Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

Rehinler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Rehinler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Rehinler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

REHİNLER KİTABI

1- Ebû Bekir Bin Ebi Şeybe Bize Hadis Anlattı, Babı

2436) Aişe (Radtyallâkü anhâ)*dan; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Ebü’g-Şahm isimli)

bir yahûdî’den bir mikdar zahire (arpa) vadeli olarak satın aldı t»

(demir) bir zırhını ona rehin verdi.”

2437) Enes (bin Mâlik) (Radtyaltâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

(And olsun) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seli em) (demir) zırhını Medine-i Münevvere’de (Ebü’ş-Şahm isimli) bir yahûdinin ya­nına rehin bırakarak ondan aile ferdi eri (nin nafakası) için arpa aldı.”

2438) Esma bint-i Yerid (bin Seken[1]) (Radıyallâhü ankâ)’-dan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zırhı bir mikdar za­hire karşılığı bir yahûdinin yanında rehinde iken vefat etti.”

Not: Zev&icTde şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Şerh bin Vah-?eb’İ. Ahmed, tbn-l Muin ve başkaları Aka saymışlar. Şu’be, Kbû Hatim ve Nesal İse onu sayıf görmüşlerdir, Ravllerdea Abdülharaid bin Behram’ı da Ahmed, tfen-İ Muin, Îbnü’l-M»deni, Kbû Dâvûd ve baakaları sıka saymışlardır.

2439) (Abdullah) bin Abbâs (KadıyaUâhü attkümâ)’dan; Şöyle demiştir: Resûlullah .(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zırhı otuz sa arpa kar­şılığı bir yahûdinin yanında rehinde iken vefat etti.’*

Not: Bunun senedinin sahih ve râvilerinin sıka olduğu. Zevâid’de bildirilmiştir. [2]

İzahı

A i ş e (Radıyallâhü anhâ) ‘nın hadîsini Buhârî, Müslim, Şafii, N e s â î ve Beyhakl de rivayet etmişler.E n e s(Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Buharı, Müslim ve tbn-i Hibbûn da rivayet etmişlerdir. Diğer iki hadis Zevâid türünden-dir. Mif tâhü’1-Hâce yazarı İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadisinin Tirmizi tarafından da rivayet edildiğini beyân edi­yor ise de buna rastlamadım. Eğer Tirmizi tarafından da ri­vayet edilmiş ise Zevâid türünden olmaz.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in yahûdîye rehin bı­raktığı zırhın demirden mamul olduğu Buharı’ nin  i ş e’ -den olan bir rivayetinde belirtilmiştir.

Yahûdinin isminin Ebü’ş-Şahm olduğu Şafii ve B e y h a k i’ nin rivayetlerinde belirtilmiştir. Yahûdiden satın alınan zahirenin arpa olduğu ve bunun Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in aile ferdleri için alındığı Enes’in rivayetinde be­lirtilmiştir. Keza zahirenin belirli bir vâde ile veresiye satın alındığı Â i ş e’ nin rivayetinde ifâde edilmiştir.

Satın alman arpanın otuz sâ olduğu, müellifimizin son hadisin­de belirtildiği gibi Buhâri1 nin Cihad bölümündeki rivayetinde de belirtildiği Kastalâni tarafından ifâde edilmiştir. Otuz sa yaklaşık olarak bir deve yükünün yansı kadardır, denilebilir. Sa’ın net mikdan Zekât ve Fitre bölümlerinde belirtilmiştir.

Borçlu ölen bir kimsenin borcu ödeninceye kadar nefsinin tu­tuklu olduğuna dâir Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in 2413 nolu hadîsine şöyle cevab verildiği Kastalâni tarafın­dan ifâde edilmektedir:

Ebû Hüreyre’ nin bu hadîsi borcunu karşılayacak bir malı alacaklının yanına bırakmayan kimseler hakkındadır. El-Ma-verdi de bu cevaba taraf dar olmuştur. Kaldı ki, anılan hüküm ümmetin ferdlerine ait olup Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) bundan münezzehtir. Diğer taraftan Ebû Bekir (Ra­dıyallâhü anh)’m Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) “in vefa­tının hemen akabinde O’nun zırhını rehinden alarak borcu ödediği­ni îbn-i Tallâ, Eî-Akdiyatü*n-Nebeviyye’de beyân etmiştir.

Kastalâni, Âişe (Radıyallâhü anhâ) ‘nın hadisinin şerhinde daha sonra şu bilgiyi verir:

Bu hadîs veresiye satışın câizliğine delâlet eder. Böyle bir sa­tışın ruhsat mı, azimet mi olduğu yolunda ihtilâf vardır, tbnü’l-Arabi: Veresiye satın almayı ruhsat saymışlar ise de açık ola­nı bunun ruhsat olmayıp azimet olmasıdır. Çünkü Cenab-t Hak B a -kara süresinin 282 ve 283. Ayetlerini bu konu hakkında İndirmiş. bunu İslâmiyet’in bir temeli kılmış ve bir çok hükümler» kaynak yapmıştır, der.

Hazerde olsun seferde olsun veresiye alınan mal karşılığında re­hin işlemini yapmak cumhura göre meşrudur. Bakara sûre­sinin 283. âyetinde rehin işleminin seferde yapılması buyurulmuş ise de, âlimler: Sefer hâlinde veresiye muameleleri sened ve kâtible tevsik etmenin güçlüğü nedeni ile anılan âyette seferden söz edil­miştir. Yoksa hazerde yapılan veresiye işlemleri için rehin işleminin yasaklığı anlamı kasdedilmemiştir, demişlerdir. (Zâten bu bâbtaki hadîsler de cumhurun görüşünü teyid eder. Bilhassa Enes’in hadîsinde Resûl:i Ekrem (Aleyhi’s-salâtüve’s-selâm)’in Medine-i Münevvere1 de rehin işlemini yaptığı açıkça belirtilmiştir.) T a b e r i * nin beyânına göre Mücâhid ve Dahhâk, cumhura muhalefet ederek, rehin işinin ancak seferde ve veresiye işleminin senedini yazacak bir kâtibin bulunmaması hâlinde meşru saymışlardır. Zahiriye mezhebinin îmâm-ı Dâvûd-i Zahirî ve onun arkadaşları da bu görüştedirler.”

Nevevi de Âişe (Radıyallâhü anhâ) ‘nın hadisinin şer­hinde özetle şöyle der:

“Hadisten şu hükümler çıkarılır:

  1. Zimmîler (yâni vatandaş hakkı verilen Ehl-i Kitâb) ile alış veriş etmek caizdir.
  2. Zimmîlerin elinde bulunan malların mülkiyet hakkı kendile-. rinedir.
  3. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) dünya malına ta-rafdar olmamış, az bir varlıkla yetinmiştir.
  4. Rehin işlemi caizdir.
  5. Savaş malzemesini zimmi kimseye rehin bırakmak caizdir.
  6. Rehin işlemi hazerde de caizdir. Dört mezheb imamları ile âlimlerin hepsi böyle hükmetmişlerdir. Mücâhid ile Dâ­vûd-i Zahirî muhalif kalarak: Rehin işlemi yalnız seferde meşrudur. Bunun delili de Bakara süresinin 283. âyetidir, de­mişlerdir. Cumhur ise bu hadîsi delil göstermiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in zahireyi sahâbîler-den değil de bir yahûdîden satın alması ve ona zırhını rehin bırak­ması meselesine gelince bunun nedeni hakkında müteaddid cevab-lar verilmiştir: Bir kavle göre, bu gibi işlemlerin câiziiğinin beyanı içindir. Diğer bir kavle göre o esnada ihtiyaç fazlası zahire yalnız o yahûdînin yanında bulunuyordu. Bir başka kavle göre Ashâb-ı Kiram ResûH Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) den almıyacaklar-dı ve zahirenin bedelini de kabul etmiyeceklerdi, zahireyi bedelsiz vereceklerdi. Bu nedenle herhangi bir sahâbiye maddi bir sıkıntı olma­ması için bir yahûdî ile muamele yapılması tercih edilmiştir.

Zimmilerin ve diğer kâfirlerin elinde bulunan malın haramlığı kesinlikle bilinmedikçe onlarla muamele etmenin câizliği üzerine âlimler ittifak etmişlerdir. Lâkin müslümanlarla savaşmaları muh­temel olan gayr-i müslimlere silâh, diğer savaş malzemeleri, onların dinlerinin ayakta durmasına yardımcı olacak herhangi bir malı sat­mak caiz değildir. Keza zimmi olsun, müslümanlarla banş andlaş-masun imzalamış gayr-i müslimler olsun, banş andlaşması yapma­mış olan ve Ehl-i Harb denilen düşman kâfirler olsun bunların hiç birisine Mushaf-i Şerîf veya mü si uman köleyi satmak caiz değildir.” [3]

2- Rehin Edilen (Hayvan) Binilir Ve Sağılır, Babı

2440) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Binit hayvanı rehin olunca (yemi verilmesi karşılığında) binilir. Sağım hayvanı da rehin edildiği zaman (yemi verilmesi karşılığın­da) sütü içilir. Rehin edilen hayvanın nafakası (ona) binen ve (sü­tünü) içen kimse üzerine vâcibtir.-” [4]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Tirmizl ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir.

Buhâri ve Ebû Dâvûd’un rivayetlerinde “Yürkebu” ve “Yüşrebu” fiillerinin arkasında -Binefekatıh = hayvanın nafaka­sına karşılık» ziyâdesi vardır. Burada tercemede parantez içi ifâde İle buna i«&ret edildi. Hadisin manâsı «Öyle olur: Rehin edilen hay-

vanın nafakası yâni yemi verildiği için buna karşılık ona binmek ve sütünü içmek hakkı elde edilir. Onun nafakası, ona binen ve sü­tünü içen kimse üzerine vacibtir

Dikkat edildi ise burada hayvanı rehin bırakan mı yâni hayvan sahibi mi. yoksa hayvanın rehin olarak bırakıldığı alacaklı taraf mı kasdedild iğine dâir açık bir kayıt yoktur. Bu itibarla hadîsin mânâ­sında ihtilâf olmuştur. Şöyle ki :

Sindi; Cumhura göre yâni kişi rehin ettiği hayvanın sü­tünü içer ve ona biner. Hayvanın nafakası da kendisine aittir. Ha­dîsten maksad da şudur: Rehin bırakılan maldan yararlanmaya ara verilmez. Sahibi, onu rehin bırakmadan önce nasıl kullanıyor idi ise rehin bıraktıktan sonra da kullanma ve yararlanma hakkına sâhib-tir.

Bir kavle göre hadisten kasdedilen mânâ şudur: Alacaklı taraf rehin aldığı hayvanın sütünü içer. Yemi de ona vacibtir. Hadis böy­le mânâiandırılmca. rehin bırakılan hayvanın yemi. ondan yarar­lanmanın karşılığı olmuş olur. Rehin hayvandan yararlanma, baş­kasının malından karşılıksız yararlanma durumuna girmez. Ahmed böyle mânâlandırmıştır. Hadisin zahiri de böyledir, demiş­tir.

Avnü’I^Mabûd yazan da bunun şerhinde özetle şu bilgiyi verir: “Rehin hayvanın sütünü içen ve ona binen taraf hadiste tâyin edilmediği için bu hadîsin mücmel olduğu söylenmiştir.

Bu söze şöyle cevab verilmiştir: Hadîste icmal yâni mücmellik yoktur. Burada mürtehin yâni yanına rehin bırakılan alacaklı ta­raf kaydedilmiştir. Çünkü râhin yâni hayvanı rehin bırakan kişinin bundan yararlanması onun yemini vermesinden dolayı değil, onun sahibi olmasından dolayıdır. Fakat karşı taraf öyle değildir. Hayva­nın yemini verdiği için buna karşılık olmak üzere ondan yararlanır.

Hadis, rehin bırakılan hayvanın bakım ve yemi bırakılan taraf­ça karşılandığı takdirde hayvan sahibinin izin ve müsaadesi olma­sa bile mürtehinin yâni rehin alan tarafın hayvandan yararlanması­nın meşruluğuna delâlet eder. Ahmed, el-Leys, el-Ha-s a n ve başkası böyle hükmetmişlerdir.

E b û Hanife. Mâlik, Şafii ve âlimlerin cumhuru .-Mürtehin yâni rehin alan taraf, rehin alman maldan katiyyen ya­rarlanamaz. Rehin malın bütün yararlan ve masraftan mal sahibi­ne Aittir, demişlerdir

Bu bilgi en-Neyl’den naklen aktarılmıştır.

E 1 – H â f ı z da el-Fetih’te şöyle der:

Hadisin zahirinin mânâsı şudur: Rehin edilen hayvanın sütünü içen ve ona binen kimse üzerine onun yemi vacibtir. Yâni hangi ta­raf olursa olsun hüküm budur. Bu hadîs, mürtehin rehin edilen ma­la baktığı takdirde mal sahibinin izni olmasa bile ondan yararlana­bilir, diyen âlimler için bir delildir. Ahmed, tshâk ve bir cemaat böyle hükmederek : Mürtehin, rehin hayvana verdiği yemin değeri kadar onun sütünü içebilir ve ona binebilir. Yeminin değe­rinden fazla binme veya sütünü içme hakkına sâhib değildir ve hay­vandan başka türlü yararlanamaz, demişlerdir.

Hadiste icmal bulunduğu iddiasına gelince, hadis, hayvana yem verme karşılığında ondan yararlanmanın câizliğini açıkça ifâde et­miştir. Bu hüküm ise mürtehine mahsustur. Evet hadîste mürtehin veya râhin kaydı yok ise de mürtehin kasdedilmiştir. Çünkü râhinin, kendi malından yararlanmasının sebebi mal sahibi oluşudur, malın nafakasını ödemesi değildir. (Fakat mürtehin, rehin edilen malın sahibi değildir. Bu itibarla o maldan nasıl yararlanabilir? Ancak malm yâni hayvanın yemini vermesi ve bakması karşılığında ve bu oranda yararlanma hakkına sâhib olabilir.)

Cumhura göre mürtehin hiç bir suretle rehinden yararlanamaz. Cumhur şu iki nedenle hadisi tevil etmişlerdir: Birincisi t Hayvan sahibinin izni olmaksızın başka kişinin onun sütünü içmesine ve ona binmesine cevaz verilmesidir. İkincisi: Başkasına âit hayvana binme ve sütünü içme karşılığında bunların değerlerinin ödettiril-mesi yoluna gidilmiyor da hayvanın yeminin verilmesi esas tutulu­yor. Bu iki neden ise kıyasa muhaliftir. Ibn-i Abdi’1-Ber: Bu hadis fıkıhçıların cumhuruna göre, üzerinde icma edilen bir ta­kım usullere ve şahinliği sabit olan bazı eserlere aykırıdır, t b n – i Ömer’in: -Hiçbir adamın sağım hayvanları onun İzni olmaksızın satılamaz» hadisi bu hadisin men-suh olduğuna delâlet eder, demiştir.

E 1 – H â f ı z bundan sonra t b n – i A b d i’ I – B e r r * in sö­züne cevaben: Bir hadisin neshedilmiş olması ihtimâle dayandırıla­maz. Anılan iki hadisten hangisinin önce ve hangisinin sonra oldu­ğunu söylemek ve târihlerini tesbit etmek de mümkün değildir. Kal­dı ki hadîslerin birleştirilmesi, yâni zahiren görülen çelişkinin gide­rilmesi mümkündür. Evzâi, el-Leys ve E b û Sevr hadisi şöyle yorumlamışlardır : Râhin yâni hayvan sahibi rehin edilen hayvana bakmaz, yemini vermezse, mürtehinin hayvana bakma­sı, yemini vermesi ve hayvanın hayatını koruması meşru kılınmıştır. Mürtehinin bu hizmetine karşılık olmak üzere onun hayvana binme­si ve sütünü içmesi mubah kılınmıştır. Ancak şu şart vardır ki, mür­tehinin alacağı süt veya bineceği mikdann değeri, verdiği yemin de­ğerinden fazla olmaması gerekir. Fazlası, hayvan sahibinin hakkı­dır, demiştir. (El-Fetih’ten alınan nakil bitti.)

Avnü’I-Mabûd yazarı daha sonra: Bu sahih hadisin bir takım usûllere muhalif olduğu iddiasına cevaben şöyle denilir: Bu sabit hadîs de usullerden biridir. Diğer usuller (sabit deliller) ile birleşti­rilmesi mümkün olmadığı takdirde ondan daha kuvvetli bir asıl bu­lunmadıkça o reddedilemez. Ibn-i Ömer’in yukardaki ha­disine gelince o hadis umumidir. Bu hadis İse husûsidir. Onun hük­münü hususlleştirmiş olur, diye bilgi verir.”

Ttıhfe yazarının beyânına göre Şafii bu hadîsin şöyle yo­rumlanabileceğini söylemiştir: Kişi binit hayvanını veya sağım hay­vanını rehin eder ve alacaklı tarafın muvafakati ile buna biner ve sütünü içer. Bu durumda, hayvan sahibi rehin işleminden önce ol­duğu gibi rehin işleminden sonra da hayvana biner veya sütünü içer ve hayvanın yemini de verir.

Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler Tuhfe veya Hâ-:’ in el-Fetih kitabına müracaat edebilirler. [5]

3- Rehin (Borcun Ödenmesi Suretiyle) Geri Alınabilir, Babı

2441) Ebû Hüreyre (Radmüâhü ank)^n rivlyet

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Rehin (borcun öden­mesi suretiyle) geri alınabilir.» buyurmuştur.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Muhammed bin Humeyd er-Râzl’yi İbn-i Muin bir rivayette sıka saymış ise de diğer bir rivayette zayıf saymıştır. Ahmed, Nesâî ve Cûzcânî de onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. tbn-i Hibbân da: O, sıka zâtlardan ma&lûb hadisler rivayet eder, demiştir. İbn-i Muin de : O, fcezzâbtır, demiştir. [6]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisi Şafii, Dârekutnl, Hâkim, Beyhaki ve îbn-i Hibbân başka sened-le ve uzunca bir metin hâlinde rivayet etmişler. Dârekutnl o senedin muttasıl ve hasen olduğunu söylemiştir. Avnü’I-Mabüd yazan bu durumu belirttikten sonra : Ebû Dâvûd, el-Bez-zâr, Dârekutni ve îbn-i Kattân’ın bu hadisin Said bin el-Müseyyeb’ den mürsel olarak, yâni E fc û Hüreyre amlmaksızm sahih bir senedle rivayet edildiğini söyle­mişlerdir. Oralardaki hadis metni şöyledir:

«Rehin edilen mal, rehin eden sahibinden (kopup) kendisine re­hin edilen alacaklının hakkı (ve malı) olmaz. Rehin edilen malın menfaati (ve kazancı) sahibine aittir, zararı (ve masrafı) da onun üzerindedir.-

Hadiste geçen “Yağlak” fiilinin masdarı olan “Ğulûk” ve “Ğalfc” kelimesinin mânâsını açıklamak zaruretini duymaktayım.

En-Nihâye’de: Rehin edilen malın Ğulûk’u onun alacaklının etol­de kalması ve sahibi olan borçlunun bunu kurtarmaya muktedir ola­mamasıdır. Hadisten kasdedilen mânâ şudur: Rehin, sahibinin bor­cunu Vâdesinde ödememesi nedeniyle alacaklının mülkiyetine geç­mez.

Câhiliyet devrinde bir malı rehin eden kimse zimmetindeki bor­cu vâdesinde ödemeyince o mal derhal alacaklının mülkiyetine geç­miş ve onun hakkı olmuş sayılıyordu, islâmiyet bu kötü âdeti iptal etti, diye bilgi verilmektedir.

El-Ezher! de: Rehin edilen malın Ğalk’ı onun çözülmesi­nin zıddıdır. Yâni çözülmemesidir. Malını rehin eden kişi bunu çö­zünce yâni borcunu ödeyince düğümlenmiş ve bağlanmış olan malı­nı serbest etmiş olur, demiştir. El-Misbâh yazarı da: Rehnin Ğalk’ı alacaklının mülkiyetine geçmesidir, demiştir.

Rehin edilen hayvanın sütünü almanın, ona binmenin ve onun yemini vermenin onun sahibine âit olduğunu, alacaklının yâni yanma rehin bırakılan tarafın hayvanın sütünden veya ona binmek sure­tiyle istifâde edemiyeceklerini söyleyen cumhurun görüşünü bundan önce geçen bâbtaki hadîsin izahı bölümünde açıklamıştım. En-Neyl yazan: Cumhurun en iyi delili Ebû Hüreyre’ nin bu hadi­sidir. Çünkü Ş â r – i Hakim rehnin gelirini ve giderini rehin edene vermiştir. Lâkin hadisin mevsûl veya mürsel olduğu, keza merfü veya mevkuf olduğu konusunda ihtilâf vardır. Bu durum ise bunun diğer hadîslere karşı delil olmasını gölgeler, demiştir. Fa­kat Avnü’l-Mabûd yazan bu hadisin Şafiî ve Dârekutni tarafından hasen ve muttasıl bir senedle merfû olarak rivayet edil­diğini belirtmektedir. Yukarda belirttiğim gibi Hâkim, Bey-haki ve îbn-i Hibbân da ayni h ıdîsi rivayet etmişler­dir, [7]

4- İşçilerin Ücretinin (Zamanında Ve Eksiksîz) Ödenmesi Babı

2442) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre ResuluHah (SatlaÜahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Üç (sınıf insan) vardır ki, kıyamet günü ben bunların hasmı­yım. Ve ben kimin hasmı oldu isem kıyamet günü onu mağlûb ede­rim t (Birincisi) o kimse ki, bana (benim adımı anarak) söz verir de sonra ahdini bozar. (İkincisi) o kimsedir ki hür bir kimseyi (köle diye) satar da pahasını yer. (Üçüncüsü) o adamdır ki, bir İşçi tutup çalıştırır da Ücretini tam vermez.” [8]

İzahı

Bu hadisi Buhar!, t bn-i Huzeyme ve 1 b n – İ Hibbân da rivayet etmişlerdir. B u h â r İ’ nin rivayetinde; fıkrası yoktur. Oradaki rivayet hadis-i kudsi şeklindedir. Yâni Allah Teâlâ’nın sözü olarak Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından ifâde ve beyân edil­miştir. Çünkü hadisin baş kısmı şöyledir:

“… Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allah Azze ve Celle buyurdu ki t Üç (sınıf insan) vardır…»”

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in hasım olmasının anlamı, O’nun davacı olmasıdır. Şu halde hadiste anılan üç sınıf in­sana kıyamet günü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) dava­cı olur. Hadîste belirtildiği gibi O’nun davacı olduğu kimseler yeni­lir, yâni mutlaka müstahak olduğu elim azaba çarptırılır.

Allah Teâlâ’nın hasım olmasının mânâsı ile zıd olması ve ceza-landırılmasıdır. İbnü’t-Tin : Allah Teâlâ bütün zâlimlerin hasmıdır. Bu üç sınıf zâlimlere karşı Allah’ın husûmetinin şiddetli ol­duğunun bilinmesi için hadîste bunlar anılmıştır, der. Şu halde anı­lan üç sınıf insanın göreceği azab çok şiddetlidir.

B u h â r i’ nin rivayetinde olduğu gibi hadîs, kudsî olunca; cümlesinin mânâsı şöyle olur: «Benim adıma yemin edip söz verir de sonra ahdini bozar.»

Müellifimizin rivayetinde olduğu gibi hadis, kudsî olmayınca ifa­de Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e âit olur ve bu tak­dirde anılan cümlenin manâsı şöyle olur: «Benim adımı anarafc verir de sonra ahdini bozar.»

Kıyamet günü Allah’ın ve Resulünün husûmetine ve elîm azaba müstahak olan üç sınıf insandan birisi Allah’a yemin ederek söz ve­ren veya Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in adını anarak söz veren ve sonra ahdini bozan, sözünden cayan kimsedir.

İkincisi, hür bir kimseyi bile bile köle diye satarak karşılığında aldığı malı yiyen kimsedir. Satılan bir şeyin karşılığında alman mal genellikle kullanılıp yenildiği için burada yenilme kaydı konulmuş­tur. Alman bedel yeniîmese de hüküm aynidir. Hat tâbi : Hür bir kimseyi köleleştirmek iki şekilde olur: Birincisi, kişi kölesini azadlar. Sonra azadlamayı gizler veya inkâr eder. İkincisi, köleyi azadladığına rağmen zor kullanmak suretiyle onu köle gibi çalıştı­rır. Birinci şekil daha şiddetlidir, der. Üçüncü bir şekil daha vardır: Adam hür bir kimseyi cebir kullanmak suretiyle yakalar ve köle ol­duğunu söyleyerek satar.

El-Mühelleb : Hür bir insanı köle diye satma günahının ağırlığının sebebi şudur: Müslümanlar hürriyet bakımından eşittir. Bu itibarla hür bir kimseyi satan adam onu Allah’ın mubah kıldığı tasarruflardan alakoymuş olur ve esaret zilletine sokmuş olur. Hal­buki yaratıcı olan Allah Teâlâ hür kimseyi bütün tasarruflarında serbest kılmış ve özgürlük nimetini bahsetmiştir, der.

İbnü’l-Cevzî de: Hür kişi Allah’ın kuludur. Kim Allah’ın kuluna tasallut ederse, kulun sahibi olan Allah o kimsenin hasmı olur, der.

Üçüncüsü, bir işçiyi çalıştırıp ücretini vermeyen veya eksik veren kimsedir. Eksik ücret derken taraflar arasında mutabık kalman üc­ret kasdedüiyor. Yoksa iş veren taraf, bir işçiyi belirli bir ücretle tut­tuktan sonra işçinin baskı ve tehdîd yapmak suretiyle iş verenden almak istediği ücret kasdedilmemiştir. Çünkü iş verenin rızâsı dı­şında ve baskı ile kendisinden alman pazarlık dışı kazançlar dînen meşru ve mubah sayılmaz. Yapılan andlaşmaya göre işçinin hak et­tiği ücreti vermeyen kimse ise bir hür kimseyi köleleştirip satan kim­se gibi ağır vebal altına girer. E 1 – H â f ı z’ m dediği gibi çün­kü bu takdirde, adam işçiden ücretsiz olarak yararlanmıştır. Artık yararlanılan şey yenilmiş olur. Keza onu ücretsiz çalıştırmak istemiş olur ki bu da bir nevi köleleştirmek sayılır.

2443) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)’ûan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellent) şöyle buyurdu, demiştir:

İşçiye, ücretini teri kurumadan Önce veriniz.»*’

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin aslı Buh&rl’nln sahih’inde ve başka kitablarda Ebû Hüreyre*nin hadisi olarak vardır. Lakin musannifimizin se­nedi zayıftır. Çünkü ravllerden Vehb bin Sald ve Abdurrahman bin Zeyd zayıftır. [9]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîs de işçi ücretinin işin bitiminde geciktirilmeden verilmesini emreder. Sindi: Yani işçi işini bi­tirince, çalışmadan meydana gelen teri kurumadan önce ücretinin verilmesine özen gösterilmelidir, der.

El-Azîzî de Câmiü’s-Sağîrin şerhinde: Yâni işçi işini biti­rince hemen ücreti verilmelidir. Amaç budur, işçinin çalışırken ter­lemesi . kasdedilmemiştir. El-Münâv i*nin sözünden alınan bilgiye göre bu hadis, hasen li gayrih’dir, der. Orada beyân edildi­ğine göre bu hadîsin benzerini Taberânî, Câbir bin Abdillah’dan ve Tirmizî de Enes’ten rivayet et­mişlerdir. Bundan önce geçen Ebû Hüreyre’ nin hadisi de bu hükmü ifâde eder ve işçinin ücretini geciktirmenin şiddetli aza­ba sebep olduğunu beyân eder. [10]

5- İsçiyî Karnını Doyurmak Ücretiyle Tutmak Babı

2444) Utbe bin en-Nüdder [11] (Radtyallâkü anhyden; ŞÖyîc de­miştir:

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında idik. Tâsinmim (Kasas) sûresini okudu. Nihayet Musa’nın kıssa’sına (âid ayetlere) gelince buyurdu ki:

«Müsâ (Aleyhisselâm) (Şuayb’ın kızıyla) nikâhlanmaya ve kar­nının doyurulmasına karşılık (Şuayb’ın yanında) işçi olarak sekiz veya on yıl çalışmayı kabullendi.»”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi zayıftır. Çünkü senedde bulunan Bakiyye tedllsçidir. Bu Utbe’nin bundan başka hadisi îbn-i Mâceh’in ya­nında yoktur. Diğer beş kitâbta ise bunun hiç hadisi yoktur. [12]

İzahı

Hadiste anılan Tâsînmim sûresi, Kasas süresidir. Bu sûrenin baş kısmında M û s â (Aleyhisselâm) ile F i r’ a v u n olayı an­latılıyor. Sûrenin 21 ilâ 26. âyetlerinde M û s â {Aleyhisselâm) ‘m Mısır’ dan çıkıp M e d y e n’ e gidişi ve burada iki kadının babası ile olan görüşmesi beyân buyuruluyor. 27 ve 28. âyetlerde de kadınların babasının Musa. (Aleyhiseslâm) “ı işçi tutması ve iki kızından birini O’na nikahlaması teklifi ile O’nun cevabı ifâde buyu­ruluyor. Bu son iki âyet, hadîsimizin işaret ettiği hükmü ifâde etti­ği için buraya almayı uygun buldum.

Kadınların babası t “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kı­zımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden bir ikram olur. Ama sana güçlük vermek istemem, tn-şâallah beni iyi kimselerden bulacaksın” dedi.

Musa: “Bu — taâhhüd — benimle senin aramızdadır. Bu iki sü­reden hangisini doldurursam artık bana bir zulüm olmayacaktır, Al­lah da söylediklerimize vekildir” dedi. (Kasas : 27, 28)

Bu konu hakkında geniş bilgi edinmek için tefsir kitâblarına mü­racaat etmek gerekir.

Sindi bu hadisin şerhinde: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bizden önceki ümmetlere âit şeriat’i nakletmesi ve bu­nun bizim şeriatımızda caiz olmadığını bildirmemesi, bu hükmün şe­riatımızda da geçerli olduğunun delili sayılır. Şu halde bir işçiyi, kar­nını doyurmak ve evlendirmek yâni mehir masrafını karşılamak üze­re tutmak caiz olmalıdır, der.

El-Azizi de: Bu hadîs, işin nevini açıklamadan işçi tutma­nın câizliğine delâlet eder. Mâlik böyle hükmetmiş ve: Bu iş, örf ve âdete göre uygulanır, demiştir. Fakat Ebû Hanife ve Şafiî: Yapılacak ve görülecek işin nevî belirtilmeden işçi tut­mak geçerli bir akid sayılmaz, demişlerdir, der.

Muhammed el-Hafni de: Bu hadiste bildirilen hü­küm bizden öncekilere âit şeriattır. Bu nedenle bizim için bir delil değildir! Bir işin nevi belirtilmeksizin işçi tutmanın caiz olmadığına hükmedenlerin görüşü bu hadisle red edilmez, demiştir.

2445) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anhyden; Şöyle demiştir:

Ben yetim büyüdüm, fakir olarak hicret ettim. Karnımı doyur­mak ve (yolculukta) ayağımın (dinlenmesi için binit hayvanına bazen binmeme imkân verme) nöbeti karşılığında Ğazvan kızı (Büsre) ‘-nin işçisiydim. (Yolculukta bir yerde) konakladıkları zaman onlara odun toplardım. Binit hayvanlarına binip yolculuk ettikleri zaman da onlar için develerini şarkı söylemek suretiyle hızlı yürütmeye teş­vik ederdim. İslâm dînini bir nizam kılan, Ebû Hüreyre’yi de imâm (emîr-Vâli) kılan Allah’a hamd olsun.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih ve mevkuftur. Çün­kü râvl Hayyâa bin Bistâm’ı İbn-i Hibbân sikalar arasında anmış, Dârekutni, Ze> hebî ve başkaları da onu sıka saymışlardır. Senedin kalan râvüeri de sıka zât­lardır. [13]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadis’te Ebû Hüreyre (Ra-diyallâhü anh) kendi hâlini dile getirmektedir. Hadiste geçen Ukbe i Nöbet ve son nöbet anlamına gelir. Ayağın ukbesi, ayağın dinlenme­si için binit hayvanına binme nöbetidir. Ebû Hüreyre (Ra- , dıyallâhü anh) Büsre’ nin işçisi iken uzun yolculuk edildiğin­de onların develerinin hızlı gitmelerini sağlamak için şarkı söyleye­rek yaya yürüyordu, yorulunca da arasıra bindiriliyordu. Kervan bir yere konakladığı zaman ise yine Ebû Hüreyre (Radı-yallâhü anh) için istirahat yoktu. Çünkü bu esnada onlara odun top­luyordu. Bu ‘ağır hizmet karşılığında kendisine verilen ücret ise sa­dece yiyeceğini vermek, bir de arasıra bindirmek idi. Ebû Hü­reyre (Radiyallâhü anh) gerek bu dönemde, gerekse çocukluk ve hicret döneminde çok sıkıntı çektiği gibi müslüman olduktan son­ra S u f f e ehli arasında geçirdiği dönemde maddi yönden çok sı­kıntı çekmiştir. H z. Ömer (Radıyallâhü anh) ‘in halifeliği dö­neminde Ebû Hüreyre (Badıyallâhü anh) bir ara Bah­reyn emirliği yaptığı gibi M u â v i y e (Radıyallâhü anh) ‘in halifeliği döneminde de iki kez Medine-i Münevvere valiliği yapmıştır. Valiliği esnasında da dağdan topladığı odunu sır­tında taşıyarak çarşıya getirdiği ve satıp bununla geçindiği rivayet olunmuştur. Kısa hâl tercemesi 1 nolu hadîs bölümünde geçmiştir. [14]

6- Adam Beher Kovayı Bir Adet Kuru İyi Hurma (Ücret) Île Su Çıkarır Ve Kuru Hurmayı (Almayı) Şart Koşar, Babı

2446) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü ankümâydsn; Şöyle de­miştir :

Allah’ın Nebisi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e (bir ara) yiyecek ihtiyacı ve maddî yokluk geldi. Sonra bu durumdan Ali (Radıyallâ­hü anh) in haberi oldu. Bunun üzerine Ali çıktı ve çalışıp Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bir yiyecek vermek üzere bir iş ara­dı. Yahudilerden bir adamın bahçesine vardı ve beher kova bir adet kuru hurma karşılığı olmak Üzere ona on yedi kova su çekti. Ya­hudi de kuru hurmalarından on yedi adet acve (denilen iyi nevi) ku­ru hurmayı ona seçti. O da bunu Allah’ın Nebisi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *e getirdi.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haneş vardır. Bunun İsmi HÜseyn bin Kays’dır. Ahmed ve başkası onu zayıf saymışlardır.

2447) Alî (Radtyallâhü a»*)’den; Şöyle demiştir: Ben bir adet kuru hurma karşılığında bir kova su çıkarırdım ve hurmanın kuru, iyi olmasını şart koşardım.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinin r&vlleri sıka zatlardır. Hadis de mevkuftur. Ravl Ebû İsh&k’ın İsmi Amr bin Abdillah es-Sübeyl’dir. Son zamanlarında hafızası bozulmuştur. Kendisi tedlls ederdi. Bu hadisi de an’ane ile rivayet etmiştir.

2448) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»/r)’den: Şöyle demiştir: Ensâr’dan bir adam gelerek ı

Yâ Resûlallah! Ben senin rengini değişmiş görüyorum, ne oldu? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Seli e m) :

«Açlık.» buyurdu. Bunun üzerine Ensâri zat hemen eşyasının ol­duğu yere gitti. Eşyası arasında (yiyecek) bir şey bulamadı. Sonra (yiyecek) aramaya çıktı. Bir hurmalığı sulayan bir yahüdî ile karşı­laştı. Ensâri zât, yahûdîye i

Senin hurmalığım suvarayım (mı)? dedi. Yahudi:

Evet (sula) dedi. Ensâri:

Her kova (su) bir adet kuru hurma (ücret) ile, dedi. Ve Ensâri. ne içi kararmış, ne sertleşmiş kuru ve ne de kötü olan hurmayı al­mamayı ve kuru iyi hurmadan başka hurmayı almamayı şart koştu. Sonra iki sâ kadar (kuru hurma) karşılığı su çıkardı ve aldığı hur­mayı Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellemî’e getirdi.*1

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Abdullah bin Sald bin Keys&n’ı Abtned, İbn-i Muin ve başkası zayıf saymışlardır. [15]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadislerin Zevâid türünden olduğu ve senedlerinin zayıflığı notta belirtilmiştir. Hadislerde geçen bâzı keli­meleri açıkhyaum:

Hasâsaı Yiyecek maddelerine muhtaç olmak ve fakirliktir.

Acve ı Bir nevî iyi hurmadır.

Celide: Kuru iyi hurmadır.

Hamsi Açlıktır.

Hadire t İçi kararmış hurmadır.

Tarize: Sertleşmiş kuru hurmadır.

Haşefe: Kötü hurmadır.

Bu bâbta rivayet edilen hadisler, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ve sahâbilerin çektikleri maddi sıkıntı ve yokluğu, aç­lığa sabır ve tahammülleri, buna rağmen bir şeyi karşılıksız isteme­ye tenezzül etmemeleri gibi yüce meziyetlerini ifâde ettiği gibi, bü­yük insanların ücretle çalışmalarının, hattâ bir gayri müslinün ya­nında işçi olarak belirli işleri yapmalarının câizliğine delâlet ederler. Keza, işçinin iş verenle pazarlık etmesi ve alacağı ücretin nevî ve evsâfın önceden belirtmesinin meşruluğuna da delâlet ederler. [16]

7- (Tarla Mahsûlünün) Üçte Bir Ve Dörtte Bir (Gîbi Belirli Hissesi) İle Müzâraa (Muamelesinin Hükmünün Beyânı) Babı

Bu ve bundan sonra gelen dört beş bâbta geçen bâzı kelimeleri açıkladıktan sonra hadîslerin tercemesine geçmek daha uygun olur,

kanaatindeyim.

Müzâraa ı Arazî sahibi ile bunu işletecek kimse arasında yapı­lan bir nevi ortaklık muâmelesidir. Bu muamelede, elde edilecek mahsûlün üçte biri, dörtte biri gibi belirli bir mikdann işleten ta­rafa verilmesi belirtilir. Tohum arazî sahibine âit olur. Ekip biçme hizmet ve masrafları ise işletene âit olur.

Muhabere* Müzâraanın aynidir. Ancak bâzılarına göre Muhabe­rede tohum araziyi işletene âit olur. Kastalâni, Müzâraa ile Muhabere arasında bu farkın bulunduğunu ifâde ediyor.

N e v e v i : Müzâraa ve muhabere birbirine yakın iki muame­ledir. Arazi üzerine yapılan bu iki muameleye göre alınacak mah­sûlün üçte biri, dörtte biri gibi belirli bir mikdarı arazîyi ekip bi­çene, kalanı da arazî sahibine âit olur. Lâkin, Müzâraa’da tohum arazî sahibine aittir. Muhaberede ise tohum işletene aittir. Bizim arkadaşlarımızın cumhuru ve Şafiî böyle demiştir. Arkadaşla­rımızın bir kısmı ve lügat âlimlerinden bir cemâat ise bunların mâ­nâlarının ayni olduğunu söylemişlerdir.

Muhâkala: Bir kavle göre müzâraa manasınadır. Diğer bir kav-• le göre, bir ölçek, beş ölçek gibi belirli bir mikdar buğday karşılığın­da araziyi kiraya vermektir. Bir başka kavle göre, Muhâkala, başa-ğındaki buğdayı, samandan temizlenmiş safi buğdaya satmaktır. Ol­gunlaşmamış olan ziraatı satmaya Muhâkala denilir, diyenler de vardır. Burada kiraya verme mânası kasdedilmiştir.

Müzâbene: Ağacı üzerindeki yaş hurmayı kuru hurmaya sat­maktır.

2449) Râfi bin Hadîc[17] (Radtyallâkü anh)’den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sal 1 allan ü Aleyhi ve Sellem) münakale ve müzâbe-ne’den nehiy etti ve t

Ancak üç kişi araziyi ekebiliri Arazisi olan adam, kendi arazi­sini eker. Kendisine minha (yâni karşılıksız yararlanma) yolu ile bir arazi verilen adam da, kendisine verilen bu araziyi eker. Bir ara­ziyi altın veya gümüş ile kiralayan adam da (bunu ekebilir.)»” [18]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiş­lerdir, N e s â î’ nin bir rivayeti burada olduğu gibidir. Diğer bir rivayetinde ise merfû olan kısım yalnız Münakale ve Müzâbene’den nehiyden ibarettir. Metnin bundan sonraki kısmı ise S a î d bin el-Müseyyeb’in sözüdür. Mâlik ve Şafii de bu son kısmı S a î d bin el-Müseyyeb’in sözü olarak ri­vayet etmişlerdir. [19]

Hadisten Çıkarılan Hükümler

  1. Münakale, yâni araziyi, mahsulünün belirli bir mikdarı kan şıhgında kiralamak yasaktır. Âlimlerin bu husustaki ihtilâfı ve bu nevi kiralamayı caiz görenlerin bu hadîsi yorumlamalarına ve ce-vablanna âit bilgi sonra verilecektir.
  2. Müzâbene, yâni ağacı üzerindeki yaş hurmayı kuru hurma ile satmak yasaktır. Bu hususta gerekli bilgi Ticâret kitabının 54. ba­bında geçen 2265 – 2267 nolu hadisler bölümünde ve bunu tâkib eden 55. bâbta verilmiştir.
  3. Ücretsiz ve ivazsız olarak sırf insanî bir mülâhaze ile yarar­lanılmak üzere geçici bir süre için verilen araziyi işletmek meşru­dur.
  4. Altın veya gümüşle kiralanan araziyi ekip biçmek meşru­dur. Gerek nakid para ile ve gerekse başka bir mal veya araziden alınacak mahsûlün belirli bir mikdan karşılığında araziyi kirala­manın câizliği hususundaki ihtilâfı sonra vereceğim.
  5. Kişinin kendi arazisini ekip biçmesi meşrudur.

2450) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü ankümâ)’dwn rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir:

Biz muhabere işlemini (yâni mahsûlünün üçte biri, dörtte biri gibi belirli bir mikdara karşılık arazimizi kiraya verme işini) yapar­dık ve bunda bir beis görmezdik. Nihayet Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunu yasakladığını Râfi’ bin Hadic’ten işittik. Artık biz bu muameleyi Râfi’in bu sözünden dolayı terkettik.”

2451) Câbir bin Abdi İlah (Radtyallahü anhümâ) ‘dan; Şöyle demiştir: Bizden bâzı adamların (ihtiyaçlarından) fazla arazileri var İdi. Onlar bu arazilerini (mahsullerinin) üçte biri ve dörtte biri karşı­lığında kiraya verirlerdi. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Kimin (ihtiyacından) fazla arazisi varsa bunu eksin veya (din) kardeşine (karşıhKsız) ektirsin. Şayet (kardeşine karşılıksız vermek­ten) imtina ederse arazisini (elinde) tutsun (kiraya vermesin.)*”

2452) Ebû Hüreyre (Radtyallahü anh)’âen rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kimin arazisi varsa bunu eksin veya (din) kardeşine (karşı­lıksız) ektirsin. Eğer (kardeşine karşılıksız ektirmekten) imtina eder­se arazisini (elinde) tutsun (kiraya vermesin.)»” [20]

İzahı

İbn-i Ö m e f (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. M ü s -1 i m ‘ in N â f i aracılığıyla t bn-i Ömer’ den olan bir ri­vayetinde N a f 1 şöyle demiştir: “İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhü­mâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’İn devrinde ve Ebû Bekir. Ömer ve Osman’ın emirlikleri döneminde ve Muâviye’nin halifeğinİn İlk zamanlarında arazilerini kiraya veriyordu. Nihayet Muâviye’nin hilafetinin son zamanlarında İbn-i Ömer, Râfi bin Ha-dîc’in bu muamele hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) ‘in yasaklamasının bulunduğunu söylediğini işitince İbn-i Ömer, Rafi’in yanma girdi. Ben de İbn-i Ömer ile beraberdim. İbn-i Ömer bu meseleyi Râfi’a sordu. Râfi de t Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarlaları kiraya vermeyi menediyordu, dedi. İbn-i Ömer de bundan sonra bu işi terketti ve kendisine sorulduğu zaman t Râfi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunu yasakladığını söy­ledi, derdi.”

Hülâsa görüldüğü gibi î b n – i Ömer (Radıyallâhü anh) bu görüşte olmadığı ve uzun süre uygulaması böyle olmadığı halde R â f i’in bu hadisinden sonra ihtiyatlı davranarak bu işi bırak­mıştır.

Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Buhâri, Müs­lim ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi ise Buhârî ve Müslim tara­fından da rivayet olunmuştur. Bu iki hadiste, kişinin kendi arazisi­ni ekmesi veya din kardeşine karşılıksız ve menfaatsız ektirmesi em­rediliyor. Bu yapılmadığı takdirde arazi sahibinin arazisini elinde tutması yâni kiraya vermemesi emrediliyor.

‘Arazi sahibinin bunu elinde tutması” hükmü ile ilgili olarak el-Fetih yazan şöyle der: Bir araziyi boş bırakmak onun menfaati­ni zayi etmek demektir. Bu ise malı zayi etmek sayılır. Halbuki bir malın zayi edilmesi sabit ve sahih hadislerle yasaklanmıştır. Bu iti­barla yukardaki hüküm müşkil görülüyor. Bu müşkile şöyle cevab verilmiştir: Bir malı zayi etmenin yasaklığı o malın aynisini veya te­lâfisi mümkün olmayan menfaatini elden atmaktır. Burdaki hüküm ise ona ters düşmez. Çünkü bir arazi ekilmediği zaman yararsız kal­mış olmaz. Ondan ot, yakacak gibi şeyler elde edilebilir, hayvanla­rın merası olabilir ve benzeri işlerde kullanılması mümkündür. Fa­raza hiç bir yararı olmasa bile toprağı dinlendirilmiş, İslah edilmiş ve güçlendirilmiş olur. İcâbında bir yıl sonra işletilince iki yıllık ve­rim alınabilir. Bu cevab, hadîsteki yasaklamanın her nevi kirayı kapsaması hâline aittir. Şayet hadisteki yasaklama o gün için uy­gulanan kira usûlüne âit ise arazinin muattal ve boş bırakılması emri söz konusu değildir. O zamanki usûl: Arazi, alınacak mahsû­lün üçte biri, dörtte biri gibi bir mikdar karşılığında kiraya verilme­si şeklinde idi. Hadis bu şekli yasaklıyor ise arazi başka usulle kira­ya verilebilir. Meselâ altın ve gümüş karşılığı kiraya verilebilir.

Bu bâbta rivayet edilen hadislerin zahirine göre araziyi, mah­sûlünden alınacak belirli bir mikdanna, meselâ yansına, üçte biri­sine, beşte birisine karşılık kiraya vermek caiz değildir. Fakat altın veya gümüş karşılığında kiraya vermek meşrudur. Bu bâbtan son­ra gelen bâblarda araziyi, mahsûlünün belirli bir mikdanna karşı­lık kiraya vermenin câizliğine, yasak olan Müzâraa’nm hangi nevî Müzâraa olduğuna ve altın gümüş karşılığında araziyi kiraya ver­menin câizliğine ait hadîsler gelecektir. Hepsinin kısa izahı bitince âlimlerin görüşlerini beyân etmeye çalışacağım. [21]

8- Araziyi Kiraya Vermek Babı

2453) îbn-i Ömer’in (mevlâsı) Nâfi (Radtyallâhü anhümyâen riva­yet edildiğine göre Nâfi şöyle demiştir :

(Abdullah) bin Ömer kendisine âit bir araziyi ekilmek üzere ki­raya veriyordu. Sonra (bir gün) bir adam onun yanına gelerek t Râ-fi bin Hadîc, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in tarlalan ekilmek üzere kiraya vermey? yasakladığını söyledi» diye ona ha­ber verdi. Bunun üzerine İbn-i Ömer (Râfi’in yanma) gitti. Ben de onunla beraber gittim. Nihayet (Mescid-i Nebevi ile çarşı arasında bulunan) el-Belât (denilen yer) de Râfi*in yanına vardı ve bunu ona sordu. Râfi de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’İn tarlala­rı (ekilmek üzere) kiraya vermeyi yasakladığını ona haber verdi. Bu­nun üzerine Abdullah (bin Ömer) tarlalarını kiraya vermeyi ter-ketti.”

2454) Câbir bin AbdİlIah (Radtyallâhü anhümâydan; Şöyle de­miştir:

flfesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seli em) bize bir httfte trtid ederken buyurdu ki t

«Kimin arazisi varsa onu (kendine) eksin veya (din kardeşine bedelsiz) ektirsin. Onu kiraya vermesin.»’*

2455) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muhâkale’den *«My etti.

Münakale arazinin (ekilmek üzere) kiralanmasıdır.*'[22]

İzahı

Nâfi aracılığı ile îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’dw rivayet olunan ilk hadis Buh&ri, Müslim, Ebû Dâvûd ve N e s â i tarafından da rivayet edilmiştir.

Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi Buh&ri, Müsli» ve N e s â I tarafından da rivayet olunmuştur.Ebü Said

(Radıyallâhü anhJ’m hadisi ise N e s â i tarafından da rivayet edilmiştir.

Araziyi, mahsûlünün belirli bir mikdan karşılığında kiraya ver­meye Müzâraa, Muhabere ve Muhakale denildiğini bundan önceki babın girişinde anlatmıştım. Bu muameleyi caiz görmeyenler bu bâbta ve bundan önceki bâbta geçen hadisleri delil gösterirler. Bu muamelenin câizliğine hükmeden âlimlerin bu hadislere verdikle­ri cevabların bir kısmı 10., 11. ve 14. bâblarda geçen hadislerdir. Bir de buradaki yasaklama tenzihen mekruhluk manasınadır. Amaç yar­dımlaşmaya teşvik ve ihtiyaçtan fazla tarlası bulunan müslüman-Jarın bunu îcarsız olarak din kardeşlerinin yararlanmasına emane­ten vermesini istemektir, diye yorum yapanlar vardır. [23]

9- Ağaçsız Arazi (Tarla)Yi Altın Ve Gümüş Karşılığı Kiraya Vermeye Dâir Ruhsat Babı

2456) Tâvûs’darı rivayet edildiğine göre :

Ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) halkın, araziyi kiralama hak­kında (ileri geri) çok konuştuklarını işitince: Sübhânallah. Resûlul lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ancak:

«Herhangi biriniz arazisini menfaat:uz ve geçici olarak (din) kardeşine vermeli idi», buyurdu ve araziyi kiraya vermeyi yasakla­madı, dedi.”

2457) (Abdullah) Mn Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)\nn rivayet edil­diğine göre Resûîullah (Sallallahü Aleyhi ve Selhm) şöyle buyurdu, demiştir:

Şüphesiz herhangi birinizin kendi arazisini (din) kardeşine (iş­letmesi için) menfaatsız ve geçici olarak vermesi, arazi (yi işletme) karşılığı) şunu ve bunu (yâni malûm bir ücreti) almasından kendisi için daha iyidir.-

İbn-i Abbâs dedi ki: Bu (yâni araziyi malum bir ücret karşılı­ğında kiraya vermek) Hakl’dır .Ensâr diliyle de Muhâkale’dir.”

2458) Hanzala bin Kays’den (el-Ensârî) (Radtyallâhü anh)’den ri­vayet edildiğine göre:

Kendisi (araziyi altın ve gümüş karşılığında kiraya vermenin hükmünü) Râfi bin Hadice sordum. Râfi dedi ki s Biz (müstecire) : Bu ki t’an in çıkaracağı (mahsûl) sana ve bu parçanın çıkaracağı (hâ­sılat) bana ait olmak üzere (diyerek) arazimizi kiraya veriyorduk. Sonra arazimizi, çıkaracağı mahsûl karşılığında kiraya vermekten menedildik. (Fakat) arazimizi gümüş (ve altın) karşılığında kiraya vermekten menedilmedik.” [24]

İzahı

I b ti-i A bbâs (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Müslim, Ebü Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Râfi (Ra­dıyallâhü anh)’m hadîsini Buhâri, Müslim, Ebû Dâ­vûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.

Birinci hadisin zahirine göre araziyi kiraya vermekte bir sakın­ca yoktur. Kira durumu herhangi bir kayıtla tahdîd edilmediğine göre ister altın ve gümüş karşılığı olsun, ister araziden alınacak mah­sûlün üçte bir gibi belirli bir mikdarı karşılığı olsun kira işleminin caizliği anlamı çıkarılabilir. Bu hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) ‘e âit metin ise müslümanları Minha”ya teşvik ma­hiyetindedir. Yâni araziyi kira olmaksızın bir müslümanın işletme­sine, kendine ekip biçmesine ve böylece yararlanmasına geçici ola­rak tahsisi tavsiye edilmektedir. Bâzıları bu teşvik emrini araziyi ki­raya vermenin yasaklanması anlamına yorumladığı nedeniyle 1 b n – i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘m bu açıklamayı yaptığı anlaşılıyor.

Haki ve Muhkala’nm ayni şey olduğu, Ibn-i Abbâs (Ra­dıyallâhü anh) tarafından ifâde edilmiştir. Bu da bir araziyi belirli bir ücret karşılığında kiraya vermektir. 7. babın girişinde Muhâka-la’nın tarifini yaptım. Bu hadisde araziyi belirli bir ücret, meselâ iki ölçek buğday veya on gram altın karşılığında kiraya vermenin câizliğine delâlet eder.

Râf i bin Hadic (Radıyallâhü anh)’in hadisi de arazi­nin belirli bir mikdar gümüş veya altın karşılığında kiraya verme­nin câizliğine delâlet eder. Fakat arazinin şu parçasının mahsûlü arazi sahibine ve bu parçasının mahsûlü kiracıya âit olmak üzere yapılacak kira işleminin yasaklandığı bu hadiste belirtilmektedir. Çünkü böyle bir akid taraflardan birisinin aldanmasına vesile olabi­lir. Bu hadisin bâzı rivayetlerinde Râfi bin Hadîc (Radıyal­lâhü anh) “Ama altın ve gümüş karşılığında kiraya vermekte beis yoktur” demiştir. Bunun için tercemede altın kelimesini parantez içine aldım.

Alimlerin arazi kiralamaya âit görüşleri 12. babın hadisi hakkın­da yapılacak izah bölümünde anlatılacaktır. [25]

10- Yasak Olan Müzâraa Babı

2459) Râfi bin Hadîc (Radıyallâhü an/r)’den rivayet edildiğine gö­re amcası Zuheyr (Radtyallâhü anh) :

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize kolay olan bir iş­ten bizi menetti, dedi. (Râfi demiştir ki) Ben de t

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in söylediği şey mu­hakkak bir gerçektir, dedim.Bunun üzerine (amcam) Zuheyr dedi ki: ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bize) :

«Tarlalarınızı ne yapıyorsunuz?» diye sordu. Biz t Arazimizi (mahsûlünün) üçte birisi, dörtte birisi ve buğdaydan, arpadan vesk (denilen ölçek) ler karşılığında kiraya veriyoruz, de­dik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Öyle yapmayınız. Bunları ya kendiniz ekiniz veya (başkasına ücretsiz verip) ektiriniz-, buyurdu/*

2460) Râfi bin Hadîc’in yeğeni Üseyd bin ZuHayr (Radtyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Birimizin arazisi ihtiyacından fazla olunca onu mahsûlünün üç­te bir, dörtte bir ve yarısı karşılığı (kiraya) verir ve su arklarının kenarlarında yetişen mahsûlden üç hisse, kusara (kapçıklar) ve tar­lanın sulak kısmının mahsûlünü (n kendisine verilmesini) şart eder­di. Geçim o zaman zor idi. Ziraatçı kimse de arazide demirle ve Al­lah’ın dilediği tarım âletleri ile çalışmak suretiyle ondan yararlana­bilirdi. (Bir gün) Râfi bin Hadic yanımıza gelerek i ResûluUah (Saİ-lallahü Aleyhi ve Sellem) size yararlı olan bir işten şüphesiz nehiy etti. Allah’a itaat ve Onun Resulüne itaat sizin için daha yararlıdır. Şüphesiz, Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sizi Haki muame­lesinden men e t ti ve buyuruyor ki

-Kim ki arazisi ihtiyacından fazla ise bunu (zirâat için etin) kar­deşine (karşılıksız) versin. (Yâni kardeşi geçici olarak onu ekip ya­rarlansın) ya da (tarlasını ekinsiz) bıraksın- dedi.”

2461) Vrve bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ)’âan; Şöyle demiştir:

Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) dedi ki: Allah Râfi bin Ha-dic’i mağfiret eylesin. Vallahi ben (Müzâraa’ya ait) hadîsi ondan daha iyi bilirim. (Müzâraa’dan dolayı) dögüşmüş olan iki adam Pey-« gamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellemİ’e geldiler. Peygamber de: «Hâ­liniz böyle olursa tarlaları kiraya vermeyiniz,» buyurdu. Râfi de Peygamber (Salfallahü Aleyhi ve Sellem) ‘İn (yalnız) : «Tarlaları ki­raya vermeyiniz» emrini işitmiş (olayın evveliyatını işitmemiş) tir.” [26]

İzahı

Râfi (Radıyallâhü anh)’m amcası Z u h a y r (Radıyal­lâhü anh) ‘den rivayet ettiği hadîsi Buhârî, Müslim ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmt’in Z u h a y r’a: -Siz arazinizi ne yapıyorsunuz?» şeklin­deki sorusuna verdiği cevab, Buhârî’ nin rivayetinde: “Tarla­ların sulak tarafı (bize) olmak üzere ve hurmadan arpadan vesk (de­nilen ölçek) ler karşılığında kiraya veriyoruz” biçimindedir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in buna karşılık buyruğunda da: «Veya tarlalarınızı (boş) tutunuz.» ilâvesi vardır.

Üseyd bin Zuhayr (Radıyallâhü anh) in Râfi (Ra­dıyallâhü anh) ‘den rivayet ettiği hadîsi E b û D â v ü d ve Ne-s â i de rivayet etmişlerdir. Bu hadiste geçen bâzı kelimeleri açık­layalım :

Cedâvit Cedvel’in çoğuludur. Küçük nehirler manasınadır. Bur-da tarlalar içinde açılan küçük arklar kasdedümiştir.

Kusara: Harman dövülüp savunulduktan sonra başaklar için­de kalan hububata denildiği gibi, hububat eleklerde elenince elek üstünde kalan kabuklu tanelere de denilir. Bunu kapçık olarak ter-ceme ettik.

Rebî: Küçük nehir anlammadır.

Haki: 2457 nolu hadîsin izahı bölümünde tarif edildi.

Zuhayr (Radıyallâhü anh)’m hadîsine göre bir araziyi, on­dan alınacak mahsûlün üçte bir ve dörtte bir gibi belirli bir mikda-n veya arpadan, buğdaydan belirli ölçekler karşılığında kiraya ver­menin yasaklığına delâlet eder.

Üseyd (Radıyallâhü anh)’m hadisi ise bir araziyi, ondan alınacak mahsûlün üçte bir ve dörtte bir gibi belirli bir mikdarı kar­şılığında ve tarlanın şu tarafından, bu kısmından alınacak mahsûl tarla sahibine âit olmak üzere kiraya vermenin yasaklığına delâlet eder.

Urve bin Zübeyr (Radıyallâhü anh)’in hadisi ise ta­rafların niza ve döğüşmelerine yol açacak şekilde araziyi kiraya vermenin yasaklığına delâlet eder. Bu hadis Ebü Dâvûd ve Nesâ i tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadisler karşısında ilim ehlinin görüşlerini 12. babın hadi­sinin izahı bölümünde vereceğim. [27]

11- (Mahsûlün) Üçte Biri Ve Dörtte Biri Karşılığında Müzâraa (Arâziyî Kîraya Verme) Ruhsatı Babı

2462) Amr bin Dinar’dan; Şöyle demiştir:

Ben Tavûs’a; Yâ Ebâ Abdirrahmân! Keşke şu muhabere İşini bı-rakaydın. Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunu yasakladığını söylüyorlar, dedim. Tavus (Radıyallâhü anh) :

Ey Amr! Ben (arazimi kiraya verdiğim) kimselere yardım (ko­laylık) ederek (arazimi) veriyorum. Şüphesiz Muaz bin Cebel (Radıyallâhü anh) de bizim yanımızda (yâni Yemen’de vali iken) halkı Muhabere İşlemi üzerinde tuttu (yâni ruhsat verip destekledi). Ve (Muhabere hükmünden) herkesten ziyâde haberdar olan zât (Yâni lbn-i Abbâs) (Radıyallâhü anhümâ) bana haber verdi ki, Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muhabere işlemini yasaklamadı ve lâkin buyurdu ki t

«Şüphesiz birinizin, arazisini ziraat için (din) kardeşine karşı­lıksız vermesi, o arazi karşılığında belirli bir ücret almasından ken­disi için hayırlıdır.”

Üseyd b. Zuhayr (R.A.Kın hâl tercemesi

Üseyd bin Zuhayr bin RAfl el-Evsl (R.A.) Hendek savaşma katılan sahabl-lerdendir. tkl hadisi var. Sünen s&hibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Ra-vlleri, oğlu Râfi, Mttcâhid ve tkrime bin H&Iid’dir. Mervân bin el-Hakem’in dev­rinde vefat etmiştir. (Hulasa: 38)

R&ff bin Hadls’in amcası Zuhayr bin Râfi bin Adi bin Yezld el-Evsl el-Mede-nl (R.A.) Akabe görüşmelerinde bulunan bahtiyar sahâbllerdendir. Bedir sava­sında bulunup bulunmadığı hususu İhtilaflıdır. Buhari, Müslim, Nesal ve İbn-İ Mâceh onun bir hadisini rivftyet etmişlerdir. R&vlsİ kardeşi oğlu Rafl bin Ha-dtc (R.A.)’dir. (Hulasa : 182)

2463) Tâvûs’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Şüphesiz Muâz bin Cebel (Radıyallâhü anh) Resûlullah (Sallal-tahü Aleyhi ve Sellem)’İn, Ebû Bekir’in, Ömer’in ve Osman (Radı­yallâhü anhüm)’ün devirlerinde araziyi (mahsûlünün) Üçte biri ve dörtte biri karşılığında kiraya vermiştir. (O dönemlerden) bu güne kadar anılan kira işlemi uygulanmaktadır.”

Not: Zev&İd’de söyle denilmiştir : Bunun senedi sahih ve râvileri sıka »at­lardır. Çünkü râvl Ahmed bin Sabit hakkında tbn-i Hibban: O sikalar içindedir, isi dosdoğrudur, demiştir. Senedin kalan ravîleri S&hlh-i Buhari’de yer almışlar, hüccet sayumışlardır, derim.

Şüphesiz birinizin, arazisini ziraat için (din) kardeşine (ücret­siz) vermesi, belirli bir ücret karşılığı vermesinden kendisi için ha­yırlıdır.” [28]

İzahı

T â v û s ‘.un ilk hadisini Buhâri, Müslim, Tirmizi ve K e s â i de rivayet etmişlerdir. Onun ikinci hadîsi Zevâid tü-ründendir. Üçüncü hadîsi ise Buharı ve Müslim tara­fından da rivayet edilmiştir. Birinci hadîse göre Muhabere işlemi Re-sül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından yasaklanmamış, yalnız araziyi ekilmek üzere karşılıksız olarak bir müslümana mu­vakkaten vermenin ücretle vermekten arazi sahibi için daha iyi ol­duğu bildirilmiştir. A m r bin Di nâr Tâvüs’a: Keşke şu Muhabere işini bırak say d in. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bunu yasakladığını söylüyorlar, demiş. E 1 – H â f ı z , el-Fetih’te: A m r’ in bu sözü ile Râf i bin Hadis (Ra-dıyallâhü anh Tın hadisine işaret ettiğini sanıyorum. Müslim ve N e s â i’ nin Hammâdbin Zeyd yoluyla A m r bin Dinar’ dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir: “Ta­vus, arazisini altın ve gümüş karşılığında kiraya vermekten hoşlan­mazdı ve mahsûlün Üçte biri ve dörtte biri karşılığında kiraya ver­mekte bir beis görmezdi. Bir defa Mücâhid, ona: Sen Raf i bin Ha-dic (Radıyallâhü anh)’ın oğlunun yanına git de onun kendi babasın­dan rivayet ettiği hadisi dinle, dedi. Tâvûs, (Mücâhid’e) :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’in yasakladığını bilsem bunu yapmam. Lâkin bu isi Râfi’in oğlundan daha iyi bilen fbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) bana şu hadisi rivayet etti, diyerek (burdaki) hadisini anlattı.”

T â v û s ‘ un rivayet ettiği ikinci hadise göre bir araziyi, mah­sulünün üçte biri veya dörtte biri karşılığında kiraya vermede bir sakınca yoktur. Mu âz bin Cebel (Radıyallâhü anhî’m uygulaması, gerek Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) devrin­de ve gerkese dört halîfe döneminde böyle devam etmiştir. O gün­den bu güne kadar yâni Tav û s’ un zamanına kadar olan tat­bikat da böyle devam edegelmiştir.

Üçüncü hadîs de birinci hadîsin benzeridir. Bu hadîste geçen “Ha-râc” kelimesi ücret manasınadır.

Bu bâbta geçen hadisler, araziyi belirli bir ücret karşılığında ta­rım için kiraya vermekte bîr sakınca bulunmadığına delâlet ederler. Ücret, arazi mahsûlünün üçte biri gibi belirli bir mikdarı olabilir.

El Fetih yazan: t b n – i A b b â s (Radıyallâhü anh), bu ha-dişiyle, Müzâraa’dan nehiy eden hadîsin varlığını inkâr etmiyor. Onun maksadı şudur: Nehye âit nehiy eden hadisi açıklamış oluyor, şunu demek istiyor; Müzâraa’nın nehyinden maksad bunun yapıl­masının yasaklığı değil, araziyi ziraat için ücretsiz olarak vermenin daha iyi olduğunu bildirmektir. Bir kavle göre İ b n – i Ab bas (Radıyallâhü anh) şunu demek istemiştir: Müzâraa işinin aslı ya­sak değildir. Sıhhatli bir akid yapılırsa bir sakıncası yoktur. Bu ya­saklanmamıştır. Fakat Müzâraa akdi yapılırken fâsid bir takım şart­lar koş ulursa (Meselâ: Arazinin sulak tarafının mahsûlünün arazi sahibine âit olması şartı gibi) o takdirde yasaktır. Yasaklamaya âit hadisler böyle fâsid şartlara sahne olan Müzâraa akidlerine mahsus­tur. Lâkin T i r m i z î’ deki rivayette : “Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Müzaraa’yı haram kılmadı’* ifâdesi bulunuyor. Bu ifâde benim yorumumu takviye ediyor, der.[29]

İlim ehlinin görüşlerini bundan sonraki bâbta beyân edeceğimi tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum. [30]

12- Araziyî (Belirli) Bir Mîkdar Zahire Karşılığı Kiralamak Babı

2465) Râfi bin Hadîc (Radtyallâhü anh)’âen; Şöyle demiştir: Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken Mü­nakale ederdik (Yâni tarlalarımızı malum bir ücret karşılığında ki­raya verirdik.) Râfi’in anlattığına göre amcalanndan birisi onların yanına varmış ve şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Kimin arazisi varsa onu belirli bir mikdar zahire karşılığı kira­ya vermesin.»” [31]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâİ de rivayet etmiş­lerdir. Bu hadisin zahirine göre bir araziyi belirli bir mikdar zahi­re meselâ iki ölçek buğday karşılığında kiraya vermek yasaktır. Ebû Davud’un rivayetinde bu hadîsin metni ile 2459 nolu ha: dişin metni birleştirilmiştir. Râfi (Radıyallâhü anh)’m orada­ki râvisi Süleyman bin Yesâr’ dır. Müellifimizinkine ge­lince bu hadîste R â f i’ in râvisi gene Süleyman bin Ye­sâr’ dır. Fakat 2459. hadîste Ebü’n-Necâşî’ dir. Ebû D â v ü d’ un rivayetinde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’e âit metin meâlen şöyledir:

«Kimin arazisi varsa onu kendisi eksin. Ya da (din) kardeşine (meccânen) ektirsin. Onu ne (arazi mahsûlünün) üçte biri, ne dört­te biri ne de belirli bir mikdar zahire ile kiraya veremez (veya kira-ya vermesin).»”

Bu hadîse göre bir araziyi belirli bir mikdar zahire karşılığında kiraya vermek yasaktır. Bu hadîsin Ebü Davud’un sünenin-deki rivayet ile müellifimizin 2459 nolu rivayeti arazinin elde edile­cek mahsûlün üçte biri ve dörtte biri gibi belirli bir mikdarı karşı­lığında kiraya verilmesinin yasaklığma delâlet eder. [32]

  1. Bâbtan 12. Baba Kadar Olan Bâblarda Rivayet Edilen Hadisler Ve Âlimlerin Müzâraa Hakkındaki
    Görüşleri

Bu bablarda geçen hadislerin bâzısına göre araziyi kiraya ver­mek caiz değildir. Bazılarına göre belirli bir mikdar zahire karşılığında kiraya vermek veya araziden elde edilecek mahsûlün üçte biri, dörtte biri gibi bir mikdarı karşılığında kiraya vermek caiz de­ğildir. Bir kısım hadislere göre bu şekilde kiraya vermek caizdir. Ge­ne bâzı hadîslere göre araziyi altın ve gümüş karşılığında kiraya vermek caizdir. Diğer bir kısım hadîslere göre belirli bir ücret kar­şılığında kiraya vermek caizdir. Bu hadîslerden altı tanesi E â f i (Radıyallâhü anhJ’den rivayet edilmiştir. Avnü’l-Mabûd yazanımı beyânına göre Hattâbî: Ahmed bin Hanbel. Râ­fi’ in bu konudaki hadislerini zayıf sayarak şöyle demiştir, der. “Raf i’ in hadisi çok renklidir, — Yâni muzdarib’tir, rivayetleri muhteliftir— Çünkü kendisinde yapılan rivayetlerin birisinde: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim şöyle buyurdu, der. Bir başka rivayette: Amcam, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’in şöyle buyurduğunu söyledi, der.” diye bilgi verdikten son­ra Hattâbî sözüne devamla: Ahmed bin Hanbel Müzâraa işlemini caiz görmüş ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-SalSttÜ ve’s-selâm) “in H a y b e r arazisini bu yerdeki yahûdilere Mûift-raa şeklinde ve H a y b e r bahçelerini Müsakat şeklinde verdi­ğini, delil göstermiştir. îbn-i Ebi Leylâ, Yakûb, M u -hammed, îbn-i Sir’în, Îbnü’l-Müseyyeb, Zafe­ri ve Ömer bin Abdilaziz de Müzâraa akdini caiz say­mışlardır. Fakat Ebû Hanife. Mâlik ve Şafii l&İ-zâraa işlemini caiz görmemişlerdir. Bunlar R â f i’in hadîsinin zahirini tutmuşlar ve bunun gerçek illetine Ahmed gibi mut­tali olmamışlardır. Müzâraa, araziden alınacak mahsûlün üçte biri ve dörtte biri gibi belirli bir hissesi karşılığında veya tarafların an­laşacakları belirli başka bir ücret karşılığında caizdir. Ancak Müza-raa akdinde fâsid şartlatın bulunmaması gereklidir. (Meselâ tarla­nın şu sulak tarafının mahsûlünün arazi sahibine âit olması şartı gibi). Bütün İslâm memleketlerindeki uygulama böyledir. Râfi bin H a d i c (Radıyallâhü anhVden rivayet edilen hadislerin bir kısmı mücmeldir. Bir kısmı tafsilâtlıdır. Gerek Râfi’ den ve gerekse başka sahâbilerden rivayet olunan ve Müzarra’nın her çeşi­dinin yasaklandığına delâlet eden mücmel hadisler Müzâraa nin şu veya bu nevinin câizliğine delâlet eden tafsilâtlı rivayetlere uygun yorumlanmahdır. Nitekim îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh). Müzâraa yapılmamasına dâir hadislerin anlam ve hikmetini seze­rek : Bu hadislerden maksad araziyi, mahsûlün belirli bir mikdan karşılığında kiraya vermenin haram kılınması değildir. Amaç müs-lümanların birbirlerine yardımcı olmaları ve ihtiyacından fazla ara­zisi bulunan bir kimseyi bunu meccânen din kardeşine ziraat için vermesine teşviktir. Nitekim Raf i’ den yapılan bâzı rivayetler­de Müzâraa’nm fâsid ve bâtıl bir takım şartlara bağlandığı ifâde edilmiştir. Bunlardan birisi Hanzala bin Kays’m R â -f i’ den rivayet ettiği (2458 nolu) hadisidir. Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) de rivayet edilen (2461 nolu) hadîsinde araziyi kiraya vermenin yasak kılınması sebebini açıklamaktadır. M u -hammed bin İshâk, Müzâraa hakkında bir kitab yazmış ve orada güzel bilgiler vererek, bu işlemin yasaklanmasına ait ha­dislerin gerçek nedenlerini anlatmıştır.” ( H a t t â b î’ nin sözü bitti.) [33]

Âlimlerin Müzâraa Hakkındaki Görüşleri

Müzâraa hakkında vârid olan ve büyük bir kısmı müellifimizin burada 7 -12. bâblarda rivayet ettiği hadîslerden ibaret olan rivayet­leri nakleden N e v e v i âlimlerin görüşlerini özetle şöyle açık­lar :

  1. Tâvûs ve Hasan-ı Basri: Tarlaları kiraya ver­mek ne şekilde olursa olsun caiz değildir. Ne mikdan belirli ölçekler­le tesbit edilen her hangi bir nah ire ile, ne tarladan alınacak mah­sûlün belirîî bir hissesi ile ne de altın ve gümüş karşılığında kiraya verilmez. Çünkü bâzı hadislerde tarlaların kiraya verilmesi herhan­gi bir kayda bağlı kılınmadan yasaklanmıştır, derler. (2450. 2451. 2452. 2453, 2454 ve 2455 nolu hadisler gibi.)
  2. £bü Hanife, Şafii ve çok âlimler: Araziyi, altın, gümüş, zahire, elbise vesâir mallar karşılığında kiraya vermek caiz­dir. Anılan mallar tarlada ekilecek mal cinsinden veya başka cins­ler ve çeşitlerden olmasında bir sakınca yoktur. Lâkin tarladan el­de edilecek mahsûlün üçte birisi gibi belirli bir hisse karşılığında ki­raya vermek caiz değildir. Böyle bir kiralamaya Muhabere ismi ve­rilir. Keza tarlanın belirli bir tarafın mahsûlünün tarla sahibine âit olması şartının koşulduğu kiralama işi de caiz değildir, demişlerdir. Bunların delilleri tarlaların altın, gümüş ve benzeri mallar karşılı­ğında kiraya verilmesinin Cnizliğini ifâde eden R â f i bin H a -d! c ile Sabit bin Dâhhâk’ın yukarda gecen hadis­leridir. (2458 nolu hadis, hattâ 2456 nolu hadis de böyle.)

Bu grubtaki âlimler, tarlaları kiraya vermenin yasaklanmasına dâir hadîsleri iki şekilde tevil etmişlerdir:

Bir yorum şöyledir: Yasaklama, tarlanın sulu kısmından veya şu kıtadan alınacak mahsûl tarla sahibine âit olmak üzere veya mahsûlün üçte bir, dörtte bir hissesi karşılığında yapılan kira işle­mine aittir. Nitekim hadis râvileri bu hadîsleri böyle yorumlamış­lardır.

îkinci yorum : Söz konusu yasaklama tenzihen mekruhtuk için­dir. Bundan amaç, müslümanları yardımlaşmaya (ve ihtiyacından fazla tarlası bulunanların bunu tarım için ücretsiz olarak din kar­deşlerine vermeye teşviktir.

Bu iki yorum veya bunlardan birisi zaruridir, Çünkü hadîsler arasında görülen ihtilâf ancak bu şekil yorumlamakla giderilebilir. Buhârî ve başkası şu son yoruma işaret etmişlerdir. Bunun an­lamı İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) den de rivayet edilmiş­tir.

  1. R e b İ a : Araziyi yalnız altın ve gümüş karşılığında kira­ya vermek caizdir. Başka bir mal karşılığında kiraya vermek caiz değildir, demiştir. (2449 ve 2458 nolu hadîs Rabia için delil sa­yılabilir) .
  2. Mâlik: Araziyi zahire karşılığında kiraya vermek caiz değildir. Fakat altın, gümüş ve başka mallar karşılığında kiraya ver­mek caizdir, demiştir
  3. Ahmed, E b û Yûsuf, Muhamraed bin el-Hasan. M âl i k iler1 den bir cemâat ve başka âlimler: Araziyi altın, gümüş, karşılığında kiraya vermek ve arazi mahsû­lünün üçte bir, dörtte bir gibi belirli bir hissesi karşılığında kiraya vermek, yâni bu tür Müzâraa caizdir, demişlerdir. 1 b n – i Sü­reye. Ibn-i Huzeyme. Hattâbi ve diğer arkadaş­larımızdan muhakkik âlimler de böyle demişlerdir. Kuvvetli ve seç­kin görüş de budur. Bu görüşün kuvvetliliğini Müsakat babında an­latacağız.” ( N e v e v î’ nin sözü bitti.) [34]

13- Bir Kavmin Arazisini Onların İzni Olmaksızın Eken Kimse (Hakkinda Gelen Hadîs) Babı

2466) Râfi bin Hadîc (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (SaHallnhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim bir kavmin arazisini onların izni olmaksızın ekerse, ziraat­tan ona bir şey yoktur ve onun masrafı (arazi sâhiblerince) öde­nir..” [35]

İzahı

Tirmizi ve Ebû Dâvüd da bunu rivayet etmişler­dir. Hadîs, bir araziyi gasbedip eken kimseye ziraattan bir şey ve-riimiyeceğin© ve ancak tarla için yaptığı masrafın arazi sahibi tara­fından kendisine ödeneceğine delildir. Tirmizi: îlim ehlinin bâzısının uygulaması bu hadîse dayanır. Ahmed ve îshâk’ın kavli de böyledir, demiştir.

Avnü’l’Mabûd yazarı bu hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: “îbn-i Reslân, es-Sünen şerhinde şöyle der: T i r m i -z I’nin dediği gibi Ahmed bu hadisi delil göstererek şöyle hükmetmiştir. Sahibinden izin alınmadan ekilen bir arazi, ya ekini biçilip kaldırıldıktan sonra veya ekini henüz ayakta iken sahibi ta­rafından geri alınır. Eğer arazi sahibi, arazisini hasaddan sonra ge­ri alırsa, kaldırılan mahsul tarlayı gasben ekmiş olana aittir. Bu hükme muhalefet eden bir âlimi bilmiyoruz. Mahsûlün araziyi gas-bedene âit olmasının sebebine gelince, mahsul onun attığı tohum­dan meydana gelmiş ve fazlalaşmış bir malı durumundadır. Arazi­yi gasbeden kişi, bunu sahibine teslim edinceye kadar geçen süre için arazinin kirasını ödemek mecburiyetindedir. Ayrıca, ziraat ne­deniyle tarlanın toprağında meydana gelen zayıflığın tazminatını ödemesi ve tarlada ziraattan dolayı açılan çukurları doldurup tar­layı tesviyesi gerekir. Şayet ekin, henüz biçilmemiş iken arazi sahi­bi, araziye el koyup alırsa, araziye tecâvüz etmiş tarafı, ektiğini kö­künden söküp götürmeye zorlayamaz. O yâni tarla sahibi dilerse mütecavizin masrafını öder ve ekin kendisine âit olur. Dilerse eki­ni, mütecavize bırakır. (Yukarda anlatıldığı gibi arazinin kirasını, toprağın zayıflamasının tazminatını alır ve mütecaviz, hasaddan son­ra tarlayı eski hâline göre tesviye eder.) Ebû Ubeyd de böy­le hükmetmiştir.

Şafii ve fıkıhçıların ekserisi: Arazi sahibi, mütecaviz tarafı, ekinini kökünden söküp götürmeye zorlama hakkına sahiptir, demisler ve«Hiç bir zâlimin (mütecavizin ekip diktiği) kökü için (veya haksız yere) ekilip dikilen hiç bir kök İçin bir hak yoktur.» hadisini delil göstermişlerdi. Bu gruba göre ekin, tohum sahibine aittir ve tohum sahibi buna karşılık arazi kirasını öder. (Yâni tarla sahibi mütecavizin ektiği ekini kökünden söktü-rebilir ve söktürdüğü takdirde bunu mütecavize teslim etmekle be­raber tarlasının işgal edilmiş olduğu süre için mütecavizden kira alır. Şayet söktürmeyip mahsûlü biçme zamanına kadar müsaade ederse gene mahsul mütecavizindir ve mütecaviz tarlanın kirasını öder.)

İbn-i Reslân daha sonra ilk grubun başka bir delilini zikretmektedir. Bu arada özetle şöyle der: Şafiî ve arkadaş­larının gösterdikleri delil dikilip yer altına uzun kök salan fidanlar hakkındadır. Râfi (Radıyallâhü anhj’ın hadisi ise ekilen tanm hakkındadır. Durum bu olunca iki hadis arasında bir çelişki söz ko­nusu olmaz ve her iki hadisle amel edilir.

Ş e v k â n i’ nin beyânına göre Mâlik ve Medine-i Münevvre âlimlerinin ekserisi ilk grub gibi hükmetmişlerdir.

Hadîsin; cümlesinin mânâsı şudur: “Tarlayı gasbede adama tarlada yaptığı ekim, sulama, tohum ve diğer masraflar tar­la sahibi tarafından ödenir.” Bir kavle göre bu cümledeki nafaka­dan maksad ziraatın değeridir. Yâni ziraatın kıymeti takdir edilir ve takdir edilen kıymet ne ise tarla sahibi tarafından adama Ödenir. İlk mânâ hadisin zahirine daha uygundur.” [36]

14- Hurma Ağaçları Ve Üzüm Bağları (Müsâkat) Muamelesi Babı

Bu bâbtaki hadislerin tercemesine geçmeden önce Müsâkat’ın tarifini yapalım. Çünkü bu bâbtaki hadisler Müsâkat’ın meşruluğu hakkındadır.

Müsâkat kelimesi Sakıy kelimesinden alınmadır. Sakıy kelime­sinin lügat mânâsı sulamaktır. Müsâkat fıkıh ıstılahında şuna deni­lir : Hurma ağaçları ve üzüm asmaları sahibi bunu bir adama tes­lim eder. Adam bunların sulama, islah ve her türlü bakın* işlerini gdrür. Elde edilen meyvalar pazarlığa göre aralarında taksim edilir. Bu işleme âit yapılan akid Müsâkat’dır. Müsâkafın hükmü ve han­gi ağaçlar için yapılabileceği konusundaki ilmi görüşler hadislerin izahı bölümünde verilecektir. Ekinler hakkında yapılan benzerî işle­me Müzâraa, Muhabere ve Muhâkale ismi verildiği bundan önce ge­çen bâblarda anlatılmıştı. Şu halde bahçe sahibi ile bahçıvan ara­sında yapılan ortaklık akdine Müsâkat denilir. Tarla sahibi ile tar­layı ekip biçen ziraatçı arasında akdedilen ortaklığa Müzâraa, Mu­habere ve Muhâkale veya Haki ismi verilir.

2467) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâkü ankümâydan; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (Hayber arazisinden) çıkan meyvadan ve ekinden yansı Hayber (in yahûdi) halkına âît ol­mak üzere onlarla (müsâkat ve müzâraa) muamelesini yaptı.”

2468) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâkü anhümâ)’dzn; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hayber hurmalıklarını

ve arazisini bundan alınacak meyva ve ekinin yarısı karşılığında

Hayber (m yahûdî) halkına (müsâkat ve müzâraa muamele usûlü

ile) verdi.”

Not : Zevald’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan el-Hakem bin Uteybe’nln Mıksem’den yalnız dört hadis rivayet ettiğini ŞuTse söylemiştir. Bu­radaki fbn-1 Ebl Leyla’nın adı Muhanuned bin Abdirrahman olup zayıf bir rftvldir.

2469) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ank)’den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hayber*! fethedince bu­rayı (yâni buranın hurmalıklarını ve tarlalarını yerli halkına) mey­va ve ekinin yansı karşılısında (Müsâkat ve müzâraa usûlü ile) verdi.”

Not: Zevâid’de söyle denilmiştir. Bunun senedinde bulunan Müslim bin Keysan’ın zayıf olduğunu Ahmed. tbrvi Muin ve başkaları söylemiştir. [37]

İzahı

I b n – i Ömer (Radıyallâhü anhî ‘m hadisini N e $ â 1 hâ­riç, Kütüb-İ Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmişlerdir. İ bn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Ahmed de rivayet et­miştir.

Müsâakat ve müzâraa’nın ne demek olduğunu bu babın girişin­de beyân etmiştim. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Hay-b e r’ i fethettikten sonra buranın hurmalıklarını müsâkat, tarla­larım da müzâraa usûlü ile yerli halkına vermiştir. Bu yerde oturan yahûdiler hurmalıklarda çalışıp gerekli bakım ve hizmetini yapacak­lar, tarlaları ekip biçecekler ve alınacak meyva ve hububatın yansı bunlara verilecek, diye akid yapılmıştı. Bu hadislerden anlaşıldığı üzere müsâkat akdinin sahih sayılabilmesi için bahçe sahibi ile bah­çıvanın mahsûldeki hisselerinin tâyin ve tesbiti gereklidir. Müzâraa da böyledir. Bir tarafın hissesi meçhul bırakılınca yapılan akid sahih sayılmaz.

ilk hadisteki “Semer = meyva” kelimesi müsâkat’a ve ‘*Z«f’ s ekin” kelimesi de müzâraa’ya işarettir.

N e v e v i’ nin açıkladığı gibi bu hadîsler müsâkat akdinin meşruluğuna delâlet eder. Mâlik, Sevri, el-Leys. Şa­fii. Ahmed hadlsçilerin bütün filancaları, Zahiriye mezhebi mensublan ve âlimlerin cumhuru, müsâkatın câizliğine hükmet­mişlerdir. Fakat Ebû Hanif e’ye göre müsâkat işlemi caiz değildir. Hattâbî: Ebû Hanife’ nin iki arkadaşı yâni Ebû Yûsuf ile Muhammed cumhûr’un kavli ile hük­metmişler, demiştir.

Avnü’l-Mabûd yazarı: Bu hadisler müzâraa ve muhabere mua­melesinin câizliğine hükmeden âlimler için kuvvetli delillerdir. Ke­za hurma, üzüm ve diğer meyva bahçeleri için müsâkat işleminin câizliğine delâlet ederler. Cumhurun kavli de böyledir. Fethü’1-Bâri’-de beyân edildiği gibi Ebû Hanife ve Züfer: Müsâkat hiç bir surette caiz değildir. Çünkü müsâkat, henüz mevcud olma­yan veya meçhul olan meyva üzerinde yapılan bir kira işlemidir. Bilinmeyen bir meblâğ veya henüz var olmayan bir mal karşılığın­da kira işlemi yapılmaz, demişlerdir.

Müsâkatın câizliğine hükmedenler ise bu görüşe şöyle cevab ver­mişlerdir: Müsâkat, karma ortak olmak üzere bir malda çahşmak için yapılan bir akiddir. Bu itibarla müsâkat, sermaye bir taraftan ve çahşmak diğer taraftan olmak üzere yapılan ve Mudârebe ismi verilen ortaklık gibidir. Mudârebe işinde de emek sahibi kâra ortak olmak üzere parayı çalıştırıyor. Halbuki, kâr edilip edilmeyeceği ve edildiği takdirde ne kadar olacağı bilinmemektedir. Başka alanlar­da da kira işlemi yapılmaktadır. Halbuki kiralanan şeyden sağlana­cak yarar henüz meydanda yoktur. Müsâkat da böyledir. Bir nass veya icmâ’ın bir kıyasla iptali mümkün değildir.

Müsâkat’m bütün meyva ağaçlarında caiz olduğunu söyleyenler B u h â r i’ nin bazı rivayetlerinde bulunan;

-Hurmalıklardan ve ağaç­lardan çıkan (meyvalar)ın yarısı karşılığında» ifadesidir. Bâzı rivâ-yetlerde de «her ekinden, hurmalıktan ve ağaçtan…» denilmektedir.

Bu hadîsler delil gösterilerek, ekinin tohumu tarla sahibinden veya toprağı işletenden olmasmda bir sakınca yoktur, denilmiştir. Çünkü hadîslerde buna dâir bir kayıt yoktur. Keza yılların sayısı belirtilmeden müsâkat ve müzâraa işlemi yapılır, diyenler bu hadîs­leri delil göstermişlerdir. Durum böyle olunca bahçe ve tarla sahi­bi dilediği zaman bahçıvanın ve tarlayı işletenin alâkasını kesebilir.

N e v e v î de Müsâkat ve Müzâraa kitabının baş kısmında özet­le şöyle der:

“Müsâkat’ın caiz olmadığını söyleyen Ebû Hanife: Hay­ta e r savaşla fethedilmiş olup bu yer halkı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in köleleri idi. Bu itibarla H a y b e r bahçeleri ile tarlalarının bütün mahsûlü O’na aitti. Yerlilere ver­diği mahsûl de O’na aitti, demiştir. Cumhur ise bu hadîsler ile ben­zerî hadîslerin zahiri ile hükmetmiştir.

Kadı : Hay ber’in savaşla mı, sulh yoluyla mı yoksa yerlileri başka yere sürmek suretiyle müslümanlarm eline geçtiği yolunda ihtilâf vardır. Bu hususta başka görüşler de vardır. En sıh­hatli görüş, bunun bir kısmının savaşla ve kalan bölgenin sulh yo­luyla alındığıdır. Mâlik, onun arkadaşları ve tbn-i Uyey-n e’ nin kavli de budur. Her görüşün dayanağı durumunda varid olan eserler mevcuttur, der.

N e v e v I daha sonra şöyle der:

Hangi ağaçlar için müsâkat’ın câizliği hususunda da ihtilaf var­dır:

  1. Davud’a göre yalnız hurma ağaçlan için caizdir.
  2. Ş â f i I’ ye göre hurma ve üzüm ağaçları için caizdir. Baş­ka ağaçlar için caiz değildir.
  3. M â 1 i k’ e göre bütün meyva ağaçlan için caizdir. Ş &-fil’ nin de böyle bir kavli vardır.

D â v û d : Hurma ağaçlarında müsâkat bir ruhsattır. Bir nass ile bir şeye ruhsat verildiğinde, o şeyin dışında kalanları ruhsatın içine almak caiz değildir, demiştir.

Şafiî de müsâkat’ın hurma ağaçlan için verilen bir ruhsat olduğunu söylemekle beraber; üzüm bağlan şer’î hükümlerin ekse­risinde hurma ağaçlan gibi olduğundan bu noktada da hurma ağaç­lan gibidir, demiştir.

Mâlik ise: Hurma ağaçlannda müsâkat, ihtiyaç ve mas­lahat için caiz görülmüştür: Bu neden, diğer ağaçlarda da mevcut­tur. Bu itibarla diğer ağaçlarda da müsâkat caizdir, demiştir.

tbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsinde bulunan;

«Meyva veya ekinden» ifâdesini delil gösteren Şafii ve omjn görüşünde olanlar: Müsâkat dolayısıyla yapılan müzâraa işlemi sahihtir, demişlerdir. Halbuki bunlara göre müsta­kil olarak müzâraa akdini yapmak caiz değildir. Yâni bir adam hur­ma bahçesini veya üzüm bağını müsâkat usûlü ile bir bahçıvana ver­diği zaman bu işleme tâbi olmak üzere tarlasını da müzâraa usûlü ile ayni adama verebilir. Nitekim H a y b e r’ de de böyle olmuş­tur. Fakat bir tarla sahibi kendi tarlasını müzâraa usûlü ile bir kim­seye veremez.

Mâlik ise: Müzâraa ne müsâkata tâbi olarak ne de bağım­sız olarak caiz değildir, demiştir. Ancak bir adam bahçesini müsâ-kat usûlü ile bir bahçıvana verirken, ağaçlar arasında kalan boşlu­ğu ekmek üzere bahçıvanla müzâraa akdini yapabilir, demiştir.

Ebû Hanîfe ile Züfer ise: Gerek müsâkat ve ge­rekse müzâraa caiz değildir. İster bunlar ayrı ayrı olsun ister be­raber olsun, ister birisi diğeri dolayısıyla olsun her hâl ve durum­da caiz olmaz. Bu hususta yapılan akid bâtıldır, demiştir.

îbn-i Ebi Leylâ, Ebû Yûsuf, Muhammed, Küfe” nin diğer âlimleri, hadîsçilerin fıkıhçıları, A h m e d, İbn-i Huzeyme, îbn-i Şüreyh ve diğerleri: Müsâ­kat ve müzâraa beraber veya ayrı ayn yapılabilir, demişlerdir. Ne-v e v i bu son görüşün daha kuvvetli olduğunu söyleyerek bu bâb-taki hadisleri delil göstermiş ve diğer görüşlere karşı çıkmıştır. N e -v e v î daha sonra şöyle der:

Müsâkat’ın belirli bir süreye bağlanması şarttır. Cumhurun gö­rüşü budur. Çünkü müsâkat da kira gibidir. Kaç yıllık olduğu belir­tilmelidir. Cumhur burdaki hadîslere cevaben: Bu hadîsler böyle yo­rumlanır, demişlerdir. Bir kavle göre belirli bir süreye bağlamadan sureye oagiamacian müsâkat’ın câizliği İslâmiyet’in ilk dönemine ve Resül-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâm)’e mahsustur. Ebû Sevr: Müsâkat için bir süre belirtilmediği takdirde, bir yıllık olarak kabul olunur, de­miştir, Z â h i r i y y e mezhebi mensublan ise bu hadislerin za­hirine bakarak, müsâkat’ın belirsiz bir zaman için yapılmasının caiz-ligine hükmetmişlerdir.” [38]

15- Hurma Ağaçlarını Telkih (Döllendirme) Babı

2470) Talha bin Ubeydillah[39] (Radtyallâhü anh)’den; ŞÖyl^ de­miştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’in beraberinde bir hurma bahçesinin yanından geçtik. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hurma ağaçlarını döllendirmekte olan bir toplu­luk gördü ve:

«Şu adamlar ne yapıyorlar?» diye sordu. (YanmdakÜer) :

Onlar erkek hurma ağacın (m çiçeğin) den (bir parça) alıp dişi hurma ağacı (çiçeği) ne koyuyorlar (döllendiriyorlar), dediler. Re­sûl-i Ekrem (Sallallahâ Aleyhi ve Sellem) :

«Bunun bir yarar sağlıyacağını sanmıyorum» buyurdu. Resûl-i

Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu sözü onlara ulaştı. On­lar da bu işi bıraktılar ve hurma ağaçlarından indiler. Durum Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ulaşınca şöyle buyurdu:

«O (söylediğim) söz ancak bir zandır. Eğer telkih (döllendir­me) bir yarar sağlıyorsa bunu yapınız. Çünkü ben ancak sizin gibi bir beşerim. Zan da şüphesiz (gâh) isabet etmez ve (gâh) isabet eder. Ve lâkin ben.- Allah (şöyle) buyurdu, diyerek size bir şey söy­leyince Allah adına yanılmam (veyahut) velâkın ben: Allah (şöy­le) buyurdu, diyerek size söylediğim sözde Allah adına yanılmam.»”

2471) Aişe (Radiyallâhü anhâ)\i\n\ Şöyle demiştir:

peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gün) bâzı sesler işitti ve :

«Bu ses nedir?» buyurdu. (O’nun yanında) olanlar: Hurma ağaçları (sesi)dir. Bunları döllendiriyorlar, diye cevab verdiler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

«(Bunu) yapmasaydılar (kanımca meyvasi) iyi olurdu.» buyur­du. Bunun üzerine (ilgililer) o yıl döllendirme işini yapmadılar. (Fa­kat ağaçların verdiği) mahsûl şıys (yâni çekirdeği pekişmemiş, âdi

hurma) oldu. Sahâbiler (bu durumu) Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)’e anlattılar. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) de:

«(Yapmak istediğiniz) bir şey dünyanız işinden olursa onunla il­gili bilginiz (esas) dır. O şey dininizin işlerinden olursa (onun hük­mü) bana âiddir. [40]

İzahı

Bu iki hadisi Müslim Fadâil kitabında rivayet etmiştir. Müslim’in Âişe ve Enes1 den olan rivayetinde Resûl

Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) :«Dün­yanızın işini siz daha iyi bilirsiniz.» buyurmuştur.

Telkih ve Te’bîr Arap dilinde müteaddid mânâlara gelir. Bura­da hurma çiçeklerini döllendirme mânâsına gelmiştir. Bilindiği gibi meyva çiçeklerinde döllenme işi rüzgâr ve böcekler vasıtasıyla ya­pıldığı gibi başka yollarla da yapılabilir. Bu işe bazen tozlaşma da denilir- Hurma çiçeklerinde yapılan dölleme şekli hadîsin metninde anlatılmıştır. Erkek hurma çiçeğinden bir parça alınıp dişi hurma çi­çeğine yerleştirilir. Döllenen hurma çiçeklerinin verdiği hurma ol­gun ve dolgun olur. Döllenmeyen ağaçların hurmaları ise Şıys olur. Şıys kelimesi lügat kitablarmda adî hurma ve çekirdeği pekişme­miş hurma mânâlarına açıklanır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in «Dölleme işinin bir yarar sağlıyacağını sanmıyorum» sözü ile ilgili olarak Sindi: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu sözünde doğrudur ve aksi çıkmamıştır. Çünkü gerçekten öyle sanıyordu. Eğer dölleme­nin bir yarar sağladığım sandığı halde yarar sağladığını sanmadığı­nı söylemiş olsaydı, sözünün hilafı çıktı diye bir şey hatıra gelebi­lirdi. Hâşâ böyle bir şey söz konusu değildir. Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm)’in buyurduğu “Ekzibe” fiili de yanılma mâ­nâsına yorumlanır. Yâni dînî bir hükmü bildirirken O’nun yanılma­sı mümkün değildir, demiştir.

N e v e v î de bu hadîslerin şerhinde özetle şöyle, der :

“Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in, şer’i bir mesele hakkında kişisel ictihâdda bulunduğu zaman bununla amel etmek ve buna uymak zorunludur. Fakat dünya işleri hakkında şer’î bir hüküm olmamak üzere kişisel görüş ve danışma mâhiyetinde bir söz söylerse buna uymak dînen vâcib değildir. Hurma ağaçlarının döllenmesi meselesi hakkında buyurduğu ilk söz bu nevidendir. Bu­nun içindir ki «Dünya işini siz daha iyi bilirsiniz.» buyurulmuştur.

Âlimler yukardaki durumu beyân ettikleri gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in hurma döllenmesine âit sözünün bir durumu bildirmek değil bir zannı ifâde etmekten ibaret olduğunu, nitekim bâzı rivayetlerde bunun belirtildiğini söylemişlerdir. Dün­ya işleri hakkında O’nun bir zan sahibi olması ve zannettiği duru­ma aykırı bir durumun belirmesi O’nun için bir noksanlık sayılamaz. Bir peygamber’in bir dünya işinde yanılabilmesinin sebebi ise on­ların din işlerine önem vermeleri ve dünya işleriyle pek iştigal et­memeleridir.”

İkinci hadîste geçen; sözündeki; kelimesi “Şe nu” diye okunabilir. Şe’n kelimesi Arap dilinde durum, hâl, iş, taleb, önemli iş, büyük iş, büyük hâl, huy, tabiat gibi mânâlara gelir. Bir de şuur mânâsına gelir. Müslim’ deki rivayet bu son mânâyı kuvvetlendirdiği için böyle terceme ettim.

Bu kelime “Şe’ne” şeklinde de okunabilir kanısındayım. Bu tak­dirde mefûl-i mutlak durumunda olup onu nasbeden fiil “İş’enû”dur. Ve mânâ şöyle olabilir : «Dünya işinize kendiniz yönelinîz, sarılınız, bakınız…»

Sözü edilen kelime “Şeene” diye hareketlenmiştir. Bunun bir ka­lem hatâsı olduğu kanaatin dayım. Çünkü gerek gramer ve gerekse lügat bakımından uygun bir mânâ bulamadım. [41]

Hadîslerden Çıkarılan Hükümler

  1. Hurma ağaçlarının döllenmesini sağlamakta bir sakınca yok­tur. Diğer ağaçların hükmü de aynidir.
  2. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bir dînî hük­mün beyânı hususunda yanılması mümkün değildir. Fakat dînî bir hüküm mâhiyetini taşımıyan ve tamamen bir dünya işine âit bir me­selede Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in yanılması, yâni o mesele hakkındaki zan ve kanaatinin aksine bir durumun görülme­si mümkündür. Çünkü böyle bir zannm din ile alâkası yoktur. Ta­mamen dünyaya âit bir mesele ile ilgilidir. Böyle bir zan, Risâlet makamı için bir noksanlık getirmez.
  3. Dünya işlerimizi görürken meşru olmak kaydıyla en uygun, yararlı ve kazançlı olanı seçmekte serbestiz. Fakat dinle ilgili sorun­ların çözümlenmesi için aklımızı hakem yapıp fetva vermemiz müm­kün değildir. Mutlaka şer’î delilleri tetkik ve tahlil eden İslâm âlim­lerinin beyanlarına göre hareket etmek zorunluluğu mevcuttur. [42]

16- Müslümanlar Üç Şeyde Ortaktırlar, Babı

2472) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü ankümâ)’âan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, otta ve ateşte. Bunun (satılmak suretiyle alman) bedeli de haramdır.»

Ebû Saîd demiş ki: Sudan maksad akar sudur.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Abdullah bin Hırâş’ı Ebû Zur’a, Buhâri ve başkaları zayıf saymışlar. Muhammed bin Ammâr el-Mevsıli de : O, kezzâbtır, demiştir.

2473) Kbû Hüreyre (Radıya/Iâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcnt) şöyle buyurmuştur :

«Üç şey vardır ki vermemezlik edilmezler: Su, ot ve ateş.»”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, sahih bir isnaddır ve râvileri mev­suk (güveniliri zâtlardır. Çünkü Muhammed bin Abdillah bin Yezid Ebû. Yahya el-Mekkî’yi Nesâî, İbn-İ Ebi Hatim ve başkaları sıka saymışlardır. Senedin kalan râvîleri de Buhâri ile Müslim’in şartı üzeredirler.

2474) Âişe (Radtyatlâhü anhâ)\-An rivayet edildiğine göre kendisi (bir gün Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e) :

Yâ Resûlallah! Vermemezlik edilmesi helâl olmayan şey nedir? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Su, tuz ve ateş», diye cevab verdi, Âişe dedi ki: Ben:

Yâ Resûlallah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Şu suyu (esirgememeyi) anladık. Peki, tuz ve ateşin durumu nedir? diye sordum.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bana hitaben) :

«Yâ Humeyrâ! Kim bir (parça) ateş verirse, o ateşin pişirdiği yemeğin tamamını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) olur. Ve kim bir (parça) tuz verirse, o tuzun güzelleştirdiği yemeğin tamâmını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) olur. Kim Su bulunan yerde bir müslümana bir içim su içirirse bir rakaba (köle – câriye) yi âzadla-nuş gibi (sevab kazanmış) olur ve kim su bulunmayan yerde bir müslümana bir içim su içirirse onu ihya etmiş gibi (sevab sahibi) olur.»”

Not ; Zevâid’de şöyle denilmiştir : Râvi Ali bin Zeyd bin Ced’ân’m zayıflığı nedeniyle bu sened zayıftır. [43]

İzahı

Bu bâbtaki hadisler Zevâid türündendir. Ebû Dâvûd ilk hadisin mislini muhacirlerden bir adamdan merfû olarak rivayet etmiştir. Oradaki rivayette o muhacirin ismi belirtilmemiştir. Sahâ-binin isminin mechûl kalması hadisin sıhhatini pek etkilemez.Birde şu var: Ordaki rivayette hadîsin sonundaki; «ve bu­nun bahası haramdır.» cümlesi yoktur.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şu bilgiyi verir: “Hadisteki sudan maksad, bir kimsenin çalışarak meydana ge­tirdiği veya kanal ve arklar kazmak suretiyle elde ettiği ya da ken­disine ait kablarda, havuzlarda, depolarda ve benzeri özel yerlerde toplamakla sâhib olduğu sular dışında kalan kısımlardır.

Kelâ: Yaş ve kuru ot manasınadır. Hattâbi: Bu kelime ile kascledilen mânâ, kimsenin mülkiyetinde olmayan arazilerde bu­lunan ve umûmun yararlanabildiği meralardaki otlardır. Bu nevi meralar umûma ait olduğu için herhangi bir kimse burdaki otları kendi inhisarı altına alamaz ve başkalarım bundan yararlanmaktan menedemez. Fakat bir kimsenin arazisinde bulunan otlar onun ma­lıdır. Kendisinin izni olmaksızın hiç kimse o ottan yararlanamaz, ko­parıp götüremez, demiştir.

Halkın ateşte ortak olmasından maksad, açıkta yakılan ateşin ışığından herkesin istifâde edebilmesi ve lâmba gibi aydınlatma araç­larını bundan yaktırabilmesidir. Lâkin bir kimsenin yaktığı ateşin közünden bir parça almak onun iznine bağlıdır. Ondan izin almak-sızın közünden alıp götürmek caiz değildir. Çünkü közden bir parça almakla ateşin mikdarı azaltılmış, hattâ sönmesine sebebiyet veril­miş olabilir.

Bir kavle göre ateşten maksad, ateşi yakmakta kullanılan bir ne­vî taştır. Bu taş nevî kimsenin mülkiyeti altında olmayan bir arazi­de bulunduğu takdirde, kimse bunu vermemezlik edemez.

Ş e v k â n î, en-Neyl’de : Bilinmelidir ki bu konuda rivayet olu­nan hadîslerin tümü, anılan üç şeyde su, ot ve ateş genel bir ortaklık hakkının varlığına delildir. Bu hüküm umûmidir. Yâni şu veya bu su, şöyle olan ot, böyle olan ateş, diye bir kayıdlama ve sı­nırlandırma durumu hadîslerde yoktur. Bu hadîslerin umûmî olan hükmünü husûsüeştirecek özel bir delil olmadıkça anılan maddele­rin herhangi bir nevî bu hükmün dışında kalmaz. Bu hadislerden daha genel olan hadîsler delil gösterilmek suretiyle bu hadîslerin hükmü husûsîleştirilemez. Meselâ: «Bir kimsenin gönül hoşluğu ol­madıkça onun malı Kiç kimseye helâl olmaz.» hükmünü ifâde eden genel hadîsler burdaki hadîslerin hükmünü husûsîleştirmez. Çün­kü, anılan üç maddenin mal sayıldığı tesbit edilmedikçe o tür hadîs­ler bu konuda delil olmaya elverişli olmaz. Anılan üç maddenin mal sayılıp sayılmaması ise bilindiği gibi ihtilâf konusudur, der.”

Sindi de : Âlimlerden bir cemaat hadîsin zahirini tutarak: Su, ot ve ateş hiç bir surette kimsenin malı sayılamaz, satılamaz ve temlik edilemez, demiştir. Fakat âlimler arasında meşhur olan kav­le göre ottan maksad kimsenin özel malı olmayıp umûma âit ot kıs­mıdır. Sudan maksad da, mâliki olmayan gökten inen sular, kaynak suları ve nehir – çay sularıdır. Ateşten maksad ise, sâhibsiz araziden toplatılıp yakılan odunlardan hâsıl olan ateştir. Şayet bir adam bir suyu alıp kablarma koymak suretiyle mâliki durumuna geçerse, bu­nu satması caizdir. Ot ve ateş de böyledir, demiştir.

A i ş e (Radiyallâhü anhâ)’dan rivayet edilen son hadîsi İ b-nü’1-Cevzi, mevzu hadîsler arasında anmıştır. S i n d î bu hadîsin haşiyesinde şöyle der :

“Suyu t i, en-Nihâye’de: Humeyrâ1, Hamrâ’nın tasgir ismi­dir. (Yâni Arapça kurallarına göre küçültülmüş isimdir.) Beyaz renkli kadm anlammadır. (Hamrâ kelimesi Ahmer kelimesinin mü-ennesidir. Kırmızı mânâsını ifâde eder. Ahmer kırmızı erkek, ham-î”â da kırmızı kadın demektir. Humeyrâ ise kırmızıya çalan, yâni az kırmızı olan kadın demektir. Humeyrâ kelimesi  i ş e CRadıyal-lâhü anhâ) için kullanılmış bir lâkab mahiyetindedir.) Bâzı âlimler: Humeyrâ lâkabı kullanılan bütün hadîsler zayıftır. Yalnız Hâki m’in rivayet ettiği bir hadis bunun dışındadır, t S i n d i bu hadîsi de anmış ise de konumuz dışında olduğu için o hadîsi buraya geçirme­ye gerek görmedim.)

Sindî, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi ile ilgili olarak: Bana öyle geliyor ki bu hadîsten kasdedilen mânâ şöy­ledir : “Su ve ateş gibi pahalı olamayan mebzul şeyler konu komşu­dan ve muhtaç kimselerden esirgenmemeli, vermemezlik edilmeme­lidir,” diye bilgi verir.

“Tuzun vermemezlik edilmemesi” emri ile ilgili olarak H a t -tâbi: Bunun mânâsı şöyledir : Tuz, kimsenin mülkiyeti altında olmayan bir arazi veya bir dağda bulunan madeninde iken kimse kimseyi bunu almaktan menedemez. Ama bir adam tuzu ordan alıp götürmek suretiyle mülkiyetine geçirirse veya kendi mülkiyeti al­tında bulunan bir yerden tuz istihsal ederse, onun malı olur. Baş­kasını bundan menedebilir ve bunu satabilir. Diğer mallarında her çeşit tasarruf hakkına sâhib olduğu gibi bunda da her nevî tasarruf­ta bulunabilir, demiştir. [44]

17- Nehirlerin Ve Pınarların Iktâı (Devlet Büyüğünce Bir Kimseye Verilmesi) Babı

Bu babın hadîsinin tercemesine geçmeden önce Iktâ kelimesini açıklıyayım:

E 1 – K a a r i: İktaa: Yerin belirli bir kıtasını bir kimseye ver­mektir, demiştir. Avnü’I-Mabûd yazarı da: İktaa: Sâhibsiz bir ara­ziyi belirli kimselere tahsis etmektir. Bu arazi bir toprak parçası ola­bildiği gibi bir maden ocağı ve çevresi de olabilir. Böyle bir tahsis yapılınca başkası o yerden yararlanamaz. Böyle bir tahsisin yapı­labilmesi için o yerin herhangi bir kimsenin malı olmaması gere­kir.

İbnü’t-Tin de: Bir tahsisin İktaa sayılabilmesi için bir ara­zi veya akar olması şarttır. İktaa ancak sulh yoluyla fethedilen top­raklarda uygulanabilir. Bir müslümanın veya andlaşmalı bir gayr-i müslim’in mülkiyetinde bulunan bir gayr-i menkûlde İktaa olamaz. İktâa mülkiyet veya intifa hakkının verilmesi şeklinde yapılabilir.

Hangi arazi ve mâden türünde İktaa olabileceği ve hangisinde yapılamıyacağı hususu hadîsin izahı bölümünde anlatılacaktır.

2475) Ebyad bin Hammâl (RadtyaUâhü <mJı)'<\en rivayet edildiği­ne göre :

Kendisi Me’rib Şeddi Tuzlası denilen tuzlayı (bağış veya satış yoluyla Resûl-i Ekrem CAleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘den) istedi. (Re~ sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saiâtü ve’s-selâm) de) bu tuzlayı kendisine ver­di. Sonra el-Akra’ bin Habis et-Temîmî (Radıyallâhü anh) Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanma vararak:

Yâ Resûlallah! Ben câhiliyet devrinde (yâni müslüman olmadan önce) o tuzlaya vardım (gördüm). O tuzla susuz bîr arazidedir. Kim oraya varırsa tuz alır. Ve o tuz kesintisiz su gibidir (devamlı bulu­nur), dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebyad bin Hammâl’den bu tuzla tahsis akdini kaldırmasını istedi. Eb­yad bin Hammâl da (Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e) :

Anılan tuzlayı (ben(im tarafım)dan bir sadaka kılman üzere tahsis akdini kaldırmak hususunda senin isteğini kabul ettim, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)de:

«O (tuzla) senden bir sadakadır ve kesintisiz devam eden su mislidir. Kim ona varırsa onu(n tuzunu) alabilir (Yâni müslüman-larm müşterek malıdır) buyurdu.

(Müellifimizin şeyhinin şeyhi) Ferec (bin Saîd) : O tuzla bugün de o durum üzerinedir. Kim ona vardıysa onu(n tuzunu) alır, demiş­tir.

(Râvî) demiştir ki:

Ebyad bin Hammâl tuzlanın tahsis akdini kaldırmakla Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in isteğini kabul edince Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve,Sellem) bu (tuzla)nın yerine kendisi­ne Cürf-i Mürâd’da bir arazi ve hurma ağaçlarını verdi.” [45]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Dârimi de rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklıyalım :

Me’rib: Y e m e n ‘ de bir şehrin ismidir. Süleyman (Aleyhisselâm)’m eşi B e 1 k î s ‘ in beldesidir.

Milh : Tuz manasınadır. Burada tuzla mânâsına kullanılmıştır. Bu tuzla Südd-i Me”rib denilen semtte olduğu için buna Südd-i Me’rib tuzlası denilmiştir.

İktaa : Hadîsin tercemesine başlamadan önce tarif ettiğim için tekrarlamaya gerek yoktur.

Katîa : Iktaa usûlü ile verilen kıt’a manasınadır.

Idd : Devamlı bulunan ve hiç kesilmeyen su manasınadır.

İkaale : Yapılan bir akdin kaldırılması ve iptali için taraflardan birisinden gelen teklifi karşı tarafın kabul etmesidir. İkaale satış işinde olduğu gibi ahid ve andlaşma işinde de olabilir. 2199 nolu ha­dis İkaale’nin sevabı hakkındadır. Orada gerekli bilgi verilmiştir.

İstikaale ise İkaale’yi istemektir.

Sindi bu hadisin haşiyesinde şu bilgiyi verir : “Ebyad bin Hammâl (Radıyallâhü anh) Me’rib’-deki tuzlayı bağış veya bedeli mukabilinde istemiştir. Bir kavle gö­re Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saiâtü ve’s-setâm) o tuzladan tuzu çıkar­manın çalışıp uğraşmaya ve emek sarf etmeye bağlı olduğunu zan ettiği için E b y a d ‘ a tahsis etmiş. Sonra el-Akra’ bin

Habis (Radıyallâhü anh) tuzlanın durumunu arz edip ordaki tu­zun yer yüzünde ve hazır vaziyette bulunduğunu, devamlı ve kesin­tisiz su gibi olduğunu açıklayınca Resûl-i Ekrem tahsis işini iptal ey­lemiştir. S ü y û t î’ nin beyânına göre S ibkî; Açık olan du­rum budur ki, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) sırf E b -y a d ‘ in gönlünü hoş etmek üzere tahsis işleminin iptali için ondan istekte bulunmuştur. Bu istek bir ikramdan ibarettir, demiştir. (Yâ­ni tuzla durumu anlaşılınca E b y a d’ m muvafakati olmasa bile tahsis işlemi iptal edilirdi. Ama Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) son derece kerem sahibi olduğu için ondan istekte bulunmuş­tur.)

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in Ebyad’a: «Tuz­la senden bir sadakadır.» buyruğu da O’nun yüce ahlâkının bir ör­neğidir.

Bâzı âlimler demişler ki: Bu hadîs bir maden ocağının kişilere tahsis edilebilmesi için ocağın yüzeyde olmaması ve istihsal için uğ­raşıp masraflar yapma zorunluğunun bulunması şarttır. Şayet ma­denler yüzeyde olup pek uğraşmadan ve fazla masraf yapmadan is­tihsal edilecek durumda ise hükümdarın yâni devlet büyüğünün bu­nu kişilere tahsis etmesi caiz değildir. Böyle madenler müslümanla-nn ortak malıdır. Herkes ondan yararlanabilir. Âdeta su ve ot gibi­dir.”

Müellifimiz bu hadîs için açtığı babın başlığında “Nehirlerin ve pınarların iktaa’ı” ifâdesini kullanmakla ayni görüşte olduğuna işa­ret etmiş, kanısındayım. Çünkü nehirlerin ve pınarların İktaa’ınm caiz olmadığı bilinmektedir. Bundan sonra gelen bâblarda bu konu­ya değinilecektir. Avnü’l-Mabûd yazarı da Sindi’ den naklen verdiğimiz bilginin benzerini El-Kaari’, Süyûtî ve S i b -k i’ den nakletmekte ve bu arada özetle şunu da söylemektedir :

Ebü’t-Tayyib ve başkası: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), E b y a d’ in sözünün zahirine göre mezkûr tuzlayı ona tahsis etmişti. Bu hüküm, bir fetva için müftî’ye müracaat eden kişinin meseleyi yanlış anlatması sonucunda verilen fetva gibidir. Müftî sonradan meselenin gerçek mâhiyetini öğrenince son duruma göre ikinci bir fetva verir. Müftî bu hususta hatalı sayılamaz, demiş­lerdir.

S i b k i de: Yer yüzünde olan madenlerin kişilere tahsis edil­mesi yasağı, muhtemelen o olay günü konulmuştur. O güne kadar ya caizdi veya onun hakkında bir hüküm verilmemişti. Câhüiyet

devrinden beri devam edegelen usûl uygulanıyordu. Ya da tahsîs iş­lemi bâzı şartlara bağlı idi. E 1 – A k r a’ m açıklaması netice­sinde o şartların bulunmadığı anlaşıldı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’^-selânı) ‘in E b y a d’ dan Ikaale isteği ise sırf O’nun yü­ce ahlâkının gereği idi. E b y a d’ in gönlünü hoş etmek içindi, denilmiştir, diye bilgi” vermiştir.

Avnü’l-Mabûd yukardaki bilgiden sonra şöyle der: “Bu bâbta rivayet edilen hadisler, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâ­tü ve’s-selâm)’in ve O’ndan sonra gelen İslâm Devlet Başkanlarının maden ocaklarını İktaa usûlü ile kişilere tahsîs etme yetkisine sahip olduğuna delâlet eder. İktaa’dan maksad mâliki bulunmayan arazi­lerin bir kısmını kişilere tahsis etmektir. îster o parça içinde maden­ler bulunsun ister bulunmasın hüküm aynidir. Böyle bir tahsîs ya­pılınca o kişiler için bir imtiyaz hakkı doğar. Yâni başkaları o yer­de tasarrufta bulunamazlar. Tahsis edilen yerin her hangi bir kim­senin mülkiyeti altında olmaması şarttır.”

Yukarda verdiğim bilgiden anlaşıldığı üzere, maden ocakların­dan istihsal işi külfetli, masraflı ve uğraşmaya bağlı ise tahsis işi caizdir. Aksi takdirde caiz değildir. Bütün müslümanların ortak malı durumundadır.

Bu konuda geniş bilgi için fıkıh kitablarına baş vurmak gerekir.

Tuhfe yazarı bu hadîsin şerhinde Kadı Iyâz’m şöyle dediğini nakleder: İktaa: Devlet başkanının Allah’ın maundan bir şeyi liyakatli gördüğü bir kimseye tahsis etmesidir. İktaa ekseriyet­le arazi tahsîs işinde kullanılır. Arazide İktaa şöyle olur: Devlet başkanı bir arazi parçasının mülkiyet hakkını bir adama verir. Adam da araziyi işletir, değerlendirir. Kazancı da kendisine ait olur. Ya da Devlet Başkam arazinin mülkiyet hakkını değil de gelirini bir kimseye tahsis eder. Artık o arazi parçasından elde edilen hâsılat o kimseye âit olur.

Hadîsin son kısmında Peygamber (Aleyhi s-salâtü ve’s-selâm) ‘in Ebyad’a bir parça arazi ve hurma ağaçlarını verdiği bildiril­mektedir. Bunun zahirine göre Devlet büyüğü dilediği bir kimseye bahçelerde yetişmiş durumdaki ağaçları verebilir. Ebû Dâvûd da “Esma bint-i Ebî Bekir (Radıyallâhü anhümâ) ‘dan: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zübeyr’e hurma ağaçlarını İktaa etti (yâni verdi.)” mealinde bir hadîs rivayet etmiştir. Hattâbî de:

Hurma ağaçları yer yüzeyinde bulunan madenler gibi külfetsiz ve pek çalışmadan yararlanılacak nevîdendir. (Halbuki maden ocakla­rının kişilere tahsis edilmesi ve onların imtiyaz sahibi kılınması için istihsal edilecek madenlerin yer yüzeyinde olmaması ve çalışıp, ça­balamak yorulup masraf yapmak suretiyle istifâde edilebilecek du­rumda olması gereklidir. Hazır sofra durumundaki açık maden ocak­ları yer yüzeyinde olunca Iktâ edilemez.) Bu itibarla Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) söz konusu hurma ağaçlarını kendisine âit humus hissesinden vermiş gibidir. Allah daha iyi bilir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Medine-i Münevve­re ‘ de muhacirlere bâzı evler tahsis eylemişti. Buna âit rivayet­lerde “Iktâ” ifâdesi vardır. Ebû İshâk el-Merüzî bur-daki Iktâ’ı Âriye mânâsına yorumlamıştır. Yâni Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm) sözü edilen evleri muhacirlere emaneten ver­mişti, diye bilgi verir. [46]

18- Su Satmaktan Nehiy Babı

Üç Hâl TiTcemesi

Ebyad bin Hammâl (R.A.) Yemen’in Me’rib şehrindendir. Medîne-i Münevve-re’ye gelerek sahâbilik şerefine kavuşmuştur. Bir kavle göre Veda haccı yapılır­ken Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’i ziyaret ederek sahâbîlik mertebesine erişmiştir. İbn-i Sa’d’m dediğine göre Ezd kabilesindendir. Bu zâtın dokuz hadisi var. Tir-mizî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâceh onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa: 44)

Akra’ bin Habis (R.A.) Mekke fethinden sonra Peygamber (S.A.V.)’e gelen Temim kabilesi eşrafından kumlu hey’ette idi. Bu zât Mekke fethi ve Huneyn savaşlarında Peygamber (S.A.V.)’in maiyetinde idi. Irak ve Enbâr fetihlerinde Hâlid bin el-Velid (R.A.)’m ordusunda öncü birliklerin kumandam olarak sava­şan bu zâtın asıl isminin Ferrâs olduğu söylenmiştir. Akra’m lügat mânâsı kel demektir. Bu zâtın başının bir bölümündeki kıllar döküldüğü için Akra’ lâkabını almıştır. Gerek İslâmiyetinden önce ve gerekse bundan sonra eşraftan idi. Abdul­lah bin Âmir onu bir askerî kuvvetin başında Horasan tarafına göndermişti. Bu seferinde el-Cûzcâni’de şehid edildi. (Üsdü’1-Gâbe : I. C, Sah. 131)

Perec bin Saîd bin Alkame bin Eybad bin Hammâl el-Me’ribi, babasının amca­ları Sabit ve Cübeyr’den rivayette bulunmuştur. Rivayetlerinde bir beis bulunma­dığı Ebû Zur’a tarafından ifâde edilmiştir. Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâceh onun riva­yetlerini almışlardır. (Hulâsa: 308)

2476) İyâs bin Abd {Ebû Avf) el-Müzenî (Radıyattâhü anlı) bâzı insanların su sattığını görünce (onlara) şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Su satmayınız. Çünkü ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)den (ihtiyaç fazlası) suyun satılmasını yasakladığını işittim.”

2477) Câbir (bin Abdillah) (Radıyallâhü anhümâ)\an\ Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) suyun fazlasını satma­yı yasakladı.” [47]

İzahı

îyâs (Radıyallâhü .anh) ‘in hadîsini Sünen yazarlarının hepsi rivayet etmişler. Câbir (Radıyallâhü anh)’in hadîsini Müs­lim de rivayet etmiştir.

İyâs (Radıyallâhü anh) ‘m hadîs metni Ebû Dâvûd’un rivayetinde Câbir (Radıyallâhü anh)’in hadîs metni gibidir. Çünkü ordaki metin şöyledir:

Avnü*I-Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şöyle der: “Hattâbi: «Suyun fazlası» ifâdesinden maksad, kişinin ken­di ihtiyacı ile aile ferdlerinin, hayvanlarının ve ekinlerinin ihtiya­cından artan sudur, demiştir.

Hadis, ihtiyaç fazlası suyu satmanın haramlığma delâlet eder. Hadisin zahirine göre kişinin kendi mülkünde ve arazisi içinde bu­lunan su ile mevât yâni sahipsiz arazide kişi tarafından çıkarılan su arasında bir fark yoktur. Keza içmek ve benzeri işler için olsun hayvanları suvarmak veya ekinleri sulamak için olsun fark etmez. Çölde olsun başka yerde olsun hüküm aynidir, ihtiyaçtan artanı sa­tılmaz. K u r t u b i : hadîs metninden çıkan zahir mânâ ihtiyaç fazlası içme suyunun satılmasının yasak kılınmasıdır, demiştir.”

Tuhfe yazarı da yukardaki bilginin benzerini naklettikten son­ra : Suyu satmanın yasaklanmasına ait hadisler umûmî olmakla beraber küp ve fıçı gibi kablara alman sular bu hükmün dışında tu­tulmuştur. Çünkü özel kablara aktarılan su kişinin dağdan topladı­ğı oduna kıyaslanır. Sahipsiz araziden toplanan odunların getirilip satılması caizdir. Nitekim Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bir adama, odun toplayıp satmak suretiyle geçimini sağlamasını ve böylece dilencilikten kurtulmasını emretmiştir. Ancak şu var ki, bir hadîsin hükmünün kıyas yoluyla husûsîleştirilmesinin caiz olup ol­maması ihtilâf konusudur, demiştir.

N e v e v i de özetle şöyle der:

“Çölde bulunan ihtiyaç fazlası suyu şu şartlarla parasız vermek vâcibtir: İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını giderecek başka suyun bu­lunmaması, sözü edilen ihtiyacın hayvanları suvarmak olup tarlayı sulamak için olmaması ve su sahibinin su ihtiyacının olmaması.

Şu da bilinmelidir ki, sahih mezhebe göre, kişinin kendi arazi­sinde ve mülkünde çıkan su onun malıdır. Bâzı arkadaşlarımıza gö­re onun malı olmaz. Kişinin küp ve fıçı gibi kablara aldığı mubah su ise onun malı olmuş olur. Doğru olan hüküm budur. Hattâ bâ­zıları, kablara konulan suyun ilgilinin malı sayıldığı yolunda icmâ bulunduğunu söylemişlerdir. Fakat gene bâzı arkadaşlarımız: Kişi­nin kendi kablarma aldığı su da onun malı sayılmaz. Ancak önce­likle yararlanabilir, demiştir. Ama bu görüş yanlıştır.”

Hülâsa su müslümanlarm müşterek malıdır. Bunun hakkında gelen hadîsler ve gerekli izah 2472 – 2474 nolu hadîsler bölümünde geçti. Bu itibarla deniz, nehir, çay, pınar ve kuyu suları parayla sa­tılmaz. Herkes bundan içebilir, hayvanlarına içirebilir. Ancak bir adamın tarlası ve bahçesi gibi mülkiyeti altında bulunan bir pınar­dan veya kuyudan hayvanları suvarmak mülk sahibinin iznine bağ­lıdır. Çünkü kişinin mülkünün içerisine girmek onun müsaadesine bağlıdır. Susuzluktan hayatî tehlike ile karşı karşıya kalan kişi izin­siz de oraya varıp su içebilir. O çevrede başka su bulunmaması hâ­linde hayvanları suvarmak meselesine gelince bunun bir kısmı bun­dan sonra gelecek hadîslerin izahı bölümünde anlatılacaktır. Geniş bilgi için fıkıh kitablarına müracaat etmek gerekir.

Kişinin mubah sulardan alıp küpte, fıçıda ve benzeri kablarda depo ettiği su ise onun özel malı olduğu konusunda icmâ bulundu­ğunu N e v e v î nakletmiştir. Kişi bu suyu satabilir. Fakat bâzı­ları 16. bâbta geçen hadîsler muvacehesinde bunun bile kişinin malı sayılamıyacağmı, ancak kendisi için bir öncelik hakkının bulundu­ğunu söylemişlerdir. [48]

19- (İhtiyaçtan) Artan Suyu (Başkalarının Hayvanlarından) Esirgemek Yüzünden (Bunların) Meradan (Yararlanmalarına) Engel Olmanın Yasaklığı Babı

2478) Ebû Hüreyre (Radıyallâkü a«/t)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Herhangi biriniz (ihtiyacından) artan suyu (başkalarının hay­vanlarından) esirgemek yüzünden (bunların) meradan (yararlan­malarına) engel olmasın.» “

2479) Âişe (Radıyallâhü <wAâ/dan rivayet edildiğine göre; Resûlul-)ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(İhtiyaçtan) artan su (başkasından) esirgenemez ve kuyunun (ihtiyaçtan) artan suyu (kimseden) esirgenemez.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Harise bin Ebi’r-Ricâl’m zayıf olduğunu Ahnıed ve başkası söylemiştir. İbn-i Hibbân da bu hadîsi kendi sahihinde, içinde İshâk’ın bulunduğu bir senedle rivayet etmiştir. İshâk da tedlisçidir.

tyâs fcin Abd (R.A.)’ın Hâl Tercemesi

İyâs bin Abd veya bin Abdillah el-Müzenî Ebû Avn veya Ebû Avf el-Hicâzl sahâbîdir. Bir hadîsi vardır. — Burdaki hadîstir — Hâvisi Abdurrahman bin Mu-tim Ebü’I-Minhâl’dır, Buhârî : Bunun sahabüiği bilinmiyor, demiştir. Fakat İbn-i Ebi Hatim : O, sahâbîdir. Ben babamdan ve Ebû Zur’a’dan onun sahâbî olduğu­nu söylediklerini işittim, demiştir. Sünen sâhibleri onun hadîsini rivayet etmiş­lerdir. (Hülâsa: 42) [49]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anlı) ‘in hadîsi Kütüb-i Sitte1-nin hepsinde rivayet edilmiştir. Hadîsin metni çok özlü rivayet edil­diği için cumhurun verdiği mânâyı sunabilmek üzere parantez içi ifâdeler kullanmak durumunda kaldım.

N e v e v i bu hadîsten kasdedilen mânâyı şöyle açıklar: Bir çölde bir adamın kazıp meydana getirdiği ve mülkiyeti al­tına giren bir kuyusu bulunur. Kuyudaki su onun ihtiyacından faz­ladır. Kuyunun yanında da umûma âit bir otlak bulunur. O semt­te bu kuyudan başka su bulunmaz. Bu itibarla anılan kuyudan hay­vanlara su verildiği takdirde o meradan yararlanmak ve hayvan­ları orada otlatmak mümkün olur. Aksi takdirde o meradan istifâ­de edilemez. (Çünkü otlatılan hayvanlar suvarılmadığı takdirde su­suzluktan ölebilir.) İşte böyle bir durumda kuyu sahibi kendi ihti­yacından artan suyu ücretsiz olarak hayvanlara serbest etmekle mü­kelleftir. Hayvanların suvarılmasma engel olması haramdır. Çün­kü fazla suyu esirgediği takdirde hayvan sahipleri hayvanlarını o merada otlatmaktan çekinirler ve hayvanlarının susuzluktan helak olmasından korkarlar. Kuyu sahibi suyu esirgemekle merada otlat­maya engel olmuş sayılır.

Böyle bir arazide, başka su bulunmaması hâlinde su sahibinin ihtiyacından artan fazla suyu hayvanları suvarmada kullanmaya müsaade etmesi ve bir ücret almaması vâcibtir. Su sahibinin bu du­rumda suyu satması haramdır. Çünkü adam suyu sattığı zaman o çevredeki merayı satmış gibi olur. Oysa kendisi umûmun malı olan bir merayı satma hakkına sahip değildir. Bunun sebebi de şudur-. Hayvan sahipleri verecekleri parayı sırf su için değil, o su çevresin­de bulunan meradan yararlanmak gayesiyle de vermiş olurlar. Do­layısıyla merayı para ile satın almış duruma girerler.”

Avnü’l-Mabûd yazarı da hadisten kasdedilen mânâyı N e v e v î gibi açıkladıktan sonra özetle: Cumhur bu hadîsi böyle açıklamış­tır. Hadîs böyle yorumlanınca kuyu sahibinin suyu yalnız hayvan sahiplerine meccânen vermek ile mükellef tutulmuş olur. Sürüleri güden çobanlar da bu hükme tabidir. Yâni çobanlar susadıkları za­man kuyu sahibi onlara da meccânen su vermek ve onların bur-dan su almalarına izin vermek durumundadır. Çünkü çobanlar bun­dan men edildikleri takdirde hayvanları gütmeleri zorlaşır ve hay­van gütme işinden imtina ederler. En-Neyl’de böyle denilmiştir, diye bilgi verir.

Tuhfe yazan da yukardaki bilginin benzerini naklettikten son­ra şöyle der : H a n e f î 1 e r ile Ş â f i î 1 e r’ e göre kuyu sa­hibi yalnız hayvanların ihtiyacı için suyu esirgememek durumundadır.” Fakat araziyi sulama işi için böyle bir mecburiyeti yoktur. El-Mü-z e n î’ nin anlattığına göre Şafii hayvanlar ile ekinler ara­sında şu farkın bulunduğunu ifâde etmiştir: Hayvanlar canlıdır. Su­suz bırakılmaları hâlinde ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalmış olur­lar. Tarımda böyle bir tehlike yoktur.

M â 1 i k’ e göre kuyu sahibi ihtiyacından artan suyu bedava, hayvanlara vermemezlik edemediği gibi ekinleri sulamaya da mâni olamaz.

“Kuyu sahibinin ihtiyacından artan su” ifâdesi kullanılmıştır. H a 11 â b î kuyu sahibinin ihtiyacını şöyle açıklamıştır: Yâni ku­yu sahibi ile aile ferdlerinin içme ve diğer ihtiyaçları, hayvanları suvarma ve ekinlerini sulama ihtiyaçlarıdır.

Yukarda belirttiğim gibi âlimler bu bâbta rivayet olunan Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın hadîsini kişinin sâhibsiz ara­zide kazıp îmar ettiği kuyu suyu hakkındadır. Kuyu sahibi öncelik­le kendi su ihtiyacını giderme hakkına sâhibtir. İçme, kullanma, hay­vanları suvarma ve ekinleri sulama diye açıklanan ihtiyaçtan artan su fazlası kuyu sahihlerinden esirgenemez. Yâni o çevrede başka su bulunmadığı takdirde yakınındaki meradan hayvan sahihlerinin ya­rarlanmasına imkân vermek üzere kuyu sahibi ihtiyacından artan suyu bunlara vermemezlik edemez. Bedava vermek durumundadır. Başkasının ekininin sulanması için vermemezlik edip edemiyeceği hu­susunun ihtilaflı olduğunu yukarda anlattım.

Hadîsteki yasaklama haramlık ve mekruhluk anlamına yorum­lanması hususu da ihtilaflıdır. T ı y b î bu hususta şöyle der: Bu hükümdeki ihtilâf suyun temlik edilip edilemiyeceği hususundaki ih­tilâfa dayanır, demiştir.

Mâlik, Evzâî ve Şafiî’ye göre bu yasak haramlık manasınadır. Bâzı âlimlere göre ise mekruhluk manasınadır. [50]

Kişinin Kendi Arazisindeki Kuyu Suyuna Âit Hüküm

  1. Hanefî mezhebine göre bir kimsenin kendi arazisi için­de kazıp imar ettiği kuyu suyu kesilmez durumda ise bu su onun malı sayılmaz. Kendisi için öncelik hakkı bulunmakla beraber ihti-

yacmdan artan fazla sudan başkası istifâde edebilir. Yâni kuyu sa­hibinin izni olmasa bile oraya bir mil mesafede başka su bulunma­dığı takdirde başka adamlar o sudan içebilir ve hayvanlarını suvara­bilir. Fakat tarlalarını sulayamaz. Ancak şu var ki, kuyu sahibi izin vermedikçe kimsenin onun tarlası ve arazisi içine giremez. Bu iti­barla kişinin arazisi içinde bulunan bu nevî kuyu ve havuzdan su iç­mek veya hayvanını suvarmak isteyen kimse için arazi sahibi ya su çıkarır veya arazisine girmeye izin verir. Kuyu sahibi bu iki şık­tan birisini tercih etmek mecburiyetindedir. Çünkü oraya bir mil mesafeye kadar mubah su bulunmadığı için insan ve hayvanın iç­me su ihtiyacının giderilmesi mecburiyeti vardır. Bu hak hayatî bir Önem taşıdığı için mülk sahibi su isteyen kimseye su vermediği ve su isteyenin veya hayvanlarının susuzluktan telef olması tehlikesi olduğu zaman su isteyen kişi zorla onun arazisinin içine girip su alma hakkına sâhibtir. Ancak onun kuyu veya havuz kenarını boz­mak gibi bir zarara sebebiyet vermemek de şarttır.

Hülâsa kişinin kendi arazisi içinde kazdığı kuyu veya yaptığı havuz suyu kesintisiz ise yâni ondan alınacak su yerine yeniden su geliyor ise bu su mülk sahibinin mülkiyetine girmiş sayılmaz. Do­layısıyla başka kimselerin de bu suda hakkı vardır. Mülk sahibi ken­di ihtiyacını giderdikten sonra artan suyu bedava olarak insanların ve hayvanlarm içmesine açık tutmak durumundadır. Onların da hakkıdır. O çevrede başka su bulunmadığı takdirde mülküne zarar vermemek kaydiyle başkası kuyu ve havuzdan su alır veya mülk sahibi ona su verir.

Kuyu suyu kesilir durumda ise, bu su fıçı ve küpe alınan su hükmündedir. Yâni sahibinin mülkiyetine girmiş kabul edilir ve bunda kimsenin ortaklık hakkı kalmamış olur.

Kuyu sahibi kendi mülkünde kazdığı kuyu suyundan başkasının bahçe veya tarlasına su vermek mecburiyetinde değildir.

  1. Şafiî mezhebine göre bir kimsenin arazisi içinde kendi­liğinden veya çalışıp uğraşmak neticesinde çıkan kuyu ve pınar su­yu mülk sahibinin malıdır. İhtiyacından artanı bedava olarak baş­kasının arazisinin sulanması için vermek mecburiyetinde değildir. Fakat şu şartlar tahakkuk ettiğinde başkasının hayvanlarının suva-nlmasina bedava vermek mecburiyetindedir: Su ihtiyacım duyan hayvan sahibinin o çevrede başka su bulamaması, orada bir meranın bulunması suyun çıktığı yerde su sahibinin hayvanları, ekinleri ve bahçeleri için duyulan su ihtiyacının giderilmesi, hayvanların su sahibinin arazisine girmesi yüzünden ekinlerine veya başka malına zarar verilmemesi. [51]

20- Derelerde (Akan Sularda) N Şirb (Yânî Ziraatı Sulamak İçin Sudan Yararlanma Nöbeti) Ve Suyu (Ekinde – Bahçede) Tutma Miktarı Babı

2480) Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ)’da.n; Şöyle demiştir: Ensâr’dan bir adam Harre mevkiindeki hurmalıkları suladıkları su yollarından ve su nöbetinden dolayı Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) katında Zübeyr (bin el-Avvam)’ı şikâyet etti. (Bu ark­lardan geçen su önce Zübeyr’in hurmalıklarına uğruyordu. Sonra şikâyetçinin tarlasına varıyordu. Bir defa Zübeyr hurmalığım sula­mak üzere suyu tuttuğu sıralarda) Ensârî (Zübeyr’e) :

Suyu serbest bırak ki (bize) geçsin, demişti. Fakat Zübeyr ken­di hurmalığını sulamadan suyu bırakmak ve nöbetini ona vermek­ten imtina etmişti. Sonra taraflar Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda muhakeme oldular. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Zübeyr’e) :

«Yâ Zübeyr! (Hurmalığını) sula, sonra suyu komşuna salıver» buyurdu. Bunun üzerine Ensârî hiddetlendi ve •.

Yâ Resûlallah! Zübeyr halan oğlu olduğu için mi? dedi. (Onu tarafgirlikle itham etmek istedi. Bu sözünden üzülen) Resûlullah

tSallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mübarek yüzünün rengi değişti. (Çünkü müşteki O’nu tarafgirlikle itham etmek suretiyle saygısız­lıkta bulunmuştu.) Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel-

lem) :

«Yâ Zübeyr! (Hurmalığını) sula, sonra suyu hurma ağaçları­nın köklerine —veya duvara— erişinceye kadar hapset (Su hakkını tam kullan)» buyurdu.

Râvî demiştir ki: (Bu olayı anlatan) Zübeyr (Radıyallâhü anh) ; Vallahi öyle sanıyorum ki şu âyet bu olay hakkında indi: dedi.

İçi Hayır (Resulüm)! Rabbına and olsun ki onlar (yâni mü’miniz di­yenler) aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra ver­diğin hükümden nefislerinde hiç bir güçlük duymayarak tam bir tes­limiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65) [52]

İzahı

Bu hadis Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet edilmiştir. Süneni-mizin 15. numarasında da ayni hadîs geçti. Orada gerekli bilgi veril­miştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) önce sulh yoluy­la ve Z ü b e y r ‘ in asgarî ihtiyacını gidermek suretiyle suyu kom­şusuna salıvermesi yolunda hükmetmiş. Sonra da şer’i hükmü be­yân etmiştir. Şikâyetçinin müslüman veya münafıklardan olduğu yolundaki görüşleri orada beyân ettiğim için burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Hadîsin konumuzla İlgili yönünü açıklamakla yetinelim : Şirb: Sudan isabet eden pay anlammadır. Fıkıh ıstılahında ise ekin bahçe ve hayvan sulamak için sudan yararlanma nöbetine de­nilir. Bu bâbta rivayet edilen hadisler ekin ve bahçelerin sulama nö­beti hakkında olduğu için bunlara âit su nöbeti mânâsı kasdedü-miştir.

Evdiye: Vâdi’nin çoğuludur, dereler demektir. Burada kasdedi-

len mânâ derelerde akan sel, yağmur sulan ve çaylar gibi umûma âit sulardır. Bu nevî sular kimsenin malı değildir. Müslümanların ortak malıdır. Herkes bunu içmek, temizlik işlerinde kullanmak, hay-

vanlarını sulamak hakkına sâhibtir. Tarla ve bahçeleri sulama hak­kına gelince bunu aşağıda anlatacağım.

Şirâc: Şerc’in çoğuludur. Su yolları ve arkları anlammadır.

Harre : Siyah taşlı arazi anlammadır. Kastalâni1 nin de­diğine göre burada kasdedilen mânâ Medine-i Münevve-r e ‘ nin bir semtidir.

Cennetle müjdelenen 10 sahâbîden olan Zübeyr (Radıyal­lâhü anh), Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in halası S a-f i y y e tRadıyallâhü anhâ) bint-i Abdulmuttalib’in oğludur. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in halalarından yalnız S a f i y y e (Radıyailâhü anhâ) müslüman olmuştur.

Cedi*: Duvar, demektir. Bir kavle göre burada ağaçların kökü mânâsı kasdedilmiştir. Diğer bir kavle göre ağaçların sulanması için bahçede açılan küçük arklar ve cetveller kasdedilmiştir. Diğer bir kavle göre her ağacın etrafında açılan çukurcuklar anlamı kasde­dilmiştir. [53]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

Aynî bu hadisten şu hükümlerin elde edildiğini söyler:

  1. Şahıslar tarafından meydana çıkarılmayan ve kendiliğinden akan dere sulan mübâh sular nevindendir. Yâni herkes bundan ya­rarlanabilir. Müslümanların ortak malıdır.
  2. Tarla ve bahçelerini bu nevi sudan sulamak isteyenlerden yukarda olana öncelik hakkı vardır. Önce kendisi suyu tutarak su­lama işini tamamlar. Su onun ağaçlarının köklerine ulaşınca suyu kendisinden aşağıda bulunan komşusuna salıverir. Komşusu da bu şekilde sulama ihtiyacını gördükten sonra daha aşağıda bulunan en yakın komşusuna salıverir ve sulama işi bu sıraya göre aşağıya doğru aktarılır. (Ayni bu arada 2481, 2482 ve 2483 nolu hadîs­lerimizi anarak bu hadislerde beyân edilen suyu tutma mikdarmı anlatır.)

N e v e v i’ nin M ü s 1 i m ‘ in şerhinde belirttiği gibi sula­ma sırası su basma en yakın araziden başlar ve bundan sonra sıra ikinci derecede yakın olan araziye gelir. Böylece diğer tarlalara sı­rayla geçilir. Bâzı mütaahhirîn fıkıhçılar öncelik sırasının suya ya­kınlık itibariyle değil de arazinin ihya edilmesi, yâni işletilmesi tâ­rihine göre tesbit edildiğini söylemişler ise de bu görüş pek tutarlı

değildir. (Bu görüşe göre meselâ sudan uzak bir tarla ağaçlandırı­lır ve sulanmaya başlanır. Bundan bir süre sonra suya daha ya­kın bir sahipsiz arazi başka bir adam tarafından ihya edilerek ekin ekilir veya ağaçlar dikilir. Sonradan ihya edilen arazi suya daha yakın olmakla beraber öncelik hakkı yoktur. Önce uzaktaki bahçe sulanır. Onun su ihtiyacı giderildikten sonra sıra yakın olan ekin ve bahçeye gelir.)

İbn-i Kaddâme, el-Muğnî’de: Küçük bir çay veya yağmur suyu bir derede akar ve bundan sulanabilen arazi sâhibleri sulama işinde ihtilâfa düşerlerse suya en yakın araziden sulamaya başlanılır. Bu arazi sulanıp ondaki su mikdarı ayak topuklarına ka­dar varınca, su bu araziye en yakın olan ikinci araziye salıverilir. Bu da ayni şekilde sulandıktan sonra onun yakınındaki araziye sıra gelmiş olur ve sırayla diğer araziler bu şekilde sulanır. Şayet su hepsine yetmezse hangi araziye kadar anılan şekilde varırsa oraya kadar olan araziler sulanmış olur. Daha aşağıda olan arazi için bir hak söz konusu olamaz. Meselâ: Su ancak ilk araziye yetebilecek durumda ise ikinci arazi için bir hak kalmamış olur. M e d i n e – i Münevvere fıkıhçıları. Mâlik ve Şafii’ nin kavli de budur. Bu kavle muhalefet eden kimseyi bilmiyoruz, demiştir.

K u r t u b i de bu hadisin şehrinde : Akar suya öncelik hak­kı en yakın olana ve bundan sonra sırayla yakın olana verilir. Su­ya en yakın olan arazinin su ihtiyacı tamamlanınca su sırası bun-‘ dan sonra gelen araziye âit olur. Sıra bu şekilde izlenir. Ancak su­yun aslı arazisi aşağıda olan kimsenin mülkiyeti altında ise böyle bir su yukarda bulunan bir arazinin üzerinden geçse bile sulama hakkı aşağıdakinindir. Yukardakinin sulama hakkı yoktur, demiş­tir.

  1. Hâkim hasımlara sulh yolunu teklif etmelidir. İ b n ü ‘ t -Tin: Cumhurun mezhebine göre hâkim sulh yolunu yararlı gör­düğü takdirde taraflara bu yolu gösterir. Şafii’ den nakledi­len sahih kavil de böyledir. Fakat Mâlik bunu menetmiş, de­miştir.
  2. Tarafların sulha yanaşmadığım anlayan hâkim her tarafın tam hakkı ne ise bunu beyân etmelidir.
  3. Şer’î hâkim’e eziyet eden taraf kınanır. Çünkü Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) câhilce ve küstahça davranan ta­rafa tepki olmak üzere Z ü b e y r’ in kendi meşru hakkının ta­mamını kullanmasını emretmiştir. Allah Teâlâ da indirdiği âyetle o herifi kınamıştır.
  4. Hâkim öfkeli iken hüküm veremez. Ama Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm) öfke hâlinde de hüküm verebilir. Çünkü O, hiç bir beşere benzemez, öfkeli olsun olmasın hak ve adaletten ay­rılmaz. Bütün günahlardan ve hatalı hüküm vermekten pâk ve ne­zihtir.
  5. Devlet başkanı tazîr cezasını hak eden kimseyi tedîb edebil­diği gibi onu bağışlama yetkisine de sâhibtir.”

Z ü b e y r ((Radıyallâhü anh) ‘m hâl tercemesi 122 – 124 nolu ha­dis ve oğlu Abdullah (Radıyallâhü anh) ‘m hâl tercemesi 15. hadîs bölümlerinde geçmiştir.

2481) Sa’lebe bin Ebî Mâlik (Radıyallâhü ank)’den: Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mehzûr (isimli dere) suyu (ile arazilerin sulanması sırası) hakkında şöyle hükmetti: (Ara­zisi) yukarda olan kimse (arazisi) aşağıda olan kimsenin üstünde­dir (yâni öncelik hakkına sâhibtir.) Yukardaki kimse (arazisini) su ayak topuklarına varıncaya kadar sular. Sonra suyu kendisinden aşağıda olana salıverir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Sa’Iebe’nin bu hadîsini yalnız fbn-i Mâ-ceh rivayet etmiştir. Sa’Iebe’nin hiç bir hadisi Kütüb-i Sitte’nin kalanlarında yok­tur. Bunun senedinde Zekeriyyâ bin Manzûr el-Medeni el-Kadi vardır. Ahmed, îbn-i Muîn ve başkası onu zayıf görmüşlerdir.

2482) Anır bin Şuayb’in dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra-dryallâhü atıhümâ)\er\ rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mehzûr (isimli dere) suyu hakkında (arazisi olan) kişinin suyu, ayak topuklarına varın­caya kadar hapsetmesi ve suyu bundan sonra sahvermesiyle hük­metti.”

2483) übâde bin es-vSâmit (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiği­ne göre :

Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) hurmalıkların akar su­dan sulanması hakkında şöyle hükmetti: En yukardaki (hurmalık), sonra yukardaki (hurmalık) aşağıdaki (hurmalık) dan önce sulanır ve su, ayak topuklarına varıncaya kadar (üstteki hurmalıkta) bıra­kılır. Sonra su bunun arkasında gelen aşağıdaki (hurma bahçesi) ne salıverilir. Bahçeler bitinceye veya su tükeninceye kadar böyle (ya-i pıhr).”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında îshâk bin Yahya bu­lunur, îbn-i Adî: İshâk, Ubâde (R.A.)’a yetişmediği halde ondan rivayette bulu­nur, demiştir. Adî’den başkası da bfc^Ie söylemiştir.[54]

İzahı

S a’l e b e (Radıyallâhü anh) ile Ubâde (Radiyallâhü anh) ‘in hadîsleri Zevâid türündendir. Amr bin Şuayb’m dedesinin hadisini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir.

Mehzûr: Hicaz’da Beni Kurayza isimli yahûdi kabilesine âit bir derp ismidir. El-Bekri’ nin el-Mucem’de be­yân ettiğine göre Medine-i Münevvere’de bir deredir. Diğer bir kavle göre Medîne-i Münevvere çarşısının olduğu yerin ismidir. Îbnü’1-Esîr ile el-Münzirî’ nin dediklerine göre Medîne-i Münevvere çarşısının ol­duğu yerin ismi Mehzûr’ dur.

Avnü’l-Mabûd yazarı şöyle der:

“Hadîsteki “A’Iâ”dan maksad suyun çıktığı yere en yakın olan­dır. (Buna göre hadîsteki “Esfel”den maksad da suyun çıktığı yere A’lâ’ya nazaran yakın olmayan demektir.)

Bu hadîsler, arazisi suyun çıktığı yere yakın olan kimsenin ara­zisini sulama hakkma sahip olduğuna, suyu insan ayağının topuk­larına varıncaya kadar arazisi içinde tutabildiğine ve bundan son­ra suyu aşağıdaki komşusuna salıvermesinin gerektiğine delâlet eder. Bu hüküm derelerde akan sular, sel suları ve kuyu (yâni sahipsiz olan kuyu) suları hakkındadır.

İbnü’t-Tîn: Tarla ve bahçe sahibinin suyu tutma mikda-rı hakkında Cumhurun görüşü suyun insan ayağı topuklarına va­rıncaya kadar tarlada birikmesidir. îbn-i K i n â n e ise bu mikdan hurmalıklara ve ağaçlara tahsis ederek; Ekinlere gelince su ayakkabı bağlarına —nalin tasmasına— varıncaya kadar tutu­labilir. Bundan sonra salıverilir, demiştir. T a b e r i de şöyle de­miştir : Araziler değişiktir. Her arazi için yetecek mikdar tutulur, diye bilgi vermiştir, [55]

Müslümanların Ortak Oldukları Sular

Denizler, göller ve Fırat, Dicle gibi büyük nehirler ile kimsenin mülkiyeti altında olmayan yerlerden çıkan küçük nehirler ve pınarlar müslümanların ortak oldukları sulardır. Derelerde akan yağmur ve kar suları da böyledir. Herkes bundan içebilir, hayvanla­rım suvarabilir. Sahipsiz yerden çıkan pınarlar dere suları ve sa­hipsiz kuyuların sularından arazinin sulanmasına gelince bu bâbta rivayet edilen hadîslerin hükmü uygulanır. Yâni suyun çıktığı yere en yakın araziden başlamak suretiyle sulamaya başlanılır. Su nere­de biterse daha aşağıdaki araziler için bir hak talep edilemez.

Şahısların sahipsiz arazide kazıp meydana çıkardıkları kuyular ile kişilerin arazisi içinde çıkan pınarlardan sulama işi bundan ön­ceki bâbta anlatıldı.

Hanefî fıkıh kitablanndan ed-Dürrü’I-Muhtâr’m İhyâü’1-Me-

vât kitabının Şirb faslında özetle şöyle denilir :

“Herkes denizden ve Dicle, Fırat gibi büyük nehirler­den arazisini sulama hakkına sahiptir. Umûma zarar vermemek kay-diyle herkes bunlardan kanal açmak suretiyle arazisini sulayabilir ve değirmen inşâ edebilir. Fakat başkasının kuyusundan, pınarından ve su depolarından izinsiz olarak araziyi sulamak, caiz değildir.

İbn-i Âbidîn de : Sular dört nevidir: Birincisi deniz suyudur. Bundan içmek, hayvanları suvarmak ve araziyi sulamak hakkı her­kes için mevcuttur. Herkes dilediği gibi bundan yararlanabilir. İkin­cisi S e y h û n nehri gibi büyük derelerin suyudur. Herkes bun­dan içmek ve hayvanlarını suvarmak hakkına sâhibtir. Umûma za­rar vermemek kaydiyle herkes bundan arazisini de sulayabilir. Üçüncüsü belirli bir grubun mülkiyeti altındaki kanallara ve ark­lara giren sulardır. Bu gibi sulardan herkes içebilir ve Csu yollarını bozmamak kaydiyle) hayvanlarını suvarabilir. Dördüncüsü (fıçı, küp ve benzerî) kablara alınmış olan sulardır. Bu gibi sularda baş­kasının hakkı yoktur. Gerekli bilginin tamamı el-Hidâye’de vardır, der.”

Konu hakkında tamamlayıcı bilgi edinmek isteyenler fıkıh kitab-îarına başvurmalıdır.

Şafiî fıkıh kitablarmdan Minhâcü’t-Tâlibîn’in İhyâü’l-Mevât kitabının ikinci faslında özetle şu bilgi veriliyor:

“(Nîl, Fırat ve Dicle gibi) derelerde akan mübâh, yâni kimsenin mülkiyeti altında olmayan sular ve (kimsenin mül­kiyetinde olmayan) dağlardan akan pınarlar halkın ortak malı sa­yılır. Herkes bundan yararlanmak hususunda eşittir. Bir grup in­san, arazilerini böyle bir su ile sulamak ister de su mikdan hepsi­ne yetecek durumda değil ise en yukardaki adam kendi arazisini sular. Sonra yukardaki adam arazisini sular ve arazi sahipleri bu sıraya göre sulama hakkına sahip olurlar. Yukardan aşağıya doğ­ru her arazi sahibi suyu, ayak topuklarına varıncaya kadar kendi arazisi içinde tutar. Bundan sonra suyu komşusuna salıverir.

Bir adam mülk edinmek için değil de yararlanmak ve ihtiyaç­larında kullanmak üzere mevât yâni sahipsiz bir arazide bir kuyu kazar ise onun suyundan öncelikle yararlanma hakkına sahiptir. (Yâni içme, hayvanlarını suvarma ve arazisini sulama hususunda onun için öncelik hakkı vardır.) Adam ordan göçünce öncelik hak­kı düşmüş olur.

Bir adam mülk edinmek niyetiyle mevat bir arazide kuyu ka­zarsa veya kendi mülkü içinde bir kuyu kazar ve su çıkarırsa onun suyuna mâlik olmuş olur.

Her iki meselede yâni mülk edinsin veya edinmesin adam ken­di içme, içirme ve sulama ihtiyacından artan suyu başka kimsele­rin arazilerinin sulama işleri için bedava vermek mecburiyetinde de­ğildir. Fakat (Suyun yakınında bir mera bulunup başka da su bu­lunmadığı takdirde) başkalarının hayvanları için su vermek mecbu­riyetindedir.”

Konu hakkında gerekli bilgi edinebilmek için fıkıh kitablarına müracaat etmek tavsiye olunur. Ben özlü bilgi ile yetinmek duru­mundayım.

2484) Kesîr bin Abdillah hin Amr bin Avf el-Müzenî’nin dedesi

Hâl Tercemesi

2481 nolu hadîs râvisi SaUebe bin Ebî Mâlik el-Kurazi Ebû Mâlik veya Ebû Yahya el-Medenî (R.A.), Benî Kurayza Mescidinin imamı idi. Bir hadîsi vardır. Bir de Ömer <R.A.)’den rivayeti vardır. Râvileri oğullan Manzür ve Mâlik’dir. Et-Tehzib’de: O, sahâbidir. Peygamber (S.A.V.rden rivayeti vardır. Ayrıca Ömer bin el-Hattâb, Câbir bin Abdillah, Osman bin Affân ve Abdülmelik bin Mervân’dan rivayette bulunmuştur, denilmektedir. El-İcli ise : o, sıka bir tabiîdir, demiştir. Buhârî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (.Hü­lâsa: 5?)

(Amr bin Avf el-Müzenî) (Radtyallâhü anhümyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Atîar sulama gününde (diğer hayvanlardan) önce sulanır.»”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Amr bin Avf (R.A.) bulunur. Bu sened zayıftır. Çünkü onun torunu Kesir bir Abdillah hakkında Şafiî: O, yalarım temellerinden biridir, demiştir. Ebû Dâvud da: O, kezzâb’tır, demiş ve İbn-i Hibbân da: O babası aracılığıyla dedesinden bir takım mevzu hadîsler rivayet etmiştir. Ne o hadisleri kitablarda zikretmek ne de ondan rivayette bu­lunmak helâl değildir. Meğer ki şaşılacak şey olması yönünden rivayet edile, de-mistir.

2485) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü ankümâyâan rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Câhiliyet devrinde taksim edilmiş olan her şey, taksim edildiği şekil üzerine (geçerli) dir. İslâmiyet devrinde taksim edilen her şey d© İslâmiyet’in taksim (hükümler) i üzerine (geçerli) dir.»*'[56]

21- Su Taksimi Babı

2484) kesir bin abdillah bin Amr bin Avf el- Müzeni’nin dedesin den rivatet edildiğine göre: Resulullah sallallahü Aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, demiştir:

Atlar sulama gününde diğer hayvanlardan önce sulanır. [57]

İzahı

Amr bin Avı el-Müzenî (Radıyallâhü anh) ‘in ha-dîsi Zevâid türündendir. Bu zât Bedir savaşına katılan sahâbi-lerdendir. 185 ve 1279 nolu hadîsler bölümünde bu durum belirtildi. Notta belirtilen Zevâid ifâdesinde bir kalem hatâsı olabilir. Notun tercemesine o hatâyı gidermeye işaret ettim. Çünkü bir sahâbi için zayıflık söz konusu değildir. Ancak bunun senedinde bulunan ve O’nun torunu olan Kesir zayıf olduğu için sened zayıftır.

Bu hadise göre hayvanlar sulanmaya götürüldüğü gün atlar, de­velerden, sığırlardan ve koyun ile keçilerden önce sulanır. Şu halde sulama işinde bir sıralama ve bir taksim durumu söz konusu­dur.

Sindi’ nin beyânına göre hadîsin başındaki fiil bâzı nüsha­larda “Yübeddeu = Başlanılır” şeklinde ve diğer bâzı nüshalarda “Yübeddu = Ayırd edilir” şeklinde gelmiştir. Her iki şekilde de kas-dedilen mânâ atların diğer hayvanlardan önce sulanmasıdır.

S ü y ü t i’ nin sözünden anlaşıldığına göre ise bu fiil “Yüned-deu” şeklinde olup “Tendiye” mastarından türemedir.

Tendiye: Adamın, develeri ve atları suya getirip biraz su içirdik-ten sonra meraya döndürüp bir saat otlattırması ve takrar sulamaya getirmesidir. Tendiye: Atı terletinceye kadar koşturmak mânâsına da gelir.

İbn-i Abbâs (Hadıyallâhü anh)’m hadîsini Ebû Dâ­vûd da Farâiz kitabında rivayet etmiştir. Bu hadise göre Câhili­yet devrinde miras ve diğer konularda yapılan taksimat muteber sayılır. Yâni böyle bir taksimatı yapanlar sonradan müslümanhğı kabullenince evvelce yaptıkları taksimat bozulmuş sayılmaz. Fakat müslümanhğı kabullendikten sonra insanlar taksimatlarını îslâmi hükümlere göre yapmak durumundadırlar. îslâmiyet’e aykırı tak­simler muteber değildir.

Bundan önce geçen bâblarda beyân edilen hadislerde su işi için bâzı taksimler, sulama nöbetleri ve su kullanımında bir takım sırala­ma olduğu belirtilmişti. Bu bâbtaki ilk hadis de sahih ise atların di­ğer hayvanlardan önce sulanması emredilmiş olur. Ancak hadîsin senedinin durumu yukarda belirtildi. İbn-i Abbâs (Radı­yallâhü anh)’in hadîsi de İslâmiyet’te yapılan taksimlerin şer’i hü­kümlere uygunluğunun esas olduğunu, fakat câhiliyet devrindeki taksimlerin îslâmi hükümlere uygunluğunun aranmıyacağım belirt­mektedir.

Avnü’l-Mabüd yazarının beyânına göre H a t t â b i bu hadî­sin şerhinde : Bu hadîsten şu hükümler çıkar: Câhiliyet devrinde kı­yılan nikâhlar ve alım satımlar ile benzeri yollarla yapılan muame­leler ve mal edinmeler olduğu gibi geçerli sayılır. İslâmiyet bunla­rı iptal etmez. Fakat İslâmiyet’ten sonra bu gibi meseleler vuku bulursa mutlaka îslâmî emirlere uygunluğu şarttır, demiştir.

İbnü’î-Kayyim de İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)’m bu hadisinin şerhinde şöyle der:

*Ey îman edenler Allah’tan sakının ve kalan faizi bırakın.» Bakara 278) âyeti bu hadîsin hükmüne delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ bu âyette müslümanların teslim almadıkları faizden vazgeç­melerini emretmekte ve onların daha önce teslim almış oldukları fai­ze değinmemektedir. Bilâkis onların önceden almış oldukları faizi ge­çerli saymaktadır.

Nikâhlar da böyledir. Yâni İslâm dîni câhiliyet devrinde kıyıl­mış olan nikâhlara da dokunmamış, nasıl kıyıldığını araştırmamış, bilâkis o tür nikâhları geçerli saymıştır. Ancak iki kız kardeşi bir erkeğin nikâhı altında toplamak ve dörtten fazla kadının bir erke­ğin nikâhı altında birleştirmek gibi İslâmiyet’te iptal edilmesi gerek­li olan nikahlan geçersiz saymıştır. Bu da henüz teslim alınmamış faiz gibidir.

Câhiliyet devrinde edinilmiş mallar da böyledir. Eesûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saîâtü ve’s-seîâm) müslüman olan bir kimseye malını ve bunu ne şekilde kazandığım sormamış ve buna değinmemiştir.

Bu âyet ve bu hadis İslâmiyet’in temel prensiplerinden biridir. Birçok hükümler bu esâsa dayanır.”

İbnü’l-Kayyim bundan sonra bu hadisin mirasla ilgili yönünü anlatmaktadır. Mirasla ilgili bilgiyi burda değil de 2749 no-lu hadîsin izahı bölümünde vermeyi düşünüyorum. Çünkü o hadîs burdaki hadîsin benzeri olmakla beraber Farâiz kitabında olduğu için miras konusu orda işlenmelidir. [58]

22- (Sâhibsiz Arazide Kazılan) Kuyunun Harim’i Babı

Harlm: Himâyesi gerekli olan her yere denilir. Evin harîmi, evin hak ve menfaatleri için çevresindeki yerlerden himaye edilme­si gerekli bölümdür. Meselâ mevât yâni sâhibsiz bir arazide inşâ edilen evin giriş cebhesinde eve girip çıkmak için gerekli yer, sü-pürülecek kar, çöp ve ateş külünün atılacağı yerler o evin harimidir.. Bu yerler ev sahibinin tasarrufu ve himâyesi altına girmiş olur. Baş­ka bir adam bu yerlerde tasarruf edemez. Kuyunun harîmi de ku­yu yarar ve haklan için kuyu sahibinin himâyesi altında tutulması gerekli olan kuyunun çevresidir. Bu çevre ile ilgili bilgi bu bâbtaki hadislerin izahı bölümünde anlatılacaktır.

2486) Abdullah bin Muğaffel[59] (Radıyallâhü ank)’de.n rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurmuştur:

«Kim (mevât —sahipsiz— bir arazide) bir kuyu kazarsa ken­di mâşiyesî (koyun, keçi, sığır ve deve sürüsü) için yatak olmak üze­re (kuyu çevresinden) kırk arşındık saha) onun (hakkı)dır.»”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin iki senedinin dönüm noktası râvi İsmail bin Müslim el-Mekkî üzerindedir, Yahya el-Kattân, İbn-i Mehdi ve başkaları bu râvîyi terketmişlerdir.

2487) Ebû Saîd-z Hudrî (Radtyaüâhü anhyâen rivayet edildiğine göre Resûîullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kuyunun harîmi (ondan su çekmek işinde kullanılan) ipinin uzunluğu (kadar çevresindeki yer3 dir.»”

Abdullah (Radıyallâhü anhî ‘in hadîsi Zevâid türünden-dir. Ebû S a î d (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsinin Zevâid türün­den olduğuna dâir bir kayıt yoktur. Ama Kütüb-i Sitte’nin diğerle­rinde buna rastlamadım. Bu iki hadîste geçen bâzı kelimeleri açık-lıyahm:

Harîm kelimesinin açıklamasını yukarda yaptım.

Zira s İnsanın el parmağı ucundan dirseğine kadar, keza parmate ucundan omuza kadar ve arşın gibi mânâlara gelir. Avnü*l-Mabû<£ yazarının beyânına göre burada insan zirâi yâni ilk mânâ. kasde} dilmiştir. insan zirâi yaklaşık olarak arşın uzunluğunda olduğu içik zirâi arşın mânâsına terceme ettim.

Atan s Deve, sığır, koyun ve keçi sürülerinin su çevresindeki ya­tağıdır.

Mâşiye: Deve, sığır, koyun ve keçi sürüşüdür. Rişâ: Kuyudan su çekme işinde kullanılan iptir.

Bu hadîsler mevât yâni sahipsiz arazide kazılan su kuyularının harîm sahasını tâyin ederler. Kendi ihtiyaçlarım karşılamak üzere mevât arazide kuyu kazan adam ondan yararlanma hakkına sahip­tir. Kuyudan yararlanabilmek için kuyunun çevresi de mevât yâni sahipsiz ise hadislerde belirtilen saha da kuyu sahibinin tasarrufu altına girmiş olur. Bir başkası o saha içinde kuyu kazamaz veya baş­ka şekilde orayı işgal edemez. Birinci hadîse göre o saha kırk zirâ-dır. Hadîsin zahirine göre saha kırk zira karedir. Yâni kuyunun her tarafında onar zirâlık mesafeyi kaplar. Fakat bâzı âlimler bu­nun az olduğunu ve hadîsten maksadın bu olmayıp kuyunun her tarafından kırk zira mesafe olduğunu söylemişlerdir. Hanefi fıkıh kitablarmdan İbn-i Âbidîn’in beyânına göre sıhhatli olan yo­rum sonuncusudur. Çünkü gaye kuyu sahibinin zararının önlenme­sidir. Bir başkası 10 zira mesafede başka bir kuyu kazdığı takdir­de suyun bu kuyuya geçmesi ve ilk kuyu suyunun kaybolması en­dişesi vardır. Bu itibarla kazılan bir kuyunun harîmi her cephede 40 zira kabul edildiği takdirde anılan zarar önlenmiş olur.

Kuyu suyu insan gücüyle çekilsin deve gücüyle çekilsin E b û H a n î f e ‘ ye göre harimi kırk zirâdır. Ebû Yûsuf ile M u -h a m m e d’ e göre kuyu suyu deve gücüyle çekiliyor ise harîmi altmış zîrâdır. Metinler ile şerhlerin zahirine göre fetva Ebû H a -n i f e’ nin sözü iledir.

Şafiî mezhebine göre kuyu harîmi kuyudan su çeken ada­mın duracağı yer, çıkarılan suyun döküleceği yer, suyun biriktirile­ceği havuz veya göl, sulamaya getirilecek hayvan sürülerinin su çevresinde bekletildiği yer gibi kuyu suyundan yararlanabilmek için ihtiyaç duyulan saha sahipsiz olmak kaydiyle kuyu harîmidir. îh-tiyaç duyulan saha başkasının arazisi ise kuyu harîmi olamaz.

İkinci hadîse göre kuyunun harîmi kuyudan su çekme işinde kullanılan ipin uzunluğu kadardır. Yâni kuyunun her kenarından

itibaren ipin uzunluğu kadar olan kuyunun çevresi kuyu harîmi sayılır. Meselâ:

İpin uzunluğu on metre ise kuyunun kenarından itibaren her taraftan on metre uzunluğundaki saha kuyunun harîmi sayılır.

E 1 – H a f n î, Câmiü’s-Sağîr haşiyesinde; Bu ölçü genel du­rum itibariyledir. Çünkü anılan saha içinde ikinci bir kuyunun ka­zılması hâlinde ilk kuyu suyunun azalması kuvvetle muhtemeldir. Şayet daha geniş bir sahaya ihtiyaç duyulursa saha buna göre ge­nişler. Bu nedenledir ki fıkıhçılar kuyu haramini böyle takdir etme­mişlerdir. Kuyunun harîmi içinde kalan sahadan kuyu sahibinin iz­ni olmaksızın başkasının yararlanması caiz değildir, der. [60]

23- Ağaçların Harîmi (Nîn Beyânı) Babı

2488) Ubâde bin es-Sâmit (Radtyallâhü anhydtn; Şöyle demiştir:

Hurma bahçesi (yakın) ında (ki sahipsiz arazide başka bir) ada­mın bir, iki, üç tane hurma ağacı bulunup, sonra (bahçe sahipleri ile adam) bu ağaçların haklan hususunda ihtilâfa düştüler. Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi bunun hakkında şöyle hüküm verdiî

Ağaçların bulunduğu araziden beher ağacın boyu kadar olan çevresi o ağacın harım i d îr.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi munkaü, zayıftır. Çünkü îshak bin Yahya TTbâde (R.A.)’a ulaşamadığı halde ondan rivayette bulunmakta­dır,

2489) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydan rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: Hurma ağacının harı mi onun dallarının uzunluğu (kadar) dır.»”

Not : Bunun senedinin zayıf olduğu. Zevâid’de bildirilmiştir. [61]

İzahı

Bu bâbta rivayet olunan her iki hadîsin de Zevâid türünden ol­duğu nottan anlaşılmıştır. Avnü’I-Mabüd yazarının beyânına göre U b â d e (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Abdullah bin Ahmed Zevâidü’I-Müsned’de, T a b e r â n i de el-Kebîr’inde uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir.

Cerîd: Cerîde’nin çoğuludur. Hurma dalları manasınadır. Sa’f da hurma dalları manasınadır. İki kelime anlamı arasında şu fark vardır. Dallar üzerindeki hurma yapraklan duruyor iken dallara Sa’f denilir. Yapraklan soyulmuş ise dallara Cerîd denilir.

Dalların uzunluğundan maksad ağacın uzunluğudur. Bu hadîs­ler mevât yâni sahipsiz arazide dikilen ağaçîann harimi hakkında­dır. Çünkü kişinin kendi mülkü ve arazisi içinde diktiği ağaçlar için harîm söz konusu değildir, çünkü arazi onun mülküdür. Bundan ön­ceki babın girişinde anlattığım gibi harim mevât arazide inşâ edi­len ev, kazılan kuyu ve dikilen ağacın hak ve menfaatlerinin korun­ması için sahibine tahsis edilen arazi parçasıdır. O parça onun ta­sarrufu altına girmiş olur ve başkası ondan izin almadan ordan fay­dalanamaz.

Hadislerden çıkarılan sonuç şudur: Bir adam mevât bir arazi­de iki üç adet ağaç diktiği zaman her ağacın hariminin tesbiti için ağacın yerden tepesine kadar boyu ölçülür. Ağacın boyu ne kadar ise onun çevresindeki araziden o kadarlık bölümü onun harîmi sa­yılır. Câmiü’s-Sağîr haşiyesinde el-Hafnî: Söz konusu hari-min hesaplanmasında kuyunun harîminin hesaplanması usûlü uygulanır. Yâni ağacın her tarafında onun boyu kadar harimi vardır, der.

Ebû Dâvûd da Ebû Said-i Hudri (Radıyallâhü anhVden şu mealde bir merfû hadis rivayet etmiştir: «İki adam bir hurma ağacının harîmi konusundaki dâvayı Resûlullah {Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) ‘e intikal ettirdiler. Resül-i Ekrem ağacın (bo­yunun) ölçülmesini emretti. Ağaç Ölçüldü, boyunun yedi zira oldu­ğu görüldü. Bir rivayete göre beş zira olduğu görüldü. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ağacın harîminin bu kadar olduğuna hükmetti.»

Hanefî mezhebine mensûb âlimler ağacın harîminin beş zi­ra olduğuna hükmederek fıkıh kitablannda nakledilen bir hadîsi delil göstermişlerdir. [62]

24- Bir Taşınmaz Malı Satıp Da Bedelini O Malın Misline (Yâni Bîr Taşınmaz Mala) Koymayan (Yâni Satın Alınmasında Kullanmayan) Kimse(Nin Durumunun Beyânı) Babı

2490) Saîd bin Hureys (Radıyallâhü anh)’den. Şöyle demiştir: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, bu­yurdu ki t

*Kim bir ev veya akar satıp da bedelini bunun misline koymaz (yatirmaz) ise o kimse, (aldığı) bedelin kendisine mübarek olmama­sına müstahak olur.»

Bu hadîs kısmen değişik ikinci bir sened ile ayni sahâbîden mer-fû olarak müellife intikal etmiştir.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Saîd İsin Hureys’in hadîsinin senedinde İsmâîl bin İbrahim vardır. Buharî, Ebû Dâvûd ve başkası bu râvîyi zayıf saymış­lardır. Buhârî, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Nesâî’ye ait beş kitabta Said bin Hureys’in hiç bir hadîsi yoktur. Müellifin süneninde d© bundan başka hadisi yok-

2491) Huzeyfe bin el-Yemân (RadtyaUâkü ank)’âen rivayet edildiği­ne göre ResûluHah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim bir ev satıp da bedelini onun misline koymaz (yatırmaz) ise ev (in bedeli) o kimse için mübarek olmaz.»1′

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Yûsuf bin Meymûn’u Ahmed ve başkası zayıf saymışlardır. [63]

İzahı

Bu iki hadîs Zevâid türündendir. Ed-Dümeyri’ nin be­yânına göre Beyhakî de Huzeyfe (Radıyallâhü anh) ‘in

hadîsini rivayet etmiştir.

Birinci hadîste geçen “Karnin” lâyık ve müstahak manasınadır. Kornan da okunabilir. Bu kelime ise mastardır, liyâkat ve müsta­hak olmak manasınadır. Böyle okuyan olmuş olmakla beraber bi­rinci okunuş daha uygundur.

Hadîslerden kasdedilen mânâ şudur : Bir kimse bir taşınmaz mal satarsa parasını yine bir taşınmaz mala vermelidir. Bir adam kendi evini satıp da bunun parasını bir eve yatırmazsa o kimse pa­ranın kendisi için bereketli olmamaya müstahak olur. El-Hafni, CâmiüVSağîr haşiyesinde: Yâni bîr adam kendi meskenini satıp da onun yerine başka bir mesken almazsa parası bereketli olmaz. Ama adam zaruret karşısında evini satar da bunun bedeli ile çoluk ço­cuğunun nafakasını sağlamaya çalışırsa bunda bir beis olmaz, de­miştir.

Miftâhü’1-Hâce yazan da: Yâni taşınmaz malı satıp bununla ta­şınır mal almak iyi bir şey değildir. Çünkü taşınmaz mahn geliri ve yararı iyidir. Tehlikesi ise azdır. Çünkü çalmamaz, gaspedilemez ve kaçınlamaz. Bu nedenle satılmaması uygundur. Satıldığı takdirde yine bir taşınmaz mal alınmalıdır, der.

Saîd bin Hureys (Radıyallâhü anh), Amr bin Hureys’in kardeşi­dir. Üç adet hadîsi vardır, tbn-i Mâceh’in süneninde onun bir hadîsi (Bu hadisi) vardır. Râvisi Abdülmelik bin Umeyr’dir. (Hulâsa : 136)

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Rehinler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.