Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 21°C

Davalar Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Davalar Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Davalar Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Bu bölümün başlığını teşkil eden “akdiye” kelimesi “kadiyye” kelime­sinin çoğuludur. Kadiyye ve kaza; bir şeyi sağlam yapmak ve sonuçlandır­mak, ilzam etmek, haber vermek, takdir etmek, bir şeyi diğer bir şeyin yeri­ne koymak gibi çeşitli manalara gelir.[1]

“Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti…”[2] âyet-i kerimesinde kaza kelimesi emretmek, hükmetmek ma­nalarında; “Kitapta, İsrail oğullarına şu hükmü verdik…”[3] âyet-i kerime­sinde ise haber vermek manasında kullanılmıştır.[4]

Hukuk dilinde ise kaza, “Amme velayetini üzerine alan bir kimsenin söylediği geçerli sözdür.”[5]

Kazanın meşruiyyeti Kitap, sünnet, ve icmâ ile sabittir. Kazanın meşru-iyyetine Kitab’tan delil şu âyet-i kerimelerdir:

1- “Biz sana Kitab’ı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin…”[6]

2- “…Ve eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hüküm ver…”[7]

3- “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uy­ma…”[8]

4- “Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hüküm­dar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet…”[9]

Sünnetten delil ise, “Hâkim, hüküm verir (ken) ictihadda bulunur da isabet ederse onun için iki sevap vardır. Ama hüküm verir (ken) ictihad eder de yanılırsa ona bir sevap vardır” anlamındaki 3574 numaralı hadis-i şerif­le; Hz. Peygamber’in, Hz. Ali ile Muaz’ı Yemen’e kadı olarak göndermesidir.

Kazanın meşruiyyeti icmâ ile de sabittir. İnsanların yaratılışında zulmetme kabiliyet ve meyli bulunması ve bu meyle sed çekmenin ancak bir hâkimin müdahalesiyle mümkün olacağı gerçeğinden hareketle ilim adamları halk ara­sında adaleti ikame etmek üzere hâkim tayin edilmesinin meşruluğunda ic­mâ etmişlerdir.

Mezhep imamlarına göre; halk arasında adaletin icra edilmesi için bir hâkim tayin etmek devlet başkanı üzerine farzdır. Delilleri ise, “Ey inanan­lar, adaleti tam yerine getirerek, Allah için şahitlik edenler olun…”[10] âyet-i kerimesidir.

Kaza, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker hükmünde olduğundan kaza müessesesini yaşatmanın hükmü de emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker müessesesinin hükmü gibi farz-ı kifâyedir.

Kaza; din işleriyle ve müslümanlann maslahatlanyla ilgili olması cihetiyle aynı zamanda Allah’a yaklaştıran taat çeşitlerinden biridir. Bu sebeple peygamberler de kadılık görevi yapmışlardır.

İbn Mes’ud; !’Bir kadı olarak iki kişi arasında adaletle hükmetmem be­nim için yetmiş senelik (nafile) ibadetten daha sevimlidir.” demiştir.

Mezheb imamları, kadı olacak bir kimsenin âkil, baliğ, hür, müslüman olması; kör, sağır, dilsiz olmaması gerektiği hususunda ittifak etmişler; an­cak adaletli, erkek ve müctehid olması hususunda ise ihtilâfa düşmüşlerdir.[11]

Hâkim olabilmek için erkeklik (zükûret) cumhura göre, hükmün sıhha­ti hususunda şart değildir. İmam A’zam’a göre, kadınlar da şahitlikleri makbul olan hususlarda, meselâ mallarla ilgili davalarda hâkim olabilirler.[12]

Fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere; hâkimlik beş derecedir:

1- Farz: Hâkimliğin bir kişiye verilmesinde zaruret varsa o kişinin bu görevi kabullenmesi farzdır.

2- Müstehab: Daha üstün ve yetkili bir kişinin hâkimliği kabul etmesi müstehabtır.

3- Muhayyer: Yetki bakımından eşitlik olursa görevi kabullenmek ihti­yaridir.

4- Mekruh: Daha üstün ve yetkili birisi varken hâkimliği kabul etmek mekruhtur.

5- Haram: Âciz olduğu halde hâkimliği kabul etmek haramdır.

Hâkim devletten maaş alır. Hâkim; dini ve aklı tam; Kur’an, sünnet ve fıkhı iyi bilen kimselerden seçilmeli, mümkünse müctehid olmalıdır.

Hâkimlik görevi peşinde koşmak doğru değildir. Görev verildiğinde, duruma göre kabullenilmelidir.

İslâm devleti olmakla birlikte, zalim veya günahkâr yöneticilerin verdi­ği hâkimlik görevini kabul etmek caizdir.

Hâkim için belirli bir yer yoktur. Mescid sayılan bir yerde hüküm ver­mesi daha iyidir.

Hâkimin hediye kabul etmesi yasaktır. Sadece davalı olmayan yakınla­rından veya önceden beri hediyeleşmekte olduğu kimselerden, o zamanki mik­tarları aşmayacak kadar hediye alabilir.

Hâkim, davalıların bulunduğu umumi davetlere katılabilir. Fakat ken­disi için düzenlenen özel davetlere ne olursa olsun katılamaz.

Hâkim, muhakeme esnasında davalılara eşit muamele yapmalı, mevki­ine uymayan hafif davranışlardan kaçınmalı; kederli, uykulu, öfkeli, acık­mış, susamış iken duruşmayı yönetmemen’, duruşma esnasında şahitlere “Şuna şahitlik eder misin?” vs. şeklinde telkinde bulunmamalıdır.

Kısas ve hadle ilgili bütün hukuk davalarında bir hâkim diğer bir hâki­me mahkemede bulunmayan bir davalı aleyhindeki şahitlerin ifadelerini tes-bit ederek gönderir. Hâkim, şahitlerin ifadelerini kendilerine okur ve kendi­si zaptı imzaladıktan sonra bir nüshasını davalının bulunduğu yerin hâkimi­ne gönderir. Davalı duruşmaya getirilince şahitlerin ifadesi kendisine oku­nur ve hakkında kararlar alınır.

Kadın, hukuk davalarında hâkimlik yapabilir. Ancak kısas ve hadle

ilgili ceza davalarında hakimlik yapamaz.

Bir hâkim, başkasını hüküm vermeye -eğer kendisini böyle bir yetki verilmemişse- yetkili kılamaz.

Bir hâkim başka bir hâkimin kararına; Kitap, sünnet ve icmâa aykırı olmadıkça uyar.

Şahitler yalan söylemiş olsalar bile, hâkimin bunu bilmeden verdiği he­lâl ve haramla ilgili hüküm geçerlidir.

Bir hâkim hazır bulunmayan bir davalı aleyhine ancak vekili veya vasi­si hazır bulunmak şartı ile hüküm verebilir.[13]

Bundan önceki İmâre bölümü ile mevzumuzu teşkil eden bu bölüm ara­sındaki fark açıktır. İmâre bölümü, devlet başkanlığı ile ilgilidir. Bu bölüm ise hâkimlikle ilgilidir. Bilindiği gibi devlet başkanı ayrıdır, onun memuru durumunda olan hâkim yine ayrıdır.[14]

  1. Hâkimlik Görevi İstemenin Hükmü

3571… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet olunduğuna göre; RasûlulIah (s.a):

“Her kim hâkimlik görevini üzerine alırsa bıçaktan başka bir şeyle boğazlanmış olur” buyurmuştur.[15]

3572… Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet olduğuna göre; Peygam­ber (s. a):

“İnsanlar arasında hâkimlik yapmakla görevlendirilen kimse bı­çaktan başka bir şeyle boğazlanmış olur” buyurmuştur.[16]

Açıklama

Bu babtaki hadîs-i şerifler; hâkimlik görevinin çok büyük kabiliyetler gerektiren, çok mce ve manevi sorumluluğu çok büyük bir görev olduğunu, onun gerektirdiği yükümlülükleri hakkıyla yeri­ne getirmekten aciz olan kimselerin bu görevden son derece uzak durmaları­nı çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.

“Hâkimler üç kısımdır: Biri cennette, ikisi cehennemdedir. Cennette olan, hakkı Öğrenip ona göre hüküm verendir. Hakkı öğrendiği halde haksız hü­küm verenler ise cehennemdedir.” mealindeki 3573 numaralı hadis-i şerifle; “Hâkim hüküm verirken ictihadda bulunur da isabet ederse onun için iki sevap vardır.” mealindeki 3574 numaralı hadisti şerif göz önünde bulundu­rulursa, mevzumuzu teşkil eden hadislerdeki hâkimlik görevi ile ilgili tahzî-rin genel olmayıp sadece ehil olmadan bu görevi yüklenen yahut yüklenmek isteyen kişilerle, bu görevi hakkıyla ifa edecek güce sahip olduğu halde bile bile görevini kötüye kullanıp zulme â’et eden kimselerle ilgili olduğu anlaşılır.

Hattâbî’ye göre; metinde geçen “Bıçaktan başka bir şeyle boğazlanma” sözünü iki şekilde anlamak mümkündür:

1- Bedenine bir zarar gelmese de dininin helak olmasından korkulur. Bir canlının boğazlanıp hayatına son verilmesi bıçakla olduğuna göre

ve buradaki boğazlanmanın da bıçaktan başka bir şeyle olduğu haber veril­diğine göre; burada varlığı sona eren şey maddî beden değil manevî hayat­tır, dindir.

2- Hâkimlik görevini hakkıyla ifa etmemenin sorumluluğu ağır ve ceza­sı şiddetlidir.

Bıçakla kesilen bir hayvana nisbetle odun ve sopa gibi kör âletlerle ke­silen bir hayvan ne kadar çok acı çekerse, lâyık olmadan hâkimlik görevini yüklenen kimse de bu görevdeki ihmalinden dolayı o nispette çok acı çeker, şiddetli cezaya çaptırılır.

Bu bölümün giriş kısmında da açıkladığımız gibi, bir kimsenin kendi­sinden daha üstün ve yetkili biri varken hâkimliği kabul etmesi mekruh, âciz olduğu halde hâkimliği kabul etmesi ise haramdır. Hâkimliğin kendisine ve­rilmesinde zaruret varsa onu kabul etmesi farz, daha üstün ve yetkili durumda olanın kabul etmesi müstehap, yetki bakımından eşit bulunması halinde bu görevi kabul etmek ise caizdir.

İfade ettiği bütün bu manalarla birlikte mevzumuzu teşkil den bu ha­dislerin, hâkimliğin pek yüksek mevkiinden kinaye olmaları da mümkündür. Çünkü hâkim, hak ve adaleti ayakta tutacağı için birçok haksız kimselerin eza ve cefalarına maruz kalacaktır. İnsanların bu eza ve cefası ise, bıçaktan başka bir şeyle çok acı bir şekilde boğazlanmak gibidir.[17] Bir başka ifadeyle hâkimlik görevini hakkıyla yerine getiren hakkın kurbanı olur.

İmam Ebû Hanîfe, İmam Şafiî (r.a) gibi salih zatların bu görevi kabul­den kaçınmaları ise kendi devirlerinde zuhur eden bazı şartların bu görevi hakkıyla yerine getirmelerine mani olacağı ve mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriflerdeki tehdide hedef olacakları korkusundan başka bir şey değildir.[18]

  1. Hâkim Verdiği Hükümde Yanılabilir

3573… Abdullah b. Büreyde’nin, babasından rivayet ettiğine gö­re; Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Hâkimler üç kısımdır: Biri cennette, ikisi de cehennemdedir. Cennette olan, hakkı bilip ona göre hüküm verendir. Hakkı öğrendi­ği halde hükm(ün)de zulmeden (hâkimler) ile, hakkı bilmeden insan­lar hakkında hüküm veren (hakimler) de cehennemdedir.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu “Hâkimler üç sınıf tır… “diye başlayan İbn Büreyde hadisi, bu mevzuda gelen hadislerin en sağlamıdır.[19]

Açıklama

Hadis-i şerifte hâkimlerin üç kısım olduğu haber veril­mektedir:

1- Allah’ın ve Rasûlünün hükmünü bilen ve ona göre hüküm veren hâ­kimler. Bunlar cennetliktir.

2- Allah’ın ve Rasûlünün hükmünü bilmeden hüküm veren hâkimler. Bunlar hükümlerinde hakka isabet etseler de etmeseler de cehennemliktirler.

3- Allah’ın ve Rasûlünün hükmünü bildikleri halde bile bile hakka ay­kırı hüküm verenler. Bunlar da cehennemliktir.

Görülüyor ki, bir hâkimin hâkimlik görevinden dolayı cehennemlik ol­maması için kendisinde şu iki vasıfın bulunması lâzımdır:

a) Allah’ın ve Rasûlünün adaletle ilgili hükümlerini bilmesi,

b) Hükmünü ona göre vermesi.

Kendisinde bu iki vasıf bulunmadan hâkimlik yapan bir kimse cehen­nemliktir.

Hakkı bildiği halde hakka göre hüküm vermeyen bir hâkimin bu bilgisi kendisini cehennemlik olmaktan kurtaramadığı gibi, hakkı bilmeden hüküm verip de tesadüfen haklı hüküm veren bir hâkimin hükmünde isabet etmesi kendisini cehennem ateşinden kurtaramaz.

Çünkü bilmeden hüküm vermiştir. Her ne kadar tesadüfen hakka isa­bet etmişse de hakka isabet etmemesi de mümkündü. O bu şekilde hüküm vermekle hakka isabet edememe tehlikesini ve hakka karşı gelme cesaretini göstermiştir..

Hatib-i Şirbinî’nin açıklamasına göre, sözü geçen üç sınıf hâkimden sa­dece birinci sınıfa girenlerin verdikleri hükümler makbul ve muteberdir. İkinci ve üçüncü sınıfa giren hâkimlerin verdikleri hükümler ise muteber değildir.

Şah Veliyyullah Dehlevî, İzâletü’1-Hafâ isimli eserinde mevzumuzu teş­kil eden hadisin, bir kimsenin halife olabilmesi için müctehid olması gerek­tiğine delâlet ettiğini söyledikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bir kimse şu beş ilmi bilmedikçe müctehid olamaz:

1- Kur’an-ı Kerim’in kıraatim ve tefsirini bilmek.

2- Senetleriyle, sahihi ve zayıfıyla sünneti bilmek.

3- İcmâa aykırı hüküm vermemek için daha önceki müctehidlerin içti-hadlarını bilmek.

4- Arapçanın sarfı ve nahvi gibi âlet ilimlerini bilmek.

5- Hüküm çıkarma ve uygulama ilmini bilmek.”

Hâkimin ilmî seviyesinin derecesi hususunda Hanefî âlimlerinin görüşü şöyledir:

“Hâkim olacak kimse; fıkhî meselelere, muhakemat usulüne vâkıf, davaları bunlara uygulamaya kadir, tam bir temyiz gücüne sahip, şahitliği mak­bul olmalıdır.

Binaenaleyh, büsbütün bilgisiz veya çocuk, köle, matuh, âmâ, dilsiz ve sağır olan bir kimsenin hâkimliği caiz değildir.”[20]

3574… Amr b. Âs; Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu riva­yet etti:

“Hâkim hüküm verir(ken) ictihad eder de (içtihadında) isabet ederse, kendisine (bu içtihadından dolayı) iki sevap vardır. Eğer hâ­kim hüküm verir (ken) ictihad eder de (içtihadında) yanılırsa kendisi­ne (bu içtihadından dolayı) bir sevap vardır.”

(Ravi Yezid b. Abdülah b. el-Hâd dedi ki:) Ben bu hadisi Ebû Bekir b. Hazm’e haber verdim de; “(Bunu bana) Ebû Seleme de Ebû Hureyre’den aynen böyle nakletmişti” cevabını verdi.[21]

Açıklama

İctihad ehliyetine sahip bir hâkim hüküm verirken yaptığı ic-tihadden dolayı iki sevap kazanır. Birisi ictihad sevabı, diğe­ri de ictihadmdaki isabet sevabı. Fakat bu içtihadında Allah’ın hükmüne isabet edememişse isabet sevabından mahrum olarak sadece bir sevapla kalır.

Hattâbî bu hususta şöyle diyor:

“içtihadında hata eden bir müctehidin bir sevap alması yaptığı hata­dan dolayı değil, ancak hakkı bulmak uğrunda olanca gücünü sarf etmesin-dendir. Çünkü ehliyetli bir müctehidin hakkı bulmak için yaptığı bir ictihad ve bu uğurda gösterdiği çaba bir ibadettir. Binaenaleyh hatalı bir içtihadına karşılık bir sevap alan bir müctehidin, hatasının karşılığında bir sevap aldığı söylenemez. Ancak onun içtihadına karşılık bir sevap aldığı, hatasından do­layı üzerine terettüp eden günahın ise bağışlandığı söylenebilir. Doğrusu da budur.

  1. Bilindiği gibi bu hüküm ictihad ehliyetine sahip olan müctehidler ve on­ların ictihadlanyla ilgilidir.

İctihad ehliyetine sahip olmadığı halde kendini zorlayarak ictihad ya­pan kimselere gelince; onların yapacakları yanlışlıklar asla mazur görülmez; bilâkis onların yaptığı yanlışlıklar en büyük günahlardan sayılır. Nitekim “hâ­kimler üç sınıftır” mealindeki (no. 3573) hadis-i şerif buna delâlet eder.

Yine bu hadis-i şerif her müctehidin, her içtihadında isabet edemeyece­ğine ve ictihad ehliyetine sahip müctehidlerin hatalarından dolayı mazur sa­yılacaklarına da delâlet etmektedir.

Şurasını da unutmamak icab eder ki, bütün bu hükümler, dinin çeşitli yönlere ihtimali olan teferruatında yapılan ictihadlarla ilgilidir. Dinin sade­ce bir manaya olan yönlerinde ise ictihad yapılamayacağından, bu sahada yapılacak ictihadler merduttur. Sahipleri ise mazur değillerdir.”

Avnii’l-Ma’bûd yazarı bu hadisi açıklarken şu açıklamayı yapıyor:

“Müctehid olmayan bir kimsenin hâkimlik görevini alması caiz olma­dığı gibi, devlet başkanının böyle bir kimseyi hâkimlik görevine getirmesi de asla caiz değildir.

Müctehid, şu beş ilmi kendisinde toplayan kimsedir:

1- Allah’ın kitabını bilmek.

2- Allah Resulünün sünnetini bilmek.

3- Daha önceki asırlarda yaşamış olan müctehidlerin icmâlarını ve ihti­lâflarını bilmek.

4- Arapçayı yeteri kadar bilmek.

5- Kitap, sünnet ve icmâda açık hüküm bulunmadığı zaman, Kitap, ve sünnetten hüküm çıkarmak için başvurulan kıyası bilmek.

Ayrıca bir müctehidin Kur’an-ı Kerim’in nâsihini mansûhunu, mücme­lini, müfesserini, hâssmı, âminini, muhkemini, müteşâbihini; Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı mekruh, haram, mubah ve mendup gibi hükümleri bilmesi icap ettiği gibi, sünneti bu incelikleri ve yönleri ile tanıması gerekir.

Bunun yanında sünnetin sahihini, zayıfını, müsnedini, mürselini, sün­netin Kur’an-ı Kerim yanındaki yerini ve Kur’an-ı Kerim’in, sünnet yanın­daki mevkiini çok iyi tanıması gerekir. Ta ki bu sayede Kur’an’la sünnet ara­sında zahirî bir tearuz gördüğü zaman sünnetin Kur’an-ı Kerim’e asla aykırı olmayıp onu tefsir ettiğini tanıyarak aralarını te’lif edebilsin.

Ayrıca ahkâm hadislerini Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde gelen hükümleri anlamak için gerekli olan arapça gramerini ve lügatini bilmesi icap eder. Arapçanm bütün inceliklerini bilmesi gerekmez.

Bütün bunların yanında sahabe ve tabiînin ahkâmla ilgili görüşlerini ve ümmetin büyük fakihlerinin verdikleri fetvaların ekserisini de bilmesi icabe-der. Yoksa mukallid sayılır.”

Avnü’l-Ma’bûd yazarı bu görüşleri Muhtasar-ı Şerhu’s-Şünne isimli ki­taptan naklettikten sonra, “Bu ilimlerin bir kısmını bilmeyen bir kimse mu-kallid sayılır sözünün üzerinde durulması icabeder” diyerek bu son cümleyi tasvib etmediğini ifade ile mevzuya son vermiştir.

Her müctehid hakka isabet eder mi, yoksa içlerinden yalnız biri mi isa­bet eder meselesi, ulema arasında ihtilaflıdır. Hanefîlerle Şâfiîlere göre; bir mesele hakkında muhtelif hükümler veren müctehidlerden yalnız biri hakka yani Allah indindeki hükme isabet eder; diğerlerinin hükümleri hatalıdır. Fa­kat mazur oldukları için günahkâr sayılmazlar; kendilerine birer ecir verilir.

Bir takım âlimlere göre ise her müctehid hakka isabet eder.

Her iki tarafın delilleride bu hadistir. “Müctehidlerden hakka isabet eden yalnız biridir” diyenler; hadisteki “yanılırsa..:” ifadesi ile istidlal ederler ve: “Hakka isabet etmiş olsa kendisine hata isnad edilemezdi” derler. İsabet iddia edenler de her müctehide ecir yerilmesi ile istidlal ederler ve; “İsabet etme­miş olsa kendisine ecir verilmezdi” derler. Ancak bu ihtilâf fer’i meseleler-deki ictihad hakkındadır. Tevhid esaslarına ait ictihadlarda hakka isabet eden yalaiz bir müctehiddir. Bu hususta güvenilir âlimlerin icmâı vardır. Muhale­fet eden yalnız Abdullah b. Hasan cl-Abterî ile Dâvûd-u Zahirî olmuştur ki, onların muhalefetine de itibar yoktur.[22]

3575… Ebû Hureyre (r.a) Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Her kim müslümanlar arasında hâkimlik yapmak ister ve bu arzusuna erişir, sonra da (onun) adaleti zulmüne baskın gelirse cen­netlik olur. (Hâkimlik makamına gelip de) zulmü adaletine baskın ge­len kimse de cehenemlik olur.”[23]

Açıklama

Hadis-i şerifin zahirine göre, “Bir hâkimin cennetlik olabil-mesi için görevi başında hiç yanlış hüküm vermemiş olması şart değildir. Cennetlik olabilmesi için görevi başında verdiği adaletli hüküm­lerin yanlış hükümlerden daha fazla olması yeterlidir.

Görevi başında verdiği yanlış hükümler adaletli hükümlerden daha faz­la olan bir hâkimse cehennemliktir.”

Nitekim Şevkânî de hadis-i şerifi böyle anlamıştır.

Hanefî ulemasından Aliyyü’I-Kârî’nin rivayetine göre et-Turbiştî, me­tinde geçen kelimesine “engel oldu, fırsat vermedi” manası vermiş­tir. Sözü geçen kelimeye bu mana verilirse; hadisten “Adaleti, zulmetmesi­ne engel olan her hâkim cennetliktir. Zulmü, adaletli hüküm vermesine fır­sat vermeyen her hâkim de cehennemliktir” manası çıkar.

Aliyyü’1-Kârî, metinde geçen “adalet” kelimesinin, hâkimin hüküm ve­rirken yaptığı ictihaddaki isabet anlamında kullanıldığını; zulüm ve haksız­lık anlamına gelen “cevr” kelimesinin de hâkimin hüküm verirken yaptığı ictihadda yanılması anlamında kullanıldığını söylemiş ve ictihadındaki se­vabı hatasından çok olan hâkimlerin cennetlik olduklarına dikkat çekmiş, bile bile haksız hüküm veren hâkimlerinse bu hadisin hükmü dışında kal­dıklarını, onların zalimler topluluğu içinde hesaba çekileceklerini söylemiş ve, “Bile bile haksız hüküm vermediği sürece Allah hâkimle beraberdir.” hadis-i şerifinin de buna delâlet ettiğini ifade etmiştir.[24]

3576… İbn Abbas’dan rivayet olunmuştur; dedi ki: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler onlar­dır”25 “…yoldan çıkmışlardır”[26] âyetine kadar olan (Mâide süresindeki 44,45,47 numaralı) üç âyet, özel olarak (yahudilerden) Kureyza ve Nadîr (oğullan) hakkında inmiştir.[27]

Açıklama

Bilindiği gibi tefsir ilminde, “sebebin hususu hükmün umumuna mani değildir” diye bir kaide vardır. Bu bakımdan,

hadis-i şerifte belirtilen âyet-i kerimelerin Kureyza ve Nadîr yahudileri hak­kında inmş olmaları sözü geçen kabilelerin dışında kalan kimselerin bu âye­tin hükmü dışında kalmalarını gerektirmez. Çünkü itibar lafzın umumuna-dır, sebebin hususuna değildir.

Hadis sarihlerinin açıklamasına göre; bu hadis-i şeriften, imanım koru­yan bir müslümamn yaptığı bir zulümden dolayı kâfir olacağı manası çıka­rılamaz. Ancak inanmadığı için islâmî hükümlerden yüz çeviren ve onları bırakıp bir tarafa atan kişilerin kâfir olacağı manası çıkarılabilir.

Şeyh Alâuddin el-Hâzin, meşhur tefsirinde şöyle diyor:

“Bu üç âyetin kimler hakkında indiği hususunda tefsir âlimleri ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazılarına göre bu âyetler, kâfirler ile Allah’ın âyetlerini de­ğiştiren yahudiler hakkında inmiştir. Müslümanlar bu âyetlerin hükmüne gir­mezler. Çünkü büyük günah işleyen bir müslümana kâfir denemez. İbn Ab-bas ile Katâde ve Dahhâk bu görüştedirler. Nitekkn şu hadis-i şerif de bunu tey’id etmektedir: “Yüce Allah; “Her kim Allah’ın indirdiği (Kitap) ile hük­metmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir…”, “Her kim Allah’ın indir­diği (Kitap) ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir…”, “Her kim Allah’ın indirdiği (Kitap) ile hükmetmezse ise işte onlar fasıkların ta ken­dileridir…” âyetlerini indirdi. Bunların hepsi kâfirler hakkındadır.”[28]

Ebû Davud’un İbn Abbas (r.a)’tan naklen rivayet ettiği hadis-i şerifte de bu âyetlerin özel olarak Kureyza ve Nadir yahudileri hakkında indirildik­leri ifade ediliyor.

Mücâhid, söz konusu bu üç âyet hakkında şöyle diyor: Bu âyet-i keri­melerden anlaşılıyor ki, Allah’ın kitabını inkâr ettiği için onun hükümlerim terkeden kimse kâfir olur.

İkrime de şöyle diyor: Küfründen dolayı Allah’ın indirdikleriyle amel etmeyi terkeden bir kimse kâfir olur. İmanı olduğu halde Allah’ın indirdik­leriyle amel etmeyen kimse ise kâfir olmaz. Fakat zalim ve fasik olur. tbn Abbas ile Zeccâc’ın görüşü de budur.

Bu mevzuda Tâvûs da şöyle diyor: Ben İbn Abbas’a: Allah’ın indirdik­leriyle hükmetmeyen kimse kâfir olur mu? diye sordum. Bu küfürdür; fakat Allah’ı, meleklerini, peygamberlerini, âhiret gününü inkâr etmek gibi insanı dinden çıkaran bir küfür değildir, cevabını verdi.

Bu görüş Atâ’dan da nakledilmiştir. İbn Mes’ud ile Hasan-ı Basrî ve en-Nehaî’ye göre; bu âyetlerin hükmü tüm yahudilere ve müslümanlara şâ­mildir ve rüşvet karşılığında Allah’ın hükmünü değiştirip de Allah’ın hük­münden başka bir hükümle hüküm veren kimse de kâfirdir, zalimdir ve fa-sıktır. Süddî de bu görüştedir.”[29]

Bütün bu görüşleri naklettikten sonra meseleyi bir neticeye bağlamak İstersek şöyle diyebiliriz: Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın indirdikleriyle hük-metmeyenlerden, “kâfirler, zalimler ve fasıklar” diye söz edilmektedir. Bu da gösteriyor ki, onların kâfirliği Allah’ın hükmünü inkâr etmelerinden; za­limlikleri, Allah’ın hükmüne aykırı hüküm vermelerinden; fasıkları da, Al­lah’ın hükmünün dışına çıkmış olmalarından doğmaktadır. Binaenaleyh Al­lah’ın indirdiklerine inandığı halde onu uygulamayan zalim ve fasık ise de kâfir değildir. Fakat inanmadığı için uygulamayan ise hem kâfirdir hem de zalim ve fasıktır.[30]

Kıymetli âlimlerimizden murhum Muhammed Hamdı Yazır Efendi, bu meseleyi şöyle ifade ediyor: “Küfürleri, hükm-i ilâhîyi inkâr veya istihkar etmelerinden; zulümleri, mi’yar-ı hakk olan hükm-ı ilâhîyi atıp başka ah­kâm ile hükmettiklerinden; fasıklıkları da, hükm-ı haktan dışarı çıktıkların­dan dolayıdır. Şu halde ya bu üç vasfın hepsi birliktedir veya her biri hü­kümden imtinaa munzam olan bir hale göre müstakil sıfatlardandır.”[31]

  1. Hâkimliğe Talip Ve Hırslı Olmak

3577… Abdurrahman b. Bişr el-Ensarî el-Ezrak’den rivayet olun­muştur, dedi ki:

Ebû Mes’ud el-Ensarî [32] (bir gün insanlardan oluşan) bir halka içerisinde otururken, Kinde kapılarından iki adam yanlarına girerek: (İçinizde) bizim aramızda hüküm verecek bir kimse yok mudur? diye sormuşlar. Halka (da bulunanlar) dan birisi de: Ben (varım) demiş. Bunun üzerine Ebû Mes’ud (yerden) bir çakıl taşı alarak o adama at­mış ve: Vazgeç, çünkü (Hz. Peygamber zamanında) hâkimliğe heves etmek iyi karşılanmazdı, demiştir.[33]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamber devrinde hâkimlik yapmaya istekli olmanın kerih görüldüğünü ifade etmektedir. 3572 ve 3574 namaralı hadis-i şeriflerin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hz. Pey­gamber devrindeki bu hüküm herkese şamil olmayıp, hâkimlik ehliyetine sahip olmayan kimselere aittir. Şüphesiz ki bu durum hâkimlik görevi için gerekli olan ehliyete sahip olmayan kimselerin bu görevi üstlenmelerinin doğru ol­madığını gösterir.

Bezi yazarı, metinde geçen Kinde kapılarından maksadın Küfe kapılan olduğunu söylemiştir.

Ebû Mes’ud’un uzun süre Kûfe’de eğleştiğine bakılırsa, söz konusu hâ­disenin Kûfe’de vuku bulmuş olması ihtimalinin kuvvetli olduğu söylenebilir.[34]

3578… Enes b. Mâlik’den, şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyurduğunu işittim: ‘*- Kim hâkimlik görevi (ni üstenmek) ister ve bu göreve talip ol­maz ve onu elde etmek için (aracılardan) yardım istemez (fakat liya-katından dolayı bu göreve getirilir) ise; Allah ona, doğru hareket etmesine yardımcı olacak bir melek indirir.”

Ebû Dâvûd dedi ki; (Bu hadisi) Vekî İsrail’den, Abdü’l-A’lâ’dan, O Bilâl b. Ebû Musa’dan, o Enes’ten, o da Peygamber (sa.)’den riva­yet etti.

Ebû A vâne ise Abdü ‘l-A ‘lâ’dan, o Bilâl b. Mirdâs el-Fezârî’den, o Hayseme el-Basrî’den, o da Enes’ten rivayet etti.[35]

Açıklama

Bu Hadis-i Şerifte; hâkimlik görevine yetkili görülerek değil de sadece kendi arzusu ve bir takım aracıların yardımıyla ge­tirilen kimselerin bu görevlerini yürütmeleri hususunda Allah’ın yardımına nail olamayıp, sadece kendi sınırlı güç ve kuvvetiyle başbaşa kalacakları an­latılmaktadır. Kendilerinin hiçbir hevesi olmadığı halde sırf* liyakatli görül­dükleri için yetkili makamlarca bu göreve getirilen kimselerinse bu görevlerinde Allah’ın özel yardımına nail olacaklar ve Cenab-ı Hakk onlara özel bir melek göndererek bunun vasıtasıyla doğru kararlar alabilmelerini sağlaya­caktır.

Şüphesiz ki bir meleğin yardımı, hâkimlik görevini yürüten kimseye ve­receği ilhamla olacaktır.

Allah’ın böyle bir yardımına erişen hâkimle bu yardımdan mahrum ka­lan hâkim arasındaki başarı farkını ise açıklamak gerekmez. Enes b. Mâlik (r.a) ile ilgili açıklama 4 numaralı hadis-i şerifin şerhinde geçmiştir. Rüşvet ile hâkimlik görevine gelen kimsenin hâkimliğinin geçerli olmadığında icmavardır.[36]

3579… Ebû Musa (el-Eş’arîyden; Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Biz bu görevimize onu isteyeni hiçbir zaman getirmeyiz” yahutta “getirmeyeceğiz”[37]

Açıklama

Hz. Peygamber (s.a), kendiliğinden hâkimlik yapmaya heves edip hakimlik görevi almak üzere kendisine müracaat eden kimselere bu görevi vermemiştir.

Çünkü bir önceki hadis-i şerifte açıklandığı üzere, bu göreve kendi ar­zusu ve isteğiyle gelen kimseler kendi güçleriyle başbaşa kalırlar, Allah’ın özel yardımına nail olamazlar.[38]

  1. Rüşvetin Çirkinliği

3580… Abdullah b. Amr’dan, demiştir ki:

Rasûlullah (s,a), rüşvet verene de alana da lanet etti.[39]

Açıklama

Arapçada rüşvet verene “râşi” alana “mürteşi” ve rüşveti verenle alan arasında aracılık yapana da “râiş” denir.

İbn Esîr’in en-Nihâye isimli eserinde; bir kimsenin hakkını elde etmek veya bir haksızlığı önlemek için verdiği paranın rüşvet olmadığı ifade edil­mektedir. Nitekim Habeşistan’da bir zorlukla karşılaşan İbn Mes’ud’un, iki dinar vererek kendini kurtardığı ifade edilmektedir.

Aliyy’ül-Kârî’nin, Mirkat şerhinde; rüşvetin hakkı iptal, bâtılı ikâme etmek için verilen menfaat olduğu ifade edilmekte; hakka erişmek, zulmü önlemek için bir menfaat vermekte sakınca olmadığı belirtilmektedir. Yine aynı eser­de, bir kimsenin bir hakkı sahibine vermek uğrunda sarfetmek üzere rüşvet alınmasında bir sakınca olmadığı kaydediliyor. Fakat bu meselede rüşveti alan kimsenin bu davayı halletmek üzere görevlendirilmiş bir hâkim veya bir yetkili olmaması gerekir. Çünkü bu davayı adaletli bir şekilde neticelendir­mek onların aslî görevi olduğundan bu iş için rüşvet almaları caiz olmaz. Nitekim Hanefî ulemasından İbn Melek de bu görüştedir.[40]

Aliyyül-Kârî bu görüşü ifade ettikten sonra, bütün bu görüşleri aslında Hattâbî’den naklettiğini belirterek şöyle diyor: “Hattâbî’nin; bir kimsenin bir hakkı sahibine vermek uğrunda harcamak üzere rüşvet almasında bir sa­kınca olmadığını söylemesi aslında; “Mü’min kardeşinin işinin görülmesi için aracı olan kimse bu yardımından dolayı kendisine gönderilmiş olan hediyeyi kabul ederse faiz kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur” mealindeki 3541 numaralı hadisin zahirine aykırıdır.”

Mecmau’l-Bihâr isimli eserde de; bir kimsenin kendi hakkını elde etme­si ya da bir haksızlığı önlemesi için verdiği malın rüşvet olmadığı ifade edil­mektedir.

Ancak Şevkânî; Mecmau’l-Bihâr’da zikredilen bu görüşün bir delile da­yanmadığını söylemektedir.[41]

Bu mevzuya Hanefî ulemasından Bedreddin Aynî’nin şu sözleriyle son veriyoruz:

“Rüşvet dört kısımdır:

1- Alınması da verilmesi de haram olan rüşvet. Hâkimlik görevini elde edebilmek için verilen rüşvet gibi.

2- Hâkimin görevi başında vereceği bir hüküm için aldığı rüşvet. Bu rüş­vetin hem alınması, hem verilmesi haramdır.

3- Bir kişinin malını veya canını kurtarmak için verdiği rüşvet. Bu sını­fa giren rüşveti almak haramsa da vermek haram değildir.

4- Sultan katında halledilmesi gereken fakat çıkmaza giren bir işin hal­ledilmesi için verilen rüşvet. Bu sınıfa giren rüşvetin de alınması haram, ve­rilmesi helâldir.[42]

  1. Devlet Memurlarının Hediye Kabul Etmelerinin Hükmü

3581… Adiyy b. Amîre el-Kindî’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Ey insanlar, sizden birisi bizim bir işimizin başına getirilir de o işten (hasıl olan) bir iğneyi veya daha küçüğünü bizden gizlerse bu (gizlediği şey onun boynuna geçecek) bir bukağıdır. (Bu kimse) kıya­met gününde Allah’ın huzuruna onunla beraber gelir. (Ravi, sözleri­ne şöyle devam etmiştir:) Ensar’dan siyah bir adam ayağa kalktı, (şu anda ben) o adamı görüyor gibiyim.

Ey Allah’ın Rasûlü, görevim benden geri al, dedi. (Hz. Peygam­ber de ona):

“Bu (sözü söylemenin sebebi) nedir?” diye sordu.

Ben seni şöyle şöyle derken işittim; karşılığını verdi. (Bunun üze­rine Hz. Peygamber):

“Ben bu sözü (yine de) söylüyorum. Bizim bir işte görevlendir­diğimiz kimse (bu görevi esnasında halktan almış olduğu malların) azını da, çoğunu da (bize) getirsin. Bu iş (in)den dolayı (kendisine) verileni alsın. Alınması yasaklanan şeyi de almasın” buyurdu.[43]

Açıklama

Bu hadis-i §erif; memurların, görevleri esnasında halktan al­dıkları malları, hangi isim altında alırlarsa alsınlar devlet ha­zinesine teslim etmeleri gerektiğini, teslim etmedikleri takdirde ahiret gününde bu malın bir bukağı şekline gelerek o memurun boynuna geçeceği ifade edil­mektedir. Çünkü memur ya da hâkimin aldığı bu mal rüşvetten başka bir şey değildir.

Bu bakımdan memurun, akrabalarının ve eskiden beri hediyeleştiği kim­selerin dışındakilerden hediye alması haramdır. Sıla-i rahim sayıldığı için ak­rabalarından; eski dostluğun devam etmesi için de eskiden beri hediyeleşe-geldiği kimselerden hediye alması caiz görülmüştür. Bunların dışındaki kim­selerden ise asla hediye kabul edemez. Nitekim, “Memurların hediye alması ihanettir.”[44] hadisi ile, “Benim gönderdiğim memura ne oluyor ki; bu si­zin bu da bana hediye edildi, diyor! Babasının yahutta anasının evinde otur­saydı, kendisine hediye edilecek mi edilmeyecek mi baksaydı ya!…”[45] hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir.[46]

Bu mevzuda merhum Ömer Nasuhi Bilmen şöyle diyor: “Hâkim, başkalarının hediyelerini almamalı, bir malı kendisine kıyme­tinden noksana satmalarını veya kendisine borç vermelerini kabul etmeme­lidir. Bir hâkim ancak kendisinden rütbeten mukaddem olup kendisine hâ­kimliği veren zâtın hediyesini kabul edeceği gibi, kendi zîrahm-ı mahremin hediyesini de kabul edebilir. Kezalik; kendisinin hâkim olmadan önce dostu olup kendisine hediye vermek mutadı bulunan kimsenin de mutaddan ziya­de olmayan hediyesini kabul edebilir. Elverir ki bunların bir davaları bulun­masın.”[47]

  1. Hüküm Nasıl Verilir?

3582… Ali (r.a.)’dan rivayet olunmuştur; dedi ki: Rasûlullah (s.a) beni Yemen’e hâkim olarak göndermişti. (Ken­disine);

Ey Allah’ın Rasûlu, sen beni gönderiyorsun ama ben daha çok küçüğüm ve nasıl hüküm vereceğimi bilmiyorum, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah senin kalbini (doğru hüküm verebilme yoluna) eriştirecek, dilini (doğru hüküm vermede) sabit kılacak. Binaenaleyh (mahkeme olmak üzere) huzuruna iki hasım geldiği zaman, birincisini dinlediğin gibi diğerini de dinleyinceye kadar hüküm verme. Bu (vereceğin) hük­mün aydınlığa kavuşması için daha uygundur.”

(Hz. AH sözlerine devamla: O günden beri hâlâ bu tavsiyesine göre) “hâkimliğe devam ediyorum.” yahutta-: “Bir daha hüküm vermekte tereddüte düşmedim” dedi.[48]

Açıklama

Hattâbi şöyle demiştir:

“Bu hadis-i şerif; hâkimin, hasımlardan birim dinleyip öbü­rünü dinlemeden hüküm vermesinin caiz olmadığına delalet etmektedir.

Hadis-i şerifte hâkimin mahkemede hazır bulunan iki hasımdan birini dinle­mekle yetinerek hüküm vermesinin caiz olmadığ: ifade edildiğine göre, hâ­kimin, hasımlardan mahkemede bulunmayanı dinlemeden hüküm vermesi­nin caiz olmayacağı öncelikle ortaya çıkmış olur. Çünkü orada hazır bulun­mayan hasmın hükmü etkileyecek kuvvetli bir delilinin bulunması müm­kündür.

Şüreyh, Ömer b. Abdülaziz, Ebû Hanîfe ve İbn Ebî Leylâ hazretleri bu görüştedirler.”

Hanefî ulemasından Aynî’nin açıklamasına göre, bu konuda İmam Ah­med ile îmam Mâlik ve İmam Şafiî şöyle demişlerdir: “Hasımlardan birinin şehirde olduğu bilinip de yeri bilinmediği için mahkemeye eelbedilmezse, mah­kemeye gelen kişiyi dinlemekle iktifa edip mahkemeye gelmeyen kişinin gı­yabında hüküm vermek caizdir. Fakat yeri bilindiği ve kendisi ile irtibat ku­rulamadığı halde mahkemeye gelmeyen kişi hakkında iki görüş vardır.”[49] Bazıları da; “Onun malından maruf veçhile sana ve oğullarına yetecek ka­dar al” mealindeki hadisi[50] delil getirerek; gaib sanığın istediği zaman mah­kemeye müracaat edip elindeki belgeleri ibraz etme hakkı saklı kalmak üze­re hâkimin mahkemede hazır bulunanı dinlemekle yetinip hüküm verebilece­ğini söylemişlerdir.

Ancak, mahkemeye gelmeyen hasım hakkında hüküm verilmemesi bu­nun suçlular tarafından istismar edilmesine ve kişilerin hukukunun ihlâl edil­mesine sebep olacağından, ashabı rey şu beş yerde gaib hakkında hüküm ve­rebileceğini söylemişlerdir:

1- Sanık ölü ise hâkim onu dinleyemeyeceğinden aleyhine hüküm ve­rebilir.

2- Bir adam birisine bir emanet bıraktıktan sonra emaneti alan kimse bulunamasa, kendisi mahkemede bulunmadığı halde hâkim bu emanetin sa­hibine verilmesine hükmedebilir.

3- Bir kadın kocasından nafaka alabilmek için mahkemeye müracaat etse de kocası mahkemeye ifade vermeye gelmezse, hakim onu dinlemeden kadına nafaka bağlanması için karar verebilir.

4- Sanık çocuk ise ve mahkemeye gelmemiş ise hâkim onu dinlemeden gıyabında hüküm verebilir.

5- Bir kimse şüf’a hakkının kendi haberi olmadan satıldığını iddia eder de, davalı şahıs mahkemeye gelmezse, gıyabında aleyhine hüküm verilebilir.

Bu mevzuda merhum Ömer Nasuhi Bilmen şöyle diyor: “Hanefî fıkıh âlimlerinden bazılarına göre gaib alehine hüküm vermek sahih değildir. Bu mezhebce meşhur olan budur.”[51]

Her ne kadar metinde Hz. Ali’nin; “Ben nasıl hüküm verileceğini bilmiyorum” dediği ifade ediliyorsa da aslında Hz. Ali; kitap ve sünneti en iyi şekilde biliyordu. Ancak bu sözüyle, kitap ve sünnetten hüküm çıkarma hususunda yeteri kadar tecrübe sahibi olmadığını ifade etmek istemişti.[52]

7.Hakimin Yanlış Hüküm Vermesi

3583… Ummü Seleme’den, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Ben ancak bir insanım. Siz davalarınıza bakmam için bana müracaat ediyorsunuz. Bir kısmınız (hakkı savunurken) delilini ifade etme hususunda bir kısmınızdan daha güç'” olabilir, ben de ondan dinlediklerime göre hüküm veririm. Binaenaleyh ben (bu şartlar içeri­sinde) herhangi bir kimse için kardeşinin hakkı olan bir şeyin verilme­sine hükmedersem o kimse bu şeyi almasın. Çünkü ben (bu şekilde verdiğim hükümle) ona ateşten bir parça kes(ip ver)mişim (demek)tir.”[53]

Açıklama

Metinde geçen “Çünkü ben (bu şekilde verdiğim hükümle) ona ateşten bir parça kes (ip ver)mişim (demek)tir” cümlesin­den murad; eğer zahire göre verdiğim hüküm bâtına ve gerçeğe uymazsa böl­düğüm şey ona haramdır, kendisini cehenneme götürür demektir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Bu hadisin zahirinden anlaşıldığına göre, Pey­gamber (s.a) bazen zahiri bâtına muhalif hüküm verebilir; halbuki usûl-i fı­kıh âlimleri ittifakla, onun ahkâm babında hata üzerine hüküm ikrar etme­yeceğini ve hükümlerinin terk edilemeyeceğini söylemişlerdir.

Buna şöyle cevap verilir: Bu hadisle usûl-i fıkıh kaidesi arasında çelişki yoktur. Çünkü usûl-i fıkıh âlimlerinin muradları; Rasûlullah (s.a)’ın kendi içtihadı ile verdiği hükümlerdir. Hadis-i şerifte bahsedilen hüküm ise icti-hadla değil, yemin ve şahid gibi bir beyyineye istinadan verilen hükümdür. Böyle bir hüküme hata denilmez. Hüküm teklif-i ilâhîye göre verilmiştir; ve sahihtir. (Bu husustaki teklîf-i ilâhî, iki şahidin dinlenmesi gibi şeylerdir. Şahidler yalancı iseler vebal de onlara ait olur. Hükümde bir kusur yoktur.)

Rasûlullah (s.a): “Ben ancak birinsanım”-buyurmakla, insanlık haline tenbihte bulunmuştır. İnsan gaybı ve hâdiselerinin sırlarını Allah Teâlâ bil­dirmedikçe bilemez. Peygamber (s.a)’e de, sair insanlar gibi zahire göre hü­küm vermek caizdir. Hükümlerin sırlarını ancak Allah bilir. O halde zahire göre şahit ve yemin gibi beyyinelerle hüküm verir. Bu hüküm sirr-ı ilâhiye muhalif olabilir; fakat o ancak zahire (yani eldeki delile) göre hüküm ver­mekle mükelleftir; ta ki bu hususta ümmeti de ona tâbi olsun.

“Herhangi bir kimse için kardeşinin hakkı olan bir şeyin verilmesine hükmedersem…” ifadesindeki (müslüman) kardeşinin tabiri, ihtirazi bir kayd değil, ekseri hallere bakılarak söylenmiştir. Yoksa bu hususta zımmi, muâhid ve mürted gibi kâfirlerin malları da müslümanın malı gibidir.

“Onu (İsterse) üzerine alsın; yahut (dilerse) terketsin” cümlesinden maksad, muhayyerlik değil, tehdittir. Bu cümle, “İsteyen iman etsin, isteyen de küfür” âyet-i kerimesine benzer. Mezkûr âyetten murad tehdittir.[54]

Bazı Hükümler

  1. Hüküm zahire göre verilir. Mamafih bu mesele ihtılaflıdır. imam Malık in meşur kavline göre, hakim kendi bilgisine dayanarak hiçbir hüküm veremez. İmam Ahmed ile, İshak’ın, Ebû Ubeyd ve Şa’bî’nin görüşleri de budur.

Ulemadan bir kısmına göre, hâkim mal ve şer’î cezalara (hududa) ait bir davada da kendi bildiği ile amel edebilir. Ebû Sevr ile, bir kavline göre İmam Şafiî’nin mezhepleri de budur.

Bazıları, “Hâkim yalnız hüküm meclisinde işiterek öğrendikleri ile amel eder” demiş, bazıları da hâkimin hüküm meclisinde ve başka yerde işittikle­ri ile hüküm verebileceğini, yalnız mal davasında bunun caiz olmadığını soy-

lemislerdir. Hanefîlerden Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in ve bir kavle göre İmam Şafiî’nin mezhebi budur. Bu hususta daha başka kaviller de vardır.

  1. Zanla amel caizdir. Bu husus, hâkim hakkında ittifak edilen bir ko­nudur. Tahavî diyor ki: “Bir kısım âlimler; hâkimin mal temliki, mülk izâlesi, nikâh, talâk ve benzeri şeylerde verdiği hüküm nafizdir. Ama bâtında o hüküm şahidlerin şahadetine ve o şahadetle zahire göre verilen hükme muhalifse, hâkimin hükmü temlik, tahrim ve tahlili icab etmez; demişlerdir. İmam Ebû Yusuf da buna kail olanlardandır.

Başkaları bunlara muhalefet etmiş ve; mal temliki hususunda hüküm bâtına göredir; fakat nikâh, talâk gibi hükümler zahiren adil, bâtınen mec­ruh olan şahitlerin şahadetleri ile verilmişse hem zahiren ve hem de bâtınen nafizdir, demişlerdir. Ebû Hanîfe ile Muhammed’in kavilleri de budur.”[55]

3584… Ümmü Seleme (r.anhe)’den şöyle dediği rivayet olun­muştur:

Kendijerim ait bir miras hususunda ihtilâfa düşen iki kişi Rasûlullah (s.a.)’a geldiler. (Davalarını isbata yarayacak) bir belgeleri yoktu, sadece (kendilerine göre) bir iddiaları vardı. (Bunun üzerine) Peygamber (s.a) (onlara bir önceki hadisin) benzeri sözler söyledi. (Bu) iki adam (Hz. Peygamber’in konuşmasını dinleyince) ağla(maya başla)dılar. Her biri (diğerine): “Benim hakkım senin olsun” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de;

“(Şu) davranışı gösterdiğinize göre; malınızı kendi aranızda bö­lüşme yoluna gidiniz. Bunu yaparken önce (malı) iki eşit parçaya bölünüz, sonra (aranızda) kur’a çekiniz (sonunda birbirinizle) helâllesiniz” buyurdu.[56]

Açıklama

Bu hadis; sulhun belirli bir netice üzerinde yapılabileceğini, kesin bir netice belirtmeyen kapalı veya meçhul sözler üzerinde bir anlaşma yapmanın caiz olmayacağını ifade etmektedir.

İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber, miras taksimi için kendisine mü­racaat eden kişilere; önce herkesin hakkına razı olup sadece kendi hakkını almaya niyet etmesini, bu maksatla malı iki eşit parçaya bölüp bu parçala­rın hangisinin kime düşeceğini kur’a usulüyle belirlemelerini, bu şekilde her­kesin payı kendi eline geçtikten sonra da birbirleriyle helâlleşmelerini emret­miştir.

Aliyyü’l-Kârî’nin açıklamasına göre; Hz. Peygamber’in sözü geçen kim­selere mirası aralarında kendi açıkladığı şekilde adaletli bir şekilde bölüşme­lerinden sonra birbirleriyle helâlleşmelerini de emretmesi verâ ve takva yö-nündendir. Aslında vârislerin eline geçen malın helâl olması için malın vâ­risler arasında yukarda açıklandığı şekilde bölüştürülmüş olması yeterlidir. Fakat harama düşme korkusuyla şüpheli şeyleri de terketmek anlamına ge­len verâ ve takva [57] yönünden helâlleşme daha ihtiyatlı bir harekettir.

İmam Ebû Hanîfe’ye göre bu hadis-i şerif Çarlığı kesin olarak bilinme­yen bir hukuk üzerinde, ihtiyat kabilinden anlaşıp sulh yapmanın caiz oldu­ğuna delâlet etmektedir. Hz. Peygamber’in sözü geçen kimselere mal taksi­minden sonra helâlleşmelerini tavsiye etmesi bu manadadır.[58]

3585… Abdullah b. Râfi’den; dedi ki:

Ben Ümmü Seleme’yi, Peygamber (s.a.) den şu (bir önceki) hadi­si (rivayet ederken) işittim.

(Abdullah b. Râfî’ sözlerine devamla şöyle) dedi: Miras ve kay­bolup gitmiş bir takım mallar hususunda (iki şahıs Hz. Peygamber’e müracaat ederek birbirlerinden) davacı oldular. Bunun üzerine (Hz. Peygamber):

“Ben, hakkında bana (bir vahiy) inmemiş olan hususlarda ken­di re’yimle hüküm veririm” buyurdu.[59]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, “İki husustan birinin hükmünü, aralarındaki illet benzerliğinden dolayı diğerinde de geçerli kılmak”demek olan kıyasın meşruluğuna delâlet etmektedir. Usûl-i fıkıh âlimleri; bu hadis-i şerife bakarak kıyasın meşruluğuna hükmetmişlerdir.

Bilindiği gibi hâdiseler sınırsız olduğundan, her hâdise hakkında Kitap ve sünnette nass bulunamaz. Fakat Kitap ve sünnette bu hâdiselere asıl teş­kil edecek hükümler konmuştur. Kıyas sayesinde toplumlarda olup biten hâ­diseleri bu aslî hükümlerden birine bağlamak mümkün olur. Bu hadisin bab başlığı İle ilgisi; hâkimin zahirî delillere göre hüküm verdiği İçin, bazen işin iç yüzüne vâkif olamayarak hatalı hüküm vermekten kurtulamayacağı nok­tasındadır.[60]

3586… Ömer b. el-Hattâb (r.a) minber üzerinde iken şöyle de­miştir:

Ey insanlar, ancak Rasûlullah (s.a)’nı içtihadında kesin isabet yardır. Çünkü Allah ona (doğruyu bizzat kendisi) göstermiştir. Biz­den (çıkan) içtihad (lar ise, doğruyu çıkarmak için gücümüz nisbetinde ortaya konmuş fikrî) bir gayret (in semeresinden ibaret)tir.[61]

Açıklama

Metinde geçen, “Çünkü Allah ona (doğruyu bizzat kendisi) göstermiştir” cümlesiyle kastedilen, “Biz sana kitabı gerçek ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin”[62] âyet-i kerimesidir.

Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın hakikatleri Rasûlüne açık bir şekilde gösterdiği ifade edilmektedir. Binaenaleyh Hz. Peygamber, Kur’an-ı Kerim ve kendisine gelen diğer ilhamlar sayesinde hak ve hakikati eksiksiz olarak öğrendiği için onun görüşleri hatadan uzaktır. Allah’ın hıfz-ü himâyesi altındadır. Onun dışındaki insanların ictihadlarmın isabet dere­cesi ise kendi güçlen nisbetindedir. Hakkı ortaya çıkarabilmek için olanca güçlerini sarfederler; fakat neticenin isabetli mi yoksa hatalı mı olduğu bi­linmez.

Bu hadis munkatı’dir. Çünkü senedinde bulunan tbn Şihâb ez-Zührî’nin Hz. Ömer’le görüşüp konuşmadığı bilinmektedir.

Hadisin bab başlığı ile ilgisi ise, Hz. Peygamber’in dışındaki hâkimle­rin verdikleri hükümlerde yanılabilecekleri noktasındadır.[63]

3587… Muaz b. Muaz dedi ki:

(Şu bir önceki hadisi) bana Ebû Osman eş-Şâmî de haber verdi. Ben ondan yani (Ebû Osman eş-Şâmî künyesiyle tanınan) Harîz b. Os­man’dan daha faziletli birini gördüğümü sanmıyorum.[64]

Açıklama

Bu sened, Sünen-i Ebû Dâvûd nüshalarının bir kısmında bulunmamaktadır. Hadis sarihleri bu hadisin burada ne mak­satla zikredilmiş olduğunu tesbit edemedikleri için hadisin bu babda zikrediliş sebebini anlayamadıklarını söylemekle yetinmişler ve hadis üzerinde daha fazla açıklamaya girmemişlerdir.[65]

8.Davacı İle Davalı Mahkemede Hakimin Önünde Otururlar

3588… Abdullah b. ez-Zübeyr’den, (şöyle) dediği rivayet olun­muştur:

Rasûlullah (s.a.), davacı ile davalının hâkimin önünde oturmala­rını emretti.[66]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu babın başlığında bulunan”keyfe =nasıl” kelimesi fazladandır.Çünkü bu babda bulunan hadislerle davacı ile davalının hâkim huzurunda nasıl oturacağına dair bir ifade yoktur. Bu sebeple biz bab başlığını tercüme ederken söz konusu kelimeye yer vermedik.

Bu hadis-i şerif,.mahkemede davacı ile davalının hâkimin önünde otur­malarının meşruluğuna ve hâkimin mahkeme süresince ikisine de eşit davranması gerektiğine delâlet etmektedir. Bu hususta Ö. Nasuhi Bilmen şöyle diyor.

Hakim,hasımların arasında adi ile müsavata riayetle muameleye me­murdur. Binaenaleyh, iki taraftan biri her ne kadar, eşraftan, diğeri ise ahad-ı nâsdan olsa veya biri müslim diğeri gayri müslim bulunsa hâkimin, mahke­me zamanında bunları oturtmak ve kendilerine bakmak ve söz söylemek gi­bi muhakemeye müteallik bütün hususatta adaletle, müsavata riayet etmesi lâzımdır. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Sizden biri kaza ile mübtela olunca hasımlarını oturtmakta, nazarda, işarette müsavi tutsun; sesini iki hasımdan yalnız birine karşı yükseltmesin…” buyurulmuştur.

tslâm hukukunda, siyâsetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kim­senin mevkii, hakkında icab eden cezanın sükutuna sebep olamaz ve herkes hâkim huzurunda aynı vaziyette bulunur, müsavat ihlâl edilemez. Nitekim bir’hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Sizden evelki kavimleri helak eden hal şudur: Onların arasında mevki sahiplerinden biri bir hırsızlık yapınca bı­rakırlardı, zayıf mevkisiz biri yaptı mı hakkında hırsızlık cezası tatbik eder­lerdi,”

Demek ki, böyle müsavatı ihlâl eden bir muamele, bir milletin helaki­ne, inkırazına başlıca bir sebeptir.

Meşhurdur ki, İmam Ali (k.v) hilâfeti zamanında kendi tarafından ta­yin edilmiş olan Kadı Şüreyh huzurunda bir zırh meselesinden dolayı bir ya-hudi ile murafaada bulunmuştu. Her ikisi de mahkemede aynı vaziyette bu­lunuyordu. Hâdiseye bir zat ile beraber Hz. Ali’nin muhterem oğlu da mut­tali idi. Fakat bir şahit kâfi ve babası lehine oğlun şahadeti muteber olmadı­ğından, Kadı bunların şahadetini kabul etmemiş, nihayet yahudinin lehine karar vermişti.

Kadı Şüreyh, mahkeme esnasında İmam Ali’ye hitaben: “Ey Ebû Hasan” diye hitab etmişti. Böyle künye ile hitap ise hasma karşı İmam Ali hakkında bir tazim ve ihtiram ifadesi taşıyor olduğundan İmam Ali Hazretleri, bun­dan hoşlanmamış; kendisine de yalnız adıyla hitap etmesini istemişti.

İşte bir emîrül mü’mininde tecelli eden bu adalet ve müsavat, bu hakka inkiyad hasreti, hasmının hakikati itiraf etmesine ve şeref-i İslama nailiyetine vesile olmuştur.”[67]

Bu hadisin senedinde Mus’ab b. Sabit vardır. Bu ravinin rivayetlerine güvenilemez.[68]

  1. Hakimin Öfkeli İken Hüküm Vermesi

3589… Abdurrahman b. Ebî Bekre’nin, babası (Ebû Bekre)’den naklettiğine göre;

Ebû Bekre, (Sicistan’da hâkimlik görevinde bulunan Ubeydullah isimli) oğluna bir mektup yazarak, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurdu­ğunu bildirmiştir:

“Hâkim öfkeli iken iki kişi arasında hüküm veremez.”[69]

Açıklama

Bilindiği gibi öfke aklı giderir, insanın tabii halini i’tidal çizgisinden çıkarır, dolayısıyla olculu ve dengeli hareket etme­sine engel olur. Hattâbî’nin açıklamasına göre; şiddetli açlık, korku, hasta­lık ve acı da öfke gibi olduğundan bu halet-i nahiyeden biri veya birkaçı içer­sinde bulunan hâkimlerin bu halde iken hüküm vermeleri yasaklanmıştır. Selâmet Yollan isimli eserde şöyle denilmektedir:

“Bu hadisteki nehyi cumhur-u ulema kerahete hamletmişlerdir. Hatta Nevevî, Müslim Şerhi’nde, “Hâkimin öfkeli iken hüküm vermesinin keraheti” ismiyle bir bab tahsis etmiştir. Buharî ise aynı baba; “Öfkeli iken kadı hü­küm yahud müftü fetva verebilir mi?” adını vermiştir. Ulemanın buradaki nehyi kerahete hamletmelerinin sebebi nehyin illetidir. İllet öfkedir. Fakat öfkenin, hükmü menetmekle bir münasebeti yoktur. Ancak hükmün husu­lüne bir zan teşkil eder. Zira fikri alt üst eder, düşünülmesi icab eden şeyler­den kalbi alıkoyan Böyle bir hal ise hata ile neticelenebilir. Şu kadar var ki her öfke ve her insan bir değildir. Eğer öfke hakla bâtılın arasını ayırama-yacak dereceye varırsa o halde hüküm vermek şüphesiz haramdır. O derece­ye varmamışsa mekruhtur. Hadisin zahirine bakılırsa, öfke dereceleri ile se­bepleri arasında bir fark yoktur. Lâkin İmamü’l-Harameyn ile Bagavî, bu öfkeyi Allah için olmayan öfkeye tahsis etmişler ve: “Çünkü Allah için olan gadap zulme manidir; fakat nefis için olan mani değildir.” demişlerdir..Ha-nefîlerin mezhebi de budur. Fakat bu tevcihi birçok hadis uleması kabul et­memişler; onu hadisin zahirine muhalif görmüşlerdir. Bunlar; “Vakıa Pey­gamber (s.a) Zübeyr kıssasında öfkeli iken hüküm vermişse de, onun ismeti gazabının kendisini hakdan alıkoymasına manidir” diyorlar.

Fazla açlık ve susuzluk da gazab hükmündedir. Bu babda Dârekutnî ile Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî’den şu hadisi tahric etmişlerdir:

“Peygamber (s.a): Hâkim ancak tok ve suya kanmış iken hüküm vere­bilir, buyurdu.” Yalnız hadisin isnadında zayıf bir ravi vardır.

Kalbin huzurunu kaçıran uyku, keder ve hastalık gibi şeyler de gazap hükmündedirler.”[70]

Fazla sevinç, uykusuzluk, şiddetli sıcak ve soğuk, mide dolgunluğu, zi­yade yorgunluk da sıhhatli düşünmeye engel olacağından öfke hükmünde­dirler.[71]

  1. Hâkimin Müslümanların İdare Ve Himayesi Altında Yaşaman Gayri Müslimlerin Davasına Bakması

3590… İbn Abbas’tan, şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Sana gelirlerse ister aralarında hükmet, ister onlara yüz çevir”[72] (âyeti kerimesi) neshedilmiştir. (Çünkü Yüce Allah daha sonra indir­diği başka bir âyet-i kerimesinde): “Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet” buyurmuştur.[73]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte; Yüce Allah, İslâmın ilk yıllarında, “Sana gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir”[74] âyet-i kerimesiyle Hz. Peygamber’i mahkeme olmak üzere kendisine müra­caat eden gayrimüslimlerin davalarına bakıp bakmamakta muhayyer bırak­mışken, daha sonra indirdiği Mâide sûresinin 49. âyetiyle onların arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda da bizim kitabımıza göre hüküm vermesini emrettiği ifade edilmektedir.

Atâ, Nehaî, Şa’bî, Katâde, İbn Cerîr, Esamm, Ebû Müslim ve Ebû Sevr’e göre ise, Mâide sûresinin 40. âyetinde ifade buyurulan muhayyerlik bakidir, yürürlükten kaldırılmış değildir ve tüm müslüman hâkimler için geçerlidir. Binaenaleyh, gayrimüslimler davalarının halli için müslüman mahkemeleri­ne müracaat ederlerse, hâkimler onların davasına bakıp bakmamakta mu­hayyerdirler.

İbn Abbas (r.a) ile Mücâhid, İkrime, Hasan-ı Basrî, Atâ el-Horasanî, Ömer b. Abdülaziz ve Zührî’ye göre ise, bu muhayyerlik hükmü Mâide sû­resinin 49. âyet-i kerimesiyle neshedilmiştir. Bu yüzden müracaat ettikleri zaman gayrimüslimleri kendi hâkimlerine göndermek caiz değildir. Hanefî uleması da bu görüştedir.

İmam Şafiî ise “müslümanların himayesinde yaşayan zımmîler müra­caat ettikleri zaman onların davasına bakmak müslüman hâkim üzerine va­ciptir. Fakat hâkim müslümanlarla belli bir süre için barış antlaşması yapan antlaşmahların davasına bakıp bakmamakla muhayyerdir” demiştir.

Muhayyerlik hükmünün, taraflardan birisinin müracaatı haline; vücûb hükmünün de taraflardan her ikisinin de müracaatı haline ait olduğu kabul edilirse bu görüşlerin arası te’lif edilmiş olur.[75]

Taraflardan birisinin müslüman olması halinde İse mahkemeye getiri­len, davaya bakılmasının’vacip olduğunda mezhep imamları ittifak etmiş­lerdir.[76]

3591… İbn Abbas’tan rivayet olunmuştur; dedi ki: “Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver ister onlardan yüz çevir”[77] âyet(i ile) bunun devamı (olan), “Ve eğer hüküm verirsen ara­larında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet yapanı sever.” âyet(i) indiği sırada Nadîr oğullan Kureyzâ oğullarından (birini) öldürdükle­rinde (onlara) diyetin yarısını öderlerdi. (Fakat) Kureyza oğullan Na­dîr oğullarından (birini) öldürdüler mi (onlara) tam diyet öderlerdi. (Bu âyetlerin inmesi üzerine) Rasûîullah (s.a), onların arasında ada­letle hüküm verme esasını getirdi.[78]

Açıklama

Metinde iniş sebsbi açıklanan âyet-i kerime hakkında tefsir

“Ebû Cafer İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hennâd ve Ebû Küreyb… Ab­dullah İbn Abbas’tan naklettiler ki; Mâide süresindeki bu âyetler, Benî Na­dîr ile Beni Kurayzâ arasında vâki olan bir diyet harbi üzerine nazil olmuş­tur. Şöyle ki, Benî Nadîr’in ölüleri; değerli sayılır ve onlar için tam diyet öde­nirdi. Benî Kurayzâ’nın ölüsü için ise yarım diyet ödenirdi. Bu hususta Hz. Peygamber’in hükmüne başvurdular. Allah Teâlâ da onlar hakkında bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Rasûîullah (s.a) bu konuda onları gerçeğe sevk ede­rek diyetlerinin eksik olduğunu bildirdi. Bunların hangisinin doğru olduğu­nu en iyi Allah bilir. Bu rivayeti İmam Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî, İs-hak’ın hadislerinden naklederler. Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebû Küreyb… Abdullah İbn Abbas’tan nakletti ki: Bunlar, Kurayzâ ve Nâdir oğul­larıydı. Nadîr oğulları daha üstün olduklarından, Kurayzâ oğullarından bir kişi Nadîr oğullarından bjrini-ûldür-ecelt olunsa,, buna-mukabil o da ölürdü. Nadir oğullarından birisi, Kurayzâ oğullarından birisini öldürecek olursa, diyet olarak yüz vesk hurma verirdi. Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, Nadîr oğullarından bir kişi, Kurayzâ oğullarından birini öldürdü. Onlar da; bizim hakkımızı verin, dediler. Karşı taraf: Aramızda Allah’ın Rasûlünü ha­kem yapalım, dediler. Bunun üzerine, “Şayet hükmedersen aralarında ada­letle hükmet…” âyeti nazil oldu.”[79]

Üzerinde durduğumuz bu hadis; müslüman hâkimlerin, gayri müslim azınlıkların davasına da bakabileceğine delâlet etmektedir. Bu meselenin hük­münü bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[80]

  1. Hâkimin Hüküm Verirken İctihadda Bulunması

3592… Hıms halkından ve Muaz b. Cebel (r.a)’in arkadaşların­dan (olan) bir takım insanlardan rivayet olunduğuna göre;

Rasûlullah (s.a) Muaz’ı Yemen’e göndermek istediği zaman ona şöyle sormuştur:

“Bir dava ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?”

Muaz da şöyle cevap vermiştir:

Allahın Kitabıyla hüküm vereceğim. “Allah’ın kitabında (bir hüküm) bulamazsan?

Rasûlullah (s.a)’ın sünnetiyle.

“Ya Rasûlullah’ın sünnetinde ve Allah’ın Kitabında da (bir hü­küm) bulamazsan?”

Kendi görüşümle ictihad ederim, (hüküm vermekten) geri dönmem.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) (Muaz’ın) göğsüne vurarak: “Allah Rasûlünün elçisini Allah Rasûlü’nün arzusuna (muva­fık hareket etmeye) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” demiştir.[81]

Açıklama

İctihad, lügatta, “gayret göstermek, çalışmak, olanca güci sarfetmek” demektir. Bir fıkıh ıstılahı olarak,”hakkında kesin hüküm bulunmayan bir dinî meselede hüküm ortaya koyabilmek için olan­ca gücün sarfedilmesi” şeklinde tarif edilmiştir.

Hattâbî’nin açıklamasına göre; metinde geçen, “kendi içtihadımla hü­küm veririm” cümlesi, “kıyas yoluyla Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünne­tinin ruhuna uygun olarak hüküm vermeye çalışırım” manasında kullanıl­mıştır. Kitap ve sünnete müracaat etmeden, sırf akıl ve mantık ölçülerine göre hüküm veririm anlamında kullanılmamıştır.

Binaenaleyh bu hadis-i şerif, Kitap ve sünnette açık bir hüküm bulun­madığı zaman kıyasa başvurmanın meşruluğuna ve gereken yerde kıyasla hü­küm vermenin gerekliliğine delâlet etmektedir.

Yine bu hadis-i şerif, hâkimin, hüküm vermek istediği konuda kendi­sinden daha bilgin ve daha fakih de olsa başka bir hâkimin görüşünü taklit edemeyeceğine delâlet etmektedir. Bu duruma göre hâkim, kendisinden da­ha âlim olan bir hâkimin hükmünü daha önce duymuş veya öğrenmiş de ol­sa, yine kendi içtihadına göre hüküm verir. Eğer vermiş olduğu hüküm di­ğer hâkimin hükmüne uygun düşerse uygular, uygun değilse uygulamaz.

Metinde geçen, “hüküm vermekten geri dönmem” sözü de; “ben icti­had etmekten kaçınmam, üzerime düşen ictihad görevini eksiksiz olarak ye­rine getirmeye çalışırım” manasında kullanmıştır.

e!-Cevzekânî; el-Mevzuât isimli eserinde, konumuzu teşkil eden bu ha­disin mevzu olduğunu ve ravilerinden Haris b. Amr’ın kimliğinin meçhul ol­duğu gibi, “Muaz’ın arkadaşları” sözüyle de kimlerin kastedildiğinin belli olmadığını söylemiştir.

Tirmizî de bu hadis hakkında şöyle diyor: “Biz bu hadisi yalnız bu şe­kilde bilmekteyiz. Onun senedi bizce muttasıl değildir.”

Ayrıca Hafız Cemaleddin el-Mizzî ile Buharî de bu hadisin senedini tenkid etmişlerse de Zehebî, Mîzanu’l-İ’tidâl’inde; “Bu hadisin Hz. Ömer ile Ab­dullah b. Mes’ud, Zeyd b. Sabit ve İbn Abbas’a ulaşan mevkuf şahidleri bu­lunduğunu, Beyhâkî’nin de bu mevkuf hadisleri Sünen-i Kübrâ’smda tahric ettiğini” ifade etmiştir.[82]

3593… Muaz b. CebePden, diğer bir rivayete göre de; Hz. Peygamber onu Yemen’e göndereceği zaman… (aralarında geçen konuşmayı anlatırken) bir önceki hadisin manasını zikretmiştir.[83]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[84]

12.Sulh

3594… Ebû Hureyre’den rivayet olunduğuna göre Rasûllah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Müslümanlar arasında sulh caizdir.”

Ahmed (b. Abdulvahid ed-Dımışkî bu hadise) ilâve (olarak şu cüm­leyi de rivayet) etmiştir: “Ancak bir haramı helâl kılan ya da bir helâ­li haram kılan sulh müstesnadır.” Süleyman b. Dâvûd da (bu hadise) ilâve (olarak şu cümleyi rivayet) etmiştir: “Rasûlullah (s.a); Müslü­manlar şartları üzerindedirler buyurdu.”[85]

Açıklama

Sulh: Savaşın ve anlaşmazlığın zıddıdır. Bir fıkıh terimi olarak, “iki tarafın nzasıyla ihtilâfı ortadan kaldıran bir akid” anlamına gelir.

Fıkıh âlimleri sulhu beş kısma ayırmışlardır:

1- Müslümanın kâfirle yaptığı sulh.

2- Kan koca arasında yapılan sulh.

3- Âdil taife ile bağîlerin yaptığı sulh.

4- Birbirlerinden davacı olan iki müslümanın aralarında yaptıkları sulh.

5- Müslümanların kâfirlerle haraç almak şartıyla yaptıkları sulh.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte söz konusu olan sulh, iki müslü­manın arasında bir mal ya da bir hak üzerindeki anlaşmazlıktan doğan hu­sumeti gidermek için yapılan sulhtur.

Hattâbî şöyle der: “Sulh, bir nevi mal ya da menfaat alışverişi cümle­sinden olduğu için; iftira davası, bir kimsenin bir kadının kendi eşi olduğu­nu iddia etmesi gibi davalarda sulh caiz olmadığı gibi, nerede olduğu bilin­meyen bir mal karşılığında bir borcun bağışlanması gibi meçhul va’dler üze­rinde yapılan sulhler de geçerli değildir. Çünkü böyle bir sulh her iki tarafın da veresiye bir alışveriş akdi yapmaları kabilindendir.”

Hattâbî bu açıklamayla, aslında mâli bir mübadele olan sulhta mâli mü­badelelerde riayet edilmesi gereken esasların tümüne riayet edilmesi gerekti­ğini ifade etmek istemektedir.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in ifade ettiği gibi; “Aleyhine dava açılan kimsenin aleyhindeki iddiayı kabul edip etmemesi itibariyle sulhler üç kısımdır:

1- Davalının aleyhindeki iddiayı kabul ettiği halde yapılan sulhler.

2- Davalının aleyhindeki iddiayı inkâr ve reddettiği halde yapılan sulhler.

3- Davalının aleyhindeki iddiayı kabul veya reddetiğini bildirmeyip id­diayı sükutla karşıladığı halde yapılan sulhler.”[86]

İmam Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik ve Ahmed b. HanbePe göre; bu üç çeşit sulhten üçü de caizdir.

Fakat İmam Şafiî ile İbn Hazme’e göre, bunlardan sadece, davalının aleyhindeki iddiaların doğruluğunu itiraf etmesi halinde yapılan sulhler sa­hihtir; geriye kalan iki nevi sulh ise bâtıldır.[87]

Davalının iddia ettiği hak bir miktar para ise ve yapılan sulh davalının bir miktar para ödemesiyle gerçekleşmişse, yapılan muamele bir para boz­durma muamelesinden yani “sarf’dan ibarettir. Dolayısıyle bu sulhte sarf muamelesinin esaslarına dikkat edilmesi gerekir.

Davalının itiraf ettiği hak bir ticaret malı, yapılan sulh de davalının bir-miktar para ödemesiyle gerçekleşmişse, yahutta aksi ise; yapılan muamele bir alışveriş muamelesidir. Binaenaleyh alışveriş muamelesinin bütün ince­liklerine riayet edilmesi gerekir.

Eğer davalının itiraf ettiği hak bir para ya da bir ticaret malı olur da, davalının bir menfaat ödemesi karşılığında sulh yapılırsa o zaman bu sulh bir icâre muamelesi hükmünü taşır ve icâre muamelesinin esaslarına riayet edilir.[88]

Davalının, aleyhindeki iddiayı inkâr ya da sükutla karşılaması ve dava­lının bir mal ya da menfaat vermeyi kabullenmesi halinde yapılan sulh ise; davacı için hakkının karşılığını alması anlamına geldiği gibi davalı için de, mahkemede kendisine teklif edilecek olan yeminden kurtulmak için vereceği bir fidye anlamına gelir. Bu durumda davalının ödediği kıymet bir mal olur­sa sulh bir alışveriş muamelesi hükmüne girer ve üzerinde alışveriş hükümle­ri cereyan eder. Fakat ödenen bu kıymet bir mal değil de bir menfaat olursa o zaman sulh icâre hükmüne girer ve icâre hükümlerine tâbi olur.[89]

Ayrıca sulhun sahih olabilmesi için; tarafların teberruda bulunması ca­iz olan kimselerden olmaları, taraflardan birinin vermesini kararlaştırdıkla­rı malın kıymeti haiz bir mal ya da bir menfaat olması, ihtilâf konusu olan hakta hakkullahtan bir hakkın bulunmaması gerekir.[90]

“Müslümanlar şartları üzerindedirler” cümlesinden maksat, “sözlerinde dururlar” demektir. Burada “sözünde durma” kelimesini müteaddî edatla­rından olan “alâ” edatının müteaddî yapmasında, müslümanları İslâm vas­fı ile tavsif etmek ve onların mertebelerinin yüksekliğine işaret etmek gibi manalar vardır.

Şartı bozmayarak ona riayetkar kalmanın lüzumu da hadisin işaret et­tiği ahkâmdandır.

Metinde geçen “Ancak, bir helâli haram veya haramı helâl kılan şart müstesna” cümlesindeki helâli haram kılan şart, bir cariyeyi satarken müş­terinin onunla cima etmemesine şart koşmak; haramı helâl kılan ise, cimai haram olan cariye ile cima etmeyi şart koşmak gibi şeydir.[91]

Her ne kadar hadisin senedi tenkid edilmişse de, Bezi sahibinin açıkla­masına göre Hafız İbn Hacer, bu hadisin diğer hadislerle takviye edildiği için zayıflıktan kurtulup hasen seviyesine yükseldiğini söylemiştir.[92]

3595… Kâ’b b. Mâlik’in haber verdiğine göre;

Kendisi, Rasûlullah (s.a) zamanında, İbn Ebî Hadred’de olan ala­cağını, (ondan) mescidde sert bir şekilde istemiş, ikisinin sesleri de evin­de bulunan Rasûlullah (s.a) işitecek kadar yükselmiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) onlar(ın yanın)a çıkmak isteyip odasının (önünde ge­rili bulunan) perdesini açarak Kâ’b b. Mâlik’e; “Ey Kâ’b!” diye ses­lenmiş. (O da), “Buyur ya Rasûlallah” diye cevap verince, ona “ala­cağının yarısını düş” diye eliyle işaret etmiş. Kâ’b da:

“Ey Allah’ın Rasûlu, (bu tavsiyeyi derhal) yerine getiriyorum” diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) (borçluya dönerek):

“Kalk, (kalan) borcunu (derhal) öde” buyurmuştur.[93]

Açıklama

Neylü’I-Evtâr müellifi Şevkânî’nin de ifade ettiği gibi, ala­caklı Kâ’b b. Mâlik ile borçlu İbn Ebî Hadred arasındaki münakaşa konusu, borcun miktarı olabileceği gibi borcun ödeme süresi de olabilir. Münakaşa konusunun, borcun miktarı üzerinde olduğu kabul edi­lirse Hz. Peygamber, Kâ’b’a, “yarısını düş” derken “borcunun yarısından vazgeç” demek istemiştir.

Bu durumda hadis, davalının, aleyhindeki iddiayı reddetmesi halinde de taraflar arasında sulh yapılabileceğine delâlet etmektedir. Bir önceki ha­disin şerhinde de açıkladığımız gibi İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ahmed, İmam Mâlik ve alimlerin çoğunluğu bu görüştedirler.

Eğer ihtilâf konusunun ödeme süresinin sona erip ermediği meselesi ol­duğu kabul edilirse; o zaman bu hadiste, davalının aleyhindeki iddianın doğ­ruluğunu kabul etmemesi halinde yapılan sulhun caiz olacağına dair bir de­lil yoktur. Sulh konusundaki görüşleri bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık.

Metinde geçen “yarısını düş” sözü bir tavsiye niteliğinde olmakla bera­ber; “borcunu öde” sözü vücûb ifade eden bir emirdir.[94]

Bazı Hükümler

  1. Alacaklının borcunu mescidde istemesi caizdir.
  2. Kadı, hasımlar arasında sulh teklifinde bulunabilir.
  3. Davacı borcunun bir kısmını bağışlayınca borçlunun borcunu derhal ödemesi vacip olur.[95]
  4. Şahitlik

3596… Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Size şahitlerin en hayırlısını haber vereyim mi? (Kendisinden şahitlik etmesi) istenmeden önce şahitlik (görev)ini (yerine) getiren -ya da gördüğünü haber veren- kimsedir.”

(Ravi) Abdullah b. Ebî Bekir, (babasının bu son iki cümleden) hangisini rivayet ettiğinde şüphe etmiştir.

Ehû Dâvûd dedi ki: (Metinde geçen ”şahitlik etmesi kendisinden istenmeden önce şahitlik görevini yerine getiren kimse” sözünü) Mâ­lik, “(Taraflardan) lehine yarayacak kimsenin bilme(yip de kendisi­nin bil) diği bir delili (kendiliğinden) haber vermesidir” diye açıkladı. el-Hemedâni (bu cümleyi), “Bu delili sultana iletir” diye açıkladı. İbn Şerh ise, “Bu delili hâkimlere getirir” diye açıkladı.

Hamedânî’nin hadisinde “ahbere” (haber verdi) sözü vardır. İbn Şerh de, (Abdurrahman b. Ebî Ömer’den) “İbn Ebî Ömer” diye bah­setmiş, (fakat Adurrahman kelimesini) zikretmemiştir.[96]

Açıklama

İmam Nevevî bu hadisi açıklarken âlimlerden birkaç görüş nakletmiştir:

1- İmam Mâlik ile Şâfiîlere göre bundan maksat; hak sahibinin haberi yokken onun hakkına şahit olan bir kimsenin, “ben senin hakkına şahidim” demesidir. Bunu yapması lâzımdır, çünkü şehadet onun elinde hak sahibine ait bir emanettir.

2- Bu hadisten murad; şehadet-i hisbe (yani Allah rızası için yapılan şe­hadet) dir. Bu şahitlik insanlara mahsus olmayan haklarda yapılır. Vakıf, umumi vasiyet, hudûd-i şer’iyye, köle azadı ve boşanma gibi şeylerde hisbe şahitliği kabul edilir. Bu nev’i bir hakka şahit olan kimsenin, hâkime müra­caat ederek şahitliğini bildirmesi icab eder.

3- Hadis-i şerif, şahitlik istenildikten sonra onu eda hususunda mecazî olarak mübalağaya hamledilir. Yani, “En hayırlı şahit, kendinden bu iş is­tenir istenmez hemen eda edendir” manasınadır. Nitekim; “Cömert adam istemeden verir” derler ki, bundan maksat, o adamdan bir şey istenir isten­mez hemen vermesidir.

Gerçi bir hadiste, “Şahit gösterilmedikleri halde şahitlik ederler.”[97]

buyurularak, çağrılmadan şahitlik yapanlar kötülenmiştir. Fakat bu ha­dis bab’ımız hadisine aykırı değildir. Çünkü bu rivayet; çağrılmadan mah­kemede şahitlik yapanlar hakkındadır. Bir ihtimale göre de şahadete ehil ol­mayan kimsenin şahitliğe kalkışmasıdır.[98]

  1. Bir Kimsenin Aslını Esasını Bilmediği Bir Davada Taraflardan Birine Yardımcı Olmaya Çalışması

3597… Abdullah b. Ömer (r.anhüma)’den, Rasûlullah (s.a)’m şöy­le buyurduğunu duyduğu rivayet edilmiştir:

“Aracılığı Allah’ın cezalarından bir cezanın yerine getirilmesine engel olan kimse Allah’a savaş açmış olur. Bile bile haksız bir davayı savunan kimse bu davadan dönünceye kadar, Allah’ın gazabına uğ­ramaya devam eder. Bir müslüman hakkında onda olmayan şeyleri söyleyen kimseyi de Allah, söylediği (bu) sözden dönünceye kadar, ce­hennem ehlinin vücudundan akan irinle toprak karışımı olan bir ba­taklıkta tutar.”[99]

Açıklama

Redf: Toprak demektîr.

Habâl: Cehennem ehlinin vücudundan akan irin ve cerahat demektir.

İki kelime birbirine izafe edilmekle irin ve toprak karışımı bir çamur ve bataklık anlamı ortaya çıkmaktadır ki, Bezlü’l-Mechûd yazarının açıkla­masına göre hadis-i şerifte kastedilen mana budur.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte üç esas üzerinde durulmaktadır:

1- Allah’ın yasaklarından birini işleyerek Allah’ın bu yasak için takdir ettiği cezaya çarptırılmayı hak eden bir kimsenin bu cezayı almaması için yetkili mercilere müracaat eden ve o kimseyi hak ettiği cezayı almaktan kur-îaran kimse, Allah’ın emrinin aksine hareket etmiş olacağı için Allah’a sa­vaş açmış olur.

2- Bir davanın asılsız ve yalan olduğunu bile bile savunan bir kimse bu dava peşinde koştuğu ve ondan dönmediği sürece Allah’ın gazabına maruz­dur. Bile bile haksız davaları sanunanlar için bu hadis-i şerifte çok büyük bir tehdit vardır.

3- Bir müslümanı kendisinde bulunmayan vasıflarla kötülemek büyük bir vebaldir. Allah bu gibiler için, cehennemde büyük bir azap hazırlamış­tır. Bu gibi kimselerin cehennemdeki yeri cehennem ehlinin vücudundan akan kan, cerahat ve irinin toprakla karışmasından meydana gelen bir bataklıktır.

İnsanın bir müslüman hakkında sarfettiği bu gibi asılsız sözler sebebiy­le yüklenmiş olduğu bu vebalden kurtulabilmesi için, hakkında bu kötü söz­leri sarfettiği kimse ile helâlleşmesi ve bu hareketinden vazgeçmesi gerekir. Metinde geçen “…söylediği (bu) sözden dönünceye kadar…” sözünden kas­tedilen mana da budur. Avnü’l-Ma’bûd yazarı bu konuda şöyle diyor: Bazı­larına göre ise bu sözle kastedilen mana, “Bu kimse cehennemde kendisi için hazırlanan bataklıkta bu günahının cezasını çekecek kadar kalmadıkça ora­dan kurtulamaz” demektir. el-Eşref bu görüştedir.

Kadı lyâz’a göre, burada bu sözle, “Bu kimsenin, aleyhinde konuştuğu kimseden dünyada af dileyip onunla helalleşmedikçe yaptığı bu işin vebalin­den kurtulamayacağı” ifade edilmek İstenmektedir.

İnsan, mahkemede derdini anlatmak ya da şahitlik yapmak gibi meşru bir sebep olmadıkça, bir müslümanda gerçekten mevcut olan kötü vasıfları bile anlatmaktan kaçınmalıdır. Çünkü böylesi konuşmalar da gıybetten sa­yılır. Bilindiği gibi eğer söylenenler o müslümanda yoksa o zaman bu sözler hem gıybet hem de iftira olur. Bütün bu sözler mahkemede haklıyı haksız, haksızı da haklı çıkarmak için söylenmişse daha da büyük bir önem kaza­nır, vebali daha da ağırlaşır.[100]

3598… İbn Ömer de Hz. Peygamber (s.a)’den (bir önceki hadi­sin) manasını (rivayet etmiştir. İbn Ömer’in bu rivayetinde Hz. Pey­gamber) şöyle buyurmuştur:

“Her kim bir davada zulme yardımcı olursa, kuşkusuz Aziz ve Celîl olan Allah’ın gazabına uğrar.”[101]

Açıklama

Mana ve hüküm bakımından bir önceki hadise benzeyen bu hadisin senedinde Matar b. Tahmân el-Varrâk ile Müssennâ b. Yezid vardır.

Münzirî’nin açıklamasına göre Matar; pek çok hadisçi tarafından tenkid edilmiştir. Müsennâ’nın da kimliği meçhuldür.[102]

  1. Yalan Şahitliği

3599… Hureym b. Fâtik’den; dedi ki:

Rasûlullah (s.a), (bir gün) sabah namazını kıldı, (namazı) bitince ayağa kalkarak üç defa: “- Yalan şahitliği Allah’a şirk koşmaya denk tutulmuştur.” buyurdu.Sonra, “Artık -siz Allah’ı birleyen ve O’na şirk koşmayan kimseler olarak -o pis putlardan ve yalan sözden kaçının”[103] âyetini okudu.[104]

Açıklama

APlKî ama Hadis-i şerifte, yalancı şahitlik yapmanın günah bakımından Allah’a şirk koşmaya denk olduğu ifade edilmektedir.

Aslında Allah’a şirk koşmanın, Allah hakkında yalancı şahitlik yapmak ve iftira etmek olduğu düşünülürse, bu iki çirkin işin temelinde yalan ve ifti­ra bulunduğu ve aralarında çok büyük bir yakınlık olduğu ve dolayısıyle ya­lan şahitliğinin korkunçluğu kolayca anlaşılır.

Tıybî, Allah’a şirk koşmanın, aslında bir yalan şahitliği olduğunu açık­larken, “Aslında müşrik Allah’a şirk koşmakla, putların ibadete lâyık ol­duklarını iddia etmektedir ki bu yalan şahitliğinden başka bir şey değildir.” diyor.

Rasûl-i Zîşan Efendimizin, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte bu hususu açıklarken yukarıda mealini sunduğumuz Hac sûresinin 30. âyetini okuması da Tıybî’nin bu görüşünü te’yid etmektedir. Çünkü Peygamber Efen­dimiz, sözü geçen âyeti okumakla âyetin bu manaya geldiğini ifade etmek istemiştir.

Bu konuda merhum Ömer Nasuhi Bilmen şöyle diiyor: “Binaenaleyh yalan yere şahitlik eden bir insan, bunun manevî mesuliyetini düşünerek ha­kikati itiraf etmeli, tâib ve müstağfir olmalıdır. Nasdan utanmak bu rücûa mani olmamalıdır. Allah Teâlâ hazretlerinden haya etmek, mahlukattan hicab etmekten evlâdır. Yalan yere şahadetin tevbesi ise ancak hâkimin huzu­runda rücû ile kabildir.”[105]

  1. Şahitliği Kabul Edilmeyen Kimseler

3600… Amr b. Şuayb’in dedesinden şöyle dediği rivayet olunmuş­tur:

Rasûlullah, (emanete) hiyanet eden erkek ve kadın ile kardeşine kin besleyen kimsenin şahitliğini kabul etmedi (ği gibi, geçimini temin etmekte) bir ev halkına bağımlı olan kimsenin şahitliğini de reddetti. (Fakat bu kimsenin, bağımlı olduğu aile halkından) başkasının lehine yaptığı şahitliği geçerli saydı.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Metinde geçen) “el-gimru” ya da “hinne” kelimesi -“eş-şahnâü” kelimesiyle eş anlamlıdır. el-Kâni’ kelimesi de (bir kimsenin kendi işinde ücretle çalıştırdığı) “e!-ectrü’l-hass” gibi, (kişinin kendi işine ve emrine bağlı) ücretli kimse demektir.[106]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte Hz. Peygamber’in şu üç kişinin şahitlikle­rini kabul etmediği ifade buyurulmaktadır:

1) Hainler,

2) Din kardeşine kin besleyenler,

3) Özel kişilerin emrinde ücretle çalışan kimseler.

1- Hainlerden maksat, sadece insanlara ait emanetlere hiyanet eden kim­seler değildir.

“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasûlüne hainlik etmeyin; bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.”[107] âyet-i kerimesinde Allah’a ve Ra­sûlüne ait emanetlere riayet etmeyen kimseler de hainlikle vasiflandınldığı-na göre, hadisimizde geçen hainlik kelimesinin kapsamına insanlara ait ema­netlere riayet etmeyen kimseler girdiği gibi Allah ve Rasûlüne ait emanetlere riayet etmeyen kimselerin de girmesi gerekir.

2- Din kardeşine kin besleyenler. İbn Rüşd’ün açıklamasına göre, “Ki­şinin düşmanı aleyhine yaptığı şahitliğin, caiz olup olmaması ulema arasın­da ihtilaflıdır. İmam Mâlik ile İmam Şafiî’ye göre, bu şahitlik geçersizdir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre ise geçerlidir.”[108]

Hanefî fıkıh kitaplarından el-Gunye isimli eserde şöyle deniyor: “Dün­yevî bir sebepten dolayı düşman olan kimsenin şahitliğine gelince; bu şahit­lik, düşmanlığı onu fıska götürdüğü, kendisine bir menfaat sağladığı, ya da kendisini bir zarardan koruduğu kesin olarak bilinmedikçe kabul edilir. Ak­si taktirde kabul edilmez. Çünkü sahibini fıska iter, fısk ise sahibinden ada­leti bir başka ifadeyle şahitliklik ehliyetini kaldırır. Ancak bu düşmanlık dinî sebepler yüzünden ise şahitliği kabul edilir.”[109]

Bu mevzuda İbn Âbidin şöyle diyor: “Şahitliği kabul edilen ve edilme­yenden maksat, hâkimin, şahitlikleri üzerine hüküm vermesi vacip olanlar veya olmayanlar demektir. Mahkemede şahitliği sahih olan veya olmayan­lar demek değildir. Çünkü fasık bir insanın şahitliği sahihtir. Fakat Yakub Paşa’nın da belirttiği gibi, musannifin da benimsediği görüşe göre, fasıkm şehadeti sonucu hâkimin buna dayanarak karar vermesi vacip değildir.”[110]

Hanefî fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere şu kimselerin şahitliği kabul edilmez:

  1. Âmâlar.
  2. Anne ve babalar. Bunların çocukları lehine yapacakları şahitlikleri kabul edilmediği gibi, torunları lehine yapacakları şahitlikleri de kabul edil­mez. Çocukların da anne-babalan ve yukarı doğru dede ve nineleri lehine yapacakları şahitlikler kabul edilmez.
  3. Bir kimseye zina iftirasında bulunan ve bu yüzden hadd cezasına çarp­tırılan kimseler.
  4. Karı kocanın birbirleri lehine yaptıkları şahitlikler.
  5. Ortaklıkları ile ilgili bir davada, ortağı lehine şahitlik yapan ortaklar.
  6. Kendilerini kadınlara benzeterek âdi işler yapanlar.
  7. Ölü arkasından bağırıp çağırarak ağlayanlar ve insanlara şarkı söyle­yenler.
  8. Eğlenmek için devamlı şarap içenler.
  9. Kuşlarla oynayıp eğlenenler.
  10. Hadd cezasını gerektiren büyük günahlardan birini işleyenler.
  11. Faiz yiyenler.
  12. Satrançla kumar oynayanlar.
  13. Hamama peştemalsiz olarak çıplak girenler.
  14. Sokakta giderken bir şey yemek ve yol üzerine abdest bozmak gibi hafif işler yapanlar.
  15. Selefe şovenler.
  16. Zımmîye şahitlik eden müste’menler.[111]

3- Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimi­zin, bir kimsenin lehine şahitlik yapan özel işçisinin şahitliğini de kabul et­mediği ifade edilmektedir. Mavsılî, el-İhtiyar isimli eserinde bu hükmü şöy­le ifade ediyor:

“Bir kimsenin hususi işçisinin kendisine şahitlik yapması kabul edi­lemez.”[112]

3601… Süleyman b. Musa’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Hain erkeğin, hain kadının, zina eden erkeğin, zina eden kadı­nın, (din) kardeşlerine kin besleyen kimsenin şahitliği geçerli değildir.”[113]

  1. Göçebenin Yerleşik Halk Aleyhinde Şahitliğinin Hükmü

3602… Ebû Hureyre (ra)’den rivayet olunduğuna göre; Rasûlul­lah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu duymuştur:

“Bedevinin köylü aleyhindeki şahitliği geçerli değildir.”[114]

Açıklama

Bedevi: Yerleşik hayata geçmemiş olan ve sürülerinin peşin­de gezerek hayatını göçebelikle geçiren kimselerdir. Metinde geçen köylüden maksat da, herhangi bir yerleşim merkezine yerleşen kimse­lerdir.

Kıymetli müfessir Merhum Muhammed Hamdi Yazır efendinin dediği gibi; Arab’ın göçebesine a’rabî, Türk’ün göçebesine de Türkmen denir.[115]

En-Nihâye’de, “Bedevinin şahitliğinin mekruh kılınmasının sebebi, onun şer’i hükümlerden habersiz oluşu ve şahit olduğu olayları gereği gibi kavrayamayışıdır” denilmiştir.

Hattâbî bu hadisle ilgili şöyle bir açıklamada bulunmaktadır:

“Bedevilerin şahitliğinin mekruh sayılmasının sebebi şu olabilir: Bun­lar şahitliğin nasıl yapıldığını bilmezler ve şahitliği gereği gibi ifâ edemezler. Çünkü şahitlik ederken, dengesiz konuşmayla ifadenin amacından saptırıl­mış olacağını bilmezler. Müşahade ettikleri mesele ve olayları tesbit ve ge­rektiğinde hâkime intikal ettirmekten âciz insanlardır. Ahmed b. Hanbel de böyle demiştir. Ahmed b. Hanbel’in arkadaşlarından bir topluluk bu hadis­le amel etmiştir. Mâlik ve Ebû Ubeyd de böyle demişlerdir. Fakat âlimlerin ekserisi bunun şahitliğinin kabulüne hükmetmişlerdir. İbn Reslân’ın dediği­ne göre; bedevinin şahitliğinin geçerliliğine hükmeden âimler bu hadisi, be­devilerden adaleti yani fasık olmadığı bilinmeyenlere ait olarak yorumlamış­lardır. Genellikle bedevilerin adaleti bilinemez.”

Sindî de Hattâbî’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle izah etmiştir: “Bir kavle göre bu hadisin manası; bedevinin, şehirli aleyhinde şahitlik et­mesinin uygun ve isabetli olmamasıdır. Çünkü aralarında bir münasebet ve ilişki bulunmadığı için iftira şüphesi duyulabilir. Bu kuşku nedeniyle uygun görülmemiştir. Ama bedevi onun lehine şahitlik ederse kabul olunur. Diğer bir kavle göre mana şöyledir: Bedevi, şehirli aleyhinde şahitlik işini üstlen­memelidir. Çünkü gerektiğinde bedeviyi bulmak kolay değildir. Bir başka kavle göre bu hadisteki şahitlik, kişinin fakirliğinin ispatı hakkında şahitlik­tir. Bu nevi şahitlikte şahidin inceleyici ve tecrübeli olması, dış görünüşe de­ğil meselelerin iç yüzüne nüfuz edebilecek kabiliyet ve dirayet sahibi olması gerekir.”[116]

  1. Süt Kardeşliği Hususunda Şahitlik Yapmanın Hükmü

3603… İbn Ebî Müleyke’den (rivayet olunduğuna göre) Ukbe b. Haris şöyle demiştir:

Ben Ümmü Yahya binti Ebî İhâb ile evlenmiştim. Siyah bir kad in yanımıza gelip ikimizi birden emzirdiğini iddia etti. Bunun üzerine Peygamber (s.a)’e varıp bu durumu kendisine anlattım. Benden yüz çevirdi, (söyleyeceklerimi dinlemek istemedi).

Ey Allah’ın Rasûlü, o kadın kesinlikle yalancıdır! dedim.

“Ne biliyorsun? O söylediğini söyledi. Sen artık (evlendiğin) o kadını bırak” buyurdu.[117]

Açıklama

İbn Ebî Müleyke bu hadisi, Ukbe b. Hâris’ten iki yolla almıştır:

1- Doğrudan doğruya bizzat kendisinden almıştır.

2- Bu hadisi Ukbe b. Hâris’ten, onun arkadaşları vasıtasıyla almıştır. Fakat İbn Ebî Müleyke bu hadisi bizzat Hz. Ukbe’nin kendi ağzından işit­mesinden daha ziyade ondan arkadaşı vasıtasıyla işitmekle öğrenmiştir. Bir başka ifadeyle onun arkadaşından duyduğu rivayet bizzat kendi dinlemesin­den daha çok hatırında kalmıştır. 3604 numaralı hadis-i şerifte İbn Ebî Mü-leyke’nin sözü geçen arkadaşının Ubeyd b. Ebî Meryem olduğu açıklan­maktadır.

Sübülü’s-Selâm isimli eserde bu hadis hakkında şu görüşlere yer veril­mektedir:

Hadis-i şerif süt annenin şehadetinin yalnız başına kabul edilebileceği­ne delildir. Buharî bunun için ayrı bir bab açmıştır. İbn Abbas ile seleften bir cemaatin ve Ahmed b. Hanbel’in mezhebi budur. Ebû Ubeyd, “Erkeğe kendiliğinden ayrılmak vacip olur, hâkimin hükmüne lüzum yoktur” diyor.

İmam Mâlik’e göre, süt meselesinde ancak iki kadının şehadeti kabul edilir. Hanefîlerle diğer bir takım ulemaya göre, süt meselesinin sair hukuk­tan bir farkı yoktur. Binaenaleyh burada da iki erkek yahud bir erkekle iki kadın şahitlik etmelidir. Yalnız süt annenin şahitliği kâfi gelmez. Şâfiîlere göre, süt anne ile birlikte üç kadının şahadeti kabul edilir. Yalnız ücret iste­memesi şarttır. Şâfiîlerce bu hadis, ihtiyata ve şüpheli şeylerden korunmaya hamledihniştir. Fakat kendilerine: Bu sözlerinin zahire uymadığı, çünkü Pey­gamber (s.a)’e meselenin dört defa sorulduğu, dördünde de;

“Nasıl olur, bak ne söylendi” cevabım verdiği hatırlatılmıştır. Bu hadi­sin bazı rivayetlerinde “Onu bırak” denilmiştir. Dârekutnî’nin rivayetinde ise, “Ondan sana hayır yok” buyurulmuştur. Eğer ihtiyat kabilinden olsay­dı ona kadını boşamayı emrederdi. Halbuki hadisin hiçbir rivayetinde talâk zikredilmemiştir. İbn Abbas taraftarları bu ciheti nazar-ı itibare alarak: “Bu hüküm buraya mahsustur. Binaenaleyh sair hukukun hilâfına olarak bura­da yalnız süt annenin şahadeti kâfidir.” demişlerdir.[118]

Hattâbî’nin açıklamasına göre, metinde ecen “o kadını bırak” emri far-ziyyet değil, bir tavsiye ve irşad niteliğinde olduğundan bu hadiste bir kadı­nın süt kardeşlik hakkındaki şahitliğinin kabul edilmesi gerektiğine ait bir delil yoktur.[119]

3604… (Bir önceki hadisi) İbn Ebî Müleyke, Ukbe b. el-Hâris’ten (bir de) Ubeyd b. Ebî Meryem vasıtasıyla rivayet etmiştir. (Bir defa­sında da İbn Ebî Müleyke bir önceki hadisin man,asını (doğrudan doğruya Ukbe’den, rivayet etmiş (ve şöyle demiştir): “Ben bu hadisi (biz­zat) Ukbe’den (de) işittim, fakat arkadaşımın rivayetini daha iyi bel­ledim.”

Ebû Dâvûd dedi ki: (Bu hadisin ravilerinden) Hammâd b. Zeyd, Haris b. Umeyr’e bakıp: Bu (zat) Uyyub’un (ders) arkadaşlarının güvenilenlerindendir, dedi.[120]

  1. Müslümanların İdaresinde Yaşayan Zımmîlerin Şahitliği Ve Yolculuk Esnasında (Vefat Eden Bir Kimsenin Vefatından Önce Yaptığı) Vasiyetin Hükmü

3605… Şa’bî’den rivayet olunduğuna göre;

Müslümanlardan birine şu Dakûkâ (denilen yer) de eceli gelmiş, vasiyetine şahit olacak müslüman bir kimse bulamamış. (Ancak) ki­tap ehlinden iki adamı şahit tutmuş. (Kitap ehlinden olan bu iki şahit) Kûfe’ye gelip Ebû Musa eUEş’arî’nin yanına varmışlar, (durumu ona) anlatmışlar, (vefat eden zatın) mallarını da ona getiri (ip teslim et) mis­ler. Bunun üzerine Ebû Musa el-Eş’arî: “Bu, Rasûlullah (s:a) zama­nından sonra (bugüne kadar hiç) olmamış bir hâdisedir.” dedi ve on­lara ikindiden sonra; (şahitliklerinde) hiyanet etmediklerine, yalan söy­lemediklerine, (gerçeği) değiştirmediklerine, saklamadıklarına, bozma­dıklarına, bu vasiyetin (yolculukta vefat eden zatın) vasiyyeti, (malların da yine o zatın) geride bıraktığı mallan olduğuna dair Allah’a ye­min ettirip şahitliklerini geçerli kıldı.[121]

Açıklama

Metinde geçen “Bu Rasûlullah zamanında vuku bulduktan sonra bugüne kadar hiç olmamış bir hâdisedir.” sözüyle, bir sonraki hadiste anlatılan; müslüman Büdeyl b. Ebî Meryem ile hıristiyan Temîm ed-Dârî ve Adiyy arasında, yolculuk esnasında geçen bir şahitlik olayı kastedilmektedir ki, bir numara sonraki hadis-i şerifte izah edilecektir.

Mevzumuzu teşkil eden hâdise ise, bugünkü Irak hükümetinin başşehri olan Bağdat ile yine Irak sınırları içersinde bulunan Erbil arasındaki “Dakûka” denilen yerde Ebû Musa el-Eş’arî’nin iki hıristiyan işçisi ile bir müslüman arasında vuku bulmuştur.

Hadis sarihlerinin açıklamasına göre; Ebû Musa’nın iki hıristiyana doğru söylediklerine dair yemin ettirmek için ikindiden sonraki vakti seçmiş olma­sı; ikindi sonrasının, amellerin Allah’a arz olunduğu, yer ve gök melekleri­nin nöbet devir ve teslimi için yeryüzünde hazır bulundukları, bu vakitte iş­lenen günahlara meleklerin de şahit olması cihetiyle yalan söylemenin veba­linin diğer vakitlere nisbetle daha da ağır olmasındandır.

Hattâbî, bu hadisle ilgili olarak yaptığı açıklamada şu görüşlere yer ver­mektedir:

“Bu hadİs-i şerif, zımmîlerin, müslümanlarm yolculuktaki vasiyetleri­ne dair şahitliklerinin makbul olduğuna delâlet etmektedir. Evzaî ile Şüreyh ve İbrahim en-Nehaî’ye göre ise; zımmîlerin müslümanlarm yolculuktaki va­siyetlerine dair şahitlikleri makbul olduğu gibi, yolculuk gibi müslüman şait bulmanın imkânsızlaştığı diğer hallerde de zımmîlerin müslümanlar hak-Kındaki şahitlikleri kabul edilir;

İmam Ahmed’e göre ise, zımmîlerin ancak yolculuk esnasında ölen bir müslümanm vasiyetine şahitlikleri zaruret icabı kabul edilir. İmam Şafiî’ye göre ise, zımmînin müslüman üzerine şahitliği hiçbir zaman kabul edilmedi­ği gibi kâfirler üzerine şahitliği de asla kabul edilmez, imam Mâlik de bu görüştedir.

İmam Ahmed’e göre, kitap ehlinin birbirlerine olan şahitlikleri de makbul değildir.

Rey ehline göre ise, küfür ehlinin bir millet olması cihetiyle kâfirlerin birbirlerine olan şahitlikleri makbuldür.

Ulemadan bazılarına göre; her ne kadar bir yahudinin diğer bir yahudi-ye, ya da bir hıristiyanın diğer bir hıristiyan hakkındaki şahitliği kabul edi­lirse de, bir hıristiyanın bir yahudiye ya da bir yahudinin bir hıristiyana şa­hitliği kabul edilmez. Çünkü yahudiler kendi aralarında ayrı ayrı birer mil-‘ lettirler. Bir milletin mensuplarının birbiri hakkındaki şahitlikleri kabul edilirse de iki ayrı milletten olan şahısların birbirleri hakkındaki şahitlikleri ka­bul edilemez.

İmam Şa’bî, İbn Ebî Leylâ, İshak b. Râhûyeh ve Zührî bu görüştedir­ler. Çünkü, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de haber verdiği, kâfirler arasın­daki düşmanlık bu fırkalar arasındaki düşmanlıktır.[122]

3606… İbn Abbas (r.a)’dan, şöyle dediğrrivayet olunmuştur: Sehm.oğullarından (Büdeyl isimli müslüman) bir adam,. Temîm ed-Dârî ve Adiyy b. Beddâ ile (bir yolculuğa) çıkmıştı., (Yol’da) Sehm oğullarına mensub olan (bu müslüman) Ifimse, hiçbir müslümanın bu­lunmadığı bir yerde vefat etti. (Yol arkadaşları, onım) geriye kalan mallarını getirdikleri zaman (vefat eden zatın ailesi,sanun bıraktığı) altın süslerle kaplı gümüş bir kabı bulamadılar. Bunım üzerine Rasülullah (s’.a), (bu kabın kendi yanlarında olmadığına dair) vefat eden zatın yol arkadaşlarına yemin ettirdi, (Onlar da yemin ettiler. Bir sü­re) sonra; kab Mekke’de (bazı kimselerin elinde) bulundu. (Bunlar; biz) bu kabı Temîm ile Adiyy’den satın aldık, dediler. (Vefat eden) Sehm kabilesine mensup zatın yakınlarından iki adam ayağa kalka­rak: (Müslüman olarak) bizimi şahitliğimiz Temîm ile Adiyy’in şahit­liğinden daha doğrudur ve bu kab bizim (vçfat eden) arkadaşımızın-dır, diye yemin ettiler.(İbn Abbas sözlerine devam ederek) dedi ki: “Ey inananlar, birinize ölüm gelince vasiyyet sırasında içinizden iki adil kişi şahitlik etsin”[123] âyet-i kerimesi onlar hakkında inmiştir.[124]

Açıklama

Metinde mevzubahis olan hâdise, Tirmizî’nin Sünen’inde şöyle anlatılıyor: Temîm dedi ki: Büdeyl öldüğü zaman kabı alıp bin dirheme sattık ve sonra bu parayı, ben ve Adiyy b. Beddâ aramızda pay­laştık. Büdeyl’ın ailesine geldiğimiz zaman, (eşyasından) yanımızda olanları kendilerine verdik. Gümüş kabı bulamadılar ve onu bize sordular. O bize yalnız bunları bıraktı, bize bunlardan başka başka bir şey vermedi, dedik.

Hz. Peygamber (s.a)’in Medine’ye gelişini müteakip, müslümanhğı ka­bul edince, yaptığım bu işten bir suçluluk hissettim. Bunun üzerine, Büdeyl’ın ailesine geldim, durumu kendilerine anlattım, beş yüz dirhemi de kendileri­ne verdim. Aynı zamanda bu kadar da akadaşımın yanında bulunduğunu anlattım. Adiyy b. Beddâ’yı Rasülullah (s.a)nın yadına götürdüler. Hz. Peygammer kendilerinden delil istedi, bulamadılar. Dindaşlarınca mukaddes sa­yılan bir hususta ona yemin teklif etmelerini emretti. Adiyy yemin etti.

Bunun üzerine Allah (c.c): “Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı vakit, vasiyet anında iki adil kişi şahitlik etsin.” âyetini indirdi.

Amr b. el-Âs ile bir başkası, kalkıp yemin ettiler ve bunun üzerine beş yüz dirhem Adiyy b. Beddâ’dan hüküm yoluyla geri alındı.[125]

Görüldüğü gibi Tirmizî’nin bu rivayeti mevzumuzu teşkil eden hadiste anlatılan olayın tamamlayıcısı ve tefsiri mahiyetindedir.

Yine mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte geçen âyet-i kerimenin tefsiri üzerinde pek çok görüşler vardır.

Bu hususta Hattâbî şöyle diyor:

“Bu hadis-i şerif, yemin etmenin davacı üzerine düştüğüne dair kuvvet­li bir delildir. Hz. Âişe ile Hasan-ı Basrî ve Amr b. Şurahbil’e göre ise, me­tinde geçen âyet-i kerime muhkem olduğundan nesh ihtimali yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in en son nazil olan sûresi olduğundan Mâide sûresinin hiç­bir âyeti neshedilmemiştir, Aksi görüşte olanlar âyeti te’vil ederek âyet-i ke­rimenin şahitlik hakkında değil de vasiyet hakkında inmiş olduğunu söyle­mişlerdir. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre, şu hususlar kendi görüşle­rinin doğruluğuna delâlet etmektedir:

1- Bu âyet-i kerime vesiyet hakkında inmiştir.

2- Temîm ed-Dârî ile arkadaşı Adiyy b. Beddâ şahid değil; vasî idiler.

3- Şahitlere yemin ettirilmediği halde Hz. Peygamber’in Adiyy ile Te-mîm’e yemin ettirmesi de onların şahit değil vasî olduklarını gösterir.

4- Âyet-i kerimede geçen şehadet kelimesiyle, “Allah’ın şehadetini giz­lemeyiniz.”[126] âyetinde geçen şehadet kelimesinin ifade ettiği “Allah’ın emaneti” manası kastedilmiştir.

5- Sözü geçen âyet-i kerimedeki sözü, “akrabanızdan olmayan müslümanlar” anlamında kullanılmıştır. Genellikle vasiler akraba­dan olurlar. Ancak seferde akraba bulmak imkânsız olduğundan orada ak­raba olmayan kimselerin de vasî tayin edilebileceği ifade edilmektedir ki bu da bu âyetin şahitlik hakkında değil vasiyyet hakkında indiğini gösterir.”

Bazılarına göre bu âyetin hükmü neshedilmiştir. Bu görüşlerden en doğru olanı birincisidir. Allah en İyi bilendir.

Merhum M.Hamdi Yazır Efendi de bu mevzuda şöyle diyor: Burada şâyan-ı dikkat iki mesele vardır. Birisi, bir müslümanın bulu­namayacağı zaruret halinde bir gayrimüslimi şahit tutmak ve onun şahitlik etmesi; diğeri de şahitlere yemin verilebilmesi meselesidir. Fıkıh âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre âyet-i kerimede geçen kelimesi “akrabala­rınızdan ve kabilenizden” demektir. sözü de, “kabileniz­den olmayan müminlerden” demektir. Akraba, ölünün ahvaline daha vâkıf ve ona başkalarından daha merhametli olacağı için vasiyette evvela hısım ve akrabayı, yolculuk gibi bunların bulunamadığı hallerde ise yabancıları şahit tutmak daha uygun gösterilmiştir. İbn Abbas ile Ebû Musa el-Eş’arî, Saîd b. Cübeyr, Saîd b. Müseyyeb, Şüreyh, Mücâhid ve İbn Cüreyc’den nakle­dildiğine göre; bir insan gurbette bulunur ve vasiyetine şahit olacak bir müs-lüman bulamazsa hıristiyan, yahudi, mecusi, putperest veya herhangi bir kâfiri şahit tutabilir. Bu suretten maadasında kâfirin mümin aleyhine şahitliği caiz olamaz. Binaenaleyh âyet-i kerimede geçen kelimesi ‘müslümanlar-dan”;sözü de “gayrimüslimlerden” demektir. Her ne kadar, “Er­keklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa, razı olduğunuz şa­hitlerden bir erkek iki kadın şahitlik etsin.”[127] âyet-i kerimesi, gerek hazar­da ve gerekse seferde ve vasiyette gayrimüslimlerin müslüman hakkında şa­hitliğini neshetmişse de Mâide sûresinin 106. âyeti zımmîlerin, müslümanlann yolcuhıklardaki vasiyetlerine şahitlik yapmalarının caiz olduğunu ifade ederken, zımmînin, diğer bir zımmînin vasiyetine şahitlik etmesinin caizliğini de ifade etmektedir.

Gerçi Kadı Beyzavî, “Zımmînin müslüman aleyhindeki şahitliğinin din­lenmeyeceğinde icmâ vardır” demiştir ama Fahreddin Râzî bu mevzuda ih­tilâf bulunduğunu söylemiştir. Fahreddin Râzî mensuh değildir diyenlerin görüşünü açıklarken şöyle diyor:

1- Evvelâ bu âyet-i kerimede hitap bütün müslümanlaradır.Bu bakım­dan sözü, “siz müminlerin gayrisi” anlamına gelir.

2- Fakat bunların şahadetinin cevazı ancak yolculukla kayıtlıdır; bunun dışında caiz değildir.

Eğer bu âyet-i kerimeyle zımmîlerin şahitliği değil de müslümanların şa­hitliği kastedilseydi, yolculukla kayıtlanmaması gerekirdi. Çünkü müslüman­ların şahitliği her zaman geçerlidir.

3- Şahitlere yemin ettirmek gerekmediği halde burada onlara yemin et­tirilmesine gelince; bu da bu şahitlerin gayrimüslim olmalarına bir karinedir.

4- Bu âyetin sebebi nüzûlu olarak gösterilen Ebû Dâvûd hadisi de, Büdeyl (r.a) için şahitlik yapan kimselerin gayrimüslim olduklarını ifade et­mektedir.

5- Ebû Musa el-Eş’ari’nin iki zımmînin bir müslümanın yoldaki vasiye­tine şahitlik eden iki hıristiyanın şahitliğini kabul etmesine hiçbir sahâbî iti­raz etmediğine göre bu mevzuda icmâ var demektir.[128]

  1. Hâkim Doğruluğunu Bildiği Zaman Bir Şahidin Şahitliğiyle Hüküm Verebilir

3607… Umâre b. Huzeyme’den rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a)’in sahâbîlerinden olan amcası ona şöyle demiştir: Peygamber (s.a) bedevilerden birinden bir kısrak satın aldı. Ona atının fiatını ödemek için peşinden gelmesini istedi (ve önden yürü­yüp gitti). Râsulullah(s.a) hızlıca yürüyordu. Bedevi ise yavaş yavaş gidiyordu. Derken halk bedevinin etrafını sarıp (onun yedeğinde bu­lunan) kısrağı satın almak üzere .pazarlığa giriştiler. Bu kısrağı Hz. Pey­gamber (s.a)’in bedeviden satın aldığını bilmiyorlardı. (Halkın elin­deki kısrağa daha fazla-fiat verdiğini gören) bedevi, Rasûkıirah (-s.a)’a haykırarak:

Bu kısrağı alacaksan al, yoksa ben onu sattım! dedi. Rasûlullah (s.a) bedevinin haykırışını işitince (yanına,varıp): “Ben bu kısrağı senden satın almadım mı?” diye sordu. Bedevi­nin; -Hayır vallahi, ben bunu sana satmadım; karşılığını vermesi üze­rine Peygamber (s.a):

“Evet, ben bu kısrağı senden satın aldım” dedi. Bedevi de;

Haydi öyleyse, şahit göster; demeye başladı.

Derken Huzeyme b. Sabit (ortaya atılarak bedeviye dönüp):

Ben senin bu hayvanı (Hz. Peygamber’e) sattığına şahitlik ede­rim, dedi.

Peygamber (s.a) Huzeyme’ye dönerek:

“Neye (dayanarak) şahitlik ediyorsun?” diye sordu. (Huzeyme de):

Ey Allah’ın Rasûlü, (ben, Allah’ın) seni tasdik etmesiyle (şahit­lik ediyorum) cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (ş.a) Huzeyme’nin şahitliğini iki erkeğin şahitliğine denk saydı.[129]

Açıklama

Hafız İbn Hacer’in açıkladığına göre, Umâre b. Huzeyme’-nin bu hadisi aldığı amcasının ismi Huzeyme b. Sâbk’tir.[130]

Nesâî’nin tahkikine göre Hz. Peygamber’in (s.a) kendisinden kısrak satın aldığı bedevinin ismi İbnü’l-Hâris’tİr. et-Telkîh isimli eserde ise Sevâ İbn el-Hâris olduğu ifade ediliyor.Dümeyrî deHayatü’l-Hay’evân isimli eserdebu zatın isminin Sevâ ibn el-Hâris olduğunu söylüyor.

Söz konusu kısrak, Hz. Peygamber’in hayvanları arasında “el-Mürtecez” ismiyle anılan kısraktır. .

Hz. Peygamber’in Huzeyme’den daha faziletli kimseler varken ve on­ların şahitliğini bir kişinin şahitliğine denk saydığı halde- Huzeyme’nln şahit­liğini iki kişinin şahitliğine denk saymasının sebebi, bir toplulukta Hz. Pey­gamber’in bir şahide fevkalâde ihtiyaç duyduğu bir anda o hazretin herkes­ten -önce ileri atılarak Hz.’ Peygambere şahitlik etmesidir.

Bu mevzuda Hattâbî şöyle diyor:

“Pek çok kimseler bu hadisin yerini tayin edememektedirler. Bazı bid’atçılar da bu hadise dayanarak her zaman.ve her meselede, doğru söylettiği bilinen bir tek kimsenin şahitliği ile yetinilebileceğini iddia etmişlerdir. Oysa Hz. Peygamber’in, Huzeyme’nin şahiliğini iki şahidin şahitliğine denk say­ması ona mahsus özel bir durumdur. Çünkü o her sözünde sadık olan bir peygamberdir. Hz. Huzeyme’nin şahitliği O’nun sözünü sadece tekid etmiştir. Neticede Hz. Huzeyme’nin oradaki şahitliği bir şahitlik, tasdiki de ikinci bir şahitlik kabul edilerek onun şahitliği iki müslümanın şahitliğine denk sayıl­mıştır.”

Bundan dolayıdır ki, Hz. Huzeyme’ye “Züşşahadeteyn” unvanı veril­miştir.

Buharî’nin zımnen anlattığına göre Zeyd b. Sabit, Kur’an-ı Kerim’i ted­vin ve tahrir ederken, Hz. Huzeyme ona Ahzâb sûresinden bir âyet getirmiş­ti. Bu âyet, “Müminlerden öyle erkekler var ki, Al­lah’a verdikleri sözlerde durdular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi…” âyet-i kerimesiydi. Zeyd b. Sabit, Rasûl-i Ekrem’in Huzeyme’nin bir şaha­detini iki şahadet yerine tuttuğunu bildiği için zerre kadar tereddüt etmeden bu şahadeti kabul etmiştir.

Evs ile Hazrec kabileleri, Hz. Huzeyme ile iftihar ederlerdi. Hz. Hu­zeyme Peygamberimize aşırı muhabbetiyle maruftu. Bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a) Efendimizi rüyada görmüş, onu takbil eylemişti. Hz. Huzeyme, ertesi gün Rasûl-i Ekrem’in nezdine girerek ona gördüklerini nakletmiş, Rasûl-i Ekrem, derhal alnını ona uzatmış ve Hz. Huzeyme, Rasûl-i Ekrem’in alnın­dan öpmüştü.

Diğer bir rivayete göre, Hz. Huzeyme kendini Rasûl-i Ekrem’in nasiyesi üzerinde secde ederken görmüş ve bunu Rasûl-İ Ekrem’e haber vermiş, Rasûl-i Ekrem de ona mübarek cephesini temas ettirmişti.[131]

Kadı Iyâz’ın eş-Şifâ isimli eserinde açıkladığına göre; Hz. Peygamber, pazarlık konusu olan kısrağı, sözü geçen bedeviye, “Ey Allah’ım, Eğer bu adam yalan söylüyorsa bu hayvanın hayrını görmesin!” diye dua ederek ge­ri vermiş, sabahleyin kısrak yerinde ölü olarak bulunmuştur.[132]

  1. Yemin Ve Bir Şahitle Hüküm Verilebilir Mi?

3608… İbn Abbas’tan rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a), bir yeminle bir şahide dayanarak hüküm ver­miştir.[133]

Açıklama

Bezlü’l-Mechüd yazarının açıklamasına göre, âlimlerin çoğun­luğu bu hadis-i şerif, “Hz. Peygamber (s.a), davasına şahidlik eden bir şahidi olan ve davasında haklı olduğuna yemin eden bir kimse­nin lehine hüküm verdi” şeklinde anlamışlardır. Cumhura göre Hz. Peygam­ber bu davacının kendi yeminini bir şahit yerine koyarak onu iki şahidi olan bir kimse gibi kabul etmiş ve bu suretle onun lehine hüküm vermiştir.

Davacının bir şahidi ve bir de yemini ile hüküm verilemeyeceğini söyle­yen Hanefî uleması ise bu hadisi; “Hz. Peygamber, davalının bir şahidi ile birlikte birde yemini olması halinde davalı lehine hüküm verdi. Çünkü bir şahid ile davacı lehine hüccet tamamlanmaz. En âz iki şahid olması gerekir.” şeklinde anlaşmışlardır. Nitekim 3612 numaralı hadisin şerhinde açıklayacağız.

Bazı hadis sarihleri de mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifi,”Beyyine davacı için, yemin de inkâr eden (davalı) içindir. “[134] hadis-i şerifi ile uzlaştırabilmek için, Hz. Peygamber bazen davacının şahidiyle hüküm verir­di, bazen de davalının yeminiyle hüküm verirdi. Eğer davacının şahidi bulu-‘ hursa onun şahidliğine dayanarak, eğer onun şahidi bulunmazsa davalının yeminine dayanarak hüküm verirdi şeklinde tevil etmişlerdir.

Bu mevzuda cumhurun görüşünü benimseyen Hattâbî’ye göre; yemi­nin davalıya ait olduğunu ifade eden hadisle mevzumuzu teşkil eden hadis arasında sanıldığı gibi bir çelişki olmadığından bunların arasını te’lif etmek de söz konusu değildir. Çünkü mevzumu teşkil eden hadis, bir şahidin şahit­liği ile birlikte edilen yeminle ilgilidir. Öbür hadis ise bir şahidin şahitliği olmaksızın edilen yeminle ilgilidir.

Yine Hattâbî’nin açıklamasına göre, mevzumuzu teşkil eden hadisin hük­mü sadece mâli hususlara aittir, diğer hususlardaki şahitlikler buna kıyas edilemez.

İbn Rüşd de bu mevzuda şöyle diyor:

“Ulema, bir kişinin şahidliği ve davacının yemini ile hükmetmenin ce­vazında da ihtilâf ederek; İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Dâvud, Ebû Sevr, Medineli fukaha-i seb’a ve bir cemaat: Mâli davalarda bir kişinin şahitliği ve davacının yemini ile hükmedilebilir, demişlerdir. İmam Ebû Hanîfe, Süfyân-i Sevrî ve Irak fukahasının cumhuruna göre; bir kişinin şahitliği ve davacının yemini ile hükmedilemez.

İhtilâfın sebebi bu hususta varid olan sem’î deliller arasında bulunan tearuzdur. Bir kişinin şahitliği ve davacının yemini ile hükmedilebileceğine kail olanlar; -İbn Abbas, Ebû Hureyre, Zeyd b. Sabit ve Câbir’in hadisleri olmak üzere- birçok hadislere dayanmışlardır. Ancak bunlardan Müslim’in kaydettiği yalnız İbn Abbas’ın hadisidir. Buharı’nin kaydetmeyip yalnız Müs­lim’in kaydettiği bu hadisin metni, “Peygamber Efendimiz, bir şahit ve ye­min ile hükmetti” meâlindedir. İmam Mâlik ise, bu hususta mürsel olarak Ca’fer b. Muhammed’in babasından,”Peygamber Efendimizin bir şahit ve davacının yemini ile hükmettiğine” dair rivayet ettiği hadise[135] dayanmış­tır. Çünkü İmam Mâlik’e göre, mürsel hadislerle amel etmek vacibtir. Diğer gurubun dayanağı da, “Eğer iki erkek şahit bulunmazsa şahitlerden güve­neceğiniz bir erkek ile iki kadın da kâfidir”[136] âyeti kerimesidir. Derler ki: Bu âyetten iki şahidin bulunmaması halinde ancak bir erkek ile kadının kâfi geldiği, bir erkek davacı ile yemininin kâfi gelmediği anlaşılmaktadır. Buna göre eğer, “Bir şahid ve davacının yemini ile hükmedilebilir” diyecek olursak, âyetin hadis ile nesholuriduğunu söylememiz lâzım gelir. Kur’an ise mü-tevâtir olmayan hadislerle nesholunamaz. Birinci guruba göre ise, bir, -no6İh olmayıp âyetin hükmünü değiştirmeyen bir ziyadedir. İ’kinci grubun hadis­ten dayanağımla, “Ya senin iki şahidin, ya da onun yemini”[137] hadis-i şeri­fidir.”[138]

3609… (Bir önceki hadis aynı) mana ile Amr b. Dinar’dan da ri­vayet olunmuştur. Bu hadisi (Ebû Davud’un şeyhi Muhammed b. Yah­ya’ya nakleden) Seleme b. Şebîb (bu rivayetinde şöyle) dedi: “Amr, (bu hadisin sadece) hukuk (davaların) da (geçerli olduğunu) söyledi.”[139]

Açıklama

Bu hadis, biri önceki hadisin aynısıdır. Şu farkla ki, burada ravi Amr b. Dînâr; bu hadisin hükmünün borç ve alacak gi­bi hukuk konularında geçerli olduğunu, bunun dışındaki davalarda geçerli olmadığını ifade etmektedir.

Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde ise, bu hadisin hükmünün sadece mâli konularda geçerli olduğu ifade edilmektedir.[140]

3610… Ebû Hureyre’den (r.a) rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a), bir şahitle beraber yemine dayanarak hüküm ver­miştir.

Ebû Dâvûd dedi ki: Rabîb. Süleyman el-Müezzin bu hadise ilâve olarak bana şunları da söyledi:. Şafiî bana, A bdülaziz ‘in (kendisine şun­ları) söylediğini haber verdi: “Ben bu hadisi (bunu Rabîa bana sen­den nakletmişti diyerek) Süheyl’e okudum da Süheyl (şöyle) dedi: Bence güvenilir bir adam olan Rabîa da bana bu hadisi kedisine okuduğumu söylemişti,, fakat ben hatırlayamamıştım.”

Abdülaziz (sözlerine devamla) dedi ki: “Gerçekten de Süheyl’e bir hastalık arız olmuş ve aklına biraz zarar vermişti. (Bu yüzden bil­diği bu) hadisin bir kısmını unutmuştu. Daha sonra o, bu .hadisi; -Rabîa’dan, o da Süheyl’den, Süheyl’in babasından- diyerek nâklederdi.[141]

3611… (Bu hadis) Ebû Mus’ab senediyle ve önceki hadisle aynı manada Rabîa’dan da rivayet olunmuştur. Hadisi (Rabîa’dan rivayet eden) Süleyman dedi ki: Ben Süheyl’le karşılaştım ve kendisine bu na­kdisi sordum, “Ben bu hadisi bilmiyorum” cevabını verdi. Ben de kendisine, “Onu bana Rabîa senden nakletti” dedim. O da: “Eğer (bu

hadisi) sana Rabîa benden nakletmişse sen de onu; Rabîa’dan (nakle­diyorum), (Rabıa da) Süheyl’den (nakletmiştir) diye rivayet et” ceva­bını verdi.[142]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’un bir önceki hadisin sonuna ilâve et­tiği açıklamadan da anlaşıldığı üzere bu hadisi Rabîa b. Ab durrahman’a Süheyl rivayet etmiş, fakat kendisine arız olan bir hastalık se­bebiyle hafızasını kaybeden Süheyl bunu hatırlayamamıştır. Daha sonra bu hadisin kendisinden rivayet edildiğini söyleyen kimselere inandığı için, “Siz bu hadis size hangi senetle gelmişse o şekilde rivayet ediniz” diyerek onlara bu hadisi işittikleri senetle rivayet etmelerine izin vermiştir.[143]

3612… Şuays b. Abdullah b. ez-Zübeyb dedi ki: Ben dedem Zübeyb (b. Sa’lebe’y)i (şöyle) derken işittim:

Allah’ın elçisi (Muhammed) (s.a) Anber oğulları üzerine (bir) as­ker (î kuvvet) göndermişti. (Bu askerler) onları Tâif in nahiyelerinden Rukbe’de yakaladılar ve Peygamber (s.a)’e götürdüler. (Ben de bir hay­vana) bindim (aradan sıvışarak) onlardan önce Peygamber (s.a)’e gel­dim. “Selâm sana ey Allah’ın elçisi, Allah’ın rahmet ve bereketi (se­nin üzerine olsun). Senin askerlerin bizi yakaladılar. Oysa biz (daha önce) müslüman olmuş ve (müslüman olduğumuzun bilinmesi için) de-veler(imiz)in kulaklarını kesmiştik” dedim. Anber oğulları gelince Pey­gamber (s.a) bana:

“Bu günlerde yakalanmanızdan önce nuislü man lığı kabul ettiği­nize dair bir şahidiniz var mıdır?” diye sordu. Ben “Evet” cevabım verdim.

“Şahidin kimdir?” dedi.

Anber oğullarından Semüre isimli bir adamla, başka bir adam, dedi(m ve) Peygamber (s.a)’e adamın ismini söyledi(rri). Adam (bizim daha önceden müslümanlığı kabul ettiğimize) şahitlik etti (fakat) Se­müre şahitlik etmedi. Peygamber (s.a) (bana hitaben):.

“(Semüre)senin lehine şahitlik etmekten kaçındı, öbür şahidin(in) şahitliğiyle birlikte sen de yemin yeder misin?” dedi. “Evet” karşılı­ğım verdim. Bunun üzerine bana yemin teklif etti. Ben de: Biz (daha önce) falanca gün müslüman olmuştuk ve develerin kulaklarını kes­miştik diye Allah’a yemin ettim.

Bunun üzerine Peygamber (s.a) (oradaki sahâbilere dönerek):

“Haydi, gidiniz mallan(mn) yansım (onlardan ahnız, diğer ya­rısını da) kendilerine bırakınız. Çoluk çocuklarına dokunmayınız” bu­yurdu. (Sonra Anber oğullarına dönerek):

“Eğer Allah amelleri boşa çıkarmayı sevmez olmasaydı(bu mal­lardan) size bir ipi dahi eksik vermezdim” (Fakat askerlerin emeğini boşa çıkarmak istemediğim, için mallarınızın bir kısmını onlara, ver­dim) buyurdu.

ez-Zübeyb (sözlerine devamla şöyle) dedi:

“O şırada, annem beni çağırıp (askerlerden birini göstererek): Bu adam benim saçaklı yaygımı aldı, diye şikâyet etti. Ben de hemen Pey­gamber (s.a)’e gidip şikâyette butundum. (Peygamber Efendimiz) ba­na: “Onu yakala” dedi. Bunun üzerine hemen (varıp onun) yakasını topladım, bulunduğumuz yerde onunla birlikte beklemeye başladım. O sırada Peygamber (s.a) bizim orada beklemekte olduğumuzu görünce (bana): “Bu yakaladığın adamdan ne istiyorsun?” dedi. Ben de onu elimden bırakıverdim. Peygamber (s.a) karşımıza geçip o adama,hi­tap ederek:”Biî,adama annesinden aldığın saçaklı sergiyi geri ver”.bu­yurdu. (Adam da): Ey Allah’ın Rasûlü, o kadın benim elimden çıktı, dedi. Peygamber (s,a) de adamın kılıcım çekip aldı, bana-verdi ve ona: “Git, buna ilaveten bir ölçek de yiyecek ver” buyurdu. O zat bana (kıhca) ilâve olarak bir ölçek de arpa verdi.”[144]

Açıklama

3608 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, âlimlerin çoğunluğu bu babdaki hadis-i şeriflere bakarak; da­valının kendi yemini ve şahidinin şahitlik etmesiyle hâkimin onun lehine hü­küm verebileceğini söylemişlerdir.

Hanefî âlimlerine göre; en az iki şahit şahitlik etmedikçe hâkim davacı lehine hüküm veremez. Davacı iki şahit getiremezse.o zaman hakim davalı­ya yemin teklif eder.

Alimlerin çoğunluğu, davaca durumunda olan Anber oğullarından biri­nin, daha önce müslüman olduklarına dair yemin etmesi ve bir şahidin de buna şahitlik etmesiyle Hz. Peygamber’in Anber oğullarını serbest bıraktı­ğını ifade eden bu hadis-i şerifim kendilerinin bu mevzudaki görüşlerine delil olduğunu söylemişlerdir.

Hanefî âlimlerine göre ise; Hz. Peygamber, Anber oğullarımı! serbest bırakılmasına hüküm verirken davacının yeminine dayanmamıştır. Çünkü hüküm vermek için davacının yeminine müracaat edilmez. Bu bakımdan Hz. Peygamber p davacıya yemin ettirirken onun yeminine dayanarak hüküm vermeyi değil, dadasında gerçekten samimi olup olmadığını tespit etmeyi düşünmüştür. Eğer bu kimse yemin etmekten caysa idi Hz. Peygamber onun doğru söylemediğini anlamış olacaktı. Fakat o zat yemin edince hiçbir hü­küm vermedi.

Yine Hanefî âlimlerine göre, eğer Hz. Peygamber orada bu zatın yemi­ni ile onların daha önce müslüman olduklarına hüküm verseydi o zaman Hz. Peygamber’in onların mallarından hiçbirini müslüman askerlere vermemesi gerekirdi. Çünkü hiçbir kimse müslümanların mallarını ellerinden alamaz.

Bununla beraber Hz. Peygamber, Anber oğullarının gönlünü kazanmak maksadıyla, askerlerin hakkı olan ganimetlerin yarısını kendi rızalarıyla el­lerinden alıp Anber oğullarına geri verdi.

Hz. Peygamber’in, müslüman askelerden birinin Anber oğullarından bir kadından aldığı saçaklı sergiyi kadına geri verilmesini emretmesi ve müslü­man askerin vermek istemediğini görünce ondan kılıcını alıp kadına vermesi ve üstüne de biraz yiyecek vermesini istemesi.meselesine gelince; bu mesele­de âlimlerin çoğunluğunun görüşünü destekleyecek bir durum yoktur. Çün­kü Hz. Peygamber’in o askere aldığı sergiyi geri vermesini emretmesinin se­bebi, o askerin bu sergiyi ganimetlerin bölüşülmesinden ve sözü geçen kadı­nın payına düştükten sonra almış olmasıdır. Hz. Peygamber’in emri üzerine ganimetler bölüşüldükten sonra, bu mallardan birinin sahibinden alınması­nın da gasbdan başka bir şey olmadığı herkesçe malumdur.

Askerin kendini savunmaya kalkması üzerine Hz. Peygamber’in onun kılıcını alması ise, hâkimin borçlu üzerinde bulunan maldan alacaklının ala­cağı kadar alıp, alacaklıya teslim etmesinin caiz olduğuna delâlet eder ki, İmam Şafiî ile Hanefî ulemasından müteahhirînin görüşü budur.

Bu hadis-i şerif ayrıca, bir kimsenin gasp ettiği malın değerini sahibine ödedikten sonra o mala sahip olacağına ve mal üzerindeki tasarruflarının geçerli olacağına delâlet etmektedir.

Ebû Ömer en-Nemrî, bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir.[145]

  1. Şahidleri Olmayan İki Kişinin Bir Mal Üzerinde Hak İddia Etmeleri

3613… Ebû Musa el-Eş’arî’den rivayet olunduğuna göre;

İki adam bir deve ya da bir hayvan üzerinde hak iddia ederek Pey­gamber (s.a)’e başvurmuşlar; hiçbirinin de şahidi yokmuş. Peygam­ber (s.a) de o deveyi ikisi arasında paylaştırmış.[146]

Açıklama

Hattâbî’nin açıklamasına göre; dava konusu olan hayvanın davacılardan sadece birinin elinde olmayıp ortaklaşa ikisinin elinde bulunmuş olması gerekir. Eğer böyle olmayıp da sadece birinin elinde bulunmuş olsaydı, o zaman hayvanı ikisi arasında eşit olarak paylaştırmazdı. Aliyyü’I-Kârî’nin açıklamasına göre; hayvanın hiçbir hak iddiasında bu­lunmayan üçüncü bir şahsın elinde bulunmuş olması da aynı şekilde bu ha­disin kapsamı ve hükmü içerisine girer.[147]

3614… (Bir önceki hadis) senediyle ve manasıyla (yine) Sâid (b. Ebî Bürde)’den rivayet olunmuştur.[148]

3615… (Bir önceki hadisdeki senetle) Katâde’den rivayet olundu­ğuna göre;

Peygamber (s.a) zamanında iki adam bir deve üzerinde hak iddia etmişler ve (ikisi de) iki (şer) şahit (bulup) göndermişler. Bunun üzerine Peygamber (s.a) o deveyi bu iki kişi arasında eşit olarak paylaştırmış.[149]

Açıklama

İbn Reslan’ın açıklamasına göre; mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle 3613 numaralı hadis-i şerifte anlatılan olay aynıdır. Her ne kadar 3613 numaralı hadis-i şerifte “davacıların ikisinin de şa­hidi yoktu” derken, burada her ikisinin de ikişer şahidi olduğundan bahse-diliyorsa da aslında bu iki ifade arasında bir fark yoktur. Çünkü netice iti­bariyle her iki hadiste anlatılmak istenen mana birdir. Şöyle ki, 3613 numa­ralı hadis-i şerifte taraflardan hiçbirisinin davasını isbatlayacak bir şahidi bu­lunmadığı ifade edilirken, burada da şahitler sayı itibariyle denk olduğun­dan birisi lehine hüküm vermek mümkün olmadığı, taraflardan hiçbirisinin davayı isbatlayacak ve kazandıracak bir şahit getirmediği, bir başka ifadey­le, tarafların şahitleri eşit olduklarından yok hükmüne düştükleri ve Hz. Peygamber’in de bu sebeple hayvanı taraflar arasında eşit olarak paylaştırdığı ifade edilmektedir.

Ayrıca bu hadislerden birinin, dava konusu olan hayvanın taraflardan birinin elinde olması, diğerinin ise hayvanın tarafların dışında üçüncü bir şah­sın elinde olmasıyla ilgili olması da mümkündür. Nitekim Nesâî’den rivayet edilen bir hadis-i şerif bu manadadır. Esasen bu ihtimal diğerinden daha da kuvvetli görünmektedir.

Hattâbî de bu mevzuda aynen böyle düşünmektedir. Kendine ait olma­dığını ve ihtilâfa düşenlere ait olduğunu itiraf eden bir kimsenin elindeki mal için tarafların birer şahit getirmeleri halinde nasıl hüküm verileceği konu­sunda fıkıh âlimleri ihtilâfa düşmüşlerdir.

Ahmed b. Hanbel ileîshak b. Râhûyeh’e göre, bu gibi durumda taraf­lar arasında kur’a çekilir, kur’a kime çıkarsa hak onun olur.İmam Şafiî’ nin eski görüşü de budur, yani mezhebinde iki görüş rivayet edilmiştir:

1) Bu meselede hayvan taraflar arasında eşit olarak taksim edilir. Ha­nefî ulemasıyla Süfyân-i Sevrî de bu görüştedir.

2) Aralarında kur’a çekilir, kur’a hangisine çıkarsa, ona iddiasında doğru olduğuna dair yemin etmesi teklif edilir. Yemin ederse onun lehine hüküm verilir.

İmanı Mâlik, “Üçüncü bir şahıs elinde bulunan bir mal hakkında hak iddia ederek davalarını ispat için birer şahit getiren taraflar hakkında ben hüküm vermem” demiştir. Ancak ondan bu durumda şahitleri en adil ve en salih olan tarafın lehine hüküm verileceği de rivayet olunmuştur.İmam EvzaF ye göre, şahidi daha çok olan tarafın lehine hüküm verilir.

Şa’bî’den, taraflardan her birinin şahidi nisbetinde hisse alacağı rivayet edilmiştir.[150]

3616… Ebû Hureyre’den rivayet olunduğuna göre;

İki kişi bir mal üzerinde anlaşmazlığa düşerek, Peygamber (s.a)’e başvurmuşlar. Peygamber (s.a) de (onlara):

“İsteyerek de olsa istemeyerek de olsa,(sonunda)yemin etmek üze­re kur’a çekiniz” buyurmuştur.[151]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, hüküm verebilmek için bazen kur’aya başvurabileceğini söyleyenlerin delilidir. Nitekim 2269 numa­ralı hadisin şerhinde açıklamıştık.

Avnü’l-Ma’bûd yazarı, bu babda bahis mevzuu edilen hususlarda muh­telif nakiller yapmıştır. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

“Hattâbî diyor ki: Buradaki “İstihâm”dan maksat kur’a çekmektir. Ta­raflar kur’a çekerler, kur’a kime. isabet ederse, o yemin eder ve mal onun olur. Bunun bir benzeri Hz. Ali (r.a)’den rivayet edilmiştir. Şöyle ki:

Hanş b. el-Mu’temir demiştir ki: Çarşıda satılığa çıkarılan bir katır ya­kalanıp Ali (r.a)’ye getirildi. Bir adam; bu katır benimdir; ne sattım ne de kimseye hibe ettim, dedi ve katırın kendisine ait olduğuna dair beş şahit ge­tirdi. Bunun üzerine Ali (r.a): Bu mesele hakkında hüküm etmek de var, sulh etmek de vardır. Ben ikisini de size anlatayım. Sulh söyle olur: Katır satılır ve bedeli yedi paya ayrılır. Beş şahit getirene beş pay ve iki şahit getirene iki pay verilir. Eğer taraflar sulh olmayıp da hüküm isterlerse hüküm şudur: Taraflardan birisi katırı satmadığına ve hibe etmediğine yemin eder. Yemin et­me hususunda anlaşamazsanız, yemin etmek için ben aranızda kur’a çektiri­rim. Kur’a hanginize isabet ederse o yemin eder, (ve katır onun olur) dedi. Ravi demiş ki: Ben buna şahidim, Ali böyle hükmetti, diye bilgi vermiştir.

Bir kavle göre kur’a şöyle olur: İhtilâf konusu mal taraflardan hiç biri­sinin elinde değil ve hiç birinin şahitleri de yok ise, aralarında kur’a çekilir.Kur’a kime isabet ederse o yemin eder ve mal onun olur.

Kirmânî şöyle demiştir: “Kur’a, tarafların mala müstehaklık derecesinde eşit oldukları zaman yapılır. Meselâ; mal tarafların ikisinin elindedir. Her biri malın tamamınının kendisine ait olduğunu iddia eder. Birisi yemin et­mek suretiyle malın tamamını elde etmek ister. Diğer taraf da aynı şekilde yemin edip tamamını kazanmak ister. İşte bu durumda taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime isabet ederse o yemin eder ve malın tamamı kendisine verilir.

Şevkânî de şöyle der: “Kur’a usulünün uygulanmasının sebebi şudur: Ta­raflar mala sahip olma iddiasında delil açısından eşit oldukları zaman, ter­cih sebebi yok iken bir tarafı tercih etmek caiz olmaz. Tarafları eşit tutmak bakımından kur’a usulünden başka bir çare kalmaz. Kur’a usulü de hasım­lar arasında eşitlik sağlamanın bir nevidir. İhtilâf konusu mal tarafların iki­sinin elinde veya üçüncü bir şahsın elinde olup malın kendisine değil, taraf­lara ait olduğu ikrar edildiğinde, bu malın nasıl verileceği veya ne şekilde taksim edileceği hususunda fıkıh imamlarının beyan ettikleri görüşler pek uzundur. Fakat mal bir tarafın elinde olduğu takdirde o taraf davalı ve kar­şı taraf davacı sayılır. Artık şahit getirmek davacıya, yemin etmek de dava­lıya ait olur. Yemin etmek için söz konusu kur’a meselesine gelince, Şafiî fıkıh kitaplarındaki hüküm, yemin teklifinin kur’a usulü ile değil de hâki­min takdirine ait olmasıdır. Hâkim istediği tarafa yemin teklifinde buluna­bilir. Lakin el-Bermavî demiş ki: Hadis kur’a usulünü emrettiği için, en uy­gun olanı bununla amel etmektir.”[152]

Bir Mal Hakkında İki Kişi İhtilâfa Düştüğü Ve Her Birisi Malın Kendisine Ait Olduğunu İddia Ettiği Takdirde Hüküm Nedir?

Bu konu birkaç şıkka ayrılır:

1- Mal üçüncü bir şahsın elindedir. Bu şahıs malın kendisine ait olma­dığını ve ihtilâfa düşenlere ait olduğunu söyler. Fakat bir tarafın mı ya da tarafların müşterek malı mıdır bilmez; iki tarafın da şahitleri vardır.

2- Mal üçüncü bir şahsın elindedir. Bu şahıs malın kendisine ait olma­dığını söyler. Fakat taraflardan kime ait olduğunu bilmez; tarafların şahit­leri de yoktur.

3- Mal tarafların ikisinin de elindedir ve iki tarafın da şahitleri vardır veya hiçbir tarafın şahitleri yoktur.[153]

Biz fıkıh âlimlerinin birinci meseleye ait görüşlerini bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan şimdi burada sadece 2. ve 3. meseleye aft görüşle­rini nakletmekle yetineceğiz.

  1. meseleye ait görüşler şöyledir:

el-Mişkât şerhinde mesele şöyle anlatılmaktadır: Üçüncü bir şahsın elinde bulunan mala taraflar sahip çıkmak ister. İki tarafın da şahitleri yoktur ve­ya iki tarafın da şahitleri vardır. Yanında mal bulunan üçüncü şahıs; ben bu malın kime ait olduğunu bilmiyorum, der. Bu durumda taraflar arasında kur’a çekilir. Kur’a kime çıkarsa yemin eder ve mal kendisinin olur. Ali (r.a) böyle hükmetmiştir. İbnü’l-Melik’in dediğine göre, Ahmed ve bir kavlinde Şafiî de böyle demiştir.

Ebû Hanîfe’ye göre, tarafların ikisi de yemin ederler. Sonra mal ikisi arasında eşit olarak taksim edilir.

Ebû Hanîfe ile Şafiî’nin diğer bir kavillerine göre, mal üçüncü şahsın elinde bırakılır.

  1. meseleye gelince: Mal ikisinin elinde bulunduğu için iki taraf da ma­lın yarısı için davacı ve malın yarısı için davalı durumdadırlar. İki tarafın da şahidi bulunmadığı takdirde davacı durumunda oldukları yarım için bir hak talebinde bulunamazlar. Fakat davalı durumunda oldukları yarım için yemin etmeleri yeterlidir. Bunun için hâkim bu malı ikisinin arasında eşit olarak taksim eder. İki tarafın şahitleri olsa yine hüküm budur. Çünkü şa­hitler, birbirlerinin ifadelerini etkisiz hale getirmekle yok gibi sayılırlar. İki taraf yemin etse veya yeminden istinkâf etse yine hüküm budur.[154]

3617… Ebû Hureyre’dem rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a): “(İhtilaflı olan) iki kişi yemin etmeyi isteseler de istemeseler de (sonunda) yemin etmek üzere (aralarında) kur’a çekmelidirler.” bu­yurmuştur.

(Ravi) Seleme (b.Şebîb) dedi ki: (Abdürrezzak bu hadisi bana): “Bize Ma’mer haber verdi” (tabiriyle) ve ‘İki kişiye, istemedikleri halde yemin teklif edilirse “(sözleriyle) rivayet etti.[155]

Açıklama

Buradaki “yemîne zorlandıkları zaman” sözünden maksat, fıkıh ıstılahında kastedilen bir zorlama değil, istemediği halde yemin teklif etmektir.Nitekim tercemede bu hususu göz önünde bulundurduk. Kur’anm nasıl çekileceği ve yeminin nasıl edileceği hu­susu bir önceki hadisin şerhinde açıklandı.[156]

3618… Saîd b. Ebî Arûbe’den, (yine) aynen (3613 numaralı) îbn Minhâl (hadisinin)senediyle rivayet edilmiştir ki,Ebu Musa el-Eş’arî şöyle dedi:

(İki adam) bir hayvan üzerinde (hak iddia ederek Peygamber (s.a)’e başvurdular), ikisinin de şahidi yoktu. Rasûlullah (s.a) onlara (sonunda) yemin etmek üzere kur’a çekmelerini emir buyurdu.[157]

  1. Yemin Etmek Davalıya Düşer

3619… İbn Ebî Müleyke’den (şöyle) dediği rivayet olunmuştur: İbn Abbas bana bir mektup yazarak Rasûlullah (s.a)’ın, yeminin davalı üzerine düştüğüne hükmettiğini bildirdi.[158]

Açıklama

“Davacı” sözü, zahirî duruma ters düşen ve sükut etmesi davanm düşmesine ve davayı kaybetmesine sebep olan kimse anlamına gelir. Davacının sözleri zahire ters düştüğü için onun sözlerine inan­mak zor olduğundan kendisine inanabilmek için yemin etmesi yeterli değil­dir. Onun sözlerine inanabilmek için kuvvetli bir delil getirmesi gerekir.

Davalının sözleri ise zahire uygun olduğundan, onun kendini savunmak gayesiyle söylediği sözlerin doğruluğuna inanabilmek için sadece bir yemin etmesi yeterlidir.[159]

Binaenaleyh, hâkim huzuruna gelen davacıyı dinledikten sonra eğer davalı, aleyhindeki iddiaları ikrar ederse hâkim onu ikrarı ile il­zam eder, aleyhine hüküm vererek davayı neticelendirir. Fakat davalı, aley­hindeki iddiayı inkâr ve reddederse hâkim bu sefer davacıdan beyyine (delil) ister. Davacı bu beyyineyi getirerek davasını isbat ettiği takdirde hâkim da­valının aleyhine hüküm verir. Davacı davasını isbat için delil getirmekten ve dolayisıyle davasını isbattan aciz kaldığı takdirde, hâkim davacının isteğiyle davalıya yemin teklif eder. Eğer davalı yemin ederse davalıyı davadan men eder.[160]

Eğer davalı yeminden kaçınırsa hâkim onun yeminden kaçınmasıyla hü­küm verip davayı neticelendirir.[161] Davalı yeminden kaçındığı için davacıya yemin teklif edilmez. İmam Şafiî’ye göre ise, bu durumda hâkim yemini da­vacıya teklif eder, eğer davacı yemin ederse davacı lehine hüküm verir.[162]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif hakkında Avnü’l-Ma’bûd yaza­rı şöyle diyor:

“Bu hadis; davacı ile davalı arasında bir görüşüp konuşma olduğu bi­linsin bilinmesin, davalıya mutlaka yemin ettirilir, diyen âlimler çoğunluğu ile Şafiî mezhebinin lehine bir delildir.

İmam Mâlik ile taraftarlarına, meşhur yedi fıkıh âlimine ve Medineli fakîhlere göre ise; davalıya yemin teklif edilmesi için davalı ile davacı ara­sında görüşüp konuşma, alışveriş yapma gibi bir ilişkinin bulunması gere­kir. Çünkü böyle bir şart bulunmadığı takdirde, kötü niyetli kişilerin yalan­cı şahitlere yemin ettirmek suretiyle fazilet sahiplerinin mallarını ellerinden alma fırsatı doğar.

Taraflar arasındaki bu ilişkinin mahiyyeti konusunda âlimler ihtilâf et­mişlerdir. Bazılarına göre bu, iki taraftan birinin diğerinden alışveriş ve ve­resiye muamele yaptığı bir ya da iki şahitle ispatlanmış olur. Bazılarına göre de, taraflar arasında böyle bir muamele yapılmış olmasının ihtimal dahilin­de olması bu ilişkinin varsayılmasi için yeterlidir. Ancak çoğunluk âlimlere göre; bu şartı geçerli kılacak kitaptan, sünnetten ve icmâdan hiçbir delil mevcut değildir.”[163]

  1. Yemin Nasıl Ettirilir?

3620… İbn Abbas’tan rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a) yemin ettir(mek iste)diği bir adama:

“Davacının sende hiçbir hakkı bulunmadığına dair, kendisinden başka hakiki bir ma’bud bulunmayan Allah’a yemin et” buyurmuştur.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Ravi) Ebû Yahya’nın adı Ziyâd’dır. Kendisi güvenilir bir kimsedir ve Kûfelidir.[164]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte hâkimin mahkemede davalıya nasıl yemin ettireceği açıklanmaktadır.

Hadisin ifadesinden açıkça anlaşılacağı üzere, Rasûl-i Zîşan Efendimiz, mahkemede huzura gelen davacıdan;”Kendisinden başka ilâh olmayan Al­lah’a yemin ederim.” şeklinde yemin etmesini istemiştir.

Her ne kadar Allah (c.c)’nun sıfatlarını anmadan sadece, “Vallahi” Al­lah’a yemin ederim” şeklinde yemin ettirmek yeterli ise de, sıfatlarını zikre­derek edilen yemin daha kuvvetli olduğundan bu şekilde yemin ettirmesi da­ha da isabetli olur.

el-İhtiyâr müellifi Mavsilî bu mevzuda şöyle diyor:

“Allah’tan başka hiçbir şeye yemin edilmez. Hâkim isterse Allah’ın sı­fatları ile yemini daha da kuvvetlendirir. Yeminin tekrarlanmasında ihtiyat vardır. Zaman ve mekân ile yemin kuvvetlendirilmez. Yahudiye, “Musa (a.s)’ya Tevrat’ı indiren Allah Teâlâ’ya yemin ederim” diye yemin ettirilir. Mecusilere, “Ateşi yaratan Allah’a”; putperestlere de sadece; Allah’a diye yemin ettirilir. Bu sınıflara, tapındıkları mabetlerde yemin verdirilmez.”[165]

  1. Müslümanların İdaresinde Yaşayan Azınlıklardan Olan Davalılara Da Yemin Ettirilir Mi?

3621… el-Eş’as’dan rivayet edilmiştir; dedi ki:

Benimle yahudilerden bir adam arasında (ihtilaflı) bir arazi var­dı. Adam beni (m hakkımı) inkâr et(miş)ti. (Tutup) kendisini Peygam­ber (s.a)’e götürdüm. Peygamber (s.a) bana:

“Senin şahidin var mı?” diye sordu. Bende, “Hayır” cevabını verdim. (Bunun üzerine) yahudiye (dönerek):

“Yemin et” diye emir verdi. Ben (onun yemin etmesine fırsat vermeden):

“Ey Allah’ın Rasûlü, bu durumda (bu adam) yemin eder ve ma­lımı (da elimden alır) götürür, dedim. Bunun üzerine Yüce Allah;”Fakat Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az (bir) paraya satanlar var ya…”[166] âyetini, sonuna kadar indirdi.[167]

Açıklama

Avnü’l-Ma’bûd yazarının açıklamasına göre; “Tıybî, metinde geçen; “Bu durumda (bu adam) yemin eder ve malımı götürür gider” sözüyle bu söz üzerine inen Âl-i İmran sûresinin 77. âyet-i keri­mesi arasında iki yönden ilgi bulunduğunu söylemiştir:

1- Sanki âyet-i kerime’de Eş’aş’a; “Davalı aleyhine bir delilin bulun­madığına göre, senin yapabileceğin tek şey ona yemin ettirmektir” denilmek­tedir. Bu bakımdan metinde geçen bu sözle sözü geçen âyet-i kerime arasında çok yakın bir ilgi görülmektedir.

2- Âyet-i kerimede, hakiki Tevrat’ta da bu hükmün bulunduğunu yahudilere ihtar eden bir nükte olduğu söylenebilir. Bu da âyet-i kerime ile hadis-i şerif arasındaki ilgiyi gösterir.”

Görülüyor ki, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, mahkemelerde azınlıklara da yemin ettirileceğine delâlet etmektedir. Bu yeminin nasıl etti­rileceğini bir önceki hadis-i şerifte açıklamıştık.[168]

  1. (Dava Konusu Olan Hadiseyi Görmediğini Söyleyen Davalı) Bir Adam Görmediği (Bu) Hâdise Hakkında Bilgisine Göre Yemin Eder

3622… Es’aş b. Kays’dan rivayet olunduğuna göre;

Kindeli bir adam ile Hadramevtli bir adam Yemen’de bulunan bir arazi üzerinde anlaşamayarak Peygamber (s.a)’e başvurmuşlar.Hadramevtli adam:

Ey Allah’ın Rasûlü, şu adamın babası benim toprağımı haksız­lıkla elimden aldı. (Şimdi) bu toprak kendi elinde bulunuyor, dedi.Hz. Peygamber de ona:

” Senin (bu iddianı doğrulayacak) bir şahidin var mı?” diye sordu.

Hayır, (yok) fakat ben ona bu arazinin benim olup da babası­nın onu benden haksızlıkla aldığını bilmediğine dair yemin etmesini teklif ediyorum, dedi.

Bunun üzerine Kindeli adam yemin etmeye hazırlandı… (el-Eş’as . Kays, sözlerine devam ederek bir önceki) hadisi (aynen) anlattı.[169]

Açıklama

Şevkânî’nin Neylü’l-Evtâr isimli eserinde açıkladığı gibi; bu hadis, bir kimseye bildiğini dosdoğru ifade ettiğine dair ye­min etmesi teklif edildiği zaman bu şekilde yemin etmesinin o zat üzerine vacip olduğunu ifade etmektedir.

Bir başka ifadeyle, hâdiseyi görmediğini ve bilmediğini söyleyen dava­lının yemini, “Vallahi ben hakkımda davacı olan bu zatın hakkımdaki iddi­asının doğru olduğunu bilmiyorum” şeklinde olur. Bu şekilde yemin ederse mahkeme lehine sonuçlanır. Aksi takdirde aleyhine sonuçlanır.[170]

3623… Alkame b. Vâil b. Hucr el-Hadramî’nin babasından şöy­le dediği rivayet olunmuştur:

Hadramevtli bir adamla Kindeli bir adam (aralarında ihtilâfa dü­şerek) Rasûlullah (s.a)’a geldi(ler). Hadramevtli (adam diğerini gös­tererek);

Ey Allah’ın Rasûlü, bu adam, babama ait olan bir araziyi üze­rinde hiçbir hakkı olmadığı halde zorla elimden aldı, dedi.Kindeli de:

O benim toprağımdır. Benim elimde bulunmaktadır. Onu ben işlemekteyim, cevabını verdi.

Peygamber (s.a) Hadramevtliye:

“Şahidin var mı?” diye sordu. Adam, “Hayır” cevabını verdi. Rasûlullah (s.a):

“Bu durumda senin ondan (sadece bir) yemin etmesini isteme hakkın vardır” buyurdu.(Hadramevtli bu cevabı işitince):

Ey Allah’ın Rasûlü, o, yemine önem vermeyen yalancının biri­dir. Hiçbir günahdan da çekinmez, dedi.

(Hz. Peygamber de).

“Senin için ondan (isteyebileceğin) bundan başka (bir şey) yoktur” buyurdu.[171]

Açıklama

Hattâbî, bu hadis-i şerifi açıklarken; “Bu hadis, davacının isbat edememesi halinde davalının yemin etmesiyle davanın düşeceğine ve mahkemede yalancı kimselere de doğru dürüst insanlar gibi yemin ettirileceğine delâlet etmektedir” diyor.

Mevzumuzu teşkil eden buhadis-i şerif ile bir önceki hadis-i şerifte, Hz, Peygamber’e getirilen davanın taraflarından birisi Hadramevtli diğerinin de Kindeli olduğu ifade edilirken; aynen bu davaya benzeyen bir davadan bah­sedilen 2621 numaralı hadis-i şerifte ise, taraflardan birinin Eş’as’ diğerinir de biri yahudi olduğu ifade edilmektedir. Bu durum mevzumuzu teşkil eder bab hadislerinde anlatılan hâdise ile 2621 numaralı hadiste anlatılan olayır birbirinden tamamen farklı iki olay olduğunu gösterir.

Bu hadis-i şerif daha önce 3245 numarada da geçmişti.[172]

  1. Müslümanların İdaresinde Yaşayan Azınlıkla* Nasıl Yemin Ederler?

3624… Ebû Hureyre’den rivayet edildiğne göre;

Peygamber (s.a) yahudilere (yemin teklif ederken) şöyle buyurdu:

“Sizden, Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah aşkına doğru söyleme­nizi istiyorum; Tevrat’ta zina eden kimse hakkında hiçbir hükme rastladınız mı?”

Musannif Ebû Dâvûd, bu hadisi recm olayında (4446 numaralı hadis) da nakletmiştir.[173]

3625… Şu (bir önceki) hadis (yine bir önceki) senediyle ez-Zührî’den de rivayet olunmuştur. Bu hadiste (şu ibare vardır: ez-Zührî): “Bana (bu hadisi) Müzeyne (kabilesin) den, ilim peşinde koşup onu gereğince belleyen bir adam haber verdi. (Ve bu adam bu hadisi ken­disine rivayet eden kimseden bahsederken) Saîd b. el-Müseyyeb’i zikretti” dedi ve (önceki hadisi) manasıyla rivayet etti.[174]

3626… İkrime’den rivayet olunduğuna göre;

Peygamber (s.a) İbn Sûriyâ’ya (yemin teklif ederken) şöyle dedi:

“Size, sizi Firavun hanedanından kurtaran, denizi size yaran ve üzerinizi bulutlarla gölgelendiren ve size kudret helvasıyla bıldırcın in­diren, Musa’ya indirdiği Tevrat’ı size de gönderen Allah’ı hatırlata­rak size yemin veriyorum. (Doğru söyleyin),siz kitabınızda recm ce­zasını görüyor musunuz?”

İbn Sûriyâ da:

Sen bana çok büyük bir yemin verdin. Artık benim yalan söyle­mem caiz olmaz, dedi.

(Ravi rivayetine devam ederek bir önceki) hadisi (bütünüyle) ri­vayet etti.[175]

Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden bu babda gelen üç rivayetin üçü de aslında yahudilerin bir zina olayı hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber’e başvurmaları ve Hz. Peygamberin de, bu mevzuda Tev­rat’ın hükmünün nasıl olduğuna dair bildiklerini dosdoğru söylemeleri için onlara yemin ettiriş tarzı anlatılır. Olayın bu babla ilgili kısmı da işte burasıdır. Olay bu babda özet olarak anlatılmıştır. Tamamını anlatabilmek için hâdisenin değişik taraflarını anlatan hadisleri bir araya getirmek gerekir. Mâ­lik, Nâfi’ kanalıyla Abdullah b. Ömer’den şu lafızlarla nakletmektedir:

“Yahudiler, Hz. Peygamber’e geldiler ve kendilerinden bir kadınla bir erkeğin zina ettiğini söylediler. Rasûlullah (s.a) onlara: “Tevrat’ta recm ko­nusunda ne görüyorsunuz?” diye sordu. Onlar: Biz, zina edenleri sopalatı­rız, dediler. Abdullah b. Selâm dedi ki: Yalan söylüyorsunuz, Tevrat’ta recm vardır. Tevrat’ı getirdiler, ortaya yaydılar. Birisi elini recm bölümünün üze­rine koydu. Bölümün öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah b. Selâm: Elini kaldır, dedi. O kişi elini kaldırdı, görüldü ki bu kısımda recm ile ilgili bölüm bulunmaktadır. Yahudiler: Muhammed doğru söylüyor. Tevrat’ta recm bahsi vardır, dediler. Rasûlullah (s.a) onlara emretti ve zina eden kişiyi recm ettir­di. Ben, adamın kadının üzerine eğiliponu taş değmesinden korumaya çalış­tığını gördüm.”[176]

Aynı olay 4446 numaralı hadis-i şerifte de şöyle anlatılıyor:

“Abdullah b. Ömer dedi ki: Yahudilerden bir topluluk gelip Hz. Pey-gamber’i Kuff (Medine’de bir vadi)’e çağırdılar. Hz. Peygamber onların ya­nına varınca; Ey Ebul Kasım, bizden bir erkek ile bir kadın zina etti, sen aralarında hüküm ver, dediler. Abdullah b. Ömer der ki: Hz. Peygamber’in altına bir minder koydular, üzerine oturdu. Sönra;”Bana Tevrat’ı getirin” dedi. Onlar Tevrat’ı getirdiler. Hz. Peygamber de minderi altından kaldıra­rak üzerine Tevrat’ı koydu. “Sana ve seni indirene iman ettim” dedi. Genç bir delikanlı getirdiler…” Hadisin bundan sonraki kısmı Buharî’nin Mâlik ve Nâfi’ vasıtasıyla İbn Ömer’den naklettiği yukarıda mealini sunduğumuz hadis gibidir.

Bu hadisler Mâlik ve Nâfi’ yoluyla İbn Ömer (r.a)’den rivayet olunmuş­tur. Mevzumuzu teşkil eden babtaki hadislerden 3624 numaraları hadisi ise Zührî, kimliği meçhul Müzeyneli bir adam ve Saîd b. el-Müseyyeb kanalıyla Ebû Hureyre’den; 3625 numaralı hadisi yine Zührî kimliği meçhul Müzeymeli âlim bir adam vasıtasıyla yine Said b. el-Müseyyeb’den rivayet etmiş­tir. Bu durum, her iki hadiste de aynı olayın aynı raviler tarafından rivayet edildiğini gösterir.

Görüldüğü gibi 3626 numaralı hadisin senedinde Saîd b. el-Müseyyeb, Katâde ve İkrime bulunmaktadır. İkrime’nin ise sahâbî olmadığı, yani Hz. Peygamber’den hadis almadığı bilinen bir gerçek olduğuna göre, onun bu hadisi bir sahâbîden almış olması gerekir.

Yukarıdaki iki hadis-i şeriften Saîd b. el-Müseyyeb’in kanalıyla gelen hadisin Ebû Hureyre’den alındığı anlaşıldığına göre, mevzumuzu teşkil eden Saîd b. el-Müseyyeb’den gelen bu hadisi de İkrime’nin Ebû Hureyre’den al­mış olması gerekir. Hafız Münzirî de, “Bu hadis mürseldir” derken bu ger­çeği ifade etmek istenmiştir.

Bu hadis-i şerifler, müslümanlarm idaresinde yaşayan azınlıklara mah­kemede yemin ettirmek icab edince, Allah’a yemin etmeleri teklif edileceği­ne delâlet etmektedir. 3620 numaralı hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, yahudilerin mahkemede nasıl yemin edecekleri Hanefî fıkıh kitaplarında şöyle anlatılır:

“Yahudiye, Musa (a.s)’ya Tevrat’ı indiren Allah Teâlâ’ya yemin ede­rim, şeklinde yemin ettirilir.”[177]

  1. Kişi Hakkını İsbat İçin Yemin Edebilir

3627… Avf b. Mâlik’ten, şöyle dediği rivayet olunmuştur: Peygamber (s.a) iki kişi arasında hüküm vermişti. (Bunlardan) aleyhine hüküm verilen adam, dönüp giderken; “Hasbiyallah ve ni’-mel vekîl = Bana Allah yeter; O, ne güzel bir vekildir” dedi. (Bunu gören) Peygamber (s.a) de (ona):

“Allah miskinlerden hoşlanmaz. Senin akıllıca ye tedbirli dav­ranman gerekir. Binaenaleyh bir iş karşısında acze düştüğün zaman, (işi oluruna bırakıverme, gereken tedbirleri akıllıca al) sonra; hasbiy-yallah ve ni’mel vekîl, de” buyurdu.[178]

Açıklama

Bu hadisi şerif; zamamn akı§1 ferisinde çetin işlerle ve haksızhklarla karşııaşan bir müslümanın, üzerine düşen tedbirleri almadan, işi kendi oluruna bırakıp “Hasbunallah” çekmesinin, Allah’­ın hoşlanmadığı bir iş olduğunu; müslümanın bu gibi durumlarda akıllıca tedbirler alması gerektiğini, ancak bu tedbirleri aldıktan sonra işin geri ka­lan kısmını Allah’a havale edebileceğini ifade etmektedir.

İnsanın mahkemede hakkını isbat edebilmesi için yemin etmesi gerekti­ğinde, bu yemini etmesi hakkını elde etmesi için gerekli bir tedbir olacağın dan, bu hadis, kişinin gerektiği zaman hakkım isbat için yemnin etmesinır meşruluğuna delâlet etmektedir.[179]

  1. Bir Kimseyi Borçtan Veya Diğer Haklarından Dolayı Hapsetmenin Hükmü

3628… Amr b. eş-Şerîd’in babasından, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Varlıklı bir kimsenin borcununu ödemeyi geciktirmesi (alacak­lıya ondan) şikâyetçi olmayı ve (hâkime de)onu (hapis cezasıyle) ceza­landırmayı meşru kılar.”

Îbnü’l-Mübârek dedi ki; (Metinde geçen) “Yuhillu ırzahû” (cüm­lesi) “Ona sertçe çıkışabilir” analamına gelir, “Ve ukûbetehu” cüm­lesi de, “hapsedilebilir’ anlamına gelir.[180]

Açıklama

Hattâbî; bu hadis-i şerif, maddî imkânı olduğu halde borcu­nu bile bile geciktiren kimsenin borcunu ödemesi için hapsedileceğine; fakirliğinden dolayı borcunu zamanında ödemeyen bir kimsenin hapsedilemeyeceğine delâlet etmektedir, der.

Hattâbî, bu hususta âlimler arasındaki farklı görüşlere şöylece işaret etmektedir:

“Kadı Şüreyh’e göre; borcunu zamanında ödemeyen kimse fakir olsun zengin olsun, borcunu ödeyinceye kadar hapsedilir. Yani bu mevzuda borçlunun fakir olmasıyla zengin olması arasında bir fark yoktur.Rey taraftar­ları da bu görüştedirler.

İmam Mâlik’e göre; borcunu zamanında ödemeyen bir fakir bu bor­cundan dolayı hapsedilmez, ona sadece borcunu ödemesi için mühlet verilir.

İmam Şafiî’ ye göre ise; borçlunun zahirî haline bakılır; eğer fakir gö­rünüyorsa hapsedilmez, fakat zengin görünüyorsa kendisine borcunu der­hal ödemesi teklif edilir. Eğer borcunu öderse serbest bırakılır, ödemekten kaçınırsa borcunu ödeyinceye kadar hapsedilir.”[181]

3629… Bedevilerden birisi olan Hirmâs b. Habib’in dedesinin şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Bana borçlu olan bir kimseyi Peygamber (s.a)’e getirmiştim. Ba-na;”Borçlunun peşini bırakma” buyurdu. (Bir süre) sonra da, “Ey Temîm oğullarının kardeşi, esirine ne yapmak istiyorsun?” dedi.[182]

Açıklama

“Lüzum” kelimesi burada; alacaklının, borçlunun peşini bırakmayıp onu devamlı takıp etmesi anlamında kullanılmıştır.

Şevkânî, Neylü’l-Evtâr isimli eserinde, alacaklının borçlusunun peşini takip etmesi konusunda âlimler arasındaki ihtilâfı şöyle anlatmaktadır:

“İmam Ebû Hanîfe’ye ve Şafiî âlimlerinden nakledilen iki kavilden bi­rine göre; borçlu, borçlusunun çalışıp para kazanmasına engel olmayacak şekilde onun peşine takılabilir. Borçlu nereye giderse o da ardından gider. Oturunca oturur, kalkınca kalkar, yürüyünce yürür, evine girince o da ar­dından girebilir.

İmam Ahmed’e göre; alacaklı kişi mahkemede, alacaklı olduğunu isbat için yakında bulunan delilini getirmek üzere evine veya benzeri yakın bir ye­re gidip gelinceye kadar borçlusunun orada tutulmasını istediği takdirde bu isteği yerine getirilir. Fakat uzakta bulunan bir delili getirmek için borçlu­nun göz altında bulunmasını isteyemez.

Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, borçlunun arkasını takip etmek, mah­keme esnasında alacaklının delilinin getirilmesi için onu orada bekletmek asla caiz değildir.

Cumhura göre, bu hadis-i şerifte geçen “Iüzûm” kelimesiyle kastedi­len, borçluyu uzaktan göz altında bulundurmaktır.”

İbn Ebî Hatim, mevzumuzu teşkil eden bu hadisin ravisi el-Hirmâs’m dedesinin sahâbî olduğunu söylemiştir.[183]

3630… Behz b. Hâkim’in dedesinden rivayet olduğuna göre; Peygamber (s.a) bir adamı, bir suçlamadan dolayı hapset­miştir.[184]

Açıklama

Hadis-i şerifte, Rasûl-i Zişan Efendimizin, borcunu ödeme­mek gibi bir suçla suçlanan bir kimseyi hapsettiği ifade edil­mektedir. Tirmizî’nin rivayetinde ifade edildiği üzere, Efendimiz bu sanığı bir süre hapettikten sonra serbest bırakmıştır.

Hattâbî, bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor: “Bu hadis-i şerif, birisi ceza hapsi, diğeri de hüküm vermek için belge toplama hapsi olmak üzere iki çeşit hapis olduğuna delâlet etmektedir. Ceza hapsi, hükmün kesinleştiği hallerde uygulanır. Belge toplama hapsi ise, şa­hitleri yada belgeleri ortaya koyabilmek için uygulanır. Hz. Peygamber’in, suçlu olduğu iddia edilen bir şahsı gündüzün bir süre hapsettikten sonra aley­hindeki suçlamalar isbat edilemeyince serbest bırakması bunu gösterir.”[185]

3631… İbn Kudâme’nin dedi(ğine göre, Behz b. Hakim b. Muâ-viye’nin dedesi olan. Muâviye îbn Hayde’nin) kardeşi ya da am­cası :Müemmel’in söyledi (ğine göre ise Muâviye’nin bizzat) kendisi-kalkıp hutbe okumakta olan Hz. Peygamber’e varmış ve iki defa:

Komşularım niçin tutuklandılar? diye sormuş. Sonra cevap ala­mayınca bir şeyler daha söylemiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a):

“Onun komşularım serbest bırakınız” buyurmuş.

(Ancak) Müemmel, (İbn Kudâme’nin rivayetinde geçen) “hutbe okumakta olan” sözünü rivayet etmemiştir.[186]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Musannif Ebû Davud’a, biri Muhammed b. Kudâme; diğeri de Müemmel b. Hişâm yoluyla olmak üzere iki yoldan ulaşmıştır. Şu farkla ki, İbn Kudâme’nin rivayetine göre, tutulu­ların niçin tutuklandıklarını Öğrenmek üzere Hz. Peygamber’in huzuna gi­den kimse Muâviye b. Hayde’nin kardeşi veya amcasıdır. Müemmel b. Hişâm’ın rivayetine göre; sözü geçen şahıs Muâviye b. Hayde’nin bizzat ken­disidir. Bir de Müemmel’in rivayetinde Hz. Peygamber’in o anda hutbe oku­makta olduğundan söz edilmiyor. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde açık­landığı üzere, Hz. Peygamber’in huzuruna varan Muâviye’nin kardeşi veya amcası; komşularının niçin tutuklandıklarını iki defa sorup cevap alamayınca Hz. Peygambere hitaben: “Eğer bu insanları tutukladığını halka söylersem, senin insanları serden men ettiğini hem de şerri bizzat kendinin işlediğini söylerler” demiş. Bunu duyan Muâviye, Hz. Peygamber’in bu sözleri du­yup halka beddua edeceğinden korktuğu için sözle araya girmişse de Hz. Pey­gamber muhatabına yönelerek: “Demek siz bana böyle söylüyorsunuz. -Veya, içinizden biri bana bunu söylüyor öyle mi?- Oysa bu işi ben yapmışsam onun vebali bana aittir, size değildir” demiş, ve sonra:”Onun komşularını bırakıverin” buyurmuş. Hz. Peygamber’in söz konusu sanıkları tutuklama­sı aslında son derece makul ve meşru bir uygulama olduğu halde, kendisi fevkalâde bir mekârim-i ahlâk sahibi olduğu için o kimsenin bu saygısızca tutumu karşısında hiddete ve öfkeye kapılmamış, ona komşularını serbest bırakmakla karşılık vermiştir.[187]

Bu hadisle ilgili fıkhı açıklamalar bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[188]

  1. Vekillik

3632… Câbir b. Abdullah’tan (r.a) şöyle dediği rivayet olun­muştur:

Ben Hayber’e gitmek istemiştim. Peygamber (s.a)’e varıp selâm verdim ve kendisine;

Ben Hayber’e gitmek istiyorum, dedim.

“Vekilimin yanına vardığın zaman ondan (benim hesabıma) on-beş vesk (hurma) al. Eğer senden (benim vekilim olduğuna dair)bir alâmet isterse, elini onun köprücük kemiğinin üstüne koy” buyurdu.[189]

Açıklama

Vesk: Kûfelilere göre 200 kg.lık bir ağırlık ölçüsüdür. Hadis sarihlerinin açıklamasına göre; Hz. Peygamber’in Câbir b. Abdulah’a vekilinden almasını emrettiği onbeş vesk ağırlığındaki malın cin­si hurma veya arpadır.[190]

Bazı Hükümler

  1. Vekil tutmak veya vekil olmak caizdir.
  2. Vekil ile müvekkilin, aralarında haberleşmeyi ve an­laşmayı kolayca sağlamak maksadıyla kimsenin bilmediği gizli bir alâmet kul­lanmaları müstehaptır. Bu yolla haberleşmek diğer yollardan daha emni­yetlidir.[191]
  3. Bazı Kaza (Yargı) Hükümleri

3633… Ebû Hureyre (s.a)’den rivayet olunduğuna göre; Peygam­ber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Yol (un eni)hakkında anlaşmazlığa düştüğünü/ zaman onu yedi arşın yapın.”[192]

Açıklama

Zira’, arşın demektir. Hem müzekker, hem de müennes bir kelimedir. Bazı rivayetlerde müzekker bazılarında müennes olarak zikredilmesi bundandır. Burada zira’dan murad; her beldede âdet olan arşın ve metre gibi uzunluk ölçüleridir.

Açılacak yol hakkında Nevevî şunları söylüyor: “Bir kimse mülkü olan bir yerin bir kısmını gelip geçenlere yol olarak ayırırsa, bu yolun mikdarı o kimsenin ihtiyarına bırakılır. Efdal olan yolu geniş bırakmaktır. Ama hadisten murad bu değildir. Şayet yol, bir cemaatin arazisi arasında bulunur da onu yenilemek isterler ve şu kadar olsun diye bir mikdar üzerinde anlaşırlarsa, bu anlaşma muteber olur. Yolun ne kadar olacağında ihtilâf ederlerse o zaman yol yedi arşın bırakılır. îşte hadisten murad budur. Ama yedi arşından daha geniş olarak yapılmış bir yol bulur­sak bu yolun az da olsa bir yerini ele geçirmeye kalkışmak hiçbir kimseye caiz değildir. Yalnız etrafındaki boş yerleri işlemek caizdir.Yoldan geçenle­re zarar vermemek şartıyla bu yer ihya suretiyle mülk edinebilir…”

Tahavî, bu hadisin; yeni açılacak yollar hakkında olduğunu söylemiş­tir. el-Mühelleb ise, “Bu hüküm evlerin arasındaki yollar hakkındadır. Ev sahipleri aralarında yol açmak isterlerse yedi arşın genişliğinde yapmaları icap eder. Ta ki gelip geçenlere ve yük getirip götürenlere zarar vermesin” demiştir.

Taberî, bu hükmün âlimlere göre vücub ifade ettiğini bildiriyor. Bazı­ları da bu hadisin ana caddeler hakkında olduğunu, mahalle arasında yeni açılacak yolların anlaşmaya bağlı olup yedi arşından daha az olabileceğini söylemişlerdir.[193] Hadis-i şerifin o günkü şartlar altında vârid olduğunu, bu günse şartların değiştiğini unutmamak lâzımdır.[194]

3634… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet olduğuna göre; Rasûlullah (s.a):

“Biriniz (din kardeşinizden) duvarına ağaç (ucu) sokmak için izin isterse (duvar sahibi) onu(n bu isteğim) reddetmesin” buyurmuştur.

(Bu hadisi Ebû Hureyre’den rivayet eden A’rac bu hadise ilâve­ten şunları da söyledi: Ebû Hureyre bu hadisi söyleyince onu dinleyen halk işittikleri sözlerden memnun olmadılar, hemen) başlarını önleri­ne eğdiler. Bunun üzerine (Ebû Hureyre): “Sizi niçin (böyle hadisten) yüz çevirir bir halde görüyorum? (Şunu iyi bilin ki) ben bu (sözün so­rumluluğu) nu sizin omuzlarınız üzerine atıyorum.” dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki; “Bu hadisi bana îbn Ebî Halef rivayet et­miştir, en uzun rivayet de budur.”[195]

Açıklama

Bi’r müslümanın diğer bir müslümandan duvarına ağaç ucu sokmak üzere izin istemesi, komşular arasında olabilecek bir durumdur. Komşulardan biri ev yaptırırken yaptıracağı evin ağaçlarının bir ucunu ekonomik sebeplerle komşusunun duvarı üzerine koymak suretiyle komşu duvarın4an yararlanmak ve bu suretle masrafın ağırlığından kurtul­mak ister. Rasûl-i Zişan Efendimiz, bu hadis-i şerifte ümmetine, kendi du­varlarından bahsedilen şekilde yararlanmak isteyen din kardeşlerinin bu isteklerini reddetmemelerini tavsiye etmektedir.

Hattâbî’nin açıklamasına göre; İmam Ahmed’in dışındaki tüm ulema­ya göre bu hadiste geçen “reddetmesin” emrinin hükmü farz değildir. İyi komşuluk münasebetleri cümlesinden bir tavsiye niteliğindedir.

İmam Ahmed’e göre ise, bu emir farziyyet ifade etmektedir. Bu bakım­dan bir kimse duvarından bu şekilde yararlanmak isteyen kimsenin isteğini reddedemez. Kendisine gelen bu mevzu ile ilgili duvarlar hakkında hâkim buna göre hüküm vermekle mükelleftir.

Kastalânî’nin-açıklamasına göre, Ebû Hureyre’nin sözünde geçen “ha” zamiri bazılarına göre metindeki “ağaç” anlamına gelen “hasebe” kelime­sine dönmektedir. Bü takdirde Ebû Hureyre’nin sözü, “Eğer siz bu hadisin hükmünden hoşlanmazsanız o zaman ben de bu ağaçları sizin omuzlarınızın üzerine koyarım” anlamına gelir ve bu hükmün yerine getirilmesinin gerek­liliği mübalağalı bir şekilde ifade edilmek için söylenmiştir. Hattâbî de bu görüştedir.

Tıybî’ye göre, Ebû Hureyre böyle demekle, bu hadisin hükmünden mem­nun olmayan kimselere hadisin sıhhatini ve hükmünün mutlaka uygulanması gerektiğini isbat etmek, Hz, Peygamber’in komşuluk hukuku ile ilgili sözle­rini düşünmeye davet etmek istemiştir.

Biz Bezlü’l-Mechûd yazarının şerhine uyarak, tercememizde bu zamiri Hz. Peygamber’in hadisine ve onun sorumluluğuna gönderdik.

Nevevî’ye göre, Ebû Hureyre’nin bu sözünün manası, “Bu hükmü si­zin aranızda açıkça söyleyip omuzlarınızın arasına ağır bir şeyle vurur gibi sizin canınızı sıkacağım” demektir.

Bu hadisin hükmü konusundaAvnü’l-Ma’bûd yazarı Nevevî’den nak­len şöyle diyor:”İmam Şafiî ile Mâlikî alimlerinden bu mevzuda iki görüş nakledilmiştir. Birinci görüşe göre, bu hadisle amel etmek farz, ikinci görü­şe göre ise menduptur. Bu iki görüşten en sahih olanı, bu hükmün mendup olduğu görüşüdür.İmam Ebû Hanîfe’ye göre de bu hadisle amel etmek men­duptur.İmam Ahmed ile hadis ulemasına göre ise, bu hadisle amel etmek farzdır.”[196]

3635… Peygamber (s.a)’in sahâbîlerinden olan Ebû Sırma’dan ri­vayet edildiğine göre; Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Zarar verene Allah zarar verir. Güçlük çıkarana Allah güçlük çıkarır.”[197]

Açıklama

Hadis-i şerifte, herhangi bir müslümamn malına, canına ve­ya şerefine haksızlıkla zarar veren bir kimseyi Allah’ın zara­ra sokacağı, yine aynı şekilde bir müslümamn işlerini güçleştiren bir kimse­ye de Allah’ın güçlük çıkaracağı ifade buyurulmaktadır. “el-Cezâü min cinsi’l-amel” Cezalar işlenen suçun cinsinden verilir.” İlâhî kaidesince yüce Allah, kendi ehli ve iyâli durumunda olan mü’min kullara haksız yere zarar veren kimseleri zarara uğrattığı gibi, meşru bir sebep olmaksızın bir müslümana güçlük çıkaran kimselere de güçlük çıkararak ondan kulunun intikamını alır. Bu hadis-i şerif müslümana eziyet etmenin haram olduğuna delâlet etmektedir.

Bu hadisin ravisi Ebû Sırma (s.a), Hz. Peygamber’in sohbetinde bulun­ma saadetine eren sahâbilerdendir.

Avnü’l-Ma’bûd yazarının açıklamasına göre; ismi Mâlik b. Kays olup İbn Ebî Enîs diye anılan bu sahâbî Bedir savaşına katılmıştır. İsminin Kays b. Mâlik, Mâlik b. Es’ad veya Lübâbe b. Kays olduğuna dair rivayetler de bulunan bu sâhabî Ensar’dan ve Neccâr kabilesindendir.[198]

3636… Semüre b. Cündüb’den rivayet olunduğuna göre;

Kendisinin Ensar’dan birisinin bahçesinde yeni dikilmiş bir hur­ma ağacı varmış. (Bahçe sahibi olan) kişi ailesi ile beraber (o bahçede kalıyor) imiş. Semüre o hurmanın yanına giri(p çıkı)yormuş. Onun bu giriş çıkışından (bahçe sahibi) rahatsız oluyor ve (bu durum) onun gü­cüne gidiyormuş. Bu sebeple (Semüre’den) bu hurmayı kendisine sat­masını istemiş. Semüre (bu teklifi) kabul etmemiş. Bunun üzerine Se­müre’ye ağacı (oradan söküp başka bir bahçeye) götürmesini teklif et­miş. (Semüre bu teklifi de) reddetmiş. Bunun üzerine (bahçe sahibi) Peygamber (s.a)’e varıp durumu kendisine anlatmış. Peygamber (s.a) de Semüre’ye bu ağacı (bahçe sahibine) satmasını rica etmiş, Semüre (bu teklifi) kabul etmemiş. Sonra ona bu ağacı (buradan başka bir ye­re) nakletmesini teklif etmiş, (Semüre) bunu da kabui etmemiş. Bu­nun üzerine, yapılmasını tavsiye ettiği (iyi) bir iş olarak;

“Onu bu bahçenin sahibine bağışla, (karşılığında) sana şu ka­dar (sevap) var” diye emretmiş.

(Semüre yine) kabu! etmeyince;

“Sen zarar göreceksin!” demiş ve (bahçe sahibi olan) Ensarî’ye de:

“Git, onun hurmasını sök!” buyurmuş.[199]

Açıklama

Hadis-i şerifte, bir kimsenin bir müslümana zarar vermeye hakkı olmadığı, bir kimsenin bir müslümana zarar vermesi halinde bu zararın önlenmesi için verilen zarardan daha az olmak şartıyla, zarar ile mukabele etmenin bile caiz olduğu ifade edilmektedir.

Çünkü bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin Semüre’ye, komşusu­nun hurmalarına verdiği zarardan dolayı kendi hurma fidanını komşusunun hurma bahçesinden sökmesini emrettiği açıklanmaktadır.

Bu, bir zarar önlenmek istendiği zaman kendi misli ile mukabele edile­meyeceği, ancak daha az bir zararla mukabele edilebileceği anlamına gelir.

Bu husus islâm ulemasının şu sözlerinde ifadesini bulmuş ve kanunlaş­mıştır:

“ed-Dararü’leşeddyüzâlü bi’1-ehaff = Bir Zarar-ı eşed, zarar-ı ehaf ile izâle olunur.”[200]

“ed-Dararü lâ yüzâlü bi’d-darar = Bir zarar kendi misli ile izâle olu­namaz.”[201]

Hattâbî, hadis-i şerifte sözü geçen hurma ağacının söküldüğüne dair bir ifade bulunmadığına bakarak, Hz. Peygamber’in, metinde geçen “Git onun hurmasını sök” anlamındaki emrinin hakiki manada bir emir olmayıp Se-müre’yi komşusuna verdiği zarardan alıkoymak için söylenmiş bir tehdit ol­duğunu söylemiştir. Bu Hattâbî’nin şahsi görüşüdür.[202]

3637… Urve’nin Abdullah b. ez-Zübeyr’den rivayet ettiğine göre;

Bir adam (halkın) kendisi ile (hurma bahçelerini) suladıkları Harre arkı (içinden gelen su) yüzünden Zübeyr’den davacı olmuş. (Zübeyr’i dava eden bu) Ensarlı (zat Zübeyr’e):

Suyu bırak, (önünü.kesme kendi haline) akıp gitsin! demiş. (Zü-beyr onun bu isteğini) kabul etmemiş.

Peygamber (s.a) de Zübeyr’e:

“Ey Zübeyr, (bahçeni) sula ve sonra suyu bırakıver, komşuna (gitsin)” buyurmuş. Bunun üzerine Ensarlı öfkelenip:

Ey Allah’ın Rasûlü! (Zübeyr) halanın oğlu olduğu için mi (böy­le hüküm veriyorsun)? demiş.

Rasûlullah (s.a)’ın yüzünün rengi atmış, sonra:

“(Ey Zübeyr! Sen kendi bahçeni iyice) sula, sonra suyu (bahçe)

duvann(ın) temeline (veya ağaçların köklerine) erişinceye kadar salma” buyurdu.

Zübeyr (sözlerine devam ederek) dedi ki: Allah’a yemin olsun ki,”Rabbin hakkı için, onlar aralarında vuku bulan her çekişmede seni hakem kılmadıkları sürece iman etmiş olmazlar”[203] âyetinin bu hâ­dise hakkında indiğini zannediyorum.[204]

Açıklama

Metinde geçen “cedr” aslında “duvar” demektir. Hadis sa­rihlerinin açıklamalarına göre burada “duvar temeli” anla­mında kullanılmıştır.”Ağaçların kökü” anlamında kullanıldığını söyleyen­ler de vardır.

Hafız İbn Hacer’e göre, bu kelime burada, bahçe sulanırken ağaçların arasına toprakların yığılmasıyla yapılan ark anlamında kullanılmıştır. Bu gö­rüşe göre Hz. Peygamber Zübeyr’e, “Suyu toprak kanalları seviyesine çı­kıncaya kadar bahçende tut. Ondan sonra komşunun bahçesine gönder” de­mek istemiştir.

Aslında Rasûl-i Zişan Efendimiz, Zübeyr ile şikâyetçi durumunda olar kişi arasında ilk verdiği hükümde, iyi komşuluk münasebetleri açısından mü­samahalı davramış, kendi yakınının biraz feragat etmesini gerektirecek şe­kilde hüküm vermişti. Karşıdakinin bunu anlamadığını görünce Zübeyr’e: suyu bahçede ağaçların köklerine kadar iyice işleyinceye kadar bekletmel suretiyle hakkını son haddine kadar kullanmadıkça komşu bahçeye salma masını emretti. Burada, Hz. Peygamber’in öfkeli anında bile olsa her zaman hakkı söylediğini[205] unutmamak gerekir.

Hz. Peygamber’in ilk hükmüne itiraz eden kişi şayet müslüman idiyse şüphesiz ki bu yaptığı iş şeytanın iğvâsına kapılmaktan başka bir şey değil dir. Fakat bu kimsenin hakiki bir müslüman olmayıp münafıklardan biri ol ması ve kabilesi Ensar toluluğundan olduğu için Ensarî diye anılmış olmas ihtimali de vardır. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in hükmüne uymayanların mü’ min olamayacağını bildiren Nisa sûresinin 65. âyetinin bu olay üzerine inmesi de bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.

Bununla beraber belki de âyet daha önce inmiştir. Ensarhmn Hz. Peygamber’in hükmüne rıza göstermemesi üzerine âyet kendisine okunurak Al lah’ın buyruğu hatırlatılmış da olabilir.[206]

3638… Sa’lebe b. EM Mâlik’den rivayet olunduğuna göre; ken­disi (ashab-ı kiramın) ileri gelenlerinden bazı kimseleri şöyle derler­ken işitmiştir:

Kureyş’ten bir adamın Kureyza oğulları (mn arazisi) içerisinde bir hissesi vardı. Mehzûr (vadisin)de suyunu beraberce paylaştıkları bir su kanalından dolayı (Kureyza oğullarını) Rasûlullah (s.a)’a şikâyet etti. Rasûlullah (s.a) da onlar arasında; suyun (bir bahçede) ancak to­puklara yükselinceye kadar (tutulabileceğine), yukarı (başta bulunan) kimsenin (suyu bu kadar süre bahçesinde tuttuktan sonra), aşağıda bu­lunan kimse(nin bahçesi) üzerine göndermesi gerektiğine hükmetti.[207]

3639… Amr b. Şu’ayb’in dedesinden rivayet olunduğuna göre;

Rasûlullah (s.a), el-Mehzûr (denilen vadi)deki su kanalı hakkın­da, (insanın oradan gelen suyu) topuklara yükselinceye kadar tutabi­leceğine, (kanalın) yukarı (başında bulunan) kimse (nin onu bu kadar beklettikten) sonra aşağı (da bulunan bahçeler) üzerine bırakıvermesi gerektiğine hükmetmiştir.[208]

Açıklama

Bu hadıs-i şerifler, tarlası veya bahçesi suyun kaynağına daha yakın olduğu için aşağıdaki tarlalara nisbetle suyun kendi tarlasına daha önce uğradığı tarla sahiplerinin bu suyu topuklara ulaşın­caya kadar kendi tarlalarında tutabileceklerine, daha sonra aşağı tarlalara salı­vermeleri gerektiğine delâlet etmektedir.

Avnü’l-Ma’bûd yazarının İbnü’t-Tîn’den naklen yaptığı açıklamaya göre; bu hadisler, bahçesine veya tarlasına su gelen kimse o suyu topuklara erişinceye kadar bahçesinde bekleterek aşağıda bulunan bahçelere salmayabilir diyen cumhuru ulemânın delilidir.

İbn Kinâne’ye göre ise; bu hüküm, her tarla veya bahçe için geçerli de­ğildir. Ancak, hurmalıklar ve ağaçlıklar için geçerlidir. Ekin tarlaları için ise bu süre suyun nalın tasması seviyesine çıkmasına kadardır. Bundan sonra salıverilir.

Taberi’ye göre ise, bu süre araziden araziye değişir. Her arazi için yete­ri kadar bekletilir.[209]

3640… Ebû Saîd el-Hudrî’den, şöyle dediği rivayet olunmuştur:

İki adam bir hurma ağacına ait sahanın boyutları hakkında an­laşmazlığa düşerek Rasûlullah (s.a)’a başvurmuşlardı.

(Bu hadisi Amr b. Yahya’nın babasından nakleden Ebû Tuvale Abdurrahman b. Ma’mer ile Amr b. Yahya’dan) birinin rivayetinde (şu ibare vardır): “Hz. Peygamber) o ağacıfn ölçülmesini) emretti, (ağaç) ölçüldü yedi zira, (uzunluğunda) bulundu.” (Diğerinin rivaye­tinde de:) “Beş zira’ (uzunluğunda) bulundu. Bunun üzerine (Hz. Pey­gamber, bu ağacın sahasının boyutları hakkında) buna göre hüküm verdi.” ibaresi vardır.

(Bu hadisi Ebû Tuvale’dert nakleden) Abdülaziz (b. Muhammed de bu tesbit işini açıklarken şöyle) dedi: (Hz. Peygamber, sözü geçen) hurmanın yapraksız dallarından birini(n getirilmesini) istedi. Dal ge­tirildi ve ağaç (bu dalla) ölçüldü.[210]

Açıklama

Hadis-i şerifte, bir hurma ağacının çevresinin mikdarı üze­rinde çıkan bir ihtilâfı Hz. Peygamber’in nasıl çözümlediği anlatılmaktadır.

Metinde açıklandığı üzere, Hz. Peygamber bu ağacın boyunun ölçül­mesini emretmiş, ölçülünce ağacın yedi zira’ (dirsekten parmak uçlarına ka­dar olan mesafe) yahutta beş zira’ uzunluğunda olduğu görülmüş. Bunun üzerine ağacın dört tarafından bu kadar uzunluktaki bir mesafenin bu ağa­cın harimi (sahası) olduğuna, binaenaleyh bu sahayı kimsenin ihlâl edeme­yeceğine hükmetmiştir.

Ravi Abdülaziz’in hadisin sonuna eklediği açıklamadan anlaşıldığı üze­re ağacın boyu şöyle ölçülmüştür: Ağacın dallarından bir zira’ uzunluğunda bir dal kesilip onunla ağacın boyu ölçülmüştür.

Hadis-i şerif, ölü bir arazide dikilen bir ağacın hariminin her taraftan beş zira'(3-3,5 metre) veya yedi zira’ olduğuna delâlet etmektedir, nitekim Hanefî âlimlerinden Mavsilî, Hanefî ulemasının bu mevzudaki görüşünü açık­larken şöyle diyor: “Ölü bir arazide dikilen bir ağacın harimi her taraftan 3-3,5 metredir.”[211] Binaenaleyh bu hadis Hanefî ulemasının bu mevzudaki delilidir.[212]

Harim ise, bir şeyin çevresinde bulunan sahadır ki o şeyinhukuku ve ayrılmaz bir bütünü kabilindendir. Bu yerde sahibinden başkasının tasarru­fu haramdır.[213]

Abdullah b. Ahmed’in Zevâidü’I-Miisned’inde ayrıca Ebû Avâne ile Taberânî’nin Ubâde b. Sâmit’ten rivayet ettiği bir hadis-i şerif se, Hz. Peygam­ber’in her bir hurma ağacı için dört taraftan dalı uzunluğunda harim tesbit ettiği ifade edilmektedir.

İbn Mâce’nin rivayeti de böyledir. Bu durum hâdisenin tekerrür ettiği­ni gösterir. Durum böyle olunca, bir ağacın hariminin iki şekilde tesbit edil­diğini ve bu iki şeklin de caiz olduğu ortaya çıkar.

Yahutta mevzumuzu teşkil eden hadisin en doğru tefsiri Ubâde b. Sâmit hadisidir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Davalar Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Sünen-i Ebu Davud | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.