Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
22°C
Parçalı Bulutlu
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

Vahiy Bölümü – Sahih-i Buhari

Vahiy Bölümü – Sahih-i Buhari

Vahiy Bölümü – Sahih-i Buhari

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle

VAHY BÂBI

Şeyh, imâm, hafız olan Ebû Abdillah Muhammed ibn İsmail İbn İbrahim ibn el-Muğîre el-Buhârî – Allah ona rahmet eylesin, âmin – şöyle dedi:

1- Bâb[1]: Rasûlullah’a -Allah O’na Salât Ve Selâm Etsin- Vahyin Başlangıcı Nasıl Olduğu[2] Ve Zikri Yüce Olan Allah’ın Şu Kavli:
“Nuh’a, ondan sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz ve İbrahim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Ya’kûb’a, evlâdlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahy eylediğimiz ve Dâvûd’a Zebûr verdiğimiz gibi, şübhesiz Sana da vahyettik biz.” (en-Nisâ: 4/163)[3]

1- Bize Humeydî Abdullah ibn Zubeyr (öl.219) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Sufyân ibn Uyeyne (öl.198) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Yahya ibn Saîd el-Ensârî (143? 146) tahdîs edip şöyle dedi; Ba­na Muharamed ibn İbrahim et-Teymî (120-121) haber verdi ki, ken­disi Alkame ibn Vakkaas el-Leysî (63? – 83?)’den şöyle derken işitmiştir: Ben Umer ibn el-Hattâb -Allah ondan râzî olsun- (20)’dan işittim, minber üzerinde şöyle dedi: Ben Rasûlullah (S)’dan işittim, şöyle buyuruyordu:

“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkesin ni­yet ettiği ne ise, eline geçecek olan şey ancak odur. Artık her kim na­il olacağı bir dünyâ (malı) veya nikâh edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş ise, onun hicreti (Allah’ın ve Rasûlü’nün rızâsına değil), hicret etmiş olduğu şeyedir”[4].

2- Bize Abdullah ibn Yûsuf (217-218?) tahdîs edip şöyle de­di: Bize Mâlik ibn Enes (179), Hişâm ibn Urve(61-146)’den, o da ba­bası Urvetu’bnu’z-Zubeyr (20-94/97?)’den, o da mü’minlerin annesi Âişe (58;R)’den haber verdi ki (şöyle demiştir:) Haris ibn Hişâm (18, R), Rasûlullah(S)’dan:

“Yâ Rasûlallah, sana vahy nasıl gelir?” diye sor­du. Rasûlullah:

“Bâzı vakitlerde bana çıngırak sesi gibi gelir ki, ba­na en ağır geleni de budur. Benden o hâl gider gitmez, (meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Bazen de melek bana bir insan olarak temessül eder, benimle konuşur, ben de söylediğimi iyice bellerim” buyurdu[5].

Âişe (R) şöyle dedi: Rasûlullah’ı, soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahy inerken görmüşümdür, (işte öyle soğuk bir günde bi­le) kendisinden o hâl geçtiği vakitte şakaklarından şapır şapır ter akardı.

3- Bize Yahya ibn Bukeyr (104-231) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Leys (93-167) Ukayl(141)’den, o da İbn Şihâb(124)’dan, o da Urvetu’bnu’z-Zubeyr’den tahdîs etti. Mü’minlerin annesi Âişe (R) şöy­le demiştir:

Rasûlullah’ın ilk vahy başlangıcı uykuda doğru ru’yâ görmekle olmuştur. Hiç bir ru’yâ görmezdi ki sabah aydınlığı gibi açık seçik zuhur etmesin. Ondan sonra kalbine yalnızlık sevgisi bırakıldı. Artık Hırâ Dağı’ndaki mağara içinde yalnızlığa çekilip, orada ailesinin ya­nına gelinceye kadar adedi muayyen gecelerde tehannüs -ki taabbüd demektir- eder ve yine azıklanıp giderdi. Sonra yine Hadîce’nin ya­nına dönüp, bir o kadar zaman için yine azık tedârik ederdi. Nihayet Rasûlullah’a bir gün Hırâ mağarasında bulunduğu sırada Hak (yânî vahy) geldi. Şöyle ki, ona melek geldi ve: İkrâ’, (yânî: Oku) dedi. O da: “Ben okumak bilmem” cevâbını verdi[6]. Peygamber buyurdu ki:

“O zaman Melek beni alıp tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Son­ra beni bırakıp yine: İkrâ’, dedi. Ben de O’na: Okumak bilmem, dedim. Yine beni alıp ikinci defa tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine: İkrâ’, dedi. Ben de: Okumak bilmem, de­dim. Nihayet beni alıp üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp: “Yaradan Rabb’ının ismiyle oku.O insanı yapışkan bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabb’ın niha­yetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İn­sana bilmediğini O öğretti.(el-Alâk: 96/1-5) dedi”.

Bunun üzerine Rasûlullah (kendisine vahy olunan) bu âyetlerle (korkudan) yüreği titreyerek döndü ve Hadîce bintu Huveylid’in ya­nına girerek: “Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi. Korku­su gidinceye kadar vücûdunu sarıp örttüler. Ondan sonra Rasûlullah vâki’ olan hâdiseyi Hadîce’ye haber vererek: “Kendimden korktum” dedi. Hadîce (R): “Öyle deme; Allah’a yemîn ederim ki, Allah hiç­bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini gör­mekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, kimsenin kazandıramıyacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsın, hak yolunda zuhur eden hâdiselerde (halka) yardım edersin” dedi. Bundan sonra Hadîce, Peygamber’i birlikte alıp amcasıoğlu Varakatu’bnu Nevfel ibn Esed ibn Abdi’l-Uzzâ’ya götürdü. Bu zât, câhiliyyet zamanında Hristiyan dînine girmiş bir kimse olup İbrânîce yazı bilir ve İncil’den Allah’ın dilediği mıkdârda bâzı şeyleri İbrânîce yazardı. Varaka göz­lerine körlük gelmiş bir ihtiyardı. Hadîce Varaka’ya:

  • Amucam oğlu, dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor? dedi. Varaka:
  • Ne var kardeşimin oğlu? diye sorunca, Rasûlullah gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka şöyle dedi:

“Bu gördüğün, Allah’ın Musa’ya gönderdiği Nâmûs’tur. Ah keşke senin da’vet günlerinde genç olaydım! Kavmin seni çıkaracak­ları zaman keşke hayâtta olsam!”

Bunun üzerine Rasûlullah:

  • “Onlar beni çıkaracaklar mı ki?” diye sordu. O da:
  • Evet. Senin getirdiğin gibi bir şey getirmiş (yânî vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin da’vet günlerine yetişirsem, sana son derecede yardım ederim, cevâbını ver­di. Ondan sonra çok geçmedi, Varaka vefat etti; Ve o esnada bir müd­det için vahy kesildi[7].

İbn Şihâb şöyle dedi[8]: Ve bana Ebû Seleme ibnu Abdirrahmân (194) haber verdi ki, Câbir ibn Abdillah (93) da -geçen hadîsi riva­yet edip- şöyle demiştir: Rasûlullah (S), vahyin kesilmesinden bahse­derken söz arasında şöyle buyurdu:

“Ben (bir gün) yürürken birden bire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de bak­tım ki, Hırâ’da bana gelen melek (yânî Cibril aleyhi’s-selâm) semâ ile arz arasında bir kürsî üzerinde oturmuş. Pek ziyâde korktum, (Evi­me) dönüp: ‘Beni örtün, beni örtün’ dedim. Bunun üzerine Allah Taâlâ “Ey bürünüp sarınan! Kalk artık korkut. Rabb’ını büyük tanı. Elbiselerini temiz­le. Azabı terk eyle!” (el-Müddessir: 74/1-5) âyetlerini indirdi. Arlık vahy kı­zıştı da arka arkaya devam etti.”

Bu hadîsi Leys’ten rivâyet etmekte Abdullah İbn Yûsuf ile Ebû Salih (140-224), isnâdın başında bulunup Buhârî’nin şeyhi olan Yah­yâ ibn Bukeyr’e mutâbaat etmişlerdir[9]. Ve yine bu hadîsi Zuhrî’den rivayet etmekte Hilâl ibn Reddâd, Ukayl’e mutâbaat etmiştir. Yû­nus ibn Yezîd (159) ile Ma’mer ibn Râşid (153), bundan evvelki hadisteki “Kalbi titreyerek” ta’bîri yerinde “Omuz ile boyun arasındaki etleri titreyerek” ta’bîrini söylediler[10].

4- Bize Mûsâ ibn İsmâîl (223) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ebû Avâne (176) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Mûsâ ibnu Ebî Âişe tahdîs edip şöyle dedi: Bize Saîd ibn Cubeyr (95) İbn Abbâs (-3 + 68-R)’dan tahdîs etti ki, o; “Onu acele (kavrayıp ez­ber) etmen için dilini onunla depretme…” (el-Kıyâme: 75/16) âyetinin tefsîri hakkında şöyle demiştir: “Rasûlullah (S), indirilen âyetler(in zabtı yüzün)den güçlük çeker ve bundan dolayı çok kerreler dudaklarını kımıldatırdı.” Bunu söylerken İbn Abbâs: “İşte bak Rasûlullah du­daklarını nasıl kımıldatıyor idiyse, ben de sana öylece kımıldatıyorum” demiş[11]

Bunun üzerine Yüce Allah O’na: “Onu acele (kavrayıp ezber) et­men için (Cibrîl vahyi iyice bitirmeden) dilini onunla depretme. Onu (göğsünde) toplamak, onu (dilinde akıtıp) okutmak şübhesiz bize âiddir. Öyleyse biz onu okuduğumuz vakit, sen onun kırâatine uy. Son­ra onu açıklamak da hakikat bize âiddir” (el-Kıyame: 75/6-19) âyetlerini indirdi. “Kur’ân’ı senin göğsünde toplayıp onu okuyabilmen şübhesiz bize âiddir”; “Kur’ân’ı (Cibrîl’in diliyle) sana okuduğumuzda onu dinle ve (sükût ederek) ona kulak ver”; “Ondan sonra onu (dürüst) okumanı biz tekeffül ederiz ” demektedir[12]. İşte bundan sonra Rasûlullah’a ne za­man Cibrîl gelirse sükût edip, onu dinlerdi. Cibrîl gidince, onun getirdiği kelâmı (âyetleri), o nasıl okumuş ise Peygamber de öylece okur idi.

5- Bize Abdûn (221) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Abdullah ibnu’l-Mubârek (113-181) haber verip şöyle dedi: Bize Yûnus ibn Yezîd, Zuhrî’den haber verdi. H ve yine bize Bişr ibn Muhammed (224) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Abdullah ibn Mübarek haber verip şöyle dedi: Bize Yûnus İbn Yezîd ve Ma’mer ibn Râşid, Zuhrî’den onun benze­rini haber verdi; Zuhrî şöyle dedi: Bana Ubeydullah ibn Abdillah (94 ? 99) haber verdi, İbn Abbâs (68-R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S), insanların en cömerdi idi. En cömerd olduğu zaman da ramazânda idi ki (bu ay) Cibrîl’in kendisiyle çokça buluştuğu zaman idi. Cibrîl aleyhi’s-selâm ramazânın her gecesinde Peygamber’le buluşur ve onunla Kur’ân’ı müdârese ve müzâkere ederdi. İşte bundan dolayı Rasû­lullah hayır dağıtmakta, esmesi maniaya uğramayan rüzgârdan daha cömerd idi[13].

6- Bize Ebu’l-Yemân el-Hakemu’bnu Nâfi’ (138-222) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şuayb ibn Ebî Hamze (162), Zuhrî’den haber verdi; Zuhrî şöyle dedi: Bana Abdullah ibn Utbe ibn Mes’ûd’un oğlu Ubeydullah haber verdi ki, ona da Abdullah ibn Abbâs (68) haber vermiş­tir. İbn Abbâs’a da Ebû Sufyân ibn Harb (31 ? 34) haber verdi ki, gerek kendisiyle, gerek Kureyş kâfirleri ile Rasûlullah’ın Hudeybiye sulhunu akdettiği mütâreke müddeti içinde ticâret için Şam’a giden bir Kureyş kaafilesi içinde bulunduğu sırada (Rûm Kayseri) Hıraklıyus tarafından da’vet olunmuş. Ebû Sufyân ile arkadaşları Hıraklıyus’un yanına gelmişler. O zaman Hıraklıyus ile maiyyetindekiler İliya (yânî Beytu’l-Makdis)’da imiş. Rûm büyükleri yanında iken Kayser bunları meclisine çağırmış. Huzuruna alıp, tercemânın da gelmesini emretmiş. Tercemân:

  • Peygamber’im diyen bu zâta nesebce en yakın olan hanginizdir? diye sormuş.

Ebû Sufyân dedi ki: Ben:

  • Nesebce en yakınları benim, dedim. Bunun üzerine Hıraklıyus:
  • Onu bana yakın getiriniz. Arkadaşlarını da yakına getiriniz, lâkin arkasında dursunlar, dedi. Ondan sonra tercemânına dönüp dedi ki:
  • Bunlara söyle. Ben bu zât hakkında bu adamdan (bâzı şey­ler) soracağım. Bana yalan söylerse onu tekzîb etsinler.

Ebû Sufyân dedi ki: Vallahi arkadaşlarım yalanımı ötede beride söylerler diye utanmasaydım, O’nun (yânî Peygamber) hakkında ya­lan uydururdum. Ondan sonra bana ilk sorduğu şu oldu:

  • Sizin içinizde nesebi nasıldır?
  • O’nun içimizde nesebi pek büyüktür, dedim.
  • Sizden bu sözü ondan evvel söylemiş (yânî ondan evvel pey­gamberlik da’vâsi etmiş) hiçbir kimse var mıydı? dedi.
  • Yoktu, dedim.
  • Babaları içinde hiçbir melik gelmiş midir? dedi.
  • Hayır, dedim.
  • Ona tâbi’ olanlar halkın şereflileri mi, yoksa zaîfleri midir? dedi.
  • Halkın zaîf olanlarıdır, dedim.
  • O’na tâbi’ olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu? dedi.
  • Artıyorlar, dedim.
  • İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı dîninden dönenler var mıdır? dedi.
  • Yoktur, dedim.
  • Şu dediğini demezden (yânî dîne da’vetten) evvel, hiç yalan ile ittihâm ettiğiniz var mıydı? dedi.
  • Hayır, dedim.
  • Hiç gadr eder mi (yânî ahdi bozar mı)? dedi.
  • Hayır gadr etmez, ancak biz şimdi onunla bir müddete kadar mütâreke halindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz, dedim.

Ebû Sufyân dedi ki: Bana (kendiliğimden) bir şey katmağa im­kân verecek, bu sözden başkasını bulamadım.

  • O’nunla hiç harb ettiniz mi? dedi.
  • Evet, ettik, dedim.
  • O’nunla harbiniz nasıldır? dedi.
  • Aramızda harb (tâli’i) nevbet iledir. Gâh o bize zarar verir, gâh biz ona zarar veririz, dedim.
  • Size ne emrediyor? dedi.
  • Bize yalnız Allah’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak et­meyiniz. Dedelerinizin inanıp söyleyegeldikleri şeyleri terk ediniz, di­yor. Bize namazı, doğruluğu, iffetliliği ve Allah’ın eklenip durmasını emrettiği her şeyi ekleyip durmayı emrediyor, dedim.

Bunun üzerine tercümâna dedi ki:

  • Ona söyle: Nesebini sordum, içinizde yüksek nesebli olduğu­nu beyân ettin. Peygamberler de zâten böyle kavimlerinin neseb sâ­hibleri içinden gönderilirler. İçinizden bu sözü O’ndan evvel söylemiş hiçbir kimse var mıydı diye sordum; hayır dedin. O’ndan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, bu da kendisinden evvel söylenilmiş bir söze tâbi’ olmuş bir kimsedir, diyebilirdim diye düşünüyorum. Babaları içinde hiçbir hükümdar gelmiş midir diye sordum; hayır de­din. Babaları içinden bir hükümdar olaydı, bu da babasının mülkü­nü geri almaya çalışır bir kimsedir diye hükmederdim diyorum. Bu da’vâsına kalkışmadan evvel O’nun bir yalanını tutmuş mu idiniz di­ye sordum; hayır dedin. Ben ise muhakkak biliyorum ki (önceden) halka karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş iken (sonradan) Allah’a karşı yalan söylemeğe cür’et edemezdi. O’na tâbi’ olanlar halkın eş­rafı mı, yoksa zaîfleri mi diye sordum; O’na tâbi’ olanlar insanların zaîfleri olduğunu söyledin. Rasûlllerin tâbi’leri de (zâten) onlardır. O’na uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu diye sordum; artıyorlar dedin. îmân işi de tamâm oluncaya kadar hep bu şekilde gider. İçle­rinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı dînin­den dönen var mıdır diye sordum; hayır dedin. îmân da mûcib olduğu inşirâh kalblere karışıp kökleşinceye kadar böyle olur. Hiç ahde ve­fasızlık eder mi diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyle­dir; gadr etmezler. Size ne emrediyor diye sordum. Yalnız Allah’a ibâdet edip, O’na hiçbir şeyi ortak kılmamayı size emrettiğini, putla­ra ibâdetten sizleri nehyettiğini, kezâlik namaz ile doğruluk ve iffetlilik ile emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğru ise, şu ayaklarımın bastığı yerlere yakında O zât mâlik olacaktır. Zâten bu peygamberin zuhur edeceğini bilirdim. Lâkin sizden olacağını tah­mîn etmezdim. O’nun yanına varabileceğimi bilsem, O’nunla buluş­mak için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olaydım (hizmet arz ederek) ayaklarını yıkardım!

Ondan sonra Hırakl, Dıhye’nin elçiliği ile[14] Busrâ emîrine[15] gönderilen (ve onun tarafından Kayser’e ulaştırılan) Peygamber’in mektubunu istedi. Getiren adam[16] onu Hırakl’e verdi; o da oku­du. Mektûbda şunlar yazılmıştı:

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle. Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den Rûm’un büyüğü Hırakl’e. Hidâyete tâbi’ olanlara selâm olsun. Bundan sonra, seni İslâm da’vetine (yânî müslümanlı­ğa) da’vet ediyorum. İslâm’a gir ki selâmette kalasın ve Allah ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen çiftçilerin günâhı senin boynuna­dır.”Ey kitâb ehli, hepiniz bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelime­ye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım, Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler tanımaya­lım. Eğer yüz çevirirlerse, deyiniz ki: Şâhid olun, biz muhakkak müslümânlarız” (Âli İmrân: 3/64).

Ebû Sufyân dedi ki: Hırakl diyeceğini dedikten ve mektubun oku­masını bitirdikten sonra yanında gürültü çoğaldı, sesler yükseldi. Biz de yanından çıkarıldık. (Arkadaşlarımla yalnız kalınca) Onlara de­dim ki: İbn Ebî Kebşe’nin[17] (yânî Peygamber’in) işi hakîketen büyüyor. Benû Asfar meliki[18] O’ndan korkuyor. Artık Rasûlullah’ın gâlib geleceğine tâ Allah İslâm’ı kalbime girdirinceye kadar kesin inan­cım devam etti[19].

İliyâ, yânî Beytu’l-Makdis sahibi ve Hırakl’ın dostu olup Şam hristiyanlarına episkopos ta’yîn edilen İbnu’n-Nâtûr, Hırakl’den bah­sederek derdi ki, Hırakl Beytu’l-Makdis’e geldiği zaman (günün bi­rinde) pek ziyâde kederli göründü. Pıtrîklerinden (kumandanlarından) bâzıları[20] ona: Senin hâlini başka türlü görüyoruz, dediler. İbnu’n-Nâtûr dedi ki: Hırakl yıldızlara bakar, kâhinliğe[21] âşinâ bir kimse idi. Bu suâle ma’rûz kalınca, onlara: Bu gece yıldızlara baktığımda Hitan Meliki’ni zuhur etmiş gördüm. Bu ümmet içinde sünnet olan­lar kimlerdir? diye sordu. Yahûdîler’den başka sünnet olan yoktur; onlardan da sakın endîşe etme. Memleketinin şehirlerine yaz, oralar­daki Yahûdîler’i öldürsünler, dediler. Derken Hırakl’ın huzuruna Gassân Meliki tarafından Rasûlullah’a dâir haber ulaştırmaya me’­mûr olarak gönderilmiş bir adam getirildi. Hırakl o adamdan haberi alınca: Gidin de bu adam sünnetli midir, değil midir, bakın, dedi. Baktılar ve sünnetli olduğunu bildirdiler. Sonra gelen adamdan: Arab kavmi sünnetli midir? diye sordu. Sünnet olurlar cevâbını aldı. Bu­nun üzerine Hırakl: Bu ümmetin meliki işte zuhur etmiştir, dedi. On­dan sonra Hırakl, Roma’da ilimce kendi benzeri olan bir dostuna mektûb yazıp Hımıs’a gitti. Hımıs’tan ayrılmadan o dostundan, Pey­gamber’in zuhur ettiği ve bunun bir peygamber olduğu hakkındaki görüşüne muvafık bir mektûb geldi. Müteakiben Hırakl, Hımıs’da bulunan bir kasrına Rûm büyüklerini da’vet ederek kapıların kapan­masını emretti. Sonra yüksek bir yere çıkıp:

  • Ey Rûm cemâati, bu peygambere bey’at edip de felah ve rüş­de nail olmayı istemez misiniz? diye hitâb etti.

Bunun üzerine cemâati, yaban eşekleri kadar sür’atle kapılara doğru kaçıştılarsa da kapıları kapanmış buldular. Hırakl, bu derece nefretlerini görüp îmâna girmelerinden ümidsiz olunca: Bunları geri çevirin, diye emretti ve (onlara dönüp): Deminki sözlerimi dîninize olan sıkı bağlılığınızı öğrenmek için söyledim, (bunu da) gözlerimle gördüm, dedi. Bu söz üzerine oradakiler memnunluklarını beyân ede­rek, kendisini ta’zîmen secde ettiler. Hırakl(ın îmâna da’vet olunma­sı) hakkındaki haberin sonu da bundan ibarettir[22].

Bu hadîsi Salih ibn Keysan, Yûnus ve Ma’mer de Zuhrî’den ri­vayet etmişlerdir[23].


[1] Ebû Zerr (434/945) ve Asîlî (392/1001) rivayetinde “bâb”sız; diğerlerinde “bâb” sözüyledir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/141.

[2] Musannif Buhârî’ye, kitabına maksadından haber verir bir hutbe ile başlama­mış olduğu ve bir de Hamdele ve Şehâdet’le başlamadığı için i’tirâz edilmiştir. Bu iki i’tirâza cevâb:

Hutbede kendisinden hiç ayrılınmayacak bir tek siyâk vâcib olmaz. Hut­beden garaz, maksada delâlet edecek bir şeyle başlamaktır. İmâm Buhârî, kita­ba, “Vahyin başlaması” unvanı ve amelin niyetle birlikle devr edici olduğuna müştemil olup maksadına delâlet eyleyen hadîsle başlamıştır. Sanki o: “Ben, mahlûkaatın hayırlısından alınmış olan sünnet vahyini öyle bir veçhile topla­mayı kasdettim ki, bunda amelimin güzelliği ve kasdım zahir olacaktır: Kişi için ancak niyet ettiği şey vardır” demekledir. Binâenaleyh tasrîh etme yerine telvîhle, yâni parıldatmakla iktifa etmiştir. Zâten o, bu kitabın başlıklarının ço­ğunda, bu yola gitmiştir.

Kitabına hamd ve şehâdetle başlamadığı i’tirâzına cevâb şudur:

Ebu Dâvûd ve diğerlerinin Ebû Hureyre’den rivayet ettikleri:

“El-hamdu liliahi İle başlanılmayan her şerefli iş, kesiktir.”

“İçinde şehâdet kelimesi bulunmayan her hutbe kesik el gibidir.” hadîsle­ri, Buhârî’nin şartı üzere değillerdir. Bunların her ikisi hakkında söz vardır. Biz bunların hüccetliğe elverişli olduklarını kabul ettik; fakat, bu iki hadîste hamdele ve şehâdetin söyleme ve yazmada beraberce vâcib olacağı hükmü yoktur. Muhtemel ki Buhârî kitabını ortaya koyma sırasında diliyle nutk olarak hamdetmiş ve şehâdetleri söylemiştir de, “Besmele” ile yetinerek, bunları yazma­mıştır. Çünkü üç şey, yânî Besmele, hamdele ve teşehhûd’ü bir yere toplayacak olan mikdâr, Allah’ı anmaktır. O da Besmele ile hâsıl olmuştur. Bunu, Kur’ân’da ilk nazil olan “Rabbinin ismiyle oku!” kelâmı da te’yîd etmek­tedir. Binâenaleyh yazmada Kur’ân’a uyma yolu. Besmele ile başlamak ve yalnız onu yazmaktır. Bilhassa bu, birinci babın ihtiva ettiği şeyleri söylemekte uygun düşmüştür. Çünkü bizzat maksûd olan bu babın hadîsleridir.

Keza Rasûlullah’ın hükümdarlara yazdığı mektûblarıyle, hükümler hakkın­daki mektûblarının hamdele ve diğerleri olmaksızın, sâdece Besmele ile başla­tılmış olmalarıyle, yazmada Besmele’nin yeteceğini te’yîd eder. Buhârî, hamd ve şehâdet lâfızlarına risale ve vesikalarda değil de, ancak hitabelerde ihtiyaç olunacağım iş’âr eder. Musannif, kitabını hutbe ile başlatmayınca, içindekiler­le öğrenme ve öğretme yönünden faydalanmaları için, bunu ilim ehline yazılmış-mektûblar mecrasına akıtmıştır.

Bu babın şerhinde daha birçok cevâblar verilmiştir ki, onlarda tefekküre meydân vardır….(İbn Hacer).

Bana göre, buradaki vahyin ma’nâsı, ibaresiyle telâffuz edilmiş ve tilâvet olunmuş bulunan vahiy, yânî Kur’ân ile hadîs denilen gayr-ı metluvv vahiydir. Bu ifâde, müslümânların dillerindeki “Nasıl başladı? Nereden geldi? Bizim ya­nımıza hangi cihetten vâki’ oldu?” şeklinde söylenen ta’bîrlerdendir. Bu suâlin cevâbı: “O bizim yanımıza güvenilir âlimlerden, onlara da sahâbîlerden, onla­ra da Peygamber’den, ona da Allah’ın ona vahyetmesinden vâki’ olmuştur” ke­lâmıdır. Bâb içinde Allah’ın bu işleri Peygamber’e vahyetmesinin bizce şübhesiz ve mütevâtir bir husus olduğuna delâlet eden hadîsler vardır (Şah Veliyyullah).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/141-142.

[3] Âyetin bâb başlığına münâsebeti, Peygamberimize yapılan vahyin sıfatı, ken­dinden önce gelip geçmiş peygamberlere yapılan vahyin sıfatına uygun olması cihetindendir.

Buhârî, bu âyeti kitabının başına, vahyin bütün peygamberlerde Allah’ın bir sünneti, bir kanûnu olduğunu isbât gayesi için almıştır. “Muhakkak biz sana, tıpkı Nuh’a ve ondan sonraki bütün peygamberlere vahyettiğimiz gibi vah­yettik.” Yânî, mücerred bir ilham, bir sâniha, bir firâset değil; bütün peygam­berlerde kaanûn olan bir vahiy ile vahyettik. Sana olan vahiy, o peygamberlerde cereyan eden ve onları peygamber tanıtan vahiylerin bütün nevi’lerini hâiz ve onların hey’et-i mecmuasına mümasildir. Binâenaleyh seni onlardan tefrîk et­mek küfür ve inâddan başka birşey değildir. Sen, ilk gelen bir peygamber değil­sin; Nûh’dan sana gelinceye kadar nice peygamberler gelmiştir… Nübüvvetin künhü, bir Allah vergisi olan vahy-i mahsûstur. Bütün peygamberler böyle İlâ­hî vahy ile peygamber olmuşlardır. Sana da bütün onlara vahy olunduğu gibi vahyolunmuştur ve sen de onların cümlesinin vahiy sureti tecellî etmiş ve sana indirilen Kitâb, bu suretle indirilmiştir… (Hakk Dîni, II, 1524-1525.)

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/142-143.

[4] Buhârî, bu “Niyet Hadîsi”ni çok büyük bir dikkat ve titizlikle topladığı kitâbına başlangıç yapmakla, bunun el-Câmi’u’s-Sahîh içindeki mevkiini, Fâtiha’nın Kur’ân-ı Kerîm içindeki mevkii yerinde tutmuştur. Böylece Buhârî. niyetin in­san hayatındaki büyük ehemmiyetini belirtmiş oluyor: Şübhesiz şer’î hükümler ve dînî mükellefiyetler iki esâs üzerinde tezahür eder:

a. Kalbin bir şeye yönel­mesi, onu kasdetmesi, o şeye varması, onu kabullenmesi şeklinde tezahür eden kalbî ameller;

b. Organlarla yapılan her türlü ameller, yânî hareketler, işler ve davranışlar. Niyet hadîsi bütün kalbi amelleri içine aldığından, dînin yarısını toplamıştır. Bütün amellerin oluşu ve ayrıca değer kazanması, evvelâ içimizdeki gizli niyetlere, ikinci olarak da organların görünürdeki fiil ve harekellerine dayanmakladır…

Buhârî bu hadîsi, Sahîh’ınin diğer altı yerinde, başka başka şeyhleri yolun­dan getirmiştir: îmân, Itk, Menâkıbu’l-Ensâr (Hicretu’n-Nebî), Nikâh, Eymân ve’n-Nuzur, Hıyel (Terku’l-Hıyel babında). Bu hadîs, kişinin bir nevi’ hareketinin kıymeti niyetinin nev’ine bağlı bulunduğuna ve herkesin sevâb ve ikaaba nâiliyeti, niyet ettiği hayr ve şerrden ibaret bulunduğuna delâlet etmek­tedir. Buna göre, her nevi’ hareketimiz üzerinde niyetin pek büyük te’sîri var­dır. Böyle yüksek bir hakîkati bildirmekte olduğu için, bunu müelliflerin çoğu kitâblarının başına geçirmişlerdir. Buhârî de Sahih’ine bu hadîs ile başlamıştır. Ebû Dâvûd: Rasûlullah’ın beş yüz bin hadîsini yazdım. Sonra bunlardan hü­kümlere dâir olan 4800 hadîs seçtim. Zühd’e, faziletlere dâir olanları tahrîc et­medim. Bu hadîslerden dördü insanın dînî hususlarında kâfidir, demiş ve bu niyet hadîsini bu dört hadîs içinde birinci olarak zikretmiştir (Sünen’ın baş ta­rafındaki hâl tercemesi). Bunun sebebi, bu hadîste vicdanî temayüllerin, her çe­şit hareket ve fiillerin iyi veya kötü olmasının ölçüsü niyetler olduğunun ve her fiil ve hareketin îcâb ve terkinde niyetin hâkim bulunduğunun teblîğ buyurulmuş olmasıdır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/143-144.

[5] Vahy’in mâhiyeti peygamberlerden başkalarınca bilinemez. Diğer kimselerin vah­yi ta’rîfe kalkışması körlerin renklerden bahsetmeleri kadar yakışıksızdır. An­cak vahyin mertebeleri, nevi’leri ve vahyin nüzulü zamanında hâzır olanların müşahede ettikleri bâzı eserleri vardır ki, onlardan bahsedilebilir…

Vahy ve iyhâ hakkında şunlar yazılmıştır: İyhâ, vahy göndermektir… Vahy, lugatta risâlet, kitâbet, ilhâm, gizli söz ma’nâlarına gelir. Ve maddenin aslı, sür’at ve seri’ işaret ma’nâsınadır. Zeccâc, lugâten umûmî ma’nasını “Gizli bir suret­te bildirmek” diye ta’rîf etmiştir. Zîrâ sür’at bir gizliliği de gerektirir. Umumi­yetle vahy, evvelâ İkiye ayrılmak lâzım gelir ki, biri, Allah’dan başkalarından olan işâret ve bildirme, diğeri de Allah tarafından olan işaret ve bildirmedir. Vahy lügatin esâsında, bunların hepsine şâmil ise de, lügat örfünde ancak Al­lah tarafından olan işaret ve ilhama isim olmuştur. Mutlak olarak vahy denildi­ği zaman da bu anlaşılır. Bunun da “Ve mâ kâne ti-beşerin…” (eş-Şûrâ: 42/5l) âyetinden anlaşıldığı üzere muhtelif nevi’leri ve peygamberlere mahsûs olup ol­mayanları da vardır… (Hakk Dîni, II, 1524-1526).

Bâb, vahyin beyânı ve keyfiyyetine bağlanmış olunca, Buhârî burada vahy hakkında gelen hadîslerin zikrine başladı. Şu kadar var ki, niyet hadîsini bun­lardan Öne geçirmesi el-Câmi’u’s-Sahîh’i tasniften Allah’a yaklaşmayı kasdet­tiğine tenbîh içindir. Çünkü ameller ancak niyetlerledir. Bir de bunda, Peygamber’in Allah’a hicreti, inzivâya çekilip O’na ibâdet ederek yalvarması, Allah’ın da O’na vahy ihsan edip peygamber göndermesi işlerinin başlangıcı var­dır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/144-145.

[6] Bir rivayette “kaale (= dedi)” yerine “kultu (= dedim)” denilmiştir. Mü’minlerin annesi bu hadîste vahyin başlaması kıssasını Peygamber’den işitmesini tasrîh etmeksizin rivâyet ettiğine nazaran hadîsin mürsel olması hâtıra gelebilirse de “kaale” yerine “kultu” rivayetinin de bulunması ve ondan sonra = Kaale feahazenî” buyurulması, hadîsin merfû’ olduğuna işarettir Bakılınca aklen de öyle olması gerekir. Çünkü Hz. Âişe vahyin keyfiyyetini Peygamberi­mizden işitmese nereden bilecekti? (Ahmed Naîm).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/147.

[7] Varaka’ya âid kıssa “vefat etti” sözüyle son bulmuştur. Onun hayâtı ve ölümü ile vahyin kesilmesi arasında ilişki yoktur. Binâenaleyh “Ve fetera’l-vahyu = Ve vahy kesildi”deki vâv, âtıfa değil isti’nâfiyyedir.

İkrâ’ Süresi’ndeki ilk âyetlerin inmesinden sonra vahyin bir müddei kesil­mesinden ve Cibril’in bir daha görünmemesinden dolayı -diğer rivayetlerden bi­lindiği üzere- Peygamber’in kalbini o derece hüzün ve gam kapladı ki. kendisini yüksek dağ tepelerinden atıp nefsini helak etmeye bile birkaç kerre teşebbüs et­miş ve her defasında, beraberinde bulunan melek, kendisine görünüp nehyetmiştir. Bu melek rivayete göre İsrafil’dir. Cebrail’in sık sık inmesinden evvel, sırf Peygamber’i teselli etmek için, arasıra görünür ve bir iki kelimelik vahy bile tebliğ ederdi. Vahyin kesilme müddeti hakkındaki rivayetler çeşitlidir. En azı onbeş gün, en çoğu üç senedir.

Câbir’in rivayet ettiği bundan sonraki hadîsten fetreti müteâkıb, ilk nazil olan âyetler “Yâ eyyühe’l-müddessir..” sûresinin baş tarafları olduğu anlaşılı­yor (Ahmed Naîm).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/148.

[8] Bunun gibisi, yânî muhaddisin isnâdın evvelinden bir yâhud daha fazla râvîyi zikretmemesi ta’lîk diye isimlendirilir. Böyle hadîse muallak hadîs denilir. Buhârî ta’lîkı, ancak hadîs kendi nazarında müsned olduğu zaman yapar. Bu müsnedlik ya daha önce geçen isnâd ile, yâhud da diğer bir isnâd ile sabittir…

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/148.

[9] Bu, “mutâbaat” sözünün geldiği ilk yerdir. Buhârî, Sahih’inin içinde mutâba­at sözünü çok kullanmıştır. Bunun için mutâbaat ta’bîrinin ma’nâsmı iyice bel­lemek lâzımdır:

Hadîsin “mutevâtir”, “meşhur”, “mustefîz”, “aziz” nevî’leri makbul olup “garîb (ferd)” nev’inin kimi makbul, kimi merdûddur. “Garîb hadîs” diğer de­yişle “Ferd hadîs”, hangi tabakada olursa olsun bir tek şahıs tarafından riva­yet edilen hadîstir. Böyle bir hadîs, diğer bir yoldan veya yollardan rivayet edilmiş olmakla ferdlikten ve sıhhatına delâlet eden diğer bâzı karinelerin eklenmesiyle zaîflıktan kurtulur.

Ferd zannolunan bir hadîsin diğer tarik veya tarîklerden acaba râvîsi var mıdır? Diğer hadîscilerce bu hadîs tanınmış mıdır? diye hâlini araştırmağa, ıstı­lahta “i’tibâr” denir. Câmi’ler, müsnedler, cüz’ler gibi hadîs kitâblarından araş­tırmak netîcesinde ferd olan hadîsin başkası tarafından da rivayet edildiği tebeyyün ederse, bu hadîs artık ferdlikten kurtulmuş ve “mutâba” yâhud “mutâba’un aleyh” olmuş olur. Mutâba’ hadîsin râvîsine de mutâba’un aleyh der­ler. İkinci, yânî sonradan bulunan râvîye de “mutâbi” ve hadîsine “tâbi” denir. Mutâbi’ hadîsi kimden rivayet etmiş ise, o şahsa da “mutâba’ aleyh” adı veri­lir. Hâsılı mutâbaat, muayyen bir râvîye isnadının tamâmında yâhud bir kıs­mında diğer bir râvînin muvafık ve muşârik olmasıdır.

İ’tibâr’ın kaaidesi şudur: Muhaddis, râvîlerden birinin rivayet ettiği ferd hadîsi ele alıp, arayıp taramak sûretiyle diğer hadîs râvîlerinin rivayetleriyle mukaayese (i’tibâr) edip, acaba bu hadîsi o lâfız ile rivayet eden başkası da var mıdır, diye bakar. Ve o râvînin akranından işe başlar. O hadîsi o lâfz ile başka­sı da o râvînin şeyhinden rivayet etmiş midir? Böyle bir kimse yok ise, şeyhinin şeyhinden -râvînin şeyhi gibi- başkası rivayet etmiş midir? dîye isnadın sonuna kadar birer birer araştırır. Rivayette ortak bulursa, “mutâbaa” meydana gel­miş ve mutâbî’in keşf edilmesiyle ferd sanılan o hadîsin râvîsi “mutâba”‘ ol­muş olur. Hadîsin mutâbi’ini bulamazsa, o ma’nâda rivayet edilmiş diğer hadîs var mıdır? diye arar. Bulursa, keşfedilen râvî, münferid sanılan râvînin “şâhid”i olmuş olur. Bunu da bulamazsa hadîs, onun nazarında artık ferdlikten kurtulamaz. (Tecrîd Ter., I, 111-112).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/148-149.

[10] Buhârî’nin murâdı şudur: Zuhrî’nin ashabı bu lâfız hakkında ihtilâf etmişler­dir. Bu hadîste Ukayl, Zuhrî’den, yukarıda geçtiği gibi diye riva­yet etti. Ve ona bu lâfızda Hilâl ibn Reddâd mutâbaat etti. Yûnus ile Ma’mer de ona muhalefet ettiler: Zuhrî’den rivayet etti­ler. “Bevâdır”, “bâdire”nin cem’idir. Badirede insan vücûdunun omuz ile boyun arasında olan etceğize denir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/149.

[11] İbn Abbâs’ın, Peygamber’in bu fiilini aynen taklîd ederek hikâye ettiği gibi, ken­disinden rivayet edenler de rivayet esnasında müteselsilen hep öyle hikâye ile dudaklarını depretmişlerdir. Bu şekilde rivayet edilen hadîse müteselsil hadîs de­nir. Musâfaha hadîsi de bu tarzda müteselsilen rivayet edilmiştir (Tecrid Ter., I, 13, haşiye). Teşbîk bi’lyed hadîsi, Buhârî.’Salât 88. Bâb, 124. hadîs.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/150.

[12] Onu senin göğsünde toplayıp, onu sana ezberletmek bize âid olduğu gibi, onun ma’nâlarından herhangi bir şey sana müşkil olursa, onu sana açıklamak ve an­latmak da bize âiddir. Binâenaleyh onu ezberlemek ve ma’nâlarını sür’atle kav­ramak hususunda “kaçırır, belleyemem” diye telâş etme.

Bu tavsiye şu âyette de yapılmıştır: “Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur’ân’ı (okumak­ta) acele etme; ve ‘Rabb’im. benim ilmimi artır’ de” (Tâhâ: 20/114).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/150.

[13] İbn Abbâs’ın, Peygamber’in cömerdliğini hiçbir engele rastlamıyarak salıveril­miş rüzgâra benzetmesi, evvelâ cömerdlik ve hayırlar dağıtmakta rüzgârdan daha sür’atli olduğundan, saniyen rüzgâr yağmurlu bulutları toplayıp İlâhî rahmeti muhtaç topraklara ulaştırmaya vâsıta olmasından, sâlisen esen rüzgâr, durgun­ca hafif rüzgârdan daha ziyâde yol alıp, daha çok yerlere hayır dağıtmasından dolayıdır.

İnsanların en cömerdi idi. Cömerdlik ve kerem öğülmüş sıfatlardandır ki, her mü’minin bununla sıfatlanması lâzım gelir. Peygamber insanların en cömer­didir. Nefsi, nefislerin en şereflisi; mizacı mizaçların en adaletlisi olunca. O’nün fiilinin, fiillerin en güzeli, şeklinin şekillerin en hoşu, ahlâkının da, ahlâkların en güzeli olması zarurîdir. Binâenaleyh O’nun insanların en cömerdi oluşunda hiç şübhe yoktur. Nasıl olmaz ki, O, ebedî ni’metler mukaabilinde fânî ni’metlerden müstağnidir.

En cömerd olduğu zamanlar Cibrîl ile en çok buluştuğu ramazân ayları idi. Çünkü bu bulunmasında makaamlarda çok yükselme ve gayb ilimlerine çok muttali’ olması vardı; bilhassa Kur’ân müdâresesinden (Metin haşiyesinden). Hadîsin bu bâbda getirilmesinin münâsebet ciheti, içinde Kur’ân’ın nüzul baş­langıcının ramazânda olduğuna işaret bulunmasıdır. Cibrîl, her sene ramazân­da O’nunla buluşur ve o sene içinde inen Kur’ân’ı O’nunla mukaabele ederdi. Vefat ettiği yılın ramazânında Kur’ân’ı iki kerre mukaabele etmişti. İşte bu da vahy hükümlerindendir; bâb da vahy hakkındadır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/151-152.

[14] Dıhyetu’bnu Halîfe el-Kelbî(R)’dir. Sahâbîlerin büyüklerinden, son derece gü­zel ve yakışıklı bir zât idi. Çok kerreler Cibrîil onun suretine bürünerek vahy getirirdi.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/157.

[15] Bu emîrin ismi Haris ibn Ebî Şemir Gassânî’dir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/157.

[16] Mektubu Busrâ Emîri’nden alıp Hırakl’e götüren, meşhur Hatim Tâî’nin oğlu Adiyy idi. Dıhye ile birlikte Kayser’in nezdine gitmişlerdi. Bezzâr’ın Müsned’indeki rivayete göre, mektubu Kayser’in eline sunan Dıhye’dir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/157.

[17] Müşrikler Peygamber’i Ebû Kebşe adındaki kimseye nisbet ederlerdi. Bu adam putlara ibâdet hususunda Kureyş’e muhalefet ederek Şı’ra’l-Abûr adlı yıldıza tapmış bir Huzâa’lı idi. Peygamber de putlara ibâdet hususunda Kureyş’e mu­halefet edince, ona benzeterek “Ebû Kebşe’nin oğlu” ismini verdiler. Bir rivâyete göre de Ebû Kebşe, annesi cihetinden Peygamber’in dedelerindendir. Peygamber’i ona nisbet etmekle, gûyâ ona çekmiş olduğunu kasdetmek ister­lerdi (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/157.

[18] Arablar Romalılar’a “Benu’l-Asfar” derlerdi.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/158.

[19] İbn Abbâs’ın Ebû Sufyân’dan rivayeti burada bitiyor. Bundan sonraki kıssa, Zuhrî’nin İbnu’n-Nâtûr’a ulaştırdığı rivayettir. Sezilebileceği üzere, Ebû Suf­yân’dan rivayet edilmemiştir. İbnu’n-Nâtûr, Abdülmelik’in hilâfeti günlerinde hayâtta idi. Zuhrî kıssayı ondan dinlemiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/158.

[20] Pıtrîklik, Roma ile Bizans devletlerinin yüksek dîvân mansıblarından idi. Lâ­tincesi “patrîçiyûs”dur. Bu, en yüksek ruhanî mansıb olan patriklik değildir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/159.

[21] Kehânet bazen şeytânların ilkaasına dayanır, bazen de yıldızların hükümlerin­den istifâde edilirdi. Bunun her iki çeşidi de câhiliyyet devrinde Allah islâm’ı gâlib kılıncaya kadar yaygın idi. islâm gâlib olunca, kâhinlerin şevketi kırıldı ve islâm dîni, kâhinlere i’timâd etmeyi inkâr etti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/159.

[22] Bu hadîsin bu bâbda zikrinin münâsebeti ciheti şöyledir: Hadîs kendilerine vahy verilen peygamberlerin vasıflarından bir kısmına şâmil olmuştur; bâb da vah­yin başlama keyfiyeti hakkındadır. Yine Hırakl kıssası, işinin başlangıcında Pey­gamber’in hâlinin nasıl olduğunu içine almaktadır. Hırakl’e yazılan mektûbdaki âyet ile başlıktaki âyet, Yüce Allah’ın peygamberlere dîni doğrultmalarını ve Tevhîd kelimesini en yüksek kılmalarını vahy ettiğine şâmildirler (Aynî).

Hadîsin son fıkrasındaki ifâdelerden Hırakl’in îmân etmeye yanaştığı, fa­kat kavminden korkup îmânını açıklamadığı seziliyor. Çünki Hırakl, Mekke ti­câret kaafilesi başkanı sıfatıyla o zaman Şam’da bulunan Ebû Sufyân’ı Kudüs’e getirtip, uzun uzadıya suâl cevâb ederek, derin tahkîkaat ve tedkîkaat netice­sinde kendisinde vicdanî bir kanâat hâsıl olmuş, toptan îmân etmek üzere Rûm büyüklerine teklîf etmiş; onlar kabul etmediklerinden kendisi de îmânını açığa çıkarmamış olduğu anlaşılabilir!

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/159.

[23] Yânî bu üç râvî de bu hadîsi Zuhrî’den rivayet etmekte Şuayb’a mutâbaat ve muvafakat etmişlerdir. Buhârî bu Hırakl hadîsini ayrı ayrı senedler, uzun ve kısa metinlerle Sahîh’ınin on dört yerinde getirmiştir: Vahy, İlim, Cihâd, Ciz­ye, Mağâzî, Tefsir, Şahâdât, Edeb, Ahkâm, İsti’zân, Vahidin Haberi., gibi (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/159.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Vahiy Bölümü – Sahih-i Buhari

Sahih-i Buhari | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.