Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

Hükümler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Hükümler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Hükümler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

AHKÂM (HÜKÜMLER) KİTABI

Ahkâm; Hüküm’ün çoğuludur. Bu kitabda hüküm vermenin usûlü, âdabı ve şartları gibi bâzı önemli yönleri ile hüküm veren hâkim ve diğer yetkililerle ilgili âdab, şartlar ve benzerî durumlar hakkında gelen hadisler rivayet edilmektedir.

Hüküm ve Kadâ’ kelimelerinin mânâları aynidir. Bu iki kelime Arab dilinde değişik mânâlarda kullanılır. Şer-i Şerifte ise: Devlet yetküisince verilen ve uyulması mecburi olan dinî karardır. Bu ka­rar, ilgilileri bağlayıcıdır ve dînî esaslara dayalıdır. Devlet tarafın­dan yetkili kılınan hâkim veya idarecinin verdiği bu karar geçerli­dir.

Avnü’l-Mabûd yazarı başka tarifleri de nakletmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: Özel veya tüzel kişilere ait muayyen olaylar hakkın­da Şer’i Şerife uygun ve bağlayıcı sözlü veya yazılı karara Kada de­nilir.

Eş-Şirbîni de el-Iknâ’da: Kadâ kelimesi Arab dilinde bir şeyi sağlamlaştırmak, tamamlamak, yerine getirmektir. Şer-i Şerifte ise iki veya daha fazla hasımlar arasındaki husûmeti ve anlaşmaz­lığı Allah’ın hükmü ile hâl ve çözümlemektir, demiştir.

E 1 – A y n i de : Kadâ, husûmetleri halletmektir, demiştir.

Yukarda anlatılan şer’î hüküm ve kadâ’yı veren zâta Kadı ve Hâkim denilir. Ekseriyetle böyle hükümleri vermekle meşgul olan­lara bu unvanlar verilir. Devletin tevdi ettiği görevlerin çoğu başka konulara yönelik olmakla beraber bazı ihtilâfların ve nizâlann halli görevini üstlenmiş olan devlet yetkililerinin verdikleri ve Şer’I esas­lara uygun hükümler de bu terimin kapsamına dahildir. [1]

1- Kudât (= Kadılar) İn Durumlarının Anlatıldığı Bâb

2308) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh)’den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sdlallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

-İnsanlar arasında kadı (yâni hükmedici) kılınan kimse, bıçak sız boğazlanmış olur.»” [2]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ah-med, Hâkim ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.

Halk arasında hüküm vermek üzere görevlendirilen kimsenin bıçaksız boğazlanmış olmasının yorumu ve kasdedilen mânâ ile il­gili olarak Avnü’l-Mabûd yazarı aşağıdaki nakilleri aktarmıştır:

“Ibn-i Salâh: Maksad, manen boğazlanmaktır. Çünkü bu göreve atanan kişi dünya ateşi ile âhiret ateşi arasında kalır. Dürüst görev yaparsa dünya azabına uğrar. Günün havasına uya­rak dürüstlükten saparsa âhiret azabına mâruz kalır, demiştir.

H a t t â b i ve kendisine tâbi olanlar ise: Hadiste bıçakla bo­ğazlanma ifâdesinin bırakılarak bıçaksız boğazlanma ifâdesinin kul­lanılmasının iki nedeni vardır: Birincisi, bu göreve atanma dolayı­sıyla korkulan hususun atanan kişinin hayatının tehlikeye düşmesi değil, dîninin helak olmasıdır, İkincisi: Bıçakla boğazlanan kişi pek ıztırap duymaz. Boğmak ve benzerî yolla, bıçaksız boğazlamanın duyduğu elem çok daha büyük olur. İşin ağır mes’uliyetine dikkat­leri çekmek için bu ifâde tercih edilmiş, demişlerdir.

Es-Sübülde de: Kadıüğı üstlenmenin büyük mesuliyeti bura­da ifâde edilmiştir. Hadiste sanki şöyle buyuruluyor: Hâkimliği üstlenen kişi canını boğazlanmaya hazırlamıştır. Bu itibarla bundan uzak durmalıdır. Çünkü hakkı bile bile veya hakkı bilmeden hak­sızlıkla hükmederse şüphesiz cehennemlik olur. Boğazlanmanın «bı­çaksız olduğu» ifâdesinin kullanılmasının hikmeti şudur: Bundan maksad gerçek boğazlanma değildir. Gaye, nefis ve canın âhiret azabı ile helak olmasıdır, denilmiştir.”

2309) Enes bin Mâlik (Radtyallâkü anhyden rivayet edildiğine göre: Resuluİlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Halk arasında) hâkimlik etmeyi taleb eden kimse kendi nefsi ile başbaşa bırakılır (Allah tarafından kendisine yardım edilmez). Kim de buna icbar edilirse (yâni isteği dışında bu göreve atanırsa) bir melek ona iner ve onu doğru yola yöneltir.»” [3]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd. Tir mi z i ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.

Bu hadis, halk arasında hâkimlik etme ve hüküm verme tale­binde bulunmanın ve böyle mevkilere ihtiraslı olmanın iyi bir şey olmadığına işaret eder. Hadîsin «Kendi nefsi ile başbaşa bırakılır» cümlesinden maksad, böyle bir kimseye, vereceği hüküm ve kararın isabetli ve hakka uygunluğu hususunda Allah Teâlâ tarafından yar­dım edilmiveceğinin bildirilmesidir.

Ebû Dâvûd’un rivâyetindeki metin biraz daha uzundur. Oradaki metin meâlen şöyledir: «(Halk arasında) hâkimlik etmeyi İsteyip buna atanmak için aracılardan yardım dilerse, kendi nefsi ile başbaşa bırakılır (Allah ona yardım etmez). Bu göreve talip ol­mayıp, buna atanabilmek için herhangi bir aracıdan yardım dileme­ye» kimseye (bu görev verildiğinde) Allah Teâlâ bir melek gönde­rir. Melek kendisine hak v« «dalet yolunu gösterip o yola yöneltir.»

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ den rivayet ettikleri şu merfû ha­dîs de bu hadisi teyid eder :

BİZ isteyenlere idarecilik vermiye ceğiz.»

2310) Ali (bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü ank)’dtn; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni Yemen’e (kadı olarak) gönderdi. (Beni göndereceği zaman) Ben t

Yâ Resûlallah! Beni gönderiyorsun. Halbuki ben (tecrübesiz) bir gencim, onlar arasında hükümler vereceğim, hüküm nedir, bilmem? dedim. Ali demiştir ki: Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhive Sellem), mübarek elini göğsüme vurdu, sonra:

«Allahımt Bunun kalbine (hakkaniyetle hüküm etmek) hidâye­tini ver ve dilini (doğru sözlülük üzerine) sabit kıl» buyurdu. Ali de­miştir ki:

Bu duadan sonra iki kişi arasında hüküm vermek hususunda hiç bir tereddüd duymadım.”

Kot: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki râvîler sıka zâtlardır. Fakat sened munkatidir. Ebû Hatim : İsmi Saîd bin Feyrûz olan râvt Ebü’I-Bah-terl, Ali (RJL)’den hadis işitmemiş ve O’nun zaroanma da yetişmemiş, demiştir. «indi: Ban diyorum ki: Ali’nin bu hadisini Ebû Dâvûd, başka bir senedle rivayet •tnüftir. Zevold yazan buradaki »enedin değişikliğine bakarak bu hadisi Ztvftid türünden »aymış olabilir. [4]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd başka bir senedle yine A 1 i (Ra-dıyallâhü arın) ‘den, merfû olarak rivayet etmiştir. El-Munzi-r î * nin dediğine göre T i r m i z î de bunu kısa bir metinle riva­yet etmiştir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: “El-Mazhar: Ali (Radıyallâhü anh), hasımlar arasın­da nasıl hüküm verileceğini bilmediğini söylemek istememiştir. Onun demek istediği husus şudur: Hasımlar arasında çıkan dâvalara bak­mak, tarafların birbirine hiyle etmeleri ve hasımların ifâdelerini al­mak, şâhidlerini dinlemek gibi hususlarda tecrübem yoktur, diye yo­rum yapmıştır.

T ı y b i de: Ali (Radıyallâhü anh) Yemen’e hâkim olarak gönderildiği zaman şüphesiz, Kitâb ve Sünnet’i iyi bilirdi. Ali: Ben gencim, hüküm nedir, bilmem… sözü ile tecrübesinin azlığını ve bu nedenle fikir ve içtihadını geliştirmediğini mazeret olarak göstermek istemiştir. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-selâtü ve’s-selâm) ona duâ etmiştir. Buyurulan duanın mânâsı şudur: Allahım, A 1 i’ ye şer’î hükümleri Kitâb ve Sünnetten çı­karma yolunu göster, gönülünü aç ve dilini doğru ile hak üzerine sabit kıl ki, dâima isabetli hüküm versin.

Ebû Dâvûd bu hadîsi Kadâ kitabının 6. babında rivAyet etmiştir. Metin bakımından biraz farklılık var ise de netice İtibariy­le ayni mânâyı ifâde eder, denilebilir. Oradaki rivayette Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), A 1 i’ ye, hasımların ikisini de dinlemedikçe hüküm vermemesini ve iki tarafı da dinledikten sonra hüküm vermesinin uygun olacağını tavsiye buyurmuştur. [5]

2- Zulüm Ve Rüşvet Hakkındaki Şiddetli Tehdîd Babı

2311) Abdullah (bin Mes’ûd) (Radtyallâhü anhyden rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selîent) şöyle buyurdu, demiştir:

-İnsanlar arasında hüküm eden her hâkim kıyamet gönü geldi­ğinde bir melek onun ensesinden tutar. Sonra melek başını semâya kaldırır. Eğer (meleğe) : Onu at, diyen olursa melek, onu (cehenne­min) öyle derin bir çukuruna atar ki kırk yılda o çukurun dibine varabilir.»”

Not: Bunun senedinde bulunan Mucâlid’in zayıf olduğu, Zevâİd’de bildiril­irmistir. [6]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisin açıklaması bölümünde Sindi şöyle der:

“Bu hadisin umumîliği, hakkaniyetle hüküm veren hâkimleri de kapsar. Fakat her hâkim’in atılacağı anlamı çıkmaz. Şu halde atıl­ması için emir verilecek olanlar, yalnız haksız yere hüküm veren ha­kimlerdir. (Hadîs böyle yorumlanınca çıkan sonuç şu olmuş olur: Kıyamet günü görevli melekler hâkimlerin enselerinden tutup gök­ten emir beklerler. Haksız ve yersiz hüküm veren hâkimler hakkın­da gökten verilen emir üzerine melekler bunlan cehennemin derinlik­lerine atarlar. Allah’ın rızâsına ve emirlerine uygun hüküm veren hâkimler hakkında ise böyle bir emir verilmez.)

Başından sonuna kadar hadîsin tamamının bâtıl ve haksız hü­küm veren hâkimlere mahsus olması ihtimali de vardır.”

Bence bu yorum daha uygundur. Çünkü İlâhî adalete uygun hü­küm veren hâkimlerin kavuşacakları ikramlara âit hadisler mevcut­tur. Kıyamet günü meleğin bir insanın ensesinden tutup semâya bakması, o insanın suçluluğunun bir belirtisidir. Bu nedenle ikinci yorum daha uygun görülür. Fakat hadisin son kısmı ilk yorumu te-yid eder. Çünkü hadîsin tamamı hakkaniyetten ayrılıp adaletsiz hü­küm veren hâkimlere mahsus olursa, onun cehenneme atılması emri beklenir. Oysa hadîste: -Onu at, diyen olursa» ifâdesi kullanılmış­tır. Bu ifâde, görüldüğü gibi, ensesinden tutulan herkesin atılması için emir verileceği anlamını taşımaz. Yâni böyle bir emir verilmi-yebilir de. Bu durum ilk yorumu teyid eder gibidir.

2312) Abdullah bin Ebî Evfâ (Radtyallâhü anhümöJ’dan rivayet edil­diğine göre: Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Hâkim zulüm etmedikçe, şüphesiz Allah onunla beraberdir. Ha­kim zulüm edince Allah onu kendi nefsi ile (başbaşa) bırakır. (Yâ­ni ona yardımcı olmaz.)”

2313) Abdullah bin Amr (bin el-Âs) (Radtydlâkü onkümâydan ri­vayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu. demiştir:

«Allah’ın laneti rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerindedir (ve­ya üzerinde olsun.)»” [7]

İzahı

îbn-i Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh) in hadisini T i r m i -zî. Hâkim ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs, adaletten ayrılmayan hâkimin yardımcısının Allah olduğuna ve zu­lüm eden hâkim’in Allah’ın yardımından mahrum olduğuna delâlet edçr. Şu noktayı da belirteyim: Adalet ve hakkaniyet ederken, tlâhi adalet ve Allah’ın koymuş olduğu esaslara uygun hakkaniyettir, tlâ­hi adalet ve. hakkaniyet ölçülerine ters düşen bir adalet kavramı mak­bul ve muteber değildir.

Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Tirmizi, E bu Davûd, tbn-i Hibbân. Tabarâ-ni ve Dârekutnî de rivayet etmişlerdir.

Tirmizİ ve Ebû Davud’un rivâyetlerindeki hadîs metni şöyledir:

  • Resul ull ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rüşvet vereni ve rüş­vet alanı Ianetlemiştir.»

Lanet: Allah’m rahmetinden uzak olmaktır. Allah falana la­net etti, denildiği zaman Allah’m o kimseyi rahmetinden uzaklaştır­dığı, ifâde edilmiş olur. Resûlullah (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) fala­nı lanetledi, denilirken Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in o kimsenin Allah’ın rahmetinden uzak kalmasını diledi, mânâsı çı­kabildiği gibi o kimsenin ilâhi rahmetten uzak kaldığını bildirdi, mâ­nâsı da çıkabilir. Her iki yorum da anlayanlar için büyük bir teh-diddir.

Hülâsa burada Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) rüşvet vpreni de alanı da lânetlemiştir. Yâni bunların Allah’ın rahmetinden uzak olduklarını bildirmiştir ya da uzak kalmalarını dilemiştir.

Müellifimizin rivayeti de böyledir. Yâni Allah’ın lanetinin bun­lar üzerinde olduğu ve bunların rahmetten uzak tutulduğu Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından haber verilmiştir ve­ya Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bunların rahmetten uzak kalmaları için dilek ve bedduada bulunmuştur.

Ahmed’in Sevbân (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet et­tiği bir hadiste «Râiş» de vardır. Râiş, rüşvet alan ile veren arasın­da gidip gelen aracı demektir.

Tuhfe yazarı bu hadîsin şehrinde özetle şu bilgiyi verir: “Raşî, rüşvet verendir. Mürteşî, rüşvet alandır. Râiş de bunlar

arasında gidip gelen aracıdır. Rüşvet: Hak olmayan bir şeyi hak

imiş gibi elde etmek için verilen mal ve menfaattir.

Kişinin hakkı olan bir şeyi elde edebilmesi için mecburiyet kar­şısında verdiği şey rüşvet sayılmaz. Keza bir zulümü defetmek ve kurtulmak için verilen şey de rüşvet sayılmaz. Rivayet edildiğine göre Ashab-i Kirâm’dan îbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) H a b e ş i s t a n’ da bir şeyden dolayı yakalanmış ve iki dinar vermek suretiyle kurtulabilmiştir. Tabiîlerin imamlarından bir ce­maattan rivayet edildiğine göre onlar: Bir kimsenin zulüm korku­suyla kendi canını veya malını korumak ve kurtarmak için bir şey vermesinde bir sakmca yok, demişlerdir.”

Antü’l-Mabûd yazan da E 1 – K a r i’ den naklen özetle şöy­le der:

“BÜ$vet: Bir hakkın iptali veya hak olmayan bir şeyi hak imiş gibi elde etmek veya göstermek amacıyla verilen şeye denir. Fa­kat bir zulümü defetmek veya hak olan bir şeyi elde edebilmek için mecburiyet altında verilen şey rüşvet sayılmaz. Keza, hak sahibi­nin hakkını kazandırmak için çalışıp emek veren kimsenin aldığı mal da rüşvet sayılmaz. Böyle denilmiştir. Ancak son hüküm, hakimler, İdareciler, devlet memurları ve yetkililer için değildir. Bunlar o hük­mün dıçında kalırlar. Çünkü hak sahibinin hakkım elde etmesi için ve kimsenin zulüme uğramaması için çalışmak bunların görevleri-

Kfeemsn ı-umar u«: Bir kimse kendi hakkım elde edebilmesi vey& bîr zulümü basından defetmesi için verdiği şey rüşvet değildir, denilmiştir.

S e v k a n i de: Bir kimsenin hakkı olan bir şeyi elde edebil­mesi İçin gerektiğinde vereceği şeyin rüşvet sayılmıyacağı ve bu alnaçla hâkime rüşvet verebileceğini söyleyenlerin elinde makbul bir delH var ise bir diyeceğimiz yoktur. Muteber bir delil yok İken bunu, hadisin hükmünün dışında nasıl tuttuklarını bilemiyorum. Doğrusu ve hak olanı bu hadisin hükmünün umumiliğini tutmaktır, demiş­tir.” [8]

3- Hâkim İctihâd Eder (Olanca Gücüyle Hakkı Arar) Ve İsabetli Karar Verir, Babı

2314) Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anh)’den: Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ den işittim, bu­yurdu ki t

«Hâkim, hüküm vereceği zaman ictihâd edip (yâni olanca gü­cüyle hakkı arayıp) isabetli karar verince iki sevab kazanır (ictihâd ve isabetli hüküm sevab lan). Hükmedeceği zaman ictihâd edip (ya­ni olanca gücüyle hakkı arayıp) hatalı hüküm verince ona bir se­vab vardır (îctihad sevabı.)»

(Kavi) Yezîd demiştir ki Ben bu hadisi Ebû Bektr bra Asır Mn Kazma naklettim. Kendisi dedi ki: Bana Ebü Setenj, Bfan Httaeyn (Radıyalâhü anh) ‘den bu hadîsi naklettirin şekilde rivayet ««ti.” [9]

İzahı

Bu hadîs Kütüb-i Sitte’nin hepsinde Amr bin el-As (Ra-dıyallâhü anh) ile Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh)’den ri­vayet edilmiştir.

Sindi bu hadîs’in açıklaması bölümünde: Hülâsa, hâkim’in yapması gerekli olan şey, doğru ve hakkı bulmak için olanca gücüy­le çalışmasıdır. Olanca gücüyle gayret ettiğine rağmen hatalı hük­mederse, mazur sayılır. Evet, doğruyu bulabilir ve buna muvaffak olursa iki sevab kazanır: îctihad sevabı ve hak ile hükmetme seva­bı. Aksi takdirde yalnız ictihâd sevabını kazanır. Şu nokta kaldı: Hadiste sözü edilen ictihâd Şer’î delillerden hüküm çıkarmak içti­hadı mı, yoksa hasımlar arasında dâva konusu edilen olayın mâhi­yetini anlayıp gerçeğe uygun hüküm vermek için gayret edip çalış­ması mı? Alimlerin ekserisi buradaki içtihadı birinci mânâya yo­rumlamıştır. Lakin bu hadîs, ictihâd etmenin câizliğine delil olamaz. Çünkü ikinci şekilde de yorumlanabilir, demiştir.

N e v e v i de bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Bu hadîsin Şer-i Şerife uygun hüküm vermeye ehil ve dinî bil­gilerle mücehhez âlim hâkim hakkında olduğuna dâir müslümanla-rın icmâı vardır. Bu nitelikteki hâkim, Allah’ın hükmüne uygun ve isabetli karar verdiği zaman iki sevab kazanır. Sevablardan birisi içtihadından dolayıdır, diğeri de ilâhi hükme uygun ve isabetli ka­rar vermesinden dolayıdır. Anılan hâkim, verdiği hükümde yaruhr-sa. ettiği ietihad’dan dolayı bir ecir kazanır.

Âlimler şöyle demişlerdir: Bir hâkim, Allah’ın hükümlerine gö­re karar vermeye ehil ve liyakatli değilse, hüküm vermesi helâl de­ğildir. Buna rağmen hüküm verirse, bir sevab kazanması söz konusu değildir ve hükmü infaz edilmez. Verdiği hükümde isabet etmiş olsa bile durum budur. Çünkü bu isabet tesadüfen olmuştur. Şer’i Mr esasa dayalı değildir. Bu itibarla, bütün hükümlerinde günahjeâr sa­yılır. Verdiği hükümler geçerli sayılmaz ve kendisi mazur dahildir. (N e v e v î bundan sonra 2315 nolu hadisi naklederek delil gost»-rir ve sözlerine devamla şöyle der:)

İctihâd etmeye yetkili her müetehid, verdiği kararların hepsin-nin isabetli ictihâd ettikleri söylenebilir mi? Yoksa bu durumda birisi isabeüi, diğeri hatûh mı sayılır? Âlimler bu hususta da rhUldf et-r işlerdir. Bir görüşe göre farklı iki ietihad’dan birisi isabetli, diğe­ri hatalı sayılır. İsabetli olan ictihâd, Allah katındaki hükme uygun olanıdır. Hatalı ictihâd da Allah katındaki hükme ters düşen içti-had’dır. İsabetli ictihâd sahibi iki sevab kazanırken hatalı ictihftd eden de bir sevab kazanır. Çünkü bu müetehid de olanca gücöyi» çalışarak gerçeği bulmaya gayret etmiştir. Hatâ etmekte mazur sa­yıldığı için günaha girmiş olmaz. Ş â f i I ve arkadaşları bu gö­rüşü benimsemişlerdir.

İkinci görüşe göre farkh ictihâd edenlerin hepsinm ictîhadîan va vardıkları sonuçlar isabetli sayılır. Yâni birbirine ters düşe© 1W ic­tihâd sahiblerinin hepsi isabetli hüküm vermiş olurlar.

İki grup da bu hadisi kendileri için delil göstermişlerdir. Birinci gruba delil olması açıktır. Çünkü hadîs, müetehidi isabetli ve hata­lı diye ikiye ayırmıştır. Eğer her müetehid isabetli sayüsaydı, hata­lı diye bir şey kalmazdı. Hatalı olmasına rağmen kendisine sevab verilmesine gelince, bu sevab, sarf ettiği gayret ve çalışmasının kar­şılığıdır.

Hadîsin ikinci gruba delil olması ise şöyle izah edilmiştir: Bu ha­dîs, müetehid için sevab bulunduğunu bildirmektedir. Eğer müetehi-din isabetli kararı olmasaydı kendisine sevab verilmezdi. Hadîste, müetehid’e hatalı denmesinin sebebi şudur: Eğer müetehid, ictihâd alanı dışında kalan, meselâ hakkında icmâ bulunan bir mesele hak­kında ictihâd ederse veya yaptığı ictihâd nassa muhalif olursa böy­le bir ietihâdda bulunan kişi hatâh iş yapmış olur. (Tabii bir müe­tehid bile bile nassa muhalif bir hüküm veremez, keza icma’a mu­halif bile bile ictihâd edemez. Ettiği ictihâd geçersiz ve vebaldir. Ancak bilmiyerek ve yanılarak böyle bir duruma düşerse, ettiği hatâdan dolayı mazur sayılabilir.)

Müctehidin bazen hatalı ictihâd edebildiğini söyleyen grub, fer’i meseleler hakkında yapılan içtihadı kasdederler. Tevhîd esasları ile il­gili meselelerde farklı ictihâd edenler olursa, bunlardan yalnız biri­sinin içtihadının isabetli ve buna ters düşen ictihadlann hatalı ol­duğu hususunda âlimlerin icmâı vardır. Yâni bu farklı ictihadlann , ikisinin isabetli olması söz konusu değildir.”

Avnü’I-Mabûd yazarı da özetle şöyle der:

“Hâkim’in isabetli ve haklı karar vermesinden maksad, vâki iç­tihadının Allah’ın hükmüne muvafık ve uygun olmasıdır. H a 11 â b i bu hadisin şerhi bölümünde şöyle demiştir: Allah’ın hükmüne uy­gun karar vermek için olanca gücüyle çalışan müctehid hatâh hü­küm verdiğinde sevab kazanmasının sebebi, ictihâd etmesinin ibâ­det sayılmasıdır. Ettiği hatâdan dolayı sevab kazandı, denemez. An­cak ettiği hatânın günahı müctehidin boynundan kaldırılır. (El-Fetih yazan H a t t â b î’ nin bu sözünden çıkan sonuç şudur: Hat-t â b i’ ye göre, “Hatalı ictihâd edene bir sevab vardır”, emrinden maksad, o içtihadın günahının bağışlanmasıdır, demiştir.)

Hatâh içtihadın günahının bağışlanması içtihada ehil olan kim­selere mahsustur. Yâni kıyas yollarını bilen, usûl ilmine vâkıf ve ictihâd araçlarına sâhib olup ictihâd etmeye liyakatli olan mücte­hidin olanca gücünü harcadığına rağmen varacağı neticede beyân edeceği hüküm Allah katındaki hükme aykırı düşerse, mazurdur ve bundan dolayı günahkâr sayılmaz. İctihâd etmeye liyakatli olmayan kimse ictihâd etmeye yeltenmekle, haddini aşmış olur ve işlediği ha­tada mazur sayılamaz. Bilâkis günahla karşı karşıyadır. Burey-d e (Radıyallâhü anh’ın 2315 nolu) hadisi bunun bir delilidir.

îctihâd etmeye liyakatli müctehidin hatalı içtihadında mazur sa­yılması, fıkıh konulannın teferruatına âit meselelere mahsustur. Bu gibi meseleler, muhtelif hükümlere ve değişik görüşlere muhtemel ve müsâid ise farklı ictihadlar yapılabilir. Değişik görüşlere muhte­mel olmayan ve açık olduğu için herhangi bir yoruma mahal bırak­mayan $er-i Şerifin ana hükümleri ve temel meseleleri hakkında ya­pılacak en ufak bir hatâ bağışlanmaz. Zâten bu gibi mesele ve hü­kümler hakkında ictihâd yapmak söz konusu değildir. Kitâb, Sünnet veya îcmâ ile sabit olan hükümler kesindir. Bunlara ters düşecek bir görüş beyânı söz konusu değildir. Böyle bir girişimde bulunan kim­se, işlediği hatâda mazur sayılmıyacağı gibi görüşü de reddedilir, de­miştir. [10]

Kimler İctihâd Edebilir?

Avnü’l-Mabûd yazan bundan sonra Muhtasaru Şerhi’s-Sünne*-den naklen şöyle der:

Müctehid; Şu beş ilmi bilen kimsedir: Allah’ın Kitâb’ının ilmi, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in Sünnet (yâni hadîs) il­mi, Selef âlimlerinin icmâ’ları ve ihtilaflı kavilleri, lügat ilmi ve Kı-yâs-ı Fukahâ ilmi. Müctehid; Kitâb, Sünnet ve icmâ’da açık bir hü­küm bulamadığı takdirde, kıyas yoluyla bu üç delilden hüküm çı­karmak için olanca gücünü kullanır, işte bu hükmü çıkarma yolu­nun özel bir ilmi vardır ki buna Kıyâs ilmi denilir.

Müctehid; Kitâb (Ku’ran) ilminden nâsih, mensûh, mücmel, mu­fassal hâs, âm, muhkem, müteşâbih, kerahet, tahrîm, ibâhat ve nedb’i bilecektir. Sünnetten de bunlan bilecek, aynca sahih, zayıf, müsned ve mürsel hadîsleri bilecektir. Kitâb ile Sünnet arasındaki sıralama­yı da bilecek. Ta ki, zahiri, Kitâb’a uymayan bir hadîs bulduğu za­man bunun yorum şeklini bilebilsin. Çünkü, Sünnet, Kitabın beyânı ve açıklamasıdır. O’na muhalif olmaz.

Müctehid; Kitâb ile Sünnet’ten Şer’i hükümlerle ilgili olanlan bil­mek zorundadır. Bunların dışında kalan kıssalar, mevizeler ve ha* berleri bilmesi şart değildir.

Müctehid; lügat’ten, Kitâb ve Sünnet’te bulunanlan bilecektir. Bunlarda bulunmayan ve Arab dilinde bulunan tüm kelimeleri bil­mesi şart değildir.

Müctehid; Sahâbilerin ve Tabiilerin şer’i hükümlerle ilgili sözle­rini ve tüm fıkıhçıların fetvalarının büyük çoğunluğunu da bilecek ki, vereceği hüküm onların verdikleri hükümlere muhalif olmasın. Bu takdirde icmâ’a aykırı bir hüküm vermek tehlikesinden emin olur. İşte bir ilim adamı bu nevilerin hepsini bilirse ictihâd edebilir. Bun­ları bilmeyen ilim adamının yapacağı şey müctehidlere taklid yoluy­la bağlanmaktır.” (Avnii’l-Mabûd’un Kadâ kitabının ikinci babından naklen verilen bilgi bitti.)

2315) Ebü Hâsım (Radtyaüâhü ank)’âen rivayet edildiğine göre şöy­le demiştir:

(Abdullh) bin Büreyde’nin, babası (Büreyde bin el-Husayb) (Radıyallâhü anhüm)’den merfû olarak rivayet ettiği Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in ı

«Hâkimler üçe ayrılır. îkisi ateş (yâni cehennem) dedir. Birisi de cennettedir. Hakkı bilip bununla hükmeden adam cennettedir. Hakkı bilmediği halde insanlara hâkimlik eden adam ateştedir. Hük­münde zulüm eden (yâni hakkı bildiği halde bâtıl ile hükmeden) adam da ateştedir» hadîsi olmasaydı biz diyecektik ki: Hâkim içti-had ettiği zaman şüphesiz cennet’tedir.” [11]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi ve Ebü D&vûd da rivayet et­miştir. Bu hadîste hâkimler üç kısma ayrılmıştır:

  1. Allah Teâlâ’nın hükmünü bilen ve buna gör© karar veren hâ­kimdir. Böyle davranan hâkim cennetliktir.
  2. Allah’ın hükmünü bilmeden buna uygun veya aykırı karar veren hâkimdir. Bu ise cehennemliktir.
  3. Allah’ın hükmünü bildiği halde bunu bırakıp bâtıl ile hük­meden hâkimdir. Bu da cehennemliktir.

Avnü’l-Mabûd yazarı şöyle der: Bu hadîs, hâkimlerden yalnız feakkı yâni Allah’ın hükmünü bilip bununla amel edenlerin cehen­nemden kurtulduklarım ve diğerlerinin kurtulamadıklarına delâlet eder. Muteber olan uygulamadır. Bu itibarla hakkı bilip de tatbik et­meyen bir kimse bilmeyen kişi gibidir ve onunla beraber cehennem­liktir. Hadîsin zahirine göre bilmeden hüküm eden ve hükmü tesa­düfen hakka uygun düşen hâkim de cehennemliktir. Çünkü hadiste bir istisna yoktur.

Hadîs, bilmeden yâni Allah’ın hükmü hakkında bilgisi olmadan kişinin hüküm vermesini veya hakkı bile bile bâtıl ile hükmetmesini yasaklayıp böylesini tehdid ediyor. Hatîb-i Şirbîni: Bi­rinci hâkimin hükmü infaz edilir. Fakat Ucinei ve üçüncüsünün Hük­mü infaz edilmez, demiştir.” [12]

4 – Hâkim Sinirli Bir Halde İken Hüküm Etmez, Babı

2316) Ebû Bekre (Radtyaüâhü animden rivayet eâiküğfes güre; R«-sûlullah (Saİlallakü Aleyhi ve Sellem) :

Hâkim sinirli bir halde iken iki kimse arastada bükten (etmesin) buyurdu.

Hişâm’ın rivayetinde hadîsin metni şöyledir » Sinirli bir halde iken Hâkim’İn iki kimse arasında hflküm si münâsib olmaz.” [13]

İzahı

Bu hadis, N e s â i’ den başka Kütüb-İ Sitte’nin hepsinde var­dır. Bâzı rivayetlere göre Ebû Bekre (Radıyallâhü aah), S e -c i s t â n’ da kadılık, yâni hâkimlik yapan oğlu Ubeydul-1 a h’ a yazdığı bir mektubta: Oğlum! Sen sinirli bir halde iken iki kimse arasında hüküm etme. Çünkü ben Resûlullajı’tan işittim şöy­le buyurdu, diyerek buradaki hadîsi nakletmiştir. Bu durumu anla­tan râvi de Ebû Bekre (Radıyallâhü anh) ‘m oğlu Abdur-rahman’ dır.

Sinirli bir halde iken hüküm etmenin yasaklanmasının sebebi, hâkimin bu halde iken normal düşünüp ictihâd etmesinin ve isabet­li karar vermesinin güçlüğüdür. Ayrıca hiddetlenme nedeniyle hissi hareket etmek veya haksız yere hüküm verme endişesi vardır.

Tuftf» yazan hu hadisin şerhinde özetle

“lbn-i Dakîki’1-lyd: însan sinirlendiği zaman duru­mu değişir ve normal düşünmeyebilir. Bu itibarla hakkaniyetle ve isabetli hüküm vermesi için hâkim’in sinirli bir halde iken hüküm et­mesi yasaklanıyor. Fıkıhçılar bu yasağı, normal düşünmeye engel olan aşın açlık, aşırı susuzluk ve fazla uykusuzluk gibi hallere de teşmil etmişlerdir. Bu teşmil, kıyas yoluyladır.

Yasaklamanın zahirine göre, bu halde iken hüküm etmek haram­dır. Yasağı, asıl mânâsı olan haramlıktan çıkarıp mekruhluğa yo­rumlamayı gerektiren bir neden yoktur.

Bir hâkim bu yasağa aykırı hareketle, sinirli iken hüküm ettiği zaman, bu hüküm muteber mi?

Verilen hüküm hakka uygun ise cumhura göre muteberdir. Bu­nun delili ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in sinirli iken Z ü b e y r (Radıyallâhü anhî lehine karar vermiş olmasıdır. Cum­hur, bu olayı delil göstererek, buradaki yasağı haramlıktan mekruh­luğa çevirmiştir. Fakat Ş e v k â n İ: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) ‘e başkasını kıyaslamak doğru değildir. Çünkü O, si­nirli iken de hatalı bir hüküm vermekten masumdur. Başkası sinirli iken hatalı hüküm edebilir. Bunun için bâzı fıkıhçılara göre bu hal­de verilen hüküm geçersizdir. Bir kısım âlimler de demişler ki: Hâ­kim vereceği hükmü anladıktan sonra sinirlenirse, hükmü makbul­dür, Henüz ne hüküm vereceğini kestirmemiş iken sinirlenirse ede­ceği hüküm geçersizdir veya geçerli olup olmaması ihtilâf konusu­dur, demişlerdir. El-Hâf iz bu son görüşü benimsemiştir.”

Hülâsa sinirli iken hâkim’in verdiği hüküm H a n b e 1 î fıkıh­çılara göre muteber sayılmaz. Diğer mezheblere göre hüküm sahih olmakla beraber bu halde hüküm vermek mekruhtur.

Ebû Bekre (Radıyallâhü anhJ’ın hâl tercemesi 233 nolu hadîs bölümünde geçmiştir. [14]

5- Hâkimin Kararı Hîç Bir Haramı Helâl Etmez Ve Hiç Bir Helâli Haram Etmez, Babı

2317) (Mü’minlerin analarından) Ümmü Seleme (Radıyallâhü an-an rivayet edildiğine göre Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Selletn), şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz siz dâvalarınızı bana getiriyorsunuz. Ben ancak bir beşerim (Allah bildirmedikçe gaybı bilemem). Bâzınızın meramını bâzınızdan daha iyi anlatması umulur. Ben şüphesiz sizden işittiğim sözlerinize göre aranızda hükmederim. Artık kimin lehinde kardeşi (yâni hasmı) nın hakkından bir şeye hükmedersem sakın o kimse (aslında hakkı olmayan) o şeyi (kardeşinden) almasın. Çünkü ben o kimse için ateşten bir parça kesmiş olurum. O kimse o parçayı kı­yamet günü getirir.

2318) Ebû Hüreyre {Radıyallâhü anh)Jden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sali alla kü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ben ancak bir beşerim (Her gaybı bilemem). Bazınızın ifadesi bagınızmkinden daha iyi olması umulur. Bu itibarla, ben kimin le­hinde kardeşi (yâni hasmı) nın baklandan bir parça kesersem. Şüp­hesiz o kimseye ateşten bir parça kesmiş olurum.»”

Not: Bunun senedinin sahih ve r&vllerinin sahih badis r&vlleri olduğu, 2e-vftid’de bildirilmiştir. [15]

İzahı

Ü m m ü Seleme (Radıyallâhü anh) ‘m hadisi Kütüb-i Sit-te’nin hepsinde vardır. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’m hadisi ise Zevâid türündendir.

Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in “Ben ancak bir be­şerim” sözü üe ilgili olarak Nevevi şöyle der:

“Yâni insanlar gaybı bilemezler ve meselelerin iç yüzüne vâkıf olmayabilirler. Ancak Allah Teâlâ dilediği takdirde insan oğlu bun­lardan bir şey bilebilir. İnsanlar için mümkün olan bir şey peygam­berler için de olabilir. Peygamber (Aleyhi ‘s-salâtü ve’s-selâm) da in-sanlar arasında zahire göre hükmeder. Gizli halleri araştırıp buna muttali ve gaybı bitebilmek yoluna tevessül etmez. O da dâvalara bakarfce» sahicileri dinler, yemin ettirir ve buna. göre hükmünü ve­rir. Baktığı dâvaların iç yüzü, dışardan görüldüğünün aksine de ola­bilir. Allah Teâlâ dileseydi O’nu hasımlar arasındaki dâvanın iç yü­züne vâkıf kılardı. O da şahide ve yemine ihtiyaç duymadan mes«-tenin iç yüzüne göre hükmederdi. Lâkin Allah Teâlâ, ümmetin O’na uymasını emrettiği için ümmetine bu meselelerde de örnek olacak şe-kildö davalara bakmasını dilemiştir. Ümmetin, dâvaların içyüzüne ve gayb© vâkıf olmaları beklenemiyeceğine gör© dâvalara zahire gö­re bakmaları, şâhidlere ve yeminlere baş vurmaları gerekir. Ümme­te bu hususta da örnek durumunda olan Besûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-Iâtü ve’s-selâm) ‘in dâvaların zahirine göre hüküm etmesi gerekli kı-hnzmştır. Allah Teâlâ, zahire göre hüküm verme emrini koymuş. Bu emre uymak hususunda herkes eşittir. Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) de bu emre uyar ki başkasına örnek olsun.”

El-Hâfız da: «Ben ancak bir beşerim» cümlesinden mak-sad şudur: Resûl-i Ekrem CAleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) gerek zâtında ve gerekse sıfatlarında kendisine özgü birçok meziyetlerle temayüz etmekle beraber bir beşerdir. Resul olan bir insanın her gaybı bil­mesi şart değildir. Allah dilediği zaman Resûl’ünü gayba vâkıf kı­lar, dilediği zaman vâkıf kılmaz. Bu itibarla Resûl’ün dâima haklıyı ve haksızı birbirinden ayırd etme yeteneğine sahip olduğu, çünkü gaybı bildiği söylenemez, demiştir.

Hadîste geçen “Elhan” kelimesi ism-i tafdîldir, “Daha zekî” mâ­nâsım ifâde eder. Hüccet de delil, demektir. Bu kelimelerin geçtiği cümleaUı asal masası “Bâzınız delilini bâzınızdan daha zekîce anla­tır. En-Neyl yazan: Bunun mânâsı şöyle olabilir: BAzuuz delilini daha güzel ifâde eder, öyle ki gerçekte haksız olduğu halde kendistai haklı çıkarır ve haklı olduğu sanılır. Fakat en zahir ve açifc mâna şöyledir: Bâzınız meramını bâzınızdan daha güzel ifâde eder. Nite­kim Buhârî ve Müslim’de bu eümle;

“Ve bâzınızın bâzınızdan daha olması umulur” şeklindedir. Eblâğ: Daha beliğ, demektir. Yâni me­ramını daha güzel ifâde eden, demektir.E 1 – H â f ı z bu cümlenin mânâsı ile ilgili olarak: Maksad şudur: Bâzınız daha zekî olunca de­lilini diğerinden daha güzel anlatmaya muktedir olur, demiştir. Biz de tercemede bu durumu dikkata aldık.

Hadisin «Ben o kimse için ateşten bir parça kesmiş olurum- cümlesinin mânâsı şudur: Yânı biriniz, hasmımn hakkından bir par­çayı bile bile alırsa bu yüzden cehenneme müstahak olur.

Avnü’l-Mabud yazan bu hadisin şerhinde şu bilgiyi aktara*: “Hattâbi: Hadîsten çıkarılan fıkıh hükümleri şuitfatsflırt Hâkim zahire göre hükmetmekle mükelleftir. Hâkim’in hükıaü ha­ram olan bir şeyi helâl etmez ve helâl olan bir şeyi haram etmez. Ma­kim, hükmünde hatâ ettiği takdirde bu hatâ zahiren geçerli ise de hakikatte ve âhirette geçersizdir, makbul değildir, demiştir.

(Yâni hâkim dâvâlı ve dâvâlının ifâdelerine, gösteriden şfthidle-re ve edilen yeminlere göre hüküm eder. Taraflardan birisi hiyleli yolla kendini haklı çıkarmak suretiyle ve hâkimin verdiği hükme dayanarak diğer tarafın hakkına tecâvüz etmiş ise hâkimin vermiş olduğu karar kendisini mes’uliyetten kurtaramaz. Hakkı olmayan bir şeyi alan kimse için o şey haramdır. Hâkim’in hükmü ile o şey he­lâl olamaz. Helâl olan bir şey de hâkimin aksi hükmü yüzünden ha­ram olmaz.)

Nevevi de Müslim’in şerhinde ve bu hadîsin açık­laması bölümünde:

Hâkimin hükmü gizli birşeyi helâl etmez ve haramı helâl etmez, diyenler için bu hadîs delildir. Sahâbilerden, Tabiîlerden ve bunlar­dan sonra gelen islâm âlimlerinin cumhuru, Mâlik, Şafiî, A h m e d ve bütün îslâm memleketlerinin fıkıhçüarı bu hadîsi de­lil göstererek böyle hükmetmişlerdir. Bu itibarla meselâ:

tki yalancı şâhid bir malın falan adama âit olduğunu söyler, hâ­kim de buna göre hükmederse bu mal bu adama helâl olmaz.

Keza, iki yalancı şâhid bu adamın bir adamı öldürdüğünü söy­lerler ise maktulün velisi, şâhidlerin yalancı olduğunu bildiği halde kaatil olduğuna hükmedilmiş masum adamı kısas yoluyla öldürte-mez veya diyet alamaz.

îki yalancı şâhid bir adamın, karısını üç talâkla boşadığma şâhid-lik eder ve hâkim de kadının boşandığına hükmederse, şâhidlerin ya­lana şâhidîik ettiklerini bilen bir kimse bu kadınla evlenemez.

Maâlimü’s-Sünne’de: Ebû Hanife demiş ki: Bir kadm kocasının kendisini boşadığını iddia edip iki şâhid gösterir, şâhid-ler de kocasının kendisini boşadığma şahidlik ederler ve hâkim de eşlerin birbirinden ayrılmış olduğuna hükmederse, kadın kendisi ile Allah’ı arasında boşanmış olur. Şâhidler yalancı da olsa’ durum bu­dur ve bu şâhidler de bu kadınla evlenebilirler, demiştir. Fakat Ebû Hanife’ nin arkadaşları bu hususta kendisine muhalefet etmiş­lerdir, denilmiştir.”

Avnü’l-Mabûd yazarı daha sonra es-SübüI’den naklen beyânda bulunmuştur. Bu nakilde verilen bilgi yukarda beyân edilen bilgi­nin benzeri olduğu için buraya aktarmaya hacet kalmamıştır, kanı­sındayım. [16]

6- Kendisine Ait Olmayan Bir Şeyi İddia Edip Uğraşan Adam (Hakkında Gelen Hadîsler; Babı

2319) Ebû Zer(-i Gifâri) (Radıyallâhü anft)’den rivayet edildiğine göre; kendisi Resûl-i Ekrem (SaUoHaİM Aleyhi ve Selient)’den çunu buyurur­ken işîtnugtir: –

«Kim, hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve ateşten oturağını (cehennemdeki yerini) hazırlasın.*”

2320) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)’ûan rivayet edil­diğine göre; Resulullah (Sailallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim, haksız bir mücâdele (ve dâvaya) yardım eder (veya zulü-me yardım eder) ise (bundan tevbe ©dip) vazgeçinceye kadar dâi­ma Allah’ın gazabı altındadır.-” [17]

İzahı

Ebû Zer (Radıyallâhü anh)’m hadisinin başkaca kim tara­fından rivayet edildiğine dâir bir bîtgi ©dinemedim. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’m hadîsini Ebû D â v û d. Kadâ kitabının 15. babında rivayet etmiştir.

Kendisine âit olmayan bir şeye sahib çakan ve hakkı imiş gibi iddiada bulunan bir kimsenin bu davranışının cehennem azabını mû-cib bir suç olduğu bildirilen ilk hadîste bayuralan: “Bizde» değildir1 ifâdesini âlimler şöyle yorumlamışlardır: Yâni böyle yapan adam Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ves-seîâm)’in yolunu tâkib erjenler* den değildir.

I b n – i Ömer (Radıyallâhü anh)’m hadîsinde geçen: “Veya zulüme yardım…” ifâdesindeki tereddüd râviye aittir. Yâni r&vî di­yor ki: Hadîsteki ifâde ya şöyledir veya böyledir. E 1 – H â k i m de bu hadîsi rivayet etmiştir. Oradaki rivayette “Bi zulmin” yerine “Bi gayri hakkın” ifâdesi kullanılmıştır. Bu iki ifâdenin mânâsı ay­nidir. Çünkü zulüm, haksızlık demektir.

Bu hadîste de haksız iddialara yardımcı olmanın ve zulümü des­teklemenin Allah’ın gazabını ve azabım mûcib olduğu ifâde edilmek­te ve ilahi gazabtan kurtulmak için derhal tevbe edip bundan vaz­geçmenin gerekliliğine işaret edilmektedir. Kul hakkını ilgilendiren suçlardan dolayı yapılan tövbenin makbul olması için gerekli şart­lardan birisi de ilgili kul ile helâllaşmak olduğunu belirtmekte fay­da vardır. [18]

7- Şâhid Davacıya. Yemîn De Dâvilîya Düşer, Babı

2321) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâkü anhümâyâsa rivayet edil­diğine göre: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:Eğer İnsanlara (şâhidsiz ve sırf) iddialarıyla (hak) verilmiş ol-saydı bâza insanlar, bâzı adamların kanlarını ve mallarım dâva ede-cc&ierdi. Lâkin yemin dâvâlıya düşer.” [19]

İzahı

Bu hadis Kütüb-i Sitte’nin hepsinde ve başka kitablarda da mev­cuttur. Tirmizi bu hadîsin hasen – sahih olduğunu söylemiş­tir. N e v e v î’ nin beyânına göre B e y h a k 1 ve başkasının

hasen veya sahih olan rivayetlerinde;*Ve lâkin şâhid davacıya düşer» ilâvesi vardır.

Tuhfe yazan bu hadîsin şerhinde şöyle der:

“Dâvâcı, sözü zahire muhalif olan tarafdır, başka bir deyimle, susması, dâvanın düşmesine vesile olan tarafa dâvâcı denilir. Dâvâ-cımn iddiası zahire muhalif olmakla zayıf olduğu için kuvvetli delil olan şâhidle ispat etmek durumundadır. Dâvâlının durumu kuvvetli okluğu için zayıf olan yeminle yetinilir. Dâva, hâkim’e intikal etti­ği zaman, hâkim davacıdan şâhid ister. Davacının şâhidleri bulun­madığı zaman hâkim dâvâlıya yemin tevcih eder.”

“Bu hadis, Şer-i Şerîf hükümlerine âit büyük bir kaide ve ge­nel bir kuraldır. [20]

Bu Hadisten Şu Hükümler Çıkarılır

Bir kimse bir hak iddiasında bulunursa onun mücerred icföt&sı kabul olunmaz, iddiasını şahidi erle isbatlamak zorundadır. Ancak, dâvâlı onu doğrularsa, aynca şahide ihtiyaç kalmaz.

Davacı, kidiâstnı şâhidle isbat etmeyip dâvihnın yemin etme­sini taieb ederse bu talebi kabul olunur. Yâni hâkim dâvâlıya ye­min ettirir-

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saltü ve’s-selâm) davacıdan şâhid iste­menin hikmetini beyân buyurmuştur. Buyurulduğu gibi eğer dâva-cmm ş&hiâsiz tfadeei ve iddiası kabul olunmuş olsaydı, bâzı insan­lar, bir kısım kimselerin kanlarım ve mallarım iddia ederlerdi, bu­nun kendileri için helâl kılınmasını istiyeceklerdi ve dâvâlılar ken­efi canlarını ve mallarmı koruyamazlardı. Dâvâcı ise kendi kanmı ve malını şahidi© koruyabilir.

Selaf ve halef âlimlerinin cumhuru ile Ş â f i i’ ye göre, ken-dtrindaa bir hak t&leb ©dilen her dâvâlıya yemin ettirilebilir. Btt ha dts, cumhurun bu görüsünü teyid eder. Dâvâlı ile dâvâcı arasmda bir münasebet, ıhtılat ve ilişki bulunsun veya bulunmasın hüküm budur.

Mâlik, onun arkadaşlarının cumhuru ve M e d i n e – i Münevvere’ nin meşhur yedi fıkıhçısma göre, her dâvâlıya yemin ettirilemez. Ancak kendisi ile dâvâcı arasımla ıhtılat ve iliş­ki bulunan dâvâlıya yemin ettirilebilir Eğer her dâvâlıya yemin et­tirilir, denilirse bâzı sefih kimseler, bir kısım faziletli ve değerli in-sanlan bir gün içinde defalarca yemin ettirebİJirler. Bu çirkin dav-ranışlara meydan v^hnemek için dâvâlı ile dâvâcı arasında bir ih­tilafta (yâni ilişkinin) bulunması şartı konulmuştur. Şart koşulan “ihtilafın mâhiyeti ve tefsiri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunla­rın bir kısmı ıhtılatı şöyle açıklamışlardır: Dâvâlının dâvftcı ile alış veriş ve veresiye muamele yaptığı bir veya iki şâhidle isbat edilir­se Ihtılat durumu gerçekleşmiş olur. Bâzıları da ıhtılattan maksad şudur, demişlerdir: Dâva edilen hak ile ilgili bir muamelenin dâvâ­cı ile dâvâlı arasında cereyan etmiş olmasının, mâkul görülmezdir veya •eşyal açıdan muhtemel görülmesidir. Bazılarına göre dâva edi­len **fefrw varlığının muhtemel olması ıhtılat şartmın oluşması tein

Cuıahûr’un delili bu hadistir. Dâvâcı ile dâvâlı arasında bir ih­tiyatın bulunması şartına âit bir mesned ne Kur’an’da, ne hadîslerde ne de îcmâ’da vardır.”

2322) El-Eş’as bin Kays (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir:

Benimle yahûdîlerden bir adam arasında bir arazî vardı. Ya-hûdi benim hakkımı inkâr etti. Ben onu Peygamber (SalIaBahü Aley­hi ve SellemJ’in huzuruna götürdüm. Bunun üzerine ResûluBah

(Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem) bana i

«Senin şahidin var mı?» buyurdu. Ben t

Hayır, dedim. Bunun üzerine ResûM Ekrem yahûdî’ye:

«Yemin et» buyurdu. Ben i

Yemin ona düşünce o yemin eder ve malımı götürür, dedim. Bu­nun Üzerine Allah sübhâneh:

«Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir değerle değişenlerin, işte onların âhirette hiç bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlara hitab (iltifat) et­meyecek» onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab da onlar içindir.[21] âyetini indirdi.” [22]

İzahı

Bu hadis Ktitüb-İ Sitte’nin hepsinde mevcuttur. AvnÜ’I-Mabûd yazannın beyânına göre TıybI: Bu âyetin, E ş’ a s (Radıyal-lahü anh)’ın: J’Yemİn yahûdiye düşünce o yemin eder ve malımı götürür,” sözü ile olan ilgisi nedir? denilirse, mezkûr âyetin inişinin bu olayla iki yönden ilişkisinin bulunduğunu söylerim : Birisi şudur: Sanki E ş’a s (Radıyallâhü anh)’a: Senin ona yapacağın tek şey yemin ettirmektir, bundan başka yapacağın bir şey yoktur. Eğer ken­disi yalan yere yemin ederse, şüphesiz vebal kendisine aittir, denili­yor. İkincisi bu âyet, yalan yere yemin etmenin ağır vebali mûcib olduğuna dâir Tevrât’daki âyeti yahûdî’ye hatırlatmış olabilir, de­miştir. [23]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Dâvâcı dâvasını şâhidle ispat etmek durumundadır. Dâvâcı müslüman olup dâvâlı gayr-i müslim bile olsa hüküm budur.
  2. Dâvâcı, dâvasını şâhidle ispat edemediği takdirde, hâkim dâ­vâlıya yemin teklif eder. Dâvâlı yemin edince dâva sona ermiş olur.
  3. Dâvâlı gayr-i müslim bile olsa hüküm budur. Müslüman gibi gayr-i müslim dâvâlıya da yemin teklif edilir.

Hadîste anılan âyet-i kerime ise bir dünyalık için yalan yere ye­min etmenin ne kadar ağır bir suç olduğunu ve böyle davrananla­rın âhiretteki çok kötü durumlarını beyân buyurur.

Eş’as bin Kays (Radıyallâhü anh) ‘m hâl tercemesi 1986 nolu hadis bölümünde geçti. [24]

8- Bir Mal Koparmak İçin Yalan Yere Yemin Edenin (Vebalini Beyân Eden Hadîsler) Babı

2323) Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallâhü ankyâen rivayet edildiği­ne göre; Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kim, müslüman bir adamın malım koparmak amacıyla bile bi­le yalancı olarak bir şey üzerine yemin ederse Allah’ın gazabına uğ­radığı bir halde O’nun huzuruna gider.»” [25]

İzahı

Bu hadîs Kütüb i S itte n in hepsinde rivayet olunmuştur. Bu ha­dîs, bir müslümanm malından bir şey koparmak amacıyla bile bile yemin eden bir kimsenin Allah’ın gazabına uğradığına ve çok fena bir halde O’nun huzuruna gideceğine delâlet eder. Allah’ın gazabı­na uğramasının mânâsı, o kimsenin kıyamet günü elim azaba mâ­ruz bırakılması ve işlediği suçun intikamımn kendisinden alınması, demektir.

Bâzı rivayetlerde; “İbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) bu hadîsi ri­vayet edince el-Eş’as bin Kays (Radıyallâhü anh) :

Vallahi Resûl-i Ekrem £ Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm>’in bu hadisi benimle ilgili bir olay münâsebetiyle buyuruldu, diyerek (2322 nolu) hadîsi beyân etmiştir.

Hadiste “bir müslümanm malı…” ifâdesi mevcuttur. Kasta-I â n i: bir zimmî’nin malı da bir müslümanm malı gibidir, demiş­tir.

Avnü’I-Mabûd yazarı da bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: “İbn-i Battal: Cumhur bu hadisi ve bu âyeti (yâni bun­dan önceki hadîste geçen  1 – i î m r â n sûresinin 77. âyeti) de­lil göstererek “Gamûs” yeminin hiç bir kefareti yoktur, demiştir (Ga-mûs yemin, bile bile yalan yere edilen yemindir.) Çünkü Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu tür yemin eden kimsenin işledi­ği isyanı, günahı ve cezasını beyân buyurmuş ve fakat bunun ke­faretine dâir bir beyânda bulunmamıştır. Eğer bunun da diğer ye­minler gibi bir kefareti bulunmuş olsaydı, diğer yeminlerin kefaret­lerini beyân buyurduğu gibi bunun da kefaretini beyân edecekti. Ni­tekim Münâkid yemin hakkında «Yemininin kefaretini fidesin ve (ye­minini bozup) hayırlı olan şeyi işlesin» buyurmuştur.[26]

lbnü’l-Münzir demiş ki: Gamûs yeminde kefaret bu­lunduğunu söyleyen âlimlerin sözüne delâlet eden bir hadisin bulun­duğunu bilmiyoruz. Bilakis hadisler bu tür yeminin kefareti yoktur, diyen âlimlerin sözüne delildirler. Ben diyorum ki: Bunun hep­si Ş â f i İ 1 e r aleyhinde hüccettir, diye bilgi vermiştir.

En-Nihâye’de: Gamûs yemin bile bile yalan yere yapılan ye­mindir. Başkasının malını koparmak için bile bile yapılan yalan ye­min, gamûs yemin için bir örnektir. Bu tür yemine gamûs isminin verilmesinin sebebi ise bu yeminin, sahibini günaha batırması, son­ra da cehennem ateşine batırmasıdır. Gamûs: Batına, demektir, di­ye bilgi verilmiştir.

Muhammed bin Nasr, İbnü’I-Münzir ve tbn-i Abdi’1-Ber demişler ki: Gamûs yeminde kefaret bu­lunmaması üzerinde sahâbîler ittifak etmişlerdir. Bunun nedeni ise böyle bir yeminin çok ağır olması ve kefaretle bağışlanamayacak derecede vebalinin büyük olmasıdır.

$ â f i i ise gamûs yeminin de münakid yemin gibi kefareti ödenir, demiştir. Onun delili ise (2107-2109 nolu) hadislerde geçen «Hayırlı olanı yapsın ve yemininin kefaretini ödesin» emridir. Ş a-f i i: Bu hadîslerde bir şeyi yapmamak veya bir şeyi yapmak içte yemin edip sonra yeminini bozmakta hayır gören bir kimsenin ye­minini bozup kefaret Ödemesi emredilmiştir. Bu emirden şu hüküm de çıkarılır: Yalan yere yemin eden bir kimsenin de kefaret ödeme­si meşrudur.” demiştir.

2324) Ebû Ümâme el-Hârisî (Radtyattâkû den rivayet edildiği­ne göre; kendisi Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve. Settemyi şöyle buyururken işi t mistir:

«Müslüman Ur kimsenin hakkını yemin etmek suretiyle kopa-«oıı Wç bir adam yoktur ki Allah ona cenneti haram kılmasın v» oaa catwnaam ateşini vacib eylemesin.-

{Ebû Ümâme demiş kiJ bunun üzerine sahâbîlerden bir adam: Yâ Resûlallah! Koparılan hak ve pek az bir şey olsa bile (mi)? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Erâk ağacından bir misvak bile olsa (yine böyledir.)- buyurdu.[27]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Nesâi ve Ahmed de rivayet etmiştir.

N e v e v i bu hadisin şerhinde özetle şöyle der: “Hadîsin «Müslüman bir kimsenin bir hakkını…» ifâdesinde şu incelik vardır: Sözü edilen hak mal olmayabilir. Meselâ bir kimse­ye âit, murdar hayvan derisi, hayvan tezeği gibi necis olup yarar­lı eşyalar da mal gibidir. Keza, birden fazla kansı bulunan adamın günlerini karılan arasında eşit bir surette taksim etmesi gerekir. Her karının taksimde bir hakkı vardır. Bu hak mal türünden değildir. îf-fetli bir kadına zina suçunu isnad eden kimse, bu suçu ispat etme­diği takdirde müfteri durumuna düşer ve bu nedenle Kazif haddi olarak seksen değnekle dövülmesi gerekir. Bu gibi meselelerde söz konusu haklar mal nevinden değildir. Ama hepsi bu hadisin şümu­lüne girer,

Müslüman bir kimsenin hakkını bile bile yalan yeminle kopa­ran kimseye cennetin haram ve cehennemin vâcib olduğuna dâir cümlelerin yorumuna gelince, bu ifâdeler iki şekilde yorumlanabi­lir:

Birincisi: Anılan şekilde bir hak koparmanın helâlliğini itikad edip bu inanç üzerine ölen bir kimseye cennet haram ve yasak kı­lınır ve cehennem vâcib olur. Çünkü bunu helâl itikad etmek kü­fürdür. Adam bu itikadla küfre gitmiş olur. Haliyle ona cennet ha­ram olur ve cehennem vâcib olur.

İkincisi: Adam bu suçu işlemekle cehenneme müstahak olmuş olur. Ama Allah’ın kendisini afıv etmesi mümkündür. Bu adam cen­nete ilk giren zümrelerle beraber giremiyecektir, onlarla girmesi ha­ram ve yasaktır.

Hadiste: «Müslüman bir kimse* tâbiri, müslüman olmayan bir kimsenin hakkını yeminle koparmanın câizliğini ifâde etmez. Bu tâ­bir, müslümanın hakkının daha önemli olduğunu ve bu hakka te­câvüzün azabının daha şiddetli olduğunu ifâde etmek içindir. Zimmi’nin hakkına tecâvüz etmek de haramdır. Lâkin müslümanınki ka­dar ağır değildir. (Zimmî, vatandaşlık hakkı verilen hıristiyan ve ya-hûdilere verilen isimdir).

Hadiste anılan şiddetli azab, müslüman bir kimsenin hakkını ye­min etmek suretiyle koparan ve tevbe etmeden ölenler içindir, Tev-be edip, yaptığı işten pişmanlık duyan ve hakları sahihlerine iade eden veya hak sahihlerine gerçeği anlatıp onlarca bağışlanan bir kimse bu suçu bir daha işlememek azim ve kararını verirse bu gü­nahtan kurtulmuş olur. Allah daha iyi bilir.

Hâkimin hükmü, insanın olmayan bir hakkı helâl ettirmez, di­yen cumhur, Mâlik, Şafiî ve Ahmed için bu hadîs de bir delildir. Ebû Hanife’ye göre hâkimin hükmü maldan başka hakları helâl ettirir.

Hadis müslüman hakları haramlığının çok şiddetli olduğuna ve şiddetli olması açısından az veya çok hak arasında bir farkın bulun­madığına delâlet eder.

Allah’ın bir kimseye gazab etmesi, onu rahmetinden uzaklaştır­masını dilemesi, onu tazîb etmesi ve hareketini kötülemesi, demek­tir.” [28]

9- Hakların (Bâtıldan) Ayırd Edildîği Makamlarda (Edîlen) Yemin Babı

Ebû Ümâme <R-A,)’in hâl tercemesi

Nevevl bu hususta da şöyle der :

«Bu zât, Ebû Ümâme el-Bâhili (R.A.)’den başka bir zattır. Bunun adı tyâs bin Salebe el-Ensârt el-Hârist’dir. Hazreç kabilesinin el-Hars oğullan kulundan­dır. Meşhur kavle göre bu zâtın ismi budur. Ebü Hatim er-Razl: Onun adı Ab-dullah bin Salebe’dlr, demiştir.»

2325) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü ankümâ)’dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim, bir yeşil misvak için bile olsa benim şu minber’i m yanın­da bile bile yalan yere yemin ederse, ateşten oturağını hazırlasın.-“

2326) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»*;ıden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Yaş bir misvak için bile olsa bu minber yanında bile bile yalan yere yemin eden hiç bir köle ve hiç bir câriye yoktur ki ona cehen­nem vacip olmasın.»”

Not: Bunun isnadının sahih ve râvilerinin sıka oldukları. Zevâid’de bildi-rümiştir. [29]

İzahı

Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini Ebü Dâvûd ve N e s â 1 de rivayet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyal­lâhü anh)’in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Babın başlığında geçen “Makatı1” kelimesi “Makta”ın çoğulu­dur. Makta, kesme yeri, kesme zamanı ve kesmek işi anlamlarına ge­lir. Bir de Arap dilinde Maktau’1-Hak, diye bir terim kullanılır. Mâ­nâs ise hakk’ı bâtıldan ayırd eden şey. demektir. Dâva konusu edi­len bir meselede taraflardan hangisine hak verilirse, diğerinin bir hakkı kalmamış olur, dolayısıyla hak kazanana haklı ve hak kaza­namayana haksız denilebilir. Haksız derken kasıdlı olarak haksızlık etmek isteyen anlamında değil, hakkı olmayan mânâsı kasdedilmiş olur. Bu itibarla hak kazanamayan dâvâcı veya dâvâlının isteği ve talebi boşuna ve bâtıl olmuş olur. Bâtıl kelimesi, hak kelimesinin karşılığında kullanılır. Bu kısa bilgiden sonra şöyle söyleyebiliriz:

Hâkim, verdiği hükümle hak ile bâtılı birbirinden ayırd etmiş olur, denilebilir. Şâhidler ve yeminler hak ile bâtılın birbirinden ayırd edilmesine vesile olduğu için bunlara da Makta u’l-Hak denile­bilir. Keza müslümanlar, saygı duyduğu mukaddes yerlerde ve mu­kaddes zamanlarda yalan söylemeye ve özellikle yemin etmeye ce­saret edemedikleri için kutsal yer ve zamanlara da Maktau’1-Hak denilebilir. Çünkü kutsal yer ve zamanlarda da hakkın bâtıldan ayırd edilmesine vesile teşkil eder. Bu kutsal yerlere, mekân ismi ve kutsal zamanlara, zaman ismi olarak da Makta demek mümkün­dür.

Yalan yere yemin etmeyi önlemek için, yalan yemin etmenin daha ağır günah olduğu bilinen bâzı zamanlar ve bâzı mekânlar ye­min için seçilmektedir. Günlerden Cuma, vakitlerden ikindiden son­ra, yerlerden Mekke’ deki Mescid-i Haram, M e d i -ne-i Münevvere’ deki Mescid-i Nebevi ve bu mescidin içinde bulunan Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in minberinin yanı yemin için en önemli zaman ve yerlerdir. E 1 – H â -f ı z’ in beyânına göre Hattâbî ve Ebû Ubeyd: Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) hayatta iken yeminler O’nun minberinin yanında icra edilirdi, demişlerdir. Bu itibarla bu gibi yer ve zamanlara Makatiu’l-Hukûk denilir. Şimdi bu bâbta rivayet edilen Câbir (Radıyallâhü anh)’m hadîsinin açıklaması ile il­gili Avnü’l-Mabûd yazarı tarafından verilen bilgiyi aktaralım:

Yalan yere yemin eden kimse günahkâr olduğu için ettiği ye­mine de mecazi anlamda günahkâr denilmiştir. Bu itibarla “Âsime” kelimesi yalan mânâsına yorumlanır.

Hadiste, “yeşil bir misvak için bile yalan yere yemin eden…”

denilmiştir. Yâni en kıymetsiz bir şey için de yapılan yalan yemi­nin…, denmek istenmiştir. Yeşil misvakden maksad yaş misvakdır. Yaş misvak, ancak misvak ağacının bulunduğu bölgede bulunur, başka yerlerde bulunmaz. Misvak, yetiştiği bölgede bol bulunur ve parayla satılmaz. Kuru misvak ise o bölgeden başka bölgelere gö­türülüp parayla satılır. Bu itibarla kuru misvak para eder.Fakat yaş misvak para etmez. Para etmeyecek durumda olan bir basit şey için bile olsa Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in minberi ya­nında yapılan yalan yeminin vebali bu kadar büyük ise değerli bir malı haksız olarak koparmak için bu yerde yapılacak yalan yeminin vebali artık ne kadar büyük olur.

Hadis, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in minberinin yanında yalan yere yapılan yeminin ne derece ağır bir günah oldu­ğunu ifâde eder.

Ş e v k â n i: Bir dâva dolayısıyla yemin etmek durumunda olan bir kimseye yemini ağırlaştırmak üzere mescid, H a r e m-i Şerif ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in minberi gibi kutsal bir yeri, ikindiden sonra ve Cuma günü gibi bir zamanı yemin için seçmenin câizliğine bu hadis delil gösterilmiştir. Cum­hur böyle yapmanm câizliğine hükmetmiştir.

Hanefîler’e göre bu nevî ağırlaştırma caiz değildir. B u -h â r î de bu konu için açtığı babın başlığında “Yemin etmek nere­de dâvâlıya düşerse orada yemin edebilir” ifâdesini kullanmakla

Hanef iler’in görüşüne katıldığına işaret etmiş sayılır.

Bâzı âlimlere göre bu husus hâkim’in takdirine kalmış bir şeydir.

Sahâbilerden bir cemâatin, dâvâcı oldukları kimselerin Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in minberi yanında ve { br â-h i m (Aleyhisselâm) ‘in makamı ile Hacer-i Esved’in arasındaki yerde yemin etmelerini teklif ettikleri vârid olmuştur. Bâ­zı sabâbîlerin de bu teklife uymadıkları rivayet olunmuştur.

Bâzı sahâbîlerin de Kur’an-ı Kerim üzerine yemin ettirdikleri ri­vayet olunmuştur.

Bir gayri müslim’e yemin ettirilirken kahır, gazab kelimeleri gi­bi şekillerde yemini ağırlaştırmanın câizliği hususunda bir ihtilâf yoktur. Fakat meselâ, hıristiyana kilisede ve yahûdîye havrada ye­min ettirme talebine âit bir şey vârid olmamıştır, demiştir. [30]

10- Ehli Kitâb (Yâni Hıristiyan Ve Yahudiler) e Ettirilen Yemin (Şeklinin Beyânı) Babı

2327) Berâ bin Âzib (Radtyallâhü a»*)’den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yahûdîlerin âlimlerin­den bir adamı (Abdullah bin Soriya’yı) çağırttı. Sonra (kendisine) :

«Musa’ya Tevrat indiren (Allah) ile sana yemin ettiriyorum (ve­ya sana soruyorum),» buyurdu.”

2328) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâyd&n; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki erkek yahûdTye:

«Mûsâ (Aleyhisselâm) a Tevrat indiren Allah ile ikinize yemin ettiriyorum (veya ikinize soruyorum),» buyurdu.” [31]

İzahı

Berâ (Radıyallahü anh)’ın hadîsini Müslim ve E b û D â v û d da rivayet etmişlerdir. Müellifimiz bu hadisi uzun bir metin hâlinde Hudûd kitabında rivayet etmiştir. Oradaki hadis nu­marası 2558’dir. Hadiste sözü edilen yahûcü adamın isminin Ab­dullah bin Soriyâ olduğu Avnül-Mabûd’da beyân edil­miştir.

Câbir {Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir.

Bu hadîslerde geçen ve Neşdet ile İnşad masdarlanndan alınan fiiller bir şey sormak mânâsında kullanıldığı gibi yemin ettirmek manâsında da kullanılır. Ben bu duruma işaret etmek için parantez içi ifâdeler kullandım. Babın başlığı yemin ettirmek mânasını icab ettirir.

El-Mecmâ’da bey£n edildiği gibi Neşedtükâllah’a. EnşedtÜ-kâllah’a, Enşcdtüke Billahi, Naşedtükâliah’a ve Naşedtüke Bil­lahi sözlerinin mânâsı; Sana, Allah üzerine yemin ettiriyorum veya Allah adını anarak sana soruyorum, demektir. Enşedtü BİIlâh ifâ­desini kullanmak ise hatalıdır.

Her iki hadis de Ehl-i Kitab, yâni hıristiyan ve yahûdîlere etti­rilecek yemin şeklini bildirirler. Şu farkla ki bir hıristiyana yemin ettirilirken M û s â (Aleyhisselâm) yerine t s & (Aleyhisse-lâm) ‘m ismi anılacaktır. Bunlara şöyle de yemin teklif edilir: Ye­min edecek kişi hıristiyan ise ona denilecek ki: İsa’ya İncil indiren AUah’a yemin ederim, de.

Şayet yahûdî ise, Musa’ya Tevrat indiren Allah’a yemin ederim, şeklinde yemin etmesi teklif edilir.

B e r â (Radıyallanü anh) *ın hadîsinin uzun bir metin hâlinde 2558 numarada geleceğini söylemiştim. Orada daha geniş bilgi ve­rilecektir.

C â b i r (Radıy allâhü anh) ‘in hadîsi E b û Davud’un ri­vayetinde uzuncadır ve meâlen şöyledir:

“Yahudiler, kendilerinden olup zina eden bir erkek ile bir kadı­nı (Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in huzuruna) getirdi­ler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), onlara i

«Bana içinizden en âlim iki adam getirin,» buyurdu. Onlar da gidip Soriyâ’mn iki oğlunu getirdiler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) gelen iki ilim adamına yemin verdirip; Zina eden erkek ile kadın hakkındaki Tevrat’ın hükmünü sordu. Onlar da: Tevrat’ta şu hükmü buluyoruz: Sürme çöpü sürmelikte olduğu gibi erkeğin tenasül uzvunu kadınınkinin içinde gördüğüne dört erkek şâhidlik ettiği zaman zina edenler recmedilir, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aîeyhi’s-salâtü ve’s-selâm), onlara:

«O halde bu iki kişiyi recmetmenize engel nedir?» diye sordu. Onlar •.

Bizim hükümranlığımız ve saltanatımız geçti, (azalırız endişesiy­le) Suçluları öldürmek istemeyiz, diye cevab verdiler. Bunun üze­rine Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) şâhidleri dinledi. Dört .ş&hid sürme çöpünün sürmelik içind» oiâu&u gibi erkeğin tenasül uzvuna kadının tenasül uzvunun içinde gördüklerini ifâde ettiter. Sundan sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) zina eden erkek üe kadının recmedümelerini emretti.”

Görüldüğü gibi bu rivayet uzundur ve içindeki hükümler çok­tur. Bunun hükümlerini anlatmak da bir hayli zaman alır. Ben sa­dece bir noktaya işaret etmekle yetineceğim. Bâzı âlimlere göre, Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in dinlediği şâhidler müslü-manlardan olabilir. Diğer bir kısım âlimler; Kâfirlerin, kâfirler hak­kında şâhidlik etmelerinin meşruluğu bu hadisten çıkarılır, demiş­lerdir.

N e v e v i de, zina eden erkek ile kadının itirafı üzerine Re­sül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) in onları recmettiği görü­şüne taraftar çıkar. E 1 – H â f ı z ise olayın vahiy yoluyla doğ­rulanmış olması ihtimâline ağırlık veriyor.

Cumhura göre bir kâfirin şâhidliği ne bir müslüman hakkında ne de bir kâfir hakkında muteberdir. Tabiîlerden bir cemâat ile bâ­zı fıkıhçüar müslüman şâhid bulunmadığı zamanlarda kâfirin şft-hidliğini kabul etmişlerdir. [32]

11- İki Ayrı Adam Bir Malın Kendisinin Olduğunu İddia Ederler (Yâni Birisi: Bu Mal Benimdir, Der.
Diğeri: Hayır Senin Değil Benimdir, Der) Ve Hiç Birisinin Şahidi Yoktur, Babı

2329) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre

şöyle demiştir:

İki adam (m her birisi) ayni hayvanın kendisinin (malı) olduğu­nu iddia ettiler. (Yâni birisi: Bu hayvan benimdir, dedi. Diğeri de: Hayır benimdir, dedi.) Aralarında şâhid de yoktu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yemin için kur’a etme­lerini emretti.”

2330) Ebû Mûsâ (el-Eş’arî) (Radtyallâhü ank)1den; Şöyle demiştir:

İki adam, dâvalarını Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e İntikal ettirdiler, aralarında bir hayvan (in mülkiyeti ihtilâfı) var idi ve taraflardan hiç birisinin şahidi yoktu. Bunun üzerine Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hayvanı taraflar arasında yan­ladı.” [33]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Ebû D â -v ü d da rivayet etmiştir. Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh)’ın hadîsini yine Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiş­lerdir.

Bir adam bir malın kendisinin olduğunu iddia eder. Başka bir adam da ayni mala sâhib çıkar ve hiç birisinin şahidi de yok ise bun­ların dâvası nasıl halledilecektir?

Tabiî eğer bu mal taraflardan birisinin elinde ise, elinde bulun­duran adam, malın kendisine âit olduğuna yemin etmek suretiyle hak kazanır. Bu itibarla hadîste anılan meselede ihtilâf konusu ma­lın ya üçüncü bir şahsın elinde bulunması veya tarafların ikisinin elinde olması gereklidir. Âlimler her iki hadîsteki meseleyi bu şekil­de yorumlamışlardır.

Hülâsa: Bir mal üçüncü bir şahsın elinde veya tarafların ikisi­nin elinde iken taraflar bu mala sâhib çıksalar ve hiç bir tarafın şa­hidi yok ise Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in hadîsine göre taraflardan birisi yemin etmek suretiyle hak sahibi olmuş olur. Bunun için de taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a hangisine isabet ederse o taraf yemin eder ve mal kendisinin olur.

Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsine göre anılan me­selede ihtilâf konusu mal taraflar arasında eşit taksim edilir. Bu ha­disin zahirine göre taraflara yemin tevcih edilmeden bu taksim yapılır. H a t t â b i: Bana öyle geliyor ki ihtilâf konusu mal taraf­ların ikisinin elinde idi ve taraflar sâhib olma açısından eşit durum­da oldukları için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), malın iki taraf arasmda eşit olarak taksim edilmesi hükmünü buyurmuş­tur. Çünkü mal üçüncü bir şahsın elinde iken başka iki kişinin mü-cerred bir iddia ile buna sâhib çıkmaları ile bir hak sahibi olamaz-lar.demiştir.

El-Karî de: Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in ha­disinin mânâsı: «İkiniz de yemin edin ve malı aranızda yarılayın» şeklinde olabilir, demiştir.

El-Kari’in yaptığı yoruma göre iki hadis arasında bir f ark-hlık kalmamış olur. Âlimlerin bu mesele hakkındaki görüşlerini bi­raz sonra açıklıyacağım. Bu açıklamaya geçmeden önce şu noktayı da belirteyim:

Her iki hadîste «Tarafların şahidi yoksa» buyurulmuştur. Bunun mânâsı ya gerçekten şâhidlerin yokluğudur ya da iki tarafın da şâ-hidleri bulunduğu için etkisiz hâle girdiğinden yok sayılmasıdır. [34]

Taraflar Arasında Kura Çekmenin Mânâsı, Şekli, Zamanı Ve Nedeni

Avnül-Mabûd yazarı bu hususlarda muhtelif nakiller yapmak­tadır. Bunu şöylece özetlemek mümkündür:

“HattâbI: Buradaki İstihâm’dan maksad kur’a çekmektir. Taraflar kur’a çekerler. Kur’a kime isabet ederse, o yemin eder ve mal onun olur. Bunun bir benzeri A 1 i (Radıyallâhü anh)’den ri­vayet edilmiştir. Şöyle ki:

“Hanş bin el-Mut em ir demiş ki, çarşıda satılığa çıkarılan bir ka­tır yakalanıp Ali (Radıyallâhü anh) ‘a getirildi. Bir adam: Bu katır benimdir, ne sattım ne de kimseye hibe ettim, dedi ve katırın kendi­sine âit olduğuna dâir beş şâhid getirdi. Başka bir adam da geldi. O da: Katır benimdir, dedi ve iki şâhid getirdi. Bunun üzerine Ali (Radıyallâhü anh) : Bu mesele hakkında hüküm etmek de var, sulh etmek de vardır. Ben ikisinide size anlatayım: Sulh şöyle olur: Ka­tır satılır ve bedeli yedi sehim olur. Beş şâhid getirene beş senim ve iki şâhid getirene de iki sehim verilir. Eğer taraflar sulh olma­yıp hüküm isterlerse hüküm şudur: Taraflardan birisi katarı sat­madığına ve hibe etmediğine yemin eder. Yemin etme hususunda anlatmazsanız yemin etmek için ben aranızda fcur’a çefcttrtrfm, Kur’a hanginize İsabet ederse o yemin eder (ve katır onun olur) de­di. Râvİ demiş ki = Ben buna şahidim. AH, böyle hükmetti.” dîye bil­gi vermiştir.

Bir kavle göre kur’a şöyle olur: ihtilâf konusu mal taraflardan hiç birisinin elinde değil ve hiç birisinin şâhidleride yok ise arala­rında kur’a çekilir. Kur’a kime isabet ederse o yemin eder ve mal onun olur.

K e r m â n i de: Kur’a tarafların, mala mustahaklık derece­sinde eşit oldukları zaman yapılır. Meselâ: Mal tarafların ikisinin elindedir. Her biri malın tamamının kendisine ait olduğunu iddia eder. Birisi yemin etmek suretiyle tamamını elde etmek ister. Diğer taraf da ayni şekilde yemin edip tamamını kazanmak ister. İşte bu durumda taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime isabet ederse o, yemin eder ve malın tamamı kendisine verilir, demiştir.

$ e v k â n i de: Kur’a usûlünün uygulanmasının sebebi şu­dur : Taraflar mala sâhib olma iddiasında delil açısından eşit ol­dukları zaman, tercih sebebi yok iken bir tarafı tercih etmek caiz olmaz. Tarafları eşit tutmak bakımından kur’a usûlünden başka bir çâre kalmaz. Kur’a usûlü de, hasımlar arasında eşitlik yapmanın bir nevidir, ihtilâf konusu mal tarafların ikisinin elinde veya üçüncü bir şahsın elinde olup malın kendisine değil, taraflara âit olduğu ik­rar edildiğinde, bu malın nasıl verileceği veya ne şekilde taksim edi­leceği hususunda fıkıh imamlarının beyân ettikleri görüşler pek uzundur. Fakat mal bir tarafın elinde olduğu takdirde o taraf dâvâ­lı ve karşı taraf dâvâcı sayılır. Artık, şâhid getirmek davacıya, ye­min etmek de dâvâlıya âit olur. Yemin etmek için söz konusu kur’a meselesine gelince, Şafii fıkıh kitablarındaki hüküm, yemin teklifinin kur’a usûlü ile değil de hakim’in takdirine âit olmasıdır. Hâkim istediği tarafa yemin teklifinde bulunabilir. Lâkin e 1 – B e r -mavi demiş ki •. Hadîs kur’a usûlünü emrettiği için en uygun ola­nı bununla amel etmektir, diye bilgi vermiştir.” [35]

Bîr Mal Hakkında Îki Kişi İhtilafa Düştüğü Ve Her Birisi Malın Kendisine Ait Olduğunu İddia Ettiği Takdirde Hüküm Nedir?

Bu konu gerçekten çok karışıktır ve uzun izah isteyen, değişik bitere sahne olan bir konudur. Avnfl’l-fefabûd’da dagmık bir $e-kftte A^BÜen bu konuyu derleyip toplayarak özette sunmaya çah-ftfryie ki:

Bu konu bir kaç şıkka ayrılır:

  1. Mal üçüncü bir şahsın elindedir.Bu şahıs malın kendisine âit olmadığını ve ihtilâfa düşenlere âit olduğunu söyler Fakat bir ta­rafın mı ya da tarafların müşterek malı mı? bilme?.. İki tarafın da Sâhidleri vardır.
  2. Mal üçüncü bir şahsın elindedir. Bu şahıs malın kendisine âit olmadığını söyler. Fakat taraflardan kime âit olduğunu bilmez. Tarafların şâhidleri de yoktur.
  3. Mal tarafların ikisinin elindedir ve iki tarafın da şâhidleri vardır veya hiçbir tarafın şâhidleri yoktur.

Biz bu meselenin her birisi hakkında beyân edilen görüşleri ak­taralım :

i. meseleye âit görüşler söyledin

a) Ahmed ve Ishâk bin Rahaveyh: Taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime çıkarsa o yemin eder ve mal onun olur, demişlerdir. Şafii’ nin kadîm kavli de böyledir.

b) Rey ehli ile S ü f y â n – i Sevri: Hâkim bu malı iki taraf arasında eşit taksim eder, demişlerdir. Şafii1 nin cedîrt yâ­ni yeni ve son kavli de böyledir.

c) Şafii’ nin yine cedid bir kavline göre taraflar kur’a çe­kerler ve kur’a kime isabet ederse o kimse, şâhidlerinin doğru söy­lediklerine yemin eder. Sonra mal kendisine verilir.

d) Mâlik: Ben malın taraflardan birisine verilmesine hük-medemem, demiştir. Kendisinden rivayet edildiğine göre şöyle bir kavli de vardır: Hangi tarafın şâhidleri daha âdil ve mazbut olup kendisi de daha takva sahibi ise mal ona verilir.

e) E v z â i: Hangi tarafın şâhidleri çok ise mal ona verilir, demiştir.

f) Ş â b İ: Tarafların şâhidlerinin sayısına gör© mal hissele­re ayrılır ve her tarafa şâhidleri sayısınca hisseler verilir, demiştir.

Yukarda verilen görüşler H a 11 â b i’ den naklen verilmiçtir.

  1. meseley* alt g6rüsl«r de şâyl«dirı

E 1 – M i ş k â t’ in cerhinde: Mesele şöyledir: Üçüncü bir «ob­am «Ünde bulunan mola taraflar sahib çıkmak ister. Şfeİ tentfta 4* şâhidleri yoktur v«y* iki tarafın da şahidleri vardtr. Yarada bulunan üçüncü «aha: Ben bu malın kime ait olduğunu bHıiyuder. Bu durumda taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime çıkar­sa yemin eder ve mal kendisinin olur, Ali (Hadıyallâhü anh) böy­le hükmetmiştir. İbnü’l-Melik’in dediğine göre A h m e d ve bir kavlinde Şafiî de böyle demiştir.

Ebû Hanîfe’ye göre tarafların ikisi de yemin ederler. Son­ra mal ikisi arasında eşit olarak taksim edilir, denilmiştir.

Ebû Hanîfe ile Şafiî’ nin diğer birer kavillerine gö­re mal üçüncü şahsın elinde bırakılır.

  1. meseleye gelince: Mal ikisinin elinde bulunduğu için iki ta­raf da malın yarısı için davacı ve malın yarısı için dâvâlı durumun­dadırlar. İki tarafın da şahidi bulunmadığı takdirde davacı durumun­da oldukları yarım için bir hak talebinde bulunamazlar. Fakat dâvâ­lı durumunda oldukları yarım için yemin etmeleri yeterlidir. Bunun için hekim bu malı ikisinin arasında eşit olarak taksim eder. îki ta­rafın şâhidleri olsa yine hüküm budur. Çünkü şâhidler birbirlerinin ifâdelerini etkisiz hâle getirmekle yok gibi sayılırlar. İki taraf yemin etse veya yeminden istinkâf etse yine hüküm budur.

Bu üçüncü madde ile ilgili bilgi Ş e v k â n i’ den naklen ve­rilmiştir.”

Bu hadîslerin izahı bölümünde verilen bilgi Avnü’I-Mabûd’dan naklen verilmiştir. [36]

12- Çalınmış Olan Bir Malını, Satın Alan Bir Kimsenin Elinde Bulan
Adam (İn Hakkını Beyân Eden Hadîs) Babı

2331) Semûre bin Cundüb (RadtyaUâhü oftAJ’den rivayet edildiğine göre; Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Bir malı kaybolup veya çalınıp, sonra bir satıcının elinde bulun­ca adam Öncelikle bu malını alma hakkına sâhibtir. Müşteri (yâni başkasından satın alan satıcı) da verdiği bedeli, (kendisine bu malı) satan kişiden tahsil eder.”

Kot: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin bir kısmını Ebû Dâvûd da ri­vayet etmiştir. Müellifin senedinde bulunan Haccâc bin Ert&t tedlisçidir. [37]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadis, bir kimsenin malı kaybolduğu veya çalındığı zaman, bunu kimin elinde bulursa derhal alma hak­kına sâhib olduğuna delâlet eder. Mal sahibi malını yakaladığı kim­seye bir şey ödemekle mükellef değildir. Yitik veya çalıntı mal eİin-de yakalanan kişi ise bunu kimden satın aldıysa gidip ondan para­sını geri alır. Tabiî satan kişiyi bulamazsa zararı kendisi çeker.

Ebû Davud’un rivayet ettiği hadîs metni meâlen şöy­ledir :

-Kim, malının aynisini bir adamın yanında bulursa, (malına) öncelikle hak sahibidir. (Bu malı) satın alan adam da satıcısını takib eder (yâni verdiği parayı ondan tahsil etme hakkına sâhibtir.)»

Turbeşti: Bu hadîs, gasbedilen veya çalman ya da kay­bolan bir maj hakkındadır, demiştir.

E 1 – M ü n z i r i’ nin dediğine göre Nesâî de Ebû D a -v û d’ un rivayet ettiği metnin benzerini rivayet etmiştir. [38]

13- Mâşiye (Yâni Koyun, Keçî, Sığır Ve Deve Sürüleri) Nin (Ekinlere Ve Benzerlerine) Verdiği Zarar Hakkındaki Hüküm Babı

2334) (Haram) bin Muhayyısa el-Ensârî (Radıyallâhü anh)’âen; Şöyle demiştir :

El-Berâ1 (bin ÂzibJ’in, ekinlere zarar vermeyi alışkanlık hâline getiren bir devesi vardı. Bu deve bir kavmin bostanına girip zarar verdi. Sonra bu husus hakkında Resulü Hah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşuldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) şu hükmü verdi:

Mallan (yâni bostan ve benzerleri) gündüz korumak, sahihle­rine aittir. Hayvanların geceleyin verdiği zarar da hayvan sahihle­rine Ödettirilir.

… Haram bin Muhayyısa’dan rivayet edildiğine göre, el-Berâ, bin Azib (Radıyallâhü anh), şöyle demiştir! El-Berâın ev halkının bir devesi (bir bostana) zarar verdi. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun misli ile hükmetti (Râvi, bundan önceki hadisin mis­lini rivayet etti.)” [39]

İzahı

Müellifimizin iki ayn senedle Haram (Radıyallâhü anh)’-den rivayet ettiği hadisin bir senedi el-Berâ (Radıyallâhü anh)’a ulaşmıştır, diğeri Haram (Radıyallâhü anh)’a aittir. Ebû Dâvûd ve Nesâi de bu hadisin iki şeklini de riva­yet etmişlerdir. Ebû Dâvûd’un el-Berâ (Radıyallâhü anh)’den rivayet ettiği metin meâlen şöyledir:

«Halkın ekinlerine zarar vermeyi alışkanlık hâline getiren bir devemiz vardı. Bir bostana girip bostana zarar verdi. Sonra bu hususta Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşuldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bostanları gündüz koruma işinin bostan sahihlerine, hayvanları gece koruma işinin hayvan sahihlerine ve hayvanların gece verdik­leri zararın hayvan sahihlerine ödettirilmesine hükmetti.”

Avnü’l-Mabüd yazarı bu hadisin şerhinde şöyle der: “En-Nihâye’de: Hâıt, etrafı duvarla çevrili bostandır, diye tarif edilmiştir.

Şerhü’s-Sünnede îlim ehli şöyle hükmetmişlerdir: Davarların ve diğer sâhibli hayvanların gündüz verdikleri zararlar, bunların sahihlerine tazmin ettirilmez. (Herkes bağını, bahçesini, bostanını ve ekinini korumakla mükelleftir) Fakat hayvanlar geceleyin bir zarar verirlerse, bu zarar sahihlerinden tazmin ettirilir. Çünkü örf ve âdet şöyledir: Bostan ve ekin sahihleri gündüzleri kendi malla­rını korurlar. Hayvan sahihleri de hayvanlannı gece korurlar. Bu örf ve âdete aykırı hareket edenler, alışılmış usûlün dışına çıkmış olurlar.

Bu hüküm, hayvanların başında sahihlerinin bulunmaması hali­ne mahsustur. Şayet sahihleri beraberlerinde ise verilen zarar sâhtb-lerine âit olur. Hayvan ister ağzı ile ister ayaklan ile zarar versin hüküm aynidir. Keza hayvanın beraberinde bulunan sahibi, hayva­na binerek, hayvanı sürerek veya hayvanı durdurarak anılan zara­rın vuku bulması fark etmez. Mâlik ve Ş a f i İ de böyle hük­metmişlerdir.

Ebû Hanîfe’ nin arkadaşlarına göre ise sahibi berabe­rinde değil iken hayvanın gece veya gündüz verdiği zarar, hayvan sahibine ödettirilmez, diye bilgi verilmiştir.'”[40]

14- (Başkasına Âit) Bir Şeyi Kıran Hakkındaki Hüküm Babı

2335) Benî Sûe kabilesinden bir adamdan rivayet edildiğine göre şöy­le demiştir:

Ben, Âişe (Radiyallâhü anhâ)’y»!

Bana, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huyundan ha­ber ver, dedim. Âişe (Radiyallâhü anhâ), bana:

Sen Kur’an-ı Kerim Ve şüphesiz sen (Yâ Muhammed) yüce ahlâk sahibisin[41] okumuyor musun? dedi. Âişe (sözüne devamla) dedi ki:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ, ashabı (arkadaşları) ile beraber (benim odamda) idi. Ben O’nun için yemek yaptım. (Ku­mam) Hafsa da O’nun için yemek yaptı. Âişe dedi ki: Hafsa (yeme­ği hazırlamak hususunda) beni geçti. Ben cariyeme •. Git de Hafsa’nın çanağındaki yemeği dök, dedim. Hafsa’nın cariyesi) yemeği Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’in önüne tam koyacağı sırada benim cariyem ona yetişti ve (onun eline vurarak) çanağı düşürdü. Çanak kırıldı ve içindeki yemek de (deriden mamul sofra üzerinde) yayıldı. Âişe dedi kii Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ça­nağın parçalarını birleştirdi ve deriden mamul sofra üzerine dökü­len yemeği topladı. Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) İle sahabîler o yemeği yediler. Bundan sonra da Resûİ-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim çanağımı (içindeki yemekle be­raber} gönderip Hafsa’ya verdi ve t

«Kabınız yerine bir kab alınız ve içindeki yemeği (de) yeyiniz» buyurdu. Âİse dedi ki: Ben Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)’in huzurunda işlediğim bu işin etkisini O’nun mübarek yüzün­de görmedim. (Yâni hiddetlenme izini görmedim.)”

Not: Bunun senedinde bulunan Tabiî meçhul olduğu için isnadın zayıflığı, Zevâid’de bildirilmiştir.

2334) Enes bin Mâlik {Radtyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir kere) kadınların­dan birisi (yâni Âişe)nin yanında idi. Bu esnada, müminlerin ana­larından (yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’in kadın­larından) birisi, içinde yemek bulunan bir çanak gönderdi. Âişe, yeMek getiren elçi (hizmetçi) nin eline (bir taş parçası ile) vurdu. Çanak yere düşüp kırıldı. Bunun üz&rine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikiye bölünen çanağın parçalarını alıp birleştirdi. Sonra yemeği toplayıp içine koymaya ve (sahabiier’e) : «Anana kıskandı. Yeyiniz,- buyurmaya başladı. Sahabîler yemeği yediler. Nihayet, Âişe evindeki (sağlam) çanağı getirdi. Resûl-İ Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) bu sağlam çanağı (yemek getiren) elçiye (hizmetçiye) verdi ve kırık çanağı bunu kıranın evinde bıraktı.” [42]

İzahı

îlk hadis Zevâid türündendir, Darekutni de rivayet et­miştir. Enes (Radiyallahü anh)’ın hadisi ise Kütüb-i Sitte’nin hepsinde mevcuttur. Hadislerde anılan çanak kırma olayının A I ş e (Radiyallâhü anhâ) ‘nıa odatmda cereyan ettiği sabittir. Fakat A i ş e (Redıyallâhü anhâ)’mn odasına çanak gönderen kadının Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in hangi zevcesi olduğu hususunda değişik rivayetler mevcuttur. Müellifimizin ilk hadîsinde H a f s a (Radıyallâhü anhâ) ‘nın çanak gönderdiği belirtilmektedir. Dâre-k u t n İ’ nin rivayeti de böyledir. T a b e r â n î’ nin el-Evsat’ın-daki rivayete göre çanak gönderen kadın Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) ‘dır. E b û Davud’un bir rivayetine göre Safiyye bint-i Huyey (Radıyallâhü anhâ) ‘dır. Kas-talanı, Tabarânî’ deki senedin daha sahîh olduğunu ve sözü edilen olayın müteaddid olmasının muhtemel olduğunu söyle­miştir. Yemeği getiren hizmetçinin kadın olduğu E b û D â v û d’un rivayetinden anlaşılmaktadır. Buharı ve Ebû Dâvûd ile müellifimizin son hadîsine göre hizmetçinin eline vurup çanağı düşüren, Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) ‘dır. Müellifimizin ilk hadîsin­de ise çanağı düşürüp yemeğini döken, Â i ş e (Radıyallâhü an­hâ) nm câriyesidir.

Kaş’a î Ağaçtan mamul çanaktır. Nıta’ da, deriden mamul sof­radır.

Avnü’l Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

“Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in.- «Ananız kıskan­dı» buyruğu hakkında H a t t â b î: Bu cümledeki hitab, bu ola­yı işiten tüm müslümanlaradır. Yâni müslümanlar, Â i ş e (Radı­yallâhü anhâ) ‘nın bu hareketini yermesinler. Çünkü kadınların ta­biatında bulunan kıskançlık nedeniyle özellikle kumasına karşı ka­dının böyle hareket etmesi beklenir. Kadın, kumasına kıskandığı için böyle hareketlerden kendisini tutamaz. Bir kavle göre bu hitâb, orada o esnada bulunan mü’minlere mahsustur, demiştir.

Es-SübûTde: Bu hadîs, başkasının malını helak eden kimsenin o malın mislini ödemekle mükellef olduğuna delâlet eder. Hububat ve diğer eşyalardan misli bulunan mallardaki hükmün bu olduğu hususunda âlimler arasında ittifak vardır.

Hanefîler ile Mâlik’e göre, ölçülmek veya tartıl­mak suretiyle işlem gören malların mislini ödemek gerekir. Bunla­rın dışında kalan eşya ve hayvanların ise değerinin ödenmesi ge­rekir.

Şafii ve Kûfeliler’e göre hayvan olsun başka şey­ler olsun misli bulunabiliyorsa mislini ödemek gerekir. Misli bulu­namadığı takdirde değeri ödenir, denilmiştir.

Kınlan çanak yerine çanak verilmesi hususu ile ilgili olarak Kastalânî de: Çanak, misli bulunan mallardan değildir. Çün­kü parçalan birbirine benzer durumda olan eşyaların mislini öde­mek normaldir. Meselâ para yerine para vermek, paranın mislini vermek demektir. Ama çanak öyle değildir. Tıpa tıp birbirine uyma­yabilir. Bu nedenle çanak .yerine çanak verme meselesi bir sorun şeklinde görülmüştür. Bu sorun ve müşkilâtın cevâbı B e y h a k I tarafından nakledilmiştir. Şöyle ki: Her iki çanak da Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in malıydı, O’nun kadmlannın evlerin­de bulunuyordu. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), çanak kıran kadını, kendisine kırık çanağı bırakmak ve sağlam çanağı ku­masına göndermek suretiyle cezalandırmıştır. Bu itibarla Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in yaptığı iş, bir dâva konusun­da karşı taraf aleyhinde bir hüküm vermek mâhiyetinde değildir, ö»-mistir.”

Sindi de Kastalânî’ nin yukarda B e y h a k î’ deri naklen verdiği cevâbın yanında: Muhtemelen iki çanağın değeri eşit­ti, demiştir. [43]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Başkasının malım kıran, mahveden kimse, varsa o malın mis* lini, yoksa değerini ödemekle mükelleftir. Bu hususta gerekli izah verildi.
  2. Kadınların tabiatlarında bulunan kıskançlık etkisiyle kusur­larını hoş görü ile karşılamak en uygun olanıdır.
  3. Müslümanlan evde misafir edip yemek yedirmek sevabtır, mendubtur.
  4. Temiz sofra üzerine dökülen yemeği yemek meşrudur.
  5. Büyük zâtların meziyetlerini ve üstün ahlâkını anlatmak meş­rudur.
  6. Her iki hadis Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in sabır ve hoşgörü meziyetlerine delâlet eder, ilk hadiste geçen Ayet ile de sabit ©Wuğu &.U âfftita ve yüce ahlâkının bir örn^ini verir.[44]

15- Adam Komşusunun Duvarının Üzerine Ağaç (tan Hatil Başını) Koyabilir Babı

2335) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurmuştur:

«Birinizin duvarının üzerine ağaç (tan hatil başını) koyma* içta komşusu izin istediği zaman duvar sahibi onu menetmesin.-

Ebû Hüreyre (Hadıyailâhü anh), bu hadîsi yanındakilere riva­yet edince onlar, (bunu garipsiyerek) başlarını eğdiler. Ebû Hürey-re onları (n bu vaziyetlerini) görünce i Ne oluyor ki, ben sizi bu (sün­net) den yüz çevirir görüyorum. Vallahi ben duvarın üzerine konu­lacak hatil başını, (sonra) sizin omuzlarınızın araşma korum, dedi. [45]

İzahı

Bu hadîsi Nesâî’ den başka Kütüb-i Sitte sâhiblerinin hep­si rivayet etmiştir.

Hadîste bulunan “Hasebe” kelimesi ile evlerin üstünün örtül­mesi işinde hatil olarak kullanılan ağaç mânâsı kasdedilmiştir. Bu kelime bir adet ağaç mânâsında kullanıldığı gibi cins isim olarak yâni adet kavramı düşünülmeksizin ağaç mânâsına da gelir. Bâzı rivayetlerde bu kelimenin çoğulu olan “Huşüb” sözcüğü vardır. Ço­ğul mânâsının kasdedildiği açıktır. Bu itibarla hadîsin mânâsı şöy­le olur: “Birinizin duvarının üzerine komşusu evinin hatillerinin baş­larını koymak isterse buna mâni olunmasın.”

Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde şöyle der: “Heuüs’te Hasebe kelimesi tekil olarak geçmektedir. Fakat bun­dan maksad bir adet hatil değildir, hatil cinsidir. Yâni cins isimdir. Çünkü B u h â r İ’ de ve başka kitablarda bu kelime yerine bu­nun çoğulu olan Huşüb kelimesi bulunur. îbn-i Abdi’1-Ber: El-Muvattada her iki kelime de vardır, ikisinden ayni mânâ kasde­dilmiştir, der. E 1 – H â f ı z da: Tekil ve çoğul olarak gelen riva­yetlerin birleştirilmesi için İbn-i Abdi’1-Ber r’in yaptı­ğı yorumdan başka bir yorum söz konusu değildir. Çünkü tekil olan rivayetten maksad yalnız bir adet hatilin konulmasına izin vermek­tir, denilirse mânâ değişik olur. Bilindiği gibi bir adet hatile müsaa­de etmek başka şey, bir çok hatile müsaade etmek başka şeydir, de-

miştir.

Hadîs’te “Menetmesin” buyurulmuştur. Bâzı ilim ehli bu hadi­si delil göstererek: Bir adamın duvarı bulunup da komşusu evinin hatillerinin başlarını o duvarın üzerine bırakmak için İzin istediğin­de, duvar sAhîtoi mâni olamaz, demiştir. Ebû Hüreyre (Ra­dıyallâhü anh) bu hadîsi rivayet edince, yanında bulunanlar, bat­larım Önlerine eğmek suretiyle bu rivayete karşı çıkar gibi gftrftn-müçlar. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) bunun sıhhatim if&de «dip uygulanmasının gerekliliğini bildirmek amacıyla:

“Vaftahi ben duvarların üzerine konulacak hatillerfaa baflanaı (sonra) «zin omuzlarınızın araşma korum,” demiştir.

(Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in sözünü bu şekilde terceme ettim. Başka şekilde de yorumlayanlar olmuştur. Verdiğim terceme H a t t â b i’ nin yaptığı yoruma uygundur.) Hattâ-b i : Bu sözün mânâsı şöyledir: Eğer siz bu hükmü kabul etmez ve kendi rızâlarınızla bunu uygulamazsanız, ben bu hatillerin başlarım isteğiniz dışında omuzlarınızın üzerine korum. Ebû Hüreyre bu sözü ile anılan hükmün uygulanmasının gerekliliğini takviye et­mek istemiştir.

Îmâmü’l-Haremeyn de bu yorumu tercih etmiş ve: Ebû Hüreyre Medine-i Münevvere valisi iken bu mesele vuku bulmuş, demiştir.

Bâzıları da Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in bu sö­zünü şöyle yorumlamışlardır:

“Vallahi ben bu hadisi aranızda yayacağım ve bu rivayeti tok­mak gibi ensenize indireceğim. Nasıl ki uyarılmak istenen kişinin omuzlarının arasına darbe indirilir.”

Avnül-Mabûd yazan da «öyle der:

“KastaUni: Ebû Hüreyrc (Radıyallâhü anh) in sözündeki mü«nnas zamiri onun rivayet ettiği sünnet (hadîs) e raci olabilir. Bu takdirde onun sözünün mânâsı şöyle olur; Vallahi ben aranızda haykıra haykır» bu hadîsi rivayet edeceğim ve rivayetim­le sizi inciteceğim. Nasıl ki gafletten uyarılmak istenen insanın omuz­larının arasına darbe indirilir. Anılan müennes zamiri, Hasebe ye raci olabilir. Bu takdirde Ebû Hüreyre’ nin sözünün mânâ­sı şöyle olur: Eğer siz bu hükmü kabul etmez ve gönül rızasıyla bu­nunla amel etmezseniz ben haşebeyi yâni hatili omuzlarınızın üze­rine isteğiniz dışında korum. Bu sözü, kendi rivayetini takviye için söylemiştir. H a t t â b i böyle yorum yapmıştır, demiştir.

N e v e v i de: Bu hadisteki emir mendubluk için midir, vâ-ciblik için midir, diye ihtilâf olmuştur. Yâni kişi, kendi evinin hatil-lerinin başlarını bir komşusunun duvarlarının üzerine bırakmak için izin isteyince, izin vermek mendub mudur, vâcib midir?

Ebü Hanife’ye göre müsaade etmek mendubtur. Şa­fiî ile M â M k ‘ in arkadaşlarının en sahih kavilleri de böyledir. Şafii ile M â 1 i k’ in arkadaşlarının diğer bir kavillerine ve A h m e d ile hadis ehline göre izin vermek vâcib’tir. Hadisten açık­ça anlaşılan hüküm de budur, demiştir.

Komşunun komşuya iyilik etmesi ve yardımcı olması hususun­da bir çok tavsiyelerin bulunduğu bilinmektedir. Bu hadîs de bu an­lamı taşır. Komşunun hatil başlarının duvarın üzerine konulmasına izin verilmesinin vâcibliği veya mendubluğu, duvar sahibinin evine veya duvarına bir zarar ve tehlike vermemesi şartına bağlıdır. Çün­kü başkasma zarar vermemek de İslâm’ın bir emridir. Zarar ver­memek ve mutazarrır olmamak gereği dikkattan uzak tutulmama­lıdır. Özellikle zamanımızda birkaç katlı karkas bina yapımı âdet hâline gelmiştir. Teknik elemanların malumu olduğu üzere her ki­rişin, hatilin ve duvarın taşıma gücü ve yüklenen ağırlık hesablan-maktadır. Hatillerin başlarının bir duvarın üzerine konulmasıyla du­vara yeni bir yük yükletilmiş olur. Duvarın bunu taşıma gücü yok ise hatil başlarını buraya koymak duvar için, hattâ bina için bir tehlike arz edebilir. Bu gibi ahvalde, izin istemek de, izin vermek de caiz değildir.

2336) İkrime bin Seleme’den rivayet edildiğine göre:

Belmüğire (Benü’l-Müğire)den iki kardeşten biri, evinin duva­rının üzerine başkasının hatil başlarını koydurmamaya, köle azad-lamak üzere yemin etti. Sonra Mücemmi’ bin Yezid ile Ensâr-İ Kİ-râm’dan çok sayıda adam (Radıyallâhü anhüm), geldiler ve dediler ki i Resûluüah (Sallallahü Aleyhi ve S eli e m) ‘in:

«Sizden birisi, (evinin) duvarına, komşusunun ağaç (hatil ba­şını) koymasını engellemesin,» buyurduğuna şehâdet ederiz. (Ye­min eden kardeş) bunun üzerine (diğerine) şöyle dedi =

Ey kardeşim! Senin lehinde ve benim aleyhimde hüküm verilmiş oldu. Ben de (köle azadlamak üzere) yemin ettim. Bu itibarla sen benim duvarımın yanına bir direk koy ve batilini direğin Üzerine bı­rak (ki benim yeminim bozulmasın.)”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Hişâm bin Yahya bin el-As el-Mahzûml vardır. İbn-İ Hibbân onu sikalar arasında anmıştır. Zehebt: Bu râvlnin sıkahğı ihtilaflıdır, demiştir. Diğer râvi İkrime bin Seleme ise, ne sücalığı ne de zayıflığı hakkında konuşan bir kimseyi görmedim. Mücemmi bin Yezld (R.A.)’ın bundan başka hadisi ne müellif yanında ne de Kütüb-i Sitte’nin diğerle­rinde yoktur.

2337) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâkü anhümâydan rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Herhangi biriniz, duvarının üzerine komşusunun ağaç (tan ha-til başım) koymasını menetmesin.»”

Not: Bunun senedinde bulunan îbn-i Lehia’mn zayıflığı Zevâid’de bildiril­miştir. [46]

İzahı

Bu iki hadis de Zevâid türündendir. ilk hadîsi B e y h a k ı de rivayet etmiştir. Bunlann metni Ebû Hüreyre (Radıyal-lahü anh)’ın riv&yetindvki metin gibidir.

Birinci hadiste anılan kardeşlerden birisinin köle azadlamak üze­re yemin ettiği iftfcde edUaıektedir. Köle azadlamak Özere yemin et-mffuain mânisi #udur; Adara şu işi yaparsam veya falan I91 yapmaz-mm kûlw» azftd oivtn, tim. [47]

16- Yol (Genişligi) Mîkdarı Hakkında İhtilaf Ettikleri Zaman (Verilecek Hükmün Beyani) Babı

2338) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre Kesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Yolu yedi zira (geniş) ediniz.»”

2339) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Yol (genişliği) hakkında ihtilâf ettiğiniz zaman, yolu yedi zi­ra (geniş) ediniz.”

Not; Bunun senedinin sahih ve râvilerinin sıka olduğu. Zevâid’de belirtil-nüçtir, [48]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhî’ın hadisini N e s & i hâriç Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmişlerdir. îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhî’m hadîsi Zevâid türündendir. Tuhfe yazannın beyânına göre îbn-i Abbâs1 in hadisini A b -dürrezzâk da rivayet etmiştir.

Tuhfe yazan Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhVın hadî­sinin şerhinde şu bilgiyi verir:

“El-Hâf iz: Hadîsteki Zira kelimesi ile insan zirâinin kas-dedilmesi açık olan ihtimaldir. (însan zirâi, elin parmak ucundan dirsek ucuna kadar olan kısımdır. Eğer maksad bu ise, mutedil bir insanın zirâına itibar edilir. Bununla arşın mânâsı kasdedilmiştir, diyen de vardır, demiştir.

Tabari: de: Hadîsin mânâsı ortak yolun yedi zira geniş tutulmasıdır. Arazîde ortak olanlar yola ayırdıkları bu mikdarın dı­şında kalan kısımdan yararlanırlar ve hiçbir ortak başkasına zarar vermemiş olur. Yolun yedi zira kadar geniş tutulması emrinin hik­meti ise, yüklü hayvanların geçişlerine ve kapıların önüne atılması zaruri görülen eşyalara müsâid yer ve imkân verilmesidir. Yol ke­narında durup alış veriş etmek isteyen satıcılar da ev sahihleri gibi yararlandınlmahdır. Söyle ki: Yol genişliği yedi ziradan az olduğu takdirde, gelen gidenlere engel olur, diye satıcıların bu tür yolların kenarında oturup alış veriş etmelerine izin verilmez. Fakat yol ge­nişliği yedi ziradan fazla geniş olursa satıcılar, yolun fazla kısmında oturup işlerini görebilirler, bunlara mâni olunamaz, demiştir.”

Avnü’l-Mabûd yazarı da N e v e v i’ nin şöyle dediğini nak­leder :

Yol mikdarına gelince, adam kendi mülkünden bir parçasını Al­lah rızâsı için yola tahsis etmek istediğinde, yol genişliğinin mikdan kendisinin takdirine kalmış bir şeydir, geniş tutması daha sevab-tır Bu mesele hadisten kasdedilmiş değildir. Eğer açılacak yol bir grubun arazisinin arasından geçecekse ve arazî sâhibleri bu yolu açıp yaşatmak isterlerse durumlarına bakılır. Şayet arazi sâhibleri yol genişliği hususunda bir şey üzerinde anlaşıp karar verirlerse mesele kalmamış olur. Eğer ihtilâfa düşerlerse, yolun genişlik mik-dan yedi zira olur. Hadîsten kasdedilen hüküm buna aittir.

Mevcut ve işlek bir yolun çok geniş olduğunu gördüğümüz za­man bunu daraltabilir miyiz? Hiç kimse daraltamaz ve müdâhale edemez. Az bir mikdarım bile işgal edemez. Lâkin yolun çevresinde bulunan sahibsiz araziyi ihya etmek ve yoldan geçenlere mâni olma­yacak şekilde değerlendirmek caizdir, demiştir. [49]

17- Komşusuna Zarar Veren Bir Şeyi Kendi Mülkünde İnşâ Eden Adamın Babı

2340) Ubâde bin es-Samit (Radtyallâhii ank)'(\en rivayet edildiğine

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zarara sokmanın ve za­rara karşı intikam almanın yasak lığına hükmetmiştir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Ubâde’nin bu hadlsinii. isnadmdaki ravl-ler sıka zâtlardır. Fakat sened münkatidir. Çünkü râvi İshâk bin el-Velid’in Ubâ-de”ye yetişmediğini Tirmizi ve îbn-i Adi söylemişlerdir. Buhâri de. onun Ubâde ile buiuşamadıgını söylemiştir.

2341) (Abdullah) bin Abbâs (RadtyaUâkü ankünıâ)’Ann rivayet edil-diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Zarara sokmak ve zarara karşı intikam almak yoktur.»”

Not: Bunun senedinde bulunan Câbir bin el-Cafl’nin sıkâh&ının şübheli ol­duğu, Zevaid’de bildirilmiştir. [50]

İzahı

Bu iki hadis Zevâid t üründendir. İkinci hadisi A h m e d de rivayet etmiştir. İki hadîste geçen Darar ve Dırar kelimelerinin ma­nâları hakkında Sindi şöyle der:

Darar: Birisine herhangi bir yönden zarar vermektir. (Dilimiz­de kullanılan zarar, kelimesinin aslı budur.)

Dırâr: îki kişinin birbirine karşılıklı olarak zarar vermesidir. Yâ­ni birisi karşıdakini zarara sokunca, karşı taraf bunun intikamını almanın meşru olduğunu zanneder. Halbuki, öyle değildir. Zarar ve­reni zarara sokmak ve intikam almak caiz değildir. Ancak zarar ve­ren kimseden zarar mikdarım tanzim etmek hakkı vardır.

2342) Ebü Sırma (Radryattâkü anh)'<\en rivayet edildiğine güre Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Kim, (müslüman bir adama) zarar verirse Allah da onu zarara sokar ve kim (müslüman bir adama) eziyet ederse Allah da o kimse­yi incitir.*” [51]

İzahı

Bu hadisi Ahmed, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Ne-s â 1 de rivayet etmişlerdir.

Hadîste fiilleri kullanılmış olan Darar ve Meşakkat masdarlan-nın mânâları ile ilgili olarak Tuhfe yazarı şöyle der:

Bu iki kelimenin mânâları birbirine yakın olup Dırar’ın bir kim­senin malını telef etmek anlamında ve Meşakkat’ın bir kimsenin bede­nine eziyet etmek anlamında kullanıldığı söylenmiştir.

Mâdârarat: Haksız olarak bir kimseyi zarara sokmaktır. Idrâr da ayni mânâyı ifâde eder.

Düşmanlık, münazaa ve haksız yere başkasına ezi­yet etmektir. Hülâsa burada kasdedilen mânâ açıktır. Kim Şer’i Şe­rife göre meşru bir hak ve yetkisi yok iken herhangi bir müslüma-nın şahsına eziyet eder veya malına zarar verirse Allah Teâlâ, o kimseye hak ettiği cezayı verir ve o müslümanın intikamım alır. Ha­dîs bu hükmü ifâde etmektedir.

Bu hadîs müslüman bir kimsenin şahsına eziyet etmeyi ve onu herhangi bir zarara sokmayı haram kılmıştır. Avnü’l-Mabüd yazarı burada müslüman kimsenin kasdedildiğini, nitekim bâzı rivayetler­de bu kaydın ifâde edildiğini bildirdiği için bu durumu parantez içi ifâde ile belirttim.

Avnü’I-Mabûd yazan bu arada şunu ifâde eder: “Hadisten çıkarılan sonuç şudur: Komşu olsun veya olmasın her hangi bir müslümanın bedenine, ırzına, şerefine, haysiyetine ve­ya malına dînen hakkı olmadığı halde zarar veren adamın basma Allah Teâlâ zarar indirir ve müstahak olduğu cezayı verir. Başka­sına herhangi bir zarar vermenin haramlığına bu hadîs de bir delil­dir.

Hadîsin râvîsi E b û Sırma (Radıyallâhü anh) Bedir ve diğer savaşlara katılan sahabîlerdendir. Ensar’in Benî N e c -car kabîlesindendir. Adı, Mâlik bin Kays’ dır. İsminin Kays bin Mâlik, Mâlik bin Es’ad, Lübâbe bin Kays ve İbn-i E b i Enis olduğuna dâir rivayetler de vardır. Ra-vileri Abdullah bin Muhayriz ve Muhammed bin K â ‘ b’ dır. Müslim ve dört sünen sahihleri onun ha­dîslerini rivayet etmişlerdir. Buhâri de el-Edebü’1-Müf-r e d’inde ondan rivayette bulunmuştur.[52]

18- İkî Adam Bir Huss <= Sazlıktan Yapılan Kulübe) Nin Mülkiyetini İddia Edenler, Babı

2343) Câriye (bin Zafer el-Hanefî) (Radtyallâkü w«A)’den; Şöyle demiştir :

Bir kavim, aralarında bulunan ve sazlıktan mamul bir kulübe­nin mülkiyeti hakkındaki ihtilâflarının halli için Peygamber (S ali al lahü Aleyhi ve SellemVe müracaat ettiler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunlar arasında hüküm vermek için Huzeyfe (Ra­dıyallâhü anh)’ı gönderdi. Huzeyfe de (gidip) evleri kulübe kamış­ları iplerinin bağlı olduğu yere bitişik olanlar lehinde hükmetti (Yâ­ni kulübeyi onlara verdi). Huzeyfe Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanına dönünce (durumu ve hükmü) O’na arzetti. Re­sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de (Huzeyfe’ye) : «İsabetli hüküm verdin ve iyi ettin, buyurdu.*” Not: Zevâid’de : RâvI Nimran bin Câriye’yl İbn-i Hibbân sikalar arasında anmış ve tbnü’l-Kattân da demiş ki : Onun hâli meçhuldür, diye bilgi verilmiştir. Sindi de : Ben derim ki : Âlimler, Dehsem bin Kurran’ı terketmişler ve tbn-İ Hibbân, onu sikalar arasında anmakla âlimlerden ayrılmıştır, der. [53]

İzahı

Bir de bu iplerin bağlanıp düğümlendiği yerlere mânâda kullanılmıştır. Huss da sazlık ve kamıştan mamul kulübe anlamında kullanılmıştır. Bu nevi kulübeler çok hafif olduğu için bir rüzgârla yıkılabilir. Bu nedenle kulübenin muhkem olması için ça­dır gibi kazıklara bağlanması icab eder. H u z e y f e (Radıyallâ-hü anh) kulübe iplerinin bağlı bulunduğu kazıkların veya benzerî şeylerin bitişiğindeki ev sâhiblerine hak vererek kulübenin bunlara ait olduğuna hükmetmiştir. Sindi, e I – H e r e v î’ nin şöyle söylediğini nakleder: Hadîsten maksad şudur : H u z e y f e , ev­leri kulübe kamışları iplerinin bağlı olduğu yere bitişik olanlar le­hinde hükmetmiştir. Çünkü başka bir delil olmayınca evin bitişik oluşu mülkiyetin bir delili olur. H u z e y f e (Radıyallâhü anh)’m bu ev sahihlerine yemin ettirmek suretiyle hükmettiği kuvvetle umu­lur. Şu halde kulübe bu ev sahihlerinin zilyedliğinde kabul edilmiş­tir. Dâva konusu mal kimin elinde ise o kimse dâvah olur. Karşı taraf da davacı olur. Davacı, şâhidler getirmek zorundadır. Şâhid-lerie dâvasını ispat edemeyince dâvâlıya yemin teklif edilir ve ettiği yeminle hak sahibi olmuş olur.

Hadîsin râvîsi Câriye (Radıyallâhü anh) bin Zafer el-Hanefi el-Kûfi sahabidir. Râvîsi oğlu N i m r â n ‘ dır. îbn-i Mâceh, onun hadislerini rivayet etmiştir.[54]

19- Halâs’ı (Satılan Malı Kurtarmayı) Şart Kılan Satıcı (Nın Satış Akdi Hükmünün Beyânı) Babı

2344) Semûre bin Cündüb (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Bir mal iki ayrı adama satıldığı zaman, mal ilk müşterinin hak­kıdır.»

(Râvî) Ebü’l-Velid demiş ki 1 Bu hadîste Halas’ın iptali (hükmü) vardır.” [55]

İzahı

Bu hadîs, sünenhnizin 2190 ve 2191 nolu hadisinin mislidir. Ora­da geçti ve gerekli izah orada yapıldı. Müellifimizden başka kimler tarafından rivayet edildiği de orada belirtildi. Ancak burada bulu­nan Ebü’l-Velid’in sözü orada yoktur.

Bir satıcı bir malı iki ayrı zamanda iki ayn kişiye satamaz. İlk satış muteberdir. İkinci satış hükümsüzdür. Satıcı ikinci müşteriye satarken birinci müşteriye sattığı malı kurtarıp ikinciye vermeyi taahhüt etse bile ikinci satış bâtıldır. E 1 – V e 1 i d ‘ in kullandığı Halas kelimesinin mânâsı kanımca budur.

Sindi de: Yâni satıcı, satılık malın halâsım üstlenmek şar­tıyla da ikinci müşteriye satışta bulunursa yine bu satış bâtıldır ve bu şart bir yarar sağlıyamaz, demiştir. [56]

20- Kur’a İle Hüküm Vermek Babı

2345) tmrân bin Husayn (Radtyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

(Ensârdan) bir adamın altı kölesi vardı. Ve bundan başka ma­lı yoktu. Adam Öleceği zaman bunların hepsini azadladı. Sonra (du­rumdan haberdar edilen) flesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (köleleri çağırttı ve) onları (üçe) böldü. (Aralarında kur’a çekti. Kur’ayı kazanan) iki köleyi azadladı ve (kalan) dört kölenin kölelik hükmünü İbka eyledi.” [57]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Parantez içindeki ifâdeler diğer ri-vâyetlerden alınmadır. Tirmizi bu hadisi rivayet ettikten son­ra : İlim ehlinin bâzısı bu hadîsle amel etmişlerdir. Mâlik, Şa­fii, Ahmed ve İshâk’m kavli de böyledir. Bunlar, bu meselede ve başka meselelerde kur’a ile hüküm edilmesi görüşün­dedirler. Küfe ehlinden ve başkalarından bir kısım ilim ehli ise kur’a ile amel etmeyerek demişler ki, bu meselede her kölenin üçte birisi azadlanmış sayılır ve ölünün mirasçıları kölelerin her birisi­nin değerinin üçte ikisinden kazanç sağlamaya çalışırlar, diye bilgi vermiştir.

Tuhfe yazarı da bu hadisin şerhinde özetle şöyle der: “Ölüm hastalığında yapılan azadlamanın, ilgilinin terekesinin üçte birisinden infaz edilmesinin gerekliliği bu hadîsten anlaşılmak­tadır. Bunun sebebi de terekede mirasçıların hakkının varlığıdır. Hi­be ve benzeri teberrular da azadlamak gibidir. (Bilindiği gibi vasi­yet de böyledir. Yâni kişi ölüm döşeğinde iken malının ancak üçte birisinden teberru, azadlama ve vasiyet edebilir. Malının üçte biri­sinden fazla olan bu gibi tasarruf ve vasiyetinin geçerliliği mirasçı­ların tasvibine bağlıdır.)

B u h â r i Şahâdat kitabının bir babım müşkil meselelerde kur’a çekme konusuna ayırmış ve bu bâbta bir kaç hadîs rivayet etmiştir. Rivayet ettiği hadîslerin hepsi kur’amn meşruluğuna delâlet eder.

E 1 – H â f ı z da : Kur’a usûlünün meşruluğu hususunda ihti­lâf vardır. Cumhur, kur’a usûlünün bâzı meselelerin çözümlenme­sinde meşruluğunu hükmetmiştir. H a n e f î 1 e r’ in bir kısmı ise buna karşı çıkmışlardır. İbnü’l-Münzir Ebü Hani-f e ‘ nin de kur’a ile hükmettiğini nakletmiştir. B u h â r i’ ye gö­re müşkil meselelerde kur’a usûlü uygulanır. Bâzıları ise şöyle de­mişlerdir : İki veya daha çok kimselerin hakkı sabit olduğu bir me­selede, hak sahibleri arasında niza bulunduğu takdirde bu nizâın halli için kur’aya baş vurulur. İsmail el-Kâdi: Bâzı K ü -f e âlimlerinin zan ettiği gibi kur’a usûlünde herhangi bir hakkın iptal edilmesi, diye bir şey yoktur. Ancak şu var: Ortaklar arasın­da taksimat yapıldığı zaman kıymet takdiri yoluyla taksimatı denk yapmaları gerekir. Her ortağın müteaddit mallarda bulunan dağı­nık hakkı birleştirilir ve hisseler böylece ayrı ayrı bölümlerde top­latıldıktan sonra ortaklar arasında kur’a çekilir. Her ortak kur’ada kendisine isabet eden payı alır. Kur’a usûlünün sağladığı fayda bir ortağın istediği bir malı seçmesini önlemektir. Çünkü birisi bu ma­lı seçip diğeri de ayni malı seçmekte İsrar ederse aralarında niza çıkar. İşte kur’a böyle niza lan da önlemiş olur.

Kur’a ya eşit haklarda ya da mülkiyet hakkının tâyin ve tesbiti hususunda uygulanır. Eşit haklarda uygulanan kura örneklerinden bâzıları şunlardır:

  1. Halifelik hakkında eşit olanlar.
  2. Namaz kıldırmak veya ezan okumak hususunda eşit olanlar.
  3. Ölüyü yıkamak veya cenaze namazını kıldırmak için eşit de­recede ölüye yakın olanlar.
  4. Kadının nikâhını kıymakta eşit derecede olan velîleri.
  5. Namazda birinci saffa geçmek isteyenler.
  6. Sebil olan han ve otelde konaklamak isteyenler.
  7. Birden fazla kadınla evli erkeğin yolculuğa bunlardan birisi­ni götürmek için.

Mülkiyet hakkının tâyin ve tesbiti için yapılan kur’a örnekleri:

  1. Ölüm döşeğinde iken adamın yaptığı vasiyette, azadlanma-larını istediği kölelerin onun terekesinin üçte birisinden fazla olması hâli.
  2. Ölüm döşeğinde iken azadladığı köleler, onun terekesinin üç­te birisinden fazla olması hâli.
  3. Ortaklar arasında yapılacak taksimatta hisselerin denkleşti­rilmesi neticesinde yapılan kura, diye bilgi vermiştir.”

N e v e v î de: Azadlama ve benzeri meselelerde kur’a usûlü­nün meşruluğuna hükmeden Mâlik, Şafiî, Ahmed, İshâk, Dâvûd, tbn-i Cerir ve Cumhur için bu ha­dis delildir. Bunlara göre bir kimse ölüm hastalığında kölelerini azad-lasa veya azadlanmasını vasiyet etse ve kölelerinin tutarı onun ma­lının üçte birisinden fazla ise malının üçte birisi hesaplanacak ve buna gQre köleler bölümlere ayrılacak, sonra köleler arasında kur’a çekilecek kur’ayı kazanan köleler azadlanır. Kalan kölelerin köleliği devam eder.

Ebû Hanife, Sabi, Nahai, Şüreyh, el-Ha-san ve Îbnü’l-Müseyyeb: Kur’a usûlü bâtıldır, her kö­leden kendisine düşen hisse azadlanır. Kalan kısmı kölelikte kalır ve mirasçılar bu oranda köleyi çalıştırıp ondan yararlanırlar, demişler­dir. Fakat bu hadîs ve başkaca bir çok hadis bu grubun görüşünü reddeder. Özellikle bu hadîste bulunan:

“Resûl-i Ekrem bu altı köleden iki tanesini azadladı ve kalan dört kölenin köleliğinin devamına hükmetti*’ ifâdesi bu görüşü açıkça reddeder, demiştir.

2346) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ankyden: Şöyle demiştir:

İki adam bir malın satışı hakkında nizâlaştılar (Yâni birisi mal benimdir, dedi. Diğeri de hayır benimdir, dedi). Hiç birisinin şâhid-leri de yoktu. Bunun üzerine Resul ullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem), onlara, yemin etmeye gönüllü olsunlar veya olmasınlar yemin etmek üzere aralarında kur’a çekmelerini emretti.” [58]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiş­lerdir. Bu hadîs biraz kısa olarak 2329 numarada da geçti. Hadîsin izahı orada yapıldı. Burada bulunup da orada bulunmayan;

«Yemin etmeye gönüllü olsunlar veya olmasınlar* ifâdesini biraz açıklamakla yetinelim:

El-Hâf iz, el-Fetih’te : Hattâbi ve başkası demiş ki: Bu ifâdede bulunan ikrah kelimesinden ikrahın hakîkî mânâsı olan zorlama kaydedilmemiştir. Çünkü insan, yemin etmeye zorlanmaz. Bunun mânâsı şudur; Yemin etme işi iki kişiye düşüp ikisi de ye­min etmeyi kabullenseler, kalben yemin etmeye tarafdar olsunlar veya olmasınlar, yemin etmek için kur’a çekerler. Kur’a kime isabet etse o yemin eder ve hak onun olur. îşte bunların yemin etmeye kal­ben tarafdar olmalarına İstihbâb ve kalben tarafdar olmamalarına İkrah denilir. Her ikisi de yemin etmeyi kabullendiği ve birisi, ben yemin edeceğim derken diğeri de ben yemin edeceğim, diye niza ve münâkaşaya düşerlerse, bunun halli için aralarında kur’a çekilir. Kur’ayı kazanan yemin eder, demiştir.

Bu hadis de bâzı meselelerin hükme bağlanması için kur’a usû­lüne baş vurulmasının meşruluğuna delâlet eder.

2347) Âişe (Radıyaliâhü ankâ)’dan rivayet edildiğine göre;

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir sefere çıkmak is­tediği zaman kadınları arasında kur’a çekerdi, (ve kur’ayı kazananı beraberinde götürürdü.)” [59]

İzahı

Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvüd ve Nesâî de ri­vayet etmişlerdir. Parantez içindeki ilâve Buhâri ve Ebû Dâvûd’ daki rivayetten alınmadır. Bu hadîs müellifimizin süne-ninde 1070 numarada da geçmiştir. Birden fazla karısı bulunan bir adam yolculuğa gittiğinde bunlardan birisini beraberinde götürmek istediği takdirde aralarında kur’a çekmesinin meşruluğuna bu ha­dîs bir delildir ve kur’a usûlünün bâzı meselelerde meşruluğuna da delâlet eder. Birden fazla karısı bulunan adamın kur’a çekmeden birisini beraberinde sefere götürmesi cumhura göre caiz değildir. Hanefîler ile Mâlik’e göre caizdir. 1970 nolu hadîsin izahında biraz daha geniş bilgi verilmiştir. Oraya müracaat edile­bilir.

2348) Zeyd bin Erkam[60] (Radtyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) Yemen’de (kadı) iken, (câ­riye) bir kadınla bir temizlik hâlinde cinsel ilişkide bulunan üç er­keğin dâvası kendisine intikal ettirildi. (Bu üç adamın her biri, ka­dından doğan çocuğun kendisinden olduğunu iddia ediyordu.) Bu­nun üzerine Ali bunlardan iki kişiye:

Çocuğun buna (yâni üçüncü erkeğe) ait olduğunu ikrar Cyâni kabul) ediyor musunuz? diye sordu. Adamlar s

Hayır, diye cevab verdiler. Sonra Ali (bu üç kişiden) ikisine i Çocuğun şuna (yâni diğer adama) âit olduğunu ikrar (kabul) ediyor musunuz? diye sordu. Bunlar (da) :

Hayır, dediler. Artık Ali, bunlardan iki kişiye:

İkiniz çocuğun şuna (yâni diğer adama) âit olduğunu ikrar edi­yor musunuz? demeye başladı ve her defasında adamlar:

Hayır, dediler. Bunun üzerine Ali bu üç adam arasmda kura çekti, çocuğu kur’ayı kazanan adama ilhak eyledi (yâni çocuğun ona âit olduğuna hükmetti) ve diyet (yâni cariyenin değerin) in üçte iki­sini bu adama yükledi . Sonra, Ali’nin verdiği hüküm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e anlatıldı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o kadar gülümsedi ki mübarek dişleri görüldü.” [61]

İzahı

Bu hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesdî de ri­vayet etmişlerdir. Ebû D â v û d ‘ un bir rivayetinde “Zeyd bin Erkanı (Radıyaîlâhü anh) : Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yanında oturuyordum. Bîr adam Yemen’den geldi ve şöy­le söyledi, diyerek” hadisi rivayet etmektedir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) hicretin 10. yılı Ali (Radıyallâhü anh)’ı Y e m e n ‘ e kadı olarak göndermişti. Ali (Radıyallâhü anh)’a müracaat eden üç kişinin her biri kadından do­ğan çocuğun kendisinden olduğunu iddia ediyordu. Çocuğun oğlan olduğu, da hadîsten anlaşılıyor. Çünkü Veled, oğlan çocuğa denilir.

Ebû Dâvûd bu hadîsi Talâk kitabının 32. babında rivayet etmiştir. Tekmile yazan bu hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi vermek­tedir :

‘Kuvvetli ihtimâle göre sözü edilen kadın, üç erkeğin müşterek cariyesi idi, adamlar da mülkiyetleri altında olduğundan dolayı kadınla cinsel ilişkide bulunmakta bir sakınca olmadığı zannıyla anı­lan ilişkide bulunmuşlardı. Nitekim tbn-i Teymiye bu ha­dîsi “Ortaklar câriye ile bir temizliV hâlinde cinsel ilişkide bulunur­lar bâbı’nda rivayet etmekle bu duruma işaret etmiştir.

Müşterek câriye ile cinsel ilişkide bulunmak hiçbir ortak için helâl değildir, haramdır ve bu işi yapan ortağı tazîr ile cezalandır­mak gerekir. Buna rağmen, cinsel ilişkide bulunan ortaktan gebe kalan cariyenin çocuğu o ortağa ilhak edilir (Yâni çocuğu sayılır ve câriye o ortağın ümmü’l-veled’i olur, O ortak cariyenin diğer ortak­lara düşen hisse değerini onlara ödemek zorunda kalır ve bundan sonra cariyeyi de satamaz.) Fakat zinadan doğan çocuk, babasına il­hak edilemez.

A 1 i (Radıyallâhü anh), davacılardan iki kişiye, çocuğun diğer adamdan olduğunu ikrar ve kabul edip etmiyeceklerini sorduğunda, hayır cevâbım almış, soruyu bu üç adamın ikişerine yönelttikçe hep ayni cevâbı almca, çocuğun birisine verilmesi için kur’a çekme hük­münü vermiş ve çocuğun kur’ayı kazanan adama aidiyetine hükmet­miştir. Böyle hükmetmekle cariyenin ayni adam için ümmü’l-veled olmasına da hükmetmiş olur. Bu nedenle cariyenin değerinin üçte ikisi diğer iki ortağa verilmesini de adama emretmiştir.

NevâciZî Nâciz’in çoğuludur, gülme esnasında görülen dişler, demektir. Bununla ön dişler kasdedilmiştir. Çünkü Resûl-i Ekrem, (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), gülümserdi, fakat pek gülmezdi. Ama muhtemelen o gün azı dişleri görülecek kadar gülmüştü. Bu takdir­de Nevâciz ile azı dişleri kasdedilmiştir, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâmî Ali1 nin keskin zekâsına ve isabetli hükmüne gülmüş veya gülümsemiştir. [62]

Hadîsin Fıkıh Yönü

  1. Çocuk birden fazla babaya nisbet edilemez. Çocuğun nesebi ancak bir babaya bağlanır.
  2. Üç erkek, ortak bulundukları bir câriye ile bir temizlik hâ-ünce cinsel ilişkide bulunup câriye bu temaslar sonucunda çocuk do­ğurur ve ortakların her birisi çocuğun kendisinden olduğunu iddia ederse, ortaklar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime çıkarsa çocuk onun olur ve o kimse cariyenin değerinin üçte ikisini ortaklarına ödemekle mükelleftir, tshâk bin Raheveyh ve kadim kavlinde Şafiî böyle hükmetmişlerdir.

Mâlik, cedid kavlinde Şafii, Atâ, el-Leys, Sev-r i ve A h m e d: Neseb, kur’a usûlü ile tesbit edilemez. Neseb tesbiti kaifler yani iz takibi mütehassısları tarafından yapılır, demiş­lerdir.

Hanefi ler: Neseb tesbiti ne kur’a usûlü ile ne de kaifler aracılığıyla yapılamaz, demişlerdir.” (Tekmile den yapılan nakil bitti.)

(Hadîste anılan meselede olduğu gibi birden fazla erkek ortak­lar cariyenin çocuğunun kendilerinden olduğunu iddia ederlerse, Hanefiler’e göre çocuk ortakların hepsine ilhak edilir, hep­sine mirasçı olur ve câriye de hepsinin Ümmü’l-Veled’i olur.)

Hadiste anılan mesele ve benzeri olaylarda kur’a ile amel etme­yen âlimlerin delilleri ve görüşleri ile ilgili bundan sonraki bâbta ge­len hadîsler bölümünde verilecektir. [63]

21- Kaifler ( = Îz Tâkîbi Mütehassısları) Babı

2349) Âişe (Radıyallâhü anhâ)’dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün sevinçli olarak ve şöyle buyurarak odama girdi-.

Yâ Âişe! Bildin mi (yâni bilmiş ol ki) Mücezziz el-Müdlicî (isim­li kaif) yanıma geldi. Üsâme ve (babası) Zeyd’İ »başlarını örtmüş, üzerlerinde saçaklı bir örtü olduğu vaziyette (uyurken) ve ayakla­rı açık olarak gördü. (Kaif şöyle baktı) Sonra i Bu ayakların bâzısı öbürlerinden olmuştur, dedi.” [64]

İzahı

Bu hadis, Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet olunmuştur. E b û Dâvûd; Üsâme siyahtı, Z e y d de beyazdı, demiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) in kaif’in bu sözüne sevinmesinin sebebi şudur:

Zeyd bin Harise (Radıyallâhü anh), Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kölesi idi, sonra evlâdhğı olma şere­fine kavuşmuştu, beyaz renkliydi. Oğlu Üsâme (Radıyallâhü anh) ise, koyu siyah idi. Bu yüzden câhiliyet devri adamları Ü s â -m e ‘ nin nesebi hakkında dedikodu ediyorlardı. Bu dedikodu Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’i üzüyordu. Kaif Mücezziz, Ü s â-m e’ nin Zeyd’ den olduğunu söyleyince, bu tesbit câhiliyet adamlarının dedikodusuna son verdiğinden Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) sevindi. Çünkü câhiliyet devri adamları, kaiflerin sözlerine itimad ediyorlardı.

Zeyd bin Harise (Radıyallâhü anh) ile oğlu Üsâme (Radıyallâhü anh) başları ve vücudları örtülü olduğu halde kaif bun­ların meydanda olan ayaklarına bakmak suretiyle baba oğul olduk­larını tesbit etmiştir.

Kaif; iz mütehassısı, demektir. Çoğulu Kafe’dir. Kaif, el, ayak veya yüzdeki çizgilere bakarak bulduğu benzerliklerle kişinin nese­bini tesbit edebiliyor. Câhiliyet devrinde kaiflere büyük önem veri­lirdi. Hukuk açısından da kaif in sözüne itibar edilerek kaiflik bir ilim dalı kabul edilirdi. Asrımızda önem kazanan parmak izi de bu­nun bir benzeridir.

Mücezziz’in ismi Mücezzez olarak da geçmekte­dir. Beni Müdlic bin Mürre bin Abd-i Menâf olduğu için kendisine el-Müdlici denilir. Kıyafet yâni kaiflik işi bu kabile ile Beni Esed kabilesinde kuvvetli idi. Sahih kavle göre kaiflik san’atı bu iki kabileye mahsus değildi. Arab âle­mi bu tip bilginlere çok önem ve itibar ederlerdi. Üsâme’ nin anası Ümmü Eymen Bereke, siyahlardan olduğu için Üsâme siyahlıkta ona çekmişti, beyaz olan babası Z e y d’ e çekmemişti. Siyah bir ana ile beyaz bir babadan siyah bir çocuğun olması doğaldır. Ama münafıklar ve câhiliyet devri adamları yersiz dedikodular ediyorlardı. Bunlar Allah ve Resulünün emirlerine iti­bar etmezler^ fakat kaif in sözüne güvenirlerdi. İşte bu nedenledir ki, kaifin sözü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü veVselam)’i sevindirdi. Yoksa ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), bu dedikodu­nun asılsız olduğunu biliyordu.

Zeyd bin Harise (Radıyailâhü anh)’ın hâl tercenıesi 462 ve oğlu Ü s â m e (Radıyailâhü anh)’m hâl tercemesi de 795 nolu hadîslerin izahı bölümünde geçmiştir. [65]

Hadîsin Fıkıh Yönü

Tekmile yazarı bu hususta şöyle der:

“Kaiflik şer’an muteberdir ve nesebin tesbiti için buna dayanı-labilir. Çocuk buna dayanılarak bir babaya ilhak edilebilir.

Bu mesele hakkındaki görüşlere gelince, âlimler bu konuda ihti­lâf etmişlerdir. Şöyle ki:

Mâlik, Şafiî, Ahmed, Evzâi, el-Leys, Ebû Sevr, Ömer bin el-Hattâb, îbn-i Abbâs, Enes bin Mâlik ve hadîs âlimlerinin tümü böyle hükmet­mişlerdir.

Bunların delillerine gelince birincisi bu hadistir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saîâtü ve’s-selâm), Mücezziz el-Müdli-c î’ nin sözüne sevindi ve sevinç belirtileri mübarek yüzünde gö­rüldü. İkinci delîl, karısıyla Kân eden Hilâl bin Ümeyye (Radıyailâhü anh) ‘in liân olayı üzerine buyurulan ve îbn-i Ab­bâs’ in rivayet ettiği (2067 nolu) hadîstir. Çünkü zina ile itham edilmiş durumda olan H i 1 â 1* in karısı hakkında Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) meâlen: “Bu kadının durumuna dikkat edin. Eğer gözleri sürmeli, kalçaları iri ve baldırları kaba bir çocuk getirirse (yâni doğurursa) çocuk (zina ile itham edilen) Şerik bin Seniha’dandır,» buyurdu. Kadın da hakikaten böyle bir çocuk doğur­du. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Eğer Allah’ın Kitabının (Liân) hükmü yerine getirilmemiş ol­saydı benim ile bu kadın için bir durum (yâni kadını recmetmek işi) olacaktı,» buyurdu.”

Hanefiler, Sevrî ve Küfe’ liler ise: Kaiflerin sözleri ile amel etmek caiz değildir. Bununla hükmetmek bâtıldır. Çünkü bunlarınki bir zan ve tahmindir. Şer-i Şerifte zan ve tahmin­le amel etmek caiz değildir. Nitekim 1 s r â sûresinin 36. âyetinde

Allah Teâlâ; «ve bilmediğin bir şeyin artuna düşme» buyurmuştur. Bu bâbta rivayet edilen hadise gelince bu­na karşı deriz ki: Bir adam Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek, karı­sının siyah bir çocuk doğurduğunu söylemekle çocuğun kendisinden olduğunda şüphe ettiğini ifâde etmek isteyince Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm) : «Bu çocuğu eski bir soy damarının çektiği umulur» mealinde cevab verdi. (Bu hadîs müellifimizin süneninde 2002 numarada geçti). Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) adamın: Çocuk benden değildir, demesine izin vermedi ve benzer­liğe itibar etmedi. Liân meselesinde de eğer benzemek etkili olsay­dı bununla yetinilirdi ve liân işlemine lüzum kalmazdı. Çocuğun do­ğumu beklenirdi. Doğumdan sonra çocuğun meşru veya gayri meş­ruluğu kaif aracılığıyla tesbit edilirdi, demişlerdir.

Hanefiler, Üsâme ile Zeyd’in meselesi hakkın­da da şöyle derler:

Münafıklar Üsâme’ nin renginin Z e y d ‘ in rengine uy-mamasım bahane ederek Üsâme1 nin Zeyd’ den olmadığı de­dikodusunu yapıyorlardı ve Allah ile Resulünün hükmüne rızâ gös-termiyorlardı. Münafıklar kaiflerin sözlerine itibar ediyorlardı. Kaif bunlann birbirinden olduğunu söyleyince, bu sözle münafıkları ya­lanlamış oldu. Bu nedenle Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî sevindi.”

Tekmile yazarı bundan sonra cumhurun Hanefiler’e verdiği cevablan izah ediyor. Konuyu daha fazla uzatmamak için bu kadarlık bilgi ile yetiniyorum.

Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm de karar vermek için bir kaif yeterdir.

N e v e v i: Kaillerle hüküm etme görüşünde olan âlimler kai-fin âdil olmasını şart koşmuşlardır. (Şer-i Şerife göre âdil sayılma­nın bâzı şartları vardır. Meselâ, fâsık olmaması gerekir. Büyük gü­nahlardan birisini işleyen veya küçük günahlara devam eden bir kimse âdil sayılmaz.)

Bir kaifitı yeterli olup olmaması konusunda âlimler arasında ihtilâf vardır. Bizim arkadaşlarımızın en sahîh kavline göre bir kaif ile yetinilebilir. M â 1 i k i 1 e r’ den Îbnü’l-Kâsım da böy­le demiştir. Fakat Mâlik ile bizim bâzı arkadaşlarımız: îki kaif şarttır, demişlerdir. Bu hadîs, bir kaifle yetinilebileceğine delil­dir. Yine en sahîh kavle göre kaiflik işi Beni M ü d 1 i c kabi­lesine mahsus bir san’at değildir. Kaifin mehâretli ve tecrübeli ol­ması da şarttır.

Kaifler herhangi bir çocuk hakkında hüküm yürütmeye yetkili değildir. Bunlar ancak zina sayılmayan ve “Vat-ı şübhe = helâl sa­nılan cinsel ilişki” hükmüne giren birleşmeler sonucunda doğan ço­cuğun nesebi müşkil olunca kaifin görüşüne yer ve imkân verilir. Meselâ :

Bir adam kendi cariyesi ile cinsel temasta bulunduktan sonra onu satar. Cariyenin ayni temizlik hâli devam ederken müşterinin onunla temas etmemesi gereklidir. îstibra denilen süreden sonra te­mas etmesi caiz olur. Fakat müşteri bu hükme riâyet etmeden ay­ni temizlik hâlinde temasta bulunur ve câriye müşterinin temasın­dan gebeliğin asgari süresi olan altı ay geçtikten sonra ve satıcının teması üzerinden gebeliğin azami süresi olan dört yıl geçmemiş iken bir çocuk doğurur. Bu çocuğun satıcıdan veya müşteriden olması muhtemeldir. Biz çocuğun kime âit olduğunu tesbit etmek üzere kaif’e müracaat ettiğimizde, kaif çocuğu hangisine n is be t ederse, ço­cuğun o kişiye âid olduğuna hükmedeceğiz. Şayet kaif bunu cöze-mezse veya çocuğun ikisinden de olmayıp bunların dışında bir adam­dan olduğu görüşünü beyan ederse, erginlik çağına varıncaya ka­dar çocuğu bekletiriz. Bundan sonra yâni erginlik çağına vardıktan sonra çocuk satıcı ve müşteriden hangisine meylederse, biz çocuğu ona bağlarız. Eğer kaif çocuğu satıcı ile müşterinin ikisine de bağ­larsa Ömer bin e 1 – H a t t â b, Mâlik ve Şafii’ye göre biz yine çocuğu, erginlik çağına kadar bekletiriz ve bundan sonra çocuk hangisine meylederse ona verilir.

Kaif’in tesbitini geçersiz sayan âlimlerin görüşlerine gelince:

Ebû Hanife’ye göre, çocuk, kendisinden olduğunu iddia edenlerin yâni tarafların ikisine de ilhak edilir ve ikisine de miras­çı olur. Ebû Yûsuf ile Muhammed de böyle demiş­lerdir.

î s h a k : Taraflar arasında kur’a çekilir. Çocuk, kur’ayı kaza-nan’a ilhak edilir, demiştir.” diye bilgi vermiştir.

2350) (Ahdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâJ’dan; Şöyle de­miştir :

Kureyşler kâhin bir kadının yanına varıp ona t

(İbrahim (Aleyhisselâm)’in ayak izinin bulunduğu bilinen taşı işaretle) bu makam sahibine İz bakımından hangimizin daha çok benzediğini bize söyle, dediler. Kadın da;

Suyun götürdüğü kum gibi yumuşak olan şu toprağın Üzerine bir yaygı çekip üstünde (çıplak) ayakla yürürseniz size (istediğiniz) haberi veririm, diye cevab verdi. (Ravî) demiştir ki: Bunun üzeri­ne Kureyşler bir yaygı yaydılar. Sonra herkes yaygının üstünde yü­rüdü. Kadın, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin ayak izini gördü ve bunun üzerine O’na İşaretle t

Bu, benzerlik yönünden Makam sahibine (yâni İbrahim Aleyhis-selâm’a) en yakın olamnızdır, dedi. Bundan sonra Kureyşler yirmi yıl veya Allah’ın dilediği kadar beklediler. Daha sonra Allah, Mu­hammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i elçi olarak gönderdi.”

Not: Bunun isnadının sahih ve râvilerinin sıka oldukları. Zevâid’de bildi­rilmiştir. [66]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Buradaki Kâhin’den maksad ka­yıptan haber veren değil, iz takibinden anlayandır. Yâni kaif mâ­nâsı kasdedilmiştir. Çünkü ayak izi incelemiştir. Makam’dan mak­sad İbrahim (Aleyhisselâm) ‘in ayak izinin bulunduğu meş­hur taştır. Bu taş hâlen Kâbe-i Muazzama’ nm yanın­da ve bir muhâfazalık içinde bulunmaktadır. Hacılar K â b e’ yi ziyaret ederken bu taşı da görmektedirler. Makam sahibinden mak­sad da İbrahim (Aleyhisselâm)’dır. Bilindiği gibi Resûl-i Ek­rem (Aleyhi*s-salâtü ve’s-selâmî onun neslindendir. İbrahim (Aleyhisselâm) Kâbe-i Muazzama’yı inşa ederken ri­vayete göre bu taşın üstünde çalışıyordu. Mübarek ayak izleri o zamandan kalmadır. Încâhü’1-Hâce yazan: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), dedesi İbrahim (Aleyhisselâm)’a şeklen benziyordu. Nitekim M ü s 1 i m ‘ in bir rivayetine göre ” C â b i r (Radıyallâhü anh), Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Sizin sahibiniz (yâni Zat-i Nebevin) in İbrahim’e benzerliğini gördüm.»”

Sihle: Suyun götürdüğü kum gibi yumuşak, demektir. Toprak üzerinde başka izler bulunmasın, diye kadın bir yaygının serilme­sini istemiştir, diye bilgi vermiştir, [67]

22- Çocuğu (Birîbirînden Ayrılan) Baba Ve Anasından Dilediğini Seçmekte Serbest Bırakmak Babı

2351) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), henüz erginlik çağı­na varmamış bir oğlan çocuğu (ayrılan) babası ile anasından dile­diğini seçmek hususunda serbest bıraktı ve:

«Yâ ğulâm! Bu senin anandır, şu da senin babandır (Bunlardan hangisini diliyorsan onun elinden tut,» buyurdu. (Oğlan anasının elinden tuttu. Anası da onu götürdü).” [68]

İzahı

Bu hadisi Şafii ve Tirmizî de rivayet etmişler ve T i r m i z i: Bu, hasen – sahih bir hadistir, demiştir. Ebû D â -vûd, Ahmed, Nesâî ve Beyhakî de bunu uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir. Parantez içi ifâdeler Ebû D â v û d’ un rivayetinden alınmadır. Fakat parantez içinde gösterdiğim “Ayrılan” kelimesi Ebû Davud’un rivayetinde yok­tur. Ancak hadîsin baş kısmı boşanan karı ile koca hakkında ol­duğu için oradan istifâde edilmekle bu ilâve yapılmıştır.

Hadîste geçen “Ğulâm” kelimesinin mânâsı henüz erginlik çağı­na varmamış yetişkin erkek çocuğudur. Bu itibarla hadîs, bakıma muhtaçlık dönemini atlatıp, kendi kendine yiyip içebilen ve iyi ile kötüyü az çok birbirinden ayırdedebilir yaşa gelen yetişkin oğlan çocuğu hakkındadır. [69]

Bâzı Sorular

  1. Baba ile ana boşandıktan zaman çocuk hangisine verilir?
  2. Çocuk oğlan vöyâ kız olunca fark eder mi?
  3. Çocuk bakıma muhtaç küçük yaşta veya bu dönemi atlayıp erginlik çağma yaklaşmış ya da bu çağa varmış ise hüküm nasıl­dır?

Yukarda üç madde hâlinde sıraladığım sorular hakkındaki hü­kümler değişiktir ve âlimlerin görüşleri farklıdır. Ebû Dâvûd bu hadîsi Talâk (boşama) kitabının 35. babında rivayet etmiş ve şer­hi Tekmile yazarı da yukardaki sorulara cevab teşkil eden geniş bil­gi vermiştir. Hattâ farklı görüş beyân eden âlimlerin delillerini ve birbirlerinin delillerine verdikleri cevablan da yazmıştır. Biz bunu özetleyerek ve tartışma kısmına değinmeden aktarmaya çalışacağız.

“*Bir erkek karısından ayrıldığı zaman bunlardan olma erkek çocuğu erginlik çağına yaklaşmış ise, bunlardan istediğini seçmek­te serbesttir. Dilerse babasının yanında, arzu ederse anasının yanın­da kalabilir. Bu hadîs buna delâlet eder. Ancak âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: [70]

Hanefî Âlimlerin Görüşü

Erkek çocuğu, kendi kendine yiyip içebilecek ve taharetlenebi­lecek yaşa gelinceye kadar tercihan anasının yanma bırakılır. Ana İçin öncelik hakkı tanınır. H a s s â f, bu yaşı yedi olarak takdir etmiştir. Fetva bununla verilir. Hülâsa: Oğlan çocuğu yedi yaşına kadar anasının yanma verilir, babası istese bile verilmez. Fakat yedi yaşından sonra anadan alınıp babaya teslim edilir. Çünkü bu yaş­tan sonra çocuğun terbiyesi ve öğretim ile diğer işleri baba tarafın­dan daha etkin ve isabetli görülür.

Kız çocuğu da, fetvaya esas olan kavle göre dokuz yaşına varın­caya kadar anasının yanında bırakılır, hak öncelikle ananındır. Do­kuz yaşından sonra kız çocuğu babasına teslim edilir. Çünkü, bu yaştan sonra kız çocuğu korunmaya muhtaçtır. Babası daha iyi ko­ruma gücüne sâhibtir

t m a m -1 A’zam ile Ebû Yûsuf’a göre kız çocu­ğu erginlik yağma varıncaya kadar anasının yanında bırakılır. Za-hirü’r-Rivaye olan kavil de budur. Çünkü kız çocuğu, erginlik çağı­na varmadan önce, ev işlerini, kadınların âdab ve usûlünü öğren­mek durumundadır. Anası bu yönlerden babasından daha iyi yetişe-tirebilir.

Erkek ve kız çocuğun bakım süresi olan yukardaki zaman do­lunca çocuk, anasından alınıp velîsine teslim edilir. Çocuk dilediği­nin yanında kalmak hususunda serbest değildir. Erkek çocuğu er­ginlik çağına vardıktan sonra babasından ve anasından kimin ya­nında kalmak isterse serbesttir. Hattâ reşid ve güvenilir durumda ise ikisinden de ayrı olarak oturabilir. [71]

Şafiî’nin Görüşü

Ana, erkek veya kız çocuğunu yedi yaşına kadar yanında tut­maya tercihan hak sahibidir. Çocuklar yedi yaşına varıp akıllarında da bir anormallik yok ise oğlan olsun kız olsun baba ve anasından, istediğini seçmekte serbest bırakılır ve hangisini tercih ederse onun yanında kalabilir. [72]

Mâlikin Görüşü

Oğlan çocuğu erginlik çağına varıncaya ve kız çocuğu evlenin-ceye kadar anasının yanında bırakılır. Ananın öncelik hakkı vardır. Çocuk babasının yanında kalmayı tercih etme hakkına sâhib değil­dir ve serbest de değildir. Anasının yanında kalmak durumundadır.

Ahmedin Görüşü

Oğlan ve kız çocuğu yedi yaşma kadar anasına tercihan verilir. Çocuk bu yaşa kadar dilediğini seçme yetkisine sâhib değildir. Oğ­lan çocuğu yedi yaşına varınca aklında bir anormallik yok ise baba­sından ve anasından dilediğini seçmekte serbesttir. Hangisinin ya­nında kalmak isterse tercihan o tarafa verilir. Tabii baba ile ana arasında bir ihtilâf varsa yani ikisi de çocuğu almak isterse hüküm budur. Dört büyük halîfe, Ebû Hüreyre ve Şüreyh (Radıyallâhü anhüıoâ) böyle hükmetmişlerdir.

Kız çocuğu yedi yaşına varınca babasından ve anasından dile­diğinin yanında kalmak bakımından muhayyer ve serbest değildir. Babası için öncelik hakkı vardır. Çünkü bakımdan amaç, bakılanın menfaatidir. Kız çocuğun yedi yaşından sonra babasının yanında kalması onun yararınadır. Zira, bu yaştan sonra korunmaya muh­taçtır. Kızı korumak bakımından baba daha güçlüdür. Diğer taraf­tan kız bu yaştan sonra evlenme çağma yaklaşıyor. İstekliler, baba­ya müracaat ederler. Kızın velîsi babasıdır. Yedi yaşından sonra’.$& zm baba veya anasını seçme hakkı yoktur. Çünk”ü bu hususta Şer-i Şerifte bir hüküm buyurulmamıştır. Kız çocuğu oğlan çocuğa,, kı-yaslanamaz. Aralarında fark vardır. Korunma ve evlendirme bakı­mından kız çocuğun ihtiyacı fazladır. Oğlan çocuğun ihtiyacı onunki kadar değildir. ‘:

Hülasa: Kocasından boşanan kadın yedi yaşından küçük oğlan ve kız çocuğunu yanına almak bakımından öncelikle hak sahibidir. Çocuk babasına teslim edilmez, anasına verilir ve çocuk bu hu«usta dilediğini seçme yetkisine sâhib değildir. Yukarda da belirtildiği gibi bu konuda dört mezheb âlimleri ittifak halindedir. Çocuk yedi ya­şma vardıktan sonra kimin yanında kalması gerekir, ne gibi yetki­si vardır, meselesi ihtilâf konusudur. 8u ihtilâf yukarda belirtildi *

Yukarda beyân edilen ihtilâf, boşanıp da başka koca ile evlenme­yen ana hakkındadır. Şayet ana başka bir kocayla evlenirse, çocuk yine kendisine verilecek mi?

Bu mesele de ihtilaflıdır. Şöyle ki:

Kocasından boşanan küçük çocuklu kadın, başka bir erkekle eV-lenmedikce, çocuğu yanına almak hususunda öncelikle hak sahibi­dir. Kadın bir erkekle evlenince bu hakkı düşer. Cumhurun görüşü budur. Hattâ lbnû’l-Münzir, bu hususta icmâ bulunduğu­nu söylemiştir.

A h m e d’ e göre kadın başka bir erkekle evlense bile kız ço­cuğunu yanında tutma hakkına sâhibtir. Kız, evleninceye kadar anasının yanında kalmak durumundadır. Fakat bu görüşe delâlet eden bir delilin görülemediği beyân edilmektedir.

Osman (Radıyallâhü anh) ile Hasan-ı Basri ve îbn-i Hazm’â göre kadının başka koca ile evlenmesi nedeniy­le anılan hakkı düşmez. O, kız veya oğlan çocuğuna bakıp yetiştir­mek hakkına sâhibtir.

Hanef iler; Kadının ikinci kocası, çocuğun amcası gibi bir mahremi ise hakkı devam eder. Şayet kadının ikinci kocası ço­cuğun mahremi olmayıp yabancı bir adam ise çocuk kadından alı­nır, demişlerdir.

Kuvvetli olan görüş yukarda anlatılan cumhurun görüşüdür ki, kadın başka bir koca ile evlenince, bu koca çocuğun mahremi bile olsa, kadının tercih hakkı düşmüş olur ve çocuk ondan alınabilir.”

Daha geniş bilgi için fıkıh kitablarına müracaat edilmesi tavsiye olunur.

göre:

2352) Abdü’l-Hamîd bin Seleme’nin dedesinden rivayet edildiğine (Boşanan) babası ile anası kendisini yanlarında tutmak husu­sunda nizaa düşüp Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e (dâ­valarının halli için) müracaat ettiler. Baba ile anadan birisi kâfir, diğeri de müslüman idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), onu (bunlardan birisini seçmek hususunda) serbest bıraktı. O da kâ­fir olana yöneldi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ailahım ona hidâyet ver.» diye duâ eyledi. Bu duâ üzerine o, müslüman olana yöneldi. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) de onu müslüman olana vermeye hükmetti.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Dârekutnl : Abdü’I Hamld bin Seleme, onun babası ve dedesi tanınmıyorlar, demiştir. [73]

İzahı

Bu hadis Zevâid türündendir. Notta belirtildiği gibi hadîsin ilk üç râvîsi meçhul olduğu için senedi zayıftır. Ebû Dâvûd. Ahmed ve Dârekutnl bunun bir benzerini R â f i’ bin Sinan (Radıyallâhü anh) ‘den rivayet etmişlerdir. Hadîsin mea­li şöyledir: Râfi’ bin Sinan (Radıyallâfcü. anh) ‘den ri­vayet edildiğine göre:

Kendisi müslüman olmuş fakat karısı müslüman olmaktan im­tina edip, sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e müra­caat ederek: (Şu) kızımdır ve sütten yeni kesildi ve yeni kesilmiş gibidir, dedi (kızının kendisine verilmesini istedi). Râfi’ de: Benim kızımdır, dedi (kızın kendisine verilmesini istedi). Bunun üzerne Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Râfi’a:

«Bir tarafa otur,» buyurdu. Karışma da:

«Sen (de) bir tarafa otur,» buyurdu ve (Umeyre isimli) kız ço­cuğu bunların arasına oturttu. Sonra Râfi ile karısına:

«İkiniz (de) kızcağızı (yanınıza) çağırın,» buyurdu. (Bunun üze­rine) kız anasına meyletti. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (bu durumu sezince) :

•Allahım! Kıza hidâyet ver,» diye duâ buyurdu. (O’nun duası­nın bereketiyle) kız bu kere babasına yöneldi. Babası da onu aldı.”

Tekmile yazarı bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der:

“Bu hadîsin zahirine göre erkek müslüman olup karısı küfür üze­rinde kalır ve ikisinin küçük yaşta bir çocuğu varsa, çocuğun anası küfür üzerinde kaldığına rağmen çocuğun kendisine teslim edilme­si caizdir. Ama, müslüman olan babaya teslim edilmesi daha iyidir. Hanefîler, Ebû Sevr ve Mâlikîler’den İbnü’l-Kasım bu hadisin zahirini tutarak böyle hükmetmişlerdir.

Mâlik, Şafii ve Ahmed ise: Kâfir’in küçük yaş­taki çocuğa bakması ve velilik etmesi caiz değildir. Çünkü:

“Ve AUah kâfirlere’ minler aleyhinde asla yol vermeyecektir.[74] âyeti umumidir. Caiz olmaması nedeni ise, kâfir kimse, çocuğa küfrü aşüıyacak, süsleye­cek, güzel gösterecek ve bu yolda eğitecektir. Böyle çocuğun müs­lüman kalmasma engel olacak ki, bundan daha büyük bir zarar dü­şünülemez, demişlerdir. Bunlar bu hadîsin şahinliğinin sabit olma­dığını söylemişlerdir.

İhtiyatlı olanı, çocuğu kâfir baba veya anaya değil, bunlardan müslüman olana teslim etmektir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’a-selâm) ‘in duası da bunu teyid eder. (Tekmile’den yapılan nakil bitti.) [75]

23- (İnsanlar Arasında) Sulh Yapmak Babı

Sulh: Bu kelime Arab dilinde, barışmak, anlaşma yapmak, dü­zelmek, faydalı ve uygun olmak gibi mânâlara gelir.

Avnü’I-Mabüd yazarı: Âlimler sulhu bir kaç kısma ayırmışlar­dır: Mü si umanın kâfirle sulh olması, karı ile kocanın sulh olması, devlete isyan eden güç ile devlet gücünün sulh olması, birbirinin malını gasbetmek isteyen iki kişinin sulh olması, haraç hakkında sulh yapmak, emlâk ve haklar konusunda taraflar arasında çıkan anlaşmazlık ve nizaı kesmek için yapılan sulh, gibi kısımlara ayır­mışlardır. Burada kasdedilen mânâ son kısımdır. Yâni mülkler ve hak-hukuk konularında çıkan ihtilâfın sulh yoluyla hâl edilmesi konusu kasded il mistir. Fıkıhçıların Sulh babında anlattıkları kısım da budur. es-SubüI’de böyle denilmiştir, diye bilgi verir.

2353) Amr bin Avf (el-Müzenî [76]) (Radıyallâkü anhyden; Şöy­le demiştir:

Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve ŞellemJ’den şöyle buyurur­ken işittim:

«Sulh, müslümanlar arasında caizdir. Meğer ki bir helali haram eden veya bir haramı helâl eden sulh ola.»” [77]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî ve Ebü Dâvûd da rivayet et­mişlerdir. Tercemeye geçmeden önce yukarda Avnü’l-Mabûd’dan naklen verdiğim bilgide ifâde edildiği gibi buradaki Sulh tan mak-sad hak ve hukuklar, alım satım gibi mülklerle ilgili olarak taraf­lar arasında çıkan ihtilâfı, kadı’mn vereceği şer’î hükümle değil de anlaşma ve uzlaşma yolu ile halletmekdir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir: “İPrNeyl yazarı hadisin, “Sulh caizdir” cümlesi ile ilgili olarak: Bu ifâdenin zahiri, hadîste istisna edilen şeyler hâriç, her sulhun câizUğine delâlet eder. Burada istisna edilenlerin dışında kalan her-hangi bir şeyde sulh etmenin caiz olmadığını iddia edenin delil getir­mesi gerekir. Şafii ve başkası demişler ki: Bir hakkın inkârın­dan dolayı yapılacak sulh caiz değildir. (Halbuki bu tür sulh, caiz olan sulhlardan istisna edilen nevîlere girmiyor, caiz olan sulhların dışında tutulmadığına göre bunun da caiz olması gerekir.) Şafiî ve başkası, bir hakkın inkârından dolayı yapılan sulhun caiz olma­ması hükmünü bu hadisten değil:

«Hiçbir müslümanm ma­lı, onun gönül hoşluğu ve rızâsı olmadıkça helâl olmaz.» hadisinden çıkarmışlardır.

Bir hakkın inkârından dolayı yapılan sulhun câizUğine hükme­den âlimler ise onlara şöyle cevab vermişlerdir: Sulha rızâ göster­mek gönül hoşluğuna alâmettir.

Bu babın hadîsinde istisna edilenlerin dışında kalan bütün ala­cak, verecek, mülkiyet ve benzerî meselelerde ve dolayısıyla bir hak­kın inkârından dolayı yapılan sulhların câizliğine hükmeden E b û Hanîfe, Mâlik, Ahmed ve Cumhur, bu hadîsin umumî­liğini esas almışlardır, demiştir.

Hadîs’te iki müslüman arasında sulh etmenin câizliği bildiril­miştir. Şer’i hükümlere muhatab olanlar ekseriyetle müslüman kim­seler olduğu için burada müslüman ifâdesi kullanılmıştır. Yoksa bir müslüman ile bir gayri müslim veya iki gayri müslim arasında sulh etmenin caiz olmaması kasdedilmemiştir.

Sulh yapmanın caiz olmadığı hususlar bu hadiste boyan Duyu­rulmuştur. Bunlardan birisi helâl bir şeyi haram eden sulh nevidir. Bunun örneği; Başka bir kadınla evlenmemek üzere kadının kocası ile sulh olması. Diğer bir örnek: Karıyı boşamamak üzere eşlerin birbiriyle sulh olmasıdır.

Sulh yapmanın caiz olmadığı bir diğer husus da, haram bir şe­yi helâl eden sulh nevidir. Buna örnek: Helâl olmayan bir malı ye­mek ve elde etmek yolunda yapılan sulh, diğer bir örnek: Cinsel temasta bulunmanın caiz olduğu bir câriye ile cinsel temasta bu­lunmamak üzere yapılan sulh. [78]

24 -(Alım Satımda Aldatılmakla) Mâlını Zarara Sokan Kimseyi MalındaTasarruf Etmekten Menitme Babı

2354) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü ank)’âen Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken (kişisel yararlarını koruma) açısından akıl ve görüşünde zayıflık bulunan bir adam vardı ve alış veriş ederdi. Onun aile ferdleri Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gelerek:

Yâ Resûlallah! Onu malında tasarruf etmekten menet, dediler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de adamı çağırttı ve onu alım satım işinden menetti. (Fakat) adam:

Yâ Resûlallah! Ben alım satımdan kendimi tutamam, dedi. Bu­nun üzerine Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adama şöy­le buyurdu:

•O halde alım satım ettiğin zaman (muhatabına) : Bunu al (ve­ya, al ve ver) ve (İslâm dininde) aldatmak yoktur, de.»” [79]

İzahı

Bu hadisi Kbû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

T i r m i z i bu hadîsi rivayet ettikten sonra: Bu hadîs hasen -sahih – garib’tir. İlim ehlinin bâzısı bu hadîsle amel ederek: Hür er­kek akıl yönünden zayıf olursa alım satımlardan menedilir, demiş­lerdir. Ahmed ve İshâk’m görüşü budur. Âlimlerin bir kısmı da erginlik çağına varmış hür erkeğin kendi malında tasarruf etmesine mâni olunamıyacağı görüşündedir, diye bilgi vermiştir.

Tuhfe yazarı da bu hadîsin şerhinde özetle şu bilgiyi vermektedir: “En-Nihâye yazan: Bu hadiste geçen “Ukde”den maksad kişisel

yararlar açısından görüş ve akıldır, demiştir. Hadiste sözü edilen

adamın ismi Habbân bin Münkız’ dır.

Hacr: Malda tasarruf etmeyi yasaklamaktır. Kadı’nın çocuğu ve sefîh’i yâni yararını zararından ayırd edemeyen kimseyi, malların­da tasarruf etmekten menetmesi de Hacr’ın bir nevidir.

Hılâbet: Aldatmak, demektir.

N e v e v i: Âlimler bu hadîsin hükmü hususunda ihtilâf et­mişlerdir : Bâzı âlimler: Hadîsin hükmü o adama mahsustur. Satı­cı ile alıcı arasında meydana gelen aldatma ve aldanmadan dolayı, aldatılan taraf satış akdinden cayamaz ve ona muhayyerlik hakkı yoktur. Aldatma tutarı az olsun çok olsun fark etmez, demişlerdir. Ebû Hanİfe, Şafii ve diğer bâzı âlimlerin mezhebi bu­dur. Mâlik’ ten yapılan iki rivayetin en sahihi de böyledir.

Mâliki mezhebine mensûb Bağd ad’lı âlimlere göre, aldatma tutarı malın değerinin üçte birisi kadar olduğu takdirde al­datılan taraf satış akdini feshedebilir. Delil de bu hadîstir. Aldatma tutarı daha düşük ise feshedemez.

Sahih olan görüş ilk görüştür. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu adama muhayyerlik hakkı verdiği sabit de­ğildir. Sabit olan şey O’nun adama: «Sen deki: (îslâmiyette) aldat­mak yoktur.» emridir. Bu emirden dolayı muhayyerlik hakkı doğ­maz. Bir de şu durum vardır : Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu adama muhayyerlik hakkı verdiği sabit olmuş olsaydı bile, bu hak sırf o adama verilmiş olurdu, umumi bir hüküm ifâde etmezdi. Bu itibarla bu hüküm genelleştirilmez.

Hür adamın aklında zayıflık bulunması hâlinde, malında tasar­ruf etmesi yasaklanır, diyen Ahmed ve Ishâk bu hadîsi delîl göstererek: Aklında zayıflık bulunan adamın yakınları onun alım satımlardan menedilmesi için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müracaat ettiklerinde Resûl-i Ekrem Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu isteği reddetmedi. Eğer erginlik çağına varmış hür erkeğin alım satımdan ve malında tasarruf etmesinden menedilmesi sahih olmasaydı (Resûl-i Ekrem, müracaatçıları reddedecekti, de­mişlerdir.

Erginiik çağına varan hür adam, kendi maunda tasarruf etmek­ten menedilmez, diyen âlimler de bu hadisi delîl göstererek: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu adamı malında tasarruf et­mekten menetmedi. Eğer erginlik çağına varmış hür adamın kendi malında tasarruf etmesinin yasaklanması caiz olsaydı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu adamı alış veriş etmekten men ede­cekti, demişlerdir.”

Bir noktayı belirtmek gerekir. Şöyle ki: Alım satım işinde alda­tılan taraf için muhayyerlik hakkı yoktur, derken malın değerinden fazla fiatla satılması hâli kasdedilmektedir. Böyle bir satış haram olmakla beraber, yukarda anlatıldığı gibi âlimlerin bir kısmına gö­re akid sahihtir. Ama kusurlu bir mal, kusursuz gibi satılır da müş­teri bilâhare farkına varırsa, bu âlimlere göre de malı geri verebi­lir. Bu hususta geniş bilgi için 2224 – 2225 ve 2246 – 2247 nolu hadîs­ler bölümlerine müracaat edilebilir.

Hadîsin «Ve (îslâmiyette) aldatmak yoktur, de» cümlesi ile ilgi­li olarak Turbuştî: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) anılan adama bu sözü söylemesini telkin etmiş ki, adam alım satım yaparken alış veriş ettiği kişiye böyle söylesin ve malın değerini bil­mediğini sezdirsin. Tâki karşı taraf kendi nefsi için istediği iyiliği onun için de istesin. O devrin adamları haklara riâyet ederler, müs-lüman kardeşlerini aldatmak ve kendi nefisleri için istedikleri iyilik­leri onlar için de isterlerdi, demiştir.

Avnü’l-Mabûd yazan da İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’-den rivayet edilen buna benzer merfû bir hadisin şerhinde şöyle der:

“«Ve (islâmiyet’te) aldatmak yoktur» sözü Şer-i Şerifte, satış yapılırken üç güne kadar satıştan cayabilme şartı anlamında kulla­nılır. A h m e d, bu hadîsi delil göstererek: Malın değerini bil­meyen bir kimse aşırı derecede aldatılırsa, yâni fahiş fiyatla almış olursa, malı geri verebilir, demiştir. Hanbeliler’in bir kıs­mı fahiş fiyatın sınırı malın değerinin üçte biridir, demişlerdir. Bir kavle göre altıda biridir. Hanef iler, Şafii ve Cumhur ise: Bu, belirli bir olaydır, bundan umumi bir hükmün çıkarılması caiz değildir, demişlerdir.” Üç güne kadar muhayyerlik şartının ko­şulması hâlindeki durum bundan sonraki hadîsin izahı bölümünde belirtilecektir.

2355) Muhammed bin Yahya bin Habbân (Radtyallâkü anhüm)’den; Şöyle demiştir :

O, benim dedem Münkız bin Amr’dır. (Bir savaşta) beynine ka­dar varan bir baş yarası almıştı ve bu yara onun dilini kırmıştı (ağır-laştırmıştı.) Kendisi buna rağmen ticâreti bırakmazdı ve (alış veriş­te) devamlı aldatıhrdı. (Bir gün) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*in yanına gelip durumunu O’na arzetti. Bunun üzerine Re­sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kendisine:

-Sen alış veriş ettiğin zaman •. (İslâm dininde) aldatmak yoktur, de. Sonra sen, satın aldığın her maltı geri vermek) hususunda üç geceye kadar muhayyersin. (Bu üç günlük süreden) sonra nzan olursa malı tut ve arzulamazsan malı sahibine geri ver,» buyurdu,”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Muhammed bin îshak bulunur. Kendisi tedlîsçidir ve bu hadisi an’ane ile rivayet etmiştir. [80]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîsi Dârekutni ve Bey-h a k î de rivayet etmişlerdir.

Âmme t Beyne kadar varan baş yarasıdır. Hüâbet i aldatmaktır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî’a müracaat eden zâ­tın kimliğinin tesbiti hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Burada­ki ifâde tarzına göre bu zât Münkız bin Amr (Radıyallâ­hü anh) ‘dır. Çünkü Habbân (Radıyallâhü anh), M ü n k ı z’ in oğludur. Elde mevcut sünen nüshaları böyledir. Yâni ilgili cümle;

şeklindedir. Zamir, H a b b â’ a râci kılınırsa mânâ: “Habbân, dedem Münkız bin Amr’dır.” biçiminde olur ki mânâ bozulur. Çünkü biraz önce belirttiğim gibi Habbân, Münkız’ın oğludur. Zamir için merci olmaya elverişli başka bir keüme geçmediği için merciin Habbân olması muhtemel­dir. Mânânın bozulmaması için cümlede bir kelime eksikliğinin bu­lunduğunu söylemek durumu doğar ki, böyle bir şey söylemem de mümkün değildir. Eğer cümle; şeklinde ol­saydı manası şöyle olurdu: “Habbân, dedem tbn-i Münkız bin Amr’dır.’

Böyle bir eksikliğin bulunduğunu ve bir kalem hatâsının olabil­diğini söylemek cesaretinde bulunamıyacağım için cümleyi “O, be­nim dedem Münkız bin Amr’dır” diye terceme ettim. Bu şekilde ter-ceme etmek mümkündür. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem CAleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müracaat eden zâttan bahsedilmiş olabilir. Bu arada râvî Muhanımed bin Yahya bin Habbân “O, benim dedem Münkız bin Amr’dır…” diyerek hadîsi rivayet etmiş­tir.

Bâzı âlimler, Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müra­caat eden zâtın Habbân bin Münkız bin Amr ol­duğunu söylemişlerdir. îbn-i Cârûd, Hâkim ve başka zâtlar böyle demişlerdir. M ü s I i m * in şerhinde N e v e v î de bu görüştedir. Habbân şahabı oğlu sahabîdir. Ensâr-i KirânV-dandır. U h u d ve bundan sonraki savaşlarda bulunmuştur. Os­man (Radıyallâhü anh) ‘in halifeliği döneminde vefat etmiştir. Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ile beraber bir savaşta bir kale’ye hücum ederken başından ağır yaralanmış ve bu yaranın et­kisi ile dilinde bir ağırlık ve aklında bir zayıflık doğmuştur. Bu ne­denle de alış verişlerde aldatılıyordu. Vâki müracaatı üzerine Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) kendisine:

«Sen alış veriş ettiğin «aman (islâmiyet’te) aldatmak yoktur, de»” emir ve tavsiyesinde bulunmuştur.

Bundan önce geçen E n e s (Radıyallâhü anh)’in hadisinde sözü edilen zâtın da Habbân (Radıyallâhü anh) olduğu gö­rüşü kuvvetlidir. Zayıf bir kavle göre o hadîste sözü edilen zât

Habbân’ın babası Münkız bin Amr’ dır.

Hadîsin «Sen alış veriş ettiğin zaman “(İslâmiyet’te), aldatmak yoktur» cümlesi ile ilgili gerekli bilgi bundan önceki hadîsin izahı bölümünde verilmiştir.

Hadîsin bu cümlesinden sonra gelen kısımda Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu zâta, satın aldığı bir malı kabul ve­ya geri vermesi için üç günlük bir muhayyerlik hakkını vermiştir.

A h m e d ve bâzı M â 1 i k î 1 e r bu hadîsi delil göstererek rayici bilmeyen bir müşteri aldatılarak yüksek fiyatla satm aldığı bir malı geri verebilir, demişlerdir. Fakat Cumhur, Hanefîler ve Şafiller: Hadiste verilen müsaade belirli bir olaya ve özel bir duruma münhasır olup, umumî bir hüküm ifâde etmez. Müşteri, rayıctan yüksek bir fiyatla satm aldığını sonradan anladı­ğı bir malı geri veremez, demişlerdir.

Bir mal kusuru gizlenerek sağlam imiş gibi satıldığı takdirde kusuru gören müşteri bunu geri verebilir. Bu durum bundan Ön­ceki hadîs bölümünde de belirtildi. Keza Bey-i garar nevine giren sa­tışlar yolu ile yapılan aldatmalar da yasak olup satışlara âit akid-ler geçersizdir. Buna âit geniş bilgi ise 2194 – 2195 nolu hadîsler bö­lümünde anlatılmıştır. Başka bâblarda da buna değinilmiştir. Ora­lara müracaat edilebilir.

Keza satış akdi yapılırken muhayyerlik şartı konulabilir. Böy­le şart konulduğu takdirde ilgili taraf koşulan şartın ışığı altında satış akdini feshedebilir. Ebû Hanîfe, Şafii ve Ha­nefîler’ den Z ü f e r’ e göre şartlı muhayyerlik süresi üç gündür. Ebû Yûsuf ile Muhammed’e göre bu süre bir iki ay olabilir. A h m e d ‘ e göre süresiz olabilir. Mâliki-1 e r’ e göre ticâret eşyasında bu süre 3 – 5 gündür. Gayri menkul eşyada 36 – 38 gündür. Hayvanlarda değişik süreler vardır. Bu hu­susta geniş bilgi edinmek fıkıh kitablanna baş vurmak gerekir. [81]

25- Hâkimin, Müflisin Malına Hacız Koyup Alacaklılar İçin Satması Babı

Mu’dim: Fakir, demektir. Burada kasdedilen mânâ ise, malı, borcunu kapat a m ayan fakir kimsedir. Bu nedenle bu kelimeyi müf­lis, diye terceme ettim.

Teflîs: Bu kelime Arab dilinde, bir kimsenin iflâs ettiğini ilân etmektir. Şer-i Şerifte ise hâkim’in iflâs eden kimsenin malına ha­cız koyması ve onu malında tasarruf etmekten menetmesidir.

Ğuramâ: Garim’in çoğuludur. Carim, borçlu mânâsına kulla­nıldığı gibi alacaklı mânâsına da kullanılır. Burada alacaklı mânâ­sına kullanılmıştır

2356) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyailâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir ada­mın satın aldığı meyvalara bir âfet geldi ve adam (ödeyemeyecek mikdarda) çok borçlandı. Bun ur üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (sahabüere:)

«Bu adama sadaka veriniz,» buyurdu. Halk da ona sadakalar verdi. Fakat verilen sadaka da onun borcuna yetmedi. Bunun öze­rine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) alacaklılara:

«Bulduğunuz (şu) mikdan alınız ve sizin için şu mikdardan baş­ka bir hak yoktur.» buyurdu.” [82]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve N e s â î de rivayet etmişlerdir.

Nev’evi ve Tuhfe yazan : Hadiste sözü edilen zâtın M u â z bin Cebel (Radıyallâhü anh) olduğu söylenmiş, derler. Avnü’l-Mabûd yazarı bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir: “Yâni adam, satın aldığı meyvaları henüz satmamış iken mey­valara bir âfet geldi ve adam bir hayli borç altına girdi. Bir taraf­tan meyva sahibi, parasını istiyor. Diğer taraftan başka alacaklılar alacaklarını taleb ediyorlardı. Adamın, borçları kapatacak malı da yoktu. Bunun için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), müs-1 uman lan bu adama sadaka vermeye teşvik buyurdu. Fakat topla­nan sadaka tutarı, borcunu kapatamıyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), alacaklılara, mevcut meblâğı almalarını ve bunun dışında bir hakları olmadığını buyurdu. Alacak­lıların başkaca bir haklarının olmadığına dâir cümleyi e 1 – K a a r i’ şöyle yorumlamıştır: Yâni siz alacaklıların hakkı mevcut malı al­manız ve kalan alacağınız için borçluya mal edininceye kadar müh­let-verip bundan sonra istemenizdir.

Şu halde borçlunun malı borcunun tamamını karşılayamazsa, mevcut malı alacaklılara dağıtılır. Kalan borcu düşmez. Alacaklılar bekliyecekler ve borçlu mal edindiği zaman alacaklılar kalan hak­larını istiyeceklerdir,”

Tuhfe yazarırun beyânına göre el-Mazhar bu cümleyi •şöyle yorumlamıştır: Yâni alacaklılar borçlunun malını aldıktan sonra kalan alacaklarından dolayı borçluyu incitme ve hapsettirme hakkına sâhib değildir. Çünkü hâkim borçlunun malına haciz ko­yup sattırınca, adamın iflâs ettiği anlaşılmış olur. İflâsı sabit olan bir borçlu ise, borcundan dolayı hapsettirilmez. Bilâkis serbest bırakı­lır ki, bir mal edinebilsin. Adam çalışıp da mal edinince veya baş­ka yolla mal sahibi olunca alacaklılar, kalan alacaklarını tahsil eder­ler. Bu cümlenin mânâsı: “Siz alacaklılar bulabildiğiniz malı alınız ve kalan alacağınıza Ait hakkınız düşer. Artık borçlu ilerde zengin -leşse bile siz kalan alacağınızı taleb edemezsiniz” şeklinde değildir. Çünkü Allah Teâlâ : = “Ve borçlu fa­kir ise borcunu Ödeyebilecek bir mala sâhib oluncaya kadar beklen­melidir…” buyurmaktadır.[83] El-Mirkat’ta bu cümlenin el-Maz­har tarafından böyle yorumlandığı ifâde edilmiştir.

Tuhfe yazarı yukardaki nakli yaptıktan sonra sözlerine devam­la şöyle der: El-Mazhar’in kabul etmediği yorum şeklini bâzı âlimler benimsemiş ve cümleyi şöyle yorumlamışlardır. Yani siz alacaklılar, meyvalarına âfet gelen borçlunuzun bulabildiğiniz malınızı alınız. Bundan başka kalan alacağınız için borçludan bir hak taleb edemezsiniz. N e v e v î de şöyle der:

Ağaç üzerindeki meyvalar, yenilmeye elverişliliği belirdikten sonra ağaç üstünde iken satılıp ağaçlar müşterinin emrine verilir ve henüz meyvaları toplama zamanı gelmemiş iken meyvalar bir âfete uğrarsa bunun zarar ve ziyanı satıcıya mı, müşteriye mi âit olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf olmuştur. Şöyle ki:

Ebû Hanife. el-Leys bin Sa’d, en sahîh kav­linde Şafiî ve başka bâzı âlimler: Zarar ve ziyanın tamamı müşteriye aittir. Zararın satıcının alacağından düşülmesi söz ko­nusu değildir, yâni vâcib değildir. Fakat satıcının bunu hesabtan düş­mesi müstahabtır, demişlerdir.

Kadim kavlinde Şafii ve bir cemâat: Anılan zarar satıcı­ya aittir ve onun alacağı meblâğdan düşülür, demişlerdir.

Mâlik ise: Âfetle meydana gelen zarar tutan, meyvalann bedelinin üçte birisinden az ise hesabtan düşülmesi vâcib değildir. Fakat üçte bir veya daha çok bir meblâğ tutarsa bunun satıcıya yükletilmesi ve hesabtan düşülmesi vâcibtir, demiştir. N e v e v İ bundan sonra da, âlimlerin yukarda anlatılan görüşlerinin dayanaklannı anlatır. Bu delilleri görmek isteyenler oraya müracaat etsin­ler.”

Ağaç üstündeki meyvalan satın alıp henüz toplamamış iken bir tabiî âfet nedeniyle meyvalar zarara uğradığı takdirde, bu zararın satıcıya veya müşteriye ait olduğuna dâir daha geniş bilgi 2219 no-lu hadisin izahı bölümünde verilmiştir. Oraya müracaat, edilebilir.

N e v e v i bu hadîsten çıkarılan diğer hükümlerle ilgili ola­rak şöyle der:

  1. Muhtaçlara ve borçlulara yardımcı olmak müstahabtır.
  2. Böylelere sadaka vermek suretiyle sıkıntıdan kurtarmak da müstahabtır.
  3. Borcunu ödemekten âciz fakir bir kimseden borcunu ödeme­sini isteyip peşini bırakmamak veya hapsettirmek mubah değildir. Mâlik, Şafiî ve Cumhura göre fakir borçludan İsrarla ala­cak istemek veya onu hapsettirmek caiz değildir. Fakat I b n – i Süreye: Borçlu fakirliği sabit olsa bile borcunu ödeyinceye ka­dar hapsedilir, demiştir. Ebû Hanife’ye göre, fakir borç­lunun peşine düşüp alacağı istemek caizdir.
  4. Müflisin malının tamamı alacaklılara alacaklarına mahsu­ben dağıtılır. Alacaklıların hakkı tam ödeninceye kadar malı veri­lir. Müflise yalnız elbisesi ve buna benzer zaruri eşyası bırakılır. Başka neyi varsa borcunun tamamının ödenmesi için satılır.

2357) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâ>’dan: Şöyle de-. mistir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mu âz. bin Cebeli ala­caklılarının elinden kurtardı. Sonra onu Yemene âmil (vali) ola­rak atadı. Bunun üzerine Muâz şöyle dedi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (olan) malım karşılığında beni (alacaklılarımın elinden) kurtardı. Sonra beni (Yemen’e) vali atadı.”

Not: Zevâİd’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Seleme el-Mek-ki’nin hâli meçhuldür. Diğer râvi Abdullah bin Müslim hakkında Îbn-I Hibbân: O, mevkuf hadisi merfû gösterir ve merfü hadisi isnad eder. Kendisinin rivayeti delil olamaz, demiştir. El-Âcüri de : Ebû Dâvûd aracılığıyla Ahmed’den rivayet edildi­ğine göre Ahmed : Her belâ ondandır, demiştir. îbn-i Muin de : O, çok sadıktır. Fakat hatâsı çoktur, demiştir. [84]

İzahı

Bu hadis Zevâid türündendir. Muâz bin Cebel (Radı-yallâhü anhî seçkin sahâbilerdendir. Hâl tercemesi 55 nolu hadis bölümünde geçti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) onun malını satıp alacaklılarına dağıttığı ve malının, bütün borcunu ka­patmaya yetmediği şerhlerde belirtilmiştir. Şu halde M u â z’ın “(Olan) malım karşılığında beni…’1 şeklindeki sözünün mânası şöy­ledir : ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) mevcut malımı sa­tıp alacaklılara dağıttı. Malım borcumu kapatmadığı halde ve ala­caklıların alacağı henüz bitmemiş iken Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) beni bunların elinden kurtardı.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Muâz (Radıyal-lâhü anhî ‘ı Mekke fethinden sonra Yemen’e vali olarak gönderdi. Muâz bundan sonra maddî sıkıntıdan da kurtulmuş olduğuna işaret etmek istediği kanısındayım.

Bu hadis de borçlunun borcunun ödenmesi için malına haciz ko­nulup satılmasının meşruluğuna, borçlunun malı borcunu tamamen karşılamadığı takdirde olan malının alacaklılara dağıtılması ile ye-tinüeceğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in Muâz’ı Yemen’e vali tâyin ettiğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in şefkatinin yüceliğine ve M u â z’ın faziletine delâlet eder. [85]

26- Malının Aynisini İflâs Etmiş Bir Adamın Yanında Bulan Kimsenin Babı

Burada rivayet olunan hadîslerde geçen iflâs’tan maksad kişi­nin malının, onun borcunu kapatamamasıdır. Arab dilinde falan ki­şi iflâs etti, denilince, zengin iken fakirleşti veya altın ile gümüş pa­ra sahibi iken bu nevî parası kalmayıp fülus denilen değeri düşük madenî para sahibi oldu, mânâsı kasdedilir. İflâsın hakîki mânâsı ise zenginlik hâlinden fakirlik hâline düşmektir.

Malı, borcunu karşılıyanııyacak duruma düşen ve müflis ismi verilen bir adamın yanında bir kimsenin malı, olduğu gibi duruyor ise acaba mal sahibi, diğer alacaklılar gibi midir, yoksa onlara ter-cihan kendi malını geri alabilir mi?

Keza, ölen bir adamın borcu, onun terekesinden fazla olur ve alacaklı durumda olanlardan birisi bu tereke içinde kendi malının aynisini bulur ise bu alacaklı diğerlerine tercihan kendi malını ala­bilir mi, yoksa onun bir tercih hakkı olmayıp diğer alacaklılar gibi midir?

Kendi malının aynisi, derken o malın eksiksiz, ziyâdesiz ve vasıf­ları değişmeksizin olduğu gibi durması kasdedilir.

Gerek müflisin yanında ve gerekse ölenin terekesinde kişinin bulduğu kendi malı, derken satıp da bedelini almadığı mal kasdedi­lir. Çünkü bedelini almış ise, bir hakkı kalmamış olur.

Bu bâbta rivayet edilen hadisler yukarda işaret ettiğim mese­leler hakkındadır. Bunların tercemesinden sonra gerekli izah yapı­lırken âlimlerin görüşleri de beyân edilecektir. Şimdi tercemeye ge­çelim.

2358) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)’den rivayet edildiğine göre. Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir :

«Malının aynisini (yâni olduğu gibi), iflâs etmiş bir şahsın ya­nında bulan bir kimse, o malı başka kimselere nazaran öncelikle al­ma hakkına sahihtir.-“

2359) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurmuştur :

«Herhangi bir adam bir eşya satar, sonra iflâs etmiş durumda olan bir adamın (yâni müşterisinin) yanında bu eşyaya aynisiyle (yâni hiç değişmemiş olarak) yetişir ve eşyanın bedelinden bir şey teslim almış değil ise, eşya o adamın (hakkı) dır. Eğer adam eşyanın bedelinden bir şey teslim almış İse kendisi diğer alacaklıların mis­lidir (Yâni öncelik hakkı yoktur.)»”

2360) Mcdîhe-i Münevvere kadısı (Ömer) bin Halde ez-Zurakî (Ra­dtyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Biz iflas etmiş bir arkadaşımız (in elinde bulunan ve bedelini Öde­mediği bir mal) hakkında Ebû Hüreyre’nin yanına gittik (O’na mü­racaat ettik). Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) söyle dedi.

Bu (mesele). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, hak­kında şöyle hükmettiği (meselenin misli) dir*

Herhangi bir adam ölür veya iflâs ederse (bedelini ödemediği) eşya sahibi, o eşyayı aynen (onun yanında) bulunca, kendi eşya­sını (diğer hak sâhibîerinden) Öncelikle alma hakkına sâhibtir.”

2361) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir ;

«Herhangi bir kimse ölür de yanında (satın alıp bedelinin tama­mını ödemediği başka) bir adamın malı aynen duruyor ise, mal sa­hibi malının bedelinden bir şey teslim almış olsun veya (hiç bir şey) teslim almamış olsun, diğer alacaklıların mislidir (Yâni öncelik hak­kı yoktur.)*” [86]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin hepsinin râvisi Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh) ‘dır. Onun ilk hadisini Kütüb-i Sitte sâ-hiblerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde kısmen keli­me değişikliği var ise de mânâyı etkiliyecek bir değişiklik yoktur.

Âlimlerin cumhuru bu hadîsi satılan mal hakkında yorumlamış­lardır. E 1 – H â f ı 2 bu hususta geniş bilgi verdikten sonra: Ve­rilen bilgilerden anlaşılıyor ki bu hadis satılan mal hakkındadır. Ödünç veya emanet verilen mal da bu hükme tâbidir, demiştir.

Cumhur bu hadîsi şöyle yorumlamıştır: Bir adam malını satar ve bedelinden hiç bir şey almamış iken müşterisi iflâs eder. Satıcı da gider malım olduğu gibi müşterinin yanında bulur. Yâni malın­da bir değişiklik ve bir tasarruf yapılmamış iken bulur, îflâs eden müşterisinin borcu çoktur. Başka alacaklılar da gelip haklarını taleb ederler. Satıcı kendi malını bulunca, diğer alacaklılara tercihen kendi malını geri almak hakkına sâhibtir. Diğer alacaklılar bu ma­lı alacakları oranında bölüşme teklifinde bulunma haklyna sâhib de­ğillerdir.

Cumhur bu hadisi satıcının malının bedelinden hiç bir şey tes­lim almadığı meselesine yorumlamıştır. Bu yorumun dayanağı da bu hadisten sonra gelen hadîstir. Çünkü ikinci hadiste belirtildiği gibi eğer satıcı malın bedelinden bir şey teslim almış ise diğer ala­caklılara tercih hakkı yoktur. Fakat cumhurdan Şafiî satıcı­nın tercih hakkının yine bulunduğunu söylemiştir. Ş â f i î’ ye gö­re satıcı, kalan alacağını o maldan alır. Kalanı diğer alacaklılara ve­rilir. $ â f i î’ nin bu görüşünü en-Neyl yazarı beyân etmektedir.

Bu babın üçüncü hadîsine göre ölen adam da iflâs eden adam gibidir. Yâni bir mal satın alıp bedelini ödemeden ölen bir kimse­nin yanında o mal olduğu gibi duruyor ise mal sahibi kendi malım öncelikle alma hakkına sâhibtir. Şafii bu hadisi delil göstere­rek böyle hükmetmiştir.

Bu babın son hadîsi ise ölen adamın iflâs eden adam gibi olma­dığına delâlet eder. Buna göre, bir mal satın alıp bedelinin tama­mını ödemeden ölen bir kimsenin yanında bu mal olduğu gibi du­ruyor ise satıcının bir tercih hakkı yoktur. Bu malın bedelinden bir şey almış olsun veya hiç bir şey almamış olsun fark etmez. Satıcı diğer alacaklılar gibidir. Ölenin diğer malları gibi bu malı da ala­cakları oranında kendi aralarında taksim ederler. Mâlik ve A h m e d bu hadisle amel etmişlerdir. Bu son hadîsi Ebû D â -v û d mürsel olarak Ebû Bekir bin Abdirrahman bin el-Hâris bin Hişâm’ dan rivayet etmiştir. Fa­kat görüldüğü gibi müellifimiz bunu merfû olarak rivayet etmiştir. E 1 – M ü n z i r î de bu hadisi Ebû Bekir’in mürseli olarak göstermektedir. Şafiî de bunu mürsel kabul ettiği için üçüncü hadisle arrel etmeyi tercih etmiştir. [87]

Âlimlerin Konu Hakkındaki Görüşleri

N e v e v i bu konu hakkındaki görüşleri şöyle anlatır;

“Bir mal satın alıp bedelini ödemeden iflâs eden veya ötüp ma­lı borcunu kapa ta ma yan bir kimsenin satın aldığı mal aynen duru­yor ise bu malın kimin hakkı olduğu hususunda âlimler ihtilâf et­mişlerdir. Şöyle ki:

  1. Ebû Hanîfe’ye göre satıcının bu malı geri alma hak­kı yoktur. Satıcı diğer alacaklılar gibidir. Hepsi, borçlunun malını alacakları oranında bölüşürler.
  2. Şafii ve bir cemaata göre satıcı muhayyerdir. Dilerse sattığı malı geri alır. İsterse geri almaz ve diğer alacaklılarla bir­likte, borçlunun malını alacakları oranında bölüşürler.
  3. Mâlik: Satıcı, iflâs meselesinde malını geri alır ve ölüm meselesinde satıcı diğer alacaklılar gibidir. Hepsi ölünün malını ala­cakları oranında bölüşürler, demiştir.”

A h m e d de ölüm meselesinde M â 1 i k ‘ in görüşündedir.

Avnü’l-Mabûd yazan da iflâs eden müşterinin yanında malım, olduğu gibi bulan ve malının bedelinden hiç bir şey almamış olan satıcının diğer alacaklılara tercihen kendi malını geri alma hakkı­na sâhib bulunduğu hükmünün Cumhurun kavli olduğunu beyân et­tikten sonra şöyle der:

“Hanef iler buna muhalif kalmışlardır. Onlara göre sa­tıcı diğer alacaklılar gibidir, tercih hakkı yoktur. Bu hadîsle amel et­memeleri için beyân ettikleri mazeretleri bilmek istiyor isen el-Fetih veya en-Neyl kitabını mütalâa etmeni tavsiye ederim.

El-Hattâbi: Bu hadisin hükmü Peygamber (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm)’in sabit bir sünnetidir. İlim ehlinden çok kimseler bununla hükmetmişlerdir. Osman bin Affân (Radıyal-lâhü anh) da böyle hükmetmiş ve Ali bin Ebi Tâlib (Ra-dıyallâhü anh)’den de böyle hükmettiği rivayet edilmiştir. Sahâbî-lerden bunlara muhalefet eden bir kimseyi bilmiyoruz. U r v e bin Z ü b e y r (Radıyallâhü anh) ‘m kavli de budur. Mâlik, Şa­fiî, Ahmed, Evzâî ve îshâk da böyle hükmetmişler­dir. Ebû Hanife, îbrâhîm Nahai ve İbn-i Şeb-reme: Satıcı diğer alacaklılar gibidir, demişlerdir, der.”

Ömer bin Halde (R.A.)’nin bâl tercemesi

Üçüncü hadisin râvisi Ömer bin Halde ez-Zürekl (R.A.) Medtne-i Münevvere kadılığı yapmıştır. Bir kavle göre babasının temi Abdurrahman el-Ensarf’dir. Hal­de onun dedesinin ismidir. Kendisi Ebû Hüreyre (R.A.)’den hadis rivayet etmiş­tir. Râvisi Reblatü’r-Rey’dir, Ebû DÂvûd ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. El-Vakidİ : O, heybetli, iffetli, takva sahibi ve sıka bir zâttır, demiştir. (Hulâsa: 282) [88]

27- Şâhidlik Etmesi Taleb Edilmeyen Bir Kimsenin Şâhidlik Etmesinin Yasaklığı Babı

2362) Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallâhü onAJ’den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: (mü’min olan) in­sanların hangileri daha hayırlıdır? diye soruldu. Resûl-İ Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(En hayırlı insanlar) benim karn’ım (sahâbîlerim)dir. Sonra onların hemen ardından gelen (Tabiî) lerdir. Sonra bunların hemen ardından gelen (Tabiilerin Tabiî) leridir. Daha sonra bir takım in­sanlar gelir ki onlardan birisinin şâhidliği yeminini ve yemini şâhid-1 iğini geçer. [89]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizi ve Nesâl de rivayet etmişlerdir. Hadisteki Karn kelimesinin asıl mânâsı za­mandır. Ancak bu zaman süresinin tesbit ve tâyini hususunda de­ğişik görüşler vardır: On, yirmi, otuz, altmış, yetmiş, seksen, yüz, yüz yirmi yıl olmak üzere muhtelif rivayetler vardır. Bâzılarına gö­re Karn, insan kuşağıdır. Her kuşak bir Karn’dir. Bir kısım âlimler: Her yüz yıl bir Karn’dır, demişlerdir. Bu hadîsteki Karn ile kasde-dilen mânânın tesbiti hususunda da ihtilâf vardır. Nevevî’ nin beyânına göre, el-Muğlr-e: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in karn’ı O’nun sahâbîleridir. Onların hemen ardından gelenlerden maksad sahâbîlerin evlâdıdır ve bunların hemen ardın­dan gelenlerden maksad da sahâbîlerin evlâdının evlâdıdır, demiş­tir.

N e v e v i daha sonra: Sahih olan kavil şudur: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in karn’ından maksad O’nun sahâbîleri-dir. îkinci karn’dan maksad. Tabiîlerdir ve üçüncü karn’dan maksad da Tabiîlerin Tabiîleridir. Âlimler, karn’lann en hayırlısının Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in karn’ı yâni sahâbıleri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Cumhurun kavline göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’i bir saat bile gören her m üs 1 uman sa-hâbi sayılır.

Hadîs, en hayırlı kuşağın, sahâbîler kuşağı olduğuna delâlet eder. Bundan maksad kuşağın tümüdür. Bu itibarla bu hadis, sahâbi’nin peygamberlerden üstün olduğuna ve herhangi bir sahâbî kadının, Meryem ve Âsiye gibi kadınlardan daha faziletli oldu­ğuna delâlet etmez. Çünkü kasdedilen mânâ bir kuşağın diğer ku­şaklara üstünlüğüdür. Üstün olan kuşaktaki her ferdin diğer ku-şataki bütün ferdlerden üstünlüğü anlamı çıkarılamaz.

Hadisin son kısmında gelen «… onlardan birisinin şâhidliği ye­minini ve yemini şâhidliği geçer» cümlesi ile ilgili olarak da N ev e v î şöyle der:

Bu cümle, şâhidlik ederken yemin eden kimseyi yermektedir. Cümlenin mânâsı: Adam hem yemin eder, hem de şâhidlik eder. Artık bazen önce yemin eder ve bunun arkasında şâhidlik eder. Ba­zen de bunun tersini yapar. Bâzı M â I i k i 1 e r bu hadîsi delil göstererek : Şâhidlik ederken yemin eden adamın şâhidliği redde­dilir, demişlerdir. Fakat cumhur, şâhidlik ederken yemin eden ada­mın şâhidliğini reddetmez.

Sindi de bu cümle ile ilgili olarak; Cümleden kasdedilen mânânın şu olduğu umulur: Yâni anılan üç kuşaktan sonra gelen bir takım insanların yalan konuşmaları çoğalır ve şâhidliklerine gü­venilmez. Bu nedenle adamlar şâhidliklerini yeminleri ile takviye etme gayretinin içine girerler. Artık şâhidlik ederken ifâdelerinden önce veya sonra yemin ederler, demektedir.

Hadîs, yemin ve şâhidliğin önemli şeyler olduğuna ve İslâm’ın ilk dönemlerinde bunlara ehemmiyet verildiğine işaret eder. Nite­kim B u h â r i bu durumu belirtmek için bu hadisin sonunda îbrâhîm Nahai ‘nin şu sözünü de rivayet etmektedir: Biz çocuk denecek yaşta İken konuştuğumuzda “Eşhedu billah” ve “Al­lah ile ahdim olsun” sözünü kullandığımız için velilerimiz bizi dö­verlerdi.

2363) Câbir bin Semûre (RadıyaUâhü anh)’den: Şöyle demiştir: Ömer bin el-Hattâb (RadıyaUâhü anh), Câbiye [90]de bize bir hitabede bulundu ve şöyle söyledi: Ben aranızda böyle ayakta dur­duğum gibi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu

Benim ashabım, sonra onların hemen ardında gelen (Tabii) ler ve sonra bunların ardında gelen (Tabiilerin Tâbü)Ieri(n değerini takdir etmek) hakkında bana riâyet ediniz (yâni bana olan hürme­tinizi göz önünde bulundurup benim hatırım için onlara saygılı olu­nuz). Daha sonra (ki kuşaklarda) yalancılık o kadar yayılacak ki, adam, şâhidlik etmesi taleb edilmediği halde şâhidlik edecek ve ye­min etmesi teklif edilmediği halde yemin edecektir.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin senedindeki râvîler sıka zât-lardır. Ancak şu var ki, râvî Abdü’l-Melifc bin Umeyr tedüsçidir ve bu hadîsi an’a-ne ile rivayet etmiştir. [91]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîste, Ashâb-ı Kiram, Tabiîler ve bun­ların Tabiilerinin faziletine işaret edilerek

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in hatırı için bu üç kuşakta yaşayan müslüman-lara değer ve saygı göstermenin gerekliliği ifâde edilmektedir.

Râmuzü’l-Ehâdis şerhi Levâmiü’l-Ukûl’da özetle şöyle deniliyor: “Yâni sahâbîlerin kıymet ve değerlerini takdir ediniz, onları in­citmeyiniz, tenkid etmeyiniz ve aleyhlerinde konuşmayınız.Çünkü onlar benim arkadaşlarımdır. Onlara karşı durum ve davranışları­nızda benim hatırımı ve bana olan saygınızı göz önünde bulunduru­nuz. Tabiîler de Ashab-i Kirâm’ın izini tıpa tıp takip ettikleri için onlara da saygılı olma emri verilmiştir. Üçüncü kuşaktaki müslü-manlar ilk iki kuşak dışında kalan müslümanlann en mümtaz taba­kasını teşkil ederler. Fakat bu üç kuşaktan sonra gelen bir takım in­sanlar, şâhidlik etmeleri taleb edilmediği halde şâhidlik etmeye ve yemin etmeleri teklif edilmediğine rağmen yemin etmeye girişirler. Bu hal ise insanların takvasının zayıflığına ve itimadm azlığına de­lâlet eder.”

Müslim, Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘in (2362 nolu) hadîsi ile beraber bunun bir benzerini İmrân bin Husayn (Radıyallâhü anh)’den merfû olarak rivayet et­miştir. Bunun sonunda bulunan ilâvede şu cümle de vardır:

“Bunlardan sonra bir takım insanlar olur ki şâhidlik etmeleri ta­leb edilmediği halde şâhidlik ederler ve apaçık hiyânet ederler…”

N e v e v i de bu cümlelerin şerhinde şunları söyler: “Bu hadîsin zahiri, «Şâhidlerin en hayırlısı, şâhidlik etmesi ta­leb edilmeden önce şâhidlik edendir» (2364 nolu) mealindeki hadîse muhaliftir. Âlimler bu iki hadîsin arasında görülen zahirî ihtilâfı şöylece gidermişlerdir:

Bir hak iddiasında bulunan bir kimse, dâva konusu meseleye vâ­kıf olan şahidi bilir ve tanır. Dâva sahibi, şâhidlik etme talebinde bulunmadan önce şahidin şâhidlik etmeye acele etmesi bu hadiste yerilmiştir. Bu hadîs böyle yorumlanır, denilmiştir.

Diğer hadîste (yâni 2364 nolu) övülen şâhidlik ise dâva sahi­binin tanımadığı ve bilgisi olduğundan haberi olmayan bir şahidin dâva sahibine: Ben senin meselene şahidim, durumu biliyorum. Ar­zu edersen hâkimin huzurunda şâhidlik ederim, diyerek haberdar et’ mesi ve istenildiği takdirde şâhidlik etmesidir. Allah Teâlâ haklan ile ilgili dâvalara âit şâhidlik de anılan şâhidlik hükmüne tâbidir. Allah. Teâlâ hakları konusunda bilgisi olan bir kimse hâkim’e baş vurarak konu hakkında şâhidlik eder. Bu nevi şâhidlik de övgüye lâyık şâhidlik nevindendir. Boşama, vakıf, azadlama, genel vâsiy-yetler ve cezalara âit şâhidlik Allah Teâlâ haklarına âit şâhidlik için birer örnektir. Bu gibi dâvalarda şâhidlik etme talebi olmaksı­zın şâhidlerin hâkim’e müracaatla ifâde vermeleri övgüye lâyık şâhidliklerdendir. Ancak örtbas edilmesinde yarar görülen cezalarla ilgili dâvalarda şâhidlerin bilgilerini gizlemeleri daha uygun olur.

îşte bu iki hadis arasmda görülen zahiri ihtilâfın bertaraf edil­mesinin en uygun şekli bunların böyle yorumlanmasıdır. Bizim ar­kadaşlarımız ile Mâlik ve âlimlerin cumhuru böyle yorum yap­mışlardır. Doğrusu da budur.

Bu hadis başka şekillerde de yorumlanmış ise de bu yorumlar zayıftır. Bunlardan birisi şöyledir:

Şâhidlik etme talebi yapılmadan herhangi bir konuda şâhidlik etmek yerilmiştir. Böyle yorumlayanlar, diğer hadîsi dikkata alma­mıştır.

Diğer bir kavle göre bu hadîs yalancı şâhidlik hakkındadır. Bir başka kavle göre bu hadîs, cezalara âit şâhidlik hakkındadır.

Bu yorumların hepsi yanlıştır.

Şâhidlik etmesi taleb edilmemiş iken kişinin kendiliğinden gidip bir dâva hakkında ettiği şâhidlik cumhura ve bizim mezhebimize gö­re geçerlidir.” [92]

28- Adamın Görgü Tanıklığı Vardır Da İlgili Kişi Bu Durumu Bilmez, Babı

2364) Zeyd bin Hâlid el-Cühenî (Radıyallâhü anhyden rivayet edil­diğine göre; kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden, şöyle buyu­rurken işitmiştir:

«Şâhidlerin en hayırlısı, şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce ta­nıklık görevini ifâ edendir.»” [93]

İzahı

Bu hadîsi Mâlik, A h m e d , Müslim ve Ebü Dâ v û d da rivayet etmişlerdir. Müslim’ deki hadis metni şöyledir

İyi dinleyin ben şâhidlerin en hayırlısını size haber vereyim: Şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce şâhidlik eden kimse.» Ebü Dâvüd ile Tirmizi’ deki metin de böyledir.

Bundan önceki bâbta geçen hadîsler, şâhidlik etmesi taleb edil­meden önce kişinin şâhidlik etmesinin iyi olmadığına delâlet eder­ler. Orada verilen izahta gerekli bilgi verildi ve hadîsin yorum şek­li anlatıldı. Bu hadîste ise şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce ki­şinin şâhidlik etmesinin övgüye lâyık olduğu belirtilmiştir. Orada dolaylı olarak bu hadîsin yorum şekline de değinilmişti. Nevevi bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der .-

“Bu hadis ile kasdedilen mânâ hakkında iki yorum vardır. Bun­ların en sahih ve en meşhur olanı Mâlik ve Şafii’ nin ar­kadaşlarının yaptığı şu yorumdur:

Bir insanın bir hakkı ile ilgili olarak bir şahsın şâhidliğe yarar lı bilgisi vardır. Fakat hak sahibi, bu şahsın bilgisinden habersizdir. Şahıs, hak sahibine gelir ve konuya şâhid olduğunu bildirir. İşte bu şahıs, en hayırlı şâhid’dir.

İkinci yorum: Bu hadîs hasbî şâhidlik hakkındadır. Yâni sırf in­sanlara mahsus haklar dışında kalan dâvalara âit şâhidliktir ki bu dâvalar yalnız Allah Teâlâ haklarına aittir veya Allah Teâlâ ile kul haklarının birleştiği meselelere aittir. Bunlara örnek: Boşama, azad-lama, vakıf, umumi vâsiyyetler, cezalar ve benzerî konular. Bu gi­bi konularda bilgisi olan şâhidlerin hâkim’e müracaat ederek ifâ­de vermeleri vâcibtir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’in mü-teaddid âyetlerinde Allah için şâhidlik etmeyi emretmiştir.

Birinci yorumda anılan meseleler hakkında da bilgisi olan kim­selerin şâhidliklerini gizlememeleri ve bilgilerini hâkim’e aktarma­ları vâcibtir. Çünkü bu bilgiler birer emânettir. Emâneti ödemek ge­reklidir.

Bu hadis başka şekilde de yorumlanmıştır. N e v e v i bu şe­killeri de anlattıktan sonra bu hadîs ile bundan önceki bâbta geçen hadîs arasında bir çelişki bulunmadığını tekrar anlatır. Biz bu hususu bundan önceki bâbta anlattığımız için bunu tekrarlamaya gerek görmüyoruz.

Hadîsin râvisi Zeyd bin H âl id (Radıyallâhü anh)’ın hâl tercemesini 945 nolu hadîs bölümünde vermiştik. [94]

29- Borçları Şâhidlendirmek Babı

2365) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtylalâhü anh)’den rivayet edildiğine göre kendisi:

(Ey îman edenler birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman) âyetini okudu ve nihayet (Eğer bâ­zınız bâzınıza güvenirse — Yâni borcu sened, şâhidler veya rehinle tevsik etmeye gerek duymazsa— güvenilen (borçlu) kimse borcunu ödesin) âyetine gelince 1 Bu âyet, bundan Öncekini neshettti, dedi.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu. mevkuf bir seneddir. Fakat merfü hükmündedir. [95]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Hadiste anılan birinci âyet B a -kara sûresinin 282. ve Kur*an-i Kerîm’in en uzun âyetidir. Bu âyet’te borçlandığı zaman bunun sened ile tevsik edilmesi ve iki er­kek şâhid, bu olmazsa bir erkek ile iki kadın şâhidle teyid edilmesi emredilmek ted ir. Hadîste anılan ikinci âyet ise ayni sürenin 283. âyeti olup ilk âyeti tâkib etmektedir. Bu âyet’te, yolculuk hâlinde sened tanzim edecek kâtib bulunmadığı takdirde borca karşılık rehin alın­ması emredilmekte ve daha sonra yukarda yazılı nazm-ı Celîl buyu-rulmaktadır. Tercemede mealini sunduğum bu nazm-i Celil’de «Eğer bazınız bâzınıza güvenirse, güvenilen kimse borcunu ödesin» buyu­ru lmak tadır.

ilk âyet’te borcun sened ve şâhidle tevsik edilmesi ve son âyetin baş kısmında borca karşı rehin alınması emredilmektedir. Daha sonra gelen Nazm-i Celîl’de, güvenilen borçlunun borcunu Ödemesi emredilmektedir. Bu hadis’e göre Ebû Saîd-i Hudri (Ra-dıyallâhü anh) bu Nazm-i Celil’in bundan önceki hükümleri neshet-tiğini söylemiştir. Şu halde alacaklı kimse borçlusuna güveniyorsa, sened tanzimi, ş&hidlerin tutulması ve rehin alınması emri yoktur. Hadisin zahirinden anladığım budur. Fakat Sindi: Hadisten kasdedilen mânânın şöyle olması umulur, der: Mü’minler birbirine güvensin güvenmesin önce borç senedini yapmakla emrolunmuşlar. Sonra, güven ve emniyet olduğu takdirde şâhidlerle yetinmeleri em-rolunmuştur ve bu emirle ilk emir neshedilmiştir.

Hadisin ifâde tarzını Sindi’ nin yaptığı yoruma uygun gör­müyorum. Çünkü son emirden önce, sened tanzimi, şâhid tutulması ve rehin alınması emri geçmektedir. Ebû Said-i Hudri (Radıyallâhü anh) bu son emir, bundan öncekini neshetti, demiştir. 8u ifâdenin zahirine göre yalnız sened tanzimi emri değil diğer emir­ler de bu son emirle neshedilmiştir.

Fahrü’d-Din, Tefsîrü’l-Kebîr’inde bu âyetlerin tefsirinde özetle şu bilgiyi verir:

“Bâzıları âyetinin, bundan önceki âyetler­de geçen, sened tanzimi, şâhid tutulması ve rehin alınması emirle­rini neshettiğini söylemişlerdir. Bilmiş ol ki, zorlayıcı bir delil bulun­madıkça bir âyetin hükmünün mensuh olduğunu kabullenmek ha­tâdır. Bilâkis ilk âyetlerdeki sened, şâhid ve rehin emirleri irşad ve ihtiyat yolunu göstermek mânâsına yorumlanır. Son emir ise ruh­sat içindir. Yâni güven ve emniyet olduğu takdirde borç için sened yapılmayabilir, şâhid tutulmayabilir ve rehin alınmayabilir. “İbn-İ Abbâs (Radıyalâhü anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre kendisi i Müdâneye Ayetinde (Yâni 282. âyette) nesih yoktur,” demiştir.

Borcun senedle, şâhidlerle tevsik edilmesine ve rehin almaya âit emirlerin hükmü hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Söyle ki:

Atâ, tbn-i Cüreyc, Nahai ve Taberi’ye gö­re emir vâciblik içindir.

Müctehid fıkıhçüann cumhuruna göre bu emir mendubluk için­dir. Cumhurun delili şudur: Biz bütün İslâm memleketlerindeki tüm müslümanlarm senedsiz ve şâhidsiz veresiye muamelelerde bulun­duklarını görmekteyiz. Bu uygulama, anılan emirlerin vâciblik için olmadığına dâir bir icmâdır. Diğer taraftan her veresiye muamele için sened ve şâhid mecburiyetini koymak müslümanlar için büyük bir güçlük doğurur. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), İslâ­miyet’in kolaylık dîni olduğunu emretmiştir.

Bir kısım âlimler de: Bu emirler vâciblik içindi, sonra; âyeti ile neshedildi, demişlerdir.El- H a s a n, Sabi ve el-Hakem bin Uyeyne’ nin mezhebi bu­dur.”

Hulâsa, zamammızdaki insanların çoğunda emniyet ve itimad kalmadığı için veresiye muamelelerde en ihtiyatlı yol, sened ve şâ­hid tutma yoludur. Ya da rehin almak şeklidir. Allah en iyi bilen­dir. [96]

30- Şâhidliği Caiz Olmayanların Babı

2366) Amr bin Şuayb’ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra-ıj’den rivayet edildiğine göre; Reaûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seüem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Hâin erkeğin, hâin kadının, İslâmiyet’te had cezasına çarptırıl­mış olan kimsenin şâhidiiği ve kin ile husûmet sahibinin, husûmet beslediği kişi aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haccac bin Ertat var­dır. Bu râvi tedlis ederdi. Bunu da an’ane ile rivayet etmiştir. “Umtzl bu hadisi Âise <R.A.)’dan rivayet etmiştir. [97]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türünden sayılmıştır. Halbuki E b û D â v û d da bunu az bir değişiklikle rivayet etmiştir. Oradaki rivayette:ve İslâmiyet’te had cezasına çarptırılmış olan kimse” ifâdesi yerine;«Ve zina eden erkek ve zi­na eden kadın» ifâdesi vardır. Tabii-buradaki ifâde daha umumi bir mânâ ifâde eder ve herhalde bu farktan dolayı bu hadis Zevâid tü­ründen sayılmıştır.

Hadisteki “Hâin” kelimesinin Türkçesi hinâyet eden, demektir. Hıyanet eden erkek ve hiyânet eden kadından maksadın ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Birinci ve kuvvetli olan görüşe göre bun­dan maksad fâsık erkek ve fâsık kadındır. İslâm dininde fâsık, bü­yük bir günah işleyen veya küçük günahlara devam eden kimseye denilir. Fâsık bir kimse dîni hükümlere aykırı harekette bulunmak­la ilâhi emânete hiyânet etmiş olur ve bu nedenle kendisine hâin de­nilir. Artık ister Allah hakkına, ister kul hakkına tecâvüz etmekle hiyânet etmiş olsun fark etmez. Her iki surette de hiyânet etmiş ve fışkı mucip bir harekette bulunmuş olur.

ikinci yoruma göre buradaki hiyânetten maksad kul haklarına hiyânet etmektir.

Tuhfe yazan bu hadisin  i ş e (Radıyallâhü anhâ)’dan olan rivayeti bölümünde özetle şu bilgiyi verir:

“E 1 – K a a r i, el-Mirkaatta : Hıyanetin meşhur mânâsı in­sanların emânetlerine riâyet etmemektir. Allah’ın kullara emânet et­tiği dinî hükümlere riayetsizlikle yapılan hiyânet mânâsı meşhur olan mânâ değildir. Şârih olan bâzı âlimlerimiz böyle demişlerdir. K â d i ise : Burada meşhur mânâdan daha geniş kapsamlı umumi bir mânâ kasdedilmiş olabilir. O da şudur: Kişinin kendisine verilmiş herhangi bir emânete hiyânet etmesi anlamıdır. Verilen emânet dinî hükümler olsun, kul haklan ve mallan olsun. Hepsi bu anlama girer, demiştir. Kadı’ nın yorumuna göre Hâin den maksad F&-sik’dır. Fâsık ise, büyük günah işleyen veya küçük günahlara de­vam eden kimse demektir, demiştir.

En-Neyl yazan da: Ebû Ubeyd, hiyânetin insan hakla­rına münhasır olmayıp Allah haklarını da kapladığını açıkça belirt­miş, demiştir.”

Yukardaki nakillerden alman sonuç, büyük bir günah işleyen veya küçük günahlara devam eden erkek veya kadının bu hatâla-nndan tevbe ve dönüş yapmadıkça şâhidlik ler in in kabul olunmama-sidir.

Hâin ve Hâine kelimeleri böyle yorumlanınca, had cezasına çarp­tırılmış veya kin ve husûmet besleyen kimse, bu kelimelerin anlamı­nın kapsamına girer. Fakat önemine binâen bunlar ismen anılmış­lardır, denilebilir.

Şâhidiiği kabul olmayanlardan birisi de islâmiyet’te had ceza­sına çarptınlmış kimsedir. Bilindiği gibi bekâr iken zina eden erkek veya kadın, iffetli kadına zina isnadında bulunup ispatlamayan erkek veya kadın ve içki içen kimse had cezasına carptınhr. Birin­cisine yüz, ikincisine seksen ve üçüncüsüne kırk kırbaç vurulur. Bu­rada kasdedilen ceza bunların hepsi midir, yoksa yalnız iffetli ka­dını zina ile itham eden kimseye vurulacak Kazıf haddi mıdır?

Tuhfe yazan bu hususta şu bilgiyi verir:

“îb n ü’l-M e 1 i k’e göre bundan maksad kazıf haddi ile cezâlandmlmış kimsedir. Ebû Hanife bununla amel ede­rek : Hakkında kazıf cezası uygulanmış olan bir kimse, tevbe etse bile ilelebed şâhidiiği kabul olunmaz, demiştir.

El-Kâdı ise: Had cezasına çarptınlmış olan kimse ister bekâr iken zina suçundan dolayı haddedilmiş olsun, ister iffetli ka­dını zina ile itham ettiğinden dolayı kazıf haddine çarptınlmış ol­sun ve ister içki içtiğinden dolayı içki haddine çarptınlmış olsun hepsi bunun şümulüne girer, demiştir. El-Mazhar da şöyle demiştir: Ebû Hanife’ye göre hakkında kazu* haddi uygu­lanmış oian kimsenin şâhidliği katiyen ve ebedî olarak kabul olun­maz. Tevbe etse bile hüküm aynidir. Fakat bu ceza tatbik edilme­miş iken şâhidliği kabul olunur, demiştir. Ebû H a n î f e’den başka âlimler: Kazıf büyük bir günahtır. Bu günahı işleyen kimse fâsık sayılır. Bunun had cezasının uygulanıp uygulanmamış olma­sının bir etkisi yoktur. Bu itibarla adam tevbe etmiş ise, hadden ön­ce de sonra da şâhidliği kabul olunur. Şayet tevbe etmemiş ise ne hadden önce ne de hadden sonra şâhidliği kabul olunmaz, demiş­lerdir.

Tuhfe yazan yukardaki nakilleri yaptıktan sonra: Bence, had cezası uygulandıktan sonra tevbe edenin şâhidliği kabul olunur, di­yen âlimlerin kavli kuvvetli ve tercihe şayandır. Nitekim e 1 – H â -f ı z, el-Fetih’te ve Îbnü’l-Kayyim bu kavli tahkik etmiş­lerdir, der.

Şâhidliğinin kabul olmadığı bildirilenlerden birisi de kin ve hu­sûmet beslediği adam aleyhinde şâhidlik eden kimsedir. Mâlik, Şafiî, Ahmed ve cumhur bu hadîsle amel ederek: Kişinin düşmanlık ve kin beslediği kimse aleyhinde verdiği şâhidlik geçer­sizdir, demişlerdir.

Ebû Hanîfe ise: Düşmanlık şâhidliğe mâni değildir. Çün­kü düşmanlık fışkı mûcib değildir. Nasıl ki sadâkat ve dostluk da şâhidliğe mâni değildir, demiştir.

En-Neyl yazan: Hak olan kişinin düşmanı aleyhinde verdiği şâ-hidliğin geçersiz sayılmasıdır. Çünkü hadîs bunun delilidir. Delillere karşı delilsiz görüşler etkisizdir, demiştir.

2367) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)7dtn rivayet edildiğine göre, kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden şu hadîsi işitmiştir:

«Bir bedevinin bir köy sahibi aleyhinde şâhidliği caiz değildir.»” [98]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Avnül-Mabûd yazarı bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir:

“Bedevi: Göçebe hayatmı yaşayıp belirli bir ikamet yeri olmayan kimsedir, çadırlarda yaşar ve sık sık yer değiştirir.

Köy sahibi t Şehirde oturan, demektir. En-Nihâye’de: Bedevi’nin şâhidliğinin mekruh kılınmasının sebebi, onun şer’İ hükümlerden ha­bersiz oluşu ve şâhid olduğu olayları gereği gibi kavrıyamayışıdır, denilmiştir.

Hattâbî de: Bedevilerin şâhidliğinin mekruh sayılmasının sebebi şu olabilir: Bunlar şâhidliğin nasıl yapıldığını bilmezler ve şâhidliği gereği gibi ifâ edemezler. Çünkü şâhidlik ederken denge­siz konuşmayla ifâdenin amacından saptırılmış olacağını bilemezler. Müşahede ettikleri mesele ve olayları da tesbit ve gerektiğinde hâ-kim’e intikal ettirmekten âciz insanlardır. Ahmed de böyle de­miştir. A h m e d ‘ in arkadaşlarından bir cemâat bu hadîsle amel etmiştir. Mâlik ve Ebû Ubeyd de böyle demişlerdir. Fakat âlimlerin ekserisi bunun şâhidliğinin kabulüne hükmetmiş­lerdir, îbn-i Reslân’ın dediğine göre bunun şâhidliğinin geçerliliğine hükmeden âlimler bu hadisi, bedevilerden adaleti yâni fâsık olmadığı bilinmeyenlere âit olarak yorumlamışlardır. Genellik­le bedevilerin adaleti bilinemez, demiştir.”

Sindi de Hattâbî’ nin sözünü naklettikten sonra: Bir kavle göre bu hadîsin mânâsı bedevinin, şehirli aleyhinde şâhid­lik etmesinin uygun ve isabetli olmamasıdır. Çünkü aralarında bir münasebet ve ilişki bulunmadığı için iftira şüphesi duyulabilir. Bu kuşku nedeniyle uygun görülmemiştir. Ama bedevi onun lehinde şâhidlik ederse, kabul olunur. Diğer bir kavle göre mânâ şöyledir: Bedevinin, şehirli aleyhinde şâhidlik işini üstlenmemelidir. Çünkü gerektiğinde bedeviyi bulmak kolay değildir. Bir başka kavle göre bu hadîsteki şâhidlik kişinin fakirliğinin ispatı hakkındaki şâhidlik-tir. Bu nevi şâhidlikte, şahidin inceleyici ve tecrübeli olması dış gö­rünüşe değil, meselelerin iç yüzüne nüfuz edebilecek kabiliyet ve dirayet sahibi olması gerekir, diye bilgi vermiştir. [99]

31- Bir Şâhid Ve Yemin İle Hükmetme Babı

2368) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhidle beraber (davacının) yemini ile (dâvanın sübûtüne) hükmetmiştir.”

2369) Câbir (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre:

Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhidle beraber (davacının) yemini ile (dâvanın sübûtuna) hükmetmiştir.”

2370) (Abdullah) bin Abbas (Radtyallâhü onhümâ)’d<m; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhid ve (davacı) mn) yemini ile hükmetti.”

2371) Sürrak (Radtyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir erkeğin şâhidliğini ve talibin (yâni davacının) yeminini geçerli saydı.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Tâbi! olan râvî (yâni Sürrak’ın ravlsl) meçhuldür ve Sürrak «U.Wen bundan başka hadîs rivayet edilmemiştir. [100]

İzahı

Ebû Hüyreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Câbir (Radıyallâhü anh) ‘in hadi­sini Tirmizî ve Ahmed, tbn-i Abbâs (Radıyal-lâhü anh) ‘in hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâİ de rivayet etmişlerdir. Sürrak (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadislerin şerhinde özetle şöyle der: “Hattâbî: Yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) davacının yeminini ve bir erkek şahidini yeterli görerek onun lehin­de hükmetmiştir. Bana öyle geliyor ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm), davacının yeminini bir erkek şâhid yerine koymuş­tur. Böylece davacının yemini ile bir erkek şahidi iki şâhid gibi ka­bul buyurmuş, demiştir.

Bu hadîsler bir erkek şâhid ve davacının yemini ile dâvanın sü-butûna hükmetmenin câizliğine delâlet ederler.

N e v e v î: Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir: £b û Hanife, Küfe âlimleri, Şa’bî, el-Hakem, el-Ev-zâî, el-Leys ve Mâlik’in Endülüslü arkadaş­ları demişler ki hiç bir meselede davacının yemini ve. bir erkek şa­hidi ile hükmedilemez. Sahâbîler, Tabiiler ve bunlardan sonra gelen âlimlerin cumhuru demişler ki malî konularda davacının yemini ve bir erkek şahidi ile hükmedilir. Ebû Bekr-i Sıddİk, Ali, Ömer bin Abdilaziz, Mâlik, Şafiî, Ahmed, Medîne-i Münevvere fıkıhçıları, H i c â z’ m diğer âlimleri ve îslâm memleketleri âlimlerinin büyük çoğunluğu da böy­le hükmetmişlerdir. Bunların delilleri bu hususta vârid olan hadîs­lerdir. Bu hadîsleri rivayet eden sahâbîler Ali, lbn-i Ab­bâs, Zeyd bin Sabit, Câbir, Ebû Hüreyre, Sa’d bin Ubâde, Abdullah bin Amr bin el-Âs ve el-Muğire bin Şu’be CRadıyallâhü anhüm) ‘dır.

Hadîs hafızları demişler ki bu konuda rivayet edilen hadislerin en sahih olanı, îbn-i Abbâs CRadıyallâhü anh) ‘m hadîsidir, îbn-i Abdilber de şöyle demiştir: Hiç kimse tbn-i Ab­bâs’ m bu hadisinin senedi hakkında bir itiraz veya tenkidde bu­lunmamıştır, bunun sıhhati konusunda hiç bir ihtilâf yoktur ve ko­nu hakkında gelen Ebû Hüreyre ile Câbir’in hadîs­leri de hasendir, diye bilgi vermiştir.

Hattâbî: Bu hadîsler, «Şâhid ler davacıya, yemin de dâvâ­lıya aittir.» mealindeki hadise muhalif değildir. Çünkü o hadîs şâhidsiz yemine aittir. Bu hadîsler ise şâhidle beraber olan yemin hak­kındadır. Bu itibarla hadîslerin konuları ayrı ayn şeylerdir. Konu­lar ve yerler ayn olunca hükümler de ayn olabilir, demiştir.”

H a t t â b i’ nin işaret ettiği hadîs ile ilgili gerekli bilgi 2321 -2322 nolu hadîsler bölümünde geçti. Oraya bakılabilir.

Davacının yemini ile gösterdiği bir erkek şahidin ifâdesini ye­terli saymayan âlimlerin bu hadislere karşı beyân ettikleri maze­retler, dayanaklar ve bu hadîslerle amel eden âlimlerin verdikleri cevablar T i r m i z î ‘ nin şerhi Tuhfe’de beyân edilmiştir. Ora­ya bakılabilir. [101]

32- Yalan Şâhidlik Babı

2372) Hureym bin Fâtik el-Esedî (Radtyallâhü ankyden:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gün) sabah na­mazını kıldı. Sonra (namazdan) dönünce ayakta durdu ve üç kez:

«Yalan yere şâhidlik etmek (günahlığı hususunda) Allah’a or­tak koşmaya denk kılınmıştır,» buyurdu. Sonra şu âyeti okudu ı

(Ve Allah’a ortak koşmaksızm O’na yönelerek yalan yere şâhidlik etmekten çekinin.)”

Hâl Tercemesl

Son hadisin râvisi Sürrak (R.A.) sah&bldir. Önce Mısır’da, dana sonra İsken­deriye’de İkamet etmiştir, El-Askerl, O’nun isminin SÜrak olduğunu’ söylemiştir. Babasının ismi Esed el-Cüheni’dir. Nesebi hakkında başka rivayetler de vardır. Onun râvisl olan Tabii meçhuldür. Buradaki hadisinden başka hadisi rivayet olun­mamıştır. (Tuhfe cild [102]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivayet et­mişlerdir.

Hadis, yalancı şâhidliğin çok ağır günah olduğuna delâlet eder. Avnül-Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şöyle der:

“El-Kari: Yâni yalan yere yapılan şâhidlik günahlığı hu* susunda Allah Teâlâ’ya ortak koşmaya eşit tutulmuştur. Çünkü Al* lah’a ortak koşmak, O’na karşı edilen büyük bir yalandır. Yalancı şâhidlik de ilgili kula karşı edilen büyük bir yalandır. Her iki yalan da caiz olmadığı gibi birer iftiradır. Bu bakımdan bu iki yalan bir­birine benzer ve eşit durumdadır, demiştir.

T ı y b i de : Yalancı şâhidliğin Allah’a ortak koşmaya eşit tu­tulması sebebi şudur: Allah’a ortak koşmak, bir nevî yalancı şâ-hidliktir. Çünkü Allah’a ortak koşan kimse, putların ibâdet edilme­ye lâyık olduğunu söylemekle büyük yalan işlemiştir, demiştir.”

Yalan yere şâhidlik etme vebalinin ağırlığını vurgulamak için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) anılan buyruğu üç kea tekrarlamış ve buyruğunun teyidi için mezkûr âyet’i okumuştur.

Ebû Dâvûd ve Tirmizi1 nin rivayetlerinde, anılan âyet-i kerime’nin; Ott/^ O-* orJ\ l£l* = «*k putlardan çeki­nin…» Nazm-i Celil’i de vardır.

Hac sûresinin 30. âyetinin son kısmı ile 31. âyetinin baş kıs­mından ibaret.olup bu hadîste anılan Nazm-i CeUTin tamamı şöy­ledir:

“Allah’a ortak koşmaksızm O’na yönelerek pis putlar (a tapmak) -dan çekinin ve yalan yere şâhidlik etmekten —veya yalan sözden — çekinin..

Görüldüğü gibi bu âyetlerde putlara tapmak ile yalancı şfthid-lik veya yalan söz söylemek beraber anılmıştır. Bu da yalan hid liğin ne kadar ağır bir günah olduğuna delalet eder.

Tefsir kitablannda açıklandığı üzere tbn-i Abbâs (Ra-dıyallâhü anh) âyet-i kerîme’deki “Kavl-i Zûr” ifâdesini yalancı şâ-hidlik mânâsına yorumlamıştır. Bâzı müfessirler de bu ifâdeyi yalan söz söylemek mânâsına yorumlamışlardır. Yalancı şâhidlik, yalan söz söylemenin bir nevî olduğu için her iki yorumda da yalancı şâhidü-ğin ağır bir günah olduğu anlamı vardır.

2373) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)7dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Allah yalancı şâhid için (cehennem) ateşi vâcib kılmadıkça onun ayaklan (yerinden) aynlamıyacaktir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Muhammed bin el-Pırât’in zayıflığı üzerinde ittifak edilmiştir. İmam Ahmed de onu yalanla­mıştır. [103]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîs, yalancı şâhidlik edenin, ifâde verdiği yerden henüz adım atmamış iken veya kıyamet günü hesa­ba çekileceği yerden ayrılmamış iken cehennem azabına müstahak kılınacağına delâlet eder. Adamın ayaklarının ayrılmamasından mak-sad kendisinin ayrılmamasıdır.

Hureym (RjM’oi Hâl Tercemesİ

Hureym bin Patik el-Esedl Ebû Yahya (İLA.) sahabldir. Babasının ismi el-Afa-ram bin Şeddâd bin Amr bin Fatik’dlr. Bu zat, Hudeyblye seferinde bulunmuştur. El-Kesif’de beyan edildiğine göre Bedir savasına da katılmıştır. 10 aded hadisi vardır. Havileri ise oğlu Eymen ve Vâbısa bin Mabed’dir. ELVâkidl’ye göre bu zat Mekke fethinden sonra müslüman olmuştur. Dört sünen sahibleri onun hadis­lerini rivayet etmişlerdir. Muâvtye (R.A.)’ra hilafeti döneminde vefat etmiştir. (Hu­lasa : 108) [104]

33- Ehli Kitabın Birbirleri Aleyhinde Şâhidlik Etmeleri Babı

2374) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü c«A«mâ)’dan rivayet edildi­ğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kitab ehlinin birbirle­ri aleyhinde şâhidlik etmelerini caiz kılmıştır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Mücâlid bin Said zayıftır. [105]

İzahı

Notta belirtildiği gibi bu hadîs Zevâid türündendir. Bu hadise göre Ehl-i Kitab’ın yâni hınstiyan ve yahûdüerin birbirleri aleyhin­de şâhidlik etmeleri caizdir. Yâni ettikleri şâhidlik geçerlidir.

Süneni Ebû Davud’un şâhidlik bölümünün “Yolculuk hâlinde yapılan vasiyet hakkında zunmilerin şâhidliği” babında rivayet olu­nan Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (Radıyallâhü anh) ‘m bir hadî­sinin şerhinde Avnü’l Mabûd yazarının naklen beyânına göre H a t -tâbi şöyle demiştir:

“Mâlik ve Şafii: Zimmî yâni ehl-i Kitab’ın gerek bir müslüman aleyhinde ve gerekse bir kâfir aleyhinde herhangi bir konuda şâhidlik etmesi caiz değildir, demişlerdir.

Rey ehline göre zimmilerin birbirleri aleyhinde şâhidlik etme­leri caizdir. Bütün kâfirler bir millet sayılır. Yâni bunların inandık­ları kitablarm ve dinlerin ayrı olması neticeyi değiştirmez. Bu itibar­la bir hınstiyarun bir yahûdî aleyhinde veya bir yahûdinin bir hıns­tiyan aleyhinde verdiği şâhidlik kabul olunur. (Fakat bir zimmînin bir müslüman aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir.)

Ahmed bin Hanbel’e göre zimmîlerin birbirleri aleyhinde şâhidlik etmeleri caiz değildir. Keza bunların bir müslü-man aleyhinde şâhidlik etmeleri de caiz değildir. Ancak yolculuk hâlinde bir müslüman vasiyet ederken müslüman şâhid bulamadığı takdirde vasiyeti için tuttuğu zimmîlerin şâhidliği zaruret nedeni ile geçerli sayılır.

Şâbî, ibn-i’Ebl Leylâ, îshâk bin Rahu-veyh ve Zührî’ye göre yahûdînin yahûdi aleyhinde şâhid­lik etmesi caizdir, fakat hırıstiyan veya mecûsî aleyhindeki şâhidli­ği caiz değildir. Çünkü bunların her birisi ayrı bir millet yâni din mensubu sayılır. Bir din mensubunun başka bir din mensubu aley­hinde şâhidlik etmesi caiz değildir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Hükümler Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.