Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Cts 22°C
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 22°C

Edep Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Edep Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Edep Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

EDEB BÖLÜMÜ

Edeb: Kamus tercümesinin beyanına göre “Zerâfet, usluluk, kavlen ve fiilen husn-i muamele” manasınadır. Divanü Lügati’t-Türk’te yazıldığı veçhile Türkçe karşılığı da “erdem” lâfzıdır.

Edeb, bir kuvve-i râsiha-i nefsiyedir ki muttasıf olanı mûcib-i şeyn-ü âr olan nesnelerden hıfz eder ve edeb iki nevidir: Biri edebü’n-nefs ve birisi edeb’üd-ders dedikleridir. Târifât’ta edeb; “cemî-i enva-ı hatâyadan mâbihi’l-ihtirâz olan nesneyi bilmektir” diye tarif olunmuştur.

Kamus’un şu tarifinden anlaşılıyor ki “edeb” lafzı her türlü yanlışlığa düşmekten ve binnetice utanmaktan sahibini esirgeyen, keza sahibine güzellik ve zerafet muamelesini öğreten bir meîekein adı imiş. Bu da nefsî ve dersî olmak üzere ikiye ayrılıyor ki birincisi ahlâka ikincisi de muamelâta delâlet edermiş. Hz. Mevlâna’nm “âyet âyet hemkî manâ-ı Kur’ân edebest: Kur’anm âyet âyet manası edebden ibarettir.” demiş olması, edebin nefsî kısmına, “edeb-i kelâm” “âdâb-ı muaşeret” gibi tabirlerde ikincisine mütedairdir.[1]

Fıkıh dilinde edeb “Bir şeyi yerine koymak,” diye tarif edilmiştir. İş­lenmesi terkinden hayırlı olan vera’ (şüpheli şeylerden kaçınmak) ve tak­vadan ibarettir.

Hidaye Şerh’inde; “Nebî (a.s.)’ın bir veya birkaç defa işledikleri fakat devam buyurmadıkları şeydir” diye tarif olunmuştur. Farz üzerine ziyâde olduğu için “Nafile” Sâri tarafından sevimli olduğu için “Müstehab”, se­vaba davet olduğu için “mendub”, işlenince teberru sayıldığı için “tetavvu” denildiği gibi, Dürrü’l-Muhtar’a göre “fazilet” de denir. Edebin hükmü, işlenmesi sevaba yol açar ve terki kınamaya yol açmaz.

Ama sünnet, Nebiyy (a.s.)’m özürsüz olarak bir veya iki kere terk ile beraber devam ettikleri şeylerdir.

Bunun hükmü, ise işlenmesine sevab, fakat terkine -ikab değil-itab (azarlama) terettüb eder. Lakin sünneti terk etmeyi itiyâd haline getirirse vacibi terk günâhından biraz daha aşağı günah işlemiş olur.[2]

  1. Yumuşak Huyluluk Ve Peygamber (S.A.)’In Huyları Hakkında

4773… Hz. Enes(in şöyle) dedi(ği rivayet edilmiştir):

Rasûlullah (s.a.) ahlâk yönünden insanların en güzeli idi. (Ben çocuk­luğumda kendisine hizmet ettiğim sıralarda) bir gün beni bir ihtiyâç (için bir yere) gönder(miş i)di. Ben de (o günkü çocukluğun verdiği bir sorum­suzlukla):

Vallahi ben (bu işe) gitmem; dedim, oysa içimde Allah’ın Peygam­berinin emrettiği işe gitmek (niyyeti) vardı. Derken çıktım (bu iş için yo­la koyuldum). Sokakta oynaşan çocuklara tesadüf ettim (onlarla birlikte oyuna dalıp işimi unuttum. Bir süre sonra) bir de baktım ki; Rasûlullah (s.a.) arkamdan başımı tutmuş gülümseyip duruyor. (Bana):

Ey Enescik, sana dediğim yere gitsen ya” dedi. (Ben de):

Evet ya Rasûlullah (şimdi) gidiyorum, dedim. Hz. Enes (rivayetine devam ederek) dedi ki: “Allah’a yemin olsun, ben kendisine yedi ya da dokuz yıl hizmet ettim. Yaptığım bir işten dolayı -niye böyle yaptın-yapmadığım bir işten dolayı da -niye böyle yapmadın?- dediğini bilmiyorum.[3]

4774… Hz. Enes’den demiştir ki: Ben çocukken Peygamber (s.a.)’e Medine’de on yıl hizmet ettim. Her işim efendimizin benden beklediği şe­kilde değildi. (Buna rağmen) bu süre içerisinde daha bana öf bile deme­diği gibi; bunu niçin yaptın, ya da bunu niçin yapmadın dahi demedi.[4]

Açıklama

Hilim: İntikam almak kudretine mâlik iken herhangj bir kızgınlığa sebebiyet veren söze tahammül et­mek, kızmamak demektir. Kabahat sahibi, karşısındakini böyle görünce artık taarruza devam etmez. Bu vasıf, en fazla Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Hak teala kuvvet ve kudret sahibi olmasına rağmen kullarının nice nice günahlarına göz yummakta, görmezlikten gelmekte, intikam almamakta­dır. Bunun içindir ki, kendisini hilim sıfatı ile vasıflandırmıştır.

Buradan anlaşılıyor ki bu hilim ve tehammül, hak tealanın zaifliğinden ve kudretsizliğinden değildir. Belki onun Gaffârhk sıfatındandır. Nitekim bir âyet-i kerimesinde: “Allah, gafurdur halimdir”[5] buyurarak bu ger­çeği açıklamıştır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimin’de: “Allah herşeyi hakkiyle bilir, hilim ve şefkati galibdir”[6]; “Allah, alîm ve hakimdir”[7] “Allah ganî ve halimdir”[8] buyurmakla da insanların az bilgili, mahdut ilim sahibi oldukları için, hilim ve tahammül göstermediklerini ortaya koymaktadır.[9]

Enbiyay-i kiram dahi hilim sıfatı ile vasıflanmışlar. Muhakkak ki hilim sıfatının en fazla tecelli ettiği kul Muhammed Mustafa (s.a.)dir. Onun bu meziyeti, Kur’an-ı Kerimde şöyle anlatılır: “O vakit (Uhud savaşında) sen, Aliah’dan gelen bir merhamet sayesindedir ki onlara (ashaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak on­lar etrafından dağılıp giderlerdi.”[10]

Resul-i zişan efendimizin hilmi öven hadislerinden bazıları şöyledir:

“Hilim (yumuşaklık) öyle bir şeydir ki, bulunduğu her şeyi güzelleştirir.”[11]

“Hak teâlâ yumuşaklığı sever, yumuşaklıkla birçok şeyler elde edi­lir. Sertlikle hiçbir şey elde edilmez.”[12]

“İlmin zineti, ilim sahibinin hilmidir”[13]

İmam Buharı de bu mevzûdaki hadisleri ayrı bir bölümde bir araya top­layarak nakletmiş tir. Orada, Hz. Peygamberin: “Müslümanlara, hattâ zev­celerine dahi bazan sertlik gösterdiği vakidir” denilmektedir. Hafız İbn Hacer, bu mevzûyu hülâsa ederek şöyle diyor: “İmam-ı Buharı bu babda şu hususlara işaret etmek istemiştir ki; Resulü Ekrem külfetlere sabretmiş-tir. Ancak, bunlar şahsına ait hususlarıdır. Fakat Hak teâlâ’nın hakkı husu­sunda sert davranmışlardır. Allah’ın verdiği hükmü icra etmişlerdir.”[14]

Şurasını da unutmamak gerekir ki; her ne kadar hilim, yumuşaklık, yu­muşak huyluluk demekse de bunda fazla ileriye gitmek demek değildir. Kişi hilim sahibi olacağım diye, başkalarına kendi haklarım çiğnetmeme-li, elinden geldiğince bu haklarını, cesaretle korumasını bilmelidir. Bir başka ifadeye hilim, başkalarının fenalıklarına boyun eğmek, acizlik gös­termek demek değildir. Aksine hilim sahipleri güçlü ve kuvvetli olan, fakat intikam peşinde koşmayan, kendi haklarını korumasını bilen hiçbir konuda zillete düşmeyen, bağışlama yolundan da ayrılmayan yüksek ah­lâklı kişilerdir.[15]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisin ravisi Hz. Enes’in künyesi Ebû Hamza, lakabı, Hadim-i Rasûlullah, Neccâr kabilesindendi. Nesebi şöyle­dir: Enes b. Malik b. Nadr b. Damdam b. Zeyd b. Haram b. Cenb b. Âmir, b. Ganm b. Adiyy b. Neccâr’dır.

Medine’de İslamiyetin doğduğu sırada 8-9 yaşlarında bulunuyordu. Hz. Enes, Rasul-i Ekremin Medine’ye teşriflerinden evvel İslamiyeti ka­bul etmiş bir aile içinde bulunuyor, İslamiyetten başka bir din tanımıyor­du.

Rasuî-i Ekrem’in Medine’ye gelmesi üzerine Hz. Ebu Talha onu ala­rak Rasulü Ekrem’e götürmüş, O’na:

Ya Rasûlullah, bu çocuk size mülazemet etsin, size hizmet etsin, de-miş Rasul-i Ekrem de onu kabul etmişti.

Hz. Enes, Rasul-i Ekremin irtihaline kadar ona hizmet etmiş, her vakit onunla birlikte bulunmuş onun yanından hiçbir vakit ayrılmamıştı.[16]

Hz. Enes, Rasul-i Ekremin irtihaline kadar Medine’de on yıl yaşadığı­na göre, Hz. Enes’in Hz. Peygamber’e onyıl hizmet etmiş olması gerekir­ken metinde bu hizmetin dokuz yıl olduğundan bahsedilmesi hizmete baş­ladığı yıldaki aylarla, hizmetin sona erdiği ayların hesaba katılmamasın­dan ileri gelmektedir. Münzirî’nin görüşü de budur.[17]

4775… Ebû Hüreyre (r.a.) (şöyle) demiştir: Peygamber (s.a.) bizimle bir mecliste oturup bizimle sohbet ederdi. (Meclisten) kalkınca biz de kal­kardık, hanımlarından birinin evine girdiğini görünceye kadar (kendisini takib ederdik.)

Bir gün (yine böyle) bizimle sohbet etti. (Sohbet sona erip de) ayağa kalkınca (kendisiyle beraber) biz de kalktık. (Bizden ayrıldıktan) bir süre sonra, bir bedevinin kendisine yetişip kaftanını çekerek boynunu kızarttığını gördük. Hz. Ebu Hüreyre (sözlerine devam ederek şöyle) dedi: Kaf­tan sert idi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber, kaftanına asılmakta olan be­deviye doğru) döndü; bedevi de kendisine: (Şu yükleri) benim için, şu iki devemin üzerine yükletiver. (Ne olacak) kendi malından ya da babanın malından yükletecek değilsin ya! dedi. Peygamber (s.a.)de:

Hayır, estağfirüllah, hayır estağfirüllah hayır, estağfirüllah elbet­te kendi malımdan ya da babamın malından yükletecek değilim. Binaenaleyh, bu yükleri bu hayvanlara yükletmemde bir sakınca yoktur. Fakat sen bu kaftanımı çekmenden dolayı bana kısas cezası uygulatmadıkça ben (bu yükleri) senin için yükletivermeyeceğim” buyurdu. Bedevî ise, bütün bu sözlere karşılık, Hz. Peygamber’e: “Vallahi ben sana bu çekişime karşılık kısas uygulatmam” cevabını verdi.

(Daha) sonra (Hz. Ebu Hüreyre) hadisi (sonuna kadar) rivayet etti. (Hadis şu cümlelerle son buluyor):

Sonra, (Hz. Peygamber) bir adam çağırıp ona: “Şu bedevinin iki de­vesinin birine arpayı diğerine de hurmayı yükletiver” buyurdu. Sonra da bize dönüp: “Allah’ın bereketiyle (yerlerinize) gidiniz” buyurdu.[18]

Açıklama

Nesâî’nin rivayetinden anlaşıldığına göre, musannıf Ebu Davud, hadisin son tarafından bazı cümle­leri atlamıştır.

Bu atlanan cümleler şu manaya gelen lafızlardan ibarettir:

“… Bedevi’nin sözlerini duyunca hızla ona doğru yürüdük; bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) bize dönüp:

Sözümü işiten herkesin ben izin verinceye kadar yerinden ayrıl­mamasına kesin karar verdim? dedi”.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere daha son­ra hadis; “Sonra (Hz. Peygamber) bir adam çağırıp ona…” anlamına ge­len cümlelerle devam etmektedir. Hz. Peygamber, metinde geçen: “Sen bu kaftanımı çekmenden dolayı bana kısas cezası uygulatmadıkça ben senin için (bu yükleri develerine) yükletivermeyeceğim” mealinde­ki sözleriyle Bedeviye “kısas yaptırmadan benden istediğine hak kazana­mazsın” demek istemiştir. Kısas yapmadan istediğini yerine getirmeyece­ğini söylemek istememiştir, nitekim kısas yapmadan bedevinin istediğini lütfen yerine getirmekle de bunu ortaya koymuştur.

Hadis, bereleme olaylarında kısas yapmanın meşruluğuna delâlet etti­ği gibi, aynı zamanda, Hz. Peygamber’in kendisine yapılan kaba hareket­ler karşısındaki engin müsamaha ve bağışlayıcılığma da delâlet etmekte ve bu hususta ümmeti için en güzel bir örnek olduğunu göstermektedir. Hadiste, ayrıca, Hz. Peygamber’in cismine bakmakta feyiz ve bereket olduğuna işaret bulunduğu gibi; bazılarına göre büyüklere tazim için ayağa kalkmanın cevazına da delâlet vardır.

Resuli Zîşan efendimizin yumuşak huyluluğunu ve engin müsamaha­sını ifade eden hadislerden bazılarının mealleri şöyledir:

  1. “Hakiki pehlivan tuttuğunu yenen kimse değil, öfkelendiği za­man kendisine sahip olabilen kimsedir”[19]
  2. Bir adam Rasûlullah (s.a.)’e gelerek: “Bana birşey öğret ve az söy­le ki hafızamda tutabileyim” dedi. Rasûl-i ekrem de: “Kızma” buyurdu. Sonra adam bunu birkaç defa tekrarladı, Hz. Peygamber her defasında “Kızma” cevabını verdi.[20]
  3. “Utanmak hayırdan başka birşey getirmez.”[21]
  4. “Haya da imanın bir şubesidir.”[22]
  5. “Rasûlullah (s.a.) örtüsü içindeki bakireden daha utangaçtı. Bir şey­den hoşlanmadı mı, onun yüzünden anlardık.”[23]
  6. “AHahü Teâlâ kaba ve ağzı bozuk kişiyi asla sevmez.”[24]
  7. “iyilik, ahlâk güzelliğidir, günâh ise kalbine rahatsızlık veren ve başkalarının muttali olmasını istemediğin şeydir.”[25]
  8. Rasûlullah (s.a.)’e insanları cennete en çok girdiren amel soruldu­ğunda: “Allah’a karşı saygı ve güzel ahlâk” buyurdu. Sonra kendisine insanları cehenneme en çok girdiren amel sorulduğunda Hz. Peygamber: “Ağız ve ferctir”buyurdu.
  9. “Kıyamet gününde bana en sevimli ve meclis bakımından en ya­kın olanınız, ahlâkça en güzel oJanlarınızdir, kıyamet gününde bana en sevimsiz ve benden en uzak olanınız da geveze, boşboğaz mütefeyhiklardır” buyurdu. Ashab “geveze ve boşboğazları bildik (fakat) bu mütefeyhıklar kimdir? dediler.

Rasûlullah (s.a.)’de: “Büyüklük taslayanlardır”[26] buyurdu.

Tirmizî’nin açıklamasına göre, Abdullah b. Mübarek şöyle demiş “Gü­zel ahlâk güler yüzlü olmak insanlara iyilik yapıp onları rahatsız etme­mektir”.

Bu mevzudaki görüşleri bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[27]

  1. Vakar (Ağırbaşlılık)

4776… Hz. Abdullah b. Abbas(m) haber verdiğine göre) Allah’ın el­çisi (Hz. Muhammed (s.a.):

“Olumlu tutum ve davranış ve ölçülü olmak, Peygamberliğin yer-mibeşte biridir” buyurmuştur.[28]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte olumlu ve ölçülü olmanın ve ağırbaşlılığın Peygamberlere verilen güzel ahlâk­lardan biri olduğu ifâde edilmektedir.

Bilindiği gibi vakar: Ağırbaşlılık demektir. Hafifliğin ve şahsiyetsiz­liğin zıddıdır.

Bu haslet korunur ve yaşanırsa kişinin vazifesinde yükselmesini, şeref ve haysiyyetinin korunmasını ve nüfuzunun yerinde olmasını sağlar. An­cak büyüklenmeye vardırılmaması da gerekir. Tıpkı gibta ile hasedin farkı gibi, vakar ile kibir arasındaki fark da korunmalıdır.[29]

Vakarın zıddı hafifliktir. Hafiflik kalpte olarî bir haldir ki, alâmetleri başta, gözde ve kulakta zuhur eder. Hafif kimseler her gelene-gidene ba­kar, her hareket eden şeyi görmek ister. Hafiflik, çok konuşmak, mühim olmayan şeyleri sormak, soru ve cevapta acele etmek gibi hareketlerle kendini dilde; saçıyla sakalıyla oynamak gibi lüzumsuz hareketlerle elde, sağa sola lüzumsuz yere gidip gelmekle de kendini ayakta gösterir. Bun­ların hepsi sefahatten ve akıl noksanlığından doğar.

Vakarın alâmeti ise lüzumsuz yere bakmaktan, konuşmaktan ve lü­zumsuz hareketlerden sakınmaktır. Salih kimselerin alameti olan bu has­let, ilim ve hilim kuvvetlerinden neş’et eder.

Fakat, vakarın, vakar olabilmesi için, kibir ve riya duygularından uzak olması gerekir. Aksi halde, vakar olmaktan çıkar.

Vakarın bu iki duygudan uzak oluşu kişinin halk ile birlikte olmasıyla, yalnız bulunması hallerindeki tavır ve hareketlerinin değişmemesiyle an­laşılır.[30] Binaenaleyh halk arasında vakur göründüğü halde halktan ayrı­lınca kendisinde bu hasletten eser görülmeyen kimseler vakarlı değiller­dir. Gerçek Müslüman, her halinde vakarlıdır. Nitekim, Peygamber efen­dimiz, cemaatle namaz kılmaya başlanmış bile olsa camiye giderken ace­le etmemeyi, vakar ve sükûneti elden bırakmamayı tavsiye etmiştir.[31]

Yüce Allah da Kur’an-ı Keriminde vakarlı kimseleri şöyle övmüştür: “Allah’ın has kulları onlardır ki; yeryüzünde sükûnetle ve vakarla yürürler.”[32]

Hz. Âişe validemizin bildirdiğine göre; “kendisi Rasûlullah (s.a.)’ı bir defa bile küçük dili görünecek şekilde gülerken görmemiştir.”[33]

Gerçekten insanın şerefine yakışan da İslamm tarif ettiği şekilde mute-vâzî (alçak gönüllü) ve yine İslam’ın istediği şekilde vakarlı olmaktır. Böyle olanlar şüphe yoktur ki herkes nazarında çok sevgili ve pek muh­terem olanlardır.[34]

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte “vakarlı olmanın Peygamberli­ğin yirmibeşte biri olduğu” buyurulurken vakarın Peygamberlerde bulu­nan güzel hasletlerden biri olduğu ifade edilmek istenmiştir.

Buradaki yirmibeş sayısı, çokluktan kinayedir. Bir başka ifadeyle Pey­gamberlerde bulunan güzel hasletlerin çokluğunu, vakarın da bunlardan sadece biri olduğunu ifade ve bu ahlâk ile ahlâklanmanm lüzumuna işaret edilmektedir. Âyet-i kerimede “sen de onların hidâyetine uy”[35] buyurulmuştur.

Hafız Süyûtî’nin ifadesine göre bu sayı Taberî’nin rivayetinde, 45; başka bir rivayette de yetmiş olarak ifade edilmektedir. Ancak, mevzumu­zu teşkil eden bu hadis senedinde rivayetlerine itibar edilmeyen Husayn b. Cündub bulunduğundan zayıftır.[36]

  1. Öfkesini Yenen Kimse

4777… Alil… (Sehl b. Muaz’ın) babasından (rivayet edildiğine göre) Rasûlul­lah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Her kim (öfkesinin gereğini) yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse Allah, kıyamet gününde onu bütün yaratıkların huzurunda çağıracak, hatta onu cennet hurilerinden dilediğini (al­makta) muhayyer bırakacaktır.”[37]

Ebu Davud der ki: (Senette bulunan) Ebu Merhum’un adı Ahdurrahman b. Meymûn’dur.[38]

4778… (Peygamber (s.a.)’in s ah ahilerinden birinin) babasından da (Ra­sûlullah (s.a.)’in bir önceki hadisinin) aynısını söylediği rivayet edilmiş­tir. Ancak şu farkla ki: Bir önceki hadiste Hz. Peygamber*in “onu bütün yaratıkların huzurunda çağıracaktır” dediği rivayet edilmişken, sözü geçen râvi burada (Hz. Peygamber’in): “Allah onu güven duygusu ve imanla doldurur” buyurduğunu (rivayet etmiş fakat); “Allah’ın onu çağıracağı” olayını rivayet etmemiştir. (Buna karşılık Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu da) ilave etmiştir: “Kimde giymeye gücü yettiği hal­de güzel bir elbiseyi giymeyi terk ederse (Allah kıyamet gününde bütün yaratıkların huzurunda onu çağıracak..) Bişr de (şöyle) dedi: “Öyle zan­nediyorum ki İbn Mansûr (bu hadisi bana şöyle) rivayet etti: (Her kim de giymeye gücü yettiği halde) alçak gönüllülükten dolayı (onu giymeyi terk ederse) Allah ona (kıyamet günü keramet elbisesi giydirecektir.) Kim de (evlenmeye muhtaç olan birini) Allah için evlendirirse padişah­lık elbisesi giydirecektir.”[39]

4779… Abdullah (b. Mesud) (r.a.)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (sahabilerine) “Aranızda kime pehlivan dersiniz?” diye sormuş (onlar da): “İnsanların yenemediği kimseye” demişler. (Bunun üzerine Hz. Peygamber de: “Hayır, (Öyle değil); hakiki pehlivan öfke anında kendisine sahip olabilen kimsedir” buyurmuştur.[40]

Açıklama

Öfke: Ahlâkî rezaletlerdendir. İnsanda mevcud gazab kuvvetinin ifrat derecesi olan öfke bir afettir. Öfke anında insan doğru düşünemez.[41]

İfrat derecesi böylesine bir afet olan bu kuvvet, aslında insana başka­larına zulüm ve tehakküm etmek için değil, dışarıdan gelecek tehlikeleri def etmek için Cenab-ı Hak tarafından ihsan Duyurulmuştur.[42]

Eski ahlâk felsefesine vakıf olanlar, pekâla bilirler ki ahlâkın esası iki şey üzerine dayanmaktadır:

a. Gazab (öfke) kuvveti,

b. Şehvet küveti.

Gazab sadece bir isimdir. Nefsin karşılaştığı münasebetsiz işlere kar­şı müdafaa kuvvetinin adıdır. Şehvet de sadece bir isimdir. Nefsin karşı­laştığı ve hoşlandığı işlere karşı nefsin meyletmesinin ismidir. Yani bu gibi işleri elde etmeğe çalışan iç kuvvetin ismi. İşte bu iki kuvvetin ifrat ve tefritinden veya itidalinden yüzlerce ahlâkî iyilikler ve fenalıklar ortaya çıkar. Bunların her bilinin de ayrı ayrı ahlâkî isimleri vardır.

Gazab kuvveti ifrat ve tefritten uzak kalıp, itidal derecesinde bulunur­sa o zaman “şecaat” ismini alır.

Bu da ahvâl ve keyfiyyet bakımından muhtelif şekillerde tezahür eder. Mesela, hiddeti yenmek, kahramanlık, hürriyet, hak söylemek, himmet sahibi olmak, mütehammil bulunmak, sebatkârhk, vakar, sabır, sükûnet. hakka taraftarlık, ciddiyet, çaltşıp-çabalamak. minnet, cihad… gibi husus­lar şeklinde belirir.

Fakat bu itidal ortadan kalkar da ifrata doğru giderse, o zaman “tehevvür”olur. Bu arada gurur, kendini beğenme, hod-binlik, kibir, dik kafalı­lık, başkalarını, alçak görme, zufrîi, katıl gibi birçok fenalıkları doğurur.

Eğer tefrit tarafına mey! ederse, o zaman zillet, mezellet, hilim yoklu­ğu, tahammülsüzlük, korku, denâet, şenaat şekilleri ortaya çıkar.

Şehvet de tam itidal halinde olmalıdır. O zaman, şehvete “İffet” denir. Bu sıfat da muhtelif takva, cömertlik, eli açıklık, utanma (haya), sabır, şü­kür, kanaat, tama’sızlık, tokgözlülük. iyi tabiat sahibi olmak, terakkiper-verlik, soy-sop, aile severlik… gibi.

Sonra yine, bu sıfat da ifrat ve tefrite uğrarsa o zaman hırs, tema, utan­mazlık, israf, cimrilik, riya, edebsizlik, dalkavukluk, kıskanma , haset gi­bi bir hayli kötü sıfatlar ortaya çıkar.

Hristiyan taliminin esası, insanın yukarıda geçen gazab ve şehvet kuv­vetlerini tamamen ortadan kaldırmaktır. İslamî talimin esası ise şehvet ve gazab kuvvetlerini ortadan kaldırmak değil, bunların ifrat ve tefrit yolları­na sapmalarını önlemek, itidali bulmak, itidal üzere hareket ettirmektir.[43]

Binaenaleyh bir kişi akıl ve hikmetin tedbirine uyarak yumuşaklık ge­reken yerde, yumuşaklık, şiddet gerekli olan yerde de şiddet gösterirse övülen bir tutuma sahib olmuş olur. Bunun aksi olarak ifrat-tefrit olacak davranışlara sürüklenirse çirkin durumlara düşer. Aklın âfetleri içinde yer alan gazabın ifrat derecesine varması kadar aklı giderici bir âfet yoktur. Çünkü bu en latif bir anlaşma aracı olan bir varlığı mecnun haline getirip sahibini duygu ve ayırd etme gücünden soyunmuş hunhar bir hayvana değiştirerek soyup çektiği akıl ve idrakin yerine, bir heyecan yükler. Hid­det, arttığı zamanda insan artık dürüst söz söylemek gücünü yitirip, yal-nız bağırıp çağırmaya başlar. Gözleri kimseyi görmez, kulakları duymaz olur.

Rengi atan yüzünden, kızaran gözünden ve dehşetli bir hale varan nef­sinden her türlü cinayeti işlemeye hazır olduğu anlaşılır. O zaman bu ki­şiyi bu halden ne din ne kanun ne de nasihatçıların sözleri alıkoyamaz.

Gazabın bir fenalığı da ev idaresinde, iş idaresinde, çeşitli rahatsızlık­lara ve yolsuzuklara sebep olmasıdır. Çünkü aile fertlerine, arkadaşlarına, iş muhitinde emri altındakilere sert davranırsa, onlar gönül hoşluğuyla iş göremezer. Zor ile yaptırılan bir işte ise hiçbir hayır ve menfaat olamaz. İnsana seve seve iş gördüren, güleryüz, tatlı dildir.

Hatta İmam Şafiî hazretleri “kılınç ve okla meydana gelmeyen pek çok şey, yumuşaklıkla yaptırılır ve çoğunlukla hiddetlenmenin zararı, sahibi­ne ait olup kendisine hiddetlenilen kişi zarardan uzak kalır” demişlerdir…

Eğer bir kişi “Hiddet halinde, insanın iradesi elinde değil ki nefsini zapdedebilsin?” diyerek itiraz ederse ona şöyle cevap veririz: “Niçin bir kimse emri altındakilere hiddetlendiği kadar mevkice kendinden yukarı olan kişilerin önünde hiddetlenmiyor?” Demek ki kişi büyüklerden çeki­nip sakındığı için huzurlarında gazablanrmyor. Şu halde iradesi elindedir hiddetlenmemek gücüne sahiptir”[44]

Nitekim, Hz. İsa Aleyhisselam’a: “Alemde en zorlu şiddetli olan şey nedir? diye sorduklarında:

Herşeyden şiddetli olan Allah’ın gazabıdır, ondan cehennemler bile titreyerek, demiş; “Bundan kurtuluş yolu nedir?” dediklerinde:

Kendi gazabını terk et, cevabını vermiştir.[45]

Gazabdan kurtulmanın ilacı, buna sebeb olan halleri gidermektir.

Ahlâk kitaplarında açıklandığı üzere, gazaba sebep olan hâller on tanedir:

  1. Ucub (kendini beğenme),
  2. İftihar (övünmek)
  3. Mira (kavgacılık)
  4. Licâc (övüngeçlik)
  5. Mizah (şakacılık)
  6. Tekebbür (büyüklenme)
  7. İstihza (alay)
  8. Gadr (eza ve cefa etmek)
  9. Daym (çaresizlere eziyet etmek)
  10. Münâfeset (bencillik)[46]

Yüce Allah şu âyet-i kerimesinde öfkesini yenenleri övmüştür: “(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfke­lerini yutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyi­lik edenleri sever.”[47]

Öfke anında Allah’a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Resûl-i Zişan efendimiz görmüş olduğu öfkeli bir adam hakkında: “Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese mutlaka öf­kesi geçer. O kelime: “Euzu billahi mineşşeytanirracim” sözüdür”[48] buyurarak bu gerçeği açıklamıştır. Nitekim bir numara sonra gelecek olan hadis-i şerifte bunu ifade etmektedir.[49]

Öfkelenince Edilecek Dua

4780… Muâz b. Cebel’den demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in huzurunda iki kişi çekişti. (Onlardan) biri (diğerine) öyle sert bir şekilde Öfkelendi ki bana (öfkesinden) burnu çatlayacak gibi geldi.

Bunun üzerine Peygamber (sav): “Ben bir söz biliyorum ki eğer (bu adam) o sözü söylese (içinde) duymakta olduğu (bu öfke) kendisinden gider. (Orada bulunanlardan):

Ey Allah’ın Resulü o söz nedir? diye sordu (da Hz. Peygamber):

“Allahümme înnî eûzu bike mineşşeytânirracîm: Ey Allahım, ko­vulmuş şeytandan sana sığınırım” (sözüdür)” buyurdu. (Bu hadisi Muaz’dan rivayet eden Abdurrahman b. Ebi Leyla) dedi ki: Bunun üzerine Muaz, o adama (bu sözü söylemesini) emretmeye başladı. O adam da ka­bule yanaşmadı. Ve münakaşaya yeltendi, öfkesi de artmaya başladı.[50]

4781… Süleyman b. Surad (r.a.)’den demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in huzurunda iki kişi çekişti. Onlardan birinin gözle­ri (öfkeden) kızarmaya ve boyun damarları kabarmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

“Ben bir söz biliyorum ki (bu adam) onu söylerse (içinde) meydana gelen (bu öfke) kendisinden gider. (Bu söz); “Eûzu billahi mineşşeytâ­nirracîm: kovulmuş olan Şeytandan Allah’a sığınırım” (sözü) dür” buyurdu.

(Adam bu sözü işitince) “Yoksa bende bir delilik mi görüyorsun?” dedi.[51]

4782… Ebu Zer (r.a)’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) bize (şöyle) buyurdu: “Biriniz ayakta iken öfkelenecek olursa hemen otursun, eğer (oturunca öfkesi) gidecek olursa fme-sı-i î yoktur; fakat) eğer gitmezse o zaman da (yere) yatsın.”[52]

Ebu Dâvud der ki, (hu hadis bu mevzuda gelen) iki hadisin en sahih olanıdır.[53]

4783… Beker’den (rivayet edildiğine göre); Peygamber (s.a), Ebû Zerr’i (bir ihtiyacı dolayısıyla) bir yere gönderdi (deyip) bir önceki hadisi aynennakletmiştir.[54]

4784… Ebu Vâil el Kâss, dedi ki:

(Bir gün) biz Urve- b. Muhammed b. es-Sa’dî’nin yanma girmiştik. (Orada) bir adam onunla konuşup onu kızdırdı. Bunun üzerine (Urve b. Muhammed) kalktı, abdest aldı, sonra abdestli olarak dönüp (yanımıza) geldi. Sonra babam Rasûlullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu bana haber verdi:

“Muhakkak ki öfke şeytandandır ve kuşkusuz şeytan ateşten yara­tılmıştır. Ateşi de ancak su söndürür. Binaenaleyh, biriniz öfkelendi­ği zaman abdest alsın.”[55]

Açıklama

Bütün bu hadis-i şeriflerden de anlaşılıyor ki; öfkeyi yenmenin yedi yolu ve taydaşı vardır:

  1. Öfkesini yenene Cennet hazırlanmış olur. Nitekim Yüce Allah: “Onlar bollukta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler..”[56] âyet-i kerimesinde bunu va’detmiştir.
  2. Cennet hurilerinden istediğini seçip almak hakkına sahip olur (bk. 4777 numaralı hadis).
  3. Büyük bir ecir ve sevaba nail olur.

Nitekim hadisi şerifte: “Allah katında, bir kulun sırf Allah rızası için yuttuğu öfke yudumundan daha büyük sevabı olan bir yudum yoktur.”[57]

  1. Kendinden Allah’ın azabını def eder. Hz. Enes’in şu rivayeti bunu açıkça ifade etmektedir.” Kim öfkesini yenerse, Allah da ondan azabı­nı uzaklaştırır; kim dilini (lüzumsuz sözlerden) uzak tutarsa Allah da onun günahlarını affeder,”[58]
  2. Allahü teâla’nın hıfz ve emanında olur.
  3. Allahü teâla’nın rahmetine nail olur.
  4. Allahü teâlâ hazretlerinin muhabbetini kazanır. Bu son üç maddenin delili ise şu hadis-i şeriftir;

“Allah şu üç kişiyi korur, onları sever ve onlara acır; Verilen ni­mete şükreden, kötülük gördüğünde ona karşılık vermeye gücü yet­tiği halde affeden, kızınca sakin olanlar.”[59]

Bütün bu faydalar, öfkesini yenenler içindir. Öfkesini yendiği gibi ay­rıca bu öfkesine sebep olan kişiyi affeden kimsenin sevabı ise, daha da büyüktür. Nitekim şu âyet-i kerime buna delâlet etmektedir:”…affetsin­ler, geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağış­layan, esirgeyendir.”[60]

Meymun’dan rivayet edildiğine göre, bir gün cariyesi kendine yemek getirirken ayağı burkulup çorbâ’yı Meymun’un üzerine dökmüş. Bundan canı yanan Meymun hemen kalkıp cariyeyi cezalandırmak isteyince, ca­riye O’na:

“Cennet öfkelerini yutanlar için hazilanmıştır.”[61] ayet-i kerimesi­ni hatırlatır. Meymun da hemen öfkesini yenip onu düğmekten vazgeçer. Bunun üzerine cariye ona, bu âyetin devamını da hatırlatarak ondan ken­disini affetmesini ister. Ayetin devamını hatırlayan Meymun, bu sefer ca­riyeyi affeder. Fırsattan yararlanan cariye bu sefer de O’na: “…Allah ih­san sahihlerini sever..”[62] âyet-i kerimesini hatırlatır. Meymun da “O hal­de Allah rızası için seni âzad ediyorum şu andan itibaren sen hürsün”[63] diyerek cariyeyi âzâd eder.

Ahlâk kitaplarında açıklandığı üzere:

“Öfkenin sebebi nefsin, elem duyduğu kimseden intikam almayı kast etmesidir. Bu istek nefiste belirince, bedene de geçer ve gazab huyuna ait bir hararet galeyana gelir. Bu dalgalanmadan buhar ve karartıcı bir duman yükselir. Dimağı ve cereyan etmekte olan damarları, bir perde kaplar, bu­nun doğurduğu karanlıktan aklın nuru kapanır, parıldayışı ve sıhhatli bir şekilde işleyişi durur. Akıl aynası kirlenir, kuvvet-i nazariyenin doğuraca­ğı fiiller zayıflar. Hekimler, insanın bu halini, şuna benzetirler: Karanlık ve uzun bir mağara, büyük bir ateş ve dumanla dopdolu. Bu haldeki ate­şin alevlerini söndürmek gayet zordur ve ifrat derecede gazablanmış bir insanı, Öğütle, tatlı sözle, nasihatle durdurmaya çalışmak, mağaradaki ate­şe bir yerden biraz su alıp söndürmeye çalışmak gibidir ki azıcık su, yük­selen ateşin alevlerini belki biraz daha yükseltir.”[64]

Ahlâk âlimleri, böylesine büyük ve tehlikeli bir yangını söndürebilme-nin ameli olarak dört yolu olduğunu söylemişlerdir.

  1. Abdest almaktır. Nitekim mevzumuzu teşkil eden (4784) numara­lı hadis-i şerif de bunu tasviye etmektedir.
  2. Ayakta iken oturmak, oturmakta iken yatmaktır. Nitekim (4782) ve (4783) numaralı hadis-i şerifler bunu tavsiye etmektedirler. Çünkü oturmakta olan ayakta olana nisbetle, yatan da oturana nisbetle da­ha az hareket etme ve öfkenin tahrikinden daha çok emin olma şansına sa­hiptir.
  3. Eûzu… çekmektir. Nitekim (4781) numaralı hadis-i şerif de bunu tavsiye etmektedir.
  4. Öfke duası olarak bilinen şu özel duayı okumaktır:

“Allahım günahımı bana bağışla, kalbimin kızgınlığını gider ve beni şeytandan koru.”[65]

  1. Gazabın sebeplerini gidermektir.

Bilindiği gibi gazabın sebeplerini 4779 numaralı hadisin şerhinde açık­lamıştık.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriflerden (4780) numaralı hadis-i şe­rif hakkında Tirmizî şöyle demiştir:

“Bu hadis Mürseldir. Abdurrahman b. Ebi Leyla, Muaz b. Cebel’den hadis dinlememiştir. Muaz, Ömer b. el-Hattâb’in halifeliği devrinde vefat etmiştir. Ömer b. el-Hattab şehid edildiği zaman Abdurrahman b. Ebi Leylâ altı yaşında bir çocuktu. Abdurrahman İbn Ebî Leylâ, Ömer İbn El-Hattab’dan hadis rivayet etmiş ve onu görmüştür.[66]

Buharî’nin belirttiğine göre, İbn Ebi Leylâ H.17’de doğmuştur. Hz. Muaz b. Cebel ise Amvas’da zuhur eden veba salgınında hicretin 17. ve­ya 18’nci yılında ölmüştür. Bu hadisi Nesâî de, yine Abdurrahman b. Ebi Leyla yoluyla Ubey b. Ka’bMan rivayet etmiştir. Bu rivayet muttasıldır.[67]

Her ne kadar munassıf Ebu Dâvud, kendi teshillerine dayanarak (4783) numaralı hadisi, yine aynı mevzuyla ilgili olan (4782) numaralı hadisten daha sahih olduğunu söylemişse de Hafız Münzİri’nin açıklamasına göre Musannif Ebu Dâvud, (4783) numaralı hadisin mürsel olmasına rağmen (4782) numaralı hadisten daha sahih olduğunu söylemiştir. Daha başkala­rı ise musannifin bu sözünü şöyle açıklamışlardır: Çünkü Ebu Harb bu ha­disi amcasf vasıtasıyla Ebu Zerr (r.a.)’den rivayet etmiştir. Halbuki amcasının Ebu Zerr’den hadis rivayet etmesinin tesbiıi mümkİn değildir. Bina­enaleyh (4782) numaralı haber munkati olduğu için (4783) numaralı mür­sel hadis ondan daha esahtır.

Bezi yazarına göre ise Ahmed b. Hanbel’in Müsnedinde (4782) numa­ralı hadis, Ebu Muaviye -Davud b. Ebi Hind – Ebu Harb b. Ebi’l Esved, Ebu’l Esved- Ebu Zerr zinciriyle Hz. Peygambere ulaşmaktadır.[68] Bu sebeble (4782) numaralı hadis (4783) numaralı hadisten daha sağlamdır.

(4781) numaralı hadiste, Hz. Peygamberin öfkelenmiş bir kimseye “Eûzu” çekmesini tavsiye ettiği halde, o kimsenin: “Ben deli miyim?” di­ye karşılık verdiğinden bahsedilmektedir. Sözü geçen kimsenin Hz. Pey­gamberce böyle ters bir cevap vermesi iki sebepten ileri gelebilir:

  1. Yâ bu adam öfkenin mahiyetini bilmediğinden dolayı, “eûzu” nun kızgınlığı nasıl önleyeceğini kavrayamamıştır da onun için böyle hoş ol­mayan bir karşılık vermiştir.
  2. Ya da bu kimse aslında samimi bir müsliiman olmayıp koyu bir mü­nafık olduğu için böyle cevap vermiştir.[69]

4 Affedici Olmak

4785… Âişe (r.anha)’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.), biri diğerinden daha kolay iki şey arasında muhayyer bırakılırsa, günah olmaması şartıyla, mutlaka onlardan en kolay olanını seçerdi, şayet günah ise insanlar arasında ondan en uzağı olurdu. Rasûlul­lah (s.a.) kendisi için (kimseden) bir intikam almazdı. Ancak Allah’ın ha­ramlarının çiğnenmesi müstesna; (o zaman bizzat kendisi) o çiğnenen ha-ramlardan dolayı Allah için intikam alırdı.[70]

4786… Aişe (r.anha)’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.), hayatta ne bir kadın dövmüştür, ne de bir hizmetçi.”[71]

4787… Abdullah b. Zübeyr(in) “Sen af yolunu tut…”[72] (âyet-i keri­mesi) hakkında (şöyle) dediği rivayet edilmiştir:

“(Bu âyet-i kerimede) Allah’ın elçisi insanların huylarından affa sarıl­makla emr olunmuştur.”[73]

Açıklama

Mevzurnuzu teşkil eden bu babın hadislerinde, Hz.peygamberin, ümmeti için devamlı kolaylık dü­şündüğü, müsamaha ve af ile muamelede bulunduğu, kendi şahsıyla ilgi­li meselelerde asla intikam alma yoluna gitmediği, fakat Allah’ın haram­larının çiğnenmesi söz konusu olunca, bu yasağı çiğnemenin intikamım Allah için mutlaka aldığı ifâde edilmektedir.

Her ne kadar Ukbe b. Ebu Muayt ve Abdullah b. Hatal gibi bazı müş­riklerden intikam aldığı tarihten sabit ise de, bu intikamların sadece Hz. Peygamberin şahsiyle ilgili oldukları söylenemez. Çünkü sözü geçen kimseler, hayatları boyunca sadece Resulü Zişan efendimize eziyet et­mekle kalmamış, aynı zamanda hayatları boyunca her fırsatta Allah’ın ha­ramlarını çiğnemeyi bir adet haline getirmişlerdir.

Bazılarına göre, Hz. Peygamberin kendi şahsına karşı yapılan haksızlık ve eziyetlerin intikamını almaması, bu haksızlık ve eziyetlerin küfür sınır­larına varmamasıyla kayıtlıdır. Bir başka ifadeyle şahsına karşı yapılan eziyetler, küfür sınırlarına taşmadıkça, onların intikamını almayı düşünmemiş, fakat küfür sınırlarına taştığı andan itibaren Allah için onun in­tikamı peşine düşmüştür. (4775) numaralı hadis-i şerifte anlatılan kendi kaftanına, hızla asılarak boynunda iz bırakan bedeviyi affetmesi olayı gibi.

Davudi ise Hz. Peygamberin intikam almamasının malî davalarla ilgili olup namus davalarıyla ilgili olmadığını ve namusla ilgili meselelerde in­tikam almaktan geri durmadığını söylemiştir.[74]

Bazı Hükümler

  1. Haram veya mekruh olmamak şartıyla, iki şeyin en kolayını seçmek müstehabtır.

Kadı Iyaz diyor ki: “İhtimâl Peygamber (s.a.)’in burada muhayyer bıra­kılması Allah tarafmdandır. Onu iki ceza arasında, yahut kâfirlerle harbet-mek veya onlardan cizye almak hususunda, yahut ümmetinin ibadette mücahede derecesine varıp varmaması hususunda muhayyer bırakılmış­tır. O bunların hepsinde kolay olanı seçerdi.

Hz. Âişe’nin “günah olmamak şartıyla” sözü, onu kâfirler yahut mü­nafıklar muhayyer bıraktığı zaman düşünülebilir. Muhayyerlik Allah’dan yahut müslümanlardan gelirse ibaredeki istisna munkati olur.”

  1. Amirlerin, hakimlerin ve diğer söz sahiplerinin şahısları adına inti­kam almayı terk etmeleri müstehabtır. Kadı Iyaz diyor ki: “Ulema, hâki­min kendi lehine ve keza lehine şehadeti caiz olmayacak kimse lehine, hüküm vermesinin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir.
  2. Zevce, hizmetçi ve hayvanı terbiye için döğmek mubah ise de döğmemek efdaldir.
  3. Bu rivayetler aff-u safha, eziyete tahammüle, haram bir şey işleye­ne karşı Allah’ın dinine yardımcı olmaya teşvik etmektedirler.[75]

Esasen Ali İmran suresinin (134) no’lu âyetinde öfkesini yutanların cennetlik oldukları haber verilirken, onların öfkelerine hakim olma özel­likleri yanında aynı zamanda Allah için harcamalarından ve affediciliklerinden de bahsedilmesi, öfkeyi yenmenin tek başına cennetlik olmaya yet­meyeceğine, Cennetlik olabilmek için öfkeyi yenme sıfatının yanında affedicilik ve Allah için harcama sıfatlarının da bulunması gerektiğine de­lalet eder.[76]

Esasen af, hak tealanın en büyük sıfatların dan dır. Eğer böyle olmasa idi, dünyada taş taş üstünde kalmazdı. Her lahza ve her an işlenen günah­larla taştığı halde, dünyanın yıkılmayıp yine var olmaya devam etmesi, Allah’ın affedicilik sıfatının tecellisinden başka bir şey değildir.[77]

El-Afuvv: Affedici ismi Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kulun bu isimden alacağı hisse açıktır. Allah’ın bu ahlâkı ile ahlâklanmış olan kimse kendisine zulmedenleri, kötülük yapanları affeder. Hatta onlara iyilik eder.[78]

Bu konuyu (4835) numaralı hadisin şerhinde tekrar ele alacağız, inşaallah.[79]

  1. (İnsanlarla) İyi Geçinmek

4788… Hz. Aişe’den (rivayet edilmiştir:) Peygamber (s.a.)’e bir kim­seden (hoşa gitmeyen) bir söz erişecek olursa (onun ismini anmış olma­mak için); “Falan (isimli) kişiye ne oluyor da böyle diyor?” demezdi de; “bu insanlara ne oluyor da böyle böyle konuşuyorlar?” derdi.[80]

4789… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre) (bir gün) üzerinde (ka­dınlara mahsus bir allık olan ve zaferandan yapılan) bir sarı boya izi bu-lunan bir adam Rasûlullah (s.a.)’ın yanına girdi. Rasûlullah (s.a.) de üzerinde insanın hoşlanmayacağı bir şey bulunan insanın yüzüne az bakardı.

Adam çıkınca (Hz. Peygamber): “Adama söyleseydiniz de üzerinden bu izi yıkasaydı (kendisi için daha hayırlı olurdu)” buyurdu.

Ehu Dâvud der ki: Seîm Hz. Ali evladından değildir. (Fakat o yüksek­lerde bulunan) yıldızlara bakardı. (Bu yüzden yükseklere nishet edilerek kendisine alevî denildi, kendisi) Adiy b. Eriat’ın yanında hilali gördüğü­ne dâir şahitlik etmişti de (Adiy onun bu) şahitliğini geçerli saymamıştı.[81]

Açıklama

Bütün ahlakî faziletleri kendisinde toplanmış olan A1lah Rasul hayatı boyunca insanların gönlünü hiçbir zaman kırmadığı gibi, onların kusurlarını görmemezlikten gelmiş, kaba ve kırıcı davranışlarına tahammül etmiş, onlarla iyi ilişkiler içinde olup güzel geçinmeyi kendisine usul ittihaz etmiştir. Çünkü yüce Allah insanları bir biriyle görüşüp tanışmaları için yaratmıştır.[82]

Nitekim kendisi de bir hadis-i şeriflerinde: “Mü’min ülfet eden (dost­luk kuran ve iyi geçinen) ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayır­lısı insanlara yararlı olanıdır”[83] buyurmuştur.

Hz. Ali Hz. Peygamber’in ahlâkını şöyle özetlemiştir:

Hz. Peygamber güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpli idi. Hiçbir vakit sert ve kaba değildi. Onun ağzından hiçbir müstehcen kelime çıkmazdı. Başkalarının hareket tarzını tenkid veya takbih etmez, sevmediği bir ha­reket veya durum karşısında birşey söylemez, ona göz yummakla iktifa ederdi. Şayet böyle bir harekette bulunan adam, kendi hareket tarzının tas­vibini isteyecek olursa Rasûlullah onu, kınamadan, kalbini kırmadan bun­dan vazgeçirir, yahut susarak muhatabına memnun olmadığını hissettirirdi.

Resul-i Ekrem kendi hesabına üç şeyden sakınırdı:

  1. Münakaşa ve mücâdele,
  2. Lüzumundan fazla söz söylemek,
  3. Kendisini alakadar etmeyen işlerle meşgul olmak. Başkaları hesabına da üç şeyden uzak dururdu:
  4. Kimseyi tenkid etmezdi.
  5. Kimseye hakarette bulunmazdı.
  6. Başkalarının sırlarına muttali olmak istemezdi.

Her ne kadar Resul-i Zişan efendimiz insanların eziyetlerine katlanıp onların kaba davranışlarını, müsamaha ve olgunluk ile karşılarsa da, bu­nu asla müdahene (yağcılık) sınırlarına vardırmaz. Müdârâ (güler yüzlü­lük) sınırlarından dışarı çıkmaz ve “güzel söz de sadakadır”[84] buyurur­du. Hakkın çiğnenmesi söz konusu olduğu zaman susmayı ise şeytanlık sayardı.[85]

Uygunsuz haller ve davranışları düzeltirken de son derece ince ve has­sas hareket eder, bu hususta tenkid ve uyanlarını şahısların bizzat kendi­lerine yöneltme yerine, üslubu hakimane denilen bir uslub ile fiillere yö­neltir ve bu sayede şahısların gönlünü kırmaktan uzak kalırdı.

Fakat dinî meselelerde gösterilen laubali davranışlarda ise tam bir salâbet-i diniyye sahibi idi. Bu hususta “…. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar…”[86] emr-i ilâhisinden ayrılmazlardı. Binaenaleyh bir kimsenin kendisine ya da başkasına eriş­mek üzere olan şiddetli bir zararı önlemek için güler yüz göstermesi, hat­ta bazı yerlerde müstehab olmakla beraber böyle şiddetli bir zararın eriş­mesi söz konusu olmayan yerlerde müdara caiz değildir.

Şiddetli zarardan maksat, şiddetli dayak, sürgün, görevden azil, öldür­me gibi işlerdir.[87]

(4789) no’lu hadis hakkında daha geniş açıklama için (4182) numara­lı hadisin şerhine de bakılabilir.[88]

4790… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “Mü’min saf ve kerem sahibidir. Bozguncu insan ise (daima) al­datıcı, alçak ve cimridir” buyurmuştur.[89]

Açıklama

Girrun: Aldanan, aldatılan anlamlarına gelir.

Kerîm: İyi, cömert, çok affeden, kıymetli gibi ma­nalara gelir.

Fâcir: Allah’ın emrinden çıkan, günahkâr demektir. Hıbb: Aldatıcı manasına gelir. Leîm: Alçak ve cimri demektir.

Hattabî (r.a.)’nin açıklamasına göre: Hadis-i şerifin zahirinden anlaşılan şudur ki: Hakiki mü’min aldatılmaya müsait, kötülüğü kavramaktan ve araştırmaktan uzak olur. Bu durum onun cehaletinden değil, kereminden ve ahlâkının güzelliğinden, iyi niyetli ve itimat sahibi oluşundan kaynaklanır.

Allah’ın emrinden çıkmış bozguncu insanlar ise daima aldatıcı, alçak, cimri, kötülük planlarını araştırmakla meşgul olur. Bu durum onun akıllı­lığından değil, kötülüğünden kaynaklanır.

İbn Esir’in açıklamasına göre bu hadisden anlaşılan şudur:

“Mü’min hilekâr ve düzenbaz olmaz. Ancak yumuşaklığı ve itimat sa­hibi olması sebebiyle bazan aldanıp tuzağa düşer.”

Bu mevzuda Muhammed Zekeriyâ b. Yahya el-Kândehlevî şöy­le diyor:

Her ne kadar bu hadisin zahiri “Mü’minin firasetinden sakınınız.”[90] hadisine aykırı gibi görünüyorsa da aslında bu iki hadisin arasını şu şekilde te’lif etmek mümkündür:

Bu hadis mü’minlerin avamı hakkındadır. Diğer hadis ise basiret sahi­bi olan hassas müminler hakkındadır. Bu iki hadisin arasını “Mü’minin aldatılır olması onun hüsn-i zan sahibi olmasından neş’et eder. Bu durum ise, onun firaset sahibi olmasına mani değildir” diyerek te’lif etmek de mümkündür. Bu hadis-i şerifin: “Mü’min bir delikten iki defa sokul­maz.”[91] hadisine aykırı olduğu da söylenemez. Çünkü bir defa aldanmak başkadır, ikinci defa aldanmak daha başkadır.

Hafız Suyutî’in açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şe­rif, Hafız Siracüddin el-Kazvinî’nin mevzu olduğunu iddia ettiği hadislerdendir.

Hafız b. Hacer ise bu iddiayı reddederek şöyle demiştir: “Bu hadis Hâ­kim tarafından muttasıl bir senedle rivayet edildiği gibi, Sevrî’nin ashabı

ve Haccac tarafından da rivayet edilmiştir. İbn Main, Haccac hakında müsbet düşünmektedir. Ancak Buharî ile Müslim bu hadisin râvilerinden Bişr’e güvenilmeyeceğim söylemişlerdir…

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte cimriliğin bozgunculuk sıfa­tı olduğuna da bir işaret vardır.

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte cimrilik, çirkin bir huy, sehâ (cömertlik) büyük bir bir fazilet olarak değerlendirilmiştir.

Nitekim şu âyet-i kerimelerde de cimriliğin çirkin bir huy olduğu cö­mertliğin büyük bir fazilet olarak değerlendirilmiştir,

“Kim nefsini (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, iş­te muratlarına erenler onların tâ kendileridir.”[92]

“Allah’ın (fazl-u kereminden) kendilerine verdiğini (sarf-ü intakta) cimrilik edenler, (asla) bunun kendileri için bir hayır olduğunu san­masınlar. Bilakis bu onlar için bir serdir.”[93]

Bu konuyla ilgili bir hadis-i şerif de şu mealdedir: “Cimri asla cennete giremez.”[94]

Cimriliğin çeşitli tarifleri yapılmışsa da en doğru olan tarife göre cim­rilik, şer’an vâcib veya mürüvvet yönünden münâsib olanı gücü yettiği halde vermemektir.[95]

4791… Hz. Âişe’den demiştir ki:

Bir adam Peygamber (s.a.)’in yanına (girmek için) izin istedi, “Pey­gamber (s.a.)’de: “Aşiretin bu oğlu ne kötüdür” yahut da; “Aşiretin bu adamı ne kötüdür” buyurdu. Sonra: “Ona (girmesi için) izin verin” de­di.

(Adam içeriye) girince ona yumuşak bir dille konuştu, bunun üzerine (ben) Âişe:

Ey Allanın Rasulü (yanına girmeden Önce) onun hakkında söyleye­ceğini söylediğin halde (bir de tutup) onunla yumuşak bir dille konuştun dedi(m).

(Hz. Peygamber de: “Ey Âişe) Kıyamet gününde Allah katında in­sanların en şerlisi insanların kötülüğünden korkarak kendisinden uzaklaştığı ya da kendisini terk ettiği kimsedir” buyurdu.[96]

4792… Âişe (r.anha)’dan (rivayet edildiğine göre) bir adam Peygam­ber (s.a.)’iri yanına (girmek için) izin istemiş, Peygamber (s.a.)’de; (bu­nu öğrenince o adam hakkında): “Bu aşiretin kardeşi ne kötüdür!” de­miş biraz sonra adam (içeri) girince onu sıcak bir şekilde karşılamış (ve) onunla (tatlı tatlı) konuşmuş.

(Hz. Aişe sözlerine devam ederek şöyle demiştir: Adam) dışarı çıkınca:

Ey Allah’ın Rasulü, (adam içeri girmek için) izin istediğinde (hakkında): “Bu aşiretin kardeşi ne kötüdür” diye konuştun (içeri) gir­ince de kendisini sıcak karşıladın, dedim.

“Allah kötüyü ve kötülüğü ortaya çıkarmaya çalışan kimseyi sev­mez” buyurdu.[97]

Açıklama

Fuhş: Haddi aşmak demektir. Fiilen ve kavlen işlenen kötülük anlamında kullanılır.

Fahiş: Haddi aşarak kötülük işleyen kimse demektir.

İbn Esir’in “En-Nihâye” isimli eserindeki açıklamasına göre “Fuhş” hem sözde olan fiilen işlenen kötülükleri ifade eder.

Tefahhuş ise içinde kötülük olmadığı halde kendini kötülüğe zorlama anlamına gelir.”‘

Bu bakımdan Bezlü’l-Mechud yazarının da ifade ettiği gibi içindeki kötülüğü, sözüyle ve fiiliyle dışarı çıkaran kimseye “fahiş”, içinde kötülük olmadığı halde, kendisi kötülük yapmaya zorlayan kimseye de “mütefahhiş” denir.

Binaenaleyh Resul-i Zişan efendimiz (4792) numaralı hadiste Allah, kötü insanları sevmediği gibi, kötü insanlardaki kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olan kişileri de sevmediğini, binaenaleyh kendisinin de böyle bir duruma düşmeyi asla arzu etmediğini ifade etmek istemişlerdir.

Öyleyse bir müslümanın kötü bir kimseye ayıplarını hatırlatarak onu kırıcı bir tavırla karşılaması caiz değildir. Müslümanlara yakışan onu güler yüzle karşılamaktır. Bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız gibi buna müdara (güler yüz) denir. Güler yüzlü olmak, müdâhene (yağcılık)tan tamamen farklıdır.

Hz. Peygamber’in huzuruna girmek isteyen kimsenin adını anmadan, kavminden bahsetmek suretiyle onun kötülüğünü açıklaması “gıybet” değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in onun kötülüğünü ifade etmekten mak­sadı orada hazır bulunan müslümanları o kimsenin kötülüğünden koru­maktır. Bu bakımdan mevzumuzu teşkil eden bu hadisler, müslümanlan uyarmak için kötülüğünden korkulan bir kimsenin kötülüğünü haber vermenin caiz olduğuna delâlet etmektedir.

Yahutta bu adam açıktan kötülük işliyordu da Hz. Peygamber bu yüz­den onun kötülüğünü ifade etmekte bir sakınca görmedi.

İmam Kurtubî’nin de dediği gibi, fışkını ve fuhşunu açıktan işleyen bir kimsenin gıyabında konuşmak, gıybet olmadığı gibi, zâlim idarecile­rin ve halkı bid’ate davet eden bid’atçılarm aleyhine konuşmak da gıybet değildir.

Onların gıyabında kötülüklerini dile getirmek caiz olmakla beraber yüzyüze gelindiği vakit, kendilerine güler yüz göstermek de caizdir.

İbn BattaPın beyanına göre Hz. Peygamber’in huzuruna gelen adamın ismi Uyeyne b. Hisn el-Fezarî imiş, kendisine “ahmak” denilirmiş. O gün henüz müslüman değilmiş, fakat müslüman gorünürmüş. Peygamber (s.a.) herkesin bilmesi ve aldanmaması için onu ashabına tanıtmak iste­miştir. Bu adam, Peygamber (s.a.)’in sağlığında olsun, vefatından sonra olsun, imanının zayıflığına delalet eden işler yapmış. Mürtedlerle beraber o da dininden dönmüş ve esir edilerek Hz. Ebu Bekîr’e getirilmiştir. Bi­naenaleyh, Peygamber (s.a.)’in onu: “Bu aşiretin kardeşi ne fenadir”diye vasfetmesi nübüvvetine delalet eden mu’cizelerdendir.

Hadisteki aşiretten murat kabiledir.[98]

4793… Şu (bir önceki hadiste anlatılan) olay hakkında Hz. Aişe’den (gelen bir rivayete göre) Peygamber (s.a.):

“Ey Aişe! Dilin (in şerrin) den korunmak için kendilerine ikram edilen kimseler, şüphesiz insanların en şerlılerindendir.”buyurmuştur.[99]

4794… Hz. Enes’den demiştir ki:

(Gizlice bir derdini açmak üzere) ağzmı Peygamber (s.a.)’in kulağına yaklaştıran hiçbir adam görmedim ki o adam başını (Hz. Peygamber’den) uzaklaştırmadıkça (Rasûlullah) başını (ondan) uzaklaştırmış olsun.

Yine (Hz. Peygamber’in) elini tutan hiç bir adam görmedim ki o adam (Hz. Peygamberin) elini bırakmadıkça (Hz. Peygamber onun) elini bırak­mış olsun.[100]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerde Rasul-i zişan efendimizin son derece mütevazi, iyi kalpli olduğu, herkes için iyilik düşünüp herkesin derdine deva olmak için elinden gelen çabayı sarf et­tiği, insanlara zararlı olan kimseleri her fırsatta uyarıp onları bu kötü huy­lardan kurtarmaya çalıştığı, insanların en şerlisinin de insanların kötülü­ğünden kurtulmak için kendisine saygı gösterip ikramda bulunduğu kişi olduğu ifade Duyurulmaktadır.

Binaenaleyh, Hz. Peygamber’i kendisine Örnek alıp İslam terbiyesiyle yetişmiş bir müslüman, toplumda insanlara faydalı .olan şeyleri yapmaya ve insanlara zarar verecek şeyleri de engellemeye gayret eder. Çünkü hak, hayır ve fazilet ilkeleriyle yetişmiş olan bir müslüman, toplumda faydalı, faal ve yapıcı bir unsur olur. İyilik yapmaya fırsat bulduğunda, onu değer­lendirmeden edemez. Çünkü hayır işlemenin kurtuluşa vesile olacağını bilir. “İyilik yapın ki saadete eresiniz.”[101]

Hayır işi için attığı her adımda Allah’ın kendisine sevap verdiğini bi­lir ve hayır yapmaya koşar…

Cabir (r.a.)’den de Nebi (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Her iyilik sadakadır…”[102]

“Allah, kendine teslim olmuş kuluna iyilik yapınca sevap verebile­ceği gibi kötülükten çekindiği zaman da iyilik yapmasa da sevap verir.”[103]

Ebu Musa (r.a.)’dan Nebi (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilir: “Her müslümanın sadaka vermesi gerekir.” Bulmazsa ne yapar, denildi, şöy­le buyurdu:

“Eliyle çalışır, kendine fayda verir ve sadaka dağıtır.” Buna da gü­cü yetmezse ne yapar? denildi.

Bu sefer: “Şiddetli ihtiyaç sahibine yardım eder” dedi. -Buna da gücü yetmezse ne yapar? denildiği zaman;

İyiliği veya hayrı enir eder, cevabını verdi.

Buna da gücü yetmezse ne yapar, denildi. Bunun üzerine.

Şerri terk eder, buyuruldu. (Mütefekkünaleyh).[104]

  1. Utanma

4795… (Abdullah) b. Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) kardeşine (fazla) utanma(ması) hakkında öğüt vermekte olan ensardan bir zatın yanına uğramış da: “Onu bırak! Çünkü utanmak imandandır”

buyurmuştur.[105]

Açıklama

“Haya: Utanmak demektir. Kınamayı gerektiren bir söz ve davranıştan dolayı kışının Allah a ve insanlara karşı mahcubiyet duyması (kısaca utanması), “haya” sözü ile ifa­de edilmiştir.

Edeb, haya, insan ahlâkı için en güzel bir ölçüdür. İnsanın haddini bil­mesi, utanacak bir işten dolayı sıkılıp yüzünün kızarması, büyük bir fazi­lettir. Bu fazilet, sahibini kötülüklerden uzak tutar. Utanıp kınanmayaca­ğı işler yapmasına da sebep olur.

Gerçek haya insanın yüce yaratanına karşı duyacağı hayadır.[106]

“Haya” kabahatleri işlemek korkusuyla nefsin ictinab edip geri dur­masıdır[107] şeklinde de tarif edilmiştir.

Bilindiği gibi kabahatleri aklî, şer’î ve örfî olmak üzere üç kısma ayı­rabiliriz.

Aklî kabahat (Çirkinlik): Kötülüğü aklen bilinebilen kabahatlerdir ki işleyenlere “mecnûn” denir.

Şer’î kabahat: Kötülüğü şer-i şerifin açıklamasıyla bilinebilen kaba­hatlerdir ki, işleyenlere “fâsık”denir.

Örfî kabahat: Çirkinliğini örf ehlinin anlayabildiği kabahatlerdir ki, irtikâb edene “ebleh”denir.[108]

Utanmak: İnsanın yaratılışında mevcut olduğu halde, mevzumuzu teş­kil eden hadiste, utanmanın, imana bağlanması, utanmanın yerini ve ölçü­sünü dinin ve imanın tayin etmesidir. Binaenaleyh burada din ve imanın belirlediği yerler ve ölçüler dışında görülen utanmalar söz konusu değil­dir. İslâm ölçülerine uymayan utanmalar, gerçekte utanma değildir. Yere düşen ekmeği almaktan utanmak, geçimini te’min için rençberlik yap­maktan utanmak gibi….

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, kardeşine utanmak hakkında öğüt verdiğinden bahsedilen ensarlı zata göre, kardeşi utangaçlığı yüzün­den çok zarar gördüğü için onun utanmayı bırakması gerekiyormuş. Bu sebeble kardeşini utanmayı bırakmaya zorluyordu. Hz. Peygamber ise, utanmanın İslâm inancı ile yakînen ilgili olduğunu, imandan kaynaklanan utanmanın güzel huylardan olduğunu söyleyerek o Ensarîyî kardeşine karşı yaptığı bu baskıdan men’etmiştir.

Haya en kâmil haliyle imanın doruğunda olan Peygamber efendimizde tezahür etmiştir. Nitekim Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’de; “Resul-i zişan efendimizin bir kızdan daha utangaç olduğunu” ifade etmiştir.[109]

Beyhaki’nin rivayetine göre, Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İzzet ve celal sahibi Hak teala karşısında, her hangi bir kul, ellerini açıp dua ederek birşey dilerse Cenab-ı Hak onu eliboş olarak çevirmekten haya eder.”[110]

Hayanın fertler için olduğu kadar cemiyetler için de büyük bir önemi vardır. İman Şairimiz Mehmet Akif merhum şu mısralarıyla bu gerçeği ne güzel ifâde etmiştir:

“Göster Allahım, bu millet kurtulur tek bir mu’cize.

Gaib hazinenden bir utanmak hissi ver bize.

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük her yerde.

Ne çirkin yüzler Örtermiş meğer bir incecik perde.”

Mevzumuzu teşkil eden bu hadiste hayanın imandan bir şube olduğun­dan bahsedilmesi imanın birçok şubeleri olduğuna delâlet eder.

Biz imanın bu şubelerini “4673” numaralı hadisin şerhinde açıkladığı­mızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[111]

4796… Ebu Katede’den demiştir ki:

Biz, İmran b. Husayn ile birlikte idik. Orada Buşeyr İbn Ka’b da vardı. (Bir ara) İmran İbn Husayn (söze başlayıp), Rasûlullah’m (s.a.): “Utanma tamamiyle hayırdır” dediğini ya da “utanma(nın) hepsi de hayırdır” buyurduğunu söyledi.

Bunun üzerine Büşeyr İbn Ka’b’m:

“Biz bazı kitaplarda bazı hayaların vakar (ağırlık), bazısının sekînet (iç huzuru), bazısının da zayıflık (kaynağı) olduğuna rastladık” dedi.

İmran hadisi tekrar rivayet etti. Büşeyr de sözü(nü) tekrarladı; (hayanın bir takım zaafların kaynağı olduğunu ifade eden Büşeyr’n bu sözlerini ikinci kez işiten) İmran öfkelenip gözleri kıpkırmızı oldu ve (Büşeyr’e hi­taben):

Görüyorum ki, ben sana Rasûlullah (s.a.)’dan söz ediyorum, sen de bana kitaplarından bahsediyorsun, dedi. (Biz bu durumu görünce İm-ran’ın daha fazla kızmasını önlemek için kendisine):

Ey Ebu Nüceyd, (artık bu kadarı) yeter! dedik.[112]

Açıklama

Bezlü’l-Mechûd yazarının da ifade ettiği gibi, İslamın kabul ettiği, hayanın her çeşidinin hayır olduğunda; İslâmî manada haya çeşitlerinde hayırdan başka bir şey olmadığın­da şüphe yoktur.

Her ne kadar avam-ı nas arasında bazı zayıflıklara ve zararlara yol açan bazı davranışlar, haya sayılmakta ise de, aslında o tür davranışların haya ile bir ilgisi yoktur. Eğer o davranışlar haya olsaydı, bu zararlı hare­ketleri terk etmek gerekeceğinden, sünnetin bir kısmını terk etmek icab edecekti.

Büşeyr (r.a.); “Bazı hayaların zaaflara sebep olduğunu” söylerken, Hz. İmran’ın zaaflara sebep olan ve halk arasında haya olarak bilinen bu hallerin aslında haya olmadığını açıklamasını ve halkı bu yanlış anlayış­tan kurtarmasını istiyordu. Fakat bu isteğini ortaya koyarken âyet ve ha­disten değil de başka kitaplardan delil getirmesi, Hz. İmran’ın öfkelenme­sine sebep oldu.

Bilindiği gibi, gerçek haya insanın dince, akılca ve örfçe çirkin sayılan şeyleri yapmaktan sıkılması, üzüntü duyması ve yüzünün kızarmasıdır. Bunun dışındaki duygu ve düşüncelerden kaynaklanan utanıp sıkılmalar ise, gerçek haya değildir. Nitekim, şu hadis-i şerif bu gerçeği çok güzel bir şekilde ifade etmektedir:

“Hz. Peygamber, bir gün ashabına: “Allah’dan hakkıyla haya ediniz” buyurdu. Ashab da:

Ey Allah’ın Rasulü, elhamdülillah, haya ediyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.):

“Hakiki haya o değildir. Fakat gerçek manasıyla haktan haya eden başını (yani baştaki duyu organlarını ve başın içindeki düşünceleri­ni gayr-i meşru düşünce ve davranışlardan) korusun. Karnı ve karnın ihtiva ettiğini (midesini) kontrol etsin. Böyle yapanlar Allah’tan hak­kıyla haya etmiş olurlar” buyurdu.[113]

4797… Ebu Mesûd (r.a.)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların ilk Peygamberlikten beri duyageldikleri sözlerden bi­ri; utanmazsan dilediğini yap! sözüdür.”[114]

Açıklama

İmam Hattâbî’nin açıklamasına göre mevzumuzu eden bu hadisî hayanın ilk Peygamberden iti­baren bütün Peygamberler tarafından teşvik edildiğini ifâde etmektedir. Çünkü, Allah her peygambere hayalı olmayı ve ümmetini hayalı olmaya teşvik etmeyi vahyetmiştir. Haya bir taraftan vahy mahsulü olduğu gibi, diğer taraftan da güzelliği ve fazileti açık olduğundan bütün akıl sahiple­ri onun güzel bir haya olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu özellikleri taşıyan bir hüküm hiçbir zaman nesh edilmeyeceğinden haya da ilk peygambere vahy edildiği gibi, hiç neshe uğramadan peygamberlerin tümünün şeriatinde yürürlükte kalmıştır.

Hadiste geçen; “utanmazsan dilediğini yap” cümlesine ulemâ üç çe­şit mana vermiştir:

a. Bu cümle emir kalıbında bir haber cümlesidir. “Eğer haya duygu­su sana engel olamıyorsa artık sen nefsinin arzu ettiği bütün kötülükleri yaparsın” demektir. Hz. Ebu Ubeyd, bu görüştedir.

b. “Dilediğinizi yapınız, o yaptıklarınızı görmektedir” (Fussilet, (40) 41) âyet-i kerimesi gibi tehdid ifâde etmektedir. Yani utanmıyorsan dilediğini yap, fakat şunu unutma ki her yaptığının cezasını görecek­sin, demektir. Ebu’j Abbâs bu görüştedir.

c. “Yapacağın bir işe bakmalısın, eğer seni utandıracak bir işse ondan vazgeçmelisin, fakat yaptığın takdirde seni mahcub duruma düşürmeyecekse onu yapabilirsin” anlamındadır. Ebu İshak el-Mervezî de söz konu­su cümleyi böyle açıklamıştır.[115]

  1. Güzel Huy

4798… Aişe (r.anhâ)’dan (rivayet edilmiştir); dedi ki: Rasûlulah (s.a.)’i (şöyle) derken işittim: “Muhakkak ki mü’min, ah­lâkının güzelliği sebebi île (gündüzleri) oruç tutan (ve geceleri de) Al­lah’a ibâdetle geçiren kimsenin derecesine ulaşır.”[116]

Açıklama

Ahlâk: Hulk (huy) kelimesinin çoğuludur.

Huy: Nefiste yerleşip fikir yormaya muhtaç olmaksızın kendiliğinden meydana gelen heyet-i râsiha (yerleşmiş bir şe­kildir. İşte buna huy denir. Kâtibin bir şeyi yazarken yazdığını harf harf tefekkür etmediği ve mutribin saz çalarken ahengini nağme nağme düşün­mediği gibi, meleke haline gelen davranışlar da insandan hiç düşünmeden kolayca sudur ederler. Meleke haline gelmeyen davranışlar insandan ko­layca sudur etmedikleri gibi, meleke haline gelmeyen davranışlara da huy denmez.

Bu suretle, kişide kendisinden güzel davranış, ve ameller meydana ge­lecek bir şekilde bulunursa, ona “hulk-ı hasen: güzel huy” ve eğer çirkin işler meydana gelecek şekilde bulunursa, buna da “hulk-ı seyyi’: kö­tü huy” denir.

Ahlâk bilginleri, insan nefsinde üç kuvvetin varlığını belirtirler.

a. İdrâkin başlangıcı ve kaynağı olan “kuvvet-i ilmiyye: ilmî kuvvet”

b. Zararları def etmenin kaynağı olan “kuvve-i şeheviyye: şehvet kuvveti”.

c. Kuvve-i gazabiyye: gazab kuvveti.

Bu üç kuvvetten birincisi olan ilim kuvveti, yalnız insan ruhuna aittir. Diğer ikisi ise sair hayvanlarda da müşterektir.

Bunların her birinin i’tidal, ifrat ve tefrit olarak üçer mertebesi olup, i’tidal merkezinde olanlar övülmüştür, fazilettir. İfrat ve tefrit tarafları ise çirkindir, rezalettir. Bunları geniş olarak tetkik etmek isteyenler ahlâk ki­taplarına müracaat buyursunlar.[117]

Mevzuumuzu teşkil eden hadis-i şerifte; güzel ahlâk sahibi bir müslümanın ahlâkı sayesinde gündüzlerini oruçla gecelerini de ibadetle geçiren bir müslümanın derecesine erişebileceği ifade edilmektedir. Bu gerçeği anlamak çok kolaydır. Şöyle ki, gündüzlerini oruçla gecelerini de Allah’a taatle geçiren bir kimse, aslında nefsiyle ve şehvanî arzularıyla mücadele edip onlara galip gelmeye çalışıyor demektir. İyi düşünülürse insanlar arasına katılıp onlarla olan, muamelesinde güzel ahlâkı elden bırakmayan kimse ise/aslında aralarına katıldığı kişiler adedince nefislere muhatab, bir çok nefse karşı mücahede ediyor demektir. Bu böyle olunca, bu kim­se gündüzleri oruçla geceleri de taatle geçiren kimselere erişmesi ve hatta onları geçmesi hiç de yadırganacak bir durum değildir.

İşte bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.), sahabeyi güzel ahlâka teşvik eder, çeşitli yollarla onlara güzel ahlâkı sevdirmeye çalışırdı. Çünkü ne­fislerin temizlenmesi ve insanların kemale ermesinde bunun tesirini çok iyi biliyordu. Rasûlullah (s.a.) Ebu Zer’e buyuruyor ki:

Ey Ebu Zer, sana yapılması insana hafif gelecek, mizan(ın)da ağır basacak iki haslet söyleyeyim mi? Ebu Zer:

Evet ya Rasûlullah, dedi. Buyurdu ki:

Güzel ahlâkı ve sükûtu terk etme. Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki insanlar bu iki haslet gibisiyle güzelleşmediler.”[118]

“Güzel ahlâk nemadır, kötü ahlâk uğursuzluktur. İyilik ömrü ar­tırır, sadaka kötü ölümü engeller.”[119]

“Allahim, beni güzel yarattın, ahlâkımı da güzelleştir.”

Allah (c.c.) hazretleri: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin” buyurduğu hal­de Nebi (s.a.)’in ahlakının güzelleşmesi için dua etmesi müslümanların daima ahlâkının güzelleşmesini istemeleri, ne kadar yükselirlerse yükselsinler, Allah’dan bu hususta yardımını eksik etmemesini dilemeleri icab ettiğini gösterir.[120]

4799… Ebu’d Derdâ (r.a.)’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Terazide güzel huydan daha ağır basacak olan bir şey yoktur.”[121]

(Bu hadisin ravilerinden) Ebul Velid (et-Tayâlisî, bu hadisi el Kasım b: Ebi Bezze’den) sema yoluyla, yani ben, Ata el Keyharanî’yi (şöyle şöyle derken) işittim, (şeklinde) rivayet etti. (Diğer râvi Hafs b. Ömer ise el-Kasım’dan an’ane tarikiyle rivayet etti.)

Ebu Dâvud der ki: (Sözü geçen) o (Ata el Keyharhanf den maksat) Ata İbn Yakub’dur ve ibrahim Ibn Nafi’nin dayısıdır. Keyharânî ve Gevharâ-nî (nisbeileriyle) anılır.[122]

4800… Ebû Umame’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.; ‘şöyle) buyurmuştur:

“Ben, haklıyken bile çekişmeye girmekten kaçınan kimse için cennetin kenarından; şakadan da olsa yalan söylemeye yanaşmayan dmse için cennetin ortasından, huyunu güzelleştiren kimse için de cennetin en yükseğinden bir “köşk (verilmesin)e kefriim.”[123]

4801… Hârice İbn Vehb’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) jöyle) buyurmuştur: “Çok şişman olup böbürlenerek yürüyen, kibirli, cimri ve hilekâr kimse cennete girmez, kendini beğenmiş katı kalpli insan da giremez.”[124]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerde cennette en yüksek mevkilere erişecek olanların en yüksek ahlâka sahip kimseler olacağı ve kötü ahlâklı kimselerin ise cennete ilk girenlerden olamayacak­ları ifade buyurularak, güzel ahlâkın önemi vurgulanmaktadır.[125]

  1. (Dünya) İşler(İn)De Üstünlük Taslamanın Çirkinliği

4802… Hz. Enes’den (rivayet edilmiştir) dedi ki:

(Peygamber (s.a.)’in) “el-adbâ” (isimli devesi)nin (yarışlarda) hiç önüne geçilmezdi. (Birgün) bir bedevî kendisine ait bir yük devesinin üzerinde geldi ve Adbâ ile yarışa girip onu geçti. Bu geçiş Rasûlullah (s.a.)’in sahabilerine ağır gelir gibi oldu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Dünyada her yükselen şeyi (oradan tekrar) aşağı indirmek Al­lah’ın kanunudur” buyurdu.[126]

4803… (Yine) Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Dünyadakilerden her yükselen şeyi (oradan tekrar) aşağı indirmek, aziz ve celil olan Allah’ın kanunudur.”[127]

Açıklama

Her yokuşun bir inişi olduğu gibi her yükselişinde bir alçalışı vardır Bu yüce Allah’ın dünyada câri olan bir kanunudur. Bu kanuna hiçbir eşya mukavemet edemez. Bu­nun içindir ki göklere ser çeken genç dağlar bile, zamanla aşınarak ihti­yarlar ve yerle bir olurlar.

Nice tümsekler kaybolduğu gibi nice çukurlar da zamanla etraftan ge­len çer-çöp ile dolup varlıklarını kaybederler. Fertlerin hayatı, bu kanuna tabi olduğu gibi cemiyetlerin ve milletlerin hayatları da bu kanuna tabi­dir.

Öyleyse aklı başında, feraset sahibi bir insan, hiçbir zaman Allah huzurundaki hesabı çok uzun sürecek olan dünya varlığıyla övünmemeli, bilakis zühd ve tevekkül yoluyla gitmeyi tercih etmelidir. Nitekim cenab-ı Hak şu âyet-i kerimesinde bu gerçeği ne güzel ifade buyurmuştur: “Si­zin yanınızda bulunan tükenir, Allah’ın yanında bulunan ise baki­dir.”[128]

Rasûl-i zişan efendimiz de şu sözüyle bu gerçeğe işaret buyurmuştur:

“Şair (zümresi)nin söylediği sözlerin en doğrusu Lebid’in söylemiş olduğu: Bilmiş olunuz ki Allah’dan başka her şey bâtıl (fani)dir; sö­züdür.”[129]

  1. Yüze Karşı Övmenin Çirkinliği

4804… Hemmâm (r.a.)”den (rivayet edilmiştir);

Bir adam gelip (Hz. Peygamber’in huzurunda) Hz. Osman’ı yüzüne karşı övdü. (Orada bulunan) el Mikdâd İbn el Esved de (yerden bir avuç) toprak alıp (öven kimsenin) yüzüne saçtı ve:

Rasûlullah (s.a.): “(Böyle yüze karşı) “medhedenlerle karşılaştığı­nız zaman yüzlerine toprak saçınız, buyurdu” dedi.[130]

Açıklama

Hattâbi (r.a.)’nin açıklamasına göre bu hadis-i, şerifte yerilmek istenen yüze methedicilerden maksat, kişileri yüzlerine karşı överek onlardan menfaatlenmeyi âdet ve geçim kaynağı hâline getirenlerdir. Kişileri, yaptıkları hayırlar veya güzel işlerden dolayı başkalarını da bu gibi işlere teşvik maksadıy­la yüzüne karşı öven kimseler değildir. Her ne kadar, Hz. Mikdâd, bu hadisi zahirine hamlederek kişileri dünyevi menfaat temin etmek ga­yesiyle yüzüne karşı öven kimselerin yüzlerine toprak saçılması gerekti­ğine inanıp öyle amel etmişse de ulemâdan bazıları bu hadisi: “O kimse­ye beklediği menfaati vermemek suretiyle, onu bu dünyalık ümidin­den mahrum ediniz, yüze karşı övgüsüne karşılık elini boş çıkarınız” manasına yorumlamışlardır.

“Onun avucunu toprakla doldur.”[131] mealindeki hadiste geçen “toprak” kelimesiyle “zina eden için taş vardır”[132] mealindeki “taş” kelimesinin mahrumiyetle tefsir edildikleri gibi.

Nitekim araplar, elinde avucunda hiçbir malı kalmayan kimse için, “ma lehü gayrü’t türâb: elinde topraktan başka bir şey yoktur” derler ki, “dünyalık namına hiçbir şeyi yoktur” anlamına gelir.[133]

4805… (Abdurrahman İbn Ebi Bekre’nin) babasından (rivayet edildi­ğine göre) bir adam, (diğer) bir adamı, Peygamber (s.a.)’in huzurunda (yüzüne karşı) övmüştü de (Hz. Peygamber) O’na üç defa: “(Bu sözlerin­le) arkadaşının boynunu kestin” deyip sonra da: “Biriniz arkadaşını mutlaka övecekse şöyle demelidir: “Ben onun -söylemek istediklerini söyleyerek- şöyle şöyle olduğunu düşünüyorum; (fakat kalbini bileme­diğimden) Onun iyiliğine dair Allah’a karşı sahicilik edemem”[134]

Açıklama

Hadis-i şerifte, bir kimsenin yüzüne karşı medhedilmesi, yasaklanmakta, eğer mutlak övmek gerekiyorsa, onun iyiliğine dair kesin ifadeler kullanmaktan kaçınıp “onun hakkında ben de iyi düşünüyorum” “iyi olduğunu zannediyorum, fa­kat onu Allah’a karşı tezkiye edemem, çünkü herkesin kalbini Allah bilir” gibi hüsn-i zann ifade eden kelimeler kullanılması emredilmiştir. Oysa bazı hadis-i şeriflerde[135] kişinin yüzüne karşı övülebileceği ifade edilmektedir. Ulemâ hadislerin arasını şöyle uzlaştırmalardır:

“Yasaklanmış olan yüze karşı övmeden maksat, kişiyi, kendisinde bu­lunmayan vasıflarla överek haddi aşan övgü ile ucba (kişinin kendisine beğenmesine) ve kibire kapılabilecek olan kişilere karşı yapılan övgüdür. Olgun ve hazımlı kişilere karşı yapılan ve haddi aşmayan övgüler ise bu yasağın dışındadırlar.”

Metinde geçen “arkadaşının boynunu kestin” cümlesi, Müslim­’in Sahih’inde: “Yazık sana arkadaşının boynunu kestin,” anlamına gelen lafızlarla rivayet edilmiştir.

Bu ifadeler, yüze karşı yapılan gereksiz ve haddi aşkın övgülerin, hem övenin, hem de övülenin helakine sebep olacağına delalet eder.

İmam Gazali’nin açıklamasına göre, söz konusu övgünün dördü, öve­ne, ikisi de övülene olmak üzere altı zararı vardır. Övene ait zararlar şun­lardır:

a. Övgünün çokluğu, övenin yalana sapması sonucunu doğurur.

Genellikle şairler, bu âfete mübtelâdır. Belki bazılarında bu hal ceha­let ve takva azlığı sebebiyle küfre kadar varır. Arab şairlerinden Mütenebbî bu vartaya düşmüştür.

b. Riyadır: Zira Övmek, sevgi davasında bulunmaktır. Gerçeğe uygun olmayınca riya olur.

c. Açıkça anlaşılması ve tahkiki mükün olmayan vasıflarla medh et­mek ise medhedeni yalancı durumuna düşürebilir.

Binaenaleyh bir kişiyi, bu gibi tahkiki mümkün olmayan vasıflarla tav­sif ederek övmek, çok tehlikeli olduğundan bir insanı bu gibi konularda, Tnütlaka övmek gerekiyorsa, kesin bir dille övmekten kaçınıp onun hakında: “Hüsn-i zan besliyorum. Fakat Allahü Teâlâya karşı kimseyi medhü tezkiye edemem” demelidir. Nitekim metinde geçen “ben böyle olduğunu düşünüyorum” mealindeki cümle de bu gerçeğe ışık tutmak­tadır.

d. Bir fâsıkı övmek, onun ferah ve sürûruna sebep olmaktır. Nitekim hadis-i şerifte: “Günaha dalıp giden isyankâr kişiyi övene Allah teala gazab eder.”[136]

Övülen kişi için doğan âfetler:

a. Övülende, büyüklük ve ucbun meydana gelmesidir.

b. Övülen kimsenin hakkındaki övgüleri işitince, bunları kendisinde hakikaten var sanıp daha fazla fazilet elde etmek için gayret sarf etmek­ten vazgeçip tembelliğe düşmesidir.[137]

4806… Mutamf (İbn Abdullah İbn eş-Şıhhîr)dan demiştir ki: Babam dedi ki:

(Ben birgiin) Âmir oğullarının elçileriyle birlikte (elçi olarak) Rasûlullah (s.a.)’in huzuruna gitmiştim. (Orada Hz. Peygambere):

Sen bizim Seyyidimizsin, dedik de, (Resulü Ekrem):

Seyyid Allah’dır, buyurdu. Biz:

Sen bizim faziletçe en faziletlimiz, (eşe, dosta iyilik elini) uzatma ba­kımından da en üstünümüz sensin, dedik.

Bu sözünüzü söyleyiniz -yahutta- (bu) sözünüzün bazısını (söyle­yiniz; fakat bir kısmını bırakınız, taki) şeytan sizi (bazı sözlerinizle ken­di yoluna) sürüklemesin.”[138]

Açıklama

Yaratıkları üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan muhakkak ki Allahu Teâlâ hazretleridir. Bu bakım­dan “seyyid”, “mevlâ” gibi, insanlar üzerinde tasarruf yetkisine delâlet eden lafızlara hakkiyle layık olan da yine yüce Allah’dır. Bu lafızların, kullar için kullanılması ise mecazidir, izafidir, hakiki değildir.

Bu itibarla her ne kadar bu lafızları mecazî ve izafî olarak, kullar için kullanmak caiz ise de Resulü zişan efendimiz, İslamın ilk yıllarında cahiliyye döneminden yeni kurtulmuş olan kavmini, cahili düşüncelerden ta­mamen kurtarmak amacıyla ve bazı insanlarda ilahi güçlerin bulunduğu inancının nüksedeceği endişesiyle zaman zaman ashabım bu nevî kelime­leri kullanmaktan nehyetmiştir, Fakat ulemâ bu gibi tehlikelerin kalmadı­ğı cemiyetlerde söz konusu kelimeleri mecazen insanlara nisbet etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Nitekim: “Ben Adem oğuIIarının seyyidiyim” mealindeki (4673) numaralı hadis-i şerifte buna delâlet eder.

Bu hadisin mevzumuzu teşkil eden babla ilgisi, bir kimseye: “Seyyidimiz” diyerek hitab etmenin onu yüzüne karşı övmek anlamına gel­mesidir.

Biz bir kimseyi yüzüne karşı Övmenin hükmünü, (4804-4805) numar­alı hadislerin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum gör­müyoruz.[139]

  1. Yumuşak Huylu Olmak

4807… Abdullah İbn Mugaffel’den (rivayet edildiğine göre): Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Muhakkak ki Allah (kullarına karşı son derece) yumuşak muame­le eder ve yumuşaklığı sever, şiddet karşılığında vermediğini yumu­şaklık karşılığında verir.”[140]

Açıklama

Söz ve işlerimizde nâzik ve yumuşak huylu olmak anlamma geıen “rıft” övülmüş sıfatlardandır. Rıf-kın karşılığı kabalık ve sertliktir.

Allahü Teâlâ hazretleri, kullarına karşı son derece merhametli ve lûtuf-kârdır. Kullarının da birbirlerine karşı nâzik ve yumuşak davranmalarını, kabalık ve sertlikten kaçınmalarını, hoşgörü ile hareket etmelerini ister.

Rıfk ile muamele insanları dostluğa ve kardeşliğe götürür. Aralarında­ki düşmanlıklar, bu sayede son bulmuş olur. Binaenaleyh, kötülükler bile daima iyilikle karşılanmalıdır. Nitekim, yüce Allah Kur’ân-ı Keriminde: “İyilikle kötülük eşit değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi hareket­le önle. O vakit bakarsın ki seninle aralarında bir düşmanlık bulunan yakın bir dost gibi olmuştur”[141] buyurmuştur.

Dinen, aklen ve hikmeten güzel ve faydalı görünen şeylere muvafakat etmek de rıfk sayılır. Peygamber efendimiz: “Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri bir ev halkını severse aralarına rıfk verir” buyurdular. Bu yüce insan kendisine Peygamberliğinin ilk yıllarında, birçok düşman, ak­la hesaba gelmez eza ve cefa ettikleri halde yine hepsine rıfk ile davranır­lardı.

Rıfk, sahibini her istediğine ulaştırır, bütün münasebetlerden emin ey­ler. Dikkatle bakılınca, görülür ki yumuşaklığın etkisi azarlamak ve şid­det göstermekten daha çoktur. Yumuşaklık her zaman hiddetleri dindirip düşmanları dost edebilir. Fakat hiddet, şiddet arttırmaktan ve dostu düş­man etmekten başka bir işe yaramaz.[142]

Muhakkak diğer övülmüş ahlâklarda olduğu gibi, rıfkın en kâmil ma­nada tecelli ettiği kul, yine Resul-i zişan efendimizdir. Kendisi, bir gün dahi kaba konuşmamış, şahsı hislerine kapılarak bir müslümana kötü söz söylememiştir.

Hz. Enes, efendimizin bu ahlâkını şöyle anlatıyor: “Resûlullah (s.a.) kötü konuşmaz, lanetçi, küfürbaz biri değildi. Birisini ayıplamak istedi­ği zaman, onun hakkında sadece; O’na ne oluyor, alnı toprağa varası-ca; demekle yetinirdi.”[143]

Bu sözüyle, efendimiz, kişinin çok secde etmesi için dua etmiş olurdu.

Daima ümmetine yumuşaklığı tavsiye eder; “yumuşaklık bulunduğu herşeyi süsler, yumuşaklık bir şeyden de alınırsa onu lekeler.”[144]

“Bir kimse yumuşak davranmadan mahrumsa hayırdan da mah­rumdur”[145] buyururdu.

Bu hadislerden, yumuşaklığın herşeyde olabileceği anlaşılmakla bera­ber İslamda, şeriat, yahut cemaatin maslahatının muktezası olan yerlerde sertlik göstermek caiz ve lüzumludur.[146]

4808… el-Mikdam İbn Şüreyh babasından (rivayetle) demiştir ki: Hz. Aişe’ye (Rasûlullah (s.a.)’in) kır gezisine çıkma (sın)dan sordum da: Rasûlullah (s.a.) yukarıdan aşağıya inen şu (karşıdaki) su kanallarına

geziye çıkardı.

Bir defasında (böyle bir) kırgezisine çıkmak istemişti de (bil yolculuk­ta benim binmem için) bana zekat develerinden olan ve binmek için kul­lanılmayan bir dişi deve göndermişti ve bana:

“Ey Aişe! Şüphesiz ki yumuşak davranmak bir şeyde bulunursa onu mutlaka süsler kendisinden uzak kılındığı şeyi de mutlaka leke­ler” buyurdu. (Râvi) İbn es-Sabbah rivayetinde (metinde geçen); “Mu­harreme” kelimesini üzerine binilmeyen (deve) diye açıkladı.[147]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama, bir önceki hadisin şerhin­de geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[148]

4809… Cerir (İbn Abdullah el Becelî -r.anhuma- dan rivayet edildiği­ne göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Yumuşak huyluluktan mahrum olan her hayırdan mahrum ka­lır.”[149]

Açıklama

Hadis-i şerifte, yumuşak huyluluğun, her hayrın,başı buğuna delalet, yumuşak huyluluktan mah­rum olanın her hayırdan mahrum kalacağını da ifade vardır.

Binaenaleyh, hakketmedikleri halde insanlara sert ve kaba davranışlarda bulunup gönüllerini ve onurlarım kırmak, son derece yanlış ve hatalı­dır. Bu nevi tavırlar kâfirlere, bidâtçılara ve zâlimlere karşı takınılabilir. Nitekim, yüce Allah Kur’an-ı Keriminde: “Ey inananlar, kâfirlerden si­ze yakın bulunanlarla savaşın. (Onlar) sizde (kendilerine karşı) bir sertlik (ve şiddet) bulsunlar…”[150] buyurmuştur.

Ayrıca, kötülükten men etmek için yumuşaklığın ve öğüdün fayda ver­mediği yerlerde sertliğe başvurulabilir.[151] Çünkü “Likülli makamın makal ve likülli meydanın rical: Her yerin kendine mahsus sözü ve her meydanın kendine has erleri vardır” buyurulmuştur.

Taberânî’nin Mikdâd İbn Şüreyh’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte açıklandığı üzere Rasûlulîah (s.a.), cennete girmeye vesile olan şeylerin Allah rızası için yedirmek, her müslümana selam vermek, (kaba söz ve davranışlardan kaçınıp) tatlı konuşmak, gibi davranışlar olduğunu söyle­miştir.[152]

Binaenaleyh, şer’i bir maslahat yokken keyfi olarak yumuşaklığı bıra­kıp kabalık ve sertlik yolunu tutan kimse, bütün hayır kapılarını kendine kapamış olur. Nitekim, yüce Allah, Kur’ân-ı Keriminde:

“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandm. Eğer kaba ve katı yürekli davransaydın, çevrenden dağılır giderler­di.”[153] diye buyurmuştur.[154]

4810… A’meş dedi ki: Ben o (akranım ola)nların Mus’ab b. Sa’d’ın babası (Sa’d b. Ebî Vakkas) dan rivayet ettiklerini duyduğum; benim de ancak Peygamber’den geldiğini bildiğim bir rivayete göre; Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Âhiret amel(ler)i dışında (kalan) her işte teen­ni (elden bırakılmamalıdır.)”[155]

Açıklama

Teenni: Yavaş ve yumuşak hareket etmek demektir. Büyüklük ve yüksekliğin ölçüsü olan pek değerli bir alışkanlıktır. Bu huy ile ancak nefsini sabır ve sebata alıştırabilenler huylanabilirler. Bu ahlâkı elde edebilirler.

Yavaş yavaş, yani acele etmeksizin yapılan işe, hata ve pişmanlık yol bulamaz. Ceza vermekte acele davranmamak, iyilik ve mükâfatta ise ace­le etmek gerektiği gibi, günlük işlerde, davranışlarda, olaylarda da teenni lâzımdır.[156] Ancak, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte de açıklandığı üzere, ahiretle ilgili olan hayırlı işlerde yavaş davranmak söz konusu ola­mayacağı gibi, şer’î bir maslahatın söz konusu olduğu yerlerde de yumu­şaklık ve merhametten bahsedilemez. İşte bunun içindir ki Resul-i zişan efendimiz: “Eğer kızım Fatıma hırsızlık yapsaydı elini keserdim”[157] buyurmuştur.

Vakti gelip çatmış hayırlı bir işte de yavaş olmak söz konusu değildir. Bunun içindir ki “Mekke’ye gitmekte acele ediniz”[158] buyurulmuştur.

Fakat, henüz vakti gelmeyen bir iş için acele etmek de doğru değildir. Zira, herşeyin bir zamanı vardır. Meyveler bile olgunlaşmadan kopanlamaz. Bir işin vaktinden önce olmasını istemek aceleciliktir, işte Hz. Peygamber’in: “Teeni Allah’dan, acele şeytandandır.”[159] mealindeki buy­ruğunu böyle anlamak gerekir. Bu bakımdan kendi hür irademizle karar verip, hareket etme yetkisine sahip olduğumuz dünyevi işlerde teenni ile ve gerektiğinde istişare, istihare yollarından geçerek hareket lâzımdır.[160]

  1. İyiliğe Teşekkür Etmek

4811… Ebû Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.): “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.”buyurmuştur.[161]

Açıklama

Şükür: Görülen nimet ve ihsanın kadir ve kıymetini bilip sena ve duada bulunmak demek olan şükrün, sufiyyeye ait eserlerdeki izahı şöyledir:

“Şükür, in’amatı mahallinde sarf etmekten ibarettir. Ulemanın şükrü kavilde, âbidlerin şükrü fiilde, ariflerin şükrü istikamet-i ahvaldedir.” Abdulkadir Geylânî, “Fütuhü’l Gayb”da Şükür için şöyle diyor: “Şükür nimetin Allah Teâlâ’dan olduğunu itiraf ve halka izafeyi terk eylemektir. Ne kendine, ne kol ve kuvvetine ve ne de kesene ne de senin dışında ellerinde cereyan edenlerin hiçbirine isnat etmemek, çünkü sen de onlar da hep o nimet için esbab, aîât ve edevatsınızdır. Onu kısmet eden, gönderen, icad eden onunla meşgul eyliyen, müsebbib olan Allahü azze ve celledir. Kasım O, mu’ti O, mûcid O’dur, Şükre ehak olan O’dur. Hediyeyi getiren uşağa bakılmaz, gönderen efendiye bakılır. Bu bakışı bil­meyenler hakkındadır ki: “Dünya hayatından sadece (görünen) dış yü­zü bilirler, ahiretten ise onlar tamamen gafildirler”[162] Duyurulmuştur. Zahirî sebebe bakıp da ilim ve marifeti ondan ilerisine geçmiyen cahildir.

Nakıstır, aklı kısadır.

Organlar ile şükre gelince, bütün azalan, Allah Teâlanm taatinde- tah­rik ve istimal eylemektir..”[163]

Şükrün Lügavî ve örfî olmak üzere iki jfcisrm vardır:

a. Lügavî şükür: Nimeti vereni verdiği nimetten dolayı tazim için ya­pılan iştir. Bu fiil ya kalble olur, ya dille yahut ta diğer organlarla olur.

Ancak bu nevî şükür, kulun Allah’a olan şükrünü ifade eder. Allah’ın kula olan şükrü ise onun taatini kabul ederek bu taat karşılığında ona ik­ram ve ihsanda bulunmasıdır.[164]

b. Örfî şükür: Allah’ın vermiş olduğu göz kulak, gibi bedenî nimetle ve diğer nimetleri yaratılış ve veriliş gayesine uygun olarak kullanmak ve sarf etmektir. Görüldüğü gibi, bu ve bu manadaki şükür, lügavî manada­ki şükürden daha kapsamlı ve daha genel olduğu için Allah’a yapılan şü­kürlere şamil olduğu gibi kullara yapılan teşekkürlere de şâmildir.[165]

Binaenaleyh, mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “insanlara yapılan teşekkür, sözüyle kast edilen teşekkür işte bu örfi manadaki şükürdür.” İmam Kuşeyrî, meşhur Risale’sinde, şükür konusunu işlerken, sözü kul­ların birbirlerine karşı teşekkürlerine, intikal ettirerek, örfî şükre ittisal teşkil eden şu ifâdelere yer verir:

“Gözlerin şükrü, arkadaşında gördüğün kusuru örtbas etmek, kulakla­rın şükrü, arkadaşların hakkında duyduğun kusur ve ayıpları gizlemek su­retiyle olur.”[166]

Görülüyor ki burada, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki ifadeye uygun olarak kula yapılan teşekkürle Allah’a yapılan şükür, iç içe girmiş­tir. Şöyle ki göz, kulların ayıplarını görmek için değil, Allah’ın kudretinin eserlerini görmek için, yaratılmıştır. Kulak da yine böyle kulların ayıpla­rını dinlemek için değil, Allah’ın emirlerini ve Allah kudretinin eserleri­ne delalet eden sözleri ve gerçekleri dinlemek için yaratılmıştır. Bu or­ganlar, yaratılış ve veriliş gayesinde kullanıldıkları zaman, hem kullara teşekkür edilmiş hem de Allah’a şükr edilmiş olur. Kullara bu manada te­şekkür etmeyen kimse, Allah’a şükr etse de Allah onun şükrünü kabul etmez.

Hadis-i şerifte zımnen ifade edilen diğer bir husus da şudur ki; Allah’a teşekkür etmeyen bir kimse kullara zaten teşekkür etmez. Etse de bu te­şekkür içten değil, sadece dıştan olur.

Çünkü teşekkür etme duygusu yapılan iyiliğin kadirini bilmeğe bağlı­dır. Binaenaleyh lütuf ve ihsanı bütün kainatı sarmış olan Allah’ın bunca lütuf ve ihsanını kavrayamamış ve takdir edememiş olan bir insanın, kul­ların mecazi manadaki çok küçük, Allah’ın ihsanlarına göre ise yok mer­tebesinde olan iyiliklerini takdir etmesi düşünülemez.[167]

4812… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre); muhacirler (Hz. Pey­gambere):

Ey Allah’ın Rasulü Ensâr, sevabın hepsini götürüp gittiler. (Bu hu­susta ne buyurursun)? diye sormuşlar da (Hz. Peygamber):

Hayır, onlar (in size yaptıkları iyilikler) için onlar hakkında Al­lah’a dua ettiğiniz ve (sizlere yaptıkları hayırlardan dolayı) kendilerim övdüğünüz sürece, (onların yaptıkları hayırların sevabına siz de ortak olursunuz)” buyurmuştur.[168]

Açıklama

Mekke müşriklerinin eziyet ve hakaretlerine dayanamayarak doğmuş oldukları ana vatanlarından mallarını bırakarak Habeşistan ve Medine gibi beldelere hicret (göç) eden, ashâb-ı kirama “muhacir” denir.

Bütün maddi imkânlarından mahrum olarak Medine’ye oradaki mûs-lüman kardeşlerinin yanına sığınan bu muhacirler, dünya tarihinde görül­memiş bir ikram ve yakınlık görmüşlerdir. Medineli a.shab tarafından, kendilerine üstün bir yardım yapıldığından bu yerli ashaba “Ensâr” de­nir. Kendi evlerini misafirlere, terk etmişler, mallarını vermişler ve bu kıymetli misafirlerini öz kardeşlerinden daha üstün tutmuşlardır.

İşte Muhacirler, gördükleri bu iyilik ve ikrama karşı verecek bir şeyleri olmadığından ve onlara bir mukabelede bulunamadıklarından mahcub bir vaziyette:

“Ey Allah’ın Resulü! Ensâr bütün sevablan aldı, götürdü. Bizim ha­limiz ne olacak? diye üzüntüye düştüler.

Rasul-i zişari efendimiz de; bunları teskin ve taltif için muhacirlere şu müjdeyi verdiler:

Siz, onlara dua edersiniz, size ettikleri iyilikten dolayı onları översi­niz, Allah’a şükretmiş olursunuz. Böylece siz de sevap kazanırsınız.”[169]

Çünkü, iyilik edene teşekkürde ve duada bulunmak, nimetin hakiki sa­hibinin Allah olduğu şuuruyle yapıldığı zaman Allah’a şükür manasına gelir ki, şükür makamına kaim olur ve şükür sevabı kazandırır.

Binaenaleyh bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi nimete vasıta olan kula şükretmeyen, Allah’a da şükr etmiş olmaz ve şükür seva­bından mahrum kaldığı gibi, nimete karşı da nankörlük etmiş olur.[170]

4813… Câbir İbn Abdullah’dan (rivayet edildiğine göre); Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kime bir iyilik yapılır da (bu iyiliğe iyilikle mukabelede bulunmak üzere maddi bir imkân) bulursa hemen o iyiliği (iyilikle) karşılasın. Eğer (o iyiliğe) iyilikle mukabele etmek için maddî bir imkân bulamazsa (kendisine yapılan) bu iyiliği övsün. (Kendisine yapılan) bu iyili­ği överi kimse onun şükrünü yerine getirmiş olur. Bu iyiliği (kimseye söylemeyerek) gizleyen kimse de onu inkâr etmiş olur.”[171]

Ebu Davud der ki; Bu hadisi Yahya İbn Eyyüb da Umar e İbn Gaziyye vasıtasiyle Şurahbil’ den, (Şurahbil de) Câbir’den rivayet etmiştir. (Senedde): “Kavmimden bir adam” diye bahsedilen râviden maksat, Şurah­bil’dir. Her halde (bu hadîsi ondan rivayet eden kimseler) ondan hoşlan­madıkları için onun ismini (açıkça) vermemişlerdir.[172]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, kendisine iyilik yapılan kimsenin iyiliğin altından kalkmak için bir imkân bulur-bulmaz, ilk fırsatta vakit geçirmeden bu iyiliğe karşılık vermesi gerektiği, bu iyiliğe karşılık vermeğe imkân bulamaması halinde, söz konusu iyili­ğin sahibini övmesi gerektiği, aksi takdirde kendisine ikram edilen bu ni­mete karşı nankörlük etmiş olacağı ifade edilmektedir.Çünkü “övmek, şükrün başıdır” buyurulmuştur.[173] Binaenaleyh, hamd (övme), sadece dil ile, şükür ise kalb, dil ve diğer organlarla nimet sahibinin iyiliğini ifade etmek demek olduğuna göre hamd, şükrün bir parçasıdır. Fakat, iyilik yapanın iyiliğini kalben takdir etmek dil ile ifade etmek gibi açık ve meydanda olmadığından, ayrıca iyi­liği diğer organlarla ifade etmek dil ile ifade etmek kadar kesin ve belir­gin olmadığından en kuvvetli şükür, dil ile yapılan kısmıdır. Yani hamd (övme)’dir. Öyleyse övme (hamd), şükrün başıdır. Şükr görevini yerine getirmek için kalple ve diğer organlarla yapılan şükürler, bulunmasa bile en azından mutlaka dil ile yapılan şükrün (Hamdin) bulunması gerekir. Bu kadar da bulunmadığı takdirde ne hamd ne de şükür bulunmamış ola­cağından iyilik inkâr edilmiş olur.[174]

Bu hadisin ravilerinden Şurahbil, büyük hadis imamları tarafından cerh (menfi bir şekilde tenkid) edilmiştir.[175]

4814… Hz. Câbir’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.): “Ki­me bir nimet verilir de o nimeti dile getirirse, onun şükrünü yerine getirmiş olur. Eğer onu (kimseye söylemeyerek) gizlerse, onu inkâr et­miş olur.”[176]

Açıklama

Belâ: Aslında imtihan ve keder anlamına gelmekle beraber, genellikle, hayır, nimet ve şer manaların­da kullanılır. Münzirî’nin açıklamasına göre, mutlak olarak kullanıldığı zaman, şer manasına gelir. Ancak hayır ve hasenat ifade eden kelimeler­le mukayyed olarak kullanıldığı zaman hayır ve nimet manasına gelir. “…mü’minleri güzel bir imtihanla sınamak için (bunu yaptı)…”[177] âyet-i kerimesinde olduğu gibi.

Ebu’l Heysem’in açıklamasına göre belâ hayırla ya da şerle denemek anlamlarına gelir. Binaenaleyh, Allah kulunun şükrünü ortaya çıkarmak için bazan onu hayırla imtihan ettiği gibi, bazan da sabrını ortaya çıkar­mak için şerle dener. Bu denemelerin her ikisine de “belâ” ismi verilir.

Hadis-i şerifte açıklandığı üzere, bir kulun elinden herhangi bir nime­te erişen kimse, bu nimeti kendisine eriştiren kimseyi hayırla anmakla be­raber ona teşekkür etmesi ve onu övmesi gerekir. Bu, adabdandır. Kişi bu­nu yapmakla nimetin şükürünü de eda etmiş olur, aksi takdirde nimete karşı nankörlük etmiş olur.

Nitekim bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıklamıştık.[178]

  1. (Halkın Gelip Geçtiği) Yollarda Oturmak

4815… Ebu Said el-Hudri’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “Yollarda oturmaktan sakınınız” buyurmuştur da (orada bulunan sahabileri:

Ey Allah’ın Resulü, oralarda oturup konuşmamız bizim için kaçınıl­maz (bir ihtiyaçtır, demişler.

Rasûlullah (s.a.)’da:

“Eğer mutlaka orada oturmamız gerekiyorsa (oturunuz; fakat) yo­la da hakkını veriniz” buyurmuştur.

(Bu sefer sahabilef):

Ey Allah’ın rasulü yolun hakkı nedir? diye sormuşlar. (Efendimiz de):

(Bakılması helâl olmayan şeylere karşı) gözleri kapamak, (gelip geçenleri) rahatsız etmekten sakınmak, selâm almak, iyiliğe çağırıp, kötülükten sakındırmaktır” buyurmuş.[179]

4816… Hz. Ebu Hureyre, şu (bir önceki hadiste söz konusu edilen) hâ­diseye ilaveten Peygamber (s.a.)’den (şu sözü de) rivayet etmiştir: “(Yo­lun haklarından biri de yolunu şaşıranlara): yol göstermektir.”[180]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, mecburiyet hasıl olduğu zaman yolların hakkı olan hizmetler görülmek şartıyla yollarda oturmanın caiz olduğunu, aksi takdirde yollarda oturmanın caiz olmadığını ifâde etmektedir.

Hadis-i şerifte yolların hakkı, şöyle sıralanmaktadır:

  1. Gözü bakılması haram olan şeylerden korumak. Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin de ifade ettiği gibi, mânevi âlemimizden bu dünyaya açılmış pencereler durumunda olan gözler, harama bakmakla kirlenir. Do-layısı ile manevi alemimizle bu dünyamız arasındaki irtibatımıza gölge

düşmüş olur.

  1. Gelip geçenleri rahatsız etmekten sakınmak. Yoldan gelip geçenleri

rahatsız etmek, onlara sataşmakla olabileceği gibi, trafiğin geçişini engel­lemek, insanları rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmak, yollara kavun, karpuz v.b. kabuğu atmakla da olur.

  1. Selâm almak: Bilindiği gibi selâm vermek sünnettir. Selam almak ise farzdır.

Her ne kadar genelde farzı işlemek sünneti işlemekten faziletli ise de bu mevzuda sünneti işlemek farzı işlemeten daha faziletlidir.

Aynı zamanda selamı almayan, üzerine düşen bir farz görevini yerine getirmemiş olur. Dolayisıyle bir farz görevini terk etmenin vebalini yük­lenir.

  1. İyiliğe çağırıp kötülükten sakındırmaktır.

Yola oturan bir kimse yolun hakkını verebilmek için mutlaka orada bu görevi yapmakla* mükelleftir. Ulema: “İçinizden iyiliğe çağıran, kötü­lükten sakındıran bir ceaat bulunsun.”[181] âyet-i kerimesine dayanarak emr-i bilmaruf, nehy-i anilmünker görevini yerine getirmenin farz-i kifaye olduğunu söylemişlerdir.[182]

Tirmizi’nin Ebu Huzeyfe (r.a.)’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ifa­de edildiğine göre, Resul-i Zîşan efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Al­lah’a yemin ederim ki ya iyiliği emredip kötülükten sakındırırsınız, yahut da Allah üzerinize, kendi katından bir azab gönderir de sonra bir daha ettiğiniz dualar kabul edilmez.”

Bu mevzu ile ilgili kitaplarda açıklandığı üzere, genellikle yollarda karşılaşılan emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker konusu teşkil edecek hâdi­seler şunlardır:

a. Gelip geçenleri rahatsız edecek şekilde yolları tezgâh, yapı, yük v.s. ile işgal etmek,

b. Yol üzerinde hayvan boğazlamak,

c. Hayvanlara fazla yük versek.

d. Karpuz, kavun vb. kabuğu atmak,

e. Kanalizasyon akıntılarını, pis su kanallarını yola tevcih etmek,

  1. Yolu şaşırmış olan kimselere, yol göstermek. Nitekim bir hadis-i şe­rifte: “Süt veya gümüş bağışında bulunan, ya da yol gösteren kişiye köle âzad etmiş gibi ecir vardır” buyurulmuştur.[183]

4817… İbn Huceyr el-Adevî Ömer İbn el Hattab vasıtasıyla Peygamber (s.a)’den (şu (4815) numaralı hadiste anlatılan) hadiseye ilaveten (şu sözleri de) rivayet etmiştir: “(Yolların haklarından biri de oradan geçenlerden) yardıma muhtaç olan müslümanlara yardım etmeniz ve yolunu şaşıranlara da yol göstermenizdir.”[184]

Açıklama

Bu hadisin ravilerinden İbn Huceyr el-Adevî’nin kimliği meçhuldür. Bu bakımdan hadis aslında za­yıftır. Ancak (4815) ve (4816) numaralı hadis-i şerifler tarafından te’yid edildiği için zayıflıktan kurtulmuştur.

Hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[185]

4818… Hz. Enes’den (şöyle) dedifği rivayet edilmiştir): Bir kadın Rasûlullah (s.a.)’e geldi de:

Ey Allah’ın Resulü, benim sana (arz etmem gereken) bir ihtiyacım var, dedi,

(Hz. Peygamber de) ona:

“Ey falancanın annesi! (şu) sokağın arzu ettiğin tarafında otur. (Senin bu maruzatını dinlemek ve ihtiyacını temin etmek üzere) seninle birlikte ben de oturacağım” buyurdu. Bunun üzerine (kadın sokaktan arzu ettiği bir yere) oturdu (Ona yardımcı olmak gayesiyle) yanına (Hz. Peygamber de) oturdu. Nihayet (Hz. Peygamberin yardımıyla kadın) ihti­yacını karşıladı.

(Bu hadisi Musannif Ebu Davud’a rivayet eden iki raviden birisi olan) İbn İsa (metinde geçen): “İhtiyacını karşıladı” sözünü rivayet etmedi.

(Bu sözü diğer râvi Kesir Ihtı Ubeyd rivayet eni. Ayrıca bu hadisi İbn Isa, Humeyd’den haddesena sözüyle rivayet ettiği halde) Kesir: An Humayd an Enes tabiriyle (muan’an olarak) rivayet etmiştir.[186]

Açıklama

Hadis-i Şerif Hz. Peygamberin son derece mütevazi ve yardımsever olduğuna, ayrıca mazlumların imdadına, muhtaçların yardımına koşmak gibi yolların haklarına ri­ayet etmek şartıyla yollarda oturmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir. “Yolların haklan “m bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[187]

4819… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre); “Bir kadının aklında biraz (noksanlık) varmış” (Hz. Enes hadisin bundan sonraki kısmında bir önceki hadisin) manasını (rivayet etmiş.)[188]

Açıklama

Bu hadisle ilgili hususları (4817) ve (4818) numaralı hadislerin şerhinde açıklamıştık. Ancak sözü geçen açıklamalara ilaveten burada şu hususları da ifade etmekte fayda görüyoruz;

“Rasûlullah (s.a.)’den fetva sormağa gelen kadın Hz. Hatice’nin baş tarayıcısı Ümmü Züfer’di. Kadının hacetini gizli söylemek istediği anla­şılıyordu. Onun için Peygamber (s.a.) bir yol seçmesini söyleyerek onun­la yol üzerinde konuşup fetvasını verdi. Bu yabancı bir kadınla başbaşa kalmak manasına gelmez. Çünkü herkesin gelip geçtiği bir yol üzerinde, konuşmuştur. Yalnız, kadın söyleyeceğini gizli söylemek istediği için se­si işitilmesin diye insanlardan bir kaç adım uzağa çekilmiştir….[189]

Meclisin Geniş Olması

4820… Ebu Said el Hudri’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur:

“Meclislerin en hayırlı olanı (oturanlara nisbetle) en geniş olanı­dır.”

Ebu Davud der ki: (Senedde geçen Abdurrahman b. Ebi Amra el-Ensari’den maksat), Abdurrahman İbn Amr İbn Ebi Amra el-Ensarî’dir.[190]

Açıklama

Hadis-i şerifte, içinde bulunan kişilerin sayısına nisbetle daha geniş olan meclislerin, daha dar olan meclislerden daha hayırlı olduğu ifade edilmekte ve meclislerin geniş tutulması tavsiye edilmektedir.

Çünkü, dar ve sıkışık meclislerde kişiler birbirlerini ellerinde olma­yarak sıkıştırıp, rahatsız ederler ya da birbirlerinden rahatsız olurlar. Her iki halde de gönül kırgınlığına sebep olurlar.

Geniş meclislerde ise sıkışık değil, ferahlık ve huzur vardır.[191]

  1. Gölge İle Güneş Arasında Oturmak

4821… Hz. Ebu Hureyre, Rasûlullah (s.a.)’m (şöyle) buyurduğunu söylemiştir:

“Biriniz güneşte iken – Mahled (bu cümleyi) gölgede iken, diye rivayet etti – kendisinden gölge çekilip bir kısmı güneşte bir kısmı da gölgede kalacak olursa, hemen (oradan) kalksın (Her tarafı güneş ya da her tarafı gölge olan yere gidip oraya otursun).”[192]

4822… Kays (İbn Abdi Avf el Haris7 in) babasından (rivayet edildiğne göre bir gün) Rasûlullah (s.a.), hutbe okurken bu zat gelmiş (biraz sonra yerini yavaş yavaş gölgeye terk edecek olan) güneş(lik bir yer)e durmuş (ve Hz. Peygamberi dinlemeye başlamış. Hz. Peygamber onu bu halde görünce biraz sonra güneşle gölge arasında kalacağını anladığı için ona tamamen gölgeye çekilmesini) emretmiş, o zat da (bu emre uyarak) göl­geye çekilmiştir.”[193]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerde Rasul-i zişan efendimizin, insanın vücudunun bir kısmım gölgeye alıp da bir

kısmını güneşte bırakmaktan nehyettiği ifade edimektedir. Çünkü insan vücudunun bir kısmı gölgede iken bir kısmının güneşte kalması vücudu­nun birbirine zıt iki müessirin etkisinde kalmasına sebep olur. Vücut iki zıt tesir altında kalınca mizacı bozulur. Bu bozulma neticesinde vücut sıh­hatini kaybeder.

Hafız Münzirî (4821) no’lu hadisi ravilerinden birinin kimliği belli olmadığı gerekçesiyle tenkid etmiştir.[194]

14.Meclislerde Tek Bir Halka Teşkil Edecek Şekilde Oturmak

4823… Câbir İbn Semüre’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) bir gün mescide girdi. (Mescidde) cemaat (ayrı ayrı) halka(lar) halinde (oturuyor­lardı. Bunun üzerine:

Sizi niçin böyle dağınık halde görüyorum” buyurdu.[195]

4824… Şu (bir Önceki hadis ayrıca) A’meş’den de (rivayet edilmiştir.) Bu rivayete göre A’meş (ya da Hz. Cabir bir önceki hadise ilaveten şunu da) söylemiştir: (Hz. Peygamber bu sözü söylerken) birliği seviyor (ayrı­lıktan) nefret ediyor (intibaını vermek istiyor) gibiydi.[196]

Açıklama

Metinde geçen “hılak” kelimesi halka anlamındaki”halka” kelimesinin çoğuludur.

Hadis-i şerif, bir mecliste bulunan kişilerin birbirlerinin yüzünü göre­cek ve bir bütünlük teşkil edecek şekilde oturmalarının müstehab olduğu­na ve birbirlerinden kopuk ayrı cemaatler halinde oturmalarının s a mekruh olduğuna delalet etmektedir.

Bir mecliste bulunan kişilerin birbirlerinin yüzlerini, gözlerini görecek şekilde oturmaları ise en mükemmel şekliyle ancak halka halinde oturmalanyla ve halkayı birbirlerine zarar vermeyecek ve hepsini kapsayacak şekilde geniş tutmalarıyla mümkün olur.

Halkanın teşekkül etmesiyle, bu hadisin gereği yerine getirilmiş olur­sa da halkanın dar tutulması (4820) no’lu hadise aykırı düşeceğinden hem sözü geçen hadisin hem de mevzumuzu teşkil eden hadislerin gereğinin yerine getirilebilmesi için halkaların geniş tutulması icab etmektedir.

Bilindiği gibi yaptığımız işlerin kalp üzerinde, kalbimizde beslediğimiz niyyetlerimizin de fiillerimiz üzerinde te’siri olduğundan kalıplarımızdaki ayrılığın zamanla kalplerimize sirayetinden korkulur.

Resul-i Zişan efendimiz de herhalde bu endişeyle ashabını meclislerde tek bir halka oluşturacak şekilde oturmaya teşvik etmiştir.[197]

4825… Câbir İbn Semüre’den demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in huzu­runa vardığımızda herbirimiz (önüne) gelen (ilk boş) yere otururdu. (Yukarı geçmek için kimseyi rahatsız etmezdi.)”[198]

Açıklama

Meclise sonradan gelen kimseler için yapılması gereken genellikle meclisin aşağı kısımlarında olan boş yerlere oturmak, ille de yukarıya geçmek için cemaatin üzerinden atlayarak onları incitmekten kaçınmaktır. Bilindiği gibi kişilerin üzerinden atlamakta onları incitme ihtimali vardır. Müslümanı incitmekse haramdır. Hz. Peygamber sahabilerini böyle terbiye etmiş, meclis adabını onlara böyle öğretmiştir. Müslümana düşen Hz. Peygamber’in ve onun mektebinde yetişen sahâbilerin hayatını örnek almaktır.

İlle de meclisin yukarısına çıkmak için cemaati yara yara ilerlemekde hem müslümanları incitme tehlikesi, hem de nefsin hazz alması ve büyük­lüğe kapılması tehlikesi vardır.[199]

Meclisin Ortasında Oturmanın Hükmü

4826… Hz. Huzeyfe’den (rivayet edildiğine göre); Rasûlullah (s.a.), (meclis) halka(sı)nın ortasına oturan kimselere lanet etmiştir.[200]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, Hz. Peygamber’in meclisin ortasına oturan kişilere lanet ettiği ifade edilmektedir.

Meclisin ortasına oturan kimsenin, bu lanete müstehak ve hedef olmasının sebep ve hikmeti meclise son gelen kimselere, mecliste ilk karşılaşılan boş yere oturmayı em­reden bir önceki hadise muhalefet etmesidir.[201]

Hattâbî (r.a.)’e göre; bu lanete sebep olarak, bu kişinin, müslümanların ortasına oturduğu için biribirlerini görmelerini engel olmak suretiyle onları rahatsız etmiş olması da gösterilebilir. Hattâbî’nin bu görüşünden hareket edilince orada bulunanları rahatsız etmeyen faziletli kişilerin meclisin ortasında oturmalarında bir sakınca yoktur.[202]

Turpuştî ise “söz konusu lanete hedef olanlar meclisin ortasına mas­karalık için oturanlardır. Binaenaleyh böyle bir kötü niyyet taşımadan ve cemaati rahatsız etmeden bir meclisin ortasına oturmakta herhangi bir sa­kınca yoktur” demiştir.

Nitekim, Bez! yazarı da bu hadisi şerh ederken bu görüşe yer vermiş ve Tâberâni’nin Hz. Vâsile’den naklettiği şu hadisi de delil getirmiştir.

“Bir gün Hz. Peygamberin huzuruna varmıştım. Hz. Peygamber saha-be-i kiramdan oluşan bir toplulukla birlikte oturuyordu. Ben de varıp meclisin ortasına oturdum.

Bazıları bana:

Ey Vasile oradan kalk, çünkü biz orada oturmaktan nehyedildik, de­diler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

Vasile’yi bırakınız. Çünkü ben onu evinden neyin çıkardığım biliyorum, buyurdu. Ben de:

Ey Allah’ın Rasülü beni evimden çıkaran nedir? diye sordum.

Sen evinden Berr ile Şekk arasındaki farkı öğrenmek için çıktın, buyurdu.

Ben de:

Seni hak Peygamber olarak gönderen zata yemin olsun ki, beni evden çıkaran bu dediğin şeyden başkası değildir, dedim.

Bunun üzerine:

Berr nefiste yerleşen ve kalbe huzur veren şeydir. Şekk ise nefis­te yerleşmeyen şeydir, buyurdu.[203]

  1. Kişinin Başka Biri İçin Yerinden Kalkması

4827… Said İbn Ebi’l-Hasen’den demiştir ki:

(Birgün) Ebû Bekre şahitlik için yanımıza gelmişti de bir adam ona (yer vermek için) yerinden kalktı; (fakat Hz. Ebû Bekre) oraya oturmayı kabul etmedi ve:

Peygamber (s.a.) bunu ve bir kimsenin (kendi gönlüyle) giydirmedi­ği kimsenin elbisesine el dokundurmayı yasakladı, dedi.[204]

4828… İbn Ömer (r.a.)’den demiştir ki: Bir adam, Rasûlullah (s.a.)’in huzuruna gelmişti, (orada bulunan) Başka bir adam da ona (yer vermek üzere) ye­linden kal^. Bunun üzerine (adam kendisine verilmek istenen) bu yere oturmak üzere (oraya doğru) yürüdü. (Fakat) Rasûlullah (s.a.), hemen onu (oraya oturmak­tan) nehyeîti.[205]

Ebu Davud der ki: (Bu hadisi Hz. ibn Ömer’den rivayet eden) Ebü’l- Hasib’in adı Ziyadlbn Ahdurrahmari dır.[206]

Açıklama

Bir kimsenin diğer bir kimsenin elbisesine eliyle dokunması onu rahatsız edebilir. Özellikle kirli ellerle dokunulduğu zaman rahatsız olacağında şüphe yoktur.

Binaenaleyh bir insanın başka bir insanın malında izinsiz olarak tasarrufta bulun­ması caiz olmadığına göre[207] izni olmadan elbisesine dokunmak da caiz olamaz. Çünkü izinsiz olarak bir kimsenin elbisesine dokunmak bir anlamda o elbisede izin­siz olarak tasarrufta bulunmak demektir.

Bazı çocuklar ise elbiselerine başkalarının dokunmasından memnun olurlar. Bu gibi çocukların ve elbisesine dokunulmasından dolayı rahatsız olmayacağı bilinen kimselerin elbisesine dokunmakta ise bir sakınca yoktur.

Metinde geçen “kişinin, (kendi gönlüyle) giydirmediği kimsenin el­bisesi” sözüyle kasd edilen kişinin elbisesinin kendine ait özel bir malı ol­duğu ve o malda başka bir kimsenin izinsiz olarak herhangi bir tasarrufta bulunmaya hakkı olmadığıdır.

Aynı şekilde bir mecliste, bir yere oturan kimse de muvakkaten de ol­sa meclise devam ettiği sürece, orada oturmaya hak kazanmıştır.

Fıkıh ulemasının açıklamasına göre, meclise sonradan gelen bir kim­senin kendisine gönül rızasıyla yer veren kimsenin yerine oturması caiz olmakla beraber oturmaması daha evlâdır. Çünkü:

a. O kimse utandığı için yerini vermiş olabilir.

b. Yerinden kalkan kimse meclisin feyzinden ve orada konuşulan ilim ve hikmetten mahrum edilmiş olur. Bu bakımdan da vera ve takva yönünden oraya oturmamak daha isabetli ve ihtiyata daha uygundur. Bi­naenaleyh hadisteki nehy tahrim için değil, kerâhet-i tenzihiyye içindir. Fakat yerini veren kimsenin bu işi isteyerek yaptığından emin olunduğu takdirde bu ricasını kabul etmekte bir sakınca yoktur.

Fakat, bir kimsenin diğer bir kimseyi kaldırarak yerine oturması ha­ramdır. Asla caiz değildir.

Nitekim bu konuda: “Herhangi biriniz bir (din) kardeşini oturduğu yerden kaldırıp sonra ortaya oturmasın” buyurulmuştur.[208]

Netice itibariyle mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif bir anlamda; “Hayvanın ön tarafına binmeye en müstehak olan hayvanın sahibi­dir”153 mealindeki hadis-i şerife benzemektedir.

Öyleyse, meclise sonradan gelen bir müslüman başka birini yerinden kaldırıp oraya oturmaktan sakınmalı, o meclise, önceden gelen kimseler de sonradan gelip de oturacak yer bulamayan kimselere yanlarında yer açmalıdırlar. Bunun içindir ki yüce Allah Kur’an-ı keriminde “Ey iman edenler, size meclislerde: Yer açın denilince, yer açın ki Allah da si­ze açsın, kalkın, denilince de kalkın ki Allah içinizden iman etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[209]

16 Meclisinde Oturulması Tavsiye Edilen Kimseler

4829… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöy­le) buyurmuştur:

(Devamlı) Kur’ân okuyan mü’min, kokusu hoş, tadı güzel bir portakal gibidir. (Devamlı) Kur’an okumayan bir mü’min de tadı güzel olup da kokusu olmayan bir hurma gibidir. Kur’ân okuyan günahkâr kimse kokusu güzel olup tadı acı olan fesleğen gibidir.

Kur’ân okumayan günahkâr kimse ise tadı acı olup kokusu olmayan Ebû Cehil karpuzu gibidir.[210]

İyi arkadaş, güzel koku satan kimse gibidir. Sana, ondan hiçbir şey isabet etmese bile (en azından) güzel kokusu isabet eder. Kötü arkadaş da bir körükçüye benzer. Onun ise; is ve kokusundan bir şey butaşmasa da (en azından) sana dumanı isabet eder.[211]

4830… Şu (bir Önceki hadisin baş tarafında yer alan) ilk cümle (leri) “(kokusu için) ve tadı acı (reyhane gibidir)” sözüne kadar, Peygamber (s.a)’den, Hz. Ebu Musa (el Eş’arî) kanalıyla da (rivayet edilmiştir.) İbn Muaz (yukarıdaki hadise ilaveten): “Hz. Enes biz iyi arkadaşın misalin­den bahsediyorduk’1 (cümlesini de) rivayet etti ve (sonra bir Önceki hadisin) geriye kalan kısmını nakletti.[212]

4831… Enes İbn Mâlik’den (rivayet edildiğine göre): Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“İyi Arkadaşın benzeri…” deyip.(Hadisin bundan sonraki kısmında Hz. Enes 4829 no’lu hadisin) bir benzerini rivayet etmiştir.[213]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Fatiha suresi gibi beş vakit na­mazda okunması icab eden surelerden fazla olarak her gün Kur’an-ı Kerim okumayı kendisine prensip edinen bir mü’mini kokusu hoş, tadı güzel bir portakala benzetmektedir.

Söz konusu mü’minin tatlılığı, kalbinde imanın kökleşip yerleşmesinden, hoş kokulu oluşu da Kur’ân okumayı i’tiyad hâline getirip Kur’ânı sık sık okumasından, Kur’ânı okurken hem kendisini hem de dinleyenleri huzura ve sükûnete kavuşturmasından ve aynı zamanda hem kendine hem de, dinleyenlere sevap kazandırmasından ve Kur’âmn hikmetler hazinesinden nasib almaya vesile olmasından kay­naklanmaktadır.

Hadiste geçen: “yakrau: okuyan” kelimesi tekrar ifade ettiğinden biz bu kelimeyi “devamlı Kur’ân okuyan” şeklinde tercüme ettik.

Yine, bu hadis-i şerifte sürekli Kur’ân okumayan mü’min tadı,güzel olup da kokusu olmayan bir hurmaya benzetilmektedir. Çünkü her ne kadar mü’min iman sahibi olarak çok tatlı ise de sürekli Kur’ân okumadığı zaman okunan Kur’ân’ın etrafa yaydığı, hoş koku meselesindeki huzur, huşu, ilim ve hikmet nimetlerinden mahrum kalır. Bu bakımdan tadı olup da etrafa hoş kokular yayamayan meyvelere dönüşür. Yine bu hadis-i şe­rifte Kur’an-ı Kerim okuyan âsi bir kimse kokusu güzel, tadı acı fesleğe­ne benzetilirken Kur’ân okumayan âsi kimse de tadı acı olup kokusu ol­mayan Ebu Cehil karpuzuna benzetilmiştir.

Çünkü isyan, neticesi itibariyle Ebu Cehil karpuzu gibi acıdır. Bu ba­kımdan günahkâr bir insanın, Kur’ân-ı Kerim okuyarak etrafa Kur’ân-ı Kerimin hayat bahşeden nurlarını, Cennet kokusunu müjdeleyen nağme­lerini saçıyorsa kokusu olmayan acı, Ebu Cehil karpuzundan farkı kal­maz. Fakat, günahkârlığıyla birlikte Kur’ân okuyan bir kimse günahkarlı­ğı yönüyle sevimsiz ve tatsız olmakla birlikte okuduğu Kur’an-ı Kerimle etrafa tatlı ve huzur verici kokular neşrettiği için tadı acı, fakat kokusu hoş fesleğene benzetilmiştir.[214]

Hadis-i şerifte iyi arkadaş misk taşıyana, kötü arkadaş da etrafa du­manlar ve isler saçarak çevresini sisler içerisinde bırakan körükçüye ben­zetilmiştir. Durum böyle olunca is yanına varan is, misk yanına varan da misk kokacağından, iyi arkadaş yanına varan kimsenin arkadışının iyili­ğinden, kötü arkadaş yanma varan kimsenin de arkadaşının kötülüğünden etkileneceği muhakkaktır. Öyleyse insanlar arkadaşlarım iyi huylu kimse­lerden seçmelidirler.[215]

Bazı Hükümler

  1. Kur’an-ı Kerim okumanın fazileti büyüktür.
  2. Kur’an-ı Kerim okumak ve dinlemek in­sanlara huzur verir.
  3. Ahlâklı, mürüvvet sahibi, hayır sever, ehl-i takva, âlim ve salih kim­selerle düşüp kalkmak faziletli bir iştir. Kötülerle düşüp kalkmak ise menedilmiştir.
  4. Misk temizdir. Satması caizdir. Bu hususda yalnız şiîler muhalefet etmiş, miskin, necis olduğunu söylmişlerse de onların sözüne itibar yok­tur. Ulemanın icmaı ve bu hadis, onun temiz olduğuna delalet eder. Çün­kü pis olsa satılmasına cevaz verilmezdi.
  5. Misk kullanmak müstehabdır. Rasûlullah (s.a) onu bedenine ve ba- sürer, onun en güzel koku olduğunu söylerdi.[216]

4832… Hz. Ebu Said’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Mü’minden başkasıyla arkadaşlık etme, yemeğini de (Allah’dan) korkan kimse (ler) den başkası yemesin.”[217]

Açıklama

Hadis-i şerifte arkadaşlığı tavsiye edilen mü’minmünafıklıktan ve küfür korkusundan uzak, gerçek iman sahibi müslümanlardır. Çünkü, bunların arkadaşlığı dünyada ve âhirette insana fayda verir. İmandan yoksun olan kimselerin arkadaşlığının akıbeti, düşmanlıktan ve ziyandan başka bir şey değildir. Nitekim dünyada kötü insanlarla arkadaşlık edenlerin âhiretteki hâli, Kur’ânda şöyle anlatılmaktadır.

“O gün zâlim ellerini ısırıp; “no’laydı, keşke ben Peygamberle bir yol edineydim” der.[218]

Metinde geçen “yemeğini (AUah’dan) korkan kimselerden başkası yemesin” cümlesi aslında “yemeğini (Allah’dan) korkan kimselerden başkasına yedirme.!” anlamında kullanılmıştır.

Aslında insanlara ikram edilen yemek iki çeşittir:

a. Arkadaşlık ve dostluk için verilen yemek ziyafetleri,

b. Aç ve muhtaçları doyurmak için verilen yemek ziyafetleri. “Yoksula, yetime ve esire onun sevgisi için yemek yedirirler.”[219]

âyet-i kerimesinde açıklandığı üzere, muhtaç ve aç durumda olan herkese mü’min ve kâfir ayırımı yapmadan yemek yedirmek caiz olduğundan, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, müttekillerden başkasına yedirilmemesi tavsiye edilen yemeklerin ikinci cinsten olan yemek ikram­ları değil birinci cinsten olan yemek ikramları olması gerekir.[220]

4833… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arka­daşlık ettiğine (iyi) dikkat etsin.”[221]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, inancı ve yaşayışı kitap ve sünnete uymayan kişilerle arkadaşlıktan sakınmayı emretmekte ve bu hususta son derecede dikkatli davranmayı ihtar etmektedir. Çünkü, bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, inancı ve ameli kitap ve sünnete aykırı kişilerle arkadaşlık etmenin sonu hüsrandır. Şeyh Sadi Şirâzî (r.a.) bir kıt’asında şöyle diyor:

“Bir gün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil parçası verdi, kile sordum:

A mübarek sen misk misin, anber misin, senin gönül çekici güzel ko­kunla mest oldum, dedim, kil bana cevap verdi:

Ben basbayağı bir kil idim. Lakin bir müddet gül ile arkadaş oldum, gül ile yaptığım o arkadaşlık bana tesir etti. Onun güzel kokusu bana sin­di. Yoksa ben o bildiğin âdi toprak parçasından başka bir şey değilim.”[222]

Her ne kadar Siracüddin el Kazvinî bu hadis-i şerifin mevzu olduğu­nu söylemişse de İbn Hacer, Tirmizî’nin bu hadisi hakkında “hasendir” dediğini delil getirerek bu iddayı reddetmiştir.

Celaleddin Süyûtî de Hafız Alaî’nin: “Bu hadise mevzu demek büyük bir cehalettir” dediğini söylemiştir. Ayrıca İmam Nevevî bu hadisin is-nadlannin sahih olduğunu söylerken, imam Ahmed, Ebu Hatem, Da-rekutnî… gibi hadis imamları da bu hadiste bir illet olmadığını ifade et­mişlerdir…[223]

4834… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Ruhlar bir araya gelmiş topluluklardır. Onlardan (bu dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde) bir birleriyle taniş(ıp anlaş) anlar (bu dünyada da) anlaşırlar. (Fakat) onlardan (bu dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde) tanışmayanlar (bu dünyada da) tanış (ip anlaş) mazlar.”[224]

Açıklama

İmam Nevevî (r.a.)’nin açıklamasına göre “Ruhlar bir araya gelmiş toplu cemaatlerdir. Yahut da muhtelif nevilerden ibarettir. Allah’ın yarattığı bir hikmete mebni olarak, on­lar böyle farklı cemaatler oluşturmuşlardır. Bazılarına göre de, Allah on­ları, birbirlerine uygun vasıflarda ve huylarda yaratmıştır. Bazılarına gö­re aslında, Allah ruhları toplu halde yaratmıştır. Sonra onları ait oldukla­rı bedenlere girmek suretiyle birbirlerinden ayrılmışlardır. Binaenaleyh, bu dünyada huyları birbirine uyan kimseler anlaşıp bir araya gelirler. Huyları birbirlerini tutmayan kimseler biribirleriyle anlaşmayıp, biribirle-rine ters düşerler. Hattâbî’ye göre ruhların anlaşması, başlangıçta onların şekavet ve saadet yönünden birbirlerine benzer halde yaratılmalarından kaynaklanmaktadır. Şaki olarak yaratılanlar birbirleriyle anlaşırlar. Binaena­leyh ruhlar iki kısımdır Bunların cesetleri, dünyada karşılaştıkları zaman, aynı kı­sımdan olan ruhları taşıyanlar anlaşırlar. Aynı cinsten olan ruh sahipleri ise anlaşa­mazlar. Bir başka ifadeyle, hayırlı ruhlar, hayırlı ruhlara, şerliler de şerlilere meyle­derler.”

Bezi yazarının açıklamasına göre ruhların böyle birbiriyle anlaşarak, farklı cema­atler haline gelmeleri, dünyaya gelmelerinden önce ruhlar âleminde olmuş ve ruh cemaatlerindeki bu farklılık, yaratılışlarındaki farklılıktan ileri gelmiştir. Fakat ruhlar dünyaya geldikten sonra çeşitli tesirler altında kalarak kendilerin­de değişiklikler meydana gelmiş ve neticede söz konusu cemaatler arasın­da karşılıklı kopmalar ve iltihaklar vuku bulmuştur.[225]

  1. Münakaşanın Çirkinliği

4835… Hz. Ebu Musa’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) sahabelerinden birini (bir yere görevli olarak) gönderdiği zaman ona: ” Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Kolaylaşırınız, zorlaştırmayınız.” diye emredermiş.[226]

Açıklama

Hz. Peygamber, idareci olarak görevlendirdiği sahabileri görev yerlerine gönderirken kendilerine halka devamlı surette ümit verip, onlara nefret ettirici ve soğutucu davra­nışlardan kaçınmayı, zorluk çıkarmaktan kesinlikle uzak kalmayı ve ko­laylık göstermeyi, usul ittihaz etmeyi tavsiye edermiş. Çünkü, ümit veri­ci hareketler, dünya işlerinde insanların şevkini, gücünü ve maneviyatını artırdığı gibi, dinî işlerinde de Allah’ın emirlerine daha sıkı sarılıp günah­tan sakınma azmini, günahkârlıktan tevbe edip yeni bir hamle yapma ru­hunu kazandırır. Bir idarecinin idaresi altındaki insanlara, kolaylık göster­mesinin de böyle müsbet tesirleri vardır. Nefret ettirici ve zorluk çıkarıcı tutumlar ise tam aksine olumsuz, verimsiz ve tamiri imkânsız neticeler or­taya çıkarır. Bu bakımdan cemiyette bütün başarıların ve verimli netice­lerin hareket noktasında ümit verici tutumlar vardır. Çünkü insanları ha­rekete geçiren en büyük güç ümit ve inançtır. Olumsuz davranışlar ise bu ümit ve inançları yıkmaktan başka bir işe yaramaz. Ancak, düşmanların işine yarayabilir.

Rasül-i zişan efendimiz, ümmetine böyle müsbet davranmalarını tavsi­ye etmekle, alemlere rahmet için gönderilen bir rahmet Peygamberi oldu­ğunu isbat etmiştir.

Esasen işleri zorlaştırmaya kalbinde eğrilik, tabiatında şiddet ve terbi­yesinde noksanlık olan kimselerden başkası yaklaşmaz. İslam terbiyesiyle edeblenmiş bir kimse, zorlaştırmayı bilmez. İşleri engellemeye ve in­sanların menfaatlerine halel getirmeye çalışmaz. Bunları yaparken de Hz. Aişe’nin şu hadisini unutmaz ve ona tabi olur:

“Rasûlulîah (s.a.) iki şey arasında muhayyer bırakılınca günah değilse kolayını tercih ederdi. Eğer onda bir günah varsa ondan en fazla o kaçar­dı. Rasûlulîah (s.a.) Allah’ın haram kıldığı şeyler çiğnenince, Allah için intikam almanın dışında kendisi için asla intikam almamıştır”[227]

Metinde geçen “zorluk çıkarmayın” cümlesi üzerinde şöyle bir soru akla gelebilir: “Bir şeyin emredilmesi o şeyin zıddının haram olduğunu gösterir. Şu halde kolaylık gösterilmesi emredildikten sonra, bir de “güç-Ieştirmeyin” buyurulmasının faydası nedir?”

Bu suale allâme Aynî şu cevabı veriyor: “Biz bu kaideyi teslim etmi­yoruz. Etsek bile burada maksat, zımnen lâzım gelen mananın te’kîd için sarahatle irade edilmesidir. Zira, yalnız “kolaylaştırın” buyursa idi, ne-kire olan bu emir, bir defa kolaylık gösterip ekseri hallerde güçlük çıka­ran kimseye de uygun düşerdi. Fakat “güçleştirmeyin” buyurunca artık bütün hallerde güçleştirmenin her yönü ile kaldırıldığı anlaşılmıştır. “Nefret ettirmeyin” ifâdesinde de hal böyledir.

“Siyak-i nefide gelen nekireler umum ifade ederler. Binaenaleyh bura­da sadece “güçleştirmeyin”, “nefret ettirmeyin” buyurmak yeterdi, deni­lirse şöyle cevap verilir: Güçleştirmenin kaldırılmasından, kolaylaştırma­nın sübut bulması lazım gelmediği gibi, nefret ettirmekten de kolaylaştır­mak lâzım gelmez. İşte bu zıd manalı sözler, bunun için bir araya getiril­mişlerdir. Makamda izah icab eder, zira va’z ve irşada benzemektedir. Mana şudur:

“İnsanlara yahut mü’minlere Allah’ın fadl-u keremini, sevabım, ihsa­nının çokluğunu, rahmetin genişliğini müjdeleyin.”

“Nefret ettirmeyin” cümlesinin manası da şöyledir: Yani muhtelif vâ-îd ve korkutucu emir ve nehiyleri söyleyip şiddet göstermeyin ki, yeni müslüman olanlar, buluğ çağına yaklaşan çocuklar ve günahlarından tev-be etmiş bulunan âsiler İslama yatışsınlar. Bunları lütf-u müJâyemetle, yavaş yavaş ibâdetlere alıştırın. Nitekim, İslâmiyetin ilk zamanlarında bu tedrice riâyet olunuyordu. Çünkü yeni müslüman olan bir kimseye gösterilen kolaylık, onun dine ısınmasına ve neşatmın artmasına sebep oluyor­du. Şiddet gösterilmiş olsa ya dini kabul etmez yahut dînde sebat göstermeyip dönebilirdi…[228]

Bazı Hükümler

  1. Cemaata Allah’ın lütf-u kereminden,sevabının çokluğundan, ihsanının genişli­ğinden bahsederek onları dîne ısındırmak gerekir. Allah’ın tebşirâtını söylemeyip sırf azabından bahisle onları korkutmak bilhassa yeni muslu-man olanlar karşısında zararlı ve memnu bir harekettir.
  2. Bir işte söz sahibi olanlar daima rıf ü” mülayemetle muamele etmeli, ortak iş yürütenler birbirleri ile uyuşup anlaşmalıdır. Velevki fazilet sahi­bi insanlar olsun, çünkü hatırlatma mü’minler için faydadan hâli değil.[229]

4836… Es-Saib’den demiştir ki: “Ben (birgün) Peygamber (s.a.)’in hu­zuruna varmıştım, (Orada bulunan sahabiler) beni medhetmeye ve benden bahsetmeye başladılar. Bunun üzerine Rasûlulîah (s.a.)

Ben onu sizden daha çok bilirim, buyurdu. Ben de:

Doğru söyledin (ey Allah’ın Resulü)! Annem babarn sana feda olsun. (Gerçekten) sen (cahiliyye döneminde) benim ortağımdın (hem de) ne gü­zel ortak! (Bana) ne muhalefet ederdin ne de (benimle) çekişirdin” dedim.[230]

Açıklama

Râvi Saib’le Hz. Peygamberin ortaklığının, Hz. peygamberin ticaret için çıktığı Şam seferinde ol­ması ihtimali oldukça kuvvetli görünmektedir.

Hadis-i şerif Resul-i zişân efendimizin kendisine Peygamberlik veril­meden önceki dönemlerde de yüksek bir ahlâk sahibi olduğuna delâlet et­mektedir.

Hafız İbn Hacer’in İsabe’de açıkladığına göre Es-Saib İbn Ebi’s-Saib’in asıl adı Sayfî’dir. Abdullah İbn es-Saib’in babasıdır. Kendisinden

Ebu Davud ve Neseî, Mücahid, Kaidü’s-Saib, Sâib kanalıyla hadis ri­vayet etmişlerdir. İbn Ebu Şeybe’nin Yunus İbn Habbâb yoluyla müca-hid’den rivayet ettiği bir hadis şöyledir: “Ben Saib’i elinden tutup gezdi­rirdim. (Gözleri göremediği için) bana:

Ey Mücâhid, güneş batıya kaydı mı? diye sorardı. Ben

Evet, dedim mi öğleyi kılardı,[231]

Münzirî’nin açıklamasına göre ise bazıları bu Saib’in Hz. Zübeyr İbn Avvâm tarafından Bedir savaşında kâfir olarak öldürüldüğünü söylemiş- . lerdir. Bazıları da onun iyi bir müslüman olduğunu söylemektedirler. Ki itimada lâyık olan da budur.

Bu hadisin isnadi hakkında da çeşitli görüşler vardır. Ebu Ömer en Nemrî’ye göre bu hadis gerçekten muzdaribdir. Bazılarına göre, bu hadi­si es-Saib İbn es-Sâib rivayet etmiştir. Bazılarına göre de Abdullah İbn es-Saib rivayet etmiştir. İşte bu izdırab yüzünden hadis hüccet olma vasıfinı kaybetmektedir.

Es-Saib İbn Ebî Saib ise müellefe-i kulûbdendir.[232]

  1. Konuşurken Takib Edilmesi Uygun Yol

4837… (Yusuf İbn Abdullah İbn Selâm’ın) babasından (şöyle) dedi(ği rivayet edilmiştir):

Rasûlullah (s.a.) (sahabileriyle) sohbete oturduğu zaman gözünü sık sık semaya (doğru) kaldırıp baka)rmış.[233]

Açıklama

Bezlü’l Mechud yazarının açıklamasına göre Hz.peygamberin sahâbileri ile sohbet ederken gözlen ile devamlı semayı yoklayıp durmasının sebebi her ân yeni bir vahyin gel­mesini beklemekte olmasındandır. Çünkü onun esas görevi Peygamberlik olduğundan gerek diğer işleri gerekse halk ile sohbetleri ona asla esas gö­revini unutturmaz, her an için esas görevi olan Peygamberlik vazifesini en mükemmel şekilde yerine getirmenin heyecan ve titizliği içerisinde bulu­nurdu.

Bir mü’mine yakışan da her an mü’min olmanın şuurunu taşımak, her yerde ve her işinde Allah’a olan kulluk borcunu yerine getirmek olmalı. Dostlarıyla sohbeti ve diğer işleri ona kulluk görevini unutturmamalı. Bu şuur onda tabiat hâline gelmelidir.[234]

4838… Câbir İbn Abdullah (şöyle) demiştir:

“Rasûlullah (s.a.)’in konuşmasında (devamlı olarak bir) açıklık ve ra­hatlık vardı.”[235]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Hz. Peygamberin kısa, manası an­laşılır sözlerle konuşup muğlak ve mübhem kelimelerle konuşarak dinleyenleri yormaktan kaçındığını, konuşurken acele­ci olmaktan uzak ve son derece rahat olduğunu ifade etmektedir. Nitekim bir sonraki hadisin şerhinde açıklanacaktır.

Münzirî’nin açıklamasına göre bu hadisi Hz. Cabir’den rivayet eden râvi’nin kimliği meçhul olduğundan hadis zayıftır.[236]

4839… Âişe (r.anha)’dan demiştir ki:

“Rasûlullah (s.a.) (gayet) açık ve tane tane konuşurdu. Kendisini her dinleyen konuşmasını (rahatlıkla) anlayabilirdi.”[237]

Açıklama

Bilindiği gibi iyi bir hatîpden beklenen anlatacağı konuyu rahat, mu’tedil, bir konuşma şekliyle anlat-masıdir. Konuşurken, takib edilemeyecek derecede hızlı ve acele konuşan hatipler, dinleyenlerine fazla bir şey veremezler. Sözlerin doğru ve haklı, kendilerinin samimi ve bilgili olması neticeyi fazla değiştirmez. Dinleyi­ci için acele yapılan bir konuşmada fikirler arasındaki bağ kopar.

Her hususta olduğu gibi konuşma mevzuunda da en güzel örnek Resül-i zişan efendimizdir. Bu bakımdan tebliğ ve irşad görevini yüklenen kişilerin başarılan da Hz. Peygamber’in bu mevzuda takib ettiği konuşma üslubunu örnek almalarına bağlıdır.[238]

4840… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Allah’a hamd ile başlamayan her söz (bereketten) kesiktir.”[239]

Ebû Davud der ki; Bu hadisi Yunus ile Ukayl, Şuayb ve Said b. Abdü-laziz ez-Zühıi vasıtasiyle Peygamber (s.a.)’den mürsel olarak rivayet et­mişlerdir.[240]

Açıklama

Hamd, lügatte irade ve ihtiyar ile yapılan güzel bir şeyin güzelliğini -tazim maksadıyla- tavsif etmek­tir. Buna göre bir hamdın hamd olabilmesi için şu üç unsurun bulunması gerekir:

a. Övgüye konu olan ihtiyari güzellik (el mahmûdü aleyh),

b. İrade ve ihtiyarla yapılan güzel işi övmek için sarf edilen sözler (el mahmûdü bih),

c. Övgünün tazim maksadıyla yapılmış olması.

Binaenaleyh lügavî hamd, sadece dille yapılır, nimetler karşılığında yapılan övgülere hamd denebileceği gibi, nimet karşılığında olmayan öv­gülere de hamd denebilir.

Ayrıca bir güzelliği tasvir için kullanılan kötüleyici ve aşağılayıcı söz­lere lügatta hamd demlemeyeceği gibi, bir çirkinliği övmek için kullanı­lan medhedici sözlere de hamd denilemez. Tarifte geçen “irade ve ihti­yar iîe yapilan”ifadesinin yaratıklarda bulunan kendi iradeleri dışındaki güzellikler için yapılan övgüleri dışarda bırakması, bu tür güzellikler ve iyilikler karşısında yaratıklar için yapılan övgülerin hamd olmadığına de­lalet eder.[241]

Kavlî hamd: Cenab-ı Hakki, Peygamberlerinin dilinden kendini medh ettiği gibi methetmektir.

Fiilî hamd: Allah’ın rızasını dileyerek bedenî ameller yapmaktır.

Hâlî hamd: Kalp ve ruhla yapılan hamdlerdir.

İlmî ve amelî kemâlat ile mücehhez olmak ve Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak gibi.

Örfî hamd: Nimeti verene tazim bildiren bir hamddir. Dil ile olabile­ceği gibi kalb ile ve diğer organlarla da olabilir.[242]

Sena ise, tazim ifade eden işlerdir.[243]

Şükr, nimet karşılığında, elle, dille veya kalple yapılan iyiliktir.

Lügâvî şükür, bir nimetten dolayı, tazim ve tebcil için dille kalple yada diğer organlarla yapılan medihtir.

Örfi şükür de kulun, Allah tarafından kendisine verilen bütün nimet­leri Allah yolunda sarf etmesidir.

Öyleyse lügavî şükür, ile örfî şükür arasında umum-husus mutlak farkı ol­duğu gibi örfî hamd ile örfî şükür arasında da yine umum-husus mutlak farkı vardır.

Lügâvî hamd ile örfî hamd arasında ise umum-husus minvechin farkı oldu­ğu gibi lügâvî hamd ile lügavî şükür arasında da aynı fark vardır.

Örfî hamd ile örfî şükür arasında ise umum-husus mutlak farkı olduğu gibi örfî şükür ile lügavi hamd arasında da umum-husus minvech farkı vardır.

Lügavî şükür ile örfî hamd arasında ise hiçbir fark yoktur.[244]

Mevzumuzu, teşkil-erfen bu hadis-i şerif, bir işe besmele ya da hamdele gi­bi, Allah’ın ismini ihtiva eden kelimelerle başlanmasının sünnet olduğu­na ve böyle bir zikirle başlanmayan işlerin bereketsiz ve sonuçsuz kalaca­ğına delalet etmektedir.[245]

  1. Hutbe

4841… Hz. Ebu Hureyre’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İçinde teşehhüd olmayan hutbe ke­sik el gibidir.”[246]

Açıklama

Bilindiği gibi teşehhüd: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühû ve Rasûlühü” cümlesini okumaktan ibarettir. Turpuştî bu görüştedir.

Hadis-i şerifte içerisinde teşehhüd bulunmayan, yani teşehhüdle baş­lanmış olmayan bir hutbenin eli olmayan bir insanın, vücudundaki eksik­lik kadar eksik olduğu ifade edilmektedir.

Eli olmayan bir insan, yaşayıp hayatını devam ettirebildiği gibi içinde teşehhüd bulunmayan bir hutbe de sıhhatini kaybetmez. Şahinliğini korur, fasit olmaz. Fakat faziletini ve kemalini kaybeder.

Bu sebeble Hanefi uleması teşehhüdü cuma hutbesinin sıhhatinin şart­larından değil, sünnetlerinden saymışlardır.

Hanefi ulemâsından Aliyyü’l-Kari’ye göre hadis-i şerifte “teşehhüd” kelimesiyle kasd edilen Allah’a hamd-ü senadan ibarettir.

Sindî ise bu hadisi açıklarken şöyle diyor:

Bazı âlimler hadisteki hamdetmeyi, Allah’ın adını anmakla yorumla­mışlardır. Çünkü bazı rivayetlerde “besmele ile başlanmayan işlerin nok­san veya bereketsiz” olduğu bildirilirken bir kısım rivayetlerde de “Allah adı” ile başlanmayan her şeyin noksan veya bereketsiz olduğu bildirilmiş­tir. Bütün bu rivayetlerin arasını bulmak için “Allah tealayı” anmadan başlanan her iş noksan ve bereketsiz kalmaya mahkumdur” şeklinde bir yorum yapmak en uygun olanıdır.

Bu babdaki hadisler, nikâh akdinin ve diğer önemli işlerin başında hut­be okumanın müstehablığına delâlet ederler. Çünkü yukarıdaki metin ve meali verilen hutbede Allah’a hamdetmek, O’ndan yardım ve mağfiret di­lemek, serlerden ona sığınmak, kelime-i şehadet ve daha başka meziyet­ler ve hayırlar toplanmış durumdadır. Böyle meziyetleri içine alan bir zi­kir manzumesi ile başlanılan işler bereketli ve tam olur. Bunsuz yapılan işler, ise bereketsiz ve noksan olur. Zira Peygamber (s.a)’in tavsiyesine riayet edilmemiş olur.

Tirmizî’de bildirildiği gibi hutbesiz kıyılan nikâh akdi, bazı âlimlerce caiz sayılmıştır. Süfyan-i Sevri ve başka âlimler böyle demişlerdir. Çün­kü Ebu Davud ve Beyhakî’nin rivayet ettiklerine göre, Beni Süleym ka­bilesinden (Abbâd isimli) bir adam (r.a.) şöyle demiştir:

“Ben Abdulmuttalibin kızı Ümame (r.anha) ile evlenmek istediğimi Peygamber (s.a.)’e arz ettim. O da hutbe olmaksızın nikâhımızı akdetti.”

Zahiriyye mezhebine mensup âlimler nikah akdi için hutbe okumanın vacibliğine hükmetmişlerdir.

Cumhura göre nikâh akdinde hutbe okumak, müstehabtir.[247]

Besmele hakkında gelen hadisler, dört kısımdır:

  1. Besmelenin; “Bismillarirrahmanirrahim” şeklinde çekileceğini ifade eden hadisler;

a. “Bir tehlikeye düştüğün zaman Bismillahirrahmanirrahim de” mealindeki İbn Sinnî’nin Amelü’I Yevmi ve’Heyleti” isimli eserinde merfıı olarak zikrettiği Ali (r.a.) hadisi.

b. Yine İbn Sinnî’nin Osman b. Affan’dan rivayet ettiği: “Ben (birgün) hastalanmıştım, Rasûlullah (s.a.) bana rukye yapardı. Bir defa rukiye ya­parken;

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Yakalanmış olduğun hasta­lığın şerrinden tek ve ihtiyaçsız olan, doğurmayan doğmayan ve hiçbir dengi bulunmayan Allah’ın seni korumasını dilerim; diye dua etti ve git­mek üzere ayağa kalktığı zaman da

Ey Osman! Bu kelimelerle Allah’a sığın. Sığınmak için bunun bir benzerini daha bulamazsın, buyurdu.” mealindeki Osman İbn Affan ha­disi.[248]

c. Ebu Hüreyre (r.a.)nin arkasında namaz kıldım. Önce – Bismillahirrahmanirrahim- dedi. Sonra Fatiha’yı veîeddalîne kadar okudu.

Sonra âmin, dedi (arkasında bulunan) cemaat de -âmin- dedi”[249] me­alindeki hadis gibi.

  1. Besmelenin sadece “Bismillah” sözünü söylemekle yerine getirilmiş olacağını ifade eden hadisler:

a. Yemeğini Önüne koyduğum zaman, Rasûlullah (s.a)’in: “Bismillah” dediğini ve yemekten sonra da: “Allahım, yedirdin, içirdin, zengin et­tin, razı ettin, hidâyet ettin ve iyilik ettin. Verdiklerin üzerine sana hamd olsun” dediğini işitiyordum”[250] hadis-i şerifi. İmam Nevevî bu hadisin hasen bir isnad ile rivayet edilmiş olduğunu söylüyor.

b. “Bismillah de ve sağınla ye!”[251]

c. Hz. Peygamber, Usame b. Umeyr’e şöyle dedi:

Böyle deme çünkü (böyle dediğin zaman) şeytan büyür, büyür dev kadar olur. Fakat “Bismillah” de (böyle dediğin zaman şeytan) küçü­lür küçülür de sinek gibi kalır.”[252]

  1. Besmelenin “bismillah” kelimesiyle birlikte ona ilave edilen bazı kelimeleri de okumakla yerine getirilmiş olabileceğini ifade eden hadis­ler:

a. “Ölülerinizi kabre koyduğunuz zaman :bismillahi ve alâ milleti ResûHIlahi’ deyiniz.”[253] mealindeki Hz. îbn Ömer Hadisi.

b. “Her kim, her günün sabahında ve her gecenin akşamında; “BismillahiIIezi lâ yedurru mea ismihi şey’ün fi’I-erdı velâ fissemâi ve hüvvessemiü’Iralîm, derse…”[254] mealindeki Osman (r.a.) hadisi.

c. “Bir kimse ailesine yaklaşacağı zaman “Bismillahi Allahümme cennibneşşeytane ve cennibişşeytane mâ rezektane” derse…”[255] me­alindeki İbn Abbâs (r.a.) hadisi.

d. “Peygamber (s.a.) iki beyaz ve boynuzlu koçu kendi eliyle kesti. Besmele çekti ve tekbir getirdi. (Onu bu koçu keserken) ayağını (koçun) boynuzlan üzerine koyup, “bismillahi vellahü ekber,” derken gör­düm”[256] mealindeki Hz. Enes hadisi.

  1. “Bismillahirrahmanirrahim” kelimelerini söylemeden sadece “Allah” ismini zikirle besmelenin getirilmiş olacağına delalet eden hadis­ler:

a. “Biriniz yemek, yiyeceği zaman yemeğe başlamadan önce Al­lah’ın ismini ansın.[257]

b. “Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest alırken Allah’ın is­mini anmayanm da abdesti yoktur.”[258]

c. “Geceleyin, köpek havlaması ve eşek anırması işitecek olursanız, şeytandan Allah’a sığınınız ve Allah’ın ismini anınız”[259] mealindeki Hz. Cabir hadisi gibi.

Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki Besmele’nin “Bismillahirrahma­nirrahim” kelimelerini söylemekle gerçekleşebileceğini ifade eden riva­yetlerde söz konusu edilen işlerde, sünnet ancak bu kelimeleri eksiksiz olarak okumakla yerine getirilmiş olur. Sadece “bismillah” veya “Bismillahirrahman” kelimeleriyle yetinmekle sünnet yerine getirilmiş olmaz.

Besmele’nin; “bismillah” sözüyle gerçekleşebileceğini ifade eden ri­vayetlerde söz konusu edilen işlerde ise, sünnetin sadece; “bismillah” ke­limesini söylemekle yerine getirilmiş olacağı gibi “bismillahirrahma­nirrahim” kelimelerini tam olarak okumakla da yerine getirilmiş olur. Çünkü söz konusu işler de: “Bismillahirrahmanirrahim sözü ile baş­lanmayan her önemli işin sonu kesiktir” mealindeki hadis-i şerifin ge­nel hükmü içerisine girerler.

Binaenaleyh bu gibi işlere “bismillahirrahmanirrahim” kelimelerini tam olarak okumanın bid’ar olacağını söyleyen kimselerin bu iddialarının bir değeri yoktur.

El-İhtiyaratü’I İlmiyye isimli eserde açıklandığı üzere, Şeyh İbn Teymiyye, yemeğe başlarken “bismillahirrahmanirrahim” demenin sadece “bismillah” demeden daha faziletli olduğunu, fakat kurban keserkenki du­rumun ise bunun aksine olduğunu söylemiştir.

Besmelenin “bismillah” lafzı ile “Errahmanirrahîm” sözlerinin dı­şında ona ilave edilen lafızları okumakla gerçekleşebileceğini ifade eden rivayetlerde söz konusu edilen işlerde ise sünnet olan “bismillah” sözüy­le “Errahmanirrahim” sözünün dışındaki bir ziyâdeyi beraberce okumak­tır. Çünkü bismillah sözüyle bu ziyâdenin toplamı bir duadır ve zikirdir. Hz. Peygamberden gelen bir duaya veya zikre kimsenin birşeyler ilâve et­me yetkisi yoktur. Binaenaleyh Kurban keserken “bismillahi Allahü ekber” denileceği rivayet edilmişken hiçbir kimsenin “Bismillahirrahmanir-rahim Allahü ekber” demeye salahiyeti yoktur.

Sadece Allah’ın ismini anmakla besmelenin çekilmiş olacağını ifade eden rivayetlerde söz konusu edilen işlerde ise “Bismillahirrahmanirra­him” demek daha faziletlidir. Çünkü:

  1. Bu gibi yerlerde “bismillahirrahmanirrahim” diyen kimse Allah’ın ismini anmış olacağı için Allah’ın ismini amnanın sevabını kazanmış ola­cağı ve bu görevi yerine getirmiş sayılacağı gibi, aynı zamanda “Bismil­lahirrahmanirrahim” sözünü söylemenin faziletini de eksiksiz olarak ka­zanmış olur.
  2. “Bismillahirrahmanirrahim” sözünü söyleyen kimsenin, Allah’ın is­mini anmış olacağında şüphe yoktur. Fakat eğer “Allah ismini anmak” sözüyle kast edilen “Bismillahirrahmanirrahim” sözünü söylemek ise ve kişi de sadece “Allah, Rabb, Hâlık” gibi Allah’ın isimlerinden sadece bi­rini anmakla yetinirse o zaman görevini eksiksiz olarak yerine getirmiş olamaz.
  3. Allah’ın ismini anma emrinin: “Başında besmele çekilmeyen her önemli işin sonu kesiktir” hadisinin genel hükmünün şümulü içerisine girdiği düşünülürse, söz konusu yerde de “bismillahirrahmanirrahim” sö­zünü söylemenin daha faziletli ve isabetli olacağı anlaşılır.[260]
  4. İnsanları Toplumda Layık Oldukları Yere Oturtmak

4842… Meymun İbn Ebi Şebib’den (rivayet edildiğine göre bir gün) Hz. Aişe (r.anhâ)’ya bir dilenci uğramış da o dilenciye bir (ekmek) par­çacı) vermiş .(Daha sonra) yanına üzerinde bir elbise ve iyilik alameti bu­lunan bir kimse daha uğramış. Bunun üzerine o adamı (layık olduğu bir ye­re) oturtmuş (ve kendisine bir takım yiyecekler ikram etmiş, adam da kendisine ik­ram edilen yiyecekleri) yemiş. (Daha sonra oradan uzaklaşıp gitmiş. Adam oradan ayrılınca) bu durum Hz. Aişe’ye sorulmuş (Hz. Aişe de):

Rasûlullah (s.a.): “İnsanları (layık oldukları) makamlarına oturtu­nuz” buyurdu. Cevabını vermiş.[261]

Ebû Davud der ki: Yahya’nın rivayeti kısaltılmıştır. Meymun ise Hz. Aişe’ye erişmemiştir.[262]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, fazilet sahibi insanları toplumda layık oldukları mevkiye getirmekte kusur etmeme­yi emr etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerimde de: “Her ilim sahibinin üstünde daha âlim biri vardır.”[263] Duyurulmuştur.

Münâvi’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şe­rif “herkese dindarlığına, ilmine, irfanına ve şerefine uygun şekilde mu­amelede ve hürmette bulunmayı emretmektedir.”

Hadisteki bu emr, bütün fertleri muhatap almış olabileceği gibi sadece idarecileri muhatap almış da olabilir.[264] Binaenaleyh İslam, insanları toplumda layık oldukları yere oturtmuştur.

İnsanları layık oldukları yere koymak, onların kıymetlerini bilmek, âlimlere ve ilmiyle âmil olan hafızlara, ileri görüşlü, akıllı kimselere, sa­nat ve marifet erbabına, kısacası tüm hizmet ehline ve fazilet sahibi olan­lara öncelik tanımak, onlara layık oldukları değeri vermek gerekir.

Bilindiği gi’bi, âlimlerin İslam toplumunda çok yüksek bir makamı var­dır. Hadis-i şerifler, onlara meclislerde saygı gösterilmesi ve Öncelik ta­nınması için imamlığı onlara vermiştir.

“insanlara Allah’ın kitabını, en iyi okuyanlar imamlık yapar, kı-raatta eşit iseler, sünneti en iyi bilenleri, sünnette de eşit iseler, önce hicret edenleri, hicrette de eşit iseler, en yaşlıları imamlık eder. Biri­si, diğerine ait yerde izinsiz olarak imamlık yapmasın; ona saygı için oturduğu yere oturmasın.”[265]

“İhtiyar müslümana, Kur’an tilavetini terk etmeyip onunla amel eden hafıza ve adaletli devlet reisine ikram, Allah’a saygı göstermek­ten sayılır.”[266]

Rasûlullah (s.a.) Ühud şehitlerini ikişer ikişer dem ederlerken soruyordu:

“Hangisi daha çok Kur’ân ezberliyordu? Birine işaret edilince onu kabre koymada öncelik tanıyordu.”[267]

Rasûlullah (s.a.)’ın insanları layık oldukları yere koymak hususunda, namazdan önce safları düzeltirken buyurduğu şu hadiste O’nun öğütlerin­den biridir:

“Benim arkama faziletlileriniz dursun.”

Bu öğüdün, mana yüklü hikmetli birçok yönü vardır.

Bunların birincisi insanları bulunduğu yer ve rütbelerine göre tasnif etmek­tir. Görüş sahibi insanların namazda Peygamber (s.a.)’in arkasında bulunması onların müslümanlann çeşitli işlerinde aday gösterildiğine bir işarettir.

Her birinin imkân, kudret ve ihtisasına göre onları müslümanlann çeşitli işlerini yürütmeye aday göstemıektir.

Bu yüzden Hasan’ın, babasından rivayet ettiği gibi, Rasûlullah (s.a.) fazilet sahiplerini dindeki üstünlük derecelerine göre saygıda ve payda tercih eder, Öne alırdı.

Her kavmin büyüğüne ikramda bulunur ve onu kavmin reisi tayin eder­di. Rasûlullah (s.a.)’in meclisi, mü’minlerin ileri gelen adalet sahipleri ve takva cihetiyle birbirlerine üstünlüğü olan adil mü’minlerle doluydu. Bu seçkin insanlar, birbirlerini ancak, takva ile üstün görürler, büyüklere hür-met eder, küçüklere şefkat gösterirlerdi.[268]

Her ne kadar Musannif Ebû Davud, mevzûmuzu teşkil eden bu hadisi Hz. Aişe’den rivayet ettiği söylenen Meymun İbn Ebu Şebib’in gerçekte Hzi Aişe’ye yetişmediğini söylüyorsa da İmam Nevevî musannifin bu görüşünü doğrulayan hiçbir delilin bulunmadığım söylemiştir.[269]

4843… Ebu Musa el Eş’arî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki ihtiyar müslümana, Kur’âni terk etmeyen ve ya­saklarını çiğnemeyen Kur’ân hafızlarına ve adaletli devlet başkanına hürmet etmek, Allah’a saygıdandır.”[270]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Tirmizî’de: “Bir genç bir ihtiyara, ihtiyarlığından dolayı hürmet etti mi, Allah teala da ona bir mükâfat olmak üzere ihtiyarlığı çağında kendisine hürmet edecek bir kimseyi mutlaka yaratır” anlamına gelen lafızla rivayet edilmiştir.

Biz bu mevzuyu bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[271]

  1. İki Kışı Arasına İzinleri Olmadan Oturmanın Hükmü

4844… Amr b. Şuayb’den (ya da dedesinden rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.):

“İzinleri olmadıkça iki kişinin arasına oturulmasın” buyurmuştur.[272]

4845…. Abdullah İbn Amr’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İzinleri olmadıkça (aralarına oturmak suretiy­le) iki kişinin arasını ayırmak hiçbir kimse için helâl değildir.”[273]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler, aralarında genişçe bir açıklık kalmayacak şekilde, birbirlerine yakınca oturan iki kişi arasına izinleri olmadıkça bir üçüncü şahsın oturmasının caiz olmadı­ğını ifade etmektedir.

Çünkü böyle birbirlerine yakın oturan iki kişinin arasına girmek, onla­rın yerlerinin daralmasına ve bu yüzden de rahatsız olmalarına sebep olur. Müslümanı rahatsız etmekse haramdır. Bu sebeple onların izni olmadan aralarına girmek caiz değildir.

Birbirlerine böyle yakın bir şekilde oturan kişilerin aralarında sıkı bir arkadaşlık bağı ya da konuşacakları bir sırlan vardır. Aralarına üçüncü bir şahsın girmesi onların bu mahrem olan sohbetlerine engel olacağı için on­ları rahatsız edeceğinde şüphe yoktur.

Binaenaleyh böyle birbirlerine yakın olarak oturan iki arkadaşın arala­rına oturarak onları rahatsız etmek, haram olduğundan bir meclise varıl­dığı zaman öyle birbirlerine yakın oturan iki kişinin arasına oturmaktan son derece kaçınmak icab eder. Bu kural İslâm muaşeret kurallarından bi­ridir.[274]

  1. Kişinin Oturması

4846… Ebu Said el-Hııdrî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) oturduğu zaman kalçaları üzerine oturarak dizlerini dikip el(ler)ini önden bağlarmış.

Ebu Davud der ki: Abdullah ibn İbrahim, rivayet(!er)i kendisinden daha sağlam ravilere ve kendisi gibi olan ravilere aykırı düşen bir râvidir.[275]

4847…. Kayle bint Mahreme, Peygamber (s.a.)’i kalçaları üzerine otu­rup dizlerini dikerek ellerini önden kavuşturmuş bir halde otururken gör­düğünü söylemiş (ve şöyle demiştir:) Rasûlullah (s.a.)’i (böyle) mütevazı bir halde otururken görünce korkudan bana bir titreme geldi.[276]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler dizleri dikip elleri kavuşturarak öne eğilmiş bir halde oturmanın caiz olduğuna deaâlet etmektedir.[277]

Mekruh Olan Oturuş

4848… Şerid İbn Süveyd’den demiştir ki:

“Ben (birgün) sol elimi arkama koymuş ve (sağ) elimin ayasına dayanmış bir halde, şu şekilde otururken, Rasûlullah (s.a.) yanıma uğradı ve:

“Kendilerine gazab edilen (yahudî)ler gibi mi oturuyorsun?” buyurdu.[278]

Açıklama

Her ne kadar müfessirler Fatiha suresinde geçen:”el-mağdûbu aleyhim; üzerlerine azab edilen kim­seler” sözüyle kasd edilen kimselerin yahudiler olduğunu söylemişlerse de[279] mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, söz konusu kelimelerle kasd edilenlerin sadece Yahudiler veya tüm kâfirlerden ibaret olmayıp edeb ve erkâna değer vermeyen oturuş ve kalkışında kibir ve ucub kokan kimselerin de Allah’ın gazab ettiği kimselerden olduğunu ifade etmekte­dir.[280] İşte oturuşunda edeb ve erkân dinlemeyen, kurula kurula, dört ta­rafına gerile gerile, sağına soluna dayana dayana oturan kimseler, bu tu­tumlarıyla içlerinde taşıdıkları kibir, büyüklük duygularını ortaya sermiş, bu duygularından kaynaklanan adetlerini sergilemiş ve Allah’ın gazabını hakketmiş olurlar.[281]

  1. Yatsıdan Sonra Sohbet Etmek Yasaklanmıştır

4849… Ebû Berze (r.a.) dedi ki:

“Rasûlullah (s.a.) yatsı namazından önce (yatıp) uyumaktan da ondan sonra (oturup) konuşmaktan da nehyederdi.”[282]

Açıklama

Yatsı namazından önce uyumak, tenzihen mekruhtur çun]Cy uyduya dalarak yatsı namazım geçir­mek tehlikesi söz konusudur. Ancak yanında kendisini yatsı namazı­na uyandıracak birisi varsa o zaman söz konusu vakitte yatıp uyumakta herhangi bir sakınca yoktur.

Ayrıca yatsıdan sonra oturup sohbete dalmak da mekruhtur. Çünkü bu da insanı taattan, gece namazından alıkoyduğu gibi sabah namazının geç­mesine de sebeb olabilir.

Fakat ilim öğrenmek, misafir ağırlamak, aile fertleri ile görüşmek gibi hayırlı işlerden dolayı uykuyu bir müddet geciktirmekte hiçbir sakınca yoktur.[283]

  1. Fısıldaşmanın Hükmü

4850… Abdullah (İbn Mesud) (r.a)’dan (rivayet edildiğine) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“İki kişi, üçüncü bir kimsenin yanında gizli konuşmasın. Çünkü bu o şahsı üzer.”[284]

4851… (Abdullah) İbn Ömer (r.a.)’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (bir önceki hadisin) bir benzerini ifade buyurmuştur. (Bu rivayetin ravilerinden) Ebu Salih dedi ki:

İbn Ömer’e: (Bu iki kişinin fısıldattığı kişilerin sayısı en az) dört (ise o. zaman da fısıldaşmak sakıncalı mıdır?) diye sordum da: (O zaman) “Sana zarar vermez” cevabını verdi.[285]

Açıklama

Bir kişiyi yalnız bırakıp, ikisinin gizli konuşmalannın yasak edilmesindeki hikmet, ya kendisini o konuşmaya katmamakla tahkir ettiklerini sandığından yahut aleyhinde konuşuyorlar vehmine kapıldığı içindir, Kalabalık insanlar içinde böyle bir şey hatıra gelmeyeceği için ikisinin konuşmasında beis yoktur. Bir ki­şiyi yalnız bırakıp üç veya daha fazla kişinin gizli konuşmaları da aynı hükümdedir. Nevevî burada nehyin tahrim için olduğunu söylüyor ve: “Aralarından birini bırakıp gizlice konuşmak bir cemaate de haram­dır. Meğer ki o bir kişi buna izin vermiş ola. İbn Ömer (r.a.) ile İmam Malik’in, bizim ulemamızın ve cumhurun mezhebine göre, buradaki nehy, her zamana hazar ve sefere amm ve şâmildir. Ulemadan bazıları yasak edilen gizli konuşmanın, sefere mahsus olduğunu söylemişlerdir. Çünkü sefer korku yeridir. Bazıları da bu hadisin mensuh olduğunu söy­lemişlerdir. Bu hüküm, Lslamın ilk zamanlarında vardı. İslamiyet yayılıp insanlar emniyete kavuşunca nehy sakit olmuştur. Bunu ilk zamanlarda mü’niirrieri mahzun etmek için onların karşısında münafıklar yaparlardı. Bir yerde dört kişi bulunup da ikisi gizli konuşursa bil ittifak beis yok­tur” diyor.[286]

  1. Oturduğu Yerden Kalkıp Da Sonra Oraya Tekrar Dönen Kimse (Oraya Oturmaya Başkalarından Daha Çok Müstahaktır)

4852… Süheyl İbn Ebi Salih şöyle demiştir:

(Birgün) babamın yanında oturuyordum. Yanında bir de çocuk vardı. (Bir ara)çocuk (yerinden) kalktı (gitti de biraz) sonra geri döndü. Bunun üzerine babam, Ebu Hüreyre’den Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu­nu rivayet etti:

“Bir adam yerinden kalkıp da sonra (tekrar) oraya dönecek olursa oraya (oturmaya) en müstehak (olan) o adam olur.”[287]

Açıklama

Nevevî’ııin beyanına göre, bir kimse mescidde namaz veya başka bir ibâdet için bir yere oturur da sonra abdest almak veya ufak bir iş görmek maksadiyle oradan kalkar ve tekrar dönmeye niyet ederse o yerdeki hakkı batıl olmaz. Oraya başkası oturmuş olsa bile kaldırmaya hakkı vardır. Oturan kimsenin de kalkması icab eder. Delili bu hadistir.

Ulemâdan bazıları, yerine oturan kimsenin kalkması vacib değil, müstehabtır, demişlerdir ki, İmam Malik’in mezhebi budur.[288]

Bezlü’l-Mechûd yazarının açıklamasına göre bir mecliste kalktığı ye­re tekrar dönen kimsenin, oraya oturmaya herkesten daha müstehak olma­sı o yerin âmmaye ait bir yer olması halindedir. Orasının âmmeye ait bir yer olmayıp da bir şahsın Özel mülkiyeti olması halinde ise oraya oturmaya.en müstehak olan o yerin sahibidir.[289]

4853… Ebu’d Derdâ (r.a.) dedi ki:

Rasûlullah (s.a.), (bir yerde) oturduğunda biz de etrafında oturduk muydu (Peygamber yerinden) kalkar da (biraz sonra) yerine tekrar dön­mek ister de ayakkabılarını ya da üzerinde bulunan birşeyi çıkarır (kalk­tığı yere bırakır)sa (Hz. Peygamberin) sahabileri (onun bu hareketinden) geriye döneceğini anlarlar ve yerlerinden ayrılmazlardı.[290]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, biraz sonra dönmek üzere oturduğu yerden kalkarken oraya bir eşyasını koyan kimsenin o yere oturmaya herkesten daha çok müstehak olduğunu ifade et­mektedir. Ancak bu hadisin senedinde “Temmam İbn Necih” .vardır. Münzirî’nin açıklamasına göre bu zatın Dımaşklı olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Malatya’da dünyaya gelip Haleb’e yerleştiğini söyleyenler de vardır.

Her ne kadar Yahya İbn Maîn bu zatın güvenilir bir zat olduğunu söy-Iemişse de İbn Adiyy güvenilmez bir kimse olduğunu, bu zatın hadis al­dığı kimselerden, hiçbir güvenilir râvinin hadis almadığım söylemiştir.

Ebu Hatem er-Razi’ye göre ise bu zatın rivayetleri genellikle sağlam ravilerin rivayetlerine aykırıdır. İbn Hıbbân da bu görüştedir. Hatta İbn Hıbben; bu zat güvenilir kimselerin ağzından birçok hadis uydurmuştur ve mevzumuzu teşkil eden hadis de bunlardan biridir, demiştir.[291]

İnşanın Oturduğu Bir Meclisten Hiç Allah’ı Zikretmeden Kalkıp Gitmesinin Çirkinliği

4854… Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a,), şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı zikretmeden bir meclisten kalkan topluluk, eşek leşi gibi (bir pislik)den kalkmış gibi olurlar ve (bu meclis kıyamet gününde) kendileri için bir üzüntü (kaynağı) olur.”[292]

Açıklama

Dünyada Allah’ın ismi anılmadan sona eren meclisler kıyamet gününde orada oturanlar için en büyük üzüntü kaynağı olacaktır. Çünkü genellikle Allah’ın zikredilmesinden mahrum olan meclisler, gıybet ve dedikodudan uzak kalmaz. Bilindiği gibi müslümanlarm gıybetini yapmak ölü eti yemek gi­bidir. Bu bakımdan böylesi meclislerden kalkanların hâli, etrafına pis ko­kular neşr eden bir eşek leşinin etrafında bir süre oturduktan sonra kalkan­ların haline benzer.

Bu kimseler, kıyamet gününde zikir meclislerinde bulunan kimselerin eriştiği yüksek makamları gördükçe, dünyada iken vakitlerini zikirden uzak yerlerde geçirip de cennetin daha yüksek makamlarına erişemedik­leri için üzüntü ve pişmanlık duyacaklar ve cennette iken bile bu sıkıntı ve pişmanlıkları devam edecektir. Binaenaleyh cennet halkının yegâne sı­kıntısı bu olacaktır.

Allah’ın zikri bulunan meclislerde ise küçük günahlar işlenmiş bile ol­sa bu zikir o günahlara keffaret olur. Nitekim 4857 nolu hadisin şerhinde gelecektir.

BezlüM Mechud yazarının açıklamasına göre; bu hadis-i şerifte açık­lanmak istenen leş yeme hükmünde olan gıybetin yapıldığı yerlerde bulunmanın çirkinliğidir. Çünkü gıybeti dinleyenler de gıybeti yapan kimsenin günahına ortak olur.[293]

4855… Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kim, bir mecliste oturur da orada Allah’ı zikretmezse, onun hak­kında Allah’ın bir intikamı olur. Kim de bir yerde yatar da orada Al­lah’ı zikretmezse (bu halinden dolayı) o adam hakkında Allah’ın bir intikamı olur.”[294]

Açıklama

İbn Esir, en-Nihâye isimli eserinde “tire” kelimesini noksanlık diye tercüme etmişse de Kamus yazarı bu kelimeyi “öc ve intikam” diye tercüme etmiştir.[295] Biz de bu manayı tercih ettik.

Binaenaleyh, insanın Allah’ın bunca nimetlerine bigane kalarak saatlerini Allah’ı ve emirlerini hatırlamadan ve hatırlatmadan gâfîlane ge­çirmesi büyük bir sorumluluğu gerektirir.

Hadis-i şerif, Allah’ın bu gibi kimseleri bu nankörlüklerinden dolayı hesaba çekip öç alacağına dair tehdidi bulunduğunu ifade etmektedir.

Ancak Hafız Münzirî senedinde Muhammed İbn Aclan bulunduğu gerekçesiyle bu hadisi tenkid etmiştir.[296]

  1. Kişinin Bağdaş Kurarak Oturması

4856… Câbir İbn Semûre (r.a.) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.), sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bağdaş ku­rup otururdu. Güneş doğup yükselinceye kadar (öylece kalırdı).[297]

Açıklama

Bilindiği gibi, kişinin sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar yönünü kıbleden çe­virmeden namaz kıldığı yerde kalarak Allah’ı zikretmesinin fazileti çok büyüktür. Bu hususu ifade eden hadislerden bazılarının meali şöyledir:

Kim sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturur da güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikreder, sonra da kalkar iki rekat namaz kılarsa bir hac ve umre sevabı almış olur.”[298]

“Her kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturup Allah’ı zikr eder, sonra iki rekat (namaz) kılarsa ona bir hac ve umre sevabı vardır.”[299]

“Kim sabah namazını kılar da, o namaz kıldığı yerde (kuşluk vak­tine kadar) oturup sonra da dört rekat kuşluk namazı kılarsa anasın­dan doğduğu günkü gibi bütün günahlardan arınmış olur.”[300]

“Kim sabah namazını kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikrederse kesinlikle cennete girer.”[301]

“Kim, sabah namazını kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikr ederse bu onunla cehennem arasına bir engel teş­kil eder.”[302]

  1. Meclisin Keffareti

4857… Abdullah İbn Amr İbn Âs dedi ki:

(Bir takım) kelimeler vardır ki bir kişi meclisinden kalkarken onları okuyacak olursa o kişiden (bu mecliste sadır olan hatalar) bu kelimeler sebebiyle mutlaka affedilmiş olur. Bir kimse bu kelimeleri bir hayır ya da zikir meclisinde okursa, bu meclis bu kelimeler sebebiyle o kimse için ha­yırla sonuçlanmış olur. Tıpkı sayfa üzerinde mühür basılır gibi (bu mecli­sin sonuna da hayır mührü basılmış olur. Sözü geçen kelimeler şunlardır:) “Sübhanekellâhümme ve bihamdike; lâ ilahe illâ ente; estağfiruke ve etûbu ileyk: Ey AHahım seni (noksan sıfatlardan) tenzih ederim. Sen­den başka (hakiki) bir ilah yoktur, senden af diliyor ve sana tevbe edi­yorum.”[303]

4858… (Bir Önceki hadisin) bir benzerini de Peygamber (s.a.)’den Hz. Ebu Hüreyre (rivayet etmiştir).[304]

4859… Ebu Berze el-Eslemî dedi ki:

Rasûlullah (s.a.) meclisten kalkmak istediği zaman (meclisin sonunda “Sübhanekellâhümme ve bihamdik, eşhedü enlâ ilahe illâ ente estağ­firuke ve etûbe ileyk: Ey Allah’ım seni (şanına yakışmayan her sıfattan) tenzih ederim. Senden başka (gerçek) bir ilah olmadığına şahitlik ede­rim. Senden af dilerim ve sana tevbe ediyorum.”derdi.

(Bir gün Rasûlullah (s.a.) meclisinden kalkarken bu kelimeleri oku­yunca orada bulunan) bir adam:

Ey Allah’ın Rasulü, sen (bugün) daha Önce söylemediğin bir söz söy­lüyorsun (bu sözü niçin söylüyorsun?) dedi de:

(Rasûlullah) (s.a.):

Mecliste (geçen süre içerisinde orada bulunanlardan sadır) olan ha­taları örter” (de onun için bunları söylüyorum)” buyurdu.[305]

Açıklama

Bu babda gelen hadis-i şeriflerde sözügeçen duaların, bir meclisten kalkarken okunması halinde okuyan kimsenin o mecliste işlediği küçük günahlara keffaret olacağı, ifa­de edilmektedir. Bu mevzuda Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

“Her kim (âhirette) sevabının büyük ölçülerle ölçülebilecek kadar çok ol) masını isterse meclisin sonunda: “Sübhane rabbike rabbil iz­zeti amme yesifûn ve selâmün alel mürselîn ve’l hamdü lillahi rabbil âlemin”[306] desin.[307]

  1. Bir Meclisten (Diğerine) Laf Taşımak

4860… Abdullah b. Mesud’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sahabilerimden birisi bir kimseden bana (beni rahatsız edebilecek) bir şey iletmesin. Gerçekten ben (evimden) size (uğramak için çıktığımda sizin hakkınızda her türlü güvensizlikten tamamen) salim olan bir kalple çıkmayı arzu ediyorum.[308]

Açıklama

Bilindiği gibi, koğuculuk, insanlar arasında sevgi bağlarını kesen, toplum arasında düşmanlık duygularının yayılmasına sebep olan ve toplumların zayıflayıp dağılmasını ha­zırlayan korkunç bir hastalıktır. Bu sebepledir ki Resul-i zişan efendimiz çeşitli vesilelerle ümmetini bu mevzuda uyarmıştır. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-İ şerif de efendimizin bu uyarılarından biridir. Bu mevzu­da gelen hadis-i şeriflerden bazıları da şu mealdedir:

  1. Esmâbİnt Yezid’den (rivayet edilmiştir): Rasûlullah (s.a.). şöyle bu­yurdu:

“Size en hayırlınızı haber vereyim mi? Sahabe:

Evet Ya Rasûlullah, dediler. Buyurdu ki:

Görülünce Allah’ı hatırlatan kimselerdir” sonra şöyle devam etti: “Sizin şerlinizi haber vereyim mi? Laf taşıyanlar, dostlar arasını

bozanlar, kusursuz insanlara zulmedenlerdir.”[309]

  1. “Cennete kovuculuk edenler giremez.”[310]
  2. Rasûlullah (s.a.) sıcak bir günde Bakî’ul-Garkad kabristanına geli. Yeni defn edilmiş iki kişinin kabriyle karşılaştı ve durdu:

Bugün buraya kimi defn ettiniz?

Ey Allah’ın Rasülü, falan ve falan kişileri defn etmiştik, acaba ne var ki?

“Biri idrardan temizlenmezdi, biri de koğuculuk yapardı” dedi ve Yaş bir hurma çubuğu aldı, onu ikiye böldü ve kabirlere dikti.

Ashab:

Niçin böyle yaptın ey Allah’ın Resulü? dediler. -Azabları hafiflesin diye” buyurdu.[311]

  1. “Koğuculuk ve kin cehennemdendir; müslümamn kalbinde bu ikisi bir arada bulunamazlar.”[312]
  2. İnsanlar(In Zararlarından Sakınmak

4861… (Abdullah b. Amr İbn el-Feğvâ el Hıızaî’nin) babası şöyle de­miştir:

Rasûlullah (s.a.) Fetih’ten sonra (bir gün) beni çağırdı ve Mekke’de Kureyş arasında dağıtması için Ebu Süfyan’a benimle (bir mikdar) mal göndermek istedi ve: “(Yolculuk için) kendine bir arkadaş ara” buyur­du. Bunun üzerine Amr b. Umeyye ed-Damrî yanıma gelip:

Senin (bir yolculuğa) çıkmak istediğin ve (bu yolculuk için de) bir ar­kadaş aradığın (haberi) bana erişti. (Bu haber doğru mudur?) dedi. Ben de:

Evet, dedim.

Öyleyse ben sana arkadaşım, cevabını verdi. Bunun üzerine (doğru) Rasûlullah (s.a.)’e geldim ve: (Bu yolculuk için kendime) bir arkadaş bul­dum, dedim.

Kimdir? diye sordu.

Amr İbn Ümeyye e’d Damrî’dir, cevabını verdim.

“(Onunla birlikte): Onun memleketine vardığın zaman O’na karşı ihtiyatlı davran. Nitekim (vaktiyle) biri büyük biraderine bile güven­me? demiş” buyurdu. Kısa bir süre sonra (Amr ile birlikte yolculuğa) çık­tık ve nihayet Ebvâ denilen yere varınca (arkadaşım) bana: “Bir ihtiyaç­tan dolayı Veddan’da bulunan kavmime (gitmek) istiyorum, beni (bura­da) bekle(yebilir) misin,” dedi ben de: “Selametle (git)” dedim. (Arkada­şım kavmine) dönüp gidince, Peygamber (s.a.)’in sözünü hatırladım ve hemen deveme yükümü yükletip onu koşturarak oradan ayrıldım.

Nihayet “Edâfir” denilen yere vardığımda bir de baktım ki (ar­kadaşım) beş on kişilik bir kalabalıkla önüme geçmeye çalışıyor. (Bunun üzerine) devemi (iyice) hızlandırıp onu geride bıraktım. Kendisini geçtiğimi görünce (etrafında bulunan kalabalık) dönüp gitti ve (Amr tek başına) yanıma geldi ve:

Kavmime ihtiyacım vardı da… dedi. Ben de:

Evet, cevabını verdim, (sonra yola) devam ettik.

Nihayet Mekke’ye doğru geldik de (bana emanet edilen) malı Ebu Süf-yan’a ver(ebil)dim.[313]

Açıklama

Hattâbî (r.a.)’nin açıklamasına göre; mevzumuzu teşkil eden bu hadis, “insanların şerlerinden korunmak için onlardan sakınmanın ve onlara karşı tedbirli davranmanın lüzu­munu ve ihtiyatlı davranılması gerektiğini ifade etmektedir ve insanların şerlerinden emin olabilmek için insanlar hakkında böyle kötü zan besle­yerek tedbir almakta hiçbir vebal yoktur.”

Yine İmam Süfyan’ın açıklamasına göre; “kulu günaha sokan zan, var­lığını kabul edip konuştuğu zandır. Hatırından geçeni söylemezse günaha girmez.”[314]

Gerçi “insanlardan sû-i zann ile korunun”[315] mealinde bir hadis-i şerif varsa da bu hadis senedinde “tedlisçi” olduğu bilinen Bekiyy b. el-Velid bulunduğu için zayıftır.[316] Esasen Zemahşeri (4678-538) Zannı: Vâcib, mendub, haram ve mubah olmak üzere dört kısma ayırmıştır.

Allah’a sû-i zanda bulunmak haramdır. Zahiren adil görünen müslümanlara sû-i zanda bulunmak da haramdır. Zahiren adil görünen müslümanlara hüsn-i zanda bulunmak mendup, aşikâr masiyet işleyenlere sû-i zanda bulunmak mübahdır.[317]

Hadis-i şerifte, anlatılmak istenen, insanların şerlerinden emin olmak için ihtiyatlı olmanın lüzumudur. Bilindiği gibi “ihtiyat gerçekleşmesi beklenilen bir şeye karşı tedbirli ve hazırlıklı bulunmak” demektir.

Şu halde herkese güvenmekle görevli değiliz. İlişki kuracağımız ve kendisiyle bir iş yapacağımız kişi hakkında iyi kişilerden olduğunu duy­muş olsak bile “belki duyduklarım yanlıştır inceleyeyim” demek günah sayılmaz.”[318]

4862… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.):

“Akıllı bir müslüman bir delikten iki defa sokulmaz.” buyur­muştur.[319]

Açıklama

Bir kişi tarafından iki defa aldatılan bir kişiyi aynı delikte bir haşere tarafından iki defa ışınlan ya da sokulan kişiye benzeten bu hadis-i şerif, şiirleriyle Hz. Peygamberi kötüleyen şair Ebu Gurre hakkında vârid olmuştur. Şiirlerinde devamlı Hz. Peygamberi hicveden söz konusu şâir, Bedir savaşında esir edilmişti. Bir daha Hz. Peygamberi hicvetmemesi şartı ile serbest bırakıldığı halde kav­mine dönünce eskisi gibi hicvine devam etmişti. Sonra Uhud’da tekrar esir edilen bu dönek insanın Hz. Peygamber’den yine aynı şartlarla ser­best bırakılmasını istemesi üzerine, Efendimiz kendisine bu hadisle karşı­lık vermişti.

Hadis-i şerifte geçen “lâ yuldegu” kelimesindeki gayn harfini meksûr olarak okumak da caizdir. Bu takdirde mana “akıllı bir müslüman (asla gafil davranıp da) bir delikten iki defa sokulmamalıdır” şeklinde olur. Ancak bu aldanmayı sadece dünyevi meselelerle ilgili olarak düşünme­meli hem dünyevî hem de uhrevi meselelerle ilgili olarak düşünmelidir.[320]

  1. Yürürken Uyulması Gereken Tutum Ve Davranışlar

4863… Hz. Enes dedi ki:

“Peygamber (s.a.) yürürken sanki (önünde bulunan asasına) dayanı-yormuş gibi (önüne doğru, eğilerek yürür) idi.”[321]

4864… Said el-Cüreyrî dedi ki: Ebu’tTufeyl:

Ben Rasûlullah (s.a.)’ı gördüm, dedi. Ben:

Onu nasıl gördün? diye sordum,

Beyaz tenli, sevimli idi. Yürürken sanki yokuş aşağı inermiş gibiydi, cevabını verdi.[322]

Açıklama

Fahr-i Kâinat efendimiz hazretlerinin yolda yürüyüşleri hakkında Hz, Alı (kv.) efendimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber önüne meylederek yürürdü.” Ebu Hüreyre hazretleri de: “Yere ayağını bastığı zaman ayağının tümü ile basardı.” (Yani kibarlık olsun diye ayağının ucuna basmaz, kibarlık taslamazdi) demiştir.

Bir rivayette de şöyle buyurulmuştur:

“Rasûlullah (s.a.) hazretleri yürüdüğü zaman organlarını sıkıca tutardı, hiç gevşetmezdi.” Rivayete göre Veda Haccında yaya yürüyen ashab (r.anhum) Peygamber efendimize hızlı yürüyüşünü hatırlatarak biraz ya­vaş yürümesini istediler de onlara koşarak kendisine yetişmelerini tavsi­ye etti.[323]

Mübarek yüzlerinin rengi hakkında ulu sahabelerin hepsi de “Beyaz idi” demişlerdir. Hz. Ali “Mübarek yüzü beyaz idi ve kırmızılığı da var­dı” derken Hz. Efıes; “Alında katışık bulunduğu, beyaz idi” demiştir.[324]

31.Bacak Bacak Üzerine Atarak Oturmanın Hükmü

4865… (Câbir (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) kişinin bacak ba­cak üzerine) koy(arak uzan) masını yasaklamıştır.

Kuteybe (bu hadisi, Hz. Peygamber): “Kişinin bacaklarından birini di­ğerinin üzerine atarak sırt üstü yatması(nı yasakladı)” şeklinde rivayet etti.[325]

4866… Abbâd b. Temirh’derî (rivayet edildiğine göre); amcası, Rasû­lullah (s.a.)’ı sırtüstü yatarken görmüştür. Ka’nebi ise bu hadisi) “Mescidde bir bacağını diğerinin üzerine atmış vaziyette (sırtüstü yatarken gör­müştür)” şeklinde rivayet etti.[326]

4867… Said b. el Müseyyeb’den (rivayet edildiğine göre); Hz. Ömer b. el-Hattâb ile Osman b. el Af fan’da böyle yaparlarmış.[327]

Açıklama

Bacak bacak üstüne atarak oturmayı yasaklayan hadisler avret mahallinin tamamı yada bir kısmı açılacak şekilde sırtüstü uzanarak bacak bacak üzerine atmaya hami edil­miştir…

Ulemâ Rasûlullah (s.a.)’m hiçbir yeri görünmeyecek şekilde her tarafı kapalı iken böyle bacak bacak üstüne atarak sırt üstü yattığını ve bunda bir sakınca bulunmadığını söylemişlerdir. Nitekim mevzumuzu teşkil eden (4866-4867) numaralı hadis-i şerirler de bunu açıkça ifade etmekte­dir.

Kadı Iyaz, Rasûlullah (s.a.)’ın bunu zaruret, ihtiyaç, yorgunluk veya istirahat arzusu gibi bir sebeple yapmış olacağını söylemiş, aksi takdirde Peygamber (s.a.)’in kalabalık yerlerde oturuşu bunun aksine idi. Bağdaş kurarak oturur, yahut dizlerini dikerdi, ekseriyetle bu şekilde otururdu…” demiştir.

Nevevî, Rasûlullah (s.a.)’in bu şekilde uzanıp yatmasının beyan ve ta­lim için olabileceği ihtimali üzerinde durmuştur. Ona göre bunun manası “sırt üstü uzanmak isterseniz bu şekilde yatın, benim yasak ettiğim uzan­ma ise alelıtlak değil avret mahalli açıldığı veya açılmaya yaklaştığı hale mahsustur” demektir.[328]

  1. Laf Taşımak

4868… Câbir b. Abdullah (r.a.)’den (rivayet edildiğine göre) Rasûllul-lah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir adam bir söz söyler de sonra (o sözün, orada bulunmayanlar ta­rafından işitmesini istemezmiş gibi) sağına soluna bakımrsa; o söz emâ­nettir.”[329]

4869… Câbir b. Abdullah’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Üç meclisin dışında her meclis (te konuşulan sözler, birer) emânet­tir, (ifşa edilemez bu üç meclis şunlardır);

  1. (Dökülmesi) haram (olan) kanın döküldüğü (meclis),
  2. Haram (olan) bir ırzın çiğnendiği (meclis),
  3. Bir malın haksız olarak ele geçirildiği (meclis.)”[330]

4870… Ebu Said el Hudrî (r.a.) Rasûlullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu

“iTmefgününde Al.ah kaUnda (sorumluluğu) en büyük olan emânet, kişinin basbasa kald.ktan sonra ifşa ettiğ. kar.smın simdır.”[331]

Açıklama

Hadis-i Şerif, kişinin cinsî münasebet esnasında muttali olduğu kansına ait sırları ifşa etmesinin, ihanetlerin en büyüğü olduğunu ifade etmektedir. Binaenaleyh kansıyla arasında geçen bu gibi halleri başkalarına anlatması haramd.Bu haller emanet olarak kalması gereken sırlardır. Başkalarına anlatılma sı emanete hıyanet etmek demektir

Gerçek müslüman sır saklamayı bilir ve birinin kendisine emanet ettiği sırrı ifşa etmez. Sır saklamak, kişinin mertliğinin, dinî salâbetinin, şah-siyet-İ imaniyye ve ahlâkiyyesinin bir göstergesidir. Müslümanların seç­kin erkek ve kadınlarının bu dini kaynağından yudumlamış olanlarının ahlâkî yapılarının gereğidir.

Esasen sır saklamak, selefin sadece erkeklerine mahsus bir meziyet de­ğil, İslam nurunu almış, kalıp ve kafaları bu nur ile aydınlanmış çocuklar dahi bu güzel ahlâkın gözle görülür örnekleridir.

Sır ifşa etmek ise, insanların mübtela olduğu âdetlerin en kötüsüdür. Ha­yatta bilinen her şey söylenmez. Bazı şeyler vardır ki mürüvveti zedeler. Şeref ve şana halel getirir. Bu gibi şeylerin gizli kalması gerekir. Bu sırlar evlilik hayatiyle ilgiliyse daha da çok önem kazanırlar. Böylesi sırları ak­lından zoru olan şahsiyet ve ahlâk düşkünü kimselerden başkası ifşa etmez. Ancak, haksız yere kan döküldüğünü, ırza, mala ve cana tecavüz edil­diğini gören kimselerin bu gördüklerini saklaması gerekmez. Bilakis ilgi­li mercilere ulaştırması üzerlerine düşen bir görev olur. Bu görevi yerine getirmedikçe sorumluluktan kurtulamaz.[332]

  1. Koğuculuk

4871… Hüzeyfe’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “Koğucu cennete gir(e)mez” buyurmuştur.[333]

Açıklama

Kattât: Birinin, bir kişi hakkında ayıp ve eksiklikleriyle ilgili olarak söylediği sözü “filanca senin hakkında şöyle dedi” diyerek o kişiye söylemektir.

Binaenaleyh Kattât ile Nemmâm arasında mana olarak bir fark yoktur. Nitekim, Kamus yazarı da bu görüştedir.[334] Kadı İyaz’m görüşü de budur. Kamus yazarına göre insanların konuşmalarını gizlice dinleyen kimseler de “kattât” denir.

tbn Battal’in açjklmasma göre bazı ügat âlimleri kattât ile nemmâm arasında fark bulmuşlardır. Hanefi ulemasından Bedrüddin Aynî’ye göre nemmâm bir toplulukla birlikte iken onlarla birlikte konuşup sonra bu konuşulanları ilgili kimselere aktarmadır.

Kattât ise bir topluluğun haberi yok iken onları dinleyip sonra duy­duklarını ilgililere ulaştırandır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif koğuculuğun, sahibini cehen­neme sürükleyeceğini ve onu Cennete girmekten mahrum edeceğini ha­ber vermektir. Binaenaleyh bu hadis-i şerif koğucular için büyük bir teh-did ifade ediyor. Bu tehdide göre Allahu teâla’nm affı ve lutfu erişmedi­ği takdirde, hiçbir koğucu Cennete giremeyecektir. Ancak Yüce Allah’ın lütfü ve bağışlaması imdada yetiştiği takdirde onun büyüklüğü karşısında hiçbir büyük günah kalmaz. Fakat işlenen günahların Allah’a karşı işlen­diği düşünülürse hiçbir günahın da küçüklüğü kalmaz. Kişi her zaman ki­me karşı günah işlediğini düşünmeli de günâhları küçük görmekten kaçın­malıdır.

Hattabî’nİH dediği gibi işittiği sözleri ilgililere olduğu gibi aktaran kimsenin durumu böyle olunca işittiklerine birşeyler ilave ederek aktaran kişi aynı zamanda yalancılık da yapmış olacağından onun günahı ve so­rumluluğu daha ağır. akıbeti daha vahimdir.

Ulemâ gıybet ile koğuculuk arasında bir fark olup olmadığı konusun­da ihtilâf etmişlerdir. Gerçek olan şudur ki gıybetin gıybet sayılabilmesi için mutlaka kişinin arkasından yapılması gerekirken, koğuculukta böyle bir şart söz konusu değildir.

İkinci bir husus da şudur ki; gıybette iki kişinin arasını açmak gayesi olmayabildiği halde koğııculukda vardır. Bu bakımdan gıybetle nemime arasında Umum-Husus yönünden farkı vardır.

Bir müslümana yakışan şey, böyle bir ayıp veya hata görüp işittiği za­man kimseye yaymayıp adeta unutmasıdır.

Kendisine bir başka kişiden söz getirilen kimseye yakışan da işittiği her sözü doğrulamamaktır.

Koğuculuk, büyük günahlardandır. Kur’an-ı kerim’de “ötekini beriki­ni daima ayıplayan, laf getirip, götürmeye koşan… her kişiye itaat etme!”[335] Duyurulmuştur.

Hadis-i şerifte de şöyle Duyurulmuştur: “Koğucu (kişi) cennete gire­mez.” Ka’b rivayet eder ki: İsrailoğullarına kıtlık gelmişti. Hazret-i Mu­sa (a.s.) kaç kere yağmur duasına çıkıp duaları kabul olmayınca, Cenab-ı Hak’tan: “İçinizde koğucu vardır.” Musa (a.s.) “Ya Rab! O kimdir?” diye müracaatta bulununca “Ben kullanma koğuculuk yapmayı yasak korken, kendim mi koğuculuk yapayım” diye vahy geldi. Bunun üzeri­ne hepsi tevbe ettiler. İstiğfardan sonra duaları kabul olundu.

Uyarma: Koğuculuk, sadece lisana has değildir. Her birşey ki müslüman onun açıklanmasından üzülür. İşte bunu söz, yazı veya sembol ve işa­retle ya da bunların dışında akla gelebilen herhangi bir yol ile başkasına bildiren, ulaştıran, böylece o müslümana zarar veren ve üzüntüye sürük­leyen kişi kovucudur.

Kovuculuğun sebebi ya kovuculuğunu ettiği kişiye buğz ve düşmanlık, kovuculuğu götürdüğü kişiye sevgi ve sadakat izhar etmektir. Yahut da bunu yapan kişinin tabiatında yaptığı kovuculuktan dolayı duyduğu ha-bisâne bir lezzet vardır. Bu kişiler ettikleri kovuculuktan kendilerinin za­rar görmesi kesin iken, yine sabredemeyip, pislik duygularım dile getirir­ler ve nicelerinin halını ifşa ederler.

İmanı Gazali, şöyle der: “Kovucu sana bir kimseden kovu getirip, me­selâ, filan kişi seni sevmez, Senin hakkında şöyle dedi, böyle dedi, senin işini bozmak veya düşmanınla işbirliği yapmak ister” derse şu altı şeye dikkat etmek lazımdır:

  1. Onu tasdik etmemek, zira o kişi kovuculuk etmekle fışkı kesinleş­miş, fasık olmuştur. Fasıkm sözü reddolonur, kendisi kovulur. “Ey iman edenler, eğer bîr fâsik size bir haber getirirse onu tahkik edin.”[336]
  2. Ona nasihat etmek ve kovuculuktan men’etmek, sakındırmak tır. Zi­ra Hak Teaiâ: “İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış[337]” buyu­rur. Zira kovuculuk kötülüktür.
  3. Ona buğzetmektir. Zira kovucu kişi Cenab-ı Hakk’ın buğzettiği ki­şilerdendir.
  4. Onun kovuculuğu ile o müslümana su-i zan etmemek gerek. Zira-Hak teâlâ şöyle buyurur: “Zannin bir çoğundan kaçının.”[338]
  5. Onun sözü hak mıdır, değil midir? araştırmak gerek. Zira bu teces­süstür. Hak Teala tecessüsten nehyedip: “Birbirinizin kusurunu araş­tırmayın”[339] buyurmuştur.
  6. Önün kovuşunu hiç kimseye anlatmamak gerek. Eğer böyle yaparsa kendisi de kovuculuk etmiş olur ve kendi nehyettiğini işlemek ardır. Ni-ketim şâir demiştir ki “Benzerini yapageldiğin huylardan başkasını men’etme! Zira kendin yaptığın halde bunu başkasına yasaklaman sana büyük ardır.”

Filozoflardan birisine bir dostu gelip “filan kimse sana şöyle dedi” deyince cevap verir:

Ey birader beni çoktandır ziyarete gelmedin, şimdi geldin, ama üç türlü hıyanetle geldin, ilk önce benim dostumu bana buğzedilecek bir hal-de gösterdin. Kalbim hür ve dinlenik iken kederle, düşünce ile işgal ettin. Üçüncüsü de benim yanımda emin bir kişi iken kendini lekeleyip güven­siz bir hale getirdin.

Bilginlerden birisini bir Padişaha kovladılar. Padişah bilgini azarlayın­ca bilgin inkar etti. Padişah: “Bana bunu itimad edilen bir kimse nak­letti” deyince bilgin;

Ey Emir, kovcu itimada layık olamaz, diye cevap verdi. O zaman Pa­dişah:

Doğru söylersin, diyerek ondan razı oldu. Kovcuyu da azarladı. Ömer b. Abdülaziz’e biri gelip bir başkasını kovulayınca, Ömer b. Abdulaziz:

İstersen bu hususu inceleyelim, yalancı çıkarsın. “Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu tahkik edin”[340] âyetinin işa­retine giresin; “Ötekini berikini daima ayıplayan, gammazlıkla laf ge­tirip götürmeye koşan…”[341] sözüne dahil olursun. İstersen seni affederim. Bunun üzerine adam:

Ey müzminlerin emiri, affeyle, bundan sonra benden kovuculuk sadır olmasın, dedi.

Arabın beliğlerinden Ziyad, A’semi’yi bir kimse Süleyman b. Abdülmelik’e kovular. Süleyman emredip ikisini bir araya getirince, Ziyad kovucunun yüzüne bakıp der:

Sen öyle bir adamsın ki gizli olarak sana itimat ettim. Sense bu itima­dımı altüst edercesine açıkça ihanet ettin ve bu halinle hıyaneti ve günahı açık olan kişilerin konumuna düştün.”

Bazı filozoflar demişler ki “Kovuculuk üç çirkin huy üzerine kurulur. Bunlar: Yalan, haset ve nifaktır.”

Hikâye ederler ki; bir kimse bir köle satar, yalnız satarken de kusuru­nun kovuculuk olduğunu söyler. Buna rağmen biri seçer, alır. Köle bir kaç gün sonra beyinin hanımına varır:

Efendim seni sevmiyor, bundan dolayı bir cariye almak istiyor. Ama ben bundan kurtulma yolunu biliyorum, gece yatarken boğazının altından ustura ile bir kaç kıl kes getir. Ben ona efsun yaparım. O zaman sana itaatkâr bir köle gibi olur, der. Hanım kölenin sözlerine kanar ve onun dediğini yapmaya karar verir. Köle, hanımı bu sözle kandırdıktan sonra efendisine gider ve şöyle der:

Ben hanımının başkasına meylettiğini anlamış bulunuyorum. Seni öl­dürmeyi düşünüyor. Gece uyur gibi ol ki hakikati anlayasın. Efendi de böyle yapar. Gece uyur gibi olur, fakat uyumaz. Hanımın elinde usturayı boğazına dayadığını gören adam derhal sıçrayıp kalkar ve tereddüt etme-den hanımını öldürür. Ertesi gün, buna tahammül edemeyen akrabaları, adamı öldürürler. Hiç yoktan iki kabile birbirine savaş açar ve nice kim­seler ölür.

Kovucunun bir sonu da şudur ki; çoğunlukla o kimseler gerçeği anla­yınca kovuculuk edenle aralarında düşmanlık artar ve kovucu kişi hor ve hakir düşer.

Bilhassa devlet erkânının mevki ve makam sahiplerinin kovucu kişiJe-re kulak asmamaları çok önemli bir husustur. Zira bu kapıyı kapamaz ve münafıkların sözünü reddetmezse kovucıılar güç kazanır, çoğalır, nifakçı­ların kuvvet bulması sonunda dost ve ahbab arasına ayrılık doğar, saadet eşiğine düzensizlik girer, sonra da devlet sarayı ile ikbal şerbeti yok olur gider.[342]

  1. İki Yüzlülük

4872… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en şerlisi bazılarına bir yüzle bazılarına da diğer bir yüzle varan iki yüzlü kimse(ier) dir.”[343]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen “iki yüzHT’den maksat, araîan açık olan iki toplumdan ya da iki kişiden birine varıp uım düşmanları hakkındaki kin ve düşmanlık duygularım okşayıcı ve kabartıcı sözler söyledikten sonra, diğer topluma gidip onları da bu şe­kilde kışkırtan, yahutta bir kimseyi yüzüne karşı medh-u sena ettikten sonra arkasından aleyhine söylemediğini bıramayan, münafık kimsedir.

İmam Nevevî bu konuda şöyle diyor: “Bu hadiste söz konusu edilen iki yüzlüden maksat, her topluluğa varıp onların düşmanları hakkındaki düşüncelerini ve sırlarını öğrenmek ve aralarındaki düşmanlıkları arttır­mak gayesiyle onları övücü düşmanlarını da yerici konuşmalar yapan kimsedir. Bu kimselerin yaptığı bu iş; münafıklıktan, yalancılıktan hile­kârlıktan ve yağcılıktan başka bir şey değildir.

Fakat bir kimsenin iki kişinin ya da topluluğun yanma varıp onların aralarını bulmak maksadıyla onların düşmanlıklarını giderici ve onları birbirine ısındırıcı konuşmalar yapmasında ise; bu konuşmalar yalan bile olsa hiçbir sakınca yoktur. Aksine bu yaptığı iyi bir harekettir.[344]

4873… Hz. Ammâr (b. Yasir)’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Dünyada iki yüzlü olan kimsenin âhirette (cehennemdeki) ateşten iki dili olacaktır.”[345]

Açıklama

İki yüzlülük hastalığına yakalanan kimselere “münaf! denn Ancak bu münafıklık inançta değil de, sadece söz ye davranışlarda kalırsa buna “amelî münafıklık” denir ki, imanda kendini gösteren ve kâfirlikten daha aşağı olan inanç münafık­lığından ayrılır. Amel münafığının iki yüzlülüğünün bir cezası olmak üze­re âhirette cehennem ateşinden iki dili olacaktır. Çünkü o dünyada insan­lar arasında, iki ayrı dil kullanmıştır. Cezalar, ameller cinsinden olduğu için kendisi bu şekilde cezalandırılmayı haketmiştir. Allah’ın affı yetiş­mediği takdirde bu cezayı çekecektir.

Bilindiği gibi münafıklığın en korkuncu inançta kendini gösteren itika­dı münafıklıktır.

Çünkü böyleleri müslüman olmadıkları halde, kendilerini halka müslüman olarak gösterirler. Bunlar, insanları kandırsalar bile şüphesiz Cenab-ı Hakk’ı kandıramazlar. Onların kalbinde sakladıklarını Allah bilir, Kur’an-i Kerim de münafıkların kâfirlerle beraber cezalandırılacakları, haber verilmiştir. Peygamber Efendimiz de yalan söyleyen, sözünde dur­mayan ve kendisine birşey emanet edildiği zaman, hıyanet eden kimsele­rin münafıklık belirtileri taşımış olacaklarını söylemiştir.

Cenab-ı Hakk, şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki münafıklar, Ce­hennemin en aşağı tabakasmdaiıdırlar. Asfa onların azabını kaldırı­cı bir yardımcı bulamaz.”[346]

“Şüphe yok ki Allah münafıklarla kafirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”[347]

“Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirine benzerler. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoymaya çalışırlar. Ellerini sıkı tutarlar. (hayır yapmazlar), Allah’ı (ona itaati) unuturlar. Allah da onları unuttu (hidayetinde mahrum etti). Doğrusu münafıklar hep fasıklardır.”[348]

“Kafirlere ve münafıklara boyun eğme…”(Ahzâb (33), 48) Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

“Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine birşey emanet edildiğinde hıyanet eder.”[349]

“Sizler, bunlara bir yüzle, şunlara da başka bir yüzle gelen iki yüz­lü (münafık) kişileri, insanların en şerlilerinden bulursunuz.”[350]

  1. Gıybet

4874… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.)’e:

Ey Allah’ın Rasulü gıybet nedir? diye sorulmuş da, (Müslüman) kardeşini (gıyabında) hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.” buyurmuş, (sonra) “Eğer benim söylediğim (şeyler o) karde­şimde varsa ne buyurursun?” denmiş.

Eğer söylediğin (şeyler) onda (gerçekten) varsa gıybet etmiş olur­sun. Eğer söylediğin (şeyler) onda yoksa iftira etmiş olursun.” cevabı­nı vermiştir.[351]

Açıklama

Gıybet, bir müslümam, gıyabında işittiği takdirde incinebileceği şeylerle anmaktır. Bu şeyler ister o müslümanın bedenine, nesebine, yaradılışına dair olsun, ister dinine, elbi­sesine, eşya ve yiyip içeceklerine dair olsun. Söylenen şeyler o kimsede varsa gıybet olur, yoksa iftira olur. Mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerif­te ifade edilmek istenen budur.

Gıybetin haram olduğuna dair nass çoktur. Kur’an-ı Kerimde şu âyet-i kerimede: “Müslümanın gıybetini yapmak onun ölü iken etini yemeye benzetilmiştir. “Kiminiz de kiminin arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bun­dan tiksindiniz….”[352]

Lisan ile gıybet haram old.uğu gibi, kalp ile de haramdır. Yani zanna dayanarak bir müslümanın bir takım kabahatlerle muttasıf olduğunu kalp­ten geçirmek ve onu bu şekilde ayıplamak da gıybettir. Fakat, bu kabahat­lerle gerçekten muttasıf olduğu bilindiği halde bu kusurların sadece kalp­ten geçirilmesi, dille.ifade edilmedikçe gıybet sayılmaz ve kalbinden ge-Çiren kimseyi vebal altına sokmaz.

Bazı mazeretler sebebiyle gıybet etmek caiz olur. Bu özürler İmam Gazzali hazretlerinin zikrettiği üzere altı tanedir:

  1. Zulme uğramış bir kişinin zalimi hâkime şikayet ederken, onun kö­tülüklerini hâkime anlatması,
  2. Aklen ve şer’an çirkin olan bir şeyi değiştirip fesadı gidermekte yar­dımcı olmak. Mesela, “falan şöyle bir fesat çıkarmak üzeredir, gelin bu­nu önleyelim…” demek gibi.
  3. Fetva istemek, çözüm aramak: “Falan bana şöyle yaptı, buna karşı ne yapayım? diye fetva istemek.
  4. Müslümanları, bir zalimin veya fesatçının şerrinden sakındırmak: “Falan kimse, bid’atçidir, onun bid’atlerinden sakınınız…” demek gibi.
  5. Ayıplamak gayesi taşımaksızın ve başka bir yolla tarif etmek de mümkün olmadığı için bir kimseyi meşhur olan kötü lakabıyla anmak gi­bi.
  6. Fışkını ve zulmünü açıktan işlemekten çekinmeyen kimselerin her­kesçe de malum olan fısk ve zulmünü dile getirmek.

Gıybetin ilacı, “Gıybetten sakınınız. Muhakkak ki gıybet zinadan daha şiddetlidir.”[353] gibi gıybet hakkında gelen tehdidleri ve gıybetin dünyevi uhrevî zararlarını düşünmektir. Gerçekten gıybet zinadan daha şiddetlidir. Çünkü zinanın tevbe neticesinde affa uğraması mümkündür, fakat gıybet “kul hakkı” olduğundan bunu işleyen tövbe etse de gıybet edilen kişi hakkını helal etmedikçe cenab-i hak affetmez.[354]

Gıybetin keffareti, “Gıybetin keffâreti tevbe ve pişmanlıktır ve bir da­ha gıybet etmemeye kesin karar vermektir. Gıybet ettiği kimseden helal­lik istemek, Hasan Basri’ye göre gerekli değil, istiğfar kâfidir. Amma “Ata’ya göre “Sana zulmettim, gıybet ettim, dilersen affeyle, dilersen hakkını al” demek lâzımdır. İmam Gazzali -“bu görüş esahtır” der. Fakir derim ki: Hellallık dilediği zaman daha çok incinme ihtimali varsa genel olarak (istiğfar) ile helallik dilemek gerek.”[355]

4875… Hz. Aişe’den demiştir ki:

Peygamber (s.a.)’e; Safiyye’nin şöyle şöyle (kusurlarının) olması (onun) sana (layık olmadığını itiraf etmen için) yeter; dedim.

Müsedded’in dışındaki raviler (bu cümleyi şu kelimeleri de ekleyerek) rivayet ettiler: (Hz. Aişe bu sözüyle Hz. Safiyye’nin) kısa boylu olduğu­nu söylemek istiyordu.

Bunun üzerine (Hz. Peygamber bana):

“Muhakkak ki sen öyle bir söz söyledin ki eğer (o söz) deniz su­yuyla karıştırılmış olsaydı kesinlikle denizin suyuna galip gelir (onu ifsad eder) di.” buyurdu.

(Rivayete göre yine, Hz. Aişe) şöyle demiştir:

” Ben (yine bir gün) Hz. Peygamber’e bir adamın taklidini yaptım da (Hz. Peygamber):

“Benim için şu kadar (dünya malı verilmiş) olsa da ben bir insa­nın taklidini yapmayı sevmem” buyurdu.[356]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, kinaye yoluyla da olsa bir kimsenin varatıişinda, boyunda, poşunda bulunan bir kusuru işaret etmenin gıybet sayıldığı gibi, bir kimsenin herhangi bir ha­reketini taklit etmenin de gıybet sayılacağına delâlet etmektedir.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre metinde geçen “keza” kelimesi, ayıplanmanın üstüste iki defa tekrarlandığına delalet ettiğinden, Hz. Aişe’nin Hz. Hafsa’mn iki kusurunu birden anlatmak istediği, ancak bunlar­dan birini diliyle söylediği, diğerine de “işte şu kadar” demek suretiyle eliyle işaret ederken de onun boyunun çok kısa olduğunu söylemek iste­diği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygambere, bir cümleden oluşan bu sözün, aslında cinsleri ve tür­leriyle birçok yaratıkları içinde bulunduran uçsuz bucaksız denizi bile bu­landırabilecek ve onun suyunun karakterini bile bozabilecek kadar mane­vi bir pisliğe ve acılığa sahip olduğunu söyleyerek, bu sözün kötülüğünü en veciz bir şekilde dile getirmiştir.[357]

Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre yapılması haram olan taklid, hakaret kasdiyle yapılan takliddir. Çünkü böylesi taklidlerle taklid edenin kendini beğenmesi, taklit ettiği kişinin yaratılışını hakir görmesi ve ona eziyyet vardır. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere bu taklit, kişinin boyu po­şu gibi yaratılışıyla ilgili takliddir.

Kişinin, kendi iradesi dahilinde olan fiilleri ile ilgili taklidlere gelince; eğer bu taklidler, onun işlemiş olduğu bir takım masiyetlerle ilgili olur ve onu bu kötü işlerinden vazgeçirmek kasdiyle yapılırsa, yapanın heybet ve vakararma helal getirmeyecek şekilde olması kayıt ve şartıyla caizdir. Aksi takdirde caiz değildir. Tevbe eden bir kişinin yaptığı günahlarla il­gili hareket ve davranışlarını taklit etmek de asla caiz değildir. Kişinin taatleri ve diğer güzel halleri ile ilgili hareket ve davranışlarını taklit et­mekte ise de bir sakınca yoktur.[358]

4876… Said b. Zeyd’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki Ribanın en şiddetlisi haksız yere bir müslümamn şerefine (dil) uzatmaktır.”[359]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte grybetin haramlık bakımından ribadan daha şiddetli olduğu ifade edilmektedir.

Çünkü ribada kişinin haksız yere malına tecavüz vardır. Gıybette ise kişi­nin şeref ve haysiyetine tecavüz vardır. Şeref ve haysiyyetin ise maldan üstünlüğü aşikardır.

Metinde geçen “Haksız yere” kaydı, bazı hallerde bazı kimseler hak­kında gıybet etmek hakkının doğduğuna ve bu durumda gıybet etmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Biz hangi hallerde gıybet etme hakkının doğduğunu (4874) numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Ancak bazı hallerde dinler hakkında gıybet etme hakkı doğarsa da, ölüler hakkında gıybet etme hakkı hiçbir zaman doğmayacağı için onlar

hakkında gıybet etmek hiçbir zaman caiz olmaz.

Tîbî’nin de ifâde ettiği gibi bu hadis-i şerifte gıybet etme ribanın çeşit­leri arasına sokulmuş ve ribanın en şiddetlisi olarak gösterilmiştir. Bu du­rum mal değişiminden doğan meşhur ribâ çeşitlerine halk arasında maruf olmayan bir ribâ çeşidi daha ilave etmektedir.[360]

4877… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Büyük günahların en büyüğü kişinin haksız yere bir müslü­mamn şerefine dil uzatmasıdır. Bir sövmeye karşılık iki defa sövmek de büyük günahlardandır.”[361]

Açıklama

Hadis-i şerif, bir müslümamn gıybetini yapmanm en büyük günahlardan olduğunu ifade ettiği gibi kötü bir söz söyleyen kişiye aynı şekilde iki kötü sözle karşılık vermenin de büyük günahlardan olduğunu ifade etmektedir.[362]

4878… Hz. Enes b. Malik’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Miraca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnaklan olan bir topluluğa uğradım. (Bu tırnaklarıyla) yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı. (Cebrail’e:)

Bunlar da kimlerdir? dedim.

“(Gıybet etmek suretiyle) halkın etlerini yiyenler ve şereflerine saldıranlardır, cevabını verdi.”

Ebu Dâvud der ki: Bu hadisi bize Bakıyye’den (mürsel olarak bir de) Yahya b. Osman rivayet etti. Yahya’nın bi rivayetinde (senedde) Enes yoktur.[363]

4879… (Bir Önceki hadis) İbnu’l-Musaffâ’nin (bize) dediği gibi, İsa b. Ebî ise es-Selihr tarafından Ebû’l-Muğire yoluyla da rivayet edilmiştir.[364]

Açıklama

Tibî’nin açıklamasına göre tırnaklara yüzü ve bağın tırnaklamak bir ölünün arkasından ağlayıp feryat etmekte olan kadınlara mahsus bir sıfat olduğundan halkın yüzüne karşı konuşmadığı için kadınlar gibi arkalarından konuşan kimselere kı­yamet gününde bu sıfat ceza olarak verilecektir. Bu kimselere ceza olarak verilmesi, dünyada yaptıkları işin müslümanlığa yakışmadığı gibi mertli­ğe de yakışmadığını bildirmek içindir.

Seyyid Süleyman Nedvî’nin açıklamasına göre “Berzah âleminde in­sanın durumu dünyadaki durumu ile uygunluk arz eder. Dünya amelleri onun göreceği ceza ve mükafata uygun olarak onun gözünde değişik şekillere bürünürler. Hz. Peygamber’in bir rü’yasında gördüğü gibi insan­lar amellerinin cinslerine göre ceza görmektedirler.”[365]

4880… Ebu Berze el-Eslemî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmeyen kimseler topluluğu!

Müslümanların gıybetini yapmayınız ve onların ayıplarını araştı­rıp durmayınız. Çünkü her kim onların ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır. O (şunu iyi bilsin); Allah kimin ayıbını araştırırsa (o ayıbı) evinde (en gizli bir köşede işlemiş olsa dahi meyda­na çıkarmak suretiyle) o kimseyi (alemin gözleri önünde) kepaze eder.”[366]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte gıybet edenlere: “Ey dili ile iman edenler” sözüyle hitap edilmekle, gıybet etmenin hakiki müminlerin alâmeti olmayıp münafıkların alâmeti olduğuna işaret edilmek istenmiştir.

Binaenaleyh bu hadiste aklı başında kimseler için büyük bir tehdit ve şiddetli bir ikaz vardır.

Bu itibarla, biz rnüslümanların bu ikazlardan en iyi yekilde payımızı alıp; tezelden asrımız müslümanları arasında yaygın olan, bu gıybet ille­tinden kendimizi kurtarmamız gerekir. Cenab-ı Hak’tan müslümanlara bu hususta şuur ve basiret ihsan etmesini ve en kısa zamanda bu illetten kur­tulmaları için tevfik ve inayetini esirgemesini niyaz ederiz.

Hadisin senedinde Ebu Berze’nin azalth kölesi Said b. Abdullah b Cüreyc vardır. Ebu Hatemi’r-Razî bu kimsenin kimliğinin meçhul oldu­ğunu yani güvenilir bir ravi omadığıriı söylerken İbn Maîn de ondan A’meş’den başka hadis nakleden bir kimseyi işitmediğini söylemiştir.[367]

4881… Müstevrid’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöy­le buyurmuştur:

“Her kim (dünyada) müslüman bir adam (in gıybetini etmesi) sebe­biyle (onun ölü etinden) bir lokma yiyecek olursa, Allah (kıyamet gü­nünde) ona o yediği et kadar bir yiyeceği cehennem (ateşin)den yedi­recektir.

Kim (dünyada düşmanı yanında gıybetini yaptığı) bir müslüman se­bebiyle (o düşman tarafından) kendisine bir elbise giydirilirse (bu iha­net elbisesinin) bir misli de kendisine cehennem ateşinden giydirilecektir.

Kim de (dünyada) bir adamı süm’a ve riya makamına oturtursa Allah da onu kıyamet gününde riya ve süm’a makamına oturtur.”[368]

Açıklama

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de bir mü’minin arkadan çekiştirilmesi onun ölüsünü çiğneyip yemeye benzetilmiştir.[369]

Metinde geçen: “Her kim bir müslüman sebebiyle bir lokma (et) yi­yecek olursa” sözüyle kasd edilen de budur. Yani “Her kim bir müslü­manın gıybetini yapmak suretiyle onun ölü etini çiğneyip yemek günahı­nı irtikab ederse” demektir. Hadis-i şerifin devamından da anlaşılıyor ki, bu günah işleyen kimseler Cehennem ateşine girmeyi gerektiren büyük bir günahı işlemiş olurlar.

“El-cezaü min cinsi’I-amel” kaidesince dünyada böyle gıybet etmek suretiyle müslümanlann ölmüş etlerini yiyen kimselere, bu amellerinin cezası olarak ahiret gününde ettikleri gıybet nisbetinde Cehennem ateşi yedirilecektir.

Hadis-i şerifte söz konusu edilen ikinci mesele dünyada gıybetleri kar­şılığında mükâfat olarak kendilerine menfaat verilen kimselere ahirette ceza olarak cehennem ateşinden elbiseler giydirileceği meselesidir.

Hadis-i şerifte üçüncü mesele olarak da riya (gösteriş) ve sum’a (işittirme) meselesi ele alınıyor. Bu meseleyle ilgili cümlede geçen “küsiye” kelimesinin mefûlü durumundaki “racülin” kelimesinin başında bulunan “bi” harf-i cerri burada iki ayn manaya gelebilir:

  1. “Ta’diye” için olabilir. Bu ihtimale göre cümlenin manası şöyledir: “Her kim dünyevi emellerine erişebilmek için bir adamı övmek, onu güzel vasıflarla nitelendirmek” suretiyle o adamı meşhur eder, bu su­retle onu mürailiğe ve gösterişe sürüklerse, yani onu zorla riya ve suma makamına oturtursa Allah da onu ahirette yalancılığını teşhir etmek sure­tiyle riyacı ve sümacı kişilere mahsus azabiyle cehennemde cezalandırır.
  2. “Sebebiyye” olabilir. Bu ihtimale göre cümlenin manası şöyledir: Her kim mal ve makam sahibi kimseler vasıtasıyle yüksek makamlara ge­lir de o makamda müttekilik ve salihlik taslayarak halkın elindekileri ce­bine aktarma çabasına düşerse, yüce Allah onu ahirette müraîler ve sumacılar makamına oturarak müraî ve sümacılara mahsus olan azablara çarp­tırılacaktır.

Bu ikinci ihtimal daha kuvvetli ve uygun görülmektedir. Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre, bu hadisin senedinde bulunan, Bakiyye b. Velid ile Abdurrahman b. Sabit b. Sevban’ın ikisi de zayıftır.[370]

4882… Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Müslümanın müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır. Kişiye şer olarak müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.”[371]

Açıklama

Bir müslümanın din kardeşini, tahkir, rezil rÜsvay etmesinin ve müslümanın müslümana canının, ma­lının haram olduğunu ifade eden bu hadis-i şerif, gıybetin büyük günah­lardan olduğunu söyleyenlerin delilidir.

Bilindiği gibi gıybetin dinen haram olduğunda ittifak varsa da büyük günahlardan mı, yoksa küçük günahlardan mı olduğunda ihtilâf vardır.

Her ne kadar İmam Kurtubî gıybetin büyük günahlardan olduğund ittifak olduğunu söylemişse de İmam Gazali ile Şafiî’lerden “eI-Umde: adlı eserin sahibi gıybetin küçük günahlardan olduğuna kaildirler.

İmam Evzaî “Bu iki zattan başka gıybetin küçük günah olduğunu söy leyen görmedim” diyor. Zerkeşi de şöyle demektedir: “Allah gıybete öli insan eti yemenin hükmünü vermişken; ölü yemeyi büyük günah sayıp d; gıybeti öyle saymayanlara şaşarım.”[372]

  1. Bir Müslümanın Gıybetinin Yapılmasına Engel Olmak

4883… (Seni İbn Muaz İbn Enes el-Cühenî’nin) babasından (rivayet ettiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir müslümanı bir münafığa karşı savunursa” (ravi rivayeti­ne şöyle devam etti:) Öyle zannediyorum.ki Peygamber (s.a.) (hadisin bundan sonraki kısmında) şöyle buyurdu: “Allah (onun için) bir melek yaratır da (o melek) kıyamet gününde o kimsenin vücudunu cehen­nem ateşinden korur.

Kim de (karalamak gayesiyle) bir müslümana bir iftira ederse Al­lah o kimseyi bu söylediği sözler (in vebâlin)den (tamamen temize) çı­kıncaya kadar cehennem köprüsü (sırat) üzerinde bekletir.”[373]

Açıklama

Hadis-i şerifte, gıybet eden kimseden “münafık” diye söz edilmiş olması gıybet eden kimsenin görünüşte yaptığı gıybeti iyi bir niyetle yapmış gibi bir tavır takınmış ol­masına rağmen, aslında gıybetini yaptığı kimsenin iyiliğini istemeyip ter­sine onu kepaze etmek niyetiyle bu gıybetini yapmış olmasındandır.

Yahut gıybetini yaptığı kimsenin yanına varıp ayıplarını düzeltmesi için kendisini ikaz edeceği yerde tersine yanına vardığı zaman yüzüne karşı onu beğendiğini söyleyip yanından ayrıldıktan sonra gıyabında ayıplarını sayıp dökmesindendir. Bu halin, içi başka dışı başka anlamına gelen münafıklıktan başka birşey olmadığı aşikardır.[374]

Allah’ın böyle müslümanların gıyabında ayıplarını sayıp döken, onla­rı karalamaya çalışan kimseleri müslümanlar aleyhine söyledikleri sözün vebalinden kurtuluncaya kadar,sırat üzerinde bekletmesi, Allah’ın gıybe­ti yapılan müslümanı kendisine cennetten beklediği makamı vermek sure­tiyle, onu razı edip suçluyu bağışlamasını sağlayacağı zamana kadar bek-letmesiyle olabileceği gibi, Hz. Peygamber’in araya girerek şefaat edip onun bağışlanmasını sağlayacağı zamana kadar vücudunu cehennemde bekletmesiyle veya hakettiği cezayı çekip bitirinceye kadar bekletrnesiyle de olabilir.[375]

Bir müslümamn gıybetinin yapılmasına engel olmanın faziletini de açık bir şekilde ifade eden bu hadisin senedinde bulunan Sehl b. Muaz el-Cüheııî tenkid edilmiştir.[376]

4884… Câbir b. Abdullah ile Ebu Talha b. Sehl el-Ensarî Rasûlullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

“Her kim bir müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, Allah da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği br yerde yalnız bırakır.

Kim de bir müslümana şerefinin elden gitmesi ve saygınlığının yi­tirilmesi söz konusu olan bir yerde yardım ederse, Allah da ona ken­disine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yardım eder.”

(Bu hadisin ravilerinden) Yahya: Bunu (bu hadisi) bana Ubeydullah b. Abdullah b. Ömer’le Ukbe b. Şeddad nakletti, şeklinde rivayet etti.

Ebu Dâvud der ki: (Hadisin senedinde geçen) şu Yahya h. Suleym, Peygamber (s.a)’in azatlı kölesi Zeyd’in oğludur, ismail b. Beştr ise Me-gale oğullarının azatlı kalesidir. Bazı yerlerde Ukbe îbn Şeddad (ismi) Utbe (b. Şeddad) diye rivayet edilmiştir.[377]

Açıklama

Bir müslümanı yardıma en fazla muhtaç olduğu bir zamanda yardımsız bırakarak şerefinin kırılmasına sebep olan kimselere ait olan Allahu teala’nm bir tehdidi ile bir müs­lümana yardım etmek suretiyle onun şerefinin kırılmasını önlemiş olan kimseye yardıma en fazla muhtaç olduğu bir yerde “yardım edeceğine da­ir bir vaadini ihtiva eden bu hadis-i şerifin, “bir ceza ki (işledikleri amel­lere) uygundur”[378] ve “Kim bir kötü iş yaparsa, onunla cezala­nır…”[379] âyet-i kerimelerinden iktibas edilmiş olduğu söylenebilir.

Hadis-i şerifteki bu tehdid ile va’d hem dünya işleri, hem de âhiret iş­leri için geçerlidir.[380]

Arkasından Yapılan Çekiştirme Gıybet Sayılmayan Kimseler[381]

4885… Cündüp şöyle demiştir: Bir bedevi (Hz. Peygamberin mescidi­nin yanına) geldi, devesini ıhtırdıktan sonra onu, bağlayıp mescide girdi ve Rasûlullah (s.a.)’ın arkasında narnaz kıldı. (Sonra) devesine varıp onu çözdü ve üzerine binip yüksek sesle: “Ey Allahım! Bana ve Muhanımed’e merhamet et ve ikimize olan bu rahmetine hiçbir kimseyi ortak etme!” de­di. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Söyler misiniz, bu adam mı, yoksa devesi mi daha cahil? Ne de­diğini duymadınız mı?” dedi.

(Orada hazır bulunanlar da:)

Evet (duyduk), cevabını verdiler.[382]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, halkı hidayete eriştirmek için bazı kişilerîn kötü fiillerini misal olarak göstermekte bir sakınca olmadığına ve bunun gıybet sayılmayacağına delâlet etmekte­dir.

Binaenaleyh halkı bir yanlıştan korumak için böyle misaller verilebile­ceği gibi; kendisi ehil olmadığı halde örnek alınan bir kimsenin halkı fit­neye düşürmesini Önlemek için kendisinin liyakatsizliğini ve kusurlarını halka açıklamak da üzerine vacib olur.

Bilindiği gibi büyüklüğüne sınır olmayan yüce Allah’ın gücüne, kudretine ve rahmetine de sınır yoktur. Güneşin ışığı ve ısısıyla herkese yet­tiği, herkesi ısıtıp yolunu aydınlattığı ve bir kimsenin güneşin ısı ve ışı­ğından yararlanmasının diğer kişilerin bu nimetten yararlanmasına engel olmadığı ve bu yararlanmayı azaltmadığı gibi; Allah’ın sınırsız olan rah­metinden bir kimsenin yararlanması da diğer kimselerin yararlanmasını engellemez ve sınırlandırmaz.

Bu bakımdan insanın dua ederken Allah’ın lütuf ve ihsanını sınırlı zan­nederek duayı sadece kendisine tahsis etmesi, Allah zülcelal hazretlerinin büyüklüğünü, rahmetinin sonsuzluğunu bilmemekten kaynaklanan bir du­rumdur.

İşte bu yüzden; Hz. Peygamber rahmetini sadece kendisine ve Hz. Pey­gambere indirmesi için dua eden söz konusu bedeviyi cahillikle nitelen­dirmiştir. Biz bu hadisi 380 numaralı hadisin şerhinde de açıkladığımız için sayın okuyucularımıza oraya da müracaat etmelerini tavsiye ederiz.[383]

Gıybetini Yapan Kimselere Hakkını Helal Eden Kimseler Hakkında Gelen Hadisler[384]

4886… Katâde’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin herbiriniz Ebu Daygam yahut (Ebu) Damdam gibi olmaktan aciz midir? (Burada ravi Muhammed) b. Ubeyd (söz konusu zatın isminin Ebu Daygam mı, yoksa Ebu Damdam mı olduğunda) şüphe etti. (Hadisin kalan kısmını da şöyle rivayet etti: Bu zat) her sabah şöyle dua ederdi:

“Ey Allah’ım’, ben (dilleriyle) şerefimi (düşüren) kullarına hakkımı bağışladım.”[385]

4887… Abdurrahman b. Aclân’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “Sizin herbiriniz, Ebu Damdam gibi olmaktan âciz midir?”

demiş de (orada bulunan sahabiler):

Ebu Damdam kimdir? diye sormuşlar (Rasûlu Ekrem efendimiz de bir önceki hadisin) manasını ifade eden şu cevabı vermiştir:

“Sizden önceki (kavinı)ler içerisinde bulunan bir kimsedir. (O her sabah: Ey Allahım), ben bana küfreden kimselere şerefimi (lekeleyen bu küfürlerinden dolayı üzerlerine geçen hakkımı) bağışladım” (diye dua ederdi.)

Ebu Dâvud der ki: Bu hadisi mana olarak Haşim Ibn el-Kasim da Muhammed İbn Abdullah el Ammî’den, o Sabit’den o da Enes yoluyla Pey­gamber (s.a.)’den rivayet etmiştir. Hammâd’ in rivayeti ise daha sahihtir.[386]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifler af ve hoşgörünün dinimizdeki önemini ifade etmektedirler.

Bilindiği gibi af, hataları bağışlamak ve haklı olarak alması gereken şeyden kendi isteği ile vazgeçmek demektir.

Cenab-ı Hak bu yüksek hasleti: “Habibîm, sen güçlüğü değil, kolay­lığı sağlayan yolu tut, iyiliği emret.”[387] ve; “Sizin bağışlamanız tak­vaya daha yakındır…”[388] âyetleri ile övmüştür.

Afv, hasletlerin en şereflilerindendir. Affın doğuracağı lezzet, intikam lezzetinden daha hoştur, olgun kişilerin kalbine sevinç doldurur. Çünkü affın lezzeti, şeref ve övülmeyi, intikam ise kötülenmeyi doğurur. Nitekim, yüce Allah Kur’ân-ı Keriminde takva sahiplerini överken şöyle buyurmaktadır. “Takva sahipleri bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini yenenler, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever.”[389]

Yine Cenab-ı Hak şu âyet-i kerimesinde insanları bağışlayanları bağışlayacağını va’detmiştir: “Bununla beraber affeder, kusurlarına bakmaz, günahlarını örterseniz, şüphe yok ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”[390] Tuzlu suyun susuzluğu artırdığı gibi öç almanın da kin ve intikam duygularım artırmasına karşılık af, çoğu zaman birbirlerine düşman olan, kin besleyen insanların kalplerini yumuşatır. Aralarına dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasına sebep olur. Yüce Allah Kur’an-ı keriminde bu gerçeği şöyle haber verir:

“İyilikler ve kötülükler bir değildir. Sen kötülüğü en güzel şekilde önlemeğe çalış! O zaman görürsün ki; düşmanın bile seninle dost olmuştur.”[391]

Affı öven hadislerden bazıları da şu mealdedirler: “Kim öfkesini yenerse, Allah da ondan azabını uzaklaştırır” “Öcünü almaya gücü olduğu halde öfkesini yenen kişiyi Cenab-ı Allah yaratıklarının arasına çağırır ve huri kızlarından dilediğini almakta serbest bırakır.”[392]

  1. Tecessüs (Gizli Kusurları Araştırma) Haramdır

4888… Hz. Muaviye’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “Eğer sen insanların gizli kusurlarını araştıracak olursan onları (n ahlâkını) bozmuş olursun” yahutta “neredeyse bozacak duruma gelirsin” buyurmuştur.

Ebu’d-Derdâ dedi ki: “Bu, Muaviye’nin Rasûlullah (s.a.)’den işittiği (ve gereğince amel ettiği için kendisinden) yararlandığı bir sözdür.”[393]

Açıklama

Hz. Ebu’d Derdâ’nın Allah’dan Muaviye’nin hakkiyle yararlanmasını niyaz ettiği bu hadis-i şerif, insanların şahsî kusurlarını araştırmanın haramlığına delâlet etmektedir. Nitakim Kur’an-i Kerimde yüce Allah: “Birbirinizin kusurunu araştır­mayın”[394] buyurmuştur.

Yine hadis-i şerifte bir kimsenin kusurlarını araştırmanın o kimsenin helakine sebep olabileceği ifade buyuruluyor.

Gerçekten kusurları araştırılıp ortaya çıkarılan bir insan, artık kusurla­rının herkes tarafından bilindiğini düşündükçe yavaş yavaş utanma duy­gusunu tamamen kaybedip herkesin gözleri önünde kusur işlemekten çe­kinmez bir hale gelir. Çünkü utanma duygusunu kaybeden insan, artık her kusuru işleyebilir. Nitekim bir hadis-i şerifte “Utanmazsan dilediğini yap!..”[395] buyurulmuştur. Ebû’d-Derdâ’nın sözünün tercemede göster­diğiniz anlama geldiği, Bezlu’I-Mechûd’da o ibare ile ilgili açıklamadan anlaşılmaktadır.[396]

4889… el-Mikdam b. Ma’dikerib ile Ebu Umame’den (rivayet edildi­ğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir devlet yetkilisi, halka su-i zan ile muamele yapmaya kalkışa­cak olursa onları yoldan çıkarmış olur.”[397]

Açıklama

Yetkili makamlarda bulunan kimseler, idaresi altında bulunan kimselere şüphe ve su-i zanlarına dayanarak muameleye kalkışacak olurlarsa haklarında su-i zan beslenen bu kimselerin işledikleri zannedilen zararlı fiillerle birlikte daha başka zarar­lı fiilleri de işlemeye itmiş olurlar.

İnsanlar haklarında kötü niyetler beslendiğini hissettikleri zaman çok olumsuz tepkiler gösterirler. Genellikle olumsuz bir şekilde kendini gös­teren bu tepkiler çoğu zaman nefret, kin ve intikam duygularını da beraber getirirler.

Bilindiği gibi karşılıklı sevgi ve saygının yerini kin ve nefretin aldığı cemiyetlerde, huzur ve sükûndan eser kalmaz. Huzur ve sükûnun yerini kargaşanın aldığı bir ortamda insanların çok şeylerini kaybettiklerinde şüphe yoktur. Bu bakımdan yetkililer idaresi altındaki insanlara zanla mu­amele etmekten son derece kaçınmalıdırlar.[398]

4890… Zeyd b. Vehb’den (rivayet edildiğine göre); Hz. İbn Mes’ud’a (bir adam) getirilmiş de:

Bu adamın sakalından şarap damlıyor, denmiş. Hz. Abdullah (b. Mes’ud da):

Biz (gizli) kusur araştırmaktan nehyedildik, fakat bize bir suç açıkça görünecek olursa onu cezalandırırız, cevabını vermiş.[399]

Açıklama

Bilindiği gibi, tecessüs daha çok kötülükleri, kusurları araştırmada kullanılan bir tabirdir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, bu manada tecessüsün yasak­lanmış olduğunu ifade etmektedir. Şu hadis-i şerif tecessüsün kötülüğünü ne güzel ifade etmektedir.

“Hz. Peygamberi gördüm, Kabe’yi tavaf ediyor ve şöyle buyuru-yordu: Ne kadar temizsin, kokun ne kadar hoş! Ne kadar büyüksün saygınlığın da ne kadar büyük, Muhammed’in varlığı elinde olan Al­lah’a yemin ederim ki, mü’minin malının ve kanının hanımlığı Allah katında senin haramhğından daha büyüktür. Onun hakkında ancak hüsn-ü zanda bulunabilirler.”[400]

  1. Bir Müslümanın Ayıbını Örtmek

4891… Ukbe b. Âmir’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.), (şöyle) buyurmuştur:

“(Bir müslümana ait) herhangi bir kusuru görüp de onu saklayan kimse diri diri mezara gömülen bir kız çocuğunu (o) mezardan .çıka­rarak hayata kavuşturan kimse gibidir.”[401]

4892… Ukbe b. Âmir’in katibi Dühayn dedi ki: “Bizim şarap içen bir takım komşularımız vardı. Ben (birgün) kendilerini (şarap içmekten) men’ettim de vazgeçmediler. Bunun üzerine Ukbe’ye varıp: “Ben şarap içen bu komşularımızı (şarap içmekten) nehyettiğim halde vazgeçiremedim. Ben de onlar(ı bu işten vazgeçirmesi) için polis çağıracağım” dedim. (Ukbe de bana:)

Onları bırak, cevabını verdi. Sonra Ukbe’ye bir daha varıp:

Gerçekten komşularımız şarap içmekten vazgeçmeye yanaşmıyorlar. Ben de kendilerini vazgeçirmesi) için polis çağıracağım, dedim.

Yazık sana onları bırak! Çünkü ben Rasûlullah (s.a.)ı şöyle buyurur­ken) işittim; dedi ve (bir önceki) Müslim (b. İbrahim) hadisinin manasını rivayet etti.

Ehû Dâvud der ki: Haşim ibn el-Kasım bu hadise ilaveten Leys’ den (şu sözleri de) rivayet etti. (Ukbe sözlerini şöyle tamamladı: Bunu böyle) yap­ma; (fakat) önce onlara (yumuşaklıkla) Öğüt ver. (Eğer vazgeçmezlerse o zaman) kendilerini tehdid et.[402]

Açıklama

Hadis-i şerif, bir müslümanın gizli kalan bir kusuruna şahid olup da onu başkalarına açmadan gizleyen bir kimsenin diri diri mezara gömülen bir kız çocuğunu mezardan çı­kararak hayata kavuşturmak kadar faziletli bir iş yapmış olacağını ifade etmektedir.

Çünkü, aslında Peygamberler dışında gizli günahları bulunmayan kim­se, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kul kusursuz kalmaz. Bu giz­li kusurlar kul ile Allah arasındadır. Kul bu kusurlarını açığa vurmayıp tevbesi ile meşgul olmakla mükellef bulunduğu gibi, başkaları da onları araştırmaktan kaçınmakla ve tesadüfen muttali olması halinde de onları saklamakla mükelleftir.

Eğer insan mü’min kardeşinin tesadüfen muttali olduğu kusurların! başkalarına açarsa, o kimse insanlar arasında itibarını kaybederek, büyük bir boşluğa düşebileceği gibi, nasıl olsa başkaları tarafından kötü tanındı­ğı düşüncesine kapılarak artık aynı kusurları açıktan işlemekten çekinme­yen hayasız bir insan haline de gelebilir. Bir müslüman için böyle bir du­ruma düşmek ise diri diri mezara gömülmekten farksızdır.

Muttali olduğu kusurları saklayarak, kusur sahibi müslümanı böyle rezil ve rüsvay bir duruma düşürmekten kaçınan kimsenin tutumu ise, el­bette diri diri mezara gömülen bir kimseyi mezardan çıkararak tekrar es ki hayatına kavuşturmaya denktir.

Ancak bu tutum gizliden günah işleyen kimseler hakkında olunca makbul ve övgüye layıktır.

Açıktan günah işleyen ve kusurlarını herkese ilan eden kimseler hakkında takınılacak tavır ve takib edilecek yol ise bu değildir. Onların isyanlarına rastlandığı zaman kendilerine elle, yahut dille müdâhele edilecek, fakat buna güç yetirilmediği takdirde güvenlik kuvvetle­rine haber verilecektir.

İbn Şahin bu hadisin garib olduğunu, Ebu Said ibn Yunus da illetli ol­duğunu söylemiştir. Hadisin ravisi İbrahim’in güvenilir bir râvi olup ol­madığı konusunda ulemâ ihtilâfa düşmüştür.

Din Kardeşliği [404]

4893… Salim’in, babası (İbn Ömer) den (rivayet ettiğine göre) Pey­gamber (s.a.)’in buyurmuştur:

“Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikeye atmaz. Kim din kardeşinin bir ihtiyacının karşılanması için çalışır çabalarsa, Allah da onun ihtiyacını karşılar. Her kim (dünya­da) bir müslümanın bir sıkıntısını giderirse bu sebeple Allah ondan kıyamet gününün sıkıntısından birini giderir. Her kim (dünyada) bir müslümanın kusurunu gizlerse Allah da kıyamet gününde onu(n kusurunu) gizler.”[405]

Açıklama

Müslümanların kardeşliği İslamiyet itibariyledir. Aralarında ittifak ve mutabakat bulunan iki şeye Arapçada kardeş denilir.

Müslüman tabiri: Hür, köle, baliğ ve mümeyyiz olan her ferde şamil­dir. Binaenaleyh müsllimanlıkta, kölelerle sahipleri de kardeştirler.

Metinde geçen: “…ona zulmetmez,” cümlesi emir manasındadır ve te’kid kabilindedir. Binaenaleyh müslümanın müslümana zulmetmesi ha­ramdır.

İbn Battal “Mazluma yardım etmek farz-ı kifâyedir; Sultana ise farz-ı ayndır” demiştir. İbnu’t-Tîn; “Müslümanın müslümana zulmetmekten ka­çınması farz, onu tehlikeye atmaktan kaçınması ise müstehabdır.” demiş­se de Aynî bunların hükümlerinin yerine göre değişebileceğini söylemiş­tir.

Müslümanın suçunu örtbas etmek kendisine gizlice tenbih ve nasihatta bulunmaya mani değildir. Bu hüküm aşikâre suç işlemeyenler hakkında­dır. Zamanımızda olduğu gibi her suçu pervasızca gözler önünde yapanlar bundan hariçtir. Bunlara “fâsik” denilir ki gıybetleri mubahtır. Rasûlullah (s.a.) bu hususta:

“Fâciri alem bilip dururken anmaktan çekmiyorsunuz. Onu ken­disinde bulunan şeylerle anın ki, insanlar onu tanısınlar” buyurmuş­tur.[406]

Kurbe: Gam, keder manasına gelir. Bir kimsenin gam ve kederini sı­kıntısını gidermek malla, canla veya mevki ile olabilir. Nevevî diyor ki: “Burada mendup olan örtbas etme emri, günahlarını açıktan işlemeyip gizleyen kimseler hakkındadır. Eziyet ve şerrinden korkulmazsa kendisi­ni uluemre şikayet etmek müsteh’ab olur. Çünkü onun suçunu örtbas et­mek ona daha ziyade eza cefaya, hürmetler çiğnemeye ve daha başka suç­ları işlemeye cesaret kazandırır. Bütün bunlar olmuş bitmiş bir suçu Ört­bas etmek hakkındadır. Henüz yapılmakta olan bir suçu gören bir kimse­ye ona itiraz etmesi ve elinden geliyorsa men etmesi vacibtir. Te’hiri he­lal değildir. Men etmekten acizse meseleyi -bir mefsedet terettüb etmeye­ceğinden emin olmak şartiyle- uluemre şikayet etmesi lazımdır. Ravilerin, şahidlerin, sadaka, vakıf ve yetim mallarına nezaret eden emin kimselerin ve emsalinin cerh edilmelerine gelince; gerektiği zaman bunları cerh’et­mek vacibdir. Ehliyetlerine dokunan bir halleri görülürse onu Örtbas et­mek helal değildir. Bu hal haram olan gıybetten değil, vacib olan nasihattan maduttur. Ulema bu hususta ittifak etmiştir.”[407]

  1. Karşılıklı Olarak Biribirlerine Şovenlerin Vebali

4894… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Karşılıklı olarak sövüşen her iki kişinin söyledikleri (kötü söz-leri)nin günahı, (kendisine küfredilerek haksızlığa uğrayan) mazlum kimse (küfrü başlatan kimseden) daha da ileri gitmediği sürece (küfre) ilk defa başlayan kimsenin üzerindedir.”[408]

Açıklama

Hadis-i şerif bir müslümana sövmenin günah oldugunu açıkça ifade etmektedir

Nitekim diğer bir hadis-i şerifte de; “Müslümana sövmek fısktır.Onu öldürmekse küfürdür” buyurulmaktadır.[409]

Karşılıklı olarak birbirlerine söven iki kişiden sövüşmeyi ilk başlata­nın günahı bellidir. Sövüşmeyi başlattığı için bir günah işlemiş olduğun­da şüphe yoktur.

Kendisine sövüldüğü için karşısındakine küfürle karşılık veren öbür kimsenin verdiği bu karşılığın da bir günah olduğu kesindir.

Önce kendisine sövüldüğü için aynı şekilde karşılık vermek durumun­da kalan şahıs karşılık verirken sövmede karşısındakinden daha da ileri gitmediği sürece her ikisinin günahı da sövmeyi ilk başlatanın üzerinde kalır. Saldırıya Önce uğramış olan kişi, bu günahlardan kurtulur. Fakat bu kişi karşılık vereyim derken küfürde saldırıyı, ilk başlatandan daha da ile­ri gidecek olursa dengeyi bozan kısmın günahı kendi üzerinde kalır. Ge­risinin günahı ise yine küfrü ilk başlatanın olur.[410]

  1. Alçak Gönüllülük

4895… lyaz b. Hımar’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah bana: Mütevazi olunuz da kimse kimseye zul­metmesin ve büyüklük taslamasın! diye vahyetti.”[411]

Açıklama

Tevazu, müslümanın en belirgin vasıflarından biridir.Azamet ve büyüklük ise Allah’ın sıfatlarındandır. Nitekim yüce Allah bir hadis-i kudside şöyle buyurmuştur: “Azamet ve büyüklük, benim iki sıfatımdir. Kim (bu iki sıfattan) birini takınarak bana ortaklığa kalkışırsa şüphesiz ona azab ederim.”[412] Binaenaleyh kibirlenip böbürlenen kimseler Hanlık makamına tecavüz edip yüce yaratıcının sıfatlarının birinde ona meydan okumuş olurlar.

Şu âyet-i kerimede kibirlilerin âhirette hüsrana uğrayacakları belirtil­erek müslümanlar uyarılmaktadır: “Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyenlere veririz. Sonuç Allah’dan korkanlarındır.”[413] Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurmuştur:

“İnsanları küçümseyip yüz çevirerek, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Şüphesiz ki Allah kendisini beğenip övünen hiç bir kimseyi sevmez.”[414]

Rasûl-i zişan efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez.”

Bir adam:

İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını ister, dedi,

Bunun üzerine Efendimiz:

Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir hakkı örtmek ve insanları hakir görmektir, buyurdu.[415]

Kibirlileri en şiddetli azab ile tehdid eden nasların yanısıra alçak gö­nüllülüğü öven naslar da vardır. İşte mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şe­rif bu naslardan biridir. Mütevazı insan kuruntu ve kibirden temizlenerek, Allah için tevazu gösterdikçe derecesi yükselir.[416]

Rasûlullah (s.a.)’ın yaşantısı her yönüyle örnek olduğu gibi tevâzuda da eşsiz bir örnek idi. Şefkat, yumuşak huyluluk ve hoşgörüde bir nümü-ne-i imtisal idi. Hatta oynayan çocukların yanından geçerken üzerinde bu­lunan Peygamberlik gibi yüksek bir makam dahi onu çocuklara selam vermekten alıkoymazdı. Onlara selam verir, yumuşak davranır, gönülleri­ni hoş ederdi. Hiçbir şeyi küçük görmezdi.

“Bir paçaya yahut buda davet edilsem giderim. Bir paça yahut bud hediye edilse kabul ederim” buyururdu.[417]

  1. İntikam Almanın Hükmü

4896… Said İbn el-Müseyyeb’den demiştir ki:

(Birgün) Rasûlullah (s.a.), sahabilerile birlikte otururken bir adam Hz. Ebu Bekire diliyle sataştı ve onu incitti. Hz. Ebû Bekirse ona karşılık ver­medi. Biraz sonra (adam) onu ikinci defa incitti. Hz. Ebu Bekir (yine) ses­siz kaldı. Sonra adam Hz. Ebu Bekir’i üçüncü kez rahatsız etti. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir de (ona gereken cevabı vermek suretiyle) ondan intikam aldı.

Hz. Ebu Bekir intikam alma yoluna gidince Rasûlullah (gitmek üzere) ayağa kalktı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir:

Ey Allah’ın Rasûlü, yoksa bana kızdın mı? dedi. Rasûlullah (s.a.) de:

“(O adam sana atıp tutmaya başlayınca senin adına ona cevap vermek üzere) gökten bir melek inip onun sana karşı söylediği sözleri yalan­lamaya başladı. Sen ona karşılık vermeye başlayınca (araya) bir şey­tan çıkıp geldi. Bense şeytanın bulunduğu yerde oturmam” buyurdu.[418]

4897… (Said b. Ebi Said’in) Hz. Ebu Hüreyre’den (naklettiğine göre); “Bir adam, Hz. Ebu Bekir’e sövmüş…” (Hadisin kalan kısmında Said b. Ebi Said bir önceki hadisin) bir benzerini rivayet etti.

Ebu Davud der ki; Bu hadisi (aynen) Süfyan gibi Sapan Ibni Isa da ibn Adan dan rivayet etmiştir.[419]

Açıklama

“Kötülüğün cezası da ona denk bir kötülüktür, fakat kim bağışlar ve (kendisiyle düşmanı arası­nı) düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette o zalimleri sev­mez”[420]

“Eğer bir ceza ile mukabele edecek olursanız ancak size yapılan azab ve cezanın misli ile yapın (daha fazla ileri gitmeyin); sabredersi­niz and olsun ki bu tahammül edenler için daha hayırlıdır”[421] âyeti kerimelerinde açıklandığı üzere insanın kendisine zulmeden kimseye onun zulmüne denk olacak yani onu aşmayacak şekilde mukabelede bulunarak intikam alması caiz olmakla birlikte, onun bu zulmünü sabırla ve afla karşılaması kendisi için daha hayırlı ve sevabh olur. Nitekim (2894) numaralı hadisin şerhinde de açıklamıştık.

Her ne kadar Hz. Ebu Bekir, kendisine yapılan saldırının ikisini sabır­la karşılayıp birine haddi tecavüz etmeyecek şekilde karşılık vermek su­retiyle, âyet-i kerimelerde açıklanan ruhsat ve azimet yollarının her iki­siyle de amel etmiş ve kendisini haddi tecavüz etmekten korumuş ise de, kendisi için daha hayırlı olacağı cihetle Rasûl-i zişan efendimiz, bu hu­susta kendisine azimet yolunu tavsiye etmiş, azimet yolunu tuttuğu süre­ce, kendisi adına bir meleğin cevap vereceğini, ruhsat yolunu tutması ha­linde ise münakaşanın uzaması söz konusu olup bu durumda şeytanların devreye gireceklerini haber vermiştir. Perde arkasını bilip ona göre hare­ket etmenin değerini bilenler için ne güzel bir öğüt! Her ne kadar bu riva­yetler mürsel iseler de birbirlerini teyid ettikleri için zayıflıktan kurtul­muşlardır.[422]

4898… (Abdullah) İbn Avn dedi ki:

Ben (ilmine güvendiğim kimselere): “Kim, kendisine edilen zu­lümden sonra hakkını alırsa artık böyleleri üzerine (ceza için) bir yol yoktur”[423] (âyet-i kerimesinde sözü geçen) intikam almanın hükmü­nü sorardım. Bana AH İbn Zeyd İbn Cud’ân, babasının hanımı olan Ümmü Muhammed’den (bir hadis naklederek bu soruma cevap verdi)

İbn Avn dedi ki (bana bu hadisi başkaları da rivayet etti. Ravilerin hep­si de şöyle) rivayet ettiler:

“Ümmü Muhammed, Müminlerin annesi (Hz. Âişe’)nin yanına girer (çıkar)dı. (Birgün) mü’minlerin annesi (Hz. Aişe ona şöyle) demiş:

Bir defasında yanımda Zeyneb bint Cahş varken Rasûlullah (s.a.) ya­nıma gelmişti. (Hz. Zeyneb’i görmeden) eliyle (kan-koca arasında geçen bir hareket) yaptı. Ben de kendisine bir işarette bulunarak kendisini Zeyneb’in varlığından haberdar ettim. Rasûlullah da (bu hareketi) bıraktı ve (Hz. Aişe’nin verdiği bu habere göre) Hz. Zeyneb de Hz. Aişe’ye (dönüp O’na) dili ile sataşmış, Hz. Peygamber onu (bundan) nehyetmiş ise de Hz. Zeyneb sataşmasından vazgeçmemiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Hz.Aişe’ye:

Sen de ona dil uzat, demiş o zaman Hz. Aişe de Hz. Zeyneb’e dil uzatmış ve Hz. Zeyneb’in hakkından gelmiş. Bunun üzerine Hz. Zeynep, Ali (r.a.)’e (şikayete gitmiş) ve: “Muhakkak ki Aişe (r.anha) (bana haka­ret etmekle Haşimoğullanndan olan) size (de) hakaret etmiş oldu” demiş. (Aynı şekilde varıp Haşimoğullarına şikayet) etmiş, derken Hz. Fatma (durumu arzetmek ve Hz. Zeyneb’in hakkını aramak üzere Hz. Peygamber’in huzuruna) gelmiş (Hz. Peygamber de) O’na:

“Ka’be’nin sahibine yemin olsun ki o, (Aişe) senin babanın sevgi­li eşidir. (O Haşimoğullarına dil uzatmış bile olsa sakın onun aleyhinde birşeyler söyleme)” buyurmuş. Hz. Fatma da dönüp gitmiş Haşimoğulla­rına varıp:

Gerçekten ben Hz. Peygambere (varıp) şöyle şöyle dedim; o da bana şunları şunları söyledi, demiş; ayrıca Ali (r.a.) Peygamber (s.a.)’e varıp O da bu mevzuda kendisiyle konuşmuş.[424]

Açıklama

Bir Önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi aslında (sözlü çekişmelerde) yapılan saldırıyı ona denk olacak şekilde karşılamak caiz olmakla birlikte, tamamen sükût yolunu tercih ederek çekişmenin uzamasını önlemek daha faziletli bir iş­tir, fazilet erbabının yoludur.

Bir Önceki hadis-i şerifte söz konusu edilen böyle bir çekişmede Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir için sükûtu tavsiye ederken mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, Hz. Aişe’nin kendisine saldıran Hz. Zeyneb’e kar­şılık vermesini tavsiye etmiştir. Bu husus açıklanması gereken önemli bir meseledir.

Hadis sarihlerinin açıklamalarına göre, Hz. Peygamber’in Hz. Ebu Be­kir’e bir münakaşa esnasında sükûtu tavsiye ederken, Hz. Aişe’ye cevap vermeyi tavsiye etmesi, Hz. Ebu Bekir’le, Hz. Aişe’nin manevi makam­larının farklılığından kaynaklanmaktadır.

Hz. Ebu Bekir, makam itibariyle daha yüksek ve hadiselere tahammül gücü daha fazla olduğu cihetle ona tahammülü daha zor olan sükût yolu­nu tavsiye ederken, Hz. Aişe’ye tahammül gücünü aşacağı için sükûtu tavsiye etmemiş, hasmının saldırısını dengeleyecek şekilde bir cevap ver­mesini tavsiye etmiştir.

Eğer Hz. Ebu Bekir’e de bu yolu tavsiye etseydi, evlayı terk demek olan bu yol, onun yüksek makamına uygun düşmezdi.

Ayrıca bir önceki hadisede Hz. Ebu Bekir’in hasmına cevap vermesi­nin münakaşanın uzamasına sebep olması şeytanın da bu münakaşadan dolayı iki müslüman arasına fitne girmesi için ümitlenmesine yol açması söz konusu idî.

Nitekim Hz. Ebu Bekir’in sükûtu, Hz. Aişe’nin de cevap vermesi mü­nakaşaların kısa zamanda sona ermesinde müessir olmuştur.

Bu bakımdan münakaşada sükûtu tercih etmek evla olmakla beraber münakaşanın sona ermesi ya da çıkması muhtemel bir fitnenin önlenme­si hasma karşı tonlu bir cevabın verilmesine bağlı ise o zaman tehlikenin durumuna göre cevap vermek bazan müstehab, bazan da vacip olur.

Hz. Peygamberin Ebu Bekir’e sükût tavsiye etmesi, bir meleğin O’nun namına hasmına cevap vermiş olması ile açıklanabilir. Fakat Hz. Peygam­ber, Hz. Aişe adına Hz. Zeyneb’e böyle bir meleğin cevap vermesine gön­lü razı olmadığı için, Hz. Aişe’ye cevap vermeyi tavsiye etmiş olabilir. Ayrıca Hz. Zeyneb’in Hz. Aişe’ye saldırısı Hz. Peygamber’in bir hareke­tinden doğmuş olduğu için, bu saldın netice itibariyle Hz. Peygamber’e yapılmış bir saldırı haline dönüşebilirdi. Hz. Peygamber, Hz. Zeyneb için

böyle bir tehlikenin doğmasından korktuğu ve bunun önlenmesinin de Hz. Aişe’nin vereceği cevapla mümkün olacağına inandığı için Hz. Ai­şe’ye cevap vermeyi tavsiye etmiş olabilir.

Bu hadisin ravisi Ali İbn Zeyd güvenilir bir ravi değildir. Ümmü Muhammed ise Münzirî’nin zannettiği gibi Ümmü Ced’ân değildir. Zeyd İbn Ced’ân’ın hanımıdır.[425]

  1. Ölüler Aleyhinde Konuşmak Yasaklanmıştır

4899… Âişe (r.anhâ)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Kendisiyle sohbet ettiğiniz mü’min) bir arkadaşınız vefat ettiği za­man onu bırakınız. Hakkında kötü sözler söylemeyiniz.”[426]

4900… Hz. İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (a.s.):

“Ölülerinizin iyiliklerini anınız kötülüklerin (i zikretmek)den kaçını­nız” buyurmuştur.[427]

Açıklama

Metinde geçen “ölülerinizin iyiliklerini anınız” emri istihbab ifade eder. Bu bakımdan müslümanların ölülerinin iyiliklerini anmak müstehabtır.

“Ölülerinizin kötülüklerini anmaktan kaçının” emri ise farziyyet ifade ettiğinden müslümanların ölülerinin kötülüklerini anmak haramdır. Çün­kü bir müslüman, öldükten sonra aleyhinde konuşmak, bir gıybettir. Hat­ta bir müslümamn ölümünden sonra aleyhinde konuşmak, sağlığında aleyhine konuşmaktan daha da çirkindir. Çünkü sağlığında aleyhinde ko­nuşulan kimseyle helalleşmek mümkün olduğu halde, ölü bir kimseyle helâlleşmek mümkün değildir. Fakat kâfirlerin ve bidatçilerin sağlıkların­da olduğu gibi ölümlerinden sonra da aleyhinde konuşmakta bir sakınca olmadığı gibi, bazan halkı tehlikelerinden korumak için kötülüklerini ha­tırlatmak dinî bir görev olur.

Ayrıca ulemâ, güvenilir olmayan ravilerin kusurlarını sağlıklarında ve ölümlerinden sonra zikretmenin cevazında ittifak etmişlerdir. Mevzumuzu teşkil eden (4900) no’lu hadisin ravisi İmran İbn Enes, tenkid edilerek güvenilir bir ravi olmadığı söylenmiştir.[428]

  1. Azgınlık (Haddini Aşmak) Yasaklanmıştır

4901… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“İsrail oğullarının içinde biri hayra diğeri de şerre yönelmiş iki kişi vardı. Birisi günah işlemekle, diğeri de ibadetle meşguldü. İbadetle meşgul olan devamlı olarak diğerini günah işlerken görür ve (her tefasında da ona): “Vazgeç” derdi. (Yine) birgün (onu böyle) günah üze­rinde bulup ona “vazgeç” dedi o da:

Benim karşımdan çekil, benim Rabbim seni benim üzerime bir gözetleyici olarak mı gönderdi? diye cevap verdi. Bunun üzerine (be­riki):

Allah’a yemin olsun ki (böyle devam edersen) Allah seni affetmez yahutta seni cennete sokmaz, dedi. Bir süre sonra ikisi de vefat etti­ler ve alemlerin rabbi huzurunda bir araya geldiler. (Yüce Allah) şu ibadete düşkün olana:

Sen beni (m kullarıma nasıl muamele yapacağımı kesinlikle) biliyor muydun, yahut benim elimde olan (tasarruf imkanın)a sahip miydin, (de kulum hakkında benim adıma böyle kesin bir hüküm verebildin) dedi.

Günahkâr olana:

Git rahmetimle cennet(im)e gir, buyurdu. Diğeri için de: “Bunu cehenneme götürün” emrini verdi.

Hz. Ebu Hüreyre dedi ki: “Varlığım elinde olana zata yemin olsun ki (sözü geçen âbid adam diğeri için böyle kesin bir hüküm vermekle) öyle bir söz söylemiş oldu ki, (bu kelime) (kendi) dünyasını da âhiretini de he­lak etti.”[429]

Açıklama

Bilindiği gibi “Hüküm Allah’mdır.[430] “Kendine şirk koşu|msım affetmez”[431] “Şirkin dışındaki günahları dilediği kimseye mağfiret buyurur”[432] “Dilediğini de azab eder.”[433] Herşey onun elindedir, onun üstünde hiçbir güç yoktur. Öyley­se Rasûlullah (s.a.)’ın dışında onun adına hiç kimsenin hiçbir kimse hak­kında hüküm verme hakkı olmadığı gibi, cennete ya da cehenneme gön­derme yetkisi de yoktur. Bir kimsede böyle bir yetki görmek ise onu Al­lah’a ortak kılmak anlamına geleceğinden şirktir.

Nitekim şu âyet-i kerimede ifade edilmek istenen de budur. “Onlar, âlimlerini ve rahiblerini AHah’dan başka rabbler edindiler.”[434]

Ancak Allah’ın Kur’an-ı Keriminde ve Rasûlullah’m hadis-i şeriflerin­de açıklamış oldukları hükümleri halka açıklamak böyle değildir. Bu sadece Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini yine Allah’ın ve Rasûlunun bu mevzudaki emirlerine uyarak halka nakletmekten ibarettir. Binaenaleyh bir kimsenin Allah adına kendi kafasından hüküm vermesi onu dünya ve âhirette iflasa sürükler.[435]

4902… Ebu Bekre’den (şöyle dediği rivayet edilmiştir): Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:

“Ahirete ertelenecek cezası ile beraber, sahibi için zulüm ve akra­bayı ziyareti terk kadar, Allah’ın cezalandırmayı çabuklandırmasına layık olan bir günah yoktur.”[436]

Açıklama

Bağy: Zülüm etmek, haktan ayrılmak, İslam devletine isyan etmek, yaratıklara karşı kötü davranmak ve kibirli olmak gibi manalara gelir. Sindî, hadiste geçen bu kelime­yi zulüm ve yaratıklara kötülük etmek şeklinde yorumlamıştır,

Katiat-i Rahim: Akraba ile ilgiyi kesmek, onlara gerekli ilgiyi göster­memek ve onlara karşı üzerine düşeni yapmamaktır. Sıla-i rahim ise bu­nun zıddı ve tersidir. Yani Akraba ile iyi ilişki kurmak, onlara karşı üze­rine düşeni yapmaktır.

Zulüm, haksızlık ve yaratıklara kötülük etmek ile akraba ile ilgisizlik suçlarına karşı âhirette verilece cezadan başka dünya hayatında da ceza verileceği, hem de diğer günahların cezalarından önce verileceği, ilk iki hadiste bildirilmiştir. Bilindiği gibi bazt suçların cezasının bir kısmı âhirete bırakılmakla beraber bir kısmının cezası da dünyada verilir. İşte bu iki günah bu tür suçlardandır.[437]

  1. Hased (Kıskançlık)

4903… Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Hasedden (kıskançlıktan) sakınınız. Çünkü ateşin odunu yediği gi­bi kıskançlık da iyi amelleri yer bitirir.” Yahutta: (“odunu” lafzı yer­ine) “otu” (diye) buyurmuştur.[438]

Açıklama

Hased: Başkasında olan nimetten (can, mal sıhhat) huzursuz olup, elem duyarak, o kişiden o nimetin gitmesini istemektir. Cehalet ile tamahkârlığın birleşmesinden, kaynaş­masından doğar. Akran ve akraba arasında çok olur.

Hased, çirkin ahlâkın en zararlılanndandır. Şeytanın ebedî saadetten mahrumiyetine sebep de Hz. Adem’e hased etmesi ve büyüklenmesi idi. Hased herkeste bulunur. Fakat derecesi farklıdır. Kiminin hasedi hayalin­den gelir, geçer, kiminin içinde biraz kaldıktan sonra akıl ve insafın üstün gelmesiyle dağılır gider. Bazılarınınki de nefiste yerleşir, gittikçe artar, işte asıl hased, buna derler.

İmam Gazzalî hasedi doğuran yedi sebeb bulunduğunu söyler:

a. Düşmanlık,

b. Kuvvetli, üstün ve yüce olma isteği,

c. Büyüklenme,

d. Kendini beğenme,

e. İsteklerini elinden kaçırma korkusu,

f. Riyaset (başkanlık) sevgisi,

g. Kişinin tabiatının alçaklığı ve pisliği.

Bunların hepsi hasede sebep olmakla beraber en âdisi nefsin ve huyun pisliğinden kaynaklanan haseddir.

Rezil ve sefil kişilerin çoğunun faziletli,ve değerli kişilere karşı olan çekemezlikleri bu nevidedir.

Böylesi bir nefse sahip olan kişiler sürekli olarak azab içinde kalırlar, diğer kişiler yükseldikçe nimet sahibi oldukça, bunlar alçalır ve azabdan kıvranırlar. Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kerem ve nimetlerinden kişilere isa­bet eden her mevki, mal, nimet karşısında bunlar binbir mihnet ve sıkıntı içinde bulunurlar. Bu kısım hasedin ilacı zor olduğundan böyle bir miza­ca sahip olan kimselere kolay kolay şifa bulamazlar. Zira kaynak dışarıda değil, nefsinin pisliğindendir.

Hasedçi çoğu zaman, içinde bulunduğu tahammül edilmez. Sıkıntının şevkiyle hased ettiği kişinin gıybetini yapmak zorunda kalır.

Gıybet, ise kıyamet gününde kişinin salih amellerinin, gıybeti edilen kimseye gitmesine, gıybeti yapılan kimsenin günahlarının da gıybet eden kimseye yükletilmesine sebep olur. Ayrıca hasetçi çoğu zaman haset etti­ği kimsenin elinde bulunan nimetlerin zevalini ister. Bu ise Allah’ın kaza ve kaderine karşı gelmek demektir. İşte hased, sahibini böyle amellerinin sevabını alamayan, müflis ve bedbaht bir duruma düşürdüğünden, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, hasedin yaptığı bu tahribat ateşin odu­nu ya da otu yakıp bitirişine benzetilmiştir.

Haset ettiği kişiye zarar vermeye, gıybetini yapmaya götüren hasetler

haramsa da etrafına zulmeden, eza ve cefa veren zâlim düşmanlar için el­lerinde bulunan nimetlerin zevalini temenni etmekte bir sakınca yoktur.[439]

İslâm terazisinde kefesi daima ağırbasan insan, sadık, saf ve nefsi hile, ihanet, hased ve düşmanlıktan temizlenmiş olan insandır. İbadeti az da ol­sa kefesi ağır basar bu insanın.

Göğsü kin ve hased dolu olan, insanları rahatsız eden bir insan ise iba­deti çok da olsa kefesi hafif kalacaktır. Çünkü o, duvardaki hafif, içi boş bir tuğlaya benzer ve onun gibileri bu duvarın yıkılmasına sebep olur. İsIâmın istediği örnek müslüman, güzel ibadet, temiz kalp ve iyi muamele­nin kendinde toplandığı özü sözü uygun bir kimsedir. İşte bu tip müslümanlarla İslam toplumunun yapısı kuvvetlenir ve Rasûlullah’ın belirttiği şekilde birbirine kenetlenmiş duvar gibi olur. Böylece bu temiz ve birbirine kenetlenmiş toplum, Allah’ın âyetini insanlara taşımaya lâyık olur.[440]

4904… Sehl İbn Ebi Umame şöyle demiştir:

“(Birgün) babamla birlikte, Ömer İbn Abdulaziz’in Medine Valiliği zamanında, Medine’de Enes İbn Malik’in yanma girdim. Bir de baktık ki Hz. Enes yolcu namazı gibi ya da ona benzer (kısa) bir namaz kılıyor. Se­lam verince babam (O’na):

Allah sana rahmet etsin, söyle bakalım bu (kıldığın) farz bir namaz mıdır yoksa kıla geldiğin nafile bir namaz mıdır? dedi (O da:)

Bu farz namazdır ve Rasûlullah’ın namazıdır. (Ben) unutarak yanıldığım birşey dışında (bunda bile bile) hiçbir yanlışlık yapmadım. Muhakkak ki Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “(Kendiliğinden) nefisleri­nize zorluk çıkarmayınız. Sonra size (Allah tarafından) zorluk çıkartı­lır. Nitekim (geçmiş ümmetlerden) bir kavim kendilerini zora koştular da Allah da onlara zorluk çıkardı. İşte kiliselerde ve mabetlerde ka­lıntıları bulunan “ruhbanlığı da onlar uydurmuşlardır.”[441] Sonra er­tesi günü (Ebu Umame) sabahleyin (Hz. Enes’e) varıp:

(Bizimle beraber çöl yolculuğuna katılman ve oradaki ibretli eserle­ri) görmen ve ibret alman için (sen de hayvanına) binmez misin? dedi. (Hz. Enes de:)

Evet, cevabını verdi. Bunun üzerine hepsi de (vasıtalarına) bindiler ve halkı helak olmuş, yıkılmış ve yok olmuş, tavanları çökmüş bir diyara geldiler. (Ebu Umame Hz. Enes’e:)

Bu diyarı tanıyor musun? diye sordu, (Hz. Enes de:)

Burayı ve halkını hem de nasıl tanıyorum. Burası öyle bir kavmin di­yarıdır ki, onları azgınlık ve kıskançlık helak etti. Çünkü haset iyiliklerin nurunu söndürül-, azgınlık ise bunu ya doğrular, ya da yalanlar. (Yanı az­gınlık hasedin yapılmasını istediği kötü fiilleri ya yerine getirip onun hük­münü icra eder. Ya da onun hükmünü icra etmesine imkân vermez). Göz zina eder, Avuç, ayak, beden, dil ve mahrem yer de bunu ya doğrular, ya da yalanlar.[442]

Açıklama

Dine, dinin aslında olmayan unsurları sokarak dini güç yetirilmez bir ibadetler manzumesi haline ge­tirmenin ve hasedle zulmün, ülkelerin kısa zamanda yok olup gitmesine sebep olacaklarım ifade eden bu hadis, İbn Kayyım el-Cevziyye’nin tah­kikine göre, sahih değildir. Çünkü çocuk ağlaması gibi namazı kısa kes­meyi gerektiren çok ciddi bir sebep olmadıkça Hz. Peygamber’in farz na­mazları kısa kestiği görülmemiştir.

Şayet, bu hadisin doğruluğu kabul edilse bile, Hz. Enes’in kılmakta ol­duğu söz konusu namazın bir farz namaz olduğu düşünülemez. Olsa olsa sabah namazının sünneti gibi revatip sünnetlerden biri olabilir. Hz. Enes dinleri tahribten, ruhbanlıktan bahsetmekle farz namazları âdabına ve erkânına riâyet ederek kılmayı kast etmiş olamaz. Ancak, çocuk ağlama­sı gibi namazı kısaltmayı gerektiren çok önemli bir sebep olduğu halde namazı uzatmamayı kast etmiş olabilir.

Hasedle ilgili lüzumlu açıklamayı bir önceki hadisin şerhinde yapmış olduğumuzdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[443]

  1. La’net Etmenin Hükmü

4905… Hz. Ebu’d-Derdâ, Rasûlullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu söy­lemiştin

“Kul bir şeye lanet ettiği zaman o lanet semaya yükselir. Fakat (la­net çok korkunç bir hadise olduğundan) gök kapıları (korkularından onu kabul etmek istemezler de) hemen onun önünde kapanıverirler. Sonra yere iner; (fakat) onun önünde yer kapıları da kapanır. Sonra (gidecek bir yer bulamadığından) sağa-sola meyletmeye başlar. (Sağa ya da sola gitmek için de) bir izin bulamayınca (gerçekten lanet edilmeye lâyık) ise lanet edilen kimseye döner. (Lâyık) değilse lanet edene döner.”

Ebu Davud der ki, Mervan, Muhammed, senedinde bulunan Velid h.

Rebah’ın aslında Rebah b. Velid olduğunu ve bu hadisi Nemraridan işit­tiğini söyledi. Yahya İbn Hassan (ondan Velid İbn Rebah diye) bahset­mekle yanılmıştır.[444]

Açıklama

Lanet etmek, dua yoluyla birşeyin Allah’ın rahmetinden kovulmasını ve uzaklaştırılmasını istemektir. Belli bir şahsa bu manada kesin bir şekilde lanet etmek asla caiz de­ğildir. Ancak, Ebu Cehil gibi küfür üzere öldüğü kesin olarak bilinen kimselere lanet etmekte bir sakınca yoktur. Binaenaleyh, zina isnadından do­layı, eşler arasında başvurulan lâneüeşme olayında, lanetin yöneltildiği eş kesin bir şekilde belli olmadığından sözü geçen lanetleşmede bir sakınca bulunmadığı gibi, ölüp gitmiş olan bir kafir ya da bid’atçi için: “Eğer kü­für üzerinde ya da bid’at üzerinde Ölmüş ise Allah ona lanet etsin” demek­te de bir sakınca yoktur. Çünkü bu nevi lanette bir kesinlik (kat’îlik) yok­tur. Sadece bir şarta bağlılık (ta’lik) vardır.

“Allah hüllecîye de hülle yaptırana da lanet etsin”[445] “Allah ribayı, yiyene de yedirene de lanet etsin.”

“Allah rüşvet verene de alana da lanet etsin”[446]

“Allah kendini kadınlara benzeten erkeklerle, erkeklere benzeten kadınlara lanet etsin.”[447]

“Allah anne ile çocuğunu ayıranlara Iânet etsin”[448]

“Allah saçlarına, başkalarının saçlarını ulayanlara Iânet etsin.”[449]

Mealindeki hadislerdeki Iânet ise muayyen bir şahsa yöneltilmemiştir. Bilakis kimlikleri meçhul kimselere yöneltilmiş bir lanettir. Bu sebeple bu nevi lanetlerde bir sakınca yoktur.[450]

Ama müslümana yakışan, hiçbir kimseye Iânet okumamaktır. Çünkü Cenab-ı Hak İblis dahil herhangi bir şeye Iânet etmemizi bize vâcib kılmamıştır. Zira peygamber (s.a.): “Mü’min sövüp sayıcı lanet edici, haya­sızca konuşucu ve edepsiz değildir.”[451]

“Şüphesiz ki lanet ediciler kıyamet günü ne şâhid olurlar ne de şe­faatçi..”[452]

“Müslümana sövmek fasiklıktır. Onunla savaşmak ise küfürdür.”[453]

“Ben lânetçi olarak gönderilmedim”[454] buyurmuştur.[455]

4906… Semure İbn Cündüb’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize Allah’ın lânetiyie, gazabıyla ve cehennem ateşiyle la­net etmeyin”[456]

Açıklama

Hadis-i şerifde müslümanlann: “Allah’ın laneti senin üzerine olsun, Allah’ın gazabı senin üzerine olsun, Allah seni cehennemine soksun” gibi Allah’ın lanetini yada gazabını veya cehennemini ihtiva eden sözlerle birbirlerine beddua etme­leri yasaklanmaktadır.

Gerçek müslüman hiçbir zaman Iânet kelimesine ağzını alıştırmamalıdır. Çünkü “Müslümana sövmek fasıldık, onunla savaşmak ise küfür­dür.”[457]

“Allah Teala kötü sözü ve kötü söz söyleyeni sevmez.”[458]

Nitekim Fahr-i kâinat efendimiz de: “Ben lânetçi olarak gönderilme­dim, ancak rahmet (peygamberi) olarak gönderildim”[459] buyurmuştur.

İslarmn temiz havasını teneffüs etmiş bir müslümana lânetçilik ve küfürbazlık asla yakışmaz. O bu tür vasıflardan çok, ama çok uzaktır.

Gerçek bir müslüman konuştuğu her kelimenin hesabını vereceğini, kalbinin derinliklerinde hisseder. Hayat şartlan onu bazı tartışmalara sürüklerse de öfkesini yenmeyi ve sinirlerine hâkim olmayı bilir.[460]

4907… Ebu’d Derdâ Rasûlullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

“Lânetçiler, kıyamet gününde ne şefaatçi olabilirler, ne şâhid ola­bilirler”[461]

Açıklama

Bilindiği gibi şefaat aslında Allah’a mahsus bir hak[462] olmakla beraber yüce Allah Rasulûne, kendisine şirk koşmayan günahkâr mü’mirilere kıyamet gününde şefaat etme izni verecektir.[463] RasûIüne bahşetmiş olduğu bu yüksek makama da “Makam-ı Mahmûd” denir.[464]

Hz. Peygambere tanınan bu ilk şefaat yetkisinden sonra şefaat etme sı­rası, diğer peygamberlere, âlimlere ve şehidlere verilecektir.[465] Yine me­leklere ve bazı mü’mirilere de şefaat izni verilecektir.[466] Fakat, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, lânetçi kimselerin kıya­met gününde hiçbir şefaat etme yetkisine sahip olamayacakları ifade edil­mektedir. Bu hadis-i şerifte ayrıca: “Ey müslümanlar, böylece sizi seç­kin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet ör­neği ve hak şahidleri olasınız”[467] mealindeki âyet-i kerimede ve benzer­lerinde kıyamet gününde Hz. Muhammed ümmetine verileceği bildirilen diğer ümmetlere. Peygamberlerin tebligatta bulunduklarına dair şahitlik etme yetkisinin de lânetlilere verilmeyeceği bildirilmektedir. Metinde geçen “şahidlik” kelimesi aslında üç manaya gelebilir.

a. Ahirette diğer ümmetler hakkında ve peygamberlerin tebligatı hak­kında şahitlik etmek,

b. Dünyada şahitlik etmek,

c. Allah yolunda şehid olmak. Bunların içerisinde hadisin ruhuna en uygun olanı birinci mana olduğundan biz bu manayı tercih ettik.[468]

4908… İbn Abbas’dan (rivayet edildiğine göre); Bir adam rüzgâra la­net etti… (Bu hadisi Musannif Ebû Davud’a rivayet eden diğer râvi) Müs­lim (ise bu hadisi) şöyle rivayet etti: “Hz. Peygamber zamanında rüzgâr bir adamın etekliğini vücudundan çekip aldı. Adam da rüzgâra lanet etti.” Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Ona, lanet etme! Çünkü o emirle hareket eder ve bir kimse lâ-nete ehil olmayan bir şeye lanet edecek olursa o lanet kendisine dö­ner” buyurdu.[469]

Açıklama

Allah’ın emri seresi rüzgârlar bazan esip insanlara bereketli yağmurlar getirip ekinlerin ve meyvelerin olgunlaşıp tatlanmasına hizmet ederlerken, bazan da evlerin çatılarını uçurup, ağaçlan ve ekinleri köklerinden söküp yeşillikleri kurutarak bü­yük felaketlere ve zararlara sebep olurlar. Bu hadiselerin hiçbiri rüzgârın kendi irâde ve arzusuyla olmuş değildir. Rüzgârın bu hâdiselere sebep ol­ması, ancak ve ancak yerlerin ve göklerin yegâne hâkimi olan yüce Al­lah’ın iradesiyle, insanların imtihan hikmetine mebni olarak meydana gel­mektedir. Rüzgârın irade ve ihtiyarı olmadığına göre o bu zararların mey­dana gelmesinde sadece bir alet hükmündedir. Bilindiği gibi alet, akıl ve irade sahibi olmadığından cezaî ehliyete sahip değildir.

Binaenaleyh müslüman herşeyde olduğu gibi; rüzgârın esip hayır ve şer getirmesi gibi tabiat olayları karşısındaki tavrında da devamlı uyanık olmalı ve daima lanet etmekten uzak durmalıdır:

“Hak kulundan intikamın yine abdiyle alır.

Bilmeyen ilm-i ledünnü anı abd etti sanır.

Her işin halikı O’dur, abd elinde işlenir.

Sanma ansız Bahriyâ, âlemde bir çöp deprenir.”[470]

  1. Zalime Beddua Etmek

4909… Âişe (r.anha)’dan (rivayet edildiğine göre birgiin); kendisinin bir şeyi çalınmış da çalan kimseye beddua etmeye başlamış. Bunun üzeri­ne Rasûlullah (s.a.):

“(Böyle beddua ederek) onun günahını hafifletme” buyurmuş.[471]

Açıklama

Fethü’l-Vedûd yazarının açıklamasına göre Hz.Peygamber, Hz. Âişe’yi bir eşyasının çalınmış olmasından dolayı öfkeli bir halde hırsıza beddua ederken görünce, ona bedduayı terk etmeyi tavsiye etmiştir. Çünkü bir insanın bir insanı üzüp öfkelendirmesi, öfkelendiren kimsenin kıyamet gününde cezaya çarptırıl­masını gerektirir. Öfkelenen kimsenin beddua etmesi ise bu günahı hafif­letir. Öyleyse zarara uğrayan kimsenin uğradığı zarardan dolayı kendisi­ni zarara uğratan kimseye beddua etmesinin hiçbir yararı yoktur.

Hz. Peygamberin, bu sözden maksadı suçlunun günahının azalmasını önlemek ve kesinlikle azaba çarptırılmasını sağlamak değil, beddua etme­nin lüzumsuzluğunu açıklamaktır.[472]

  1. Kişinin Müslüman Kardeşine Küsmesinin Hükmü

4910… Enes İbn Malik’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize düşmanlık beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun! Bir müslümanın bir din kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl değildir.”[473]

Açıklama

Hased: Bir nimetin din kardeşinden alınıp kendisine verilmesini istemektir ki, pek çirkin bir şeydir.

Buğz: Sevginin zıddıdır.

Tedâbür: Birbirlerine sırt çevirmek demektir. Kaadı Iyaz’a göre bun­dan murad, birbirinize düşmanlık etmeyin, demektir. Birbirinizi terk et­meyin manasına geldiğini söyleyenler de vardır.

Taberanî diyor ki: “Bu gibi şeyler kazanmakla elde edilmez.” Bina­enaleyh onları teklif de doğru değildir. Buradaki nehiy onların sebepleri­ne hamledilir; yani buğzu, hasedliği ve küsüşmeyi icab eden işleri yapma­yın, demektir.

Zührî’nin rivayetindeki dört hasedden murad: Buğzetmemek, hasedlik etmemek, birbirine sırt çevirme ve kardeş olmaktır.

Şafiîlere göre bu hadis, bir müslümanın din kardeşi ile üç günden faz­la dargın kalmasının haram; üç gün dargınlığın ise mubah olduğuna delil­dir. Üçüncü günden fazla süren dargınlığın haram olduğuna nass ile üç günlük dargınlığın mubah olduğuna ise mefhum-i muhalifi ile delâlet et­mektedir. Üç günlük dargınlığın affedilmesi, insanın yaradılışında gadab ve kötü huyluluk bulunduğundandır.

Hanefilere göre, mefhum-i muhalif sahih delil değildir. Onlarca üç eünden fazla dargınlığın haram olduğunu beyan, üç gün dargınlığın helal olmasını iktizafnez.

Bazıları bu dargınlığın dünyaya ait bir iş için üç gün olduğunu, âhiret için olursa üç günden fazla dargın durmanın meşru kılındığını söylemiş, Peygamber (s.a.)’in Tebuk gazasına iştirak etmeyen üç kişi ile elli gün ko­nuşmadığını, ashabına da onlarla konuşmamalarını emrettiğini, buna mi­sal göstermişlerdir. Bu zevatın tevbeleri kabul buyurulduğuna dair âyet inmiş ve müslümanlar kendileri ile konuşmaya başlamışlardır.

Dargınlığın, sırf bir selamla sona erip ermeyeceği ulema arasında ihti­laflıdır. Cumhura göre mücerred bir selam vermek veya almakla dargın­lık sona erer. Bir rivayette İmam Malik’in kavli de budur. İmam Ahmed’e göre dostluk eski haline dönmedikçe dargınlık geçmiş sayılmaz. Mâlikîlerden İbn Kaasim’ın kavli de budur.[474]

4911… Ebu Eyyûb el – Ensarî’den (rivayet edildiğine göre);

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir müslümana kardeşini -karşılaştıklarında biri yüzünü bir tarafa, diğeri Öbür tarafa çevirecek derecede- üçgünden fazla terk etmesi helâl değildir. Hayırlıları ise daha önce selâm verenleridir.”[475]

4912… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir mü’minin bir mü’mine üç günden fazla küsmesi helal olma/. Eğer küsen kimse (küs iken) üzerinden üç gün geçecek olursa hemen ona varıp selam versin. Eğer selamını alırsa (her ikisi de barışmanın) sev(abın)a ortak olurlar. Eğer selamı almazsa (küslüğün) günah(ını) yüklenmiş olur.” (Ravi Ahmed b. Said rivayete şu sözleri de) ekledi: “Selam veren de küslük (günahın) dan kurtulmuş olur.”[476]

4913… Âişe (r.anha)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir müslümanın bir müslümana üç günden fazla küsmesi (helal) olmaz. Binaenaleyh (din kardeşine küsen kimse) onunla (her) karşılaş­tığında selam verir (ve bu karşılaşma ve selamlaşma) üç defa (tekerrür ettiği halde o zat) bu selamların hiçbirini de almazsa (küslüğün) güna­hını yüklenmiş olur.”[477]

Açıklama

İyi günler kadar kötü günler, sevinç kadar üzüntü; sukûnet kadar gürültü ve kızgınlık da bu hayatın ta­biî hallerindendir. Sevinmek bağışlamak hoş görmek gibi kırılmak, üzül­mek ve küsmek de beşerî davranışlar ve reaksiyonlardır.

Hadisimiz, sebebi ne olursa olsun mü’min için din kardeşine küsme süresinin en çok üç gün olduğunu belirlemektedir. “Hiç küsmeyin” deme­mekte küsme ihtiyacını tatmin süresini oldukça kısaltarak müslüman top­lumda köklü bir ülfet ve muhabbetin devamını sağlamaya çalışmaktadır.

“Üç günlük dünyada”, “üç gün” ömrü olan bir hakkı, hiç kullanmamak yani küsmemeye çalışmak belki daha da uygundur, en azından idealdir…

Karşılaşınca “selam”!aşmaları bir vecibe olan iki müslümandan birinin bir tara­fa ötekinin bir başka tarafa başını çevirip birbirini görmezlikten gelerek geçip git­meleri kadar din kardeşliğine ters düşen bir başka davranış düşünülebilir mi?

Bu yakışıksız duruma son vermek büyük bir hayırdır. Mümkün olan en kısa zamanda son vermekse daha büyük bir hayırdır. Tabiatiyle böyle bir teşebüsü ilk kez ortaya koyan, o kişilerin en hayırlısı olacaktır.

Aslında selam vermenin 90, alanın 10 sevab kazanacağı, yani toplum­da sulh ve sükûnun, emniyetin, devamını sağlayıcı, başkalarının, iyiliğini

isteyici ve zararsızlığı sembolize edici iik işareti verenin onda dokuz oranında üstünlüğü kabul edilmiştir. Bu da ilk selamı verenin hayırlı olmasını bir başka açıdan ortaya koymaktadır.

Ancak açık küfrü, bid’alı ve günahkârlığı sebebiyle, kişiyi, bu halleri devam eliği sürece terketmek caizdir. Yoksa böyle zann tevehhüm ederek herhangi bir müslümanı terk etmek asla caiz değildir. Hele hele “bizim grubtan değil” gibi pek abes bir gerekçe ile başka dini grublara selam ver­memek cinsinden çiğlikler hiç kimseye fayda getirmeyecektir. Hiç bir ciddî sebeb yokken, halk arasına çokça söylendiği gibi “artık herşey bitti, ölürsem cenazeme gelmesin, ölürse cenazesine gitmem” şeklinde uzlaş­maz, ve barışmaz bir tutum içine girilmesini dinimiz asla tasvip etmemek­tedir. Zaten İslam toplumunun buna tahammülü de yoktur.

“Üç günlük” küs durma ruhsatı talim ve terbiye maksadına yöneliktir. Herhangi bir hata işleyen müslümanın, hatasını anlaması için en fazla üç gün dargın durulabilecektir. Ötesi haramdır. Daha kısa sürede barışılması ise çok daha güzel ve hayırlıdır.[478]

4914… Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah {s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Bir müslümanın (din) kardeşine üç (gün)den fazla küsmesi helal olmaz. Kim (müslüman kardeşine) üç günden fazla küser de (böyle küs haliyle) vefat edecek olursa cehenneme girmeyi haketmiş olur.”[479]

4915… Ebu Hıraş es-Sülemî’den (rivayet edildiğine göre); kendisi Resûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken işitmiş:

“(Müslüman) kardeşine bir sene küs duran kimse onun kanım dökmüş gibi (günah kazanmış) olur.”[480]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden (4914) nolu hadis-i şerifteyir müslümanın bir müslümana üç günden fazla küs durmasının ve böyle küs iken vefat etmesinin onun cehennemlik olma­yı hakketmesine sebep olacağını ifade etmekte ve bir müslümana bir sene küs durmayı ise onu öldürmeye benzetmektedir. Bu benzetme, sözü geçen küslüğün her bakımdan bir müslümanı öldürmeye denk olduğu anlamına gelmez. Binaenaleyh üç günü aşan ve sahibinin ölümüne kadar da süren bu küslüğün bir müslümanı öldürmeye benzemesi sadece bu kişinin cehenne­me girmesine sebep olması yönündendir. Yoksa derece yönünden değildir. Çünkü bilindiği gibi adam öldürmek Allah’a şirk koşmaktan sonra gelen en büyük günahtır. Şirkten başka hiçbir günah ona denk olamaz.[481]

Sahibinin ölümüne kadar süren küslük onun cehennemlik olmasına se­beb olması itibariyle bir müslümanın kanını dökmeye benzemekle bera­ber, mutlaka sahibinin cehenneme girmesini gerektirmez. Allah af ederse girmekten kurtulmuş olur.

Sonuç itibariyle bir müslümana üç günden fazla küs durmak haramdır. Haramhğı gerektiren küslüğün asgari haddidir. Küslük bir sene devam et­mekle zaman itibariyle kötülükte en son haddine ulaşmış olur. Bu sebeb-le (4915) numaralı hadis-i şerifte sahibini cehennemlik eden küslüğün bir sene devam eden küslük olduğu ifade edilmiştir. Belki de bu müddetin bir sene olarak belirlenmesine sebep çoğu zaman insanın mizacının, bir sene içinde değişmesindendir. Çünkü dört mevsimin insan üzerinde ayrı ayrı tesiri vardır. Bu mevsimler içerisinde insanın mizacı değişip küslüğünden dönüp, hasmıyle helalleşebilir. Tevbe edip bu günahına son verebilir. Ni­tekim hadis-i şerifte müddet olarak bir seneden bahsedilmesini böyle açıklayanlar olmuştur.

Benzetmeden gaye, maksadı çarpıcı ve mübalağalı bir şekilde anlat­mak olduğu, ayrıca kendine benzetilenin, benzetilenden üstünlüğünün bir teşbih kuralı olduğu düşünülürse bu hadis-i şeriflerdeki bir müslümana küsmenin bir müslümanı öldürmeye benzeti İme s indeki esas gayenin, küs­lüğün günah olarak gerçekte bir müslümanı öldürmeye denk olduğunu ifade etmek değil, fakat onun günah olduğunu mübalağalı bir şekilde an­latıp müslümanları ondan sakındırmak olduğu kolayca anlaşılır.[482]

Fıkıh ulemasının haram olan küslüğün müddeti konusundaki görüşle­rini (4910) numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lü­zum görmüyoruz.[483]

4916… Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Cennet kapıları, her pazartesi ve perşembe günleri açılır. Bu iki günde kendisiyle (din) kardeşi arasında düşmanlık bulunan kimseden başka, Allah’a şirk koşmayan herkes bağışlanır. (Aralarında düşman­lık bulunan bu iki kimse hakkında meleklere):

Bu ikisini birbirleriyle barışincaya kadar bekletiniz” denir.[484]

Ebû Davud der ki: Peygamber (s.a.) hanımlarından bazılarına kırk gün, İbn Ömer de oğlunun birine ölünceye kadar küsmüştür.

Küslük Allah için olursa (o zaman küsen kimseye hadiste geçen) bu tehdidden bir pay yoktur. (Nitekim halife) Ömer ibn Abdtl-Aziz bir adam-a karşı (onu görmemek için) yüzünü kapatmıştır.[485]

Açıklama

Şahnâ: Kin ve düşmanlık anlamlarına gelir. Tîbî’nin açıklamasına göre metinde geçen “bekletiniz” hitabına bir muhatab lâzımdır ki bu muhatab da Allahü Teala’nın pazartesi ve perşembe günlerinde kulların bağışlandığı kendilerine bildirilen melek­lerdir. Yüce Allah bu meleklere, sözü geçen günlerde şirk koşanların dı­şında, birbirlerine küs olanlardan başka herkesin bağışlandığı bildirilince bu rahmet melekleri:: “Ey Allahım, bunları da affet, diye Allah’a niyazda bulunurlar. Bunun üzerine Yüce Allah bu meleklere:

Onları, barışıncaya kadar bekletiniz, buyurur.

Münâvî’ye göre cennet halihazırda mevcut olduğundan, metinde geçen “Cennet kapılan açılır” sözüyle, cennet kapılarının hakiki manada açıl­malarının kasd edilmiş olması mümkün olmakla beraber burada bu cüm­leyle, Allah’ın af ve mağfiretinin çokluğu, müslüniahların cennetteki ma­kamlarının yükselmesi, kullarına bol bol sevab ve ecir ihsan etmesidir.[486] Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre ise metinde geçen “cennet kapıları açılır” sözünü diğer hadis-i şeriflerin ışığında açıklamak icab eder. Buna göre bu cümle ile kast edilen mana şöyle olur:

“Pazartesi ve Perşembe günleri amellerin göğe yükselip kabul edildiği günlerdir. Göğe yükselen bu amellerin iyi ve kötüleri tartıl­dıktan sonra, iyi amellerle kötü ameller eşit olurlarsa kötü ameller affedilir. Fakat kötü ameller iyi amellerden daha fazla gelecek olursa bu fazlalık, affedilmeden bekletilir.” Eğer bu mevzuda gelen diğer ha­disler hesaba katılmadan sözü geçen cümleye “cennet kapıları açılır da mü’minlerden küs olmayan herkes affedilir”şeklinde bir mana verile­cek olursa kabir azabı, amellerin tartılması, cehennem gibi terimlerin hiç bir anlamının kalmaması gerekir.[487]

Nitekim “ameller (Allah’a) pazartesi ve perşembe arz edilir. (Bu bakımdan) ben amellerimin oruçlu iken arz edilmesini arzu ederim de bu sebeple bu iki günde oruçlu olurum”[488] mealindeki hadis-i şerif de Bezi yazarının bu görüşünü te’yid etmektedir.

Hadis-i şerif, şirk ve müslümanlara kin beslemenin ne büyük bir vebal olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Ancak Musannif Ebu Da­vud’un da açıkladığı gibi Allah için küsmekte hiçbir sakınca yoktur. Hat­ta bir hadis-i şerifte Allah için sevmenin ve Allah için kin beslemenin iman kuvvetinin alâmetinden olduğu ifâde buyurulduğu[489] gibi diğer ha­dis-i şerifte de: “Allah’a en sevimli amel, Allah için sevmek ve Allah jçin buğz etmektir.”[490] Duyurulmuştur.

İşte bu sebepledir ki Hz. Abdullah İbn Ömer oğluna ölünceye kadar küsmüş; Hz. Ömer İbn Abdülaziz de bir adamdan yüz çevirmiştir.[491]

  1. (Müslümanlara Kötü) Zan (Beslemenin Hükmü)

4917… Hz. Ebu Hüryere’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullalı (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Zandan sakınınız. Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Başkalarının (gizli) konuşmalarını dinlemeyin ve tecessüsde bulunmayın.”[492]

Açıklama

Sû-i zann; bir kişi hakkında -aslına ermeden- kötü bir fikre sahip olmaktır.Kalbin duygularından, özelliklerinden biridir. Ali cenab tabiatlarda nâdir bulunur.

Hattâbî’nin açıklamasına göre su-i zandan maksat, hatırdan gelip ge­çen şeyler değil, hakikat kabul edilerek kalben tasdik edilen zandır. Çün­kü hatırdan gelip geçen şeylerin önünü almak mümkün değildir.

Böyle aslına ermeden hakikatmiş gibi kabul edilip kalben tasdik etmek anlamındaki zanna uyanları cenab-i Hak Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli sure ve âyetlerinde[493] kötülemiş böyle bir saplantıyı mü’minlere nehy etmiştir.

Tecessüs: Bir şeyin iç yüzünü araştırmak, demektir. Asayiş ve kişile­rin selametinin korunması, bölgelerin ve düşmanların durumunu tahkik için yapılan teftişler bir tarafa bırakılırsa bunun dışında bir adamın ayıp­larını teftiş ve tecessüse kalkışmak çirkin bir davranıştır. Bu husus “Bir­birinizin kusurlarını araştırmayın”[494] âyetiyle yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz de: “Din kardeşinizin ayıbını araştırmayın. Eğer araş­tırırsanız herşeyi bilen Cenab-ı Hak da sizin ayıplarınızı evinizin için­de bile olsa ifşa ve sizi rüsvay eder”[495] buyurmuştur.

Tehassüs: Başkalarının sözünü gizlice dinlemektir. Bazıları tecessüs bir sırrı başkaları için dinlemektir. Tahassüs ise kendisi için dinlemektir, demiştir. Her ikisinin de aynı manaya geldiğini ve her ikisinin de bilinme­yen hal ve haberleri öğrenmek istemek anlamı da olduğunu söyleyenler de vardır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif müslümanlar hakkında kötü zanda bulunmanın ve onların kusurlarını araştırmanın haram olduğuna delâlet etmektedir.

Binaenaleyh bütünüyle sevgi, şefkat ve kardeşlik dolu bu Peygamber tavsiyelerini düşünen müslüman, kalbinde bir hastalık, fıtratında bir eğri­lik yoksa buğz ve kini taşıyamaz.

Müslümana yakışan din kardeşleri için iyi fikir ve güzel düşünce bes­lemektir. Bilindiği gibi müslümanlar hakkında iyi düşünceler beslemeğe “hüsn-i zann1′ denir. Bu güzel bir huydur. Fakat hüsn-i zan besleyeceğim diye tedbiri elden bırakmak da doğru değildir.

Nitekim 4861 numaralı hadisin şerhinde açıklamıştık.[496]

  1. Müslümanların İyiliğine Çalışma Ve Onları Kötülüklerden Korumak

Ebu Hureyre (r.a.)’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.):

4918… “Mümin mü’minin aynasıdır ve mü’min, mü’minin karde­şidir. Onun geçimini muhafaza eder ve onu arkadan da çepçevre sa­rıp (tehlike ve zararlardan) korur” buyurmuştur.[497]

Açıklama

Nasihat: Kalbte hiçbir kötülük bulunmamak şartıyla ilgili zat için hayır ve kemal değinde bulun­mak veya onun hayrına olan işi bizzat yapmaktır. Kısaca samimi düşün­celere sahip olup samimi davranmak demektir.

Gerçek manada öğüt vermek de böyle hayır ve kemal dileğinde bulunmanın, samimi düşüncelere sahip olup samimi davranmanın bir neticesi olduğu için “nasihat” öğüt vermek anlamında da kullanılır.

Kişi yüzünün kir ve lekesini temiz bir ayna olmadan göremeyeceği gi­bi batını kusurlarını da görüp temizleyebilmek için söz veya haliyle ken­disine kusurlarım gösterecek iman, amel ve ahlâk yönünden kendisinden daha olgun, üstün ve dürüst öğüt veren bir zata ihtiyacı vardır. Bunun için Rasul-i zişan efendimiz, “mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuştur. Bize düşen vazife bu aynaları incelemektir. Çünkü ayna var ki kirli ve paslıdır, güzel göstermez. Şüphesiz doğru dürüst gösteren temiz aynalar olduğu gibi küçük büyük, eğri-büğrü gösteren aynalar da vardır.

İşte bunun gibi arkadaş var ki, insanı olduğu gibi göstermez de yüzü­ne karşı yalandan över, övülen kimse de kendini kusursuz sanır. Böylece aldanıp kibire düşer. Arkadaş da var ki bunun tam tersine insanı olduğun­dan daha aşağı göstererek ümitsizliğe ve dolayısıyla başarısızlığa düşürür. Kâmil mü’min ise karşısındaki mü’mine hakiki manada aynalık yapıp onun varsa kusurlarını ya da faziletlerini olduğu gibi, eksiksiz olarak gös­terip, ümitsizliğe veya kibire düşürmeden onu daha yüksek hedeflere yö­neltir. Bunlar kemâle ermek isteyen mü’minlerin rehberlikten müstağni kalamadıkları kâmil mürşidlerdir. Nitekim şu âyet-i kerimede müslüman-ların böylesi kâmil mü’minlere olan ihtiyaçlarına işaret edilmektedir: “De ki: (Yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları, size ha­ber vereyim mi? Onlar, kendileri iyi yapıyorlar sanarak dünya haya­tında sa’y-ü gayretleri boşa gitmiş olanlardır.”[498]

Muhakkak ki müsllimanlara en mükemmel manada aynalık etmek kâ­mil mürşidle de gerçekleşmekle beraber, diğer müsîümanlar da kemâlleri ve faziletleri nisbetinde diğer mü’minlere aynadarlik ederler. Onlar hak­kında samimi duygular besleyip sözleri ve davranışlarıyla onların iyiliği­ne ve hayrına çalışıp onlara herhangi bir yerden ulaşabilecek olan zararı önlemeye çalışırlar.

Binaenaleyh müslüman kendi malını ve menfaatini koruduğu gibi mü’min kardeşininkilerini de aynen koruyup gözetmelidir.[499]

  1. Müslümanların Arasını Düzeltmek

4919… Ebudderdâ’dan (rivayet edildiğine göre) Râsulullah (s.a.) (birgün) sahabelere;

“Size oruçtan da namazdan da ve sadakadan da daha faziletli olan bir amel haber vereyim mi?” demiş.(Onlarda):

Evet ya Rasûlullah (haber ver), demişler. (Bunun üzerine Rasûlullah):

“(O) iki kişinin arasını düzeltmektir. İki kişinin arasını açmak (ise usturanın kılı kazıdığı gibi dini kökünden söken) bir kazıyıcıdır,” buyur­muş.[500]

Açıklama

Hadis-i şerif müslümanlar arasında sevgi ve saygı bağlarını geliştirmenin, onların aralarındaki kırgın­lıkları gidererek, aralarını bulmanın, namaz, oruç ve sadaka ibadetlerin­den daha faziletli olduğunu ifade etmektedir. Bazı âlimler, müslümaıüann aralarını düzeltmenin sadece nafile ibadetlerden üstün olabileceğini, farz ibadetlerden üstün olamayacağını söylemişlerse de, bazıları hadisi mutlak manaya hamlederek; müslümanlann arasını düzeltmenin farz na­mazlardan da farz olan oruçlardan ve sadakalardan da daha faziletli oldu­ğunu söylemeye hiçbir şer’i nassın mâni bulunmadığım söylemişlerdir. Çünkü çoğu zaman dargınlıklar ve kinler insanları kan dökmeye ve iç sa­vaşlara götürmüştür. Bu fesad ve bozuk ahvale engel olacak çabaların de­recesi de elbette temin etmiş olduğu neticenin büyüklüğü nisbetinde fazla olacaktır.

Bu gerçeği anlayabilmek için Rasûlullah (s.a.)’in mü’minlerin arasını bulmak gayesiyle söylenen yalanı, yalan saymamış olmasını düşünmek bile yeter.

Bu mevzuda bir hadis-i şerif şu mealdedir: “İnsanların arasını bulup hayır haber götüren veya hayır söyleyen yalancı değildir.”[501]

Müslim’in rivayetinde şu fazlalık vardır: “Rasûlullah (s.a.)’i şu üç şey dışında insanların söyledikleri şeyde (gerçek dışına çıkmaya) izin verdiğini duydum: Harp ve insanların arasını bulmak, erkeğin karısına, kadının da kocasına söylediği söz.”[502]

4920… (Humeyd b. Abdurrahman’in) annesinden (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(İki müslümamn) arasını düzeltmek için (onların birinden diğerine, düşmanlığı kaldırıp yerine dostluk duygularını uyandırıcı asılsız haberler) taşıyan kimse yalancı değildir.”

(Bu hadisi Ebu Davud’a rivayet edenlerden) Ahmed h. Muhammed ile Müsedded (hu hadisi; gerçekte duymamış olduğu halde, aralan açık olan iki kişinin birinden diğerine sanki duymuş gibi) hayır(lı söz) aktararak yûhutta hayır(h söz) taşıyarak (o) iki kişinin arasını düzelten kimse yalan­cı değildir” (şeklinde) rivayet ettiler.[503]

4921… Ümmü Gülsüm bint. Ukbe dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.)’ın üç şeyden başka bir şeyde yalan söylemeye izin verdiğini duymadım. Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyururdu: “Ara düzeltmek gayesiyle (asılsız) söz söyleyip de insanların arasını düzelten kimseyi; (düşmanı mağlub et­mek için) harbte (yalan) söyleyeni;, karısına (yalan) söyleyeni, kocası­na (yalan) söyleyen kadını, ben yalancı saymam.”[504]

Açıklama

Kadı Iyaz üç yerde yalan söylemenin bil ittifak caiz olduğunu söylemiştir. Ancak bu yerlerde mubah olan yalandan muradın ne olduğu ihtilaflıdır: Ulemâdan bir cemâate göre bir maslahattan dolayı bu üç yerde yalan söylemek mutlak surette ca­izdir. Yasaklanan yalan, zararlı olandır. Bir zalim, birinin yanında gizlen­mekte olan kimseyi öldürmek istese “nerede olduğunu bilmiyorum,” di­yerek yalan söylemesi bilittifak vacib olur. Diğer bir takım ulemâya göre yalan söylemek hiçbir hususta caiz değildir. Onlarca üç yerde yalan söy­lemenin caiz olmasından maksat, tevriyeli yani kapalı ve ihtimâli! söz söylemektir. Meselâ bir adam karısına iyi bakacağım, ona şöyle şöyle el­bise giydireceğine vad eder de kalbinden: “Allah takdir ettiyse yaparım” diye niyet ederse bu bir tevriyedir. Dargın kimseleri barıştırmak için iki taraftan her birine güzel sözler nakleder ve tevriye yapar. Harpte de ayrit şekilde hareket eder. düşmana giderek “sizin en büyük kumandanınız öl­dü” der, fakat bununla onun geçmişteki bir kumandanına niyet eder.

Karı-kocanın birbirlerine yalan söylemelerine gelince; bundan murat birbirlerine sevgi göstermeleri ve icrası lazım gelmeyen şeyleri vâdetmeleridir. Birbirlerine olan borçlarını vermemek yahut hakkı olmayan şey­leri birbirlerinden istemek gibi hususlarda yalan söylemeleri bil icma ha­ramdır.[505]

  1. Şarkı Söylemek Yasaklanmıştır

4922… Muavviz İbn Afra kızı Rubayyi’ dedi ki: Rasûlullah (s.a.) zifaf gecemin sabahında yanıma girip (şimdi) senin benimle oturuşun gibi o yatağımın üstüne oturdu. (O sırada yanımda bulunan) kızlar(ımız) defle­rine vurarak Bedir (savaşı) günü şehid olan babalarımızın kahramanlıkla­rını dile getiriyorlardı. (Bu durum) içlerinden birinin: “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir Peygamber vardır” (mısralarını) söylemesine (kadar) devam etti. Hz. Peygamber, (ancak Allah için söylenebilecek olan bu son mısrayı işitince rahatsız olup bunu söyleyen kız çocuğuna hitaben):

Sen bunu bırak da söylemekte olduğun sözü söyle(meye devam et)” buyurdu.[506]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bazı ezgilerin helal olduğunu söyleyen imam Gazzâlî’nin ve bu görüşü paylaşan ba­zı fıkıh alimlerinin delilidir.

Def: Kalbur şeklinde olup bir yüzüne deri çekilerek diğer yüzü boş bı­rakılan çalgı aletidir.

‘Cüveyriye: Henüz ergenlik çağına gelmemiş küçük kız çocuğu. Me­tinde geçen bu kız çocuklarından maksat ensarın hür kız çocuklarıdır. Kö-leleştirilmiş kız çocukları değildir.

Nüdbe: Ölünün, iyiliklerini kahramanlıklarını sayıp dökmektir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte sözkonusu edilen olay daha kadınların örtünmesini emr eden hicab âyeti inmeden vukua gelmiştir, o sıralarda erkeklerin yabancı kadınların yanına girip çıkmaları henüz ya­saklanmamıştı.

Hz. Peygamberin: “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber vardır” mısralarını duyunca bu mısraları söyleyen kıza: “Sen bu sözü bı rak da daha önce söylemekte olduğunu, Bedir kahramanları ile ilgili hamaset şarkılarım söyleyip çalmaya devam et” buyurması bu sözle­rin: “Gaybı Allah’dan başkası bilemez…”[507] ve “… kişi yarın ne kaza­nacağını bilemez.”[508] gibi âyet-i kerimelere aykırı olmasındandır.

Binâenaleyh Hz. Peygamber, bu sözüyle gerçeği değil, batılı dile geti­ren şiir ve nağmeleri yasaklayıp hakkı ve hakikati dile getiren şiir ve nağ­melere izin vermek istemiştir.

Bu mevzuda Buharı’de geçen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: “Hz. Aişe dedi ki: Bir defa Mina günlerinde (yani Kurban bayramının ilk üç günlerinden birinde) Rasûlullah (s.a.) yanıma girdi. Karşımda “Buâs” ezgilerini (def çalarak) okuyan iki kız vardı. (Hz. Peygamber bunları görün­ce) yatağına uzanıp (mübarek) yüzünü çevirdi. (Derken) Ebu Bekir (r.a.) (oraya) giriverdi. “(Bu ne hal)? Rasûlullah (s.a.)’ın yanında şeytan mizma-rı mı?” diyerek beni azarladı. (Bunun üzerine) Rasûlullah (s.a.) ona dönüp: ” Onlara ilişme” buyurdu. Babamın zihni başka bir şeyle meşgul olunca kızlara işaret ettim, onlar da çıktılar.”[509]

İbn Kayyim el-Cezviyye’ye göre Hz. Peygamber’in Hz. Ebû Bekir’in kızların söylediği ezgileri “şeytanın mizmarı” diye isimlendirmesini red­detmemesi, onun haramlığına delalet eder, kızların bu müziğe devam et­melerine izin vermesi ise onların henüz mükellef olmayışlarındandır.

Şafiî ulemasından İmam ‘Gazzali’ye göre bayram ve sevinç günleri içerisinde, haram olan ya da insanları fitneye sürükleyen sözler veya fiil­ler bulunmayan ezgileri çalıp söylemede bir sakınca yoksa da haram söz, ses ve fiilleri ihtiva eden ezgileri söylemek ya da dinlemek haramdır.

Malikîlere göre def ve davul gibi nikahı ilan etmeye yarayan müzik aletlerini çalıp ‘dinlemek, üzerlerinde ses çıkaran başka aletler bulunma­mak şartıyla caizdir.

Hanbelilere göre, aslında güzel ses bizatihi helaldir. Bu sebeple Kur’anı güzel sesle okumak müstehab olmuştur. Fakat Kur1 anın harfleri­nin değişmesine sebep olan nağmeler haram kılınmıştır. Yani önemli olan ezgilerin neye âlet olduğudur. Harama alet olanı haram iyiye alet olanı da iyidir. Fakat çalgıların her çeşidi haramdır.

Hanefilere göre ise haramı tasvir eden ezgiler haram, helali tasvir eden ezgiler ise helaldir.[510]

el Mühelleb’in açıklamasına göre; mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i Şerif defle ve çalınması mubah olan diğer çalgı aletleriyle nikahı ilan et­menin lüzumuna delalet etmektedir.

Müzik konusunda yapılan araştırmaları bir değerlendirmeye tâbi tutar­sak şunu söyleyebiliriz. “Önce müzik yapmak veya dinlemek tıpkı lez­zetli yiyecekler, yemek güzel elbiseler giymek, kokuların güzelliğini his­setmek gibi Allah’ın kullarına bağışladığı zevklerdendir.

Bütün bunlar insanda rahatsızlığı dindirme, zihnî veya fizikî yorgunluğu giderme gibi etkiler bırakırlar. Şeltût’a göre Allah insanlar­daki bu duygulan, yüce amaçlar için yaratmıştır. Bundan dolayı şeriat bunlara karşı değildir. Ancak içgüdülü duyumları ve hisleri düzene sokma ve ahlâkî hedeflere erişebilmek için yönlendirme görevi vardır bu kanun­ların.[511]

Şafiî ulemâsından İmanı Gazzali, “İhyaü ulumiddin” isimli eserinde İslam ulemâsının bu mevzudaki görüşlerini derinlemesine bir süzgeçten geçirir. Sonuçta ise ahlâksızlığa yönlendirici ve gayr-i meşru olduğu tar­zlar hariç, müziğin yasaklığına dair bir açık delilin bulunmadığı fikrine varır. İlgili bölümde şarkı söylemenin kabul edilebileceği yedi kategori belirlenmiştir:

a. Hacca dair,

b. Savaşlarda,

c. Cesaret aşılamak amacıyla,

d. Kötülükler karşısında inleme,

e. Şevk uyandırmak.

f. İnsan sevgisi vermek için,

g. Tanrı sevgisi amacıyla yapılan müzik,

Bunlara karşın, müziğin meşru görülmediği haller de bulunur:

a. Günaha teşvik edici duyguların tahrik edildiği ortamda.

b. İçki ve sefalıet ile ilgili enstrümanlar eşliğinde olursa,

c. Şarkılarda baştan çıkarıcı sözler geçiyorsa,

d. Dinleyicide şehvet ve hırs uyan din yorsa,

e. Bu konuda çok zaman harcanırsa, yapılan müzik kabul görmez.[512]

Bu mevzuda Amerikalı müslüman yazar Lois Lamya Ferukî’nin “Hendese el Savt hiyerarşisi” diye isimlendirdiği bir şekille noktalamak istiyoruz.[513]

Hendese Tu’s-Savt Tarzları Hiyerarşisi

(İslam Dünyasında Müzik ve Statüsü)[514]

Kur’an Tilâveti (Kıraat)

Ezan (İbadete çağrı)

Müzik
Hacc Nağmeleri (Telbiye)

Dışı
Övgü Nağmeleri (Medh, Nat, Tahmid)

Makamlı Şiir

Aile ve Kutlama müzikleri (Ninniler, evlilik şarkıları)

İş – Meşguliyet müziği (Kervan, Çoban Nağmeleri)-

Askeri Bando Müziği (Tabi hanah)

Müzik
Vokal /Enstıümental şiir (Taksim, îayâlî, kaside, avaz)

Ritimli Şarkılar (Muvaşşah Devr, Tasnif, Balayı)

İslâm Öncesi veya Gayr-i İslamî Müzik

Zevk-Duyum Müziği

Meşru (Helal)

GÖRÜLME YEN

ENGEL

İhtilaflı

{Helal,

mubah,

mekruh.

haram)

DONUK

ENGEL

Haram

Şekilde yer alan “Görülmeyen engel” isimli çit İslâm toplumunda sü­rekli olarak helal kabul edilmiş estetik yapımlardan, tartışmalı veya tehli­keli görülen ses – sanatı tarzlarım ayırd edebilmek üzere kullanılmakladır.

Şekilde son olarak en alt bölümde yer alan ve haram olarak görülen, ic­ra edildiğinde ise içki, şehvet gibi yasak duygulan tahrik eden zevk-duyum müziği yer almaktadır. Bu kategori bütün diğer müzik dallarından “donuk engel” adını verdiğimiz bir çizgi ile net bir şekilde ayrılmıştır. Zi­ra hiçbir müslüman bu türleri tasvip veya teşvik edemez.[515]

Doğrusu şu ki haram olan müzik türlerinden kaçınıldığı gibi “şüpheli olanı bırak şüphesiz olanı al”[516] hadis-i şerifine uyarak, müziğin ihtilaf­lı olan kısımlarından da kaçınmakta yarar vardır. Çünkü bu takvaya ve ih­tiyata daha uygundur. Günümüzde müziğin helâl olması için aranan şart­ları bulmak hemen hemen imkansız denecek kadar zor olduğundan özel­likle günümüzde müzikten kaçınmak gerekir.[517] Günümüzde müzikle meşgul olanların genellikle içki, uyuşturucu ve benzeri pek çok hastalık­lara yakalandıklarını ve avareliğe düşüp cemiyet üzerine yük olduklarını da gözden kaçırmamak gerektir.[518]

4923… Hz. Enes’den demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gelin­ce, Habeşliler (Hz. Peygamberin bu) gelişine sevinerek nıızraklarıyla oy­nadılar.”[519]

Açıklama

Bu mevzuda gelen hadislerden bazıları şu meâldedir.Yine bir bayram günü idi kj (0 gün) siyahiler kalkan-mızrak (oyunu) oynuyorlardı. (Bilmem) ya ben, Rasûlullah (s.a.)’den (bakmağa) izin istedim (de muvafakat buyurdu) yahut (kendili­ğinden): “Bakmak istiyor musun?” diye sordu, “Evet” dedim. (Bunun üzerine) beni arkasında, yanağım yanağına (değecek) şekilde ayak üstü durdurup (Habeşilere): “Haydin (devam edin) Erfide Oğulları!” buyur­du. Nihayet (seyretmekten) usandığımda:

Artık yeter mi? diye sordu,

Evet dedim,

(Öyle ise) git, buyurdu.[520]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bazı ezgi çeşitlerini helal sayan imanı Gazzali ve taraflarının delilidir.

Habeşilerin bu oyunlarında müzik de bulunduğu halde Hz. Peygamber onların bu müzikli oyununa ve başkalarının da bu oyunu seyretmelerine izin vermiştir. Çünkü müzik eşliğinde yapılan bu eğlencede bir önce ki hadisin şerhinde açıkladığımız haram sayılan bir müzikte bulunan un surlar yoktur.[521]

  1. Şarkı Söylemenin Ve Nefesli Saz Çalmanın Keraheti

4924… Hz. Nâfi’den demiştir ki: Hz. İbn Ömer (bir yolda giderken) bir kaval (sesi) işitti de parmaklarını kulaklarına soktu ve yoldan uzaklaşıp bana:

Ey nâfi, (hala) bir şeyler işitiyor musun? diye sordu.

Ben: Hayır (işitmiyorum), deyince parmaklarını kulaklarından çıkarıp:

Ben (birgün) Peygmber (s.a.)’le beraberdim. Aynen böyle birşey işitmisti de o da aynen böyle (benim yaptığım gibi) yapmıştı, dedi.

(Sünen-i Ehû Davud’u Musannif Ebu Davucldan rivayet edenlerden biri olan) Ehû AH el-üi’lüî dedi ki:

Ben Ebu Davud’u bu hadis münkerdir, derken isinim.[522]

Açıklama

Bu hadis-i şerif ezgi ve çalgı aletlerinin haram olduğunu söyleyen mezheb imamları ile cumhur-u ulemânın delilidir. Metinde geçen “zemr” kelimesi ney, kaval ve düdük çalmak demektir. Mizmar ise ney ve kaval demektir.[523]

Nitekim bir hadis-i şerifte: “Çan şeytanın mizmandir” buyurulmuştur[524] ki şeytanın düdüğüdür, anlamına gelir. Günümüzde bu tür çalgıla­ra “nefesli sazlar” denilmektedir.

Her ne kadar hadis-i şerifte Hz. îbn Ömer’in kendi işitmek istemediği seslere kulağını kaparken, yanında bulunan Hz. Nâfî’ye “Sen bir şeyler duyuyor musun?” diyerek “etrafa iyi kulak ver de birşeyler duyuyorsan bana da haber ver” demeye getirmesi aslında bir tezat gibi görülürse de o sırada Hz. Nafi’nin bulûğ çağına ermemiş mükellef olmayan bir çocuk ol­duğu düşünülürse böyle bir tezadın söz konusu olmadığı kolayca anlaşı­lır.

Yahutta, Hz. İbn Ömer elinde ve iradesi dahilinde olmadan kulağına çarpan bir sesi dinlemenin haram olmadığı görüşünde olduğu için Hz. Nafi’nin o sesleri duymasına izin vermiş fakat kendisi Hz. Peygamberin bir fiiline uymak için kulaklarını tıkamış olabilir.

Hz. Peygamberin duymuş olduğu kaval sesine kulaklarını kapamasına gelince, bu kaval sesinin mutlak surette haram olduğuna delâlet etmez. (4922) numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hz. Pey­gamberin bu fiili o sırada kulağına gelen bu seslerin insan üzerinde bırak­tığı tesirler ve uyandırdığı hislerle birlikte değerlendirilmelidir.

Nitekim, İmam Gazzali bu konuyu incelerken şöyle diyor: “Musiki ister ses ister alet ile olsun tek hükme bağlı değildir. Haram, mekruh, mubah ve müstehab olabilir.

a. Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan’gençler için yalnızca bu duygulan tahrik eden müzik haramdır.

b. Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigali adet haline getiren kimse için mekruhtur.

c. Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mubahtır, serbesttir.

d. Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnız­ca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabtır.[525]

Gazzalî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mubah ve­ya mendup olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan arız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek[526] şöyle devam ediyor:

  1. Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tah­rik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü mü­zikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir. Ancak şehveti tahrik ederse Kur’an okumasını bile dinlemek ha­ram olur.

g. Müzik âleti fısk ehlinin sembolü olan haletlerden ise bunu kullan­mak haram olur. Diğerleri mubah olmakta devam eder. Mesela, def zilli de olsa mubahtır. Hanefi ulemâsına göre zilsiz deften başkası mubah de­ğildir.

  1. Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslam inancına ve ahlakına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek de haramdır.
  2. Gençliği icabı, şehvet duygularının mahkumu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, birçok vaktini bu yolda geçirirse sefih olur ve şahidliği kabul edilmez.[527]

Bu mevzuda 4922 numaralı hadisin şerhine müracaat edilebilir.

Her ne kadar musannif Ebu Davud mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifin münker olduğunu söylemişse de Bezlü’l-Mechud yazarı: “Ben bu hadisin münkerliğine delalet eden hiçbir alamet görmedim. Çünkü hadi­sin ravileri, güvenilir kimselerdir. Kendilerinden daha güvenilir kimsele­rin rivayetine aykırı bir rivayette bulunmamışlardır. Nitekim, Hafız Şemsuddin İbn el-Hadi de bu hadisi zayıf sayan kimselere karşı çıkmıştır” diyerek musannif Ebu Davud’un bu görüşünü reddetmiştir.[528]

4925… Hz. Nafi: “Ben Hz. İbn Ömer’in terkesinde (binüi) idim. (Yolda) kaval çalan bir çobana rast geldik” dedi ve hemen arkasından da (bir önceki hadisin] bir benzerini rivayet etti.

Ebu Davıtd der ki: Bu hadisi rivayet edenlerden bazıları tarafından hadisin senedinde) Mut im ile Nâfi arasına Süleyman Ibn Musa sokul­muştur.[529]

4926… Hz. Nâfi’den demiştir ki:

Biz İbn Ömer’le birlikte (bir yolculukta bulunuyor) idik. (Bir ara) bir kaval sesi işitti.” (Hz. Nafi hadisin bundan sonraki kısmında 4924 no’lu hadisin) bir benzerini nakletti.

Ebû Davud der ki: Bu rivayet (bu hadise ait) rivayetlerin en münkerdir.[530]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler ezginin ve çalgı aletlerinin haram olduğunu söyleyen cumhuru ulema ile mezhep imamlarının delilidir. Bu hadislerle ilgili açıklama (4924) nolu hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz. Ancak burada şunu eklemekte fayda görüyoruz: Her ne kadar musannif Ebû Dâvud, 4926 no’lu hadisin münker olduğunu söylemişse de, Avn’l Ma’bud ya­zan: “Bu hadisin münker sayılmasını icab ettirecek hiçbir sebep mevcut değildir. Çünkü senedi sağlamdır ve hadis güvenilir raviîerden hiçbirinin rivayetine aykırı değildir” demiştir.[531]

4927… Ebu Vail şöyle demiştir: Ben Abdullah’ı şöyle derken işittim:

Ben Resulullah (s.a.) “Ezgi kalpte münafıklık (duyguları) meydana getirir.” derken işittim.[532]

Açıklama

Bu hadis-i şerif şarkı türkü ve çalgı aletlerinin haram olduğunu söyleyen cumhuru ulema ile mezhep imamlarının delilidir.

Hanbelî ulemasından İbn el Kayyım el-Cezviyye bu hadisle ilgili açık­lamasında şöyle diyor:

Hz. Abdullah İbn Mesud (r.a.)’den gelen bir hadis-i şerifte Hz. Peygam­ber: “Suyun ekini yeşerttiği gibi ezgi de kalbte münafıklığı yeşertir. Yine suyun ekini yeşerttiği gibi zikir de katbte imanı yeşertir” buyur­muştur.[533] İbn Ebi’d Dünya’nm Zemmü’l-Melâhî kitabında Abdullah İbn Mesud (r.a)’den rivayet ettiği bu hadis-i şerif, mevkuftur ve sahabe-i kira­mın, kalp hallerine, kalbin hastalıklarına ve tedavisine dair olan derin vu-kufiyetlerinin en kuvvetli delilidir. Gerçekten sahabe-i kiramın herbiri kalplerin tedavisi hususunda çok maharetli birer doktor idiler. Onlar Hz. Peygamberdin ezgiye “nifak yetiştiren” ismini verdiğini çok iyi biliyorlar. Hz. Peygamber’in ezgiye bu ismi vermekten maksadının ezginin kalp üze­rindeki olumsuz tesirine işaret etmek olduğunu çok iyi kavrıyorlardı.

Gerçekten şurasını iyi bilmek gerekir ki; ezginin kendine mahsus bazı özellikleri vardır. Bunlardan birisi de kalbi asli görevini yapmaktan alı-kpymak, Kur’an-ı Kerimi anlamaya, Kur’an üzerinde düşünüp onunla amel etmeye engel olmaktır. Gerçekten ezgi ile Kur’an bir kalpte birleşe-mezler. Çünkü aralarında zıtlık vardır. Kur’an-ı Kerim nefsin boş arzula­rına uymayı yasaklayıp nefse hakim olmayı emrederken, ezgi bunun zıd-dini emreder, nefsin isteklerini süsleyip onlan hoş gösterir.

Ariflerden bazıları bu hususta şöyle demişlerdir: “Ezgi dinlemek bazı kimselerde münafıklık duygulan doğururken bazılarında inatçılık, bazıla­rında da gerçekleri yalanlama, bazılrında günah işleme arzusu doğurur. Ençok doğurduğu duygu da suretlere aşık olmak, kötülükleri güzel gör­mek duygularıdır. İşte bu sebepledir ki ezgi dinlemeye devam eden kim­selere Kur’an-ı Kerim okumak çok ağır, Kur’an-ı Kerim dinlemek ise çok

çirkin gelir.

Meselenin sırrı şudur; aslında ezgi şeytanın kur’anıdır (okuduğu şeydir). Şeytanın kur’anıyla Rahmanın Kur’an’ı bir kalpte birleşemez, iş­te ezginin kalpte yeşerttiği münafıklık duyguları da bundan başka birşey değildir. Bilindiği gibi münafıklığın aslı, için dışa aykırı olmasından iba­rettir. Şimdi gönlünü ezgiye kaptıran insan şu iki durumla karşı karşıya­dır. Ya içinden geçen duyguları dışarı çıkarıp halk nazarında fısk-u fücu­ru meydana çıkacak, yahutta bu duyguları içerisinde gizleyip Kur’anın emirlerine uygun duygu ve düşünceler sergileyerek münafık durumuna düşecektir. Çünkü dışarı karşı bu düşünce ve davranışları sergilerken ger­çekte içi bu düşünce ve davranışlara aykırı his ve inançlarla doludur.

Münafıklık alametlerinden biri de Allah’ı az zikretmek, namaza karşı tenbellik göstermek ve namazı kılarken adab ve erkânına riayet etmemek­tir. Ezgiye düşkün olan kimselerde ise, genellikle bu sıfatlar mevcuttur. As­lında münafıklar, herşeyi ifsat ettikleri halde İslah edici olduklarını zan­nederler. Ezgi dinleme hastalığına yakalanan kimseler de aynı şekilde kalplerini ezgi ile ıslah edeceklerini zannederek ezgi dinlemeye devam ederler. Gerçekte ise kalplerini ıslâh değil, ifsad ederler. İşte bu tutumla-rıyle münafıklara benzerler.

Ayrıca münafıkların insanların kalplerine şüphe tohumları ekerek on­ları inançsızlığa davet ettikleri gibi ezgi söyleyen insanlar da kalplere şeh­vet tohumları ekerek insanları şehvetlerin fitnesine davet ederler. İşte bu­nun içindir ki Dahhak:”Ezgi kalbi ifsad ve Allah’ın gazabını davet eder” demiştir.

Halife Ömer İbn Azilaziz hazretleri de çocuğunun öğretmenine yaz­dığı bir mektupta şöyle demiştir:

“İlmine irfanına güvenilir kimselerden bana erişen haberlere göre çal­gı âletlerinin sesi haramdır, suyun otları yeşerttiği gibi, ezgi dinlemek de kalpte münafıklık duygusunu meydana getirir.” İbn el-Kayyim el-Cev-ziyye’nin açıklaması burada sona erdi.

Şevkanî ise bu mevzuda şöyle demektedir: “İster çalgı âleti eşliğinde olsun, isterse çalgı aleti eşliğinde olmasın ezgi söylemenin hükmünde ulema ihtilafa düşmüştür. Medine halkıyla zahir ulemasından olanlara uyan bazı ilim adamları ve tasavvuf ulemasından bir cemaat, kaval ve ud eşliğinde bile olsa ezgi söylemenin ve dinlemenin caiz olduğunu söyler­ken, cumhuru ulema ezginin haram olduğunu söylemişlerdir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; bu mevzudaki ihtilâf, haram dairesi dışında ve şüphe dairesi içerisinde yer alan ezgi türleri üzerindedir. Haram dairesi içerisinde yer alan müzik türlerinin haramlığı konusunda ihtilâf söz konu­su değildir. Gerçek müslüman ise “Kim şüpheli olanlardan sakınırsa dinini ve namusunu korumuş olur.”[534] hadisine uyarak şüphe dairesi etrafında dolaşmaktan kesinlikle uzak durur.

Nitekim şu hadis-i şerifler de bu gerçeğe delâlet etmektedirler:

  1. “İleride ümmetim içerisinden zinayı, ipekli elbiseler giymeyi, şarap içmeyi ve çalgı âletlerini çalıp dinlemeyi helal sayan kimseler çıkacaktır.”[535]
  2. “Muhakkak ki ileride ümmetimden bazı kimseler içkinin ismini de­ğiştirerek onu içeceklerdir. Baş uçlarında çalgılar çalınacak, şarkıcı ka­dınlar şarkı söyleyeceklerdir. Allah onları yere batıracak ve maymunlar, domuzlar şekline çevirecektir.”[536]

Şevkanî’nin açıklaması burada sona erdi.

Çalgı aletlerini çalıp dinlemenin yasaklığma delalet eden hadislerden bazıları da şü mealdedir:

  1. “Muhakkak ki Allah şarabı kumarı, trampeti ve gubeyrayı yasak­lamıştır ve sarhoşluk veren herşey haramdır.”[537]

Gübeyra kelimesi; tanbur, ud ve gitar gibi manalara gelir. Maliki ulemasından İbn el-Arabî’ye göre; bizim trampet diye tercüme ettiğimiz “kübe” kelimesi tavla oyunu anlamına gelir.

  1. Rasûlullah “Bu ümmette yere batma, suret değiştirmesi (üzerine gökten taşların) yağdırılması (gibi hadiseler) olacaktır” buyurdu da mü slü m anlardan biri:

Ey Allah’ın Rasulü! Bu ne zaman olacaktır? diye sordu. (Hz, Peygamberde):

Şarkıcı kızlar ve çalgı aletleri türediği ve şaraplar içildiği zaman” cevabını verdi.[538]

  1. “Muhakkak ki Rabbim beni âlemlere rahmet ve hidayet rehberi olarak gönderdi ve bana nefesli sazlarla gitar, ud gibi yaylı ve telli sazları bir de cahiliyye döneminde tapılan putları imha etmemi emretti.”[539] Ancak bu hadis zayıftır.

İbn el-Kayyim, İgâsetü’I-Lehfân isimli eserinde bu konuda şöyle diyor: “Çalgı aletlerine “budala ses, cırtlak ses” isimlerini veren bizzat Allah’ın Rasûlüdür. Çünkü o bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ben ancak iki budala ve cırtlak sesi yasakladım:

Birisi oyun ve eğlence anındaki şeytanın dediklerinden çıkan sesi; Diğeri de musibet anındaki yüzlerin tırmalanıp yakaların yirtilmasıyla birlikte çıkan şeytanın zırıltısı.”[540]

Görülüyor ki efendimiz çalgı aletlerine sadece “cırtlak ses” ismini ver­mekle kalmıyor, bir de onlardan “şeytanın düdüğü” diye bahsediyor.

“Allah düşmanlarının, ilimden, akıldan, dinden nasibi az olan insan­ları aldattığı, cahil sapıkların kalplerini avladığı en önemli hile ve tuzak ıslık, alkış ve ezgi dinlemektir. Hatta denebilir ki şeytanın düdüğü mahiyetinde olan bu sesleri dinlemek, sözü geçen akıldan ve dinden nasipsiz olan câhil ve sapıklara Kur’an-i Kerim dinlemekten daha sevimli gelir. Onların tek emeli fısk ve isyan olur. İslamın hizmetkârları ve hidâ­yete erişmiş olan kimseler ise bunlardan ve bunların yollarından süratle uzaklaşır. et-Turpuştî’nin açıklamasına göre, İmam Malik, ezgi söyleme ve dinlemeyi yasaklar ve: “Bir kimse bir cariye satın alsa da cariye şarkıcı çıksa, bu alışverişinden dönebilir. Çünkü şarkıcılık bir kusurdur” dermiş.

Yine Turpuştî’nin açıklamasına göre İmam Malik’e “Medine halkı­nın ezgiye cevaz verişine ne dersiniz? diye sorulmuş da:

Biz Medine1ilere göre de şarkıya cevaz yoktur. Gerçekte bize göre şarkı söyleme ve dinleme işini sadece fasıklar yapar.” cevabım vermiştir.

İmam Ebû Hanife’ye gelince, o da ezgiyi hoş karşılamaz ve günahlar­dan sayar. Küfe ulemasının görüşü de böyledir. Süfyân, Hammâd, İbra­him ve Şa’bî, Küfe ulemasından bazılarıdır. Basra uleması arasında da ezginin haramlığı konusunda bir ihtilâf yoktur.

Ezgi konusunda imamlar içerisinde en sert davranan İmam Ebu Hanife’dir. İmam Hanife taraftarlarının açıklamasına göre eğlenme kasdıyla söylenen ezgileri dinlemek haramdır. Bu maksatla çalınan kaval ve defi dinlemek böyle olduğu gibi; bir sopayı ahenklf bir şekilde vurarak düzen­li bir ses çıkarmak ve onu dinlemek de böyledir. Bu günahı irtikab edense fâsık olacağından şahitliği kabul edilmez. Hatta bu haramı helal saya­rak ondan zevk almak küfürdür. Binaenaleyh istemeyerek kulağına böyle bir. ezgi gelen kimsenin onu duymamak için elinden gelen çabayı sarf et­mesi gerekir. İmam Ebu Yusuf’a göre bir evden çalgı ya da eğlence ses­leri işitilse sahiplerinden izin almadan o eve girip bu sesleri kesmek icab eder. Çünkü nehy-i anilmünker (kötülüğü önlemek) farzdır.

İmam Şafiî’de “Kitabü’I Kada” isimli eserinde ezginin mekruh oldu­ğunu ve batıla benzediğini söylemiştir. Onun ezgiyi haram saydığım çok yakından bilen taraftarları ise onun ezgiyi helal saydığına dair yayılan ha­berlerin asılsız olduğunu söylemişlerdir.

İmam-ı Ahmed’e göre ise ezgi kalpte münafıklık duygularından baş­ka bir duygu yeşertmez.[541]

Çalgı Aletleri:

İslam dinine göre düğün ve sünnet gibi sevinçli hallerde ihtilat-erkek-kadın beraberliği- olmamak şartıyla oynamak, kaval ve kudüm gibi alet­ler kullanılarak sevinç izhar etmekte bir mazhur yoktur. Sevinmek fıtrî bir şeydir. İnsanoğlunun, sevincini gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara ihtiyacı vardır.

Rasûlullah (s.a,) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar: “Helal ile haramı birbirinden ayıran şey kudüm çalmaktır” İmam Şafiî, “el-Aziz” adındaki kitabında şöyle diyor: “Kaval çalınıp çahnamayacağıyla ilgili iki görüş vardır; Bunlardan birisi Begavi’ye ait­tir ve kavalın haram olduğunu söyler, diğeri de İmam Gazzali’ye aittir ki o da kaval çalmanın helâl olduğunu belirtir. Bu iki görüşten Gazzali’ninki daha doğrudur.”

İbn Hacer ve Kurtubî gibi alimler ise, tambur ve kemence gibi fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı çalgı aletlerini kullanmanın ve dinlemenin icma ile haram olduğu görüşündedirler.

£bu İshak eş-Şirazî de bu hususta şunları söylüyor: “Ud ve tambur gi­bi çalgıları çalmak haramdır” Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor: “Allah teâla ümmetime içkiyi, kumarı ve darıdan yapılan içki île davul ve tamburu yasaklamıştır.”

Rasûlullah (s.a.) bir başka hadislerinde de şöyle buyurmaktadırlar: “İçki içip davul ve çalgı aletlerini kullanmak yüzünden ümmeti­min bir kısmı mesh olunacaktır.”

Demek oluyor ki; insanın şehvet ve arzularını tahrik etmeyen, aksine hüzün ve benzeri duygulara yol açan aletleri çalması ve dinlemesi caizdir. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi insanın şehvet arzularını tahrik eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara yaklaştıran ve daha çok bu tip in­sanlar tarafından kullanılan alet ve çalgıları kullanmak, haramdır. Bu konudaki delil ise Rasûlullah’ın bazı hadisleri ve icma-i ümmettir. Bu konu­da alimler ittifak halindedirler. İbn Haznı ve İbn Tahir’den başka bu gö­rüşe muhalefet eden olmamıştır. Bunların da sözlerine güvenilmez. İbn Hazm zahirî ve ölçüsüzdür, İbn Tahir ise yalancıdır.

Buna rağmen bu tür yasaklara riayet edilmediği ve herkesin evine gir­diği görülmektedir.[542]

Binaenaleyh müslümana düşen 4922 numaralı hadisin şerhinde göste­rildiği gibi meşru saha içerisinde kalan müzik türlerinden yararlanmak, haram ve şüpheli sahada kalan müzik türlerinden de son derece uzak kal­maktır.[543]

  1. Kadınlaşan Erkekler Hakkında Gelen Hadisler

4928… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.)’e elini ve ayaklarını kınalamış, kadınlaşmış bir erkek getirmişler de Peygamber (s.a.):

Bu adamın hali nedir böyle? demiş (kendisine):

(Ey Allanın Rasulü gördüğünüz gibi bu) kadınlara benzemeye çalı­şan (bir adam)dır, diye cevap verilmiş.

Bunun üzerine (Hz. Peygamber); onun hakkında (sürgün edilmesi için) emir vermiş de (adam): “En – Nakî” denilen yere sürgün ecUlmiş. (Bu em­ri alan sahabiler ise):

Ey Allahin Rasulü onu (orada) öldürelim mi? diye sormuşlar da;

(Rasûl-i zişan efendimiz):

Bana namaz kılanları öldürmek nehy edildi, buyurmuştur.

(Bu hadisin ramilerinden) Ebu Usame dedi ki: “Nakî Medine’nin bir nahiyesidir. Baki (mezarlığı) değildir.”[544]

4929… Hz. Ümmü Seleme’den (rivayet edildiğine göre bir gün Pey-gamber’in hanımlarının) yanında, kadın tabiatlı bir erkek varken Hz. Pey­gamber yanlarına gelivermiş. O sırada (bu kadın tabiatlı erkek, Hz. Üm­mü Seleme’nin) erkek kardeşi Abdullah’a:

“Eğer yarın Allah size Tâif’i fethetmeyi nasib ederse sana bir kadm göstereceğim. Dörtle gelir, sekizle gider” demekteymiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) hanımlarına hitaben:

“Böylelerini evlerinizden çıkanırız” buyurmuştur.[545]

Ebu Davud dedi ki: Bahsedilen kadının karnında dört boğum vardı.[546]

Açıklama

Kadınlaşan erkekler lûtîliğin fideliğidir. Bunun içindir. ki Allahım Rasûiü bu tipleri şöylece lânetlemiştir:

“Erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere Allah lanet etsin.”

Erkeklerin kadına benzemesi başlıca şu yollarla olmaktadır:

a. Allah’ın yarattığı vücud düzenini değiştirerek kadınlaşmak,

aa. Hadımlaşmak ve hadımlaştırmak.

b. Erkekliğin dışa dönük fizik simgesi olan sakalı ve bıyığı traş etmek, İslâm bilginleri sakal ve bıyığın beraberce kesilmesini benzemek ama­cı güdülmese de kadınlara benzemenin bir şekli olarak değerlendirmekte­dirler.

Yaratılışları itibariyle kadınımsı köseler, bu hükmün dışındadır.

Bir kadın gibi makyaj1anarak süslenmek, kolye, bilezik ve küpe gibi kadınlara özgü, süs eşyası takmak.

Allah’ın Rasulü kadınlaştırıcı bu tür uygulamaları yasaklamış, failleri­ni sürgünle cezalandırmıştır.

c. Kadın gibi konuşmak ve davranmak,

Kadın gibi konuşan ve davranan erkekleri İslâm bilginleri iki kasımda değerlendirmektedir:

  1. Yaratılışlarında kadınımsılık bulunanlar,
  2. İradeleriyle kendilerini benzetmeye çalışanlar,

İslam hukukuna göre soruşturmaya ve cezaya uğratılabilecek olanlar, hiç şüphesiz ikinci kısma girenlerdir.

d. Kadın gibi giyinmek:

Allah’ın Rasûlü bu uygulamayı da şöylece yasaklamıştır:

“Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına Allah lanet etsin.”

Yukarıda açıklananlar kadınlara benzeme yollarıdır.

Bu yollardan yürüyenler ve çocuklarını yürütenler istemeyerek de olsa lûtiliğe hizmet etmiş, yol açmış olurlar.[547]

Bu hadisle ilgili açıklamayı (4107) numaralı hadisin şerhinde yaptığjmızdari burada tekrara lüzum görmüyoruz.[548]

Bazı Hükümler

  1. Namaz insanının müslümanlıçına delâlet eder.
  2. Kadmlaşmış erkekleri kadınlardan ve er­keklerden tecrid ederek zararsız hâle gelinceye kadar göz altında bulun­durmak icâb eder. Aynı şekilde hayaları buruk kimselerle erkeklik organf kesik olan kimseler için de kadınlarla bir arada bulunmalarıma izin verilmemelidir.[549]

4930… İbn Abbas’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) kadınlaşan erkeklerle, erkekleşen kadınlara lanet etmiş ve kadınlaşan erkek­leri kasd ederek: “Onları ve falan falan isimli kimseleri evlerinizden çıkarınız” buyurmuştur.[550]

Açıklama

Biz bu hadisi bir Önceki hadisin şerhiyle (4097) ve (4107) numaralı hadislerin şerhinde açıkladığımız­dan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[551]

  1. Oyuncak Bebeklerle Oynamanın Hükmü

4931… Hz. Âişe’den dedi ki: Ben kız (şeklinde yapılmış oyuncaklar­la oynardım. Bazan (bu bebeklerle oynarken) yanımda küçük kızlar da bulunurdu. Rasûlullah (s.a.) de yanıma giriverirdi. O girince (beni yalnız bırakıp) dışarı çıkarlar. (Rasûlullah yanımdan) çıkınca da, (içeri ) girerler­di.[552]

Açıklama

Metinde geçen “benât” kelimesi genellikle “kız çocuklar” şeklinde yapılan oyuncak bebek demektir. Biz de bu kelimeyi böyle tercüme ettik! Bazıları ise bu kelimenin “Kızlar” anlamına geldiğini kabul ederek metinde bu kelimenin yer aldı­ğı cümleye “ben kız çocuklarıyla oynardır'” şeklinde bir mana vermişler ise de Hafız İbn Hacer, İbn Uyeyne’nin el-Câmi’de rivayet ettiği “küçük kızlar gelirlerdi de onlar benimle oynarlardı” mealindeki hadis ile Cerir’in Hişam’dan rivayet ettiği “Ben kızlarla yani oyuncaklarla oynardım.” an­lamındaki hadisi delil getirerek bu manayı reddetmiştir.[553]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif çocukların heykel şeklindeki oyuncaklarla oynamasının caiz olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu oyunlar çocukların eğitimine yardımcı olurlar. Bu sebeble cumhuru ule­ma bu oyuncakların alınıp satılmasını da caiz görmüşlerdir.

Bazılarına göre oyuncak bebekler hakkındaki bu cevaz, sonradan nesh edilmiştir. İbn Battal da bu görüştedir. İbn Ebu Zeyd’den rivayet edildiği­ne göre İmanı Malik kişinin kızlarına böylesi oyuncaklar satın almasını kerih görürmüş. Davudi bu görüştedir.

Beyhakî’ye göre Hz. Peygamber’in Hz. Aişe’ye bu oyuncaklarla oyna­masına izin vermesi, bu mevzudaki yasağın gelmesinden Önce idi. İbn Cevzî de bu görüştedir.[554]

Hz. Peygamber’in Hz. Aişe’ye bu izin vermesini Hz. Aişe’nin o sıra­da henüz ergenlik çağma gelmemiş olmasına bağlıyanlar da vardır. En ih­tiyatlı olanı bu gibi şüpheli işlerden kaçınmaktır. Bu mevzuda (227) no’-lu hadisin şerhine de müracaat edilebilir.[555]

4932… Hz. Aişe’den dedi ki: Rasûlullah (s.a.) Tebük ya da Hayber sa­vaşından gelmişti. (Aişe’nin) sofasın(ın önünde) de bir perde vardı. (Tam o sırada) rüzgar esip Aişe’ye ait oyuncak bebeklerin üzerin)den (sözü ge­çen) perdenin bir ucunu açıverdi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber:)

“Bu(nlar) da ne ey Aişe?” dedi.

(Hz. Aişe de:)

Bunlar oyuncaklarım, cevabını verdi. (O sırada Hz. Peygamber) be­bekleri arasına bir de çaputtan (yapılmış) kanatlı bir at gördü ve:

“Bebekler arasında gördüğüm bu (oyuncak) da nedir?” dedi, Hz. Aişe:

Attır, cevabım verdi.

(Bunun üzerine) Hz. Peygamber:

“(Peki) bunun üzerindeki(ler) nedir?” dedi,

(Hz. Aişe de):

Kanatlarıdır, karşılığını verdi. (Hz. Peygamber):

“Atın kanatları olur mu?” dedi, (Hz. Aişe:)

Sen Hz. Süleyman’ın kanatlı atları olduğunu duymadın mı? cevabını verdi. (Hz. Aişe rivayetine devam ederek) dedi ki:

Bunun üzerine (Hz. Peygamber öyle bir) güldü (ki) azı dişlerini ble gördüm.[556]

Açıklama

Bilindiği gi6i Hayber’in fethi hicretin 7. senesinde Tebûk gaivesi ise 9. senesinde vuku bulmuştur.

Eğer Hz. Aişe’nin bu hadis-i şerifte anlattığı olay Hayber savaşından sonra olmuşsa, Hz. Aişe’nin o sırada on altı yaşında, eğer Tebûk savaşından sonra olmuşsa onsekiz yaşınca olması gerekir. Bu durumda onun bu yaş­ta da oyuncak bebeklere ilgi duyduğu ve Hz. Peygamberin de “bu yaşta onun oyuncak bebeklerle oynamasına izin verdiği anlaşılır.

Bu hadisle ilgili fıkhı görüşler bir önceki hadisin şerhinde açıklanmıştır.[557]

  1. Salıngaca Binmenin Hükmü

4933… Hz. Aişe’den dedi ki:

“Ben altı veya yedi yaşımda iken Rasûlullah (s.a.) benimle ni­kahlandı. Medine’ye geldiğimiz zaman kadınlar (bana) geldiler /(ravi) Bişr (hadisin bu kısmını);

Bana (annem) Ümmii Rurnan geldi, ben saimgaç üzerinde bulunuyordum; beni kadınlara teslim etti; şeklinde rivayet etti. (Ve kadınlar) beni alıp götürdüler. Rasûlullah (s.a.) benimle zifafa girdi. Ben o sırada dokuz yaşımda idim. (Annem Ümmü Rûman beni salmgaçtan indirdiği zaman) beni kapının yanına durdurdu. (Bense salıngaca bine bine iyice nefesim kesildiğinden) hih, hih (diye zorla nefes alı)yordum. (Nihayet bu yorgunluğum geçin­ce beni tutup kadınlara teslim etti.)

Ebu Davud der ki: (Hih, hih sözü) zorla nefes aldı, anlamına gelir. Bu hiih hiih sözünden sonra hadisin devamı): “Ben rir eve sokuldum -yakutta- (annem) beni (bir eve) soktu. Bir de baktım ki (evde) ensârdan bir takım kadınlar var. (Bana): Hayırlı ve müba­rek olsun dediler. Sonra da götürüp Rasûlullah (s.a)’e teslim et­tiler seklinde olması gerekir. Fakat (ravi Musa îbn İsmail le Bişr îbn Halid’in) rivayetlerinin biri diğerine karışmıştır.[558]

Açıklama

Hadis-i şerif, çocukların vücuuannın gelişmesine ve sıhhatlerine yardımcı olacak hareketli oyunların caiz olduğuna delâlet etmektedir. Bu bakımdan spor tarafı ağır basan oyunların oynanmasında, beraberinde bir haram bulunma­ması kaydiyle, hiç bir sakınca yoktur.

Ayrıca bu hadis-i şerif, Hz. Aişe’nin Hz. Peygamberle altı yada yedi yaşında nişanlanıp dokuz yaşında zifafa girdiğini ifade etmektedir.

Ancak merhum Ömer Rıza Doğrul’un tahkikine göre, Hz. Aişe hicret esnasında 17 yaşında idi.[559] İslam alimleri arasında Hz.

Aişe’nin Hz. Pey­gamberle evlendiği zaman kaç yaşında olduğu mesi tartışıl­mıştır. Bu konuda iki görüş vardır:

  1. Hz. Aişe evlendiği, zaman 8-9 yadlarında idi. Bu durumda doğum tarihi yaklaşık olarak 613 olmaktadır Bu görüşte olanlar Arabistan’ın iklim şartlarını gözönüne alarak bu yaştaki bir kızın evlenmesinde bedeni olarak bir mahzurun olmadığını savunmuş­lardır. .
  2. Hz. Aişe evlendiği zaman 16-18 yaşlarında idi. Buna göre doğum tarihi de yaklaşık olarak 606 yıllarına tesadüf etmektedir.

Bu görüşe göre bazı deliller ileri sürülmüştür.

Bu delilleri şöylece özetleyebiliriz: İlk önce Hz. Hatice vefat ettiği zaman geriye çocukları kalmıştı. Hz. Peygamber’in alacağı hanımın bu çocuklara bakabilecek durumda olması lâzım idi. Ço­cuk yaşta birisiyle evlenmesi bu bakımdan makul görülmemektedir.

İkinci olarak, Hz. Aişe, Hz. Peygamber vefat ettiği zaman ha­dis tefsir ve fıkıh ilimlerinde belirli bir noktaya gelmişti. Dokuz yaşında evlendiği kabul edilirse, çocuk yaşta bir hanımın dokuz se­ne gibi kısa bir zamanda bu ilimlerde belli bir noktaya gelmesi imkansız görülmüştür.

Üçüncü olarak da yukarıda işaret edildiği gibi Hz. Peygamber isteme­den önce Hz. Aişe’nin Cübeyr b. Mut’ım’le sözlü olmasıdır. Yaklaşık olarak iki sene Hz. Peygamberle sözlü kaldıktan sonra dokuz yaşında ev­lenen Hz. Aişe’nin 6-7 yaşlarında Cübeyr’le sözlü olması aynı şekilde im­kansız görülmüştür.

İkinci görüşü savunan bilginler, bu görüşlerini kuvvetlendirmek için Hz. Aişe’nin rivayet ettiği hadisleri de[560] delil olarak kullanmışlardır.[561]

Bir kız çocuğunun kaç yaşında zifafa girebileceği konumunda fıkıh ulemasının görüşlerini (2121) numaralı hadisin şerhinde açıkladığımız­dan okuyucularımıza sözü geçen hadisin şerhine müracaat etmelerini tav­siye ederiz.[562]

Bazı Hükümler

  1. Yeni evlenenlere hayır ve bereket duasında bulunmak.
  2. Gelini damada temiz, pak ve süslü olarak takdim etmek,
  3. Bu maksatla, kadınların gelinin yanında toplanmaları müstehabtır. Çünkü geline zifaf adabını öğretirler.
  4. Zifaf gündüz dahi caizdir.[563]

4934… (Bir önceki hadisin) bir benzerini de Hz. Ebu Üsame rivayet et­ti. (Hz. Ebû Üsmâme’nin rivayetine göre) Hz. Aişe şöyle demiş:

(Annem beni bir odaya aldı. Bir de ne göreyim; ensardan bir takım kadınların huzurundayım) bana “Çok hayırlı olsun” (dediler, annem) be­ni onlara teslim etti. Başımı yıkadılar, beni süslediler. Rasûlullah (s.a.) kuşluk zamanı çıkageldi. Beni kendisine teslim ettiler.[564]

Açıklama

Bir önceki hadisle ilgili olarak yaptığımız açıklamalar bu hadis-i şerif için de geçerlidir.[565]

4935… Hz. Âişe’den (rivayet edilmiştir); dedi ki: Medine’ye geldiği­miz vakit ben salmgaç üzerinde oynarken bana (ensardan) birtakım kadın­lar geldiler. (Benimse Medine’de saçlarım dökülmüştü. Bu rahatsızlıktan yeni kurtulmuştum. Saçlarım düzelmeye başlamıştı da o sırada) kulakla­rıma kadar inen saçlarım vardı. Beni (alıp) götürdüler. (Zifaf için) hazırladılar ve süslediler. Sonra da Rasûlullah (s.a.)’e götürdüler. (Hz. Pey­gamber) benimle zifafa girdi. Ben dokuz yaşımda bir kızdım.[566]

4936… Şu (bir önceki hadis bir de aynı senedle yine) Hz. İbn Urve’den (biraz farklı olarak rivayet edilmiştir):

(Bu rivayete göre Hz. Aişe) şöyle demiştir:

“Ben salmgaç üzerindeydim, yanımda arkadaşlarım vardı. Beni bir odaya soktular. Bir de ne göreyim! (Orada) ensardan bir takım kadınlar var. Bana “Hayırlı ve mübarek olsun” dediler.[567]

4937… Yahya b. Abdurrahman b. Hâtıb’dan (rivayet edildiğine göre) Aişe (r.a.) şöyle demiştir:

“Biz Medine’ye geldiğimiz zaman el-Haris İbn el-Hazret oğullarına misafir olmuştuk. Allah’a yemin ederim ki (o sırada) ben iki hurma ağa­cı arasında (kurulmuş) olan bir salıngaç üzerinde idim. Annem yanıma gelip beni (salıngaçtan) indirdi ve (Medine’de yakalandığım saç hastalı­ğından yeni kurtulduğum için o sırada) benim kulaklarıma kadar inen bir saçım vardı.

(Hadisin bundan sonraki kısmında Hz. İbn Zübeyr) bir önceki hadisi (aynen) nakletti.[568]

Açıklama

Bu hadis-i şerifle ilgili açıklama (4933) numaralı hadis-i şerifin şerhinde geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[569]

  1. Tavla Oyunu Oynamak Yasaklanmıştır

4938… Ebu Musa el-Eşârî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: “Tavla oynayan kimse Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş demektir.”[570]

4939… Süleyman İbn Büreyde’nin babasından (rivayet edildiğine gö­re) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Tavla oynayan kimse sanki elini domuz etine ve kanma batırmış gibidir.”[571]

Açıklama

Nerd ve Nerdeşir tavla zarı demektir. Bu hadis-i sentler, tavla oynamanın haram olduğunu söyleyen cumhuru ulemanın delilleridir. Bezlü’l-Mechûd yazarının açıklamasına göre;

a. Tarafların ya da taraflardan birinin ortaya bir mal koymaması

b. Namaz vaktinin geldiğini farkedemeyecek kadar oyuna dalıp da na­mazı geçirmemeleri,

c. Bir de bu oyunun helâl olduğuna inanmamaları şartıyla bu oyunun oynanması mekruh, bu şartlardan birinin bulunması hâlinde haramdır.

Bu oyun, oynayan kimsenin mürüvvetini giderir. El-Mugnî’de açık­landığı üzere, işte bu nedenle bu oyuna devam eden kimsenin şahidliği kabul edilmez. Mezhep imamlarının dördü de bu görüştedirler.[572] Nitekim Hanefî ulemasının görüşü de budur.[573]

  1. Güvercinle Oynayan Kimsenin Durumu

4940… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) güvercin peşinde dolaşan bir adam görmüş de: “(Bu adam) şeytan kova­layan bir şeytandır” buyurmuştur.[574]

Açıklama

Hamam: Güvercin cinsi demektir.

Hamâme: İse bir güvercin anlamına gelir, hem erkek hem de dişi güvercin için kullanılır.

İmam Nevevî’nifı açıklamasına göre, yumurtasını alarak kuluçkaya yatırmak, kendilerini seyrederek, üzüntüyü dağıtmak, postacılıkta kullan­mak gibi maksatlarla, güvercin beslemekte bir sakınca yoksa da uçurmak için güvercin beslemek mekruhtur. Kumar için beslemekse kesinlikle ha­ramdır. Bu maksatla güvercin taşıyan kimsenin şahitliği de reddedilir.[575]

İşte hadis-i şerifte güvercine “şeytan” denilmesinin sebebi insanı böy­lesi zararlı işlerle meşgul edip, onu esas vazifesinden ahkoymasmdandır. Onun peşinde gezen kimseye “şeytan” denilmes ise kendini onun arka­daşlığına kaptırıp aslî vazifelerini unutmasındandır.

Güvercin peşinde gezen kimsenin şahitliğinin reddedilmesi, gözleriyle sürekli olarak güvercinleri takib ettiği için çoğu zaman gözünün önünde cereyan eden hâdiseleri göremeyişi ile açıklanabilir.[576]

  1. Merhamet

4941… Abdullah İbn Amr’den (rivayet edildiğine göre); Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Merhametli olanlara, Rahman (olan Allah) merhamet eder. (Öy­leyse siz) yerde bulunanlara merhametti davranınız da gökteki de si­ze merhamet etsin.”[577]

Müsedded (bu hadisi rivayet ederken) Abdullah ibn Amfin “kölesi” (kelimesi) ile “bu hadisi Hz. Peygambere ulaştırdı” cümlesini hiç zikret­medi. (Hadisi doğrudan doğruya): “Peygamber (s.a.) buyurdu ki” (diye­rek) rivayet etti.[578]

Açıklama

Âlemlerin rabbi ve yaratıcısı olan yüce Allah, yeryüzünde bulunan her canlıya merhametle mu­amele eder. Ancak yaratıklara zarar verenler yine Allah’ın yaratıklarına olan merhameti icabı zarara uğratılırlar[579] ve gerektiğinde öldürülürler. Bu merhametin enginliğini kavrayabilmek için tüm yaratıkların kalbinde besledikleri merhamet duygularının, Allah’ın merhametinin sadece yüzde bi­rini teşkil edebileceğini[580] düşünmek icâb eder.

Yüce Allah, uçsuz bucaksız bu engin merhametinden dolayı Hz. Mu-hammed’i âlemlere rahmet olarak göndemiş[581] ve onun getirdiği din ile in­sanların saadet ve selametlerinin yollarını göstermiş, selâmetle felâketin sınırlarım belirlemiştir. Binaenaleyh din dairesi içerisinde kalmak rahme­tin ta kendisi olduğundan Allah ve Rasulünün emir ve yasaklarını çiğne­me karşılığında kitap ve sünnetçe belirlenmiş olan had cezalan Allah’ın rahmetine aykırı değildir. Tersine suçluyu temizlediği ve bizatihi rahmet olan cimin sınırlarını da çiğnenmekten koruduğu için aynıyla rahmettir.

Diğer bir hadis-i şerifte “Yeryüzündekilere merhamet edin ki gök ehli c’e size merhamet etsin”[582] buyurulmaktadır.

Sözü geçen hadis-i şerifte “gök ehli”nden maksat melâikedir. Melâ-ike’nin merhametinden maksatsa, kullarına merhamet etmesi ve bağışla­ması için Allah’a duada bulunmaktır. “Melekler, Rabbierini hamd ile teshin ederler, yerdekiler için de mağfiret dilerler.”[583] âyet-i kerime­sinde ifade edildiği gibi.

Hadisin ravilerinden Müsedded’in rivayetinde, Ebû Bekir İbn Ebî Şey-be’rin rivayeti, senedinde yer alan Ebu Kabus’un, Abdullah İbn Amr’in kölesi olduğunu ifade eden “mevla Abdullah İbn Amr” ibaresi yer al­madığı gibi, Abdullah İbn Amr’in bu hadisi Hz. Peygamber’e ulaştır­dığını ifâde eden “yebluğu bihinnebiyye” ibaresi de bulunmamaktadır. Sened itibariyle bu hadis müselseldir. Tirmizi bu hadisin hasen-sahih ol­duğunu söylemiştir.[584]

4942… Ebû Hüreyre’den (şöyle dediği rivayet) edilmiştir

“Ben, Şu odanın sahibi, doğru sözlü, doğruluğuna şahitlik edilmiş olan Ebu’l-Kasım’j şöyle derken işittim: “Merhamet ancak şakî birisin(in kalbin) den kaldırılır.”[585]

Açıklama

Sâdık: işinde ve sözünde doğru olan demektir ki; “Sözünde duran (tarafımızdan gönderilmiş) bir peygamberdir.”[586] âyet-i kerimesinde de bu manada kullanılmıştır.

Masdûk ise işinde ve sözünde doğruluğuna şahitlik edilen dernektir. Nitekim şu âyet-i kerimede yüce Allah Hz. Peygamber’in doğruluğuna şehâdet etmektedir: “O havadan konuşmaz, O'(na inen Kur’an) kendi­sine vahyedilenden başka birşey değildir,”[587]

Allah’ın yaratıklarına karşı duyulan merhamet hissinden yoksun olan kişiler, talihsiz kişilerden başkaları değildir. Bir başka ifadeyle yaratıkla­ra karşı merhamet duygusunu kaybeden kimseler en bedbaht, en talihsiz kimselerdir. Başkalarına karşı merhamet duygusunu kaybeden kimseler, çoğu zaman kendilerine karşı da merhametsiz ve acımasızdırlar.

Esasen “Başkalarına iyilik edersiniz, kendinize iyilik etmiş olursu­nuz.”[588] âyet-i kerimesi mucibince başkalarına merhamet kapısını kapa­yan kimse başkalarından gelecek olan merhamet kapılarını da kendine ka­pamış demektir. Bu durumun ise ne büyük bir mahrumiyet ne korkunç bir talihsizlik olduğu ortadadır.

Hakiki müslümanm kalbi, şefkat ve merhamet duygularıyla dopdolu-dur. Merhamet duygusundan yoksunluk, facirlik ve kafirlik sıfatıdır, bed­bahtlık alametidir. Böyle kimselerin âkibeti dünyada yorgunluk, âhirette ise azab ve mahrumiyettir.[589]

4943… (Hadisi Ebû Davud’a rivayet edenlerden biri olan) Ebu Bekir b. Ebi Şeybe (“Peygamber buyurdu” demeden) Abdullah b. Amr’dan (diy­erek) rivayet ettiği (halde; diğer ravi olan İbnu’s-Serh’in rivayeti ise şöyledir: …Abdullah b. Amr’dan Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Küçüğümüze acımayan ve büyüğümüzün hakkını tanımayan biz­den değildir.”[590]

Açıklama

Hadis-i şerifte, küçüklere merhametli, büyüklere saygılı olmayan kimselerin, Hz. Peygamberin sünnetini terk etmiş oldukları ve Hz. Peygamberin sünnetinden kılpayı dahi ayrılmayan hass kullar zümresine giremedikleri, ifade edilmektedir. Bilindiği gibi Hz. Fahr-i âlem efendimiz, çocuklara karşı çok şefkatli idi. Yolda rastgeldiği çocukları alır, devesine bindirir, onları sevindirir, ço­cuklara sevgisinden onlara tesadüf ettikçe daima selamlardı.

Birgün Halid b. Said, Rasûlü Ekrem-i ziyarete gelmiş, kızını da bera­ber getirmişti. Rasûl-i Ekrem onu Habeş lisanında güzel manasına gelen bir deyimle çağırırdı. Çünkü Halid’in kızı Habeşistan’da doğmuştu. Ço­cuk Rasul-i Ekrem ile oynamış, O’nun Peygamberlik mührünü okşamış, babası onu bu hareketten men’etmek istemiş fakat Rasûl-i Ekrem çocu­ğun bırakılmasını söylemişti. Birgün Rasûl-i Ekrem’e müteaddit kumaş parçaları hediye edilmişti. Bunların arasında kenarları işlenmiş ve bir par­ça vardı. Rasul-i Ekrem “Bunu kime vereyim” demiş ve herkes susmuş­tu. Rasul-i Ekrem, “Halid’in kızını çağırınız” dedi ve bu parçayı ona ve­rerek çocuğu sevindirdi.

Rasul-i Ekrem, anne ve baba ile çocuklara dair olaylardan son derece mütehassis olur ve bunları dinlemek isterdi. Birgün fakir bir kadın, iki kı­zı ile Hz. Aişe’yi ziyaret etmiş ve Hz. Aişe onlara ikram için bir hurma­dan başka bir şey bulamamıştı. Hz. Aişe hurmayı anneye vermiş, anne, hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirmişti. Hz. Aişe bu hadiseyi Ra­sul-i Ekrem’e anlatınca Rasul-i ekrem şu sözleri söyledi: “Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak cehennemden kurtuluştur,”

Hz. Enes diyor ki: Rasul-i Ekrem şöyle buyurdular: “Namazımı uzat­mak niyetiyle namaza durduğum zaman bir çocuğun ağladığını du­yarsam namazımı kısaltırım. Çünkü çocuğun feryadı, arkamda na­maza durmuş olan annesini huzursuz eder.”

Rasul-i Ekrem’in çocuklara sevgisi, yalnız müslüman çocuklarına mahsus değildi. Kendisi müşriklerin çocuklarına da aynı derecede sevgi ve şefkat gösterirdi. Bir savaş esnasında birkaç çocuk iki tarafın arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. Rasul-i Ekrem, bu faciadan haberdâr olunca derinden müteessir oldu. Askerler Peygamber’in teessürünü görerek: -Ya Rasûlullah neden bu kadar müteessir oluyorsunuz? Bunlar nihayet müşrik çocukları değil mi, dediler. Rasul-i Ekrem:

Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa masumdurlar, dikkat edi­niz çocuk öldürmeyiniz. Zinhar çocuk öldürmeyiniz! Her can ilk ya­ratılışta tertemiz olarak yaratılmıştır” buyurmuştu.

Rasul-i Ekremin adeti, turfanda meyveleri en küçük çocuklara vermek­ti. Kendisi çocukları sever, okşar ve öperdi. Birgün Rasul-i Ekrem bir ço­cuğa seviyorken bir bedevî gelmiş ona:

Siz çocukları bu kadar seviyorsunuz, benim on torunum olduğu hal­de bir defa bile kucağıma alıp sevmedim, demiş.

O halde cenab-i hak seni şefkat hissinden mahrum etmiş, ceva­bını almıştır.

Ashabtan Cabir bin Semure diyor ki: “Bir gün Rasul-i Ekremle nama­zımı kıldım, namazdan sonra, Rasul-i Ekrem, evine gidiyordu. Ben de kendisini takib ettim. Rasul-i Ekrem yolda bazı çocuklara rast geldi. Hep­sini okşadı. Beni de onlarla beraber okşadı.

Hicret esnasında Medine’ye gidilirken Ensar’ın kızları Peygamberi karşılamağa çıkmışlar ve neşideler okumuşlardı. Peygamber çocukları okşamış ve “Beni sever misiniz?” diye sormuş. Onlar da “Severiz” de­mişler, Rasul-i Ekrem’de “Ben de hepinizi severim” buyurmuştu.[591]

Büyüklere Saygı: İslam insanları hakir görmeyi değil, onlara hürmet etmeyi emretmiştir. Özellikle de takdir ve saygıya lâyık iseler. İslam bü­yüğe, âlime, fazilet sahiplerine saygıyı İslam toplumunda müslümana şahsiyetini kazandıran temel ahlâkî kurallardan saymıştır. Bu özelliğini kaybeden toplum kendisini ayakta tutan en önemli değerlerden birini yi­tirmiş, asliyetinden sıyrılmış demektir. Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

Büyüğümüze saygı göstermeyen, küçüğümüze merhamet etmeyen ve âlimlerimizin hakkını bilmeyen benim ümmetimden değil­dir.[592]

Bir toplumda büyüğe saygı gösterilmesi, o toplum fertlerinin insanî ah­lak kaidelerini anladıklarının bir işaretidir. Nefislerinin yüceliği ve terbi­yesinin bir alametidir. Bunun için Rasûlullah (s.a.) bu manayı müslüman-ların nefislerine yerleştirmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de müslüman, İslam toplumunun temelini yükseltmiş ve ahlak direklerini de yerine oturtmuştur…[593]

Görüldüğü gibi hadisi musannif Ebû Dâvûd, biri Ebu Bekr b. Ebî Şeybe, diğeri Îbnu’s-Serh diye bilinen iki hocadan rivayet etmiştir. Ancak Ebu Bekr bunu, Peygamber’e nisbet etmeksizin Abdullah b. Amr’a kadar ulaşan mevkuf bir rivayet olarak nakletmiş; İbnu’s-Serh ise açıkça Peygambere nisbet ederek, merfû’ bir hadis olarak rivayet etmiştir. Hadis âlimlerimizin hadis ilmindeki şu emanetine bakınız ki; merhum musannıb, bunlardan yalnızca birini zikretmeyip her iki ravînin rivayet keyfiyetlerini açıkça belirtmiştir.

Biz müslümanlar, böyle bir ilmi mirastan dolayı kendimizi gerçekten bahtiyar kabul etmeliyiz.[594]

  1. Nasihat

4944… Temimü’d Dâri’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.);

“Din nasihatten ibarettir. Din nasihatten ibarettir. Din nasihatten ibarettir” buyurmuş. (Orada bulunan sahâbiler)

Kim için (Ya Rasûlullah)? demişler,

“Allah için, Kitabı için, Rasulü için, mü’minlerin emiri için ve bütün mü’minler için”. Yahutta: “Müslümanların emiri için ve bü­tün müslümanlar için-” buyurmuştur.[595]

Açıklama

Nasihat, kalpte hiçbir kötülük bulunmamak şartıyla jcarg1(ja bulunan kimse için hayır dileğinde bu­lunmak, ya da onun hayrına olan işi bizzat yapmaktır. Bir başka ifadeyle karşıdaki insan için samimi olarak iyilik ve hayır düşünüp onun hayrına çalışmaktır.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre, her ne kadar bazı âlimler bu hadisin İslamın dörtte birini ifade ettiğini söylemişlerse de aslında bu söz eksiktir. Çünkü İslamın dörtte biri değil, tümü bu hadise dayanmaktadır. Dünya ve âhiret saadetini anlatmakta felah kelimesinden daha kapsamlı kelime olmadığı gibi, arapçada “nasihat” kelimesinden daha kapsamlı bir kelime yoktur.

Arapça’da bu kelime “balı mumundan ayırmak” anlamında kullanı­lır. Bu yönüyle düşünülecek olursa, nasihat kelimesinin nasıl ince, hassas ve hayırlı duygulan içine aldığı ve nasihat eden kimsenin muhatabı hak­kında ne kadar ince ve hayırlı duygular beslediği anlaşılır.

Şimdi nasihatin kimler için ve nasıl yapılacağını hadisteki sıraya göre açıklayalım:

  1. Allah adına nasihat: Allah’a iman etmek, ona hiçbir şeyi ortak koş­mamak, onun bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan mü­nezzeh olduğunu tasdik edip, ona hiçbir riyanın karışmadığı bir ihlâs, sa­mimiyet ve teslimiyetle ibadet edip isyandan kaçınmak, onun sevdiğini sevip yerdiğini yermek, dostunu dost bilip düşmanını düşman bilmek, ni­metlerini şükürle karşılayıp onun yolunda herşeyi feda etmeyi göze al­maktır.
  2. Allah’ın kitabı için nasihat: Onun Allah kelâmı olduğuna, Allah katından gelip içine insan sözü karışmadığına, Allah’dan başka hiçbir kimsenin onun mislini meydana getiremeyeceğine, insanlığın dünya ve âhiret saadetinin bu kitapta olduğuna inanmak ve onu bu inançla ve ada­bına riâyet ederek okuyup tüm hükümlerini hayata uygulamaktır.”
  3. Hz.Peygamberi için nasihat: Onun Peygamber olduğuna, Al­lah’dan getirdiği herşeyin doğru olduğuna inanmak, emrettiği herşeyi im­kân nisbetinde yapmak, nehyettiği herşeyden kesinlikle kaçınmak, haya­tında ve vefatından sonra ona ve tebliğ ettiği dine yardım etmek, onun sevdiklerini sevmek, düşmanlarını düşman kabul etmek, onun davetini yaymak, sünnetini yaşatmak ve onu yegâne örnek bilmektir.
  4. Müslümanların emirleri hakkında nasihat: Hak olan her hususta onlara yardım ve onlarla beraber cihad etmek, müslümanlara, reislerine, karşı olan görevlerini münasib bir dille hatırlatarak, onun aleyhine haksız bir kıyamın oluşmasına engel olmaktır.
  5. Müslümanların tümü için olan nasihata gelince, onlara dünya ve âhiret hayatı hususunda hayır ve saadet yollarını göstermek, onlara eziyet

vermemek, kusur ve ayıplarını örtmek, iyiliğe çağırıp, kötülükten sakın­dırmak, büyüklerine hürmet küçüklerine şefkat ve merhamet, kendi şahsı için sevip arzu ettiğini onlar için de ayniyle istemek, onların mal, can ve namuslarını kendine ait olan kadar mukaddes bilip korumak, dertlerine ortak olup gidermeğe çalışmak… Umum müslümanlara karşı nasihat ve samimiyetin bir kısmıdır.[596]

  1. Nasihat en geniş manasıyla Peygamberde tecellî etmiş, en ağır şart­lar altında, kendilerini en büyük düşman olarak gören kavimlerine karşı, sırf hayır ye saadet olan hak yolunu talim için çalışmış, hayatlarında tek gaye olarak ümmetinin hak yola girmelerini hedef almış, bu yolda bir karşılık beklemeden, onlar kendilerini taşlarken onların hidayeti için dua etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bir Peygamber(s.a.)’den şu sözler nakledilir: “Ey Kavmim, and olsun ki, ben size Rabbimin üzerime yüklediği risalet ve elçilik vazifesini tebliğ etmiş durumdayım. Sizin hayrınıza olanı istemiş, hayrınız için çahşmışımdır. Fakat siz hayrınızı isteyen­leri sevtniyormusunuz.[597]

Türkçemizde “nasihat” kelimesi, öğüt vermek, hayırlı olanı tavsiye etmek anlamında kullanılır. Bu ise asıl manasından sadece bir kısmını ifade etmektedir. Çünkü “nasihat” yukarıda da geçtiği üzere sözle olduğu gibi, iş ile de olur, gönül ile de olur. Diğer Müslümanların iyilikleri, ıslah edilmeleri, sıhhat ve afiyetlerinin devamı için Hak Teâlaya dua etmek mü’minlere karşı nasihat çerçevesi içinde yer alır. Kur an-ı Kerimde has mü’minlerin duası olarak nakledilen şu mübarek sözler, çok ince bir ru­hun Mevlayı zülcelâle yükselen niyazlarıdır: “Ey Rabbimiz, bizi ve biz­den önce geçen kardeşlerimizi mağfiret buyur, günahlarımızı bağış­la. İman eden kimselere karşı kalblerimizde hiçbir kin ve kötülük bı­rakma… Ey Rabbimiz, şüphesiz ki şefkati, merhameti bol olan mevlamizsın sen.”[598]

Nasihatin sözle öğüt verme kısmında aranılan şartlarından biri hattâ en mühim olanı tavsiye edilen iyiliğin, tavsiye eden tarafından bizzat yapıl­masıdır. Kendisi yapmadığı halde başkasına iyilik tavsiye eden kişi, şayet bu sözlerinde samimi ise neden kendi yapmaz? Değilse neden böyle sa­mimi olmayan bir davranış içine girer? Hiç bir kimse bir başkasını şahsından daha ötede düşünemez. Düşünürse mutlaka manevî yönden kendine geçecek bir ecir ve mükafatı hedef almış demektir. Halbuki işin mane­vî yönünü düşünen insanın, bir iyiliği başkasına tavsiye ederken eli kolu bağlanmış değildir. Kendinin de yapmasına bir engel yoktur. Ayrıca sö­zün tesirli olması için, söyleyenin, söylediğini önce kendisi yapması şart­tır. Meyhanenin duvarlarına, meyhaneci tarafından yazılan “şarab içmeyi­niz, sarhoş olursunuz, başınıza musibet yağar” sözlerinin ne gibi bir kıy­meti vardır?

Cehennemde en şiddetli azaba uğrayacaklardan birinin, başkasına iyi­liği emrettiği halde kendi yapmayan, nehyettiği kötülüğü de kendisi ya­pan kimse olduğu efendimizin bir hadis-i şeriflerinde anlatılır.[599]

Büyükler, doğru ve iyi olduğunu bildikleri sözleri: “kulağına küpe yap” diyerek küçüklere aktarır, nasihatten anlamayanlara “kulağından pa­muğu çıkar da dinle” derlerdi. Ziya Paşa’nın darb-ı mesel haline gelen şu beyti, büyüklerin sözlerine kulak asmayanlar hakkındadır:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”[600]

4945… Ebu Zür’a İbn Amr İbn Cerir’den (rivayet edildiğine göre) Cerir (İbn Abdullah el Becelî) (r.a.) şöyle dermiş:

“Ben (kendisini) dinleyip itaat etmek ve her müslüman için halis niyyet beslemek ve onlar hakkında hayırlı davranışlarda bulunmak üzere Ra-sûlullah (s.a.) söz verdim. (Ebû Zür’a) dedi ki: (Cerir birisine) birşey sat­tığı, ya da birşey satınaldığı zaman: “Muhakkak ki bizim senden almış ol­duğumuz (bu mal), bizim için (bizim) size verdiğimizden daha sevimlidir. (Binaenaleyh, vermiş olduğun malı) tercih et(tiğin takdirde bizden geri alabilirsin)” derdi.[601]

Açıklama

Bey’at: Mübadele (alış-veriş) akdi demektir. Sonraları Devlet Başkanına itaat ve sadakati bildiren ve el sıkışma suretiyle yapılan ahitleşme anlamında kullanılır olmuştur. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte kasd edilen mana da budur.

Bilindiği gibi, Rasul-i zişan efendimizin şahsında hem Peygamberlik, hem de devlet başkanlığı toplanmış olduğundan, hadis-i şerifte söz konu­su edilen mesele bir müslümanın, Hz. Peygambere ve müslüman devlet başkanına herhangi bir dünyevi çıkar gayesi olmaksızın sırf Allah rızası için ivazsız, garazsız, samimiyet ve ihlasla bağlanmanın ve onların Al­lah’ın dinine hizmet yolunda verecekleri emirlere uymanın lüzumu mese­lesidir.

Burada söz konusu edilen diğer bir mesele de bir müslümanın diğer bir müslümam onun menfaatini kendi menfaatine tercih edebilecek kadar sa­mimi bir şekilde sevip sayması meselesidir.

Hadis-i şerifte bir müslümanın Allah için bir din kardeşine karşı besle­yebileceği samimi sevgi ve saygı duygulan anlatılmaktadır. Hz. Cerir’in alış-veriş yaptığı müslüman kardeşleri karşısında duyduğu îsâr dediğimiz müslüman kardeşinin menfaatini kendi menfaatini tercih edebilme (diğerkâmlık) duygusu ise, bir müslümanm din kardeşlerine karşı besle­mesi gereken sevgi, saygı, samimiyet duygularının en idael bir örneğidir.

Hafız İbn Hacer’in Taberâni’den rivayet ettiği bir haberde bildirdi­ğine göre, Hz. Cerir, kendisine bir at satınalması için bir kölesine emr et­miş, o da pazardan 300 dirheme bir at alarak parasını da ödemek için at­la birlikte sahibini de Cerir’e getirmiş. Cerir atı beğenmiş. Ve ata biçilen 300 dirhemi az bulduğu için atın sahibiyle yeniden pazarlığa girişmiş ve 800 dirhemde anlaşmış.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte sözkonusu edilen bütün bu samimi, temiz ve ulvî duygulara “nasihat” denir ki; biz bu nasihatin çe­şitlerini ve nasıl olacağını bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıkladık.[602]

  1. Müslümana Yardım Etmenin Fazileti

4946… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Her kim bir müslümanı dünya sıkıntılarının birinden kurtarır­sa Allah da onu kıyamet gününde bir sıkıntıdan kurtarır. Kim darda kalan bir kimseye kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık ihsan eder. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da dünya ve âhirette, onun ayıbını örter. Kul (din) kardeşinin yardımın­da oldukça Allah da o kulun yardımındadır.”

Ebû Davudder ki: (Bu hadisin ravilerinden olan) Osman, (metinde ge­çen); “Kim de darda kalan bir kimseye kolaylık gösterirse” cümlesini Ebû Muaviye’den rivayet etmedi.[603]

Açıklama

Bu hadis-i şerif birkaç meseleye delâlet etmektedir:

  1. Müslümanın dünyaya ait bir sıkıntısını çözmenin faziletini bildiriyor. Bu da ya ona mal vermekle, ya da ağırlığını ko­yarak onu zalimin zulmünden kurtarmaya çalışmakla olur.
  2. Borçluya yardımda bulunmak ta aslında bir müslümanın sıkıntısını gidermekten sayıldığı halde, hadis-i şerifte bunun ayrı bir madde olarak sayılması borçlu olmanın dünyevi sıkıntıları içinde ayrı bir yeri olduğu -içindir. Borçluya yardım ya kendisine uzun vade tanımak, yahut borcunu affetmek gibi şeylerle olur. Alacaklı herhangi bir şekilde borçlusuna ko­laylık gösterirse, şüphesiz Cenab-ı Hakk da ona dünyevi uhrevi bütün iş­lerinde kolaylık ihsan eder. Bu suretle her işi yolunda gittiği gibi, âhiret­te de sıkıntı çekmez. İyilikleri kötülüklerine galebe çalar.
  3. Bir kimse bir müslümanın gizli bir kusurunu görür de başkalarına söylemezse me’cur olur, ecri de ameli cinsindendir, yani onun kusurunu da Al­lah örter. Dünyada yaptığı bir kusuru kimseye duyulmadığı gibi âhirette de kaba­hatini yüzüne vurmaz, affeder. Bundan dolayıdır ki Peygamber (s.a.) müslümanlan birbirlerinin kusurlarını meydana çıkarmamaya teşvik etmiştir.

Ulema, kusur gizlemenin vacib değil mendub olduğuna kail olmuşlar­dır. Binaenaleyh bir müslümanın gizli bir suçunu bilen onu hâkime haber verse günahkâr olmaz. Ancak bu hüküm fitne ve fesatçılığı ile tanınmış kimseler hakkındadır. Bir defa bir suç işleyerek tevbe eden ve bir daha yapmayan kimsenin o kusurunu gizlemek icab eder, çünkü fesatçının ku­surunu gizlemek, onu daha başka fitne ve fesatlar çıkarmaya teşvik olur. Bir defa suç işleyenin hâli böyle değildir. Buraya kadar verilen izahat ma-siyet işlendikten sonraya aittir. Onu işlerken görenin hükmüne gelince:

Men’etmeye iktidarı olursa derhal müdahalede bulunarak men’etmesi vacibdir. Çünkü bu müdahale münkefi inkâr demektir, müdahale etmemek helal olmaz. Meselâ hırsızı birinin malım çalarken görenin mal sahibine haber vermesi icab eder, aksi takdirde hırsıza yardım etmiş olur. Acaba ha­dis ravileri ile şahidlerin, evkaf ve zekat memurlarının cerhi gıybet sayıl­maz mı? Hayır, onların cerhi gıybet değil, bilakis herkese vâcib olan bir nasihat ve dürüstlüktür. Böyle olduğu da ittifakla kabul edilmiştir.

  1. Kul din kardeşine yardım ettikçe Allah da ona yardım eder. Bu su­retle kazanmaya gayret gösterdiği birşeyi kolayca elde eder. Vakıa her iş-de Allah kulunun muinidir: Fakat bu avn-u inayet, din kardeşine yardım edene daha fazladır. Binaenaleyh müslümana gereken, din kardeşini ken­dinden ileri tutmaktır. Zira Allanın kemal-i inayetine nail olmanın yolu budur.[604]

4947… Hz. Huzeyfe’ten (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Her iyilik sadakadır.”[605]

Açıklama

Hadis-i şerif, yapılan her hayrın ve iyiliğin sadaka sevabı gibi sevabı olduğunu ifade etmektedir.

Bilindiği gibi maruf, münkerin zıddıdır, iyilik demektir. İbn Ebu Cemre’ye göre “Adet olsun olmasın, iyi amellerden olduğu şer’î deliller­den anlaşılan şeye maruf adı verilir. Eğer o iş iyi niyetle yapılırsa sahibi kafi olarak ecir kazanır. Niyetsiz yapıldığı takdirde ecir işi ihtimalli kalır.

Sadaka: Allah rızası için verilen maldır ve farz, mendup bütün sada­kalara şamildir. İyiliği “sadakadır” diye haber vermek, teşbih-i beliğ kabilindendir. Maksat, sevap hususunda iyiliğin, sadaka hükmünde olduğu­nu binaenaleyh yapılacak iyiliğin az da olsa hakir görülmemesi lâzım gel­diğini bildirmektir. Bir hadis-i şerifte “Her teşbih sadakadır”[606] buyurulmuştur. Zaten hadisimizdeki “her iyilik” tabiri bütün salih amellere şa­mildir. İmam Tirrnizî, Hz. Ebu Zerr (r.a.)’den merfu olarak şu hadis tahric etmiştir: “Din kardeşinin yüzüne gülümsemen senin için bir sada­ka; iyiliği emir, kötülüğü nehyetmen senin için bir sadaka, delâlet di­yarında bir adamı irşâd etmen senin için sadaka, yoldan taşı dikeni ve kemiği atman senin için sadaka, kovandan din kardeşinin kovası­na suyu boşaltman da sadakadır.”[607]

  1. (Çirkin) İsimleri (Güzel İsimlerle) Değiştirmek

4948… Ebu’d-Derdâ’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Siz kıyamet gününde kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimle­riyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel koyunuz.”[608]

Ebu Davud der ki; ibn Ebî Zekeriyya, Ebu d-Derdâ’ya yetişmemiştir.[609]

Açıklama

Hadis-i şerifte, insanlar, kıyamet gününde kendi isimleriyle birlikte babalarının da isimleriyle çağrılacakları gerekçesiyle, müslümanların kendi çocuklarına, akraba ve hiz­metçilerinin çocuklarına güzel isimler vermeleri emr edilmektedir.

Binaenaleyh mevzumuzu teşkil eden bu hadis, insanların kıyamet gü­nünde annelerinin ismiyle çağrılacaklarını ifade eden hadisi[610] reddetmek­tedir. Nitekim insanların kıyamet gününde babalarının isimleriyle çağrıla­cağını ifade eden daha başka hadisler de vardır.[611]

Her ne kadar insanların “ey falancanın oğlu falan” şeklinde annesinin ismiyle çağıracağına dair Taberanî’nin Mu’cem’inde Said İbn Abdullah el-Evdî’den rivayet edilen bir hadis-i şerif[612] varsa da ulema sahih hadis­lere aykırı olduğu için bu hadisin delil olamayacağını ittifakla kabul etmiş­lerdir. Eğer bu hadisin şahinliği kabul edilirse “mevzumuzu teşkil eden ha­dis-i şerif babalan belli olan kimseler hakkındadır. Annelerin ismiyle çağ­rılacağını ifade eden hadislerde babalan olmayan, ya da belli olmayan kimseler hakkındadır” denebilir. Yahutta mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte geçen babalarınız tabirinden maksat anneler ve babalardır; tağlib yoluyla babalar, denmiştir Mecazen “anneler ve babalar” anlamına gelir.

Bu te’vile itibâr etmek mümkün olursa, o zaman kıyamet gününde in­sanlar bazan annelerinin ismiyle bazan da babalarının ismiyle, bazı yerler­de annelerinin bazı yerlerde de babalarının ismiyle çağrılacaklar demektir.

Hafız Münzirî’nın -Musannifimiz Ebû Dâvûd ile aynı kanaati paylaştığını ortaya koyan- açıklamasına göre, bu hadisin ravisi Abdullah İbn Zekeriyya, Ebu’d-Derda (r.a.)’den hadis almadığından, mevzumuzu teşkil eden bu hadis munkatıdır. Ayrıca, konumuzu teşkil eden bu hadisin bab başlığıyla bir ilgisi yoktur. Çünkü bu hadiste isimleri değiştirmeden söz edilmemektedir. Ancak, bu hadis, ismini dini bir mülahaza ile değiştirecek kimselere bir irşad olarak kabul edilirse; bu yönden bab başlığı ile ilgili görülebilir.[613]

4949… (Abdullah) İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.):

“Yüce Allah’ın en hoşuna giden isimler (Allah’a kulluk ifade eden) Abdullah ve Abdurrahman (gibi adlar)dır”[614] buyurmuştur.[615]

4950… Sahabilerden olan Ebu Vehb el-Cüşemî’den (rivayet edildiği­ne göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Çocuklarınızı) Peygamberlerin isimleriyle isimlen(dir)iniz.İsimlerin Allah’a en hoş olanları Abdullah ve Abdurrahman’dır. En doğ­ru olanları Haris ile Hem mâm’dır. En çirkin olanları da Harb ile Mürre’dir.”[616]

Açıklama

Bilindiği gibi Abdullah, Allah’ın kulu, Abdurrahman’a Rahmân’ın kulu, anlamına gelmektedir, Bu bakımdan bu isimlerde Allah’ın rububiyetinin, bu ismi alan kimselerin de kulluklarının itirafı vardır. Binaenaleyh bu isimleri taşıyan kimselerin her çağınlışlarında bu iki gerçek dile getiriliş olur. Yüce Allah’ın Kur’an-i Keriminde Rasûlunden “abd-kul” ismiyle bahsetmesi[617] de bu ismi ne ka­dar çok sevdiğinin bir delilidir.

Sindî’ye göre, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriflerde anlatılmak is­tenen “Peygamberin isimlerinden sonra Allah’a en sevimli gelen isimle­rin Abdullah ve Abdurrahman isimleri olmasıdır.”

Netice itibariyle Allah’a en sevimli gelen isimler, Peygamber isimleri­dir. Sonra Abdurrahman ve Abdullah gibi Allah’a izafe edilmiş abd keli­mesi taşıyan isimlerdir.

Metinde geçen “esdaku” kelimesi en doğru anlamına gelir. Buna gö­re müsemmasını (sahibini) ifade etmesi bakımından “en doğru” isim gerçekten Haris ve Hemmâm isimleridir. Çünkü “Haris”, kazanan de­mektir. Nitekim Hars kelimesi, Şura suresinin 20. âyetinde de bu manada kullanılmıştır. İnsanın en belirgin vasfı kazamcıhğıdır. Bilindiği gibi kul, kâsib (kazanıcı)dır. Allah ise halik (yaratıcı)dır. Hiçbir kul, bu Özellikten ayrılamaz. Bütün hareketlerinde, müsbet veya menfi olarak kazamcı ol­maktan uzak kalamaz. Yani ya hayır, ya da şerr kazanmış olur.

Harb, savaş anlamına gelir. Mürre ise acılık demektir. Savaşın yüzü soğuk, acılığın yüzü ve sevimsiz olduğundan bu isimler yüce Allah’ın ho­şuna gitmemişlerdir.[618]

4951… Hz. Enes’den demiştir ki:

Abdullah İbn Ebî Talha, dünyaya geldiği zaman, Peygamber (s.a.)’e götürdüm. Peygamber (s.a.) bir “aba içerisinde devesini katranlıyordu. (Bana):

Yanında kuru hurma var mı? diye sordu.

Evet, dedim. Kendisine bir miktar (kuru) hurma verdim. Onları ağzı­na atarak çiğnedi. Sonra çocuğun ağzını açtı ve hurmayı ağzının ortasına yerleştirdi. Çocuk, (hoşlandığından dilini dolandırmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Ensarın hurmayı (ne de çok) sevdiğine bakın!” buyurdu ve adını Abdullah koydu.[619]

Açıklama

“Ensarın hurmayı ne kadar sevdiğine bakın!” cümlesinde geçen “hubb” kelimesini hâ’nın zam­mıyla okumak caiz olduğu gibi kesriyle okumak da caizdir. Kesre ile okunduğu takdirde mahbûb manasına gelir ve kelimenin sonu merfu okunarak bir mübteda haber cümlesi meydana gelir ki, “ensarın sevgilisi hurmadır” demek olur. Bu kelime hâ’nın zammı ile “hubb” şeklinde okunursa, masdardır. Bu takdirde sonunu mansub ve merfu okumak caiz­dir. Mensub kıraati daha meşhurdur. Mansup okunduğu takdirde cümle “ensarın sevdiği kuru hurmaya bakın” diye takdir olunur ki, bizim verdiğimiz mana buna göredir. Temr kelimesi de mansup okunur. Hubb kelimesini merfu okuyan onu mübteda yapmış olur. Haberi mahfuztur. “Lazımdır yahut âdettir” gibi bir haber takdir olunur.[620]

Bazı Hükümler

  1. Yeni doğan bir çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek yalatmak, bilittifak sünnettir. Bunu salihlerden bir kimsenin yapması menduptur.
  2. Tahniki (çocuğun damağına tatlı çalma işini) kuru hurma ile yapmak müstehabtır. Gerçi kuru üzüm ve şeker gibi her nevi tatlı ile tahnik yap­mak caiz ise de efdal olan kuru hurmadır.
  3. Aba giymek caizdir.
  4. Büyük bir zatın tevazu göstererek kendi işlerini kendi görmesi müs­tehabtır. Bu onun kıymetini düşürmez.
  5. Doğan çocuklara Abdullah ismi vermek müstehabtır.
  6. Çocuğun ismini salah ve takva sahibi birine koydurmak müstehabtır.
  7. Çocuğa doğduğu gün isim koymak caizdir.[621]
  8. Kötü İsim(Ler)İ Değiştirmek

4952… Hz. İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) Âsiye (isimli bir kadının) ismini değiştirmiş: “Sen Cemilersin” demiş.[622]

4953… Muhammed İbn Amr İbn Ata’dan (rivayet edildiğine göre); Kendisine Zeyneb bint Ebi Seleme kızının: “Kızının ismini ne koydun?” diye sormuş (O da): Ona Berre ismini verdim, deyince,

(Zeyneb) şöyle demiş:

Rasûlullah (s.a) bu ismi yasakladı. (Nitekim) bana da Berre ismi ve­rilmişti de Peygamber (s.a.) (insanı kusursuz gösteren böylesi isimlen vermek suretiyle); “Kendinizi temize çıkarmayın, sizden kimin iyi ol­duğuna Allah daha iyi bilir” buyurdu.

Bunun üzerine (orada bulunanlardan biri Hz. Peygambere: Peki onun) “İsmini ne koyalım?” diye sordu. (Hz. Peygamber) de: “Ona Zeyneb is­mini veriniz” dedi.[623]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifler, Hz. Peygamberin “Âsiye” gibi isyan manası taşıyan isimlerle “Berre” gibi insanın bütün suç ve günahlardan uzak olduğunu ifade eden, insanı temize çıkaran isimleri yasaklayıp da onların yerine, sözü geçen sakıncaları taşımayan isimleri verdiğini ifade etmektedirler.

Bilindiği gibi Asiye “İsyankâr kadın” anlamına gelir. Cahiliyye araplan, hiçbir kusur ve ayıbı kabule yanaşmayıp, her türlü kusur ve ayıba karşı çıkması temennisiyle kızlarına bu ismi verirlerdi. İslamiyet gelince Hz. Fahr-i kainat efendimiz bu isimleri yasaklamış fakat insanın nefsini temi­ze çıkarıp nefis muhasebesinden ve tevazudan uzaklaştıracağı korkusuy­la Asiye isminin yerine “Mutîa: itaatkâr kadın” ismini vermekten de çekinmiştir.

Yine nefsi tezkiye edip sahibini nefis muhasebesinden uzaklaştırarak, sorumsuzluğa ve gurura düşüreceği, endişesiyle “iyi kadın” anlamına ge­len “Berre” ismini de “kimin iyi olduğunu Allah daha iyi bilir.” buyu­rarak Zeyneb’e çevirmiştir. Zeyneb, zenb kökünden türemiştir. Kamusta açıklandığına göre “zenb” kelimesi, semizleşti anlamına gelen “zenebe” fiilinin mastarıdır. “Ezneb” ise “semiz kadın” demektir. Zeyneb, ismi bu isimle meşhur olan manzarası ve kokusu güzel bir ağaçtan alınmış ola­bileceği gibi “babanın zineti” anlamına gelen “zeynüb” kelimesinin bo­zulmuş şekli de olabilir.[624]

4954… Üsame İbn Ahderiyye’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.)’a gelen bir cemaat içerisinde: “Esram” isimli bir adam varmış; Ra­sûlullah (s.a.) O’na:

Adın ne? diye sormuş da (adam):

Ben Esramım, demiş; (bunun üzerine Hz. Peygamber de):

Sen zûr’asm, buyurmuş.[625]

Açıklama

“Esram”, kesmek anlamına gelen “sarım” kökünden gelir. Biçilmiş ya da kırpılmış ekin demektir.

Dolayısıyla bu kelime “kesiklik, kopukluk” gibi bereketsizlik ifade eden manalar taşımaktadır.

Bu sebeble Resul-i zişan efendimiz bu ismi tohum ve tohum ekecek yer gibi hayır ve bereket ifade eden “zür'”a” kelimesiyle değiştirmiştir.[626]

4955… Hânı (İbn Zeyd)’den (rivayet edildiğine göre) kendisi kavmiy-le birlikte Rasûlullah (s.a.)’e gelince Rasûlullah (s.a.) kavminin onu “Ebulhakem” künyesiyle çağırdığını duymuş da kendisini çağırarak:

Muhakkak ki gerçek hakem Allah’dır. Hüküm (ondan çıkar, yine) ona (döner). Binaenaleyh sen niçin (böyle) Ebu’l Hakem künyesiyle çağırılıyorsun? diye sormuş (da O da):

Benim kavmim bir anlaşmazlığa düştükleri zaman bana gelirler, bende aralarında hüküm veririm. Her iki taraf da (benden) razı olurlar, ceva­bını vermiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

Bu (tarafları hoşnut edecek hüküm vermek) ne kadar güzel! (Ama Hakem ismi Allah’a mahsus olduğu için kullar bu isimle künyelendirile-mezler) Kaç çocuğun var? demiş.

(O da):

Benim Şüreyh, Müslim ve Abdullah (isimli üç oğlum) var, demiş. Rasûlullah (s.a.):

(Yaşça) hangisi daha büyük? diye sormuş. (Hâni de:)

Şüreyh, cevabını vermiş. (Bunun üzerine Resulü Ekrem Efendimiz:)

Öyleyse sen Ebu Şüreyhsin, buyurmuş.

Ebu Davud der ki Şüreyh Zinciri kıran ve Tüster şehitte girenlerden­dir. Bana ulaşan habere göre Şüreyh (Tüster’e) gizli bir yoldan girdiği için Tüster’in kapısını kırmıştır.[627]

Açıklama

Bilindiği gibi “Eb” kelimesi arapçada baba anlamına gelir Araplar, bir kimseyi künyelendirmek istedikleri zaman bu kelimeyi o zatın en büyük oğlunun ismine izafe ederler. Mesela bir adamın en büyük oğlunun ismi Şüreyh ise bu adamın künyesi “Ebu Şüreyh” olur. Ayrıca bir işi çok yapan, icad eden ya da bir sıfata faz­lasıyla sahip olan kimseye o işin ya da sıfatın başına “eb” kelimesi getiril­mek suretiyle de künye verilebilir. Çok cahil bir adama Ebu Cehl, hikmet sa­hibi bir adama da “Ebu’l-Hikme,” ismi verilmesi gibi. İşte Hz. Hani İbn Yezid’e kavmi tarafından Ebul-Hakem künyesinin verilmesi bu ikinci ne­viden olan künyedir. Metinde de açıklandığı üzere Hz. Hani, kavmi ara­sında meydana gelen olaylarda hakemlik yapması için kendisine müraca­at edilen ve verdiği hükümlerle de tarafları memnun edebilen bir kimse olduğundan kavmi ona bu künyeyi vermişti. Fakat “Hakem” ismi Al­lah’ın güzel isimlerinden olduğundan bu ismi alan, bu ismin ifâde ettiği manalarda Allah’a ortaklık etmiş olacağından Hz. Peygamber bu künye­yi ondan almış ve O’nu en büyük oğlu Şüreyh’e izafe ederek “Ebu Şü­reyh” künyesiyle künyelendirmiştir.

Şerhü’s-Sünne’de açıklandığına göre “Elhakem” hükmüne karşı ko-nulamayan hakim demektir ki bu da Allah’dan başkası olamaz.

Aliyyü’l-Kari’nin açıklamasına göre “Hz. Peygamberin verdiği bu künyenin bereketiyle Hz. Şüreyh fazilette en büyük sahabilerin makamına erişmiş ve sahabe döneminde müftilik yapmış, daha sonra da Hz. Ali onu kadı tayin etmiş. Bu kadılığı sırasında mahkemeye intikal eden bir dava­da Hz. Hasan’ın, Hz. Ali lehine yaptığı bir şahitliği kabul etmemiştir.”[628]

Hadisin sonunda musannifin da açıklandığı gibi Hz. Şüreyh, Tüşter’in fethinde de bulunmuş, o gün birçok kahramanlıklar göstermiş, zincirleri kırmış, gizli yollardan içeriye girerek Tüster’in kapısını kırarak müslü-manların oradan şehre girmelerini sağlamıştır.

İbn Esir’in de tesbit ettiği gibi, Hz, Şüreyh, birçok savaşlara katılmış, yüzyirmi sene yaşamış ve bunu kendisi bir şiirinde çok veciz bir şekilde dile getirmiştir.[629]

4956… (Said İbn el-Müseyyeb’in) babasından (rivayet edildiğine göre birgün) Peygamber (s.a.) Ona:

Adın nedir? diye sormuş (O da:)

Hazn’dır demiş. (Hz. Peygamber de):

(Bundan sonra ) sen Sehl’sin, buyurmuş. (Hz, Hazn ise babasının verdiği ismin değiştirilmesine razı olmayarak);

Hayır olmaz. (Çünkü) Sehl (ova), ayaklar altında çiğnenir ve horla­nır cevabını vermiş, (Bu hadisin ravisi) Said dedi ki:

(Dedem Hazn, Hz. Peygamberin bu teklifini kabul etmeyince:) “Artık bundan sonra bize (devamlı olarak) üzüntü isabet edecek zannetmiştim.”[630]

Ebu davud dedi ki: Peygamber (s.a) “el-As” “Aziz”, “Atle”, “Şeytan”, “Elhakem”, “Ğurab”, “Hubab”, “Şihab” isimlerini “Hişam” ismiyle değiştirdi.

“Harb” ismini “Selm” ismiyle, “Elmuzdacı” ismini “Elmünbeis” is­miyle, değiştirdi. “Afim” adıyla anılan araziye “Hadıra” ismini vermiş, “Şa’b edrDalale” ismini “Şa’b el-Hudâ” ismiyle “Benüzzinye” ismini “Benurrişde” ismiyle “Benülmuğviye” ismini de (yine) “Benürrişde” is­miyle değiştirmiştir.

Ebu Davud dedi ki: Kısaltmak gayesiyle bu rivayetlerin senetlerini terk ettim.[631]

Açıklama

Bilindiği gibi “Hazn” düşünce, üzüntü, keder anlamına gelir. Şeni ise, kolay, yumuşak ve ova manalarına gelir. Bu bakımdan. Hz. Peygamber, Hz. Müseyyeb’e üzüntü ifa­de eden bu ismi kolaylık ve yumuşaklık ifâde eden “Sehl” ismiyle değiş­tirmeyi emretmiştir. Hz. Müseyyeb de Hz. Peygamberin bu emrinin far-ziyyet ifade etmeyip bir tavsiye mahiyetinde olduğunu anladığı için, Sehl ismini alan kimsenin bu ismin taşıdığı manadan dolayı hafife alınıp hor­lanacağı korkusuyla bu ismi almağa gönlü razı olmadığından, bu emre uymamış, babasının verdiği ismi taşımaya devam etmiştir.

Metinde geçen “artık bundan sonra bize (devamlı olarak) üzüntü isabet edecek” cümlesi Buhari’nin rivayetinde “bundan sonra bizim aile­mizde üzüntü ve keder hiç eksik olmamıştır” anlamına gelen lafızlarla ri­vayet edilmiştir. Buharî’nin bu rivayetinden de anlaşılıyor ki Hz. Hazn, Hz. Peygamberin bu tavsiyesini tutmadığı için, bir daha hayatı boyunca üzüntü ve kederden kurtulamamıştır.

Musannif Ebû Davud’un talikinden anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber “isyankâr” manasına geldiği için “As” ismiyle Allah’ın güzel isimlerinden olan “Aziz” ismini şiddet ifade eden “Atle” ismini, Allah’ın rahmetinden uzak anlamına gelen “Şeytan” ismini hükmüne karşı gelinemez anlamına gelen ve Allah’ın güzel isimlerinden olan el-Hakem” ismini, uzak ve kar­ga anlamına gelen “Gurab” ismini, ve “meteor (göktaşı)”anlamına gelen “Şihab” ismini müslümana yakışan isimlerle değiştirmiştir. Bu cümleden olarak Şihab ismini kırıklık, ufaklık, zayıflık gibi kulluğa delalet eden manalar taşıyan Hişam ismiyle değiştirirken, Harb (Savaş) ismini Silm (Sulh)la el-Muzdaci’ (sırtüstü yatan) ismini, e-Münbeis (Hamleci ve atı­lımcı) ismiyle, Afira (kuraklık) ismini, Hadıra (yeşillik) ismiyle Şi’bü’da-lale (sapıklık yolu) ismini, Şı’bul-Hidâye (hidâyet yolu) ismiyle, Benü’z Zinye (zina çocukları) ismini de yine Benü rişde (nikâh çocukları) ismiy­le değiştirmiş ve bu isimlerden uğur ve bereket ummuştur.

Bütün bu rivayetlerden de anlaşılıyor ki, bir çocuğun anne ve baba üze­rindeki ilk hakkı ileride kendisi için utanç vesilesi olmayacak güzel bir isim vermeleridir.[632]

4957… Mesrûk’tan demiştir ki:

Ömer İbn el Hattab (r.a.) ile karşılaşmıştım. (Bana):

Sen kimsin? diye sordu. Ben de:

Mesrûk İbn el Ecdâ(ım) dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:

Ben Rasûlullah (s.a)’ı: “Ecdâ şeytandır” derken işittim, dedi.[633]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Ecda’, isminin şeytânlardan birimn özel ismi olduğunu ifade etmektedir. Bu ba­kımdan çocuklara sözü geçen ismi koymak kerahetten hali değildir. Esa­sen organ kesmek, hapsetmek ailesini darlık içinde geçindirmek gibi bir mü’mine yakışmayan manalara geldiği de düşünülürse, bu ismi koymanın çirkinliği daha da kolay anlaşılabilir.[634]

4958… Semura îbn Cündüb’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Sakın kölenin ismini Yesâr, Rebhah, Necîh, Efiâh koyma. Çünkü (olur ki) sen (kendine bu isimlerden birini verdiğin köleni kasd ederek):

O orada mı? diye sorarsın (karşıdaki de):

(Semure dedi ki:) Hayır cevabını verir.”

Böylesi isimler dörttür, benim adıma onları fazlalaştirmayın.[635]

4959… Hz. Semura’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) kölelerimize şu dört isim(den birin)i vermemizi bize yasakladı: Eflah, Yesar. Nafi, Rebâh.”[636]

4960… Hz. Cabir’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “inşallah, eğer ömrüm olursa ümmetime Nâfi, Eflah ve bereket isimlerini koymalarını yasaklayacağım.”

(Bu hadisin ravilerinden) A’meş (burada bir parantez açarak -bu ha­disi bana naki eden Ebu Süfyan gerçekten) Nâfi ismini de zikretti mi, zik­retmedi mi, (iyice) bilmiyorum, dedi.

(Câbir’in rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle sözlerini tamamlamış­tır:) . “Çünkü (kölesini sormak üzere) geldiği zaman:

Bereket burada mı? diye sorar. (Orada bulunanlar da:)

Hayır! cevabını verirler.

Ebû Dâvud der ki: (Bu hadisin) bir benzerini Hz. Câbir yoluyla Ebu Zübeyr de rivayet etti. (Fakat) Bereket ismini rivayet etmedi.[637]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifler çocuklara Yes&r (kolaylık Rebah (üretmek), Necih (ga­yesine ermeye muvaffak olan), Eflah (gayesine erişen), nâfi (faydalı) be­reket (artma, fazlalaşma mutluluk) isimlerini koymanın caiz olmadığını ifade etmektedir.

Yine bu hadis-i şerifler, çocuklara sözü geçen isimleri vermenin uy­gunsuzluğunun sebebini şöyle açıklamaktadırlar: Çünkü kolaylık, kâr, muvaffakiyet, bereket ifade eden bu isimleri alan kimselerin bir mecliste olup olmadığı sorulduğu zaman orada bulunanlar, yanlarında bulunmadı­ğını ifade etmek için “burada başarı, bereket, kâr… yoktur” diye cevap ve­receklerdir. Tabii ki o mecliste hayır ve bereket olmadığını dile getiren bu ifâde, o mecliste bulunanların hoşuna gitmeyeceği gibi aynı zamanda bu­na bu isimlerden birini taşıyan kimsenin sebep olduğunu düşünerek, onun hakkında kötü düşünmeye ve hatta onun uğursuz olduğuna, inanmaya

başlayacaklardır.

Binaenaleyh bir müslüman, çocuğunun şahsiyetini zedeleyecek ve onu toplum arasında küçük düşürecek isimler vermekten kaçındığı gibi, onun karakterine, halet-i ruhiyesine (psikolojisine) olumsuz yönde te’sir ede­cek, ondaki isyankârlık duygusu, küçüklük ya da büyüklük kompleksi do­ğuracak isimler koymaktan da sakınmalı, Allah ve Rasûlünün tavsiye et­tiği kulluk, Allah yolunda hizmet gibi ulvi duygular ilham eden isimler koymalıdır. Musannif Ebu Davud’un mevzumuzu teşkil eden (4960) nu­maralı hadisin sonuna ilave ettiği talikin tamamı, Müslim’in Sahih’inde şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir:

Bize Muhammed b. Ahmed b. Ebi Halef rivayet etti (dedi ki:)

Bize Rahv rivayet etti (dedi ki:) Bize İbn Cüreyc rivayet etti (dedi ki): Bana Ebu’z-Zübeyr haber verdi; ki kendisi Cabir b. Abdullah’ı şöyle der­ken işitmiş: Peygamber (s.a.) Ya’la, Bereket, Eflah, Yesar, Nafi ve buna benzer isimler koymaktan nehyetmek istedi. Sonradan bunlardan sükût buyurduğunu gördüm. Artık hiçbir şey söylemedi. Sonra Rasûlullah (s.a.) bundan nehyetmeden dünyadan gitti. Bilahere Ömer bunları yasak etmek istedi. Sonra o da bıraktı.[638]

Bu mevzuda İmam Nevevî: “Bundan dört isme kıyas ve onlara kendi manalarında ki bazı isimlen katmak men’edilmiş değildir. Ulemamız di­yor ki: Bu hadiste zikredilen isimleri ve o manada başka isimleri koymak mekruhtur. Kerahet yalnız bu dört isme mahsus değildir. Hem bu kerahet, kerahet-i tahrimiyye değil kerahet-i tenzihiyyedir. Kerahetin illetini Pey­gamber (s.a.)’ûı: “Çünkü sen orada mı, dersin o da hayır der” kavliyle beyan buyurmuş, bu cevaptaki çirkinliği kerih görmüştür.Çok defa bu cevap bazı insanları teşe’üme sevk eder” demiştir.

Peygamber (s.a.)’in bu isimleri koymaktan men’etmek isteyip sonra vazgeçmesinin manası: Haram kılmak istemiş, sonra bundan vazgeçmiş de­mektir. Kerahet-i tenzihiyye ifade eden, başka hadislerde de vardır.[639]

4961… Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde Allah yanında en aşağılık isim (sahibi dünyada) Melikü’l-emlâk (padişahlar padişahı) ismiyle çağrılan adam (olacak)dır.”

Ebu Davud der ki: Bu hadisi aynı senedle Şuayb ibn Ebi Hamza da Ebu’z-Zinad’dan: “(Kıyamet gününde) isim(ler)in en çirkini” diye rivayet etmiştir.[640]

Açıklama

Bu hadisin manası kıyamet gününde en hakir, en zelil a(jam “melikül-emlâk” adını taşıyan kimsedir. Maksat isim değil, ismin sahibidir. Kadı Iyaz: Bu hadisle isimle müsemmanın bir şey olduğuna istidlal edilir.

Melikü’l-emlâk bütün mülklerin sahibi manasına gelir. Bütün mülkle­rin sahibi de Allah’dır, Allah’dan başka malik yoktur. Bu husustaki hilaf meşhurdur, der. Binaenaleyh doğan çocuğa bu ismi takmak, haram oldu­ğu gibi Allah’a mahsus rahman, kuddus, müheymin, halik ve emsali isim­leri şahin şah, sahan şah şahanül-Mülk gibi acem mübalağası sayılan un­vanları takmak da haramdır. Çünkü onların hepsinde kula yakışmayan bir büyüklük vardır.[641]

  1. Lakaplar

4962… Ebû Cebîre İbn Dahhâk demiştir ki:

“Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın, İmandan sonra fasıldık ne kötü addır…”[642] âyeti biz Seleme oğulları hakkında nazil oldu. Rasûlullah (s.a.) bize (yani Medine’ye) geldi. (O zaman) bizden iki ya da üç ismi olmayan hiçbir adam yoktu. Peygamber (s.a.) (İçimizden birini bu isimlerden biriyle): “Ey falanca!” diye çağırınca (bunu işiten kimseler): “Ey Allah’ın Rasulüî (Onu bu isimle çağırmaktan) vazgeç. Çünkü o bu isimden dolayı kızıyor” demeye başladılar. Bunun üzerine şu “Biribirini-ze (kötü) lakablar takmayın” âyeti indirildi.[643]

Açıklama

Lügat âlimlerinin açıklamasına göre kişilere verilen özel isimler ikiye ayrılır.

  1. Övme ya da yerme, (medh veya zemm) ifade eden isimlerdir. Bun­lara “lakab” denir ki bunlar kişinin esas ismine ilâveten sonradan verilen isimlerdir.
  2. a. Kişiye babasına ya da oğluna nisbet edilerek verilen falanın oğlu, falanın babası gibi isimlerdir. Bunlara künye denir. Bu tür isimler de ki­şilerin yine esas isimlerine ilâveten sonradan aldıkları isimlerdir.

b. Kişiye babasına ya da oğluna nisbet edilmeksizin verilen isimlerdir. Buna da sadece “isim” denir. Bu tür isimler ise kişilerin doğdukları zaman aldıkları göbek isimleridir.

Burada mevzumuzu teşkil eden isimler birinci kısma giren yani kişile­re göbek isimlerine ilaveten onların medh veya zemm için verilen isimler­dir.

Metinde geçen “Birbirinize kötü lakablar takmayınız..” âyet-i keri­mesi kişiye hoşlanmayacağı lakablar takmanın ya da onu hoşlanmayaca­ğı lakablarla çağırmanın çirkinliğine delalet etmektedir. Çünkü bu, kişiye sövmek kabilindendir.[644] Oysa bilindiği gibi rnüslümana sövmek fasiklıktan başka birşey değildir.[645]

Nitekim bazılarına göre sözü geçen âyet-i kerimenin devamı da bunu ifade etmektedir.[646]

Fakat kişilere memnun olacakları güzel lakablar takmak sünnettendir. Nitekim Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir’e Atik ve Sıddîk lakablarım ver­diği gibi, Hz. Ömer’e Faruk, ismini vermiştir. Hz. Hamza’nın lakabı Ese-düllah (Allah’ın arslanı), Hz. Halid’in lakabı da Seyfullah (Allah’ın kılı­cı) idi. Binaenaleyh bu manada lakab takmakta bir sakınca söz konusu de­ğildir. Hz. Ömer de böylesi lakabların yaygınlaştırılmasını emretmiştir.

Bunlarda bir sakınca asla söz konusu olamaz. Her ne kadar kişiyi to­pal, kambur gibi halk arasında meşhur olan ismiyle anmakta bir sakınca yoksa da bir hadis-İ şerifte de belirtildiği gibi; “Mü’mİnin mü’min üze­rindeki hakkı onu kendisine en hoş gelen ismiyle çağırmak” olduğun­dan kişi mü’min kardeşini en güzel ismiyle çağırmalıdır.[647]

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre bir kişiyi kendisinde ya da anne­sinde veya babasında bulunan bir vasıfdan dolayı hoşlanmadığı lakablar­la anmanın haram olduğunda İslam uleması ittifak etmişlerdir.[648]

  1. Bir Kimsenin Ebu İsa Künyesi Almasının Hükmü

4963… (Zeyd b. Salim’in) babasından (rivayet edildiğine göre) Ömer ibn El-Hattâb (r.a.) Zeyd İbn Sabit’in kendi kendisine Ebu İsa künyesini veren oğlunu dövdü. El Mugîre İbn Şu’be de kendisine “Ebu İsa” diye künyelenmişti. Hz. Ömer O’na:

Sana Ebu Abdullah künyesini alman yetmiyor mu? diye çıkıştı. Bu­nun üzerine Mugîre, “Bu künyeyi feana Rasûlullah (s.a.) verdi” dedi. Hz. Ömer de:

Onun gelmiş, geçmiş hataları affedilmiştir. (Bize gelince) biz kendi başımızayız. (Allah’ın bize nasıl muamele yapacağını bilmiyoruz)” diye çıkıştı. Bunun üzerine (Mugîre) ölünceye kadar Ebu Abdullah künyesini taşımaya devam etti.[649]

Açıklama

Bezlül-Mechud yazarı Hz. Ömer’in metinde geçen: “O’nun gelmiş geçmiş hataları affedilmiştir. (Bize gelince) biz kendi başımızayız” mealindeki sözlerini açıklarken şu görüş­lere yer veriyor: “Allah daha iyisini bilir ya, bazı işler haddizatında kera­hetten hali olmadığından bu gibi işleri yapmak aslında çirkindir. Fakat ha­ram değildir. İnsanlar bu tür işlerdeki çirkinliği anlayınca, bu işleri yap­manın haram olduğunu zannederler. Halbuki bu fiili irtikab etmek haram değil mekruhtur.

Hz. Peygamber bu gibi mekruh işleri yapmanın haram olmadığını gös­termek için onları işleyebilir. Bu fiilinden dolayı da günahkâr olmaz. Bi­lakis bir gerçeği açıkladığı için sevab kazanmış olur. Bu Hz. Peygambe­rin şahsına ait Özel bir durumdur. Binaenaleyh başkaları aynı fiili işleye­cek olurlarsa günahkâr olurlar. Öyleyse bir insan birisine Ebû İsa (İsa’nın babası) ismini verecek olursa zihinlerde sanki Hz. İsa’nın bir babası var­mış gibi gerçeğe aykırı bir fikir uyandırmış olacağından çirkin bir fiil iş­lemiş olur.

Her ne kadar Sünen-i Tirmizî musannifi imam Tirmizî’nin künyesi “Ebu İsa (İsanın babası)” ise de bu ismi ona kendisi değil de başkaları ver­miş olabilir. Kendisi vermiş olsa bile şu iki ihtimâlin dışında değildir:

  1. Kendisi bu künyeyi seçtiği zaman, henüz, kendisine mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif ulaşmamış olabilir.
  2. Hz. Peygamberin Mugîre İbn Şu’be’ye Ebu İsâ künyesini verdiğini düşünerek bu künyeyi almanın sünnet olduğuna inandığı için bu künyeyi seçmiş olabilir.

Fakat şurasını unutmamak gerekir ki eğer bu künyeyi almak sünnet ol­saydı Hz. Ömer bu künyeye müdahale etmez ve bu künyeyi başkalarına da verirdi.”[650]

  1. Bir Kimsenin Başka Birinin Oğlunu “Oğlum’ Diye Çağırmasının Hükmü

4964… Enes İbn Mâlik’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) Ona:

Ey Oğulcuğum, diye hitap edermiş.

Ebu Davud der ki: “Ben Yahya İbn Maîrii, Ibn Mahbûb çok hadis ri­vayet eden bindir” diye överken işittim.[651]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, bir kimsenin başka birisinin oğluna “çocuğum oğlum, yavrum…” gibi şefkat ifade den kelimelerle hitap etmesinin caiz olduğunu ifade etmektedir. Çünkü çocuğa karşı yöneltilen bu hitap “Ey sevgili yavrucağız, sen benim yanımda kendi çocuğum gibi kıymetli ve sevgilisin. Gerçekten de seni kendi çocuğum gibi seviyorum, sana karşı sevgi ve şefkat hisleriyle dolu­yum” gibi manalar taşıdığından bu hitabta; “Çocukları babalarına nisbet ederek çağırın…”[652] emrine muhalefet etme söz konusu değildir.

Nitekim İbn Kesir de bu hitabın sözü geçen âyet-i kerimeye aykırı düş­mediğini ifade ettiği gibi söz konusu âyet-i kerimeyi tefsir ederken mevzumuzu teşkil eden hadisi de zikretmiştir.

  1. Bir Kimseye Hz. Peygamberin Künyesi Olan Ebü’l-Kasım Künyesini Vermenin Hükmü

4965… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Benim adımla adlanınız, fakat künyemle künyelenmeyiniz…”‘

Ebu Dâvud dedi ki: Bu hadisi aynı şekilde Ebu Hüreyre’den Ebu salih de rivayet etmiştir. Ebu Süfyan’ın Cabir’den (olan) rivâyetiyle Salim İbn Ebu Ca’d’ın Cabir’den; Süleyman el-Yeşkerf nin ve İbnü’l Münkedir’in Cabir’den rivayeti de böyle olduğu gibi, ve Enes b. Mâlik’in rivayeti de (yine böyledir).[1]

Açıklama

Künye: Kamus tercümesinde açıklandığına göre, bir kimseye anaı oğul kız kelimeleri muzaf kılına­rak isim vermektir. Bugünkü manada “soyadı” demektir. Bedrüddin Ay­nî (r.a.) mevzumuzu teşkil eden hadisi açıklarken şu görüşlere yer ver­mektedir.

“Ulema, bu konuda ihtilafa düşmüştür. İmam Tahavî, Şerhü Meâni’l Âsâr isimli eserinde bu konu için özel bir bab açmış ve orada konuyla il­gili bir çok hadis-i şerif zikretmiştir. İmam Tahavî’nin sözü geçen babda zikrettiği hadislerden biri Hz. Ali’dendir ve şöyledir: “Hz. Ali diyor ki: Ben (birgün) Hz. Peygambere varıp:

Ey Allah’ın Resulü, eğer bir gün bir oğlum olursa O’na senin ismini ve künyeni verebilir miyim? diye sordum da:

Evet verebilirsin, buyurdu.

Görülüyor ki bu hadis-i şerif bir kimsenin Hz. Peygamberin künyesiy-le künyelenmekte bir sakınca olmadığım açıkça ifade etmektedir.

İşte bu gibi Hz. Peygamberin künyesiyle künyelenmeye izin veren ba­zı hadisler sebebiyle ulemadan bir cemaat, bir kimsenin “Ebü’l-Kasım” künyesini ve Muhammed ismini almasında bir sakınca görmemişlerdir. Delilleri ise İmam Tahavî’nin rivayet ettiği bu Hz. Ali hadisidir.

Bu görüşte olan ulema Muhammed İbn Hanefiyye ile İmam Malik ve bir rivayete göre İmam Ahmed’dir. Sonradan bu görüşte olan ulema ken­di aralarında ikiye ayrılmışlardır:

  1. Bir kimsenin Hz. Peygamberin künyesi olan Ebu ‘1-Kasım künyesiy­le künyelenmesi asla caiz değildir. Bu konuda kişinin isminin Muham­med olup olmaması da önemli değildir.

Muhammed İbn Şirin ile İbrahim en-Nehai ve İmam Şafiî bu görüşte­dirler.

  1. İsmi Muhammed olmayan kimselerin bu künyeyi almalarında bir sa­kınca yoksa da ismi Muhammed olan kimselerin bu künye ile künyelenmeleri asla caiz değildir. Zahirî uleması ve bir rivayete göre İmam Ahmed bu görüştedir.

Nitekim Hz. Cabir’den rivayet edilen hadis-i şerifte bir kimsenin Hz. Peygamberin ismiyle birlikte künyesini de alması yasaklanmaktadır.

Bu yasağın Hz. Peygamberi rahatsız edeceği için sadece O’nun sağlı­ğında geçerli olup, vefatından sonra geçerli olmadığını söyleyenler oldu­ğu gibi, Hz. Peygamberin sadece ismini almanın bile caiz olmadığını söy­leyenler de vardır. Delilleri ise Salim İbn Ebi’l-Ca’d’ın rivayet ettiği, Hz. Ömer’in Hz. Peygamberin ismini koymamaları için Kûfelilere yazdığı mektup ile el-Hakern İbn Âtiy.ye’nin sabit yoluyla Hz. Enes’den rivayet ettiği: “Çocuklarınıza Muhammed ismini koyuyorsunuz. Sonra da onlara lanet ediyorsunuz” şeklindeki merfu hadistir.

Taberi’ye göre ise Hz. Peygamberin künyesini almakla ilgili yasak ha-ramlık değil kerehat ifade eder. Bu mevzuda gelen Haberlerin hepsi de sahihdir, aralarında bir çelişki olmadığı gibi nesh de sözkonusu değildir. Hz. Peygamberin Hz. Ali’ye bu konuda ruhsat vermesi, bunun kerahetle

caiz olduğunu ümmetine ilan etmesi içindir.[2] Avnü’l-Mabud yazarının açıklamasına göre Hanefi ulemasından İbn Melek “el Mebarik” isimli eserinde bu konuda şöyle demektedir:

“Hz. Peygamberin künyesini almakla ilgili yasaklar kerahet-i tenzihiyye ifade etmektedirler. Haram ifade ettiğini söyleyenler de vardır. Hadi­sin zahirinden anlaşılan şudur ki; yasak olan, mutlak surette Hz, Peygam­berin künyesini almak ya da vermektir. Bu yasağı künyeyle ismi birleştir­meğe tahsis edenler de vardır. Bu görüşlerin arasını şu şekilde birleştir­mek mümkündür: Hz. Peygamberin sadece künyesini almak mekruhtur. Künyesiyle birlikte ismini de almanın keraheti ise daha da şiddetlidir. İmam Malik bu kerahetin Hz. Peygamberin sadece sağlığına ait olduğunu söylerken İmam Şafiî vefatından sonra da geçerli olduğunu söylemiş­tir.”[3]

Meseleyi özetlemek icab ederse, diyebiliriz ki, Hz. Peygamberin kün­yesini almanın caiz olup olmaması konusunda dört görüş vardır.

  1. Mutlaka mekruhtur. Delilleri (4965) nolu hadis-i şeriftir.
  2. Mutlaka mubahtır. Delilleri (4968) numaralı hadis-i şeriftir. Nitekim İbn Ebi Şeybe’nin rivayetine göre Hz. Aişe’nin kız kardeşinin

oğlu Muhammed İbn Eş’as Peygamberimizin ismini aldığı gibi künyesiy­le de künyelenmiş ve kendisi bu künyeyle çağrılmıştır. Ayrıca İbn Ebi Hayseme’nin Zühri’den rivayetine göre Zühri şöyle demiştir:

“Resul-i Zişan efendimizin sahabilerinin çocuklarından şu dört kişiye yetiştim ki dördünün de ismi Muhammed, künyesi Ebü’l Kasım idi:

a. Muhammed İbn Talha İbn Abdullah,

b. Muhammed İbn Ebi Bekir.

c. Muhammed İbn Ali İbn Ebi Talib.

d. Muhammed îbn Sa’d İbn Ebi Vakkâs.

Bu görüşte olan ulemaya göre Ebu’l-Kasım koymak, mutlak surette caizdir. Sözü geçen künyenin alınmasını yasaklar mahiyetteki hadisler

nesh edilmiştir.

  1. Hz. Peygamberin ismiyle künyesini bir adamda birleştirmek caiz de­ğilse de bir adama Hz. Peygamberin sadece ismini ya da künyesini koy­makta bir sakınca yoktur. Bu görüş Zahiri ulemasının görüşüdür. Aynı za­manda İmam Ahmed’den de rivayet edilmiştir. Delilleri ise (4966) numaralı hadistir.
  2. Rasûlullah (s.a.) efendimizin künyesiyle künyelenmek onun haya­tında menedilmişti. Vefatından sonra bunda bir sakınca yoktur. ,. Delileri ise (4967) numaralı Ebu Davud hadisidir.'[4]

Bu konuda Merhum Kâmil Miras da şöyle diyor: “Hulasa, hadis-i şe-nfte, ne emir buyurulan tesmiye vücub içindir ne de nehyedilen tesmiye tahrime mevzudur. Bir de bu nehy Rasûl Ekremin hal-i hayatında mucib-i iştibah olmamak gayesine matuf olması da vârid-i hatırdır. Bu cihetle cumhuru ulema tesmiye ile tekniyenin ceminde hiçbir beis görmemiş­tir.”[5]

Bütün bu açıklamalarımızdan da anlaşılıyor ki; bazılarına göre Hz. Peygamberin hem adını hem de künyesini koymak caizdir. Bunu meneder mahiyetteki hadislere gelince, İmam Malik’in dediği gibi, onlar, Peygam­ber (a.s.) efendimiz hayatta bulunduğu süreyle sınırlıdırlar. Sebebi de Muhammed ya da Ebu’l-Kasım diye çağrıldığında Rasûlullah (s.a.) efen­dimiz kendisi çağrılıyor diye dönüp sese yönelmesin ve muhatabın şahsi­yetiyle Peygamber (s.a) efendimizin şahsiyeti hitab anında birbirine karış­masın diye böyle bir engel konulmuştur. Ama efendimizin vefatından sonra artık sözü edilen bir iltibasa imkân kalmamıştır. Bu da onun hem is­mini, hem de künyesini bir çocuğa koymakta bir sakınca kalmadığını gös­termektedir.

Bu bölümde açıklanan hadisleri öğrendikten sonra ana-babaların yap­ması gereken şudur: Çocuklarına isim korken en sağlıklı yolu tutmaları, çocukları küçük düşürecek, kişiliklerini zedeleyecek, ad ve künyelerden sakınmaları, onlara şeref ve itibar verecek kişiliklerini sağlam ayakta tu­tacak maneviyatlarına hep destek olacak isimleri seçmeleridir. Bunun gi­bi küçük yaşta çocukların kulaklarına sevgili Peygamberinin ismini ve künyesinin hoş gelmesini sağlamak, onları bu isim ve künyelere âşinâ kıl­mak için onlara efendimizin isimlerinden birini koymaları ve O’nun kün­yesiyle onları çağırmaları pek uygun olur. Çünkü bu durumda çocuklar hem birbirlerine hitap ederken taşıdıkları isim ve künyeye saygılı olurlar, hem de bu vesileyle sevgili peygamberini sık sık anma bahtiyarlığına eri­şirler.[6]

  1. “Hz Peygamberin İsmiyle Künyesi Bir Kimsede Birleştirilemez” Diyenlerin Delilini Teşkil Eden Hadisler

4966… Hz. Câbir’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Benim ismimle isimlenmiş olan kimse künyemi de al­masın. Künyemi almış olan ismimi almasın.”

Ebu Dâvud der ki: Bu hadisin manasım İbn Adan babası vasıtası ile Hz. Ebu Hür ey re den rivayet etti. Ebû Zur’a vasıtasıyla da Ebû Hureyre’den rivayet edilmiştir. Ancak diğer iki rivayetle arasında farklı­lık vardır. Abdurrahman fbn Ebi Amre’nin Ebû Hureyre’den rivayeti de böyledir. (Bu rivayette) Abdurrahman’a muhalefet edilmiştir.

Bu hadis-i şerifi, Es-Sevrî ile Ibn Cüreyc, Ebu z-Zübeyr’in rivayeti gi­bi rivayet ettiler. Ma’kıl Ibn Ubeydillah ise Ibn Şirin inki gibi rivayet et­ti. Bu hadisde Musa Ibn Yesar’m Ebu Hureyre’ den olan rivayeti iki fark­lı şekilde gelmiştir. Bu farklılığın birisi Hammâd İbn Halid’e, diğeri de İbn Ebî Füdeyk’ e aittir.[7]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamberin ismiyle künyesini bir adamda birleştirmenin caiz olmadığını, an­cak bunlardan sadece birini almakta bir sakınca bulunmadığını söyleyen Zahirî ulemasının delilidir. Bu görüş, Ahmed İbn Hanbel (r.a.)’dan riva­yet edilmiştir. Nitekim bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıklamıştık.[8]

  1. Hz. Peygamberin Hem İsmini Hem De Künyesini Bir Adama Vermenin Caiz Olduğunu İfade Eden Hadisler

4967… Muhammed İbn el-Hanefiyye’den (rivayet edildiğine göre) Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir:

Ben Resûlullah (s.a.)’e:

Eğer senden sonra bir çocuğum dünyaya gelirse ona hem senin ismi­ni hem de künyesini vereceğim, dedim de:

Evet (koyabilirsin) buyurdu.

(Ancak bu hadisi Ebu Davud a nakleden hocalarından biri olan) Ebu Bekir (b. Ebf Şeybe hadisi rivayet ederken, diğer ravi olan Osman b. Ebi Şeybe’nin rivayetinde bulunan ve bu hadisi Muhammed İbn el-Hanefiy-ye’nin bizzat Hz. Ali’den aldığına delalet eden): “Ben RasûlullaKa de­dim (ki” sözünü) rivayet etmedi. (Bu sebeple Ebu Bekir’in bu rivayetinde, Osman’ın rivayetinde bulunan sözü geçen özellik yoktur. Ebu Bekir bu hadisi) Ali (a.s): “Peygamber (s.a.)’e dedi ki…” şeklinde rivayet etti.[9]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, “Hz. Peygamberin hem ismini, hem de künyesini bir kimseye vermenin yasaklığı Hz. Peygamberin sağlığında geçerli idi. Yasağı gerektiren sebeb, Hz. Pey­gamberin vefatıyla kalkmış olduğundan, Hz. Peygamberin vefatiyle bu yasak da yürürlükten kalkmıştır” diyen İmam Malik ‘le cumhuru ulema­nın delildir. Biz bu mevzudaki görüşleri (4965) nolu hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrarla lüzum görmüyoruz.[10]

4968… Hz. Âişe (r.anha)’dan demiştir ki:

Bir kadın Peygamber (s.a.)’e gelerek:

Ey Allanın Resulü! Ben gerçekten bir oğlan çocuğu dünyaya getir­dim de ona Muhammed ismini ve Ebu’l-Kasım künyesini verdim. Bunun üzerine bana senin bundan hoşlanmayacağın haber verildi. (Ne buyurur­sun)? diye sordu.

(Hz. Peygamber de:) “Benim ismimi (koymayı) helal künyemi (ver­meyi de) haram kılan şey nedir?” yahutta: “Benim künyemi (vermeyi haram, ismimi (koymayı da) helal kılan şey nedir?” cevabını verdi.[11]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Hz.Peygamberin hem isminin hem de künyesinin bir şahısta toplanmasının mutlak su­rette caiz olduğunu söyleyenlerin delilidir. Biz; bu mevzuyu (4965) numa­ralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[12]

  1. Çocuğu Olmayan Bir Kimsenin Künye Alması Konusunda Gelen Hadisler

4969… Enes İbn Malik’ten demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (herkes gibi bizim aramıza da girerdi.Bir de benim Ebu Umeyr künyesiyle anılan bir küçük kardeşim vardı. Kırmızı gagalı serçe kuşuna benzeyen kuşuyla oy­nar dururdu. Bir süre sonra (bu kuş) öldü. Bir gün Peygamber (s.a.) onun yanma giriverdi de onu üzgün bir halde gördü. Bunun üzerine (Orada bu­lunanlara):

Bunun hali nedir? diye sordu (onlar da:)

Kuşu öldü, dediler. (Hz. Peygamber de:)

Ey Ebu Umeyr, kuşcağiz (a) ne oldu? diye Onunla şakalaştı.[13]

Açıklama

Nugar: Serçe kuşuna benzer kırmızı gagalı bir kuştur. Küçük gagah kırmızı başlı bir kuş türü­dür” diyenler olduğu gibi Medinelilerin “bülbül” dedikleri bir kuş türüdür, diyenler de vardır. Nevevî’nin açıklamasına göre “Mevzumuzu teş­kil eden bu hadis-i şerif, çocuğu olmayan bir kimseye ve çocuğa künye vermenin, günah teşkil etmeyen sözlerle şakalaşmanın, zorlamaksızın secîli konuşmanın, çocuklarla şakalaşmanın ve arkadaşlık kurmanın caiz ol­duğuna Hazret-i Peygamberin ahlâkının güzelliğine ve özellikle mütevaziliğine delâlet etmektedir.”[14]

Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre Şafiî ulemasından İbn el-Kasım, Ahmed İbn Ebu Ahmed et-Taberanî bazı kimselerin hadiscileri tenkid amacıyla, hadis kitaplarında faydasız rivayetler bulunduğunu söyledikle­rini ve misal olarak da mevzumuzu teşkil eden bu hadisi misal gösterdik­lerini görünce bu hadis-i şerifin 60 tane ilmi ve edebi hüküm ve incelik ihtiva ettiğini tesbit etmiş ve bunları teker teker zikrederek, sözü geçen ki­şilerin bu iddialarının boşluğunu gerçekten isbat etmiştir.[15]

Hadis-i şerif, kuş beslemenin cevazına delâlet etmektedir.[16]

  1. Çocuğu Olmayan Kadına Da Künye Verilebilir

4970… Âişe (r.anhâ)’dan (rivayet edildiğine göre) kendisi (birgün Hz. Peygambere):

Ey Allah’ın Rasulii, benim her arkadaşınım künyesi var. (Ben de bir künye alabilir miyim?) diye sormuş da, (Hz. Peygamber: O’nun kızkarde-şinin oğlunu kast ederek):

Sen de oğlun (hükmüne olan) Abdullah’la künyelen, buyurmuş. (Ravi) Müsedded (bu Abdullah kelimesini) “Abdullah İbnü’z-Zübeyr”

diye rivayet etti. (Ravi Urve hadisinin kalan kısmını şöyle) rivayet etti: “Bunun üzerine (Hz. Aişe) “Ümmü Abdullah künyesini almıştı.” Ebu Davud dedi ki: Bu hadisin benzerini de yine aynı şekilde (yani Hi~ şanı Ibn Urve’nin, babası Urve yoluyla Hz. Aişe’den rivayet ettiği gibi) Kurrân Ibn Temmam ile Ma’mer de Hişam’dan rivayet ettiler.

Ebu Üsâme ise Hişam ve Abbâdyoluyla Hamza’dan rivayet etti. Ham-mâd Ibn Seleme ile Mesleme Ibn Ka’nab da Ebu Üsame gibi yine Hi­şam’dan rivayetti.[17]

Açıklama

Bu hadis-i şerif çocuğu olmayan bir kadının da künye almasının caizliğini ıiade ve teyzenin anne mesabesinde olduğuna delalet etmektedir.[18]

  1. Ta’riz (Yoluyla Konuşmanın Hükmü)

4971… Süfyan İbn Esîd el-Hadramî’den demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle derken işittim:

“Sana inandığı halde bir (din) kardeşine kendisini kandıracak ya­lan bir söz söylemen ne kadar büyük bir hıyanettir!”[19]

Açıklama

Edebiyatta “ta’riz” “kapalıca itiraz etmek” demektir. Bunu “bir tarafı gösterip diğer tarafı kast etmek” diye tarif ederler. “Kitabınızı o kadar muhafazaya çalışıyorsunuz ki sahifeleri dağılmasın diye kenarlarını kesmiyorsunuz” ibaresi bir tariz­dir. Bundan maksûd olan “Ders çalışmadığınız kitaplarınızın kenarlarını kesmeyişinizden belli” ifadesidir. O ise bir itirazdır. Birinci fıkrada bir, taraf yani “kitapların kesilmediği” gösterilmiş, fakat onunla dîğer taraf yani “çalışmamak” anlatılmak istenmiştir.[20]

Fıkıh ulemasının dilinde ise bu kelime biraz daha farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Nitekim fıkıh ulemasından İmam Nevevî, bu kelimeyi açıklarken şöyle diyor: “Tevriye ve ta’riz sözü zahiri manasına değil de zahiri manasına ters düşen diğer manasını kasd ederek söylemektir. Sözü bu şekilde kullanmak ise muhatabı aldatmaktan başka birşey değildir. Alimler şöyle dediler: Muhatabı aldatma kötülüğünü, üstün gelen seri bir maslahat veya yalandan başka çıkış yolu olmayan bir ihtiyaç gerektirirse tariz yapmakta bir mahzur yoktur. Böyle bir durum yoksa tariz mekruh­tur. Fakat yine de haram değildir. Meğer ki bu yolla bir batıl elde etmek veya bir hakkı çiğnemek gibi mahzur bulunsun. O takdirde tariz yapmak haramdır. Mevzuun prensibi budur”.

Bu konuda vârid olan eserlere gelince; bunlardan bir kısmı tarizi mu­bah, bir kısmı da mahzurlu gösteriyor. Bu değişiklik, zikrettiğimiz tafsi­lata göre olmaktadır. Tarizin men’ine dair gelen hadislerden bir tanesini Süfyan İbn Esed (r.a.)’den rivayet ettik. Buna göre Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurdu:[21]

Onun seni tasdik edeceği ve senin yalancı olacağın bir sözü (din) kardeşine söyleme.

ibn Şirin (r.a)’den de: “Söz nükte ve incelik bilen bir insanı yalan söy­lemeye mecbur etmeyecek kadar geniştir” dediğini rivayet ettik.

Mubah olan tarize bir misal vererek en-Nehâî (r.a.) şöyle dedi:

“Hakkında söylediğin bir söz adama ulaşır ve senden bunu sorarsa ne söylediğimi[22] Allah bilir” de! Sen:

Allah söylediğim şeyi bilir, demek istediğin halde muhatabın senin bunu inkar ettiğini vehm edecektir. Yine en-Nehâî şöyle dedi:

Çocuğuna, sana şeker alacağım deme, sana şeker alsam güzel olur değil mi de ve birisi kendisini sorduğu zaman en-Nehâî cariyesine:

Ona kendisini mescidde ara, diye söyle, derdi. Bir başkası da (babasını) soran bir kimseye:

Babam bundan evvel bir vakitte çıktı, dedi. Eşa’bî de bir daire çizer ve cariyesine:

“Parmağını bunun içine koyarak o burada değildir” diye şöyle, derdi. Yemeğe davet edilenlerin adet olarak söyledikleri “ben niyetliyim” sözü de bir tarizdir. Çünkü onlar bununla “yemeğe niyyetliyim” demek istedikleri halde muhatabları oruçlu olduğunu anlar..”[23]

İmam Nevevî mevzumuzu teşkil eden hadisin zayıf olduğunu ifâde et­mekle beraber Münavî’nin Ebu Davud’un rivayet etiğine göre onun “ha-sen olması gerekir” dediğini zikrederek bu görüşe katıldığını işaret etmek istemiş. Sonra bu görüşün doğruluğunu te’yid için bu hadis-i İmam Ahmed ile Taberanî’nin de En-Nevvâs İbn Sema’an’dan rivayet ettiklerini vurgulamıştır.[24]

  1. Bir Kimsenin: “Bazı Kimseler Şöyle Bir İddiada Bulundular” Diyerek Konuşmasının Hükmü

4972… Ebû Kılabe’den demiştir ki: Ebu Mesûd, Ebu Abdullah’a – ya-hutta -Ebu Abdullah, Ebu Mesûd’a:

“Rasûlullah (s.a.)’ı; (Bazı kimseler) şöyle bir iddiada bulundular, sözü hakkında neler söylerken işittin? demiş de (Ebu Abdullah, yahutta Ebû Mesûd) şöyle demiş:

Ben Rasûlullah (s.a.)’i (bu söz hakkında) şöyle buyururken ısıttım: “Zeamû (iddia ettiler) kelimesi kişinin ne kötü bir bineğidir!”

Ebu Davud dedi ki: (Sözü geçen) bu Ebu Abdullah, Huzeyfe’dir.[25]

Açıklama

Zu’m: Kuru iddia demektir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şedf kişinin maksadına erebilmek için bu iddialara sarılıp onları delil getirmesinin ve dayanak edinmesinin çirkinliğini açıkça ifâde etmektedir.

Gerçekten şuurlu bir müsliimana yakışan savunduğu bir fikrin delilini ve sarıldığı delilin sıhhat derecesini bilmek, şuursuz, bir taklidden sakın­maktır. Müslümanların ferdi ve içtimaî yönden, terakkileri buna bağlı ol­duğu gibi kör taklitçiliğin doğuracağı donukluk, tefrika ve zillet felâket­lerinden kurtulmaları da buna bağlıdır. Bir müslümâna asla yaraşmayan kör taklid hakkında büyük mafessir Elmalılı Hamdi Yazır Bakara suresi­nin 170. âyet-i kerimesini tefsir ederken şöyle demektedir:

“…âyet gösteriyor ki: İcmali veya tafsili bir delili hakka isnad etmeyen taklid-i mahz din hakkında memnu’dur. Belli bir cehalete, dalâlete ittiba ü taklid aklen batıl olduğu gibi meşkuk olan hususatta da delilsiz taklid şer’an gayri caizdir. Bedaheten (açıkça) ma’lum olmayan hususatta delil­siz söz söylemek o yolda hareket etmek, bilmediği birşeyi Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup cehl ile hareket etmektir… binaenaleyh böyle taassub ve taklidçilik, müşriklerin ve kâfirlerin şiarıdır.”[26]

Resul-i zişan efendimiz bu hadis-i şerifte hiçbir fikri cehd içerisine gir­meksizin Ahmed’in ve Mehmed’in temelsiz görüşlerine sarılarak hakika-ta erişmek isteyen kimseleri bir beldeye gitmek için takib edeceği yolu ve ciheti tayin etmeden rastgele bir bineğe biniverip de yolculuğa çıkan fik­ri bir cehd ve çileden uzak kişilerin yolculuğuna benzetmiştir. Artık bu bi­neğin onu hangi semte doğru götüreceği belli değildir.[27]

  1. Hutbe Esnasında: “Emma Ba’dü” Demenin Hükmü

4973… Zeyd İbn Erkam’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) kendilerine bir hutbe okumuş da (hutbe esnasında) “Emmâ ba’d” tabiri­ni kullanmıştır.[28]

Açıklama

Hadis-i şerif, Resul-ü zişan efendimizin hutbe esnasında “emmâ ba’d” kelimesi kullandığını ifa­de etmektedir.

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber bu kelimeyi Allah’a hamd-ü senadan ve şehadet kelimelerini okuduktan sonra kullanmıştır. Otuz kadar sahabiden gelen rivayetler buna delalet etmekte ve Hz. Peygamberin hutbelerinde bu kelimeyi bu şekilde kullanmaya devam ettiğini ifâde etmektedir.

Binaenaleyh bu kelimeyi hutbe esnasında bu şekilde okumaya devam etmek müstehabtır.[29]

“Ba’d” kelimesi izafetten kesildiği için zamm üzere mebnî olan zarf­lardandır. Bü kelimeyi önüne “emmâ” kelimesini getirerek okuduğumuz zaman “bundan sonra, gelelim mevzumuza” gibi manalara gelir.[30]

  1. Kerm (Kelimesi) Ve Dili Koruma Hakkında Gelen Hadisler

4974… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: “(Sizden) biriniz (üzüm çubuğuna) kernı demesin. Çünkü (hakiki) kerm müslüman kişidir, fakat siz (üzüm çubuklarına) üzüm bağlan deyiniz.”[31]

Açıklama

Bu babda mevzumuzu teşkil eden bu hadisin dışında başka bir hadis yoktur. Görüldüğü gibi mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif üzüm çubuğuna “kerm” denilmemesi ile da­ha doğrusu dili İslam adabına aykırı sözleri sarf etmekten kaçınmakla il­gilidir. Hatta bu babtan sonra gelen bablarda yer alan hadis-i şeriflerin ek­serisi dili bu gibi gayri İslami sözlerden korumakla ilgilidir. Bu bakımdan sözü geçen hadisler tek bir bab altında toplanabilirdi.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif üzüm çubuğuna “kerm” demeyi yasaklamakta ve kerm isminin ancak müslümana verilebileceğini ifade et­mektedir. Çünkü araplar, içenlere cömertlik kazandırdığına inandıkları için şaraba kerm (cömert) ismini verdikleri gibi şarabın elde edildiği üzü­me de üzüm kütüğüne de “kerm” ismini vermişlerdi.

Bu mevzuda Bezlü’l Mechud yazarı İbnu’l-Cevzî’den naklen şöyle di­yor:

“Hz. Peygamberin üzüm kütüğüne kerm denmesini yasaklamasının se­bebi şudur: Cahiliyye döneminde araplar üzüm kütüğüne cömert anlamı­na gelen “kerm” ismini vermişlerdi. Çünkü onlar üzüm şarabını, içen kimselere cömertlik kazandırdığına inanırlardı. Şarap yasaklandıktan son­ra Resul-i zişan efendimiz üzüm kütüğüne cömertlik ifâde eden “kerm” ismi verilmesini yasaklamakla şarabın haramlığını ve kötülüğünü te’yid etmek ve bir defa daha vurgulamak ve bu ismin kalbi iman nuru ile dolu olan mü’mine verilmesinin daha uygun olacağını ifade etmek istemiştir.”

Yine Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre hocası Muhammed Yahya merhum Sünen-i Ebu Davud üzerine yazdığı notlarında bu mevzu­da şöyle demiştir:

“Üzüm kütüğüne “kerm” ismi verilmesinin yasaklanmasına sebeb câhiliyye araplarının üzüm şarabını, içenlere cömertlik ve güzel ahlâk ka­zandırdığına olan inançlardır. Hz. Peygamber ümmetini Cahiliyye araplarını bu inançlarından korumak için müsebbebin sebebe isim olarak veril­mesi kabilinden olan bu isimlendirmeyi yasaklamıştır.”

Hz. Peygamber kerm ismini üzüm kütüğüne verilmesini yasaklamakla kalmamış, bu isme en lâyık olan yaratığın kalbi iman nuru ile dolu mü’minler olduğuna dikkati çekmiştir. Çünkü aslında üzümde mevcud olan hayır, bereket ve tatların hepsi gerçek mü’minde mevcuttur. Mü’min hayırlıdır, bereketlidir, etrafına faydalar sağlar ve tatlıdır. Kerm (cömert) ismini almaya üzümden daha da layık olan gerçek mü’minin vasıflarını tanımaya yardım olacağı düşüncesiyle İbn Kayyim el-Cevziyye’nin üzü­mün vasıfları hakkındaki açıklamalarını burada kaydetmekte fayda görü­yoruz.

“Aslında üzüm çok faydalı ve bereketlidir. Çünkü:

  1. Meyveleri aşağıdadır, herkes onu kolaylıkla alabilir.
  2. Dikensizdir, meyvesini alanları rahatsız etmez.
  3. Başı yükseklerde değildir isteyen ondan yararlanabilir.
  4. Kökleri ve dallan çok da kalın olmadığı halde kökleri ve dalları da­ha kalın olan ağaçlardan katkat fazla olan üzüm yüklerini taşıyabilir.
  5. Başı kesildiği zaman diğer bazı ağaçlar gibi kuruyu vermez. Bilakis iyice kuvvetlenir ve erafa dal budak salar.
  6. Meyvesi daha olmadan önce yenebildiği gibi olduktan ve kuruduk­tan sonra da yenebilir.
  7. Kendisinden pekmez ve sirke gibi hem tatlı hem de ekşi meşrubat elde edilebilir. Bu özellikler diğer ağaçlarda yoktur.
  8. Kurusu nzık, yiyecek ve katık olarak saklanabilir.
  9. Üzüm meyvelerde aranan itidal özelliğine sahiptir. Yani kayısıda bulunan soğukluk özelliğiyle hurmada bulunan sıcaklık Özelliğinden uzaktır. İkisinin arasındadır.”

Bu gibi özellikleri taşımakla birlikte bazı muamelelere tabi tutularak özünün değiştirilmesi sebebiyle kendisinden şarap elde edildiği ve bu yüzden de kendisinde bulunan hayırların unutulup sadece bir şarap kay­nağı olarak görülmeye başlanması sebebiyle, Hz, Muhammed ona kerm ismini vermeyi yasaklayıp, bu ismi almaya hakiki mü’minlerin daha layık olduğunu ve gerçek hayır ve bereketin mü’minin kalbinde olduğunu ifa­de buyurmuştur.

Bu itibarla mevzumuzu teşkil eden bu hadis “hakiki pehlivan başka­larını yenen kimse değil öfkelendiği zaman öfkesini yenebilen kimse­dir”[32] hadis-i şerifine benziyor.[33]

  1. Köle Efendisine “Rabbim” Diyemez

4975… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Sizden) biriniz sahibi olduğu kimseye: Kulum, cariyem deme­sin, köle olan kimseler de (sahiplerine): Rabbinı, demesin. Sahip olan (sahip olduğu kimseye): Oğlum, kızım diye hitap etsin. Kendisine sa­hip olunan kimse de (sahibine): Efendim diye hitab etsin. Çünkü siz­ler kölesiniz Rabb (rızık verip besleyip büyüten) de Aziz ve Celil olan Allah’dır.”[34]

Açıklama

Hakiki kulluk ancak Allah’a yapılır. Çünkü kendine kulluk edilmeye müstehak olan yegâne varlık O’dur. Bu itibarla bütün erkekler Allah’ın âzad kabul etmez kölesi bütün ka­dınlar da câriyesidir. Bir kul için en tatlı hürriyet Allah’a kul, köle olmaktır.

Durum böyle olunca, kendisine: Rabbim diye hitap edilmeye en layık olan varlık, herşeyin sahibi olan lutf-u keremi ile herkesi besleyip büyüten yüce Allah’dır. Dolayısıyla bir kölenin ve cariyenin sahibine: “Rabbim” diye hitab etmeyi alışkanlık haline getirmesi caiz olmadığı gibi, efendinin de kölesine: Abdim, emem (kulum) diye hitap etmesi caiz değildir, mek­ruhtur. Binaenaleyh caiz olan, cariyesine: Kızım diye hitap etmesi köle ve cariyelerin de sahiplerine: Efendim diye hitap etmeleridir.

Gerçi, Resul-i Zişan efendimiz kıyamet alâmetlerini açıklarken “Cariyenin, rabbini yahut rabbesini doğurmasidır.”[35] buyurmuştur. Fakat bu cevazı bildirmek içindir. Yasak olan, bu sözün kullanılmasını âdet haline getirmektir. Nadir kullanılmasında ise bir sakınca yoktur. Bir de bu kelimenin mutlak olarak kullanılması yasak edilmiştir. Yoksa başka bir şeye izafetle kullanılmasında beis yoktur. Binaenaleyh Rabbusselem, Rabbülmâl gibi terkibler hakkında sakınca yoktur.[36]

Bu mevzuda Avnü’l-Ma’bud yazarı el-Azimâbadî şöyle diyor: “İmam Buhari kölenin sahibine, “esseyyid” sahibin de kölesine abd (kul) demesinin caiz olduğunu ifade eden hadisleri “köleye dil uzatmanın ve ona abdim (kulum), emem (kulum) gibi sözlerle hitab etmenin kerahe­ti” isimli özel bir babda[37] toplamıştır. Sözü geçen babda yedi tane hadis ri­vayet etmiştir ki yedisi de kişinin kölesine “abdim” cariyesine “emem” diye hitap etmesinin caiz olduğuna delalet etmektedir. Nitekim Hafız İbn Hacer de “kölenin sahibine seyyidî: (efendim) demesinin caiz olduğunu” söylemiş, Kurtubî ve daha başkalarının da bu görüşte olduklarını fakat Rabb kelimesi Allah’ın isimlerinden olup “seyyid” ismi gibi olmadığın­dan kölenin efendisine “rabbim” diye hitap etmesinin caiz olamayacağı­nı söylediklerini ifade etmiştir.[38]

Kölenin sahibine seyyid (efendi) diye hitap etmesinin caiz olup olma­ması konusunda ulema ihtilafa düşmüşlerdir. Fakat şurası muhakkak ki: “Seyyid” kelimesinin Allah’ın isimlerinden olduğuna dair Kur’an-ı Ke-rim’de bir âyet mevcut değildir. Bu bakımdan seyyid kelimesinin Rabb kelimesine benzemediği kesindir ve dolayısıyla kölenin efendisine: Sey-yidim diye hitap etmesinin sakıncası yoktur.”[39]

Her ne kadar (4806) nolu hadis-i şerifte “Seyyidin Allah olduğu” ifa­de ediliyorsa da orada da açıkladığımız gibi Rasûlü Zişan efendimizin kendisine: Seyyidimiz diye hitap edenlere böyle “seyyid Allah’dır” diye cevap vermesinin hikmeti cahilliyyet döneminden yeni kurtulmuş olan müslümanlann o gün için cahiliyye araplarınin “seyyid” diye çağırdıkla­rı ağalarla Hz. Peygamber arasında bir benzerlik görerek ağalıkla Pey­gamberliği karıştırmalarını önlemektir.

Hattâbî’ye göre hadis-i şeriflerde yasaklanmak istenen “seyyid” ve “mevlâ” kelimelerinin bir yaratık hakkında mutlak olarak izafe edilmek­sizin kullanılması, yani bir kimseye “seyyid”, “mevlâ” şeklinde hitap edilmesidir. Fakat “seyyidî” “mevlaye” veya “mevlânâ” şeklinde hitap edilmesinde ise hiçbir sakınca yoktur. Allah hakkında kullanılması söz konusu olunca mutlak olarak kullanılmasıyla mukayyed olarak kullanılması arasında bii” fark yoktur. Her ikisini de kullanmak kerahetsiz olarak caizdir.

Binaenaleyh bu hadis-i şerif (4976) kölenin sahibine mevlâye (efendim) diye hitap etmesinin kerahetsiz olarak caiz olduğuna delalet etmektedir. Her ne kadar bu konuda gelen bir hadis[40] in sonunda: “Köle efendisine mevlanı demesin, zira sizin mevtanız Allah’dır” anlamında bir ziyade varsa da Kadı Iyaz bu ilâvenin hadisin aslında olmayıp raviler-den biri tarafından eklendiğini, sonunda bu ilave bulunmayan rivayetlerin daha doğru olduklarını söylemiştir. Kurtubî de bu görüştedir.[41]

4976… (Bir önceki hadisi) Hz. Ebu Hüreyre’den Ebu Yunus da (riva­yet etmiştir. Ancak (Hz. Ebu Hüreyre) bu haberde Hz. Peygamber (s.a.)’i anmadı. (Yani hadisi kendi sözü olarak zikretti)1 ve şöyle dedi: (Fakat kö­le efendisine) “seyyidi (efendim) ve (yahutta) mevlâya (efendim) desin.[42]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[43]

4977… (Abdullah İbn Büreyde’nin) babasından (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Münafığa seyyid (efendi) demeyiniz. Çünkü eğer (siz ona böyle seyyid demeye devam ederken birgün başınıza) seyyid oluverirse aziz ve celil olan Allah’ı öfkelendirmiş olursunuz.”[44]

Açıklama

Hadis-i şerifte müslümanların münafıklara “efendi” diye nitap etmeyi alışkanlık haline getirmeleri ya-saklanmakta ve müslümanlar bir münafığa böyle; “efendi efendi” diye hi­tap ederlerken bu sayede onun birgün halk arasında nüfuzlu ve sayılan bir kişi haline gelerek mal-mülk köle, cariye sahibi ve kavminin seyyidi olu-vermesinin cenab-i Hakk’ın öfkesini celb edeceğini ifade etmektedir.

Çünkü müslümanlar bir münafığa bir saygı ifadesi olan efendi hitabiyle hitap etmekle Allah katında saygıya hiç de layık olmayan bir kimseye saygı göstermiş, onu aralarında itibarlı ve sayılır bir kimse haline getirmiş olurlar. Bu münafık kendisine yapılan bu sözlü iltifatlar sayesinde öyle itibarlı bir hale gelmemiş bile olsa, müslümanlar ona karşı kullandıkları efendi sö­zünden dolayı yine de sorumluluktan kurtulamazlar. Çünkü bu durumda hiç de kendisinde efendilik vasfı bulunmayan kimseye karşı bu kelimeyle hitap etmekle yalancı ve münafık durumuna düşmüş olurlar.

Bir müslümanın bir münafığa bu kelimeyle hitap etmesinin Allah’ı öfkelendirmesinin sebebi ise gerçekten o münafığın birgün müslümanların başına efendi (idareci) olması halinde, müslümanların onun emirlerine boyun eğmek zorunda kalmalarıdır. Bir münafığın müslümanların başına idareci olup da müslümanların onun emrine boyun eğmeleri ise elbette Allah’ın hoşuna gitmez. Bilakis gazabına mûcib olur.

Bazılarına göre ise “münafığa seyyid (idareci, efendi) demeyiniz” sö­zünün manası “Onu başınıza idareci olarak getirip de efendim, efen­dim diye karşısında küçülmeyin” demektir. Allah’ın gazabını mûcib olan budur. Yoksa onu cemiyette hiçbir itibarlı mevkiye getirmeden ken­disine sözle efendi demek değildir.[45]

  1. İnsanın Kendisi İçin “Nefsim Pis Oldu” Demesi Doğru Değildir

4978… (Ebu Ümâme İbn Sehl İbn Huneyf’in) babasından (rivayet edil­diğine göre); Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sakın hâ!… Biriniz; nefsim pis oldu, demesin. Fakat; nefsim kötüleşti, desin.”[46]

4979… Aişe (ranha)’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Sakın biriniz içim bulandı, demesin, fakat nefsim kötüleşti, de­sin.”[47]

Açıklama

İmam Hattâbi’nin de açıkladığı gibi aslında “lekise” ve “nabuse” fiilleri arasında mana bakımın­dan bir fark yoksa da, yani her ikisi de pis oldu, kötü oldu anlamına gelirler­se de Resulü Zişan efendimiz “habüse” kelimesinin çirkinliği ve insan üze­rindeki nefret uyandırıcı olumsuz te’siri sebebiyle ümmetine bu kelimeyi bı­rakıp yerine daha edebî ve nefret uyandırıcı yönü daha az olan “lakıset” ke­limesini kullanmalarını tavsiye etmiştir. Çünkü insanın kendi nefsi hakkında ya da belli bir şahıs hakkında böyle nefret uyandıran bir kelime kullanması hiç de akıllıca bir iş değildir.

“İçi dışına çıkacak, kusacak hale geldi” demek olan “Câşe” fiilini terk edip yerine “lakıset” fiili kullanmalarını tavsiye buyurması da yine aynı hik­mete mebnidir. Resul-ü zişan efendimizin ümmetine olan bu tavsiyesinde onları sürekli edebli ve mantıklı olmaya, herşeyin güzelini kullanıp çirkinini terk etmeye teşvik gayesi mevcuttur.[48]

4980… Hz. Ebu Huzeyfe’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah ve falan kimse diledi demeyiniz. Fakat (önce) Allah sonra falan diledi, deyiniz.”[49]

Açıklama

“Allah ve falan kişi diledi” cümlesinde bulunan «ve,, harfi birUk beraberlik ifade ettiğinden bu cüm­lede dileme işinde, kulu Allah’a ortak yapmak manası vardır. Oysa kul, hiç­bir hususta Allah’a ortak olamaz, her ne kadar Allahu teâla hazretleri kulu so­rumlu tutmak için ona hür bir irade vermişse de kulun bir iradeye sahip olma­sı yine Allah’ın istemesiyle olmuştur. Binaenaleyh Allah O’na irade vermeyi dilemeseydi, o irade sahibi olamaz ve hiçbir şeyi dileyemezdi.[50] Öyleyse ku­la düşen ilme ve hikmete aykırı düşen bu sözü bırakmak, eğer mutlak surette bir kulun dilemesinden bahsetmek gerekiyorsa önce Allah’ın dilediğini son­ra bu sayede kulun da dilediğini söylemektir. Yani “Allah diledi sonra da (Allah’ın izniyle) falan diledi” demesi daha uygun olur. Çünkü bu cümlede-bulunan “sonra (sümme)” kelimesi zaman itibariyle bir sırayı bildirir.

Görülüyor ki, bu hadis-i şerif kulun iradesini inkâr eden Cebriyye mez­hebi ile ona Allah’ın iradesine eş bir bağımsızlık tanıyan Mu’tezÜe mez­hebinin aleyhine, Allah’ın izn-ü iradesiyle kulunda hür bir iradeye sahip olduğunu söyleyen ehl-i sünnet ulemasının da lehine bir delildir.[51]

  1. Bâb

4981… Adiyy İbn Hatem’den (rivayet edildiğine göre), bir hatip Pey­gamber (s.a.)’in huzurunda bir hutbe okuyarak: “Her kim Allah’a ve Re­sulüne itaat ederse doğru yolu bulur, kim de onlara isyan ederse…” demiş de (Peygamber (s.a.) (o hatibe): “Kalk” yahutta “git! Sen ne fena bir ha­tipsin” buyurmuş.[52]

Açıklama

Bu hadisin tamamı Müslim’in Sahih’inde şu manaya gden lafızlarla rivayet edilmiştir:

“Bir adam Peygamber (s.a.)’in yanında hutbe okuyarak:

Her kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse muhakkak doğru yolu bul­muştur. Onlara isyan eden ise muhakkak sapmıştır, demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

Sen ne fena hatipsin (onlara isyan eden diyeceğine)- Allah ve Resulüne isyan eden- de!”buyurmuşlar.

Kadı Iyaz’ın beyânına göre ulemadan bir cemaat, “Rasûlullah (s.a.)’ın ha­tibe itiraz etmesine sebep o hatibin Allah ve Resulüne ait zamirleri birleş­tirerek bir tesniye zamiri olarak kullanmasıdır. Çünkü Allah’a ait zamirle Rasûlüne ait zamirin birleştirilerek böyle birlikte beraberce zikredilmesi, en azından uluhiyyet ile nübüvvet arasındaki farkı kaldırıp ikisini birleş­tirmek gibi tehlikeli bir mana kokusu taşımaktadır. Hz. Peygamber’in uğ­runa baş koyduğu ve hayatı boyunca üzerine titrediği İslamın özünü teş­kil eden tevhid akidesine böyle bir gölgenin düşürülmesi karşısında tep­kisiz kalması düşünülemez.

Hadis-i şerifte de açıklandığı üzere Hz. Peygamber sözü geçen hutbe­yi okuyan hatibe sert bir şekilde çıkışarak, Allah ve Rasulünden bu şekil­de bahsetmekten onu nehyetmiştir. Bu mevzu (1099) numaralı hadisin şerhinde de geçtiğinden okuyucularımıza oraya da müracaat etmelerini tavsiye ederiz.[53]

4982… Ebû’l-Melâh’dan (rivayet edildiğine göre) bir adam şöyle de­miştir: Ben (bifgün) Rasûlullah (s.a.)’in terkisinde idim. Hayvanının aya­ğı sürçüverdi. Bunun üzerine ben “Hay burnu sürtülesice şeytan” dedim. (Hz. Peygamber de:)

Burnu sürtülesice şeytan, deme. Çünkü sen bunu söyleyince o, ev gibi oluncaya kadar büyür ve: “(Bu iş) benim kuvvetimle (oluyor)” der. Fakat sen “Bismillah (Allah’ın adıyla) de! Çünkü sen bunu söyle­yince, o karasinek gibi kalıncaya kadar küçülür.”[54]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, şeytana kızarak ona kötü sözler savurup lanetler yağdırmanın, onun kötülüğüne engel olmayıp bilakis, ona ümit ve kuvvet vereceğini, onu kibirlendireceğini, gü­cüne güç katacağını, onun gücünü kuvvetini götürüp, sinek kadar küçültecek olan yegâne silahın ise; “bismillah” demek olduğunu ifade etmektedir.

Şuurlu bir müslümana yakışan her işine besmele ile başlayıp Allah’ın ismini ağzından düşürmemek, her işinde gücü ve yardımı Allah’dan iste­mek, sıkıntılı işlerinde Allah’dan başka bir sığınak bulunmadığım bilerek başka yollara tevessül etmemektir.[55]

4983… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir adamı: ‘Artık insanlar helak oldular’ derken işittiğinde… (bil ki) onların en çok helakte olanı o adamdır.”

Musa (İbn İsmail ise bu cümleyi) şöyle rivayet etti: “Bir adam: ‘Ar­tık insanlar helak oldular’ dedi mi (bil ki) insanların en çok helak ola­nı o adamdır.”

Ebu Davud dedi ki: (Bu hadisi hocam el-Ka’nebî’ye rivayet eden) Mâ­lik bu konuda şöyle dedi: İnsan bu sözü halkın dinî işlerindeki (gevsek) durumunu görüp de üzüldüğünden dolayı söyleyecek olursa, ben bunda bir sakınca görmem, kendini beğenip de başkalarını küçümseyerek bu sö­zü söylüyorsa o zaman bu yasaklanmış olan çirkin bir sözden başka birşey değildir.[56]

Açıklama

Metinde geçen “ehlek” kelimesini ism-i tafdil olarak «ehlekü” şeklinde okumak mümkün olduğu gibi fiil-i mazi olarak “ehleke” şeklinde okumak da caizdir. “Ehlekü” şeklin­de okunduğu zaman -ki biz tercümemizi buna göre yaptık- bu kelime “en çok helak olan” anlamına gelir.

Bu birinci okunuş şekline göre “insanlar artık helak oldular” diyen kimse insanların en çok helak olanıdır” demek olur. Çünkü böyle diyen kimsenin insanların helak oldukları hükmüne varması onların kusurlarını ve ayıplarını teker teker araştırması neticesinde olmuştur. Gerçekte, insanlar, ku­surlarından ve ayıplarından dolayı kendilerini cehennemlik olmaya, ve dola­yısıyla manen helak olmaya arz etmiş olsalar bile, onların bu durumu insan­ların ayıplarını teker teker araştırıp da onların kesinlikle cehennemlik olduk­larını söylemek kadar tehlikeli değildir. Çünkü bu sözü söyleyen kimse önce kulların kusurlarını araştırmakla sonra da Allah’ın onlara nasıl muamele ya­pacağını bilmediği halde Allah adına kesin bir hüküm vermekle ve bu hükmü verirken de onları küçük görüp kendini beğenmekle, kendini daha büyük bir tehlikeye atmıştır.

Söz konusu kelime fiil-i mazi olarak “ehleke” şeklinde okunduğu za­man ise “helak etti” anlamına gelir ve bu okunuş şekline göre; “İnsan­lar helak oldu diyen kimse insanları helak etmiştir” demek olur. Bir başka ifadeyle aslında Allah onları hiç de helak etmiş değildir. Fakat bu sözü söyleyen kimse kendi karanlık ve ümitsiz dünyasında, kendi düşün­ce ve arzularına göre insanları helake mahkûm etmiştir. Oysa Allah, on­ları mahkûm ettiğini açıklamadığı için gerçek onun verdiği hükmün tam tersine olabilir.

Fakat Allah’ın vasıflarını açıkladığı ve helak olacaklarını bildirdiği insan­ları şahıs belirtmeden mücerred vasıflarıyla açıklayarak insanları uyarmak böyle değildir. Tersine bu iş, Allah’ın kullarına yüklediği bir görevdir.

Söz konusu kelime böyle fiil-i mazi olarak okunduğu zaman bu keli­menin yer aldığı cümleden şöyle bir mana anlaşılır: “İnsanlar artık helak olmuşlardır, diyen kimse insanların Allah’ın rahmetine karşı olan ümit­lerini kırdığı ve onları ümitsizliğe düşürüp ibâdete karşı olan ilgilerini kestiği için onları cehenneme sürüklemiş ve helak etmiştir.”

Nitekim musannif Ebû Davud’un da açıkladığı gibi bu hadisin râvilerinden Malik de bu görüştedir.[57]

  1. Yatsı Namazı (Nın İsmi Nedir)?

4984… İbn Ömer (r.a.)’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Sakın çöl arapları (şu yatsı) namazımızın ismi hususunda sizi tesir altına almasınlar, Uyanık olun! Bu (namaz) yatsı (namazı)dır. Fakat onlar develeri yüzünden yatsıyı gecenin karanlığına kadar geciktirirler.”[58]

Açıklama

Sindî’nin açıklamasına göre “Ateme, karanlık demektir.” Çöl arapları develerinin sütlerini sağmakla meşgul oldukları için yatsı namazını gecenin karanlığı iyice çökünceye kadar geciktirdiklerinden yatsı namazına mecazen ateme (karanlık) ismi­ni vermişlerdir”

Oysa Müslim’in Sahih’inde rivayet edildiğine göre “bu namaz Allah’ın Kitabında İşâ diye isimlendirilmiştir. Araplar arasında bir işin veya bir şe­yin ismi daha ziyade kendi kavimlerinin ileri gelenlerinin ağzından çıkan kelimelerle belirlenip şekillendiğinden, Resul-i zişan efendimiz çöl arapla-rının ileri gelenlerinin yatsı namazına ateme ismini vermelerinin, bu ismin bütün araplar arasında yaygınlaşarak, Allah’ın kitabında yatsı namazı için belirlenmiş olan “işa” ismini unutturacağından korkmuş.ve bu endişeyle yatsı namazı için ateme ismini kullanmayı âdet hâline getirmekten onları sakındırmıştır. Çünkü yüce Allah bu namaz için bir ismi belirledikten son­ra o ismi bırakıp da O’na başka bir isim vermenin çirkinliği meydandadır.

Öyleyse uygun olan bu namaz için Allah’ın kitabında belirlemiş oldu­ğu ismi kullanmayı âdet hâline getirmektir.Avnü’l-Ma’bud yazarının açıklamasına göre, “Hadis-i şerifte yasaklanmak istenen, yatsı namazı için “ateme”yi âdet hâline getirmekse tenzihen mekruhtur. İmam Nevevî bu görüştedir.”[59]

4985… Salim İbn Ebi’l-Ca’d’den (rivayet edildiğine göre râvi Mis’ar’in (hakkında) -O’nun Huzaa (kabilesin)den olduğunu zannediyorum- dediği bir adam:

“Keşke şu namazı kılsaydim da bir rahata erseydim” demiş. (Orada bu lunan) bazı kimseler bu sözünden dolayı o adamı ayıplar gibi bir tavır ta kınmışlar, bunun üzerine (sözü geçen adam:)

Ben Rasûlullah (s.a.)’i – Ey Bilâl, kalk namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat, derken işittim” demiştir.[60]

4986,.. Abdullah İbn Muhammed İbn el-Hanefiyye’den.demiştir ki: “Babamla birlikte ensardan olan bir damadımıza hasta ziyaretine git­miştim. (Biz orada iken) namaz (vakti) geliverdi. Aile fertlerinden birine:

Ey Câriye, bana abdest suyunu getir (de abdestimi alayını); belki na­mazı kılarım da rahatlarım, dedi biz de onun bu sözünü tenkid ettik. Bu­nun üzerine (bize) şöyle dedi:

Ben Rasûlullah (s.â.)’ı “- Ey Bilal! Kalk (ezan oku da), bizi namaz­la rahatlat” derken işittim.[61]

Açıklama

Huzaa kabilesinden olduğu tahmin edilen kimsen “keşke şu namazı kılsaydım da bir rahata erseydim” anlamındaki sözleri orada bulunan sahabiler tarafından “şu namazı kılmak çok zoruna gidiyor keşke bir kılsamda bu yükten bir kurtulsam” şeklinde anlaşıldığı için o zatı bu sözünden dolayı ayıplar gibi bir tavır ta­kınmışlar ve bu sözü beğenmediklerini kendisine hissettirmişlerdir.

Gerçi namazı bu şekilde bir angarya ve yük telakki etmek ancak mü­nafıklara yaraşan bir özelliktir.[62]

Fakat sözü geçen zatın bu sözü “şu namazı vaktini geçirmeden bir kılsaydım da vaktinde kılamayacağım endişesini kafamdan atıp bir rahata erseydim” ve “şu na­mazı bir kılsaydım da Cenab-ı hakkın huzuruna varmanın ve O’na münacaatta bu­lunmanın manevi zevkim tadarak dünyanın sıkıntısından kurtulup mânevi bir raha­ta erseydim” gibi manalara da gelir.

Nitekim sözü geçen zat bu gibi sözleri Resul-i zişan efendimizden de duyduğu­nu söyleyerek, sözünün yanlış anlaşıldığını ifade etmeye çalıştığına göre, onun bu sözü olumsuz manada değil, olumlu manada kullandığı anlaşıl­maktadır. Esasen Hz, Peygamberin sohbetinde bulunmak, O’nun mekte­binde yetişip ondan doyasıya feyz almak bahtiyarlığına eren ve namazın esrarına hakkiyle vakıf olan sahabiden, namazın angarya olduğunu ifade eden bir sözün sudur etmesi mümkün değildir.

Yine bu sahabinin ve Abdullah tbn Muhammed el Hanefi’nin Hz. Peygamberden naklettikleri “Ey Bilal kalk, ezan oku da namazı kılalım, bu suretle bizi dinlendir” anlamındaki sözlerinin manası da gayet açıktır. Efendimiz bu sözleriyle “namaza duralım ve Rabbimizin huzuruna çıkalım da O’na münacatta bulunarak huzurunda bulunmanın zevkini yaşayalım, gerçek huzura erelim” demek istemiştir. Nitekim “En büyük huzurum namazdadır”[63] “namaz gözümün nurudur”[64] anla­mındaki buyrukları da buna ışık tutmaktadır, Son iki hadisin zahirde bab başlığıyla bir alakasını görmek mümkün değildir.[65]

4987… Aişe (r.anhâ)’den demiştir ki:

“Rasûlullah (s.a.)’in herhangi bir kimseyi dinden başka birşeye nisbet ederken asla işitmedim”[66]

Açıklama

Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre, bu hadis munkati’dir. Çünkü bu hadisi Hz. Aişe’den naklet­tiği ifâde edilen Zeyd îbn Eşlem aslında Hz. Aişe’den hadis işitmemiştir. Ayrıca bu hadisin babla ilgisi yoktur. Fakat musannif Ebu Davud müslü-manların, her türlü sözlerinin kitaba ve sünnete uygun olmasına gayret sarf etmeleri için, Hz. Peygamberin ümmetinin isimlerine varıncaya ka­dar her türlü tutum ve davranışlarını dinin emirlerine uydurmaya çalıştı­ğını ifade eden bu hadisi bu baba yerleştirmeyi uygun bulmuş ve bu mak­satla bu hadisi de bu baba koymuştur.[67]

  1. Şu (Yatsı Namazına Mecazen Atame İsmi Vermek Gibi Teşbih Ve Mecaz Yüklü Kelimeler Kullanmak İle İlili) Hususlara Ruhsat Veren Hadisler

4988… Hz. Enes’den (rivayet edilmiştir) demiştir ki:

Birgün Medine’de korkunç bir olay olmuştu. Peygamber (s.a.) Ebu Talha’nın atına bin(ip hadisenin üzerine doğru sür’atle git) di. Kısa bir süre sonra (yanımıza dönüp):

(Korkulacak) birşey görmedik, -yahutta- korkulu bir şey görmedik (fakat) bu atı bir deniz (gibi akıcı) bulduk,” buyurdu.[68]

Açıklama

Bu hadis-i şerif İbn Mâce’nin Sünen’inde şu manaya gelen ıafızıarıa rjVayet edilmiştir: “O insanların en güzeli idi. İnsanların en cömerdi idi ve insanların en cesuru idi. Bir gece Medine-i Münevvere halkı, bir düşman baskını korkusuyla sesin geldiği tarafa doğru gittiler. Rasûlullah (s.a.) Ebû Talha’nın çıplak eğersiz bir atı üstünde boyununda kılıç bulunduğu vaziyette ve herkesten önce sesin olduğu yere varmış olarak (geri dönüp geldiğinde) onlara (yani sesin olduğu yere gitmekte olan Medinenilere) rastladı ve onları geri çevirip:. – Ey insanlar, korkutulmuyacaksınız, buyuruyordu. Sonra at için de: “- Biz onu bir derya gibi (akıcı) bulduk” veya; “O bir derya gibi akıcıdır” buyuruyordu.”[69]

Aslında Peygamber efendimizin yedi tane atı vardı. Bunlardan birini O’na Hz. Ebu Talha hediye etmişti.[70]

İşte mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, Peygamberin üzerine atlayıp da tehlikenin üzerine doğru gittiğinden bahsedilen at bu “men-dub” isimli attır.

Görüldüğü gibi Resul-i zişan efendimiz söz konusu atı sür’atli koşmasından dolayı onu sür’atli hareket eden hareketli bir denize ben­zeterek ondan deniz, diye bahsetmiştir.

Bilindiği gibi teşbih edatı ile benzetme yönü hafzedilerek yapılan bu gibi teşbihlere “teşbih-i belîğ” denir.

İşte hadisin bab başlığıyla ilgili olan tarafı da burasıdır. Yani karışıklığa meydana vermemek kayıt ve şartıyla birşeyi teşbih veya mecaz yoluyla kendi isminin dışında başka bir isimle anmanın caiz olduğuna delalet eden kısımdır.[71]

Bazı Hükümler

1- Resulü Ekrem (s.a) insanların en cesuruydu.

2- Bir İslam beldesine düşman baskın yaptığı zaman ona karşı koymak için cihada çıkmak gerekir. Devlet adamları da bu cihada katılabilirler,

3- Cihada giden adam tedbirli ve techizatlı olmalıdır.[72]

  1. Yalan Hakkında Gelen Şiddetli Tehdidler

4989… Abdullah (İbn Mesûd radiyallahü anh)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Yalandan sakınınız! Çünkü yalan (sahibini) fenalığa, fenalık ise cehenneme götürür. Gerçekten insan yalanı söyleye söyleye ve yalanı araya araya (o hale gelir ki) nihayet Allah katında en yalancı (kimse diye) yazılır. Doğruluktan ayrılmayanız. Çünkü doğruluk (sahibini) iyiliğe iyilik de cennete götürür. Gerçekten insan doğruyu söyleye söyleye ve doğruyu araya araya (o hâle gelir ki) nihayet Allah katın­da en doğru (insan diye) yazılır.”[73]

Açıklama

Birr: Halis amel-i salih demektir. Bu kelime bütün hayırlara şamil bir isimdir. Bazıları “birr” den mu­radın cennet olduğunu söylemişlerdir.

Fücur: Doğruluktan ayrılmaktır. Günahlara dalmak manasına geldiği­ni söyleyenler.de vardır. Bu kelime de bütün serlere şâmildir. Ve birr’in zıddıdır. Kişinin doğrucu veya yalancı yazılmasından murad hakkında hüküm verilmesi ve kullara bildirilmesidir.

Hadis-i şerif doğruluğu araştırmaya yani daima doğru söylemeye teş­vik etmekte, yalancılıktan ve bu hususta müsamaha göstermekten sakındırmaktadır. Çünkü yalan hususunda müsamaha gösteren yavaş yavaş ya­lana alışır ve nihayet yalan söylemeyi adet haline getirir ve yalancı dam­gasını alır. Doğru söylemeyi adet edinen de Allah teâlâ nezdinde doğrucu diye tescil edilir.[74]

Sıdk: Doğruluk altı şeyde aranır ve bunlar bulunduğu takdirde sıdkm kemal mertebesi husule gelmiş olur. Bu üstün dereceye sahip olan kimse­ye de “sıddîk” denir. Sıdk’ın altı kimi şöyledir:

  1. Sözde doğruluk: Söylenen sözün gerçeğe uyması, vakıaya aykırı düşmemesi,
  2. Niyyete doğruluk: Bunun manası ihlâsdır ki, hayırlı bir işe kalb ile niyyet edib gafil olmaksızın Allah’a yönelmekle olur.
  3. Azimde niyyet: Hayırlı olduğuna inanılan birşeyi yapmaya koyul­mak ve bundan güçlenmek,
  4. Vefa göstermekte doğruluk: İşlemeye koyulduğu ve azmettiği ha­yırlı bir işi başarmakta sebat gösterip onu tamamiyle yerine getirmek.
  5. Amellerde doğruluk: Gizli ve aşikâr yapılan bütün amelleri eşit tu­tup amellere riya karıştırmaksızın hareket etmek.
  6. Makamatta doğruluk: Korku halinde ve emniyet halinde fark gö­zetmeksizin doğruluğa devam edip ondan ayrılmamak.

İşte bu altı vasıfla vasıflanan “sıddîk” olur. Bunlardan bir kısmı ile va­sıflanan da “sâdık” ismini alır. Doğruluktaki özellik insanı iyi amellere, birre götürür. Esasen birrin manası Allah katında makbul olan ve kendine günah karışmayan ameller ve ibadetlerdir. Böyle makbul ve iyi ameller de insanı cennete götürür. Bu iyi ve güzel vasıfların zıddı olan yalan ise, in­sanı kötü amellere ve günah işlere götürür. Günahlar da büyüdükçe insa­nı, cehenneme iletir. Yalanın her çeşidini işleyip de bütün günahlara dü­şen kimseye “kezzâb” büyük yalancı denir. Bu mertebeye düşenler ya­lancıların cezasını çekerler.[75]

4990… (Hakim, ibn Muaviye îbn Hayde’nin) babasından demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)’i şöyle derken işittim: “Sözleriyle bir toplumu güldürmek için konuşup da yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun.

Yazıklar olsun, yazıklar olsun.”[76]

Açıklama

Bu hadis-i şerif insanları güldürmek için yalan söylemenin vebalinin diğer yalanların vebalinden daha büyük olduğuna delalet etmektedir. Çünkü metinde bulunan “veyl” sözü akibeti son derece korkunç olan hâdiseler için kullanılır.

Esasen şu üç yalanın dışında yalan söylemek asla caiz değildir:

a. Kocanın geçimsiz eşini yatıştırmak için söylediği yalan,

b. Taktik olarak harpte düşmana karşı söylenen yalan,

c. İki kişinin arasını düzeltmek için söylenen yalan.[77] Bu konuda İmam Nevevî şöyle demiştir: Alimler mubah olan yalanla­rı tayin edip tesbit etmişlerdir. Gördüğüm kadarıyla bunları en iyi zabt eden de imam Ebu Hamid el-Gazzalî’dir. O şöyle dedi: Söz maksatlara varma vasıtasıdır. Doğru ve yalanın ikisiyle de ulaşılabilen bir maksat için yalana ihtiyaç yoktur. Doğru söylemekle varılmayan ve ancak yalana ihtiyaç duyulan bir maksadın tahsili mubah ise onda yalan söylemek mu­bah, tahsili vacib ise yalan da vacibdir. Mesela bir müslüman bir zâlim­den kaçıp saklandığı zaman zâlim, onun yerini sorarsa yalan söyleyerek onu gizlemek vacibdir. Bunun gibi kendisinin ya da başkasının yanında bir emanet bulunduğu zaman onu gasbetmek isteyen bir zalim, onu veya yerini sorarsa onu saklamak ve korumak için yalan söylemek vacibdir. Hatta yanındaki bir emaneti zalime söyler ve o da onu zorla alırsa onun tazminatını ödemek kendisinin üzerine vacip olur. Yanında bir emanetin olmadığını söylediği zaman zâlim yemin etmesini isterse, yemin etmesi ve fakat tariz yapması (yani kendini yeminin vebalinden kurtaracak şekil­de bir söz söyleyip yemini doğru çıkaracak olan manayı kast etmesi) la-zımdıı’. Ta’riz yapmadan yemin ederse sahih görüşe göre keffâret ödeme­si gerekir. Kimi âlimler de keffâret ödemesinin gerekmediğini söylediler ve yine harp maslahatı, arayı bulmak veya kendisine cinayet işlenen kim­seyi , hakkını affetmeye yanaştırmak gibi maksatlar ancak yalanla hâsıl olursa onu söylemek haram değildir.

Fakat ihtiyat olarak (tevriye, tariz) yapmalıdır… Kendisine veya başka­sına ait sahih bir gayenin.bağlandığı bir yalanın hükmü budur. Kendisine ait gayenin misali şudur: Bir zalim onu yakalar ve almak için malını so­rarsa o bunu inkâr edebilir veya kendisi ile Allah arasında kalan bir güna­hı sultan sorarsa, inkâr edip “zina etmedim, içki içmedim” diyebilir. Had gerektiren suçlarını söyleyenlerin itiraflarından dönmelerini telkîn eden hadisler meşhurdur. Başkasına ait gayenin mahalli ise; tıpkı kendisinden bir müslümanın sırrının sorulması ve onun bunu inkar etmesi gibidir. Ya­lan söylemek durumunda olanın, yalanının kötülüğü ile doğru söylemek­ten doğacak zararı karşılaştırması gerekir. Doğru söylemekteki zarar daha büyükse yalan söyleyebilir. İş bunun aksi ise veya hangi tarafın daha za­rarlı olduğunu kestiremiyorsa yalan söylemesi haramdır. Yalanın caiz ol­duğu yerde onu mubah kılan maslahat kendi şahsına ait ise yalan söyleme­si müstehabdır. Fakat bu, başkası ile ilgili ise onun hakkının zayi olması­na göz yumması caiz değildir. En sağlam hareket ise yalan söylemek va­cib olmadıkça onun mubah olduğu heryerde doğru söylemeyi tercih et­mektir.[78]

4991… Abdullah İbn Âmir’den demiştir ki: Birgün Resulullah (s.a.) evimizde otururken annem beni çağırıp: “Gel sana vereceğim (şu şeyi) al” dedi. Bunun üzerine Resul-ü Ekrem kendisine:

Ona ne vermek istiyorsun? dedi. Annem:

Ona bir kuru hurma vereceğim, cevabını verdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) O’na şöyle buyurdu.

Dikkat et, eğer ona bir şey vermemiş olsaydın (bu), senin hakkın­da bir yalan olarak yazılacaktı.”[79]

Açıklama

Metinde geçen “kezibe” kelimesini kef’in fethiyle «kezbe” şeklinde Masdar-ı merre olarak okumak da caizdir.

Bu hadis-i şerif, ağlayan çocukları dindirmek için birşey vermeyi vâd ederek onları kandırmanın ya da cin, peri, hortlak gibi varlıklarla veya başka bir şekilde korkutmanın yalan hükmünde olduğunu ifâde etmekte ve çocuklara bu türden asılsız sözler söylemenin de haram olduğuna de­lâlet etmektedir. Binaenaleyh müslüman yalanın her çeşidinden kaçınma­lıdır.[80]

4992… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur.

“Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter.”

Ebu Davud dedi ki: (Bu hadisi bana rivayet eden iki şeyhten biri olan) Hafs (bu hadisi rivayet ederken) Ebu Hüreyre’yi zikr etmedi. (Yani Ebu Hüreyre’yi atlayarak hadisi doğrudan doğruya Hz. Peygamberden riva­yet etti.)

Hz. Ebu Hüreyre’yi senedde sadece Ali b. Hafs el- Medâinî zikretti.[81]

Açıklama

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre “kişiye günâh olarak her duyduğunu söylemesi yeter” sözünden maksat şudur: “İnsan genellikle doğruyu da yalanı da işitir. Bun­ları bir ayırım yapmadan her duyduğunu söyleyince ister istemez yalan haberleri de doğruymuş gibi nakletmiş olur. Dolayısıyla yalancı durumuna düşer. Çünkü yalan gerçeğe aykırı olan birşeyi gerçekmiş gibi haber vermekten ibarettir. Bunda, bu haberi veren kimsenin yalan söylemeyi kast edip etmemesi de neticeyi değiştirmez. Yani onu yalan söylemiş ol­maktan kurtarmaz.”

Bu hadisi Musannif Ebu Davud’un şeyhlerinden Hafs, mürsel olarak Muhammed İbn el Huseyn de muttasıl olarak rivayet etmiştir. Her iki ri­vayet şekli de bulunduğuna göre, hadisin muttasıl olduğunu kabul etmek­te bir sakınca yoktur.[82]

  1. Hüsn-i Zann (İyimserlik)

4993… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Allah ve müslümanlar hakkında) iyi zann beslemek ibadetlerin iyisindendir.”

Ebu Davud dedi ki: (Ravi) Mehne güvenilir bir râvidir ve Basrahdır.[83]

Açıklama

Bezlü’l-Mechûd yazarının açıklamasına göre “Allah’a iyi zan beslemek, Allah için salih ameller işlemekle, Allah’ın bu amelleri kabul edeceğine inanmakla ve Allah’a hakkıyla kul olmak için elden gelen gayreti sarf ettikten sonra elde olma­yan kusurları da Allah’ın affedeceğine inanmakla bu hususta Allah’ın sonsuz affına güvenmekle olur. İşte bu güven de ibadettir ve hatta ibadetlerin en güzellerindendir.

Müslümanlara iyi zan beslemek ise onlara güven beslemek, haklanda iyi düşünmekle olur. Ancak bu güven ellerine geçen bir mal hususunda olursa ihtiyata aykırı olduğundan ibadet değildir.”[84] Çünkü Peygamberi­miz: “Her ümmet için bir imtihan (sebebi) vardır. Benim ümmetimin imtihanı da (mal yüzünden olacak) dır”-[85] buyurmuştur.

Fakat böyle ihtiyata aykırı düşmeyen hususlarda müslümanlara da hüsn-i zan beslemek ibadettir. Böylesi durumlarda kötü zan beslemek ise haramdır, günahtır.-[86]

Nitekim: “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…”[87] buyurulmuştur.[88]

4994… Hz. Safiyye (bint Huyey Validemiz)’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Ramazanın son on gecesinde i’tikâfta iken kendisini ziyaret için bir ge­ce yanına varmıştım. Kendisiyle (bir süre) konuştuktan sonra kalkıp (evime) döndüm. Beni uğurlamak için benimle beraber o da kalktı. -(O sıralarda) Hz. Safiyye, Üsame İbn Zeyd’in evinde kalıyordu.-

(Hz. Peygamberle birlikte evin önüne vardığımız zaman) ensardan iki adam (yanımızdan) geçti. Peygamber (s.â.)’i görünce hızlandılar. (Onların hızlandığını gören) Allah Rasulü onlara: “(Bizi görünce böyle hızlanmanıza gerek yok, eski) haliniz üzere (yürüyünüz). Çünkü bu yanımda bulunan (kadın yabancı değil) Safiyye bint Huyyey’dir” buyurdu. (Onlar da):

Sübhanallah, (hâşa biz senin hakkında başka türlü nasıl düşünebili­riz) ey Allah’ın Resulü? dediler.

(Hz. Peygamber de):

Şeytan insan(ın vücudu)nda kanın dolaştığı heryerde dolaşır. Si­zin kalplerinize (kötü) bir şüphe atmasından korktum” buyurdu – yahutta-:

“Bir şer (atmasından korktum)” dedi.[89]

Açıklama

Hattâbî’nin açıklamasına göre bu hadis-i Şerif insanın iyi sonuç vermeyeceği belli olan işlerden ve kendisi hakkında insanların kötü zann beslemelerine sebep olacak davra­nışlardan uzak durmasının ve hüsn-i zan beslemelerine sebep olacak dav­ranışlarda bulunarak halkın kendine kötü zan beslemesi ihtimalini kaldır­masının müstehab olduğuna delâlet etmektedir.

Bu hadisle ilgili fıkhı açıklamalar 2470 no’lu hadisin şerhinde geçti­ğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[90]

  1. Va’detmek Konusunda (Gelen Hadisler)

4995… Zeyd İbn ErkamMan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; “Bir kimse yerine getirmek niyetiyle bir (din) kar­deşine bir va’dde bulunur da (bunu bir mazereti sebebiyle) yerine ge­tiremezse … günahkâr olmaz.”[91]

Açıklama

Bezlü’l-Mechûd yazarının açıklamasına göre bu hadis-i şerifin delalet ettiği mana şudur: “Va’di yerine getirmek şer’an vâcib değildir. Fakat yerine getirmek niyetiyle edilen bir va’di yerine getirmek İslam ahlâkının bir gereğidir. Bir başka ifadey­le mekârim-i ahlâktandır.

Yerine getirmek niyeti olmadan vaadde bulunmak ve bu niyyetin ica­bı olarak da va’di yerine getirmemek ise münafıklık alâmetidir. Çünkü bu, hadis-i şerifte bir münafıklık alâmeti sayılmıştır.[92]

Bazıları ise meşru bir mazeret olmaksızın bir va’di yerine getirmenin haram olduğunu ve mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ifade edilmekte olan hususun da bu olduğunu, ayrıca va’di yerine getirmenin geçmiş din­lerde de dinî bir vecibe olduğunu söylemişlerdir.”

Hanefi ulemasından Aliyyu’l-Kâri’nin açıklamasına göre ise “bu ha­dis-i şerif yerine getirmemek niyetiyle vâdde bulunan bir kimsenin bu va’dini yerine getirse de getirmese de günahkâr olacağına delâlet etmek­tedir. Esasen bu şekilde vaadde bulunmak münafıklık alâmetidir.

Yine bu hadis yerine getirmek niyyetiyle va’dedip de meşru bir maze­ret sebebiyle bu va’dini gerçekleştiremeyen kimsenin bu halinden dolayı günahkâr olamayacağına delâlet etmektedir.

Şurası da bir gerçektir ki, va’di yerine getirmenin vâcib olmadığını söyleyen kimseler için bu hadisten bir destek yoktur. Çünkü bu hadiste bu hususla ilgili en küçük bir beyan yoktur ve hadiste bu hususa temas edil- . memektedir.

Bazılarına göre ise bu hadis yerine getirmemiş bile olsa kişinin sâlih niyyetlerinden dolayı sevab alacağına delalet etmektedir.”[93]

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre; bir kimsenin va’dde bulunması­nın caiz olduğunda icma vardır. Ancak vâdde bulunan kimsenin bu va’di­ni yerine getirmesi gerekir.

Va’di yerine getirmenin hükmü üzerinde ulemâ ihtilâfa düşmüştür. İmam Şafiî ile Ebû Hanife’ye ve cumhura göre va’di yerine getirmek müstehabtir. Yerine getirmediği takdirde günahkar olmamakla beraber çok çirkin bir iş yapmış olur.

Fakat eğer bu va’di karşısındakini üzmek ya da zarara uğratmak için yerine getirmemişse günahkâr olur.

Ulemadan bir cemaate göre ise va’di yerine getirmek farzdır. Ömer İbn Abdülaziz (r.a.) de bunlardandır. Bazılarına göre ise bir kimsenin va’dini yerine getirmemesinden de layı günahkâr sayılması ve bu va’di yerine getirmenin far:; olabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir. Bu şartların bulunmaması halinde bu va’din yerine getirilmesi farz olmadığı gibi, bu va’di yerine getirmeyen kimse de günahkâr olmaz. İhyada geçen “Hz. Peygamber hiçbir zaman kesin va’dde bulunmazdı, va’dde bulundu­ğu zaman belki kaydını koyardı. Hz. İbn Mesud’da bir söz verdiği zaman inşallah derdi”[94] mealindeki rivayetlerle (4996) numaralı hadis-i şerif, verilen sözü yerine getirmenin farz olduğunu söyleyenlerin görüşünün daha isabetli olduğunu göstermektedir.

Bütün bu açıklamalarımızdan da anlaşıldığı gibi, meşru bir mazeret bulunmadıkça verilen sözü yerine getirmek icab eder. Yerine getirmemek niyetiyle söz vermek ise münafıklık alâmetidir.[95]

4996… Abdullah İbn Ebi’l Hamsa’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’le (Peygamber olarak) gönderilmeden önce bir alış-veriş yapmıştım. Kendi­sine bir miktar vereceğim kalmıştı. Borcumu kendisine (sözleşme) yerine getireceğime dair söz vermiştim. Ama ben (bu sözümü) unuttum, (ancak) üç gün sonra hatırladım. Bunun üzerine hemen (yola çıkıp kararlaştırdığı­mız yere) vardım. Bir de ne göreyim! O, (sözleştiğimiz andaki) yerinde hâlâ duruyordu. (Beni görünce):

Delikanlı bana zahmet verdin. Ben burada üç gündür seni bekliyo­rum, dedi.

Ebu Davud dedi ki: Muhammed İbn Yahya (ravi Abdülkerim hakkında şöyle) dedi: Bize göre bu zat Abdülkerim İbn Abdullah İbn Şakik’dir. Ebû Davud dedi ki: Bu zatın ismi bana Ali İbn Abdullah’dan da bu şekilde erişti. Yine hana eriştiğine göre hu hadisi Bişr İbn el-Strrt, Abdülkerim Ihn Abdullah ibn Şakik’den rivayet etmiştir.[96]

Açıklama

Söz verme konusunda İmam Gazalî şöyle diyor:Dil va detmekte yaraşır. Fakat umumiyetle insanın nefsi verilen sözde durmaz. O zaman verdiği sözde durmamış olur. Bu ise nifak alâmetidir. Nitekim Allahü Teâla: “Ey iman edenler! Akidleri-nizi yerine getirin”[97] buyurmuştur. Resul-i Ekrem de şöyle buyurmuştur. “Va’d atiyyedir, verilmesi gerekir.” Yine Resul-i Ekrem: “Va’d borç gibi ve belki borçtan daha mühimdir.” buyurmuştur. Allahü teâlâ İsma­il aîeyhisselamı övmek üzere; “O va’dinde sâdık idi”[98] buyurmuştur. Denildi ki: İsmail (a.s.) bir yerde buluşmak üzere biriyle sözîeşmişti. Adam unuttu, İsmail aleyhisselam yirmi gün adamı orada bekledi.”[99]

Fıkıh ulemasının mevzumuzu teşkil eden bu hadis hakkındaki açıkla­maları bir önceki hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum gör­müyoruz.[100]

  1. Kendisine Verilmemiş Bir Şeyle (Sanki Verilmiş De Onunla) Doymuş Gibi Görünmenin Hükmü

4997… Esma bin Ebi Bekr’den (rivayet edildiğine göre) bir kadın (Hz. Peygamberin huzuruna gelip) kumaşım kasd ederek:

Ey Allah’ın Rasulu, benim bir kadın komşum var; kocamın bana ver­mediği bir şeyle (sanki vermiş de onunla) doymuşum gibi görünmemde bana bir günah var mıdır? diye sormuş da (Hz. Peygamber):

“Kendisine verilmemiş birşeyle doymuş görünen kimse iki yalan elbîssi giyen kimseye benzer, buyurmuştur.[101]

Açıklama

Araplar, bir kimsenin karısından.komşusu diye bahsederler, kumalara da komşu kadınlar ismini verirler binaenaleyh (metinde geçen) “çâre (komşu)” kelimesi kuma, an­lamında kullanılmıştır. Biz de böyle tercüme ettik.

Müteşebbî’: Tok görünen demektir. Tok görünmek iki şekilde olur:

1- Yemek hususunda israfa kaçarak zengin görünmekle olur.

2- Aç olduğu halde tok görünmekle olur.

Burada bu kelimeyle istiare yoluyla faziletli olmadığı halde faziletli, görünmeye çalışan kimseler de kasd edilmiş olabilir.

Burada tok görünen kimsenin sahte elbise giyen kimseye benzetilirken sadece “yalan elbisesi” denmeyip “iki yalan elbisesi” denmesinden maksat, araplarm elbise olarak biri belden yukarısına (kamis) diğeri de belden aşağısına olmak üzere iki peştemal kulİanmalarındandır. Aslında bu iki parça elbise bir takım elbise demektir.

İbn el-Esir’in en-Nihaye’de açıkladığına göre, hadis-i şerifte kendisi­ne verilmeyen bir şeyi sanki verilmiş gibi görünen bir kimsenin iki sahte elbise giyen kimseye benzetilmesine sebeb, böyle yapan bir kimsenin as­lında bu davranışında iki yalanın birden bulunmuş olmasıdır. Çünkü bu kimse böyle bir görüntü vermekle:

1- Kendisinde olmayan bir malı varmış gibi göstermektedir,

2- Bir malı Allah kendisine vermediği halde o Allah bu malı sadece kendisine vermiş gibi görünmektedir.

Bu bakımdan böyle bir kimse iki parça sahte elbise giyen kimseye ben­zetilmiştir.

Elbise aynı zamanda fazilet anlamına da geldiğinden, buradaki elbise­ye bu manayı verdiğimiz takdirdi kendisinde böyle bir fazilet bulunduğu görüntüsü veren kimse yine:

  1. Kendisinde olmadığı halde varmış gibi göründüğünden,
  2. Özellikle kendisine böyle bir fazilet Allah tarafından sunulmuş gibi görünmeye çalıştığından, iki sahte elbise giyen kimseye benzetilmiş olur.[102]
  3. Şaka Hakkında Gelen (Hadisler)

4998… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre) adamın biri (Hz. Pey­gamberin huzuruna gelerek):

Ey Allah’ın Rasulu, beni bir binek hayvanına bindir! demiş Peygamber (s.a.)’de:

“Biz seni bir dişi devenin yavrusuna bindireceğiz” cevabım ver­miş.(Adam):

Ey Allah’ın Rasulü.ben dişi devenin yavrusunu ne yapacağım? deyince Peygamber (s.a.):

Her deveyi bir dişi deve doğurmuş değil mi? diye şaka yapmış.”[103]

Açıklama

Gerçekten, Hz. Peygamber son derece mütevazi ve insanlarla olan temaslarında son derece tabiî, yapmacıktan, gösterişten, yalandan uzak idi. Çevresiyle oturup sohbet etmekten, yeri geldiği zaman şakalaşmaktan, nükte yapmaktan da geri kalmaz­dı. Ancak ne var ki onun bütün şaka ve mükteleri de gerçeğe uygundu. Bir defasında yaşlı bir kadına “ihtiyar kadın cennete girmeyecek” diye şa­ka yapmıştı. Gerçekten de yaşlı kadınlar cennete ihtiyar olarak değil genç-leşerek gireceklerdir. Fakat bu kadın o anda bunu düşünemediğinden çok üzülmüş, ağlayarak dönüp gitmişti. Sonra Hz. Peyamber meselesinin as­lını açıklayarak onu teskin etti.[104]

Binaenaleyh Hz. Peygamberin latifeleri de, latif ve gerçeğe uygun idi, onun şakaları arasında yalana ve kabalığa asla yer yoktu. Nitekim şu ha­dis-i şerif de bu gerçeği ifade etmektedir. “…. Ben yalnız gerçeği söy­lerim.”[105]

Nitekim, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif de bunun örneklerinden sadece bir tanesidir.

Hz. Peygamberin özel hayatında şı kaya yer verdiğini ifade eden bu ha­dis-i şeriflerde “kardeşinle münakaşa etme, onunla şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin va’dde bulunma”[106] mealindeki hadis-i şerif arasında bir çelişki olduğu zannedilmemelidir. Çünkü Hz. Peygamberin yasaklamak istediği şaka, haddi aşan, kaba, içinde yalan bulunan şakalar­dır ve şakayı adet haline getirmektir. Zira şakayı adet hâline getirmek in­sanı Allah’ı zikretmekten, dini meseleleri düşünmekten alıkoyar, kalbi katılaştınr, insanı kırıcılığa, kindarlığa sürükler, heybet ve vakarı da gide­rir.

Bu gibi zararlardan arınmış olan şakalar ise mubahtır, Karşıdakinin gönlünü hoş eden ve onun yalnızlığını giderip rahatlatan şakalar yapmak ise müstehaptır.[107]

4999… en-Nu’mân ibn Beşir’den demiştir ki: Ebu Bekir (s.a.) Peygam­ber (s.a.)’in yanına girmek üzere izin istedi. Hemen arkasından (kızı) Aişe’njn. yükselen sesini işitti. Bunun üzerine içeri girince hemen yüzüne to­kat atmak için Aişe’yi yakaladı ve:

Bir daha seni (böyle-) sesini Rasûlullah (s.a.)’in sesinden daha fazla çıkarırken görmeyeceğim (tamam mı)? dedi. O sırada Peygamber (s.a.) kendisine engel oldu (da Aişeyi dövülmekten kurtardı). Hz. Ebu Bekir de öfkeli olarak çıkıp gitti. Hz. Ebu Bekir, çıkınca Peygamber (s.a.) (Hz. Ai­şe’ye):

Adam(ın dayağm)dan seni nasıl kurtardım, gördün mü? diye şa­ka yaptı.

Hz. Ebu Bekir günlerce durduktan sonra (tekrar gelip) Rasûlullah (s.a.)’m huzuruna girmek için izin istedi ve Hz. Peygamber ile Hz. Ai­şe’yi barışmış olarak buldu. Bunun üzerine onlara:

Beni kavganızın arasına soktuğunuz gibi barışınıza da sokunuz! diye şaka yaptı, Peygamber de:

(Gel istediğin gibi) yaptık, (kavgamızın içine soktuğumuz gibi barı­şımızın içine sokma işini de) yaptık, cevabını verdi.[108]

Açıklama

Metinde geçen “elâ eraki” kelimesi aslında “seni daha) görmeyecek miyim?” anlamına gelir.Çünkü müzâri bir fiil olan “erâki” kelimesiyle başına gelmiş olan, nefy (olumsuzluk) “lâ”sı ve istifham (soru) hemzesinden oluşmaktadır. Bu ha­liyle bir kelime başında soru edatı bulunan olumsuz bir fiil-i müzari’dir. Ancak bu kelime bu haliyle olumsuz fiili muzari kalıbında bir “nehy-i ha­zır” da olabilir. Bu takdirde mana şöyle olur: “Seni (bir daha böyle) gör­meyeceğim e mi?” Hemzesinin istifham-i inkari için olup asıl yerinin de “terfeîne” kelimesinin başı olduğu söylenebilir. Buna göre mana şöyledir:

“Seni bir daha böyle görmeyeyim, demek sen sesini Rasûlullah’ın sesin­den daha fazla çıkartıyorsun, öyle mi?”

Tîbî (r.a.)’ye göre bu cümle “sus sakın bana bir de sesini yükseltmene sebep olan şeyleri anlatmaya kalkma”[109] anlamına gelir.

“Letama” kelimesi yüze tokat attı demektir. Aslında yüze tokat vur­mak dinen yasaktır.[110] Fakat, henüz o sıralarda bu yasak gelmediği için Hz. Ebu Bekir buna yeltenmiş olabilir. Ya da aslında bu yasağı bildiği halde öfkesinin şiddetinden bu yasağı bir anda hatırlayamamış fakat biraz sonra hatırladığı için bundan vazgeçmiş olabilir. Çünkü metinde her ne kadar Hz. Ebu Bekir’in Hz. Aişe’ye tokat atmaya teşebbüs ettiğinden bah-sediliyorsa da tokat attığından söz edilmiyor. Gerçi Hz. Peygamberin Hz. Aişe’yi dövmesine engel olduğundan söz ediliyor. Ama bu “eğer Hz. Pey­gamber araya girmeseydi mutlaka yüzüne tokat atacaktı” anlamına gel­mez. Kesin olan şu ki, Hz. Ebu Bekir ona tokat vurmaya teşebbüs etmiş fakat her nasılsa bunu gerçekleştirememiştir.

Hz. Peygamberin Hz. Aişe’ye: “Gördün ya seni babanın elinden nasıl kurtardım demesi” gerekirken, “Gördün ya seni adamın elinden nasıl kurtardım” diyerek şaka yapması aslında bir şaka olmakla beraber aynı zamanda “Hz. Ebu Bekir’in Allah ve Resulü için öfkelenen kâmil bir erkek olduğu, hakiki mertliğin en şaşmaz ölçünün de sevdiğini Allah ve Rasulü için sevmek yerdiğini de Allah ve Rasulü için yermek olduğu” gerçeklerini de ifade eden bir vecizedir. Binaenaleyh bir önceki hadisin şerhinde de ayrıntılı biçimde açıkladığımız gibi Hz. Peygamber özel ha­yatında kabalıktan, yalandan uzak, lâtif olan latifelere yer verirdi. Fakat bunu sık sık yapmaz, tadında bırakırdı.[111]

5000… Avf İbn Malik el Eşcaî’den (rivayet edilmiştir) dedi ki: Tebük savaşında Rasululiillah (s.a.)’ın yanına vardım, deriden (yapıl­mış) bir çadırda (bulunuyor) idi. (Kendisine) selam verdim. (Selâmımı) aldı ve: “Gir” dedi. (Ben de):

Her tarafıni(la rrii gireyim) ey Allah’ın Resulü? dedim.

Her tarafınla, cevabını verdi.[112]

5001… Osman İbn Ebi’l-Âtike’den (rivayet edilmiştir); dedi ki:

(Avf ibn Malik, bir önceki hadiste sözkonusu edilen) “Her tarafımla mı gireyim” sözünü sırf çadırın küçüklüğünden dolayı (şaka olsun diye) söyledi.[113]

5002… Hz. Enes den (rivayet edilmiştir); dedi ki: Rasülullah (s.a.) (birgün) bana: “Ey iki kulaklı!” diye şaka yaptı.[114]

Açıklama

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber, Özel hayatında lâtif şakalara yer vermiştir. Ashab-ı kiram da onun şakalarındaki incelikleri ve özellikleri kavrayarak yerinde, tatlı ve latif la­tifler yapmaktan geri durmamışlardır. (5000) numaralı hadis-i şerifle (5001) numaralı hadis-i şerifler, sahabe-i kiramın bu nevi şakalarına bir misal teşkil ederken, (5002) numaralı hadis-i şerif de Resulü Zişan efen­dimizin söz konusu şakalarından birini teşkil etmektedir.

Bilindiği gibi herkes iki kulaklıdır. Hz. Enes de herkes gibi iki kulak­lıdır. Bu itibarla iki kulaklı olmak bir özellik teşkil etmediği için zikre değmez gibi görülmekle beraber, bu tabirle “söylenen sözleri çok dikkat­lice dinleyip anlayan ve insanın iki kulaklı bir ağızlı olarak yaratılmasın­daki hikmeti kavrayarak dilini lüzumsuz lakırdılardan koruyan, iki dinleyip bir söyleyen” gibi manalar kasd edildiği düşünülürse, bu tabirin mu­hatabın gönlünü ne kadar hoş edeceği, onun özelliklerini nasıl bir vecazetle ortaya koyacağı ve ne kadar lâtif bir şaka olduğu kolayca anlaşılır.Biz Hz. Peygamberin şakalarındaki Özellikleri (4998-4999) numaralı hadislerin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmedik.[115]

  1. Bir Kimsenin Malını Haberi Olmadan Şaka Diye Almanın Hükmü

5003… (Abdullah b. es-Saib b. Zeyd b. Said’in) dedesinden rivayet edildiğine göre) kendisi (birgün) Rasülullah (s.a.)’i şöyle buyururken işit­miş:

“Sizden biriniz (din) kardeşinin herhangi bir malını şaka ve ciddî olarak almasın” Süleyman (b; Abdurrahman bu hadisi); “şaka olsun diye de almasın ciddiyetle de (almasın” şeklinde yukarıdaki metnin manası­na uygun olarak) rivayet etti. (Hadisin kalan kısmı şöyledir):

“Kim (din) kardeşinin bastonunu (bile haberli veya habersiz olarak) almışsa onu derhal geri versin”

Ebu Davud dedi ki; Bu hadisi, bana rivayet eden iki râviden biri olan Muhammed b. Beşşâr, İbn Yezid'(in isminji zikretmedi. (Yani onu atlaya­rak sanki hadisi, bizzat Hz. Peygamberin ağzından dinlemiş gibi;

“Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:…” diye rivayet etti.[116]

Açıklama

Metinde geçen; “şaka ve ciddî olarak almasın” sözü şu manalara gelmektedir:

  1. Sizden biriniz, din kardeşinin malını, sahiplenmek gayesiyle şa­kaya tutturarak veya oyunla elinden almasın.
  2. Sizden biriniz sırf kardeşini kızdırıp onunla eğlenmek maksa­dıyla onun malını ciddiymiş gibi görünerek elinden almasın.
  3. Sizden biriniz din kardeşinin malını elinden her ne maksatla olursa olsun ciddî olarak da almasın şaka veya oyunla da elinden al­masın.

Bilindiği gibi değeri az bile olsa her kesin malı kendi yanında kıymet­lidir.

Bir müslüman maimı haksız olarak elinden ciddî bir şekilde almanın haramhğı ve kötülüğü bellidir. Nitekim bu husus; “Bir kimsenin sahibi­nin izni olmaksızın başka birinin malını kullanması caiz değildir.”[117]

ifadesiyle formüle edilmiştir.

Bu malı zahiren ciddi görünüp de aslında geri vermek niyetiyle almak­ta ise malın sahibini korkutmaktan, üzmekten başka birşey yoktur.

Bir müslümanı korkutmak ise haramdır.[118] Sonradan vermek niyetiyle şaka olsun diye almanın ise hiçbir anlamı yoktur.

Bu bakımdan bir kimsenin malım bu yollardan biriyle elinden almak asla caiz değildir.[119]

5004… Abdurrahman İbn Ebi Leylâ’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)’in sahabilerinin bize haber verdiklerine göre, (kendileri birgün) Peygamber (s.a.)’le yolculuk ederlerken içlerinden biri uyuyakalmış. Bunun üzerine onlardan birisi varıp o sahabinin yanında bulunan ipi almış. (Adam uyanıp da yanında bulunan ipi göremeyince) korkmuş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Bir müslümanın, bir müslümanı korkutması helâl değildir” buyurmuş.[120]

Açıklama

Hadis-i şerif şakayla bile bir müslümanı korkutmanın haram olduğuna delâlet etmektedir.[121]

  1. Güzel Konuşmaya Özenerek Ağzı Doldura Doldura Konuşmak

5005… Abdullah ibn Amr’den (rivayet olunmuştur) Rasûkıllah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah erkekler arasından dilini, ineğin dilini (otlara) doladığı gi­bi (kelimelere) dolay(arak konuş)an edebiyatçıya mığzeder.”[122]

Açıklama

Hadis-i şerifte edebiyat gösterişi yapmak için ağzı­nı doldura doldura, dilini evire çevire konuşan erkekler, dillerini dolaya dolaya ot yiyen ineklere benzetilmiştir.

Hadis-i şerifte sadece böyle edebiyat gösterisi için ağzını doldura dol­dura konuşan erkeklerin yerilmesi ve kadınlardan söz edilmemesi kadın­ların bu şekilde konuşmalarının caiz olduğunu ifâde etmek için değil, bu tür gösteriler daha ziyade erkeklerde görüldüğü içindir.[123] Binaenaleyh ha­dis-i şerifteki bu yerme hem erkekler, hem de kadınlar için geçerlidir.

Edebiyat gösterisi yapmak için hadis-i şerifte tarif edildiği şekilde ko­nuşanların hayvanlar içerisinden sığıra benzetilmesine sebep ise, diğer hayvanlar otları yerken dişleriyle koparıp alırken sığırların dillerine dola­yarak almalarıdır.[124] Bu bakımdan sözkonusu kimselerin durumuna hayvanlanıı içerisinde en çok benzeyen hayvan türü sığırdır.[125]

5006… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kim, insanların gönüllerini cezbetmek için lüzumundan fazla söz öğrenirse Allah kıyamet gününde onun nafilesini de farzını da kabul etmez.”[126]

Açıklama

Sarfü’I-Kelâm: Sözün fazlası, yani maksadı ifâde için gerekli olan sözün dışında ihtiyaç fazlası sözdür. Nitekim Hattâbî de; “Para bozdururken, iki paranın değişimi netice­sinde taraflardan birinde meydana gelen fazlalığa sarf ismi verilir” demiş­tir.[127]

Bu mevzuda Hidaye yazan Burhaneddin Mergınânî de şöyle demiş­tir: “sarf, sözlükte artış anlamına da gelir. İmam Halil böyle demiştir. Bu nedenledir ki nafile ibadete sarf adı verilmiştir.”[128]

İbnü’I Esir de “en-Nihâye” isimli eserinde şöyle diyor: “Sarf: Tevbe ve nafile anlamlarına geldiği gibi adi de: Fidye ve fari­za anlamına gelir.”

Rasulü Zişan efendimizin ihtiyaçtan fazla sırf insanlar üzerinde te’sir yapabilmek, onların kalplerini cezbedebilmek amacıyla edebiyat öğren­meyi yermesinin sebebi, insanların gönlüne hükmederek onları şahsî emellerine ajet etmek gibi bir bencillik duygusundan kaynaklanmış olma­sı ve sırf bu duygu ve düşüncelerle edebiyat öğrenen kimselerin riya, ya­lan ve yapmacılıktan kurtulmasının mümkün olmamasıdır. Fakat Allah için, hak yolda hakkın muzaffer olması için insanları etkilemek ve onları halka iletmek gayesiyle ihtiyaç fazlası süslü yaldızlı, edebî sözler öğren­mek ise makbuldür ve gözettiği gaye kadar ulvidir.[129]

5007… Abdullah İbn Ömer’den demiştir ki: Doğu (tarafın) da iki adam gelip bir konuşma yaptılar. Halk onların (bu konuşmalarını) (çok) beğen­di, bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Gerçekten söz(ler) den oluşan sihir (ler) de vardır” buyurdu. Yahutta (şöyle dedi): “Gerçekten bazı sözler sihir (gibi büyüleyici)dir.”[130]

Açıklama

Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre: Metinde konuşmaları beğenilen iki misafirden birisi, ez-Züberkân İbn Ethemdir. Bunlardan Züberkân çok fasih bir dille kendi faziletlerini sayıp dökmüş, Amr de çok edebi bir uslûbla onu kötülemiş, bunun üzerine Züberkân, “Ey Allah’ın Rasulü, aslında bu zatın benim hakkımda bildikleri, hakkımda sarfetmiş olduğu bu sözlerden ibaret değildir. Aslında bu zat benim bir çok iyiliklerimi de bildiği halde sırf hasedinden dolayı onları söylemiyor, sadece kendine göre kötü olan taraflarımı anlatıyor” dedi.

Amr ise ikinci defa söz alarak birinci konuşmasından daha te’sirli bir söz söyledi. Bunun üzerine Resul-i Zişan Efendimiz:

“Gerçekten bazı sözler sihir (gibi büyüleyicidir” buyurdu İhyaü Ulûmi’ddin’de Resulü Zişan efendimizin bu sözü söylemesinin sebebi şöyle anlatılıyor:

Amr ibn Bühtem bir gün arkadaşını övdü. Ertesi gün de onu yerdi, Hz. Peygamber, kendisine bu çelişkili hareketinin sebebini sorunca:

Ey Allah’ın Rasulü, bu adam dün bana iyi davranıp beni memnun et­mişti. Ben de hakkında bildiğim bütün iyilikleri sayıp döktüm. Bugünse beni öfkelendirdi. Ben de onun hakkında bildiğim bütün kötülükleri dile getirdim, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): “Gerçekten sihir gibi büyüleyici sözler vardır,” buyurdu.

Bir Önceki hadis-i şerifin şerhinde de ifade ettiğimiz gibi böyle parlak ve büyüleyici sözler hakkın ortaya konması uğrunda söylendiği zaman hakkın değeri nisbetinde makbul ve ulvi olmakla beraber batıl davalar uğrunda sarf edildiği zaman da uğrunda kullanıldığı zulüm ve batıl kadar merdûd ve değersizdir. Bunun için insan söylediği sözün nereye varaca­ğını iyice hesabetmeli, batılı veya haksızlığı müdafaadan son derece ka­çınmalıdır. Resulü Zişan efendimiz:

“Ben ancak bir beşerim. Bazılarınızın ifadesi, bazılarınızdan daha inandırıcı olabilir. Bu bakımdan beni kimin lehine, din kardeşi aleyhine bir hüküm verirsem, şüphesiz lehine hüküm verdiğim kimseye ateşten bir parça kesmiş olurum”[131] buyurmakla bu hususa işaret etmiş, özellikle mah­kemelerde böyle yaldızlı konuşma ve savunmaların haksızlığın hakka ga­lebe çalmasında ne derece müessir olduğunu ve sahibini ne denli korkunç akıbetlere sürükleyeceğini çok veciz bir şekilde haber vermiştir. Hz. Pey­gamber bu hadisinde hakkı batıl, batılı da hak gösterebilen sözleri sihire benzetmekle böylesi sözlerle daima batılın hizmetinde olan sihir arasın­daki benzerliği ortaya koymak istemiştir.[132]

5008… Ebû Zabye’den demiştir ki: Bir gün bir adam ayakta, bir konuş­ma yapıp sözü uzatmıştı. Bunun üzerine Hz. Amr ibn el-Âs şöyle dedi:

Eğer (bu adam) konuşmasını fazla uzatmayıp yerinde kesse idi kendi­si için daha hayırlı olurdu. (Nitekim) ben Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyu­rurken işittim: “Ben özlü konuşmayı bilirim -yahutta (bu şüphe raviye-aittir) -özlü konuşmakla emr olundum. Çünkü özlü konuşmak daha hayırlıdır.”[133]

Açıklama

Hadis-i şerif Rasulü Zişan efendimizin özlü ve kısa konuşmayı sevdiğini ve bunu tavsiye ettiğini ifade etmektedir. Gerçekten de bir konuşmanın sürçme ve noksanlıklardan sâlim kalabilmesinin şartlarından biri sözü gerektiği kadar, konuşup, uzat­mamaktır.[134]

Rivayet olunur ki, bir bedevi arap Rasûlullah (s.a.)’in huzurunda ko­nuştu ve sözü uzattı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ona: “Dilin Önünde kaç perde vardır?” buyurunca, bedevi arap:

Dudaklarım ve dişlerim vardır, diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.)’e

“Allah Teâlâ böyle uzun konuşmaya dalanları sevmez. Onun için Çenab-ı Allah, ihtiyaç nisbetinde konuşup sözü kısa kesen kimsenin yüzünü ak eylesin.”dedi.

Bazı belagat ehli diyor ki:

“Kişinin sözü faziletinin belgesi ve aklının tercümanıdır. Onun için sö­zü yerinde bırak ve azıyla yetin. Sultanını kızdıracak ve kardeşlerini nef­ret ettirecek uzun konuşmalardan sakın. Çünkü sultanını kızdıran ölüme maruz kalır ve kardeşlerini nefret ettiren de hürriyetini yitirir.”[135]

  1. Şiir Hakkında Gelen Hadisler

5009… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre),RasûlulIah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Birinizin içinin irin ile dolması şiirle dolmasından daha hayırlı­dır.”[136]

(Musannif Ehıı Davud’un arkadaşlarından) Ebu Ali dedi ki: Bana ula­şan haberlere göfp Ebu Ubeyd şöyle demiştir:

(Bu hadisin) manası (şudur: Kişinin kafasında) Kur an{-ı Kerim) ve ilim daha fazla olunca bize göre bu kişinin içi şiir/e dolu değildir. “Mu­hakkak ki sözlerin bazıları sihir (gibi)dir.” Sanki (bu cümle) deki mana şöyledir: (Bir kimsenin) diğer bir insanı övmekteki ifadesi o hale erişir ki (dinleyen kimse) onu doğrular nihayet (bu konuşan kimse) kalpleri kendi sözüne çevirir. Sonra (bu adam) daha önce övmüş olduğu kimseyi kötüler nihayet (bu sefer de yine bütün) kalpleri bu seferki sözüne çevirir (inan­dırır). Sanki bu haliyle dinleyenleri büyülemiş olur.[137]

Açıklama

Hafız el Münzirî’nin açıklamasına “öre metinde geçen; “Muhakkak ki, sözlerin bazıları sihir (gi­bi etkileyicidir.” cümlesinin tesirli söz söylemenin ya da öğrenmenin aleyhine mi, yoksa lehine mi, delalet ettiği konusunda ulema ihtilâfa düş­müştür:

  1. Bazılarına göre: Hz. Peygamber, bu sözünde böyle etkili sözleri, kalpleri büyüleyip tesir altına alan çirkini süsleyip güzel, güzeli de çirkin gösteren sihire benzettiğine göre; elbette bu hadisiyle sihir gibi etkili söz­leri kötülemek istemiştir. İmam-i Malik’in bu hadisi söylenmesi mekruh olan sözler babında rivayet etmiş olması onun da bu görüşte olduğunu ifa­de eder.

Bazıları da sihir ile bu türlü sözler arasındaki benzerliği de sihirbazlar nasıl sihirleriyle insanları kandırarak günah kazanırlarsa, bu tür sözleri söyleyen kimseler de kişileri sözleriyle etkileyerek onlara hakkı batıl, ba­tılı da hak göstermek suretiyle durmadan günah kazanırlar, derler.

  1. Bazılarına göre ise efendimiz bu hadis-i şerifleriyle sihir gibi etkile­yici sözleri övmek istemişlerdir. Çünkü bu gibi sözlerle kalpler te’sir al­tına alınabildiği gibi, öfkeli insanların öfkeleri de teskin edilebilir. İnsan­lar bu gibi etkili sözlerin te’siriyle zor işleri göze alıp büyük zorlukları ye­nip başarılı bir halâle gelebilirler.

Nitekim sihir gibi etkili olan sözlerle ilgili olan bu hadisin şiirin hik­met olduğunu açıklayan cümlelerle birarada yanyana zikr edilmiş olması da buna delâlet eder. Çünkü biri övmek diğeri de yermekle ilgili iki cüm­lenin bir arada zikredilmesi ihtimali oldukça zayıftır.

  1. Bazılarına göre de insanın içini irinle doldurmasının şiirle doldur­masından daha hayırlı olduğunu ifade eden cümlede yerilmek istenen şi­ir, kâfirler tarafından Hz. Peygamberi zemmetmek için söylenmiş olan şi­irlerdir. Fakat bu görüşün yanlışlığı açıktır. Çünkü böyle bir şiirin kötü ol­ması ve yerilmesi için insanın içini dolduracak kadar çok öğrenilmesine gerek yoktur. Böyle bir şiirin bir mısrası bile insanı küfre götürmek için yeterlidir.

Bütün bu görüşler birlikte gözden geçirilince bu konuda en doğru olan görüşün, Hz. Peygamberin bu hadisiyle insanları batıla yöneltme, hakkı batıl batılı da hak gösterme yolunda kullanılan sihir gibi etkili sözleri yer­mek istediğini söyleyenlerin görüşü olduğu kolayca anlaşılır.

  1. İmam Ebu Hilal el-Askeri’ye göre Hz. Peygamber bu hadisiyle sihir gibi etkili sözlere karşı duyduğu hayranlığı dile getirmiştir. Bu ise sözü geçen sözleri öğmekten başka bir anlama gelmez.
  2. İmam Nevevî’ye göre şiir genellikle insanı Kur’ân okumaktan ve di­ğer dinî ilimlerden alıkoyar. Bu sebeble, Hz. Peygamber, bu gibi şartlar altında ekseriyetle şiirle meşgul olup şiir öğrenmeyi yermiştir. Fakat, in­sanın kafasını ve gönlünü meşgul eden ilimlerin çoğunluğunu Kur’an-ı Kerim ve diğer dinî ilimler olunca şiirle meşgul olmasında bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda o kimsenin içini şiirle doldurduğu da söylene­mez.
  3. Ebu Ubeyd el-Bekrî ise bu konuda şunları söylemiştir: Ulemadan bazıları, bu hadis-i şerifin sihir gibi tesirli sözleri övmek için söylenmiş olduğunu zannettiler ve kitaplarında bu görüşe uzun uzun yer verdiler.

Bazıları da bu hadisin sihir gibi etkileyici sözleri, yermek için söylen­miş olduğunu söylediler. Nitekim, İmam Malik de bu görüşte olduğu için bu hadisi Muvatta’da “söylenmesi mekruh olan sözler” babına yerleştir­miştir. En doğru olan görüş de budur. Çünkü Yüce Allah’ın: “… yaptığı­nız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez…”[138] mealindeki âyet-i kerimede sihre “fesat: bozgunculuk” ismini vermesi de buna delâlet eder.

Süyutî’nin ifade ettiği gibi musannif Ebu Davud’un bu konudaki görüşü de böyledir.[139]

Gerçek olan şudur ki; yapılan işler, vasıta oldukları gayenin hükmüne tabi olduklarından batıla vasıta olan şiir veya nesirlerle uğraşmak, batıl ve merdûd; hakka ve hikmete vasıta olan nesir ve şiirlerle meşgul olmak, makbuldür.

Bu konuda Hanefî ulemasından İbn Âbidin şöyle demiştir: “…. Mek­ruh olan ilim, Müvelledînin gazel ve betalet şiirleridir. … Binaenaleyh nükte yapmak, letafet göstermek, üstün teşbihler ve ince manalar ifade et­mek maksadıyla az miktarda şiir söylemekde beis yoktur.”[140]

5010… Hz. Ubey b. Ka’b’da demiştir ki: Peygamber (s.a.) şöyle buyurrdu: “Şüphesiz ki bazı şiirler hikmettir.”[141]

Açıklama

Şiir, sözlükte bir şeyi zekâ ve fatenetle iyice anlatmak, manasınadır ve bilmek anlamına gelen ilimden daha özel bir manaya gelmektedir.

Istılahta ise kasden ve irade ile söylenen vezinli, kafiyeli sözdür. Şiir­de kast ve iradenin bulunması şart olduğundan vezinli ve kafiyeli olarak gelen âyetlere ve hadislere şiir denilemez.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisi açıklarken merhum Kâmil Miras şöyle demiştir: “Bundan sonra Buharî, şiir ve recez inşâd eden şairlerin kötülüklerini ve iyiliklerini tarif eden Şuarâ suresinin sonundaki dört âye­ti zikretmiştir ki mealleri şöyledir:

“Şairler ki bunların ardınca sapıklar, azgınlar giderler. Görmez misin onlar (söz sahasının) her vadisinde dolaşırlar. (Hissin, lezzet ve nefret cihetlerini gıcıklarlar) ve yapmayacakları şeyleri (yaparız diye yalan) söylerler. Ancak iman eden (şair)ler ve hayır işleyenler ve Allah’ı çok zikredenler ve kendilerine (müşrikler tarafından) zulüm edil­dikten sonra intikam alanlar başka. O zulüm edenler hangi bir inkılab vakıasında yuvarlanacaklarını yakında anlayacaklar.”

Tefsir sahiplerinin beyanına göre “Şairler ki, bunların ardınca sapık­lar gider…”[142] âyeti nazil olunca, İslam şâirlerinden Abdullah b. Revaha, Ka’b b. Malik, Hassan b. Sabit Rasûlullah’a gelmişler ve ağlayarak:

Ya Rasûlllah! Allah Teâlâ bu âyeti gönderdi. Allah bilir ki biz şairiz, diye şikâyet etmişlerdi. Rasulü Ekrem de:

Âyetin alt tarafını,”… ancak inanıp yararlı iş işleyenler Allah’ı çok çok ananlar… müstesna…”[143] kavl-i şerifini okuyunuz, buyurmuştur.

Bu âyetlerle, izanıyla meşgul bulunduğunuz Ubeyy b. Ka’b hadisinin delâletleri veçhile şiirin, hayra fazilete teşvik ve tergib eden menfaatleri olduğu gibi fuhşa, sefahete hizmet eden zararlıları da vardır. Birinciler medih, ikinciler zemmedilmiştir.”[144]

Nitekim Rasulü Zişan efendimiz şair Lebid’in: “Dikkat et ki Allah’dan başka her şey batıldır…” mealindeki şiirini en doğru söz olarak vasıflan­dırması[145] da hayra ve fazilete tevsik eden hayırlı şiirlerin de olduğuna ve bunları Hz. Peygamberin takdir ettiğine delâlet etmektedir. Bu konuda daha fazla bilgi için bir önceki hadis-i şerifin şerhine de müracaat edilebilir.[146]

5011… İbn Abbas’dan demiştir ki: Bir çöl arabı Peygamber (s.a.)’e gelerek (huzurunda çok fasih) bir dille konuşma’ yaptı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Kuşkusuz bazı sözler sihir, bazı şiirler hikmettir” buyurdu.[147]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklamalar (5009) ve (5010) numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden burada tek-rara lüzum görmüyoruz.[148]

5012… (Sahr b. Abdullah İbn Büreyde’nin) dedesinden demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken işittim: “Kuşkusuz bazı sözler si­hir (gibi tesirledir, bazı ilimler cehalettir. Bazı şiirler, hikmettir, bazı sözler de vebaldir.” (Bu hadis-i şerif bu şekilde rivayet edilmiştir) bunun üzerine Sa’sa’a b. Sûhan şöyle dedi: “Kuşkusuz bazı sözler sihir (gibi etkili) dir” sözüne gelince (bunun manası şudur):

“Hak bir adamın aleyhine olur. (fakat bu adam) delilleri dile getirmek­te hak sahibinden daha güçlüdür. (Bu adam) konuşmasıyla toplumu etki­ler ve gerçeği alır götürür. “Bazı ilimler de cehalettir” sözüne gelince (bunun da manası şudur:)

Bir âlim kendini bilmediği bir konuda konuşmaya zorlar, bu da onun cahilliğini ortaya çıkarır.

“Bazı şiirler hikmettir” sözüne gelince, bu hikmet olan şiirler ise (şi­irlerden oluşan) vaazlar ve halkın öğüt aldığı darb-i meselelerdir.

“Bazı sözler de (söyleyen kimseler için) bir vebaldir” sözüne gelin­ce (bu) sözünü kendisini ilgilendirmeyen ve (dinlemek) istemeyen kimselere söylemendir.”[149]

Açıklama

Bu hadis-i şerifi musannif Ebu Davud, Sa’sa’a b. Suhan’ın anlayışına göre açıklamıştır. Sa’saVnın yaptığı bu açıklama Ebu Davud (r.a)’ın anlayışına da uygundur.

Biz “Bazı sözler sihir (gibi etkili)dir.” sözünü (5009) numaralı hadi­sin şerhinde, “Bazı şiirler de hikmettir” sözünü ise (5010) numaralı ha­disin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Biz burada ancak daha önce izahı geçmeyen cümleleri tahlil etmeye çalışacağız.

  1. “Bazı ilimler cehalettir.” sözüyle kasd edilen ilim, falcılık gibi, ta­rihin kesinlikle tesbit edemediği karanlık devirlere ait İsrailiyyat kabilin­den asılsız haberler ve faydasız bilgiler yığınıdır. Bunları öğrenmek insa­na birşey kazandırmadığı gibi hem faydalı bilgiler öğrenmek için son derece kıymetli olan zamanın zayi olmasına sebep olacağı, hem de ger­çekten lüzumlu olan bilgileri Öğrenmeye fırsat bırakmayıp, onların yerini alacağı için, bu bilgiler cehaletle özdeştir. Son derece kısıtlı olan ömrünü bunlarla geçiren kimse, gerçek ilmi öğrenmeye imkan bulamayacağından cahil kalmaya mahkûmdur. Onun için efendimiz bu tür bilgileri öğrenme­nin insanın gerçek bilgileri öğrenmesine engel olacağını haber vererek ümmetini bu hususta ikaz etmiştir.

Bu cümleyi daha farklı şekillerde anlayanlar da vardır. Bazılarına gö­re bu cümle ile anlatılmak istenen kişinin ilmiyle amel etmemesidir. Çün­kü kişi bilgisiyle amel etmeyince, hiç bilgisi olmadığı için amel edeme­yen cahilden farkı kalmaz.

Bazılarına göre de bu cümle ile kast edilen, bilmediği konularda ko­nuşmaya kalktığı için çelişkili tutarsız sözler söylemek durumuna düşen âlimdir. Çünkü her ne kadar diğer konularda bilgisi varsa da bilmediği ko­nularda konuşarak bilgi vermeye kalktığı için onun vermeye çalıştığı bu sözde bilgiler aslında cehaletten başka birşey değildir.

  1. “Bazı sözler de vebaldir.” cümlesine gelince, bu cümle ile kast edi­len: “Belanın gelmesini temenni eder mahiyette veballi sözler söylemek ve karşıdakine kendisini ilgilendirmeyen ya da seviyesinin üzerinde olan sözler söyleyerek onu bıktırmaktır.”

Metinde geçen “… delil getirmekte hak sahibinden daha güçlü olur…” cümlesini (3583) numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[150]

5013… Said b. el-Müseyyeb de demiştir ki:

(Bir gün Hz.) Ömer mescidde şiir söylemekte olan Hz. Hassan (b. Sa­bitle uğradı. (Onu şiir söyler vaziyette görünce) O’na (şöyle göz ucuyla) bir baktı, bunun üzerine Hz. Hassan (O’na hitaben):

Ben bu mescidde senden daha hayırlısı var iken de şiir söylerdim.” dedi.[151]

5014… Hz. Said b. el-Müseyyeb Hz. Ebu Hüreyre’den de (bir önceki hadisin) manasını (rivayet etmiştir. Ancak bu rivayette ravilerden Ma’mer bir önceki hadisten fazla olarak şunu da) ilave etmiştir: (Hz. Ömer cami­de şiir okunuşuna karşı bakışlarıyla gösterdiği tepkiye, Hz. Hassan’ın) Rasûlullah (s.a.)’in bu hususta vermiş olduğu izne dayanmak suretiyle karşılık vereceğinden korktuğu için O’na (mescidde şiir söylemesi husu­sunda) izin verdi.[152]

Açıklama

Hassan b. Sabit (r.a)’ın kendisinden rivayet edilen eder. bir hadis-j şerifte açıklandığı üzere Rasûlul­lah (s.a.) O’na: “Onları hicvet (korkma) Cibril seninle beraberdir.”[153] buyurmuştur.

Aynı şekilde mü’minlerin annesi, Hz. Aişe’den rivayet edildiğine gö­re Rasûlullah (s.a.), Hassan için mescidde bir minber kurdurur, Hz. Has­san da o minberin üstüne çıkıp kâfirleri hicv edermiş.[154]

Edebiyat meraklısı kimselerin gerek kendilerinin gerek başkalarının şi­irlerini söylemeleri caiz olup olmadığı meselesi müctehidleri iki kısma ayırmıştır: Bir takımları şiir söylemenin mutlak surette caiz olduğunu söylemişlerdir. Şa’bî, Amr ibn Sa’d Becelî, Muhammed İbn Şirin, Said İbn el-Müseyyeb, Kasim, Sevrî, Evzâî, Ebu Hanife, Malik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Ebu Yusuf, Muhammed, İshak, Ebu Sevr, Ebu Ubeyd (r.a.) bu görüştedirler. Sözü geçen fıkıh imamlarına göre, Hicivden, fuhuşdan, müslümanlardan birinin şeref ve haysiyyetine taarruzdan uzak olan şiirle­ri söylemekte bir sakınca yoktur. Delilleri ise “Ey Allahım, Hassan’i rû-hü’l Kudüs ile te’yid buyur.”[155] mealindeki hadis-i şerifle konumuzu teşkil eden hadisin şerhi esnasında geçen hadislerdir.

Mesrûk ile, İbrahim Nehaî, Salim İbn Abdullah, Hasan-ı Basrî ve Amr ibn Şuayb (r.a.) ise şiirin rivayetini de söylenmesini de mekruh görmüş­lerdir. Delilleri ise “Şairlere gelince; onların ardınca ancak sapıklar gider.”[156] mealindeki âyet-i kerime ile “Birinizin içinin irin ile dolup harap olması şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır.”[157] Mealindeki hadistir.

Şiir söylemekte bir sakınca olmadığını söyleyen fıkıh imamlarınca bu­radaki nehy her şiire şâmil olmayıp sadece fuhş-u kelâm ile karışık olan şiirlere şamildir.

Nitekim Rasulü Ekrem (s.a.)’in çok kere şiir dinlemiş olmaları, vezni­ni değiştirerek bile olsa başkalarının şiirlerini okumaları ve Özellikle, Hz. Hassan’ı her fırsatta şiire teşvik buyurmaları da bu görüşü te’yid etmek­tedir.

Her ne kadar müşriklere karşı şiirle sebb ve hicivde bulunmak caiz ise de , kâfirlerin de buna karşılık vererek, ehl-i İslama küfretmeleri ihti­mal dairesine gireceğinden, bunu müslüm anların başlatması caiz görül­memiştir. Fakat tecavüzü müşrikler, başlatırlar da aynı silahla müdafaa zarureti hasıl olursa o zaman bunda bir sakınca yoktur. Çünkü “müşrik­lerle, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle mücadele ediniz.” buyurulmuştur.[158]

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Hz. Ömer mescidde şiir söylemenin caiz olmadığı görüşünde imiş. Hz. Hassan b. Sabit’i şiir söylerken görünce bunu tasvib etmemiş ve tasvib etmediğini bakışlarıyla belli etmiş. Hz. Ömer’in bakışlarındaki manayı sezen Hz. Hassan: “Ben’bu mescidde senden daha hayırlısı varken de şiir söyler­dim” diyerek Hz. Ömer’e karşı kendini savunmaya başlamış. Hz. Ömer onun, kendisini savunmaya kararlı olduğunu ve bu hususta Hz. Peygam­berin kendisiai tasvib ettiğini ileri sürerek kendisine cevap vermeye hazır olduğunu gördüğü için Hz. Peygamber’e dayanılarak kendisine cevap ve­rileceği ve neticesiz kalacağı belli olan bir münakaşaya girmek isteme­miştir.

Bezlü’l-Mechud yazarına göre gerçekte bu konuda, Hz. Ömer’in gö­rüşü daha isabetli idi. Çünkü Hz. Peygamber devrinde mescidde şiir söy­lemeyi gerektiren sebepler vardı. Hz. Ömer devrinde bu sebeplerden hiç birisi kalmamıştı.

Hassan b. Sabit el-Ensari (r.a.) Muhadramindendir (yani hem cahi-liyyet döneminde hem de İslamiyet döneminde yaşamıştır). 120 sene ya­şamış bunun yarısını cahiliyye devrinde yarısını da İslamda geçirmiştir. Babasıyla iki ceddinin de yüzyirmişer sene yaşadıkları rivayet olunur. Künyesi Ebu’l-Velid, yahut Ebû Abdurrahman’dır.[159]

5015… Hz. Aişe’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Hassan b. Sabit için mescide bir minber koy(dur)wuştu. (Hz. Hassan) o minberin üzerine çı­kar, Rasûlullah (s.a.) aleyhine konuşanları hicvederdi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): “Muhakkak ki, Allah’ın Resulünü savunduğu sürece, Ruhulkudus Hassan ile beraberdir.”[160] buyurdu.[161]

Açıklama

Hicviyye: Kusur ve aybın teşbih ve teşhiri için yazılan şiirler hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu türlü nesir yazılara da o ad verilir. Birinin kusur ve ayıbını meydana koymak manasına gelen Arapça “Hecv” kökünden gelmektedir. Üstat Tahir Olgun’un dediği gibi “hiciv yahut hecv” maddesinin bu telaffuzu bizim ağzımıza zor gelmiş olmalıdır ki inceltilmiş “hicv” yapılmıştır.[162]

Ruhulkudus: Cebrail aleyhisselamdır.[163]

Bazı Hükümler

  1. Hakkı ve hakikati ifade eden ve içerisinde dinen yasaklanmış sözler bulunmayan şiirleri yazmak ya da okumak caizdir.
  2. Mubah şiirleri mescidde okumak caizdir. (Bu madde ile ilgili fıkhı görüşleri bir önceki hadisin şerhinde açıkladık).
  3. Ruhulkudus, Cebrail aleyhisselamdır.[164]

5016… Hz. İkrime’den (rivayet edildiğine göre) Hz. Abbas: “Şairlere gelince onların ardınca azgınlar gider.”[165] âyetini okumuş ve şöyle demiştir: (Yüce Allah) âyetin şairlerle ilgili olan bu hükümünden: “An­cak iman etmiş, salih amel işlemiş ve Alah’ı çokça zikretmiş olanlar…

müstesna”[166] buyruğu ile (anılan kimseleri, bu hükmün dışında tutarak) nesh istisna etmiş (onları hariç bırakmış)tır.[167]

Açıklama

Bu konuda İbn Kesir (r.a) şöyle diyor: Muhammed b İshak’ın Yezid İbn Abdullah İbn Kusayt’dan, onun ta Temim ed-Dari’nin kölesi Ebu’l-Hasan Salim el-Berrad’dan riva­yetinde o, şöyle anlatmış: “Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar.”âyeti nazil olduğunda, Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revaha ve Ka’b b. Malik ağlayarak Allah Rasulü (s.a.)’ne geldiler ve:

Bu âyeti indirdiği sırada şüphesiz Allah Teâlâ bizim şair olduğumu­zu biliyordu, dediler. Allah Rasulü (s.a.):

“Ancak iman etmiş, salih amel işlemiş olanları müstesnadır.” âye­tini okuyup: İşte bunlar sizlersiniz, “Allah’ı çokça zikretmiş olanlar müstesnadır.” ayetini okuyup: İşte onlar sizlersiniz, “zulme uğratıldık­tan sonra zafer kazananlar müstesnadır.”ayetini okuyup: İşte onlar sizlersiniz, buyurdu.[168]

  1. Rüya Hakkında Gelen Hadisler)

5017… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) sabah namazın(ı kıldık)tan (sonra yüzünü cemaate doğru) dönünce (onla­ra):

Bu gece sizden biri(niz) rü’ya gördü mü? diye sorar ve şöyle der­miş: “Muhakkak ki (artık) benden sonra Peygamberlikten, sadık rü­yadan başka bir şey kalmayacaktır.”[169]

5018… Hz. Ubâde b. Sâmit’ten (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Mü’minin rü’yası Peygamberliğin kırkalti cüz’ünden bir cüz’dür.”[170]

Açıklama

(5017) numaralı hadis-i şerifte, Hz. Peygamberin vefatı ile peygamberlik görevinin sona erdiği ve vahyin ebediyyen kesildiği, binaenaleyh artık bundan sonra sadık rü’ya-lardan başka istikbalde olacak hadiselere dair haberleri alma yolunun kalmadığı ifâde edilmektedir.

Buna göre, Hz. Peygamberin dar-i bakaya irtihali ile Peygamberlik so­na ermiş ve gayba ait haberleri bilme hususunda ilham kabilinden olan rü’yadan başka bir yol kalmadığından artık gaybı bilme konusunda elde nübüvvet gibi kesin bir delil kalmamıştır. Çünkü her ne kadar rü’yayı sa-dıka ve ilham hak ise de bir kimsenin görmüş olduğu rüya ve almış oldu­ğu ilham kendisi için bir delil olsa da başkaları için delil olamaz. Mevzu-muzu teşkil eden (5017) numaralı hadis ise sahibi için bir delil ve gayba ait sağlam bir bilgi kaynağı olması bakımından sadık rü’ya vahye benze­tilerek Peygamberliğin kırkaltı cüz’ünden bir cüz sayıldığı ifade edilmek­tedir. Bazılarına göre ise Peygamberlikten bir cüz olduğu söylenen sadık rü’yadan maksat, Yusuf (a.s.)’a verilen rü’ya tabiri ilmidir.

Hafız İbn Hacer’in Fethü’l – Bari’de açıkladığına göre sadık rü’yanıh Peygamberliğin kaç cüz’ünde bir cüz olduğuna dair rivayetler çok farklı­dır. Bunlar içerisinde en sahih olan rivayetler sadık rü’yanın peygamber­likten; 1/26, 1/40, 1/45, 1/48, 1/47, 1/49, 1/50, 1/70, 1/76, cüz olduğuna dair rivayetlerdir. Peygamberlikten 1/24, 1/25, 1/27, 1/42, 1/72, cüz oldu­ğuna ifade eden zayıf rivayetler de vardır.

Hattâbî’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden (5018) numara­lı hadis-i şerifi, rüya mselesinin aslını tahkik ve tetkik etmekte ve onun başkalarında değil de sadece peygamberlerde peygamberliğin cüz’lerin-den bir cüz olduğunu ve peygamberlerin uyanık iken vahy aldıkları gibi uyurken de rü’yalarmda vahy aldıklarını ifade etmektedir.

Yine Hattâbî’nin (r.a.)’in haber verdiğine göre İbn el-Arabî Umeyr’den naklen: “Peygamberlerin rü’yası vahiydir” mealinde bir hadis rivayet etmiş ve arkasından: “… yavrum ben rü’yamda seni bo­ğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün? (çocuk ona şöyle) dedi:

Babacığım! Sana ne emr ediliyorsa yap…”[171] âyet-i kerimesini okumuş.”

Sadık rü’yanın peygamberliğin cüzlerinden biri olarak bildirilmesi ve bu mevzudaki rivayetlerin farklı olması meselesine gelince; bu hususta çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

“Bab’ımız rivayetlerinde salih rü’yanın peygamberliğin cüz’lerinden olduğu üç hadisle bildirilmektedir. Bunların en meşhuruna göre rü’ya peygamberliğin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür. İkinciye göre kırk beş, üçüncüye göre yetmiş cüz’ünden bir cüz’dür. Müslim’den başkalarının rivayetlerinde cüz sayıları daha da değişmektedir. Meselâ İbn Abbas (r.a) bir rivayetinde: “Elli cüz’ünden bir cüz’ü”: İbn Ömer rivayetinde: “Yirmi altı cüz’ünden bir cüz’ü”; Ubade rivayetinde; “kırkdört cüz’ünden bir cüz’üdür.” denilmişir. Taberi bu ihtilâfın, rü’yayı gören­lerin muhtelif olmasından ileri geldiğine işaret etmiştir. Salih mü’minin rü’yası, Peygamberliğin kırk altı cüz’ünden bir cüz, fasıkm rü’yasi ise yetmiş cüz’ünden bir cüz olur. Bazılarına göre bu ihtilâftan murad: Gizli rü’yalar yetmiş cüz’den bir cüz’, aşikâr (açık) rü’yalar kırk altı cüz’den bir cüz’dür, demektir. Bir takımları da şöyle demişlerdir: “Peygamber (s.a.)’e yirmi üç sene vahy geldi. Bu yirmiüç senenin on üçü Mekke’de, onu Medine’de geçti. Daha önceki, altı ayda vahyi rü’yada görmüştür. Bu altı ay kırk altı ayın bir cüz’üdür.

Mâziri diyor ki: “Ulemadan bazıları rü’yaların peygamberlikle hasıl olan ve o sayede temyiz edilen şeylere kırk altıda bir cüz1 nisbetinde ben­zerliği olduğunu söylemişlerdir. Bazıları birinciye (yani altı ay rü’ya me­selesine) itiraz etmiş. Rasûlullah (s.a.)’in peygamberlik gelmezden Önce, vahyi tam altı ay rü’yada gördüğü, tam sabit olmamıştır. Bir de peygam­ber olduktan sonra birçok rü’yalar görmüştür. Bunlar da altı aya katılınca nisbet değişir, demişlerdir. Bu ikinci itiraz batıldır. Çünkü vahyden son­raki rü’yalar melek vasıtasıyla olmuştur ki, bunlar da vahye dahil olur, ay­rıca hesaba katılmazlar.[172]

Bu konuda İbn el Esir En-Nihaye isimli eserinde şöyle diyor: “Sadık rü’yanm peygamberlik cüz’lerinden bir cüz’ olduğu açıklanır­ken Özellikle kırkaltı cüz’den bir cüz olduğu üzerinde durulmasının ma­nası şudur: Bilindiği gibi sahih rivayetlerin ekserisine göre Hz. Peygam-ber’in peygamberlik görevi yirmiüç sene sürmüştür Bunun altı ayı (yani yarım yıl) sâdık rü’ya ile geçmiştir. Bu altı aylık dönemde Hz. Peygam­ber vahyi hep sadık rü1 yalarla almıştır. İşte bu altı ay peygamberlik süre­sinin tümüne nisbetle kırk altıda bir cüz’ eder. Hadis-i şerifte anlatılmak istenen budur. Bu konuda gelen rivayetlerin kuvvetlisi de budur. Rü’yayı sadıkanın peygamberliğin kırk altı cüz’ünden biri olduğunu ifade eden ri­vayetler bir birbirlerini desteklemektedirler.

Ancak sadık rüya’mn peygamberliğin kırkbeş cüz’ünden bir cüz’ olduğunu ifade eden rivayetler bulunduğu gibi, kırk cüzünden bir cüz’ oldu­ğunu ifade eden rivayetler de vardur. Bu rivayetlerin manası da şudur:

Bilindiği gibi Hz. Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman tam 63 ya­şını doldurmamıştı. Tam altmış iki buçuk yaşında vefat ettiğini söyleyen­lere göre peygamberlik dönemi yirmi iki buçuk sene sürmüştür. Ki Hz. Peygamberin sadık rü’yalarla geçen altı aylık peygamberlik dönemi, bu yirmi iki buçuk yılın kırkbeş cüz’ünden bir cüz’ eder. Hz. Peygamberin peygamberlik döneminin yirmi yıl sürdüğünü ifade eden rivayetler nazar-ı itibâra alınırsa sözü geçen sadık rüya dönemi peygamberliğin kırkta bir cüz’ü eder. Sadık rü’yanın peygamberliğin bir cüz’ü olduğu ifadesine ba­karak peygamberliğin bir takım cüz’lerden meydana geldiğini ve bu cüz’lerden birine sahip olan kimsenin peygamberlikten bir cüz’e sahip olacağını zannetmek doğru değildir. Bu sözün manası peygamberliğin bir takım hasletleri vardır. Sadık rü’ya görmek de onların bu hasletlerinden biridir, demektir.

Burada geçen “peygamberlik” sözüyle peygamberlerin getirip de üm­metini kabule çağırdıkları esaslar da kast edilmiş olabilir. Buna göre ha­disin manası şudur: Sadık rü’ya peygamberlerin ümmetlerine tebliğ ettik­leri kırk altı esasdan biridir.”[173]

Bazı Hükümler

  1. İmamın selam verdikten sonra cemaata karşı dönmesi müstehabtır.
  2. Rü’ya gören olup olmadığını sormak ve günün evvelinde acele edip te’viline koşmak müstehabtır. Çünkü bu vakitte zihni henüz dünya iş­lerine dağılmamış, rü’yayı görende ara uzamadığı için henüz rü’yayı karıştırmamışur. Rü’yada hayra teşvik gibi acelesi müstehab olan şeyler de bulunabilir.
  3. Sabah namazından sonra ilim ve rü’ya tabiri gibi şeyler hususunda konuşmak mubahtır.
  4. İlim veya başka birşey için kıbleye arka çevirerek oturmak mubahtır.[174]
  5. Sadık rü’ya peygamberlik cüz’lerinden bir cüz’dür.[175]

5019… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Kıyametin kopma) zaman(ı) yakalaşmca müslümanın rü’yasi he­men hemen yalan çıkmayacaktır. (Müslümanlar) rü’yası en doğru olanları, sözü en doğru olanlarıdır.

Rü’ya üç kısımdır: (Birincisi) Allah’dan bir müjde olan sâlih rü’yadır, (ikincisi) şeytanın üzüntü vermesinden ibaret olan rü’yadır. (Üçüncüsü de) kişinin kendi kendine içinden geçirdiği düşüncelerden oluşan rü’yadır.

Biriniz uykusu içinde hoşlanmadığı birşey görürse hemen kalksın namaz kılsın ve onu kimseye söylemesin.”

(Hz. Ebu Hüreyre yahutta ravi Muhammed b. Şirin) dedi ki:

“(Rü’yada) köstek (görme)yi severim. Bukağı (görmek) den hoş­lanmam, (çünkü) köstek dinde sebat demektir.”

Ebu Davud Dedi ki: (Metinde geçen) “zaman yaklaşınca” (sözü) gece ile gündüz(ün süreleri birbirine) yaklaştığında yani eşit olduklarında an­lamına gelmektedir.[176]

Açıklama

Bilindiği gibi “rü’yet” uyanık iken görmek demektir. Uyurken görmek ise “rü’yâ” kelimesi ile ifade edilir. Metinde geçen “zaman yaklaştığında” sözüyle kasd edilen, kıyame­tin kopma vaktinin yaklaşmasıdır. Buna göre kıyametin kopması yaklaştığı zaman müslümanların rü’yaları hemen hemen tamamen sadık rüya olacaktır. Rü’yalarinda gördükleri aynen çıkacaktır.

Bazılarına göre bu sözle kasdedilen, gece ile gündüz sürelerinin birbirlerine yaklaşmalarıdır. Hadisin sonundaki ilaveden de anlaşıldığı üze­re Musannif Ebu Davud da bu görüştedir.

Bilindiği gibi gece süresi ile gündüz süresinin birbirine en çok yaklaş­tıkları aylar eylül ve mart aylarıdır. Bu sürelerin eşitleştiği tarihler ise sözü geçen ayların yirmibir ve yirmi ikinci günleridir.

Bu bakımdan rü’ya tabircileri en doğru rü’yaların bahar mevsimlerin­de görülen rü’yalar olduğunu söylemişlerdir.

Bazılarına göre de sözü geçen “vakif’ten murad, kişinin ecelinin yak­laştığı vakittir, kişi bu çağda olgunluk dönemini yaşadığı için rü’yalarin­da da doğruluk vardır.

“Müslümanların rü’yası, en doğru olanları; sözü, en doğru olanla­rıdır” sözü ile anlatılmak istenen de şudur: “Sadık rü’yaları en çok gö­renler sözü en doğru olan kimselerdir.” Çünkü sözüne yalan karışanların gönlü yalanla meşgul olacağından onların rü’yalarına da yalan karışır.

İmam Gazali (r.a.)’nin ifadesiyle yalan sözler, kalp aynasını lekelen­direceğinden, yalan söyleyen kimsenin rü’yası da kalbine Levh-i Mahfuz­dan aksedecek görüntüler, açık seçik bir şekilde netleşmeyecek, bilakis bulanık ve karışık olacaktır.

Merhum A. Davudoğlu mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifi açıklar­ken şu görüşlere yer veriyor:

“Rü’yada köstek görmeyi severim, bukağıdan hoşlanmam.” cüm­lesi hakkında ulema şunları söylemiştir: – Köstek görmeyi sevmesi, kös­tek ayaklara takıldığı içindir. Bu da günahlardan, kötülüklerden ve bilu­mum batıl şeylerden vazgeçmeyi bildirir. Bukağıya gelince onun yeri bo­yundur. Hem bukağı cehennemliklerin sıfatıdır. Nitekim hak teâlâ hazret­leri:

“Biz onların boyunlarına bukağı vuracağız…”[177] “Boyunlarına bukağılar vurulduğu vakit”[178] buyurmuştur. Tabiin uleması ise bu cümledeki iki sözü derecelere ayırmış ve -uyuyan kimse mescidde veya hayırlı bir kalabalık içinde yahut güzel bir halde ayakları­na köstek vurulduğunu görürse, bu onun iyi halde sebatine delildir. Söz sahibi bir kimsenin rü’yasında kendisini bu şekilde görmesi de iyi halde sebatına delildir. Kendisini ili’yasında bir hasta veya mahbus, yahut müsafir veya felaketzede bir kimse halinde görürse, görenin bulunduğu hal­de sabit olduğuna delildir.

Köstekle beraber bukağıda bulunmak gibi sevilmeyen bir şey de görür­se bu sefer netice sevimsiz çıkar. Çünkü bukağı azab göreceklerin sıfatı­dır.

Bukağıya gelince, boynuna takılmış görürse kötüdür. Mamafih karine bulunduğu takdirde, büyük mertebelere delalet eder. Elleri kelepçeli gör­mek iyidir. Onların kötülüğe uzanmayacaklarına delaletdir. Bazan cimri­liğine bazan niyet ettiği işi yapamayacağına delil olur, demişlerdir.”[179]

Rü’yalar konusunda merhum Ömer Nasuhi Bilmen efendi şöyle diyor:

“Rü’ya uyku halindeki görüş veya görülen şey demektir. Rü’ya ne su­retle vuku buluyor ve kaç kısma ayrılır? Bu bir nevi idrak midir? Yoksa hayalet ve evhamdan ibaret midir? Bu hususa dair Hadis-i şerif kitapların­da, ilm-i kelâmda, psikolojide birçok tezler vardır. Bunların hülasası şöy­ledir: Rü’yalar İbn Mâce, İbn Avf Malik’den rivayet ettiği bir hadis-i şe­rife nazaran üç kısımdır:

  1. İnsanları mahzun etmek için şeytan tarafından; iîka edilen bazı kor­kunç rüyalardır. Yüksek bir yerden düşmek, köpek tarafından ısırılmak gibi, bunlar esassız şeylerdir. İnsan böyle bir rü’ya görünce Cenab-ı Hak­ka sığınmalı ve bunu başkalarına hikaye etmemelidir.
  2. İnsanın uyanıkken ehemmiyetle meşgul olduğu şeylere ait gördüğü rü’yalardir. Bunlar da birer kuruntu veya inhiraf-i mizaç neticesi olduğun–dan esassız şeylerdir.
  3. Nübüvvet’in kırk altı cüz’ünden bir cüz’ü addolunan rü’yalardır. Bunlar taraf-i ilâhiden birer beşaret (müjde) veya inzar (korkutma) mahi­yetinde olup bunların bir kısmını melekler ilham ederler.

Birinci ve ikinci kısım rüyalar, birer rüya’yı batıladır. Bunlara lisan-ı dinde “hulüm” denir. Cem’i: “ahlâm”dır. Bunlar karma karışık şeyler olduğundan “adğâsu ahlâm” da denir, adgâs, yaşı kurusuna karışmış ot demetleri demektir. Üçüncü kısım rüyalara ise birer “rüya’-yi sadıka” denilir. Bu sadık rüyalar, doğru sözlü, temiz yürekli, nezih itikatlı zatlara alel ekser nasib olur ve bu halde bunlara “rü’yâyı saliha” da denir.

Resulü ekrem (a.s.) efendimize yirmi üç sene vahy-i ilahi nazil olmuş ve bu vahy ilk altı ay zarfında lihikmetin rü’yayı saliha suretiyle tecelli etmiştir. İşte bu itibar iledir ki bu kabil rü’yalar birer hakikate tercüman olarak ilm-i nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden bir cüz sayılmıştır. Nitekim bir hâdis-i şerifte (Er rü’yaü’s-Salihatü cüz’ün min sittetin ve erbaine cüz’en minen-nüvveti) buyurulmuştur.”[180]

5020… Ebu Rezîn’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Rü’ya yorumlandığı sürece bir kuşun ayağı üzerindedir. (Yani is­tikrarsızdır) Yorumlandığı zaman (yorumlandığı şekilde) yerine

iner.” (Ravi Ebu Rezin) dedi ki Öyle zannediyorum ki (Rasûlullah (s.a.), sözlerine devam ederek şöyle) buyurdu: “Sen onu (seni) seven ve (rü’ya tabirini) bilen kimseden başkasına anlatma.”[181]

Açıklama

Avnü’l-Mabud yazan bu hadisin izahı bölümünde özetle şöyle Hattabî, “Rü’ya yorumlanmadikça bir kuşun ayağı üzerindedir” ifadesinden maksat, yorumlanmadıkça rü’yanın istikrarsız ve askıda olu­şudur.” demiştir. Maksad bu olunca mana şöyle olur: Rü’ya yorumlanmadıkça kuşun ayağına takılı birş’ey gibidir, istikrarsızdır. Rü’ya yorumla­nınca da yorumlandığı şekilde vuku bulur.

Yani bir rü’ya birden fazla yorumlanabildiği takdirde bu işiten anlayan bir kimse onu nasıl yorumlarsa o şekilde gerçekleşir ve artık diğer ihti­mallere göre vuku bulması beklenemez. Bu itibarla bir kimse gördüğü rü­yayı râstgele kişilere veya kendisini sevmeyenlere anlatmamalıdır. Se­venlerinden birisine veya ilim ve dirayetine güvendiği, ehil ve liyakatli bir zata yorumlatmalıdır ki, iyi biçimde bir yorum alabilsin. en-Nihaye yazan böyle açıklama yapmıştır.

Hadisde geçen: “Vâddin” seven demektir, “zîre’y” sözcüğü ise akıllı veya alim manasına yorumlanmıştır, Zeccâc, bundan maksat rü’yayı yorumlama işinden anlayan ve bu sahada bilgi sahibi olan kimse demektir. Çünkü böyle bir kimse rü ‘yanın hakiki yorumunu veya buna yakın bir yo­rum yapar, demiştir.[182]

5021… Ebu Katâde (r.a.) Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:

“Rü’ya Allah’dandır. Hulm ise şeytandadır. Biriniz, hoşlanmadığı bir rü’ya görürse sol tarafına üç defa tükürüp sonra onun şerrinden Al­lah’a sığınsın. Çünkü ( o zaman ) o rü’ya kendisine zarar vermez.”[183]

Açıklama

Rü’ya ile hulm, ikisi de uyuyan kimsenin gördüğü manasına gelirse de ekseriyetle güzel düşlere “rü’ya”, korkunç ve çirkin olanlarına “hulm” denilmek âdet olmuştur. Bundan dolayı hadiste teşrif izafeti kabilinden rü’ya Allah’a izafe edil­miş, hulm ise şeytana nisbet olunmuştur.

İmam Maziri diyor ki Ehl-i sünnetin, rü’ya hakkındaki mezhebine gö­re Allah teâlâ uyanık kimsenin kalbinde bazı hisler yarattığı gibi uyuyan kimsenin kalbinde de bir takım inançlar halk eder. Allah dilediğini halk eder. Bütün görülenler, Allah’ın halk ettiği şeylerdir. Lâkin rü’yayı ve başka şeylere sevinç alamet olarak yarattığı itikatları, şeytanı orada bu­lundurmadan yaratır, zarariı şeylere alamet olanları şeytanın huzurunda yaratır. Böylece bunlar mecazen şeytana nisbet edilirler. İşte Peygamber (s.a.)’in: “Rü’ya Allah’dandır, hulüm ise şeytandadır” sözünün mana­sı budur. Yoksa “şeytan bir şey yapar” manasına değildir. Binaenaleyh se­vilen düşün adı rüya sevilmeyenin adı da hulm dür.

Rasûlullah (s.a.)’ın: “Çünkü o düş kendisine asla zarar verecek de­ğildir.” sözünden murad “Allah teâlâ üç defa sol tarafına tükürüp şerrin­den Allah’a sığınmayı o kimsenin korktuğundan kurtulup selâmete erme­sine sebep kılmıştır. Nitekim sadakayı da malı korumak ve belayı defetmek için sebep halk etmiştir” demektir.

Binaenaleyh bu rivayetlerde zikredilen hususları, toplayıp hepsiyle amel etmek gerekir. Bir kimse korkunç bir rü’ya gördü mü, eûzu çekerek sol tarafına üç defa tükürmeli bulunduğu taraftan öbür yana dönmeli, hat­ta iki rekat namaz kılmalıdır. Bu suretle rü’ya hakkında rivayet edilen bü­tün hadislerle amel etmiş olur. Mamafih hadislerdekinin bazısıyla amel etmek dahi biiznillah zararı defetmek için kâfidir.

Kadı Iyaz diyor ki “Üç defa üfürme emri gördüğü kötü rü’yada hazır bulunan şeytanı kovmak, onu tahkir ve rezil etmek içindir. Sol tarafa tü­kürmek de solun sevilmeyen kir ve paslar mahalli olmasındandır. Sağ bu­nun aksinedir…”[184]

Kadı Iyaz’ın sol tarafa üflemekle, sol tarafa tükürmeyi ayrı ayrı zikret­mesine bakarak bunların iki ayrı fiil olduğu zannedilmemelidir. Çünkü-mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “nefes” kelimesiyle kast edilen tü­kürükle birlikte üfürmektir. Binaenaleyh tükrükle birlikte üfürmek birlik­te yapılan iki fiildir. Kadı Iyaz tükrüğün ve üfürmenin ifade ettikleri ma­naları ayrı ayrı izah edebilmek için bunları ayrı zikr etmiştir.

Netice itibariyle hoşa gitmeyen bir rü’ya gören kimsenin yapacağı iş­ler şunlardır:

  1. Uyandığı zaman derhal hafif nefesle birlikte sol tarafına tükürür (Bkz. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif)
  2. Üç defa “Allahım, görmüş olduğum bu rü’yanın şerrinden ve rah­metinden kovulmuş olan şeytanın şerrinden sana sığınırım” diyerek Al­lah’a sığınır.[185]
  3. Uyanınca öbür tarafına döner.[186]
  4. Allah’ın bu rü’yayı hayırlara getirmesi için dua eder.[187]
  5. Bu rü’yayı kendisini seven ve rü’ya tabiri ilmine vakıf olan kimse­lerden başkasına anlatmaz.[188]
  6. Bu hususlara riayet eden kimseye görmüş olduğu korkulu, rü’ya hiç­bir zarar vermez.[189]

Hoşa giden güzel br rü’ya gören kimse ise şu hususlara riâyet eder:

  1. Görmüş olduğu bu güzel rü’yadan dolayı Allah’a hamd eder.[190]
  2. Bu rü’yayı Allah’tan bir müjde olarak kabul eder ve bunu başkala­rına anlatır.[191]

5022… Hz. Câbir’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz bir rü’ya gördüğü zaman (uyanınca) hemen sol tarafına tükürsün ve üç defa şeytandan Allah’a sığınsın, bir de üzerinde oldu­ğu taraftan öbür tarafa dönsün.”[192]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[193]

5023… Hz. Ebu Hureyre Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:

“Kim beni rü’yada görürse uyanıkken de görecektir. -Yahut da-: San­ki uyanık iken görmüş gibidir. (Çünkü) şeytan benim şeklime giremez.”[194]

Açıklama

Metinde geçen “uyanık iken de görecektir..” sözü üzerinde çeşitli açıklamalar yapılmıştır… Bü­tün bu görüşleri yedi maddede toplamak mümkündür:

  1. Bu cümlede teşbih vardır. “Beni rü’yada gören aynen uyanık iken görmüş gibidir. Binaenaleyh beni rü’yada gören eğer uyanık iken görmüş olsaydı, uyanık iken görmesi aynen rü’yada gördüğüne uygun olurdu” de­mektir.

Ancak bu izah Hz. Peygamberin rü’yada aslî sıfatına uygun olarak gö­rülmesiyle ilgilidir. Rü’yada asli sıfatlarına aykırı biçimde görülürse o za­man bu rü’ya te’vile muhtaçtır. Meselâ yüzü, gören kimseye dönük ola­rak görülmüşse bu hayra alamettir. Sırtı dönük olarak görülmüşse şerre alâmettir.

  1. “Beni rü’yasında gören kesinlikle kıyamet gününde de görecek” de­mektir. Ancak bu görüş tenkid edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamberi kıyamet gününde ümmetinin hepsi görecektir. Binaenaleyh Hz. Peygamberi kıya­met gününde görmeyi sadece onu rü’yada görenlere tahsis etmenin bir an­lamı yoktur.
  2. “Beni rü’yasında gören benim hakikatimi görmüş demektir.” anla­mına gelir. Ancak bu görüş Hz. Peygamberin hakikatini görmek onu ve­fatından önceki cismi ve ruhuyla görmekle mümkün olacağından Hz. Peygamberin, o anda vefatından önceki suretiyle o zatın önüne gelip te-cessüm etmiş olmasını gerektirir ki; bir kimsenin Hz. Peygamberi vefatın­dan sonra bu şekilde görmesi mümkün olmayacağı gibi, kabri de boş ka­lacağından, kabrini ziyarete gelenler boş bir mezarı ziyaret etmiş olacak­lardır, gerekçesiyle tenkid edilmiştir,
  3. “Beni rü’yasında gören, sağlığımdaki suretimle görmüştür” anlamı­na gelir. Bu görüşe göre Hz. Peygamberi rü’yasında Şemail kitaplarında tarif edilen şekle aykırı olarak görenlerin rü’yalarının sadık rü’ya olmayıp karışık rü’ya olması gerekir. Oysa şurası bilinen bir gerçektir ki, Hz. Pey­gamberi rü’yasında Şemail kitaplarında tarif edilen vasıflara aykırı olarak görmüş bile olsa onun rü’yası haktır. Fakat te’vile muhtaçtır. Mesela bir kimsenin onu rü’yada evine girerken görmesi evinin hayırlarla dolacağı­na alâmettir.
  4. “Beni rü’yasında gören beni sağlığımda kullandığım aynadan göre­bilecektir” anlamına gelir ve bu mevzudaki görüşler içerisinde isabet de­recesi en az olan görüş budur.
  5. “Benim asrımda yaşadığı ve bana iman ettiği ve beni rü’yasında gör­düğü halde uyanık iken göremeyenler mutlaka Medine’ye hicret etmek suretiyle uyanık iken de görmeye muvaffak olacaklardır” anlamına gelir.
  6. “Beni rü’yada gören kimse uyanınca mutlak surette tâbir veya haki­kat yoluyla bu rü’yanın te’vilini anlayacaktır” demektir.[195]
  7. “Beni rü’yada gören benim manamı kavramaya yarayacak bir misal görmüştür, cesedimi görmüş değildir” demektir.Bu görüş imam Gazzali’nindir.[196]

Her ne kadar Hz. Peygamberi vefatından sonra, uyanık iken görmenin mümkün olup olmadığı meselesi ulema arasında ihtilaflı ise de aslında sa-lihlerden büyük bir cemaatin Resul-ü zişan efendimizi rü’yalarında gör­dükten sonra uyanık iken de görüp müşkillerini sorarak öğrendikleri riva­yetleri meşhurdur. Bunlar evliyanın kerameti nev’inden olaylardır.

İmam Şar’anî (r.a.) bu mevzuda şöyle diyor: “Sallalahü aleyhi ve Sel-lemt/”.fendimize çokça salat ve selam getirmeye çalışmalısın böylece o çevreye girebilecek ve efendimizi görecek bir yol bulmuş olursun..

…. Bu iz üzerinde yürüyen herhangi bir kişi bütün kusur ve kabahatler­dendim cay a kadar Rasûlullah (s.a.) efendimize salat ve selamı çoğaltır­sa, artık o kişi uyanık bir halde iken istediği an (s.a.)’le buluşabilir…”[197]

“…. Şeyh Nureddin Şûnî hazretleri günde onbinkez salat ve selam geti­rirdi. Ahmed Zehavî de kırkbin salat okurdu. Birgün bana şöyle demişti:

Bizim yolumuz yüce Peygambere salat ve selamı çokça getirmektir. Bu sayede Rasûlullah meclisimize uyanık halde şeref verir, ashab-ı kiram gibi kendisiyle sohbet eder, dinimizin kapalı yönlerini, şüpheli, zayıf ola­rak anlatılan hadislerin doğruluk derecesini kendisinden öğrenir, sonra tavsiyeleriyle amel ederiz..”[198]

İmam Gazzalî hazretleri el-Münkizu Mine’d-Dalâl isimli eserinde bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Tarikatın başlangıcından itibaren keşif ve müşahedeler başlar, hatta onlar uyanık halde bile melekleri ve nebilerin ruhlarını görürler, onlardan sözler işitir ve faydalar temin ederler.”[199]

Yine İmam Gazzali hazretlerine göre rü’yasında Hz. Peygamberi gö­ren kimse aslında Hz. Peygamberin kendini değil, misalini görmüştür. Tıpkı rü’yasmda Allah’ı gören kimse gibi. Gerçekten hak teâlâ hazretle­rinin temiz zâtı, suretten ve şekilden münezzehtir. Fakat o görünen misal onu tanımaya bir vâsıta olabilir.”[200]

Bezlü’l-Mechud haşiyesinde açıklandığına göre bu konuda üç görüş vardır:

  1. Rü’yasmda Hz. Peygamberi Şemail kitaplarında tarif edilen şekliy­le görmüşse bu kimse rü’yasmda gerçekten Hz. Peygamberi görüştür. Me­tinde geçen “Çünkü şeytan benim şeklime giremez” mealindeki cümle­de anlatılmak istenen de budur. Buna göre, her kim Hz. Peygamberi sakahndaki 21 adet beyaz kıldan bir tanesini dahi eksik olarak görse Hz. Pey-gamber’i gerçek şekliyle görmemiştir. Nitekim ashab-i kirâm’da Hz. Pey­gamberi rü’yalarında gördükleri zaman bunun doğru olup olmadığını Hz. Peygamber’in bilinen sıfatlarına uygun olup olmadığına göre değerlendi­rirlerdi.
  2. Hz. Peygamberi rü’yasmda gören bir kimse her ne surette görürse görsün mutlak surette Hz. Peygamberi kalp gözüyle görmüştü.
  3. Rü’yasmda Hz. Peygamber’i temiz kimselerin şeklinde gören kim­se de Hz. Peygamberi gerçekten görmüştür.

Hz. Peygamber, bir kimseye rü’yasmda şarap içmesini emretse, bu emir o kimsenin günahkârlığını kinayeli olarak dile getiren bir söz olarak kabul edilir. Bir kimsenin öfkelendiği zaman karşısındaki ağzına pislik doldur, demesi gibi…”[201]

Bu konuyu el-Mevâhibü’l-Ledünniyye’den aktaracağımız şu cümle­lerle noktalıyoruz: “Bir kimse Rasûlullah efendimizi gayet güzel bir suret üzre görse, gören kimsenin dininde güzel olduğu delalet eder. Azasından birini noksan olarak görse, gören kimsenin dininde bir noksan bulundu­ğuna delalet eder.” Doğru söz bu sözdür. Nice kere tecrübe edilip böyle bulunmuştur, dediler. Bu takdirde Peygamber efendimizi rü’yada görme­nin çok büyük faydası olur. Her kişi kendi halini müşahede eder. Noksa­nı varsa tamamlamaya çalışır. Güzel hali varsa onları daha da arttırmaya heves eder, şükür üzere olur. Velhasıl Rasûlullah efendimiz hazretleri parlak bir ayna gibidir ki, onda asla bulanıklık ve keder tozlan bulunmaz. Ona bakan kimse kendi suretini müşahede eder.

Rü’yada işitilen sözü hakkında da böyle demişlerdir. Mesela bir kim­se rü’yasmda Rasûlullah efendimizden bir söz işitmiş olsa, sünnetine tat­bik eder, eğer uygun düşerse haktır, eğer aykırı gelirse o işitenin kendi bo­zukluğu yüzündendir. Şerefli zatını görmek haktır. Aykırılık ve noksanlık olursa gören kimsenin kendi halinin öyle olmasındandır. En iyisini Allah bilir.[202]

5024… İbn Abbas (r.a.)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Her kim bir suret yaparsa, Allah ona kıyamet gü­nünde (yaptığı) o surete ruh verinceye kadar azabedecektir ve o kimse o surete ruh vere(bile)cek (güce sahip) değildir. Kim de görmediği bir rü’yayi gördüğünü iddia ederse, o kimse bir arpa tanesini (iki ucunu bir araya getirmek suretiyle) düğümlemeye zorlanır. (Bunu yapması ise imkânsızdır) ve her kim de kendisinden (işitmesini istemedikleri için) söz kaçıran bîr cemaatin konuşmasına kulak verirse kıyamet günün­de onun kulağına saf kurşun eriği dökülecektir.”[203]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte üç önemli günah üzerinde durulmakta ve bu günahların kıyamet günündeki cezalan haber verilmektedir:

  1. Suret yapanlara kıyamet gününde yaptıkları resmin canını vermele­ri teklif edilecektir. Onlar bu emri yerine getirinceye kadar kendilerine azab edilecektir. Allah’dan başka hiçbir kimsenin can vermeye gücü yet­mediğinden bu kimseler de asla kendilerinden istenen bu can verme işini yerine getiremeyeceklerdir. Dolayısıyla bu azab Allah’ın affı erişmediği takdirde sonsuza kadar sürüp gidecektir.

Biz, suretin ne manaya geldiğini ve fıkıh ulemasının bu konudaki gö­rüşlerini bu eserimizin birinci cildinde, 227 numaralı hadisin şerhinde, açıkladığımızdan burada tekrara luzüm görmüyoruz.

  1. Görmediği bir rü’yayı, gördüğünü iddia eden kimseye kıyamet gü­nünde bir arpanın iki ucunu bir araya getirip düğümlemesi emredilecek, bu yerine getirilmesi imkansız olan emri yerine getirinceye kadar kendi­sine azab edilecektir. Bir başka ifadeyle eğer Allah’ın affı yetişmezse son­suza kadar azab edilecektir.

Bu hususta uyanık iken yaşanan olaylar hakkında yalan söyleyen kimse­ye bu kadar ceza verilmezken rü’ya hakkında yalan söyleyen kimseye niçin bu kadar ceza veriliyor, diye itiraz edilirse, şöyle cevap verilir: “Çünkü rü’ya peygamberlikten bir cüz’dür.” Binaenaleyh böylesine Önemli bir hadiseye yalan karıştırmanın cezası da o nisbette büyük olur.[204]

  1. Konuştuklarının kendi aralarında gizli kalmasını isteyen kimselerin konuşmalarını gizlice dinleyen kimsenin kulağına kıjamet gününde.saf kurşun eriyiği dökülecektir. Bu kimse kulağıyla böyle çirkin bir suçu iş­lediği için böyle büyük bir cezayı hakketmiş olur. Ancak arzulan hilâfına konuşmalarını dinlemiş olduğu bu kimselerle dünyada helalleşirse yahut-ta Allah’ın lütfü imdadına yetişirse o zaman bu günahtan kurtulur.[205]

5025… Hz. Enes İbn Malik’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bu gece rü’yamda (kendimizi) Ukbe İbn Râ-fi’in evinde imişiz gibi gördüm. (Orada) bize İbn Tabe hurmasından hurma getirildi. (Ben de bu rü’yayı): Dünyada yükselme, âhirette de (iyi) sonuç bizim içindir ve dinimiz kemâle ermiştir, diye yorumladım.”[206]

Açıklama

İbn Tab hurması: Araplar arasında Rutabu b. Tab, temrü ibn Tâb azku ibn Tâb urcûnu ibn Tâb isimleriyle anılan meşhur ve makbul bir hurma türüdür.

İbn Tâb ise Medine’de yaşamış bir zattır. “Tâbe” fiili güzel oldu. Ta­mamlandı ve kemâle erdi anlamlarına gelir. Hz. Peygamber, rü’yasında kendisini İbn Râfi’in evinde görmesini tefe’ül yoluyla yükseklikle yorum­lamıştır. Çünkü Râfi yüksek demektir. İbn Râfi’in ismi olan Ukbe’den de yine tefe’ülen (yanı uğurlu sayma yoluyla) iyi sonuç manasını çıkarmış­tır. Çünkü Ukbe sonuç anlamına gelir.

Resulü Zişan efendimiz riT yasında görmüş olduğu “İbn Tâb hurmala­rım da îslâmiyetin güzelliğine ve kemâline yorumlamıştır. Çünkü yuka­rıda da açıkladığımız gibi “tabe” güzel oldu ve kemâle erdi manalarına geldiği gibi, iman da aslında tadh hurmaya benzer.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif rü’yaları iyiye yorumlamak gerektiğine delâlet etmektedir.[207]

  1. Esnemek Konusunda (Gelen Hadisler)

5026… (İbn Ebi Said el-Hudrî’nin) babasından (rivayet ettiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz esnediği zaman (eliyle) ağzını tutsun. Çünkü şeytan gi­rer.”[208]

5027.. Süheyl’in (yine İbn Ebi Said el-Hudrî’ ve onun babası yoluyla yaptığı) diğer bir rivayete göre Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“(Birinizin) namazda esne(mesi gel) diği vakit gücü yettiği kadar ona engel olmaya çalışsın.”[209]

Açıklama

Esnemek: Vücuda gevşeklik verir. Bu ise şeytanın işine yarar. Bu bakımdan esneyen bir kimse ister istemez, hayırlı işlerden uzak kalır ve başarısızlığa düşer. Bu da netice itibariyle şeytanın, o kimsenin içine girip kendisine hâkim olmasına denktir hadisedir.

Namaz içerisindeki esneme ise kişiye gaflet verip, onu namazın özü olan huşu ve hudû’dan alıkoyar. Şeytanın namaz kılan bir kimseye yapa­bileceği en büyük kötülük budur.

Hadis-i şerifi bu noktadan ele alarak açıklamamız mümkün olduğu gi­bi zahiri manasına alarak “esneyen bir kimsenin ağzından içerisine şey­tanlar girip, ona zarar verebilir” şeklinde açıklamamız da mümkündür.

Binaenaleyh esnemesi gelen bir kimse gücü yettiğince onu önlemeye ça­lışmalı, mideyi şişirmek, gaflet meclislerinde bulunmak gibi esnemeye sebep olacak hallerden kaçınmalı ve eğer bütün gayretine rağmen buna mu­vaffak olamamışsa elini ağzına koyarak esneme anında yüzünün alacağı çirkin manzarayı gizleyerek şeytana fırsat vermemelidir. Hafız Irakî’nin Tirmizi üzerine yazdığı şerhindeki açıklamasına göre, bu hadisin bazı riva­yetlerinde mutlak esnemeden bahsedilirken, bazılarında namazda esneme­den bahsedilmesi “namazda esneme” payının “mutlak esnemeyi” de ka­yıtladığını, binaenaleyh engellenmesi istenen esnemenin namazdaki esne­me olduğunu gösterir. Çünkü şeytan namazda insana her zamankinden da­ha fazla zarar vermek ister. Ayrıca namazda esnemenin diğer zamanlarda­ki esnemeden daha çirkin olduğunda şüphe yoktur. Bu namaz dışında esne­menin bir sakıncası olmadığı anlamına gelmez. Çünkü ister namaz içerisin­de olsun, ister namaz haricinde olsun esnemek şeytandandır, (bk. 5028 no-lu hadis). Öyleyse her iki halde de esnemek mekruhtur. Fakaz namaz içeri­sindeki o esnemenin keraheti daha da şiddetlidir. İbn el-Arabî de bu görüş­tedir.[210]

5028… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki Allah aksırmayı sever, esnemekten hoşlanmaz. Bi­naenaleyh, biriniz esne(mesi gel)diği zaman elinden geldiğince onu önlemeye çalışsın. (Esneyip de ) hâh… hââh… diye ses çıkarmasın. Çünkü bu şeytandandır. Şeytan buna güler.”[211]

Açıklama

Allah (c.c.) esnemeyi sevmez. Çünkü esneme bejene arız olan ağırlıktan ve duyu organlarında meydana gelen gevşeklikten doğar. İnsana gaflet, tenbellik verir. Anlayı­şı zayıflatır. Bu yüzden Allah (c.c.) onu sevmez. Şeytansa işine yaradığı için onu çok sever.

Aksırmak ise, vücutta fazladan olan lüzumsuz salgıların atılmasına, bu ifrazatın atılması neticesinde vücudun ve dimağın hafiflik kazan­masına, ruhun zindeleşmesine, duyu organların kuvvetlenmesine se­bep olduğu için Allah onu sever, şeytansa sevmez. Ancak, Allah’ın sev­diği aksırma nezle sebebiyle olan aksırma değildir. Nezle sebebiyle mey­dana gelen aksırmalar bir nevi rahatsızlıktan doğduğu için makbul değil­dir. Bununla beraber, imam Nevevî hangi sebeble olursa olsun aksıran bir müslümana “yerhamükellah: Allah sana rahmet etsin” diye duada bu­lunmak müstehabdir, demiştir.[212] Biz bu mevzudaki görüşleri (5030) nu­maralı hadis-i şerifin şerhinde açıklayacağız; inşallah.

“Hadis-i şerifte esnemenin şeytandan olduğu haber verilmektedir. Es­nemenin şeytandan olmasından maksat, şeytanın bundan memnun olması ve bunu çok arzu etmesidir. Bir başka ifadeyle esnemenin şeytana izafe edilmesindeki izafet, riza ve irade izafetidir. Yani şeytanın rızası ve ira­desi sebebiyle esneme, ona izafe ve nisbet edilmiştir.

İbnü’l-Arabî’nin açıklamasına göre aslında şeriat her çirkin işi şeyta­na nisbed eder. Çünkü şeytanın işi insanın çirkin işler yapmasına vasıta olmaktır. Hayırlı işleri de meleğe nisbet eder. Çünkü meleğin işi insanın hayırlı işler yapmasına vasıta olmaktır..”

Buharı sarihi Bedriiddin Aynî de metinde geçen “Biriniz esn(mesi gel)diği zaman elinden geldiğince onu önlesin” cümlesini açıklarken şöyle der:

“Esnemesi gelen kimse ya eliyle ağzını kapatarak, dudaklarını kapata­rak, esnemeyi önlemek suretiyle, şeytanın esneme esnasında yüzde mey­dana gelen çirkinliği görerek gülüp sevinmesine ya da şeytanın ağız boş­luğundan sızarak içeri girmesine[213] fırsat vermemeli, esneme esnasında çıkan sesini alçaltmalı, esnemenin en kısa zamanda sona ermesine çalış­malıdır.

Aksırmanın da kendine göre edepleri vardır. Bunları şu şekilde özetle­yebiliriz:

  1. Aksıran kimse elden geldiğince sesini alçaltmalı,
  2. Aksınnca elhamdülillah demeli,
  3. Yüzünü eliyle kapatarak, ağzından ve burnundan saçılan salgıların sağa sola yayılmasını önlemeli,
  4. Etrafında bulunan kişilerin üzerine doğru aksırmaktan kaçınmalı dır.”[214]
  5. Aksırma Hakkında (Gelen Hadisler)

5029… Hz Ebıı Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) RasÛlullah (s a) aks’İracağ, zaman elini ya da elbisesinin bir tarafını) yüzüne koyar, (böylece) aksırmayla (çıkan) sesi alçaltır yahut da kısarmış. (Ravı) Yah­ya (rivayet ederken “alçaktı ve kıstı” kelimelerinin hangisinin olduğunda) şüpheye düştü.[215]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadiste aksıran kimseye tavsiye edilen bu hususlar, etrafında bulunan kimseleri rahatsız etmemesi için, aksırmanın adabıyla ilgili hususlardır. Nitekim bir önceki hadis-i şerifde açıklamıştık.[216]

5030… Hz Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) RasÛlullah (s a.) şöyle buyurmuştur: “Bir müslümamn (muslüman) kardeş» üzerinde (ki hakkı) beştir:

  1. Selamı almak
  2. Aksırana (elhamdülillah demesi halinde) teşmît etmek (yerhamu-kallah: Allah sana merhamet etsin, demek).
  3. Davete icabet etmek,
  4. Hastayı ziyaret etmek,
  5. Cenazeyi uğurlamak.”[217]

Açıklama

Müslim’in rivayet ettiği diğer bir hadis-i şerifte ise mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte sayılan haklardan fazla olarak bir de: “Senden nasihat istediği zaman ona nasihat et”[218] anlamında bir cümle daha yer almaktadır. Bu cümle ile bir müslümanın bir müslüman üzerindeki hakkı altıya çıkmaktadır.

Netice itibariyle bu haklardan:

  1. Birinci hak selamını almaktır ki biz bu konuyu 5193-5210 numara­lı hadislerin şerhinde açıklayacağız, inşaallah.
  2. İkinci hak aksırana “elhamdülillah: Allah’a hamd olsun” demesi ha­linde “yerhamükellahü: Allah sana merhamet etsin” diye dua etmektir, şeklinde teşmitte bulunmaktır.

Bilindiği gibi teşmît: Aksıran kimseye “yerhamükellah: Allah sana merhamet etsin” diye dua etmektir.[219]

Teşmit ve tesmit kelimeleri aslında hayır ve bereketle dua etmek an­lamına gelir. Fakat bu mana teşmit kelimesinde, tesmit kelimesinden da-hada fazladır. Bazıları teşmit “Allah seni düşmanlarına gülünç duruma düşmekten korusun” anlamına gelir[220] demişlerdir.

Bu mevzuda Avnü’l-Mabud yazarı şöyle diyor: “Teşmît, düşmanın sevinmesinden uzak kalmayı dilemektir. Tesmît ise hidayetin en güzelini dilemektir.” Aksıran kimseye teşmit’in nasıl yapılacağı konusunda Hz. Ebu Hüreyre’den gelen bir hâdis-i şerif şu mealdedir:

“Biriniz aksırdığı vakit “elhamdülillah” desin, din kardeşi veya arkadaşı da “Yerhamükellah” diye mukabele etsin. O da bu sefer “Allah size hidayet versin ve halinizi ıslah etsin” desin.”[221]

Cumhuru ulema bu hadis-i şerife dayanarak “aksırdıktan sonra “El­hamdülillah” diyen bir kimseye “Yerhamükellah” diye dua edilir. Aksıran kimsenin de kendisine bu şekilde dua eden kimseye “yehdikümüllah ve yüslihu belaküm1′ diye dua etmesi vacibdir” demişlerdir. Küfe ulemasına göre aksırınca “Elhamdülillah1′ dediği için kendisine “yerhamükellah: Al­lah sana merhamet etsin” diye dua edilen kimse “Yağfirullahü lena ve le-küm (Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun)” diye mukabele eder. De­lilleri ise Taberanî’nin ibn Mes’ud (r.a.)’dan rivayet ettiği “yağfirullahü lenâ ve leküm (Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun)”[222] hadisidir.

Ulemadan bazıları, aksıran kimse kendisine dua eden kimseye bu iki duadan biriyle mukabele edebilir, derken bazıları da her ikisiyle birden mukabele etmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Zahirilerle, Malikilerden İbn eî-Arabî, Müslim’in rivayet ettiği “Al­lah’a hamd ederse dua et..”[223] mealindeki hadisteki “dua et”, emrine dayanarak aksırdıktan sonra “elhamdülillah” diyen kimseye dua etmenin vâcib olduğunu söylemişlerdir.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre, ulema aksıran kimsenin: “elham­dülillah” demesinin müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir. Aksıran kim­se hamdetmezse yanında bulunan kimselerin bunu kendisine hatırlatma­ları müstehaptir. Bu sebeple de ona… hamd eder ve yanındakilerde ona tekrar dua etme fırsatı bulmuş olur. Bu emr-i bilma’rûf kabilinden hayırlı bir iştir.[224] Bu mevzuda Tuhfe yazarı da şu görüşlere yer vermektedir: “Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “aksı­rana dua eder” sözünün zahiri İbn Dakiki’l-İ’d’e göre vücûb ifade eder. Nitekim Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği “Biriniz aksınr da Allah’a hamdedecek olursa onu işiten her müslümamn ona: “Rahimekallah: Allah sana merhamet etsin” diye dua etmesi üzerine vacib olur”[225] mealindeki hadis de bu görüşü desteklemektedir.

Ayrıca Maliki ulemasından İbn Mezin ile Zahiri ulemasının büyük ço­ğunluğu da bu görüştedirler.

İbn Ebi Cemre: “Ulemamızdan bir cemaat, aksırıp “elhamdülillah” di­yen kimseye dua etmenin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir.” demekte­dir. İbn el Kayyım el-Cevzî de bu görüştedir. îbn Kayyım’e göre gerek aksırınca “elhamdülillah” diyen kimseye dua etmeyi açıkça emreden ha­disler ve gerekse bu konudaki şahabı sözleri aksıran kimseye dua etmenin farz-ı ayn olduğunu ifade etmektedir. Halbuki fıkıh uleması bazan bu kadar bol delili bir arada bulamadıkları halde, daha az delille bazı hükümle­ri tesbit etmişlerdir. Görüldüğü gibi bu mes’elede sözü geçen hükmün is* batı için pekçok delil bir arada bulunmaktadır.

Ebu’l-Velid İbn Rüşd ve Ebu Bekir İbn el-Arabî ile Hanefi ulemasına ve Hanbelîlerin büyük çoğunluğuna ve Malikilerden bir cemaate göre ise müstehabtır. Ve bir topluluktan birinin bu görevi yapmasıyla diğerleri so­rumluluktan kurtulmuş olurlar.

Şafiî ulemasının görüşü de budur.[226]

İbn el-Kayyim, Zâdü’I Meâd isimli eserinde: “Muhakkak ki Allah aksırmayı sever, esnemektense hoşlanmaz. Binaenaleyh aksırınca Al­lah’a hamdeden bir kimseyi işiten herkese onun için dua etmek vacibdir.”[227] mealindeki hadisi delil getirerek aksırınca: “Elhamdülillah” diyen kimseye dua etmenin farz-ı ayn olduğunu İbn Ebî Zeyd ile Maliki­lerden İbn el-Arabî’nin de aynı görüşü paylaştığını[228] söylemiştir.[229]

Rivayete göre: “Ebu Dâvud, bir gemide bulunuyormuş. Derken sahilde birinin akşınlığını işitmiş ve hemen bir dirheme bir kayık kiralayarak ak-sıranın yanına gitmiş. Ona teşmiti yaptıktan sonra tekrar geriye dönmüş. Kendisine neden tâ oraya kadar gittiği sorulunca:

Olur ki o zat duası makbul bir kimsedir. Diye cevap vermiş. Gemide-kiler o akşam uyudukları vakit bir ses işitmişler, birisi onlara:

Hiç şüphe yok ki Ebu Davûd, Allah’dan cenneti bir dirheme satın al­dı, diyormuş.[230]

Aksıranın riâyet etmesi gereken bazı edebler vardır ki onları şu şekil­de özetlemek mümkündür:

Aksıracağı zaman elini ya da elbisenin bir tarafını ağzına tutarak sesi­ni kısmalıdır. (Bk. 5029 numaralı hadis-i şerif)- Aksırınca hemen akabin­de “Elhamdülillahi rabbi’î-âlemin” demelidir. Nitekim bir hadis-i şerifte “Biriniz, aksırır da: Elhamdülillah derse melekler: Rabbilâlemîn derler. O kimse: Rabbilâlenıin de derse, melekler: Allah sana rahmet buyursun, derler” buyurulmuştur.[231]

c. Aksırık üç defa tekerrür ederse teşmit de tekrarlanır. Daha fazlası için teşmit yapılmaz. Çünkü daha fazlası nezledendir. (Bk. 5034 nolu ha­dis).

d. Etrafında bulunan kimselerin üzerine doğru aksırmaktan kaçınmalı­dır.

  1. Üçüncü Hak: Davete icabet etmektir.

Mevzumuzu teşkil eden hadisin zahiri, her davete icabet etmenin farz olduğunu ifade etmektedir. Ancak ulema: “Sizden biriniz düğün yeme-ğine’çağrildiği zaman, ona mutlaka gitsin”[232] hadis-i şerifini gözönüne alarak, bu farziyyeti düğün yemeğine tahsis etmişlerdir. Nitekim:

“Bu davete icabet etmeyen kimse Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiş olur”[233] hadisi de buna delalet etmektedir. Çünkü Peygamber (s.a.)’in bu hadiste geçen davet sözüyle düğün yemeğini kast ettiği bilinmektedir.

Hanefilerin el-İhtiyar isimli fıkıh kitabında bu konuda şöyle deniyor:

“Eğer davetli oruçlu ise davete gider ve dua eder, oruçlu değilse yemek yer ve dua eder, yemezse günaha girer ve ev sahibine eziyet etmiş olur.

Çünkü bu tutum onunla alay etmek demektir” düğüne davet edilenin bu davete uyması gerekir. Eğer düğüne gitmezse günahkâr olur.[234]

San’anî’nin açıklamasına göre bu mevzuda söylenecek en isabetli söz şudur: “Düğün yemeği dâvetine uymak farz, diğer davetlere uymaksa menduptur.”[235]

  1. Dördüncü hak: Bir müslüman nasihat istediği zaman kendisine nasi­hat etmektir. Ulema mevzumuzu teşkil eden hadîsin Müslim’in Sahih’inde yer alan rivayetindeki: “Senden nasihat isterse nasihat et” emrine bakarak nasihat isteyene nasihat etmenin ve onu asla aldatma­manın farz; nasihat istemeden nasihatta bulunmanın da mendup olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu hayra ve iyiliğe önder olmlak demektir.[236]
  2. Beşinci hak ise, hastayı ziyarettir. Mevzumuzu teşkil eden hadisin Müslim’in Sahih’inde bulunan rivayetindeki: “Hastalandığı zaman zi­yaret” anlamındaki emir bunu ifade eder.

Buharî’ye göre söz konusu emir farziyet ifade ettiğinden hastalanan bir müslümanı ziyaret etmek farzdır. Farz-ı kifâye olduğunu söyleyenler de olmuştur. Cumhur-i ulemaya göre ise mendubtur Şafiî ulemasından İmam Nevevî bu ziyaretin farz olmadığına dair icma bulunduğunu söylemiştir. İbn Hacer el-Askalanî’ye göre İmam Nevevî bu sözüyle bu rivayetin farz-ı ayn olmadığına dair icmâ olduğunu söylemek istemiştir.

Hastalanan bir müslümamn ziyaret edilmesi konusunda, hastanın tanıdık olmasıyla tanıdık olmaması arasında bir fark olmadığı gibi, hastanın yakınlar­dan olup olmaması arasında da bir fark yoktur. Hatta hastalığın fazla acılı ve ağrılı olup olmaması da önemli değildir. Her ne kadar bazıları göz ağrısına tu­tulan bir kimseyi ziyaret etmek gerekmez diyerek, göz ağrısı hastalığını bu hükmden istisna etmek istemişlerse de bu doğru değildir. O da bu hükmün şü­mulüne dahildir. Çünkü Hz. Zeyd İbn Erkam: “Rasûlullah (s.a.) gözüm ağrı­dığı için beni ziyaret etti” (bk. Ebu Davud 3102 numaralı hadis) demiştir.

Mevzumuzu teşkil eden hadiste yer alan: “Hastayı ziyaret” kelimesi ve bu hadisin Müslim’deki rivayetinde yer alan “Hastalandığı zaman zi­yaret et” cümlesi, hastalanan bir müslümamn hastalığının ilk gününde bi­le ziyaret edilebileceğine delalet etmektedir.

Her ne kadar “Peygamber (s.a.) bir hastanın hastalığının üstünden üç-gün geçmedikçe onu ziyaret etmezdi”[237] anlamında bir hadis-i şerif varsa da bu hadis sahih bir hadis değildir. Çünkü senedinde güvenilmeyen bir râvi vardır.

Hadisin metninde geçen “Müslüman üzerindeki hakkı” kelimesin­den zimmilerin (gayr-i müslimlerden olan vatandaşların) hastalandıkları zaman kendilerinin ziyaret edilmelerini beklemeye haklan olmadığı gibi bir mana anlaşılmakla beraber, Hz. Peygamber’in zimmî olan bir hizmet­çisini hastalığı esnasında ziyaret ettiği ve duası bereketiyle onun da müs-lüman olduğu bilinmektedir.

Yine bilinen bir gerçektir ki Peygamber efendimiz ölüm döşeğinde yatmakta olan amcasını ziyaret edip onu müslüman olmaya davet etmiş­tir.[238]

  1. Bir müslümamn bir müslüman üzerindeki haklarından biri de cena­zesinin kaldırılıp uğurlanmasıdır. Mevzumuzu teşkil eden hadisin son cümlesi bu görevin yerine getirilmesinin farz olduğuna delalet etmekte­dir. Bu hususta cenazenin tanıdık olmasıyla olmaması arasısında bir fark yoktur.[239]

Bilindiği gibi Hanefi ulemasına göre, bir müslümamn cenaze namazım kıldırıp defnetmek farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bazılarının bu gö­revi yapmasıyla diğerleri bu görevden kurtulur.

Tirmizî’nin rivayetinde müslümamn müslüman üzerindeki hakları sa­yılırken: “Kendisi için sevdiğini, onun için de sevmektir”[240] şeklinde bir yedinci hak daha yer almaktadır. Ancak iyi dikkat edilirse sözü geçen bu cümlenin yeni bir hüküm ve hak getirmediği, ancak daha önce geçen altı maddeyi özetleyen ve altı maddeyi de kapsayan kapsamlı bir cümle olduğu anlaşılır.[241]

  1. Aksırana Dua Etmek (Teşmit) Hakkında

5031… Hilâl b. Yesaf’dan demiştir ki:

(Birgün) Salim b. Ubeyd’le birlikte bulunuyorduk. (Orada bulunan) cemaatten biri aksirdı ve hemen arkasından: “esselamü aleykum” dedi. Bunun üzerine Salim:

Sana da, anana da, (selam olsun) diye mukabedele bulundu. (Bu mu­kabeleden) sonra (adamın bu mukabeleden alındığını hissettiği için) “Her halde sen benim söylediğim (bu söz)den alındın” dedi. (Adam da):

Annemin ismini hayırla da şerle de anmamanı isterdim, karşılığını verdi. (Bunun üzerine Salim) şöyle dedi:

Ben sana (bu hususta) sadece Rasûlullah (s.a.)’in söylediğini söyle­dim. Biz (bir gün) Rasûlullah (s.a.)’in yanında bulunuyorduk. Topluluk­tan birisi aksırmışti da akabinde “Esselâmu aleykum” demişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) (Ona):

“Sana da anana da” diye karşılık vermişti ve sonra (bize hitab ede­rek):

“Sizden biriniz aksırdiğı zaman Allah’a hamdetsin” (Ravi Hilal, Salim’in Hz. Peygamber’den naklettiği hamd şekillerini hafızasında iyice muhafaza edemediği için) bir takım hamdler rivayet etti. Sonra (rivayeti­ne devam ederek, Salim’in Hz. Peygamber’den) şu sözleri (naklettiğini) söyledi:

“… ve yanında bulunan kimse de ona – Allah sana merhamet etsin-desin, (aksıran kimse de) onlara: “Allah bize de size de mağfiret etsin” diye karşılık versin.”[242]

Açıklama

Bu hadis-i şerif aksırınca elhamdülillah dediği için kendisine dua edilen kimsenin “yağfirullahü lenâ ve leküm: (Allah bize de size de mağfiret etsin” diye mukabele etmesi gerektiğini söyleyen Küfe ulemasının delilidir. Nitekim bir önceki hadi­sin şerhinde ayrıntılı bir şekilde açıklamıştık. Görüldüğü gibi hadis-i şe­rifte ismi açıklanmayan bir kimse Hz. Peygamber’in huzurunda aksırınca “elhamdülillah” demesi gerekirken “esselamü aleyküm” demiş, Hz. Pey­gamber de ona bu yanlış duayı annesinin Öğretmiş olduğunu tahmin etti­ği için hem kendisinin hem de annesinin bu gibi yanlışlıklardan kurtul­mak için duaya ihtiyaçları olduğunu düşünerek ona: “Allah’ın selamı se­nin ve annenin üzerine olsun” diye dua etmiştir. Bu durum gösteriyor ki aksıran bir kimsenin “elhamdülillah” yerine “esselamü aleyküm” deme­si kötü bir bid’attir. Sünnete uygun olan aksıran kimsenin “elhamdülil­lah” demesidir.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre ulema aksıran bir kimsenin aksır­masından sonra “elhamdülillah” demesinin vacib olmayıp müsteheb ol­duğunda ittifak etmişlerdir. Nitekim bir önceki hadisin şerhinde açıkla­mıştık. Yine orada açıkladığımız gibi “Elhamdülillahi Rabbil âlemin” demek daha da faziletlidir.

Bu hadis-i şerif, aksırmanın aksıran kimseye Allah’ın büyük bir nimeti olduğuna delildir, Bu da aksırık üzerine terettüb ettirdiği hamdden anla­şılmaktadır.

Ayrıca hadiste Allah’ın kuluna olan fazl-u kereminin büyüklüğüne de işaret vardır. Şöyle ki:

  1. Aksırık nimeti sayesinde ondan zararı gidermiştir,
  2. Aksırana hamdetmeyi meşru kılmıştır.
  3. Hamdedene yanındakilerin dua etmesini meşru kılmıştır.
  4. Aksırık sebebiyle, o kimseye bir nimet ve menfaat hasıl olmuştur. Çünkü aksırık olmasa içerideki boğucu gaz ve buharlar dışarıya çıkamaz ve belki de içeride kalmış olsa çeşitli ihtilaflara, güçlüklere sebep olabilir. İşte yerin zelzelesine benzeyen bu beden zelzelesi ile o gaz ve buharlar birden dışarıya atılır. Fakat bu müthiş zelzeleden bedenin tek bir uzvunda en ufak bir arıza vuku bulmaz. Bu cidden şâyan-i şükran bir şeydir. Onun için de aksırıktan sonra hamdetmek meşru olmuştur.[243]

5032… Şu (bir Önceki) hadisi Hilal b. Yesaf, Peygamber (s.a.)’dan bir de Halid b. Arface ve Salim İbn Ubeyd el-Eşcaî yoluyla rivayet etmiştir.[244]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir. Bu hadisi Nesâî iki ayrı senedle daha rivayet etmiştir:

  1. Mansur-bir adam- Halid b. Arfece – Salim
  2. Mansur – Hilâl ibn Yesaf-Bir adam.

Nesâî’ye göre bu rivayetlerden doğru olanı ikincisidir. Birinci rivaye­tin senedi yanlıştır.[245]

5033… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz aksırdiği zaman “elhamdülillah alâ külli hâl (her halükâr­da Allah’a hamd olsun)” desin. (Onun bu hamdini işiten din) kardeşi ve­ya arkadaşı (şüphe râvidendir): “Yerhamükellah (Allah sana merhamet etsin)” desin. (Arkadaşının bu duasına karşılık olarak) aksıran kimse de (ona:) “Yehdikümüllah ve yüslihu bâleküm (Allah size hidayet versin ve halinizi ıslah etsin)” diye dua eder.”[246]

Açıklama

Bu hadis-i şerif aksıran kimsenin kendisine “yer­hamükellah” diye teşmitte bulunan (dua eden) kimseye “yehdikümüHahü ve yüslihü bâleküm” diye mukabele etmesi gerektiğini söyleyen cumhuru ulemanın delilidir.

Biz bu mevzuyu (5030) numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[247]

  1. Aksıran Kimseye Kaç Defa Yerhamükellah Diye Dua Edilir?

5034… Hz. Ebu Hüreyre’den şöyle de(diği rivayet edil)miştir:

“(Din) kardeşine (aksırdığı zaman) üç defaya kadar (yerhamükelah diye) dua et. (Bundan) daha fazla olan aksırmalar ise nezle(den)dir.

(Artık nezleden olduğu anlaşılacağı için duaya devam etmek gerekmez.)”[248]

5035… Said b. Said’den demiştir ki:

Benim kesin bildiğim şu ki; Hz. Ebu Hüreyre bu (bir önceki) hadisi Hz. Peygamber’den (merfû olarak) mânası ile rivayet etmiştir. (Lafızları­nı rivayet ettiğini bilmiyorum).

Ebu Davud dedi ki: Sözü geçen hadîsi (lafzıyla birlikte); Ebu Nuaym, Musa b. Kay s, Muhammed b. Adan, Said, Ebu Hureyre – senediyle Pey­gamber (s.a.)’den (merfu olarak) rivayet etmiştir.[249]

5036… Ubeyd b. Rifâe’z-Züraki’den (rivayet edildiğine göre) Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Aksıran (bir müslüman)ı üç defa(ya kadar teşmit (etmeye devam) edersin, (üç defadan fazlasına gelince) eğer teşmit (dua) etmeyi istersen, teşmit (e devam) et. (Ama) istersen (bundan) vazgeç (e bilisin. Yani teşmite devam edip etmemek senin isteğine bağlı­dır.)[250]

5037… (İyas b. Seleme’nin) babasından (rivayet edildiğine göre); Bir adam Peygamber (ş.a.)’in yanında aksirmış da Peygamber (s.a.) ona: “Yerhamükellah (Allah sana merhamet etsin)” diye dua etmiş. Sonra (adam yine) aksırmış. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Bu adam nezledir” buyurmuş (ve teşmitten vazgeçmiş.)[251]

Açıklama

Bu babda yer alan hadis-i şerifler bir mecliste aksıran bir kimseye, üçüncü defa aksırana kadar “yerhamükallah” diye dua etmeye devam edileceğini, dördüncü defa aksırma­sının ise onun nezle olduğuna delalet edeceğinden, yanında bulunan kim­selerin artık duaya devam edip etmemekte muhayyer olacaklarını, ister­lerse bundan sonrakiler için dua edebileceklerini, istemezlerse dua etme­yi kesebileceklerini ifade etmektedir.

Hafız İbn Hacer, bu mevzuda gelen rivayetleri ayrıntılı bir şekilde tet­kik ettikten sonra “bir mecliste üç defa aksıran bir kimsenin daha sonraki aksırmaları için dua etmek mecburiyeti yoktur” demiştir. Tahavî, Merâ-ki’l-Felâh haşiyesinde, Kâsânî, Bedayiüssanayi’de İbn Abidin, ed-Dur-rül Muhtar haşiyesinde, İbn Nüceym’de el-Bahrürâik’te tilavet secde­sini açıklarken “bir mecliste birden fazla okunan secde ayeti için birden fazla secde etmek gerekmediği gibi, üçten fazla aksırmalar için de teşmit gerekmez.” demişlerdir.[252]

  1. (Aksırdıkları Zaman) Gayr-İ Müslim Vatandaşlara Nasıl Teşmît (Dua) Yapılır?

5038… (Ebû Bürde’nin) babasından şöyle de(diği rivayet edil)miştir: Yahudiler kendilerine “yerhamükellah (Allah size merhamet etsin)”

diye dua etmesi ümidiyle Peygamber (s.a.)’in yanında aksırırlardı da (Hz. Peygamber onlara): “Allah size hidâyet versin ve kalbinizi ıslah etsin” diye karşılık verirdi.[253]

Bab başlığında “gayr-i müslim vatandaş” diye mana verdiğimiz lafzın karşılığı olarak îslâmî ıstılahta; “zimnî” terimi kullanılır. Kısaca İslâm Devletinde, kendisi için öngörülen hukukî çerçeve içerisinde yaşamayı kabul eden başka dine mensup kişiler demektir.[254]

Açıklama

Hadis-i şerif, Hz. Peygamberin zımmı vatandaşlar yanında aksırdığı zaman onlara sadece: Allah size hidayet versin de inancınızı düzeltsin, diye dua etmekle yetinip müslü-manlar için yaptığı “yerhamükellah (Allah size merhamet etsin)” duasını onlardan esirgediğini ifade etmektedir.

Görüldüğü gibi Peygamber efendimiz: “Allah size merhamet etsin” duasını sadece müslümanlara tahsis etmiştir. Çünkü Allah’ın rahmeti kı­yamet gününde sadece mü’minlere mahsustur.

Ayrıca bu hadis-i şerif, gayr-i müslim vatandaşlara (zımmîlere) aksırdıkları zaman metinde ifade edildiği şekilde dua etmenin caiz olduğuna da delalet etmektedir.[255]

  1. Aksırıpda “Elhamdülillah” Demeyen Kimse Hakkında

5039… Hz. Enes’den demiştir ki:

İki adam Peygamber (s.a.)’in yanında aksırdı da, onlardan birine dua etti, diğerine etmedi. Bunun üzerine:

Ey Allah’ın resulü (sen bu adamların ikisi de aksırdığı halde bunlar­dan) birine dua ettin, diğerine ise dua etmedin (bunun hikmetini açıklar mısınız)? diye soruldu da, (Hz. Peygamber): “Çünkü bu Allah’a hamd etti (bu yüzden ben de kendisine dua ettim). Diğeri ise Allah’a hamd etmedi” cevabını verdi.[256]

(Bu hadisi Ebu Davud’a rivayet eden Şeyhlerden) Ahmed: Birine dua ettin (anlamına gelen: şemmette ehadehüma) kelimesini yine aynı mana­ya gelen) “semette ehadehüma” şeklinde de (işitmiş olabileceğim) söyle­miştir.[257]

Açıklama

Taberânî’nin Mu’cem’indeki Sehl b. Sa’d hadisinden aksîrdığı halde Allah’a hamd etmediği için Hz. Peygamberin duasından mahrum kalan kimsenin, Amir b. Tufeyl b. Ma­lik b. Cafer b. Kilâb el-Faris olduğu anlaşılmaktadır.

Hadis-i şerif aksırdığı halde hamdetmeyen kimseye dua etmek gerek­mediğine delâlet etmektedir.

İmam Nevevî bu konuda “aksırdığı halde hamdetmeyen kimseye dua etmek gerekmezse de hamdetmesinin gereğini kendine hatırlatmak müs-tehabdır. Bu suretle hem o hamdetmiş olur, hem de yanındakiler teşmitte bulunurlar. Bu emr-i bilma’ruf kabilindendir” demiştir.[258]

Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadisin hükmü umumididir. Binaenaleyh aksınnca Allah’a hamd etmeyen hiçbir kimseye dua etmek gerekmez. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Biriniz aksır­dığı zaman Allah’a hamdederse teşmit yapın, hamd etmezse ona teş-mitte bulunmayın”[259] buyurulmuştur.

Yine Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre “Aksırdığı halde Allah’a hamd etmeyen kimseye teşmit edilmeyeceği konusundaki yasağın haram mı yoksa kerahet-i tenzihiyye mi ifade ettiği meselesinde ulema ihtilafa düşmüşlerdir. Cumhuru ulemaya göre bu yasak kerâhet-i tenzihiyye ifade etmektedir.

Malikî ulemasından İbn el-Arabî de teşmilin sadece aksırınca hamdeden kimseler için meşru kılındığını söylemiştir.”[260]

Uyku Babları

  1. Yüzü Koyun Yatan Kimse Hakkında (Gelen Hadisler)

5040… Yaîş b. Tı’hfe b. Kays el-Gıfârî’den demiştir ki: Babam Suffe ashabından idi. (Birgün) Rasûlullah (s.a.); (bizim ev hal­kına): “Haydin bizimle beraber Aişe’nin evine siz de gelin” dedi. Bu­nun üzerine (tuttuk, Hz. Aişe’nin evine) gittik. (Hz. Peygamber):

Ey Aişe bizi doyur, dedi. (Hz. Aişe) de içine et ve hurma katılmış ince bulgurdan yapılmış bir yemek getirdi (onu) yedik, sonra (tekrar):

Ey Aişe bizi doyur, dedi. (Hz. Aişe) de hurma, kavut, keş ve yağ ka­rışımı güvercin (eti) kadar (az) bir yemek getirdi. Onu da-yedik sonra:

Ey Aişe bizi sula, dedi. (Hz. Aişe) de bir bardak süt getirdi. (Onu) içtik. Sonra (tekrar):

Ey Aişe bizi sula, dedi. Küçük bir bardak (dolusu süt daha) getirdi. (Onu da) içtik. Sonra:

İsterseniz (burada) uyursunuz, isterseniz mescide gidersiniz, dedi. Ben (mescidde) ciğer (ağrısın) dan dolayı yüzü koyun uzanmış yatarken, bir de baktım ki; bir adam ayağıyla beni dürtüklüyor. (Bana): “Bu yatış Allah’ın öfkelendiği bir yatıştır” diyor. Baktım, bit de ne göreyim! Rasûlullah (s.a.) miş”[261]

Açıklama

Hz. Peygamberin Medine’deki mescidinin sofasında yatıp kalkan arkadaşlarına “Ehlu’s-Suffa” da denir. Suffe veya Sofa, meskenlerde bulunan eyvan demektir.

Evi barkı olmayan fakir sahabeler.[262] Medine camiisinin bitişiğindeki kapalı bir sofada yatar kalkarlar, zamanlarını ilim ve ibadetle geçirirler­di.[263] Ashabü’s-Suffa çoğunlukla su taşımak, odun kesmek gibi yollarla hayatlarını kazanırlardı. Bununla birlikte Hz. Peygamber ve onun tavsiye­si üzerine bazı sahabiler tarafından kendilerine yiyecek gönderilir.[264] dola­yısıyla müslümanların müsafirleri sayılırlardı.[265] Bizzat Hz. Peygamber ve başka muallimler burada ders verirlerdi. Ashabü’s-Suffa esas itibariyle Kur’ân tahsil eder ve Arabistanın muhtelif bölgelerine İslamı tebliğ etmek ve öğretmek için gönderirlerdi. Kısa zaman sonra tebliğ ve öğretim faali­yetleri için Suffa, artık kifayet etmemeye başlamış ve Hz. Peygamber Me­dine’nin çeşitli semtlerinde mektepler açma mecburiyetini duymuştur.

Ashab-ı Suffa’nın sayısı hakkında değişik rakamlar verilmektedir. Ba­zı rivayetlere göre doksanı aşan bu sayı, diğer rivayetlerde daha yüksek­tir ve 400’e kadar çıkmaktadır. Bu fakir sahabiler arasında 70 kişinin el­biselerinin son derece eskimiş ve kifayetsiz olduğunu Ebu Hüreyre’den öğreniyoruz.[266] Ashabü’s-Suffa hakkında Hz. Peygamber’den nakledilen birçok hadis yanında, bizzat kendilerinin ve muasırlarının da bir hayli ha­tıraları bize gelmiştir. Ashabü’s-Suffa arasında büyük hukukçular, Abdul­lah b. Mesûd, İbn Ömer, büyük hadisçi Ebu Hüreyre, Müezzin Habeşli Bilâl, bir papaz oğlu Hanzale, büyük zâhid Ebû Zer, Suheyb, İranlı Sel-man, Irak fatihi Sa’d b. Ebi Vakkas, gibi çok ünlü kişiler mevcuddu. Yi­ne bunlar arasında Arabistan’ın uzak bölgelerinde yaşayan kabilelere mensup kimselerden bahsedilmektedir. Siyer, İslam tarihi, tabakât kitap­ları ve sahablerin hal tercümelerinden bahseden eserlerde ashab-ı suffaya geniş yer verilmiştir. Onlar hakkına müstakil hal tercümesi kitapları da vardır.

Ashabü’s-Suffa tophıluğu, İslâmın Medine döneminde, özellikle siya­si, askeri, içtimaî, iktisadi ve dini sebeplerle ortaya çıkmıştı. Müslüman oldukları için kavimleri ve kabileleri arasına yaşama imkânını bulama­yanlar, yurtlarını terk ederek Medine’ye geliyor ve burada kendilerine tahsis edilen mescidin Sofasında muhacir ve mülteci hayatı yaşıyorlardı. Geçimlerini temin eden bir iş bulanlar veya memleketlerine dönme imkâ­nına kavuşanlar, kısa veya uzun süre Suffada kaldıktan sonra buradan ay­rılırlardı. Bu arada yerlerine yenileri gelirdi. Suffadaki sahabinin sayıları­nın zaman zaman artmasının veya eksilmesinin sebebi budur.

Muhacir ve mülteci olarak Medine’ye gelerek kısa veya uzun süre mesciddeki suffada kalanların en açık ve ayırt edici özelliklerinin fakirlik ve yoksulluk olduğu tabidir. Ayrıca işi, gücü bulunmayan bu şahısların ibadete ve dini bilgileri öğrenmeye diğer sahabeden daha fazla zaman buldukları da muhakkaktır. Hz. Peygamber, komşuları olan bu zatlarla daha fazla soh­bet etmiş, İslamın neşir ve tebliğinde kendilerinden faydalanmıştır.

Ayrıca İslamı yeni kabul etmiş kabilelerden Medine’ye gelen temsilci­leri, Suffada müsâfir edilir, İslam dinini ana hatlarıyla öğrenene kadar bu­rada ikamet ederlerdi.

Ashabü’s-Suffa, eğitim ve İslamı yaymak ve duyurmak için özel suret­le planlanmış ve yetiştirilmiş bir cemaat değildi. Nitekim, bu topluluğa vücut veren amiller ortadan kalktıktan sonra, bu topluluk da İslamı neşr ve tebliğ işi devam ettiği halde, ortadan kalkmıştı.

Ashabü’s Suffa’nm dinî yaşayış itibariyle Öbür mü slü m ani ardan farklı ve onlara üstün hiçbir tarafı yoktur. Hatta en büyük ve en faziletli sahabi-ler Ashabü’s-Suffa’dan değillerdi…

Çoğu muhacir ve mülteci olduğu için fakir, işi, gücü olmadığı için de fazla ibâdete daha çok zaman ayırabilen Ashabü’s-Suffa bu iki özelliği sebebiyle mutasavvıflar tarafından örnek alınmış ve kendilerinin asr-i sa­adetteki temsilcileri saymışlardır. Hatta Sufî, mutasavvıf ve tasavvuf ke­limelerinin bile bu kökten geldiği öne sürülmüştür..[267]

Mescidde Uyumanın Hükmü:

Suffe ehli mescidde yatar kalkarlardı. Onların orada yatıp kalkmaları mescidde uyumanın caizliğine delâlet eder.

“Bizler genç iken Rasûlullah (s.a.)’tn zamanında Mescidde uyurduk”[268] meâlindeki İbn Ömer (r.a.) hadisi de buna delâlet etmektedir.

İlim adamlarının bu konudaki görüşlerini şu şekilde özetlemek müm­kündür:

  1. Said b. Müseyyeb ile Hasan-i Basrî, Atâ, Muhammed b. Şirin ve Şafiîlere göre mescidde uyumak orada namaz kılanların yerlerini daraltma­mak ve onların şaşırmalarına sebebiyet vermemek şartıyla, kerâhetsiz ola­rak caizdir. Aksi taktirde haramdır. Delilleri ise “Bizler Rasûlullah (a.s) zamanında mescidde uyurduk”[269] hadis-i şerifiyle “Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi mescidde yatarken görüp de onu bundan nehyetmeyip “kalk ey Ebu Türab (toprağın babası)” diyerek[270] iltifatta bulunduğunu ifade eden hadistir.

Şafiî ulemasından İmam Nevevî de “Suffe ashabı ile sahabilerden ba­zılarının ve müslüman olmadan önce Sümame b. Üsal’uı mescidde yatıp kalkmalarının bunun cevazına delalet ettiğini ve imam Şafiî’nin de bu gö­rüşte olduğunu söylemiştir:

Hanefi ulemasından Bedrüddin Ayni’nin açıklamasına göre İbn el-Müseyyeb ile Süleyman b. Yesar’a mescidde uyumanın hükmü sorulmuş da “Suffe ashabı mescidde uyuyorlardı. Onlar meskenleri mescid olan bir cemaat idi. Durum böyleyken bunu bana niye soruyorsunuz?” cevabını vermiş. Taberî de El-Hasan’ın: “Osman b. Affan’ı başında nöbetçi falan olmadığı halde mescidde uyurken gördüm” dediğini nakletmektedir.

İmam Malik’e göre evi olan bir kimsenin mescidde gece veya gün­düzün uyuması mekruhtur. Fakat yabancı bir müsafirin uyumasında her­hangi bir sakınca yoktur.

İbn Mesûd ile Tavus, Mücâhid ve Evzaî de mescidde uyumayı mekruh görmüşlerdir. Nitekim 232 numaralı hadisin şerhinde açıklamıştık. Ayrı­ca mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif, yüzü koyun yere yatmanın Al­lah’ın hoşlanmadığı bir yatış olduğuna da açıkça delâlet etmektedir.[271]

  1. Etrafı Çevrili Olmayan Bir Dam Üzerinde Uyumak Hakkında (Gelen Hadisler)

5041… (Abdurrahman ibn Seyhan’ın) babasından rivayet edildiğine göre Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kim etrafı çevrili olmayan (açık olan) bir dam üzerinde uyur (da düşüp öliir)se (Allah’ın ona yapılacak haksızlıklardan dolayı ilgilileri dünyada sorumlu tutacağına dair vermiş olduğu) ahidden (sözden) ken­dini uzaklaştırmiş olur.”[272]

Açıklama

Zimmet: Lügatta hıfz ve himayesi icab eden ahd, eman teahhud manalarına gelir ki, yerine getirilme­mesi kötülenmeyi gerektirir.[273] Fakihler bu kelimeyle insanın bu ahdleşme neticesinde doğan sorumluluğu yüklendiği yeri, yani insanın kendisini kasdederler.

Kadı İmam Ebu Zeyd’in açıklamasına göre, şeriat lisanında zimmet, bir vasıftır ki insanın onunla lehine ve aleyhine olan hak ve vazifelere ehil olur. Yüce Allah insanı emaneti yüklenmeye bir mahal olarak yaratjnca bunun karşılığında ona akzl ve beden nimeti verdi de onu bir takım hak ve vazifeleri yüklenmeye ehil hale getirdi ve bu sayede mal, can, ırz namus dokunulmazlığına sahib oldu.[274]

Bu ahidleşme A’raf suresinde açıklandığı üzere ezelde Allah ile kullar arasında geçen: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye buyurduğu va­kit “Evet Rabbimizsûı. Şahid olduk”[275] icab ve kabulü ile olmuştur. Kı­saca zimmet hak ve vazife ehliyetidir.[276]

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte geçen zimmet kelimesiyle kasd edilen Kak ehliyetidir. Binaenaleyh böyle etrafı çevrili olmadığı için üze­rinde yatan bir kimsenin herhangi bir hareket neticesinde yuvarlanıp düş­mesine müsait bir dam üzerinde yatan kimse, kendi kendini helake arz et­miş olacağından onun kanı heder olmuştur. Onun ölümünden kimse so­rumlu tutulmaz.[277]

96-97. Yatağa Abdestli Halde Yatmak

5042… Muaz b. Cebel’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Abdestli olarak ve (Allah’ı) zikrederek yatıp da geceleyin uyanıp Allah’dan dünya ve âhiret işlerinden bir hayır isteyen hiç bir müslü-man yoktur ki, Allah ona o istediğini vermiş olmasın.” Sabit el-Bunanî dedi ki: Ebu Zabye bizim yanımıza gelmişti de bu hadisi bize Muaz b. Cebel yoluyla Peygamber (s.a.)’den rivayet etmişti.

Falanca da (bana) şöyle dedi: “Ben (bir gece) uykudan uyandığımda gece yapılacak olan bu duaları okumak istedim de muvaffak olamadım.”[278]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, gece yatağa Allah’ı zikrederek ve abdestli olarak yatıp da gecenin herhangi bir saatinde uyanarak Allah’a el açıp dua eden bir müslümanın duasının kabul edileceğini ifade etmektedir.

Hadis-i şerifte bu duanın nasıl yapılacağına dair bir açıklama yoktur. Hadisin sonundaki ta’likten aslında Hz. Peygamber’in bu duanın nasıl ya­pılacağını da Öğrettiği, fakat raviler tarafından unutulduğu, hatta Sabit el Bunanî’nin bu duayı yapmak üzere bir gece uyanıp yatağından kalktığı fakat duayı unutmuş olduğu için buna muvaffak olamadığı anlaşılmakta­dır. Biz bu konuyu (5060-5061) numaralı hadislerin şerhinde tekrar ele alacağız, inşallah.[279]

5043… Ibn Abbas’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) geceleyin (yatağından) kalktı da ihtiyacını görüp eli­ni yüzünü yıkadı. Sonra (tekrar yatıp) uyudu.

Ebû Dâvud dedi ki: (Hz. İbn Abbas ihtiyacını gördü derken) Küçük abdest bozdu, demek istiyor.[280]

Açıklama

Bu hadisin şerhinde imam Nevevî şunları söylemiştir: Allahü a’lem kaza-i hacetten murad abdest bozmak olacaktır. Kadı lyaz da aynı şeyi söylemektedir. Yüzü yıkamak­taki hikmet uyku eserini gidermektir. El yıkamaya gelince Kadı lyaz “ih­timâl ellerine bulaşan birşeyden dolayıdır” demiştir.”[281]

Bu hadis geceleyin uyandıktan sonra tekrar uyumanın mekruh olmadı­ğına delildir. Selefin bazı âbid zevatından bunun mekruh olduğu nakledil­miştir. İhtimal onlar bundan vazifeye mani olacak derecede uyumayı kasd etmişlerdir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) efendimiz vazife ve evradına mâni olacak derecede uykuya dalmazlardı.[282]

(İnsan Yatağa Yatarken) Ne Tarafa Yönelir[283]

5044… Ümmü Seleme’nin aile fertlerinin birinden (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.)’in yatağı(nın konumu) insanın kabrine konulusu gibiymiş. Mescid de baştarafında (kalır) imiş.[284]

Açıklama

Hadis-i şerif, Resul-i Zişan efendimizin yatağa yatarken aynen kabirde yatar gibi yüzü kıbleye gelecek şekilde, sağ kolu üzerine yattığını, yatağının da buna göre konmuş olduğunu ifade etmektedir.

Yine bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber yatağına bu şe­kilde yatınca Medine’deki Mescid-i Nebevi, baştarafma düşermiş. Bu mevzuda Bezi yazan şunları söylüyor: “İşte metinde geçen “mescid de baştarafında kalırdı” mealindeki cümle bunu ifâde etmektedir.

Fakat bu cümlede geçen “mescid” kelimesiyle Hz. Peygamberin medine’deki mescidi değil de evinde nafile namazlarını kılmak için tahsis edip seccadesini serdiği yer kasd ediliyorsa o zaman bu söz konusu cümleyle “Hazret-i Peygamber’in bütün düşünce ve gayesinin Allah’a kulluk­tan ibaret olduğu, yatağına yatarken geceleyin ilk fırsatta teheccüd nama­zına kalkmak niyyetiyle yattığı” ifade edilerek, Hz. Peygamberin yatağı­na kabre’girer gibi girmesine ilaveten aynı zamanda.teheccüd namazına kalkmaya niyyetlenmeden asla yatmadığı da anlatılmak istenmektedir. İmam Gazzâlî (s.a.)’da bu konuda şöyle demektedir: “İnsana gereken yatağına girerken kabre konulusunu ve oradaki ahvâ­lini düşünmektir. Özellikle kabre tek başına gireceğini sadece amelleriyle başbaşa kalacağını, bütün yaptıklarından hesaba çekileceğini düşün­mek ve rahat yatağa yatmak için kendini uykuya hazırlamaktan kaçın­maktır. Çünkü uyku bir bakıma hayatın atalete uğraması demek olduğun­dan ölüme benzer.”[285]

97-98. İnsan Yatarken Hangi Duayı Okur?

5045… Peygamber (s.a)’in zevcesi Hafsa’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (a.s.) uyumak istediği zaman sağ elini (sağ) yanağının altına koyup sonra üç defa: “Ey Allahım, kıyamet günü kullarını (hesaba çek­mek üzere tekrar) dirilttiğinde beni azabından koru!” diye dua edermiş.[286]

Açıklama

“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, selim akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır ki onlar ayakta iken, otu­rurken ve yanları üzerine yatarken, Allah’ı anarlar ve göklerin ve ye­rin yapısındaki harikalar) hakkında inceden inceye düşünürler.”[287] âyetinin en büyük mazharı Resul-i Zişan efendimizdir. Onun Allah’ı ha­tırlamadan geçen bir anı dahi yoktu. Nitekim (30) numaralı hadisin şer­hinde açıklamıştık.

Bu itibarla insanlığın hakka ve kurtuluşa ermesinin ancak, Hz. Peygamberin sünnetini her an pusula gibi önünde bulundurup ona göre hareket etmekle mümkün olabileceğinin idraki içinde olan bir müslüman da her an tefakkür içerisinde olup malayaniden, keyfilikten uzak durur. Kulluk icabı her zaman için onun kapısını çalıp ihtiyaçlarını ona arz eder. Sadece ona el açıp ihtiyaçlarını ondan ister. Hangi saatte hangi duaların yapılması lâzım geldiğini araştırır, ona göre hareket eder. Bu hususta yegâne örnek Allah’ın Resulüdür.[288]

5046… Sa’d b. Ubeyde’den (şöyle) dedi(ği rivayet edil)miştir: Berâ b. Âzib’in bana naklettiğine göre;Rasûlullah (s.a.)’ın kendisine şöyle bu­yurmuştur:

“Yatağına gir(mek iste)diğin zaman (eğer abdestin yoksa aynen) na­maz için aldığın abdest gibi bir abdest al, sonra sağ tarafının üzerine yat ve: “Ey Allahım, ben yüzümü sana teslim ettim, işimi de sana ha­vale ettim, (azabından) korkarak ve sevabını umarak (bütün İşlerimde) sırtımı sana dayadım. Senden kurtulup sığınılacak ancak sen varsın, indirmiş olduğun kitabına ve göndermiş olduğun nebî’nc iman ettim, diye dua et. (Böyle yaptığın takdirde) ölürsen İslam üzere ölürsün. Bunlar son sözlerin olsun.”

el-Bera (b. Azib sözlerine devam ederek) demiş ki: Ben (kendi kendi­me): “Bu sözleri (bir daha) hatırlayayım” dedim. “Göndermiş olduğun Resulüne…” diye okudum da (fahr-i kainat efndimiz): “Hayır (öyle de­ğil), göndermiş olduğun Nebine” buyurdu.[289]

5047… el Berâ b. Âzib’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) ken­disine: “Yatağına abdestli olarak girince yastığı sağ tarafına al…” buyur­muş Hz. Berâ b. Azib daha sonra (bir önceki hadisin) benzerini rivayet et­miştir.[290]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte üç mühim sünnet göze çarpmaktadır:

  1. Uykuya yatacak kimsenin abdest alması. Önceden abdestli ise yeni­lemesi şart değildir.
  2. Sağ tarafına yatmak. Çünkü Râsulullah (s.a) her işinde sağdan baş­lamayı severdi.
  3. Allah’ı zikretmek. Müslümanın son işi Allah’ı zikr olmalıdır. Rivayetlerdeki “yüz” kelimesinden maksat bütün vücuddur, “sırtını daya­mak,” tabiri de Allah’a itimad etmekten kinayedir.

Bu talimat dahilinde hareket eden kimse o gece ölürse, fıtrat üzere, ya­ni müslüman olarak ölecek, sabaha sağ çıkarsa, hayra isabet edecek, yani bu sünnetlerin sevabını kazanacaktır. Rasûlullah (s.a.)’m “Rasulu” keli­mesini kabul etmeyip onun yerine “Nebi” kelimesini kullanmasını emr buyurmasının sebebi, ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre bunun sebebi Rasul kelimesinin Peygamber (s.a.)’den başkasına da ihtimali ol­duğu içindir. Mazirî ve başkaları “bu bir zikir ve duadır, hangi sözlerle varid oldu ise harfiyyen onları okumak gerekir. İhtimal mükafat o harfle­re mütealliktir. Belki Peygamber (s.a.)’e bu harflerle okuması vahy edil­mişti. Binaenaleyh aynı kelimelerle eda olunması icab eder” demişlerdir. Nevevî bu kavli beğenmiştir. Ulemadan bazıları da bu hadisle, istidlal ederek hadisi mana itibariyle rivayetin caiz olmadığını söylemişlerdir. Cumhura göre manayı bilen kimsenin manen rivayeti caizdir. Onlara gö­re burada mana muhteliftir. Böyle yerlerde ise mana itibariyle rivayet bilittifak caiz değildir.[291]

5048… Şu (bir önceki hadisi Sa’d b. Ubeyde ve el Berâ (b. Âzib) yo­luyla A’meş ile Mansur da rivayet etti. (Bu hadisi A’meş ile Mansur’dan nakleden) Süfyan (-i Sevrî):

(Ancak A’meş ile Mansur’dan) birisi (sözü geçen hadisi): “Yatağı­na abdestli olarak girdiğinde” şeklinde rivayet etmişken diğeri: “(Yata­ğına gireceğinde) namaz için aldığın abdest gibi abdest al” şeklinde ri­vayet etmiştir, dedi ve (bir önceki 5046 nolu) Mu’temir (hadisin)in manâ­sını rivayet etti.[292]

Açıklama

Mansur hadisi, Müslim’in Sahih’inde: “Döşeğine yattığın vakit namaz için aldığın abdest gibi abdest al. Sonra sağ tarafına yat, sonra: Ey Allah’ım kendimi sana tes­lim ettim.. de…”anlamına gelen lafızlarla rivayet edilmiştir.[293]

5049… Huzeyfe (r.a.)’den demiştir ki:

Peygamber (s.a.) uyu(mak istedi)ği zaman: “Ey Allah’ım, senin is­minle ölür, senin isminle dirilirim” derdi. Uykudan uyanınca da “Bizi öldürdükten sonra (tekrar) dirilten Allah’a hamd olsun. (Yaratıkları) öldükten sonra diriltmek de ona (mahsus)tur” derdi..[294]

Açıklama

Metinde geçen “diriltti” ve “Öldürdü” kelimeleri uyandırdı ve uyuttu anlamlarında kullanılmıştır. İnsan uykuda tamamen hareketsiz kaldığı için uyku, ölüme; uyanıklık da canlılığa benzetilmiştir.

o Metinde’geçen “nüşûr” kelimesi de diriltmek ve yeniden hayata ka­vuşturmak demektir.

Hadis-i şerif Fahr-i kâinat efendimizin yatarken ve kalkarken nasıl ha­reket ettiğini açıkça ifade etmektedir.[295]

5050… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz yatağına gir(mek iste)diği zaman yatağını (önce) gömleği­nin iç ucuyla bir silksin.. Çünkü o (daha önce o yataktan kalktığı zaman) yatak üzerinde kendi yerine (tozdan topraktan ve haşerelerden) nelerin yerleştiğini bilemez. Sonra sağ tarafı üzerine yatsın ve: (Ey Allahım!) ‘Yanımı ancak senin isminle (döşeğe) koydum, onu ancak senin is­minle kaldırırım. Eğer nefsimi (öldürüp de yanında) tutarsan ona mer­hametle muamele et. Eğer (öldürmez de tekrar bu âleme) gönderirsen salih (kul)ları(nı) koruduğun şeylerle onu da koru’ desin…”[296]

Açıklama

Hadis-i şerif, yatağa yatmadan önce yatağı silkelemenin ve içinde bulunması muhtemel olan toz toprak ve zararlı böceklerden temizlemenin ve metinde geçen duayı okuma­nın sünnet olduğuna delâlet etmektedir. Yatağın içerisinde zararlı böcek bulunması ihtimali, mevcut olduğundan onu çıplak elle silkelemek tehlike­li olabilir. Bu nedenle eğer yatağı silkelemek için mutlaka eli kullanmak icab ediyorsa ele bir bez parçası alıp bu işi o bezle yapmakta isabet vardır.

Fakat o anda ele bir bez parçası da geçmiyorsa bu iş için gömlekten ve­ya pijamadan da yararlanılabilir. Fakat yatağı gömlek ya da-pijamanın dış tarafıyla silkelemek onları kirletebilir. Bu bakımdan yatağı onların iç kıs­mıyla yani vücuda temas eden yüzleriyle yapmakta fayda vardır.

İşte metinde geçen “gömleğinin iç ucuyla silksin” cümlesiyle anlatıl­mak istenen budur.[297]

5051… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) yatağına girdiği zaman şöyle dua edermiş:

“Ey göklerin, yerin ve herşeyin Rabbi olan, taneyi ve çekirdeği ya­ran, Tevratı, İncili ve Kur’ani indiren Allahım! Her şerlinin şerrin­den sana sığınırım. (Çünkü) onun alnı senin elindedir. Evvel sensin, senden önce hiçbir varlık yoktur. Zahir sensin(zuhur yönünden) senin üstünde, hiçbir varlık yoktur. Bâtın (gizli) sensin, (gizlilik bakımın­dan) senden ilerde hiçbir varlık yoktur. (Zahir olduğun halde zuhuru­nun şiddetinden seni herkes göremez, zatını idrâk edemez)” (Bu hadisin râvüerinden) Vehb (b. Bakiyye) rivayetine (şu sözleri de) ekledi: “Ben­den borçlarımı öde ve beni fakirlikten kurtar.”[298]

Açıklama

Metinde geçen “Onun alnı senin elindedir” tabirincien murad, “herşey senin kudret ve saltanatının altındadır” demektir. Hadis-i şerifteki “borç” kelimesinin bütün kul ve Allah borçlarına şâmil olması ihtimali vardır.

Zahir ve bâtın kelimeleri, Allah’ın isimlerindendir. Bazıları buradaki zahirin kudret-i kâmile sahibi manasına geldiğini, birtakımları da zahirin “kat’î delillerle sabit olan”, bâtının ise “mahlûkatına görünmeyen” manasına geldiğini söylemişlerdir. Bakıllanî’ye göre âhirin manası ilim, kudret vesâir sıfatlarıyla bakî olan demektir. Yani Allah teâla ezelde na­sıl bu sıfatlarla mevsûf ise, mahlûkatı yok olup bittikten sonra da aynı sı-fatlarla müttasıftır..[299]

5052… Ali (r.a)’den (rivayet edildiğine göre) Resûlullah (s.a.) yatağına yatarken şöyle dua edermiş:

“Ey Aliahım, alnından tuttuğun şeylerin şerrinden kerem sahibi olan zâtına ve tam olan kelimelerine sığınırım. Allah’ım, borcu ve gü­nahı sen giderirsin. Allah’ım, (Senin) askerin yenilmez, va’dinin aksi yapılmaz ve zenginlik sahibine senden (gelecek azaba karşı) zenginli­ği fayda vermez. Seni her türlü eksiklikten tenzih (ve takdis) ederim. Sana hamd(-ü senalar) ederim.”[300]

5053… Hz. Enes’den (rivayet edildiğine göre) Rasûllullah (s.a.) yatağına gir(mek üzere yatağının üzerine otur)duğu zaman,- “Bizi doyurup sulayan, bize yeten ve bizi sığındıran Allah’a hamdolsun! Nice kimse­ler vardır ki, onların ne işlerini üzerine alıp kendilerine yeten(ler)i vardır, ne de barındıranları vardır” demiştir.[301]

5054… Ebu’l-Ezheri’l-Enmarî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) geceleyin yatağına yattığı zaman şöyle dua edermiş:

“Allah’ım! Adınla yanımı (yatağa) bıraktım. Ey Allah’ım! Günah(lar)ımı affet, şeytanımı (benden) uzaklaştır. Rehinelerimi çöz, be­ni (mukarreb meleklerin toplandığı) yüksek meclise koy!”

Ebu Davud der ki: Bu hadisi Sevr’den Ebu Hammâm eî-Ehvâzî de ri­vayet etti. (AncakEbu Hemmâm, Ebu’I Ezher el-Enmârî yerine): Ebu Züheyr el-Enmarî’yi zikretti.[302]

Açıklama

Hafız el-Münzirî’nin açıklamasına göre 5052 numaraları hadisin senedinde bulunan el-Hâris el-A’ver sağlam bir râvi değildir. Ancak sözü geçen hadis güvenilir bir râvi olan ve Ebu’l-Meysere künyesiyle şöhret bulan Ömer b. Şürahbîl.el-Hemadânî el-Kûfî tarafından da rivayet edildiği için delil olma niteliğini haiz bir hadistir.

(5053) numaralı hadis-i şerifte geçen: “Bize yeten” sözü “bize her türlü sıkıntılardan korunma gücü ve imkânı veren” anlamına geldiği gibi, “Bizi sığındıran” sözü de “bizi ev, bark sahibi ederek bize ağır tabiat şartlarına ve düşmanlara karşı koruma imkânı bahşeden” anlamına gelmektedir. Bu sözlerin Allah’a şükür ve sena makamında ve kulluk ac­zini itiraf gayesiyle söylendiği muhakkaktır. “Kendilerine yeten birisi de yok kendilerini barındıran da yok” sözü, nice insanlar vardır ki ken­dilerine yeten ve kendilerini barındıran Allah’dan haberleri yok, anlamı­na kullanılmış da olabilir.[303]

(5054) numaralı hadiste geçen “Rehinelerimi çöz” sözüyle “herkes kazancına bağlıdır”[304] âyet-i kerimesine işaret vardır. Bilindiği gibi bu âyet-i kerimede herkesin kendi kazancı karşılığında rehin olduğu, dolayı­sıyla kazancının hayır olması halinde azad olacağı, şer olması halinde ise cehennemlik olacağı ifâde edilmektedir. İşte metinde geçen söz konusu cümle ile cehennemlik olmaktan kurtularak cennetlik olmak istenmekte­dir.[305]

5055… (Ferve b. Nevfel’in) babasından (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) Ferve’ye: “(Yatağına yattığın zaman) “Kul yâ eyyühel kâ-firûn” suresini (bir defa) oku; Bitirince uyu. Çünkü o, şirkten beraet etmektir” buyurmuştur.[306]

Açıklama

Her ne kadar İbn Abdil Berr bu Hadis-i şerifin muzdarip olduğunu söylemişse de Hafız Ibn Hacer, İbn Abdil Berr’in bu iddiasını tenkid ederek, bu hadisin sağlam olduğunu söylemiştir. Tirmizî de Hafız İbn Hacer’in görüşündedir.[307]

5056… Aişe (r.anha)dan rivayet edildiğine göre); Peygamber (s.a.) her gece yatağına girdiği zaman avuçlarını birleştirir, sonra onlara üfürerek içlerine:

“kulhuvellahü ehad,” “kule ûzu birabbil-felak” ve “kul eûzü birabbin-nâs” sûrelerini okur, sonra ellerini cesedinden erişebildiği yerlere sürermiş. Önce, onları başına yüzüne ve cesedinin ön kısmına (sürmekle işe) başlar ve bu işi üç defa tekrarlarmış.[308]

Açıklama

Hadisin zahirinden fahr-i kâinat efendimizin yatağına yatacağı zaman, önce ellerini bitiştirdiği sonra onlara üfürdüğü, sonra onların içine İhlâs süresiyle Muavvizeteyn surelerini okuyup ellerini başına, yüzüne ve vücudunun ön tarafında bulunan kısmına sürmekle işe başlayıp, Ön tarafına meshetmeyi bitirdikten sonra vü­cudunun arka tarafına geçtiği ve bunu üç defa tekrarladığı anlaşılmaktadır.

Münzirî’nin Şerhü’I-Mesâbîh isimli eserindeki açıklamasına göre “ellere okumadan Önce üfurmenin hiçbir anlamı yoktur. Doğru olan önce ellere okumak daha sonra da ellere üfürmektir. Bu sayede Kur’an’m be­reketi ellere daha da fazla erişmiş olur. Esasen üfurmenin okumadan ön­ce olması gerektiğini söyleyen bir ilim adamı da görülmemiştir. Bu ba­kımdan bu hadis-i şerifte üfurmenin okumadan Önce olduğundan bahse­dilmesi râvilerden birine ait bir yanlışlıktan kaynaklanmış olsa gerektir.” Tîbî’ye göre ise “hadis-i şerifte ifade edilen sıra doğrudur. Esasen ri­vayeti doğru olan bir raviye hiçbir sebep yokken itiraz etmek doğru değil­dir. Binaenaleyh Hz. Peygamber ellerine önce üfürmüş sonra da okumuş­tur. Belki de bunu sihirbazlara muhalefet etmek için yapmıştır. Çünkü si­hirbazlar kendilerine gövo. önce bir çok put ismi ve kelimeler okurlar, son­ra üfürürler.”[309]

Hz. Peygamberin, sözü geçen sureleri okurken ellerini bitiştirmeleri, namazdan sonra yapılan dualarda da ellerin bitiştirileceği anlamına gel­mez. Çünkü, bunların yerleri ayrıdır. Bunun içindir ki Kütüb-i Sitte sahip­lerinin hiçbiri mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifi namaz bölümünde ya da namazdan sonra yapılacak dua bablannda zikretmemişlerdir.

Kur’ân’ın faziletleri ve tıb gibi bölümlerde zikretmişlerdir. Çünkü sö­zü geçen âlimlere göre Hz. Peygamberin bu uygulaması, Kur’an-ı Kerim­de bulunan bazı âyet ve surelerin vücuda şifâ verdiğine delâlet eder. Na­mazdan sonra hangi duanın ve nasıl yapılacağına delâlet etmez.[310]

5057… Hz. İrbâd b. Sâriye’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) uyumadan önce el-Musebbihat (denilen sureleri) okur ve:

“Bu su­relerin içerisinde bir âyet vardır ki bin âyetten daha faziletlidir” bu­yururdu.[311]

Açıklama

“el-Müsebbihât” ismi verilen sureler, Kur’ân-ı Kerimde “Sübhane” “Sebbeha” ve “Yusebbihu” kelimeleriyle başlayan surelerdir ki; bunlardan birincisi, İsrâ, ikincisi Ha-did, Üçüncüsü Haşr, dördüncüsü Saff, beşincisi Cum’a, altıncısı Teğabün, yedincisi A’lâ suresi olmak üzere yedi sureden meydana gelmişlerdir.

Bu mevzuda Aliyyü’I-Kâri (ra.) şöyle diyor: “Bazılarına göre bu âyet­ten murad Haşr suresinin sonunda bulunan “Lev enzelnâ hâzel Kur’âne alâ cebelin.,.” diye başlayan âyet-i kerimelerdir. Bu âyetin diğer âyetler arasındaki yerini ism-i a’zamin diğer esmaü’l-hüsna arasındaki yeri gibidir. Hafız İbn Kesir’e göre metinde faziletinden bahsedilen âyet-i ke­rimeden maksat “-Huve’I evvelü ve’l âhirü vezzahirü vel bâtın ve nü­ve bilkülli şey’in alîm” âyet-i kerimesidir. Fakat en doğrusu şudur ki; söz konusu edilen âyet sadece bir âyetten ibaret değildir. Bu âyetten maksat sözü geçen surelerin herbirindeki sübhane, sebbaha, yüssebbihü kelime­leriyle başlayan yedi âyettir.”[312]

5058… Hz. İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) yatağına yattığı zaman şöyle dua edermiş:

“Bana yeten (ve halka muhtaç etmeyen, verdiği ev bark ile) beni ba­rındıran, yediren ve içiren, bana iyilik edip iyiliğini arttıran, bana (nimetlerini) veren ve bollaştıran Allah’a hamdolsun. Allah’a her hâl(im)de hamdolsun, herşeyin besleyip büyütücüsü ve gerçek sahibi ve herşeyîn ma’bûdu olan Allah’ım! (Cehennem) âteş(in)den sana sı­ğınırım.”[313]

Açıklama

Metinde geçen “her hâl(im)de Allah’a hamd olsun» mealindeki duada bolluk ve darlık, refah ve sıkıntı hallerinin hepsi için Allah’a hamd manası bulunmakla beraber, aynı zamanda cehennemlik olan küfür ehlinin halinden Allah’a sığınmak manası da bulunmaktadır.

Çünkü müslümanm başına gelen sıkıntılar, onun ya bir günahını örter, ya da Allah yanındaki derecesini arttırır. Bu bakımdan şuurlu bir müslü-man her halinin kendisi için bir nimet olduğunu bilir ve her haline şükür eder. Kâfir ise böyle değildir. O daima isyan ve zarar içerisindedir. Müs­lüman bunun da şuurunda olduğu için kendisine iman nimetini ihsan eden Allah’a her halinden dolayı hamd ederken, aynı zamanda kâfirlerin hâli­ne düşmekten de Allah’a sığınır.[314]

5059… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir yatağa yatar da orada Allah’ı zikretmezse (bu durum) kendisi için kıyamet gününde bîr hasret ve nedamet olur.

Kim de bir mecliste oturur da orada aziz ve celil olan Allah’ı zik­retmezse (bu durum) kıyamet gününde kendisi için hasret ve nedamet olur.”[315]

Açıklama

Tiretün: Noksanlık, demektir. Noksanlık ise hasret ve nedâmet getirir. Bu bakımdan biz “tire” ke­limesini hasret ve nedamet diye tercüme ettik.

İmam Gazalî (r.a.)’nin açıklamasına göre, Allah’ı zikretmeden uyu­mak hayatın atalete uğraması demektir. Bu itibarla, uyku ölüme çok ben­zer. Bazan da insanların uykuda iken öldükleri görülmüştür. Kul hangi hal üzere olursa, o hal üzere diriltileceğinden, abdestli ve Allah’ı zikrederek uyumaya çaba göstermek icab eder. Kul bu halde uykuya varacak olursa ruhuyla Arşa yükselir ve uyanıncaya kadar namaz kılmış sayılır. Eğer kul bu halde iken ölecek olursa namaz kılar halde diriîtilecektir.”[316]

98-99. Geceleyin Uyanan Kimse Hangi Duayı Okur?

5060… Ubâde b. Sâmit’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a,) şöyle buyurmuştur; “Her kim geceleyin uyanır da uyandığı zaman: ‘La ilahe illallahü vehdehû lâ şerike leh, lehülmülkü ve lehül hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadir, sübhanellahi vel hamdülillahi velâ ilahe illallahü vellahü ekber, velâ havle velâ kuvvete illa billah” (Al-lah’dan başka ilah yoktur, o tekdir ve ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd onundur ve o herşeye gücü yetendir. Ben Allah’ı hertürlü noksanlıktan tenzih ederim Hamd, Allah’a mahsustur. Allah’dan başka ilah yoktur. Al­lah en büyüktür, (günahlardan) dönüş ve (kulluk görevine) güç (yetiriş) ancak Allah(ın izni ve inayeti) iledir) deyip sonra: “Rabbiğfirlî (Ey Al-lahım, Rabbim! Beni bağışla) diye dua ederse (o kimsenin günahları ba­ğışlanır.)

el-Velîd (bu hadisi naklederken tereddüde düşerek) dedi ki: – Yahutta-(Hz. Peygamber) şöyle buyurdu: “Dua edecek olursa kabul edilir. Eğer kalkar da abdest alır sonra namaz kılarsa namazı kabul edilir.”[317]

Açıklama

Aslında her dua ve her namazın kabul edilmesi Allah’dan umulur. İbn Melek’in açıklamasına göre bu hadis-i şerifte söz konusu edilen dua ya da namazın kabul edilmesi ümidinin diğer dua ve namazlardaki ümidin üzerinde olmasının kesinlik kazanmasıdır. Buna kesin nazarıyla bakılabilir.

Bazı ilim adamlarına göre burada anlatılmak istenen, sözü geçen dua ve namazın kesin bir şekilde kabulü değildir. Fakat kabul edilmesi ümidi­nin diğer vakitlerdeki dua ve namazlardan daha da fazla olmasıdır.

Metinde geçen “te’ârra” kelimesi uyanmak ve uyanık iken birşeyler söylemek, anlamlarına gelir. Eğer burada bu kelimenin uyanık iken bir şeyler söylemek anlamına geldiği kabul edilirse o zaman bu kelimeyi takib eden “fekale” kelimesinin başında bulunan fâ’nın “Tefsiriyye” olması mümkündür. Bu durumda söz konusu “fâ” uyanınca söylenen sözleri açık­lamak için getirilmiş demektir. Öyleyse burada anlatılmak istenen geceleyin uyanınca rasgele bir takım kelimeleri okumak değil, mevzumuzu teşkil eden hadiste zikredilen kelimeleri okumaktır. Binaenaleyh daha sonra yapılacak dua ve namazın kabulünün kesin bir şekilde ümit edilmesi de bu kelimeler­den sonra yapılmış olmasındandır. Öyleyse sut bu kelimelerdedir. Buna iyi dikkat etmek gerekir.[318] Şurasını da iyi bilmek gerekir ki, bu babda gelen zi­kirler, gece uyanıp da tekrar uyumak isteyen kimseler içindir. Uyandıktan sonra uyumak istemeyen kimselerin yapacakları zikirler ayrıdır.[319]

5061… Aişe (r.anha)’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) geceleyin (uykudan) uyanınca: “La ilahe illâ ente, Allah hümme estağfi-ruke lizenbî ve eselüke rahmeteke, ÂUâhümme zidnî ilmen, velâ tüziğ kalbî ba’de iz hedeytenî ve heb Iî minledünke rahmeten inneke entel-vehhâb (: Senden başka ilah yoktur seni her türlü noksan sıfatlardan ten­zih ederim. Allahım, günâhlarım için senden af dilerim ve rahmetini iste­rim Allah’ım! İlmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma ve kendi katından bana rahmet ver, şüphesiz ki sen çok bağışlayıcısın)” diye dua edermiş.[320]

Açıklama

Bu dua gece uykusu kaçıp da tekrar uyumak isteyen kjmse içinciir Gece uyandıktan sonra bir daha uyumak istemeyen kimseler için değildir. Gece uyandıktan sonra tekrar uyumak isteyen kimse için müstehab olan kendisini uyku tutuncaya kadar bu babda gelen duaları okumağa devam etmektir.

Bu babda gelen okunması, müstehab olan dualardan biri de şudur: “Nâ-metiluyûn ve gâretinnücûm ve ente hayyun kayyum (gözler uyumuş, yıl­dızlar batmıştır, sen ise diri ve yaratıkları devamlı gözetleyensin.)”[321]

99-100. Uyumadan Önce Yapılacak Tesbihat (Zikirler)

5062… Hz. Ali (İbn Ebî Tâlib) dedi ki: Hz. Fatıma değirmen taşından meydana gelen elindeki rahatsızlıktan Peygamber (s.a.)’e acınmıştı. Bu sırada Peygamber bazı esirler getirilmişti. Bunun üzerine Hz. Fatıma bir esir istemek üzere Hz. Peygamber’e geldi (fakat evinde olmadığı için) ken­disini göremedi. Bu geliş sebebini Hz. Aişe’ye bildirdi. Peygamber (s.a.) gelince Hz. Aişe Hz. Fatıma’nın geldiğini (ve sebebini) kendisine haber vermiş. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) bize çıkageldi. Biz yataklarımı­za yatmıştık. Biz (kendisini karşılamak için yataklarımızdan) kalkmaya davrandık.

Yerlerinizde durun, dedi ve aramıza oturdu. Hattâ göğsümün üze­rinde ayaklarının serinliğini hissettim. Hemen arkasından:

Size istediğinizden daha hayırlısını göstereyim mi? Yataklarınıza yattığınız zaman otuz üç defa “Sübhanellah”, otuz üç defa “elhamdü­lillah”, otuzdört defa da “Allahü ekber” deyiniz. Bu sizin için bir hiz­metçiden daha hayırlıdır.[322]

5063… Ebu’l Verd b. Sümame’den (rivayet edildiğine göre, birgün Hz. Ali (b. Ebi Tâlib, Ali) b. A’bed’e şöyle demiş:

Sana kendimden ve Rasûlullah (s.a.)’ın kızı Fatima’dan bahsedeyim. O Hz. Peygamber’in aile fertleri arasında en çok sevdiği kimse idi ve be­nim yanımda (fakir bir hayat sürüyor) idi. O (eliyle) değirmen çekerdi hatta değirmen elinde iz bırakmıştı. Tulumla (eve) su çekerdi, hatta (tulu­mun ipleri) boynunda iz yapmıştı. Ve evi (kendi elleriyle) süpürürdü, öy­le ki elbisesi toz toprak içinde kalmıştı. (Yemek) tencere (sinin altında ateş) yakardı da elbiseleri işlenmişti. Bu sebeplerden dolayı onun başına (birçok) sıkıntı (lar) gelmişti). Derken (birgün) Peygamber (s.a.)’e bir ta­kım kölelerin getirilmiş olduğunu işittik. Bunun üzerine ben (kendisine):

Babana gitsen de ondan (günlük işlerinde) senin çalışmana gerek bırakmayacak bir hizmetçi istesen dedim. O da (kalktı) Hz. Peygamber’e vardı. Hz. Peygamberin yanında onunla konuşan bir takım insanları gö­rünce (derdini anlatmaktan) utanıp geri döndü. (Ertesi günü) kuşluk vak­ti (Hz. Peygamber) yanımıza çıkageldi. Biz yorganlarımızın içinde idik. Hz. Fatıma’nın başı ucuna oturdu. Hz. Fatıma babasından utandığı için başını yorganının içine çekti. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) O’na:

Muhammed ailesine olan dünkü ihtiyacın ne idi? diye (iki defa) sordu. (Hz. Fatıma da) her ikisinde de sükût etti.

Bunun üzerine ben (söze başladım):

Ey Allah’ın Resulü, Allah için sana ben cevap vereyim: Bu (kadın­cağız) benim yanımda (fakirlikten dolayı) un öğütmek için kendi elle­riyle değirmen çekmektedir. Öyle ki (değirmen) eline iz yaptı. Tulum ile su taşıdı da (tulum) boynunda iz bıraktı. Ev süpürdü, elbiseleri toz toprak içinde kaldı. (Yemek) tencere(sinin altında nefesiyle ateş) yak­tı da elbiseleri is içerisinde kaldı. Bu esnada bize, sana bir takım kölele­rin, ya da hizmetçilerin- geldiği (haberi) ulaştı. Ben de kendisine: Git on­dan (bir hizmetçi de) iste, dedim….” (daha sonra Ebu’l-Verd bir önceki) el-Hakem hadisinin manasını daha uzun olarak rivayet etti.[323]

Açıklama

el-Muhalleb gibi bazı âlimler mevzumuzu teşkil eden bu hadis-ı şeriflerin zahirinden yakın akraba­ların izinsiz olarak birbirlerinin evlerine girebilecekeri hükmünü çıkar-mışlarsa da Hafız İbn Hacer -Darakutnî’nin Ilel’i ile Taberi’nin Tehzi-b’inden bu hadisin bazı rivayetlerinde “Hz. Peygamberin içeri girmek için izin aldığı ve Hz. AH ile Hz. Fatıma, Rasûlullah’ın içeriye girmesine izin vermeleriyle birlikte yataktan kalkıp elbiselerini giymeye davrandık­ları fakat Hz. Peygamberin onları bu zahmete sokmak istemediği için ya­taklarında yatmalarını istediği” ifade edilmektedir, diyerek Mühelleb’in bu görüşünü reddetmiştir.[324]

Nitekim, Hafız ibn Hacer’in bu rivayeti “Ey iman edenler, kendi ev­lerinizden başka evlere sahiplerinden izin alıp selam vermeden gir­meyin. Umulur ki iyice düşünür, (hikmetini hissedensiniz,

“Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar, oraya girmeyin şayet size: Geri dönün derlerse hemen dönüp gidiniz. Bu sizin için daha temiz (bir davramş)tır. Allah ne yaparsanız hakkıy­la bilendir.”[325] âyet-i kerimelerinin ruhuna uygundur.

Çünkü, bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki hiçbir kimsenin ev sahibini haberdâr edip izin almadan ve selamdan sonra “buyur” şeklindeki bir hüsn-ü kabul görmeden başka birinin evine girmesi caiz değildir. Bu hususta yabancılar ile yakın akraba arasında da bir fark yoktur. Çünkü bu âyetlerin hükmünün Umûmî olduğunda

bütün müfessirler ittifak etmişler­dir.[326]

Bazı Hükümler

  1. Hz. Ali nin Hz. Peygamber yanında çok büyük yeri ve manevi değeri vardır.
  2. Kişinin, kendi ev halkından olan birinin yanında hanımıyla birlikte bir yatağa yatması, tesettüre riâyet etmek şartıyla caizdir.
  3. Kişinin kendisi için daha hayırlı gördüğü bir işi başkalarına da tav­siye etmesi caizdir.
  4. Gece uykuya yatarken hadis-i şerifte açıklanan tesbihatı okumanın fazileti çok büyüktür.

Bu tesbihat ile ilgili açıklamamız (2988) numaralı hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[327]

5064… Şu (bir önceki) haberi Peygamber (s.a.)’den Hz. Ali yoluyla Şebes b. ibî de (rivayet etmiştir). Bu rivayete göre Hz. Ali şöyle demiştir: Ben (faziletlerini) Rasûlullah (s.a.)’dan duyduğumdan beri, bu zikirleri Sıffîn gecesi dışında (hiçbir gecede) terk etmedim. Bu zikirleri ancak ge­cenin son saatlerinde hatırladım da, hemen onları söyleyiverdim.[328]

Açıklama

Hz. Ali, bir önceki hadiste seçen uykudan önce okunması tavsiye edilen zikirleri Hz. Peygamberde duyduğu günden itibaren hiç terk etmemiş, her gece uykuya yatarken okumuştur. Ancak Hz. Muaviye ile aralarında geçen Sıffîn savaşı gecesi bu zikirleri tam zamanında yapamamış biraz te’hirli olarak gecenin so­nunda yapabilmiştir.

Mu’cemu’I-Büldân’da açıklandığı üzere, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında geçen Sıffîn savaşı hicretin 37. senesinde Safer ayında vuku bul­muştur.

Sıffîn Fırat nehrinin batısında Rakka ile Bâlis arasında ve Fırat kıyısın­da bulunan bir yerdir.[329]

5065… Hz. Abdullah İbn Amr’den (rivayet edildiğine göre) Peygam­ber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“İki zikir çeşidi vardır ki, bunlara devam eden nıüslüman bîr kul mutlak cennete girer. Bunlar kolaydır. Ama bunları yapanlar azdır. Her namazın ardında on defa: “Sübhanellah”, on defa: “elhamdülil­lah”, on defa: “Allahü ekber” der. (Böylece) bunlar (günde) yüz elli defa söylenmiş olur. Mizanda ise binbeşyüz (eder).

Yatağına yattığında otuz dört defa: “Allahü ekber” otuzüç defa “Elhamdülillah”, Otuzüç defa: “Sübhanellah” der. (Bu suretle) bun­lar yüz defa dil ile söylenmiş olur. Mizanda ise bin (kabul edilir. Ravi Abdullah b. Amr dedi ki):

Rasûlullah (s.a.)’i bunları eli(nin parmakları) ile sayarken gördüm.

(Sahabe-i kiram):

Ey Allah’ın Resulü bunlar kolay olduğu halde yapanlar neden az olu­yor? diye sordular da (Hz. Peygamber) şöyle cevap verdi:

Sizden biri yatağindayken şeytan ona gelir. Bunu söylemeye fır­sat vermeden uyutur. Namaz kılarken gelir. (Namazın sonunda) bun­ları söylemeden önce ona bir ihtiyacını hatırlatıverir…”[330]

Açıklama

Hadis-i şerifte iki zikir çeşidinden söz edilmektedir:

  1. Her vakit namazının sonunda okunan zikirlerden onar adet, beş vakitte toplam 150 adet eder. “Kim bir iyilik yaparsa on katı verilir.”[331] âyet-i kerimesi gereğince her iyilik on misliyle mükâfat-landırılacağından bu yüz elli zikir, kulun mizanına 1500 zikir olarak ko­nacaktır.

Aslında farz namazlardan her birinin ardında yapılan zikirlerin sayısı­nın 99 adet olacağına dair pekçok sahih hadis vardır. Öteden beri yapıla gelen uygulama da bu hadislere göredir. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ise söz konusu zikirlerin sayısının otuz olduğundan söz edilmekte­dir ki, bu mikdar farz namazların sonunda yapılması gereken yeterli zik­rin en az olan sayısıdır.

  1. Gece uykuya yatarken okunan yüz adet zikirdir. Bunlar da yine me­alini sunduğumuz âyet-i kerime gereğince Mizana bin adet zikir olarak konacaktır.

Fakat yapılması kolay, sevabı fazla, dile hafif, terazide ağır olan bu zi­kirler, şeytanın hased damarlarını fazlasıyla tahrik ettiği için şeytan mut­laka bir yolunu bulup insanı bu kazançlı işten mahrum etmek ister. Çoğu zaman da buna muvaffak olur. Bu bakımdan bir müslüman, hiçbir zaman şeytana bu fırsatı vermemelidir.[332]

Bazı Hükümler

  1. Farz namazlardan sonra on defa “Sübhanallan” on defa “elhamdülillah”, on defa da “Allahü ekber” demek meşrudur.
  2. Gece uykuya yatarken 33 defa sübhanalîah, 33 defa elhamdülillah, 34 defa da Allahü ekber demek meşrudur.
  3. Her sevablı işe on kat sevab verilir.
  4. Yapılan zikirleri parmaklarla saymak meşrudur.[333]

5066… (Hz. Peygamber amcası Ebu Talib’in oğlu ez-Zübeyr’in kız­larından Ümmü Hakem’in yahut da Dubaa’nm oğlundan rivayet edil­diğine göre) bu iki kadından birisi şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.) birtakım esirler ele geçirmişti. Bunun üzerine ben, kızkardeşim ve Peygamber (s.a.)’in kızı Fatıma ile birlikte Peygamber (s.a.)’e gittik. Kendisine (hep birlikte) içinde bulunduğumuz sıkıntılardan yakındık ve kendisinden esirlerden bir kısmının bize verilmesi için emir buyurmasını istedik de:

Bedir (şehidlerinin) yetimleri sizi geçtiler, cevabını verdi. Sonra (ravi) Fazl b. Hasen (bir önceki hadiste anlatılan) teşbih hadisesini anlattı (ve bu teşbihlerin) her (farz) namazın arkasında (çekileceğini) söyledi, (fakat) uyku (ya yatarken çekilecek tesbihat)dan söz etmedi.[334]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama (2987) numaralı hadisin şerhinde geçmiştir.[335]

100-101. Kişi Sabahladığı Zaman Hangi Duayı Okur?

5067… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) (Hz. Peygamber’e):

Ey Allah’ın Resulü, sabaha ve akşama çıktığım zaman okuyacağım bazı kelimeler emr et, demiş de (Hz. Peygamber) şöyle buyurmuş:

Sabahladığın, akşamladığın ve yatağa yattığın zaman şunları oku: “AHahümme fâtırassamâvati vel erdi. Âlimelgaybi veşşehâdeti Rabbe külli şey’in ve melîkehü! Eşhadü en Iâilahe illa ente. Eûzü bi-ke min şerri nefsî ve şerrişeytani ve şirkini (:Ey Göklerin ve yerin ya­ratıcısı, gizliyi ve açığa bilen! Herşeyin Rabbi ve meliki olan Al­lah’ım! Senden başka ilah olmadığına şahidlik ederim nefsimin şer­rinden şeytanın şer ve şirkinden sana sığınırım.)”[336]

Açıklama

Hadis-i şerifte, Allah’ın hıfz ve himayesi için sabah vaktine ve akşam vaktine çıkan bir kimsenin söz konusu duayı okuması tavsiye edilmektedir. Binaenaleyh sözü geçen vak­itlerde bu duayı okumak müstehabtir.

Sabah vaktinden maksat fecrin doğuşundan, güneşin ufukta ikindi güneşinin batı ufkuna olan yüksekliği nisbetinde yükselmesine kadar geçen zaman dilimidir.

Mesâ (akşam) vaktinden maksat ise, ikindi vaktinden itibaren akşam . vaktine ya da gecenin ilk üçte birine veya yarısına kadar olan zaman dil­imidir.[337] Yatarken yerine getirilecek olan bu sünnetin en kâmil şekli, bu Şuayı bir de yatağa yatınca okumakla gerçekleşir ki, Fahr-i kâinat efendi­miz faydanın en mükemmel şekilde gerçekleşmesi için sormadığı halde, Hz. Ebu Bekr’e bunu da açıklamıştır.[338]

Bazı Hükümler

  1. Metinde geçen duaları sözü geçen zamanlarda okumak müstehabür.
  2. Bir alimin kendisine soru soran bir kimseye sorusuyla ilgili olmakla birlikte sormadığı kısımları da açıklaması meşrudur.[339]

5068… Hz. Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) sa­baha çıkınca: “AHahümme bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike Nemû-tü ve ileyke’nnüşûr (: AHahım senin hıfz ve himayenle sabaha çıktık. Akşama da seninle çıktık, seninle yaşıyoruz seninle öleceğiz, ölümden sonra kalkış sanadır)” diye dua edermiş. Akşama çıkınca da:

“Allahümme bike emseyna ve bike nahyâ ve bike nemûtü ve iley-kennüşûr (Allah’ım seninle akşamladık, seninle yaşar, seninle ölürüz. Senin (iznin)le ölürüz. Ölümden sonra kalkış da sanadır” diye dua edermiş.[340]

Açıklama

Hayata gelen her canlının hayatı iki kısma ayrılır:

  1. Dünya hayatı
  2. Ahiret hayatı

Dünya hayatı da, iki safhadan oluşur:

  1. Uyku hali,
  2. Uyanıklık hali.

Netice itibariyle bütün bu durumlar, hep mutlak kudretin emir ve ira­desiyle vücut bulur. Sabahın aydın ve uyanık durumuna giren insan o gün başına ne işler geleceğini bilemez ve günlük kaderini çizemez. Akşam olup gece karanlığına giren kimse de şuursuz ve herşeyden habersiz ola­rak uykuya yatınca sağlam olarak sabaha çıkacağını kestiremez. Yaşadık­ça da dert ve musibetlerden sıyrılamaz ve akıbet ölümün pençesine teslim olur.

Bütün bu haller karşısında mü’min kula düşen vazife, hayatında ilâhi emirlere ilişkin görevlerini bilerek yapmak ve tam bir teslimiyet içinde akşam ve sabah Allah’a iltica edip Peygamber (s.a.)’in okumuş oldukları duaları okumaktır. Bu dualarda geçen ifadeler yüce Allah’a karşı kulun acizliğini ve tevekkül ve teslimiyet ihtiyacını itiraftan başka birşey değil­dir.

Bu itibarla samimi ve şuurlu bir müslümanın bu gibi duaları ezberleyip kendine vird edinmesi son derece lüzumlu ve kaçınılmaz bir görevdir.[341]

5069… Hz. Enes b. Malik’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Her kim sabaha ya da akşama çıktığında “Allahümme innî esbah-tü üşhidüke ve üşhidü hamelete arşike ve melâiketeke ve cemîe halkı-ke enneke entellahu İâ ilahe ifla ente ve enne Muhammeden abdüke ve rasülüke (Allahım (senin izin ve inayetinle) sabah vaktine eriştim, seni, arşını taşıyanları, (diğer) meleklerini ve yaratıklarının tümünü şâhid tutuyorum ki, sen kendinden başka ilah olmayan yegâne Allansın, Muhammed de senin kulun ve ekindir)” diye dua ederse Allah onun dörtte birini Cehennemden azad eder. Her kim bu duayı iki defa okursa Allah onun yarısını (cehennemden) azad eder. Üç defa okuya­nın dörtte üçünü, dört defa okuyanın bütün vücudunu azad eder.[342]

Açıklama

Fahr-i kâinat efendimiz, hayatları boyunca sabah ve akşam çeşitli dualar okumuş ve sahabilerinin herbirine hallerine, ihtiyaçlarına göre bunlardan uygun olan bir duayı öğret­miştir. Bunların hepsini öğrenip okumağa ne hafıza müsaittir ne de za­man. Bu bakımdan müslüman bunlardan haline ve ihtiyacına uygun dü­şenleri .seçip kendine vird edinmelidir.

Bu hadisin şerhi için bir önceki hadisin şarhine de bakılabilir.[343]

5070… (İbn Büreyde’nin) babasından (rivayet edildiğine göre) Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Her kim sabaha yahut da akşama eriştiğinde: ‘AHahümme Rabbi lâ ilahe illa ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike mesteta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü ebû’u bi ni’metîke ve ebû’ü bizenbt fağfirli innehü lâ yağfirüzzünûbe illâ ente (: Allahım sen Rab­bimsin, senden başka ilah yoktur, beni sen yarattın ben senin kulunum ve gücüm yeterince ahdin ve va’din üzerindeyim. Yaptığım kötülükler­den sana sığınırım (üzerimdeki) nimetlerini ve günahlarımı itiraf ederim. Beni affet. Çünkü günahları ancak sen affedersin) der de (o günün) gün­düzünde veya gecesinde ölürse (mutlaka) cennete girer.”[344]

Açkılama

Buharî’nin rivayetinde Resulü Zişan efendimizin mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte öğretilen istiğfar için “Seyyidül istiğfar (istiğfar dualarının efendisi)” tabirini kul­landığı ifade edilmektedir. Fahr-i kainat efendimiz bu tabiriyle “nasıl ki bir kavmin reisi o kavmin her türlü sıkıntılarında başvurduğu bir merci ise bu duada dünyada başı sıkılan, sırtında taşıdığı günah yüklerinin ağırlığı altında duyduğu sıkıntıdan ve bunalımdan kurtul­mak isteyen kimselerin merciidir” demek istemiştir.

Kıymetli ilim adamlarımızdan Kamil Miras efendi mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifi açıklarken şöyle diyor:

“Müellif Buharı, bu hadisin başlığında Nuh sûresinin dokuzuncu âye-tiyle onu takib eden âyetleri ve bir de Al-i İmran suresinin yüz otuzbeşin-ci âyetini zikretmiştir ki; Nuh suresi âyetlerinin mealleri şöyledir:

“Sonra hem ilan ederek onlara söyledim. Hem gizliden gizliye söy-ledinı onlara… Dedim ki: Gelin Rabbinizin mağfiretini isteyin. Çünkü o Gaffardır (mağfireti çok boldur, Rabbimizin mağfiretini dilediğiniz takdirde Allah) üzerinize bol bol yağmur suyu verir.

Hem Mallarınızı, hem de oğullarınızı çoğaltır ve size bahçeler ya­ratır size ırmaklar akıtır.”[345]

Bu sure-i şerifede bildirildiği üzere Nuh’un kavmi Vedd, Süva, Yegus, Ye’ûk, Nesr adlarında bir takım hayvanları temsil eden putlara taparlardı. Hz. Nuh, kavmini bunlardan men edip yalnız Allah’a ibadet ve ona itaat etmelerini tebliğ ve gece gündüz bu da’vetle meşgul olduysa da bir türlü müessir (etkin) olamamıştı. Rivayete göre bunun üzerine Cenab-ı Hak, Nuh’un kavminden kırk sene yağmuru esirgedi. Kadınlarını da kısır bı­raktı. Bunun üzerine Hz. Nuh tercümesini sunduğumuz ayetlerde haber verildiği üzere kavmine istiğfar etmelerini ve bu suretle kendilerine yağ­mur ve evlad ihsan olunacağını ve bu sayede refah ve saadete kavuşacak­larını tebliğ etti. Bununla da uyanmadıklarından kendilerine tufan alame­ti gönderildi.

Müellif Buhari, Hz. Nuh’un isyankâr kavminin vaziyetine tercüme et­tiğimiz âyetlerle işaret ettikten sonra da Muhammed ümmetinin dua ve is­tiğfar hakkındaki mütaveatkârâne hallerini tasvir eden Ali İmran suresi­nin şu mealdeki âyetini zikretmiştir:

“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman Al­lah’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler, hem de iş­ledikleri günahda bile bile ısrar etmezler.”[346]

Bu iki sureden meallerini sunduğumuz âyetlerde istiğfarın yüksek fa­zileti tebliğ bu vurulmuş tur. Bilhassa, Nuh suresinde istiğfarın herşeyin el­de edilmesine vesile olduğu bildirilmiştir.,

Sa’lebî’nin beyanına göre Hasan-ı Basrî hazretlerine birisi gelerek fa­kirliğinden şikayet etmiş. Hazret ona “Allah’a istiğfar et” diye cevap ver­miş. Başka birisi de: Dua buyursanız da Allah bir oğul verse diye rica et­miş. Hz. îmam buna da: “Allah’a istiğfar et” demiş. Bir başkası daha ge­lerek kuraklıktan bahçesinin kuruluğundan şikayet etmiş. Buna da: İstiğ­far et, tavsiyesinde bulunmuş.

Mecliste hazır bulunanların Hasan-ı Basri Hazretlerine: “Ey Ustâd! Türlü şikayet ve başka başka dileklerde bulunanların hepsine de aynı tav­siyede bulundun, demeleri üzerine Hz. İmam – Ben bunu kafamdan atıp söylemedim. Nuh aleyhisselâm türlü âfet ve zaruretlere müptela olan kav­mine bunlardan kurtulmaları için “Rabbinize istiğfar ediniz” dediği Kur’anda hikayet buyurulduğundan mülhem olarak ben de bana müraca­at edenlerin hepsine istiğfar etmelerini tavsiye ettim” buyurmuştur ki; Hz. İmanın bu içtihadı bizim için de ibret alınmağa değer mahiyettedir ve her türlü sıkıntılı zamanlarımızda istiğfar ederek arınmak ve her çeşit maksa­dımızın husulü için Rabbimize müracaat etmek gerektir…

Pek ziyade mesûr olan bu istiğfar duası vaktiyle taşraların büyük cami­lerinde perşembe gibi eyyam-i mübarekede ikindi namazından sonra imam tarafından cemaatle birlikte okunurdu. Ne güzel adet idi.”[347]

Şârih İbn Battal’ın açıklamasına göre metinde geçen “gücüm yettiğin­ce ahdin ve va’din üzerindeyim” cümlesindeki ahd’den maksat: “Alla-hın insan neslini yaratmadan önce onları Adem aleyhisselamm sulbünden zerreler halinde çıkarıp: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”[348] şeklinde bir soru yönelterek onlardan: “Evet Rabbimizsin” cevabını almak sure­tiyle kendinin Rabb; onların da kullar olduğuna dair onları şahid tutup kendilerinin de bu şahidliklerinde sabit kalacaklarına dair aldığı söz ve ahiddir. Yine aynı cümlede geçen “va’d” sözünden maksat ise; Allah (c.c.) hazretlerinin Rasulü zişan efendimizin diliyle kullarına verdiği “Şirk koşmadan farzlarını yerine getiren kimseyi cennetine koyaca­ğına”[349] dair verdiği sözdür.[350]

Hattabi’ye göre bu kelimelerle kasd edilen, kulun Allah’a bütün samimiyetiyle inanıp bu inancına uygun olarak, gücünün yettiğince kulluk görevini yerine getirmeye kararlı olduğunu itiraf etmesidir.

Hadis-i şerifte istiğfar duasının biri sabah biri de akşam olmak üzere günde iki vakitte okunacağı ifade edilmektedir ki, hadisin bab başlığı ile ilgili kısmı burasıdır.

Fahr-i kâinat efendimiz, ümmetine öğretmek üzere çok çok istiğfar et­miş ve: “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’a tevbe ve is­tiğfar ederim”[351] “Amel defterinde bol bol istiğfar bulunan kimseye müjdeler olsun”[352] buyurmuştur.[353]

5071… Abdullah (b. Mesûd r.anh)’dan (rivayet edildiğine göre) Pey­gamber (s.a.) akşam vaktine erişince şöyle derdi: “Emseynâ ve emsel mülkü lillahi vahdehülâ şerikeleh (: Akşam vaktine eriştik. Allah’a ait mülk de akşama erişti. Allah’a hamd olsun Allah’dan başka ilah yoktur o tekdir ve ortağı yoktur.) (Cerir’in rivayetinde şu ilave vardır. Zübleyd İbrahim İbn Süveyd’in şöyle dediğini söylerdi: Lâilâhe illalla-hü vahdehü lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ kül­li şey’in kadir. Rabbi es’eluke hayra mafi hazıhilleyle ve hayra mâ ba’dehâ ve eûzu bike min şerri ma fi hâzihilleyleti ve şerri ba’dehâ Rabbi eûzü bike mine’I kese! ve min sûil kibr evilküfr. Rabbi eûzü bi­ke min azabinnar ve azabil kabr (: Allah’dan başka ilah yoktur, o tektir ve ortağı yoktur mülk onundur hamd de ona mahsusdur, hem de o herşeye kadirdir. Allah’ım senden bu gecenin ve ondan sonraki gecelerin hayrını dilerim bu gecenin ve ondan sonraki gecelerin şer­rinden de sana sığınırım. Ey AUahim, tenbellikten, ihtiyarlığın kötü­lüğünden -yahut ta küfrün kötülüğünden- sana sığınırım. Allah’ım, cehennem azabından ve kabir azabından sana sığınırım.)”

(Peygamber efendimiz) sabah vaktine erişince de aynı şekilde: “Sa­bahladık Allah’a ait olmak üzere mülk de sabahladı…”diye dua eder­di.

Ehu Davud dedi ki: Şu be bu hadisi Seleme b. KüheyTden naklen: “İh­tiyarlığın kötülüğünden” diye rivayet etti. “Küfür kötülüğünden”sözü­nü rivayet etmedi.[354]

Açıklama

Biri sabahleyin biri de akşamleyin olmak üzere metinde geçen duaları yapmak müstehabtir. Tekellüfsüz olarak seçili dua yapmak makbuldür. Seci’in çirkini zorlanarak ve kasten yapılandır. Çünkü böyle bir seci’ duanın huşûunu ve ihlâsını kaçı­rır. Düşünmeden, tekeliüf yapmadan geliveren seci’de ise beis yoktur. Hatta gü2eldir. Çünkü bu fesahatin kemalinden ileri gelir. Yahutta evvel­ce ezberlendiği için böyle seci’li olur.[355]

5072… Ebû Sellâm’dan (rivayet edildiğine göre); kendisi Hıms mesci­dinde iken mescide bir adam gelmiş (Mescidde bulunan kimseler): “Bu adam (uzun süre) Peygamber (s.a.)’e hizmet etti” demişler. Bunun üzeri­ne (Ebu Sellâm) kalkıp da bu adamın yanına varmış ve:

Bana Rasûlullah (s.a.)’dan seninle onun arasına râvilerin girmediği (ve doğrudan doğruya) kendisinden işittiğin bir hadis söyle, demiş.

(O adam da) şöyle demiş:

Ben Rasûlullah (s.a.a)’i şöyle buyururken işittim: “Her kim sabaha ve akşam vaktine eriştiği zaman: Rabb olarak Allah’dan, din olarak İslamdan ve peygamber olarak da Muhammed’den razıyım, derse onu memnun etmek Allah üzerine bir hak olur.”[356]

Açıklama

Sabah ve akşam vakitlerinde mevzumuzu teşkil eden hadiste öğretilen duayı okumanın sevabı çok büyüktür. Sözü geçen vakitlerde bu duayı okuyan kimse Allah’ın rızasını kazanır.

Bu hadisin ravisi Ebu Sellâm Memtûrü’l Habeşî’nin Hıms mescidinde karşılaştığı kişiden Hz. Peygamberden araya bir ravi girmeden doğrudan doğruya Hz. Peygamberin kendi mübarek ağzından işittiği bir hadis riva­yet etmesini istemesi, araya girecek olan sahabilere olan güvensizliğinden değildir. Çünkü o sahabilerin hepsinin de güvenilir kişiler olduğunu bil­mektedir. Bu nedenle o sahabilerin adalet bakımından fevkalâde güveni­lebilecek kişiler olmaları cihetiyle işittikleri hadisleri mana olarak eksik­siz rivayet edeceklerinden emin olmakla beraber, beşer olmaları sebebiy­le lafızları naklederken onları aynıyla aktarmaya muvaffak olamayip yan­lışlıkla aynı manaya gelen kelimelerle değiştirerek rivayet etmiş olabile­ceklerine de ihtimal vermektedir. İşte sözü geçen kimseden araya ravi gir­meyen bir hadis rivayet etmesini istemesinin sebebi budur.

Bezlu’l-Mechûd müellifi, (XX, 10’da) hadiste sözü edilen Peygamber Efendimiz’e hizmet etmiş kişinin adım tespit edene rastlamadığını belirt­mektedir.

5073… Abdullah b. Gannâmi’l-Beyâzî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim sabahı ettiği zaman: Alla-hümme mâ esbaha bî min ni’metin feminke vahdek, lâ şerike lek, fe-lekelhamdü velekeşşükrü (: Allahım, benimle birlikte sabah vaktine erişen nimetlerin hepsi de tek olan sendendir. Senin ortağın yoktur. Hamd de şükür de sana mahsustur), diye dua eder o gününün şük­rünü eda etmiş olur. Akşam vaktine erişince bunun gibi dua eden kimse de o gecesinin şükrünü edâ etmiş olur.”[358]

Açıklama

Bu hadis-i şerif hakiki şükrün nimetin gerçek sahibini bilip bunu jütaf etmekten ve büyük, küçük bü­tün nimetleri onun verdiğine inanmaktan ibaret olduğuna ve metinde ge­çen duayı akşam ve sabah vakitlerinde okuyan kimsenin Allah’a karşı o günün şükrü, görevini yerine getirmiş olacağına delâlet etmektedir.[359]

5074… Cübeyr b. Ebî Süleyman b. Cübeyr b. Mut’ım’den demiştir ki:

Ben İbn Ömer’i şöyle derken işittim:

“Rasûlııllah (s.a.) akşam ve sabah vakitlerine eriştiği zaman şu duaları okumayı asla terk etmezdi:

“Allahümme inni es’elkülâfiyete fiddünya velâhira. Alfahünıme inni es’elükelafve velâfiyete fî dînî ve dünyaye ve ehli ve mâlî, Alla-hümmestür, avreti – (Osman bu kelimeyi)avrâtî diye rivayet etti- ve âmin rav’âtî Aliahümmehfaznî min beyni yedeyye ve min halfî ve an-yeminî ve an şimalî ve min fevkî ve eûzü bi azanıetike en uğtâle min tahtı (: Allahım, senden dünya ve âhirette afiyet dilerim. Allahım! Senden dinim, dünyam, aile fertlerim ve malım hakkında afv ve afi­yet dilerim, Allah’ım ayıbımı ört, korkularımdan emin kıl, Allahım beni önümden, arkamdan, sağımdan solumdan ve üstümden (gelecek her türlü tehlikeden) koru. Altımdan (gelecek belalarla) helak olmak­tan senin büyüklüğüne sığınırım.)”

Ebıı Davud dedi ki: Veki (Hz. Peygamber’ in hadisin sonunda geçen al­tımdan helak olmaktan – sözüyle) yere batmayı kast ettiğini söyledi.[360]

Açıklama

Aslında insanın malı ve aile fertleri, dünyasının bir parçasını teşkil eder. Bu bakımdan insan hadiste öğretilen duayı okurken “dinim ve dünyam hakkında afv ve afiyet di­lerim” diyerek aynı zamanda aile fertleri ve dünyası hakkında da afv ve afiyet istemesi aile fertleri ile malın insan hayatındaki fevkalâde önemlerindeııdir.

Bilindiği gibi afv, günahın silinmesi demek, afiyet ise hastalık ve bela gibi insanın dünyevi huzurunu kaçıran hadiselerden kurtulmak anlamına gelir.

Hz. Peygamber, bu duada altı yönden gelecek tehlikelerden Allah’a sı­ğınmıştır. Esasen insanın sağ-sol, ön-arka, alt-üst olmak üzere altı yönü vardır. Gelecek olan bir felaket te mutlaka bu yönlerden birinden gelir.

Tîbî’nin açıklamasına göre Fahr-i kainat efendimiz bütün, bu yönler­den gelecek belalardan Allah’a sığınırken, aşağıdan gelecek belalardan daha mübalağalı bir ifade ile Allah’a sığınması, alttan gelen belaların da­ha tehlikeli olmasındandır. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif metin­de geçen duayı sabah ve akşam vakitlerinde okumanın sünnet olduğunu ifade etmektedir.[361]

5075… (Hâşim oğullarının azatlı kölesi Abdül-Hamid’in Hz. Peygam-ber’in kızlarından birine hizmette bulunmuş olan annesinden rivayet edil­diğine göre); Peygamber (s.a.) (sözü geçen) kızına (lüzumlu duaları) öğ­reterek: “Sabah vaktine eriştiğin zaman: SübhaneUahi ve bihamdihî lâ kuvvete illa billahi maşaallahü kâne ve mâ lem yese’ lem yekun, a’lemü ennelfahe ala külli şey’in kadir ve ennellahü kad ehata bi kül­li şey’in ilmen (: Bana verdiği sayısız nimetlerinden’ dolayı Allah’a hamd ederek onu her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. (Al­lah’a kulluğu) güç (yetirmek) ancak Allah’ın (yardımı) iledir. Allahın dilediği olur dilemediği olmaz. (Şuna) inanıyorum ki, Allah’ın herşe-ye gücü yeter ve Allah ilmiyle herşeyi kuşatmıştır) diye dua et. Çün­kü bu kelimeleri sabahleyin söyleyen bir kimseyi Allah akşama kadar korur, onları akşam vakti söyleyen kimseyi de sabaha kadar korur” dediğini söylemiştir.[362]

Açıklama

Tîbî’nin açıklamasına göre: Metinde geçen “Allahü Teâlanın herşeye gücu yeter ve o ilmiyle her şeyi kuşatmıştır” mealindeki sözler, Allahın herşeyi kapsayan kudretini ve herşeyi kuşatan hudutsuz ilmini ifade etmektedir ki, bu iki sıfat tevhi­din esasıdır. Binaenaleyh bu iki sıfata böylece inanan bir kimse inanç esaslarr içerisinde en önemli yeri olan ölümden sonra dirilme, haşire neşr gibi inanç esaslarına inanmış olduğu gibi, bu sıfatları burada ifade edildiği gibi söyleyen kimse de ölümden sonra dirilmeyi, haşri ve neşri inkâr eden kâfirleri reddetmiş olur.”

Bu bakımdan bu duanın – Allah yanında- büyük bir değeri vardır. Do­layısıyla duayı akşam ve sabah okuyan kimse o günün gündüzünde ve gecesinde Allah’ın hıfz ve himayesinde olur.[363]

5076… Hz. İbn Abbas’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim sabaha eriştiğinde: “Akşama girerken ve sabaha ererken hepiniz Allah’ı teşbih edin ve hamd O’nadır. Gök­lerde de yerde de günün sonunda da öğleye eriştiğinizde de”[364] âyet-i kerimesini, “… İşte siz de böylece çıkarılacaksınız.”[365] âyetine kadar okursa gündüzün kaçırmış olduğu hayrı telafi etmiş olur. Kim de bu­nu akşam vaktine eriştiğinde okursa gecesinde kaçırmış olduğu hay­rı telâfi etmiş olur.”

(Ebu Davud’un şeyhlerinden Ahmed b. Said el-Hemdânî’nin bu hadisi Leys’den ihbar sigasiyle: ahberanî diyerek rivayet etmesine karşılık, diğer şeyhi) er-Rebî (muanan olarak yani); Leys’den diyerek rivayet etmiştir.[366]

Açıklama

Bu mevzuda İmam Ahmed’in Muaz b. Enes el-Cühenî’den (rivayet ettiği) bir hadis-i şerif şu meâldedir: “Yüce Allah’ın Hz. İbrahimi niçin vefakâr bir dost olarak isimlendirdiğini size haber vereyim mi? Zira o: “Sabah ve akşamle­yin akşama girerken ve sabaha ererken Allah’ı teşbih ederim. Gök­lerde ve yerde hamd Onadır. Gündüzün ardından öğle vaktine varın­ca da hamd ona mahsustur” derdi.[367]

5077… Ebû Ayyaş’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim sabaha eriştiğinde “lâ ilahe illâhü vahdehû Iâ-şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir (: Allah’dan başka ilah yoktur, o tekdir ve ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd de O’na mahsustur ve o herşeye kadirdir)” derse (bu zikir) onun için (sevab bakımından) İsmail (Aleyhisselam)ın evladından bir köle âzad etmeye denk olur ve ayrıca o kimse için on iyilik (sevabı) yazılır, on (küçük) günahı silinir. (Cennetteki yeri) on derece yükseltilir. Akşa­ma kadar şeytandan korunmuş olur. Eğer bu kelimeleri akşamleyin söyleyecek olursa onun için aynı şeyler sabaha kadar da o!ur.”[368]

Bu hadisi Ebu Davud’a rivayet eden Musa İbn İsmail kendisine) bu ha­disin Ham m ad’d an gelen rivayetinde (şu sözleri de) nakletti:

Bir adam rü’yasında Rasûlullah (s.a.)’i gördü de “Ey Allah’ın Resulü Ebu Ayyaş senden şöyle şöyle bir hadis rivayet etti (bu doğru mudur?)” diye sordu. (Hz. Peygamber de:)

Ebu Ayyaş doğru söylemiştir, cevabını verdi.

Ebu Davud dedi ki; Bu hadisi ismail b. Cû’fer ile Musa ez-Zem’î ve Abdullah b. Cafer de Süheyl ve (Süheyl’in) babası zinciriyle b. Ai-ş(e)’den rivayet eîti(ler.)[369]

Açıklama

Hadis-i şerifte, İsmail aleyhisselamın evladından bir köle azâd etmekten bahsedilmesi, İsmail (a.s.)’in evladından bir köle azad etme sevabının herhangi bir köle azad etme sevabından daha büyük olmasındandır. Hanefi ulemasından Aliy-yü’1-Kârî’nin açıklamasına göre, İbn Haçer’in zannettiği gibi bu hadis-i şerif İsmail Aleyhisselam’ın neslinden gelen kimselerin esir edilebilece­ğine delalet etmediği gibi, aksine de delâlet etmez.[370]

Bilindiği gibi Arapyarımadasında yaşayan arapların azad edilmesi İmam Şafiî’nin görüşüdür. Hanefilere göre, onlar köle edilmezler ki, azad olsunlar. Dolayısıyla bu gibi hadisler varsayıma hamledilir.[371] Daha Önce de açıkladığımız gibi, Hanefilere göre müşrik araplara cizye ödeyerek ya da köle olarak yaşamak hakkı tanınmamıştır, onlar ya müslüman olurlar ya da kılıçtan geçirilirler. Onlar İslamın beşiğinde dünyaya geldikleri için kendilerine köle olarak bile olsa müşrik olarak yaşama hakkı tanınmamış­tır.

Aliyyü’l-Kârî’nin açıklamasına ravinin rü’yadan bahsetmesi, işittiğini aynen aktarmak hususunda ihtiyatla riayet etmiş olmak içindir. Rü’yanın delil olarak kabul edilmesi için değildir. Çünkü rü’yanın delil olamayaca­ğı hususunda icma vardır..[372]

5078… Enes b. Malik Rasûlullah (s.a.) şöyle buyururken işittiğini söy­lemiştir:

“Her kim sabaha eriştiğinde: “Allahümme innî esbahtu üşhidüke ve üşhidü hamelete arşike ve inelâiketeke ve cemîa halkike, enneke entellahü lâ illahe illa ente vahdeka lâ şerike lek ve enne Muhanıme-den abdüke ve Resulük (: Ey Allahım ben (senin izin ve iradenle) sa­baha eriştim, senin kendisinden başka bir ilah olmayan tek Allah ol­duğuna ve ortağın bulunmadığına (dair) seni, Arşının taşıyıcılarını, meleklerini ve tüm yaratıklarını şahit tutuyorum)” derse o günde kazanmış olduğu (küçük) günahları affedilir. Eğer bu kelimeleri ak­şamleyin söylerse geceleyin kazanacağı bütün (küçük) günahları af­fedilir.”[373]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte ve benzerlerinde geçen “bütün günahları affedilir” gibi ifadeler kişileri teşvik için söylenmiş sözlerdir. Gerçekten bütün günahları affedilecek demek değildir.[374]

Çünkü bilindiği gibi büyük günahlar ancak tevbe ile, kul hakları ile il­gili günahlar da ancak sahipleriyle helallaşmak suretiyle affedilirler.[375]

5079… Müslim b. el-Haris et-Temimi’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) kendisine gizlice şöyle demiştir:

Akşam namazını kıldığında yedi defa “Allahümme ecirnî min-nennâri (: Ey Allahim beni cehennemden kurtar)” diye dua et. Eğer bu duayı okuduktan sonra o gecede ölecek olursan senin için (cehen­nemden) kurtuluş (beratı) yazılır. Sabah namazını kılınca da aynı du­ayı oku. Çünkü eğer sen (sabah namazından sonra aynı duayı okuduk­tan sonra) ölecek olursan o gün (akşama kadar) senin için kurtuluş (be­ratı) yazılır. (Muhammed ibn Şuayb dedi ki:) Ebu Said’in bana bildirdi­ğine göre el-Haris şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) bu duayı bize gizlice söyledi. Biz de bunu sadece (çevremizde bulunan) kardeşlerimize söyle­riz.[376]

Açıklama

Bu hadisin ravilerinden el-Haris b. Müslim ile Müslim b. el-Haris’in hangisinin sahabi olduğu belli değildir. Bu konuda ihtilaf vardır. Aynı şekilde hangisinin tabiûndan olduğu da belli değildir.

Buhârî ile Ebu Hâtem, Ebu Zür’a, Tirmizî ve daha pek çok hadis âli­mi, Müslim b. el-Haris’in sahabi olduğunu söylemişlerdir. Darekutnî O’nun kimliği meçhul bir kimse olduğunu söylemiştir. Hafız Münzirî ise bu hadis hakkında sükût etmiştir.

Hadis-i şerif söz konusu duayı akşam ve sabah namazlarından sonra okumanın faziletinin büyük olduğunu ifade etmektedir.

Hz. Peygamberin bu duayı gizlice öğretmesinin hikmeti, onu başkala­rından saklamak için değil, onun öneminin iyice kavranması, kafalara ve gönüllere iyice yerleşmesi içindir. Çünkü bir sır havası içinde gizlice ve fısıltı ile söylenen sözlerin kalpler üzerindeki etkisi daha çok, bu sözlere gösterilen alaka ve dikkat da daha fazla olur.[377]

5080… (Müslim b. el-Haris b. Müslim et-Temimi’nin) babasından (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) (bir önceki hadisin) bir benzeri­ni: “Ondan kurtuluş (beratı yazılır)” sözüne kadar söylemiş; şu farkla; ki (akşam namazını bitirince cümlesi ile sabah namazını bkirince anla­mındaki) iki cümlenin başında (bir de) “Hiçbir kimse ile konuşmadan” sözüne ilave etmiştir.

(Bu hadisi Musannif Ebû Davud’a rivayet eden) Ali Ibn Sehl bu hadi­si “Haris b. Müslim’in babası, Haris’e haber verdi ki…” sözleriyle rivayet etti.

Ali (b. Sehl) ile (Muhammed) b. el-Musaffa (Haris b. Müslim’in) şöy­le dediğini rivayet ettiler: “”Rasûlullah (s.a.) bizi bir seriyye ile birlikte göndermişti. Baskın yapılacak yere yaklaşınca ben atımı (olanca hızıyla) koşturup arkadaşlarımı geçtim. Bunun (üzerine yaptığımız baskını gören) düşman askerleri, beni feryat sesleri ile karşıladılar. Ben de onlara “Lâ ilahe illallah sözüyle korununuz” dedim. Onlar da (hepsi) bu kelimeyi söylediler (ve dolayısıyla müslümari oldular. Müslüman oldukları içinde hem canlarını hem de mallarını kurtarmış oldular). Bunun üzerine arka­daşlarım: Bizi ganimetten mahrum ettin, diye beni kına(maya başla)dılar. Rasûlullah (s.a.)’ın huzuruna gelince benim yaptığım bu işi kendisine an­lattılar, Rasûlullah (s.a.) beni çağırdı ve yaptığım işi (çok) beğendi. “Şu­nu unutma ki (yüce) Allah (bu yaptığın işten dolayı) sana (müslüman olan) o kimselerden her birine karşılık şu kadar (sevap) yazmıştır” dedi. (Ravi) Abdurrahman da bu hadisi, (Hz. Peygamberin bahsetmiş ol­duğu bu sevabıfn miktarını) unuttum-, şeklinde rivayet etti. (Bu hadisi Ebu Davud’a aktaran Şeyh Ali b. Sehl rivayetine devam ederek el-Haris b. Müslim’in sözlerine şöyle devam ettiğini söyledi): “Sonra Rasûlullah(s.a.) (bana)

Sana benden sonra (yapmaya devam edeceğin) bir vasiyet yazaca­ğım, dedi ve (dediğini) yaptı. (Vasiyyetin) üzerini mühürIcyip bana verdi ve bana dedi ki: (Hadisin bundan sonraki kısmında Aîi b. Sehl, Ebû Davud’un diğer Şeyhlerinin bir önceki hadiste geçen: Ey Allahım, beni cehennem ateşinden kurtar- anlamındaki dua ile ilgili) hadislerinin manasını rivayet etti. (Muhammed) b. el-Musaffa ise ravi Abdurrahman İbn Hassân’ın şöyle dediğini rivayet etti: “Ben el-Haris b. Müslim b. el-Haris el-Temimi’yi babasından hadis rivayet ederken işittim.”[378]

Açıklama

Bilindiği gibi bir önceki hadis-i şerifte akşam ve sabah namazlarından sonra: “Allahümme ecirnî minennar (: Ey Allah’ım! Beni cehennem azabından kurtar)” anla­mındaki duanın yedi defa okunması tavsiye edilmiştir. Fakat sözü geçen hadis-i şerifte bu duanın sözü geçejı namazlardan sonra hiçbir kimse ile konuşmadan yapılması şartından söz edilmemektedir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte ise va’dedilen saadete erişmek için söz konusu du­anın sözü geçen namazların sonunda hiç dünya kelamı konuşmadan ya­pılması şart koşulmaktadır.

Binaenaleyh bu duadan yararlanabilmek için bu şarta uyularak yapıl­ması gerekmektedir.

Diğer râviler bu hadisin “Müslim el-Haris’in babasından rivayet edil­miştir” şeklinde muanan olarak rivayet ederken, Ali b. Sehl rivayet bakı­mından daha muteber ve makbul olan tahdis yoluyla yani “babası ona haber verdi ki” şeklinde rivayet etmiştir. Bilindiği gibi tahdis sigasiyle ri­vayet edilen hadisler “an” kelimesiyle yani “muanan” olarak rivayet edi­len hadislerden daha makbuldür. Binanenaleyh Ali b. Sehl’in rivayeti Ebu Davud’un diğer şeyhlerinin rivayetinden daha sağlam ve makbuldür.

Hadis-i şerifte izaha muhtaç olan hususlardan biri de Haris b. Müs­lim’in bir akıncı birliği ile üzerlerine baskın yaptığı düşman birliğine ken­dilerini kurtarmaları için kelime-i tevhid okumalarını telkin etmesi üzeri­ne, düşman askerlerinin bu teklife uyarak şehadet getirmeleriyle müslü­man akıncı birliğinin onların mallarına ve canlarına dokunamamaları ve bu yüzden de akıncı müslüman askerleri: “Bizim elde edeceğimiz gani­mete engel oldun” diyerek el-Haris’e çıkışmalarıdır.

Bilindiği gibi “Lâilahe ilallah Muhammedür Rasûlullah: diyen kimsenin canı da malı da taarruzdan korunmuştur.[379] Bu kelimeyi söyle­yen kimse harp meydanında bile olsa canını ve malını müslümanların ta­arruzlarından kurtarmış olur. Onun canına taarruz edilemediği gibi esir de edilemez. Mallan da ganimet olarak alınan işte bu sebepledir ki, müslü­man akıncılar tevhid kelimesini söyleyen düşman askerlerinin canlarına dokunamadıkları gibi mallarına da dokunamamışlar ve onlardan ellerine geçecek olan ganimet mallarından mahrum kalmışlardır.

İşte bu yüzden arkadaşları ona çıkışmışlardır. Hz. Haris onların müslü­man olarak gerçek hayata kavuşmalarını istediği için böyle hareket etmiş­tir. Niyeti gayet halistir. Aslında ona çıkışan arkadaşlarının niyetleri de onunki kadar halistir. Onların niyeti düşmana sessizce baskın yaparak onla­rı esir edip mallarını ele geçirmek ve müslümanlara ganimet kazandırmak ve bu sayede aynı zamanda bu esirleri zamanla müslümanlaştırarak esas ga­yeye ermektir. Çünkü onların kanaatine göre müslümanların eline geçen esirler zamanla İslamiyeti tanıyacakları için ergeç müslüman olacaklardır.

Hadis-i şerifte, Hz. Peygamberin Hz. Haris’e bu hareketinden dolayı müslüman olan her asker karşılığında pek çok sevap verileceğinden bah­sedilmekle, beraber bu sevabın miktarı açık olarak ifade edilmemektedir.

Fakat “… kim de onu dir,. bırakırsa sanki bütün insanları diriltmiş gibidir.”[380] âyet-i kerimesi bu sevabın derece ve miktarını anlamak için yeterlidir.

Hz. Peygamberin Hz. Haris’e yazdığı vasiyyet bir önceki hadis-i şerif­te, akşam ve sabah namazlarından sonra 7 defa okunması tavsiye edilen “Ey Allahım, beni cehennem ateşinden kurtar” mealindeki duadır. An­cak Hafız İbn Hacer İsabe’de bu vas’yyetin valilere hitaben yazılmış Hz. Haris’in lehine bir vasiyet olduğunu söylemektedir.[381]

Bazı Hükümler

  1. Lâilahe’.allah Muhammedür rasulullan kelimesini söyleyen kimsenin malıda canı do emniyettedir. İsterse bu kelimeyi harp meydanında söylemiş olsun.
  2. Bir kimsenin kelime-i tevhidi söylemesine sebep olmanın sevabı çok büyüktür.
  3. Akşam ve sabah namazlarından sonra hiç konuşmadan “Allahüm-me ecirnî duasını okumanın ecri büyüktür.
  4. Ganimet almak meşrudur.[382]

5081… Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan demiştir ki:

Kim sabaha ve akşama erişdiği vakitlerde yedişer defa: “Hasbiyella-hü lâ ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbü’1-arşi’l-azim (Ondan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim. O ulu arşın da sahi­bidir”) diye dua ederse Allah onu üzen her şeye karşı ona yeter (bu keli­melere olan güveninde) ister sadık olsun, ister (sadık olmayıp) yalancı ol­sun.[383]

Açıklama

Bu kelimeleri sabah ve akşam vakitlerinde okumak, dünyevi ve uhrevi bütün sıkıntı ve üzüntülerden kurtarır. Bu kelimeler öyle bereketlidir ki, onları tesirlerine inanarak okuyan kimseler bir yana, onların yapacağı tesire güveni tam olmayan okuyan kimseleri bile sıkıntılarından kurtarır.[384]

5082… (Muaz b. Abdullah b. Huleyb’in) babasından demiştir ki:

Biz yağmurlu ve çok karanlık bir gecede bize namaz kıldırması için Rasûlullah (s.a.)’i aramak üzere (dışarı) çıkmıştık. Kısa bir süre sonra kendisini bulduk. (Bize): “Namazı kıldınız mı?” diye sordu. (Ben kendi­sinin söze devam edeceğini zannederek) birşey söylemedim. Bunun üze­rine “Oku!” dedi. (Ben aynı düşünceyle yine) bir şey söylemedim. Son­ra (tekrar) “Oku!” dedi (ben aynı düşünceyle yine) birşey söylemedim. Sonra (tekrar): “Oku!” dedi. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resulü ne söy­leyeyim” dedim. “Akşama ve sabaha eriştiğin zaman kulhüvallahü ehad (suresi) ile mutavvezeteyn (surelerini) üç defa oku! Her türlü şer­re karşı sana yeter” buyurdu.[385]

Açıklama

Bu hadis-i şerif sabah ve akşam vakitlerinde Ihlâs suresi ile Felak ve Nas surelerini üçer defa okuma­nın insanı her türlü serden koruyacağına delâlet etmektedir.

Ancak, kışın kar üzerinde ateş yakmanın zorlaştığı gibi günahlarımızın ve özellikle haram lokmaların da dualarımızın tesirini zayıflatacağından, okunan dua ve surelerin tesirininin okuyana göre değişeceğini unutmama­mız gerek.[386]

5083… Ebû Mâlik’den demiştir ki: (Hz. Peygamber’e):

Ey Allah’ın Rasulü, bize sabah ve akşam vakitlerine eriştiğimizde ve (uyumak için) yatağa yattığımızda okuyacağımız bir dua öğret de okuya­lım, dediler de onlara:

Allahümme fâtırassemavati velerdi, âlimel gaybi veşşehadeti, ente Rabbü külli şeyin vel mclaiketü yeşhüdüne enneke lâilahe illâ en-te, feinnâ neûzü bike min şerri enfüsinâ ve min şerri’ş-şeytanirracimi ve şirkihi ve en nakterife sûen alâ enfüsinâ ev necürrahü ilâ müsli-min: Ey göklerin ve yerin yatarıcısı, gizliyi ve aşikârı bilen Allahim! Sen herşeyin Rabbisin senden başka ilah olmadığına melekler de şa­hitlik ederler. Biz nefislerimizin şerrinden (Allah’ın rahmetinden) koğulmuş olan şeytanın şerrinden ve (şeytanın bizi) şirke düşürmesin­den, nefislerimiz aleyhine (olacak) kötü (işler) yapmaktan yahut müs-lümana kötülük yapmaktan sana sığınırız…” diye dua etmelerini (tav­siye) buyurdu.[387]

5084… Ehu Dâvud dedi ki: Şu (bir önceki hadisteki) senetle Rasülullah (s.a.)’in şöyle buyurdu(ğu da rivayet edilmiştir:)

Biriniz sabah vaktine eriştiği zaman “esbahnâ ve esbehalmülkü lüla-hi Rabbil âlemin. Allahümme innî es’elüke hayra hâzetyevmi fethahû ve nasrahû, nurahû ve bereketehû ve hüdahii ve eûzü bike min şerri mâ fini ve şerri mâ ba’dehü. (: Biz sabah vaktine eriştik. Mülk de âlemlerin

Rabbi olan Allah’ın (mülkü olarak) sabaha erişti. Ey Allahım! Senden (bu günün) hayrını ve (düşmanlarıma karşı) zaferini ve yardımım, nuru­nu, berelini, hakka uymada sebat etme duygusunu isterim. Bugünün ve ondan sonraki günlerin şerrinden sana sığınırım” desin, akşama erişin­ce de bunun benzerini söylesin.”[388]

Açıklama

(5083) numaralı hadis-i şerifte geçen “ve şirkihi” kelimesini böyle harfinin kesrası ve “fa” harfi­nin de sükûnu ile “şirkini” şeklinde okuduğumuz zaman, bu kelimenin yer aldığı cümle “o şeytanın bizi şirke düşürmesinden sana sığınırım” an­lamına gelir. Fakat bu kelime “Şin” ve “ra” harflerinin fethiyle “şerek” okuduğu zaman, sözü geçen cümle, “O şeytanın hile ve tuzağından sa­na sığınırız” anlamına gelir. Çünkü “şerek” kelimesi “şereke” kelime­sinin çoğuludur.[389] Hile ve tuzak anlamlarına gelir. Biz tercümemizi bu kelimenin “şirk” şeklindeki okunuşuna göre yaptık.

(5083) ve (5084) numaralı hadislerde öğretilen duaları sabah ve akşam vakitlerinde okumak tavsiye buyuru I muştur. Ancak (5084) numaralı ha­diste sabahleyin okunması tavsiye edilen dua, akşamleyin aynısıyla okun-mayıp: “Emseynâ ve emsel mülkü ve Hayra hazihilleyle” şeklinde yani “esbehnâ” kelimesi “emseynâ” kelimesiyle “esbaha’l-mülkü” kelimesi de “emelmülkü” kelimesiyle değiştirilerek ve müzekker zamirlerde “hazihilleyle” şeklinde müennes, zamirlerle değiştirilerek okunacaktır. Bi­naenaleyh (5084) nolu hadiste “akşamleyin de sabahki duanın aynısını okuyunuz” buyrulmayıp da “sabahki duanın benzerini okuyunuz” bu­yurması bundandır, Yani bu iki dua birbirinin aynısı değildir. Biraz farklı­dır.

Yine (5084) numaralı duada “bugünden sonraki günlerin şerrinden sana sığınırını” demekle yetinilip sözü geçen günlerin hayırlarının isten­meyişinin hikmeti “şerri ve zararı önlemenin, hayır celbetmekten önde geldiğine” işaret etmek içindir. Çünkü şerri önlemeye muvaffak olan kim­se aslında hayırı elde etmeye adaydır.

Şurasını da ifade etmek isteriz ki: (1584) numaralı hadiste geçen “fet-hahû, nasrahû, nurahû, bereketehû ve hüdâhü” kelimeleri kendilerin­den önde geçmiş olan “hayra hazelyevmi” kelimesinin tefsiri mahiyetin­dedir.

Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşlal eden bu iki hadisin senedinde İsmail b. Ayyaş ile babası Ayyaş bulunmaktadır. Bu iki ravi muhaddislerce tenkid edilmişlerdir.[390]

5085… Şerik el-Hevzenî dedi ki: (Birgün) Aişe (radiyallahü anha)nın yanma girmiştim. Kendisine: “Rasûlullah (s.a.) geceleyin uykudan uya­nınca (duaya) hangi dua ile başlardı?” diye sordum da:

Sen bana senden önce kimsenin sormadığı bir soru sordun, dedi. O gece uyandığı zaman on defa: “AHahu ekber (: Allah en büyüktür)” derdi ve on defa “elhamdülillah (: Hamd Allah’a mahsustur)”, on de­fa: “Sübhanellahi ve bihamidih (: Allah’ı kendini tenzih ettiği şekilde bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim)” on defa da, “Sübhanel me-likil kuddûs (: Her türlü noksanlıklardan) münezzeh (olan) Malik(-i Hakikiy)i tenzih ederim)” derdi. On defa (Allah’dan) af dilerdi’on defa:

“Lailahe ilallah” derdi. Sonra da on defa: “Allahümme innî eûzu bike min dîkıddünya ve dîkı yevmil kıyeme (: Ey Allahim dünyanın ve kı­yamet gününün sıkıntısından sana sığınırım) diye dua ederdi. Sonra (teheccüd) namaz(ın)a başlardı.[391]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif Hz. Peygamber efendimizin gece teheccüd namazına kalktığı zaman önce sözü geçen duaları okuyup sonra teheccüd namazına dur­duğunu ifade etmektedir.[392]

5086… Ebu Hüreyre’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) yolculukta iken seher vaktinde (uykusundan) kalktı­ğında şöyle dua ederdi.

“Semia sâmiun bilhamdilllah ve nimetihi ve husni belâihi aleynâ. Allahümme sâhibnâ fefdil aleyna Aizen billahi minennâri (: Nimetle­rinden ve bizi tabi tuttuğu güzel imtihanından dolayı (yüce) Allah’a (olan) hamdimizi bir dinleyen işitsin (ve şahit olsun).

Ey Allahım, bize yardım et bize nimetlerini bol bol ver. (Bunu) Ce-hennem’den Allah’a sığınarak (söylüyorum).”[393]

Açıklama

Hattabî’nin açıklamasına göre “eshara” kelimesi

  1. “Seher vaktinde uykudan kalktı”
  2. “Seher vakti yolculuk yapmak üztre hayvana binmek,
  3. Yolculuk yaptığı yere seher vakti vardı, gibi manalara gelir. Seher vakti ise gecenin son bölü­müdür.

Biz bu kelimenin bu hadis-i şerifte birinci manada kullanılmış oldu­ğuna kanaat getirdiğimiz için tercümeyi buna göre yaptık. Metinde geçen “semia” kelimesi Hattabî’ye göre ihbar suretinde gelmiş inşaî bir kalıp­tır. Bu bakımdan bu kelime”işitsin” anlamına gelir.

TurpuştFye göre bu kelime hem sureten hem de manen bir ihbar siga-sidir. Bu bakımdan bu kelime “duydu, duymuştur” anlamlarına gelir. Turpuştî’nin bu görüşüne göre söz konusu kelimenin yer aldığı cümle­nin manası şöyledir: “Allah’a olan hamdimizi nimetlerini takdir ve tahsin ettiğimizi, nimetlerini bize bol bol ihsan ettiğini dile getirdiğimizi işitme kabiliyeti olan herkes işitti.”

Bazılarına göre, burada bu kelimeyi mim harfini şeddeleyerek “sem-mea” veya “semmia” şeklinde okumak da mümkündür. Bu okunuş şekil­lerine göre sözü geçen cümlelerin manası şöyledir: “Üzerime bol bol ni­metlerinden dolayı Allah’a olan hamdimi duyan herkes başkalarına da duyursun.”

Hadis-i şerif seher vakitlerinde metinde geçen duayı okumanın müste-hab olduğuna delâlet etmektedir.[394]

5087… Kasım (b. Muhammed) den demiştir ki: Ebû Zer şöyle derdi:

“Her kim sabaha erişince: “Allahümme mâ haleftü min halfin ev kultu min kavlin ev nezertü min nezrin, femeşîetüke beyne yedey zâ-like küllini mâ şi’te kâne ve mia tem teşe’ lem yekûn. Allahümmeğfir Iî ve tecâvez lî anhü. Allahümme femen salleyte aleyhi fealeyhi sa-lavâ’tî ve men leante fealeyhi la’netî kâne fistisnâ înyevmihî zâlike (ev zâlikel yevmi (Ey Allahım. Ettiğim hiç bir yemin, konuştuğum hiçbir söz, yaptığım hiçbir nezir yok ki, bunların tümünün önünde senin iraden bulunmasın. Senin istediğin olur, istemediğinse olmaz. Ey Allahım beni affet, benim için (bu yeminlerimin, söz ve nezirlerimin yapılmasında yada

yerlerine getirilmesindeki hatalarımı) bana bağışla! Ey Allahım, senin rahmetin kime ise benim acımam da onadır. Senin lanetin kime ise benim lanetim de onadır” derse (o kimse) bu gününde (dil sürçmelerinden kur­tulma hususunda) bir istisna içinde olur.)”[395]

Açıklama

Bu hadisin ilk kaynağı Hz, Ebû Zer’dir. Senedi Hz. Peygambere erışmemektedır. Luluı nın rivayetinde bulunmadığından bu hadisi, Hafız Münzirî de kitabına almamıştır.

Hadis-i şerif metinde geçen duayı sabahleyin okuyan kişiyi Allah’ın akşama kadar dil sürçmelerinden koruyacağına delâlet etmektedir.[396]

5088… Hz. Osman b. Affân, Rasûlullah (s.a,)1! şöyle buyururken işit­tiğini söylemiştir:

“Her kim (akşamleyin) üç defa: “Bismillahillezi lâ yadurru mea ismini şey*ün fil ardi velâ fissemai ve hüvessemîül alîm (: İsminin anılması) ile yerde ve gökte (bulunan belâ ve musibet cinsinden) hiçbir şeyin zarar ver(e)mediği Allah’ın ismi ile (korunuyorum). O (hem her sözü işiticidir, hem de (herşeyi) bilicidir” dîyen kimseye (o gece) sabaha kadar ona ansızın bir musibet gelmez. Kim de bu kelimeleri sabahleyin söylerse akşama kadar ona ansızın bir musibet gelmez.”

(Ebu Mevdud) dedi ki: (Bu hadisi rivayet eden) Ebân b. Osman’a (bu hadisi rivayet ettikten sonra) günlerden birgün (ansızın bir) felç geldi. Bu­nun üzerine hadisi (ondan bana) rivayet etmiş olan kimse (Muhammed b. Ka’b) Ebân’a bakmaya başladı. (Bunu gören Ebân): Niçin bana (böyle) bakıyorsun? Allah’a yemin olsun ki ben (Osman adına yalan bir söz uydurmadım. Osman da Peygamber (s.a.)’ın adına ya­lan söz uydurmadı. Fakat bugün benim başıma gelenler geldi. (Çünkü ben) öfkelenmiştim de bu duayı okumayı unutmuştum.[397]

5089… (Yine Ebân b. Osman ve Osman (b. Afvan) yoluyla Peygamber (s.a.)’den bir (önceki hadisin) bir benzeri rivayet edilmiştir.) fakat ravi ha­diste bir önceki hadiste zikredilen) felç olayından bahsetmemiştir.[398]

Açıklama

Bu hadislerin râvilerinden Ebân b. Osman Raşid halifelerden Hz. Osman b. Afvan’m oğludur. Bu hadis-i şerif, söz konusu duayı sabah okuyan kimsenin akşama ka­dar, akşam okuyan kimsenin de sabaha kadar ansızın gelen belâlardan emin olacağım ifade etmektedir. Ancak duanın bu tesirinin görülebilmesi için sağlam bir inançla ve iyi bir niyyetle okunması gerekir. İşte o zaman bu kimse süflî ve ulvî âlemden malına ve canına gelecek olan bütün mu­sibetlerden emin olur.

el-Camiüssağîr şerhindeki Kurtubî’nin rivayetine göre bu hadis-i şe­rifte tavsiye edilen dua tecrübe edilmiş ve doğruluğu tesbit edilmiştir. Kurtubî bu mevzuda şöyle demiştir: “Ben bu duayı işittiğim günden beri onunla amel ederim. Onu okumayı unutmadığım günlerde başıma asla ani bir felâket gelmedi. Bir gece Medine’de bu duayı unutmuştu. O gece be­ni bir akreb soktu. Düşününce o akşam bu duayı okumayı unuttuğumu bu yüzden akrebin sokmasından kurtulmadığımı anladım.” Kemalüddin ed-Dümeyri ,de bu mevzuda şöyle diyor: Fahrüddin Osman b- Muhammed et-Tûzî’den rivayet edilmiştir: Dedi ki: Birgün Şeyhimle feraiz okuyordum. Bir de baktım ki bir akreb yü­rüyerek geldi. Şeyh hemen onu avucuna alıp onunla oynamaya başladı. Ben bu durumu görünce kitabı okumayı bırakıverdim. Şeyh: Durma de­vam et, dedi ben de “Bu meselenin sırrını bana açıklamadıkça okumam” dedim. Bu senin bildiğin birşeydir, deyip bu duayı bana öğretti.[399]

5090… Câer b. Meymûn’den (rivayet edildiğine göre) Abdurrahman b. Ebi Bekre, babasına: Ey babacığım her sabah seni: “Allahümme afiniı fi bedenî, Allahümme afini fi sem’i, Allahümme afim fi basan lâ ila illa ente (: Ey Allahım. Sen benim vücudumda (özellikle) kulağıma ve gö­züme âiyet ver, senden başka ilâh yoktur)” diye dua ederken duyuyorum. Sabahleyin ve akşamleyin üç(er) defa okuyorsun- (Bunun hikmeti nedir?) diye sormuş da (babası):

-Çünkü ben Rasûlullah (s.a.)’i bu duayı okurken işittim. Onun sünne­tine uymayı (gönülden) arzu ettim, diye cevap vermiş. (Hadisi Ebû Da­vud’a nakleden iki hocasin)dan biri olan Abbas (b.Abdulazim) bu hadis-i şerife (şu sözleri de) ilave etmiştir: -Sen sabahleyin ve akşamleyin üç(er) defa; “Allahümme innî eûzü bike minelküfri vel fakri, AHahümme in-ni eûzü bike min azabilkabri lailahe illa ente (: Ey Allahım! Küfür­den ve fakirlikten sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım” diyorsun (yüce Allah’a) bu kelimelerle dua ediyorsun (bunun hikmeti ne­dir)? diye sordum da (bana): “Ben onun sünnetine uymayı (gönülden) ar­zu ediyorum da (onun için böyle yapıyorum)” cevabını verdi ve (sözleri­ne devam ederek) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.) sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu. “AHahümme rahmeteke crcû fela tekilnî ila nesî taraf-te aynin ve aslih li şe’nî küllehü la ilahe illa ente (: Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (bile olsa) nefsime bırakma. Halimi tümüyle düzelt senden başka ilâh yoktur.”) Ebu Davud dedi ki: Bu hadisi bana naklen şeyhlerimden) bazıları (bu hadisi bana rivayet ederken) arkadaşlarının rivayetlerini (daha başka ke­limeler) ekleyerek rivayet ettiler.[400]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif metinde geçen duayı sabahleyin ve akşamleyin üçer defa okumanın sünnet olduğunu ifa­de etmektedir.

Hadis-i şerifte Rasulü Zişân efendimizin fakirlikten Allah’a sığındığı iffade edilmektedir. Oysa Hz. Peygamberin: “Allahım, beni miskin ola­rak yaşat, miskin olarak ruhumu al ve beni miskinler zümresi içeri­sinde hasret”.[401] “Fakirlik mü’min için atın yanağından sarkan perçemden daha güzeldir.”[402] diye dua ettiği de bilinmektedir. Bu ba­kımdan zahirde bu dualar arasında bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Bu mevzuda Şaiî ulemasından İbn Kuteybe şöyle demektedir: ”Allah’a hamdolsun burada herhangi bir ihtilaf yoktur. Onlar te’vilde yanıldılar ve haksız yere itiraz ettiler. Çünkü onlar fakirlikle miskinliğin ikisi ayrı ayrı olduğu halde aynı olduğunu zannetmişlerdir. Eğer: “Allah’ım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu al ve fakirler zümresinde hasret” demiş olsaydı q-zaman delikleri gibi bir tenakuz olurdu.

“Allahım, beni miskin olarak hasret” sözündeki miskinliğin manası tevazu ve boyun bükmektir. Yani Rasûlullah Allah’dan kendisini cebbar­lardan ve mütekebbirlerden kılmamasını ve onların zümresinden kendisi­ni haşr etmemesini istemiş gibidir…[403]

“Fakirlik mü’min için atın yağına sarkan perçemden daha güzel­dir” sözüne gelince; şüphesiz fakirlik, dünyanın musibetlerinden büyük bir musibettir ve dünyanın acılarından büyük bir acıdır. Kim Allah nzası için musibete sabreder, kısmetine razı olursa Allah bununla dünyada onu süsler ve âhirette sevabını çoğaltır…[404]

Bu hadisin senedinde bulunan Cafer b. Meyimin sağlam değildir.[405]

5091… Hz. Ebu Hureyre:den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim sabahleyin yüz defa sübhanellahilazim ve bihamdih (: Ulu Allah’ı hamdiyle beraber tenzih ederim), derse ve akşamleyin de aynı şekilde hareket ederse onun elde ettiğinin bir ben­zerini yaratıklardan hiçbiri elde edemez”[406]

Açıklama

Hadis-i şerite geçen yüz adedi ziyadeyi iptal eden ve bu sebeple namaz rekatlarının sayısı gibi riayeti gereken hudut değildir. Hadis mutlaktır, binaenaleyh duayı arka arkaya yüz defa okumakla ayrı ayrı zamanlarda okunması arasında bir fark yok­tur. Fakat duanın tesirini gün boyu görebilmek için sabahleyin hepsini birlikte yapmak daha faziletlidir.

Rivayetlerin zahirine bakılırsa teşbihin (Sübhanellah demenin) tehlil-den (lâ ilaha illallah demekten) daha faziletli olduğu anlaşılır. Fakat Kadı Iyaz tehlilin daha faziletli olduğunu söylemiştir. Nitakim bu kavli te’yid eden rivayetler de vardır. Bazıları tehlilin ism-i a’zam olduğunu söylemişledir.[407]

101-102. İnsan Yeni Ayı (Hilali) Görünce Hangi Duayı Okur?

5092… Katade(nin) haber verdi(ğine göre); kendisine Peygamber (s.a.)ın hilali (yine ayı) gördüğü zaman üç defa: “Hilâle hayrın ve rüşdin âmentü billezî halekake. (Allah’ım! Bu ayı) hayır ve düğruluk ayı kıl! Seni yaratana inandım” der, sonra: “El-hamdülillahillezi zehebe bi şehri keza ve câe bişehri, keza (falanca ayı götürüp falanca ayı ge­tiren Allah’a hamd olsun)” diye hamdettiği rivayeti ulaşmıştır.[408]

5093… Katade’den (rivayet edildiğine göre) Rasulullah (s.a.).hilali (yi­ne ayı) gördüğü zaman yüzünü ondan çevirir (sonra dua eder) miş.

Ebu Davud der ki: Bu mevzuda Peygamber (s.a.)’den (rivayet edilmiş ve) senedi (Hz, Peygambere) ulaştırılmış sahih bir hadis yoktur.[409]

Açıklama

Hz. peygamberin yeni ayı görünce dua ederken yü­zünü aydan çevirmesinin sebebi, kendisini ayı görünce dua ederken görenlerin aya dua ederek onu kutsallaştırdığını ve ondan birşeyler istediği­ni zannetmemeleri içindir. Çünkü aya ve güneşe tapan kavimler aya ve güneşe yönelerek onlara doğru dua ederlerdi.

Bilindiği gibi Resulü Zişan efendimiz başkaları tarafından yanlış anla­şılacak hareketlerde bulunmaktan titizlikle kaçınırdı.

Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre, Hz. Peygamberin hilâli görünce nasıl dua ettiğini ifade eden bu hadislerin ikisi de mürseldir. Musannif “Ebu Davud’un (5093) numaralı hadisin sonunda yaptığı “bu mevzuda Hz. Peygamberdendi vay et edilmiş müsned ve sahih bir hadis yoktur” şeklin­deki açıklamasıyla anlatmak istediği de budur. Yine Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre (5093) numaralı hadisin ravilerinden Ebu Hilâl’in riva­yet ettiği hadisler delil olma niteliğinden mahrumdurlar.[410]

102-103. İnsan Evine Girdiği (Çıktığı) Zaman Hangi Duayı Okur?

5094… Hz.Ürnrnü Seleme’den demiştir ki: Rasulullah (s.a) benim evimden her çıktığında mutlaka gözünü göğe dikip şu duayı okurdu:

“AUahümme innî eûzu bike en edille ev udalle ev ezille ev üzelle ev ezlime ev uzleme ev echele ev yüchele aleyye (: AHlah’ım! dalalete (sa­pıklığa) düşmekten veya (başkalarını delalete düşürmekten, hataya düşmekten veya (başkasını) hataya düşürmekten, zulmetmekten ve­ya zulme uğramaktan cahillik etmekten ve bana câhilce muamele edilmesinden sana sığınırım.)[411]

Açıklama

Dalâlet: Haktan, hidayetten ve doğruluktan sapmak demektir. Türkçe karşılığı sapıklıktır.

Zelle: Sözlükte ayak kayması demektir. Doğru yolda giderken kasıt ol­madan işlenen küçük günahlara da zelle denir. Kişi bu günahı farkında ol­madan işlediği için bu hata yolda giden bir kimsenin ayağının kayarak düşmesine benzetilmiş ve bu ismi alınıştır.

Zulüm: Adaletin zıddıdır. Allah’ın koyduğu ölçüleri bırakıp ona aykı­rı olan ölçülerle muamele etmektir.

Cehalet: Allah ile kulları arasındaki ve kullarının kendi aralarındaki ilişkileri ve bu ilişkilerle ilgili hakları bilmemek demektir.

Resulü Zişan Eendimiz evinden ayrılmak istediği zaman bir rnüslüma-na yakışmayan bu olumsuz davranışların tümünden Allah’a sığınmadan evinden dışarı çıkmamıştır. Bir müslüman için yegâne örnek Fahr-i kâinat Efendimiz olduğuna göre bir müslüman için bu hususta güzel davranış, evinden çıkarken Hz. Peygamberin bu sünnetine uymaktır.[412]

5095… Enes b. Mâlik’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;

“Bir adam evinden çıkınca “Bismillah tevekkeltü alallah, lâ havle velâ kuvvete illa billah: Allah’ın ismiyle (daşırı çıktım) Allah’a tevekk-kül ettim, güç ve kuvvet sadece Allah’dandır” derse, o zaman kendi­sine (bir melek taramdan o adama: “Sen bu duanın bereketiyle) doğru yo­la iletildin, serlere karşı koymakta yeterli hale getirildin (ve onlardan) korundun” diye karşılık verilir. Bunun üzerine şeytanlar ondan uzaklaşır. Diğer bir şeytan da ona: Senin için doğru yola iletilen, ye­terli hale getirilen ve korunulan bir kimseyi (yoldan çıkarmak) nasıl (mümkün olur)? der.”[413]

Açıklama

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, kişi evinde yalnız başına bulunduğu sürece fitnelerden ve insan ve cinn şeytanlarının hazırladığı tuzaklardan uzak kalır. Evinden çıkınca şeytanlar onun peşine düşerler ve sürekli olarak takip ederek onu kötülük­lere sürüklemeye çalışırlar. Fakat adam evinden çıkarken mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen duayı okuyacak olursa şeytanlar o kimseye za­rar vermekten ümitlerini keserek onun peşini bir akı verirler.[414]

5096… Ebu Malik el-Eş’arî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kişi evine girdiği vakit: “Allahümme innî es’elüke hayralmevlici ve hayral mahreci bismillahi velecnâ ve bismillahi haracnâ ve Alalla-hi Rabbena tevekkelnâ (: Ey Allahım, senden giriş ve çıkışın en ha­yırlısını istiyorum. Allah’ın adıyla girdik ve (yine) Allanın adıyla çık­tı ve Rabbimiz olan Allah’a dayandık)” desin, sonra (ev) halkına se­lâm versin.”[415]

Açıklama

Mevlic: Kelime mimli masdar zaman ve mekan ismi olarak girmek, girme zamanı, girilecek yer gibi manalara gelir.

Mahreç: Kelimesi de yine aynı şekilde bir mimli masdar, zaman ve mekan ismi olarak çıkmak, çıkma zamanı, çıkılacak yer anlamlarına ge­lir.

Avnü’l-Ma’bûd yazarının açıklamasına göre, hadis-i şerifte bu kelime­lerin iade ettikleri üçer mananın üçü de kast edilmektedir. Bu hadis-i şe­rifte “… Rabbim beni doğruluk yerine koy ve doğruluk yerinden çı­kar ve katında bana destekleyecek bir kuvvet ver.”[416] âyet-i kerimeşinin manasına işaret vardır.

Tîbî’ye göre Mevlic ve mahreç kelimeleriyle burada kast edilen giriş ve çıkış olabileceği gibi girelecek ve çıkılacak yer de olabilir.

Mîrek’e göre burada bu kelimelerin sadece masdar manaları kast edil­miştir. Binaenaleyh söz konusu dua “Ey Allahım senden girişten ve çı­kıştan gelecek hayırları istiyorum” anlamına gelmektedir.[417]

103-104. İnsan Rüzgar Estiği Zaman Hangi Duayı Okur?

5097… Hz.Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken işittiği­ni söylemiştir: “Rüzgâr Allah’ın rahmet(ler)inden bir rahmettir. (Mü’minlere) rahmet, (kâfirlere de) azab getirir. Binaenaleyh onu gö­rünce, ona sövmeyiniz de Allah’daiTonun hayrını isteyiniz. Şerrinden de Allah’a sığınınız.”[418]

Açıklama

Rüzgâr: Allah’ın emriyle yaz günlerinde serinlik ve yağmur getirdiği gibi, kış günlerinde de bazan lodos şeklinde eserek karları eritir, buzlan çözer; bazan da gerek yazın ve gerekse kışın bir takım aşırı yağışları ve selleri, beraberinde getirerek za-rarlı ve tehlikeli neticelerin doğmasına sebebiyet verir.

Geçmiş kavimlerde Allah kâfirlerin toplu helâklannı rüzgarları vasıta­sıyla almıştır. Âhir zamanda ise yine rüzgârları vasıtasıyla mü’min kulla­rının canını tatlı bir şekilde1 almak suretiyle onları kıyametin dehşetini görmekten koruyacak ve kıyamet geriye kalan şerli insanların üzerine ko­pacaktır.

Görülüyor ki rüzgâr mü’minlere genellikle rahmet getiren ve ancak Al­lah’ın emir ve iradesiyle esebilen bir varlıktır. Öyleyse ona Ökelenmek, Allah’a kafa tutmak anlamına geleceğinden akıl kârı bir iş değildir. Öy­leyse onun esmesi zarar bile getirmiş olsa Allah’ın rüzgâr vasıtasıyla bu zararı verdiğini, gafil kullarını te’dip ederek onların uyanmasını sağlamak gibi bir çok hikmet ve maslahatlar dilediğini düşünerek rüzgâra sövmek-ten kaçınıp Allah’dan onun hayrını istemek, şerrinden de Allah’a sığın­mak gerekir. Uyanık ve şuurlu bir miislümana yakışan da budur.

Hadis-i şerifte geçen “rahv” kelimesi “… Allah’ın rahmetinden ümi­dinizi kesmeyin”[419] âyet-i kerimesinde olduğu gibi “Rahmet” anlamına gelmektedir. Bu hadis-i şerif rüzgâr estiği zaman onun hayrını isteyip şer­lerinden Allah’a sığınmanın müstehap olduğuna ve rüzgâra spymenin.se küfür olduğuna delâlet etmektedir.[420]

5098… Heygamber (s.a.)’in zevcesi Hz. Âişe’den demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)’i küçük dilini görebileceğim şekilde gülerken asla görme­dim. Çünkü o sadece gülümserdi. Bir bulut yada rüzgâr gördüğü zaman bu(nun vediği sıkıntı) yüzünden belli olurdu. Bu sebeple ben (birgüri ken­disine):

Ey Allah’ın Resulü, halk bir bulut gördükleri zaman onda yağmur bu­lunduğu ümidiyle sevinirler. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık (alameti) görüyorum (bunun hikmeti nedir?) diye sordum da:

Ey Âişe! O bulutta (helak edecek) bir azab bulunmadığından be­ni hangi şey emin kılabilir? Oysa (geçmişte) bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine (geçmişte) başka bir kavim de azab (taşıyan bulutları) görmüş de: Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” (Ah-kaf (46) 24) demişlerdi.”[421]

Açıklama

Görülüyor ki Rasûlullah (s.a.) şiddetli rüzgâr ile kesif buluttan hoşlanmaz, bunların umumi bir ceza olmak üzere ümmetine bir musibet getireceğinden korkar ve bu hali yü­zünden anlaşılıyormuş.

Burada şöyle bir sual vârid olabilir: Hak Teâla hazretleri Kur’an-i Ke­riminde: “Sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onlara azab edecek değildir”[422] buyururken, Rasûlullah (s.a.)’in bu endişesine mahal var mıdır?

Cevap: Bu âyet-i kerime hadis-i şerifte beyan buyrulan vukuattan son­ra nazil olmuştur. Âyet nazil olduktan sonra bir daha Resul-i Ekrem (s.a.)’in endişesi kalmamıştır. Rasûlullah (s.a.) aralarında bulunduğu müddetçe ümmetini azab etmemek ve keza onun veatmdan sonra ümme­ti istiğfara devam ettikçe kendilerine azab ve musibet göndermemek sırf Peygamber-i Zişan (s.a.) efendimizin yüzü suyu hürmetinedir. Aslında bu, Allah teâla taraından Resulü Zişanına bir ikram ve derecesini terfi’dir.

Sûfiye bu hadis-i şerifle istidlal ederek; Peygamber (s.a.)’in ümmeti arasında bulunması onların azab edilmesine nasıl mani olmuşsa kalplerde bulunan iman da mü’minlerin bedenlerini tazib etmeye öylece manidir, demişlerdir.[423]

Metinde rüzgârla helak edildiklerinden bahsedilen kavimden maksat, Hud aleyhisselâmın ümmeti olan “Ad” kavmidir.

Ufukta beliren bulutlan görünce: “İşte bize yağmur getirecek bulut­lar” diye sevinip de o bulutlardan yağan azabla helak olduklarından bah­sedilen kavim ise Salih aleyhisselâmın ümmeti olan Semûd kavmidir, ni­tekim bu olay Kur’an-i Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “O korkutul­dukları azabı vadilerine doğru gelen bir bulut halinde gördüklerin­de: Bu ufukta beliren bir bulut, bize yağmur yağdıracak, dediler.”[424]

Bilindiği gibi mevzu muzu teşkil eden hadiste “Kavm” kelimesinin tek­rarlandığı gibi, nekre bir kelime yine nekre olarak tekrarlanacak olursa, bu iki nekrenin medlulleri (ifade ettikleri şeyler) birbirinden ayrı şeyler olur. Biz bu kaideden hareketle metinde nekre olarak iki defa tekrarlanan kavim kelimesinin iki ayrı kavme delâlet ettiğne kanaat getirdik. Bu ko­nuda daha azla bilgi için Ahkaf Suresinin 21-26, Fussilet suresinin 15 ve 16. âyetlerinin tesirlerine bakılabilir.[425]

5099… Âişe (r.anhâ)’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a) ufukta belirmeye başlayan bir bulut gördüğünde namazda bile olsa (yap­makta olduğu) işi bırakır, sonra: “Allahümme innî eûzu bike min şerri* hâ (: Ey Allahim, (bunun) şerrinden sana sığınırım” derdi. Eğer yağ­mur yağarsa (o zaman da): “AHahümme sayyiben henîen (: Ey Al­lah’ım, (bu yağmuru) faydalı (bir şekilde inen (bir yağmur) kıl” derdi.[426]

Açıklama

Metinde geçen “sayyıb” kelimesi “sabe” fiilinden gelmektedir. Gökten inen anlamına gelir. Bu keli­me İbn Mace’nin Sünen’inde “Sin” ile “Seyb” şeklinde rivayet edilmiş­tir. Netice itibariyle aralarında bir fark yoktur.

Bu hadis-i şerif havada beliren bir bulut görünce metinde geçtiği şekilde onun şerrinden Allah’a sığınmanın ve yağmur yağmaya başladığını gö­rünce de yine metinde geçtiği şekilde dua etmenin müstehab olduğuna de­lâlet etmektedir.

İmam Şafiî (r.a.)’nin İbn Abbas (r.a.)’den rivayetine göre; O şöyle der­miş “Rüzgâr estiği zaman Râsûlullah (s.a.) dizleri üzerine oturur ve: “Al­lah’ım, onu rahmet kıl azab kılma! Allah’ım, onu rahmet rüzgârı kıl, azab rüzgârı kılma” diye dua edermiş.

“Nitekim o uğursuz günde üzerlerine insanların sökülmüş hurma kütüğü gibi yere seren dondurucu bir rüzgarı devamlı olarak gönderdik.”[427]

“Ad kavminin başından geçende ibret vardır. Onların üzerine uğ­radığı herşeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgâr gönder­dik.”[428]

“Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik de yukardan su indirdik ve sizi onunla suladık.”[429]

“Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, O’nun varlığının alâ-metlerindendir.”[430]

Şafiî Rahimetullah munkati’ hadis olarak bir adamdan şöyle bahsetti:

“O,Rasûlullah (s.a.)’e fakirliğini şikâyet etti, Râsûlullah (s.a.)’de O’na:

Herhalde sen sürgâra sövüyorsun dedi” Şafiî (r.a.):

Rüzgara sövmek kimseye caiz ve uygun değildir. Çünkü o, Allah tealanın itaatkâr bir yaratığı ve askerlerinden bir askeridir. İstediği zaman onu rahmet ve azab haline getirir, dedi.[431]

104-105. Yağmur Hakkında (Gelen Hadisler)

5100… Hz. Enes (İbn Malik)’den demiştir ki: (Birgün) Râsûlullah ile birlikte iken yağmura tutulduk, Râsûlullah (s.a.) hemen (yağmurun altına) çıkıp (vücudunun) bir kısmından elbisesini sıvazladı, nihayet orası yağ­murla ıslandı. Bunun üzerine biz:

Ey Allah’ın Resulü, bunu niçin yaptın? diye sorduk.

Çünkü bu Rabbimin katından yeni geliyor, buyurdu.[432]

Açıklama

Metinde geçen: “Çünkü bu Rabbimin katından yeni geliyor” cümlesinden murad “yağmur bir rahmettir. Allah teâlâ onu yeni yaratmıştır. Binaenaleyh bereketinden yarar­lanmağa değer” demektir.

İmam Nevevî diyor ki: “Bütün hadis-i şerifte yağmur yağmağa başla­dığı zaman avret yerlerinden maada her. yerini açarak yağmurun ilk dam-lalarıyla ıslanmak müstehap olduğuna; yine bu hadiste derecesi aşağı olan bir kimsenin üstün dereceli birinin bilmediği bir şeyi yaptığını görünce onu öğrenmek amel etmek ve başkasına da öğretmek için sorması gerek­tiğine delil vardır.”

Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Yeni yaratılmış olmayı gerekçe göstermek, (var ediliş, yaratılış) itibariyle değil, İslâmiyet itibariyle olan kıdeme göre yapılır.

Buradaki tercih ise yücud itibari ile olan yakınlığa göredir.[433]

105-106. Horoz Ve (Diğer) Hayvanlar Hakkında (Gelen Hadisler)

5101… Zeyd b. Halid’den (rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Horoza sövmeyiniz. Çünkü, o, (sizi) namaza uyandırır.”[434]

Açıklama

Bu hadis-i şerifi açıklarken Hafız Münavî şu görüşlere yer veriyor: “Horoz gece öttüğü için insanları geceleyin uykudan uyandırarak gece namazına kalkmaların yar­dımcı olur. Kuşkusuz ibadet ve taata yardımcı olan yaratıklar, sövülmeye değil, övülmeye müstellaktırlar. Tayâlisî’nin bu konudaki rivayeti ise “Horoza sövmeyiniz, çünkü o, namaz vakitlerini bildirir” meâlinde-dir. Halimi Tayalisî’nin rivayet ettiği bu hadisi açıklarken diyor ki: “Bu hadis kendisinden hayır görülen hiç birşeye sövülemeyeceğine ve onun küçük görülemeyeceğine, bilakis onun ikram ve şükre müstehak olduğu­na, ona iyilikle mukabele etmek gerektiğine delalet etmektedir.

Horozun namaza çağırmasından maksat, gerçekten onun açıkça, “Na­maza kalkın” diyi nida etmesi değildir. Sadece, onun yaratılışı icabı sabah namazı vakti ve öğle vakti girerken peşi peşine öterek insanlara namaz vaktinin girmekte olduğunu hatırlatmasıdır.

Ancak bir horozun ötüşünün hiç şaşmadan namaz vakitlerine rastladı­ğını iyice tecrübe etmedikçe sadece horozun Ötüşüne dayanarak, namaz vakitlerini belirlemek caiz değildir.”[435]

Horoz, ötüşüyle farz namazların vakitlerinin girdiğini hatırlattığı gibi: geceleyin ötmeleriyle de teheccüd namazına kalkmanın zamanının geldi­ğini bildirir. Bu bakımdan horozlar sövülmeye değil, övülmeye layık ya­ratıklardır.[436]

5102… Hz. Ebu Hureyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Horoz ötüşünü duyduğunuzda yüce AI-Iah’dan fazlını (bereket ve ihsanını) isteyiniz. Çünkü o (anda) melek görmüştür. Eşek anırması işittiğiniz zaman ise şeytandan Allah’a sı­ğınınız. Çünkü o (o anda) şeytan görmüştür.”[437]

Açıklama

Kadı Iyaz dualarımızı, horoz öterken etmemizin emr olunması, meleklerin edilen duaya âmin demelerini ve duacı mü’min hakkında şehadet ve istiğfar etmelerini ve bu su­retle dualarımızın icabete mazhar olmalarını temin içindir, demiştir. Sa’Icbî’nin rivayetine göre Nebi (s.a.): “Üç sese, Allah muhabbet eder: Horoz sesi, Kur’ân okuyan mü’mimn sesi, bir de seher vakti Allah’a isti-ğar edenlerin sesi” buyurmuştur.

Bu hususta İbn Hibban’ın, Bezzar’dan da şu rivayetleri vardır. îbn Hibban, Sahih’inde Rasûlullah (s.a.)’in: “Horoza sövmeyiniz, ona seb et­meyiniz. O sizi namaza davet eder” buyurduğunu tahric etmiştir. Bezzar’in rivayetinde de bir kere Rasûlullah (s.a,) yakınında bir horoz ötmüş-tü de orada bulunanlardan bir kişi horoza:

Allah lanet etsin! demişti, bunun üzerine Peygamber efendimiz:

Hayır, sakın öyle söyleme, o seni namaza davet ediyor, buyurdu. Görülüyor ki horozun sair hayvanlarda bulunmayan müstesna bir hususi­yeti vardır, ki o da, gecelerde fasıla ile zaman zaman ötmesi kronometre gibi hiç şaşmaksızın ve gece ister uzasın, ister kısalsın bu sayhaların şa­faktan önce ve sonra muttarid bir halde tevsalî eylemesidir. Bu sebepten Kadı Hüseyn, Rafiî gibi bir kısım fukaha namaz vakitlerinin tecrübeli horozların sesiyle tayin ve ona itimad edilmesi caizdir, demişlerdir.

Davudi demiştir ki: Horozda bu hayvandan Öğrenilmeğe değer beş şey vardır ve şunlardır, güzel ses, seher vakti erken kalkmak, cömertlik, cinsî kıskançlık, aile bereketi.

Horoz sesi ne kadar güzelse merkep avazı da o derece çirkindir ve is-tâzeye layıktır. Ebu Musa el-İsfehanî’nin Tcrğib’inde Ebu Rafi’den tah-ricine göre. Rasûlullah (s.a.) merkep, şeytan görmedikçe anırmaz. Mer­kep amrınca siz Allah Teâlâ’yı zikredin. Bana da salavat getiriniz, buyur­muştur.[438] Hadis-i şerif, salih insanların bulunduğu yere rahmet indiğine ve bu gibi zamanlarda duanın müstehablığına, masiyet ehlinin bulunduğu yere de Allah’ın gazabınının indiğine bu gibi zamanlarda Allah’a sığın­manın müstehaplığına delalet eder.[439]

Eşeğin Anırması Ve Köpeklerin Havlaması[440]

5103… Cabir b. Abdullah’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: .

“Köpeklerin ulumasını ve eşeğin anırmasını duyduğunuzda Al­lah’a sığınınız. Çünkü sizin göremediğinizi görürler.”[441]

Açıklama

Hadis-i şerif, köpeklerin ve eşeklerin sezgi güçlerinin biz insanların sezgi ve güçlerinden daha fazla olduğunu ve üzerimize inmekte olan felâket ve musibetleri bizden daha önce sezip sesler çıkarmak suretiyle tepki gösterdiklerini ve bunların acı acı sesler çıkarmağa başladıkları zaman üzerimize bir belânın yada musi­betin inmekte olduğunu düşünerek Allah’a sığınmamız gerektiğini ihtar etmektedir.

Bu bakımdan hadis-i şerifteki ihtara kulak verip ona göre hareket et­mek müstehaptir.[442]

5104… Câbir b. Abdullah ile Ali İbn Ömer İbn Huseyn İbn Ali’den (ri­vayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Geceleyin yolda ve sokakta) ayak sesleri kesildikten sonra (evler­den dışarıya) çıkmayı azaltınız. Çünkü Yüce Allah’ın (geceleyin) yer­yüzüne saldığı (birçok) canlı yaratıkları vardır.”

(Ebu Davud der ki: Diğer şeyhim İbrahinı) b Mervan ise bu hadisi (ba­na): “Bu saatte Allah’ın (sokaklarda doksan) yaratıkları vardır.” (şek­linde) rivayet etti. Sonra da bir önceki hadisteki gibi, köpek havlamasıy-la, eşeklerin anırmasısndan bahsetti ve rivayetine şunu da ilâve etti: (Bir Önceki hadisin) bir benzerini de Şurahbilü’l-Hacib, Cabir b. Abdullah zin­ciriyle Rasûlullah’a (s.a.)’den naklen, İbn’ül-Hadi rivayet etti.[443]

Açıklama

Hadisin iki senedi olup, bunlardan birinin ravilerinden Qİan Said b_ Ziyadî hayıftır. Ayrıca Ali b.Ömer, sahabi değildir. Hadisi babasından nakletmiştir. Babası da sahabi olmadığına göre bu hadis munkatidir. Buna karşılık, Câbir b. Abdullah sahabidir ve onun senedi muttasıldır. Hadisin ravilerinden olan ve Ebu Davud’un metinden sonra işaret ettiği Şurahbil b. Sa’d da sağlam değil­dir. Hadisleri delil olma niteliğinden mahrumdur.

Ebû Davud, hadisin muhtelif sened ve lafızlarına değinmekle bir tara­tan hadisteki “ızdırab” a diğer taratan senedinin büsbütün zayıf olmadığı­na işaret etmek istemiş olmalıdır.

Bu hadis-i şerif geceleyin ayak sesleri kesildikten sonra Allah’ın yara­tıklarından bilmediğimiz birçok zararlı haşerelerin cin ve şeytanların so­kaklara çıkabilecekleri ve dolayısıyla yolda sokakta yalnız başına dolaşan kimselere zarar verebileceklerini haber vermekte ve bu saatlerde ihtiyaç olmadıkça dışarı çıkmaktan kaçınmayı ihtar etmektedir.

Hadis-i şerifteki ihtarı itibara alıp ona göre hareket etmek müstehaptir.[444]

106-107. Çocuk Doğunca Kulağına Ezan Okunur

5105… (Ubeydullah b. Ebi Rafi’in) babasından demiştir ki: “Ben Ra-sûlullah (s.a.)’i -Hasen b. Ali’nin kulağına Hz. Fatima’nın onu dünyaya getirdiği zaman namaz için (okunan ezan gibi) ezan okurken gördüm.”[445]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif Hz. Peygambenn, torunu Hz. Hasan doğduğu zaman yaptığı ilk telkinin kulağına ezan okumak olduğunu ifade etmektedir.

Bunun hikmeti başka bir hadis-i şerifte şu manaya gelen lafızlarla ifa­de edilmektedir: “kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan, kol ku­lağına ikamet okursa ona ümmü sıbyan zarar vermez.”[446]

Ancak bu hadis sened yönüyle tenkid edilmiş, zayıf olduğu söylenmiş­tir.[447] Bununla beraber Hz. Ömer b. Abdil Aziz’İn bu hadis-i şerifle amel ettiği bilinmektedir.[448]

İbn Kayyım el Cevziyye bu konuda “Tuhfetü’I-Mevdûd” isimli ese­rinde şu görüşlere yer mermektedir.

“İnsanın dünyaya gözlerini açarken, kulaklarına çarpan ilk sesin, Al­lah’ın büyüklüğünü ve yüceliğini iade eden sözler olması onun İslama girmesini sağlayan önemli bir hadisedir, bir bakıma dünyaya ayak basan çocuğa İslam şiarını telkin etmek anlamına da gelir. Tıpkı dünyadan ayrı­lırken de kelime-i tevhidin telkin edilmesi gibi. Çocuk anlamasa da ezan onun kaininin dp.rinlikle.rine inip tesir yapacağında şüphe yoktur.

Bununla beraber ezan ve ikamet okunmasının, diğer bir faydası daha vardır; o da şeytanın ezam duyunca uzaklaşıp beklemesidir. İlk anda şey­tanı Öfkelendiren, onun gücünü kıran böyle bir sesin yankı yapması şey­tanın çocuğa musallat olacağı ilk anlarda çok önemlidir.

Diğer bir ifadeyle çocuğun kulağına ezan okunmakta çocuğu Allah’a davet etmek, İslam dinine çağırmak, Allah’a kulluğa heveslendirmek, he­nüz şeytan bir dürtüş ve fısıltıda bulunmadan bunları gerçekleştirmek gi­bi manalar vardır.[449]

5106… Âişe (r.anha)’dan demiştir ki:

“(Yeni doğan) çocuklar Rasûlullah (s.a)’e getirilirdi. (Hz. Peygamber de) onlara bereketle dua ederdi.”

Ebu Davud dedi ki: Bu hadisi bana rivayet eden diğer şeyhim) Yusuf (İbn Musa bu rivayette): “Ve onlara tahnikte bulunurdu” (cümlesini de) ekledi. Fakat (Osman b. Ebî Şeybe’nin rivayetinde bulunan “Onlara bere­ketle (dua ederdi” cümlesini) rivayet etmedi.[450]

Açıklama

Tahnîk: Hurma ve benzeri birşeyi ağızda çiğnedikten sonra çocuğun damağını onunla ovmak demektir.[451] İbn Hacer tahnikin çocuğu yemeye alıştırıp takviye etmek için ya­pıldığını, tahnikte en uygun olan gıdanın kuru hurma olduğunu, yokluğu halinde taze hurma veya tatlı birşey tatlılar arasında evleviyetle anbali, bunlar da yoksa ateş değmemiş birşey olması gerektiğini kaydeder.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, yeni doğan bir çocuğun, ağzı­na konacak ilk gıdaya çok önem verip bu işle Hz. Peygamberin bizzat il­gilendiğini ifade etmektedir. Hz. Ali’nin rivayet ettiği diğer bir hadis-i şe­rifte de “Hz. Peygamberin torunu Hz. Hasan doğduğu zaman, onun ağzına Hz. Ali’nin tesbit edemediği bir şey koyduğunu bu sebeple de Hz. Ha-san’m Hz. Hüseyn’e nazaran daha bilgili olduğu ifade edilmektedir.[452]

İslam terbiyecileri bu sünneti çocuğu bir âlime götürerek tahnik ettir­mek suretiyle ibka ettirmişlerdir.”[453]

Bu sünnetteki hikmet çocuğun ağız kaslarını, çene nahiyyelerini hare­kete geçirip kuvvetlendirmek ve böylece anasının göğsnü daha çabuk tut­masını sağlamaktır. Ayrıca bunun ruh üzerinde bir takım olumlu tesirleri düşünebilir. Bu bakımdan belirtilen sünneti, takva ve salah ile bilinen, ta­nınan bir kişinin yerine getirmesi, böylece çocuğun mübarek ve takva ile mevsuf bir kişilik kazanması bakımından daha uygun olur.[454]

5107… Hz. Âişe’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.): “İçi­nizde mugarrebler görüldü mü?” buyurmuş, yahutta (“görüldü mü, kelimesi yerine) başka bir kelime (söylemiş); Ben de: “Ey Allah’ın Resu­lü) “Mugarrabler nedir? diye sordum; (Hz. Peygamber):

Kendilerine cinnileriiı ortak olduğu kimselerdir, diye buyurmuş­tur.[455]

Açıklama

Hattâbî (r.a.)’nin açıklamasına göre “mugarrab” aslından ve neslinden uzaklaşmış kimseler dernektir.’ Esasen bu kelime­min kökü olan “Gurb” kelimesi uzaklık anlamına gelir.

İşlerine kendi cinslerinden kendi yaratılışlarına ve şekillerine benze­yen kimselerin müdahale etmesinden dolayı, kendilerinde bir yabancılık şaibesi ve şüphesi sezilen kimselere bu isim verilir. İşte bu nedenle işleri­ne cin karışan kimselere de bu isim verilmiştir.

Nihâye’de açıklandığına göre “Mugarrabûn” kendilerinde yabancı bir’ damar bulunan yahutta yabancı bir nesebden gelen kimselerdir.

Bazılarına göre ise bu. kelime ile işlerine şeytanın karışıp kendilerine zinayı caiz göstererek onu emrettiği ve neslini de doğru yoldan uzaklaş­tırmaya muvaak olduğu kimselerdir. Nitekim “mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol…”[456] âyet-i kerimesinde kasdedilen mana da budur.[457]

BezhVl-Mechud yazarının açıklamasına göre metinde geçen “mugar­rabûn” kelimesinden maksat, besmelesiz yapılan cima mahsûlü çocuk­lardır. Şeytan cima esnasında onlara ortak olduğu için doğacak çocuk o kimsenin katıksız çocuğu olmayıp onda şeytanın da payı olur. İbn Kay­yım el-Cevziyye ise Fethü’l-Vedud isimli eserinde bu konuda şöyle de-‘ mektedir: “Mugarrabûn” yüce Allah’ı zikretmeden cima eden ve böyle hareket ettikleri için de çımalarına şeytan ortak olan kimselerdir. Bazıları ise mugarrabûn insan menisi ile cin menisinden meydana gelen kimse­lerdir. Yani damarlarına yabancı cinsten birinin kanı karışan kimsedir. Ni­tekim bir hadis-i şerifte Rasulü Ekrem Efendimiz: “Hel tehıssü minkün-ne imraetün ennel cinne tücâmiuhâ (Ey kadınlar, sizden bazı kadın­larla cinnilerin cima ettiğini biliyor musunuz?”) buyurmuştur. Resul-i Zişan efendimizi su sözüyle bazı cinnilerin kadınlara aşık olup onlarla sık sık cima ettiğini ifade buyurmuştur.[458]

Şir’atü’I-İslâm yazarının Meâlimü’t-Tenzil’den naklen yaptığı açık­lamaya göre “şeytan erkeğin zekerinin tepesine oturur, besmele çek­mezse onunla birlikte hanımıyla temas eder, aynı erkek gibi onda da o esnada inzal vuku bulur.”[459]

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere galeyan halindeki şeh­vetin şeytani saptırmalarla harama kanalize edilmesi pek mümkündür. Bu sebeble insan, cinsî münasebetten Önce şeytanın tehlikesinden Allah’a na-sıl sığınılacağını Resulü Zişan efendimiz bizlere şöyle açıklamıştır.

“Müzminlerden biri karısı ile cinsî münasebette bulunmak istedi­ği zaman: Bismillahi Allahümme cennebişşeytane ve cennebişşeytane marazektenâ (: Bismillahi Allahım, bizi şeytandan şeytanı da bize vere­ceğin çocuktan uzaklaştır) diye dua ederse şeytan o çocuğa asla zarar veremez.”122

Allah Rasûlünün aynı konudaki diğer bir hadisinde; “Şeytan o çocuğa asla zarar veremez” cümlesi “Allah o çocuğa şey­tanı saldırtmaz.”[460]

Fahr-i kâinat efendimizin açıkladığı üzere: “İnsan oğluna şeytanın vesvesesi olduğu gibi meleğin de ilhamı vardır. Bu sebeple kalpde his­sedilen hayır, melekten şer de şeytandandır.”[461]

Kişi cinsî münasebette bulunduğu zaman ona refaket eden meleklerde ondan ayrılırlar. Kişinin kendi şeytanı da ona daha çok zarar verme imkâ­nı bulur. Ancak yukarıda mealiyle birlikte sunmuş olduğumuz duayı ci-madan önce okuyan kimseye şeytan bu konuda zarar veremez.

Cimadan önce bu şekilde dua okuyan bir kimseye şeytanın zarar vere­meyeceği açıklığa kavuşturulmuş olmakla beraber, şeytanın bu duayı okuyan kimseye nasıl ve ne ölçüde zarar veremeyeceği açıklanmamıştır. Ancak İslam alimleri buna şu şekilde yorumlar getirmişlerdir:

“Şeytan besmelesiz ve duasiz yapılan cima mahsulü çocuğa zarar ve­rebildiği halde, besmele ve dua ile yapılan cima mahsûlü çocuğa zarar ve­remez.

Şeytan, imandan saptırıp küür bataklığına düşüremez. Şeytan onu büyük günahları işlemeye sevk edemez. Şeytan dualı çocuğun bedenine zarar veremez. Şeytan işlediği günahlardan dolayı onun tövbesine engel olamaz. Şeytan bu çocuk üzerinde sürekli hakimiyet kuramaz.”[462] Binaenaleyh nasıl ki çocuk yeni doğduğu zaman onun sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okumak o çocuğu şeytanın zararından korursa (bk. 5105 nolu hadis) cimadan önce yukarıda mealini sunduğumuz duayı okumak da şeytanın cimaya iştirak etmesini önler.

Musannı Ebu Davud işte bu sebepten mevzumuzu teşkil eden hadisle yeni doğduğu sırada şeytanın şerrinden korumak için kulaklarına ezan ve ikamet okunması arasında bir alaka gördüğü için bu hadisi mevzumuzu teşkil eden “Çocuğun yeni doğduğu sırada kulağına ezan okunacağına da­ir” olan baba yerleştirmiştir.

Buda Musannif Ebu Davud’un “mugarrabun” kelimesiyle cimadan önce Allah’ı zikretmeyi terk eden kimselerin kasd”edildiği görüşünde ol­duğunu gösterir.[463]

107-108. Kişinin Allah İsmini Vererek Diğer Bir Kişiye Sığınması

5108… Hz. İbn Abbas’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah ismini vererek (size) sığınacak olursa ona yardım ediniz. Her kim sizden Allah'(ın yüzü suyu) hür­metine (birşey) isterse ona (istediği şeyi) veriniz.”

(Ehû Davud dedi ki: Bu hadisi bana rivayet eden şeyhlerimden biri olan) UheyduUah (hu son cümleyi bana): “Sizden Allah için (birşey) is­teyene (istediği şeyi) veriniz.” (seklinde) rivayet etti. (Diğer şeyhimin ri-vavetinde geçen yüzü suyu hürmetine kelimesini rivayet etmedi.)[464]

5109… Hz. İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah’ın ismini vererek size sığınırsa onu himayeniz altına alınız kim de sizden Allah için birşey isterse ona (isteğini) veriniz.”

(Ebu Davud dedi ki: Bu hadisi bana rivayet eden üç şeyhden ikisi (Sehl ile Osman (bu cümleye ilave olarak): “Sizi davet eden (in dâvetin)e ica­bet ediniz.” (cümlesini de) rivayet ettiler. Sonra (şu cümleyi rivayette üçüde birleştiler: “Kim size bir iyilikte bulunursa siz de onu mükâat-landırınız.” (Sözü geçen üç şeyhimden) Müsedded ile Osman (yukarıda­ki rivayetlere ilâve olarak: “Eğer (onu mükâfatlandıracak birşey) bula­mazsanız, onun iyiliğini karşıladığınıza kanaat getirinceye kadar ona dua ediniz.” (cümlesini de) rivayet etti(Ier).[465]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriften başına gelen bir musibetten veya zulümden yada bir tecavüzden dolayı aciz ka­lıp da “Allah aşkına, Allah için” gibi sözlerle Allah adına dileyen bir kimseye Allah’ın ismini tazim için elden geldiğince yardım edip istediği-. ni yerine getirmenin farz olduğuna delâlet etmektedirler. Bazı hadis sarih­lerine göre Metinde geçen: “Her kim Allah ismi vererek sîze sığınacak olursa onu koruyunuz.” cümlesinin manası “Eğer bir kimseden, üzerine arz olmayan birşey istenir de yapamaz ve size iltica ederek özür dilerse onu kendi haline bırakın gidin” demektir.

Hadis-i şerifler artık böyle bir kimseden o şeyin istenmeyeceğine, Aî-lah aşkına isteyen kimseye istediğini vermek gerektiğine iyilik yapana mükâfat vermek lâzım geldiğine verilecek mükâfat bulunamadığı takdir­de kendisine duada bulunmak icab ettiğine delildir. Ancak verilmesi veya istenilmesi memnu olan şeyleri vermek icab etmez. Bu babda Taberânî Hz. Ebû Musa el-Eş’arî’den şu hadisi rivayet etmiştir. “Allah aşkına is­teyen (dilenci) mel’ûndur. Kendisinden kötü olmayan birşey Allah aş­kına istenildiği halde vermeyen kimse de mel’ûndur.”

dilenciye lanet edilmesi, bıktıracak derecede İsrar ettiği takdirdedir. Vermeyene lanet ise verilebilecek bir şeyi vermediği zamana mahsustur. Ulema bu hadisi kerahete hamletmişlerdir.[466]

Mevzumuzu teşkil eden (5109) numaralı hadis-i şerifte geçen “sizi da­vet edenin davetine icabet ediniz.” cümlesi de davete icabet etmek ge­rektiğini ifâde etmektedir, bilindiği gibi, ulemadan bu davet düğün yeme­ği için olursa icabet etmek vacib, diğer davetlere icabet ise menduptur.

Nitekim (5030) numaralı hadisin şerhinde açıklamıştır. Mevzumuzu teş­kil eden bu hadisler daha önce 1672 numarada da geçmişti. Daha fazla malumat için sözü geçen numaradaki hadisin şerhine müracaat edilebilir.[467]

108-109. (Kalbe Gelen) Kuşkunun (Vesvesenin) Ön­lenmesi Hakkında (Gelen Hadisler)

5110… Ebû Zümeyl’den demiştir ki: “Ben Hz. İbn Abbas’a: “Benim kalbimde hissettiğim bu duygu nedir? diye sordum.”

Neymiş o! (Söyle de bilelim), dedi.

Ben de: Vallahi onu söylemem, dedim. Bunun üzerine bana:

Şüphe ile ilgili bir şey mi? (Yoksa) dedi ve gülerek: “Bundan hiçbir kimse kurtulamamıştır, buyurdu. Nihayet aziz ve celîl olan Allah: “Sana indirdiklerimizde şüphe ediyorsan, senden önce indirdiğimiz kitapla­rı okuyanlara sor…”[468] âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine (Hz. İbn Abbas) bana:

Eğer içinde bir şüphe hissedecek olursan: “O hem evveldir, hem âhirdir, hem zahirdir, hem bâtındır ve o herşeyi bilendir.”[469] de bu­yurdu.[470]

Açıklama

Bilindiği gibi, kalbe arız olan duygular ya şeytandarıdır yada meleklerdendir. Şeytandan gelene vesvese (kuşku), melekten gelene de ilham denir. Meîekden gelen ilhamlar, insanları devamlı doğru yola götürüp imanlarını takviye ederek gözlerini ve gönüllerini nurl andırdığı, ufuklarını aydınlattığı halde şeytandan gelen vesveselerin onların gönüllerini ve yollarını karartıp şüphelerin ve tered­düdün karanlık dehlizlerine sürükleyip huzurlarını kaçırır, azimlerini kı­rar ve onları korkuya düşürür.

Esasen, mevzuimizu teşkil eden bu hadis-i şerifte de açıklandığı gibi, bu vesveselerden insan kurtulamamıştır. Binaenaleyh, insanların bu ves­veseden kurtulması kendi elinde olmadığından yüce Allah insanları kalp­lerine gelen bu vesveselerden dolayı sorumlu tutmamıştır. Kullarına olan bu lütfunu; “… Allah kimseye gücünün yeteceğinden azlasını yüklemez.”[471] âyetiyle bildirerek kullarını büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştır.

Ancak, şurasını unutmamak lazımdır ki, ihtiyarsız olarak insanın kal­binden geçen bu düşüncelerden insanın sorumlu olmaması için onun doğ­ruluğuna inanarak başkalarına anlatmış olmaması gerekir. Nitekim bir ha­dis-i şerifte: “Şüphesiz ki dilleriyle söylemedikçe yahut filen yapma­dıkça Allah ümmetinin gönüllerinden geçirdikleri şeyleri, onlara ba­ğışlamıştır.”[472] Duyurulmuştur.

Bu mevzuda Bezi yazarı şöyle diyor:

“Eğer metinde geçen Yunus suresinin 94. ayeti Hz. Peygamberi muha­tap alıyorsa bundan Hz. Peygamberin bile vesveseden kurtulamadığı, ves­vesenin insanlardan ayrılmayan beşeri bir hadise olduğu ve insanın ima­nına bir zarar veremeyeceği anlaşılır. Fakat şübhe mü’minin ayrılmaz vasfı değildir. Çünkü imanla şüphe bir arada barınamaz. Bazılarına göre de bu âyetten murat-muhakkak ki insan şu nedir, şu nedir diye (içinden kendi kendine) bir takım sorular sormakta devam edecektir. Nihayet hay­di yaratıkları Allah yarattı ya Allah’ı kim yarattı, diyecektir”[473] Mealin­deki hadisde anlatılmak istenen manadır, yani senin ümmetine şeytanlar vesvese vermeye devam edeceklerdir. Hatta onların kafalarına: “Haydi yaratıkları Allah’ın yarattığını kabul edelim ya Allah’ı kim yarattı” sorusunu dahi getireceklerdir. “İş bu dereceye gelince o kimse, hemen Allah’a sığınsın ve (kafasından geçen bu sorulara kulak vermekten) vaz­geçsin.”[474] demektedir.

Bezi yazarının bu ifadelerinden anlaşılacağı üzere bu gibi vesveselere maruz kalan bir kimse “Eûzü billahi mineşşeytanirracim” diyerek Al­lah’a sığındığı sürece bu vesveseler ona hiçbir zarar veremeyecektir. Bu

vesveselerden Allah’a sığınmak “Amentu billahi (Allah’a inandım)”[475] demek suretiyle de olabilir.

Her ne kadar mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifin zahirinden bu ves­veselerden Hz. Peygamberin dahi kurtulamadığı anlaşılıyoısa da onun nezih kalbi imana zarar veremeyen bu vesveselerden de münezzehdir.

İsmail Hakkı Bursevi’nin de ifaede ettiği gibi “Yüce Allah’ın ona “sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan…” buyurması bir padişahın askerlere duyurmak istediği emri onların kumandanına hitaben vermesi kabilindedindir. Çünkü askerlere verilecek bir emri bu şekilde kumanda­na yönelterecek vermek, askerler üzerinde daha tesirli olur. Yüce Allah’ın Rasulimün şahsında ümetine yönelttiği bu buyruğunda ehl-i kitaba müra­caat edilmesini istemesi, onların kitaplarında Hz. Peygamberin geleceği­nin ve vasıflarının açıkça bulunmasmdandır…”[476]

Çünkü, o zamanlarda Hz. Peygamberin ümmeti arasında şüphe içeri­sinde bocalayan kimseler vardı. Bir numara sonra mealini sunacağımız hadis-i şerifte de açılanacağı üzere şeytanın insanın kalbine vesvese ver­mesi, neticesinde o insanın bundan rahatsız olup zararından korunmaya çalışma,ı iman zayıflığının alameti değildir. Bilakis iman alâmetidir. Bezi yazarının Ruhu’l-Beyan tefsirinden naklettiğine göre; Bir yahudi Hz. Peygamberin müslümanlara şeytanların namazda bile vesvese verebile­ceğine dair sözünü işitince kendilerine ibadet esnasında şeytanın asla ves­vese veremediğini söyleyerek itiraz etmiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber o yahudiye cevap vermek üzere, Hz. Ebu Bekir’i görevlendirmiştir. Hz. Ebu Bekir yahudiye ”Bir hırsız girmek için içerisi altın gümüş ve mücev­herlerle dolu bir evi mi tercih eter, yoksa içi bomboş olan harab bir evi mi tercih eder?” diye sormuş; o yahudi de “elbette içi altın ve gümüşlerle do­lu mamur evi tercih eder” deyince Hz. Ebu Bekir: “İşte insanın en büyük düşmanı olan şeytan da kalbi böyle iman cevheriyle mamur olan insanla­rın kalbine girmeye çalışır. Kalbi harab olan kimselerin kalbine niçin gir­sin? diyerek onu susturmuş.

Bu mevzuda Bediuzzaman Said Nursi de şöyle diyor: “Tedâî-yi ha­yalet, tahattür-i faraziyyât bir nevi irtisam-ı gayrî ihtiyaridir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nûrâniyyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece suretine ve misaline geçen, güneşin ziya ve hararetinin ayinedeki misaline geçtiği gibi… eğer şerrden ve kesiften olsa asim hükmü ve hassası, suretine geç­mez ve timsaline sirayet etmez. Meselâ necis ve murdar bir şeyin ayini-deki sureti ne necistir ne murdardır ve yılanın timsâli ısırmaz.[477]

Öyleyse kalbini böyle vesveseler gelen kimse telaşa kapılmadan bu vesveseleri defetmenin yolunu aramalıdır. Bunun en sağlam yolu tevhid âlimlerinin eserlerini okuyup onlardan en iyi şekilde yararlanmaktır.[478]

5111… Hz. Ebu Hüreyre’den demiştir ki: (Hz. Peygamberin) sahabîle-rinden bazı kimseler (gelip): “Ey Allah’ın Rasulü, biz içimizde söylenme­sini (bile) büyük (bir suç) gördüğümüz birşey(ler) hissediyoruz, bi onu söyleyince (dünyanın tümüyle) bizim olmasını (bile) istemeyiz” dediler. (Bunun üzerine Hz: Peygamber):

Demek böyle birşey hissetiniz öyle mi? dedi.

Evet, dediler. (Hz. Peygamber):

İşte bu, açık bir imandır, buyurdu.[479]

Açıklama

Hattabî (r.a)’nin açıklamasına göre metinde geçen İşte bu açık bîr imandır” sözü “işte şeytanın sizin kalbinize attığı vesveselerden rahatsız olup onları kabul etmeyerek onları reddedişiniz imanın ta kendisidir. Artık şeytanın bu çabaları sizin kalbini­ze erişemeyecek ve size bir zarar veremeyecek” anlamına gelmektedir. “Vesvese açık bir imandır” manasına değildir. Nitekim bir numara sonra gelecek hadis-i şerifte “şeytanın vesvese vermek için kurduğu hilesini reddeden Allah’a hamdolsun” buyurulması da bunu gösterir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeytanın vesvese vermek için iman­lı kalpleri seçtiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh şeytanın bir kemseye vesvese vermeye çalışması o kimsenin iman sahibi olduğunun bir alâmeti olduğu gibi, şeytanın verdiği vesvese leri gidermeye çalışmak da bir iman işidir. Mümin şeytandan gelen vesveseleri gidermeye çalışmak da bir iman işidir. Mümin şeytandan gelen vesveselerden allah’a sığınmalı ve endişeye kapılmadan o vesveseyi ilmi delilerle gidermelidir. Nitekim bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık.[480]

5112… Hz. İbn Abbas’dan demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek:

Ey Allah’ın Rasulü, birimiz içinde kendisine (sıkıntı) veren (öyle) bir duygu hissediyor ki; onun (yanıp) kömür olması kendisine onu (başkala­rına) söylemesinden daha sevimlidir, dedi. (Hz. Peygamber de:)

Allahu ekber, AUahü ekber, Allahü ekber. (Şeytanın) vesvese ver­mek için (kurduğu) tuzağını bozan Allah’a hamdolsun” cevabını ver­di.

Ebu Davud dedi ki: (Bu hadisin ravilerinden) İbn Kudâme (bu hadisi rivayet ederken) “tuzağını bozan” kelimesi yerine “işini bozan” keli­mesini rivayet etti.[481]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama (5110) ve 5111 numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[482]

109-110. Kişinin Nesebini Kendi Velilerinden Başka Birine Nisbet Etmesi Hakkında (Gelen Hadisler)

5113… Ebu Osman dedi ki: Sa’d b. Malik bana dedi ki: Muhammed (s.a.)’in “Her kim babası olmadığını bildiği halde ba­basından başkasını (babam diye) iddia ederse ona cennet haram olur.” dediğini kulaklarım duydu, kalbim iyi belledi. (Ebu Osman sözle­rine devam ederek) dedi ki: (Bu hadisi Sa’d’den duyduktan) kısa bir süre sonra Ebu Bekre ile karşılaştım ve hadisi kendisine okudum da (bana ay-ren Sa’d’in dediği gibi): “Bunu Muhammed (s.a.)’den kulaklarım duydu, kalbim de iyice belledi” dedi.

(Ravi) Âsim dedi ki ben (Ebu Osman’a)

Ey Ebu Osman! Senin yanında (bu hadisin doğruluğuna dair) iki ki­şi şahidlik etmiştir. Bu iki adam kimdir? dedim de:

Birisi Allah yolunda -yahut İslam uğrunda- ilk ok atan kimsedir. Öbürü ise (Tai kalesi kuşatıldığı zaman) Tai’ten yaya olarak (Hz. Pey­gambere) gelip (Müslümanların safına katılan) yirmi küsur kişiden biri­dir” dedi ve (Ebu Bekre’yle ilgili bir takım) fazilet(ler)i anlattı.[483]

(Ebu Davud dedi ki;)

Ennüeylî de: “Bu hadisi (bana bizzat falan) haber verdi” sözünün geçtiği yerlerde (hadisin kesinlikle ravisinin ağzından işitilerek alındığı­nı ifade eden) haddesenâ (bize bizzat kendisi haber verdi) ve haddesenî (bana bizzat kendisi haber verdi) kelimelerini kast ederek “Allah’a yemin olsun ki bu söz(ler) bana baldan daha tadıdır” derdi.

Ebû Ali dedi ki: Ben Ebu Davud’u söyle derken işittim;

Ben Ahmed b, Hanbel’i -Küfe’itlerin rivayeti açık değildir. (Bu husus­ta) Basralı’lar gibisini görmedim. Onlar bu hadisi Şube’den rivayet etti­ler, derken işittim.[484]

Açıklama

Sa’d b. Malik cennetle müjdelenen on kişiden biri Qİan Rz SaM b Ebi VakkasMır.Hz. Ebu Bekre ise Taif kalesinin kuşatıldığı sırada yirmi küsur arkada­şıyla beraber mtislümanlara katılan mücahidlerdendir.

Ebu Osman’ın bu hadisi Ebu Bekre’ye sormasının sebebi şudur: “Hz. Ebu Süfyan cahiliyye döneminde Ebu Bekre’nin annesiyle zina etmiş, sonra da Ziyâd dünyaya gelmişti. Daha sonra Hz. Muaviye, Ziyad’ı Hz. Ebu Süfyan’m gayrimeşru oğlu olduğuna ve kendisinin de kardeşi oldu­ğuna ikna ederek, onun nesebini bu şekilde tescil ettirmiş ve kendisini de vali tayin ederek, Hz. Ali’ye karşı onun desteğini sağlamıştı. Hz. Aişe ise Ziyad’ın Ebu Süfyan’ın oğlu olmayıp Ebu Bekre’nin babasının oğlu oldu­ğuna kani idi. Ravi Ebu Osman, Ziyad’ın nesebinin Ebu Süfyan’a nisbet edilmesini Hz. Ebu Bekre’nin de tasvip ettiğini zannediyordu ve fırsatını bulup bu işin Islami olmadığını ifade eden, mevzumuzu teşkil eden bu ha­disi ona hatırlatmak istiyordu. İşte bu maksatla bu hadisi ona sordu ve Hz. Ebu Bekre’nin bu hadisi bizzat Hz. Peygamber’den duyduğunu ve karde­şi Ziyad’ın nesebini Ebu Süfyan’a nisbet etmesini asla tasvip etmediğini bizzat kendi ağzından işitip öğrenmiş oldu.

Hz. Ahmed b. Hanbel, “Küfe halkının rivayeti açık değildir” demekle onların rivayetlerinde hadisleri senetlerindeki an’ane, ihbar, tahdis gibi incelikleri belirtmediklerini söylemek istemiştir.

Ancak, burada şunu belirtmek isteriz ki Hz. Ahmed b. Hanbel’in kast ettiği Kufe’lerden maksat hanefi fakihleri ve hadisçileri değildir. Çünkü onların içinde Hz. ali ve Hz. Abullah b. Mesud’un talebeleri ve arkadaş­ları vardır ki, onlar rivayetlerinde rivayetin bütün incelik ve ayrıntılarını titizlikle belirtirler.

Mucmu’l-Buldân’da Hz. Ali’den nakledilen bir hadis-i şerifte onların iman hazinesi İslamın hücceti Allah’ın kılıcı ve mızrağı oldukları, Hz. Selman-i Farisî’nin de onlar hakkında: “Onlar ehlü’llah’dır, Küfe İslâmın

kılıcıdır. Her Müslüman onları takdir eder” dediği ifade edilmektedir. Fa­kat İmam Ahmed, Kûfeliler için sarf ettiği bu sözle kendi zamanında ya­şayan Kuelileri kast etmiş olabilir.

el-Feth yazarının beyanına göre İbn Battal bu hadis ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Bu hadisten maksat, bir kimsenin bile ble kendi öz nesebini bir tara­fa bırakıp kendisinin başka birinin oğlu olduğunu ve o kimsenin de kendi babası olduğunu iddia etmesidir. Bu olay cahiliyye döneminde çok yay­gındı ve hiç yadırganmazdı. Bir kimse bu yolla başkasına ait bir çocuğu evlad edinirdi. O çocuk, bundan sonra artık “Falancanın oğlu” diye çağı­rılmaya başlanırdı. Nihayet İslamın gelmesiyle; “Evlâtlıkları babaları­na nisbet ediniz. 8u, AEIah katında en doğru olanıdır. Eğer babaları­nın kim olduğunu bilmezseniz bu takdirde onları din kardeşleriniz ve dostlarınız olarak kabul ediniz.”[485] âyet-i kerimesi inince bu çirkin uy­gulama yürürlükten kaldırıldı ve artık herkes hakiki babasına nisbet edildi.”[486]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte nesebini bile bile babasından veya efendisinden başka birine nisbet eden kimseye cennetin haram ola­cağı ifade edilmektedir. Sebebi ise şudur; bu kimseler bu hareketiyle ,ölümden doğan miras hakkının hakiki sahiplerinin eline geçmesine engel olmuş olurlar. Bu haksız uygulamanın tüm veballerini boyunlarına ge­çirmiş olurlar. Ancak burada “cennet haramdır” sözünden maksadın ne olduğu iki şekilde açıklanabilir:

  1. Hakikaten bu kimse asla cennete giremeyecektir, anlamındadır. An­cak bu durum babasından başka birine intisap etmeyi helal itikat edenler içindir.
  2. Ehl-i necat olanlar cennete girerken bunlar cennete giremezler. An­cak dünyadaki bu gayrimeşru uygulamalarının cezasını çektikten sonra girebilirler, demektir.

Bu hadis-i şerifte bir kimsenin kendisini bile bile babasından başka bi­rine nisDet etmesinin haram olduğuna işaret edildiği gibi bir kölenin ken­disini bile bile başka bir efendiye nisbet etmesinin de haram olduğuna de­lâlet eder. İşte bu hadisin bab başlığıyla ilgili tarafı burasıdır.

İşte, bu sebeple Ebu Davud bu hadisi bu babda yer aluı hadisler arası­na koymuştur.[487]

5114… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse kendini azad eden kimselerin iz­ni olmaksızın bir kavmi kendisine veli edinirse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! Kıyamet gününde onun farz,ve nafile hiçbir ibadeti kabul edilmeyecektir.”[488]

5115… Hz. Eıies İbn Malik’den demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.) şöy­le derken işittim: “Her kim babasından başka bir adamın kendi baba­sı olduğunu- iddia ederse yahutta (bir köle) kendisini efendilerinden başkasına nisbet ederse kıyamete kadar Allah’ın laneti sürekli olarak onun üzerine olsun.”[489]

Açıklama

Sarf: Farz olan ibadetler demektir.

Adl: jsa nafüe ibadetlerdir Ancak bunım aksini iddia edenler de vardır. Esmaî’ye göre sarf tevbe, adi de fidye manasına ge­lir. Bazıları “Allah onun hiçbir ibadetini kabul etmez” demek, onun ibadetini rızasıyla kabul etmez, demektir. Fakat Allah ona yine de ibade­tiyle hakkettiği mükafatı verir, demişlerdir.[490]

“Allah’ın laneti” kelimesinden maksat, Allah’ın bir kimseyi rahme­tinden uzaklaştırma ve kovması demektir. Meleklerin ve insanların lane­tinden maksat, bunların bir kimsenin ilâhi rahmetinden uzaklaştırılması için dua etmeleridir.

Kadı îyaz: “Buradaki lanet, kâfire olan lanetten farklıdır. Çünkü bura­daki lanetten maksat bu suçu işleyen kimsenin müstehak olduğu ceza ve azabı görmesidir. Ebedi olarak ilahi rahmetten mahrum kalması anlamın­da değildir. Fakat kâfire yapılan lanet ise ebedi olarak rahmetten mahrum kalması manasında kullanılır” demiştir.[491]

110-111. Soy-Sop İle Övünme(Nin Haramlığı) Hakkında Gelen Hadisler

5116… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “(Aziz ve Celil olan) Allah, cahiliyye (döneminin) kibrini ve övünme adetini sizden giderdi. (İnsanlar iki kısımdır: Birin­cisi Allah katında övülmüş olan) takva sahibi mü’min (kimseler, ikinci­si de Allah katında yerilmiş olan) bedbaht ve Allah’ın yolundan çıkmış (kimseler. Binaenaleyh) siz (hepiniz) Ademoğlusunuz. Adem topraktan (yaratürmş)tır. (Allah’a yemin olsun ki) insanlar (ya bu) kavimler(i) ile övünmeyi bırakırlar -ki o kavimler (böyle cahiliyye adeti üzere yaşa­dıkları için şimdi) cehennem kömürlerinden bir kömürdürler- yahud da Allah katında burnuyla dışkı yuvarlayan bokböceğinden (mayıs böceğinden) daha değersiz bir hale düşerler.”[492]

Açıklama

Şafiî ulemasından Kemalüddin Dümeyrî’nin, Hayatü’I-Hayvanisimli eserindeki açıklamaya gö­re cual, (çoğulu; ci’lân); kurumuş tersleri toplayıp yuvasında depo eden bir böcektir. Özellikle hayvanların dışkılığında kalmış olan kurumuş dış­kı kırıntılarını ararken hayvanların ferclerini ısırıp kaçmakla meşhurdur. Karnında kırmızı bir nokta olur. Daha ziyade sığır, camız ağıllarında ve tersliklerde yaşar. En büyük özelliği pislik toplamaktır. Onun garip halle­rinden birisi de gül kokusundan ve benzeri güzel kokulardan ölmesi ve tekrar pislik üzerine konduğu zaman canlanmasıdır. En büyük zevki ve gıdası pisliktir.

Ebû Davud et-Tayalisrnin Müsned’i ile Şuabü’l-İman’da bu konuda İbn Abbas’dan rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: “Cahüiy-yet hali üzere ölmüş olan babalarınızla övünüp durmayın. Varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, bok böceğinin burnuyla yuvarla­mış olduğu dışkı cahiliyye (adeti) üzere ölen babalarınızdan daha ha­yırlıdır.”

Bezzâr’ın Hz. Huzeyfe’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Hepiniz Adem oğlusunuz. Âdem ise topraktandır. Bir takım kavimler ya babalarıyla övünmeye son vereceklerdir, ya da Allah ya­nında bok böceğinden daha aşağı olacaklardır.”

Aliyyü’l Kâri (r.a.)’nin açıklamasına göre; mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte cahiliyye adeti üzere ölen atalarıyla övünen kimseler bok böceklerinin burunlanyla yuvarladıkları dışkıya benzetildiği gibi, övün­meleri de bok böceğinin dışkıyı yuvarlamasına benzetilmiştir. Onlar ya bu övünmelerini bırakıp bu vahim sonuçtan kurtulacaklardır ya da Allah yanında bok böceğinden daha aşağı bir duruma düşeceklerdir.

Nitekim, yüce Allah Kur’an-ı Keriminde bu mevzuyu şu âyet-i keri­mesinde bizlere en veciz bir şekilde açıklamıştır: “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Hem de sizi boyla­ra ve kabilelere ayırdık ki, biribirinizi taniyasınız. Biliniz ki Allah ka­tında en iyiniz, takvası en ziyade ölanınızdır.[493]

111-112. Asabiyyet (Kavmiyetçilik) Hakkında Gelen Hadisler

Asabiyyet: İsim” ve masdar şekliyle birlikte kullanılan “asab” kökün­den türetilmiş bir ıstılahtır. İsim olarak âsâb, sinir ve sarmaşık manasına gelir. Masdarından türetilmiş bir çok kelime daha vardır ki hepsi de bağ­lamak, sarmak, sarıp bağlamak, toplanmak, birikmek, etrafını çevirmek, himaye etmek… gibi mana farklılıkları taşır. Asabiyyet ise aynı kökten gelen “asabe’Yıin nisbî masdarıdır. “Asaba” bir hukuk tâbiri oluşunun dı­şında, “bir kimsenin baba taramdan olan akrabaları” manasına geldiği gi­bi, bir şahsırThimaye etme ve yardım elini uzatma durumunda olduğu ak­rabası manasına gelmektedir. Bu noktadan hareket edilerek “akrabası ve soydaşı durumunda olan kimselerin yardımına koşma ve onları zulüm ve haksızlıktan koruma gayretinde olma” işi de asabiyyet ıstılahı ile ifade edilmiştir.

Ancak bu ıstılah, Hz. Peygamberin dilinde ayrı bir muhteva kazanmış ve tamamen özel bir durumu ifade etmek için kullanılmıştır. Kur’an’da rastlanmayan “asabiyyet” en eski ve belki de ilk olarak -kullanılışı hadis-i şeriflerde görülmektedir. Eldeki hadis kaynaklarında asabiyetin geçtiği bir kaç rivayet vardır. Bunları, muhtevaları bakımından iki ana grubta toplamak mümkündür. Daha Önce söylenmiş olduğu tahmin edilen birin­ci grup hadisler asabiyyeti yasaklamaktadır.

Meselâ; ashabtan Cübeyr b. Mutîm kanalıyla rivayet edilen hadis: “Halkı asabiyyet için toplanmaya çağıran, asabiyyet uğrunda dövü­şüp çarpışan ve asabiyyet yolunda ölen kimse bizden değildir.”[494]

Bu hadisin söylenişinden sonra olmalıdır ki, ashabtan Vasile b. Aşka’ (öl. 83/702) Asabiyyetin ne demek olduğunu ve şümulünü Hz. Peygamber’den sorar:

Ya Rasûlullah! Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiyyetten sayılır mı? Hz. Peygamber:

Hayır, ancak kişinin, zulüm ve haksızlık halinde olan kavmine yardım etmesi asabiyyettir”[495] buyurur. Buna göre yasaklanan asabiyyet, bir kimsenin milletini sevmesi ve ona karşı özel ve meşru’ bir ilgi göster­mesi değil, sırf akrabalık ve soydaşlık gayretiyle zalimane ve haksız dav­ranışları karşısında bile onları müdafaa ve himaye etme işidir. Öte yandan İbn Haldun (öl 808/1406) Mukaddime’de asabiyyete geniş bir şekilde yer verir. Ancak “Asabiyyetin yasaklanmasının sebebi, onun kötü ve yan­lış işlerde kullanılmasına engel olmaktır” diyen îbn Haldun bu ıstılahı va­tan, millet, memleket soy-sop akraba sevgisinin müsbet işlerde kullanılı­şı şeklinde değerlendirir. Ona göre “milli birlik şuurunu canlı tutan ve devlet kurup onu idare eden güç asabiyyet duygusudur.” Asabiyyet duy­gusunun bulunmadığı yerde ne millet vardır ne de devlet. O duygu olma­dan dinin yayılması ve devletin korunması mümkün değildir.”[496]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslamiyyetin yasaklamış oldu­ğu asabiyyet, bir kimsenin milletini sevmesi ve ona karşı özel bir ilgi gös­termesi değil, sırf, akrabalık ve soydaşlık gayretiyle onlardan sudur eden zalimane ve haksız davranışları dahi himaye etmeye kalkışma işidir.

Kişinin milletini sevmesinden dolayı kınanması, hiçbir zaman doğru değildir. Çünkü İslâmi manada millet, din ve şerifat kavramlarıyla eş an­lamlıdır. Fakat kıymetli alimlerimizden merhum müfessir Muhammed Hamdi Yazır Efendi’nin dediği gibi “… din, şeriat, millet denilen şeyler vaki’de ve haddi zatında aynı şeydirler. Fakat itibaren ve mefhumen her biri bir haysiyyetle diğerinden terik olunur. İ’tikad haysiyeti ile din, amel haysiyyeti ile şeriat, içtima haysiyetiyle millet denilir. Filvaki itikad edi­len ne ise, esas itibariyle amel edilen odur. Amel edilen ne ise esas itibariyle içtima edilen de odur. Binaenaleyh millet, bir heyeti ictimaiyyenin etraında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü tabiri aharle fuh-ı içtimaisinin tabi olduğu ve cismi içtimaisinin merbut bulunduğu mebâdii hakime ve tarikat-i meslûkedir. Hakkı hak, nâ hakkı nâ hak, eğrisi eğri, doğrusu doğ­rudur. Şu kadar ki nâ hakları, hüsrana, hakkolan da hüsn-i akıbete götü­rür. Demek ki millet hey’et-i ictimaiyyenin kendisi değildir, ona cemaat, kavm, ümmet veya ehl-i millet denilir. Mesela Yahudiyet ve Nasraniyyet bir millettir ve fakat Yehud ve Nasara ehl-i millet, sahib-i millettirler.”[497]

5117… (Hz. Abdurrahman b. Abdullah b. Mesud’un) babasından de­miştir ki: Kavmine haksız yere yardım eden kimse (bir kuyuya yüzüstü) düşüp de kuyruğundan çekil(erek kurtarılmaya çalışd)an deve gibidir.[498]

Açıklama

Hattabî (r.a)’ye göre bu hadisin manası şöyledir:”Haksız yere kavmine yardım eden kimse günah kuyusuna düşerek helak olmuştur. Artık kurtarılması mümkün değildir. Bu haliyle o kuyruğundan tutulup da yukarı çekilerek kurtarılmaya çalışı­lan bir deveye benzer.”

Aliyyü’l-Kari’nin açıklamasına göre bazıları bu hadis-i şerifte şöyle marja vermişlerdir:

Haksız yere kavmine yardım eden kimse zulme yardım ettiği için ken­disini helak etmiştir. Gerçi o bu yardımıyla kendini ve kavmini yükselt­mek istemiştir. Ama yükseltmek amacıyla koşarken günah kuyusunun di­bine düşüp helak olmuştur.

Böyle bir kimsenin hali ise kuyuya yüzüstü düşüp de kuyruğundan ası­larak kurtarılmaya çalışılan bir deveye benzer. Tabii ki bu deveyi bu şe­kilde kurtarmak mümkün değildir. Bazılarına göre de bu hadis-i şerifte kuyuya düşerek helak olup da kuyruğundan çekilerek kurtarılmaya çalı­şıldığı halde kurtarılamayan deveye benzetilen kinişe, haksız durumda olan kavmidir. Çünkü batıl ve zulüm üzerine olan herkes Ölmüş demektir.

Bu kavme kavmiyetçilik duygusuyla yardım etmek isteyen kimse de sözü geçen devenin kuyruğuna benzetilmiştir. Nasıl ki kuyuya yüzüstü düşerek ölen bir deveyi tutularak yukarı doğru çekilen kuyruğu kurtarma­ya yetmezse bu adamın o kimseyi kurtarmak için devreye girmesi de o de­veyi kurtarmaya yetmeyecektir.[499]

Netice itibariyle mevzumuzu teşkil eden Hadis-i şerif, bir kimsenin sırf akrabalık ve soy gayretiyle yakınlarından sudur eden haksızlıklara yardım etmesi haramdır. Yukarıda bab başlığının altında da açıkladığımız gibi buna “asabiyyet (kavmiyetçilik)” denir. İslam bunu kökünden kaldır­mıştır.[500]

5118… (Abdurrahman b. Abdullah’ın) babasından demiştir ki; “Ben Rasûlullah (s.a.)’ın huzuruna varmıştım. Kendisi deriden (yapılmış) bir çadırda bulunuyordu…”

(Abdurrahman *ın babası Abdullah b. Mesud rivayetine devam ederek bir önceki hadisin) bir benzerini rivayet etti.[501]

Açıklama

Bu hadis-i şerifle ilgili açıklama bab başlığının al-tında ve bundan önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[502]

5119… Vâsıla b. el-Eska’nın kızından (rivayet edildiğine göre) kendi­si babasını şöyle derken işitmiş: (Ben Hz. Peygambere):

Ey Allah’ın Resulü asabiyet nedir? diye sordum da:

Zulümde (haksızlıkta) kavmine yardım etmendir, buyurdu.[503]

Açıklama

Bu babın giriş kısmında “asabiyyet” kelimesinin ifade ettiği manaları genişçe açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, zulümde yardımlaşmayı ve ırkçlığı yasaklamaktadır. Bu babın başında da açıkladığımız gibi İslami­yet ırkçılık taassubunu kökünden yıkmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Tebbet” suresi diye anılan bir surenin Hz. Peygamberin en yakın akrabalarından amcası “Ebu Leheb” hakkında inmiş olması bile bir müslümanın, İslam çizgisi dışında olan bir yakımyla hiçbir bağı olamayacağını göstermek için yeterlidir.

Hele haksız bir işte ona yardım etmeye kalkmanın İslamda hiçbir yeri yoktur. İslam kendi müstesiplerine bile zulümde değil ancak iyilikte ve takvada yardımlaşmayı emreder.[504]

5120… Süraka b. Malik Cü’şüm el-Müdiicî’den demiştir ki: (Bir gün) Rasûlullah (s.a.) bize bir hutbe irad ederek şöyle buyurdu:

“Sizin en hayırlınız, günaha girmemek şartıyla yakınlarını savunan(ınız)dır.”

Ebu Davud dedi ki: (Bu hadisin ravilerinden) Eyyûb b. Süveyd zayıf­tır.[505]

Açıklama

Gerçekten ilahı müjde yavaş yavaş akan bir çeşmeve benzer. O önce çevresini ıslatır. Sonra, yavaş yavaş etrafa yayılır. Önce yakınlar sonra çevre daha sonra da biraz daha uzak olanlara ulaşır. Hz. Peygamber de tebliğ hususunda böyle bir metot takib etmişlerdir. Önce’ kendi evine, sonra kendi akrabasına ve nihayet halka, ilahi tebliği bildir­miştir: “En yakın akrabanı korkut.”[506]

Bu daire daha sonra gittikçe büyümüştür. Bunun için de önce Mek­ke’ye ve nihayet bütün dünyâya tebliği ulaştırmaya çalışmıştır.[507]

İlahî rahmet dalgalarının tebliğde görülen en yakından çevreye doğru genişleyen bu yayılma hareketi, İslamın sıla-ı rahim, sadaka ve zekat gi­bi diğer alanlardaki maddi-manevi yardımlaşma anlayışında da kendini gösterir.

Mevzumuzu teşkil eden, bu hadis-i şerif, İslamın bu anlayışına uyma­nın, hayırlılığm bir ölçüsü olduğunu ifade etmektedir. Kişi bu anlayışa uygun hareket ettiği nisbette hayırlı olacaktır. Ancak zulümde ve düşman­lıkta yardımlaşmanın İslamda yeri olmadığından İslamî bir yasağı çiğne­yen veya bir günahı işleyen bir kimseye akraba bile olsa destek olmak as­la caiz değildir. Böyle bir günaha destek veren kimse o suçun vebalini or­tak olacağı için bu yardımı hayır olmaktan çıkar şerre dönüşür.

Ancak bu insanın, böyle zulmeden veya günah işleyen bir akrabasına yardımı, onu bu günahtan çevirmesiyle olur. Nitekim Hadis-i şerifte: “Kardeşine zâlim de olsa, mazlum da olsa yardım et. Zâlime yardım etmen onu zulümden alıkoymandır.”[508] buyurulmuştur. Fakat akrabalık gayretiyle bir yakına haksızlıkta yardımcı olmanın İslamda asla yeri yoktur.[509]

5121… Cübeyrb. Mut’imden (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

(Halkı) asabiyyet (soy-sop) davasına çağıran bizden değildir. Asabiyyet (soy-sop) davası uğrunda savaşan bizden değildir. Asabiyyet (soy-sop) davası uğruna ölen bizden değildir.[510]

Açıklama

Asabiyyet kelimesinin ifade ettiği manalar mevzumuzu teşkil eden babın giriş kısmında geçmişti.Mevzumuzu teşkil eden bu hadiste geçen bu “asabiyyet” kelimesi ba­zı hadis kitaplarında “asabe” olarak rivayet edilmiştir.

Bilindiği gibi “asabe” baba taraından olan akrabadır. Sinirlerin bütün vücudu kaplaması gibi bir kimsenin asabesi de onu her taraftan kuşattık­ları için kendilerine bu isim verilmiştir. Sırf asabe namına harbetmek, kız­mak ve propaganda yapmak, hakka ve dine yardım değil, bilakis heva ve hevese göre harekettir. Bu da cahiliyyeî devri adetlerinden biridir, bina­enaleyh böyle bir harpte öldürülen de şehit değil asi olur.[511]

5122… Hz. Ebu Musa’dan (rivayet edildiğine göre) Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir kavmin kız kardeşinin oğlu o kavimdendir.”[512]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bir kimsenin kızkardeşinin oğlunun kendi yakınlarından sayıldığını ifade etmekte ve diğer yakın akrabalarına yaptığı yardımı, gösterdiği yakınlık ve sevgiyi ondan da esirgememesi gerekliğine, sarılıp sır verebileceğine ve meşve­rette bulunabileceğine delalet etmektedir. Fakat vâris olacağına delalet et­memektedir. İbn Ebi Hamza’nin açıklamasına göre, bu hadis-i şerifin söy-lenmesindeki hikmet, Cahiliyye döneminde halkı kızlarının ve kızkardeş-lerinin çocuklarına karşı takındıkları olumsuz tutumu önlemektir.[513] Nevevî’nin açıklamasına göre, bazıları, bu hadis-i şerifin zevilerham (teyze, hala, gibi kadın akrabalarla, kızın oğlu, ananın babası gibi kadın tarafından olan akrabaların varis olabileceğini söylemişlerdir ki; İmam Ebu Hanife (r.a.) ile İmam Ahmed (r.a.) ve daha başkaları bu görüştedir­ler. İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre ise bu hadis-i şerifte anlatılmak istenen sadece bir insanın zevil erham ile arasında bir bağın bulunması­dır.[514]

Resulü Zişan efendimizin bu hadis-i şerifi irad buyurmalarının sebebi, Hz. Enes’den gelen bir rivayette şöyle anlatılıyor:

Bir kere Resulü Ekrem hususi olarak ensarın meclisine davet etmişti. Ensar toplandığında “Aranızda gizden başka kimse var mıdır? diye sordu. Ensar da:

Hayır yoktur, ancak kızkardeşlerimizin oğulları vardır, diye cevap verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): bana bakarak:

Bir kavmin ve bir ailenin kızkardeşinin oğulları o soydandır, bu­yurdu.[515]

5123… Farslı (İranh)lardan azatlı bir köle olan Ukbe’den demiştir ki: Al bu da benden. Ben Farslı bir gencim diyerek müşriklerden birine bir darbe indirdim. Bunun üzerine Rasûlullah {s.a.): bana bakarak:

Al bu da benden, ben ensarlı bir gencim, deseydin ya? buyurdu.[516]

Açıklama

Hafız İbn Hacer’in “el-İsabe” isimli eserindeki açıklamasına göre “Ebû Ukbe” ensarın azad ettiği Farslı bir köledir. Haşimoğullarının azadlısı olduğunu söyleyenler varsa da bu doğru olamaz. Çünkü eğer bu zat gerçekten Haşim oğullarının azat­lısı olsaydı, Resulü Zişan efendimiz O’na: “Ben ensarlı bir gencim” de­mesini değil, “Ben Haşim oğullarından bir gencim” demesini telkin ederdi. Nitekim (5114) ve (5115) numaralı hadislerle; “bir kavmin azat­lısının onlardan olduğunu ifade eden hadis-i şerif[517] de bu gerçeği is­pat etmektedir.

Bilindiği gibi, Farslıların savaşta düşmana kılıç sallarken “Al bu da benden ben Falancanın oğluyum!” diyerek kavimleriyle övünmeleri adet­leriydi, Sözü geçen azadlı genç de darbesini indirirken kavminin bu eski adetine uyarak kendisinin Farsh olmasıyla ifftihar etmişti. Oysa o sırada Fars halkı kâfir idi. Hz. Peygamber bu gencin kendisini böyle kâfir bir kavme nisbet ederek öğündüğünü görünce onu bu yanlışlıktan kurtarmak gayesiyle; “Eğer mutlaka bu savaş meydanında darbeni indirirken men­sup olduğun kavimle iftihar edeceksen, kâfir bir kavimle değil, müslüman bir kavimle iftihar et. Bu müslüman kavim de ancak ensar olabilir. Çün­kü seni hürriyetine kavuşturanlar onlardır ve azatlı köle kendisini azad eden kavimdendir” anlamında: “Ben ensarlı bir gencim deseydin ya” buyurmuştur.[518]

112-113. Kişinin Sevdiği Bir Kimseye Sevgisini Bildir­mesi (İyidir)

5124… el-Mikdam b. Ma’dikerib’den (rivayet edildiğine göre) Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bir kimse (din) kardeşini sevdiği za­man kendisini sevdiğini ona bildirsin.”[519]

5125… Hz. Enes b. Malik’den (rivayet edildiğine göre) bir adam Pey­gamber (s.a.)’in yanında iken oradan birisi geçmiş de (O adam):

Ey Allah’ın Resulü, ben bu adamı seviyorum, demiş. Peygamber (s.a.) de ona:

(Peki sen bu sevgini) kendisine bildirdin mi? demiş.(Adam da):

Hayır, cevabım vermiş. Peygamber ona:

(Git) ona (sevdiğini) bildir, demiş.

(Hz. Enes rivayetine devamla) şöyle dedi: Bunun üzerine (bu adam) o kimseye varıp:

“Ben seni Allah için seviyorum” dedi, (öbür adam da):

Beni kendisi için sevdiğin Allah da seni sevsin, cevabını verdi.[520]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerde bir kimsenin kendinde gördügü nayir(3an dolayı sevdiği bir kimseye bu sevgisi­ni bildirmesi tavsiye edilmektedir. Çünkü bu sevginin bildirilmesi hem onun kalbinde kendisini sevdiğini bildiren bu kimseye karşı bir sevgnin doğmasına, hem de sevgisini bildiren kimsenin kalbindeki sevginin art­masına yol açar.

Hattabî’nin açıklamasına göre, bu hadis-i şeriften maksat, “müslümanları birbirlerini Allah için sevmeye teşviktir. Gerçekten bir kimse kar­şısında bulunan bir kimsenin herhangi bir çıkar olmaksızın ivazsız -garaz­sız, karşılıksız, sırf Allah rızası için kendisini sevdiğini bilirse, onun nasihatlanm can kulağıyla dinler, onun dediklerini rahatça kabul edip ken­dini düzeltebilir. Fakat karşıdakinin kendisini sevdiğinden emin olmazsa, onun iyiniyetle yaptığı bütün tavsiyeleri kötüye yorumlar, düşmanca söy­lenmiş bir söz olduğunu zanneder.”

Kısaca müslüman toplumunda emr-i bilmaruf (iyiliğe davet) nehy-i anilmünker (kötülükten sakındırma) müessesesinin gayesine erişmesi bü­yük Ölçüde bu karşılıklı sevgi ve saygının gönüllere yerleşmesine bağlı­dır.

Müslümanlar arasında sevgiyi tavsiye eden hadislerden bazıları şu me­aldedir:

  1. “Bir adamla kendi arasında bir kardeşlik kuracak olursa ona adını, babasının adını ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu ha­reket samimiyet bağını daha da artırıcıdır.”[521]
  2. “Bir adam Rasûlullah (s.a.)’e gelerek: “Ey Allah’ın Resulü kıyamet ne zaman kopacaktır?” dedi. Rasûlullah (s.a.) hemen namaza kalktı ve na­mazını bitirince: “Kıyametin ne zaman kopacağını soran kişi nerede?” buyurdu. Adam: “Benim ya Rasûlullah!” dedi (Hz. Peygamber de:)

Kıyamet için ne hazırladın? diye sordu, adam:

Ey Allah’ın Resulü, kıyamet için fazla namaz veya fazla oruç hazır­layamadım, fakat ben Allah’ı ve onun Peygamberini seviyorum, dedi. Bu­nun üzerine Rasûîullah (s.a.):

Kişi sevdiğiyle beraber (haşr olunacak)tır ve sen de sevdiklerinle beraber (haşr edilecek)sin, buyurdu. Müslümanlıktan sonra müslüman-lanh bu söze sevindikleri kadar (başka bir şeye) sevindiklerini görme­dim.”[522]

  1. Safvân b. Assai (r.a.)’den demiştir ki: Tok sesli bir çöl arabı (Hz. Peygamberin huzuruna) geldi ve:

Ey Muhammed! İnsan bir cemaati seviyor, fakat kendisi henüz onla­ra (nasib olan seviyeye) ulaşamamış bulunuyor (ise ne olacak)?” dedi bu­nun üzerine Rasûlullah:

Kişi sevdikleriyle beraber (haşr edilecek)tir” buyurdu.[523]

  1. Hz. Ebu Hüreyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu­lar: “Hiç şüphe yok ki kıyamet gününde Allah:

Nerede benim azametim için birbirini sevenler? Benim gölgem­den başka hiçbir gölge bulunmayan bu günde ben onları (kendileri için özel olarak hazırlamış olduğum) gölgemde gölgelendireceğim, bu­yuracaktır.”[524]

  1. “… Allah buyurdu ki: Benim azametim için birbirlerini seven­ler için (kıyamet gününde) nurdan minberler, vardır ki Peygamber ve şehidler onlara imrenirler.”[525]
  2. “Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadı­nı bulur:
  3. Kendisine Allah ve Rasulü başkalarından daha sevimli olmak,
  4. Sevdiğinizi yalnız Allah için sevmek.
  5. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dön­mekten ateşe atılmaktan tiksinir gibi tiksinmek.”[526]
  6. “Allah (özel olarak hazırlamış olduğu) kendi gölgesinden başka bir gölge bulunmadığı bir günde (yani kıyamet gününde) yedi kişiyi gölgesinde gölgelendirecektir: a. Adaletli hükümdar, b. Allah’a iba­detle yetişen genç, c. Mescidden çıktığı zaman (tekrar) dönünceye ka­dar gönlü mescide asılı (bağlı) olan kişi, d. Allah için biribirini seven ve bu sevgi üzerine toplanıp (bu sevgi üzerine) ayrılan kişiler, e. Yal­nız başına iken (veya riyasız olarak) Allah’ı zikredip gözleri yaşla do­lup taşan kişi, f. Güzel ve soylu bir kadının kendisini çağırması üze­rine- Ben Allah’dan korkarım- diyen kişi, g. Sağ elinin verdiği sadaka­yı sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse.”[527]
  7. “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevme­dikçe de (tam) iman etmiş olmazsınız. Ben size birşey göstereyim mi onu yaparsanız sevişirsiniz, aranızda selamı yayınız.”[528]
  8. Ebû İdris el-Havlânî’den (rivyet edilmiştir): Dedi ki: Dımeşk Cami­sine girmiştim. Bir de baktım ki halk dişleri parlayan güler yüzlü bir ada­mın etrafında toplanmışlar, birşey hakkın-da ihtilaf edince ona müracaat ediyorlardı ve onun sözünü kabul ediyorlardı. Onun kim olduğunu sordu­ğumda;

Bu Muaz b Cebel’dir, dediler. Ertesi gün erkenden (mescide) gittim. Onu bulduğumda benden daha erken gelmiş, namaz kılıyordu. Namazını bitirinceye kadar onu bekledim. Sonra huzuruna gittim, selam verdim ve

dedim ki:

Vallahi ben seni Allah için seviyorum,

Vallahi mi, dedi.

Vallahi, dedim tekrar:

Vallahi mi, dedi,

Vallahi dedim, yine:

Vallahi mi, dedi,

Vallahi dedim. Bunun üzerine abamdan tuttu. Beni yanına çekti ve dedi ki:

Seni müjdelerim! -Ben Rasûlullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu duy­dum. Yüce Allah buyurur ki: Benim rızam için birbirini seven, be­nim rızanı için bir arada oturan, benim rızam için birbirini ziyaret eden ve kendilerini benim rızama adayan kimselere benim muhabbe­tim vâcibtir.”[529]

  1. Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;

Bir adam başka bir köydeki kardeşini ziyaret etmiş, bunun üze­rine Allah onun için yoluna bir gözcü melek oturtmuş. Adam meleğin yanına gelince (O’na):

Nereye gitmek istiyorsun? diye sormuş. Adam:

Şu köydeki kardeşime gitmek istiyorum, cevabını vermiş.

Onun yanında ıslahına çalıştığın bir ni’metin var mı? diye sor­muş. Adam:

Hayır şu kadar var ki ben onu Allah (Azze ve celle) için sevdim, cevabını vermiş; Melek:

O halde ben senin o kardeşini Allah için sevdiğin gibi Allah’ın da seni sevdiğini bildirmek üzere Allah’ın sana gönderdiği elçiyim, de­miş.[530]

5126… Hz. Ebu Zer’den (rivayet edildiğine göre) kendisi (birgün kendisini kasdederek Hz. Peygamber’e): “Ey! Allah’ın Rasulü bir cemaati(n yaptığı salih amelleri) sevip onların amellerini yapamayan bir kimse (hak­kında ne buyururursunuz?)” diye sormuş da (Hz. Peygamber):

Ey Ebû Zer! Sen sevdiğin kimseyle berabersin, buyurmuş, (Hz. Ebû Zer rivayetine devam ederek) şöyle dedi:

Bunun üzerine, gerçekten ben Allah’ı ve Resulünü seviyorum, de­dim.

Kuşkusuz sen sevdiğinle berabersin, buyurdu.

Daha sonra (Ebû Zer rivayetine devam ederek şunları) söyledi: “Ebû Zer gerçekten ben Allah’ı ve Resulünü seviyorum, sözünü tek­rarladı. (Buna karşılık) Rasûlullah (s.a.) de (: Kuşkusuz, sen sevdiğinle berabersin, sözünü) üç defa tekrarladı.[531]

5127… Hz. Enes b. Malik’den demiştir ki:

Ben, Rasûlullah (s.a.)’ın sahabilerinin (müslüman olduktan sonra) şu olaya sevindiklerinden daha azla sevindikleri birşey görmedim:

Bir adam (Hz. Peygamberin huzuruna gelip): “Ey Allah’ın Resulü, bir adam, işlediği hayırlı amellerden dolayı bir adamı seviyor, fakat onun gi­bi amel edemiyor, dedi. Rasûlullah (s.a.)’de:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir,” buyurdu.[532]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler, miislümanlann cennette sevdileriyle beraber olacaklarını bildirmektedir. İbn Battal:

“Bir kimse bir kulu Allah için severse muhakkak Allah onları cennetinde bir araya getirecektir. Velev ki ameli, sevdiği zatın amelinden az ol­sun. Bunun sebebi o zatın salihleri taat ve ibadetinden dolayı sevmesidir. Allah teâlâ salihlere verdiği sevabı ona da verir. Çünkü niyet asıldır. Âmel niyete bağlıdır. Allah “adlu insanını dilediğine verir” demiştir.[533] An­cak şurasını iyi bilmek lazım gelir ki kişi sadece “Allahı ve Rasulünü se­viyorum” demekle bu iddiasında sadık olamaz. Bu iddiasında sadık ola­bilmesi için dünyada Allah ve Rasulünün emirlerine ve nehiylerine hak­kıyla riayet etmesi gerekir. Aksi takdirde bu sevgi iddiası asılsız bir dava­dan ibaret kalır. Esasen seven kimsenin kendini sevdiği kimsenin yoluna kaptırmaktan, onun peşinde gitmekten alıkoyması mümkün değildir.[534]

Ayrıca bu hadis-i şeriflerin bir başka yönü de dünyada kötüleri dost edinenlerin ahirette onlarla beraber olmasıdır. Nitekim şu âyet-i kerime de buna ifade etmektir: “Ve o gün zâlim iki elini ısırıp iki elini ısırıp ne olurdu ben o peygamberler ile bir yol edinip peşinden gideydim. Ne olaydı da alanı dost edinmeyeydim… der.”[535]

113-114. İstişare Etmek

5128… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kendisiyle istişare edilen (yani bir mesele hakkında fikrini almak üzere kendisine başvurulan) kimse güvenilen birisi (olmalı)dır.”[536]

Açıklama

Tîbî’nin açıklamasına göre bu hadis-i şerifte şunlara dikkat çekilmektedir. “Kendisiyle istişare edilen kimsenin emin olması ve fikrine müracaat eden kimseye bildiğini dosdoğru söylemesi, onu aldatmaması ve istişare esnasında istişare eden kim­senin dünyevî ve uhrevî meselelerde kendisine başvuran kimseye en doğ­ru yolu göstermesi üzerine düşen bir görevdir. Bu esnada kendisine mü­racaat eden kişiye ait öğrenmiş olduğu sırlar kendisine verilen bir emanet­tir. Bunları ifşa ederek ihanette bulunmamalıdır.[537]

114-115. Hayra Kılavuzluk Eden (Onu Bizzat İşlemiş Gibidir)

5129… Ebû Mes’ud el-Ensarî’den demiştir ki; Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek:

Ey Allah’ın Rasulü benim hayvanım yola devam etmekten kesildi kaldı. Bana bir binek hayvanı ver, dedi. (Hz. Peygamber de):

Ben sana verebilecek bir at bulamam, fakat sen falan kimseye var, herhalde o sana bir binek hayvanı verebilir, buyurdu. (Söz konu­su adam) sözü geçen kimseye vardı; O kimse de kendisine bir binek ver­di. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

Her kim bir hayra önderlik ederse ona da hayrı işleyen kimsenin sevabı gibi (sevab) vardır, buyurdu.[538]

Açıklama

Hadis-i şerif, hayra delâlet etmenin ve hayır yapma­nın, yardımda bulunmanın, ilim öğretmenin faziletine delildir.

Metinde geçen: “Ona da hayrı işleyen kimsenin sevabı gibi sevab vardır.” cümlesinden maksat “hayrı yapana nasıl sevap verilirse o hayrın yolunu gösteren kimseye de öyle sevap verilir” demektir. Bundan her iki sevabın da miktarca eşit olması lazım gelmez.[539]

115-116..Nefsin Boş İstekleri (Ne Kapılmak Caiz Değildir)

5130… Hz. Ebu’d-Derda’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Birşeyi (haddinden azla) sevmen (seni) kör ve sağır eder.”[540]

Açıklama

Hadis-i şerif, birşeyi aşk edercesine severek onun sevgisinde fani olmanın insanı kör ve sağır durumuna düşürerek onun kusurlarını göremez ve işitemez hale getireceğini, hatta sevdiği o şeyden başşka hiçbir şeyi göremez ve işitemez hale gele­ceğini anlatmaktadır.

Her ne kadar Kazvinî bu hadisin mevzu olduğunu, soylemişse de Ha­fız Münzirî bu görüşü yanlış olduğunu ve aslında bu hadisin Bilal b. Ebidderdâ’ya kadar ulaşan mevkuf bir hadis olduğunu söylemiştir.

Salahuddin.el-Alâî’ye göre ise her ne kadar bu hadisin mevzu olduğu söylenemezse de, aslında bu hadis hasen derecesine asla yükselemeyen zayi bir hadistir.

Nitekim, Hafız İbn Hacer de bu hadisin ravilerinden Ebû Bekir b. Ebî Meryem’in hafıza yönüyle zayıf bir ravi olduğunu söylemiştir.[541]

116-117. Şefaat

5131… Hz. Ebû Musa’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: (Dünyevi ve uhrevî müşkillerini hallettirmek için hu­zuruma gelip soru sormak isteyen kimselerin) bana (gelebilmeleri için) aracı olunuz da sevaba erişiniz ve Allah da (bu vesileyle) Peygambe­rinin dilinde dilediği hükmü versin.”[542]

Açıklama

Hadisin manası şudur: Birbirinize şefaatçi olun.Benden birşey istemeye gelen olur da sizde ona şe­faatçilik yaparsanız Allah teâla onun hacetini benim vasıtamla görür. Bu suretle hem isteyen muradına erer, hem de siz sevap kazanırsınız.

Meşru istekler hususunda aracılık yapmak; gerek hükümdar, kuman­dan, vali gibi büyükler huzurunda; gerekse halkın birbirleri nezdinde şefaatta bulunmak müstehabtır. Fakat Hudud-ı şer’iyye hakkında şefaat ha­ramdır. Batılı tamamlamak bir hakkı ibtal etmek gibi şeylerde dahi şefaat caiz değildir.[543]

5132… Hz. Muaviye’den (şöyle dediği rivayet edilmiştir): Hayra aracı olunuz da sevaba eriniz. Gerçekten biri işi yapmak istiyorum da sizin ara­cı olup da sevaba erişmeniz için geciktiriyorum. Çünkü Rasûlullah (s.a.): “Hayırlı islere vesile olunuz da sevaba erişiniz” buyurdu.[544]

5133… (Bir önceki hadisin) bir benzeri de peygamber (s.a.)’den Hz. Ebu Musa yoluyla rivayet edilmiştir.[545]

Açıklama

Bu hadislerle ilgili açıklama 5131 numaralı hadisin şerhinde yapılmıştır.[546]

117-118. Mektup Yazarken Kişi Önce Kendi İsminden Başlar

5134… el-Alâ (b. Hadremî)’nin çocuklarının birinden (rivayet edildiği­ne göre) el-Alâ b. el-Hadremî Bahreyn’de Peygamber (s.a.)’in valisi imiş de Hz. Peygamber’e mektup yazdığı zaman (her defasında da mektubuna “el-Alâ’dan Allah’ın Resulüne” şeklinde) kendi ismiyle başlarmış.[547]

5135… el-Alâ b. el-Hadremî’den (rivayet edildiğine göre) kendisi Pey­gamber (s.a.)’e mektup yazmış da (sıra isminin zikrine gelince “el-Alâ’dan Allah’ın Rasulüne” şeklinde önce) kendi isminden başlamış.[548]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerde el-Alâ b. Hadramî’nin Bahreyn’de vali iken Hz. Peygambere yazdığı mektuplara “Bismillahirrahmanirrahim, el-Alâ’dan Allah’ın Rasulüne” şeklinde Besmeleden sonra, önce kendi ismini zikrederek başladığı, Hz. peygam­berin de onun bu uygulamasını iyi karşılanmasıyla kişinin yazdığı mektup­lara besmeleden sonra kendi ismiyle başlamasının takriri sünnet halinde yerleştiği ifade edilmektedir.

Nitekim, Hz. Peygamberin Bizans kralı Herakliyüs’e yazdığı mektup­ta “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den Rumların büyük reisi Hekakliüs’e” şeklindedir.[549]

Hz. Peygamber’in bu uygulamayı; “O, Süleyman’dan geliyor. Rah­man ve Rahim olan Allah’ın adıyla”[550] âyetinden aldığı şüphesizdir.

Hafız İbn Hacer’in Fethü’l Bâri’deki açıklamasına göre mektuplara bu şekil başlamak sünnettir. Cumhuru ulemanın görüşü budur. Her ne ka­dar en-Nehhas sahabenin bu konuda icmaı bulunduğu söylemişse de bu iddia doğru değildir. Çünkü sayıları az da olsa bu görüşe katılmayan sahabilerin bulunduğu bir gerçektir.[551]

Bazılarına göre, bu sünnet seviye itibariyle yüksek olan kimseler için geçerlidir. Fakat oğlun babaya mektup yazması gibi sıradan mektuplarda adaba uygun olan önce mektup yazılan kimsenin ismini zikretmektir. Fa­kat mektubu yazanın kendi ismiyle başlaması da caizdir. Nitekim mevzu-muzu teşkil eden hadis-i şerif de buna delâlet etmektedir.[552]

118-119. İslâm İdaresi Altındaki Azınlıklara (Zimmîlere) Mektup Nasıl Yazılır?

5136… İbn Abbâs’dan (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) He-rakliüs’e (gönderdiği mektupla ona selâmı şöyle) yazdı:

“Allah’ın Resulünden Rum’un ulusu Herakl’e! Selam, hidayete uyan(lar)ın üzerine olsun” (Muhammed) İbn Yahya’nın Hz. İbn Ab-bas’dan rivayetine göre Hz. Ebû Süfyan O’na şöyle demiş:

Biz Herakl’ın yanına girdik. Bizi önüne oturttu. Sonra Rasûlullah (s.a.)’m (kendisine göndermiş olduğu) mektubu istedi.

Bir de baktık ki mektupta (şu sözler var)! “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla (başlarım)! “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla (başlarım)! Allah’ın Resulü Muhammed’den Rum’un ulusu Hirakl’e. Selam hidayete uyanların üzerine olsun. Gelelim mevzumuza…”[553]

Açıklama

Hz. Peygamber, kafir Rum kralı Herakliüs’e yazdığı mektupta selamlarını sunarken müslümanlar için kullandığı “esselamü aleyküm” kelimelerini kullanma­mış bu kelimelerin yerine “selâm hidayete tâbi olan kimselerin üzerine olsun” anlamına gelen “selâmün alâ mennittebeal hüda” kelimelerini kullanmıştır.

Bu durum, müslümanların kâfirlerle olan ilişkilerini insanlık duygu ve şartlan muvacehesinde sürdürmeleri gerektiğini gösterir.

Nitekim “… Yakın ve uzak komşuya ihsanda bulununuz…”[554] âyet-i kerimesini tefsir eden Taberi, Kurtubî ve Nesefî gibi müessirler, “uzak komşu”dan maksadın gayr-i müslimler olduğunu beyan etmişlerdir.

Bir toplum içerisinde mü s lü m ani ardan başka gayr-i müslimlerin de bu­lunması mümkündür. Hal böyle olunca bir arada yaşama ve insanlığın ge­reği olarak onlarla da sosyal ilişkileri insanî ölçüler içerisinde sürdürmek gerekir.

Onlarla karşılaştığı zaman selamlaşmadan geçilmeyeceği de muhak­kaktır. Binaenaleyh bu durumda Rasûlullah’tn tavsiyesine uyarak önce­likle onların selam vermesini bekleyip selamlarından sonra “ve âleyke” demekle yetinmek gerekir.[555]

Şayet öncelikle müslümanın selam vermesi zoru ılu ise Rasûlullah (s.a.)’ın özellikle gayr-i müslim devlet başkanlarına yazarken uyguladığı ve Taha suresinde zikr olunduğu üzere “Esselamü alâ menittebealhüdâ”[556] şeklincıe selamlamak gerekir.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften anlaşılan da budur. Çünkü bu selamlayış tarzı zahiren kâfirleri selamlama gibi görünürse de aslında bu selam gayr-i Müslimlere verilen bir selam değil gıyablannda müslüman-lara verilmiş olan bir selamdır. Çünkü “hidayete uyanlar, ve hidayet üze­rinde olanlar ancak müslümanlardır.”

Her ne kadar Rum kralı Herakliüs, zimmî değilse de kâfir olduğu için zimmilerle bu noktada aralarında bir yakınlık vardır. İşte mevzumuzu teş­kil eden hadis-i şerifle bâb başlığı arasındaki ilgi de burasıdır.[557]

Bazı Hükümler

  1. Zimmilerle karşılaşınca, önce onların selâm vermesı beLnir.
  2. Yazışmalarda “emma ba’d” ifadesini kullanmak müstehabtır.
  3. Zimmilere önce selam vermek zorunda kalınınca “esselamü alâ minttebealhüda” şeklinde kinayeli selam verilir.
  4. Bu hadis müslüman kâfire selam vermez, diyenlerin delilidir. Buha­rı ve başkaları bu hadise dayanarak bid’at sahipleriyle büyük günah işle­yenlere selâm verilmez demişlerdir.[558]

119-120. Anne Ve Babaya İyilik Ve İtaat

5137… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir çocuk babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle ola­rak bulup da satın alıp azad etmesi müstesna.”[559]

Açıklama

Anne ve babayla ilgili hadis-i şerifleri ve âyet-i kerimeleri gözden geçirecek olursak genellikle “birr ve ihsan” lafızlarının kullanılmış olduğunu görürüz. Bu sebeple lü­gat ve tefsirlerden bu kelimelerin anlam ve kullanılış şekillerini tesbit edersek anneye ve babaya yapılması gereken iyiliğin nasıl olması gerek­tiğini anlamış oluruz.

Birr: İyilik ve ihsanda ziyadelik, manasmdadır ki, karşıdakini razı eden bütün fiilleri içine alır.[560] Ayrıca Ukûkun (hakka riayetsizlik ve saygısızlığın zıddı olarak da tarif edilmiştir. Yani hakka riayet etmek ve say­gı duymak demektir.[561] Rasûlullah (s.a.)’ın “Birr, güzel ahlaktır”[562] me­alindeki hadisinin şerhinde ulemanın açıkladığı gibi “birr” sıla (akrabayı ziyaret etmek), lütuf, iyilik, güzel geçinmek ve taat manalarına gelir ki, hadisteki “ahlâk güzelliğidir” şeklindeki tarif bu manaların hepsini içi­ne almaktadır.

İhsan ise, in’âm, ihlâs, sözde, fiilde güzellik manalarına gelir. Şu hal­de birr ve ihsan isteyerek ve samimiyetle iyilik etmek ve haklara riayet edip saygı göstermek anlamlarına gelmektedir. Anne ve baba kişiye Al-lah’dan sonra en çok iyiliği olan kimseler olarak evlât üzerinde pek çok haklara sahiptirler. Bu hakların ayniyle ödenmesi ise imkân dahilinde de­ğildir.[563]

Nitekim mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif de buna delâlet etmekte­dir. Şöyle ki; mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte babanın hakkının onu ancak köle olarak bulup sonra onu satın alıp sonra da azad etmekle öden­miş olacağı ifade buyurulmaktadır. Oysa Hattâbi’nin de ifâde ettiği gibi bir kimsenin köle olan babasını satın almasıyla babası hürriyetine kavuş­muş olur. Dolayısıyla onu ayrıca azad etmek fırsat ve sevabını elde ede­mez. Öyleyse bir kimse, hiçbir zaman köle olarak bulacağı babasını hem satın alma hem de onu azat etme fırsatı bulamayacağından babasının hak­kını ödeyebilmesi için ona yapması gereken iyilikleri yapma imkânını, hiçbir zaman bulamayacaktır.

Başka bir hadis-i şerifte de bunun imkânsızlığı şöyle ifâde edilmekte­dir:

“Bir adam annesini sırtına almış, Kabe’yi tavaf ettiriyordu. O esnada Rasûlullah (s.a.)’i gördü ve:

Nasıl annemin hakkını ödeyebildim mi? diye sordu. Hz. Peygamber de:

Hayır, seni karnında taşırken bir nefes alma anındaki zahmeti­nin dahi hakkını ödeyemedin, buyurdu.[564]

Bu hadis-i şerifler, gösteriyor ki anne ve babanın haklan ödenemeye­cek kadar büyüktür; ne kadar çalışırsa çalışsın, ödenmesi imkânsızdır. Bu nedenle bir kimse ancak onlarla hüsnü muaşerette bulunmak suretiyle gö­nüllerini razı eder ve bu yolla Allah’ın rızasını kazınırsa, o zaman anne ve babasının hakkını ödemiş.olabilir. Aksi halde onların haklan ödenebile­cek cinsten olmadığı için onları razı etmenin dışındaki bir gayret fayda vermez.[565]

Anne ve babayı razı etmenin yollarına gelince; bunu da yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde bizlere şöyle açıklamaktadır: “Eğer onlardan biri­si veya ikisi birden ihtiyarlılıklannda senin yanında olurlarsa onlara “Öf deme, azarlama da… güzel söz söyle merhametten dolayı tevazu kanatlarını ger ve: Ya Rabbi onlar küçükken beni nasıl büyütüp beslemişlerse sen de onlara öyle merhamet et, de”[566]

Binaenaleyh anne ve babadan biri çocuklarına mubah veya adabdan olan işin yapılmasını enir ederlerse bu emre itaat edip onu yerine getirme­leri üzerlerine farz olur.[567] Anne ve babanın emirleri itaatsizlik, Hz. Pey­gamber tardından; “şirkten sonra en büyük günah” olarak nitelendiril­miştir.[568]

Ancak bu emir ve yasaklar, İslamın koyduğu helâl ve haramlar doğrul­tusunda olmalıdır. Değilse Şafiî âlimlerinden İzzüddin b. Selam’in dediği gibi, onların her emrine itaat etmek yasakladıklarının da hepsini terk et­mek gerekmez, ancak mubah olan şeylerde, ebeveynin emrine itaat edilir. Dinen yasak olan konularda değil, çünkü “masiyette itaat yoktur” kaisdesi, İslamın genel prensiplerindendir.

Emredilenin haramlığı şüpheli ise ona da itaat edilir mi, konusuna ge­lince, bu soruya Gazali “haram ve helal olduğu kesin olmayan şüpheli şeylerde anne ve babaya itaat lazımdır. Haramlığı kesin olarak biliniyor­sa itaat gerekmez. Fakat, mubah ve şüpheli şeylerde ise itaat vacibdir. Çünkü onlar buna layıktır” demiştir.[569]

Bazı Hükümler

  1. Anne ve babaya itaat etmek farzdır.
  2. Onlann haklarını ödemek imkânsızdır.
  3. Babanın hakkını Ödemek ancak onu köle olarak bulup satın alarak azat etmekle mümkündür.

Her ne kadar, hadisin zahirinden kişinin köle olarak bulduğu babasını satın alınca onun kölelikten kurtulması için azat edilmesine lüzum olduğu manası anlaşılırsa da ulemanın açıklamasına göre hadis-i şerifte anlatılmak

istenen mana bu değildir. Hadis-i şerifte anlatılmak istenen, yukarıda da açıkladığımız gibi, işinin anne ve babasının haklarını ödemenin imkansız­lığıdır. Köle iken satın alınan bir babanın satın alınmakla hürriyetine ka­vuşmuş olup olmayacağı konusunda ulemanın görüşlerini şu şekilde özet­leyebiliriz:

Zahirîler, mevzumuzu teşkil eden bu hadisin mefhumu ile istidlal ede­rek; “Mücerred satın almakla hiçbir köle ve cariye, âzâd olmaz. Azâd et­mek şarttır” demişlerdir.

Cumhur-u ulemaya göre ise usul ve fürû denilen anne ve babalar ile çocuklar mücerred satın almakla âzâd olurlar. Onları âzâd etmeye lüzum yoktur. Anne ve babalarla bütün ninelerle, dedeler, çocuklar ve bütün to­runlar bu hükme dahildir. Bu babda müslim, gayr-i rriüslim uzak veya ya­kın hısım, mirasçı olan ve olmayan arasında fark yoktur. Hulasa neseb çizgisi yukarıdan aşağı doğru herhalde âzâd olur. Bu cihet ittifakıdır. Bunlardan maada akrabanın satın almakla âzâd olup olmayacağı ihtilaflı­dır. İmam Azam: “Nikâhı birbirine haram olan bütün akraba satın almak­la âzâd olur” demiştir. Şafiîlere göre usul ve fürû’dan başka hiçbir akraba satın almakla âzâd olmaz. İmam Malik satın almakla usul ve füru ile bir­likte kardeşlerin de âzâd olacağına kaildir. İkinci bir rivayete göre Hz. Malik bu meselede İmam Azamla, üçüncü bir rivayete göre de İmam Şa­fiî ile beraberdir.

Cumhur bu hadisi te’vil etmişlerdir. Onlara göre akrabayı satın almak­la azadına sebep olduğu için alan kimse hakkında mecazen azad etmek tâ­biri kullanılmıştır.[570]

5138… (Hamza b. Abdullah b. Ömer’in) babasından demiştir ki: Nikâ­hımın altında bir kadın vardı. Kendisini seviyordum. (Babam) Ömer ise ondan hoşlanmıyordu. Bana:

Onu boşa dedi. Ben kabul etmedim. Bunun üzerine Ömer, Peygam­ber (s.a.)’e varıp bunu kendisine anlattı. Peygamber (s.a.)’de (bana):

Onu boşa, diye emretti.[571]

Açıklama

Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde şöyle diyor: “Baba oğluna karısını boşamasını emrettiği zaman oğlun babasının emrine itaatla, karısını sevmesi, onu nikah altında tutma­sı için bir mazeret değildir. Bu hususta anne de baba hükmündedir. Çün­kü annenin hakkının babanın hakkından fazla olduğu sahih hadislerle sa­bittir.”

Ebu’d Derdâ’nm hadisini Tirmizî,, İbn Hibban, Hâkim ve Ebu Davud-i Tayalisî de rivayet etmişlerdir. Hâkim bunun sahih olduğunu da söyle­miştir. Zehebi de desteklemiştir. Tirmizî’deki hadis meâlen şöyledir:

“Bir adam Ebu’d-Derda (r.anhüma)’ya giderek: Benim bir karım var­dır. Annem onu boşamamı emrediyor, dedi. Bunun üzerine Ebu’d Derda: şu cevabı verdi:

Ben Rasûlullah (s.a.)’den işittim, şöyle dedi:

Baba cennet kapılarının en hayırlısından girmeye vesile)dir. Ar­tık dilersen bu kapıyı zayi et veya hıfzet.”

Tirmizî’nin şârihi Tuhfe yazarı bu hadisin izahı bölümünde şöyle der: “Kadı Iyaz bu hadisin açıklaması hakkında şöyle demiştir. Yani Cennete girmeye ve en yüce makamlarına erişmeye vesile olan en iyi hayır, baba­ya itaat ve hukukuna riayet etmektir.

Kadı Iyaz’dan başka bazı âlimler ise; cennetin müteaddid kapıları bu­lunur, en iyi ve en üstünü ortadaki kapıdır. Bu kapıdan girmeyi sağlayan şey babanın hukukuna riayettir, demişlerdir. Hadisteki baba tâbiri umumî olup anneye de şümullüdür. Çünkü bu kelime vâlid diye geçer, vâlid doğurucu demektir. Baba çocuğun doğmasına vesile olduğu gibi, anne de vesiledir. Bir de şu var, annenin hukuku babanın hukukundan daha önem­lidir.

İbn Atiyye, baba ve anneye itaat için şu umumi hükmü ve prensibi söy­lemiştir: Mubah işleri yapmak veya yapmamak hususunda baba ve anne­nin emrine uymak vacibdir. Mendup ve farz-ı kiayelerde onlara itaat müs-lehabtir. Evlâd iki vâcib arasında kaldığı zaman yine baba ve anuesinin arzusu olan yönü tercih edecektir. Meselâ, anne hastadır. Oğlunun onun yanında durup bakımı ile meşgul olmasını ister. Adam orada durursa ce­maatle namaz kılmayı kaçıracak veya namazı vaktinin son zamanına tehir edecek, anasının arzusuna uymasa cemaate yetişecek veya namazını ilk vaktinde eda edecektir. Bu durumda annenin yanında kalmayı tercih et­mek gerekir. Fakat annenin emrini ve arzusunu yerine getirmek bir farzın terkine sebebiyet verirse ona itaat yoktur. Mesela annesinin bakımı ile meşgul olduğu takdirde farz namazı kazaya bırakmak mecburiyeti doğa­caksa, bu durumda Önce farz namazı kılacak ve bunu tercih edecektir.[572]

Baba Veya Annenin Emri Üzerine Evlad Karısını Boşamaya Mecbur Mu?

Bu babdaki hadisler evladın kayıtsız ve şartsız bu emre uymak mecbu­riyetinde olduğuna delalet etmezler. Şöyle ki; İbn Ömer (r.a.) sevdiği ka­rısını babasının emri üzerine Resul-i Ekrem (s.a.)’in emri ile boşamış ise de bu olaydan umumî bir hüküm çıkarılamaz. Çünkü Ömer (r.a.) gibi bir baba kendi gelininden hoşlanmamış ve oğlunun onu boşamasını istemiş ise, muhakkak bu istek Allah yolunda.,bir istekdir. Dünya ile ilgili bir is­tek değildir. Nitekim et-Tac el-Cami H’I-Usul adlı hadis kitabının V. cil­dinin başında bulunan “birrin nevileri” babında rivayet olunan bu hadisin haşiyesinde; “Ömer (r.a.)’in hoşlanmaması üzerine oğlu Abdullah’ın ka­rısını boşaması için, Peygamber (s.a.)’in emir vermesi hükmü, Hz. Ömer ve onun gibi zatlara mahsus bir hükümdür. Çünkü Ömer’in hoşlanmama­sı muhakkak Allah içindir ve din açısından hoşlanmamayı gerektiren bir nedene dayanır. Bunun içindir ki, Peygamber (s.a.) Abdullah’a kadını bo­şamayı emretmiştir. Böyle bir özel durum olmadıktan sonra kadını boşa­ma hususunda erkek kimseye itaat etmekle mükellef değildir. Ancak bo­şamayı gerektiren meşru bir sebeb varsa, bu ayrı bir meseledir. Bilindiği gibi “boşama, Allah katında en çirkin helâldir” mealinde sahih hadis vardır” denilmiştir.

îbn Hacer Heytemi de ez-Zevâcir kitabının “baba ve anneye itaat” babında, bu babdan önceki babda, baba ve anneye itaatsizliğin ölçüsü hakkında geniş bilgi vermiştir. Orada ezcümle ve özetle şöyle der: “Baba ve anneye ukuk diye ifade edilen asilik ve itaatsizlik, onlara örf ve adet­te basit sayılmayacak derecede eziyet etmek ve incitmektir. Eziyet ve in­citme konusunda muteber olan şey baba ve annenin durumudur. Yani ba­ba ve anne bir şeyden inciniyorsa, evlâd bundan sakınmalıdır. Lâkin ba­ba ve annenin ikisinin veya birisinin aklı noksan olduğu ve iyi ile kötüyü seçemediği için evlâdına bir şey emreder veya menederse, buna muhale­fet etmek de Örf ve adette asilik itaatsizlik sayılmazsa, evlad bu durumda muhalefet edebilir ve bu muhalefetten dolayı fasık sayılmaz. Çünkü ma­zurdur. Mesela adam, karısını seviyor ve ondan ayrılmak istemiyor, baba­sı veya annesi yahut ikisi de onun karısını boşamasını istiyorlar. Bu istek kadının diyanetinin noksanlığından bile ileri gelse adam baba ve annesi­nin isteğine uymaya mecbur değildir. Ebu Derdâ’nm hadisinden bu hü­küm çıkarılır.”

Yazar “baba cennet kapılarının en hayırlısından girmeye vesiledir artık dilersen baba ve annenin hukukunu iyice koru veya iyice koru­mayı terk et”[573] mealindeki hadisi kast ediyor,

“Çünkü Ebu’d-Derda (r.a.) soru sahibini serbest bırakıyor. Ama baba­nın emrine uyulup boşamanın daha iyi olduğuna işaret ediyor. İbn Ömer (r.a.) hadisi de böyle yorumlanır.”

(Yazar 5138 numaralı Ebû Davud hadisini kasd ediyor) “Baba ve annenin diğer emir ve yasaklan da böyledir. Yani sırf akılla­rının noksanlığı ve meseleyi kavrayamama medeni ile verecekleri emir veya yasak, akıllı adamlara arz edildiği zaman bu noktada baba ve anne­ye itaat etmemeyi eziyet ve incitmek saymazlarsa, evlât o işte muhalefet edilebilir.”

Şu halde, baba ve annenin evlâdına kanlarını boşamaları için verecek­leri emre uyma zorunluluğu yoktur ve bu emri yerine getirmemekle ev­lâd, haram bir iş yapmış sayılmaz.[574]

5139… (Behz b. Hakîm’in) dedesinden demiştir ki: (Hz. Peygambere):

Ey Allah’ın Rasulü kime iyilik edeyim? diye sordum da,

Annene, sonra annene, sonra (yine) annene, sonra babana sonra da sıra ile en yakınına ve en yakımna”dedi ve şöyle buyurdu: “Bir adam (kendisini hürriyete kavuşturan) efendisinden (yahutta yakının­dan) yanında bulunan ihtiyaç fazlası o mal kıyamet gününde sahibi­nin yanına (zehirinin çokluğundan dolayı) başının kılları dökülmüş (zehirli) bir yılan olarak çağn(lıp getiri)Iir.”[575]

Ebu Davud der ki; “Akra” tehirinden başının kılları dökülen demek­tir.[576]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle birlikte Allah’ın en çok sevdiği amelin vaktinde kılman namazdan sonra anne ve babaya iyilik olduğunu ifade eden hadis-i şerif[577] ve Resulü Ekrem eendimzin cihada katılmak isteyen bir sahabiye: “Git yaş­lı anne ve babana hizmet et”[578] buyurması, ayrıca “Rabbin yalnız ken­disine ibadet etmenizi, anne ve babaya ihsanda bulunmanızı emret­ti.”[579] ayet-i kerimesi gibi âyet-i kerimeler, anne ve babaya iyilik ve ih­sanın Allah’a itaattan sonra ikinci derecede gelen büyük bir görev oldu­ğunu açıkça ortaya koyan delillerdir. Özellikle mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte dayanarak Kurtubî (r.a) der ki:

“Bu hadis gösteriyor ki, anneye yapılacak ihsan ve şefkatin, babaya ya­pılandan üç misli azla olması gerekmektedir. Çünkü anne babadan fazla olarak, hamilelik, doğum ve emzirme zahmetlerine katlanmıştır. Babanın bu üç konuda hiçbir yardımı olmamıştır.”[580]

Nitekim, şu âyet-i kerime de bu gerçeği ifade etmektedir: “Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik (Çünkü) annesi kendisini (gebelik zah­meti, doğum sancısı ve emzirme) zaaf üzerine zaafla taşımış, sütten ay­rılması da iki yıl sürmüştür. Bana, anne ve babana şükret. Dönüşü­nüz banadır.”[581]

Hadis-i şerifte fakir düşüp de kendisini azad eden ve elinde ihtiyaç faz­lası mal bulunan efendisine veya yakın akrabasına müracaat ettiği halde onu eli boş geri çeviren efendinin veya yakın akrabanın karşısına o malın, zehrinin çokluğundan başının kılları dökülmüş kel bir yılan suretinde çı­karılacağı haber verilmektedir. Binaenaleyh ihtiyaç fazlası bir malı, özellikle el açmış olan yoksul bir yakından esirgemenin vebali çok büyüktür.

Hadis-i şerifin sonundaki bu tehdidin, kendisini azat ettikten sonra fa­kir düşerek kendisine el açan eski efendisine, yanında bulunan ihtiyaç fazlası malı vermekten imtina eden kimse hakkında olması da mümkün­dür.[582]

5140… (Kuleyb b. Menfaa’nın) dedesinden (rivayet edildiğine göre) kendisi (birgün) Peygamber (s.a.)’e gelip:

Ey Allah’ın resulü kime iyilik edeyim? demiş de, (Peygamber efendimiz):

Annene, (sonra) babana, (sonra) kizkardeşine, (sonra) erkek kar­deşine ve (sözü geçen bu kimselerden) sonra gelen yakınma (iyilik et). Bu (yapılması) gereken bir vazifedir. (Bunlar) ilişkileri devam ettiril­mesi gereken yakınlardır.”[583]

Açıklama

Hadis-i şerif baştan anııe-baba ve kardeşler olmak üzere bütün akrabaya karşı iyilikte bulunmayı tavsiye etmekte, babadan önce annenin, erkek kardeşten önce de kizkardeşin zikredilmesiyle de annenin iyiliğe babadan, kızkardeşin de erkek kardeş­ten daha çok muhtaç olduklarına işaret edilmektedir.

Metinde geçen “mevlâkellezî yelî” kelimesiyle de derece itibariyle sö­zü geçen yakınlardan sonra gelen akrabalardır. Kızkardeşin oğlu, erkek kardeşin oğlu, hala, amca, hala oğlu ve hala kızı gibi. Nitekim bir önceki hadis-i şerif de buna delalet eder. Avnü’I-Mabud yazarının açıklamasına göre “bir adam Rasûlullah (s.a.)’a gelerek:

Benim hüsnü sohbetime en layık olan kimdir? diye sordu.

Annendir, buyurdular.

Sonra kimdir? dedi,

Sonra annendir, buyurdu.

Sonra kimdir? dedi,

Sonra annendir, buyurdu.

Sonra kimdir? dedi,

Sonra babandır, buyurdu”[584] mealindeki hadis mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte geçen “ve” harfinin “sümme (sonra)” anlamında kul­lanıldığına, bu da “mevlâkellezî yelî” kelimesiyle sözü geçen kimselerin kast edildiğine delalet eder.

Nitekim, Kur’an-i Kerim’in muhtelif âyetlerinde sılâ-yi rahim (yakın­larla ilişkiyi sürdürmek) teşvik edilmiştir.[585] Hz. Peygamber de çeşitli ha­dislerinde bunu ısrarla emretmiştir.[586]

Bu mevzuda gelen hadis-i şeriflerden biri şu mealdedir: “Şüphesiz Allah mahlukatı yaratmıştır. Onlardan fariğ olduğu va­kit, rahm ayağa kalkmış, bu katledilmekten sığınan bir makamdır, demiş. Yüce Allah’da: Evet! Sana sıla yapana, benim de sıla yapma­ma, senden ilgiyi kesene benim de ilgi kesmeme razı değil misin? bu­yurmuş, rahm:

Evet razıyım, demiş Yüce Allah da:

Bu sana verilmiştir, buyurmuştur.”[587]

Sılanın hakikati; atiyye, şefkat ve merhamet manalarına gelir ki, Al-lahın kullarına bir lütfü, ihsanı ve bir rahmetidir. Daha açık tabirle sıla-i rahim akrabayı ziyaret ederek hallerini sormak, gerekirse yardımlarına koşmak uzakta iseler mektuplaşmak, selam göndermek suretiyle aradaki mânevi bağın kopmamasına dikkat etmektir. Bağın kopmasına “kat-ı ra­him” denir ki; büyük günahtır. Mamafih süa-i rahimin dereceleri vardır.

En yüksek derecesi farzdır, bunu terk eden günahkâr olur. En aşağı de­recesi de selamı kelamı kesmektir. Sılanın kimlere farz olduğuna gelince; taraflardan biri erkek, diğeri kadın olsa birbirlerine nikâh düşmeyecek de­recede yakın akrabaya farz olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde amca-oğulları ile dayı oğullarına farz değildir. Bir takımlarına göre miras babın­da zevil ehram denilen bütün akrabaya arzdır. Nevevî bu ikinci kavlin da­ha doğru olduğunu söylüyor.[588]

5141… Abdullah b. Amr)dan (rivayet edildiğine göre); Rasûlullah (s.a.); “Kişinin anne ve babasına lanet etmesi en büyük günahlardan­dır” buyurmuş da (kendisine); “Ey Allah’ın Resulü, insan anne ve baba­sına nasıl lanet eder? demiş. (Rasûlullah (s.a.)’de): “Kişi bir adamın ba­basına lanet eder, o da onun babasına lanet eder. O (bir başkasının) annesine lanet eder, o da (onun) annesine lanet eder” buyurmuştur.[589]

Açıklama

Hz. Peygamber’in insanın kendi babasına lanet etmesinden bahsedince sahabe-i kiramın bunu hayretle karşılayarak: “Ey Allah’ın Rasulü, insan kendi babasına nasıl lanet edebilir?” diye sormaktan kendilerini alamamaları, o devirde babaya isyan ve lanet etme olaylarının İslâm cemaati arasında hiç kalmadığından tam tersine cemiyette anne ve babaya saygının hakim olmasındandır.

Fakat günümüzde maalesef anne ve babalar dövüp sövmeler, her gün­kü görülen olağan hadiselerden olmuştur. Hadis-i şerif bir kimsenin anne veya babasına lanet etmek suretiyle onun da aynı şekilde karşılık verme­sine sebep olmanın, o kişinin yapmış olduğu bu lanet günâhının altına gir­meyi icabettireceğini ifâde etmektedir.

Nitekim bir âyet-i kerimede de: “Allah’dan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek, aşırı gidip Allah’a sövmesinler…”[590]

Bazı Hükümler

  1. Sebebe hüküm izafa edilebiler.
  2. Zflnn_ı galibe göre amd edüir Çünkü babasına sövülen adam da şovenin babasına sövebilir. Fakat sövmemesi de mümkündür. Ancak böyle hallerde çoğunlukla nasıl muamele görülür­se öyle muamele edilir. Öyleyse sövmenin karşı taraında sövmekle muka­bele etmesine sebep olması ihtimâli kuvvetli olduğundan bundan kaçın­mak icabeder.
  3. Anne baba hakkı pek büyük ve onlara itaat farzdır.[591]
  4. Anne ve babaya sövmek en büyük günâhlardandır.
  5. Sedd-i Zeray’i (kötülüğe vasıta olan yolları kapatmak) ve feth-i zerayi (iyiliğe vasıta olan yolları açmak) farzdır. Yerine göre vâcib, mendup mubah ve mekruh da olabilir. Çünkü zeria vesile demektir. O halde hara­ma vesile olan haramdır. Cuma namazına gitmek gibi vacibe vesile olan vacibtir.[592]

5142… Ebû Üseyd Malik b. Rabia’dan demiştir ki: Biz (birgün) Rasû-lullah (s.a.)’ın yanında iken huzuruna Seleme oğullarından bir adam gelip:

Ey Allah’ın Rasulü, anne ve babama ölümlerinden sonra da yapabi­leceğim iyilik kaldı mı? dedi.

Evet, onlara dua etmek, onlar için Allah’dan mağfiret dilemek, ölümlerinden sonra (varsa) ahidlerini (vasiyyetlerini) yerine getirmek, yakınlığı ancak onlar vasıtasıyla olan akrabalarla ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yapmak ve (onların) arkadaşlarına ikram ve hür­met etmek” buyurdu.[593]

Açıklama

Hadis-i şerif anne ve babanın vefatlarından sonra da kendilerine iyilik yapmanın mümkün olduğunu ifade etmekte ve bu iyilikleri beş maddede özetlemektedir:

  1. Onlara dua etmek; Aliyyül-Kari’nin açıklamasına göre cenaze na­mazı da bu duaya girer.
  2. Onlar için istiğfar etmek, yani günahlarının ve kusurlarının bağış­lanması için Allah’a el açıp yalvarmak.

Bilindiği gibi “Ey Allah’ım! Ben küçükken onlar beni nasıl büyü­tüp beslemiş, rıfkü mülâyemetle muamele etmişlerse sen de onlara acı, nfk ve yumuşaklıkla muamele et.”[594] âyetini dua maksadıyla okur­sa, mezkur âyette kasd edildiği şekilde anne ve babası için dua etmiş olur.[595]

  1. Vasiyyetlerini yerine getirmek.
  2. Dostlarına ikramda bulunmak.
  3. Akrabaları ile ilgilenmek, onlara sıla-i rahimde bulunmak. Bilindiği gibi sıla-i rahim, anne ve baba, vesair akrabayı ziyaret edip

onlara gerekli yardımı yapmak, demektir. Bunun aksine kat-ı rahm denir. Ibn Ebi Cemre demiştir ki: Sıla-i rahim, akrabaya mali yardımda bulunmak, ihtiyaçlarını gidermek, başlarına gelmesi muhtemel zararı defetmek, güler yüz göstermek ve dua etmekle olur. Hulasa, mümkün olan her iyiliği yapmak ve şerri defetmek gayretini göstermektir. Akraba kısmı dürst ve dindar olduğu sürece anılan iyi ilişkileri devam ettirmelidir. Şayet kâfir veya fasık, yani kötülüklere dalan tiplerden olursa, önce gerekli nasihat yapılır. Yollarının yanlış olduğu anlatılarak doğru yola yönelmelerine gayret edilir. Buna göre akraba durumundaki kişi veya kişiler kendilerine çeki düzen verme­dikleri takdirde olumsuz tutum ve davranışları gerekçe gösterilerek ve uyarıda bulunarak, onlarla münasebet veya ilişki kesilir. Bu kesinti, Allah yolunda olduğu için sala-i rahim sayılır. İlişki kesmekle beraber doğru yola yönelmeleri için Allah’a dua etmeye devam edilir.”[596]

(5140) numaralı hadisin şerhinde de bu mevzuda malumat vermiştik.[597]

5143… İbn Ömer’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kişinin babası öldükten sonra baba dostlarına sılada bulunması iyiliklerin en iyisindendir.”[598]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, baba dostalarına sılada bulunmanın faziletine delildir. Sılada bulunmaktan murad onların ziyaretlerine gitmek, kendilerine ihsan ve ikramda bulun­mak, gerekirse yardımlarına koşmaktır. Buna sebep baba olduğu için, dostuna yapılan her nevi ihsan ve ikram babaya da yapılmış gibi olur. An­nelerle dedelerin, hocaların, karı ve kocaların dostlarına yapılan ikram da bu hükümdedir.

Hadis-i şerif baba hakkının pek büyük olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü babanın dostlarına yapılan ikram ve ihsan iyiliğin en faziletlisi olunca bizzat babaya yapılan ikramın faziletini dille tarife imkân kal­maz.[599]

5144… Ebu’t Tufeyl)den demiştir ki: Ben Peygamber (s.a.)’i Ci’râne’de (ganimetler arasında bulunan) etleri bölüştürürken gördüm. O gün ben (yeni yetişmiş) bir gençtim ve (kesilmiş) deve kemikleri taşıyordum. O sırada karşıdan bir kadın çıkıverdi, Peygamber (s.a.)’in yanma geldi. Hz. Peygamber de abasını ona serdi. O da (abanın) üzerine oturdu. Ben (orada bulunanlara):

Bu da kim? diye sordum.

Kendisini emzirmiş olan süt annesidir, dediler.[600]

5145… Ömer b. es-Sâib’in haber verdiğine göre (birgün) Rasûlullah (s.a.) otururken süt babası çıkagelmiş, bunun üzerine (Hz. Peygamber) onun için elbisesinin bir ucunu yere sermiş, o da üzerine oturmuş, sonra süt annesi çıkagelmiş, (bu sefer de) elbisesinin öbür tarafını yırtıp onun altına sermiş, o da bunun üzerine oturmuş, sonra süt biraderi çıkagelmiş, Rasûlullah (s.a.) onun için ayağa kalkmış ve onu önüne oturtmuş.[601]

Açıklama

Ci’râne: Haram sınırları içerisinde bulunan bir hill dâiresidir. Mekke’de, yani Harem dahilinde bulunan kimseler Umre için buradan ya da yine harem dahilinde bulunan bir hıll dairesi olan “Ten’im” den ihrama girerler. Ten’im’den ihrama gir­mek daha efdaldir.[602]

Ci’râne Mekke’ye bir merhale uzaklıkta meşhur bir yerdir. Hz. Pey­gamber, Huneyn savaşından sonra ganimetleri gazilere bölüştürmek için on günden daha fazla bir zaman süresince burada kalmıştır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifler insanın süt annesi ve süt ba­bası, süt hemşiresi ve süt biraderinin öz annesi, babası, kizkardeşi ve er­kek kardeşi gibi iyilik ve sılaya lâyık olduklarına delâlet etmektedir. Hz. Peygamberin süt annesi “Halime bint Abdullah b. el-Hâris b. Sa’d b. Bekr b. Hevâzin’dir. İbn Abdil Berr’in açıklamasına göre Hz. Peygamberin kü­çükken emzirmiş ve kendisinde Peygamberliğine delalet eden harikulade (olağanüstü) olaylar müşahede etmiştir. Kendisi Hz. Peygamber’in pey­gamberliğini tasdik ederek müslüman olmuş ve Hz. Peygamberden hadis rivayet etmiş, kendisinden de bu hadisleri kızı Şeyma ve Abdullah b. Ca­fer nakletmiştir.

Hz. Peygamber’in süt babası el-Hâris b. Abdi’1-Uzzâ b. Rifa es-Sa’dîdir.

Süt hemşiresi: eş-Şeymâ bint el-Hâristir.

Süt biraderi ise Abdullah b. Haris’tir. Hepsi de İslam ile müşerref ol­muşlardır.”

Münzirî’nin açıklamasına göre Ömer b. es-Saib’in bu hadisi mu’daldir.[603]

120-121. Yetimin Geçimini Üzerine Alan Kimsenin Fa­zileti Hakkında (Gelen Hadisler)

5146… Hz. İbn Abbas’dan (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Her kimin bir kızı olur da onu diri diri toprağa gömmez, hor gör­mez, çocuğunu, -yani erkek çocuğunu- ona tercih etmezse, Allah onu cennete sokar.”

(Bu hadisi rivayet eden iki raviden biri olan Osman:) “Yani erkek ço­cuğunu” kelimesini rivayet etmedi.[604]

Açıklama

Metinde geçen “Onu diri diri toprağa gömmez, hor görmez ve erkek çocuğunu ona tercih etmezse” cümleleriyle câhiliyye döneminde araplann kız çocuklarına reva gördükleri yürekleri parçalayıcı ve yüz kızartıcı insanlık dışı vahşi uygu­lamaya işaret edilmektedir.

Bilindiği gibi câhiliyye dönemi arapları harbte ve soygunculukta işe yaramadıkları düşüncesiyle onları hor gördükleri için küçükken diri diri toprağa gömerlerdi.

Nitekim: “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: Hangi günâh(ı) yüzünden öldürüldü? diye”[605] âyet-i kerimesi de bu gerçeği ifâde etmektedir.

İslâmiyet araplann bu katı kalplerini rahmet ve şefkatle doldurdu. Bü­tün bu vahşi ve acımasız uygulamalar yerlerini sevgi ve adalete terk etti.

Darimî, Müsned’inin baş tarafında der ki: Adamın birisi Hz. Peygam­bere geldi ve:

Ey Allah’ın Rasulü, biz cahiliyyet ehli puta tapan kişilerdik. Çocuk­larımızı öldürürdük. Benim bir kızım olmuştu. Konuşacak yaşa gelmişti. Kendisini çağırdığımda, sesini duyunca sevinçle dolardım. Bir gün onu çağırdım ve peşime taktım, birlikte yürüdük. Sonunda çok uzak olmayan bir akrabamın kuyusunun başına geldik. Elimle tutup onu kuyuya attım. Ondan hatırladığım son söz “-Babacığım, babacığım!… çığlığıydı” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) ağladı…[606]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte bir kız çocuğunu aynen er­kek çocuğu gibi besleyip büyüten bir kimsenin cennetlik olduğu ifade edilmektedir.

Kendi çocuklarını bu şekilde hor görmeden terbiye edip yetiştirmenin sevabı cennet olduğuna göre, başkasına ait bir çocuğu besleyip büyütmek daha zor olduğundan elbette onun sevabının daha da çok ve büyük olması gerekir. İşte mevzumuzu teşkil eden hadisin “yetimlerin geçimini üze­rine alan kimsenin fazileti” isimli bab başlığımızla ilgili tarafı da burası­dır. Bu ilgiden dolayı musannif bu hadisi bu başlığın altına yerleştirmiş­tir.[607]

5147… Ebû Said el-Hudrî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Her kim üç kızın geçimini üzerine alarak onları (İslam terbiyesi üzere), terbiye eder, evlendirir ve (evlendirdikten sonra da) onlara (olan) iyiliğini sürdürürse onun için (mükâfat olarak) cennet var­dır…”[608]

Açıklama

Hadis-i şerifte, bu müjdeye erişebilmek için yetiştirilen kızların insanın kendi kızı olması veya yetim olması şartı aranmadığına göre; kendi üç kızını İslam terbiyesi üzere yetiştirip evlendiren kimseler bu müjdeye nail olabilecekleri gibi, kimse­siz, yetim kız çocuklarını İslâm terbiyesi üzerine yetiştirip evlendiren kimselerin de bu müjdeye erişecekleri anlaşılmaktadır. Bu mevzuda gelen hadislerin bazıları şu mealdedir:

“Birgün yanıma iki kız çocuğu ile birlikte dilenen bir kadın girmişti. O sırada yanımda bir hurmadan başka birşey yoktu. O hurmayı ona verdim. Kadın hurmayı iki çocuğu arasında taksim etti ve kendisi ondan birşey ye­medi. Sonra kalkıp çıktı (gitti). Arkasından yanıma Peygamber (s.a.) gir­di. Bu olayı kendisine anlattım.

  1. “Her kim şu kız çocukları yüzünden bir sıkıntı çekerse (bunu kendisi için bir hayır bilsin. Çünkü) kız çocukları (kıyamet gününde) kendisi için cehennem ateşinden koruyan birer perde olurlar.”[609]
  2. Rasûlullah (s.a.): “Üç yetimin geçimini üzerine alan kimse gece­lerin; ibadetle, gündüzlerini de oruçla geçiren, kılıcını çekerek Allah yolunda cihâd eden kimse gibi (sevaba erişmiş) olur. Ve benimle o şu iki kardeş (parmak) gibi cennete kardeş oluruz” buyurdu. Ve Şehadet parmağıyla orta parmağını yapıştırdı.[610]
  3. “Müslüman toplumundaki evlerin en hayırlısı, kendisine iyilik edilen bir yetimin bulunduğu evdir. Ve müslüman toplumundaki ev­lerin en şerlisi kendisine kötülük edilen bir yetimin bulunduğu ev­dir.”[611]

Hafız Münzirî’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden bu hadi­sin senedinde ihtilaf edilmiştir.

Musannif Ebu Davud bu hadisi Süheyl b. Ebi Salih, Said b. Abdurrah-man b. Mükmil el-A’şâ, Eyyüb b. Beşir el-Ensari el-Meâdî, Ebu Said el-Hudri kanalıyla rivayet ederken Tirmizî, Süheyl, Said b. Abdurrahman, Ebu Said el-Hudrî kanalıyla rivayet etmiş ve “Bazı raviler, bu hadisin se­nedine bir kişi daha ilave etmişlerdir” demiştir.

İmam Tirmizî’nin bazı kişiler tarafından bu hadisin senedine ilave edildiğinden bahsettiği kişi Said b. Abdurrahman ile Ebu Said el Hudri arasında yer alan Eyyüb b. Beşîr’dir.[612]

5148… (Yine) aynı senetle Süheyl (b. Ebi Salih)’den (bir de bir önce­ki hadisin) manası (rivayet edilmiştir. Bu rivayete göre Hz. peygamber: “Her kim) üç kız kardeşin yada üç kızın yahutta iki kızın veya iki kız kardeşin (geçimini üzerine alır da onları büyütür ve evlendirirse onun mükafatı cennettir)” buyurmuştur.[613]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, üç kız çocuğu besleyip büyüttükten sonra evlendiren bir kimsenin cennetlik olduğunu ifade etmektedir. Yetiştirilen kız çocuğun, insanın qz kızı veya kendi kız kardeşi olması arasında fark yoktur. Sözü geçen müjdeye erebilmek için herhangi bir üç kız çocuğun besleyip büyütülüp evlendirilmesi ve evlendirildikten sonra da aradaki ilişkilerin devam ettirilmesi yeterlidir. Nitekim bir önceki hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.[614]

5149… Avf b. Malik el-Eşcaî’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Asil ve güzel olduğu halde kocasından dul kalıp da yetim çocukları için (onlar ev bark sahibi olup kendisinden) ay­rılıncaya kadar yahutta (onlar) ölünceye kadar, kendini (kocaya var­maktan) alıkoyan (ve bu hususta karşılaştığı sıkıntılar sebebiyle) yanak­ları kararan kadınla ben kıyamet gününde (biribirimize yakınlıkta) şu ikisi gibiyiz.”

(Ravi) Yezid, (bu hadisi rivayet ederken Hz. Peygamber’in bu hadisi söylerken yaptığı hareketi aynen göstermek için) orta parmağıyla şehadet parmağına işaret etti.[615]

Açıklama

Sa’fâ: rengin değişip kararması veya bozarmasıdır.

Hadis-i şerifte bu kelimeyle, kasd edilen dul kalıp da yetim çocuklarını düşünerek evlenmeyi bile terk edip onları yetiştir­mek için her türlü sıkıntıyı çeken ve bu sıkıntılar neticesinde de tazeliği­ni ve güzelliğini kaybeden kadındır. Hadis-i şerif, yetim çocukları koru­yup gözetmenin onları İslam terbiyesi üzere yetiştirmek üzere gösterilen çabaların ve bu hususta çekilen sıkıntıların mükafatının büyüklüğüne, ye­tim çocukların yetişmesi hususuna bütün bu bir gençliğini feda eden ye­tim annelerin cennetteki makamlarının yüksekliğine bir delildir.

Bu mevzuda gelen hadislerden bazıları şu mealdedir:

  1. “Cennetin kapısını ilk açan ben olacağım, bununla birlikte bir kadının (cennetin kapısını açmak üzere) beni geçmeye çalıştığını gö­rünce:

Ne oluyor sen kimsin? diye soracağım. O da:

Dünyadayken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım” diye cevap verecek.[616]

  1. Uz. Yâkub (a.s.)’a:

“Gözünü kör eden, belini büken nedir?” dediler. Hz. Yakub:

Gözümü kör eden Yusuf’a ağlamam, belimi büken ise kardeşi Bün-yamin’e olan üzüntümdür” dedi. Bu sırada Yakub (a.s.)’a Cebrail geldi ve:

Allah’ı (kullara) şikayet mi ediyorsun, dedi. Yakub aleyhisselam da:

Ben sadece’ gam ve kederimi Allah’a arz ediyorum, dedi. Cebrail (a.s.):

Söylediğin şeyi Allah senden iyi bilir, dedi. Sonra Cebrail geçip git­ti. Yakub (a.s) evine girdi ve:

Ya Rabbü… Yaşlı ihtiyara merhamet etmez misin? Gözümü görmez ettin, belimi büktün, reyhan çiçeği, kokulu iki oğlumu bana geri ver de onları bir defacık koklayayım, sonra bana ne istersen yap dedi, arkasından Cebrail geldi ve:

Ey Yakub! Allah sana selam ediyor ve buyuruyor ki: Müjdeler olsun, onlar ölü bile olsalardı, gözlerin aydın olsun diye onları diriltirdim. Ey Yakub, biliyor musun, gözünü neden görmez ettim ve belini niçin bük­tüm. Yusuf’a kardeşleri neden o yaptıkları işi reva gördüler? Yakub (a.s.):

Hayır, dedi. Cenab-ı Hak da (ona) şöyle buyurdu:

Sana oruçlu, karnı aç fakir bir yetim gelmişti, ailenle bir koyun kesip yediniz ve ona yedirmediniz, ben yarattıklarımın arasında yetim ve fakir­leri sevdiğim gibi hiçbir şey sevmedim. Bir yemek hazırla ve fakirleri da­vet et.”

Enes dedi ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle devam etti. Bundan sonra her ak­şam Yakub (a.s.) adına bir kişi:

Oruçlu olan varsa Yakub’un yemeğine buyursun diye çağırır, sabah olunca da:

Oruca niyet etmeyen Yakub’un yemeğine buyursun, diye bağırırdı.[617]

121-122. Yetimi Bağrına Basmanın Fazileti

5150… Hz. Sehl’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) orta parmağıyla baş parmağının yanında yer alan şehadet parmağını bitiştire­rek: “Yetimin geçimin üzerine alan ile ben cennette işte böyleyiz.” bu­yurdu.[618]

Açıklama

Hadis-i şerif, bir yetimi İslam terbiyesi üzere yetiştirip büyüten bir kimsenin cennete orta parmakla,şehadet parmağının beraberliği gibi Hz. Peygamberle beraber ve ona ya­kın olacağını ifade etmektedir. Bu yakınlıktan maksat Cennetteki yerleri­ni yakınlığı olabileceği gibi, derecelerinin yakınlığı yahut da hem yerleri­nin hem de derecelerinin yakınlığı olabilir. Cennete girerken öncelik hak­kına sahip olmadaki yakınlık da kast edilmiş olabilir.[619]

122-123. Komşu Hakkı

5151… Âişe (r.anha)’dan (rivayet edildiğine göre); Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Cibril, komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki sonunda (kendi kendine) onu mirasçı kılacak, dedim.”[620]

Açıklama

Metinde geçen “kesinlikle onu bana mirasçı yapacak sandım” sözünden murad “Bana bu husus­ta yakında Allah Man bir emir gelecek sandım” demektir. Bu cümle kom­şu hakkının şiddetle riayet ve muhafazasını ifade için mübalağa mevkiine çıkmıştır. Komşu ismi, müslüman, kâfir, âbid, fâsık, dost, düşman, yaban­cı, hemşehri, faydalı zararlı, akraba ve ecnebi bütün çevre halkına şamil­dir. Bunların hukuku en yakından başlamak üzere sırayla uzaklara doğru gider. Komşuluğun hududu hakkında ihtilaf vardır. Hz. Ali’den bir riva­yete göre; birbirlerinin seslerini duyanlar komşudurlar. Bazıları sabah na­mazını mescidde birlikte kılanlar komşudur, demişlerdir.

Bir rivayete göre[621] komşuluk hakkı evin her tarafından kırk haneye ka­dar devam eder. Evzaaî’den de Öyle bir kavil rivayet edilmiştir.[622]

Komşuların hakkı her birine, haline göre muamele yapmak, hayır dile­mek, zarar vermemek, nasihat etmek, gibi şeylerdir. Buradaki emir güzel ahlâka irşad ve nedb içindir.[623]

Hafız İbn Hacer el Askalanî’nin açıklamasına göre sahâbiler: “Ey Allah’ın Resulü, komşunun komşu üzerindeki hakkı nedir?” diye sormuşlar da Hz. Peygamber şöyle cevap vermiş:

Komşu senden birşeyi ödünç olarak isterse onu vereceksin. Sen­den yardım dilerse, yardım edeceksin. Hastalanmışa ziyaret edecek­sin. İhtiyacı olursa yardım edersin. Hayırlı bir işi olursa tebrik eder­sin. Başına bir musibet gelirse taziyet ve tesellide bulunursun. Öldü­ğü zaman cenazesine iştirak edersin. Evinin önüne izin almadan ha­va almasına engel olacak şekilde evinden yüksek ev yapmazsın. Ten­cerenin yayacağı yemek kokusuyla onu rahatsız etmezsin. Pişirdiğin yemekten ona da gönderirsen o başka. Meyve alırsan ona da hediye edersin. Şayet hediye etmeyeceksen meyveyi dışarı çıkarmazsın. Komşunun çocuğu da görmez.”[624]

5152… Mücâhid’den (rivayet edildiğine göre) Abdullah b. Amr, bir koyun kesmiş de (aile fertlerine: “Bu koyunun etinden) yahudi komşuma da verdiniz mi? (Bundan ona da vermeyi unutmayınız) Çünkü ben Rasû-lullah (s.a.)’i:

Cibril bana komşuyu o kadar (çok) tavsiye etti ki; neticede ben onu (bana) varis kılacak zannettim, derken, işittim.” demiş.[625]

Açıklama

Şuurlu müslüman iyiliği sadece, akraba veya müslüman olan komşularına değil, gayr-i müslim komşularına da yapar. Çünkü İslamin hoşgörüsü, bütün insanlığı dinlerine ve mezheplerine bakmaksızın içine alır. Bu yüzden de kitap ehli olanlar müslümanların yanında can, mal, namus ve inançlarından emin vaziyette güven içinde yaşıyorlar ve iyi komşuluk, güzel muamele ve inanç hürri­yeti içinde hayatlarını sürdürüyorlardı.

Asırlar boyunca etrafında binlerce müslümanın yaşadığı kiliselerin ha­la ayakta durması, bunun en bariz şahididir. Müslümanlar, ehl-i kitaptan olan komşularını gözetiyorlar, onları koruyorlar ve adaletle muamele edi­yorlardı. Çünkü, dinleri bunu emrediyordu:

“Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkar­mayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah âdil onları sever.”[626]

İnsanlığı her yerde sarmış olan bedbahtlığın sebebi, gerçek müslüma-mn hayat sahnesinden çekilmesi, İslamin insanî ve âdil ilkelerinin gözar-di edilmesidir. İnsanlık feza çağında, uydular çağında fakirlik, sömürü, açlık ve çıplaklıkta yüzyüzedir. Birleşmiş milletlere bağlı Uluslararası Gı­da ve Ziraat Örgütü, 1975 senesinde Asya ve Afrika’da yirmi ilâ yüzrnil-yon insanın açlık yüzünden ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu -açıkladı…

Afrika ve Asya’da açlık kol gezerken dünyanın yüzde yirmisini oluş­turan batı dünyası dünya servetinin yüzde seksenini ellerinde bulundur­makta ve bu serveti muhafaza için delicesine işler yapmaktadır. Asya ve Afrika açlıktan kıvranırken, ortak Pazar (AET) ülkeleri fiyatların yüksek tutulmasını sağlamak amacıyla gıda ve ziraat ürünlerinin fazlasını imha için, elli milyon dolar ödedi. Öte yandan medeni ülke Amerika, fiyatların yüksek tutulması amacıyla fazla gıda maddesi üretilmemesi için her sene üç milyon dolar tazminat ödemekte, yine et fiyatlarını yüksek tutmak için Amerika’lı çiftçiler binlerce sığın öldürüp toprağa gömmektedirler. Öte yandan ise Güney Amerika, Asya ve Afrika)da onbinlerce insan açlıktan ölmektedir. Komşusunun yemek kokusundan etkilenmesine rıza göster­meyen İslâm[627] medeniyeti ile milyonlarca insanı açlıktan ölümün pençe­sine terkeden batı medeniyeti arasındaki fark işte budur.[628]

Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre mevzurnuzzu teşkil eden bu hadis-i şerifte: “Sizin ışığınızla onların ışığı birbirini görme­sin” gibi müslüman1arla azınlıkların komşu olmasını nehyeden hadisler arasında bir çelişki olduğu zannedilmemelidir. Çünkü kâfirle komşu ol­mak, haneler arasında birbirini görmelerine engel olacak bir maninin ol­maması anlamına gelmez.

Hadis-i şerifte anlatılan olayı yaşayan Abdullah b. Hazretleri evinin, müslüman mahallesiyle azınlıklar mahallesinde sınır teşkil eden ve sırtı azınlık mahallesine dönük bir ev olması da mümkündür. Büyük ihtimalle bu olay Hz. Abdullah b. Amr, Şam’da veya Mısır’da geçici olarak kaldı­ğı sırada vukua gelmiştir. Çünkü Hz, Abdullah o sıralarda oralarda geçi­ci olarak kalmıştı. Geçici olarak, azınlıklar mahallesinde kalmakta ise bir sakınca yoktur. Hadis-i şeriflerdeki nehyler ise devamlı olarak kalmakla ilgilidir.[629]

5153… Hz. Ebû Hüreyre’den demiştir ki: Bir adam, Peygamber (s.a.)’e gelerek komşusundan acındı. (Hz. Peygamber de): Git ve ondan gelen sıkıntılara sabret! buyurdu. Sonra (adam) iki veya üç defa daha geldi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber):

Git, eşyanı yola at! buyurdu. Bunun üzerine (adam gidip) eşyasını yola attı. (Eşyayı yolda gören) halk ona (bunun sebebini) sormaya başla­dı. (Adam da) olayı onlara anlatıyordu. (Olayı Öğrenen kimseler de o kö­tülük yapan) komşuyu “Allah bunu onun da başına getirsin!” diyerek la­net ediyorlardı. Derken o kötü komşu geldi ve eşyalarını sokağa atan kim­se: (“Artık evine) dön benden bir daha hoşlanmayacağın bir davranış gör­meyeceksin” dedi.[630]

Açıklama

Kalbi İslam nuruyla aydınlanmış olan bir kimse komşusunun kötülüklerine kötülükle değil, sabırla karşılık verir. Ondan zuhur edecek herhangi bir şen* ve fitneden dolayı he­men öfkelenmez. Komşusunun düştüğü bir hatayı hemen yüzüne vurmaz, onu affeder ve bağışlar. Bu af ve bağışının Allah nezdinde zayi olmaya­cağını bilakis bu sayede Allah’ın muhabbet ve rızasını kazanacağını bilir. Resûl-i Zişan efendimizin sahabeye komşusunun kötülüklerine kötülükle karşılık vermemelerini, bilakis ezasında sabretmelerini Öğretmesi, bu di­nin yüceliklerinden biridir. Çünkü eza veren o kötü komşu kendisinin kö­tülüklerine sabır gösteren komşusunun bu olgun hareketinden etkilenerek ona kötülük etmekten vazgeçmesi mümkündür.[631]

5154… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ârihet gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Ulah’a ve ârihet gününe iman eden kimse komşusuna eziyet etmesin. Vllah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin yada sus­un.”[632]

Açıklama

Kadı Iyaz, bu hadis hakkında şunları söylemiştir: “Hadisin manası şudur: İslamın semtlerini benimseyen bir kimsenin komşusu ile misafirine ikram etmesi gerekir. Allah teâlâ hazretleri de kitab-i keriminde bunu tavsiye etmiştir.[633]

Ziyafet, yani misair ağırlamak, İslam adabından, Peygamberlerle salih-lerin ahlakındandır. Leys müsafire bir günlük ziyafeti vacib saymıştır. Delili ise; “Müsafire bir geceli gündüzlü bir günlüğüne ikram etmek her müslüman üzerine vacib olan bir görevdir.” anlamındaki (3749) numaralı Ebu Davud hadisiyle, “Eğer bir kavme müsafir olur da sizin için misafirliğin hakkını yerine getirmek isterlerse, onu hemen kabul edin, bunu yapmazlarsa üzerlerine düşen müsairlik hakkınızı onlar­dan kendiniz alın.” mealindeki (3752) nolu Ebu Davud hadisidir.

Umumiyetle fukahaya göre müsafirperverlik güzel ahlaktan mâduttur. Delilleri ise; “Onun cizyesi birgünle bir gecedir.” mealindeki (3748) nolu Ebu Davud hadisidir. Caize bahşiş, ihsan, armağan demektir. Arma­ğan ise ancak ihtiyarî olur.[634]

Biz, fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerini (3750) numaralı hadi­sin şerhinde açıkladığımızdan, burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Müsafire ikramdan maksat, onu güleryüzle karşılamak, onu ağırlamak ve hizmetini yerine getirmekte acele etmektir.

Metinde geçen “komşusuna eziyet etmesin” sözü ile yerine getiril­mesi gereken komşuluk haklarının en aşağı derecede olanı istenmektedir.

Nitekim bazı hadislerde; “komşusuna iyilik etsin.”[635] bazılarında “komşusuna ikram etsin.”[636] Duyurulması da bunu gösterir.

Cumhuru ulemaya göre müsafire ikram hususundaki emr, nedb ifade eder. Bu bakımdan komşuya iyilik ulemanın büyük çoğunluğuna göre menduptur.

İmam-i Şafiî ile İmam Ahmed’e göre ise vâcibtir. İmam Ebu Hanife de mendup olduğu görüşündedir.[637]

İnsanın komşusuna eziyet etmekten sakınması, İslam adabından önem­li bir vazife olduğuna görre insan komşusundan daha yakın olan koruyu­cu melekleri, rahatsız etmemek için nasıl bir çaba sarfetmesi gerektiği ra-hatça anlaşılır.[638]

Müslümanın, son derece dikkatli ve uyanık olması gereken hususlar­dan biri de bir mekruha veya bir günaha veya bir fitnenin çıkmasına se­bep olacağı korkusuyla ağzından çıkacak sözlerdir; bunlara dikkat etmesi ve kesinlikle hayır olacağından emin olmadıkça söylemek istediği sözü söylememesidir. Çünkü ağzından çıkacak bir söz, sebeb olacağı neticeye göre hüküm alır. Harama sebep olmuşsa haram, sevaba sebeb olmuşsa sevab hükmünü alır.

Nitekim, bir hadis-i şerifte de: “Kişinin faydasız sözleri terk etmesi onun müslümanlığının güzelliğindendir.” buyurulmuştur.[639]

Bu mevzuda İmam Gazzali hazretleri şöyle diyor: “Mubah olan sözle­re gelince, bunları konuşmakta dört tane mahzur vardır:

  1. Kiramen kâtibin melekleri, hayırsız ve faydasız şeylerle meşgul edilmiş olur.

Kişi, onlardan haya etmesi ve onlara eziyet etmemesi ne kadar doğru bir harekettir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “O bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.”[640]

  1. Allah’ın huzuruna, saçma-sapan ve boş sözlerden ibaret bir kitap gönderilmiş olur. O halde kul bundan sakınsın. Ve Allah (c.c.)’de korkınsun.
  2. İnsanların konuştuğu şeyler, kıyamet günü şahidlerin yanında ve Al­lah’ın huzurunda, sözün sahibi, aç-susuz, çıplak ve cennet nimetlerinden mahrum olduğu halde okunur.
  3. Konuştuğun sözden dolayı ayıplanır ve Allah’dan utanırsın. Bundan dolayı şöyle denmiştir: “Lüzumsuz sözleri konuşmaktan sakın, çünkü onun hesabı uzun sürer.”

Öğüt almak isteyen kimseler için şu dört esas vaiz olarak yeter.[641] Hadis-i şerifte vurgulanmak istenen bu üç önemli görevin yapılmasının Allah’a ve ahiret gününe imana dayandırılması, bu işlerin önemine dikka­ti çekmek içindir. Yoksa bu görevleri yerine getirmeyenlerin imansız ol­duğunu ifade etmek için değildir.

Bu tıpkı bir kimsenin kendi çocuğunu kendine itaata teşvik için, “Eğer sen, benim çocuğumsan emirlerime itaat et” demesine benzer.[642]

5155… Âişe (r.anhâ)’den demiştir ki: Ben (Hz. Peygambere:)

Ey Allah’ın Resulü! Benim iki tane komşum var. (Ziyaret etmem ve­ya hediye vermem icab ettiği zaman bunların) hangisinden başlayayım? dedim de,

Kapısı en yakın olandan, buyurdu.[643]

Ebu Davuddedi ki: Şu’be bu hadisi rivayetinde: “Talka Kureyş’ten bir adamdır” dedi.[644]

Açıklama

Bir semtte yaşayan kimselerin kaç haneye kadar birbirlerine komşu sayıldıkları, komşuluk sınırının nereye kadar uzandığını (5155) nolu hadisin şerhinde açıklamıştık.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte ise, komşuluk haklarından olan iyi geçinmek, içinde bulundukları hale göre yardımlarına koşmak, kendileri için hayır dilemek kendilerine gelecek zararları önlemeye çalış­mak ve nasihat etmek gibi hakları[645] yerine getirirken öncelik hakkının kapısı en yakın olan komşuya ait olduğunu ifade etmektedir.

Ulemadan bazılarına göre mevzumuzu teşkil eden bu hadis: “Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkada­şa yolcuya ve elinizin altında bulunanlara iyilik edin…”[646] ayet-i keri­mesinde geçen “yakın komşu” tabirinin bir tefsiridir. Buna göre yakın komşudan maksat kapısı en yakın olan komşudur. Yine aynı ayet-i keri­mede geçen “uzak komşu”dan maksat da kapısı uzak olan komşudur ve her komşu, şuf’a hakkına sahiptir. Çünkü Hz. Peygamber: “Komşu şuf asına (başlarından) daha çok müstehaktır” buyurmuştur.[647]

Fakat-mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif, bu görüşte olan ulemanın aleyhing Pir rierüdir. ÇünKü mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte komşuluktan doğan haklara birinci derecede müstehak olanların duvar duvara bitişik komşular olduğu ifade edilmektedir. İbn el-Münzir’in açıklaması­na göre bu hadis-i şerif komşuluğun duvar duvara bitişik olmayan yakın çevre için de cari olduğuna delalet etmektedir. Ulemanın büyük çoğunlu­ğu da bu görüştedir. Binaenaleyh şüf’a hakkına en müstehak olan en ya­kın komşudur. O bu hakkından feragat edince bu hak yakınlık sırasına gö­re diğer komşulara intikal eder. Fakat İmam Ebu Hanife bu hususta ayrı bir görüş ileri sürerek bitişik olan komşudan başka hiçbir kimsenin şuf’a hakkına sahip olamayacağını söylemiştir.[648]

Hafız el-Münzirî’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadi­sin senedinde bulunan Talha’dan maksat Talha b. Abdullah b. Osman b. Ubeydullah b. Ma’mer el-Kureşi et-Teymî’dir.

Musannif Ebu Davud da metnin sonuna ilave ettiği açıklama ile bunu ifade etmek istemiştir.[649]

123-124. Kölelerin Hakları

5156… Ali Aleyhisselam’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.)’in son sözü: “namaza (sarılın) namaza!… (Bir de) sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler hakkında Allah’dan korkun”oldu.[650]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte Rasulü zişan efendimiz son nefesini verirken beş vakit namaza devam edilmesini ve müslümanlann ellerinde bulunan kölelerin haklarına eksiksiz bir şekil­de riayet edilmesini vasiyyet etmiştir.

Görüldüğü gibi mallar genellikle el ile kazanıldığı ve alışverişlerde ço­ğunlukla sağ el kullanıldığı için köleler “sağ ellerinizin malik olduğu” tabiriyle ifade edilmiştir.

Efendimiz son nefesinde bu iki hususu vasiyet etmekle bunların din­deki önemini son bir defa daha vurgulamak istemiştir. Çünkü bilindiği gi­bi namaz dinin direği,[651] Cennetin anahtarı[652] gözlerin nuru,[653] mü’minlerin can ve tenlerinin rahatlama yeri[654] bütün kötülüklerden alıkoyucudur.[655]

Köleler ise çaresiz ve zayıf kimselerdir. İnsanların ellerinde esirdir.. Bu mevzuda gelen hadislerden bazılarının meali şöyledir:

  1. “Biriniz için hizmetçisi yemeğini hazırlayıp da getirdiği zaman­ki o hizmetçi yemeğin sıcağına, dumanına katlanmıştır; onu kendisi ile beraber oturtsun! O da sensin! Şayet yemek az olursa eline ondan bir yudum yahut iki yudum koyuversin.”[656]
  2. ”Yiyeceği ve giyeceği kölenin hakkıdır. Kendisine iş olarak da ancak gücünün yettiği şey yüklenir.”[657]
  3. Hz. Ebu Bekir Sıddîk’ten rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.): “Mülkiyet; altındaki (köle ve cariye)lere kötü davranan kimse cenne­te girmeyecek” buyurmuş da sahabiler:

Ey Allah’ın Resulü! Köle ve cariyeleriyle yetimleri en çok bulunan ümmetin bu ümmet olduğunu bize sen haber vermedin mi? demişler. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a.):

Evet, artık evladınıza değer verdiğiniz gibi onlara da ikramda bulununuz ve yediğiniz yemekten ona da yediriniz, buyurmuştur. (Bu defa da) sahabiler:

Peki ama köle ve cariyeler bize dünyada ne menfaat sağlar? demiş­ler. Rasûlullah (s.a.)da:

Bağlayıp beslediğin bir at üstünde Allah yolunda savaşırsın, se­nin memlûkünde senin ihtiyacını giderir. Namaz kıldığı zaman artık o senin kardeşindir.” buyurmuştur.[658]

  1. “Köle Allah’ın hakkını ve sahiplerinin hakkını eda ettiği vakit ona iki ecir verilir.”[659]

5157… Ma’rur b. Süveyd’den demiştir ki:

Ebu Zerr’i, Rebeze’de üzerinde kalın bir aba olduğu halde gördüm. Kölesinin üzerinde de (o abanın) bir eşi vardı. (Orada bulunan) cemaat:

Ey Ebû Zer! Kölenin üzerinde bulunan abayı alsan da onun (senin üzerinde bulunan) şu abayla birleştirsen (güzel) bir elbise olur. Kölene de başka bir elbise giydirsen (olmaz mı)? dedi. Ebu Zer de şu cevabı verdi;

Ben annesi Acem olan (Arap olmayan) bir kimseyle atışmış ve onu annesiyle ayıplamıştim. Bunun üzerine (gidip) beni Rasûlullah (s.a.)’e şi­kâyet etti. Rasûlullah (s.a.)’da:

Ey Ebû Zer! Sen kendisinde cahiliyyet (izleri) bulunan bir kişisin. Muhakkak ki bu köleler, sizin kardeşlerinizdir, Allah (bazı dünyevi imkânlar vererek) sizi (dünyada) onlara üstün kılmıştır. Eğer siz (in 2mirleriniz)e uygun hareket etmezlerse onları satınız. (Fakat) Allah’ın yarattıklarına işkence etmeyiniz, buyurdu.[660]

5158… el-Ma’nir b. Süveyd’den demiştir ki:

Biz Rebeze’de Ebu Zer.’in yanına girmiştik. Bir de gördük ki üzerinde bir kumaş var ve aynısından kölesinin üzerinde de var. Bunun üzerine (kendisine):

Ey Ebu Zer! Kölenin kumaşım alıp da kendi kumaşına (ilave etsen sana bir takım) elbise olur. Kölene de başka bir elbise giydirsen” dedik. (Bize) şöyle cevap verdi:

Ben Rasûlullah (s.a.)’i: “(Köleleriniz) Allah’ın kendilerini sizin el­lerinizin altına koyduğu kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi kendi elinin altına ise, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gü­cünü aşan bir iş yüklemesin. Şayet ona gücünü aşan bir iş yüklerse kendisine yardım etsin” derken, işittim[661]

Ebu Davud dedi ki, hu hadisi yine aynı şekilde İbn Numeyr de el A’meş’ten rivayet etti.[662]

5159… Ebû Mesud el-Ensarî’den demiştir ki:

Ben bir kölemi dövüyordum. (Birden bire) arkamdan: “(Şunu) bilki (ey) Ebû Mesûd! diye bir ses işittim. -İbn el Müsennâ (bu sesi) iki defa (işittim) diye rivayet etti.- (Sonra bu ses): “Allah’ın gücünün sana olan üstünlüğü, senin gücünün bu köleye karşı olan üstünlüğünden daha fazladır” (diye devam etti). Bunun üzerine hemen (sesin geldiği tarafa doğru) dönüp baktım bir de ne göreyim; Peygamber (s.a.)!

Hemen: “Ey Allah’ın Rasulü, yüce Allah’ın rızası için bu köle hürdür” dedim.

Şunu iyi bil ki, eğer sen (bu azad etme işini) yapmasaydın (kölene yaptığın bu işkenceden dolayı) cehennem ateşi seni saracaktı, dedi.

(Ravi bu son cümlede tereddüd etti de sonra şöyle dedi:) Yahutta: “Sa­na cehennem ateşi dokunacaktı” dedi.[663]

5160… (Bir önceki hadisin) manası aynı şekilde ve aynı senedle A’meş’den de (rivayet edilmiştir. Bu rivayete göre Ebû Mes’ûd):

” Ben kendime ait siyah bir köleyi kamçıyla dövüyordum…” demiş (fakat bir önceki hadiste geçen) azad etme olayını anlatmamıştır.[664]

5161… Hz. Ebu Zerr’den demiştir ki:

RasÛlullah (s,a.) şöyle buyurdu: “Kölelerinizden, siz(in emirlerinizle uygun hareket edenlere, yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden de giydirin, onlardan siz(in emirleriniz)e uygun hareket etmeyenleri ise satınız. Allah’ın yarattıklarına işkence etmeyiniz.”[665]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriflerde:

  1. Bir kimseyi annesinin veya babasının milliyetinden ya da renginden dolayı ayıplamanın cahiliyye adetlerinden olduğu açıklanmakta,
  2. Köleleler dayak atılması veya işkence edilmesi yasaklanmakta, kö­lelere yapılan haksız muamelelerin insanı cehenneme sürükleyeceği ha­ber verilmekte,
  3. Onların din kardeşlerimiz olduğu ifade edilerek Allah’ın köle sahip­lerine verdiği bazı imkânların kendilerine emanet olarak verildiği hatırla­tılmakta ve bu nimetlerin kölelerin aleyhine kullanılmaması, efendinin, yediğinden kölesine de yedirmesi, giydiğinden ona da giydirmesi emre-dilmektedir. Ayrıca, kölelere efendilerinin meşru emirlerini yerine getir­dikleri sürece kendilerine bu şekilde muamele etmeye devam edilmesine rağmen verilen emirleri yerine getirmemeye başlamaları halinde ise, iş­kence ve sopaya başvurmadan satılmaları istenmekte,
  4. Takat getiremeyecekleri şeyleri onlara yüklemek haram kılınmakta, onlara böyle bir yük yüklendiği takdirde onlara yardım etmek icabettiği açıklanmaktadır.

Kadı Iyaz’ın açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şe-riflerdeki kişinin yediği yemekten kölesine de yedirmesi ve giydiğinden kölesine de giydirmesi ile ilgili emirler farziyyet için değil, istihbab için­dir. Öyleyse kişinin kölesine karşı bu emirleri yerine getirmesi farz değil, müstehabtir. Ve “min ma’ye külü’, “min mâ yelbesü” cümlelerinin ba­şında bulunan “min” kelimesi “temyiz” için olduğundan kişinin müstehabbi yerine getirmiş olması için her yediğinden ona yedirmesi, her giydiğinden önada giydirmesi gerekmez. Ona yedirdiğinin kendi yedikle­rinden giydirdiğinin de kendi giydiklerinden olması yeterlidir.”[666]

Metinde “felyüt’im min ma ye’külü (yediğinden tattırsın)” Duyurulup da “fel yü’kil mimma ye’kül: Yediğinden yedirsin” denmesi efendinin yediğinden kölesine karnını doyuruncaya kadar olmasa bile bir miktar tat­tırmakla görevini yerine getirmiş olacağına delâlet ettiği gibi “fel yut’im mimmâ yet’umu: Tattığı herşeyden tattırsın” denmemesi ise kişinin tattığı her nefis yemekten yedirmesi gerekmediğine delalet eder. Çünkü “taame” tattı, “et’ame” de “tattırdı” anlamına gelir.[667]

Binenaleyh, insan çırağa, çobana, hizmetçiye ve köleye yediğinden ye­dirmeli, giydiğinden giydirmeli, onlara hoş muamelede bulunmalı, yapa­mayacakla ı işi teklif etmemeli; gönüllerini kırmamalıdır. Bir evin yeme­ğini pişiren hizmetçi elbette o yemeğin kokusunu duyacaktır, pişirdiği ye­meği yemekten ona da yedirmek) hele sofraya çağırarak onu ayrı tutma­mak ahlâkın en güzellerinden ma’dûddur ki, bu hadislerin ifade ettiği ma­na da budur

İşte esir ve köle denilince gözlerinin önüne eziyet, işkence tahkirden başka birşey gelmeyen din düşmanları bu hadisleri ve müslümanlann bu husustaki muamelelerini bilseler herhalde kıyas binnefs yapmakla müthiş yanıldıklarını anlar, biraz olsun yüzleri kızarırdı!

Müslümanlar, hiçbir vakit aldıkları esirlerin gözlerini çıkarmamış, on­lara işkence ederek öldürmemiştir… Fakat bu işi şimdi bize yalandan çe­şitli suçlar isnad ederek ayıplayan, Avrupalı’lar yapmışlardır.

Müslümanların ellerindeki esir ve kölelere gösterdikleri evlad ve kar­deş muameleleri her tarif ve tasavvurun üstündedir. Bu sayede İslam âfa-kını güneşler gibi aydınlatan nice benam ulema kölelerden yetişmiştir. Bunlar saymakla bitmez. Biz yalnız bir misal verelim. İmam Şafiî’nin ha­diste altın silsile diye isim verdiği, İmam Malik, Nafi ve İbn Ömer (r.a) üç kişiden ibaret olup bunlardan Hz. Nafi kölelikten yetişmedir.[668]

Hz. Ebu Zer’in, kendisini “siyah kadının oğlu” diye ayıpladığı köle Hz. Bilal-i Habeşî’dir.

Hz. Ebu Zer hakkında bilgi için bu eserimizin ikinci cildinin 34. sayfasına, Hz. bilal için ise birinci cildin 280. sahifesine bakılabilir. Rebeze, Medine’ye üç konak uzaklıkta bir köydür.[669]

5162… Peygamber (s.a.)’le birlikte Hudeybiye’de bulunmuş olan Rafi b. Mekîs’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş­tur:

“Elinin altındakilere iyi muamele etmek uğurdur. Kötü ahlâklı ol­mak ise uğursuzluktur.”[670]

5163… Cüheyne’den olan ve Rasûlullah (s.a.)’le birlikte Hudeybiye’de bulunmuş olan Rafi b. Mekîs’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Elinin altındakilere iyi muamele etmek uğurdur. Kötü ahlâklılık ise uğursuzluktur.”[671]

Açıklama

Bir kimsenin idaresi altındakilere iyi muamele edip onlara güler yüzlü ve tatlı sözlü olması işlerinin uğurlu ve bereketli ve verimli olmasına sebep olduğu gibi, insanın kötü ahlâklı olup etrafına sert ve kırıcı davranması işlerinin bozulmasına, so­nuçsuz ve bereketsiz kalmasına sebep olur.

Hafız Münzirî’nin açılamasına göre (5162) numaralı hadisin senedin­de meçhul bir ravi vardır. Binaenaleyh sözü geçen hadis zayıftır ve (5163) nolu hadisin senedinde bulunan Haris b. Rafi de tabiin olduğundan Hz. peygamber’den hadis alması mümkün olamayacağına göre bu hadis de mürseldir.[672]

5164… el-Abbas b. Ciileyd el-Hacrî’den demiştir ici: Ben Abdullah b. Ömer’i şöyle derken işittim: “Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek:

Ey Allah’ın Resulü hizmetçiyi kaç defa affedelim? dedi.

(Hz. Peygamber) sükût etti. Sonra (adam) bu soruyu Hz. Peygambere tekrar sordu. (Hz. Peygamber yine) sükût etti. Bu sözü üçüncü kez tekrar­layınca: “Onu günde yetmiş defa affediniz” buyurdu.[673]

Açıklama

Hz. Peygamber aslında hizmetçinin suçunu bağişlamak mendup olmakla beraber bu bağışlamanın kaç defa olacağına dair bir sınır tayin etmeye lüzum olmadığı cihetle bu soruyu beğenmediği için sözü geçen birinci ve ikinci soruları sükûtla kar­şılamış olabileceği gibi, bu mevzuda bir vahyin gelmesini beklediği için de susmuş olabilir.

Yetmiş rakamı, burada tayin ve tahdid için değil, çpklıık içindir. Çün­kü bir hizmetçinin veya kölenin hergün yetmiş defa suç işlemesi düşünü­lemeyeceğine göre buradaki yetmiş kelimesinden maksat çokluktan baş­ka birşey olamaz. Bir başka ifadeyle bu hadis-i şerifte “Hizmetçilerinizi çok affediniz!” denilmek istenmektedir.[674]

5165… Hz. Ebu Hüreyre’den demiştir ki:

(Günde yetmiş defa tevbe eden, tevbe için huzuruna pek çok insan ge­len) Tevbe Peygamberi Ebü’l-Kasim bana şöyle dedi:

Her kim kölesine hakkında söylediği sözden beri olduğu halde zi­na isnad ederse kendisine kıyamet gününde hadd (cezası) olarak celde yapılır.

Müemmel bu hadisi rivayet ederken şöyle dedi: (Bu hadisi) bize İsa, el-dayl b. Gazvan’dan rivayet etti.[675]

Açıklama

Celd: Lügatta deri üzerine vurmaktır. Her bir vuruşa «ce» denir Deri üe yani kamçı gibi deriden yapılmış birşey ile vurmak manasına da gelir.

Fıkıh ıstılahmca celd, “muhsan olmayan mükelle zânî veya zâniye-nin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı vur­maktır” Bu ceza mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği cihet­le celde adını almıştır.[676]

“Namuslu ve hür kadınlara (zina isnadıyla) iftira atan sonra (bu hu­susta) dört şahit getiremeyen kimselerin (herbirine) de seksen deynek vurunuz. Onların ebedi olarak şahitliklerini kabul etmeyiniz. Onlar fasıklarııı ta kendileridir.”[677] âyet-i kerimesi bu cezasının yüz deynek olduğunu açıklamaktadır. Bu âyet-i kerimede bu cezanın kadınlara zina iftirası atanlara verileceğinden bahsedilmesi, bu iftiraya daha ziyade ka­dınların maruz kalmasındandir. Aslında bu iftirayı namuslu ve hür erkek­lere yapanlar da aynı cezaya müstehakk olurlar.[678]

Mealini sunduğumuz âyet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere iftiracının bu konuda cezaya çarptırılabilmesi için iftiraya uğrayan kimsenin muh­san, yani namuslu olması gerekir. Bir kimsenin namuslu sayilabilmesi için de âkil, baliğ, hür müslüman ve iffetli olması gerekir.

Binaenaleyh köle hürriyetine sahip olmadığından köleye zina isna­dında bulunan kimse, dünyada tazir cezasına çarptırılırsa da celde cezası­na çarptırılmaz.”[679] Bu hususta kölenin tam köle, müdebber veya Ürrimu-veled olması neticeyi değiştirmez.

Mevzumuzu teşkil eden hadis bu gerekçelere işaret ettiği gibi, aynı za­manda herhangi bir köleye zina iftirasında bulunan bir kimsenin dünyada tazir cezasıyla kurtulsa bile ahirette mutlaka celde cezasına çarptırılacağı­nı da ifade etmektedir.

İnsanlar kölenin iffetli olduğundan emin olamadıkları için ona bu ko­nuda iffetli bir insan muamelesi yapmamakta mazurdurlar. Ama âhirette hakikatler, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağı için o günde dünyada na­muslu bir köleye iftira eden kimse de bu suçunun cezasını çekecektir.[680]

5166… Hilal b. Yesafdan demiştir ki: Biz Süveyd b. Mukarrin’in evi­ne inmiştik. İçimizde öfkeli bir ihtiyar vardı, yanında da cariyesi vardı. (Derken ihtiyar cariyesinin) yüzüne bir tokat vurdu. Süveyd’i o günkün­den daha gazablı görmemiştim. (Süveyd bu kızgınlığıyla ihtiyara) şöyle dedi:

Sen, tokatlamak için bula bula onun korunmuş olan yüzünü mü bul­dun? Vallahi ben bizi(m herbirimizi) Mukarrin oğullarından yedi karde­şin yedincisi olarak gördüm de bizim sadece bir tane de cariyemiz vardı. En küçüğümüz onun yüzüne bir tokat vurdu da (ceza olarak) Peygamber (s.a.) bize (onun) azad edilmesini emretti.[681]

Açıklama

İmam Nevevî metinde geçen “aceza aleyke illa hiirrü vechihâ” cümlesine “yüz kısmından başka vuracak bir yer bulamadın mı?” manasını vermiştir. “Hurr” kelimesi

“yüzey” anlamına gelir. Yani “yüz düzlemi, yüz kısmı” demektir. Çünkü “hurr” diye birşeyin en faziletlisine ve en yükseğine denir. İnsan vücudu için bu yüzdür.

Hurr kelimesinin burada korunmuş ve masum anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Nitekim biz de tercümeyi buna göre yaptık. Her iki manaya göre de bu cümle ile “Biriniz kardeşiyle dövüştüğü zaman yüzüne vurmaktan sakınsın.”[682] mealindeki yüze tokat vurmayı yasak­layan hadis-i şerife işaret edilmek istenmiştir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, köleye karşı işlenen bir suçun keffâretinin onu azad etmek olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim (5168) numaralı hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.

Metinde geçen “ben bizi yedi kardeş olarak gördüm bizim bir tane de hizmetçimiz vardı” sözüyle “Biz yedi kardeştik. Bu yedi kardeşin sadece bir tane hizmetçisi vardı. Ona çok ihtiyacımız vardı. Böyleyken, ona kü­çük kardeşimiz tokat vurduğu için Hz. Peygamber ceza olarak onu azad etmemizi emretti” denilmek istenmiştir.

Burada “madem ona tokatı vuran en küçük kardeşleriydi de Hz. Pey­gamber sadece tokadı vuranı cezalandırmakla kalmayıp niçin kölenin tü­müyle azad edilmesini isteyerek hepsini cezalandırdı?” diye bir soru yöneltilebilir. Bu soruya birkaç şekilde cevap verilebilir:

  1. Köleyi döven kimsenin öteki kardeşleri de onun köleyi dövmesini tasvib etmek suretiyle, onun dövmesine yardımcı oldukları için, Hz. Pey­gamber böyle emretmiş olabilir.
  2. Aslında, Hz. Peygamber, sadece köleyi döven kimsenin köle üzerin­deki payının azad edilmesini emretmek istediği halde, köle bolünemediği için kölenin tümünün azadım istemek durumunda kalmış olabilir. Belki de sonunda, diğer hisse sahipleri hisselerini köleyi döven kardeşlerine ba­ğışlamışlardır. Yahut da ondan hisselerinin bedelini almışlardır. Ancak Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre sözü geçen yedi kardeş Hz. Peygamber o gün kendilerine bu köleyi azad etmelerini emredince kendi­sine bu köleye çok ihtiyaçları olduğunu arz etmişlerler, bunun üzerine Hz. Peygamber de zenginleşinceye kadar onu ellerinde tutmalarına izin verip zenginleşince azad etmelerini emretmiştir. Nitekim bir numara sonra ge­len hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.[683]

5167… Muaviye b. Süveyd b. Mukarrin’den demiştir ki: Ben bir köle­mize bir tokat atmıştım. Bunun üzerine babam onu ve beni çağırıp (ona beni göstererek): “Bunun sana yaptığının aynısını sen de buna yap!” de­di.

Biz Mukarrin oğullan – Peygamber (s.a.) zamanında sadece bir cariye­ye sahiptik. İçimizden birisi ona bir tokat attı da bunun üzerine Rasûlul-lah (s.a.):

Onu azadediniz, buyurdu. (Bu emri alan kardeşlerim Hz. Peygam­bere):

Bizim bundan başka bir cariyemiz yok, diye mazeret beyan ettiler. (Hz. Peygamber de:)

Öyleyse zenginleşinceye kadar (bu cariye) kendilerine hizmet et­sin. Zenginleştikleri zaman onu azad etsinler, buyurdu.[684]

5168… Zâzân’dan demiştir ki: Ben (Abdullah) b. Ömer’in yanına var­mıştım. Kendisine ait bir köleyi azat etmişti. Yerden bir çöp -yahutta- bir-şey (buradaki şüphe raviye aittir) alıp:

(Bu azad işinde) benim için şu (yerden aldığım) şey kadar bile sevap yoktur. (Çünkü ben) Rasûlullah (s.a.)’ı (şöyle) buyururken işittim:

Kim köleye bir tokat atarsa yahut da onu döverse keffâreti onu azat etmesidir.[685]

Açıklama

îbn Ömer Hazretleri, kölesini tokatladığı için bu yaptığına keffâret olmak üzere onu azat etmişti.Buradaki sözünden maksat da bunu anlatmaktır. Yani “ben köleyi azad etmekle teberrük suretiyle yapılan köle azad etme sevabını kazanamam, ben bunu ancak vurduğum tokada keffâret olsun diye âzâd ettim” demek istemiştir.

Bu hadisler kölelere ve hizmetçilere iyi muamele edilmesi lazım gel­diğine delildir.

Ulema bu kadarcık dövmekle köleyi âzâd etmenin vâcib değil, mendup olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunun yapılan hatâya keffâret olacağı ümid edilir. Fakat sebepsiz olarak fazlaca dövüp bir yerini kırmak veya kopar­mak bir tarafını yakmak gibi ağır tecziyeler hususunda ihtilâf edilmiştir.

Malikîlerle İmam Leys’e göre böyle bir köle, sahibine rağmen azad olur. Ve sahibi hükümet tarafından cezalandırılır. Diğer ulema kölenin azad olunacağına kail olmuşlardır.

124-125. Kölenin (Efendisine Karşı) Samimi Olması Hakkında

5169… Hz. Abdullah b. Ömer’den (rivayet edildiğine göre); Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki köle efendisine karşı samimi olup Allah’a ibadetini de güzel yaparsa, onun için iki defa sevap vardır.”[1]

Açıklama

“Samimiyet” diye tercüme ettiğimiz “nasaha” kelimesi “nasihat” kökünden alınma olup nasihat edilen kimseye hazz ve nasip toplamak manasına gelir ki bundan murad, halinin iyiliğini istemek, onu noksanlardan kurtarmak ve hilekârlıktan tasfiye etmektir.

Bu rivayetler, köleyi dürüst hareket ederek sahibinin malında samimâ-ne çalışmaya, onu korumaya teşvik etmektedir. Çünkü köle sahibinin ma­lında bir çoban mesabesindedir. Çoban sürüsünden nasıl mes’ulse o da sa­hibinin malından öyle mes’uldur.

İki ecir meselesine gelince, bunun biri sahibine canla başla hizmet et­tiği için, diğeri de Rabbine güzelce ibadet ettiğindendif. Burada “kölenin ecri sahibinin ecrinden fazla olmuyor mu?” diye bir sual hatıra gelebilir-se de Kirmanı bunda bir mahzur olmadığını bildirmiştir. Yahutta bir ci­hetten kölenin ecri fazla, başka cihetten de sahibinin ecri fazla olabilir.

Kölenin memlûk yani nıilk olmakla vasıflandırılması, her köle mem­lûk, yani milk olmadığı içindir. Çünkü köle sözü umumidir. Bütün insan­lar Allah’ın kullan, köleleridir. Fakat herbiri memlûk değildir.[2]

125-126. Köleyi Efendisine Karşı Kışkırtan Kimse Hakkında (Gelen Hadisler)

5170… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimsenin karısını yahutta kölesini kendisine karşı kışkırtan kimse bizden değildir.”[3]

Açıklama

“Habbebe” kelimesi bozmak ve aldatmak gibi manalara gelir. Burada bir köleyi ya da bir kadını tahrik ederek kafasını bozmak suretiyle efendisiyle arasını açmak ve onun aleyhine geçirmek anlamında kullanılmıştır.

Metinde geçen “bizden değildir” cümlesi “İslam ahkâmı üzerinde de­ğildir” demektir.

Çünkü, hilekârlık, İslâm çizgisi üzerinde yürüyen kimsenin vasfı değil, bu çizgiden çıkan facirlerin vasfıdır.[4] Onların vasfı alçaklıktır ve böyle kimseler cennete (ilk) girenlerden de olamazlar.[5]

Kocasına kızarak evini terk eden bir kadını müsafir ederek kocasının hatırı için bile olsa ona bol bol ikramda bulunarak kocasının evini küçüm­semesine ve kocasından soğumasına yol açan kimse de bu hadisin hük­müne girer.[6]

126-127. (Eve Girmek İçin) İstizan (İzin İsteme) Hakkında (Gelen Hadisler)

İzin isteme (istizan): Yüce Allah Mü’min kullarını en yüce edeblerde edeblendirirken: “Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere sahipleriyle tanışıklık peyda etmeden ve selam vermeden girmeyin. Umulur ki iyice düşünür (hikmetini idrak eder)siniz.”[7]

“Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Şayet size geri dönün, derlerse hemen dönüp gidiniz. Bu sizin için daha temiz (bir davranışadır. Allah ne yaparsanız hakkıy­la bilendir.”[8]

“Meskûn olmayan, içerisinde sizin için bir menfaat bulunan yerle­re girmenizde, sizin için bir günah yoktur. Açıklayacağınızı da gizle­yeceğinizi de Allah bilir.”[9] buyurarak başkalarının evlerine izin olma­dan ve selam vermeden girmeyi yasaklamıştır.[10]

Ayet-i kerimede geçen istinas (tanışıklık peyda etme) kelimesi, “bir adamın yahut bir hayvanın vahşetinin gitmesiyle alışıp ülfet peyda etme­si,[11] ziyaretçilerin izin alması[12] gibi manalara gelir. Müfessirlerden bazılan “izin istemek” anlamındadır, derlerken bir kısmı da “ev sahibinin girmeye müsait olup olmadığını öğrenmek ve evde bir kimsenin olup ol­madığını anlamak” şeklinde tefsir etmişlerdir.[13]

Ahkâmü’l-Kur’ân sahibi Sabûnî der ki: “İstinas lafzından maksat, mücerred manada izin almak olmayıp, asıl maksat ev sahibinin ziyaretçi­yi kabule hazır olduğunu araştırıp tesbit etmek demektir.”[14] Birçok me­deniyetsiz insanların yaptıkları gibi “baskın yaparcasına birdenbire ve vahşice girmeyip insaniyete layık ve hâle muvafık bir ünsiyet ibraz etmek demek olur.[15]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, her insanın kendi evinden baş­ka evlere girerken ev sahibini haberdar edip izin almadan ve selamdan sonra “buyurun” şeklinde hüsri-ü kabul gelmedikçe herhangi bir ev, da­ire v.s.’ye girmesi uygun bir hareket değildir. Allah teâlâ mü’minleri bun­dan men’etmiştir.

Akla şöyle bir soru gelebilir. “Acaba insanın kendi yakınları, dostları yanına girerken de izin alması gerekir mi?”

Bu âyetin hükmünün umûmî olduğunda bütün müfessirler ittifak etmiş olmaktan başka yüce mevla en yakın (küçük çocuklar ve hizmetçi) kim­seler hakkında bile bu konuda âyet inzal buyurmuş, ev halkının dahi biri-birlerinin odalarına girerken izin almalarını emretmiştir. Bu konuda is­tisnanın olmadığını İbn Abbas (r.a.)’den öğrenebiliriz. Atâ b. Ebi Rebah’ın naklettiğine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.)’a

Aynı evde oturduğumuz himayemdeki yetim kız kardeşimden de izin isteyecek miyim? dedim de bana:

Evet, dedi. Ben ruhsat vermesi için tekrar ettim. Kabul etmedi ve:

Sen-onları çıplak olarak görmek ister miydin? dedi. Ben:

Hayır, dedim.

O halde izin iste! buyurdu. Rasulullah (s.a.)’e tekrar müracaat etti­ğimde bana:

Allah’a itaati sever misin? buyurdu. Ben:

Evet dedim.

O halde izin iste! dedi.[16]

Bu hadis-i şeriften de anlaşılıyor ki bu konuda asla taviz yoktur. Her müslüman hoş görmeyeceği utanç verici hallerle karşılaşmamak için hem ev halkı bile olsalar birbirlerinden izin almadıkça birebirlerinin odalarına girmemelidirler. İster teklifsiz kabul ettiğimiz eş-dost ve akrabalar olsun, ister yabancı, hiç bir müslürnarun izin almadıkça kesinlikle girmemesi la­zımdır, “Adam sen de” dersek ya kovuluruz, ya da kovulmaktan da beter bir hale düşeriz. Öyleyse her mü’minin izzet-i nefsini koruması için yüce Allah’ın öğrettiği muaşeret esaslarına itina göstermesi icab eder.[17]

5171… Hz. Enes b. Malik’den (rivayet edildiğine göre, bir adam Pey­gamber (s.a.)’in odalarından birine başını uzatarak içeriye bakmış da Ra­sulullah (s.a.) bir mızrağın uc demiriyle veya bunlardan birkaç tanesiyle (buradaki şüphe raviye aittir) onun üzerine yürümüştü. (Ravi sözlerine devam ederek şöyle) dedi: Ben Rasulullah (s.a.)’m (elindeki bu temreni, o evinin içine bakan kimseye) saplamak için (Onun) üzerine saldırışını (hâlâ) görür gibiyim.[18]

5172… Hz. Ebu Hüreyre Rasulullah (s.a.)’i (şöyle) buyururken işittiği­ni söylemiştir:

“Kim bir cemaatin evin(in için)e izinleri olmadan bakar da (onlar da) onun gözünü çıkarırsa (o adamın bu) gözü heder olur.”[19]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifler izinsiz olarak bir başkasının evine girmek şöyle dursun, bakmanın bile caiz olmadığım, böyle bir hareketin sahibinin gözünün he­der olmasına sebep olacak kadar ağır bir suç olduğunu ifade etmektedir­ler.

Bilindiği gibi heder; boşa gitmek demektir. Yani hakkında kısas ya da diyet davası açılamaması, kanının boşa akıp telef olması demektir. Binaenaleyh yabancı bir eve girmeden önce izin istemek farzdır. Bu hususta erkek ile kadın arasında bir fark olmadığı gibi sağlam ile kör arasında ve hür ile köle arasında da bir fark yoktur. Alimlerin cumhuru da bu görüş­tedir.[20]

Bir kimsenin yabancı bir evi gözetlemesinin haram olduğunda ittifak olmakla beraber bu suçu işleyen kimsenin men edilmesi, dövülmesi, göz­lerinin kör edilmesi halinde ne lazım geleceği hakkında ihtilâf vardır:

  1. İmam Şafiî (r.a.) ile Ahmed b. Hanbel (r.a.)’e göre ev halkı evi izin­siz gözetleyen kimsenin gözünü kör etseler, kısas gerekmez. Ayrıca rönt­genci bir hak da taleb edemez.

Delileri ise mevzumuzu teşkil eden (5172) nolu hadisle: “Eğer evime muttali olmak için gözetlediğini bilsem şu demiri gözlerine sokardım. İçeri girmek için izin istemek ancak gözleri haramdan korumak için­dir.”[21] mealindeki hadistir.

  1. İmam Mâlik (r.a.) ile İmam Ebu Hanife (r.a.)’e göre ise röntgenci­nin gözünün kör edilmesi cinayettir. Dolayısıyla ya diyeti verilir, ya da kı­sas yapılır, delileri ise: “Cana can, göze göz buruna burun, kulağa ku­lak, dişe diş…(karşılıklıdır)”[22] âyetinin hükm-i umumisidir.

Buna göre, kim birinin gözünü -velev ki evini gözetlediği için olsa- kör etse, cani olur. Eğer kasden yapmışsa kısas yapılır. Hataen yapmışsa di­yetini verir…

Malikî ve Hanefî âlimleri Şafiî ve Hanbelilerin delil aldıkları “Her kim bir evi izinsiz olarak gözetlerse…” hadisini şöyle tevil ederler: Bir .

evin içini, o evdeki kadınları görmek için bakan kişi evvelâ menedilir. Tekrar gözetlerse o zaman zor kullanılır. İşte bu zor kullanma sırasında gözetleyenin gözü kör edilirse onun gözünün kanı heder olmuştur. Zira o adam zâlim ve haddi tecavüz etmiştir.”

Bu mevzuda Cessâs şöyle der fakihler bu hadisin zahirinin hilafına hükmederler. Çünkü Ebû Hüreyre (r.a.)’nin rivayet ettiği bu hadis usûle muhalif olduğu için reddofunur. Usûle muhalif olduğu için reddolunan “zina çocuğu cennete girmez” ve “kim bir ölü yıkarsa kendisi de yı­kansın, kim bir cenazeyi taşırsa abdesti bozulması bile abdest alsın.” hadisleri gibi reddolunur. Şüphe yok ki bir eve izinsiz giren kimsenin gö­zünü kör edene kısas lâzımdır.”

Şafiî fakihlerinden iman Fahreddin Razî de şunları söyler: “Bilmiş olunuz ki “cana can, göze göz.” âyeti bu hususta zayıf bir de­lildir. Zira onların “izinsiz bir eve girenin gözünü kör etmek caiz değil­dir” sözleri zayıftır. Çünkü içeri izinsiz girmekle gözetlemek ayrı şeydir. İçeri izinsiz giren adamı evde olanlar bilirler ve kaçarak örtünürler. Ama içeriyi gözetleyen! evde bulunanlar bilemezler, korunamazlar, dolayısıyla gözetleyici bir yabancının görmesi caiz olmayan şeyleri görebilir. Öy­leyse şer’î hükümde de gözetleyicinin bu davranışını önlemek için daha ağır bir ceza ile cezalandırılması icâb eder.”

Bize göre Hanbeli ve Şafiîlerin delilleri daha kuvvetli ve bu bakımdan tercihe diğerlerinden daha şayandır.[23]

5173… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Kişi evin içine baktı da) Bakış (eve) girdi mi, artık (eve girmek için) izin (almaya lüzum) yoktur.”[24]

Açıklama

Bu hadis-i şerif eve girmek için sahibinden izin. almanın hikmetini açıklamaktadır.Hadis-i şerifin açıklamasından anlaşılıyor ki, birisinin evine girmeden önce izin istemekten maksat, gözü ev halkının görülmesi haram olan yer­lerini görmekten korumak ve ev halkının görülmesini arzu etmedikleri özel hallerine muttali olmayı önlemektir.

Nitekim “Meskûn olmayan, içerisinde sizin için menfaat bulunan (ev ve) odalara girmenizde size bir vebal yoktur.”[25] âyet-i kerimesi buna delalet ettiği gibi şu hadis-i şerif de bunu açıkça ifâde etmektedir:

  1. Yesaroğlu Ata şunları anlatır: Bir adam Rasûlullah (s.a.)’a:

Ey Allah’ın Resulü! Annemin huzuruna girmek için izin isteyecekmiyim? diye sordu. O da:

Evet buyurdu. Adam:

Ben evde onunla beraber oturuyorum, deyince Rasûlullah (s.a.):

Ondan izin iste, dedi. Adam:

Ona ben hizmet ediyorum, dediğinde Rasûlullah (s.a.) yine:

Ondan izin iste, onu çıplak olarak görmek ister misin? dedi Adam:

Hayır, dedi Rasûlullah (s.a.) da:

O halde izin almadan yanına girme, buyurdu.[26]

Münzirî’nin açıklamasına göre bu hadisin senedinde Kesir b. Zeyd el-Eslemî vardır. Bu ravinin rivayet ettiği hadisler delil olamazlar.[27]

5174… Hüzeyl’den demiştir ki: Bir adam geldi -Osman (b. Ebî Şeybe bu adamın) Sa’d (b. Ebi Vakkas) olduğunu rivayet etti. Peygamber (a.s.)’ın kapısının önüne durup izin istedi ve kapının önüne dikildi.

Osman (b. Ebi Şeybe bu sözü) “kapıya karşı (dikildi)” diye rivayet et­ti.-

Peygamber (s.a.)’de ona: “Şöyle (dur kapı) senden (biraz sağda veya solda kalacak şekilde biraz sağa veya sola doğru çekil) yahutta şöyle (dur). Çünkü izin göz içindir” buyurdu.[28]

5175… (Bir Önceki hadisin) bir benzerini de Peygamber (s.a.)’den Sa’d (b. Ebi Vakkâs) rivayet etmiştir.[29]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler eve girmek için izin istemekten maksadın gözü ev halkının mahrem yerlerini görmekten korumak olduğu­nu açıkladıkları için izin istemek için kapıyı çaldıktan sonra ev sahibinin çıkmasını beklerken, kapı açılınca evin içini görecek şekilde kapının tam karşısında durmayıp sağa ya da sola çekilmek gerektiğini ifade etmekte­dirler.

Binaenaleyh içeri girmek için izin almak gayesiyle kapıyı çaldıktan sonra ev sahibinin çıkmasını beklerken içeriyi görmemek için kapının sağ veya sol tarafına çekilmek ve kapı açılınca derhâl içeriyi gözleri salma­mak yüce dinimizin arzu ettiği terbiyedendir.

Kapıyı çalmadan önce acaba içeride kimse var mı anlamında da olsa, kapıdan veya pencereden içeriye bakmamak, hem yüce Allah’ın: “Teces­süs etmeyiniz…”[30] âyet-i kerimesi ile hem de mevzumuzu teşkil eden babda yer alan hadislerle emr olunmuştur.[31]

(Başkasının Evine Girmek İçin) Nasıl İzin İstenir?[32]

5176… Kelede b. Hanbel’den (rivayet edildiğine göre) Safvan b. Ümeyye, kendisini (bir miktar) süt, bir ceylan yavrusu ve ufak cins birkaç salatalıkla Mekke’nin en yukarısında bulunan Peygamber (s.a.)’e gönder­miş.

(Kelede olayı şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’in huzuruna) selâm ver­meden girdim. Bunun üzerine bana:

Geri dön ve esselâmü aleyküm (içeri girebilir miyim?) de! buyur­du.[33]

Bu (Olay) Safvan b. Ümeyye’nin müslüman oluşundan sonradır.

Amr (b. Ebî Süfyan) dedi ki: Bu hadisi bana (Ümeyye) b. Safvan Ke­lede b. Hanbel’den rivayet etti. (Fakat): “bunu ondan (kendi kulaklarım­la) işittim” demedi.

Ebu Davud dedi ki: (Her ne kadar hu hadis-i şerifi şeyhim İhn Beşşâr bana rivayet ederken Amr’dan sonra gelen ravinin ismini açıkça belirt­meden Ihn Safvan diye bildirmişse de bu hadisi hana rivayet eden ikinci şeyhim) Yahya b. Habib (o ravinin isminin) “Ümeyye b. Safvan’ (olduğu­nu) rivayet etti. Ve yine (bu şeyhim) Yahya (h. Habih’in) haber verd(iği­ne göre) Amr b. Abdillah b. Safvan (bu hadisi) kendisine Kelede b. Han-bel’in bildirdiğini söylemiştir.[34]

5177… RibTden demiştir ki: Âmir oğullarından bir adamın bildirdiği­ne göre, kendisi Peygamber (s.a.) evde iken “Girebilir miyim?” diyerek izin istemiş de Peygamber (s.a.) hizmetçisine: “Şu adam(ın yanın)a çık ve ona izin istemeyi öğret, ona: “Esselâmü aleyküm girebilir miyim de(mesini) söyle!” buyurmuş.

Adam da bunu işitmiş ve: “Esselâmü aleyküm girebilir miyim?” de­miş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) ona (girmesi için) izin vermiş, (o da Hz. Peygamberin huzuruna girmiştir.[35]

5178… Ribîb. Hıraş’dan demiştir ki: Bana haber verildiğine göre Âmir oğullarından bir adam (huzuruna girmek için) Peygamber (s.a.)’den izin istemiş” (Daha sonra Hiraş, bir önceki hadisin manasını (rivayet etti).

Ebu Davud dedi ki: Aynı şekilde (bu hadisi, bize) Müsedde, Ebu Avâ-ne’den o Mahsur’dan, o da Rib’Tden rivayet etti. (Ancak bu rivayete gö­re Rib’î) -Âmir oğullarından birinden rivayet edilmiştir- (sözünü) söyle­miştir.[36]

5179… Âmir oğullarından bir adamdan (rivayet edildiğine göre) ken­disi Peygamber (s.a.)’den (huzuruna girmek üzere) izin istemiş, (sözü ge­çen adam hadisin bundan sonraki kısmında 5177 nolu hadisin) manasını (rivayet etmiş ve) şöyle demiştir: Ben Hz. Peygamberdin hizmetçisine: Çık da şu adama izin istemesini ve “esselâmü aleyküm girebilir miyim?” demesini öğret, dediğini) işittim de bunun üzerine “esselâmü aleyküm gi­rebilir miyim?” dedim ve (yanına girdim.)[37]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerin zahiri, yabancı bir eve girmeden önce izin istemenin ve selam vermenin lüzumuna delalet eder. Bütün fakihler bu görüştedirler. Nitekim: “Ey iman edenler, kendi (ev ve) odalarınızdan başka (evlere ve) odalara, sahip­leriyle alışkanlık peyda etmeden ve selâm vermeden girmeyin…”[38] âyet-i kerimesi de bunu ifade etmektedir. Ancak izin istemekle selam ver­mek aynı derecede değildir. İzin istemek farz, selam vermek ise sünnettir. Daha önce de açıkladığımız gibi, izin istemenin farz oluşu gözü ha­ramdan korumak içindir. Nitekim hadis-i şerifte “izin istemek ancak gözlerin haramdan korunması içindir.” Duyurulmuştur.[39] Öyleyse izin istemek farz, selam vermek sünnettir. Hadis-i şerifte açıklandığı üze­re izin isteme “esselamü aleyküm, içeri girebilir miyim” şeklinde se­lamla başlamalıdır. Selamla başlamak şartıyla “içeri girebilir miyim” anlamına gelen başka sözler de kullanılabilir.[40]

127-128. (Başkasının Evine Girmek İçin) İzin İsteneceğinde (Ev Sahibine) Kaç Defa Selam Verilir?

5180… Ebû Said el-Hudrî’den demiştir ki:

Ensar’ın meclislerinden bir mecliste oturuyordum. Hz. Ebu Musa, korkmuş bir halde (yanımıza) çıkageldi. Kendisine:

Seni korkutan şey nedir? dedik. O:

Ömer, yanına varmam için bana emir vermişti. Ben de (kapısının) ya­nma varıp (içeri girmek için) üç defa izin istedim, (fakat) bana izin veril­medi. Ben de geri döndüm. (Bir de baktım Ömer hemen arkamdan yetiş­ti ve bana):

Yanıma (girip) gelmene engel olan nedir? dedi. Ben de:

Ben geldim. (İçeri girebilmem için) üç defa izin istedim. (Fakat) izin verilmedi. Rasûlullah (s.a.) de: “Sizin biriniz (içeri girmek için) üç defa izin ister de kendisine izin verilmezse geri dönsün” diye buyurmuştu, dedim. (Bunun üzerine Hz. Ömer):

Buna dair mutlaka bir delil getirmelisin! dedi. (Ravi Ebu Said sözle­rine şöyle devam etti:) Bunun üzerine (orda bulunan ben) Ebu Said (Hz, Ebu Musa’ya):

Seninle (buradan) kavmin en küçüğünden başkası kalkmaz diye ce­vap verdi(m) ve (ben) Ebu Said onunla beraber kalktı(m) ve o hadis(in doğruluğu) hakkında şahitlik etti(m).[41]

5181… Hz. Ebu Musa (el-Eşârî, yani Abdullah b. Kays)’dan (rivayet edildiğine göre) kendisi (birgün) Hz. Ömer’in (kapısının) yanma varmış (birincisinde): “Ebu Musa izin istiyor” (ikincisinde): “el Eş’arî izin isti­yor” (üçüncüsünde): “Abdullah b. Kays izizn istiyor” diyerek (içeri gir­mek için) izin istemiş de kendisine izin verilmemiş. Bunun üzerine geri dönmüş. Hemen arkasından Hz. Ömer ona (geri gelmesi için haber) gön­dermiş (de tekrar Hz. Ömer’in huzuruna gelmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer, O’na): “Seni geri çeviren sebep nedir?” diye sormuş O da:

Rasûlullah (s.a.): “Biriniz üç defa izin ister de izin verilirse (içeri girsin), yoksa dönüp gitsin” buyurdu (da onun için dönüp gitmiştim) di­ye cevap vermiş, (Hz. Ömer de):

Bunun hakkında bana bir delil getir” demiş, bunun üzerine (Hz. Ebu Musa) hemen gitmiş ve (bir süre) sonra (yanında (Hz. Übeyy b. Ka’b ile birlik) dönmüş.

İşte Übeyy! (Söz konusu hadis hakkında şahitlik edecek) demiş. Hz. Ubey de:

Ey Ömer, Rasûlullah (s.a.)’ın sahabileri üzerinde bir işkence olma; demiş.

Ömer de:

Rasûlullah (s.a.)’ın ashabı üzerinde bir işkence olmayacağım, de­miş.[42]

Açıklama

İmam Nevevî’ye göre Hz. Ebu Said el-Hudrî, Ebu Musa’ya karşı söylediği: “Seninle buradan (bu ha­dise şahitlik etmek için) kavmin en küçüğünden başkası kalkmaz” sözüy­le Hz. Ömer’in Hz. Ebu Musa’ya karşı takındığı sert tavrı reddetmek is­temiştir. Çünkü Hz. Ebû Said el-Hudrî’nin meclisin yaşça en küçüğü ola­rak Hz. Ömer’in huzuruna varıp Hz. Ebu Musa lehine şahitlik etmesi:

Ey Ömer! Hz. Ebu Musa’nın söylediği bu söz meşhur bir hadistir. Bunu büyüklerimiz bildiği gibi, küçüklerimiz bile bilir. Bunun hadis ol­duğuna şahitlik etmek için büyüklerimizin bu işe kalkışmasına gerek yok­tur. Bunu bu cemaatin en küçüğü olan ben bile yapabilirim, demek anla­mına gelir.

Aslında Hz. Ömer ‘in Hz. Ebu Musa’ya karşı bu kadar sert ve titiz dav­ranması onun yalan söylemesine ihtimal verdiği için olmadığı gibi habe­ri vahidi kabul etmediği için de değildir.

Hz. Ömer, Hz. Ebu Musa’ya .karşı takındığı bu tavırla rastgele, şahit­siz hadis rivayet etme çığırın açılmasına, yalancı ve münafıkların da bu­nu meslek haline getirmelerini imkân vermemek, bu yolun açılmasını önlemek istemiştir.

Nitekim Hz. Ubeyy:

Ey Ömer Rasûlullah (s.a.)’ın sahabilerine bir işkence olma, dediği vakit, Hz. Ömer’in:

Subhanallah, ben bir söz işittim, sadece onun aslı olup olmadığını an­lamak istedim,[43] diye cevap vermesi de bunu gösterir.

İmam Nevevî diyor ki “Ulema izin istemenin meşru olduğunda icma etmişlerdir. Bu hususta, Kur’an, Sünnet ve icma-i ümmetten birçok delil­ler vardır. Bu işin sünnet vechi, selam verip en çok üç defa izin istemek­tir. Nitekim bu cihet, Kur’an-i Kerimde tasrih buyurulmuştur. Ulema se­lamın mı önce verileceği, yoksa izinin mi önce isteneceği hususunda ihti­lâf etmiştir. Sünnetin ifade ettiği muhakkik ulemanın da kail olduğu sahih kavle göre, evvelâ selam verilir, sonra “gireyim mi?” diye izin istenir. Üçüncü bir kavle göre -ki bü kavil ulemamızdan Marûdî’nin mezhebidir. İzin isteyen kimse içeriye girmezden önce ev sahibini görürse, evvelâ se­lâm verir. Aksi takdirde evvelâ izin ister, selamın önce verileceği husu­sunda Peygamber (s.a.)’den iki sahih hadis rivayet olunmuştur.

Üç defa izin ister de kendisine izin verilmez ve hane sahibinin işitme­diğini zannederse bu hususta üç mezheb vardır: Bunların en meşhur ola­nına göre, oradan dönüp gider, izin istemeyi tekrarlamaz. İkinci kavle gö­re izin istemeye devam eder, üçüncü kavle göre izin kelimesiyle söze baş­lamışsa onu (bir daha) tekrarlamaz. Başka bir sözle izin istemişse tekrar­lar. Bu hususta en açık delille amel etmek isteyenin hücceti Rasûlullah (s.a.)’ın bu hadiste bildirilen: “Kendisine izin verilmezse geri dönsün” sözüdür.

Bu rivayetler kapıya gelen bir müslümanın sadece selam vermekle ye­tinmeyip kendisini ev sahibine bildirmesininin lüzumuna, ashab-ı kiramın hak uğrunda kimseden korkmadıklarına bir delildir.[44]

Her ne kadar (5180) nolu hadis-i şerifte, Hz. Ömer’e karşı Ebu Musa hadisi hakkında şahitlik eden kimsenin Hz. Ebu Said olduğunu ifade edi­lirken (5181) numaralı hadiste o kimsenin Hz. Übeyy b. Ka’b olduğu ifa­de ediliyorsa da bu durum iki hadis arasında bir uyuşmazlık olduğunu göstermez. Çünkü bu hadisin sıhhatine önce Hz. Ebu Said şahitlik etmiş, sonra da Hz. Übeyy şahitlik etmiş olabilir.[45]

Bazı Hükümler

  1. Başkasının evine girmek için izin istemek arz kılınmıştır.
  2. İzinden önce selam verilir.
  3. Selâm üçe kadar tekrarlanabilir.
  4. Sedd-i Zerayi (kötülüğe giden yolları kapamak) İslamiyyette önem­li bir esastır.
  5. İlk anda bu hadisten hareketle; haber-i vahid delil olamaz. Çünkü bu hadisi rivayet eden bir kişidir. O da yanılmış olabilir diye bir hükme varılabilirse de Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre bazı ilim adamları bu hadis-i şeriflerin zahirine sarılarak “haber-i vahitin delil olamayacağını” söylemişlerse de aslında bu hadis-i şeriflerde Hz. Ömer’in haberi vahidi reddettiğine ve dolayısıyla haber-i vahidin delil olamayacağına dair bir ifade veya delalet yoktur. Çünkü Hz. Ebu Musa’nın hadisini aynı şekilde Hz. Ebu Said’in rivayet etmesi onu haber-i vahidlikten çıkarıp tevatür de­recesine çıkaramaz.”

Buna Hz. Ubeyy’in de şehadet etmesiyle bu haberin mütevatir olduğu anlaşılmıştır da Hz. Ömer ondan sonra bunu hüccet olarak kabul etmiş­tir.” diye de itiraz edilemez. Çünkü Hz. Ömer bu hadisin sahihliğini ka­bul etmek için Hz. Ebu Said el-Hudri’nin şahitliğiyle yetinmişti. Hz. Ubeyy sonradan ve kendiliğinden bir şahidlik daha yaptı.

Ayrıca buraya kadar olan açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere Hz. Ebû Musa’dan bu hadisin sıhhatine dair ısrarlı bir şekilde şahid getir­mesini istemesi, Hz. Ebu Musa’ya veya onun rivayet ettiği bu hadise gü­vensizliğinden değil, münafıkların ve yalancıların açacakları rastgele ha­disi rivayet etme çığırını kapamak içindir. Hz. Ömer’in hayatı boyunca haber-i ahadla amel etmiş olması da bunu gösterir.[46]

5182… Ubeyd b. Umeyr’den (rivayet edildiğine göre Hz. Ebu Musa (el-Eş’ârî) Hz. Ömer’den (yanına girmek için) izin istemiş; (Ubeyd bu ri­vayetine devam ederek) şu (bir önceki hadiste anlatılan) olayı (naklettti ve) bu rivayetinde (şunları da) söyledi:

Sonra (Hz. Ebu Musa) Hz. Ebu Said’le birlikte (Hz. Ömer’in huzuru­na) gitti ve hadis(in sıhhati) hakkında şahitlik etti. Bunun üzerine (Hz. Ömer, Hz. Ebu Musa’ya): “Demek Resul~i Ekrem’in emrinden olan bu (hadis) bana gizli kalmış. Beni (bunu öğrenmekten) pazarlarda (yaptığım) alışverişler alıkoydu. Fakat sen (bundan sonra benim yanıma girmek is­tediğin zaman) istediğin kadar selam ver. (Ama şahsımla ilgili olan bu meselede benden izin almana lüzum görmediğimden) izin istemezsin” de­di.[47]

5183… (Şu (bir önceki hadiste anlatılan) olay Hz. Ebu Musa el-Eş’ârî1-den bir de (oğlu) Ebu Bürde b. Ebi Musa kanalıyla (rivayet edilmiştir. Bu rivayete göre râvi Ebu Bürde şöyle) demiştir:

Bunun üzerine Hz. Ömer, (babam) Hz. Ebu Musa’ya şöyle dedi:

Şunu iyi bil ki, ben seni (bu hadisten dolayı) suçlamadım, Fakat Rasûlullah (s.a.)’dan hadis (nakletmek) çetin (bir iş)dir (de onun için üzerin­de böyle titizlikle durmak lüzumunu hissettim).[48]

5184… Rabi b. Ebi Abdirrahman ile onların bu konuda (bilgisi olan) birçok ilim adamlarından (rivayet edildiğine göre) Hz. Ömer, Hz. Ebu Musa’ya şöyle demiştir:

Şunu iyi bil ki ben (bu hadisten dolayı) Seni suçlamadım. Fakat hal­kın Rasûlullah (s.a) hakkında hadis uyduracağından endişe ettim.[49]

Açıklama

Bu hadis-i şerifler, Hz. Ömer’in haber-i vahidle amel edilemeyeceği görüşünde olduğunu iddia edenlerin aleyhine bir delildir. Çünkü bu hadis-i şerifler Hz. Ömer’in Ebu Musa el-Eş’ârî’nin rivayet ettiği (5180) ve (5181) nolu hadisleri kabul et­meyiş sebeplerinin ahad yolla rivayet edilmesi olmayıp, kötü niyetli kim­selerin şahidsiz olarak hadis rivayet etme çığırını açarak bu yolla İslama zarar vermeye çalışacaklarından endişe etmesi olduğunu ifade etmektedir.[50]

Bazı Hükümler

  1. Haber-i vahid (ahadla) amel etmek caiz olmakla beraber, ahad yolla gelen hadisler üzerinde titizlik göstermek, İslam anlayışının gerektirdiği bir vecibedir.
  2. Sedd-i zerayi’ (kötülüğe giden yollan kapamak) kötülüğün derecesi nisbetinde önemli bir görevdir.
  3. Büyük ilim adamlarının ve sahabilerin bile bir hadis-i şerifi işitme­miş veya öğrenmemiş olması mümkündür.
  4. Bir kimsenin bir âlime tabi olurken onun bütün hadisleri bildiğine inanarak tabi olması ve körükörüne onu taklid etmesi caiz değildir.
  5. Hadis rivayet etmek, çok dikkat isteyen bir iştir. Bu bakımdan hadis rivayet eden kimseden sened istemek, kendisini itham etmek anlamına gelmez.
  6. Selam verildiği halde karşılık alınamadığı zaman, selam üç kereye kadar tekrarlanabilir.[51]

5185… Kays b. Sa’d (b. Ubade)’den demiştir ki:

(Birgün) Rasûlullah (s.a.) bizi ziyaret için evimize gelmişti:

Esselamü aleyküm ve rahmetullah, dedi (Babam) Sa’d de: Bu se­lamı sesini yükseltmeden hafifçe aldı. Bunun üzerine ben: “Rasûlullah (s.a.)’e (evimize girmesi için) izin vermiyor musun? dedim.

Sen O’nu bırak (biz selamı aldığımızı böyle hissettirmesek) bize se­lamı çoğaltır (biz de o selamlarla bereket buluruz), dedi. Hemen arkasın­dan Rasûlullah (s.a.) (ikinci defa olarak):

Esselamü aleyküm ve Rahmetullah, dedi (Babam) Sa’d (bu selamı da yine) alçak sesle aldı.

Sonra Rasûlullah (s.a.) (üçüncü defa olarak) “Esselamü aleyküm ve rahmetullah” dedi. Sonra da dönüp gitti ve (babam) Sa’d de arkasından varıp:

Ey Allah’ın Resulü! Ben senin selâmını işitiyordum, bize selâmı ço­ğaltman için (selâmını işittiğimi belli etmemeğe çalışarak) onu hafif bir sesle alıyordum, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onunla dönüp gel­di. (Babam) Sa’d de (Onun yıkanmasını temin etmek maksadıyla) O’nun için su ve sabun (getirilmesini) emretti. (Bunlar derhal getirildi ve Hz. Peygamber de bunlarla) yıkandı. Sonra (babam) kendisine zâferanla veya alçehre ile boyanmış bir peştemal getirdi. (Hz, Peygamber de) ona sarın­dı. Sonra ellerini kaldırıp:

“Allahümme c’al salavâtike ve rahmeteke alâ âl-i Sa’d ibn Ubade! (Ey Allah, Sa’d b. Ubade ailesinin makamlarını yükselt ve onlara rahmet et!” diye dua etti. Sonra biraz yemek yeyip de ayrılmak isteyin­ce (babam) Sa’d kendisine üzeri kadife (palan) ile donatılmış bir merkep yaklaştırdı. Rasûlullah (s.a.) de ona bindi, (babam) Sa’d (bana): “Ey Kays! (evine kadar) Rasûlullah (s.a.)’e arkadaş ol” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)’de bana: “Sen de bin!” buyurdu.

Ben de (Rasûlullah’ı rahatsız etmemek için) kabul etmedim. (Rasûlul­lah (s.a.):

Ya binersin yahutta (evine) dönersin, (benimle yaya olarak gelip de yorulma) dedi. Bunun üzerine (evime) dönüp gittim.

Hişam Ebu Mervân (bu hadisi) “Muhammed b. Abdurrahman b. Sa’d b. Zürare’den (şeklinde muan’an olarak rivayet etti.

Ebu Davüd dedi ki: Ömer b, Abdih Vâhid ile İbn Semaa da bu hadisi Kays b. Şadın ismini söylemeden Evzaî’den mürsel olarak rivayet etti­ler.[52]

Açıklama

Metinde geçen “g.s.l” kelimesi eğer gayın harının fethasıyla “gasl” şeklinde okunursa “kendisiyle gusl edilecek su” anla­mına gelir fakat gayn harfinin kesresiyle “gisl” şeklinde okunursa, “gusul esnasında kullanılan ve temizliğin daha iyi yapılmasını sağlayan sabun, hatmi gibi maddeler” anlamına gelir.

Aslında zaferan kokusu sürünmek, yasaklandığı halde Hz. Peygambe­rin zâferanla boyanmış bir peştemala sarınması, iki şekilde yorumlanabi­lir.

a. Peştemaldan zaferemn kokusu çıkmış olduğu ve onda bu kokudan eser kalmadığı için bürünmüş olabilir.

b. Bu olay zâferan sürünmenin yasaklanmasından önce vukua gelmiş olabilir.

Aslında hayvanlara güçlerinin yetmediği bir yükü yüklemek caiz ol­madığı halde Hz. Peygamberin, hayvanın arkasına Hz. Kays’ı da bindir­meye kalkması, hayvanın ikisini de taşıyabilecek güçte olmasındandır. Hem de Hz. Kays’m o gün çocuk yaşta olduğu için hayvana bir yük teş­kil etmeyeceği içindir.

Hz. Peygamber’in evine girmek için izin istediği Hz. Sa’d b. Ubâde’ye selam verdiği halde onun Hz. Peygamberin selamına daha çok nail olmak ve bu selamlarla bereketlenmek ümidiyle bu selamları sessizce alması ve Hz. Peygamber’in de bu selâmı üç defa tekrarlaması, bir kimsenin selam verdiği kimseden selamına karşılık almaması halinde bu selamı üçe kadar tekrarlayabileceğine ve Peygamber varisi olan ulemanın ve salihlerin selamlarıyla teberrük etmenin önemine, ayrıca bir kimseden evine girmek için üç defa kapısı çalınarak izin istendiği halde cevap verilmediği takdir­de dönüp gitmek icap ettiğine delâlet etmektedir.[53]

5186… Hz. Abdullah b. Büşr’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) birinin kapısına geldiği zaman kapının tam karşısında durmazdı. Fakat sağa ya da sola çekilirdi ve (çıkan ev sahibine oradan): “Esselamü aleyküm, essela­mü aleyküm” derdi. Çünkü o günlerde evlere (in kapıları üzerinde per­deler yoktu.[54]

Açıklama

İzin istemek üzere varılan bir kapıyı çalarken, kapının biraz gerisinde durmak ve açıldığı zaman içeriyi görmeyecek şekilde kapının sağ ya da sol tarafına çekilmek, kapı açılınca derhal içeriye gözleri uzatmamak, Resulü Zişan efendimizin Sün­neti seniyyelerinden ve terbiye esaslarındandır.

Kapıyı çalmadan önce acaba içeride kimse var mı, anlamında da olsa kapıdan veya pencereden içeriye bakmamak hem yüce Allah’ın “tecessüs etmeyiniz…”[55] âyet-i kerimesine, hem de mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife aykırıdır.

Doğrudan doğruya evin haremine açılan kapıların üzerine, kapı açılın­ca içerisinin görünmesine engel olacak şekilde perde tutmak icap eder. Fakat kapı açılınca içerisinin görünmesine engel teşkil edenicek bölme varsa o zaman buna luzüm olmadığı gibi, izin istemeye gelen kimsenin kapının sağına veya soluna çekilmesinde de lüzum yoktur. Bununla bera ber, sağa ya da sola çekilmek sünnete daha uygundur.[56]

Kişinin Kapıyı Çalarak İzin İstemesinin Hükmü[57]

5187… Hz. Câbir’den (rivayet edildiğine göre, babası Uhud savaşında şehid düşünce, babasının alacaklıları borçlarını almak için kapışma yığıl­dıkları gün) kendisi babasının borçları(nı erteletmek) için Peygamber (s.a.)’e gitti(ği bu olayı Hz. Câbir şöyle anlatıyor:)

Hz. Peygamberdin kapısına varınca kapıyı çaldım. (Hz. Peygamber):

Kim o? diye cevap verdi, (ben de):

Benim, dedim.

Sanki benim bu cevabımdan hoşlanmamış gibi:

Ben ben! dedi.[58]

5188… Nâfi Abdil Haris’den demiştir ki:

(Birgün) Rasûlüllah (s.a.)’le birlikte (Medine’nin bahçe aralarına) çık­mıştım. (Yine Rasûlüllah (s.a.)’le birlikte) bir bahçeye girdim. Bana “Ka­pıyı (içeriden sıkı) tut (da kimse izinsiz giremesin)” buyurdu. Hemen ar­kasından kapı çalındı. “Kim. o?” dedim. (Nâfi b. Abdil Haris sözlerine de­vam ederek bir önceki) hadisi rivayet etti.

Ebu Davud dedi ki: Ebu Musa el-Eş’arî hadisini[59] kast ederek dedi ki: Hz. Ebu Musa bu hadiste “kapıyı çaldı” kelimesini rivayet etti.[60]

Açıklama

Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki ziyaretçiler, misafir olarak gittikleri evin kapısını zamanın ve örfün gereği şekilde ya elle veya zil varsa zile basmak suretiyle çalarak izin istemelidirler. Asr-ı saadette, evler hurma dallarından ve çoğunlukla tek katlı basit yapılardan olduğu için o zaman halk birikirlerinin kapıları­nı ya elle çalarak veya evdelilerin duyabileceği bir sesle ‘Aselâmün aleykum girebilir miyim” demek suretiyle ev sahibini haberdar ediyorlar­dı.[61] Zamanımızda binalar ve kapıları asr-ı saadettekine benzemediği ve o şekilde selamlayıp sesi işittirme mümkün olamayacağı için ”bugün de her yerde izin alma şekli aynıdır” demek mümkün değildir. Şu halde şart­lar neyi gerektiriyorsa o şekilde ve kimseyi rahatsız etmeyecek tarzda ev sahibini haberdar etmelidir.

Eve sahibi içerden “kim o?” diyecek olursa buna verilecek cevap da önemlidir. Sadece “ben” demek kendini tanıtmaya kafi gelmeyebilir. Bu nedenle Rasûlüllah (s.a.) bu şekildeki mücerred “ben” lafızıyla tanıtma şeklinden hoşlanmamiştır.[62]

Binaenaleyh kapıyı çalan kişinin “kim o” sorusuna sadece “ben” diye­rek cevap vermekle yetinmeyip bu kelimeye ismini, o da yetmezse künyesini veya lakabını da eklemesi gerekir. Aksi takdirde güya kendisini tanıtmak için söylenen “ben” kelimesi sahibini tanıtmaya yetmeyeceği için anlamsız bir kelime hükmünde kalır. Hz. Peygamberin bu cevabı beğen­memesinin sebebi de budur.

Gerçi bazan insan ev sahibiyle çok yakın bir tanışıklığı olduğu için ev sahibi onu sesinden tanıyabilir. Bu durumda sadece “benim” diye cevap vermek yeterli olabilir. Hz. Cabir’in Hz. Peygamber kendisini sesinden tanıdığı için böyle sadece “ben” kelimesiyle cevap vermiş olduğu düşü­nebilir.

Böyle olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, Hz. Peygamberin onun bu cevabını beğenmemesi ona izin alma edebini öğretmek istemesine bağla­nabileceği gibi, Hz. Cabir’in “ben” cevabını vermeden önce selam ver­meyi terk etmesine de bağlanabilir.

Bu mevzuda İmam Nevevî şöyle diyor: “İnsanın kapısını çaldığı ev sa­hibine kendini tanıtmak için dışarıdan “ben” diye seslenmesi kendini ta­nıtıcı ve mübhemliği giderici hiçbir mana taşımadığından dışarıdan ken­dini tanıtmak için bu şekilde cevap vermek mekruhtur. Bu gibi durumlar­da insanın ismini söyleyerek “ben falancayım” şeklinde cevap vermesi gerekir. Bunu söyledikten sonra Hz. Ümmühani’in yaptığı gibi kendini künyesiyle tanıtmasında[63] bir sakınca olmadığı gibi, çok meşhur olan bir unvanıyla tanıtmasında da bir sakınca yoktur. “Ben rriüfti Ahrned’im”, “Kadı Mehmedim.” “Şeyh Ali’yim”… gibi.[64]

128-129. Kişinin (Bir Yere) Davetli Olması (Oraya Girebilmesi İçin) İzin (Sayılır) Mı?

5189… Hz. Ebu Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bir kimsenin diğer bir kimseye (davet için)el-çisi(ni göndermesi, o kimsenin evine girmesine) izin vermesi (de­mektir.”[65]

5190… Hz. Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurmuştur:

“Biriniz bir yemeğe davet edilir de ( o davete ev sahibinin gönderdi­ği) elçiyle gelirse bu (eve girmek hususunda) kendisi için bir izindir.”

Ebu Dâvûd dedi ki: Denildiğine göre Kaîâde, Ebû Rafı den hiçbir şey gitmemiştir.

Ebu Alı el Lulüî dedi ki: Ben Ebu Davud’u şöyle derken işittim. “Katâde Ebu RafT den hiçbir şey işitmemiştir.”[66]

Açıklama

Bir kimsenin diğer bir kimseyi bir dâvetçi ile evine dâyet etmesj halinde, davetlinin, davetli olduğu eve elçi ile birlikte gelmesi, içeri germesi için de bir izin anlamına geldi­ğinden içeri girmesi için ayrıca bir izin istemesine ihtiyaç yoktur.

Bununla beraber, ihtiyaten izin istemesi iyi olur. Özellikle ev, erkekler için ayrılmamışsa o zaman bu ihtiyata riâyet etmek daha iyi olur. Nitekim Rasulu Ekrem efendimiz, Suffa ashabını Hz. Ebu Hüreyre aracılığı ile da­vet ettiği zaman onlar kapıya Hz. Ebu Hüreyre ile birlikte geldikleri hal­de, yine içeri girmek için izin istediler. Beyhakî, “Bir kimse yanında dâ­vetçi olsa bile içinde ecnebi kadın bulunan bir eve kesinlikle giremez” de­miştir.

Davetlinin yanında dâvetçinin veya elçinin bulunmaması halinde ise izin istemeden içeri girmek asla caiz değildir.[67]

129-130. Kişinin (Evinde Genellikle) Açık-Saçık Bulunduğu Üç Vakitte (Evine Girmek İçin) İzin İstemenin Önemi

5191… Ubeydullah b. Ebi Yezid’den (rivayet edildiğine göre, kendisi) Hz. İbn Abbas’ı şöyle derken işitmiş:

(Bir âyet-i kerime vardır ki); insanların çoğu (sanki) onunla emr olun­mamışlar (gibi hareket ediyorlar. Bu âyet) izin âyetidir. Ben şu cariyeme dahi (sözü geçen âyetin emri uyarınca üç vakitte) yanıma izin alarak gir­mesini emr ediyorum.

Ebu Davud der ki: Aynı şekilde Hz. İbn Abbas’dan bu hadisi (yani) üç vakitte evlere girerken izin istemeyi emrettiğini, Atâ da rivayet etti.[68]

5192… Hz. îkrime’den (rivayet edildiğine göre) Irak halkından bir ce­maatin Hz. İbn Abbas’a:

Ey Abbas’ın oğlu! İçinde bulunan emirlerle emrolunduğumuz halde, hiç kimsenin kendisiyle amel etmediği aziz ve celil olan Allah’ın şu: “Ey iman edenler, sağ elinizin mâlik olduğu (köle ve cariyeler) bir de siz­den olup da henüz bulûğ çağına girmemiş (küçük)ler (şu) üç vakitte, sabah namazından sonra (odanıza girecek olurlarsa) sizden izin istesin­ler. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanma girip-çıkmakta size de onlara da ne sizin üzerine bir vebal yoktur…” buyruğu hakkında gö­rüşün nedir? diye sormuşlar.

El-Ka’nebî (yani râvi Abdullah b. Mesleme, bu âyet-i kerimeyi âye­tin sonunda yer alan): “Hakkıyla bilendir ve hikmet sahibidir” (kelime­lerin) kadar okudu.

Hz. İbn Abbas da şöyle demiş:

Allah mü’minlere karşı çok yumuşak ve merhametlidir. Örtünmeyi (bu nedenle onların sürekli örtünmelerini ister. Bu âyet-i kerime nazil ol­duğu sıralarda ise halkın) evlerinde perdeler ve özel hazırlanmış (kilitli) odalar da yoktu. Bazan hizmetçiler, çocuklar yahutta adamın (yanında, başkasından) öksüz kalmış kız çocuğu adam hanımı ile cinsi münasebet­te iken odasına giriverebiliyordu.

İşte bu yüzden (yüce) Allah bu açık saçıklık vakitlerinde onlara (oda­lara girmek için) izin istemeyi emretti. (Sonra da) onlara örtüyü ve hayrı getirdi. Ve ben (bu örtünme ve hayır geldikten sonra) bu âyetle amel eden

bir kimseyi görmedim.

Ebu Davud dedi ki: Ubeyduîlah ile Atâ rivayet ettikleri (bir Önceki) ha­dis, bu hadisi zayıflatmaktadır.[69]

Açıklama

Metinde “İzin âyeti” diye sözü seçen âyetin tamamı şu mealdedir: “Ey İman edenler, ellerinizin altında olan (köle ve cariye)ler ve sizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında soyundu­ğunuz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza girecekleri vakit, üç defa izin istesinler. Bu vakitlerin dışında biribirinizin yanına girip çıkmakta size de onlara da sorumluluk yoktur. Allah size âyetleri böylece açıklar ve Allah (herşeyi) hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.”[70]

Yüce Allah “öğle sıcağında elbisenizi çıkaracağınız zaman” âyetiyle öğle öncesi uyku vaktinde elbiselerin çıkarılmasına sarahaten cevaz vermiştir. Bu vaktin az olduğuna da “hin” kelimesiyle işaret etmiştir. “Şafak vakti ile, yatsı namazı sonrası için elbisenizi çıkardığınız za­man” ifadesi kullanılmamıştır. Çünkü bu saatlerde herkes yatacağı için zaten elbiselerin çıkarılacağı bellidir. Öğle vaktinde hizmetçi ve cariyele­rin odalara girişi izne bağlanınca, elbetteki sabah namazı öncesi ve yatsı sonrası vakitlerdeki girişler de izne tabi olacaklardır. Zira bu vakitler so­yunma, istirahat ve uyku vakitleridir. Müfessirlerin açıklamalarına göre, bu âyetteki izin isteme, emri köle ve cariyelerle henüz baliğ olmayan hür çocuklar yani sabiler hakkındadır. Bir de bunların ki her defasında değil, yalnız şu üç vakittedir.

  1. Sabah namazından önce. Çünkü yataktan kalkıp giyinmek zamanı­dır.
  2. Yatsı namazından sonra. Yatmak için soyunulduğu zamandır.
  3. Öğle sıcağında soyunulduğu zaman. Bu vakit kaylûle (öğle uykusu) vaktidir.[71]

Âyette geçen “sağ elinizin malik olduğu” sözüyle kasdedilenler köle ve cariyelerdir. Cumhurun görüşü budur.[72] Hz. İbn Ömer’le Mücâhid âyetin zahirine sarılarak bu emrin sadece erkek kölelere ait olduğunu söy­lemişlerdir.[73]

Ayetteki hitabın zahiri, henüz bulûğe ermemiş küçük çocuklara yöne­lik ise de aslında büyük çocukları da içine atmaktadır. Çünkü henüz bu­lûğ çağına gelmemiş çocukların adı geçen vakitlerde başkalarının odala­rına izinsiz olarak girmeleri yasaklandığına göre daha büyük yaşta olan­ların girmeleri evleviyetle yasaklanmış demektir.

Ayetteki “sizden izin istesinler” emrinin zahiri izin istemenin farz ol­duğuna delâlet eder. Bazı âlimler de âyetin zahiriyle amel etmişlerdir. Cumhur ise izin istemenin arz değil, müstehab olduğu görüşündedirler.[74]

Cumhur-i ulemaya göre bu âyet-i kerime neshedilmemiştir. Muhkem­dir. Bazıları ise bu âyetin neshedildiğini söylerler.[75]

Bu âyet-i kerime muhkem olup onun herhangi bir kısmı neshedilmediği halde, insanlar bununla gerçekten az amel etmektedirler.

Hz. Abdullah insanların bu durumunu hoş karşılamazdı. İbn Ebi Ha-tim’in Ebu Zür’a kanalıyla… Said ibn Cübeyr’den rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiş: “İnsanlar üç âyeti terk etmiş ve onlarla amel etmemişler­dir. Bunlar:

“Ey İman edenler, elleriniz altında olan köle ve cariyelerle, sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar… izin istesinler.”[76] âyeti ile Nisa süresindeki: “Miras taksim olunurken yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa onları da rıziklandırın”[77] âyeti ve Hucurât süresindeki: “Gerçekten Allah katında en değerliniz, ondan en çok korkanımzdır.”[78] âyetidir.[79]

Musannif Ebu Davud’un da ifade ettiği gibi mevzumuzu teşkil eden bu (5191) ve (5192) numaralı hadisler arasında zahiren bir çelişki görülmek­tedir. Çünkü (5191) numaralı hadis-i şerifte, halkın bu âyet-i kerimede ge­çen izin isteme emrine uymadıkları ifade edilirken (5192) numaralı hadis-i şerifte söz konusu vakitlerde halkın izin alarak odalara girme kuralını terk etmeleri, Allah’ın onlara evlerine kapılar takıp üzerlerini de perdeler­le örtmelerine ve yatmak için özel odalar tahsis edip odaların kapılarını kimsenin izinsiz olarak girmesine imkan vermeyecek şekilde kapamakla emr olunmalarına bağlanmaktadır. Bir başka ifadeyle halkın bu üç vakit­te evlere izinsiz olarak girme yasağını terk etmeleri halkın yüce Allah’ın örtünme emrine uyarak özel yatak odaları edinip kapılarını iyice örtmele­rine bağlanmaktadır. Metinde geçen “Sonra da onlara örtüyü ve hayrı getirdi” sözünden anlaşılan budur. Yani halk yatmak için özel yatak oda­ları edinip de kapılarını iyice örttükten sonra söz konusu vakitlerde her­hangi bir kimsenin evine girmek isteyen bir çocuk veya köle kapının ka­palı ve kilitli olduğunu görünce içerdekilerin yatmakta olduklarını görüp izin almaktan vazgeçip dönüp gitmiştir. Halk da bu yüzden bu meselele­rin üzerinde durmaz olmuştur. Meseleye böyle baktığımız zaman ikinci hadis birincinin tefsiri gibi olur. Netikim, bazı nüshalarda ikinci hadisin birincinin tefsiri olduğu ifade edilmektedir. (Hadisin sonundaki Ebû Da­vud’un talikinden köşeli parantez içine aldığımız kelime buna işaret et­mektedir.) Ancak bazı nüshalarda birinci hadisin ikincisini ifsat ettiği ifâ­de edilmektedir. Fakat meseleye böyle bakınca bile bu iki hadisin arasını te’lif etmek mümkündür. Nitekim Fethü’l-Vedûd isimli eserde şöyle de­niyor: (5193) numaralı hadis (5192) numaralı hadise aykırı görülmekte­dir. Ancak bu hadisin arası şu şekilde telif edilebilir. (5191) nolu hadis, Hz. İbn Abbas’ın eski görüşünü (5192) numaralı hadis de sonraki görüşü­nü ifade etmektedir. Yahutta (5191) numaralı hadis, bu üç vakitte evlere girmek için izin istemenin mendup olduğuna, eğer evin kapısı ve perdesi yoksa, veya evde dışarıya tamamen kapalı özel yatak odası yoksa, sözü geçen vakitlerde evlere girmek için izin istemenin vacib olduğuna, erkek­lerin bulunduğu muhafazalı bir eve girmek için izin istemenin vacib ol­madığına delalet eder.

Günümüzde insanlar genellikle kapısı ve örtüsü bulunan evlerde, elbi­seli olarak bulunmaktadırlar. Kapısız ve perdesiz evlerde ikamet nâdir gö­rülen olaylardandır.80 numaralı hadiste ise, halkın kapılara perde tutma emri geldikten sonra izin isteyerek evlere girme kuralına uymaya ihtiyaç kalmadığını zannederek bu âyetle amel etmeyi terk ettikleri ifade edilmektedir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, cumhuru ulemâ herhâlükârda bu üç vakitte köle ve çocuklar da dahil olmak üzere evlere girerken izin isteme­nin mendup olduğunu söylemişlerdir.[81]

130-131. Selamı Yaymak

5193… Hz. Ebû Hüreyre’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Varlığım elinde olan zata yemin olsun ki siz iman etmedikçe cen­nete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek manada) iman etmiş olmazsınız.

Ben size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstere­yim mi? Selâmı aranızda yayınız.”[82]

Açıklama

Selam, “seleme” fiilinden masdar olup her türlü ayıp ve fenalardan uzak olmak manasınadır.[83] “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” sözünün manası “imanınızın kemal bulması ve halinizin düzelmesi ancak biribirinizi sev­mekle olur” demektir.

Nevevî’ye göre “İman etmedikçe cennete giremezsiniz” cümlesinden maksat zahirî manadır. Binaenaleyh cennete girmek için mü’min olmak şarttır. Velevki iman-ı kamil olmasın. Yani cennete girmek mutlaka ima­na bağlıdır: İman-ı kamil sahibi olmak ise mü’minlerin birbirini sevme­sine bağlıdır.

İbn Salah diyor ki: Bu hadisin manası “sizin imanınız ancak birbirinizi sevmekle kemâl bulur. Eğer böyle.iman etmediyseniz cennete ilk giren­lerden olamazsınız” demektir: Yani siz iman-ı kâmil ile iman etmedikçe cennete ilk girenlerden olamazsınız. Birbirinizi sevmedikçe de iman-ı kâmil sahibi olamazsınız.

İmam Nevevî, îbn Salâh’in bu açıklamasının doğru olabileceğini söy­lemiştir. “Selâmı ifşa edin!” cümlesinde geçen “ifşa etmek” sözünden maksat, onu dağıtmak ve yaymaktır. Bu da tanıdık olsun olmasın karşıla­şılan her müslümana selam vermekle olur.

Selam vermek, müslümanlar arasında birleşip kaynaşmanın ve sevgi celbinin en başta gelen sebeplerindendir. Müslümanların birbirleriyle ta­nışmaları ve kendilerini başka milletlerden ayıran şiarlarını meydana çı­karmaları, onun ifşası sayesinde mümkün olur…

“Lâ tü’minûne cümlesi ekseri nüshalarda “nûn” suz olarak rivayet edilmiştir. Fiil, nehyolmadığı halde sonundan nûn’un düşmesi tahfif için­dir.[84]

Selam mevzuunda “el-Muhtar” isimli eserde şöyle denmektedir:

“Selamı işiten herkesin selamı alması farzdır. Topluluktan biri selam alınca diğerlerinden farz düşer. Selam vermek ise sünnettir. Selâm vere­nin aldığı sevap ise alanınkinden daha çoktur. Gayr-i müslimlere selam vermek mekruhtur. Onlardan selam almakta ise bir mahzur yoktur.”[85]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif müslümanlara kendi aralarında selamı yaymalarını emretmektedir. Meşhur olan görüşe göre bu emri yeri­ne getirmek sünnettir. Hz. İbn Abbas ile en-Nehaî’nin görüşü de budur.[86]

Müslümanların aralarında selamı yaymalarını emreden hadislerden bazıları şu mealdedir:

“Bize Rasûlullah (s.a.) yedi şeyi emr, yedi şeyi de yasak etti:

Bize hasta ziyaret etmeyi, cenaze arkasından gitmeyi, aksırana, “yerahmükellah: Allah sana merhamet etsin” demeyi, yemin edenin yemini­ni yerine getirmesini, mazluma yardım etmeyi, davete icabet etmeyi ve selamı (aramızda) yaymayı emretti. Altından yüzük takmayı, gümüş kaplardan birşey içmeyi, eğer yastıklarını, kass ipliklerini, ipek, kalın ipek ve ibirişim giymeyle yasak etti.”[87]

“Ey Nas! Selarîn yayınız, yemek yediriniz, akrabanızı ziyaret edi­niz. İnsanlar uykuda iken namaz kılınız, selametle cennete girersi­niz.[88]

5194… Abdullah b. Âmir’den (rivayet edildiğine göre) bir adam Rasûlullah(s.a.)’a:

İslamın hangi hasleti daha hayırlıdır? diye sormuş da (Hz. Peygamber): “Yemek yedirmen, ve tanıdığına da tanımadığına da selâm verınendir” buyurmuştur.[89]

Açıklama

Bazı hadis sarihlerinin açıklamasına göre, metinde geçen Eyyü’l-İslâm” kelimesinde İslâm kelime­sinden önce gizli bir “hisar kelimesi mevcuttur.[90] Bilindiği gibi “hisâl”; ‘hasletler’ anlamına gelir. Haslet ise ahlâk, huy demektir. Bu takdirde bu kelimenin yer aldığı cümle “islâmm getirdiği ahlâk esaslarından en hayır­lı olanı hangisidir” manasına gelmektedir.

Bu hadisin bütün râvilerinin Mısır’lı ve herbirinin büyük birer imam olması ender rastlanan garaibdendir.

Rasûlullah (s.a.)’e sual soran zâtın kim olduğu katiyyetle malum değil­se de Hz. Ebu Zer el-Gıfarî olduğunu söyleyenler vardır.[91]

İnsanların birbirlerini sevip saymaları, İslam nizamının bir rüknü oldu­ğu için Rasûlullah (s.a.) mezkûr nizamın sebebini teşkil eden yemek ye­dirmek, selamı ifşa ve biribirine hediye gönderme gibi şeylere teşvik et­miş, bunların zıddı olan küsüşme, tecessüs, kovuculuk ve iki yüzlülük gi­bi şeylerden nehyetmiştir.

Resulü Zişan efendimizin burada en hayırlı huy olarak yemek yedir­mekle her müslümana selam vermekten bahsetmesi, gerçekten bu iki hu­yun en hayırlı huylar olduğundan değildir. Efendimizin bu soruyu soran kimsenin bunları hakkıyla ifa etmediğini bildiğindendir. Çünkü Fahr-i Kâinat efendimiz muhatabının durumuna göre cevap verirdi. Yoksa ye­mek yedirmekle herkese selam vermek mutlak surette en hayırlı iş sayıla­mazlar.[92]

Bazı Hükümler

  1. Hadis-i şerifte müslümanları yemek yedirmeye teşvik vardır. Çünkü yemek ye­dirmek cömertliğin ve güzel ahlâkın alâmetlerindendir. Ayrıca bunda muhtaçlara yardım ve Hz. Peygamber’in Allah’a sığındığı açlık belasını belli bir ölçüde önleme vardır.
  2. Müslümanların biribirlerine selam vererek aralarında selamı yayma­ları emredilmiştir. Çünkü bu hem onların biribirlerini sevmelerine yar­dımcı olur, hem de tevâzuya delalet eder.
  3. Selamı hiçbir ayırım yapmadan tanıdık olsun veya olmasın bütün müslümanlara vermek emredilmektedir. Her ne kadar müslümanlann yahudi ve Hıri.stiyanlara önce selam vermeleri yasaklanmış[93] ve fasıklara selam vermek mekruh sayılmışsa da[94] onlarla ilgili hükümlerin delili mevzumuzu teşkil eden hadis değildir. Bu hadis selamı hiç ayırım yapma­dan bütün müslümanlara vermeyi emretmektedir. Nitekim İmam Nevevî de bu hadise bakarak insanların sadece tanıdıklarına selam verip tanıma­dıklarına selam vermemesinin kıyamet alameti olduğunu söylemiştir. Ni­tekim Tahavî’nin rivayet ettiği bir hadis bunu açıkça ifade etmektedir.[95] Fakat işi icabı çarşı pazar gibi kalabalık yerlerde dolaşan kimsenin bazı şahıslara selam vermesiyle sünnet ifa edilmiş olur. Bu gibi yerlerde her karşılaşılan kimseye selam verme görevi yoktur.[96] Bununla beraber fasık ile salih kimseleri ayırt etmenin mümkün olmadığı hallerde de mevzumu­zu teşkil eden hadisle amel edip herkese selam vermek asıldır.[97]

İslamiyet selamın yayılmasını emretmekle beraber bazı hallerde de se­lâmı yasaklamıştır. Fahr-i Kainat Efendimizin selam vermeyi yasaklamış olduğu yerleri de şöylece sıralayabiliriz:

  1. Selam Allah’ın güzel isimlerinden birisi olduğu için temiz olmayan yerlerde zikredilmesi edebe uygun olmayacağından def-i hacet yapan kimseye selam verilmez. O halde iken selam verene icabette de bulunul­maz.[98]
  2. Hamamda bulunan kimseler tesettüre, riayet ediyorlarsa selam veri­lir, değilse verilmez.[99]

İmam Gazzâlî diyor ki: Hamama girerken selam vermek gerekmez.Ancak kendisine selam verilen kimse “selam” kelimesini kullanmadan se­lâm alabilir.[100]

  1. Günaha sebep olan yahut bizzat günahla meşgul olanlara da selam verilmemelidir.[101]

Tavla oynayan, kuş uçuran, içki içen, kumar oynayan kimselere selâm verilmez. Ebu Yusuf ve Şafiî hazretleri satranç zihni geliştiren bir oyun olduğu için günaha sebep olmadığı müddetçe mubahtır. Oynayanlara da selam verilir, kanaatindedirler.

  1. Kur’an okuyan, hadis rivayet eden ve ilim müzakeresinde bulunan, vaaz veren kimselere de selam verilmez. Hayırlı bir işin kesilmesine se­bep olacağı için uygun görülmemiştir.[102]
  2. Ezan okuyan, kamet getiren ve namaz kılan kimselere de selam verilmez.[103]
  3. Fitneye sebeb olacağı endişesiyle genç ve yabancı kadınlara da se­lam verilmemelidir. Yaşlı ve mahrem olan kadınlara verilebilir.[104]
  4. Mevzumuzu teşkil eden hadisin İslamın ilk yıllarında insanların kalplerini İslama meylettirmek için vârid olduğunu daha sonra kâfirlere ondan önce davranarak selam vermeyi yasaklayan (5205) numaralı hadis­le kâfirlerin bu hükmün dışında bırakılmış olduğunu söylemek de müm­kündür.[105]

131-132. Selam Nasıl Verilir?

5195… İmrân b. Husayn’dan demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelip “Esselamii aleyküm” dedi (Hz. Peygamber de) onun selamına aynı şekilde karşılık verdi ve (selam veren şahıs) oturdu. Bunun üzerine (Pey­gamber efendimiz)

On (sevap kazandı), buyurdu. Sonra bir başkası gelip “Esselamii aleyküm ve rahmetullah” diyerek selam verdi (Hz. Peygamber) bu selamı da aldı, (o adam da yerine) oturdu. (Hz. peygamber bu adam için de:)

Yirmi (sevab kazandı), buyurdu. Sonra bir başkası daha geldi. O da:

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve berakatüh, diye selâm verdi. (Hz. Peygamber) onun selamını da aldı. (Adam da yerine) oturdu. (Hz. Peygamber bu adam için de):

Otuz (sevap kazandı) buyurdu.[106]

5196… (Bir önceki hadisin) manası da (Seni b. Muaz b. Enes’in) baba­sından (naklen) Peygamber (s.a.)’den (rivayet edilmiştir. Ancak Râvi Mu­az b. Enes hadise şu cümleleri de) ilave etti:

Sonra bir başkası daha geldi ve “Esselâmü aleyküm verahmetüllahi ve berakâtühü ve mağfiratühü” diyerek selam verdi. (Hz. Peygamber bu adam içip):

Kırk (sevap kazandı) işte (selam da bulunan fazla kelimeler için) se­vap artışı böyle olur,” buyurdu.[107]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, selamın “esselâmü aleyküm” şeklinde verilebileceği gibi “esselâmü aleyküm verahmetüllahi ve berakâtühü” ile “Esselâmü aley­küm ve rahmetullahi ve berekatühü ve mağfiratühü” şekillerinde de verilbileceğini ve “aleyküm” kelimesinden sonra kelimelerden her birisi için on sevap yazılacağından “Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi” şeklinde verilen sevabın “Esselamii aleyküm” şeklinde verilen selamdan daha sevablı “Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtühü” şeklinde sela­mın da “Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi” şeklindeki selamdan daha sevablı olduğunu ifâde etmektedir.

Bir başka ifadeyle mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif “esselâmü aleyküm” diyerek selam veren kimseye on sevap; “esselâmü aleyküm ve rahmetullahi” diyerek selâm veren kimseye yirmi sevap, “Esselâmü aley­küm ve rahmetullahi ve berakâtühü” diyerek selam verene otuz sevap “Esselamii aleyküm verahmetüllahi ve berakütüh ve mağfiretühü” diye­rek selam verene de kırk sevap verileceğini ifâde etmektedir.

Ancak Reddü’l-Muhtar’da bu konuda İbn Abidin şöyle demektedir: “Tatarhanîye” de dedi ki: Selam veren için en efdali “Esselâmü aley­küm ve rahmetullahi ve berekatühü (Selam sizin üzerinize olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi de sizin üzerinize olsun)” demektir ve “berakâtühü” den sonra birşey eklemek uygun değildir. Cevap veren de aleykümusse-lâm ve rahmetullahi ve berakâtühü diyecektir.”[108]

Nitekim Fetavây-i Hidiyye’de de aynı görüşlere yer verilerek Hz. İbn Abbas’m da bu görüşte olduğu[109] ifâde edilmektedir. Gerçekten bu mev­zuda gelen birçok hadis-i şerifler de bunu ifade etmektedir.[110]<