizi kısa bir metin hâlinde rivayet etmiştir. Oradaki rivayete göre “Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), şöyle demiştir: Onlar (yâni sahâbiler) bir ara çok acıktılar. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara birer kuru hurma verdi.”

Tuhfe’de beyân edildiğine göre el-Kari : Zahir olan şudur ki bu durum uzun bir yolculuk esnasında vuku bulmuş ve çok acıkan sahâbiler S o f f e ehli olanlardır, demiştir. Tuhfe yazarı daha son­ra : O sahâbilerin S o f f e ehli olduklarına dâir açık bir rivayet bulamadım, demiştir.

Zübeyr bin el-Avvâm (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Tirmizi, Tekâsür sûresinin tefsiri bölümünde rivayet etmiştir. A h m e d de bunu rivayet etmiştir.

Zübeyr (Radıyallâhü anh)’in hadîste geçen soruyu Resüi-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e sorduğu ve hadîste geçen cevâbı aldığı Tirmizi’ nin rivayetinde belirtilmiştir.

Hadiste geçen Tekâsür sûresinin 8. âyetine göre âhiret gü­nü dünyadaki nimetlerin şükrünün hesabı muhakkak sorulacaktır. Bu âyet inince Zübeyr bin el-Avvâm (Radıyallâhü anh), o günkü nimetin kuru hurma ve sudan ibaret olduğunu, insanın ya-şıyabilmesi için bu iki nimetin zarurî nîmet mâhiyetinde bulunduğu­nu ve hesabı sorulacak önemli nimetler olmadığım söylemek istemiş.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) de onun bu sorusuna cevaben; öj&?~ *»| Ul buyurmuştur. Bu cevab cümlesi iki şekilde yorumlanmıştır:

Birincisi: Âhirette şükrü sorulacak nimete kavuşulacaktır. Yâni o gün için duyulan maddi sıkıntı geçecek ve dünyalık şeyler çoğala­caktır.

Utbe bin Gazvân (Baştarafi 43O.cu sahife’de)

dişini rivayet etmiştir. Râvileri Hâlid bin Umeyr ve Şüveys Ebü’r-Rakad’dır. îbn-i Sa’d: O, Habeşistan’a hicret etti ve altı erkekten sonra, yedinci erkek olarak müs-lümanhğı kabul etti. Hicretin 17. yılı, bir kavle göre 15. yılı Rabze’de vefat etti, demiştir. Müslim, Tirmizi, Nesâi ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmiş­ler. Utbe bin öazvân isimli bir zat daha vardır. Bu zat ise tabiidir. Ebû Musa’dan rivayette bulunmuştur. Ona Utbe bin Öazvân er-RakkaşI denilir. (Hulâsa, 258)

Hâlid bin Umeyr el-Adevi el-Basrl, Utbe bin Öazvân’ın râvisidir. Kendisinden de Hamld bin Hilâl ve başkaları rivayette bulunmuştur. îbn-i Hibbân onu güveni­lir ravilerden saymıştır. (Hulâsa, 102)

İkincisi: Kuru hurma ve su nimetinin hesabı sorulacaktır. Çün­kü bunlar da Allah’ın büyük nimetlerindendir.

Tuhfe yazan bu iki yorumu da beyân eder. Sindi ise bi­rinci yorumu belirtmekle yetinerek: Bundan anlaşılıyor ki, insanın yaşıyabilmesi için zaruri olan helâl nafaka şükrünün hesabı sorul­mayacaktır, der. Tabii Sindi’ nin çıkardığı hüküm birinci yo­ruma aittir. İkinci yoruma göre âhirette büyük, küçük her nimetin şükrünün hesabı sorulacaktır. O nimet zaruri nimet de olsa hüküm budur.

4159) “… Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâydan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizi üç yüz kişilik müf­reze olarak bir sefere yolladı. Azıklarımızı (azlığından dolayı) boyun­larımızda taşıyorduk. Sonra azığımız tüken (meye başla) di. Öyle ki bizden beher adam (başın) a bir tane kuru kurma (nafaka verilir) oldu. (Câbir bu durumu anlatınca râvisi Vehb bin Keysân tarafın­dan) :

Yâ Ebâ Abdillah! Bir kuru hurma (aç) adam için ne yerine dü­şer? denildi. Bunun üzerine Câbir:

Bir kuru hurma (yi bile) bulamadığımız zaman yokluğunu (n ne olduğunu) cidden duyduk, dedi (ve sözüne devamla) sonra biz denize vardık. Orada denizin sahile attığı bir büyük balıkla aniden karşılaş­tık ve on sekiz gün o balıktan yedik.” ,[53]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Buhârî’ nin Mağâzi’deki bir rivayetinde Câbir (Radıyallâhü anhümâ) şöyle demiştir.-

“Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bizi üç yüz. kişilik bir süvari müfrezesi olarak bir sefere yolladı. Kumandanımız da Ebû Ubeyde bin el-Carrâh (Radıyallâhü anh) idi. Kureyş kervanım gözet­lemek üzere görevlendirilmiştik. Deniz sahilinde yanm ay konakla­dık…”

Bâzı rivayetlere göre bu müfreze C ü h e y n e kabilesinin bir kolu üzerine gönderilmişti. İbn-i Hacer: Bu rivayetler ara­sında ihtilâf yoktur. Çünkü bu müfrezenin hem Kureyş kerva­nını gözetleme, hem de anılan kabile koluna gönderilmiş olması müm­kündür, demiştir.

Câbir (Radıyallâhü anh)’a soru soran zâtın Vehb bin Key­sân olduğu, Buhâri’ nin bir rivayetinden anlaşılmaktadır^

Bu hadis, sahâbilerin maddî açıdan çektikleri sıkıntılara bir,ör­nektir. Ayrıca denizin sahile atıp orada bıraktığı ve orada Ölen bali­ğin yenilebileceğine delâlet eder. •

Bu şekilde ölen deniz avının yenilip yenilmiyeceğine dâir hük^M-leri 3246, 3247 nolu hadislerin izahı bölümünde anlattım. Burada, $dt-rarlamaya gerek görmüyorum.[54]

13- Bina Yapımı Ve Harap Olması Hakkında Bir Bab

4160) “… Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)’dan; Şöyle demiştir:

Biz kendimize âit bir kulübeyi onarmakla meşgul iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanıbaşımızdan geçti ve i Bu nedir? diye sordu. Ben de t

Zayıflayıp eğilen bir kulübemizdtr, biz onanyoruz. dedim. Bunun Özerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Ölüm) işin (in) ondan daha acele olduğunu sanırım, buyurdu.”[55]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ebû Dâvûd, Ahmed ve îbn-i H i b b â n da rivayet etmişlerdir. Ancak şu durum vardır: Tir­mizi ve Ebû Dâvûd bu hadisi Abdullah bin Amr bin e 1 – A s (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmişler. Tuhfe ve Av-nü’1-Mabûdda bunun, yâni Abdullah bin Amr bin e 1 -Â s (Radıyallâhü anh) ‘m bu hadisinin îbn-i Mâceh tara­fından da rivayet edildiği belirtilmektedir. Câmiü’s-Sağîr’de de Ti r-mizive îbn-i Mâceh1 in bu hadîsi Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiklerini be­lirtir.

E 1 – M ü n z i r i ise et-Terğîb’te bu hadîsi Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh) *den naklen rivayet etmekte ve bunun Ebû Dâvûd, Tirmizî, îbn-i Mâceh ve İbn-i H i b b â n tarafından rivayet edildiğini bildirmektedir.

Elimizde mevcut Müellifimizin sünen nüshalarında râvi A b -dullah bin Ömer (Radıyallâhü anh) olarak yazılıdır. Bilin­diği gibi Ömer ve Amr kelimelerinin Arapça yazılış şekilleri aynıdır. Aralarındaki yegâne fark, Amr kelimesinin sonunda bir vav harfinin yazılması, Ömer kelimesinin sonunda ise vav har­finin yazılmamasıdır. Doğrusunu Allah bilir.

Huss: Kamıştan ve ahşabtan yapılan kulübe ve çardak gibi ya­pılardır.

Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in buyruğunda geçen “El-Emr” Ecel ve ölüm işi mânâlarına yorumlanmıştır. Hadîsin bir yo­rumu şöyledir:

Ecel, bu kulübenin harap olmasından daha yakındır. Yâni kulü­benin senin ölümünden önce yıkılmasından endişe ediyorsun. Halbu­ki senin daha önce ölmen muhtemeldir. Bu itibarla amelini islâh et­men bu kulübeyi islâh etmenden daha önemlidir.

T ı y b i de hadisi şöyle yorumlamıştır:

Yâni bizim, yoldan geçen veya bir ağacın gölgesinde biraz gölge­lenip yoluna devam eden yolcu gibi dünyada oluşumuz, bina onan­ını ile meşguliyetinden daha hızlıdır.

Hadisten maksad Abdullah (Radıyallâhü anh) ‘m ölümü­nün yaklaştığını haber vermek değildir.

4160 “… Enes (Radtyallâhii anhyâen; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensârdan bir adamın ev kapısının üstünde (yaptırdığı) bir binanın yanından geçti ve»

Nedir bu? diye sordu. Orada bulunanlar:

Bu, falan adamın yaptığı bir binadır, dediler. Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) (de) :

Böyle (gereksiz binaya harcanan) her mal kıyamet günü sahibi aleyhinde bir vebaldir, buyurdu. Sonra bu buyruk (ev sahibi olan) Ensâriye ulaştı. O da binayı (yıkıp) indirdi. Bir süre sonra Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar) oradan geçti ve o binayı göremedi, Bunun üzerine binaya ne olduğunu sordu. Sahibi senin buyruğunu işittiği için binayı (yıkıp) indirdi, diye O’na cevap veril­di. O da t

Allah o adama rahmet eylesin, Allah o adama rahmet eylesin, diye duâ etti.**

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde İsâ bin Abdil-A’la var dır. Ben ne bunu cerheden ne de güvenilir sayan kimseyi görmedim. Senedin kalan ravileri güvenilir zatlardır. Ebû Dftvûd da bu hadisi başka bir İfade İle bu cihet­ten riTİvet etmiştir.

4162) “… İbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâ)’âan; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında kendi­mi yağmurdan ve güneşten koruyan (yâni basit) bir evü elimle) yap­tım. O evin yapımında Allah Teâlâ’nın hiç bir yaratığı bana yardım etmedi. O çalışmam sanki gözümün önündedir.”

4163) “… Harise bin Mudarrib (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir:

Biz Habbâb (bin el-Erett) (Radıyallâhü anh)’ı hastalığı dolayı­sıyla ziyarete gittik. Habbâb dedi ki;

Hastalığım cidden uzadı ve eğer ben, Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)’i t Ölümü temenni etmeyiniz, buyururken işitmiş olma­saydım, (hastalığın ıztırabından kurtulmak için) ölümü temenni ede­cektim. Kul (meşru olan) harcamasının hepsinde muhakkak sevapla-nır. Yalnız toprağa yaptığın veya dedi ki; Binaya yaptığı harcama hâriç.”[56]

İzahı

E n e s (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi Zevâid nevindendir. Ancak notta da belirtildiği gibi E b û D â v û d bunun bir hançerini

Edeb kitabının “Bâbün FH-Binâ” bölümünde rivayet etmiştir. Arzu edenler oraya da bakabilirler.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın hadîsini Buhâ-r î, İsti’zan kitabının son babında rivayet etmiştir. Oradaki rivayet­te îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâî söz konusu evi kendi eliyle yaptığını ifâde eder. “Yağmurdan ve güneşten koruyan” ifâde­si ve ev yapımında başkasının yardım etmemesi durumunun belirtil­mesi evin basit bir yuva olduğunu bildirmek içindir.

Habbâb (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r m i z i “Ebvâ-bu Sıfâti’l-Kıyâme” bölümünün sonlarında rivayet etmiştir. B u h a -r i de: “Kitâbü’l-Mardâ” bölümünün “Hastanın Ölümü temenni et­mesi” babında rivayet etmiştir. Aynca Rıkak bölümünde de rivayet etmiştir.[57]

Hadîsten Çıkan Hükümler

  1. Ölümü temenni etmek caiz değildir. Bâzı âlimlere göre mek­ruh, diğer bir kısım ilim ehline göre haramdır. B uh ârî’nin ines (Radıyallâhü anh) ‘den yukarda verilen bâbta rivayet ettiği bir hadi­sin meali de şöyledir:

Sakın herhangi biriniz başına gelen bir zarardan dol*yı temenni etmesin. Şayet böyle bir dilekte bulunma zarureti İle karşı karşıya kalırsa şöyle duâ etsin: “Aliahım! Hayat benim için hAfOİı olduğu sürece beni yaşat ve ölmek benim için hayırlı okluğu zaman beni öldür.”

İbn-i Hacer de bu hadîsin izahı bölümünde: Selef âlim­lerinden bâzıları hadisteki zararı dünya ile ilgili zarar anlamına yo­rumlamıştır. Şayet âhiretle ilgili bir zarar söz konusu ise, meselâ din yönünden bir fitneye düşmekten korkuyor ise kişinin ölümü temen­ni etmesi bu yasağın şümulüne girmez, diye bilgi verir.

  1. Mü’min kişi meşru yollarda yaptığı her türlü harcamadan do­layı sevap kazanır.
  2. Bina yapımına yaptığı harcama kişiye sevap kazandırmaz. Bu hüküm ihtiyaç dışı olan veya Allah rızâsı dışında bir maksadla yapılan yapı harcamalarına mahsustur.

Bina yapımına gereksiz harcamanın tasvib edilmemesinin mut­laka bir takım hikmetleri vardır. Şu anda hatırıma gelen bir hikmet binalara yapılan gereksiz yatırımların ölü yatırım oluşudur. Büyük paraların sırf gayri menkulden Ura gelirini sağlamak için harcanmasının pek doğru olmadığı açık bir gerçektir. Servetlerin ticaret, sana­yi, tarım ve benzeri alanlarda değerlendirilmesi hem sahibi için hem de işsiz kesime iş sahası açma bakımından kanımca daha isabetli olur.

H a b b â b (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsinin bina ile ilgili parag­rafı Müellifimizin rivayetinde mevkuf, yâni Habbâb’ın sözü veya merfû, yâni Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in hadisi olması muhtemeldir. B u h â r i’ nin “Hastanın ölümü temenni et­mesi” bâbındaki rivayet mevkuftur. İbn-i Hacer’in beyânı­na göre bu paragraf T a b e r â n i’ nin rivayetinde merfûdur. Tuhfe yazan Tirmizî1 deki rivayeti merfû olarak açıklamıştır. T i r m i z i’ deki ifâde tarzı Müellifimizin rivâyetindeki ifâde tar­zının aynıdır. Tuhfe yazan muhtemelen Taberâni’ deki riva­yeti esas alarak bu paragrafı merfû saymıştır. Ama ben bu yolu ih­tiyat bakımından tercih etmedim. Allah en iyi bilendir.[58]

14- Tevekkül Ve Yakîn (Yâni Her Şeyîn Ancak Allah’tan Olduğuna Kesin İnanmak) Babı

4164) “… Ömer (bin el-Hattâb) (Radtyallâhü ankyden; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah CSallallahü Aleyhi ve SellemKi şöyle buyurur­ken işittim:

Eğer siz hakkıyle Allah’a tevekkül etseydiniz sabahleyin aç gidip akşamleyin tok olarak (yuvalarına) dönen kuşlan rızıklandırdığı gibi sizi (de) muhakkak nzıklandırırdı.”

Harise bin Mudarribin Hâl Tercemesi

Harise bin Mudarrib el-Abdî el-Kûfl. Ömer ve îbn-i Mes*üd (R.A.)’den rivft-yette bulunmuştur. Râvisi ise Ebû İshâk’tır. îbn-i Muin ve başkaları onu güvenilir saymışlar. Sünen sahipleri onun rivayetlerini almışlardır. (Hulâsa, 69)[59]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî, Ahmed, Hâkim. Nesat ve îbn-i Hibbân da rivayet etmişlerdir.

Tevekkül: îtimad etmek, güvenmek ve dayanmak demektir.

Himâs: Hamîs’in çoğuludur. Hamiş: Karnı aç olan demektir. Bitân: Batinin çoğuludur.

Batin: karnı tok ve dolu olan demektir.

Allah Teâlâ’ya hakkıyle tevekkül şöyle olur: Her şeyi yaratan, di­lediğine dilediğini veren, dilediği şeyi dilediği kimseden alan ancak Allah’tır. O’ndan başka ve irâdesi dışında ne veren ne de alan var­dır. Kişinin bu inançla gerekli tedbiri alıp elinden gelen gayreti gös­tererek ve Allah’a dayanarak rızkım ve menfaatini araması şekli Al­lah’a hakkıyle tevekkül edilerek yapılan çalışmadır.

Tuhfe yazarının beyânma göre el-Münavl bu hadîsin iza­hı bölümünde şöyle demiştir:

Yâni kuşlar sabahleyin aç kanuna gidip akşam tok kanuna dö­nerler Allah onların rızıklarını verir. Şu halde rızkı veren çalışma de­ğil, Allah’tır. Şu halde hadis, tevekkülün tembel durmak ve bogıgez-mez olmadığına, bilakis rızık yollarına baş vurmanın gerekliliğine işaret eder. Çünkü kuşlar çalışmak, gayret göstermek ve aramakla nzıklamrlar. Bunun içindir ki Ahmed demiş ki, hadîste çalışma­yı bırakmaya delâlet eden bir yön yoktur. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) şunu buyurmak istemiştir: Eğer onlar gidiş geliş­lerinde, yaptıklan işlerde Allah’a tevekkül etseydi ve her hayır ile iyi­liğin ancak Allah’ın elinde olduğunu kesinlikle bilseydi, kuşlar gibi bol rızıkla ve salimen döneceklerdi. Fakat onlar, güçlerine ve çalışma­larına güvenip dayandılar. Bu ise tevekkül prensibine ters düşer.

Eş-Şeyh Ebû Hâmid de: Tevekkülün mânâsının be­denle çalışmayı bırakmak, kalb ile tedbîri terketmek ve atılan çaput gibi yere yığılıp kalmak, olduğu sanılır. Bu ancak câhillerin zannıdır. Çünkü böyle tembel durup beklemek dînen haramdır. Diğer taraftan din, tevekkülü övmüştür. Dinin haram kıldığı bir şeyi övmesi nasıl düşünülebilir, demiştir.

îmâm Ebû Kasım el-Kuşeyrî de: Tevekkülün yeri kalbtir. Kul rızkın ancak Allah tarafmdan verildiğine kesinlikle inandıktan sonra bedenen çalışması, gayret etmesi kalbte beslediği te­vekkül inanana aykırı olmaz. Kul bir işte başarılı olursa, bunun Al­lah’ın yardım ve keremiyle olduğuna ve başarısız olursa bunun da ilâ­hi takdir olduğuna inanmalıdır, demiştir.

4165) “… Hâlid’in oğulları Habbe ve Sevâ1 (Raâtyallâkü anhümâ)rdan; Şöyle demişlerdir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şeyi tamir etmekle meşgul iken onun yanına girdik. Biz de o işte O’na yardım ettik. Son­ra bize şöyle buyurdu:

Başlarınız hareket ettiği (yâni yaşadığınız) sürece rızaktan ümit­siz olmayınız. Çünkü şüphesiz insanı kırmızı ve üstünde hiç bir elbise olmıyarak annesi doğurur. Sonra Allah Azze ve Celle onu rızıklandı-nr.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahihtir. Râvi Sellâm bin Şurahbil’i, İbn-i Hibbân güvenilir râviler arasında anmıştır. Ben onun hakkında konuşan kimseyi görmedim. Senedin kalan râvileri güvenilir zâtlardır.[60]

İzahı

Hadiste geçen “Kişr” kelimesi elbise mânâsına yorumlanabildiği gibi kabuk mânâsına da yorumlanabilir. Yâni bebek doğduğunda çıp­lak olarak doğar, sonra Allah ona elbise verir. Kışr, kabuk mânâsına yorumlandığı zaman mânâ şöyle olur.- Bebek doğduğunda derisi çok zayıf olduğu için derişiz et parçası gibidir. Sonra Allah kabuğunu, yâni derisini kuvvetlendirir.

Habbe ve Sevâ (İLA. Km Hâl Tercemeleri

Habbe bin Hâlid el-Esedi (R.A.), sahâbldir. Hadisi vardır. Kavisi Sellâm bin Şurahbİl’dir. Onun hadisini Buhâri, el-Edebü’1-Müfred’de ve İbn-i Mâceh rivayet etmişler. (Hulâsa, 70)

Sevâ’ bin Hâlid (R.A.) de sahâbidir. Hadisi vardır. Râvisi Sellâm bin Şurah-bll’dir. Hadisini Buhâri, el-Edebü’1-Müfred’de ve Îbn-İ Mâceh rivayet etmişlerdir. (Hulâsa, 158)

Bu iki sahâblnin kardeş oldukları hadisten anlaşılır. Sindfnin naklen beyanına göre Sevâ (R.A.)in bundan başka hadisi yoktur.

4166) “… Amr bin el-Âs (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz her derede Âdem oğlunun kalbinden bir parça

kalbin rağbet edilen her şeyle bir ilişkisi) bulunur. Artık o parçaların hepsine uyarsa (yâni tüm arzulara peşkeş olursa) o kimseyi hangi derede (yâni arzu peşinde) helak ettiğine İltifat et­mez (bakmaz). Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin da&mıkh-ğı (m önlemek) için o kimseye Allah yeterdir.” ; r-

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Salih bin BÜzayk’ıtı bundan başka hadisi yoktur. El-MIzân’da bunun hadisinin münker olduğu bildiril­miştir.

4167) “… Câbir (bin Abdillah) (Radtyallâhü anhütnâyâan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Sakın sizden herhangi bir kimse Allah hakkında güzel zan (yâni bağışlama ümidi) beslemekten başka bir halde ölmesin.”[61]

İzahı

Bu hadisi Müslim “Kitâbü’l-Cenne”de, Ebû Dâvûd da “Kitabfi’l-Cenfliz”de rivayet etmişlerdir.

Hadisten maksad ölüm döşeğine düşen mü’minin Allah’ın rahmet ve mağfiretine kuvvetle ümid bağlamasıdır. Bilindiği gibi mü’min sağlığında hem Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyecek, hem de Allah’ın azabından korkacak ve azabı gerektiren fenalıklardan ka­çınmaya dâima gayret edecektir. Bunun için deniliyor ki: Mü’min korku ile ümit arasında olacaktır. Ölüm döşeğinde ise ümit tarafı, korku tarafına ağır basmalıdır. Bu da Allah’ın kerem ve mağfiretine dâir âyetleri ve hadisleri okuyup düşünmek, mü’minler için vaad edi­len ilâhi mükâfatlan hatırlamakla gerçekleşir. Nitekim Allah (Azze ve Celle) bir kudsi hadiste meâlen: “Ben kulumun benim hakkımda­ki zannımn yanındayım. Artık benim hakkımda dilediğini zannetsin” buyurmuştur.

N e v e v î bu yorumu Şerhü’I Münezzehte beyân ettikten son­ra : Hadisin doğru mânâsı budur. Alimlerin cumhuru böyle yorumla­mıştır. H a t t â b i ise âlimlerden aynlarak şu yorumda bulun­muştur : Yâni “Amellerini güzelleşiriniz ki Rabb’iniz hakkındaki zan-nınız da güzellessin.” Çünkü ameli güzel olanın zannı da güzel olur ve ameli kötü olanın zannı da kötü olur, diye bilgi vermiştir.

R â f i i de: Bu hadisten maksad, tevbe etmeye ve zulümlere son vermeye teşvik olabilir. Çünkü kul tevbe edip haksızlıklara son verince zannı iyi olur ve ilâhî rahmet umar.

4168) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anAj’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlı ve Allah’a daha sevimlidir. Her ikisinde de hayır vardır. Sana menfaati olan (ibâdet ve mükâfatı gibi) şeylere düşkün ol ve (bu hususta) gevşeklik göster­me. Şayet bir İş seni yenerse “Allah’ın takdiridir ve O, dilediğini yapar, de. Lev (= şunu yapsaydım, böyle olsaydı sözün) den iyice sakın. Çünkü Lev (= şunu yapsaydım, böyle olsaydı kelimesi), şeytân işine (ve vesvesesine) yol açar (= Kadere karşı gelmek düşüncesini kalbe sokar).”[62]

İzahı

Bu hadis çok az bir değişiklikle ve başka bir senedle 79 numara­da geçti. Gerekli bilgi orada verildiği için ona ilâve edilecek bir hu­sus yoktur. Hadis metnindeki değişiklik pek az olduğu için belirtme­ye gerek görmüyorum. Bu itibarla oraya bakılmalıdır.[63]

15- Hikmet Babı

Hikmet ■. Çeşitli mânâlara gelir ve ilim adamları tarafından mü-teaddid şekillerde tarif edilmiştir. Bu bâbta rivayet edilen hadislerin konusu ve anlamı dikkate alınarak şöyle tarif edilmesi uygun olur: Nasihat edici, fazilet ve meziyetlere davet edici, kötülüklerden sjL-kındıncı veya bunlara benzer ilâhî rızâya götürücü her söze HfknMtt denilir. Bâzı ilim adamları hikmeti ilim ve bilgi diye tarif etmişler ise de yukardaki tarife göre hikmet ilmin bir bölümünü teşkil eder. Ya­ni her ilim hikmet sayılamaz fakat her hikmet ilim sayılır.

  1. hadisin izahında da Hikmet’in bâzı tarifleri nakledilmiştir.

4169) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Hikmeti! söz, müminin yitiği (gibi)dir. Onu nerede bulursa al­maya en çok hak sahibidir.”[64]

İzahı

Dalle t Kaybolan mala denilir. Daha çok, yitik olan büyük baş ve­ya küçük baş hayvan hakkında kullanılır. Kişi yitik malını şiddetle sıkı aramaya koyulduğu için hikmetli söz yitik mala benzetilmiştir. Yâni mü’min kişi hikmetli söz peşinde koşmalı, aramalı ve bulduğun­da herkesten ziyâde elde etmeye çalışmalıdır. Hadisin: “Nerede bulur­sa” ifâdesi, hikmetli sözün sahibine bakılmaksızın, sözün kapılması­nın önemine işaret eder. Araplar arasında kullanılan şöyle bir ata sözü vardır: Söylediği söze bak ve söyleyene bakma.

Şu noktayı da belirteyim: Bilindiği gibi bir çok mü’min hikmetli sözlere pek Oftem vermez. Halbuki bu hadis hikmetli sözün mü’min kişinin yitik malı gibi olduğunu ve dolayısıyla önemle arayıp bulma­sını bildirir. Bu itibarla bir yoruma göre bu hadisin hükmü şuurlu ve olgun imâna sahip kimselere aittir. Yâni bu nevi mü’minler hikmet­li sözleri yitik malı gibi arar ve bulduğu yerde herkesten önce alır.

Diğer bir yoruma göre hadîs, teşvik mahiyetindedir. Yâni mü’min kişi hikmetli sözü yitik malı gibi önemle aramalı ve bulduğu yerde herkesten fazla hak sahibi sıfatıyla almalıdır.

T i r m i z i bu hadisi İlim kitabının son babında rivayet ederek seneddeki râvi ibrahim bin el-Fadl el-Mahzümî’-nin zayıf olduğunu söylemiştir. Tuhfe yazarı bu hadisin başka yorum­larım beyân etmekte ise de buraya aktarmaya gerek görmedim. An­cak şunu belirteyim. Oradaki bir yoruma göre kasdedilen mânâ şöyle­dir : Hakîm, yâni hikmetli sözlere düşkün kişi hikmetli sözleri arama­lıdır ve bulduğu zaman alıp onunla amel etmeli, uygulamaya koyma­lı ve ona uymalıdır. Yâni hikmetli sözü sırf öğrenmekle yetinmek bir anlam taşımaz. Mühim olan husus o sözün gereğini yapmaktır.

4170) “… îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)’da.n rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Şellem) şöyle buyurdu, demiştir :

İki nimet vardır ki çok insanlar bu nimetler (i kullanma işin) de aldanmıştır t Sıhhat (yâni insan sağlığı) ve boş vakit.[65]

İzahı

Bu hadisi Buhar! ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Hadiste geçen “Mağbûn” kelimesi “Ğabn” masdanndan alınmadır.

Ğabn ise bir malı gerçek değerinin birkaç katı ile satın almak veya değerinin çok altında bir fiatla satmak sebebiyle alışverişte aldan­maktır. Beden ve ruh sağlığı nimeti ile boş zaman, müsâid vakit ni­meti elde eden bir kimse fırsatı ganimet bilerek âhiret mutluluğu için çalışması gerekirken bunu yapmazsa, alışverişte aldanmış kimseye benzer.

Hadisten maksad şudur:

Çok kimseler sağlık ve boş zaman nimetlerini iyi değerlendirmi­yor, onlardan gereği gibi yararlanmıyor ve yersiz kullanıyor. Dola­yısıyla bu nimetler bu tip insanlar için nimet olmaktan çıkıp manevî vebal hâline gelmiş olur.

Tuhfe yazarı bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der: Hadisten kasdedilen mânâ şudur: Çok kimseler bu iki nimetin kıymetini bilmez, onlardan gereği gibi yararlanmaz. Çünkü bu îfci nir meti fırsat bilip âhiretleri için gerekli hazırlığı yapmazlar. Sonra ömürleri tükenince pişmanlık duyarlar ama pişmanlığın hiç biö f> dası olmaz.

4171) “… Ebû Eyyûb (el-Ensârî) (Radtyallâhüankyâen) Şöyle demiştir:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) ‘in yanına ge­lerek:

Yâ Resûlallah! Bana (faydalı şeyi) öğret ve özlü söyle, dedi. Re-sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (de adama):

Namazına durduğun zaman veda edenin namazı gibi namaz kıl. özflr dilemeni gerektiren bir sözü konuşma ve insanların ellerindeki (dünyalık) şeylerden ümidini kesmeye azım ve karar ver, buyurdu.**

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Râvi Osman bin Cübeyr’in mechûl olduğunu Zehebi, Tabakat’ta söylemiştir, tbn-i Hibbân ise onu güvenilirlerden saymıştır. Buhâri ve Ebû Hâtem de : O, babasından, dedesi aracı­lığıyla Ebû Eyyûb (R.A.)’den rivayette bulunmuş, demişler. Ben derim ki: Hadi­sin, sözlerin en vecizlerinden ve hikmeti en iyi şekilde toplayıcı olması onun sabit olmasına yakınlığına delâlet eder. Bu açıdan düşünülmelidir.[66]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîste geçen “Evciz” fiilini “özlü söy­le” diye terceme ettim. Bu cümle iki şekilde yorumlanabilir :

Birincisi: Buyuracağın şeyi bellemenin kolay olması için işin öze­tini söylemekle yetin.

İkincisi: îstenen bilgiyi veciz sözle ver.

Veciz: Mânâsı çok olup kelimeleri az olan söze denilir.

Hadîsin “… Veda edenin namazı” ifâdesinden maksad, dünyadan ayrılmak üzere bulunan mü’minin kıldığı son namaz, olabilir. Yâni sanki sen son namazını kılıyorsun. Bu itibarla namazım dikkatli, hu­zurlu, mânevi zevk ve iştiyakla, huşu içinde kıl.

Bu ifâdeden maksad şu olabilir: Namaza durduğun zaman bütün dünyayı hatırından çıkart, tam anlamıyla Allah’a yönel, O’nun huzu­runda olduğunu bir an bile unutma. Böylece dünyaya veda etmiş gi­bi ol.

4172) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’der\ rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı dinledikten sonra (konuş­macı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şer (yâni yanılma, unut­ma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu şu adamın durumuna benzer ki, bir çobanın yanına varır ve t Ey çoban! Bana koyunlarından kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver, diye talebte bulunur. Çoban (da) : Git de koyunların en iyisinin kulağından tut (götür), der. Bunun üzerine adam gidip sürünün köpeğinin kulağın* dan tutar.

Bu hadisin mislini … senediyle Ebü’l-Hasan bin Seleme de bize rivayet etti. Şu farkla ki râvi bu senedle rivayet ettiği hadis metnlnd«t

= “Sürünün en iyi koyununun kulağından” söyledi. (Yâni “şât = Koyun” kelimesini ilâve etti ki bu kelinte vâyette yoktur.).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu hadisin senedi iki taraftan (yollardan) sayıttır. Çünkü senedin dönüm noktası râvi Ali bin Zeyd bin Ced’an’dır. Bu rftvi İse zayıftır. (Her iki sened bu ravide birleşir).[67]

16- Kibirden Uzak Durmak ve Tevazu (Alçak Gönüllü Olmak) Babı

Kibir: Kişinin kendisini insanlardan üstün görmesi, onlan küçük ve hakir sayması, hak olan şeyi kabul etmemesidir.

Tevazu t Kibirin karşıtıdır. EI-Azizi. Tevâzu’u şöyle tarif etmiştir: Tevazu: Hak olan şeyi kabul etmek, hakka teslim olmak ve bu konu için hâkim tarafından verilecek hükmü beklememektir. Bir kavle göre Tevazu t Halka karşı alçak gönüllü olmaktır. Diğer bir kavle göre ise büyük, küçük demeden herhangi bir kimse tarafından gelme hak şeyi kabul etmektir.

4173) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radıyallâhü anh)’âen rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyih ve Sellcm) şöyle buyurdu, demiştir:

Kalbinde hardal danesi ağırlığı kadar kibir bulunan kimse cenne­te girmiyecek ve kalbinde hardal danesi ağırlığı kadar imân bulunan kimse (ebedi) ateşe girmiyecek tir.”[68]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizi ve Ebü Dâvûd da rivayet etmişlerdir. Müellifimizin süneninde aynı hadis 59 numarada da geçti. Şu farkla ki hadîsin birinci paragrafında geçen “Habbe = Dane” kelimesi yerine orada “Zerre” kelimesi bulunur. Bu değişiklik mânâyı etkilemez. Çünkü bu iki kelime ile kasdedilen mânâ en az miktar, demektin

Hadisin mânâsı ile ilgili gerekli bilgi orada verildiği için tekrar­lamaya gerek görmüyorum. Ancak şu noktayı belirtmek isterim:

Müellifimizin bu hadisi bu bâbta rivayet etmesi, hadîste geçen “Kibir” kelimesini babın girişinde tarif ettiğim şekilde yorumladığı­na delil sayılabilir. Çünkü kibir bu mânâya geldiği gibi, imân etmeye tenezzül etmemek, küfürde İsrar etmek ve hakka karşı eğilmemek mânâsına da gelebilir. Nitekim H a 11 â b i’ nin bir yorumuna gö­re bu hadisteki Kibir’inden maksad imân etmeye tenezzül etmemek, imansızlıkta israr etmektir. Fakat N e v e v i bu yoruma karşı çı­karak : Kibir kelimesi bilinen meşhur mânâsında kullanılmıştır. O da kişinin kendisini halktan üstün görmesi, insanları küçük ve hakir sayması ve hak olan şeyi kabul etmemesidir. Hadisin açık olan yoru­mu da Kadı I y â z ile muhakkak âlimlerin dediği gibi kibirli kişilerin kibir günahına âit cezayı çekmeden cennete girmemeleridir. Ancak cezalandırılması veya bağışlanması Allah’ın dilemesine bağlı­dır. Allah dilerse o kişiyi cezalandırmadan cennete kavuşturur. Diler­se cezasını verir ve ceza bitince cennete sokar, der.

4174) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anA)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah Sübhânehu buyuruyor ki ■. Büyüklük ve azamet bana mah­sus sıfatlarımda*. Kim bu iki sıfattan birisinde (bile) benimle nizala-şırsa (yâni bu sıfatları kısmen de olsa takınmaya kalkışırsa) o kim­seyi cehenneme atarım.”[69]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Kitâbü’l-Iibâs’ta “Kibir hakkında gelen hadîsler bâbı”nda rivayet etmiştir. İ b n – i Hibbân da bu hadîsi rivayet etmiş, ayrıca Müslim bunun benzerini Ebû Hüreyre (Radıyallâhüanh) ile Ebû Said-i HudrI (Ra­dıyallâhü anh) ‘in hadîsi olarak rivayet etmiştir.

Ridâ: Bedenîn belden yukan kısmı için kullanılan elbisedir. İzar da bedenin belden aşağı kısmı için kullanılan elbisedir. Allah Teâlâ bu hadîste “Kibriya benim ridâ’ımdır ve azamet benim izârımdır” bu­yurmaktadır. Tabiî Allah Teâlâ giysiden pâk ve nezihtir. O’n.un hak­kında böyle bir şey de düşünülemez. Çünkü O, bir cisim değildir. Av-nü’1-Mabüd yazarının beyânına göre H a t t â b i bu cümleyi açık­larken özetle şöyle demiştir:

Bu cümlelerin mânâsı şudur: Kibriya, yâni büyüklük ve azamet Allah Sübhânehu’ya mahsus iki sıfattır. Hiç bir kimse bu iki sıfatta Allah’a ortak olamaz ve hiç bir yaratığa bu sıfatlan takınmaya kal­kışması yakışmaz. Çünkü yaratığın şaşmaz ve kaçınılmaz sıfatı alçak gönüllülük ve küçüklüktür. Ridâ ve İzâr denilen giysi bir misâl ola­rak kullanılmıştır. Yâni bir insanın üstündeki elbiseye aynı anda bir başkasının bürünmesi, böylece ortak olması nasıl düşünülemiyor ise Allah’a mahsus bu iki sıfatta başka bir varlığın ortaklık taslaması da düşünülemez.

Sindi de bu hadisin izahı bölümünde özetle şöyle der: Ha­disten maksad şudur: Bir insanın elbisesine başkasının ortak olması nasıl düşünülmüyorsa, Allah’ın bu iki sıfatına da başkasının ortak olması, bu sıfatların başkası hakkında kullanılması veya başkasının bu sıfatları taşıması düşünülemez. Bilindiği gibi Allah’ın Rahmet ve Kerem sıfatları mecazi anlamda başkaları hakkında kullanılabilir. Meselâ falan adam merhametlidir, filân kişi kerem sahibidir, denilir. Fakat Kibriya ve Azamet sıfatlan böyle değildir. Mecazi anlamda da olsa başkaları bu sıfatları takınamaz. Hadisin zahirine göre Kibriya ve Azamet kelimelerinin mânâları arasında bir fark vardır. Bu iki kelimenin mânâları arasında bir farkm olmadığı lügat kitablanndan anlaşılmaktadır. Bu itibarla bu kelimelerin mânâları arasında bir far­kın bulunup bulunmadığı hususunda ilim adamlarının bâzısı durak­lamış, bir şey söylememeyi ve görüş beyân etmemeyi tercih etmiştir. Diğer bir kısım âlimler şu farkın bulunduğunu söylemişlerdir:

Kibriya: Allah Teâlâ’nın büyüklüğü yaratıklar tarafından takdir edilsin edilmesin, bilinsin veya bilinmesin O’nun haddi zâtında büyük olmasıdır. Azamet ise yaratıkların O’nun büyüklüğünü takdir ve ka­bul etmiş olmasıdır. Bu duruma göre Kibriya, zatî bir sıfat mahiye­tindedir, izafi değildir ve Azamet sıfatından daha yüksektir. Çünkü Azamet sıfatı izafidir, yâni yaratıkların takdir ve kabulü ile ilgisi bu­lunan bir sıfattır. Bu nedenledir ki Kibriya, bedenin üst kısmına giyi­len Ridâ’ya benzetilmiş, Azamet de bedenin alt kısmını örten tzâr’a benzetilmiştir.

4175) “… tbn-i Abbâs (Radtyallâhü arthümâ)’dan rivayet edildiğine gö­re ; Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah Sübhanehu buyuruyor ki: Kibriya, benim rıdâımdır. Aza­met de benim izanındır. Cyâniv bana mahsus sıfatlarımdır). Kim bu iki sıfattan birisinde (bile) benimle nizâlaşırsa (yâni bu sıfatlan kıs­men de olsa takınmaya kalkışırsa) o kimseyi ateşe atarım.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun râvileri güvenilir zâtlardır. Fakat su var ki, râvi Atâ bin es-Sâib’in hafızası son zamanlarında bozulmuştu. Râvisi el-Muhâribî. ondan bu hâlinden önce mi, sonra mı rivayet etti?

4176) “… Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demigtir:

Kim Allah Sübhanehu (rızâsı) için bir derece tevazu (alçak gö­nüllülük) ederse Allah o kimseyi buna karşılık olarak bir derece yük­seltir. Kim de Allah (rızâsı) hilâfına bir derece kibirlenirse Allah bu kimseyi kibirlenmesine karşılık olarak bir derece alçaltır ki, nihayet onu aşağıların en aşağısında kılsın.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi zayıftır. Râvi Derrâc bin Sem’ân EbÜ’s-Semh el-Misrî’yi îbn-i Muin güvenilir saymış ise de Ebû Dâvûd ve başkası onun Ebül-Heysem’den olan rivayeti dışında kalan rivayetlerinin doğru ol­duğunu söylemişler, tbn-i Adi de : Derrâc’m bütün hadisleri, başka rivayetlerle te’yid edilen hadislerdendir, demiştir. Ebû Hâtem, Nesâİ ve Darekutnl de onu za­yıf saymışlardır.

4177) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü attk)’den; Şöyle demiştir:

Şüphesiz, Medine halkından câriye (durumundaki yaşlı kadın bi­le) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in elinden tutar ve ken­di ihtiyacı – işi için istediği Medine’nin her hangi bir semtine götürün-ceye kadar Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mübarek eli­ni (yaşlı) kadının elinden çekip çıkarmazdı (yâni bu derece üstün te­vazu gösterirdi).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde AH bin Zeyd bin Ced’ân bulunur. Bu râvi zayıftır.

4178) “… Enes bin Mâlik (RadıyaUâhü atıtt)\en; Şöyle elemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hastayı ziyaret eder, cenazeyi takip eder, kölenin dâvetine icabet eder ve merkebe biner­di. O, Kurayza ve Nadir (savaş) günü bir merkeb üstünde idi. Hay-ber (savaş) günü de burnuna hurma yaprağından yapılma bir yula­rın takılı bulunduğu bir merkeb üstünde idi ve altında hurma yapra-ğmdan mamul (yâni sert – kaba) bir semer vardı.”

4179) “… Iyâz bin Himâr (Radtyallâhü anA/den rivayet edildiğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara bir konuşma ya­parak şöyle buyurmuştur:

Allah (Azze ve Celle) : Birbirinize karşı alçak gönüllülük ediniz ki hiç kimse hiç kimseye üstünlük taslamasın, diye bana vahiy etti.”[70]

İzahı

Enes (Radıyallâhü anh) ‘in 4178 nolu hadîsini Tirmizî de rivayet ederek râvi Müslim el-A’var’ın zayıf sayıldığım bildirmiştir. Bu hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklıyalım:

Resen: Yulardır. lif: Hurma yaprağıdır. İkaf: Merkeb semeridir. Hadîste sözü edilen Kurayza savaşı hicretin 5. yılı, Nadir savaşı 4. yıh ve H a y b e r savaşı 7. yılı vuku bulmuştur. Bu sa­vaş müslümanlarla yahûdîler arasında meydana gelmiştir. Savaş nedenleri, safhâlan ve sonuçları hakkındaki bilgi için siyer kitabları-na bakılmalıdır. Şunu belirtmekle yetineyim: Bu savaşlarda zafer müslumanların oldu.[71]

Hadîsten Çıkan Hükümler

Hastayı ziyaret etmek, cenazeye gitmek, davete icabet etmek ve merkebe binmek sünnettir, bunların hepsi tevâzuun birer güzel Örnek­leridir.

Bir noktayı açıklıyayım:

Bilindiği gibi köle olan bir kimse, mülkiyet ve mal edinme hak ve yetkisine sahip değildir. Bütün kazancı sahibine aittir. Bu itibarla sa­hibinin izni olmaksızın ne kazancından ne de sahibinin malından kim­seye bir ikramda bulunamaz, yediremez. içiremez. Fakat sahibi ken­disine izin verdiği takdirde izin çerçevesi içinde tasarrufta bulunur. Bu nedenle Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in dâvetine ica­bet ettiği köle yetkili ve mezun olan köledir. Yâni sahibi kendisine bu davet için izin vermiştir. Sindi böyle yorum yapmıştır.

Iyâz bin Himâr (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini E b û D â v û d, Edeb kitabında Tevazu hakkında açtığı bir bâbta rivayet etmiştir. Bu hadiste geçen Fahr kelimesi, azamet ve kibir iddiasında bulunmak demektir.[72]

17- Haya (Utanma) Babı

4180) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), örtülü köşesinde duran bakire bir kızdan daha çok utangaçtı ve bir şeyden hoşlanmadığı za­man hoşnutsuzluğu (mübarek) yüzünde görülürdü.[73]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri, Müslim ve Ahmed de rivayet etmiştir. Azrâ: Bakire kız demektir.

Hidr t Evin bir köşesinde bakire kız için ayrılan örtülü yere deni­lir. Bakire kız tenhâ bir yerde yalnız iken daha fazla utangaç olur. E 1 – A 1 k a m i demiş ki: Bakire kız kendi köşesinde yalnız iken ya­nına bir erkek girdiği zaman çok utanır. Yanma bir erkek girmediği zaman kız kendi köşesinde yalnız iken utangaçlığının bir sebebi pek görülmez. Bu itibarla zahir olan şudur ki, erkeğin onun yanma gir­diği an kasdedilmiştir, der.

Hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in üstün utan­gaçlığının, yukarda durumu belirtilen bakire bir kızın utangaçlığın­dan fazla olduğu belirtildikten sonra O’nun bir şeyden hoşlanmadığı zaman, utangaçlığından dolayı hoşnutsuzluğunun mübarek yüzünde görüldüğü ifâde edilmektedir. Yâni O, hoşlanmadığı zaman hoşnut­suzluğunu dile getirmez, bu konuda bir şey söylemez, ilgilinin yüzüne vurmazdı. Fakat hoşnutsuzluğu mübarek çehresinin değişmesinden anlaşılırdı.

Şu noktayı da belirteyim: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’in hoşlanmadığı bir durum karşısında susması ve hoşnutsuzlu­ğunu dile getirmemesi, şer’i meseleler dışındaki durumlara aittir. Şer’I bir mesele söz konusu olduğu zaman konu hakkında gerekli konuş­ma ne ise o yapılırdı. Haya duygusunun güçlülüğü, gerekli konuşma­yı kesinlikle gölgelemezdi. Meselâ, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve*s-

selâm), zina ettiğini itiraf eden M â i z isimli kişiye;

“Peki sen kadınla cinsel ilişkide bulundun mu?” diye açık bir ifade ile soru yöneltmiş ve kinaye yoluyla, üstü kapalı sözlerle soruşturma yapmamıştır. Bu olayla ilgili hadisi Buhâri ve Tirmizl, Hudûd kitabında rivayet etmişler.

4181) “… Enes (Radtyallâkü anA)’den rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz her dinin (mensuplarına Özgü) bir huyu – karakteri var­dır. İslâm (mensuplarına özgü) huyu – karakteri de hayadır.**

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Enes (R.A.Vm hadisinin senedi zayıftır. Muaviye bin Yahya es-Sadafl Ebû Ravh ed-Dimeşki*yi zayıf saymışlar.

4182) “… lbn-i Abbâs (Radtyallâkü anhümâydan rivayet edildiğine gö­re ; Resûlullah (SaÜaUohü Aleyhi ve Sellem) söyle buyurdu, demiştir :

Şüphesiz her dinin (mensuplarına özgü) bir huyu – karakteri var­dır. İslâm (dini mensuplarına özgü) huyu – karakteri de şüphesiz ha­yadır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Râviler’den Salih bin Hayyân ve Saîd bin Muhanımed el-Verrâk’ın zayıflığı sebebiyle bu sened zayıftır.

4183) “… Ukbe bin Amr Ebû Mes’ûd (Radtyallâhü ank)’dea rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz peygamberlerin sözlerinden (eksiksiz ve kesintisiz) İn­sanların eriştiği haberlerden birisi de: Sen utanmayınca dilediğini işle! (sözü) dür.”[74]

İzahı

Bu hadîsi Buhârl ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişler.

Hadiste geçen *’Nübüvvet-İ ÛIâ”dan Peygamberimiz (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) ‘den önceki peygamberliktir. î b n – i H a c e r böy­le yorumlamıştır. Bu takdirde hadîsten maksad Hz. Muham-m e d (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den önce gelip geçen bütün pey­gamberlerin ittifakla söyleyip insanlara duyurdukları ve hiç bir pey­gamberin dininde yürürlükten kaldırılmamış olup devam edegelen sözlerden birisi de:

“Sen utanmayınca dilediğini işle” sözüdür.

E 1 – A z i z i, “Nübüvvet-i Ûla”dan maksadın Âdem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in peygamberliği olduğunu söylemiştir. Yâni Adem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in sözlerinden câhiliyet devri insanlarına kadar eksiksiz, kesintisiz olarak ve hiç bir dönemde yü­rürlükten kaldırılmamış olan haberlerden birisi de bu sözdür.

Hadîste buyurulan söze eriştiği bildirilen insanlar câhiliyet dev­ri insanları olarak yorumlanmıştır. Avnü’I-Mabûd yazarı bu yorumu belirtmektedir.

“Utanmadığın zaman dilediğini işle” sözü çeşitli şekillerde yorum­lanmıştır.- Avnü’I-Mabûd yazarının beyânına göre Şerhu’s-Sürmede bu yorumlar şöyle sıralanmıştır:

Birincisi ı Utanma duygusu seni frenlemediği zaman nefsinin is­tediği çirkin şeyleri işlersin. Bu takdirde ehlinin malumu olduğu üze­re cümledeki emir fiili ihbar mahiyetindedir. Ebû Ubeyd böy­le yorum yapmıştır.

İkincisi t Bu söz tehdid mahiyetindedir. Yâni dilediğini yap baka­lım. Cezasını mutlaka görürsün. Ebü’l-Abbâs böyle yorum­lamıştır.

Üçüncüsü ı Yapmak istediğin bir şey için düşünmelisin. Çğer se­ni utandıracak bir şey ise yapmamalısın. Utandıracak bir durumu yok ise yapabilirsin. Ebû İshâk el-Merüzi böyle yorum­lamıştır.

Ukbe bin Amr Ebû Mes’üd (Radıyallâhü anh)’ın hâl tercemesi 668. hadis bölümünde geçmiştir.

4184) “… Ebû Bekre (Radtyallâkü ankyden rivayet edildiğine göre; Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Haya (utangaçlık) imândan (bir parça) dır. İmân (sahibi) de cen­nettedir. Hayâsızlık (ve bundan dolayı yapılan çirkin konuşma) ise cefâ’dan (bir parça) dır. Cefâ (eden) de ateştedir.”

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir : Bu hadisi îbn-i Hibbân da kendi sahihin­de rivayet etmiştir. Dâreitutni’nin: Râvi el-Hasan, Ebû Bekre’den hadis isitmemis-tir, diye söylediği söze cevap şudur : Bubâri, kendi Sahlh’inde dört hadisle el-Ha-san’ın Ebû Bekre’den olan rivayetini hüccet saymıştır. Ayrıca Ahmed’in Müsned’in-de ve Taberânf nin el-Mu’cemü’1-Kebİr’inde el-Hasan’ın Ebû Bekre’den hadis işitti­ği, bir kaç hadis bölümünde açıkça belirtilmiştir. Bir ravinin diğer bir raviden hadis işittiğini söyleyenin sözO, İşitmedi, diyenin sözüne takdim ve tercih edilir. Bu bir kuraldır.[75]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadisin benzeri B u h â r i’ nin el-Ede-bü’1-Müfred’inde, ayrıca Hâkim ve Beyhaki’ nin rivayet ettikleri Tuhfe’de bildirilmiştir. Tirmizi, Ahmed, İbn-i Hibbân, Hâkim ve Beyhaki’ nin bu hadisin mislini Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettikleri de Tuh­fe’de ifâde edilmiştir.

Hadîste geçen “Bezâ” kelimesini Tuhf e yazan şöyle tarif etmiştir: Bezâ î Hayâsızlık ve bundan doğan çirkin lâflar ve kötü huylar, de­mektir. Sindi de Bezâ kelimesini çirkin lâf etmek, diye açıkla­mıştır. Çirkin lâf etmek bilindiği gibi hayâsızlıktan kaynaklanır. Çün­kü haya ve utanma duygusuna sahip bir kimse çirkin lâf etmez.

Cefâ: Beşeri münâsebetlerde kaba hareket etmek, sert huylu ol­mak, katı yüreklilik, vefasızlık ve kötü muamele etmek anlamlarına gelir. Cefâ kelimesinin dilimizde eziyet etmek anlamında kullanılma­sı kanaatimca bu anlamlardan kaynaklanır. Cefâ kelimesinin yukar­da sıralanan mânâlarını içeren özlü bir kelimeyi bulamadığım için tercenıede aynen kullanmayı tercih ettim. Cefâ kelimesini bir nevi eziyet etmek olarak terceme etmek de pek hatalı sayılmaz.

4185) “,.. Enes (Radıyallâhü ank)yden rivayet edildiğine göre; Resul ul-lah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellcm) şöyle buyurmuştur:

Çok çirkin lâf hangi şey (yâni kişiJde olduysa mutlaka onu leke­leyip çirkinleştirdi. Haya da hangi şey (kişi) de olduysa mutlaka onu süsledi.”[76]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen “Fuhş” kelimesi çok çirkin lâf diye tarif edildiği gibi din ile ilgili olup da işitilmesinden hoşlanılmayan lâf, diye de ta­rif edilmiştir.

En-Nih&ye’de bu kelimenin değişik mânâlara geldiği belirtilerek: Fuhş t Çirkin günahlar anlamına geldiği gibi zina ve çirkin olan her türlü fiil ve sözler mânâlarına da gelir, denilmiştir.

Hadîs, çirkin lâfların sahibini lekelediğini, çirkinleştirdiğini ve değerini düşürdüğünü, hayanın da sahibini süslediğini, güzelleştirdi-ğini bildirir.[77]

18- Hilim Babı

Hilim i Akıllı davranmak, sabırlı ve hazımlı olmak, geniş olmak, pek öfkelenmemek, öfkelendiği zaman nefsini tutabilmek mânâları­na gelir. Dilimizde de: Falan kişi halim ve selim bir kimsedir, denilir.

4186) “… Muâz bin Enes (el-Ciihenî) (Radtyallâhü ankyâen rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallalîahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurmuştur:

Kim bir öfkeyi, gereğini yapmaya gücü yettiği halde yutarsa Al­lah kıyamet günü o kimseyi bütün yaratıklara övgü ile tanınıp meş­hur eder. Nihayet onu huriler içinden dilediğini seçmek hususunda serbest kılar.[78]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Hadis, öfkeyi yenmenin faziletine delâlet eder. Çünkü öfkeyi yen­mek, dâima kötülüğü emredici olan nefsi yenmek demektir. Hadiste bu faziletin öfkelendiği zaman gereğini yapmaya muktedir olan kim­seye ait olduğunu bildirir. Çünkü asıl hüner ve meziyet intikam almaya muktedir olduğu halde bundan vazgeçip, öfkeyi yenmenin fa­ziletini beklemektedir.

Hadîste belirtildiği gibi bu şekilde öfkesini yenen bir mü’min ahi-ret günü Allah’ın takdir ve lütfûna kavuşur. Bu hasletinden dolayı övgü ile tüm yaratıklara tanıtılıp durumu ilân edilir ve cennete dâ­hil edilip yüksek dereceye eriştirilir. Onun cennetlik olduğu huriler içinde beğendiğini seçmek hususunda serbest kılınmasına dâir cüm­leden anlaşılır.

4187) “… Ebû Saîd el-Hudrî (Radıyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ye Sellem)’in yanında oturu­yorduk. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bu arada) :

Size Abdü’I-Kays heyetleri geldi, buyurdu. Halbuki içimizde hiç bir kimse öyle görmedi (yâni O, henüz Medine’ye varmamış hey’et-lerin geldiğini mu’cize olarak söyledi). Bir süre sonra gelip konakla­dılar ve sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna çıktılar. Onlardan El-Eşeccü’1-Asari kaldı. O, sonra geldi. Çünkü o, bir konağa indi, devesini çökertti ve (yolculuk) elbisesini bir tarafa bıraktı. Sonra (teiniz elbise giyip) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanına vardı. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de onat

Yâ Eşecc! Sende Allah’ın sevdiği iki haslet gerçekten vardır i Akıllılık ve acele etmeyip teenniyle hareket etmek, buyurdu. Eşecc ı

Yâ ResülaUah! (Bu hasletler), yaratılışımda bulunan bir şey mi, yoksa sonra mı bende meydana geldi? diye sordu. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

Hayır, yaratılışında bulunan bir şeydir, buyurdu.”

Not: Zevâidde şöyle denilmiştir : Râvî Umâre bin Cûyen Ebû Hârûn el-Ab-dî*yi İbn-i Muin, Osman bin Ebi Şeybe ve İbn-i Aliyye yalanlamışlar. îbn-i Abdİl-Perr de : Âlimler onuri zayıflığı üzerinde ittifak etmişler, demiştir.

4188) “… İbn-i Abbâs (Radtyallâkü anhümâ)’Ğan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) el-Eşeccü’I-Asarî’ye:

Şüphesiz, sende Allah’ın sevdiği iki haslet vardır: Akıllılık ve teenniyle hareket edip acele etmemek, buyurdu.”

Not: Zevaid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde el-Abbâs bin el-Padl, Kurre bin Hâlid’den rivayet etmiştir. Tirmizl’nin rivayetinde olduğu gibi Bişr bin el-Fadl, bu hadîsi Kurre bin Hâlid’den rivayetle el-Abbâs bin el-Fadl’a tâbi olmuş­tur.

4189) “… îbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurdu, demiştir:

Bir (mü’min) kulun sırf Allah rızâsını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup r&vileri güvenilir zâtlardır.[79]

İzahı

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r m i z 1 “Ebvabü’l-Birri Ve’s-Sıla” bölümünde açtığı “Teenni Ve’1-Acele” ba­bında rivayet etmiştir. Bu durum notta da belirtildi. Aynca Müs­lim de İman kitabında İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhü-mâ) ‘nın bu hadisini rivayet etmiştir. Bu itibarla bu hadîs Zevâid ne­vinden değildir.

Ebû Said-i Hudri (Radıyallâhü anh)’in hadisi Zevâid nevindendir.

Tuhfe yazan ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın ha­dîsinin izahı bölümünde özetle şu bilgiyi verir:

N e v e v i demiştir ki: “Hilm” akıl demektir. Enât da acele et­meyip teenniyle hareket etmektir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in el-Eşccü’1-Asarî’ye böyle söylemesinin sebebi gelen hey’et ile ilgili hadîste belirtilen şu durumdur: Hey’et, Medîne-i Mü­nevvere’ye vardığı zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanma varmaya acele etti. Fakat onlardan E ş e c (Ra­dıyallâhü anh), acele etmedi. Eşyaların indirildiği yerde durup önce eşyayı topladı, devesini bir tarafa bağladı ve en güzel elbisesesini giydikten sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in huzuru­na yöneldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de onu yaklaş­tırarak yanında oturttu. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) hey’ete:

Kendi nefisleriniz ye kavminiz İçin bey’at ediyor (mu) sunuz? bu­yurdu. Hey’et de:

Evet, diye cevab verdi. Bunun üzerine el-Eşecc t Yâ Resûlallah! Sen adamdan kendisince, dininden daha çetin bir ?ey istemedin. Biz kendi nefislerimiz İçin sana bey’at ederiz. Kavmimize de onları (İslâm’a) davet edecek elçi göndeririz. Artık onlardan bize uyan kimse bizden olur. Kim de davetimizin gereğini yapmaktan imtina ederse onunla savaşırız, dedi. Bunun üzerine Resül-i Ekrem

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ona) :

Doğru söyledin. Sende iki haslet vardır… hadîsini buyurdu.

Kadı Iyâz: Eşecc {Radıyallâhü anh) ‘m acele etmeyip teenniyle hareket etmesi, konaklanan yerde işini görüp hazırlığını yaptıktan sonra huzura yönelmesidir. Onun hilmi ve akıllılığı da bu sözüdür. Çünkü bu sözü onun akıllı, ileri görüşlü ve dirayetli oldu­ğuna delâlet eder, demiştir.

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)’nın hadîsi de öfkeyi yenmenin sevabının çok büyük olduğuna delâlet eder.[80]

19- (Allah Korkusundan Dolayı) Üzülüp Ağlamak Babı

4190) “… Ebû Zerr(-i Gİfârî) (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz, ben sizin görmediğiniz (gerçekler) i görürüm ve işit­mediğiniz (gerçekler) i işitirim. Gök (âdeta) gıcırdadı ve gıcırdaması da hakkıdır. (Çünkü) gökte dört parmak yeri yoktur ki bir melek Allah’a secde etmek üzere (o yere) alnını koymasın. Allah’a yemin ederim ki. Benim bildiğim (gerçekleri) siz bilseydiniz az gülerdiniz ve çok ağlardınız. Yataklar üstünde kadınlardan da zevk duymazdınız ve (meskenlerinizden) yollara çıkıp Allah’a yüksek sesle yakarış­ta bulunurdunuz», buyurdu. (Ebü Zerr sözüne devamla) Vallahi ben kesilen bir ağaç olmamı cidden temenni ettim, dedi.”[81]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişler.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), peygamberlik gözü ve kulağıyla kâinatın gerçeklerini, melekût âlemini, Allah’ın azame­tini, âhiret hayatı ile ilgili olayları, cehennem azabının şiddetini, mah­şerdeki dehşetli halleri gibi dünya gözü ve kulağıyla görülüp işitil­mesi mümkün olmayan gerçeklen Allah’ın izin ve yardımıyla bilir, görür ve işi tirdi. Hadîsin “Sizin görmediğinizi görürüm ve işitmedi­ğinizi işitirim” bölümü ile “Benim bildiğimi siz bilseydiniz” bölümün­de bu gerçeklere işaret buyurulmuştur.

Göğün gıcırdaması ifâdesi, meleklerin çokluğunu belirtmek için­dir. Yoksa meleklerin ağırlık yapması dolayısıyla semânın gerçekten gıcırdaması mânâsı kaydedilmemiştir. T ı y b i bu ifâdeyi böyle yo­rumlamıştır. Tuhfe yazarı T x y b i’ nin bu yorumunu naklettik­ten sonra e 1 – K a r î’ nin şöyle dediğini nakleder: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu buyruğunun hakiki mânâsında tu­tulması aklen ve din açısından mümkün iken ve mecazi bir mânâ ile yorumlanmasına ne ihtiyaç vardır. Hele Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm)’in: “Ben sizin işitmediğiniz (gerçekler) i işitirim” buy­ruğu göğün gıcırdamasının hakiki mânâsında tutulmasını te’yid eder. Kaldı ki göğün “AtitT* gıcırdaması değil de meleklerin tesbîh, hamd, takdis ve zikirleriyle inlemesi, uğultu çıkarması mânâsına da muhte­meldir.

Hadiste geçen kelimelerden “Fürüşât” Fürûşün çoğuludur. Fürûş da Firâşın çoğuludur.

Firâş s Yatak demektir. “Suudât” da Suud’un çoğuludur. Suud da Saidin çoğuludur, yollar demektir. Bu kelime başka şekilde de yorum­lanmıştır. Bir kavle göre bu kelime çöller ve meskun olmayan saha­lar anlamında kullanılmıştır.

4191) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurdu, demiştir :

Eğer benim bildiğim (gerçekler) i siz bilseydiniz az gülerdiniz ve çok ağlardınız.”[82]

İzahı

Bu hadîsi B u h â r i de rivayet etmiştir. Keza B u h â r i, Tirmizi ve Nesâİ bunun mislini Ebû Hüreyre (Ra-dıyallâhü anh) ‘den rivayet etmişler.

Hadiste geçen “Benim bildiğim” ifâdesi ile işaret edilen bilgi, Al­lah’ın günahkâr kullarına vereceği azab ve kıyamet günü yapılacak hesap ve sorgunun şiddet ve dehşetiyle ilgili bilgidir.

Hadisin “Çok ağlardınız” ifâdesinden maksad Allah korkusundan ağlama işinin çokluğu veya ağlama zamanının çokluğudur. Yâni Al­lah korkusu, Allah’ın mağfiret etme ümidine ağırlık edecekti. Siz ba­ğışlama ümidinden ziyâde korku besliyecektiniz.

Hafız İbn-i Hacer şöyle der: Hadisteki bilgiden jnak-sad Allah’ın azameti, günahkârlardan intikam alması, ruhun alındığı anlardaki korkunç durum, kabirde ve kıyamet günü duyulacak deh­şetli hallerle ilgili bilgidir. Hadîs, tehdîd mahiyetindedir. Bu hadisin buyurulmasının sebebi Taberâni’ nin İbn-i Ömer (Ra-dıyallâhü anhümâ)’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle beyân edili­yor:

“Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Mescid’e çıktı. O es­nada bir topluluğun kendi aralarında konuşup gülüştüklerini gördü. Bunun üzerine:

Nefsim (kudret) elinde olan (Aîlahîa yemin ederim ki…” diyerek İbn-i Ömer bu hadîsi anlattı.

Hasan-i Basri: Nihayetinin ölüm, varacağı yerin kıya­met ve bulunacağı yerin Allah’ın huzuru olduğunu bilen bir kimse­nin hakkı dünyada uzun uzun düşünüp üzülmektir, demiştir.

4192) “… Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edil­diğine göre:

Kendilerinin müslümanhğı kabul etmeleri ile Allah’ın onları azar­ladığına dair (şu) âyetin inmesi arasında dört yıldan fazla zaman ol­madığını söylemiştir ı

«İmân edenler bundan önce kendilerine kitâb verilen, sonra üzer­lerinden uzun zaman geçip de kalbleri katılaşan ve çoğu dinden çıkan

(yahûdiler ile hnstiyan) lar gibi olmasın.»” (Hadid, 16)

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvilerl güvenilir zatlardır.

4193) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ankyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Çok gülmeyiniz. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür (yâni ka-tılaştınr).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi şahin olup râvlleri güvenilir zât­lardır.

4194) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radıyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana: (Yâ îbn-i Mes’ûd!) Bana Kur’ân oku, diye emretti. Ben de O’na Nisa sûresini okumaya başladım. Nihayet;

“Her ümmetten (onun peygamberini) birer şâhid getirdiğimiz, Mal de onlar üzerine şâhid olarak getirdiğimiz zaman (bakalım kâfirle­rin hâli nasıl olacak?)” — Nisa, 41 — âyetine ulaştığım zaman O’na baktım, O’nun iki gözünden yaşların akmakta olduğunu gördüm.[83]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmişler.

Bu âyet-i kerime âhiret günü her peygamberin kendi ümmeti hakkında ve Peygamberimiz (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî’in mü’min-ler, kâfirler ve münafıklar hakkında şâhidlik edeceklerini, o gün kâ­firlerin hâlinin perişan olduğunu bildirir. Tabiî mü’minlerin imân ettikleri ve kâfirler ile münafıkların imân etmedikleri yolunda şâhid­lik edilecektir.

Tuhfe yazarının beyânına göre Îbnü’l-Mübârek, ZÜhd bölümünde Said bin el-Müseyyeb’ den şu mürsel ha­dîsi rivayet etmiştir: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Ümmetinin O’na sabah ve akşam arzedilmediği hiç bir gün yoktur. Artık O, ümmetini si mâl arıyla ve amelleriyle tanır ve bunun içindir ki onlar hakkında şâhidlik edecektir.”

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ağlaması sebebi hak­kında müteaddid görüşler bildirilmiştir. Şöyle ki:

lbn-i Battal: Çünkü O. bu âyet okunduğu zaman kıyamet gününün korkularını, ümmeti için sahicilik etmesini gerektiren duru­mun şiddetini ve mahşer halkı için şefaatçi olma talebini göz önüne getirmişti. Bu tablo için ağlamak haktır, demiştir.

E 1 – H â f ı z da : Bence O, ümmetine merhametinden dolayı ağ­lamıştır. Çünkü O, ümmetinin ameline göre şâhidlik edeceğini bilirdi. Ümmetinin bir kısmının ameli doğru olmayabilir. Bu hâl ise onların azaba girmelerine sebep olur, demiştir.

G a z â I î : Kur’ân okurken ağlamak müstehabtır. Ağlamayı sağlıyabilmek için tehdîd ve azab âyetleri, ilâhî emirlere ve yasakla­ra dâir âyetleri, Allah’ın kullarından istediği itaat hakkındaki âyet­leri ve buna benzer konulara ilişkin âyetleri okurken anlamlan dü­şünülmeli, dikkatler bunun üzerine yoğunlaştırılmalıdıc. Sonra okuyu­cu kendi durumunu bu âyetlere göre inceleyip kusurlarını tesbit edip ağlamalıdır, üzülmelidir. Şayet kalbine hüzün ve üzüntü girmezse, bu kere gaflet ve katı yürekliliği için ağlamalıdır. Çünkü bu hâl, bü­yük musibetlerdendir, demiştir.

4195) “… El-Berâ (Radtyallâhü ank)’âen; Şöyle demiştir: Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir ce­nazede idik. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabrin kenarı üzerinde oturdu. Sonra o kadar agadı ki, toprak (O’nun göz yaşlarıy­la) ıslandı. Daha sonra şöyle buyurdu:

Ey kardeşlerim! İşte bunun misli için (iyi amel) hazırlayınız.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi zayıftır. îbn-i Hibbân gü­venilir râviler bölümünde : Muhammed bin Mâlik, Berâ (R.A.)’den hadis işitme­miş, demiş. Sonra onu zayıf râviler arasında anlatmıştır.

4196) “… Sa’d bin Ebî Vakkas (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Allah korkusundan dolayı) ağlayınız. Eğer ağlamanız gelmezse, ağlamak için kendinizi zorlaymız.”

4197) “… Abdullah bin Mes’ûd (Radtyallâhü <z»A)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Allah korkusundan dolayı karasinek başı kadar (ufak) bile olsa iki gözünden yaşlar çıkıp dayanak yumrusunun bir yerine değen hiç bii’ mü’min kul yoktur ki, Allah onu ateşe haram etmesin.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi zayıftır. Adı Muhammed bin Ebl Humeyd olan Hammâd bin Ebi Humeyd zayıftır.[84]

20- Amel (Yânî İbâdet İşin) E Endişe İle Titizlik Göstermek Babı

Bu babın başlığı “Amel üzerine tevakki” şeklinde tesbit edilmiştir. S i n d î bunun mânâsı: Yapılan ibâdetin Allah tarafından reddedilmesi endişesi ve ibâdetin bozulmasına sebep olan şeylerden uzak dur­mak suretiyle gerekli titizliği göstermektir, demiştir. Ben de bu açık­lamayı dikkate alarak özlü biçimde terceme ettim. Bu bâbta rivayet edilen hadislerin de bu mânâ ile yakın ilgisi görülür.

4198) “… Aişe (Radtyallâhü antâj’dan; Şöyle demiştir:

Bent Yâ Resûlallah; (Mü’minûn, 60)

âyetinde — durumu belirtilen — mü’min zina eden, hırsızlık yapan ve içki içen kişi midir? diye sordum. O t

Hayır. Ey Ebû Bekir’in kızı (veya “Ey Siddîk’m kızı)! Ve lâkin o, kendisinden kabul olunmaması korkusu içinde oruç tutan, sadaka ve­ren ve namaz kılan adamdır, buyurdu.”[85]

İzahı

Bu hadîsi îirmizî, Mü’minûn sûresinin tefsiri bölü­münde rivayet etmiştir. Hadîste kimler hakkında olduğu sorulan Nazm-i Celil, Mü’minûn sûresinin 60. âyetinden bir parçadır. Âyet-i Kerîme’nin tamamının meali şöyledir: “Ve Rab’lerinin huzuru­na dönecekleri için kalbleri ürpererek verdikleri (yâni zekât ve sada­kaları) m verirler.”

Bâzı âlimler bu âyetin mealinin şöyle olduğunu söylerler:

“Ve Rab’lerinin huzuruna dönecekleri için kalbleri ürpererek İş­ledikleri (iyi âmel ve ibâdetleri) ni işlerler.”

Ayetteki “Âtev” fiili bâzı kıraatlarda “Etev” diye okunmuştur. Bu kıraate göre meal şöyle olur: “Ve Rab’lerinin huzuruna dönecekleri için kalbleri ürpererek yaptıkları (iyi işlerle ibâdetleri) ni yaparlar.”

A i ş e (Radıyallâhü anhâ), Allah korkusunun iyi ameller değil de kötü ameller işleme hâline daha münâsib olduğunu zannetmiş ola­bilir ve bu zandan hareketle hadiste anılan ilâhî nazmın mânâsının “Ve (câhiliyet devrinde) işledikleri (kötü amelleri) ni İşlerler** mâhi­yetinde olduğunu sanmış ve bu nedenle: Bu âyette durumu belirtilen kişi zina, hırsızlık ve içki günahları işleyen kimse mi? diye soru sor­muştur.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) verdiği cevabta bu âyette durumu belirtilenlerin namaz, oruç ve zekât ibâdetlerini İfâ etmekle beraber mağrur olmayıp bu ibâdetlerin Allah katında kabul olunmaması endişesini duyanlar olduğuna işaret buyurmuştur.

Ayet-i Kerîme’nin geniş anlamı hakkında gerekli bilgi edinmek isteyenler tefsir kitablanna baş vurmalıdır.

Hadisten çıkarılan hüküm mü’min kişinin ibâdetini İfa etmekle beraber mağrur olmaması, ibâdetinin kabul olunmaması endişesini duyması ve Allah’tan korkmasıdır.

4199) “… Muâviye bin Ebî Süfyân (Radtyaüâhü art*fima)’dan; Şöyle demiştir:

Ben. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’i şöyle buyururken

işittim:

Ameller ancak kab (içinde bulunan madde) gibidir. En aşağısı (yani dibteki kısım) güzelse en yukarısı (yâni üst kısmı) da güzel olur ve en aşağısı (yâni dibteki kısım) bozulursa en Üst kısmı da bo­zulur.”

Not: Zev&Ut’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Osman bin İsmail bu­lunur, Ben bu ravi hakkında konuşan kimseyi görmedim. Senedin kalan r&vileri gü­venilir zatlardır.[86]

İzahı

Câmiü’s Sağır şerhinde e 1 – A z i z i : Amellerin kab içindeki maddeye benzetilmesinden nıaksad, herhangi bir şeyin dışının içinin belirtisi ve aynası olduğunu bildirmektir. Bu itibarla bir kimsenin içi iyi olursa dişi da iyi olur, demiştir.

El-Hafnî de.- Bir kabta bal veya yağ gibi bir madde bulunduğun­da, altı iyi olursa üstü de iyi olur. Bunun aksine dibteki kısım bozuk olursa üste de sirayet eder ve üst kısmı da bozulur. Kişinin amel ve davranışları da böyledir. Kişinin amel ve hareketleri iyi olursa nur­ları bedenin dışına yansır ve dışım da iyileştirir. Bunun aksine kişi­nin fiil ve hareketleri kötü olursa bunun izi bedenin dışına intikal eder ve dış kısmı manen lekeleyip kirletir. Hadîsten maksad şu da olabilir: İç amel olan ihlâs ve temiz niyet, dış ameli yâni bedenle ve­ya dille yapılan ameli kabule lâyık hâle getirmekle düzenlenmiş olur, islâh etmiş olur. Hulâsa ihlâs, amellerin makbul olmasına vesile olur. İhlasın zıddı olan riyakârlık ve gösteriş de bir iç amel ve kalb işidir. Kişinin kalbindeki niyet riyakârlık, yâni bozuk olduğu zaman bu ni­yetle yapılan ibâdet de bozuk sayılır. Şu halde iç bozukluk dış bozuk­luğa sebep olur, demiştir.

4200) “Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhyûtn rivayet edildiğine göre; Re-îûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kul, açıkta (yâni başkası tarafından görüldüğü yerde) namaz kı­larken güzel (yâni usûlüne uygun ve gösterişsiz) kıldığı, gizli (yâni raşkası tarafından görülmediği yerde) namaz kılarken de güzel kıl-iığı zaman Allah (Azze ve Celle) (o kulu överek) : Bu, benim hak-uyla (ödevini yapan) kulumdur, buyurur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Bakiyye bulunur. O, ted-tsçidir, hadisi an’ane ile rivayet etmiştir.[87]

İzahı

Bu hadîs, sırf Allah rızâsı için ve her türlü gösteriş ve riyakârlık­tan uzak olarak namazını usûlüne uygun edâ eden, bu ibâdeti başka­sının gördüğü yerde veya görmediği yerde îfâ etmek hususunda bir farklılık göstermeyen mü’minin Allah’ın övgüsüne kavuştuğunu bil­dirir. Yüce Allah böyle kulunu sevdiğini, beğendiğini meleklerine ilân eder. Melekler de o kulu sever ve nihayet sevgisi yerdekilerin kalb-lerine de girer. Böyle bir kul kulluk görevini hakkıyla yerine getirmiş olur.

4201) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ankyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Ey Mü’minler!) Amel ve ibâdetlerinizde itidal ile hareket edip ifrattan (yâni ibâdette aşırı gitmekten) kaçınınız. Çünkü hiç birinizi (güzel) ibâdeti – işi kurtarıcı değildir, buyurdu. Sahâbîler:

Seni de mi kurtaramaz? Yâ Resûlallah, diye sordular. ResûM Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Evet, beni de Allah’ın rahmet ve fazlı bürümedikçe yalnız ibâde­tim kurtarıcı değildir, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu basen bir seneddir. Hâvi Şerik hak­kında ihtilâf vardır.[88]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadisin benzerini B u h â r î Rıkak kitabında “El-Kasd Ve’I-Müdavemetu Ale’l-Amel” babında rivayet et­miştir.

Hadisin; Ij-alu-j [^ jli fiilleri ile kasdedilen mânâ: İyi amel ve ibâdetlerde ifrata kaçmayınız, aşın gitmeyiniz, mutedil ve orta yolu bu­lup ona yaklaşınız.

İbn-i Hacer şöyle yorum yapmıştır: “Karibû” cümlesinin mânâsı: ifrata kaçıp da ibâdet uğrunda kendinizi aşırı derecede zor-lamayınız. Çünkü böyle yaparsanız yorulursunuz, ibâdetten soğur­sunuz ve neticede ibâdette gevşeklik yapıp bu kere tefrit, yâni kusur edersiniz. Hadisteki “Seddidu” cümlesi de: Doğru yolu, yâni ihlâs ve benzeri Islâmi prensipler yolunu izleyiniz.

Sindi de: “Karibû” cümlesi: Mutedil, yâni orta yola yakla­şınız, îfrât ve tefritin ortası olan itidalli hareket etmeye bakınız, an­lamında kullanılmıştır. “Seddidû” cümlesi de: Orta yol üzerinde dos­doğru durunuz, ifrat veya tefrit tarafına sapmayınız, mânâsını ifâde eder. Bu iki cümle ile kasdedilen mânâ şudur: Amel ve ibâdette ifra­ta kaçmayınız, diye bilgi verir.

Şu noktayı belirteyim: Amel ve ibâdette mutedil davranma ve or­ta yol dediğimiz şey, Allah’ın Resulünün izlediği yoldur, ifrat ve tef­rit yolu da O’nun yoluna ters düşen yollardır. Daha açık bir ifâde ile şunu söylemek isterim: Allah’ın farz, vâcib veya sünnet kıldığı İbâ­detleri gereği gibi yapmak, İslâm’ın helâl kıldığı şeyleri helâl kabul etmek, haramları haram kabul etmek itidalli hareket yoludur. İşte or­ta yol da budur. Bunun aksine helâl olan bir şeyi kişinin kendi nef­sine haram etmesi, farz veya vâcib bir ibâdeti zaman zaman ihmal etmek gibi hareketler de bu yola ters düşer.[89]

21- Riya Ve Sunta (Yâni İbâdet Ve Hayır İşînî İnsanlar Görsünler, İşitsinler Dîye Açık Yapmanın Günahllglna Dâir) Bâb

Riya i İbâdet ve hayır işini halk görüp de sahibini övsünler diye açık ve aleni yapmaktır. Süm’a da: İbâdet ve hayır işini halk İşitip de sahibini Övsünler diye aleni ve açık yapmaktır.

Bilindiği gibi ibâdet ve her türlü hayırlı işler sırf Allah nzâsı için yapıldığı takdirde ibâdet ve hayır sayılır. İnsanların sevgi, saygı ve takdirini kazanmak gibi süfli ve basit gaye ile yapılan ibâdet ve ha­yırdan bir sevab beklenemez. Böyle bir maksadla yapılan ibadet ve hayır makbul sayılmaz, bilâkis sahibi için büyük bir günahtır, gizli şirktir. Yani dolaylı olarak Allah’a ortak koşmak sayılır. Çünkü her türlü ibâdet Allah rızâsı ve sevgisi için yapılır. Riyakârlıkla yapılan ibâdet, halkm rızâsı ve sevgisi için yapılmış olur ve böylece halk Al­lah’a ortak edilmiş olur.

4202) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ün A)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) şöyle buyurmuştur:

Allah (Azze ve Celle) buyurdu ki t Ben ortak edinmekten müs­tağniyim (yâni hiçbir varlığı zâtıma ortak etmeye ihtiyacım yoktur). Artık kim benden başkasını bana ortak ettiği bir İbadeti – hayn be­nim için işlerse benim o ibadet – hayır ile ilişkim yoktur ve o ibadet -hayır, (bana) ortak ettiği kimseyedir.”

Not: Zevftld’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup r&vileri güve­nilir zâtlardır.[90]

İzahı

Zevaid nevinden olan bu hadisin kısmen benzerini Müslim. Zühd kitabının beşinci bâbmda rivayet etmiştir. Hadisin mânâsı şöy­ledir : Allah Teâlâ’nın her hangi bir ortağa ihtiyacı yoktur. Bu itibar­la kim bir ibâdeti hem Allah nzâsı hem de başkasının rızâsı için iş­lerse Allah o ibâdeti kabul etmez ve Zâtına ortak koşulan, yâni rızâ­sının sağlanması düşünülen kimseye bırakır. Bundan maksad şudur: Riyakârlıkla yapılan ibâdet ve hayır geçersizdir, bâtıldır. Hiç bir se­vabı yoktur. Bilâkis günah sayılır.

4203) “… Sahâbîlerden olan Ebû Sa’d bin Ebî Fadâle el-Ensârî (Radtyal-lâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah önce gelenleri ve sonra gelenleri (yâni tüm insanları ve cin­leri) kıyamet günü, vuku bulmasında şüphe olmayan (hesab) günü için topladığı zaman bir çağına:

Kim Allah (rızâsı) için işlediği bir ibadete (Allah’tan başka bir kimsenin rızâsını) ortak etti ise sevabını Allah’tan başkasının (yâni ortak koştuğu kimsenin) yanından taleb etsin. Çünkü Allah, ortak­ların ortaklıktan en müstağni olanıdır (yâni hiçbir ortaklığa ihtiyacı yoktur), diye çağrıda bulunacaktır.”

4204) “… Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radtyallâhü anh)’âen; Şöyle demiştir: Biz (sahâbUer bir gün) Mesîh-i DeccâlıCn fitnesi hakkında kendi aramızda) müzâkere ederken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) .üzerimize çıkageldi ve:

Bence sizin için Mesîh-i Deccâl’dan daha korkunç olan şeyi size haber vermeyeyim mi? buyurdu. Ebû Saîd demiştir ki: Biz de: Buyur (haber ver), dedik. Bunun üzerine:

(Sizin için daha korkunç şey) gizli şirk (tir) ki: Adamın namaza durup da gördüğü bir başka adamın (kendisine) bakmasından dola­yı namazını güzelleştirmesidir.” buyurdu.

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Râvilerden Ke­sir bin Zeyd ve Rübayh bin Abdirrahmân hakkında ihtilâf vardır.

4205) “… Şeddâd bin Evs (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ümmetim, hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a ortak koşma (suçunu işlemeleri) dir. Bilmiş olunuz ki: Şüphesiz onlar güneşe, aya veya puta tapacaklar diyecek değilim ve lâkin bir takım ibâdetleri Allah’tan başkası için işliyecekler ve gizli bir şehvet arzulayacaklar.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Âmir bin Abdillah bu­lunur. Ben onun hakkında konuşan kimseyi görmedim. Senedin kalan râvileri gü­venilir zâtlardır.[91]

İzahı

Ebû Sa’d bin Ebî Fadâle (Radıyallâhü anhJ’ın hadisini Tirmizi, Ahmed, İbn-i Hibbân ve Bey-haki de rivayet etmişler.

Ebû Saîd (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi Zevâid nevindendir. Bu hadiste namazı gösteriş için güzel kılmanın Şirk-i hafi, yâni Allah’a gizlice ortak koşmak olduğu bildirilir. Çünkü namaz Allah rıza­sı fçin güzel, yâni usûl ve adabına riâyet edilerek kılınmalıdır. Baş­kası bakıyor diye güzel kılmak ise o bakan adamı bir açıdan Allah’a ortak etmek demektir. Diğer ibâdetler ve her türlü hayırlı işler de böyledir.

Zevâid nevinden olan Şeddâd bin Evs (Radıyallâhü anh) ‘in hadisinde geçen “Şehvet-i hafiyye = Gizli şehvet” ifadesiyle kasdedilen mânâ hakkında S ü y û t i ezcümle şöyle der:

A h m e d * in Müsned’inde, Nevâdirül-Usûl’de ve el-Müstedrek*-te olan bâzı rivayetlerde bu hadiste geçen “Şehvet-i hafiyye”yi açık­layıcı şu ilâve vardır:

“Gizli şehvet nedir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

Kul oruçlu olarak sabahlar. Sonra şehvetlerinden biri kendisine sunulur. Kendisi de o şehvete uyar ve orucunu bırakır (yâni bozar), buyurdu/’

Bir hadiste geçen bir ifâdenin açıklaması Resulullah (Sallallahü Aleyhive Sellem) tarafından buyurulunca başka bir yorumlama yo­luna gidilemez.

Sindi gizli şehvet ifâdesi ile ilgili başka yorumları da anla­tıyor. Fakat yukardaki ilâve karşısında o yorumlar kanaatımca cılız kaldığından dolayı buraya aktarmaya gerek görmüyorum.

Bu hadiste, mü’minler için en çok endişe duyulan şeyin onların küfre gitmeleri, putperest olmaları değil de riyakârlık etmek suretiy­le gizli şirk günahını işlemeleri olduğu bildirilir.

Bir Hâl Tercemesi

4203 nolu hadisin ravisi Ebû Sa’d bin Ebt Fadale el-Ensart (R.A.), sahâbller-dendir. Râvİsi Ziyad bin MIni’dır. Bu Mhâbinin bir hadisi vardır. (Hulasa, 490)

4206) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü ankyden rivayet edildiğine gö­re; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Her kim (ibâdetini gösteriş için halka) işittirirse Allah o kimse­yi (yâni maksadını halka) işittirir ve kim (ibâdetinde) riyakârlık ederse Allah onun riyakârlığının cezasını verir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Atiyye el-Avfl bulunur ve zayıftır. Râvi Muhammed bin Ebİ Leylâ da onun gibidir. Bu hadîs. Cündüb <R-A.)’ın hadisi olarak Buhârt ve Müslim’de vardır. (Sünenimizdâ de bu hadisten sonra gelir).

4207) “… Cündüb (Radıyallâhü anA)’den rivayet edildiğine göre; ResÛ-lullah (Sallallahü Aleyki ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kim (ibâdetinde) riyakârlık ederse Allah onun riyakârlığının ce­zasını verir ve kim (ibâdetini gösteriş için halka) işittirse Allah onu(n niyetini halka) işittirir.”[92]

İzahı

Zevâid yazan Ebû S a i d (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Ze­vâid nevinden saymıştır. Halbuki bu hadîsi T i r m i z i de Zühd kitabının “Riya ve Süm’a” babında rivayet etmiştir. Aradaki fark şu­dur : Hadisin birinci fıkrası orada ikinci fıkra olarak bulunur. İkinci fıkra da orada birinci fıkra olarak bulunur. Bir de “Yürâî” fiili ce-zimli değildir. Bilindiği gibi bu değişiklik hadîsin hüküm ve mânâsını değiştirmez. Bu itibarla Zevâid nevinden sayılmasını gerektiren bir durum görmüyorum. Bu hadîs A h m e d tarafından da rivayet edilmiştir.

Cündüb (Radıyallâhü anh)’m hadîsini Buhârl ve Müslim de rivayet etmişler.

Bu iki hadis çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumları sıra ile meâlen buraya almayı uygun buldum:

Birincisi: Kim ibâdet sayılan bir şeyi halk görsünler diye işlerse, Allah onun bu niyet ve maksadını meydana çıkarmak suretiyle onu cezalandırır, teşhir eder. Kim de ibâdet sayılan bir şeyi halk işitsin­ler diye işlerse Allah kıyamet günü onu mahşer halkı içinde teşhir ve rusvay eder.

İkincisi: Kim ibâdet sayılan bir şeyi halk nazarında kıymet de­ğer ve saygı kazanmak niyetiyle işlerse Allah onu halkın gözünden düşürür ve âhirette de ona bir sevab vermez.

Üçüncüsü: Kim işlemediği bir ibâdeti işlemiş görünürse Allah onun yalancılığını meydana çıkarıp teşhir eder.

Dördüncüsü: Kim halkın kusurlarını, eksikliklerini tâkib edip et­rafa yayarsa Allah o kimsenin ayıp ve kusurlarını meydana çıkarıp hoşnutsuz eder.

Yukardaki yorumlar Fethü’l-Bâri’den ve Nihâye’den alınmadır.

El-Fetih yazan yukardaki yorumları açıklarken şunu da belirtir:

Bu hadis, ibâdet ve hayır işlerini gizlemenin müstehablığma de­lâlet eder. Ancak rehber durumundaki kimse, başkalarını teşvik için ve riyakârlık maksadı olmaksızın aleni olarak hayır işleyebilir. Tabii bunun meydanda ve aleni yapılması da ölçülü olmalıdır. Yâni ihtiyaç derecesine göre duyurulur gereksiz veya ihtiyaçtan fazla ise duyurul-mamalıdır, der.

Şu noktayı da belirteyim: İbâdet ve hayratın gizliliği, mü’min ki­şinin dînen mükellef olduğu farz namaz, farz oruç ve zekât gibi ibâ­detler dışında kalan hayırlı işler için söz konusudur. Çünkü kişinin farz ibâdeti bir tabii ödev sayılır. Bunda gösteriş ve riyakârlık için pek yer yoktur. Herkesin yaptığı işlerdir. Ancak çok aptal ve kafasız bir kimse bu tabii ödevlerden dolayı halkın takdir, sevgi ve saygısını ka­zanma hevesine kapılabilir.[93]

22- Hased (Bir Kimsede Bulunan Bîr Nîmeti Çekememek Veya Güzel Haslete İmrenmek) Babı

Hased kelimesinin asıl mânâsı bir kimsede bulunan bir nimeti çe-kememek, o nimetin o kimsenin elinden çıkmasını temenni etmektir. Bir nimetin sahibinin elinden çıkmasını temenni ve arzu eden kişi bu yolda bir çalışma ve gayretin içine girsin veya girmesin hased suçu­nu işlemiş sayılır. Bu yolda bir çalışma ve gayreti varsa o zaman ha­sed ve çekememezlik suçu yanında zulüm suçunu da işlemiş olur. Şâyet bir kimse başkasının elindeki nimetin elinden çıkması arzusunu irâdesi dışında duyuyor ve bu fena duygudan sıyrılmak istiyor ise in-şâallah mazur sayılır. Çünkü irâde ve istek dışındaki duygunun pe­şine düşülmedikçe, bilâkis o duygudan nefret edilip temizlenmek İs­tendikçe sırf duygu suç mâhiyetini pek taşımaz.

Hased’in bir de mecazî mânâsı vardır ki ona gıbta ve imrenme denilir. Yâni bir kimsenin elindeki bir nimetin o kimsenin elinden çık­ması arzulanmıyor da benzerine kavuşulmak isteniyor. O nimet dün­yalık bir nimet ise benzerine kavuşmayı arzulamak, mubah bir arzu­dur, sakıncalı bir tarafı yoktur. Şayet din ile ilgili bir nimet ise ben­zerine kavuşmayı arzulamak müstehabtır.

Bu bâbta rivayet olunan ilk iki hadîste geçen “Hased” kelimesi mecazi mânâya, yâni imrenme ve gıbta anlamına yorumlanmıştır. Bu itibarla terceme ederken imrenme ifâdesini kullanacağım.

4208) “… Abdullah bin Mes’ûd (Radtyallâhü û«A)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Allah katında sevimli) imrenme’yalnız (şu) iki (haslet) de var­dır : Allah’ın bir mal verip de onu hak (yolun) da harcamaya muvaf­fak ettiği adam (m bu hasleti) ve Allah’ın bir hikmet verip de o hik­metle hükmeden ve onu öğreten adam (in bu hasleti).”

4209) “… Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)’dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Allah katında sevimli) imrenme yalnız (şu) iki (haslet) de var­dır: Allah’ın Kur’ân (bilgisini) verip de gece saatlerinde ve gündüz saatlerinde onunla amel eden adam (in bu hasleti) ve Allah’ın mal ve­rip de onu gece vakitlerinde ve gündüz saatlerinde hayır yolunda har­cayan adam (in bu hasleti).”

4210) “… Enes (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Hased (yâni başkasındaki bir nimeti çekememek), ateşin odunu yediği (mahvettiği) gibi sevablan yiyer (tüketir). Sadaka da suyun ateşi söndürdüğü gibi hatâyı söndürür. Namaz mü’minin nurudur. Oruç da ateşten koruyucu bir kalkandır/’

Not: Zevaid’de şöyle denilmiştir: Hadisin ilk cümlesini Ebû DâvÛd kendi süneninde Ebû Hüreyre <R.A.)’ın hadisi olarak rivayet etmiştir. Enes bin Mâlik (R.A.)’ın bu hadisinin senedinde tsâ bin Ebi îsa bulunur. Bu râvi zayıftır.[94]

İzahı

Ibn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini B u h â r î, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişler, tbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın hadisini Buhârî, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Enes (Radıyallâhü anh)’in hadîsi ise Zevâid nevilidendir.

Hased kelimesi ilk iki hadîste sevimli ve makbul imrenme ve gıb-ta etme manasınadır. Son hadiste ise çekememezlik manasınadır.

Başka bir kimsede bulunan bir nimeti, bir hasleti çekememek, o nîmet veya hasletin sahibinin elinden çıkmasını arzulamak Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile haramdır. Son hadiste belirtildiği gibi bu mânevi hastalık, sahibinin sevablannı giderip mahveder. Başkasının elinde bulunan bir nîmet ve haslete gıbta etmek, imrenmek, yâni bir ben­zerine kavuşmayı arzulamak ise meşrudur, yasak değildir. Şayet o nî­met ve haslet dinsel ise ona imrenmek müstehabtır, sevabtır. İlk iki hadiste meşruluğu belirtilen hased, yâni imrenme ve gıbta etme bu nevîdendir.

Birinci hadiste meşruluğu belirtilen iki haslet şunlardır:

  1. Bir mü’minin elindeki malı bir ölçü dâhilinde hak yolunda ve hayır uğruna harcaması hasletidir. Belirli bir ölçü dâhilinde dedim. Aslmda hadîste bu kayıt yoktur. Ama, kişinin malının tamamını ha­yır yollarına harcayıp da aile ferdlerini halka el avuç açacak hâle sokması dînen makbul bir davranış değildir. Bu hususta vârid olan hadîsler mevcut olduğu gibi bâzı âyetlerde buna işaret vardır. Bu nedenle bu kayıt melhuzdur.
  2. Bir mü’minin edindiği dini ilim ve hükmetmesi ve bildirini başkasma Öğretmesi hasletidir.

İkinci hadiste meşruluğu belirtilen iki hasletten birisi yukarda bi­rinci maddede geçen haslettir. Diğeri de Kur’an-ı Kerimi bilip onun-la amel etme hasletidir. Bu haslet de birinci hadiste geçen dîni bilgi hasletinin aynısıdır, denilebilir. Çünkü “Kur’ân-ı Kerim*! bilip onun­la amel etmek”, ifâdesi geniş kapsamlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i okumak, öğretmen, onunla hükmetmek ve benzeri hususları kapsar. Bu ha­dîste geçen “Ânâ” kelimesinin tekilinin “İnâ”, “Enâ’\ “Inyün” ve “İn-vün” biçiminde olabildiği N e v e v î tarafından belirtilmiştir. Ne-v e v i bu kelimenin saatler demek olduğunu da bildirmiştir.

Son hadisin ilk cümlesinin Ebû Dâvûd tarafından da ri­vayet edildiği notta belirtildi. Ebû Dâvûd’ un, Edeb kitabın­da ‘Hased hakkında gelen hadisler” babında Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiği hadîs şöyledir:

“… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur i

Hasedden uzak durun. Çünkü hased, ateşin odunu (veya râvi de­di ki) yaş otu yediği (yakıp mahvettiği) gibi sevablan yiyer (giderip mahveder).”[95]

Bu Hadîsten Çıkan Hükümler

  1. Hased, sahibinin sevablarını tüketir.
  2. Sadaka, sahibinin günahlarını bağışlatır. Günahlarından do­layı müstehak olduğu ateşi söndürür.
  3. Namaz, sahibi için bir nurdur.
  4. Oruç, cehennem ateşine karşı koruyucu bir kalkandır. Sahi­bini bir takım günahlardan korur ve bir takım günahlarının da ba­ğışlanmasına vesile olur. Böylece cehennem ateşine karşı bir perde­dir, engeldir.[96]

23- Bağıy (Yâni Zulüm ve Yaratıklara Kötü Muamele Yapmak) Babı

4211) “… Ebû Bekre (Radıyallâhü anhyûta rivayet edildiğine göre; Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah’ın, sahibi için âhirete ertelediği ceza ile beraber dünyada (da) cezasını çabuklaştırmasına zulüm ve akraba ile iyi ilişkiyi kes­me günahlarından daha lâyık bir günah yoktur.”

4212) “… Mü’minlerin anası Âişe (Radıyallâhü anhâ)’dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Sevabı en çabuk olan hayır, yaratıklardan herhangi birisine iyi­lik etmek ve akraba ile iyi ilgilenmektir. Cezası en çabuk olan şer de, zulüm – yaratıklara kötü davranmak ve akraba ile iyi ilişkiyi kes­mektir.”

Not r Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Salih bin Musa vardır. Bu râvi zayıftır.

4213) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü onA/den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Müslüman kardeşini küçümsemek (suçu) adama şer (huy) ola­rak yeterdir.”

4214) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü a«A)’den rivayet edildiğine göre;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Allah, alçak gönüllü olunuz ve bâzınız bâzınıza zulüm edemez (etmesin) diye bana vahiy etti.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, basen bir seneddir. Çünkü ravi Sinan bin Sa’d’ın adının böyle mi, yoksa Sa’d bin Sinan mı olduğu yolunda ihtilaf vardır.[97]

İzahı

Ebû Bekre (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r m i z I, Ebû Dâvûd, Hâkim ve tbn-i Hibbân da rivayet etmişler. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’m hadisinin ben­zeri Müslim ve Tirmizl tarafından rivayet edilmiştir.

 i ş e ile Enes (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın hadisleri Zevâid ne-vindendir.

Bağıy i Zulüm etmek, haktan ayrılmak, İslâm devletine isyan et­mek, yaratıklara karşı kötü davranmak ve kibirli olmak gibi mânâ­lara gelir. Sindi, hadîste geçen bu kelimeyi zulüm ve yaratık­lara kötülük etmek şeklinde yorumlamıştır.

Katiat-ı Rahim: Akraba ile ilgiyi kesmek, onlara gerekli ilgiyi göstermemek ve onlara karşı üzerine düşeni yapmamaktır. Sıla-i Ra­him de bunun zıddı ve tersidir. Yâni akraba ile iyi ilişki kurmak, on­lara karşı üzerine düşeni yapmaktır.

Zulüm, haksızlık ve yaratıklara kötülük etmek ile akraba ile il­gisizlik suçlanna karşı âhirette verilecek cezadan başka dünya haya­tında da ceza verileceği, hem de diğer günahların cezalarından önce verileceği, ilk iki hadiste bildirilmiştir. Bilindiği gibi bâzı suçların ce­zasının bir kısmı âhirete bırakılmakla beraber bir kısmı da dünyada verilir. İşte bu iki günah bu tür suçlardandır.

Üçüncü hadisten kasdedilen mânâ şudur: Bir adamın kötü huy­lu ve fena haslet sahibi sayılması için onun bir müslümam küçüm­semesi yeter. Yâni başka bir kötülüğü olmasa bile bu suçundan do­layı şerir ve ahlâksız sayılır.[98]

24- Vera’ (Yâni Haram Ve Şüphelî Şeylerden Titizlikle Sakınma) Ve Takva (Yâni Allah’tan Korkmak Ve Ona İtaat Etmek) Babı

4215) “… Atiyye eş-Sa’dî —ki Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Sel-i sahâbîlerinden idi— (Radtyallâhü ankydtn rivayet edildiğine göre; Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kul. sakıncalı şeyden korktuğundan dolayı sakıncasız şeyi de bı­rakmadıkça müttakiler derecesine erişemez.”[99]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z i “Ebvabû Sıfati’l-Kıyâme” bölümünde ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.

El-Münâvi, sakıncalı şeyi, haram olan şeyler diye yorum­lamış ve sakıncasız şeyi de ihtiyaç fazlası helâl şeyler şeklinde açık­lamıştır. Yâni “Kul haram bir şeyi işlemek korkusuyla haram olmayan ihtiyaç fazlası helal şeyi bırakmadıkça müttakiler derecesine erişe­mez.”

Bir kavle göre sakıncasız şeyden maksad, lezzetli olan helâl şey­lerdir. Yâni kul helâl olan lezzetli bol şeylere kendisini pek alıştırma-malıdır. Çünkü böyle alışırsa günün birinde helâl yoldan bulamazsa alışkanlığı yüzünden haram yollardan temin etmeye eğilmesi tehli­kesi vardır. İşte kul bu tehlikeyi önceden sezerek harama düşmemek için helâl olan lezzetli bol şeyleri terketmedikçe müttakiler derecesi­ne erişemez.

Muttaki: Takva sahibi demektir.

Takva ı Allah’tan korkmak, O’na itaat etmek, azaba sebep olan suçlardan sakınmak mânâlarına gelir.

Tuhfe yazarı Takvâ’nın şu üç mertebeye ayrıldığını bildirir: Birincisi: Küfürden, imansızlıktan arınmak suretiyle ebedi azab-tan sakınmak mertebesidir. (Bu mertebeye, müslüman olmakla eri­şilir).

İkincisi î Bütün günahlardan sakınmaktır. Yâni farz ve vâcib olan ibâdetleri yerine getirmek ve haram kılınan şeylerin tamamından sa­kınmaktır. Bir gurub âlime göre bu dereceye erişebilmek için küçük günahlardan da sakınmak gerekir. Din ıstılahında meşhur olan mâ­nâ budur.

Üçüncüsü: Kulun içini ve kalbini Hak Teâlâ’dan başka her şey­den arındırması, bütünüyle Allah’a yönelmesi, aklı, fikri, zikri ve kal­binin dâima Allah ile meşgul olmasıdır.

Bu hadis, takvanın ikinci mertebesi için delil gösterilmiş ise de üçüncü mertebeye de delil olabilir.

4216) ‘… Abdullah bin Amr (bin el-As) (Radtyallâkü anhümâyâan; Şöy­le demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e:

(Yâ Resûlallah)! İnsanların hangisi daha faziletlidir? diye sorul­du. O :

Kalbi mahmûm (pâk) ve dili çok doğru olan her Cmü’min) kişi, buyurdu. Sahâbîler:

(Yâ Resûlallah>! Dili çok doğru olanı (n ne demek olduğunu) bi­liriz. Mahmûm kalb nedir? diye sordular. O:

(Mahmûm kalb), Allah’tan korkan, tertemiz, içinde ne günah, ne zulüm ile yaratıklara kötülük etmek, ne kin ne de hased (çekememez-lik) olan (kalb) dir, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu sahih bir sened olup râvileri güveni-ir zâtlardır.

4217) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü ank)’den rivayet edildiğine göre; Lesûlullah (SaUallahü Aleyhi ve Selfem) şöyle buyurdu, demiştir:

Yâ Ebâ Hüreyre! Şüpheli (yâni helâl mı, haram mı diye tereddüd ettiğin) şeylerden titizlikle sakın, (o takdirde) insanların (Allah’a) en çok kulluk edeni olursun. (Sana verilen dünyalığa) kanaatkar ol, (o zaman) insanların (Allah’a) en çok şükredeni olursun. Kendi nef­sin için sevdiğin (iyi) şeyi insanlar için (de) sev (yâni arzula, o za­man olgun) mü’min olursun. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et, (o takdirde kâmil) müslüman olursun ve az gül. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür (yâni karartıp katılaştınr).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, hasen bir seneddir. RâvI EbÛ Recâ’nın adı Muhriz bin Abdülah el-Cezeri’dir,[100]

İzahı

VeraT: Yukarda da belirttiğim gibi haram şeyler yanında şüphe­li olan şeylerden de titizlikle sakınmaktır. Bu hasleti nefsinde bulun­duran kimseye ” Veri*” denilir. Yasaklanan şeyler ile yasak olması muhtemel şeylerden sakınmak ve bu hususta titizlik göstermek emre­dilmiş şeyleri yapmaktan daha kolay değil; bilâkis daha zordur. Bu sebeble bu alanda kulluk etmek çok önemlidir.

Hadisin: ‘İnsanların (Allah’a) en çok kulluk edeni olursun” ifâ­desi “En çok kulluk edenlerden olursun” şeklinde yorumlanır. Hadî­sin “En çok şükredeni olursun” ifâdesi de “En çok şükredenlerden olursun” biçiminde yorumlanır.

Hadîsin “mü’min” ve “müslim” kelimeleri de olgun ve kâmil olan mü’min ve müslüman diye yorumlanır.

Hadis, sayılan hasletlerin fazilet ve güzel sonuçlarını bildirir.

4218) “… Ebû Zerr (Radtyallâkü anhyden rivayet edildiğine göre; Resû-hıllab (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Tedbir gibi bir akıl yok, nefsi (müslümanlara eziyet etmekten) alıkoymak gibi bir vera* (= günah ve şüpheli şeylerden dikkatle sa­kınmak) yok ve huy güzelliği gibi bir şeref yoktur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde el-K&sim bin Muham-med el-Misrl bulunur. Bu râvi zayıftır.[101]

İzahı

Hadiste geçen “Tedbîr” kelimesinden maksad ileri görüşlü, işle­rin sonuçlarını düşünen, yararlı ve zararlı yönleri iyi kestirebilen akıldır. Yâni en değerli akıl bu niteliği taşıyan akıldır.

Vera*: Yukarda müteaddid defa belirttiğim gibi haram ve şüp­heli şeylerden titizlikle sakınmaktır. Keff de hemen hemen aynı mâ­nâyı ifâde eder. Çünkü bu da nefsi yasak şeylerden vazgeçirmek, alı­koymak demektir. Bu itibarla T ı y b î : Burada Keff’ten maksad nefsi müslümanlara eziyet etmekten alıkoymaktır, demiştir. Biz de buna göre terceme etmeyi tercih ettik.

4219) “… Semûre bin Cündüb (Radtyallâhü o» A J’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Haseb (yâni kişiyi halk nazarında yücelten şey) maldır. Kerem (yâni kişiyi Allah katında yücelten şey) de takvadır.”[102]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi “Hucürât” sûresinin tefsiri’bölü­münde rivayet etmiştir. Ayrıca Ahmed ve Hâkim de riva­yet etmişler.

Hadiste geçen “Haseb” kelimesinin asıl mânâsı kişinin iftihar ve­silesi ettiği gerek kendisine gerekse baba ve dedelerine âit dünyalık meziyetler ve şereflerdir. “Kerem” de kişinin hayır, şeref ve fazilet­leri kendisinde toplamasıdır. T ı y b i: Bu tarifler kelimelerin lügat mânâlarıdır, dedikten sonra sözüne devamla söyle der:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu iki kelimeyi lügat mânâlarından alarak halk arasında meşhur olan mânâ ile Allah ka­tında makbul olan mânâlara aktarmıştır. Yâni halk nazarında fakir olan kimse için hiç bir şeref yoktur. Çünkü fakire hürmet edilmez, önemli toplantılara çağınlmaz. Şeref ve değer yalnız dünyalığı olan­lara veriliyor. Allah katında ise değer, kıymet, şeref ve üstünlük an­cak takva, yâni Allah korkusu ve O’na itaat etmekledir.

4220) “… Ebû Zerr (Radtyallâhü <m*;’den rivayet edildiğine göre; Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Şüphesiz ben öyle bir kelime (Osman — kendi rivayetinde — de-diki: öyle bir âyet) bilirim ki eğer insanların hepsi onu tutsaydilar, hepsine yetecekti, buyurdu. Sahâbilert

Yâ Resûlallah! Hangi âyettir? dediler. O, buyurdu ki: = «ve kim Allah’tan korkarsa, Allah o kimseye (doruktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder.» (Talâk, 2) de­miştir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin ravileri güvenilir zâtlardır. Fakat sened munkati (kesik)tir. Çünkü Ebü’s-Selil, Ebû Zerr (R.A.)’a yetişmemiş* tir. Bu durumu et-Tehzito yazan söylemiştir.[103]

25- Kişiyi İyi Haslet ve Güzel Sıfatlarıyla Anmak Babı

4221) “… Ebû Züheyr es-Sakafî (Radıyaltâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Nebâvet veya Benâ-vefte (râvi dedi ki Nebâvet Tâif’ten bir yerdir) bize bir konuşma ya­parak :

Nerde ise cennetlik olanları cehennemlik olanlardan ayırdedip ta­nıyabilirsiniz, buyurdu. Sahâbîler:

Onları ayırdedip tanımak ne ile (olabilir) ? diye sordular. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

İyilikle anmak ve kötülükle anmak suretiyle (olur). (Çünkü) siz birbiriniz hakkında (şâhidlik eden) Allah’ın şâhidterisiniz, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahîh olup râvilerî güveni­lir zâtlardır. Ebû Züheyr (R.A.)’ın bundan başka hadisi İbn-i Mâcete yanında yok­tur. Kütüb-i Sitte’nin kalanlarında onun hadisi hiç yoktur.[104]

İzahı

Sena i Hasan: Kişiyi iyi hasletleri ve güzel sıfatlarıyla anmaktır.

Senâ-i Seyyi s Kişiyi kötü hasletleri ve fena sıfatlarıyla anmaktır.

Sena kelimesi aslında iyilikle anma işinde kullanılır. Burada ede­bî san’at gereği olarak, müşâkele için kötülükle anma işinde de kul­lanılmıştır.

Bu hadise göre cennetlik olmanın alâmeti kişinin iyilikle anılma-sidir. Cehennemlik olmanın alâmeti de kişinin kötülükle anılmasıdır.

Hadisin; = “Siz (yer yüzünde) Allah’ın şâhidlerisiniz,” cümlesindeki muhâtablar sahâbilerdir. Yâni sahâbiler bir kim­seyi tezkiye ederek iyi olduğunu söyler ve hayırla anarlarsa, bu tez­kiye ve şâhidlik o kimsenin cennetlik olduğunun alâmetidir. Bunun aksine bir kimsenin kötü olduğunu söyleyip onu şer ile anarlarsa bu şâhidlik o kimsenin cehennemlik olduğunun alâmetidir.

Bâzı âlimler bu hükmün sahâbilere mahsus olduğunu söylemiş­ler. Fakat diğer bâzı ilim adamları bu hükmün sahâbîlerin izinde yü­rüyen dindar müslümanlara da şümullü olduğunu söylemişler.

Sindi bu iki görüşü naklettikten sonra: Bir kavle göre hayır ile anmak, kişinin fiil ve hareketlerine uygun ise, yâni gerçekten o kişi Allah’a bağlı, ibâdetine düşkün ve güzel ahlâk sahibi ise o tak­dirde tezkiye sayılır ve onun cennetlik olduğunun alâmeti sayılır. Ak­si takdirde sayılmaz. N e v e v i şöyle demiştir: Sağlıklı olan görüş şudur ki bu hüküm umûmîdir ve kayıtsızdır. Bu itibarla bir müslü-man ölür de herkes veya halkm çoğunluğu Allah’ın ilhamı ile o müs-lümanı tezkiye ederek hayır ile anarsa, iyi bir kimse olduğunu söyler­lerse, bu tezkiye ve şâhidlik o kişinin cennetlik olduğunun alâmeti­dir. Hattâ bu tezkiye onun fiil ve davranışlarına pek uymasa bile hü­küm budur. Çünkü kötülük işleyen kimsenin mutlaka azab çekmesi ve cehenneme atılması vâcib değildir. Allah dilediğini bağışlar. Al­lah’ın o ölüyü halkın çoğunluğuna tezkiye ettirmesi onu mağfiretine kavuşturmasının belirtisidir, diye bilgi vermiştir.

Buharı, Cenaze kitabının “İnsanların ölüyü iyilikle anması” babında E n e s (Radıyallâhü anhî’den buna benzer bir hadis ri­vayet etmiştir. O hadis bizim sünenimizde 1491 numarada geçti. Bu-h â r i’ nin o hadisi ile arkasındakinin izahı bölümünde î b n – i H a c e r özetle şu bilgiyi verir .-

Kişi hakkında iyi şâhidlik ve hayır ile anmak hususunda Da-v û d i şöyle demiştir: Bu konuda muteber ve geçerli olanı, fazilet sahibi dürüst insanların şâhidliği ve tezkiyesidir. Fâsık ve günahkâr insanların şâhidliği muteber değildir. Çünkü bu gibi insanlar bazen kendileri gibi olan insanları övüp iyilikle anarlar. Keza ilgili şahıs ile aleyhinde konuşacak kimse arasında bir düşmanlığın da bulunmama­sı gerekir. Çünkü düşmanın şâhidliği muteber değildir.

Müellifimizin 1491. hadisinde “Mü’minler Allah’ın yer yüzünde şâ-hidleridir” ifâdesi kullanılmıştır. Bu ifâde, kişinin iyilikle veya kötülükle anılması hakkındaki şâhidliğin sâdece sahâbilere ait olmayıp mü’m inlere de şümullü olduğuna delâlet eder. Bu konu ile ilgili ge­rekli bilgi kısmen orada verilmiştir. Oraya da bakılabilir.

Hadisin râvisi Ebû Züheyr es-Sakafi (Radıyallâhü anh) sahâbîdir. Adı M u â z veya Ammâr bin H a m i d’ -dir. Bir tek hadîsi îbn-i Mâcete tarafmdan rivayet edilmiş­tir. Râvisi de oğlu Ebû Bekir’ dir.[105]

4222) “… Külsûm el-Huzâîe(Radtyallâhü ankyden; Şöyle demiştir:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanına ge­lerek t

Yâ Resûlallah! İyilik ettiğim zaman iyilik ettiğimi ve fenalık et­tiğim zaman fenalık ettiğimi nasıl bilebilirim? diye sordu. Bunun üze­rine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Senin (ne ettiğini bilen) komşuların: İyilik ettin, dedikleri zaman hakikaten iyilik etmişsin ve onlar t Fenalık ettin, dedikleri zaman ger­çekten fenalık etmişsin, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Külsûm el-Huzâl’nin hadisine dâir çene­din râvileri güvenilir zâtlardır. Fakat sened mürseldir. Külsûm bin Alkarna ki ona İbnül-Mustaük da denilir. îbn-i Hibbân onu güvenilir zâtlar arasında anmıştır. îbn-İ Abdi’1-Berr, onun hadislerinin mürsel olduğunu, çünkü sahâbiliğinin sübuta ermediğini söylemiştir. Ebû Naîm de aynı şeyi söylemiştir. Alimler onun babası­nın sahâbl olduğunu söylemişlerdir.

4223) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâkü a«A)’den rivayet edildiği­ne göre bir adam; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Settem)*e:

İyilik ettiğim zaman (yaptığım işin iyi olduğunu) ve fenalık et­tiğim zaman (yaptığım işin fena olduğunu) nasıl bilebilirim? diye sordu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (de):

Sen (ne yaptığını bilen dindar) komşularını i İyilik ettin, söyler­ken işittiğin zaman muhakkak iyilik etmiş (olur) sun ve sen onlun ı Fenalık ettin, derken işitince gerçekten fenalık etmiş (olur) sun, bu­yurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Abdullah bin Mes’ûd (R.A.)’m bu hadi­sine dâir sened sahihtir, râvileride güvenilir zâtlardır. İbn-i Hibbân da bu hadisi Abdurrezz&k yoluyla bu senedle rivayet etmiştir.[106]

İzahı

Zevâid nevinden olan 1 b n – i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Ahmed ve Taberâni de rivayet etmişlerdir. On­dan önceki hadis de Zevâid nevindendir.

Bu iki hadîs de komşuların kendilerine komşu durumunda olan bir kimsenin durum ve davranışları, fiilleri, yaşantısı ve ahlâkı ile di­ğer halleri hakkında leh veya aleyhte şâhid olduklarına işaret eder. Şu halde komşular onun bu durumlarını tasvib ederek iyi bir insan olduğunu söylerlerse o kimse iyi sayılır ve bunun aksine durumunu tasvib etmeyip kötülük ettiğini, fena insan olduğunu söylerlerse o kimse fena sayılır.

Sindi: Maksad adamm yaptığı şeyleri bilen komşulardır, de­miştir. El-Azîzl de: Maksad dindar olan komşulardır, demiştir. Bu iki kayda ihtiyaç olduğu için tercemede parantez içi ifâde ile işaret­te bulundum. Çünkü dindar olmayan, yâni yaşantısı İslam’a uygun olmayan ve çeşitli günahları işlemeyi alışkanlık hâline getirmiş du­rumda olan komşular, bazen kendileri gibi olanları tasvib ederler, hattâ kendileri gibi olmayan müslümanları tenkid ederler, beğenmez­ler. Keza kişinin yaptığı şeylerden tamamen habersiz olan komşula­rın leh veya aleyhteki şahidlikleri de pek yerinde sayılmaz.

Hülâsa: Kişinin yaptığı şeyleri bilen dindar komşuları onu iyilik­le anarlarsa o kimse iyidir ve şayet onu kötülükle anarlarsa o tak­dirde fena bir kimsedir.

4224) “… İbn-i Abbas (Radtyallâhü anhümâyâa.n rivayet edildiğine gÖ-re; Resulullah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cennetlik olan (mü’min) o kimsedir ki Allah onun iki kulağını, (işlediği) iyi bir şeyden dolayı insanların övgüsü ile doldurur. Kendi­si de (hayır ile anıldığını) işitir. Cehennemlik olan da o kimsedir ki Allah onun iki kulağım (işlediği) şer bir şeyden dolayı insanların (onu) fena anmaları sözleriyle doldurur. Kendisi de (şer ile anıldığı­nı) duyar.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri güvenilir zâtlardır. Râvi Ebü’l-Cevzâ’nın adı Üveys bin Abdiilah er-Rib’i’dir. Râvi Ebû Hi-lâhn adı da Muhammed bin Süleym’dir.

Külsûm (R.A.)’in Hâl Tercemesi

  1. hadîsin râvisi Külsûm (R.A.) bin Alkarna bin Naciye bin el-Mustalık el-Huzâî sahâbîdir. Bir hadisi vardır. Aynca İbn-i Mes’ûd, Cüveyriye ve Zeyneb bint-i Cahş (R.A.Vden rivayette bulunmuştur. Râvisi ise îmrân bin Umeyr ve Zü-beyr bin Arabi veya bin Adİ’dir. Ebû Dâvûd, Nesâl ve Îbn-İ Mâceh onun rivayet­lerini almışlar. (Hulâsa, 321)

4225) “… Kbû Zı-rr {Radıyaliâhü a>ıh)\w. Şöyle cienııştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e:

Adam Allah (rızâsı) için (hayırlı) şey işler. İnsanlar da bu işten dolayı onu severler (yâni bu duruma ne buyurulur)? dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bu (sevgi), mü’mhıin (kavuşacağı) müjdenin âcil olanıdır, bu­yurdu.”[107]

İzahı

İbn-i Abbâs (Radıyaliâhü anhümâ)’nın hadisi Zevâid nevindendir. Bu hadîsten maksad şudur: Cennetlik olan mü’min o kimsedir ki Allah onu hayırlı şeyleri yapmaya muvaffak eder. Son­ra onun bu hayırlı işi yaptığını halk arasında yayar ve böylece herkes durumdan haberdar olur. Nihayet herkes veya halkın çoğunluğu o kimseyi hayır ile o kadar anar ki kendisi de bunu çokça işitir. Tabii, adamın o hayırlı şeyleri sırf Allah rızâsı için yapması ve gösterişten riyakârlıktan uzak olması şarttır. Aksi takdirde o iş hayır olmak­tan çıkıp vebal hâline gelmiş olur. Bir de adamın o hayırlı şeyden do­layı halkın takdir ve sevgisini taleb etmemesi, bu hususta bir gay­ret içine girmemesi gerekir. Çünkü bir hayırda ihlâs zedelendiği za­man pek kıymeti kalmaz. Cehennemlik olan da o kimsedir ki şer ve fena şeyler işler. Allah onun bu durumunu insanlara duyurur ve ne­ticede o kişi halkın diline düşer. Herkes onu fenalık ve şer ile anar. Nihayet kendisi de halkın bu tepkisini çokça duyar.

Ebû Zerr-i Gıfâri (Radıyaliâhü anh)’in hadisini Müs­lim de “Kitâbü’1-Birr Ve*s-Sı!a” bölümünün son babında rivayet et­miştir. N e v e v i bu hadisin izahı bölümünde özetle şöyle der:

Âlimler demişler ki: “Bu (sevgi) mü’minin (kavuşacağı) müjde­nin âcil olanıdır” cümlesinin mânâsı şudur: Halkın o hayır sahibini sevmesi, onun için hayırlı peşin bir müjdedir ve âhireti için saklanan müjdenin belirtisidir. O peşin müjde, Allah’ın kendisinden razı oldu­ğunun ve onu sevdiğinin alâmetidir. Bir hadiste belirtildiği gibi Al­lah kulunu sevince onu halka da sevdirir.

Tabii yukarda anlatılan durum, hayır sahibi kişinin bir teşviki ve gayreti olmaksızın halkın kendiliğinden onu hayır ile anması hâ­line mahsustur. Şayet kendisinin teşvik ve gayreti sonucu halk onu överse bir değeri kalmaz.

4226) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir: Bir adam:

Yâ Resûlallah! Ben (hayırlı) bir iş yapanın. Sonra (o işi yaptı­ğım) duyulur. Ben de duyulmasından hoşlanırım (yâni bu duruma ne buyurulur)? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Senin İçin iki sevab vardır: Gizli yapmak sevabı ve açıktan yap­ma sevabı, buyurdu.”[108]

İzahı

Bu hadîsin başkaca kim tarafından rivayet edildiğine bakılmalı­dır. Bu hadîs, yapılan hayırlı bir şeyin başkası tarafından duyulma­sı ve hayır sahibinin bundan hoşlanmasının sakıncalı olmadığına de­lâlet eder. Hattâ, hayır sahibinin teşvik ve gayreti olmaksızın başka­sı tarafından duyulması hayır sahibi için ikinci bir sevab vesilesidir. Çünkü başkası için örnek olma durumu vardır.

Bilindiği gibi gizli ve aşikâr her türlü hayrın Allah katında mak­bul olması için ihlâs, yâni sırf Allah rızâsı için yapılmış olması şart­tır. Bu ihlâs zedelenmedikten sonra hayrın aşikâr yapılmasında bir sakınca yoktur. Bilâkis başkasının hayra teşviki açısından sevab olur.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e soru soran zât, ihlâslı olarak yaptığı işin başkası tarafından duyulmasının o gibi hayra teş­vik vesilesi olacağını umduğu için hoşlanmıştır. Yoksa bir takdir ve­ya şöhret gibi dünyalık bir gaye için değildir. Bu sebepledir ki hem gizli hayır yapma hem de aşikâr hayır yapma sevabını kazanmış olur.[109]

26- Niyyet Babı

Niyyet * Lügatta kalbin bir şeye karar vermesidir. N e v e v i böyle tanımlamıştır. K i r m â n î ise: Niyyet, bir şeyi kasdetmek-tir. Kalbin karar vermesi ise bir şeyi kasdettikten sonra oluşur, de­miştir. Beyzâvî de: Niyyet: Kalbin, yararlı bir şeyi elde etme­ye veya zararlı bir şeyi defetmeye uygun gördüğü bir fiil veya işe yönelmesidir, demiştir.

Niyyet: Şer-i Şerifte ise Allah rızâsını kazanmak ve emrine uy­mak için bir işe yönelmeye kalben karar vermek ve serbest irâdeyi o yöne yöneltmektir.

Bu babın ilk hadisinde Niyyet kelimesi lügat mânâsında kullanıl­mıştır.

4227) “… Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre kendisi: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işittim, demiştir:

Ameller (yâni kişilerin kendi iradeleriyle işlediği şeylerin değe­ri) ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır.

Artık kimin (küfür diyarından İslâm memleketine) hicreti (nden ni­yet ve gayesi) Allah ve Resûl’üne yönelik olursa o kimsenin hicreti (gerçekten) Allah’a ve Resûl’ünedir. Kimin hicreti elde edeceği dün­yalık veya evleneceği bir kadın için olursa o kimsenin hicreti (seva­ba yönelik olmayıp) göç etmesine sebep olan (dünyalık veya kadın) a-dır.”[110]

İzahı

Bu hadis Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet edilmiştir. Sindi bu hadisin izahı bölümünde özetle şu bilgiyi verir: Âlimler bu hadîs hakkında sahifeler dolusu konuşmalar yaparak müteaddid mânâlar vermişler. Bence mânâsı şöyledir: Kişilerin ken­di iradeleriyle işledikleri fiiller ancak niyet, yâni kalbin kararıyla oluşur. Başka türlü hiç bir fiil meydana gelemez. Bir fiil ve işten el­de edilecek menfaat veya zarar ancak niyete göredir. Yapılan bir şe­yin ibâdet sayılması veya cezayı gerektiren suç olması ancak niyet­ten kaynaklanır. (Meselâ hayırlı bir harcama yapan kişinin niyeti Allah rızâsı olduğu takdirde bu harcama ibâdet sayılır ve sevaba ve­sile olur. Eğer niyet ve gaye riyakârlık ve gösteriş ise o harcama ibâ­det değil, günah sayılır ve cezayı gerektirir). Küfür diyarından İslâm memleketine göçeden kimsenin maksad ve gayesi Allah ve Resulü­nün rızâsını kazanmak ise bu hicret sevabtır, ibâdettir. (Şayet hic­retten maksad dünyalık kazanmak veya bir kadınla evlenmek ise bu hicretten dolayı sevab kazanmak sözkonusu değildir.) Ben bâzı der­kenar yazılarımda bu hadisin mânâsını bu doğrultuda izah ettim. Ha­disin ifâde tarzını düşünen bir kimse mânâsının böyle olduğunu mü­şahede eder.

Tuhfe yazan da hadisin izahına geniş yer vermiştir. Bâzı bölüm­lerini nakletmekle yetineceğim. Yazar özetle şöyle der:

Amellerin geçerliliği niyete bağlıdır. Niyetsiz işlenen ibâdet ve amel geçersiz sayılır. Nevevi böyle yorum yapmıştır. Bu yoru­ma göre ameller ifâdesinden umûmî bir mânâ kasdedilmiş olur.Yâ-ni işlenen şey fiil veya söz olabilir. Keza farz olsun, vâcib veya nafile -sünnet olsun, az olsun çok olsun fark etmez. Ancak bu şeylerin so­rumluluk şartlarını taşıyan mü’minler tarafından işlenmesi gerekir. Yâni bir mü’minin ettiği herhangi bir ibâdetin geçerli ve makbul sa­yılması için niyet şarttır.

Bâzı ilim adamları: Hadîsin “Ameller ancak niyetlere göredir” cümlesinden maksad amellerin olgun sayılması için niyet gerekir, demisler. Diğer bir kısım ilim adamlarına göre bundan maksad amel­lerin sağlıklı olması için niyet şarttır.

Hicret kelimesinin lügat mânâsı bir şeyi terketmektir. Bir yere hicret ise başka yerden oraya göç etmektir. Şer-i Şerifte ise Hicret t Allah’ın yasaklamış olduğu şeyi terketmektir. Bir yerden başka bir yere göç etmek mânâsına olan Hicret, İslâm târihinde iki biçimde ol­muştur :

Birincisi: Mekke devrinde müslümanlann korkudan, yâni Mekke müşriklerinin baskısından dolayı oradan Habeşis­tan’a göç etmeleridir. Buna tehlikeli bölgeden, güvenilir bölgeye hicret denilir. Mekke’ den Medîne-i Münevvere’ye hicretin ilk sıralarındaki hicret de bu tür hicretten sayılır.

İkincisi s Küfür memleketinden îslâm memleketine hicrettir. Bu da müslümanlann M e d i n e” de iyice yerleşmesinden sonra Mekke’ nin fethine kadar olan süre içinde müslümanlann Me­dine’ye yaptıkları hicrettir. Mekke fethedildikten sonra ise hicret ancak küfür diyarından îslâm memleketine olabilir.

Hadîste dünyalık için yapılan hicretin ibâdet sayılamıyacağına işaret edilmiştir. Bir adamın evleneceği kadın için hicreti de dünya­lık için yapılan hicretin şümulüne girdiği halde hadîste yer alması bu hadisin buyurulmasma neden olan olay dolayısıyladır. Şöyle ki, T a -berâni’ nin râvileri güvenilir zâtlardan oluşan bir senedle riva­yet ettiği bir hadîste “îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh), şöyle demiştir: İçimizde Ümmü Kays isimli bir kadınla evlenmek isteyen bir adam vardı. Kadın evlenmeyi kabullenmesi için adamın (Mekke’den Medî­ne-i Münevvere’yeî hicret etmesini şart koştu. Adam da bunun üze­rine hicret etti ve sonra kadmla evlendi. İbn-i Mes’üd (sözüne devam­la) demiş ki: Biz adama Ümmü Kays muhaciri, derdik/’

îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anhî bunu anlatmakla ada­mın söz konusu niyetinden dolayı hicretin sevabım yitirdiğine işaret etmiştir. Halbuki adam ettiği hicret dolayısıyla büyük bir sünnet olan evlenme ibâdetini de kasdetmişti. Artık sırf dünyalık için hicret eden bir kimsenin sevab kazanması düşünülmemelidir.

Hadisin izah edilecek başka yönleri de mevcuttur. Biz bu kadar-hk bilgi ile yetinelim. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler Kütüb-i Sit­te’nin şerhlerine başvurabilirler.

4228) “… Ebû Kebşe el-Enmârî (Radtydttâhü ank)’den rivayet edildiği­ne göre; Resulu 11 ah (SallaUahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir:

Bu ümmetin durumu, şu dört kişinin durumu gibidir t (Birincisi), Allah’ın mal ve (dinî) ilim verdiği bir adamdır. Bu adam, malı (m har­cama) hakkında ilmiyle amel ederek (yâni dinî bilgisinin ışığında ha­reketle) onu hakkı (olan zekât, sadaka ve ikram) uğrunda harcar. (îkincisi), Allah’ın (dinî) ilim verip de mal vermediği adamdır. Bu da (Kalbinde) : Eğer şu malın misli benim olsaydı, ben (de) şu ada­mın İşlediğinin mislini işlerdim, der. Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :

Bu İki adam (asıl) sevabta eşittir, buyurduktan sonra ve (üçün­cüsü) Allah’ın mal verip de (dînî) İlim vermediği adamdır. Bu adam, maunda şuursuzca hareket ederek hakkının dışında (yani nefsi arzu­lan uğrunda) harcar ve (dördüncüsü), Allah’ın ne (dinî) ilim ne de mal verdiği adamdır. Bu da: Eğer bu malın misil benim olsaydı, ben (de) bu adamın maunda yaptığı şeylerin mislini yapardım (yâni nef­si arzulanırı yolunda harcardım), der. Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

Bu iki adam (asıl) günahta eşittir.

(İbn-i Mâcete demiş ki) bu hadisin mislini … senediyle İshâk bin Mervezî ve bir mislini … senediyle Muhammed bin İsmail bin Semû-re bize rivayet etti.”[111]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z İ de Zühd kitabında rivayet etmiştir. Ay-nca Abmed de bunu rivayet etmiştir.

Hadiste geçen ilim kelimesi dîni ilim mânâsına yorumlanmıştır.

Bu hadîste malı olup da bunun bir miktarını hayır yollarında har­cayan mü’minin sevabı ile malım olsa ben de falan adam gibi bir mik­tarını hayır yollarına harcarım diye kalben azim ve karar veren mü’­minin sevabının eşit olduğu belirtiliyor. Sindi der ki yâni seva­bın aslı bakımından eşitlik vardır. Fakat sevâbm miktarı hakkında eşitlik yoktur. Çünkü başka hadîsle sabit olduğu gibi hayırlı bir şeye kalben karar veren, niyetlenen mü’min için bir sevab yazılır. Mü’-min o hayrı işleyince sevabı 10 kata çıkarılır.

Malım şuursuzca nefsi arzular uğrunda ve bâtıl yollarda harca­yan câhil kişinin hâlini görüp de benim malım olsaydı ben de bunun gibi harcardım diyen câhil de günahkâr sayılır. Hadîste bu iki câhi­lin günahta eşit olduğu belirtilir. Burada da maksad günahın aslın­da eşitliktir, miktarında eşitlik kasdedümemiştir. Çünkü birisi malı­nı bâtıl yollarda bilfiil harcamış, diğeri ise böyle bir şey işlememiştir. Bir günahı işlemeyen kimse, o günahı işlemiş sayılmaz. Ancak bu câ­hil o tür günahı işlememekle beraber benim malım olsaydı ben de fa­lan kişi gibi malımı sefahat yollarında harcardım, demekle günah işle­miş olur. Çünkü böyle bir söz söylemek günahtır.

Müellifimiz bu hadîsi kısmen değişik üç ayrı senedle Ebû Keb* ş e (Hadıyallâhü anh) ‘den rivayet etmiştir.

Ebû Kebşe (R.A.)’nİn Hâl Tercemcsi

Ebû Kebşe el-Enmârl (R.A.)’ın adı Sa’d bin Ömer veya bunun aksi, yâni Ömer bin Sa’d’dır. Bu zat sahabldir. Ravisi Salim bin Ebİ1-Ca*d’dır. Tirmİzl Ebû Dft-vûd ve tbn-i Mftceh onun hadislerini rivayet etmişler. (Hulasa, 468)

4229) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) şöyie buyurdu, demiştir:

İnsanlar (ölürken taşıdıkları) niyetleri üzerine diriltilirler.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Leys bin Selim bulunur. Bu râvi zayıftır. Ama Müslim’in rivayet ettiği Câbir (R.A.)’ın hadîsi bu hadis için bir şâhiddir. Yâni te’yid eder.

4230) “… Câbir (Radtyallâkü onA)’den rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah (Saltallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

İnsanlar (ölürken taşıdıkları) niyetler üzerine haşrolunurlar.”[112]

İzahı

Zevâid nevinden olan Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini A h m e d de rivayet etmiştir. Zevâid yazan Câbir (Radıyallâhü anh)’m hadisini Zevâid nevinden saymamıştır. Müs­lim, bunun benzerini “Kitâbü’I-Cenneti” bölümünün son babında rivayet etmiştir. M ü s li m ‘ in rivayet ettiği Câbir (Radıyal-

lâhü anh)’in hadîs metni; <Xs~ oUU Ji- jŞ ‘^ c^L = “Her kul öl­düğü hâl üzerine diriltilir” şeklindedir. Zevâid yazarının Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh)’in hadisi için şâhid durumunda olduğu­nu söylediği Câbir (Radıyallâhü anh)’m hadisi budur.

Ne v e v i, Câbir (Radıyallâhü anh)’m hadîsi ile ilgili ola­rak : Alimler bu hadisin mânâsının şöyle olduğunu söylemişler:”Yâ­ni her kul öldüğü hâl üzerine diriltilir, demiştir.

Câmiü’s-Sağîr haşiyesinde el-Hıfnİ, Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in hadîsinin izahı meyânında şöyle der: Yâni in­sanlar öldüğü zaman taşıdıkları niyetleri ne ise ona göre diriltilir. Bu nedenle bir cinayet işleme kararında olup bu suçu işlemek için fır­sat kollarken bunu gerçekleştiremeden ölen bir kimse bu çirkin niye­ti ve kararı taşıyarak diriltilir ve azminden dolayı sorumlu tutulur.

Mahşerde bu sıfatı taşıyarak teşhir edilir. Bunun aksine dîni ilim öğ­renmek veya oruç tutmak niyet ve kararında iken bunu gerçekleştir­meden ölen bir kimse bu güzel sıfatı taşıyarak diriltilir ve sanki o hay­rı işlemiş gibi sevablandırıhr.

El-Azizî de; Yâni insanlar ölürken taşıdıkları hayır veya şer ni­yetler üzerine diriltilir ve bu niyetlere göre sevab veya ceza görürler, demiştir. El Azizi “Yâ” harfi bölümünde ise Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in hadîsinde bulunan “Niyyetler” kelimesini “Ameller” diye yorumlamıştır. Bu yoruma göre hadîsin mânâsı şöy­le olur: “İnsanlar işledikleri ameller üzerine diriltilir.” Artık Allah’a itaat eden mü’min mükâfatlanır. Günahkâr mü’min ise Allah’ın dile­mesi hükmü altındadır. Yâni Allah dilerse bağışlar. Dilerse cezalan­dırır.

E 1 – H ı f n î de bu bölümde e 1 – A z i z î gibi niyetleri amel­ler diye yorumlamıştır. Bu iki âlimin böyle yorum yapmalarının se­bebi benim kanaatıma göre Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi­dir. Çünkü Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini yukarda N e -v e v İ’ den naklen beyân ettiğim gibi ilim adamları böyle yorumla­mışlar.[113]

27- Emel (Yâni Uzun Ömür Ve Bol Mal Gibi Nefsin Hoşlandığı Şeyleri Ummak) Ve Ecel Babı

Emel i Yukarda tarif edildi. Böyle de tarif edilmiştir: Emel: Ak-len mümkün olan şeyleri elde etmeyi arzulamak ve istemektir. Tûl-i emel ise emelin uzayıp gitmesidir. Bu haslet ve huy, insanlann çoğun­da mevcuttur. İnsanoğlu genellikle bitmek tükenmek bilmeyen emel­ler peşinde koşar ve ömrü buna yetmez. Ancak Allah’ın inayet ve yar­dımına muvaffak olan ve toplumda sayısı az olan bâzı mü’minler uza­yıp giden emeller girdabına kapılmaz.

4231) “… Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallâhü ank)’den rivayet edildiğine

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seli em) (sahâbiler için toprak -kum üzerine değnekle) kare biçiminde bir şekil, o şeklin ortasına bir çizgi, ortadaki çizginin yanma doğru çizgiler ve kare biçimindeki o şeklin dışında bir çizgi çizdi. Sonra (sahâbilere) .-

Bunun ne olduğunu bilir misiniz? buyurdu. Sahâbîler:

Allah ve Resulü en iyi bilendir, dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü

Aleyhi ve Sellem) :

İnşân (karenin içindeki) orta çizgidir. O çizginin yanına doğru olan çizgiler, insana arız olan (hastalık, açlık vesâir) musibetler – afet­lerdir. Bu arızalar her yerden onu (zehirli yılan – akrep gibi) sokup ısırmaya yönelir. Şayet bu musibet – âfet ona isabet etmez (yakahya-maz) ise bu musibet – âfet ona isabet eder (yakalayıp sokar). Kare biçimindeki şekil de onu çevreleyen eceldir. Karenin dışındaki çizgi de emeldir, buyurdu.[114]

İzahı

Bu hadisi BuhârI, Tirmizi ve Nesâl de rivayet etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), insanı, dünya hayatın­da başına gelen çeşitli musibet ve âfetleri, eceli ve kavuşamıyacağı emeli çizdiği şekil ile sahâbilere anlatmıştır. Âlimler Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bu şekli mübarek eliyle toprak ve kum üzerine çizdiği ihtimâlini kuvvetli gördükleri için bu duruma paran­tez içi ifâde ile işaret ettim. O’nun konuyu çizdiği şekille anlatması muhâtablann ve sonradan gelen müslümanların bunu daha yi kav­raması içindir, kanaatmdayım.

Hadîste beyân buyurulan şeklin okuyucularım tarafından daha iyi anlaşılması için aşağıda gösterilmesini uygun buldum. Şekil şöy­ledir:

Kare kenarları Eceldir, Ölümdür

J9

snifli

mv

İnsan
t *
• \
‘ «
‘ >
• \
f >

Y
t >
‘ *

<- *

/

Âfet
er.
Uüs
öetk
îr

Emel, Arzu

Hadiste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım t

Mürebba’ı Dört köşe, kare demektir.

Hatt t Çizgi demektir. Çoğulu Hutût gelir.

A’radt Aradın çoğuludur, arızalar demektir. Burada insanoğlu­nun basma gelen hastalık, fakirlik, açlık, perişanlık ve diğer musi­betler ve âfetler kasdedilmiştir.

Nehş t Zehirli hayvanın sokması, bir şeyi ısırmak ağıza almak mâ­nasına gelir. Nehs de aynı mânâyı ifâde eder.

İnsanoğlunun başına musibetler ve âfetlerin gelmesi Nehş veya Nehs fiili ile ifâde edilmekle zehirli hayvanın sokması gibi insana elem ve ıztırab verdiğini vurgulamak kasdedilmiştir.

Hadis, emel ve arzuların kısa tutulmasını ve ölüm için hazırlıklı olunmayı tavsiye ve teşvik eder.

4232) “… Enes bin Mâlik (Radtyhllâkü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SaOaUakü Aleyhi ve SetUm (bir yere ijâret ederek):

Bu, Âdem oğludur (yâni insandır). Bu da ecelidir, ensesi yanın­dadır, buyurdu ve elini, ecel yeri (olarak gösterdiği nokta) mn ilerisi­ne doğru açarak;

Ve insanın emeli oradadır, buyurdu.”[115]

İzahı

Bu hadisi N e s â î de rivayet etmiştir. Aynca T i r m i z î ile İbn-i Hibbân bunun mislini rivayet etmişler.

Tuhfe yazan diyor ki: Herhalde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), ile emeli arasında ecelin yer aldığım ve insanoğlunun, emeline kavuşmadan Öleceğini belirtmek için yer yüzünün belli bir noktasına veya havada bir noktaya işaret ederek : “Bu, Âdem oğlu­dur” buyurmuş ve noktanm yanındaki ikinci bir yere işaret ederek: “Bu da ecelidir” buyurduktan sonra uzak bir noktayı göstermiş ve: “İnsanın emeli de oradadır” buyurmuştur.

E 1 – H â f ı z : Ecelin emel ve arzulardan daha yakın olduğu hu­susunda hadisler ittifak halindedir, demiştir.

4233) ‘… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saliallahü Aleyhi ve Seİlem) şöyle buyurmuştur:

Yaşlı kişinin kalbi iki hasleti sevmek hususunda gençtir (yâni kuvvetli ve şendir) : (O hasletler) yaşama sevgisi ve mal çokluğu sev­gisi (dir).”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : İbn-i Mâce’nin bu hadise dâir senedi

sahihtir, râvileri de güvenilir zâtlardır.

4234) “… Enes (Radtyallâhü anh)\en rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah {Sailallahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurdu, demiştir :

Âdemoğlu yaşlanır. Fakat on (un ahlâkın) dan iki haslet gençleşir (yâni kuvvetlenip gelişir) : Mal (biriktirme ve çoğaltma) üzerine ih­tiras ve ömür (uzunluğu) üzerine ihtiras.”[116]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın hadisinin benzerim Buhâri ile Nesâi, Rikak kitabında, Müslim Zekât ki­tabında ve T i r m i z i Zühd kitabında rivayet etmişlerdir.

Kalbin gençleşmesi ifâdesi mecazi mânâdadır. Maksad yaşlı kim­senin kalbinin mal çokluğuna ve çok yaşamaya düşkünlüğü, bunları çok sevmesidir. Genç bir kimse nasıl güçlü ise yaşlının kalbindeki mal ve uzun ömür sevgisi de öylece güçlüdür-

E n e s (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Buhâri, Müslim ve T i r m i z î de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs de insanoğlunun yaşlandığı zaman mal biriktirip çoğalt­ma arzusu ile çok yaşama arzusunun gençleştiğini, yâni güçlendiğini bildirir.

Yaşlılık döneminde gerek mal sevgisi gerekse yaşama sevgisinin güçlenmesi geneldir. İnsanların çoğunda görülür. Çünkü dindar kim­se âhirete daha çok ibâdetle gidebilmek için çok yaşamak ister. Pek dindar olmayan kimseler de dünya hayatının zevkine alıştıkları için uzun süre yaşamak isterler. Mal sevgisine gelince dindar kimseler, yaşlandıktan sonra bakıma ve hizmete daha çok ihtiyaç olduğunu düşünerek bu ihtiyaçlarının giderilmesi bakımından onlarda mal sev­gisi kendini gösterir. Dîni duygulan zayıf olan ve nefsi arzulara da­lanlarda zevk ve sefa sürdürmek için mal düşkünlüğü güçlenir.

4235) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü a«A>’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Âdemoğlunun İki dere dolusu malı olsa bunlarla beraber bir üçün* cüsünü ister. Âdemoğiunun (ihtiraslı) nefsini topraktan başka hiçbir şey dolduramaz. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder.’*

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: İbn-i M&ceteltfn bu hadisi dâir senedi sahih olup r&vileri güvenilir zâtlardır.[117]

İzahı

Zevaid nevinden olan bu hadîsin benzerini Buharl, Müs­lim, Tirmiz! ve Ahmed, Enes (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmişler.

Hadisin “Âdemoğlunun nefsini topraktan başka hiç bir şey dol­duramaz” cümlesinden maksad şudur: însanoğlu ölüp de karnı me­zar toprağıyla doluncaya kadar dünya mauna ihtirası devam eder. Bu hüküm insanların çoğunluğu itibariyledir. Aşırı ihtirastan uzak du­ran takva sahibi mü’minler de vardır.

Hadisin “Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder” cümlesi şöyle yorumlanmıştır: Yâni Allah diğer kullarının tövbelerini kabul buyur­duğu gibi ihtiraslı olan kimsenin de tevbesini kabul eder.

Hadîsin bu cümlesi dünya malına asın ihtirasın kötü bir hasta­lık olduğuna ve ihtirastan dönüş yapan bir kimseye: Tevbe etti, de-nilebildiğini işaret eder.

Cümledeki Tevbe sözcüğü lügat mânâsında kullanılmış olabilir ki dönüş yapmak demektir. Bu takdirde cümlenin mânâsı şöyle olur: Allah dünya malına ihtirastan dönüş yapanın dönüşünü kabul eder.

T ı y b i ise bu hadisin şöyle de yorumlanmasının mümkün ol­duğunu söylemiştir: Dünya malını sevmek, elde etmeye gayret gös- • termek ve ondan doymamak huyu, insanların yaratılışında bulunan bir haslettir. Ancak Allah’ın koruyup muvaffak kıldığı kimseler bu huyu giderirler. Bu nevi kimselerin sayısı ise azdır. İnsanoğlunun söz-konusu ihtiras huyunun fena bir şey ve günah gibi olup giderilmesi­nin mümkün olduğuna işaret edilmek üzere hadiste tevbe kelimesi kullanılmıştır.

4236) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anAJ’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ümmetimin ömürleri altmış (yaş) ile yetmiş (yaş) arasıdır ve bu yaşı geçenleri çok azdır.”[118]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z i de rivayet etmiştir. Sindi: Yâni uzun ömürlü olanları çoğunlukla altmış ile yetmiş yaş arası yaşar, demiştir.

E 1 – K a r i de: Zahir olan mânâ ve maksad şudur: Bu ümme­tin mutedil ve sevimli ömrü altmış ile yetmiş arasındaki yaştır. Re-sül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), Ebû Bekir, Ömer ve Ali (Radıyallâhü anhüm) gibi büyük halîfeler, çok sayıda âlim ve veli zâtlar, altmış ile yetmiş arasındaki yaşlarda vefat etmişler, de­miştir.[119]

28- Amel (Yânî İbâdet) e Devam Etmek Babı

4237) “… (Mü’minlerin anası) Ümmü Seleme (Radtyatlâhü Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ruhunu (atıp) gö­türen (Rabb’im)e yemin ederim ki O, ömrünün son zamanlarında (farz olanı hâriç) namaz(lar)inin çoğu(nu) oturarak (kılıyor) idi. O’na en sevimli amel de az bile olsa (mümin) kulun devamlı işlediği sâlih amel (vâni ibâdet) idi.”

4238) “… Aişe (Radtyallâhü tmhâ)\kın; Şöyle demiştir:

(Bir gün) bir kadın yanımda bulunuyordu. Biraz sonra Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) odama girdi ve “Bu kadın kimdir?” diye sordu. Ben de:

Falancadır. (Geceleyin) hiç uyumaz, dedim (Âişe kadının kıldığı namazları anlatmaya başladı). Bunun üzerine Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bırak. (Devamlı) yapabileceğiniz ameller (yâni nafile ibâdetler) ile meşgul otunuz. Çünkü Allah’a yemin ederim ki, siz (ibâdetten) usanmcaya kadar Allah size ihsanını kesmez, buyurdu. Âişe demiştir ki: Resul i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e en sevimli din (yâ­ni ibâdet), sahibinin devamlı ifâ ettiği (ibâdet) idi.”[120]

İzahı

Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)’nın hadîsi, süneni-mizde “Oturarak nafile namazı kılmak” babında 1225 numarada geç­ti. Orada gerekli bilgi verildiği için tekrar bilgi vermeye gerek gör­müyorum. Ancak şunu belirtmekle yetineceğim : Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâmKin vefatına yakın zamanlarda oturarak kıldığı* namazın.nâfile olduğuna dâir kayıt Nesâi’ nin rivayetinde mev­cuttur. O hususa parantez içi ifâde ile işaret ettim.

Âişe (Radıyallâhü anhâJ’mn hadîsini Buhâri, Müs­lim, E.bû Dâvüd, Nesâî, Mâlik ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

H z. Âişe (Radıyallâhü anhâ) ‘nın yanında bulunan kadının el-Havlâ (bint-i Tuveyt) olduğu M ü s I i m’in rivaye­tinde belirtilmiştir. Âişe (Radıyallâhü anhâ), kadının geceleri uyumadığını arz edip nafile namazlarını anlatmıştır. El-H&fız, bu hadisin izahı bölümünde geniş bilgi vermiştir. Ben bunun bâzı bölümlerini aktarmakla yetineceğim:

î b n ü ‘ t – T i n: Umulur ki Âişe (Radıyallâhü anhâ), ka­dının mağrur olmayacağı kanaatinde olduğu için yüzünde onu övmüş­tür, der. Ben ise derim kiHammâd bin Seleme’ nin H i -ş â m’ dan olan rivayetine göre kadın huzurdan ayrıldıktan sonra Âişe (Radıyallâhü anhâ) onu övmüştür. (Bu rivayete göre yüzün­de övme durumu yoktur.)

Hadîste geçen “Meh” kelimesi Arapçada ism-i fiildir. Mânâsı “Bı­rak” demektir. Davudi’ nin dediğine göre bu kelimenin aslı “Mâ hâzâ”dır. Yâni “Bu nedir?” demektir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kullandığı bu keli­me ile karşı çıktığı şey Âişe (Radıyallâhü anhâ)’nın yaptığı övgü olabilir. Yâni “Yâ Âişe! Kadını çok namaz kılmak ile övme işini bı­rak”, demek olur. îkinci bir ihtimal, Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in kadının yaptığı işe karşı çıkmasıdır. Yâni bir mü’minin gece hiç uyumayıp sabaha kadar namaz kılması uygun bir iş değildir. Çünkü bu durum sahibinin usanmasına yol açabilir, bu hâli devam ettirmesi çok zordur.

Hadisin “Yapabileceğiniz amellerle meşgul olunuz” mealindeki cümleden maksad: Amellerden devam ettirebileceğimiz çeşitlerle meş­gul olunuz, bir süre yapıp da sonra bırakacağınız amellerle meşgul olmayınız.

Bu cümleden iki hüküm çıkar: Birincisi, gücün yettiği nafile ibâ­detle yetinme emri. İkincisi gücün dışında kalan nafile ibâdetlere ki­şinin kendi nefsini zorlamasının yasaklığıdır.

Kadı Iyâz: Bu cümle ile verilen emrin gece namazına mah­sus olması muhtemeldir. îkinci ihtimal ise bu hükmün tüm şer’î me­selelere şümullü olmasıdır, demiştir. Ben derim ki: Bu hadîsin buyu-rulmasına vesile olan olay kadının bütün geceyi namazla geçirmesi­dir. Fakat verilen emir umûmidir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in o olayda muhâtabları kadınlar olduğu halde erkeklere âit muhâtab zamiri kullanması da bu hükmün umumîliğini te’yid eder.

Hadîsin; \J& Jl* .Jıl Ji V cümlesinin asıl mânâsı “Siz usanıncaya kadar Allah usanmaz” şeklindedir. Fakat Allah Teâlâ, usanmak ve bıkmak sıfatlarından pâk ve nezihtir. Usanmak ve bıkmak yaratık­ların sıfatlanndandır. Bu ifâde tarzı Müşâkele denilen edebî san’at bakımındandır, mecazî anlamda kullanılmıştır. Bu nedenle bu cüm­le çeşitli şekillerde yorumlanmıştır: Birincisi tercemede belirtildiği gi­bi şöyledir: “Siz ibâdetten usamncaya kadar Allah size ihsan ve lüt-funu kesmez. Ama siz ibâdetten usanınca O da ibâdet karşılığında verdiği ihsan ve lütfunu keser.”

El-Herevî demiş ki bu cümleden kasdedilen mânâ şöyledir: “Siz duâ ve dilekte bulunmaktan usanmadıkça Allah size İhsan ve lutfünü kesmez.”

Kastalâni de: Bu cümlenin mânâsı şöyle olabilir, Allah en iyi bilendir: “Siz kendi güç ve kudretiniz çerçevesinde nafile İbâ­detinize devam ediniz. Çünkü siz neş’e ve zevkle ibâdet ettiğiniz sü­rece Allah sizin ibâdetinizin sevabını eksiltmez ve usanırcasına mua­mele etmez. Bu itibarla ibâdetten usanacak hâle gelecek olursanız bu duruma düşmeden önce oturunuz, usanmaya meydan vermeyiniz. Çünkü İbâdetten usanırsanız ve fütura düşüp de angarya gibi ibâdet edecek olursanız, Allah Teâlâ usanan kimsenin muamelesine benzer bir muamele ile hakkınızda işlem yapar.”

H a 11 â b i ise bu cümlenin mânâsı şöyledir, demiştir: Siz ibâ­detten usanıp bıksanız bile Allah usanmaz. Bir kavle göre ise mânâ şöyledir :”Siz ibâdet ve amelden usanmadıkça Allah sevab vermeyi bırakmaz.”

Bu hadîsin daha geniş izahını almak isteyenler şerh kitablanna müracaat edebilirler.

Bu iki hadîste bildirilen hükümlerden biri de Allah ve Resulü nez-dinde en sevimli ve en makbul nafile ibâdetin devamlı yapılanı oldu­ğudur. Şu halde nafile bir ibâdet etmek isteyen mü’min önceden dü­şünmelidir. Bunu sürdürebilir ve bir süre yapıp da sonra bırakmıya-cak ise başlamalıdır. Aksi takdirde başlamaması daha uygundur. Çün­kü onu bırakması ibâdetten bıkmak ve usanmak şeklinde olursa iyi olmaz.

4239) “… Hanzala el-Kâtib et-Temîmî el-Üseyyidî (Radtyallâhü anh)’-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında bulunu­yorduk. Bize cennet ve cehennemi öyle hatırlattı ki biz (cennet ve ce­hennemi) gözle görüyor gibi olduk. Sonra ben kalkıp ailemin ve ço­cuğumun yanma gittim ve (o hâli unutup) güldüm, eğlendim. Han­zala dedi ki: Biraz sonra (kendimi toparlayıp Resül-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanında iken) içinde olduğumuz hali hatır­ladım. Hemen (evden) çıktım ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)’a rast­ladım .Ona: (tçine düştüğüm gafleti anlatarak) münafık oldum, mü­nafık oldum, dedim, Ebû Bekir: Muhakkak biz onu (yâni aile ferd-lerimizle eğlenip gülme işini) işliyoruz, dedi. Sonra Hanzala gidip bu hâli Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e anlattı. Bunun üze­rine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Yâ Hanzala! (Benim yanımda olmadığınız zaman) benim yanım­da olduğunuz gibi olsaydınız melekler yataklarınız üstünde (veya yol­larınız üzerinde) sizlerle tokalaşacaktı. Yâ Hanzalal Bir saat şöyle, bir saat böyle, buyurdu.”[121]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tevbe kitabının 3. babında rivayet et­miş, T i r m i z î de Sıfatü’l-Kıyâme bâblannın sonlarında rivayet etmiştir.

Hanzala (Radıyallâhü anh), Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) ‘in kâtiblerinden olduğu için ona el-Kâtib, denmiştir. Tuhr fe yazarının bu hadisin izahı bölümünde verdiği bilgiye göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kâtibliğini yapan sahâbîler şun­lardır : Ebü Bekir, Ömer, Osman, Alî, Übeyy bin Kâ’b, Zeyd bin Sabit el-Ensâri. Muâvi-ye bin Ebi Süfyân, Hanzala el-Üseyyidî, Hâlid bin Said bin el-Âs, Ebân bin Said ve el-Alâ bin el-Hadrami (Radıyaîlâhü anhüm) İ O’nun de­vamlı kâtibleri ise Zeyd bin Sabit ile M u â v i y e idi.

Hanzala (Radıyaîlâhü anh) ‘in : “Ben münafık oldum” sözü­nü söylemesinin sebebi ve mânâsı şöyledir: Hanzala, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in meclisinde ve sohbetinde bu­lunduğu zaman, Allah korkusu, âhiret kaygısı, Allah zikri, murakabe ve tefekkür gibi dini ve mânevi işlere tamamen yönelip dünyayı, ço­luk çocuğu unutmuş durumda idi. Sonra huzurdan ayrılıp aile ferd-lerinin yanına gelince bu defa dünya işleriyle meşgul oldu. Hâlinde­ki bu değişikliğin bir nevî münafıklık sayılmasından korktuğu için bu sözü söylemiş ve nihayet durumu Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e arz etmiş, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) da bu hâl değişikliğinin münafıklık sayılmadığını, mü’minlerin devamlı surette din işiyle uğraşıp dünya işlerini tamamen bırakmakla mükel­lef olmadıklarını ve bâzı zamanlarda din işiyle, diğer bâzı zamanlar­da dünya işleriyle meşgul olmalarının tabii olduğunu bildirmiştir.

Meleklerin mü’minlerle yataklar üstünde veya yollarda tokalaş­masından maksad aleni ve göz göre göre tokalaşmalarıdır. Çünkü meleklerin zikir ehli ile tokalaştığı sabittir. Ancak zikir ile meşgul olanlar bu tokalaşmayı gözle görmezler. Bu itibarla hadisteki toka­laşma aleni olan tokalaşmadır.

Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmVın “Bir saat şöyle, bir saat böyle” buyruğunun mânâsı şöyledir: Yâni adam, bâzı zaman­larda Allah’ı anmakla ve diğer bâzı zamanlarda Allah’ı anmayıp dün­ya işleriyle meşgul olmakla münafık sayılmaz. Allah’ı andığınız za­manda kulluk görevinizi yerine getirirsiniz. Allah’ı anmayı gevşetti­ğiniz vakitlerde meşru olmak kaydı ile nefsi arzularınızı ve dünya iş­lerinizi görürsünüz.

Hanzala (R.A.) Hâl Tercemcsî

Hanzala bin Rabf bin SayfI et-Temimî e’l-Üseyyfdi Ebû Rib’î el-Kûfî (R.A.) sahâbidir. 18 aded hadisi vardır. Müslim onun bir hadisini rivayet etmiştir. Tir-mizf, Nesâl ve İbn-i Mâce de onun hadislerini rivayet etmişler. Râvileri Yeztd bin eş-Şıhhlr ve Ebû Osman en-Nehdİ’dir. Bu zât, Irak fetihlerinde Hâlid bin el-Ve-lld (R.A.)’m refakatinde bulunmuştur. Vahiy kâtibligi görevini yaptığı nakiolmus-tur. Bir kavle göre Ali (RA.)’den sonra vefat etmiştir. (Hulâsa, 96)

4240) “… Ebû Hüreyre (RadtyaHâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Amel (yâni farz olmayan ibâdet) den (devamlı yapmaya) gücü­nüzün yettiği miktarı yükleniniz. Çünkü amelin en hayırlısı az bile olsa en çok devam ettirilenidir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde İbn-i Lehla bulunur. Bu ravi zayıftır.

4241) “… Câbir bin Abdillah (RadtyaHâhü anhümâ)’dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir taş üstünde namaz kılan bir adamın yanından geçip Mekke’nin kenarına vardı. (Orada) uzun bir süre kaldıktan sonra geri döndü ve taş üstünde namaz kılan adama aynı durumda namaz kılarken rastladı. Bunun üzerine Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağa kalkarak İki elini birleş­tirdi ve üç kere t

Ey insanlar! Mutedil davranın (yâni ifrat ve tefritten sakının), buyurdu. (Sonra buyruğuna şöyle devam etti) : Çünkü şüphesiz, siz (ibâdetten) usamncaya kadar Allah size ihsanını kesmez.”

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi basendir. Ravi Yftkûb bin Abdillah hakkında ihtilaf vardır. Senedin kalan râvileri güvenilir zâtlardır.[122]

29- Günahları Hatırlamak Babı

4242) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâhü onAJ’den; Şöyle demiştir:

Bizi Yâ Resûlallah! Câhiliyet devrinde (yâni müslüman olmaz­dan önce) işlemiş olduğumuz günahlardan dolayı cezalandırılır mı­yız? diye sorduk. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) :

Kİm müslümanhkta güzel hareket ederse câhiliyet devrinde (yâ­ni müslüman olmazdan önce) olan (günahların) dan dolayı cezalan­dırılmaz. Kim (müslüman olduktan sonra) kötü hareket ederse hem (müslüman olmazdan) önceki hem (müslüman olduktan) sonraki (günahları) ile muaheze edilir (yâni sorumlu tutulur), buyurdu.”[123]

İzahı

Bu hadîsi B u h â r î, “Kitâbu İstitâbeti’l-Mürteddîn” bölümü­nün birinci babında, Müslim de “Kitâbü’İ-İmân” bölümünün 53. babında rivayet etmişlerdir.

Müslümanlığı kabul eden, yâni Kelime-i Şehâdet’i dili ile söyle­yip kalben tasdik eden bir mühtedinin İslâmiyet’i kabullenmeden ön­ceki hayatına âit tüm günahlarının bağışlandığı, gerek E n f â 1 sû­resinin 38. âyeti ve gerekse sahih hadîslerle sabittir. Bu hususta icm’â da vardır. Bu hadîsin zahirine göre ise müslümanhğı kabul eden bir mühtedi, müslümanhğı kabul ettikten sonraki hayatında kötü dav­randığı takdirde hem müslüman olduktan sonraki günahlanndan hem de küfür döneminde işlemiş olduğu günahlardan sorumlu tutulacak­tır. Oysa bu hüküm yukarda anlattığım gibi âyet, hadis ve icmaa ay­kırıdır. Bu nedenle bu hadis muhtelif şekillerde yorumlanmıştır. E 1 Hafız, B u h â r t’ nin şerhinde bu hadisi izah ederken yorum­lan nakletmektedir. Ben o yorumların bir kısmını belirtmekle yetine­ceğim.

Hattâbî bu hadîsi şöyle yorumlamıştır: Kafir olan bir kim­se müslümanlığı kabullendiği takdirde geçmiş hayatında işlemiş ol­duğu günahlardan sorumlu tutulmaz. Fakat müslümanlığı kabullen­dikten sonraki hayat döneminde çok kötü hareketlerde bulunup en şiddetli günahları işlerse ve buna rağmen m üs 1 uman olarak ölürse bu kimse, müslüman olduktan sonra işlemiş olduğu günahlardan sorum­lu tutulur ve müslüman olmazdan önceki hayat döneminde işlemiş olduğu günahlar için de kınanır, susturulur ve kendisine meselâ şöy­le denilir: Sen kâfir iken şöyle şöyle günahlar elemedin mi? Hiç ol­mazsa müslümanlığı kabullenmekle bu fenalığı bırakmalıydın, niçin bırakmadın, denilecek.

Hattâbî’ nin bu yorumuna göre ihtida ettikten sonra kötü hareket eden bir kimsenin âhirette göreceği muahaze iki türlüdür: Küfür döneminde işlemiş olduğu günahlardan dolayı kınanır, ayıpla­nır, takbih edilir. Müslümanlığı kabullendikten sonra işlemiş olduğu günahlardan dolayı ise cezalandırılır, sorguya çekilir.

Bâzı âlimler ise hadîsteki “İsâe”yi küfür mânâsına yorumlamıştır. Bu yoruma göre hadisin mânâsı şöyle olur: Bir kimse îslâm dinine girip bundan sonra güzel hareket eder ve samimî müslüman olursa, küfür döneminde işlemiş olduğu günahlardan sorumlu tutulmaz. Ama o kimse tekrar küfre dönüş yaparsa, mürted olursa o takdirde o kim­se hem müslümanlığı kabul ettiği dönemde işlemiş olduğu günahlar­dan hem de küfür döneminde işlemiş olduğu günahlardan sorumlu tutulur.

îbn-i Battal: Ben bu yorumu bir gurup ilim adamlarına arz ettim. Dediler ki, bu hadisin bundan başka mânâsı yoktur. Ve ha­disteki “İsae”den maksad ancak küfür günahıdır. Çünkü müslüman-lığı kabullenen bir kimsenin câhiliyet döneminde, yâni müslümanhk dinine girmeden önceki hayatında işlemiş olduğu günahlardan sorum­lu tutulmayacağı yolunda icmâ vardır, diye bilgi vermiştir.

Bâzı âlimler ise hadisteki **îhsân” kelimesini îslâm dinini samimî olarak kabul etmek anlamına, “îsâe” kelimesini de îslâm dinini şek­len ve gayri samimi kabullenmek mânâsına yorumlamışlar. Yâni bir kimse îslâm dinini gerçekten benimseyip Keîime-i Şehâdeti dili söy­leyip kalben de inanırsa islâmiyet’i kabullenmeden önceki dönemde İşlediği günahlardan sorumlu tutulmaz. Fakat bir kimse Kelime-i Şehâdeti diliyle söylediği halde kalben inanmazsa, onun bundan önce ve bundan sonra işlediği tüm günahlardan sorumlu tutulur. Çünkü böylesi münafıktır, müslüman sayılmaz.

4243) “… Aişe (Radtyallâhü a»Aâ,)’dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana:

Yâ Âişe (Günah sayılan) amellerin küçümsenenlerinden (de) sa­kın. Çünkü şüphesiz, onlar için (de) Allah (tarafın) dan bir araştı­rıcı (melek) vardır, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri eüvenl-lir zâtlardır.

4244) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»AJ’den rivayet edildiğine göre; Reeûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Mümin günah işlediği zaman kalbinde siyah bir iz olur. Sonra o kişi tevbe edip (nefsini o günahtan) çekip çıkarır ve (Allah’tan) mağfiret dilerse kalbi (o iz pasından) cilalanıp temizlenir. Eğer mü1-min günahı fazlalaştırırca kalbindeki siyah iz (ve leke) fazlalaşır. İş­te Allah’ın, Kitâb’ında; •« Oj?Jo* 1/6″U j*r> fc “j\j ]£ ^j”

“Hayır, (onların sandıklan gibi değil). Onların kazandıkları günah­lar, kalblerini paslandınp karartmıştır” (Mutaffıfin, 14) âyetinde bu­yurduğu rân budur.[124]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizl, Nesâî, Ahmed, îbn-i Hib-bân ve Hakim de rivayet etmişler. Tirmizi bu hadisi Mutaffifln sûresinin tefsiri bölümünde rivayet etmiştir.

Mü’min bir günah işlediği zaman bunun etkisiyle kalbinde mâ­nevi siyah bir leke oluşur. Tuhfe yazarı o lekeyi, ayna ve kılıç üstün­de oluşan kir lekesine benzetir. El-Kari de, beyaz kâğıda dam­latılan siyah mürekkeb damlasına benzetir. Kalbte oluşan siyah iz ve lekenin kapladığı yer, işlenen günahın büyüklük ve ağırlık dere­cesine göredir. Sonra mü’min kul işlediği günahtan tevbe ve dönüş yapıp günahı kesinlikle terkeder ve Allah’tan mağfiret ve bağışlan­masını dilerse, kalbi cilalanır. Yâni kalbinin aynası arınıp temizlenir. Çünkü tevbe ve istiğfar gerçek olduğu zaman kalbin cilâsıdır. Şa­yet kul, günah işlemeye devam ederse, o leke gelişir, büyür ve niha­yet kalbi tamamiyle kaplar, nurunu söndürür ve basireti körletir.

El-Hâfız İbn-i Kesir, bu âyetin tefsirinde özetle şöyle der:

Yâni durum, kâfirlerin sandığı gibi değildir. Onlar Kur’ân’ın ilâ­hi olmayıp daha önce gelip geçmişlerin masalları olduğunu iddia eder­ler. Bu iddia asılsızdır. Kur’ân, Allah’ın kitabıdır, Resulüne vahiy su­retiyle indirdi. Kâfirleri Kur’ân’a inanmaktan alıkoyan şey ise, onla­rın kazandıkları gJnahlar dolayısıyla kalblerini paslandırıp karartan, körleten ve tamanen kaplayan simsiyah lekelerdir.

Tuhfe yazarı bundan sonra: Rân ve Reyn kelimelerinin asıl mâ­nâsı bir şeyi örten, kaplayan örtüdür. Bu örtü, cilâlı bir maddenin üs­tündeki pas gibidir, der ve T ı y b İ’ den naklen şu bilgiyi verir:

Rân ve Reyn aynı mânâyı ifâde eden iki kelimedir. Bu âyet, kâ­firler hakkındadır. Ancak mü’min kişi günah işlemek suretiyle kal­binin kararması ve günah işlemeye devam etmesi yüzünden kalbinin kararmasının fazlalaşması bakımından kâfirlere benzer. î b n ü’ 1 -Melik demiş ki: Bu âyet, kâfirler hakkındadır. Fakat Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) mü’minleri korkutmak için bunu okumuş ki, mü’minler günahları çoğaltmaktan sakınsınlar ve kâfir­lerin kalbleri karardığı gibi onların kalbleri de kararmasın. Bunun içindir ki: Günahlar küfrün postasıdır, demişler.

4245) “… Sevbân (Radtyallâhü a«A)’den rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Ümmetimden birtakım kimseleri bilirim ki onlar kıyamet günü Tihâme dağlan emsali (çok) ve bembeyaz (yâni tertemiz) sevaplar getirirler de Allah (Azze ve Celle) o sevabları saçılmış toz eder (yani mahveder, kabul etmez). Sevbân (Radıyallâhü anh) :

Yâ Resûlallah! Bİlmiyerek onlardan olmamamız için bize onların sıfatlarını söyle ve bize onların durumunu açıkla, dedi. Resül-i Ekrem

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bilmiş olunuz ki onlar sizin (din) kardeşleriniz ve sizin cinsiniz­den (bir takım insanlar) dır. Sizin aldığınız gibi onlar geceden (ibâ­det nasibini) de alırlar. Ve lâkin onlar, Allah’ın yasak kıldığı şeyler­le tenha yerde başbaşa kaldıkları zaman o yasakların sınırlarını çiğ­nerler, buyurdu.”

Not: Zevâld’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup rftvilerf güveni­lir zâtlardır. R&vi Ebû Amir el-ÜhânITım adı Abdullah bin öabir’dir.

4246) “… Ebû Hüreyre (RadtyaUâkü anA/den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemye:

(Mü’mini) cennete dâhil eden (yâni cennete girmesine sebep olan) amellerin en çoğu hangisidir? diye soruldu. O

Takva (yâni Allah korkusu) ve huy güzelliğidir, buyurdu. Ve O’na:

(Mü’mini) cehenneme sokan günahların en çoğu hangisidir? diye soruldu. O t

(Şu) iki organ t Ağız ve tenasül uzvu, buyurdu.'[125]

30- Tevbeyi (Hatırlamak) Babı

Tevbe ı Lügatta, dönmek, bir şeyden dönüş yapmak manasınadır. Burada ise günah işlemekten dönüş yapmak anlamında kullanılmıştır.

Günahtan tevbe etmenin geçerli sayılabilmesi için üç rüknü ve temeli vardır. Bu rükün ve temeller oluşmadıkça tevbe geçerli ola­maz, kabule şayan görülmez. Bu şartlar şunlardır:

Birincisi t îşlenen günahtan tamamen sıyrılmak, ona son ver­mektir.

İkincisi t O günahı işlemekten dolayı nedamet ve pişmanlık duy­maktır. Tabii bu pişmanlığın dilde kalmayıp içten gelmesi gerekir.

Üçüncüsü t Bir daha o günahı işlememeye kesinlikle azim ve ka­rar vermektir.

Şayet işlenen günah, bir kul hakkı ile ilgili ise hak sahibinden helâllik almak veya o hakkı ödemek de dördüncü bir rükün olarak eklenir.

Tevbenin asıl temeli ve en büyük rüknü günahtan nedamet ve piş­manlık duymaktır.

Bütün günahlardan tevbe etmek ve tevbe işini geciktirmemek tüm âlimlerce vâcib görülmüştür. İşlenen günah küçük olsun büyük olsun ondan tevbe etmeyi geciktirmek kesinlikle caiz değildir. Tevbe, İslâ­miyet’in önemli prensiplerindendir. Tevbe yukarda anılan rükünlere tamamen uygun olarak edildiği takdirde Allah Teâlâ’nın lutüf ve ke-remiyle kabul olunur. Âyetler, hadisler bunu gösterir. Ayrıca bu ko­nuda icmâ da vardır. Ancak şunu belirtmek gerekir. Allah hiç bir kim­senin tövbesini kabul etmek zorunda değildir. O, tamamen iradesiyle, yâni dilemesi ve arzusuyla işlemleri gerçekleştirir. Hiç bir kuvvet O’nu herhangi bir şeye zorlayamaz.

Bir kimse işlediği günahtan usûlüne uygun ve rükünlerine riâ­yetle tevbe ettikten sonra o günahı şayet anlatırsa pişmanlığını yeni­lemesi gerekir mi, gerekmez mi? Bu hususta ihtilâf vardır. En ihti­yatlısı o günahı anlatmaması ve hatırladıkça, pişmanlık duymasıdır.

Bir kimse birden fazla günah işlemeye devam ederken bunlardan yalnız birisinden tevbe etmesi mümkündür. Yâni diğer günaha de­vam etmesi buna mâni değildir.

Bir kimse işlediği bir günahtan dolayı şartlarına uygun olarak tevbe ettikten bir süre sonra aynı günahı tekrar işlerse, onun birinci tevbesi bozulmaz. Ancak ikinci defa işlediği günah onun aleyhine ya­zılır.

Kâfir bir kimsenin küfürden pişmanlık duyarak müslümanlığı kabul etmek suretiyle olan tevbesinin Allah katında kabul olunduğu kesinlikle bilinmektedir. Bu hususta Nass vardır. Fakat mü’min kişi­nin günahlardan ettiği tevbenin kabul olunması kesinlikle malum de­ğil, zannedilir. Yâni kabul olunması ihtimâli yüzde ellinin üstünde­dir, yüzde yüz değildir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir kısmına göre bu da kesindir. Îmâmü’l-Haremeyn bunun kesin olmadığına dâir görüşü tercih etmiştir. N e v e v î de o görüşün daha sağlıklı olduğunu bildirmiştir. Allah en iyi bilendir.

4247) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)\ç\ rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Allah (Azze ve Celle) birinizin tevbe etmesine o kimsenin kayıp hayvanını bulunca duyduğu sevinçten muhakkak daha çok sevinir (yâni razı olur).”[126]

İzahı

Bu hadîsi Müslim de Tevbe kitabının 1. babında rivayet et­miştir.

Allah Teâlâ Hazretleri sevinmek ve üzülmek gibi zaaf belirtisi olan sıfat ve hallerden pâk ve münezzehtir. Bu itibarla burada Al­lah hakkında kullanılan sevinme ifâdesi razı olmak mânâsına yorum­lanmıştır. Yâni bir çölde yolculuk ederken binit hayvanını kaybedip perişan olan bir yolcu, hayvanını bulmaktan ümidini kestikten ve çölde ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kaldıktan sonra birdenbire o yitik hayvanını buluverdiği zaman ne kadar seviniyor ise Allah Teâ-lâ’mn kulunun günahlardan tevbe etmesine olan rızâsı o kulun sevin­mesinden daha çoktur. Buradaki hadîste adamın hayvanım çölde kay­betmesi, onu bulmaktan ümidini kesmesi ve ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalması kayıtları yok ise de bu kayıtlar konu hakkında vârid olan diğer hadîslerde bulunduğu için izahta bu kayıtları ilâve etme­yi uygun buldum. Çünkü bu ağır şartlar altında kayıp hayvanını bu­lanın sevinci daha fazla olur. 4249. hadiste de bu kayıtlar mevcuttur.

Hadis, kulları tevbeye teşvik eder. Çünkü tevbe Allah’ın rızâsına ve dolayısıyla kulun bağışlanmasına en iyi vesilelerdendir.

4248) “…Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur;

Hatalarınız göğe ulaşacak kadar günah işleyip de sonra (onlar­dan) tevbe etmiş olsanız, Allah tevbenizi kabul eder.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu, hasen bir seneddir Ravi Y&kûb bin Humeyd hakkında ihtilâf vardır. Senedin kalan râvileri güvenilir zatlardır.

4249) “… Ebû Saîd (Radtyatlâkü ankyâen rivayet edildiğine göre; Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah, kulunun tevbesine şu adamın sevinmesinden daha çok se­vinir (yâni razı olur) ki (yolculuk hâlinde olan) o adam bir susuz çölde binit devesini kaybeder. Bunun üzerine adamcağız yitik deve­sini aramaya koyulur. Nihayet o arayış, adamı cidden yorup âciz bıra­kınca (susuzluk ve sıcaktan dolayı olduğu yerde ölmek üzere başını yere koyup) elbisesini başına çekip örtünür. İşte kendisi o halde ol­duğu sırada devesini kaybettiği yerde aniden hayvanının ayak sesini duyar. Bunun üzerine yüzüne çektiği örtüyü açar ve hemen binit hay­vanı ile karşılaşır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Atiyye el-Avfl ve SÜf-yân bin Vekl bulunur, tkisi de zayıftır. Fakat hadisin aslını Buharİ ile Müslim, İbn-i Mes’ûd ve Enes (R.A.Vnın rivayet ettikleri hadis olarak nakletmişler.

4250) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radıyaîlâhü a»A)’den rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Günahtan tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir.”

Not: Sindi şöyle demiştir : Zevâid sahibi bu hadisi Zevâid adlı kitabında an­latmış ve: Bunun senedi sahih olup râvileri güvenilir zâtlardır, dedikten sonra bu sözüne bir şey eklememiş, bu kadarla yetinmiş ve hadisi kendi haline bırakmıştır. El-Makasıdü’1-Hasana’da da: Bu hadisi İbn-i Mâce de, Taberânî el-Kebîr’de ve Bey-haki eş-Şuabta Ebû Ubeyde bin Abdullah bin Mes’ûd aracılığıyla babasından (yani Abdullah bin Mes’ûd’den) merfû hadis olarak rivayet etmişler ve râvileri güveni­lir zâtlardır. Hattâ şeyhimiz bu hadisi hasen saymıştır. Sebebi ise bu hadisi te*yid eder mâhiyette başka hadislerin bulunmasıdır. Aksi takdirde hasen sayılmaman gerekir. Çünkü Ebû Ubeyde’nin babasından hadîs işitmediğini kesinlikle söyleyen» lerin sayısı bir değildir, diye bilgi verilmiştir.

İzahı

  1. hadis Zevâid nevindendir. Bu hadis, günahların çokluğunun tevbeye mâni olmadığına ve günahlar ne kadar çok olursa olsun on­lardan edilecek tevbenin kabule şayan olduğuna delâlet eder.
  2. hadis de Zevâid nevindendir. Bu hadîste geçen bâzı kelime­leri açıklayalım:

Râhile: Binit ve yük taşıyan deve demektir. ,

Felât i Susuz ve canlının yaşamasına müsâid olmayan çöl ve sah­ra demektir.

Vecbe: Hayvanın ayak sesi mânâsında kullanılmıştır. Bu hadîste, Allah’ın kulunun tevbe etmesine çok razı olduğu bir misal ile bildiril­mektedir.

  1. hadîste, günahtan tevbe eden kimsenin günahsız kimse gibi olduğu bildirilmektedir. Bu hadis, günah çeşidi ne olursa olsun on­dan tevbe etmenin geçerli olduğuna delâlet eder. Çünkü hadîste her­hangi bir kayıt ve sınırlama yoktur. Ayrıca sağlıklı yâni şartlarına ve usûlüne uygun olarak edilen tevbenin kabul olunacağı da hadisin zahirinden anlaşılır. Hadiste günahtan tevbe eden kimse, günahsız kimseye benzetilmiştir. Bu benzetmeden maksad tevbe eden kişinin o günahtan dolayı cezalandırılmaması olabilir. Yâni günah işlememiş olan kimse nasıl cezalandırılmıyacaksa, günahından tevbe eden de onun gibi cezâlandırılmıyacaktır. ikinci bir ihtimal tevbe eden kişinin günahının defterinden silinmesidir.

Bu hadiste de tevbe etmenin faziletine delâlet eder ve günahkâr

V.ullan tevbe etmeye teşvikte bulunur.

4251) “… Enes (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sattallakü Aleyhi ve Sclletn) şöyle buyurdu, demiştir:

Âdem oğullarının hepsi çok günah işler. Çok günah işleyenlerin en hayırlısı çokça tevbe edenlerdir.”[128]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî, Ahmed, Dârimi ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.

Tuhfe yazan bu hadîsin izahı bölümünde özetle şu bilgiyi verir. Hadîsin; ,ol ^ ‘J^ ifâdesi “insanların tümü ve bütünü” olarak yo­rumlanabilir. Bu takdirde insanlann büyük çoğunluğunun günah iş­lediği anlamı çıkabilir. Çünkü insanlann çoğu günah işlediği zaman bu hüküm tümüne verilebilir. Bu takdirde peygamberler bu hükmün dışında kalır. Yukardaki ifâde “Her insan” şeklinde yorumlanabilir. Bu takdirde peygamberler müstesna tutulur. Yâni hadisten maksad şu olur.- “Peygamberler dışında kalan her insan bâzı günahları İşler.” Tuhfe yazan birinci yorumun daha sağlıklı olduğunu söyler. Bilindiği gibi peygamberler küçük ve büyük her nevi günahtan, paktır. Yâni Allah onlan günah işlemekten korumuştur. Bâzı peygam­berlerden meydana gelen ve hatâ olarak tanımlanan şeyler, aslında günah değil de evlâ ve en uygun olana muhalif davranışlardır. Şöy­le de söylenebilir: Bâzı peygamberlere isnad edilen hatâlar, günah iş­leme kasdı olmaksızın bir yanılma veya unutma eseri olarak onlarda görülen davranışlardır.

4252) “… (Abdullah) bin Ma’kÜ (bin Mukrin) (Radtyallâhü anhümâ)*-dan; Şöyle demiştir:

Ben babam (Ma’kil) ile beraber Abdullah (bin Mes’ûd) (Radıyal-lâhü anh)’m yanına girdik de ben onu (yâni îbn-i Mes’ûd’u) şöyle söylerken işittim: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Günahtan) pişmanlık duymak, bir tevbe di r, buyurdu. Bunun üzerine babam (Ma’kil), Abdullah (İbn-i Mes’ûd)a:

“(Günahtan) pişmanlık duymak bir tevbedir” hadîsini Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sen işittin (mi)? dedi. Abdul­lah (îbn-i Mes’ûd) :

Evet, diye cevap verdi.’*

Not: Bu hadîs Zevâid nevilidendir. Ahmed ve Hakim de rivayet etmişler.[129]

İzahı

Nedm ve Nedamet: Bir şeyden pişmanlık duymak demektir. Bu­rada günahtan pişman olmaktır. Tabii pişmanlığın tevbe sayılabilme-si için işlenen şeyin günahlığı dolayısıyla olması gerekir. Başka yön­den pişmanlık duymak, meselâ içki içmekten haramhğı için değil de ona para verildiğinden dolayı pişmanlık duymak tevbe sayılmaz.

Günahtan tevbe etmenin üç temel rüknünün bulunduğunu bu babın girişinde anlatmıştım. Bunlar: Günahı kesinlikle bırakmak, günahlığı dolayısıyla ondan pişmanlık duymak ve bir daha işleme-meye kesin karar vermektir. Bu durumda pişmanlık duymak tevbe-nin tamamı değil sâdece bir parçasıdır. Ancak en önemli parça olma­sı hasebiyle sanki tamamı imiş gibi ifâde edilmiş ve “(günahtan) piş­manlık duymak bir tevbedir” buyurulmuştur. Bu ifâde pişmanlığın önemini belirtmek içindir. Çünkü usul ve şartlanna uygun geçerli bir

tevbeye yönelmek için önce günahtan pişmanlık duymak gerekir. Bu duygu meydana gelince kişi günahı bırakır ve bundan sonra o güna­hı tekrar işlememeye karar verir. Böylece tevbe oluşmuş olur. Şunu da belirteyim ki, işlenen günah kul hakkı ile ilgili ise o hakkı ödemek veya hak sahibi ile helâllaşmak, başka bir deyimle hak sahibinin suç­luyu bağışlaması gerekir. Şayet işlenen günah kaza edilmesi gereken bir ibâdet ise tevbenin tamamlanması için o ibâdeti kaza etmek de gerekir.

4253) “… Abdullah bin Amr (bin el-As) (Radtyallâhü ankümâ)’dan ri­vayet edildiğine göre; Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş­tur:

Allah (Azze ve Celle), kulun tevbesini ruhu boğazına gelmedikçe muhakkak kabul eder.”

Not; Zevâld’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde el-Velid bin Müslim bu­lunur. Bu râvi tedlisçidir ve hadisi an’ane ile rivayet etmiştir. Râvi Mekhûl ed-Dı-meşki de öyledir.[130]

İzahı

Tirmizî, Hâkim, Ahmed, İbn-i Hibbân ve Beyhaki bu hadisi Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) ‘den değil de Abdullah bin Ömer bin el-Hat-t â b (Radıyallâhü anhümî’den rivayet etmişler. Diğer taraftan el-Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb’te, Tuhfe yazarı, T i r m i -z I’ nin şerhinde ve Celâlü’d-Din, Câmiu VSağir’de bu ha­disi Abdullah bin Ömer bin el-Hattâb (Radıyaf-lâhü anhümâ) ‘nın hadîsi olarak kitabına alan âlimleri sayarken î n – i M â c e h ‘ in ismini de veriyorlar. Yâni yukarda isimlerini verdiğim üç kitaba göre îbn-i Mâceh bu hadîsi Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anhümâ) ‘dan değil de Ab­dullah bin Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anhümâ) ‘dan rivayet etmiştir. Bu takdirde hadîs, Zevâid nevinden sayıl­maz. Çünkü T i r m i z i de rivayet etmiştir. Ancak Zevâid yazan elde mevcut sünen nüshalarında Abdullah bin Ömer de­ğil de Abdullah bin Amr’ın yazılı olduğunu dikkate ala­rak bunu Zevâid nevinden saymakla beraber yukardaki durumu da belirtir.

Hadîste geçen “Gargara” kelimesinin asıl mânâsı su veya benzeri bir sıvı maddeyi ağıza alıp gargara etmektir. Burada ise ruhun boğa­za gelmesi mânâsı kasdedilmiştir. Tuhfe yazan: Bundan maksad ha­yattan ümidin kesilip ölümün kesinlik kazandığı zamandır. Yâni bir kimse hayattan ümidini kesip de artık ölmesi zamanının geldiğini an­layınca, tevbe ederse o tevbe geçerli değildir. Ama henüz bu hâle düş­meden tevbe ederse tevbesi kabul olunur, der, ve N i s â sûresinin 18. âyetini te’yid için nakleder. Bu âyetin meali şöyledir:

“Kötülükleri işlemeye devam edip de nihayet Ölüm kendisine gel­diği zaman “Ben şimdi tevbe ettim’* diyenler ile kâfir olarak ölenler için tevbe yoktur. îşte biz onlar için acıklı azab hazırladık.’*

Tuhfe yazan yukarda mealini verdiğim âyeti naklettikten sonra: îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) âyette geçen “Ölümün gel­mesi – hazır olması” ifâdesini ölüm döşeğindeki kişinin Azrail (Aleyhisselâm) ‘ı görmesi biçiminde yorumlamıştır. Ancak bu yorum, yâni can alan meleğin hastaya görünmesi durumu, umûmî değildir, çoğunluk itibariyledir. Çünkü can alıcı meleği görmeyen de çoktur ve ruh.boğaza gelmeden önce onu gören de çoktur, der.

Sindi de “Gargara” ifâdesinden maksad, hastanın âhiret ile ilgili halleri görmesi anıdır, demiştir.

Hulâsa: îster bu ifâdeyi hayattan ümidin kesildiği an, ister âhi­ret ahvalinin görülmeye başlandığı an biçiminde yorumlayalım, bun­dan önce edilen tevbe kabul olunur. Bundan sonraki tevbe geçerli de­ğildir. Çünkü âhiret ahvâlini gördükten sonra tevbenin bir değeri ve kıymeti kalmaz. Diğer taraftan hayattan ümidini kestikten sonra ki­şi hangi günahı işleyebilir ki bir daha işlememeye söz ve karar ver­sin. Oysa tevbenin şartlarından birisi de işlenen günahı bir daha iş­lememeye kesin karar vermektir.

Hadîsin zahirine göre bu hüküm umûmîdir. Yâni gerek kâfirin küfürden tevbe edip imân etmesi, gerekse müslüman kimsenin gü­nahlardan tevbe etmesi, kabul olunur. Fakat can boğaza gelince ne kâfirin ne de müslümamn tevbesi kabul olunmaz. Bâzı Hanefi âlimleri bu hadisin hükmünü kâfir kişiye tahsis etmişler. Bu yoruma göre müslüman kişinin ruhu boğazına geldikten sonra da tevbesi ka­bul olunur.

42S4) “… (Abdullah) bin Mes’ûd (Radtyallâhü an*)’den; Şöyle demiştir:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanma ge­lerek (helâh olamayan) bir kadından bir öpücük aldığını anlattı ve bu günahın keffâretinl sormaya başladı. Resul4 Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İse ona bir şey söylemedi. Sonra Allah (Azze ve CeUe) :

«ve namazı gündüzün iki tarafında, geceden de gündüze yakın saat-larda dosdoğru kıl. Şüphesiz, iyilikler kötülükleri giderir. Bu, iyi dü­şünüp öğütlenenler için bir nasihattir. (Hûd, 114) âyetini indirdi. Bu­nun üzerine adamı Yâ Resûlullah! Bu âyettin hükmü) yalnız benim için inidir? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bu âyet (in hükmü) benim ümmetimden onunla amel edenler için. (umûmi) dir, buyurdu.[131]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Müellifimizin 1398 numarada yine îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anhKdan rivayet ettiği hadisi de bunun benzeridir. Gerekli bilgi orada verildiği için burada tekrarlamaya gerek görmü­yorum. Ancak şunu belirteyim: Âyetteki “Hasanât” dinen güzel sa­yılan, ibâdet kabul edilen iyi şeylerdir. Beş vakit namaz gibi. Âyette­ki “Seyyiât” da kötülüklerdir. Yâni dînen çirkin ve günah sayılan şey­lerdir. Âyetin zahirine göre büyük günahlar da hayırlı işler ve ibâ­detlerle giderilir. Fakat birçok ilim adamı “Seyyiât” kelimesini küçük günahlar mânâsına yorumlamışlardır.

4255) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhivc Sellem) şöyle buyurmuştur:

Bir adam kendine israf etti (yâni aşırı derecede günahlar işledi). Sonra ölüm döşeğine düşünce oğullarına vasiyet ederek: Ben öldü­ğüm zaman cesedimi yakınız, sonra ufaltıp kül hâline getiriniz ve beni (m külümü) rüzgâra ve denize saçınız. Çünkü Allah’a yemin ede­rim ki, eğer Rabb’ım bana kadir olursa hiç kimseye vermediği bir asa­bı bana muhakkak verecektir, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) buyurdu ki:

Onlar da adama öyle yaptılar (yâni vasiyyetini yerine getirdiler). Bunun üzerine (Allah) yere :

Aldığını (geri) ver, buyurdu. Adamda o anda kalkıverdi ve Al’ lah ona:

Seni bu yaptığına sürükleyen nedir? dedi. Adam:

Senin haşyetin (veya senin mahâfetin» —Yâni senden olan kor­kum. Yâ Rabbi! dedi. Allah da onu bu sebebten dolayı[132]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, “Tevhîd”, “Rıkak” ve “Beni İsrail” kitaba lannda, Müslim de “Tevbe” kitabının 4. babında rivayet et­mişler.

Adamın “Rabb’im bana kadir olursa” sözünün zahirine göne ken­disi ölümden sonra dirilmeye ve Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir ol­duğuna inanmamıştır. Böyle inkarcı bir kimsenin bağışlanması duru­mu nasıl izah edilir? diye insanın hatırına bir soru gelir. îlim adam­ları bu soruya çeşitli cevablar vermişler.

Sindi: Adamın böyle söylemesinin sebebi şu olabilir: Adam cesedi yakılıp kül hâline getirildikten sonra rüzgâra ve denize saçı­lan bir kimsenin zerrelerinin birleştirilerek diriltilmesinin mümkün olmadığı, muhal olduğu görüşünde olabilir. Allah’ın kudreti muhal olmayan şeyleri kaplar. Aklen ve dînen muhal ve imkânsız olan şey­lere şümulü yoktur. (Meselâ Allah’ın benzeri ve dengi olan ikinci bir varlığın bulunması aklen ve dînen muhal ve imkânsızdır. Allah’ın kudreti böyle bir varlığa taalluk etmez. Başka bir deyimle Allah’ın böyle bir varlığı meydana getirmesi düşünülemez. Çünkü meydana getireceği varlık O’nun tarafından yaratılmış bir varlık olur. Yara­tık olan hiç bir şey Allah’a benzemez ve dengi olamaz.). Bu adam da vasiyyeti infaz edildiği takdirde tekrar dirilmesinin mümkün olma­dığı, muhal olduğu görüşünü taşıdığı için “Rabbim bana kadir olursa” demiş. Bu görüş onun Allah’ın kudretini inkâr etmesini gerektirmez ki: Bununla kâfir olur. Artık nasıl bağışlanır? diye bir soru sorulsun. Çünkü adam aklen ve dînen mümkün olan bir şeye Allah’ın gücünün yetmediği kanaatim taşımamış. Ancak muhal olmayan bir şeyi mu­hal sanmış ve dindeki durumu bilmemiştir. Küfür ise dinden olduğu kesinlik kazanan bir hükmü veya Allah’ın aklen mümkün olan her şeye kadir olduğunu inkâr etmektir.

îkinci bir ihtimal şudur: Adam Allah’tan çok korktuğu için aklı­nı kaçırmış, dengesini yitirmiş ve ne yaptığını, ne söylediğini bilmez hâle gelmiş olabilir. Bu hâle düşen bir kimse yararlı olan şeyi yarar­lı olmayan şeyden ayıramaz hâle gelir. Hayatta bunun örnekleri çok-‘ tur. Meselâ bir tehlike anında kişi yararlı olmayan bir şeye yararlı olabilir ümidiyle sarılır. (Denize düşen, yılana sarılır sözü tipik bir örnektir). Bu durumda olan kimse fiil ve hareketlerinde deli gibi olur. Bu yoruma göre adam bu sözünde özürlü sayılır ve bununla kâfir ol-maı.

Bâzıları o adamın fetret ehlinden olduğunu söylemiştir. Yâni hiç bir peygamberin şeriatının yürürlükte olmadığı bir devirde yaşamış­tır.

Diğer bir yoruma göre adam herhangi bir peygamberin dininden haberdar değildir, bu hususta bir duygusu yoktur, demiştir. Sin-d i’ nin sözü bitti.

H a t t â b î de bu ifâde ile ilgili olarak çeşitli yorumları nak-letmiştir. H a t t â b î bu arada: Adam öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmemiş, fakat vücûdunun yakılıp tozunun rüzgâra ve denize saçılması hâlinde diriltilmiyeceğini cehaleti dolayısıyla sanmıştır. Adamın imanlı olduğu, bu vasiyeti Allah korkusuyla yaptığını itiraf etmesinden anlaşılır, der.

El-Hâfız: îbn-i Akil’in dediği gibi bu hadîs, kıyamet günü adamın karşılaşacağı durumu ve Allah’ın onu bağışlıyacağıni haber vermek mahiyetindedir. Bâzıları demişler ki Allah, adamm ru­hunu sorguya çekmiş, demiş ise de bu görüş uygun değildir. Çünkü hadîste adamın cesedinin zerrelerinin toplatıldığı, birleştirildiği ve kendisinin ayağa kalktığı bildirilmiştir. Bu olaylar ise kıyamet günü vuku bulur, diye bilgi vermiştir.

4256) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seiîem) şöyle buyurmuştur:

Bir kadın bağladığı (hapsettiği) bir kedi sebebiyle cehenneme gir­di. Çünkü ne kendisi kediye (bir şey) yedirdi, ne de yerin haşerâtın-dan yesin diye salıverdi ve nihayet kedi (açlıktan) öldü.

(îbret verici bu ve bundan önceki hadîsi Ma’mer’e rivayet eden) Zührî demiş ki: (İbret verici bu iki hadîsi birlikte rivayet etmem) herhangi bir adamın (kulluk görevini ihmal edip ilâhî rahmete) dar yanmaması ve hiç bir kimsenin (ilâhi rahmetten) ümidini kesmemesi içindir.”[133]

İzahı

Bu hadisi Buharı, Müslim ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu hadis ile bundan önceki hadisi Z ü h r i’ den riva­yet eden zât M a ‘ m e r ‘ dir. Birinci hadîsin girişinde belirtildiği gibi Z ü h r i, râvisi M a ‘ m e r ‘ e : “Dikkat et ben hayret (ve ibret) verici iki hadîsi sana rivayet edeceğim” dedikten sonra bu ha­dîsleri rivayet etmiştir. Birinci hadîs, Allah’ın rahmetinin bolluğuna, ikinci hadis de O’nun azabından emin olunma;naşının gerektiğine de­lâlet eder. Bilindiği gibi mü’min kişinin, âhiret hayatının muharebesi için ümit ile korku arasında olması gerekir. Bir taraftan Allah’ın rah­metinden ümidini kesmiyecek, diğer taraftan Allah’ın azabından kor­kacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in irşad metodu da böyledir. Yâni âyetlerin çoğunda korku ile ümit bir arada bulunur. Zührî de bu metodu takip ederek bu iki hadîsi birlikte rivayet etmiştir. N e v e v İ bu hadisin izahı bölümünde: Âlimler demişler ki, vaizin ettiği vaaz ve irşadında korku ile ümidi birleştirmesi müstehabtır. Bu metod takip edilmeli ki kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesin veya rah­metine tamamen bağlanıp da azabından kendini emin bilmesin. Vaiz, konuşmalarında korkuya ağırlık vermelidir. Çünkü nefisler yaratılışı itibariyle ümitlenmeye, istirahata, tevekküllü olmaya ve bâzı kulluk görevlerini ihmal etmeye taraftar olur. Bu nedenle korkutma tarafına biraz ağırlık verilmelidir, diye bilgi vermiştir.

İbn-i Hacer; Kediyi bağlayıp aç bırakmak suretiyle ölü­müne sebebiyet veren kadının isminin ne olduğuna dâir bir bilgiye rastlayamadım. Bir rivayete göre H i m y e r kabilesine mensub-tur. Bir başka rivayette yahüdi olduğu ifâde edilmiştir. Hadisin zahi­rine göre kadın kediyi hapsedip ölümüne sebebiyet verdiğinden dola­yı azaba çarptırılmıştır. Kadı I y â z demiş ki: Kadının kâfire olması muhtemeldir. Bu takdirde küfründen dolayı azabtadır. Kedi­nin ölümüne sebebiyet verdiği için azabı arttırılmıştır. İkinci bir ihti­mal kadın müslümandır da kedinin ölümüne sebebiyet verdiğinden dolayı cehennemlik olmuştur. N e v e v î de ikinci ihtimali tercih eder, dedikten sonra İbn-i Hacer, kadının kâfire olduğunu te’yid eder mâhiyetteki rivayetleri nakleder.

4257) tJ… Ebû Zerr(-i Gifârî) (Radıyallâhü anhyfan rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Allah Tebârek ve Teâlâ buyurur ki: Ey kullarım! Benim korudu­ğum (ermiş kimseler) hâriç hepiniz günah işleyebilirsiniz. Bu itibar­la benden mağfiret dileyiniz ki sizi bağışlıyayım. Sizden kim bağış­lamaya gücümün yettiğini bilir de kudretimle benden mağfiret di­lerse o kimseyi bağışlarım. Hidâyete erdirdiğim kimseler hâriç, hepi­niz dalâlettesiniz. Onun için benden hidâyet dileyiniz, sizi hidâyete erdireyim. Zengin ettiğim kimseler hâriç hepiniz fakirsiniz. Bu itibar­la benden (rızık) isteyiniz, sizi nzıklandırayım. Eğer hayatta olanınız, ölmüş olanınız, önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz, yaş olanınız ve kuru olanınız (yâni bütün kullar) toplanıp da kullarımdan en çok takva sahibi kulumun kalbi üzerinde (yâni hepsinin kalbi onun kal­bi gibi) olsa, benim mülkümde (yâni hükümranlığım ve saltanatım­da) bir sivrisinek kanadı (kadar bir şey) artmaz. Şayet onlar (yâni tüm kullar) toplanıp da kullarımdan en sapık – şerir kulumun kalbi Üzerinde (yâni hepisinin kalbi onun kalbi gibi) olsa benim mülküm­den bir sivrisinek kanadı (kadar bir şey) eksilmez. Eğer hayatta ola­nınız, ölmüş olanınız, önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz, yaş olanı­nız ve kuru olanınız (yâni bütün kullar) toplanıp da her biri hatınndan geçen bütün ihtiyaç ve isteklerini (benden) dilerse, onların bü­tün dileklerini yerine getirmem, benim mülkümden ancak birinizin deniz kenarından geçip de bir dikiş iğnesini denize sokup çıkarması ile deniz suyunu eksilttiği kadar eksiltir, (yâni bu misalde nasıl deniz suyu hiç eksilmiyorsa kulların bütün isteklerini yerine getirmekle ilâ­hi hazineden hiç bir şey eksilmez). Benim mülkümden hiç bir şeyin eksilmemesi sebebi şudur: Şüphesiz ben çok cömerdim, keremim bol­dur. Bağış yapmam bir söz söylemek (ten ibaret) tir (yâni çalışmayı, didinmeyi gerektirmez). Ben bir şeyi dilediğim zaman sâdece ona “Ol” derim. O da hemen olur.”[134]

İzahı

Bu hadîsi T i r m i z î “Ebvâbu Sıfat’il-Kıyâme” bölümünün son­larında rivayet etmiştir. Tuhfe yazarının beyânına göre bu hadîsi A h m e d de rivayet etmiş, ayrıca Müslim de bunun benzerini

rivayet etmiştir.

Hadîsin; c~*U ^ VI ^jJu *£l£ cümlesi iki şekilde yorumlanabilir.

Birincisi tercemede belirtildiği gibi “Benim koruduğum (ermiş kim­seler) hâriç, hepiniz günah işleyebilirsiniz, günah işlemeniz düşünüle­bilir” şeklindedir. Cümlede geçen “Afiyet” korumak mânâsında kul­lanılmıştır. Allah’ın koruduğu kimselerden maksad peygamberler ve velî zâtlardır. Günah işlemeden koruma anlamının afiyet sözcüğü ile ifâde edilmesi sebebi, günah işlemenin bir manevî hastalık olduğu­na ve günahtan korunmanın bir mânevi sağlık, afiyet ve selâmet ol­duğuna işaret etmektir.

İkinci yorum şöyledir: “Benim afiyette kıldığım, yani mağfiret rahmet ve tevbe ile günahlarını giderdiğim kimseler hâriç, hepiniz günah işlersiniz.” Bu yoruma göre bütün kullar günahkâr sayılır. An­cak herkesin günahı Allah katındaki durumuna göredir. Meselâ bir velînin bir namazı veya namazın bir parçasını gafletle kılması, baş­ka bir deyimle namaz esnasında dünya ile ilgili bir şeyi hatırına getir­mesi onun makamı açısından bir kusur, hattâ bir günah sayılır.

Hadisin; cJâ* *jl VI JÜ> JjâC cümlesini “Hidâyete erdirdiğim

kimseler hâriç, hepiniz dalâlettesiniz” şeklinde terceme ettim. Bun­dan maksad şudur: Eğer kullar kendi halleriyle başbaşa bırakılmış olsaydılar dalâlete gidecektiler, sapacaktılar. Yâni imân ile ilgili hü­kümleri ve islâm dinindeki emir ve yasaklan bilmezlerdi ve dolayı­sıyla hak yoldan sapacaklardı. Bu yoruma göre cümledeki “Dalâlet”-ten maksad imân hükümlerini ve İslâm’ın emir ve yasaklarını bilmemektir. Bu hadîs; £İmH J^ ^ji £‘j$ — “Doğan her çocuk fıt­rat üzerine doğar” hadisine aykın değildir. Çünkü o hadîsteki “Fıtrat” kelimesi Tevhîd manasınadır, yâni Allah’a imân demektir. Allah’a imân etmek başka şeydir. İmân ile ilgili hükümleri ve İslâm’ın emir ve yasaklarını bilmek başka şeydir.

Bir kavle göre cümledeki dalâletten maksad câhiliyet devrindeki haldir. Yâni Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lemJ’in İslâm dinini tebliğ etmekle görevlendirilmeden önceki dö­nemde bulunan kullar dalâlette idiler. Fakat bu yorum uzak bir ih­timaldir. Yukardaki yorum tercih edilmiştir.

Hadîste geçen “Yaş olanınız” ifâdesinden maksad genç olanları­nız veya dinî ilimler bilenleriniz, ya da Allah’a itaatkâr olanlannızdır. Hadisin “Kuru olanlarınız” ifâdesinden maksad ise yaşlı olanlarınız veya câhil olanlarınız ya da Allah’a karşı gelenleriniz, günahkârlannızdır.

Hadîste geçen “En çok takva sahibi kulum” ifâdesinden Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) kasdedilmiştir. Yine hadiste geçen “En sapık – şerîr kulum”dan maksad da şeytân aleyhi’n-na’ledir.

Baûda: Sivrisinektir. Ümniyyet: Arzulanan, ihtiyaç duyulan şey demektir. İbre: Dikiş iğnesidir.

Hadîsin son kısmında bütün kulların Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm) gibi Allah’a kulluk etmek üzere toplanıp O’na bağ­lanmasıyla O’nun mülkünde, hükümranlığında, saltanatında, azame­tinde bir fazlalığın söz konusu olmadığı ifâde edilir. Çünkü Allah’ın hükümranlığı ve sayılan diğer sıfatlarının bir sınırı yoktur ki bir şey­le fazlalaşsın, artsın. Keza bütün kulların tüm isteklerini yerine ge­tirmek O’nun hazinelerinden bir şey eksiltmez. Çünkü hadîste de buyurulduğu gibi O, bir şey dilediği zaman “Or buyurmakla o şey hemen oluverir. Yâni O’nun çalışması, uğraşması, meşgul olması ve­ya yorulması gibi bir durum söz konusu değildir. O, her türlü noksan­lıklardan pak ve münezzehtir.[135]

31- Ölümü Hatırlamak ve Ona Hazırlanmak Babı

4258) :… Ebû Hüreyre (RadıyaHâhü anh)\en rivayet edildiğine göre; Resulullah (Saîlallahü Aleyhi ve Setlcm) :

Lezzet (ve zevkHeri kesen (ona son veren) i çokça hatırlayınız, buyurdu, demiştir. Yâni ölümü (çokça hatırlayınız).”

4259) “… (Abdullah) bin Ömer (RadtyaUâhü atthumâydan; Şöyle de­miştir ;

Ben, Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde idim. Ensâr’dan bir adam Ona geldi ve Peygamber (Saîlallahü Aley­hi ve Sellem)’e selâm verdikten sonra:

Yâ Hesülallah! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir? diye sordu. Resul i Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

Huy bakımından en güzel olanı, buyurdu. Adam: Peki, mü’minlerin hangisi daha akıllı – şuurludur? diye sordu. Re-sûl-i Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ölümü en çok hatırlayanı ve ölümden sonraki (hayatı) için en güzel şekilde hazırlananı. İşte onlar en akıllı – şuurlu olanlardır, bu­yurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Ferve bin Kays, meçhuldür. Ondan rivayet eden (Nâfi) de öyledir ve rivayeti bâtıldır. Bunu Zehebİ, Tabakatü’t-Tehzib’te söylemiştir.

4260) “-. Ebû Ya’lâ Şeddud bin Evs (RadıyaHâhü anh)\çn rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Akıllı – şuurlu adam o kimsedir ki nefsini (Allah’a karşı) köleleş-tirir (veya hesaba çeker) ve ölümden sonraki (hayat) için (iyi) amel işler. (Nefsini yenmekten) Âciz adam da o kimsedir ki nefsini arzusu­na uydurur (yâni nefsini haramdan alıkoymaz). Sonra Allah’tan (mağfiret) temenni eder.”[136]

İzahı

Ebü Hüreyre (RadıyaHâhü anh) ‘in hadisini Tirmizl, Nesâi, T a b e r â n i, el-Evsat’ta ve î b n – i H i b b â n da rivayet etmişlerdir.

Bu hadîste geçen “Hâzîm” kesen, son veren demektir. Tüm zevk­leri kesip onlara son verdiği için ölüme Hâzim denilmiştir. Hâzim ke­limesiyle ölümün kasdedildiğine dâir hadisin sonundaki ilâve râviye aittir. Bâzı rivayetlerde Hâzim kelimesi yerine Hadim kelimesi bulu­nur. Hadim yıkıcı demektir. Bu rivayetlere göre zevkler, lezzetler ve nefsi arzular bir binaya benzetilmiş, ölüm de o binayı yerle bir eden deprem gibi felâketlere benzetilmiştir.

İ b n-i Ömer (RadıyaHâhü anhümâJ’nın hadîsi Zevâid ne-vindendir. Ebû Y a’l â (Radıyallâhü anh)’m hadisini T i r -mizi, Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.

Keyyisi Akıllı, şuurlu ve ileri görüşlü demektir. Ekyes de ism-i tafdildir. Yâni Keyyis kelimesinin ifâde ettiği mânâdan daha kuv­vetli bir mânâ ifâde eder. Bu itibarla Ekyes: En akıllı, en şuurlu ve en ileri görüşlü demektir.

Âciz: Güçsüz demektir. Burada nefsini yenmekten âciz olup nef­sinin esiri durumunda olan kimse anlamında kullanılmıştır.

Bu iki hadîse göre akıllı, şuurlu ve ileri görüşlü adam o kimsedir ki, nefsini hesaba çeker, Allah’a karşı kulluk görevini yapar, ölümü sık sık hatırlar ve ölüm sonrası için gerekli hazırlığı yapar.

Âciz de o kimsedir ki nefsinin esiri olur, canı ne çekerse helâl haram demeden onu işler, Rabb’ine karşı kulluk görevini ihmal eder ve ölümden sonraki hayat için hiç bir hazırlıkta bulunmaz. Üstelik, Allah Gâfûr ve Rahîm dir, keremi boldur. Bana ve benim amelime ih­tiyaca yoktur, O, beni bağışlar gibi laflarla bir takım temennilerde bu­lunur.[137]

Hadislerden Çıkan Hükümler

  1. Ölümü bol bol hatırlamak çok sevabtır.
  2. Ahlâk bakımından en iyi olanlar en faziletli mü’minlerdir.
  3. En akıllı ve şuurlu mü’min, ölümü bol bol hatırlayıp ölüm son­rası için hazırlıklı olan kimsedir.
  4. Allah’a karşı kulluk görevini ihmal edip nefsine mahkûm olan ve Allah beni affedecek diye temennide bulunan kimse, âciz ve şuursuz kişi sayılır.

4261) “… Enes (Radtyattâkü anh)’âen; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ölüm döşeğinde olan bir gencin yanına girdi ve ona:

Sen kendini nasıl buluyorsun? diye sordu. Genç i

Ben, Allah (m afvınh umarım Yâ Resûlallah! Ve günahlarımdan korkarım, dedi. Bunun üzerine Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki s

Bu vakitte (yâni ölüm döşeğinde) her hangi bir (mü’min) kulun kalbinde bağışlanma umudu ve günah korkusu birleşince mutlaka Allah o kuluna dilediği (mağfireti) ni verir ve onu korktuğu (azabı)n-dan emin kılar.”[138]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizi Cenâiz kitabında rivayet etmiştir.

Hadisin “Sen kendini nasıl buluyorsun’* cümlesinin açıklaması bölümünde Îbnü’l-Melik: Yâni dünyadan âhirete göçüşün­de kalbin nasıldır, Allah’ın rahmetini mi umuyorsun, yoksa Allah’ın gazabından mı korkuyorsun? demiştir.

Bu hadîs, mü’min kimsenin hayat boyunca dâima Allah korkusu ile mağfiret ümidini birlikte beslemesinin, hattâ ölüm döşeğinde bile Allah’ın azabından kendisini emin görmemesinin uygun olduğuna de­lâlet eder. Bilindiği gibi ölüm döşeğinde mağfiret umudunun azab kor­kusuna ağır basmasının fazileti ve uygunluğu hakkında hadîsler var­dır. Bu itibarla burada, ölüm döşeğinde azabtan kesin biçimde emin olmamak mânâsı kasdedilmiştir.

4262) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Peygamber (Salİalîahü Aleyhi ve Scllcm) şöyle buyurmuştur :

Ölüm döşeğinde olan kimsenin yanında melekler hazır bulunur. Kişi dindar olunca melekler: Ey güzel cesedde olan güzel nefis (rûh)! Övülerek (cesedden) çık ve rahmet, güzellik ve öfkeli olmayan RabbCa kavuşmak) ile müjdelen, derler. Artık can çıkıncaya kadar devamlı ona böyle söylenir. Sonra o ruh göğe yükseltilir ve gök (kapısı) onun için açılır. Sonra, bu kimdir? diye sorulur. Onu götüren melekler: Fa­lancadır, derler. Bu kere (Gökte görevli melekler) tarafından: Güzel nefse merhaba, güzel cesedde idi. Övgüye lâyık olarak gir ve rahmet, güzellik ve öfkeli olmayan Rabb(a kavuşmak) ile müjdelen, denilir. Sonra Allah (Azze ve Celle) nin (hükümlerinin açıklanıp melekler ta­rafından alınmakta) olduğu göğe götürülünceye kadar ona devamlı olarak böyle söylenir. (Ölüm döşeğinde) kötü adam olduğu zaman (görevli) melek: Çık ey pis cesedde olan pis nefis. Yerilmiş olarak çık ve kaynar su, cehennem halkının irini ve bunların misli çeşitli başka azab ile müjdelen, der. O habis nefis (cesedden) çıkıncaya ka­dar ona devamlı olarak böyle (tehdidler) söylenir. Sonra o nefis (yâni ruh), göğe çıkarılır. Fakat gök (kapısı) ona açılmaz ve: Bu kimdir? denilir. Falancadır, diye cevab verilir. Bunun üzerine: Habis nefse merhaba olmaz, o pis nefis pis cesedde idi. Kınanmış olarak geri dön. Çünkü sana göğün kapılan kesinlikle açılmıyacaktır, denilir ve bu­nun üzerine o ruh gökten (yere) gönderilir ve sonra cesedin bulun­duğu mezara varır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvüeri güveni­lir zâtlardır.[139]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadis dinî ödevlerini yerine getirerek kulluk görevini îfâ eden mü’minin ölüm döşeğinde iken ilâhi lutuf-larla müjdelendiğine ve ruhunun göklerin fevkına yükseltildiğine ve Rabb’ının rızâsına kavuştuğuna delâlet eder. Diğer taraftan günah­kâr ve kötü insanın da ölüm döşeğinde iken fenalığı yüzüne vurula-” rak, karşılaşacağı vahim sonuçlarla tehdid edileceğine, ruhunun gök­ten geri çevrileceğine ve cesedinin bulunduğu yere iade edileceğine delâlet eder.

Hadiste geçen bazı kelimeleri açıklayalım i

Ravh ı İstirahat, rahmet ve ferah mânâlarına yorumlanmıştır.

Reyhan: Güzel rızık, rahatlık, güzel nzık ve cennetin güzel ko­kulu reyhan adlı bitkisi mânâlarına yorumlanmıştır.

E 1 – V â k x a sûresinin 88 ve 89. âyetlerinde de dindarlıkta ile­ri giden mü’minlerin ölüm döşeğinde Ravh, Reyhan ve nimetleri tü­kenmez kedersiz cennetle müjdelendiği haber verilmektedir. Bu âyet­lerin tefsirine de bakılmalıdır.

Hamim: Kaynar su demektir. Gassâk: Cehennem halkının irini, kokmuş zemherîr suyu, cehennemde bir pınar mânâlarına yorumlan­mıştır.

S â d sûresinin 57 ve 58. âyetlerinde azgın günahkarlara bu tür azabların verileceği haber verilmektedir. Bu âyetlerin de tefsirlerine bakılmalıdır.

Allah bizi ölüm döşeğinde ilâhî müjdelere mazhar olanlardan ey­lesin ve nefis ile şeytanın şerrinden korusun.

4263) “… Abdullah bin Mes’ûd (RadtyaUâkü anhyten rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Birinizin eceli bir yerde olduğu zaman ihtiyaç – iş onu oraya sıçra­tır (yâni o yere zamanında gitmesine vesile oluverir). Sonra kalan ömrünün sonuna varınca, Allah sübhânehû onun ruhunu (orada) alır. Kıyamet günü de o yer: Ey Rabb’ım! İşte bu, bana emanet etti­ğin (cesed)dir, der.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvüeri güveni­lir zâtlardır.

4264) “… Âişe (Radtyallâhü a«/ta.)’dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Her kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah (da) ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah (da) ona kavuşmaktan hoşlanmaz, buyurdu. Bunun üzerine O’na:

Yâ Resûlallah! Allah’a kavuşmaktan hoşlanmamak. Ölüme ka­vuşmaktan hoşlanmamak dolayısıyladır ve hiç birimiz ölümden hoş­lanmayız (ne buyurulur?) denildi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

Hayır, (öyle değil). Bu (yâni Allah’a kavuşmayı sevmek veya sev­memek) ancak kişinin öleceği anda olur. Ölüm döşeğinde kişi Allah’ın rahmet ve mağfiretiyle müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmayı sever. Allah da ona kavuşmayı sever. Ölüm döşeğinde kişi Allah’ın azabı ile müjdelenince (yâni tehdid edilince) Allah’a kavuşmak istemez. Al­lah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[140]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri, Müslim ve Tirmizi az lâfız değişikliği ile rivayet etmişler.

El-C ezeri, en-Nihâye’de: Allah’a kavuşmaktan maksad, âhiret hayatına intikal etmek ve Allah katındaki nimetleri arzulamak­tır. Maksad ölmek değildir. Çünkü hiç bir kimse, ölümden hoşlan­maz. Allah’a kavuşmak yukarda belirtilen mânâda yorumlanınca bun­dan hoşlananların imân ve takva ehli olduğu tabiidir. Çünkü dünya-

ya gönül bağlamayan, bilâkis nefret eden mü’min âhiret mutluluğu­na gönül verir ve ebedi hayata intikal etmekten hoşlanır. Onun ak­sine dünyaya gönül verip zevklere dalan kimseler ise âhirete intikal etmeyi sevmez, demiştir.

Nevevî de: Hadîsin sonu baş kısmını açıklar. Yâni Allah’a kavuşmaktan ve ölümden hoşlanmamak veya hoşlanmak hususunda dikkat alınacak durum, ölüm döşeğindeki haldir, sağlık hâli değildir. Çünkü ölüm döşeğinde, artık tevbenin de kabul olunmayacağı anda, her insana gideceği yer ve kendisi için hazırlanmış olan nimet veya azab bildirilir ve gösterilir. Artık saadet ve cennet ehli olanlar o es­nada ölümü ve Allah’a kavuşmayı severler, o güzel makamlara ve üstün nimetlere bir an önce erişmek istemezler. Allah da onlara ka­vuşmayı sever, yâni onlara lutüf ve keremlerini sergiler. Şakavet ve cehennem ehli olanlar ise, gidecekleri yerin fena olduğunu anladıkla­rı için ölümden hoşlanmazlar, Allah’a kavuşmak istemezler. Allah da onlara kavuşmayı sevmez. Yâni onları rahmet ve kereminden uzak tutar, rahmet etmeyi dilemez. Allah’ın onlara kavuşmayı sevmeme­sinin mânâsı budur. Hadis cennetlik ve cehennemlik olanların hâl ve sıfatlarını beyân eder. Hadisten maksad şu değildir: Bâzı insanların Allah’a kavuşmayı sevmeleri, Allah’ın onlara kavuşmayı »sevmesine sebep olur. Keza bâzı insanların Allah’a kavuşmayı sevmemeleri, Al­lah’ın onlara kavuşmayı sevmemesine sebep olur. Böyle bir mâna kasdedilmemiştir, diye bilgi verir.

Allah’ın kuluna kavuşmayı sevmesi veya kavuşmadan hoşlanma­ması ifâdesinden kasdedilen mânâ ile ilgili olarak î b n – i H a c e r: Âlimler demişler ki: Allah’ın kulunu sevmesi, ona hayır dilemesi, onu hayır yoluna yöneltmesi ve ona lutüf ve ihsanda bulunmasıdır. Al­lah’ın kulundan hoşlanmaması da bunun zıddı demektir. Yâni kulu için şer dilemesi, hayırlı yola yöneltmemesi ve ikramda bulunmaması demektir, der.

H a 11 â b î de : Kulun Allah’a kavuşmayı sevmesi, âhireti dün­yaya tercih etmesidir. Böyle olan kul, dünyada devamlı kalmayı sev­mez. Bilâkis dünyadan göçetmeye hazırlanır. Kulun Allah’a kavuş­madan hoşlanmaması da bunun zıddıdır, der.

Hulâsa yukarda âlimlerden naklen verilen bilgiden çıkan sonuç şudur:

Allah’a kavuşmayı sevmek, kulun sağlıklı iken ölmeyi arzulama­sı demek değildir. Keza O’na kavuşmaktan hoşlanmamak da kulun sağlıklı iken ölmeyi arzulamaması demek değildir. Çünkü takva sâhibi olan mü’min daha çok hayırh işler ve ibâdetler işlemek için dün­yada uzun süre kalmayı arzular ve ölmek istemez. İmansız kişi de âhiret hayatına inanmadığı ve dlümü yokluk olarak sandığı için öl­mek istemez. îmânh olup da günahlara dalmış durumdaki gafil kişi de şuursuzluğundan dolayı ve ölümün acı bir şey olması hasebiyle ölmek istemez.

Allah’a kavuşmayı sevmek veya bundan hoşlanmamak, ölüm dö­şeğinde kişinin gideceği yeri görmesi anına mahsustur. Kasdedilen mânâ budur. Takva sahibi mü’min, son nefesini vermek üzere iken cennetteki makamı seyretmesi veya ilâhî mükâfatlara dâir müjdeyi alması hâlinde canını seve seve verir ve bu nimetlere kavuşmak is­ter. Azaba müstehak olan kul da ölüm döşeğinde fecî manzarayı gö­rünce uğrayacağını anladığı vahim durum dolayısıyla ölmekten hoş­lanmaz.

Allah’ın kuluna kavuşmayı sevmesi ise ona lutüf ve ikramda bu­lunması demektir. Allah’ın kuluna kavuşmaktan hoşlanmaması da kulunu rahmetinden ve lütuf1 arından uzaklaştırması demektir.

4265) “… Enes (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûluİ-lah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Sakın) herhangi biriniz, başına gelen zarardan dolayı ölmeyi temenni edemez (etmesin). Eğer mutlaka ölümü temenni etmek zo­runda kalırsa şöyle desin »

AUahım! Yaşamak benim İçin hayırlı olduğu sûrece beni yaşat ve Ölüm benim için hayırlı olduğu zaman beni öldür.”[141]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Müslim ve Tir m izi de riva­yet etmişlerdir

Bu hadîs, hastalık, yoksulluk, afet ve musibetler gibi bedeni ve­ya mâlî bir zarardan dolayı ölümü temenni etmenin yasaklığına de­lâlet eder.

ölümü mutlaka temenni etmek zorunda kalan bir kimse için gös­terilen duâ şekli ile ölümü temenni etmesi emri vâciblik için değil de bir ruhsat ve izin mahiyetindedir. Ölümü temenni etmenin yasaklı-ğı hikmetine gelince, böyle bir temenni, belâ ve musibetlere karşı bir sabırsızlık ve kadere rızâ göstermemek anlamını ifâde eder.

Şayet mü’minin basma gelen musibet dînî ile ilgili bir musibet ise böyle bir musibetten dolayı dînî hayatının perişan olmaması ve bir takım günahlara mâruz kalmaması amacıyla ölümü temenni etmesi

caizdir.

Konu ile ilgili biraz bilgi 4163. hadisin izahı bölümünde de geçti.[142]

32- Mezar ve Cesedin Çürümesi Hakkında Gelen Hadisler Babı

4266) “… Ebû Hüreyre (Radıyaüâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Salîaîlahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu, demiştir:

Bir kemik hâriç insan (cesedin) den çürümeyen hiç bir şey yok­tur. O (çürümeyen kemik) de kuyruk sokumudur ve kıyamet günü cesedin yaratılışı o kemikten kurulur.”[143]

İzahı

Bu hadîsi B u h â r î Tefsîr’de, Müslim, Fitnelerde, Ebû Dâvûd Sünnet’te, N e s â î Cenazeler’de rivayet etmiş­lerdir.

Kuyruk sokumu diye terceme ettiğim “AcbÜ’z-Zeneb” kuyruk sc-kumundaki kemiğin başı ve en ufak bir parçasıdır. Hakim, Ebû Dâvûd ve Ebû Ya’Iâ’nın Ebû Sâîd-i Hudrî (Ra-dıyallâhü anlı)’den rivayet ettikleri bir hadise göre Acbü’z-Zeneb’in ne olduğu Resûl-i Ekrem (Aleyhi ‘s-salâtü ve’s-selâm)’e sorulmuş ve “Bir hardal tanesi misli (gibi küçücük bir parça) dır” cevâbı buyu-rulmuştur.

îbn-i Hacer’in beyânına göre İbnü’l-Cevzl, tbn-i AKîl’in şöyle dediğini nakletmiştir:

Hadîste bildirilen küçücük kemik parçasının çürümemesi ve kıya­met günü insanların cesedlerinin bu kemikten teşekkül etmesi me­selesinde Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir sır ve hikmet vardır. Çünkü yoktan var eden Allah insan cesedini böyle bir kemik üzeri­ne kurmaya hâşâ muhtaç değildir. Bilindiği gibi kıyamet günü cese­din bir benzeri değil, toprağa karışmış olan zerreler Allah’ın emriyle birleşir ve Acbü’z-Zeneb üstünde kurulur. Acbü’z-Zeneb cesed bina­sının bir temelini teşkil eder. Bu kemiğin diğer parçalar gibi dağılma­ması hikmeti meleklerin bu olağanüstü olaydan haberdar edilmesi olabilir. Çünkü eğer bu parça da çürümüş olsaydı, melekler dirilişin dağınık parçaların birleşmesi suretiyle değil de eski cesedlerin benzer­lerinin yaratılması ve ruhların bu benzer cesedlere girmesi suretiyle olacakını zannedebilirlerdi. Hadîsin “însan (cesedin) den çürûmeyen hiç bir şey yoktur” cümlesinden maksad cesedin parçalarının tama­men çürüyüp yokluğa gitmesi olabilir. İkinci bir ihtimal parçaların yokluğa gitmeyip şekil değiştirmesi ve zerrelerinin toprağa karışması anlamı kasdedilmiş olabilir. Birinci yoruma göre anılan kemik par­çası cesedin bir tohumcuğunu teşkil eder ve cesed bundan oluşup te­şekkül eder. İkinci yoruma göre ise cesedlerin dirilmesi emri verildi­ği zaman toprağa karışmış olan zerreler birleşir ve anılan kemik üze­rinde kurulur.

S i n d î de bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der:

Bu hadîsin zahirine göre Acbü’z-Zeneb denilen kemik parçası çürümez. Kıyamet günü cesedin yaratılışı bu kemik üzerinde kurulur.

Yâni bu kemik cesedin temelini oluşturur.

İbn-i Hacer: Âlimler demişler ki peygamberler bu hadîsin hükmünün dışında kalır. Çünkü toprak onların cesedlerini çürüte–mez, yiyemez. înb-i Abdi’1-Berr, şehîdleri de peygamber­lere eklemiş, yâni şehidler de bu hadîsin hükmü dışında tutulur, de­miştir. K u r t u b î de fahrî olarak müezzinlik görevini ifâ edenleri bunlara ilâve etmiştir. Kadı Iyâz bu hadisi şöyle yorumlamış­tır : Toprağın yiyebildiği cesedler çürür. Ama peygamberlerin cesed-leri gibi bazı cesedleri toprak yiyemez, diye bü*i vermiştir.

Hülâsa: Acbü’z-Zeneb denilen kuyruk sokumunun hardal tane­si küçüklüğündeki parçacık çürümez. Allah Teâlâ, kıyamet günü ce­sedleri diriltmeyi dilediği zaman eski cesedler iade edilir. Bu iade şek­li ya bu kemik parçasının tohum gibi gelişmesi ve cesedin bundan meydana gelmesi suretiyledir veya çürüyüp toprağa karışmış olan cesedin bütün zerreleri Allah’ın emriyle âdeta mıknatıs gibi birleşe­rek bu kemik parçası üstünde toplanır ve bu kemik cesedin temelini teşkil eder ve böylece cesed oluşup ruhun girmesiyle dirilir.

Cümhûr anılan kemik parçasının çürümiyeceği hükmü üzerinde ittifak ederek bu hadisi zahirî mânâsında tutmuşlardır. Çünkü bâzı rivayetlerde yerin o kemiği ebedi olarak yiyemiyeceği açıkça belirtil­miştir.

4267) “… Hâni’ Mevlâ Osman (bin Affân) (Radtyallâhü ankümâyâzn; Şöyle demiştir:

Osman bin Affân (Radıyallâhü anh), bir mezar başında durduğu zaman sakalını (göz yaşlarıyla) ıslatmcaya kadar ağlardı. Bu sebep­le kendisine: Sen cenneti ve cehennemi anıyorsun, ağlamıyorsun da bundan (yâni kabir korkusundan) dolayı ağlıyorsun? denildi. Osman (Radıyallâhü anh), dedi ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel’ lem) :

Muhakkak mezar, âhiret konaklarının ilkidir. Eğer ölü on (un azabın) dan kurtulursa ondan sonraki (konaklar) ondan kolay olur.

Şayet ölü on (un azabın) dan kurtulmazsa ondan sonraki (konaklar) ondan şiddetli olur, buyurdu. Osman dedi ki: Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle de buyurdu

Mezar kadar korkunç hiç bir fecî manzara görmedim.”[144]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizî de Zühd bâblannın başlarında rivayet etmiştir.

H z. Osman (Radıyallâhü anh) bilindiği gibi cennetle müj­delenen 10 sahâbîdendir. Buna rağmen bir mezar başında durduğu zaman mübarek sakalı göz yaşlarıyla ıslanacak derecede ağlaması­nın sebebi hakkında müteaddid ihtimaller üzerinde durulmuştur.

Birincisi, cennetle müjdelenmek, kabir azabının kesinlikle olma­masını gerektirmez.

İkinci ihtimal, cennetle müjdelenme işi bilinen veya malum olma­yan bir kayda bağlı olabilir.

Üçüncü ihtimal, kabir azabının korkunçluğu ve fecaati dolayısıy­la Osman (Radıyallâhü anh) o esnada cennet müjdesini unut­muş olabilir.

Dördüncü bir ihtimal, Onun ağlaması kabir Dağtası, yâni kabrin ölüyü sıkması korkusundan dolayı olabilir. Çünkü S a’ d (Radıyal­lâhü anh) hakkında vârid olan bir hadîse göre peygamberler dışında kalan cennetlikler bile Dagta denilen kabir sıkıştırması olayından kurtulamazlar.

Tuhfe yazarının beyânına göre bu ihtimalleri e 1 – K a r i bildir­miştir.

Bu hadîs, âhiretin müteaddid konaklarının bulunduğuna delâlet eder. Bu konaklar: Mezar, mahşerde toplanma yeri, hesablarm gö­rüldüğü mizan yeri, Sırat köprüsü, cennet veya cehennem.

Kabir azabından kurtulan kimseye diğer konakların daha kolay olması sebebi şudur: Ölünün günahları var ise kabir azabı ile cezasını çekmiş olur. Şayet ölü kabir azabından kurtulmayıp da âhirete dek cezası devam ederse bundan sonraki azabı cehennemde verilir. Ce­hennem azabı kabir azabından daha şiddetlidir. Çünkü hadîslerde vâ­rid olduğu gibi kabir cehennem derelerinden bir deredir.

4268) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Hâni1 (R.A.)’ın Hâl Tercemesİ

Hâni’ el-Berbert Ebû Saîd ed-Dimeskî CR.A.), mevlâsı Osman bin Atfân (RJU’den hadîs rivayet etmiştir. Râvisi de AbduUah bin Becîr es-San’ânî el-Kas-tir. Nesâî, bu zâtın rivayetinde bir beis olmadığını söylemiştir, iki tane hadisi var­dır. Tirmizî, Ebû Dâvûd ve îbn-i Mâce de onun hadislerini rivayet etmişler, mu-lâsa. 408)

ÖIÜ mezara konulur. Salih (yâni kulluk görevini yapan mü’min) kişi kabrinde endişesiz’ve korkusuz oturtulur. Sonra ona i

Sen hangi dinde idin? diye sorulur. O: Ben îslâm dininde idim, diye cevab verir. Sonra ona i Şu adam nedir? diye (Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhive Sellem) hakkındaki itikadı ve kanaati) sorulur. O da s

Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın Resulüdür. O, bize Allah katından apaçık âyetler getirdi. Biz de O’nu doğrula­dık, diye cevab verir. Daha sonra bu (mü’min) ölüye t

Sen Allah’ı gördün mü? diye sorulur. O da t

Hiç bir kimse Allah’ı (dünyada) görmeye lâyık değildir, diye ce­vab verir. Bu soru ve cevablardan sonra onun için ateş tarafına bir pencere açılır. Ölü ona bakarak ateş alevlerinin (şiddetli hararet ve sıkışıklıktan) birbirini kırıp yenmeye çalıştığını görür. Sonra ona: Allah’ın seni koruduğu ateşe bak, denilir. Sonra onun için cennet ta­rafına bir pencere açılır. O da bu defa cennetin süsüne ve nimetleri­ne bakar ve kendisine i İşte bu güzel yer senin makamındır, denildik­ten sonra: Sen (dünyada) samimi imân üzerinde idin, bu sağlam İmân üzerine öldün ve (kıyamet günü) inşâallah imân üzerine dirile­ceksin, denilir.

Kötü kişi de dehşet ve korku içinde mezarında oturtulur ve ken­disine:

Sen hangi dinde idin? diye sorulur. Kendisi:

Bilmiyorum, diye cevab verir. Sonra ona:

Şu adam nedir? diye (Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) hakkındaki İtikad ve kanaati) sorulur. O da:

Halk (onun hakkında) bir söz (yâni peygamber olduğunu) söy­lüyordu. Ben de o sözü söyledim, der. Bunun üzerine onun için cen­net tarafına bir pencere açılır. O da cennetin süsüne ve içindeki (ni­met) lere bakar. Sonra kendisine:

Allah’ın senden geri çevirdiği (yâni kötülüğünden dolayı sana na-sib etmediği) cennete bak, denilir. Daha sonra onun için ateş tarafı­na bir pencere açılır. Bu kere ateşe alevlerinin bazısı bâzısını kırıp yenmeye çalıştığı halde bakar ve bunun üzerine ona: İşte bu, senin yerindir. (İslâm’a inanmak bakımından) şüphe üzerinde (yaşadı) idin, şüphe üzerine öldün ve inşâallah Teâlâ (kıyamet günü) şüphe üzerine diriltilirsin, denilir.’*

Not: Zevâid’de bunun senedinin sahih olduğu söylenmiştir.

4269) “… El-Berâ’ bin Azib (RadtyaUâhü ank)ıdca rivayet edildiğine gö­re; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

“Allah imân edenleri sabit kavil (yâni şehâdet kelimesi) ile me­tanetli kılar” (âyeti) kabir azabı (yâni sorgusu) hakkında indi. Ölü­ye (kabirde) : Senin Rabbin kim? diye sorulur. O da* Rabbim Allah’­tır ve Peygamberim Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘dir, diye cevab verir. İşte mü’min ölünün böyle (metanetle) cevâbı, Allah (Azze ve Celle) ‘nin:

“Allah imân edenleri sabit kavil (yâni şehâdet kelimesi) İle dün­ya hayatında ve âhirette (yâni kabirde) metanetli kılar” mealindeki âyeti (nin canlı bir ifâdesi) dir.” (İbrahim, 27)[145]

İzahı

Bu hadîs Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet edilmiştir. Bâzı riva­yetlerde kabirde ölüye sorulan sorular “Rabbin kimdir, dinin nedir ve peygamberin kimdir” diye üçe çıkarılmıştır.

Hadiste geçen âyetteki Kavl-i Sabit Kelîme-i Şehâdet ve Kelime-i Teyhîd olarak tefsir edilmiştir. Bu hadîs de bu tafsiri te’yid eder.

Allah’ın mü’minleri sabit kılması, onlara metanet ve sebat ihsan etmesi dünyada imândan tâviz vermemeleri suretiyle gerçekleşir. Yâ­ni mü’minler dünya hayatlarında baskı ve tehdide mâruz bırakılsa, hattâ ateşe bile atılsalar, gönüllerinde yerleşen imân ve dillerindeki tevhîd kelimesinden Allah’ın yardım ve desteği ile ayrılmazlar. Mü’-nünlerin kabirde sebat göstermeleri ve Allah’ın onlara yardım ve me­tanet ihsan buyurması ise meleklerin sorularına karşı verilecek ce­vâbı telkin buyurması ve onları doğru cevab vermeye muvaffak et­mesi suretiyle olur.

Cümhûr, âyetteki âhiret kelimesini kabir mânâsına yorumlamış­tır. Bu hadis de anılan kelimeden kabir mân4sının kasdedildiğine de­lâlet eder. Çünkü gerek müellifimizin ve gerekse B u h â r i ile M ü s 1 i m’ in rivayetlerinde bu âyetin kabir azabı, yâni kabir sor­gusu hakkmda indiği açıklanmıştır.

S i n d î, hadîsteki “Kabir azabı” ifâdesini kabir sorgusu mânâ­sına yorumlamış ve: Kabir sorgusu bâzan azaba sebep olduğu için sorgu kelimesi yerine azab kelimesi kullanılmıştır. Âhiretteki sebat­tan maksad kabirde meleklerin sorulan karşısında mü’minin meta­net ve sebat göstermesidir, demiştir.

El-Kermânî de: Bu âyette kabir azabından söz edilmemiş­tir. Bu itibarla kabirde kulun basma gelen hallere kabir azabı isminin verildiği kanaatındayım. Kabirde meleklerle karşılaşmak, insanoğlu için alışılmış bir şey olmadığı için korku ve dehşete vesile olabilir. Ayrıca kabir bizatihi endişe verici bir konaktır. Bu gibi durumlar ne­deniyle azab kelimesi kullanılmış olabilir, demiştir.

Mezkûr âyetin geniş tefsiri için tefsir kitablanna müracaat edil­melidir.

Bu hadîs ve hadîste geçen âyet, mü’minler için bir müjdedir. Çün­kü gerek âyet ve gerekse hadis, Allah’ın mü’min ölüden korkuyu gi­dereceğine, onu olumlu ve sağlıklı cevablara muvaffak kılacağına de­lâlet eder.

4270) “… îbn-i Ömer (Radtyaüâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallattakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Bîriniz öldüğü zaman varacağı yer sabah akşam kendisine gös­terilir. Ölü cennet ehlinden ise cennetliklerin makamlarından bir ma­kam kendisine gösterilir. Şayet ölü cehennemliklerden ise cehennem ehlinin hücrelerinden biri kendisine gösterilir. (Her) ölüye: İşte kı­yamet günü diriltilinceye kadar senin durağın buradır (veya: îşte kıyamet günü diriltilinceye kadar yerin sana gösterilecektir), deni­lir.”[146]

İzahı

Bu hadîsi Buharı, Müslim, Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Tuhfe yazarının beyânına göre Kurtubi: Cennet veya cehen­nemdeki yerin ölünün cesedine değil de yalnız ruhuna gösterilmesi muhtemeldir. Gösterme işinin ruh ile beraber cesedin bir parçasına da olması mümkündür. Yâni Allah Teâlâ cesedin bir parçasına can­lılık verir ve o parça ruhla beraber cennet veya cehennemdeki yeri görür. Sabah akşam ifâdesinden maksad bu iki vakittir. Yoksa bilin­diği gibi ölü için sabah ve akşam kavramı söz konusu değildir. Cen­netteki yerin ilâhî mağfirete kavuşarak cennetlik olan mü’minlere ve cehennemdeki yerin küfür üzerine ölen kişiye gösterilmesi mânâsı açıktır. Günahkâr mü’minin durumuna gelince sonuç itibariyle cen­netlik olması hasebiyle ona da cennetteki yerin gösterilmesi mümkün­dür. Hadisteki hüküm şehidlerin dışında kalanlara mahsustur. Çün­kü şehidlerin ruhları cennette gezip dolaşır, nimetlenip rızıklanır ve onlar hayattadır. Şöyle de olabilir. Bu hadîsin hükmü şehidleri de kapsar. Şöyle ki, şehidlere cennetteki makamların sabah akşam gös­terilmesinin faydası, kıyamet günü cesedleriyle beraber cennette yer­leşeceklerini onlara müjdelemektir. Çünkü şehidler kıyamet kopun-caya kadar yalnız ruhları bakımından cennettedir, cesedleri ise top­rak altındadır. Kıyamette ise cesedleri de dirilip ruhlarla birlikte cennette onlar için hazırlanan makamlara kavuşacaklardır, demiş­tir.

Hadisin son fıkrası iki şekilde yorumlanabilir. Bir yoruma göre bu fıkrada işaret edilen yer ve durak kabirdir. Diğer yoruma göre ise işaret edilen yer kıyamet günü vanlaca k cennetteki makam veya cehennemdeki hücredir. Tercemede bu iki yoruma parantez içi ifâde ile işaret edilmiştir.

4271) “… Ka’b (bin Mâlik) el-Ensârî (Radtyallâhü a»A>’den rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (SaUalîahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmu§tur:

Mü’minin ruhu, kendisinin dirileceği (kıyamet) giin(ü) cesedine geri dön üne ey e kadar cennet ağaçlarında rızıklanan bir kuştur.”[147]

İzahı

Bu hadîsi Nesâi ve TaberânI de rivayet etmişlerdir. Kurtubî, Süyûti ve Sindi gibi âlimler bu hadîsin şe-hid olan mü’minler hakkında olduğunu beyân ederek bu görüşe sü-nenimizde 2801 numarada geçen îbn-i Mes’ûd (Radıyal-lahü anh) ‘m hadîsini ve Ka’b bin Mâlik (Ratfıyallâhü anh) ‘in bu bâbta rivayet edilen hadîsinin bâzı rivâyetlerdeki metnini delil göstermişlerdir. Taberâni1 nin Ka’b (Radıyallâhü anh)’den müteaddid yollarla rivayet ettiği hadîs metni bazı rivayet­lerde Müellifimizin rivayet ettiği metin gibidir. Diğer bâzı rivayetler­de ise meâlen “Şehidlerin ruhları yeşil Kuşlardadır, (cennette) dile­dikleri yerlerde rızıklanırlar” biçimindedir. Bu mealdeki rivayet di­ğer rivayetlerin de şehidler hakkında olduğuna delâlet eder.

Süyûti, Nesâi1 nin rivayet ettiği bu hadisin izahı bölü­münde özetle şöyle der:

K u r t u b i : Bu hadîs, şehid olan mü’min hakkındadır. Buna benzer diğer hadisler de şehidlere âit olarak yorumlanır. Şehidler dı­şında kalan mü’minlerin ruhları ise bâzan gökte, bâzan da mezarlar çevresinde bulunur. Fakat cennette olmazlar. Şehidlerin ruhlarının ölümü müteakip rızıklandıklan ve cennette oldukları Kitâb ve Sünnet ile sabittir. Şehidler dışında kalan mü’minlerin ruhlarına gelince kı­yamet gününe kadar rızıklanmadıkları hususunda ümmetin icmaı vardır. Kadı Ebû Bekir bin el-Arabi, Tirmizİ’-nin şerhinde bu icmâın bulunduğunu anlatmıştır, demiştir.

Eş-Şeyh Izzü’d-Din bin Abdi’s-Selâm da bu hadîsin şehidlere mahsus olduğunu söylemiştir.

S i n d î de: Bu hadisin zahiri şehidin ruhunun, Allah’ın em­riyle şekillenerek kuş suretine girdiğine delâlet eder. Nasıl ki melek bâzan insan şekline girer. Süyûtî, Ebû Davud’un haşiyesin­de demiş ki: Biz hadîsi ruhun kuş şekline girdiği anlamına yorumladı­ğımız zaman en uygunu bunu uçma gücü bakımından ele almaktır. Yâni ruh, uçma gücü bakımından kuşa benzer. Maksad ruhun kuş suretine girmesi değildir, demek daha isabetli olur. Çünkü insan su­reti, suretlerin en güzelidir, dedikten sonra sözüne devamla Sindi çöyle söyler:

Şayet insan ruhunun bir şekli var ise ve bu şekil insan suretinde ise, Süyûti1 nin bu görüşüne ve yorumuna bir diyecek yoktur. Ama insan ruhunun bir şekli yok ise ve Allah, onu herhangi bir hik­mete binâen şekillendirmek isterse, ruhun kuş suretinde şekillenme­si uzak bir ihtimal değildir.

Yukarda belirttiğim gibi 2801 nolu îbn-i Mes’ûd (Radı-yallâhü anhVın hadisi bu hadîsin benzeri olup şehidlerin ruhlarının cennetteki yaşantısını belirtir. Konu ile ilgili gerekli bilgi orada ve­rildiği için oraya da bakılmalıdır.

4272) “… Câbir (bin Abdillah) (Radıyallâhü anhümâyd&n rivayet edildi­ğine göre Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

(Mü’min) ölü, kabre girdiği zaman güneş, batmak üzere bulun­duğu şekilde (ona) temsil edilir (yâni sanki akşam namazı vakti gel­miş gibi bir görüntü ona gösterilir). Bunun üzerine ölü oturup elle­rini gözlerine sürer ve: Beni bırakınız namaz kılayım, der.”

Not: Eğer Talha bin Nâfi İsimli Ebû SÜfyân, Câbir bin Abdillah <R.A.Vdan hadis işitmiş ise bu hadisin senedi hasen’dir. Râvi îsmâil bin Hafs hakkında da ihtilâf vardır.[148]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadis, mü’min kulun Allah’ın lutüf ve yardımına mazhar olduğuna delâlet eder. Çünkü ölü kabre girdiği zaman akşam namazı vakti gelmiş gibi ona bir görüntü sunulması ve onun: Beni bırakınız, namaz kılayım, sözünü söylemesi, ilâhî mağfirete kavuşmasının bir canlı belirtisidir. Hadîste bir kayıt bulunma­makla beraber kanaatımca böyle bir görüntü beş vakit namaza düş­kün olan mü’minlere sunulur. Çünkü namaza devam etmeyen veya zaman zaman namazı ihmal eden bir kimse; böyle görüntüyü haya­tında defalarca gerçek olarak müşahede ettiği halde akşam namazı­na kalkmamıştır. Kul hayatta iken namazı önemsememiş ise kabirde faraza böyle görüntü görse acaba: Beni bırakınız namaz kılayım, di­yecek mi? Tabii bunu ancak Allah bilir, ama pek tahmin etmem. Bu­nunla beraber hadîs diğer mü’minlere şümullü değildir, demek de mümkün değildir. Allah bizide bu görüntüyü görüp böyle söyleyecek mü’minlerden eylesin.[149]

Ehl-i Sünnet Mezhebinin Kabir Azabı Hakkındaki Görüşü

Gerek bu bâbta rivayet edilen hadîsler ve gerekse, Kütüb-i Sitte*-nin kalanlarında rivayet edilen ve kabir hallerine dâir benzer hadis­ler kabir azabının hak olduğuna delâlet eder. Ehl-i Sünnet mezhebi­ne göre kabir azabı hak ve gerçektir. M ü’ m i n sûresinin “Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet günü de, “Fir’avn’ın adam­larını azabın en çetinine sokunuz” denilir” mealindeki 46. âyeti ve sahâbîlerden bir cemâat tarafmdan rivayet edilen sahih hadîsler bu­nu ispatlar. Allah Teâlâ’nm ölünün cesedinden bir parçaya hayat ve duygu vermesi ve o parçaya azab çektirmesi aklen de mümkündür. Aklın kabul ettiği bu olay Kitâb ve Sünnet ile sabit olduğu için buna inanmak ve aynen kabul etmek gerekir. Hâriciler, Mu’te-z i 1 e mezhebine mensup olanların çoğunluğu ve M ü r c i e mez­hebi mensupları kabir azâbma inanmamaktadır. Tabii bu mezhebler Ehl-i Sünnet mezhebi dışmda kalan bâtıl mezheblerdir.

Nevevi, Müslim’in şerhinde Kitâbü’I-Cenneti bölümün­de rivayet olunan kabir azabı hadislerinin izahını yaparken özetle şu bilgiyi verir:

Ehl-i Sünnet mezhebine göre cesed aynen veya bir par­çası azab görür ve ruh azab gören cesede veya parçasına girer. Ehl-i Sünnet mezhebine mensub Muhammed bin Cerîr, Abdullah bin Kiram ve bir gurup, ruhun cesede geri dönmesinin şart olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de arkadaşları­mız bu görüşün fâsid ve bâtıl olduğunu söylemişlerdir. Çünkü elem ve duygu ancak canlı bir varlıkta olabilir. Arkadaşlarımız: Cesedin parçalara dağılması, yırtıcı hayvanlar veya balıklar tarafından yen­mesi veya başka türlü imha edilmesi ilâhî azabın gerçekleşmesine en­gel değildir. Çünkü Allah Teâlâ, cesedi kıyamet günü dirilteceği ve diriltmeye gücü yettiği gibi cesed dağılmış, yırtıcı hayvanlar veya ba­lıklar tarafından yenmiş olsa bile bunun bir parçasına veya bir kaç parçasına hayat vermeye de gücü yeter. Şöyle bir şey sorulabilir: Ölü gömüldükten bir süre sonra kabri açılırsa cesedde bir değişiklik görülmez, kabre konulduğu gibi müşahede edilir. Peki ona nasıl soru­lar sorulur, nasıl oturtulur ve demirden tokmaklarla nasıl dövülür da hiç bir izi görülmez? Bu soruya şöyle cevab verilir:

Ölünün başına gelen felâketleri görmememiz olağandır ve örne­ğini uyku hâlindeki kişide görebiliriz. Yanımızda uyuyan kişi rü’ya-sında bir takım zevkli şeyler veya elemler görür. Fakat yanıbaşında olduğumuz halde farkında değiliz. Keza kişi uyanık iken işittiği veya düşündüğü bir şeyden dolayı zevk veya acı duyar. Buna rağmen ya­nında oturan bir kimse farkında değildir ve bir şey görmez. Ceb­rail (Aleyhisselâmî, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e vahiy getirirdi. Fakat Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in yanında oturanlar Cebrail (Aleyhisselâmî ‘ı görmezlerdi.

Ölünün oturtulması olayının kabre gömülen ölülere mahsus ol­ması ve cesedi herhangi bir şekilde imha edilen ölülerde bu olayın vuku bulmaması muhtemeldir.[150]

33- Ba’s (Yâni Ölümden Sonra Dirîlme) Hakkında Gelen Hadîsler Babı

4273) “… Ebü Saîd (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Sûr’un iki sahibinin ellerinde (lifleyecekleri) iki boynuz bulunur. Ne zaman (üflemekle) em rolü nacaklarını dikkatle gözleyip düşünür­ler.”

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir : Râvilerden Haccâc bin Ert&t ve Atiyye el-Avtt’nin zayıflığı nedeniyle bunun senedi zayıftır.[151]

İzahı

Sûr .• Boynuz şeklinde borazan ve düdüktür.

Kam s Boynuz demektir.

En-Nihâye’de: Sür: Kıyamet günü ölülerin diriltüeceği zaman î s r â f i 1 (Aleyhisselâm)’ın üfleyeceği boynuz şeklindeki borazan­dır, denilmiştir.

Tirmizi. Ebû Dâvûd ve Mesâi” nin rivayet et­tikleri bir hadiste :

“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);”Sûr, içine üflenen bir boynuzdur” buyurmuştur. Avnü’I-Mabûd ya-zaruım naklen beyânına göre e 1 – E r d e b i 1 i demiş ki. Mücâhid ve başkaları: Sûr, borazan şeklindedir. Ruhlar onun içine konulur. Sonra üflenir, demişlerdir.

Bu hadis, üfleme olayının iki defa vuku bulacağına, her üfleme­nin ayrı bir melek tarafından bir borazana olacağına delâlet eder. Ancak bu hadisin senedinin zayıflığı yukarda belirtilmiştir. Bundan sonra gelen hadiste anılan Z ü m e r sûresinin 68. âyetine göre Sûr bir tanedir ve ona iki defa üflenecektir. Müfessirler ve hadîs sa­rihlerinin çoğu üfleme işinin İsrafil (Aleyhisselâm) tarafından yapılacağını bildirirler.

4274) “… Ebû Hüreyre (RadtyaHâhü anft)’ûttt: Şöyle demiştir;

Yahudilerden bir adam, Medine (i Münevvere) çarşısında Mî sâ’yı insanlar üzerine seçip tercih eden (Rabb’im)e yemin ederin diye yemin etti. Bunun üzerine Ensâr’dan bir adam (yahûdi kişiye) İçimizde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bulunduğu hald sen bu sözü (nasıl) söylersin? diyerek elini kaldırıp ona bir tokat al U. Sonra o olay Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e anlatıld Bunun üzerine Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu yurdu:

Allah (Azze ve Celle) “Ve Sûr’a üflenir, bunun üzerine Allah’u dilediği kimseler hâriç, göklerde olanlar ve yerde olanlar çarpılıp yi kılırlar. Sonra Sûr’a bir daha üflenir. Bu defa onlar (kabirlerinden hemen kalkarak bakımp dururlar. (Zümer, 68), buyurmuştur. Beı başım kaldıranların ilki olurum. O anda ben Arş’m ayaklarından bi risini tutan Mûsâ ile karşılaşırım. Artık bilmem o, başını benden ön ce mi kaldırdı, yoksa o. Allah (Azze ve Celle)’nin çarpılıp yıkılmak tan müstesna (ve muaf) tuttuğu kimselerden mi oldu. Kim de s Beı Yûnus bin Mettâ’dan daha hayırlıyım (üstünüm), derse şüphesiz ya­lan söylemiş olur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvileri güreni lir zâtlardır,[152]

İzahı

Zevâid yazarının Zevâid nevinden saydığı bu hadîsin mislini Tir­mizi, Zümer sûresinin tefsiri bölümünde rivayet ederek hasen -sahih olduğunu söylemiştir. B u h â r i Husûmet, Tevhîd ve Rıkak bölümlerinde, Müslim, Mûsâ (Aleyhisselâm)’in faziletleri bölümünde, Ebû Dâvüd Sünnet bölümünde ve N e s â î Nuût ve Tefsir bölümlerinde bunun benzerini rivayet etmişlerdir.

Bu hadiste geçen Zümer sûresinin 68. âyeti, Sûr’a üfleme olayım ve sonuçlarını bildirir. Sûr’un ne olduğu konusunda gerekli bilgi bundan önceki hadîsin izahı bölümünde verildi.

Saak: Şiddetli korkudan bayılmak, yıldırımın çarpması, çarpılıp yıkılmak ve ölmek gibi mânâlara gelir.

Yukarda anılan âyette geçen Saak, müfessirlerin çoğuna göre öl­mek manasınadır. Bâzılarına göre ise çarpılıp bayılmak manasınadır.

Müfessirlerin ekserisine göre bu âyette beyân edilen Sûr’a ilk üfleme neticesinde Allah’ın diledikleri kimseler dışında kalan, lerde olanların ve yerde olanların hepsi ölür. Sûra ikinci kez üfleme sonucunda da ölülerin hepsi diriltilir.

Birinci kez üfleme sonucunda ölmeleri takdir edilmeyen ve Al­lah’ın dilemesiyle hayatta kalanların kimler olduğu hususunda çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre onlar, şehidlerdir. Diğer bir riva­yete göre dört büyük melek, yâni Cebrail, Mîkâil, îsrâ-fil ve Azrail (Aleyhimüsselâm)’dır. Üçüncü bir kavle göre Rıdvan, Mâlik isimli iki melek ile huriler ve zebanilerdir. Bir kavle göre M û s â da onlardandır.

Bu görüşler hakkında bilgi edinmek isteyenler bu hadisin izahı esnasında şerhlerde beyân edilen rivayetlere ve tefsir kitablarında naklen bildirilen hadislere bakabilirler.

Nemi sûresinin 87. âyetinde de Sûr’a üfleme olayı meâlen şöyle beyân buyurular: “ve Sûr’a üfürüldüğü gün Allah’ın diledik­leri hâriç, göklerde olanlar ve yerde olanlar korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükük olarak Ona gelirler.”

Bu âyette geçen «Feza» sözcüğü şiddetli korku mânâsına yorum­landığı gibi ölüm mânâsına da yorumlanmıştır. Ölüm mânâsına yo­rumlayanlara göre bu âyette beyân buyurulan Sûr üfleme olayı, kıya­metin kopacağı zaman Allah’ın dilediği kimseler dışında kalanların hepsinin ölümüne sebep olan üfleme olayıdır. Yâni Z ü m e r sûre­sinin 68. âyetinde beyân buyurulan üfleme olayının aynısıdır.

Bâzı müfessirler ise Nemi sûresinde geçen Feza’ ve Z ü m e r sûresinde geçen Saak sözcüklerini şiddetli korkudan dolayı bayılmak ve çarpılmak mânâsına yorumlamışlar ve bu olayın ilk Sûr’a üfleme neticesinde meydana geleceğini, bundan sonra da Allah’ın diledikle­ri hâriç göklerdeki ve yerdekilerin hepsinin öleceği mânâsını vermiş­lerdir.

Fahrüddîn-i Râzî, Zûmer sûresinin 68. âyetinin tefsiri bölümünde geniş bilgi vermiş ve bu arada özetle şöyle demiştir:

Bâzılarına göre bu âyetteki Saak üfleme olayı ile Nemi sûre­sinin 87. âyetinde geçen Feza* üfleme olayı aynı şey olup şiddetli kor­ku ve çarpılma manasınadır. Bu olay Sûr’a ilk üfleme esnasında vu­ku bulur. Bu kavle göre Sûr’a üfleme olayı iki defa meydana gelir. Birincisi budur. İkincisi de tüm ölülerin dirilmesine sebep olan Sûr’a üfleme olayıdır.

Diğer bir kısım ilim adamlarına göre Z ü m e r sûresinin 68. âyetinde geçen Saak, ölüm demektir. Buna göre üfleme olayı üç de­fa meydana gelecek.

Birincisi Feza* üflemesi olup Nemi sûresinde geçen üfleme olayıdır.

İkincisi Saak uflemesi’dir.

Üçüncüsü de Kıyam uflemesi’dir, yâni ölülerin dirilmesi için olan üflemedir. İkinci ve üçüncü üfleme olayları Z ü m e r sûresinde geçen üflemelerdir.

Fahr-i Râzî bundan sonra Saak üflemesi sonucunda ölme­yeceği bildirilenlerin kimler olduğu yolunda vârid olan rivayetleri nakleder.

Bu hadise göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) kıya­met günü başım kaldıracağı zaman M û s â (Aleyhisselâm)’ı Arşın bir ayağmı tutmuş halde görecek ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saUUü ve’s-selâm), M û s â’nın kendisinden önce mi başını kaldıracağını veya âyette istisna edilen zâtlardan mı olduğunu bilmemiştir. Burada çözümlenmesi gerekli iki nokta vardır:

Birincisi i M û s â (Aleyhisselâm) vefat etmiştir. Kıyametin kopacağına yakın zamanda Sûr’a ilk üflendiğinde M û s â (Aloy-hisselâm)’in hayatta kalmak üzere istisna edilen zâtlardan olması nasıl olur?

İkincisi ı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘İn ilk dirile­cek zât olduğu sahih hadîslerle sabit iken M û s â (Aleyhisse­lâm) ‘in kendisinden Önce başını kaldırması ihtimâli nasıl izah edilir?

Müslim’in Ebû Hüreyre (Radıyaîlâhü anh) “den ri­vayet ettiği buna benzer hadisin izahı bölümünde N e v e v î özet­le şu bilgiyi verir:

Kadı demiştir ki: Bu, çözümlenmesi ve izahı en güç hadîslerden­dir. Çünkü M û s â (Aleyhisselâm) vefat etmiştir. Kıyamete yakın zamanda vuku bulacak Sür’a ilk üfleme olayına nasıl yetişir veya bundan nasıl etkilenir? Çünkü bundan etkilenmek hayatta olanlara mahsustur. Sûr’a üflendiğinde hayatta kalmaları takdir buyurulan-lar arasında M û s â (Aleyhisselâm) ‘m bulunması nasıl olur? Çün­kü böyle bir istisna onun hayatta olduğuna delâlet eder. Halbuki onun hayatta olduğuna dâir veya öldükten sonra dirildiğine ait bir şey v£-rid olmamıştır. Bu itibarla hadîste beyân buyurulan Saak, kıyamet koptuktan ve ölüler dirilttirildikten sonra göklerin ve yerin yarıldığı zaman meydana gelecek şiddetli korku Saak’ı olabilir. Yâni o zaman tekrar Sûr’a bir üfleme olayı meydana gelir ve herkes şiddetli korku­dan bayılıp yere yıkılır. M û s â (Aleyhisselâm) ise T û r dağın­da Allah Teâlâ’yı görmek istediğinde başına gelen bayılma olayı do­layısıyla kıyamet günü vuku bulacak bu Saak etkisinden ve bayıl­maktan muaf tutulmuş olur.

Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in “Bilmem Mûsâ ben­den önce mi başını kaldırdı” mealindeki ifâdesi, zâtının herkesten ön­ce diriltileceği hükmünün kendisine bildirilmeden önceki döneme ait olabilir. Şöyle bir ihtimal de vardır:

Müslim ve Ebû Davud’un rivayet ettikleri E b û H ü r e y r e (Radıyallâhü anh) ‘m bir hadisinde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) “… Ben kabrinden dirileceklerin ilkiyim” buyurmuştur. Bu hadis şöyle yorumlanabilir: Yâni “Ben kabirleri ya­tılıp ilk dirilecek zümredenim.” Bu zümre peygamberler zümresidir. Mûsâ (Aleyhisselâm) da bu zümreye dâhil olduğu için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) onun kendisinden önce mi kalk­tığını bilmediğini ifâde buyurmuş olabilir. Kadı’ nm sözü bitti.

Sindi de şöyle der: Mûsâ çok önce vefat ettiği halde kı­yamete yakın zamanda meydana gelecek Sür üfleme esnasında ölen­lerden istisna edilmesi veya ölenler içinde bulunması nasıl olur, diye bir soru hatıra gelir. Bu soruya şöyle cevap verilir: Peygamberler kabirlerinde hayatlarını sürdürürler. Bu itibarla kıyamete yakın za­manda meydana gelecek Sûr üfleme olayından etkilenmeleri veya et­kiden muaf tutulmaları mümkündür.

Yahudi kişinin M ü s â (Aleyhisselâm) ‘in seçkinliğini ifâde eder mâhiyette yemin etmesi olayı ile ilgili olarak B u h â r i ve Müslim’ deki bir rivayete göre yahûdî kişi satışa arz ettiği bir malına verilen fiatı az’ görünce böyle yemin etmiş. Diğer bir rivayete göre kendisi ile bir müslüman arasında çıkan münakaşa dolayısıyla müslüman kişi ‘Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i âlemlere üstün kılan (Allah)a yemin ederim’, diye yemin etmiş ve buna kar­şın, yahûdî de Mûsâ (Aleyhisselâm) ‘ı âlemlere üstün kılan (Al­lah)’a yemin ederim, diye yemin etmiş. Bunun üzerine müslüman kişi yahûdîye bir tokat yapıştırmıştır. Müslümanın yahûdiye tokat atma­sı sebebi ile ilgili olarak Hâf iz: Müslüman, yahûdî’nin yemin şeklinin umumîliğinden kızmıştır. Çünkü bu umûmi ifâdeye göre ya­hûdî, M ü s â (Aleyhisselâm)’m Muhammed (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm)’den de üstün olduğunu iddia etmiş ve böylece yalan söylemiştir. Müslüman zât ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’in bütün peygamberlerden üstün olduğunu bildiği için yahûdiyi söylediği yalandan dolayı cezalandırmak üzere tokatlamıştır.

Tokatlama olayı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e inti­kal edince O, Mûsâ (Aleyhisselâm)’m faziletini beyân buyur­muştur. Yâni yukarda belirtilen Kadı’ nın yorumuna göre kıyamet kopup insanlar dirildikten sonra vuku bulacak Sûr’a üfürülme olayı neticesinde ister M û s â (Aleyhisselâm) bayılma dışında tu­tulanlardan olsun ister bayılıp da Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’den önce ayılıp kalksın her iki ihtimale göre onun bu açıdan insanlara üstünlüğü meziyeti vardır. Bu itibarla yahûdî şahsı böyle bir sözünden dolayı tokatlamamak gerekir.

Hadisin sonunda “Kim de . Ben Yûnus bin ‘Mettâ’dan daha hayır­lıyım (üstünüm) derse şüphesiz yalan söylemiş olur” mealindeki fık­rada geçen “Ben” zamiri böyle bir söz söyleyen kimseye âit olabilir. Bu takdirde mânâ şöyle olur. Her hangi bir kimse kendi şahsının Yûnus bin Mettâ (Aieyhisselâm)’dan üstünlüğünü iddia etmesin, ederse yalan söylemiş olur.

İkinci bir ihtimal: Cümlede geçen “Ben” zamirinin Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e âit olmasıdır. Bu takdirde cümlenin mâ­nâsı şöyle olur: “Kim Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Yûnus peygamberden üstün olduğunu söylerse yalan söylemiş olur.”

Birinci yoruma göre yalandan maksad küfürdür. Çünkü peygam­ber olmayan bir kimsenin bir peygamberden üstün olması düşünüle­mez. EI-Mirkat’ta belirtildiği gibi peygamber olmayan bir kimsenin bir peygamberden üstün olduğunu söylemesi küfre denk bir yalan sa­yılır.

İkinci yoruma gelince, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bütün yaratıklardan üstündür. Müslim ve Ebû Davud’un

rivayet ettikleri; = “Ben Âdem’in neslinin büyüğü­yüm…” hadîsi gibi bir çok delil O’nun tüm insanlardan üstün oldu­ğuna delâlet eder. Bu itibarla yukardaki hadîsin son fıkrası ikinci şekilde yorumlandığı takdirde, bu buyruğun önce buyurulduğu ve da­ha sonra bütün yaratıklardan üstünlüğü Allah tarafından kendisine bildirildiği yolunda yorum yapılır.

İkinci yorumla ilgili diğer bir ihtimal şudur: Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm). Yûnus (Aleyhisselâm)’in Kur’ân-ı Ke-rîm’de beyân edilen mes’elesinden dolayı câhil kişilerin Yûnus (Aleyhisselâm) “m mertebesinin düşük olduğunu sanmamalan için ve söz konusu meselesinin onu peygamberlik derecesinden düşürmedi­ğini belirtmek maksadıyla böyle buyurmuştur.

4275) “… Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydzn rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber Üstünde şöyle buyu­rurken işittim, demiştir:

Cebb&r (olan Allah kıyamet günü) mülkü olan gökleri ve yerleri eline (şöyle) alır. (Râvi Abdullah bin Ömer dedi ki: Ve Resûlullah rSallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle buyururken avucunu kapadı son­ra da açıp kapatmaya başladı).

(Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözlerine devamla şöy­le buyurdu):

Sonra Allah buyurur ki: Cebbar benim, Melik benim. Hani (dün­yadaki) cebbarlar nerede? Mütekebbirler nerede?

Râvi Abdullah bin Ömer dedi ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu konuşmasını yaparken sağma ve soluna eğiliyordu. Hattâ baktım minber altından (yukarısına kadar) öyle sallanıyor ki ben kendi kendime artık minber Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) İle beraber düşecek mi? diyor (ve endişeleniyor) dum.”[153]

İzahı

Bu hadîs, sünenimizde 198 numarada geçti. Orada belirttiğim gi­bi bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir. Ayrıca E b û D a • v û d da bunun bir benzerini Sünnet kitabının “Bâbün Fi’r Reddi Ale’l-Cehmiyye” bölümünde rivayet etmiştir. Hadisin gerekli izahı orada, yâni 198 numarada yapıldığı için tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak şunu ilâve edeyim:

Bu hadîs, Zümer sûresinin 67. âyetinde geçen;

“Ve yer (küresi) tümüyle kıyamet günü Allah’ın avucundadır. Gökler de O’nun sağ eliyle durulmuş olacaktır.” Nazm-i Ilâhİ’nin tefsir ve açıklaması gibidir. Hadisten kasdedilen mânâ, Allah Teâlâ’nın aza­metinin ve kudretinin büyüklüğünü ifâde etmek ve akıllara durgun­luk veren büyük şeylerin ve işlemlerin O’nun azameti karşısında çok basit ve küçük olduğunu belirtmektir.

El, avuç, parmak gibi organları ifâde eden kelimeler Allah Teâ-İâ hakkında vârid olduğu yerlerde bildiğimiz organlar mânâsında kullanılmamıştır. Çünkü Allah cisim değildir, bildiğimiz anlamda or­ganlar O’nun hakkında düşünülemez. Bu kelimelerin nasıl yorumla­nacağı hususu ile ilgili gerekli bilgi 198 nolu hadisin izahı bölümün­de verilmiştir. Oraya bakılmalıdır.

4276) “… Aişe (Radtyaüâhü anAâ)’dan; Şöyle demiştir:

Ben: Yâ Resülallah! Kıyamet günü insanlar nasıl hasredilecek­ler? diye sordum. O t

Yalınayak ve çıplak olarak (hasredilecekler), buyurdu. Beni Kadınlar da (çıplak mı olacaklar)? dedim. Ot Kadınlar da (çıplak olacaklar), buyurdu. Ben: Ya Resülallah! Peki haya edilmez mi? diye sordum. O: Ya Âişe! Haşr İşi çok şiddetli olup insanların birbirlerine bakma­ları hatırlarına bile gelmez (yâni herkes sorgu ve azab korkusun­dan kendi derdiyle meşguldür, başkasının hâlinden habersizdir). bu­yurdu.”

4277) “… Ebû Musa el-Eş’arî (Radtyallâhü un A J’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SallaHahü Aleyhi ve Scllcm) şöyle buyurdu, demiştir:

Kıyamet günü insanlar üç defa Allah’a arzolunacaklar (yâni hu­zurda sorguya çekilecekler). İki arz (yâni sunuş) mücâdele ve maze­retlerden ibarettir. Üçüncü sunuşa gelince (insanların işledikleri amellerin yazılı olduğu) defterler o zaman ellere uçacaklar (yâni hız­la verilecektir). Artık (defteri) kimisi sağ eliyle tutacak ve kimisi sol eliyle tutacaktır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Senedin râvileri güvenilir zâtlardır. Fa­kat sened munkatidir (yâni kopuktur). Çünkü el-Hasan, Ebû Musa’dan hadis işit-memiştir. Bu durumu Ali bin el-Medini, Ebû Hatim ve Ebû Zur’a söylemişlerdir. Tirmizl de bu hadisi el-Hasan aracılığıyla Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivayet ederek t EI-Hasan’ın Ebü Hüreyre <R.A.)’den hadis işitmemesi açısından bu hadîs sahih de­ğildir, demiştir.[154]

İzahı

A i ş e (Radıyallâhü anha) “nın hadisini Buhâri, Müslim ve N e s â î de rivayet etmişler. Bu hadîs, mahşer gününün şidde­tini, erkek – kadın tüm insanların anadan doğma gibi bütün vücud-larmm çıplak ve yalınayak olduklarım ve herkesin kendi derdiyle meşgul olması sebebiyle başkasının hâline bakacak durumu olmaya­cağını ifâde eder.

Ebû M û s â (Radıyallâhü anhî ‘m hadîsini A h m e d de rivayet etmşitir. T i r m i z î de “Ebvâbu Sıfati’l-Kıyâme” bölümü­nün “Bâbu Mâ Câe Fİ’l-Ard” babında Ebû Hüreyre (Radı-yalîâhü anhî’den rivayet etmiştir.

Tuhfe yazarı Tirmizi ‘nin şerhinde bu hadisi açıklarken özetle şu bilgiyi verir:

Yâni insanlar kıyamet günü Allah’ın huzurunda üç defa sorgu­ya çekilirler. Birinci defada insanlar kendilerini savunurlar ve peygamberin tebliğlerinden haberimiz yoktur, diyerek Allah ile münaka­şa etmeye girişirler. İkincisinde insanlar suçlarını itiraf ederek, bil-miyerek, yanılarak ve unutarak suç işledik gibi lâflarla mazeretler ileri sürecekler. Fakat iş bununla bitmiyecek. Üçüncü defa sorguya çekilirken herkesin amel defteri eline hızla verilecek, defterler âde­ta kuş gibi uçarcasına aniden ellerde bulunuverecektir. Cennetlik olanların defterleri sağ ellerine verilecek ve cehennemlik olanların defterleri de sol ellerine verilecektir. Bu bilgi el-Mirkat’tan naklen ve­rilmiştir.

El-Fetih yazarı da bu hadisi naklettikten sonra: T i r m i z İ, e 1 – H a k îm demiş ki: Mücâdele ve münakaşa ile geçen sorgu bö­lümü kâfirlere mahsustur. Çünkü kâfirler Rablerini tanımazlar vp münakaşa etmekle kurtulacaklarını sanırlar. Mazeretlere âit sorgu ise Allah’ın peygamberleri haklı çıkarması ve görevlerim yaptıkla­rını belirtmesiyle geçecek. Bu celsede, insanların bir kısmının küfür üzerinde kalmaları hususunda peygamberlerin bir kusuru bulunma­dığı ve peygamberlerin bu koruda mazur görüldükleri Allah tarafın­dan beyân buyurulacaktır. Üçüncü sunuş, mü’minlere aittir. Buna büyük arz denilir, diye bilgi vermiştir.

4278) “… İbn-i Ömer (Radtyallâhü ankümâydan rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Âlemlerin Rabbifnin emri, hesabı ve ceza ya da mükâfatı) için insanların (kabirlerinden) kalktıkları gün” (Mutaffifîn, 6) âyeti hakkında şöyle buyurmuştur ı

Onların her biri iki kulağının yarılarına kadar tere batmış olarak ayakta (bekleyip) durur.”[155]

İzahı

Bu hadisi B u h & r î Rıkâk kitabında, Müslim Cennet kitabında, Tirmizi Sıfat’ü-Kıyâme ve Tefsir bölümlerinde ve N e s â 1 Tefsir bölümünde rivayet etmişler. Bu hadis de mahşer gü­nünün dehşetini ve şiddetini beyân eder. î b n – i Hacer, el-Fetih’te Hâkim’in Ukbe bin Âmir (Radıyallâhü anh)*-den rivayet ettiği bir hadîsi delil göstererek: Bu hadiste beyân edilen hâl, en çok tere batan kişinin hâlini bildirir. Mahşerde herkesin bu kadar ter içinde kaldığı mânâsı kasdedilmemiş olabilir. Evlâ olan yo­rum budur, demiştir.

K u r t u b i de: Şüphesiz, kâmil imân sahipleri ile Arş-ı A’lâ gölgesinde gölgelenen insanlar mahşerin bu dehşetli hâlinden zarar görmeyecekler demiştir.

N e v e v î de bu hadîsin izahı bölümünde : Bir rivayette, insan­lar amellerine göre ter içinde kalacaklar, Duyurulmuştur. Kadı demiş ki: Kişinin içinde kalacağı terin hem kendisine hem de başka­sına âit ter olması muhtemeldir. Herkesin kendi teri içinde kalması mânâsının kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Terin çokluğunun se­bebi ise korku ve dehşetin çokluğu, güneşin mahşer halkma çok ya­kınlığı ve mahşerdeki izdihamdır, diye bilgi verir.

4279) “… Âişe (Radtyallâhü a«/ta>’dan; Şöyle demiştir:

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e, yer (küresin) in» yerden başka bir şeyle ve göklerin değiştirileceği günü (hatırlayıp gözle) âyetini (İbrahim, 48) sordum. İnsanlar o gün nerede olacak? dedim. O t

Sırat üzerinde, buyurdu.”[156]

İzahı

Bu hadîsi Müslim Kitâbü Sıfati’l-Münafikm bölümünün baş­larında, Tirmizî, İbrahim sûresinin tefsiri bölümünde ri vâyet etmişler. Ayrıca A h m e d de rivayet etmiştir.

Yer küresinin ve göklerin tebdili, değiştirilmesi iki şekildd olabi­lir. Birincisi bunların giderilerek yerine başka şeylerin konulmasıdır. Meselâ altının gümüş ile tebdili ve değiştirilmesi meselesinde oldu­ğu gibi. ikincisi yer küresinin ve göklerin şekil değiştirmesidir. Hadişte verilen cevâba göre bunların değişmesi birinci biçimde gerçek­leşir. Müslim’in Sehl bin Sa’d (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettiği bir hadiste:

“Rcsûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : İnsanlar kıyamet gü­nü beyaz, kızıl beyaz bir yerin üstünde toplanacaklar. O yer beyaz undan mamul çörek gibidir. Orada hiç kimse için bir alâmet olmaya­caktır.” buyurmuştur.

Bu ve benzeri hadislerden anlaşılıyor ki kıyamet günü insanlar yer küresinden başka bir yerde toplanacaklar ve ölüler kabirlerinden kalktıktan sonra oraya aktarılacaktır.

Beyhaki: İnsanların Sırat üstünde olmaları geçicidir. Yâni Sırat bir durak ve uğrak olacaktır. Çünkü insanlar Sırât’tan geçecek­ler, demiştir.

Bâzı müfessirler ise yer küresi ile göklerin kıyamet günü şekil de­ğiştireceği görüşünü benimsemişlerdir. Konu hakkında geniş bilgi al­mak isteyenler bu hadisin şerhine dâir .kitablara ve tefsirlere başvu­rabilirler. Tuhfe yazan Tirmizi1 nin şerhinde bu hadisi izah ederken konu hakkında geniş bilgi vermiştir. Oraya aktarılan bilgiyi buraya nakletmek bir hayli yer alacağı endişesiyle buraya aktarmak­tan vazgeçtim.

4280) “… Ebû Said(-i Hudrî) (Radtyattâhü ö«A)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Sırat (köprüsü), cehennemin ortasının üstüne, sa’dân dikenleri gibi (ateşten) dikenler üzerine (kurulup) konulur. Sonra insanlar (onun üstünden) geçmeye çalışacaklar. Artık kimisi sapasağlam (geçip) kurtulur. Kimisi o (ateşten) dikenle tırmalanmış olup sonra (ge­çerek) kurtulur. Kimisi de o dikene takılarak cehenneme baş aşağı

lıhr.”

4281) “… Hafsa (Radtyallâhü atthâ)’âan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

İnşâallah Teâlâ, Bedir (harbin) de ve Hudeybiye (seferin) de ha­zır bulunan (müslüman Hardan hiç kimsenin cehennem ateşine gir­memesini cidden kuvvetle umanın, buyurdu. Hafsa demiş ki i Ben ı

Yâ Resûlallah! Allah “Sizden cehenneme varmıyacak hiç bir kim­se yoktur. Bu, senin Rab bin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 71) muhakkak buyurmadi mı, dedim. (Bunun üzerine) Re-sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Yâ Hafsa!) Sen Allah’ın: “Sonra biz Allah’tan korkup (O’na karşı gelmekten) sakınanları kurtarır, zâlimleri de toptan orada bı­rakırız.” (Meryem, 72) buyruğunu işitmedin mi? buyurdu.”

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir : Eğer Ebû Süfyân, Câbir bin Abdillah (R.A.)’den hadîs işitmiş ise Hafsa (R.A.)’nın bu hadisi sahih olup ravileri güveni­lir zatlardır.[157]

İzahı

Ebû S a i d (Radıyallâhü anh) ‘m hadisinin benzerini Müs­lim, İmân kitabının 81. babında uzun bir metin içinde rivayet etmistir. Bu hadiste geçen Hasek: Hasekenin çoğuludur. Asıl mânâs» pıtrak dikenleridir. Burada ateşten çengel ve kancalar mânâsında kul­lanılmıştır.

Sa’dân t Dikenli bir bitkidir. Devenin en değerli ve besleyici otu sayılır. Bu hadiste Sırat köprüsünden geçecek durumda ve zorunda bırakılan insanlar üç sınıfa ayrılmıştır:

Birincisi sapasağlam geçecek ve kurtuluşa erişecek bahtiyar mü’-minlerdir.

İkincisi, derisi o dikenlerle tahriş edilip tırmalandıktan sonra kur­tulabilecek mü’minlerdir.

Üçüncüsü ise ateşten kanca ve çengellere takılıp kalacak ve baş aşağı cehenneme yuvarlanacak olan kimselerdir. Allah bizi hızlıca ve salimen geçecek olanlardan eylesin. Âmin.

H a f s a (Radıyallâhü anhâl’nın hadisi Zevâid nevindendîr. Bu hadiste geçen Meryem sûresinin 71 ve 72. âyetlerinin izahı ve açıklaması için tefsir kitablarına müracaat edilmesi uygun olur. Çün­kü bunları açıklamak bir hayli yer alır. Ancak şunu söylemekle yeti­neceğim :

Bu âyetlerden de anlaşılacağı üzere bütün insanlar cehenneme uğrayacaklar veya girecekler. Fakat Allah’ın mağfiretine mazhar olan mü’minler hiç bir zarar görmeden ve salimen geçip cennete kavuşa­caklar. Müşrikler ise cehennemde ebedi azab görecekler. Mümin olup da günahları olan kimselerin cehennemde azab görmeden mi, yoksa cezalarını çektikten sonra mı cennete gideceklerini ancak Allah bilir.[158]

34- Hz. Mvhammed (Sallallahü Aleyhî Ve Sellem)in Ümmetinin (Kıyametteki) Sıfatı Babı

4282) … Ebü Hüreyre (Radıyallâhü üH//)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallal!ahu Aleyhi ve ScHem) şöyle buyurdu, demiştir:

Siz (kıyamet günü) benim yanıma abdest izlerinden dolayı yüz­leriniz, kol ve bacaklarınız nurlu olarak geleceksiniz. (Bu nur), Üm­metimin alâmeti olup ondan başka hiç bir kimsede bulunmaz.”[159]

İzahı

Bu hadisi Buhârl ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Müellifimizin 284 nolu îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi de buna benzer. Hadîste geçen “Gurr” ve “Muhaccel” keli­meleri ile ilgili açıklama ve abdest alırken yüz, kolit r ve ayakların yıkanması farz olan kısmının ötesinde kalanı yıkamanın fazileti ve hükmü bildirilmiştir.

Abdest izlerinden dolayı yüz, kollar ve ayakların kıyamet günü nurlu olması Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in ümmetine mahsus bir alâmettir. Bu alâmet başka ümmetlerde bulunmaz ve bu alâmet Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kendi ümmetini tanımasına ve dolayısıyla Kevser Havzı başında onlan kabul buyur­masına vesile, olur.

4283) “… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâhü onAJ’den; Şöyle demiştir:

Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) ‘in beraberinde bir kubbe (yâni deriden mamul çadır) da İdik. O (bize) :

Siz cennetliklerin dörtte biri olmanıza razı mısınız? buyurdu. Biz ı

Evet, dedik. O. (bu kere):

Siz cennet ehlinin Üçte biri olmanıza razı mısınız? buyurdu. Biz ı

Evet, dedik. O şöyle buyurdu:

Nefsim (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki, ben sizin cennetliklerin yansı olmanızı çok kuvvetle umarım. Sebebi de şudur t Cennete yalnız müslüman olan kimse girecek, başkası giremiyecektir ve sizler müşrikler (yâni kâfirler) içinde ancak, siyah öküzün cildin­deki beyaz bir kıl veya kırmızı öküzün derisindeki siyah bir kıl gibisi­niz.”

4284) “… Ebû Saîd(-i Hudri) (Radtyaîlâkü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Kıyamet günü bir) peygamber beraberinde ‘(ümmeti olarak) iki adam olduğu halde gelir. Bir başka peygamber, beraberinde (ümme­ti olarak) üç kişi bulunduğu halde gelir. Bundan fazla ve az (ümmet­le gelen peygamber) de olur. Sonra o (geltm her) peygambere: Sen kendi kavmine (dini) tebliğ ettin mi? diye sorulur. O da: Evet, der. Sonra onun kavmi (huzura) çağrılarak: Peygamberiniz size (dini) tebliğ etti mi? denilir. Onlar: Hayır, derler. Bunun üzerine (onların peygamberine) : Senin (dini kavmine tebliğ ettiğine dâir) şahidin kimdir? denilir. O da: Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ümmeti der. Bunun üzerine Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sel-

lem) ‘İn ümmeti çağırılır ve (onlara) : Bu peygamber (dinini kavmine) tebliğ etti mi? diye sorulur. Onlar da: Evet, derler. Sonra Allah Teâlâ (Ümmet-i Muhammedi’ye) : Bu peygamberin kendi kavmine dinî teb­liğ ettiğine dâir bilginiz nedir (yâni bu durumu nasıl bilebilirsiniz) ? der. Onlar da: Peygamberlerin (dinlerini kendi kavimlerine) tebliğ ettiklerini bize Peygamberimiz (Muhammed) (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haber verdi, biz de O’nu doğruladık, derler. İşte bu açıkla­mam Allah Teâlâ’nın t

‘Ve böylece sizi hayırlı ve âdil bir ümmet kıldık ki bütün insan­lar Üzerine ş âh id ler olasınız. Peygamber (iniz) de üzerinize şâhid ol­sun.” (Bakara, 143) buyruğunun muhtevasıdır (içeriğidir).”[160]

İzahı

tbn-i Mes’ûd (Badıyallâhü anh) ‘in hadisini B u h â r İ, Rikak ile Eymân ve Nüzûr kitablarında, Müslim îmân kitabı­nın 95. babında ve T i r m i z i “Ebvâbû Sıfati’l-Cenne” bölümün­de rivayet etmişlerdir.

Kubbe ı Deriden yapılan çadır demektir.

İbnü’t-Tin: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî ‘in cennetlik olan ümmetinin cennet ehlinin kaçta kaçı olacağını beyân buyururken bunu soru şekline sokması müjdeyi pekiştirmek içindir. Keza önce dörtte bir, sonra üçte bir…, diye cennetlik olan ümmetinin miktarını tedrici olarak beyân buyurması da ümmetini daha ziyâde sevindirmek içindir, demiştir.

Hadiste bu ümmet, kâfirler içinde ve onlara nazaran azınlıkta kalması bakımından siyah bir öküzün derisindeki beyaz bir kıla veya kırmızı öküzün derisindeki siyah bir kıla benzetilmiştir. Bununla il­gili olarak da İbnü’t-Tin: Burada hakikaten tek kıl mânâsı kasdedilmemiştir. Çünkü bir öküzün renginden olmayan kıl sayısı tek bir tane değil en az bir kaç tane olur. Tek bir kılı, renginden başka renkte olan bir öküz yoktur, demiştir.

E b û S a i d (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini B u h â r i ve Tirmizi, Bakara sûresinin tefsiri bölümünde rivayet etmişlerdir. Oralardaki rivayette hadisin baş kısmi; = “(Kıyamet günü) Nûh çağırılır’* diye başlar. Bu hadîste anılan âyetin izahı­nı tefsirlere bırakıyoruz. Ancak şunu belirtmekle yetineceğim:

Âyette geçen Vasat kelimesi, hayırlı mânâsına yorumlandığı gibi, adaletli ve mutedil mânâsına da yorumlanmıştır. Mutedilden maksad, ifrat ve tefritten kaçınıp orta yolu seçendir. Yani bu ümmet ne ifrata kaçan, aşın giden, ne de tefrit ve kusur yoluna sapan bir ümmettir. Bu hadis Nesâî ve Ahmed tarafından da rivayet edil­miştir. Onların rivâyetlerindeki metin Müellifimizin rivâyetindeki metne uyar.

4285) “… Rifâa el-Cühenî (Radtyallâkü ank)’dtn\ Şöyle demiştir:

Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SelIemJ’in beraberinde bir yolculuk (veya savaş) tan geri döndük. O sıralarda Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Muhammed’İn cam (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki: İmân edip, sonra doğru yoldan ayrılmayan hiç bir kul yok­tur ki cennete dâhil edilmesin. Siz ve iyi (= dindar) nesliniz cennet­teki meskenlere (köşklere) yerleşmedikçe (diğer ümmetlerin mü’-minleri olan) cennetliklerin cennete girmemelerini de ümit ederim ve Rabbim (Azze ve Celle), ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesabsız ola­rak cennete dâhil etmeyi bana kesin vaadetti, buyurdu.’*

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Muhammed bin Mus’ab bulunur. Onun hakkında Salih bin Muhammed el-Bağdâdl: El-Evzât’den rivayet hususunda zayıftır ve onun el-Evzâi’den olan bütün hadisleri maklûb’tur, demiştir. Ancak şu var ki Muhammed bin Mus’ab, bu hadisi el-Evzât’den rivayet bakımından yalnız değildir, çünkü Nesâî de Amelü’1-Yevm ve’1-Leyl’de bu hadisi Yahya bin Hamza aracılığıyla el-Evzâi’den rivayet etmiştir.

4286) “… Ebû Ümâme el-Bâhilî (Radıyaîlâhü û«A>’den rivayet edildiği­ne göre kendisi:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şu buyruğu bu­yururken işittim, demiştir i

Rabbim Sübhânehû benim ümmetimden yetmiş bini, üzerlerinde ne hesab ne de azab olmaksızın cennete dâhil etmeyi bana vaadettİ. (Bunlardan) beher binin beraberinde yetmiş bin (kişi) ve Rabbim (Azze ve CelleJ’nin avuçlarıyla üç avuç dolusu, (yâni ümmetimden çok sayada kişi) bulunur.”[161]

İzahı

R i f â a (Radıyaîlâhü anh) ‘in hadisi Zevâid nevindendir. E b ü Ümâme (Radıyaîlâhü anh)’in hadisini Tirmizi ve Ah-m e d de rivayet etmişler. Bu hadiste geçen Haseyât kelimesi Has-yet’in çoğuludur.

Haşyet ve Hasvet: İnsanın iki elini birleştirerek avuçlayıp verdi­ği şeye denilir. Allah Teâlâ hazretleri hakkında Kur’ân ve hadîslerde gelen el, avuç, parmak gibi kelimeler bâzı âlimlerce te’vil edilir. Di­ğer bir kısım ilim ehline göre mâhiyet ve anlamı bilinmeyen terim­lerdir. Çünkü defalarca anlattığım gibi Allah Teâlâ bir cisim değildir ki el, yüz, avuç ve parmak gibi organları bulunsun. Burada avuç ke­limesi çokluğu ifâde etmek için kullanılmıştır. Z ü m e r sûresinin 67. âyetinde geçen; = “ve gökler Allah’ın sağ elinde durulmuştur” Nazm-i îlâhi de bu hadis gibidir. Bu âyete göre Allah’ın bir avucu Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in ümmetinin tamamına yeter. Bu itibarla üç avuç ifâdesi Ümmet-i Muhammediye’nin şereflendirilmesi için olabilir. Allah, bunun hikmetini en iyi bilendir.

Hadîs şöyle de yorumlanabilir: “Rabbim Sübhânehu, benim üm­metimden yetmiş bini, üzerlerinde ne hesab ne de azab olmaksızın ve Rabbim (Azze ve CelleJ’nin avuçlarıyla üç avuç dolusunu (yâni üm­metimden çok sayıda kimseyi) cennete dâhil etmeyi bana vaadetti. (Bu yetmiş binden) beher bini beraberinde yetmiş bin kişi bulunur.”

Birinci yoruma göre cennete hesabsız ve azabsız girenlerin sayısı daha çok olur. Ahmed’in Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiği ve Tuhfe yazarının bu babın hadisini izah eder­ken naklettiği bir hadis ikinci yorumu te’yid eder. Ama bâzı ilim ehli­nin de dediği gibi inşâallah birinci yorum kasdedilmiştir.

4287) “… Behz bin Hakîm’in baba babası (Muâviye bin Hayda el-Ku-şeyrî) (Radıyallâhü anküm)’dm rivayet edildiğine güre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Biz (yâni Ümmeti Muhammediye) kıyamet günü yetmiş ümmeti tamamlarız (yâni ümmetlerin sayısı bizimle yetmişe ulaşır). Biz (dün­yaya geliş bakımından) ümmetlerin sonuncusuyuz ve (de) en hayır-bsıyız.”

288) “… Behz bin Hakîm’in baba babası (Muâviye bin Hayda el-Kuşeyrî) (Radıyallâhü anhümyden rivayet edildiğine göre kendisi: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem)’i şöyle buyururken işittim, demiştir:

Siz (ümmetim), ümmetlerin sayışım yetmişe tamamladınız. Siz Ümmetlerin en hayırlısı ve Allah katında en değerlisisiniz.”

4289) “… Süleyman bîn Büreyde’nin babası (Büreyde bin el-Husayb) (Radtyaltâkü anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aley-hive Sellem) şöyle buyurmuştur:

Cennet ehli yüz yirmi saftır. Seksen (saf) bu ümmetten, kırk saf d» diğer ümmetlerden oluşur.”[162]

İzahı

B e h z bin Hakim’in dedesinin hadisleri, ümmetlerin sayısının Peygamberimizin ümmetiyle yetmişe ulaştığına, bu ümme­tin en hayırlı ve Allah katında en değerli ümmet olduğuna delâlet eder. Ümmet-i Muhammediye’nin ümmetlerin en hayırlısı olduğu, Kur’ân-ı Kerîm âyetiyle de sabittir.

Büreyde (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r m i z 1, Ah-med, Hâkim, îbn-i Hibbân ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir.

T i r m i z i bu hadîsi “Ebvâbu Sıfati’l-Cenneti” bölümünde “Cen­netlikler kaç saftır’* babında rivayet etmiş ve hasen olduğunu söyle­miştir.

Tuhfe yazan bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der: Bu hadîsten maksad bu ümmetin çokluğu ve cennetliklerin üçte İkisini teşkil ettiğini ifâde etmektir. Bu hadîs, Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ümmetinin cennet ehlinin yarısını teşkil et­mesinin O’nun tarafından umulduğunu bildirir (4283 nolu) îbn-i M e s ‘ û d (Radıyallâhü anh) ‘m hadisine muhalif değildir. Çün­kü eş-Şeyh Abdülhakk’ın el-Lemeât’ta dediği gibi duru­mun şöyle olması muhtemeldir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’sselâm), önce ümmetinin cennetliklerin yansını teşkil etmesini ümit etmişti. Sonra ümmetinin, cennetlik olanların yarısından fazla oldu­ğu Allah tarafından kendisine müjdelen mistir.

Ümmet-i Muhammediyye’den oluşan seksen saffın, diğer ümmet­lerden oluşan kırk saffa eşit olması ve böyle yorum yapmakla bu ha­dîs ile 1 b n – i M e s ‘ û d (Radıyallâhü anh)’ın hadisi ara­sında görülen zahiri ihtilâfın bertaraf edilmesi yoluna T ı y b î ve başkası gitmiş ise de bu yorum, hadîs metninin açık ifâdesine pek uygun görülmez.

4290) “… İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edildiğine gö­re; Peygamber (Sdliallakü Aleyki ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Biz (dünyaya geliş bakımından) Ümmetlerin sonuncusuyuz ve (kıyamet günü) hesabı görüleceklerin ilkiyiz, (Kıyamet günü) “Üm-mi olan ümmet ve peygamberi nerededir?” denilir (yâni bu ümmete öncelik verilir). Bu itibarla biz (dünyaya gelişte) sonuncu (kıyamet günü hesabın görülmesi ve cennete girmek bakımından) önde olan­larız.”

Not: Zevâİd’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri güvenilir zâtlardır. Râvİ Ebû Seleme’nin adı Mûsâ bin tsmâil el-Basrî et-Tebûzkî’dir.

4291) “… Ebû Bürde’nin babası (Ebû Mûsâ el-Eş’arî) (Radtyallâhü an-n rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah, kıyamet günü yaratıkları topladığı zaman secde etmek hususunda Muhammed (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine İzin verilecek ve bunun üzerine bu ümmet Allah’a uzun sürecek bir secde edecekler. Sonra onlara: “Başlarınızı (secdeden) kaldırınız. Biz sayınız kadar (kâfirleri) ateşten (kurtuluşunuz için) fidyeleriniz yaptık, buyurulacaktır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Müslim bu hadisin mânâsını ifâde eden değişik bir metin rivayet ederek buradaki senedden daha sıhhatli bir senedi Ebû Bürde aracılığıyla onun babasından rivayetle tamamlamıştır. Bununla beraber Bu-hârl bu senedi malul saymıştır.

4292) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü an/ı)’den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz, bu ümmet (Allah tarafından) rahmete mazhar olmuş­tur. Azabı da kendi elleriyledir. Sonra kıyamet günü olunca müslü-manlardan her kişiye, müşriklerden bir kişi verilecek ve: Bu senin ateşten (kurtuluş) fidyendir, denilecektir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Sahih-i Müslim’de Ebû Bürde bin Ebi Mûsâ (el-Eş’arİ)’nin babasından rivayet ettiği bir hadis, bu hadis için şâhid, yâni te”yid edici durumdadır. Ancak bundan önceki hadisin notunda belirtildiği gibi BuhârI bunu malul saymıştır.[163]

İzahı

Bu üç hadis de Zevâid nevindendir. Ancak Ebü Bürde’ nin hadisinin benzerini Müslim de Ebû Bürde1 den rivayet etmiştir. E b ü B ü rd e’ nin buradaki iki hadisinden anlaşılan hüküm şudur ki: Âhiret günü Allah Teâlâ Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in ümmetini bağışlayacak ve her müs-lüman yerine bir kâfiri cehenneme atacaktır.

Müslim, Ebû Bürde’ nin hadîsini Tevbe kitabının 8. babında müteaddid senedlerle ve mânâ bakımından birbirine benze­yen metinlerle rivayet etmiştir. Oradaki metinlerden biri meâlen şöy­ledir : Ebû Bürde’ nin Ebû M û s â (el-Eş’ari) (Radıyal-lâhü anh)’den rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü olunca Allah (Azze ve Celle) her müslümana bir yahûdî veya bir hıristiyan verecek ve: İşte bu, senin ateşten (kurtu­luş) fidyendir, buyuracaktır.”

Ömer bin Abdilaziz ile Şafiî: Bu hadis, müslü-manlara en çok ümit veren hadistir, demişlerdir. N e v e v i de ay­nı görüşü benimseyerek: Çünkü hadîste her müslüman için bir kur­tuluş fidyesi olacağı belirtilmiştir, der.

Sindi de : Bu hadîsten maksad, kâfirlerin sırf müslümanlara fidye olarak cehenneme atılması değildir. Maksad şudur: Kâfirler iş­lemiş oldukları küfür ve diğer günahlar yüzünden cehennem azabım hak etmiş durumdadır. Bunların cehenneme atılmasıyla yetinilecek, yâni cehennem bunlarla dolacak ve müslümanların cehenneme atıl­ması yoluna gidilmiyecektir. Bu bakımdan kâfirler sanki müslüman­lara fidye olmuş olacaktır. Her insan için biri cennette, diğeri cehen­nemde olmak üzere iki yerin hazırlandığına dâir hadis vârid olmuş­tur. Hadîsten maksad şu olabilir. Kâfir olan kişi cehennemlik olunca cennetteki yeri müslümana verilecek ve bunun aksine müslümamn cehennemdeki yeride kâfire verilecektir, diye bilgi vermiştir.[164]

35- Allah’ın Umulan Kıyametteki Rahmeti Babı

4293) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah’ın yüz rahmeti şüphesiz vardır. Onlardan bir rahmeti bütün yaratıklar arasında taksim buyurmuştur. İşte yaratıklar birbirlerine ancak o rahmet sebebiyle merhamet ederler, bu sebeble şefkatlaşır-Iar. Vahşi hayvan da yavrularına bu rahmet sebebiyle acır. Allah, doksan dokuz rahmeti de geciktirerek kıyamet günü (mü’min) kul­larına onlarla merhamet edecektir.”

4294) “… Ebû Saîd (Radtyaüâhü anhydea rivayet edildiğine göre; Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah (Azze ve Celle), gökleri ve yeri yarattığı gün yüz rahmet yaratarak onlardan bir rahmeti yerde kıldı. İşte anne, yavrusuna, hayvanlar birbirine ve kuşlar (birbirine) bu rahmetle şefkat ederler. Allah, doksan dokuz rahmeti de kıyamet gününe erteledi. Kıyamet günü olunca Allah yüz rahmeti bu rahmetle tamamlar.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Ebû Saîd (R.A.Vın hadisi sahih olup ra-vileri güvenilir zâtlardır.

4295) “… Ebû Hüreyre (Radtyaîlâhü ank)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah (Azze ve Celle), yaratıkları yarattığı zaman kendi zâtı için: Benim rahmetim gadabıma galebe çalar, diye bizzat yazdı (yâni vaad edip bu vaadini yerine getirmeyi taahhüt etti).”[165]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radiyallâhü’anh) ‘in her iki hadîsini B u -hârl, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. İlk iki hadis, Allah’ın âhiret günü mü’minlere olan rahmetinin çokluğu­na delâlet eder. Tıybi: Bu hadîslerden maksad rahmetin sınırlı olduğunu ifâde etmek değildir. Çünkü ilâhî rahmet sonsuzdur. Bu itibarla maksad, Allah’ın dünyada tüm yaratıklara ettiği merhamet payı ile âhirette mü*minlere ihsan edeceği merhamet payı arasında­ki büyük farklılığı tasvir etmektir, demiştir.

Ü b b 1 de: Bu hadîslerden maksad Allah’ın rahmetinin çoklu­ğunu ifâde etmektir. Bununla beraber rahmetin çeşitlere ve kısım­lara ayrılması mânâsı da kasdedilmiş olabilir. Ancak bilinen çeşidin dışında kalan çeşitlerin ve kısımların nasıl olduğunu ancak Allah bi­lir, demiştir.

İlâhî rahmetin, ilâhî gadaba galebe çaldığına dâir hadîsten mak­sad da Allah’ın rahmetinin çokluğunu ifâde etmektir. Çünkü Allah’ın rahmeti, O’nun sevab dilemesi sıfatına aittir, gadabı da ceza dilemesi sıfatına aittir. Allah’ın sıfatlarından birinin diğerine galebe çalması düşünülemez. Ancak mecazi mânâda olabilir. Buradaki ifâdeden mak­sad rahmetin çokluğudur.

Tıybi 4295. hadîsten kasdedilen mânâ ile ilgili olarak şöyle der: Yâni Allah yaratıkları yarattığı zaman rahmetinin gadabına ga­lebe çaldığına, onu geçtiğine kesin hükmederek, kafi surette vaadet-ti. Bu hükmün değişmesi ve verilen vaaddan dönüş yapılması söz ko­nusu değildir. Çünkü Allah’ın hükmü kesindir, vaadinden de caymaz.

4296) “… Muâz bin Cebel (RadtyaUâhü anh)’âen; Şöyle demiştir:

Ben bir merkeb üstünde iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımdan geçti ve:

Yâ Muâz! Allah’ın kullar üzerindeki hakkının ne olduğunu ve kul­ların Allah üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin? buyurdu. Ben de:

Allah ve Resulü daha İyi bilir, dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Şüphesiz, Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, kulların Ona ibâdet (ve kulluk) etmeleri ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmam alandır. Bunu yaptıkları zaman kulların Allah üzerindeki hakkı da onlara azab ver­memesidir, buyurdu.”[166]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Nesâî ve Ahmed de benzer metinlerle rivayet etmişler. Allah’ın kullar üzerindeki hak­kından maksad vâcib olan görevdir. Yâni kullar Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmaksızm O’na kulluk etmek, yâni ibâdetleri ifâ edip haram şeylerden sakınmakla görevlidir. Burada ortak koşmamak ile kulluk etmek birlikte anılmıştır. Çünkü Allah’a ortak koşan kâfirler de Al­lah’a ibâdet ve kulluk ettiklerini iddia ederlerdi. Ama bu arada baş­ka ilâhlara da taparlardı. îşte bu nedenle ortak koşmamak kaydıyla kulluk etmenin vâcibliği beyân buyurulmuştur.

Kulların Allah üzerindeki hakkına gelince bundan maksad Al­lah’ın vaadi ve kesin sözüdür. Yoksa vâcib olan bir hak veya kaza­nılmış bir istihkak mânâsı kasdedilmemiştir. Çünkü hiç bir şey Al­lah’a vâcib değildir, Allah hiç kimseye hâşâ borçlu değildir. O, her şeyi irâde ve dilemesiyle yaratır, yapar, ferman eder. Zorlanması, is­teği dışında bir şeyi yapması düşünülemez. Allah böyle noksanlık an­lamını taşıyan şeylerden pâk ve nezihtir. Bu itibarla burada müşâke-le denilen edebî san’at icâbı hak kelimesi kullanılmıştır. Yâni Allah’ın kullar üzerindeki hakkı beyân buyurulurken buna karşılık Allah’ın kullara olan vaadi ve kesin sözü, hak kelimesiyle ifâde edilmiştir.

“Kulların Allah üzerindeki hakkı” ifâdesinde geçen hak kelime­si bâzı ilim adamları tarafından “tahakkuk eden, sübut bulan veya lâyık olan” gibi mânâlara yorumlanmıştır. Diğer bir kısım ilim adam­ları : Yâni kullar kulluk görevini yapınca Allah’ın onlara azab ver­memesi onların Allah üzerindeki hakkıdır, yâni sanki hakkıdır. Hak olan bir şey nasıl gerçekleşiyor ise bu da onun gibi gerçekleşecektir, demişlerdir.

Şu noktayı da belirteyim: İbn-i Hacer’in dediği gibi mü’minîerin günahkârlarından bir kısmının cehenneme girecekleri nass durumunda olan âyet ve hadislerle sabittir. Bu ve benzeri ha­dislerin zahiri ise o nasslara ters düşer. Bu itibarla bu hadisler çe­şitli şekillerde yorumlanmıştır: Bir yoruma göre maksad kâfirlerin cehennemine girmemektir. Diğer bir yoruma göre mü’minîerin bü­tün vücudlarınm ateşte yanmamasıdır. Çünkü bilindiği gibi cehen­nem ateşi secde organlarını ve abdest uzuvlarını yakmaz. Başka bir kavle göre bu hadis ihlâsla amel eden mü’minlere mahsustur. Çün­kü imân aşkı kalbine yerleşmiş olan bir kimse günah işlemeye İsrar etmez. Bilâkis, kalbi Allah sevgisi ve korkusuyla dolar ve organları da yavaş yavaş Allah’a itaat etmeye başlar. İbn-i Hacer bu arada diğer yorumlan da naklen beyân eder.

4297) “… İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâydan; Şöyle demiştir:

Biz savaşlarının birisinde ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­le m) ‘in beraberinde bulunuyorduk. O (bu seferde) bir kavme uğraya­rak : Bunlar kimdir? diye sordu. O kavim de: Biz müslümanız, dedi­ler. Bir kadın da tandırına yakacak atmakla meşguldü ve beraberin­de bir oğlu vardı. Tandırın alevi yükselince kadın çocuğunu uzaklaş­tırırdı. Sonra kadm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ya­nına geldi ve t

Sen Allah’ın Resulü (mü)sün? dedi. O da:

Evet, buyurdu. (Bunun üzerine) kadın (O’na) :

Babam, anam sana feda olsun! Allah merhametli olanların en çok merhametlisi değil mi? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Evet, (en merhametlisidir), buyurdu. Kadın i

Allah, kullarına, annenin çocuğuna şefkatinden daha çok merha­metli değil midir? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

Evet, (daha merhametlidir), buyurdu. Kadın:

Peki, anne, çocuğunu ateşe kesinlikle atmaz, (yâni merhametlile­rin en merhametlisi olan Allah, kullarının bâzısını nasıl ateşe atacak), dedi. Bunun üzerine ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ağlıya-rak mübarek başını eğip uzun zaman yere baktı. Sonra mübarek ba­şını kadına doğru kaldırarak:

Şüphesiz Allah, hak yoldan sapıp O’na itaat etmeye tenezzül et­meyen ve Tevhîd kelimesini söylemekten imtina eden azgın kulun­dan başka kullarına azab vermeyecektir, buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Râvi İsmail bin Yahya’nın zayıflığı sebe­biyle İbn-i Ömer (R.A.Vnm bu hadisine âit sened zayıftır. Bu râvinin zayıflığı hu­susunda ittifak vardır. Sindi de : Ben derim ki bu hadisin aslı Zevâid nevinden de­ğildir.

4298) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»/r)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllcm) :

Şaki olan kişiden başka kimse ateşe girmiyecek, buyurdu. Yâ Re-sûlallah t Şaki kimdir? diye sorulunca da O:

(Şaki), ibâdet olarak Allah için hiç bir amel işlemeyen ve gü­nahtır diye hiç bir günahı bırakmayan kimsedir, buyurdu.”

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde îbn-i Lehla bulunur. Bu râvi zayıftır.

4299) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre ; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); şjiîiı [jiîj ^>uJI *lil ji (Müddessir, 56) âyetini okudu (veya tilâvet etti). Sonra buyurdu ki t

Allah (Azze ve Celle) (bu âyette) : Ben (azabımdan) sakınılarak benden başka ilâh edinilmemeye (yâni bana ortak koşulmamaya) lâyıkım. Artık kim benimle beraber başka bir ilâh edinmekten sakı­nırsa o kimseyi ben bağışlarım, buyurdu.

… Enes (Radıyallâhü anhl’den rivayet edildiğine göre Resûlullah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem); »^ll Jlj o>^ J‘i Müddessir, 56) âyeti hakkında şöyle buyurdu:

Rabbiniz buyurdu ki: Ben (azabımdan) sakınılarak benden baş­kasının bana ortak koşul mamasına lâyıkım ve bana ortak koşmaktan sakınan kimseyi bağışlamaya lâyık olan (da ancak) benim.”

4300) “… Abdullah bin Amr (bin el-Âs) (Radtyaîlâhü anhümâydan ri­vayet edildiğine göre kendisi: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)”ı şöyle buyururken işittim, demiştir :

Kıyamet günü bütün yaratıkların duyacağı biçimde ümmetimden bir adam (hesaba) çağırılır ve ona (günahlarının yazılı olduğu) dok­san dokuz sicil (yâni büyük defter açılıp) yayılır. Her defter gözün görebildiği saha kadar uzundur. Sonra Allah (Azze ve Celle) (o kula) :

Bu sicillerde yanlı (günahlar) dan bir şey inkâr eder misin? bu­yurur. Kült Hayır, ya Kabbi, der. sonra Allah (ona):

(Kulların sevablanm ve günahlarını) kaydedip tutan yazıcı me­lekler sana haksızlık ettiler mi? buyurur. Sonra (yine) Allah (Azze ve Celle) :

Şu (kadar günahlarına karşılık bir iyiliğin – hayrın var mı? diye sorar. Bunun üzerine adam büyük bir korkuya kapılarak (telaşın­dan) :

Hayır (hiç bir iyi amelim yok), diyecek. Sonra Allah (Azze ve Ceîle) :

Bilâkis (vardır). Şüphesiz katımızda senin bir takım iyi amelle­rin bulunur ve şüphesiz bu gün sana hiç bir zulüm yoktur, buyurur. Sonra o adam için bir yaprak kâğıt çıkarılır ki onda “Eşhedü ellâ ila­he illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Eesûlühu = Di­limle söyler, kalbimle de tasdik ederim ki Allah’tan başka ibâdete-tapınmaya lâyık hiç bir ilâh yoktur ve dilimle söyler, kalbimle de tasdik ederim ki Muhammed, Allah’ın kulu ve (son) elçisi, peygam­beridir.” bulunur. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyur-muş ki:

Adam : Yâ Rabbi, şu (koskoca) büyük defterler yanında bu kağıt nedir? Allah (ona) :

Şüphesiz, sana zulüm edilmiyecek, buyurur. Sonra siciller (yâni günahlarının yazıh olduğu büyük defterler) terazinin bir kefesine ko­nulur. Şehâdet kelimesinin yazılı olduğu kâğıd da terazinin diğer ke­fesine konulur (ve tartılır). Büyük defterler hafif gelir ve o kağıt parçası ağır gelir.

Hâvilerden Muhammed bin Yahya dedi ki: Bıtâka, kâğıt parçası­dır. Mısır halkı kâğıda Bıtâka derler.”[167]

İzahı

4297 nolu î b n – i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın Zevâid nevinden olan hadisinin notunda S i n d î, bu hadisin aslının Ze­vâid nevinden olmadığını belirtmişti. Evet, Buhâri’ nin Edeb kitabının 18. babında ve M ü s 1 i m ‘ in Tevbe kitabının 4. babında Ömer {Radıyallâhü anhl’den rivayet ettikleri bir hadiste tutsak bir kadın, başka bir tutsak gurubu içinde emzikli çocuğunu görüp onu bağrına basarak emzirince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

“Şüphesiz Allah, kullarına bu kadının emzikli çocuğuna şefkatin­den daha merhametlidir.” buyurmuştur. Bu babın son hadîsi de Al­lah’ın imân ehlini bağışlıyacağını müjdeler. 4296 nolu hadîs de aynı hükmü ifâde eder. Ancak orada belirttiğim gibi ilim adamları bâzı kayıtların melhuz olduğunu söylemişlerdir.

Yine Zevâid nevinden olan 4298. hadîste şakı olan kimseden baş­kasının cehenneme girmeyeceği beyân edilerek şakinin ne demek ol­duğu da tarif ediliyor. Şaki, ibâdet niyetiyle hiç iyi bir iş yapmayan ve şu iş günahtır, diye bir kötülüğü günahlığı sebebiyle bırakmayan günahkâr kimse demektir. Ancak bu hadîsin senedi notta belirtildiği gibi zayıftır.

E n e s (Radıyallâhü anh) ‘m 4299. hadîsini Tirmizî, M ü d -d e s s i r sûresinin tefsiri bölümünde rivayet etmiştir. Ayrıca N e -s â i ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîste, azabından sakmılmaya liyakatli olanın da, bağışla­maya liyakatli olanın da ancak Allah olduğu belirtilir. M ü d d e s -s i r sûresinin 56. âyetinde geçen İlâhi Nazmın bir tefsir ve açıkla­ması mâhiyetini taşıyan bu hadis de Allah’a ve Resulüne imân eden­ler için bir müjdedir.

Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh)’in hadîsini Tirmizî İmân bâblarının sonlarında rivayet etmiştir. Ayrıca tbn-i Hibbân, Hâkim ve Beyhakî de rivayet et­mişlerdir. Bu hadîs de Kelime-i Şehâdet’in yüce faziletini ve âhiret günü mü’minin sevab defterini ağırlaştıracağını beyân eder.[168]

36- (Kevser) Havzı Beyânı Babı

4301) “… Ebû Saîd-İ Hudrî (Radıyallâhü awA)’den rivayet edildiğine gö­re; Resulü İlah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) çöyle buyurmuştur:

Şüphesiz, Ka’be ile Beytü’I-Makdis (yâni Kudüs’teki Mescid-i Ak­sa) arası kadar (büyük) bir havuzum vardır. Süt gibi beyaz olup kab-lan yıldızlar sayısıncadır. Kıyamet günü şüphesiz, ümmeti en çok olan peygamber toenim.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Atiyye el-Avfî bulunur.

£ Urâvi zayıftır.

4302) “… Huzeyfe (bin el-Yemân) (Radtyallâhü anh)’den rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Şüphesiz, benim havuzum, Eyle’den Aden’e kadar olan mesafeden cidden daha uzundur. Nefsim (kudret) elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki muhakkak kablan yıldızların sayısından daha çoktur ve muhakkak o, sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır. Ruhum (kud­ret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki adam yabancı develeri ken­di havuzundan kovduğu gibi ben de bir takım adamları havuzumdan kovarım, buyurdu, demiştir. (Bunun üzerine sahâbiler tarafından) :

Yâ Resülallah! Sen bizi tanıyacak mısın? diye soruldu. O: Evet. Siz benim yanıma abdest izinden yüzleriniz, kollarınız ve ayaklarınız nurlu olarak varacaksınız. Bu alâmet sizden başka hiç bir kimsede olmayacaktır, buyurdu.”

4303) “… Ebû Sellâm el-Hubşî (Meiritûr el-Esved) (Radıyallâhü anh)’-den; Şöyle demiştir:

(Halife) Ömer bin Abdilaziz bana haber göndererek yanına ça­ğırttı. Ben de bir katır sırtında onun yanına gittim. Nihayet yanına vardığım zaman (bana) :

Yâ Ebâ Sellâm! Buraya kadar bindirip getirmek hususunda cid­den sana meşakkat verdik, dedi. Ebû Sellâm da:

Vallahi doğrudur, Yâ Emîre*l-Mü’minin, dedi. Ömer bin Abdil­aziz ı

Allah’a yemin ederim ki, sana eziyyet çektirmek istemedim. Ve lâkin (kevser) havuzu hakkında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mevlâsı Sevbân (Radıyallâhü anh)’den senin rivayet etti­ğini haber aldığım bir hadis var. O hadisi kendi ağzınla bana rivayet etmeni sevdim (de bunun için seni çağırttım), dedi. Ebû Sellâm el-Hubşî demiştir ki, bunun üzerine ben dedim:

Bana Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin mevlâsı Sevbân (Radıyallâhü anh)’m rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz, benim havuzum Aden ile Eyle arasındaki mesafe ka­dar (uzun) dur. Sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır. Bardak­ları gökteki yıldızlar sayısı gibi (çok) dur. Kim ondan bir yudum içer­se artık ebediyen susamaz. O havuzun basma yanıma gelenlerin ilki, (dünyada iken) elbiseleri kirli başlarındaki saçlar dağınık, karışık (yâni maddî sıkıntıdan üstü başı perişan) olan muhacirlerin fakirleri­dir ki varlıklı eşraftan olan kadınlarla evlenemez ve kapılar onlara açılmaz.

Râvi demiştir ki: Ömer (bin Abdilaziz), sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra şöyle söyledi: Lâkin ben bol nîmetlenmiş kadınlarla ev­lendim ve kapılar bana açıldı. Artık çâre yok, vücûdum Üstündeki el­biseyi yıkamıyacağım ki iyice kirlensin ve başımı yağlamıyacağım ki saçım dağılıp karışsın, dedi.”

4304) “… Enes (Radıyaliâhü ankyden rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Salîalîahü Aleyhi ve Scüem) şöyle buyurdu, demiştir:

Benim havuzumun iki kenarı arasındaki mesafe San’a İle Medine arasındaki mesafe gibi veya Medine ile Amman arasındaki mesafe gibidir.”

4305) “… Enes bin Mâlik (Radıyaliâhü anh)’dtn rivayet edildiğine gö­re; Allah’ın N’ebîsi (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Havuzumda gökteki yıldızlar sayısınca altın ve gümüş bardaklar görülür.”

4306) “… EbÛ Hüreyre (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir mezarlığa giderek kabristan (da yatanlar) a şöyle selâm verdi:

Selâm size ey mü’minler topluluğunun diyarında olanlar! Biz de inşâallah Teâlâ, size katılacağız. Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Din) kardeşlerimizi (dünyada) görmüş olmayı çok arzu ederdim, buyurdu. Sahâbîler:

Yâ Resûlallah! Biz senin (din) kardeşlerin değil miyiz? dediler. O: Siz benim sahâbilerim (arkadaşlarım) siniz. Kardeşlerim de ben­den sonra gelen (mü’min) lerdir ve ben havuz üstünde öncünüzüm, buyurdu. Sahâbîler i

Yâ Resûlallah! Senin ümmetinden olup da henüz (dünyaya) gel­memiş olanları nasıl tanıyacaksın? diye sordular.

Söyleyin bakayım, yağız ve doru at sürüsü içinde bir adamın sa­kar ve sekir atları bulunsa, adam kendi atlarını tanır olmaz mı? diye sordu. Sahabîlert

Evet (tanır), dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallhaü Aleyhi ve Sel-lem):

İşte onlar da kıyamet günü abdest izinden dolayı yüzleri, kolla­rı ve ayakları nurlu olarak gelirler, buyurduktan sonra: Ben havuz üstünde sizin (ve onların) öncüsüyüm, buyurdu. Daha sonra (Buyru­ğuna devamla) :

Bir takım adamlar kayıp devenin (sudan) kovulduğu gibi benim havuzumdan muhakkak kovulacaklar. Ben (onlara hitaben) dikkat ediniz, buraya geliniz, diye onları çağıracağım. Fakat (bana) :

Onlar senden sonra muhakkak (dinde) değişiklik yaptılar, deni­lecek ve onlar geri dönmeye devam edecekler. Ben de haydin uzakla­sın, uzaklasın diyeceğim, buyurdu.”[169]

Bu Bâbtaki Hadîslerin İzahı

Bu babın ilk hadîsi Zevâid nevindendir. Bu hadîste Kevser havu­zunun Mekke’deki Ka’be-i Muazzama ile Kudüs’­teki Mescid-i Aksa arasındaki mesafeden daha uzun oldu­ğu belirtilir. Beytü’I-Makdis, Kudüs’teki Mescid-i Ak-s â’ nın ismidir.

Huzeyfe (Radayallâhü anh) ‘in 4302 nolu hadîsini Müs­lim de Taharet kitabının 12. babında rivayet etmiştir. Bu hadîste de Kevser havuzunun Eyle ile Aden arasındaki mesafeden daha uzun olduğunu ifâde eder.

Eyle: Ş â m dolaylarında deniz sahilinde bir şehirdi. Hâlen harabedir. N e v e v î’ nin beyânma göre Eyle şehri, Şam’a 12, Medîne-i Münevvere’ye 15 ve Mısır’a 8 ko­nak mesafededir. Bu şehrin Hicaz ile Suriye arasmdaki sınır üstünde olduğu söylenmiştir. Aden ise Yemen’de Hind denizi sahilinde bir şehirdir.

Bu hadîs ile bu babın son hadîsinde geçen “Gurr” ve Muhaccel kelimelerinin gerekli açıklaması 284 nolu hadîsin izahı bölümünde geçmiştir. Tekrarlamaya gerek yoktur. Şunu belirtmekle yetineyim: Burada kasdedilen mânâ Peygamber (Aleyhi’s-salâtü vefs-selâm)ımızın ümmetinden olan kimselerin abdest izleri dolayısıyla âhiret günü yüzleri, kollan ve ellerinin nurlu olacağını ve bu nurun onlar için bir alâmet olacağım ifâde etmektir.

Bu hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘m bâzı adamları havuzundan kovacağı ifâde edilmektedir. Yabancı develerin kovulduğu gibi havuzdan kovulacak kimseler başka ümmetlerden olacaktır. Bunların kovulmasının sebebine gelince ya ümmet-i Mu-hammediyye’nin bir izdihama mâruz bırakılmamasıdır veya başka ümmetlerin bu havuzdan yararlanmaya haklarının olmamasıdır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in ümmetinin başka ümmetlerden en açık ayırıcı alâmeti ise, bu ve benzeri hadîslerde belirtildiği gibi Hz. Muhammed (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’in ümmetinin abdest izlerinden dolayı yüzleri, kollan ve ayak­larının nurlu oluşudur.

Bu alâmetin bu ümmete mahsus olması, diğer ümmetlerde ya ab­dest alma ibâdetinin olmadığına veya olmuş olsa bile bundan dolayı söz konusu nurun onlara ihsan edilmeyeceğine delâlet eder.

4303 nolu Ebû Sellâm el-Hubşî (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini T i r m i z i, “Havuz kablan sıfatı” babında rivayet et­miştir. Tuhfe yazannın beyânma göre Hâkim ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîste geçen “Berîd” belirli konaklarda elçi için bekletilen binek hayvanıdır. Elçi, gerekli bilgiyi ilgili yere çok acele ulaştırabil­mesi için bindiği hayvanı vardığı konakta bırakır ve o konakta onun için bekletilen dinlenmiş binek hayvanına atlayıp yola devam eder. Sonra vardığı ikinci konakta da aynı şekilde o hayvanı bırakıp ye­ni bir hayvana biner ve böylece belirli konaklarda onun için bekle­tilen binek hayvanlarına sırayla binmek suretiyle gitmek istediği ye­re erken varmış olur. Berîd kelimesi bilâhare haberci kimseye de de­nilmiştir. Tuhfe yazarı Berîd’in asıl mânâsı katır olup bilâhare ona binen postacıya, haberciye de denilmiştir, der.

Bu hadiste geçen ve Ebû Sellâm’a âit;

fiş [}£■ 4İu;U cümlesini “Fe eteytuhu alâ berîdin” şeklinde oku­yup “Ben de bir katır sırtında onun yanına gittim” diye terceme et­tim. Fakat Sindi bu cümleyi; = “Başımda bir pos­tacı – haberci bulunduğu halde ben onun yanına gittim” anlamını İfade edecek biçimde kayıtlamıştır. Buna göre mânâ şöyle olur: Yâni ben onun gönderdiği haberciyi binek hayvanımın, terkisine alarak veya onunla beraber gittim.

Bu hadiste geçen “Ek&vİb” kelimesi “Ekvâb’ın çoğuludur. Ekvâb da “Kûb”un çoğuludur.

Kûb t Kulpsuz bardak demektir. Düns t Denesin çoğuludur. Denes, kir demektir. Şu’s da: Eş’as’ın çoğuludur.

Eş’fts t Saçı dağınık, karışık ve düzensiz kimse demektir. Mttnaamat: Münaarae’nin çoğuludur.

Münaame t Aziz, mutlu ve bol nimetlenmiş eşraftan olan bayan demektir.

Süded s Südde’nin çoğuludur, kapılar demektir.

Ömer bin Abdilaziz, bu hadisi işitince ağlamış ve Kevser havuzuna ilk varanlardan olmayışının hasretini çekmiştir. Bu arada izzet ve ikbâl sahibi eşraftan kadınla evli olduğunu söylemiştir. Tuhfe yazarının beyânına göre hanımı Fatma, halife A b d ü 1 -m e 1 i k’ in kızı idi. Dolayısıyla baba babası halife M e r v a n * in da torunu idi. Fatma’ nın dört kardeşi Süleyman, Ye-z i d, Hişâm ve Velîd de halîfe idiler. Böylece Fatma, halîfenin, hanımı olduğu gibi bir halîfenin kızı bir halîfenin torunu ve dört halifenin kardeşi idi.

E n e s (Radıyallâhü anh) ‘m 4304 ve 4305 nolu hadîslerini Bu-h â r î ile Müslim de rivayet etmişler. Bunlardan birinci ha­dîste geçen San’â, Yeme a’de meşhur bir şehirdir. Amman da Ü r d ü n’ ün meşhur başkentidir. Nevevî, Sindi ve e l-H&f iz hadîsteki; ■ j> kelimesini böyle tesbit etmişler ve el-Hâfız, ilim ehlinin çoğunluğu böyle kaydetmiş demiştir. Bâ­zıları da bu kelimeyi “Uman” diye okumuşlar ve Y e m e n’ de bir köyün adı olduğunu söylemişlerdir.

Bu hadis Kevser hazuvunun iki kenan arasındaki mesafenin Medîne-i Münevvere ile San’a arası veya M e d i -ne-i Münevvere ile Amman veya Uman arası kadar olduğunu ifâde eder. E b û S e 11 â m (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsine göre havuz, Aden ile Eyle arasındaki mesafe ka­dardır, H u z e y f e (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsine göre ise havu­zun uzunluğu Aden ile Eyle arasındaki mesafeden daha faz­ladır.

Havuzun genişliğinin de uzunluğu kadar olduğuna dâir rivayet­ler mevcuttur. Yukardaki hadîslerde havuzun uzunluğu veya büyük­lüğüne dâir beyanlar arasında bir ihtilâf veya çelişki söz konusu de­ğildir, M ü s 1 i m’ in Fadâil bölümünde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in havuzu ve sıfatlan hakkında açtığı bâbta riva­yet ettiği hadîslerin izahı bölümünde N e v e v i havuzun büyük­lüğüne dâir rivayetleri naklettikten sonra Kadı Iyâz: Havu­zun büyüklüğü ve genişliğinin miktarı ile ilgili gelen bu rivayetler arasında bir ihtilâf yoktur. Çünkü bu değişik beyanlar aynı hadiste değil muhtelif hadîslerde ve râvileri ayrı ayrı olan hadîslerde bulu­nur. Bu hadîsler sahâbîlerden bir cemâat tarafından muhtelif yerler­de ve meclislerde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘den işitil-mistir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) her mecliste havu­zun büyüklüğünü açıklarken orada bulunanların anlıyabilecekleri dil­le ve biribirinden uzak iki şehir arasını örnek olmak üzere bildirmiş­tir. Gaye verdiği mesafenin tâyin ve tahdidi, yâni havuzun yüzölçü­mü, veya uzunluğu tam şu kadardır, demek değildir. Maksad havu­zun büyüklüğünü belirtmektir. Durum böyle olunca rivayetler ara­sında bir ihtilâf ve farklılık kalmamış olur, demiştir, der. N e v e v î bu nakli yaptıktan sonra: Havuzun büyüklüğü ile ilgili vârid olan küçük mesafeler, büyük mesafelere dâir rivayetlere aykın olmaz. Çünkü küçük mesafe büyük mesafeye mâni değil ve büyük mesafe­lere âit rivayetler sabittir, der.

N e v e v i aynı bölümde şu noktayı da belirtir: Kadı Iyâz: Havuz hakkındaki hadîsler sahihtir. Buna imân etmek farzdır ve havuzun bulunmasını tasdik etmek imândan bir par­çadır. Ehl-i Sünnet mezhebine göre havuz hakkında gelen hadîsler zahiri mânâsı ile kabul olunmuştur, başka türlü te’vili söz konusu değildir. Havuz hsdfsterini rivayet edenler sahâbîlerden bir cemaat teşkil ettiği için mütevârir hadîslerden sayılır, demiş ve havuz hadîslerini rivayet eden sahâbîterin isimlerini sırayla nakletmiştir.

Îbnü’l-Kayyim el-Cevzi de Sünen-i Ebû Davud’un haşiyesinde havjz hadîslerinin kırk sahibi tarafın­dan rivayet edildiğini açıklayarak bunların isimlerini sıralamıştır.

Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyenler Kütüb-i Sitte’nin şerhlerine bakabilirler.

Bu babın son hadisini Müslim de Taharet kitabının 12. bâ-bmda rivayet etmiştir. Bu hadîse göre bâzı adamlar Peygamber (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in havuzuna varmak isteyecekler de melekler tarafından kayıp deve gibi kovulacaklar ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), o adamları havuza davet edecek ise de: Onlar senden sonra (dinde) değişiklik yaptılar, denilecek ve onlar gerisin geriye gidecekler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) da on­lara : “Uzaklasın, uzaklasın”, buyuracak veya: “Onlar uzaklaşsın, uzaklaşsın” buyuracaktır.

Önce havuza kabul olunmak istenip de sonra uzaklaştırılacak gurubun kimler olduğu yolunda değişik görüşler vardır. N e v e v î bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der:

Âlimler bu konuda ihtilâf etmişlerdir: Bir kavle göre bunlar mü­nafıklar ve mürtedler, yâni dinden çıkanlardır. Bu tip kişiler bir za­manlar abdest aldıkları için yüzleri, kol ve ayaklan müslümanlannki gibi muhtemelen nurlu görülünce Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu alâmet dolayısıyla onları çağırır. Fakat durumları O’na açıklanacak ve onların küfür üzerinde öldükleri bildirilecektir.

İkinci bir kavle göre onlar Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) hayatta iken müslüman olup O’nun vefatından sonra küfre gidenlerdir. Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) böylelerini şahsen tanıdığı için havuza davet edecek, fakat mürted oldukları O’na bildirilince iş değişecektir.

Üçüncü bir kavle göre onlar büyük günahlar işleyen ve bid’at-lara dalan müslümanlardır. Yâni küfrü gerektiren bir günah veya bid’at işlememekle beraber başka türlü büyük günahları ve bid’atları bulunduğu için havuzdan kovulurlar.[170]

37- Şefaat Hakkında Gelen Hadîsler Babı

4307) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ankyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyurdu, demiştir:

Her peygamberin kabul edilen bir duası olur ve her peygamber bu duasını acele etti (yâni dünyada etti). Fakat ben (makbul) dua­mı ümmetime şefaat için sakladım. Bu sakladığım duâ ümmetimden olup da Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölen herkese nasip olur.”[171]

İzahı

Bu hadisi Buharı, “Daavât” kitabında, Müslim de İman kitabının 86. babında rivayet etmişlerdir. Buhar! ile Müs­lim bunun bir benzerini de E n e s (Radıyallâhü anhVden riva­yet etmişler.

Nevevl, Müslim’in şerhinde bu hadis ile benzeri ha­dislerin izahını yaparken bu konudaki diğer bâzı rivayetleri de al­dıktan sonra özetle şu bilgiyi verir:

. Konuya ilişkin bu hadisler birbirini açıklar durumda olup mâ­nâsı şöyledir: Her peygamberin kabul olunması kesin olan bir dua­sı vardır ve her peygamber kesinlikle kabul olunan duasının hangi­si olduğunu bilir. Peygamberlerin diğer dualarının kabul olunması yüzde yüz kesin değildir, ama kabul olunmasını kuvvetle umarlar. Dualarının bâzısı kabul olunur, bâzısı kabul olunmaz.

Kadı Iyâz: Bu hadisten kasdedilen mânânın şöyle olması muhtemeldir, demiştir: Yâni her peygamberin kendi ümmeti ile ilgili olup kesinlikle kabul olunan bir duası vardır. -‘

Bu hadîs Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ümmeti hak­kında nasıl bir şefkat ve merhamet beslediğini, ebedi mutlulukları için nasıl düşündüğünü gösterir. O, yüzde yüz kabul olunan duasını ümmetinin en çok muhtaç olduğu, sıkıntılı âhiret gününe ertelemiş-tir. . •

Bu hadîs, Allah’a ortak koşmaksızın, yâni imân üzerine ölenle­rin cehennemde ebedî kalmıyacaklarına ve her müslümanm Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in şefâatmdan nasibini alacağına delâlet eder.

Sindi de : Yâni her peygamberin, ümmetinin tümünün helak olması veya kurtuluşa kavuşması hakkında ettiği umûmî bir duası kabul olunmuştur. Peygamberlerin diğer duâlan genellikle yine ka­bul olunmakla beraber kabul olunması yüzde yüz kesin değildi. Çün­kü bâzan kabul olunmazdı. Bu hadîs, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in şefaatinin bütün ümmetini kapladığına, büyük günah­lar işlemek suretiyle cehenneme müstehak olan günahkâr mü’minle-rin de bu şefâattan yararlanacaklarına delâlet eder ve O’nun şefaati­nin, sâdece cennetlik olan mü’minlerin derecelerinin yükselmesi için olduğunu savunan sapık mezheb mensuplarının görüşünü reddeder. Bu sapık görüş sahiplerine göre büyük günahlar işleyen mü’minler için şefaat yoktur ve onlar cehennemde ebedi kalırlar, diye bilgi verir. Bu hususa 4310. hadîsin izahı bölümünde de değinilecektir.

Peygamberlerin kabul olunmuş dualarına örnek olmak üzere şun­ları söylemekle yetinelim : Âdem (Aleyhisselâm)’ın tevbe duası, N û h (Aleyhisselâm) ‘m kendi kavminin helak olması yolundaki du­ası, M ü s â (Aleyhisselâm)’m Fir’avun ve kavminin mah­volmasına dâir duası, I s â (Aleyhisselâm)’in mâide, yâni t s -râiloğulları için gökten yemek sofrasının indirilmesi hakkın­da ettiği duâ. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bizler için sakladığı makbul duasını da Allah’ın izniyle âhiret günü şefaat yo­luyla alacağız ve O Habib-i A’zam’m duası bereketiyle Al­lah biz âcizlerin günahlarını bağışlayıp cennetinde cemâlıyla müşer­ref kılacaktır.

4308) “… Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SaUalîakü Aleyhi ve Scllcm) şöyle buyurdu, demiştir:

Ben Âdem oğlunun (yâni bütün insanların) büyüğüyüm de bö­bürlenme yoktur. Kıyamet günü (dirilmek için) yerin yanlmasıyla (kabirden) ilk çıkacak olan da benim. Bununla beraber böbürlenme yoktur. İlk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul olunacak kimse de be­nim ve (bununla) iftihar etmek yoktur. Kıyamet günü Hamd Bay­rağı benim elimde bulunacak. Bununla beraber böbürlenmek yoktur.”[172]

İzahı

T i r m i z î bu hadisi Benî î s r â i 1 sûresinin tefsiri bö­lümü ile Menâkib bölümünde rivayet etmiştir. Ayrıca Ahmed de rivayet etmiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bütün insanların seyyidi, yâni büyüğü olduğunu beyân etmesinin sebep ve hikmeti hak­kında değişik görüşler beyân edilmiştir. Bir kavle göre bunu söyle­mekle Allah’ın emrini yerine getirmiş olur. Çünkü D u h â sûresi­nin sonundaki âyette Allah Teâlâ, Rabbinin nimetini anlat, mealinde bir emir buyurmuştur. Allah O’na bu yüce mertebeyi ihsan etmiş, O da bu nimeti bildirmiştir. îkinci bir kavle göre bunu söylemesi, Al­lah’ın kendisine verdiği görevi tebliğ mahiyetindedir. Yâni Allah O’nu tüm insanların büyüğü etmiş ve bunu ümmetine duyurmasını emret­miş ki, ümmeti de O’nun Allah katındaki değerini ve mertebesini bil­sin, buna göre saygı ve bağlılık göstersin.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) “fakat bununla böbür­lenme yoktur” mealindeki buyruğuyla şunu demek istemiştir: Yâni benim eriştiğim mertebe ve fazilet Allah’ın bir lutüf ve keremidir, benim gücümle elde ettiğim bir şey değildir. Bu itibarla iftihar etme­ye, böbürlenmeye mahal yoktur.

Bu hadîs, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kıyamet günü ilk dirilecek zât olduğuna da delâlet eder. Bu cümle 4274. hadîs­te geçen M û s â (Aleyhisselâm) ile ilgili cümleye muhalif değil­dir. Oraya da bakılabilir.

Hadîste geçen “Hamd bayrağı” ifâdesi bâzı ilim adamlarına göre hakiki mânâda tutulmuştur. Yâni kıyamet günü Allah Teâlâ Hamd bayrağını O’na teslim edecek ve bir hadiste buyurulduğu gibi Âdem (Aleyhisselâm) ile ondan sonra gelen peygamberler bile O’nun bay­rağı altında toplanacaktır. Tuhfe yazarı da bu yorumu destekliyor. Çünkü bu cümleyi hakiki mânâsında tutmaya bir engel olmadığına göre mecazî bir mânâ yoluna gitmeye gerek yoktur, der.

T ı y b i gibi bâzı ilim adamları ise: Bu ifâdeden maksad Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in şöhreti ve tüm mahşer hal­kı içinde hamd etmekle sivrilmesidir, der. T ı y b î bu arada yukar-daki yorumu da beyân ederek bunun da muhtemel olduğunu söyler.

Turbüştî de: Allah’ın sevgili kullarının makamları için­de Hamd makamından daha yüksek bir makam yoktur. Diğer tüm makamlar onun altında kalır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm), hem dünyada hem de âhirette bütün mahlükattan çok fazla hamd etitği için Hamd bayrağı O’na verilecek ki herkes O’nun bay­rağı altında toplansın, demiştir.

4309) “… Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radtyallâhü o»A>’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallaüakü Aleyhi ve Sellem) :

Ateş ehli olan (yâni ebedî olarak cehennemde kalacakları Kur’-ân’da bildirilen) cehennemliklere gelince, şüphesiz onlar ateşte ne Ölürler ne de yaşarlar (yâni devamlı azabta olurlar). Lâkin günah­ları yüzünden veya hatâları sebebiyle kendilerine cehennem ateşi isa­bet eden bir takım insanlar da vardır ki ateş onları tam manâsıyla öldürür. Nihayet onlar (yanıp) kömür olunca onlar için şefâata izin verilir ve onlar guruplar hâlinde getirilip cennet nehirlerine dağıtı­lırlar. Sonra: (Cennet halkına hitaben) :

Ey Cennetlik olanlar! Şunların üzerine cennet nehirlerinin sula­rını dökünüz, denilir. Bunun üzerine (su dökülünce) onlar selin taşı­dığı (çamur ve benzeri) kalıntıda olan tohum (hızla) bittiği gibi biti-verirler, buyurdu.

Bu buyruk üzerine cemaattan biri: Resûlullah (Sallallahü Aley-hive Sellem) (sel durumlarını bilmesi açısından) çölde imiş gibidir, dedi.”[173]

İzahı

Bu hadîsi B u h â r î İmân kitabı ile Rikak kitabında, M ü s -1 i d İmân kitabında rivayet etmişler. Ayrıca N e s â î de rivayet etmiştir.

Hadiste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım: Fahm: Kömür demektir.

Dabâİr: Dıbâra veya Dabâra’nın çoğuludur. Lügat âlimleri Da-bâir’in ayrı ayrı guruplar anlamını ifâde ettiğini söylemişler. Seylı Sel demektir.

Hamîlü’s-Seyl: Selin taşıyıp götürdüğü ve belli bir noktada bı­raktığı, çer çöp ve çamur gibi kalıntısı demektir.

N e v e v i bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der: Bu hadîsin açık mânâsı anladığım kadarıyla şöyledir: Cehennem ateşinin gerçek liyakatlisi ve ebedî müstahakkı olan kâfirler cehen­nemde ne ölürler (Çünkü ölürlerse azabın acısını duymacaklar) ne de yararlanabilecekleri ve istirahat edebilecekleri bir yaşayış bulabi­lirler. Nitekim Allah Teâlâ F a t ı r sûresinin 36. âyetinde kâfirler

hakkında; = “Ölümleri­ne hükmedilmez ki ölsünler, kendilerinden cehennem azabı da hafif­letilmez.” ve e \ – A’ 1 â sûresinin 13. âyetinde yine kâfir kişi hakkında; = “Sonra orada ne ölecek ne de hayat bulacaktır” buyurmaktadır.

Zâten hak olan mezheb de budur. Yâni cennet halkı sonsuza dek ilâhî nimetlerden yararlanacaklar ve cehennemde ebedî kalacak olan kâfirler de sonsuza dek devamlı azab çekecekler.

Hadisin “Lâkin günahları yüzünden veya hatâları sebebiyle..” fıkrasının mânâsı da şudur: Günahkâr mü’minler Allah’ın dilediği sü­rece azab edildikten sonra cehennemde hakikaten ölürler ve artık azab acısını duymazlar. Sonra Allah’ın onlar için takdir buyurduğu süre tamamlanınca kömür hâline gelmiş olan cesetleri cehennemden çıkarılıp guruplar hâlinde cennet nehirlerine götürülürler ve hayat suyu onların üzerine dökülür. Bunun üzerine selin kalıntısı durumun­daki çamurdan tohumun çarçabuk filizlenip bittiği gibi onların cesed-lerı de neşvü nema bulur ve normal güce sahip olduktan sonra cen­netteki yerlerine intikal ederler. Hadisin zahir olan mânâsı budur.

Cehennemde azab edilen mü’minlerin ölümü ile ilgili cümlenin iki şekilde yorumlandığını nakleden Kadı I y â z yukarda belirt­tiğim şeklin yanında şunu da belirtir: Bundan maksad şu olabilir: Yâni cehennemde azab edilen mü’minler, bir süre sonra azab acısını duymayacak hâle gelecek veya acısı çok hafifliyecek ve böylece ölü gibi olacaktır.

Tercih edilen yorum yukarda verdiğim ilk yorumdur.

Sindi ise bu hadisin izahı bölümünde şöyle der: Bu hadis, cehenneme giren mü’minlerin ateşte kömür hâline gelinceye kadar azab duyacaklarına delâlet eder. Şu halde bundan sonra orada kala­cakları sürece azab acısını duymazlar ve süreleri tamamlanınca ce­hennemden çıkarılıp cennete götürülürler. S i n d î’ nin yorumu günahkâr mü’minler lehinde olup bir müjde mâhiyetini taşıyor. Allah m iyi bilendir.

4310) “… Câbir (bin Abdillah) (Radtyallâkü anhümâyâ&n rivayet edil­diğine göre kendisi:

Ben, Resûlullah f Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘i şöyle buyururken işittim, demiştir:

Şüphesiz, kıyamet günü benim şefaatim, ümmetimden büyük gü­nahlar işleyenleredir.”

4311) “… Ebû Mûsâ el-Eş’arî (Radıyaüâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ben şefaat etmek ve (ya) ümmetimin yansının cennete girmesi arasında muhayyer (serbest) kılındım. Ben şefaat etmeyi seçtim. Çün­kü şefaat daha umûmî ve daha çok yeterlidir. Siz bu şefaatimi takva sahibi (yâni Allah’tan korkup kulluk görevlerini yerine getiren ve yasaklardan sakınan) mü’minler için mi sanırsınız? Hayır (öyle san

mayınız). Ve lâkin o (şefaatim) günahkâr, hatalı ve pis işlere karışan (müslüman) lar içindir.**

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri güvenilir E&tlardır.[174]

İzahı

C&bir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r m i z i de riva­yet etmiştir. Ayrıca yine Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâî ve A h m e d bunun bir mislini E n e s (Radıyallâhü anh) ‘in ha­disi olarak rivayet etmişlerdir.

Alimler: Bu hadîsteki şefâattan maksad, Allah’ın Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e vaad edip kabul edilmesi kesin olan ve âhiret gününe saklanan özel şefaattir, demiştir. Tıybi: Yâni ce­henneme müstehak olanları kurtaracak olan şefaat, büyük günah sa­hiplerine mahsustur, der.

Bu şefaat nevi dışında çeşitli şefâatlar vardır. Meselâ cennete gi­ren mü’minlerin makamlarının daha da yücelmesi için yapılan şefaat çeşidi ve mahşer halkının bir an önce hesaba çekilmesi, daha fazla bekletilmemesi hakkındaki şefaat başka bir çeşit sayılır.

Nevevî, Kadı I y â z’ dan naklen şu bilgiyi verir: EhM Sünnet mezhebine göre şefaat işi aklen mümkün olup dînen sabit ve gerçektir. Çünkü Allah Teâlâ T â h â sûresinin 109. âyetinde;

= “O gün Rahman (olan Allah) in izin verdiklerinden başka hiç bir kimseye şefaat fayda vermez1*

buyurur. S e b e’ sûresinin 33. âyeti de bunun gibidir. Daha bu­na benzer âyetler ve toplamı tevatür sınırını bulan hadîsler âhirette şefâatm hak ve gerçek olduğunu isbatlar. Selef-i Sâlihln dediğimiz büyük eski âlimlerimiz ve onları takip eden diğer İslâm âlimleri ve E hl-i Sünnet mezhebine mensup bütün ilim adamları bu konu hakkında icma ve ittifak etmişlerdir. Sapık mezheb sayılan Hâriciler ile Mutezile mezhebine mensub bâzı kimseler şefaati inkâr etmişlerdir. Bunlara göre günahkâr mü’minler ebedi olarak cehennemde kalacaklar. Bir de onlar kâfirler hakkında İnen şu iki âyeti kendilerince delil sayarlar:

1) üutilldi itU2 ^**aL” l^ = “Onlara (yâni ahiret gününü inkar

eden kâfirlere) şefâatçüann şefaati fayda vermiyecektir. (Müddes-sir, 48)

2) g-UaT ^çJLi % ^ ‘c^ içllku ü = “Zâlimler için (o gün) ne

bir dost var, ne de sözü dinlenen bir şefaatçi vardır.” (Câfir, 18)

Oysa yukarda da belirttiğim gibi bu ikûâyet kâfirler hakkındadır ve ikinci âyette geçen zulümden maksad küfürdür.

Bu sapık mezheb mensupları şefaat hakkındaki hadisleri cennet­lik olan mü’minlerin makamlarının daha da yücelmesi yolunda yo­rumlamakta iseler de hadislerin açık ifâdeleri bu görüşü kesinlikle reddeder, mezheblerinin bâtıl olduğunu gösterir ve cehenneme müs-tehak olan mü’minlerin cehennemden kurtarılmasına mahsûs şefaat çeşidinin de bulunduğunu isbatlar.

Bu bâbtaki hadîslerin bir kısmı da şefaatin bir bölümünün günah­kâr mü’minlere ait olduğuna delâlet eder.

N e v e v i Tuhfe yazarı ve başkalarının beyânına göre şefaat başlıca beş kısma ayrılır:

  1. Mahşer halkının korkunç bekleyişlerine son vermek ve hesa­ba çekilmeyi çabuklaştırmak için edilen şefaattir ki, bu şefaat Pey­gamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e mahsustur.
  2. Bir gurubun hesapsız olarak cennete dâhil edilmesi için edi­len şefaat çeşididir. Bu da Peygamberimiz (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’e verilen bir şefaat çeşididir.
  3. Cehenneme müstehak olan bâzı mü’minler için edilen şefaat­tir. Bunlar hakkında yine Peygamberimiz (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) şefaat eder.
  4. Mü’minlerden cehenneme giren günahkârlar hakkındadır. Bunların cehennemden çıkarılması için gerek Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ve gerekse melekler ile cennetlik olan din kar­deşlerinin şefaat edecekleri hakkında hadîsler vârid olmuştur. Tev-hid ehli olan, yâni imân üzerinde ölen bütün günahkârlar netice iti­barı ile Allah’ın izni ile cehennemden çıkarılacak ve cehennemde yal­nız kâfirler kalacaktır,
  5. Cennette olanların daha yüksek makamlara erişmeleri için edilecek şefaattir.

4312) “… Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)fâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyurdu, demiştir:

Mü’minler kıyamet günü toplanarak t Rabbimize bir şefaatçi gön-dersek de Rabbimİz bizi bu (sıkıntılı) yerimizden rahata kavuştursa, diyecekler (Bunu söylemeleri için Allah tarafından) gönüllerine İlham edilir (veya onlar bu sıkıntıya gereken önemi verirler. — Bu tereddüd ravi Saİd’e aittir—). Bunun üzerine mü’minler Âdem (Aleyhisse-lam) ‘a varırlar ve (ona) :

Sen Âdem’sin, bütün insanların babasının, Allah seni (kudret) eliyle yarattı ve meleklerini sana secde ettirdi. Artık (ne olur) bizim için Rabbin katında şefaat et de bizi şu (sıkıntılı) yerimizden (kur­tarıp) rahata kavuştursun, derler. Fakat Âdem (Aleyhisselâm) :

Ben sizin dediğiniz (şefaat) makamında değilim (ve Âdem vak­tiyle işlediği hatâyı onlara yakınarak anlatarak bundan dolayı haya eder) ve lakin Nuh’a gidiniz. Çünkü O, Allah’ın yer yüzündekilere gönderdiği ilk resul (elçi)dir, der. Bunun Üzerine mü’minler Nuh (Aleyhisselâm) ‘a varırlar. O da:

Ben sizin dediğiniz (şefaat) mevkiinde değilim, (ve Nûh, hakkın­da bilgisi olmayan bir şeyi — ki oğlunun aile ferdlerinden oluşu do­layısıyla tufanda boğulmaması isteğidir— Rabbinden dilediğini an­latır ve bundan dolayı haya eder) ve lâkin Halilu’r-Rahmân (yâni Allah’ın dostu) İbrâhîm (Aleyhisselâm)’m yanma gidiniz, der. Son­ra mü’minler İbrâhîm peygambere varırlar. Fakat O da t

Ben sizin dediğiniz şefaat mevkiinde değilim. Ve lâkin Allah’ın kendisi İle konuştuğu ve Tevrat’ı verdiği kulu Mûsâ (Aleyhisselâm)’a gidiniz, der. O da t

Ben orada (yâni şefaat makamında) yokum (ve Mûsâ bu arada vaktiyle kısas durumu olmaksızın bir adamı öldürdüğünü anlatır) ve lâkin siz, Allah’ın kulu, resulü, kelimesi ve ruhu (denilen) İsa (Aley­hisselâm) ‘m yanma gidiniz, der. Bunun üzerine mü’minler İsa’ya va­rırlar. O da i

Ben sizin dediğiniz şefaat makamında yokum ve lâkin Muham-med (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe, Allah’ın kendisinin geçmiş ve gelecek hatâlarını bağışladığı (o yüce) kula gidiniz, der. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

Bunun üzerine mü’minler benim yanıma gelirler. Ben de kalkıp giderim (râvi demiştir ki: Şeyhim: “Ve mü’minlerden İki saf arasın­da yürürüm” buyruk cümlesini el-Hasan’dan naklen anlattı). Râvi demiştir ki sonra Enes (Radıyallâhü anh) ‘in hadisine döndü. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (sözüne devamla) buyurdu ki t

Bunun üzerine ben Rabbimin huzuruna çıkmak için izin isterim. Bana izin verilir. Sonra Rabbimi gördüğüm zaman hemen secdeye kapanının. Allah dilediği sürece beni secde hâlinde bırakır. Sonra (bana):

(Başını) kaldır Yâ Muhammedi Ve söyle, işitilirsin; iste, istediğin verilir ve şefaat et, şefaatin kabul olunur, buyurulur. Bunun üzerine ben (başımı secdeden kaldırarak) O’na, Zâtının bana öğrettiği bir hamd şekliyle hamdederim. Sonra (genel ve özel) şefâatta bulunu­rum. Bunun üzerine Rabbim bana bir sınır (ve çerçeve) çizer. Ben de o sınır (yâni ölçü) içinde kalanları cennete dâhil ederim. Sonra ikinci defa (şefaat için) dönerim ve O’nu görünce secdeye varırım, Allah beni dilediği kadar secdede bırakır. Sonra bana t

(Başını) kaldır (yâ) Muhammedi Söyle, dinlenirsin iste, istediğin verilir ve şefaat et şefaatin kabul olunur, buyurulur. Bunun üzerine ben de başımı kaldırıp O’na bana öğrettiği bir hamd şekliyle hamde­derim. Sonra (tekrar) şefaat ederim. Rabbim benim (şefaat edece­ğim kimseler) için bir sınır (ve çerçeve) çizer. Ben de o Ölçü içine gi­renleri cennete dâhil ederim. Sonra üçüncü defa (şefaat etmeye) dönerim ve Rabbimi görünce secdeye kapanırım. Rabbim beni dile­diği kadar (secdede) bırakır. Sonra t

(Başmı) kaldır (yâ) Muhammedi Söyle, işitilirsin; iste, istediğin verilir ve şefaat et, şefaatin kabul olunur, buyurulur. Ben de başımı kaldırıp O’na bana öğrettiği biçimde hamdederim. Sonra şefaat ede­rim. Allahım (yine) bana bir sınır tâyin eder. Ben de onları cennete dâhil ederim. Sonra dördüncü kez (Rabbimin huzuruna) dönerek:

Yâ Rabbî (cehennemde) Kur’ân’m hapsettiği (yâni ebedi olarak cehennemde kalmalarına hükmettiği) kişilerden başka hiç kimse kal­madı, diyeceğim.

Râvi demiştir ki: Katade bu hadîsin hemen arkasında şöyle dedi t Ve Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh), Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in şöyle buyurduğunu da bize rivayet etti t

Kalbinde bir arpa (tanesi) ağırlığınca hayır (yâni iman) bulun­duğu halde “lâ ilahe illallah = Allah’tan başka ilâh yoktur” diyen herkes cehennemden çıkacaktır. Keza: kalbinde bir buğday (tanesi) ağırlığınca hayır (yâni imân) bulunduğu halde “Lâ ilahe illallah” di­yen herkes cehennemden çıkacaktır. Kalbinde zerre ağırlığı kadar ha­yır (yâni imân) bulunup da “Lâ ilahe illallah” diyen herkes de cehen­nemden çıkacaktır.”[175]

İzahı

Bu hadisi B u h â r i, Tefsir, Tevhîd ve Rikak bölümlerinde ve Müslim îmân bölümünde, N e s â î de Tefsir bölümünde ben­zer lâfızlarla rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in en büyük şefaatim beyân eder. Bu şefaat, hem mahşer halkının mahşerde daha fazla bekletilmemesi, hesapların görülmesine bir an önce başlanma­sı, hem de cehenneme müstahak olan ve bâzı rivayetlerde belirtildi­ği gibi fiilen cehenneme girmiş durumda olan günahkâr bâzı mü’min-lerin bağışlanıp cennete kavuşturulması için edilen bir şefaattir. Bu nedenle buna Şefâat-ı uzmâ, yâni azametli ve büyük şefaat ismi ve­rilmiştir.

Şefaatin bir kaç çeşit olduğu yolunda özlü bilgi bundan önceki hadislerin izahı bölümünde verilmişti. Oraya da bakılabilir.

Hadîsin bazı önemli noktalarım belirtmekle yetineceğim. Çünkü ihtiva ettiği bütün hususları gereği gibi izah etmek en az beş on sa-hif e alır.

Hadisin baş kısmında kıyamet günü mü’minlerin bir araya gele­rek mahşer sıkıntı ve kederinden bir an önce kurtulmak için Allah’a bir şefaatçi, ricacı bulma işini görüşecekleri belirtilir. Bu konuyu gö­rüşme teşebbüsü ya Allah tarafından onların gönüllerine konulan bir ilham neticesinde veya onların mahşerdeki sıkıntı ve kederin vaha­metini ve önemini düşünmeleri sonucunda vuku bulmuştur. Bu nok­tadaki tereddüd, yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) böy­le mi buyurdu yoksa şöyle mi buyurdu, yolundaki şüphe râvi S a I d’e aittir.

Allah Teâlâ’mn mü’minlerin kalblerine önce Âdem (Aleyhis-selâm) *a ve sırayla diğer peygamberlere başvurmayı ilham etmesinin ve baştan Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e müracaat etmeleri için onlara ilham vermemesinin sebebi, Peygamberimizin üstünlüğünü ilân etmektir, kanaatındayım. Bâzı sarihler de aynı kanaati belirtirler. Çünkü eğer mü’minler hiç bir peygambere başvurmadan doğruca Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müracaat etseydiler, diğer peygamberlerin de bu işi yapma gücüne sahip olmalarına ihtimal verilirdi. Fakat mü’minler önce Âdem peygamberden başlamak suretiyle sırayla seçkin peygamberlere baş­vurup olumsuz cevab aldıktan sonra Hz. Muhammed (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e müracaat edince ve O’ndan olumlu cevab alınca bu durum Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in üstün faziletini, Allah katındaki kıymet ve nazlılığını, yüce rütbesini ortaya kor. Bu hal, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bütün pey­gamberlerden, tüm meleklerden ve ne kadar yaratık varsa hepsinden üstün olduğuna delildir. Çünkü Şefâat-ı uzmâ denilen bu büyük şe­faat işine O’ndan başka hiç bir kimse girişemez, buna cesaret ede­mez ve gücü yetmez.

Adem (Aleyhisselâm) ile onu takip eden diğer peygamberler (Aleyhimisselâm) ‘in “Ben sizin dediğiniz şefaat mevkiinde değilim”, biçiminde verdikleri cevâbın hikmet ve sebebi hakkında N e v e v î, Kadı Iyâz’ dan özetle şu bilgiyi nakleder:

Peygamberler, bu cevâbı tevazu, yâni alçak gönüllülük ve şefaat işinin ağırlığını idrak ettikleri için söylemişler. Bu cevab, şefaat yet­kisinin kendilerinde olmadığına ve başka zâtta bulunduğuna sırayla İşaret mâhiyetinde de olabilir. Peygamberlerin söz konusu genel şe­faat yetkisinin Hz. Muhammed (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘a mahsus olduğunu bildikleri ve mü’minleri birbirlerine havale etmek suretiyle onları asıl yetkili zâta yollama metodunu takip etmiş olduk­ları da muhtemeldir.

Mü’minler Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e müracaat edince O’nun hemen işe girişmesi ve acele etmesi sebebine gelince, bu yetki ve üstün makamın kendisine âit olduğunu bilmesidir.

Müellifimizin rivayetine göre şefaat işi için mü’minlerin başvur­dukları peygamberlerden Âdem (Aleyhisselâm) işlemiş olduğu günahı, yâni ağaçtan yemesi hatâsını, N û h (Aleyhisselâm) bilme­diği bir şeyi Allah’tan dilemesi, yâni gemiye binmeyen oğlunun ken­di aile ferdlerinden olduğu gerekçesiyle ve ailesinden olanların tu­fanda boğulmayacaklanna dâir ilâhî vaade istinaden oğlunun kur­tulmasını Allah’tan dilemesi hatâsını ve M û s â (Aleyhisselâm) da Isrâîl ile Kıpti kavga ederken aralarına girip kıptiyi defet­mesi neticesinde kıbtî kişiyi öldürmesi hatâsını mazeret göstererek Allah’a karşı yüzlerinin olmadığını beyân etmişlerdir.[176]

Peygamberler Günah İşlemişler mi? İşlemeleri Mümkün mü?

Nevevî, Müslim’in şerhinde bu hadisi izah ederken bu konuda Kadı Iyâz’ dan naklen şu bilgiyi verir. Biz biraz özetleyerek önemine binaen buraya aktaralım:

Âlimler bütün peygamberlerin peygamberlik dönemlerinden ön­ceki hayatlarında küfür üzerinde bir an bile bulunmadıkları husu­sunda ittifak halindedir. Küfür dışında kalan günahlara gelince, yi­ne bütün âlimler tüm peygamberlerin büyük günahlardan masum ve pak oldukları noktası üzerinde ittifak etmişlerdir. Ancak günah­sızlıkları akıl yönünden mi din ve şeriat yönünden mi sabit olduğu noktasında görüş ayrılığı olmuştur ki bu farklı görüş, neticeyi değiş­tirmez.

Peygamberlerden küçük günahların meydana gelip gelmemesi meselesi ise bu husustaki görüşler şöyledir:

Bütün peygamberler mertebelerine gölge düşürücü, Onları küçül­tücü ve mürüvvetlerini zedeleyici en ufak günahlardan bile pak ve münezzeh oldukları hususunda âlimler arasmda bir ihtilâf yoktur. Hepsi bu noktada da ittifak halindedir.

Yukarda sıraladığımız günahlar dışında kalan basit hatâlara ve önemsiz isabetsizliklere gelince fıkıhçıların, hadîsçilerin ve kelâmcı-ların selef ve halef sayılan âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre bu tür hatâları işlemeleri de caizdir. Yâni mümkündür. Bunların delil­leri ise bâzı âyetlerin ve hadislerin zahiri mânâlarıdır. Fakat imam­larımız durumundaki muhakkik fıkıhçılar ve kelâmcılar tüm peygam­berlerin büyük günahlardan olduğu gibi her nevi küçük günahlardan da masum olduklarına hükmetmişler ve bâzı âyetler ile bâzı hadisler­de görülen durumu inceleyerek: Peygamberlerden görülen bu hâl ya bir te’vil neticesinde veya yanılma eseri yahut Allah’tan aldıkları izinle meydana gelmiş, bir kısmı da peygamberlik döneminden önce vuku bulmuş, demişlerdir. Hak olan mezheb de budur.

Birlikte bakalım: Peygamberlere isnad edilen hatâlar nelerdir: Bunlar, Adem (Aleyhisselâm) ‘m unutarak cennetteki ağaç­tan yemesi, N û h (Aleyhisselâm) ‘m kâfir olan kavmi aleyhinde bedduada bulunması, M û s â (Aleyhisselâm) ‘in izinsiz olarak bir kâfiri öldürmesi ve î b r â h î m (Aleyhisselâm) ‘in kendi kavminin şerrinden korunması için tevriye yollu olup aslında doğru olan söz söylemesidir.

Şu saydığım hangisi başka insanlar için günah sayılır. Aslında hiç birisi günah sayılmaz. Bununla beraber onlar bu işleri Allah’tan izin almadan işledikleri için üzülüp korkmuşlar, haya etmişler ve yü­ce mertebeleri ile bağdaşmadığı için bâzılarından dolayı Allah tara­fından kınanmışlar. Hepsi bu kadardır.

Bu hadîse göre, yer yüzündeki insanlara gönderilen ilk resul, yâ­ni elçi durumundaki peygamber N û h (Aleyhisselâm)’dır. On­dan önce Âdem (Aleyhisselâm) ve Ş i t (Aleyhisselâm) gel­mişler ise de bu iki resulden Âdem (Aleyhisselâm), yalnız kendi ev­lâdının irşadı için gönderilmişti. Evlâdı içinde küfür üzerinde olan yoktur. Onun halefi durumundaki Ş î t (Aleyhisselâm) da öyle idi. Yâni sâdece o günkü mü’minlere Allah’a itaat yolunu göstermek ve imân esaslarını öğretmekle görevli idi. Fakat N û h (Aleyhisse­lâm)’a gelince o, yer yüzündeki kâfirleri imâna davet etmek üzere gönderilmiş bir resul ve elçi idi: Bu bilgi de Kadı I y â z’ dan naklen verilmiştir.

“Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olması” meselesine gelince bu ifâdenin ben­zeri Fe t i h sûresinin ikinci âyetinde de bulunur. Âlimler bu ifâ­denin mânâsı hususunda müteaddid yorumlar ve beyanlarda bulun­muşlar. Kadı Iyâz: Bir kavle göre geçmiş günahlardan mak-sad, peygamberlik döneminden önceki dönemde faraza olabilen ku­sur, gelecek günahlardan maksad da peygamberlik dönemindeki gü­nahsızlık hâlidir. Diğer bir kavle göre bundan maksad O’nun ümme­tinin günahlarıdır. Bu ifâde böyle yorumlamrsa günahların bağışlan­masından maksad ümmetin bir kısmının bağışlanması veya tümü­nün cehennemde ebedî kalmaktan muaf tutulmasıdır. Bir başka kavle göre bundan maksad Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘dan bir yanılma veya te’vil yoluyla meydana gelen hallerdir. T a b e r I bu kavli nakletmiş ve Kuşeyrî de bunu tercih etmiştir. Bir di­ğer görüşe göre bundan maksad O’nun babası Âdem (Aleyhis­selâm) ‘m geçmişte işlemiş olduğu hatâ ve gelecekte ümmetinin işle­yeceği günahlardır. Bâzılarına göre maksad şudur: Faraza O’ndan bir kusur veya hatâ meydana gelse bile bundan dolayı bir muahaza edil­memesidir. Başka bir görüşe göre maksad O’nun her türlü kusur ve hatâdan pak ve nezih olduğunu ifâde etmekdir. Allah en iyi bilen­dir, demiştir.

Hadîse göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) şefaat için dördüncü defa Allah’ın huzuruna çıktığında: Yâ Rabbil Kur’ân’ın hapsettiği kimselerden başkası (cehennemde) kalmadı, diyecek. Buh â r i ve Müslim1 deki bir rivayete göre hadisin râvisi Katâ-d e; “Kur’ân’ın hapsettiği” ifâdesinden maksad cehennemde ebedi kalması vâcib olan kimselerdir, demiştir.

Bu ifâdeden maksad haklarında hiç bir kimsenin şefaatinin kabul edilmemesi Kur’ân veya O’nun açıklaması hükmünde olan sünnetle sabit olan kimseler de olabilir. Yâni bâzı günahkâr mü’minler olabi­lir ki Allah hiç bir şefaatçi ve aracı olmaksızın sırf lütuf ve keremiyle azad eder, cehennemden çıkarıp cennetlik eder.

Hadisin sonlarında yine K a t â d e’ nin Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettiği paragraf Buhâri ve M ü s -1 i m’ de İman kitabı bölümlerinde ayn olarak rivayet edilmiştir. A h m e d’ in rivayeti buradaki gibidir.

Hadisin bu paragrafında Tevhîd kelimesini diliyle söyleyip de kal­binde bir arpa veya bir buğday ya da bir zerre ağırlığı kadar hayır bulunan kimselerin netice itibariyle cehennemden çıkacakları müj­deleniyor. Buradaki hayırdan maksad imândır. Sindi’ nin belirt­tiği gibi bazı rivayetlerde hayır kelimesi yerine imân kelimesi bulu­nur. Yâni Tevhîd kelimesini diliyle söyleyen kişinin kalben de inan­ması gerekir. Şayet münafıklıkla Tevhid kelimesini getirir, fakat kal­binde zerre miktarı imân yoksa böyle bir kimse mü’min sayılmaz ve kâfirdir. Haliyle cehennemde ebedi kahr.

Tevhîd kelimesi yanında Hz. Muhammed (Aleyhi’s-salâ-tü ve’s-selâm) ‘in peygamberliğine imân etmek ve şehâdet kelimesini getirmek de gerekir. Sâdece Allah’ın varlığını bildiğini kabul ve ikrar etmek bilindiği gibi mü’min sayılmak için yeterli değildir. Bu husus­ta bir çok hadîs ve âyet mevcuttur. Maksadın böyle olduğunu hatır­latma -kabilinden belirtmekte fayda mülâhaza ettiğim için bu nokta­ya işaret ettim.

4313) “… Osman bin Affân (Radtyallâhü ank)’dtn rivayet edildiğine gÖ-re; Resûlullah (Sallaltahû Aîeyki ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kıyamet günü üç (zümre) şefaat eder i Peygamberler, sonra din bilginleri, sonra şehîdler.”

Not: Bu hadis zayıftır, çünkü Zev&id’de belirtildiği gibi senedinde Hâk bin Ebl Müslim bulunur.

4314) “… Übeyy bin Kâ’b (Radtyallâhü anA)’den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kıyamet günü olduğu zaman ben peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaatlerinin sahibi olurum. (8u sözüm) bir böbürlenme değildir.”

4315) “… Imrân bin Husayn (Radtyallâhü a«A)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Muhakkak bir takım (mü’min) insanlar cehennemden benim şe-fâatımla çıkacaklar (ve cennete girecekleridir. Onlar cehennemlik­ler, diye adlandırılacaklardır.”[177]

İzahı

Osman (Hadıyallâhü anh)’m hadisi Zevâid nevinden olup âlimlerin şehidlerden faziletçe üstünlüğüne dalâlet eder. Âlimlerden maksad dini bilgilerle cihazlamp bilgisinin ışığında hareket eden ih-lâsh zâtlardır.

Übeyy (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini T i r m i z i, Menakib bölümünde Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in faziletine tahsis ettiği bâbta rivayet etmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmJ’in bütün peygamberlerin imâmı, büyüğü ve hatibi oluşunun anlamı açıktır. Peygamberlerin şefaatlerine sâhib oluşu mes’elesine gelince, çünkü O’nun mahşer halkına şefaati umûmîdir ve dolayısıy­la peygamberleri de kapsar. Şöyle de söylenebilir; O, mahşer halkı için şefaat edince diğer peygamberlerin ümmetleri için de şefaat et­miş olur. Halbuki başka ümmetlere şefaat etme işi onların peygam­berlerinin görevi olmalıydı. Bu ıjibarla O, diğer peygamberlerin şe­faat görevini üstlenmiş olur. Bu ifâde şöyle de açıklanabilir: Mahşer halkı şefaat işi için peygamberlere baş vurunca bu ricayı kabullenip şefaat etmeleri onlara lâyık ve beklenen davranış olarak görülürdü. Fakat neticede bu işi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ya­pınca peygamberlerin yapması beklenen şefaat görevini yapmış olur. î m r â n (Radıyallâhü anh)’m hadîsini B u h â r i Rıkak’ta, T i r m i z i Cehennem sıfatı bâblarında ve Ebû Dâvûd, Sün­net bölümünde rivayet etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in şefâatıyla cehen­nemden çıkarılacak bir takım insanlara Cehennemlikler veya Cehen­nemiler adının takılması ve cennet ehlinin onları bu isimle çağırma­ları onları tahkir veya eksikliklerini dile getirmek için değil de Allah Teâlâ’nın âzadlı kullan olmaları hasebiyle bu isimle anılmak suretiy­le sevinçlerini sık sık tazelemek ve ilâhî lutfu onlara hatırlatmaktır. Hadîs sarihleri böyle açıklama yapmışlardır. Ancak Tuhfe yazarının beyânına göre Müslim’in Ebû Saîd (Radıyallâhü anh) ‘-den olan bir rivayetinde şöyle bir ilâve vardır: Bu ismi alan azadlılar bir süre sonra Allah’a duâ ederler ve Allah da bu ismi onlardan gide­rir. Gerek bu rivayet ve gerekse B e y h a k i’ nin H u z e y f e (Radıyallâhü anh) ‘den ettiği benzer rivayet, bu adın onların sevinç­lerinin tazelenmesine vesile olduğuna dâir yoruma gölge düşürür du­rumdadır.

4316) “… Abdullah bin Ebi’l-Ced’ân (Radıyallâkü anhyûtn rivayet edil­diğine göre kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve’SeUemyi:

Benim ümmetimden bir adamın şefâatıyla Temim oğullan (kabi­lesi) nden daha çok (mü’min) kimseler muhakkak cennete girecektir, buyururken işitmiş (ve orada hazır bulunanlar) :

Yâ Resûlallah! Senden başka bir adam (mı) ? diye sorunca O t Evet, buyurmuştur.

(Hâvi Abdullah bin Şakîk demiş ki) :Ben (Abdullah bin Ebl’1-Ced1-ân’a:) Bu hadîsi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sen kendin (mi) işittin? dedim. O t

Ben kendim O’ndan işittim, dedi.”

4317) “… Avf bin Mâlik el-Eşcaî (Radtydlâhü <mA)’den rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Saüallakü Aleyhi ve Sellent) :

Rabbimin bu gece beni ne hakkında muhayyer (serbest) kıldığı­nı bilir misiniz? diye (bize) sordu. Biz t

Allah ve Resulü (her şeyi) en iyi bilenlerdir, dedik. O:

îşte Rabbim ümmetimin yansını cennete dâhil etmek ve şefaat (etmem) arasında şüphesiz beni muhayyer kıldı. Ben şefaat etmeyi seçtim, buyurdu. Biz:

Yâ Resûlallah! Bizi şefaat edeceğin kimselerden etmesi İçin Al­lah’a duâ buyur, dedik. O t

Şefaatim her müslümanadır, buyurdu.”[178]

İzahı

Abdullah bin E b i’l-C e d’an (Radıyallâhü anhl’ın hadîsini Tirmizf ve Dârimİ de rivayet etmişler. Temim Oğulları kabilesi büyük bir kabiledir. Bu hadiste Peygamberimiz (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ümmetinden bir zâtın şefâatıyla bu kabileden daha çok mü’minin cennete gireceği müjdeleniyor. Tuhfe yazarının e 1 – K a r i’ den naklen beyânına göre bu zâttan mak­sadın Osman bin Affân (Radıyallâhü anh) olduğu söy­lendiği gibi Üveys el-Karani (Radıyallâhü anh) olduğu­nu söyleyenler de vardır. Bu arada başka isimlerden de söz edilmiş­tir. Tuhfe yazan bu nakilleri yaptıktan sonra: Ben derim ki: Hadis­te sözü edilen zâtın kim olduğuna dâir bir delil varsa o delile göre hükmedilir. Şayet bir delil yoksa bundan maksadın kim olduğunu Al­lah en iyi bilendir, demiştir.[179]

38- Cehennem Ateşinin Sıfatı Babı

İki Hâl Tercçmesi

Abdullah bin Ebi’I-Ced’an (R.A.), Basra’ya yerleşen bir sahabldir. Bir hadi* sini TirmİEİ rivayet ederek sahih olduğunu söylemiştir (ki bu hadistir). Onun baş­ka bir hadisi de vardır. Ravisi Abdullah bin Şaklk’tİr. Tuhfe yazarının beyânına göre et-Takrlbte bu zâtın isminin Abdullah bin Ebi’l-Cez’ân olduğu belirtilmiştir.

Avf bin Mâlik el-Eşcal (R.A.)’m hadisini Tirmİzl de rivayet etmiştir. Bu ha­diste Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in ümmeti İçin şefaat etme şıkkını, ümmetinin yan­sının şefftatsız olarak cennete girme şıkkına tercih ettiği, çünkü şefaatinin umûmi olup imân üzerine ölen her müslümana şümullü olduğu belirtilmiştir. Çünkü imân Üzerinde ölen bir kimse günahları dolayısıyla cehenneme girse bile O’nun şefaati sayesinde netice itibariyle İnşaallah cehennemden çıkıp cennete kavuşacaktır.

4318) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anA)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz sizin şu (dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş par­çasından bir parçadır ve eğer su ile iki defa söndürülmemiş (yâni ha-râreti giderilmemiş) olsaydı siz (dünyada) ondan yararlanamazdınız. Şüphe yok ki, dünya ateşi, (kendisinden) giderilmiş sıcaklığı ona iade etmemesi için Allah (Azze ve Celle) ‘ye duâ eder.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Sl-Hâkim, bu hadisi Müellifin rivayet et­tiği gibi tahriç ederek: Senedinin Buhâri ile Müslim’in şartlan üzerine sahih ol­duğunu söylemiştir. Bu hadisin metninin bir bölümü Buhâri ve Müslim’in sahi-hayn’ında Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivayet edilmiş olarak bulunur.

4319) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)*dtn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cehenem, Rabbine şikâyet ederek i Yâ Rabbit Ben kendi kendimi yedim, dedi. Bunun üzerine Allah ona iki (defa) nefes (vermesi) için İzin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın (dır). İşte bulduğunuz şid­detli soğuk, cehennemin zemherîrindendir, bulduğunuz şiddetli sıcak da onun harâretindendir.”[180]

İzahı

Enes (Radıyaîlâhü anh) ‘in hadisi notta belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. Ancak orada da işaret edildiği gibi Buhâri ve Müslim onun bir bölümünü Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi olarak rivayet etmişlerdir. Buhâri “Bedü’1-Halk” kitabının 9. babında ve Müslim de Cennet kitabının 12. babın­da rivayet etmişlerdir. Gerek buradaki rivayetten ve gerekse Bu-hâri ile Müslim’ deki rivayetlerden anlaşılan hüküm, ce­hennem ateşinin hararetinin dünyadaki ateşin hararetinin yetmiş ka­tı oluşudur.

Sindi bu hadisin izahı bölümünde: Yâni dünyadaki ateş ce­hennemden çıkarıldıktan sonra hararetinin şiddeti iki defa su ile gi­derilmiş ve böylece hararet derecesi bugünkü duruma düşürülmüştür. Eğer harareti düşürülmemiş olsaydı, herhangi bir kimsenin dünya ateşine yaklaşıp ondan yararlanması mümkün olmayacaktı. Dünya ateşi, eskiden kendisinde bulunmuş olup da sonradan giderilmiş du­rumdaki sıcaklığın tekrar kendisine geri verilmemesi için Allah (Az ze ve Celle)’ye dua eder. Bu durum, şiddetli hararetin ateşe bile ezi­yet verdiğine dalâlet eder. İkinci hadîs de buna dalâlet eder, demiştir.

E b û H. ü r e y r e (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini B u h â r İ “Mevakîtu’s-Sala” ile “Bedü’I-Halk” kitablarında ve Müslim “el-Mesâcid” kitabında ve Ti r m i z i Cehennem sıfatı bölümünde rivayet etmişlerdir.

Bu hadîste cehennemin şiddetinden dolayı kendi kendisini yeme­sinden dolayı Allah’a hâlini arz ettiği ifâde edilmiştir. Cehennemin hâlini arz ve şikâyet keyfiyeti hakîki mânâda tutulduğu gibi mecazî mânâda yorumlanmıştır. Şerh kitablarında bu hususta uzun izahat vardır. Biz Tuhfe yazarının el-Fetih’ten naklen verdiği bilgiyi özetle­yip bununla yetineceğiz:

Hafız İbn-i Hacer, el-Fetih’te şöyle der: Cehennemin söz konusu şikâyetinin cehennemin söz söyleme gücüne kavuşturul­mak suretiyle sözlü olması ve böylece hadisteki ifâdenin hakikî mâ­nâda tutulmasına tarafdar olanlar olduğu gibi, bu ifâdeyi mecazî mânâya yorumlayanlar da olmuştur.

îbn-i Abdi’1-Berr: Her iki görüş de mâkuldür ve em­sali bulunur. Birinci görüş tercihli görülür, demiştir. Kadı Iyâz da birinci görüşü tercih etmiştir. K u r t u b î de : Hadîsteki ifâde­yi hakiki mânâsında tutmaya mâni bir durum yoktur, diyerek birin­ci görüşe tarafdar çıkmıştır. N e v e v i de böyle söyledikten son­ra : Doğrusu budur, demiştir.

Be y z â v î ise : Bu hadîsi mecazi mânâya yorumlayarak şöy­le demiştir:

Cehennemin şikâyeti, onun kükreyip galayana gelmesi demektir. Cehennemin kendi kendisini yemesinden maksad da şiddetli izdiha­mından ve ateşin yoğunluğundan meydana gelen sıkışma (ve alevle­rin birbirini yenercesine dalgalanması) dır. Cehennemin nefes verme­si de cehennemden dışarı çıkan sıcaklık veya soğukluktur, demiştir. (Fetih’ten nakil bitti.)

Bu hadîste geçen “Semûm” kelimesinin asıl mânâsı gündüz sıcağı veya esen sıcak rüzgâr demektir. Bu tür rüzgârlar genellikle gündüz eser.

Bu hadis, cehennemin hâlen mevcut olduğuna dalâlet eder ve ce­hennemin kıyamet günü yaratılacağı görüşünü savunan Mûtezi-1 e mezhebi gibi bâtıl mezheblerin görüşünü reddeder.

4320) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü onAJ’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sattallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Cehennem ateşi bin yıl yakılarak beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakılarak kıpkırmızılaştı. Daha sonra bin yıl yakılmak suretiyle ni­hayet simsiyah hâle geldi. Artık karanlık gece gibi kapkaradır.”

4321) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Kâfirlerden dünya nimetlerinden en çok yararlanıp müreffeh ya-şıyanı kıyamet günü getirilir ve t Şu herifi ateşe bir kere daldırınız, denilir. Bu emir üzerine adam ateşe (bir kere) daldırıldıktan sonra kendisine t

Ey Falan (kişi)! Geçmiş zaman boyunca herhangi bir nimet se­nin eline geçti mi? denilir. Kendisi:

Hayır, geçmiş sürece bana hiç bir nimet bana isabet etmedi, der. Mü’minlerin (dünyada iken) en şiddetli sıkıntı ve belâ çekeni de (kıya­met günü) getirilir ve: Bunu cennete bir kere daldırınız, denilir. Bu­nun üzerine o mü’m in cennete bir kere daldırılır. Sonra ona:

Ey Falan (Mü’min)! Geçmiş zaman boyunca herhangi bir sıkın­tı veya belâ çektin mi? denilir. O da t (Hayır)! Şu ana kadar hiç bir sıkıntı ve hiç bir belâ çekmedim, der.”

4322) “… Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kâfir kişi (cehennemde) şüphesiz öyle iri yapılı olur ki dişi Uhud (dağın) dan muhakkak daha büyük olur ve vücûdunun dişinden bü­yüklüğü (de) herhangi birinizin vücûdunun dişinden büyüklüğü gibi­dir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Atiyye el-Avfl ve onun râvisi zayıftırlar. Müslim ve Tirmlzl bunun bir bölümünü Ebû Hüreyre (R.A.)’in merfû hadisi olarak riv&yet etmişler.[181]

İzahı

  1. hadîsi T i r m i z î Cehennem sıfatı bâblannda rivayet et­miştir. Ayrıca Beyhaki ve Mâlik de rivayet etmişler. Ka­ranlık gece her türlü şer ve tehlikelere müsâid olduğundan dolayı cehennem ateşinin siyahlığı gecenin karanlığına, başka bir deyimle simsiyah cehennem ateşi, kapkaranlık geceye benzetilmiştir. T ir-m i z i’nin rivayet ettiği hadîs metnine göre cehennem ateşi bin yıl yakılarak nihayet kıpkırmızı olmuş, sonra bin yıl yakılarak neti­cede beyazlaşmış ve bundan sonra bin yıl yakılarak neticede simsi­yah hâle gelmiştir. Yâni Müellifimizin rivayetine göre ateşin renk de­ğiştirmesi sırayla beyazlaşma, kırmızılaşma ve siyahlaşmadır. Ora­daki rivayete göre bu sıralama kırmızılaşma, beyazlaşma ve siyahlaş­ma şeklindedir. Hulâsa bu hadîs, cehennem ateşinin şiddetini beyân eden delillerdendir.

E n e s (Kadıyallâhü anh) ‘m hadîsini Müslim de “Sıfatü’l-M ün af ikin” kitabının 12. babında rivayet etmiştir. Bu hadisten kasde-dilen mânâ kanaatımca şudur:

Dünyada en çok refah ve mutluluk içinde yaşayan kâfir, kıya­met günü bir defacık cehennem ateşine daldırılıp çıkarıldıktan sonra, dünyadaki yaşamı boyunca görmüş olduğu tüm nimetler yokmuş gibi olur ve hayatında gördüğü nimet, refah ve mutluluk rü’ya gibi olur. Diğer taraftan dünya hayatında en çok çile, sıkıntı ve belâlara mâ­ruz kalmış durumdaki mü’min kişi kıyamet günü cennete bir defacık daldırıldıktan sonra dünyada iken çekmiş olduğu bütün çile, sıkıntı ve belâları tamamen unutmuş olur.

Mü’minin cennete daldırılması ifâdesinden maksad cennetteki ne­hirlere daldırılması anlamı olabilir veya bundan maksad cennete dâ­hil edilmesidir. Edebî san’atta Müşâkele denilen usûl gereği daldır­ma ifâdesi kullanılmıştır. Yâni bundan önceki cümlede kâfirin cehen­nem ateşine atılması işi, daldırma biçiminde ifâde edilmiştir. Mü’mi­nin cennete dâhil edilmesi işi de bir önceki cümle ile uyum içinde bu­lunmak üzere daldırma biçiminde anlatılmıştır.

E b û S a i d (Hadıyallâhü anh) ‘m hadisi notta işaret edildiği gibi Zevâid nevindendir. M ü s 1 i m’ in, Cennet kitabının 13. ba­bında ve T i r m i z i’ nin Cehennem sıfatı bâblarımn başında E b û H ü r e y r e (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet ettikleri bir hadîste kıya­met günü kâfirin dişinin U h u d (dağı) misli olacağı bildirilmiştir.

Müellifimizin rivayetinde belirtildiği gibi kâfirin dişi bu kadar büyük olunca cesedinin durumu da bu oran ve ölçüye göre iri hâle gelir. Kâfirin cesedinin böyle iri hâle gelmesinden gaye vücûdunun her zerresinin daha çok azab çekmesidir. Nevevİ: Allah, kafi­rin cesedi bu kadar iri hâle getirmeye Kadirdir. Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm) da bunu bildirmiştir. Bu itibarla buna inan­mak vâcibtir, der.

4323) “… El-Hâris bin Ukayş (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Salla!lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz benim ümmetimden (şefaati makbul) Öyle kimseler var­dır ki onların şefâatıyla Mudar (kabilesin) den daha çok kişiler cen­nete girer. Şüphesiz benim (davet) ümmetimden Öyle kimseler de bulunur ki, ateş (te yanmak) için cehennemin bir köşesini teşkil ede­cek kadar iri yapılı olur.**

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Abdullah bin Ukayş (ve­ya. Kay s) en-Nahal bulunur, İbn-i Hibban onu güvenilir r&vilerden saymış ve : EbÛ İshâkbu İsimde bir z&t vasıtasıyla îbn-i Abbâs (R.A.)’den rivayette bulunmuştur. Ben bu ravinin o z&t olduğunu zannediyorum, demiştir. Zev&İd yazan daha sonra: Abdullah bin Ukayş (veya Kay s) en-Nahaî’den, Dâvûd bin Ebİ Hind’den başka bir kimse rivayette bulunmamıştır ve bu hadisin senedi safi, yani tam sağlıklı değildir, demiştir.[182]

İzahı

Bu hadis Zevâid nevindendir. Hadîsin ifâde ettiği mânâya geç­meden önce bir noktayı belirtmekte fayda vardır. Şöyle ki:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), bilindiği gibi bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Bu itibarla dâvet ve tebliği hepsine şümullüdür ve dolayısıyla mü’min ve kâfir tüm insanlar ve cinler O’nun “Davet ümmeti” sayılır. Yâni O, hepsini îs-lâm’a davet etmiştir. Bunlardan O’nun dâvetine icabet ederek İslâ­miyet’i kabul edenlere mahsus olmak üzere “İcabet ümmeti” denilir.

Hadiste iki yerde geçen ümmet kelimesi Davet ümmeti anlamına yorumlanabilir. Bu takdirde M u d a r kabilesinden daha fazla kişi için şefaat edeceği haber verilen kimseler “Davet ümmetf’nden olup da O’na imân eden büyük zâtlardır ve cehennemin bir köşesini teşkil edecek derecede cesedi iri olacağı haber verilen kimseler de “Davet ümmetf’nden olup da O’na imân etmeyen kâfirlerdir, denilir.

Şöyle de söylenebilir: Hadîste ilk geçen Ümmet kelimesi İcabet ümmeti anlamınadır ve ikinci kez geçen ümmetten maksad Davet ümmetidir. Bu takdirde bir çok kişiye şefaat edeceği haber verilen zâtlardan maksad Allah’ın sevgili kullarıdır. Cehennemde cesedinin iri olacağı haber verilen kişilerden maksad da kâfirlerdir.

4324) “… Enes bin Mâlik (Radtyattâhü cnA^’den rivayet edildiğine gö­re; ResûluIIah (Salîaliahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cehennem halkının Üzerine ağlama gönderilir (yani ilâhi emirle onları bir ağlamak tutar) ve göz yaşları tükeninceye kadar ağlarlar. Sonra da kan ağlarlar. Nihayet yüzlerinde kanal biçimi gibi öyle çu­kur oluşurki eğer o kanala gemiler sahmrsa hızlı gidecektir.*’

Not: Zev&id’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Yezld bin Eb&n er-Rak-kâşl bulunur. Bu r&vi zayıftır.

Bir Hâl Tercemest

Hadisin ravisi el-Harls bin Ukayş Haltfü’l-Ensâr fJUU sahâbldir. Ona îbn-i Vukayş da denilmiştir. Bir hadisi vardır, —ki budur- H&vİsi Abdullah bin Kaya en-Nahal’cÜr. tbn-1 Maceh onun hadisini rivayet etmeli. (Hulâsa, 07)

4325) “… İbn-i Abbâs (Radtyallâhü ankümâydvn; Şöyle demiştir Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

“Ey im&n edenler Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının ve herhalde mûslüman olarak can veriniz” (Âl-i îmrân, 102) âyetini oku­yup şöyle buyurdu t

Eğer zakkûm’dan bir damla yere damlatılmış olsaydı, o damla dünyadaki canlıların geçim vesilesi (olan tüm gıda maddeleri) nl bo­zardı. Artık zakkûm’dan başka yiyeceği olmayan (cehennem hal­kın) in hali nasıl (elem verici) dir?”[183]

İzahı

Ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın hadîsini Tir-mizl, Nesfti ve îbn-i Hibbân ile Ahmed de ri­vayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadîsi “Cehennem sıfatı bâbları” bölümünde merfû olarak rivayet etmiştir. Yâni âyetten sonra anılan ve zakkûm’un nasıl bir şey olduğunu beyân eden cümleleri Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in buyruğu olarak rivayet etmiş­tir. El-Münziri de Et-Terğîb’te bu hadîsi naklettikten son­ra : Bunu Tirmizî, Nesâi, îbn-i Mâceh ve îbn-i Hibbân rivayet etmişler, der ve bâzı rivâyetlerdeki fark­lı cümleleri belirtir. Daha sonra bu hadisin mevkuf, yâni 1 b n – i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın sözü olarak da rivayet edildi­ğini bildirir.

El-Münzlrt* nin ifâde tarzı Müellifimizin rivayetinin T i r -m iz î’nin rivayeti gibi merfû olduğuna işaret sayılır. Tercemeyi buna göre yaptım. Benim de âcizane kanaatıma göre Müellifimizin ifâde tarzı bu hadîsin merfû olduğunu gösterir. Bu duruma göre tbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) şunu beyân etmek iste­miştir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), lâyıkı veçhiyle Allah’tan korkmayı, yâni farz ve vâcibleri ifâ etmek ve haram ile mekruhlardan sakınmak suretiyle Allah’ın azabından sakınmayı ve-îslâm dininden son nefese kadar ayrılmamayı emreder mâhiyetteki âyeti okuduktan sonra imân üzerine sebat göstermenin lüzumunu belirtmek için cehennemliklerin yegâne yiyecek maddesi sayılan zak-kûm’un nasıl bir şey olduğunu ifâde buyurmuştur.

El-Mecma’da: Zakkum: Tadı ve kokusu fena olup acı bir ağaç­tır. Cehennem halkı onu yemeye zorlanır, diye bilgi verilmiştir.

S â f f â t sûresinin 63 – 66. âyetleri zakkum ağacının nasıl bir şey olduğunu ve cehennemliklerin yiyeceği olduğunu meâlen şöyle beyân eder:

“Gerçekten biz zakkum ağacını kafirler İçin (Kıyamette) bir azab yaptık. (63)

O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. (64)

Meyveleri (tiksindirici – çirkin) şeytan başlan gibidir. (65)

tşte kâfirler muhakkak bundan yiyecekler, karınlarını bununla dolduracaklardır.” (66)

4326) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâkü ankyâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Cehennem ateşi (mü’min olan) Âdem oğlunun secde yeri (yâni organları) dışında kalan bedenini yiyer. Allah cehennem ateşine sec­de eserini (yâni organlarını) yemeyi (yakmayı) yasakladı.”[184]

İzahı

Nesâl bu hadisin benzerini “Kitâbü’t-Tatbîk11 bölümünde “Babü Mavdn’s-Sücûdİ” babında rivayet edilmiştir. Oradaki farklı durumu görmek isteyenler bakabilirler. O durumu buraya aktarmaya gerek görmüyorum.

Hadiste geçen “Eserü’s-SScûd = Secde eseri” Secde organları ola­rak yorumlanmıştır. Yâni cehennem ateşine müstehak olan mü’min bir kimse şayet bağışlanmayıp da cehennem azabı ile cezalandırılırca ateş onun secde organlarım yakamayacak, vücûdunun diğer taraf­larım yakacaktır. Bu da namaz kılanların faziletine delâlet eder.

Câmiü’s-Sağir şerhinde bu hadîsin İbn-i Mâceh tarafın­dan rivayet edildiği ifâde edilmektedir. Yâni N e s â i tarafından da rivayet edildiği belirtilmemektedir. N e s â I’ deki rivayet tarzı buradakinden çok farklı olduğu için aynı hadisin N e s â î tarafın­dan da rivayet edildiğinin söylenmemiş olması yerindedir, kanaatin-dayım.

4327) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Rcsûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kıyamet günü ölüm (bir koç gibi) getirilip Sırat (köprüsü) Üstün” de durdurulur ve: Ey cennet halkı, diye çağırılırlar. Cennettekİler (bu çağn üzerine) İçinde bulundukları (güzel) yerden çıkarılacakları en­dişe ve korkusu ile bakarlar. Sonra: Ey Cehennem halkı, denilir. On­lar da İçinde oldukları (kötü) yerden çıkarılacakları ümidiyle sevinçH ve ferahh bakarlar. Daha sonra (Cennettekiler ile cehennemdekile-re): Bunu tanır mısınız? diye sorulur. Onlar da t Evet, bu ölümdür, derler, ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki t Bu­nun üzerine emir verilerek ölüm. Surat (köprüsü) üstünde boğazlanıp kesilir ve sonra cennet halkı ile cehennem halkmm her ikisine de i İçinde bulunduğunuz halde devamlı kabalarsınız. Onda sonsuza dek Ölüm yoktur, denilir.”

Not: Zev&ld’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup r&vileri güvenilir zâtlardır. Buhar! bunun bir kısmını bu biçimde rivayet etmiştir. Ayrıca Buharl ve Müslim’de bulunan Ebû Sald (R.A.)’ın hadisi bunun için şahid durumundadır.[185]

İzahı

Notta işaret edilen Ebû S a i d (Hadıyallâhü anh)’ın hadi­sini B u h â r i Tefsir ve Rıkak bölümlerinde, Müslim de Cennet kitabında rivayet etmişler. Ayrıca Tirmizl ve Nesal de Tefsir bölümünde rivayet etmişlerdir. Buhârî, îbn-i Ömer CRadıyallâhü anhümâ)’dan da bunun şahidi durumunda bir hadîsi Rıkak bölümünde rivayet etmiştir.

ölümün Sırat köprüsü üstüne getirilip kesilmesi olayını belirten hadisteki ifâde çeşitli şekillerde yorumlanmıştır; Kütüb-i Sitte şerh­leri de bu yorumları etraflıca izah etmişlerdir.

Tuhfe yazan da Tirmizî’ nin şerhinde bu yorumların bir kısmını naklettikten sonra Kurtubi’ nin aşağıdaki yorumunu ve nihayet kendisinin taraf dar olduğu bir yorumu nakletmekle yetine­ceğim:

Kurtubi: ölüm, haddi zâtında bir cisim olmayıp manevî bir şeydir. Mânâların cisimlere dönüşmesi olağan bir şey değildir. Allah Teâlâ amellerin sevablanndan bir takım cisimler yarattığı gibi bir koç yaratıp ona ölüm adını verir ve gerek cennet halkının ve gerekse cehennem halkının kalblerine şu hususu yerleştirip kökleştirir: Ölüm adı verilen o koçun boğazlanıp kesilmesi cennet ve cehennemdeki kalışın ebedi olduğuna delâlet eder, demiştir.

Başkası: Allah’ın ölümden bir madde ve cesed yaratmasına hiç bir engel yoktur. (Yâni ölümü maddeleştirmesi mümkündür).. Bu­nun örnekleri de mevcuttur. Meselâ Bakara ve Al-i îmrân isimli Kur’ân-ı Kerîm’in iki sûresinin kıyamet günü iki bulut parçası hâlinde geleceğine dâir hadis, M ü s 1 i m’ de mevcuttur. Buna benzer başka hadisler de vardır, demiştir.

Sindi de: Bâzılan demişler ki Sırat köprüsü üstünde kesilen ölüm öyle bir şeydir ki kesildiği zaman Allah cennetliklerin ve cehen­nemliklerin kalblerinde şu apaçık bilgiyi yaratır: Artık sonsuza dek ölüm kesinlikle yoktur.

Eğer Allah dilerse söz konusu ölümün kesimi olayı olmaksızın da bu kesin bilgiyi onların kalblerinde yaratır. Ama O’nun, yaptığı hiç bir şeyden sorulmaz. Yoksa, ölümün kesilmesi, ondan sonra artık Ölümün olmaması bilgisini gerektirmez. Çünkü Allah her şeye Kadir­dir. Tüm ölüleri dirilttiği gibi faraza koç hâline dönüştürülmüş ve kesilmiş durumdaki ölümü de diriltmeye Kadirdir, diye bilgi verir.

Hülasa i Hadisten çıkan sonuç şudur ki: Mü’minler cennete, kâ­firler de cehenneme girdikten sonra hadiste amlan olayla mü’minler cennette mutlu olarak, kâfirlerin de cehennemde azab içinde sonsu­za dek kalacaklarına ve artık ölüm diye bir şeyin söz konusu olma­yacağına kesin bilgi sahibi edileceklerdir.[186]

39- Cennetin Sıfatı Babı

4328) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah (Azze ve Celle) : Ben sâlih (yâni ibâdete düşkün, yasak şeylerden çekingen, ahlaken faziletli mü’min) kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın kal­binden geçmeyen bir takım nimetler hazırladım, buyurur.

Ebû Hûreyre de demiş ki ı Ve (bu nimetler) Allah’ın size (Kur’-ân’da) bildirdiği nimetlerden başkadır. İsterseniz;

“İşledikleri İbâdetlere mükafat olarak mü’minler için — Allah ka­tında saklanmış gözler aydınlığı nimetleri hiç kimse bilemez” (32 – Sec­de – 17. âyet) İ okuyunuz.

RâvI demiştir ki i Ebû Hûreyre bu âyeti= “Göz­ler aydınlıkları” diye okurdu.[187]

İzahı

Bu hadisi Buharl ve Tirmizl, Secde sûresinin tefsiri bölümünde, Müslim de Cennet kitabının başlarında ri­vayet etmişler. Tuhfe yazarının beyânına göre A h m e d de riva­yet etmiştir.

Müellifimizin rivayetinde Ebû Hûreyre (Radıyallahü anhl’ın sözü olarak geçen “Belhe*1 kelimesi bir kavle göre “Bırak” demektir. Bu takdirde cümleden kasdedilen mânâ şöyle olur: Al­lah’ın size bildirdiği cennet nimetlerini bir tarafa bırakınız. (Çünkü onlar Allah’ın mü’minler için katında sakladığı nimetler yanında çok hafif gelir).

Sindi’ nin de beyân ettiği gibi Hattâbi; Bütün nüsha­lar “Min belhe” biçiminde rivayet bakımından ittifak halindedir. Yâ­ni bütün kitablarda bu cümlenin başında “Min” harfi vardır. Doğru­su ise “Min” harfinin düşürülmesidir, demiştir. H a t t â b î’ nin böyle söylemesinin sebebi Arapça dil bilgisi açısından “Min” harfinin fazlalığıdır. Çünkü Arapça dilini bilenlerce malum olduğu üzere “Belhe” kelimesi Îsm-İ fiil sayılır ve başında “Min” harfinin kullanıl­masına gerek yoktur.

Bir kavle göre “Belhe” kelimesi başka sözcüğünün anlamını ifâ­de eden bir isimdir. Bu takdirde cümlenin mânâsı şöyle olur: Bu ha­diste haber verilen nimetler, Allah’ın Kur’ân’da size bildirdiği nimet­lerden başkadır.

Bu yoruma göre “Min” harfi fazla sayılmaz.

Bu hadîs, iyi mü’minler için her türlü takdirin fevkinde büyük nimetlerin Allah katında saklı bulunduğuna delâlet eder. Allah bizi de bunlara erişenlerden eylesin.

4329) “… Ebû Saîd-i Hudri (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine gö­re ; Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz cennetteki bir karış (hk saha) yer (küresin) den ve üze­rinde bulunan şeylerden (yâni dünya ve içindeki bütün nimetlerden) hayırlıdır.”

Not: Zevâİd’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Haccâc bin Ertât ve Atİyye el-Avfİ vardır. Bu İki râvi de zayıftır.

4330) “… Sehl bin Sa’d (es-Sâidî) (Radtyallâhü ankyden rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sollallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cennette bir kamçının (azıcık) yeri (bile) dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden hayırlıdır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Zekeriyyâ za­yıftır.[188]

İzahı

Sehl bin Sa’d (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini Buhar i, “Bedü’1-Halk” kitabının 7. ve “Rıkak” kitabının 1. bâblannda rivayet etmiştir. Câmiü’s-Sağir’de beyân edildiğine göre T i r m i z i de bunu rivayet etmiştir. Bu itibarla bu hadîs Zevâid nevinden değildir. Zevâd yazarının bunu ne sebeble Zevâid nevinden saydığını anlamak-

ta güçlük çekilir. Bu iki hadîs, cennetteki bir kanşlık veya bir kam-çılık yer gibi en az bir sahanın bile bütün dünya ve üstündeki şey­lerden hayırlı olduğuna delâlet eder.

Cennette bir karış gibi az bir yerin dünyadan ve dünyadaki şey­lerden hayırlı ve üstün olduğunu ifâde eden bu ve benzeri hadisler iki şekilde yorumlanabilir.

îbn-i Hacer, Buharı’ nin şerhinde Cihad kitabının 5. babında rivayet olunan E n e s bin Mâlik (Radıyallâhü anh) ‘in benzer hadîsini izah ederken İbn-i Dakİki’l-îyd’in şöyle dediğini nakleder:

Dünya ve ondaki nimetler bilinip görülen nimetlerdir. İnsanla­rın gözünde çok değerli şeylerdir. Cennet ve ondaki nimetler ise gö­rülmeyen ve duyu organları ile hissedilmeyen nimetlerdir. Cennet ve nimetlerinin değerinin insanlarca gereği gibi takdir edilebilmesi için cennetin bir kanşlık veya bir kamçının işgal ettiği azıcık yeri dünya ve ondaki nimetlerle mukayese edilmiş ve daha üstün olduğu belir­tilmiştir. Eğer bu maksad güdülmemiş olsaydı, bunu belirtmeye ge­rek yoktu. Çünkü dünyada bulunan bütün nimetlerin cennetin bir zerresine bile denk olmadığı malumdur.

ikinci yorum: Yarım gün Allah yolunda cihad etmenin sevabı, bütün dünya varlığını elde edip hepsini Allah yolunda harcama se­vabından üstündür.

Tabii bu ikinci yorum bizim buradaki hadislerin izahına ve yoru­muna uygun değildir. Bu yorum E n e s (Radıyallâhü anh) ‘in ci­hadın faziletine dâir hadisle ilgili bir yorum şeklidir.

Hulasa,: Cennetteki en az bir yerin bile bütün dünyadan ve dün­yadaki bütün nimetlerden daha üstün olması sebebi acıktır. Çünkü cennet ebedidir. Dünya ise fânidir.

4331) “… Muâz bin Cebel (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine gö­re kendisi: Ben, Resûlullah (SaÜallahü Aleyhi ve Sdlem)% şöyle buyururken işittim, demiştir:

Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece (nin yüksekliği) gök İle yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o dere­celerin en yücesi Firdevs’tir, en fazîletliside Firdevs’tir. Arş, muhak­kak Firdevs’in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs’ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah’tan (cennet) dilemek istediğiniz zaman O’ndan Firdevs’İ isteyiniz.”[189]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî de Ebvâbu Sıfati’l-Cenne” bölümünde ri­vayet etmiştir.

E1 – K a r i’ nin dediği gibi derecelerden maksat yüce mertebeler ve makamlardır. Hadîste her derecenin gök ile yer arası kadar ol­duğu belirtilir. Sindi: En açık olan mânâ her derecenin yüksek­liğinin bu kadar oluşudur. Uzak bir ihtimâle göre maksad her dere­cenin genişliğinin bu kadar olmasıdır, der.

Tuhfe yazarının beyânına göre el-Kari: “Cennet yüz dere­cedir” ifâdesinden maksad tahdid ve sınırlama değil de çokluk ola­bilir. Çünkü B e y h a k î’ nin  i ş e (Radıyallâhü anhâ) ‘dan merfû olarak rivayet ettiği bir hadîste meâlen şöyle buyurulur:

“Cennetin derecelerinin sayısı Kur’ân âyetlerinin sayısı kadardır. Kim cennete girip de Kur’ân ehlinden olursa onun fevkinde derece yoktur, buyurulmuştur.” Şu mânâ da kasdedilmiş olabilir: Cennete giren herkes için yüz derece vardır. Bu takdirde hadîs, cennetteki ni­met çeşitlerinin en azmi ve cennetlik olan bir kimsenin işgal edeceği en az yerin miktarım beyân etmiş olur, demiştir.

Hadiste geçen “Evsaf kelimesi efdal ve en iyi diye yorumlandığı gibi en geniş diye de yorumlanabilir.

Firdevs’ten çıkıp aktığı haber verilen cennet nehirleri Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği gibi su, süt, şarab ve bal ırmaklarıdır ki çeşit bakımından dörde ayrılar. F i r d e v s’ ten akan nehirlerin dört olduğu T i r m i z İ’ nin rivayetinde belirtilmiştir.

4332) “… Üsâme bin Zeyd (Radtyallâkü anhümâydan rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) bir gün sahâbîlerİne şöyle buyurdu, demiştir:

(İçinizde) cennet için çabalayıp gayret edecek kimse yok mu? Şüphesiz, cennete denk hiç bir şey yoktur. Kâ’be’nin Rabbine yemin ederim ki, cennet, güzel, sağlam ve yüksek saraylarda, yüz parlaklığı ve mutluluk – refah içinde sonsuza dek devamlı kalınacak, parlayan nur, (rüzgâr esintisiyle) sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşillik, sağlam köşk, akan nehir, olgunlaşmış bol meyve, (huyu) beğenilen ve (şeklen) güzel hanım ve çok giysiden ibarettir. Sahâbîler:

Cennet için çabalayıp gayret edenler bizleriz, yâ Resûlallah, de­diler. O:

İnşâallah deyiniz, buyurdu. Sonra cihad etmeyi anlatarak (sahâ-bileri) ona teşvik etti.”

Not: Zevaid’de şöyle denmiştir: Bunun senedi söz götürür. Râvl Dahhak el-Meâfiri ed-Dımışkt’yi lbn-i Hibban güvenilir zâtlar arasında anmıştır. Zehebl de Tabakâtü’t-Tehzlb’te O’nun meçhul olduğunu söylemiştir. Râvi Süleyman bin Mû-sâ hakkında da ihtilaf vardır. Senedin kalan râvileri güvenilir zâtlardır, tbn-i Hib-b&n da bu hadisi kendi Sahihinde rivayet etmiştir.

4333) “… Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cennete giren ilk zümre ayın on dördüncü gecesindeki suretinde (parlak) dır. Onların ardından girenler de gökteki en şiddetli ışık sa­çan yıldız parlakhğındadır. Küçük abdest yapmazlar, büyük abdest yapmazlar, sümkürmezler ve tükürmezler. Tarakları altındır. Terleri de misk (gibi)dir ve (buhurdanhklarındaki) buhurları öd ağacıdır. Zevceleri (yâni hanımları) büyük gözlü hurilerdir. Huyları bir ada­mın huyu üzerinde (yâni huyları aynı) dır. Onlar, babaları Âdem (Aleyhisselâm) ‘m suretinde (boylan da) altmış arşındır. .

Ebû Bekir bin Ebî Şeybe bize İbn-i Fudayl’ın Umâre’den rivayet ettiği (şu) hadisin mislini … senediyle de yine Ebû Hüreyre’den mer-fû olarak rivayet etmiştir.[190]

İzahı

Z e y d (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi Zevâid nevindendir, cenne­tin güzelliğini ve nimetlerini beyân eder. Bu hadiste geçen bâzı ke­limeleri açıkhyayım:

Hatar: Misil demektir. Yâni cennetin misli ve benzeri güzel me­kân, makam ve nimet yoktur.

Reyhâne: Fesleğen denilen güzel kokulu bitkiye denildiği gibi gü­zel kokulu bitki anlamına da gelir. Burada genel mânâyı tercih et­tim.

Habre: Nîmet, bolluk içinde yaşamak ve refah demektir.

Nadra: Yüz güzelliğidir ki memnuniyet ve mutluluğu ifâde eder.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) cennetin güzelliğini beyân ederek buna kavuşmak isteyip de gayret gösterecek, çabalıya-cak kimse yok mu? buyurunca sahâbîler: Biz varız, şeklinde cevab vermişler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) : înşâallah deyiniz, buyurmuştur. Çünkü önemli olan bu güzel hâl üze­rine ölmektir. Allah cümlemize Hüsn-i Hatime, yâni İslâm ölçülerine göre en iyi hâl üzerine ölmeyi nasib eylesin. Âmin.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘m bu buyruktan mak­sadı şu da olabilir: Cennete hazırlanmak, büyük gayret ve fazla ça­lışmak ister. İnşâallah buna muvaffak olursunuz.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini B u h â r î, Enbiyâ kitabında ve Müslim, Cennet kitâbmda rivayet etmiş­ler.

Bilindiği gibi hilâl ayın on dördüncü gecesinde dolunay hâline gelir. O gece tam dâire biçimini alıp en çok nurlu olur. Cennete giren ilk zümre dolunaya benzetilmiştir. Yâni bu zümre dolunay gibi nur­lu olurlar. Tuhfe yazarı bu zümrenin peygamberler zümresi olduğu­nu beyân etmiştir. Gökteki en parlak yıldız gibi olan zümre de Al­lah’ın veli kulları ve sâlihlerdir. Yâni ibâdetlerine düşkün, haram­lardan ve mekruhlardan kaçınan ve güzel huylu mü’minlerdir.

Hadîste cennetlik olan bu zümrelerin bedenlerinden küçük ve bü­yük abdest, sümkürük ve tükürüğün çıkmıyacağı ifâde edilmiştir. Yâni bedenlerinde bu gibi işe yaramayan fâsid maddeler bulunma­yacaktır. Çünkü cennet güzel yerdir ve her bakımdan temiz olan mü­bareklerin mekânıdır. Bu itibarla pisliklere ve necasetlere orada yer yoktur.

Tuhfe yazarının beyânına göre İbnü’l-Cevzî: Cennet halkının gıda maddeleri çok nefis ve değerli olduğu için artıkları ve vücûda yaramıyacak kısmı yoktur ki abdest yollan gibi organlarla dışarı atılsın. O gıda maddeleri vücudda hazmedilince bundan sâde­ce en güzel ve en zevkli koku meydana gelir, demiştir.

Emşât i Muşt’un çoğuludur. Muşt: Saç tarağıdır. Buna Maşt ve Mışt denilir.

Mec&mir: Mücmer’in çoğuludur.

Mücmer i Buhurdanlıkta yakılan nesne demektir. Micmer ise bu­hurdanlık demektir. Bunun da çoğulu Mecâmir’dir.

Eluvve t Öd ağacıdır. Nevevi, Hindistan’da çıkan öd ağacının ismi olduğunu söylemiştir.

K u r t u b î şöyle demiştir: Şöyle bir şey hatıra gelebilir: Cen­net halkının hepsi tertemiz, güzel kokulu gencecik olacaklardır. Ar­tık onların saçlarını taramaya, buhur gibi güzel kokulara ne ihtiyaç­ları vardır? Buna şöyle cevab verilir: Cennet halkına ikram edilen yiyecek, içecek, giyecek ve güzel kokular gibi nimetler, duydukları açlığı, susuzluğu, gidermek, çıplaklığı önlemek veya duyulan pis bir kokuyu defetmek için değildir. Bu nimetler sırf cennet halkını devam­lı zevk, safa ve mutluluk içinde yaşatmak içindir. Cennet halkını bu tür nimetlerle nîmetlendirmenin hikmeti ise onları dünya hayatında görülen nimet çeşitleri ile nimetlendirmektir. Nevevi de:Ehl-i Sünnet mezhebine göre cennet halkının nîmetlenişleri, dünya halkının nîmetlenişleri biçimindedir. Şu farkla ki cennet halkının ni­metlerinin lezzet ve zevki çok üstündür. Kur’ân-ı Kerim ve hadîsler, cennet halkının nimetlerinin kesintisiz ve sonsuza dek olduğuna de­lâlet eder, demiştir.

Tuhfe yazan yukardaki bilgileri el-Fetih’ten naklettiğini beyân eder.

4334) “… tbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâyd&n rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kevser, cennette bir ırmaktır. Irmağın iki kenarı altındır. Yakut ve büyük inciler üzerinde akar. Toprağı miskten daha güzel kokulu­dur. Suyu baldan tatlı ve kardan daha beyazdır.”

4335) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Muhakkak cennette Öyle bir ağaç vardır ki süvari kimse onun gölgesinde yüz yıl yürür onutn dallarının kapladığı sahayı) bitire­mez.”

(Ebû Hüreyre demiştir ki) : Ve dilersenizı ^ J&j “ve cennet halkı uzanmış bir gölgededir” (Vakıa, 30. âyet) t okuyunuz.[191]

İzahı

î b n – i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ‘mn hadisini Tirmi-zi, Ahmed, Ibn-i Ebî Hatim ve îbn-i Cerlr de rivayet etmişlerdir. Tirmizl bu hadîsi Kevser sûresi­nin tefsiri bölümünde rivayet etmiştir. Bilindiği gibi bu sûrede Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) ‘e Kevser ihsan edildi­ği bildirilir. Bâzı âlimler: Bu sûrede anılan kevserden maksad cen­netteki ırmaktır, demişlerdir.

Sindi de bu hadisin izahı bölümünde: Yâni Kevser sû­resinde anılan Kevser, bu durumda olan cennetteki ırmaktır, demiştir. Sûrede geçen Kevser kelimesi başka mânâlara da yo­rumlanmıştır. Arzu edenler tefsir kitablanna bakabilirler.

Bu hadiste Kevser denilen cennetteki ırmağın iki kenarının altın, nehir yatağının yakut ile büyük incilerden ibaret, toprağının miskten daha güzel kokulu ve suyunun baldan tatlı ve kardan ak olduğu bildirilir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini B u h â r 1, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh)’m bu hadîsi te’yid eder mâhiyetteki Vakıa sûresinin 30. âyetini okumakla ilgili sözü B u h â r 1’ nin bir rivayetinde mevcuttur.

Bu ağacın T û b â ağacı olduğu söylenir. Îbnü’l-Cevzl bu kavli nakletmiş ve el-Hâf iz da onun görüşünü destekle­miştir.

Ağacın gölgesi, ağacın dallarının kapladığı saha mânâsına yorum­lanmıştır. K u r t u b î: Böyle yorum yapmanın sebebi şudur: Göl­ge, halkın nazarında, güneşin hararetinden ve eziyetinden koruyan bir şeydir. Halbuki cennette ne güneş var ne de eziyet var, demiştir.

Sindi de: Cennetteki aydınlık cennete tavan sayılan Arş-ı A’lâ tarafından gelme olduğu takdirde bu hadisteki gölge ifâdesi açık mânâsında tutulur. Çünkü bu takdirde kesif ve yoğun cisimler için gölge durumu olabilir. Şayet cennetteki aydınlık herhangi bir taraf­tan gelme olmayıp cennetin kendisi bizatihi aydınlık ise o takdirde gölgeden maksad şudur: Yâni faraza gölge olsa şu kadar sahayı kap­lar.

4336) “… Saîd bin el-Müseyyeb (Radtyallâhü anhyden rivayet edildi­ğine göre :

Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’a rastlamış ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) kendisine t Beni ye seni cennet çarşısında (da) biraraya getirmesini Allah’tan isterim, demiş. (Bunun üze-rinej Saldı

Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) (de);

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana şu haberi verdi, demiştir.

Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allah (Azze ve Celle) ‘yi ziyaret ederler. Allah onlar için Arş’ını açar ve cennet bah­çelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan kol­tuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar, zeberced (cevherin) den koltuklar, altından koltuklar ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı (onların içinde deni-âdî kimse yoktur) da misk ve kâfur yığınları (yâni tepecikleri) üstünde oturur­lar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturduk­ları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).

Ebû Hüreyre demiş ki: Ben:

Yâ Resul ali ah! Biz (cennette) Rabbimizi görecek miyiz? dedim. O:

Evet (göreceksiniz).Siz güneşi görmek ve (gök) ayı on dördüncü gecesinde (yâni dolunay hâlinde iken) görmek hususunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:

Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz), dedik. O t İşte böylece Rabbiniz (Azze ve Celle)’yi (Cennette) görmek hu­susunda da şüpheye düşmiyeceksiniz (yâni O’nun Zâtını açıkça gör­mek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allah (Azze ve Celle) (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hattâ Allah sizden bir ada­ma t Yâ Fulân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlamıyor musun? diye­cek (dünyadaki bâzı vefasızlıklarını —günahlarını— ona hatırlata­caktır) . Adam da t

Yâ Rabbil Beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):

Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfireti­min bolluğuyla eriştin, buyuracaktır. İşte cennet halkı böyle (ce Al­lah’ın cemal ve sohbetiyle müşerref) oldukları sıralarda bir bulut parçası üstten onları kaplıyarak üzerlerine öyle güzel bir koku yağdı­racak ki onun kokusu gibi güzel bir şeyi hiç duymamışlar. Sonra Al­lah (onlara):

Sizin için hazırladığım ikrama kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı -canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır. (Peygamber buyurdu ki) Bunun üzerine meleklerin kuşattığı bir çarşıya varacağız. Misli­ne gözlerin bakmadığı, kulakların işitmediği ve kalblerden geçmeyen şeyler o çarşıda bulunur. (Peygamber buyurdu ki) : O çarşıda hiç bir şey satılmadığı ve satın alınmadığı (yâni her şeyin bedava olduğu) halde arzuladığımız şeyler bizim için (köşklerimize) nakledilecektir. Cennet halkı birbirlerini o çarşıda göreceklerdir. Yüksek makam sa­hibi olan adam gelip kendisinden dûn (yâni makamca düşük) ada­ma rastlar (Cennet halkı içinde deni – âdî kimse yoktur). Makamca düşük olan adam, makamca kendisinden yüksek olan adamın Üstün­deki elbiseyi beğenir – hoşuna gider. Fakat henüz beğenme işi tamam­lanmamış İken kendisinin üstündeki elbise gözünde ondan daha gü­zel hal alır. Bunun sebebi de cennette hiç bir kimsenin üzülmesine meydan verilmemesidir.

Peygamber buyurdu ki: Sonra (çarşıdan) konaklarımıza dönece­ğiz. Zevcelerimiz bizi karşılayarak: Merhaba, hoş geldin. And olsun ki bizden ayrıldığın vakitteki güzellik ve güzel kokudan daha üstün bir güzellik ve daha güzel koku ile geldin, diyecekler. Biz de diyece­ğiz ki t Bu gün biz Cebbar olan Rabbimiz (Azze ve Celle) nin meclisin­de oturduk (yâni sohbet ve cemâli ile şereflendik) ve şu gördüğünüz üstün güzellik ve daha güzel koku misli ile dönmemiz bize lâyıktır, diyeceğiz.”

4337) “… Ebû Ümâme (Radıyallâhü a»A)’den rivayet edildiğine göre; Resûhıtyah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah (Azze ve Celle) sizden cennete dahil ettiği her adama yet­miş İki zevce verir. Bunlardan İkisi gözleri geniş hurilerden ve yet­mişi cehennemlik olanlardan kalma mîrasındandır. Bu zevcelerin hep­sinin kadınlığı çok şehvet çekicidir ve cennetlik olan her adamın şeh­vet gücü daimidir.

Hİşam bin Hâild hadîsin; jlİJI jil ^ £\j* ‘& ifadesinden maksad şudur, demiştir: Bâzı erkekler cehenneme (ebedî olarak) girer­ler ve Fir’avun’un kansı (Âsiye) miras olarak (kıyamette) alınmış (olacağı) gibi cennet ehli olan erkekler onların (imanlı) kadınlarını miras olarak alırlar.1*

Not: Zev&ld’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi söz götürür durumdadır. ÇÛnkü rftvilerinden H&lİd bin Yezld bin Ebl Mâliki, el-tcll ve Ahmed bin Salih el-Mısrl güvenilir saymışlardır. Ama Ahmed, îbn-i Mutn, Ebû Davûd, Nesat, tb* nül-Carûd es-Sacl, el-Ukayll ve başkaları bu râviyl zayıf saymışlardır.[192]

İzahı

Said bin el-Müseyyeb (Radıyallâhü anh) ‘in hadi­sini T i r m i z I Ebvâbu Sıfatİ’l-Cenne” bölümünde “Çenet Çarşısı” adlı babında rivayet etmiştir.

Bilindiği gibi cennette güneş, gündüz ve gece olmadığı için günler ve haftalar da olmaz. Çarşıdan maksad da cennet halkının toplanıp görüştükleri ve arzuladıkları her türlü eşyanın onların emrine verildi­ği yer demektir. Cennet halkının bu yerde görüşmeleri süresinin dün­ya günleri ile mukayese edildiğinde bir Cuma günü kadar olduğu bu­rada ifâde edilmiştir.

Müslim de Cennet kitabının 5. babını cennet çarşısına tahsis ederek orada Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) ‘den ri­vayet ettiği bir hadîste Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meâlen; “Cennette muhakkak bir çarşı vardır. Cennet halkı her Cu­ma günü oraya varırlar. Sonra şimal rüzgârı eserek yüzlerine ve el­biselerine (güzel kokular) serper. Bu suretle güzellikleri ve parlak­lıkları artar. Sonra ev halkının yanlarına cemal ve güzellikleri artmış olarak dönerler. Ev halkı da t Vallahi siz bizden ayrıldıktan sonra ce­mal ve güzelliğiniz cidden artmıştır, derler. Onlar da t Vallahi siz de biz aynlalı daha güzel ve parlak hâle gelmişsiniz, derler.*’

M ü s 1İ m’ in yukarıya mealini aldığım hadise göre cennet eh­li her Cuma günü anılan çarşıda toplanacaklar. Ancak yukarda işa­ret ettiğim gibi maksad dünya hesablanna göre bir haftalık süre geç­tikçe o sürenin yedide biri miktarınca çarşı denilen yerde toplanırlar ve birbirleriyle görüşüp ziyâretleşirler.

Hadiste geçen Minberlerden maksad yüksek koltuklar ve taht­lardır.

KÜsban t Kesîb’in çoğuludur, kum yığınları ve tepecikler demektir.

Bedir t On dört günlük gök ayıdır ki buna dolunay denilir. Açık havada gündüzün ortasında güneşe bakan ve on dördüncü gecesin­de gök ayına geceleyin bakan bir kimse güneşi ve dolunayı hiç bir şüphe ve tereddüde meydan kalmıyacak biçimde gördüğü gibi cennet halkı da Allah (Azze ve Celle) ‘yi görüp cemâli ile müşerref olacak­lar. Hadîste bu durum belirtiliyor. Allah bizleri de cemali ile müşer­ref edeceği sevgili kullarından eylesin.

E b û Ümâme (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsi Zevaid nevinden-dir. Notta belirtildiği gibi senedi pek sağlıklı değildir. T i r m İ z I’ -nin Ebû Sald-i Hu.drl (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet et­tiği bir hadiste de cennet ehli olan erkeklerden makamı en aşağı ola­nın yetmiş iki zevcesi bulunduğu ifâde edilmiştir.

Müellifimizin rivayet ettiği hadîse göre yetmiş İki zevcenin ikisi Hûrü’1-îyn’ dendir. Hür kelimesi Havra’nın çoğuludur.

Havra t Gözünün beyaz kısmı bembeyaz ve siyah kısmı da sim­siyah olan kadın demektir.

lyni Aynâ’nın çoğuludur.

Ayna i Gözü geniş olan kadın demektir.

Diğer yetmiş kadın da kocası küfür üzerinde Ölen imânh kadın­lardandır. Bu tür kaçanlar cehennem halkından cennet halkına miras kalan zevcelerdir. Râvi Hişâm bin Hâlid hadîsin bu bö­lümünü açıklarken Örnek olarak Fir’avun’un karısını göster­miştir. Bilindiği gibi F i r’ a v u n küfür üzerinde Ölmüş, karısı Asiye (Radıyallâhü anhâ) ise imân etmiştir. T a h r î m sûresi­nin 11. âyetinde Fir’avun’un karısı (Âsiye) mü’minler için örnek gösterilmiştir. Bu hâtûn, âhirette Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâ-tü ve’s-selâm) ‘in zevcesi olmak şerefine kavuşacaktır.

CâmİuVSağİr’in yazarının beyânına göre Taberâni, S a’ d bin Cenâde (Radıyallâhü anh) ‘den şu merfû hadîsi rivayet et­miştir

“(Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki) Allah, İmrân’ın kızı Meryem’i, Fir’avun’un karışım (yâni Asiye’yi) ve Musa’­nın kız kardeşini (Külsûm’u) cennette bana zevce olarak vermeye hü­küm eyledi.”

Tefsirlerden Celâleyn üzerine yazılmış Sâvl ve Rûhu’l-Maani gibi kitablarda da bu konuda vârid olan bâzı hadîsler nakledilmiştir. Ar­zu edenler oralara bakabilirler. Biz bu kadarhk bilgi ile yetinelim.

4338) Ebû Saîd-İ Hudrî (Radtyaliâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Mü’mİn kişi, cennette çocuk istediği zaman, arzu ettiği gibi çocu­ğun ceninliği, doğumu (ve erginlik çağma varması) tek bir saatte olur.”[193]

İzahı

nBu hadîsi T i r m i z 1, Cennet sıfatı bâbları bölümünde riva­yet etmiş. ve: Bu hadîs, hasen – garib’tir. İlim ehli bu mes’ele husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları; Cennette cinsel ilişki vardır. Fakat çocuk olmaz, demişlerdir. Tâvûs, Mücâhid ve İbrâhîm N a h a î’ den bu görüş rivayet edilmiştir. Muhammed (yâni Buhârl):lshâk bin İbrahim, bu hadisin izahmda de­miş ki: Lâkin cennet ehli çocuk istemez, diye nakilde bulunmuştur. Yine Muhammed (bin İsmail el-Buhâri demiş ki: Ebû Rezin el-Ukaylî (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet edil­diğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Cennet ehli­nin cennette çocuğu olmaz” buyurmuştur, diye bilgi vermiştir.

Tuhfe yazarının beyânına göre bu hadîsi Ahmed, î b n – i Hibbân ve Dârîmi de rivayet etmişlerdir.

B u h â r î’ nin î s h â k’ tan olan rivayetinin ve yorumunun özeti şudur: Yâni cennetteki mü’minler faraza çocuk sahibi olmak isteseler, çocuğun ceninliği, doğumu ve erginlik çağına varması bir saatte tamamlanır ve arzularına uygun, yâni erkek çocuğu mu, kız çocuğu mu arzu ediyorlarsa arzu ettikleri gibi olur. Lâkin cennet eh­linde bu arzu ve istek olmayacaktır.

4339) “… Abdullah bin Mes’ûd (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ben cehennemlik olanlardan en son cehennemden çıkan ve cen­netlik olanlardan en son cennete giren adamı şüphesiz bilirim. (O kişi), cehennemden emekleyerek çıkan bir adamdır, (Allah tarafın-den) onat Git de cennete gir, denilecek. Bunun üzerine adam cennete gidecek, fakat ona cennet dolu gibi görünecektir. Adam da geri döne­rek t

Ya Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecek. Allah (da ona): Git cennete gir, diyecek. O da cennete varacak. Fakat ona cennet (yine) dolu görünecek ve tekrar geri dönecek. Sonra t

Yft Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecektir. Allah SÜbhanehu (ona):

Git cennete gir, buyuracak. O da (tekrar) cennete varacak ve (yi­ne) ona cennet dolmuş gibi görünecek. Tekrar dönüp ı

Ya Rabbi! Cennet şüphesiz doludur, diyecektir. Bunun üzerine Al­lah (ona):

Git de cennete gir. Çünkü şüphesiz (orada) dünya kadar ve dün­yanın on misli sanadır (veya muhakkak dünyanın on katı kadar sa­nadır) , buyuracaktır. Adam da t

(Ya Rabbi!) Yegâne hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (veya benim aklıma mı gülüyorsun) ? diyecektir.

Abdullah bin Mes’ûd demiştir ki: (Vallahi) ben ResûluUah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) İ (bu hadîsin sonunu buyururken) azı diş­leri görülecek derecede gülerken gördüm, demiştir.

(İbn-i Mes’ûd sözüne devamla) Bu adam cennetliklerin mertebe­ce en aşağı olanıdır, söyleniyordu.”[194]

İzahı

Bu hadisi B u h â r İ “Tevhîd” ve “Rıkak” bölümlerinde, Müs­lim “İmân” bölümünde ve Tirmizİ “Cehennem sıfatı’* bölü­münde rivayet etmişlerdir.

Hadiste geçen “Habv” emeklemek veya oturarak sürünmek de­mektir. N e v e v İ: Habv, lügat âlimlerine göre eller ile ayaklar üstünde yürümek anlamına geldiği gibi eller ile dizler üstünde yürü­mek manâsına, keza ellerle mak’ad üstünde yürümek, yâni oturarak sürünmek mânasına da gelir.

En son cehennemden çıkıp en son cennete giren adamın ismi hak­kında değişik görüşler vardır. Bâzı rivayetlere göre adı H e n n â d’ -dır. Diğer bir görüşe göre adı Cüheyne’ dir.

Bu adam bir kaç defa cennete varıp orada kendisi için boş yer kalmadığı zannı ile geri döner ve her dönüşte durumu Allah’a arz edince, cennete gir, fermanı alır. Nihayet Allah (Azze ve Celle) ken­disine ; “Git de cennete gir. Şüphesiz dünya kadar ve onun on misli sanadır (veya şüphesiz dünyanın on katı kadar sanadır)” buyurur. Bunun üzerine adamın:

(Yâ Rabbi!) Yegâne hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun? (veya benim aklıma mı gülüyorsun)? şeklindeki sözü Üe ilgili olarak âlimler değişik yorumlar yapmışlardır.

Önce şunu söyleyeyim: Allah’ın gülmesi ifâdesi hakikî gülme mâ­nâsına değildir. Çünkü gülmek, şaşmak, üzülmek gibi insanlara mah­sus hallerden Allah (Azze ve Celle) pâk ve münezzehtir. Bâzı yer­lerde vârid olan Dihk, yâni gülme kelimesi O’nun rızası mânâsına yorumlanmıştır. Burada gülme ifâdesinin rızâ mânâsına yorumlanması uygun görülmediği için istihza ve alay manasına yorumlanmış­tır. Çünkü genellikle alay eden kimse, hakaret ettiği kişiye güler. Bu itibarla alay etmekle gülmek arasında manâ bakımından bir müna­sebet vardır.

Adamın “Benimle alay im ediyorsun?” sözü ile ilgili olup yukar­da işaret ettiğim görüşler Özetle şunlardır:

  1. Bundan maksad “Benim vefasızlığım ve sözümde durmama­mın cezasını mı veriyorsun?” demektir, diyenler vardır. Sebebi de şu­dur : B u h â r i’ nin Rıkak kitabında “Sırat cehennem köprüsüdür” açtığı bâbta Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiği bir uzun hadîse göre bu adam önce cehennem ateşinden kur­tarılmasını dileyecek, Allah’a yalvaracaktır. Allah ona: Senin bu di­leğini kabul edersem benden başka şey istemen umulur, buyuracak. Adam başka bir şey istemiyeceğine söz verecek. Fakat Allah onu ce­hennemden kurtarınca o, bu kere cennetin kapışma yaklaştmlmasını dileyecek ve başka hiç bir şey istemiyeceğine söz verecektir. Nihayet Allah yine: Sana dilediğini verirsem başka şey de istemen umulur, buyuracaktır. Adam başka şey istemiyeceğine kesin söz verdiği halde Allah onu cennet kapısına yaklaştırınca bu defa adam cennete dâhil edilmesini isteyecektir…

Hulâsa bu hadîste beyân edildiği üzere adam sözünde bir türlü durmayıp vefasızlık gösterince onun bu hâli bir nevi istihza ve alay etmek yerine konulmuştur. Sonra Allah’ın izni ile adam bir kaç defa cennete gidip orayı dolu imiş gibi görüp dönmesi neticesinde, cenne­te girmesi ümidinin boşa gittiği kanaatına varır ve işlemiş olduğu ve­fasızlık suçuna karşı cennete girme ümidinin verilip de gerçekleştiril­memesi biçiminde cezalandırıldığını zanneder ve bu yüzden bu sözü söyler. Yâni Yâ Rabbi! Ben vefasızlıklar işledim, sözlerimde durma­dım ve böylece bir nevi alay etme suçunu işledim. Sen beni dolmuş durumdaki cennete gönderip git oraya gir demekle bu suçumun ceza­sını mı veriyorsun? El-Mâziri bu cümleyi böyle yorumlamıştır.

  1. Ebû Bekir es-Sayrafî demiş ki: Bu cümledeki is­tifham edatı olumsuzluk içindir. Yâni “Yâ Rabbi! Sen yegâne hüküm­dar iken bilirim ki benimle alay etmezsin. Bana ihsan ettiğin bunca geniş cennete liyakatim yoktur. Lâyık olmadığım bunca mertebeleri bana lütuf etmene şaşarım” hayranlıkla hayret ederim.
  2. Kadı Iyâz’a göre adam aşırı sevincinden şuurunu kay-bedercesine ne söylediğinin farkında olamayarak böyle konuşacak. Nitekim başka bir adamla ilgili bir hadiste buyuruluyor ki: “Adam aşın sevincinden şaşırarak Allah’a: (Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum) diyeceği yerde Sen kulumsun, ben de Rabbinim, diyecek.”

Nevcîz: Azı dişleri mânâsına yorumlanmıştır. Nevcîz’in asıl mâ­nâsı avurt dişleridir. Burada yan dişleri veya öğütücü dişlerdir, diyen­ler de vardır. Bu cümle, aşın olmamak şartı ile bazen gülmenin mek­ruh olmadığına delâlet eder.

Hadisin sonundaki paragraf, yâni “Bu adam cennetliklerin mer­tebece en aşağı olanıdır, söyleniyordu” cümlesi râviye aittir. İ b n – i H a c e r, el-Fetih’te şöyle söyler: El-Kermâni: Bu cümle Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in buyruğunun devamı de­ğildir. Râvi’nin sözüdür. Bu sözü sahâbilerden veya başka âlimler­den nakletmiştir, der. 1 b n – i H a c e r daha sonra şöyle der: Evet, “Böyle söyleniyordu” ifâdesi K e r m â n i’ nin dediği gibi râviye aittir. Ama “Bu adam cennetliklerin mertebece en aşağı olanıdır’* sözünün asıl kaynağı ve sahibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ‘dir. Çünkü bu buyruk, Müslim’in Ebû Saîd (Radı-yallâhü anh) ‘den rivayet ettiği bir hadisin başında;

*v Üji. ilil Jil ,Ji\ ifadesiyle bulunur.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in hadiste durumu be­lirtilen adamın kavuşacağı bunca lütuf ve ikramı beyân ettikten son­ra mübarek azı dişleri görülecek derecede gülmesinin sebebi, Allah’ın günahkâr mü’min kuluna olan merhamet, lütuf ve keremine sevin­mesi ve memnuniyetidir.

4340) “… Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anhyten rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Kim (Allah’tan) cenneti üç defa isterse cennet: Allahım onu cen­nete dâhil et, der. Kim de cehennem ateşinden korunmasını (Allah’­tan) üç defa dilerse, cehennem ateşi: Allahım onu cehennem ateşin-dn koru, der.”[195]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Nesâi, 1 b n – i Hibb&n ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.

Allah’tan cenneti istemek, “Allahım senden cennet isterim” veya “Allahım, beni cennete dâhil eyle” gibi dua biçimi ile olur. Bu duayı üç defa tekrarlamak aynı oturumda veya başka başka yerlerde ola­bilir. Duanın adabından biri de duaya devam ve İsrar etmektir, peşini bırakmamaktır.

Cennetin o kişi için dua etmesi hâl diliyle olabildiği gibi Allah’ın izniyle sözlü de olabilir. Çünkü Allah cansızları bile konuşturmaya Kadirdir.

Cehennem ateşinden korunmak için duâ etmek de çeşitli şekil­lerde olabilir. Meselâ “Allahım, beni cehennem ateşinden koru” diye duâ edilebilir. Cehennem ateşinin o kimse için duâ etmesi de cenne­tin duâ etmesi gibidir.

4341) “… Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Sizden hiç bir kimse yoktur ki iki konağı olmasın: Bir konak cen­nette, diğer bir konak da ateşte cehennemdedir. Bu itibarla bir adam ölüp de ateşe girdiği zaman cennet halkı o kimsenin (cennetteki) ko­nağına vâris olurlar. İşte cennet ehlinin cehennemliklerin cennetteki” konaklarına varis olmaları Allah Teâlâ’nım bu sıfatlan taşıyanlar, vârislerdir.” (Mü’minûn, 10} buyruğunun te’yid ettiği bir hükümdür.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi Buhart ile Müslim’in şartlan üzerine sahihtir.[196]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsin sonunda anılan Ayet, Mü’­minûn sûresinin 10. âyetidir. Bu sûrenin birinci âyetinden 9. âye­tine kadar olan bölümde mü’minlerin taşıdıkları önemli sıfatlan be­yân buyurularak gerçek felah ve kurtuluşa erenlerin bu sıfatları ta­şıyanlar olduğu bildirildikten sonra 10 ve 11. âyetlerinde meâlen şöyle buyurulur:

“İşte bu sıfatlan taşıyanlar vâris olanlardır.*’ (10) “Ki onlar Firdevs (cennetinle vâris olacaklardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.’ (11)

Bu hadîse göre her insan için biri cennette, diğeri cehennemde olmak üzere iki konak bulunur. Küfür üzerinde ölen bir kimsenin cennetteki konağı, mü’minlere kalacak ve böylece mü’minler o ma­kamlara mirasçı gibi konacaklardır.

Bâzı rivayetlere göre cennetlik olan mü’minlerin cehennemdeki yerlerine de cehennemlik olanlar mirasçı olacaklar. Yâni bu yerler cehennemliklere kalacaktır.

Mütercimin Notu: El-îmâm el-Hâfız Ebû Abdil-lah Muhammed bin Yezîd el-Kazvinî’nin Sünen adlı kitabı burada sona erdi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ol­sun. Salât ve selâm seyyidimiz, nebilerin sonuncusu Resûlullah (Sal-lallanü Aleyhi ve Sellem) ‘e, âlinin ve sahâbîlerinin hepsine olsun. Yâ Rabbi! Bu hizmetimi ihlâslı ve âhiret azığı olarak kabul eyleyip, gü-nahlanmızın bağışlanmasına vesile eyle, terceme ve izah ederken bil-miyerek hatâ ve kusurlarım varsa, beni muahaze etme, lütuf ve ke­riminle muamele eyle. Çünkü mümkün mertebe hatâ ve kusur etme­meye nâçiz gücüm dâhilinde gayret ettim.

İlim ehli olan yetkili zâtlardan istirhamım:

Gerek hadîs terceme işinde, gerekse Şer’i bir hükmün beyânında ilmi delil ve sağlıklı kaynağa dayalı olarak yapıcı tenkidleri olursa, sağ kaldığım sürece bunu baş göz üstünde minnet ve şükranla kabul edip gelecek baskıda düzeltmeyi taahhüd ederim. Ölümümden sonra böyle bir şey vuku bulursa bunu yetkili ve yetenekli din âlimlerinin tetkik ve tasvibini aldıktan sonra ek broşür hâlinde yayınlanmak üze­re yayın evine veya mirasçılarıma vermelerini bir dînî Ödev olarak kabul ve telâkki ederim.

Allah cümlemizi bu hadis kitabından yararlandırsın. Âmin, âmin, âmin.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Zühd Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.