Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 21°C

Lukata Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Lukata Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Lukata Bölümü – Sünen-i İbn Mace

LUKATA KİTABI

Lukata: Yerde bulunan ve sahibi mechûl maldır. Buna Lukta ve Lukaata da deniliyor ise de en meşhuru Lukata’dır. Lukata’mn yer­den alınıp sahibi bulunduğu takdirde kendisine verilmek üzere gö­türülmesinin meşruluğu Kitâb, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmet ile sa­bittir.

Lukata’nm yerden alınması hakkında mübâhhk, mendubluk, vâ-ciblik, haramlık ve mekruhluk hükümleri vardır. Şöyle ki:

  1. Lukata’yı gören kişi kendinden emin olup bunu saklıyacağı-na, hıyanet etmiyeceğine inanıp yerden kaldırmaması hâlinde hıya­net edecek bir kimse tarafından götürüleceği endişesini duymazsa bunu alıp almaması mubahtır. Almasında veya almamasında bir sa­kınca yoktur.
  2. Lukata’yı yerden almaması hâlinde, hiyânetli bir kimse ta­rafından götürülmesi şüphesi olduğu takdirde birinci maddede du­rumu belirtilen kişinin bunu alması mendubtur.
  3. Lukata’yı yerden almaması hâlinde, hiyânetli bir kimse ta­rafından götürülmesi kuvvetle muhtemel olup durumu birinci mad­dede yazılı kişiden başka güvenilir bir kimse oralarda yok ise o ki­şinin bunu alması farz-ı ayndir. Güvenilir başka kimseler de orada var ise o kişinin bunu alması farz-ı kifâyedir.
  4. Lukatayı gören kişi kendine güvenemiyor veya gereğini ya-pamıyacağı kanaatında ise bunu alması haramdır.
  5. Lukata’yı gören kişi kendine güvenmekle beraber gereğini yapanuyacağı endişesi ve şüphesi içinde ise bunu alması mekruh­tur.

Yitik mal hayvan ise, genellikle buna Lukata denmez de Dâlle denilir. Şu halde yitik mal hayvan ise buna Dâlle denilir. Hayvan­dan başka bir mal ise buna Lukata denilir. Fakat T a h â v î bu iki kelimenin anlamı arasında bir fark olmadığını, yitik hayvan için Lukata kelimesinin kullanıldığını ve yitik diğer mallar için Dâlle ke­limesinin kullanıldığını söylemiştir. Müellifimiz birinci görüşte ol­duğu için yitik hayvanlar için açtığı birinci babın başlığında Dâlle kelimesini ve yitik diğer mallar için açtığı ikinci babın başlığında Lukata kelimesini kullanmıştır. Hadislerin zahiri de birinci görüşü teyid eder, kanısındayım. [1]

1- Develer, Sığırlar Ve Koyunlar İle Keçiler Dâllesî (Yitîgî) Babı

2502) Abdullah bin eş-Şıhhîr[2] (Radtyaltâhü ank)’âen rivayet edil­diğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir;

«Müslümanm d âli esi (yitik hayvanı veya yitik her nevi malı) ateş alevidir.»”

Not: Bu hadisin senedinin sahSı ve râvllerlnin sıka oldukları. Zevâid’de bil­dirilmiştir, [3]

İzahı

D â r i m î’ nin de rivayet ettiği bu hadîsin mânâsı şudur: Bir kimse bir müslümanın yitik malım kötü niyetle alırsa yâni sâhibine teslim etmek niyetiyle değil de yemek maksadıyla alırsa bundan dolayı cehennem azâbma müstehak olur. S i n d î bu hadîsi böy­le açıklamıştır. Hadisteki Dâlle kelimesi yitik hayvan anlamına mü-sâid olduğu gibi yitik her nevi mal anlamına da müsâiddir. Çünkü yitik olan herhangi bir malı kötü niyetle almak haramdır. Yitik deve ve sığırın alınması bâzı âlimlerce mutlaka haram görülmüştür. Bâzı âlimler ise yalnız yitik devenin alınmasının haramlığma hük­metmişlerdir. Bunun sebebi ise bu tür hayvanların kendilerini yırtı­cı hayvanların tehlikelerden koruyabilmeleridir. Bu hususla ilgili genel bilgi bu bâbm diğer hadîslerinin izahı bölümünde verilecektir. Bu duruma burada işaret etmenin sebebi şudur: Eğer hadisteki Dâl­le kelimesi ile yalnız yitik deve ve sığır kasdedilmiş olsaydı, kötü niyetle olsun iyi niyetle olsun bu nevî yitik hayvanı almamanın ge­reğine işaret edilmiş, denilebilir. Fakat âlimlerden böyle yorumla­yanı görmedim ve hadisin zahiri de buna uygun değildir. Çünkü Dâlle kelimesini yalnız yitik deve ve sığır mânâsına tahsis etmek ve koyun ile keçiyi bunun anlamının dışında tutmak hatâdır. Ma­mafih bundan sonra gelen hadîste geçen Dâlle kelimesini deve ve sığır mânâsına yorumlayanlar olmuştur. O hadîsin izahı yapılırken bu noktaya değinilecektir.

2503) El-Münzir bin Cerîr (bin Abriillah el-Becelî) (Radtyallâhü ankümâyûan; Şöyle demiştir:

Ben el-Bevâzîc’te babam (Cerir bin Abdullah[4] İle beraber­dim. (Babamın) sığır sürüsü akşama doğru (meradan) geldi. Ba­bam, (sürü içinde) yabancı bir sığır gördü ve ı Bu nedir? diye sor­du. Ordakiler: Sığır sürüsüne İltihak eden bir sığırdır, diye cevab verdiler. El-Münzir demiştir ki; Bunun üzerine babam emretti. O sı­ğır sürüden çıkarılıp gözlerden kayboluncaya kadar kovalandı. Son­ra babam şöyle dedi: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘i şöyle buyururken işittim:

«Dâlle’yi (yâni yitik hayvanı) ancak sapık bir kimse kendi ma­lına karıştırır.»” [5]

İzahı

Bu hadîsi Ahmed, Ebü D â v ûd, Nesâi ve Bey-haki de rivayet etmişlerdir. Hadîsin râvîsi Cerîr bin Ab-dillah el-Bece li (Rachyallâhü anh)’m hâl tercemesi 159 nolu hadîs bölümünde geçti. Hadisin ikinci râvîsi e 1 – M ü n z i r ise onun oğludur, sıkadır. Müslim de onun hadîslerini riva­yet etmiştir.

El-Bevâzîc: Musul’a bağlı eski bir şehir olup Dic-1 e nehrine yakındır. Tekmile yazarının beyânına göre bu beldede eskiden beri bir çok ilim adamları yetişmiştir. E 1 – M ü n z i r î’ nin dediğine göre bu şehir bu hadîsin râvîsi olan Cerîr bin Ab­di 1 1 a h (Radıyallâhü anh) tarafından fethedilmiştir.

Ebû Davud’un rivâyetindeki hadisin baş kısmı meâlen şöyledir: “El-Münzir bin Cerîr: Ben el-Bevâzîc’de (babam) Cerîr ile beraberdim. Çoban (babama âid) sığır sürüsünü getirdi. Sürü için­de yabancı bir sığır vardı. Bunun üzerine babam, çobana : Bu (sığır) nedir? diye sordu. Çoban da: Bu sığır sürüye iltihak etti. Kimin ol­duğunu bilmiyorum, diye cevab verdi. Bunun üzerine Cerîr: Bunu sürüden çıkarınız. Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işittim, dedi:= Dâlle’yi (yâni yitik hayvanı) ancak sa­pık bir kimse kendi malına karıştırır.»”

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-F ■Uâtü ve’s-selâm)’in buyruğunun ba­şında bulunan; tjjjt ve bâzı rivayetlerde olduğu gibi; fiille­rini hadîs âlimleri katmak ve karıştırmak mânâsına yorumlamışlar­dır. Yâni yitik bir hayvanı bulan kimse bunu kendi malına katıp karıştırarak buna mâlik olamaz. Meğer ki sapık bir kimse ola. Dâll (Sapık) kimseden maksad ise hak ve doğru yoldan ayrılan kişidir. Şu halde yitik bir hayvanı bulan kimse bunu sahibine teslim etmek

niyetiyle alıp durumu usûlü dâiresinde ilân ederse bu niyetle ahp barındırmakta sakınca yoktur. Nitekim Müslim* in Zeyd bin H â 1 i d’ den rivayet ettiği merfû bir hadîste Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); «Bir Dâlle*yi (yâni yitik hayvanı) barındıran kimse durumu ilân et­medikçe dalâlettedir.»

Sindi bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Dâlle’den maksad yitik mal olabilir. Yâni hayvan olsun başka mal olsun. Hepsini kapsıyacak şekilde umumî bir mânâya yorumla­nabilir. Dâlle bu mânâya yorumlanırsa hadîsin mânâsı şöyle olur: Yitik malı ancak sapık bir kimse alarak kendi malına karıştırıp bu­na sahip çıkar. Asıl sahibine ulaştırmak için gerekli duyuruyu yap­maz.

Alman yitik mal kendini yırtıcı hayvanlardan koruyabilen ve günlerce susuzluğa açlığa dayanabilen deve olsun, başka hayvan veya başka mal olsun hiç birisi kötü niyetle ve buna sahip çıkıp saklamak ve ilân etmemek caiz değildir.

Bir kavle göre hadîs şöyle yorumlanmıştır.

Dâlle’den maksad kendini yırtıcı hayvanlardan koruyabilen ve ot ile su ihtiyacını gidermek için uzaklara gitmeye muktedir olan yitik deve ve sığırdır. Bu yitik hayvanlar sahibine teslim edilmek üzere gerekli duyuruyu yapmak niyetiyle de olsa alınmamalıdır. An­cak sapık kimse bunları alır. Çünkü böyle hayvanı barındırmaya ge-

rek yoktur. O ergeç sahibine ulaşır. Fakat hadisteki; tjjjt fiili ba-

rındırmak değil de el koymak, malına karıştırıp buna sahip çıkma mânâsına yorumlanırsa Dâlle kelimesini deve ve sığıra tahsis etme­ye lüzum kalmaz.”

Tekmile yazan da bu hadîsin şerhinde şöyle der: “Bu hadis Cerir bin Abdillah (Radıyallâhü anh) ‘m görüşüne göre sığırın da deve gibi kendisini yırtıcı küçük hayvan­lardan koruyabildiğine ve bu nedenle sığır yitik olduğu zaman alın­masının caiz olmadığına delâlet eder. Bunun içindir ki Cerîr (Radıyallâhü anh) yabancı sığırın kendisinin sığır sürüsünden çıka­rılmasını emretmiştir. (Âlimlerin bu husustaki görüşleri bundan son­ra gelen hadisin izahı bölümünde verilecektir.)

H a t t & b i de: Bu hadîs yitik bir malı almanuı meşrulu­ğuna deiâtet eden hadîsîere muhalif değildir Çünkü Dâlie kelime­si altın, gümüş, eşya ve diğer malları ifâde etmez. Dâîle, ancak de­ve, sığır ve kuş gibi yitik hayvanlar anlamını ifâde eder. Şu halde kendisini tehlikelerden koruyabilen bir yitik hayvanı almamak ve sahibini buluncaya kadar serbest bırakmak gerekir, demiştir.

2504) Zeyd bin Hâlirî el-Cühenî[6] (Radtyallâkü anh)’Ğen rivayet edildiğine göre :

Bir kere Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yitik deve hükmü soruldu. ResûM Ekrem {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hiddet­lendi, yanakları kırmızüaştı ve cevaben ;

«Ondan 3&ti& ne? Onun be/aberinde (uzak yolculuğa dayanan) ayaklar ve (karnında) su tulumu vardır. Sahibi ona rastlaymeaya kadar o (hayvan kendi kendine) suya varır ve safî uzun ot yer» buyurdu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)’e koyun – keçi yitiğinin hükmü de soruldu. Buna cevaben:

«Onu al. Çünkü o (hayvancağız) şüphesiz ya sanadır ya senin kardeşinedir ya da kürtündür» buyurdu. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e lukata’nın hükmü de soruldu. Bunun üzerine Re-sûlullah şöyle buyurdu :

«Lukata’nın dağarcığını ve ağız bağını iyice tanı ve lukatayı bir yıl ilân et Eğer (bir kimse tarafından) kamtlayıcı bir şekilde vasıf­lan anlatriırsa (ona ver). Böylece vasıfları anlatılmazsa (yâni sahibi çıkmazsa) onu kendi malına kat»”[7]

İzahı

Bu hadîsi Buhftri, Müslim, Ahmed, Tirmi z î ve Ebû Dâvûd da rivayet, etmişlerdir. Tir mizi bunun hasen sahih olduğunu söylemiştir E 1 H â f ı z’ın beyânjna gö­re bu sorulan soran zât Süveyd el-Cûheni (Radıyallâ-hü anhî’dir. Taleri,. Bağa vi ve başkalarının rivâyqt et­tikleri bir hadîste Süveyd (Radıyallâhü anh) bu sorulan Re-sül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e sorduğunu ve bu cevab-ları aldığını beyân etmiştir. Hadîste yitik deve ve yitik koyun – keçi hakkında Dâlle kelimesinin kullanılmış olması bu kelimenin yitik hayvanlar hakkında kullanıldığım teyid eder. Çünkü hadîsin son kısmında ayrıca Lukata’nın yâni yitik hayvan dışında kalan diğer yi­tik malların hükmü sorulmuştur.

Yitik bir maiı almanın meşru kılınmasının asıl amacı bunun za­yi olmasını önlemek ve sahibine ulaştırmaktır. Deve uzun yolu katet-meye günlerce susuz kalmaya dayandığı gibi kendini yırtıcı hay­vanlardan koruma gücüne sahip olduğu için yitik iken alınmasının gereksiz oiduğu bildirilmiş ve gerekçesi de açıklanmıştır.

Hiza: Deve ayağı anlaımnadır. Sîkâ da su tulumudur. Burda devenin karnı mânâsı kasdedilmiştir. Çünkü deve birkaç günlük ih­tiyacı karşılayabilecek kadar suyu bir defada içebilir. Bu nedenle onun karnı su tulumu gibidir

Yitik koyun ve keçiye gelince bu zayıf hayvan uzun süre yemsiz ve susuz yaşıyamadığı gibi kendisini yırtıcı hayvanlardan da koruya-muz. Bu nedenle yitik koyun ve keçinin iyi niyetle alınması ve ba-nndırılınası meşru kılınmıştır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selAm) yitik koyun ve keçi ile ilgili soruyu cevablarken şunu buyur­mak istemiştir: Yitik koyun ve keçiyi sen alır, ilân edersin. Buna rağmen sahibi çıkmazsa sana aittir. Sen almaz da müslüman karde­şin alırsa ona aittir. Yâni o da senin gibi usûlü dâiresinde ilân et­tiğine rağmen sahibini bulamazsa onun olmuş olur (Hadîsteki kar­deş kelimesi yitik hayvanın sahibini ve başka müsîümanı kapsar.) Şayet ne sen ne de kardeşin almazsa koyun kurt’un ve benzeri yır-

tıcı hayvanın yemi olmuş olur. Bu son cümle yitik koyun ve keçiyi almanın meşruluğunun hikmetini beyân eder.

Lukata’nın hükmü de hadisin son kısmında beyân buyuruluyor. Bu fıkrada geçen Ifâs: Azığının konulduğu dağarcıktır. Bu, deriden, ağaçtan ve başka şeyden mamul olabilir. Burda kasdedilen mânâ içinde yitik malın bulunduğu torba ve benzeri her hangi bir şeydir. Vikâ da dağarcık, kese ve torbanın ağzının bağlanmasında kullanı­lan bağdır. Lukata’nın hükmünün beyân buyurulduğu fıkrada için­de yitik malın bulunduğu torba ve benzerî şeyin ve ağız bağının, yi­tiği alan kişi tarafından iyice tanınması, bilinmesi ve bellenmesi em­rediliyor ki, yitik mala sahip çıkacak kimselerin bunu doğru veya yanlış tarif ettikleri onun tarafından iyice bilinebilsin. Ayrıca yitik malın bir yıl süre ile ilân edilmesi emredilmiştir. İlân edilirken yi­tik malın evsâfı ilân edilmiyecektir. Sâdece bir yitik malın bulun­duğu ve kaybedenlerin falan kişiye baş vurmaları münâsip vâsıta­larla halkın toplandığı yerlerde, camilerin kapılarında ve yitik ma­lın bulunduğu semtte ilân edilecektir. Bu husus aşağıda tekrar an­latılacaktır. Yapılan bir yıllık ilân neticesinde yitik malın evsâfını beyân etmek suretiyle sahibi olduğunu kanıtlayacak kimse çıkarsa mal ona verilecektir. Sahibi bulunmadığı takdirde malın yitiği bu­lan kimseye âid olduğu ifâde buyurulmustur. [8]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Yitik deveyi alıp barındırmak caiz değildir. Sahibi bulunun­caya kadar onu serbest bırakmak gerekir. Mâlik, Evzâî ve Şafiî’ nin kavli böyledir. Hanefî ler’e göre yitik deveyi almak mekruhtur. Yâni sahibini buldurmaya çalışmak ve ilân etmek üzere bunu barındırmak mekruhtur.

El-Leys bin Sa’d ise: Yitik deveyi köylerde ve mes­kun sahalarda bulan iyi niyetli kimse alır. Fakat sahrada bulursa alamaz, demiştir. Mâlik ve Şafiî’ den birer rivayet de böyledir. Hanef îl er’ den de bu kavil rivayet olunmuştur.

Şafii âlimler: Yitik deve köy ve şehirden uzak yerlerde gö­rülürse muhafaza edilmek üzere hâkim veya başkası onu alabilir. Fakat mülkiyetine geçirmek niyetiyle alıp götürmek haramdır. Şa­yet yitik deve köyde bulunur ise usûlü dâiresinde ilân etmek ve bu­na rağmen sahibi çıkmadığı takdirde mülkiyetine geçirmek niyetiy­le bunu almak caizdir. En sahih kavil budur, demişlerdir.

Tâvûs, Evzâî, Hanefîler ve Mâlik’in bâzı arkadaşları: Yitik sığır, yitik deve gibidir, demişlerdir. Mâlik ve Ş â f i i ise: Yitik sığır tehlikeli bir yerde ise yitik koyun hük­mündedir. Aksi halde yitik deve hükmündedir, demişlerdir. Başka görüşler de vardır.

  1. Yitik koyun ve keçiyi gereği yapılmak üzere almak caizdir. Cumhur ve Hanbelîler bu hadîsi delil göstererek böyle hük­metmişlerdir.

Tekmile yazarı bu konu hakkında özetle şöyle der;

“El-Leys bin Sa’d’in kavline ve bir rivayetinde Ah-m e d’ in kavline göre yitik koyun ve keçiyi ancak devlet yetki­lisi alabilir. Kişiler alamaz. Bu hadîs bu görüşü reddeder.

Bâzı âlimler: Yitik koyun ve keçiyi meskûn sahada almak caiz değildir. Fakat çölde, dağda ve benzeri yerde almak caizdir, demiş­ler ise de bu hadis bu görüşü de reddeder. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) böyle bir aynım yapmaksızın alınmasını emretmiştir. Eğer meskûn saha ile çöl ve dağ arasında bir fark bu­lunmuş olsaydı Resûl-i Ekrem t Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu duru­mu soru sahibine soracaktı veya olan farklılığı belirtecekti. Kurt meskûn sahalarda bulunmaz, ancak çölde, dağda ve benzeri yerler­de bulunur, denemez. Çünkü koyun ve keçinin bu gibi yerlerde kurt’a âid olması köy ve şehirlerde kurttan başkasına âid olmamasını ge­rektirmez. Yâni bu gibi yerlerde çalınma gibi tehlikeler mevcuttur. Diğer taraftan sahibi meçhul yitik mal çölde olsun köy ve şehirlerde olsun Lukata hükmüne tâbidir.

Resul-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in: «Çünkü o ya senindir, ya senin kardeşinindir veya kürtündür» buyruğunun zahirine göre yitik koyun ve keçiyi bulan kimse bundan yararlanabilir. İbn-i Kudâme bu konu hakkında özetle şöyle der:

Yitik koyun ve keçiyi bulup alan kimse dilerse (evsâfını ve alâ­metlerini tesbit ettikten sonra) hemen yiyebilir. Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî ve başka âlimler böyle hükmetmişlerdir. İbn-i Abdi’1-Berr: Tehlikeli yerlerde rastlanan yitik koyun ve ke­çiyi bulup alan kimsenin (bunun evsaf ve alâmetlerini tesbit ettik­ten sonra) hemen yemesinin câizliği üzerinde âlimler icnıâ etmiş­lerdir. Bu hükmün dayanağı ise ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-

selâm) ‘in: «O ya senindir, ya kardeşinindir veya kürtündür» mea­lindeki buyruğudur. Çünkü bu buyrukta hayvancağız, bulana âid kılınmış ve bulan kimse ile kurt eşit kılınmıştır. Sonra hayvan sa­hibi için en kârlı iş budur. Çünkü hayvancağız hemen boğazlanıp yenmezse bakım ve beslenmesi sorunu doğar. Hayvanın uzun süre elde tutulup bakım ve yem masrafı bazen hayvanın değeri kadar bir meblâğ tutar» İlerde sahibi çıktığı zaman icâbında hayvanın de­ğeri kadar masraf ödemek durumunda kalabilir. Fakat bunun alâ­met ve evsâfı tesblt edilip kıymeti de takdir edildikten hemen yenil­mesi ve bahâsının sahibine teslim -edilmek üzere muhafaza edilme­si en kârlı yoldur, demiştir.

Yitik koyun ve keçiyi (evsâfı bellenip değeri takdir edildikten sonra) hemen yemenin câîzliği hususunda bu hayvancağızı çölde, dağda ve benzeri yerlerde bulmak ile şehirde bulmak arasında bir fark yoktur. Fakat Ebû Ubeyd, Şâfiîler ve tbnü’l-Münzir: Bunu şehirde bulan kimse satabildiği için yiyemez. Sa­tıp da bedelim muhafaza etmesi gerekir. Fakat çölde bulan kimse satma imkânına sahip olmadığı için yiyebilir, demişlerdir- Cumhu­run görüşü ilk görüştür. Cumhurun delili hadîste bir kayıtlama»!?* olmayışıdır. Ayrıca sahrada yiyiîmesi helâl olan bir şeyi şehirde ye­mek de helâldir.

İbn-j K udâme sözlerine devamla şöyle der : : Yitik koyun ve keçiyi bulan kimse yukarda anlatıldığı şekilde düerse bunu kesip yiyebildiği gibi dilerse bunu kendi malından bes­ler karşılıksız olarak bakar ve mülkiyetine geçirmez. Sahibi çıkın­ca ona teslim eder. Bulan kişi şayet ilerde hayvan sahibinden +,ah-sil etmek üzere hayvanın bakım ve yem masrafını tesbit edip hu du­rumu şâhidlerle tevsik eder ve sonra hayvan sahibi bulunursa, ara-lan masraflar hayvan sahibinden tehsil edilebilir? Bu hususta iki rivayet vardır. Bir rivayete göre anılan masraf tahsil edilebilir Di­ğer rivayete göre tahsil edilemez. İkinci görüş Ş âb î ve Şa­fiî1 nin kavlidir. Bunun gerekçesi de şudur: Hayvanın bakım ye yemi her gün tekrarlanır. Bazen hayvanın değeri kadar masraf ola­bilir. Bu itibarla yitik hayvancağızı bulan kişinin bunu derhal satıp bedelini muhafaza etmesi veya bedelini takdir ^e tesbit ettikten son­ra boğazlayıp yemesi ve bedelini sak)aması hayvan sahibi için daha kârlıdır.

Titik koyun veya keçiyi bulan kimsenin üçüncü bir yolu bunu satıp bedelini muhafaza etmesidir. Satış işini bizzat yapabilir. Ş â-f i i * nin bâzı arkadaşlarına göre satış işini ancak devlet yetkili-

sinin izni ile yapabilir. Cumhurun görüşüne göre devlet yetkilisin­den izin almaya gerek yoktur,” Tekmile1 den naklen verilen t fe n-i K-udâm s’rnn sözü bitti.

  1. Lukata’yı, yâni yerde bulunan ve sahibi meçhul para ve di­ğer eşyayı iyi niyetle almak caizdir. Alman mal az olsun çok ol­sun bir yıl ilân edilir. Sahibi çıkarsa ona verilir. Sahibi çıkmazsa bulana helâl olur. Bulan kişi bunun yâni bulduğu malm alâmetle­rin i ve evsâfını iyice bellemek zorundadır.

Üçüncü maddede belirtilen hükümler hakkında gerekli geniş bil-gi bundan sonra gelen 2. bâbta rivayet olunan hadîslerin izahı bö­lümünde verileceğinden oraya, müracaat ediJT*ıeRl

2505) Iyâz bin Himâr (Radıyallâkü ank)sâea rivayet edildiğine göre

Resulullah (SaHallahü Aleyhi ve SeUem) şöyte

«Kim bir lukata (yitik mal) bulursa âdil bâr veya MÜ ilri şâînid kutsun. Sonra bulduğu malı değiştirmesin ve (yitik mal bulduğunu) gizlemesin. Eğer lukata’nın sahibi gelirse öncelikle buna âid sahibidir, Sahibi gelmezse (yâni çıkmazse) Bu hadîsi Ahmed, Ebû Dâvûd, Ebû D&vûd-l Tayâlisi, Hesaî, Beyhak!, ve :T a h & v t. da. Rivayet Tekmile yazarı bu hadîsin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: Tutulacak âdil şâhid sayısının bir veya iki olduğuna dâir tered-düd, râvi’ye âiddir. Ahnıed ve Tahâvî1 nin rivayetlerin­de bu tereddüd durumu yoktur. Oralardaki rivayette iki âdil şâhid’in tutulması emredilmiştir. Lukata’ya âid tutulacak şâhidlerin hangi hususlar için tutulacağı hususunda bir kaç görüş vardır:

  1. Kişi sâdece bir lukata bulduğuna dâir şâhidler tutacak. Fa­kat bulduğu malın evsâfını açıklaimyacaktır ki, herhangi bir ya­lancı kimse haksız yere bu mala sahip çıkmasın.
  2. Kişi bulduğu malın tüm evsâfını tesbit etmek için şâhid­ler tutacak ve bütün vasıfları şâhidlere anlatacak ki günün birinde ölürse vârisleri o malda tasarruf etmesin, kendisinin malı olduğu­nu sanmasınlar. Şâfiîler’in bir kısmına göre kişi, bulduğu malın bâzı vasıflarını şâhidlendirecek ve bâzı evsâfını gizli tutacak­tır. N e v e v i : En sıhhatli görüş budur, der. [9]

2- Lukata Babı

Hadîsin Fıkıh Yönü

  1. Lukata yâni yitik mal bulan kimse bunu alınca durumu şâ-hidlerle tesbit etmelidir. Şâhid tutmaya âid hadisteki emrin hükmü hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

a) Hanefiler’e göre, kişinin bulduğu malm onun ya­nında emânet sayılıp kusur ve ihmâli olmadıkça zayiinden ve he­lak olmasmdan sorumlu tutulmaması için şâhid tutmuş olması şart­tır. Eğer şâhid tutmamış ise mal onun yanında helak olursa veya zayi olursa kusur ve ihmâli olsun veya olmasın mal sahibi çıktığın­da bunu ödettirir. Kişi yitik malı sahibine teslim etmek üzere iyi ni­yetle aldığını, fakat şâhid tutmadığını söyler ve mal sahibi de onu doğruîarsa bu takdirde kişi o malın helak veya zayiinden sorumlu değildir. Şu halde bir adam yitik bir mal bulup yerden alır da du­rumu şâhidlendirmez ve sonra henüz sahibi bulunmamış iken ada­mın kusuru olmaksızın mal helak veya zayi olur. Sonra sahibi çı­kar ve adam durumu anlatır. Mal sahibi de adamın iyi niyetle malı götürdüğünü doğruîarsa adama malm değerini ödettiremez. Şa­yet mal sahibi adamı yalanlarsa Ebû Hanife’ye göre ma­lı tazmin ettirir. Ebû Yûsuf ile Muhammed’e göre adam, bulduğu malı sahibine iade etmek niyetiyle aldığına yemin ederse ödetme durumu kalmaz.

b) Ş â f i i’ ye göre kişinin yitik mal bulduğunu şâhidlendir-mesi vâcibtir. Şafii, hadisin zahirini tutmuştur. Bir de şu du­rum vardır: Adam şâhid tutmaymca görünüşte adam malı kendi nefsi için almış olur.

c) Mâlik, Ahmed ve meşhur kavlinde Şafii: Şâ­hid tutmak müstehabtır. Hadîsteki emir müstehablık içindir. Çün­kü yitik mal bulmaya âid sahih hadîslerde şâhid tutma emri yok­tur. Bu hadîslere bakılınca’ burdaki emrin müstehablık için olduğu kanaati hâsıl olur, demişlerdir.

Hattâbi: Bu hadîsin şâhid tutma emri eğitim ve irşad an­lamını taşır. Şâhid tutma emrinde iki hikmet vardır. Birisi şudur: Şâhid tutulmadığı takdirde nefis ve şeytan yitik malı götüren ada­mın kalbine vesvese sokabilir. Adam malı götürürken iyi niyetle götürmüş olduğuna rağmen sonra nefis ve şeytan kendisini iğfal ede­bilir ve hiyânete sürükleyebilir. Adam şâhid tutmuş ise böyle bir tehlike endişesi olmaz. İkinci hikmet de şudur: Adam aniden öle­bilir. Mirasçıları da bunu onun öz malmdan sayarak bölüşme iddia­sında bulunabilirler. Şâhid tutulmuş ise böyle bir tehlikeye yer kal­mamış olur.

  1. Hâdevüer hadisin «Mal sahibi gelmezse artık o, Allah’ın malıdır» cümlesini delil göstererek: Bir yıl süre ile usûlüne uygun olarak ilân edilmesine rağmen sahibi çıkmayan yitik mal, bunu bu­lan kimsenin fakir olması kaydı ile mülkiyetine geçer. Bulan kimse fakir değilse yitik mal onun mülkiyetine geçmez. Çünkü Allah’ın ma­lını ancak sadakaya muhtaç kimseler alabilir, demişlerdir. Bu husus­taki ilmî görüşler bundan sonra gelen iki hadîsin izahı bölümünde verilecektir.

Hâl Tercemesi

Hadisin râvîsi lyâz bin Hİmâr bin Ebl Himâr bin Naciye el-Mücâşiî (R.A.) Basra’da ikamet eden sahâbilerdendir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’den hadîs riva­yetinde bulunmuştur. Râvîîeri ise Abdullah bin Eş-Şıhîr’İn oğullan Mutarrif ile Yezîd’dir. Başka râvîîeri de vardır. Onun hadîslerini dört sünen sâhibleri ve Müs­lim rivayet etmişlerdir. Buhârî de el-Edeb’de onun hadîslerini rivayet etmiştir, (Tekmile : C- 3, Sah. 142)

2506) SüveycI hin GafeJe (RadıyaUâhü anhyden-. Şöyle demiştir:

Bir kere ben Zeyd bin Sûhân ve Selmân bin Rebîa (Radıyallâ-hü anhümâ) üe beraber (savaşa) çıktım. Nihayet hm el-U^eybde ol­duğumuz zaman ben yitik bir kamçıya yerde bulup aldım. £eyd üe Selmân bana: Onu at, dediler, Ben (atmaktan) îmttaâ $ttim. Sonra Medîne-i Münevvere’yft vardığımız zama^ ben Üfoey hin. Kâ’b (Radı-yallâhü anhü’m yanma ıranp durunnu »na ajnlflitftj.m. Übı^y şftyle $ed c

Sen isabet ettin, Resûlnllah (Sallallabü Aleyhi ve Sellem) hayat­ta iken ben yerde yüz dinar bulup aldım ve tmrmn Mi^Tnü?* İResftl-î Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’9 satfdM**^ O-,

bir yıl Chalkm. toplandığı yerlerde) illftın ©t» buyurdu. Bent de onu bir yıl ilân ©ttim. Fakat onu bile** hiç’ kimseye rastlamadım. Sonra ResûM Ekrem (SallaUahü Aleyhi v& Sellem)’^ sorüSam»- O*

(bir yıl daha) ilân et» buyurdu. Ben de îbir yıl daha) îlftn ettim. Fakat onu bilen kimseyi bulamadım (Durumu tekrar arz edince) Eesûl-i Ekrem şöyle bıryürdıı s

Bu (para)nın kesesini, ağız bağım v% sayısını hıfset ‘belle). Sonra bir yıl (daha) ilân et. Eğer bunu bilen bir kimse gelir (de sa-yısını, kesesini ve ağız bağını doğru tarif eder) se keseyi $na ^er. Bu­nu bilen kimse gelmezse hv. senin malının ?bir kazanç) yolu gibidir, fYâni sana âiddir.)

2507) ZeyĞ bin Hâİid eî-Cühenî {Radtyâtlâkü ûnftyâen rivayet ediî-ne göre:

tukata (yitik mal) hükmü Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem>se soruldu. BesûM Ekrem şöyle buyurdu;

i bir yıl ilân et Eğer (sahibi olduğu bildirilecek bir şe~ Kilde) evsâfı anlatılırsa bunu ver. Şayet (anılan şekilde) evsâfı an-I&dlmtfzsa bunun ifâsını (kapağını, ağız bağını) ve vıâsını (kah, tor­ba, dağarcık, kese ve hurç gibi içinde bulunduğu zarfını) hıfzet (bel­le). Sonra bunu ye. Daha sonra sahibi (kamtlayıcı bilgi ile) gelirse bunu ona Öde. [10]

İzahı

i ü v s y d CBadıyallâhü anh) ‘m hadîsini Kütüb-İ Sitte sahip­te Tahâ^î ve E b û Davudi T a y â 1 î s î de ri~ yâyet etmişlerdir- T i r m i z i bunun hasen – sahih olduğunu söy­lemiştir. Hadîs metni bâzı rivayetlerde kısadır

Hadiste geçen el-Uzeyb, Küfe ye bir ko^gefe mesafede bu-!uzmn bir çayın ismidir Bu çayın B s a î T «j *r î\ m kabîk-■îine âid olduğu Tekmile’de jfâde edilmiştir Sâny^ ™ fmâfc *,e ismi geçen iki arkadaşının bir savaşa gittikleri ?© bu seferde S û -y « y d in yitik kamçıyı aldığı E b û D ■% t % Û un rivayetin-^e belirtilmiştir. Tine E b û Dâvûd’an rivayetinde S ü -7 ^ y d’ in savaştan dönüldüğünde Ha^ca gitt^i ^e tou vesile ife Msdinei Münevvere görüşüp ondan bu hadîsi rivayet ettiği ifââe edilmektedir.

Bu hadîsin zahirine göre yitik malın üç yıl müddetle ilân edil­mesi gereklidir. Fakat E b û Dâ ?Ad ile E b *â Dirûd-i Tayâl’ si nin rivayetlerinde râvi Seleme b \ n Kh -9 y 1 üı su üâvesi cardır

«Ve Seleme dedi ki: Ben pek bilemiyorum. Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem), (Übey bin Kâb’a) ■ «Bunu ilân at» sözü­nü Üç defa mı bir defa mı söyledi?»

Gerek Seleme’ nin bu sözü ve gerekse Z e y d bin H â 1 i d (Radıyallâhü anh)’ın 2507 ve 2504 nolu hadîsleri karşı­sında fıkıhçılar yitik malın bir yıl ilân edilmesinin yeterli olduğuna hükmetmişlerdir.

Z e y d (Radıyallâhü anh)’m hadisini Buhâri, Müs­lim, Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Tahâvi, ve B e y h ak; de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste, yitik malm bir yıl ilân edilmesi ve bundan sonra sahibi çıkmadığı takdirde bulan tarafından yiyilmesi emredilmiştir. Fakat daha sonra sahibi çıkarsa yine ona ödeme yapılmasının gerekliliği ifâde buyurulmuştur. [11]

İki Hadîsin Fıkıh Yönleri Ve Âlimlerin Konuya İlişkin Görüşleri

  1. Lukata’yı yâni yitik malı gereğini yapmak üzere yerden alıp götürmek caizdir. Buna dâir şer’i hükümler bu kitâbm girişinde an­latıldı.
  2. Alman lukatanın sahibini bulmak için ilân yapmak gerek­lidir. İlân şöylece gerçekleştirilir : Yitik malm bulunduğu yerde, çarşıda, caddelerde, camilerin önünde ve halkın toplandığı benzeri yerlerde “Kimin bir şeyi kaybolmuş ise bana müracaat etsin. Çün­kü benim yanımda yitik bir mal vardır” şeklinde ilân yapılır.
  3. İlk hadisin zahirine göre ilân süresi üç yıldır. Son hadis ise ilân süresinin bir yıl olduğuna delâlet eder. Yukarda da işaret et­tiğim gibi ilk hadisin râvîsi Seleme ilânın bir defa mı üç de­fa mı yapılmasının emre d il d iğin i pek bilemiyorum, demiştir. Ebû D â v û d ‘ un diğer bir rivayetine göre Seleme:

Su = Resûl-i Ekrem CAleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in Übey bin Kâ’b’a «Bunu bir yıl süre ile ilân et» diye üç defa verdiği emirleri bir yılda mı üç yılda mı ver­diğini pek bilemiyorum” demiştir. Yukarda da kısaca belirttiğim gibi gerek muhtelif rivayetlerde bulunan ve Seleme’ nin te­reddüdünü ifâde eden bu ilâve ve gerekse Z e y d (Radıyallâhü anh)’in hadîsleri muvacehesinde fıkıhçılar ilân süresinin bir yıl ol­duğu yolunda ittifak halindedir, denilebilir.

Bu hükümle ilgili olarak Tekmile yazarı özetle şöyle der: “Nevevi : Yitik malın bir yıl ilân edilmesinin yeterliliği üzerine âlimler ittifak halindedir. Hiç birisi üç yıl ilân edilmesinin ge­rekliliğine hükmetmemiştir. Ömer bin el-Hattâb (Ra­dıyallâhü anh) ‘in ilânın üç yıl süreyle yapılmasının gerekliliğine hük­mettiği rivayet olunmuş ise de bu rivayetin sabit olmadığı umulur, demiştir. İbnü’l-Münzir de Ömer (Radıyallâhü anh)’-den üç yıl, bir yıl, üç ay ve dört gün ilân edilir, şeklinde dört riva­yet nakletmiştir. îbn-i Hazm da Ömer (Radıyallâhü anh)’den dört ay ilân edilmesi şeklinde beşinci bir rivayette bulun­muştur. Bu muhtelif rivayetleri yitik malm büyüklüğüne ve küçük­lüğüne hamletmek mümkündür.

İlân süresi hakkındaki ilmi görüşler .-

a) Hanefî mezhebinin fetvaya esas olan görüşüne göre mal sahibinin yitik malını arıyacağı umulan sürece ilân yapılır. Arama­dan vazgeçtiği kanaati hâsıl olunca ilâna son verilir. Yaş meyva ve yiyecek maddeleri gibi pek dayanamayan maddeler ise bozulması endişesi duyuluncaya kadar ilân edilir. Bu endişe belirince ilâna son verilir. Ebû Hanîfe’ den yapılan bir rivayete göre yitik mal 10 dirhemden az ise birkaç gün ilân edilir. Yitik mal 10 dirhem ve­ya daha fazla ise bir yıl ilân edilir.

b) Mâlikîler’e göre yitik mal önemli ise meselâ 10 di­nardan fazla ise bir yıl ilân edilir. Bir dinar veya daha az bir şey ise birkaç gün ilân edilir. Değeri bir dirhemden az ise veya sahibi tara­fından aranmıyacağı kanaati hâsıl olan baston, kamçı az mikdar-da kuru üzüm gibi bir şey ise ilâna gerek yoktur. îlân edilmeden yeyilebilir. Ancak sahibi çıktığı zaman ona verilir veya değeri öde­nir.

c) Ş â f i î 1 e r yitik malı büyüklüğüne ve küçüklüğüne gö­re ayrı hükümlere bağlamışlardır. Kıymetli olan yitik mal bir yıl süreyle ilân edilir. Pek değeri olmayan yitik mal daha az bir süre ilân edilir. Pek değeri olmayan malın ölçüsü bir rivayette bir dinar, diğer bir rivayette dinarın dörtte biri, başka bir rivayette bir dir­hemdir. Şafii mezhebinin en sıhhatli görüşü şöyledir: Kişinin, kaybettiği malı için uzun boylu üzülmediği sanıldığı takdirde onun aramaya son verdiği kanaati hâsıl olan bir süreyle ilân yapılır. N e -v e v î : Kişinin bulduğu yitik mal pek önemsiz değil ise ve bulan şahıs bunun sahibi çıkmadığı takdirde yemek niyetinde ise bir yıl süreyle ilân edilmesinin vâcibliği üzerine tüm müslümanlar icmâ etmişlerdir. Yitik bulan kişi bunu sahibi için hıfzetse bile yine ilân etmesi gereklidir. Çünkü ilân etmediği takdirde sahibi malının ne­rede ve kimin yanında olduğunu nasıl bilecektir. Pek önemli olmayan mal için yapılacak ilân süresine gelince o değerde bir yitik mal örf ve âdete göre ne kadar zaman aranıyorsa o kadar süreyle ilân edilmesi gereklidir. Yukardaki hüküm değeri olan mallar hakkında* dır. Bir tane kuru hurma, kuru üzüm gibi kıymetsiz bir şey bulan şahıs bunu ilân etmeden de yiyebilir,

Hanbeliler’e göre yitik mal bir dirhem veya daha fazla ise ya da bu değerde bir mal ise bir yıl ilân edilir. Fakat bir parça ekmek, bir tane kuru hurma, değnek, bez parçası gibi önem­sin bir şey ise ilân edilmeyebilir ve ilân edilmeden onda tasarruf adi-lebilir.

  1. Yitik malı bulan kimse bizzat ilân işini yürütür. Yâni devlet yetkilileri aracılığıyla ilân etme zorunluğu yoktur. Kişi, ilân için baş­ka kimseyi de görevlendirebilir. Bu işi ücretsiz yapacak kimseyi bu­lamadığı takdirde ücreti kendisine âid olmak üzere ücretle adam tu­tar. Tuttuğu adama ödediği ücret Ahmed, Şafiî ve rey ehline göre kendisine aittir. Mal sahibine âid değildir. E b ü * 1 -Ka t tâb’a göre adam bulduğu malı sahibine ulaştırmak üzere ahp bu niyetle hıfzederse sahibini bulduğu zaman ilân masrafım on­dan alabilir. İbn-i Akil1 den de böyle bir kavil rivayet edil­miştir.
  2. Yitik malın kabı, ağız bağı ve miktarı gibi alâmetleri onu bulan şahıs tarafından bellenir. Bunu bellemeye âid emrin hikme­ti bulan şahsın bunun alâmetlerini unutmaması ve buna sahip çı­kacak kimselerin doğru veya yalan söylediklerini tesbit etmesi ve

bilmesidir. Bu hükme âid “Belle, tanı” cümlesi yerine bâzı rivayetlerde”Hıfzet, sakla” cümlesi bulunmaktadır. 8u iki cümlenin anlamlan birbirine yakın olmakla beraber aralarında bir farklılık vardır. Birinci cümlede yitik malın sayısının, kabının ve ağız bagmm tanınması, bellenmesi ve unutulmaması emredilmekte-dir. İkinci cümlede ise bunların muhafaza edilmesi vs saklanması emredilraektedir. Şu halde bunların hem îyice bilinip bellenmesi hem de saklanması gereklidir. Yitik malın sayısı saklanmalı ve bulan ki­şinin malına karıştırılmamalıdır. Onun kabı ve ağız feaği gibi alâ­metleri de saklanmalı ve. atılmamalıdır. Bu hükme âid emir, âlimle­rin ekserisine göre vâciblik içindir. Yâni yitik mal bulan kimsenin anılan alâmetleri bellemesi ve saklaması vâcibtir. Bâzı âlimlere gö­re bu emir mendubluk içindir. Diğer bir kısım âlimlere göre yitik mal yerden alınırken ba alâmetleri bellemek vâcibtir. Daha sonra da bu bilgiyi korumak müstehabtır.

  1. Yitik malın sahibi olduğunu iddia edip evsâfını doğru anlat­mak suretiyim kanıtlayıcı bilgi verene mal verilir. Kuudısinden şâ-hidler istenmez. Mâlik, A h1 m e d , Dâvûd, elLeys bin S a’ d ve BulUr İ’ye göre anlatılan adama malt tes­lim etmek vâcibtir. Şahid getirmeye zorlanamaz.

Hanef ilör, Şafii ve Cumhur’a göre yitik malın ev­sâfım doğruca anlatan kişinin bu malın sahibi olduğuna kanaat ge­tirildiği takdirde malı bulan kişi bundan şâhid istemeden malı ve­rebilir Fakat vermeye mecbur değildir. Gerektiğinde malın kendi­sine âid olduğunu şâhidlendirmdsini isteyebilir. Bu grubtaki âlimle­re göre hadîsteki: “Malı öna ver” mealindeki emir mübahhk içindir. Yâni malı ona verebilirsin. Veya bu emir rnendubluk içindir. Yâni malı ona vermen iyidir.

  1. Yitik mal bulan kişi zengin olsun fakir olsun emrolunan sü­rece ilân ettikten sonra mal sahibi çıkmazsa malı mülkiyetine ge­çirebilir ve yiyebilir. Çünkü ilk hadîs râvîsi Übey bin Kâ’b (Radıyallâhü anh) Ensâr-î Kirâm’ın zenginlerinden idi. Resûlullah (Aleyhi’s-^salâtü ve’s-selâm) bu hadîste anılan dinarları ilândan son­ra mülkiyetine geçirmesini emretti. Şafii, Ahmed ve bir rivayetinde Mâlik böyle hükmetmişlerdir.

Hanefîler ise: Yitik mal bulan şahıs zengin ise yitik malı mülkiyetine geçiremez. Sahibi çıkmadığı takdirde fakirlere sa­daka olarak vermek durumundadır. Fakat bulan şahıs fakir ise mül­kiyetine geçirebilir, demişlerdir. Hanefîler bu hadîse ceva­ben ; Übey (Radıyallâhü anh) o günlerde zenginlerden değildi, fakirdi. Nitekim Buhâri ve M ü s I i m’ in E n e s (Radı­yallâhü anh)’den rivayet ettikleri bir hadîse göre;

—«Sevdiğiniz şeylerden (Allah yo­lunda) harcamadıkça iyiliğe erişeme^siiitiz»[12]/ âyeti inince E b û T a 1 h a (Radıyallâhü anh) : “Rabbımızın malımızın bir kısmını harcamamızı istediği kaııaatma vardım. Yâ Eesülallah sen şâhid ol. Ben Berinâ arazîmi Allah İçin verdim, dedi. Bunun üzerine Besâîui-îah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ı «Bunu yakınlarına ver,» bu­yurdu. Ebû TaSha da bunu Hassan bin Sabit ile Übey bin Kâ’b’a tah­sis etti.”

Bu hadîs Übey (Radıyallâhü anh) ‘in o esnada fakir oldu­ğuna delâlet eder. Muhtemelen bundan bir süre sonra Übey zen­ginleşti.

  1. Yitik mal bulan kimse ilândan sonra sahibi çıkmazsa malı mülkiyetine geçirir de daha sonra mal sahibi çıkarsa mal sahibine verilir. Cumhur : Mal duruyor ise aynen iade edilir. Harcanmış ise bedeli ödenir, demiştir. Zeyd bin Hâlid (Radıyallâhü anhl’m hadisi bunun en açık delilidir.

Mâlik ve Dâvûd: Çölde bulunan koyun ve keçinin sa­hibi çıkmadığı için bulan kişi tarafından yiyildikten sonra sahibi çıksa bile artık bir hakkı olamaz, diyerek 2504 nolu hadîsi delil gös­termişler ise de 2507 nolu hadîs onların görüşünü reddeder. Bu iti­barla kuvvetli görüş cumhurun görüşüdür.” (Tekmile’den özetlene­rek alman bilgi bitti.) [13]

3- Farenin (Deliklerden) Çıkardığı Malı Alıp Götürmenin Hükmüne Âit Bâb

Kavilerin Hâl Tercemeleri

Übey bin KâT> (R.A.)’ın hâl tercemesi 104., Zeyd bin Hâlid (R.A.)’m hâl tercemesi 945. ve Süveyd bin öafele (R.A.Vm hâl tercemesi 1801. hadîs bölümünde geçti.

  1. hadîste ismi geçen Zeyd bin Suhân (R.A.) bin Hucr bin el-Hâris el-Abdî Ebû Süleyman hakkında el-Hâfız, el-îsâbe’de beyân ettiğine göre İbnü’I-Kelbî: O, Resûl-I Ekrem (S.A.V.)’e yetişen bahtiyar sahâbilerdendir, demiştir. İbn-i Abdi’l-Ber ise : Onun sahâbîliğmi bilmiyorum. Fakat Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in zamanına yetişmiş, çok faziletli büyük bir insandır, demiştir. El-Mamer bin el-Müsennâ’nın be­yânına göre bu zât sahâbilik şerefine ermiştir. Bu zât Kadisiye savaşma katılmış ve kolu şehid olmuştu. Cemel olayında katledildi.

Aynı hadîste ismi geçen diğer zât Selmân bin Rebîa bin Yezîd bin Ömer el-Bâhîlî (R.A.), Selmânü’l-Hanbel ismi ile tanınmıştır. Bir kavle göre bu zât da sahâbîlerdendir. Kendisi Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’den ve Ömer bin el-Hattâb’-dan rivayette bulunmuştur. Râvlleri ise Süveyd bin Ğafele, Ebû Vâil. Ebû Mey-sere ve başka zâtlardır. EI-İclî onun hakkında : O, tabiîlerin büyüklerinden olup sıka zâttır, demiştir. İbn-i Sa’d da onu Küfe ehlinin tabiilerinden ve birinci taba­kadan saymıştır, tbn-i Hibbân da onu tabiîlerin sikalarından saymıştır. Müslim onun hadîslerini nakletmiştir. (Tekmile: C. I, Sah. 81)

2508) EI-Mıkdâd bin Amr (Raâtyallâhü anh)’den rivayet edildiği­ne göre :

Kendisi bir gün büyük abdestini bozmak için el-Bakî mezarlığı dolaylarına gitti. Halk (o dönemde az ve kuru yemek yedikleri için) iki üç günde ancak bir defa büyük abdest bozmaya gider ve deve kığısı gibi büyük abdest yapardı. Sonra kendisi bir harabeye girdi ve büyük abdestini yapmak için oturmuş iken baktı ki erkek bü­yük bir fare yerdeki bir delikten bir dinar çıkardı. Fare o deliğe gi­rip bir dinar daha çıkardı. Sonra böylece on yedi adet dinar çıkar­dı. Daha sonra kırmızı bir bez parçasının kenarım delikten çıkardı.

Mikdâd dedi ki: Sonra ben o bez parçasını çektim. Onun (yâni bezin) içinde de bir dinar buldum. On sekiz adet dinar tamamlandı. Ben bunlarla (harabeden) çıktım ve bunları Kesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’in huzuruna getirip durumu O’na arz ettim. Son­ra: Bunların sadakasını (yâni humus—beşte bir— hakkını) al. Yâ Resûlullah, dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bana):

— «Bunları götür. Bunda sadaka (humus) yoktur. Allah bunu sana mübarek eylesin» buyurdu. Sonra i

— «Bunları elinle delikten çıkarmış olabilir ((mi)sin?» buyur­du. Ben:

— Sana hak (din) ile ikramda bulunan (Allah)’a yemin ede­rim ki hayır (Elimi deliğe sokmadım), dedim.

Râvî demiştir ki: Mikdâd ölünceye kadar bu dinarların sonu gel­medi. (Yâni bitmedi.)” [14]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da Harâc, Fey, ve İmaret kitabı­nın Rikâz babında rivayet etmiştir. Hadiste geçen Baki’in Habhaba bakî’i olduğu Ebû Dâvûd’un rivayetinde belirtilmiştir. Yâ­ni hâlen Mescid-i Nebevi’ nin yakınında bulunan ve bir çok sahâbî’nin yattığı meşhur Bakî mezarlığı değildir. En-Nihâye’de beyân edildiğine göre Bakîu’l-Habhaba Medine-i Münev­vere dolaylarında bulunan bir semtin ismidir. Hadiste belirtildi­ği gibi bunun bir kısmı mezarlık idi. Mikdâd (Radıyallâhü anh) ‘in mezarlıkta büyük abdest yaptığı şeklinde yanlış bir şey ha­tıra gelmesin. Çünkü kendisinin de belirttiği gibi o bir harabede ab-destini bozmuştur.

Hadîste geçen diğer bâzı kelimeleri açıklayalım:

Ba’r: Deve kığısıdır. O dönemdeki insanlar maddî sıkıntıdan az ve kuru yemek yedikleri için iki üç günde ancak bir defa dışarı çık­ma ihtiyacını duyarlardı ve büyük abdestleri deve tersine benzerdi.

Çühr: Yerdeki delik anlammadır. Genellikle yılan, fare ve ha­şarat deliklerinde kullanılır.

Cürez: Farenin bir nevidir. Bir kavle göre erkek ve büyük fare demektir.

Mikdâd (Radıyallâhü anh) bulduğu dinarların define hük­müne tabi olduğunu sandığı için bunun beşte birisinin ödenmesi­nin gerektiği kanaatıyla Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müracaat etmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ise bunun Lukata hükmünde olduğunu beyân buyurduktan sonra Mik­dâd’ m dinarları kendi eliyle delikten çıkarıp çıkarmadığını araş­tırmıştır .H a 11 â b î: Bu araştırma gösteriyor ki eğer Mikdâd bunu delikten çıkarmış olsaydı bu, define hükmüne girip humusu yâni beşte birinin ödenmesi gerekecekti, demiştir,

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in M i k d â d ” a: «Allah bunu sana mübarek eylesin» buyruğu ile ilgili olarak da H a 11 â b î : Bu buyruk, dinarların derhal Mikdâd için he­lâl olduğuna delâlet etmez. Şuna delâlet eder: Dinarlar lukata hük­müne tabidir. Usûlü dâiresinde ilân edilip de sahibi çıkmazsa o za­man Mikdâd için helâl olur, demiştir. [15]

4- Bir Rikâz’a (Define’ ye) Rastlayan Kimseye Âit Bâb

2509) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SaÜallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:

Rikâz’da (yâni definede) humus vardır.»”

2510) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)’dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Rikâz’da (yâni defîne’de) humus vardır.»”

Mıkdâd (R.A.)’ın Hâl Tercemesi

Mikdâd bin Amr bin Sulebe el-Behrânî el-Kindî Ebü Ömer bin bin el-Esved sahâbîdir. Kırk iki hadîsi vardır. Buhârî ile Müslim onun. bîr hadîsini birlikte ri­vayet etmişlerdir. Ayrıca yalnız Müslim onun üç hadîsini rivayet etmiştir. Râvî-leri ibn-i Abbâs, Ubeydullah bin Adî bin el-Hiyâr ve bir cemaattır, Bedir savaşı­nın suvârîlerindendir. Habeşistan’a hicret edenlerden olup bütün savaşlara katıl­mıştır. Resûl-i Ekrem bir hadîste: «Allah rilört kişiyi sevmemi emretti,» buyur­muş ve saydığı bu zâtlar arasında Mikdâd’i da saymıştır. Hicretin 33. yılı Medîne-i Münevvere’ye üç mil mesafede bulunan el-Ceref’te vefat etmiş ve cenazesi Medine-i Münevvere’de defnedilmiştir. (Hulâsa: 397-398) [16]

İzahı

Ebû Hüreyre (Ftadıyallâhü anh) ‘in hadîsi Kütüb-i Sitte*-nin hepsinde vardır. îbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh) ‘m ha­disini îbn-i Ebî Şeybe ve Taberânî de rivayet etmişlerdir. Diğer Kütüb-i Sitte’de buna rastlamadım.

Rikâz: Define diye terceme ettiğim bu kelime ile kasdedilen mâ­nâ hususunda âlimler arasında ihtilâf vardır. Şöyle ki:

Mâlik, Şafii ve cumhur bu kelimeyi İslâm’dan önceki devirlere âit define mânâsına yorumlamışlardır. Ebû Hanîfe, Sevri, Evzâi ve başkaları ise bu kelimeyi yer altındaki ma­denlere ve anılan definelere şümullü umumî bir mânâya yorumla­mışlardır. Bu nedenle madenlerin de define gibi humus yâni beşte bir nisbetindeki harca tabi olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır.

Humus i Beşte bir demektir. Rikâz’dan vergi olarak veya zekât olarak alınacak meblâğ beşte bir nisbetinde olduğu için bunda hu­mus olduğu buyurulmuştur.

Tuhfe yazarı Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in ha­dîsinin izahı bölümünde özetle şu bilgiyi verir: “lbnü’1-Esîr, en-Nihâye’de: Rikâz, Hicaz halkı ya­nında câhiliyet devrine âit define manasınadır. Irak halkı ya­nında ise madenler manasınadır. Arap dili bu iki mânâya da mü-sâiddir. Çünkü madenler de defineler de yer altında gömülüdür. Ha­dis ise birinci mânâya gelmiştir. Define kolay ve bol yararlı oldu­ğu için bunun beşte birisinin ödenmesi vâcib kılınmıştır, der.

Cumhur, Mâlik ve Şafiî Rikâz’ı câhiliyet devrine âit define mânâsına yorumlayarak: Madenlerde humus yoktur. Fakat bundan alınacak mal nisâb mikdarma ulaşınca zekâtı ödenir, demiş­lerdir. Ebû Ubeyd ile Buharı’ nin bildirdiklerine gö­re Ömer bin Abdilaziz de böyle hükmetmiştir.

Hanefîler ise, Rikâz’ı define ve madenlere şümullü bir mânâya yorumlayarak: Defineler olsun, madenler olsun bunların beşte bir hissesinin vergi olarak ödenmesi gerekir, demişlerdir.”

Gerek cumhurun ve gerekse Hanefî ler’in Rikâz keli­mesinin yorumlanması hakkında gösterdikleri deliller ve yek diğe­rine verdikleri cevabîar hadis şerhlerinde etraflıca anlatılmıştır. Ar­zu edenler buralara bakabilirler.

Rikâz, câhiliyet devrine âit definedir, diyen cumhura göre bu­lunan defineden çıkarılacak mal altın ve gümüş olabildiği gibi kıymetli eşya ve mücevherat da olabilir. Ne olursa olsun humusu yâni beşte bir nisbetindeki hissesi vergi olarak ödenir. Ş â f i i’ ye gö­re definenin dinen rikâz sayılabilmesi için çıkarılacak malın altın veya gümüş olması şarttır. Başka mallar bulunursa humusunun ödenmesi gerekmez. [17]

Rikâz’ın Humusu Kimlere Verîlîr?

El-Hâf iz : Âlimler rikâz’m humusunun yâni beşte bir nis­betindeki hissesinin verileceği yer konusunda da ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanife, Mâlik ve Cumhur: Bu hisse vergi olarak verilir ve müslümanların sosyal hizmetlerine harcanır, demişlerdir. El-Müzenî de bu görüşü tercih etmiştir. Şafiî’ nin en sahih kavline göre bu hisse zekâtın müstehaklarına dağıtılır ve baş­ka hizmetlere harcanamaz. A h m e d’ den ise anılan iki görüş yolunda iki rivayet vardır. Âlimler rikâzdan humus’un Ödenmesi için bir yıllık sürenin geçmesinin şart olmadığı hususu üzerinde itti­fak halindedirler, demiştir. [18]

Maden Ve Rikâz’ın Tarifi Ve Hükümlerine Ait Dört Mezhebin Görüşleri

  1. Hanefi mezhebine göre maden ve rikâz ayni mânâyı ifâde ederler. O mânâ da şudur: Yer altında bulunan maldır. îster altın ve gümüş gibi kıymetli cevherleri taşıyan toprak ve benzerî maddeler hâlinde olsun, ister kâfirlerin yere gömdükleri hazîne ve define şeklinde olsun fark etmez. Şu halde insan eliyle yere gömül-meyip de Allah tarafından yer altında yaratılan ve kıymetli malla­rı taşıyan madenler de rikâz anlamı içine girer.

Rikâzdan yâni define ve madenlerden ödenen humus zekât de­ğildir. Çünkü zekâtın şartları burda aranmaz.

Madenler üç kısma ayrılır-.

  1. Altın, gümüş, bakır ve demir gibi ateşle elde edilip şekillen­dirilen.
  2. Petrol gibi sıvı halde olan.
  3. Bunların dışında kalan. Yâni sıvı olmadığı gibi ateşin tesiri ile şekillendirilmeyen kısım. Mücevherat ve yakutlar gibi.

Madenlerin birinci kısmına giren maddelerden elde edilecek ma­lın humusun, yâni beşte bir nisbetindeki hissenin çıkarılıp müslü-manların sosyal hizmetlerine harcanmak üzere devlete vergi olarak ödenmesi gerekir. Kalan beşte dört nisbetindeki mala gelince eğer kimsenin mülkiyeti altında olmayan bir arazide bulunmuş ise kalan malın tamamı bunu bulana aittir. Anılan madende humusun vâcib olabilmesi için bulunan madende câhiliyet devrine âit bir alâmetin bulunması gereklidir. Yâni o malın kâfirlere âit olduğunu kanıtla-yıcı belirtilerin bulunması şarttır. Şayet İslâmiyet devirlerine âit ol­duğuna dâir bir belirti bulunursa bulunan maden rikâz değil, Luka-ta hükmüne tabidir. Yâni yitik mal sayılır. Bunda humus gerek­mez. Bunun kâfirlere veya müslümanlara âit olduğu hususunda şüp­he hâsıl olur da kesin bir sonuç alınmazsa câhiliyet devrine âit ola­rak kabul edilir.

Anılan maden kısmı belirli kimselerin mülkiyeti altında bulu­nan bir yerde bulunursa bunun humusu ödenir ve kalanı o yerin sahibine aittir.

Evinde maden veya define bulan kimsenin bunun humusunu ödemesi vâcib değildir. Hepsi kendisine aittir.

Yukarda anlatılan madenlerin ikinci ve üçüncü kısımlarında vergi, harç ve zekât gibi bir şeyin çıkarılması vâcib değildir. An­cak sıvılardan cıva’da humus vâcibtir. Yer altında bulunan silâh­lar, araç ve gereçler, malzemeler ve ev eşyası da define gibi humusa tabidir.

Denizden elde edilen anber, inci ve balık gibi mallardan bir harç vâcib değildir.

  1. Şafii mezhebine göre Rikâz: Câhiliyet devrine yâni kâ­firler dönemine âit altın ve gümüş defînesidir. Defineden çıkarılan altın veya gümüş nisab mikdan olunca üzerinden bir yılın geçme­si süresi beklemeksizin humusunun yâni beşte birinin zekâtın müs-tahaklarına ödenmesi gerekir. Defineden elde edilen altın veya gü­müşün sikkeli olması şart değildir. Kişi böyle bir defineyi yer al­tında değil de üstünde bulursa buna rikâz denmez. Bu, lukata hük­müne tabidir.

Bulunan define kâfirlere âit olmayıp, İslâm dönemine âit oldu­ğu anlaşılıyor ise bunun sahibinin kim olduğu bilindiği takdirde sa­hibine teslim edilmesi gereklidir. Sahibi ölmüş ise mirasçılarına ve­rilir. Sahibi bilinmiyor ise Lükata hükmüne tabidir. Keza bunun câhiliyet devrine mi, İslâmiyet devrine mi âit olduğu bilinmiyor ise gene lukata hükmüne tabidir. Bir kimse, kendi mülkünde bulunan definenin kendisine âit olduğunu iddia ederse, define ona âit sayı­lır. Şayet böyle bir iddiada bulunmazsa kendisinden önceki mâlikin sayılır.

Maden ise Allah tarafından bir yerde yaratılan bir şeyi ordan çıkarmakla elde edilen maldır. Şer-i Şerifte madenlerden yalnız al­tın ve gümüşten ödeme yapılır. Demir, bakır ve kurşun gibi madde­ler madenlerden istihsal edilmekle beraber bunlardan bir ödeme ya­pılmaz. Madenlerden istihsal edilen maddelerin sıvısı, katısı, ateşin etkisiyle şekilleneni veya başkası arasında bir fark yoktur. Maden­lerden istihsal edilen altın ve gümüşte vâcib olan mikdar kırkta bir­dir. Yâni altın ve gümüşün zekâtı nasıl kırkta bir ise madenlerden istihsal edilen altın ve gümüşün zekâtı da kırkta birdir. İstihsal edi­len altın ve gümüşün üzerinden bir yılın geçmesi şartı yoktur. İs­tihsal edilir edilmez hemen zekâtı ödenir.

  1. Mâliki mezhebine göre, Rikâz: Câhiliyet devrine âit al­tın, gümüş ve diğer malların defînesidir. Bir definenin câhiliyet dev­rine mi, îslâmî bir devreye mi âit olduğunda tereddüd edilirse câhi­liyet devrine âit olarak kabul edilir. Definede çıkan mal altın olsun gümüş olsun başka mal olsun bunun humusu, yâni beşte biri genel hizmetlere harcanmak üzere devlete verilir. Ancak defineye ulaş­mak büyük çalışmalar ve masraflarla gerçekleşirse bunun kırkta bi­ri zekât olarak müstehaklarma dağıtılır. Her iki takdirde elde edile­cek malın nisab miktarını doldurması şart değildir. Definenin kalan kısmı arazi sahibinin hakkıdır. Ancak arazi sahibinin bunu miras yoluyla veya ihya etmek suretiyle sahip olması şarttır. Eğer arazi sahibi bu yeri satın almak veya hibe yoluyla elde etmiş ise define bu yerin ilk sahibinin hakkıdır. Şayet bu yer hiç kimsenin mülkiyetin­de değil ise define, bulan kişinin hakkıdır.

Müslümanların veya zimmî, yâni İslâm memleketinde vatandaş­lık hakkı verilmiş olan gayr-i müslimlerin yere gömmüş olduğu de­finelere gelince bu nevî define sâhibleri veya mirasçıları bilindiği takdirde onların hakkıdır. Kime âit olduğu bilinmezse bu nevî de­fineler Lukata yâni yitik mal hükmüne tâbidir. Bir yıl ilân edilir. Buna rağmen sahibi çıkmazsa bulanın hakkıdır. Fakat bu nevî de­finelerin asırlarca önceki devirlere âit olduğu bâzı karine ve alâ­metlerle anlaşılırsa, Lukata hükmüne tabi değildir. Sâhibleri bilin­meyen mallar gibi devlet hazînesine konulur ve müslümanlann ge­nel hizmetlerine harcanır.

Maden ise Allah’ın yerde ve toprakta yaratmış olduğu altın, gü­müş demir, bakır ve kibrit gibi maddelerdir. Maden Rikâz’dan tama­men ayrı bir şeydir. Madenden istihsal edilecek madde altm veya gümüş ise nisab miktarına ulaşsın veya ulaşmasın yıllanması bek­lenmeksizin zekât ödeme şartları tahakkuk edince zekâtı ödenir. Anılan madenin zekâtı kırkta bir olup zekâtın müstehaklarma da­ğıtılır.

  1. H a n b e 1 i mezhebine göre Rikâz: Câhiliyet devrine ait definedir. Kâfirlere âit olduğu bilinen defineler rikâz sayıldığı gibi yer yüzünde bulunan ve onlara âit olduğu bir takım alâmetlerle an­laşılan mallar da define hükmündedir. Fakat İslâm alâmeti bulunan veya hem küfür hem de İslâm alâmeti bulunan defineler Rikâz hük­müne tabi olmayıp Lukata hükmüne dâhildir. Rikâzı bulan şahıs bu­nun humusunu, yâni beşte birini umumî hizmetlere harcanmak üze­re devlet hazînesine teslim etmek zorundadır. Kişi defineyi kendi mülkünde veya sahipsiz bir arazide bulursa humustan artan kısım kendisinin hakkıdır. Şayet başkasının arazisinde ve akarında bulur­sa, arazi sahibi definenin kendisine âit olduğunu iddia etmezse yi­ne bulana aittir. Şayet arazi sahibi definenin kendisine âit olduğu­nu iddia etmekle beraber şahidi yok ve kendisi bulunan definenin evsâfını tarif edemezse yemin etmek suretiyle alır. Bir kimsenin iz­ni olmaksızın mülküne girip araştırma yapan ve neticede define bu­lan kişi bir hak talebinde bulunamaz. Bulunan define mülk sahibi­ne aittir. Yukarda anlatıldığı şekilde. Şayet kişi arazi sahibinin iz­ni ile girip araştırma ve çalışma neticesinde define bulursa bulan kişi öncelikle define hakkma sahip olur.

Madene gelince, maden, yerde oluşan ve toprak cinsinden olma­yan maddelerdir. İster altın, gümüş, bakır gibi katı halde olsun is­ter kibrit ve petrol gibi sıvı halde olsun fark etmez. Böyle bir mad­deyi istihsal eden kişi bunun onda birini ödemekle mükelleftir. Bu ödemenin vâcibliğinin iki şartı vardır: Birincisi istihsal ettiği mad­de altın veya gümüş ise yabancı maddelerden tasfiye edildikten son­ra net miktarının nisab olması gereklidir. Bu iki maddeden başka mal cinsinden ise değerinin nisab tutarında olması gereklidir. İkin­ci şart müstahsilin zekât mükelleflerinden olmasıdır. Şu halde müs­tahsil zimmî yâni gayri müslim veya borçlu bir müslüman ise ona vâcib değildir. İstihsal edilen maden ocağı birisinin mülkü içinde ise istihsal edilen maden, mülk sahibinindir. Başkası istihsal etse bi­le hüküm budur. Maden ocağı sahipsiz bir arazide ise elde edilen maden, müstahsilin malıdır. Bu takdirde bunun kırkta birini zekât

olarak ödemesi gerekir. İstihsal ettiği mal altm veya gümüş olsun, başka maddeler olsun fark etmez.

Not: Define ve madenle ilgili daha geniş bilgi isteyenler fıkıh kitablarma müracaat etsinler. Dört mezhebin görüşü ile ilgili olup yu­karda verilen bilgi El-Fıkıh Ala’l-Mezâhibi’l-Arbaa adlı kıtabtan özet­lenerek alınmıştır.

2511) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallattahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Sizden önceki (ümmet) lerde bir akar (ev) alan bir adam vardı. (Satın aldığı) akarda içi altm dolu bir cürre (küp veya testi) buldu. Bunun üzerine (satıcıya) :

— Ben senden toprak aldım, senden altın almadım, dedi. (Satı­cı) adam da (alıcıya) :

— Şüphesiz ben sana bu toprağı, içindeki ile beraber sattım, de­di. Sonra satıcı ile alıcı (üçüncü) bir adama baş vurup muhakeme oldular. Kendisine baş vurulan adam, (bunlara) :

— Sizin oğlunuz ve kızınız var mı? diye sordu. Bunlardan birisi (alıcı) :

— Benim bir oğlum var, dedi. Diğeri (satici) dâ:

— Benim bir kızım var, dedi. Kendisine müracaat edilen adam: ^ — Şu halde oğlana kızı nikâh ediniz. Oğlan ile kız bü altından kendilerine harcasınlar ve sadaka versinler, diye hükmetti. [19]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim ve Ahmed de riva­yet etmişlerdir.

E 1 – H â f ı z , EI-Fetih’te özetle şöyle der :

“Bu hadîste sözü edilen satıcı ile alıcının isimlerine rastlamadı­ğım gibi hüküm için baş vurdukları zâtın ismine de rastlamadım. An­cak Veheb bin Münebbeh’in el-Mübtedâ adlı kita­bında bu iki adamın baş vurdukları zâtın peygamberlerden Dâvûd (Aleyhisselâm) olduğunu söylemiştir. İshâk bin Bişr’in el-Mübtedâ’sında ise hüküm için baş vurulan zâtın Z ü 1 k a r -ne y n – in hakimlerinden olduğu nakledilmiştir.

Akar: Ev, arsa, hurmalık, kıymetli ev eşyası gibi değişik mânâ­lara gelir. Burada ev mânâsı kasdedilmiştir. Çünkü Veheb bin Münebbeh’in rivayetinde satılan malın ev olduğu belirtil­miştir.

Satıcı ile alıcı arasında yapılan satış akdinin yalmz akar için ol­duğu hadîsin metninden açıkça anlaşılıyor. Satıcı evde bulunan ma­lın da dolaylı olarak satılmış olduğuna inanıyor, alıcı ise bunun ak­sine inanıyor. Aralarındaki ihtilâf konusu budur. Satış akdinin şek­li hakkında ihtilâfları yoktur. Hadîsin zahirine ^Öre alıcı, içinde al­tın bulunan Cerre’yi yâni küp veya testiyi evin içinde yâni yere gö­mülü olmaksızın bulmuştur. Dinimize göre bu durumda alıcının sö­zü muteberdir ve altuı satıcının malıdır.

Tarafların satış akdinin şekli hakkında ihtilâfa düşmüş oldukla­rı muhtemeldir. Şöyle ki muhtemelen alıcı: Sen satarken evi ve için-dekini sattım, demedin der. Satıcı ise: Hayır ben evi ve içindekini sana sattım, der. İhtilâf konusu bu ise Şer-i Şerifteki hüküm şudur: İki taraf sözlerinde doğru olduklarına yemin ederler ve satılan ev geri verilir.

Alıcının evi aldıktan sonra evde tadilât yaparken defineye rast­lamış olması da muhtemeldir. İshâk bin Bişr’in riva­yeti bu ihtimâli teyid eder. Çünkü bu rivayete göre müşteri: Ben ev aldım. Bunu tamir ederken bir define buldum, der. Satıcı da al­tınları teslim almaya davet edilirken : Ben evime altın gömmedim ve böyle bir şeyden haberim de yoktur, der… Olay böyle olursa Şer’î hüküm şöyledir: Bu definenin kâfirler dönemine âit olduğu bilinir­se Bikâz hükmüne tabidir. Müslümanlar devrine âit bir define ol­duğu bilinirse Lukata hükmüne tâbidir. Müslümanların veya kâfirlerin devirlerine âit olduğu bilinmezse bu define devlet hazinesine devredilir. Hadîste anılan devirdeki şeriat hükmü yukarda anlatı­lan şeriatımızın hükümleri gibi olmadığı için başvurulan kişinin ha­dîste anlatıldığı şekilde hüküm verdiği umulur.

Hadisin zahirine göre tarafların baş vurdukları şahıs resmi hâ­kim değil, taraflarca hakem tâyin edilmiş bir kimsedir. Fakat î s -hâk bin Bişr’in rivayetinde baş vurulan zâtın resmi hâ­kim olduğu belirtilmiştir. Eğer bu rivayet sabit ise tarafların hakem tâyin etmeleri ve hakemin verdiği hükmün geçerliliği caizdir diyen âlimler için bu hadîs delil olmaz. Dâvâlı ve davacının kendi araların­da bir hakem tâyin edip verdiği hükme uyulmasının caiz olup ol­maması ihtilaflı bir meseledir. Hakem tâyin edilen şahsın bu işe li­yakatli olması ve hakkaniyetle hükmetmesi şartı tahakkuk ederse verilen hüküm Mâlik ve Ş â f i î’ ye göre caiz ve geçerlidir. Bu hüküm memleketin hâkiminin görüşüne uygun olsun veya olma­sın muteberdir. Şafiî ceza ile ilgili meseleleri bunun dışmda tutmuştur.

Ebû Hanife ise hakemin verdiği hükmün o memleketin hâkiminin görüşüne uygun olmasını şart koşmuştur.” El-Fetih’ten yapılan nakil bitti.)

B u h â r î’ nin rivayetinde hakem —veya hâkim—in verdiği hükme âit cümle şöyledir :

Oğlana kızı nikâh ediniz. Bu altınlardan bunlara harcayınız ve (bundan) sadaka veriniz.”

Define ile ilgili geniş bilgi bundan önceki hadîslerin izahı bölü­münde verildiği için burada bu hususla ilgili geniş bilgi vermeye ge­rek görmüyorum.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Lukata Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.