Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

Sadakalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sadakalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sadakalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

SADAKALAR KİTABI

1- (Verîlen) Sadakaya Rücû (Dönüş) Yapma Babı

2390) Ömer bin el-Hattâib (Radıyallâkü ««*;’dcn rivayet edildiğine ; ResCıluDah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kendisine) :

«(Vermiş olduğun) sadakana dönüş yapma.»”

2391) Abdullah bin el-Abbâs (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edil­diğine «öre; ResûhiHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sadaka verip sonra sadakasına dönüş yapan kimsenin durumu, kusan sonra dönüp kusmuğunu yiyen köpeğin durumu gibidir.»” [1]

İzahı

Ömer (Raciıyallâhü anh)’m hadisi Buharı .o Müs-1 i m’ de rivayet edilmiştir. Oralardaki rivayetlerin bâzısında şu ziyâde vardır: «Çünkü sadakasına dönüş yapan kimse, kusmuğuna dönüş yapan köpek gibidir.»”

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)’m hadîsi M ü s 1 i m’ de de rivayet edilmiştir.

Bu hadîsler, verilen sadakaya dönüş yapmanın, yâni cayıp geri almanın haramlığına delâlet eder. Verilen sadaka teslim edilince, teslim alanın mülkiyetine girmiş olur ve teslim edenin mülkiyetin­den çıkmış olur. Artık bundan dönüş yapmak ve-sadakayı geri al­mak hak ve yetkisi kalmaz. Sadaka hibeden farklıdır. Hatırlanacağı üzere 2384 – 2387 nolu hadislerin izahı bölümünde hibeden dönüş yap­manın bâzı âlimlerce caiz görüldüğü belirtildi. Avnü’l-Mabûd yaza­rının Zekât kitabının 30. babında belirttiği gibi sadaka, âhiret seva­bını kazanmak niyetiyle verilen bağıştır. Hibe ve hediye ise kişiye ikramda bulunmak ve ona yaklaşmak niyetiyle bir şey vermektir. [2]

2- Bir Malı Sadaka Olarak Verip Sonra Onun Satışa Arz Edildiğini Gören Kişi O Malı Satın Alabilir Mi?. Babı

2392) Ömer (bin el-Hattâb) (Hadtyallâhü anh)’âen rivayet edildi­ğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken kendisi (yaya bir mücâhide) bir atı sadaka olarak vermiş, bir süre sonra at sahibinin atı noksan fiyatla satmak istediğini görmüş ve bunun üze­rine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e giderek ata müşte­ri olmasının hükmünü sormuştur. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de (Ömer’e) :

«Sadakam satın alma,» buyurmuştur.”

2393) Zübeyîr bin el-Avvâm (Radtyallâhü anhyden rivayet edildi­ğine Röre:

Kendisi gamr veya gamre denilen bir atı sadaka olarak (birisi­ne) vermiş sonra o attan olduğu söylenen erkek veya dişi kir tayın satışa arz edildiğini görmüş ve (onun atından olduğu için) tayı sa­tın almayı bırakmıştır.”

Not: Bunun senedinin sahih olduğu, Zey&id’de bildirilmiştir, [3]

İzahı

Ömer (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Mâlik, Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiş­lerdir. Zübeyir (Radıyallâhü anh)’ın hadisi ise Zevâid türün-dendir.

Nevevi, Ömer (Radıyallâhü anh)’ın hadîsinin şerhinde: Bu hadîsteki yasaklama tenzîhen mekruhluk içindir, haramhk için değildir. Şu halde, bir malı sadaka, zekât, kefaret, adak gibi bir iba­det niyeti ile veren bir kimsenin ayni malı verdiği şahıstan satın al­ması mekruhtur. Keza hibe veya başka şekilde kabullenmesi ve mülkiyetine kendi irâdesi ile geçirmesi de mekruhtur. Fakat irâdesi dı­şında meselâ miras yolu ile mülkiyetine geçmesinde bir mekruhluk yoktur. Anılan sadakayı alan şahıs bunu üçüncü bir şahsa satış ve­ya başka bir yolla devrettikten sonra ise sadakayı veren kimsenin bu malı almasında bir kerahet yoktur. Bizim mezhebimiz ve cumhu­run mezhebi böyledir. Âlimlerden bir cemaata göre kişinin vermiş olduğu sadakayı, verdiği şahıstan satın alması haramdır. Bunlara gö­re hadîsteki yasaklama haramlık anlamındadır, diye bilgi vermiştir.

Avnü*l-Mabüd yazan da bu hadîsin şerhinde İ bn-i B a t -t â 11 ‘n şöyle dediğini nakleder: Âlimlerin ekserisi bu hadise da­yanarak kişinin vermiş olduğu sadakayı satın almasını mekruh say­mışlardır. Mâlik, Kûfeliler ve Şafiî’ nin kavli de budur. Bu hüküm bakımından farz sadaka ile nafile sadaka arasın­da fark yoktur. Şayet bir adam kendi sadakasını satın alırsa, yaptı­ğı alım akdi sahihtir. Fakat böyle bir alıma girişmemesi uygundur. Kişinin ödediği yemin kefareti de ayni hükme tâbidir. Kişinin vermiş olduğu sadaka sonradan miras yolu ile kendisine intikal ederse bun­da hiç bir mahzurun bulunmadığı ve anılan sadakanın kendisi için helâl olduğu yolunda âlimlerin icmâı vardır.

1 b n ü ‘ 1 – M ü n z i r ise.- Bir sadakayı verip sonra onu satın almak hiç bir kimse için caiz değildir. Çünkü bu hususta sabit ya­sak vardır. îîu yasaktan dolayı satın alma akdinin geçersiz sayılma­sı icâbeder. Ancak bu akdin câizliği üzerinde icmâ edildiği sabit olur­sa o zaman denecek bir söz kalmaz, demiştir.

Tuhfe yazarının beyânına göre kişinin verdiği sadakayı satın almasının mekruhluğunun nedeni hakkında I bnü’1-Mel ik: Bâzı âlimler bu hadisin zahirine bakarak kişinin kendi sadakasını satın almasam haram saymışlardır. Fakat âlimlerin ekserisine göre bu hadîsteki yasaklama tenzîhen mekruhluk içindir. Bundaki kera­hetin hikmeti de şudur: Sadakayı kabul eden kimse, sadaka sahi­bine fiyat bakımından müsamaha edip noksan bir değerle satabilir. Çünkü sadaka sahibi kendisine ikramda bulunduğu için onun da bir karşılık olsun diye malı değerinden düşük bir fiyatla vermesi muhtemeldir. Durum böyle olunca sadaka sahibi malın değeri ile ver­diği bedel arasındaki farkı geri almış ve bu farka dönüş yapmış gi­bi olur, demiştir.

Kişinin vermiş olduğu farz sadakayı satın almasına dâir gerek­li bilgi Ebû Saîd-i Hudri (Radıyallâhü anh)’ın 1841 nolu hadisinin izahı bölümünde verildi. Oradaki hadise göre kişinin satın aldığı sadaka kendisine helâldir.

Bâzı âlimler Ebû S a İ d’ in hadîsini farz sadakaya ve Ö m e r’ in hadisini de nafile sadakaya yorumlamak suretiyle iki ha­dîsi birleştirmişlerdir. Ö m e r’ in hadîsinin nafile sadakaya yo­rumlanmasının gerekçesine gelince farz sadakaya dönüş yapmanın düşünülememesidir. Bilindiği gibi Ö m e r’ in hadîsinin bâzı ri­vayetlerinde : «Sadakana dönüş yapma* buyruğu da vardır. Dönüş ve rücû etme keyfiyeti farz olan sadaka hakkında nasıl olabilir?

Yukarda belirttiğim gibi Ömer’in hadîsindeki yasağın ten-zihen mekruhluk mânâsına yorumlanması hâlinde bunun Ebû S a i d’ in hadîsi ile uzlaşması açıktır. [4]

3- Bir Sadaka Verip Sonra Ona Mirasçı Olanın Babı

2394) Büreyde (bin el-Husayb) (Radıyallâkü anh)’âen; Şöyle de­miştir :

Bir kadın, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gelerek: Yâ Resul al lan! Ben anneme (genç) bir cariyeyi sadaka olarak verdim. Annem de öldü (ve o cariyeyi bıraktı), dedi. Bunun üzeri­ne Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kadına) şöyle bu­yurdu i

-Allah seni sevablandırdı ve (cariyeyi) mirasla sana geri verdi.-“

2395) Amr bin Şuayb’ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Radt-yallâhü ankümyden; Şöyle demiştir :

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e gelerek: Yâ Resûlallah! Ben anneme bir bahçemi verdim. (Sonra) annem de öldü ve benden başka mirasçı bırakmadı, dedi. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) de (adama) şöyle buyurdu: «Senin sadakan tam oldu. Bahçen de sana döndü.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Amr bin Şuayb’ın hadisini delil gösteren­lerin yanında bu sened sahihtir. [5]

İzahı

B ü r e y d e (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Müslim, T i r -inizi, Ebû Dâvûd ve Nesâide rivayet etmişlerdir.

Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e müracaat eden kadının ve anasının isimlerine dâir bir kayda rastlamadım. Kadın anasına sadaka olarak yâni Allah rızâsını kazanmak niyeti ile vermiş oldu­ğu cariyeyi miras yoluyla alma hakkına sâhib olup olmadığım ve aldığı takdirde evvelce ettiği sadaka sevabının eksilip eksilmiyece-ğini sormak istediği hadîs sarihleri tarafından bildirilmektedir. Zâ­ten Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in buyurduğu cevab da buna bir işaret sayılabilir, kanısındayım. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s- ve’s-selâm) ‘in buyruğunun açıklaması şöyledir .-

Senin vermiş olduğun sadakanın sevabı tamdır, ananın ölümü dolayısıyla cariyenin miras yoluyla tekrar sana intikal etmesi senin sadakanın sevabını eksiltmez. Sen sadakanı kendi irâdenle geri al­mış değilsin. Allah Teâlâ onu miras yoluyla sana döndürmüştür. Onun için câriye senin malın olmuş olur ve sana helâldir. Bu şekil­de cariyeyi alman sadakaya dönüş sayılmaz.

1 bn ü’l-M elik: Âlimlerin ekserisine göre kişinin sadaka­sına mirasçı olması mubahtır. Yâni adam bir yakınına sadaka ve­rir, sonra yakınının ölümü dolayısıyla o sadakaya mirasçı olursa, onu alması helâldir. Anılan sadakanın bir fakire verilmesinin vâcib-liğini söyleyenler de vardır, demiştir.

N e v e v i de: Bu hadîs, kişinin yakınına vermiş olduğu sa­dakaya mirasçı olması hâlinde teslim alıp onda tasarruf etmesinin mekruh olmadığına delâlet eder. Fakat kişinin vermiş olduğu sada­kayı satın alması mekruhtur. Ömer (Radıyallâhü anh) ‘m at me­selesine âit (2392 nolu) hadîsi bunun mekruhluğuna delâlet eder, di­ye bilgi vermiştir.

Zevâid türünden olan ikinci hadîs de ayni hükmü ifâde eder. Notta Amr bin Şuayb’ın hadîsinin bâzı âlimlerce mak­bul sayıldığına işaret edildi. Bunun nedeni şudur: Amr bin Şuayb bin Muhammed bin Abdillah bin Amr bin e 1 – A s (Radıyallâhü anhüm) ‘m sıkahğı ihtilaflıdır. Ebû Dâvûd: Amr’in, babası aracılığı ile dedesinden olan rivayeti hüccet olmaz, demiştir. Fakat Nesâi: O sıkadır, demiş­tir. El-Hâfız Ebû Bekir îbn-i Ziyâd da: Amr*m, babasından ve babası Ş u a y b’ in de kendi dedesi olan Abdul­lah bin Amr’ den hadîs işittiği sabittir, demiştir. B u h â r î de Ş u a y b’ in, dedesi Abdullah bin Amr’ den ha­dis işitmesinin sabit olduğunu söylemiştir. [6]

4- (Malını) Vâkıf Edenin Babı

2396) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)’dan rivayet edil­diğine göre:

(Babası) Ömer bin el-Hattab (m ganimet payı) Hayber’de (Semg denilen hurmalık) bir araziye isabet etti. Sonm Ömer (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeüemVİn yanına gidereki

Yâ Resülaliah! Hayber’de(ki ganimetten) öyle bir mal bana isa­bet etti ki benim nazarımda bundan daha azizi ve güzel bir malı şim­diye kadar hiç elde etmedim. Bana ne emir buyurursun? diyerek

(araziyi hayır için değerlendirme şekli hakkında) O’ndan emir is­tedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kendisine) :

«Dilersen arazinin aslını vakfedersin ve onun mahsullerini sa­daka edersin,» buyurdu.

İbn-i Ömer demiştir ki: Sonra Ömer bu arazi hakkında şu (şartlı vakıf) işlemi yaptı: Malın aslı satılamaz, hibe edilemez ve ona mi­rasçı olunamaz. Ömer onun gelirini fakirlere, vâkıfın yakın akra­basına, esaretten kurtulmak isteyen kölelere, Allah yolunda savaşan mücâhidlere, yolculara ve konuklara sadaka kıldı. Bu maun müte­vellisi olan kimsenin bundan mal biriktirmeksizin ve mülkiyetine te­câvüz etmeksizin gelirinden örfe göre yemesinde veya bir dostuna yedirmesinde bir günah yoktur.”

2397) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edil­diğine g.’ire (babası) Ömer bin el-Hattâb:

Yâ Resûlullah! Şüphesiz ben, Hayber’deki yüz sehimdik malım) -dan bana daha sevimli bir malı hiç bir zaman elde etmedim. Ben bu­nu sadaka etmek istedim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) (ona) :

«Onun aslını vakfet ve mey vasim Allah yoluna tahsis eti» bu­yurdu.

(îbn-i Mâceh’in şeyhi) İbn-i Ebi Ömer: Sonra ben bu hadisi baş­ka bir yerde kitabımda şu sen e di e gördüm dedi ve senedi beyân ede­rek : Ömer (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir, diyerek bunun mislini nakletti.” [7]

İzahı

İlk hadîs, Ktitüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet olunmuştur. Ömer (Radıyallâhü anh)’in vakfettiği arazinin hurmalık olup S emğ isimli olduğu, bâzı rivayetlerde belirtilmektedir. Ömer (Radı­yallâhü anh) Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’a müracaat ettiğinde arazinin değerini belirttikten sonra: “Bana ne buyurur­sun?” sözünden maksadı şudur: Ben bu araziyi Allah’ın rızâsını ka­zanmak için sadaka etmek istedim. Fakat bunu hangi yolla ve ne şekilde sadaka edeceğimi bilemiyorum.

Hadîsin; ^ CJxaj cümlesinin mânâsı “ve arazinin mah­sullerini sadaka edersin” demektir. İkinci hadîsteki benzeri cümle bunu açıklar durumdadır.

Buradaki rivayete göre arazinin satılamıyacağı, hibe edilemiye-ceği ve mirasçı olunamıyacağma dâir koşulan şartlar, Ömer ta­rafından konulmuştur. Buhârî’ deki rivayete göre bu şartlar Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in buyruğu içinde yer al­mıştır. Bu rivayetler arasında bir ihtilâf söz konusu değildir. Çün­kü Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu şartları koşmayı emretmesi ve Ö m e r’ in de bu emir üzerine anılan şartlan koş­muş olması muhtemeldir. Bu durumda, râvilerin bir kısmı anılan şartları merfû olarak^ diğer bir kısmı da mevkuf yâni Ö m e r’ in sözü olarak rivayet etmiş olabilir.

Arazinin gelirinin nerelere harcanacağı Ömer tarafından tâyin ve tesbit edilmiştir. Harcama yerlerinden birisi kölelerin esa­retten kurtarılması hizmetidir. Yâni arazi geliri kitabet akdini yap­mış olan kölelerin borçlarının tasfiyesinde de kullanılsın. Kitabet ak­di şudur: Kölenin efendisi kölesine der ki: Sen kendi nâmına ça­lış ve şu kadar para bana öde. Bu meblâğı ödediğin gün sen hürsün. Köle de bunu kabullenir ve böylece taraflar arasında akid yapılmış olur. İşte bu akid, Şer-i $erif te kitabet akdi ismini almıştır.

Kölelerle ilgili şarttan maksad arazi gelirinin bir kısmı ile köle satın alınıp azadlanmaşı olabilir.

Ömer (Radıyallâhü anh) anılan araziye bakacak mütevelli­nin bunun gelirinden örf ve âdete göre normal sayılacak yâni ifrat veya tefrit olmayacak bir ölçü dâhilinde kendi giyecek ve yiyeceği­ne ve dostuna harcama yapmasına ruhsat vermiş, fakat mütevelli­nin bu arazinin mülkiyet hakkına tasallut etmesine veya gelirinden mal biriktirmesine izin vermemiştir. Bilâkis bunu yasaklamıştır.

N e v e v î bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: “Bu hadîs, vakıf işinin meşruluğuna ve câhil i yet döneminin şai­belerine muhalif plduğuna delâlet eder. Bizim mezhebimiz ve cum­hurların mezhebi budur. Mescidlerin ve suların vakfedilmesinin sa-hîhliğine tüm müslümanlann icmâ etmiş olmaları da vakfın aslının şahinliğine delâlet eder. [8]

Hadisten Çıkarılan Diğer Fıkıh Hükümleri Şunlardır,

  1. Vakıf malı, satılamaz, hibe edilemez ve vâris olunamaz. Yâ­ni vâkıfın ölümü hâlinde mirasçıları vakıf malını kendi mülkiyetle­rine geçiremezler. Vâkıfın şartlarına uymak mecburiyeti vardır.
  2. Vâkıfın koşacağı şartlar geçerlidir.
  3. Vakıf işi fazilet ve sevabı yüce olan bir hayır yoludur. Vo-klf »daka-i câriyedir.
  4. Şifinin sevdiği değerli malını vakfetmesi veya başka yolla, Allah yolunda harcaması fazileti yücedir.
  5. Hadis Ömer (Radıyallâhü anh) ‘m faziletini ifâde eder.
  6. Hayır yollarında ve diğer işlerde fazilet ehline danışma ya­pılmalıdır,
  7. H a y b e r bölgesi savaşla fethedilmiş olup arazisi gaziler arasında taksim edilmiştir. Gaziler kendi paylarına düşen emlâk ve arazide tam tasarruf hakkına sâhib kılınmışlardır.
  8. Kişi yakın akrabalarına vakıf yapabilir ve böyle yapmak fa­zileti mûcibtir.
  9. Mütevelli örf ve âdete uygun biçimde vakıf gelirinden bir mikdanm kendi yiyecek ve giyeceğine harcayabilir. Fakat bunda aşırılık edemez.”

T i r m i z i de bu hadisi rivayet ettikten sonra: Sahâbller ile başkaları bu hadîsle amel etmişlerdir. Arazilerin ve başka malların vakfedilmesinin meşruluğuna muhalefet eden bir kimseyi mütekad-dim âlimler arasmda da görmüyoruz, demiştir.

Tuhfe yazarı da özetle şöyle der:

“Tahâvi, İsâ bin Ebân’ın şöyle dediğini anlatır: Ebû Yûsuf, vakıf malının satılmasının câizliğini söylüyordu. Sonra Ömer (Radıyallâhü anh) ‘m bu hadîsi kendisine ulaşınca: Bu hadîsi î b n – i A v n’ den kim işitti, diye sordu. Bunun üze­rine tbn-iAliyye bu hadîsi Ebû Yûsuf’a rivayet etti. Bunun akabinde Ebû Yûsuf: Artık kimse bu hadise muhalefet edemez ve eğer bu hadis Ebû Hanife’ye ulaş­mış olsaydı o da bununla hükmedecekti, dedi ve vaktin’ satılabilece­ğine dâir verdiği fetvadan dönüş yaptı. Nihayet vakıf malının sa-tılamıyacağı hususunda bir ihtilâf kalmamış gibi oldu.”

Bu babın ikinci hadîsini Nesâî ve Şafiî de rivayet et­mişlerdir.

Bu hadîste anılan yüz sehimlik arazi parçası bundan önceki ha­dîste anılan ve semğ denilen hurmalık olabilir. Yâni H a y b e r arazisi gaziler arasmda taksim edilirken Ömer < Radıyallâhü anh) ‘a yüz senim düşmüş ve bu pay semğ denilen hurmalıktan iba­ret olmuş olabilir.

İbn-i Kfâceh’in şeyhi İbn-i Ebî Ömer bu ha­disi iki senedle rivayet etmiştir. İki seneddeki râviler ayni zâtlar­dan ibarettir. Şufarklaki N âf i’in râvisibirincisenedde Ubey-dullah bin Ömer’ dir. İkinci senedde ise Abdullah’-dır.

Bu hadis de bir malın aslını vakfedip mahsûlünü Allah yoluna tahsis etmenin meşruluğuna delâlet eder. [9]

5- Ârîye (İntifa Hakkı Geçici Ve İvazsız Olarak Verilen Mal) Babı

Bu bâbta rivayet olunan hadislerde geçen Âriye ve Minha ke­limeleri hakkında gerekli bilgi sunulduktan sonra hadislerin terce-mesine geçmek uygun olur. Çünkü tercemede bu kelimeler aynen kullanılacaktır.

Ariyye, Âriye ve Are kelimeleri Şer-i Şerifte şu mânâyı ifâde eder:Menkul veya gayri menkul bir malın intifa hakkını geçici ve ivazsız yâni bedelsiz olarak bir kimseye vermektir. Verilen nesneye de âriye, âriyye ve âre denilir. Tarla, bağ, bahçe, ev, binek hayvanı, yük hayvanı ve süt ftayvanı bu şekilde verilebilir.

Minha ve Menîha: Bu kelimelerin asıl mânâsı bağıştır. Bu ba­ğış hayvan, meyvalar ve diğer mallarda olabilir. Bu nevi bağışlar malın mülkiyeti ve intifa hakkının ikisinde olabildiği gibi yalnız in­tifa hakkında da olabilir. Bu takdirde geçici olur. Meselâ süt ve­ren koyun veya meyvalı ağaç bir kimseye teslim edilerek: Koyu­nun sütü kesilinceye ve ağacın meyvası bitinceye kadar bunların mahsûlünden yararlanma hakkını karşılıksız olarak sana verdim. Bunları, mahsulleri bitince bana iade edeceksin, denilir. Bu da min­ha ve menîha’nın bir nevidir. Bu bâbta rivayet olunan hadislerde bu son mânâ kasdedilmiştir.

2398) Ebû t’mâme (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre kendisi :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim şöyle buyurdu, demiştir:

«Âriye (sahibine) ödenir. Minha da (sahibine) iade edilir.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin senedi zayıftır. Çünkü râvi îsmâil bin Ayyaş tedlisçidir. Lâkin bu hadisi yalnız İbn-i Ayyaş rivayet etmemiş­tir. Zira İbn-i Hibbân de kendi sahih’inde bu hadisi başka bir senedle rivayet et­miştir.

2399) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü «w/t/den rivayet edildiğine gö-re kendisi :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKden şöyle buyu­rurken işittim, demiştir:

«Âriye (sahibine) ödenir ve minha (sahibine) iade edilir.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu hadisin senedi sahihtir. Râvi Abdur-rahman, Yezid bin Câbir’in oğludur, sıkadır. Râvi Said de Ebû Saîd el-Makberi’nin oğludur. [10]

İzahı

Ebû Üm â m e (Radıyallâhü anht’ın hadisini Ebû D â-v û d daha uzun bir metin hâlinde rivayet etmiştir. T i r m i z I de Minha ile ilgili cümle hâriç, Ebû Davud’un rivayet et­tiği metnin mislini rivayet etmiştir. Hâl böyle iken Zevâid yazarının bu hadîsi Zevâid türünden saymasının sebebini bilemedim.

Hadisin “Âriye (sahibine) ödenir” mealindeki cümlenin açıkla­ması bölümünde Tuhfe yazarının el-Mirkat’tan naklen beyânına gö­re Turbeştî şöyle demiştir: Yâni âriye sahibine tediye edilir. Âlimler bu cümleyi değişik şekilde yorumlamışlardır. Çünkü âriye’-nin helak olması hâlinde, bedelinin bundan yararlanan kişiye ödet­tirilip ödettirilmiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ödettirilir, gö­rüşünde olanlara göre bu cümlenin yorumu şöyledir: Âriye duru­yor ise sahibine aynen tediye edilir. Durmayıp helak olmuş ise onun değeri tediye edilir.

Âriye, telef olduğu takdirde değeri ödettirilmez diyen âlimler ise bu cümleyi şöyle yorumlarlar: Âriyenin, sahibine geri verilme­si masrafı sahibine âit olmayıp karşı tarafça ödenir.

Hadisin “Minha (sahibine) iade edilir” cümlesinin mânâsı şöy­ledir : Yâni minhanın mülk. yet hakkı sahibine aittir. Bundan yarar­lanan kişi bunu sahibine iade etmekle mükelleftir. Meselâ bir adam süt veren ineğini sütünden yararlansın, diye bir adama geçici ve karşılıksız olarak veriyor veya meyva ağacı, meyvasindan yararlan­sın, diye bu şekilde veriyor ya da sebze ve hububat; eksin diye arâzisini veriyor. Minha ismi verilen bu bağış anılan malların mülki­yetine âit değil, sâdece intifa hakkına ve belirli bir süreye aittir. Malın mülkiyet hakkı, mal sahibine aittir. Şu halde yararlanma sü­resi bitince anılan malın sahibine iade edilmesi gerekir.

Ahiye telef olunca sahibi bunun değerini ödettirebilir mi?

Bu hususta âlimler arasında ihtilâf vardır. El-Mirkafta Kadı’-dan naklen beyân-edildiğine göre âriye, müstaîrin yâni yararlanmak üzere alan kişinin yanında iken telef olursa îbn-i Abbâs, Ebû Hüreyre, Atâ, Şafii ve Ahmed’e göre âriyenin değeri müstair’e ödettirilir. Şürayh, el-Hasan, Nahai, Ebû Hanîfe ve Sevrî’ye göre ödettirilmez. Çünkü âri­ye, müstaîr’in elinde bir emanet durumundadır. Onun bir kusu­ru olmadıkça kendisine ödettirilmez. Bu görüş Ali ve I b n – i M e s’ û d’ den de rivayet edilmiştir. Allah cümlesinden râzi ol­sun.

Âriye olarak verilen bir mal müstair’in elinde iken helak oldu­ğu takdirde hangi durumlarda ona ödettirilir ve hangi durumda ödettirilemez, âriye akdi nasıl oluşur ve ne gibi hükümleri vardır? Bu hususlar geniş izahlar ister. Bu itibarla fıkıh kitablarma baş vur­mak lâzımdır.

2400) Semûre (bin Cündüb) (Radtyallâhü anhyden rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurmuştur;

«El, (başkasına âit) aldığı malı, (mâlikine) ödeyinceye kadar o maldan sorumludur.» [11]

İzahı

Bu hadisi Tirmizİ, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmi*terdir.

Hadîs, âriye, icare veya başka yollarla alınan ve mülkiyeti baş­kasına âit bulunan malın mâlik’ine iade edilmesinin vâcibîiğine de­lâlet eder. Ariyeyi alan kişinin yanında âriye mal telef olduğu tak­dirde kendisinden tazmin ettirilir yâni ona ödettirilir, diyen âlimler bu hadîsi delil göstermişlerdir. Âlimler arasında bu hususta bulunan ihtilâf yukarda anlatıldı.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadîsin mânâsı şöyledir: Yâni el, al­dığı malı mâlikine iade etmekle mükelleftir, bunu yapması vâcibtir, demiştir.

T ı y b i de: Yâni elin aldığı mal, el sahibinin zimmetine geç­miş olur, telef veya zayi olması hâlinde el sahibine ödettirilir, anı­lan mal sahibine iade edilinceye kadar bu sorumluluk devam eder, demiştir.

lbnü’l-Melik de: Yâni gasp edilen malı sahibine iade et­mek vâcibtir. Sahibi taleb etmese bile hüküm budur. Ariye olarak alınan mal için bir süre tâyin edilmiş ise süre bitiminde sahibi tara­fından taleb edilmese bile iade edilmesi vâcibtir. Vedia, yâni hıfz edilmek üzere emânete bırakılan mal, sahibi tarafından istendiği za­man iade edilmesi vâcibtir, demiştir.

Hülâsa âriye, icâre ve vedia gibi meşru yollarla geçici olarak alınan veya hırsızlık, soygunculuk ve gasb gibi gayri meşru yollar­la elde edilen malların gerçek hak sahibi olan mâlik ve sahihlerine iade edilmesinin vâcibliği için bu hadis bir delildir.

Ş e v k â n i de: Âriye veya vedia gibi meşru, bir yolla geçici olarak teslim alınan bir mal, teslim alanın hıyaneti sonucunda telef olursa malın kendisine ödettirilmesinin gerekliliği hususunda âlim­ler arasında bir ihtilâf yoktur. Fakat onun bir hıyaneti olmaksızın, unutma, yanılma, veya gücü dışında kalan bir nedenle veya zayi olma, çalınma ve âfet gibi bir nedenle telef olması hâlinde ödettiri­lir mi, ödettirilmez mi? Bu gibi durumlarda teslim alanın bir hiyâ-neti ve kusuru söz konusu değil iken kendisine ödettirilecek mi? Bu hadisin zahirine göre ona tazmin ettirilir. [12]

6- Vedia (Hıfz Edilmek Üzere Bırakılan Emânet) Babı

2401) Amr bin Şuayb’m dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radt-valfâkü anhümâ)’den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Srllem), şöyle buyurdu, demiştir :

«Bir mal hıfz edilmek üzere kimin yanma emaneten bırakılırsa o kimse üzerine tazminat yükleme yoktur.»”

Not : Râvi el-Müsennâ ve onun râvisi zayıf oldukları için bu sened zayıftır. [13]

İzahı

Vedia: Yukarda da belirttiğim gibi hıfz edilmek üzere emânet edilen mala denilir. Bunun âriye’den farkı açıktır. Çünkü âriye, bun­dan önceki bâbta belirttiğim gibi kullanılıp yararlanılmak üzere karşılıksız ve geçici olarak verilen mala denilir. Amaç, onu kullan­mak ve ondan yararlanmaktır. Vedia ise sırf hıfzedilmek için verilir. Onu kullanmak veya ondan yararlanmak caiz değildir.

Hadîs, vedianın telef olması hâlinde değerinin emanetçiden tah­sil edilemeyeceğine, ona tazmin ettirilemiyeceğine delâlet eder. Şev-kani’ nin beyânına göre bu hususta icmâ bulunduğu söylenmiş­tir. Ancak emanetçi vediada hiyânet edip bile bile helak ederse bu takdirde bedeli ve kıymeti kendisine ödettirilir. Gene Ş e v k â n î’ -nin beyânına göre emanetçi, kendisine teslim edilen emânetin mu­hafazasında kusurlu olursa kendisine ödettirilir. Çünkü kusur isle­mek de hiyânetin bir nevî sayılır. [14]

7- Emanetçi Kişi Emânet Bırakılan Malda Ticâret Edip Kâr Sağlar, Babı

2402) Örve el-Rârıkî (bin ebi’l-Ca’d) (Radtyaifâhü fl«A)’den rivayet edildiğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seli em) kendisi için bir koyun satın almak üzere ona bir dinar verdi. O da (gidip) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için (o dinarla) iki koyun satın aidi. Sonra bir koyunu bir dinara sattı ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bir koyun ile bir dinar getirdi. Bunun üzerine Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (alış verişinin) bereketli olması için ona dua etti.

Râvî demiştir ki: Artık Örve ve toprak alsaydı onda kâr ederdi.” … “Örve bin Ebi’l-Ca’d el-Bârıkî (Radıyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir î

Satılmak üzere bir koyun sürüsü geldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de bana bir dinar verdi ve râvi bunun mislini an­lattı.” [15]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da burada olduğu gibi iki ayrı se-nedle Örve (Radıyallâhü anh)’den rivayet etmiştir. T i r m i z i de bunu rivayet etmiştir.

Avnü’l Mabûd yazarı bu hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi ver­mektedir :

“Mal sahibi, vekil ettiği kişiye: Bu dinarla şöyle bir koyun al, dediği zaman, vekilin bir dinarla ayni vasıfları taşıyan iki koyunu almasının câizliği bu hadisten anlaşılıyor. Çünkü vekil, müvekkili­nin isteğini yerine getirmiş olur, üstelik ona fazla bir kazanç sağ­lamış olur.

Bir adam, vekil ettiği kişiye: Şu koyunu bir dirhem ile sat, de­diği zaman, vekil iki dirheme satarsa bu satış da yukardaki muame­le gibi caizdir. Keza müvekkil bir koyunun bir dirheme satın alması vekilinden istemiş iken vekilin istenen vasıftaki bir koyunu yarım dirheme satın alması da caizdir. N e v e v İ’ nin naklen ettiği be­yâna göre $ â f i i 1 e r yanında sahîh olan hüküm budur.

ö r v e (Radıyallâhü anh) Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) için satın aldığı koyunlardan birisini O’ndan yetki almadan sat­mıştır. Hadîsin bu kısmı, fuzülî’nin satışının sahihliğine delil sayıl­mıştır. (Fuzuli, fıkıh ıstılahında mal sahibinden yetki almadan o ma­lı satan kişiye denilir.)

Mâlik, bir rivayetinde A h m e d ve kadîm kavlinde Ş â -fil-* Fuzuli’nin satışı, mal sahibinin tasvibi hâlinde geçerlidir, di­yerek bu hadisin hükmü ile amel etmişlerdir. N e v e v i de bu hükmü kuvvetli görmüştür. Ali, tbn-i Abbâs, îbn-i Mes’ûd ve İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) gibi sahâbi-lerin dâhil olduğu seleften bir cemâatin da böyle hükmettikleri rivayet olunmuştur.

Cedid kavlinde Şafii : Mevkuf (yâni sahibinin tasvib ve­ya reddine bırakılan) alım ve satım bâtıldır. Çünkü Resûl-i Ekrem

(Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) «Sen yanında(mülkiyetin altında) olmayan bir şeyi satma» buyurmuştur, der ve Ö r v e’ nin bu hadîsine cevaben : Bu hadisin sahîhliğini itiraz edil­mektedir, sahih olduğu takdirde örve’ye satış yapması için Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından vekâlet verilmiş olması mümkündür, der.

Ebû Hanife: Mevkuf satış sahihtir, fakat mevkuf alım sahih değildir. Sebebi ise, bir malı sahibinin mülkiyetinden çıkar­mak onun izin ve müsaadesine bağlıdır. Fakat onun mülkiyetine bir şeyi dâhil etmek için onun izin vermesi şart değildir, demiştir. An­cak şöyle bir itiraz yapılabilir. Satın alınan bir malın onun mülki­yetine dâhil edilmesiyle o malın bedeli onun mülkiyetinden çıkarıl­mış olur.

Mâlik’ den ise Ebû Hanife’ nin kavlinin aksi riva­yet edilmiştir. Eğer bu rivayet jahîh ise bu görüş kuvvetlidir. Çün­kü bu görüşe göre bütün hadislerle amel edilmiş olur. S e v k â n i böyle demiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in duasından sonra Ö r v e’ nin’ ticâret şansı o kadar açıldı ki her alım satımdan kâr­lı çıkardı. Had is’in sonundaki “Artık Örve toprak alsaydı onda kâr ederdi” sözü onun her alış verişte kazançlı olduğunu ifâde etmek için kullanılmıştır. Ama hakîkî mânâda kullanılmış olması da muh­temeldir. Çünkü toprağın bâzı çeşitleri satılır. Bu takdirde gene onun her işte kazançlı olduğu ifâde edilmiş olur.

Ebû Dâvûd ve Tirmizî bu hadîsin benzerini Hâ­kim bin Hızâm (Radıyallâhü anh) ‘den de rivayet etmişler­dir. H a t t â b İ de.bu iki hadîsle ilgili olarak şöyle der:

Bir adamın malını ondan izin veya vekâlet almadan satmak rey ehline göre caizdir. Ancak böyle bir satışın kesinleşip geçerlilik ka­şanması, mal sahibinin tasvibine bağlıdır. Mal sahibinin durumu du­yup tasvib etmesi hâlinde satış kesinleşmiş olur. Böyle bir satışı caiz gören rey ehli böyle bir satın almayı caiz görmezler. Yâni onlara göre, bir adama onun izin veya vekâleti yok iken bir şey satın al­mak caiz değildir. Rey ehlinin delilleri Örve (Radıyallâhü anh) ile Hakim bin Hızâm (Radıyallâhü anh) ‘m hadisleridir.

Mâlik ise bu tür satışları da alımları da caiz görmüştür. Şafii bunların hiç birisini caiz görmemiştir. Bu iki hadisin se-nedleri muttasıl değildir. (H a t t â b i bundan sonra senedler hakkında bilgi veriyor). [16]

8- Havale Babı

Havale t Tahvil kökünden alınmadır. Nakletmek manasınadır. Fıkıhçılann ıstılahında ise: Bir borcu bir kimsenin zimmetinden baş­ka bir kimsenin zimmetine aktarmak ve nakletmektir.

Asıl borçlu, zimmetindeki borcu başka bir kimseye havale ettiği için kendisine MuKil denilir. Alacaklı olan şahıs için havale işlemi yapıldığından kendisine Muhâlün Leh denildiği gibi havale işlemini kabullendiğinden dolayı da Muhtal denilir. Söz konusu borç zimme­tine havale edilen şahsa da Muhal Aleyh denilir. Havale edilen borca da Muhal Bth denilir.

Bazı fıkıhçılara göre havale işlemi bir borcun diğer bir borç ile satışıdır. Borcun borç ile satışı yasak olmakla beraber bu işlem ge­nel hüküm dışında tutularak buna ruhsat verilmiştir. Diğer bir kı­sım fıkıhçılara göre bu işlem, borcun bir ödeme nevidir. Diğer ba­zılarına göre bu akid bağımsız ve özel bir akid durumundadır.

Havale işleminin geçerliliği için muhil’in muvafakati âlimlerin ittifakı ile şarttır. Onun nzâsı dışında böyle bir işlem yapılamaz.

Âlimlerin ekserisine göre muhtarın rızâ ve kabulü de şarttır. Asıl borçlunun zimmetindeki borç ile muhâlün aleyh’in zimmetindeki borcun vasıflarının müşterek olması ve bilinmesi şarttır. Bâzı âlim­lere göre her iki borcun nakid olması ve yiyecek maddelerinden ol­maması da şarttır.

2403) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Zulüm, borcunu ödemeye muktedir olanın Özürsüz olarak bor­cunu Ödemeyi geciktirmesidir. Ve (alacaklı durumda olan) biriniz varlıklı ve güvenilir bir kimseye havale edildiği zaman, havale işini kabullensin.»”

2404) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)’âan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel/cm) şöyle buyurdu, demiştir :

«Borcunu Ödemeye muktedir olanın özürsüz olarak borcunu öde­meyi geciktirmesi bir zulümdür. Ve sen (alacaklı durumda iken) varlıklı ve güvenilir bir kimseye havale edildiğin zaman ona hava­le edilmeni kabullen.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Yûnus bin Ubeyd ile Nâfi arasında bir inkıta vardır. Ahmed bin Hanbel : Yûnus, Nâfi’den bir şey işit-memiştir. O ancak Nâfi’in oğlunun aracılığıyla Nâfi’den işitmiş yâni rivayet et­miştir, demiştir. İbn-i Muin ve Ebû Hatim de : Yûnus Nâfi’den bir şey işitmemiş, demişlerdir. Ben derim ki: Hüşeym bin Bişr de tedliscidir ve bunu an’ane ile ri­vayet etmiştir. [17]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyalîâhü anh) ‘m hadisini Kütüb-i Sit-te yazarlarının hepsi ve Ahmed ile Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Hadisin ilk cümlesi N e s â î’ nin rivayetinde bura­daki gibidir. Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve T i rm i z i ‘de bu cümle; şeklindedir. Her iki ifadeden kasdedilen mânâ aynidir. Yâni borcunu vaktinde ödeme gücüne sa-hib olan kişinin özürsüz olarak bunu geciktirmesi zulümdür. Müel­lifimizin rivayetinin zahirinden sezildiği gibi zulümün yalnız bu du­rumdaki kişinin davranışından ibaret olması ve başka bir zulüm çe­şidinin bulunmaması kasdedilmemiştir.

Hadiste geçen bazı kelimeleri açıklayalım t

Matl: Bu kelimenin asıl mânâsı bir şeyi uzatmaktır. E 1-Ez-heri’ nin beyânına göre bu kelimenin asıl mânâsı müdâfaa ve itişmektir. Burada ise ödenmesi gerekli bir hakkı ödemeyi mazeret­siz olarak geciktirmektir.

Ganî ı Zengin demektir. Lâkin burada; borcunu ödeme gücüne sâhib olan, anlamında kullanılmıştır. Şu halde borcunu ödeme gü­cüne sâhib olan fakir de bu hükme girer ve mazeretsiz olarak bor­cunu geciktirmesi zulüm sayılır.

Melî: Zengin manasınadır. En-Nihâye yazarı: Burada kasdedi­len mânâ zengin ve güvenilir kişidir, demiştir.

Cumhur, hadîsin ilk cümlesini tercemede belirttiğim gibi mânâ-lancıirmış ve: Matl masdarı, faili olan gani’ye izafe edilmiş, demiş­tir. Zayıf bir kavle göre bu izafe masdarın, mefulüne izafesi nevin-dendir. Buna göre cümlenin mânâsı şöyle olur:

“Zengine olan borcu özürsüz geciktirmek (borcunu ödemeye muktedir kimse için) bir zulümdür.” Bundan maksad da şudur: Ala­caklı kişi zengin bile olsa borcu zamanında ödemek vâcibtir. Ala­caklının zengin oluşu, hakkının geciktirilmesini meşrûlaştırmaz. Zen­ginin alacağını mazeretsiz geciktirmek zulüm olunca, fakirin alaca­ğını geciktirmek daha büyük zulüm olmuş olur. Fakat bu yorum uzaktır.

Hadîsin son kısmında, borçlunun, alacaklıya güvenilir ve zengin bir borçluya havale etmesi yâni zimmetindeki borcun o kişi tarafın­dan ödenmek üzere alacaklıya teklifte bulunması hâlinde alacaklı­nın bu teklifi kabul etmesi emredilmektedir. Nevevi: Bu emir bizim arkadaşlarımız ile cumhura göre mendubluk içindir. Bir kav­le göre emir mübahlık içindir. (Yâni alacaklının bu teklifi kabul et­mesi mubahtır.) Diğer bir kavle göre emir vâciblik içindir, demiş­tir.

H a 11 â b i de: Hadis, borcunu ödeme gücüne sâhib olmayan kimsenin borcunu geciktirmesinin zulüm olmadığına delâlet eder. Bu geciktirme zulüm sayılmayınca böyle bir borçlunun hapsedilme­si de caiz olmaz. Çünkü, hapsetmek işi bir cezadır. Haksız ve zâlim durumunda olmayan kişinin cezalandırılması ise söz konusu değildir, demiştir.

El-Hâf iz da el-Fetih’te bu hadisin açıklaması bölümünde özetle şöyle der:

“Muhtâl’ın havale işlemini kabullenmesine ait hadîsteki emir müstahablık içindir. Cumhura göre böyledir. Fakat bu hususta ic-mâ vardır, diyenler yanılmıştır. Bir kavle göre bu emir mübahlık içindir. Hanbeliler’in ekserisi ile Ebû Sevr, îbn-i Cerir ve Zahiriye mezhebi mensublan bu emri vâciblik mânâsına almışlardır. [18]

Hadisten Çıkarılan Hükümler

  1. Matl, yâni borcunu ödiyebilir durumdaki şahsın özürsüz ola­rak borcunu geciktirmesi zulüm ve haramdır. Cumhura göre, bile bi­le böyle yapan kişi büyük günah işlemiş olur ve fâsık sayılır. Bâzı âlimlere göre kişinin fâsık sayüabilmesi için bunu bir defa yapması yeterlidir, tekrarlanması gerekmez.
  2. Alacaklı kişi, alacağını istemeksizin borçlunun ödemeyi ge­ciktirmesi fâsık sayılmasını gerektirir mi, gerektirmez mi? Bu hu­susta ihtilâf vardır. Hadîsin zahirine göre alacaklı tarafından taleb vuku bulmadıkça, borç ödeme geciktirilmesi ile borçlu fâsık sayıl­maz. Çünkü Matl. taleb anlamını işaret eder. Boynunda bir hak bu­lunan herhangi bir kimsenin bu hakkı vaktinde ödememesi ve özür­süz geciktirmesi Matl sayılır. Meselâ: Erkeğin karışma, efendinin kölesine ve hâkim’in kendisine baş vuranlara karşı mükellef olduğu hakları geciktirmeleri bu hükme girer.
  3. Borçlunun ödemeye muktedir olmadığı borcu geciktirmesi zulüm sayılmaz.
  4. Malı hazır olmadığı için borcunu vaktinde ödemeyen zengin zulüm etmiş sayılmaz. Çünkü bu durumdaki zengin fakir hükmün­dedir.
  5. Borcunu ödemekten âciz kalan fakir, borcunu vaktinde öde­medi diye hapsedilmez, eline imkân geçinceye kadar kendisinden öde­me istenmez. Ama hapsedilebileceğini söyleyenler olduğu gibi borcu­nu ödemesi için istekte bulunulabileceğini söyleyenler de vardır.
  6. Havale işlemi taraflarca kabul edilip kesinleştikten sonra Muhâlün aleyh’in yâni borç ödemesi kararlaştırılan kişinin ölmesi veya iflâs etmesi gibi bir engel nedeni ile borcun tahsili imkânsız-laşınca, Muhtâl yâni alacaklı şahıs Muhil yâni asıl borçluya dönüş yapamaz ve ondan tahsil edemez. Çünkü eğer ondan taleb etmesi yolu açiK tutulsaydı, borcun havale edildiği şahsın zengin olması şartı koşulmamalı idi ve bu şartın koşulması anlamsız kalırdı. Zen­ginlik şartı koşuiunca, alacaKimın ilk borçluya dönüş yapmaması ge­reği ortaya çıkmış olur.

Hanefîler’e göre yukarda anlatılan durumda, alacaklı şahıs asıl borçluya dönüş yapabilir.

  1. Borcunu ödeme gücüne sâhib olduğuna rağmen mazeretsiz ve bilerek borcunu geciktiren şahısdan borcun cebirle tahsili, tah­sil edilinceye kadar peşinin bırakılmaması, İsrarla taleb edilmesi ve tahsil için gerekli her çâreye baş vurmanın meşruluğu anlaşılıyor. Çünkü onun yaptığı iş bir zulümdür.
  2. Havale işleminin oluşması için muhil ve muhtâlın yâni asıl borçlu ile alacaklının rızâsı şarttır. Fakat muhâlün aleyh’in yâni bor­cun havale edildiği kişinin rızâsı şart değildir. Çünkü hadîste ken­disinden söz edilmemiştir. Cumhurun görüşü böyledir. Ktfkat Ha­nefî âlimler, onun da rızâsının şart olduğunu söylemişlerdir. Ş â -fiiler’ den el-Ustuhrî de böyle demiştir.” CEl-Fetih’ten ya­pılan nakil bitti.) [19]

9- (Boçluya) Kefil Olmak Babı

2405) Ebû Ümâme el-Bâhilî (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildi­ğine göre kendisi:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den şöyle buyu­rurken İşittim, demiştir:

«Kefil, taahhüd ettiği borcu yüklenmiştir ve borcun ödenmesi vâ-cibtir.»”

2406) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)’dan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir adam 10 dinar alacaklı olduğu borçlusunun yakasına sarıldı. Borçlu şahıs (alacaklısına) :

Benim yanımda (mülkiyetimde) sana vereceğim hiç bîr şey yok­tur, dedi. Alacaklı adam da (borçlusuna) :

Hayır! Vallahi sen alacağımı ödeyinceye veya bir kefil bana ge­tirinceye kadar senden ayrılmıyacağım, dedi. Sonra onu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in huzuruna çekip götürdü. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) borçluya *

«Sen alacaklından ne kadar mehil istersin?» buyurdu. Borçlu t Bir ay, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

-O halde ona ben kefil olurum.» buyurdu. Sonra borçlu. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in dediği vakitte huzura geldi (veya borcunu getirdi). Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) ona:

«Bu (altını) nereden elde ettin?» buyurdu. Adam t Bir madenden, diye cevab verdi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

«Bunda hayır yoktur,» buyurdu ve onun yerine borcunu ödedi.” [20]

İzahı

Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Ebû D â -vûd, Tirmizî ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. T i r -m i z i bunun hasen – sahih olduğunu söylemiştir. Ebû D â -v û d ‘ un rivayet ettiği metin uzundur. Oradaki rivayette müellifi­mizin 2398 nolu hadis metni de mevcuttur.

Hadîste geçen Zaim, kefil demektir. Gârim, kefil olup taahhüd ettiği borcu yüklenen, demektir. «Zaim, gârim’dir» cümlesinin mâ­nâsı şudur: Kefil olan kişinin yüklendiği borcu ödemesi gerekir. Yâ­ni borçlu, borcunu ödemediği takdirde kefili onu ödemekle mükel­leftir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Ebû D a -v û d da rivayet etmiştir. Hadîste sözü edilen borçlu ile alacaklı­nın isimleri hakkında bir bilgi edinemedim.

Hadîs’in; »eUü cümlesi iki şekilde mânâlandırılabilir:

Birincisi: «Borçlu Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e geldi.-

İkincisi: «Borçlu vaad ettiği işi yaptı.» Yâni borcunu getirdi.

Ebü Davud’un rivayetinde; borçlunun, vaad ettiği mik-dan Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî’e getirdiği ve getirilen nesnenin altın olduğu ifâde edilmektedir.

Borçlu, bunu bir madenden elde ettiğini söyleyince Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) : «Bunda hayır yoktur» buyurmuş­tur. Ebû Davud’un rivayetinde ise: «Buna İhtiyacımız yok­tur, bunda hayır yoktur» Duyurulmuştur. Bu ifâde ile kasdedilen mâ­nâ hakkında Sindi: Bana öyle geliyor ki adamın madenden el­de ettiği altının beşte bir hissesini devlete vermediği Peygamber (Aîeyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’ce bilindiği için, bunda hayır bulunmadığı ifâde buyurulmuştur. Çünkü devletin hakkı olan humusu öde­nen madenleri işletmek meşrudur, demiştir.

Avnü’l-Mabûd yazarının beyânına göre H a t t a b i hadisin bu cümlesi ile ilgili olarak aşağıdaki bilgiyi vermiştir:

Adamın madenden istihsal ettiği altının Peygamber (Aleyhi’s-sal&tü ve’s-selâm) tarafından reddedilmesine ve: «Buna ihtiyacımız yoktur…» Duyurulmasına gelince, bu, Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından bilinen özel bir sebebe dayanıyor gibidir. Yok­sa, madenlerden istihsal edilen altının edinilmesinin mubah olmayı­şı anlamına dayanmıyor. Çünkü altın ve gümüşün tümü madenler­den elde edilir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) zamanın­dan bugüne kadarki uygulama madenlerden altın ve gümüşün istih­salinin meşruluğuna delâlet eder.

Yukardaki buyruğun nedeni şu olabilir: Maden sahihleri, ma­denlerdeki toprağı işletenlere satarlar. Bunlar da topraktaki altın ve gümüşü istihsal ederler. Topraktan elde edilecek altın ve gümüş oranı bilinmeyince, bu nevî satışlarda aldanma veya aldatma olabi­lir. Zâten âlimlerden bir cemâat madenlerin toprağını satmayı mek­ruh görmüşlerdir. Atâ, Şâbî, Süfyân-i Sevrİ, Ev-z a I, Şafii, Ahmed ve İshâk bin Râheveyh de böyle söyleyenlerdendir.

«Buna ihtiyacımız yoktur, bunda hayır yoktur» ifâdesinden inak-sad şöyle de olabilir: «Yâni getirdiğin şu altına revaç yoktur ve işi­mizi görmez.» Bunun sebebine gelince Resul-i Ekrem (Aleyhi’s-salâ­tü ve’s-selâm) ‘in kefil olduğu altın sikkeli idi. Borçlunun getirdiği al­tın ise sikkesiz idi. Orada darphane gibi bir yer ve külçe altını sikke­li altın hâline getirecek kimse de yoktu. O dönemde sikkeli altınlar Rum memleketlerinden Hicaz’a getirilirdi. Halîfe A b d ü 1 -melik bin Mervân zamanına kadar durum böyle devam etti. Nihayet kendisi ilk darphaneyi açtırıp sikkeli altını îslâmî bir para olarak piyasaya sürdü. Onun döneminde basılan altınlara M e r Anî altın ismi verilir.

Yukardaki cümlenin Duyurulmasının sebebi şu olabilir: O dö­nemde madenlerden elde edilen kazançlar pek meşru sayılmazdı, bir takım aldatma ve aldanmalar vuku bulurdu. Şöyle ki maden sâhib-leri, madenleri işletme hakkını istihsal edilecek mahsûlün yüzde on, yirmi veya otuzu kendilerine verilmek üzere işletmecilere verirler­di. Bu ise aldatmaya veya aldanmaya yol açardı. Çünkü işletmecile­rin bir şey çıkarıp çıkaramıyacokları meçhul idi. [21]

Yukardaki İki Hadisten Çıkarılan Hükümler

  1. Borçlulara kefil olmak meşrudur.
  2. Kefil olan şahıs, borcu ödemeyi yüklenmiş sayılır. Yâni borç­lu şahıs, borcunu vâdesinde ödemediği takdirde, kefil bunu ödemek­le mükelleftir.
  3. Borçlunun yakasına sarılıp, borcunu ödemesi için sıkıştırıl­ması ve kendisinden kefil istenmesi meşrudur.
  4. Borçluya mehil vermek müstahabtır. (Bu konuya âit hadisler 14. bâbta gelecektir.)”

2407) Ebû Katâde (Radtyaîlâhü anh)’den rivayet edildiğine göre:

Bir cenaze. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e getirHe-rek üzerine namaz kılması arzulandı. Fakat Resûl-i Ekrem (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) Csahabîlere) :

«Arkadaşınız üzerine (siz) namaz kılınız. Çünkü onun üzerinde bir borç vardır.» buyurdu. Bunun üzerine Ebû Katâde t

O borcu ben tekeffül ederim, dedi. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :ödemeyi (mi?)» buyurdu. Ebû Katâde > (Evet) ödemeyi (tekeffül ederim), dedi. Cenazenin zimmetindeki borç on sekiz veya on dokuz dirhem idi. (Sonra Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) onun üzerine namaz kıldı.)” [22]

İzahı

Bu hadisi Tirmizİ ve Nesâl de rivayet etmişlerdir. Ölünün zimmetindeki borç mikdarma âit kısım oralardaki rivayetlerde yoktu, ölen adamın Ensâr-i Kirâm’dan olduğu, N e s â i’ de­ki rivayette belirtilmiştir. Ebû Katâde (Radıyallâhü anh) ölünün zimmetindeki borcu ödemeyi üzerine aldıktan sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in o cenaze üzerine namaz kıldı­ğına dâir cümle burada ve Nesâî’de yok ise de Tirmizi’-

deki rivayette vardır. Orada; «Ebû Katâde ölünün borcunu ödemeyi üzerine aldıktan sonra Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) cenaze üzerine namaz kıldı.» cümlesi bulunuyor.

Buhâri de bu hadîsin benzerini Seleme bin el-Ek-v a (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmiştir. Oradaki rivayette -Ebû Katâde: Yâ Resul allan! Cenaze üzerine namaz kıl onun borcu (nu ödemek) benim üzerimde (vâcib)dir, dedi. Bundan sonra Peygam­ber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) o cenaze üzerine namaz kıldı.» de­nilmektedir.

Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Kadı ve başkası demişler ki: Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in borçlu olarak ölen kimseler üzerine cenaze namazı kıl­maktan imtina etmesi, müslümanların borçlanmaktan sakınmalarım sağlamak ve bile bile, özürsüz olarak borçlarını geciktirmelerini ve ödemede kusur etmelerini önlemek için olabilir. Ya da borçlu öle­nin zimmetinde kul hakkı bulunduğundan dolayı Peygamber (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm) ona yapacağı duanın Allah katında makbul tutulmasından endişelendiği ve böyle bir durumu arzulamadığı ne­deni ile onun üzerine namaz kılmaktan çekinmiştir.

Hadîs, her hangi bir kimsenin ölünün borcunu yüklenmesinin ve ödemeyi üzerine almasının câizliğine delâlet eder. Ölen şahsın bor­cunu karşılıyabilecek malı bulunsun veya bulunmasın fark etmez, îki halde de caizdir. İlim ehlinin ekserisi böyle hükmetmiştir. Ş â -f i î * nin görüşü de budur. Fakat Ebû Hanife: Borcunu kar­şılıyabilecek kadar mal bırakmadan ölen şahsın borcuna kefil olmak geçerli bir akid değildir, demiştir.

T ı y b i : de şöyle der: Bâzı âlimlerimiz demişler ki: Borcu­nu karşılıyabilecek kadar mal bırakmadan ölen kimsenin borcuna kefil olmanın geçerliliğine hükmeden Ebû Yûsuf, Muham-med, Mâlik, Şafiî ve Ahmed — Allah hepsine rah­met eylesin— bu hadisi delîl göstermişlerdir. Çünkü eğer kefalet işi sahih olmasaydı. Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) hadîste anılan kişi üzerine namaz kılmıyacaktı. Ebû Hanife ise:

Müflis bir ölünün borcuna kefil olmak sahîh değildir. Çünkü böyle bir borç, sakıt olan yâni düşen borç nevindendir. Düşen bir borca kefil olmak ise bâtıldır ve geçersizdir. Bu hadîste anılan Ebû K a -t â d e’ nin kefalet işi, borçlu ölen şahsın ölümünden önce yükle­nilmiş bir kefalet durumunun açıklanması mâhiyetinde olabilir. Yâ­ni Ebû Katâde’ nin, daha önce bu borca kefil olup, cenaze töreni esnasmda bu durumu açıklamış olması muhtemeldir. Ya da Ebü Katâde’nin yaptığı iş bir kefalet değil de bir vaad mâ­hiyetinde olabilir. Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ölünün borcunun nasıl ve ne yolla ödeneceğini öğrenmek istediği için na­mazdan imtina etmiş, bu durum açıklığa kavuşunca namaz kılmış, demiştir.

Tuhfe yazarı yukardaki nakilleri yaptıktan sonra : Bence ilim eh­linin ekserisinin söylediği görüş, açık olanıdır. Allah daha iyi bilir, der. [23]

10- Borcunu Ödemek Niyetiyle Borçlanan Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı

2408) İmrân[24] bin Huzeyfe (Radtyallâhü a*kütnâ)’âa.n; Şöyle de­miştir :

Müzminlerin anası Meymûne (Radıyallâhü anhâ) borçlanıyordu. Onun ev halkından birisi (bir gün) kendisine i Yapma, diyerek onun böyle borçlanmasına karşı çıktı. Meymûne t

‘Hayır (Böyle yapmaya devam edeceğim). Çünkü ben, Peygam­berim ve sadık dostum (Muhammedi (Sâllallahü Aleyhi ve Sellem) ‘-den şöyle buyururken işittim i

«Hiç bir müslüman yoktur ki bir borç ile borçlansın ve borcumu Ödemek istediğini Allah bilsin de o m üs 1 umana dünyada borcunu Ödemesini kolaylaştırmasın (borcunu ödetmesin).»” [25]

İzahı

Bu hadisi Nesâi, îbn-i Hibbân ve Hakim de rivayet etmişlerdir. Hadis, iyi niyetle ve ödemek azim ve karan ile meşru işleri için borçlanan müslümanın borcunu dünyada ödeme­ye Allah’ın inâyetiyle muvaffak olacağını müjdeler. Ayrıca iyi ni­yetlerin yapılan işler üzerinde olumlu etkiler bıraktığına işaret eder. Böylece iyi niyetli olmaya teşvik eder. Keza, iyi niyetle borçlanma­nın meşruluğu da hadîsten çıkarılır.

ödememek niyetiyle borçlananların durumlarına gelince bu ko­nu bundan sonra gelen bâbtaki hadislerde mevcuttur.

2409) Abdullah[26] bin Cafer (bin Ebl Tâlib) (Radtyallâhü anhü-*«d>’dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurdu, demiştir :

«Borçlu Allah’ın rızâsına aykırı bir şeye Aid olmadıkça borcunu ödeyinceye kadar Allah onunla beraberdir.»

Râvî demiştir ki t Abdullah bin Cafer kesedarına şöyle derdi, Gİt de bana veresiye al. Çünkü Resûlullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sel­lem)’den İşittiğim (bu) hadisten sonra şüphesiz, her gece Allah be­nimle beraber olduğu halde gecelemek isterim. Allah benimle bera­ber olmadığı halde bir gece (bile) gecelemek istemem.*’

Not: Bunun senedinin sahih olduğu, Zevâid’de bildirilmiştir. [27]

İzahı

Zevaid türünden olan bu hadisi Hâkim de rivayet etmiş­tir. Hadis, Allah’ın rızâsına aykırı olmayan işler uğrunda borçlanan kimselere Allah Teâla’nın yardımcı olduğuna delâlet eder. Şu hal­de meşru yolda borçlanan kimseler borçlarını kolaylıkla ödemeye muvaffak olurlar. Bu hadîs de bir önceki hadisin hükmünü teyid eder. Allah’ın borçlu ile beraber olması şöyle de izah edilebilir: Bor­cuna sadakat gösterip bunu ödemenin ve borçtan kurtulmanın öne­mini idrak eden müslümanlar, borçtan bir an önce kurtulmak için Allah’ın yardımını dâima diler ve dualarda bulunurlar. Gönülleri hiç bir zaman Allah Teâlâ’dan gafil kalmaz. Gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın böyle şuurlu kullan ile beraber olmaması düşünüle­mez. Kul Allah ile beraber olunca Allah da onunla beraber olur. [28]

11- Ödeme Niyetinde Olmayarak Bir Borç İle Borçlanan Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı

2410) Suhaybü’1-Hayr[29] (bin Sinan) (Rodtyallâkü enk)’âen riva­yet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlefn) şöyle buyurmuş­tur:

«Herhangi bir adam ödünç alacağı şeyi sahibine ödememek ka­ran ile borçlanırsa Allah’ın huzuruna hırsız olarak çıkar.»

Bu hadis başka bir senedle de Suhayb’den, merfû olarak rivayet edilmiştir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Yûsuf bin Mu­hammedi İbn-i Hİbbân sikalar arasında anmıştır. Ebû Hatim de : Onun rivayetin* de bir beis yok, demiştir. Bunârt ise: Onun rivayeti üzerinde düşünmek gerekir demiştir.

Hâvi Abdülhamld bin Ziyad’ı, İbn-i Hİbbân sikalar arasında anmıştır. Ebû Hatim de: Ö. bir şeyh’tir, demiştir.

Ravl Ziyftd bin Sayff (bin Subayb)’i de İbn-i Hİbbân sikalar arasında An­mıştır.

2411) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anjt)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seller») şöyle buyurmuştur :

-Her kim halkın mallarını, telef etmek niyetiyle alırsa. Allah onu telef ettirir.»’*[30]

İzahı

S u h a y b (Radıyallâhü anh)’m hadîsi Zevâid türündendir. Müellif, bunu iki senedle S u h a y b’ den rivayet etmiştir. Hadis, ödememek niyetiyle borç almanın bir nevî hırsızlık olduğuna de­lâlet eder. Bu niyetle halkın malını alan bir kimsenin Allah’a hır­sız olarak kavuşacağından maksad ise o kimsenin hırsızların müs­tahak oldukları cezaya çarptırılacağıdır.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadisi Buhârl tarafından da rivayet edilmiştir. Oradaki rivayet daha uzundur. Ha­disin baş kısmında şu cümle vardır:

-Her kim halkın mallarım, ödemek niyetiyle alırsa Allah o kimseye, (dünyada) ödeme işini kolaylaştırır.»

Hadis’in: «Allah onu telef ettirir» cümlesinin mânâsı ile ilgili olarak Ayni: Yâni o kimse kötü niyetli olduğu için ödünç al­dığı maldan yararlanamaz, mal elinden gider, borcu zimmetinde ka­lır ve âhiret günü bu fiilinden dolayı cezalandırılır. K i r m â n I bu hadîste anılan muameleyi ödünç işlemine tahsis etmiş ise de bu­nun bir anlamı yoktur. Hadîsin mânâsı umumîdir. Yâni ister ödünç almak yolu ile olsun ister başka tür muamele yollan ile olsun hep­si bu hükme girer, demiştir.

Hülâsa gerek ödünç nakid alınırken, gerek veresiye mal alınır­ken borçlanan şahsın niyeti esastır. Eğer iyi niyetle ve borcunu öde­mek azim ve kararı ile bu işlemi yaparsa, Allah onun yardımcısıdır, borcunu dünyada ödemesini kolaylaştırır. Aksi takdirde, kişi, aldı­ğı maldan hayır ve bereket elde edemez. Allah o malı onun elinden almak suretiyle telef ettirir. Ayrıca o kişi âhiret azabına müstahak olmuş olur. [31]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

EI-Fetih yazarı bu hadîsin şerhinde bâzı âlimlerden naklen be-yân ettiğine göre hadîsten şu hükümler çıkarılmıştır:

  1. Veresiye alım satım yapıldığında ve ödünç mal alındığında borçlu taraf borcunu güzelce ödemelidir.
  2. Başkasının malını telef etmek niyetiyle böyle bir işlemde bulunan kişi Allah tarafından telef edilir, yâni dünya hayatında onun başına veya malına bir felâket gelir ve aldığı maldan bir ha­yır bulamaz. Şu halde işlenen suçların cezası bazen suç cinsinden olur. Çünkü adam başkasının malını telef edince, buna karşın onun malı telef edilir.
  3. Her işte iyi niyetli olmak ve kötü niyetten sakınmak gerekir. Bütün muamelelerin dönüm noktası niyetlerdir.
  4. Ödenmek niyetiyle borçlanmak meşrudur. Kişi kendisini öde­me gücünp sâhib olarak gösterip veresiye bir mal satın alır ve bu malda tasarrufta bulunur. Sonra ödeme gücüne sâhib olmadığı an­laşılırsa, ödeme vâdesi gelmedikçe bu satıştan dönüş gibi bir işlem yapılamaz. Çünkü ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) böyle davranan kimsenin kötü akıbetini belirtmekle yetinmiş ve satışın geçersizliği veya bozulması hakkında bir şey buyurmamıştır. [32]

12- Borçlanma Hakkında Teşdid Babı

2412) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem)’m mevlâsi (azadh kö­lesi) Sevbân (Radıyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallat-lahü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurmuştur:

«Kim (şu) üç şeyden uzak iken ruhu cesedinden aynlırsa, cen-net’e giren Kibir, ganimet mauna hıyanet ve borç.»”

2413) Ebû Hüreyre (RadtyoUâhü on*J’den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Ölen) mü’min’in ruhu. zimmetindeki borç ödeninceye kadar borçluluğundan dolayı tutukludur.»” [33]

İzahı

Sevbân (Radıyallâhü anhJ’ın hadîsi Tir’mizi, Ne-sâî, İbn-i Hibbân ve Hâkim tarafından da rivayet edilmiştir. Tirmizi bu hadisi Gulûl babında rivayet etmiştir. Tuhfe yazan bu hadisin şerhinde şu bilgiyi verir:

Gulûl: Bu kelimenin açıklaması hakkında el-Münziri: Gazilerden birisinin, ganimet malından kendisine ayınp sakladığı şeye denilir. Oysa ganimet malının gaziler arasında Şer-i Şerife gö­re taksim edilmek üzere kumandana teslim edilmesi gerekir. Bir ga­zinin az veya çok bir şeyi saklaması ve kendisine ayırması caiz de­ğildir. Kumandan bile ganimet malından bir şeyi kendisine ayıra­maz. Bir gazinin ganimet malından elde ettiği yiyecek veya hayvan yemini kendisine ayırması konusunda da âlimler ihtilâf etmişlerdir, demiştir.

El-Cezeri de en-Nihâye’de : Gulûl: Ganimet malı taksim edilmemiş iken bundan bir şey çalmak ve hiyânet etmektir. Her­hangi bir şeyde gizli hiyânette bulunmak, gulûl sayılır, demiştir.

Hadiste sayılan şeylerden uzak kalan kimsenin cennete girece­ği bildirilmektedir. Hadîs, anılan şeylerden uzak kalmayıp bunlar­dan birisini işleyenin cennete girmiyeceğine, yâni cezasını çekme­den cennetlik olmayacağına delâlet eder.

T i r m i z î bu hadisi iki senedle Sevbân’ dan rivayet etmiştir. Onun Saîd bin Arûbe aracılığı ile Katâde’-den olan rivayetinde “Kibir” kelimesi yerine “Kenz” kelimesi bulu­nur. Mecmaü’l-Bihâr’da beyân edildiği gibi Kenz kelimesinin lügat mânâsı yere gömülü maldır. Bu malın müstahaklara verilmesi vâ-cib olan kısmı ödenince buna Şer-i Şerifte kenz denilmez. Yâni o ma­lı edinmenin bir dinî sakıncası kalmaz. Nitekim : “Zekâtı Ödenen mal kenz sayılmaz” buyurulmuştur.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini A h m e d ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Hadîs, borçlu ölen kişinin borcu ödeninceye kadar borçluluğundan dolayı tutuklu olacağına delâlet eder. Burada tutukluluktan kasdedilen mânâ ile ilgili olarak Tuhfe yazarı şu bilgiyi verir :

“Su yûti : Yâni borçlu olarak ölen mü’min cennetteki ma­kamından alıkonulur ve borcu ödenince salıverilip makamına gön­derilir, demiştir.

Eİ-Irâkî de: Yâni borçlu ölen mü’min hakkında cennetlik veya cehennemlik hükmü verilmeyip durdurulur. Nihayet borcu öde­nince gerekli hüküm verilir, demiştir.

Bizim arkadaşlarımızın cumhuruna göre borçlu olarak ölen mü’­min borcunu kapatacak mal bırakmış olsun veya olmasın hüküm aynidir. Fakat e I – M â v e r d i arkadaşlara muhalefet ederek: Bu hadîs, geride borcunu kapatabilecek kadar mal bırakan ölüye aittir, demiştir.

Ş e v k â n i de en-Neyl’de : Bu hadîste, mirasçılar ölünün borç­larını ödemeye teşvik edilmekte ve borcu ödeninceye kadar ölünün nefsinin muallâkta bırakılacağı yakınlarına haber verilmektedir. Bu hüküm borcunu kapatacak kadar geride mal bırakan ölüye aittir. Malsız olarak ve borcunu ödeme azim ve kararı içinde iken ölen mü’-min’e gelince, böylesinin borcunun Allah tarafından ödeneceğine dâir hadîsler vardır (Yâni Allah Teâlâ kendi hazinesinden o ölünün alacaklısının hakkını ödeyecektir), demiştir.” Tuhfe yazan bundan sonra Ş e v k â n i’ nin naklettiği hadîsleri beyân eder. Bunları görmek isteyenler Tuhfe’nin cenaze bölümünden bu hadîse tahsis edilen bâb’a müracaat etsinler.

2414) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anftüntâ)'(\an rivâyel edil­diğine göre; Resûluilah (Salİaİhhü Ahyki ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir:

«Üzerinde bir dinar veya bir dirhem (borç) bulunduğu halde Ölen kimsenin borcu onun hasenatından (hayırlarından) ödenir. Ora­da (Yâni kıyamette) ne dinar var ne de dirhem.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Muhammed bin Salebe bin Sevâ vardır. Ebû Hatim onun hakkında : Ben ona yetiştim de onun hadislerini yazmadım, demiştir. Ben onun hakkında yalnız bunu gördüm. Ebû Hâtim’den başka hiç bir imamın onun hakkında bir şey söylediğini görmedim. Senedin ka­lan ravlleri Müslim’in şartı üzerine sıka zatlardır.[34]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîsin bir benzerini Taberânİ, gene I b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)’den rivayet etmiştir. Oradaki merfü rivayet şöyledir:

“Borç iki nevidir: Borcunu ödemek niyetinde iken Ölen kimsenin velîsi (yardımcısı) benim. Borcunu ödemek niyetinde olmadığı hal­de ölen kimse de hasenatı (hayırları) ndan alınan (ve alacaklıya ve­rilen) borçlu işte budur. O gün ne dinar var ne de dirhem.”

Taberâni1 nin rivayet ettiği metinde belirtildiği gibi borç­lu ölen her mü’minin borcuna karşılık hayır ve ibâdetlerinin seva­bından alınıp alacaklıya verilmesi mânâsı kasdedilmemiştir. Ancak borcunu Ödemek niyetinde olmayan ve böylece müslümanlann hak­larını ve mallarını telef etmek gibi kötü niyeti bulunan kimseler bu halde ölürlerse, borcu nisbetinde sevablarından alınıp alacaklıya ve­rilmesi kasdedilmiştir. denilebilir. [35]

13- Kîm Bîr Borç Veya Bakıma Muhtaç Âîle Bırakır (Ölür) İse (Borcunu Ödemek Ve Ailesine Bakmak) Allah’a Ve Resulüne Âittîr. Babı

2415) Efeö Hüreyrt (Radıyallâkü ankl’den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken mü’m in kimse borçlu olarak öldüğü zaman Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selem) :

«Bu ölü, borcunu karşıhyacak bir mal bıraktı mı?» diye sorardı. Eğer oradakiler: Evet, deseydiler Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} onun üzerine namaz kılardı. Ve eğer: Hayır, deseydiler Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oradakilere:

«Arkadaşınız üzerine siz namaz kılınız,* buyururdu. Sonra Al­lah Teâlâ Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘ine (mâlî) fe­tihler verince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

-Ben mü’minlere kendi nefislerinden daha yakınım. Her hangi bir mü’min borçlu ölürse, borcunu ödemek bana aittir. Mal bırakır­sa, veresesinin hakkıdır.»”

2416) Câbir (Radıyallâhü <z»AJ’den rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim (ölürken) bir mal bırakırsa, bu onun mirasçılarınındir ve kim (ölürken) bir borç veya bakıma muhtaç aile ferdleri bırakırsa (borcunu ödemek ve çoluk çocuğuna bakmak) benim üzerimdedir ve (işi) bana aittir. Ben mü’minlere (kendilerinden) daha yakınım.»” [36]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini B u h â r i, Müslim, Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi ise Ahmed, Ebû D â -vûd ve Nesâî tarafmdan da rivayet edilmiştir.

Nevevi, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın hadî­sinin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

“Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ilk zamanlarında borçlu ölen ve borcunu karşılıyabilecek malı olamayan müslüman-lar üzerine cenaze namazı kılmazdı. Bunun hikmeti ise halkı borç­larını ödemeye ve borçlu olarak ölmemek için hayatta iken borçla­rı tasfiye etmeye teşviktir. Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e fetihler nasib eyleyip devlet hazinesini sıkıntıdan kurtarıp zenginleştirince Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu durumdaki cenazelerin namazını kılmaya ve borçlarını kapatacak mal bırakmayanların borçlarım ödemeye başladı.

Hadîs’in; «Arkadaşınız üzerine siz namaz kılınız» cümlesi cena­ze namazının kılınması için bir emirdir. Bu namaz farz-ı kifâye’dir.

Mal bırakmadan borçlu ölen müslümanlann borçlarının Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafmdan ödendiği ifâde edil­mektedir. Bu borcun nereden ve kimin mahndan ödendiği hususun­da şu görüşler vardır:

Bir kavle göre bu borç, müslümanlann maslahatları ve hizmet­leri için ayrılan mallardan ödenirdi. Diğer bir kavle göre Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in öz malından ödenirdi.

Bu tür borçların Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ta­rafından ödenmesi hükmü hususunda da ihtilâf vardır. Bir kavle gö­re O’na vâcib idi. Diğer bir kavle göre bir teberru mâhiyetinde idi.

Kez’ı, boıçlu ölen ve buna karşılık mal bırakmayanın borcunun devlet hazînesinden ödenmesi hükmü hususunda da ihtilâf vardır. Bunun vâcib olduğunu söyleyenler olduğu gibi değildir diyenler de vardır.

Hadîsin mânâsı şudur: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) şunu beyân buyurmak istemiştir: Ben sizlerin işlerinizi düzen­lemekteyim. Biriniz hayatta iken de ölü iken de onun işleri ile meş­gul olurum ve her iki durumda da onun velisiyim. Bu itibarla borç­lu öleninizin malı yok ise borcunu ben öderim. Ölünün malı var ise mirasçılarına aittir ben onun malından bir şey almam. Eğer ölünün bakıma muhtaç kimsesiz çoluk çocuğu var ise bana gelsinler. On-lann nafakası ve masrafları bana aittir.” ( N e v e v i’ nin sözü bitti.)

Câbir (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsinde geçen “Daya” kelime­si masdar olup helak olmak manasınadır. Burada, bakıma muhtaç ve fakir aile ferdleri anlamında kullanılmıştır. Çünkü bu durumda olan çoluk çocuk bakmışız bırakılırsa helak olmak ile karşı karşı­ya kalır. Bu kelime “Dıyâ” olarak da rivayet edilmiştir. Bu takdirde “Dâyi” kelimesinin çoğuludur, helak olanlar anlamını ifâde eder. Yâ­ni helak olanlar durumu ile karşı karşıya kalan aile ferdleri demek­tir. Bir kavle göre “Dıyâ” kelimesi, küçük yaştaki çocuklar ye sakat­lar gibi bakıma şiddetle muhtaç olup ihmal edildiği takdirde helak olmaya mahkûm olanlara verilen bir isimdir.

El-Münzirî de et-Tergîb’de: Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in ilk zamanlarda, borçlu ölen üzerine namaz kılmadığı sabittir. Bu hüküm sonra neshedildi, demiş ve buradaki hadîsi ri­vayet etmiştir. [37]

14- Fakirin Borcunu Erteleme Bâbı

2417) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre: Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Kim fakir bir borçluya kolaylık gösterirse Allah (da) ona dün­yada ve âhirette kolaylık ihsan eder.»”

2418) Büreyde el-Eslemî[38] (Radıyallâhü ankyden rivayet edildiği­ne göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellent) şöyle buyurmuştur:

«Kim bir fakirin borcunu ertelerse (erteleme süresince) her gün karşılığında o kimseye bir sadaka sevabı olur. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra ertelerse (bu sürece) her gün karşılığında o kimseye borç mikdarının bir misli sadaka sevabı olur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Nüfey’ bin el-Hâris el-Ama el-Kûfl vardır. Bu râvinin zayıflığı üzerinde ittifak edilmiştir.

2419) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sahabisi Ebü’l-Yeser (Ka’b bin Amr) (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlul­îah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim Allah’ın kendisini (kıyamet günü Arş’ın) gölgesinde göl­gelemesini severse bir fakirin borcunu ertelesin ya da (borcunu kıs­men veya tamamen) düşsün.-” „

2420) Huzeyfe (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«(Sizden önceki ümmetlerden) bir adam ölmüş (ve cennete gir­miş) sonra kendisine: Sen ne (hayır) işledin (ki cennetlik oldun)? diye sorulmuştur. Adam — işlediği hayrı — (ya hatırlamış veya ken­disine hatırlatılmış) da: Ben (istihkakım olarak) dirhemleri, dinar­ları ve nakid para (yi aldığım) da müsamaha ve kolaylık gösterirdim. Fakir borçluya da mehil verirdim, diye cevab vermiş. Bunun için Al­lah kendisini bağışlamıştır.

(Huzeyfe (Radıyallâhü anh) bu hadisi rivayet ederken orada bu­lunan Ukbe bin Amr el-Ensârî) Ebû Mes’ûd (Radıyallâhü anh) : Ben (de) bunu Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, de­miştir.” [39]

İzahı

Ebû Hüreyre (Rachyallâhü anh) ‘in hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâi, Hâkim ve îbn-i H i b fa â n da rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde bulunan cüm­le değişikliği mânâ ve hükmü etkilemez. Bu hadîste fakir borçluya kolaylık göstermenin fazileti anlatılmaktadır. Sindi: Bu kolay­lık vâdesi gelmemiş olan borcun vâdesini uzatmak, vâdesi gelen bor­cu ertelemek, borcu kısmen veya tamamen bağışlamak veya borç­luya sadaka vermek suretiyle oluşabilir, demiştir.

B ü r e y d e (Radıyallâhü anh)’in hadîsi ise Zevâid türün-dendir. El-Münziri1 nin beyânına göre Ahmed ve Hâ­kim de bunu rivayet etmişlerdir. Bu hadiste de fakir borçlunun borcunun ertelenmesinin fazileti anlatılmaktadır. Burada anlatılan fazilet şöyledir: Bir fakirin vâdesi henüz gelmemiş olan borcunu erteleyen kimse kaç günlük mehil verirse beher gün için bir sada­ka vermiş gibi sevab kazanır. Şayet borcun ödeme günü geldikten sonra bunu yeni bir vâdeye kadar ertelerse bu süre boyunca her gün o borç mikdarı kadar sadaka çıkarmış gibi sevab kazanır.

Terğîb’te rivayet olunan metne göre vâdesi gelen borç ertelen­diği takdirde verilen mehil süresince beher gün o borç mikdannın iki misli kadar sadaka sevabı alacaklıya verilir. Vâdesi gelmemiş olan borcun vâde süresi uzatılınca verilen mehil süresince alacak­lı kişi beher gün borç kadar sadaka vermiş gibi sevab kazanır.

Ebü’l-Yeser (Radıyallâhü anh) fın hadîsini Müslim, Hâkim- ve Taberânî de rivayet etmişlerdir. Müslim’­deki metin değişik ise de mânâ aynidir. Bu hadîste de fakirin bor­cunu erteleyen veya kısmen, ya da tamamen bağışlayan bir kimse­nin âhiret günü Arş-i A’lâ’nın gölgesinde dinlenme nimetine kavuş­turulacağı belirtilmekte ve bu yüce faziletin karşılığı müjdelemek­tedir.

H u z e y f e (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi Buhâri ve Müs­lim ‘ de de rivayet edilmiştir. M. ü s 1 i m’ in rivayetinde;«ve cennete girmiş» ziyâdesi bulunduğu için bu du­rumu parantez içi ifâde ile belirttim. Bilindiği gibi bu hadîsi iki sahâbı rivayet etmiştir. îkinci sahabi Ebû Mes’ûd (Radı­yallâhü anh)’dır. Tirmizî ve Müslim bunun benzerini Ebû Mes’ûd1 dan da rivayet etmişlerdir. Hadîste sözü edilen zâtın bizden önceki ümmetlerden olduğu bâzı rivayetlerde açıklan­dığı için tercemede buna işaret ettim.

Hadîste sözü edilen zâtın cennetlik olmasına vesile olan meziye­tine gelince bu zât alacağını teslim alırken karşı tarafa kolaylık gösterirmiş. Karşı taraf zengin olsun fakir olsun verdiği dinar, dir­hem ve diğer paralarda noksanlık olsa bunu kabul eder, böylece müsamahakâr davramrmış ve fakirin borcunu ertelermiş. Bu kolay­lık ve müsamahası dolayısıyla Allah’ın mağfiretine mazhar olmuş­tur. Hadîs bu nevi davranışların faziletini ifâde eder.

Hadîste geçen “Sikke” kelimesi dinar ve dirhem manasınadır. [40]

15- Hakkı Güzelce İstemek Ve Günahlara Girmekten Sakınarak Almak Babı

2421) (Abdullah) bin Ömer ve Âişe (Radıyallâhü anhüm)’den riva­yet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

-Kim hakkini taleb ederse bunu imkân nisbetinde günahlara gir­mekten sakınarak istesin.»”

Ebttl-Yeter <ILA.)1n Hâl Terccmesi

EbÜ’l-Yeser Kat bin Amr bin Abbâd bin Amr el-Ensârİ es-Selemİ Akabe gö­rüşmelerine katılan ve Bedir savaşına iştirak eden yüce sahâbllerdendir. Birkaç hadisi vardır. Müslim onun bu hadisini rivayet etmiştir. Sünen sahibleri de onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Ravlleri oğlu Amraar ve Musa bin Talha’dır. Ebû Hatim onun hicretin 55. yılı vefat ettiğini söylemiştir. Bedir savaşına katılan sa-habllerin en son vefat edeni bu zâttır. Allah cümlesinden razi olsun. (Hulasa: 321)

2422) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’öen rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak sahibine :

«Sen hakkını, imkân dâhilinde günahlara girmekten sakınarak al.» buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, sahih bir seneddir. Râvileri Müslim’in şartı üzerine sıka zâtlardır. îbn-i Hibbân da bunu kendi sahihinde rivayet et­miştir. [41]

İzahı

I b n – i Ömer (Radıyallâhü anh) ile  i ş e (Ftadıyallâhü anhâ) ‘mn hadîsini Tirmizİ ve îbn-i Hibbân da riva­yet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’m hadî­si ise Zevâid türünden olup notta belirtildiği gibi tbn-i Hib­bân tarafından da rivayet edilmiştir.

Hadîslerde geçen “Afâk” kelimesi haramlardan sakınmaktır. “Vâfi” kelimesi de tam manasınadır. Şu halde “Afâf-ı vâfî” haram­lardan tam sakınmak demektir. Hadîslerde, kişi hakkını taleb eder­ken haramlardan tam sakınarak ve tam sakınmak mümkün olmadı­ğı takdirde imkân nisbetinde bu gayret içinde olması ve hakkını meş­ru bir şekilde taleb etmesi istenmektedir. Hadis metinlerinin zahiri­ne uyan mânâ budur. Hadîslerdeki; ı»ilj jıs- “tam veya noksan” ifâdesi hak kelimesinden hâl olabilir. Yâni alacaklı şahıs hakkını tam veya noksan olarak alsın her iki durumda da hakkını, günahlara girmekten sakmarak taleb etmelidir.

Mutâlebe: Başkasının zimmetinde bulunan hakkı taleb etmek­tir. Bu kelime bâb’m başlığında geçtiği gibi ilk hadisin baş kısmında da bu masdardan türeme mazi fiil geçmektedir. Fakat Sünen’in el­de mevcut iki nüshasında ve el-Münzirî’ nin et-Terğîb isim-

li kitabının eldeki nüshasında bu fiilin mücerredi olan; “ta­leb etti” bulunur. Cümledeki mânâ açısından bu iki ifâde arasında bir fark yoktur. [42]

16- Borcu Güzelce Ödeme (Faziletinin Beyânı) Babı

2425) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’6ea rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Şüphesiz sizin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde verenleri-nizdir. (Veya borcunu en güzel şekilde verenleriniz sizin en hayırlı olanlannızdandır.)»”

2424) Abdullah bin Ebî Rebîa el-Mahzûmî (Radtyallâhü aw*)’den rivayet edildiğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huneyn savaşma gi­derken kendisinden otuz veya kırk bin (dinar veya dirhem) ödünç almış ve savaştan dönünce bu borcu kendisine ödemiş sonra Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:

«Allah senin için ailene ve malına bereket ihsan eylesin. Şüphe-siz borcun karşılığı (borçlunun) bunu tam olarak (alacaklıya) Öde­mesi ve teşekkür etmesidir.»”

Abdullah (R.A.)’ın Hâl Tercemesi

Abdullah bin Ebî Rebia Amr bin el-Muğtre bin Abdillah bin Ömer bin Man­zum el-Kureş! el-Mahzûmt Ebû Abdİrrahmân el-Mekkl sahabidir. Bir hadîsi (ki buradakidir) vardır. Hz. Osman (R.A.) zamanında ve onun şehld edildiği gün­lerde Mekke yakınlarında vefat etmiştir. îbn-i Mâceh ile Nesat onun hadisini ri­vayet etmişlerdir. (Hulfts»: 197) [43]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü annJ ‘in hadisini Buhâri, Müs.lim, Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Buradaki metin kısadır. Oralardaki metin ise uzuncadır. Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bir adamdan ödünç deve almış. Son­ra alacaklı şahsa devesinden yaşça üstün ve daha değerli bir de­ve ödemiştir. Adam verilen devenin kendisinin devesinden daha de­ğerli olduğunu söyleyince Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu hadîsi buyurmuştur. Bu konuya ait benzeri hadisler müellifimiz tarafından Ticâret kitabının 62. babında 2285 ve 2286 numara ile geç­ti. Orada etraflıca izahı yapılmıştır.

Hadîsin metninde görülen tereddüd râviye aittir. Bu duruma parantez içi ifâde ile işaret edilmiştir. Yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ya şöyle veya böyle buyurdu denilmek istenmiştir. Eğer hadisin metni; «Şüphesiz sizin en hayırlınız…

şeklinde ise bunun zahirine göre borcunu en güzel şekilde ödeyen müslümanlar en hayırlı müslümanlardır. Halbuki sâdece borcun en güzel şekilde ödenmesi bir müslümanın en hayırlı kimse olmasını gerektirmez. En hayırlı insan olabilmek için başka şartlar ve mezi­yetler aranır. Bu itibarla el-Fetİh yazarı bu rivayeti şöyle yorumlar: Yâni muamele açısından en hayırlınız, borcunu en güzel şekilde öde-yenlerinizdir.

Hadisin baş kısmi; «Şüphesiz sizin en hayırlı­larınızdan…» şeklinde ise mânâ açıktır. Yâni borcunu en güzel şe­kilde ödeyenler sizin en hayırlı olanlannızdanaır. Bundan maksad şu olabilir. Borcuna sadakat gösterip güzel bir şekilde ödemek iyi insanların şiarıdır. İyi olmayan insanlar pek öyle davranmazlar. Şöyle de denilebilir: Borcu en güzel şekilde ödemek öyle bir meziyet­tir ki böyle davranan müslümanlar diğer alanlarda da Allah’ın yar­dımı ile başarılı olurlar ve bu sayede en hayırlı müslümanlar arasın­da yer alırlar. [44]

Hadîsin Buradaki Metninden Çıkarılan Hükümler

  1. Kişinin borcunu güzelce ödemesi onun iyiliğinin belirtisidir.
  2. Borçlu kişi alacaklısına cefâ vermemelidir.
  3. ödünç alınan malın cinsinden olmak kaydiyle daha üstün olanı ödemek caizdir. Ancak ödünç verme akdinde, daha üstün ola­nının borçlu tarafından alacaklıya verilmesi şart koşulmuş ise böy­le bir akid yapmak ve böyle bir fazlalığı almak âlimlerin ittifakı ile haramdır, faize girer.

Abdullah (Radıyallâhü anh)’m hadisi N e s â İ ve Ah-m e d tarafından da rivayet edilmiştir. Nesâî’ nin rivayetinde hadisin metni; – «peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benden kırk bin (dinar veya dirhem) ödünç aldı…» şeklindedir. Bu rivayet, yapılan muamelenin borç muamelesi olduğunu açıkça ifâde eder. Verilen meblâğın dinar veya dirhem olduğuna dâir bir kayda rastlamadım. O günkü nakid para dinar ve dirhemden ibaret olduğu için mânânın anlaşılması ba­kımından parantez içi ifâde kullandım.

Hadîste geçen şu kelimeleri açıklıyahm:

Selef: Borç manasınadır. Burada bu mânâ kasdedilmiştir. Bir de Selem denilen bir satış türüne verilen ikinci bir isimdir. Bu tür satış hakkındaki hadisler ve hükümler 2280 – 2286 numaralarda geç­miştir.

Vefa: Borçlunun alacaklıya hakkını tam olarak ve zamanında ödemesidir.

Hamd: Bu kelimenin lügat ve ıstüâhî mânâsı geniş izah ister. Burada borçlunun alacaklıya teşekkür mânâsı kasdedildiği için di­ğer mânâlar üzerinde durmayı gereksiz görüyorum.

Huneyn: Mekke-i Mükerreme ile Tâif arasın­da ve M e k k e’ ye 3 mil mesafede bir derenin ismidir. H u -n e y n savaşı hicretin 8. yılı Şevval ayının 5. günü vuku bulmuştur. [45]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Ödünç istemek, almak ve vermek meşrudur.
  2. Ödünç alman şeyin mislini, tam olarak ve zamanında öde­mek müstahabtır.
  3. Borç ödenirken borçlunun alacaklıya teşekkür etmesi, duâ etmesi ve bilhassa alacaklının ailesi ile malının bereketi için niyaz­da bulunması müstahabtır. [46]

17- Hak Sahibi (Hakkını İstemekte» Bir Nüfuza Sâhibtir, Babı

2425) (Abdullah) bin Abhâs (Rarftyalİâhü anhümâ)'<\an; Şöyle de­miştir :

Bir adam gelip Allah’ın Nebisi (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) ‘den bir alacak veya bir hak taleb etti de (yüce huzura münâsib olmayan kaba) bâzı sözler söyledi. Resûlullah (Sallalİahü Aleyhi ve Sellem)’in sahâbîleri o adamın haddini (fiil veya sözle) bildirmek istediler. Bu­nun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Sahâbîlerine hitaben) :

«Susunuz, bırakınız. Çünkü kişi borcunu ödey İnceye kadar ala­cak sahibinin onun üzerinde bir nüfuzu (yâni edep çerçevesinde ala­cağını taleb etme hakkı) vardır.» buyurdu.”

Wot: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haneş bulunuyor. Bu tm ismi Huseyn bin Kay* Ebû Ali er-Rahbl’dir. Ahmed, İbn-i Muin. JEbû Hatim Cbâ Zur’a bunun aayjflığını ifâde etmişlerdir.

2426) Ebû Saîd-i Hudri (Radıyallâkü ö«A>’den :

Bir bedevi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e gelerek Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in uhdesinde bulunan alacağını istedi de O’na karşı sert davrandı. Hattâ O’na t

Borcumu ödemezsen (veya: Borcumu ödediğin zaman dışında) seni sıkıştıracağım, dedi. Bunun üzerine sahâbiler (o kaba) bedevi­yi azarladılar ve (kendisine) :

Yazıklar olsun sana kimle konuştuğunu biliyor (mu)sun? dedi­ler. Bedevi:

Ben şüphesiz hakkımı istiyorum, dedi. Bundan sonra Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (sahâbîlerine) :

«Niçin hak sahibi ile beraber (ondan yana) olmadım*? (olmahy-

Hfil TercemesJ

Hadiste sözü edilen Havle WnW Kay» bin Pehr, Peygamber (•-A.Y.>*in «w» 5i Hamsa (R-A.)’ın altesidir. Snsar-İ Kirftm’ın Beni Necc&r kabllMineen elaa bu hatunun bir kaç hadisi vardır. Buharl onun bir hadisini rivayet etmiştir. Sonra Resûl-i Ekrem (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) (Hamza bin Abdi’l-Muttalib’in kansı) Havle büıt-i Kays (Radıyallâ-hü anhümâ)’ya (haber) gönderdi. (Havle gelince) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Eğer senin yanında kuru hurma var ise bize ödünç ver bizim kuru hurmamız gelince senin borcunu öderiz.» buyurdu. Havle de:

Evet (olur), babam sana feda olsun Yâ Resûlallah, dedi. (Râvî) demiştir ki: Havle Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e Ödünç (kuru hurma) verdi ve ResûH Ekrem (Sallalalhü Aleyhi ve Sellem) de bedevinin borcunu ödedi ve (üstelik) ona yemek yedirdi. Sonra bedevi (Resûl-i Ekrem) (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e:

Sen benim hakkımı mükemmel bir şekilde ödedin, Allah da sa­na mükâfatını tam olarak versin diye (sevinçle) dua etti. Bunun üze­rine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

İşte bunlar insanların en hayırlılarıdır. İçinde, zayıf kimsenin in­citilmeden hakkını alamadığı bir toplum yücelemez (veya yücelme­sin.)»”

Not: Zevâld’de şöyle denilmiştir: Bu, sahih bir seneddir, râvileri sıka zat­lardır. Çünkü râvi İbrahim bin Abdillah’ın çok doğru sözlü olduğunu Ebû Hâtûn söyten^tir. [47]

İzahı

Nottan da anlaşılacağı üzere bu hadîsler Zevâid türündendir. Taberâni son hadîsin benzerim Havle (Radıyallâhü anh) ve İbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘den, B e z z â r ve öAhmed de Âişe (Radıyallâhü anhâ)’dan rivayet etmişler­dir.

Babın başlığında ve ilk hadiste geçen Sultân kelimesi lügatta hâ­kimiyet, galebe çalmak, delil, kuvvet otorite ve nüfuz gibi mânâla­ra gelir. Burada nüfuz mânâsı daha uygun olur kanısındayım. Yâ­ni alacaklı kişinin borçlusu üzerinde bir nüfuzu, sözünün geçerliliği vardır. Bundan maksad da alacaklının edeb çerçevesi içinde hakkı­nı taleb ve bunda İsrar etme yetkisine sâhib olduğunu ifâde etmek­tir. Sindi, Sultân kelimesini hak talebinde mübalâğa etmek mâ­nâsına yorumlamıştır. B u h â r î Vekâlet kitabında Ebû H ü -r e y r e (Radıyallâhü anh) ‘den bu hadisin bir benzerini rivayet et­miştir. Oradaki rivayete göre; “Bir bedevi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gelerek alacağını istemiş ve talebinde (bedevi­lik âdeti üzere) kaba davranmış. Bunun üzerine sahabiler bu bedevi­ye (söz veya fiilen) haddini bildirmek istemişler. Fakat Resûlullah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Bu adamı bırakınız (dokunmayınız). Çünkü hak sahibi (edep çerçevesin­de) hakkını İstemek yetkisine sahihtir.» buyurmuştur…”

İkinci hadîste bulunan “Kuddiset” fiili “Takdis” masdaruadan alınmadır. Takdis, günahlardan arındırmak, mübarek kılmak, zillet ve hakaretten kurtarmak, yüceltmek gibi mânâlara gelir. Burada bunların herhangi birisi kasdedümiş olabilir. Bu cümle haber verme veya beddua mâhiyetinde olabilir. Cümlenin mânâsının açık şekli şu­dur : Zayıf ve güçsüz kimse bir toplum içinde hakkını eziyetsiz ala­mıyorsa ve &nee& incitilmek suretiyle hakkını alabiliyorsa o toplam zillet ve hakaretten kurtulamaz, yücelemez, mübarek olamaz ve gü­nahların kirinden armamaz. Ya da kurtulmasın, yücelmesin, mü­barek olmasın ve arınmasın diye bunlar aleyhinde duâ edilmiş olur. Her iki ihtimalde de zayıf insanı incitmeden hakkını ödemenin öne­mi ve onu incitmenin vebali vurgulanmış olur.

Hadisin: «İşte bunlar insanların en hayırlılarıdır» cümlesi ile şuna işaret edilmiş oluyor: Yâni hakkı savunan ve hak sâhiblerin-den yana çıkıp hakkın infaz edilmesine yardımcı olanlar insanların en hayırlılarıdır.

Alacaklı şahıs bedevi olduğu için bedevilerin âdeti üzere sert ve kaba konuşmuştur. Ashâb-ı Kiram onu İkaz edip azarlamışlar ise de Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), ashabını hak sahibin­den yana olmaya teşvik buyurmuş ve bedevinin alacağını temin edip ödediği gibi ona ikramda bulunmuş ve misafir edinip yedirmiştfr. Gerçekten yüce ahlâk örneği olan Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salatü ve’s-selâm)’in bedeviye gösterdiği müsamaha, hoşgörü, iltifat ve ik­ram her türlü takdirin üstündedir. Nitekim bedevi, başlangıçta ala­cağını isterken çok kaba davranmış, sert çıkışta bulunmuş olmasına rağmen Resûl-i Ekrem (Aleyhı’s-salâtü ve’s-selâm)’in âlicenâbhğı ile müsamaha ve ikramı karşısında duygulanmış, memnun olmuş ve Resûl-i Ekrem (Aleyh i’s-salâtü ve’s-selâm)’e duâ etmiştir. [48]

Hadisten Çıkarılan Hükümler

  1. Borçla muamele yapmak meşrudur.
  2. Alacaklı kimse edeb sınırını aşmamak kaydı ile hakkını iste­me yetkisine sâhibtir. Adab-ı muaşerete yâni beşerî münâsebetlere aykırı söz veya davramşia hak talebinde bulunmak uygun değildir.
  3. Cehaletinden, görgüsüzlüğünden dolayı kaba davranan ve sert çıkışla hakkını taleb edenlere karşı müsamahakâr davranılma* hdır.
  4. Hak sahibine hakkını alıncaya kadar yardımcı olmak ve hak­kı -avunmak gerekir.
  5. Kuru hurmayı ödünç almak meşrudur. (Kuru hurmanın ve-vasye kuru hurma ile satmak ayrı bir meseledir. Satış yapıldığında /erlen ile alman hurma mikdan eşit de olsa veresiye olunca faiz say lir. Bu konu faiz bölümünde genişçe izah edilmiştir.)
  6. Alacaklı kişinin hakkı ödenirken ona hakkından fazla bir i ay vermek ve ikramda bulunmak meşrudur. (Ancak ödünç akdi ya-l ılırken böyle bir fazlalık söz konusu edilmiş ise veya bu amaçla ak-coı yapıldığı taraflarca bilinirse bu işlem faize girer.)
  7. Zayıf ve nüfuzsuz insanların haklarını kollamak ve korumak gerekir. Kuvvetli insanların bunlara zulüm etmemeleri ve bilâkis zu­lümden korumaları gerekir. Bir toplum içinde bu vecibeye riâyet edil­mezse ve zayıf insanlar ancak incitilmek suretiyle haklarını alabili­yorlar ise o toplumun tümü zarara uğrar, yücelmez, bilâkis zillet ve ha-tarete mâruz kalır. Çünkü zayıfın hakkını korumak toplumun gö-revidiı’. Birisi zayıfa zulüm ederken diğerlerinin seyirci kalması da bir suçtur ve işte bu suçtan dolayı hepsi zarar görebilir. [49]

18- Borçtan Dolayı (Borçluyu) Hapsetmek Ve Mülâzeme (Alacaklının Onun Yakasına Yapışması) Babı

2427) Eş-Şerîd (bin Süveyd es-Sakafî[50] ) (Radıyallâkü anh)’-den rivayet edildiğine göre Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurdu, demiştir:

«Borcunu ödemeye gücü yeten kişinin borcunu Ödemeyi geciktir­mesi (alacaklısı tarafından) şikâyet edilmesini ve cezalandırılması­nı helâl kılar.»

Ali e t-Tan afisi dedi ki t Borçlunun ırzından maksad şikâyet edil­mesidir. Ukubetinden maksad da onun hapsedilmesidir.”

2428) El-Hirmâs bin Habîb’in dedesi (Radtyallehü anküm)’den; Şöy­le demiştir:

Ben bir borçlumu (yakalayıp) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e götürdüm. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana ı

«Borçlunun peşini bırakma,- buyurdu. Sonra gündüzün sonun­da bana uğrayarak ı

«Yâ Ahâ benî Temim! Senin esirin ne yaptı (Yâni borcunu ödedi mi?)» buyurdu.” [51]

İzahı

E ş – Ş e r i d (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Buharı de, bunu talikan rivayet etmiştir. El-Hırmâs’ın dedesinin hadisini Ebû D â * v û d da rivayet etmiştir.

Hadîslerde bulunan bazı kelimeleri açıklayalım:

Buna geçmeden önce babın başlığında geçen “Mtilâzeme” keli­mesini açıklayalım:

Lüzum kökünden türeme Mülâzeme kelimesi Arab dilinde mü-teaddid anlamlara gelir. Burada kasdedilen mânâ ise alacaklının borçlusunun peşini bırakmaması, onu tâkib etmesi ve ondan ayrıl­mamasıdır. Bu itibarla bu anlamı, yakasına yapışma diye özetlemek mümkündür. Mülâzeme hakkındaki hükmü aşağıda anlatacağım.

Leyy: Borçlunun özürsüz olarak borcunu ödemesini geciktirme-sidir.

Vâcid: Borcunu ödemeye gücü yeten kimse anlamındadır.

Irz i Şahsiyet, namus, şeref ve haysiyet gibi mânâlara gelir. Müellifimize bu hadîsi rivayet eden Ali bin Muhammed et-Tanâf isi: Bu kelime ile kasdedilen mânâ alacaklının borç­luyu şikâyet etmesi ve durumunu anlatmasıdır, demiştir. E b û D â v û d ‘ un rivayetinde ise râvîlerden Abdullah bin el-Mübârek; Borçlunun ırzını helâl kılmanın mânâsı onun aleyhinde sert ve ağır çıkış yapılmasının meşruluğudur, demiştir. E I – A y n İ’ nin beyânına göre Süf yân: Irzdan maksad ala­caklının borçluya dille eziyet etmesidir, demiştir. Bu kelimeyi baş­ka şekilde yorumlayanlar da vardır.

Ukubet: Bu kelimenin asıl mânâsı cezadır. Burda ise gene mü­ellifimizin şeyhlerinden yukarda adı geçen zât: Bununla, hapset­mek mânâsı kasdedilmiş demiştir. Keza E b û D â v û d’ un ri­vayetinde İbnü’l-Mübârek de böyle açıklamıştır. A y -n i’ nin beyânına göre S ü f y â n da böyle yorum yapmıştır.

Son hadiste borçluya Esir denilmiştir. Esîr’in asıl mânâsı ma­lumdur. Borçlu hakkında Mülâzeme usûlü uygulanınca yâni alacak­lı onun peşini bırakmayıp alacağını devamlı surette isteyince borç­lu esir gibi olur. Bu nedenle borçlu hakkında esir ifâdesi kullanıl­mıştır.

Avnü’l-Mabüd yazarı bu hadîslerin şerhinde özetle şöyle der;

“îlk hadîsin mânâsı şudur: Borcunu ödeme kudretine sâhib olan bir kimse mazeretsiz olarak borcunu ödemeyi geciktirince alacaklı kişinin onun aleyhinde ağır konuşması (yâni bu adam benim hak­kımı vermiyor, bana zulüm ediyor gibi sözler sarfetmesi) caizdir. Ke­za hâkimin de o borçluyu tedîb etmek gayesiyle takdir edip hapset­mesi caizdir. Çünkü borçlu böyle davranmakla zulüm etmiş ol.ur. Zulüm ise haramdır.

El-Hattâbi: Bu hadis, borcunu ödemekten âciz fakir kim­senin borcundan dolayı hapsedilemiyeceğine delildir. Çünkü hadis borcunu ödemeye muktedir olan kişinin hapsedilmesini caiz kılm^-tır. Borcunu ödeyemiyecek derecede fakir olan kimse ise VacU sa­yılamayacağından hapsedilmesi caiz olmaz. Âlimler bu hususta ih­tilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

  1. Ş ü r e y h borcunu ödemeye muktedir olup ödemeyi özür­süz geciktiren ile borcunu ödemeye muktedir olmayanın hapsedile-bileceği görüşündedir. Rey ehli de bu görüşü benimsemiştir.
  2. Mâlik ise: Borcunu ödemekten âciz kimsenin hapsedil­mesi cezası yoktur. Onun hakkında yapılacak tek şey kendisine me­hil vermektir, demiştir.
  3. Şafiî’ nin mezhebi: Dış vaziyetine göre fakir görülen borçlu hapsedilmez, zengin görülen borçlu ise borcunu ödemekten imtina edince hapsedilir, diye bilgi vermiştir.

£ 1 – H i r m â s ‘ in dedesinin hadisi de, borçluluğu şer’an sabit olan bir kimseye alacaklı olan şahsın Mülâzeme etmesinin câizliği-ne delildir.

En-Neyl yazarı: Ebû Hanîfe’ den ve Şafiî* nin ar­kadaşlarından yapılan bir rivayete göre alacaklı şahıs borçlusuna şöyle Mülâzeme edebilir: Borçlu nereye giderse alacaklı da oraya gider, o bir yerde oturdu mu bu da orada oturur ve onunla beraber onun evine girebilir. Ancak onun çalışıp para kazanmasına mâni olamaz.

A h m e d’ e göre alacaklı kişi yakında bulunan şâhidlerini ge­tirip alacaklı olduğunu ispatlamak üzere borçlu zanlısının Mülâzeme altında tutulması teklifi kabul edilir. Çünkü alacaklıya bu imkân ve­rilmediği takdirde borçlunun hâkim’in meclisinden ayrılması endi­şesi vardır. Fakat alacaklının şâhidleri uzak bir yerde ise alacaklı­nın Mülâzeme hakkı yoktur. –

Cumhura göre Mülâzeme ile amel edilmez. Çünkü alacaklı şa­hıs eğer: Benim şâhidlerim vardır. Ama hazır değiller, der ise hâ­kim : Sen borçlun olduğunu iddia ettiğin sanığa borçlu olmadığına dâir yemin teklif edebilirsin veya sanık senin şâhidlerin gelinceye kadar serbesttir, diyecektir. Cumhura göre hadîsten kasdedilen mâ­nâ şudur: Sen borçlunu kontrol et, onu tâkib et. Fakat bu yorum hadîsin açık mânâsından uzaktır.”

Son hadîsin rftvîsi el-Hirmâs’ın dedesinin ismi hakkın­da bir bilgi edinemedim. AvnÜ’I-Mabûd yazarının el-Münzirl’-den naklen beyanına göre Buhâri, et-Târihu’1-Kebir’inde e 1 Hirmâ s’dan, onun da babasından ve bunun da dedesinden., şeklinde rivayette bulunmuştur. Ibn-i Ebî Hatim de el Hirmâs’ın dedesinin sahabî olduğunu söylemiştir.

2429) Kâ’b bin Mâlik (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre:

Kendisi (Bir gün) Mescid-İ Nebevi’de (Abdullah) bin Ebî Hadred (el-Eslemi)’den alacağını Ödemesini istemiş (ve aralarında ileri geri konuşma geçmiş), hattâ sesleri yükselmiş ve nihayet Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) evinde olduğu halde seslerini işitmiş ve bunun üzerine onların yanına teşrif ederek t

Yâ Kâ’b, buyurmuştur.

Kâ’b de: Emrindeyim, Yâ Resûlallah! diye cevab vermiştir. Re-sul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (ona) :

«Alacağın (meblâğ) dan şu kadarını bırak,» buyurmuş ve istih­kakın yansını mübarek eliyle İşaretlemiştir. Kâ’b de:

Yaptım (yâni alacağımın yarısını bıraktım) demiş, (bunun üze­rine) Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (borçluya) : «Kalk da bunu (yâni kalanı) öde,- buyurmuştur. [52]

İzahı

Bu hadis Tirmizl’ den başka Kütüb-f Sitte yazarlarının hepsi tarafından rivayet edilmiştir. Bu hadîsin bu bâbla olan münâ­sebeti şudur: Kâ’b (Radıyallâhü anh) alacağım tahsil etmek için Abdullah (Radıyallâhü anh) ile konuşurken aralarında tartış­ma ve münakaşa çıkmış ve nihayet sesleri o kadar yükselmiş ki

Mescid-i Nebevi’nin bitişiğindeki Hane-i Saa­det * inde bulunan Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ta­rafından duyulmuştur. Buna rağmen Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) K â’ b ‘ i hakkmı bu şekilde istemekten men etme­miştir. Hattâ K â’ b ‘ m, istediği meblâğın yansından vazgeçmesi ve bağışlaması için teklifte bulunmuştur. Hadîsin şerhlerinde beyân edildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu emri tarafları sulh etmek ve borcun bir kısmının bağışlanması için aracı olmak mahiyetindedir.

Avnü’l-Mabûd’da naklen beyân edildiğine göre en-Neyl yazarı: Kâ’b ile Abdullah arasında çıkan niza ve ihtilâf borcun mikdarı hakkında olabilir. Meselâ borçlu bir mikdar borcun varlı­ğını kabul ediyor. Fakat alacaklı taraf borcun bu kadar değil, faz* la olduğunu iddia ediyor. Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) de ihtilâf konusu olan fazla mikdann yansının bırakılmasını ve diğer yarısının ödenmesini emrediyor. Böyle bir ihtimal vardır. Şayet du­rum böyle olmuş ise yapılan sulh işi, inkâr edilen yâni varlığı ka­bul edilmeyen bir istihkaka âit olmuş olur. Hadis de bu tür sulhun câizliğine delil olmuş olur.

Taraflar arasında çıkan nizâm borcun mikdan hakkında değil de ödeme vâdesinin gelip gelmediği hakkında olması muhtemeldir. Böyle bir ihtimâle göre inkârdan doğan ihtilâfın sulh yolu ile çö­zümlenmesinin câizliği hükmü hadisten çıkarılamaz. E b û H a-nife, Mâlik ve Şafiî inkârdan dolayı yapılan sulhun bâ­tıl olduğu görüşündedirler, diye bilgi vermiştir.

Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) borçluya: «Kalk da bu­nu öde,» buyurmuştur. Bir kavle göre bu emir vâciblik içindir. Çün­kü alacaklı taraf borcun bir mikdanndan vaz geçince ve bu konu­da yapılan teklifi kabullenince borçlunun kalan borcu derhal öde­mesi vâcib olur ki, alacaklı kişi hem borcun bir mikdarını tenzil et­mek hem de kalan istihkakının geciktirilmesi suretiyle zararlı du­ruma düşmesin. [53]

19- Karz (Borç Para Ve Mal Verme Faziletinin Beyânı) Babı

2430) Kays bin Rûmî’den; Şöyle demiştir:

Süleyman bin Üzünân, Alkame (bin Kays bin Abdülah[54] )’a Ödeneği çıkıncaya kadar bin dirhem borç vermiş idi. Sonra Alkame’-nin Ödeneği çıkınca Süleyman alacağını kendisinden İstedi ve onu sıkıştırdı. Bunun üzerine Alkame borcunu ödedi. (Ama) Alkame kız­mış gibiydi; bir kaç ay durdu. Sonra Süleyman’ın yanma gidereki Benim ödeneğim çıkıncaya kadar bana bin dirhem ödünç ver, dedi. Süleyman da: Peki, memnuniyetle (dedikten sonra ailesine.) Yâ Ümme Ut be! Senin yanmda bulunan mühürlü keseyi getir, dedi. Bu­nun üzerine Ümmü Utbe keseyi getirdi. Süleyman (bana hitaben:) Bilmiş ol ki: Allah’a yemin ederim bu (para), şüphesiz senin bana ödediğin dirhemlerdir. Ben bundan tek bir dirhemin (bile) yerini değiştirmedim (kullanmadım), dedi. (Bunun üzerine) Alkame t Allah babandan razı olsun. O halde (alacağının tahsili için) beni sıkıştır­manın sebebi ne idi? dedi. Süleyman t

— (Sebebi senden işittiğim (hadis) dir deyince, Alkame <

— Sen benden ne işittin? diye sordu. Süleyman t

— Ben senden İşittim, sen fbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh)’den rivayetle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve S«llem)’in şöyle buyur-du&unu naklettin:

«Bir müslumana bir şeyi iki kez borç olarak veren hiç bir nuis-lüman yoktur ki onun bu davranışı, o şeyi bir defa sadaka etmesi gibi (sevab) olmasın.»

Alkame: İbn-i Mes’ûd bana böyle rivayet etti, dedi.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun se&edi zayıftır. Çünkü ravl Kays bin Rûmi meçhuldür. Süleyman bin Yüseyr’in de zayıflığı üzerinde ittifak edilmiş­tir. Bu hadisi İbn-i Hibban kendi sahlh’Inde başka bir sened ile İbn-i Mes’ftd (R.A.)’den rivayet etmiştir.

2431) Enes bin Mâlik (Radtyaüâkü ank)’den rivayet edildiğine gi­re Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Miraca çıkarıldığım gece Cennet’in kapısı üzerinde “Sadaka kar­şılığı (nda) on misli (sevab var) dır. Borç karşılığı (nda) da on sekiz misli (sevab var) dır.” ifâdesinin yazılı olduğunu gördüm. Bunun üzerine Cebrail’e:

Borç vermenin sadakadan üstün olmasının hikmeti nedir? diye sordum. Cebrail dedi ki ı

Çünkü sadaka dileyen kişi (bazen) yanmda (bir şey) bulundu­ğu halde dilenir. Fakat borç isteyen kimse, ancak ihtiyaçtan dolayı borçlanmak ister.”

Kot: Zevald’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Hattâ bin T» sdd’İB zayıflığını Ahmed, İbn-i Muin, Kbu Davûd, Nea&l, Sbû Zur’a. Darefcutnt re başkaları ifâde etmişlerdir. [55]

İzahı

Zevâid türünden olan bu iki hadiste borç vermek suretiyle müs-lümanın müslümana yardımcı olmasının fazileti anlatılıyor. Birinci hadîse göre bir müslümana para veya başka bir malı borç olarak iki defa vermek, bunu sadaka olarak vermek kadar sevabtır. î b n – i Mes’ûd (Hadıyallâhü anh) ‘a âit bu hadîsi îbn-i Hibbân ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. El-Münziri bu bil­giyi verirken hadisin metnini de nakletmiştir. Ancak onun rivayet ettiği metne göre bir şeyi bir defa borç olarak vermek o şeyi iki de­fa sadaka etmek kadar sevabtır. Çünkü oradaki metin şöyledir:

El-Münziri bunun îbn-i M.âceh, İbn-i Hib­bân ve Beyhakî tarafından rivayet edildiğini belirtmekte­dir. Görüldüğü gibi müellifimizin rivayeti bundan farklıdır. Müelli­fimizin rivayetine göre iki borç bir sadaka gibi iken bu rivayete göre bir borç iki sadaka gibidir. Elde mevcut üç sünen nüshası ayni­dir. İkinci hadisten çıkarılan hüküm bu son rivayete daha yakın­dır. Çünkü ikinci hadîse göre borç yaklaşık olarak sadakanın iki katı kadar sevaba vesile olur. Sadakanın sevabı on kat artırılır. Bor­cun sevabı ise on sekiz kat artırılır. S ü y û t î’ nin haşiyesinde beyân edildiğine göre Sirâcüddin el-Belkînî: Ene s’in bu hadisi bir dirhemi borç olarak vermenin iki dirhemi sadaka et­menin sevabı kadar olduğuna delâlet eder. Sadaka olarak verilen dirhemlerden bir şey sahibine geri verilmediği için on kat sevab ay­nen durur. Fakat borç verilen dirhem sonradan sahibine geri veril­diği için bunun karşılığında yirmi kat sevabtan iki senim düşer ve böylece on sekiz sehim sevab kalmış olur, demiştir.

Beyhakî’ nin de rivayet ettiği son hadîste borç vermenin sadakadan daha sevab olmasının hikmeti belirtiliyor. Evet sadaka talebinde bulunanlar arasında dünyalıktan bir şeyleri bulunduğuna rağmen dilenciliği alışkanlık hâline getirenler vardır. Hattâ çoktur denilebilir. Fakat borç para veya başka bir mal isteyen kimseler ge­nellikle ihtiyaçtan dolayı isterler.

Hadîslerde geçen veya konu ile alâkalı görülen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Harita: Deriden veya başka maddeden mamul kese manasınadır. Burada para kesesi mânâsı kasdedilmiştir.

Atat Arab dilinde müteaddid mânâlara gelen bu kelimeyi Öde­nek diye terceme ettim. Çünkü lügat kitablannda beyân edildiği üzere Atâ t bahşiş mânâsına geldiği gibi hazineden askere verilen ay­lık veya yıllık ödeneğe de denilir. Dinî ilim ile iştigal edenlere hazi­neden verilen ödeneğe de Atâ denilebilir. Hadîsteki ifâde tarzı bura­da bahşiş değil de belirli zamanlarda verilen ödenek mânâsının kas-dedildiğini gösterir.

Mukriz: Borç verene denilir. Müstakrizi Borç isteyene denilir. İkraz: Borç vermektir. İstikraz * Borç istemektir. Karz i Verilen borç mânâsına geldiği gibi borç verme mânâsına da kullanılır.

Bâzı fıkıhçılar İkraz ve Karz’ın şer’i mânâsını şöyle tanımlamış­lardır : Misli iade edilmek üzere bir şeyi bir kimseye temlik etmek* tir.

Hanefiler İkraz muamelesini böyle tarif etmişlerdir. Çün­kü bunlara göre İkraz işlemi ancak misli nevine giren mallarda ya­pılabilir. Yâni ölçülmek veya tartılmak ya da sayılmak suretiyle mikdan tesbit edilebilen ve borç alındığı takdirde mislinden ayni mikdarın geri verilmesi mümkün olan mallarda olabilir. Şu halde para, altın, gümüş, hububat, kuru hurma, kuru üzüm ve benzerî mal­lar misli iade edilmek kaydı ile borç verilebilir. Meselâ 50 gram al­tın borç olarak verilir. Borçlu kişi bunun mislini yâni 50 gram altı­nı iade eder. Keza bir ölçek buğday borç olarak verilebilir. Çünkü onun misli olan bir ölçek buğday borçlu tarafından iade edilebilir. Taneleri arasında pek farklılık bulunmayan ve tane hesabı ile alı­nıp verilen yumurta, ceviz gibi mallar da borç verilebilir. Borçlu bun­lardan aldığı sayıdaki makdarın mislini geri verebilir. Fakat tane­leri arasında aşın farklılık bulunan karpuz, kavun ve nar gibi mal­ları borç vermek caiz değildir. Çünkü taneleri arasında bulunabilen farklılık bunların değerini etkiler.

Misli neviden sayılmayıp kıymî denilen yâni kıymet ve değer­leri itibarı ile alınıp verilen hayvan, odun, akar ve benzerî mallar ikraz şekli ile verilemez. Hülâsa, Kıymî olan yâni kıymet takdiri su­retiyle işlem gören mallarda İkraz durumu caiz değildir. Misli mal­larda caizdir.

Ş â f i İ 1 e r’ e göre İkraz: Karşılığı iade edilmek üzere bir malı temlik etmektir. Bunlara göre ise misli mallarda olduğu gibi kıymî olan mallarda da İkraz işlemi yapılabilir. Başka bir deyimle Selem işlemi yapılabilen tüm mallarda İkraz işlemi de caizdir. An­cak Müktariz ve Müstakriz ismi verilen borçluya mahrem sayılma-

yan cariyeyi İkraz suretiyle vermek caiz değildir. Çünkü bu caiz ol­saydı cariyeyi borç alan kişi icabında onunla cinsel ilişkide bulu­nurdu ve bu işlem cariyeleri cinsel ilişki işinde kullanmak üzere verme anlamını taşırdı. Böyle bir işlem ise M â 1 i k ‘ in naklen be­yânına göre icmâ ile haramdır ve geçersizdir. Şâf iîler’e gö­re Selem işlemi yapılamayan mallarda İkraz işlemi de yapılamaz. Selem hakkında gerekli bilgi 2280 – 2286 nolu hadîsler bölümünde geç­ti. Oraya müracaat edilmelidir.

M â 1 i k i 1 e r’ e göre de Selem işlemi caiz olan malların tü­münde İkraz işlemi yapılabilir. Yâni ticâret malları, hayvanlar ve Misli sayılan mallarda bu işlem yapılabilir.

Hanbeli ler’e göre satılması caiz olan bütün mallarda İkraz yapılabilir. Ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsü ile satılan mal­lar olsun sayılmak veya başka şekilde satılan mallar olsun hepsin­de İkraz işlemi yapılabilir. Aranan en önemli şart borç verilecek ma­lın m i k darının sağlam bir şekilde tesbit ve tâyin edilmesi ve evsâfı­nın belirlenmesidir.

İkraz işleminin sıhhati için bir takım şartların tahakkuku bütün mezheblere göre gereklidir. Bu hususta olsun, İkrazın rükünleri ve hükümleri olsun bu alanların tümünde mezhebler arasında bâzı gö­rüş farklılıkları mevcud olduğu için gerekli bilgi edinmek isteyenler mutlaka fıkıh ki tabi arına baş vurmalıdır. Çünkü bu hususları bura­da anlatmak hem geniş izah ister. Hem de bir hayli zaman alır.

İkraz yâni borç vermek suretiyle müslümanlara yardımcı olmak elbet çok sevabtır ve sünneM müekkede’dir. Muztar durumda bulu­nan ve borç isteyen müslümana kendisini hayatî tehlikeden kurta­racak mikdarda borç vermek vâcibtir. Alacağı borç ile günah işli-yeceği bilinen kimseye borç vermek ise haramdır. Çünkü günah iş­lemesine yardım edilmiş olur.

Ekmek tartılmak suretiyle borç verilebilir. Yâni meselâ bir kg. ekmek borç edilir. Sonra bunun yerine bir kg. ekmek geri verilir. Asıl budur. Fakat Hanefi ve Şafiî âlimlerden ekmeğin tane hesabı ile borca verilebileceğine fetva ver«al®r vardır. Bunun gerekçesi, görülen zaruri ihtiyaç ve gramajdaki farkın önemsenme-mesidir.

Borç edilen mal ne ise ayni cins ve m ikdarın iade edilmesi ge­reklidir. Verilen mikdardan fazla bir şeyin verilmesi şart koşulur-sa haramdır. Keza Mükriz’e yâni borç veren tarafa menfaat sağla­yan İkraz işlemi caiz değildir.

Şafiî fıkhına âit Nihâyetü’l-Muhtâc kitabının Karz babında bu konuya âit bâzı hadisler rivayet edilmiştir. Bu arada buradaki hadisler de nakledilmiştir. Müellif Re m eli anılan iki hadîsin arasını bulmak için müteaddıd yorumlar yaparak özetle şöyle der: Yukardaki hadislerden birisine göre borcun sevabı sadakanm seva­bının yarısı gibidir, diğer hadise göre ise bunun aksine borcun seva­bı sadakanm sevabının iki mislidir. Son hadîsin senedinde zayıflık vardır. Eğer bunun şahinliği sabit olursa şöyle söylenebilir: Borcun sevabının fazlalığı sonradan bildirilmiş olabilir. Veya bundaki on sekiz sayısı borç vermenin karşılığı olan küçük dereceler hakkın­dadır. Bu dereceler sadakanın beş derecesine tekabül eder. Son ha­diste borç verilen şeyin sevabının on sekiz sayısı ile belirtilmesinin sebebi şudur: Borç olarak verilen bir dirhem ile karşı tarafın ke­deri giderilmiş olur ve borçluya ihtiyacını giderinceye kadar mehil verilmiş olur. Şu halde bunda iki meziyet ve ibâdet vardır. Bu ne­denle iki dirhem gibidir. îki dirhemin sevabı da yirmi derecedir. îki dirhem gibi olan bu dirhem sonradan geri alınınca iki derece düş­müş olur ve böylece on sekiz derece kalmış olur.

Nihâyetü’l-Muhtâç yazarı daha sonra İkrazın mendûb. vâcib. haram ve mekruh olduğu halleri veyân etmektedir.

2432) Yahya bin Ebî îshâk el-Hünâi’den; Şöyle demiştir:

Ben En es bin Mâlik (Hadıyallâhü anht’a şunu sordum t Bizden bir adam, (din) kardeşine mal ikraz eder (yâni mislini geri almak üzere bir mal verir). Sonra malı alan kişi, ikraz edene bir hediye verir? Enes dedi ki t Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur i

«Biriniz bir mal ikraz edip sonra malı alan şahıs ikraz edene bir hediye verdiği veya onu bineğine bindirmek istediği zaman salan o bineğe binmesin ve o hediyeyi kabul etmesin. Meğer ki, ikraz isin­den önce bunlar arasında bu nevi iş cereyan etmiş ola.»”

Not: Zevâİd’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Utbe bin Humeyd ed-Dabbt bulunuyor. Bu ravîyi Ahmed ve Ebû Hatim zayıf saymışlar ve lb^: Hibbân ise onu sikalar arasında anmıştır. Râvi Yahya bin Ebf İshâk’ın hâli de meçhul­dür. [56]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîsi Bey haki de rivayet et­miştir. Hadis, İkraz işlemi suretiyle alacaklı durumda olan tarafın borçlu olan taraftan hediye ve benzeri yolla yararlanmasını yasak­lıyor. Ancak ikraz işleminden önce taraflar arasında hediyeleşme ve benzeri yardımlaşma cereyan edip âdet hâline gelmiş ise, yâni sözü edilen yararlanmanın ikraz işlemi ile hiç ilgisi yok ise alacak­lının borçlu tarafından verilen hediyeyi kabul etmesi, bineğine bin­mesi, keza yükünü taşıtması caiz kılınıyor. El-Alkami : Ha­disteki yasaklama fenzîhen mekruhtuk mânâsına yorumlanmıştır. Yâni takvaya en yakışanı alacaklının borçlusundan hediye almama­sı ve bir menfaat sağlamamasıdır, demiştir.

E 1 – H a f n İ de: Alacaklıya hediye vermek, onu bildirmek, yükünü taşıtmak gibi menfaatler ikraz akdi yapılırken şart koşulur-sa, faiz olur. Dolayısıyla hadisteki yasaklama haramhk anlamına yo­rumlanır, îkrâz akdinde böyle bir şart koşulmamış ise bu yasaklama tenzih ve takva anlamına yorumlanır, demiştir.

Para veya başka bir şeyi borç olarak verip bunun karşılığında mukrız’a yâni verene bir menfaatin şart koşulması faiz sayılır. Çün­kü «Muknz’a menfaat sağlayan her nevî borç faizdir» mealinde ha­dîs vardır. İkraz akdinde böyle bir şart koşulmadığı gibi taraflarca düşünülmemiş ve böyle bir amaç güdülmemiş iken sonradan borçlu taraf borcunu öderken fazlasıyla ödemesi veya aldığı şeyden daha iyisini iade etmesi meşrudur.

Abdurrahman el-Cezeri de el-Fıkih Ala’l-Mezâhib adlı kitabının Karz bölümünde İkraz ile ilgili gerekli bilgi vermiştir. Muknz’a yarar sağlama konusu île ilgili olarak dört mezhebin gö­rüşünü özetle şöyle anlatır:

  1. Hanefi mezhebine göre bir menfaat karşılığı bir kim­seye bir şeyi borç olarak vermek mekruhtur. îkrâz akdi yapılırken böyle bir şart koşulduğu takdirde hüküm budur. Fakat böyle bir şart koşulmamış iken borçlu taraf borcunu öderken aldığından daha iyi­sini veya fazlasıyla verirse bunda bir sakınca yoktur. Borçlunun ala­caklıya bir hediye vermesi de caizdir. Ancak takvaya en uygun ola­nı bundan sakınmaktır.
  2. Ş â f i i” ye göre muknz’a her hangi bir menfaat sağlayan borç akdi geçersizdir. Yâni borç akdi yapılırken muknz’a herhangi bir yarar sağlayan bir şartın koşulması ıkrâz akdinin bozulmasına sebebiyet verir. Meselâ alman malın daha kalitesinin veya mikdar-ca fazlasının verilmesi şart koşulmuş ise ıkrâz akdi geçersizdir. Fa­kat böyle bir şart koşulmadığına rağmen borçlu tarafın borcunu öderken aldığından fazla mikdarı veya aldığından daha üstün ola­nını vermesi güzel bir şeydir.
  3. Mâlikîler’e göre îkrâz akdi yapılırken muknz’a her­hangi bir menfaat sağlayan bir şartı koşmak haramdır. Keza muk-nz’ın (borç verenin) muktanz yâni borç alandan hediye alması ha­ramdır. Fakat taraflar arasında hediyeleşme âdeti İkraz işleminden önce var idiyse veya İkraz işleminden sonra taraflar arasında kız alıp verme akrabalığı gibi bir ilişki kurulursa alacaklının borçludan hediye kabul etmesinde bir sakınca yoktur. Sırf İkraz nedeniyle he­diye almak ise mutlaka haramdır.
  4. Hanbeliler’e göre İkraz akdi yapılırken alacaklıya herhangi bir menfaati sağlayıcı bir şartın koşulması caiz değildir. Meselâ alacaklının borçlunun evinde ücretsiz veya ucuz bir ücretle oturması veya bir hediye alması gibi. [57]

20- Ölü Yerine Borç Ödeme Babı

2433) Sa’d bin el-Atval [58] (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiği­ne göre ‘

Kardeşi vefat etmiş, üçyüz dirhem (mal) bırakmış ve baloma muhtaç çoluk çocuğu bırakmıştır. (Sa’d demiş ki:) Bunun üzerine ben bu parayı kardeşimin çoluk çocuğunun nafakasına harcamak istedim. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bana) :

Senin (ölen) kardeşin borcundan dolayı hapsedilmiştir. Artık sen onun yerine borcunu öde», buyurdu. Sa’d da t

Yâ ResOlaUaht Ben onun yerine borcunu ödedim. Yalnız bir ka­dının iddia edip şâhidlendiremediği iki dinarı ödemedi m. dedi. Bu­nun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Sa’d’a) :

«Sen kadına (iddia ettiğini) ver. Çünkü kadm şüphesiz gerçeği söyleyendir (veya bunu hak edendir)» buyurdu/’

Not: ZfcvücTde şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahihtir, ftavl Abdülmelik Kbû Cafer’i tfen-i Hibban sıka zâtlar arasında anmıştir. Senedin kalan ravlleri da sahihtir. KütOb-i Sitte’de SVd M» el-Atvan’ın bundan başka hadisi yoktur. [59]

İzahı

Notta belirtildiği gibi bu hadis Zevâid türüadöndir. HdHin met­ninin sonunda bulunan; Am^ kelimesi thkak masdanndan ism-i fâü olabilir. Bu takdirde kelimenin mânâsı “hakkı söyleyen‘, demek­tir. Cümlenin mânâsı da şöyle olur: Kadın senin kardeşinden iki di­nar alacaklı olduğuna dâir iddiasında doğru sözlüdür.

Sindi hadisin bu cümlesi ile ilgili olarak : Burada meselenin iç yüzü ile hükmedilmiştir, der. Şu halde eğer hadisin şahinliği sa­bit olursa, bir hâkim dâva konusu edilen bir meselenin iç yüzüne vâkıf olunca buna göre hükmeder, denilebilir.

Miftâhü’1-Hâce yazarının yorumundan anlaşıldığı üzere kendisi yukardaki kelimeyi ism-i fail değil de masdar olarak anlamıştır. Çün­kü kendisi: noksanlıktır. Yâni bereket noksanlığıveya yarar noksanlığıdır, der. Kelimenin böyle yorumlanması ka­nunca uzak bir ihtimaldir. Bununla beraber yanlıştır, denemez. Bu takdirde cümlenin mânâsı şöyledir: “Borç bereketin veya yararın ek-silmesidir.”

Hadisin; «Kardeşin borcundan dolayı hapsedilmiştir» ifâdesin­den maksad onun cennete girmesinin engellenmesidir. Yâni borcun­dan dolayı cennete giremiyor. Borcu ödenince girebilecektir. S ü-y û 11 cümleyi böyle yorumlamıştır. E 1 -1 r â k 1 ise: Yâni onun durumu aydınlığa kavuşmamıştır. Ne kurtuluşuna ne de helâkına hükmediimemiştir. Zimmetindeki borcun ödenip ödenmiyeceği bek­leniyor, demiştir.

Borçlu ölen kimsenin cennete girmekten menedilmesinin anla­mı hakkında gerekli bilgi bu kitabın 13. babında geçen 2412 – 2413 no-lu hadîsler bölümünde verildiği için burada tekrarlamaya gerek yok­tur. [60]

Hadisten Çıkarılan Hükümler

  1. ölen bir müsl umanın borcu var ise önce bu ödenir. Sonra bir şey kalırsa mirasçılarına dağıtılır, ölenin geride bıraktığı mi­rasçılar bakıma muhtaç fakir çoluk çocuk da olsa hüküm budur.
  2. Ölen bir müslüman, borcu ödenmedikçe cennete girmekten menedilir veya onun hakkında verilecek kurtuluş veya cezalandır­ma hükmü bekletilerek borcunun ödenip ödenmeyeceğine bakılır.
  3. Hâkim, dâvanın iç yüzüne vâkıf olduğu takdirde bu durum şâhidle ispat edilmese bile gerçeğe göre hükmeder. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ölünün borcundan dolayı tutuklu oldu­ğuna vâkıf idi. İki dinar alacağı olduğunu iddia eden kadın bunu şâhidlendireznemişti. Buna rağmen kadının doğru söylediği ifâde bu-yurularak alacağının ödenmesi emredildi. Bir ölüde alacağı olduğu­nu iddia eden bir kimse dâvasını ispatlamak durumundadır. Delil­siz iddia ile, ölünün mirasçıları bir şey vermek zorunda değildir. Ak­si takdirde birçok ölünün terekeleri dolandırıcı ve yalana davacıla­ra kaptırılır. Buna rağmen ölüden alacaklı olduğunu iddia edip şâr hidlendiremeyen .kimsenin iddiasının mirasçılar tarafından gözden geçirilmesi ve iddia mâkul sebeblere dayalı görüldüğü takdirde ölü­nün terekesi veya mirasçıların mâli durumu istenen borcu ödeme­ye müsâid ise takvaya en uygun olanı bu borcu ödemektir. Fakat fetva yolu bu değildir.

2434) Câbir bin Abdillah (bin Amr bin el-Harâm) (Radtyallâkü a«-A*wnd)’dan rivayet edildiğine göre :

Babası (Abdullah) bir yahûdi adamın (alacaklı) olduğu otuz vesk (kuru hurma) borcunu kendisinin boynunda bırakıp vefat et­ti (şehid edildi). Câbir bin Abdillah, borcun ertelenmesini yahûdî-den taieb etti ise de yahûdî ona mehil vermekten imtina etti. Bu­nun üzerine Câbîr Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “e mü­racaat ederek kendisi İçin yahüdî ile görüşüp aracılık etmesini dile­di. Sonra Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Câbir’in yanına giderek boynundaki borca karşılık hurmalığının meyvasım almayı yahudiye teklif etti. Fakat (hurmalıktaki hurma az olduğundan) ya-hûdi bundan imtina etti. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yahûdî ile (tekrar) konuştu. (Câbir’e mehil vermesini istedi) Ya­hudi borcu ertelemeyi de kabul etmedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Câbir’in hurmalığına girdi ve içinde dolaştıktan sonra Câbir’e:

Ağaçlardaki hurmaları yahûdi için topla ve onun borcunun ta­mamını ver-, buyurdu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (hurmalıktan çıkıp) döndükten sonra Câbir de yahûdi için otuz vesk hurma topladı ve on iki vesk de kendisi için arttı. Sonra Câbir olup biten bu durumu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e haber vermek üzere O’nun yanına gitti. Fakat Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)’i (yerinde) bulamadı. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (gittiği yerden) dönünce Câbir O’nun yanına vardı, yahu-dînin borcunun tamamını ödediğini haber verdi ve on iki veskin art­tığını arz etti. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) (Câbir’e) :

«Bu durumu Ömer bin el-Hattâb’a haber ver,- buyurdu; Câbir de Ömer (Radıyallâhü anhJ’a gidip haber verdi. Ömer, Câbir’e t And olsun Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hurmalıkta dolaştığı zaman kesin olarak bildim ki Allah muhakkak hurmalığı bereket-lend irecektir.»” [61]

İzahı

Bu hadisi Buhâri. Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.

Vesk, altmış sâ’dır, yaklaşık olarak bir deve yüküdür, denilebi­lir. Bunun kaç kg. olduğu hakkında gerekli ayrıntılı bilgi 1793, 1794 nolu hadislerin izahı bölümünde verildi. Tekrarlamaya gerek yoktur. Câbir (Radıyallâhü anh)’ın boynunda kalan 30 vesk kuru hur­ma yerine onun hurmalığında ve ağaçlar üzerinde bulunan yaş hur­ma verilmesi teklifi bir sulh mahiyetindedir. Kuru hurmanın yaş hurma ile değiştirilmesi meselesiyle ilgisi yoktur. Çünkü 2264 nolu ha­dîs bölümünde kuru hurmanın yaş hurma ile satılmasının yasak lığı belirtildi ve bu arada konu hakkındaki ilmî görüşler ve ihtilâflar anlatıldı. Hadîs sarihleri: Bu hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve”s-selâm)’in buyurduğu teklif bir sulh mahiyetindedir, derler. Bâ­zı rivayetlerde belirdiği gibi Câbir (Radıyallâhü anhî’m hur­malığında bulunan yaş hurma, yahûdînin alacaklı olduğu otuz vesk kuru hurmadan az idi. Bunun içindir ki, yahûdi kişi sulh yoluna ya­naşmamıştı. Fakat Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bir mucizesi olarak toplanan hurma yahûdinin alacağını karşıladığı gi­bi on iki vesk de artmıştı. Buhâri’ nin rivayetine göre on ye­di vesk artmıştı. Diğer bir rivayete göre artan mikdar on dokuz vesktir.

B u h â r İ’ nin bir rivayetine göre C â b i r (Radıyallâhü anh) topladığı hurmadan yahûdînin hakkını ödeyip on yedi veskin de arttığını görünce durumu Resûl-i Ekrem (Aleyhi ‘s-salâtü ve’s-se­lâm) ‘e haber vermeye geldiğinde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ikindi namazında idi. Namazdan sonra C â b i r durumu arz etti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) de bu durumu Ömer bin el-Hattâb’a bildirmesini emir buyurdu.

Aynî: Durumun Ömer’e bildirilmesinin faydası, Ömer’in îmanının kuvvetlendirilmesidir. Çünkü hurmalıktaki hurma az iken Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bir mu­cizesi olarak artmış idi. Mucize her müslümanın îmanının kuvvetlen­mesine vesile iken durumun Ömer’e bildirilmesinin istenme­sinin sebebi ise Ömer’in Câbir’in söz konusu meselesini önemsemesi veya meselenin başlangıcında hazır bulunmasıdır, der.

El-Hâfız da el-Fetih’te şu bilgiyi verir:

“El-Mühelleb: Bir kimsenin alacaklı olduğu şey kuru hurma iken buna karşılık tahminen takdir edilen bir mikdar kuru hurmayı borçludan alması caiz değildir. Bunun câizliğine hükmeden âlim yoktur. Çünkü borcun mikdarı bilindiği halde bunun karşılığın­da alınan mikdar bilinmemekte ve taraflardan birisinin aldanmasına yol açılmaktadır. Ancak borca karşılık verilen kuru hurma mikda-nnın borcun mikdarmdan az olduğu alacaklı tarafça bilinip rızâ gös­terilirse caiz olur, demiştir.

Yaş hurmanın kuru hurma ile” değiştirilmesi ve satılması caiz de­ğildir. Ancak Araya (ve Ariyye denilen ve izahı 2268, 2269 nolu ha­dîsler bölümünde geçen) satış şeklinde caizdir. Fakat bir borcun Ödenmesi hâlinde buna cevaz verilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), yahûdi’ye mikdarı bilinen ve alacaklı olduğu kuru hurma yerine mikdarı bilinmeyen ve fakat onun ala­cağı mikdardan az olan hurmalıktaki yaş hurmayı kabul etmesini teklif etmiştir. Hurmalıktaki hurmaların az olup borcu karşılamadı­ğı BuhârT nin Sulh kitabında rivayet ettiği hadîste belirtilmiş­tir.” [62]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Vadesi gelmiş bir borcun ertelenmesini teklif etmek caizdir.
  2. Borçlu taraf borcunu Ödiyeceği malın zararını önlemek için uygun bir süre borç ödemeyi erteleyebilir.
  3. Devlet büyüğü, tebasının ihtiyacını gidermekle meşgul olma­lı ve aralarını bulmak için teşebbüslerde bulunmalıdır.
  4. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bir mucizesi olarak hurma miktarı çoğalmıştır. Çünkü daha önce az olduğu bili­nen hurmalar O’nun himmetiyle çoğalmış ve istenen borcu karşıla­dığı gibi hemen hemen bir o kadar da artmıştır.
  5. Ölen kimsenin bakıma muhtaç çoluk çocuğu olsa bile boy* nunda kul borcu var ve mal bırakmış ise önce borcu ödenir.

Sahâbî oğlu sahâbi Câbir (Radıyallâhü anh)’m hâl terce-mesi 190 nolu hadîs bölümünde geçti. O hadîs, U h u d savaşın­da şehîd edilen C â b i r’ in babası Abdullah (Radıyallâ­hü anh)’in faziletini bildirmekte ve şehîdlerin yüce mertebelerine dâir Âl-i tmrân sûresinin 169 nolu âyetinin C â b i r’ in şehîd babasının dileğine binâen indirildiğini belirtmektedir. [63]

21- Üç Şey Vardır Ki Kim Bunlar İçin Borçlanırsa Allah (Kıyamette) Onun Yerine Borçlarını
(Hazînesinden) Öder, Babı

2435) Abdullah bin Amr (bin el-As) (RadtyaUâhü anhümâyâan ri­vayet edildiğine göre Resûlullah (Sallatlahü Aleyhi ve Seüem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Şüphesiz borç sahibi ölünce kıyamet günü borcu kendisinden tahsil edilir. Fakat (şu) üç haslet için borçlanan (müslüman) bir kimse bu hükmün dışındadır: Adamın gücü Allah yolunda (savaş­ta) zayıflar ve bu nedenle borçlanıp bununla Allah düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenir ve adamın yanında bir müslü­man Ölür ve onun tekfin ve defni için borçtan başka bir şey bula­maz. Bir de adam bekârlık yüzünden nefsinin günaha girmesinden korkar da dînini korumak gayesiyle evlenir. Şüphesiz Allah Teâlâ kıyamet günü bunların yerine borçlarım öder.*”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Abdurrahman bin Zİ-yâd bin Enum eş-Şeybânî kadı îfrîkıyye bulunur ki bu râvi zayıftır. Ahmeü, İbn-i Muin, Nesâİ ve başkaları onun zayıflığını beyân etmişlerdir. [64]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisi B e y h a k i de rivayet et­miştir.

Borçlu ölen bir kimsenin borcunun kıyamet günü kendisine ödet­tiril meşin in mânâsı onun zimmetindeki borca karşılık kendisinin se-vablannm alacaklılara dağıtılmasıdır. Bu nokta 2413-2414 nolu ha­disler bölümünde belirtilmiştir. Hadiste anılan üç iş ve maksadla borçlanan bir kimsenin borcunun kıyamet günü Allah tarafından ödenmesinin, mânâsı Allah Teâlâ’nın kendi hazinesinden alacaklıla­ra istihkaklarını vermesi ve borçluyu bundan kurtarmasıdir. Anı­lan şeyler için borçlanan bir kimse, borcunu ödemek niyet ve kara­rında iken buna imkân bulmadan ölürse durum böyledir. Ama, bor­cunu ödemek imkânına sâhib olduğuna rağmen ödememezlik edip mazeretsiz geciktirirse ve ödeme niyetinde olmadığı halde ölürse mesuldür. Hadiste beyân buyurulan ilâhi ikram böyleleri için değil­dir. Levamiü’I-Ukûl yazarı Hâmuz un şerhinde böyle yorum yaptık­tan sonra (2414 nolu) İbn-i Ömer’in Tabarâni tara­fından rivayet edilen hadisini bu yoruma delîl olarak nakletmiştir. Tabarânî’ nin rivayet ettiği hadis meâlen şöyledir: «Borç iki (nevi)dir: Borcunu Ödemek niyetinde iken ölen kimsenin velisi be­nim. (Yâni onun yerine borcunu ben öderim) Borcunu Ödemek ni­yetinde olmadığı halde ölen kimse de, (kıyamet günü) sevablann- (yeterince) alınıp (hak sâhiblerine dağıtılan) borçludur. O gün kıyamette) ne dinar var, ne dirhem.» Yâni kişinin borcu, sevaplarından ödenir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Sadakalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.