Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C

Cihad ve Siyer Bölümü – Sahih-i Müslim

Cihad ve Siyer Bölümü – Sahih-i Müslim

Cihad ve Siyer Bölümü – Sahih-i Müslim

Cihâd: Lügatte meşakkat mânâsına gelir. Şeriatta ise : î’lây-ı keli-metullah için kuffarla çarpışmak hususunda güç sarfetmek yâni dîn uğ­runa harb etmektir.

Siyer: Sîretin cem’idir’ Sîret: Tarikat yâni yol ve mezheb demek­tir. Burada cihaddan sonra siyerin de zikredilmesi, gazalarda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ashabının suretlerinden de bahsedileceği içindir.

Cihâd muhkem bir farizadır. Farzıyyeti kitâb, sünnet ve icma-ı üm­metle sabittir. Kitaptan delili

«Allah’a ve son güne îmân etmeyenlerle mukatele edin!» [1] ve emsali

âyetlerdir. Sünnetten delilleri bu bahiste görülecek hadîslerle: «Cihâd kıyamet gününe kadar farzdır.» gibi hadislerdir.

1- Kendilerine İslam’a Da’vet Ulaşan Kafirlere Habersiz Baskın Yapmanın Cevazı Babı

1- (1730) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Süleym b. Ahdar, İbni Avn’dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Kâfi’a mektup yazarak harpten evvel (dine) nasıl davet edileceğini sor­dum. O da bana: «Bu ancak İslâm’ın ilk zamanlarında idi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Benî Mustalik kabilesine gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın yapmış; savaşa yara­yanlarını öldürmüş; geri kalanlarını da esir almıştır. Yahya demiş ki: Zannederim Süleym, Hâris’in kızı Cüveyriye’yi o gün aldı, dedi. (Yahut yüzde yüz Hâris’in kızı Cüveyriye’yi o gün aldı, dedi.)

Bana bu hadîsi Abdullah b. Ömer de rivayet etti. Kendisi o orduda imiş» diye cevâp yazdı.

(…) Bize Muhammed b. E1-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, İbni Avn’dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti. Ve: «Hâris’in kızı Cüveyriye’yi» dedi. Şekk etmedi.

Bu hadîsi Bu’hâri «Kitabül-Itk»da; Ebû Dâvûd «Kita-bü’l-Cihâd»da; Nesâî «Siyer*de muhtelif râvilerden tahrîc etmiş­lerdir.

Benî .Mustalik, Huzâ’a kabilesinin bir koludur. Hic­retin beşinci yılında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu kabilenin müslümanlar üzerine hücuma hazırlandığını haber almış; ve tahkik ne­ticesinde haberin doğru olduğu anlaşılmıştı. Kabilenin başında Hz. Cüveyriye (RatfiyallahÛ anha) ‘nın babası Haris b. Ebî Dırâr bulunuyordu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mücâhidlerini toplaya­rak Medîne’den dokuz konak mesafede bulunan Milreysi’ suyunun başında düşmanla karşılaştı. Aralarında harb oldu. Benî Mustalik bozguna uğratıldı. On ölü ve 600 esir verdiler. Düşma­nın 2.000 devesi ile 5.000 davarı da ganimet olarak müslümanlarm eline geçti. Bu gazaya «Müreysi’ gazvesi» de denilir.

Ezvâc-ı tâhirâttan Hz. Cüveyriye de alman esirler meya-mnda idi. Hz. Âişe (Radİyallahü anha) ‘nın rivayetine göre Cüvey­riye (Raâiyallahü anha) ganimet taksiminde Sabit b. Kays’a veya onun amcası oğluna verilmiş. O da kendisini fidye mukabilinde ser­best bırakmış. Resulü Ekrem onun fidyesini ödeyerek kendisi ile evlen­miş.

Başka bir rivayete göre : Hz. Cüveyriye ‘nin fidyesini babası ödemiş. Sonra Re sû Kil la h (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) onu babasından iste­yerek kendisi ile evlenmiştir.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Evvelce İslâm’a davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapmak caizdir. Nevevî bu hususta üç kavil naklediyor.

a) Harbten evvel mutlak surette inzâr (yâni düşmanı haberdar et­mek) vaciptir. İmam Mâlik ve başkalarının kavilleri budur.

b) İnzâr mutlak surette vacip değildir.

c) Küffar evvelce İslâm’a davet olunmamışlarsa itizar vacip; davet olunmuşlarsa vacip değil, fakat müstehabtır. Nevevî birinci kav­li zayıf bulmuş; ikincinin daha da zayıf hattâ bâtıl olduğunu söylemiş; üçüncü için : «Doğrusu budur.» demiştir. Nâfi’, Hasan-ı Basrî Sievrî, Leys, Ebû Sevr, İbni Münzir ve cumhûr-u ulemânın kavilleri de budur.

2- Arapları köle olarak almak caizdir. Çünkü Benî Mustalik kabi­lesi Araphrlar. Hanefîler’le Mâlikîler’inve cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. Yeni mezhebinde îmam Şafiî de buna kail olmuştur. Ulemâdan bir cemaatla îmam Şafiî ‘nin es­ki mezhebine göre Araplardan köle olmaz.

2- Hükümdarın Ordulara Kumandan Ta’yin Etmesi ve Kendilerine Harb ve Sairenin Âdabını Tavsiyesi Babı

2- (1731) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Vekî’ b. Cerrah, Süfyân’dan naklen rivayet etti. H.

Bize tshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Âdem haber verdi. (Dedi ki) : Bize Süfyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize bu hadîsi imlâ sureti ile yazdırdı.

3- (…) H. Bana Abdullah “b. Hâşim dahî rivayet etti. Lâfız onun­dur. (Dedi ki) : Bana Abdurrahmân (yâni îbni Mehdî) rivayet etti. (De­di ki) : Bize Süfyân, Alkame b. Mersed’den, o da Süleyman b. Büreyde*-den, o da babasından naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Resûlüllah (SaUaltahü Aleyhi ve Sellem) bir orduya veya müfrezeye kumandan tayın ettiği zaman kendisine hassaten Allah’ın takvasını bera­berindeki müslümanlara da hayır tavsiye eder; sonra şöyle buyururdu: «Allah yolunda besmele ile gaza edinl Allah’a küfredenlerle çarpışın! Gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın! Gadir etmeyin! ölüle­rin burnunu, kulağını kesmeyin! Çocuk Öldürmeyin!

Müşriklerden olan düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) da’vet et! Bunların hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini bırak! Sonra :

Onları İslâm’a davet et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak!

Sonra kendilerini yurdlartndan muhacirler diyarına göçmeye davet et! Ve onlara haber ver ki( bunu yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onlann da lehine, aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Yurdlarmdan göç­meyi kabul etmezlerse onlara haber ver ki, müslümanların bedevileri gibi olacaklar; kendilerine Allah’ın, mü’minler üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak; ganimet ve harada hiç bir hakları olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlikte mücâhede edeleri.. Eğer bunu kabul etmezlerse onlardan cizyeyi [2] iste! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak! Kabul etmezlerse artık Allah’dan yardım dile­yerek onlarla harb et!

Bir kal’a ahâlisini muhasara eder de senden Allah’ın ahdini ve Pey­gamberinin ahdini kendilerine bahşetmeni dilerlerse onlara ne Allah’ın ahdini ver; ne de Peygamberinin ahdini!.. Lâkin onlara kendi ahdini ve arkadaşlarının ahdini ver! Çünkü sizin kendi ahidlerinizi ve arkadaşla­rınızın ahidlerini bozmanız, Allah’ın ve Resulünün ahdini bozmaktan eh­vendir.

Bir kal’a ahalisini muhasara eder de, senden kendilerine Allah’ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse onlara Allah’ın hükmünü tatbik etme! Lâkin onlara kendi hükmünü tatbik et! Zîrâ Allah’ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmİyeceğİnİ bilmezsin!»

Abdurrahmân bunu yahut benzerini söylemiştir. İshâk ise Yahya b. Âdem’den rivayet ettiği hadîsinin sonunda şunları ziyâde etmiştir: «De­di İd : Ben bu hadisi Mukaatil b. Hayyan’a andım da : Bana Müslim b. Heysam, Numân b. Mukarrin’den, o da Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Seliemjden naklen bu hadîsin mislini rivayet etti; dedi. (Yahya: Yâni hadîsi Alkame, fbnî Hayyan’a söylüyor, demiştir.)

4- (…) Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdüssamed b. Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şute rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Alkame b. Mersed rivayet etti. Ona da Süleyman b. Büreyde, babasından naklen rivayet etmiş. Babası şöyle demiş:

«ResûlÜllah (SaUalîahü Aleyhi ve Sellem) bir kumandan veya müfreze gönderdiği zaman onu çağırır da kendisine tavsiyede bulunurdu…» Râvi hadîsi, Süfyân’ın hadîsi mânâsında nakletmiştir.

5- (…) Bize İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Munammed b. Abdüvehhâb El-Ferrâ\ Hüseyn b. Velîd’den, o da Şu’be’den bu isnadla rivayette bulundu.

Seriyye: Ordudan seçilen bir kıt’a askerdir. Bunların vazifesi düş­mana baskın yaparak tekrar yerlerine dönmektir. îbrâhîm Har­ta î ‘nin beyanına göre: Seriyye, dört yüz kadar suvâri demektir. Bun­lara seriyye denilmesi, geceleyin gittikleri ve gidişlerinden kimsenin ha­beri olmadığı içindir. Zîra geceleyin yürüdü mânâsında Araplar : «sera» ve «esrâ» kelimelerini kullanırlar.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müşriklerin üç haslete davet olunacağını bildirdikten sonra, bunların neler olduğunu beyân hususunda:

«Sonra onları İslâm’a davet et!» buyurmuştur. Nevevî bu cüm­lenin bütün Sahîh-i Müslim nüshalarında burada olduğu gibi «sonra» mânâsına gelen «sunime» edatı ile rivayet -edildiğini söylüyor. Kaadî Iyâz : «Bu rivayetin doğru şekli sümme edatım düşürerek (onları İs­lâm’a davet et!) şeklinde okumaktır. Filhakika Ebû Ubeyd’in ki­tabında, Ebû Davud’un -Sünen»itxle ve başka yerlerde sümme iskat edilerek doğrusu rivayet olunmuştur. Çünkü bu cümle üç hasletin tefsirinden başka bir şey değildir.» diyor. Mâzirî ise «sümme* eda­tının burada lüzumsuz değil, istiftâh yâni söze başlamak için getirilmiş olduğunu söylemiştir,

«Sonra kendilerini yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et!» ilâh… cümlelerinden murâd: Medîne’ye hicretlerinin müstehab oluşudur. Medîne’ye hicret ederlerse fey’ [3] ve ganimet gibi mal­ların kendilerine verilmesini hak edecekler; aksi takdirde çölde yaşayıp hicret ve gazalara iştirak etmeyen bedevi müslümanlar gibi fey’ ve ga­nimette bir haklan olmayacak, kendilerine yalnız istihkaklarına göre ze­kât verilecektir.

İmam Şafiî bu hadîsle istidlal ederek: «Sadakalar, fey’de hakkı olmayan fakirlere verilir; fey’ yalnız askerin hakkıdır. Sadaka alan­lara fey’, fey’ alanlara da sadaka verilmez.» demiştir. îmam Âzam’la Mâ1ik’e göre iki nevi’ mal arasında bir fark yoktur; ve her iki Arkaya verilebilirler.

Ebû Ubeyd bu hadîsin mensûh olduğunu iddia etmişse de Nevevî bunun kabul edilmediğini söylüyor.

Hadîs-i şerifteki zimmetten murâd: Ahd yâni verilen sözdür. Bu­radaki nehîleri ulemâ tenzîhen mekruh mânâsına almışlardır,

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Gadir yâni ahdi bozmak, ganimete hıyanet, harbte küçük çocuk­ları öldürmek gibi şeyler haramdır.

2- Baş kumandanın, kumandan ve askerlere Allah’dan korkmalarını ve emirleri altında olanlara iyi muamele etmelerini tavsiyede bulunma­sı, harb esnasındaki vazifelerini ve kendilerine nelerin haram, helâl, mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi müstehabtır.

3- îmam Mâlik, Evzâî ve diğer bazı ulemâ bu hadîsle istidlal ederek: «Cizye Arap olsun, acem olsun; kitabî olsun, mecûsi ve­ya başka bir dîne mensûb bulunsun bütün kâfirlerden alınır.» demişlerdir.

îmam Âzam ‘a göre cizye Arabın müşrikleri ile mecûsîleri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden alınır. İmam Şafiî ise Arap olsun, Acem olsun yalnız ehl-i kitâb ile Mecûsîlerden alınacağına kail olmuştur.

4- Cizye denilen verginin mikdannda da ihtilâf olunmuştur. İmam Azam’la diğer Küfe uleması ve îmam Ahmed bunun zengine senelik kırk sekiz dirhem, orta halliye yirmi dört, fakire on iki dirhem olacağını söylemişlerdir. îmam Şafiî ‘ye göre zengin ve fakirden senelik en az bir dînâr alınır. Çok miktarı anlaşmalarına bağlıdır. İmam Mâlik altın sahibinden dört dînâr; gümüş sahibin­den kırk dirhem alınacağına kail olmuştur.

3- Kolaylığı Emir; ve Nefret Ettirmeyi Terk Hususunda Bir Bab

6- (1732) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Kûreyb rivayet et­tiler. Lâfız Ebû Bekr’indir. (Dediler ki) : Bize Ebû Üsâme, Büreyd b. Abdillâh’dan, o da Ebû Bürde’den, o da Ebû Musa’dan naklen rivayet et­ti. Şöyle demiş:

Resûlüllah (Satlalicı/ıÜ Aleyhi ve Seltem) ashabından birini bir hangi işi hususuna gönderdiği vakit:

«Sevindirin; nefret ettirmeyin! Kolaylaştırın; güçleştirneyin!» buyu­rurdu.

7- (1733) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî’, Şu’be’den, o da Saîd b. Ebî Bürde’den, o da babasından, o da de­desinden naklen rivayet etti ki, Peygamber (SaUaİlahü Aleyhi ve Seilem) kendisini Muâz’Ia birlikte Yemen’e göndermiş; ve :

«Kolaylaştırın! Güçleştirmeyin! Sevindirin! Nefret ettirmeyin! Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» buyurmuşlar.

(…) Bize Muhammed b. Abbâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Stif-yân, Amr’dan naklen rivayet etti. H.

Bize tshâk b. İbrahim ile İbni Ebî Halef de Zekeriyyâ b. Adİy’den rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubeydullah, Zeyd b. Ebî Üneyse’den naklen haber verdi

Her iki râvi Saîd b. Ebî Bürde’den, o da babasından, o da dedesin­den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selicm)’den naklen Şu’be’nin ha­dîsi gibi rivayette bulunmuşlardır. Yalnız Zeyd b. Ebî Üroeyse’nin hadî­sinde : «Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» cümlesi yoktur.

8- (1734) Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû’t-Teyyâh’dan, o da Enes’den naklen rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubey­dullah b. Saîd rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Velîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muham­med b. Ca’fer rivayet etti. Her iki râvi Şu’be’den, o da Ebû’t-Teyyâh’dan naklen rivayette bulunmuşlardır. Ebû’t-Teyyâh şöyle demiş : Ben Enes b. Mâlik’i şunu söylerken işittim: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kolaylaştırın! Güçleştirmeyin! Teskin edin! Nefret ettirmeyin!» bu­yurdu.

Ebû Mûsâ rivayetini Buhari «Kitâbû’I-Megâzî»de; Enes ri­vayetini de «Kitâbü’1-İlm» ile «Kitâbül-Edeb^de tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerif cevâmiu’l-kelimdendir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sözü az, mânâsı çok olan hadîslerine «cevâmiu’l-kelim» denildi­ğini evvelce görmüştük. Bu hal ona mahsus bir lütfü İlâhîdir.

Bu hadîsin cevâmiu’l-kelimden sayılması bütün dünyâ ve âhîret ha­yırlarına şâmil olduğundandır. Zîra dünya amel yeri, âhiret de ceza di­yarıdır. İşte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada dünyaya ait iş­lerde insanlara kolaylık gösterilmesini, âhiret umuru huyunda da ha­yırlı va’dler; sevindirici müjdeler verilmesini emir buyurmuş; bu suretle âlemlere rahmet olarak gönderildiğini isbât eylemiştir.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Bir şeyin emredilmesi o şeyin addının haram olduğunu gösterir. Şu halde kolaylık gösterilmesi emre­dildikten sonra bir de «Gtiçl eştirmeyin!» buyurulmasının faydası nedir?

Bu suâle allâme Aynî şu cevâbı veriyor : «Biz bu kaideyi teslim etmiyoruz. Etsek bile burada maksat, zimmen lâzım gelen mânânın te’-kîd için sarahatle irâde edilmesidir. Zîra yalnız «Kolaylaştırın» buyursa idi, nekire olan bu emir, bir defa kolaylık gösterip ekseri hallerde güçlük çıkaran kimseye de uygun düşerdi. Fakat «Güçleştirmeyin!» buyurunca artık bütün hâllerde güçleştirmenin her yönü ile kaldırıldığı anlaşılmış­tır. «Nefret ettirmeyin!» ifadesinde de hal böyledir.»

«Siyak-ı nefîde gelen nekireler umûm ifade ederler. Binâenaleyh bu­rada sadece «Güçleştirmeyin!», «Nefret ettirmeyin!» buyurmak yeterdi.» denilirse şöyle cevap verilir: Güçleştirmenin kaldırılmasından kolaylaş­tırmanın sübût bulması lâzım gelmediği gibi, nefret ettirmemekten de kolaylaştırmak lâzım gelmez. İşte bu zıd manâlı sözler bunun için bir araya getirilmişlerdir. Makam da îzâh îcab eder; zîra va’z ve irşada ben^ zemektedir. Mânâ şudur:

«İnsanlara yahut mÜ’minlere Allah’ın fadlu keremini, sevabını, ihsa­nının çokluğunu, rahmetinin genişliğini müjdeleyin!..»

«Nefret ettirmeyin!» cümlesinin mânâsı da öyledir. Yâni muhtelif vaîd ve korkutucu emir ve nehîleri söyleyip şiddet göstermeyin ki, yeni müslüman olanlar, bulûğ çağma yaklaşan çocuklar ve günahlarından tev-be etmiş bulunan âsîler îslâm’a yatışsınlar. Bunları lütfü mülâyemetle yavaş yavaş ibâdetlere alıştırın! Nitekim îslâmiyetin ilk zamanlarında bu tedrîce riâyet olunuyordu. Çünkü yeni müslüman olan bir kimseye gös­terilen kolaylık, onun dîne ısınmasına ve neşatının artmasına sebep olu­yordu. Şiddet gösterilmiş olsa ya dîni kabuî etmez yahut dînde sebat göstermeyip dönebilirdi.

Hadîsin Muhammed b. Abbâd rivâyetindeki Süfyân tarîki hakkında Dârekutnî söz etmiş; bu hadîsi Buhâri‘nin, Süfyân tarîki ile tahrîc etmediğini söylemişse de Nevevî ken­disine cevap vermiş; burada tmam Müslim ‘e karşı söylenecek bir söz olmadığım kaydettikten sonra şunları ilâve etmiştir: «Çünkü Muhammed b. Abbâd mevsuk bir râvîdir. Hadîsi Süfyân’dan, onun da Amr b. Saîd ‘den naklen rivayet ettiğini kat’i-yetle bildirmiştir. Hadîs sabit olmasa bile M üs1im’e yine zarar ver­mez; zîra metni başka yollardan sabit olmuştur.»

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Cemaata Allah’ın lütf-u kereminden, sevabının çokluğundan, ih­sanının genişliğinden bahsederek onları dîne ısındırması gerekir. Allah’ın tebşîrâtını söylemeyip sırf azabından bahisle onları korkutmak bilhassa yeni müslüman olanlar karşısında zararlı ve memnu’ bir harekettir.

2- Bir işte söz sahibi olanların daima rifk-u mülâyemetle muamele görmeleri; ortak iş yürütenlerin birbirleri ile uyuşup anlaşmalıdır. Velev ki iazîlet sahibi insanlar olsunlar. Çünkü hatırlatma mü’minler için fay­dadan hâlî değildir.

4- Gadrin Haram Kılınması Babı

9- (1735) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îMuhammed b. Bişr ile Ebû Üsâme rivayet ettiler. H.

Bana Züheyr b. Harb ile Ubeydullah b. Saîd (yâni Ebû Kudâmete’s-Serahsî) de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Yahya —ki Kattân’dir— rivayet etti. Bunların hepsi Ubeydullah’dan rivayet etmişlerdir. H.

Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydul­lah, Nâfi’den, o da İbni Ömer’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah kıyamet gününde gelmiş geçmiş bütün İnsanları bir araya top­ladığı vakit her vefasız için bir sancak çekilecek; ve : işte fülân oğlu fülânın vefasızlığı budur! denilecektir.» buyurdular.

(…) Bize Ebû’r-Rabi’ El-Ateki rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ham-mâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb rivayet etti. H.

Bize Abdullah b, Abdirrahmân Ed-Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sahr b. Cüveyriye rivayet etti. Bu râvilerin ikisi ek Nâfi’den, o da tbni Ömer’den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ye StUemyden naklen bu hadîsi rivayet etmişlerdir.

10- (…) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr da İsmâîl b. Ca’fer’den, o da Abdullah b. Dinar’dan naklen rivayet ettiler ki, îbni Dinar, Abdullah b. Ömer’i şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallatlahu Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki vefasız için kıyamet gününde Allah bir sancak dikecek ve: Dikkati.. Bu fülânın vefasızlığıdır! denilecektir.» buyurdular.

11- (…) Bana Harmeletü’bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb’dan, o da Ab­dullah’ın iki oğlu Hamza ile Sâlim’den’ naklen haber verdi ki, Abdullah b. Ömer şöyle demiş: Ben Resûlüllah (Sallat taJıü Aleyhi ve Sellem)i:

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacaktır.» buyururken işittim.

12- (1736) Bize Mufaammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da ri­vayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Ebî Adiy rivayet etti. H.

Bana Bişr b. Halid dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Ca’ferJ haber verdi. Bunların ikisi de Şu’be’den, o da Süley­man’dan, o da Ebû Vâil’den, o da Abdullah’dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den naklen rivayet etmişlerdir.

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacak : Bu fülânın ve­fasızlığıdır; denilecektir.» buyurmuşlar.

(…) Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Nadr b. Şümeyl haber verdi. H.

Bana Ubeydullah b. Saîd dahî rivâ et etti. (Dedi ki) : Bize Abdur-rahmân rivayet etti. Bunların hepsi Şu’be’den bu isnâdla rivayette bu­lunmuşlardır. Yalnız Abdurrahmân’m hadîsinde: «Bu fülânın vefasızlı­ğıdır; denilecektir.» cümlesi yoktur.

13- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Yahya b. Âdem, Yezîd b. Abdilâzîz’den, o da A’meş’den, o da Şakîk’dan, o da Abdullah’dan [4] naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah (SaliaÜahü Aleyhi ve Sellem):

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacak; onunla tanı­nacak : Bu fülânın vefasızlığıdır; denilecektir.» buyurdular.

14- (1737) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdurrahman b. Mehdi, Şu’be’den, o da Sabit’den, o da Enes’den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kıyamet gönünde her vefasız ign bir sancak olacak; onunla biline­cektir.» buyurdular.

15- (1738) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdurrahmân rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Şu’be, Huleyd’den [5], o da Ebû Nadra’dan, o da Ebû Saîd’den, o da Feyg&mher (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) ‘den naklen rivayet etti.

«Kıyamet gününde her vefasız için arkasında bir sancak olacaktır.» buyurmuşlar.

16- (…) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-düssamed b. Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Müstemir b. Key-yân [6] rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Nadra, Ebû Saîd’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacak; kendisi için

vefasızlığı mikdarı dikilecektir. Dikkat edin ki, gadir i’tibarı ile âmmeyi idare edenden daha büyük vefasız yoktur.» buyurdular.

Bu hadîslerden Abdullah b. Ömer rivayetini Buhâri «Kitabu’1-Edeb» ile «Kitâbu’l-Fiten»de; Abdullah b. Mes’ûd rivayetini «Kitâbu’l-Cizye»de tahrîc etmiştir.

Gadir: Bir şeyi yapacağına söz verip de yapmayan vefasız demektir. Her vefasız için bir sancak dikilmekten murâd: Onu halk huzurunda teşhîr edecek bir alâmet dikilmesi dir. Eskiden bir kimse verdiği sözü yerine getirmezse Araplar pazar yerlerine sancaklar dikerek onun vefasızlığını teşhir ederlermiş.

«Bu filânın vefasızlığıdır.» cümlesinin manâsı: Bu onu rezîl eden vefasızlığının alâmetidir, demektir.

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

1- Gadir yâni vefasızlık şiddetle haramdır. Bahusus kaymakam, va­li ve devlet reisi gibi âmme hizmetinde bulunanların verdikleri sözü tut­mamaları daha da şiddetle memnû’dur. Çünkü böylelerin gadrinden do­ğacak zarar birçok kimselere dokunur. Meşhur kavle göre bu hadîs ve­fasız hükümdar hakkında vârid olmuştur. Kaadî Iyâz burada iki ihtimâlden bahsetmiştir:

Birinci ihtimâl, hükümdarın gadridir. Bu, millete karşı verdiği sözü tutmamak yahut üzerine aldığı vazifeyi yapmamakla ajur.

İkinci ihtimâl, milletin hükümdara karşı vefasızlığıdır. Bu da ona karşı itaatsiz davranmak, fitneye sebep olacak şeyleri yapmakla meyda­na gelir.

Nevevi : «Sahîh olan birinci ihtimâldir.» demişse de Buharı sârini Aynî, haberi umum mânâsına hamletmekte bir beis görme­miştir.

2- Bu rivayetler «Kıyamet gününde insanlar annelerinin adlan ile çağırılacaktır.» diyenlerin sözünü reddetmektedir. îbni Battal: «Baba adı ile çağırmak, ta’rîften daha sağlam ve temyiz için daha beliğ­dir.» diyor.

3- Zahire göre hüküm vermek caizdir.

5- Harbte Hilenin Cevazı Babı

17- (1739) Bize Aliyyü’bnü Hucr Es-Sa’dî ile Amru’n-Nâkıd ve Züheyr D. Harb rivayet ettiler. Lâfız Alî ile Züheyr’indir. (Alî: Ahberanâ ta.birini kullandı, ötekiler: Haddesena dediler.) Süfyân şöyle demiş : Amr, Câbİr’i şunları söylerken işitmiş: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) :

«Harb hileden ibarettir.» buyurdular.

18- (1740) Bize Muhammed b. Abdirrahmân b. Sehm de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Mübarek haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma’mer, Hemmâm b. Münebbih’den, o da Ebû Hüreyre’den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Harb hileden ibarettir.» buyurdular.

Bu hadîsleri Buhâri «Kitabü’l-Cihâd»da; Câbir rivayetini Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kitâbü’I-Cihâd»da; Nesâî «Kitabü’s-Siyer»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. Bu bâbta Nesâî, Hz. A1î (Radiyallahuanh)’dan, İbni Mâce , Hz. İbni Abbâs ile Hz. Âişe’den; Ebû Dâvûd, Kâ’b b. Mâ­lik (Radiyaİlahü anh) ‘dan; İmam Ahmed Hz. Enes’den; Bezzâr, İbni Ömer’le Hüseyin b. Alî ‘den Ebû Ya ‘lâ El.Mavsılî, Hasan b. Aliy (Radiyaİlahü anh) ‘dan Ebû Yâlâ ile Taberâni Abdullah b. Selâm ‘dan; Taberânî Zeyd b. Sabit’le Nevvâs b. Sem’ân, Avf b. Mâlik, Nuaym b. Mes’ûd ve Nebît b. Şerît’dan hadîsler tahrîc etmişlerdir.

Had’a : Aldatmak, hile yapmak, niyetinin aksini göstermektir. Bu ke­lime «hud’a» ve «hudea» şekillerinde de okunabilirse de en meşhur kı­raati «had’a»dır. Sa’leb ve diğer lisan âlimleri : «Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve SellemYm lügati budur.» demişlerdir.

Harpte küffara hîle yapmak bütün ulemânın ittifakı ile caizdir; ve nasıl imkân bulunursa öyle yapılır. Yalnız küffara verilen söz ve emânı bozmak caiz değildir. Bu hususta İbni ‘1-Arabi şunları söyle­miştir :

«Harpte aldatma : Gizlemek, örtmek ve sözden dönmek gibi şeylerle olur. Bu haramdan istisna ve tahsis edilen câizattandır. Yalan bilittifak haram; fakat bazı yerlerde bilittifak caizdir. Bunların başında harp ge­lir. Kulların za’fından dolayı harp ve emsalinde Allah yalan söylemeye bir lütuf olarak izin vermiştir. Onun helâl kılınmasında aklın hiç bir te’-sîri yoktur. Bu iş sadece şeriata aittir. Şayet bid’atçnarın dediği gibi yalanın haram kılınması aklî ve haram kılma işi nefsi bir sıfat olsaydı ya­lan söylemek ebediyyen helâl olamazdı. Bu mesele aklî meselelerden de­ğildir ki cevap vermeye değsin! Bu cihet ulemâmıza gizli kalmış; Taberî (yalan ancak ta’rîz yolları ile caiz olur, hakikî yalara söylemek helâl değildir.) demiş; Nevevî; (Zahire bakılırsa hakikî yalanı söy­lemek mubahtır, lâkin yâlnız ta’rîzle yetinmek efdaldir.) mütaleasında bulunmuştur…»

6- Düşmanla Karşılaşmayı İstemenin Keraheti ve Karşılaşıldığı Zaman Sabrın Emredilmesi Babı

19- (1741) Bize Hasen b. Aliy El-Hulvanî ile Abd b. Humeyd ri­vayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ebû Âmir El-Akadî, Muğîre’den —ki İbni Abdirrahnıan El-Hizâmî’dir— o da Ebû’z-Zinâd’dan, o da A’rac’dan, o da Ebû Hüreyre’den naklen rivayet etti ki, Peygamber (SallaÜahü Aleyhi ve Seilem) ;

«Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; ama onlarla karşılaştığınız vakit sabredin!» buyurmuşlar. .

20- (1742) Bana Muhammed b. RâfV de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Mûsâ b. Ukbe, Ebû’n-Nadr’dan, o da Eşlem (kabilesin­den Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Senem)* in ashabından Abdullah b. Ebî Evfâ denilen bir zatın kitabından naklen haber verdi. Ömer b. Ubeydil-lâh Harûrüer üzerine yürüdüğü vakit Abdullah kendisine mektup yaza­rak, Resûlüüah (Sallaiiahü Aieyhi ve Selteınyin düşmanla karşılaştığı bir gü­nünde beklediğini, tâ güneş (batıya) meylettiği zaman aralarında ayağa kalkarak:

«Ey nâs! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah’dan afiyeti isteyin! Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin! Bilin ki, cennet kılıç­ların gölgeleri altındadır.» buyurduğunu; sonra Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar) kalkarak:

«Allahim! Ey kitabı indiren, bulutu hareket ettiren ve hizibleri boz­guna uğratan! Bunları perişan et! Ve bizi onlar üzerine muzaffer kıl!» dîye duâ ettiğini ona haber vermiş.

Bu hadîsleri Buhâri «Kitâbu’l-Cihâd»ın birkaç yerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî aynı bahiste tahrîc etmişlerdir.

Peygamber {Sallaiiahü Aieyhi ve Selıem)’m düşmanla karşılaşmayı iste­mekten men’ etmesi bu temenni böbürlenmeyi ve nefse, kuvvete güven­meyi tezammun ettiği içindir. Bu bir nevi’ zulümdür. Allah Teâlâ ise mazluma yardımı tekeffül buyurmuştur. Bir de bu hareket düşmanı hiçe Sayıp onunla alay etmek olur ki, ihtiyat ve tedbire muhaliftir. Huneyn harbinde müslümanlara ucub gelmiş, bu sebeple harbin başında bozul­muşlardı. Sonradan kendilerine gelince Allah’ın nusratı da yetişti. Müs­lüman —bugünkü telâkkinin aksine olarak— kendine ve kuvvetine de­ğil, daima Allah’a güvenecektir.

Sonra belâya sabır hususunda herkes bir değildir. Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte harbeden bîr adam, aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar etmişti. Onun içindir ki, Hz. Ebû Be­kir: «Bence afiyette olup şükretmem, ibtilâ edilip sabretmemden da­ha makbuldür.» demiştir. A1i (Radiyallahu anh) ‘nm.dahî oğluna: «Yav­rucuğum, sakın bir kimseyi mübârezeye davet etme! Ama seni birisi ona davet ederse hemen karşısına çık! Zîra o zâlimdir; Allah Teâlâ zulüm gören kimseye yardımı tekeffül buyurmuştur.» dediği rivayet olunur.

MÜbâreze: Harpten önce iki taraftan birer kişi çıkarak yekeyek harbetmeleridir. Bunun hükmü hususunda İbni’l-Münzir şun­ları söylemektedir: «Kendilerinden ilim alınan bütün ulemâ bir kimse­nin mübârezeye çıkabileceğine ve kumandanın izni ile mübârezeye da­vet de edebileceğine ittifak etmişlerdir. Yalnız Hasan-ı Basrî müstesna! Çünkü o bunu mekruh saymıştır…»

Bazıları kumandanın izninden bahsetmeksizin mübârezeyi mubah görmüşlerdir, imam Mâlik ile Şâ’fiî’nin kavilleri budur. Mü­bârezeyi kâfir isterse karşısına çıkmak müstehab olur. Çıkacak kimse­nin tecrübeli olması ve kumandanın izni ile çıkması da müslehaetır. Ahab-ı kiramdan müşriklerle mübâreze edip boyunlarını vuranlar olmuştur.

Hadîs-i şerîf düşman karşısında sabırla harbetmeye teşvik ediyor. Filhakika harbin en kuvvetli rüknü sabırdır. Teâlâ Hazretleri harp âda­bını şu âyet-i kerîmede toplamıştır

«Ey imân edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız derhal sebat edin! Al­lah’ı da çok anın ki felah bulaşınız! Hem Allah’a ve Resulüne itaat edin! Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa uğrarsınız; kuvvetiniz gider. Sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Yurdlarından şımararak, in­sanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men’edeni er gibi ol­mayın!» [7]

Allah’tan afiyet dileği hususunda birçok hadîsler vârid olmuştur. Bundan murâd: Bedene ait bütün iç ve dış hastalıkları ile dünya ve âhi-rete ait bütün kötülüklerin defini istemektir.

«Bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır.» cümlesi: Allah’ın se­vabı ve Cennete götürecek sebebi Hak yolunda harbetmekte ve harbe gitmektedir. O halde hemen sadakatla harbe koşun ve sebat edin! ma­nasınadır.

Ulemânın beyanına göre Resulü Ekrem’in harbi öğleden sonraya bı­rakması o zaman hava bir parça serinleyip harbe daha elverişli olduğu İçindir. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîste:

«Besûlüllah (SalJaltahü Aleyhi ve Sellem^ harbi rüzgârlar esip, namaz vakti gelinceye kadar te’hlr ederdi.» denilmiştir ki, bunun bir sebebi de namaz vaktinin ve o vakitte yapılan duaların faziletidir.

Hadîsin ikinci rivayeti düşmanla karşılaşıldığı vakit duâ ederek Al­lah’tan zafer niyazında bulunmanın müstehab olduğuna; keza hadîs ri­vayetinde yazışma ve icazetle amel edilebileceğine delildir. Nitekim usul, fıkıh ve hadîs ulemâsının cumhuru da buna kail olmuşlardır.

7- Düşmanla Karşılaşıldığı Zaman Zafer İçin Dua Etmenin Müstehab Oluşu Babı

21- (…) Bize Saîd b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, tsmâîl b. Ebî Hâlid’den, o da Abdullah b. Ebî Evfâ’dan nak­len rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) biziblerin aleyhine dua etti ve:

«Allahım! Ey kitabı indiren! Hesabı sür’atli olan! Bu hizibieri bozgu­na uğrat! Allahım! Bunları bozguna uğrat ve târu mâr e?!» buyurdular.

22- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekf b. Cerrah, tsmâîl b. Ebî Hâlid’den naklen rivayet etti. (De­miş ki) : Ben îbni Ebî Evfâ’ya şöyle derken işittim: Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) Hâlid’üı hadîsi gibi dua etti. Yalnız o: «Hizibieri boz­guna uğratan» demiş; «Allahım» sözünü zikretmemiştir.

(…) Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile tbni Ebî Ömer de hep be­raber îbni Uyeyne’den, o da İsmail’den bu isnâdla rivayet ettiler, tbni Ebî Ömer kendi rivayetinde «Rüzgârı hareket ettiren!» ifadesini ziyade etti.

23- (1743) Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd, Sâbit’ten, o da Enes’-den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seİlcm) Uhud (harbi) gününde:

«Allahım! Sen dilersen yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kal­maz!» diye duâ ediyormuş.

Zelzele: Sarsıntı, yer sarsıntısı; korku ve dehşet saçan şey mânâla­rına gelir. Burada insanları sarsıp korkutan dehşet ve şiddet mânâsın­da kullanılmıştır.

Resûlüllah (Sallallahı. Aleyhi ve Sellem)’in :

«Allahım! Sen dilersen yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kal­maz!» şeklindeki duası, Allah’ın kaderine tam teslimiyet halinde bulun­duğunu gösterir. Bu söz : «Şerri Allah murad etmez; o mukadder değil­dir.» diyen kaderiyye taifesinin şaşkınlarına bir red cevabı mahiyetin­dedir. Aynı zamanda zafer niyazıdır.

Resulü EkremfSallaUaJıü Aleyhi ve Sellem) ‘in bu duayı Bedir ga­zasında yaptığı da rivayet olunmuştur. Nitekim ileride gelecektir. Hattâ orada yaptığı siyer ve megâzî kitaplarında daha meşhurdur. Fakat bu iki rivayet arasında çatışma yoktur. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) o duayı iki yerde de yapmıştır.

8- Harbde Kadınlarla Çocukları Öldürmenin Haram Kılınması Babı

24- (1744) Bize Yahya fa. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. H.

Bize Kuteybetü’bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi’den, o da Abdullah’dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSeUem)’m gazalarından birinde bir kadın öldürülmüş olarak bu­lunmuş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve SclUm) kadınlarla çocukların öldürülmesini yasak etmiş.

25- (…) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr ile Ebû Üsâme rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubcydullah b. Ömer, Nâfi’den, o da tbni Ömer’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Bu gazalardan birinde bir kadın Öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarla çocukları öldür­meyi yasak etti.

Bu hadîsi Buhâri ile Ebû Dâvûd «Kitâbu’l-Cihad»da tahrîc etmişlerdir.

Ulemâ bu hadîsle amel hususunda ittifak etmişlerdir. Harbe iştirak etmeyen kadın ve çocukları Öldürmek haramdır. Harbe iştirak ederlerse cumhûr-u ulemaya göre öldürülürler. Küffann ihtiyarlarına gelince:

Şayet harp hakkında fikirlerinden istifade edilirse onlar da öldürü­lür. Aksi takdirde ihtiyarlarla rahipler hakkında ihtilâf olunmuştur. İmam Âzam ‘la, îmam Mâlik öldürülmeyeceklerine kail ol­muşlardır. İmam Şafiî ‘nin esah olan kavline göre öldürülürler.

9- Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak Öldürülmelerinin Cevazı Babı

26- (1745) Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansur ve Amru’n-Nâkıd, toptan İbni Uyeyne’den rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî’den, o da Ubeydullah’dan, o da İbni Abbas’dan, o da Sa’b b. Cessâme’den naklen haber verdi. Sa’b şöyle demiş: Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seltem)’c müşriklerden gece baskınına uğrayan zürriyetlerin hükmü soruldu. Bu suretle müslümanlar onların kadınları­na ve çocuklarına isabet ediyorlardı. Peygamber [SaUaUahü Aleyh’ı ve Sellcın):

«Onlar onlardandır.:) buyurdular.

27- (…) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdür-razzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma’mer, Zührî’den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe’den, o da Ibni Abbâs’dan, o da Sa’b b. Cessâme’den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :

— Yâ Resûlâllah! Biz gece baskınında müşriklerin zürriyetlerine isa­bet ediyoruz! dedim,

«Onlar onlardandır.» buyurdular.

28- (…) Bana Muhammed b. Kâfi’ de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (De­di ki) : Bana Amr b. Dînâr haber verdi. Ona da İbni Şihâb, Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe’den, o da İbni Abbâs’dan, o da Sa’b b. Cessâme’den naklen haber vermiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e : Bir su-vâri gurubu geceleyin baskın yapsa da müşriklerin çocuklarından bazıla­rına isabet etse ne buyurursun? demişler.

«Onlar bobalarındandır!» buyurmuş.

Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvûd ve İbni Mâce «Kitâbü’l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî «Kitâbü’s-Siyer»de olmak üzere bütün «Sünen» sahipleri tahrîc etmişlerdir.

Nevevî diyor ki : «Bu hadîs memleketimizin ekseri nüshalarında burada olduğu gibi (Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSellem)’e müşriklerin zürriyetleri soruldu) şeklindedir. Bir rivayette harp edilen beldenin yerli müşrikleri sorulmuştur. Kaadî Iyâz bu rivayeti Sahîh-i Müslim râvilerinin cumhurundan nakletmiş : Doğrusu da budur; birinci rivayet bir şey değildir: Belki tasniftir, hadîsin sonu, ondaki hatâyı açıklamak­tadır, diyor.

Ben derim ki: Birinci rivayet Kaadî ‘nin iddia ettiği gibi bâtıl değildir. Bilâkis onun bir vechi vardır. Takdiri şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliemfe gece baskınında vurulup öldürülen müşrik kadınları ile çocuklarının hükmü sorulmuş; o da : Onlar babalarından-dır; yâni bunda bir beis yoktur; çünkü babalarının hükümleri mîras, ni­kâh, kısas, diyet ve saire onlar hakkında da carîdir, demek istemiştir. Maksat : Zaruret yokken bunu kasden yapmadıkları zaman verilen hü­kümdür. Yukarıda kadm ve çocukların öldürülmemesine dair geçen ha­dîsten murat ise onları seçebildikleri zamandır.

Kadm ve çocukların gece baskınında öldürülebileceğini gösteren bu hadîs hem bizim mezhebimiz hem de Mâlik, Ebû Hanîfe ve cumhurun mezhebidir.

Beyâtm mânâsı: Düşmana geceleyin erkek, kadın ve çocuk birbirin­den fark edilemeyecek bir şekilde baskın yapmaktır.

Zerârî: (Yânın teşdîd ve tahfifi ile) iki şekilde okunur. Teşdîdle okunması daha fasîh ve meşhurdur. Burada zerârîden murat: Kadm ve çocuklardır…» Fakat Nevevî’nin son cümlesine allâme Aynî i’tiraz etmiş : «Zerârî kelimesinden kadınlar nasıl murat edilebilir? Buhâri’nin rivayetinde gördüğün gibi zerârî kelimesi kadınlar üzerine atfedilmiştir?» demiştir. Aynî bu sözü ile şunu demek istemiştir :

Zerârî: Zürriyyetin cem’idir. Zürriyyet: Bir kimsenin çocukları ve nesli demektir. Hadîste de bu kelime kadınlar üzerine atfedildiğine göre ondan kadınları kasdetmeye imkân yoktur; çünkü atıf, iki şeyin birbi­rine mugayir olduğunu gösterir. Hâsılı, harbde bîçâre ihtiyarları, kadın ve çocukları, rûhânî şahısları —kimseye bir zararları olmamak şartı ile— göz baka baka kasden öldürmek bütün ulemânın ittifakı ile haramdır. Bu hususta birçok hadîsler vardır. Gece baskınlarında seçemeden, kasıd-sız olarak öldürülmelerinde ise beis yoktur.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Yâ kâfirlerin arasında müs-lümanîar da bulunur veya kâfirler müslümanları kendilerine siper eder­lerse?

Cevap: Bu mesele ihtilaflıdır. İmam Mâlik’e göre içinde müslüman esirler bulunan bir kafir karasına veya gemisine ateş açılmaz. Evzâî dahî: «Küffâr müslüman çocuklarını kendilerine siper eder­lerse onlara silâh atılmaz; içinde müslüman esirler bulunan gemi yakıl­maz.» demiştir.

Sevrî, Ebü Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed/ İshâk, İmam Ahmed ve sahîh olan kavle göre îmam Şafiî: «Küffârın katline çocuklarla kadınların öldürülme­sinden başka bir çâre yoksa bunda bir beis yoktur.» demişlerdir. Hattâ Hanefîler’le Sevrî’ye göre İçerisinde müslüman esirleri veya çocukları yahut müşriklerin çocukları bulunan kal’alara ve gemilere ateş açmakta da beis yoktur. Böyle bir harpte müslümarüardan ölen olursa diyeti ödenmez;” Hanefîler’e göre keffâret de lâzım gelmez. Sevrî keffâretin lüzumuna kail olmuştur.

Hadîs-i şerif, düşmana gece baskını yapılmasının caiz olduğuna, ev­velce dine davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapılabileceği­ne ve küffann çocuklarına dünyada babalarının hükmü verileceğine de­lildir. Âhiret hakkındaki hükümleri babında ise üç kavil vardır :

a) Küffann çocukları bulûğa ermeden ölürlerse cennetlik olurlar.

b) Cehennemlik olurlar.

c) Bu hususta bir şey söylenemez; tevakkuf olunur. AUahu a’lem

10- Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı

29- (1746) Bize Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. H.

Bize Kuteybetü’bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâ-fi’den, o da Abdullah’dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sahallahü Aleyhi ve Setlem) Benî Nadîr’in hurmalarını yakmış ve kesmiş. Bu yer Bü-veyre’dir.

Kuteybe ile İbni Rumh kendi hadîslerinde şunu ziyade ettiler: «Bu­nun üzerine Allah (Azze ve Celie): Yaş ağaç nâmına her neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız (bu) Allah’ın izniyledir: Hem de yoldan çıkanları rezîl etsin diye! [8] âyet-i kerîmesini indirdi.»

30- (…) Bize Saîd b. Mansûr ile Hennâd b. Seriy rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni’l-Mübârek, Mûsâ b. Ukbe’den, o da Nâfi’den, o da fimi Ömer’den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyh’ ve Sellem^ Benî Nadîr’in hurmalarını kesmiş ve yakmıştır, ttassân şu beyti bu hâdise için söylemiştir: «Btiveyre’de uçuşan yangın, Benî Ivüey eşra­fına ehemmiyetsiz geldi.»

«Yaş ağaç nâmına her neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bıra­kırsanız…» âyet-i kerîmesi de bu hususta indi.

31- (…) Bize Sehl b. Osman da rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Uk-betü’bnü Hâlid Es-Sükûnî, Ubeydullah’dan, o da Nâfi’den, o da Abdullah b. Ömer’den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} Benî Nadîr’in hurmalarını yaktı.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l-Megâzî» ile «Kitabü’t-Tefsîr»de; Ebû Dâvûd ile îbni Mâce «Kitâbu’l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî de «Kitabü’s-Siyer» ve «Kitâbu’t-Tefsîr»de tahrîc et­mişlerdir.

Benî Nadîr, Medine yahudîlerinden bir kabiledir. Bun­lar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile sulh muahedesi yapmışlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir diyet meselesinde kendilerine müracaat ederek hisselerine düşen diyeti vermelerini teklif edince buna razı olur güründüler, fakat kendi aralarında gizlice anlaşarak onu öldür­meye karar verdiler. O anda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ya-hudi evinin duvarı gölgesinde birkaç arkadaşı ile oturuyordu. Yahu­diler ‘den Amr b. Cihâş isminde biri gizlice evin çatısına çıkarak oradan üzerine büyük bir taş atmak sureti ile onu öldürmek is­tedi. Ancak Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine kurulan tuzağı vahî sureti ile haber aldığı için derhal oradan kalkarak Medîne’ye döndü; sû-i kasıd da böylece akim kaldı. Bu vak’a hicretten 37 ay sonra olmuştur.

Bundan sonra Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) on gün zarfında Medîne’yi terk edip gitmeleri için yahudilere Muhammed b. Mes1eme (Radiyaüahü anh)’ı göndermiş; fakat yahudiler birkaç gün hazırlık yaptıktan sonra : «Biz yerimizden çıkmıyoruz, sen ne istersen yap!» diye direniş göstermişlerdi. İşte bu hâdise o zaman cereyan etmiş­tir. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yahudileri 15-20 gün muhasara etmiş, sonra onları sürgün etmiştir. Yahudilerin hurmalıkları Medine civarındaki Biiv’eyre denilen yerde idi. Altı yüz develik bir kafile halinde Medine ‘den kalkan yahudilerin bir kısmı Hayber’e, bir kısmı da Şâm’a göç etmişlerdi.

Lînenin tefsirinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre lîne: Acvadan mâda bütün hurma nevi’Ieridir. Bir takımları : «Lîne : İyi cins hurmalardır.» demiş; başkaları bütün hurma cinslerine lîne denildiğini, daha başkaları bütün ağaçlara bu ismin verildiğini söylemişlerdir. Medîne’nin 120 çeşit hurması olduğu söylenir.

Hadîs-i şerîf harpte küffâra ait ağaçların kesilip yakıla bileceğine de­lâlet etmektedir ki, dört mezhebin imamları ile Abdurrahman b. Kaasim’in, Nâf’i , İshâk ve cumhurun mezhepleri de budur. Bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (Radiyallahü. anh) Leys , Sa’d, Ebû Sevr ve Evzâî buna cevaz vermemişlerdir.

11- Ganimetlerin Hassaten Bu Ümmete Helal Kılınması Babı

32- (1747) Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ* rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni’I-Mubârek, Ma’merden naklen rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Râfi’ de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk, rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma’mer, Hemmâm b. Münebbih’den naklen haber verdi. Hemmâm : Bize Ebû Hüreyre’nin Re-sûlull&h (Saltallahü Aleyhi’, ve Sellem)’den rivayet ettiği budur, diyerek bir takım hadîsler zikretmiştir; ezcümle Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve SeÜe/n)

«Peygamberlerden bir peygamber gazaya çıktı da kavmine şunları söyledi : Nikâhla bir kadına mâlik olup da onunla gerdeğe girmeye iste­diği halde henüz girememiş bir adam benim arkamdan gelmesin! Başka biri ev yapmış, fakat tavanını çekememİşse (o da gelmesin!) Bir başkası koyun veya gebe develer satın almış da doğurmalarını bekliyorsa (o da gelmesini).

Bunu müteakib gazaya çıktı; ve o yere ikindi namazı vakti yahut ona yakın bir zamanda yaklaştı; ve güneşe : Sen me’mursun ama ben de me­murum! Allahım, bunu benim üzerimde biraz durdur! dedi. Bunu müteâ-kıb güneş onun üzerinde Allah o yeri kendisine fethedinceye kadar dur­duruldu. Derken aldıkları ganimetleri topladılar. Arkacığından onları ye­mek için ateş geldi : Fakat onları tatmaktan çekindi. Peygamber : Sizin içinizde ganimete hiyanet var; o halde bana her kabileden bir adam bey’at etsin! dedi. Bu surette ona bey’at ettiler. Derken bir adamın eli onun eline yapıştı. Peygamber : Ganimete hıyanet sizin içİnizdedir, bana senin kabilen bey’at etsin! dedi. Bu sefer ona kabilesi bey’at etti. Fakat eli iki veya üç kişinin eline yapıştı; ve (yine) : Ganimete hıyanet sizde­dir; sizler hıyanet ettiniz! dedi. Nihayet ona inek başı kadar altın çıkar­dılar; ve onu yerde duran malın içine koydular. Arkasından ateş gelerek o malı yedi.

İşte ganimetler bizden önce hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Bunun sebebi : Çünkü Allah Tebârekc ve Teâlâ bizim za’fımızı ve aczimizi bildi de onu bize tertemiz heiâi kıldı.» buyurmuşlardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu’l-Humüs» ve «Kitâbü’n-Nikâh»da tahrîc etmiştir.

Bud’: Kadının ferci demekse de bu gibi yerlerde nikâhla almak mâ­nâsında kullanılır.

Halifât: Hâmile develer demektir. Ednâ : Fi’li rubaidir. Bu kelime ya «askerlerini yaklaştırdı» mânâsına müteaddidir; yahut «fethi yaklaştı» mânâsına lâzım olarak kullanılmıştır.

Kaadi Iyâz’in beyânına göre duası kabul edilerek güneş dur­durulan bu Peygamber Yûşa’ (Aleyhisselam) ‘dır. Muhasara ederek aldığı şehir de Filistin ‘deki Erîhâ’dır. Güneşin durdurulması mu’cizesi bizim Peygamberimi,^Salia’.lahü Aleyhi ve Sellem) ‘e de iki defa nasîb olmuştur. Bunların biri Hendek harbinde vaki’ olmuş; müs-lümanlar güneş batmcaya kadar ikindi namazını kılamamışlar; sonra Al­lah’ın izni ile güneş geri dönmüş ve namazı kılmışlardı. Bu hâdiseyi bil­diren hadîsi Tahâvi nakletmiş; ve : «Râvileri mevsuktur.- demiştir.

İkincisi îsrâ gecesinin sabahında olmuştur. Allâme Aynî bu hârikanın Hz. Mûsâ ve Süleyman’ M leyhisselam) ‘la Hz. A1î’ye de vâki’ olduğunu söyler. Yûşa’ (Aleyhisselâm)’^ güneşe : «Sen me’mursun ama ben de me’murum!» şeklindeki hitabı : «Sen batmaya me’mursun ama hen de namaz kılmaya veya güneş batmadan gaza et­meye me’murum!» manasınadır. Ganimet meselesine gelince : Geçmiş Peygamberlerin âdeti, alınan ganimeti bir yere toplamaktı. Sonra gök­yüzünden bir ateş inerek o ganimeti yer; bu da onun kabulüne alâmet olurdu. Bu seferde ateş yine inmiş; fakat ganimeti yemek şöyle dursun (atmamıştır bile! Bunun sebebi ganimete hıyanet karışması yâni ondan bir şeyler aşırılmasıdır. Nitekim araştırılınca inek başı kadar bir altın parçasının aşırılmış olduğu meydana çıkmış; bilâhare gelen ateş gani­meti yakmıştır.

Eski ümmetlerin kurbanlarını da böyle bir ateş inerek yer; kurba­nın kabulü bu suretle anlaşılırdı.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Mühim işler ancak aklı başında ve zihni başka bir şeyler meş­gul olmayan kimselere tevdi’ edilmeli, aklı fikri başka şeyle meşgul olan­lara verilmemelidir. Çünkü böylelerin azim ve sebatı zayıf olur.

2- Ganimetler yalnız Ümmeti Muhammed’e helâl kılınmıştır. Sair ümmetlere helâl kılınmaması ihlâs hususunda ümmet-i Muhammediyye derecesine varamadıkları içindir. Yâni harbe ganimet almak sevdası ile gitmesinler diye kendilerine ganimet haram kılınmıştır.

12- Enfal Babı

33- (1748) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Şimâk’dan, o da Muş’ab b. Sa’d’dan, o da babasından naklen ri­vayet etti. (Şöyle demiş) : Babam (ganimetin) beşte bir (in) den bir kılıç aldı; ve odu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi’e getirerek: Bunu bana hibe et; dedi. Fakat o razı olmadı. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle);

«Sana enfâîin hükmünü soruyorlar. De k\ : Enfâi Allah ve Resulüne aiddir…» [9] âyet-i kerimesini indirdi.

34- (…) Bİze Muhammed b. El-Müsennâ ile Ibni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız Îbni’l-Müsennâ’nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Simâk b. Harb’den, o da Muş’ab b. Sa’d’dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Benim hakkımda dört âyet inmiştir. Bir kılıç ele geçirdim… (Sa’d) bu kılıcı Peygamber(Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)’e getirerek: Yâ Resûlâllah, bu kılıcı bana nefel olarak ver! demiş. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Bırak onu!» buyurmuş. Sonra ayağa kalkmış. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:

«Onu aldığın yere koy!» buyurmuş. Sonra (tekrar) ayağa kalkarak: Bunu bana nefel olarak ver yâ Resûlâllah! demiş. (Yine) :

«Bırak onu!» buyurmuşlar. (Sa’d tekrar) ayağa kalkarak : Yâ Resûlâl­lah! Bunu bana nefel olarak ver! Ben (harbde) yeteri olmayanlar gibi mi tutulacağım? demiş. Bunun üzerine Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) kendisine (yine) :

«Onu aldığın yere koy!» buyurmuşlar. Ar kaçığın dan şu âyet inmiş: Sana enfâlin hükmünü soruyorlar! De ki: Enfal, Allah ve Resulüne aittir!..»

Enfal: Nefelin cem’idir.

Nefel: Ordu kumandanı tarafından bazı askerlere verilen ganimet malıdır. Bununla o askerin iaşesi te’mîn edilmiş ve harbe karşı şevki art­tırılmış olur.

Hadîs-i şerîî ganimet malından kimseye bir şey verilmesi helâl ol­mayacağına delâlet ediyorsa da Kaadî Iyâz: «İhtimal bu hadîs ganimet âyeti inmezden ve ganimet helâl kılınmazdan evvel vârid ol­muştur. Doğrusu da budur. Hadîs de buna delâlet ediyor. Zîra hadîsin tamamında Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ‘in âyet indikten sonra Sa’d’a:

«Al kılıcını! Sen onu istediğin vakit o ne benimdİ, ne senin! Şimdi Allah onu bana verdi; ben de sana veriyorum! buyurduğu rivayet olun­muştur.» diyor.

Ulemâ buradaki âyetin mensuh olup olmadığı hususunda ihtilâf et­mişlerdir. Bazılarına göre

«Bilmiş olun ki, ganimet olarak aldığınız bir şeyin beşte birî Allah’a ve Resulüne aiddİr…» [10] âyet-i kerîmesi ile neshedilmiştir. Enfâ1 âye­tinin muktezâsınca ganimetlerin hepsi Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)e mahsustu. Bilâhare Cenâb-i Hak diğer âyetle onların beşte dör­dünü ganimeti düşmandan alan gazilere tahsis buyurdu. Bu kavil Hz. İbni Abbâs ile bir cemaattan nakledilmiştir.

Bir takımları âyetin muhkem olduğunu, nefelin beşte birden verileceğini söylemiş; bâzıları da : «Âyet muhkemdir; kumandan ganimet ma­lından münasib gördüğü askere dilediği kadar verebilir.» demişlerdir. «Âyet muhkemdir ama tahsis edilmiştir. Ondan murad : Seriyyelerin ga-nîmetidir.» diyenler de olmuştur.

Hz. Sa’d : «Benim hakkımda dört âyet inmiştir.» demiş, fakat burada onlardan yalnız birini yâni Enfâ1 âyetini zikretmiştir. Diğer üçünü İmam Müslim «Kitabü’l-Fedâil»de beyân eder ki, bun­lar : Anne babaya iyilik, şarabın haram kılınması ve «Rablerine duâ edenleri koğma!» mealindeki âyetlerdir.

35- (1749) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik’e, Nâfî’den dinlediğim, onun da îbni Ömer’den naklettiği şu hadîsi oku­dum!., tbni Ömer şöyle demiş:

Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem), tenim de içinde bulunduğum bir seriyyeyi Necid tarafına gönderdi. Asker birçok develeri ganimet ola­rak aldılar. (Bu ganimetten) hisseleri on ikişer yahut on birer deve idi; kendilerine birer deve de nefel olarak verildi.

36- (…) Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Leys rivayet etti, H.

Bize Muhammed b. Kumh dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ley s, Nâfî’den, o da İbni Ömer’den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Salfollahii Aleyhi ve Seliem), içlerinde tbni Ömer de olduğu halde Necd tarafına bir seriyye göndermiş; ve bunların hisseleri onikişer deveye baliğ olmuş; İrandan maada kendilerine birer deve de nefel olarak verilmiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml bunu değiştirmemiş.

37- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir ile Abdürrahîm b. Süleyman, Ubeydullah b. Ömer’­den, o da Nâfi’den, o da İbni Ömer’den naklen rivayet etti. Şöyle demi;:

ResûlüiHh(Sa!!o!lahü Aleyhi ve Sellem) Necd’e bir seriyye gönderdi. Ben de o seriyye de (gazaya) çıktım. Binnetîce birçok deve ve koyun ele ge­çirdik; ve hisselerimiz onikişer deveye baliğ oldu. Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) bize birer deve de nefel olarak verdi.

(…) Bize Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet ettüer. (Dediler ki) : Bize Yahya —ki El-Kattân’dır— Ubey dulla h’dan bu isnâdla rivayet etti.

(…) Bize bu hadîsi Ebû’r-Kabî’ ile Ebû Kâmil de rivayet ettiler. (De­diler ki) : Bize Hammâd, Eyyûb’dan rivayet etti. H.

Bize İbni’l-Müsenna dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, tbni Avn’dan rivayet etti. (Demiş ki) : Nâfi’e mektub yazarak nefelin ne olduğunu sordum. O da bana cevap yazdı ki, tbni Ömer bir seriyyede imiş. H.

Bize İbni Râfi’ de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Mûsâ haber verdi. H.

Bize Hârûn b. Saîd EI-Eylî dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Üsâme b. Zeyd haber verdi.

Bu râvilerin hepsi flâfi’den bu isnâdla yukankilerin hadîsi gibi ri­vayette bulunmuşlardır.

38- (1750) Bize Süreye b. Yûnus ile Amru’n-Nâkıd da rivayet et­tiler. Lâfız Süreyc’indir. (Dediler ki) : Bize Abdullah b. Recâ’, Yûnus’dan, o da Zührî’den, o da Sâlim’den [11], o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Bize BesûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) beşte birdeki nasibimizden maada nefel verdi de bana bir şârif isabet etti. (Şârif yaşlı, büyük de­vedir.)

39- (…) Bize Hennâd b. Seriy de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni’l-Mübârek rivayet etti. H.

Bana Harmeletü’bnü Yahya dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. Her iki râvi Yûnus’dan, o da İbni Şihâb’dan naklen rivayette bulunmuşlardır. îbni Şihâb şöyle demiş : Bana İbni Ömer’den naklen ulaştı; şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİİem) bir se-riyyeye nefel verdi…» İbni Recâ’ hadîsi gibi rivayet etmiştir.

40- (…) Bize Abdülmelik b. Şuayb b. Leys de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, dedemden rivayet etti. (Demiş ki) : Bana TJkayl b. H&-lid, İbni Şihâb’dan, o da Salim’den, o da Abdullah’dan naklen rivayet et­ti ki, ResûKUIah (Salhllahü Aleyhi ve Seltem) gönderdiği bâzı seriyyelere, hassaten kendilerinin olmak üzere, umum ordunun hissesinden başka ne-fel verirmiş. Beşte bir de bütün bunda vâcibmiş.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu fardi*!-humüs»de; Ebû Dâvûd «Kitâbu’l-Cihâd»da tahrîc etmişlerdir.

Evvelce de görüldüğü vecihle seriyye, ordudan bir bölük demektir. Sayıları en çok dörtyüz kişi olur; ve düşman karşısına .gönderilirler.

Necd: Hicaz ‘in Irak tarafına düşen kısmıdır. Rivayete gö­re Hz. Abdullah b. ömer’in de iştirak ettiği bu seriyye on kişiden ibaretmiş. Ganimet olarak 150 deve almışlar. Bunlardan, otuz ta­nesini Peygamber (SaUaUdhü Aleyhi ve Seilem) almış. Kalan 120 deveyi on kişi aralarında taksim etmişler. Kendilerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) tarafından birer deve de nefel olarak verilmiş. Ulemâdan ba­zıları oniki devenin bütün gazilere verilen yekûn olduğunu söylemişlerse de Nevevî bunun hatâ olduğunu bildirmiştir. Çünkü Ebû Dâ­vûd ‘un bâzı rivayetlerinde oniki devenin bir gâzîye. isabet ettiği tasrîh. edilmiştir.

Rivayetlerin birinde, «oniki yahut onbir» denilerek şek edilmiştir, îbni Abdilberr’İn beyanına göre «El-Muvatta’» râvilerinden Velîd b. Müslim ‘den maadası onu şekle rivayet etmişlerdir. Nâfi’in diğer râvileri ise «onikişer» diye seksiz söylemişlerdir.

Bâzı rivayetlerde : «Nefel verildi», «Nefel olarak verilmiş; Resûltillab (Sallallahü Aleyhi ve Setlenı) bunu değiştirmemiş», bir rivayette de: «Bize Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) nefel olarak verdi.» deniliyor. Bun­ların arası şöyle bulunur: Seriyye kumandanı arkadaşlarına nefeli tak-sîm etmiş; Peygamber fSallaUahü Aleyhi ve Seilem) de buna cevaz ve izin vermiştir. Bu suretle bu işin ikisine de nisbeti sahîh olmuştur.

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

1- Saîd b. El-Meseyyeb, Hasan.ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed ve îshâk bu hadîsle istidlal ede­rek askere ganimet hisselerinden sonra nefel vermenin caiz olduğunu söylemiş; ve: «işte îbni Ömer!., gazilere hisselerinden sonra birer deve nefel verildiğini söylüyor. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) bunu reddetmemiştir.» demişlerdir. Bu bâbta Nevevî şunları söylemektedir: «Ulemâ nefelin mahalli hususunda ihtilâf etmişlerdir. Acaba bu ganime­tin aslından mı verilecektir; yoksa beşte birinin dördünden veya beşte birinin beşte birinden mi? Bu üç kavil İmam Şafiî ‘nindir; ve her birine ulemâdan bir cemaat kail olmuştur. Bize göre esah olan kavil, beşte birin beşte birinden verilmesidir. Saîd b. El-Müseyyeb ile Mâlik, Ebû Hanîfe ve diğer ulemânın kavilleri de bu­dur. Netfel, ganimetin aslından verilir diyen bâzıları: Hasan-ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed, Ebû Sevr ve başkaları­dır, tbrahîm Nehaî serıyyenin ganîmet olarak aldığı bütün malların —sair ordu efradına bir şey vermeksizin— kendi aralarında ne-fel olarak taksim edilebileceğini söylemişse de bu görüş bütün ulemâ­nın kavillerine muhaliftir. Ulemâmız (Şafiî1er) diyor ki: Hükü­met reisi gazilere ganimetten değil de Beytülmâl’den nefel verse caiz olur. Zîra nefel ancak harbte kendi başına yararlı bir iş gören gaziye ve­rilir. İbni Ömer’in (birer deve de kendilerine nefel olarak veril­di.) sözünün mânâsı: Hak edenlere verildi demektir; bütün seriyye ef­radına —hak etsin etmesin— dağıtıldı demek değildir. Lügat uleması ile fukahânın beyânlarınag öre enfâl; Ganîmet mallarından verilen bahşiş­lerdir. Bunlar gazilere dağıtılacak hisselerden başkadır.»

2- Seriyye göndermek müstehabtır. Şayet seriyye harb yolunda or­dudan ayrılarak düşman karşısına gönderilirse, aldığı ganimette ordu ef­radı da müşterek olur. Ordu şehirde iken seriyye müstakillen yola çıkar­sa ganîmet yalnız seriyyenin olur.

3- Harb îcâblarını yerine getirmeye teşvîk için nefel vermek caiz­dir. Cumhura göre nefel, ilk ve son gözetilmeksizin bütün ganimetlerden verilebilir. Evzâî ile Şam ulemasından bir cemâate göre ilk alınan ganimetten ve keza altınla gümüşten nefel verilemez.

13- Öldüren Kimsenin Ölünün Üzerindeki Eşyayı Hak Etmesi Babı

41-(1751) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüşeym, Yahya b. Saîd’den, o da Ömer b. Kesir b. Eflah’dan, o da Ebû Muhammed El-Ensârî’den —ki bu zât Ebû Katâde’nin arkadaşı imiş— naklen haber verdi. (Demiş ki) : Ebû Katâde şunu söyledi… Ve hadîsi hikâye etmiştir.

(…) Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet «tti. (Dedi ki) : Bize Leys, Yahya b. Saîd’den, o da Ömer b. Kesîr’den, o da Ebû Katâde’nin dostu Ebû Muhammed’den naklen rivayet etti ki, Ebû Katâde şunları söyle­miş… Ve hadîsi nakletmiştir.

(…) Bize Ebâ’t-Tâhir ile Harmele de rivayet ettiler. Lâfız Harmele’-nindir. (Bediler ki) : Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Mâlik b. Enes’i şunları söylerken işittim : Bana Yahya b. Said, Ömer b. Kesir b. Eflâh’dan, o da Ebu Katâde’nin dostu Ebû Muhammed’den [12], o da Ebû KatâdeMen naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Huneyn (harbi) yılında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1e bir­likte (gazaya) çıktık, tki ordu karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam gördüm ki, müslümanlardan bir zâtı alt etmişti. Hemen ona dönerek arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki bundan ölümün korkusunu duydum: Sonra can vererek beni bıraktı. Müteakiben Ömer b. Hattab’a yetiştim:

— Bu insanlara ne oldu? dedi. Ben de:

— Allah’ın emri! dedim. Sonra cemaat döndüler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de oturdu ve:

«Bir kimse birini öldürür de onun aleyhine beyyinesi de bulunursa, olenîn üzerindeki eşyası onun olur.» buyurdular. Bunun üzerine ben aya­ğa kalkarak:

— Bana kim şâhidlik edecek? dedim. Sonra oturdum. Sonra Resûlül­lah/Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yine deminki gibi buyurdu. Ben hemen kal­karak :

— Bana kim şâhidlik edecek? dedim; ve oturdum. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o sözü üçüncü defa tekrarladı. Ben yine kalk­tım. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sana ne oldu yâ Ebâ Kata de?» diye sordu. Ben de kıssayı kendile­rine anlattım. Derken cemaattan bir adam:

— Doğru söyledi yâ Resûlâllah! Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir; hakkından dolayı Ebû Katâde’yi razı ediver! dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk ise:

—’Hayır vallahi! Bu olamaz! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah ve Resulünün yolunda cenk eden Allah arslanlarından bir arsla-mn hakkını çiğneyerek onun eşyasını sana veremez! dedi. Artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Doğru söyledi. Bunu ona ver!» buyurdu; ve bana verdi. Sonra zır­hı sattım da onunla Benî Selime (kabilesin)’de bir bahçe satın aldım. İşte İslâm’da ilk edindiğim mal budur.

Leys’in hadîsinde şu ibare vardır: «Ebû Bekir: Asla! Allah’ın arslanlarından bir arslanı bırakıp da onu Kureyş’ten bir sırtlancağiza vere­mez! dedi.»

Yine Leys’in hadîsinde: «Edindiğim ilk maldır.» cümlesi vardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitabü’I-Humüs»de tahrîc etmiştir.

İmam Müslim bu hadîsin birinci tarîkinde râvileri sırala­dıktan sonra : «Ve hadîsi hikâye etmiştir» demiş; ikinci tarîkinde dahî; «Ve hadîsi nakletmiştir.» diyerek bu sözleri ile üçüncü tarîkte rivayet edeceği hadîsi kasdetmiştir. Nevevî diyor ki: «Bu, Müs1im’in âdetine göre garîb bir şeydir. Senin için yaptığım bu tahkiki belle! Ger­çekten bâzı kitab yazanların bu hadîste yanıldığını ve onu ilk iki tarîk­ten evvelki hadîse bağlı zannettiklerini gördüm. Nitekim ekseriyetle Müs1im’in malûm âdeti de budur…»

Huneyn : Mekke’ye üç mil mesafede bir vadidir. Burada hic­retin sekizinci yılında müşriklerle müslümanlar arasında harb olmuş; müslümanlara çokluklarından dolayı ucub geldiği için harbin başında bo­zulmuşlar, fakat sonra Allah üzerlerine sekînet ve yardımcı melekler in­direrek kâfirlerin cezasını vermişti. İşte Hz. Ömer’in : «Bu insanlara ne oldu?» demesi bozulduklarına şaştığı içindir. Bazılarına göre bu sö­zün mânâsı: «Bu bozgundan sonra acaba halleri ne olacak!» demektir. Buna mukabil Ebû Katâde ‘nin: «Allah’ın emri» diye cevap ver­mesi «Allah’ın emri geldi.» Yahut: «Allah’ın emri gâlibtir; akıbet ehl-i takvanındır.» manasınadır.

Bu gazada müslümanların bozulması umûmî değildi. Resulü Ekrem (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ile mü’minlerden bir taife yerlerinden ayrılma­mışlardı. r Bu hususta meşhur hadîsler vardır ki, yeri geldikçe görülecek­tir. Nevevî diyor ki: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bozgu­na uğramıştır demenin caiz olmadığına müslümanlar icmâı nakledilmiş­tir. Onun hiç bir yerde bizzat münhezim olduğunu hiç bir kimse rivayet etmemiştir. Bilâkis sahîh hadîsler daima ikdam ve sebatını isbât etmek­tedir.»

Lâhallahi izen» ifâdesi bütün rivayetlerde bu şekilde tesbit edilmiş­tir. Hattâbi ile lisan uleması bunun râviler tarafından yanlışlıkla yapıl­mış bir değişiklik olduğunu, doğrusunun «lâhallahi zâ» şeklinde kullanıl­ması lâzım geldiğini, bunun «lâ vallahi zâ» mânâsında bir yemîn oldu­ğunu söylemişlerdir. Daha başka söz edenler de olmuştur.

«Üdaybi1» sırtlan mânâsına gelen «dab’»ın kıyâsa muhalif İsmi tas­giridir. Hz. Ebû Bekir herhalde Ebû Katâde ‘yi arslan diye tavsif edince Öteki zâtı ona nisbetle küçülterek sırtlana benzetmiş­tir. Çünkü sırtlanın yırtıcılığı zayıftır. Bu hayvan aciz ve hamakatla va­sıflanır. Fakat «Üdaybi’» kelimesi «Üsaybiğ» şeklinde de rivayet olun­muştur. Hattâbî’nin beyânına göre üsaybiğ bir nevi’ kuştur. Baş­kaları onu boya mânâsına gelen sıbğamn tasgiri kabul etmiş ve kimi ren­gi kara olduğu için, kimi renginin çirkinliğinden dolayı, bazıları da onu zayıflık ve aşağılıkla vasıflandırmak için kendisine böyle hitab ettiğini söylemişlerdir. Hattâ «esbağ» denilen bir nebata benzetmiş olması da ca­izdir.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- «Seleb yâni öldürülen kimsenin üzerindeki eşya ganimetin as-Undandır, beşte birden değildir» diyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ŞeUerrt)m Hz. Ebû Katâde’-bu eşyayı vermesi, ganimetin taksiminden önce idi. Fakat Hanefîler1e İmam Mâlik bu istidlale cevap vermiş : «Hadîs size de­ğil, bize hüccettir. Zîra bu konuşma harb bitip ganimetler toplandıktan sonra olmuştur ki, o halde gazilerin hakkı oîan beşte birin dördü ayrıl­mış olur. Binâenaleyh selebin beşte birden sayılması îcab eder.> demiş­lerdir. Kurtubî: «Bu hadîs Mâlik ile Ebû Hanîfe mezheplerinin sahih olduğuna en büyük delildir.» demiştir.

2- Lâhallahi ta’bîri yemindir.

3- Kumandandan istenilen bir şeyi onun cevabını beklemeden yar­dımcısı reddedebilir. Nitekim Hz. Ebû Bekir böyle yapmıştır.

4- Öldürdüğü düşmanın üzerindeki eşyayı almak isteyen gâzîye bu eşyanın beyyinesiz verilip verilemeyeceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Ulemâdan bir taifeye göre beyyine mutlaka lâzımdır. Delilleri bu hadîs­tir. Leys, İmam Şâfiî ve bir cemaatin mezhepleri budur. Evzâî beyyineye hacet olmadığım söylemiştir.

5- Seleb, düşmanı Öldüren gâzînin hakkıdır, velev ki bir kadın öl­dürsün. Başında bulunmak kâfi değildir. Ebû Sevr ile îbni’l-Münzir’in kavilleri budur. Cumhura göre ise bunun şartı, öldürülen kimsenin harb eden asker olmasıdır. îbni Kudâme: öldürü­lenlerin üzerlerindeki eşya alınarak çıplak bırakılmaları caizdir.» demiş; ¥akat Sevr! ile îbni Münzir bunu kerih görmüşlerdir.

42- (1752) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bise Yûsuf b. Mâcişûn, Salih b. İbrahim b. Abdirrahmân b. Avf dan, o da babasından, o da Abdurrahmân b. Avf’dan naklen haber verdi ki, şunları söylemiş:

Bedir (harbi) günü ben safta dururken sağuna ve soluma baktım. Gördüm ki Ensârdan iki çocuğun arasın dayım! Yaşları genç! Keşke bun­lardan daha kuvvetliler arasında olaydım temennisinde bulundum. Der­ken biri beni dürterek: Ey amca! Ebû Cehri tanır mısın? dedi.

— Evet! Ona ne hacetin var ey kardeşim oğlu? dedim.

— Haber aldım ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj’e söğermiş! Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemîn ederim ki, onu görürsem İkimizden eceli gelen ölmedikçe şahsım şahsından ayrılmayacaktır! dedi. Ben buna şaştım. Az sonra diğeri de beni dürttü ve berikinin söylediği­nin mislini söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehl’i halkın arasmda bocalar­ken gördüm ve:

— Görüyor musunuz, işte sorduğunuz sizinki! dedim. Hemen ona koştular ve kılıçları ile onu vurarak öldürdüler. Sonra Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seilem)e giderek kendisine haber verdiler. Peygamber (SaJlalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Onu hanginiz öldürdü?» dîye sordu. İki gençten her biri:

— Ben öldürdüm! cevâbını verdi. «Kılıçlarınızı şildiniz mi?» diye sordu.

— Hayır! dediler. Bunun üzerine kılıçlara baktı; ve:

«Onu ikiniz de öldürmüşsünüz!» buyurdu. Ve üzerindeki eşyanın Muâz b. Amr b. EI-Memûh’a verilmesine hükmetti. (Bu iki zât Muâz b. Arar b. El-Memûh ile Muâz b. Atrâ’dır.)

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu’l-Humüs» ve «KitâWl-Megâzî»de tahrîc etmiştir.

Mânâsı hususunda ihtilâf edilmiştir. Şâfiî1er’e göre Ebû Cehli mezkûr iki genç müştereken yaralamış; lâkin onu kendisini mü­dafaadan âciz. bırakacak şekilde ağır yaralayan evvelâ Muâz b. Amr olmuştur ki, şer’i katil de budur. Üzerindeki eşyasını almaya hak kazanması bundandır. ResûlüIIah (Salîaüohü Aleyhi ve Seîlem)’in:

«Onu ikiniz de öldürmüşsünüz!» buyurması, ötekinin gönlünü almak içindir; çünkü bu işe o da iştirak etmiştir. Kılıçlarını muayene etmesi, bunlarla onu nasıl Öldürdüklerinin hakîkatına istidlal içindir. Muayene neticesi Ebû Ceh1’i Amr’in çökerttiğini anlamış; eşyasını Amr hak ettikten sonra ötekini de hâdiseye ortak kabul etmiştir. Binâenaleyh onun eşyada hakkı yoktur.

Mâlîkîler’e göre eşyanın Amr’a verilmesi, bu hususta ku­mandan muhayyer olduğundandır.

Tahâvî bu hadîsi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: «Bu ha­dîs delâlet ediyor ki, bir kimseyi öldürmekle eşyasını öldürene vermek vâcib olsaydı Ebû Ceh1’in selebini bu iki gence vermek îcâb eder; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) onu birbirinden alıp ötekine ver­mezdi. Görülmüyor mu ki, kumandan : Her kim birini öldürürse eşyası onundur; dese de iki kişi birini öldürseler, eşyası aralarında ikiye bölü­nür. Kumandan birini mahrum ederek ötekine veremez; zîra o eşyada ikisinin de aynı derecede hakkı vardır. Şu halde seleb hususunda onlar kumandandan daha ziyade hak sahibidirler. Peygamber (Sallatlahü Aleyhi veSelJem)’e Ebû Ceh1 Mn selebini birine vermek caiz olunca : Bu gösterir ki, o selebe gazilerin ikisinden de ziyade hak sahibi imiş! Çünkü o gün henüz (Her kim birini öldürürse selebi onundur^ buyurmamıştı. Bir de’maktulün eşyasının katile verilmesi vâcib olmadığını, atıcak düş­manla cenk için bir teşvik mâhiyetinde olmak üzere kumandanın onu ka­tile verebileceğini beyân buyurmuştur.»

Hadîs-i şerifin sonunda Ebû Cehl’i Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra ‘nın öldürdükleri bildiriliyor. Müs1imi’n ileri­de görülecek bir rivayetinde ve keza Buhâri’nin bir Rivayetinde onu

Afra’ nammdaki kadının iki oğlu öldürdüğü; Müs1im’in diğer bir rivayetinde ise Ebû Ceh1’in başını Abdullah b. Mes’ud (Radiyallahu anh)’m kestiği kaydedilmektedir. Kaadi Iyâz: «Ekseriyetle siyer ulemasının kavli budur.» diyor.

Nevevî bu rivayetlerin arasını bulmuş; ve : «Ebû Ceh1’in katline bunların hepsi iştirak etmiştir. Onu müdafaadan âciz hale getiren darbeyi Muâz b. Amr vurmuş, îbni Mes’ûd, can çe­kiştirirken yetişerek kafasını koparmıştır.» demiştir.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

1- Müslüman hayırlı işlere koşmalı; faziletlere âşık olmalıdır.

2- Allah ve Resulü için bir kimseye gadab etmek caizdir.

3- Hiç bir kimseyi tahkir caiz değildir. Zîra hakir görülen şahıs, tahkir edenden daha üstün ve makbul olabilir.

43- (1753) Bana Ebû’t-Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Muâvi-ye b. Salih, Abdurrahman b. Cübeyr’den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik’den naklen haber verdi. Şöyle demiş:

Hımyer (kabilesin) den bîr adam, düşmandan birini Öldürdü de eş­yasını almak istedi. Hâlid b. Velîd onu men’etti. Hâlid onların üzerine vâlî idi. Derken Avf b. Mâlik, Resûlüllah (Saliatlahü Aleyhi ve Sellem)e ge­lerek (bunu) kendilerine haber verdi. Bunun üzerine Hâlid’e:

«Onun eşyasını buna vermekten seni hangi şey menefti?» buyurdu, lar. Hâlid:

— Eşya gözüme çok göründü yâ Resûlâllah! dedi.

«Onları kendisine veri» buyurdu. Az sonra Hâlid Avfın yanına uğ­radı. Avf onun cübbesini çekti. Sonra : (Nasıl) Sana Resûlüllah (Sulhltahü Aleyhi ve SeUem) için söylediğimi yerine getirdim mi? dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu işitti ve canı sıkıldı. Müteakiben:

«Ona verme yâ Hâlid! Ona verme yâ Hâlid! Siz kumandanlarımı bana bırakır mısınız hiç! Onlarla sizin misâliniz öyle bir adama benzer ki, deve veya koyun çobanı tutulur da onları güder; sonra sulama zama­nını kollayıp onları bir havuza getirir; ve oraya girip suyun temizini içer, bulanığını bırakırlar, işte temizi sizin olur, bulanığı da kumandanların üze­rine kalır!» buyurdular.

44- (…) Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve-lîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Safvân b. Amr, Abdurrahmân b. Cübeyr b. Nüfeyr’den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik El-Eşcaî’-den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Mûte gazasında Zeyd b. Hârise’nîn maiyyetinde (gazaya) çıkanlarla birlikte gazaya çıktım. Yemen’den (gelen) bir imdad gâoisi bana arka­daş oldu…

Ve hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) ‘den yukarıki hadîs gibi rivayet etti. Yalnız o bu hadîste şunu söyledi: «Avf dedi ki: Ben de, Yâ Hâlid! Bilmez misin ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} sele-bin öldürene verilmesini hüküm buyurdu; dedim. Evet, bilirim; lâkin o besim gözüme çok göründü, cevabını verdi.»

Bu vak’a Mûte muharebesinde geçmiştir. Nitekim ikinci rivâyette tasrîh de edilmiştir. Mûte : Şam taraflarında bir kasabanın ismidir. Mûte Harbi hicretin sekizinci yılında olmuştur.

Hz. Avf’in, Hâ1id (Radiyallahü anh)’ı cübbesinden tutup çek­mesi ölenin eşyasını öldüren zâta vermediği İçindir. Bu işe canı sıkıl­mış hattâ Hz. Hâ1id’i Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e şikâyet edeceğini söylemiş; nitekim etmiştir de.

«Nasıl sana Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) için söylediğimi ye­rine getirdim, mi?» sözünün mânâsı: Seni şikâyet edeceğim demiştim, bak ettim mi, etmedim mi! demektir.

Nevevî diyor ki: «Bu hadîs, Öldüren kimsenin selebi hak etme­sine bakarak müşkü sayılabilir. Nasıl olmuş da eşya ona verilmemiştir? Bu suâl iki şekilde cevaplandırılabilir:

1- İhtimâl Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o eşyayı bilâhare öldüren gâzîye vermiştir. O anda vermemesi hem onu hem de Avf b. Mâ1ik’i bir nevi’ cezalandırmak içindir. Zira ikisi de Hz. Hâ1id hakkında ileri geri konuşmuş; bu suretle kumandana ve onun ta’yûı et­tiği adamına hürmette kusur etmişlerdi.

2- Belki Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak sahibinin gön­lünü almış da hak ettiği bu eşyayı kendiliğinden müslümanlara bırak­mıştır. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seltem)’in bu şekilde hareket etmesi Hz. Hâlid’in gönlünü almak için olmuştur.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in temsilinden murâd : Ahâlî her şeyin safîsini yer içer, rahatına bakar; çileyi âmirler çeker. Ganimet mallarını onlar toplar ve yerli yerince sarfederler, ahaliyi onlar korur; idare ederler. Sonra bu hus,ûsatın bazısı hakkında bir îtiraz veya sitem vâki olursa muhatab yine onlardır; demektir.

Hadîs-i şerif gadab halinde hüküm verilebileceğine; bu bâbtaki neh-yin kerâhet-i tenzîhiyye ifâde ettiğine delâlet eder.

45- (1754) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bana İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam Seleme b. Ekva’ rivayet etti. (Dedi ki) :

Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’le birlikte Hevâzin’de gaza et­tik. Bir defa onunla beraber kahvaltı yaparken, ansızın kırmızı bir erkek deve üzerinde bîr adam çıkageldi. Devesini çöktürdü. Sonra heybesin­den bir ip çıkararak onunla deveyi bağladı. Sonra cemaatla birlikte kah­valtı yapmağa geçti. Ama bakınmağa başladı. Bizde hayvan hususunda az’f ve yufkalık vardı. Bazılarımız piyade idik. Adam birden koşarak çıktı. Hemen devesine geldi ve bağını çözdü. Sonra çöktürdü ve üzerine otu­rarak onu ayağa kaldırdı. Deve onu koşa koşa götürdü. Derken boz bir dişi deve üzerinde bir adam onun peşine düştü.

Seleme demiş ki: Ben de koşarak çıktım; ve dişi devenin çantısı hi­zasına vardım. Sonra ilerliyerek erkek devenin çantısı hizasına yetiştim. Sonra ilerledim; nihayet erkek devenin yularından tutarak onu çöktür-düm. Dizini yere koyunca kılıcımı çekerek herifin başını kestim; derhal düştü. Sonra deveyi yederek getirdim. Adamın eşyası ve silâhı onun üzerinde idi. Derken beni Resûlüllah (SaUailahü Aleyhi ve Sel\em)’\e yanın­daki insanlar karşıladılar. Efendimiz:

«Bu adamı kim öldürdü?» diye sordu.

— Ekva’ın oğlu! dediler.

«Bunun bütün eşyası onundur!:» buyurdular.

Talâk: Deriden yapılan ip demektir ki, develeri bağlamakta kulla­nılır. Hakab dahî devenin böğrüne bağlanan iptir. Kaadî Iyâz diyor ki: «Bu kelime yalnız kafm fethi ile (hakab şeklinde) rivayet olun­muştur. Üstadlarımızdah biri: Doğrusu hakb olacaktır, derdi. Yâni : Ar­kasına aldı, heybesine koydu mânâsına gelir…»

Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

1- Harbden dönen bölükleri karşılamak, başarılı işler görmüş olan­ları medhu senada bulunmak müstehabtır.

2- Küfür diyarının kâfir casusu öldürülür. Bu hususta bütün ule­mânın ittifakı vardır. Hattâ Nesaî’nin rivayetinde Peygamber (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemlm ashabına bu adamı arayıp öldürmelerini emir buyurduğu bildirilmektedir.

Casus muâhed (yâni pasaportlu kâfir) veya zimmî [13] olursa İmam Mâlik ile Evzâî’ye göre ahdini bozmuş sayılır. İstenilirse köle yapılır; öldürülmesi de caizdir. Cumhûr-u ulemâ ise muâhedin casusluk sebebi ile ahdi bozulmadığına kail olmuşlardır; meğer ki casusluk yap­maması vakti ile şart koşulmuş olsun!

Casus müslümansa İmam Âzam, Şafiî, Evzâî ve bazı Mâlikîler’le cumhura göre öldürülmez. Hükümet ona mü-nasib göreceği dayak ve hapis gibi cezalar verir ki, buna ta’zîr denir. İmam Mâlik: «Böylesi hakkında hükümet reisi ictihâd eder.» demiş; fakat bu içtihadı tefsir etmemiştir. Kaadî Iyâz: «Mâli-kiyyenin büyükleri öldürüleceğini söylemişlerdir.» diyor.

3- Tekeli üfsüz olmak ve maksada halel vermemek şartı ile cinaslı konuşmak caizdir.

14- Nefel Îhsanı ve Müslümanlara Bedel Esirlerin Fidye Verilmesi Babı

46- (1755) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) i Bana İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam ri­vayet etti (Dedi ki) :

Fezâre (kabilesi) ile harb ettik. Başımızda Ebû Bekir vardı. ResûHil-lah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) bize onu kumandan tâyin etmişti. Su ile aramızda bir saat mesafe kalınca Ebû Bekir bize emrederek sabaha kar­şı mola verdik. Sonra süvarileri (hücum için) dağıttı. Az sonra suya vardı; ve onun başında öldürdüğünü öldürdü; kimini de esir aldı. Ben halktan bir cemaata bakıyordum. İçlerinde kadın ve çocuklar vardı. Bunların benden önce dağa varacaklarından endîşe ederek onlarla dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Ben de kendilerini sürerek getirdim. İçlerinde Beni Fezâre (kabilesinden) bir kadın bulunuyordu. Üzerinde sahtiyandan bir kaş’ vardı. Kaş’ sahtiyan yaygı demektir. Be­raberinde bir kızı Vardı ki, ara bin en güzellerin dendi. Ben bunları süre­rek Ebû Bekr’e getirdim. Ebû Bekir de bana o kadının kızını nefel ola­rak bağışladı. Müteakiben Medine’ye geldik. Ama kızın elbisesini (bile) açmadım. Derken bana Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) çarşıda tesa­düf etti. Ve:

«Yâ Seleme, bu kadını bana hibe et!» dedi. Ben:

— Yâ Besûlâllah! Vallahi bu benim pek hoşuma gitti; ama onun el­bisesini açmadım; dedim. Sonra ertesi gün çarşıda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): bana (tekrar) rastladı; ve bana:

«Yâ Seleme, baban Allah’a emanet, bu kadını bana hibe el!» buyur­dular.

— O senindir yâ Besûlâllah! Vallahi onun elbisesini açmadım! dedim. Müteakiben K^sûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) onu Mekkelilere gönder­di; ve Mekke’de esir edilen bir takım müsliimanlara onu fidye yaptı.

Hz. Seleme’nin : «Onun elbisesini açmadım.» sözünden muradı: Onunla cinsî münâsebette bulunmadım; demektir.

Hadis-i Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

1- Askere nefel yâni harbe teşvik için bahşiş verilebilir.

2- Cinsî münasebeti, anlaşılacak şekilde kinayeli sözlerle anlatmak

müstehabtır.

3- Müslüman erkekleri kurtarmak için kafir kadınları fidye olarak vermek caizdir.

4- Anne ile yetişkin (âkil baliğ) çocuğunun arasını ayırmak caizdir.

5- Kumandanın askerinden bâzı ganimet hisselerini isteyerek on­ları bir müslümanı kurtarmak için fidye vermesi veya daha başka âmme menfaatlerinde kullanması caizdir. Resulü Ekrem (SalialUıhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bunu Huneyn gazasında da yapmıştır.

6- Baban Allah’a emânet; ceddine rahmet!., gibi sözleri söylemek caizdir. «Lillâhi ebûke» cümlesinin asıl mânâsı: Baban Allah’ındır, de­mektir. Bu gibi sözler bir kimseyi medhu sena için kullanılırlar. Çünkü büyüğe izafet o kimsenin şan ve şerefini artırır. Bu cümle: «Senin gibi yiğit evlât dünyaya getiren baba Allah’ın lütf-u ihsanında olsun!» mânâ­sını tezammun eder.

15- Ganimetin Hükmü Babı

47- (1756) Bize Ahnıed b. Hanfael ile Muhammed b. Kâfi1 rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize MaV mer, Hemmâm b. Miinebbih’den naklen haber verdi. Hemmâm: Bize Ebâ Hüreyre’nin Resûlüllah(SallalhJıü Aleyhi ve Zecr.. ‘den rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler zikretmiş; ezcümle şöyle demiştir: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Herhangi bir beldeye varır da orada ikâmet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi belde Allah ve Resulüne isyan ederse, o beldenin beşte biri Allah ve Resulün* âîddir. Sonra o (geri kalanı) sizindir.» buyurdular.

Kaadî Iyâz’ın beyanına göre Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) ‘in buradaki ilk cümlesinden murâd ihtimal ki fey’dir. İkinci cüm­le ile de ganimeti kasdetmiş olacaktır.

Ulemâ fey’ ile ganimet arsında fark görmüşlerdir.

Fey’: Küffarın çekilip gitmesi veya m üslumanlarla sulh yapmaları neticesinde onlardan harpsiz darbsiz alınan mallardır. Bu mallar beşte biri ayrılmaksızuı müslümanlarm yararına sarfolunur.

Ganimet ise: Küffcarla harb ederek alınan mallardır. Bunların hük­mü beşe taksim edilerek biri Allah ve Resulü’nün hakkı olmak üzere ayrıldıktan sonra geri kalanı gaziler arasında taksim olunmaktır. Bâzan fey’ ve ganimet kelimeleri müteradif olarak aynı mânâda kullanıldık­ları gibi fey’; dönüş ve gölge mânâlarına da gelir.

Fey’in beşe taksim edilmeyeceğine kail olanların delili bu hadîstir. İmam Şâfii’ye göre fey’ de beşe taksim edilir. İbni’1-Mün-zir: «Şafiî ‘den Önce fey’in beşe taksim edileceğini söyleyen hiç bir âlim bilmiyona!» demiştir.

48- (1757) Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd, Ebû Be­kir b. Ebî Şeyi» ve İshâk b. İbrahim rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şey-be’nindir. İshâk: (Bize haber verdi) : tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Süfyân, Amr’dan, o da Zührî’den, o da Mâlik b. Evs’den, o da Ömer’­den [14] naklen rivayet etti, dediler. Ömer şunları söylemiş:

Beni Nadir (kabilesin)’in malları, Allah’ın Resulüne fey’ olarak ver­diği şeylerden olup müslümanlar bunların üzerine at ve deve koşturma-mışlardı. Binâenaleyh yalnız Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e mah­sustular. O da ailesinin senelik nafakasını ayırır; kalanını Allah yolun­da bir hazırlık olmak üzere hayvan ve silâha sarf ederdi.

(…) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân b. Uyeyne, Ma’mer’den, o da Ziihrî’den bu isnâdla rivayet etti.

49- (…) Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de riva­yet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye, Mâlik’ten, o da Zührî’den naklen rivayet etti ki, Zührî’ye Mâlik b. Evs rivayet etmiş. (Demiş ki) : Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş; banlarının üzerine yapış­mış; deriden dit yastığa dayanmış olduğu halde buldum. Bana:

— Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden birkaç hâne sahibi ko­şup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben:

— Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin! dedim.

— Al onu yâ Mâli! dedi. Az sonra Yerfe [15] geldi. Ve:

— Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve SaM için (içeri girme­lerine) iznin var mı yâ Emfrelmü’minîn? dedi. Ömer:

— Evet! dedi. O da kendilerine izin vererek içeri girdiler. Sonra tekrar gelerek:

— Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer (yine) :

— Evet! cevâbın verdi. Onlara da izin verdi. Derken Abbâs:

— Tâ Emirel-mü’minîn! Benimle şu yalancı, günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi:

— Evet, yâ Emirel-mü’minîn, aralarında hüküm ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler.

(Mâlik b. Evs: Bana öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.) Bunun üzerine Ömer:

— İkini» durun! Size Allah aşkına soruyorum! O Allah’ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! ResûIüNah (SalJaîhhü Aleyhi ve Sellem) ‘in:

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.»buyurduğunu biliyor »usunuz? dedi. Cemâat:

— Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs’la Âlî’ye dönerek:

— Sizin ikinize (de) Allah aşkına soruyorum! O Allah’ın ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Resûlüllah (SaUallahü Aleyhive SellemYin:

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

— Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları söyledi:

— «Hakîkaten Allah (Azze’ve Ceiî) , Resulü (SaUallahü Atâyhi ve Sellem)’e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu ondan başka hiç bir kim­seye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah, Resulüne beldeler halkın­dan ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir! buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.) Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)\se Benî Nadîr’in mallarını sizin ara­nızda taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da on-lan kendisi almadı. Ta ki şu mal kaldı! Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem bundan senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü’1-maPe yardım olarak koyardı.» Sonra şöyle dedi:

«Sîze Allah aşkına soruvorum! O Allah m ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?» Cemâat:

— Evet! dediler. Sonra Abbasla Alî’ye de cemaata sorduğu gibi: «Bunu biliyor musunuz?» diye sordu.

— Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları söyledi:

— Resûlüllah (SaUallahü A Jeyhi ve SeVem) vefat edince Ebû Bekir: Ben HesClullahfSaUallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in velî-i ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da karısının mirasını baba­sından istiyordu. Ebû Bekir şöyle dedi: Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) t

«Bize mirasçı olunmaz :*Bıraktıçi>m’z sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi’ bir zât olduğunu biliyor!

Sonra Ebû Bekir vefat etti. Ben de Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr’in velî-i ahidleri oldum. Siz beni de yalana, günah­kâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki Allah benim doğrucu, iyi, aklı ba­şında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor. Ben de bu (hükümet) isi (ni) üzerime aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. İkiniz birliksiniz; matbunms bir! Onu bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki: Onu Resûlüllah (Salkîlahü Aleyhi ve Scllem) ne yapardı İse siz de Öyle yapacağınıza Allah’a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi?

— Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi:

— Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye geldiniz! Hayır, val­lahi! Sİzin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin!

50- (…) Bize İshâk b. İbrahim ile Mubammed b. Rafı’ ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler, tbni Kâfi’ (Bize tahdîs etti) ta’bîrini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazzâk haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Ma’~ mer, Zührî’den, o da Mâlik b. Evs b. Hadesân’dan naklen haber verdi. (Şöyle demiş):

Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. (Dedi ki) : Mesele şu! Senin kavminden birkaç hâne sahibi geldi…

Hâvi, Mâlİk’in hadîsi gibi rivayette bulunmuştur. Yalnız bu hadîste şu ibare vardır: «Ondan ailesine bir sene nafaka veriyordu. Galiba Ma’-mer: Ondan ailesinin senelik yiyeceğini saklıyordu; sonra ondan kalanı Allah (Azze ve Celle)’nin malının sarfedildiği yere veriyordu, dedi.»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbül-Megâzî», «Kitâbül-l’tisâm» ve «Kitâbül-Ferâiz-da; Ebû Dâvûd «Harâc»da; Tirmizî «Si­yerde; Nesâî «Ferâiz», «Fey» ve «Tefsîr»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Rumfil veya Rimâl: Hurma yaprağı ve emsali şeylerden dokunan hasırdır.

Yâ Mâli veya Mâlü: Yâ Mâlik demektir. Kelimenin sonundaki (k) atılarak terhîm yapılmıştır. Buna Arapçada «münâdâ-i murahham» denir. Son harfi kesre ve zamme ile okumak caizdir. Kesre ile okunursa kelime olduğu şekilde bırakılmıştır. Zamme ile okunursa müstakil isim yapılmış olur.

Hadîsin hulâsası şudur : Peygamber (Sallatlahü Aleyhime Sellem) in amcası Hz. Abbas’la, Hz. Ali Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)\n terekesinden hak dâva ederek Halîfe Ömer (Radtycdîahu anh^’m huzuruna çıkmışlar; Halîfe onların vakti ile Hz. Ebû Bekr’e de müracaat ettiklerini, fakat Peygamber (SaUaOahÜ Aleyhi ve Sellem)e kimsenin mîrasçı olamayacağını bildiren hadîsi hatırlatarak ken­dilerine bir şey vermediğini söylemiş; kendisinin de aynı kanaatte oldu­ğunu beyan ettikten sonra isteklerini şartla yerine getireceğini ya’detmiş-tir. Dâva edilen mallar Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seilem) ‘in Benî Nadtr yahudîlerinden aldığı fey’ olup hassaten kendi milki idi. Hz. Alî, zevcesi Fâtıme (Radiyallahü ahha) namına hak dâva edi­yordu.

Burada Hz. Abbâs’in, kardeşi oğlu Hz. Alî hakkında yalan­cı, hâin, vefasız gibi ağır sözleri söylediği göze çarpmaktadır. Bu vaziyet karşısında ulemâ hadîsi iki cihetten müşkil saymışlardır.

1- Mâzirî şöyle diyor : «Vâki olan bu sözün zahiri Abbas’a lâyık değildir. Hz. Alî de bu söylenen vasıfların tamamı şöyle dur­sun —hâşâ— bazısı bile yoktur. Evet, biz Peygamber (SaUaVahü Aleyhi ve SellemVâen bir de onun şehâdet ettiklerinden mâda kimsenin masum ol­duğunu kat’î olarak söyleyemeyiz; ama sahabe (Radtyallahu anhüm ve ecmatn) hakkında hüsnü zanda bulunmaya, onlardan her kötülüğü nef­yetmeye memuruz! Bu rivayetin bütün te’vîl yollan kapanırsa, yalanı râvilerine nisbet ederiz. Bu mânâyı ele alan bazı âlimler böyle sözleri yazmaktansa nüshalarından çıkarmayı vera* ve takvaya daha uygun bul­muşlar; ihtimâl bunları .râvilerin vehmine hamletmişlerdir.

Eğer bu sözler mutlaka kabul edilecek-ve râvilere de vehim isnat etmiyeceksek o takdîrde en güzel te’vîl şudur: Hz. Abbâs bu söz­leri kardeşi oğluna nazı geçtiği için söylemiştir; çünkü oğlu yerindedir. Onun hakkında inanmadığı ve kardeşi oğlunun berî olduğunu bildiği şey­leri söylemiştir. Belki de bu sözlerle onu kendince hatalı saydığı inan­cından vazgeçirmek istemiştir. Ona göre bu işi kasden yapan bir kimse bu çirkin sıfatlarla vasıflanabilir. A1îye göre ise vasıflanamaz. Bu me­sele bir Mâ1ikî’nin (Nebîz içenin dîni noksandır.) sözüne benzer; halbuki Hanefi (Noksan değildir) der; ve her ikisi de kendi İtika­dında haklıdır.

Bu tevîli yapmak mutlaka lâzımdır; çünkü dâva Ömer (Radiyallahü anh>ın meclisinde geçmiştir. Kendisi halîfedir.Osman, Sa’d, Zübeyr ve Abdurrahman (Radiyallahü anh) da oradadırlar. Ve hiç biri bu sözleri reddetmemiştir. Halbuki kendileri münkeri red hu­susunda şiddet gösteren zevattır. Bunun sebebi: Hâl karinesi ile Abbâs’ın zahirine inanmadığı sözü —yasağı mübâlegah olsun diye— söy­lediğini anlamış olmalarıdır. Ömer (Radiyallahü ânh) ‘m : «Siz Ebû Bekr’e geldiniz; onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin Saydınız!- sözü ile kendisi hakkında dahî aynı kanaatte olduklarını söylemesi de bu su­retle te’vîl edilir…»

Bedrüddîn Aynî, Mâzi’r î ‘nin bu te’vîlini de faydasız bulmuş ve: «Bu sözleri kitâbtan çıkarmak îcabeder. Hâşâ Abbâs bunları söylememiştir; bilhassa Ömer’in ve sahabeden bir cemaatin huzurunda bu olamaz. Ömer böyle şeylere susacaklardan değildir…» demiştir.

2- Kirmanî : «Eğer Hz. Abbâs’la Alî ‘nin istediklerini vermek doğru idi ise istedikleri anda Ömer (Radiyallahü anh) niçin vermemiştir; doğru değilse sonradan niçin vermiştir? diyor ve bu suâle kendisi şöyle cevap veriyor: «Hz. Ömer’in evvelâ yermemesi o malı kendilerine milk olmak üzere istedikleri içindir. Sonra vermesi onda ta­sarrufta bulunsunlar, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile(iki sahâ-bîsi Ebû Bekir ve Ömer ne gibi tasarrufta bulundularsa on­lar da Öyle yapsınlar diyedir.»

Hattâbî : «Bu kaziyye cidden müşkildir. Şu sebeple ki, Abbâsla Alî bu sadakayı Ömer ‘den onun şartına göre aîdılarsa Peygamber (SaîlaHahiİ Aleyhi ve Sellem)n (Bıraktığımız sadakadır) hadîsini î’tirâf ettikleri ve buna muhacirler de şahid olduğu halde sonradan ne akıllarına geldi ki, dâvaya kalkıştılar?» diyor; ve bunun mânâsını şöyle îzâh ediyor: «Abbâs ile A1î’ye ortaklık zor geliyordu. Bu sebep­le aralarında taksim istediler. Tâ ki her biri tedbîr ve tasarrufunda ser­best olsun. Ömer ise buna mülk süsü verilmesin diye taksimi merietti. Çünkü taksim ancak mal ve mülkte olur. Aradan uzun zaman geçince halk bunu mîras zannetmeye başlar. Bahusus kızla amca arasındaki mî-ras taksîmi yandır. Bu iş mirasla karıştırılarak Abbâs’la Alî ‘nin aldıkları mallar kendi milkleri imiş sanılır.»

Ebû Dâvûd: «Hilâfet Hz. A1î’ye geçince bu malları sadaka olmaktan değiştirmedi.» demiştir ki, bu da yukanki te’vîli te’yîd eder.

Kaadî lyâz’ın beyanına göre ulemâdan bâzıları: Hz. Fâ11me’nin babasından kalan mirasını Ebû Bekir (Rodiyattahu ank) dan istemesi —babasının (Bize mirasçı olunmaz!) hadîsini duyduktan sonra olmuşsa— Fâtıme (Radiyatla\hü anha) bunu : Kıymetli mallara mirasçı olunmaz; yiyecek, ev eşyası ve silâh gibi şeyler bundan hâriç­tir, şeklinde te’vîl etmiştir. Ama bu te’vîl Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashabın mezheblerine uymamıştır.» demişlerdir.

Kaadî Iyâz diyor ki: «Ebû Bekir bu hadîsle aleyhi­ne hüccet getirdikten sonra Hz. Fâtıme’nin münâzeadan vaz geç­mesi bu dâva üzerine vâki’ olan icmâı teslîm sayılır. Bu hadîsi duyup mânâsı kendisine anlatılınca fikrinden vaz geçmiş; artık bundan sonra gerek kendisi gerekse zürriyyeti mîras talebinde bulunmamışlardır. Bi­lâhare Hz. Alî halîfe olmuş; o da Ebû Bekirle Ömer’in yolundan ayrılmamıştır. Bu da gösterir ki Alî ile Abbâs’m istek­leri sâdece bizzat tasarruf meselesi imiş.»

Hz. Ömer, Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem] ‘in kendine hâs olan fey*den senelik nafakasını alırdığım, artanını da BeytülmaPe koyar-dığını bildirmektedir. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: ResûlüHah (Sallallahti Aleyhi ve Sellem) in vefatında zırhının ailesi için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında rehin verilmiş olduğu anlaşılmıştı. Senelik na­fakası olsa zırhını rehin verir mi idi?

Cevap: Fahr-i Kâinat (Sallallahii Alevhî ve Sellem) Efendimiz ailesi ef­radının senelik nafakasını şüphesiz ki ayırırdı. Fakat o kadar cömert idi ki, sene dolmadan o nafakayı da çeşitli hayır yollarına sarfeder, evinde bir şey kalmazdı.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Efe Abbâs ile Alî (Radiyallahû anhûma) ganimetin beşte biri hakkında değil, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsus olan fey hakkında davaya çıkmışlardı. Bu iey’ onun vefatından sonra sada­ka olarak kalmıştır.

2- Her kabilenin âmme işleri o kabilenin büyüğüne verilmelidir; zîra onların hallerini en iyi bilen odur.

3- Kumandan ve devlet büyükleri- yanlarına izinsiz girilmemesi için kapıcı istihdam edebilirler.

4- Bir dâvada iş büyüyerek taraflar arasında fesad çıkmasından korkulursa hâkim huzurunda şefaatte bulunmak caizdir.

5- Hakkı söylemek şartı ile bir kimsenin kendini medhetmesinde beis yoktur.

6- Senelik aile yiyeceğini biriktirmek caizdir.

7- FaMh ve filimin başkalarının bildiği bazı şeyleri bilmemesi mez-mum değildir.

8- Bir kimseyi adı İle çağırmak caizdir.

9- Haber-i vahidi kabul caizdir.

10- Hâkim hüccetini takviye ve hasmı ilzam için taraflara karşı söy­lediklerine şahid getirebilir.

16- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: «Bize Mirasçı Olunmaz; Ne Bırakırsak O Sadakadır» Hadisi Babı

51- (1758) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): M&lik’e, tbni Şihfib’tan dinlediğim, onun da Urve’den, onun da Aişe’den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Âişe şöyle demiş:

ResÜltillah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) vefat ettiği vakit zevceleri, Os­man b. Affan’ı Ebû Bekr’e gönderip, Yey&anbet(SaIlallahü Aleyhi ve Sellem) den kalan miraslarını ondan isteyecek oldular. Âlşe onlara: Resûlttllah

«Bize mirasçı olunmaz; ne bırakırsak o sadakadır!» buyurmadı mı de-(SaUaliahü Aleyhi ve Sellem): di..

Bu hadîsi Buhari ile Nesâî «Kitâbü’1-Ferâiz-de; Ebû Dâvûd «Kitabül-Harâoda tahrîc etmişlerdir.

Hz. Ebû Hüreyre ‘nin rivayet ettiği bir hadîste Resûlttllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biz Peygamberler cemaatinin mirasçılarımız yoktur. Ne bırakırsak o sadakadır.» buyurmuştur. Şu halde yalnız bizim Peygamberimizin değil, bütün Peygamberlerin (Solevâtullatıi aleyhim ecmaîn) mirasçıları yok­muş demektir.

Ulema bunun hikmetini şöyle anlatırlar : Peygamberlerin malları mi­ras tariki ile helâl olsaydı mirasçıları arasında onların Ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler bulunabilir; hatta mirasçılarına mal topladığını zannedenler de çıkabilirdi. Bu suretle sû-i zanda bulunanların hali harâb olur, insanlar da Peygamberlerden nefret ederdi.

Gerçi Kur’ân-i Kerîm’de:

«Süleyman, Davud’a mirasçı oldu!» [16] buyurulmuşsa da buradaki mi-ras’dan raurâd mal değil, peygamberlik, ilim ve hikmettir.

52- (1759) Bana Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Huceyn haber verdi. (Dedi ki) : Bize Leys, Ukayl’den, o da İbni Şihâb’-tan, o da Urve b. Zübeyr’den, o da Âişe’den naklen rivayet etti ki, Aişe kendisine şunu haber vermiş:

Fâtıme binti Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekr’e haber göndererek Resûlüllah (Saîlaİlahü Aleyhi ve Sellem) ‘in, kendisine Allah’ın Medine ile Fedek’de ley’ olarak tahsis buyurduğu mallardan ve Hayber’in beşte birinden kalanlardan mirasını ondan istedi. Ebû Bekir de şunu söyledi:

— Şüphesiz ki Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır. Ancak Muhammed (Salkllahü Aleyhi ve Sellem) ‘in ailesi bu maldan yer!» buyurmuştur. Valla­hi ben, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in sadakasından hiç bir şe­yi, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) zamanındaki hâlinden değiştire-mem! Onun hakkında mutlaka Resûlüllah {Şallak ahü Aleyhi ve Seltem) ne yaptı ise onunla amel ederim!

Hâsılı Ebû Bekir, Fâtıme’ye bir şey vermekten çekindi. Fâtıme de bu hususta Ebû Bekr’e gücendi; ve kendisini terk etti; Ölünceye kadar da onunla konuşmadı. Fâtıme, Resûlüllah (Sailallahü A leyhi ve Sellem^ den sonra altı ay ‘yaşadı. Vefat ettiği vakit onu kocası Alî b. Ebî Tâlib gece­leyin defnetti. Onun vefatını Ebû Bekr’e haber vermedi. Namazım Alî kıldı. Fâtıme’nin hayatı müddetine e Alî insanlardan itibar görmüştü. O vefat edince Alî halkin i’t i barım kaybetti. Ve Ebû Bekir’le barışarak ona bey’at etmek istedi. O aylarda henüz bey’at etmemişti. Ve Ebû Bekr’e: Bize gel! Ama seninle beraber başka bir kimse gelmesin! diye haber gön­derdi. (Bunu Ömer b. Hattâb gelmesin diye yapıyordu.) Bunun üzerine Ömer, Ebû Bekr’e:

— Vallahi onların yanına yalnız basma girme! dedi. Ebû Bekir ise:

— Bana ne yapabilirler ki! Vallahi ben onlara giderim! cevabını verdi. Müteakiben Ebû Bekir yanlarına girdi. Alî b. Ebî Talib bir şehâ-det getirdi. Sonra şunları söyledi:

— Biz yâ Ebâ Bekr, senin faziletini ve Allah’ın sana olan ihsanını biliriz! Allah’ın sana verdiği tir bayırı sana çok görmeyiz. Lakin sen bu (hilâfet) iş (in) de bize karşı istibdâd gösterdin. Biz Resûlüllah (Sallatlahü Aleyh! ve Şetleınfe olan karabetimizden dolayı kendimiz için bir hak görüyorduk…

Alî, Ebû Bekr’Ie konuşmasına devam etti. Nihayet Ebû Bekr’in göz­leri boşandı. Sözü Ebû Bekir alınca şunları söyledi:

— Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Resûlüllah r(SaüaHahü Aleyhi ve Sellenıfin yakınları benim için kendi yakınlarıma yar­dım etmemden daha iyidir! Benimle sizin aranızda şu mallar hususunda geçen ihtilâfa gelince: Hiç şüphe yoktur ki ben bunlar hakkında hakta kusur etmiş değilim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliemj ‘in yaptığını gördüğüm bir şeyi yapmadan bırakmadım!.. Bunun üzerine Alî Ebû Bekr’e:

— Bey’at için miadın öğleden sonradır! dedi. Ebû Bekir öğle nama­zını kılınca Alî minbere çıkarak şehâdet getirdi; ve Alî’nin hâlini, bey’at. tan niçin geciktiğini, Ebû Bekr’e i’tizârda bulunduğu özrünü anlattı. Son­ra istiğfar etti. Ve Ali b. Ebî Tâlib şehâdet getirerek Ebû Bekr’in hak. kını ta’zîm eyledi. Bu yaptığına kendisini sevk eden şey ne Ebû Bekr’i çekememezlik, ne de Allah’ın ona verdiği fazileti inkâr olduğunu söyledi. (Sözüne devamla):

— Lâkin biz kendimiz için bu işte bîr nasîb görüyorduk; ama bize karşı istibdat gösterildi; biz de gücendik! dedi. Müslümanlar buna se­vindi ve:

— İsabet ettin! dediler. Emr-i ma’rûfa döndüğü zaman artık müs-lümanlar Alî’ye yakın oldular.

53- (…) Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi’ ve Abd b. Hnmeyd rivayet ettiler. (}bni Râfi’ haddesenâ tâbirini kullandı. Öteki­ler: Bize Abdürrazıâk haber verdi, dediler.) (Demiş ki) : Bize Ma’mer, Zührî’den, o da Urve’den, o da Âişe’den naklen haber verdi ki, Fâtıme Ue Abbâs, Besûlüllah (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemyâen .(kalan) miraslarını istemek için Ebû Bekr’e gelmişler. O anda onlar Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Fedek’ten aldığı yeri ile Hayber’den aldığı hissesini istiyormuş. Ebû Bekir de kendilerine:

— Ben ResülüWah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i dinledim… demiş. Râvi hadisi Ukayl’in Zührî’den naklettiği hadis mânâsında rivayet etmiştir. Yalnız o şöyle demiştir: «Sonra Alî ayağa kalkarak Ebû Bekr’in hakkını ta’zim etti ve onun faziletini, sabık müslümanlardan oluşunu anlattı. Son­ra Ebû Bekr’e doğru giderek ona bey’at etti. Bunun üzerine cemaat Ali’­ye geldiler ve: İsabet ettin; iyi yaptın! dediler. Alî emr-i ma’rufa yaklaş­tığı an halk da kendisine yakın oldu.»

54- (…) Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya’küb b. tbrahîm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. H.

Bize Züheyr b. Harb ile Hasan b. Aliy EI-Hulvânî de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya’kûb —ki İbni İbrahim’dir— rivayet etti. (Dedi ki) :

Bize babam, Şalinden, o da İbni Şihâb’dan naklen rivayet etti (Demi§ ki) : Bana Urve b. Zübeyr haber verdi. Ona da Peygamber (Saualatui Aleyhi ve SeKemj ‘in zevcesi Âişe haber vermiş ki, Fâtıme binti Resûlillah (Üallallahü Aleyhi ve Seliem) Resûlüllah (Sultattahü Aleyhi ve Seitemjla vefa­tından sonra onun kendisine Allah’ın fey’ olarak tahsis buyurduğu mal-lardan ibaret terekesinden mirasını taksim etmesini Ebû Bekir’den iste­miş. Ebû Bekir de ona: Şüphesiz Resûlüllah (Sattatlahü Aleyhi ve Seliem): «Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlardır; de­miş. Râvi diyor ki: Fâtıme Besûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve Sateni) den sonra altı ay yaşamıştır. Fâtıme Ebû Bekir’den, Resûlüllah {Satlaliahü Aleyhi ve Setlern)’uL Hayber’le Fedek’te bıraktığı terikesinden ve Medine’deki sa­dakasından hissesini istiyormuş. Ebû Bekir bunu kabul etmemiş ve:

— Ben Resûlüllah (Saitallahü Aleyhi veSeliem)’in amel ettiği bir şeyi yapmadan bırakamam! Ben onun emirlerinden bir şey terk edersem sa­pacağımdan korkarım! demiş.

Medine’deki sadakasına gelince: Onu Ömer, Ali ile Abbas’a vermiş­tir. O sadakada AH Abcas’a galebe çalmıştır. Hayber’le Fedek’i [17] ise Ömer elde tutmuş; ve : Bunlar Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Seliem) ‘in sa-dakasıdır! Bunlar onun kargısına çıkan hakları ve hâdiseleri içindir. On­ların işi halîfeye kalmıştır; demiş. Bunlar bu güne kadar aynı minval üzere kalmışlardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitabu fardı’l-Humüs» ve «Kitâbü’l-Megâzi-de tahrîc etmiştir. Hz. Fâtıme (Radiyallahu anha) ‘nın miras istemesi hususunda iki ihtimal üzerinde durulmuştur.

1- Babasının «Bize mirasçı olunmaz!» hadîsini te’vil etmiş; kendi­sinin kıymetli mallarda babasına mirasçı olamayacağını, yiyecek, giyecek ve silâh gibi şeylerde mirasçı olacağını sanmıştır. Fakat hadîsti şerifteki: «Allah’ın fey’ olarak verdiği…» ifadesi bu te’vîlı reddeder.

2- Bâzı ulemâya göre Hz. Fâtıme ‘nin mîras istemesi hadisi duymazdan öncedir. Vasiyyet âyeti ile ihticâc etmiştir. Mezkur âyette: Mirasçı bir kızsa kendisine mirasın yarısı verileceği bildirilmektedir.

Hz. Fâtıme ‘nin Ebû Bekr’e gücenerek onunla görüşmez olması, haram olan dargınlık derecesine varmamıştır. Haram olan dar­gınlık selâmı kesmektir. Halbuki Fâtıme (Radiyallahu anha) ‘nın Hz. Ebû Bekr’e tesadüf ettiğini hiç bir kimse rivayet etmemiştir. O yal­nız Hz. Ebû Bekr’in hanesine gidip gelmez ve evinden çıkmaz ol­muştur. Dargınlığın bu kadarı haram değildir. Mâmâfîh barıştıkları da rivayet olunmuştur. Beyhakînin Şa’bî’den rivayetine göre Fâtıme (RadiyalUrhü anhâ) hastalanınca Hz. Ebû Bekir gelerek yanına girmek için izin istemiş. Hz. Alî ; Yâ Fâtıme! Ebû Bekir gel­miş senin yanına girmek için izin istiyor! demiş. Fâtıme: Ona izin ver­memi diler misin? diye sormuş. Evet, cevâtını alınca izin vermiş. Hz. İSbû Bekir de onu razı etmek için yanma girmiş ve:

— Vallahi ben yurdumu, malımı, kavmü kabilemi ancak Allah’ın ri-zâsı, Resulünün rızâsı ve sizin rızânız için bıraktım ey Ehl-i BeytL de­miş. Sonra barışmışlar ve Fâtıme {Radiyallahu anha) Ebû Bekir-den râzî olmuştur.

Hz. Fâtıme babasından altı ay sonra vefat etmiştir. Sahih ve meşhur olan bu ise de sekiz ay, üç ay, iki ay hattâ yetmiş gün sonra vefat ettiğim söyleyenler de olmuştur.

Hz. A1i’nin bey’at hususunda gecikmesi, hadîste işaret olunduğu vecihle bu bâbta kendisi ile istişare edilmediğine gücendiği içindir. Mâ-mâfîh onun gecikmesi bu bey’ata ve Hz. Ebû Bekr’e dokunmaz. Çünkü ulema bey’atın sahih olması için bütün insanların bir araya gele­rek hepsinin «Bey’at ettik» demelerinin şart olmadığını, bu iş için ileri gelenlerden bazı zevatla ulemâ ve ruesâdan bir cemaatm kâfi geldiğini söylemişlerdir. Hz. Alî bu müddet zarfında Ebû Bekir (RadiyaİUthÜanh) e karşı bir harekette de bulunmamış; bilâkis tam bir inkıyad hali göstermiştir. Binâenaleyh onun gecikmesi Hz. Ebû B e k r ‘in hilâfetine zarar getirmez.

Hz. Ebû Bekr’in istişare için gelmemesi hilâfet işi ile meşgul olduğundandır. Bu işle bütün sahabe meşgul olmuş; alelacele halîfe seçil-mezse araya hilaf ve niza’ gireceğinden ve umulmadık büyük fesadlar çıkabileceğinden endîşe etmişlerdir. Bey’at işi tamam olmadıkça Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cenazesini defnetmemeleri bundandır.

Hz. Alî, Ebû Bekir (Radiyallahu arüı) ‘i evine da’vet ederken yalnız gelmesini tenbîh etmiş; bundan Hz. Ömer’in gelmemesini kas-detmiştir. Maksadı, işi tatlıya bağlamaktır. Ömer (Radiyallahu anh) ‘in şiddetli bir zât olduğunu bildiği için bir kırgınlığa sebebiyet verir diye düşünmüştür.

Ömer (Radiyallahu anh)1’in Hz. Ebû Bekr’e yalnız gitmeme­sini tavsiyede bulunması ise ona ağır sözler söylerler de gücendirirler; bundan da umûmî veya hususî bir mefsedet doğabilir ihtimaline mebnî-dir. Bittabi kendisi de beraber olsa bunu yapamazlar diye düşünmüştür.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Geceleyin cenaze defni caizdir. Fakat bir özür bulunmadığı za­man gündüz defnetmek daha faziletlidir. Hz. Fâtıme validemizin gece defnedilmesi vasıyyetine binâendir.

2- Hadîs-i şerif Hz. Ebû Bekr’in hilâfetinin sahih olduğuna delildir. Bu hususa icmâ’ vâki’ olmuştur.

55- (1760) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik’e, Ebû’z-Zinâd’dan dinlediğim, onun da A’rac’dan, onun da Ebû Hüreyre’-den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Benim mirasçılarım bir dînar bile ülesemezler. Kadınlarımın nafaka­sından ve mütevellimin masrafından sonra ne bırakırsam sadakadır» buyurmuşlar.

(…) Bize Muhammed b. Yahya b. Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Ebû’z-Zinâd’dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti.

56- (1761) Bana tbni Ebî Halef dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ b. Adiy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni’l-Mubarek, Yûnus’-dan, o da Zührî’den, o da A’rac’dan, o da Ebû Hüreyre’den, o da Pey-gmmher (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den naklen haber verdi.

«Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlar.

Yukarıki iki rivayetin birincisini Buhâri «Kitâbü’l-Vâsâya» ile «Kitâbü’l-Ferâiz»da; Ebû Dâvûd «Harâc» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Ulemâ bu hadîsteki dînâr kaydının başka mallara tenbîh için geti­rildiğini söylemişlerdir. Bundan murâd miras istemeyi yasaklamak de­ğildir. Zîra yasak, vukuu mümkün olan şeylere mahsûstur. Peygamber (Sfiliailahü Aleyhi ve Sellemfe mirasçı olmak ise mümkün değildir. Şu hal­de hadîsten murâd : İhbardır; yâni hiç bir şeyi taksim edemezler; çünkü bana mirasçı olunmaz demektir. Cumhûr-u ulemânın kavli budur. Bazı Basra ulemâsının : «Peygamber (SallaUahU Aleyhi ve Sellem)’e kimsenin mirasçı olamaması Allah Teâlâ onun bütün malını sadaka yaptığı için­dir» dedikleri rivayet olunursa da doğrusu cumhurun kavlidir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in kadınlarının nafakaları mi­ras değildir. Onlar ıddet bekleyen kadınlar hükmündedirler. Nafakaları bundan dolayı verilmiştir. Ha11âbî diyor ki: «îbni Uyeyne’den kulağıma geldiğine göre şöyle dermiş : Resûlüllah {Salialkhü Aleyhi ve Sellemy’m zevceleri iddet bekleyen kadınlar hükmündedir. Çün­kü onlara evlenmek ebediyyen caiz değildir. Bu sebeple onlara nafaka verilmiş; oturdukları evleri kendilerine terk edilmiştir.»

Hadîsteki «âmil»’den murâd bâzılarına göre mütevellidir. Bir takım­lar/ı : «Halife olsun, onun me’murları olsun, müslümanlar namına çalışan her vazifeli bunda dahildir.» demişlerdir.

Peygamber (Sallallahü A leyin ve Seltetv) ‘in burada görülen hadîslerde zikri geçen sadakalarını Kaadî Iyâz üç kısma ayırıyor. Bunların bir kısmı kendisine hibe edilmiştir. Uhud harbinde müslüman olan yahudi Muhayrik’in vasıyyeti bu kabildendir ki, yedi bahçeden müteşekkildi, Ensarın verdikleri sulanmayan arazî de böyledir. Bunlar Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem )y\n milki idi.

İkinci kısım: Benî Nâdir kabilesini sürgün ettiği vakit on­lardan harpsiz darpsiz fey’ olarak aldığı arazîdir. Bu da onun husûsî mükidir. Benî Nâdîr’in menkul mallarına gelince : Anlaşma mu­cibince bunların silâhlardan mâadasını yahudiler develerine yükleyip gö­türmüş; kalanı da gâzîler arasında taksim edilmişti. Fedek arazîsinin yarısı ile Vâdilkur â’nın üçte biri de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj’in. hususî rnilki idi. Çünkü bu yerleri bu şartlarla sulhan ele geçirmişti. Bu yerlerin gelirini başı sıkılan müslümanlara sarfederdi. Bun­lardan başka Hayber’den sulh yolu ile alınmış Vatîh ve Se1âlim nâmında iki de kalası vardı.

Üçüncü kısım : Hayber’in ve diğer harble alınan yerlerin beşte birinden eline geçen mallardır. Bu üç kısım malların hepsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m halis milki idi. Lâkin o bunları benimsemez; ailesine, müslümanlara ve ümmetin umumî ihtiyaçlarına sarfederdi. Ve­fatından sonra bu sadakaların temellükü haram kılınmıştır.

17- Harbe İştirak Edenler Arasında Ganimetin Nasıl Taksim Edildiği Babı

57- (1762) Bize Yahya b. Yahya ile E>û Kâmil FudayI b. Hüseyn ikisi birden Süleym’den rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süleym b. Ahdar, Ubeydullah b. Ömer’den, naklen haber verdi. (Dedi ki) : Bize Nâfi’, Abdullah b. Ömer’den rivayet etti ki, Resulü ilah (SaliaHahi) Aleyhi ve Sellem) nefeli ata iki, adama bir sehim olarak taksim yapmış.

(…) Bize bu hadîsi İt&nü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize ba­bam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah bu isnâdla bu hadîsin mis­lini rivayet etti. «Ama «nefeli» tâbirini zikretmedi.

Bu hadîs ekseri rivayetlerde burada olduğu gibi «ata iki, adama bir» şeklinde nakledilmiştir. Bâzı rivayetlerde : «ata iki, piyadeye bir», diğer bazı rivayetlerde ise «süvariye iki…» denilmiştir.

Burada nefelden murâd ganimettir. Zîra ganimete lügatte nefel de­nilir.

Nefel: Ziyade ve bahşiş mânâlarına gelir. Ganîmet de Allah tarafın­dan bir bahşiştir; ve yalnız bu ümmete helâl kılınmıştır.

Ulemâ ganimetten piyade ile süvariye verilecek hissenin miktarın­da ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre piyadeye bir, süvariye üç hisse ve­rilir. Bunun ikisi atın, biri de sahibinindir. îbni Abbâs (RadiyaVohu . atıhüma)\e Mucâhi d,Hasan-ı Basrî.îbni Şîrîn, Ömer b. Abdilâzîz, tmam Mâlik, Evz Sevrî, Leys, İmam Şafiî, Ha-neftler ‘den imam Ebû Yûsuf Ha îmam Muhammed, îmamA’hmed b. Hanbel, îshâk, Ebû Ubeyd, İbni Cerîr ve baş­kaları buna kaildirler.

İmam Âzam’a göre süvariye iki hisse verilir. Bu kavil Hz. Ali ile Ebû Mûsâ (Radiyallahu anh)’dan rivayet olunmuştur.

Cumhurun delîli bu hadîstir. İmam Âzam süvariye iki hisse verileceğini bildiren rivayetle istidlal etmiştir.

Bir kimse birkaç atı ile harbe iştirak etse cumhura göre bu atlardan yalnız birine hisse verilir. îmam Âzam Ta, tmam Mâlik, îmam Şafiî ve îmam Muhammed’in mezhepleri de bu­dur. Evzâî ile Sevrî, Leys ve Ebû Yûsuf’a g5re ise iki at hissesi verilir. Bu kavil Hasan, Mekhûl, Yahya El-Ensârî, tbni Vehb gibi mâlikiyye ulemâsından da ri­vayet olunmuştur, iki attan fazlası için hisse verileceğine Süleyman b. Mûsâ ‘dan başka kimse kail olmamıştır.

18- Bedir Gazasında Meleklerle Îmdat Buyurulması ve Ganimetlerin Mubah Kılınması Babı

58- (1763) Bize Hennâd b. Seriy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbntil-Mübârek, İkrime b. Ammâr’dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Simâk EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : İbni Abbâs’ı şöyle derken işittim: Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) : Bedir harbi olduğu gün… H.

Bize Züheyr b. Harb da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû Zümeyl (bu zât Simâk El-Hanefî’dir) rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) :

Bedir harbi olduğu gün Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellenı) müşrik­lere baktı. Onlar bin nefer, ashabı ise üç yüz ondokuz kişi idiler. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallalîahil Aleyhi ve Seilem^kıbleye döndü. Sonra elle­rini uzatarak Rabbine:

«Allahım! Bana va’dettiğini yerine getir! Allah im, bana va’dettiğini ver! Allahım, eğer ehl-i Islâmdan olan şu cemaati helak edersen (bundan sonra) yeryuünde sana ibâdet olunmaz!» diye niyaz etmeye başladı. El­lerini uzatarak kıbleye karşı Rabbine o derece niyazda bulundu ki, ni­hayet omuzlarından cübbesi düştü. Müteakiben Ebû Bekir, yanına gele­rek cübbesini aldı ve omuzlarına koydu. Sonra arkasından ona sarılarak:

— Yâ Nebiyyallah! Rabbine yaptığın dilek yeter! Şüphesiz o sana va’dettiğmî yerine getirecektir! dedi. Az sonra Allah (Azze ve Cette) :

(Hani Rabbİnizden imdat istiyordunuz! O da : Ben size birbiri ardın­ca gelecek bin melekle imdat göndereceğim! diye cevap vermişti!) [18] âyetini İndirdi ve Allah ona meleklerle imdat gönderdi.

Ebû Zümeyl (Demiş ki) : Sonra bana îbni Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : O gün müslümanlardan bîr zât, önünde müşriklerden bir adamın peşinden koşarken ansızın üzerinde bir kırbaç darbesi işitti. Ye süvari­nin : Dur yâ Hayzûm! diyen sesini duydu. Bir de Önündeki müşrike bak­tı M, boylu boyunca yere serilmiş! Burnu berelenmiş; yüzü de kırbşcın vurduğu şekilde yarılmış olduğunu gördü. Bütün bunlar yemyeşil ol­muştu. Az sonra Ensârî gelerek bu hâdiseyi Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ycSettem)’e anlattı da:

«Doğru söyledin; bu semâdan gelen üçüncü imdattandır!»buyurdular. Artık o gün (müslümanlar) yetmiş kişi Öldürdüler; yetmiş de esîr aldılar.

Ebû Zümeyl (Demiş ki) : İbni Abbâs şunu söyledi: Müslümanlar esîrleri aldıktan sonra Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Seilem) Ebû Bekirle Ömer’e:

«Bu esirler hakkında re’yiniz nedir?» diye sordu. Ebû Bekir:

— Yâ ^lebiyyallah! Bunlar amca oğulları ve akrabadırlar; ben onlar­dan fidyejftlmjın fikrindeyim! Bu suretle küffar üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki AllafT onları İslâm’a hidayet buyurur! dedi. Müteakiben Re­sûlüllah (Salîallahü A leyhi ve Selime):

«Sen ne fikirdesin ey Hattâb oğlu?» diye sordu. (Ömer diyor ki);

— Ben: Hayır, vallahi yâ Resûlâllah! Ben Ebû Bekr’in fikrinde değilim! Lâkin ben, bize müsaade buyursan da şunlann boyunlarını vuru-versek! fikrindeyim. Ukayl’e karşı Alî’ye müsaade buyurmaksın ki onun boynunu vursun! Bana da filâna (bir yakını) karşı müsaade buyurmak­sın, ben de onun boynunu vurmalıyım! Zîra bunlar küfrün imamları ve eşrafıdırlar! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Saİîaiîahü Aleyhi ve Setlem) Ebü Bekr’in söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi. Ertesi gün olunca ben geldim. Bîr de ne göreyim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)1e Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlar!..

— Yâ Resûlâllah! Bana haber ver; sen ve arkadaşın neden ağlıyor­sunuz? Ağlayacak bir şey bulursam ben de ağlarım; ağlayacak bir şey bulmazsam siz ağladığınız için ben de ağlar görünürüm! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setime):

«Bana senin arkadaşlarının teklif ettiği fidye alma meselesine ağlıyo­rum. Gerçekten onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın arzolundu.» buyurdu. (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) yakın bir ağaca işaret etmiş.)

Ve Allah (Azze ve Celîe) :

(Yeryüzünde üstünlüğü sağlamadıkça hiç bir Peygambere esir almak yaraşmaz.) [19] âyet-i kerîmesini (Artık aldığınız ganimetten helâl hoş ola­rak yeyînl) âyetine kadar indirdi. Ve Allah müslümanlara ganimeti helâl kıldı.

Bedir: Medîne ‘den seksen mil yâni dört konak mesafede Mek­ke ile Medîne arasında ma’ruf bir beldedir. Meşhur Bedir sa­vaşı burada olmuştur. İbni Kuteybe’ye göre Bedir, aynı ismi taşıyan bir adama ait bir kuyudur. Sonradan sahibinin ismi kuyu­ya verilmiştir. Bedir gazası hicretin ikinci yılı ramazanının on ye­dinci cuma günü olmuştur. Buhâri ‘nin Hz. Abdullah b. M es’ud ‘dan rivayetinde o gün havanın çok sıcak olduğu bildirilmek­tedir.

Cenâb-ı Hak, Resulü Ekrem’ine iki taifeden birini va’detmişti. Ona ya müşriklerin kervanını nasîb edecek yahut ordularına karşı muzaffer kılacaktı.-Kervanları Suriye’ye ticaret için gitmiş ve dönmüştü. Bi­nâenaleyh muhakkak harbte muzaffer olacaktı. Bundan emîn olmakla beraber Peygamber fSaUaUahü Aleyhi veScilendin Cenab-ı Hakka bu de­rece niyazda bulunmasını ulemâ şöyle îzâh etmişlerdir:

Resulü JSkrem (SalhUahü Aleyhi ve Sellent) bu niyazını ashabına göste­rip o dehşetli anda onun dua ve niyazı sayesinde kalpleri kuvvet bulsun diye yapmıştır. Aynı zamanda duâ bir ibâdettir.

Filhakika Cenâb-ı Hak Resulüne vâMettiğini o gün yerine getirmiş; küffan târu mâr etmek için gökten 1000 melek indirmiştir. îşte Hay-zûm bu meleklerden birinin atıdır.

«Akdim!» dur demektir. Ancak bu kelime «Ukdum!» şeklinde de ri­vayet olunmuştur. Bu takdirde mânâ: «İlerle!» demek olur.

Müslümanlara imdat olarak gökten melek inmesi Uhud ve Hendek gibi gazalarda da vâki’ olmuş; ancak bu gazalarda melekler fi’len harb etmemişlerdir. Meleklerin inmesi zaferin esbabındandır. Yok­sa Teâlâ Hazretleri —hâşâ— bö’yle bir şeye muhtaç değildir. Meleklerin iştirak ettiği gazada dahî zaferi Allah ihsan etmiştir.

Hadts-i şerîf duâ ederken kıbleye dönmenin ve el kaldırmanın müs-tehab olduğuna, duayı sesle okumanın cevazına delâlet etmektedir.

19- Esiri Bağlayıp Hapsetmenin ve Ona Îyilikte Bulunmanın Cevazı Babı

59- (1764) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd’den naklen rivayet etti ki, Ebû Hüreyre’yi şunu söyler­ken işitmiş:

ResûlÜllah (SallaUahü A !eyhi ve Sellcm^ Necd tarafına suvâri gönderdi. Bunlar Benî Hanîfe (kabilesin) den Sümâme b. Üsâl denilen bir adam getirdiler. Bu zât Yemânıeliler’in reîsi idi. Onu mescidin direklerinden bir direğe bağladılar. Derken ResûlÜllah tSallaUahü Aleyhi ve Sellem) onun yanma çıkarak:

«Ne haber yâ Sümâme?» dedi. Sümâme şunları söyledi:

— Bendeki yâ Muhammed, hayırdır. Şayet öldürürsen kan .sahibi bi­rini öldürmüş olursun. İhsan edersen şükreden birine ihsan etmiş olur­sun! Eğer mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir! Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu terk etti. Ertesi günden sonraki gün gelince yine:

«Ne haber yâ Sümâme?» diye sordu. O da:

— Sana soylediğhndir! Eğer ihsan edersen şükreden birine ihsan et-mİş olursun! öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun! Mal isti­yorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir! dedi. ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) onu yine terketti. Ertesi gün gelince (tekrar) :

«Ne haber yâ Sümâme?» diye sordu. Sümâme:

— Bende sana söylediklerim var! Eğer ihsan edersen, şükreden bi­rine ihsan etmiş olursun! öldürürsen kan sahibi birini Öldürmüş olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilecektir! dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (SallaUahü Aleyhi ve Selime):

«Sumâme’yı serbest bırakın!» buyurdu. O da mescide yakın bir hur­malığa giderek yıkandı. Sonra mescide girdi. Ve:

— Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim! Muhammed’in onun kulu ve resulü olduğuna da şehâdet ederim! Yâ Muhammed, val­lahi yeryüzünde (şimdiye kadar) bana senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu! Şimdi senin yüzün bana bütün yüzlerden daha sevimli oldu. Vallahi benim için senin dîninden daha sevimsiz bir dîn yoktu! Dînin de benim için bütün dînlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim için senin beldenden daha sevimsiz bir belde yoktu. Şimdi belden de benim için bütün beldelerden sevimli oldu! Süvarilerin beni yakaladığında ben öm­re yapmak istiyordum. Ne buyurursun? dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisini müjdeledi. Ve ömre yapmasını emret’ ti. Mekke’ye vardığında ona birisi:

— Sen dininden mi döndün? diye sormuş. O da:

— Hayır! Lâkin ben ResüHillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, 1e birlikte mfislüman oldum! Hayır, vallahi! Size ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) izin vermedikçe Yemâme’den bir buğday tanesi bile gelemez! de­miş.

60- (…) Bize Muhammed b. EI-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir El-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdülhamîd b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makbûrî rivayet etti ki, Ebü Hüreyre’yi şunu söylerken işitmiş:

ResûlIalah (Satlatiahü Aleyhi ve Sellem)Secd arazîsi taraflarına bir (bÖ-Iük) süvarisini göndermiş. Bunlar Sümâme b. Üsâl El-Hanefî denilen —Yemâme halkının reisi— bir adamı getirmişler…

Ve râvi hadîsi, Leys’in hadîsi gibi nakletmiş; yalnız o -öldürür sen-yerine «beni öldürürsen, kan sahibi birini öldürmüş olursun!» demiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü1-lVfegâzî»de ve muhtasaran namaz bahsinin «iğtisâl» babında; Ebû Dâvûd «Cihâd»da; Nesâî «Taharet» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Benî Hanife: Yemâme’de yaşayan meşhur bir kabiledir. Hz. Sümâme bu kabilenin reisi îdi. Islâmiyeti kabulünden sonra da as-hâb-ı kiramın büyüklerinden olmuştur. Kıssa Mekke ‘nin fethinden evvel geçmiştir. Onun için de «Sümâme’yi esîr edip getiren Abbâs b. Ab-dilmuttalib’dir.» diyenlerin sözüne i’tibâr edilmemiştir. Çünkü Hz. Ab­bâs o zaman henüz müslüman olmamıştı. O müslümanhği Mekke’-nin fethinde kabul etmiştir.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sümâme’yi görünce: «Ne haber?» diye sormuştur. Bâzılarına göre bu suâlden maksat: Senin kanaatine göre ben sana ne yaparım? demektir. Bu takdirde ne haber di­ye tercüme ettiğimiz «mâ zâ» ifadesindeki «mâ» istifhamiyye, «zâ» ismi mevsûl «in d eke »de sile olur. Ve cümle: «Senin zannında benim sana ne yapacağım karar kıldı?» mânâsını ifade eder. Mamafih bu terkîb birkaç vecihle daha îzah edilebilir. Şöyle ki:

1- «Mâ» ismi istifham, «zâ» ismi işaret olur.

2- «Mâ zâ» terkîb halinde ismi istifham olur. Bizim verdiğimiz mâ­nâ buna göredir.

3- «Mâzâ» terkibi «şey» mânâsına gelen bir ismi cins yahut «o şey ki» mânâsına bir ismi mevsul olur.

4- Mâ» zaide, «zâ» ismi işarettir.

5- «Mâ» ismi istifham, «zâ» zaide olabilir.

Hz. Sümâme’nin bu suâle : «Bendeki hayırdır.» diye cevap vermesi: Sen zâlimlerden değilsin; afvini ve*ihsanını umarım! manası­nadır. Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellettt) bu suâli üç gün tekrarlamış; Sümâme (Radîyailahü anh)’ da üç gün aynı cevâbı vermiş: «Şayet öl-dürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun…» demiştir. Kaadı Iyâz’in beyânına göre bundan murâd: Öldüreceğin adam şerefli bir reîs olduğu için kanı dâva edilecek ve kaatilinden öc alınacak bir adam­dır, demektir. Diğer ulemâ : «Sümâme’nin bu sözü: Kam heder olmağa lâyık, ölümü hak etmiş birini Öldürmüş olursun; binâenaleyh onu öldür­mekle mes’ul olmazsın! mânâsına gelir.» demişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahii A ieyhi ve Seltem) ‘in aynı suâli üç gün tekrar et­mesi, kalpleri îslâmiyete yatıştırmak ve müslüman olması ümit edilen eşrafa bir lütufkârlık göstermek içindir. Zîrâ bu gibi zevatın ardından, onlara tâbi’ birçok kimselerin müslüman olması me’muldür. Üçüncü gün Sümâme fRadiyatiahü anh) Peygamfcer (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) tara­fından afvedilerek serbest bırakılmış; o da hemen müslüman olmuştur. Resûlüllah (SallalUthu Aleyhi ve SelLem) kendisim tebşir buyurmuşlardır. Bu­nun mânâsı: Hak dîni kabul etmekle kazandığı büyük hayrı ve müslü-manlığın küfür halinde iken işlenen suçları yıkıp yok ettiğini müjdele­mektir. Kendisine ömre hususunda verdiği emir müstehab mânâsına ge­lir. Çünkü ömre her mevsimde yapılması müstehab bir ibâdettir. Bahu­sus böyle kavminin reîsi mevkiinde olan bir zâtın kâfir gidip müslüman olarak dönmesi Mekke1i1er’in pek fenasına gitmiş; aralarında tavaf ve sa’y yapması onları kin ve gayzlarmdan çatlayacak hale getir­miştir. Hattâ birisi dayanamayarak:

— Sen dinden mi döndün? diye sormuştur. Sümâme (RadiyaUahü anh) buna :

— Hayır! Lâkin ben müslüman oldum!..» şeklinde cevap vermiştir ki, edebiyyat dilinde buna «üslûbu hakim» derler. Sanki: «Ben dînden çıkmadım; zira siz bir dîne bağlı değilsiniz ki, ben ondan çıkmış olayım! Ben yeni olarak Allah’ın dînine girdim!» demiş gibidir.

İbni Hisâm diyor ki: «Bundan sonra Sümâme Yemâme’ye gitti. Ve ora halkının Mekke’ye bir şey götürmelerini men’etti. Mekkeii-ler. Peygamber(Saliailahü Aleyhi veSellem)’e mektup yazarak: «Sen akra­baya yardımı emredersin!..» dediler. Bunun üzerine oda Sümâme’-ye bunlara bir şeyler götürülmesine müsaade etmesini yazdı.»

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Esîri bağlayıp hapsetmek ve kâfiri mescide sokmak caizdir. Ma­mafih bu hususta ihtilâf edilmiştir. Halîfe Ömer b. Abdilâ’le, Katâde ve İmam Mâlik’e göre kâfirin mescide girmesi caiz değildir. İmam Âzam kitab ehli olanların girmesine cevaz vermiş. imam Şafiî ise müslümanm izin vermesi şartı ile —ehl-i kitap olsun, olmasın— bütün kâfirlerin mescide girebileceğini söylemiş­tir. Müşriklerin Mescid-i Haram’a girmelerini yasak eden âye­te gelince: Şâfiîler bunu Mescid-i Haram’a mahsus kabul etmiş ve oraya girmeleri caiz olmadığını söylemişlerdir. Hanefi1er’e göre bu âyetten murâd müşriklerin istilâ için yahut kendi âyet­leri iktizası çini çıplak tavaf etmek maksadı ile girmeleridir. Ehl-i kita­bın ziyaret için girmelerinde beis yoktur.

2- Esîri meccânen serbest bırakmak caizdir.

3- Kâfir müslüman olunca yıkanması gerekir. Bu husus ihtilaflıdır. Hanefîler ‘den rivayet edilen bir kavle göre cünüp iken müslü­man olan kâfirin yıkanması farz; diğer kavle göre müstehaptır. Şâfiî1er’e göre müslüman olmak isteyen bir kâfirin hemen İslâm’ı ka­bul etmesi, şayet küfür halinde cünüb oldu ise ondan sonra yıkanması îcâb eder. Küfür halinde iken yıkanması kâfi değildir. Bâzıları kâfi ge­leceğini söylemişlerdir. Yine Şâfiîler ‘den bazıları ile bazı Mâ1ikî1er hiç gusul îcabetmiyeceğine kail olmuşlardır; onlara göre cü-nüblük hükmü, müslüman olunca sukut etmiştir. Fakat bu kavil zaif gö­rülmüştür. Cünüblük başından geçmeyen bir kâfir müslüman olursa İmam Mâlik’le Şâfiîler’e ve diğer ulemâya göre yıkanması müstehab olur.

İmam Ahmed’le bâzı ulemâ: «Müslüman olan kâfirin mutlak surette yıkanması vâcibtir.» demişlerdir.

20- Yahudilerin Hicaz’dan Sürgün Edilmesi Babı

61- (1765) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd’den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre’den naklen ri­vayet etti, ki şöyle demiş;

Bir defa biz mescidde iken anîden Resûlüllah (Saibaliahü Aleyhi ve Seilem) yanımıza cıkageldi. Ve:

«Haydi yahudîlere gidelim!» dedi. Onunla birlikte biz de sıktık veya. hudilere vardık. Derken Resüİüllah (Sallailahü Aleyhı ve Seilem) ayağa kal­karak onlara seslendi; ve:

«Ey yahudiler cemaati, müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar!

— Tebliğ ettin yâ Eba’l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi veSetlem) onlara:

«Bunu m ura d ediyorum! Müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar (yine) : Teblîg ettin yâ Eba’l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seilem) (tekrar) :

«Bunu murâd ediyorum!»dedi; ve üçüncü defasında onlara şunu söy­ledi:

«Bilmiş olun ki, bu yer Allah’ın ve Resûlünündür. Ben de sizi bu yer­den sürgün etmek istiyorum. Sizden kim malına karşılık bir şey bulursa onu hemen satsın! Yoksa bilin ki, bu yer Allah’ın ve Resûlünündür!»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’I-İkrâh», «Kitâbü’l-Cizye» ve «Kİ-tâbü’I-İ’tisâm»da; Ebû Dâvûd «Harâoda; Nesâî «Siyer» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Selime): «Bunu murâd ediyorum!» sözü ile «Benim tebliğimi itraf etmenizi is­tiyorum!» demek istemiştir. «Esümû» cümlesiyle başlayarak güzel ve külfetsiz bir cinas yapmış; sonra : «Bilmiş olun!» diye başlayan yeni bir cümle ile asıl maksadını bildirmiştir. Burada sanki yahudiler tarafından: «Bu müslüman olun sözünü neden üç defa tekrarladın? diye sorulmuş da, «Bilmiş olun!» cümlesi ile onlara cevap verilmiş gibidir.

«Bu yer Allah’ın ve Resûlünündüri» cümlesinin mânâsı: Onun milkiyeti de hükmü de Allah’ındır; sizin bu yerinize müslümanlan mirasçı yapmayı irade buyurmuştur; binâenaleyh hemen burasını terk edin! de­nmektir. Çünkü yahudiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile muha­rebe etmişlerdi. Nitekim bundan sonraki rivayette görülecektir.

62- (1766) Bana Muhammed b. Râfi’ ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler, tbni Râfi’ (haddesenâ) ta’bîrini kullandı. îshâk: Bize Abdürraz-zâk haber verdi, dedi. (Demiş ki) : Bize İbnü Cüreyc, Mûsâ b. Ukbe’den, o da Nâfi’den, o da tbni Ömer’den naklen haber verdi ki, Benî Nadîr ile Kureyza yahudileri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’\e harb etmiş­ler de Resûlüllah Benî Nadîr’i sürgün etmiş; Kureyza’yı ise yerinde bı­rakmış ve kendilerine serbesti vermiş. Nihayet bundan sonra Kureyza’da harb edince artık onların erkeklerini öldürmüş; kadınları ile çocuklarını ve mallarını müslümanlar arasında taksim etmiş. Yalnız bazıları Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e iltihak etmişler. O da kendilerine emân vermiş; ve müslüman olmuşlar.

Kesûlü\ah(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) bütün Medine yahudîlerini, Benî Kaynüka’ı (ki bunlar Abdullah b. Selâm’ın kavmidirler) ve Benî Harise yahudilerini, Medine’de bulunan her yahudiyi sürmüştür.

(…) Bana Ebû’t-Tahir de rivayet etti. (Dedi ki) i’Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Hafs b. Meysere, Musa’dan bu isnfid-la bu hadisi haber verdi. Ama İbnü Cüreyc’in hadîsi daha uzun ve daha tamdır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitabü’l-Megâzî»’de tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerifte zikri geçen yahudi kabilelerinin hepsi Medine1i’dir. Resvlvdlab (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Kureyza’yi yerin­de bırakıp ona emân vermesi, Benî Nadîr’le birlikte müslüman-larla harb etmeyip bitaraf kaldıkları içindir. Sonra müslümanlarla onlar da harb edince onları da Medine ‘den sürmüştür. Kureyza bu harbte muhasara edilmiş ve yirmi beş gün sonra dayanamayarak Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in hükmüne râm olmuşlardı. Yahudilerin bıraktığı malların beşte biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e ayrıl­dıktan sonra kalanı gâzîler arasında süvariye üç, piyadeye bir hisse ve­rilmek sureti ile taksim olunmuştur. Bu muhasaraya otuz altı suvâri iş­tirak etmiştir.

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

1- Müslümanlarla muâhade halinde bulunan küffar ve zimmîler ahid-lerini bozarlarsa kendilerine harbî muamelesi yapılır ve harbedilir. Ordu kumandanı bunlardan dilediğini esîr alır; dilediğini serbest bırakabilir.

2- Kendisine emniyet bahşedilen kâfir, müslümanlarla harbe kalkı­şırsa, kendisine verilen ahid bozulur. Emniyet ahdi geçmişe aittir, geleceğe şumûlü yoktur.

21- Yahudilerle Hıristiyanların Arap Yarımadasından Çıkarılması Babı

63- (1767) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Deh-hâk b. Mahled, tbnü Cüreyc’den rivayet etti. H.

Bana Muhammedi b. Râfi’ de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzak rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Cüreyc haber ver­di. (Dedi ki) : Bana Ebû’z-Zübeyr haber verdi, ki Câbir b. Abdillâh’ı şöyle derken işitmiş : Bana Ömer b. Hattâb haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)l:

«Yahudilerle hıristiyonları Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım! Tâ ki müslümandan başka kimseyi bırakmayacağım U buyururken işitmiş.

(…) Bana yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân-ı Sevrî haber verdi. H.

Bana Seleme b. Şebîb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha sen b. A’yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma’kıl —ki İbni Ubeydillâh’dır— rivayet etti.

Her İki râvi Ebû’z-Zübeyr’den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

Bu rivayet de hüküm ve mânâ itibarı ile bundan evvelkiler gibidir. Yalnız bunda erâzî-i mukaddesenin sadece yahudîlerden değil, hıristiyan ve diğer gayri müslimlerden de behemehal temizleneceği bildirilmekte­dir. Fahrî Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve SeUenı) Efendimiz yahudileri birçok defalar denemiş ve hıyanetlerini tesbît etmişti. Nihayet Benî Nadîr yahudileri kendisini gafil avladık zannederek üzerine yüksek yerden taş yuvarlamak teşebbüsünde bulununca Cenâb-ı Hak onların Me­dine ‘den sürülmesini emir buyurdu. Bu emri İlâhî derhal tenfîz edil­di. Fakat Resûlüllah (Satlaltahü Aleyhi ve Sellem) bütün yahudilerin ve di­ğer gayrimüslimlerin kendi civarından uzaklaştırılmasını istiyordu. An­cak vefatına kadar bu hususta kendisine vahî gelmedi. Vefatına yakın bu husustaki vahî de gelince artık bu işi vasıyyet etti. Nihayet Hz. Ömer (Radiyallahü anh) ‘in hilâfeti zamanında Arap yarımadası tama-miyle gayri müslimlerden temizlendi.

22- Ahdini Bozanlarla Harb Etmenin ve Kal’a Sahiblerini Âdil, Hükme Ehil Bir Hakimin Hükmüne Havale Eylemenin Cevazı Babı

64- (1768) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. El-Mü-sennâ ve İbni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. Ebû Be­kir : Bize Gunder, Şu’be’den rivayet etti, dedi. Ötekilerse: Bize Muham­med b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Sa’d b. İbrahim’den naklen rivayet etti, dediler. Sa’d şöyle demiş: Ben Ebû Ünıâme b. Sehl b. Huneyf i şöyle derken işittim: Ben Ebû Saîd-i Hudrî’yi şunu söyler» keo işittim:

Kureyzalılar (kalalarından) Sa’d b. Muâz’ın hakemliğine indiler. Bu­nun üzerine Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Sa’d’a haber gönderdi. O da bir nıerkeb üzerinde yanlarına geldi. Mescide yaklaşınca Resûlüllah

iSallallahit A leyhi ve Sellem) Ensâr’a :

«Ulunuza (yahut en hayırlınıza} ayağa kalkın!» buyurdu. Sonra: «Gerçekten bunlar senin hükmüne razı oldular!» dedi. Sa’d: — Harbe yarayanlarını öldürür; karı kızanlarını da esir edersin! de­di. Bunun üzerine Peygamber (SaUaUâhü Aleyhi ve Sellerni:

«Allah’ın hükmü ile hükmettin!» ve galiba «Melik’in hükmü île hük­mettin I» buyurdular, İbnü’l-Müsennâ:

«Ve galiba Melik’in hükmü iie hükmettin buyurdu.» cümlesini zikret­medi.

(…) Bize Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrah-man b. Mehdi, Şu’be’den bu isnâdla rivayet etti. Ve hadîsinde şöyle de­di: «Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) :

«Gerçekten onlar hakkında Allah’ın hükmü ile hüküm verdin!» Bu­yurdu. Bir defa da:

«Gerçekten Melik’in hükmü ile hükmettin!» buyurdular.

Bu hadisi Buhâri «Kitâbü’l-Cihâd», «Kitâbü’l-İsti’zân» ve «Ki-tâbü’I-Megâzî.’de; Ebû Dâvûd «Kitabü’l-Edeb»’de; Nesâî «Menâkıb», «Siyer» ve «Fedâil» bahislerinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Sa’d b. Muâz (Radiyallahü anh) Evs kabîlesindendir. Evs kabilesi Benî Kureyza ‘tun müttefiki idi. Meşhur rivayete göre Evs1i1er Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)’den Benî Ku­reyza ‘nm affını istemişler; o da: «Benî Kureyza hakkında sizden bir adamın hakemliğine razı olmaz mısınız?» diye sormuştu. Ya­hudiler Sa’d b. Muâz’in hakemliğini kabul ettiklerini söylemiş­ler; bunun üzerine Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sefam) Hz. Sa’d’a haber gönderdi.

Hz. Sa’d Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına Ensâr’dan bazı akrabası ile birlikte gelmiş; ve yahudiler tarafmdan karşı­lanarak kendisine : «Yakınlarına iyilik et!» denilmişti. O da kendilerine şu cevabı verdi:

«Gerçekten Sa’d için Allah uğrunda hiç bir kimsenin levmine aldırış etmeyeceği zaman gelmiştir!» Bundan sonra da hükmünü verdi.

Kaadî Iyâz bu hadîsteki mescid kelimesinin râvi tarafından yapılmış bir tashif olmasını muhtemel görmektedir. Bu rivayet Buhâri’de de «mescide yaklaşınca» şeklindedir. Kaadî şöyle diyor: «Eğer bundan Mescid-i Nebevi’yi kasdetti ise ben bunu vehim sayarım. Çünkü Sa’d Mescid-i Nebev! ‘den gelmişti. Nite­kim ikinci rivayette tasrîh edildiği vecihle Hz. Sa’d orada bulunu­yordu. Peygamber (SaUoîlahü Aleyhi ve Sellem) Sa’d’a haber gönderdiği zaman Benî Kureyza ‘nm yanında idi. Sa’d’a, gelmesi için oradan haber göndermişti. Eğer râvi Peygamber (Soilallahü Aleyhi ve Selknı)*in Benî Kureyza’da kaldığı müddetçe içinde namaz kıl­mak için bir mescid sınırladığını söylemek istedi ise vehim yoktur. Sahih olan rivayet, Müslim ‘den başkalarının rivayetidir ki, onda: Sa’d Peygamber (Sallalhhü Alevhf ve SW/em,)’e yaklaşınca… denilmiştir…»

Yine Kaadî Iyâz’in beyanına göre hadîste gecen «Melik» tâbiri «Sahîh-i Müslim»in bazı nüshalarında «melek» şeklinde; «Sahîh-i Buhâri»nin bazı nüshalarında ise hem «melik» hem de «melek» olarak

harekelenmiştir. Kaadî: «Eğer melek rivayeti doğru ise ondan mu-râd Cibril (Aleyhisselâm) ‘dır.» diyorsa da Îbni’l-Cevzl bunu iki vecihle reddetmiştir:

1- Gökten yahudiler hakkmda meleğin bir şey indirdiği naklolun-mamıştır. Bir şey indirmiş olsaydı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ona tâbi’ olur: Sad’m içtihadını terk ederdi.

2- Sahihin bazı lâfızlarında : «Onlar hakkında Allah’ın hükmü ile hükmettin!» buyurulm ustur. Mâmâfîh îbni Tîn her iki okunuşa göre de mânânın bir olduğunu söylemiştir.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Harb işlerinde veya başka husûsatta iki tarafın rizaları ile tayin edilen hakemin hükmü geçerlidir. Bu hadîs Hz. Alî hakkında tâyin edilen hakemi tanımayan Haricîler ‘in sözünü reddetmektedir.

2- Kumandan veya başka birinin hakemliğini kabul caizdir. Hakem hükmünü vermeden ondan dönebilir; fakat hükmünü verdikten sonra dönmek caiz değildir.

3- Hükümet reisi veya hâkim müslümanlann bir büyüğüne ikram edilmesini ve ona ayağa kalkılmasmı emredebilir. Gerçi bu hususu yasak­layan bir hadîs rivayet olunmuşsa da o hadîs büyüklenenler ve kalkılma-dığı vakit canı sıkılan veya kızanlar hakkındadır. Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seilem) Safvân b. Ümeyye ile Adiy b. Ha­tim’e, Zeyd b. Hâr.ise ‘ye, kızı Fâtıme’ye ve daha baş­kalarına ikram için ayağa kalkmıştır.

4- îyi ve faziletli bir kimseye seyyid, efendi, bey gibi unvanlarla hitab etmek caizdir. Fâcire bu gibi sözleri söylemek onu büyütmek ola­cağı için mekruh sayılmıştır.

5- Muahedeyi bozan düşmana karşı müslüman kumandanın da mi­silleme yaparak ahdini bozması ve onunla harb etmesi caizdir. Çünkü Benî Kureyza yahudileri ile Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)arasında Hendek harbinden önce muahede yapılmıştı. Hen­dek harbinde yahudiler bu muahedeyi bozarak Kureyş’le birleş­tiler. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlarla muharebeyi helâl kıldı.

65- (1769) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Alâ El-Hemdânî ikisi birden tbnü Nümeyr’den rivayet ettiler. lbnü’1-Alâ’ dedi ki: Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm, babasından, o da Âişe’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Sa’d Hendek günü yaralandı. Onu Küre yş’ten fbni Arika denilen bir adam kolundaki şah damarından yaraladı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) mescidde ona bir çadır kurdu; onu yakından dolaşıyordu. Resûlüllah ‘Satlallahü Aleyhi ve Seilem) Hendek’ten dönünce si­lâhı bırakarak yıkandı. Az sonra Cibril geldi. Resûlüllah ‘Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun başından tozu silkiyordu. Cibril:

«Silâhı bıraktın mı? Vallahi biz onu bırakmadık! Onların karşısına çık!» dedi. Resûlüllah (Salkıüahü Aleyhi ve Selime):

«Nereye?» diye sordu. O da Benî Kureyza’ya işaret etti. Bunun üze­rine Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) onlarla harb etti.

BinnetSce onun hükmüne râm oldular. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) de onlar hakkındaki hakemliği Sa’d’a devretti. Sa’d:

—Ben de onlar hakkında harbe yarayanlarının öldürülmesine, ço­cuk ve kadınlarının esir edilmesine ve mallarının taksimine hükmediyo­rum! dedi.

66- (…) Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Ba­bam şunu söyledi: Bana da haber verildi ki, Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) :

«Gerçekten onlar hakkında Allah (Azze ve Celle) ‘nin hükmü ile hük­mettiril» buyurmuşlar.

67- (…) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Nü­meyr, Hişâm’dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana babam, Âişe’den naklen haber verdi kî, Sa’d yarası kuruyup iyileşmeye yüz tuttuğu şurada şun­ları söylemiş:

— Allahım! Sen biliyorsun kî, benim için senin yolunda, Resulün (SallaUahü Aleyhi ve SeUemy’ı yalanlayıp yurdundan çıkaran bir kavimle cihâd etmekten daha sevimli bir nesne yoktur. Allahımî Eğer Kureyş har­binden bir şey kaldı ise beni (sağ) bırak da senin uğrunda onlarla mücâ-hede edeyim! A Ha hım! Ben zannediyorum ki, sen bizimle onların arasın­daki harbi bıraktın. Şayet onlarla aramızdaki harbi bıraktı isen şu ya­rayı patlat da Ölümümü ondan yap!

Derken yara gırtlağından patlamış. Oradakileri kanın kendilerine doğru akmasından başka ürküten bir şey olmamış. (Mescidde onunla be­raber Benî Gifâr’dan bir çadır varmış.) Oradakiler:

— Sizin tarafınızdan bize gelen bu nesne nedir? demişler. Bir de ne görsünler! Sa’d’ın yarasından kan fışkırıyor!.. Az sonra bundan vefat etmiş.

68- (…) Bize Aliy b. Hüseyn b. Süleyman El-Kûfî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bîze Abde, Hişâm’dan bu isnâdla bu hadîsin benzerini riva­yet etti. Şu kadar var ki, o: «Yarası o akşam patladı. Ve ölünceye kadar akmaya devam etti.» dedi. Bir de hadîste şunu ziyade etti. (Dedi ki) :

«Bu, şâirin şunları söylediği zamandı:

«Dikkat! Ey Sa’d, Benî Muâz’in Sa’d’ı! Kureyza ile Nadîr ne yaptı;» «ömrüne yemin olsun ki, Benî Muâz’ın Sa’d’ı; onların göçtükleri sa­bah sabreden yalnız o idi.»

«Çömleğinizi, içi boş olarak bıraktınız! Halbuki bu kavmin çömleği kaynamış; taşıyor!»

«Büyük Ebû Hubâb : Durun Kaynukaa gitmeyin! demişti.» «Bunlar memleketlerinde Meytân’daki kayalar kadar ağır idiler!»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’s-Salât» ile «Kitâbü’l-Megâzî»de tah-rîc etmiştir.

Hadîs-i şerif Benî Kureyza yahudilerine hakemlik yapan Sa’d b. Muâz (Radiyallahü anh) ‘in evvelce Hendek harbinde yaralandığını, tam iyileşmek üzere iken Benî Kureyza harbi koptuğunun, bu harbte hakemlik ettiğini ve harbte şehid olmak mukad­der değilse evvelce aldığı yaradan ölerek şehidlik mertebesine erişmesi için Allah’a duâ ettiğini, nihayet duası kabul olunarak o yaradan vefat ettiğini bildiriyor.

Hendek harbinde Hz. Sa’d’ı yaralayan şahıs Hibbân b. Kays yahut Hibbân b. Ebî Kays ‘dır. Hadîste anne­sinin adı ile kendisine Ibnü’I. Arika denilmiştir. Arika’mn ismi Kılâbe binti Sa’d, künyesi de Ümmü Fâ11me’dir. Güzel koku saçtığı için kendisine Arika denilmiştir.

Müslümanlar Benî Kureyza yahudilerini 3000 piyade ve 36 süvari ile muhasara etmişler; 20-25 gün muhasaradan sonra yahudiler aman dileyerek Hz. Sa’d’in hakemliğine razı olmuşlardı.

Görülüyor ki harb emrini Cibril (Aleyhisselâm) getirmiştir. Bu hususta Taberânî ile Beyhakî ‘nin Hz. Âişe’den riva­yet ettikleri bir hadîste Âişe (Rodiyallahü anha) şöyle demektedir: «Evde bulunduğumuz bir sırada bize bir adam selâm verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi vg Sellem) endişe ederek hemen ayağa kalktı. Onun ar­kasından ben de kalktım. Bir de baktım Pihyctti’l-Kelbî!.. Resûlüllah (SallaüahÜ Aleyhi ve Sellem) :

«Bu Cîbrîl’dİr; bana Ben? Kureyza’ya gitmemi emrediyor!) dedi. Bu hâdise Hendek harbinden döndüğü zaman oldu. Ben Resûlüllah (SaUallahij Aleyhi ve Sellem)’in Cibrîl (Aleyhisselâm)’m yüzünden tozu sildiğini hâlâ görür gibiyim!»

Bu husustaki muhtelif rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (Salkıllahü Aleyhi ve Sellem) ordunun önünden Hz. A1î’yi göndermiş; ken­disine sancağı da vermiş. Fakat o yahudilerin müstahkem yerlerine va­rınca Benî Kureyza toplanarak Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında pek çirkin şeyler söylemişler. Nihayet 25 gün muha­saradan sonra Hz. Sa’d’in hükmü mucebince harbe yarayan erkekleri kılıçtan geçirilerek hazır hendeklere gömülmüş; kadın ve çocukları da müslümanlar arasında taksim edilmiştir. Öldürülen yahudilerin sayısı hakkında rivayetler muhteliftir. Bazı rivayetlere göre 400, bâzılarına gö­re 600 kişiymişler. Hattâ 700, 900 kişi olduklarını rivayet edenler vardır.

Bu rivayetlerin arasını bulanlar: «Dörtyüzü harbe iştirak edenler, geri kalanları onlara tâbi’ olanlardır.» demişlerdir.

Hz. Sa’d fi’len harbe iştirak edememişse de duası kabul oluna­rak aldığı yaradan vefat etmiş ve böylelikle şehadet mertebesini kazan­mıştır. Rivayete göre yaslanarak istirahat etmekte iken yanından bir keçi geçmiş; ve tırnağı Hz. Sa’d’in yaraşma dokunarak patlamasına sebep olmuş; nihayet kan kaybından vefat etmiştir. Siyer kitaplarının beyanına göre vefatında Cibril (Ateyhissektm? cennet ipeklilerinden bir sarık sarınarak gelmiş ve :

«Yâ Muhammedi Kendisine gök kapıları açılan ve arş titreyen bu zât kimdir?» demiş. Bunun üzerine Peygamber (Satlattahü Aleyhi ve Sellem) elbisesini sürüyerek acele kalkıp gitmiş ve onu vefat etmiş bulmuş. Na’-şım taşıyanlar bir hafiflik hissetmişler. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine:

«Onu sizden başka taşıyanlar var!» buyurmuş. îbni Âiz : «Sa’d’in cenazesine o günden başka yeryüzüne ayak basmamış 70 bin melek iştirak etmiştir.» diyor. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: ölü­mü istemek caiz olmadığı halde Hz. Sa’d gibi bir sahâbî-i celîl onu nasıl isteyebilmiştir?

Cevâp: Onun maksadı şehîd olmaktı. Binâenaleyh o ölümü değil, şe-hîdliği istemiştir.

Şâirin şi’rine gelince: Bu mısralarla o Hz. Sa’d’ı Benî Kü­reyza’nın yakasını bırakmağa teşvik etmekte ve onlar hakkında ver­diği hükümden dolayı kendisine sitemde bulunmaktadır. «Çömleğinizi içi boş olarak bıraktınız!» sözünden muradı Evs kabîlesidir. «Siz Evs kabilesini yardımsız bıraktınız; çünkü onların müttefiki azdır. Bir Kurey-za vardı; onlar da öldürüldü. Ama «Bu kavmin çömleği kaynamış taşı­yor!» yâni Hazrecliler Benî Kaynüka” kabilesine yar­dım ettiler! Ebû Hubâb Abdullah b. Übeyy’i hatırla­malısın! Müttefikleri Benî Kaynuka’ için nasıl şefaatte bu­lundu da serbest bırakıldılar! Benî Kureyza yurdlarında mal ve kuvvetçe Meytan dağının kayalan kadar ağır ve köklü idiler… demek istiyor.

Hadîs-i şerîf mescidde uyumanın ve yaralı bile olsa hastanın mes-cidde durmasının caiz olduğuna delildir.

23- Gazaya Şitab ve Çatışan İki İşin Daha Mühim Olanını Öne Alma Babı

69- (1770) Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma Ed-Dubaî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye b. Esma’, Nâfi’den, o da Abdullah’dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Ahzâb muharebesinden döndüğü gün ResûlüHnh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize :

«Sakın kimse öğleyi Benî Kureyza’dan başka bir yerde kılmasın!» diye seslendi. Fakat bazı insanlar vaktin geçeceğinden korkarak namazı Beni Kureyza’dan başka yerde kıldılar. Ötekiler de:

— Vakti geçirsek bile biz namazımızı ancak Resûlüllah (Salîattahü Aleyhi ve Sellem)’m emrettiği yerde kılarız! dediler. Ama o, iki fırkadan hiç bir kimseyi azarlamadı.

Bu hadîsi Buhâri «Salâtü’1-Havf» ve «Megâzî» bahislerinde tah-rîc etmiştir.

Ahzâb, Hendek muharebesidir. Bu muharebe hicretin beşin­ci yılı Şevvâ] ayında olmuş; Ahzâb sûresi burada indirilmiştir. Ah­zâb muharebesi denilmesi, küffar birçok Arap kabilelerini buraya top­ladıkları içindir. Sayılan on bin, baş kumandanları Ebû Süfyân’-dı. Müslümanlar Medîne’yi müdafaa için şehrin etrafına hendek kazmışlardı. Bu sebeple mezkûr harbe Hendek muharebesi de de­nilmiştir.

İbni İshak’ın beyanına göre Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinden Medîne’ye dönmüş; müslümanlar da silâhlarını bırakmışlardı. Öğle zamanı Cibril (Aleyhisselâm) gele­rek : «Tâ Muhammed! Melekler henüz silâhı bırakmadı. Allah sama Benî Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. Ben de onlara dönüyorum.» dedi Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç bin kişi ile Be­nî Kureyza üzerine yürüdü. Ve öğle namazının orada kılınacağını ilân etti. Buhâri ‘nin rivayetinde bu namazın ikindiyi olduğu bildi­riliyor, îki rivayetin arası şöyle bulunmuştur :

Sefer emri öğle zamanı verilmiştir. O anda bazı kimseler Öğleyi kıl­mış; bazıları kılmamış olduğundan kılmayanlara : Öğleyi Ben! Kureyza’-dan başka bir yerde kılmayın! denilmiş; kılanlara da : İkindiyi Benî Ku-reyza’dan başka bir yerde kılmayın!» Buyurulmuştur. Umûma hitaben: öğleyi ve ikindiyi Benî Kureyza ‘dan başka bir yerde kılma­yın! demiş olması hattâ ilk hareket edenlere öğleyi, sonrakilere ikindiyi tavsiye etmiş olması da ihtimal dahilindedir.

Sahabenin buradaki ihtilâfına gelince: Bunun sebebi delillerin çatış-masıdır. (Şöyle ki) : Namazı vaktinde kılmak emredilmiştir. Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Selîem) in buradaki emri ise derhal yola çıkıp Benî Kureyza’ya gitmeyi, başka hiç bir şeyle meşgul olmamayı gerektir­mektedir. Ama bundan haddi zâtında namazın geriye bırakılması kasde-dilmemiştir. îşte sahabeden bazıları bu mânâya bakarak vakti geçirme­mek için namazlarını kılmışlardır. Diğerleri ise mânâya değil Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrine ve bu emrin zahirine bakarak namaz­larını geciktirmişlerdir. Her iki taraf ictihadda bulundukları için Resûlül-lah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) hiç birini azarlamamıştır.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- îbni Hibbân bu hadîsten istinbât ederek : «Bir kimseye namazını başka namazın vaktine kadar geciktirdiğinden dolayı kâfir de­mek lâzım gelseydi bunu Peygamber (SaflaUahü Aleyhi ve Sellem) emretmez-di.» demiştir.

2- Sühey1î: «Bu hadîste : Fer’î meselelerde ihtilâf eden her müc-tehid hakka isabet etmiştir; diyenlere delil vardır. Çünkü bir şeyin bir insana göre doğru, başka birine eöre yanlış olması imkânsız değildir. Bi­nâenaleyh bir kimse bir meselede ictihâd eder de içtihadı neticesi helâl olduğuna kanaat getirirse o şeyin helâl olduğunda isabet etmiş olur. Ha­ram meselesi de böyledir. İmkânsız olan tarafı, bir şahıs hakkında bir meselede birbirine zıd iki hüküm vermektir.» diyor. Fakat Nevevî bunun aksini iddia etmiş ve şöyle demiştir: «Bu hadîste her müetehidin hakka isabet ettiğine delîl yoktur. Çünkü Resûlüllah (SallaUohü Aleyhi ve Sellem) her iki taifenin isabet ettiğini söylememiş; sadece azarlamayı yap­mamıştır. Müctehid bütün gücünü sarfettikten sonra yanılsa da azarlan­mayacağında hılâf yoktur.»

3- Hadîs-i şerifte kıyas ve mefhûmu muhalifle amel edenlere delil vardır.

24- Fütuhat Sayesinde Hacet Kalmayınca Muhacirlerin Ensâra Ağaç ve Meyveden İbaret Olan Bağışlarını İade Etmeleri Babı

70- (1771) Bana Ebû’t-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb’dan, o da Enes b. Mâlik’den naklen haber verdi. Şöyle demiş:

Muhacirler Mekke’den Medine’ye geldikleri vakit, boş elle geldiler. Ensâr ise arazi ve akar sahibi idiler. Onun için Ensâr onlara her yıl mal­larının yarı gelirini vermek, onlar da çalışma ve bakım cihetlerini üzer-lerine almak şartı ile taksimde bulundular. Enes b. Mâlik’in annesi vardı —ki ona Ümmü Süleym denilirdi.— Abdullah b. Ebî Talha’nm annesi vardı; Abdullah, Enes’in anne bir dayısı idi. Enes’in annesi ResûIüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem/e bir hurmalığını vermiş; Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seliem) de onu Ümmü Eymen’e (yâni) âzâdlısma, Üsâme b. Zeyd’in annesine vermişti.

İbni Şihâb şöyle demiş : Bana Enes b. Mâlik haber verdi ki, KesûIÜllah (Sallailcüıü Aleyhi ve Selle,*n) Hayberliler’le harbi bitirip Medine’ye çekildik­ten sonra Muhacirler Ensârın vermiş oldukları meyve bağışlarını kendi­lerine iade etmişler. Enes dedi ki: Resûlüllah (Salfotlahü Aleyhi ve Sellem) de anneme hurmalığım iade etti. Ama Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve fSelleın) Ününü Eymen’e o hurmaların yerine kendi bahçesinden verdi.

ibni Şihâb demiş ki: Ümmü Eymen’İn (yâni) Üsâme b. Zeyd’in an­nesinin halü sânı şu idi ki, kendisi Abdullah b. Abdilmuttalib’in hizmet­çisi idi. Habeşlilerdendi. Âmîne KesûlüHahfSallallahü Aleyhi ve Sellem) ba­bası Öldükten sonra doğurunca ona Ümmü Eymen dadılık ediyordu. Ni­hayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyüdü; ve onu âzâd etti. Sonra kendisim Zeyd b. Hârise’ye nikahladı. Bilâhare Ümmü Eymen, Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleinı’in vefatından beş ay sonra vefat etti.

71- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Hâmid b. Ömer El-Bekrâvî ve Muhammed b. AbdilVlâ El-Kaysî hep birden Mu’temir’den rivayet et­tiler. Lâfız İbni Ebî Şeybe’nindir. (Dedi ki) : Bize Mu’temir b. Süleyman Et-Teymî, babasından, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, bir adam (Hâmid’Ie tbni Abdilâ’lâ: Adam dediler.) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ kendi arazîsinden hurmalıkları veriyordu. Nihayet ona Kureyza ile Nadir fethedildi. Artık bundan sonra, verdiklerini adama iade etme­ye başladı.

Enes demiş ki: Bana da ailem efradı, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) e giderek o adamın ailesinin verdiklerini yahut bir kısmını iste­memi emrettiler. Nehiyyullah (SalîaUahii Aleyhi ve Sellem) onları ÜmmÜ Ey-men’c vermişti. Peygamber (Sa/ta’/a/m A leyht ve Sellem). ‘e geldim. O da ha­na bu hurmaları verdi. Derken Ümmii Eymen gelerek elbiseyi boynuma çaldı. Ve:

— Vallahi onları sana vermeyiz! Onları bana vermişti! dedi. Bunun üzerine Nehiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem);

«Yâ Ummü Eymen! Bırak onu! Sana da filân ve filân şeyi veriyorum!» buyurdu. Ama Ümmü Eymen de:

— Asla! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemîn olsun! diyor­du. Artık şunu da veriyorum diye diye nihayet kendisine o hurmaların on mislini yahut on misline yalanını verdi.

Bu hadîsin birinci rivayetini Buhâri «Kitâbü’1-Hibede; Nesâî «Kitâbü’l-Menâkıb»de; ikinci rivayetini Buhâri «Ktâbü’l-Megâzî»de tahrîc etmişlerdir.

Meinha: Bir müddet sütünden, yapağısından istifade etmesi için baş­kasına verilen koyun veya devedir. Burada bu kelime meyvesinden isti­fade için verilen hurmalık mânâsında kullanılmıştır.

Muhacirler gelince Ensâr, ağaçlarının meyvelerini onlara menîha ola­rak vermişlerdi. Bazıları bunları şartsız olarak kabul etmiş; bir takımları da ağacına ve yerine lâzım gelen hizmeti yapmak ve çıkanın yansını sa­hibine vermek şartı ile almışlardı. Zira sırf menîha olarak kabul etmeye şereflerine yedirememişlerdi. Gerçi Müzârea bahsinde geçen bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu taksim teklifini kabul etme­diğini görmüştük. Fakat oradaki teklif mallarının yansını tamamiyle ba­ğışlamak için yapılmıştı. Buradaki ise aslını değil rneyvasını bağışlamak içindir. Nitekim bilâhare harpte ellerine mal geçince bu ağaçları sahip­lerine iade etmişlerdir.

Ümmü Süleym de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e ver­diği hurmalığı, yemişini dilediği gibi tasarruf etmek üzere vermiştir. Onun için de PeygamberfSa/te/ta/ıü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu hurmalığı Ümmü Eymen ‘e vermişti. Şayet sadece bir ibâha olsaydı onu baş­kasına veremezdi.

Burada akardan murâd hurmalıktır. Ümmü Eymen ‘in ismi Bereke’dir. Vaktiyle Ubeyd-i Habeşî namında bir zâtla

2- Yahudilerin kestiği hayvanları ve o hayvanların iç yağlarını ye­mek caizdir. İmam Âzam, Mâlik, Şafiî ve cumhur buna kaildirler, imam Âzam’la Şâfiî’ye göre bunda kerahet dahî yoktur. İmam Mâlik mekruh olduğunu söylemiştir. Hanbeliler’den bazıları ile Mâ1ikî1er’den Eşheb ve İbni Kaasim’e göre haramdır. Bu kavil îmam Mâlik ‘ten de riva­yet olunmuştur.

3- Sair ehl-i kitabın kestikleri de yenir. Bu hususta ehl-i sünnet uleması müttefiktir. Yenmez diyen yalnız Şiîler ‘dir.

4- Hadîs-i şerif sahabenin Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e kar­şı gösterdikleri saygı ve hürmete işaret etmektedir.

26- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in İslam’a Davet Îçin Hirakl’e Yazdığı Mektub Babı

74- (1773) Bize İshâk b. İbrâhîm EI-Hanzalî ile İbni Ebî Ömer, Muhammed b. Râfi’ ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Lâfız tbni Râfi’-! İndir, tbni Râfi’ ile îbni Ömer «haddesenâ» tâbirini kullandılar. Diğer iki­si: Bize Abdürrazzâk haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Mamer* Zührî’den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe’den, o da îbni Abbâs’dan naklen haber verdi ki, ona da Ebû Süfyân leb beleb haber vermiş. (De­miş ki).;

Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Setlem)f\e aramızda geçen müddette se* yahata çıktım. Ben Şam’da iken Resûlüllah <$allallah’d Ahyhi ve Selhm) ‘den Hirakl’e yâni Roma imparatoruna bir mektub getiriverdiler. Mektubu Dih-yetfil-Kelbî getirmişti. Onu Busrâ emîrine verdi. Busrâ emîri de Hirakl’e verdi. Hirakl:

— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adamın kavminden burada kimse var mı? diye sordu.

— Evet! dediler. Bunun üzerine Kureyş’den birkaç kişi ile birlikte beni de çağırdılar. Hirakl’in yanına girdik. Bizi huzuruna oturttu. Ve :

— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adama soyca han­giniz daha yakındır? dedi. Ebû Süfyân demiş ki:

— Ben! diye cevap verdim. Ve beni onun Önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırarak ona şunu söyledi:

— Bunlara söyle! Ben kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen b» adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söyledi ise siz de onu yalanlayın! Râvi diyor ki: Bunun üzerine Ebû Süfyân:

— Allah’a yemîn olsun ki, yalanım nakledileceğinden korkmasam mutlaka yalan söylerdim! dedi. Sonra Hirakl tercümanma :

— Buna sor! Onun sizin aranızda asaleti nasıl? dedi. Ebû Süfyân demiş ki: Ben :

— O aramızda asalet sahibidir; dedim.

— Babalarından kıral olan var mı idi?

— Hayır!

— Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz?

— Hayır!

— Peki ona tâbi’ olanlar kim? Halkın eşrafı mı yoksa zayıfları mı?

— Yok, zayıflan!

— Bunlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?

— Hayır, bilâkis artıyorlar!

— Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek di­ninden dönüyor mu?

— Hayır!

— Onunla hiç harb ettiniz mi?

— Evet!

— Onunla harbiniz nasıl olmuştu?

— Onunla bizim aramızdaki harb nevbetleşe olur. Kimi o bizi mağ-lûb eder, kimi biz onu!

— Vefasızlık eder mi?

— Hayır! Ama biz onunla bir müddet (anlaşma) içindeyiz; o müd­dette ne yapacağını bilmeyiz! dedim. Vallahi içerisine bundan başka bir şey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi.

— Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordu.

— Hayır! dedim. Tercümanına dedi kî:

— Buna »öyle! Ben sana onun asaletini sordum; sen de onun aranız* 4a asalet sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler de böyledir; kavimle­rinin asal etlilerinden gönderilirler. Babalarının içerisinde kıral olan var mı? dedim. Hayır! diye cevap verdin, tmdi ben de derim ki: Babaların-dan kıral olan bulunsa idi, babalarının saltanatım arayan bir adam!., derdim. Sana onun tâbi’1 erini sordum. Kavminin zayıfları mı, eşrafı mı? dedim. Yok. zayıfları… dedin. Peygamberlerin tabileri de bunlardır! Sa­na : Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz? diye sordum. Hayır! diye cevap verdin! Gerçekten anladım kî, bu zât in­amlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah’a karşı yalan uyduracak 4eğildir. Sana : Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenme­yerek dîninden dönüyor niu? diye sordum! Hayır! diye cevap verdin! İşte kalplerin hoşnûdisi İle karıştığı zaman îman da böyledir. Sana: Onun tabileri artıyorlar mı, eksiliyorlar mı? diye sordum; arttıklarını söyle­din! İşte îmân da tamam oluncaya kadar böyledir. Sana : Onunla hiç harb ettiniz mî? diye sordum. Onunla harhettiğinizi, aranızda geçen harblerin nevbetleşe olduğunu, kimi onun sizi mağlûb ettiğini, kimi de sizin om mağlûb ettiğinizi söyledin! Peygamberler de böyledir; (evvelâ) ibtilâ edi­lirler; sonra akıbet onların olur! Sana: Vefasızlık eder mi?, diye sordum. Vefasızlık etmezdiğini söyledin. Peygamberler de böyledir; vefasızlık et­mezler. Sana: Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sor­dum. Hayır! diye eevâp verdin!

İmdi ben de derim ki: Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsay­dı, ben : Kendinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adam!., derdim. Ebû Süfyan demiş ki: Bundan sonra:

— Size neyi emrediyor? diye sordu. Ben :

— Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve İffeti emrediyor; dedim.

— Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Peygam­berdir. Onun çıkacağını biliyordum; ama sizden olacağını zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim. Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun mülkü behemehal ayaklarımın altındaki yere erişecektir! dedi. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)”ın mek­tubunu istedi; ve onu okudu. Bir de baktı ki mektupta şunlar var :

«Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adiyle : Allah’ın Resulü Muhammed’-den Romalıların büyüğü HirakPe : Doğru yola tâbi’ olana selâm!..

Bundan sonra : (malûmun olsun ki 🙂 Ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol, selâmet bul! Müslüman ol da Allah senin ecrini İki defa versin! Şayet, yüz çevirirsen ırgatların, çiftçilerin vebali de muhak­kak senin üzerine olur! Ey kitap ehli! Sizinle aramızda dosdoğru bir ke­limeye gelin! Allah’tan başka hiç bir şeye tapmayalım! Ona hiç bir veyİ şerik koşmayalım! Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabb İttihâz etmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse! Şah id olun ki biz müslümanlarız! deyiverin!» [20]

Mektubu okumayı bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü ço­ğaldı. Bizim için de emir verdi ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız vakit ben arkadaşlarıma : Artık İbni Ebî Kebşe’nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar’m kiralı bile korkuyor! dedim. Ve artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) in muzaffer olacağına yüzde yüz inanmaya devam ettim. Nihayet Allah tslâm’i bana nasib etti!

(…) Bize bu hadîsi Ha sen El-Hulvânî ile Abd b. Humeyd de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya’kûb —ki İbni İbrahim b. Sa’d’dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam, Sâlih’den, o da İbni Şihâb’dan bu isnâdla rivayet etti.

«Allah Kayser’in başından Acem ordularını defettikten sonra Allah’ın lütfuna şükür İçin Hıms’dan Beyt-i Makdİs’e gitti-» Yine bu hadîste :

«Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den» dedi. (Erîsiyyîn yerine) «yerîsiyyîn» tâbirini kullandı. (Dîâyeti’l-İslâm yerine) «dâiyeti’l-İsIâm» dedi.

Bu hadîsi Buhâri «Bed’ü’1-Halk, Cthâd, Tefsir, Şehâdât, Cizye, Edeb, îmân, İlim, Ahkâm, Megâzî, Haber-i vâhid» ve «İstizan» bahislerin­de; Ebû Dâvûd «Edeb» bahsinde; Tirmizî «İstîzân»’da; Nesâî «Tefsir»’de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. «Sünen» sa­hiplerinden onu tahrîc etmeyen yalnız îbni Mâce olmuştur.

Hz. Ebû Süfyân’m bahsettiği müddetten maksat: Hudeybiye anlaşmasıdır. Bu anlaşma hicretin altıncı yılı sonuna doğ’ ru yapılmıştı. Ebû Süfyân (Radiyallahtianh) o zaman henüz müs-lüman olmamıştı.

Busrâ: Havran şehrinin adıdır. Şamla Hicaz arasın­da, cenûbta Taberiyye gölü kıyılarına kadar uzanan, toprağı mah­suldar bir yerdir. Bir rivayette İmparator Hirakı , Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)*den gelen mektubu Kudüs ‘teki Beyt-i Makdis’de okumuştur. Mektubu almca : «Bu adamın kavminden burada kim­se var mı?« diye sorması akrabası onun iç ve dış ahvâlini herkesten iyi bileceği içindir. Bir de akrabadan olmayanlar bir kimsenin soyuna sülâ­lesine dil uzatabilirler; fakat akraba bunu yapmaz. Hz. Ebû Süfyân o zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSelîem)’in belli başlı düş­manlarından biri olduğu için onun hakkında yalan söyleyerek imparato­run gözünden düşürmek, kin bağlatmak gibi şeyler düşünmüşse de, ya­lanı derhal Mekke müşriklerine ulaştırılarak kendinin gözden düş­mesine sebep olacağrm bildiği için buna cesaret edememiştir. Bu hal ya­lanın İslâm’da olduğu gibi. câhiliyet devrinde de çirkin sayılırdığını gös­terir.

Görülüyor ki Hirakı Hz. Ebû Süfyân’a birçok suâller sormuş; aldığı cevaplar neticesinde : «Peygamberler de böyle idi» de­miştir. Hattâ bu suâl ve cevapların sonunda âhir zaman Peygamberinin çıkacağını bildiğini de söylemiştir. Acaba bunları nereden bilmiştir? Ule­mâ bunları geçmiş kitaplardan öğrendiğini veya aklî karinelerle bildiğini söylerler. Filhakika İncil’de Ahmed isminde bir âhir zaman Peygamberi geleceğinin bildirildiğini Kur’an-ı Kerim haber vermektedir. Ancak hıristiyan paazları İslâm’a olan düşmanlıklarından dolayı bunu tahrif ederek gizlemişlerdir. Son devrin Osman1i ule­mâsından AbdullâTîf Harpûtî merhum «Tenkîhu’l-Kelâm…» adlı eserinde bundan bahsetmiştir.

Hirakl’in huzurunda Hz. Ebû Süfyân’i öne, arkadaşla­rını onun arkasına oturtmaları —bazı ulemâya göre— şayet Ebû Süf-yân yalan söyleyecekse sıkılmasın diyedir. Çünkü bir kimsenin yüzüne karşı yalan söylemek insana güç gelir.

HirakI’in sualleri manidardır. İbni Battal diyor ki : Hirak1’in haberleri ve her haberi ayrı ayrı sorması eski kitaplardan almadır. Zîra bütün bu sordukları, Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi ve Seİlem) in, ellerindeki Tevrât ‘la İncî1’de yazılı evsâfıdır.»

Hirak1 suâllerine hasebten başlamıştır.

Haseb: Soy sop, şeref, asalet demektir. Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi veSellem)’in âsîl bir aileden geldiği cevabına karşı: «Peygamberler de böyledir; kavimlerinin asaletlilerinden gönderilirler!» demiştir. Bundaki hikmet: Asilzadenin bâtıla intisab etmekten uzak kalması ve insanların kendisine kolaylıkla inanmasına sebep olmasıdır. Peygamberlere evvelâ insanların zayıf tabaksının îmân etmesi ise, eşrafın kendileri ayarında birinin öne geçmesini bir izzet-i nefis meselesi yaparak çekememelerin-den ileri gelir. Zayıf tabakanın böyle bir dâvası yoktur. Onun için hakka kolaylıkla inkıyâd ederler.

Dînden dönen olup olmadığını sorması, bir insanın hakikatim bile­rek girdiği bir işten dönmeyeceği malûm olduğu içindir. Bâtıla saplanan ise bir müddet sonra hatasını anlayarak ondan vaz geçer. ,

Vefasızlık suâline gelince : Vefasızdan Peygamber olmayacağını H i -rakl bilirdi. Zîrâ dünya menfaatleri peşinde koşan bir adam bu uğurda sözünden dönme, aldatma gibi şeylere tevessül edebilir; fakat âhiret için çalışan asla bu gibi şeylere tenezzül etmez.

Bu suâl cevap faslı bitekten sonra Hirak1 : «Eğer onun hak­kında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağı­nı biliyordum… Yanında olsam ayaklarını yıkardım!..» gibi îmânına de­lâlet eden sitayişkâr sözler söylemiştir. Hattâ Buhâri’deki rivayetin sonunda Roma1ı1ar’a şöyle hitâb etmiştir :

«Ey Romalılar! Felaha, hakka ermeyi ve mülkünüzün elinizde kalma­sını ister misiniz! O halde bu Peygambere tâbi’ olun!..» Hadîsin devamı şöyledir:

«Bunun üzerine Romalılar vahşî eşekler gibi kapılara koştular; fakat onları kapalı buldular. H İra ki onların kaçışını görüp îmândan ümidini ke­since : Bunları benim yanıma iade edin! dedi ve kendilerine şunu söyle­di : Ben demin size söylediğim sözümü sizin dîniruze olan metanet ve gay­retinizi denemek için söyledim; bunu da gördüm!..»

Artık Romalılar kendisine secde ettiler; ondan razı oldular. İşte Hirak1’in son hâli bu idi. «Acaba Hirakl hakîkaten îmân etmiş mi îdi?»

Ulemâ bu suâlin cevabında mütereddit görünüyor. Bâzıları son ola­rak : «Ben sizi denemek için Öyle söyledim.» demesine bakarak İslâm’ı kalben tasdik etmediğine kail olmuş, fakat allâme Ayni buna i’tiraz-la :« Caiz ki, bu sözü, kaçtıklarını görünce kendisini öldüreceklerinden korktuğu için söylemiş; bununla onları iskât ve tatmin etmek istemiştir. Kalbindekine biz nereden vâkıf olalım; bu sözün kalbin tasdiki ile söy­lenip söylenmediğini nereden bilelim!» demiş; sonra şunları söylemiştir: «Lâkin Nevevî diyor ki : Hirak1’in (Bilmiş olsam ona kavuş­mak külfetini göze alırdım…) sözünde bir mazeret yoktur. Çünkü Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SelUmVin bak Nebî olduğunu bilmişti. Ancak tahtına kıyamadı; riyasete rağbet gösterdi. Ve bunları İslâm’a ter­cih etti. Bu cihet «Sahîh-i Buhâri»de sarahaten beyan edilmiş :

(Eğer Allah Teâlâ onun hidâyetini dilese idi kendisini Necâsî gibi mu­vaffak kılar; riyaset de elinden gitmezdi.) denilmiştir.»

Ebû Ömer: «Kayser, Resûllülab (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ‘e îmân etmiş, fakat patrikleri razı olmamıştır.» diyor. Kayser, Roma imparatorlarına verilen unvandır. Nitekim Habeş imparatorlarına Necâşî, Yemen kırallarına Tübba’, Mısır kıratlarına Fir’avn denilirdi…

Hirak1’in îmân etmediğine bu hâdiseden sonra vuku’ bulan Mûte harbi ile de istidlal ederler. İbni İshâk’ın beyânına göre bu harbe Hirakl yüz bin kişilik bir müşrik ordusu ile iştirak etmiştir. Bununla beraber yine de îmânını gizlemiş; bunları saltanatını korumak ve öldürülmekten korkmak gibi sebeplerle yapmış olması ihtimali üzerin­de duranlar vardır. Ancak İmam Ahmed’in «Müsned»inde şöyle bir hadîs vardır: «Hirakl Tebûk’ten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: Ben müslümanım diye mektup yazdı. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem):

«Yalan söylemiş : Bilâkis o hıristîyanlığında dâimdir! Buyurdu.»

İbni Battal: «Bizce Hirak1’in alenen müslüman oluşu sahih değildir. Bizim bildiğimiz, onun saltanatını, kelime-i hakkı alenen söylemeye tercih etmesidir. Büz, alenen söylemedikçe bir kimsenin müslüman olduğuna kanaat getirenleyiz. Hirak1 mükreh ve muztar de­ğildi, ki, ma’zûr olsun! Onun işi Allah’a kalmıştır.» diyor.

«Erîsiyyîn» kelimesi hadîsin ikinci rivayetinde «yerîsiyyîn» şeklinde okunmuştur. Bu kelime «Ensin» ve «ırrîsîn» şekillerinde de. okunmuştur. En meşhur kıraeti «erişi yyîn»’dir. Mânâsında dahî ihtilâf olunmuştur. En meşhur kavle göre erîsiyyîn : Irgat ve çiftçilerdir. Cümlesinin mânâsı: «Sana tâbi’ olan halkın vebali de senin üzerine olur.» demektir. Bunlarla bütün teb’a halkı kasdedilmiştir. Zira bu sınıf hem ekseriyeti teşkil et­mekte hem de kolaylıkla ram olmaktadırlar. Binâenaleyh Hirak1 müslüman olursa onlar da İsîâmiyeti kabul eder; olmazsa onlar da kabul etmezlerdi.

Bâzıları : «Bunlardan murâd: Yahudilerle hıristiyanlardır.» demiş; bir takımları da insanları kötü yollara sevkeden kırallar olduğunu söyle­mişlerdir.

«Diâye» da’vet demektir. Bundan maksat kelime-i tevhîddir. «İbni Ebî Kebşe» ‘den murâd Peygam”e»ı- (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)div. Vaktiyle Huzâa kabilesinden İbni Ebî Kebşe bu hususta ona tâbi’ olmamış. İşte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nâmında biri Şi’râ denilen yıldıza tapmış, fakat Araplardan biç bin müşriklerin dînine uymamak hususunda bu adama benzetilerek kendi­sine burada îbni Ebî Kebşe denilmiştir. Ebû’l- Hasen Cürcânî’ye göre bu teşbih Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e düş­manlık için yapılmıştır. Bâzıları: «Bundan murâdlari Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ta’yîb değil, mücerred teşbihtir.» demişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in anne tarafından dedesine Ebû Kebşe denildi­ğini söyleyenler olduğu gibi, süt babasına Ebû Kebşe denildiğini ileri sürenler ve daha başka İbni Kebşe ‘lerden bahsedenler de olmuştur.

Benî Asfar: Romalılar ‘dır. Bunların menşeleri hakkında da muhtelif kaviller ileri sürülmüştür. Ebû İshâk’a göre İshâk (Radiyallahü anh)\n neslinden Asfar b. Rûm ‘un sülâlesidir ki, Kaadî Iyâz da bu kavli muvafık bulmuştur.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

1- Yazışmalarda ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bundan dola­yıdır ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hirakl’e yazdığı mek­tupta «Romalıların büyüğü» demiş; melik, sultan, imparator gibi tabirler kullanmamıştır. Çünkü melik unvanı ancak îslâm dîni hükümlerine uya­na verilir. Sultan dahî Pey gam., ei (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, in veya veki­linin şartla tâyîn ettiği kimsedir. Sadece Hirak1e de dememiş; bir nevî taltifte bulunarak : «Romalıların büyüğüne» demiştir. Çünkü Romalılar Hirakl’e hürmet ve tâzîm gösterirlerdi. Teâlâ Hazret­leri de İslâm’a da’vet ederken yumuşak davranmayı emretmiştir.

2- Mektuba besmele ile başlanır; velev ki kâfire gönderilsin.

3- Haber-i vâhidle amel vâcibtir. Aksi takdirde mektubu yalnız Dihyetü’l-Kelbî (Radiyallahü anh) ile göndermenin faydası kal­mazdı.

4- Müslüman kâfire selâm veremez diyenler bu hadîsle de istidlal ederler. Ekseri ulemânın kavli, budur. Bir takımları hacet ve yatıştırma maksadiyle, ! azıları da mutlak surette bunu caiz görmüşlerdir. Fakat Buhâri ile Müslim ‘in, «SahîhVlerinde Peygamıer (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin :

«Yahudiler ve hıristİyonlarla karşılaştığınız vakit evvelâ siz selâm ver­meyin!» buyurduğu rivayet olunmuştur. Hattâ Buhâri ve başkaları: «Bid’at sahibine ve büyük günah işleyip de tevbe etmeyene selâm veril­mez; selâmı da alınmaz.» demişlerdir.

5- Yazışmalarda ve hutbelerde «Emmâ ba’dii» ifâdesini kullanmak müstehabtır.

6- Ehl-i kitâbtan Peygamberimiz (Sallallahü A leyhi ve Sellenı) ‘e yetişip de îmân edenlere iki ecîr verilir.

7- Hattâbî: «Bu hadîsle Kur’an’la düşman diyarına gi­dilmesinin yasaklanmasından yalnız Mushaf ve çok âyetler kasdedildiğine, bir iki âyetin götürülmesi yasak olmadığına delîl vardır.» demiştir.

8- Harbten evvel kâfirler İslâm’a davet olunurlar. Şayet o zamana kadar yapılmamışsa bu daveti yapmak vâcib, evvelce yapılmışsa müste­habtır. İmam Âzam’la İmam Şafiî ‘nin ve cumhûr-u ule­mânın mezhebleri budur. İmam Mâ1ik’Ie bâzı ulemâya göre da’­vet mutlak surette vâcibtir. Bir takımları mutlak surette davet lâzım gel­mediğine kail olmuşlardır.

9- Müslümanların İşlerinde, dîn ve dünyâya ait mühim meselelerde haseb neseb sahiplerini tercih etmek evlâdır.

10- Yazışmalarda belagat ve îcâza dikkat ederek, güzel mânâh keli­meler aramak müstehabtır. Çünkü Peygamber(Sailallahü Aleyhi ve Seliem) ‘in:

«Müslüman ol, selâmet bul!» sözü son derece kısa olup îcâz, belagat, cinas ve mânâ.cihetlerinden eşsizdir.

11- Küffar diyarına sefer etmek caizdir,

12- Başkasının delâletine sebep olan kimse günahkârdır.

13- Düşmandan korunmak îcâb eder; zira düşmanı hakkında yalan söylemeyeceğinden kimse emin olamaz.

14- Peygamberler insanların en şereflilerinden gönderilmişlerdir.

15- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in doğruluğunu ve Peygam­berliğinin alâmetlerini kitab ehli olanlar kat’İ surette biliyorlardı. îmân etmeyenler ancak ve ancak inal ve hasetlerinden yahut dünyâ mansibla-nnın ellerinden gideceği korkusundan ona inanmamışlardır.

27- Peygamber (Saliatlahü Aleyhi ve Sellern) ‘in Küffar Kırallarına Kendilerini Allah (Azze ve Cel!e)’ye Da’vet İçin Yazdığı Mektublar Babı

75- (1774) Bana Yusuf b. Hammâd El-Ma’nî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüla’lâ, Saîd’den, o da Katâde’den, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kisrâ’ya, Kayser’e, Necâşî’-ye ve her diktatöre mektup yazarak kendilerini Allah Teâlâ’ya da’vet et­miştir. Bu Necâşî cenaze namazını PeygamVer {Sallallahü A ‘eyhi ve Sellem) in kıldığı Necâşî değildir.

(…) Bize bu hadîsi Muhammed b. AbdiIIâh Er-Ruzzî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvehhâb b. Atâ’, Saîd’den, o da Katâde’den naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Enes b. Mâlik, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den bu hadîsin mislini rivayet etti. Ama: «Bu Necâşî, cenaze namazını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellerin ‘in kıldığı Necâşî değil­dir.» demedi.

(…) Bana tu hadîsi Nasr b. Aliy El-Cehdamî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam haber verdi. (Dedi ki) : Bana Hâlid b. Kays. Katâde’-den, o da Enes b. Mâlik’ten naklen rivayet etti. Fakat: «Bu Necâşî, ce­naze namazını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi ;in kıldığı Necâşî de­ğildir.» ifadesini anmadı.

Buharı şârihi Ayni bu cümle için : «Galiba râvilerden birinin vehmi olacaktır. Yahut Habeş kırallanndan birine büyük kiralın is­mini vermiştir. Yahut Necâşî öldükten sonra onun yerine geçene mektup yazıldığına hamledilir.» diyor.

Hadis-i şerif, küffarla yazışmanın caiz olduğuna, onları İslâm’a da’-vetin lüzumuna, mektupla ve haber-i vâhidle amel edilebileceğine delâ­let etmektedir.

28- Huneyn Gazası Hakkında Bir Bab

76- (1775) Bana Ebû’t Tâhir Ahmed b. Arar b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şi-hâb’tan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Kesir b. Abbâs b. Abdil-muttalib rivayet etti. (Dedi ki) : Abbâs şunları söyledi:

Kesûlüllah (Salîallahli Aleyhi ve Sellem)’\e lirlikte Huneyn harbinde bu­lundum. Ebû Süiyân [21] b. Haris b. Abdümuttalib ile ben Kesûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selle m)’in peşine takılarak ondan ayrılmadık. Resulü 1-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) beyaz bir katırının üzerinde idi. Onu ken­disine Ferve b. Nüfâsete’l-Cüzâmî hediyye etmişti. Müslümanlarla küffâr karşılaşınca müslümanlar dönüp gerilediler. Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ise katırını kâfirlere doğru mahmuzlamaya başladı. Ben Re-sû\ü\lah(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) “m katırının geminden tutuyor; onu kop­masın diye men’ ediyordum. Ebû Süfyân da Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)in özengisinden tutuyordu. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ey Abbasi Ashâb-ı sem ura yi çağır!» dedi. Abbâs sesi kuvvetli bir zatmış. (Demiş ki) :

— Ben de sesim çıkabildiğine: Ashâb-ı semûra nerede? diye haykır­dım. Vallahi sesimi işittikleri vakit (yerlerine) dönüşleri, ineğin yavru­larına dönüşü gibi idi. Ve:

— Yâ lebbeyk!.. Yâ lebbeyk!.. diyerek küffarla harbettiler.

Ensârı çağırmak için : Ey Ensâr cemaati! Ey Ensâr cemaati! diyor­lardı. Sonra da’yet Benî Haris tbni’I-Hazrec’e inhisar etti. Ve : Yâ Benî Haris İbni’l-Hazrec! Yâ Benî Haris İbni’l-Hazrec! dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) katırının üzerinde uzanmış gibi bir vaziyette onların çarpışmasına baktı da :

«Bu, tandırın kızıştığı zamandır!» buyurdu. Sonra Resûlüllah(Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) birkaç çakıl alarak onları küf farın yüzlerine attı ve:

«Muhammed’in Rabbine yemîn olsun bozguna uğradılar!» dedi. Az sonra ben bakmağa gittim. Ne göreyim harb onun dediği şekilde!.. Val­lahi o küffara attığı çakıllarından başka bir şey yapmamıştı. Artık on­ların kuvvetinin zayıfladığını, işlerinin gerilediğini gördüm durdum!

77- (…) Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi’ ye Abd b. Humeyd de hep birden Abdtirrazzâk’tan rivayet ettiler. (De­diler ki) : Bize Ma’mer, Zührî’den bu isnâdla bu hadîsin mislini haber verdi. Yalnız o: «Fervetü’bnü Nüâmete’l-Cüzamî» demiş; bir de: «Kâ’be’-nin Rabbine yemin olsun bozguna uğradılar! Kâ’be’nin Rabbine yemîn olsun bozguna uğradılar! demiştir. Bu hadiste şunu da ziyade etmiştir: «Nihayet Allah onları bozguna uğrattı. Ben Peygamter (Sallallahü Aleyhi ve Seilern) ‘i onların arkasında katırının üzerinde onu mahmuzlarken hâlâ görür gibiyim!»

(…) Bize bu hadîsi İbni Ebî Ömer de rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî’den rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Kesîr b. Abbâs, babasından naklen haber verdi. (Demiş ki) :

Huneyn harbi günü ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seiiem/’le be­raberdim… ve râvî hadîsi nakletmiştir. Şu kadar var ki, Yûnus’Ia Ma’-mer’in hadîsleri ondan daha uzun ve daha tamamdır.

Huneyn, Mekke ile Tâif arasında bir vadidir. Mekke’ye takriben üç günlük mesafededir. Huneyn harbi hicretin se­kizinci yılında olmuştur. Bu harbin sebebi şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huzâa kabilesine yardım için Mekke’ye git­meyi kararlaştırmış; fakat bu haber Hevâzin kabilesine ters ulaş­tırılarak kendileriyle harb edecekmiş şeklinde bildirilmişti. Bu kabile cen­gâverliği ile meşhur olup o gün için müslümanlann en amansız düşmanı idi. Sakîf kabilesi de bu hususta Hevâzin’den aşağı kalmı­yordu. Bunlar derhal hazırlanarak Zülmecâz panayırının kurul­duğu yere geldiler. Bu yer Huneyn’in eteğindedir. Müslümanlar bu harbe 12 000 kişi ile iştirak etmişlerdir. Bu çokluk bidayette kendilerine ucub getirmiş ve harbin ilk safhasında bozulup gerilemişlerse de sonra­dan Allah’ın nusratı yetişmiş; ve harbi kazanmışlar; birçok ganimetler de ele geçirmişlerdir.

Kurıan-ı Kerîm’in Tevbe [22] sûresinde Huneyn harbi hakkında şöyle buyurulmaktadır :

«Şüphesiz ki, Allah siz» birçok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmiştir. Hani o gün çokluğunuza böbürlen m iştiniz; fakat bunun size hiç bir faydacı olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gel-miftil Sonra donup geri/emiffiniz/ Bundan sonra Allah huzur ve sükûne­tini Resulüne ve mü’minler üzerine indirdi, bir de sizin görmediğiniz as­kerler indirerek küfredenlere azâb verdi, işte kâfirlerin cezası budur!..»

Bir kavle göre bu harbte gökten sekiz bin, başka bir kavle göre beş bin melek inmiştir, on altı bin melek indiğini söyleyenler de vardır.

Burada Peygamber (Satlailahü A leyhi ve Setiem) İn beyaz bir katıra bin­diği, başka bir rivayette ise katırın siyah benekli beyaz renkte olduğu bildiriliyor. Bunların ikisi de birdir. Ulemânın beyânına göre Resûlüllah (Saüailahü Aleyhi ve Seliemy’ın bundan başka katırı yoktu; ismi de «dül­düldü.

Katırı hediyye eden zâtın adı birinci rivayette Ferve b. Nafâse , ikincide Fer ve b. Nuâme olduğu bildirilmişse de Nevevî : «Sahih ve maruf olan birincisidir.» diyor. Bu zâtın müslıi-man olup olmadığı ihtilaflıdır. Hattâ Buhâri ‘nin rivayetine göre ! ?-diyy«nin sahibi Eyle kiralı Yohanna’dır.

Harb kızışıp ordusunu başı sıkıldığı anda Resûlüllah (Saliallahii Aleyhi veSelletn)’in bu hayvana bûımesi onun son derece cesur olduğunun de­lilidir. Zîra ancak böyle yaparsa müslumanların mercii ve mu’temedi olur; kendisini görüp yerini bilmekle kalbleri itminan bulurdu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hayvana kaiden binmişti. Yoksa kendisinin ma’rûf atları vardı; onlardan birine binebilirdi. Askeri etrafından dağıl­dığı halde hayvanını mahmuziayarak müşriklerin üzerine ilerlemesi ve her taraftan kuşatıldığı zaman —kaçmak şöyle dursun— yere inerek se­bat göstermesi akıllara hayret verecek derecede cesur ve sabırlı oldu­ğunu gösterir. Bâzıları bunu piyadeyi teselli için yaptığını söylerler.

Sahâbe-i kiram onun bütün harblerde şecaat gösterdiğini rivayet et­mişlerdir. Bütün Peygamberlerin hâlü şanı da böyledir.” Onlar Allah’ın va’dîne güvenir; şehîd olup, Allah’a kavuşmaya can atarlardı. Hiç birinin —hâşâ— harb meydanından kaçtığı sabit olmamıştır. Ulemâ onlara harb-ten kaçma isnadında bulunan bir kimsenin tevbesi bahis mevzuu olmak­sızın Öldürülmesi îcâbettiğini söylemişlerdir. Çünkü böyle bir isnâd, Pey­gamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kara olduğunu yahut arap değildiği-ni iddiaya benzer ki, kat’î surette bilinen bir sıfatını inkâr demektir; bu ise —ma’âzallah— küfürdür.

Kurtubî bu hususta şunları söylemiştir : «Peygamber (SallaHahü Aleyhi ve Sellem)^ bir noksanlık veya kusur izafe eden kimsenin Öldürülmesi lâzım geldiğine bazı ulemâmız icmâ’ nakletmişlerdir. Bir takımları böyle bir kimseden tevbe isteneceğini, tevbe etmediği takdirde öldürüle­ceğini söylemişlerdir.» İbni Battal de: «Çünkü sözünü te’vîl etmezse kâfirdir; te’vîl ederse özrü kabul olunur.» diyor.

Bu harbte ashabın dağılmalarına gelince: Onlar, bir daha dönmemek üzere harbten kaçmamış; biraz yerlerinden gerilemişlerdir. Nitekim ça­ğırıldıkları vakit «Lebbeyk» diyerek hemen koşup gelmeleri de bunu gös­terir. Harb sahnesinden uzaklaşmış olsalar çağırıldıklarını nereden bile­cek ve işiteceklerdi? Zâten bir kısmı hiç gerilememiş; Peygamber (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte yerlerinde sebat göstermişlerdi. Bunlar bir rivayette on iki, başka bir rivayete göre yüz kişi idiler. Nevevî bu harbte gerileyenlerin ekseriyetle müellefe-i kulûb ile henüz müslüman olmayan Mekke müşrikleri olduğunu söylüyor. O gün müslüman ordusunda fırsat kollayan müşrikler de varmış,

Resûlüllah (Salkülahü Aleyhi ve Sellem) in askerini Hz. Abbâs’a ça­ğırtması sesi gür olduğu içindir. Onun sabaha karşı Medine ‘deki Sela ‘ dağının üzerinden bağırarak sekiz mil uzaktaki kölelerine işit­tirdiği rivayet olunur.

Eshâb-ı Semura: Hudeybiye’de ağaç altında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bey’at edenlerdir.

«Yâ lebbeyk!» buyurun! Hazırız manasınadır. (Bu kelime hakkında kitabımızın baş taraflarında tafsilât verilmişti.)

Vatîs: Tandıra benzeyen bir taştır. Üzerinde yiyecek pişirilir. Harp­lerin kızışması bu taşın sıcaklığına benzetilerek darb-ı mesel olmuştur. Bazıları bunun doğrudan doğruya tandır olduğunu söylemişlerdir. «Bu, tandırın kızıştığı zamandır.» cümlesini ilk defa Peygamber (SaliallahU Aleyhi ve Sellem) Efendimizin söylediği de rivayet olunur.

Hadis-i Şerif Aşağıdaki Hükümleri İhtiva Eder:

1-Harb ve şiddet zamanlarında akraba birbirini kollar ve yardım ederler.

2-Bu hadîste biri fi’lî, diğeri haberi olmak üzere iki mu’cize var­dır. Filî mu’cize, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in küffarın yüzle­rine çakıl atarak bozulmaları; kavlîsi de bozulacaklarını haber vermesidir.

78- (1776) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Hayseme, Ebû İshâk’tan naklen haber verdi. (Şöyle demiş) : Bir adam Berâ’a:

— Yâ Ebâ Umara! Siz Huneyn günü (harbten) kaçtınız mı? diye sordu. Berâ’ şu cevabı verdi:

— Hayır, vallahi! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSeilem) dönüp gitme­di. Lâkin şu var ki, ashabının gençleri ve aceleci takımı zırhsız, üzerlerin­de silâh olmaksızın yahut çok silâh olmaksızın (meydana) çıkmışlardı. Ve atıcı, okları yere düşmeyen bir kavimle Hevâzin ve Benî Nasr toplu­lukları ile karşılaştılar. Bunlar kendilerini öyle bir ok yağmuruna tuttu­lar ki, nerde ise okları hiç boşa gitmiyordu. Orada Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) ‘in de üzerine yürüdüler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beyaz katırının üzerinde idi. Ebû Süfyân b. Haris b. Abdilmutta-lib de onu yediyordu. Hemen (yere) inerek Allah’tan zafer diledi ve :

«Peygamber benintt yalan yok! Abdülmuttalib’in oğlu benim!» dedi. Sonra askerini sıraya dizdi.

79- (…) Bize Ahmed b. Cenâb EI-Missîsi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îsâ b. Yûnus, Zekeriyyâ’dan, o da Ebû İshâk’dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Berâ’a bir adam gelerek:

— Siz Huneyn günü dönüp gittiniz mi yâ Ebâ Umara? diye sordu. Bunun üzerine Berâ’ şunları söyledi:

— Nebiyyüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellemfe şehâdet ederim ki dönüp gitmedi. Lâkin insanların aceleci takımı ve zırhsızlar Hevâzin’in şu ka­bilesine gittiler. Halbuki onlar atıcı bir kavimdir. Kendilerini ok yağmu­runa tuttular. Sanki bu oklar bir çekirge sürüsü idi. Derken bozuldular. Düşman ResûlüIIah (SallallahUA leyhi veSellem) ‘e doğru yöneldi. Ebû Süf-yân b. Haris katırını yediyordu. Derken (yere) indi. Dua etti ve zafer diledi. Hem:

«Peygamber benim; yalan yok! Abdülmuttalib’in oğlu benimi Allahım, yardımını indir I» diyordu.

Berâ’ demiş ki: «Vallahi harb kızıştı mı biz onunla korunuyorduk! Bizim cesurumuz onunla (yâni) Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) 1e bir hizada durandı.»

80- (…) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da riva­yet ettiler. Lâfız İbni’l-Müsennâ’nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû İshâk’tan, rivayet etti. (Demiş ki) : Befâ’dan dinledim; kendisine Kays (kabilesin) den bir adam:

— Siz Huneyn günü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den kaçtı-nıx mı? diye sordu da Berâ’ şunları söyledi:

— lâkin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kaçmadı. O gün Hevâ-zin (kabilesi) atıcı idiler. Ama biz üzerlerine hücum edince bozuldular. Biz de ganimetlerin üzerine çullandık. Derken bizi oklarla karşıladılar. Gerçekten Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i beyaz katırının üzerin­de gördüm. Ebû Süfyân b. Haris de geminden tutmuştu. Kendisi:

«Peygamber benim; yalan yok! Abdölmuttalib’in oğlu benimi» di­yordu.

(…) Bana Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ ve Ebû Bekir b. Hellâd da rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Yahya b. Saîd, Süf-yân’dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Ebû İshâk, Berâ’dan rivayet etti Berâ’ kendisine bir adamın: Yâ Ebâ Umara! dediğini söylemiş…

Ve râvi hadîsi anlattı. Ama onun hadîsi Ötekilerden daha az; onların hadîsi daha tamamdır.

81- (1777) Bize yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Amrnâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana lyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (Dedi ki) :

Resûlüllah (SallaÜahü Aleyhi veSellem)’\e birlikte Huneyn’de har be t tik. Düşmanla karşılaşınca ten ilerledim; ve bir dağ yoluna çıktım. Derken karşıma düşmandan bir adam çıktı. Ben de kendisine bir ok attım. He­men gözümden kayboldu. Ne yaptığını anlamadım. Bir de baktım; düş­man o bir yoldan çıkıverdi! Ve derhal Peygamber (Sallallahiİ Aleyhi ve SeUemJin ashâfcı dönüp çekildiler. Ben de bozulmuş olarak geri döndüm. Üzerimde iki elbise vardı. Birisi ile sarınmış, diğeri ile de bürünmüştüm. Derken peş tema hm çözüldü. Ben de ikisini birden topladım. Ve bozulmuş olarak Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanına uğradım. Kendisi benekli beyaz katırının üzerinde idi. Ve:

«Ekva’ın oğlu muhakkak bir korku gördü!» dedi. Düşmanlar Resûlül­lah {Sallallahiİ Aleyhi ve Sellem) ‘i kuşatınca katırdan indi. Sonra yerden bir avuç toprak aldı. Ve yüzlerine karşı dönerek :

«Bu yüzler kahrolsun!» r. uyurdu. Artık onlardan Allah’ın yarattığı hiç bir insan yoktu ki, tu avuç tan gözlerini toprakla doldurmasın! Az sonra savuşup gittiler. İşte Allah (Azze ve Celte) onları bozguna uğrattı. Re­sûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) de ganimetlerini müslümanlar arasında taksim etti.

Hz. Berâ’ rivayetlerini Buhâri «Kitabü’l-Cihad» ve «Ki-tâfcü’l-Megâzî»de tahrîc etmiştir.

Ebû Umara, Hz. Berâ’ b. Âzib ‘in künyesidir. «Siz Humeyn günü (harbten) kaçtınız mı?» suâline karşı Hz. Berâ ‘in: «Hayır! Vallahi Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) dönüp gitmedi…» şeklinde cevap vermesi edeb ve nezâketin örneklerindendi. Çünkü suâlin mukadder olan mahiyeti: «Siz hepiniz kaçtınız mı?» demektir, ki Pey­gamber (SaÜallahü Aleyhi ve Sellem)’in de onlarla beraber kaçmış olmasını iktizâ eder. Hz. Berâ’ bunu anlayınca doğrudan doğruya : «Hayır! Vallahi Resûlüllah {Salialiahü A leyhi ve Sellem) dönüp gitmedi!» diye cevâp vermiştir.

Gençler mânâsına gelen «Şubbân» kelimesi bâzı rivayetlerde «Ctifâ*» şeklinde zaptedilnıiştir. Cufâ’: Selin kenara attığı köpük ve çör-çöp de­mektir. Kaadi Iyâz: «Eğer bu rivayet sâhî’hse mânâsı: Müslü­manlarla beraber harbe çıkan Mekke1i1er’le onlara katılan hazır­lıksız, ganimet meraklısı kadın ve çocuklar ve kalblerinde çürüklük olan­lardır. Bunlar selin kalıntısına, benzetilmişlerdir.» diyor.

Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) ‘in :

«Peygamber benim, yalan yok! ilâh…»sözü şi’rin racez denilen bah­sine uygun düşmüştür. Bu hususta Mâzirî şunları söylüyor: «Bâzı kimseler racezin şiirden olduğunu kabul etmemişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfden de sâdır olmuştur. Halbuki Teâlâ Hazret­leri:

(Biz ona şi’ri öğretmedik. Ona şiir yaraşmaz da.) [23] buyurmuştur. Ahfeş’in mezhebi budur. O bununla Ha1î1’in racezi şiir sayan mez­hebinin fâsid olduğuna istidlal etmiştir.

Ulemâ buna şöyle cevap vermişlerdir : Şiir, kasden söylenen ve insa­nın mevzun, kafiyeli düşürmeye çalıştığı sözdür. Âmmenin sözlerinde birçok mevzun kelimeler bulunur, fakat bunlara hiç bir kimse şiir deme­diği gibi, sahibine de şâir demez. Kur’an ‘daki mevzun kelimeler hak­kında da cevap budur…»

Filhakika Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) bu sözü ile şiir kasdetmemiştir. Binâenaleyh mevzun da olsa şiir sayılmaz. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir. Acaba Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Seilem):

«Abdülmuttalib’in oğlu benim!» diyerek neden babasını bırakmış da dedesine intisâb etmiş; ve bununla iftiharda bulunmuştur? îftihâr ekseri ulemâya göre câhiliyyet amellerinden değil midir?

Cevâp: Peygamber (Sallalİahü Aleyhi ve Seilem) daha ziyâde dedesinin ismi ile şöhret bulmuştu. Çünkü babası Abdullah genç yaşta Abdülmuttalib’in sağlığında vefat etmişti. Abdülmuttalib Araplar arasında pek meşhur ve Mekke1i1er’in reîsi idi. Bundan dolayı birçok kimseler Peygamberimiz (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)’e Abdülmuttalibin oğlu derlerdi. Bir de Abdülmuttalib Pey­gamber (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem) in geleceğini, şanının büyük olacağını Mekkeliler’e müjdelemişti. Bunu kendisine Seyf b. Zî Yezen nâmında biri söylemişti. Bazı rivayetlere göre Abdülmut­talib Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) ‘in zuhur edeceğini rüya­sında börmüştü. Araplar arasında bu meşhurdu. İşte Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) ashabına bunu hatırlatmak ve düşmanlarına mutlaka gâlib geleceğine tenbîhte bulunmak istemiştir. Tâ ki akıbet onun olduğu­nu bilsinler de kalbleri kuvvet bulsun! Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) burada harbe devam ettiğini, kaçanlarla birlikte bir yere gitmedi­ğini, bulunduğu yeri de bildirmiştir. Bunu askerleri dönsün de yanına gelsin diye yapmıştır.

«Peygamber benim! Yalan yok!»cümlesinin mânâsı: Hak Peygamber

benim! Ne kaçarım, ne de yerimden kıpırdarım! demektir. Harblerde:

Ben filân oğlu filânım gibi sözler söylenebilir; bunlar ancak öğünmek maksadı ile söylendiği zaman câhiliyyet ameline benzer ve o zaman mek­ruh olurlar.

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

1- Harb esnasında duâ etmek müstehabtır.

2- Harbte sebat ettiğini ve kaçmayacağını göstermek için kuman­danın katıra binmesi yerinde bir hareket ve güzel bir siyasettir. Zîrâ ku­mandan sebat gösterirse askeri de ona uyarak gayrete gelir; harbten kaç­maz.

3- Harb kumandanına akrabasının eşrafı ve diğer insanlar hizmet edip hayvanlarına bakabilirler.

4- Hadîsin son rivayeti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)’in filî ve kavli iki mu’cizesini ihtiva etmektedir.

29- Taif Gazası Babı

82- (1778) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve îbnü Nümeyr, toptan Süfyân’dan rivayet ettiler. Züheyr (Dedi ki) : Bize Süf-yân b. Uyeyne, Amr’dan, o da a’mâ şâir Ebû’l-Abbâs’tan, o da Abdullah b. Amr’dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Tâif halkını muhasara etti. Ama onlardan bir şey elde edemedi. Ve:

«Bİz Inşaallah dönüyoruz!» buyurdu. Ashabı:

— Dönüyoruz ama onu fethetmedik! dediler. Bunun üzerine Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara

«Sabahleyin harbe hazır olun!»?-uyurdu. Ertesi gün harbe hazırlandı­lar; fakat yaralandılar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar) :

«Biz yarın dönüyoruz!» buyurdu. Bu söz onların hoşuna gitti. Resûlül-lah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de güldü.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l-Megâzî» ve *Kitâbü’l-Edeb»de;

Nesâî «Kitâbü’s-Siyer»in iki yerinde tahrîc etmişlerdir.

Tâif: Bağlık bahçelik bir yer olup Mekke ‘nin doğusunda iki ve­ya üç konak mesafededir. Tâif gazası hicretin sekizinci yılı şevvalin­de olmuştur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burasını 18-20 gün ka­dar kuşatmış; netice alınamayınca muhasarayı kaldırmıştır. Zira buranın kal’ası muhkem, ahâlisi cenkçi idi. Üstelik muhasara halinde bir senelik yiyeceklerini depo etmişlerdi.

Kal’ayı fethetmeden dönmek ashaba ağır gelmiş; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise nasıl olsa ileride zahmetsizce alınacağını bildiği veya ümid ettiği için Medîne’ye dönmek istemiştir. Fakat ashabının ar­zularını görünce onları kırmamak için ertesi gün erkenden yine harbe hazır olmalarını emir buyurmuştur. Ertesi günkü harbte ise ashabtan yaralananlar olmuş. Düşman kal’asma sığınmış: Müslümanlara ok yağdı-nyormuş. Müslümanların attığı oklar düşmana yetişemiyormuş. Bunu gören ashâb dahî boşuna hücumda bir fayda olmadığını anlamış ve Medine’ye dönmeye razı olmuşlardır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar) : «Yarın dönüyoruz!» deyince, bu sefer hoşlarına gitmiş; o da sür’atle fikir değiştirdiklerine şaşarak gülmüştür.

Bu hadîs burada Abdullah b. Amr b. Âs ‘dan rivayet olunmuştur. İbni Hamân’dan nakledilen nüshaların ekserisinde de böyle olduğunu Kaadî Iyâz bildirmişse de Kaadi Şehîd bunun yanlış olduğunu; doğrusunun Abdullah b. Ömer b. Ha11âb olacağım söylemiş; bu hususta Dârakutnî de aynı ismi doğrulamıştır.

İbni Ebî Şeybe bu hadîsi «Müsned*ıinde Süf yân ta­riki ile Abdullah b. Anar b. Âs ‘dan tahrîc etmiş; sonra: «îbni Uyeyne bu hadîsi başka defa Abdullah b. Ömer’den rivayet etti.» demiştir. Ebû Bekir El-Berkaanî: «Esah olan İbni Ömer b. Hattâ b ‘dan rivayet edilmesidir.» diyor.

30- Bedir Gazası Babı

83- (1779) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha m mâ d b. Seleme, Sâbit’den, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, ResûlüIIah (SallaUahu Aleyhi ye Sellem) Ebû Süfyân’m gelişini duyduğu vakit müşavere yapmış. Enes şöyle de­miş :

—Evvelâ Ebû Bekir konuştu; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ,ona iltifat etmedi. Sonra Ömer konuştu; ona da iltifat etmedi. Bunun üzerine Sa’d b. Ubâde kalkarak:

— Biz/mi kasdediyorsun yâ Resûiâllab? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemuı ederim ki, sen bize atlarımızı denize daldırmamızı emretsen daldırırız! Onları Berkü’l-Gemâd’a sürmemizi emretsen bunu da yaparız! dedi. Bunu müteakıb Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSeîlem) halkı davet et­ti. Onlar da yola revân olarak Bedr’e indiler. Derken yanlarına Kureyş’in sucuları geldi. İçlerinde Benî Haccâc kabilesinin siyah bir kölesi de var­dı. Hemen onu derdest ettiler.

Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Setlem)’m ashabı ona Ebû Süfyân’la arkadaşlarını soruyorlardı. O da:

— Ebû Süfyân hakkında bilgim yok. Ama işte Ebû Cehil, tftbe, Şey-be ve Ümeyyetü’bnü Halef!., diyordu. Bunu söylediği vakit onu dövüyor­lardı. O da :

— Evet! Ben size haber vereceğim! İşte Ebû Süfyân! diyordu. Ken­disini bırakıp da sorarlarsa :

— Ebû Süfyân hakkında bilgim yok! Ama işte Ebû Cehil, Utbe, Şey-be ve Ümeyyetü’bnü Halef insanların içinde!., diyordu. Bunu söyledi mi kendisim yine dövüyorlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) de kalk­mış namaz kılıyordu. Bunu görünce namazdan çıktı:

«Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemîn ederim ki, size doğruyu söylediği vakit onu dövüyorsunuz; yalan söyledi mi bırakıyorsunuz!» buyurdular. Enes demiş ki: Bir de Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Şurası filânın düşeceği yerdir!» diyor; ve elini yerde oraya buraya koyuyordu. Ve müşriklerden hiç biri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in elinin yerinden Öteye geçmedi.

Ulemânın beyânına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in Bedir harbine çıkmazdan önce ashabı ile müşaverede bulunması En-sârı denemek içindi. Çünkü Ensârdan aldığı bey’atta onunla birlikte har­be çıkmaları şart koşulmamış; sadece düşmanın saldırısına karşı kendisini koruyacaklarına söz vermişlerdi. Onun için burada harbe iştirak edip et­meyeceklerini anlamak istemişti. Ensâr-ı kiram her zaman olduğu gibi, bu defa da en güzel şekilde muvafakat cevabı verince ordu harekete geç­miştir.

Berkü’l-Gimâd : Mekke ‘nin sahîl tarafına düşen ve ona beş gün­lük mesafede bulunan bir yerdir. Bâzıları Berk İle Gimâd ‘in, ayrı ayrı iki yer olduğunu söylemişlerdir. Kaadi Iyâz’a göre bu­rası Hecer taraflarının nihayetinde bir yerdir. Gimâd kelimesi Gumâd şeklinde de okunmuştur. İbrahim Harbî, Ber­kü’l-Gimâd ‘m uzaklıktan kinaye olduğunu söylemiştir.

Ravâyâ : Râviyenin cem’idir. Râviye su taşıyan devedir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)’in namazdan çıkması selâm ver­mek suretiyle olmuştur.

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:

1- Mühim işlerde istişare sünnettir.

2- Kendisine ahdü emân verilmeyen kâfir esîr de olsa icabında dö­vülebilir.

3- Bu hadîste iki mu’cize vardır. Biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfin azıh müşriklerin tepelenecekleri yerleri göstermesi; ve kime ne­resini göstermişse aynen orada öldürülmesi; diğeri kölenin dövüldüğü zaman yalan söylediğini, dövülmezken doğruyu söylediğini haber verme­sidir, ki hakikat da bu idi.

31- Mekke’nin Fethi Babı

84- (1780) Bize Şeytân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sü­leyman b. Muğîre rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit EI-Bünânî, Abdul­lah b. Rabâh’dan, o da Etû Hüreyre’den naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş:

— Muâviye’ye bir takını hey’etler geldi. Bu, ramazanda idi. Biz bir-rimize yeinek yapıyorduk. Ebû Hüreyre bizi kendi menziline çok davet edenlerdendi. Ben de dedim ki :

— Beri bakın! Ben yemek yapıyorum; cemaati de tenim menzilime davet ediyorum! Müteakiben yemek yapılmasını emrettim. Sonra akşam üzeri Ebû Hüreyre’ye tesadüf ettim; ve :

— Bu gece davet bendedir! dedim.

— Benî geçtin mi? dedi.

— Evet! cevâbını verdim; ve kendilerini davet ettim. Derken Ebû Hüreyre:

— Sizlere sizin hadisinizden bir hadîs bildireyim mi ey Ensâr cemaa­ti? dedi. Sonra Mekke’nin fethini anlattı ve şunları söyledi :

— Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek Mekke’ye, dayandı. Ve Züfaeyr’i bir cenaha, Hâlid-i diğer cenaha gönderdi. Ebû Ubeyde’yi de zırhsızlara kumandan gönderdi. Bunlar vadinin ortasını tuttular. Resûlül­lah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de bir bölüğün içinde idi. Bir baktı; beni gördü. Ve:

«Ebû Hüreyre!» dedi. Ben:

— Buyurun ya Besûlâllah! dedim. «Bana ancak bîr Ensâri gelir!» buyurdu. Seyhan’dan başkaları şunu da ziyade ettiler:

«Bana Ensâri çağtr!» dedi. Ensâr derhal etrafını sardılar. Kureyş ken­dine muhtelif kabilelerden bir takım serseriler ve tâbi’ler toplamıştı.

— Bunları ileri sürelim. Şayet ellerine bir şey geçerse onlarla1 bera­ber oluruz. İsabet alırlarsa bizden istenileni veririz! dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de :

«Kureys’in serserilerine ve tâbi’lerine bakın!» buyurdu. Ve iki elini birbiri üzerine kavuşturarak (onların toplu haline) işaret etti. Sonra :

«Bana Safa’da yetişinceye kadar (Allah’a, emanet olun?)!..» buyurdu. Müteakiben yürüdük. Artık bizden kim birini öldürmek isterse onu öldü­rüyordu. Onlardan hiç bir kimse bize bir şey gönderemiyordu. Derken Ebû Süfyân gelerek:

— Yâ Resûlâllah! Kureyş cemâati ifna edilmiştir. Bu günden sonra Kureyş yoktu! dedi. Bundan sonra Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kim Ebû Süfyân’in evine girerse o emniyettedir!» buyurdular. Bunun üzerine Ensâr birbirlerine:

— Bu zâta memleketi için rağbet, kabilesi için şefekat geldi! dediler. Etû Hüreyre demiş ki: (Bu arada) vahiy geldi. Vahiy geldiği zaman bi­ze gizli kalmazdı. Bir geldi mi artık o geçinceye kadar bizden birimiz gözünün ucunu Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)’e kaldırmazdı, Va­hiy geçtikten sonra Resûlüllah {Sailallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ey Ensâr cemaati!» diye seslendi.

— Buyurun yâ Resûlâllah! dediler.

«Siz: Bu zata memleketi için rağbet geldi!., dediniz» Ensâr;

— Böyle bir şey oldu! dediler.

«Hakka ki, ben Allah’rn kulu ve Resulüyüm! Allah’a ve sizlere hicret ettim. Hayât sîzin hayâtınız; memat sizin memâtınızdır!» buyurdular. Bu­nun üzerine Ensâr ağlayarak yanma geldiler; ve:

— Vallahi biz o söylediklerimizi ancak Allah ve Resulüne kıyamadı­ğımız için söyledik! diyorlardı. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhiive Sellem) de:

«Şüphesiz Allah ye Resulü sizi tasdik ediyor ve ma’zûr görüyorlar!» buyurdu, Arkacığından halk Ebû Süfyân’m evine yöneldiler. Herkes ka­pılarım kapadı. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) de geldi. Tâ Hacer (i esved) e yanaştı. Ve onu Öptü. Sonra Beytî tavaf etti. Beytin yanı ba­şında bir putun başına vardı —ki Mekkeliler bu puta taparlardı— Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in elinde bir yay vardı: Yayın eğri tara­fından tutmuştu. Bu putun başına varınca onu gözüne dürtüyor ve :

«Hak gfeldi; bâtıl muzmahil oldu!» diyordu.

Tavafını bitirince Safâ’ya geldi ve üzerine çıkarak KâWye baktı. Ellerini kaldırarak Allah’a hamd etmeğe ve dilediği duayı okumaya baş ladı.

85- (…) Bu hadîsi bana Abdullah b. Hâşim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman b. Mugîra bu is-nadla rivayette bulundu. O bu hadîste şunu ziyâde etmiştir:

«Sonra iki eli ile —biri diğerinin üzerinde olduğu halde— onları adam­akıllı bİçİnl diye işaret etti.» Şunu da söylemiştir! «Ashâb:Biz bunu söy­ledik yâ Resûlâllah! dediler.

«O halde benim ismim nedir? Hakka ki, ben Allah’ın kulu ve Resu­lüyüm! buyurdu.»

86- (…) Bana Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Hassan rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit Abdullah b. Rabâh’dan naklen haber verdi. Şöyle demiş:

— Aramızda Ebû Hüreyre de olduğu halde Muâviye b. Ebî Süfyân’a hey’et olarak geldik. Bizden herkes arkadaşlarına bir gün yemek yapı­yordu. Benim nevbetimdi:

— Yâ Ebâ Hüreyre, bugün benim nevbetimdir! dedim. Müteakiben menzilime geldiler; fakat yemeğimiz yetişmedi. Ben:

— Yâ Ebâ Hüreyre, yemeğimiz yetişin ceye kadar bize ResûlüHah (Satlallahü Aleyhi ve Sellemfden hadîs rivayet etsen e! dedim. Bunun üze­rine şunları söyledi:

— Fetih günü Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)’le beraberdik. Hâlid b. Velîd’i sağ cenaha, Zübeyr’i sol cenaha, Ebû Ubeyde’yi de piya­denin üzerine ve vadinin ortasına kumandan tayin etti. Az sonra :

«Yâ Ebâ Hüreyre! Bana Ensâr’ı çağır!» buyurdu. Ben de onları ça­ğırdım. Hemen koşarak geldiler. (Onlara) :

«Ey Ensâr cemaati! Kureyş’in serserilerini görüyor musunuz? buyurdu.

— Evet! dediler.

«Bakın! Yann onlarla karşılaştığınızda onları adamakıllı biçmelisiniz!» buyurdu ve eliyle işaret ederek sağ elini sol elinin üzerine koydu. (Ku­mandanlara) :

«Buluşma yeriniz Safâ’dır!» buyurdular.

Artık o gün karşılarına kim çıktı ise onu uyuttular. Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) Safâ’ya çıktı. Derken Ensâr gelerek Safâ’da ta­vaf ettiler. Müteakiben Ebû Süfyân geldi ve :

— Yâ Resûlâllah! Kureyş cemaati ifna edilmiştir. Bugünden sonra Kureyş yoktur! dedi. Ebû Süfyân demiş ki: Resûlüllah (Sallat lahii Aleyhi ve Sellem):

«Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse o emindir! Kim silâhı bırakırsa o da emindir! Kim kapısını kaparsa o da emindir!» buyurdu. Bunun üzerine En. sar:

— Bu zâta kabilesine karşı şefkat ve vatanına rağbet geldi!» dediler. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selk/n)’e vahiy indi.

«Siz : Bu adama kabilesine karsı şefkat ve vatanına rağbet geldi!.. dediniz’ Beri bakın! O halde benim İsmim nedir? dedi. Bunu üç defa tek­rarladı. Ben Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulüyüm! Allah’a ve sizlere hicret ettim. Binâenaleyh hayât sizin hayatınız; memat da sizin m e matı-nızdır!» buyurdu. Ensâr:

— Vallahi biz bu sözü Allah ve Resulüne kıyamadığımız için söyle­dik! dediler.

«İşte Allah ve Resulü de sîzi tasdik ediyor; ve sizi ma’zûr görüyorlar!» buyurdu.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu harbte Ensân çağırtması onlara i’timâd ettiği içindir. Bir de mertebelerinin yüksekliğini, kıymet ve hususiyetlerini göstermek istemiştir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse o emniyettedir…» buyurduğu zaman Ensârın birbirlerine: «Bu zâta kabilesine karşı şefkat ve vatanına rağ­bet geldi.» diye söylenmeleri de Mekke’ye dönüp bir daha orada ya­şayacağını zannettikleri içindir. Aralarından ebediyyen ayrılacağını dü­şünerek üzülmüşlerdi. Bu hâli Cenâb-ı Hak Peygamberi (Sallallahü Aleyhi veSellem)’e vahiy ile bildirince kendilerine:

«Siz şöyle şöyle konuştunuz! Hakka ki, ben Allah’ın kulu ve Resu­lüyüm I» buyurdu. Bu sözün iki mânâya ihtimâli vardır. Birinci ihtimâle gö­re mânâsı: «Ben hak Peygamberim. Bana vahiy gelir ve bu gibi mese­lelerde gâibten haber veririm: Binâenaleyh söylediklerime ve bilcümle hallerde size verdiğim haberlere i’timâd edin» demektir. îkinci ihtimâle göre : «Benim size gâibten haber vermemden fitneye düşerek hır is ti yan­ların tsâ (Aleyhisselâm)’ı öğdükleri gibi, beni mübâlega ile öğmeyin! Zira ben Allah’ın bir kulu ve Resulüyüm!» mânâsına gelir.

Bundan sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellemyin :

«Hayât sizin hayâtınız; memat sizin memâtınızdır.» buyurmuş: «Ben sizin memleketinize orasını vatan ittihaz etmek için göçtüm. Allah için yaptığım bu hicretten dönemem! Sizinle beraber yaşar; sizin aranızda Ölürüm!» manasınadır. Biz bu makamda «anca bir kanca bir» diye bir ta’bîr kullanırız. Bu beyanât üzerine Ensâr-ı kiram sevinçlerinden ve söy­lediklerinden duydukları utançtan ağlamışlardır.

Hadîsin ikinci rivâyetindeki:

«O halde benim ismim nedir? Hakka ki, ben Allah’ın kulu ve Resu­lüyüm!» cümlesi hakkında Kaadî Iyâz şunları söylemiştir: «Bu sözün iki veçhe ihtimâli vardır. Birinci ihtimâle göre Peygamber (Süllallahü Aleyhi ve Sellem) bununla : Sizin aranızda gizlice konuştuklarınızı size bil­dirmem Peygamber olduğum içindir! demek istemiştir. İkinci ihtimale göre: Ben sizden ayrılır da tekrar Mekke’ye dönersem bu size ver­diğim sözü bozmak olur ve (hamd) yâni Övgü kelimesinden alınmış olan Muhammed ismime uygun düşmez. Çünkü o zaman Övülmeye lâ­yık olmayan bir sıfatla anılırım! demektir.»

Hadîsin üçüncü rivâyetindeki: «Artık o gün karşılarına kim çıktı ise onu uyuttular.» ifâdesinden murâd : «Mekke harble alınmıştır» diyen­lere göre : Karşılarına çıkanı Öldürdüler demektir. Mekke ‘nin sulhan alındığını söyleyenlere göre buradaki uyutmaktan murâd : Öldürmeden yere yatırmaktır.

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

1- Kanefîler’le Şâfiîler’eve diğer bâzı ulemâya göre Mekke-i Mükerreme ‘nin evlerini satmak ve kiraya vermek caizdir. Çünkü bu hadîste ev Ebû Süfyân’a izafe edilmiştir. Ka­ideye göre insana izafe edilen bir şey onun milki olmasını iktizâ eder.

2- Hadîs-i şerif Hz. Ebû Süfyân’m İslâm’a yatıştırıldığına ve onun şerefli bir insan olduğuna delildir.

3- Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seİlem) ‘İn Ensâra kendi konuştuk­larını haber vermesi ve keza kendisinin Medîne’de vefat edeceğini bildirmesi birer mu’cizedir.

4- «Mekke’ye giren bir kimsenin ilk yapacağı iş mutlak surette Kâ’be’yi tavaftır» diyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir

5- Mekke’nin harble mi, sulhan mı alındığı ulemâ arasında ih­tilaflıdır. İmam Azam’la, Mâlik, Ahmed ve cumhura göre harben alınmıştır. İmam Şafiî sulh yolu ile alındığına kail olmuştur. Mâzirî, İmam Şafiî ‘nin bu hususta yalnız kaldı­ğını söylemiştir.

6- Yolcuların yemeklerini beraberce yemeleri müstehabtır. Bu mesele bir mürüvvet ve güzeî ahlâk meselesi olduğu için yemeklerin azlığı çokluğu, çeşidi ve yolcuların birbirinden çok veya az yemesi bahis mev­zuu değildir. Yalnız arkadaşım kendi nefsine tercih etmek yine de müs-tehabtır.

7- Yemek beklerken dîn- ve dünya için zararlı olmamak şartı ile konuşarak sohbette bulunmak müstehabtır.

8- Cemaat içinde ilmü fazileti yahut salâhu takvası ile .meşhur biri bulunursa ondan bir konuşma yapmasını istemek müstehabtır. Şayet is­tenmezse kendiliğinden söze başlaması müstehab olur.

32- Ka’be’nin Etrafından Putların Giderilmesi Babı

87- (1781) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru’n-Nâkıd ve İbnl Ebî Ömer rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şeybe’nindir. (Dediler ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, İfanı Ebî Necîh’dan [24], o da Mücâhid’den, o da Ebû Ma’mer’den, o da AbduIIah’dan [25] naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) Mekke’ye, Kâ’fee’nin etrafında üç yüz altmış put olduğu halde girdi. Ve onlara elinde bulunan bir popa ile dokunarak:

«Hak geldi; bâtıl muzmahil oldu! Bâtıl zâten m üz m ah i I olagelmiş­tir! [26] Hak geldi; bâtıl ne yoktan var eder; ne de yok olanı iade!» [27] diyordu.

İbni Ebî Ömer: «Fetih günü» kaydını ziyâde etmiştir.

(…) Bize bu hadîsi Hasan b. Aliy EI-Hulvâni ile Abd b. Humeyd dahî ikisi birden Abdürrazzâk’dan rivayet ettiler. (Demiş ki) : Bize Sev-rî, İbnü Ebî Necîh’dan naklen tu isııâdla «zehûkân»’a kadar haber verdi. Diğer âyeti anmadı. Ve (hadîsteki) nusufcen yerine sanemen dedi.

Bu hadîsi Buhâri «Kİtâbü’l-Mezâlim», «Kitabü’I-Megâzî» ve <Kitâbü’t-Tefsîr»de; Tirmizî ile Nesâî dahî «Kitâbü’t-Tefsîr» de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

İbni Ebî Ömer ‘in kaydından da anlaşıldığı vecihle bu hâ­dise Mekke ‘nin fethinde olmuştur. Mekke-i Mükerreme hicretin sekizinci yılı ramazanında fethedilmişti.

Nusub kelimesi bazılarına göre müfred olup cenvi: Ensâb gelir. Ba­zıları cem’i olduğunu, müfredi nisâb geldiğini söylemişlerdir. Bundan mu-râd : İbâdet için dikilen taşlardır. Araplar bu taşları put ittihâz eder; onlara ibadette bulunur; üzerinde kurban keserlermiş. Hattâ kur­ban kesile kesile taşların rengi kıpkırmızı olurmuş. Hadîsin bir rivaye­tinde «Nusûb» yerine «Sanem» denilmiştir. Sanem put demektir.

Beyhakî’nin Hz. Abdullah b. Ömer ‘den rivayet etti­ği bir hadîste: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke’ye girince orada 360 put buldu. Ve her puta sopa ile işaret ederek: Hak geldi; bâtıl muzmahil oldu. Bâtıl zâten muzmahil olagelmiştir! Buyurdu. İşaret eder etmez her put sopası ile dokunmadan düşüyordu.» denilmektedir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} ıin putlara dokunması, kendile­rini müdâfaadan âciz olduklarını göstermek, âciz olan bir şeyden ise asla ilâh olamayacağını anlatmak içindir.

İmam Ahmed’in rivayet ettiği Hz. Câbir hadîsinde de şöyle denilmiştir: «Kâ’be’de suretler vardı. Resûlüllah (SallallahüAleyhi ve Sellem) Ömer fo. Hattâb’a bunları temizlemeyi emretti. Ömer de bir bez ıslatarak onunla bu suretleri yok etti. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)gird’ığinde Kâ’be’nin içinde bir şey yoktu.»

Taberî: «îbni Mes’ûd hadîsinde bâtıl âletlerini ve yal­nız ma’sıyete yarayan şeyleri kırmanın caiz olduğuna delâlet vardır. Bun­ların şekilleri değişti mi parçalarından istifade edilebilir.» diyor. îbni Battal de bu mânâda sözler söylemiştir. Ulemâ, oyundan ve zikrul-laha mâni1 olmaktan başka bir işe yaramayan eşyanın o çirkin şekilden eser kalmayacak surette değiştirilmesi îcâbettiğini söylemişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selime) put)av\ kırmıştır. Fakat kırılarak çirkin şekli giderildikten sonra kalan parçaların işe yarayacağında ve bunlardan istifade edilebileceğinde şüphe yoktur.

33- Fetihden Sonra Hiç Bir Kureyşlinin Sabır Yolu İle Öldürülememesi Babı

88- (1782) Bize Ebû Bekir b. Efcî Şeyhe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir ile Vekî’, Zekeriyyâ’daıı, o da Şa’bi’den naklen ri­vayet etti. (Demiş ki) : Bana Abdullah b. Muti’, babasından rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Mekke fethedildiği gün Peygambsv (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i: «Bugünden sonra kıyamet gününe kadar hiç bir Kureyşli sabır yclu ila öldürülmiyecektir!» buyururken işittim.

89- (…) Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize la anı rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ Lu isnâdla rivayet etti. Şunu dn ziyade etti: «Dedi ki: Kureyş’in Asî (isimli) lerinden Mutî’den başka müslüman olan yoktu. Muti’in ismi Âsî idi. Kesûlülla î (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona Muti* adını verdi.»

Sabır yolu ile öldürülmekten murâd: Öldürülünceye kadar hapset­mektir. Hadîsin mânâsı: Kureyş kabilesi tamamen müslüman ola­cak, başkaları gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ vefatından sonra dînden dönmeyecekler ve bu sebeple öldürülmiyeceklerdir demek­tir. Zulüm sebebi ile öldürülmiyecekler mânâsına değildir. Nitekim bu sebeple öldürülenleri çok olmuştur.

Ka adî Iyâz’m beyanına göre bu hadîsteki Asîler sıfat değil isimdirler. Bunlarla Âs b. Hişâm, Âs b. Saîd gibi  s adındaki kimseler kasdedilmiştir. Yâni Mekke ‘nin fethinden önce bu ismi taşıyanlardan yalnız Asî b. Esved müslüman ol­muştur.

34- Hydeybiye’deki Hudeybiye Sulhu Babı

90- (1783) Bana Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû İshâk’dan nak­len rivayet etti. (Demiş ki) : Bera’ b. Âzib’i şunları söylerken işittim:

Aliy b. Ebî Tâlib Hudeybiye günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellmelie müşrikler arasındaki anlaşmayı yazdı ve: «Bu, Resûlüllah Mu-hammed’in üzerine yazışma yaptığı sulhnâmedir.» diye yazdı. Müşrikler:

— Resûlüllah (kelimesini) yazma! Biz senin Resûlüllah olduğunu bilsek seninle fıarbetmezdik! dediler. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallattahü Aleyhi ve Scllem) Alî’ye:

«Sil onu!» buyurdu. Ali:

— Onu silecek ben değilim! dedi. Artık onu Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) kendi eli ile sildi.

Koştukları şartlar arasında Mekke’ye girip orada üç gün kalmak, fakat oraya silâhla değil de ancak silâhın cülübhânı ile girmek de vardı.

Ben Ebû İshâk’a : Silâhın cülübbânı nedir? diye sordum.

— Dağarcık ve onun içindekidir; dedi.

91- (…) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû İshâk’dan rivayet etti. (Demiş ki) : Berâ’ b. Âzib’i şun­ları söylerken işittim :

Resûlüllah (SailaÜahiİ Aleyhi ve Seilem) Hudeybiye halkı ile anlaşma yaptığı vakit Alî, aralarında bir nâme yazdı. Ve «Resûlüllah Muhammed» diye kaydetti…

Bundan sonra râvi Muâz hadîsi gibi nakletmiş; ancak o bu hadîste : «Üzerine yazışma yaptığı sulhnâme budur!» ifâdesini anmamıştır.

92- (…) Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî ile Ahmed b. Cenâb EI-Missîsî hep birden îsâ b. Yûnus’dan rivayet ettiler. Lâfız îshâk’ındır.

(Dedi ki) : Bize îsâ fa. Yûnus haber verdi. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ, Ebû îshâk’dan, o da Berâ’dan naklen hafcer verdi. Berâ’ şöyle demiş :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Beyt-i Şerifin yanında durdu­rulunca Mekke halkı onunla : Mekke’ye girerek üç gün orada kalmak, oraya sadece silâh dağarcığı yâni bir kılıç ve kını île girmek, beraberin de Mekkeliler’den kimseyi çıkarmamak, yanındakilerden Mekke’de kal­mak isteyen tir kimseye mâni’ olmamak şartı ile bir anlaşma yaptılar. Alî’ye :

«Aramızdaki şartı yaz! Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile :

Bu, Resûlüllah Muhammed’in imza ettiği sulhnâmedir!» buyurdu.

Müşrikler:

— Biz senin Resûlüllah olduğunu ti İsek sana tâbi’ olurduk! Lâkin sen Muhammed b. Abdillâh yaz! dediler. O da Alî’ye bunu silmesini em­retti. Fakat Alî:

— Hayır, vallahi! Ben onu silemem! dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bana onun yerini göster!» dedi. O da yerini gösterdi. Ve o cümleyi sildi de:

«Ibni Abdillâh» diye yazdı. Artık orada üç gün kaldı. Üçüncü gün olunca Alî’ye:

— Bu seninkinin şartının son günüdür: Ona emret de çıksın! dedi­ler. O da kendilerine bunu haber verdi. Fahr-i Kâinat:

«Peki!» buyurdu ve çıktı.

İbni Cenâb kendi rivayetinde «sana tâbi’ olurduk» yerine «sana bey’at ederdik» demiştir.

Bu hadîsi Buhâri «KitâbüVSulh» ile «Kitabü*l-Cizye»’de; Ebû Dâvûd «Hacc»’da tahrîc etmişlerdir.

Hudeybiye anlaşması hakkında Hacc bahsinde söz geçmişti. Babımız hadîsinde kısaltma yapılmıştır. Çünkü Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)’in Hudeybiye’de sulh yapıldığı yıl Mekke’ye girmediği ma’lûmdur. Başka rivayetlerde bu cihet açıklanmıştır. Ya­pılan sulha göre müslümanlar gelecek sene Mekke’ye gelerek ömre yapacaklar; fakat Mekke’de üç günden fazla kalmayacaklardı. Bu anlaşma mûcebince müslümanlar o sene Mekke’ye girmeden geri dönmüş, oraya ertesi sene girmişlerdi. Orada üç gün kaldılar. Üçüncü gün tamam olurken müşrikler Hz. Alî ‘ye gelerek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in artık Mekke ‘den çıkması lâzım geldiğini söyledi­ler. O da «Peki» diyerek çıktı.

Cülübbân yahut Cülbân : İçerisine kını ile birlikte kılıç, kamçı ve diğer öte beri konulan deriden yapılmış mahfazadır. Ulemânın beyanına göre müşrikler müslümanların Mekke’ye kılıç kında olarak girme­lerini iki sebeple şart koşmuşlardır :

1- Hâllerinden galip oldukları mânâsı anlaşılmasın yâni Mekke’yi aldılar sanılmasın;

2- Bir fitne veya çatışma olursa silâha sarılmak güçleşsin!

Hz. Alî ‘nin muahededen «Resûlüllah» kelimesini silmek isteme­mesi Peygamber (Sailallahü Aîeyhi ve Selîem) ‘e karşı itaatsizlik değil, bilâkis büyük bir edeb ve nezakettir. Çünkü Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemf in «Sil!» emrini bizzat kendisine teveccüh eder mahiyette telâkki etmemişti. Böyle anlamış olsa bu emri terkedemezdi. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) de emrine muhalefetinden dolayı kendisini muâhaze bu­yururdu.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

1- Vesikaların ve emlâka mahsus evrakın başına: «Bu filânın fi­lândan satın aldığı maldır.» gibi ibareler yazılabilir. Kaadî Iyâz: «Hadîste, bu gibi yerlerde ziyadeye hacet kalmaksızın bir kimsenin meş­hur olan adı ile yetinmenin caiz olduğuna delîl vardır.» diyor.

2- Hükümdar, müslümanlar için lüzumlu gördüğü bir sulhu, bazı yakınlarına haber vermeden imza edebilir.

3- Büyük zararı önlemek veya büyük bir faydayı sağlamak için kü­çük zarara katlanmak caizdir. Hudeybiye anlaşması ile o sene mez; bu yüzden Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)”in getirdiği yolu hacca gitmekten feragat edilmiş, fakat bu anlaşmanın ardından Mekke’nin fethi, insanların takım takım müslüman oluşu gibi büyük zafer­ler elde edilmiştir. Zîra sulhdan önce Araplar müslümanlarla ihtilât et­mez; bu yüzden Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem^’in getirdiği yolu tafsilâtı ile bilmezlerdi. Sulh yapılıp, ihtilât başlayınca onun mucizelerini gördüler; getirdiği dînin hak olduğuna gönülleri yattı. Ve birçokları Mekke ‘nin fethinden Önce müslümanlığı kabul ettiler. Mekke1i1er müslüman olunca çöllerde onların müslüman olmasını bekleyen bütün Araplar da müslümanlığı kabul ettiler.

4- Uemâdan bazıları bu hadîsle istidlal ederek Hudeybiye sulhnâmesini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kendi eli ile tashih ettiğini söylemişlerdir. Bu zevata göre Cenâb-ı Hak Peygamberi ^ yaz­dırmıştır. Bu da yâ Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne yazdığını bil­meden elindeki kalem yr nak sureti ile olmuştur; yahut Allah ona yaz­mayı öğretmiştir. Bu takdirde bir anda yazıyı öğrenmesi, ümmîlik mucizesine bir ziyade olur. Okumayı hiç bilmezken Cenâb-ı Hak onu birden nasıl okur yaptı ise, bu sefer de yazı bilmezken yazar yapmıştır. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yazıyı öğrenmeden dünyadan gitme­diğini bildiren birçok eserlerle de ihticâc etmişlerdir.

Ekser-i ulemâ ise bu söylenenleri kabul etmemişlerdir. Zira kabul edilirse Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’w ümmîliğinin bâtıl olması îcabedecektir. Halbuki Allah Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerîm’inde onu ümmîlikle vasıflandırmıştır. Onlara göre buradaki «yaz­dı» sözünden murâd: Yazma emrini vermesidir. Bu hususta her iki taraf sözü bir hayli uzatmışlardır.

93- (1784) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha mm â d b. Seleme, Sabi t’den, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, Kureyş, içlerinde Süheyl b. Amr olduğu halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)le sulh yapmışlar. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Alî1’ye ;

«Besmeleyi yaz!» buyurmuş. Süheyl:

— Bismillâha gelince : Biz besmelenin ne olduğunu bilmiyoruz. Lâ­kin sen bizim bildiğimiz «Senin adınla AUahım!» ibaresini yaz! demiş. Sonra Peygamher (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah’ın Resulü Muhammed’den yaz!» buyurmuş. Müşrikler:

— Biz senin Resûlüllah olduğunu bilsek sana tâbi’ olurduk! Lâkin sen kendi isminle babanın ismini yaz! demişler. Bunun üzerine Peygam­ber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) i:

«Muhammed b. Abdillâh’dan diye yaz!» buyurmuş. Müşrikler Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e : Sizden (bize) gelen olursa onu size iade etmiyeceğtz; ama bizden size kim giderse siz onu bize iade edecek­siniz! dîye şart koşmuşlar. Ashâb:

— Yâ Resûlâllah, bunu yazalım mı? diye sormuşlar.

«Evet! Gerçekten bizden kim onlara giderse Allah onu ırak etsin! On­lardan bize gelene İse Allah bir ferahlık ve çıkar yol halkedecektir!» buyurmuşlar.

Görülüyor ki Hudeybiye sulhunda müşrikler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ üç şeyi şart koşmuşlar; o da bunları kabul et­miştir. Acaba bundaki hikmet nedir?

Bundaki hikmet sulhun getireceği mühim menfaat ve maslahattır. Bununla beraber müşriklerin ileri sürdükleri şartlan kabul etmekte bir zarar ve mefsedet de yoktur. Çünkü mânâ i’tibarı ile Besmele ne ise «Senin adınla AUahım!» ibaresi de odur. Yalnız besmeledeki Rahman ve Rahîm sıfatlan terk edilmiştir ki, bundan bu sıfatların Allah Teâlâ’dan nefî edilmiş olması lâzım gelmez.

Sulhnameden silinen «ResûlüUah» kim ise Muhammed b. Abdi11âh da odur. Binâenaleyh bu şartlan kabulde bir mahzur yoktur. Müşrikler bunların yerine putlannı ta’zîm gibi bir şeyi şart koş-salar, mefsedet ve mahzur o zaman baş gösterirdi.

Müşriklerin üçüncü şartı evvelemirde çok ağır gibi görünür. Nite­kim ashâb-ı kirama da ağır gelmiştir. Bu şarta göre müşriklerden müslü-man olup gelenleri müslümanlar iade edecek; fakat müslümanlardan ir–tidâd edip müşrikler tarafına geçenler iade olunmayacaktı. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bunu da kabul etti; ve bundaki hik­meti şu cümlelerle ifâde buyurdu:

«Bizden kim onlara giderse Allah onu ırak etsin! Onlardan bize ge­lene ise Allah bîr ferahlık ve çıkar yol halk edecektir!»

Evet! Gerçekten öyle olmuş; bu mu’cize dahî sahibinin haber verdiği gibi zuhur etmiş; Mekke ‘nin fethinden sonra bütün Araplar müslü-man olmuşlardır.

94- (1785) Bİze Etû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah h. Nümeyr rivayet etti. H.

Bize İbni Nümeyr de rivayet etti. İkisinin lâfızları birbirine yakındır. (Dedi ki) : Bize t atam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Siyah rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Habîb b. Ebî Sabit, Ebû Vaü’den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Sıffîn (harbi) günü Sehl b. Huneyf [28] ayağa kalkarak şunları söy­ledi : Ey insanlar! Kendinizi itham edin! Yemîn olsun biz Hudeybiye gü­nü Resûlüllah (Sallaliafıü Aleyhi veSellemfle teraberdik! Şayet harbe lü-zûm görseydik mutlaka harbederdik! Bu söylediğim, ResûlüUah (SallaUahü Aleyhi ve Sellemi’le müşrikler arasındaki sulhda idi. Derken Ömer b. Hat-tâb gelerek Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellemfe vardı; ve:

— Yâ Resûlâllah! Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değil miyiz? dedi. «Evet, öyle!» buyurdular.

— Bizim Ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde olacak de­ğil mi? dedi.

«Evet, öyle!» buyurdular.

— Öyle ise neye dînimiz hususunda bu aşağılığı gösteriyoruz da henüz Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri dönüyo­ruz? dedi. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular :

«Ey Hattâb oğlu! Ben gerçekten Allah’ın Resulüyüm! Allah beni ebe-diyyen zayi* etmezi» Bunun üzerine Ömer sabretmedi de kızarak oradan gitti ve Ebû Bekr’e gelerek:

— Yâ Ebâ Bekr! Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değil miyiz? dedi. Ebû Bekir:

— Evet, öyle!» cevâbm verdi.

— Bizim Ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde olacak de­ğil mi?

— Evet, öyle!

— O halde neye dînimiz hususunda bu aşağılığı gösteriyoruz da he­nüz Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri dönüyo­ruz? dedi. Ebû Bekir şu karşılığı verdi:

— Ey Hattâb oğlu! O gerçekten Allah’ın Resulüdür. Allah onu ebe-diyyen zayi’ etmez!..»

Arkacığından Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)’e fetih (müjdesi) le Kur’ân indi. Ve Ömer’e haber göndererek onu kendisine okuttu. Ömer :

— Yâ Resûlâllah! Bu fetih midir? dedi.

«Evet!» cevâbını verdiler. Artık Ömer’in gönlü oldu ve döndü.

95- (…) Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ’ ile Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ebû Muâviye, A’meş’den, o da Şakîk’dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Sehl b. Huneyfi Sıffin’de şunları söylerken işittim:

Ey insanlar! Kendi re’yinizi itham edin! Vallahi ben kendimi Ebû Cendel günü görmüşüm dür! Şayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) in emrini reddetmek elimden gelseydi onu mutlaka reddederdim. Vallahi biz ne zaman bir işin neticesine kadar kılıçlarımızı boynumuza astı isek, bizi bildiğimiz tir şeye kolaycacik ulaştırmışlardır. Yalnız sizin şu işiniz müstesna! İbnü Nümeyr «ilâ emrin kat tu- ifadesini anmadı.

(…) Bize bu hadîsi Osman b. Elû Şeybc ile İshâk da hep birden Cebîr’den rivayet ettiler. H.

Bana Ebû Saîd El-Eşecc de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yeki’ riva­yet etti.

Bu râvilerin ikisi birden A’meş’den bu isnadla rivayette bulunmuşlar­dır. İkisinin hadîsinde de : «Bizi kepaze edecek bir şeye kadar» fâdesi vardır.

96- (…) Bana İfcrahîm b. Saîd El-Cevheri de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsâme, Mâlik b. Miğvel’den. o da Ebû Hasîn’den, o da Ebû Va-îl’den naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Sehl b. Huneyfı Siffîn’de şunları söylerken işittim:

— Dîniniz üzerine (baş kaldıran) re’yimzi itham edin! Yemin olsun ben kendimi Ebû Cendel günü görmüşüm dür. ResûlüllaK (SallaUahü Aleyhi ve Seltem) in emrini reddetmeye bir gücüm yetse idi!.. Şu işinizin bir ta­rafını tıkar tıkamaz hemen o bir taraf üzerimize fışkırmıştır!

97- (1786) Bize Nasr b. Aliy El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Haris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Saîd b. Ebî Arûbe, Katâde’den naklen rivayet etti ki, kendilerine Enes b. Mâlik rivayet etmiş. (Demiş ki) : Hudeybiye’den dönüşte: Biz sana apaçık bir fetih sağladık. Allah sana gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın diyen âyet-İ kerî­mesi : Bu, Allah indinde büyük bir kurtuluştur! âyetine kadar indiği va­kit ashabı pnı ve gussa almıştı. Peygamber (Saîiaüahii Aleyhi ve Selle m) hedy kurbanın] Hudeybiye’de boğazlanııştı. İşte o zaman :

«Bana Öyle bir âyet indirildi ki, benim için bütün dünyadan daha mak­buldür!» huy urdular.

(…) Bize Asım b. Nııdr El-Temîmî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu’temir rivayet etti. (Dedî ki) : Bahamdan dinledim. (Dedi ki) ; Bize Katâde rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Enes b. Mâlik’ten dinledim. H.

Bize İhnü’l-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Dâvûd ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bize Hcmnıâm rivayet etti. H.

Bize Abd h. Humeyd dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yûnus h. Muhammed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeybân rivayet etti.

Bu râvHcrin hepsi Katâde’den, o da Enes’den naklen İbni Ebî Arû-be’nin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.

Hz. Seh1 b. Huneyf hadîsini Buhâri «Cizye», «İ’tİ-sâm» «Humus» ve «Tefsir» bahislerinde; Nesâî «Kitâbü’t-Tefsîr»’de muhtelif râviîerden tahrîc etmişlerdir.

Sifiîn : Fırat nehri kenarında bir yerdir. Hz. Âli ile Muâviye (Radiyallahü anhumo) arasındaki meşhur harp burada olmuştur.

Hz. Seh1 bu harbe iştirak etmiş ve A1i (RacüyaUahu anh) tara­fını tutmuştu. Arkadaşları kendisini harpte gevşeklikle itham ediyorlar­dı. Hadîste zikri geçen sözünü burada söylemiş; birbirleri ile harbeden her iki fırkaya nasihat ederek :

— Siz kendi reylerinizi itham edin! Çünkü İslâmiyet nâmına reyle­rinize İstinaden dîn kardeşlerinizle harb ediyorsunuz! Ben vazifemde ku­sur etmiyorum! Nitekim Hudeybiye anlaşmasında da kusur etmemiştim!..» demiş ve orada olup bitenleri anlatmıştı.

Ebû Cendel gününden murâd: Hudeybiye anlaşma­sıdır. Ebû Cende1’in İsmi  s olup Kureyş murahhası Seh1’in oğludur. Âs , Mekke’de müslüman olmuş; bu sebeple büyük işkencelere ma’ruz kalmıştı. Tam Hudeybiye anlaşmasının imzalandığı gün müşriklerin elinden kaçarak Peygamber (Sallalhhü Aleyhi ve Sellenıfe iltica etti. Fakat arkasından babası Seh1 Peygamberimize: «Yâ Muhammed senden ilk dava ettiğim tudur!» dedi. Artık anlaşma ge­reğince Resûlüllah (Satlatlahü Aleyhi ve Sellemi de onu babasına teslim etti. Ebû Cendel sesi çıkabildiği kadar bağırıyor’: «Ben müslüman ol­muş ve Allah uğrunda bu kadar işkence görmüşken beni müşriklere iade mi ediyorsunuz?» diyordu. Bunun üzerine babası, Ebû Cende Tin yüzüne bir taş atmış ve burnunu kırmıştı. îşte Hz. Ömer’le diğer müs-lümanları gayrete getiren bu olmuş. Ömer (Radiyaltahü anh) : «Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değil miyiz?..» diye konuşmuştur.

Resulü Ekrem (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Cendel’e :

«Yâ Ebâ Cendel! Sabr-u tehammül et! Şüphesiz ki, Allah sana ve se­ninle beraber olan malzumlara bir ferah ve kurtuluş yolu halkedecektir. Biz bir anlaşma akdettik. Artık onlara karşı sözümüzden dönemeyiz!»

buyurdu. Ulemâdan bazılarına göre Peygamber (Satlaliahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Cendel ‘i, babasının i’tibarı sayesinde öldürülmeyeceğini bil­diği için iade etmiştir.

Seh1 b. Huneyf’in : «Şayet Resûlüllab (SatlaVahû Aleyhi ve Sellem) ‘in emrini reddetmek elimden gelseydi onu mutlaka reddeder­dim!..» sözünden murâd: «Hudeybiye anlaşmasına aykırı harekette bulunmak elimden gelseydi müşriklerle harp ederdim! Ama anlaşma im­zalanınca Peygamberimizin emrine imtisâlen herkes harpten vazgeçti!» demektir.

Bu sözleri ile Hz. Seh1 , Sıffin harbinde arkadaşlarını ha­kem kararı ile anlaşmayı kabule davet etmiş; böyle ilk bakışta nahoş görünen şeylerin netice itibarı ile hayır getirdiğini, nitekim Hudey­biye anlaşmasında da böyle olduğunu anlatmak istemiştir.

96 numaralı hadîsteki : «Şu işinizin bir tarafını tıkar tıkamaz hemen öbür taraf Üzerimize fışkırmıştır!» cümlesinin mânâsı : Sizin reyinizi bir taraftan doğrultup düzeltiyoruz; Öbür taraftar patlak verip üzerimize fış­kırıyor demektir. Yâni hakemliği kabul meselesinde Hz. A1î tarafdâr-larının görüşlerini düzeltmenin çok zor olduğu, bir tarafından bağlanır­ken öteki ucundan patlayan su tulumuna veya çuvala benzetmek sureti ile ifade olunmuştur. Yalnız ibaredeki «fetahnâ» ta’bîri Kaadî Iyâzin da beyân ettiği vecihle hatadır. Doğrusu «sedednâ»dır; nitekim Buhârî’nin rivayetinde de öyledir.

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

1- Hz. Ebû Bekr’in, Ömer (Radiyallahu anh)’e aynen Peygamber (Saiiallahü Aleyhi ve Sellem)’ir, cevabı gibi cevap vermesi onun ilmü faziletinin büyüklüğüne ve bütün ashaba üstünlüğüne delildir.

2- Kumandan veya âlim bir zâtın ileri gelen arkadaşlarına haber göndererek vuku1 bulacak mühim işleri onlara bildirmesi caizdir.

3- Kâfirlerle barış yapmakta bir fayda mülâhaza edilirse barış akdi caizdir. Yalnız bâzı ulemaya göre İslâm kumandanı muzaffer olmuşsa küffarla ancak dört ay barış imzalayabilir. Bir takımları bir seneden az olmak şartı ile barış yapabileceğini söylemişlerdir. İmam Mâlik’e göre bu işin muayyen bir haddi yoktur.

İslâm kumandanı muzaffer değilse Şafiî1er’e göre on seneden fazla sulh yapamaz.

4- Âyetteki fetihden murâd: Hudeybiye sulhu, yahut Mekke ‘nin fethidir. Bazıları Bizans’in fethi demiş; bir takımları bundan bilûmum İslâm fütuhatı murâd edildiğini söylemişlerdir.

35- Verilen Sözde Durma Babı

98- (1787) Bize Ebû Bekir h. Ebî Şeybe rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Ebû Üsâme, Velîd b. Cümey’den rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Ebû’t-Tufeyl rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Huzeyfetü’bnü’I-Yemân rivayet etti. (Dedi ki) : Bedir’de bulunmamdan beni meneden bir şey yoktu. Şu ka­dar var ki ben, babam Huseyl ile beraber (yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.

— Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz! dediler.

— Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitmek istiyoruz! dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize, onunla birlikte harb etmiyeceğtmize Allah’a ahdü misâk aldılar. Sonra Resûlüllah (Sattallahii Aleyhi ve Seilemi’e gelerek Lu haberi kendisine ilettik de:

«Haydİ gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutar; onlara galebe için Allah’tan yardım dileriz!» buyurdular.

Peygamber (Sallaiİahü Aleyhi ve Sellem)m Hz. Huzeyfe ile ba­basına sözlerinde durmalarını emir buyurması ashabının verdikleri sözde durmadıkları şüyu’ bulmasın diyedir. Yoksa cihadı terk etmek için veri­len bir sözü tutmak vâcib değildir.

Hadîs-i şerif harbte yalan söylemenin caiz olduğuna delildir. Bir ha­dîste sarahaten bildirildiğine göre, harbte, dargınları barıştırmada yalan söylemek caiz olduğu gibi, kocanın karısına yalan söylemesi de caizdir. Ulemâ, küffânıı elinden kaçmayacağına söz veren esir hakkında ihtilâf etmişlerdir. Hanefi1erle İmam Şâfii’ye göre böyle bir sözü tutmak lâzım değildir. Esir kaçmaya imkân bulursa kaçar. îmam Mâlik, sözünde durarak kaçmaması lâzım geldiğine kail olmuştur.

Kaçmamak için küffar zorla yemin ettirîrlerse bu yemin bütün ule­mâya göre geçersizdir.

36- Ahzab Gazası Babı

99- (1788) Bize Züheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim hep bîrden Cerîr’den rivayet ettiler. Züheyr (Dedi ki) : Bize Cerîr, A’meş’den, o da İbrahim Et-Teymî’den, o da babasından naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Huzeyfe’nin yanında idik. Bir adam:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yetişsem onunla birlikte harp eder; kendimi gösterirdim! dedi. Bunun üzerine Huzeyfe şunları söy­ledi:

— Bunu sen mi yapacaktın? Vallahi ben kendimizi Ahzâb (harbi) gecesi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)’e birlikte görmüşümdür! Bizi şiddetli bir rüzgâr ve soğuk yakalamıştı. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bana bu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kıyamet gününde benimle beraber haşredecekHr!» buyurdu. Biz sustuk. Kendisine bizden hiç bir kimse cevâb vermedi. Sonra (tekrar) :

«Bize bu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kı­yamet gününde benimle beraber haşredecektir!» buyurdular. Biz (yine) sustuk! Kendisine bizden hiç bir kimse cevap vermedi. Sonra (yine) :

«Bize bu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu? Allah onu kı­yamet gününde benimle beraber haffedecektir!» buyurdu. Biz (yine) sus­tuk. Kendilerine bizden hiç bir kimse cevap vermedi. Bunun üzerine:

«Kalk yâ Huzeyfe! Bize bu (düşman) kavmin haberini getir!» buyurdu. Çâre bulamadım; çünkü ismimle beni kalkmaya davet etmişti!..

«Git de bana” bu kavmin haberini getir! Ama onları aleyhime kış­kırtma!» buyurdu.

Onun yanından çekildiğim zaman hamamda yürüyor gibi oldum. Ni­hayet düşmanlara vardım. Baktım ki, Ebû Süfyân sırtını ateşle ısıtıyor. Hemen yayın içine bir ok koydum ve ona atmak istedim. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)”m :

«Ama onları aleyhime kışkırtma!» sözünü hatırladım. Atmış olsam onu mutlaka vururdum! Sonra döndüm ama yine hamamda yürüyor gi­bi idim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e geldiğimde düşmanın ha­berini kendilerine iletip bitirdiğim vakit üşüdüm! Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde bulunan ve içinde namaz kıldığı bir abanın artan yerini bana örttü. Artık sabahlayınca ya kadar uyudum kaldım. Sabahladığım zaman (bana) : «Kalk ey uykucu!» buyurdular.

Ahzâb gazasının bir adı da Hendek muharebesidir.

Hz. Huzeyfe’nin bu konuşması Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)e ashâbdan daha çok yardım etmeyi gönlünden geçiren o zâtı bu fikrinden vaz geçirmek içindir. Yâni «Sen ne kadar didinsen ashabın yap­tıklarını yapamazsın!» demek istemiştir.

Huzeyfe (Radiyallahu anh) ‘nın herkesi üşüten soğuktan ve şiddetli rüzgârdan kat’iyyen müteessir olmayıp hamamda İmiş gibi sıcaklık his­setmesi Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) ‘in bir mu’cizesidir. Emrine icabet ettiği için Hz. Huzeyfe’ye duâ etmiş; bu duâ bereketi ile Cenâb-ı Hak kendisini düşmana gidip gelinceye kadar soğuğun te’sîrin-den âzâde kılmış; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanına gelince tekrar soğuğu hissetmeye başlamıştır.

Hadisi Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmiştir:

1- Yünden ma’mul elbise içinde namaz kılmak caizdir. Yün kuma­şın içinde olsun üzerinde olsun namazın caiz olduğuna ehl-i sünnet ule­mâsı ittifak etmişlerdir. Şiî1er’e göre yün kumaşın üzerinde namaz caiz değil, fakat içinde caizdir. İmam Mâlik yün kumaş üzerin­de namaz kılmayı tenzîhen mekruh saymıştır.

2- Ordu kumandanının düşmana karşı keşif kolları ve casus gön­dermesi gereklidir.

37- Uhud Gazası Babı

100- (1789) Bize Heddâb b. Hâlid Eİ-Ezdî rivayet ettî. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Alî b. Zeyd ile Sâbit-i Bünânî’den, onlar da Enes b. MâHk’den naklen rivayet etliler ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)Vhud (harbi) günü Ensardan yedi, Kureyş’ten iki kişi arasında yalnız bırakılmış. Müşrikler kendisini kuşatınca :

«Bunları bizden kim püskürtecek ki, cennet onun ola!» Yahut: «Cen­nette o benim refîkİm ola?» buyurmuş. Bunun üzerine Ensardan bir zât İlerleyerek çarpışmış ve öldürülmüş. Sonra kendisini yine kuşatmışlar. Ve (tekrar) :

«Bunları bizden kim püskürtecek ki, cennet onun ola!» Yahut: «Cen­nette o benim refikim ola?»buyurmuş. Ve (yine) Ensardan bir zât ilerle­yerek çarpışmış, neticede Öldürülmüş. Bu minval üzere devamla yedi kişi (nin hepsi) Öldürülmüş. Bunun üzerine KesûlüHah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) iki arkadaşına :

«Arkadaşlarımıza insaf etmedik!» buyurmuşlar.

Bu son cümleden murâd : Kureyş1i iki ât Ensâra acımadılar demektir. Çünkü gözlerinin önünde Ensâr birer birer şehîd edildiği hal­de onlardan biri ileri atılmamıştı. Fakat Kaadı Iyaz’la başkala­rının beyanına göre bu cümle: «mâ ensafenâ» şeklinde de rivayet olun­muştur. Bu takdirde mânâ : «Arkadaşlarımız bize insaf etmedi.» demek olur ki, bundan murâd : Harpten kaçanlardır.

101- (1790) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Ebî Hâzİm, babasından rivayet etti ki, babası, Sehi b. Sa’d’a Ühud harbinde Resûlüllah (Salfallafıü Aleyhi ve Sellem) ‘in yaralan­ması sorulurken işitmiş. Sehi şöyle demiş :

Resûlüllah (Sallalhhi’ı Aleyhive Sellem, ‘in yüzüı yaralandı; yan dişi kı­rıldı ve başındaki miğferi parçalandı. Resûlüllah tSallallahii Aleyhi ve Sellem) in kızı Fâtıme kanı yıkıyordu. Aliy b. Ebî Tâlib de kalkanla üzerine su döküyordu. Fâtıme suyun kanı daha fa.Eİa akıttığını görünce bir hasır parçası alarak onu kül oluncaya kadar yaktı. Sonra onu yaraya yapıştır­dı. Böylelikle kan kesildi.

102- (…) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya’kub (yâni İbni Abdirrahmân El-Kaari), Ebû Hâzim’den rivayet etti ki, Ebû Hâzim, Sehl b. Sa’d’a Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yarası so­rulurken dinlemiş. Sehl şöyle demiş :

Vallahi ben Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)”m yarasını kim yı-kardığım, suyu kim döktüğünü ve yarasının ne ile tedavi edildiğini pek âlâ bilirim!..

Bundan sonra râvi, Abdülâzîz’in hadîsi gibi rivayette bulunmuş; yal­nız o: «Yüzü de yaralandı.» cümlesini ziyade etmiş; «hüşimet» yerine «kü-siret» demiştir.

103- (…) Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybc üe Züheyr b. Harb, İshâk b. İbrahim ve İbni Ebî Ömer de toptan İbni Uyeyne’den ri­vayet ettiler. H.

Bize Amr b. Sevvâd EI-Âmirî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab­dullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Amr b. Haris, Saîd b. Ebî HilâPden naklen haber verdi. H.

Bana Muhammet! b. Sehl Et-Temîmî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İbni Ebî Meryem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Mutarrif) rivayet etti. Bunların hepsi Ebû Hâzim’den, o da Sehl b. Sa’d’dan bu hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den naklen rivayet etmiş­lerdir. İbni Ebî Hilâl’in hadîsinde: -Yüzü isabet aldı.» tbni Mutarrif ha­dîsinde ise : «Yüzü yaralandı.» ibareleri vardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l~Cihâd»’ın bir iki yerinde ve «Tıb» bahsinde tahrîc etmiştir.

Uhud gazasında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin mübarek yüzünü yaralayan ve yan dişini kıran Utbe b. Ebî Vakkas’-tır. Abdullah b. Kamie’ de ok atmış; ve: *AI şunu! Ben de İbni Kamie’yim!» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Allah seni cehenneme tıksın!» diye mukabele etmiştir. Aynî ‘nin beyânına göre bundan sonra İbni Kamie bir koyun sürüsünün içine girmiş; ve kendisini arkadan bir teke süsmüş; bir daha yeri bulun­mamıştır.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Peygamberler (Aleyhimüssalâtü ve’s-selâm) dahî ibtilâ ve imti­han olunurlar. Tâ ki bu suretle ecirleri büyüsün ve harpte yaralanan as­haba örnek olsunlar da yaralanan ashâb gücenip darılmasınlar. Şeytan da : «Bu adamı korumak için siz kendinizi öldürüyorsunuz. O yaşıyor; siz elem çekiyorsunuz!» diyerek kendilerini şaşırtmağa yol bulamasın!

Kaadî lyâz diyor ki: «Peygamberlerin yaralanarak îbtilâ olun­maları insan oldukları bilinmek içindir. Onlar da insan oldukları için dün­yâ mihnetleri başlarına gelir; insanların bedenlerine arız olan elem ve keder onlara da arız olur; çünkü mahlûkturlar. Gösterdikleri mu’cizeler ve şeytanın igvâsı, hıristiyanlarla diğer milletler gibi yoldan sapmalarına sebep olmamalıdır.»

2- Harpte miğfer, zırh ve sair korunma âletleri giyinmek müstehaptır. Bu hal tevekküle mâni* değildir.

3- Kumandanın hizmetinde bulnmak, onu müdâfaa için silâh kullan­mak caizdir.

4-Ashabın kalkanları düz değil, kavisli ve çukurdu.

5- İlâç kullanmak caizdir; tevekküle mâni’ değildir.

104- (1791) Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka’neb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit’ten, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, TJhud (harbi) gününde ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yan dişi kırılmış; başı da yarılmış. Artık hem yaradan kanı silmeye baş­lamış; hem:

«Peygamberinin başını yarıp yan dişini kıran bir kavim nasıl felah bulur! Halbuki o kendilerini Allah’a davet ediyordu!» diyormuş. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) :

«Sana bu işten bîr şey yoktur!» [29] âyetini indirmiş.

Hadîs-i şerîf âyetin nüzul sebebini bildirmektedir. Mamafih bu âye­tin nüzul sebebi ihtilaflıdır. Bâzı müfessirlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) münafıklardan bir kavme lanet ettiği zaman inmiştir. Bir takımları Uhud harbinde bozguna uğrayanlara sitemde bulunduğun­da indirildiğini söylemişlerdir. Bozguna uğrayanların içinde Hz. Osman b. Affan da bulunuyormuş. Âyet inince Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) sitemden vaz geçmiş. Bu âyetin inmesine Ashab-ı Soffa’nm öldürülmelerini sebep gösterenler de vardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)katü\eT aleyhine kırk sabah bed duada bulunmuştu.

Âyetten murâd: «Suçluları ıslah veya azâb etmek hususunda sana düşen bir vazife yoktur.» Yahut: «Zafer veya hezimet sana âit değildir.» demektir.

105- (1792) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî’ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize A’meş, Şakîk’dan, o da Abdullah’dan [30] naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş:

Sanki ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhive Seltemyi görüyor gibiyim: Peygamberlerden birini kavminin doğduğunu hikâye ediyor, kendisi de hem yüzünden kanı siliyor hem de:

«Yâ Rabbi! Kavmimi affet! Çünkü onlar bilmiyorlar!» diyordu.

(…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî’ ile Muhammed b. Bişr, A’meş’den bu isnâdla rivayette bulundular. Şu kadar var ki o : «Kendisi alnından kanı yıkıyordu.» demiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l-Enbiyâ» ile «İstitâbetü’l-Mürted-dîn»’de; İbni Mâce «Kitâbü’l-Fîten»’de tahrîc etmişlerdir.

Nevevî burada dövüldüğü bildirilen peygamberin, geçmiş pey­gamberlerden biri olduğunu söylemekle yetinmiştir. Zahire bakılırsa Benî İsrail Peygamberlerinden biri olacaktır. Çünkü Buhâri onu Benî İsrail bahsinde rivayet etmiştir. Bâzıları kavmi tara­fından döğülen Peygamberin Nûh (Aleyhisselâm) olabileceğini söyle­mişlerdir. Hz. Nûh ‘u kavmi bayıltıncaya kadar döğerlsr ve boğarlarmış. Ayıldığı zaman o yine:

«Al la hım kavmimi affet! Çünkü onlar bilmiyorlar!» diye duâ eder­miş.

Fakat Aynî bu kavle i’tiraz etmiş : «Bu takdirde bahis ile bu kavil arasında mutabakat yoktur. Zîra bahis Benî İsrâî1 hak­kındadır. Nûh (Aleyhisselâm) ise Benî îsrâî1’den çok zaman evvel yaşamıştır.» demiştir. Kurtubî döğüldüğü hikâye edilen Pey­gamberin bizzat hikâye edenin kendisi olduğunu söylemişse de Aynî bunun da öteki gibi bir kavi olduğunu söyleyerek kabul etmemiştir.

Hadîs-i şerif Peygamber’lerin (Salevâtulİâhi aleyhim ecmatn) kavim­lerine karşı son derece halim, selim, sabırlı, müşfik ve müsamahakâr ol­duklarına delildir.

38- Resülullah {Sallallahii Aleyhi ve Sellem)’in Öldürdüğü Kimseye Allah’ın Gadabı Şiddetli Olacağı Babı

106- (1793) Bize Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma’mer, Hemmâm b. Müncb-bih’den naklen rivayet etti. Hemmâm : Bize Ebû Hüreyre’nin Rcsûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Selletnydcn rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir ta­kım hadîsler zikretmiş; ez cümle: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi’ ve Sellem) şöyle de buyurdu :

«Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Selime)’e bunu .yapan bir kavme Al­lah’ın gadabı şiddetli olur!» O anda kendisi yan dişine işaret ediyordu. Bir de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltent):

«Resûlülloh’ın Allah (Azze ve Celle) yolunda öldürdüğü bir adama Al­lah’ın gadabı şiddetli olur!» buyurdular; demiş.

Bu hadîsi Buhâri : «Kitabü’l-Megâzî-‘de tahrîc etmiştir.

Uhud harbinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m yüzü ve dudağı yarılmış; alt çenesinin yan dişi kırılmıştı. Bu hadîs o esnada söy­lenmiştir. Hadîs, sahabenin mürsellerindendir; çünkü Hz. Ebû Hüreyre bu vak’ada bulunmamıştır. Onun ya orada bulunmuş birinden yahut sonraları Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den işitmiştir.

Rabâıyye : Her çenede birer çift bulunan ön dişlerin yanı başındaki tek dişleridir ki, alt ve üst çenede dört adet olurlar.

«Allah’ın gadabı şiddetli olur.» cümlesinden murâd : Bu Allah in­dinde en büyük kötülüklerdendir; onun cezasını verir; demektir. Yoksa gadabdan kızmak mânâsı kasdedilmemiştir. Zîra kızmak bir arazdır. Araz hadis olduğu için, kadîm olan Allah’ın onunla vasıflanması imkânsızdır.

Bu cümledeki «Allah yolunda öldürdüğü…» kaydı, hadd ve kısas yo­lu ile öldürülenden ihtiraz içindir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in Allah yolunda öldürdüğü kimse onu öldürmek istemiştir.

39- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in Karşolaştığı Müşrik ve Münafık Eziyetleri Babı

107- (1794) Bize Abdullah b. Ömer b. Muhammen b. Ebân El-Cu’fî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrahîm (yâni İbni Süleyman), Zekeriy-yâ’dan, o da Ebû İshâk’dan, o da Amr b. Meymûn El-Evdî’den, o da İbni Mes’ûd’dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Bir defa Resûlül\ah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Beytin yanında namaz kılarken Ebû Cehil ile bazı arkadaştan da oturuyorlardı. Evveli gün bir dişi deve boğazlanmıştı. Ebû Cehil:

—: Fülân oğullarının devesinin sargısını hanginiz kalkıp alacak ve onu secde ettiği vakit Muhammed’în omuzlarına koyacak? dedi. Hemen düşmanın en şakisi ileri atılarak onu aldı. Ve YeygataheriSallüllahü Aleyhi ve Sellem) secde edince omuzlarının arasına koydu. Bunun üzerine gülüş­tüler; ve birbirlerinin üzerine yanlamaya başladılar. Ben de ayakta bakı­yordum. Bir kuvvetim olsa onu Rcsûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ‘in sırtından atardım! Peygamber (SallaUahü A leyhi ve Selime) secdede idi; başı­nı kaldırmıyordu. Nihayet bir insan giderek Fâtıme’ye haber verdi. Fâ-tıme yetişmiş bir kızcağız… hemen gelerek (babasının) üzerinden o sar­gıyı attı. Sonra onlara dönerek sitemde bulundu.

Peygamber (SallaUahü Aleyhi veSeliem) namazını bitirince sesini kal­dırdı; ve onlara bed dua etti. Dua ettiği zaman üç defa eder; bir şey di­lediği zaman üç defa dilerdi. Sonra üç defa :

«Allahım, Kureyş sana havale!» dedi. Müşrikler onun sesini işitince gülmeleri kesildi. Ve duasından korktular. Sonra:

«Allahtm, Ebû Cehil b. Hişâm ile Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa, Velîd b. Ukbe [31], Umeyye b. Halef ve Ukbe b. Ebî Muayt sana havale!» dedi. (Yedinciyi de söyledi ama onu belleyemedim.) Muhammed (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)’i hak (dîn) ile gönderen Allah’a yemîn ederim ki bu ad­larını saydığı kimseleri Bedir harbinde yerlere serilmiş gördüm. Sonra çukura, Bedir çukuruna sürüklendiler.

Ebû İshâk: «Bu hadîste Velîd b. Ukbe hatadır.» demiştir.

108- (…) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Muhammed b. Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız İbni’l-Müsenna’nındır. (Dediler ki) : Bize Muham­med b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be rivayet etti. (Dedi ki) :

Ebû İshâk’ı, Amr b. Meymûn’dan, o da AbduIIah’dan naklen rivayet eder­ken dinledim. Abdullah şöyle demiş:

Bir defa Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) secdede, etrafında Ku-reyş’den bâzı insanlar bulunduğu bir sırada Ukbe b. Ebî Muayt bir dişi deve sargısı getiriverdi. Ve onu Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ‘in sırtına attı. O başını kaldırmadı. Az sonra Fâtıme gelerek onu sırtından aldı. Ve bunu yapana bed duâ etti. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)de :

«Allahım, Kureyş’ten bu cemâat, Ebû Cehil b. Hişâm, Utbe b. Rabîa, Ukbe b. Ebî Muayt, Şeybe b. Rabîa, Umeyye b. Halef yahut Ubey b. Halef (burda şüphe eden Şu’be’dir) sana havale!» dedi.

Yemin olsun ki ben bunları Bedir günü öldürülmüş görmiişümdür. Arkacağmdan bir kuyuya atıldılar. Yalnız Ümeyye yahut Übeyy’in maf­salları kesildi, fakat kuyuya atılmadı.

109- (…) Bize Ebü Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ca’fer b. Avn rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Ebû lshâk’dan bu isnâdla bu hadîsin benzerini habrr verdi. Şunu da ziyade etmiş: -Üç defa söylemeyi seviyor üç defa :

«Allahım! Kureyş sana havale! Allahım, Kureyş sana havale! Allahım, Kureyş sana havâle!»diyorâu. Kureyş’în arasında Velîd b. Utbe ile Ümey­ye b. Halefi de anmış; ve şekketmemiştir. Ebıı lshâk : «Yedinciyi unut­tum.» demiştir.

110- (…) Bana Seleme b. Şebîb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasen b. A’yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû İshâk, Amr b. Meymûn’dan, o da Abdullah’dan nakle» rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Resûliillah (Sallattahü Aleyhi ve Sellem) Beyte karşı durarak Kureyş’den altı kişi aleyhine dua etti. Bunların içinde Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa ve Ukbe b. Ebî Muayt da vardı. Allah’a yemîn ederim ki, ben bunları Bedir harbinde yere serilmiş gördüm. Gü­neş kendilerini değiştirmişti. Sıcak bir gündü.

Bu hadîsi Buhâri «Ktt&bü’l-Vudû*», «Kitabü’l-Cizye», «Kitabü meb’as-in-Nebiyy», «Kitabü’s-Salât», «Kitâbü’l-Cihâd» ve «Kitâbü’1-Megâzî»’de; Nesâî «Kitabü’t-Tahâre» ile «Kitâbü’s-Siyer»’de tahrîc et­mişlerdir.

Selâ: Hayvanın karnındaki yavrunun sargısıdır. İnsanda buna me­şime denilir.

«Düşmanın en şjakîsi»’nden murâd : Ukbe b. Ebi Muayt’-tır. Nitekim ikinci rivayette ismi tasrîh edilmiştir.

«Menea» düşmanın eziyyetini men’ edecek kuvvet yahut aşiret efra­dı demektir. Bu takdirde kelime «mâni’-‘in cem’idir. Fakat bâzıları bu kelimenin izzet ve şeref mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Zemah -serî: «Bu kelime enefe ve azamet lâfızlarında olduğu gibi bir mas-dardır.» demiştir.

Müşriklerin bed duadan korkmaları mekân i’tiban iledir. Yâni Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYın duası kabul edilir diye değil, Kâbe’de yapılan duâ makbuldür diye korkmuşlardır.

«Bir şey dilerse üç defa dilerdi.» cümlesinden murâd: Yine duadır. Te’kîd için lâfız değiştirilerek üst tarafa atfedilmiştir. Peygamber (SaUttllahü Aleyhi ve Seüem) bu duayı namazdan çıktıktan sonra Kâ’be’ye karşı yapmıştır.

Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)’\n bed duâ ettiği şahısların ye­dincisi râvi belleyememişse de «Sahîh-i Buhâri»’de bunun Umara b. Velîd b. Muğira olduğu bildirilmiştir. Yalnız bazıları bunu müş-kil görmüşlerdir. Çünkü Siyer ulemâsının beyanlarına göre Umara b. Velîd Habeşistan’da Necâşî ‘nin yanında bulunuyor­du. Kendisi güzeldi. Necâşî ‘nin karısına musallat olmuş; bu sebeple Necâşî sihirbazlarından birine onu sihirletmişti. Bundan sonra Umara vahşîleşmiş; ölünceye kadar vahşî hayvanlarla gezmiş; nihayet Hz. Ömer zamanında Habeşistan adalarından birinde öl­müştür. Kaadî Iyâz diyor ki : «Bunun cevâbı şudur : Hz. İbni Mes’ûd’un görmesinden murâd : Ekserisini görmüş olmasıdır.

Buna delîl Ukbe b. Ebî Muayt ‘tır. O da yedi kişiden biridir, fakat Bedir harbinde öldürülmemiş; oradan esir olarak nakledilmiş­tir. Onu Irku’z-Zubye denilen yere geldiklerinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hapsederek öldürmüştür.»

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

1- Mekke’de yapılan duayı küffar bile büyük görürler.

2- Küffâr Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in doğruluğunu bi­lirlerdi. Lâkin inâd ve hasetlerinden ona inkıyâd etmemişlerdir.

3- Duayı üç defa yapmak müstehabtır.

4- Zâlime bed dua etmek caizdir. Fakat bazıları: «Bunun yeri zâ­lim kâfir olduğu zamandır; müslüman olursa ona bed duâ değil, istiğfar ve tevbe sureti ile duada bulunmak müstehaptır.» demişlerdir.

5- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in sırtında pis sargı varken namaza nasıl devam ettiği müşkil görülmüştür. Kaadî Iyâz bu işkâle cevap vermiş ve : «Sargı pis değildir; çünkü bağırsaktaki pislikle bedenin rutubeti temizdirler. Sargı da bunlardandır. Pis olan yalnız kan­dır.» demişse de bu cevap ancak: «Eti yenen hayvanların pisliği temiz­dir.» diyen îmam Mâlik’le ona uyanların mezhebine göre doğru­dur. Hanefî1er’le Şâfiî1er’in ve diğer ulemânın mezhepleri­ne göre eti yenen hayvanın pisliği necistir.

Nevevî, Kaadî ‘nin bu cevabını çürüttükten sonra : «Makbul cevâp : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in sırtına ne konulduğunu bilmemesidir…» diyor.

6- Kâfirin defni îcâb etmediği halde Bedirde Öldürülenlerin kuyuya atılmaları onları defin için değil, bilâkis tahkir için, bir de fena kokularından halk bîzâr olmasın diyedir. Kuyuya atılan cesetlerin yirmi küsur olduğu rivayet edilmiştir.

111- (1795) Bana Ebû’t-Tâhİr Ahmed b. Amr b. Şerh ile Harmele b. Yahya ve Amr b. Sevvâd El-Âmirî rivayet ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. (Dediler ki) : Bize îbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yû­nus, tbni Şihab’dan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Urvetü’bnü’z-Zübeyr rivayet ntti. Ona da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in zev­cesi Aişe rivayet etmiş ki, kendisi ResûlüNah (Sallaliohii Aleyhi ve Setlemi’e:

— Yâ Resûlâllah! Uhud gününden daha şiddetli bir gün başına geldi mi? diye sormuş da şöyle buyurmuşlar:

«Gerçekten senin kavminden neler basıma geldi neler!.. Onlardan başıma gelenin en şiddetlisi Akabe günü gelmiştir. Kendimi Ibni Abdı Yâlîl b. Abdi Külâl’e arzetmiştim. Arzum hususunda bana İcabet etmedi. Ben de üzgün olarak gözümün gördüğü tarafa yollandım. Ve ancak Karnü’s-Seâlib’de kendime gelebildim de, başımı kaldırdım. Bîr de ne göreyim! Bîr bulut… Beni gölgelendirmiş! Baktım; içinde Cibril!.. Hemen bana sesle­nerek :

— Muhakkak Allah (Azz.e ve Celle), kavminin sana söylediklerini ve sana verdikleri redd cevabını İşitti de onlar hakkında dilediğini kendisine emretmen İçİn sana dağlar meleğini gönderdi. Dedi. Arkaç iğin dan:

Dağlar meleği bana seslendi ve selâm verdi. Sonra:

— Yâ Muhammedi Şüphesiz Allah, kavminin sana söylediklerini işit­ti. Ben de Dağlar meleğiyim) Rabbin beni sana dilediğini emretmen için gönderdi. İmdi ne dilersen dile! Eğer üzerlerine iki Ahşebi kapamamı di­lersen (kaparım) dedi. Resû\ü\lah(SalIal!ahİi Aleyhi ve Sellem) ona şunu söy­lemiş :

«Bilâkis! Allah’ın onların sulblerinden sırf Allah’a ibâdet edecek, ona hiç bir şeyi şerik koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim!» Bu hadisi Buhâri «Bed’ü’1-Halk» ve «Tcvhîd» bahislerinde: Nesâi «Kitâbü’n-Nüût*’da tahrîc etmişlerdir.

Akabe : Mina’dadır; ve şeytan taşlanan yerlerden biridir. Vak’a bi’setin onuncu yılı Şevval ayında geçmiştir. Ebû Tâ1ib ile Hz, Hatice ‘nin vefatlarından sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) kendisini himaye ederler ümidi ile Tâif’e gitmiş; oranın üç büyük reisine müracaat etmişti. Bunlar : Kinâne b. Abdi Yâ1i1 ile Habîb ve Mes’ûd ismindeki şahıslardı. Mekke müşriklerinden gördüğü ezâ ve cefalardan kendilerine şikâyette bulun­muş, fakat onlardan kabul görmemişti.

İbni İshâk’ın beyanına göre yine o sene Kinâne b. Abdi Yâlîl, Tâifliler ‘dert bir hey’etle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selimi) ‘e gelereK müslüman olmuştur. Medâinî ise gelen hey’etin müslüman olduğunu, içlerinden yalnız Kinâne b. Abdi Yâ1î1’in İslâmiyeti kabul etmeyerek Romalılara gittiğini ve orada öl­düğünü söylemiştir.

Karnu’s-Seâlib: Mekke’ye bir gün bir gece mesafede bulunan bir yerdir. Buna Karnü’l-Menâzil de derler. Necd1iIer’in mikaatıdır. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Tâif reisle­rinden gördüğü kötü muameleden o kadar üzülmüştü ki, nereye gidece­ğini bilmez bir şekilde hayretler içerisinde Karnu’s-Seâlib’e kadar gelmişti. Orada kendini toparladı ve Cibril (Aleyhisseıöm) \ gördü.

İki Ahşeb: Mekke ‘deki Ebû Kubeys ile onun karşı­sındaki Kuaykân dağlarıdır.

Hadîs-i şerif Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellemyin kemâlâtına ve ümmeti hakkında beslediği sonsuz şefekat ve merhametine delildir.

112- (1796) Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybe b. Saîd ikisi birden Ebû Avâne’deıı rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Esved b. Kays’dan, o da Cündüb b. Süfyân’dan naklen haber verdi. Cündüb şöyle demiş :

— Bu gazalardan birinde Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in parmağı kanadı da şöyle buyurdular:

«Sen kanayan parmaktan başka bir şey değilsin! Ama başına gelen Allah yolunda gelmiştir!»

113- (…) Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile İshâk b. İb­rahim de hep birden İbni Uyeyne’den, o da Es ve d b. Kays’dan naklen bu isnadla rivayet ettiler. O şunu da söylemiş: «Resûlüllah (SallallahüAleyhi ve Sellem) bir cemaatin içinde idi; ve parmağından isabet aldı.»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâfcü’l-Cihâdi ve’s-Siyer» ile «Kitâbü’l-Edeb»’de; Tirmizî «Tefsir» ile «Şemail» bahislerinde; Nesâi «El-Yevm ve’l-Leyle»’de tahrîc etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîste yaralı parmağına hi-tab etmiştir. Bu ya istiare yolu ile yahut bir mu’cize kabilinden hakikat olarak parmağı teselli için söylenmiştir. Mânâ şudur: «Sebat et ey par­mak! Çünkü sen helak olmak veya kesilmek gibi bir şeyle iptilâ edilme­din. Sadece yaralandın. Bu dahî boşa gidecek değildir; bilâkis Allah yo­lunda, onun rizası uğrunda olmuştur!»

Bu yaralanmanın Uhud gazasında olduğu söylenir. Hadîste ge­çen «gâr» kelimesi hakkında ulemâdan Ebû’l-Velîd: «Her hal­de (gâziyen) olacaktır; tashîf yapılmıştır. Nitekim diğer rivayette (ga­zalardan birinde) denilmiştir.» şeklinde mütâlea beyân etmişse de Kaadî Iyâz buna i’tirâzla: «Gâr kelimesinden bâzan mağara değil de cemâat ve ordu mânâları kasdedilir…» demiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhı ve Settemf’in bu sözü bir racezdir. Racezin şiirden sayılıp sayılmadığını Huneyn gazası babında görmüştük. Onu şiirden sayanlar dahî: «Şiirin şartı bizzat maksud olmaktır; bu ise maksud değildir; tesadüfen ağıza gelivermiştir. Bir de ma’ruf olan ri­vayette fiillerin sonları (demîti) ve (lâkîti) şekillerinde harekelidir. Yal­nız bazıları onları (demît) ve (lâkît) şeklinde sakin okumuşlardır» de­mişlerdir.

114- (1797) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-yân, Esved b. Kays’dan naklen haber verdi ki, kendisi Cündüb’ü şunu söylerken işitmiş :

(Bir ara) Cibril, Resûlüllah (Sailallahii Aleyhi ve Sellem)’e gelmekte ge­cikti. Bunun üzerine müşrikler : Muhammed’e veda’ edildi. Dediler. Allah (Aize ve Ceile) de :

«Kuşluk zamanına ve sakinleştiği vakit geceye yemîn ederim ki, Rabbin sana ne veda’ etti, ne de küstü!» [32] âyetlerini indirdi.

115- (…) Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi’ rivayet et­tiler. Lâfız İbni Râfi’indir. (İshâk ; Bize haber verdi ta’bîrini kullandı, tbni Râfi’ ise: Bize Yahya b. Âdem rivayet etti, dedi.) (Yahya demiş ki:) Bize Züheyr, Esved b. Kays’dan rivayet etti. Demiş ki: Ben Cün-düb b. Süfyân’ı şöyle derken işittim :

Resûlüllah (SaİlalIahü Aleyhi ve Sellem) rahatsızlandı da iki veya üç ge­ce kalkamadı. Derken ona bir kadın gelerek :

— Yâ Muhammed! Ben şeytanın seni terk etmiş olmasını cidden umarım! Onun iki veya üç gecedir sana yaklaştığını görmedim! Dedi. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle):

«Kuşluk zamanına ve sakinleştiği vakit geceye yemîn ederim ki, Rabbin sana ne veda’ etti; ne de küstü!» âyetlerini indirdi.

(…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile Muhammed b. Müsennâ ve İbni Beşşâr da rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Mu ha mine d b. Ca’fer, Şu’be’dten rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrahim dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mülâî ha­ber verdi. {Dedi ki) : Bize Süfyân rivayet etti. Her iki râvi Esved b. Kays’dan bu isnadla ikisinin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’t-Tefsîr» ile «Kıyamü’1-leyl» bahis­lerinde tahrîc etmiştir.

Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)’in birkaç gece teheccüd nama­zına kalkamadığını görerek ona gelen kadın Ebû Süfyân’m kız kardeşi Ümmü Cemil Avrâ’ binti.Harb ‘tir. Bu ka­dın Ebû Leheb’le evli olup «Leheb» sûresinde, odun taşır vazi­yette haşrolunacağı bildirilmiştir.

Âyetteki tevdî’den murâd : Terk etmektir. Zira vedalaşan bir kimse o şahsı mübâlegah bir surette terk etmiş olur.

Cibril (Ateyhtsselâm)’m Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e kaç zaman gelmediği ihtilaflıdır. İbni Cüreyc ‘den oniki gün gel­mediği rivayet olunmuş; İbni Abbâs (Radiyallahüanh) onbeş, bir rivayette yirmibeş gün gelmediğini söylemiştir. Mukaati1 bu müd­detin kırk gün olduğunu bildirmiştir. Üç gün olduğunu söyleyenler de vardır.

Hz. Cibrî1’in niçin gelmediği hususunda da birkaç kavil vardır:

a) Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)’in hizmetçisi Havle (Radiyallahü anh) ‘dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin yatağının altında bir köpek eniği ölmüş. Bu arada birkaç gün vahi kesilmiştir. Havle’ye :

«Yâ Havle! Benim evimde ne oldu?» diye sormuş. Bunun üzerine Hz. Havle evi güzelce süpürmüş. Bir de bakmış ki yatağın altında bir köpek eniği ölmüş!.. Hemen onu oradan atmış. Az sonra Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) sakalı titreyerek gelmiş; ve:

«Yâ Havle! Beni ört!» demiş. Ve Duhâ sûresi inmiş.

b) Mukaatil’in rivayetine göre vahiy gecikince müslümanlar: Yâ Resûlâllah! Sana gelen vahiy durdu! demişler. O da şu cevâbı vermiş:

«Siz mafsallarınızı temilzemediğiniz, tırnaklarınızı da kesmediğiniz halde vahiy nasıl iner!»

c) İbni İshâk’dan rivayete göre müşrikler Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemj’e Hızır, Zülkarneyn ve ruhu sormuşlar. O da ertesi gibi cevap vereceğini söylemiş, fakat inşa allah dememiş. Bundan dolayı Cibril (Aleyhisselam) birkaç gün gelmemiş. Müşrikler bunu görünce:

— Rabbi onu terk etti! demişler. Az sonra Cebrail (Aleyhisseiâm) Duhâ sûresi ile birlikte :

«Sakın bir şey için : Ben bunu yarın yaparım; deme! Ancak İnşaallah dersen o başka!» [33] âyetini getirmiş.

Duhâ : Kuşluk zamanı demektir. Buradaki kasem: Kuşluğun Rabbine yemin olsun! şeklinde takdir olunur.

Kala: Sevginin zıddı, yâni buğz etmek ve küsmektir.

40- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Duası ve Münafıkların Ezasına Sabrı Hakkında Bir Bab

116- (1798) Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî ile Muhammed b. Râfi’ ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Lâfız İbni Râfı’indir. (İbni Râfi’; haddesenâ ta’birini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazzâk haber verdi de­diler.) (Abdürrezzâk demiş ki:) Bize Ma’mer, Zühri’den, o da Urve’den naklen haber verdi. Ona da Üsâme b. Zeyd haber vermiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde semer bulunan bir eşeğe binmiş. Al­tında bir Fedek kadifesi varmış. Arkasına da Üsâme’y» bindirmiş. Ken­disi Haris b. Hazrec oğullarındaki Sa’d b. Ubâde’yi dolaşmağa gidiyor­muş. Bu iş Bedir vak’asmdan önce olmuş. Nihayet müslümanlarla putpe­rest müşriklerden ve içlerinde Abdullah b. Übeyy de olduğu halde ya-hudîlerden müteşekkil karma bir toplantının yanına uğramış. Toplantıda Abdullah b. Revâha da varmış. Hayvanın kaldırdığı toz duman meclisi kaplayınca Abdullah b. Übeyy elbisesi ile burnunu kapamış; sonra : Üze­rimize tozatmayın! demiş. Müteakiben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara selâm vermiş. Sonra durarak inmiş; ve kendilerini Allah’a (îmâna) da’vet etmiş; onlara Kur’ân okumuş. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy:

— Be adam! Bundan daha güzel bir şey yok!.. Eğer söylediklerin hak ise bizi toplantılarımızda rahatsız etme de evine dön!.. Artık bizden sana kim giderse ona anlat! demiş. Abdullah b. Revâha da:

— Sen bize toplantılarımızda gel!.. Zira biz bunu istiyoruz! muka­belesinde bulunmuş. Derken müslümanlarla müşrikler ve yahudiler bir­birlerine söğmüşler. Hattâ birbirlerinin üzerine atlamayı gönüllerinden geçirmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise onları yatıştırmağa çalışıyormuş. Sonra hayvanına binerek Sa’d b. Ubâde’nin yanma girmiş ve şunları söylemiş:

«Ey Sa’d! Ebû HubSb’ın {yâni Abdullah b. Übeyy’in) ne söylediğini işitmedin mi? Şöyle… şöyle dedi.» Sa’d:

— Onu affet yâ Resûlâllah, bağışla! Vallahi Allah sana verdiğini ver­miştir. Gerçekten bu yerin ahâlisi ona tâc giydirmeye, sarık sarmaya itti­fak etmişlerdi. Allah, sana verdiği hak ile bunu reddedince bu onun bo­ğazına durdu. İşte ona gördüğün şeyi yaptıran budur! demiş. Bunun üze­rine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)onu affetmiş.

(…) Bana Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Huceyn (yâni İbni’l-Müsennâ) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Ukayl’den, o da İbni Şihâb’dan bu isnâdda bu hadîsin mislini rivayet etti. Şunu da zi­yâde eyledi: «Bu mesele Abdullah müslüman olmazdan önce idi.»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’1-Edeb», «Kitabü’t-Tefsîr», «Kitâbü’l-İsti’zân», «Kitâbü’I-Cihâd» ve «KHâbü’l-IJbâs»’da kimi kısaca, kimi tam olarak tahrîc etmiş; Nesâi dahi «Tıbb» bahsinde rivayet etmiştir.

Fedek : Medîne’ye iki veya üç konak mesafede meşhur bir yerdir.

Buhayra : Bahîra’nın ismi tasgiridir. Burada her iki şeklinden murâd şehir yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yaşadığı Medînei Münevvere ‘dir.

Tâc giydirmekten maksat; Kıral yapmaktır. Araplar birini kıral i’lân edecekleri vakit.ona tâc giydirirler; başına.kırallara mahsus bir sarık sa­rarlardı.

Ebû Hûbâb: Abdullah b. Übeyy’in künyesidir. Künye ekseriyetle ikram bildiren bir lâkab ise de bazan1 burada olduğu gibi Şöhret ve saire için de kullanılır. Anlaşılıyor ki Abdullah b. Übeyy tam kıral i’lân edileceği sırada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zuhur ederek Hak dîni ve Kur’ân’ı getirmiş; bu onun kıral-lığma mâni’ olmuştur.

«Bu onun boğazına durdu.» cümlesinin mânâsı : Buna çok üzüldü ve kıskandı demektir. Abdullah b. Übeyy münafık, (yâni dışı müslüman içi kâfir) bir adamdır. Gerçi bu hadîsin sonunda: «Bu mesele Abdullah müslüman olmazdan önce idi.» deniliyorsa da bundan maksat hakîkaten müslüman olduğunu değil, müslüman görünmeye baş­ladığını anlatmaktır. Yoksa kendisi açık açık münafık idi. Münafıklığına sebep. Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Selkm)’i çekememesi olmuştur.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

1- At ve eşek gibi hayvan, kuvvetlice olursa üzerine binen kimse birini arkasına alabilir.

2- Vâsıta üzerinde hasta dolaşmaya gitmek caizdir.

3- Büyüklerin eşeğe binmesi bir nakîsa değildir.

4- Büyüklerin, küçükleri dolaşması ve tevazu’ göstermeleri sün­nettir.

5- Müslümanlarla birlikte kâfirler de bulunan bir cemâate selâm vermek caizdir. Ancak bu selâm yalnız müslümanlara niyet edilerek ve­rilir.

6- Mola verilen yerde az durulursa hayvandan inmemek caizdir. Çok durulacaksa Peygamber (Sallallahü Aleyhı veSetlem)’in yaptığı gibi hay­vandan inmek sünnettir.

117- (1799) Bize Mu hanime d b. Abdilâla Ei-Kaysî rivayet etti. (De­di ki) : Bize Mu’temir, babasından, o da Enes b. Mâlik’ten naklen riva­yet etti. (Şöyle demiş) :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e :

— Abdullah b. Übeyy’e gitsen (iyi olur) dediler. O da gitti. Ve bir eşeğe bindi. Müslümanlar da gittiler. O yer çoraktı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) yanına varınca Abdullah:

— Yanımdan çekil! Vallahi eşeğinin pis kokusu beni rahatsız etti! dedi. Bunun üzerine Ensârdan bir zât:

— Vallahi Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)’in eşeği koku i’tibârı ile senden daha güzeldir! cevabını verdi. Derken Abdullah namına, kav­minden biri gadaba geldi. Ve her iki taraf namına arkadaşları gadaba geldiler. Aralarında hurma dalı ile, ellerle ve ayakkabıları ile kavga oldu.

Duyduğumuza göre :

«Eğer mü’mİnlerden iki taife çarpışırlarsa hemen onların arasını yatış­tırın!» [34] âyeti onlar hakkında inmiş.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’s-Sulh»’da tahrîc etmiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Abdullah b. Übeyy’e gitmesi onu dîne davet içindi. Abdullah kavminin reisi olduğu İçin o müslüman olursa kavminin de İslâmiyeti kabul etmesi me’muldü. Bu ziyaret hicretin ilk günlerinde olmuştu.

Enes (Radiyallahü anh^ âyet-i kerimenin Abdullah b. Übeyy kıssası hakkında indiğini söylüyor. Fakat İbni Battal buna im­kân görememiş ve şunları söylemiştir:

«Âyet-İ kerîmenin Abdullah b. Übeyy kıssası ve onun arkadaşları ile ashabın çarpışması hakkında inmesi imkânsızdır. Çünkü Abdullah’m arkadaşları mü’min değillerdi…

Âyet, bir had meselesinde ihtilâfa düşerek sopalarla ve ayakkabıları ile dö’ğüşen Evs ve Hazrec kabileleri hakkında inmiştir. Bunu Saîd b. Cübeyr, Hasan ve Katâde söylemişlerdir.»

Bu âyetin iniş sebebi hakkında muhtelif kaviller vardır. Bunlar tef­sirlerde görülebilir.

Abdullah b. Übeyy ‘e cevap veren zât bir rivayette Hz. Abdullah b. -Revana ‘dır.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Hadîs-i şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in son derece âlîcenâb ve sabırlı olduğuna delildir.

2- Ashab-ı kiram Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i canları gibi sever, sayar; ona karşı hudûdsuz hürmet ve ta’zîm gösterirlerdi.

3- Eşeğe binmek “bir nakîse değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz kolaylık olsun diye kimi eşeğe, kimi deveye, bâzan ata, bâzan da katıra binmiştir.

4- Medİhde mübâlega caizdir.

5- Bir yere giderken hocanın vasıtaya binmesi; talebenin yürümesi caizdir.

41- Ebü Cehlin Katli Babı

118- (1800) Bize Aliy b. Hucr Es-Sa’dî rivayet etîi. (Dedi ki) : Bize îsmâîl (yâni İbni Uleyye) haber verdi, (Dedi ki) : Bize Süleyman Et-Teymî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Enes b. Mâlik rivayet etti. (Dedi ki) : Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bizim için kim bakacak; Ebû Cahil ne yapmış?» buyurdu. Bunun üzerine İbni Mes’ûd gitti. Ve onu Afrâ’nm iki oğlu vurmuş da yere se­rilmiş buldu. Hemen sakalından yakalayarak:

— Ebû Cehil sen misin? dedi. O da :

— öldürdüğünüz (yahut: kavminin Öldürdüğü) bir adamın üzerinde mi? cevâbını verdi.

Râvi diyor ki : Ebû Miclez [35] şöyle dedi: Ebû Cehil: Keski beni çiftçiden başkası öldürseydiL demiş.

(…) Bize Hâmid b. Ömer EI-Bekrâvî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu’temir rivayet etti. (Dedi ki) : Babamı şöyle derken işittim : Bize Enes rivayet etti. (Dedi ki) : ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ebû Cehrin ne yaptığını bana kim öğretecek?» buyurdular. Kavi, İb­ni Uleyye’nin hadîsi gibi rivayet etmiştir. Ebû Hiclez’tn sözü de İsmail’in zikrettiği gibidir.

Bu hadîsi Buhar i «Kitâbü’l-Meğâzî»’de tahric etmiştir, Kirmâni: «Bu hadis sahabenin mürsellerindendir; zira esah olan kavle göre Enes, Bedir ‘de bulunmamıştır.» demişse de bu söz doğru değildir. Esah kavle göre Hz. Enes, Bedir harbinde bu­lunmuştur. «Bedir gününde ben arkadaşlarıma su veriyordum!» de­diği sahîh senetle rivayet olunmuştur.

Bedir harbinde Peygamber (Sallaltahu Aleyhi ve Sellem)’in Ebû Ceh1’i sorması, öldürüldüğünü anlayıp da müslümanları sevindirmek içindir. Ebû Cehil Peygamber (Sallaltahu A leyhi ve Sellem)’in ve müslümanların baş düşmanı idi. Onun tepelenmesi ile müslümanlar şer­rinden kurtulmuşlardır. Müs1im’in rivayetine göre onu öldürenler ‘Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra ‘dır. Afra, Muâz’in annesidir. Babası Hars b. Rif ââ ‘dır. Burada Ebû Ceh1’i Afra’mn iki oğlunun öldürdüğü bildiriliyor. Bunlar Muâz’la Muavviz’dirler. ölmesine ramak kalan Ebû Ceh1’in kafasını da İbni Mes’ûd (Radiyallahü anh) kesmiştir.

Bu kavillerin arası şöyle bulunmuştur : Ebû Cehl’i öldürmek­te bu zevatın hepsi müşterektir. Yalnız her râvi vururken kimi gördü veya kimin vurmasi ile öldüğüne inandı ise onun öldürdüğünü söyle­miştir.

Ebû Ceh1’in Hz. İbni Mesûd’a: «Öldürdüğünüz bir adamın üzerinde mi?» demesi: «Siz beni öldürmekle ben ayıplanmam!» manasınadır. Hadîsteki «yahut kavminin öldürdüğü» ifadesinde şek eden râvi Süleyman EtTeymi ‘dir.

Ekkâr: Çiftçi demektir. Araplarca çiftçi itibarlı bir insan sayılmaz-mış. Ebû Cehil «Keşkİ beni çiftçiden başkası öldürseydi!» sözü ile Afra’ oğulları Muâz ‘la Muavviz’i kasdetmiş; onları küçültmek istemiştir. Afra’ oğulları Ensârdandılar. Ensâr bağ, bah­çe ve tarla sahibi insanlardı.

îbni Mes’ud (Radiyallahü anh)’ın Ebû Cehi1’i sakalın­dan yakalayarak: «Ebû Cehil sen misin?» diye sorması ondan öcünü al­mak içindi. Zira Mekke’de iken Ebû Cehil kendisine görül­medik ezâ ve cefâda bulunurdu. Hz. İbni Mes’ud, Ebû Cehi1’in kafasını kesmeden aralarında muhtelif sözler geçtiği rivayet olunur. Ez cümle îbni Mes’ûd: «Allah seni kahretsin ey Al­lah’ın düşmanı!» demiş; kafasını kesmek için boynuna bastığında Ebû Cehil de ona : «Gerçekten çok yüksek yere çıktın ey koyun çoban-cağızı!» diye hakaret etmiştir.

Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSellem) Ebû Cehi1’in öldürül­düğünü görünce üç defa :

«İslâm’ı ve müslümanları azız eyleyen Allah’a hamdolsun!» demiştir.

42- Yahudilerin Şeytanı Ka’b b. Eşrefin Öldürülmesi Babı

119- (1801) Bize İshâk b. İbrâhîm El-Hanzalî ile Abdullah b. Mu- ımed b. Abdirrahmân b. Misver Ez-Zührî ikisi birden İbni Uyeyne’den rivayet ettiler. Lâfız Zührî’nindir. (Dediler ki) : Bize Süfyân, Amr’-dan rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Câbir’i şunu söylerken işittim:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem):

«Ka’b b. Eşrefe kim çıkacak? Çünkü o Allah ve Resulüne eza etmiştir!» buyurdu. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme :

— Yâ Resûlâllah! Onu Öldürmemi mi istiyorsun? dedi. «Evet!» buyurdular. İbni Mesleme :

— Bana müsaade buyur da (söyleyeceğimi) söyleyeyim! dedi. «Söyle!» buyurdular. Müteakiben ona vararak (söyleyeceğini) söy­ledi. İkisinin aralarında olanları anlattı ve şöyle dedi:

— Bu adam sadaka istedi ve bizi dara düşürdü. Kâ’b bunu işitince :

— Vallahi ondan daha da yaka silkeceksiniz! dedi. İbni Mesleme :

— Biz şimdi ona gerçekten tâbi* olduk! Onu bırakıp da halinin ne­reye varacağını görmekten çekiniyoruz. Bana biraz ödünç vermem dile­rim! Dedi. Kâ’b:

— Bana rehin olarak ne vereceksin? diye sordu, tbni Mesleme :

— Neyi dilersen! cevâbını verdi.

— Bana kadınlarınızı rehin verirsin! dedi. İbni Mesleme:

— Sen Arapların en güzelisin, sana kadınlarımızı rehnede bilir mi­yiz hiç! dedi. Kâ’b:

— Bana çocuklarınızı rehin verin! dedi. İbni Mesleme :

— Birimizin oğluna söverler de : Bu iki yük hurma karşılığında reh-nedildî; derler. Lâkin biz sana zırhları (yâni silâhları) rehnedelim! dedi. Kâb da:

— Peki öyle ise! dedi. İbni Mesleme ona Haris, Ebû Abs b. Cebr ve Abbâd b. Bişr ile geleceğini va’detti. Bunlar geceleyin gelerek Kâb’ı ça­ğırdılar. O da yanlarına indi.

(Râvi) Süfyân (b. Uyeyne) şöyle demiş: Amr’dan başkası dedi ki: Karısı Kâ’b’a : Ben bir ses işitiyorum; sanki kan sesi! dedi, Kâ’b:

— Bu (gelen) Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşi ve Ebû Nâi-le’dir. Mert adam geceleyin yaralanmaya çağırılsa yine icabet eder! dedi. Muhammed (b. Mesleme) (dedi ki) ;

— O geldiği vakit ben elimi başına uzatacağım. Onu alt etme im­kânı buldum mu hemen tutun!

Kâ’b İndiği zaman kılıcını kuşanmış olarak indi. (Gelenler) : Biz senden tîb kokusu duyuyoruz! dediler. Kâ’b:

— Evet! Fülân hanım nikâhım altındadır. O Arapların en güzel ko­kulu kadınıdır; cevabını verdi, tbni Mesleme:

— Bana bundan koklamaya müsaade eder misin? dedi. Kâ’b:

__ Evet! Koklayabilirsin! cevâbmı verdi. O da tutarak kokladı.

Sonra;

— Tekrarlamama müsaade eder misin? dedi; ve başına iyice hâkim oldu. Arkasından : Tutun! dedi. Onu hemen öldürdüler.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l-Megâzî»’de tahrîc etmiştir.

Kâ’b b. Eşref, Benî Kureyza yahudilerinin şâiri­dir. Daima Peygamber (SallaV.ahü Aleyhi ve Seîlem)’\e müslümanları hicve­der; müslümanlar aleyhine müşriklere yardımda bulunurdu. Bedir harbinde maktul düşen müşriklere ağlamış ve haklarında şiirler yazmış­tı. Zengindi. Hicretin üçüncü yılı ramazanında öldürüldü.

Muhammed b. Mesleme Radiyaiiahu arifi) Ashâb–ı kiram’in büyüklerinden olup Bedir’de ve diğer gazaların hepsin­de bulunmuş; 43 veya 46 tarihinde Medîne’de vâlî bulunduğu sırada vefat etmiştir.

Ulemâ Kâ’b’in bu şekilde hîle ile öldürülmesinin sebebi de ce­vabı hususunda ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâzirî şöyle diyor: «İbnı Mesleme’nin Kâ’b’ı bu şekilde öldürmesi Peygamter (Sailaüahu Aleyhi ve Seîlem) verdiği ahdi bozduğu, ona hicvederek sövdüğü içindir. Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) aleyhine kimseye yardım etmeyece­ğine söz vermişti. Sonra onun aleyhine düşmanlarla birleşerek onlara yar­dım etti…»

Kaadî Iyâz’ın beyanına göre ulemâdan bazıları bu meseleye şöyle cevap vermişlerdir:

Muhammed b. Mesleme hiç bir sözünde Kâ’b’a emân vermiş değildir. Onunla sadece ahş-veriş hususunda konuşmuş, bir de hâlinden şikâyet etmiştir. Kendisine bir söz veya emân vermemiştir. Bi­nâenaleyh hiç bir kimsenin «onu gadren Öldürdü!» demesi helâl olamaz. Böyle bir sözü biri Hz. A1î’nin yanında söylemiş de Alî (Radİyatlahu anh) onun boynunu vurdurmuş. Gadir ancak emân verilip de öldü­rüldüğü zaman olur.

Muhammed b. Mesleme (Radİyallahü anh) ‘m : «Bana mü­saade buyur da söyleyeceğimi söyleyeyim!» sözünden muradı : İzin ver de hem kendi tarafımdan hem de senin nâmına söylenmesini yararlı gör­düğüm sözleri kimi ta’riz, kimi tasrîh yolu ile kendisine söyleyeyim de­mektir.

«Sanki kan sesi!» ifadesi: Sanki kan davacısının sesi yahut kan dö­kücünün sesi manasınadır.

«Bu (gelen) Muhammed b. Mesleme île süt kardeşi ve Ebû Nâile’dir.» cümlesi bütün nüshalarda bu şekilde rivayet olunmuşsa da Kaadi Iyâz şeyhinden naklen : «Doğrusu Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşi Ebû Naile ‘dir.» diyor. Filhakika Siyer ulemâ­sı Ebû Naile’nin Muhammed b. Mesleme ile süt kardeşi olduklarını kaydederler. Ebû Naile, Kâ’b’in da süt kardeşi idi.

Kâ’b b. Eşref’in katline bir rivayette dört, diğer rivayette beş kişi iştirak etmiştir.,Bunlar : Muhammed b. Mesleme, Ebû Naile Silkân b. Selâme, Abbâd b. Bişr, Ebû Abs b. Cebr ve Haris b. Evs ‘tir.

Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1- Bazıları bu hadîsle istidlal ederek : «Evvelce İslâm’ı kabule da­vet olunmuş bir kâfire hile yapmak ve baskında bulunmak caizdir.» de­mişlerdir.

2- Ta’rîz caizdir. Târîz : Kapalı mânâsı sahîh olan, fakat muhatab ondan daha başka bir mânâ anlayan sözdür. Şer’î bir hakka mâni’ ol­mamak şartı ile harplerde ve sair yerlerde bu caizdir. Meselâ: Mu­hammed b. Mesleme ‘nin ; «Bu adam sadaka istedi ve bizi dara düşürdü.> sözü caiz hattâ müstehab bir ta’rîzdir. Çünkü kapalı mânâsı: Bizi içinde yorgunluk ve darlık olan şeriat âdabı ile te’dîb ve terbiye etti. Ama bu yorgunluk Allah’ın rızası uğrunadır; binâenaleyh bizim için makbuldür; demektir. Fakat muhatab bundan makbul olmayan^ yorgun­luğu anlamıştır.

43- Hayber Gazası Babı

120- (1365) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İs-mâîl (yâni îbni Uleyye) Abdülâzîz b. Suheyb’den, o da Enes’den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem )Hayber*e gaza etmiş, Enes şöyle demiş:

Orada sabah namazını alaca karanlıkta kıldık. Müteakiben Nebiy-yüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) (hayvanına) bindi. Ebû Talha da bindi. Ben de Ebû Taİha’nın terkisinde idim. Derken Nebiyyüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) (hayvanını) Hayber’in sokağında koşturdu ve Nebiyyül­lah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) ‘in uyluğundan elbise açıldı. Ben Nebiyyül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'”m uyluğunun beyazını görüyordum. Şehre girince:

«Allah en büyüktür! Hayber harâb olmuştur. Biz bir kavmin sahasına indik mi artık inzar edilenlerin sabahı kötü olur!» buyurdu. Bunu üç de­fa tekrarladı. Millet işlerine çıkmıştı. «Muhammedi..» dediler.

(Hâvi) Abdülâzîz şöyle demiş: «Arkadaşlarımızdan bazısı: «Bir de ordu!..» dedi. Enes*:

«Biz Hayber’i cebren aldık!» demiş.

121- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (De­di ki) : Bize Sabit, Enes’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Hayber günü ben Ebû Taİha’nın terkisinde idim. Ayağım, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi’m ayağına dokunuyordu. Hayberlilere güneş doğduğu zaman vardık. Hayvanlarını (kıra) çıkarmışlardı. Kendileri de baltaları ile, zenbUleri ile ve kazmaları ile çıkmışlardı. (Bizi görünce 🙂

— Muhammed ve ordu!., dediler. Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) de:

«Hayber harab oldu. Biz bir kavmin sahasına indik mi artık inzâr edilenlerin sabahı kötü olurb.buyurdu. Arkacığından Allah (Azze ve Ceîle) onları hezimete uğrattı.

122- (…) Bize İshâk b. İbrahim ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Nadir b. Şümeyl haber verdi. (Dedi ki) : Bize Şu’ue, Katâde’den, o da En es b. Malik’den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :

Resûlüllah (Saiialtahü Aleyhi ve Sellem) Hayber’e vardığında:

«Biz bir kavmin sahasına indik mi artık inzâr edilenlerin sabahı kötü olur!» buyurdular.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’s-SalâU’da; Ebû Dâvûd «Ha-râc»’da; Nesâî «Nikâh», «Velîme» ve «Tefsir» bahislerinde muhtelif râvüerden tahrîc etmişlerdir.

Hayber: Yahudicede kal’a demektir. «Buraya ilk yerleşen Hayber isminde biridir. Sonraları bu isim o yere verilmiştir.» diyenler de vardır. Medine ile Şâm arasında mahsuldar ve hurmalık bir vaha olup Medine’ye altı konak mesafededir. Burası Benî Kureyza ile Benî Nadîr kabilelerine aitti.

Hayber gazası hicretin yedinci yılında olmuştur. Tirmizî ile Beyhakî ‘nin Hz. Enes’den rivayet ettikleri bir hadîse göre Peygamber (Saüal.ahü Aleyhi ve Sellem) bu harpte bir eşeğe binmiştir. Fa­kat gerek Buhâri gerekse Müs1im’in Sahihlerinde : «Nebiy-yullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)h.ayvanını Hayber’in sokağında koşturdu. Uyluğundan elbise açıldı…» denildiğne bakarak İbni Kesir o gün Peygamber (SaUaüahü Aleyhi ve Seilem) in bir at üzerinde bulunduğuna kail olmuş ve: «Bu hadîs sahîh ise muhasaranın bâzı günlerinde eşeğe bindiğine hamlolunur.» demiştir.

Mamafih eşeğin koşmasından da uyluğun açılması mümkündür. Bu harpte Hz. Enes’i terkisine alan Ebû Ta1ha (Radıyatiahü anlı) onun üvey babası idi. Hadîsin burasında hazif olduğu anlaşılıyor. Cüm­lenin takdiri şöyledir: «Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) hayvanını koşturdu. Biz de onunla beraber hayvanımızı koşturduk…» Hazfe delil:

«Dizim Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*\n uyluğuna dokunuyor­du.» cümlesidir. Zîrâ beraber koşmasalar Hz. Enes’in dizi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in uyluğuna dokunmazdı. Şunu da kaydedelim ki ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in uyluğu ya hızlı koşmaktan ya­hut kalabalıktan açılmıştı. Kendisinin bundan haberi yoktu.

Mâ1ikî1er bu hadîsle istidlal ederek: «Erkeğin uyluğu avret değildir.» demişlerdir. Diğer mezheplere göre uyluk avrettir. Bu hususta birçok meşhur hadîsler vardır. Hz. Enes’in Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)”in uyluğunu görmesi kasdi dejil, tesadüfendir.

Mâ1ikî1er’den bâzıları bu açılma meselesine cevap vermiş ve : «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın sevgili kuludur. Binâena­leyh Allah onu avretini açmak sureti ile ibtüâ etmez!» demişlerdir. Di­ğer mezheplerin ulemâsı ise: «İnsanın elinde olmadan avret mahallinin açılması bir nakısa değildir. Böyle bir şey mümteni’ olamaz!» mukabele­sinde bulunmuşlardır.

Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Selleınyin şehre girince neden: «Hayber harab olmuştur!» dediği hususunda ihtilâf edilmiştir. Bâzıları, na göre Hayberliler’in ellerinde tahrîb âletleri olan baltaları, kazmaları ve saireyi görünce bu yerin harab olacağım tefâülen söylemiş­tir. Bir takımları bunu şehrin isminden aldığına kaildirler. (Yâni harâb kelimesinin harfleri Hayber kelimesinden alınmıştır.) «Bu bir bedduadır.» diyenler de olmuştur. Fakat en doğrusu bu sözü Allah’ın bildirmesi ile söylemiş olmasıdır. Arkacı ğından :

«Biz bîr kavmin sahasına indik mi artık İnzar edilenlerin sabahı kotu ölür!» buyurmuştur.

Saha: Evlerin arasındaki boşluk avlu içi mânâlarına gelir. Bu cümle bir şart ve ceza cümlesidir, fakat ceza (yâni inzâr edilenlerin sabahı kötü olur!) cümlesi Kur’ân ‘dan iktibas edilmiştir. Bu âyet Peygamberler vasıtası ile dîne davet edilip de yine aklını basma almayanların akıbet’ lerinin kötü olacağını bildirmektedir. Vuku’u muhakkak işlerde hâdiseye misâl teşkil eden âyetlerle istişhadda bulunmak caizdir. Bunun örnekleri çoktur. Nitekim Mekke ‘nin fethinde Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) ‘in:

«Hak geldi; bâtılmuzmahil oldu…» buyurması bu kabildendi. Ulemâ âyetle istişhâd etmenin ata sözlerinde, konuşmalarda, şaka ve boş söz­lerde mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bu da Kitabullahı ta’zîm içindir, Hz. Enes : «Biz Hayber’i cebren aldık!» diyor. Mâzirî bu­rada şu mütâleada bulunmuştur: «Bu sözün zahiri bütün Hayber’in kahran alınmış olmasını iktizâ eder. Halbuki Mâlik’in, İbni Şihâb’dan rivayetine göre bir kısmı kahran, bir kısmı da sulh yolu ile alınmıştır. Ebû Dâvûd ‘un «SÜnen»’inde rivayet ettiği: (Hayber’i ikiye taksim etti. Yansını kendi hâdisât ve ihtiyaçlarına, yarısını da müslümanlara ayırdı.) hadîsi de müşkil kalır. Bunun cevâbı bâzı ule­mânın söylediği şu sözdür: Hayber’in etrafında çiftlikler ve köyler vardı. Bunları sahipleri terk edip gitmişlerdi. İşte bu yerlere sırf Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Selİem)’e mahsûstu; ve Hayber arazîsi­nin yarısını teşkil ediyordu. Geri kalan yerleri harben alınmıştı, ki bun­lar da gazilere taksim edildi.»

Hadisi Şerfiten Şu Hükümler de Çıkarılmıştır :

1- Namazı, vaktinin evvelinde kılmak müstehabtır.

2- Hayvan güçlü olursa bir kimseyi terkisine almak caizdir.

3- Hayvanı koşturmak ve düşmana baskın yapmak bir nakısa ve mürüvvete aykırı değil, bilâkis sünnet ve fazilettir.

4- Düşmanla karşılaşıldığı zaman tekbîr getirmek müstehabtır.

5- Baskının sabahları yapılması müstehabtır. Çünkü sabah, düşma­nın gafil bulunduğu zamandır. Orduların ise zevalden sonra karşılaşma­ları müstehab görülmüştür. Zira zevalden sonra hava bir parça serinle­diği için harbe karşı askerin neşatı daha çok olur.

123- (1802) Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd rivayet ettiler. Lâfız İbni Abbâd’ındır. (Dediler ki) : Bize Hatim —ki İbni İs­mail’dir— Seleme b. Ekva’ın âzâdlısı Yezid b. Ebî Ubeyd’den, o da Sele­me b. Ekva’dan naklen rivayet etti. Seleme (Şöyle demiş) :

Resûlüllah (SallaHahu Aleyhi ve Sellem)’\e birlikte Hayber’e (mütevec­cihen yola) çıktık. Ve geceleyin yürüdük gittik. Derken cemaattan bir zât [36], Âmir b. Ekva’a :

— Biz/t racezlerinden dinletmez misin? dedi. Âmir şâir bir zât idi. Hemen cemaatF (n develerini) sürmek üzre hayvanından indi. Şöyle di­yordu :

«Allahim! Sen olmasan biz ne hidayete erer; ne sadaka verir; ne de namaz kılardık.»

«O halde —can sana feda— biz günah irtikâb ettikçe affet! Düşman­la karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl!»

“Bize mutlaka sckinet ver! Çünkü biz çağırılırsak geliriz!» «Yaygara ile aleyhimize yardım istediler!» Bunun üzerine Resûlüllah (Saîîallahü Aleyhi ve Sellemi: «Bu sürücü kim?» diye sordu.

— Âmir! dediler.

«Allah ona rahmet eylesin!» dedi. Cemaatten biri [37] :

— (Şehâdet) vâcifa oldu yâ Resûlâllah! Bârî onunla bizleri faydalan­dı rsa idin! dedi. Az sonra Hayber’e gelerek onları muhasara ettik. Niha­yet bize şiddetli bir açlık çattı. Sonra :

«Şüphesiz Allah onu size fethedecektir » buyurdular. Hayber’in fet-hedildiği günün akşamı cemaat geceledikleri vakit birçok ateşler yaktı­lar, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve

«Bu âteşler ne? Ne üzerine yakıyorsunuz?» dedi. Ashâb:

— Et üzerine! dediler. «Ne eti?» diye sordu.

— Ehli eşeklerin eti! dediler.

Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem): «Dökün onları ve kırın!» buyurdu. Bir zât;

— Yoksa onlan döksünler de yıkasınlar mı? diye sordu. «Yahut öyle yapsınlar!» buyurdu.

Cemâat harb için saf bağladığı vakit Âmir’in kılıcında kısalık vardı. Onunla, bir yahudiyi vurmak için bacağını yakaladı. Fakat kılıcının kes­kin tarafı dönerek Âmir’in dizine isabet etti. Ve ondan Öldü. Seleme de­miş ki:

Harbden döndüğümüz vakit Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) elim­den tutmuştu. Beni susmuş görünce :

«Sana ne oldu?» diye sordu. Kendisine şunu söyledim :

— Annem, babam sana feda olsun! Âmir’in ameli boşa gitti diycır-lar!..

«Bunu kim söyledi?» diye sordu.

— Filân, filân ve Üseyd b. Hudayr El-Ensârî dedim.

«Bunu söyleyen hatâ etmiş! Ona gerçekten İki ecir vardır!» buyurdu. Ve iki parmağını bir araya topladı. (Sözüne devamla) :

«O gerçekten câhid, mücâhiddir! Yeryüzünde yürüyen onun gibi bîr Arap pek az* bulunur!» buyurdular.

Bu hadîste Kuteybe Muhammed’e iki cümlede muhalefet etmiştir, tbni Abbâd’m rivayetinde: «Bizim üzerimize sekînet ver!» cümlesi de vardır.

124- (…) Bana Ebû’t-Tâhir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb’tan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Abdurrahmân (bunun nesebini İbni Vehb’den başkası bildirmiş ve : İbni Abdillâh b. Kâ’b b. Mâlik demiştir.) haber ver­di ki, Seleme b. Ekva’ şöyle demiş:

Hayber harbi olunca kardeşim, Resûlüllah fSallatlahii Aleyhi ve Setlem) le birlikte şiddetli bir çarpışma yaptı da, kılıcı kendine dönerek onu Öl­dürdü. Bunun üzerine Resûlüllah (Saİlallahü Aleyhi ve Sellent)’ın ashabı bu hususta söz ettiler ve onun hakkında şikâyette bulundular: Kendi silâhı ile ölen bir adam! dediler. Bâzı işlerinde de şüpheye düştüler. Seleme demişdi:

Az sonra Resûlüllah (Scılhllahii Aleyhi ve Sellem) Hayber’den döndü. Ben:

— Yâ Resûlüllah! Bana müsaade buyur da sana racez okuyayım! de­dim.

ResûlüUah (Salİallahü Aleyhi’ve Sellem) kendisine izin vermiş. Ömer b. Hattâb: Ben senin ne söyleyeceğini biliyorum! demiş. Seleme şunları söylemiş:

Ben de : «Vallahi Allah olmasa biz ne hidayete erer; ne sadaka ve­rir, ne namaz kılardık!* dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’.

«Doğru söyledin!» buyurdular. (Devam ettim) :

«Bize mutlaka sekînet indir! Ve düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl!»

«Müşrikler bize tecâvüz etmişlerdir!..»

Ben racezimi bitirince Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bunu kim söyledi?» diye sordu.

— Onu kardeşim söyledi! dedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah ona rahmet eylesin!» dedi. Ben de:

— Yâ Resûlâllah! Bâzı insanlar ona rahmet okumaktan korkuyorlar: «Kendi silâhı İle ölmüş bir adam!» diyorlar! dedim. Bunun üzerine Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«O câhid mücâhid olarak öldü!» buyurdular.

İbni Şihâb demiş ki: Bilâhare ben Seleme b. Ekva’ın bir oğluna sor­dum da bana babasından naklen bunun gibi rivayette bulundu. Şu kadar var ki (ben: Bazı insanlar ona rahmet okumaktan korkuyorlar, dediğim vakit) Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Selleml:

«Hatâ etmişler! Câhid mücâhid olarak öldü. Binâenaleyh ona iki defa ecir vardır!» buyurdu ve parmağı ile işaret etti, dedi.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü’l-Megâzî»’de tahrîc etmiştir.

Hüneyyât: Hüneyyenin cem’idir. Hüneyye : Henenin ismi tasgiridir. Sühey1î’nin ta’rifine göre hane: İsmi bilinmeyen yahut bilinip de söylenmek istenmeyen her şeyden kinayedir; yâni şey, nesne mânâsına gelir. Hüneyye de şeyceğiz demek olur. Bazan bu kelime «hüneyhe» şek­linde de tasgir yapılır.

Burada «hüneyyât»’dan murâd : Racez denilen beytîerdir.

«Cemâatin develerini sürmek…»den maksat: Develer yürüsün diye onlara şarkı söylemektir. Buna Araplar «hidâ1» yahut «hudâ’» derler. Hi-dâ’ ancak şiir veya racezle olur. Burada hidâ’ için hayvanından inen şâir Âmir, hadîsi rivayet eden Seleme b. Ekva’ (Radiyallahü anh)’ın amcasıdır.

Hz. Âmir’in bu beytlerle Allah’a mı yoksa Peygamber’ine mi hi-tâb ettiği ihtilaflıdır. Mâzirî Allah’a hitab ettiğine kail olmuş; an­cak «can sana feda!» ifadesine i’tirazla: «Bu kelime Allah hakkında kul­lanılmaz; çünkü bir kimseye gelmesi muhtemel bir kötülük hakkında kullanılır. O kimse başka bir şahıs seçerek kötülüğün ona gelmesini is­ter; onu kendi nâmına feda eder. İmdi bu söz yâ razı olmaktan mecazdır ve sanki: Senin rizân için .nefsimi harcarım! demiş gibi olur. Yahut bu kelime bir cümle-i mu’tarıza olarak araya sokulmuş; ve orada muhatab olan birine söylenmiştir.» demiştir. Bâzıları, bu sözün zahirî mânâsı kas-dedilmediğini, maksat sâdece mahabbet ve ta’zjm olduğunu söylemiş; bir takımları da bu beytlerde muhatabın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) olduğunu iddia etmişlerdir. Allâme Aynî bunların içinde en akla yatanı Mâzirî’nin sözü olduğunu kaydediyor. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir:

Bu beytleri Hendek harbinde bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) okumuştur. Bunlar aslında Abdullah b. Re­vaha’ya âit değil midir?

Cevâb: Olabilir. Aynı şeyi iki şâirin de söylemiş olması mümkün­dür. Buna tevârüd derler.

Şiir okuyanın Hz. Âmir olduğunu anlayınca Peygamber (Sallallahü A feyhi ve Sellem).:

«Allah ona rahmet eylesin!» demiş. Hz. Ömer (Radiyallahü anh) buna : «Şehadet vâcib oldu!» diye mukabele etmiştir. Bu sözün mânâ­sı : Bu zâtın şehîd olacağı anlaşıldı demektir. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)’m bu duayı böyle bir yerde kime yaparsa o kimsenin şe­hîd olacağını ashâb bilirlerdi. Onun içindir ki Hz. Ömer: «Bârî onunla bizleri faydalandırsaydın!» demiştir. Bundan murâd : Keşke bu duayı biraz daha yapmasan da bizler Âmir’in sohbetinden istifade et­seydik; onu bir müddet daha aramızda görseydik!.. demektir.

Ashâb-ı kiramın ehli eşek eti kaynatmakta olduklarım anlayınca Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evvelâ o kapların dökülüp kırılmasını emir buyurmuş; sonra bir zât: «Yoksa onları döksünler de yıkasınlar mı?» deyince: «Yahut öyle yapsınlar!» demişti. Bu onun bu meselede ic-tihâd ettiğine hamlolunmuştur. Evvelâ çömleklerin kırılmasına hükmet­miş; sonradan içtihadı değişmiş yahut vahiy gelerek yıkanmasını emir buyurmuştur.

Anlaşılıyor ki Hz. Âmir kendi kılıcı İle ölünce ashâb onun inti­har ettiğini zannederek : «Âmir’in ameli boşa gitti!» demişler. Seleme (Radiyallahü anh) amcası hakkında söylenen bu sözden çok müteessir ol­muş; meseleyi Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem)ye arzetmişti. Aldığı cevap şu oldu:

«Ona gerçekten İki ecir vardır! O gerçekten câhid, mücâhiddir!» Ulemâya göre buradaki iki ecirden biri Allah’a taat uğrunda bütün gücü ile çalışmış olması; diğeri de Allah yolundaki mücâhidliği ve gâzî-liği karşılığı verilmiştir. Yâni onlar buradaki «câhid» kelimesini, içinde ciddî çalışan mânâsına almış; «mücâhid»! de gazi diye tefsir etmişlerdir. Fahr-i kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hz. Âmir hak­kındaki sözünü şu cümle ile bitirmiştir :

«Yeryüzünde yürüyen onun gibi bir Arap pek az bulunur!» Kaadî Iyâz’la Nevevî ‘nin beyanlarına göre bu cümledeki «meşâ bihâ» ifâdesi, «müşâbihen» şeklinde de rivayet olunmuştur. Bu takdirde cümlenin mânâsı: «Harbde ve sairede kemal sıfatları hususunda ona benzeyen Arap pek az bulunur!» demek olur.

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

1-İçerisinde kötü sözler bulunmamak şartı ile racez ve diğer şiir nevi’lerini okumak ve dinlemek caizdir.

2-Seferde hayvanı sürmek ve neşat açmak için şarkı söylemek müstehabtır.

3-Ehli eşeklerin eti necistir. Bu hususta Nikâh bahsinde söz geç­mişti. MâIikî1er ehli eşek etinin yenmesi mubah olduğuna kail­dirler.

44- Ahzab Gazası —ki Hendek de Odur— Babı

125- (1803) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Lafız İbni’l-Müsennâ’nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû îshâk’dan rivayet etti. (De­miş ki) : Bera’ı dinledim; şöyle dedi:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem) Ahzâb gününde bizimle bitlik­te toprak taşıyordu. Hakîkaten toprak, karnının beyazını Örtmüştü. Ken­disi şunları söylüyordu:

«Vallahi sen ol masan biz ne hidayete erer; ne sadaka verir; ne de namaz kılardık.»

«O halde üzerimize mutlaka sekînet indir! Çünkü bunlar bize karşı geldiler!»

Râvi demiş ki: Bazan da şöyle derdi:

«Bu adamlar bize karsı geldiler. Onlar fitne çıkarmak istediler mi biz karşıyız!» Bunları yüksek sesle okuyordu.

(…) Bize Muhammed b. El-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrahmân b. Mehdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû tshâk’-dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben Berâ’dan dinledim…

Ve râvi yukariki hadîs gibi anlatmış. Yalnız o : «Bunlar bize zulüm ettiler!» demiştir.

126- (1804) Bize Abdullah b. Mcsleme ENKa nebi rivayet etti. (De­di ki) : Bize Abdülâzîz b. Ebî Hâzim, babasından, o da Sehl h. Sa’d’dan naklen rivayet etti. Sehl şöyle demiş :

Biz hendeği kazıyor ve toprağı omuzlarımızda taşıyorken yanımıza Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) geldi de:

«Alla hım! Âhiret hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen Ensar’-la Muhacirlere mağfiret eyle!» buyurdu.

127- (1805) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da ri­vayet ettiler. Lâfız İbni’l-Müsennâ’mndır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Muâviye b. Karra’dan, o da Enes b. Mâlik’den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’en naklen rivayet etti ki, şöyle buyurmuşlar :

«Allahım! Âhiret hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen Ensar’-la Muhacirlere mağfiret eyle!»

128- (…) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnü’l-Müsennâ (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Katâde’den naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bize Enes b. Mâlik rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«AHahım! Gerçekten hayât, âhiret hayâtıdır.» dermiş.

Şu’be demiş ki: Yahut şöyle buyurdu:

«Allahım! Âhiret hayâtından başka hayât yoktur. O halde sen En-sar’la Muhacirlere ikram eyle!»

129- (…) Bize Yahya b. Yahya ile Şeybân b. Ferrûh da rivayet ettiler. Yahya: Bize haber verdi tâ’birini kullandı. Şeybân ise : Bize Abdülvâris, Ebû’t-Teyyûh’dan rivayet etti, dedi. (Demiş ki) : Bize Enes b. Mâlik rivayet etti. (Dedi ki) :

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemf de beraberlerinde olduğu halde ashâb racez okurlar ve:

«AHahim! Ahiret hayrından başka hayır yoktur. O halde sen Ensar’la Muhacirlere yardım eyle!» derlerdi.

Seyhan’ın hadîsinde «yardım eyle!» yerine «mağfiret eyle!» ifâdesi vardır.

130- (…) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sabit, Enes’den naklen rivayet etti ki, Hendek (harbi) günü Muhammed (Salialiahü A leyhi ve Seliem) ‘in ashabı:

«Bizler sağ kaldıkça ebediyyen İslâmiyet üzerine Muhammed’e bey’at edenleriz!» derlermiş. Yahut râvi Sabit «İslâmiyet üzerine» yerine «Cihâd üzerine» demiştir. (Burada) Hammâd şekketmiştir.

Peygamber (Salialiahü Aleyhi ve Seliem) de :

«Allahım! Gerçekten hayır, ahiret hayrıdır. O halde sen Ensarla Mu­hacirlere mağfiret eyle!» dermiş.

Bu hadîsin Berâ’ rivayetini Buharı «Cihâd», «Megâzi» ve «Temenni» bahislerinde; Nesâî «Siyer»’de tahrîc ettiği gibi Seh1 rivayetini Buhâri «Menâkıb» ve «Megâzî» bahislerinde; Nesâî «Menâkıb» ile «Rikaak»’da; Enes rivayetini Buhâri «Cihâd, Menâkıb» ve «Rikaak» bahislerinde; Nesâi «Rikaak» ve «Menâkîb»’-de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Hendek harbi hicretin beşinci yılında olmuştur. Buna Ahzâb muharebesi dahî denilir.

Ahzâb: Hızibler, kabileler demektir. Arap kabileleri Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ile harp etmek için birleşmişlerdi. Bunu haber alınca M edîne’yi müdafaa için etrafına hendek kazmaya karar ver­diler. Bu karara Hz. Selmân-ı Fârisî ‘nin tavsiyesiyle vardık­ları rivayet olunur.

Hendek soğuk bir günde muhacirlerle Ensâr tarafından kazılmıştır. ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabının aç ve çıplak olmalarına rağmen canla başla hendek kazmağa çalıştıklarını görünce:

«Allahım! Gerçekten hayât âhiret hayatıdır, imdi sen Ensarla Muha­cirlere mağfiret eyle!» diye duâ etmiş; onlar da kendisine:

«Bizler sağ kaldıkça ebediyyen cihâd (bir rivayette İslâmiyet) uğru­na Muhammed’e bey’at eden kimseleriz!» diye mukabele etmişlerdir.

Racezin muhtelif şekillerde okunduğu rivayet olunmuştur.

«Âhiret hayâtından başka hayât yoktur!» cümlesinin mânâsı: «On­dan başka baki hayât yahut matlûb hayât yoktur.» demektir.

Bu rivayetler: Bina yaprken racez okumanın müstehab olduğuna, memleketi İ’mar için yeri kazmak gibi fi’li yardımlarda bulunmanın harbetmiş kadar sevâb olacağına delildirler.

45- Zü Kared Gazası ve Diğer Gazalar Babı

131- (1806) Bize Kuteybe b. Saİd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha­tim (yâni îbni îsmâîl) Yezîd b. EM Ubeyd’den rivayet etti. (Demiş ki) : Ben Seleme b. Ekva’ı şöyle derken işittim :

İlk namaz [38] için ezan okunmadan yola çıktım. Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sağmal develeri Zû Kare d’de otluyordu. Derken bana Abdurrahmân b. Avf in bir hizmetçisi rastlayarak:

— Resûlülİah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem)’in sağmal develeri alındı! Dedi.

— Onları kim aldı? Dedim.

— Gatafân (kabilesi!) cevâbını verdi. Bunun üzerine ben : Yâ saba­hım! diye üç defa nâra attım. Ve Medine’nin iki harrası arasmdakilere işittirdim. Sonra yüzümün döndüğü tarafa hızlandım. Nihayet onlara Zû Kared’de yetiştim. Tam sudan içmeye faaşlamışlarmış. Hemen kendilerine okumu atmağa başladım. Atıcı idim. Hem:

Ben Ekva’ın oğluyum! «Bugün alçakların (helak) günüdür!» diyor; racez okuyordum. Nihayet sağmal develeri onlardan kurtardım; ve onlar­dan otuz elbise ele geçirdim. Derken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘le cemaat geldiler. Ben :

__ Yâ Nebiyyallah! Ben susamış oldukları halde bu kavme suyu ver­medim. Şimdi hemen onlara adam gönder! Dedim.

«Ey Ekva’ oğlu! Mâlik oldum; binâenaleyh merhametli davran!» buyurdular. Sonra döndük. Resûlülİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi Medine’­ye girinceye kadar beni terkisine aldı.

Bu hadîsi Buhâri «Cihâd» ve «Megâzî» bahislerinde; Nesâî «El-Yevm ve’I-leyle»’de tahrîc etmişlerdir.

Zû Kared: Şam yolu üzerinde Medine ile Hayber arasında bir sudur. Medîne’ye bir günlük mesafede olduğu söylenir.

İbni Sad’in beyanına göre Zû Kared gazası hicretin altıncı yılında olmuştur.

Iikaah: Likha ve lekûhun cem’i olup sütlü develer demektir. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin Zû Kared’de yirmi sağmal devesi vardı. İbni Ebî Zerr ile karısı bunların yanında bulunuyorlardı. Gatafan kabilesinden Abdurrahmân b. Uyeyne kumandasında kırk kişilik bir çete bunların üzerine baskın yaparak erkeği öldürdüler; karısını esîr ettiler; ve develeri alıp gittiler.

«Yâ sabahım!» sözü ile Araplar yardıma çağırırlardı. Esâs itibariyle bu söz baskın için seslenüdiği zaman söylenirdi. Çünkü ekseriyetle baskınlar sabahleyin yapılırdı ve «sabah oldu; harbe hazır olun!» mânâsına gelirdi.

Harra : Kara taşlı yer demektir. Medine böyle iki harra ara­sındadır. İki harra arasındakilerden murâd : Bütün Medine halkıdır.

Hz. Seleme üç na’ra ile hâdiseyi Medîneliler’e duyur­muştu. Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Setlem) zırhını giyerek çıkmış. Ya­nına İlk gelen Mikdâd b. Amr olmuştu. O da zırhlı idi. Pey­gamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellemi onu öncü göndermiş; Medîne’ye de İbni Ümmi Mektûm’u vâlî bırakmıştı. Mikdâd’in arkasından da süvarilerini gönderdi. Seleme (Radiyallahü anh) ise düşmana yaya olarak yetişmiş. Arkasından yatsı zamanı Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Setlem) ile ordusu yetişmişti. Onlar gelinceye kadar Seleme ve yanında toplananlar develerden on tanesini kurtardılar. Kalan on tanesini düşman kaçırmıştı. Seleme (Radiyallahü anh) düş­manın ta’kibîni istedi ise de Resûlüllali (Sailailahü Aleyhi ve Sellem) buna müsaade etmedi:

«Mâlik oldun! Binâenaleyh merhametli ol!» Duyurdular. Mâlik olmak­tan murâd : Küffara galebe çalmasıdır. Aşağıdaki rivayet d«ha tafsilât­lıdır.

132- (1807) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi Jki) : Bize Haşim b. Kaasim rivayet etti. H,

Bize İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Âmir El-Akadî haber verdi. Her iki râvi Ikrime b. Ammâr’dan rivayet etmiş­lerdir. H.

Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî dahî rivayet etti. Bu onun hadîsidir. (Dedi ki) : Bize Ebû Aliy El-Hanefî UbeyduIIah b. Abdilmecîd haber verdi. (Dedi ki) : Bize İkrime —ki İbni Ammâr’dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (Dedi ki) :

Hudeybiye’ye Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setletnj’le beraber geldik. 1400 kişi idik. Kuyunun başında elli koyun vardı. Kuyu bunları bile su-layamıyordu. Derken Resûlüllah (Sallallahü A îeyhi ve Seltem) kuyunun kena­rına oturdu da ya duâ etti yahut içine tükürdü. Bunun üzerine kuyu coştu, biz de hem su içtik hem hayvan suladık. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUm) bizi ağacın altında bey’ata da’vet etti. Ona cemaattan ev­velâ ben bey’at ettim. Sonra birer birer herkes bey’at etti. Nihayet halkın ortasında kalınca:

«Bey’at et yâ Seleme!» dedi.

— Ben sana herkesten evvel bey’at ettim ya Resûlâllah! dedim. «Yine de!» buyurdu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni çıplak

gördü. (Beraberinde silâh olmadığını anlatmak istiyor.) Ve bana bir ha-cefe yahut deraka [39] verdi. Sonra bey’at devam etti. Nihayet cemâatin sonunda kalınca:

«Bana bey’at etmiyor musun yâ Seleme!» buyurdular.

— Sana cemaatin başında ve ortasında bey’at ettim yâ Resûlâllah! Dedim.

«Yine de!» İr.uyurdu. Ben de kendisine üçüncü defa olarak feey’at et* tim. Sonra bana:

«Yâ Seleme! Sana verdiğim hacefen veya derakan nerede?» diye sordu.

— Yâ Resûlâllah! Bana amcam Âmir çıplak olarak rastladı da, onu kendisine verdim; dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallatlaftü Aleyhi ve Seliem)güldü. Ve:

«Gerçekten son vaktiyle öbür adamın dediği gibisin : Allahtm, bana öyle bir dost ver ki, benim için kendi nefsimden daha sevimli olsun! (demiş)» buyurdu.

Bundan sonra müşrikler sulh hakkında bizimle haberleşmeye taşla­dılar. Hattâ birbirimize gittik ve barıştık. Ben Talha b. Ubeydi İlâh’in hiz­metçisi idim. Onun atını suluyor; kaşağılıyor ve kendisine hizmet ediyor; yiyeceğinden de yiyordum. Allah ve Resulü (Sallat Iahü Aleyhi ve Seliem) ‘e hicret ederek ailemi ve malımı terk etmiştim. Mekkeliler’le biz barış ak­dederek birbirimizle ihtilât edince ben bir ağacın yanma geldim ve di­kenlerini siipiirerek kütüğüne yaslandım. Az sonra bana Mekkeli müş­riklerden dört kişi geldi; ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) hakkın­da atıp tutmaya başladılar. Ben bunlara kızdım; ve başka bir ağaca de-ğiştim. Onlar da silâhlarını astılar; ve yaslandılar. Onlar bu halde iken birden vadinin aşağısından bir dellâl: Yetişin muhacirlere!.. Züneym oğ­lu öldürüldü!., diye seslendi. Hemen kılıcımı kuşandım. Sonra bu dört kişiye kendileri uyku halinde iken hücum ettim. Ve silâhlarını alarak elimde deste yaptım. Sonra şöyle dedim:

— Muhammed’in yüzünü şereflendiren Allah’a yemîn olsun ki, siz­den biriniz başını kaldırırsa üzerinde iki gözü tulunan uzvu [40] keserim!

Sonra onları sürerek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e getirdim. Amcam Âmir dahî Abelâttan Mikrez denilen Mr adamı müşriklerden yet­miş kişinin içinde çukallı bir at üzerinde olduğu halde yederek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfe getirdi. Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) onlara bir baktı ve:

«Bırakın onları! Fücurun başı, sonu onların olsun!» buyurdu; ve ken­dilerini afvetti. Allah da:

(Sİzi onlar üzerine muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin içinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan men’eden odur.) [41] âyetinin tamâmını indirdi. Seleme demiş ki :

Bundan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktık. Ve öyle bir men­zile indik ki, tizimle Benî Lehyân (kabilesi) arasında bir dağ vardı. Onlar müşriktiler. ResüMiUah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) bu gece bu dağa tır­manacak kimse İçin istiğfar etti. Sanki o zat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ile ashabının karakolu olacaktı. Seleme şöyle demiş:

O gece ben iki veya üç defa (dağa) çıktım. Sonra Medine’ye geldik. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) yük develerini, ben de beraber ol­mak üzere hizmetçisi Rabâh ile gönderdi. Ben onun maiyyetine Talha’nın atı ile çıktım. Atı develerle birlikte mer’aya suya getirip götürüyordum. Sabahladığımız vakit ne göreyim! Abd ur rahman El-Fezârî, Resûlüllah (SaHa’lahü Aleyhi ve SelUmjm develerini yağma etmiş ve hepsini götürmüş! Çobanını da öldürmüş! Bunun üzerine:

— Tâ Rabâh! Bu atı al da Talha b. Ubeydillâh’a götür! Resûlüllah (Satla’lahü Aleyki ve Setlemfe de haber ver ki, müşrikler mer’âdaki sürüsü­nü yağma etmişlerdir! Dedim. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak Medi­ne’ye doğru döndüm. Ve üç defa: Yâ sabahım! diye haykırdım. Sonra düşmanların arkasından onlara ok atarak çıktım. Hem racez okuyor ve:

«Ben Ekva’ın oğluyum! Bugün alçakların (helak) günüdür!» diyor­dum. Az sonra onlardan, bir adama yetiştim. Ve semerine bir ok attım. Hattâ okun yüzü omuzuna erdi. Ben: Al bunu!

«Ben de Ekva’ın oğluyum! Bugün alçakların (helak) günüdür!» de­dim. Vallahi onlara attım durdum; atlarını vuruyordum. Bana bir atlı döndü mü bir ağaca gelerek kütüğüne oturuyor; sonra ona ok atıyor hay. vamnı vuruyordum. Hattâ dağ daraldı da onun dar yerlerine girdiler mi ben dağa çıkıyor, üzerlerine taş yuvarlıyordum. Böylece devam ettim. Onları kovalıyordum. Hattâ Re«ûlüHa>* (Sallallahü Aleyhi ve SeÜem^’in hay­vanlarından Allah’ın yarattığı hiç bir deve yoktu ki, onu arkama almış olmayayım! Müşrikler de benimle hayvanın arasını serbest bırakmasınlar!

Sonra onlara ok atarak kendilerini ta’kîb ettim. Nihayet otuzdan {azla elbise ve otuz mızrak bıraktılar. Hafiflemek istiyorlardı. Bir şey attılar mı üzerine taşlardan nişanlar koyuyordum. Onları Resûlüllah (Sallallahü Afeykl ve Seilem) ile ashabı tanırdı. Nihayet dar bir dağ yoluna geldiler. Bİr de taktılar ki, yanlarına Bedr El-Fezârî’nin oğlu filânca gelmiş! Az sonra kuşluk (yâni sabah) kahvaltısı yapmak için oturdular Ben de bir hüyükün tepesine oturdum. Fezârî:

— Bu gb’rdüğün nedir? dedi. (Müşrikler) :

— Bu adamla belâya çattık! Vallahi, alaca karanlıktan heri bizden ayrılmadı. Bize ok atıyor; hattâ elimizdeki her şeyi aldı. Dediler.

— O halde ona sizden dört kişi gitsin! Dedi. Derhal onlardan dört kişi dağa benim yanıma çıktı. Bana konuşma imkânı verdikleri vakit:

— Beni tanıyor musunuz? diye sordum.

— Hayır! Sen kimsin? Dediler.

— Ben Seleme b. Ekva’ım. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yüzünü şereflendiren Allah’a yemin olsun ki, sizden bir adamı yakalamak istemeyeyim; yoksa ona yetişirim! Ama sizden bir beni yakalamak ister­se bana yetişemez! Dedim. Onlardan biri:

— Ben biliyorum! Dedi. Ve döndüler. Ben yerimden ayrılmadım. Tâ ki Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve SeHernl’in süvarilerini ağaçların arasına girefken gördüm. Bir de baktım. Başlarında Ahram El-Esedî!.. Onun pe­şinde Ebû Katâdete’l-Ensârî!.. Onun peşinde de Mikdâd b. Esved EI-Kin-di!.. Hemen Ahram’ın gemini tuttum. Küffâr dönüp gittiler.

— Yâ Ahramî Bunlardan sakın! ki Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve SellemVle ashabı yetişince ye kadar yolunu kesmesinler! Dedim. Ahram şunu söyledi:

— Yâ Seleme! Eğer Allah’a ve son güne îmân ediyor ve cennetin hak, cehennemin hak olduğunu biliyorsan benimle şehidliğin arasına girme!

Bunun üzerine onu bıraktım. O da Abdurrahman’la karşılaştı. Ve he­men Abdurrahman’ın atını öldürdü. Abdurrahmân da onu yaralayarak öldürdü ve onun atına geçti. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in atlısı Ebû Katâde Abdurrahmân’a yetişerek onu yaraladı ve öldürdü. Muham­med (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}’in yüzünü şereflendiren Allah’a yemîn ol­sun ki, yaya koşarak onları ta’kîb ettim. Hattâ arkamdaki Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ashabından ve onların tozundan bir şey gör-tnüyordum. Nihayet güneş kavuşmazdan önce, içinde Zû Kared denilen su bulunan bir dağ yoluna saptılar. Susuz olduklarından ondan su içmek istiyorlardı. Bana baktılar; arkalarmdan koşuyorum. Ben onları bundan kovdum (yâni bertaraf ettim). Ondan bir damla tadamadılar. Ve çıka­rak sarp bir yola çattılar. Ben de koştum; ve onlardan bir adama yeti­şerek ona omuz başı kemiğne bir ok yetiştirdim.

— Al şunu! Ben Ekva’ın oğluyum! Bugün alçakların (helak) günü­dür! dedim.

— Ey anası ağlayasıca! Sabahki Ekva’ı mı? Dedi.

— Evet, ey kendinin düşmanı! Sabahki Ekva’ın!.. cevabını verdim. Sarp bir yolda iki at bıraktılar. Ben bunları sürerek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e getirdim.

Âmir de birinde sulandırılmış süt, diğerinde su bulunan iki tulum ile bana yetişti. Ben abdest aldım ve su içtim. Sonra Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ”e geldim. Kendileri benim müşrikleri kovduğum suyun başında idi. Bir de ne göreyim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)o develeri ve benim müşriklerden kurtardığım her şeyi, her oku ve her elbi­seyi almış! Bilâl benim düşmandan kurtardığım develerden bir dişi deve boğazlamış bile! Kendisi onun ciğerinden, hörgücünden Resûlüllah (SatlaUahü Aleyhi ve SellemYe kızartıyor!

— Yâ Resûlâllah! Bana müsaade buyur da şu cemaatten yüz adam seçeyim. Ve düşmanı ta’kîb edeyim de onlardan tepelemediğim hiç bir haberci kalmasın! Dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) güldü. Hattâ gündüzün ışığında yan dişleri göründü. Ve:

«Yâ Seleme! Acaba bir sey yapacağını sanıyor mu İdin?» dedi.

— Evet! Sana ikram buyuran Allah aşkına! cevâbını verdim. «Şüphesiz kİ onlara şimdi Gatafan toprağında ziyafet verilmektedir.»

buyurdular. Derken GatafânMan bir adam gelerek:

— Onlar için filân bir deve boğazladı. Ama derisini açtıkları vakit bir toz gjSrdüler. Bunun üzerine : Düşman size gelmiş! Dediler ve hemen çıkarak kaçtılar. Dedi. Sabahladığımızda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’.

«Bugün süvarilerimizin en hayırlısı Ebû Kata d e, piyadelerimizin en ha­yırlısı da Seleme idi.» buyurdular.

Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana iki hisse verdi. Biri stiyâri hissesi, biri de piyade hissesi idi. Benim için bunların ikisini bir araya getirdi. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine’ye dön­mek üzere beni Adbâ’ın üzerinde arkasına aldı. Ensârdan bir zât vardı ki yaya koşusunda geçilmezdi. Biz yürümekte iken: Medine’ye kadar koşu yapacak yok mu? Koşucu var mı? demeye ve bunu tekrarlamaya başla­dı. Ben bunun sözünü işitince:

— Sen hiç bir iyiye ikram etmez ve hiç bir şerefliyi savmaz mısın? dedim.

— Hayır! Meğer ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)olal cevâbını verdi.

— Yâ Resûlâllah! Annem babam hakkı için! Müsaade buyur da şu adamla müsabaka edeyim! Dedim.

«Dilersen 1» buyurdu.

— Kendine gel! Dedim. Ve ayaklarımı ayarlayarak bir sıçradım!.. Bir koştum!.. Nefesim tükenmesin, diye bir veya iki bayırda kendimi tuttum. Ve onun izinden koştum. Yine bir veya iki bayırda kendimi tuttum. Son­ra ona yetişmek için eşkini kaldırdım. Ve onun iki omuzu arasına do­kundum. Geçildin vallahi! dedim.

— Ben biliyorum! dedi. Hasılı Medine’ye kadar onu geçtim. Vallahi Uç geceden başka durmadık. Tâ ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) le birlikte Hayber (seferin)’e çıktık. Ve amcam Âmir düşmana racez oku­maya başladı:

«Vallahi, Allah olmasa idi biz ne hioayete erer; ne sadaka verir; ne

de namaz kılardık!»

«Biz senin fadlından müstağni değiliz!;;

«İmdi düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımızı sabit kıl!»

«Üzerimize mutlaka sekînet indir!»

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kim bu?» diye sordu. (Amcam):

— Ben Âmir! cevabını verdi.

«Rabbin sana mağfiret buyursun!»Dedi. Resûlüllah (SaflaUahü A}eyhl ve Seltem) hassaten bir insana mağfiret dilerse, o insan mutlaka şehîd olur­du! Bu sebeple Ömer b. Hattâb, bir devesinin üzerinde:

— Ya Nebiyyallah! Âmir’le bizi faydaIandir saydım ya! diye seslendi. Hayber’e vardığımızda hükümdarları Marhab kılıcını bir kaldırıp bir in­direrek çıktı. Hem:

«Hayber benim Marhab olduğumu iyi bilir.» .TilShı tamam, denenmiş bir kahraman!..»

ipIer geldi mi alev kesilir!» diyordu. Onun karşısına amcam Âmir çıktı. Ve şunları söyledi:

«Hayber benim Âmir olduğumu iyi bilir.»

«Silâhı tamam, bahâdir, kahraman!..»

Derken iki vuruşla birbirlerine girdiler. Ve MarhaVın kılıcı Âmir’in kalkanının içine düştü. Âmir onu alttan vurmaya kalkıştı. Fakat kılıcı kendine dönerek can damarını kesti. Ölümü de bundan oldu. Seleme de­miş ki:

Dışarı çıktım. Bir de baktım Peygamber (Salla1lahü Aleyhi ve Sellem) in ashabından birkaç kişi: Âmir’in ameli bâtıl oldu! O kendini öldürdü! diyorlar.

Hemen ağlayarak Pevgamber (SaUa’lahii Aleyhi ve Sellem) ‘e geldim; ve;

— Yâ Resûlâllah! Âmir’in ameli bâtıl mı oldu? dedim. Resûlüllah (SaUaUahü A Jeyhİ ve Sellem) :

«Bunu kim söyledi?» diye sordu.

— Senin ashabından bazı kimseler! Dedim.

«Bunu söyleyen hatâ etmiş! Bilâkis onun için ecri iki defadır!» buyur­du. Sonra beni Alî’ye gönderdi. Ali gözlerinden rahatsızdı. Ve:

«Bu sancağı behemehal Allah’ı ve Resulünü seven yahut Allah’ın ve Resulünün sevdiği bir adama vereceğim!» buyurdular.

Müteakiben ben Alî’ye vardım. Ve onu, gözlerinden rahatsız olduğu faalde yederek getirdim. Nihayet kendisini Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem)c götürdüm. Gözlerine tükürdü; ve hemen iyileşti. Sancağı ona verdi. Marhab da çıkarak şunları söyledi:

«Hayber benim Marhab olduğumu iyi bilir.»

«Silâhı tamam, denenmiş bir kahraman!»

«Harpler geldi mi alev kesilir!»

Bunun Üzerine Alî de şöyle dedi:

«Ben o kimseyim ki annem adımı arslan koymuştur.»

-Ormanların arslanı gibi çirkin manzaralı düşmanlara ufak ölçekle, sendera kilesi ölçerim!»

Arkacığından Marhab’ın başını vurarak onu tepeledi. Bilâhare fetih de onun eliyle müyesser oldu.

Bâvi İbrahim demiş ki: Bize Muhammed b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed b. Abdilvâris, tkrime b. Ammâr’dan bu hadîsi bü­tün uzunluğu ile rivayet etti.

(…) Bize Ahmed b. Yûsuf El-Ezdî Es-Sülemî de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Nadr b. Muhammed, Ikrime b. Ammâr’dan bu isnâdla rivayet etti.

Hudeybiye: Mekke’ye bir, Medîne’ye dokuz konak mesafede küçük bir beldedir. Köye bu isim, orada bulunan aynı isimde bir su ku­yusu dolayısı ile verilmiştir. Bâzılarr bu kelimeyi «Hudeybiyye» şeklinde okumuşlardır. Ağaç altındaki meşhur bey’at burada olmuştur.

Bu rivayette Hudeybiyye’de bulunan ashabın 1400 kişi ol­dukları bildiriliyor. Bir rivayette 1300, başka bir rivayette 1500 nefer ol­dukları bildirilmiştir. 1600 kişi oldukları dahî rivayet olunmuştur. Aynî’nin beyanına göre bu ihtilâflar, bazılarının kadınları ve sonradan ka­tılanları da saymasından» bazılarının bunları hesaba katmamasından ile­ri gelmiştir. Burada en i’timada şayan rakam 1500 kişi olmalarıdır.

Peygamber (Satlaüahü Aleyhi ve Sellem)’in kuyuya tükürmesi veya duâ buyurması ile suyun coşarak çoğalması açık bir mu’cizedir. Bu bâbta Buhâri’nin bir rivayetinde şöyle deniliyor: -Câbir’e: O gün kaç kişi idiniz? diye sordum. Yüz bin kişi olsak yine kâfi gelirdi; biz 1500 kişi idik! cevabını verdi.»

Abelât’tan murâd: Kureyş’den üç kardeştir. Bunlar Ümeyye, Nevfel ve Abdullah b. Abdi Şems ‘dirler. Anneleri Able binti Ubeyd’e nisbet edilmişlerdir.

Ticfâf: Harpte atı korumak için üzerine giydirilen çul gibi bir ör­tüdür.

Bu rivayette Hz. Se1eme «amcam Âmir» ta’bîrini kullanıyor; halbuki az yukarıda geçen «Hayber gazası bâbı»nda onun için «karde­şim» demişti. Nevevî bu iki rivayetin arasım bulmuş ve: «İhtimal süt kardeşi olup neseben amcasidır.» demiştir.

Hayber’ gazasında kal’a kumandanı Marhab mübareze için Hz. Â1î’nin karşısına çıktığı vakit, kendisinin kim olduğunu Hayber1i1er’in iyi bildiklerini, silâhşor, tecrübeli bir kahraman olduğunu söyleyerek meydan okumuştur.

Bu adam bin kişilik bir orduya bedel sayılan müthiş bir pehlivandı. Hz. A1î (Rad’iyallahü anh) ‘m ona verdiği cevap ise şahane olmuştur.

Haydera : Arslan demektir. A1î (Radiyalîahü anh) doğduğu vakit annesi adını Esed yâni arslan koymuş. Babası Ebü Tâ1ib ev­de yokmuş. Geldiğinde oğluna A1î ismini vermiş. Çocuk kuvvetli ve gürbüz olduğu için Esed’i de Haydara ile değiştirmiş. Bu isim güçlü, kuvvetli ve dolayısı ile yine arslan demektir.

Hz. A1î’nin söze: «Ben o kimseyim ki, annem adımı Arslan koy­muştur…» diye başlaması, Marhabi korkutmak ve moralini bozmak içindir. Çünkü Marhab rüyasında kendisini bir arslan öldüreceğini görmüştü. Alî (RadtyaUahüanh)m muradı, cesaret ve atılganlıkta ars­lan gibi olduğunu anlatmaktır.

«Düşmanlara ufak ölçekle Sendera kilesi Ölçerim!» ifadesinin mânâ­sı : Düşmanları geniş ölçüde tepelerim demektir.

Sendera: Büyük ölçek ve acele mânâlarına gelir. Filhakika A1î (RadiyaUahü anh) bir vuruşta Marhabı Öldürmüştür. Bâzıları onu Muhammed b. Mesleme ‘nin öldürdüğünü iddia etmişlerse de doğru değildir.

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

1- Harplerde racez okumak ve cesur bir kimsenin düşmanını korkut­mak için kendini ta’rîf etmesi caizdir.

2- Gururdan emîn olmak şartı ile cesur ve fazilet sahibi kimseleri teşvik için medhu sena etmek müstehabtır.

3- Ayak koşusu caizdir.

4- Hadis-i şerifte dört tane mu’cize vardır: Buniann birincisi Hu-deybiye suyunun çoğaltılması, ikincisi; Hz. A1i’nin gözlerinin iyi­leştirilmesi; üçüncüsü: Hayber’in onun eliylefe ineci ileceğin i haber vermesi; dördüncüsü: Düşmanın Gatafav kabılesi-nde misafir edil­diğini haber vermesidir. Nitekim ihbarı aynen zuhur etmiştir.

5- Düşmanla barış akdi yapmak caizdir.

6- Casus göndermek caizdir.

7- Harplerde düşmanın atlarını öldürmek caizdir.

8- Ganimet malından yemek caiz, harpte yararlık gösterene bun­dan nefel vermek müstehabtır.

9- Kumandanın izni olmaksızın mubârezeye çıkmak ve harpte i;e-riye atılmak caizdir.

10- Kâfirlerle harbederken ölen kimse şehîddir. Bu hususta düşman silâhı İle hataen kendine dönen kendi silâhı arasında hüküm i’tibârı ile bir fark yoktur. Harbe giderken hayvanından düşerek ölse yine şehîd sayılır.

11- Ordu kumandanının askeri teftiş ederek silâhı olmayanlara silâh tedarik etmesi gerekir.

12- Hadîs-i şerif Hz Seleme, Ebû Katâde ve Ahram (Radiyallahü anh) hazerâtının menkabeleri ile ashâb-ı kiramın şe­hîd olmak için gösterdikleri hırs ve tehalüke delildir.

46- Allah Teala’nın; Onların Ellerini Sizden Men’eden Odur… Âyeti Hakkında Bir Bab

133- (1808) Bana Amr b. Mubammed En Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Se­leme, Sâbit’den, o da Enes b. Mâlik’den naklen haber verdi ki, Mekke-İllerden seksen kişi silâhlı olarak Ten’îm dağından Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) ‘in üzerine inmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellctri)le ashabını gafil avlamak istiyorlarmış. Fakat o kendilerini esir alarak sağ bırakmış. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle):

(Sİzi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke İçerisinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan men’ eden O’dur!) [42] âyet-i kerîmesi­ni indirmiş.

Gırra: Gaflet demektir. Bu hadîsteki «Selem» kelimesi «Selm» Ve Siim» şekillerinde de rivayet olunmuştur. Selem: Esîr etmek selm ve silm uzlaşma, sulh. demektir. Hattâbî selem şeklinde okunacağına kat’iyetle hükmetmiş: «Bundan murâd: Teslîmiyet arzetmektir.» demiş­tir. 1bnü’1-Esîr dahî: «Bu kıssaya yakışan budur. Çünkü Mekke1i1er sulhan değil, kahran alınmışlar; âciz kalarak kendilerini tes-lîm etmişlerdir. Ama ikinci kavlin de bir vechi vardır ki, şudur: Mekke1i1er’le harp edilmeyip kendilerini müslümanlardan müdafaa ede­meyince esîr edilmiş sayılırlar; ve bu şartla uzlaşma yapmış gibidirler.» demektedir.

47- Kadınların Erkeklerle Birlikte Gaza Etmesi Babı

134- (1809) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. ‘(Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sâbit’ten, o da Enes’den naklen haber verdi ki, Üramü Süleym, Huneyn (harbi) günü bir hançer edinmiş. Hançer yanında imiş. Onu (kocası) Ebû Ta İha görerek:

— Yâ Resûlâllah! Şu Ümmü Süleym’dir; yanında hançer var! Demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Bu hançer ne?» diye sormuş. Ümmü Süleym:

— Onu edindim. Şayet müşriklerden biri bana yaklaşırsa onunla karnını deşeceğim! cevabını vermiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de gülmeye başlamış. Ümmü Süleym:

— Yâ Resûlâllah! Bizden gayri âzâdlılardan olup senden bozguna uğrayanları öldür! Demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Yâ Umtnö Söleyml Şüphesiz Allah kâfi geldi ve iyi yaptı!» buyur­muşlar.

(…) Bu hadîsi bana Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İshâk b. Abdullâh b. Ebî Taiha, Enes b. Mâlik’den, Üm­mü Süleym kıssasında Peygamber (Saila’.lahü Aleyhi ve Sellem ‘den naklen Sabitin hadisi gibi haber verdi.

Hz. Ümmü Süleym, Enes (Raâiyailahü anh)’m annesi olup Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in de süt halasıdır. Hadîsin bâ­zı rivayetlerinde konuşmanın Hayber’de geçtiği bildirilmişse de doğru değildir. Vak’a Huneyn’de geçmiştir.

Tulekaa: Talîk’in cem’i olup, âzâd edilenler, sahverilenler demektir. Burada onlardan murâd: Mekke-i Mükerrem’e fethedildiği gün müslüman olan Mekkeliler ‘dir. Kendilerine âzâdlılar denil­mesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minnet ederek salıverdiği için­dir. Bu zevatın müslümanlıklan zayıftı. Bu sebeple Hz. Ümmü Sü­leym onları münafık sanmış, bozulmaları ve buna benzer suçlan ile ölümü hak ettiklerine inanarak öldürülmelerini istemiştir.

«İnhezemû bike» ifâdesindeki (bâ) burada (an) manasınadır. Mâmâ-fih sebep için de olabilir. Bu takdirde mânâ : «Münafıklıklarından dolayı senin sebebinle bozguna uğradılar.» demek olur.

135- (1810) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ca’fer b. Süleyman, Sâbit’ten, o da Enes b. Mâlik’den naklen haber verdi. Şöyle demiş :

Rcsûlüllah (Sallalhıhii Aleyhi ve Sellem)gazaya Ümmti Süleym’le birlik­te giderdi. O gaza ettiği vakit Ensâr’dan bazı kadınlar da maiyyetinde bulunur; su verirler ve yaralıları tedâvî ederlerdi.

Yukanki iki rivayet kocaları ile birlikte kadınların da harbe gide­rek, askere su taşımak, yaralıları tedâvî etmek gibi işler görebilecekle­rine delildir. Bu hadîslerin neshedildiği de rivayet olunmuştur. Şu halde muhkem olarak hükümleri kıyamete kadar bakî demektir.

Acaba bugünkü şartlar muvacehesinde bir müslüman kadını harbe gidebilir mi? Bu sual bütün müslümanlan alâkadar eder. Şunu arz ede­lim ki, her şeyden Önce kadının iffet ve namusu bahis mevzuudur. Bu­gün buna maalesef lâzım geldiği şekilde riayet edilmemektedir. Müslü­man kadım tesettürle yâni yabancı erkeklerden kaçma, Örtünme vazifesi ile mükelleftir. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ve sahîh hadîslerle sabittir. Ve yine mensûh olmayıp hükmü kıyamete kadar sü­rüp gidecek olan muhkemâttandır. Gerçi bugün hemen bütün İslâm mem­leketlerinde şer’î tesettüre rivayet kalmamıştır. Fakat bu o hükmün kal­dırılması demek değildir. Unutmamalıdır ki şer’î bir hükmü kaldırmak ancak şeriat sahibinin hakkıdır. Bir hüküm yirminci asır müslümanları-nın umursamayıp terk etmesi ile asla mensuh olamaz. Şu halde suâlin cevâbı:

Bugünkü şartlar muvacehesinde bir müslüman kadını harbe gidemez. Çünkü harbe gitmek isteyen bir kadının karşısına dikilecek ilk şart baş örtüsünü atması, tesettüre kat’iyyen riâyet etmemesi ve saire olacaktır. Nitekim örneklerini mekteplerde görüyoruz. Harbe iştirak caiz olmayın­ca askere gitmek, erkeklerle bir arada ta’lim görmek gibi müştemilâtın hiç biri de caiz olamaz. İslâm’ın emirlerine tamamiyle uyulduğu takdir­de İse cevaz hükmü elbet de bakîdir. Nevevî bu hususta şunları söylüyor: «Kadınların bu tedâvî işi yakın akrabaları ile kocalarına mah­sustur. Başkalarını tedâvî edeceklerse tenine dokunmak caiz değildir. Ancak zarurî olan yere dokunabilirler.»

136- (1811) Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Amr rivayet etti —bu zât Ebû Ma’mer El-Minkârî’dir— (Dedi ki) : Bize Abdülvâris rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Abdülazîz —ki İbni Suheyb’tir— Enes b. Mâlik’ten rivayet etti. Şöyle demiş:

Uhud harbi kopunca insanlardan bazıları Peygamber (SaUailahü Aleyhi veSellem)m yanından bozguna uğradılar. Ebû Talha ise Peygamber (SaUailahü Aleyhi ve Seîîem)”in önünde onun üzerine deriden bir kalkan tu­tuyordu. Ebû Talha şiddetle ok atan atıcı bir adamdı. O gün iki veya üç yay kırdı. Beraberinde ok torbası bulunan bir adam geçerken hemen Pey­gamber (SaUailahü A leyhi ve Selkm):

«O okları EbO Talha’ya saç!» buyururdu.

Nebiyyullah (SaUailahü Aleyhi ve Sellem) uzanıp düşmana bakıyor; Ebû Talha:

— Yâ Nebiyyallah! Annem babam sana feda olsun, uzanıp bakma! Düşmanın oklarından sana bir ok isabet etmesin! Göğsüm onlara senin göğsünden daha yakm olsun! Diyordu.

Yemin olsun ki, Âişe binti Ebî Bekir ile Ümmü Süleyrn’i paçalarını sıvamış halde gördüm. Baldırlarının bileziklerini görüyordum. Su tulum­larını sırtlarında taşıyor; sonra gazilerin ağızlarına boşaltıyor; bilâhare dönüp tekrar dolduruyor; ve gelerek yine cemaatin ağızlarına boşaltıyor­lardı. Vallahi uyuklamaktan Ebû Talba’nın elinden ya iki yahut üç defa kılıç düştü,.

Bu hadîsi Buhâri -Cihâd» ve «Menâkıbü’l-Ensâr» bahislerin­de tahrîc etmiştir,

Kadıniarın paçalarını sıvayarak bacaklarım ve zînetlerini gösterme­leri haram ise de bu harpte henüz tesettür âyeti inmemiş; onlara bak­mak haram edilmemişti. Bir de burada Hz. Enes kasden baktığını söylememiştir. Binâenaleyh onun görmesi kasıdsız ve anî olup; devam etmediğine hamlolunmuştur.

Hadîs-i şerif, Hz. Ebî Ta1ha’nın menkabesine ve harpte ka­dınların da erkeklerle birlikte kendilerine, münâsib vazifeler görebile­ceklerine delildir.

Buradaki uyuklama Allah’ın mü’minlere bir lütfü olmuştur. Teâlâ Hazretleri mü’minlerin pek üzüldüğünü ve düşmanın hücumundan kork­tuklarını bildiği İçin üzerlerine uyku İndirmiş; bu suretle gevşeyip azim­lerinin kırılmasını önlemiştir.

48- Gazi Kadınlara Bahşiş Verilip Hisse Verilmemesi ve Düşman Çocuklarını Öldürmenin Yasak Edilmesi Babı

137- (1812) Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka’neb rîvAyci eti. ;Ded: ki) : Bize Süleyman (yâni İbrıi Bilâl) Ca’fer b. Muhammed’den, o da fcabasından, o da Yezîd b. Hürmüz’den [43] naklen rivayet etti ki, Necdet, İbni Abbas’a mektup yazarak ona beş şey sormuş, İbni Abbâs:

— Bir ilmi gizlemiş olmasam buna (cevap) yazmazdım! Demiş. Nec­det ona şöyle yazmış: «Bundan sonra : Bana haber ver: 1) Resûlüllah (SallaÜahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarla kirlikte gaza eder mi idi? 2) On­lara bisse ayırır mı idi? 3) Çocukları öldürür mü idi? 4) Yetimin ye­timlik müddeti ne zaman sona erer? 5) Beşte bir kimin hakkıdır?» İbni Abbâs ona şu cevabı yazmış:

«Bana mektup yazarak: Resûlüllah (SallaÜahü Aleyhi veSellsm)kadta-larla birlikte gaza eder mi idi? diye sordun. (Evet) onlarla birlikte gaza ediyordu. Onlar da yaralıları tedâvî ediyor; kendilerine ganimetten bir şeyler veriliyordu. Hisseye gelince : Onlara hisse ayırmamışlar. Şüphesiz Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) çocukları da öldürmezdi. O halde sen de çocukları öldürme!

Bana yazarak: Yetimin yetimlik müddeti ne zaman sona erer? diye sordun. Ömrüme yemîn ederim ki, adam vardır, sakalı biter de hâlâ ken­di hakkını almaktan zayıf, kendi nâmına vermekten zayıftır. İşte kendi­si için başkalarının aldığının elverişlisinden almağa başladı mı artık on­dan yetimlik gitti demektir.

Bana yazarak: Beşte tirin kime verileceğini sordun. Biz: Bu bizim hakkımızdır derdik, fakat kavmimiz bunu bize kabul etmedi.»

138- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim ikisi birden Hatim b. İsmail’den, o da Ca’fer b. Muhammed’den, o da baba­sından, o da Yezîd b. Hürmüz’den naklen rivayet etti ki, Necdet, İbni Abbâs’a mektup yazarak ona bir takım meseleler sormuş… Râvi, Süley­man b. Bilâl hadîsi gibi rivayet etmiştir. Yalnız Hâtim’in hadîsinde şu ifâde vardır: «Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) çocukları öldürmezdi. Sen de çocukları Öldürme! Meğer ki, Hadir’ın [44] öldürdüğü çocuktan İrildiğini bilmiş olasın!»

İshâk, Hâtim’den rivayet ettiği hadîsinde ; «Mü’minİ avırt edersin. Ve kâfiri öldürür : Mü’nini bırakırsın!» ifadesini ziyâde etmiştir.

139- (…) Bize İbni Ebî Ömer de rivayet etti. (Dedi ki) : lîizo Siif-yân. İsmail b. Ümeyye’den, o da Saîd El-Makburî’den. o da Yeziıl h. Hür­müz’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Necdet b. Ânıir El-Harûrj, İbni Abbâs’a mektup yazarak ona ganime malının V.aşmda bulunan köle ile kadına taksim yapılıp yapılmayacağını, çocukların öldürülmesini, yetimden yetimlik hükmünün ne zarlar. Jtesi!*»-ceğini yakın akrabanın kimler olduğunu sordu. O da Yezîd’e şuaları ftiy-ledi:

«Yaz ona! Şayet bir ahmaklığa düşmeyecek <;lsa ona ya/inazdnn. Vaz!

Sen bana mektup yazarak ganimet malının başında bulunun ksuînrn köleye bir şey taksim edilir mi? diye sordun. Onlara İtir şey yoktur : Meğer ki kendilerine Mr parça hediyje verile!

Bana yazarak çocukların öldürülmesi meselesini sordun! Şüphesiz ki Resûlüllah (SaiUıtlahii Aleyhi ve Sellem) onları öldürmemiştir. Sen dahî onla­rı öldürme! Meğer ki Musa’nın arkadaşının öldürdüğü çocuktan bildiğini sen de onlardan bilesin!

Bana yazarak yetimi, ondan yetimlik isminin ne zaman kesileceğini sordun. Muhakkak ki, bâlig oluncaya ve kendisinden erginlik sezilinceye kadar ondan yetimlik ismi kesilmez.

Bana yazarak yakın akrabanın kimler olduğunu sordun. Biz. bunların kendimiz olduğunu söyledik. Ama kavmimiz bunu kabul etmedi.»

(…) Bize bu hadîsi Abdurrahmân b. Bişr El-Abdî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sülyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Ümeyye, Saîd b. Ebî Saîd’den, o da Yeiîd b. Hürmüz’den naklen rivayet etti. Şöy­le demiş:

Necdet, îbni Abbâs’a yazdı… Ve râvi bu hadisi yukarki hadîs gibi rivayet etmiştir. Ebû İshâk dedi ki: Bana Abdurrahmân b. Bişr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân bu hadîsi bütün uzunluğu ile rivayet etti.

140- (…) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vehb b. Cerîr b. Hâzim haber verdi. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. (De­di ki) : Ben Kays’ı, Yezîd b. Hürmüz’den rivayet ederken dinledim. H.

Bana Muhammed b. Hatim dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr b. Hâzim rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Kays b. Sa’d, Yezîd b. Hürmüz’den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Necdet b. Âmir, İfcni ALbâs’a mektup yazdı, lbni Abbâs onun mek­tubunu okurken ve cevâtını yazarken ben yanında idim. İbni Abbâs:

«Vallahi, bu adamı içine düşeceği bir pislikten nnen’etmiş olmasam ona cevap yazmaz; memnun etmek istemezdim!» Dedi. Ve kendisine, şöy­le yazdı: «Sen Allah’ın zikrettiği yakın akrabanın sehınini, tunların kim­ler olduğunu sordun. Gerçekten biz Resûlüllah (Sallafahü Aleyhi ve Sellem) in akrabası kendimiz olduğumuza kaildik. Ama bunu kavmimiz kabul et­medi.

Sen yetimin yetimliğinin ne zaman geçeceğini de sordun. Yetini ni­kâh çağma erişir de kendisinden erginlik sezilir ve nalı kendisine verilir­se onun yetimliği geçmiş demektir.

Resûlüllah (Sctllathhü Aleyhi ve Sellem) müşriklerin çocuklarından kün-seyi öldürür mü idi? diye sordun. Şüphemiz ki, Kesûtiiüüh (Sallallahü Aleyhi ve Sel!em)on\nrdan hiç bir kimseyi öldürmezdi. Sen dahî, onlardan kim­seyi Öldürme! Meğer ki Hadır’in öldürdüğü vaki*, o çocuk hakkında Lildiği şeyi sen de onlardan bilir olasm!

Kadınla köle harbe iştirak ederlerse her tir/’.ne ma’lûm Lir hisse var tin ganimetlerinden kendilerine bir şeyler verü.e!» mıdır? Diye sordun. Onlar için ma’lûm bir hisse yoktur. Meğer ki, cenıaa-

141- (…) Bana Ebû Küreyb de rlvâjet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsâme rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zaide rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süleyman El-A’meş, Muhtar b. Sayfî’den, o da Yezîd b. Hürmüz’den nak­len rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Necdet, İbni Abbâs’a yazdı… Verâvi hadîsin bir kısmını zikretmiş; fakat kıssayı, hadîslerini sıraladığımız râvi ler gifci tamamlamamıştır.

ibni Abbâs (Radiya}’Itfou anlı)’nn Necdet’e mektup yazmak istememesi bid’atçılardan olduğu içindir. Necdet, Haricî­ler ‘in Harûrî kabilesindendi. Fakat bir ilmi gizleyen kimseye verilecek cezayı hak etmiş olmamak için cevap vermeye kendini mecbur saymıştır.

Necdet’in sorduğu yetimliğin ne zaman biteceği suâlinde amaksad: Yetimliğin hükmüdür; yoksa yetimlik bulûğa ermekle biter. Fakat hükmü hâlâ bakidir. O ancak rüşdünü isbat ettikten sonra nihayete erer.

Ganimetin beşte birinden murâd da: Beşte birinin beşte biridir. Bu miktarı Cenâb-ı Hak, Peygamberinin yakın akrabasına tahsis buyurmuş­tur. Bunların kimler olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ekseri ulemâya göre Benî Haşim ile Ben î’1-Muttali b ‘dirler.

Hz. îbni Abbas’m: «Ama tunu kavmimiz kabul etmedi.» sözü: «Benî Ümeyye ‘den gelen hükümdarlar bizi hak sahibi ta­nımadı; onlara, göre ganimetin bu miktarını bizlere vermek muayyen bir hak değildir; başka yerlere de verilebilir» mânâsına gelir. Ebû Dâvûd’un «Sünen»’inde açıklandığına göre Necdet’in bu suâlleri İbni Zübeyr fitnesi zamanına rastlamıştır. îbni Zübeyr fitnesi hicretten altmış küsur sene sonra, olmuştur. îmam Şafiî İRahimehullah) : «Caiz ki îbni Abbâs (bunu kavmimiz bize kabul etmedi) sözü ile sahabeden sonrakileri kasdetmiş ola! Bunlar da Ye-zîd b. Muâviye’dir.» demiştir.

«Sen de çocukları Öldürme! Meğer ki . Hadır’ın öldürdüğü vakit o Çocuk hakkında bildiği şeyi sen de onlardan bilir olasın!»- ifâdesinin mâ­nâsı şudur:

«Çocukları öldürmek helâl değildir. Senin de Hızır (Aleyhisselâm) in bir çocuğu Öldürmesi ile istidlal ederek onları öldürmen helâl olamaz. Çünkü Hızır fAleyhisselâm) o çocuğa alettâyîn Allah’ın emri ile öl­dürmüştür. Nitekim kıssanın sonunda :

(Onu ben kendi filerimle yapmad’m!) diyerek bu ciheti beyân et­miştir. Şu halde bir çocuk hakkında Allah’ın böyle bir emri olduğunu biliyorsan onu öldür. Ama böyle bir emir olduğunu bilmediğine göre ço­cuğu öldürmek de sana haramdır!»

îshâk’in rivâyetindeki: «Mü’mini ayırt edersin! Ve kâfiri öldü­rür; mü’mini bırakırsın!» ifadesi dahî aynı şekilde te’vîl olunur. Yâni: «Hangi çocuk bulûğ çağma kadar yaşarsa mü’min, hangisi kâfir olaca­ğını bilip ayırmalısın! Ve kâfir olarak bulûğa erecek olanı öldürürsün! Nitekim Hz. Hızır böyle yapmıştir. Lâkin senin bunu bilmediğin ma’lûmdur. O halde hiç bir çocuğu öldürme!» demektir.

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

1- Kadınlar harbe iştirak ederek yaralıları tedâvî gibi hizmetler gö­rebilirler.

2- Harbe iştirak eden kadına ganimetten erkek hissesi verilmeyip sadece radh denilen bir parça hediyye verilir. İmamÂzam’Ia Sevrî, Leys, Şafiî ve cumhûr-u ulemânın mezhebleri budur. Evzâî : < Kadın harbeder yahut yaralılara bakarsa erkek gibi hisseye hak kazanır.» demiş; imam Mâlik ise kadına radh bile verilemi-yeceğine kail olmuştur.

3- Harbe iştirak eden kölenin hükmü îmam Âzam’la cum-hûra göre kadının hükmü gibidir. îmam Mâlik’e göre köleye de bir şey verilmez. Hasan, ibni Şîrîn, Nehaî ve Ha­kem: «Harbederse kendisine hisse verilir.» demişlerdir.

4- Ehl-i harp düşmanın çocuklarını öldürmek memnu’dur. Ancak gerek çocuklar gerekse kadınlar harbederlerse Öldürülmeleri caiz olur. m~ Yetîm hükmü, malında müstakil olarak tasarrufa başlamakla sona örer. Buna eski tâbiri ile sinni ruşd denir. İmam Âzam’a göre sin-ni ruşd yirmi beş yaştır. Sinni rüşde vasıl olduğu halde olgunluk ve er­ginlik gösteremeyen kimse İmam Mâlik ile birçok ulemâya gö­re hacredilir. îmamÂzam hacredilmeyeceğine kail olmuştur.

142- (1812) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrahîm b. Süleyman, Hişâm’dan, o da Hafsa binti Sîrîn’den, o da Ensardan Ümmü Atıyye’den naklen rivayet etti. Ümmü Atıyye şöyle demi;:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’\e birlikte yedi gazada bulun­dum. Menzillerinde onların arkalarında bulunur; kendilerine yemek ya­par; yaralıları tedâvî eder; hastalara bakardım.

(…) Bize Amru’n-Nâkıd dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm b. Hassan bu isnâdla ju ha­dîsin benzerini rivayet etti.

Bu rivayet de kadınların harplere iştirak edebileceğine delâlet etmek­tedir. Bu babdaki sözümüzü bir daha tekrarlayalım! Evet, islâmî şartlara tamamı ile uyulduğu takdirde bu caizdir. Fakat zamanımızda maalesef ca­izdir fetvasını vermeye imkân yoktur. Müslüman kadınları bugünün şart­ları muvacehesinde erkeklerle birlikte harbe iştirak edemezler.

Şunu hiç bir vakit unutmamalar ki, bugün İslâm âleminin kördü-ven gibi arkasından koşarak taklîd ettiği batıda da arada sırada kadınlar askere alınmağa başlanmıştır. Meselâ Amerikalılar ‘in askere moral (!) vermek için Kore ‘ye sahne kadınları ve dansözler gönder­diklerini gazetelerde okuduk! Hil1er harbinde Rus1ar’in Bul­garistan’a getirdikleri ordusunda birçok kadınlar vardı. Bunlann er­keklerle bir arada yattıklarını; hamamlarda beraberce yıkandıklannı… gözümüzle gördük. Çünkü o zaman henüz hicret etmemiştik. Hicret, bu fecî manzaralar gözle görüldükten sonra başlamıştır.

îşte askere alınan veya sadece harbe iştirak eden müslüman kadını da bu akıbete uğrayacaksa bu meseleye kıyamete kadar : «Hayır! Caiz değildir!» fetvası verilir.

49- Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Sellem)’in Gazalarının Sayısı Babı

143- (1254) Bize Muhammen1 b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr riva­yet ettiler. Lafız İbnü’l-Mtisennâ’mndır. (Dediler ki) : Bize Muhammen1 b. Ca’fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu’be, Ebû İshâk’dan naklen îrivâ-yet etti ki, Abdullah b. Yezîd halkla yağmur duasına çıkmış. Ve iki rek’at namaz kılmış. Sonra yağmur duası yapmış. Abdullah şunları söylemiş:

Derken o gün Zeyd b. Er kam’a tesadüf ettim. Onunla aramızda bir adamdan başka kimse yoktu. (Yahut onunla aramızda bir adam vardı.) Ona:

— Kestdüllah (SallaUahü Aleyhiive Sellem) kaç gaza yaptı? diye sordum.

— On dokuz! cevâbını verdi.

— Yâ sen onunla birlikte kaç gaza yaptın? Dedim.

— On yedi gaza! cevâbını verdi.

— Onun yaptığı ilk gaza hangisidir? diye sordum.

— Zâtü’l-Useyr yahut Zâtü’l-Uşeyd’dir. [45] Dedi.

144- (…) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bire Yahya b. Âdem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr [46], Ebû İshâk’dan, o da Zeyd b. Erkanı’dan naklen rivayet etti. Ebû İshâk onu Zeyd b. Erkam’dan dinlemiş, ki Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ondokuz gaza yapmış, fakat hicret ettikten sonra bir defa hacc etmiş; Haccttü’l-Vedâı! Ondan başka haccetmemiş.

145- (1813) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravlı b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ rivayet etti. (Dedi. ki) : Bize Ebû’z-Zübeyr haber verdi ki, Câbir h Atdillâh’ı:

«Ben Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 1e tirlikte on dokuz gaza­ya iştirak ettim!» derken işitmiş. Câbir :

— Bedir’Ie Uhud gazâlarmda Vulunamadım. Bavam men’etii. Ama (babam) Abdullah Uhud günü öldürülünce bir daha hiç bir gazada Re-sûlüllah (Sallaüahü Aleyhi ve Selleml’dçn geri kalmadım! Demiş.

146- (1814) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şcybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zeyd b. Hubâb rivayet etti. H.

Bize Saîd b. Muhammed El-Cermî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Turneyle rivayet etti. Her iki râvi demişler ki: Bize Hüseyn b. Vâ-kid, Abdullah b. Büreyde’den, o da tabasından naklen rivayet etti:

«Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Setlem) on dokuz gaza yaptı; bunların sekizinde harb etti.» demiş.

Ebû Bekir «minhünne» demedi. O hadîsinde : «Bana Abdullah h. Bü-reyde rivayet etti.» dedi.

147- (…) Bana Ahmed b. Hanbel de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu’temir b. Süleyman, Kehmes’den, o da İbnü Büreyre’den, o da baba­sından naklen rivayet etti ki, babası, ResûlüIIalı (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) le birlikte on altı gazada bulunduğunu söylemiş.

148- (1815) Bize Muhammed b. Ahbâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim (yâni îbni İsmail) Yezîd’den —ki İfcni Ebî Ubeyd’dir— rivayet etti. (Demiş ki) : Seleme’yi şunları söylerken işittim:

Ben Resûtüllah (Salla’.lahü Aleyhi ve Sellem)’e Hrlikte on yedi gazada bulundum. Gönderdiği hcy’etler meyânında dokuz gazaya çıktım. Bir de­fa kumandanımız Efcû Bekir, bîr defa da tJsâme b. Zeyd idi.

(…) Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hatim hu İsnadla rivayet etti. Yalnız o her iki yerde de: «Yedi gaza» dedi.

Bu rivayetleri Buhâri «Megâzî» bahsinde; Zeya b. Erkam hadisini Tirmizî «Cihâd»!da tahrîc etmişlerdir.

Megâzi ,ulemâsı Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellemj Efendimi­zin gaza ve seriyyelerinin sayısı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Yâkub b. Süfyân’in Mekh’ûl ‘den rivayetine göre onsekizdir. Resulü Ekrem (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) bunların sekizinde bizzat harb etmiştir. Zührî Peygamber (Sallaliahü A leyhi ve Sellem) ‘in yirmi dört gaza yap­tığını söylemiştir. Abd b. umeyd’in «Müsned*’inde Hz. Câbir b. Abdi11âh’m : «Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) firmi dört gaza yaptı.» dediği zikredilmektedir.

îbni Sa’d ve başkaları Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) ‘in gazaları ile seriyyelerini vuku’ tertiblerine göre sıralamış; ve yirmi yedi gaza ile elli altı seriyye yaptığı anlaşılmıştır. Onlara göre ResûlÜlIah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) bu gazaların dokuzunda bizzat harbetmiştir ki, onlar da Bedir, Uhud, Müreysî1, Hendek, Kurey-za, Hayber, Mekke ‘nin fethi, Huneyn ve Tâif ga­zalarıdır. Ancak Mekke ‘nin fethinde harbe iştirak etmesi, Mekke’nin harben alındığını söyleyenlere göredir. Bu meselenin ihtilaflı ol­duğunu evvelce görmüştük. Babımızın bir rivayetinde Hz. Büreyde’nin : «Bu gazaların sekizinde bizzat harbetti.» demesi ihtimâl ona göre Mekke sulh yolu ile alındığındandır.

«Tevlîh» sahibi Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)’in gaza ve se-riyyelerinin yüz küsura baliğ olduğunu söyler.

Burada Hz. Câbir : «Ben Bedir ‘le Uhud gazalarında bulunmadım.» diyor. Mamafih mesele yine ihtilaflıdır. Bâzıları Bedir, bazıları da Uhud gazasına iştirak ettiğini söylemişlerdir.

50- Zatü’r-Rikaa’ Gazası Babı

149- (1816) Bize Ebû Âmir Abdullah b. Berrâd El-Eş’arî ile Mu-hammed b. Alâ’ El-Hemdânî rivayet ettiler. Lâfız Ebû Amirindir. (De­diler ki) : Bize Ebû Usâme, Büreyd b. Ebî Bürde’den, o da Ebû Bürde’-den o da Ebû Musa’dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Altı nefer olduğumuz hâlde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ‘Ie birlikte bir gazaya çıktık. Aramızda bir deve vardı ki, ona nevbetleşe bi­niyorduk. Derken ayaklarımız delindi. Benim ayaklarım da delindi ve tırnaklanın düştü. Artık ayaklarımıza çaput sarıyorduk. İşte ayaklarımıza çaput sardığımız için bu gazaya: Zâtü’r-Rikaa’ gazası adı verildi.

Ebû Bürde demiş ki: «Ebû Mûsâ tu hadîsi rivayet etti; sonra bunu karîh gördü. Gâlibâ amelinden bir şey ifşa etmiş olacağından kerih gordü.»

Ebû Üsâme: «Bana Büreyd’den başkası (Allah onun mükâfatını ve­rir.) cümlesini ziyâde etti.» demiş.

Bu hadîsi Buhâri «Megâzî» bahsinde tahrîc etmiştir.

Hz. Ebû Mûsâ El-Eş’arî ile birlikte harbe iştirak eden altı kişinin deEş’arîler ‘den olduğu anlaşılıyor.

Zâtü’r-Rikaa’ gazası îbni îshâk’a göre hicretin dör­düncü yılında Benî Nâdir gazasından sonra vuku’ bulmuştur, îbni Sa’dile ibni Hibbân hicretin beşinci yılında olduğunu söylemişlerdir. Buhâri buharbin Hayber gazasından sonra yapıldığına meyi etmiştir.

KesûMillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in bu harbe kaç kişilik bir ordu ile iştirak ettiği dahî ihtilaflıdır. Bâzılarına göre dörtyüz, bir takımlarına göre yediyüz kişi ile iştirak etmiştir. Beyhakî bu ordunun 800 ki­şiden mürekkeb olduğunu söyler.

Zâtü’r-Rikaa’ gazasına Eâcîb gazası denildiğini de söyleyenler vardır. Rikaa’: Ruk’anin cem’idir. Ruk’a: Yama, çaput mâ­nâsına gelir. Hadîste de bildirildiği vecihle ashâb bu gazada ayaklarına çaput sardıkları için ona Zâtü’r.Rikaa1 denilmiştir. Nevevî : «Adlandırmanın sebebi hususunda sahîh olan budur.» diyor. Bâzı­ları orada bulunan beyaz, siyah ve kırmızı renkli bir dağ sebebi ile bu adın verildiğini söylemiş; bir takımları da gazaya oradaki bir ağacın adı verildiğini iddia etmişlerdi; hattâ ashabın sancaklarında yamalar bulun­duğu çin Zâtü’r-Rikaa’ denildiği kanaatinde olanlar da vardır. Nevevî bunların toptan sebep teşkil edebileceğini de muhtemel gö­rüyor.

Hadîs-i şerîf, sâlih amellerin ve hak yolunda çekilen meşakkatlerin gizli tutulması müstehab olduğuna, bir maslahat ve fayda görülmedikçe bu gibi şeylerin açıklanmaması gerektiğine delâlet etmektedir.

51- Gazada Kafirden Yardım Dilemenin Keraheti Babı

150- (1817) Bana Zühyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-durrahmân b. Mehdî, Mâlik’den rivayet etti. H.

Bana bu hadîsi Ebû’t-Tâhir de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. Vehb, Mâlik b, Enes’den, o da Fudayl b. Ebî Ab-dillâh’dan, o da Abdullah b. Niyâr EI-Eslemı’den, o da Urvetü’bnü-z Zü-beyr’den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemy’va zevcesi Âişe’den naklen onun şöyle dediğini rivayet etti:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir tarafına yola çıktı. Har-ratü’l-Vetera’ya varınca kendisine bir adam yetişti ki, bu adamın cür’et ve cesareti söyleniyordu. Bu sebeple Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ashabı onu gördükleri vakit sevindiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem /e yetişince ona :

— Sana tâbi’ olmak ve seninle beraber yaralanmak için geldim, de­di. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:

«Allah’a ve Resulüne îmân ediyor musun?» diye sordu.

— Hayır! dedi.

«öyle İse dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!» • uyurdular.

Âişe demiş ki:

Sonra gitti. Ağacın yanına vardığımızda o adam ResûlüUa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e yine yetişti; ve ona ilk defa söylediği gibi söyledi. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de. ona ilk defa söylediği gibi söyledi.

«Öyle ise dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!» buyurdu. Sonra döndü: Ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e Beydâ’da yetiş­ti. O da ilk defa dediği gibi:

«Allah’a ve Resulüne îmân ediyor musun?» diye sordu. Adam:

__ Evet! cevâbını verdi. ResûlüHah (SallaHahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Ö halde yürü!» buyurdular.

Veera : Medine’ye dört mil mesafede bir yerdir. Bâzıları bu kelimeyi Vebra okumuşlardır.

Bu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ben asla bîr müşrikten yardım alamam!» buyurmuştur. Başka bir hadîste Safvân b. Ümeyye müslüman olmadan önce onun yardımından faydalandığı rivayet olunmuştur. Ulemâdan bazıları mutlak surette babımız hadîsi ile amel ederek kâfirden istifadenin caiz olmadı­ğını söylemişlerdir. Diğerlerine göre şayet kâfir müslümanlar hakkında iyi niyet gösterir ve onun yardımına ihtiyaç da varsa istifade caiz, aksi takdirde mekruhtur. İşte bu babtaki iki hadîs bu iki hâle hamledilir. Kâfir harbe izinle iştirak ederse kendisine atıyye verilir. Ganimetten his­se verilmez. İmam Âzam ‘la, İmam Mâlik, İmam Şa­fiî ve cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. Zührî ile Evzâî kâfire hisse verileceğine kail olmuşlardır.

Hz. Aişe’nin : «Ağacın yanına vardığımızda…» demesine bakılır­sa onun da orduyu teşyî’ edenlerle beraber olduğu anlaşılır. Mamafih bu sözle kendisi bulunmadığı halde müslümanları kasdetmiş olması da ca­izdir.


[1] Süre-i Tevbe, âyet; 29.

[2] Vergi.

[3] Fey’: Harbe teşvik için bâzı gazilere verilen ganîmet malıdır. Ganîmet: Düş­mandan kahran alınıp harbten sonra hisselerine göre gâzîlere dağıtılan maldır. Gaziye his­sesinden fazla olarak verilen mala da nefel denir.

[4] Abdullah b. Mes’Ûd (R.A.).

[5] Ebû Süleyman Huleyd yahut Halîd b. Ca’fer. Basralıdır. îbni Maîn mevsuk bir râvi olduğunu söylemiştir.

[6] Ebû Abdillâh Müstenıir b. Reyyân Basralıdir. Nesâî onun hakkında: «Mevsuk ve erenlerdendir.» demiştir.

[7] Bofâl sûresi, İye»: 46-47

[8] Haşr sûresi, âyet: 5.

[9] Enfâl sûresi, âyet: 1

[10] Enfâl sûresi, âyet: 41.

[11] Abdullah b. Ömer’in oğludur

[12] Ebû Muhammed Nâfi’ b. Abbâs, Medîneli âzâdlılaıdandır

[13] Müslüman teb’ası olan kâfir.

[14] tbnül-Hattâb (R.A.).

[15] Hz. Ömer’in kapıcısı

[16] Sûre-i Nemi, âyet: 16.

[17] Medine’ye İki veya üç konak mesafede bir yerdir.

[18] Sûre-İ Enfâl âyet: 9. u sûrede Bedir gazası hakkında mufassal âyetler vardır.

[19] Sûre-i Enfâl âyet: 67-69.

[20] Sûre-i Âl-i İmrân âyet:

[21] Peygamber (S.A.V.)’in amcası oğlu ve süt kardeşidir. İsminin künyesinden ibâ- olduğu söylenirse de bâzıları isminin Muğîra olduğunu bildirmişlerdir.

[22] Tevbe Suresi : 25-26

[23] SCtrc-r Yâsîn, âyet: 69.

[24] ismi Abdullah b. Yesâr’dır.

[25] tbni Mes’ûd.

[26] Sûre-İ Isrâ âyet : 81

[27] Sûrc-i Sebe’ âyet: 49

[28] Hz. Sen! Bedir’de ve bütün gazalarda Peygamber (S.A.V.J île beraber bulun-muttur. 38 tarihinde Kûfe’dc vefat etmiş: cenazesini Hz. Alî (R.A.) (çıldırmıştır.

[29] Sûre-i Âl-i İmrân, âyet: 128.

[30] Abdullah b. Mes’ûd.

[31] Ulemâ bunun hata olduğuna ittifak etmişlerdir. Doğrusu Velîd b. Utbe’dir.

[32] Sûre-i Duhâ, âyet : 1-3.

[33] Sûre-İ Kehf, âyet: 23-24.

[34] Sûre-î Hucurât, ftyet: 9.

[35] Lâhik b. Humeyd Basralıdir. Tâbİîn’in meşhûrlanndandır.

[36] Üseyd b. Hudayr.

[37] Hz. Ömer b. Haltâb.

[38] Sabah namazı.

[39] Hacefe ve deraka: Deriden yapma kalkan mânâsına gelirler.

[40] KTafasmı keserim demek istiyor.

[41] Sûre-i Fetih, âyet: 24.

[42] Sûrfr-i Feth, âyet: 24.

[43] Yezîd b. Hürmüz: Medîneli mevsuk bir râvidir. Ömer b. Abdilâzîz’in hilâfeti zamanında vefat etmiştir.

[44] Lisanımızda (Hızır) şeklinde telâffuz olunur.

[45] Buhâri’nin bir rivayetinde bu kelime «Asîr> ^eklinde okunmuştur. Meşhur kı­raati «Zâtü’l-Uşeyro’dir.

[46] Sahîh-i Müslim’in birçok nüshalarında Züheyr yerine Vüheyb denilmişse de Ab-dülganî doğrusunun Züheyr olduğunu söylemiştir. Zîra Vüheyb Ebû îshak’Ia görüşmemiştir

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Cihad ve Siyer Bölümü – Sahih-i Müslim

Sahih-i Müslim | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.