Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağmurlu
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 22°C

Cihad Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Cihad Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Cihad Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Cihâd, gayret sarfetmek, son derece fazla çalışmak demektir. Terim olarak, Allah yolunda savaşmaya “cihad” denilir.

Hanefi ulemasına göre, bir ıstılah olarak cihad, “kâfirleri hak din olan İslama çağırmak, kabul etmeyenlere karşı malla canla savaşmak de­mektir. Sözü geçen ulemaya göre cihadın bu şekilde anlaşılması şu âyet-i kerimelere dayanır.[1] “Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte sa­vaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”[2] “Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın üzerine bir borçtur. Ge­rek Tevratta, gerek İncil’de, gerek Kur’an’da (Allah, kendi yolunda çarpı­şanlara cennet vereceğini va’detmiştir) Allah’dan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir?”[3]

Şafiî ulemasına göre ise Cihad “İslamın muzaffer olması için kafir­lerle savaşmak” demektir.[4] Görülüyor ki Hanefi ulemasının cihad tarifi ile Şâfiîlerin tarifi arasında netice itibariyle bir fark yoktur. Diğer mezhep imamlarının tarifleri de Hanefi ve Şafiî ulemasının tarifine yakındır.[5]

Bu manada cihad müslümanlara farz-ı kifayedir. Fakat seferberlik halinde farz-ı ayn olur, dolayısıyla bütün müslümanların savaşa katılması gerekir.

Cihad, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’a ve âhirete inanmayanlarla harbediniz…”[6], “Müşriklerin sizinle toptan har-bettiklerı gibi siz de onlarla harbedin.”[7] buyurulmuştur. Cihad, çocuk, kadın, kör ve kötürümlere farz değildir. Fakat bir İslam ülkesine düşman hücum ettiği zaman bütün müslümanlara düşmanı püskürtmek farz olur.

Müslümanların cihad sahasına atılmaları için şu üç şartın bulunması gerekir:

  1. Düşman, İslama girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır.
  2. Müslümanlarla düşman arasında bir antlaşma bulunmamalıdır.
  3. Müslümanlarda cihad için gerekli güç bulunmalıdır. Bu durumlar

bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir.

Cihad harble olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapı­lır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Mü’minler ancak ve ancak o kimselerdir ki Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yo­lunda mallan ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat sahibi kimseler bun­lardır.”[8] Hz. Peygamber ise; “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz.”[9]; “Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, o ümmet içinde kendisine yardımcı olan havarilere, tesis ettiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine İtaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder, yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mümindir. Bunun dı­şında kalanların hardal tanesi kadar da olsa îmanları yoktur”[10]; “Şüphe­siz ki mü’min kılıcı ve dili ile cihad eder.”[11] buyurmuştur.

Müslüman, kendi nefsiyle de cihad eden kimsedir. Nefsine karşı ciha­dı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesa­ret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönerken ashabına döne­rek şöyle buyurmuştur: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.”[12] Bu hadisinde Hz. Peygamber en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini “Küçük cihad” olarak vasıflandırırken nefse karşı verilecek mü­câdeleyi “büyük cihad” olarak nitelendirmektedir. “Hakiki mücâhid nef­sine karşı cihad açan kimsedir”[13] hadisi de aynı manayı ifade etmekte­dir.[14]

  1. Hicret Ve Bâdiye (Çöl)De Yerleşim
  2. …Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, bir bedevi, Peygamber (s.a.)’e hicreti sormuş da Peygamber (s.a.);

“Yazık sana, hicret zor iştir. Senin develerin var mı?” buyur­muş. (O kimse de)

Evet diye cevap vermiş. (Bunun üzerine Hz. Peygamber);

“Peki onların zekatını veriyor musun?” buyurmuş. (O şahıs da);

Evet diye karşılık vermiş. (Rasülü Ekrem de).

“Sen şehirlerden uzakta (Allah’ın emirlerini yerine getirmeye) çalış. Allah senin amelin(in sevabın)dan hiçbir şeyi zayi etmeyecek­tir.” buyurmuştur.[15]

Açıklama

Metinde geçen; kelimesi eksiltmek, noksanlaştırmak, zayi etmek, manâlarına gelen “vetr” kökünden gelmektedir. Nitekim bu kelime, “O sizin amelle­rinizi zayi etmeyecektir.”[16] mealindeki ayeti kerimede de bu manaları ifade etmektedir.

Veyh kelimesi acıma ve şefkat bildirir.kelimesi ise, azab ve gazâb ifâde eder.

Bihâr kelimesi, köyler ve şehirler mânâsına gelir. Metinde geçen kelimesiyle, halk kitlelerinin yaşadığı yerleşim merkezlerinden uzak, ıssız dağbaşları kasdedilmiştir.

Hicret, küfür ülkesinden, îslâm ülkesine göç etmek demektir.[17]

Bazı Hükümler

  1. Küfür diyarından İslam diyarına göç etmek niyetinde olduğu halde buna muvaffak olamayan bir kimse hicret sevabına nail olur.
  2. Hicret ancak gücü yeten kimselere düşen bir vecîbedir. Gücü ve imkânı olmayan kimseler hicret edemediklerinden dolayı mes’ul değillerdir.[18]
  3. …Mikdam b. Şureyh’ın babası (Şureyh)’den; demiştir ki: Ben Âişe (r.anha)’ya kırlara geziye çıkmayı sordum. (Şöyle) Cevap verdi; Rasûlullah (s.a.) şu kırlardaki sel yataklarına geziye çıkardı. Bir defasında kır gezisine çıkmak istedi de bana (binilmesi) yasak olan bir zekat devesi verip;

“Ey Âişe! (Buna) yumuşak davran. Şüphesiz ki, yumuşak dav­ranmak hangi işte bulunursa, mutlaka onu süsler. Bjrşeyden de alı­nırsa kesinlikle onu lekeler” buyurdu.[19]

Açıklama

Hz. Peygamber bazan şehirden uzaklaşarak kırlara, bayırlara çıkar oralarda kendini dinleme imkanı bulur, kırların temiz havasını teneffüs eder, Cenab-ı Hakkın kudretinin eserlerini görüp derin düşüncelere dalar, bu tabii güzelliklerin tadını çıkarırdı.

Hz. Âişe’nin ifadesinden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber bir gün yine böyle bir geziye çıkarken, Hz. Âişe’yi de beraberinde götürmek iste­miş ve bu maksatla ona zekat develerinden bir deve verip yolculuk esna­sında bu deveye iyi muamele etmesini, sert ve katı davranmamasını tavsi­ye etmişti.

Peygamber (s.a.)’in, Hz. Âişe’ye deveye merhametli davranmasını ha­tırlatmasının sebebi şudur: Zekat develerine binmek yasak olduğu için o develer binilmeye alışkın olmazlardı. Dolayısıyla kendilerine ilk defa binil-diği zaman bazı huysuzluklar gösterirlerdi. Bu sebeple Hz. Âişe’ye, üzeri­ne hiç binilmemiş olan bir deveye yumuşak davranmasını hatırlatmak lü­zumunu hüssetti.

Burada, “zekat develerine binmek yasak olduğu halde Hz. Peygam­ber nasıl olur da Hz. Âişe’ye bir zekat devesi verir?” diye akla bir soru gelebilir.

Bezlu’l-Mechûd yazarı Şeyh Halil Ahmed bu soruya şöyle cevap veriyor:

“Aslında zekat develerine binmek yasaktır. Fakat bu deveyi Hz. Pey­gamber daha önce zekat olarak Hz. Âişe’ye vermişti ve o deve Hz. Âişe’­nin Özel malı olduğu için zekat devesi olmaktan çıkmıştı. Hz. Âişe’nin malı olduğu halde zekat develerinin içinde bulunuyordu.” Bu hadis 4808 numarada tekrar edilmiştir.[20]

Bazı Hükümler

  1. Hz. Peygamberin hanımlarının zekat almaları ve zekat mallarını kullanmaları caizdir.
  2. Yumuşaklık Övülmüş, sertlik ise yerilmiştir.[21]
  3. Hicret Sona Ermiş Midir?
  4. …Muaviye (b. Ebi Süfyan)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)’ı; ‘tevbe (vakti) sona ermedikçe hicret (vakti) de sona ermez. Güneş battığı yerden doğmadıkça da tevbe sona ermez” buyururken işittim.[22]

Açıklama

Küfür ülkesinden İslam ülkesine göç etmek, müslüman-lar için kıyamete kadar devam edecek olan dinî bir gö­revdir. Hadis-i şerifte hicretin, Allah’a dönmek ve O’na iman etmek ma­nalarına gelen tevbenin sona erdiği vakte kadar; tevbenin de; güneşin, ba­tıdan doğuncaya kadar devam edeceğinden bahsedilmesi bunu ifade eder. Metinde geçen “tevbe (vakti) sona ermez” anlamına gelen cümlede “…Ama Rabbinin bazı (kıyamet) alametleri geldiği gün daha Önce inan­mamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanma­sı bir fayda sağlamaz.”[23] âyet-i kerimesine bir işaret vardır. Nitekim bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: “…Güneş battığı yerden doğ­madıkça kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu görünce hepsi iman ederler. Fakat daha önce iman etmemiş olanlara o günkü iman­ları asla fayda vermez.”[24]

Hadis ulemasından Hattâbî’nin beyânına göre, İslam’ın ilk yıllarında Allah yolunda hicret mendup idi. Allah Teâiâ ve tekaddes hazretleri; “Al­lah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek çok yer bulur, bolluk bulur,”[25] buyurarak müslümanları Allah yolunda hicrete teşvik etti. Mekke müşriklerinin müslümanlara yaptıkları zulüm son haddine erişince, cenab-ı Hak bu ayet-i kerimeyi indirerek onları hicrete teşvik etti ve hicret eden kimselere genişlik ve bol rızık va’detti. Nihayet Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince müsİümanların bulundukları yerlerden Hz. Peygamberin bu­lunduğu Medine’ye göç etmeleri, dinlerini peygamberlerinden öğrenip ge­rektiğinde müsİümanların safına katılarak onlara yardımcı olmaları farz kılındı. Daha sonra Mekke fethedilip de, Allah’ın emirlerini yerine getir­meye müsait bir ülke haline gelince artık hicretin farziyyeti sona erip men-dupluğa dönüştü. Yani Mekke’nin fethinden sonra müslümanlar için hic­ret farz olmaktan çıkıp mendup ve müstehab oldu. Bu hadis-i şerifte kıya­mete kadar devam edeceğinden bahsedilen hicretten maksat, mendub olan hicrettir. Meseleyi bu şekilde ele alınca bu hadis-i şerifle bir numara/sonra gelecek olan “Fetihden sonra hicret yoktur” anlamındaki hadisin arasını uzlaştırmak mümkün olur. Bir başka ifadeyle, fetihten sonra yürürlükten kalkan, hicretin farziyyetidir.Kıyamete kadar devam edecek olan ise, men­dub iyy etidir.

Esasen bu iki hadisten, mevzumuzu teşkil eden Muaviye hadisinin senedi tenkid edilmiştir. Bir numara sonra gelecek olan hadis ise, sahih ve muttasıl bir senetle rivayet olunmuştur.[26]

İbn Hacer el-Askalâni’ye göre ise, hicret iki türlüdür: Biri korku di­yarından güven diyarına hicret; diğeri küfür diyarından İslam diyarına hicrettir. Mekke’den Habeşistan’a hicret ve Allah’ın Rasûlünün hicretin­den önce Medine’ye göç, birinci tür hicret idi. Hz. Peygamber’in Medine’­ye yerleşmesinden sonra Medine’ye hicret ise, ikinci tür hicrettendir. Ama Mekke fethedildikten sonra Mekke’den hicret kalkmıştır. Küfür diyarın­dan hicret ise, devam etmektedir. Abdullah b. Ömer’in de belirttiği üzere dünyada küfür diyarı var olup kâfirlerle savaş sürdükçe küfür diyarından hicret de devam edecektir. Nitekim Allah’ın elçisi (s.a.); “Düşmanla çar-pışıldığı sürece hicret devam eder.”[27] buyurmuştur. Bu hadise göre hicre­tin farz olduğu küfür diyarı, savaşın sürdüğü, müslümamn baskı ve zulüm altında tutulup dinini açığa vuramadığı ülkedir. Fakat müslümanların dînî vecibelerini yapabildikleri İslam ülkeleriyle barış veya ittifak antlaşması yapmış memleketlerden hicret etmek farz değildir. Çünkü oralarda insan, dinini izhardan ve dininin gereklerim yerine getirmekten korkmaz .Bugün en geniş anlamıyla özgürlüğün bulunduğu, herkesin inancında tamamen serbest olduğu Avrupa ve Amerika’dan hicret etmek farz değildir. Ama durum değişir, bu ülkeler müslümanlarla savaşa girer ve buralarda yaşa­yan müslümanlar da onların ordularıyla beraber müslümanlara karşı sava­şa zorlanırlarsa o zaman oralardan İslâm diyarına hicret etmek farz olur.[28]

Bazı Hükümler

  1. Hicret kıyamete kadar devam edecektir.
  2. Kıyamete kadar tevbe kapısı açıktır.
  3. Güneşin batıdan doğması kıyamet alâmetlerindendir.[29]
  4. …îbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Rasûlıülah (s.a.) Fe­tih (yani) Mekke’nin fethi günü (şöyle) buyurdu; “(Artık) hicret yok­tur. Fakat cihad ve niyet vardır. (Devlet idarecileri tarafından) top­tan cihada çağırıldığınızda cihada çıkınız.”[30]

Açıklama

Bir numara önceki hadis-i şerifin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi, Mekke fethedildikten sonra, orası İslârn ülkesi haline geldiğinden ve insanlar kitleler halinde Allah’ın dinine girmeye başladığından dolayı Mekke’den Medine’ye hicret etmenin farziyyeti kalk­mış ve hicretin yerini cihad ile cihad için niyyet almıştır. Binaenaleyh Al­lah yolunda cihad maksadıyla bulunduğu yeri terketmek, kıyamete kadar meşru kalacaktır.

Hafız îbn Hacer’in beyânına göre, islâmın ilk yıllarında hicretin farz kılınışının hikmeti Mekke’de bulunan müstumanların oradaki kâfirlerin akıl almaz zulümlerine maruz kalmalarıdır. Mekke kafirleri oradaki müs-İümanları dinlerinden döndürmek için akla hayale gelmedik işkenceler uy­gulamaya başlayınca Allah Teâlâ zulme uğrayan bu müslümanlar hakkın­da şu ayet-i kerimeyi indirmiştir: “Kendilerine yazık eden kimselere, can­larını alırken melekler: Ne işte îdiniz? dediler. (Bunlar): Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük, diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: Peki Allah’­ın yeri geniş değil miydi, ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz? İşte onların durağı cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir orası.”[31]

Bu hüküm, küfür diyarında kalıp da orada dinini korumaktan ümidi­ni kesen fakat hicret etmeye gücü yeten kimseler için kıyamete kadar ge­çerlidir. Bu duruma düştüğü ve hicrete de gücü yettiği halde hicret etme­yen kimseler hakkında Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur;

“-Müslüman olduktan sonra (Allaha) ortak koşan bir müşrik kafir­lerden ayrılıp müslömanlara katılmadıkça Allah onun hiçbir amelini kabnl etmei.”[32]

“Ben müşrikler arasında yerleşip kalan kimselerden beriyim.”[33]

Bu mevzuda İbnü’l-A’râbî şunları söylüyor: “Hicret, küfür diyarın­dan tslam memleketine göç etmektir. Rasûlulİah (s.a.) zamanında hicret farz idi. Hicretin farziyyeti, hayatı tehlikede olanlar için ondan sonra da devam etmiştir. Esasen durdurulan hicret, Peygamber (s.a.) nerede olursa olsun, onun yanma gitmek için yapılan hicrettir.”

Metinde geçen “fakat cihad ve niyet vardır” manasına gelen cümle hakkında et-Tıybî (-743) ile diğer bazı ulema şunları söylemiştir:

“Bu istidrak, kendinden sonraki hükmün kendinden evvelki hükme muhalif olmasını iktiza eder. Mana şudur: Vatanından ayrılıp Medine’ye gitmekten ibaret olan hicret bitmiş, yerini cihad sebebi ile memleketinden ayrılmaya bırakmıştır. Binaenaleyh cihad sebebi ile hicret bakidir. Küfür diyarından kurtulmak, okumak için gurbete çıkmak, fitneden kaçmak gibi halisane bir niyyetle yapılan hicret de öyledir. Bunların hepsinde niyyet mu’teberdir.”

İmam Nevevî diyor ki: “Mânâ; hicretin sona ermesi ile inkıta’a uğrayan hayrı, cihad ve iyi niyetle elde etmek mümkündür; demektir.” İslam devletlerinin zayıflaması veya müslümanların gayr-i müslim devletlerin ida­resine geçmeleri neticesinde hicret olayı hicretten sonra da günümüze ka­dar devam edegelmiştir. Gayr-i müslim idaresinde kalan müslüman halk çeşitli zuîüm ve işkencelerle zorla hristiyanlaştırılmaya veya dinsizleştiril-meye maruz kaldıkça, bunlar zaman zaman İslâmî ülkelere hicret etmek için çare aramışlardır. Nitekim Endülüs ve Sicilya ile Dobruca, Macaris­tan, Kuzey Sırbistan ve Kuzey Bosna (Miladi 9-12. asırlarda) bunun en bariz misalleri olmuşlardır.[34]

Bazı Hükümler

  1. Mekke’nin fethinden sonra müslümanlardan (Medine ye) hicret etme mükellefiyeti kaldırılmış­tır.
  2. Cihad kıyamete kadar devam edecektir.
  3. Cihad etmek, ilim tahsil etmek, fitneden kurtulmak gibi iyi niyet­lerle memleketini terkeden bir kimse de hicret sevabına nail olur.
  4. Mekke kıyamete kadar İslam ülkesi olarak kalacaktır.
  5. Allah yolunda yürüyerek, manevi âlemlerde terakki etmek isteyen bir kimseden, önce nefsinin bütün alışkanlıklarım terketmesi, manevi fü­tuhat gerçekleşinceye kadar buna devam etmesi istenir. Eğer fetih müyes­ser olmazsa o zaman Allah rızasını kazanmak niyetiyle nefsine ve şeytana karşı cihad etmesi emredilir.[35]
  6. …Âmir dedi ki; etrafında bir topluluk varken Abdullah b. Amr (r.a.)’a bir adam gelip yanına oturdu ve;

Bana Rasûîullah (s.a.)’den işittiğin bir şey söyle. dedi. Bunun üzerine (Abdullah şöyle) dedi:

Ben Rasûlullah (s.a.)’i (şöyle) buyururken işittim; “Gerçek müs-lüman, müslümanların (onun), elinden ve dilinden emin olduğu kim­sedir. Gerçek muhacir de Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak kalan kimsedir.”[36]

Açıklama

Bilindiği gibi mutlak lafız, kemaline masruf olduğundan, metinde geçen “el-müslim” kelimesiyle kâmil müs-lümanlar kasdedilmiştir. Yoksa “müslümanların elinden ve dilinden emin olmadığı kimseler müslüman değildir” demek istenmemiştir. Bazı ilim adam­ları ise, “o zaman, elinden ve dilinden müslümanların emin olduğu kimse­lerin hepsinin kâmil müslüman olması icabeder” diyerek bu görüşe itiraz etmişlerse de onlara; “buradaki kâmil müslimden maksat, müslümanların elinden ve dilinden emin olmaları yanında, İslâmın diğer emirlerini de ye­rine getiren ve yasaklarından kaçınan müslüman kasdedilmiştir” diye ce­vap verilmiştir.

Gerçekten Araplar, “Alim Zeyd’dir”, “mal devedir” dedikleri za­man; “Kâmil âlim Zeyddir”, “en iyi mal devedir” demek isterler. Hadis ulemasının ileri gelenlerinden el-Hattâbî bu cümleye, “Müslümanların en faziletlisi Allah’ın hukuku ile kulların hukukunu hakkıyla edâ eden kimsedir” diye mânâ vererek bütün bu incelikleri belirtmek istemiştir.

Bazılarına göre ise, bu cümle ile bir kimsenin müslümanlığının alâ­metleri kasdedilmiştir. Nasıl ki “konuşunca yalan söylemek, verdiği söz­den dönmek, emânete hıyanet etmek” bir münafığı tanımaya yarayan alâmetlerse[37] müslümanların bir kimsenin elinden ve dilinden emin olmala­rı da o kimsenin müslüman olduğunun alâmetidir.

Ayrıca bu cümle ile müslümanları Allah’ın emirlerini hakkıyla yerine getirmeye teşvik manası da kasdedilmiş olabilir. Çünkü kulların hakkına riâyet eden ve onları incitmeyen bir kimsenin Allah’ın hakkına öncelikle riâyet etmesinden daha tabii birşey olamaz. Binaenaleyh, bu hadiste müs­lümanların hakk ve hukukuna riâyete teşvik edilmekle, ondan daha önem­li olan Allah’ın hukukunun öncelikle yerine getirilmesi gerektiği vurgulan­mak istenmiş olabilir.

Metinde geçen “müslümanlar” kelimesiyle müslüman erkeklerle birlikte tağlib yoluyla bütün müslüman kadınlar ve müslümanların idaresin­de yaşayan bütün zımmîler kasdedilmiştir. Bu bakımdan kâmil bir müslü­man eliyle ve diliyle müslüman erkekleri incetmediği gibi müslüman ka­dınları ve zımmileri de incitmez. însanyı bütün duygu ve düşüncelerine tercüman olması itibariyle hadisi şerifte insanın organları içerisinden özel­likle “dil” zikredildiği gibi bütün işlerin yapılmasında kendisine en çok ihtiyaç duyulması bakımından da el zikredilmiştir.

Alkame’nin beyânına göre zâhirr ve batmî olmak Üzere iki türlü hic­ret vardır.

Zahiri hicret bir kimsenin dinini muhafaza için küfür diyarından müs­lüman diyarına göç etmesidir.

Batınî hicret ise, nefsi emmâresini ve şeytanın emir ve teşviklerini terkedip Allah’ın emirlerine sarılmaktır. Fahr-i kainat efendimiz, vatanını terkederek bir islam Ülkesine göçetmek isteyen kimselere, hicretin sadece yurt değiştirmekten ibaret olmadığını, aslında hicretin dini bir mânâ ifâde ettiğini ve Allah’ın emirlerine sarılmanın önemli bir görev olduğunu ha­tırlatmak maksadıyla bu hadis-i şerifte, “Gerçek muhacir Allah’ın yasak­ladığı şeylerden uzak kalan kimsedir” buyururken, aynı zamanda Mekke’­nin fethinden sonra hicretin sona ermesiyle hicrete fırsat bulamayan kim­seleri de teselli etmiştir. Çünkü hicretin asıl manası, Allah’ın yasakların­dan uzak kalmakla gerçekleşir.[38]

Bazı Hükümler

  1. Müslümanları incitmek yasaklanmıştır.
  2. Kamu müslümanlar olduğu gibi noksan müslümanlar da olabilir. Bu hadis, “Müslümanın noksanı olmaz” diyen mürcie mezhebi taraftarları aleyhine bir delildir.
  3. Günahları terketmek, nehyedilenlerden kaçınmak teşvik edilmiştir.[39]
  4. Şam’da Yerleşme(Nın Önemi)
  5. …Abdullah b. Amr (r.a.)’dan; demiştir ki: RasûluÜah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittim:

(Medine’ye) “Hicret (edildik)ten sonra (Şam’a da) hicret ola­caktır. (Hz.) İbrahim’in hicret yeri (olan Şam), yer yüzü sakinleri­nin en hayırlı olanlarını (kendi içerisine) alacak, dünya(mn Şam’ın dışında kalan kısımların)da, dünyanın en şerli halkı kalacaktır. (Sonra) onları da kendi toprakları (dışarı) atacaktır. Allah onlardan hoşlan­mayacak da (oradan oraya) atacak (sonra) maymunlar ve domuzlar­la birlikte kendilerini ateş saracaktır.”[40]

Açıklama

Yeryüzünde Allah’a kulluk iyice azalıp da yerini isyan ve tuğyana terkettiği, fitne ve fesadın kol gezmeye başlayıp, İslam ülkelerini kafirler istila ettiği zaman, müslüman kuvvetlen Şam’a hâkim olup orada îslam düşmanlarına galebe çalacak ve Deccali öldürmeye muvaffak olacaklardır.

İşte o fitne dönemleri geldiği zaman Şam, müslümanların en emniyet­li bir sığmağı haline gelecek müslümanlar orada dinlerini ve imanlarını muhafaza imkanı bulacaklardır. Yeryüzünün en şerli insanları ise, bulun­dukları yerlerde yaşamaya devam edeceklerdir. Fitne ve fesadı önemseme­yerek Şam’a göç etmek lüzumunu hissetmeyeni müslümanlar, bütün has­letlerini kaybedip son derece rezîl ve sefil bir duruma düşerek memleketle­rini terketmek zorunda kalacaklar ve daha- Önce müslümanlarla birlikte Şam’a hicret etmemeleri nedeniyle Allah onlardan hoşlanmadığı için Şam’a göç edip oraya sığınmalarına da imkan vermeyecektir. Neticede onları do­muz ve maymun tabiatlı kafirlerle birlikte fitne ateşi kasıp kavuracaktır.

Bezl’ül-Mechûd yazarı Halil Ahmed’in beyânına göre, Medine’nin fa­ziletiyle ilgili hadis-i şerifler kıyamete kadar bütün zamanlar için geçerlidir. Mevzurnuzu teşkil eden ve Şam’ın müslümanların’en emin sığınağı haline geleceğini ifade eden hadis ise, belli bir dönemle (yani Mehdi’nin çıktığı dönemle) ilgilidir. Doğrusunu Allah bilir.[41]

  1. …İbn Havâle’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

(İslam âleminde, İslâmî meselelerde) durum sizin (İslâm kelimesi etrafında toplanma yahutta İslama tâbi olma hususunda bölük pör­çük olan) ordular haline geleceğiniz bir şekle dönüşecektir. (Ordular­dan) Bir ordu Şam’da, bir ordu Yemenide bir ordu da Irak’ta bulunacaktır.” (Ben);

Ey Allah’ın Rasûlü, eğer ben bu (zama)na yetişecek olursam (bunlardan hangisine katılayım? Şimdi bunlardan birini) benim için tercih ediver! (dedim).

“Sana gereken Şam’a gitmendir. Çünkü Şam Allah’ın (kendi mülkü) olan yeryüzünden tercih ettiği (bir ülke)dir. Kullarından ter­cih ettiğini de orada toplayacaktır.” Eğer, (Şam’a gitmekten) çeki-nirseniz size, Yemen (e gitmeniz) gerekir. (Oraya giderseniz ,orada­ki) havuzlarınızdan içiniz. Gerçekten Allah bana Şam ve Şam halkı hakkında teminat verdi.” buyurdu.[42]

Açıklama

İslam âlemi, fitne ve fesadın kol gezdiği, bütün müslümanların, İslam adına ortaya çıktıkları halde İslamı uygulamada ve onu yaşamada muhtelif fırka ve kamplara ayrıldıkları bir ortam haline gelecektir. Fitne ve fesadın böylesine kol gezdiği ve müslümanları paramparça ettiği bir ortamda halk üç büyük bölgede kurulan üç ayrı ordu etrafında toplanacaktır.

İşte müslümanlar arasındaki ayrılıkların bu dereceye geldiği bir sırada Şam kıtası gerçek müslümanların karargahı haline gelecek, Allah’ın ger­çek kulları oraya hicret ederek İslam ordusuyla bütünleşecekler ve imanla­rını koruyacaklardır. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri Şam ve Şam’a sığınanları bu şekilde koruyacağını Rasûlüne va’dederek O’na bu hususta teminat vermiştir.

Maamafih bu babta geçen hadislerin zayıf olduğu da söylenmiştir.[43]

  1. Cihadın (Kıyamete Kadar) Devam Edeceği
  2. …İmran b. Husayn’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“(Her asırda) ümmetimden bir topluluk kendilerine düşmanlık edenlere karşı üstünlük sağlayarak hak uğrunda savaşmaya devam edeceklerdir. Nihayet onların en sonuncusu (olan topluluk) da Me­sih deccali öldürecektir.”[44]

Açıklama

Yeryüzünde kıyamete kadar cihad devam edecektir. Bir yerde başlatılan bir cihad sona erince başka bir yerde yeni bir cihad başlayacaktır.

Kendilerine düşmanlık eden kimselerin güç ve kuvvetinden çekinme­den bu cihadı yürüten mücâhidler cihadlarına devam ettikleri sürece Al­lah’ın lütuf ve yardımına mazhar olarak, İslam düşmanlarına karşı her zaman zaferden zafere koşacaklardır. Bu hadis-i şerif, Allah yolunda sa­vaşan mücahidierin erişecekleri zaferlerin kıyamete kadar devam edeceğini müjdelemektedir. “Allah yolunda cihad yapacak olan bu cemaatin elde edecekleri zaferler, kâfirleri susturucu hüccetler ile hak ve, hakikati isbat edici kati delil ve burhanlardan ibarettir”, diyen hadis ulemasına göre, sözkonusu cemaattan maksat İslam âlimleridir.

Allah’ın va’dettiği bu zaferi silahların desteğinde ve harb sahalarında elde edilen muvaffakiyetlerle açıklayanlara göre ise, sözü geçen bahtiyar cemaatten maksat, Allah yolunda çarpışan gazilerdir.

Hadis ilminin mümtaz simalarından İmam Buhârî’ye göre bu cemaat­ta^ maksat İslam âlimleridir. İmam Ahmed b. Hanbel ise, “Bunlar hadis âfT&ıleri değilse, kimler olacağını ben de bilmiyorum” demiştir. Kadı İyâz’a göre, Ahmed b. Hanbel, bu sözüyle, “Anılan cemaatten maksadın, hadis ulemasının yolunda giden ehl-i sünnet ve’1-cemaat olması gerektiğim” ifa­de etmek istemiştir.

İmam Suyûti de; “bu cemaatten maksat müctehidlerdir. Çünkü mu­kallide âlim denilemez” diyerek bahis mevzu olan cemaatin gerçek ilim adamları olduğunu ve içtihadın kapısının kıyamete kadar açık olduğunu ve dolayısıyla içtihada ehil olan kimselerin kıyamete kadar mevcud olaca­ğını vurgulamıştır.

Şafiî ulemasından İmam Nevevî ise, bu mevzudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “İhtimal ki bu topluluk mü’minler arasına yayılmıştır. Bazı­ları cengaver yiğitler, bir takımları fıkıh ve hadis uleması kimisi de bu ümmetin irşad görevini üstlenmiş emri bi’1-ma’ruf yapan tasavvuf erbabı-dır. Hepsinin bir yerde olması gerekmez. Aksine ümmet-i Muhammed ara­sına yayılarak ayrı ayrı mevzilerde görevlerini yaparak zafere doğru adım adım ilerlerler.

Günümüzde Cihâd dünyanın birçok bölgesinde kendini göstermekte­dir. Bu, konumuzu teşkil eden hadisi şerifte olduğu gibi mü’minlerin belli bir bölgede toplanıp topyekûn cihadı başlatmaları şeklinde olmasa bile, yeryüzünün birçok bölgesinde küçük gruplar halinde küfre karşı hareketler olarak mevcuttur. Yani Cihâd sürekliliğini korumaktadır.

Ulemadan bir kısmı Şam’ı ve Şam halkını Öven bir önceki hadise ve benzerlerine bakarak, Allah yolunda savaşıp kafirlere karşı üstün za­ferler kazanacak olan bu cemaatin, şam halkı olacağını söylemişlerse de Bezlü’l-Mechûd yazan Halil Ahmed, bu topluluğun Şam cihetinden gele­cek olan bir topluluk olacağını söylemenin daha isabetli olacağını, mesele­ye bu şekilde yaklaşınca, Şam cihetinde bulunan ve tarihte Allah yolunda cihadın en güzel örneklerini veren müslüman Türk halkının da bu hadisin şümulü içerisine girmiş olacağını ifâde etmektedir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, “Garp ehli kıyamet kopuncaya kadar h&kka yar­dıma devam edecektir.”[45] buyurularak bu cemaatin çevresi, daha da ge­niş tutulmuştur. Metinde kendilerinden, “En sonuncu topluluk” diye bah­sedilen ve Mesih Deccali öldürecekleri ifade buyrulan topluluktan maksat, Hz. Mehdi ile İsa (a.s.) ve onların tâbileridir.

Mesih Deccal kendi emrindeki şer kuvvetleriyle, içlerinde Mehdi aley-hisselamın da bulunduğu müslüman kuvvetleri muhasara ettiği bir sırada İsa (a.s.) Şam’ın doğusunda bulunan ak minarenin yanına inecek ve Dec­cali Lüdd kapısında öldürecektir.[46]

İsa aleyhisselam hayatta kaldığı sürece kafirlerden eser kalmaz. An­cak İsa (a.s.)’ın vefatından sonra yine inkarcılar çoğalır. İşte ortalıkta küfrün tekrar canlanıp kuvvetlendiği bir sırada Cenab-ı hak misk kokusu gibi bir rüzgar gönderecek, teması ipeğin teması gibi olacak ama kalbinde bir tahıl tanesi ağırlığı kadar imanı olan hiçbir kimesyi bırakmayıp öldürecek, sonra insanların kötüleri kalacak kıyamet de onların üzerine kopacaktır.[47]

Mesih hem İsa hem de deccalin sıfatıdır. İsa (a.s.)’a niçin mesih de­nildiği ulema arasında ihtilaflıdır. Vahidi’nin nakline göre, Ebu Ubeyd ile Leys bu kelimenen esas itibariyle İbranice de mesiha şeklinde telaffuz edildiğini Arapların onu biraz değiştirerek Mesih şeklinde telaffuz ettikle­rini, nitekim Musa kelimesinin ibranice aslının Musa yahut Mişâ olup arapların Musa şeklinde telaffuz ettiklerini söylemişlerdir. Bu taktirde kelime müştak değil camid bir isimdir. Fakat yine Vahidi’nin beyanına göre ekse­ri ulema bu kelimenin müştak olduğuna kaildirler.

Cumhurun kavli de budur. Fakat hangi kelimeden müştak olduğu ihtilaflıdır. İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Mesih’den müş­taktır. Çünkü İsa (a.s.) hangi hastaya dokunsa, o hasta iyileşirdi.

İbnu’l-A’râbî ile diğer bazı ulemaya göre Mesih, Sıddık demektir. Ba­zıları Hz. İsa’nın ayaklan dümdüz olup çukurları bulunmadığı için kendisine Mesih denildiğini, diğer bazıları Zekeriyya (Aleyhisselam) ona eliyle dokunduğu için kendisine bu isim verildiğini söylemişlerdir. Yeryüzünde Mesh ettiği yani seyahatta bulunduğu için Mesih denildiğini iddia edenler bulunduğu gibi, doğarken vücudu yağla kaplı bulunduğu için kendisine bu isim verildiğini söyleyenler de vardır.

Aynî, Hz, İsa’ya niçin mesih denildiği hususunda yirmi üç görüş bu­lunduğunu ve bunları bir eserinde topladığını bildiriyor. Kamus sahibi bu görüşleri elliye çıkarmıştır. Rağıp Müfredal’inda şöyle demektedir: “Mesh, aslında bir şey üzerine elini sürmek ve bir şeyden eseri gidermektir.”

Deccal’a Mesih denilmesi bazılarına göre gözü silik yani dümdüz ol­duğu içindir. Diğer bazılarına göre; gözü kör olduğu için mesih denilmiş-ıir. Zira bir gözü kör olanlara mesih derler. “Deccal çıktığı zaman yeryü­zünü dolaşacağı için ona bu isim verilmiştir” diyenler bulunduğu gibi da­ha başka sebepler gösterenler de olmuştur. Aynî, Deccal’a Mesih denilme­si hususunda beş, Deccal denilmesi hususunda on görüş bulunduğunu ve bunları “Zeynü’l-Mecâlis” namındaki kitabında birer birer saydığını söyler.

Kaadı İyâz diyor ki: “İsa (a.s.) hakkında kullanılan Mesih kelimesi­nin Mesih şeklinde okunacağı hususunda ravilerden hiç birinin hilafı yok­tur. Fakat bu kelimenin Deccal hakkında ne şekilde okunacağı ihtilaflıdır. Ekseri ulemaya göre İsa (a.s.) hakkında nasıl okunursa Deccal hakkında da öyle okunur. Lafız itibarı ile aralarında fark yoktur. Yalnız İsa (a.s.), Mesih-i hidayet, Deccal ise Mesih-i delalettir. Bazı raviler bu kelimeyi Deccal hakkında “Missih” şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu takdirde kelime nok-ıalı ha ile yazılır. Birtakımları da Misih şeklinde rivayet etmişlerdir.”[48]

  1. Allah Yolunda Savaşmanın Sevabı
  2. …Ebu Said (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, Peygam­ber (s.a.);

Mü’minlerin iman yönünden hangisi daha olgundur? diyı so­rulmuş da;

“Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden kimse ve kuytular­dan bir kuytuya çekilip de Âllaha ibâdet eden ve kendi şerrinden Halkı azade kılan kimsedir” karşılığını vermiş.[49]

Açıklama

Bu hadis-i şerif genel olarak, “Allah yolunda malı ve canı ile savaşan bir kimsenin mü’minlerin en hayırlısı” olduğunu ifade etmektedir. Ancak ulema ve sıddıkların fazileti ile ilgili hadis-i şerifler bu hadisi tahsis etmiştir. Bu bakımdan ulema ve sıddıklar, Allah yolunda malı ve canı ile savaşan kimselerden daha faziletlidirler. Şi’b: İki dağ arasındaki vadidir. Ancak burada sadece bu mana k!asdcdilmiş değildir. Burada kasdedilen, tenha ve insanlardan uzak yer­dir. Vadiler ekseriyyetle insandan hali olduğu için Şi’b kelimesi misal ola­rak zikredilmiştir.

Bu hadis tenhada yalnız başına yaşamayı insanlar arasına karışmak­tan evlâ gören ulemânın bir delilidir. Ancak mesele ihtilaflıdır. Alimlerin çoğunluğuna göre fitneden emin olmak şartıyla insanların içinde olmak efdaldir. Bazı taifeler uzletin yani tenhada ayrı yaşamanın daha faziletli olduğuna kaildirler. Cumhur-ı ulema bunlara cevap vermiş; “bu hadis fit­ne ve harb zamanlarına hamledilmiştir. Yahut’ insanlarla iyi geçinemeyen kimse hakkındadır” demişlerdir.[50]

Nitekim, “İnsanların arasına katılıp da onların eziyetlerine katlanan bir mü’minin ecri, insanların arasına katılmayıp onların eziyetine katlan­maktan uzak kalan bir müminden daha fazladır”[51] mealindeki hadis-i şerif de Cumhur-ı ulemanın bu görüşünü desteklemektedir.

Hz. Peygamberin mektebinde yetişmiş olanların ve onların izinden giden selef-i salihîn her fırsatta insanların arasına karışarak onların eziyet­lerine katlanmışlar, eziyetten kurtulmak için uzleti tercih etmemişlerdir.

Bu mevzuda Tirmizinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu mealdedir; “Size ashabımı, sonra onların peşinden gelenleri ve sonra bunların peşin­den gelenleri tavsiye ederim. Daha sonra yalan yayılacaktır. Hatta kişiye (yalan yere) yemin ettiği için yemin verdirilmeyecek ve şahide (yalan yere) şehâdet ettiği için şahidlik yaptırılmayacaktır. Dikkat! Bir erkek bir ka­dınla başbaşa kalmasın, aksi halde üçüncüleri behamahal şeytandır. Ce-maat](îslam topluluğundan ayrılmayın.Tefrikadan önemle sakının! Çünkü şeytan, yalnız kalanla beraberdir ve (birlik olan) iki kişiden daha uzaktır. Her kim, cennetin mu’tena yerini istiyorsa cemaattan ayrılmasın! Her kim, iyiliği sevindiriyor ve kötülüğü üzüyorsa işte o kimse mü’mindir”.[52]

  1. (İbâdet Maksadıyla) Seyahat Etmek Yasaklanmıştır
  2. …Ebû Ümâme’den rivayet olunduğuna göre, bir adam; Ey Allah’ın Rasûlü, bana seyahat etmek için izin ver demiş de Peygamber (s.a.);

“Ümmetimin seyahati yüce Allah’ın yolunda cihad etmektir.” buyurmuştur.[53]

Açıklama

Siyahat, Süyûh, seyhan, şeyh kelimeleri, nefsin arzulannı terk ve ibadet maksadıyla yerleşim merkezlerinden uzaklaşarak seyyah olup mecnun gibi çöllere düşmektir. İsa (a.s.) da, yer­yüzünde çok gezip dolaştığı için kendisine mesih ismi verilmiştir.[54]

Hz. İsa’nın dininde büyük şehirlerden kaçarak dağ başlannda manas­tırlar inşa edip oralarda ibâdetle vakit geçirmek çok makbul, çok sevaplı bir işti.

Fakat bu hareket insanın cuma ve cemaati, ilim tahsilini ve cihadı terketmesine sebep olacağından İslâmiyette yasaklanmış, müslümanlara iba­det maksadıyla yeryüzünde yapacakları seyahat yerine cihad meşru kılın­mıştır. Bu yüzden Fahr-i kâinat efendimiz, ibâdet niyetiyle memleketini terkederek mecnun gibi seyyah olup çöllere düşmek üzere izin isteyen bir sahâbîyi bundan menetmiştir. Ona Muhammed ümmetinin, Allah’ın rıza­sını umarak, seyyah olup yollara düşmekle bir sevab kazanamayacağını ancak onların içinde yaşadıkları toplumun hidâyet üzere olabilmesi için çalışarak ve mücadele ederek, Allah’ın istediği şekilde hayatlarını düzenle­yip onun hükümlerini hakim kılmak endişesiyle yaşamalarının gerektiğini vurgulamıştır. İşte bu maksatla Rasûlullah (s.a.) ilim tahsili, düşmanla savaş gibi cihadlarla en büyük mükafatlarla erişeceklerini, veciz bir şekil­de ifâde buyurmuştur. Ancak Münziri, bu hadisin râvilerinden “eI-Kasım”m bir çoklarınca tenkid edilmiş bir râvi olduğunu söylemiştir.[55]

  1. Allah Yolunda Savaştıktan Sonra Yurda Dönmenin Fazileti
  2. …Abdullah b. Amr’dan rivayet edildiğine göre Peygam­ber (s.a.); (savaştan sonra) “Dönüş de savaş gibi (faziletli)dir.” bu­yurmuştur.[56]

Açıklama

Allah yolunda savaş İslâmın en faziletli amellerinden biri olduğundan mücâhidlerin savaş bittikten sonra yurda dönmeleri de Allah yolunda savaşa çıkmaları gibi kıymetlidir. Bir başka ifadeyle gaziler savaştan dönerlerken de aynen savaşa çıkarlarmış gibi ecir alırlar. Çünkü savaştan sonra yurtlarına dönen gaziler düşmanın tehlikesi­ni ortadan kaldırarak dönmeleri yanında ayrıca yanlarına döndükleri aile­lerine huzur, sükun ve emniyeti de beraberlerinde getirdikleri gibi bir de düşmana karşı yeni harp hazırlıklarına girişirler. Bu bakımdan savaştan dönerken de aynen savaşa gider gibi sevab alırlar.

Hattâbî’nin açıklamasına göre düşmanı pusuya düşürmek için yapı­lan geri çekilme hareketleri de savaştan dönme kelimesinin şumûlü içerisirie girmektedir.[57]

  1. Rum (Halkı Gibi Ehli Kitap Olan Milletler) İle Savaşmak (Ehli Kitap Olmayan) Diğer Milletlerle Savaşmaktan Daha Faziletlidir
  2. …Sabit b. Kays b. Şemmas’dan; demiştir ki: Ümmü Hallad diye anılan bir kadın (yüzü) peçeli olarak Peygamber (s.a.)’e gelip şehid düşen oğlu(nun Allah yanındaki durumu)nu sordu. Pey­gamber (s.a.)’in (orada bulunan) Sahâbilerinden birisi (o kadına hitaben); .

“Oğlunu sormaya yüzün kapalı olarak mı geldin?” dedi. O da;

Oğlumu kaybettiysem de utanma duygumu hiçbir zaman kay­betmeyeceğim, diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);

“Senin oğlun için iki şehid sevabı vardır” buyurdu. Kadın;

Ya Rasûlallah bu niçindir? diye sordu. (Hz. Peygamber de);

“Çünkü onu kitab ehli Öldürdü” cevabını verdi.[58]

Açıklama

Metinde, Benû Kureyza gazvesinde (M. 627) şehid olan oğlunun eriştiği makam ve mükafatı öğrenmek için fahr-i kainat efendimize geldiğinden bahsedilen kadın Ümmü Hallad künyesiyle meşhur olan bir kadındır. Cahiliyye döneminde çocuğunu kaybetmek gibi bir musibete giriftar olan bir kadının yüzünü gözünü açıp feryâd-ü figan etmesi âdet olduğu halde, Allah’a ve Rasûlüne iman etmek şerefine eren bu mübarek sahâbiyye hanımın hiçbir telaşa kapılmadan ve cahiliyye adet­lerine hiç iltifat etmeden yüzü kapalı olarak imanın verdiği huzur ve sü­kûn içinde Hz. Peygamberdin huzuruna gelip, oğlunun şehâdet şerbetini içmekle kavuştuğu manevi mükafatı sorması orada bulunan bir sahâbinin dikkatini çekti. Bu sebeple sözü geçen sahabî bu kadına oğlunu kaybettiği halde Arap kadınlarının adetlerini hiçe sayarak Hz. Peygamberin huzuruna yüzü kapalı gelişinin sebebini sormaktan kendini alamadı. Kadın bu soruya “oğlumu kaybettiysem de utanma duygusunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğim” diye cevap vermekle bu hareketinin ince bir şuur ve derin bir imandan kaynaklandığını çok zarif bir ifâde ile dile getirdi.

Hadis ulemasının beyanına göre Rasûl-i zîşan efendimizin sözü geçen kadına, ehli kitab tarafından şehid edilen oğluna iki şehid sevabı verilece­ğini müjdelemesi kitab ehli ile yapılan savaşın ecrinin kitap ehli olmayan milletlerle yapılan savaşın ecrinin iki misli olduğuna delâlet eder.

Ümmü Hallad diye anılan bu kadının oğlu, Benu Kureyza Gazvesinde (M.627) Benâne isimli Yahudi bir kadının damdan attığı bir taşın isabet etmesiyle şehid olmuştu. Sonra Rasûl-i Ekrem, Benû Kureyzahlarla birlik­te bu kadım öldürtdü, diğer kadınlara dokunmadı.

Bu hadisin senedinde bulunan Abdu’l-habîr, Ebu Hatîm, İbn Adiyy ve îmam Nevevi gibi* hadis uleması tarafından cerh edilmiştir.[59]

  1. Deniz Araçlarına Binerek Savaşa Gitmek
  2. …Abdullah b. Amr (r.a.) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­du, demiştir:

“Hacca gidecek veya umre yapacak olan kimse ile Allah yo­lunda savaşacak olan kimsenin dışında hiçbir kimse deniz nakliye araçlarına binemez. Çünkü denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.”[60]

Açıklama

Bu hadis-i şerif “Deniz yolundan başka bir yolla hacca gitme imkanı bulunmayan bir kimsenin haccı terkedebileceğini” söyleyen kimseler aleyhine bir delildir. Çünkü hadis-i şerif, Allah yolunda cihad edecek ya da hac veya umre yapacak olan kimselerin bu gayelerine erişebilmek için her halükârda deniz yolculuğu yapabilecek­lerini açıkça ifade etmektedir.

Binaenaleyh Hanefi ulemasından Ebu’l-Leys es-Semerkandî’nin de de­diği gibi, hacca gitmek için deniz yolculuğundan başka çaresi olmayan bir kimseye denizin genellikle tehlikelerden emin olması halinde deniz yo­luyla hacca gitmesi farz olur. Fakat denizde böyle bir emniyetin bulunma­ması halinde ise, o kimse hacca gidip gitmemekte serbesttir.[61] Zamanımızda ise deniz yolculuklarının tam bir güven içinde yapıldığı bilinen bir gerçektir. Hanefi ulemâsından Aynî’nin Ebu Ömer’den naklettiğine göre denizin çalkantılı olması halinde deniz yoluyla hacca gitmenin vâcib olma­dığında görüş birliği vardır. Hadis ulemâsından Hattabî de bu mevzuda şunları söylemiştir:

“Hacca gitmek için, deniz yolunu takibetmekten başka bir yolu bu­lunmayan kimselerin hac farizasını yerine getirebilmek için deniz yoluyla hacca gitmeleri üzerlerine farz olur. Hadis-i şeriften anlaşılan mânâ bu­dur. Fıkıh ulemasından pek çok kimseler de bu görüştedirler. İmam ŞâfİÎ (r.a.) ise, bu görüşe katılmamıştır. Metinde geçen; “Denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır” cümlesi bazılarına göre zahiri mânâsına hamledilerek denizlerin altının gerçekten ateşle kaplı olduğu ve ateşin al­tında da yine denizlerin bulunduğu kabul edilmiştir. Hattâbî ise, bu cüm­leyi te’vil ederek “bu cümle deniz yolculuğunun korku ve tehlikelerle dolu olduğunu, deniz yolculuğu yapan kimselerin helak olma tehlikesiyle her an karşı karşıya bulunduğunu ifade etmektedir” demiştir. Bugün deniz altı sıcak suları bilinmektedir.

Hafız el-Münziri bu hadisin senedinde izdırab bulunduğunu çünkü bir başka rivayette bu hadisin Beşir b. Müslim’e doğrudan doğruya Ab­dullah b. Amr vasıtasıyla değil de ismi ve kimliği meçhul bir şahıs tarafın­dan ulaştırıldığını ifade etmektedir. Musannif Ebu Davud bu hadisin sene­dinde bulunan ravilerin kimliklerinin meçhul olduğunu ifade ederken et-Tarihu’I-Kebirde hadisi rivayet eden Buharı ve Hattâbî de hadisîn senedi­nin zayıf olduğunu söylemişlerdir.[62]

Deniz Savaşının Fazileti[63]

  1. …Enes b. Mâlik (r.a.)’den; demiştir ki: Ümmü Süleym’ın kızkardeşi Ümmü Haram bint Milhan'(ın) bana anlattığına göre); Rasûlullah (s.a.) (Ümmü Haram’in da içlerinde bulunduğu) bir ce­maatın yanında öğle uykusuna yatmış, biraz sonra gülerek uyanmış. (Ümmü Haram sözlerine devam ederek Enes b. Malik ‘e şunları) söylemiş;

Ey Allah’ın Rasûlü, seni güldüren şey nedir? dedim.

“Rüyamda (ümmetimden) bir cemaatı, tahtlar(ı) üzerinde (ku­rulu) padişahlar gibi şu denizin üstünde (yüzen gemilere) binerek (Allah yolunda savaşa çıkarken) gördüm” buyurdu. Ben:

Ey Allah’ın Rasûlü! Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et dedim.

“Sen onlardansın!” buyurdu. Sonra yine öğle uykusuna yattı ve hemen arkasından gülerek uyandı.

Ey Allah’ın Rasûlü! Seni güldüren şey nedir? dedim, (ilk) sö­zünün bir benzerini söyledi. (Ben de:)

“Ey Allah’ın Rasûlü, beni de onlardan kılması için Allah’a dua et!” dedim.

“Sen birincilerdensin” buyurdu. (Enes b. Malik) dedi ki: “Bir süre sonra Ubâde b. es-Sâmit bu kadınla evlenip deniz savaşına ka­tıldı, onu da beraberinde götürdü. (Denizden çıkıp da karaya) dö­nünce binmesi için Ümmü Haram’a bir katır getirdi. (Katır üzerin­den atıp) onu yere serdi. (Bu yüzden) kadının boynu kırıldı ve öldü.[64]

Açıklama

Avn’ül-Ma’bud yazarı el-Azîmâbâdî’nin açıklamasına göre Ümmü Haram, Hz. Enes’in teyzesidir. İbn Abdilber ise, bu kadının Rasûlü zişan efendimizin süt teyzelerinden biri olduğunu söylemiştir. Bazıları da Onun fahr-i kâinat efendimizin babasının ya da dedesinin teyzesi olduğunu söylemişlerdir.

Rasûl-i zişan efendimizin sevinçle uykudan uyanmasının sebebi rüya­sında ümmetini tahtlarına kurulmuş hükümdar tavrıyla denizaşırı ülkelere savaşa giderken görmesidir.

Bu rüya, ümmet-i Muhammed’in istikbalde denizaşırı ülkelere hâkim olup nesillerinin kıyamete kadar devam edeceğine dair bir alâmet olduğundan Hz. Peygamberin sevinçle uykudan uyanmasına sebep olmuştur.

Onun bu sevincini yüzündeki tebessümünden anlayan Hz. Ümmü Ha­ram bu gülümsemenin sebebim sorunca rüyanın aslım öğrenmiş oldu.

Hz. Fahr-i kainatın rüyasında deniz aşırı ülkelere savaşa giderken gör­düğü bu gazileri tahtlarına kurulmuş kumandanlara benzetmesinin sebebi, bazılarına göre onların cennetteki makamlarıyla ilgilidir. Şafiî ulemasın­dan Nevevi’ye göre, o gaziler dünya hükümdarları gibi şevket ve izzete kavuşacakları için Rasûl-i Ekrem onları bütün haşmet ve şevketiyle tahtla­rında oturan hükümdarlara benzetmiştir.

Hz. Peygamberin her iki rüyadan da ayrı ayrı sevinç duyarak uyan­ması ve Hz. Ümmü Haram’ın her ikisinde de Hz. Peygambere “Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et.” diye ricada bulunması ikinci rüya­nın birinci rüyadan ayrı olduğunu gösterir. Kurtubî’nin beyânına göre ilk deniz savaşına çıkanlar ashâb-ı kiram, ikinci deniz savaşına çıkanlar da tabiûn olmuştur .Bezl’ül-mechûd yazarının beyanına göre ilk deniz savaşı­na gidenler arasında tabiîler de vardı fakat ashab daha fazla idi. İkinci deniz savaşına çıkanlar arasında da tabiünun sayısı ashab-ı kiramın sayı­sından daha fazla idi. Rasûlü Ekrem’in birinci rüyasında deniz, ikinci rü­yasında da kara şehidlerini gördüğünü söyleyenler de vardır. Hadis-i şerif­te Hz. Ümmü Haram’ın da katıldığı ifâde edilen bu deniz savaşının ne zaman yapıldığı ihtilaf konusu olmuşsa da aslında Hz. Osman’ın hilafeti zamanında hicretin yirmisekizinci senesinde yapılmıştır. O sıralarda Hz. Muaviye Şam valisi idi. BezPül-Mechud müellifinin beyanına göre, Halife b.’ Hayyat meşhur tarihinde, hicri yirmisekizinci yılı olaylarını sayarken o sene Hz. Muaviye’nin bir deniz savaşı yaptığını yanında da kızkardeşi bint-i Kurza’nın, Ubâde b. es- Sâmit’in yanında da karısı Ümmü Haram’­ın bulunduğunu ifade etmektedir. Gerçekten Hz. Muaviye, Hz. Ömer’den deniz savaşına gitmek için izin istemiş fakat Hz. Ömer o gün için buna izin vermemişti. Aynı şekilde Hz. Osman’dan da deniz savaşı yapmak üzere izin isteyince Hz. Osman buna izin verdi. Hz. Muaviye’nin de katıldı­ğı bu deniz seferi Kıbrıs’a yapılmış ve Ümmü Haram hazretleri de kıbrısta hayvanından düşerek şehid olmuştur. Bilindiği gibi Allah yolunda hayat­larını kaybedenler şehid olurlar. Çünkü Rasûlü Ekrem Efendimiz “Kim Allah yolunda öldürülürce o şehiddir. Kim allan yolunda ölürse o da şehiddir.”[65] buyurmuştur. Hz. Ümmü Haram’ın kabri bu gün Kıbrıs’ta “Hala Sultan türbesi” olarak bilinmekte ve ziyaret edilmektedir.[66]

Bazı Hükümler

  1. Erkek mahremi olan bir kadının yanına girerek onunla yalnız başına bir arada kalabilir. Yanında uyu­ması da caizdir.
  2. Öğle vakti bir süre istirahata çekilmek caizdir.
  3. Sevinç anında gülmek caizdir. Çünkü Peygamber (s.a.) ümmetinin kendisinden sonra İslamiyet uğrunda denizde bile cihad edip muzaffer ola­caklarını gördüğü için sevincinden gülmüştür.
  4. Gaza için denize açılmak caizdir. Ashab-ı Kiram deniz yoluyla ticâretde ederlerdi, cumhur-ı ulemânın görüşü budur.Yalnız Ömer b. el-Hattab ile Ömer b. Abdulazîz (r.anhum) denize açılmayı mutlak surette menetmişlerdir. Bazıları bunu dünyalık için denize açılmak manasına al­mış, âhiret için denize açılmanın caiz olduğunu söylemişlerdir. İmam Malik’e göre kadınlara deniz seyahati mutlak surette mekruhtur. Çünkü te­settürlerine mânidir. Bazıları, bunun küçük gemilere mahsus olduğunu, kadınların büyük gemilere binmelerinde kerahet olmadığını söylemişlerdir.
  5. Kadınların denizde cihad etmesi mubahtır.
  6. Hadisi şerif bir mucizedir. Bu mucize de Peygamber (s.a.) gâibden bazı şeyleri haber vermiştir. Ümmetinin denizde cihad edeceğini haber ver­mesi ne halde cihad edeceklerini bildirmesi, Ümmü Haram’a, “Sen evvelkilerdensin” diye tebşirde bulunması bunlardandır.
  7. Peygamberlerin rüyaları haktır.
  8. Cihad yolunda bulunup fiilen harbe iştirak etmeden ölen kimseye harbedenlerin ecri kadar ecir verilir..
  9. Deniz şehidinin mi yoksa kara şehidinin mi daha ziyade ecir kazan­dığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları karada şehid edilenin daha ziya­de ecir kazandığına kail olmuş, birtakımları da bunun aksini iddia etmiş­lerdir. Fakat aslolan her iki durumda da ecrin büyük olduğudur.[67]
  10. …İshak b. Abdillah b. Ebi Talha’dan; O Enes b. Malik’i şöyle derken işitmiştir; “Rasûlullah (s.a.) Küba’ya gittiği zaman Üm-mü Haram’ın yanına giderdi. (O sıralarda Ümmü Haram) Ubâde b. es-Sâmit’in nikahı altında idi. Bir gün onun yanına uğradı. (Üm­mü Haram da) kendisine yemek yedirdi ve oturup onun başını tara­maya başladı” (Hadisin bundan sonraki kısmında İshak b. Abdul­lah) şu bir Önceki hadisi nakletti.[68]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bint Milhan (Ümmü Haram), Kıbrıs’ta vefat etmiştir.”[69]

Açıklama

Hz. Ümmü Haram’ın bir kadın olarak Hz. Peygamberin başını taraması ulema arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. İbn Abdilber, Hz. Peygamberin, başını taramaya izin vermesini, Üm­mü Haram’ın, Hz. Peygamber’in süt annesi, ya da süt teyzesi olmasıyla açıklamıştır. Ayrıca Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib’in annesinin Neccar oğullarından olması cihetiyle yine Ümmü Haram’ın Rasûl-i Ek­rem’in teyzesi mesabesinde olduğuna dair Yahya b. İbrahim b. Mezih’den bir haber rivayet ettiği gibi İbn Vehbi’in de Hz. Ümmü Haram’ın Hz. Peygamberin süt teyzesi olduğunu söylediğini kaydetmiştir. îbni Abdilber bu görüşleri naklettikten sonra, “Her iki halde de Hz. Ümmü Haram’ın. Peygamber (s.a.)’in mahremi olâuğu ortaya çıkar” demektedir.

Bazıları ise, Rasûl-i Ekrem’in, Hz. Ümmü Haram’ın evinde kalması­nı ve saçlarını taramasına izin vermesini, Hz. Ümmü Haram’ın kendisi­nin, mahremi olmasına değil de Hz. Peygamberin günahlardan masum olmasından dolayı kendisine verilen özel bir izine bağlamışlardır. Kadı Iyâz; “Bu halin Rasûl-i Ekreme dair özel bir izin olduğunu iddia edebilmek için bir delile dayanmak gerekir. Oysa buna dair bir delil bulmak müm­kün değildir” derken Hafız İbn Hacer de; “Bu hususta yapılan açıklama­ların en güzeli bu halin Hz. Peygambere ait özel bir durum olduğunu orta­ya koyan görüştür. Bu görüşün en büyük delili de hadisenin kendisidir” demiştir.[70]

  1. …Ümmü Süleym’in kızkardeşi er-Rumeysâ’dan; demiştir ki: (birgün) Peygamber (s.a.), uyudu ve hemen arkasından uyandı. O sırada er-Rumeysa başını yıkıyordu. Peygamber (s.a,) (uykusun­dan) gülerek uyan(mış)dı. Bunun üzerine (Rumeysa):

Ey Allah’ın Rasûlü! Başım(i yıkadığım)a mı gülüyorsun? diye sordu. (Hz. Peygamber de):

“Hayır” diye karşılık verdi.

(Bu hadisi Rumeysa’dan rivayet eden Atâ b. Yesâr hadisin bun­dan sonraki kısmında) Şu (önceki hadisi bazı) eksiklik ve fazlalık(lar)Ia nakletmiştir.[71]

Ebû Dâvud dedi ki: “Rumeysa, Ümmü Süleym’in süt kız kardeşidir.”[72]

Açıklama

Musannif Ebu Davud, Ata b. Yesar’ın Hz. Rumeysa’dan rivayet ettiği bu hadisin önceki hadise benzediğini, fakat bazı kısımlarının önceki hadisin metninden daha uzun bazı kısımla­rının da daha kısa olduğunu ifada etmekle yetinmiş metnin tümünü nakletmemiştir. !

Hafız İbn Hacer’in beyânına göre Musannif Ebû Davud’un naklet­mekten kaçındığı bu metni, Abdürrezzak, ei-Musannef inde tam olarak vermiştir. Abdürrezzak’in rivayet ettiği bu metne bakılırsa burada anlatı­lan olay ile önceki olay birbirinden tamamen farklıdır. İbn Hacer bu metni tahlil ettikten sonra, önceki hadis-i şerifte anlatılan olayın Hz. Ümmü Haram’la, mevzumuzu teşkil eden ve metnini Abdürrezzak’ın Musannef-inden öğrendiğimiz hadis-i şerifte anlatılan kıssanın da Hz. Ümmü Ha-ram’ın kızkardeşi Ümmü Abdullah ile ilgili olduğunu beş cihetten isbata çalışmıştır.

Yine Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre Ebu Davud’un, hadisin sonuna ilave ettiği; “er-Rumeysa Ümmü Süleym’in süt kızkardeşidir,” sö­zü doğru değildir. Hz. Ümmü Haram Ümmü Süleymin anne-baba bir kız­kardeşidir ve Hz. Ümmü Haram bint Milhan b. Halid b, Zeyd b. Haram el-Ensariyye, Hz. Enes b. Malik’in teyzesidir. Ümmü Süleym bint Milhan b. Halid el-Ensariyye ise Hz. Enes’in annesidir. Bu iki kardeş künyeleriyle meşhur olmuş iki sahâbiyedir. Bunlardan Hz. Ümmü Haram “Rumeysa”, Ümmü Süleym’de “Gumeysa” künyesiyle meşhurdur.[73]

  1. …Ümmü Haram (r.anha)’dan rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; “(Allah için sefere çıkıp ta) de­nizde başı dönerek kendisine kusma arız olan kimse için bir şehid, bo­ğulan kimse için de İki şehid sevabı vardır.”[74]

Açıklama

Metinde geçen “Mâid” kelimesi ikinci babtandır. (Mâde-yemûdu); Sallanmak ve sarsılmak manalarına gelir. Nitekim Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesinde de bu manâda kulla­nılmıştır: “Sizi sarsar diye arza ağır baskılar attı…”[75] Bu hadis-i şerifte ise, denizin sarsmasından dolayı başın dönmesi manasında kullanılmıştır.

İbnu’l-Esir’in en-Nihâye’deki açıklamasına göre kelimesi suda bo­ğulup ölen kimse anlamına gelir. Bazıları bu kelimenin sulara battığı hal­de ölmeden kurtulan kimseler için kullanıldığını öylemişlerse de, “el-Meşârık” isimli eserde bu görüş reddedilmiştir. Gerçek olan şudur ki bu kelime sulara batıp ölen kimse anlamına gelen kelimesiyle eş an­lamlıdır.

Münzirî bu hadis hakkında şunları söylemiştir: Bu hadisin senedinde Hilal b. Meymûn vardır. İbn Meîn onun güvenilir bir ravi olduğunu, Ebu Hatim er-Râzî ise, pek sağlam bir râvi olmamakla beraber kendisinden hadis alınabileceğini söylemiştir.

Hanefi ulemasından el-Aynî, bu hadisi şerifin, deniz savaşının kara savaşından daha faziletli olduğuna delâlet ettiğini söylemiştir. İbn Abdil-ber ise, et-Temhîd isimli eserinde bu mevzu’da çok teferruatlı açıklamalar­da bulunmuştur.[76]

  1. …Ebû Ümâme el-Bâhilî’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.);

“Üç kişi vardır ki üçü de aziz ve celîl plan Allah’a emânettir. (Birincisi) Aziz ve Celil olan Allah’ın yolunda savaşa çıkan kimse­dir. Bu kimse (Allah) ruhunu kabzedip de cennete koyuncaya veya-hutta (savaştan) elde ettiği sevab ve ganimetle evine döndürünceye kadar Allah’a emanettir. (İkincisi de) Mescide giden adamdır. Bu kimse de (Allah) ruhunu kabzedip de cennete koyuncaya veyahat da elde ettiği sevap ve ganimetle (evine) döndürünceye kadar Al­lah’a emanettir. (Üçüncüsü de) evine selamla giren kimsedir. Bu kimse de Aziz ve Celil olan Allah’ın emânetindedir.”[77] buyurmuştur.[78]

Açıklama

Metinde geçen “dâmin” kelimesi her ne kadar ism-i fâilse de, “rnadmûn” manasında kullanıl­mıştır. Bir başka tabirle ism-i mef ûl manasında kullanılmış bir ism-i fail­dir.Nitekim “Artık o memnun edici bir hayat içindedir”[79] âyet-i kerimesinde “radiyeh” kelimesi ile “atılan bir sudan”[80] âyet-i kerimesindeki “dâfik” kelimesi ismi mef’ûl manasında kullanılmış ismi faillerdir. Bu itibarla “râdiyeh” kelimesi, “ken­disinden memnun olunan”, “dâfik” kelimesi de “atılan” manasına gel­mektedir. “Ruhunu kabzedip de cennete koyuncaya veyahut da (savaştan) elde ettiği ganimetle evine döndürünceye kadar” cümlesinden maksat ise, Allah yolunda savaşan kimsenin şehid olduğu takdirde kesinlikle cennete gireceğini, şehid düşmediği takdirde ise, şayet ganimetler dağılmışsa hem Allah yolunda savaşmanın sevabı, hem de savaştan hissesine düşen gani­metlerle birlikte döneceğini, şayet ganimet elde edilmemiş veya elde dilen ganimetler taksim edilmemiş ise, sadece Allah yolunda savaşması sevabıy­la döneceğim, binaenaleyh, eli boş olarak dönmesinin söz konusu olmaya­cağını ifade etmektir.

Hattâbî’nin açıklamasına göre, “evine selamla giren kimse” cümlesi­ni iki şekiled açıklamak mümkündür:

  1. Allah’ın, “Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (kendinizden olan ev halkına) selam verin”[81] emrine uyarak, eve girerken ev halkına selâm vererek giren kimse.
  2. Fitnelerden ve fesatlardan salim kalabilmek ümidiyle evine kapa­nıp uzlete çekilen kimse.

Binaenaleyh bu iki şıkka giren kimselerin hepsinin de mevzumuzu teş­kil eden hadisi şerifte vadedilen mükafaata erişmeleri ihtimal dahilindedir.

Mescide gittiği için, Allah’ın emanetinde ve himayesinde olduğu ifade medilen kimselerin içerisine mescide sadece ibâdet maksadıyla gidenler dahil olduğu gibi, ilim öğrenmek ve öğretmek için gidenler de dahildir. Binae­naleyh bu kimselerin mescidden eli boş dönmeleri düşünülemez. Ya sadece ibâdet etme veya ilme çalışma sevabıyla dönerler veyahut da bu sevaplarla birlikte dünyevî birtakım ganimetleri de beraberlerinde götürürler.[82]

  1. Kâfir Öldüren Kimsenin Üstünlüğü
  2. …Ebu Hüreyre (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s,a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir kafir ile, onu öldüren kimse ebediyyen, Cehennemde bir araya gelmeyeceklerdir”[83]

Açıklama

Diğer bir hadisi şerifte de, Fahr-i kainat efendimizin;

Cehennemde ikisi birbirine zarar verecek şekilde bir araya gelmezler,” buyurduğu, Bunlar kimdir ya Rasûlallah diye sorulunca; “Bir kafiri öldürüp de sonra doğru yolu tutan mü’m in (ile onun öldürdüğü kafir)”, karşılığı vermiştir.[84]

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif hakkında Kadı Iyâz şunları söy­lemiştir: “Kafirle birlikte cehennemde birleşmeyeceği haber verilen bu kim­seden maksat, kafiri savaşta öldüren kimse olsa gerektir.” Kadı Iyâz bu sözüyle, pasaport ile müslüman topraklarına giren veya müslümanlarla aralarında sulh yapmış olan kafirleri öldüren kimselerin bu hadis-i şerifte­ki müjdeye dahil olmadıklarını ifade etmek istemiştir. Kadı Iyâz sözlerine şöyle devam etmiştir: “Çünkü bu müslümamn o kafiri öldürmesi günahla­rına keffaret olur. Bu sebeple hayatında işlemiş olduğu günahlardan dola­yı azabdan kurtulur. Yahut da bu kimsenin azabdan kurtulmasının sebebi (Allah’ın rızasına uygun olarak kalbinde beslediği) özel bir niyeti veya (Allah’ın bildiği) özel bir halidir. Sözkonusu müminin cehenneme girme­mesinden kasdedilen mânâyı şu şekilde açıklamak da mümkündür: Bu kim­senin cehenneme girmemesinden maksat, günahlarının cezasından tama­men kurtulması değil de eğer cezalandırılacak sa, cennete sokulmayarak cennetle cehennem arasında bulunan ve A’raf denilen yerde tutulmak su­retiyle cezalandırılmasıdır. Hiç cehenneme girmeden bu şekilde cezalandı­rılması ihtimal dahilinde olduğu gibi kafirlerin bulunmadığı bir yerde ateş­le cezalandırılması da mümkündür.” Tîybî’ye göre bu ihtimaller içerisinde en isabetli olanı “Bu kimsenin savaşta bir kâfiri yok etmesinin onun gü­nahlarına keffaret olacağını” ifade eden görüştür.[85]

  1. Savaşa Giden Mücahidlerin Hanımları Savaşa Gitmeyen Erkeklere Haramdır
  2. …İbn Büreyde’nin babası Büreyde’den; “RasûluIIah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu” demiştir: “Mücâhidlerin ha­nımları (evlerinde) oturan erkeklere anneleri gibi haramdır. (Evinde) oturanlardan bir erkek, mücahidlerden bir adama ailesi hususunda vekil olur (da sonra ona hıyanet ederse, vekil kalan kimse) kıyamet gününde mücahid için durdurulur ve (mücahide); “şu (adam) ailen hususunda sana (kötü bir) vekil olmuştu. Onun iyiliklerinden diledi­ğin kadarını al” denir. RasûluIIah bize dönüp; (Mücahid’in onun sevabını alma hususundaki tutumunun nasıl olacağı hakkında) “Tah­mininiz nedir?” diye sordu.

Ebû Dâvud dedi ki: (Bu hadisin râvilerinden) Ka’neb iyi bir insandı. Ebu Leylâ ona bir iş teklif etti. Ka’neb de; (Benim) bir dirheme ihtiyacım var, onu temin etmek istiyorum. Bunun için bana yardım edecek birini arıyorum, diyerek bu teklifi reddetti. (Ebu Leylâ da);

Hangimiz ihtiyacı için yardım istemiyor ki? diye karşılık verdi. (Ka’neb);

Beni (buradan) çıkarınız da (duruma bir) bakayım dedi. sonra oradan çıkıp gözden kayboldu. Süfyan dedi ki; “Tam gözden kay­bolduğu sırada üstüne duvar yıkıldı da öldü”[86]

Açıklama

İmam Nevevi’ye göre savaşa giden mücahidlerin hanımlan, geride bıraktıkları vekillerine iki cihetten anneleri gibi haramdır:

  1. Bu vekillerin, mücahidlerin hammlarıyla başbaşa kalıp da onlara kötü gözle bakmaları ve birtakım kötü niyyetlerle yaklaşarak onlarla soh­bet etmeleri, aynen kendi annelerine kötü gözle bakmaları gibi haramdır.

Vekillerin onlara hizmette kusur etmeleri aynen kendi annelerine hiz­mette kusur etmeleri gibi haramdır.[87]

Bu hadisin Müslim tarafından rivayet edilen metninde ‘bulunan “Ev halkı” ifadesinden anlaşılıyor ki mücahid’in evinde bu­lunan anne-baba, kız, câriye gibi bütün ev halkı da aynen mücahid’in hanımı gibi hürmete layıktır. Bunlara ihanet eden kimseleri, sırattan ge­çerlerken görevli melekler durdurup, Mücâhid’e dönerek, “îşte senin ci­hada giderken aileni emanet ettiğin kimse budur. Bu kimse senin emâneti­ne hıyanet etmiştir. Onun sevabından istediğin kadarını alabilirsin.” diye­ceklerdir.

Artık herkesin kendi derdine düşüp babanın oğuldan, oğulun da ba­badan kaçtığı o günde eline böyle fırsat geçen bir kimsenin bu fırsatı ka­çırmayıp son haddine kadar değerlendireceğini açıklamaya bile lüzum yok­tur. Rasûl-i Zîşan Efendimiz, mücahid ailelerinin nasıl bir hürmete lâyık olduklarını anlattıktan sonra onlara ihanet eden kimselerin kıyamet gü­nünde Mücahidler karşısındaki acıklı durumunu ifade etmek için, “tahmi­nin nedir?” buyurmuş ve bu sözüyle; “Artık eline bu fırsatı geçiren bir mücahidin, o kimsenin bütün sevaplarını elinden alacağını tahmin edebilirsiniz” demek istemiştir.

Hadisin sonunda yer alan cümlelerinde Ebû Dâvud, râvilerden Ka’neb hakkında bilgi vermektedir. Bu cümlelerin hadisin asıl konusu ile ala­kası yoktur. Zaten bu ilâve Ebû Davud’un bazı nüshalarında da bulunma­maktadır.[88]

  1. Ganimetsiz Olarak Dönen Bir Seriyye(Nin Fazileti)
  2. …Abdullah b. Amr (r.a.), “Rasülullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir: “Allah yolunda savaşıp da ganimet elde eden (her) savaşçı, (birlik) ahiret (teki) sevablarının üçte ikisini peşin ola­rak (dünyada) almış olurlar. Kendileri için (ahirete sadece) üçte bir (nisbetinde sevap) kalır. Eğer herhangi bir ganimet elde edemeden dönerlerse (ahirette) sevabları tam olarak Verilir.”[89]

Açıklama

Seriyye; sayıları beşten üç yüze kadar ulaşan ve düşman üzerine ansızın baskınlar yapmakla görevli askeri birlik-

lere verilen isimdir.

Bu hadis-i şerifte savaşa katılıp da savaştan ganimet elde ederek sağ-salim yurtlarına dönen mücâhidlerin, ahirette ellerine geçecek olan cihad sevabının üçte ikisini dünyada iken peşin olarak almış olacaklarım, savaş­tan bir ganimet elde etmeden dönen veyahut da yurduna dönemeden savaş meydanında can veren mücâhidlerin ise, bu cihadlarının sevabını ahirette tüm “olarak alacaklarını ifade etmektedir.

İmam Nevevî, hadisin bu mânâya geldiğini ifade ettikten sonra Kadı Iyâz’ın bü hadisle ilgili görüşlerini nakledip, bu görüşlerden sadece bu manayı tercih ettiğini ve diğer görüşlerin hepsini de asılsız ve yanlış ilan ettiğini söylemektedir.

İmam Nevevi’nin açıklamasına göre, Kadı Iyâz’ın yanlış ilan ettiği bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: “Bu hadis sahih değildir. Mü­câhidlerin dünyada elde ettikleri ganimetle ahiretteki sevapları azalmaz. Nitekim Bedir mücâhidleri, Bedir savaşının ganimetlerini dünyada iken aldıkları halde ahîretteki sevabları azalmamış, bu ganimeti dünyada iken almış olmaları, onların mücâhidlerin en faziletlileri olma şerefine ermeleri­ne engel teşkil etmemiştir.”

İmam Nevevi, Kadı Iyâz’ın bu görüşlerini naklettikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor: “Her ne kadar bazıları (2497 nolu hadis hakkında) “Bu hadisin râvilerinden “Ebu Hânî”nin kimliği meçhuldür. Binaenaleyh, “sa­vaşa giden bir mücahidin hem ganimetle hem de büyük sevaplarla dönüp geleceğine, Allah’ın kefil olduğunu” ifade eden 2494 numaralı hadis-i şerif tercih edilir. Çünkü sözü geçen hadîs-i şerif meşhur bir hadistir. Râvileri de aynı şeklide meşhurdur. Ayrıca o hadis, hem Buhari, hem de Müslim tara­fından rivayet edilmiştir. Ebu Hânî’nin rivayet ettiği 2497 numaralı hadisi Müslim rivâyei etkmişse de, Buhârî Sahih’ine almamıştır. Demişlersede bu söz asla doğru değildir. Çünkü bu iki hadis arasında birini diğerine tercih etmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Eğer iki hadis arasında herhangi bir çe­lişki olsaydı o zaman birini diğerine tercih yoluna gidilirdi. Oysa burada böyle bir durum sözkonusu değildir. Zira 2494 numaralı hadis-i şerifte sadece sa­vaştan dönen bir gazinin sevab ve ganimetlerle döneceği ifade edilmekle ye-tinilmekte, elde ettiği ganimetlerin alacağı sevabın miktarını azaltıp azaltmayacağından asla söz edilmemektedir. Ayrıca 2494 numaralı hadisin ifadesi mutlak, 2497 numaralı hadisin ifadesi mukayeddir. Binaenaleyh, bu iki hadisi birlikte değerlendirirken 2497 numaralı hadis-i şerifteki kayıt-layıcı ifadeleri nazar-ı itibara almak icabeder.

Ebu Hani’nin kimliğinin meçhul olduğu iddiası da doğru değildir. Çünkü bu râvi imamlardan pek çoğunun kendisinden hadis rivayet ettiği meşhur ve güvenilir bir râvidir. Onun hadisini Müslim’in rivayet etmiş olması kendisinin güvenilir bir râvi olduğuna yeterli bir delildir.

İmam Nevevi mevzumuzu teşkil eden hadise yöneltilen tenkidi de şöy­le reddetmiştir;

“Bir hadisin sahih sayılabilmesi için Buhari’de veya müslim’de bu­lunması şart değildir. Binaenaleyh bazı kimselerin sırf Buhâride bulunma­dığı için bu hadisin şahinliğini kabule yanaşmamaları doğru değildir.”

Bedir mücahidlerinin, Bedir ganimetlerini bölüştükleri halde müca-hidlerin en faziletlileri olduğunu delil getirerek savaştan elde edilen gani­metten payını alan mücâhidlerin, ahirette savaştan alacakları sevabın üçte ikisini dünyada peşin olarak almış olacaklarını ifade eden 2497 numaralı hadise yöneltilen tenkidi de şöyle reddetmiştir:

“Evet Bedir mücahidleri de Bedir savaşından hisselerine düşen gani­meti aldıkları için bu savaştan ahirette ellerine geçecek olan sevabın üçte ikisini dünyada almışlardır. Bedir mücahidlerinin ahirette elde ettikleri se-vab erişilebilecek sevapların en üstünü ve son haddi değildir. Eğer dünya­da savaş ganimetlerini almamış olsalardı daha da büyük sevaba erişmeleri mümkündü. Ama bununla beraber Bedir mücahidlerinin cennetteki ma­kamları çok büyüktür.”[90]

  1. Allah Yolunda Yapılan Zikrin Sevabının ,Kat Kat Olacağı
  2. …Sehl b. Muaz’ın babası (Muaz)’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.); “Namaz, oruç ve zikr(in sevabı) Allah yolunda harca­nan mal(ın sevabm)dan yedi yüz kat fazladır.” buyurdu.[91]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, ihlasla Kur’an okumak ve Sübhânallah, la ilahe illallah, Allâhü ekber diyerek, Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ve oruç tutmak suretiyle kazanılacak sevapların, Allah yolundaki savaşlar için yapılan harcamalarla kazanılan sevablardan yediyüz katı fazla olduğu ifade edilmektedir. Her ne kadar senedinde Zeb-bân b. Fâid ile Sehl b. Muaz olduğu için bu hadisin zayıf olduğu söylenmişse de aslında bu hadisi destekleyen başka rivayetler de vardır.

Nitekim bu mevzuda Ebu Said el-Hudri’den rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir: Rasûlullah (s.a.)’a;

Kıyamet günü Allah katında derece bakımından kulların hangisi daha üstündür? diye soruldu ve Rasûlullah (s.a.);

“Allah’ı çokça zikredenler” buyurdu.

Ya Rasûlallah Allah yolundaki gaziden de mi üstündür? dedim.

“Kırılıncaya ve kana boyanıncaya kadar kılıcını kâfirlere ve müşrik­lere çalsa da, Allah’ı çok zikredenler, derece bakımından şüphesiz ondan daha üstündür.” buyurdu.[92]

Yine aynı mevzuda Hz. Ebu’d-Derda’dan rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifde şu mealdedir:

Peygamber (s.a.); “Dikkat! Amellerinizin en hayırlısı, hükümdarı (tan-rı)nın katında en temizi ve derecelerinizin de en yükseğini, sizin için altın ve gümüş dağıtmaktan daha hayırlı ve düşmanlarınızla karşılaşıp sizin on­ların boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boyunlarınızı vurmala­rından daha yararlı olanı size bildireyim mi?” buyurdu. Ashab;

Evet dediler. Rasûli Ekrem de;

“Allah’ı zikirdir” buyurdu.

Muaz b. Cebel dedi ki: “Allah’rn azabından kurtarıcı olarak, Allah?-ın zikrinden daha iyi bir şey yoktur.”

Tirmizi dedi ki: Bazıları bu hadisi Abdullah b. Said’den buradaki gibi aynı senedle rivayet etmektedir. Kimi de yine ondan bu hadisi mürsel olarak rivayet etmiştir.[93] Hadis-i şerifin zahirinden anlaşılıyor ki, namaz, oruç ve zikrin sevabı Allah yolundaki bir savaşta yapılan harcama sevabı­nın yediyüz katına kadar çıkan bir artış gösterir. Ancak bu fazlalığın dere­cesi namaz kılan, oruç tutan ya da zikreden kimsenin ihlasına göre değişir.

Namazın, Allah yolundaki savaşlar için yapılan harmacalara olan üs­tünlüğünü izaha lüzum yoktur. Çünkü Resûl-i Zîşan Efendimiz “Allah katında en iyi amel hangisidir?” sorusuna “Vaktinde kılınan namazdır”[94] cevabını vermekle bu gerçeği en açık bir şekilde ifade buyurmuştur.

Orucun üstünlüğü ise, sevabının Allah’dan başka kimsenin bilmeye­ceği kadar çok olmasından[95] ve orucun bir nevi sabır anlamına gelmesi[96] cihetiyle oruç tutanların Allah’ın sabredenler hakkındaki: “…Ancak sab­redenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.”[97] müjdesine girmelerinden an­laşılmaktadır. Zikrin fazileti hakkında ise şöyle bir haber rivayet edilmiş­tir: “Kim bir defa sübhanallah derse kendisine 124 bin basene yazılır.”[98]

Feyzu’I-Kadir sahibi Münâvi’nin beyânına göre namaz, oruç, zikir ve cihadla ilgili bu hadisler Rasûl-i Ekrem’e bu mevzuda soru yönelten şahısların, şahıslarıyla ilgili özel cevaplarıdır. Fahr-i kainat efendimiz za­hiri ve batınî bütün dertlerin ilacını bilen bir doktor olduğu için, kendisine soru yönelten kişilerin özel hallerine uygun düşen özel cevaplar vermiştir.

Zengin olanlara zekatı, cihad için maddi yardımda bulunmayı ve bun­ların faziletlerini açıklamışken, fevkalade güçlü ve kahraman kimselere cihadın faziletini açıklayıp onları cihada teşvik etmiş bunlara gücü yetme­yen kimseleri de durumlarına göre kimisini oruca, kimisini namaza, kimi­sini de zikre teşvik etmiş ve onlara teşvik ettiği bu ibadetlerin faziletim açıklamıştır.[99]

Hafız Şemseddin b. Kayyum’un açıklamasına göre genel olarak ci­hadla zikir kendi aralarında şu şekilde derecelendirilirler:

  1. Zikirle birlikte yapılan cihad birinci sırayı alır. Çünkü Allah Teâlâ; “Ey inananlar bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya ensesiniz.”[100] mealindeki âyet-i kerimesinde cihadla zikri bir arada anmıştır.
  2. İkinci dereceyi cihadsız yapılan zikir teşkil eder. Bu şekilde yapılan zikir cihadla birlikte yapılan zikirden derece itibariyle aşağıdadır.
  3. Zikirsiz yapılan cihad. Bu cihad, derece itibariyle üçüncü sırayı alır. Çünkü cihaddan gaye de Allah’ı zikirdir.[101]

Yine İbn Kayyim’in beyânına göre mevzumuzu teşkil eden bu hadis zikrin, Allah yolunda yapılacak savaşlar için para harcamaktan daha fazi­letli olduğuna delâlet etmektedir. Fakat bu hadisin, cihad esnasında yapı­lan namaz ve zikrin cihad için para harcamaktan daha faziletli olduğu an­lamına geldiğini söylemek de mümkündür.[102] Nitekim bu babın ismine ba­kılırsa, Musannif Ebu Davud’un da bu mânâyı tercih ettiği anlaşılır.[103]

  1. (Allah Yolunda) Savaşırken Hayatını Kaybedenler
  2. …Ebû Malik el-Eş’arî’den; demiştir ki: “Ben, Rasûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken işittim”:

“Her kim Allah yolunda (savaşa) çıkar da (aldığı bir yarayla) ölürse veya öldürülürse o kimse şehiddir. Yahut da atı ya da devesi onu (yere çarpıp) boynunu kırar, veya zehirli bir hayvan onu sokar ya da yatağında ölürse veya Allah’ın dilediği bir ölümle ölürse, o kimse şehiddir. Ve onun için cennet vardır.”[104]

Açıklama

kelimesi bir kimsenin evinden ve yurdundan çıkıp gitmesi anlamına gelir. Nitekim; “Tâlût askeriyle ayrılınca…”[105] âyet-i kerimesinde de bu mânâda kullanılmıştır.

kelimesi ise, deve veya benzeri bir hayvanın binicisini yere atıp boynunu kırması anlamına gelir.kelimesi de yılan gibi zehirli haşerelerin ısırması için kullanılır.

Hadîs-i şerifte Allah yolunda savaşa çıkan bir kimsenin herhangi bir sebeple hayatını kaybetmesi halinde şehid olacağı ifâde edilmektedir.

Binâenaleyh bu şekilde hayatını kaybeden bir kimse şehidlik rütbesine erişeceğinden, şehidler ve salihlerle birlikte cennete.ilk sırada girme saadeti­ne erenlerden olacaktır.

Ancak Hafız el-Münzirî’nin ifade ettiği gibi senedinde Bakıyye b. el-Velid ile İbn Sabit bulunduğundan bu hadis zayıftır.[106]

  1. Nöbet Tutmanın Fazileti
  2. …Fedâle b; Ubeyd’den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ölen her kişi­nin amel (defter)i kapanır. Ancak (Allah yolunda) nöbet tut(arken hayatını kaybetmiş ol)an kimse müstesna. Onun ameli kıyamet gü­nüne kadar artırılır. Ve o kimse kabir imtihanının acısın)dan emin olur.”[107]

Açıklama

Ölümünden sonra her insanın amel defteri kapandığı halde, nöbet mahallerinde Allah için nöbet bekleyen kimselerin amel defterleri kapanmaz, onların sevap hanelerine kıyamete kadar yeni sevapların yazılmasına devam edilir.

Çünkü bu kimse Allah’ın dinini yüceltmek, müslümanları düşmanla­rından korumak için hayatını feda etmiştir. Bu hadis-i şerifte nöbet bek­lerken ölen kimselerin dışında herkesin amel defterinin kapanacağı ifade edildiği halde, Ebu Hüreyre’den rivayet edilen; “İnsan öldüğü vakit bütün namelleri kesilir. Yalnız üç şey(in sevabı) kesilmez: Sadaka-i ceriye, fayda­lanılan ilim, ona dua eden salih evlad”[108] mealindeki hadis-i şerifte sadaka-i cariye sahipleriyle arkasında ilmi eserler ve kendisine dua edecek hayırlı evlat brrakan kimselerin de amel defterlerinin kapanmayacağının haber verilmesi, bu iki hadis arasında bir çelişki bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü ölen bir kimsenin amel defterindeki sevapların artmaya devam et­mesi iki şekilde olur:,

  1. Bir başka kimse vasıtasıyla artar. Ölen bir kimsenin Ölürken bırak­tığı bir kuyudan bir başka insanın gelip su içmesi gibi. Bu insanın su içmesi kuyu sahibinin amel defterindeki sevabının artmasına sebep olur.
  2. Hiçbir kimsenin aracılığı olmadan artar. İşte mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte anlatılmak istenen bu ikinci şıkka giren cinstendir. Allah yolunda nöbet beklerken hayatını kaybeden kimselerin amel defterindeki sevapları işte bu şekilde hiçbir kimsenin aracılığı bulunmadan artmaya de­vam eder.

Ebû Hureyre’den rivayet.edilen hadis-i şerifte anlatılmak istenen kim­seler ise, öldükten sonra amel defterlerindeki sevaplarının artması diğer bir kimsenin aracılığına bağlı olan kimselerdir. Neyrül-Mearib isimli eser­de nöbet tutmanın Mekke’de ikâmet etmekten faziletli olduğu, Muğnî isimli eserde ise, nöbetin en azının bir saat, tamamınmsa kırk gün olduğu, Siyeru-Kebir’de de en azının bir gün, en çoğunun kırk gün, vasatının da üç gün olduğu ifade edilmektedir.[109]

  1. Azız Ve Celıl Olan Allah Yolunda Nöbet Tutmanın Fazileti
  2. …Sehl b. el-Hanzaliyye şöyle anlatmıştır: (Hz. Peygam­berin sahabilerinden) bir cemaat Huneyn (savaşı) günü Rasûlullah (s.a.)’la birlikte yürüdüler. Yürüyüşü uzattılar. Nihayet akşam üstü oldu. Ben de Rasûlullah’ın yanında (ikindi) namaz(ın)da hazır bu­lundum. O anda atlı bir adam geldi ve;

Ey Allah’ın Rasûlü, ben sizin önünüzden gitmiştim şöyle bir dağa çıktım. Bir de baktım ki Havazin kabilesi develerine binili ka­dınları, develeri ve koyunlarıyla birlikte hiç kimse geri kalmamak kaydıyla Huneyn’de toplanmışlar, dedi. Rasûlullah (s.a.)’de gülüm­sedi ve;

“İnşallah onlar yarın müslümanların ganimeti olacaktır” bu­yurdu. Sonra,

“Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu. Enes b. Ebu Mersed el-öanevi;

Ben (bekleyeceğim) ya Rasûlallah cevabını verdi. (Hz. Peygam­ber ona);

“Bin!” dedi. O da kendisine ait bîr ata binip Rasûlullah (s.a.)’a geldi. Rasûlullah da ona (şöyle) emretti:

“Şu boğaza git tepesine çık. Bu gece senin tarafından (gelecek) bir pusuya düşmeyelim”. Sabahladığımız vakit Rasûlullah (s.a.) na­mazlarım) kıldığı yere çıkıp iki rekat naımaz kıldı. Sonra;

“Atlınızı gördünüz mü?” dedi.

Görmedik ya Rasûlallah, diye karşılık verdiler. Namaz için ka­met getirildi. Rasûlullah (s.a.) namaza durdu ve boğaza da bakıyordu. Nihayet namazı bitirip de selâm verince:

“Müjde size (işte) atlınız geldi’* buyurdu. Biz ağaçların arasın­dan boğaza (doğru) bakmaya başladık. Bir de ne görelim (atlı) gelip Rasûlullah (s.a.)’ın huzuruna durdu. Selam verdi ve (şöyle) dedi:

Ben gittim şu boğazın tepesine, Rasûlullah (s.a.)’in emir bu­yurduğu yere kadar çıktım. Sabah olunca boğazın iki yanındaki te­pelere çıkıp (etrafı) gözetledim kimseyi göremedim. Rasûlullah (s.a.) ona;

“Bu gece (atından hiç) indin mi?” diye sordu. (O da);

Hayır. Ancak namaz kılmak veya abdest bozmak için inmem hariç diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.) ona;

“Sana (cenneti) kazandıran bir amel işledin. Bundan sonra (baş­ka) bir amel işlemesen de zararı yok.” buyurdu.[110]

Açıklama

iki dağm arasında bulunan geçittir. Yolcular bu geçitler sayesinde dağları aşıp menzillerine varma imka­nı bulurlar.

Hadis-i şerif önemli geçitlerden veya askeri noktalardan düşmanı göz­etlemenin Allah yanındaki değerini ve sahibine cenneti kazandıracağını ifade etmektedir. Nitekim bir hadis-i şerifte de (şöyle) buyurulmaktadır: “İki göz vardır ki onlara cehennem ateşi dokunmaz. Allah korkusundan ağla­yan göz Allah yolunda (düşmanı) gözetleyen göz”.[111]

Hakim’in Sehl b. el-Hanzala’dan rivayet ettiği bir hadisten anlaşıldı­ğına göre, Rasûl-i Ekrem’in düşmanı gözetlemek üzere gönderdiği Enes b. Ebu Mersed gözetlemekte olduğu tepeden, Hevazin kabilesinin büyük bir askerle ve hayvan sürüleriyle yaklaşmakta olduklarını gördüğünü ifade etmiştir.

Bilindiği gibi bu savaş müslümanların zaferiyle ve pek çok ganimetle­ri ellerine geçirmeleriyle neticelendi. Bu hadisin bir kısmı daha önce 916 numaralı hadis-i şerifde geçmişti.[112]

Bazı Hükümler

  1. Allah yolunda düşmanı gözetlemenin sevabı çok büyüktür.
  2. Namaz esnasında göz ucu ile sağa-sola bakma namazı bozmaz.[113]
  3. Allah Yolunda Savaşa Çıkmayı Bırakmanın Kerâhati
  4. …Ebu Hureyre (r.a.)’m rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.)’şöyle buyurmuştur: “Bir kimse (Allah yolunda) savaşmadan ye onu gönlünden geçirmeden ölürse bir çeşit nifak üzere ölür.”[114]

Açıklama

Allah yolunda hiçbir savaşa çıkmadan veya Allah için savaşa çıkmayı samimi olarak gönlünden geçirmeden ölen bir kimse bir çeşit nifak üzere ölmüş olur. Bu hadis-i şerifte, din düşman­larıyla savaşı terkeden kimseler Hz. Peygamberle birlikte savaşa çıkmak­tan kaçan münafıklara benzetilmiştir: “Bir kavme benzeyen kimse o kavimdendir”[115] hadis-i şerifine göre de münafıklara benzeyen bir kimse münafıklardan sayılır.

Abdullah b. el-Mübârek bu hükmün Hz. Peygamber zamanına ait olduğunu söylemişse de ulemanın büyük çoğunluğu bu hükmün genel ol­duğunu, binaenaleyh bütün devirler için geçerli olduğunu söylemişlerdir. Tîbî’ye göre nefisle ve şeytanla savaşı terkedenler de bu hadisin şümulüne girmektedirler.[116]

Bazı Hükümler

  1. Allah yolunda savaşa katılmaya azmetmek akıl ve balıg olan her müslümana farzdır. Umumi se­ferberlik ilan edildiği zamanlarda bu savaşa bilfiil katılmak farz-ı ayn olur. Genel seferberlik ilan edilmemekle beraber Allah yolunda yapılan harple­rin devam ettiği zamanlarda ise, müslümanların bu savaşlara bilfiil katıl­maları farz-ı kifâye olur.
  2. Harbi tamamen bırakmak veya hiçbir zaman harbe katılmamaya karar vermek münafıklık alâmetidir.
  3. Bir ibâdete niyet edip de onu yapmadan ölen kimse hiç niyet etme­den ölen kimse gibi değildir.

Bir namazı vaktinin evvelinde kılmaya imkan varken vaktin sonuna doğru kılma niyetiyle geciktirerek kılamadan Ölen kimse ile haccetme im­kanına sahipken onu gelecek senelere tehir ederek haccetmeden ölen bir kimsenin günahkar sayılıp sayılmayacağı meselesi ise, ulema arasında ihti­laflıdır.[117]

  1. …Ebu Ümâme (r.a.)’m rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim savaşa katılmaz veya savaşa katılan bir gaziyi (harp aletleriyle) donatmaz ya da savaşa giden mücâhidin ailesine hizmette ona hayırlı bir vekil olmazsa, her türlü noksan sı­fatlardan münezzeh olan Allah onu bir felâkete uğratır.

(Bu hadisin ravilerinden) Yezid b. Abdirabbih rivayetinde “kı­yametten önce” (Allah onu bir felâkete uğratır) demiştir.[118]

Açıklama

Kâria, “insanın başına ansızın gelen felaket” demektir. Çoğulu kavâri’ gelir.

Bu hadis-i şerifte harbe katılmadığı halde harbe katılan bir mücâhidin harb aletleriyle donatılmasına yardımcı olmadığı gibi, savaşa giden mücâ­hidin ailesine hizmetten geri durarak ona hayırlı bir vekil olmaktan da uzak duran kimseleri cenab-i hakkın ani felâketlere uğratarak onlardan intikam alacağı ifâde buyurulmaktadır.

Önceki hadisin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi Abdullah b. el-Mubârek, bu hadisteki tehdidin sadece Hz. Peygamber devrinde yaşan müslümanlar-ia ilgili olduğunu söylemişse de Abdullah b. el-Mübârek’in dışında tüm ulema, bütün müslümanların bu hadisteki tehdide muhatab olduğunu lemişlerdir.

Tîbî ise, nefis ve şeytanla savaşı terkeden kimselerin de bu tehdide hedef olduklarını ifâde etmiştir.[119]

  1. …Enes b. Malik’den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müşriklere karşı mallarınızla yanlarınız­la ve dillerinizle savaşınız.”[120]

Açıklama

Bu hadis-i şerif mal, can ve dille cihad etmenin farz olduğuna delildir. Mal ile cihad onu Allah yolunda sava­şan mücâhidlerin nafaka ve silahını temin etmek için sarf etmektir. Canla cihad ise, bilfiil din düşmanlarının karşısına çıkarak onlarla savaşmaktır. Birçok âyetlerde “Mallarınızla, canlarınızla mücahede edin.”[121] buyurula-rak bu mana ifade edilmiştir.

Dille mücahede kâfirlere karşı delil getirmek, “onları Allah’a imana davet etmek, harbeden iki taraf karşı karşıya geldikleri vakit “Allah, Al­lah!” veya buna benzer sözlerle düşmanı kahr-u perişan etmektir.

Onların da bilfiil mukabeleye geçip de Allah’a ve Rasûlüne küfretme­lerine sebep olmayacak şekilde onların inançalnnın bâtıllığmi isbat için kuvvetli deliller ve burhanlar ikâme etmek suretiyle onların inançlarının bâtılhğını isbat etmek de dille cihadın kapsamı içerisine girer. Nitekim Rasûlullah (s.a.), bu hususta Hz. Hassan’a “Hiç şüphe yok ki kafirleri hicvetmek kendilerine ok isabetinden daha şiddetli gelir”[122] buyurmuşlardır.

Dil ile cihad hem basit hem de zordur. Her insan cebinden birşeyler harcamadan dili ile İslama hizmet edebilir. Fakat İslâmı anlatmak için İslâmı çok iyi bilmek gerekir. İslam’ı bilmeden dil ile yapılan bir hizmet ise yarar yerine zarar getirir.

Dine karşı yapılan saldırılar karşısında sükutu tercih etmek ise, İslâmı cihad anlayışıyla taban tabana zıttır. Nitekim, yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmuştur: Allah, kitap verilenlerden, onu insanlara açık­layacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye söz almıştı. Onlar ise, onu arkala­rına atıp az bir değerle değiştirdiler. Alış-verişleri ne kötüdür.”[123]

Günümüzde dille yapılacak cihadın kapsamı içine girecek çalışmaları şöylece sıralamak mümkündür:

  1. İslâmî kitap ve broşür yazmak ve dağıtmak
  2. Gazete, dergi çıkarmak
  3. Vaaz ve konferanslar tertiplemek
  4. Sohbet toplantıları tertiplemek
  5. TV ve radyo yayıncılığı.[124]
  6. Müslümanların Toptan Harbe Çıkma Mükellefiyetlerinin Özel Bir Taife(Nin Harbe Çıkmaması Emrinin Gelmesi) İle Yürürlükten Kaldırılması
  7. …îbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: “Eğer topluca (sava­şa) çıkmazsanız, (Allah) size acı (bir şekilde)

azabeder…”[125] (âyet-i kerimesi) ile “Ne Medine halkının…”[126] âyetini “Yapacakları”[127] kelimesine kadar, bunları takibeden “Bütün insan­ların, toptan savaşa çıkmaları doğru değildir…”[128] (âyet-i kerimesi) neshetmiştir.[129]

Açıklama

Nefr: Müheyyic bir. sebepten dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır.[130] Burada ise, bu kelime toptan savaşa çıkmak anlamında kullanılmıştır. Bu hadis-i şerifte Hz. Îbn Abbas’-ın, metinde mealleri geçen Tevbe sûresinin 39. ayetiyle 120 ve 121. âyetle­rinin yine Tevbe sûresinin 122. âyet-i kerimesiyle neshcdilidği görüşünde olduğu ifade edilmektedir.

Beyzavî tefsirinde ise, bu mevzuda şu görüşlere yer veriliyor: Katâde’yc göre; “Ne Medine halkının, ne de onların çevresinde bulu­nan bedevilerin, Allah’ın Rasûlünden geri kalmaları ve onun canından ön­ce kendi canlarının kaygısına düşmeleri onlara yakışmaz…”[131] âyet-i keri­mesi Hz. Peygambere ait özel bir hüküm ifade etmektedir. Binaenaleyh Hz. Peygamber harbe çıktığı zaman özür sahiplerinin dışında hiçbir kim­senin bu savaştan geri kalması caiz değildir. Hz. Peygamberden sonra iş­başına gelen devlet idarecilerinin harbe katılmaları halinde ise, savaşa ka­tılmalarına ihtiyaç duyulmayan kimselerin bu harbe katılmaları mecburi­yeti yoktur.

el-Velid b. Müslim’in rivayetine göre el-Evzaî ile İbnu’I-Mubârek ve Said b. Abdilaziz bu âyetin hükmünün, Rasûl-i Ekrem’in hayatında oldu­ğu gibi kıyamete kadar da geçerli olduğu görüşünü savunurlarken, tbn Zeyd bu âyetin hükmünün fslamin ilk devirlerinde müslümanların sayıla­rının az olduğu günler için geçerli olduğunu, müslümanların sayısının ço­ğalmasıyla Allah Teâlâ hazretlerinin bu âyetin hükmünü; “Bütün insanla­rın toptan sefere çıkmaları doğru değildir…”[132] âyet-f kerimesiyle neshet-tiğini iddia etmiştir.

Aslında Tevbe suresinin 122. âyetiyle 39. 120. ve 121. ayetleri arasın­da herhangi bir çelişki olmadığı için 122. âyetin diğerlerini neshetmesi dü­şünülemez. Çünkü 122. âyetin hükmü geneldir. Diğer âyetler ise Hz. Pey­gamberle harbe çıkmak istemeyen belli bir cemaatle ilgilidir.

İmam Taberî de şu sözleriyle bu gerçeği dile getirmektedir: “Eğer topluca (savaşa) çıkmazsamz (Allah) size acı (bir şekilde) azabeder…”[133] âyet-i kerimesindeki tehdid, Rasûl-i Ekrem kendilerini savaşa çağırdığı halde bu emre uymayan’kimselere ait özel bir tehdiddir.” Aynı şekilde Hafız İbn Hacer de bu âyetin Tevbe suresinin 122. âyetiyle neshedildiği iddiaısı-m reddederek “Bu âyet mensuh değildir. Fakat tahsis edilmiştir” demek­tedir. Hafız Münzirî de Hz. İbn Abbas tarafından neshedildiği iddia eden Tevbe suresinin 39. 120. ve 121. âyetlerinin aslında muhkem olduklarını ve dolayısıyla neshedilmelerinden bahsedilemeyeceğini ifâde etmiştir.[134]

  1. …Necde b. Nüfey’den; demiştir ki: İbn Abbas’a şu; “Eğer topluca (savaşa) çıkmazsamz (Allah) size (acı bir şekilde) azabeder…”135 âyeti sordum da;

Onlardan yağmur kesildi. (Yağmurun kesilmesi) onların azabıydı diye cevap yerdi.[136]

Açıklama

Hz. İbn Abbas, metindeki âyet-i kerimede Hz. Peygamberle harbe katılmak istemeyen kimselere yöneltilen tehdidin o kimselere, yağmursuzluk, kıtlık ve kuraklık şeklinde tecelli ettiğini ve ilâhi tehdidin bu şekilde gerçekleştiğini haber vermiştir. Bazı müfessirlerin açıklamalarından da anlaşıldığına göre, bu ayet-i kerime Hz. Pey­gamber kendilerim harbe çağırdığı halde harbe katılmayan Arap kabileleri hakkında inmiştir. Allah onlara çok acı bir azabın geleceğini haber ver­miş, bir süre sonra da yağmurlarını kesmiştir.

Her ne kadar bu âyet-i kerime belli kimseler hakkında nazil olmuşsa da, âyetin iniş sebebinin özel olması hükmün genel olmasına engel değildir. Binaenaleyh Hz. Peygamberin emrine muhalefet edenler dünya veâhi-rette- rezîl, rüsvay ve helak olurlar. Âyetin devamında yüce Allah Rasülünün emrine uymayan kimseleri helak edip yerlerine başka bir kavim geti­rerek o kavimle Rasûlünün imdadına yetişip onu muzaffer kılacağını va-detmiştir.

Hz. Peygamberin makamında bulunan bir zatın dine muvafık emirle­ri de aynen Rasûlünün emri gibidir. Ona itaat vâcib olur. Muhalefet eden günahkar ve rezil olur.[137]

  1. Bir Mazeretten Dolayı Harbe Katılmama İzni
  2. …Zeyd b. Sabit (r.a.)’den; demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)’ın yanında (oturuyor) idim. Kendisini bir sükûnet kapladı. Der­ken Rasûlullah (s.a.)’ın dizi benim dizimin üzerine düştü. Rasûlullah’ın dizinden daha ağır birşey görmedim. Sonra (bu hal) ondan çekilip gidince (bana hitaben);

“Yaz!” dedi. Ben de (onun mübarek ağzından çıkan; “inananlardan yerlerinde oturan­lar ile mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cîhad edenler bir ol­maz. “[138] âyetini sonuna kadar bir kürek kemiği üzerine yazdım. Bu es­nada âmâ bir adam olan İbn Ümm-i Mektum mücâhidlerin fazileti­ni işitince ayağa kalktı ve;

Ey Allah’ın Rasûlü müzminlerden cihada gücü yetmeyenlerin durumu nasıldır? dedi. (İbn Ümm-i Mektum) sözünü bitirince Ra­sûlullah (s.a.)’i (yeniden) bir sükunet hali daha kapladı ve dizi dizi­min üzerine düştü. Dizinin ağırlığını (bu) ikinci defa (ki düşüşün) de de (aynen) birinci defaki gibi (herşeyden daha ağır) buldum. Sonra (bu hal) Rasûlullah (s.a.)’den çekilip gidince (bana hitaben);

“Ey Zeydî (yazdığını) oku!” dedi. Ben de (yazdığım âyetin) (kısmım) okudum. Rasûlullah (s.a.)’de (bu kısma)

“ = özürsüz olarak (sözü ilâve edilecek)” dedi (ve) âyetin tümünü okudu. Zeyd dedi ki: Allah (bu âyette bulu­nan -özürsüz olarak- anlamındaki) kelimeyi başlıbaşına indirdi. Ben de (âyete) ilâve ettim. Hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki onun kemikte bulunan çatlağın yanındaki ilâve edildiği yeri görür gibiyim.[139]

Açıklama

Bu hadisi şeriften anlaşılıyor ki Asr-ı saadette bazı müslümanlar, inançlarında şüphe olmadığı halde psikolojik veya herhangi bir sebeple cihada katılmamışlar, bunların Allah indindeki durumları sorulunca cihada katılanlarla katılmayanların mertebesini be­lirtmek üzere bu âyetler inmiştir. ” = zarar sahibin­den başka” cümlesi, maddi bir özürle cihada katılmayanları bu hüküm­den istisna etmektedir. Bilindiği gibi bir özürle cihada katılmayanların se­vabı eksilmez, derecesi düşmez. Çünkü yüce Allah; “köre güçlük yoktur (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir) kim Allah’a ve onun elçisine itaat ederse (Allah) onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar…”[140] buyurmuştur.

Ayetin ifadesine göre cihad eden mü’minler, cihada gitmeyenlerden üs­tündürler. Ama Allah “…Gerçi Allah, hepsine de güzellik va’detmiştir…”[141] âyet-i kerimesiyle bütün mü’minlere güzellik va’detmiştir. Bu da cihadın farz-ı ayn değil farz-ı kifâye olduğunu gösterir. Çünkü farz-ı ayn olsaydı bunu yapmayanlarda hiçbir fazilet kalmaz, tersine günahkâr olurlardı.[142]

Bazı Hükümler

  1. Kur’an-ı Kerimi levha ve kemik üzerine yazmak ve yazdırmak caizdir.
  2. Kesilen hayvanın kemiklerinden yararlanmak caizdir. Bunlardan istifade edilebilir.
  3. Körlük, topallık ve hastalık gibi Özrü bulunan kimseye, cihad farz değildir. Harbe gitmedikleri halde bu gibi özür sahiplerine sevap verilebilir.

Ancak Nevevi’ye göre sevapları mücâhidler derecesinde değil, niyyetlerine göre verilir. Allâme Aynî İse, cihada niyeti olduğu halde bir özür­den dolayı cihada katılamayan kimseye mücâhid sevabı verileceğini söyle­miştir. Nitekim; “Medine’de Öyle insanlar var ki: Biz bir vadiyi veya dağ yolunu tuttuk mu (gönülden) onlar da bizimle beraber olurlar. Ama ken­dilerine özür mani olmuştur.” mealindeki 2508 numaralı hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.

  1. Cihad, farz-i kifayedir. Hadis-i şerif Peygamber (s.a.) zamanında cihadın farz-ı ayn olduğunu iddia edenlerin sözünü reddetmektedir. Cihad her devirde farz-ı kifayedir. Ancak Küffar istilâ ettiği zaman farz-ı ayn olur. Yada, kâfirlerin hâkim olduğu topraklarda, mü’minlere zulüm söz-konusu ise yine farzı ayndır. Cihad’sa küfrü reddetme eyleminin fiili şeklidir.[143]
  2. …Enes b. Malik’den Rasûlullah (s.a.)’in şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

“Vallahi siz Medine’de öyle bir cemaat bıraktınız ki onlar si­zin yürüdüğünüz (bütün) yol(lar)da ve sarfettiğiniz (her) malda, geç­tiğiniz (her) vadide sizinle beraberdirler.”

(Bunun üzerine ashab-ı kiram);

Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar Medine’de oldukları halde nasıl bi­zimle olurlar dediler. (Hz. Peygamber de);

“Onları mazeret(leri) alıkoydu.” diye karşılık verdi.[144]

Açıklama

Bu hadis-ı şerif bir işe iuyyet edipte herhangi bir özründen dolayı onu yapamayan bir kimsenin o ışı yapan kimse gibi sevap alacağına delildir. Bu hadisi Ebu Avâne ile İbn Hibbân da rivayet etmiştir. Fakat Ebu Avâne ile îbn Hıbban’ın hadisinde, “sizin­le beraberdirler” cümlesi, “sevapta size ortaktırlar” şeklinde rivayet edil­miştir. Bu da mazereti sebebiyle savaşa katılamayan kimselerin katılanlar­la beraberliğinin sevab yönünden olduğunu ifade eder.

Metinde geçen mazeret kelimesi hastalıktan daha genel bir manada kullanılmıştır. Her ne kadar Müslim’in rivayetinde “kendilerini hastalık hapsetmiştir” ifâdesi varsa da bu ifade, mazeretin sadece hastalıktan iba­ret olduğunu değil, fakat insanların harbe katılmasına en çok hastalığın engel olması hasebiyle kullanılmıştır.[145]

Bazı Hükümler

  1. Harbe giden 8âzUerle niyyet olarak beraber olup da hastalık veya başka bir sebeple harbe fiilen iştirak edemeyen kimseler, harbe katılan gaziler gibi sevaba nail olacaklardır.
  2. Farz-ı kifâye veya farz-ı ayn olarak yani umûmi seferberlikte ciha­da iştirak etmeye niyetlenmek her mü*mine farzdır.[146]
  3. Cihada Denk Olabilen Amel
  4. …Zeyd b. Halid el-Cüheni, Rasûlullah (s.a.)’in şöyle bu­yurduğunu söylemiştir:

“Kim Allah yolundaki bir mücahidi donatırsa (Allah yolunda) savaşmış olur. Kim de bir mücahide ailesi hakkında hayırlı bir vekil olursa, o da (Allah yolunda) savaşmış olur.”[147]

Açıklama

İbn Hibban metinde geçen; “Allah yolunda savaşmış olur” cümlesini; “Gerçeklen savaşmadığı halde yine de aynen Allah yolunda savaşan bir mücâhid gibi sevab alır.” şeklinde tefsir etmiştir.

Hafız İbn Hacer bu hadis-i şerif hakkında yaptığı açıklamada Müs­lim’in rivayet ettiği “Hanginiz savaşa çıkan mücâhide ailesi ve malı hak­kında hayırlı bir vekil olursa, ona mücahidin ecrinin yansı verilir.”[148] me­alindeki hadis-i şerifi delil getirerek; “kendini harp malzemeleriyle donat­tıktan ya da ailesinin nafakasını temin ettikten sonra savaşa çıkan bir mü­câhide, başkasının yardımıyla yada ailesinin nafakasını temin etmeden sa­vaşa giden bir mücahidin sevabının iki misli sevap verileceğini” söylemiştir.

Hafız İbn Hacer’e göre, “Mücâhidin ailesini ve malını koruyup göze­ten kimseye mücâhidin ecrinin yarısının verileceği”ni ifade eden hadis-i şerifle mevzumuzu teşkil eden ve; “mücâhidin ailesini koruyup gözeten kimsenin aynen bilfiil cihadeden mücahid gibi sevab alacağını” ifade eden hadis arasında herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü Müslim’in hadisinde geçen; “Mücâhidin ecrinin yarısı” tabirinden maksat, mücahidin şahsına isabet eden sevabın yansı değildir. Bu kelimeyle kasdedilen, mücâhidin Allah yolunda savaşmasıyla hem kendisi hem de onun ailesini koruyan kişi için hasıl olan sevapların toplamının yarısıdır. Bu demektir ki mücâhi­din ailesini, malını ve mülkünü koruyan kimse için de aynen bilfiil harbe katılan bir mücahid gibi sevab verilir.

Hadis-i şerifte mücâhidin silahlanması için gerekli yardımı yapan kim­senin de aynen mücahid gibi sevap alacağı ifade edildiğine göre, kendi kendini donatarak harbe giden mücahid ile geride bıraktığı ailesinin nafa­kasını temin ederek savaşa giden bir mücâhide, başkasının yardımıyla ya da ailesinin nafakasını temin etmeden savaşa giden bir mücâhidin sevabı­nın iki misli sevap verilecek demektir.[149]

Her ne kadar hadis-i kudsî’de “…Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa Cenab-ı Hak onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar (kabul eder). Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yediyüz ve daha fazla katına çıkarır…”[150] buyuruluyorsa da, mücahidi donatan veya onun ailesinin nafakasını temin eden kimse iyi niyetinin sonucu olarak sadece bir cihad sevabı almakla kalmaz, bilfiil savaşa katılan mücâhid gibi cihadın sevabını da kat kat fazlasıyla alır. Çünkü mücâhidlere yardım eden kimseler de niyyetlerini bilfiil harekete geçiren kimselerdir.[151]

Bazı Hükümler

  1. Mücahidi harp malzemeleriyle teçhiz eden bir kimse aynen bilfiil harbe katılan mucahıd gibi sevap alır.
  2. Mücahidin geride bıraktığı ailesinin nafakasını temin eden bir kim­se aynen bilfiil harbe katılan mücâhid gibi sevap alır.
  3. Kendi kendini donatarak bu savaşa giden bir mücâhid başkasının yardımıyla savaşa giden bir mücâhidin iki misli sevap alır.
  4. Ailesinin nafakasını temin ederek savaşa giden bir mücâhid, ailesi­nin nafakasını temin etmeden savaşa katılan bir mücahidin iki misli sevap alır.[152]
  5. …Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.)’Beni Lihyan’a (karşı savaşmak üzere bir müfreze) gönder(mek iste)miş ve;

“Her iki adamdan biri çıksın!” buyurmuş. Sonra oturan(lar)a; “Çıkanın ailesi ve malı hakkında hanginiz hayırlı bir vekil olur­sa, çıkanın yarı sevabı ona verilir” buyurmuş.[153]

Açıklama

Hicretin dördüncü yılında Beni Lihyân, Rı’lzekvân ve Usayya kabileleri, Peygamberimizden, kendileri için din adamları ve yardımcılar istemişler, gönderüince de onları Bi’ri Maûne’de şehid etmişlerdi.[154]

Peygamberimiz onların öçlerini almak üzere, Beni ühyânları bulup onlara ansızın baskın yapmayı tasarladı. Bunun için hemen sefere hazır­lanmalarını ashabına emretti.[155] İşte bu sefer esnasında, Fahri kainat efen­dimiz her evde bulunan iki erkekten birinin veya her kabiledeki erkeklerin yarısının harbe çıkıp, diğerlerinin evde kalmasını emretmiş ve evde kalan­ların mücâhidlerin ailesine bakmakta kendilerini aratmamaları ve onlara hayırlı bîr vekil olmaları halinde onların cihadından hasıl olan sevabın yarısına nail olacaklarını ifade buyurmuştur.[156]

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi mücahidin aile halkının nafakasını temin eden kimsenin, müchadin ecrinin yarısını almasından maksat, mücâhidin hissesine düşen ecrin yarısı değildir mis­lidir.[157]

  1. Cesurluk Ve Korkaklık
  2. …Ebu Hureyre (r.a.) Rasûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir: “İnsanda bulunan (huy)ların en kötüsü, hırslı bir cimrilik ve şiddetli bir korkaklıktır”[158]

Açıklama

Şuhh, “Cimrilik” demektir. Cömertliğin zıddı ve nefsin yakalandığı tedavisi güç bir hastalıktır. Şer’an ve insanî bakımdan malı harcanması gereken yerlerde harcamaktan ka­çınmak demektir. Tamahkarlıkta ileri gidenler ilk önce, “bahil – cimri” unvanım alırlar. Sonra bunun aşırısına uğrayarak hakirliğe ve adiliğe dü­şerler. Bazılarına göre şuhh cimriliğin aşırı derecesidir.[159]

Yüce Allah cimriliğin kötülüğünü şöyle açıklıyor: “Cimrilik eden, kendisini müstağni gören, güzel kelimeyi (şehâdet kelimesini) yalanlayan kim­seye, güçlüğe götüren yolları kolaylarız, helak olduğunda onun malı fayda vermez.”[160]

“Kendisini cimrilikten koruyan kimse felah bulmuştur.”[161] Bu ko­nuda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Zulümden kaçınırız. Çün­kü zulüm, kıyametde karanlıklara sebeptir. Cimrilikten de korununuz. Çün­kü cimrilik, sizden evvel geçenleri helak etmiş, onları kan dökmeye, hara­mı helal görmeye sevketmiştir.”[162]

Cebânet ise, korkaklık ve cesaret yokluğu demektir. Korkan insan, hayal ve vehmin zanların esiri olup herşeyden ve belki kendi gölgesinden bile korktuğu için genel görünüşüyle kendisinden fayda umulan hür kişi­lerden sayılmaz; sözüne, mukavelesine, ahitleşmesine güvenilmez, yolcu­luk etmek, hele sabır ve sebat gerekli olan yerlerde (savaş gibi) bulundur­mak doğru olmaz.

Bu gibi korkakları küçük bir görevle bile savaşta bulundurmak düş­mana imkan vermek demektir.[163] Ahlak ulemasının beyânına göre cimri­lik korkaklıktan, cömertlik de cesaretten neşet eder.[164]

  1. Kendinizi “Kendi Ellerinizle Tehlikeye Atmayın!” Âyet-İ Kerimesi[165]
  2. …Ebu îmran, Eşlem (b. Yezid)’den; demiştir ki: “Biz İstanbul’u kasdederek Medine’den savaşa çıktık. Cemaatin başında Abdurrahman b. Halid b. el-Velid vardı. Rum (askerleri) sırtlarını (İstanbul) şehrin(in) surlarına dayamışlardı. Derken (bizden) bir adam (tek basma) düşmana saldır(ıp düşman safları arasına dal)dı. Bunun üzerine halk “Vazgeç, vazgeç! lâilahe illallah kendi elleriyle kendini tehlikeye atıyor!” diye feryada başladı. (Bunu gören) Ebû Eyyûb (el-Ensârî) dedi ki: “Bu âyet biz Ensâr topluluğu hakkında indi. (Yüce) Allah Peygamberi (Muhammed) (s.a.)’e yardım edip İslâmi-yete destek olunca (kendi kendimize);

“Haydi gelin mallarımızın başında duralım, onları düzene koyalım” demiştik. Bunun üzerine Yüce Allah; “Allah yolunda sarf ediniz de kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız!”[166] (mealindeki âyet-i kerimeyi) indirdi. (Kendi) eller(imiz)le kendimizi tehlikeye at­mak (demek), mallarımızın başında onları düzene koymakla uğraş­mamız ve cihâdı terk etmemiz (demektir.”

Ebu İmran dedi ki: Ebu Eyyub (Şehid olup ta) İstanbul’a defn edilinceye kadar cihada devam etti.[167]

Açıklama

Çoğu kere hastalık ve kötü alışkanlıklarla mücadelede söz konusu edilen; “Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın” mealindeki ayetin sebeb-i nüzulünü açıklayan büyük sahabi ve büyük mücahid Ebu Eyyub el-.Ensarî hazretleri, bizzat veya bilvasıta Ci­hada iştirak etmekten kaçınanları uyarmakta, cihada hazır olmamanın ve mutlak sulh taraftarı görünümüne bürünmenin tehlikesine ciddi şekilde dikkatleri çekmektedir.

Harbi; tehlike, sulhu ise, tehlikeden uzak kalmak sanmanın yanlışlığı­nı ortaya koyan âyet, müslümanlar için bir hareket ve fedakarlık kaynağı­dır. Görünüşe aldanmama ihtarıdır. Zâten savaşla ilgili bir ayette, kişisel kanaat ve görüşlerin kısırlığı, ilâhi emirlerin ve yasakların maslahat-ı nassa uygunluğu şöyle açıklamış bulunmaktadır:

“Savaş -hoşunuza gitmediği halde- size farz kılındı. İhtimal ki hoş­lanmadığınız bir şey sizin İyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şeyde kötülüğünüzedir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[168]

Savaşın fevkalade sıkıntıları olduğu muhakkaktır. Kişiyi ölüm tehli­kesiyle burun buruna getirdiği de doğrudur. Ancak cihada iştirak etmek demek, mutlaka ölmek demek de değildir. Allah yolunda savaşırken ölene zaten “ölü” denemez. Çünkü yüce Allah Kur’ân-ı Kerîminde; “Allah yo­lunda öldürülenlere ölü demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.” “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma, Bilakis Rableri katında diridirler. Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendi­lerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.”[169] bu­yurmaktadır.

İyilik ve tehlikeden uzaklık olarak değerlendirilen sulh ya da cihad-dan geri durmanın tehlikesi ise, kişiyi mal kazanmaya ve rahata alıştırma­sı, dünyayı sevdirmesi, ölümden korkma hissini yaygınlaştırması ve feda­kârlık ruhunu öldürmesi olarak sayılabilir. İnançları çerçevesinde, kendi ülkesinde özgür yaşama mutluluğunun önemini takdir edemeyen fertler­den oluşan bir milletin varlığı görülmüş değildir. Bu yüzden mutlak sulh taraftarı olmak, tehlikeyi tam anlamıyla kucaklamak demektir. Gerekti­ğinde cihada koşmasını ve ölmesini bilmeyen milletler yaşama haklarından kendi kendilerine vazgeçmiş olmaktadırlar, İşte bu kişilerin kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atması olur. Nitekim Allah Teâîâ bir ayet-i kerimede cihaddan geri kalanların durumuna ışık tutmakta, acı sonlarını bizlere şöyle açıklamaktadır; “Ey inananlar, size ne oldu ki, “Allah yoİunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatı­na mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir. (Cihad’a) çıkmazsamz, Allah size can yakıcı aza bin azab eder ve yerinize başka bir millet getirir. Ona bir şey de yapamazsınız, Allah her şeye kadirdir.”[170]

Tefsir alimlerinin beyanına göre bu ayeti kerimeler her halükârda sa­vaşa hazırlıklı ve uyanık bulunmanın ve bunun için gerekli harcamaları yapmanın farz olduğunu ifade etmektedir.[171]

  1. Atıcılık
  2. …Ukbe b. Âmir’den; demiştir ki: Ben Rasûluüah (s.a.)’i şöyle buyururken işittim; “Aziz ve celil olan Allah bir ok sebebiyle uç kişiyi cennete sokar, hayır uman ve bu sebeple onu yapan ustası­nı, onu atanı, onu atana vereni.

Atıcılık ve binicilik yapın. Atıcılık yapmanız bana binicilik yap­manızdan daha sevimlidir. Üç oyundan başka (mubah) oyun yok­tur. İnsanın atını terbiye etmesi, ailesi ile oynaşması, yayı ve oku ile atması. Kim (ok) atmasını öğrendikten sonra ondan yüz çevire­rek atışı terkederse -ki ok atmak gerçekten (büyük) bir nimettir-Onu(n şükrünü) terketmiş olur. Yahut da (ravi şöyle) dedi: “Ona nankörlük etmiş olur.”[172]

Açıklama

Allah Teâlâ’nın bir ok sebebiyle cennete sokacağını va’dettiği üç kişiden biri oku atana onu veren kimsedir. Bir kimsenin oku atana vermesi iki şekilde olur:

  1. Bir kimse yanına okları alır ve oku atacak kimsenin” yanında du­rur. Oku atacak olan kimse elindeki oku attıkça o kimse de yenilerini ona verir. Bu suretle okçuya yardımcı olur.

Günümüzde makineli silahların veya topların tetiğini çeken ve mermi­leri hedefe gönderen kimselere bazı askerlerin makinelilerin ve topların ağzına mermi koyarak yardım etmeleri gibi.

  1. Oku atan kimse elindeki okları attıkça elinden giden okları düştükleri yerlerden toplayıp gelmekle olur. İşte ok atan kimseye bu iki yoldan biriyle yardım eden kimseyi de Allah cennetine sokacağını va’detmiştir.

Ancak buradaki oku sadece eski devirlerde yayla atılan oklardan iba­ret zannetmek yanlış olur. Mevzumuzu teşkil eden ok, devrin en modern ve en tesirli silahını ifade etmektedir. Bu, devrin şartlarına ve düşmanın durumuna göre değişebilir, Müslüman, düşmanlarından daha güçlü olmak ve onlara karşı onların silahlarından daha üstün silah kullanmakla mükel­leftir.

Metinde geçen “Atıcılık ve binicilik yapın*’ cümlesi ise “hedefe ataca­ğınız silahları sadece yaya olarak atmakla kalmayın, deniz, hava, kara vasıtalımın en modernlerinden de istifade ederek silahlarınızı uçaklar, jet­ler, füzeler, tanklar, deniz altıları, torpidolarla düşmanlarınız üzerine atın. Yerine göre bazan yaya olarak, bazan da vasıtalarla kullanınız” demektir.

et-Tîbî “atınız”, “bininiz” cümlelerinden ikinci cümlenin birinci cümle üzerine atfedilmiş olduğunu nazar-ı dikkate alarak bu iki cümlenin birinin diğerinden tamamen farklı olduğunu, çünkü bir cümlenin diğer bir cümle üzerine atfedilebilmesi için cümlelerin birbirinden tamamen farklı olması gerektiğini ifade ettikten sonra “atınız” cümlesiyle ok atmak, “bininiz” cümlesiyle de mızrak atmak kasdedilmiştir. Zira ok yaya olarak, mızrak da süvari olarak kullanılır demiştir.

Bu iki cümleyi bu şekilde açıklayan Tîbî (r.a.)ye göre metinde geçen “atıcılık yapmanız bana binicilik yapmanızdan daha sevimlidir” cümlesi “sizin ok atarak savaşmanız, mızraklarla savaşmanızdan bana daha sevimlidir” anlamına gelmektedir.

Hanefi ulemasından Aliyyü’l-Kari’ye göre bu cümle ‘”ok atıcılığı ya­pıp bunu öğrenmek, at terbiye edip onun üzerinde harp talimleri yapmak­tan bana daha sevimlidir” anlamına gelmektedir. Çünkü at terbiye edip onun üzerinde harp talimleri yapmak çoğu zaman sahibine gurur ve kibir getirir. Ok atmada ise böyle bir durum yoktur ve ok atıcılığında genel bir fayda vardır. İşte bu hikmete bağlı olarak; “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad İçin bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.”[173]

âyet-i kerimesinde atıcılık at terbiye etmekten önce zikredilmiştir. Yine aliyyü’l-Kari’ye göre bu hadis-i şerifte mızrak kullanmaya delalet eden bir ifade mevcut değildir.[174]

Hadis-i şerifte düşmanla savaş için atış talimi yapmanın, at terbiye etmenin kişinin eşiyle oynaşmasının dışında bütün oyunların gayrı meşru olduğu ifade edilmektedir, Çünkü istisna edilen bu üç oyunda netice itiba­riyle hakka yardımcı olma cihada hazırlanma mânâsı vardır. İnsanı harbe karşı hazırlayacak ve onu maddeten ve manen düşmana karşı güçlü kıla­cak her hareket bu hükmün kapsamı içine girer. Hattâbî’nin beyanına göre her ne kadar ulemadan bazıları harbe hazırlayacağı zannıyla satranç oynamanın mubah olduğunu söylemişlerse de, onu kumarla oynayanların fasık, kumarsız oynamakla beraber oyuna kendilerini kaptırarak oyun es­nasında sinirlenerek kötü sözler sarfedenlerin veya namazlarını geciktiren­lerin şahitlikleri kabul edilmez.[175]

Bazı Hükümler

  1. Allah, İslam düşmanlarına karış atılan bir silahı kullanan kimseyi cennete koyacağım va dettiği gibi, düşmana karşı kullanılması niyetiyle o silahı imal eden ustayı ve silaha mermi temin eden kimseyi de cennete koyacağını va’detmiştir.
  2. Kişinin eşiyle oynaşması, cihada hazırlık maksadıyla atış talimi yap­ması ve atını terbiye etmesinin yanında insanı harama sürükleyici olmak­tan uzak olan eğitici ve insan fıtratının ihtiyaç duyduğu sağlıklı oyunların dışındaki oyunlar haramdır.
  3. Atış öğrendikten sonra onu unutan veya terkeden kimse nimete nankörlük etmiş olur. Çünkü atıcılığı taze tutmak ve daima savaşa hazır­lıklı olmak gereklidir.[176]
  4. …Ebu Ali Sümame b. Şüfeyyi’l-Hemdanî, Ukbe b. Amir el-Cühenî’yi şöyle derken işitmiş. Ben Rasûlullah (s.a.) minber üze­rinde: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”[177] (ayeti kerimesini okuduktan sonra) Dikkat!; kuvvet atmaktır. Dik­kat! kuvvet atmaktır. Dikkat! kuvvet atmaktır!” derken işittim.”[178]

Açıklama

Hz. Ukbe’nin Hz. Peygamberden işittiği âyet-i kerime-nin tamamı meâlen şöyledir; “Onlara karşı gücünüz yet­tiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bunun Allah’ın düşmanım ve onlardan başka sizin bilmediği­niz Allah’ı bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.”[179]

Tefsir âlimlerinin beyânına göre âyet-i kerimede geçen “kuvvet” keli­mesi düşmana galebe teminine yarayan araç ve gereçlerin tümünü kapsamı içine almaktadır.

Zırhlı torpido, denizaltı gemileri, uçak, tank, makineli araba, hay­van, silah, demiryolu, şose, ordu, kışla, depo, istihkam, yiyecek, içecek, giyecek, harp sanatı, beden kuvveti, idmanlar, hulâsa harbe yarayan her-şey bu kuvvet kelimesinin anlamı içerisine girmektedir. Bütün bunları tam bir surette ve vaktinde hazırlamak müslümanlar üzerine borçtur.[180]

  1. Dünyalık Elde Etmek Ümidiyle Savaşan Kimse
  2. …Muaz b.Cebel’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Savaş ikidir:

Allah’ın dinini yüceltmek isteyen, devlet başkanına itaat eden, (cihad yolunda) malım ve canını harcayan, (silah) arkadaşına kolay­lık gösteren ve fesattan kaçan kimse(nin yaptığı savaş). Bu şekilde savaşan kimsenin uykusu da uyanıklığı da sevabtır.

Övünmek, gösteriş ve ün için savaşan, devlet başkanına itaat etmeyen” ve yeryüzünde fesat çıkaran kimse(nin savaşı). Bu (şekilde savaşan) kimse (günahını karşılamaya) yeterli bir sevab ile dönmez.”[181]

Açıklama

“Kefâf” kelimesi; hayır, sevab, yeterli rızık, manalarına gelir. İbnu’I-Esir’in Nihâye’deki ifadesine göre ise, bu kelime bir şeyin ihtiyaca cevab verecek mikdanni ifade etmek için kul­lanılır.

Kadı Iyâz metindeki bu kelimenin bulunduğu cümleye “bir sevapla dönmüş olmaz” diye mana vermiştir. Ancak şunu ifade edelim ki Kadı lyâz’ın verdiği bu mana, söz konusu kelimedeki kâfin kesre ile “kifaf” şeklinde okunmasıyla ilgilidir. Eğer bu kelimedeki kâfetha okunacak olursa, Kadı Iyâz’a göre sözü geçen cümleye, “kıyamet gününde kendisine yete­cek kadar olan bir rızıkla dönmüş olmaz” diye mana vermek gerekir. Çünkü “kefaf” kelimesi “yeterli rızık” anlamına gelir.

el-Muzhır ise, “kefaf” kelimesi denklik, eşitlik manasına geldiğinden bu cümleye, “günahına denk bir sevapla dönmüş olmaz” diye mânâ ver­miştir. el-Muzhır’ın verdiği bu manaya göre övünmek, gösteriş ve ün için savaşan, devlet reisine veya onun tayin ettiği kumandanlara itaat etmeyen ve yeryüzünde fesat çıkaran kimsenin savaştan kazandığı sevab günahını karşılayamaz. Bilakis günah sevabından daha fazla olarak savaştan dön­müş olur. Nitekim Tîbî ve Hafız Münzirî de bu manayı tercih etmişlerdir. Çünkü ibâdetler salim bir niyetle yapılmadıkları zaman günaha dönüşür­ler. Günah işleyenler ise günahkâr olurlar.

Ancak bu hadisin senedinde Bakiyye b. Velid vardır. Bu râvi çok tenkide uğramıştır.

Bilindiği gibi ibâdetlerde riya dört şekilde bulunur:

  1. İbâdette sâdece riya bulunur, sevap kasdı bulunmaz. Riyanın en şiddetlisi budur. Bu kimse bu ibadetinden dolayı günahkâr olur.
  2. Hem sevab kasdı hem de riya bulunur. Fakat riya sevap kasdından daha fazladır. Bu çeşit riya birinci derecedeki riyaya yakındır.

Bu hastalığa tutulan kimse de her ne kadar ibâdetlerinde Allah’ın rızasını kazanma niyyeti varsa da bu niyyet çok az olduğundan o kimseyi ibadete zorlayacak güçte değildir. Tenhada kaldığı zaman ibadet yapa­maz. Riya ile yaptığı ibâdetlerinden dolayı da günahkâr olur.

  1. Riya ile sevap kasdı eşittir. Bu kimseyi yaptığı ibâdetlere sürükle­yen kuvvet ne sadece gösteriş yapma duygusudur, ne de sadece sevab ka­zanma arzusudur. Onu ibadete sürükleyebilen riya ile sevap kasdının bir-leşmesidir. Çünkü içindeki riya onu tek basma ibâdete sürüklemeye yeterli olmadığı gibi, sevap kazanma duygusu da onu tek başına ibadet yapmaya sürüklemek için yeterli değildir. Bu kimseye ibadetinden dolayı sevap ve­rilmediği gibi günah da yazılmaz.
  2. Sevap kazanma arzusu gösteriş arzusundan daha çoktur. İşte ibâ­detlerine bu şekilde bir riya karışan kimseye ibadetinden dolayı sevab veri­lirse de bu sevab amelinin tam karşılığı değildir. Çünkü ibadetine az da olsa riya karışmıştır. Bu riya amelini tamamen ibtal etmezse de sevabım azaltır. Riyanın bundan Önceki derecelerine ise asla sevap verilmez.[182]
  3. …Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre bir adam (Hz. Peygambere);

Ey Allah’ın Rasûlü, bir adam Allah yolunda savaşmak istiyor ve aynı zamanda ganimet elde etmek istiyor (buna ne buyurursu­nuz)? diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) da;

“Onun için bir sevab yoktur.” buyurmuş Halk bu cevabı (göz­lerinde) büyüterek o adama (bu soruyu); Rasûlullah (s.a.)’e tekrar­la, herhalde sen cevabı iyi anlayamadın demişler. Bunun üzerine o adam;

Ey Allah’ın Rasûlü adam Allah yolunda savaşmak istiyor ve aynı zamanda ganimet elde etmek arzu ediyor! diyerek soruyu tek­rarlamış. (Hz. Peygamber de);

“Ona sevab yoktur” buyurmuş. (Orada bulunanlar) (sözü ge­çen) adama (soruyu);

Rasûlullah (s.a.)’e bir daha tekrar et demişler. O da Hz. Peygamber’e (soruyu) üçüncü defa tekrarlamış* (Hz. Peygamber yine); “-Ona sevap yoktur” cevabını vermiş.[183]

Açıklama

Hadis sarihlerinin açıklamasına göre metinde geçen; “Bir adam Allah yolunda savaşmak istiyor ve aynı zamanda

ganimet elde etmek arzu ediyor’ ‘cümlesine iki şekilde mana vermek müm­kündür:

  1. “Bir adam görünüşte Allah yolunda cihad etmek istiyor. Ama asıl maksadı cihad etmek değil, dünyalık temin etmektir.”
  2. “Gerçekten, Allah’ın rızâsını kazanmak için Allah yolunda savaş­mak istiyor. Fakat bu cihad arzusunun yanında aynı zamanda ganimet elde etmek de istiyor.”

Hz. Peygamberin “Ona sevap yoktur” buyruğunu da yukarıdaki cüm­leye verilecek manaların ışığında anlamak gerekiyor.

Buna göre, eğer yukarıdaki cümleye birinci mana verilecek olursa, “ona sevap yoktur” cümlesi, “ona bu cihadından dolayı hiç bir sevap verilmez” anlamına gelir.

Eğer sözü geçen cümleye ikinci mana verilecek olursa, “ona sevap yoktur” cümlesi, “ona tam bir cihad sevabı verilmez sevabı eksik olarak verilir” anlamına gelir. Riyanın ibâdetlerin sevabını hangi ölçüde azalttığı­nı bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız için burada tekrara lüzum görmedik. Ayrıca harpten elde edilen ganimetin, ahirette elde edilecek ci­had sevabının üçte ikisini eksilteceği 2497 numaralı hadis-i şerifte ifade edilmektedir. Ayrıntılı bilgi için sözü geçen hadisin şerhine müracaat edi­lebilir.[184]

Allah’ın Dinini Yaymak İçin Savaşan Kimse[185]

  1. …Ebu Musa (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre, bir a’râ-bî Rasûlullah (s.a.)’e gelip;

Ya Rasûlallah “Adam ün için, övülmek için, ganimet elde et­mek için ve (kahramanlıktaki) derecelerini göstermek için savaşıyor.” (Bu kimse hakkında ne dersin?) demiş. Rasûlullah (s.a.)’de;

“Kim Allah’ın kelimesinin hakim olması için savaşırsa o kimse aziz ve celîl olan Allah’ın yolundadır.” buyurmuş.[186]

Açıklama

Hafız îbn Hacer’in açıklamasına göre “Allah’ın kelimesi”nden maksat, Allah’ın insanları İslama davetidir. Avnü’l-Ma’bûd müellifi ise, Allah’ın kelimesinden maksadın “La ilahe illallah” kelimesi olduğunu söylüyor. Buna göre Allah’ın bu davetini veya kelime-i tevhidini yaymak ve onu her tarafta hakim kılmak için savaşan kimseler Allah yolunda savaşmış sayılırlar. Bunun dışında herhangi bir maksatla savaşa çıkan kimselerin ise Allah yolunda savaşmış olmaların­dan bahsedilemez.

Ancak bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi asıl maksadı kelime-i tevhidi yaymak ve Allah’ın davetini insanlara ulaştırmak olduğu halde bunun dışında, fakat ikinci derecede kalan birtakım dünyevi maksatları da bulunarak savaşa katılan kimseler ise her ne kadar tam bir cihad sevabı alamazlarsa da yine de Allah yolunda cihad etmiş sayılırlar. Nitekim İbn Cerir et-Taberî’de:

“Allah’ın dinini yaymak maksadıyla savaşa çıkan kimseye savaş es­nasında birtakım dünyevi maksatların arız olması o kimsenin savaşının Allah yolunda olmasına engel değildir.” diyerek bu görüşü savunmakta­dır. Ulemanın büyük çoğunluğu da bu görüştedir.

Bezlü’l-Mechûd müellifi Şeyh Halil Ahmed bu mevzudaki görüşünü şöyle özetlemiştir; “İnsanı savaşa sevkeden kuvvetler akıl kuvveti, öfke kuvveti ve şehvanî kuvvet olmak üzere üçtür. Bunlardan sadece aklın şev­kiyle harbe giren kimse Allah yolundadır. Öfkesinin veya şehevânî arzula­rının zebûnu olarak harbe giren kimselerin ise, Allah yolunda savaştıkları söylenemez.”[187]

  1. …Amr (b. Mürre); “Ben Ebû Vail’den hoşuma giden bîr hadis işittim” dedi ve (önceki hadisin) mânâsını rivayet etti.[188]

Açıklama

Bu hadisin kaynakları ve açıklaması bir önceki hadisin şer-hinde geçmiş bulunmaktadır.[189]

  1. …Abdullah b. Amr’den; demiştir ki: Abdullah b. Amr; Ey Allah’ın Rasûlü bana cihadı anlat dedi. (Hz. Peygamber’de); “Ey Abdullah b. Amr! Eğer sen sabrederek ve sevabım sadece Allah’dan bekleyerek savaşırsan, Allah da seni sabreden ve (yaptığı savaşın sevabını sadece Allah’dan) uman (bir kişi) olarak diriltir. Eğer gösteriş için (ya da mal) çokluğuyla övünmek için savaşırsan, Allah seni gösterişçi ve (mal) çokluğuyla övünen (bir kimse) olarak diriltir. Ey Abdullah b. Amr, hangi hal üzere savaşırsan Allah da seni o hal üzere diriltir” buyurdu.[190]

Açıklama

Tekâsür: Çokluk kuruntusu, gururu, iddiası manalarına gelir. “Biz çoğuz”, “hayır biz çoğuz” diye insanların birbirleriyle çokluk yarışı yapmaları, çokluk sevdası veya çokluk izharı ile tefâhur etmeleridir ki, genellikle dünya ehlinin kapılıp aldandığı bir gurur halidir.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte bu kelimeyle kasdedilen mânâ ise, “savaşa katılan bir kimsenin savaştan elde edeceği mal, şöhret, ün, şan gibi cihadın ruhuna aykırı olan dünyevi zenginliklerle övünerek başka­larına üstünlük taslamasıdır. Nitekim Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri; “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yansıdır.”[191] Ve “Çoklukla övün­mek sizi oyaladı.”[192] mealindeki ayet-i kerimelerinde insanların mal ve evlat çokluğuna düşkünlüklerinin kendilerini nasıl oyalayıp felâkete sü­rüklediğine dikkatler çekilmiştir.

Harpten elde edeceği dünyevi ganimetlerle başkalarına üstünlük sağ­lamak maksadıyla veya şan ve şeref ümidiyle savaşan kimselerin âhirette savaşa hangi maksatlarla girdiklerinin ortaya çıkacağı gibi ihlasla savaşan­ların da itilasının olanca açıklığıyla ortaya döküleceği çok veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte de; “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle hasredilirsiniz” buyurularak bu manaya işaret edilmiştir. Metinde geçen; “Eğer sen sabrederek ve sevabını sadece Allah’dan bekleyerek savaşırsan” anlamındaki şart cümlesinde geçen “sabredici” ve “se­vabını sadece Allah’dan bekleyen” kelimelerinin cevap cümlesinde nekre olarak zikredilmeleri bu vasıflarla harbe giren kimselere kıyamet gününde verilecek sevabın mikdannın hesaplanamayacak kadar çok, Allah’dan başka kimsenin bilemeyeceği kadar fazla olduğunu ifade etmek içindir. Gösteriş için veya benzeri duyguların şevkiyle savaşa giren kimselerin ellerine sa­vaştan bir sevabın geçip geçmemesi meselesini 2515-2516 numaralı hadisle­rin şerhinde açıklamış bulunmaktayız.[193]

  1. Şehitliğin Fazileti
  2. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Rasülullah (s.a.), şöyle buyurdu; “Uhud’da kardeşlerinize (şehidlik) isabet edince Al­lah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. (Bu ruhlar yeşil kuş suretindeki taşıyıcılarına binerek) cennet nehirlerine uğrar mey­velerinden yerler (sonra), arşın gölgesinde asılı olan altından kandil­lere dönerler. (Şehidîer) Yediklerinin, içtiklerinin ve kaldıklara yerin güzelliğini görünce, “Bizim cennette diri olup da (Şehadetten dolayı cennet nimetleriyle) rraklandınldığımızı, cihada yönelmeleri ve harb-den korkup kaçmamaları için (dünyada bulunan) kardeşlerimize ile­tecek kim var? derler. (Bunu nüzerine) Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah; “(bunu) sizden onlara ben eriştireceğim” bu­yuracak. (Nitekim) Allah; “Allah yolunda öldürülenleri ölü zannet­meyin…”194 ayet-i kerimeyi sonuna kadar indirdi.[195]

Açıklama

Normal ölümle ölen kimseye “ölü” denir. Allah yolunda hayatını feda eden kimseye de “şehîd” denir. Şehid, Allah katında yüce bir hayata nail olacağı gibi, toplumu tarafından da rahmetle anılır. Hem toplumu içinde ebediyyen yaşar, hem de gayb aleminde gerçek hayata erer. Ulema bu hadis-i şerifin şerhinde şu iki me­sele üzerinde ihtilaf etmişlerdir;

  1. Şehidlerin ruhları cennette kuşların içine mi gireceklerdir, yoksa kuş şekline mi gireceklerdir?
  2. Cennet ırmaklarında uçuşup cennet nimetlerinden faydalananlar sadece şehidlerin ruhları mıdır, yoksa bu nimetlere erme saadeti tüm müs-lümanlara ait genel bir lütuf mudur?

Gerçekten bu mevzuda gelen haberlerin tümü gözden geçirildiği za­man görülür ki mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte olduğu gibi hadisle­rin bazılarında şehidlerin ruhlarının yeşil renkli kuşların içine girecekleri ifade edilirken, bir kısmında da yeşil renkli kuşlar şeklinde cennette geze­cekleri ifade buyurulmaktadır.[196]

Mâliki ulemâsından İmam Kurtubî, şehidlerin ruhlarının yeşil kuşlar suretine gireceğini ifade eden rivayetlerin yeşil kuşların içine gireceklerini ifade eden rivayetlerden daha sahih ve kuvvetli olduğunu söylüyor.

Hanefi ulemasından Aliyyu’l-Kâri de aslında şehidlerin ruhlarının kuş­ların kursaklarına girecekleri ifadesiyle kuş suretine girecekleri ifadesi ara­sında bir fark olmadığını, aslında bu ruhların kuşların kursaklarına girme­sinden maksat, kuş şekline girmeleridir demektedir.

İbn Kesir ise bu mevzuda farklı bir görüş ileri sürüyor ve, “Şehidlerin ruhları kuşların kursaklarına girerler ve kuşlar onların bir biniti hükmüne gelir. Şehid olmayan müminlerin ruhları ise, kuş şekline girer” diyor.

Bezlu’l-Mechûd yazarı Şeyh Halil Ahmed ise; “şehidlerin ruhları cen­nette, ruhsuz olarak kuş suretinde bulunan cesetlere girerler, cesetleri me­sabesinde olan bu suretlerin cennet nimetlerinden yiyip içmeleri sayesinde onlar da cennetten nasiblerini ve zevklerini alırlar.” diyor.

Sindi ise, insan şeklinin kuş şeklinden daha güzel olduğunu, dolayı­sıyla şehidlerin kuş suretine girmelerinin aslında onlar için bir nimet sayı­lamayacağı noktasından hareket ederek; “şehidlerin ruhlarının kuş sureti­ne girmeleri demek onların, kuşlar gibi sür’atli olmaları demektir” diyor.

  1. Cennette yeşil kuşlar gibi yaşayıp cennet nimetlerinden istifâde et­me imkanının sadece şehidlere ait bir lütuf mu yoksa bütün mü’minlerin ruhlarına ait genel bir lütuf mu olduğu meselesi de ulema arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. Başta İbn Kesir olmak üzere ulemâdan bazıları; “mü’-minin ruhu öldükten sonra tekrar dirileceği güne kadar cennetteki ağaçlar­dan birine konar bekler.”[197] hadisine bakarak bu lütfün bütün mü’min-lere şâmil olduğunu söylerken, İbn Abdi’1-Berr ve el-Kurtûbîgibi ilim adam­ları da bu lütfün sâdece şehidlere ait olduğunu, şehid olmayan diğer mü’-minlerin ruhlarının ise hemen ölür ölmez cennete giremeyeceklerini ancak sabah-akşam cennetteki makamlarını görmek suretiyle mesrur olacaklarım söylüyorlar.[198]

Bu mevzuda İmam Nevevi de şunları söylüyor:

Ulemâ ruhla nefsin aynı manaya gelip gelmediğinde ihtilâf etmişler­dir. Bir çok meânî ulemâsı ile, batın ilmi ve kelam ulemâsı ruhun hakikati bilinmez, onu tavsif etmek de doğru değildir; o kulların bilmediği şeyler­dendir, demişler: “De ki Ruh Rabbimin işidir’* ayeti ile istidlal etmişlerdir.

Feylosoflar taşkınlık ederek ruhun yokluğuna kail olmuşlardır. Dok­torların ekseriyeti ruhun bedene dağılan latif bir buhar olduğunu söyler­ler. Üstadlardan bir çoğu ruh hayattır, demişlerdir. Diğerleri, ruh latif bir takım cisimler olup, cismi sarmıştır. Cisim onunla yaşar, onun ayrıldı­ğı an cismi öldürmek Allah Teâlâ’nm âdetidir, demişlerdir…”

Nevevî: “bizim ulemamıza göre ruh, bedene girmiş latif bir takım cisimlerdir; bu cisimler bedenden ayrıldı mı insan ölür” diyor.

Ulema ruhla nefsin aynı mânâya gelip, gelmediğinde de ihtilaf etmiş­lerdir. Bazılarına göre ikisi bir mânâdır. Birtakımları nefis kandır, demiş; bazıları da nefsin hayat demek olduğunu söylemişlerdir.

Kadı Iyâz’m beyânına göre tenasüh, yani ruhların bir bedenden başka bir bedene geçebileceğine, güzel suretlere girerlerse nimet ve ikram, çirkin suretlere girerlerse azab göreceklerine kaail olan bazı mülhidler, bu ve benzeri hadislerle istidlal etmiş ve; “Sevap, ikâb bundan ibarettir” demişlerse de bu kavil açık bir delâlet ve şeriatın isbat ettiği haşır, neşir, cennet ve ce­hennem gibi hakikatleri inkardır.

Allah Teâlâ’nm cennete girenlere: “Bir şey arzu eder misiniz?” diye sorması onlara yapılan ikram ve ihsanda mübalağa içindir. Yoksa kendile­rine bir insanın hatırından büe geçmeyen nimetler ihsan etmiştir. Bundan sonra daha ziyadesini istemeye teşvik buyuracak fakat onlar bu verilenden daha’ fazlasını bulamayarak ruhlarını bedenlerine döndürmesini zira Allah yolunda can vererek bundan lezzet almak istediklerini söyleyeceklerdir.[199]

Bazı Hükümler

  1. Cennet yaratılmış ve hâlen mevcuttur.
  2. Ölüler kıyametten önce sevab ve azab görürler.
  3. Ruhlar ölmez.
  4. Şehidler el’ân cennettedirler ve diridirler.[200]
  5. …Hasnâ bint Muaviye dedi ki: Amcam (Eşlem b. Selîm) bize (şunları) söyledi: Ben Peygamber (s.a.)’e;

Kimler cennettedir? diye sordum da;

“Peygamber(ler) cennettedir, şehit(ler) cennettedir, çocuk(lar) cennettedir, diri diri toprağa gömülen kız (çocukları) cennettedir.” buyurdu.[201]

Açıklama

Metinde geçen “mevlûd” kelimesiyle henüz bülüğ çağına ermeden günahsız olarak ölen çocuklarla cansız olarak doğan ve düşük ismi verilen çocuklar kasdedilmiştir. Veid ise, diri diri toprağa gömülen kız çocuğu demektir. Nitekim; “Ve o diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman.”[202] âyet-i kerimesin­de de bu kelime bu manada kullanılmıştır. Bu hadis-i şerifte, günahsız olarak vefat eden erkek çocuklarla, diri diri gömülen kız çocuklarının, peygamberlerin ve şehidlerin cennete girecekleri ifade edilmektedir. Bura­daki şehidlerden maksat, hakiki ve hükmi şehitler değildir. Buradaki şe-hidler kelimesi hakiki ve hükmî şehitlerden daha genel bir mânâda kulla­nılmış ve bütün müminlere şâmil kılınmıştır. Nitekim; “Allah’a ve Rasû-lüne inananlar (yok mu) işte Rableri yanında onlar, sıddıklar (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir.”[203] mealindeki âyet-i kerimede de şehid kelime­siyle hükmî ve hakiki şehidlerle birlikte Allah’a ve Rasûlüne inanan kim­seler kasdedilmiştir. Nitekim Mücâhid, “Allah’a ve Rasûlüne inanan her­kes ,sıddıktır ve şehiddir” demiştir.[204]

Şehid kelimesi bir sıfat-ı müşebbehe olarak ism-i fail manasında kul­lanıldığı kabul edilirse, Allah katındaki nzıkları gören kimse anlamına gelir.

İsm-i mef’ûl manasında kullanıldığı kabul edilirse kendisine cennet gösterilmiş ve hazırlanmış anlamına gelir. îsm-i fail manasında kullanılan şahidin çoğulu şühedâ ve eşhâd gelir. Şen idler: Dünya şehidi, âhiret şehidi hem dünya hem ahiret şehidi olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunlardan üçüncüsüne, “Kâmil şehid” denir. Bunlardan birincisi sadece dünyevi hü­kümler itibariyle, ikincisi de yalnız âhirette verilecek ecirce şehitler kısmı­na katılmıştır.

Her ne kadar mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte Allah’a ve Rasûlüne inanan herkesin şehid olduğu ifade ediliyorsa da bir önceki hadis-i şerifte Bakara Suresinin 154. ve Al-İ İmrah suresinin 169. âyetlerinde öl­dürüldükleri andan itibaren cennete girip orada rızıklandırıldıkları ifade edilen şehidlerden maksat, Allah yolunda öldürülen ve “hakiki şehid”, “kamil şehid” isimleriyle anılan kimselerdir.[205]

  1. Şehid (Yetmiş Kişiye) Şefaat Edebilecektir
  2. …Nimran b. Utbe ez-Zimârî dedi ki: Biz Ümmü’d-Derdâ’nın yanına girdik ve hepimiz yetim idik. Ümmü’d-Derdâ (bi­zi görünce şöyle) dedi: “Size müjdeler olsun. Çünkü ben Ebu’d-Derdâ’yı;,,”Rasûlullah (s.a.);

“Şehid ailesinden yetmiş kişiye şefaat edecektir’* buyurdu, der­ken işittim.

Ebû Dâvud dediki; Nimrân b. Utbe’nin yeğeninin isminin doğ­rusu, Rebâh b. Selîd’dir.[206]

Açıklama

Kıyamet gününde şehide, ailesinden yetmiş kişiye şefaat etme hakkı verilecektir. Şehidin ataları ile kendi nesJin-den gelen kimseler bu yetmiş kişinin içine girebileceği gibi şehidin eşleri ve diğer akrabaları da girebilir. Hafız Abdurrauf el-Münavi’nin açıklama­sına göre buradaki, “yetmiş” kelimesiyle, “yetmiş” sayısı değil çokluk kasdedilmiştir. Binaenaleyh şehidin şefaat edebileceği kimselerin sadece yet­miş kişi olduğunu kabul etmek doğru değildir. Hadisi “şehid kıyamet gü­nünde ailesinden pek çok kimselere şefaat edecektir.” şeklinde anlamak lazımdır.[207]

Bu hadisin senedinde geçen el-Velid b. Rebah isminin aslı Rebah b. el-Velid’dir. Ravilerden birisi bu ismi naklederken yanlış nakletmiştir. Bi­lindiği gibi bir hadisin ravilerinin isimlerinin veya metnindeki lafızların bu şekilde altüst edilerek rivayet edilmesine “kalb” ismi verilir. Bu şekilde rivayet edilen hadislerde de maklûb hadis denir.[208]

  1. Şehidin Kabrinde Görülen Nur
  2. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki: Necâşi öldüğü zaman biz (kendi aramızda); “artık onun kabri üzerinde bir nur görünüp duracaktır,” diye konuşurduk.[209]

Açıklama

Bilindiği gibi Necaşi Habeşistan krallarına verilen bir ünvandır. Kral, hükümdar manalarına gelir. Hadis-i şerifte

sözkonusu olan Necâşî’nin özel isminin Asham, Azhama veya Abhar ol­duğu söylenir.[210]

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, İslamın ilk yıllarında Kureyşli müş­riklerin zulmünden Habeşistan’a sığınan müslümanlara hüsn-i kabul gös­teren ve daha sonra müslüman olduğu için gıyabında Hz. Peygamberin cenaze namazı kıldığı bilinen Necâşî, şehitlik sebeplerinden bir sebeple öldüğü için hükmen şehid olmuş, bunu bilen Sahâbe-i kiram da kendi arala­rında onun şehid olduğunu ve kabrinde kıyamete kadar bir nurun parla­maya devam edeceğini konuşmaya başlamıştır. Sahabe arasında yayılan bu konuşmalar Hz. Peygamber ya da sahabenin ileri gelenlerinden biri tarafından herhangi bir şekilde tenkide uğramamıştır. Bu konuların tenki­de uğramayışı bu sözlerin doğru olduğunu gösterir.[211]

Bazı Hükümler

  1. Habeşistan kralı Necaşi Asham müslüman ve şehıd olarak olmuştur.
  2. Şehidlerin kabrine devamlı olarak nur iner.[212]
  3. …Ubeyd b. Halid es-Sülemi’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) iki adam arasında kardeşlik kurmuştu. Bunlardan biri (Allah yolunda) öldürüldü. Bir hafta ya da bir haftaya yakın bir zaman sonra da öbürü öldü. Onun cenaze namazını kıldık. Rasûlullah (s.a.), (bize onun hakkında)

“Nasıl dua ettiniz?” diye sordu. Biz de;

Ey Allahım! Onu bağışla ve kardeşi(nin derecesi)ne eriştir diye dua ettik dedik. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);

(İik ölenin) namaz(lar)ından sonra (ikinci ölenin kıldığı) na­mazlar), (ilk ölenin) oruç(lar)ından sonra (ikincinin tuttuğu) oruç(lar)i-[213] (ilk ölenin hayırlı) amel(ler)inden sonra (ikinci ölenin işlemiş olduğu hayırlı) amelleri nerede. İkisi arasında gök ile yerin arası kadar (fark) vardır.” buyurdu.[214]

Açıklama

Bilindiği gibi Rasûl-i Zişan Efendimiz Medine’ye hicret ettikten sonra üzerinde durduğu en önemli meselelerden

biri de müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sevgi ve saygıyı tesis etmekti.

Bunun için müslümanlarm biribiriyle din kardeşi olmaları yanında bir de her iki müslüman arasında özel bir kardeşlik kurmak istedi. Bunun için müslümanlardan her iki kişiyi bir araya getirip birbirleriyle manevi kardeş olduklarını ilan etti. İslam tarihinde buna “muâhât” denir. İşte bu hadisenin bir neticesi olarak Hz. Fahr-i kainat efendimiz, aynı yılda müslüman olmuş iki kişiyi biribiriyle kardeş ilan etmişti. Bunlardan biri Allah yolunda savaşırken şehid edildi. Bir süre (yedi gün kadar) yaşadık­tan sonra diğeri de kendi yatağında vefat etti. Müslümanlar bu iki kişiden Allah yolunda savaşırken şehid olan kimsenin Allah katında, kendi yata­ğında ölen kimseden daha faziletli olduğunu zannediyorlardı. Çünkü bi­rincisi savaşta ölmüştü. Bu sebeple bunlardan kendi yatağında ölen kimse için; “Ey Allahım! Bunu da kendinden öncevefat eden kardeşinin derece­sine ulaştır” diye dua ettiler. Rasûlü Zişan Efendimiz bunu öğrenince müs-lümanlan uyararak sonradan vefat eden kimsenin ilk vefat eden kimseden çok daha.faziletli olduğunu çünkü onun daha çok yaşamış olması sebebiy­le daha çok namaz kılıp, daha çok oruç tuttuğunu ve hayırlı amellerde bulunduğunu hatırlatmıştır.

Bu hadise İmam Ahmed’in Müsned’inde şöyle anlatılıyor: “…Bir de­fa beni Uzeyr’e mensub iki adam, şerefi İslam ile müşerref ve Hazreti Talha’ya misafir olmuşlardı. Bunların ikisi bir arada ve bir günde müslü­man oldukları halde biri ötekinde daha gayretli idi. Bu gayretli olan müs­lüman cihad etmiş ve cihadda şehit olmuştu. Ötekisi ise bir sene daha yaşamış ve ondan sonra yatağında darı bakaya intikal etmişti. Hazreti Talha rivayet ediyor ki: “Bir gün uyku aleminde kendimi cennet kapısının, önünde gördüm. Derken o iki adamı da gördüm. Cennetin içinden bir görevli çıkmış ve önce yatağında vefat eden zata sonra şehid olana içeri girmeleri için izin vermişti, daha sonra bunların ikisi birden içerden çıkarak bana; “Haydi sen geri dön, senin vaktin daha gelmedi” dediler.”

Talha bu rüya ve müşahedesini nakletmiş, herkes yatağıda ölen zatın harb meydanında şehid olan zata tekaddüm etmesinden hayret etmişler. Mesele Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize aksettirildi. Rasûl-i Ekrem bu mü­şahedeyi ona anlatanlara; “-Ne için hayret ediyorsunuz?” buyurmuşlar, oradakiler de;

Ya Rasülallah cennete girmekte geri kalan zat daha çok gayretli idi, sonra şehid oldu. Bununla beraber yatağında ölen ona tekaddüm etti, de­diler. Rasûl-i Ekrem şu soruyu sordu;

“Yatağında vefat eden ötekinden bir sene fazla yaşamadı mı?”

Evet dediler.

“Ramazanı idrak ederek orucunu tutmadı mı?”

Evet dediler. Sonra;

“Bu adam bu kadar ibâdet etmedi mi?, şunu yapmadı mı, bunu yapmadı mı?” diye onun bütün amelini saydı ve orada bulunanlar hepsine de;

Evet cevabını verdiler. Bunun üzerine;

“O halde ikisinin arasındaki fark yerle gök arasındaki mesafe gibidir” buyurdular.[215]

Bu hadisle “şehidin kabrinde görülen nur” başlığı arasında bir münâ­sebet yokmuş gibi görünüyorsa da Avnu’l-Ma’bud müellifi Azimâbâdî bu hadisle bab başlığı arasında şöyle bir münâsebet kuruyor: “Şehidlerin kabri üstüne nur iner, fakat bu hadis-i. şerifte anlatılan şehidin kabrine inen nurun görülmediği gibi, bazı şehidlerin kabirlerine inen nur, herkes tara­fından görülemez. Binaenaleyh Azimâbâdi’nin sözünden de anlaşılıyor ki şehidlerin kabrine nur iner ama her inen nurun her zaman ve herkes tara­fından görülmesi gerekmez.[216]

Bazı Hükümler

  1. İhlaslı insanlar ihlasla kıldıkları namaz, tuttukları oruç ve işledikleri salın amellerle Allah yolunda savaşırken ölen kimselerin erişemedikleri derece ve makamlara erişebilirler.
  2. Şehidlerin kabirlerine devamlı nur iner. Fakat bu nurun her zaman ve herkes tarafından görülmesi gerekmez.[217]
  3. Savaşa Gitmesi Gereken Bir Kimsenin Kendi Yerine Ücretle Başka Birini Göndermesi
  4. …Ebu Eyyûb (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre kendisi Rasûlullah (s.a.)’i şöyle buyururken işitmiş:

“Yakında birçok şehirler fethedilecek ve (ülkenizde) büyük top­luluklardan oluşan ordular bulunacak sizin bu orduda askerlik yap­manız emredilecek. Bunun üzerine sizden bir kimse bu orduda (üc­retsiz) asker olmak istemeyerek kavminden kaçacak sonra, “Beni kendi yerine askerlik yapmam için kiralayacak birisi yok mu?” diye (diğer) kabileleri dolaşarak kendini onlara arzedecek. Dikkatli olu­nuz bu (adam) kanının son damlasına kadar (da çarpışsa yine de) kiralık bir kimseden başka birisi değildir.”[218]

Açıklama

Cîle yahut ceâle kelimeleri masdardır ve ücret,”kira anlamına gelirler. Burada mânâsı, devlet tarafından savaşa gitmesi kararlaştırılan bir kimsenin, kendi yerine gönderdiği kimse için ödediği ücrettir.

Hadİs-i şerifte ücretle savaşa giden bir kimsenin ücretli diğer işçiler­den farksız olduğu ve cihad sevabından en küçük bir nasibi olmadığı ifade edilmektedir. İmam Muhammed’in es-Siyeru’l-Kebîr’de açıkladığına göre: Bir insanın dünyevi bir menfaat peşinde koşması iki şekilde olur:

  1. Yaptığı işten asıl maksadı dünyalık elde etmektir.
  2. Yaptığı işten asıl maksadı, sevab kazanmaktır, bunun yanında dün­yevi menfaat temin etmek de ister. Fakat dünyalık temin etmek arzusu asıl maksat değildir. Bir başka ifadeyle onu savaşa çıkaran yegâne saik, dünyalık temin etme arzusu değil, sevap kazanma arzusudur. Fakat sevap kazanma arzusu yanında dünyalık temin etme arzusu da vardır.

Birinci kısımda zikredildiği gibi sadece dünyevi maksatlarla savaşa giren kimselerin cihad sevabından hiçbir nasibi yoktur. Fakat ikinci kısım­da açıklandığı şekilde esas maksatları cihad sevabı kazanmak olduğu hal­de bunun yanında menfaat elde etmek arzusunu da taşıyan kimseler tam bir cihad sevabına erişemezlerse de cihaddan ihlasları nisbetinde mükâfat­larını alırlar. Nitekim âyet-i kerimede; “Rabbinizin lütuf ve keremini ara­manızda sizin için bir günah yoktur…”[219] buyurulmuştur. Hanefi ulema­sından İbn Melek de bu hadisi açıklarken bu esastan hareket etmiştir. Bu mevzuda Aliyyü’1-kâri özetle şunları söylüyor: “Cihad karşılığında üc­ret almanın caiz olup olmaması meselesinde ulema ihtilaf etmiştir. İmam Zühri ile îmam Malik ve Hanefi uleması bunu caiz görmüşlerse de ulemâ­dan bir cemaat buna asla cevaz vermemişlerdir. İmam Şafiî de aynı şekil­de ücret karşılığında cihad etmenin caiz olmadığını ve ücret karşılığında cihada çıkan bir mücâhidin aldığı ücreti sahibine reddetmesi gerektiğim söylemiştir.

İbn Battâl’ın açıklamasına göre bir kimsenin sevab kazanmak maksa­dıyla mücâhidlere maildi yardımda bulunmasının caiz olduğunda ittifak olmakla birlikte bir kimsenin ücret karşılığında savaşa çıkmasının caiz olup olmaması meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Mâlik’e göre bir kim­senin ücret karşılığında savaşa çıkması veya atını bir mücâhide kiraya ver­mesi mekruh olduğu gibi yine bir kimsenin düşman kalesine baskın yapıp onu ele geçirmek için ücret alması da mekruhtur. İmam Ebû Hanife (r.a.) de; Cihad işleri için harb halinde beytü’l mal’den, ya da servet sahiplerin­den ücret almanın bir mücâhid için mekruh olduğunu ancak, İslam ordu­sunda kuvvetin azalması, beytülmâlde mücâhidleri idare edecek maddi im­kânın tükenmesi gibi hallerde mücâhidlere sarfedilmek üzere halkdan para toplamak caizdir. Ancak bu paranın cihad ücreti adıyla toplanmış olma­ması gerekir diyor.

İmam Şafiî’ye göre ise, ücret karşılığında cihad etmek asla caiz değil­dir. Ancak devlet başkanı cihada sarf etmek için halktan maddi yardım toplayabilir. Başkasının bu maksatla yardım toplaması caiz değildir. Çün­kü cihad farz-ı kifâyedir. Ücret karşılığında farz eda edilemez.

Bu mevzuda Hafız İbn Hacer de şunları söylüyor:

Bir mücâhid savaşta iki şekilde bulunur: Ya ücret karşılığında savaşın dışında herhangi bir hizmeti yapar ya da ücret karşılığında düşmanla sa­vaşır. Birinci halde bulunan kimse yaptığı hizmetten dolayı ganimetten bir pay alamaz. İmam Evzâî ile İmam Ahmed ve İshak bu görüştedirler. Ulemanın pek çoğuna göre ise, bu kimsenin ganimetten pay almak hakkı vardır. Aynen diğer mücâhidler gibi ganimetten pay alır.

İmam Sevrî’ye göre ise, ücretle savaşa giden bir kimse düşmanla bilfi­il savaşırsa, ganimetten pay almaya hak kazanır. Fakat cephede savaşın dışındaki hizmetlerinden dolayı ganimetlerden pay alamaz.

Mâliki uletnasıyla Hanefi ulemasına göre bu kiralık kimse sadece düş­manla savaşmak üzere kiralanmış olsa, yine de savaşta elde edilen gani­metlerden bir pay elde edemez. Fakat ulemanın ekseriyetine göre bu kimse ganimetten pay alır. Delilleri ise, Müslim’in rivayet ettiği Rasûl-i Ekrem’­in, Talha b. Ubeydillah’ın hizmetçisi Hz. Seleme’ye ganimetlerden hisse verdiğini ifade eden hadistir.[220]

İmam Ahmed’e göre eğer bir adam veya bir kavmi devlet reisi ya da temsilcisi savaşmak üzere kiralamışsa o kimse sadece savaşmak üzere anlaştığı ücreti alır. Ganimetten bir pay alamaz.

İmam Şafiî’ye göre ise, bu hüküm üzerine cihad farz olmamış kimse­ler için geçerlidir. Bulûğ çağına ermiş mükellef kimseler harp sahasına vardıkları zaman düşmanla savaşmak üzerlerine borç olur. Bu sebeple üze­rinde anlaştıkları ücreti alma hakkını kaybederler. Fakat ganimetten pay almaya hak kazanırlar.[221]

  1. Savaşa Çıkan Gazilerin Savaş İçin Yardım Almaları Caizdir
  2. …Abdullah b. Amr’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle, buyurmuştur;

“Mücâhid için (sadece kendi cihadının) sevabı vardır. (Ona si­lah temininde) yardımcı olan kimse için hem (yardımının) sevabı hem de cihad sevabı vardır.”[222]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi bir kimsenin yaptığı savaş karşılığında ücret almasının caiz olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Başta İmam Şafiî olmak üzere ulemâdan bazıları bir kimsenin yaptığı savaş karşılığında ücret al­masının caiz olmadığını savunurlarken diğer bazıları da bunun sahih oldu­ğunu iddia etmişlerdir. Ücretle asker kiralamanın caiz olmadığını savunan ilim adamlarına göre metinde geçen “câi!” kelimesi, mücâhidi harp aletle­riyle teçhiz eden, onu cihad için lüzumlu olan harp malzemeleriyle dona­tan kimse demektir. Ve hadis, “Gazi için bir sevab, gaziyi teçhiz eden kimse için de iki sevab vardır” anlamına gelir.

Savaş karşılığında ücret almanın caiz olduğunu savunan kimselere gö­re ise, metinde geçen “câil” kelimesi bir kimseyi ücretle savaşa gönderip de ona savaşı karşılığında ücret ödeyen kimse demektir ve bu hadis-i şerif; “Gazi için bir sevab vardır. Ücretle savaşa asker gönderen kimse içinse biri kendi sevabı biri de gazinin sevabı olmak üzere iki sevab vardır” anla­mına gelir. Bu görüşü savunan ulemaya göre ücretle savaşa asker gönde­ren kimseye iki sevab ödenmesi iki sebepten ileri gelmektedir: Birincisi gaziye ücret ödemesi, diğeri de gazinin savaşmasına sebep olmasıdır.[223]

  1. Hizmetinin Ücretini Alıv.Ak Üzere Savaşan Kimse
  2. …Ya’lâ b. Münye (Ümeyye)den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), seferberlik ilan etti. Ben de yaşlı bir ihtiyardım. Hizmetçim de yoktu. (Savaşta) Benim hizmetimi karşılayacak ücretli birini ara­dım. (Ganimetten kendisine düşecek olan) payını da kendisine vere­cektim. Derken (bunu kabul eden) bir adam buldum. Hareket (vak­ti) yaklaşınca bana gelip; (Ganimetten elime geçecek) hisselerin ne kadar olduğunu ve payıma ne düşeceğini bilmiyorum. Binaenaleyh bana bir mikdar tâ­yin et. (Çünkü) harbin sonunda ganimetten bana düşecek bir pay ya bulunur, ya da bulunmaz, dedi. Ben de ona üç dinar tayin ettim. Ganimeti (ortaya) gelince ona hissesini vermek istedim, (onun için tayin ettiğim) dinarları hatırladım. Ve Peygamber (s.a.)’e varıp bu adamın durumunu anlattım.

“Ben (bu kimsenin eline) bu savaştan dünya ve ahirette (ken­disine) tayin edilen dinarlardan başka (birşey geçeceğini) zannetmi­yorum.” buyurdu.[224]

Açıklama

Bir kimsenin işini görmek veya hayvanlarına bakmak üzere ücretle tutulan ve bu işleri yürütürken aynı zamanda savaş meydanında hazır bulunan kimsenin bu savaşın ganimetle­rinde bir pay alıp-alamayacağı meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. Bazıla­rına göre bu kimse savaşa katılsa da katılmasa da ganimetten bir pay alamaz. Sadece hizmetinin ücretini alır. İmam Evzâî ile İshâk (r.a.) bu görüştedirler. İmam Şafiî’nin ilk görüşünden biri de budur. İmam Mâlik ile İmam Âhmed’e göre bu kimse savaş anında mücâhidler ile beraber bulunmuşjise kesinlikle ganimetlerden pay almaya hak kazanır. İsterse bil­fiil savaşmış olmasın. Bazılarına göre ise, bu kişi ganimetlerden pay al­makla, hizmetinin ücretini almak arasında muhayyerdir. Binaenaleyh is­terse ücretini alır, isterse ganimetten hissesine düşen payı alır.

Hanefi ulemasından Aliyyü’1-Kâri bu mevzuda şunları söylüyor: En doğrusunu Allah bilir. Bana öyle geliyor ki, bu kimse sadece bir iş için kiralanmış ve alacağı ücret karşılığında savaşması şart koşulmamışsa, yap­tığı hizmet karşılığında ücret almaya hak kazandığı gibi bunun yanında yaptığı savaşa karşılık ganimetten pay almaya da hak kazanır. Binaenaleyh, hem ücret hem de ganimetten pay alır. Çünkü ganimetle ücret birbirine aykırı şeyler değildir. Bilakis birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Bizim mezhebimizde ücretle mükafat bir elde birleşebilir.[225]

  1. Anne Ve Babası Razı Olmadığı Halde Savaşa Çıkan Kimse
  2. …Abdullah b. Amr’den; demiştir ki: Bir adam Rasûjullah (s.a.)’e gelerek;

Hicret etmek üzere seninle antlaşmaya geldim. Annemi ve ba­bamı da (arkamda) ağlıyor olarak bıraktım dedi. (Hz. Peygamber (s.a.)’de);

”Geri don onları ağlattığın gibi güldür.” buyurdu.[226]

Açıklama

Bu hadisi Hattâbî şöyle açıklamıştır: “Savaşa çıkacak olan bir kimse eğer bu savaşa mecbur olmadan sadece sevap kazanmak arzusuyla çıkacaksa, annesinin ye babasının izni olma­dan çıkamaz. Fakat üzerine farz olan bir cihadı ifâ etmek isteyen bir kimsenin anne ve babasından izin alması gerekmez.”

Bu hükümler müslüman olan anne ve babalar içindir. Annesi ve ba­bası kâfir olan kimselerin cihada çıkmak için onların iznini almaları söz konusu değildir. İsterse çıkmak istediği cihad nafile olsun.

Aynı şekilde borcunu acele olarak ödemesi gereken bir kimse de ala­caklının iznini almadan üzerine farz olan cihadı ifâ etmek üzere cepheye gidemez. Hacca gitmek de böyledir.

Her ne kadar metinde annesinin babasının iznini almadan Hz. Peygamber’den hicret etmek için izin isteyen bir kimseden bahsediliyorsa da hicret etmekle savaşa çıkmanın hükmü bir olduğundan ulema buradaki hicret meselesini cihad yönünden ele almışlardır. Bu bakımdan Musannif Ebû Davud bu hadisi anne ve babası razı olmadığı halde savaşa çıkan kimse başlığı altında vermiştir. Musannif Ebû Dâvud bu adamın hicret ettikten sonra savaşa çıkacağım kabul ederek bu hadisi bahis konusu baş­lık altında zikretmiş de olabilir.[227]

  1. …Abdullah b. Amr’dan; demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a)’e gelerek;

Ey Allah’ın Rasûlü ben cihada çıkabilir miyim? dedi. (Pey­gamber (s.a.)’de);

“Senin annen baban var mı?” diye sordu. (O kimse de); Evet diye cevap verdi. (Bunun üzerine Peygamber); “Öyleyse onların hizmetinde (bulunarak) cihâd et!” buyurdu. Ebû Dâvud dedi ki; Ebu’l-Abbas, ismi es-Sâib b. Ferruh olan şâir (râvi)’dir.”[228]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, üzerine cihad farz olan bir kimsenin anne ve babasından izin alması gerekmez. Ancak cihad mevzuunda anne ve babadan izin almak sadece sevab kazanmak maksadıyla yapılan nafile cihadlar için söz konusudur. Bu nevi cihadlar için anne ve babanın gönlünü almak gere­kir. Anne ve babasının iznini almadan nafile bir cihada katılan kimseler günahkar olurlar. Fakat umûmî seferberlik ilan edilmesi gibi, cihâdın farz-ı ayn olması halinde anne ve babanın iznini almak gerekmez.

Bu hükümler müslüman olan anne ve babalar içindir. Müslüman ol­mayan anne ve babalara gelince, farz olsun nafile olsun hiçbir cihad için bunların iznini almak gerekmez.

Aynı şekilde bir müslüman, anne ve babasından birinin razı olmama­sı halinde, nafüe hac veya umre için yolculuğa çıkamaz, nafile oruç tuta­maz. Çünkü onlara itaat farzdır. Yapmak istediği cihad ise nafiledir.

Bu hadisin râvilerinden Ebu’l-Abbas, es-Sâib b. Ferrûh isimli şâir bir kimsedir. Tirmizî onun Mekkeli âmâ bir kimse olduğunu; Buharı ise, bu kimsenin rivayetlerinden dolayı herhangi bir kusurla itham edilmediğini söylüyor. Musannif Ebû Dâvud da onun ismini açıklamakla, kimliği meç­hul bir kimse olmadığını, bilâkis adaleti ve zabtı ile meşhur güvenilir bir râvi olduğunu ifade etmek istemiştir.[229]

  1. …Ebu Said el-Hudrî’den rivayet olunduğuna göre bir adam (cihada katılmak için) Yemen’den Rasûlullah (s.a.)’ın yanına hicret etmiş, Rasûl-i zişan efendimiz de ona;

“Yemen’de herhangi bir kimsen var mı?” diye sormuş. (Adam);

Annemle babam var, cevabını vermiş. (Fahr-i kâinat);

“(Buraya gelmen için) Sana izin verdiler mi?” diye (ikinci bir soru daha) sormuş (O zat tekrar);

Hayır diye cevap vermiş. (Bunun üzerine Fahr-i Kâinat efendimiz);

“Dön onlardan izin iste, eğer izin verirlerse cihada katıl, yok­sa onlara hizmet et.” buyurmuştur.[230]

Açıklama

Bu hadisin râvilerinden Derrâc Ebu’s-Semh’in ismi Derrac b. Sem’ân’dır. Ahmed b. Hanbel onun rivayet ettiği hadislerin münker olduğunu söylerken Yahya b. Main onun güvenilir bir râvi olduğunu söylemiştir. el-Acunî’nin rivayetine göre musannif Ebû Dâvud, onun Ebu’l-Heysem ve Ebû Sâid el-Hudrî zincirinin dışındaki senetlerle rivayet ettiği hadislerin tümünün sahih olduğunu söylermiş. Nesâî, Ebu Hatim, Dârefcutnî Ahmed b. Hanbel gibi hadis otoriteleri de onun sağlam bir râvi olmadığı görüşünde birleşirlerken, îbn Şahin bu ha­disin senedinde bir zayıflık olmadığım söylemiştir.

Bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, cihad için anne ve babanın izni ancak nafile cihadlara giderken söz konusudur. Farz-ı ayn olan cihadlar için anne ve babanın iznini almaya gerek yoktur.

Bu hadis-i şerif ve benzerleri anne ve babaya itaatin lüzumunun dere cesini ve haklarının büyüklüğünü, onlara itaatten dolayı kazanılacak seva­bın çokluğunu açıkça ifade etmektedirler. Ulemâdan bazıları bu gibi ha­dislere bakarak anne ve baba hakkının cihaddan daha büyük olduğunu söylemişlerdir. Ancak anne ve babanın kâfir olmaları halinde gerek farz ve gerekse nafile cihad için izinlerini almaya lüzum yoktur.[231]

  1. Savaşa Katılan Kadınlar
  2. …Enes (r.a.)’den; demiştir ki “Rasûlullah (s.a.) su taşı­maları ve yaraları tedavi etmeleri için Ümmü Süleym ve Ensar’dan (bazı) kadınları harbe götürmüştür.”[232]

Açıklama

Hadis ulemasından Hattabî şunları söylüyor: “Bu hadis-i şerif, yaralıların tedavisi ve askere su taşıma gibi geri hizmetlerde kendilerinden yararlanılmak için kadınların savaşa götü­rülebileceğine delâlet etmektedir.”

Her ne kadar bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberin kendisiyle birlikte savaşa çıkan kadınları cepheden geri çevirip evlerine gönderdiği ifade edi­liyorsa da bunun müslümanların zayıf olmaları sebebiyle zafer ümidinin bulunmadığı bir savaşta olduğu düşünülebilir. Çünkü bu durumda kadın­ların düşmanın elinde kalması tehlikesi söz konusudur. Bu yüzden Hz. Pey­gamber kadınları cepheden geri çevirmiş olabileceği gibi, savaşa katılan kadınların çok genç olmaları sebebiyle fitneye sebebiyet verebilecekleri en­dişesiyle geri çevirmiş de olabilir.

Savaşa katılan kadınların harp ganimetlerinden hisse alıp alamaya­cakları meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. Genellikle ilim adamları sava­şa katılan kadınların harp ganimetlerinden erkekler gibi bir hisse alamaya­cağı görüşündedirler.

Hz. İbn Abbâs’a göre bu kadınlara harp ganimetlerinden bir bağış verilebilir. Süfyân es-Sevrî ile Hanefi uleması ve İmam Şafiî bu görüşte­dirler. İmam Mâlik’e göre ise, bu kadınlara ganimetlerden bir pay verile­meyeceği gibi, bağış da verilemez.

Harbe katılan kadınların yaralıları tedavi etmeleri mevzuunda ise, imam Nevevî şunları söylüyor: “Kadınların harpte yaralıları tedavi etmeleri me­selesi kendilerine nikah düşmeyen yakın akrabaları ile kocalarına mahsus özel bir durumdur. Kendilerine nikah düşen kimselerin tenine dokunmala­rı ise, haramdır. Bu bakımdan eğer bu kadınlar kendi kendilerine nikah düşen erkekleri tedavi etmek mecburiyetinde kalırlarsa, ancak tedavi için dokunmaları zarurî olan yerlere dokunabilirler.”[233]

  1. Zâlim Bir Yönetici Emrinde Harbetmek
  2. …Enes b. Malik (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Üç şey imanın esasındandır. (Birincisi) Lâ ilahe illallah diyen bir kimseye (el ve dil uzatmaktan) çekinmemiz, (işlemiş olduğu) bir günah yüzünden onu kâfir saymamamızdır. (Yani İslâm’a uyma­yan) bir fiilinden dolayı onu İslam dışı ilan etmememizdir. (ikincisi) Cihad, Allah’ın beni (Peygamber olarak) gönderdiği andan, ümme­timin en çok neslinin Deccal’le savaşacağı ana kadar devam edecek­tir. Adaletli (bir idareci)nin adaleti onu ortadan kaldıramayacağı gi­bi zâlim (bir idarecinin zulmü de kaldıramaz. (Üçüncüsü ise) Kade­re inanmaktır.”[234]

Açıklama

Bu hadisi şerifte imanla ilgili üç mühim esas üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birincisi; “Lâ ilahe illallah Mu-

hammedür rasûlullah” diyen bir kimseye el ve dil uzatmaktan çekinmek, bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin malına, canına saldırmak haramdır. Binâenaleyh, bu kelimeyi telaffuz eden bir kimseye el veya dil uzatmaktan kaçınmak her müslümanın üzerine düşen kaçınılmaz bir görevdir.

Her ne kadar metinde sâdece, “Lâ ilahe illallah” diyen kimsenin İs­lâm dairesine girdiği ve müslümanların saldırısından emin olduğu ifade ediliyorsa da, burada, Lâ ilahe illallah diyen kimse sözü ile, “La ilahe illallah Muhammedürrasûlullah” diyen kimse kasdedilmiştir.

Bu “‘yü üç defa okuyan kimse bir hatim sevabı alır” sözüne benzer. Çünkü ‘yü okumaktan maksat sadece lafzını söylemek değil, bu sûreyi sonuna kadar okumaktır. Aynı şekilde, “Lâ ilahe illallah” demekten maksad da bu kelimeyi sonuna kadar okumak, bir başka ifade ile, “Lâ ilahe illallah Muhammedürrasûlullah” demektir. [235]

Ehl-i sünnet uleması bu hadisi şerife ve benzerlerine sarılarak kelimey-i tevhîdi söyleyen bir kimseyi müslüman kabul etmişler, işlemiş olduğu gü­nahlardan ve îslâma aykırı bazı davranışlarda bulunmasından dolayı onu kâfir saymamışlardır. Ancak günah işleyen bir kimsenin yine müslüman kalabilmesi için o kimsenin işlemiş olduğu günahı veya İslama aykırı ola­rak yaptığı işi helal kabul ederek işlemiş olmamasını şart koşmuşlardır. Binâenaleyh, Ehl-i sünnet ulemasına göre bir müslüman günah işleyince dinden çıkmış sayılmamakla beraber, o işin günah olduğunu inkâr etmesi halinde derhal dinden çıkmış sayılır. İsterse o günahı işlemiş olmasın. Ehl-i sünnet ulemâsı bu esası, “amel imandan cüz değildir” sözüyle kaideleş-tirmişlerdir.

Ehl-i sünnetin karşısında olan Havaric ise her büyük günah işleyenin dinden çıkacağını, Mutezile mezhebi taraftarları da büyük günah işleyen­lerin kafir sayılamayacaklarını fakat müslüman olarak da kalamayacakla­rını, binâenaleyh küfür ile iman arasında bulunacaklarını söylemişlerdir.

Mevzumuzu teşkil eden Hadis-i şerifte imanın esaslarından birisi ola­rak üzerinde durulan ikinci mes’ele cihâdın Deccal’in öldürüleceği ana ka­dar devam edeceğidir. Rasûl-i Zîşan efendimizin açıklamasına göre, müs­lüman nesiller DeccaPi öldürecekleri ana kadar Allah yolunda savaşa de­vam edeceklerdir. Deccal’in öldürülmesinden sonra ise ,cihad sona erecek­tir. Çünkü Deccal’in öldürülmesinden sonra Ye’cuc ve Me’cûc ortaya çı­kacaktır. Müslümanlar onlarla savaşacak güçte olmayacakları için cihadla mükellef tutulmayacaklardır. Ye’cuc ve Me’cûc’u Allah Teâlâ helak ettik­ten sonra yeryüzünde kâfir kalmayacağından yine cihad olmayacaktır. Çünkü Hz. İsa hayatta olacak ve İslam her tarafa yayılacaktır. Hz. İsa’nın vefatından sonra ise, küfür yeniden canlanacak o zaman da Cenâb-ı Hak tatlı bir rüzgar estirerek müslümanların ruhunu kabzedecek, ondan sonra da kıyamet kopacaktır.[236]

Hadis-i şerifte söz konusu edilen üçüncü mesele, kâinatta vuku bulan her olayın Allah’ın kaza ve kaderiyle vuku bulduğu, hayır ve şerrin Al­lah’ın yar at m asıyla meydana geldiği meselesidir. Ehl-i sünnet uleması bu hadisi şerife sarılarak kaza ve kadere inanmayı imanın altı esasından biri saymışlar ve kaza ve kaderi inkar etmenin küfür olduğunu söylemişlerdir.[237]

  1. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“İyi olsun kötü olsun her (müslüman) devlet reisi ile birlikte cihad üzerinize (düşen) kaçınılmaz bir görevdir. İyi olsun kötü ol­sun her müslüman (imam)ın arkasında namaz kılmanız üzerinize (dü­şen) kaçınılmaz bir görevdir. (Hatta o imam) büyük günahlar işle­miş bile olsa. İyi olsun kötü olsun (ölen) her müslümamn üzerine (cenaze) namaz(ı) kılmak farz(-ı kifaye)dir. Büyük günahlar işlemiş olsa bile.”[238]

Açıklama

Cihad islâmın ayakta kalmasını ve müslümanların hür olarak şerefle izzetle yaşamalarını sağlayan çok faziletli dînî bir görevdir.

Bu bakımdan devlet reisinin ya da onun tayin ettiği kumandanların zalimliği veya günahkârlığı bahane edilerek cihad terk edilemez. Hafız İbn Hacer el-Askalanî’nin de ifâde ettiği gibi yetkili idareciler, Allah’ın dinine aykırı emirler vermediği sürece onların emrine itaat edilir ve onların safın­da cihad edilir. Fakat Allah’ın dinine aykırı olarak verdikleri emirlere ita­at edilmez.

Aynı şekilde bir müslüman, mescid imamının günahkârlığını bahane ederek namazını cemaatle kılmayı terkedemez. Çünkü farz namazları ce­maatle kılmak İslâm’ın şiarıdır. Bu bakımdan farz namazları cemaatla kılmanın sünneti müekkede olduğunu söyleyenlerin yanında, farz olduğu­nu söyleyenler bile vardır.[239] Ayrıca zahiren müslümanlığı sabit kılan bir cenaze üzerine cenaze namazı kılmak tüm müslümanlar üzerine düşen bir farizadır. Bir kısmının bu farzı yerine getirmesiyle diğerleri bu sorumlu­luktan kurtulmuş olurlar. Ölünün sağlığında büyük günahlar işlemiş ol­ması, müslümanlardan o kimse üzerine namaz kılma mükellefiyetini kal­dırmaz. Ancak bu kimsenin küfrünün sabit olmasıyla müslümanlardan bu mükellefiyet kalkmış olur.

Münzirî bu hadisin munkatı olduğunu, çünkü Mekhûl’ün, Hz. Ebu Hureyre’den hadis işitmediğini söylemiştir.[240]

  1. İnsan Başkasının Hayvanına Binerek Savaşa Gidebilir
  2. …Câbir b. Abdillah’ın naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) (bir gün) savaşa gitmek isteyince;

“Ey muhacir ve ensar toplulukları, sizin (din) kardeşlerinizden mal ve akrabası olmayan kimseler var. Sizin her biriniz (onlardan) iki veya üç kişiyi bağrına bassın. Bizden birinin (savaşa giderken) kendisini taşıyacak (özel) bir bineği olamayabilir. Ancak onlarınki gibi nöbetleşe binebileceği bir bineği olabilir” buyurdu.

(Câbir b. Abdillah) dedi ki: B mn üzerine ben (onlardan) iki veya üç kişiyi yanıma aldım. Benim de ancak onlarla (birlikte) kendi deveme sıram geldiğinde binme hakkım vardı.[241]

Açıklama

Hz. Peygamber müslümanların çok fakir olup savaşa gitmek için yeterli erzak ve hayvan bulamadıkları dönemlerde, herkesin (özel olarak) kullandığı hayvandan başkalarının da fay­dalanmalarını sağlamak maksadıyla, hayvan sahiplerine, fakir kimseleri yanlarına alarak hayvanlarına onlarla nöbetleşe binmelerini emretmiştir. Bunun üzerine ashâb-ı kiram o fakirleri yanlarına alıp hayvanlarına yol boyunca onlarla ortaklaşa ve sırasıyla binmişlerdir. Metinde geçen, “…Si­zin din kardeşlerinizden malı ve akrabası olmayan kimseler vardır… An­cak onlarınki gibi nöbetleşe binebileceği bir bineği olabilir…” anlamına gelen cümlelere bakarak İmam Ebu Hanife (r.a.) ile İmam Şafiî ve İmam Ahmed (r.a.) aynen hac gibi cihad için de binek ve azığa sahip olmayı şart koşmuşlar, bu iki imkâna sahip olmayan kimselere cihadın farz olma­yacağını söylemişlerdir. İmam Malik (r.a.)’e göre ise, cihadın farz olması için azık ve binek sahibi olma şartı yoktur. Bu hadisi şerif, nöbetle bile olsa başkasının hayvanına binme imkanına sahip olan bir kimsenin savaşa gitmekle mükellef olacağına delâlet etmektedir.

Fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere, cihad ile mükellef olanlarda aranılan vasıf Bunların harbe kadir, arızalardan berî bulunmalarından ibaret­tir. Binâenaleyh, çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, körler, topallar, nafakadan yani zâd ile binekten mahrum olanlar, cihad ile mükellef olamazlar. Bi­nek hayvanının lüzumu, “mesâfe-i sefer” denilen en az onsekiz saatlik bir mesafe için söz konusudur. Daha yakın bir mesafe için binek şart değil­dir. İmam Ahmed’e göre nafakadan maksat, savaşa katılacak şahıs ile geride kalacak ailesine yetecek maldır.[242]

  1. Hem Kazanmak Hem De Ganimet Elde Etmek İçin Savaşan Kimse
  2. …İbn Zıığb el-Eyâdî dedi ki: Abdullah b. Havale (bir gün misafirim olarak) yanıma gelip bana (şunları) anlattı: (Bir defa­sında) Rasûlullah (s.a.) bizi yaya olarak ganimet elde etmeye gön­dermişti. Biz de hiç bir şey ele geçiremeden dönüp geldik. (Çektiği­miz) yorgunluğu yüzlerimizden anladı. Bunun üzerine ayağa kalkıp bizim İçin; “Ey Allahım! Onları(n işini) bana bırakma. Çünkü ben onlar(a yardım)dan âcizim. Onları(n işini) kendilerine de bırakma. Çünkü (kendi) nefislerinin ihtiyaçlarını temin)den (kendileri de) âciz­lerdir. Onları insanlara da bırakma. Çünkü insanlar (kendilerini) onlara tercih ederler.” diye dua etti. Sonra da elini başımın üzerine koydu. (Râvi İbn Züğb burada tereddüd edip) Yahut da, (Abdullah b. Havale, Rasûlullah elini), tepeme koydu (demiş olabilir) dedi. (İbn Havale sözlerine şöyle devam etti): Sonra (Hz. Peygamber) bu­yurdu ki:

“Halifeliğin Şam’a intikal ettiğini gördüğün vakit (içtimaî) sar­sıntılar ve bunalımlar ve önemli hadiseler yaklaşmış olacaktır. İşte o gün kıyamet (alâmetlerinin ortaya çıkması), insanlara, elimin se­nin başına olan yakınlığından daha yakındır.”[243]

Ebû Dâvud dedi ki: “Abdullah b. Havale, Humus’ludur”[244]

Açıklama

Bu hadisi Abdullah b. Havâle’den rivayet eden Abdullah b. Züğb’ün sahâbî olup olmadığı ihtilaflıdır.Kendisi Şam’hdır. Musannif Ebû Dâvud ondan kıyametle ilgili tek bir hadis rivayet etmiştir.

Taberânî ise ondan; “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennem­deki yerine hazırlansın” anlamında bir hadis rivayet etmiştir. Abdullah b. Züğb’ün hadîsi bizzat Rasûl-i Ekrem’den işittiği açıkça ifade edilmekte­dir. Abdullah b. Havale ise, Ezd kabilesindendir. Rasûl-i Ekrem’le bizzat görüştüğü kesinlikle bilinmemektedir. Hadis-i şerif, hilâfetin emevi hanedan­lığı payitahtına ve Medine’den Şam’a intikal etmesiyle, kıyamet alâmetle­rinin ortaya çıkmaya başlayacağını ifâde etmekte ve dolayısıyla halifeliğin saltanata dönüşerek İslâm âleminde sosyal bunalımların, patlamaların ve kargaşalıkların ortaya çıkacağını dile getirmektedir. Gerçekten de öyle ol­muştur. Bu bakımdan bu hadis-i şerif RasûM Zişan Efendimizin gaybtan haber veren mucizelerindendir. Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir. Yalnız Hz. Peygamber, kıyametin kopmasına yakın bazı hadise­ler olacağını haber vermiştir. Bunlara eşrât-ı saat (kıyamet alametleri) denir.

Kıyametin Alâmetleri:

Kıyametin alâmetleri küçük ve büyük olmak üzere iki kısma ayrılır:

Küçük alametler, din konusundaki bilgisizliğin her tarafa yayılması, alkollü içkilerin çokça içilmesi, zina gibi fuhuş olaylarının çoğalması, öl­dürme hadiselerinin artması, kadın nüfusunun erkek nüfusundan çok faz­la olması, refahın artması, ehliyet ve liyâkatin ortadan kalkması, hürmet ve dostluğun yok olması, haksızlıkların artması, din dahil her şeyde Allah rızasının yerini dünyevî çıkarların alması gibi hususlardır.

Kıyametin büyük alâmetleri ise şunlardır:

  1. Mü’minleri nezleye tutulmuş gibi bir hale getiren ve kâfirleri sar­hoş eden bir duhan (duman)ın zuhuru.
  2. Deccal adındaki bir şahsın çıkıp tanrılık davasında bulunması, son­ra kaybolup gitmesi.
  3. Ye’cüc ve Me’cüc adlı iki kabilenin yeryüzüne dağılarak bir müd­det yeryüzünü fesada çalışmaları.
  4. Hz. İsa’nın gökten İnip bir müddet Hz. Peygamberin şeriatı ile amel etmesi.
  5. Dâbbetü’I-arz adlı bir yaratığın çıkması.
  6. Hicaz’da büyük bir ateşin ortaya çıkması.
  7. Doğuda Batıda ve Arap Yarımadasında birer yer parçasının çökmesi.
  8. Güneşin geçici olarak Batıdan doğması.

Kıyamet kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır. Zira Hz. Pey­gamber bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kıyamet ancak kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır.”[245] Kıyametin kopma zamanında mü’minler daha evvel ruhları alınarak ahirete göçmeleri temin edilecek ve kıyamet özellikle kâfirlerin başlarında patlayacaktır.[246]

  1. (Allah Rızası İçin) Kendini Feda Eden Kimse
  2. …Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurdu:

“Aziz ve Celil olan Rabbimiz, Allah yolunda savaşıp da arka­daşları bozguna uğrayınca (harpten kaçmanın) kendi üzerindeki ve­balini düşünerek tekrar (düşman üzerine) dönen ve kanı dökülünce-ye kadar savaşan kimseyi çok beğenir de meleklerine (şöyle)der: “(Şu) Kuluma bakınız! Benim yanımdaki sevaba rağbet edip yanımdaki (âzabdan) korkarak (tek başına düşmanla savaşmak için) geri dön­dü. Nihayet (bu yolda) kanı döküldü.”[247]

Açıklama

Metinde geçen “acibe” kelimesi lügatte, şaştı, hayret etti gibi mânâlara gelir. Hafız Abdurrauf el-Münâvi bu kelimeye, “razı oldu”, “güzel buldu” manalarını vermiştir. İbnu’l-Esîr, Nihâye isimli eserinde bu kelimeye, “Allah’ın yanında değeri büyük oldu” mânâsını verdikten sonra taaccüb etme ve şaşma gibi durumların, hadiselerin sebeplerini ve aslını bilmeyen insanlara mahsus olduğunu, hiçbir şeyin sebebi Allah’a gizli olmadığından şaşma ve hayret etme gibi fiille­rin Allah için söz konusu olamayacağını bu sebeple bu kelimelerin Allah için kullanıldıkları zaman ancak mecazi anlamlarda kullanılmış olabile­ceklerini ifade ediyor. Bizde bu açıdan hareket ederek bu kelimeye, “Al­lah çok beğenir” diye mana verdik.

Bu hadisi şerif hakkında Alkamî şunları söylüyor: “Savaşta arkadaş­ları bozguna uğrayan bir mücâhidin, düşmanı yenmek için tek başına sa­vaşa devam etmesinin müslehab olduğuna, fakat vâcib olmadığına bu hadis-i şerif delildir. Nitekim es-Sübki de şöyle demiştir: “Şayet, savaş meydanın­da tek başına kalan bir mücâhidin savaşa devam etmesi sadece onun hela­kini mûcib olacaksa, o zaman kaçması vâcib olur.”

Görülüyor ki savaş meydanında tek başına kaldıktan sonra düşmanı yenmek ve bunun sevabına erip, harpten dönmenin vebalinden kurtulmak için savaşan bir kimse bu hadis-i şerifte övülmüş fakat bu durumda kalan bir kimsenin harbe devam etmesine dair kesin bir emir verilmemiştir. Ule­mânın açıklamasına göre bu gibi naslar farziyyet değil, müstehablık ifâde eder.

Hanefi ulemasından İbn Abidin bu mevzuda şunları söylüyor: “Öl­dürme, yaralama yahut hezimete uğratma gibi bir şey yaptıktan sonra ken­disinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin tek basma düşmana hücum etme­sinde bir beis yoktur. Nitekim Uhud muharebesinde Peygamberimizin hu­zurunda Ashâb-ı Kirâm’dan bir cemaat böyle yapmıştır. Peygamberimiz onları bu yaptıklarından dolayı medljetmiştir. Ama düşmana hiç bir suret­le zarar vermeden kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin düşmana hücum etmesi caiz değildir. Çünkü bu şekilde saldırmada dîne hizmet yoktur. Fakat şer’an susması için her ne kadar ruhsat var ise de kendisini öldüre­ceklerini bilen bir kimsenin fasık olan müslümanlan fena fiillerden neh-yetmesinde bir beis yoktur. Çünkü müslümanlar fasık olsalar bile kendile­rine emreden kimsenin emrettiği şeyin hak olduğuna inanırlar. O yüzden öldürdükleri kimsenin öldürülmesi içlerinde derin tesir bırakır.”[248] Bezlü’l-Mechûd müellifi Şeyh Halil Ahmed’in açıklamasına göre bu hadîs-i şerif­le, “İnsanlardan öylesi var ki kendisini Allah’ın rızasına satar”[249] mea­lindeki âyet-i kerime arasında bir ilgi vardır.[250]

  1. Müslüman Olup Da Allah Yolunda Savaşırken (Hiç Namaz Kılmadan Ve Oruç Tutmadan) Öldürülen Kimse
  2. …Ebu Hureyre (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Amr b. Akyeş’in câhiliye devrinde bir faiz (alacağı) vardı. Onu alıncaya kadar müslüman olmayı uygun bulmuyordu. Uhud günü (müslümanların yanına) gelip;

Amcamın oğulları nerede? diye sordu. Onlar da;

Uhud’da diye cevap verdiler.

Falan nerededir? diye sordu. Onlar da;

Uhud’dadır diye karşılık verdiler.

Falanca nerededir? diye sordu.

Uhud’dadır cevâbını verdiler. Bunun üzerine zırhını giydi ve merkebine bindi. Sonra onların tarafına hareket etti. (Uhud’daki) müslümanlar onu görünce;

Ey Amr! Bizden uzaklaş dediler. O da;

Ben iman ettim deyip yaralariıncaya kadar (düşmanla) savaştı. Yaralı olarak ailesine götürüldü. Derken Sa’d b. Muaz onun yanına geldi ve onun kız kardeşine (hitaben);

Kavmini korumak için mi yahut onlar için (onların düşmanla­rına duyduğun) öfkeden dolayı mı yoksa Allah için (kâfirlere duy­duğun) öfkeden dolayı mı (savaşıyorsun?) diye ona bir sor, dedi. Bunun üzerine (Amr);

Allah ve Rasûlü için (kâfirlere duyduğum) öfkeden dolayı sa­vaştım deyip öldü ve Allah için hiç namaz kılmadan cennete girdi.[251]

Açıklama

Bilindiği gibi bir kâfir müslüman olmakla küfür hayatındaki günahlarının yükünden kurtulur.Bir başka ifâde ile İslâmiyyet, kendisiyle müşerref olan kimsenin daha önceki günahla­rına keffârettir.[252] Ayrıca Allah yolunda cihad, amellerin en faziletlilerindendir. Nitekim;

“Amel ve ibâdetin, Azız ve Celîl olan Allah’a en yakın olanı, Allah yolunda cihaddır! Fazilette ona hiçbir şey yaklaşamaz.”[253]

“Allah yolunda savaşan kimse Allah’ın teminatı altındadır. Onu ya şehid olarak süratle mağfiret ve rahmetine kavuşturur yahut gazı olarak sevap ve ganimetle memleketine gönderir. Allah yolunda harbeden kimse savaşdan dönünceye kadar usanmadan gündüzleri oruç tutan geceleri dur­mayıp ibâdet eden kimse gibidir.”[254]

“Allah yolunda geçen bir sabah veya bir akşam, dünyadan da onda olan şeylerden de hayırlıdır.”[255] buyurulmuştur. Bu sebeple içinde bulun­duğu küfür halinden dönüp İslâm şerefiyle şereflenerek ölünceye kadar savaşan bir kimsenin hayatında hiç namaz kılmamış da olsa cennetlik ola­cağı yadırganamaz. Ancak bu kimsenin cennetlik olduğuna hükmedebil­mek için yaptığı savaşı AHah yolunda yapmış olması gerekir. Çünkü Al­lah’ın ve Rasûlünün rızası hesaba katılmadan, ırkçılık, çapulculuk, riya ve sum’a gibi duygu ve düşüncelerle savaşan kimseler bu şeref ve fazilet­ten mahrumdurlar. Nitekim bir gün Hz. Peygamber’e soruldu:

Kim Allah yolundadır? Ganimet kazanmak için harbeden mi, cesur diye şöhret kazanmak isteyen mi, yoksa kabilesi ile tesânüd halinde olmak isteyen mi? Muhammed (s.a.) şöyle cevap verdi;

“Bunlardan hiçbirisi, fakat sadece Plâ-yı kelimetullah için sava­şanlar.”[256]

İşte Hz. Sa’d b. Muaz’ın, Hz. Amr’ın yanına geldiğinde onun ne maksatla savaştığını anlamak için, Hz. Amr’ın kızkardeşine bazı sorular yöneltmesinin sebebi bu inceliği tesbit gayesine matuftur.[257]

  1. Kendi Silah(nın Kendine Dönmesi) İle Ölen Kimse
  2. …Seleme b. (Sabit) el-Ekvâ dedi ki: Hayber günü olunca kardeşim şiddetli bir şekilde savaşa girdi. Derken kendi kılıcı geri dönüp kendisim öldürdü. Rasûlullah (s.a.)’ın ashabı onun hakkında konuşmaya başladılar. Onun hakkında -kendi silahıyla ölen bir adam-(diye) şüpheye düştüler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“O, Allah’a itaat yolunda çalışan bir mücâhid olarak can ver­di.” buyurdu.

İbn Şihâb dedi ki: Sonra ben (bu hadiseyi) Seleme b. el-Ekva’ın oğluna sordum. (Hadiseyi) bana babasından (aynen) bu şekilde nak­letti. Ancak Rasûlullah (s.a.)’ın; “Yanılmışlar. O Allah’a itaat yo­lunda çalışan bir mücâhid olarak can verdi. Onun sevabı iki misli­dir.” buyurduğunu da ilave etti.[258]

Açıklama

Her ne kadar bu hadis-i şerifte Hayber günü düşmanla savaşırken silahın geri tepmesiyle şehîd olan zâtın, Seleme b. Sabit b. el-Ekvâ’ın kardeşi olduğu ifâde ediliyorsa da, bazı hadis­lerde bu zatın Hz. Seleme’nin amcası olduğu ifâde edilmektedir. Hafız İbn Hacer’in İsâbe’deki açıklamasına göre, bunun izahı şu şekilde yapıla­bilir; “Aslında silâhı geri teperek şehid olan Amir b. el-Ekvâ adındaki bu zat Seleme b. Sabit b. el-Ekva’ın hem anne tarafından kardeşidir hem da amcasıdır. Câhiliyye devrinde bu gibi evlilikler meşru sayılırdı. Hem amcası, hem de süt kardeşi olması da mümkündür.” Müslim’de açıklandı­ğına göre Hz. Amir b. el-Ekva Hayber savaşında harbin kızıştığı bir anda, bir yahudiyi bacağından yaralamış kılıcını, ona indirmek üzereyken kılıcı­nın keskin tarafı ters dönerek Amir’in dizine isabet etmiş ve aldığı bu yara yüzünden hayatını kaybetmiş.”[259] Halk Hz. Amir’in kendi kılıcıyla kendini öldürerek intihar ettiğini zannederek, onun hakkında şüpheye düş­müşler ve ona rahmet dilemekten çekinmişlerdir.

Hayber dönüşü durum Rasûl-i Zîşân Efendimize anlatılınca, bunu söy­leyenlerin yanıldıklarını ve Amir’in taat uğrunda çalışan bir mücâhid ol­duğunu, bu yüzden de ona diğer mücâhidjere verilen ecrin iki misli ecir verileceğini ifâde buyurmuştur. Ulema’ya göre, buradaki iki ecirden biri Allah’a taat uğrunda bütün gücü ile çalışmış olması karşılığında, diğeri de Allah yolundaki mücâhidliği ve gaziliği karşılığında verilmiştir. Yani onlar buradaki “câhid” kelimesini ciddi çalışan manasına almışlar “mücahid”i de gazi diye tefsir etmişlerdir.[260]

  1. …Peygamber (s.a.)’in sahabîlerinin birinden; demiştir ki: Biz Cüheyne’lilerden bir kabile üzerine baskın yapmıştık. Müslü­manlardan birisi Cüheyne kabilesinden bir er diledi. (Bu müslüman) ona vurmak istedi . Fakat isabet edemedi, yanlışlıkla kılıcı kendisi­ne vurdu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.),

“Ey müslümanlar, kardeşinizle ilgilenin!” buyurdu. Halk (sür­atle) ona (doğru) koştular ve onu ölü halde buldular. Rasûlullah (s.a.) onu elbisesi ve kanıyla sardı ve üzerine namaz kılıp kabre koy­du. (Orada bulunanlar);

Ey Allah’ın Rasûlü! O şehid midir? dediler. (Hz. Peygamber de);

“Evet, şehiddir. Ben de onun için şahidim” buyurdu.[261]

Açıklama

Bu hadis-i şerif savaşta yanlışlıkla kendisini vuran kimsenin şehid olduğunu ve Rasûl-i Zişân efendimizin bu şekilde can veren bir kimsenin üzerine cenaze namazı kıldığını ifâde et­mektedir. Bu bakımdan hadis-i şerif, şehid üzerine namaz kılınmaz diyen Şafiî ve Mâlikî ulemasının aleyhine bir delildir. Hanefi ulemasına göre ise, hadis-i şerifte savaşta yanlışlıkla kendi kendisini öldürdüğünden bah­sedilen kişi, âhirette sevaba nail olma yolunda şehiddir. Bilindiği gibi Ha­ne file re göre âhiret şehidleri, dünyada yıkanır kefenlenir ve üzerine namaz kılınır. Çünkü cenazesi yıkanılmayan şehid düşmanın fiiliyle öldürü­len kişidir. Bu adam ise, kendi fiiliyle öldürülmüştür. Haliyle kendisi ma’zurdur. Çünkü kasdı düşmana vurmaktı. Onun için âhiret açısından şehiddir.[262]

  1. Düşmanla Karşılaşınca Dua Etmek
  2. …Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu”

“İki (dua) reddolunmaz. Yahut da pek az reddolunurlar: (Bi­ri) Ezan okunduğu zaman (diğeride) savaş başlayıp da (iki taraf) birbirini öldürmeye başlayınca yapılan dua”.

Musa'(nın) Rızk b. Sa’d b. Abdurrahman, Ebu Hazim (zinci­riyle) Sehl b. Sa’d’dan rivayet etti(ğine göre Hz. Peygamber bu ha­disin sonunda); “Ve yağmur yağarken” (yapılan dua da reddolun­maz)” buyurmuştur.[263]

Açıklama

“Lahime” dördüncü babdan “öldürdü” demek tir.Hadis-i şerifte duanın genellikle kabul edildiği üç vakitten bahsedilir. Bunlardan birisi ezanı işiten her müslümanın yapaca­ğı; “Allahını! Ey bu tam davetin -yani mübarek ezanın- ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbî. Peygamberimiz Muhammed (s.a.)’e vesileyi fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et ve onu kendisine va’d buyur­muş olduğun makam-ı mahmuda eriştir. Şüphe yok ki sen va’dinden dön­mezsin.” anlamındaki ezan duasıdır.

İkincisi: Allah yolunda gazilerin saf bağlayıp düşman saflarına dala­rak savaşa başladıkları vakit; üçüncüsü de yağmur yağarken yapılan dua­dır. Çünkü o an Allah’ın rahmetinin indiği andır.[264]

  1. Yüce Allah’dan Şehidlik Dileyen Kimse
  2. …Muaz b. CebeFden rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işitmiş:

“Kim devenin iki sağımı arasındaki süre kadar Allah yolunda savaşırsa, onun için cennet(e girmek) kesinlesin Kim de içinden ge­lerek, sadâkatle Allah yolunda şehid olmak ister de sonra (yatağın­da) ölür veya öldürülürse, ona şehid sevabı vardır.”

(Ravi) İbnü’l-Musaffa buraya (Hz. Peygamber’den naklen şu cümleleri de) ilave etti: “Kim Allah yolunda (düşmandan) bir yara alırsa, ya da (Allah yolunda bir kaza geçirerek) yaralanırsa o yara, kıyamet gününde dünyadaki en derin haliyle getirilir. Rengi zâferan rengi, kokusu da misk kokusudur. Kimin vücudunda da Allah yo­lunda iken bir çıban çıkarsa, (bu çıban) o kimsenin üzerine şehitlik mührü olur.”[265]

Açıklama

Hadis sarihlerinin açıklamalarından anlaşıldığına göre “fuvak” kelimesi sağmal bir hayvanın iki sağımı arasında geçen süre anlamına gelir. Bir başka ifâde ile sağmal hayvan sağılırken yavrusuna saklamak için sütünü memesinden bırakmaz. Sütünü bırakması için bir ara yavrusu onu emmeye bırakılır. Yavrusunu gören hayvan sütünü bırakıverir. îşte bu anda tekrar sağmaya başlanır. İşte bu iki sağım arasında geçen zamana “Fevâk” veya “fuvak” denir. Sabah sağımı ile akşam sağımı arasında geçen süreye “fevak” denildiğini söyle­yenler bulunduğu gibi, bir kap sütle dolunca o kabı kaldırıp diğer bir kaba sağmaya başlayıncaya kadar geçen zamana da “fuvak” denildiğini söyleyenler de vardır.

Burada bu kelime ile anlatılmak istenen şey;

Allah yolunda ihlasla savaşan bir kimsenin, yaptığı savaş, çok kısa süreli de olsa, Allah’ın lütfü ile cennete girmeye hak kazanacağıdır.

Metinde geçen “cerh” kelimesi yara manasına gelir. “Nekbe” kelimesinin de aynı şekilde yara manasına geldiğini söyleyenler vardır. Bazılarına göre “cerh”, düşmanın açtığı yara, “nekbe”de mücâhi­din bir kaza neticesinde kendi kendine açtığı yaradır. Hanefi ulemâsından Aliyyül-Kâri, bu ikinci görüşü tercih etmiştir.[266] Biz de tercümemizde Aliyyü’l-kâri’nin bu görüşünü esas aldık.

Metinde geçen “O yara kıyamet gününde dünyadaki en derin haliyle getirilir” anlamına gelen cümledeki “O” zamiri, “nekbe” kelime­sine dönmektedir. Bilindiği gibi “nekbe” kelimesi diken batmak, taş değ­mek gibi insanın kendi hatası sonucu aldığı küçük yaralar için kullanılır. İşte sözü geçen zamirin bu nekbe kelimesine dönmesinde, Allah yolunda kendi hatası sonucu aldığı ufak yaralarla cennete girmeyi hakkeden bir gazinin, düşmanın kılıcıyla veya başka bir sebeple Allah yolunda alacağı büyük yaralarla çok daha büyük makamlara erişebileceğine işaret vardır.

Aliyyül-Kâri’nin açıklamasına göre ise, bu zamir hem “cerh”, hem de “nekbe” kelimesine dönmektedir. Cerh ve nekbe kelimeleri her ikisi de Allah yolunda alınan bir yara, Allah yolunda başa gelen bir musibet olmaları cihetiyle netice itibarıyla aralarında bir benzerlik vardır. Bu ba­kımdan bir zamirle ikisine birden işaret edilmiştir. “Altun ve gümüşü yı­ğıp da Allah yolunda sarf etmeyenler var ya…”[267] mealindeki âyet-i keri­mede olduğu gibi.[268]

Bazı Hükümler

  1. Allah yolunda ölmeyi istemek caizdir. Her ne kadar dünyanın sıkıntısına dayanamamaktan do­layı ölmeyi istemek caiz değilse de, cennette yüksek makamlara erişmek için Allah yolunda ölmeyi istemek caizdir. Aslında Allah yolunda şehid olmayı istemek insanın kâfire mağlup olmayı arzu etmesi demek gibi anlaşılabilirse de, bir mü’minin kâfire mağlup olmayı istimesi asla düşünüleme­yeceği gibi, buradaki şehid olma isteği, küfrü yok etme kastıyla mücadele­ye girişip kişinin bu yolda Allah’ın vâdettiği o büyük mertebeye yani şe-hidlik mertebesine ulaşma çabasıdır.
  2. Allah yolunda şehid olmayı arzu edenler, yataklarında bile ölseler şehid olurlar.
  3. Allah yolunda yara ve bere alanlar kıyamet gününde üzerlerinde şehidlik mühürü bulunduğu halde hasredilirler.[269]
  4. Atların Yele Ve Kuyruklarını Kesmenin Kerâhati
  5. …Utbe b. Abd es-Sülemî’den rivayet olunduğuna göre kendisi Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işitmiştir:

“Atların ahn(larındaki saç)lannı, yelelerini ve kuyruklarını kırk­mayınız. Çünkü kuyruğu onun yelpazesidir, yelesi elbisesidir, alınlannda ise, hayırlar düğümlenmiştir.”[270]

Açıklama

Atların alınlarından sarkan perçemlerim kesmek doğru değildir.Çünkü cihad için beslenen atlar sahiplerinin devamlı olarak cihad sevabı kazanmalarına ve ganimetler elde etmelerine vesile olan hayırlı yaratıklardır. Atların alınlarında hayırların toplanma­sından maksat, onlar vasıtasıyla elde edilen sevaplar ve ganimetlerdir. Ni­tekim “Birinize ölüm geldiği zaman mal bırakırsa…”[271] âyet-i kerimesin­de de “hayr” kelimesi, mal anlamında kullanılmıştır. İşte böyle hayırlı olan bu hayvanların en şerefli organları alınları olduğu için alınlarında bulunan perçemlerini kesmek uygun görülmemiştir.

Atın alnından murad alnına sarkan yelesidir. Hattâbî ve diğer bazı âlimler alın kelimesiyle atın bütününün kastedildiğini söylemişlerdir. “Ha­yır düğümlenmiştir” cümlesinden murad, hayr düğümlenmiş gibi onlar­dan ayrılmaz demektir. Burada bir istiâre-i mekniyye vardır. Çünkü hayır maddi şeylerden değildir ki, alnının üzerine düğümlensin. Lâkin burada aklî olan şey, maddi gibi tasavvur edilmiş ve mübalağa yolu ile maddeye verilen hüküm ona da verilmiştir. Alım zikretmek istiareyi tecrit içindir. Ayrıca onları soğuktan ve sıcaktan koruyan yeleleri ile, kendilerini rahat­sız eden zararlı böcekleri kovalamalarına yarayan kuyruklarını kesmek de hoş karşılanmamıştır. Bu hadisin senedinde kendisinden, “bir adam” diye bahsedilen râvinin kimliği meçhuldür. Fakat bu hadis diğer hadislerle tak­viye edilmiştir. Bu hadis-i şerif ile, Buhfiif de geçen; “uğursuzluk (telakki­si adet olarak) ancak üç şeyde; atta, kadında, evde hâsıl olur.”[272] mea­lindeki hadis-i şerifin arasında bir çelişki bulunduğu söylenemez. Çünkü Buhârî’deki hadis, câhiliyye dönemindeki arapların uğursuzluk telakkileri­ni belirtmek için söylenmiştir. Islâmiyette ise, bu sayılan şeylerde uğursuz­luk söz konusu değildir. Nitekim Tahâvî*nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif­te bildirdiğine göre, uğursuzluk konusunda Hz. Âişe’ye bir soru sorulmuş da Hz. Âişe buna şöyle cevap vermiştir; “Kur’ân’ı Muhammed’e gönde­ren Allah’a yemin ederim ki, katiyyen Rasûlullah (s.a.) böyle bir şey söy­lememiştir. O yalnız câhiliyye halkının kadınla, evle ve atla teşe’üm ettik­lerini bildirmiştir.”[273]

  1. Atların Hangi Rengi Daha Çok Sevilir?
  2. …Ebû Vehb el-Cüşemî’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:”

“Doru, sakar (beyaz alınlı), ayaklan sekili yahut da al, sakar, ayakları sekili, ya da siyah, sakar, ayaklan sekili (olan) atları besle­yiniz.”[274]

Açıklama

Bu hadisin râvisi Ebû Vehb (r.a.), Rasûl-i Ekrem’le sohbet etmek şerefine eren bahtiyarlardandır. Her ne kadar onun tabiînden olduğunu söyleyenler varsa da, imam Ahmet (r.a.) gibi, muhakkik ulema ashabdan olduğunu söylemişlerdir.

el-Beğavî’nin açıklamasına göre, Hz. Ebû Vehb, Şam’a yerleşmiş ve kendisinden sadece iki hadis rivayet olunmuştur. Birisi mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, diğeri de; “Çocuklarınıza peygamberlerin isimlerini koyunuz.”[275] anlamındaki hadis-i şeriftir.

Nitekim Musannif Ebu Davud da bu râvinin sahâbî olduğunu ifâde etmiştir. Hadis-i şerif yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan atların bu özel­likleri taşımayan atlardan daha kıymetli ve cihad için daha elverişli oldu­ğunu ifâde etmektedir.[276]

  1. …Ebu Vehb (El-Kilaîyden; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu”: “Al, sakar, ayaklan sekili yahut da doru, sakar atlar besleyiniz.”

Daha sonra (Ebu’l-Muğire yahut Muhammed b. Muhacir, ön­ceki hadisin) benzerini rivayet etti. Muhammed b. Muhacir dedi ki: Ben Akîl (b. Şebîb)e,

Niçin al (at diğerlerinden) üstün kılındı? diye sordum.

Çünkü Peygamber (s.a.), bir akıncı birliği göndermişti de Feth (haberin)i ilk getiren al (at) sahibi oldu, diye cevap verdi.[277]

Açıklama

Bilindiği gibi “kümeyt”, kırmızı ve siyah karışımı bir renk taşıyan atlar için kullanılır. Memleketimizdeki bu renkteki atlara, “doru at” ismi verilir.”Eşkar” ise, ka­tıksız kırmızı renkli atlar için kullanılır. Memleketimizin bazı bölgelerinde böyle kırmızı renkli atlara, “Yeşil at” ismi verilir. “Edhem” ismi ise, siyah renkli atlar için kullanılır ki memleketimizde bu rengi taşıyan atlara, “yağız at” denir. İmam Muhammed (r.a.)Mn açıklamasına göre bu hadis-i şerifte söz konusu edilen atları tanımak için atların yeleleriyle kuyruklarına bakılır. Şayet yele ve kuyrukları kırmızı ise, ona “eşkar”, şayet siyah ise­ler, ona “kiimeyt” denir. Alnında bir dirhem yahut daha küçük mikdarda beyazlık olan ata “ekran” denir. Şayet bu beyazlık daha çok ise “eğarr = sakar” denir. Siyah ata ise “el-edhem” adı verilir. “el-Ersem” ise üst dudağında ve burun deliklerinin üzerinde beyazlık bulunan atlar için kullanılır.[278]

Ulemâdan bazılarına göre Hz. Peygamber kendi tecrübesine dayana­rak sözü geçen özellikleri taşıyan atların cihad için diğer atlardan daha elverişli olduğunu söylemiştir. Nitekim hadisin sonunda bulunan; “Çünkü peygamber (s.a.) düşman üzerine bir akıncı birliği göndermişti de fetih (haberini) ilk getiren al (at) sahibi oldu.” cümlesi de bu görüşü te’yîd etmektedir. Sahâbî Ebu Vehb el-Cüşemî’nin rivayet ettiği bir önceki hadis merfû idi. Üzerinde bulunduğumuz hadis ise mürsel’dir.[279]

  1. …İbn Abbas’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.); “Atların bereketi, kırmızılarındadır” buyurmuştur.[280]

Açıklama

Ebu Bekr el-Bezzâr’ın açıklamasına göre, Ali b. Abdillah b. Abbas babasından bu hadisten başka müsned bir hadis rivayet etmemiştir. Tirmizî de bu hadis hakkında, “Bu hadis garip­tir. Onu yalnız bu senedle, Şeybân’ın rivayeti olarak biliyoruz” demiştir. Kırmızı atların bereketli ve uğurlu olduğunu ifade den bu hadis-i şe­rifle; “Atların en hayırlısı alnı beyaz ve üst dudağında ve burun delikle­rinde aklık bulunan siyah attır…”[281] mealindeki hadis-i şerif arasında bir çelişki bulunduğu söylenemez. Çünkü kırmızı atların bereketli olması ya­ğız atların hayırlı olmasına engel olmadığı gibi, yağız atların hayırlı olması da diğer atların uğurlu ve bereketli olmasına engel değildir. İmam Mu-hammed’in Salih b. Keysan’dan rivayet ettiği; “Atların en hayırlısı (yelesi ve kuyruğu) kızıl olanıdır.” anlamındaki hadis-i şerifle, Abdullah b.Ebî Necih es-Sekafî’den rivayet ettiği, “Bereket; alnı sakar, yağız, üst duda­ğında beyazlık bulunan, üç ayağı sekili ve sağ ayağı lekesiz olan atlarda­dır. Bu atlar yoksa siyah at bu vasfı taşır.”[282] anlamındaki hadis-i şerif de nazarı itibara alınınca, bu vasıfları taşıyan atların bu vasıfları taşıma­yanlardan daha iyi oldukları anlaşılacağı gibi, bu vasıfları taşımayan at­larda da hayır bulunduğu, fakat atların bu vasıfları taşıyan atlar kadar hayırlı olamadıkları kolayca anlaşılır.[283]

Atın Dişisine De “Feres” Denilebilir Mi?[284]

  1. …Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) atın dişisiae de, “Feres” derdi.”[285]

Açıklama

Kâmûs müellifinin açıklamasına göre, Arapça da at cinsinin dişisine de erkeğine de feres denilebilir.Hz. Ebu Hureyre’nin bu hadisi nakletmekten maksadının, bir lügat bilgisi vermek olduğu düşünülemez. Hadis sarihlerinin açıklamalarına göre Hz. Ebu Hu­reyre’nin bu hadisi nakletmekten maksadı, Hz. Peygamber’in, harbe er­kek atla iştirak eden mücâhidle dişi atla giren mücâhide ganimette aynı hisseyi verdiğini, bir başka ifâde ile, ganimetlerin taksiminde süvarilerin hisselerini verirken bindikleri atların erkek ve dîşi olduğuna önem verme­den hepsine süvari hissesi verdiğini ifâde etmektir.[286]

  1. Hoşa Gitmeyen Atlar
  2. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: “Peygamber (s.a.) atların şikal olanını beğenmezdi. Şikal, atın sağ arka ayağı ile sol ön ayağında yahut da, sağ ön ayağı ile sol arka ayağında beyazlık olmasıdır.”

Ebû Dâvud dedi ki: “(Ayak renklerinin) çapraz olmasıdır.”[287]

Açıklama

Hanefî ulemâsından Aliyyü’l-Kâri’nin açıklamasına göre bu hadisde bulunan şikalle ilgili açıklama Hz. Peygambere ait değildir. Râvîlerden birine aittir. Eğer bu açıklama gerçekten Hz. Peygambere ait olsaydı, o zaman şikal’in ne olduğu açıklığa kavuşur­du ve ihtilafa mahal kalmazdı. Bu sebeple şikal Üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Burada şikal, atın sağ arka ayağı ile sol ön aya­ğında yahut sağ ön ayağı ile sol arka ayağında bulunan beyazlık diye tarif edilmiştir. Bu tarif, görüşlerden sadece bir tanesidir. Ebû Ubeyd ile, lügat ulemâsının büyük çoğunluğuna göre şikal, atın üç ayağının sekili olması­dır. Üç ayağı sekili olan bir at köstekli ata benzediği için bu ismi alır. Çünkü köstek genellikle atların üç ayağına vurulur. Ebû Ubeyde sadece bir ayağı sekili olan atlara da şikal denildiğini söylemiştir.

İbn Düreyd ise, şikal atın bir tarafındaki ayaklarında beyazlık bulun­masıdır. Eğer bu beyazlık çapraz ayaklarda bulunursa ona “çapraz şikal” denir, demiştir.

Şikal atın ön ayaklarında bulunan beyazlık diye tarif edenler olduğu gibi arka ayaklarında bulunan beyazlık diye tarif edenler ve hatta önayak-ları ile bir arka ayakta veya arka ayaklar ile bir Ön ayakta beyazlık bulun­masıdır diye tarif edenler de vardır. Ulemâdan bâzılarına göre Hz. Pey­gamberin bu şekildeki atlan sevmemesi, atın köstekli imiş gibi görünme-sindendir. Bâzıları ise, “Rasûlullah (s.a.)’m bu şekildeki atları beğenme­mesini genellikle aradığı necabeti onlarda bulamamış olması ihtimaline bağ­lamışlardır. Bâzıları da “ayaklan bu şekilde sekili olan atların alınları be­yaz olursa, sevimsizliği gider.” demişlerdir.[288]

Hadis sarihlerinden Hattâbî mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen şi­kalle ilgili açıklamalar üzerinde durduktan sonra diyor ki: “Şikal atın ön ayaklarıyla arka ayaklarından birinin beyaz olması ve geriye kalan bir aya­ğının da sâde olmasıdır. Hadiste geçen açıklamadan bazı kelimelerin yan­lışlıkla düşmüş olması ihtimali vardır.”[289]

  1. Hayvanlara Karşı Yerine Getirilmesi Emredilen Görevler
  2. …Sehl b. el-Hanzaliyye’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (açlıktan) karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladı da; “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’dan korkunuz. Onlara (binmeye) elverişli hallerinde bininiz ve (yenmeye) elverişli hallerinde onları yiyiniz,” buyurdu.[290]

Açıklama

Rasûl-i Zişan Efendimiz bu hadis-i şerifte hayvanların haklarına riâyet etmenin önemine dikkatleri çekerek, onları, aç veya susuz bırakmanın, üzerlerine güçlerinin yetmediği yük yükle­menin Allah’ın gazabını ve azabını mucib kılacağını dile getirmiştir, onlara ancak binmeye müsait bir hale geldikleri zaman binilebileceğini ve iyice semirmeden kesilip yenilmelerinin doğru olmayacağını açıklamış, konuş­maktan âciz, ağzı dili yok tabiriyle de onların merhamete ne kadar muhtaç olduklarına çok veciz bir şekilde işaret etmiştir.[291]

  1. …Abdullah b. Ca’fer’den; demiştir ki: “Bir gün Rasûlullah (s.a.) beni terkisine aldı da bana sır olarak bir söz söyledi ki ben onu insanlardan hiçbir kimseye söylemem.

Rasûlullah (s.a.)’in abdest bozmak için arkasına gizlenmeyi en uygun bulduğu şey ya yüksek binalar yahut da sık hurma ağaçlan idi.” (Abdullah) dedi ki: (Hz. Peygamber bir gün) ensardan bir ada­mın bostanına girdi. Bir de ne görsün, bir deve! Rasûlullah (s.a.)’i görünce (deve) inledi, gözlerinden yaşlar aktı. Bunun üzerine Pey­gamber (s.a.) onun yanına gelip kulak kökünü okşadı, (hayvan da) sakinleşti. Peygamber (s.a.):

“Bu devenin sahibi kimdir, kimindir bu deve?” diye sordu. Ensar’dan bir genç gelip;

Ey Allah’ın Rasûlü o benimdir, dedi (Peygamber (s.a.)’de)

“Allah’ın, seni kendisine sahip kıldığı şu hayvan hakkında Al­lah’tan korkmuyor musun? Gerçekten bu hayvan senin kendisini aç bıraktığını ve yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu.[292]

Açıklama

Metinde geçen “el-haış” kelimesi birbirine geçmiş sık hurma ağaçlan anlamına gelir.Müslim’in rivayetinde ifade edildiğine göre, râvi İbn Esma bu kelime­nin, “Hurma bahçesi”‘manasına geldiğini söylemiştir.Hedef keli­mesi ise, yüksek bina, tepecik gibi manalara gelir.”Zifra” keli­mesi ise, İbnü’l-Esîr’in, Nihâye’de ifâde ettiğine göre, “kulağın kökü” manasına gelen müennes bir kelimedir.

Hadis-i şerif hayvanları güçlerinin yetmediği işlerde kullanarak onlan bitkin bir hale getirmenin, onları aç ve susuz bırakmanın Allah’ın gazabı­nı, Rasûlünün de itabını mucib olduğunu ifâde etmektedir.

Kadı Iyâz bu hadiseyi, şifâ-i şerifte değişik şekillerde anlatmış ve Aliyyü’l-Kâri’de bu olay hakkında bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır.[293]

  1. …Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bir adam yolda giderken çok susamıştı. Bir kuyu buldu. Ona inip, su içti, sonra çıktı. Bir de ne görsün, (dilini çıkarmış) soluyan, susuzluktan ıslak toprağı yalayan bir köpek. Adam (kendi kendine); “Gerçekten bana gelen susuzluğun aynısı bu köpeğe de gelmiş” de­yip kuyuya indi ve mestini suyla doldurdu. Mesti ağzıyla tutup (ku­yudan) çıktı, köpeği suladı. Allah onun bu iyiliğini kabul etti ve onu bağışladı. (Orada bulunan ashab);

Ey Allah’ın Rasûlü, hayvanlarda olan davranışlarımızdan do­layı bizim için sevap var mıdır? dediler. (Peygamber (s.a.)de);

“Her karaciğeri yaş olan (hayvan) da bizim için sevap var­dır.” buyurdu.[294]

Açıklama

Metinde geçen, “Her karaciğeri yaş olan (hayvan) da bizim için sevap vardır*’ cümlesinden murad, her canlıyı doyurup sulamakta ve yardımda bulunmakta sevap vardır, demektir. Canlıya, “karaciğeri yaş olan” denilmesi ölünün cismi ve ciğerleri kuru­duğu içindir. Nevevi diyor ki, bu hadiste muhterem olan hayvana iyilikte bulunmaya teşvik vardır. Muhterem hayvandan maksat, öldürülmesi em­redilmeyen hayvandır. Öldürülmesi emredilen hayvan hakkında ise, şeria­tın emrine imtisal olunur. Öldürülmesi emredilen harbî, kâfir, mürted, kuduz köpek, hadiste sayılan beş fâsık hayvan,[295] ve bu manada olanlar­dır. Muhterem hayvanı sulamak ve doyurmak gibi iyiliklerde bulunmakla sevap hasıl olur. Bu hususta hayvanın sahibi olup olmaması, kendinin veya başkasının olması önemli değildir.

Davudî: “bu hadis bütün hayvanlar hakkındadır.” demiş. Ebû Ab-dülmelik ise, onun Benî İsrail’e ait olduğunu söylemiş, müslümanlıkta kö­peklerin öldürülmesi emrolunduğunu hatırlattıktan sonra hadisin bazı za­rarsız hayvanlar hakkında varid olduğunu iddia etmiş; “Çünkü domuz gibi öldürülmesi emrolunan hayvan zararı artsın diye su vererek kuvvetlendirilmez” demiştir. Allâme Aynî, Ebu Abdülmelik’e cevap ver­miş, hadisin Benî İsrail’e ait olduğu iddiasını delilsiz bir iddia olarak va­sıflandırmış, köpeklerin öldürülmesi emrinin de neshedildiğini hatırlatıp bu hadisin bazı zararsız hayvanlara mahsus oluşu iddiasını da tahakküm saymıştır. Bundan sonra sözü Nevevî’ye tevcih eden Aynî şunları söyle­miştir: “Nevevî’ye de şaşarım, hadisin bütün muhterem hayvanlar hak­kında oldğunu iddia ediyor. Bu dahi delilsiz davadır. Hadisin mesajı Al­lah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göstermeye yöneliktir. Şefkat göster-mekse zararlı hayvanı Öldürmeye engel değildir. Böyle bir hayvanı sular sonra öldürürüz. Çünkü biz öldürmeyi bile güzel yapmakla memuruz.”

Allah’ın şükretmesinden murad, onun amelini kabul buyurması sevab yazması ve affetmesidir.[296]

Yolculukta Bir Yerde Konaklamak[297]

  1. …Enes b. Mâlik (r.a.) dedi ki: “Biz (yolculukta) bir yere konakladığımız zaman, hayvanların yükü indirihnedikçe nafile na­maz kılmazdık.”[298]

Açıklama

Sünen-i Ebû Davud’un bir nüshasında kelîmesi yerinde kelimesi bulunmaktadır.O zaman bu hadis, “Biz hayvanların yükünü indirmedikçe nafile namaz kılmazdık” manasına gelir.

Diğer bir nüshada da, “hatta tühalle” kelimesi yerinde “hatta nünîha” kelimesi geçmektedir. Bu nüsha nazar-ı itibare alındığı takdirde ise, sözü geçen cümle “Biz hayvanları istirahata çekmedikçe nafile namaza durmazdık” manasına gelir. Hadis-i şerif, nafile namaz kılmaya son dere­ce önem veren ashâb-ı kiramın, hayvanların hakkına riâyet etmeye, nafile namaz kılmaktan daha fazla önem verdiklerini, yolculuk esnasında bir yerde konakladıkları zaman kuşluk namazı gibi belli vakitlerde kılınan nafile namazların fevt olması pahasına da olsa, hayvanların yüklerini indi­rip onları rahata kavuşturmadıkça o namaza durmadıklarını ifâde etmek­tedir. Ashâb-ı kiramın- ibâdetle ilgili meselelerdeki uygulamalarının kendi ictihadlanndan kaynaklandığı düşünülemez. Çünkü ibâdetlere ait uygula­malar ictihad konusu olamazlar. Bu itibarla onların bu uygulamasının Rasûl-i zîşân efendimizin talimatından kaynaklandığını kabul etmek icabeder. Bu da hayvanların haklarına riâyet etmenin ve onlara acımanın nafile na­maz kılmaktan daha önemli olduğunu ifâde eder.[299]

  1. Atların Boynuna Yay İpi (Kiriş) Takmak
  2. …Ebu Beşir el-Ensârî’nin dediğine göre kendisi Rasûlullah (s.a.) ile bir yolculukta bulunmuş. Rasûlullah (s.a.) bir elçi gön­dermiş. (Bu hadisi Ebu Beşir’den nakleden) Abdullah b. Ebi Bekir dedi ki; “Öyle zannediyorum ki (Ubâde b. Temini) dedi ki; (Hz. Peygamber bu elçiyi gönderdiği sırada, kendilerine elçi gönderilen) insanlar geceledikleri yerlerinde idiler (ve Hz. Peygamber elçiye şun­ları söylemesini emretmiş); “Hiçbir devenin boynunda (takılı) bir yay ipi (kiriş), veya bir gerdanlık kalmasın hepsi kesilsin.”

Mâlik dedi ki: “Bunların göz değmesinden korunmak) için (ta­kılmış) olduklarını zannediyorum.”[300]

Açıklama

İbn Hacer, Ebû Bişr’in Hz. Peygamber’le beraber bulunduğu bu seferin hangi sefer olduğunu tesbit edeme­diğini söyler.

Metinde geçen “insanlar geceledikleri yerlerinde idi.”cümlesi, bazı nüshalarda; “insanlar öğle uykusuna yattıkla­rı yerlerinde idi.” şeklînde geçiyorsa da hadisin özüne tesir edecek derece­de önemli bir fark değildir.

İbnü’l-Cevzî’nin açıklamasına göre Hz. Peygamberin, develerin bo­yunlarına takılan bu iplerin kesilmesini emretmesi hakkında üç görüş vardır:

  1. Câhiliyye döneminde yaşayan araplar develerin boynuna kiriş ve gerdanlık gibi şeyler takarlar ve bunların göz değmesine mâni olacağını zannederlerdi, tşte Hz. Peygamber, bu gibi şeylerin Allah’dan gelen musi­betleri önleyemeyeceğini bildirmek İçin, onların kesilmesini emretmiştir. İmam Mâlik bu görüştedir.
  2. Hayvanların boynuna takılan bu gibi gerdanlıklar bazı hallerde on­ların boğazını sıkıp Ölümlerine sebep olacağı için, Rasûlullah bunların ke­silmesini emretmiştir. Hanefi imamlarından İmam Muhammed bu görüş­tedir. Ebu Ubeyde de bu görüşü tercih etmiştir.
  3. Câhiliyye araplan develerin boynuna kiriş takarlar ve bu kirişlere de çan asarlardı. Bu çanlar da geceleyin düşmanın onların bulundukları yeri sezmesine sebep olurdu. İşte burada esas yasaklanmak istenen, deve­lerin boynuna kirişler takmak değil, bu kirişlere çan asmaktır.

Nevevî’nin beyânına göre bu hadis-i şerifteki nehy kerâhet-i tenzihiyye içindir. Ulemadan bazılarına göre ise, kerahet-i tahrîmiyye içindir. Hay­vanlara takılan bu gerdanlıkların ihtiyaç duyulduğu anda takılmalarının caiz, ihtiyaç duyulmadan takılmalarının ise, haram olduğunu söyleyenler de vardır. İmam Malik hayvanların boynuna gerdanlık takmanın mekruh oluşunu göz değmesine engel olması gayesiyle takılmış olmasına bağla­makta bu maksadın dışında hayvanların boynuna çeşitli takılar takılma­sında bir sakınca görmemektedir.

Bütün bu görüşler, içinde Kur’an âyetleri ya da me’sur dua bulunma­yan takılar hakkındadır. İçinde âyet veya me’sur dua bulunan, insanlara ve hayvanlara takılan muskalara gelince, bunlar teberrük için takıldıkla­rından sakıncalı değillerdir. Kibir ve gurur vermemek israfa varmamak şartıyla süs için boyunlara takılan şeyler de aynı şekilde zararsızdır. Bun­ları takmakta bir sakınca yoktur.[301]

Atlara İyi Bakmak, Onları Harbe Hazır Bulundurmak Ve Onların Kaba Etlerini Kaşağılamak[302]

  1. …Ebû Vehb el-Cüşemî’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Atlan (her an harbe hazır tutmak için) bağlayınız, alınlarını ve sağrılarını sıvazlayınız” buyurdu. Yahut da “kabalarını (sıvazla­yınız)” dedi. (Sonra sözlerine şöyle devam etti); “Onlara gereken gerdanlıktan takınız. (Fakat yayın iki ucu arasına gerilen) kirişleri takmayınız.”[303]

Açıklama

“Atlan bağlayınız” cümlesi, “onları hazır tutunuz ve harb için onları iyi hazırlayınız*’ anlamındadır. Atların alınlarını ve sağrılarını sıvazlamaktan maksat, onların alınla­rını ve sağrılarını elle okyaşıp onları memnun etmek ve ayrıca hayvanın sözü geçen yerlerini tımar ederek onların istirahatını sağlamaktır.

Bu hadisi rivayet eden râvi Hz. Peygamberin, “atların sağrılarını sıvazlayınız” mı, yoksa, “kabalarını sıvazlayınız*’mı dediğinde şüpheye düş­müştür. Harb vasıtası olan bir hayvanın kaba etlerini elle sıvazlayıp tımar etmek onun rahatlamasına ve kuvvetlenmesine sebep olacağı için ibâdet hükmündedir. Hadis-i şerifte geçen “onlara (gereken) gerdanlıkları takı­nız (fakat yayın iki ucu arasına gerilen) kirişleri takmayınız.” cümlesinden maksat, “onlara istediğiniz gerdanlıkları takarak din düşmanlarının üzeri­ne sürünüz. Fakat câhiliyye dönemi araplarının yaptığı gibi göz değmesini önleyeceği inancıyla onlara yay kirişi takmayınız” demektir. At besleme mevzuunda gelen hadislerden bazıları da şu mealdedirler.

  1. At beslemek kişi için ecirdir, yâni sevabı muciptir.
  2. Kişi. için perdedir, siperdir.
  3. Kişinin Üzerinde günahtır, yâni günahı muciptir.”

Atın kendisine sevap kazandırdığı adam, onu Allah yolunda bağla­mış, onun ipini bir çayıra yahut bir bahçeye uzatmıştır. İşte o at, içinde bağlı olduğu o çayırın, yahut o bahçenin neresine değip geçerse o kısım onun için sevabı mucip olur. Eğer o, bir nehre uğrar da sahibi sulamak istemediği halde su içerse bu da sahibi için sevabı mucip olur. Atın kendi­sine siper olduğu adam, onu insanlara muhtaç olmamak ve perde ol­mak için yani fakirliğini gizlemek ve de teaffüf yani evlad-ü lyalini nâ-muskârâne geçindirmek için bağlamıştır. Ona iyi bakmak, hoş binmek ve yük yüklemek hususlarında Allah’ın hakkını unutmamaktadır. İşte o hay­van, kendisi için siperdir.

Diğer adam ise, atı sırf böbürlenmek, gösteriş ve düşmanlık için bağ­lamıştır. Bu da kendisi için günahı muciptir.”[304]

  1. Hayvanların Boynuna Çan Takmak
  2. …Ümmü Habibe (r.anha)’den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Melekler aralarında çan (sesi) bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler.”[305]

Açıklama

kelimesini “ra”nın zammesi ile “rüfkaten” şeklinde okumak caiz olduğu gibi “ra”nın kesresi ile “rifkaten” şeklinde okumak ta caizdir. Bu kelime, “toplu halde yolculuk ya­pan yol arkadaşları” anlamına gelir.

Hadis-i şerifte aralarında çan sesi bulunan yolculara meleklerin arka­daşlık etmeyeceği ifâde edilmektedir.

Avnü’l-ma’bud müellifi Azimâbâdî’nİn açıklamasına göre, aralarında çan sesi bulunan yolculara arkadaşlık etmekten kaçınan bu melekler, h’a-faza meleklerinden başka meleklerdir. Çünkü hafaza melekleri insanı hiç­bir zaman terketmezler. Azîzî ise, el-Câmiu’s-sağir şerhinde, bü melekle­rin rahmet melekleri olduğunu söyler.[306]

Yine Avnü’l-ma’bud yazarının açıklamasına göre bu meleklerin, ara­larında çan sesi bulunan yolculara arkadaşlık etmekten kaçınmaları şu iki mânâya gelebilir:

  1. Meleklerin bu yolcuları tamamen terketmeleri ve asla onlarla bera­ber olmamaları anlamına gelebilir.
  2. Melekler o yolcularla beraber bulunurlar. Fakat onlara istiğfarda bulunmazlar ve onlara dua etmezler anlamına gelebilir.

Avnü’l-ma’bud yazarı Azîmâbâdî, meleklerin bu yolcuları terketmelerinin sebebini de şöyle açıklıyor: “Çünkü çan sesi çok çirkindir ve çan sesi kilise çanlarının sesini hatırlatır. Nitekim hadis-i şerifte de çan sesi şeytanların çalgısının sesine benzetilmiştir. Ayrıca çan sesi savaşta sahibi­nin yerini düşmanların öğrenmesine sebep olur. Oysa Hz. Peygamber düş­manlarına ansızın baskın yapmayı severdi. Şemsü’l-eimme İmam Serahsî, es-SiyerıTI-Kebir Şerhi’nde mevzumuzu teşkil eden bu hadisle ilgili görüş­lerini şöyle açıklıyor; “Bazı âlimler bu rivayetin zahirine bakarak, savaşta olsun başka hususlarda olsun bineğe çıngırak takmayı mekruh görmüşlerdir.

Hz. Âişe’den yapılan bir rivayete dayanarak, küçük çocuğun ayağına çıngırak takmayı da mekruh görmüşlerdir. Bu rivayete göre, Hz. Âişe bir kadının yanında ayağına çıngırak takılmış bir çocuk görmüş ve kadına, “meleklerin nefret etliği şu şeyi ondan uzaklaştır” demiştir. Bizce bu riva­yetlerin izahı, darü’l-harb’te gaziler için çıngırak takmanın mekruh oldu­ğudur. Şayet düşmana gece bir baskın yapmak isteseler, düşman hemen onların farkına varır. Şayet düşman topraklarına sızan bir seriyye olsalar, düşman hemen onları bulup öldürür. Bu durumlarda müşriklere yardımcı olduğu için çıngırak kullanmak mekruhtur. Ama dârü’l-İslâm’da hayvan sahibine faydası dokunacağından çıngırak kullanmakta sakınca yoktur.

Meselâ çıngırağın sesi yolcuların uykusunu kaçırtıp yola devam etme­lerine yardımcı olur. Kervanın arkasında kalıp gece yolunu şaşıran kimse­ler çıngırak sesleri yardımıyla kervanlarını bulurlar. Bazı hayvanlar bu sesten zevk duyarak, daha süratli yürür. Şayet hırsız ve yol kesicilerden korku yoksa bu durumuyla çıngırak faydalıdır ve kullanılmasında sakınca yok­tur. O da develerin sür’atli ve düzenli yürümelerini sağlamak için söylenen şarkılara benzer. Nitekim Rasûlullah (s.a.)’in kendîsininde hazır bulundu­ğu bir gece yolculuğunda bazı şarkılar söylenmiş, kendisi de buna izin vermiştir. Çocukların ayaklarına takılan çıngıraklara gelince, bunlar şayet sırf eğlence için takılıyor ve başka bir faydası yoksa, hoş karşılanmaz. Ama faydası varsa sakıncası yoktur.”[307]

Bu mevzuda İmam Nevevi de şunları söylüyor: Buradaki keraheti tenzihiyyedir. Şam’ın eski ulemasından bir cemaat büyük çanın mekruh oldu­ğunu küçüğünün mekruh olmadığını söylemişlerdir. Ancak Tuhfetu’l-ahvezi yazarı’nın da dediği gibi, hadisteki “çan” kelimesi, mutlak olarak kulla­nıldığından çanın büyüğü de küçüğü de aynı hükümdedir.[308]

  1. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu”:

“Melekler, aralarında köpek ve çan sesi bulunan yoldaşlara arkadaş olmazlar.”[309]

Açıklama

Bilindiği gibi Cibril aleyhisselam Hz. Peygamberle görüşmek üzere bîr vakit tayin ettiği halde, Hz. Peygamber’in bulunduğu evde bir köpek yavrusu bulunduğu için, o eve girememiş ve sözünü yerine getirememişti. Hz. Peygamber bu köpeği dışarı çıkarınca Cibril aleyhisselam derhal içeri girmiş ve Rasûl-i Zişân Efendimize, “Bana senin evindeki köpek mani oldu. Biz içinde köpek ve suret bulunan eve girmeyiz.”[310] demişti.

Ulema bu mesele üzerinde durmuş ve Hattâbî gibi bazı hadis alimleri edinilmesi haram olan köpeklerin bulunduğu yere, rahmet meleklerinin girmediğini, fakat av köpeği, ekin veya çoban köpeği gibi köpeklerin bir yerde bulunmasının, rahmet meleklerinin oraya inmesine mani olmadığını söylemişlerdir.

Yolculukta da hüküm böyledir. Edinilmesi haram olan köpeklerin, beraberinde bulunduğu yolcuların yanına rahmet melekleri inmezler. Fa­kat av köpeği, çoban köpeği gibi köpeklerin yolcuların yanında bulunma­ları rahmet meleklerinin o yolcuların yanına inmesine engel değildir. Me­leklerin, aralarında köpek bulunan yolcuların yanına inmeyişinin sebebini ulema şöyle izah ederler: “Çünkü köpekler çok pislik yerler ve pis kokar­lar. Ayrıca bazı köpekler şeytan tabiatlıdır. Meleklerse şeytanların zıddıdır.” Rahmet meleklerinin aralarında çan sesi bulunan yolcuların yanına inmemesi meselesini bir Önceki hadiste açıkladık.[311]

  1. …Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) çan hakkında “şeytan’ın düdüğüdür’* buyurmuştur.[312]

Açıklama

Mizmar, sözlükte, kaval, ney ve düdük gibi nefesli müzik aletleri manasına gelir. Güzel ses ve şarkılar için de kullanılır.

Aliyyü’l-kâri’nin açıklamasına göre, çan sesinin şeytana izafe edilme­sinin sebebi, özellikle yolculukta bu gibi sesler sürekli olduğunda aynen şeytan gibi sürekli olarak insanın gönlünü meşgul edip, onu zikir ve fikir­den alıkoymasıdır. Hayvanlara çan takmanın hükmü hakkında ulemanın görüşlerini 2554 numaralı hadiste açıklamış bulunmaktayız.[313]

  1. Dışkı Yiyen Hayvana Binmek
  2. …İbn Ömer (r.a.)’den; demiştir ki: “Dışkı yiyen hayvana binmek yasaklanmıştır.”[314]

Açıklama

Bilindiği gibi dışkı yiyen hayvana = cellâle, denir. Bu dışkı ister koyun, sığır, deve gibi dört ayaklı hayvan dışkısı olsun, isterse kaz, Ördek, tavuk gibi kümes hayvanları dışkısı olsun.

İbn Hazm,Cellâle isminin sadece dört ayaklı hayvanların dışkısını yi­yen hayvanlara verilebileceğini iddia ederken, bazı ilim adamları da, yiye­ceklerinin ekserisi pis hükmündeki şeyler olan hayvanların cellâle sayılaca­ğını, yiyeceklerin ekseriyeti temiz olan hayvanlarınsa cellâle sayılamayaca­ğını söylemişlerdir. İmam Nevevi, “Tashih’üt-tenbih” isimli eserinde bu görüşü savunmuşsa da; “er-Ravda” isimli eserinde Râfiî’ye uyarak, “Bu hususta nazar-ı itibare alınacak Ölçü, hayvanın etsuyunun veya etinin, ta­dı, rengi ve kokusunun bozulup bozulmamasıdır. Eğer hayvanın etinin tadı, rengi ya da kokusu bozulmuşsa hayvan cellâledir, yoksa cellâle değil­dir.” demiştir.

Bu mevzuda Hattâbî de şöyle diyor; “İnsanlar dışkı yiyen hayvanın etinin yenip yenmeyeceği ve sütünün içilip içilmeyeceği konusunda ihtilaf etmişler, rey ehli ile İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel bu hayvanların etle­rinin yenmesini ve sütlerinin içilmesini mekruh görmüşlerdir. Sözü geçen ulemaya göre böyle bir hayvan birkaç gün hapsedilip temiz yemlerle bes­lenmedikçe etleri yenmez ve sütleri içilmez.

Bir hadis-i şerifte rivayet edildiğine göre dışkı yiyen bir hayvanın etini yiyebilmek için hapis süresi kırk gündür. Buna göre, dışkı yiyen sığırların etlerinin ve sütlerinin helal olması İçin, kesilmeden önce en az kırk gün hapsedilip temiz yemlerle beslenmeleri icâbeder. Hz. Ömer tavukları üç gün hapseder ondan sonra keserdi.

İshak b. Rahûye dışkı yiyen hayvanların etini güzelce yıkadıktan son­ra yemekte bir sakınca olmadığını söylerdi.

Hasan el-Basri (r.a.) ise, Cellâle’nin etini yemekte bir sakınca görmez ve hiçbir işleme tabi tutmadan onun etinin yenilebileceğini söylerdi. Mâlik b. Enes de bu görüştedir.

İbn Reslan “Şerhu’s-Sünen” isimli eserinde şunları söylüyor: “Dışkı yiyen hayvanın ne kadar hapsedilmesi gerektiğine dair tesbit edilmiş belli bir süre yoktur. Bazı âlimler bu sürenin deve ve sığır cinsi için kırk, koyun cinsi için yedi, tavuk cinsi için de üç gün olduğunu söylemişlerdir, et-Tahrir ve el-Mühezzeb isimli eserlerde de bu görüş tercih edilmiştir.”[315]

Bu mevzuda Bezrül-Mechûd müellifi şunları söylüyor:

“Cellâle: Pislik yiyen ve bu pisliğin tesiri etinde sütünde ve terinde görülen hayvandır. Bunun etinin ve sütünün mekruh oluşunun sebebi, eti­nin ve sütünün yediği pisliklerle karışmış olmasıdır. Eğersiz veya semersiz olarak binilmesinin mekruh oluşunun sebebi ise, onun kokusunun ve teri­nin binen kimeseye geçmesidir. Bu gibi hayvanlara binmek alışkanlık hali­ne gelmesin diye yasaklanmıştır. Kıymetli âlimlerimizden merhum Ö.Na-suhi Bilmen, Hanefi mezhebinin bu mevzudaki görüşünü şöyle Özetliyor: “Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır, deve gibi hayvan­ların etleri bir müddet hapis edilmeksizin hemen kesildikleri takdirde mek­ruhtur. Çünkü bu halde etleri fena kokudan hali olmaz. Hapis müddeti, tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığırlar ile develer için on gündür. Böyle pislikle teayyüş eden bir hayvana “cellâle” denir.”

Bu hayvanlar, temiz olmayan şeylerden etleri kokmayacak miktar da yemiş oldukları takdirde hepisleri lazım gelmez. Etleri kerâhetsiz olarak yenilebilir.[316]

  1. …îbn Ömer (r.a.)’den; demiştir ki:

“Rasülullah (s.a.) pislik yiyen develere binmeyi yasakladı.”[317]

Açıklama

Önceki hadisle ilgili açıklamalar bu hadis için de geçerlidir.[318]

  1. İnsan, Sahip Olduğu Hayvanlara Özel İsimler Verebilir
  2. …Muaz (r.a.)’dan; demiştir ki. ‘ Ben Ufeyr denilen bir merkebin üzerinde, Rasûlullah (s.a.)’in terkisinde idim.”[319]

Açıklama

Ridf (veya) redif: Hayvan üzerinde bulunan bir kimsenin terkisine yani arkasına oturandır.

Ufeyr: Peygamber (s.a.)’în merkebinin ismidir. Bu kelimenin aslı “a’fer” olup, kaideye göre “üayfîr” şeklinde tasgir yapılması gerekirken, kaideye aykırı olarak, elifi hazfedilmek suretiyle “ufeyr’* şeklinde tasgir edilmiştir. Nitekim “esved” kelimesini de bu şekilde kaideye aykırı olarak ‘süveyd’ şeklinde tasgir edilmiştir. Oysa A*fere benzeyen Ahmer ve Esfer gibi kelimeler, kaideye uygun olarak ühaymir ve üsayfir şeklinde tasgir edilmişlerdir. Bu hayvana ceylan gibi hızh koştuğundan dolayı bu ismin verildiğini söyleyenler bulunduğu gibi bu hayvanın toprak gibi boz renkli olduğu için bu ismi aldığını söyleyenler de vardır. Çünkü araplar beyaz ve kızıl karışımı toprağa “afre” derler.

Hayvanlara özel isim vermek araplann eski adetlerinden kalma bir âdettir. Eski araplar, silahlara ve harp aletlerine de özel isimler verirlerdi. Hz. Peygamber Arapların bu adetini tasvib ve takrir etmiş, kendisi de kılıcına, “zülfikar” bayrağına; ” = El-ukab”, zırhına, “zat-ül-Füdûl”, katırına; = “düldül” ismini vermiştir.[320]

Bazı Hükümler

  1. Hayvanlara, silahlara ve harp aletlerine özel isim vermek caizdir.
  2. Hayvanın iki kişiyi taşıyacak güçte olması şartıyla bir hayvana iki kişinin birlikte binmesi caizdir. Hayvanın zayıf olması ve dolayısıyla iki kişinin binmesiyle zarar göreceğinin bilinmesi halinde bu caiz değildir.[321]
  3. Harbe Çıkılacağı Zaman “Ey Süvariler, Allah’ın Atlarına Bininiz” Diye Nida Etmek
  4. …Semûre b. Cündüb (r.a.)’den, şöyle dediği rivayet edil­miştir; “Gelelim sadede; Biz (düşman tehlikesinden) korktuğumuz­da Rasûlullah (s.a.) süvarilerimizi, “Ey Allah’ın süvarileri,” diye­rek çağır(ır)dı. Ve korkuya kapıldığımız zaman bizden toplu halde sabırlı ve sakin olmamızı isterdi. Harbe çıktığımız zaman da (aynı şeyleri emrederdi)”[322]

Açıklama

Nefir savaşa çıkmak demektir. Metinde geçen kelimesi atlar manasına geldiği gibi süvariler (atlılar) manasına da gelir. Binâenaleyh kelimesi “Allah’ın atlan” mânâsı­na geldiği gibi Allah’ın atlıları manasına da gelebilir. Fakat başına nida harfi sonuna da emri ilâve edildiği zaman bu kelimenin süvariler manasında kullanıldığı belirlenmiş olur. Bu bakımdan bazı hadis sarihleri bu babın başlığında bulunan “ya haylallahi” kelimesinin aslında “Ey Allah’ın atlarının binicileri” şeklinde zincirleme bir tamlama olduğunu fakat, bu tamlamadan, “fîrsân” kelimesinin düştüğü­nü söylemişlerdir. Suyutî’nin ifâdesine göre, el-Askeri’nin, “el-Emsal” isimli eserinde rivayet ettiği şu hadiste el-Hayl kelimesi süvariler anlamında kut­lanılmıştır: “Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre; Harise b. en-Nu’man (bir gün),

Ey Allah’ın Peygamberi, şehid olmam için bana dua et! dedi. Hz. Peygamber de onun için dua etti. Bir gün; “Ey Allah’ın atlıları atlarınıza bininiz” diye nida edilince ilk atına binen ve ilk şehid olan atlı Harise olmuştu.”

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte de hayl, “süvari – atlı” manasında kullanılmıştır. Râğıb-î İsfehânî’nin açıklamasına göre, “Afevtü an sadakati’l-hayl= “atların zekâtını size bağışladım*’ cümlesinde, “hayl” kelimesi, “atlar” anlamında kullanılmıştır.” Görüldüğü gibi mevzumuzu teşkil eden bu hadisi şerif harbe çıkıldığı zaman süvarilere, “ey Allah’ın atlıları!” diye nida etmenin caiz olduğuna delâlet etmektedir.

Hazret-i Peygamberin Allah’ın süvarileri ismini verdiği müslüman sü­varileri, bir korkudan dolayı, “Ey Allah’ın atlıları” diye çağırdığı ilk ha­dise, hicretin altıncı yılında cereyan eden zükared, diğer ismiyle Ğâbe gazasıdır. Tarih kitapları bu gazanın sebebini şöyle anlatırlar: “Peygamberi­mizin Ğâbe meralarında yayılmakta bulunan sağmal ve doğurmaları yak­laşmış yirmi devesini Uyeyne b. Hısn el-Fazarî’nin Gatafan ve Fâzereler-den kırk atlı salarak baskın yaptırıp sürdürmesi ve Ebu Zer el-Gıfârî’nin oğlunu da şehid ettirmesidir.”[323]

Bu olayda Hz. peygamber’in İslâm süvarilerine nida ederek onları harbe çağırışı da tarih kitaplarında şöyle anlatılıyor:

“Seleme b. el-Ekva’ın “ya Sabahah!” diyerek bağırdığı Peygamberi­mize haber verildi. Bunun üzerine “Yetişiniz! yetişiniz!”, “Ey Allah’ın süvarileri» atlarınıza bininiz!” denilerek Medine’de seslenildi.[324]

  1. Hayvanlara Lanet Etmek Yasaklanmıştır
  2. …İmran b. Husayn (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) seferde iken bir lanet (sözü) işitmiş de;

“(lanet eden) bu (kadın) kimdir?’* diye sormuş (Orada bulu­nanlar);

Bu (kadın) falan kadınadır devesine lanet etti, demişler. Bunun üzerine;

“Hayvanın üzerinden (semerini ve yüklerini) indiriniz çünkü o lanetlenmiştir.” buyurmuş. (Oradakiler de) hayvanın üzerinden (yükünü ve semerini) hemen indirmiştir.

İmrân dedi ki: “Boz rengiyle o deveyi hâlâ görüyor gi­biyim.”[325]

Açıklama

Bu hadisenin cereyan ettiği seferin hangi sefer olduğu hususunda hadis sarihleri kesin bir açıklama yapamıyorlar. Sadece bunu tesbit edemediklerini söylemekle yetiniyorlar. Aynı şekil­de devesine lanet eden kadının kimliği hakkında onun Ensar’dan bir ka­dın olmasının ötesinde bİF bilgi de verilmiyor.

Her ne kadar bazı ilim adamları, “Kadının hayvana laneti geçtiği ve bedduası kabul edildiği ve dolayısıyla hayvan mel’ûn olduğu için, Hz. Pey­gamber o hayvandan uzak durulmasını emretmiş, üzerine binilmesini ya­saklamıştır”, demişlerse de, imam Nevevî’ye göre Hz. Peygamberin bu hayvana binmeyi yasaklamaktan maksadı; lanetleme yasağına uymayan kadını cezalandırmaktır. Çünkü Hz. Peygamber daha önce lânetlemeyi yasakladığı halde sözü geçen kadın bu yasağı çiğneyerek devesine lanet etmiştir. Rasûl-i Zişân Efendimiz de onu bu fiili bir daha işlememesi için bu şekilde cezalandırmıştır. Ancak bu yasak hadisenin cereyan ettiği yol­culuk süresince geçerlidir. Etinin yenmesi, satılması ve sözü geçen yolcu­luk bittikten sonra Hz. Peygamberin beraberinde olmamak şartıyla üzeri­ne binilmesi caiz olduğu gibi, lanetten önce onun hakkında caiz olan ta­sarrufların hepsi yine caizdir, Bezlü’l-mechûd yazarının açıklamasına gö­re, Hz. Peygamber’in o deveye binmeyi yasaklamasını onun lanetlenmiş olmasına bağlamak çok yanlıştır. Çünkü deve lanete layık ve ehil bir hay­van değildir. Bir hadis-i şerifte de açıklandığı gibi lanete müstehak ve ehil olmayan bir varlığa yapılan lanet, sahibine döner.[326]

  1. Hayvanları Birbirine Kışkırtmak Ve Aralarını Kızıştırmak
  2. …îtjn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) hayvanları biri birine kışkırtmayı yasakladı.”[327]

Açıklama

Tahriş = Hayvanları birbirine kışkırtarak onları döğüş-türmek demektir.Günümüzde rastlanan deve güreşleri ve horoz döğüşleri gibi yarışlar bunun en canlı örneğini teşkil ederler. Bu gibi yarışlarda insanlık hesabına hiçbir fayda bulunmadığı, sadist ruh­ları tatminden başka bir işe yaramadığı gibi, döğüşen hayvanlara büyük bir acı çektirdiği için yasaklanmıştır. Çünkü İslam, insanlığın hayrına ol­mayan işlere izin vermez. îslamın her emir ve nehyinde çok büyük hikmet ve maslahatlar vardır.

Bu hadisi Tirmizi bir defa mürsel olarak, bir defa da merfû’ olarak rivayet etmiştir. Hafız el-Münzirî, Tirmizi’nin mürsel plan rivayetinin merfu olan rivayetinden daha sahih olduğunu söylemiştir.[328]

  1. Hayvanları Dağlayarak Damgalamak
  2. …Enes b. Malik (r.a.)’den; demiştir ki: “Kardeşim yeni doğduğu zaman damağına (yiyecek) bir şey sürmesi için onu, Pey­gamber (s.a.)’e getirmiştim. Bir de baktım ki kendisi bir ağılda ko­yunları ateşle damgalıyor.”

(Bu hadisi Hişam’dan rivayet eden Şu’be) dedi ki: “Öyle zan­nediyorum ki (Hişam) “(Hz. Peygamber hayvanların) kulaklarına (damga vuruyordu)” dedi.[329]

Açıklama

Tahnîk: Hurma gibi tatlı bir şeyi çiğneyerek yeni doğan çocuğun damağına sürmektir. Bundan maksad, tahnik yapan kimsenin ağzından çıkan lokmayı çocuğa yutturarak teberrükde bulunmaktır.

Vesm: Hayvanın derisini ateşle dağlayarak onun vücuduna damga bas­maktır. Bu iş genellikle demir bir çubuğun ateşte kızdırılarak hayvanın kulağına basılmasıyla olur! Hayvanlara vurulan bu damga, kime ait oldu­ğunun bilinmesini ve dolayısıyla onun kaybolması ya da başkalarına ait hayvanların içine karışması halinde kime ait olduğunun kolayca tanınıp sahibine iade edilmesini ve daha önemlisi, kişinin zekât olarak verdiği hay­vanları yanlışlıkla satın almaktan korunmasını sağlar. Herkes kendine ait hayvanına kendisine ait özel bir damga vurursa bu sayede hayvanın kime ait olduğu kolayca bilinir.

Buharî’nin rivayetinin birinde Hz. Enes’in Resûl-i Zişân Efendimizi koyunları damgalarken gördüğü ifâde edilirken[330] diğer bir rivayetinde de­veleri damgalarken gördüğü[331] ifâde edilmektedir. Bu durum Hz. Enes’-in, Hz. Peygamber’i bir ağılda karışık halde bulunan koyun ve develeri damgalarken gördüğünü ortaya koymaktadır. Hafız İbn Hacer’in açıkla­masına göre bu hadis hayvanları ateşle dağlayarak damgalamanın caiz ol­duğunu söyleyen cumhur-u ulemânın delilidir. Ancak Hanefi uleması hay­vanlara ateşle işkence yapmanın yasaklığım[332] nazarı itibare alarak, cum­hur-u ulemaya muhalefet etmiştir.

Yine Hanefi ulemasından bazılarına göre hayvanları ateşle dağlayarak damgalama İslâm’ın ilk dönemlerinde caizdi, fakat sonradan neshedildi. Cumhur-u ulemâya göre ise, mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerif, hayvan­lara ateşle işkence etme yasağının genel hükmünü tahsis ederek, hayvanla­ra ateşle damga vurmayı caiz kılmıştır. Bazı Şafiî ulemâsına göre, zekat hayvanlarına bu şekilde damga vurmak müstehabdır. Hayvanların kulak­larını keserek onlara en vurmaya gelince Buharı sarihlerinden Kirmânî bu­nun caiz olduğunu söylemiştir. Ancak Hanefi ulemasından Aynî, “Hay­vanın diri iken kuyruğunu ve kulağını kesen kimseye Allah gazâb etsin.”[333] hadis-i şerifini delil getirerek bunun caiz olmadığını söylemiştir. Oysa hadis-i şerifte yasaklanan kulağın tümünü kesmektir. En vurmak ise, kulağın bir kısmını kesmekle olur.[334]

Bazı Hükümler

  1. Hayvanların kulağını ateşle dağlayarak damgalamak caizdir.
  2. Kulak yüzden değildir.
  3. Yeni doğan çocuğa tahnik yapmak müstehabdır.
  4. Yeni doğan bir çocuğu teberrük için salah ve takva sahiplerinden birine götürmek müstehabdır.
  5. Hz. Peygamber son derece cömert idi, zekât ve cizye gibi müs lümanlara ait amme işleriyle ilgilenir ve bunları bizzat kendi elleriyl hallederdi.[335]

Hayvanların Yüzünü Ateşle Damgalamak Ve Yüzlerine Vurmak Yasaktır[336]

  1. …Câbir (r.a.)’dan’ rivayet olunduğuna göre, peygamber (s.a.)’in yanına yüzüne damga vurulmuş bir merkeb getirilmiş, bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a.); “Benim hayvanların yüzünü (ateşle) damgalayan ve onların yüzüne vuran kimselere lanet ettiğim haberi size erişmedi mî?” demiş ve bunu yasaklamıştır.”[337]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bilumum hayvanların yüzüne vurmanın dînen yasaklandığını ifâde etmektedir. Bu mevzuda insan hakkındaki yasak ise, daha da şiddetlidir. Çünkü yüz insanın bütün güzelliklerinin toplandığı yerdir .Yüze vurulduğu zaman orada eseri kalır. Hatta yüzde bulunan ve büyük önemi haiz olan görme işitme, tatma ve koklama gibi duyu organlarının bu yüzden zarar görmesi ve hatta tama­men tahrib olması da mümkündür.

Ancak hayvanların yüzlerinin dışında vücudlarının diğer kısımlarına ateşle damga basmak caiz olduğu gibi, gerektiği zaman yüzlerinin dışında kalan yerlerine zarar vermeyecek şekilde vurmak da caizdir. Bezl’ül-mechud müellifinin açıkladığı üzere bir hayvanı kiralamış olan kimse, adete uygun olarak ona vurup yürümesini ya da kafileye yetişmesini sağlayabilir. Nite­kim Hz. Peygamber’in Hz. Câbir’in devesine vurduğu Hz. Ebu Bekr’in de kendi devesine bastonuyla vurduğu bilinmektedir. Ayrıca hayvanları terbiye eden bîr kimsenin terbiye için onlara vurması ve öğretmenin de terbiye için Öğrencisini dövmesi caizdir. Bu gibi kimselerin terbiye ettikleri hayvanları veya çocukları döverlerken onlara verdikleri zararı ödemeleri lâzım gelmez, tmam Mâlik ile İmam İshak, Ebu Yûsuf ve Muhammed bu görüştedirler.

İmam Sevri ile îmam Ebû Hanife’ye göre bu zararı ödemeleri gere­kir, tmam Şafiî’ye göre ise, muallim dövmüş olduğu çocuğa verdiği zararı ödemekle mükellef ise de hayvan terbiyecisi dövdüğü hayvanın bu yüzden uğradığı zararı ödemekle mükellef değildir.

Hayvanın yüz kısmına ateşle damga vurmayı bazı ulemâ mekruh gör­müş, hatta haram olduğuna işaret edenler de bulunmuştur. Çünkü Hz. Peygamber bu işi yapanlara lanet etmiştir.[338]

  1. Eşekleri Kısraklara Çekmenin Keraheti
  2. …Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)’e bir katır hediye edildi de ona bindi. Bunun üzerine Ali (r.a.);

Biz de eşekleri atlara çekseydik de bizim de bunun gibi (katırla­rımız) olsaydı (ne güzel olurdu) dedi. Rasûlullah (s.a.) de;

“Bunu ancak bilmeyenler yapar.” buyurdu.[339]

Açıklama

“Bunu ancak bilmeyenler yapar” sözü, “atı kısrağa çekmenin, eşeği kısrağa çekmekten daha hayırlı olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh eşeği kısrağa çekenler, dinin bu husustaki ahkâ­mını ve kendileri için hayırlı olanı bilmeyen kimselerdir.

Hadis ulemasından Hattâbî bu hadisle ilgili olarak özetle şunları söy­ler: “Eşeğin kısrağa çekilmesiyle at cinsinin üremesi ve dolayısıyla atlar­dan elde edilecek menfaatler azalır. Bu durum fert ve cemiyetin aleyhine bir gelişmedir. Çünkü atlar binmeye, koşturmaya, üzerlerine binip düşma­na saldırmaya ve ganimet elde etmeye yarayan hayırlı yaratıklardır. Etleri yenir, harbe katılması halinde aynen bir mücahid asker gibi ganimetten pay hakkeder. Bu payı onun namına sahibi alır. Eşeğin kısrağa çekilme­siyle dünyaya gelen katırda ise, bu özellikler yoktur. Bu sebeple Hz. Pey­gamber, atın kısrağa çekilip de bu çiftleşmeden at üremesini, eşeğin kısra­ğa çekilipte katır üremesine tercih etmiştir.

Fakat atın eşeğe çekilerek bu çiftleşmeden bir katırın dünyaya gelme­si, caiz olabilir. Çünkü at nesline zarar getirecek olan durum, kısrağın rahminin eşek nesliyle meşgul edilip ondan at yerine katır doğmasıdır. Eşeğin rahminin at nesli ile meşgul olması böyle olmayabilir.

Her ne kadar bazıları, katır cinsinin birtakım hilkat bozukluklarını huysuzluk gibi kusurları taşıdığı için eşeği kısrağa çekmekle atı eşeğe çek­menin arasında bir fark olmadığını söylemişlerse de aslında bu görüş isa­betli değildir. Çünkü Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri yarattı…”[340] buyurarak Kur’an-ı Keri­minde katırı övmüştür. Çirkin olan bir şeyin Kur’an-ı Kerim’de medhedil-mesi düşünülemez. Ayrıca Hz. Peygamber de sağlığında katır taşımış ha­zarda ve seferde ona binmiş Huneyn savaşında katır üzerinden müşrikler üzerine çakıl taşları atıp onları perişan etmiştir. Eğer atı, eşeğe çekmek caiz olmasaydı, bu çiftleşmeden dünyaya gelmiş olan bir katıra Hz. Pey­gamber binmezdi.

Tîbî’ye göre ise, eşeği kısrağa çekmek caiz olmadığı gibi atı eşeğe çekmek de caiz değildir. Fakat bu çiftleşmelerden doğan katırlara binmek ve onları taşımak caizdir. Bu tıpkı yatak ve sergilere resim işlemeye ben­zer. Bilindiği gibi yatak ve sergilere canlı resimleri işlemek haramdır. Re­simlerin işlenmiş olduğu yatak ve sergileri kullanmaksa caizdir.

İmam-ı Ebû Hanîfe ile tmam-ı Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed’e gö­re ise atı eşeğe çekmede bir sakınca olmadığı gibi, eşeği kısrağa çekmede de bir sakınca yoktur.[341]

  1. Bir Hayvana Üç Kişinin Binmesi
  2. …Abdullah b. Câ’fer’den; dedi ki: Peygamber (s.a.) bir yoldan geldiği zaman bizim tarafımızdan karşılanırdı. îlk önce han­gimiz tarafından karşılanırsa onu (hayvanının) önüne alırdı. (Bir gün ilk önce) benim tarafımdan karşılandı. Beni önüne aldı sonra Hasan ya da Hüseyin tarafından karşılandı. Onu da arkasına aldı. Ve biz Medine’ye bu şekilde girdik.[342]

Açıklama

Hz. Peygamber bir yolculuktan dönerken ehl-i beytinden birtakım çocuklar tarafından karşılanırdı.Bu çocuklar babaları tarafından Hz. Peygamberi karşılamaya gönderilirdi. Hz. Peygamber de karşısına ilk çıkan çocuğu hayvanının önüne, kendisini ikinci olarak karşılayan çocuğu da arkasına bindirir ve hayvanda kendisiyle bir­likte üç kişi bînili olduğu halde şehre girerdi Hz. Peygamberin bu uygula­ması gücü yeten bir hayvana üç kişinin binmesinin caiz olduğunu ifâde eder. Şâfi? ulemasından İmam Nevevi bu mevzuda şunları söylüyor: “Bi­zim mezhebimize ve tüm ulemaya göre, bir hayvana üç kişinin binmesinin kesinlikle yasak olduğu nakledilmişse de aslında bu görüş doğru değildir.”

Hafız İbn Hacer ise İmam Nevevi’nin bu görüşünü tenkid ederek, “Aciz bir hayvana üç kişinin binmesinin caiz olduğunu açıkça söyleyen bir ilim adamı bulunmadığı gibi, gücü yeten bir hayvana üç kişinin binme­sinin caiz olmayacağını söyleyen bir ilim adamı da mevcut değildir,” der.

Bütün bu açıklamalardan ve Hz. Peygamberin uygulamasından anla­şılan şudur ki: Hayvanın gücü yetmesi kaydıyla bir hayvana üç kişinin birlikte binmesinde bir sakınca yoktur.[343]

Bazı Hükümler

  1. Yoldan dönen kimselerin kendilerini karşılayan çocukları hayvanlarına ya da arabalarına bin­direrek onların gönüllerini almaları müstehabdır. tmam Nevevi bunun sünnet olduğunu söylüyor.
  2. Gücü yeten hayvana üç kişinin binmesi caizdir.[344]
  3. Hayvan Üzerinde Binili Olarak Beklemek
  4. …Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hayvanlarınızın sırtını minberler edinmekten sakınınız. Çünkü (yüce) Allah sadece zorlukla varabile­ceğiniz yerlere sizi iletmeleri için onlan sizin emrinize verdi. Arzı da sizin için yarattı. Binâenaleyh ihtiyaçlarınızı arzın üzerinde karşı­layınız.”[345]

Açıklama

Aliyyül-Kârî’nin açıklamasına göre metinde geçen “Hayyanlarınızın sırtını minberler edinmekten sakınınız.” sözünden maksat, “hayvanları durdurup da sırtlarında oturarak başkalarıy­la sohbet ederek veya bir alışveriş için pazarlığa girişerek, onları lüzumsuz yere yormayınız. Bu gibi işlerinizi yapmak istediğiniz zaman onların üze­rinden ininiz, ondan sonra işlerinizi yapınız.” demektir.

Nitekim bu cümleyi takibeden ve hayvanların, üzerlerinde insanların konuşmaları için değil, inşaları bir yerden bir yere taşımak için yaratıldığı­nı ve insanların üzerinde ihtiyaçlarını görmeleri için de arzın yaratılmış olduğunu ifâde eden cümleler de AIiyyül-Kâri’nin bu görüşünü destekle­mektedir.

Hafız Şemsüddin b. el-Kayyim’in de ifâde ettiği gibi her ne kadar Rasûl-i zîşân Efendimiz veda haccında devesinin üzerinde halka hutbe irad etmişse de bu hutbe hayvanı yoracak kadar uzun sürmemiş ve halkın genel bir ihtiyacını yerine getirmek gayesiyle olmuştur.Yasak olan, hayva­nı keyfi olarak durdurup üzerinde uzun süre konuşmak ve bunu âdet hali­ne getirmektir.[346]

  1. Yedek Hayvanlar
  2. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Şeytanlar için develer ve evler olur. Ben şeytanların develerini gördüm. (Şöyle ki) biriniz yanında iyice beslemiş olduğu yedek de­velerle birlikte (yolculuğa) çıkar onlardan hiçbirine binmez ve (yaya yürümekten iyice) bıkmış bir (din) kardeşine rastlar, onu da bindir­mez. Şeytanların evlerine gelince ben onları görmedim.”[347]

(Abdullah b. Ebi Yahya dedi ki) Said (b. Übey şöyle) dedi: “Öyle zannediyorum ki bu (şeytanların evleri) insanların ipeklerle örttükleri (ve develerin sırtına yükselttikleri hevdec denilen) kafes­lerdir.”[348]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, insanların hiç ihtiyaçları olmadığı halde sırf gösteriş yapmak ve çalım satmak için besledikle­ri, yola çıkarken başkalarına karşı bir zenginlik taslamak için yanlarına aldıkları, üzerinde binicisi bulunmayan develerin şeytanlara ait olduklarını ifâde etmektedir. Aliyyül-Kârî bu mevzuda şunları söylemektedir:

“Söz konusu develerden maksat, bir kimsenin yola çıkarken hiç ihti­yaç olmadığı halde yanına aldığı, iyi beslenmiş develerdir ki, bunlara ken­di binmediği gibi yolda rastladığı yürümekten âciz kalan bir din kardeşi­nin binmesine de izin vermez. Şeytanların evleri ise develerin sırtına konan ve üzerleri ipek kumaşlarla örtülen içine yolcuların binmesine yarayan ka­feslerdir. Bunları daha ziyâde zenginler kullanırlar. Bu âdet, tabiîler za­manında ortaya çıkmış ve bazı tabiiler bu kafesleri görmüşlerdir.

Her ne kadar el-Eşref “Bu hadiste geçen cümlelerin tümü de Hz. Peygamber’e aittir. Çünkü Hz. Peygamber develerin sırtına konan ipekli hevdecleri görmemiştir. Onun zamanında ipeklerle örtülen hevdecler yok­tu. Hadisin sonunda bulunan râvi Said’in sözleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır,” demişse de bu görüş doğru değildir. Nitekim et-Tibî (r.a.) de bu görüşün hiç bir dayanağı olmadığını ifâde etmiştir.

Gerçek olan şu ki, hadisin sonunda bulunan “Öyle zannediyorum ki şeytanların evleri, insanların ipeklerle örttükleri kafeslerdir” sözü bir tabii olan Said b. Übeyy’e ait olunca, daha yukarıda geçen “Şeytanların evlerine gelince ben onları görmedim.” cümlesinin bir sahâbiye ait olması gerekir. Çünkü bir tabiî olan Said bu sözü bir sahâbîden rivayet etmiştir. O da Hz. Ebu Hureyre’dir.[349]

Bazı Hükümler

  1. Aleme gösteriş yapmak ve çalım satmak için deve, at gibi binek hayvanları beslemek caiz de­ğildir.
  2. İpekli kumaşlar kullanmak haramdır.[350]
  3. Yolculukta Hızlı Yürümek Ve Geceleyin Yol Üzerinde Konaklamaktan Sakınmak
  4. …Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Verimli yerlerde yolculuk yaptığınız zaman develere haklarını veriniz. Çorak yerlerde yolculuk yaptığınız zaman da (oralarda) yü­rüyüşü hızlandırınız. Geceleyin mola vermek istediğinizde yollar (da konaklamaktan kaçınınız.”[351]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, hayvanlara karşı gösterilecek şefkatin ve onların haklarına riâyet etmenin önemini ifâde et-

mektedir.

Bir hayvanla yolculuğa çıkan kimse, otu bol yerlere uğradıkça, altın­da bulunan hayvanın o otlardan yemek istediğini kokuları, şekilleri ve tatları ayrı ayrı olan bu otların buram buram kokularıyla hayvanı cezbettiklerini düşünmeli ve zaman zaman mola vererek buralarda hayvanı ot­latmak suretiyle onun hakkını vermeye çalışmalıdır. Bu hayvanın hakkıdır.

Yolu, kurak yerlere uğrayınca da oralarda eğlenmeden, mümkün ol­duğu kadar süratle geçmeli hayvanın oralarda yorgun düşüp, yemsiz kal­masına imkân vermemelidir.

Ayrıca geceleyin bir yerde konaklamak zorunda kalırsa, yol üzerinde konaklamaktan sakınmalıdır. Yol üzerinde konaklamaktan kaçınmanın lü­zumu Müslim’in rivayetinde şöyle açıklanıyor: “Çünkü yol geceleyin bö­ceklerin barınağıdır.”[352]

  1. …Şu (önceki) hadisin bir benzerini de Peygamber (s.a.)’den Câbir b. Abdillah rivayet etmiştir. (Ravi Câbir, önceki hadiste ge­çen develere) “haklarım” (veriniz) sözünden sonra, (şu sözü) de ri­vayet etti: “Alışılagelen (günlük) mesafeleri aşmayınız.”[353]

Açıklama

Bu hadiste bir önceki hadisten fazla olarak “Hayvanla yolculuk yapan kimselerin alışılagelen günlük mesafeden fazla yolculuk yapmalarının ve yolcuların mola verip istirahat etmeleri için yapılmış olan özel yerlerde mola vermeden geçip gitmelerinin doğru olma­yacağı, çünkü bu şekilde hareket etmenin hayvanları ve sürücülerini lü­zumsuz yere yoracağı ifâde edilmektedir.

Fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere “yolculukta gece-gündüz müte­madiyen yola devam edilmez. Bazan istirahata da ihtiyaç görülür. Bazı fıkıh kitaplarımızda -sefer müddeti üç gün üç gecedir- denilmesi buna mâ­ni değildir. Bu cihetle bir günlük mutedil yürüyüş vasatı olmak üzere altı saat kabul edilmiştir.”[354]

Yolculuğu Geceleyin Yapmak[355]

  1. …Enes (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasülullah (s.a.) şöyle buyurdu”: “Size gereken yolculuğunuzu gece yapmanızdır. Çünkü yer geceleyin durulur.”[356]

Açıklama

kelimesi “Gecenin ilk kısmında yolculuk yaptı” manasına gelen “edlece” fiilinden türetilmiş bir isimdir. Bazılarına göre ise, idlâc gecenin tümünde yolculuk yapmak demek­tir. Hadisin sonunda bulunan “Çünkü yer geceleyin dürülür” cümlesine bakılırsa, bu hadis-i şerifte dülce kelimesinden kasded:len mânâ da budur. Yani gecenin tüm saatlerinde yolculuk yapmak tavsiye edilmektedir. Çün­kü her gece Allah Teâlâ adına bir melek semâya inerek insanlara hitaben; “Tevbe eden bir kimse yok mu I ev besi kabul edilecektir.”[357] diye nida eder. Bu s.ebeple yolculuk için geceler gündüze nisbetle daha bereketlidir. Binaenaleyh geceleyin yola çıkan kimseler, gündüz yaptıkları yolculuğa nisbetle geceleyin daha çok yol alırlar. Nitekim Allah Teâlâ veTekaddes hazretleri de Kur’an-ı Kerim’inde “Melekler dediler kî: Ey Lut, biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana dokunamazlar. Gecenin bir kısmında aile­ni yürüt…”[358] buyurarak gece yolculuğunun önemine işaret buyurmuş­tur. el-Muzhir’e göre ise dülce kelimesi, “gecenin son kısmında yolculuk yaptı” manasına gelen “edellece” fiilinden türemiştir. Dolayısıyla hadis, “sadece gündüzün yolculuk yapmakla yetinmeyin, geceleyin de yolculuk yapın, çünkü gece yolculuğu kolaydır. Geceleyin yolculuk yapan bir kimse daha çok yol alır” mânâsına gelmektedir. Özellikle sıcak iklim bölgelerin­de ve yaz aylarında en rahat yolculuk gece yapılır.[359]

  1. Hayvan Sahibi Hayvanının Ön Tarafına Binmeye Başkalarından Daha Layıktır
  2. …Ebû Büreyde demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) yürüyüp gi­derken bir adam eşekle geldi ve;

Ey Allah’ın Rasûlü (sen de) bin dedi ve (eşeğin ön tarafından) geriye çekildi. Rasûlullah (s.a.) de

“Hayır! Sen hayvanının ön tarafına (binmeye) benden daha layıksın. Ancak orasını bana ayırman (nezaketinde bulunma) baş­ka!” buyurdu. (Adam da).

Öyleyse orasını sana bırakıyorum, dedi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber o hayvanın ön tarafına) bindi.[360]

Açıklama

Bir merkebin üzerinde Hz. Peygamberin yanına gelip de merkebin arka tarafına çekilen ve hayvanın ön tarafını Hz. Peygamber’e ayırarak, “Ya Rasûlallah buyur sen de bin diyen” kim­senin bu ilk davetini Hz. Peygamber reddetmiş ve hayvana binmemiştir. Çünkü sözü geçen adam hayvanın ön tarafına binmeye faziletçe da­ha üstün olan kişilerin binmeye herkesten daha layık olduklarını zannediyordu. İşte Hz. Peygamber sözü geçen kimseyi bu konuda uyar­mak ve gerçeği ona anlatmak için onun ilk teklifini reddetti ve ona hayva­nın ön tarafına binme hakkının öncelikle sahibine ait olduğunu, sahibi izin vermeden hayvanın o kısmına kimsenin binemeyeceğini anlattı. Hay­van sahibi bu durumu öğrendikten sonra ikinci defa Hz. Peygamberi hay­vanın ön tarafına binmeye davet edince, Hz. Peygamber bu davete uyarak hayvanın ön tarafına bindi. Çünkü adam Hz. Peygambere bile bile bağış­lıyordu.[361]

  1. Harpte Hayvanların Topukları Üzerinde Bulunan Sinirleri Kesmenin Hükmü
  2. …Abbâd b. Abdülah b. ez-Zübeyr (dedi ki) Mürre b. Avf oğullarından birisi olan ve Mûte savaşına katılan süt babam (şunları) söyledi: “Allah’a yemin olsun ki ben Ca’fer’i kızıl atından atlayıp da onun (ayaklarıyla diz kapakları arasında kalan) sinirleri kestiğini sonra da şehid edilinceye kadar düşmanla savaştığını görür gibiyim.”[362]

Ebû Dâvud dedi ki “bu hadis kavi (sahih) değildir.”[363]

Açıklama

vezninde olan kelimesi atların ayak eklemleri ile diz kapakları arasında bulunan ve denilen sinirleri kesmek anlamında kullanılır. Hadis-i şeriften anlaşıldığı üzere Hz. Cafer b. Ebî Tâlib, Mûte Muharebesinde düşmanın eline geçeceğini kesinlikle anladığından dolayı ve düşmanın işine yaramaması için atından inerek onun sinirlerini kesmiştir. Hadis sarihlerinin verdikleri bilgiye göre İslâm tarihinde düşmanın eline geçmemesi için atının sinirlerini ilk kesen de Hz. Ca’fer-i Tayyar olmuştur.

Müslümanların düşmana mağlup olacakları ve dolayısıyla müslümanlara ait hayvanların düşmanın eline kalacağı kesinlikle anlaşılınca, bu hay­vanların, müslümanların aleyhine kullanılmasını önlemek maksadıyla on­ların sinirlerim kesmenin caiz olup olmaması meselesi ulema arasında ihti­laflıdır.

Hattâbî’nin beyânına göre, İmam Mâlik bunun caiz olduğunu söyle­miştir. İmam Ebu Hanife (r.a.)’e göre ise, müslümanlar ele geçirip de memleketlerine götürmekten âciz kaldıkları hayvanları keserek etlerini ya­karlar. İmam Evzâî ile İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel (r.a.)’ya göre ise, bu hayvanları, düşmanın eline geçmesin diye imha etmek mekruhtur. İmam Şafiî “haksız yere bir serçeyi öldüren kimseden kıyamet günü Al­lah hesap soracaktır.”[364] mealindeki hadisi bu görüşüne delil olarak gös­termiş ve yemek kasdı olmaksızın hiçbir temiz hayvanı öldürmenin caiz olamayacağını söylemiştir.

Her ne kadar musannif Ebû Dâvud bu hadisin sağlam olmadığını söylemişse de Bezlü’l-mechûd yazarı bu hadiste, senedinde îbn İshak’ın bulunmasından başka hiçbir kusur bulunmadığını, İbn İshak’ın zayıf bir râvi olup olmadığında ihtilaf olduğunu, söylerken[365] bazıları da bu hadisin İsnadının sahih olduğunu ifâde etmiştir.[366]

  1. Yarışta Kazanan Kimse İçin Ortaya Ödül Koymak
  2. …Ebu Hüreyre (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu; “Yarış (ödülü) sadece deve, at ve ok yarışmasında olur.”

Açıklama

kelimesi yarışmayı kazanan kimseye verilen mükâfat veya hediye manalarına gelir. Hadis-i şerif müsabakayı kazanan kimselere verilmek üzere mükâfat” koymanın sadece at ve deve gibi harpte kendilerinden istifâde edilen hayvanların yaptıkları ko­şular ile ok yarışları için caîz olduğunu ifâde etmektedir. Çünkü bu çeşit yarışmalar için ödül koymakta cihada teşvik mânâsı vardır. Hattâbî’nin beyânına göre bu mevzuda eşekler ve katırlar arasında düzenlenen koşular da atlar arasında düzenlenen koşular gibidir. Çünkü harpte bu hayvanla­rın süratli koşmalarından ve yük taşımalarından istifâde edilir.

Güvercin gibi kuşlar arasında yapılan yarışlar için ödül koymaksa ca­iz değildir. Çünkü bu hayvanların yarışlarında cihada hazırlık mânâsı yoktur. Binâenaleyh bı »evi kuşlar arasında yapılan yarışmalardan dolayı alınan ödüller kumar parası hükmündedir. Metinde geçen “huff” deve tabanı, “hâfir” at ayağı, “nasl” ise, okun ucuna takılan ve temren denilen demir manasına gelir. Burada cüzünü zikir küllünü kasd kabilinden birer mecaz vardır. Bu sebeple devetabanı kelimesiyle deve, at ayağı kelimesiyle at okun demiri kelimesiyle de ok kasdedilmiştir. Bu bakımdan biz tercüme­mizde bu mânâyı esas aldık. Yahut da bu kelimeler birer izafet terkibi olup muzafları hazfedilmiştir. Buna göre deve tabanından maksat; raba-nın sahibi (yani deve) at ayağından maksat; ayağın sahibi (yani at) demir­den maksat; demir sahibi (yani ok demektir).

Hanefi ulemasından İbn Melek’in açıklamasına göre bu mevzuda fil­ler deve hükmündedirler. Bazı ilim adamları da ayaklarla ve taş atışlarıyla yapılan müsabakaları da meşru müsabakalardan saymışlardır.[368]

  1. …Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) Hafyâ’da idmanlı atlar arasındaki koşuya katıldı (mü­sabakanın) bitiş yeri Seniyyetü’1-vedâ (denilen tepe) idi. İdmansız atlar arasında (yapılan) ve Seniyye (tepesin)den Beni Zureyk mesci­dine kadar süren koşuya da katıldı. İbn Ömer de yanşa katılan­lardandı.[369]

Açıklama

Hafyâ, Seniyyetü’1-Vedâ denilen yere 5-6 veya 7 mil uzaklıkta bulunan bir yerdir.

Seniyyetü’l-veda ise, Medine-i Münevvere’nin kenarında bulunan bir tepedir. Câhiliyye Arapları yolcularıyla burada vedâlaştıkları için bu ismi vermişlerdir.

Koşu atlarının idmanı için önce ona kuvvetlensin diye bol bol yem verilir, sonra yem ölçülü bir şekilde azaltılır, sonra at kapalı bir yere bıra­kılarak vücudu bir örtü ile sarılır. Hayvan burada iyice terletilir ve teri Ruruygnca cisminde muazzam bir çeviklik hasıl olur. İşte uzun mesafeli koşulara bu şekilde terbiye edilmiş atlar sokulurdu.

Hz. Peygamber de bu tür yarışlara özel usullerle terbiye edilmiş atlar­la bizzat ve bilfiil katılarak bu yarışların cevazına ve lüzumuna işaret etmiştir.

Hafız İbn Hacer’in beyânına göre ulemâ ödülsüz olarak yapılan ya­rışların cevazında icma etmişlerdir.

Fakat İmam Mâlik ile Şafiî bu cevazın sadece at ve deve koşulan ile ok atışı yarışmalarına ait olduğunu, ulemadan bir kısmı da sadece at koşularına ait olduğunu söylemişlerdir. Ata b. Ebi Rebah ise, bu cevazın ödülsüz olarak yapılan tüm yarışlar için geçerli olduğunu söylemiştir.

Ancak ödül karşılığında yapılan yarışmaların caiz olabilmesi için bu ödülün yarışmacıların dışında kalan birisi tarafından konmuş olması ayrı­ca bu ödülü koyan kimsenin yarışmalara kendisi katılmadığı gibi kendisi­ne ait bir atın da katılmaması gerekir.

Ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise, yarışmacılardan birisinin “Sen beni geçersen sana şu kadar mükafat vereceğim. Ben geçersem, senden birşey almayacağım” diyere kortaya koyduğu ödülü kazanmak için yapı­lan müsabakalar caiz olduğu gibi, iki kişinin karşılıklı olarak ödül koy­dukları bir yarışma da onları geçmesi mümkün olan üçüncü bir şahsın ödül koymadan yarışa katılmasıyla kumar olmaktan çıkar. Mubah olur. tki taraftan yarışı kazanan kimsenin ödülü alması her iki tarafın da ödül koyması şartıyla düzenlenen yarışmalar ise kumardır. Bunun kumar oldu­ğunda ittifak vardır. Ancak ortaya hiçbir ödül koymadan üçüncü bir şah­sın da yarışmaya .iştirak etmesiyle bu yarışma kumar olmaktan çıkmış olur.[370] Müsabakanın haram olmaktan kurtulmasına sebep olduğu için üçüncü ata, “muhalin1” yani “helal kılan” derler. İki din âliminin ihtilâf ettikleri bir meselede, hakkında ortaya mükafat koyarak başka bir âlime müracaat etmelerinde de bu hükümler câridir. Zira cihada râci bir mânâ­dan dolayı atlar arasında müsabaka caiz olunca, ilim tahsiline teşvike me­dar olacak müsabakanın caiz hatta mendup olması evleviyyette kalır. Atış talimi ile insan koşusu gibi şeyler dahi menduptur.

Araya mükafat koymadan yapılan koşular mubah ise de, sırf eğlence için tertib edilen müsabakalarla, hayvanı müşteriye iyi göstermek maksadı ile yapılanlar mekruhtur.[371] Tuhfetü’l-ahvezî müellifinin naklettiğine gö­re, “İki kişinin karşılıklı olarak koydukları mükafatı kazanmak için yapı­lan yarışmaların kumar olmaktan çıkması için muhallilin hayvanının onları geçip geçmeyeceği önceden kesinlikle bilinmemelidir.” Şerhü’s-siinne isimli eserde de şu görüşlere yer verilmektedir: “Eğer ödül, yanşa katılan taraf­ların dışında olan bir kimse tarafından konmuşsa bu ödülü kazanmak için müsabaka yapmak caiz olduğu gibi, yarışmacılardan sadece biri tarafın­dan konulan ödülü kazanmak için yapılan yarışmalar da caizdir. Fakat karşılıklı olarak her iki tarafın da koydukları ödülleri kazanmak için ya­rışmak caiz değildir. Ancak bu yarışmaya onları geçmesi mümkün olan bir yarışmacının katılmasıyla bu yarışma kumar olmaktan çıkar.

Bu durumda sonradan yarışa katılan ve muhallil denilen üçüncü şa­hıs, yarışta birinci gelirse her iki tarafın da koyduğu ödülleri alır. Eğer ödül koyan iki yarışmacı yarışı birlikte kazanırlar da muhallil ikinci duru­ma düşerse, kimse ödülü kazanamaz. Fakat ödül koyan yarışmacılardan birisi birinci olurken öbürü tek basma ikinci olursa ya da diğer yarışma­cıyla birlikte ikinci gelirse, birinci gelen yarışmacı hem kendi koyduğu hem de diğer yarışmacının koymuş olduğu ödülü alır. Eğer muhallil yarışmacı­lardan birisiyle beraber birinci gelirse, yansı birlikte kazandığı yarışmacıy­la birlikte diğer yarışmacının koyduğu ödülü paylaşırlar. İşu kumar sayı­lan bir yarışmayı helâl hale getiren muhaililin katıldığı yarışma bu şartlar içerisinde yapılır. Bu şartlar içerisinde yapıldığı için yarışma kumar ol­maktan kurtulur. Çünkü kumar, yanşan kimselerin ya tamamen kazan­ması ya da tamamen kaybetmesiyle olur. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Oysa muhaililin katıldığı yarışmalarda görüldüğü gibi başka ihtimaller de bu­lunmaktadır.[372] Nitekim 2579 -numaralı hadis de bu gerçeği ifâde et­mektedir.

Hanefi ulemâsından Aynî’nin açıklamasına göre, Hz. Peygamber at koşulan düzenlemiş, yarışmacılardan birinciye, Yemen kumaşından yapıl­mış üç elbise, ikinciye iki elbise, üçüncüye bir elbise, dördüncüye bir dinar beşinciye de bir dirhem, altıncıya da bir gümüş vermiş ve yarışmacılara bu yarışmaların hayırlı, uğurlu ve mübarek olması temennisinde bulun­muştur.[373]

Bazı Hükümler

  1. At yarışları düzenleyerek derece alanlar için Ödül koymak caizdir.
  2. Hayvanı çevikleştirmek ya da koşuya hazırlamak için aç bırakmak caizdir.
  3. Koşuda mesafe tâyini caizdir.
  4. Bir mescid yaptıran şahsa izafe ederek falancanın mescidi demek, caizdir.[374]
  5. …İbn Ömer (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, Peygam­ber (s.a.) atları terbiye edip onlarla yarışmalara katılırmış.[375]
  6. …îbn Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) atlar arasında (yapılan yarışlar için) ödül koymuş ve (en uzun mesafeli yarışma için de) beş yaşındaki atları tercih etmiştir.”[376]

Açıklama

2575 numaraİ1 hadisle ilgili açıklamalar bu hadisler için de geçerlidir.Ancak burada sadece şunu belirtmeye lüzum görüyoruz; Hz. Peygamber’in en uzun menzilli yarışmalar için beş yaşındaki atlan tercih etmesinin sebebi bu, yaştaki hayvanların diğerlerine nisbetle uzun mesafelerde daha dayanıklı olmalarıdır.[377]

  1. Yayalar Arasında Düzenlenen Koşular
  2. …Âişe (r.anhâ)’dan rivayet olunduğuna göre, kendisi Pey­gamber (s.a.) ile beraber bir seferde imiş. (Âişe sözlerine devam ederek şöyle) dedi; “Ben Hz. Peygamber ile yaya olarak bir koşu yaptım ve onu geçtim. Bir süre sonra şişmanlayınca onunla bir müsabaka daha yaptım bu sefer o beni geçti ve “işte bu, (benim seni geçmem) şu (daha önceki senin beni) geçme(nin) karşılığıdır” buyurdu.[378]

Açıklama

Bu hadis-i Şerif Hz. Peygamber’in aile fertlerinin gönüllerini almak ve onların morallerini yükseltmek için

ne kadar hassas olduğunu ve aile fertleri içerisindeki alçak gönüllülüğünü ifâde etmektedir.[379]

  1. Muhallil (Denilen) Yarışmacı Hakkında
  2. …Ebü Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Pey­gamber (s.a.) (şöyle) demiştir ; “Kim, yarışı kaybedeceği önceden kesinlikle belli olmayan bir atı, iki atın arasına (yarışmak üzere) sokarsa, (bu ödüllü yarışma) kumar değildir. Eğer bir kimse, kaybe­deceğinden kesinlikle emin olduğu bir atı, (yarışmacı) iki at arasına (yarışmacı olarak) sokarsa bu kumardır.”[380]

Açıklama

Tarafların karşılıklı Ödüller koyarak düzenledikleri ödüllü at koşularına, yarışı kazanıp kazanamayacağı kesinlikle bilinemeyen ve binicisi yahütta sahibi tarafından hiçbir Ödül kon­mayan üçüncü bir atın iştirak etmesiyle bu “koşular kumar olmaktan ve dolayısıyla ortaya konan ödüller de kumar parası olmaktan çıkar. Fakat bu üçüncü atın yarışı kaybedeceği kesinlikle bilinirse, yarış kumar olmak­tan kurtulamaz. Zira her iki tarafın karşılıklı olarak koymuş oldukları ödülleri kazanmak için yapılan bir yarış kumardan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi kumar her iki tarafın mevcut olan malına bir yenisini kat­mak ya da mevcut malından bir kısmını kaybetmek uğruna düzenlenen bir yarışmadır. Yansı kaybedeceği önceden kesinlikle bilinen üçüncü bir yarışmacının böyle bir yarışmanın neticesini değiştirmeyeceği kesinlikle bel­lidir. Bu bakımdan onun yanşa katılmasıyla katılmaması arasında bir fark yoktur. Yarışma da kumardan başka birşey değildir. Yarışmaya sonradan katılacağını farzettiğimiz üçüncü yarışmacının yarışı kazanacağının Önce­den bilinmemesi halinde ise, sözügeçen yarışmaların kumar olduğu söyle­nemez. Fakat bu nevi yarışmalar bahse girerek bir malı elde etme gayesine matuf bulunduklarından ye diğer yarışmacıların da spora katılma istekle­rini kırdığından caiz değildir. Fakat üçüncü bir yarışmacının yarışmayı kazanma şansının esas yarışmacılara denk olması ve dolayısıyla yarışı kay­bedip kaybetmeyeceğinin önceden kesinlikle bilinememesi halinde ise bu yarış, kumar olmaktan çıkar. Her ne kadar bu durumda da bir bahs so­nunda mal kazanma şansı varsa da, tüm yarışmacıları spora teşvik ettiğin­den ve cihada hazırlayıcı bir çalışmayı gerçekleştirmek gibi dini bir menfa­atten vğ zaruretten dolayı meşru kılınmıştır.

Aynı şekilde taraflardan sadece birisinin ödül koymasıyla yapılan ödül­ler de kumar değildir. Çünkü bu yarış karşılıklı ödül koyarak yapılan ya­rışmalardan farklıdır. Çünkü iki tarafın da ödül koyması şartıyla yapılan yarışmalarda her iki tarafın mevcut malına bir yenisinin ilâvesine ya da mevcut mallarının noksanlaşmasına sebep olan bir durum vardır. Buna kumar denir. Ayrıca iki taraf arasında bir de bahis vardır. Taraflardan sadece birinin ödül koymasıyla yapılan yarışmalarda ise, kumar yoktur. Sadece bahis vardır. Bu bakımdan bu iki yarışı birbirine kıyas etmek doğ­ru değildir. Her ne kadar ikinci yarışma şeklinde bahis varsa da cihada hazırlayıcı bir spor mahiyetinde olduğu için istihsânen caiz kılınmıştır. İki tarafın da ödül koymasıyla düzenlenen bir yarışmada bir mu hail ilin, yani hiç ödül koymadan yanşa katılan ve yansı kazanmada diğerlerinin şansına denk olan üçüncü bir yarışmacının da yarışa katılmasıyla yapılan yarışma­lar da aynen bu şekilde kumar olmaktan çıkar.[381] Muhallilin katılmasıyla yapılan yarışlarda ödülün nasıl paylaştırılacağı 2575 numaralı hadisin şer­hinde geçti.[382]

  1. …(Önceki hadisin) manası (bir de) Mahmud b. Halid, Velid b. Müslim, Said b. Beşir, ez-Zühri (zinciriyle ve) Abbâd isnadıyla rivayet olunmuştur.[383]

Ebû Dâvud dedi ki: “(önceki), Ma’mer, Şuayb ve Akif, Züh-rt’den o da bazı ilim ehlinden rivayet etmiştir. Bize göre bu rivayet daha sahihtir.”[384]

  1. Yarışta Atı Daha Hızlı Koşmaya Zorlamak Maksadıyla Atın Peşine Nâra Atan Ve Çığlık Koparan Bîr Kimse Takmanın Hükmü
  2. …İmran b. Husayn’dan rivayet olunduğuna göre Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;

“Yarışta atın (daha hızlı koşması için) peşine nara atacak bir kimse takmak ve (Yorulduğu zaman onun yerine yarışa devam et­mesi için) yanına yedek bir at almak yoktur.”

(Ravilerden) Yahya (b. Halef, rivayet ettiği) hadisinde, “ödüllü yarışta” kelimesini de ilave etti.[385]

Açıklama

Celeb: Zekat toplamakla görevlendirilen memurun zekatla mükellef olan kişilerin zekatlarını başka bir adam va-

sıtasıyla toplatıp ayağına getinmesidir.

Celebin diğer bir mânâsı da at yarışlarında yarışçılardan birinin kendi atı daha hızlı koşsun diye nara atması için bir adam tutup hayvanın peşine düşürmesidir ki, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte kasdedilen mâ­nâ budur.

Ceneb ise, zekat verenin zekât malını bulunduğu yerden uzaklaştır-masıdır. At yarışlarında bu kelime, at yarışlarına katılan bir binicinin atı yorulduğu zaman at değiştirerek yarışa aynı hızla devam edebilmek mak­sadıyla yedeğinde ikinci bir at taşımasıdır. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte kasdedîlen mânâ budur.

Hz. Peygamber bu hadisiyle, cihada hazırlık maksadıyla düzenlenen at koşullarında celeb ve ceneb tutma yollarına tevessül etmeyi yasaklamış­tın Çünkü bunlar at yarışlarında gözetilen cihada hazırlanma gayesinin ruhuna aykırı olan ve sadece Ödül kazanmayı hedef alan tutum ve davra­nışlardır.[386]

  1. …Katâde (r.a.)’den; demiştir ki: Yarışlarda (yarışacak) atın (daha hızlı koşması için) peşine nara atacak bir kimse takmak ve (yorulduğu zaman onun yerine yarışa devam etmesi için) yanına yedek bir at almak mes’elesi

ödüllü yarışlar(konusun)dadır.[387]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiş bulunmaktadır.[388]

  1. Kılıç Süslenebilir
  2. …Enes (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.)’in kılı­cının kabzasının başı gümüştü.”[389]

Açıklama

kelimesini Hattâbî, kılıcın kabzası üstünde bulunan demir diye açıklamıştır. Kamus müellifi ise, bu kelimenin, “kılıcın kabzasının ucunda bulunan gümüş ya da demir” anlamına geldiğini söylüyor. Biz tercümemizde bu mânâyı tercih ettik.

Avnü’l-ma’bud yazarının naklettiğine göre Şerhü’s-Sünne isimli eser­de bu mevzuda şu görüşler yer almaktadır.

Bu hadis fazla olmamak kaydıyla kılıcı gümüşle süslemenin caiz oldu­ğuna delâlet etmektedir. Kemerleri az bir gümüşle süslemek de aynı şekil­de caizdir. Ancak atların gemlerini ve eğerlerini gümüşle süslemenin hük­mü ulema arasında ihtilaflıdır. Ulemanın bir kısmı bunları gümüşle süsle­menin caiz olduğunu söylerken, bir kısmı da gem ve eğerleri süslemenin aslında hayvanları süslemek demek olduğu görüşünden hareketle haram olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde harpte kullanılan bıçak, kasatura ve benzeri kesici aletlerin az bir gümüşle süslenmesinin cevazı da ulema arasında ihtilaflıdır. Sözü geçen bütün eşyaları altınla süslemenin haram olduğunda ise, ulema ittifak etmiştir.[390]

Hanefi ulemasından İbn Âbidin de bu mevzuda şunları söylüyor: “Ki­şinin, altın ya da gümüşle süslenmesi kayıtsız şartsız haramdır. Ancak süslenme kasdedilmeksizin gümüş yüzük, gümüş kemer takmak ve kılıcı gü­müşle süslemek bu hükmün dışındadır.[391] Fakat kullanılmasına cevaz ve­rilen gümüş eşyalarda bulunan gümüş miktarının bir miskali geçmemesi gerekir.”[392]

Tirmizi bu hadis hakkında şunları söylüyor:

“Bu hadis hasen-garîbdir. Hammâm-Katâde-Enes senediyle rivayet edil­miştir. Bazıları bu hadisi Katâde tarikiyle Said b. Ebi’l-Hasan’dan rivayet ediyor. Said dedi ki: Rasûlullah (s.a.)’in kılıcının kabzasının başı gümüş-tendi.” Nesâî de Katâde tarikiyle Said b. Ebi’l-Hasan’dan gelen rivayetin en sağlam rivayet olduğunu söylemiştir. Nitekim bir numara sonra tercü­mesini sunacağımız hadis-i şerif bu senedle rivayet edilmiştir.[393]

  1. …Said b. Ebi’l-Hasen’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.)’in kılıcının kabzasının ucu gümüş idi.”[394]

(Ebu Dâvud diyor ki her ne kadar) “Katâde (hadisin birini Enes’-ten muttasıl olarak Saidfden de mürsel olarak) rivayet etti (ise de) bu hadisi muttasıl olarak rivayet etmekte Cerir b. Hazim*e uyan bir kimse bilmiyorum.”[395]

Açıklama

Bir önceki hadîs-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi bu hadis-i şerif de kılıcı gümüşle süslemenin caiz oldu­ğuna delâlet etmektedir.

Bilindiği gibi bazı kayıt ve şartlarla gümüşün erkekler tarafından da kullanılmasına cevaz verilmişse de altın ve gümüşün kap-kacak ve ev eşya­sı olarak kullanılması kadın erkek tüm müslümanlara haram kılınmıştır. İmam Gazzâlî bu maddelerin iktisadî hayattan çekilerek evde kullanılmasının topluma zararını şu mânâya gelen sözleriyle ne güzel ifâde etmiştir: “Bu, bir şehrin valisini dokumacılık veya süpürgecilikte kullanmaya ben­zer ki onu hapsetmekten daha kötüdür.”

Avnü’l-ma’bud müellifinin açıklamasına göre, metnin sonuna ilâve edilen cümle Katâde’ye ait değil, musannif Ebû Davud’a aittir. 2585 nu­maralı hadisin sonundaki ta’likte bu gerçeği teyid etmektedir. Ve bir önce­ki hadisi rivayet eden Cerir b. Hazım rivayetinde tek kalmıştır. Dolayısıy­la bir önceki hadisi Katâde’nin Hz. Enes’den muttasıl olarak rivayet ettiğini söyleyen sadece Cerîr b. Hâzim’dır. Mevzumuzu teşkil eden Hadis-i şerif ise, mürsel olmakla birlikte bir önceki hadisten daha sağlamdır. Nitekim musannif Ebû Dâvud bir numara sonra gelecek olan hadİs-i şerifin talikinde bu görüşünü tekrar etmiş ve Dârimî ile Münzirî de bu görüşü savunmuşlar­dır. İbnu’l-Kayyım ise, aksi görüştedir.[396]

  1. …Enes b. Mâlik (önceki hadisin) bir benzerini (daha)rivayet etmiştir.

Ebû Üâvud dedi ki: “Bu (babdaki)hadislerin en sağlamı Said b. Ebi’l-Hasen’in hadisidir. Kalanı zayıftır.[397]

Açıklama

2583-2584 numaralı hadislerin açıklamaları bu hadis-i şerif için de geçerlidir.[398]

  1. Ok İle Mescide Girmenin Hükmü
  2. …Cabir (r,a.)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) mescidde sadaka olarak ok dağıtmakta olan bir adama, onların (uç­larındaki keskin) demirlerinden tutmadan mescide girmemesini em­retti.[399]

Açıklama

Nebi kelimesi “oklar” demektir. Müfredi yoktur. Bir kavle göre müfredi neble cemisi de “enbâl” gelir. Arapların kullandıkları özel oklar için kullanılan kelimedir.[400]

Hadis-i şerif mescid âdabına riâyet edilmesini ve müslümanlara zarar veren ve onları rahatsız eden davranışlardan kacınıldığı gibi onlara zarar vermesi ya da onları rahatsız etmesi ihtimal dâhilinde olan davranışlardan da kaçınılması gerektiğini ifâde etmektedir.

Uçlarında demir bulunan oklarla mescidlere ve müslümanların bulun­duğu yerlere girmek onların bir kaza sonucu yaralanmasına veya korkma­larına sebep olması ihtimal dahilinde olduğu için ümmetine son derece merhametli olan fahr-i kainat efendimiz, böylesi oklarla mescidlere giril­mesini yasaklamıştır. Müslim’in bu mevzuda rivayet ettiği bir hadis de şu mealdedir: “Bir adam birtakım oklarla mescide uğradı. Okların demir­leri açıkta idi. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir müslümanı yaralamasın diye okların demirlerinden tutmasını emretti.”[401]

  1. …Ebu Musa (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) “Biriniz, yanında bir okla mescidimize ya da pazanmiza uğra­yacak olursa, oklarının demirlerine sahip olsun.*’ Yahut, “(onları) “eliyle yakalasın” yahut da “bir miislümana çarpmasın(lar) diye (demirleri) eliyle sıkıca tutsun.” buyurmuştur.[402]

Açıklama

Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre bu hadis müslumanlann kanının az bir mikdarını dökmenin de, çoğunu dökmek gibi haram olduğunu ve müslümanlara zarar vermemek için gerekli tedbirleri almak şartıyla silahla mescide girmenin caiz olduğunu ifâde etmektedir.

Bezlii’l-mechûd yazarının ifade ettiği gibi bu hadis-i şerif ayrıca müslümanlar arasında fitnenin doğmasına sebep olacak bütün yolların kapa­tılmasını, bir başka tâbirle, fitne kapısının açılmaması için bütün tedbirle­rin alınmasını emretmekte, fitneye sebep olacak bütün davranışları yasak­lamaktadır.[403]

  1. Kınından Sıyrılmış Halde Îken Kılıcın Alınıp Verilmesi Yasaktır
  2. …Câbir (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre, “Peygamber (s.a.) kılıcın kınından sıyrılmış halde alınıp verilmesini yasakla­mıştır.”[404]

Açıklama

Kınından sıyrılmış olan bir kılıcı o haliyle bir müslümana vermek ya da birisinin elinden almaya kalkmak tehlikeli bir iştir. Çünkü en küçük bir dikkatsizlik kılıcın bir müslümanı yara­lamasına veya düşerek birinin ayağına ya da başka bir tarafına zarar ver­mesine sebep olabilir. Bu bakımdan Rasûl-i Ekrem efendimiz müslüman-ların çıplak kılıcı biribirlerinden alıp vermelerini yasaklamıştır. Dolayısıy­la İslâmiyette müslümanlar arasında fitne ve fesada sebep olacak veya ha­ramlara götürecek yollar ve kapılar kapatılmıştı . İslam uleması da müslümanların birbirlerinden çıplak kılıç alıp vermelerini tahrimen mekruh gör­müşlerdir.[405]

  1. İki Parmak Arasında Gön Kesmek Yasaktır
  2. …Semûre b. Cündüb (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) iki parmak arasında sırım kesmeyi yasaklamıştır.[406]

Açıklama

Kamus yazarının açıklamasına göre “kadde” fiili birinci babdandır. Bir şeyi tamamen kesmek anlamına gelir. Uzunluğuna kesmek, uzunluğuna yarmak anlamına geldiğini söyle­yenler de vardır. “Seyr” kelimesi ise, “deriden kesilen sırım” mânâsına gelir. Burada kasdedilen ayakkabıcıların kullandıkları deriler ve gönlerdir. Bu iş, bir kişinin bir deriyi parmakları arasında tutup diğerinin de ayakka­bıcı bıçkısıyla kesmesi ile olur. Fakat en küçük bir hata bıçağın parmaklar arasından kayarak deriyi tutan kişinin elinin tamamen veya kısmen kesil­mesine sebep olabilir. Hz. Peygamberin bu fiili yasaklaması da zarara gi­den yolları kapatmak anlamına gelen “sedd’üz-zerîa” kabilinden bir ted­birdir.

Çoğu zaman küçük gibi görülen bu ve benzeri tedbirler alınmadığı zaman fert ve cemiyet için büyük zararların doğmasına ve hatta cemiyetle­rin tamamen çöküp yok olup gitmesine sebep olur. Çünkü hadiselerin ça­pı ne kadar farklı olursa olsun, onların temelindeki mantık aynıdır. Çapı küçük görülen hâdiselerdeki tedbirsizlikler netice itibariyle büyük çaplı hadiselerdeki tedbirsizliklerden farksızdır. Önemli olan zarara giden yollan zarar doğmadan önce kapatabilmektir.[407]

  1. Zırh Giymek
  2. …es-Sâib b. Yezid’in, ismini verdiği bir adamdan rivayet ettiğine göre, “Rasûlullah (s.a.) Unut günü üst üste iki zırh giymiş­tir”, yahut da, “İki zırh giymiştir.”[408]

Açıklama

Metinde geçen “zâhera” kelimesi yardımlaşma ve dayanışma mânâsına gelen “tezahür” mânâsında kullanılmıştır.[409] Burada iki zırhı üstüste giymek anlamına gelmekte­dir. Çünkü üst üste giyilen zırhlar arasında bir yardımlaşma ve dayanışma vardır.

Bu hadisi İbn Mâce de rivayet etmiş, fakat senedinde Ebû Davud’un rivayetinde sözü geçen fakat ismi açıklanmayan adamı hiç anmamıştır. Aynı şekilde Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’i ile Tirmizi’nin Şemail’inde de bu hadis-i şerif rivayet edildiği halde senetlerinde sözkonusu kimseden bahsedilmemiştir.Hanefi ulemâsından Aliyyül-Kârî Şemail Şerhi*nde bu ha­disin sahabî mürsellerinden olduğunu, çünkü es-Saib b. Yezîd’in Unut sa­vaşında bulunmadığını ve o zaman henüz dünyaya gelmediğini söylemiş­tir. Hafız Abdurrauf el-Münâvi de aynı kanaattedir. Bu da gösteriyor ki musannifimiz Ebû Dâvud (r.a.)’in tesbit ettiği gibi râvî es-Sâib, bu hadisi bizzat Rasûl-i zîşân Efendimizden değil, bir başka sahâbîden almıştır, es-Sâib’in bu hadisi aldığı sahâbînin kim olduğu ihtilaflıdır. îbn Abdilberr’in el-İstiab isimli eserinde Muâz et-Temîmî’nin hayatından bahsederken ver­diği bilgiler, bu zatın Zübeyr b. Avvâm olduğunu göstermektedir. Fakat bu zatın Talha b. Ubeydillah olması ihtimali de vardır. Doğrusunu Allah bilir.

Hz. Peygamberin Uhüd savaşında üstüste iki zırnı birden giymesinin hikmeti Allah Teâlâ ve takaddes hazretlerinin “Ey inananlar (uyanık bu­lunup) korunma tedbirlerini alın…”[410] emriyle, “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayınız…”[411] mealindeki ayet-i kerimeye en ileri derecede titizlikle sarılmasından başka bir şey değildir. Nitekim 2514 nu­maralı hadis-i şerifte beyan edildiği üzere “Gözünüzü açın, ki kuvvet atmaktır” buyurarak, mücâhidlerin zırhlı, torpido, denizaltı gemileri, tay­yare, tank, makineli gibi son model harp taarruz ve savunma araçlarıyla donatılmaları ve en güçlü silahları kullanmaları gerektiğini ifade etmiş­tir.[412] Aliyyü’I-kâri’nin açıklamasına göre bu hadis-i şerif savaşa çıkar­ken zırh ve miğfer gibi teçhizatla cihazlanıp düşmanın saldırılarına karşı tedbir almanın tevekküle mani olmadığını ifade etmektedir. Fahr-i kainat efendimizin diğer bir hadisi şerifinde de “Onu (önce) bağla (sonra) tevek­kül et.” buyuruluyor.

Hattâbî’nin de açıkladığı gibi Bu hadisin râvîlerinden Süfyan, bu hadisi es-Saib b. Yezid’den duyduğundan emin değildir. Dolayısıyla bu hadis zayıftır. Ancak diğer hadislerle takviye edilmiştir.[413]

  1. Bayraklar Ve Sancaklar
  2. …Muhammed b. eI-Kâsım*ın azatlı kölesi Yunus b. Ubeyd dedi ki; Muhammed b. el-Kasım Rasûlullah (s.a.) bayrağının nasıl olduğunu sormak üzere beni el-Bera b. Âzib’e gönderdi. (el-Bera b. Âzib de), “Bayrak Nemîre kumaşından, siyah renkli ve kare şek­linde idi.” diye cevap verdi.[414]

Açıklama

Aliyyü’l-kâri’nin açıklamasına göre “râye” büyük bayrak demektir.Hz.Peygamber’in bayrağının adı “Ukâb” idi. Bir askeri birliğe ait olan âleme “liva” denir, “liva” mızrağın ağaç kısmına sarılan bir bez parçasıdır. “Râye” ise, askeri birli­ğin alâmeti olup, “ümmü’1-harb” ismiyle künyelendirilir. Livadan daha üstündür. Turbeştî’nin beyânına göre “râye”, harp kumandanını temsil eden bir âlem, liva ise, devlet reisini temsil eden bir alemdir. Binaenaleyh “liva” râye’den üstündür. Müslim şerhinde de “râye” küçük bayrak, “li-va”ise, büyük bayraktır,denilmek suretiyle bu görüş tercih edilmiştir. Nitekim, “Kıyamet gününde livâü’l-hamd benim elimde olacaktır. Hz. Âdem ile ondan sonra dünyaya gelmiş olan kimseler de benim livamın altında toplanmış olacaklardır” mealindeki hadis-i şerif te bu gerçeği te’yid et­mektedir.[415] Mütercim Âsim Efendi Kamus tercümesi Okyanus’ta “râye” kelimesinin sancak, “liva” kelimesinin de bayrak anlamına geldiğini ifâde ettikten sonra bu kelimelerden herbirinin diğeri yerinde kulamlageldiğini de söylemiştir. Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözcüğü’nde M.Zeki Pakalın da vak’a-nüvis Vasıf Efendiden naklen şu açıklamaları kaydediyor: “Ulemay-ı luğat beyninde, liva ve râyet bir manadadır. Fakat asrımızın ıstılahına göre liva bayrak ve râyet sancak diye tercüme olunur.”[416] Bu mev­zuda İmam Muhammed (r.a.) es-Siyer’l-Kebîr isimli meşhur eserinde şun­ları söylüyor: “Ukab, Peygamber (s.a.)’in bayrağının ismiydi. Nitekim başka eşyalarının da isini vardı. Sarığının ismi es-Sahab, atının ismi es-Sekb, katırının ismi de Düldül’dür. Liva sultana ait olan ve onun önünde çeki­len sancaktır. Râye ise, her komutan ve askeri birliğin ve o birliğin fertle­rinin altında toplandıkları bayraktır.[417]

Asrımızın kıymetli ilim adamlarından Muhammed Hamidullah da bu mevzuda şunları söylemiştir: “Meselenin çözüm yolu olarak şunu düşünü­yoruz: Liva müşrik Mekke’de düşmana karşı hücum ve çarpışma esnasın­da ordunun en kahraman ve yiğit eri tarafından taşınan umumiyetle aske­ri sancaktır. Halbuki râye ordu kumandanının alâmet veya timsali olan bir bayraktır. Bu iki kelime bazan eşanlamlı olarak da kullanılmıştır. îs-lâm’da ise bu, zıt anlama bürünmüştür…”[418]

“…Görüldüğü gibi aynı şey bazı kaynaklar tarafından liva, diğerleri tarafından da râye olarak adlandırılmaktadır ki bu durum, her iki ıstıla­hın da esasında eş anlamlı olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanılabilece­ğini ve henüz Hayber devrindeki teknik manayı iktisab etmediğini ve an­cak bu Hayber savaşındadır ki ordu kumandanının liva çekme hakkına ve orduya mensub her birliğin de râye sahibi olma hakkına malik olduğu­nu isbat etmektedir.

Kelime aslı bakımından liva sarılıp dürülen şey’e işaret eder ki, teşhi­re ihtiyaç duyulmadığı vakit rabtedilmiş bulunduğu bir nevi mızrağın üze­rine sarılıp dürülen kumaş parçası manasınadır. Râye kelimesinin kökü görmek’dir ki, kendisinin veya düşman ordusunun merkezini gösteren şeye işaret eder, yani kumandanın itibarî olarak bulunduğu yeri gösterir.[419] Daha sonraki devirlerde Milli varlığı temsil eden sembollere bayrak (râye), askeri birlikleri temsil eden sembollere de (liva = sancak) ismi verilmiştir. Metinde geçen “N emir e” siyah ve beyaz çizgili yün kumaş demektir. Kaplan derisine benzediği için bu kumaşa Kaplan anlamına gelen nemir kelimesinden türetilen “Nem i re” ismi verilmiştir.

Bayrakların siyah olmasının hoş karşılanması savaşçıların siyah rengi seçmelerindendir. Her topluluk kendi bayrağının çevresinde toplanırlar. Siyah renk günün aydınlığında daha iyi ve rahat görünür. Hele tozlu ve dumanlı zamanlarda başka renklerden daha iyi seçilir. Askerler savaş es­nasında birbirlerini kaybettikleri zaman siyah bayrakları sayesinde biribirlerini daha rahat bulabilirler. İşte bu yüzden mücâhidler bayrakları için siyah rengi tercih ederler.

Şer’î yönden ise, bayrakların beyaz, sarı yahut kırmızı olmalarında bir sakınca yoktur. Sancaklarda beyazın seçilmesi ise, Rasûlullah (s.a.)’ın; “Al­lah yanında elbisenin en sevimlisi beyaz olanıdır. Canlılarınız beyaz giysin ölülerinizi de onunla kefenleyin’* hadis-i şerlerinden kaynaklanmaktadır ve her orduda ancak bir sancak bulunur.[420]

  1. …Cabir (r.a.)’den merfu’ olarak rivayet olunduğuna gö­re “Peygamber (s.a.) Mekke’ye girdiğinde sancağı beyazdı.”[421]
  2. …Simak’m haber verdiğine göre, kavminden bir kimse, “Ben peygamber (s.a.) in bayrağını sarı renkli olarak gördüm” de­miştir.[422]

Açıklama

Bu hadisi rivayet eden ravinin ismi ile Hz. Peygamberin sarı bayrak taşıdığı bu savaşın hangi savaş olduğu hadis

sarihleri tarafından tesbit edilememiştir.

Bazı hâdis-i şeriflerde hz. Peygamberin bayrağının siyah olduğu ifade edilirken[423], burada sarı olduğundan bahsedilmesi bu hadisler arasında bir çelişki olduğu anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamberin bazı seferlerde siyah bazılarında da beyaz bayrak taşımış olması mümkündür. Nitekim, Prof. M. Hamidullah’ın şu sözleri de bu gerçeği te’yid etmektedir.

“….Hz. Peygamber zamanında orduya mahsus asgari iki nevi bayrak bulunuyordu ki renkleri başka başkaydı….”[424]

  1. (Zayıf Atlar, Yada) Zayıf Atlılar Ve Aciz Kimseler Yüzüsuyu Hürmetine (Allah’tan Düşmana Karşı) Zafer İstemek
  2. …Cübeyr b. Nüfeyr el-Hadrami’den rivayet olunduğuna göre kendisi Ebu’d-Derdâ’yı şöyle derken işitmiştir: “Ben Rasûlul-lah’ı(s.a.) şöyle buyururken dinledim:

“Bana zayıfları çağırınız (da ben onların yüzü suyu hürmetine Allah’dan düşmanlara karşı zafer dileyeyim). Çünkü siz ancak za­yıflarınızın duası bereketi) ile nzıklandınlır ve yardım edilirsi­niz…”[425]

Ebu Davud dedi ki: “Zeyd b. Ertat, Adiyy b. Ertat’ın kardeşi­dir.”[426]

Açıklama

Bab başlığında geçen ” = Hayl” kelimesi “atlar” manasına gddiği gibi athlar mânâsına da gelebilir. Bu başlık altında verilen hadis, başlıkta,bulunan”hayl” kelimesinin ifade etti­ği bu iki mânâdan ikincisine daha uygun düşmektedir. Buna göre başlığın mânâsı şöyledir: “Zayıf atlılar yüzüsuyu hürmetine zafer dilemek”. Eğer sözkonusu kelimenin “atlar** manasında kullanıldığı kabul edilirse başlık “zayıf atlar yüzüsuyu hürmetine zafer dilemek” anlamına gelir. Nitekim “Eğer Allah’ın rükûda bulunan kullan ile süt emen çocuklar, merada ot-layan hayvanlar olmasaydı üzerinize azab üstüne azab yağardı.”[427] mea­lindeki hadis-i şerifte hayvanlar sebebiyle Allah’dan yardım istemenin caiz olduğunu ifâde etmektedir. Binaenaleyh bab başlığında geçen hayl kelime­sine iki şekilde de mânâ vermek caizdir.

Mevzumuzu teşkil eden bu Ebû Davud hadisinin mânâsı şudur: “Siz bana güçten kuvvetten yoksun olan ve fakr u zaruretden dolayı halk tara­fından önemsenmeyen müslümanları çağırınız, ben onlarla birlikte oturup Allah’dan düşmana karşı zafer dileyeyim. Çünkü siz onların yüzüsuyu hür­metine rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz. Zira onların ihlaslan ve Allah’a yakınlıkları sizden daha fazla olduğundan onların yüzü suyu hürmetine yapılan dualar makbuldür. Kuvvetli kimseler ise, kuvvetlerine güvenip kibre kapılırlar ve cesaretlerine güvenirler. Oysa zafer sadece azîz ve hakîm olan Allah’ın yardımıyla kazanılır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle, “Kuvvetli mü’min, Allah yanında zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her iki­sinde de hayır vardır…”[428] mealindeki hadis-i şerif arasında bir çelişki yok­tur. Çünkü övülen kuvvetten maksat, mü’minin Allah yolundaki azimeti­nin şiddetidir. Övülen zayıflıktan maksat da bedenen zayıf olan mü’minin etrafına karşı takındığı mülayim tavır, şefkat ve Allah’ın celal sıfatının tezahürünü görmesinden doğan tevâzuudur. Yahut da burada yerilen kuv­vetten maksat büyüklenme ve zâlinüeşmedir, orada yerilen zayıflıktan maksat da yüce Allah’ın haklarını yerine getirme hususunda gösterilen zaaf ve gayretsizliktir. Nitekim Hadis-i şerifte, “Siz zayıfların kuvvetiyle zafere erersiniz” demeyip de; “Siz onlar (in duası) He zafere erd iri I irsiniz” buyurulması da bunu gösterir.[429]

  1. Kişinin Parola Kullanması
  2. …Semüre b. Cündüb (r.a.)’den; demiştir ki: “Muhacirle­rin parolası “Abdullah”, Ensâr’ın parolası ise “Abdurrahmân” idi.[430]

Açıklama

Şiar; alâmet, parola, muharebe zamanlarında birbirini tanıyıp bilmek için askerlerin kendi aralarında tayin ettikleri alâmet ve tâbirdir. Ashab-ı kiramın birçok muharebelerde şiarları, “emit, emit = Öldür, öldür” kelimesi idi. Düşman kahr ve tenkile muvaffakiyetle­rine tefe’ül için bunu şiar ittihaz etmişlerdi. İnsanların gömleğine ve mut­lak bedenine temas eden libasına ve at kısmının çuluna da şiar denir.[431] Hz. Peygamber devrinde üniforma yoktu. Muhammed (s.a.) harp es­nasında kendi askerlerinin silah arkadaşlarını düşmandan ayırması için us­ta bir metod kullanıyordu. Her cihat için bir “şiar” (ayırıcı kelime, paro­la) seçiyor, müslümanlar ferden karşılaştıkları zaman yüksek sesle bunu söylüyorlardı. Bu parola kelimeler, üniformaların görülemeyeceği zaman yani geceleyin dahi fevkalâde kullanışlıydı. Bununla beraber Bedir muha­rebesinde elbiselerde bazı ayırıcı işaretler bahis mevzuudur.[432] Yukarıda ter­cümesini sunduğumuz ve mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif Hz. Pey­gamberin harp zamanlarında parola kullandığını, muhacirlerin parolasının “Abdullah”, ensarın parolasının da “Abdurrahman” olduğunu ifade et­mektedir. Fakat Münzirî’nin beyânına göre, senedinde el-Haccac b. Ertat bulunduğundan bu hadiste delil olma niteliği yoktur.[433]

  1. …İyas b. Seleme’nin babası (Seleme)’den; demiştir ki; “Biz Peygamber (s.a.) zamanında, Ebu Bekr (r.a.)’le birlikte savaşa çıktık, parolamız, “Öldür, öldür” idi.[434]

Açıklama

Hz. Ebu Bekr*in “öldür öldür” kelimelerini parola olarak kullandığı savaşın, Seleme b. el-Ekvâ ile birlikte Necid üzerine düzenlediği seriyye olması gerekir. Bazılarına göre bu savaşta kullanı­lan “öldür Öldür” kelimesinin muhatabı Allah’dır. Çünkü her ne kadar darbeyi vuran kul ise de o darbeyi yiyen kimseyi öldüren Allah’dır. Allah onun ölmesine izin vermemişse, indirilen darbe onun ölmesini sağlayamaz. Bu görüşe göre sözü geçen parolanın tamamı “Ey yardım edici olan Allah, düşmanı öldür” şeklindedir. Fakat cümlenin başında bulunan “Yâ nasır!” kelimesiyle sonundaki “el-adüvve” kelimesi hafzedilmiş ve cümleye kuvvet kazandırmak için “emit” kelimesi tekrar edilmiştir. Bazılarına göre de bu cümlenin muhatabı tüm müslüman gazi­lerdir ve cümlenin aslı “Ey Allah’ın yardımına mazhar ol­muş asker, öldür” şeklindedir. Fakat “Ya mansur!” kelimesi hazfedilmiş ve cümleye kuvvet kazandırmak için kelime tekrar edilmiştir. Hadiste “emit” kelimesinin iki defa tekrarlanmış olması, parolanın böyle “emit” kelime­sinin üstüste iki defa tekrarlanmasından meydana geldiğini ifade etmek için değil de bu kelimenin bir parola olarak tüm askerlerin dilinde dolandı­ğını ifade etmek için böyle üstüste iki defa zikredilmiş olabileceği de düşü­nülebilir.

Hattâbî’nin de açıkladığı gibi ashab-ı kiram savaşta geceleri karşılaş­tıkları kimselerin kendilerinden olup olmadığını anlamak için aralarında “emit emit” kelimelerini parola olarak seçerlerken aynı zamanda bu keli­melerin kendileri için uğur getireceğine de inanmışlar. Bütün düşmanları­nın öldürüleceğine ve kendilerinin zafere ulaşacağına dair olan temennile­rini bu kelimelerle ifade etmişlerdir.[435]

Bazı Hükümler

  1. Harpte parola kullanmak caizdir.
  2. Bazı kelimeleri hayırlı saymak caizdir.[436]
  3. …(Sahabe-i kiramdan) bir kimse Peygamber (s.a.)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir; “Eğer geceleyin baskına uğrarsanız parolanız, ha mîm lâ yünsarûn olsun”[437]

Açıklama

Hattâbî’nin açıklamasına göre, “ha mîm lâ yünsarûn” cümlesi, dua cümlesi değil, ihbârî bir cümledir. Bir başka ifadeyle bu cümle kafirlerin muzaffer olamamaları için bir duâ değil, kafirlerin muzaffer olamayacağını bildiren bir haberdir. Cümlenin başında bulunan harfleri, yemin manasında kulamlan Allah’ın isimlerinden bir isimdir ve’İbn Abbas (r.a.) den rivayet edilen “Ha mîm, Allah’ın isimlerinden bir isimdir” anlamında bir de hadis vardır. Binaenaleyh bu cümle “Allah’a ye­min olsun ki o kâfirler size karşı muzaffer olamayacaklardır** anlamına gel­mektedir. Nitekim lbnü’1-Esir de en-Nihâye isimli eserinde bu manayı tercih etmiştir. Bazılarına göre bu cümlenin başında “deyiniz’* kelimesi var­dır. Yani cümlenin aslı “kûlû hâmîm = Ha mim deyin” şeklindedir. Bu emri duyan kimselerin, “Bu sözü söylediğimiz zaman ne olur? dedikleri ve bu so­ruya da, “La yünsarûn = düşmanlar galib gelemezler” diye cevap verildiği farkedümiş ve bu şekilde ortaya çıkan “Hamim lâ yünsarûn” cümlesi müs-lümanların parolası olmuştur. Hadis imamlarından Ebu İsa et-Tirmizi bu hadis hakkında şunları söylemiştir: “Bu babda Ebu Seleme el-Ekva (r.a.) dan da bir hadis rivayet edilmiştir. Bazıları bu hadisi Ebu İshak’dan, es-Sevri’nin rivayeti gibi rivayet ettiler. Aynı zamanda bu hadis Ebu İshak -el-Mühelleb b. Ebi Sufre yoluyla- Rasûlullah (s.a.) den mürsel olarak rivayet edildi.”[438]

  1. Kişi Yolculuğa Çıktığı Zaman Nasıl Dua Eder?
  2. …Ebu Hüreyre (r.a.) den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) yol­culuğa çıktığı zaman (şöyle) dua ederdi: “Ey Allah’ım (hazarda oldu­ğu gibi) yolculukta (da) arkadaş(ım) ve aile(m) de vekil(im) sensin. Yolculuğun sıkıntısından, üzüntülü dönüşten, aile ve malda kötü hal(e düşmek) den sana sığınırım. Ey Allahım, bizim için yeri dür ve bu yol­culuğu bize kolaylaştır.”[439]

Açıklama

“Va’sa” kelimesi şiddet ve meşakkat anlamlarına gelir. Üzerine basınca ayak gömüldüğü için üzerinde zorluk la yürünebilen kumlu yol anlamına gelen ” = el-va’su” kökünden tü­remiştir.Binaenaleyh ta’biri burada, “yolculuğun meşakkati ve sıkıntısı” anlamında kulanılmıştır. Metinde geçen cüm­lesinin aslı =Hazarda olduğu gibi seferde de gerçek sahibim sensin” şeklindedir. Tercümemizde bu hususu göz önünde bulun­durduk ve cümlenin aslında bulunduğu halde, metinde zikredilmeyen keli­melere parantez içerisinde yer verdik. Hz. Peygamberin duasının bu cümlesinde “… .Nerede olursanız olun, o sizinledir…” [440], âyeti kerimesine İşaret vardır. Metinde geçen “keâbe” kelimesine gelince, seferden eli boş ola­rak dönmek veya dönüşte malının mülkünün helak olduğunu görmek, ya da ailesinin hastalandığını veya öldüğünü öğrenmek gibi durumların tevlid edeceği gam, keder, sıkıntı ve üzüntülerdir. el-Münkaleb ise, “seferden dönmek” anlamına gelen bir mimli masdardır.

sözü ise, ailenin ve malın bakılınca insana sıkıntı ve üzüntü verecek kötü bir duruma düşmesi demektir[441]. Yâni, ey Allahım yolculuğumdan döndüğüm zaman ailemi ve mallarımı kötü bir şekilde gör­mekten sana sığınırım, yolculuğumun bu şekilde sonuçlanmasından ve yol­culuğumun sonunda böyle bir manzara ile karşılaşmaktan beni koru*’ demektir.

cümlesi ise, “Yeri dürmek suretiyle bu uzun yolculuğu bi­zim için kısalt ve kolaylaştir” demektir. Bu cümle Allah’ın dilediği zamanı ve mekanı tayyedeceğine bir işarettir. Nitekim Allah’ın bu işle görevli me­lekleri vardır. Allah Teâlâ istediği anda o melekler zamanı ve mekanı kağıt gibi katlayıp dürmek suretiyle zaman ve mekan sınırlarını altüst ederler.[442]

  1. …îbn Ömer’in Aliy el-Ezdi’ye anlattığına göre Rasûlullah (s.a) yolculuğa çıkarken devesinin üzerine dimdik oturduğu vakit, üç (defa) tekbir getirir sonra, “Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)ın şanı yücedir. Yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdık. Biz el­bette Rabbimize döneceğiz”[443] “Ey Allahım! Senden bu yolculuğu­muzda (bize) iyilik ve takva (üzere olan) amel(ler)den de senin razı olacaklarını (nasibetmeni) dilerim. Ey Allah’ım! Bize bu yolculuğu­muzu kolaylaştır. Bizim için uzaklığı dür. Yolculukta arkadaş, ailede ve malda vekil sensin.” derdi. (Yolculuktan) döndüğü vakit de aynı duayı okur ve bu duaya (şunu da) ilâve ederdi; “Biz dönenleriz, tevbe edenleriz, ibâdet edenleriz. Rabbimize hamdedicilerîz.” Peygamber (s.a.) ve askerleri (savaşa giderlerken) tepelere çıkınca; “Allahü ekber” (tepelerden) inince de; “sübhanaflah” derlerdi. Namaz(daki tekbir ve teşbihler) buna göre konmuştur.[444]

Açıklama

Fahr-i kainat efendimiz herhangi bir yolculuğa çıkarken bu hadis-i şerifte öğretilen duayı ya da önceki hadis-i şerifte gev’en dua gibi bir dua okurdu.

Şafii ulemasından Nevevi, Hz. Peygamberin yolculuk esnasında ve di­ğer zamanlarda okumuş olduğu duaları “el-Ezkâr” isimli meşhur eserinde toplamıştır. Sefere çıkacak olan bir kimsenin Hz. Peygamberin yola çıkar­ken okuduğu dualardan birini okuması müstehabdır.

Hz. Peygamberin askerleri savaşa giderken tepelere çıktıkça Allahu ekber, Allahu ekber sadalarıyla tekbir getirir, tepelerden inince de “sübhanellah, sübhanellah” sadalarıyla Allahı teşbih ederlerdi. Namaz da şeklini buradan almış, cihâd ruhu ve neşvesi bu şekilde namazda da tecelli etmiştir. Şöyleki namaza başlarken kıyamda iftitah tekbiri alınır. Kıyamdan rükuya eğilince “sübhâne rabbiyelazim” denildiği gibi rükûdan secdeye inince de “sıibhâne rabbiye’l-a’la” denilir. Bu durum namazın, bütün faziletleri için­de toplayan en faziletli bir ibadet olduğunu gösteren delillerden birisidir.[445]

  1. Mücâhîdleri Uğurlarken Yapılacak Dua
  2. …İbn Ömer Kaze’a’ya hitaben “Gel! Ben seniRasûlullah (s.a.)’ın (mücahidleri ve) beni uğurladığı gibi uğurlayayım” dedi (ve şöyle dua etti): “Senin dinini, emanetini ve amellerinin sonuçlarını Al­lah’a emânet ediyorum”[446]

Açıklama

Hz. Peygamber yolculuğa çıkan mücâhidleri uğurlarken, “Senin dinini, arkanda emanet olarak bıraktığın çoluk-çocuğunu ve diğer emânetlerini Allah’a emanet ediyorum ve ondan muhafaza etmesi­ni hayatın boyunca yapacağın amellerini hayırla neticelendirmesini diliyorum” diye dua ederdi.

İbn Ömer, Kaze’a’yı bu şekilde uğurlamış ve Hz. Peygamberin mücâ­hidleri bu şekilde uğurladığını ifâde etmiştir.

Bir hadis-i şerifte ifâde edildiğine göre, “Azîz ve celîl olan Allah’a bir şey emânet edildiği zaman o şeyi mutlaka muhafaza eder”[447]. O emâneti he­der olmaktan korur. Ona musallat olan zâlimleri dünyada ve âhirette ceza­landırır.[448]

  1. …Abdullah el-Hatmî’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) (düşmanla savaşmak üzere yola çıkan) asker(ler)i uğurlamak istediği zaman; “Sizin dininizi, emanetlerinizi ve amellerinizin sonuçlarını Al­lah’a emanet ediyorum” derdi.[449]

Açıklama

Metinde geçen “emânet” kelimesinden maksat, kişinin yola çıkarken geride emânet olarak bıraktığı aile fertleri ve mallan olabileceği gibi, yola çıkarken kendisine bırakılan emânetler de olabilir. Fahr-i kainat efendimizin uğurlamak istediği kişilerin geride bıraktıkları ve­ya yanlarında taşıdıkları emânetlerin muhafazasını Allah’dan isterken bu emâ­netler arasında dinin muhafazasını da istemesi yolculuğun pek çok meşakkatlerle dolu olması cihetiyle en büyük emânetlerden biri olan dini sorumlulukların yerine getirilmesi hususunda bir takım tehlikelerin ve engelle­rin mevcut olmasından ileri gelmiştir. Bu yüzden Hz. Peygamber uğurlamak istediği kimselerin dinlerini de iyice muhafaza edebilmeleri için Allanın on­lara yardım etmesini dilerdi.

Bu hadisle ilgili diğer hususlar bir önceki hadisin şerhinde açıklanmış olduğundan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[450]

  1. İnsan (Bir Hayvana Veya Araca) Bindiği Zaman Nasıl Dua Eder?
  2. …Ali b.Rabia’dan; demiştir ki: Ben Ali (r.a.)’yi binmesi için kendisine bir hayvan getirildiği sırada gördüm. Ayağını özengiye basınca, “bismillah = Allah’ın adıyla” dedi; hayvanın sırtına dosdoğ­ru yerleşince de “Elhamdülillah; Hamd Allah’a mahsustur” dedi. Son­ra “Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)’in şanı yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdik. Biz elbette rabbimize döneceğiz”451 okudu. Sonra üç defa “elhamdülillah” sonra üç defa da “Allahü ekber=Allah en büyüktür” dedi. Sonra da ” =Seni her türlü noksan sıfat­lardan tenzih ederim. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla, gerçekten, günahtan ancak sen bağışlarsın” diye dua etti ve arkasından gülüm­sedi. Bunun üzerine (kendisine)

Ey müminlerin emiri! Seni güldüren nedir? diye soruldu. (Ö da şöyle) cevap verdi:

Ben Peygamber (s.a.)i benim yaptığım gibi yaptıktan sonra gü­lerken gördüm. Bunun üzerine, Ey Allah’ın Rasulü, seni güldüren ne­dir? diye sordum. “Şüphe yok ki senin Rabbin, bir kulunun – günahlan kendisinden başka bir kimsenin affedemeyeceğini bilerek- (ey Allahım) günahlarımı affet demesinden memnun olur” buyurdu.[452]

Açıklama

Hz. Ali’nin, hayvanına binerken sırasıyla okuduğu bu duaların tümünü Hz. Peygamberden öğrenmiş ve onun sünnetine uymak için bu duaları belli bir sıraya ve sayıya göre okumuştur. Hayva­na binerken, Önce besmele çekmiş, sonra üç defa elhamdülillah üç defa da “Allahu ekber” demiştir. “Elhamdülillah” ve “Allahu ekber” cümleleri­nin üç defa tekrarlanmasmdaki hikmet, bu duaların insanın içinde bulundu­ğu üç zamana da yani mazi (geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve istikbal (gelecek zaman)a da şâmil olması içindir. Ya da bu duaların dünya hayatı, ruhlar alemi ve âhiret hayatına da şâmil olması içindir. Hayvanın sırtına dosdoğru otur­duktan sonra elhamdülillah demekten maksat, Allah’ın hayvanları veya di­ğer vasıtaları insanın emrine müsahhar kılmasının büyük bir nimet olduğunun hatırlanması ve bunun şükrünün lisanen ifasıdır.

Bazılarına göre elhamdülillah cümlesinin üç defa tekrarlanmasından mak­sat şudur: Birinci hamd, Allah’ın hayvanları müsahhar kılmasındandır. İkinci hamd, Allah belalardan koruduğu içindir. Üçüncüsü de Allanın verdiği di­ğer nimetlere şükür içindir. Tekbirin üç defa tekrarlanmasmdaki hikmet ise şudur: Birinci tekbir Allah’ın zatındaki azamet ve kibriyasına işaret içindir.İkincisi sıfatlarım ta’zim içindir. Üçüncüsü ise, Allah’ın mekandan ve me­kanı istiva etmekten münezzeh olduğuna işaret içindir. Allah’ın azametini ve nimetlerinin çokluğunu bilen ve zikreden bir kimsenin bu nimetlerin şük­rünü edâ etme hususundaki kusurunu göreceği gayet tabii olduğundan, sö­zü geçen duaları “Ben nefsime zulmettim, beni bağışla” anlamına gelen dualar ta’kib ediyor.

Hz. Ali bu duaları okuyup bitirdikten sonra kendisine “Ey müminlerin emiri seni güldüren nedir?” diye sorulması bu hadisenin Hz. Ali’nin hilâfeti döneminde vukua geldiğine delalet etmektedir.

Memnun olmak veya olmamak, hadiselerden müteessir olan aciz var­lıklara mahsus hissi haller olduğundan Allah teâlâ bu gibi hallerden münez­zehtir. Binâenaleyh metinde geçen “memnun olur” kelimesi “Allah ona çok sevab yazar” anlamına gelir.[453]

  1. Bir Yerde Konaklayan Kimse Hangi Duayı Okur?
  2. …Abdullah b.Amr (r.a.) demiştir ki: Rasûlüllah (s.a.) yol­culuğa çıktığı zaman gece oldumu (şöyle) dua ederdi: “Ey arz! Benim Rabbım da senin Rabbın da Allah’dır. Senin şerrinden, sende olanla­rın şerrinden, sende yaratılanların şerrinden ve üzerinde gezen yaratıkların şerrinden Allah’a sığının m. Aslan’ın şerrinden» büyük yılanın şerrinden, yılan ve akreb şerrinden, bu yerde oturan (yaratıklar)ın şer­rinden, doğuran kimselerin ve doğurduklarının şerrinden de Allah’a sığınırım.”[454]

Açıklama

Her ne kadar hitaba elverişli olart sadece akıl sahipleri ise de canlı, cansız tüm yaratıklar Hz.Peygamberin hitabına müsâid ve müsteiddirler. Binaenaleyh Hz. Peygamberin yere hitabı aynen şuur­lu ve akıl sahibi bir yaratığa yapılan hitap gibi hakiki bir hitaptır. Nitekim Allah teâlâ yere ve göğe hitaben, “Ey arz, suyunu yut ve ey gök tut” buyurmuştur.[455]

Yerin şerrinden maksat, insanın orada isyan edip günah işlemesi, yolu­nu şaşırması, bir takım zorluklarla ve belâlarla karşılaşması iniş ve çıkışlar­da düşüp kalkmasıdır.

Yerde olanların şerrinden maksat, oranın soğuğu, sıcağı ve iklimin bozukluğudur. Oradaki yaratılanların şerrinden maksat ise, orada bulu­nan zararlı böceklerdir.

“el-Esved” kelimesiyle kasdedilen büyük yılanlar, el-hayye kelimesiy­le kasdedilen de tüm yılan cinsidir. Büyük yılanın şerrinden Allah’a sığı­nıldıktan sonra ayrıca tüm yılanların şerrinden de Allah’a sığınılması, hu-sûsdan sonra, umûm’un zikri kabîlindendir. Nevevî’nin açıklamasına göre metinde geçen, “yerin sakinleri” kelimesinden maksat, orada yerleşen cin­lerdir. Doğurandan maksat iblis, doğandan maksatda şeytanlardır.

Hattâbî’ye göre beled kelimesi, üzerinde bina ve ev olsun veya olma­sın canlıların, barınağı olan yer anlamına gelir. Ancak burada üzerinde bina bulunmayan yer anlamında kullanılmıştır. Çünkü Hz. Peygamber bu duayı yolculuğu esnasında, çölde yapmıştır.

Hadisin zahirine bakılırsa Hz. Fahr-i kainat efendimiz yolculuğu es­nasında güneş batınca bir yerde konaklasa da konaklamasa da bu duayı okurdu. Muhakkik müfessirlerden Kurtubî’nin “…Alemler içinde Nuh’a selam var.”[456] ayet-i kerimesinin tefsirinde açıkladığına göre her kim ge­celeyin bir yerde konaklar da bu ayet-i kerimeyi okursa o kimseyi yılanlar ve akrepler sokamazlar.[457]

  1. Akşam ile Yatsı Arasında Yolculuk Yapmanın Kerahati
  2. …Cabir (r.a.) den; demiştir ki: “Resulullah (s.a.);

“Güneş batınca yatsının koyu karanlığı çökünceye kadar hayvanlarınızı (dışarı) salmayın.Çünkü şeytanlar güneş batınca, yatsının karanlığı gidinceye kadar (ortalıkta) fesat çıkarırlar.”[458]

Ebu Davud dedi ki: “Fevaşi yeryüzüne daılan her şey demektir.”[459]

Açıklama

Fevaşi: Koyun, keçi, sığır gibi dört tarafa dağılan hayvanlar ve çocuklar demektir.Faşiye kelimesinin çoğuludur.

Fahme: Kömür demektir. Akşamla yatsı arasının karanlığı kömüre benzediği için Araplar bu vakte fahme ismini vermişlerdir.Yatsı ile sabah arasında kalan vakte de “as’as” derler.

Bu hadis-i şerif akşam ile yatsı arasında hayvanları ve çocukları dışarı salmanın doğru olmadığını çünkü o saatlaede şeytanların fesat çıkarmak üzere ortalıkta kol gezdiklerini, binaenaleyh şeytanların şerrinden emin olamnın yolarını bilmeyen çocuklara ve hayvanlara musallat olabilceklerini ifade etmektedir.İmamı Nevebi’nin açıkladığı gibi şeytanın kapalı bir kabı açabilmesi, bağlı bir tulumu çözebilmesi, kilitli bir kapıyı açabilmesi bir çocuğa veya başkasına musallat olabilmesi için ortamın müsaid ve ara­dığı sebeplerin mevcut olması gerekir. Ancak o zaman buna muvaffak olabilir. Aksi takdirde hiçbir yaratığa bir zarar veremez. Nitekim bir hadis-i şerifte açıklandığı üzere “kul evine girerken besmele çekerse şeytan, -bize bunların yanında gecelemek yoktur- der” ve oradan uzaklaşıp gider.[460] Bab başlığından anlaşıldığı üzere her ne kadar Musannif Ebû Dâvud bu hadisten akşam ile yatsı arasında yolculuk yapmanın mekruh olduğu mânâsım çıkarmışsa da bu mânâ çok uzak bir ihtimaldir.[461]

  1. Hangî Gün Yolculuğa Çıkmak Müstehabdır
  2. …Ka’b b.Mâlik’den; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) Per­şembe gününün dışında pek az yolculuğa çıkardı.”[462]

Açıklama

Bu hadiste ifade edildiği üzere Hz. Fahri kâinat efendimiz yolculuğa çıkmak için Perşembe gününü tercih ederdi. Bu sebeple ekseriyetle yolculuklarını perşembe günleri yapardı. Nitekim hacca giderken de perşembe günü yola çıkmıştı.[463]

Bu bakımdan yolculuğa çıkmak için perşembe gününü seçmek sünnet ise de, herhangi bir engelle karşılaşıldığı takdirde haftanın diğer günlerin­de yolculuğa çıkmakta da bir sakınca yoktur.[464]

  1. Erken Yola Çıkmanın Fazileti
  2. …Sahr el-Gâmidî’nin rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.), “Ey Allahımî Ümmetim için (gündüzün) erken vakitlerim be­reketli kıl.” diye dua etmiştir. (Sahr sözlerine şöyle devam etti: Pey­gamber) “bir askerî birliği veya orduyu savaşa gönderdiğinde, onla­rı gündüzün ilk vaktinde gönderirdi.” Sahr ticaretle uğraşan bir adam­dı. Ticaret mallarını gündüzün ilk vakitlerinde gönderirdi. Bu yüz­den zenginleşti ve malı çoğaldı.[465]

Ebû Dâvud dedi ki; “Bu, Sahr b. Vedea’dır”[466]

Açıklama

Hz. Peygamber, erken saatlerin bereketli olması için dua etmiş. Allahdan, ümmetinin gündüzün erken saatlerinde

yaptıkları ticâretlerin, yolculukların ve diğer işlerin bereketli olmasını, yi­ne sabahın erken saatlerinde yapılan ibâdetlerin de feyz ve sevabının diğer vakitlerinde yapılan ibâdetlere nisbetle daha bol olmasını istemiştir. Gü­nün ilk vaktinden maksat, fecr-i sadıktan güneşin doğmasına kadar geçen süredir. Fecri takibeden zamanlar sıra ile şu isimleri alırlar. Sabah, Gâdât, Bükre, Dûhâ, Dahve, el-Hâcira, Zühr, Revâh, el Mesâû, el-Asr, el-AsîI, el-lşâül-evvel (İlk yatsı) el-İşâülâhıra (son yatsı). el-Münzirî’ye göre sabahın ilk vaktinden maksat, fecrin doğması ile güne­şin doğması arasında kalan süredir.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre, ilim tahsili ile meşgul olan kim­selerin ders çalışmaları için sabahın ilk saatlerini seçmeleri sünnet olduğu gibi, teşbih, i’tikafa girme, herhangi bir iş yapma, yolculuğa çıkma ve nikah kıyma gibi dini ve dünyevi işler için de sabahın erken saatlerini seçmek sünnettir.[467]

el-Münzirî’nin açıklamasına göre bu hadis-i şerifi sahâbe-i kiramdan pek çok kimseler rivayet etmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır. Ali, İbn Abbâs, İbn Mesud, İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Enes b.Mâlik, Abdullah b. Selâm, Nevas b. Semân, İmran b.Husayn, Câbir b.Abdillah, Büreyde ve Evs b.Abdullah (r.anhum) sahabenin dışında daha pekçok kişiler de rivayet etmişlerdir.

Aişe (r.a.) dan rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.), “Rızık talebinde sabahleyin erken davranınız, çünkü sabahın erken vakitleri berekettir ve muvaffakiyettir.” buyurmuştur.

Osman (r.a.) den rivayet edildiğine göre, Peygamber efendimiz, “sa­bah uykusu rızka manîdir” buyurmuştur. Fâtıma bint Muhammed (r.a.) den şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Ben sabahleyin sırtüstü uzanmış yatıyordum. Resûlullah (s.a.) bana uğrayıp ayağıyla dokunarak, “kızım kalk, Rabbinin rızık taksiminde hazır bulun, gafillerden olma. Çünkü Al­lah Teâlâ halkın rızkını fecrin doğmasıyla güneşin doğması arasında tak­sim eder” buyurdu.[468]

  1. Kişinin Yalnız Başına Yolculuk Yapması
  2. …Amr b.Şuayb’ın dedesi (Abdullah b.Amr) den; demiş­tir ki: “Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurdu”:

“Tek yolcu şeytandır. İki yolcu iki şeytandır. Üç (yolcu) ise, cemaattir.”[469]

Açıklama

Tek başına yolculuk yapmak şeytan işidir. Ve şeytanlar insanların da kendileri gibi tek başlarına yolculuk yapmalarını arzu ederler. Binaenaleyh yalnız başına yolculuk yapmış olanlar bu halleriyle şeytanların arzusuna uygun bir iş yapmış olurlar.

Yalnız başına yolculuk yapan kimseler yolda vefat edecek olsa yanın­da kendisini yıkayıp, kefenleyecek ve defnedecek bir kimse bulunmayaca­ğı gibi vasiyyetini bildirecek ve yanındaki malını ailesine iletip, kendisinin vefat haberini onlara verecek bir kimse de bulunmaz. Bu da şeytanı mem­nun eder. İki kişinin yolculuğu da buna benzer. Çünkü bunlardan biri ölse diğeri çok zahmet çeker. Ancak üç kişi bir arada yolculuğa çıktıkları zaman bunlar bir cemaat oluştururlar. Bunlar her bakımdan birbirlerine yardımcı olabilirler. Bu sebeple yolculuğa çıkarken sünnet olan, üçten az kişiyle yola çıkmamaktır. Ayrıca hadîsi şerif, mü’minlerin bir işe koyul­duklarında, yada hayatlarının bir çok noktasında birleşmeleri ve cemaat olarak hareket etmelerinin gereğine işaret etmektedir. Birleşmenin şeytana karşı oluşu önemli bir olaydır. Dolayısıyla küfre karşı birlik içinde hare­ket etmenin önemi de ayrıca ortaya çıkıyor.[470]

  1. Yolculuğa Çıkan Bir Topluluk İçlerinden Birini Başkan Seçer
  2. …Ebu Said el-Hudrî’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a) “üç kişi yolculuğa çıktığı zaman içlerinden birini başkan seçsinler” buyurmuştur.[471]

Açıklama

Yolculuğa çıkan bir topluluk en az üç kişi oldukları zaman aralarında anlaşmazlıkların ve dolayısıyla bir takım kırgınlıkların çıkmaması için içlerinden birini başkan seçmeleri müstehabdır. Se­çilen bir başkan sayesinde, ihtilaf ve kırgınlıkların ortaya çıkması önlen­miş olur.

Bu hadis, yolculuğa çıkan kişilerin en az üç kişi olmaları halinde biri­ni başkan seçmelerinin müstehab olduğuna delâlet ettiği gibi, iki kişinin aralarında bulunan bir anlaşmazlığı halletmek üzere bir kimseyi hakem ta’yin etmeleri halinde o kimsenin hakka uygun olarak vereceği karara uymaları gerektiğine de delâlet etmektedir.[472]

  1. …Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet olunduğuna göre Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir yolculukta (en az) üç kişi bu­lunduğu zaman (içlerinden) birini başkan seçsinler” (Bu hadisin râ-vîlerinden) Nâfi’ dedi ki: Bunun üzerine biz de Ebû Seleme’ye “sen bizim başkanımizsın’ dedik [473]

Açıklama

Fahr-i kainat, yolculuğa çıkan kimselerin en az üç kişi olmalarım tavsiye edince içlerinde Nafi’ ile Ebû Seleme’nin de bulunduğu bir cemaat yolculukları esnasında, Hz. Peygamberin bu em­rine uyarak Hz. Ebü Seleme’yi başkan seçmişlerdir.

Bilindiği gibi Nâfi’ (r.a.) hazretleri Ebu Abdullah künyesiyle anılan ve Hz. Ömer b. el-Hattâb’m hürriyetine kavuşturduğu bir tabiîdir.

Ebû Seleme ise Abdurrahman b.Avf hazretlerinin oğludur. Bu hadis ve konuyla ilgili diğer hadislerden anlaşıldığına göre, sefere çıkma ve ben­zeri hareketlerde (cihad, şeytani birliklere karşı birleşme gibi) mü’minlerin hem cemaat oluşturmaları, hem de aralarında bir başkan seçerek gerek yol ve strateji tayininde gerekse hayatlarının diğer noktalarında Allah ve Râsulünün ahkâmına uygun karar verme olayında idarî bir yapıya kavuş­maları istenmektedir. Yolculukta böyle olursa Hazarda nasıl olması gerek­tiği gayet açıktır.[474]

  1. Bir Kimsenin Yanında Bulunan Bir Mushafla Birlikte Düşman Ülkesine Yolculuk Yapması
  2. …Abdullah b. Ömer (r.a.)’den; demiştir ki: “Rasûllullah (s.a.) Kur’anla birlikte düşman ülkesine yolculuk yapmayı yasak­ladı.”[475]

(Bu hadisin râvilerinden) Mâlik dedi ki, öyle zannediyorum ki (yasaklama) düşmanın Kur’ânı ele geçirmesi korkusundandır.”[476]

Açıklama

Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre hadisin sonunda bulunan “bu (yasaklama), düşmanın Kuran’ı ele geçirmesi

korkusundandır.” Cümlesinin Hz. Peygambere mi yoksa râvilerden birine mi ait olduğu meselesi Hadis uleması arasında ihtilaflıdır. Bu sebeple bazıları bu sözü Hz. Peygambere ait bir sözmüş gibi rivayet ederken bazı­ları da İmam Mâlik’e ait bir sözmüş gibi rivayet etmişlerdir. Aslında bu söz imam Malik’in bu hadisle ilgili bir açıklamasından ibarettir.

İbn Abdilberr’in açıklamasına göre yanında mushaf bulunan bir kim­senin, düşmana yenilmesinden korkulan küçük bir cemaat içerisinde düş­man ülkesine seyahat etmesinin caiz olmadığında tüm fıkıh uleması ittifak etmişlerdir. Ancak düşmana galip geleceğinden emin olunan bir askeri bir­lik içerisinde bulunan bir kimsenin yanındaki mushafla düşman ülkesine girip girmemesi meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Malik bunu da caiz görmemiştir. İmam Ebû Hanife’ye göre düşmana galib geleceğin­den emin olunan bir askeri birlik içerisinde bulunan bir kimsenin yanında­ki mushafla düşman ülkesine girmesinde bir sakınca yoksa da, düşmana yenileceğinden korkulan küçük askeri birlikler içerisinde bulunan bir kim­senin mushafla düşman ülkesine girmesi caiz değildir. İmam Şafiî’ye göre ise, düşmana yenilme korkusu bulunsa da bulunmasa da, düşman ülkesine mushafla girmek tahrimen mekruhtur.

Bu yasağın sebebi mushafın kafirlerin eline geçmesi ve kafirlerin de ona hakaret etme fırsatını bulmaları tehlikesidir. Mushafa hakaret edilme­sine imkan verilmesinin haram olduğunda ise, ihtilaf yoktur.

Bu sebeple bu hadis-i Şerifin, kafire mushaf satmanın haram olduğuna delâlet ettiğine hükmedildiği gibi,kafireKur’an öğretmenin caiz olmadı­ğına hükmedenler de olmuştur. Nitekim İmam Malik kâfire Kur’an öğret­menin caiz olmadığına hükmetmiştir. İmam Ebu Hanife’ye göre ise, kafi­re Kur’an öğretmek ‘kayıtsız şartsız caizdir. İmam Şafii’den bu görüşlerin ikisi de rivayet edilmiştir.

Mâlikîlerden bazıları “Kâfirlere delil gösterebilmek için Kur’an’ın ba­zı âyetlerini onlara Öğretmekte herhangi bir sakınca yoksa da kâfirlere Kur’an âyetlerinin bundan fazlasını öğretmek caiz olmaz.” demişlerdir. Nitekim Hz. Peygamberin İslama davet için Kur’an-ı Kerim’in bazı âyetle­rini Herakliyus’e göndermiş olması da bu görüşü teyid etmektedir.

İmam Nevevi’nin açıklamasına göre “kâfirlere içerisinde âyet bulu­nan bir mektup yazıp göndermenin caiz olduğunda ulema ittifak etmişler­dir. Fıkıh kitapları gibi içinde âyet ve hadis bulunan kitapları düşman ülkesine sokmanın caiz olmadığını söyleyenler olduğu gibi, içerisinde âyet ve hadis bulunmayan ilmi eserleri düşman ülkelerine sokmanın bile caiz olmadığını söyleyenler de vardır.[477]

Ordu, Arkadaşlar Ve Müfrezelerde Müstehab Olan Şeyler[478]

  1. …İbn Abbas (r.a.) dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“(Yolculukta) Arkadaşlarının (sayı bakımından) en hayırlısı dört (kişilik), serîyyelerin en hayırlısı (en az) dört yüz (kişilik), orduların en hayırlısı da (en az) dört bin (kişilik) olanıdır ve oniki bin (kişilik bir kuvvet) azınlıktan dolayı yenilmez.”[479]

Ebû Dâvud dedi ki: “doğrusu bu hadis mürsel’dir.”[480]

Açıklama

Sahabe: Arkadaş anlamına gelen “sahib” kelimesinin çoğuludur. «Fâiıün» vezninde olup da çoğulu “feâle” vez­ninde gelen sadece bu kelime vardır.

Seriyye: Dörtten veya yüzden dörtyüze kadar olan askeri müfrezeye verilen addır. “Ya geceleyin yürüyüş demek olan “sery”den veya “nefis şey” demek olan “seriy”den, yahut müntehab (seçkin) mâ­nâsına olan “iştira” den geldiği ifade edilen seriyye hakkında Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu’nda (III.350) de şu tafsilat var­dır: “Seriyyeleri teşkil eden erler, ekseri geceleri yürüyüp, gündüzleri sak­landıkları veya bahadır, güzide efrad seçildikleri için bu nâmı almışlar­dır.” Seriyyenin cem’i serayadır.[481]

Askeri birliklerin sayılarına göre aldıkları isimler şunlardır.

  1. Sayı bakımından en az olan askeri birliğe “ceride” ismi verilir. Özel olarak teşkil edildiği ve bu haliyle diğer birliklerden tecrid edildiği için bu ismi almıştır.
  2. “Seriyye” elli kişiden dörtyüz kişiye kadar olan birliklerdir.
  3. “Ketîbe” yüz kişiden bin kişiye kadar olan birliklere denir.
  4. “Ceyş” ise, bin kişiden dörtbin kişiye kadar olan askeri birliklere verilen isimdir. Bu sayıdaki birliklere “el-felik” ve “el-cühfül” isimleri de verilir.
  5. “el-Hamîs” kelimesi ise, sayıları dörtbinden onikibine kadar olan askerî birlikler için kullanılır. Asker kelimesi ise, bu birliklerin hepsini içine alır. Ancak Hanefi uleması “ceyş” ve “seriyye” kelimelerinin hangi askerî birlikler için kullanıldığı meselesinde ihtilaf etmişlerdir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte en hayırlı olan yolculuğun en az dört kişiyle yapılan yolculuk olduğu ifâde edilmektedir. Bu mevzuda imâm Gazâlî hazretleri şunları söylüyor: “Yolculuğa çıkan’bir kimse yanından ayrılmayacak bir kimseye kesinlikle muhtaç olduğu gibi, kafilenin ihtiyaçları için çaba sarfedecek ikinci bir arkadaşa daha ihtiyacı vardır. Eğer yola üç kişiyle çıkılacak olursa, kafilenin ihtiyaçlarıyla meşgul olan kimse yalnız kalmaya mahkumdur. Dolayısıyla kafilenin ihtiyaçları için çaba sarfeden kimse yalnızlığın verdiği can sıkıntısından kurtulamaz. Eğer yolculardan ikisi kafilenin ihtiyaçları peşinde koşacak olsa, bu sefer eşya­ların başında bekleyen kimse yalnız kalır. Bu bakımdan yolculuğun sıkın­tısız geçmesi için yolcu sayısının en az dört kişi olması gerekir.[482] Dörtten fazlasına ise ihtiyaç yoktur.

Evet korkulardan emin olmak için arkadaşların çokluğuna ihtiyaç var­dır. Fakat dört olmaları umûmi arkadaşlık için değil, hususi arkadaşlık içindir.[483]

Tîbî’nin açıklamasına göre, bu hadis-i şerifte yolcular için tavsiye edi­len sayılarda hâkim olan dört rakamıdır. Şöyle ki seriyyeler için tavsiye edilen dört yüz sayısı aslında yüz sayısının dört katı olduğu gibi ordular için tavsiye edilen dört bin sayısı da bu sayının dört katından ibarettir. Binaenaleyh bu sayıyla işaret edilmek istenen, bu binanın ayakta durması için dört rükün üzerine oturması gerektiği gibi, bir askeri birliğin de dört başı mamur bir şekilde takviye ve teçhiz edilmesinin önemi ve gereğidir.

Yine bu hadis-i şerifte on iki bin kişiden oluşan bir askeri birliğin az sayılamayacağı, şayet bu kuvvet mağlub edilecek olursa bu mağlubiyetin, kuvvetin azlığına değil; iyi teçhiz edilmemiş veya iyi sevk ve idare edilme­miş, ya da gurura düşüp, Allah’a olan güvenini kaybetmiş olmasına bağ­lanması gerektiği ifâde buyurulmuştur. Nitekim Huneyn savaşında müslümanlar on iki bin kişilik kuvvetlerine güvenmeleri sebebiyle mağlup olmuş­lardır. Allah Teâlâ “Andolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn günün­de de yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ti. Fa­kat size hiçbir yarar da sağlamamıştı.”[484] buyurarak bu gerçeği kendileri­ne bildirdi.

Binaenaleyh, on iki bin kişilik müslüman bir kuvvet üçe bölünüp dör­der bin kişilik kuvvetler halinde ordusunun kalbine sağ ve sol cenahlarına yerleştirildikten sonra şayet yenilecek olursa, bu mağlubiyeti, askerin sayı­ca azlığında değil başka sebeplerde aramak gerekir.

Ulema bu hadisi delîl göstererek müslümanların kuvvetleri on iki bine ulaşınca düşman kuvvetlerinin çokluğu gerekçesiyle cepheyi terketmelerinin haram olduğunu söylemişlerdir. Kurtubi de ilim adamlarının büyük çoğunluğunun bu görüşte olduklarını ifade etmiştir.[485]

  1. (Harbden Önce) Müşrikleri (İslama) Çağırmak
  2. …Süleyman b. Büreyde babası (Büreyde) den; şöyle de­miştir: Rasûlullah bir seriyyenin yahut da bir ordunun başına bir kumandan gönderdiği zaman ona kendi nefsi hakkında Allah’dan korkmayı, (yine ona) yanında bulunan müslümanlar hakkında hayrı tavsiye eder ve (şöyle) buyururdu:

“Müşriklerden olan düşman(lar)ınla karşılaştığınız zaman, onları şu üç yoldan birine çağırınız. Bunlardan hangisinde sana icabet eder­lerse onu kabul et ve kendilerini bırak. Onlan (önce) İslam’a çağır, eğer icabet ederlerse (bunu) onlardan kabul et ve kendilerini (ser­best) bırak. Sonra onları kendi ülkelerinden muhacirlerin ülkesine göçe davet et ve bunu yaptıktan takdirde, muhacirler için (tanınmış) olan (haklar)ın onlar için de (tanınacağını) muhacirlerin üzerine (ge­tirilmiş) olan (yükümlülükler)in onların hakkında da (geçerli) oldu­ğunu kendilerine bildir. Eğer (bunu) kabule yanaşmazlar da kendi yurtlarını tercih ederlerse, onlara müslüman bedeviler gibi olacakla­rını, kendilerine Allah’ın mü’m inler üzerine cereyan eden hükmü­nün uygulanacağını, müslümanlarla birlikte cihad etmeleri dışında haraç ve ganimetten hiçbir hisselerinin olmayacağım kendilerine bil­dir. Eğer İslâmı kabul etmezlerse onlan cizye vermeye çağır. Eğer buna yanaşırlarsa (bunu) onlardan kabul ve kendilerini (serbest) bı­rak. Eğer kabul etmezlerse artık Alan’dan yardım dileyip onlarla savaş, eğer bir kale halkını kuşattığında senden kendilerine, Allah’­ın hükmünü uygulamanı isterlerse (bunu) onlara uygulama. Çünkü siz Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Yalnız onlara kendi hükmünüzü uygulayınız. Sonra onlar hakkında dilediğiniz hükmü veriniz.”

Süfyân dedi ki: Alkame (şöyle) dedi: “Beii bu hadisi Mukâtil b. Hayyan’a naklettim de (bu hadisi) bana Müslim rivayet etti, diye karşılık verdi.

Ebû Dâvûd dedi ki; (Müslim) îbn Heyzam’dır. Nu’man b. Mu-karrir’den (naklen) Peygamber (s.a)’den Süleyman b. Büreyde’nin hadisinin bir benzerini (rivayet) etmiştir.[486]

Açıklama

Cizye “ceza” kökünden türemiş bir kelimedir. Gayr-i müslimnlerden fert başına alınan bir vergi anlamında kullanılır.

Cizye ile haraç arasındaki temelli farkların en önemlisi şudur: Haraç, arazi ve tarım mahsulleri vergisidir. Cizye ise, fert başına alınan bir vergi­dir. Nitekim 2951 ve 3081 numaralı hadislerin şerhinde açıklanacaktır. İn-şallahü Teâlâ.

Bu hadis-i şerif, devlet başkanının bir gazaya ordu gönderirken, ordu kumandanına Allah’dan korkmasını ve beraberindeki mü’minlere de hayır murad etmesini tavsiye etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü Müslü­man, toprak işgali veya maddi çıkar için cihâd etmez. Cihâdın anahattını, İslâm davası ye küfre karşı mücadele teşkil eder. Dolayısıyla, ordu ku­mandanına Allah’tan korkmasını tavsiye bu sebepledir.

Fahr-i kainat efendimiz, devlet reisinin, ordu kumandanının şahsıyla ilgili olarak Allah’dan korkmasını tavsiye ederken yine ona emrindeki mü-cahidlerle ilgili olarak hayır tavsiye etmesi ordu kumandanı­nın, karşılaştığı tüm meselelerde, başkalarına karşı ise kolay­lık göstermesi gerektiğine ve dolayısıyla “Kolaylaştırınız, zorlaştır m ayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” anlamındaki hadis-i şerife bir işarettir.

Yine mevzumuzu teşkil eden bu Ebû Dâvud hadisinde ordu kuman­danının harpten önce müşrikleri şu üç yoldan birine davet etmesinin lüzu­mu ifâde ediliyor:

  1. İslâm’a davet; bu davet aslında İslâmiyet’in varlığından haberi ol­mayan düşmanlar için gereklidir. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre bu davet farzdır. Bu davet yapılmadan öldürülen o düşmanların diyetini öde­mek borç olur. Daha önce İslâm kendilerine teklif edildiği halde kabule yanaşmayanlar için harp sahasında yeni bir davet mecburiyeti yoksa da, İslâm tarihinde bütün uygulamalarda bunların da harp başlamadan önce İslama davet edildikleri görülmektedir.[487]

İmam Malik bu durumda olan kimseleri İslama davet etmeden onlar­la savaşmanın caiz olmadığını söylemişse de, İmam Sevri ile ashab-ı rey, İmam Şafiî, Ahmed b.Hanbel ve İshak b.Rahûye caiz olacağını savunmuşlardır. İmam Şafii İbnıTl-Hukaykın İslâm’a davet edilmeden öldürül­mesini bu görüşüne delil olarak göstermiştir.

  1. İslâm ülkesine göç etmeye çağırmak: Aslında bu madde birinci mad­deye bağlıdır”. Şöyle ki bilindiği gibi Mekke’nin fethinden önce küfür ülke­sinde bulunan kimselerin o zamanki tek islâm ülkesi olan Medine’ye göç etmeleri farzdı. Hatta Medine’ye göç etmek İslâmın rükünlerinden sayılı­yordu. Fakat Mekke’nin fethinden sonra bu hüküm neshedildi.

Birinci daveti kabul ettikleri takdirde kendilerine savaş açmaktan vaz­geçilir. Fakat kendilerinden İslâmın bir emri olarak Medine’ye göç etmele­ri istenir ve Medine’ye göç ettikleri takdirde Medine muhacirlerinin sahip oldukları bütün haklara sahip olacakları, bu hakların karşılığında onların tüm mükellefiyetleriyle de mükellef olacakları hatırlatılacaktır. Hattâbî’-nin beyanına göre, bu mükellefiyetten maksat cihaddır. Çünkü muhacirler savaşa çağırıldıkları zaman katılmak mecburiyetinde idiler. Medineli müs-lümanlarsa, mücâhidlerin sayısı yeterli olduğu sürece savaşa katılmak mec­buriyetinde değillerdi. Katılırlarsa ganimetlerden pay alırlardı, katılmaz-larsa alamazlardı. Katılmadıkları için günahkar sayılmazlar ve ayıplan-mazlardı.

Bu ikinci teklifi kabul etmedikleri takdirde ise, Medineli yerli müslü-manlar araplar gibi sayılacaktan, yani sadece iştirak etmiş oldukları ci-haddan pay alabileceklerini “savaşmadan müslümanların düşmanlardan ele geçirdikleri mal” anlamına gelen Fey’den pay almanın sadece Medine’­ye göç eden muhacirlere ait özel bir hak olduğu kendilerine hatırlatılacak­tır. Nitekim bu hadisi kendisine delil alan İmam Şafiî’nin görüşü de bu­dur. Diğer imamlara göre hadisin bu hükmü neshedümiştir. Avnu’I-ma’bud yazarının açıklamasına göre îslâmı kabul edip te Medineye göçetmekten kaçınan kimselere ayrıca namaz, oruç, zekat ve hacla mükellef oldukları, suç işledikleri takdirde islam kanunlarına göre cezalandırılacakları da ha­tırlatılır.

  1. Cizye istemek: Birinci ve ikinci davetlerin her ikisini birden redde­den düşmanlara cizye vermeleri teklif edilir. Cizye vermeyi kabul etmeleri halinde yine kendilerine savaş açmaktan vazgeçilir. Fakat cizye vermeyi de reddetmeleri halinde kendilerine savaş açılır.

Bu hadis-i şerif her kâfirden mutlak surette vergi alınacağına delildir. Bu babda arap olanlarla olmayanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü hadiste geçen düşman sözü, kâfirlerin Arap olanına da acem olanı­na da şâmil olan genel bir sözdür. İmam Mâlik ile İmam el-EvzâTnin görüşü budur. Hanefilere göre ise, cizye arap olsun, acem olsun ehl-i kitap denilen hristiyanlarla yahudilerden ve mecusilerle acem putperestlerin­den alınır. Arap putperestleriyle mürtedlerden alınmaz. Bunlar ya müslüman olur, yahut kılıçtan geçirilir. Kadın, çocuk ve sakatlara da cizye yok­tur. İmam Şafiî’ye göre ise, cizye denilen vergi arap olsun acem olsun yalnız ehl-i kitap ile mecûsilerden alınır. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri ehl-i kitabı zikrettikten sonra “ta cizyeyi verinceye kadar”[488] buyurmuştur. Hz. Peygamber de, “Onlara karşı ehl-i kitap muamelesi yapın.” buyur­maktadır.

Bunlardan geriye kalanlar, “Onlarla muharebe edin, ta ki fitne olmasın”[489] ve “Müşriklerle bulduğunuz yerde harbedin”[490] âyet-i kerime­lerinin umûmuna dahildirler.

Şâfiîler mevzumuzu teşkil eden hadis hakkında; “Bu hadis Mekkenin fethinden önce vârid olmuştur. Ayetler îse, hicretten sonra nazil oldu. Bi­naenaleyh, Büreyde hadisi ya mensuhtur, yahut ondan murâd ehl-i kitap olan düşmanlardır” diyerek hadisle istidlalden özür beyan etmişlerdir. Hadis-i şerifte kâfirleri Allah’ın hükmüne arzetmek de nehy buyrulmakta ve bu nehyin sebebi izah edilirken “Çünkü sen onlar hakkında Allah’ın hükmü­ne isabet edip etmediğini bilemezsin.” denilmektedir. İslâm kumandanın­dan onlar hakkında kendi içtihadı ile hüküm vermesi isteniyor. Bu da gösterir ki ictihadî meselelerde hak birdir ama her müctehid hakka isabet edemez.[491]

  1. …Süleyman b. Büreyde’nin babasından rivayet olundu­ğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın ismiyle Allah yolunda ve Allah’ı inkar eden(ler)le sa­vaşınız ve ahdinizi bozmadan, (ganimetlere) hıyanet etmeden, müsle yapmadan çocuk(ları) öldürmeden savaşınız.”[492]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bir önceki hadisin tamamlayıcısı durumundadır.

Bir önceki hadis-i şerifteki tavsiyelere uyarak düşmana önce müslüman olması ve Medine’ye göç etmesi teklif edildikten sonra bu teklifleri reddetmesi halinde son olarak cizye vermesi teklif edilir. Onu da reddede­cek olursa o zaman Allah’dan yardım dileyerek savaş açılır. Ancak bu savaşta diğer milletlerin düşmana reva gördükleri vahşiyane tecavüzlere ve tahribata asla izin verilmemiştir. Bu savaşta esas olan “Sizinle muhare­be edenlerle Allah yolunda sizde mukatele edin (lakin) haddi aşmayın (ya­ni adalet, insaf ve hakkaniyet hududunu aşıp da zulme koyulmayın) mu­hakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.”[493] âyeti kerimesidir.

Harbe, “bismillah” deyip Allah’ın yardımı istenerek başlanır ve harp sadece Allah’ın dinini yüceltmek gayesiyle, Allah’ı inkar eden kafirlere karşı yapılır. Bu savaşta düşmana karşı verilen sözler yerine getirilir, onla­ra verilen ahdlere riâyet edilir. Çünkü mevzumuzu teşkil eden hadis-i şe­rifte görüldüğü gibi bütün bu esasları bizzat Allah’ın Rasûlü tesbit etmiş ve ümmetine bu esaslara uymalarını emir buyurmuştur. Ayrıca harpten elde edilen ganimetlere ihanet edilemez. Rasûlü zişan efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de bu manayı şöyle ifâde ediyor; “Ganimete hıyanet et­meyin, zira hıyanet bir ateştir, hem sahiplerine dünyada ve ahirette bir ardır.”[494]

Yine mevzumuzu teşkil eden bu hadisi şerifte müsle ve çocukları Öl­dürmek yasaklanmıştır. Bilindiği gibi Müsle, başkalarına ibret olmak için burnunu, kulağını vesair bazı uzuvlarını kesmek, gözlerini oyarak kendisi­ni çirkin bir şekle sokarak düşmanı cezalandırmaktır.[495] Bu islâmiyette ya­saklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamberin ilk halifesi Hz. Ebû Bekir’in Suri­ye’ye müteveccihen gönderdiği orduya verdiği talimat şu mealdedir: “Dai­ma, Allah’ın nazargâhında ve ölüme iriaruz bir halde bulunduğunuzu der hatır ve tezekkür ediniz ve kıyamet gününün hesap günü olduğunu

işlediğinizin hesabını vereceğinizi unutmayınız… Allah yolunda dövüştü­ğünüz zaman erkekçe, mertçe davranın, düşmana sırtınızı çevirmeyin; za­ferinizi kadın, çocuk, ihtiyar kanıyla kirletmeyin. Hurma ağaçlarını kes­meyin. Buğday tarlalarını tahrip etmeyin, yemiş veren ağaçları devirme­yin. Açlığınızı gidermek için zaruret hasıl olmadıkça koyun, inek, deve gibi hayvanları kesmeyin. Söz verdiğiniz vakit, ahdinizin şartlarını ifâda mütekayyıt olun. Yolunuzda ilerledikçe bir takım keşişlere rastgeleceksiniz. Ki, manastırlarda yaşarlar ve inziva halinde Allah’a ibâdetle iştigal ederler, onları kendi hallerinde bırakın ve manastırlarını yakmayın..” Hz. Ebu Bekir’e halef olan Hz. Ömer’in de talimatı şu mealdedir: “Kimseye taaddi ve zulüm etmeyin, zira Hak Teâlâ mu’tedleri ve zalimleri sevmez; savaşta korkak olmayın; kuvvetinizi gaddarlık suretinde kullan­mayın; muzaffer olduğunuzda haddi aşmayın, insafa ve adalete aykırı dav­ranmayın; ihtiyarlan, çocukları, kadınları öldürmeyin ve atlı çarpışmalar­da veya süvari akınlarında onları telef etmekten sakının.”[496]

  1. …Enes b. Malik (r.a.)’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın ismiyle Allah için ve Allah Resulünün dininde (sebat ederek) savaşa çıkınız, aciz kalmış ihtiyarlan, buluğ çağına ermemiş çocukları ve kadınları öldürmeyin, ganimete ihanet etmeyin gani­metlerinizi toplayınız, (halinizi) düzeltiniz, ihsan ile muamele ediniz.Çünkü Allah ihsan edenleri sever.”[497]

Açıklama

Cihaddan maksad Allah’ın ismini yaymak ve yüceltmek ve buna mani olan güçlerle savaşmaktır. Bu hikmete bağlı olarak Hz. Peygamber, cihada giden askerî birliğe ve onun kumandanına cihadın gayesini hatırlatmak için önce savaşa Allah’ı anarak, ismini zik­retmek suretiyle ondan yardım dileyerek ve sadece onun dinini yüceltmek için savaşa çıkmalarını ve her zaman olduğu gibi savaş süresince Allah’ın ve Rasûlünün yolundan ayrılmamalan emretmiştir. Özellikle muharip sımfdan olmayan âciz ihtiyarlarla, daha ergenlik çağına gelmemiş çocukları ve. kadınları öldürmemelerini ganimet mallarından hisselerine düşenle yeti­nip hırsızlık yoluna gitmemelerini, hal ve davranışlarını ıslah edip müslüman kardeşleriyle ve kâfirlerle olan münâsebetlerinde ihsandan ayrılma­malarını hatırlatmıştır.

Hadis sarihlerinin ifadelerinden anlaşıldığına göre harpte öldürülme­leri yasaklanan ihtiyarlardan maksat, savaşa gücü yetmediği gibi düşman kuvvetlerinin cesaretini artırmak için dellalhk yapmaya ve feryadu figan etmeye, harp hilelerini icraya gücü yetmeyen ve düşman kuvvetlerine akıl ve tedbir öğretenlerden olmayan İhtiyarlardır. Fakat bu hususlara gücü yeten ihtiyarlar da diğer muharipler gibi öldürülürler. Çünkü bu özellikte­ki ihtiyarlar feryat ve figanlanyla düşmanları müslümanlar üzerine kış­kırttıkları ve müslümanların işlerini zorlaştırdıkları için muhâribler sını­fından sayılırlar. Nitekim Hz. Peygamber de yüzyirmi yaşındaki bir riva­yete göre, yüzaltmış yaşındaki Düreyd b. es-Sâmme’yi düşmana akıl hoca­lığı yaptığından dolayı öldürmüştür. İmam Şârânî el-Mizanü’1-kübra’da mezheb imamlarının dördünün de bu görüşte olduklarını söylemiştir. An­cak İmam Şafii’nin benimsenen görüşüne göre ihtiyarlar her bakımdan aciz de olsalar harpte öldürülürler.

Metinde geçen, ” = küçük” kelimesi, ” = çocuk” kelime­sinden bedel veya atf-ı beyândır. Bu bakımdan biz “tıflen vela sağiran” kelimelerini “buluğ çağına ermeyen çocuk” diye tercüme ettik. Bu ifâdeye göre harpte erginlik çağına gelmeyen çocukları öldürmekde yasaklanmış­tır. Çünkü erginlik çağına gelmeyen çocuklar muharipler sınıfına dahil değildir. Fakat çocuğun bizzat harbe iştirak etmesi ya da hükümdar olma­sı halinde düşman kuvvetlerinin önemli ölçüde işlerine yarar. Bu bakım­dan İslam uleması harbe iştirak eden veya düşman kuvvetlerine başkanlık eden bir çocuğun harpte öldürülebileceğine hükmetmişlerdir.

Bu mevzuda Hattâbî şunları söylüyor:

“Harpte kadınların, çocukların öldürülmesinin yasaklanmasını iki şe­kilde anlamak mümkündür:

  1. Bunları esir aldıktan sonra öldürmek yasaktır,
  2. Esir almadan önce de esir aldıktan sonra da öldürmek yasaktır.

Öldürülmeleri yasaklanan çocuk ve kadınlardan maksat, savaşan düş­man kuvvetlerinin içine katılmayan, çocuklar ve kadınlardır. Fakat düş­man muhariplerinin arasında bulunurlar da bunları muhariplerden ayır­mak mümkün olmaz ve onları öldürmeden düşman kuvvetlerini imha et­mek mümkün olmazsa o zaman çocuklarla kadınlar da öldürülür. Düş­man kuvvetleri arasında savaşmadıkça kadını öldürmek caiz değildir. Fı­kıh ulemasının çoğunluğu bu görüştedirler. İmam Şafii’ye göre savaşmaya gücü yeten çocukları öldürmek caizdir. el-Evzai ile İmam Ahmed de bu görüştedirler. Harbe katılmayan rahiplerin öldürülüp öldürülmeyeceği ko­nusu ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Mâlik ile rey ehline göre onları öldürmek caiz değildir. İmam Şafii ise, müslümanlığı ya da cizye vermeyi kabul etmemeleri halinde öldürülürler. Rey ehline göre düşkün ve âciz ihtiyarları öldürmek caiz olmadığı gibi kör ve kötürümleri öldürmek de caiz değildir. İmam Şâfiiye göre ise, bunların hepsi öldürülebilir.

Peygamber Efendimiz bu hadisinde ayrıca düşmanlara karşı da ihsan­la muamele etmeyi emir buyurmuştur. Bilindiği gibi ihsan, iyilik etme, yapılması uygun olan bir hayrı yapma demektir. İhsan adaletten daha üs­tündür. Harpte düşmana karşı yapılacak ihsan, onları kulaklarını burun­larını keserek Öldürmekten ve sebepsiz yere ekili ve dikili arazilerini tahrib etmekten kaçınmakla ve benzeri davranışlarla olur.[498]

  1. (Savaşta) Düşmanın Yurtlarını Yakmak
  2. …İbn Ömer (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) Nadîr oğullarının hurmalarını yaktırmış ve kestirmiştir. (Bu hurmalık) Büveyre (diye anılan yer)dir. Bunun üzerine Azız ve Celîl olan Allah, “hurma ağaçlarından herhangi bir şeyi kesmeniz, yahut kökleri üzerinde bırakmanız (hep) Allah’ın izniyledir ve (bu izin, yahudilerin antlaşmalarını bozmaları nedeniyle) Fâsıkları al­çalması (ve kahretmesi) içindir.”[499] (ayet-i kerimesini) indirmiştir.[500]

Açıklama

Şafii ulemâsından imam Nevevi’nin açıklamasına göre bu hadis, harpte kâfirlerin yaş ağaçlarını kesmenin ve yakmanın caiz olduğuna delâlet eder. Abdurrahman b. el-Kasım, îbn Ömer’in azatlı kölesi Nâfi, Mâlik, Sevri, Ebu Hanife, Şafii, Ahmed, İshak ve ule­manın büyük çoğunluğu bu hadisle amel etmişlerdir. Ebu Bekr es-Sıddık, el-Leys b. Sa’d, Ebu Sevr ve el-Evzaî ise, bunun caiz olmadığı görüşünde­dirler.

Hz. Peygamberin Benî Nadîr denilen yahudilerin hurmalıklarını yak­tırması hadisesi Uhut savaşından sonra müslümanlarla, Benî Nadîr arasın­da olan savaşta olmuştur. Bu hadiseyi gören ya da duyan müşrikler Hz. Peygambere, “Sen yer yüzünde fesat çıkmasını yasak ediyorsun. Bir de ağaçları kesmek ve yakmak ne oluyor?’* diye itiraz bile etmişlerdir. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ yukarıda tercümesini sunduğumuz ayet-i kerimeyi indirdi ve harpte düşmanın mallarını yakıp yıkmanın caiz olduğunu açık­ladı. Ancak ulemanın açıklamasına göre düşmanın mallarım yakıp yıkma­nın caiz olması için, bu yakıp yıkmanın müslümanlara bir menfaat sağla­ması gerekir. Bu mevzuda Hattâbî de şunları söylemiştir: “Hz. Peygam­berin Nadîr oğullarının hurmalarını yakıp yıkmasını ulema çeşitli şekiller­de tefsir etmişlerdir. Ağaç kesmenin mekruh olduğu görüşünde olan kim­selere göre Hz. Peygamberin bu hurmaları yakması, hurmalar düşman askerleriyle müslümanların arasında bulunduğu ve müslümanlarm düşman­ları görmesine engel teşkil ettiği için Hz. Peygamber onların kesilmesini istemiştir. Yoksa bu ağaçların kesilmesine izin vermezdi. Delilleri ise, Hz. Ebu Bekr’in düşman elinde bulunan Şam arazisindeki ağaçların kesilmesi­ne izin vermemesidir. el-Evzâî’den diğer bir kavle ve İmam Malİk’e göre düşman diyarındaki ağaçları yakıp yıkmak caiz olduğu gibi oradaki evleri tahribetmek de caizdir. Rey taraftarlarına göre de caizdir. İshak b. Rahûye de bu görüştedir. İmam Ahmed ise, ihtiyaç duyulmadıkça düşmana ait olan mamur yerleri harabetmenin tahrimen mekruh olduğunu söylemiştir.

İmam Şafii’ye göre Hz. Ebu Bekr’in Suriye’yi fethe giden müslüman fâtihlere kesilmesini yasakladığı hurma ağaçlarından maksadın meyveli hur­ma ağaçları olması ihtimali vardır. Çünkü Hz. Ebu Bekr oraların müslü-manların eline geçeceğini Hz. Peygamberden işitmiş ve dolayısıyla bu meyveli ağaçların olduğu gibi kalmasmı istemiş olabilir.

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre ayet-i kerimede harpte kesilmesi­ne Allah’ın izin verdiğinden bahsedilen “lîne” kelimesinden maksad, acve denilen en üstün hurma cinsinin dışındaki bütün hurma çeşitleridir. Bazı­larına göre hurma kütükleridir. Bu kelimeyle tüm hurma ağaçlarının kasdedilmiş olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi tüm ağaç cinslerinin kasde-dildiğini söyleyenler de vardır. Medine’de 120 çeşit hurma ağacı olduğu söylenir.[501]

  1. …Üsâme (r.a.)’nin haber verdiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (vefatından önce) sabahleyin (erkenden) Übna’ya baskın yap ve yak” diye kendisine vasiyet etmiş.[502]

Açıklama

“Übna” Filistin’de Askalân ile Remle arasında bugün “Yükna” diye anûan bir yerdir.

Hz. Peygamber vefatından önce buranın halkı üzerine sabahleyin şa­fak sökerken baskın yapması için Hz. Usâme’ye emir vermiştir. Bilindiği gibi, “Rasül-i zîşân efendimiz genellikle düşman üzerine şafak söktükten ve ezan sesini bekledikten sonra baskın yapardı.”[503] Eğer o beldeden bir ezan sesi duyarsa ora halkının müslüman olduğuna hükmederek saldırı­dan vazgeçerdi. Fakat ezan sesi duymayacak olursa, saldırıya geçer, halkın tam bir gaflet içinde bulunduğu o vakitlerde onları kılıçtan geçirirdi. Netice itibariyle şunu söylemek istiyoruz ki mevzumuzu teşkil eden bu hadis icabında ani bir baskınla düşmanın yerini yurdunu tahrip etmenin caiz olduğuna delalet etmektedir.

Hz. Peygamberin, Hz. Üsâme’yi Rumlarla savaşmak Üzere Şam ta­raflarına göndermesi safer ayının bitmesine üç gün kala sah günü olmuş­tur. Kısa bir süre sonra Rabiülevvel ayının onikinci pazartesi günü vefat etmiştir.[504]

İmam Şa’rânî’nin el-Mizanii’1-kübrâ’sında açıkladığına göre İmam Ebu Hanife ile îmam Malik müslümanların savaşta ele geçirdikleri düşmana ait mallan kendi Ülkelerine geçiremedikleri zaman tekrar düşman eline geç­memesi için imha etmelerinin, düşmana ait hayvanları kesmelerinin eşya­ları yakmalarının caiz olduğunu söylemişlerdir, tbn Rüşd ise imam Şafiî’­nin, müslümanlann ele geçirip de kendi ülkelerine götüremedikleri malları yakmaya cevaz verdiğini İmam Malik’in ise cevaz vermediğini söylüyor.

“Ağaç üç kısımdır. Birincisi, düşmanın sütre olarak faydalandığı ağaç.’ Bu tür ağaçların kesilmesinin caiz olduğunda icma vardır.

İkincisi, kesilmesi müslümanlann aleyhine olan ağaçlar. Bunların ke­silmesi caiz değildir.

Üçüncüsü, kesilmesi müslümanlara fayda da zarar da getirmeyen ağaç­lar. Bu ağaçlar hakkında iki görüş vardır:

a) Selef-i salihine göre bu ağaçlan kesmek caiz değildir.

b) İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre ise, caizdir. Bu mevzu için 2615 numaralı hadisin şerhine bakılabilir.[505]

  1. ..Abdullahb.Amr el-Gazzîdedi ki:Ben Ebû Müshir’e Ubnâ (neresidir) diye sorulduğunu işittim, (o da): “Biz (bunu başkaların­dan) daha iyi biliriz. Orası Yübnâ Filistin (Filistin Yübnâsı denilen bir yer)dir.” diye cevap verdi.[506]

Açıklama

Ebû Müshir’in “Biz bunu başkalarından daha iyi biliriz” diye cevap vermesinin sebebi, kendisinin Şam’h olmasındandır. Çünkü Übnâ Filistin taraflarında olduğundan Şam halkı Übnâ’-nın neresi olduğunu başkalarından daha iyi bilir. Ancak el-Muvaffak Üb-nâ’nın Şam taraflarında Yübna’nın da Filistin’de olduğunu, Hz. Peygam-ber’in Hz. Usâme’yi Yübna’ya değil, Übna’ya gönderdiğini söylemiş ve bu mevzuda en doğru görüşün de bu olduğunu ifade etmiştir.[507]

  1. Casus Göndermek
  2. …Enes (r.a.) den; demiştir ki: .”Peygamber (s.a.) Büsey-se’yi Ebû SüfyârTın kafilesinin ne yapmakta olduğunu gözetlemek üzere casus olarak gönderdi.”[508]

Açıklama

Burada söz konusu edilen casusluk, Kureyş’in kadın-erkek herkesten büyük sermayeler toplayarak Şam’a gönderdikleri büyük ticâret kervanı ile ilgilidir. Hz. Peygamber, Kureyşlilerin harp hazırlıkları için işlerine yarayacağı bu kervanla ilgilenmiş dönüşünde onu gözetleyip, hakkında bilgi toplamak üzere Hz. Büseyse’yi casus olarak gö­revlendirmişti. Bu durum düşmanın harp planlarını öğrenmek için casus kullanmanın meşruiyyetine delâlet etmektedir.

Harpte düşman hakkında iyice malumat toplama ve tam bir haber alma, bunun yanında kendi maksat ve niyetlerini ondan saklama veya karşı casusluk, Hz. Peygamberin takibettiği önemli bir umdedir. Benû Mustalik kabilesi müslümanlar arasına bir casus göndermişler ve bu müslümanlar tarafından yakalanmıştı. Bir müslüman olan Hatib, İslam düşmanlarına hitaben Hz. Peygamberin onlar hakkında hazırladığı plan ve niyetlerden bahseden bir mektup yazdı. Fakat bu hıyanet yazısını götüren kadın, yol­da Hz. Peygamberin adamları tarafından yakalandı. Muhammed (s.a.) Mekke’de, Evtas’da ve diğer havalilerde buraların fethinden evvel casuslar bulunduruyordu. Bunlar kendi bulundukları havalide cereyan eden olay­lar hakkında Hz. Peygamberi gizlice ve muntazam süratte haberdar edi­yorlardı.[509]

Hz. Peygamber iki türlü casus kullanırdı:

  1. Gören casus (ayn)
  2. Dinleyen ve haber alan casus[510]

Eski devirlerde casuslar modern zamanlarda olduğu gibi mukabil ta­rafa bu kadar çok zarar veremezlerdi. Zamanımızda casusluk bir sanat olmaktan çıkmış hakiki bir ilim halinde inkişaf etmiştir. Bununla beraber eski zamanlarda da düşmandan haberleri saklamak için, inceden inceye düşünülmüş tedbirler alınırdı. Bazı defalar Peygamber (s.a.) bütün yolla­rı, askeri ehemmiyeti haiz haberlerin sızmasını önlemek maksadıyla, husu­si şahıslara karşı kapatırdı.

Ebu Yûsuf, İslâm devletinin tebası olsun veya olmasın gayri müslim casuslara ölüm cezası ve islam dininde olanlara da hapis ve bedenî işkence cezaları verilmesi fikrindedir. Muasırı eş-Şeybâni, casusluğu hırsızlıktan daha hafif görür ve İslam devletinin tebaasının casusluktan dolayı boyun­larının vurulmaması mütalaasında bulunur. Yabancılara gelince onlara karşı hiç merhameti yoktur.

Ceza bahis konusu olunca erkek ile kadın arasında hiç bir fark göze­tilmez. Bununla beraber İslam hukukşinasları rüşde varmamış bir kimse­nin hiç bir şekilde ölüm cezasına çarptırılanı ayacağı m söylerler.[511]

  1. Yolcu (Yolda) Rastladığı Hurmayı Yiyebilir, Ve Önüne Gelen (Temiz Hayvanların) Sütünden İçebilir Mi?
  2. …Semûre b. Cundub (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz (yolculuğu esnasında sağlıklı) bir hayvanla karşılaşırsa (bir baksın eğer) onun sahibi varsa (sahibinden) izin istesin. Eğer kendisine izin verirse (hayvanı) sağsın ve (sütünü) içsin.Eğer sahibi yoksa üç (defa) seslensin eğer (sahibi) ona cevap verecek olursa, ondan izin istesin. Eğer cevap veren olmazsa (hayvanı) sağsın, (sü­tünü) içsin ve (artanı) götürmesin.”[512]

Açıklama

Bu hadisin tefsirinde ulema ihtilaf etmiştir. Hadis ulemasından bazılarına göre bu hadis-i şerif, bir yolcunun önüne gelen koyun, sığır ve deve cinsinden sahipsiz bir hayvanın sütünü sağıp içmesinin ve uğramış olduğu bir bahçenin meyvesini yemesinin caiz oldu­ğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber bunun caiz olduğunu haber verdiğine göre sahipsiz olan bir hayvanın sütünü sağıp içen, ya da uğradığı bir bahçenin meyvesini yiyen bir kimse, içtiği sütün ya da yediği meyvenin kıymetini sahibine ödemesi de gerekmez. İmam Ahmed’in meşhur olan görüşü budur.

Bazılarına göre ise, zaruret olmadıkça bir yolcunun sahipsiz bir bah­çeye girip meyvesini yemesi, sahipsiz bir hayvanı sağıp sütünü içmesi caiz değildir. Ancak zaruret icabı böyle bir bahçenin meyvesini yiyebildiği gibi sahipsiz bir hayvanın sütünü de içebilir. Ancak daha sonra kıymetini sahi­bine ödemesi gerekir, imam Malik ile Şafiî ve Ebu Hanife bu görüştedir­ler. Bu görüşte olan ulemanın delillerinden bazıları şunlardır:

  1. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerimende; “Ey inananlar, mallarınızı ara­nızda (İslam şeriatının helâl kılmadığı, faiz, kumar, hırsızlık ve gasb v.s. gibi) bâtıl sebeblerle yemeyin…”[513] buyurmuştur. Sahibinden izin alma­dan sağmal bir hayvanın sütünü sağıp içmek o kimsenin malını haksızlıkla yemektir.
  2. O hayvanın bir yetim malı olması ihtimali de vardır. Eğer yetim malıysa o zaman “zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sa­dece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir.”[514] âyet-i kerimesindeki tehdidin kapsamına girmiş olurlar.
  3. “Sizin kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız biribirinize haramdır…”[515]
  4. “Sizden biriniz, iznini almadan din kardeşinin sağmal hayvanını sağmasın…”[516] Birinci görüşü savunanlar bu delillerin hepsine ayrı ayrı cevap vermişlerdir. İbn Kayyım el-Cevziyye bunlan uzun uzun açıklamış­tır.[517]

Tuhfetu’l-ahvezî yazarının açıklamasına göre bazıları bu mevzudaki farklı hadislerin arasını şu şekilde uzlaştırmışlardır:

  1. Bu mevzuda gelen hadislerdeki bir bahçeye uğrayan kimsenin onun meyvelerinden yemesine, karşısına gelen sağmal bir hayvanın sütünden iç­mesine izin veren hadisler mal sahibinin özel veya genel mânâda izni bu­lunmasıyla ilgilidir. Bu mevzudaki yasaklayıcı hadisler ise, mal sahibinin izni bulunmamasıyla ilgilidir.
  2. Bazılarına göre ise, bu hadislerdeki izin, yolculardan zaruret halin­de olanlara, açlıktan ölme durumunda kalanlara aittir. Bu mevzudaki ya­saklayıcı hadisler ise, bunların dışında kalan kimselerle ilgilidir.
  3. Bazılarına göre ise, bu mevzudaki yasaklayıcı hadisler mal sahibi­nin, malını yiyen veya içen kimseden daha muhtaç olması ile ilgilidir. Ni­tekim şu hadis-i şerifde bu gerçeği ifade etmektedir: “Biz (bir defa) Rasû-lullah (s.a.) ile birlikte yolculuk ederken memeleri “ıda” denilen bitki ile bağlanmış bir deve sürüsü ile karşılaştık. Biz (sütünü sağıp içmek üzere) develerin olduğu yerde toplandık. Bunun Üzerine Rasûlullah (s.a.) bizi ça­ğırdı. Biz de onun yamna döndük. Rasûl-i Ekrem: “Şüphesiz bu deve sürüsü müslümanlardan bir ev halkının malıdır. Sütü de onların azığı ve Allah’dan sonra (muhtaç oldukları) bereket (ve hayırlı malı) dir. İçinde yol azığınız bulunan kaplarınızın yanma döndüğünüzde içindeki azıkları­nızın götürülmüş olduğunu görmeniz sizi sevindirir mi?” buyurdu. Sahâ-bîler “Hayır” dediler. Rasûl-i Ekrem de: “Şüphesiz bu da öyledir” buyurdu.[518]
  4. Bazıların a göre bu mevzudaki hadislerdeki izin mal sahibinin zengin olmasıyla yasak da fakir olmasıyla ilgilidir.
  5. Bazılarına göre ise, bu mevzudaki yasaklayıcı hadisler memeleri kese ile bağlı koyunların sağılmasıyla İlgilidir. İzin ise, memeleri sarılı ol­mayan koyunların sağılmasıyla ilgilidir. Ancak tmam Ahmed’in rivayet ettiği; “Eğer siz bu hayvanı mutlak sağacaksanız sağın, sütünü için (fakat kalanı da sağıp evlerinize) götürmeyin.”[519] anlamındaki hadis bu mevzuda memeleri sarılı hayvanla sarılı olmayan arasında bir fark olmadığını ifade etmektedir.
  6. bmVl-Arabî’ye göre ise, bu mevzuda gelen bazı hadislerdeki ruh­satlar bu ruhsatların âdet halinde yaşadığı memleketlerle ve oranın halkıy­la ilgilidir. Hicaz, Şam ve diğer bazı memleketler ve ruhsatın ta eski za­manlardan beri âdet halinde yaşayıp geldiği yerlerdir.
  7. bû Davud’a göre, bu iznin bulunduğu hadisler sadece yolcular içindir.
  8. Bazılarına göre ise, bu izin zimmîlerin mallarına aittir. Bu mevzu­daki yasaklar da müslümanlann mallarıyla ilgilidir.
  9. Hanefi ulemasından Tah&vTye göre ise, sözkonusu hadis-i şerifler­de geçen izin, yolcuları evlerde misafir etmenin vâcib olduğu dönemlere aittir. Daha sonra bu vacibin neshedilmesiyle bu izin de neshedilmiştir.[520]
  10. …Abbad b. Şurahbîl’den; demiştir ki: Ben yoksul ve aç­tım. Bunun üzerine Medine’nin bahçelerinden bir bahçeye girip, bir (mikdar) başağı ovalayıp yedim. (Bir kısmını da) elbisemin içerisine koydum. Az sonra bahçenin sahibi çıkageldi, beni doğdu ve elbise­mi aldı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)e vardım (durumu ona ha­ber verdim) Bunun üzerine (Hz. Peygamber) Ona (hitaben) “Sen (bu adama) bir şey Öğretmedin; o cahildi. Ve onu doyurmadın, O açtı.” dedi ve ona elbisemi bana geri vermesini emretti. (Bahçe sahi­bi de) bana bir vesk, yahut da yarım vesk buğday verdi”[521]

Açıklama

Sene: Halka isabet eden umûmî açlık ve kıtlık için kullanılan bir kelimedir, tbn Mâce’nin rivayetinde bu kelime, “açlık ve kıtlık yılı” anlamına gelen kelimesi vardır. Bu­rada anlaşılıyor ki olay bir kıtlık yılında cereyan etmiştir.

Râvi bu hadisi rivayet ederken Hz. Peygamberin “ç” anlamına ge­len, kelimesini mi, yoksa yine aynı manaya gelen keli­mesini mi kullandığını kesinlikle hatırlayamadığından, bu tereddüdünü, ıil. ju y wu Jtf liifeCai iken yahut da sağib iken” cümlesiyle ifade etmiş­tir. Bir başka ifadeyle bu cümledeki tereddüt, Hz. Peygambere değil, âviye aittir.

Hz. Peygamber bahçe sahibine; “Sen ona bir şey öğretmedin. O da cahil idi. Sen onu doyurmadın o aç idi.”özleriyle; “Senin bahçene giren bu adam, sadece bahçeye giren aç bir adamın, bahçenin ürünlerinden yi­yebileceğini biliyordu. Fakat yedikten sonra kalan kısmı yanında götüremeyeceğini bilmiyordu. Bunu kendisine öğretmen gerekirdi. Oysa sen bu­nu yapmadığın gibi o fakiri doyurmaya da yanaşmadın” demek istemiştir. Daha sonra bahçe sahibine sözü geçen fakirin elbisesini geri vermesini em­retmiş. Bunun üzerine bahçe sahibi fakire elbisesini geri verdiği gibi bir yahut da yarım vesk buğday vermiştir. Bilindiği gibi bir vesk altmış sa’dır.[522] ltmış sa\ 62.400 dirhem mikdarıdır.[523]

Bir dirhem, 3,2 gram olduğuna göre bir vesk 19 kilo 960 gram ağırlı­ğa eşittir. Ebû Davud’un rivayetinde bu buğdayı bahçe sahibinin verdiği ifade edilirken Nesai’nin rivayetinde Hz. Peygamberin verdiği ifade edil­mektedir. Nitekim İbnü’l-Esir’in Usdü’1-ğâbe isimli eserindeki rivayette Ne-sâî’nin rivayetini te’yid etmektedir.

Bu farklı rivayetler için Bezlu’l-mechûd yazarı şunları söylüyor, “Bahçe sahibi bu buğdayı sözü geçen fakire Hz. Peygamberin emriyle verdiği için, Nesai’nin ve İbnü’l-Esir’in buğdayı sanki Hz. Peygamber vermiş gibi riva­yet etmiş olmaları ayrıca Hz. Peygamberin bahçe sahibiyle birlikte beytü’l-mâle giderek bu buğdayı fakire vermek üzere ona teslim ettiği bu yüzden de râvilerden bir kısmı, bu verme işini Hz. Peygambere isnad ederken bir kısmının da bahçe sahibine isnadettiği ve aslında bu rivayetler arasında bir çelişki bulunmadığı söylenebilir.”

Bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi ekili bir bahçeye ya da tarlaya uğrayan bir kimsenin zaruret olmadıkça oranın meyvelerin­den veya sebzelerinden yemesi caiz değildir. Zaruret halinde ise, kıymetini ödemek şartıyla yiyebilir. Cumhur-u ulemanın ve imam Şâfiînin görüşü budur. Seleften bazılarına göre ise, zaruret halinde olan bir kimsenin uğ­ramış olduğu bir bahçeden yediği meyve ya da sebzelerin parasını ödemesi gerekmez.

İmam Ahmed’den gelen en sahih rivyete göre bir kimse etrafı duvarla veya çitle çevrili olmayan bir bahçenin yaş meyvelerinden zaruret olmasa bile yiyebilir.

İmam Ahmed’den gelen ikinci bir rivayete göre ise, ancak zaruret halinde yiyebilir. Her iki halde de bu kimseye yediği meyvelerin veya seb­zelerin bedelini ödemesi gerekmez.

İmam Şafiî bir kimsenin uğramış olduğu herhangi bir bahçenin mey­velerinden zaruretsiz olarak yiyip içmesinin, caiz olup yediğinin bedelini de borçlanmamasını, bu görüşe temel teşkil eden hadislerin sıhhatine bağ­lamış ve “Eğer buna cevaz veren hadis sahihse bu fetva da sahihtir.” de­miştir. Beyhaki’nin açıklamasına göre bu hadisten maksat şu hadistir: “Mey­ve bahçesine giren (meyvelerden) yesin ve (fakat) eteğini doldurmasın.”[524] Her ne kadar Beyhakî bu hadisin ğarib olduğunu söylemişse de Hafız İbn Hacer bu mevzuda gelen hadislerin tümünü bir arada mütalaa ederek bu hadisin sahih olduğu kanaatine varmıştır.[525]

Hanefi uleması ise bu cevazın, i s lamın ilk yıllarına ait olduğu fakat sonradan neshediidiği görüşündedir. Hanefî ulemâsının bu mevzudaki gö­rüşü cumhur-ı ulemânın görüşü gibidir. Binaenaleyh, Hanefilere göre bir kimse zaruret hali olmadan başkasının bahçesine giremez. Zaruret halinde başkasının bahçesine giren kimse de yediğinin parasını borçlanır.[526] Bütün bu görüşlerin delillerini bir önceki hadisin şerhinde kısaca anlatmış bulu­nuyoruz.[527]

  1. …Ebu Bişr, “Ben Ğuber oğullarından biri olan Abbad b. Şürahbil’i (şöyle derken) işittim” dedi ve (önceki hadisin) mânâ­sını rivayet etti.[528]

Bir Kimsenin (Başkasına Ait Bir Bahçedeki Ağaçların Dallarından Ere) Düşenleri Yiyebileceğini Söyleyenler(İn Delili Olan Hadis)[529]

  1. …Ebû Rafi b. Amr el-öıfâif nin amcasından rivayet olun­muştur; dedi ki: Ben çocuktum. Ensann hurmalarını taşlıyordum. Peygamber (s.a.)’ın huzuruna getirildim.

“Ey çocuk, hurmaları niçin taşlıyorsun?” buyurdu.

Ben de; düşürdüklerimi yiyorum (da onun için taşlıyorum) diye cevap verdim. (Peygamber -s.a.- de)

“Hurma ağaçlannı taşlama, altlarına dökülenleri ye” buyur­du. Sonra çocuğun başım okşayıp; “-Ey Allahım bunun karnını doyur” diye dua etti.[530]

Açıklama

Metinde geçen “yiyorum diye cevap verdi” anlamına gelen “Kale âkilu” cümlesini îbn Mace “kültü âkilü = yiyorum diye cevap verdim” şeklinde rivayet etmiştir. Aralarında netice itibarıyla herhangi bir fark yoktur.

Bu hadis-i şerif bir bahçede bulunan ağaçların altına kendiliğinden dökülen meyveleri toplayıp yemenin caiz olduğunu ifâde etmektedir.

Nitekim kıymetli âlimlerimizden Ö.N. Bilmen Efendi de bu mevzuda şunları kaydetmiştir: “Yollarda, bostanlarda, ağaçların altlarında bulunan başaklar, mayveler hakkında da lukata hükümleri caizdir. Maamafih bu hususta tafsilat vardır. Şöyle ki;

Yazın şehirlerde ağaçların altlarına dökülen meyveler sahipleri tara­fından serâhaten veya adeti vechi ile delâleten ibâhe edilmiş ise, alınıp yiyilebilir, aksi durumda yiyilemez haramdır.

Şehirlerde bahçe ve bostan içinde bulunan meyveler ceviz vesaire gibi bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise, sahiplerinin seraheten izinleri bulun­madıkça alınamaz. Çabuk bozulacak şeylerden ise muhtar olan kavle göre seraheten veya adeten men edilmemiş olunca alınıp yiyilebilir. Diğer bir kavli göre de sahiplerinin rızaları bilinmedikçe alınıp yiyilemez.

Bu vaziyet olunca bakılır; eğer meyveler bozulmayıp kalabilecek şey­lerden ise sahiplerinin izinleri bilinmedikçe alınıp yiyilemez. Fakat bozula­cak şeylerden ise, -muhtar olan kavle göre- men edildiği tebeyyün edilme­dikçe alınıp yiyilebilir.

Ağaç üzerinde bulunan meyvalara gelince bunlar, her nerede bulu­nurlarsa bulunsun, sahiplerinin izinleri olmadıkça efdal olan alınıp yenil-memesidir. Meğer ki pek mebzul olup da yiyilmeleri sahiplerine ağır gel­mesin. O halde, o meyvalardan bir miktar alınıp orada yiyilebilir. Fakat toplanıp başka bir yere götürülemez. Bu caiz değildir.

Akar ırmak suları üzerinde bulunan meyveleri çok olsa da toplayıp yemek caizdir. Çünkü bunlar bu halde bırakılsa çabuk bozulurlar, bunları toplamaya delâleten izin vardır. Fakat böyle su üzerinde bulunan ağaçlara gelince bakılır. Eğer sudan çıkarılacakları zaman kıymetli bulunmayacak şeyler ise alınmaları helal olur. Fakat kıymetli bulunacak şeyler ise helal olmaz, haklarında lukata muamelesi yapılır. Yollara dökülmüş olan ağaç yaprakları eğer dut yaprakları gibi kendisiyle istifade olunacak şeyler ise, bunları toplayıp almak caiz değildir. Aksi takdirde kıymetini sahibine borçlu olurlar. Fakat istifade olunmayacak şeyler ise, toplanıp alınabilirler, öden­meleri lazım gelmez.

Ekin tarlalarında veya karpuz, ve salata bostanlarında ekinler alın­dıktan ve karpuzlarla salatalar toplandıktan sonra başkalarının toplanmalarına adeten izin verilmiş olan başak vesaire döküntülerini toplamak caizdir.[531]

  1. Bir Kimse Herhangi Bir Sağmal Hayvanı Sahibinin İzni Olmadan Sağamaz Diyenlerin Delili
  2. …Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sakın bir kimse (sahibinin) izni olmadan başka birinin davarı­nı sağmasın. Biriniz kilerine varılıp da hazinesinin kırılıp zahiresinin sanl(ıp alın)masını hoş görür mü? İnsanların hayvanlarının memele­ri de onlara yiyeceklerini biriktirir. Binaenaleyh kimse izin almadık­ça diğer bir kimsenin davannı sağmasın.”[532]

Açıklama

Mâşiye; deve, sığır, koyun ve keçi anlamlarında kullanılırsa da daha ziyâde koyun için kullanılır.

Meşrebe ise içinde buğday, un gibi yiyecek maddelerinin sak­landığı anbar veya kiler demektir.

Duru; kelimesi “Dur*’ kelimesinin çoğuludur. Sağmal hay­vanların memeleri için kullanılır. 2619 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Hanefilerle, Şâfiîlere, Mâlikilere ve Cumhur-ı ulemâ­ya göre izinsiz hiç bir kimse, birinin bağ ve bahçesinden yemiş yiyemez; davarının sütünü içemez. Meğer ki muztar kala. O zaman zaruret miktarı yiyip içebilir. Bu zevat cevaz bildiren hadisler hakkında muhtelif yönler­den cevaplar vermişlerdir.

a) Kurtubi: “Malum kaide ile amel etmek daha iyidir” demiştir.

b) Nehy bildiren hadis, cevaz hadisinden daha sahihtir.

c) Cevaz bildiren hadisler âdete nazaran mal sahiplerinin razı olduk­larının bilinmesine hamledilirler.

d) Cevaz meselesi zaruret zamanlarına hamledilir. Nitekim İslâm’ın ilk zamanlarında hal böyle idi.

Bu hususta Tahâvî de şunları söylemiştir: “Bu hadisler misafir kabul etmenin vâcib olduğu zamanlara mahsustur. Rasûlullah (s.a.) bunu emir buyurmuş, gelen misafiri kabul etmeyi hane sahibine vacip kılmıştır. Bila-here vücup neshedilerek hükmü kaldırılınca adı geçen hadislerin hükmü de kalkmıştır.”

Hicret esnasında Peygamber (s.a.) ile Hz. Ebu Bekr’in içtikleri süt hakkında Kurtubî; Bu, koyun sahibine bir idlal(yani nazı geçme)idi. Çün­kü Hz. Ebû Bekir onu tanıyordu. Yahut o çobanın oradan geçenlere süt takdim edilmesine izin verdiğini biliyordu.Yahut o süt kendisine eman ve­rilmemiş bir harbiye ait olduğu için içmişlerdi, diyor. Bu hususta daha başka sözler de söylenmiştir.[533]

Bazı Hükümler

  1. Hadis-i şeref zahire biriktirmenin mutlak surette câiz olmadım söyleyenlerin aleyhine delildir.
  2. Süte yiyecek denilebilir. Binaenaleyh, yiyecek yememeğe yemin eden bir kimse süt içmekle yeminini bozmuş olur. Ancak sütü yiyecek sayma­maya niyet etmişse yemini bozulmaz.
  3. Sağmal koyun, süt karşılığı satılabilir. Fukaha sağmal koyunun süt ve sair yiyeceklerle peşinen veya veresiye satılıp satılamayacağı husu­sunda ihtilaf etmişlerdir, tmam Malik’e göre, koyunun memesinde süt bu­lunmamak ve peşin olmak şartı ile sağmal bir koyunu süt mukabilinde satmakta beis yoktur. Koyunun memesinde süt bulunursa, süt mukabilin­de peşin satmak caiz değildir. Koyun sağmal değilse peşin ve veresiye satı­labilir.

Hanefilerle imam Şafiî’ye göre sağmal koyunu, yiyecek mukabili ve­resiye satmak caiz değildir. İmam Şafiî memesinde süt olan koyunun süt mukabilinde hiç bir suretle satılamayacağına kaildir.

  1. Kıyasın sahih olabilmesi için fer’in asla her hususta müsâvî olması şart değildir. Zira muhafaza hususunda meme hazineye müsavi değildir; bununla beraber peygamber (s.a.) izinsiz sağmanın haram olması babında memeyi yiyecek hazinesi hükmünde saymıştır.
  2. Bir meseleyi zihinlere iyi yerleştirmek için ata sözlerinden istifâde caizdir.[534]
  3. (Allah’a, Rasûlüne Ve Ulü’l-Emre) İtaat Etmek
  4. …Ibn Cüreyc dedi ki: “Ey inananlar, Allah’a itaat edin. Rasûle ve sizden olan (halifelere, hakimlere, âlimlere, hak ve adalet üzere olan) emir sahibine itaat edin…”[535] (âyet-i kerimesi) Abdul­lah b. Kays b. Adiyy (hakkında indi) Peygamber (s.a.) onu bir seriyye de gönder(miş)di. Bana bunu Ya’la, Said b . Cübeyr’den O da îbn Abbas’dan naklen haber verdi.[536]

Açıklama

Ulu’l-emr: Buyruk sahibi sözü geçerli olan kişi demektir. Bunun devlet başkanı, vâlîler ve daha genel anlamıyla yöneticiler olduğu âyetin siyakından anlaşılmaktadır. Fakat Ibn Ab-bas’a dayanan bir görüşe göre buyruk sahipleri din bilginleridir. “Onlara emniyet ve korku haberi geldiği zaman, onu hemen yaytverirler. Halbuki bunu, Rasûle ve aralarındaki emir sahiplerine götürselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu bilirlerdi”[537] mealindeki âyet-i kerimeden alimlerin de ululemr olduğu anlaşılmaktadır. Fahr-i Râ-zi’ye göre buyruk sahiplerinin hail ve akd denilen ittifakları bütün ümmeti temsil ederek kitap ve sünnetten başka başlıbaşına bir delil teşkil eden ehl-i icma olması gerekir. Ulemâya, ümeraya, hukemaya itaat ise, Allah’a, rasûlüne ve hal ve akd sahiplerine itaattan kaynaklanan ve ona bağlı olan bir itaattir.[538] İbn Kesir de ulema olsun, ümera olsun bütün buyruk sa­hiplerinin ululemr olduğunu söylüyor. Hanefi ulemasından Aynı âyet-i ke­rimede geçen “ulu’l-emr = emir sahipleri” hakkındaki görüşleri onbir mad­dede özetlemiştir:

  1. Âmirlerdir. Ibn Abbas (r.a.) ile Ebu Hüreyre, İbn Zeyd ve Süddî bu- görüştedirler.
  2. Hz. Ebû Bekr ile Ömer (r.a.) dir. Hz. İkrime bu görüştedir.
  3. Tüm sahabedir. Mücâhid (r.a.)’in görüşü budur.
  4. Dört halifedir. Sa’lebi, Ebu Bekr el-Varrak’ın bu görüşte olduğunu söylemiştir.
  5. Ata (r.a.) e göre ise, âyet-i kerîmede geçen ulu’l-emr sözüyle kas-dedilen Muhacirler ile Ensardır.
  6. Sahabe ve tabiûndur
  7. İbn Keysan bu kelimeyle kasdedilen halkı idare eden akıllı kimse­lerdir.
  8. İlim adamları ile fıkıh ulemasıdır. Cabir b. Abdillah ile Hasan el-Basri ve Ebu’l-Aliyye (r.a.) bu görüştedirler.
  9. Seriyye kumandanlarıdır. Meymun b. Mehran, Mukâtil ve Kelbi bu görüştedirler.
  10. Mücâhid’e göre Ulu’l-emr tüm ilim adamları ve Kur’an alimleridir. İmam Mâlik de bu görüşü tercih etmiştir.
  11. Liyakatlerinden dolayı bir iş başına getirilmiş olan herkes Ulu’l-emr’dir.[539] Buhari şârihi, Aynî de bu görüşler içerisinde son görüşü tercih ederek “Sahih olan da budur” demiş ve Buhârî’nin de bu görüşte olduğu­nu ifade etmiştir. Ancak Allah’a veRasûlüne itaat mutlak olmakla bera­ber, ulu’1-emre itaat mutlak değildir. Bazı kayıt ve şartlara tabidir. Bu mânâyı ifade için Cenab-ı Hak, Allah’a ve Rasûlüne itaati ayrı ayrı zikret­tiği halde ulu’l-emr için ayrıca “ = itaat ediniz” buyurmamış, ulu’1-emre itaati, Rasûlüne atfen bağlı olarak zikretmiştir. Bu atıf şundan dolayıdır. Eğer Ulu’1-Emr sizden ise, yâni müslümansa, iktisâdi, sosyal ve toplum hayatının her noktasında Allahm emirlerine göre hüküm veri­yor, Rasûlullah’ın sünnetine bağlı kalıyorsa, idare ediş şekli Allah’ın Ahkâmı ve Rasûlullahın hayat tarzıyla çatışmıyorsa itaat ediniz. Bunun aksi ise Tâğûtlar ve saptırıcı ve idarecilere yaranmak için yağ çeken âlimlerdir ki onlarda idareci ve âlimdirler. Eğer idarecinin vasfı Tâğut ve bu tür alim kavramına uygunsa onlarada isyan etmek bir mü’min üzerine farzdır.

Burada şâyân-ı dikkat olan kayıtlardan birisi de mü’minlere hitaben kaydıdır ki mânâsı vazıhtır. Mü’minlerden olmayan ulu’1-emre itaat dînen vâcib kılınmamıştır.[540]

Yine Aynî’nin açıklamasına göre, Davûdî bu âyetin Abdullah b. Hu-zafe hakkında indiğini ifâde ederek Abdullah b. Abbas (r.a.) dan gelen rivayeti reddetmiş ve bu rivayetin Hz. Abbas’dan rivayet eden râvilerden biri tarafından yanlışlıkla tahrif edilerek değiştirilmiş olabileceğini savun­muştur. Davûdî’nin bu mevzudaki görüşü şudur: Abdullah b. Huzafe’nin başından geçen bu mevzu ile ilgili olayda[541] Rasûl-i ekrem askerlerin ona isyan etmesini hoş karşılamamıştır. Binaenaleyh bu ayetin Abdullah b. Huzafe hakkında indiğini iddia etmek, âyeti indirilmiş gayesine zıt bir yönde tefsir etmek olur.[542] ancak Davûdi’ye şöyle cevap verilmiştir: “Abdullah b. Huzâfe kıssasından murad,

“Eğer bir şeyde münakaşa ederseniz onu Allah’a ve Rasûle ar/ediverin” âyetidir. Hz. Abdullah’ın seriyyesine gereken de bu idi. Kendimizi ateşe atalım mı atmayalım mı diye münaza’a ederken meseleyi Allah ve Rasûlü­ne irca edeceklerdi. Onlar bunu yapmadılar, âyet onun için inmiştir.”[543] Bu mevzuda İbn Kesir de şunları söylüyor: “Allah (c.c)’a itaatten murad, Kur’an-i Kerim’in hükümlerine uymak; peygambere itaatten murad, sün­nete riâyet etmek; ulu’l-emr’e itaattan murad, Allah’ın emirleri doğrultu­sundaki emirlerine uymaktır”[544] Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in;”Her kim Ulu-lemr’e (halifeye) itaatten bîr el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah (c.c.)’a fiili hususunda lehinde hiç bir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda (halifeye) bey’atı olmayarak ölürse cahiliyye ölümü ile ölür”[545] buyurduğu sabittir. İmam Ebu Muîn en-Nesefî, “Üzerimizde İslam devlet başkanı olan imam (ululemr’i) görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam devlet başkanı olan halifedir.

İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kafir olur.” demiştir.[546]

  1. …Ali (r.a.) den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) bir ordu göndermiş ve başına da bir adamı kumandan tayin edip, onlara kumandanı dinlemelerini ve ona itaat etmelerini emretmişti. Bir süre sonra kumandan bir ateş yaktı ve askerlere ateşe girmelerini emretti. Bunun üzerine bazı askerler, “biz sadece ateşten kaçtık” dediler. Diğer bir kısmı da ateşe girmek istediler. Bu haber peygam­ber (s.a.)e erişince; “Eğer onlar ateşe girselerdi ebediyyen ateşte kalacaklardı.’ dedi ve “Allah’a isyan hususunda (kula) itaat yoktur (kula) itaat ancak dine uygun olan işlerdedir” buyurdu.[547]

Açıklama

Bu hadis-i şerif yetkili kişilerin emirlerini yerine getirmek için Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini çiğnemenin Allah’a ve Rasûlüne isyan sayılacağını, âmirin, Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine aykırı olarak verdiği emirlerin, bu emri yerine getiren memuru sorumluluktan kurtaramayacağını ve içinde mâsiyet bulunan taat ve ibâdetin mak­bul olamayacağını ifade etmektedir.

Metinde geçen “Eğer onlar ateşe girselerdi ebediyyen o ateşte kalacaklardı” cümlesindeki “ateş” ten maksat cehennem ateşi değil, ku­mandanın yakmış olduğu ateştir. Hafız îbn Hacer bu ateşten maksadın kumandanın yaktığı ateş mi yoksa cehennem ateşi mi olduğu meselesinde bazı ihtimaller üzerinde durduktan sonra bu ateşten maksadın, kumandan tarafından yakılan ateş olduğunun kanaatine varmıştır. Buna göre cümle­nin mânâsı şöyledir: “Eğer onlar bu ateşe girselerdi zannettikleri gibi za­rarsız olarak kurtulamayacaklardı. Bilakis orada yanıp gideceklerdi.” Yine aynı cümlede geçen ebediyyen kelimesi de “sonsuza kadar** anlamında kullanılmayıp “uzun süre” anlamında kullanılmıştır. Nitekim “ebed” ke­limesi “Amma onlar, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü (işler) yüzünden ölümü asla temenni etmezler…”[548] meâlindeki âyet-i kerimede de aynı şekilde “uzun süre” anlamında kullanılmıştır.

Binaenaleyh bu cümle ile, “Eğer bu askerler kumandanın emrine ita­at etmeyi vâcib zannederek ve ateşin kendilerine zarar vermeyeceğine ina­narak ateşe girselerdi kendilerine böylesine yakından ilgilendiren hayatî bir meselenin asılını öğrenmek için gereken çabayı göstermediklerinden ve neticede intihar gibi bir yasağı çiğnediklerinden dolayı günahkâr ola­caklar ve içine girdikleri ateşte yanıp gitmeye müstehak olacaklardı” de­nilmek istenmiştir.

Bazılarının rivayetine göre bu emri veren kumandan çok şakacı bir kimseymiş, bu emriyle onlara şaka yapmak istemiş. Müslim’in rivayetine göre ise, askerler onu kızdırdıkları için böyle yapmış. Doğru olan da bu ikinci rivayettir.[549]

  1. …Abdullah b. Amr’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Kendisine (Allah’a ve Rasûlüne) isyan emredilmedikçe hoşlan­dığı ve hoşlanmadığı bir işte (âmiri) dinlemek ve (ona) itaat etmek müs-liiman bir kimseye vaciptir. Fakat kendisine (Allah’a veya Rasûlüne) isyan emredilirse o zaman (hiç bir amiri) dinlemek de yoktur, itaat da yoktur.”[550]

Açıklama

2624 numaraİ1 nadism şerhinde açıkladığımız, “Ulu’l-emr” denilen yetkili kimselere itaat etmek, sözlerini dinlemek, emir­lerine uymak her müslümana farzdır. Ancak bu farziyyet, sözü geçen yetki­lilerin emirlerinin Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine uygun olmasıyla kayıtlı­dır. Binaenaleyh, dine uygun emirlerine uymak her müslüman üzerine farzdır. Allah’a isyan ve günah sayılan emirlerine uymak ise haramdır. Kadı Iyaz bu hususta İslam uleması arasında ittifak bulunduğunu ifâde etmektedir.[551] Hariciler bu hadisi delil göstererek zâlim devlet reisine başkaldırmanın farz olduğunu söylemişlerse de Cumhur-ı ulemâya göre iman ettikten sonra küf­re dönmedikçe yahut namazları kılmayı terketmedikçe ona başkaldırmak vâcib değildir.[552] Mevzumuzu teşkil eden bu hadis itaati emreden tüm hadisleri ka­yıtlamakta ve hadislerdeki yetkililerin emirlerine itaat edilmesiyle ilgili ifâ­delerin sadece, Allah’ın ve Rasûlünün emrine uygun emirlerle ilgili olduğunu açıklamaktadır. Allah’ın ve Rasûlünün emirleri ise kapsayıcıdır. Geneldir. Hayatın girdi çıktısı, fert, aile, toplum yapısı ve idari oluşum bu kapsayıcılığın içindedir.[553]

  1. …Ukbe b. Mâlik’den; dedi ki: Peygamber (s.a.) bir seriyye göndermişti. Ben de askerlerden birine bir kılıç verdim. (Bu kim­se seferden) dönünce bana: Rasûlullah (s.a.)in bizi kınadığını görür­sen (şaşma) dedi. (Gerçekten Hz. Peygamber de onlara hitaben şöy­le) buyurdu:

“Benim (askerin başında kumandan olarak) gönderdiğim adam, emrimi yerine getirmeyince emrimi yerine getirecek birisini onun ye­rine geçirmekten âciz mi kaldınız?”[554]

Açıklama

Bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımız gibi bu hadis-i şerifte, Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine uymayan yöneticiye itaat etmek gerekmediğini,onların yerine Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine uygun emirler veren ve iş yapan kişilerin geçirilmesini sağlamak için gereken çabayı sarfetmek lâzım geldiğini, bu gibi kişileri yerlerinden uzaklaştırmaya gücü yettiği halde bu görevi yapmaktan kaçınan kimsele­rin bu hareketinden Hz. Peygamberin memnun olmayacağını ifade etmek­tedir. Yine bu hadis, idare edilenin seçme yetkisini, idareciyi azl edip, yerine başka bir idare eden getirme yetkisini belirlemiştir. Müslüman top­luluklar Allah ve Rasûlünün emirlerine bağlı olan ve bu emirleri uygula­yan idarecileri seçmek ve gidişatın bu minval üzere olmasını sağlamakla mükelleftirler.[555]

  1. Yolculukta Askerin Toplanması Ve Yayılması İle İlgili Emirler
  2. …Ebu Sa’lebe el-Huşenî dedi ki: (Sefer esnasında) Sahâ-bîler, bir yere indikleri zaman [(ravi) Amr (bu cümleyi) “Rasûlullah (s.a.) bir yere indiği zaman sahâbîler” diye rivayet etti.] dağ yolları­na ve vâdîlere dağılırlar (oralarda dağınık olarak konaklarlardı. Bu­nun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

“Sizin şu dağ yollarına ve vadilere dağılmanız ancak şeytandandır” buyurdu. Bundan sonra bir yerde konakladıklarında birbirlerine iyice yaklaşırlardı. Hatta; “Üzerlerine bir örtü yayılacak olsa hepsini kaplar” deni(lebi)lirdi.[556]

Açıklama

Düşmanla savaşa çıkan bir cemaatin yollarda konakladıkları zaman gelişigüzel, birbirinden kopuk bir halde şuraya bu­raya dağılmaları düşmana cesaret verdiği gibi bu dağınıklık, din düşmanla­rını sevindirir. Gerçek müslümanları da mahzun eder. Ayrıca dıştaki dağı­nıklık zamanla yavaş yavaş kalplere de sirayet ederek gönüllerde yaşayan kardeşlik ve sevgi bağlarının kopmasına sebep olur. Çünkü zahirdeki işleri­mizin ruhumuz üzerinde çok büyük tesiri vardır.

Bu sebeple Hz. Peygamber devamlı olarak cemaatleşmeyi tavsiye etmiş, tefrikadan sakındırmış, “Birlikte rahmet, ayrılıkta azab vardır.”[557] buyu­rarak meselenin önemini en veciz bir şekilde ortaya koymuştur.[558]

  1. …Muaz b. Enes el-Cühenî’den; demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.) ile birlikte bir savaşa çıkmıştım. Askerler evleri daralttılar ve yolu kestiler. Bunun üzerine, Nebî (s.a.) askerler arasında, “Kim bir evi daraltırsa ya da bir yolu keserse onun için cihad(dan nasib) yoktur.” diye bağıracak bir dellal gönderdi.[559]

Açıklama

Askerlerin evleri daraltmasından maksat, girdikleri memleketlerde her askerin rastgele bir evi işgal ederek, ihtiyaçlarından fazla evleri «İlerinde tutmaları, bu yüzden de memleket halkını ellerinde kalan az sayıdaki evlerde sıkışıp kalmaya mecbur etmeleridir.

Askerlerin yolları daraltmalarından maksat ise eşyalarını halkın geçe­ceği yollar üzerine indirerek, trafiğin akışım Önlemeleridir. Rasûl-i zişan efendimiz askerlerin evleri ve yolları daraltarak Allah’ın kullarını lüzum­suz yere sıkıntıya düşürmelerinin doğru olmadığına dikkatleri çekmiş ve askerlerin bu hareketten son derece kaçınmalarını sağlamak için mübala­ğalı bir dille bu şekilde hareket eden askerlerin yaptıkları cihaddan hiçbir sevab alamayacaklarını söylemiştir.

Askerlerin, halkın evlerini ve yollarını daraltmaları nasıl çirkin bir iş ise; hakkın, memleketlerine uğrayan askerlere zorluk çıkarmaları yolla­rını daraltmaları ve ihtiyaç duydukları evlerin temininde onları müşkil du­rumda bırakmaları da o derece çirkin bir iştir.[560]

  1. …Muaz b. Enes’den; elemiştir ki: “Biz Allah’ın peygam­beri (s.a.) ile birlikte savaşa çıkmıştık.” dedi. (ve sözlerine devam ederek önceki hadisin) mânâsını (rivayet etti)[561]
  2. Düşmanla Karşılaşmayı Temenni Etmek Hoş Değildir
  3. …Ömer b. Ubeydillah’ın azatlı kölesi ve katibi olan Sa­lim Ebu’n-Nadr’dan; demiştir ki: Ömer b. Ubeydillah Harûrîler üze­rine yürüdüğü vakit, Abdullah b. Ebi Evfa ona bir mektup yazıp Rasûlullah (s.a.)’in düşmanla karşılaştığı bazı günlerinde (askerle­re); “Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah’dan sağlık isteyiniz. Eğer onlarla karşılaşırsanız sabrediniz ve cenne­tin, kılıçların gölgesi altında olduğunu biliniz.” diye konuşma yaptı­ğını, sonra da; “Ey (peygamberlerine) kitap indiren bulutları hare­ket ettiren (kâfir) cemâatleri bozguna uğratan Allah’ım. Onları peri­şan et ve onlara karşı bize yardım et.” diye dua ettiğini bildirdi.[562]

Açıklama

el”Haruriyye kelimesi hâricilere verilen bir isimdir. Hz. Ali’ye isyan eden hariciler, Hz. Ali’den ayrıldıktan sonra Harûra denilen yerde toplandıkları için buraya nisbet edilerek “Harûriyye” ismini almışlardır.

“Harûra”, Küfe civarında bir yerin adıdır. Bir rivayete göre Kûfe’ye 2 mil uzaklıktadır.

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmek aslında nefse güven, böbürlen­me ve üstünlük duygularından kaynaklandığı için Hz. Fahr-İ kainat efen­dimiz düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyi yasaklamıştır. Bu temenni­nin temelinde bu gibi duyguların bulunması yanında, ayrıca harbin nasıl neticeleneceğini kesin bir şekilde önceden tayin etmek de mümkün değil­dir. Bu bakımdan harbin müslümanlar aleyhine neticelenmesi de müm­kündür. O zaman bu acı neticeye katlanmak sabır ister. Ayrıca düşmanla karşılaşmayı istemek düşmanı küçük görmektir ki, bu ihtiyat ve tedbire aykırıdır. Düşmanın kuvvetini hesaba katmayan taraf bu tutumuyla tedbirde hata etmiş demektir. Nitekim müslümanlar kuvvetçe düşmanlarından da­ha az oldukları halde nice zaferler kazanmışlarken kendi kuvvetlerine gü­venip düşmanlarını küçük görmelerinden dolayı, Huneyn savaşında bir ara mağlup duruma düşerek bu hatalarını pahalıya Ödediler. Bu itibarla insanlar devamlı surette Allah’a güvenmeli kendilerinde de bir kuvvet gö­rerek zafer ümidine kapılmaktan sakınmalıdırlar.

Şurasını da unutmamak gerekir ki, sabır hususunda insanların hepsi bir değildir. Hz. Peygamberin maiyyetinde savaşırken yaralanan bir adam yarasının acısına dayanamayarak intihar edince Hz. Ebu Bekr es-Sıddık, “afiyette olup da şükretmem, benim için belâya uğrayıp ta sabretmekten daha iyidir.” demekten kendini alamamıştır. Bu mevzuda Ali (k.v.)nin de oğluna şöyle nasihat ettiği rivayet edilir: “Yavrucuğum, kimseye mey­dan okuma, kavga çıkarma, fakat seni kavgaya çağıran olursa o zaman onun karşısına çıkıp mertçe doğuş. Çünkü o kimse zâlimdir. Allah Teâlâ ise, zulme uğrayanlara yardım edeceğini vadetmiştir.”[563]

Yüce Allah harp âdabını şu ayet-i kerimesinde çok veciz bir şekilde özetlemiştir: “Ey iman edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız, derhal sebat ediniz! Allah’ı da çok anın ki felah bulaşınız. Hem Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa uğrarsınız, kuvvetiniz gider, sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Yurtlarından, sı­ma rarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan (Allahın Di­ninden) menedenler gibi olmayın!”[564]

Hz. Peygamber “Allah’tan afiyet isteyin” buyruğuyla “bedene ait iç ve dış hastalıklarla dünya ve âhirete ait bütün kötülüklerden kurtulmak istemeyi tavsiye etmiştir. Çünkü yegâne koruyucu ve yardımcı Allahdır. Ondan başka güven kaynağı yoktur. Onun irâdesi haricinde insana hiçbir kimse afiyet kazandıramaz. “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” Cümle­siyle, “Allah yolunda kılıç sallamanın sevabının cennet olduğu, kılıcın göl­gesinin kılıçtan ayrılmadığı gibi cennetin de, Allah yolunda kılıç sallayan kimseden ayrılmadığı” vurgulanmak istenmiştir. Burada harp aletleri içe­risinde özellikle kılıcın zikredilmesinin sebebi, Hz. Peygamber devrinde en büyük ve en faydalı harp aletinin kılıç olmasıdır. Yine, kılıcın özellikle zikredilmesinden anlıyoruz ki, Allah yolunda cihâd etmek ve gerekirse bu cihâdın sürekli eylem halinde devam etmesi gerekir. Cihâdın silahlı olarak yapılması gerektiği zaman başka yollar aramaktan kaçınmalı ve “Allanın yardım vadi” gibi bir teminatı olan müslümanlar silahlı mücadeleye girişmeleridir.[565]

  1. Düşmanla Karşılaşınca Nasıl Dua Edilir?
  2. …Enes b. Mâlik (r.a.)den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) savaş sırasında

“Ey Allahım, benim (yegâne) dayanağım ve yardımcım sensin. (Düşmanların hilesini) senin (desteğin) le önlerim. Senin (verdiğin güç)le (düşmana) saldırırım ve (yine) Senin (desteğin)le (düşmana karşı) savaşırım.” diye dua ederdi.[566]

Açıklama

Hattâbf nin açıklamasına göre, metinde geçen cümlesi, “ben ancak senin yardımınla din düşmanlanna karşı üstünlük sağlamanın çaresini bulabiliyorum” manası­na gelmektedir. Nitekim araplar çaresiz kalan bir kimse için derler ki “adamın hiç çaresi yoktur” anlamındadır. “= Kötülüğü önlemekte Allah’ın yardımından başka bir çare, hayra erişmekte de Allah’ın yardımından başka bir çare, hayra eriş­mekte de Allah desteğinden başka bir güç yoktur.” cümlesinde de bu kelime çare anlamında kullanılmıştır. Hattabi’ye göre bu kelime ayrıca “önle­mek, engel olmak, def ve men’etmek” anlamlarına da gelir. Mesela birisi iki şeyin arasına girip de birinin diğerine kavuşmasına engel olduğu zaman “hâle beyneşşeyeni = iki şeyin arasına girdi” denilir.

Bu manaya göre cümlesi “ancak senin yardımınla (düş­manın hilelerini ve vermek istedikleri zararları) önleyebilirim” anlamına gelmektedir. Bu hadis düşmanla karşılaşınca saldırıya geçmeden önce Al­lah’a bu şekilde dua etmenin müstehab olduğuna delâlet etmektedir.

Tirmizi bu hadis hakkında “Hasen-garib” demiştir.[567]

  1. Savaştan Önce Müşrikleri İslama Davet Etmek
  2. …İbri Avn dedi ki: Ben Nâfi’ye bir mektup yazarak, ona harbden önce müşrikleri (İslama) davet etmeyi sordum, o da bana: “Bu islamuı başlangıcında idi. (Nitekim daha sonraki tarihlerde) Al­lah’ın peygamberi Müstakil oğullarına, gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın yaptı. Savaşabilecek olan­larını öldürdü, zürriyetlerini de esir aldı. Haris’in kızı Cüveyriye’yi de o gün aldı. Bu hadisi bana (o sırada) kendiside o ordunun içinde olan, Abdullah (b. Ömer) rivayet etti. diye mektup yazdı.

Ebû Dâvud der ki; Bu hadis sahihtir. Onu İbn Avn, Nâfi’den rivayet etmiştir. Bu hadisi ondan başka rivayet eden bir kimse daha yoktur.[568]

Açıklama

Daha önce, “Harbden önce müşrikleri İslama davet etme”başlığı altında sekseniki numaralı bir bab açılmışken, aynı isimli bir babın burada tekrar açılmış olduğunu görüyoruz. Bezlu’I-mechûd yazarı Şeyh Halil Ahmed, musannif Ebû Davud’un bu başlığa niçin tekrar lüzum gördüğünü şöyle anlatıyor: “Bundan önceki başlık savaştan önce İslâm’a davet edilmeleri vâcib olan müşriklerle ilgili hadisleri toplamakta­dır. Bu müşrikler o ana kadar kendilerine islam daveti hiç erişmemiş olan müşriklerdir.

Bir de kendilerine savaştan önce çeşitli vesilelerle İslâm dayeti erişen müşrikler vardır. Bu ikinci türdeki müşrikleri savaştan önce İslama davet etmek mendupsa da vacip değildir. İşte 82 numaralı babın sadece birinci türden olan müşriklere ait olduğunu, ve daha önce çeşitli vesilelerle kendi­lerine İslâm daveti erişmiş olan müşrikleri harpten önce İslama davet et­menin şart olmadığını vurgulamak için burada sadece ikinci türe giren müşriklere ait olmak üzere özel bir bab daha açılmış ve ilgili hadisler bu babda toplanmıştır.”

“Müreysi Gazvesi” diye de anılan Benû Mustalik gazvesi hicretin be­şinci yılında vuku bulmuştur. Peygamber efendimiz bu kabilenin müslü-manlar üzerine hücuma hazırlandığını öğrenince onlardan önce davranıp üzerlerine yürüdü. On kadar Mustalikli öldürüldü. Yüzden fazlası kadın olmak üzere altı yüzün üzerinde esir alındı. İki bin deve ve beşbin koyun ele geçirildi. Esirler arasında bulunan kabile başkanının kızı Cüveyriye fidye karşılığında azad edilmiş, sonra da Hz. Peygamberle evlenmişti.[569]

Bazı Hükümler

  1. Harpten Önce kendilerine İslam daveti ulaşmış olan kafirlere habersiz olarak baskın yapmak caizdir. İmam Nevevî bu mevzuda üç görüş zikrediyor:

a) Harbden önce düşmanı İslam’a davet etmek mutlak surette vâcib-dir. İmam Malik bu görüştedir.

b) Kafirleri harpten önce İslam’a davet etmek mutlak surette vacib değildir.

c) Kafirler daha önce İslâm’a davet olunmamıslarsa, onları harpten önce İslam’a davet vâcib; daha önce davet olunmuşlarsa mestehab olur.

İmam Nevevî bu görüşlerden birincisinin zayıf, ikincisinin bâtıl, üçün­cüsünün de sahih olduğuna hükmetmiştir. Nâfî, Hasan el-Basri, Sevri, Leys, Ebu Sevr, İbnü’l-Münzir ve Cumhur-u ulemânın görüşü de budur.

  1. Arapları harpte esir almak caizdir. Çünkü Mustalik oğullan Arap ırkından oldukları halde Hz. Peygamber onları esir almıştır. Hanefi ule-masıyla Mâlikîlerin ve Cumhur-ı ulemanın görüşü bu olduğu gibi İmam Şafiî’nin son görüşüde budur. İmam Şafiî’nin ilk görüşüne ve ulemadan bazılarına göre ise, Arapları esir almak caiz değildir. Onlar Islâmı kabul etmedikleri takdirde kılıçtan geçirilirler. Başka bir seçenekleri yoktur.[570]
  2. …Enes (r.a.) den rivayet olunduğuna göre; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, (düşmana) sabah namazı (vakti girince) baskın yapardı. (Sabah namazı vakti girdimi) iyice kulak verirdi. Eğer ezan sesi duyarsa (baskından) vazgeçerdi. Yoksa hücuma geçerdi.[571]

Açıklama

Ezan, İslâmın sembolü ve parolası hükmündedir. Bir beldeden ezan sesi işitildiği zaman, o beldenin halkının müslüman olduğuna, en azından içlerinde müslüman bir cemaatın yaşadığına hükmedilir.

Fakat namaz vakti geldiği halde oradan hiçbir ezan sesi yükselmezse, o belde halkının kâfirliğine hükmedilir. Bu bakımdan bir memleket ahâlisi memleketlerinde ezan okunmaması için ittifak etseler, devlet başkanının o belde halkı üzerine savaş ilan etmesi icâbeder.

Rasûl-i Zîşân efendimizin küffar üzerine baskınyapmak için sabah namazı vaktini seçmesinin sebebi, o vaktin uyku ve gaflet vakti olması ve bu vakitte onları yakalamanın veya imha etmenin diğer vakitlerden da­ha kolay olmasıdır.[572]

Bazı Hükümler

  1. Ezan okunan bir yere baskın yapılamaz.
  2. Kafirleri dine davet etmeden üzerlerine baskın yap­mak caizdir.Bir önceki hadisin şerhinde mezheb imamlarının bu madde ile ilgili görüşlerini açıklamış bulunmaktayız.[573]
  3. …îbn-i îsam el-Müzenî’nin babasından; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) bir seriyyede bizi (savaşa) gönderirken şöyle buyurdu;

“Eğer (uğradığınız memleketlerde) bir mescid görür ya da bir müezzin (sesi) işitirseniz, (oranın halkından) kimseyi Öldürmeyiniz.”[574]

Açıklama

ŞevkânTnin Neylii’l-evtâr isimli eserindeki açıklamasına göre bu hadis-i şerif bir memlekette bir mescid bulunmasının ve orada bîr ezan sesi işitilmesinin o memleket halkının müslüman sayıl­ması için yeterli bir alâmet olduğuna delildir. Binaenaleyh, İslâm orduları bir memlekete saldıracakları zaman orada bir mescid görecek olurlarsa veya onlardan bir ezan sesi duyarlarsa o memlekete saldırıdan vazgeçmele­ri gerekir. Çünkü mescid ve ezan müslümanhğın alâmetidir. Zahirde o memleket halkının müslüman olduğuna hükmedilir. Kalblerinde imanın yerleşip yerleşmediğini arama yoluna gidilmez. Çünkü kalbleri yarıp da içini görmek mümkün değildir. Onu ancak Allah bilir.[575]

  1. Harpte Hile Yapmak
  2. …Amr’dan rivayet olunduğuna göre kendisi Câbir’i (r.a.) şöyle derken işitmiş; “Rasûlullah (s.a.) “Harb hiledir” buyurdu.[576]

Açıklama

Hud’a; aldatmak, hile yapmak niyetinin aksini göstermek manalarına gelir. Hattâbî’nin açıklamasına göre kelimeyi şekillerinde okumak mümkündür. Bunlardan en fasîhi, “hud’a” şeklinde okunanıdır. Hz. Peygamber de bu kelimeyi “hud’a” şeklinde okumuştur.

Bu kelime had’a şeklinde okunduğu zaman masdar-ı merre olur. Bu takdirde hadis-i şerife şöyle mânâ vermek icabeder: “Savaş bir defa hile yapmaktan ibarettir” Bunu yapabilen, harbi zaferle sona erdirir. İkinci bir hileye ihtiyaç kalmaz. “Hud’a” şeklinde kullanıldığı zaman “hile” anlamında bir isim olur. Bu takdirde hadis “Harbin en önemli tarafı ve rüknü düşmana hile ve oyun yapmaktır” anlamına gelir.

Hudea şeklinde okunduğu zaman çok hilekar ve aldatıcı anlamına gelir. Bu takdirde hadis-i şerif “Harb çok aldatıcıdır. Hilelerle doludur” her zaman için karşı tarafın iki tuzağına düşmek mümkündür. Dolayısıyla çok dikkatli hareket etmek gerekir.” anlamına gelir.

Bu hadis-i şerif harpte düşmana her fırsatta hile yapmanın meşru ol­duğunu açıkça ifade etmektedir.

Ancak ulema, 2756 ve 2760 numaralı hadisler gibi, verilen ahdi boz­manın vebalini ve ahde riâyet etmenin lüzum ve önemini belirten hadisleri göz önüne alarak “ahd ve emân” bozmamak şartıyla harpte düşmana karşı hile yapmanın caiz olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.

Hanefi ulemasından İmam Muhammed bu mevzuda şunları söylüyor:

Burada mücâhidin savaş anında kendisiyle savaştığı kimseyi aldatabileceğine ve bunun ihanet olmadığına delil vardır.

Bazı alimler, bu sözün zahirini alarak savaş durumunda yalana izin verildiğini söylemişler ve Rasûlullah (s.a.)’in Ebu Hüreyre’den nakledilen: “Yalan ancak üç yerde caiz olur: tki kişinin arasını barıştırmada, savaşta ve bir kimsenin hanımının gönlünü almasında”[577] Hadisini de buna delil olarak göstermişlerdir.

Lâkin mezhebimiz odur ki, hadîs-i şerifte kastedilen, mahza yalan değil, tevriye yapmak ve üstü kapalı söz söylemektir. Bunun benzeri, İb­rahim (s.a.)’in üç yalan söylediğini belirten hadistir. Bundan maksat onun üç yerde üstü kapalı söz söylediğidir. Çünkü Peygamberler, mahza yalan söylemekten ma’sumdurlar.

Hz. Ömer “üstü kapalı söz söylemede (tevriye yapmada) yalandan kurtuluş vardır,” demiştir.

İmam Muhammed (Rahimehullah) kitabın metninde bu sözü şöyle açıklar:

Kişinin kendisiyle savaştığı kimseye, zahirin hilâfına bir şey söyleme­sidir ki, hakikatte, ona açıkladığı şeyin hilafını gizlemesidir.

Hz. Ali’nin, Hendek günü kendisiyle mübareze yaptığı Amr b. Abdu Udde’ye yaptığı gibi Hz. Ali (r.a) ona: “Hani, kimsenin sana yardım et­meyeceğine dair bana garanti vermiştin? Peki, sana şu yardım edecekler kimlerdir?” demişti. Amr, kendisine bu söylenenleri garipser gibi arkasına bakınca, Hz. Ali, birden iki ayağına vurup ikisini de kesmişti.

Mücahidin, arkadaşlarıyla konuşup onu duyan kimseye kendilerinin zafere ulaştığını yahut daha güçlü olduklarını vehmettirmesi de aldatma­dır. Hakikat kendisinin söylediği şekilde olmadığı halde, sözün zahirine göre yalancı duruma düşmeyecek şekilde konuşur. Nitekim rivayet edilir ki, Hz. Ali (r.a.) katıldığı savaşlarda başını önüne eğerek bir kere yere ve sonra yukarı kaldırıp bir defada göğe bakıyor ve şöyle diyordu: “Ne sen yalan söyledin ve ne de ben” Bu davranışıyla çevresinde bulunanlara sanki Rasûlullah (s.a.) kendisine bu durumu haber vermiş ve ashabına da bunu emretmiş intibaını veriyordu. Halbuki onun vukuu mümkün ol­duğu gibi olmaması da mümkündür. Bu ve buna benzer söz ve davranış­larda bir sakınca yoktur.

Aldığımız bir nakil’e göre, Hendek günü adamın biri Rasûlullah (s.a.)’e gelerek;

“Ya Rasûlallah! Benû Kurayza size ihanet edip antlaşmayı bozarak Ebu Süfyan tarafına bey’at etti, dedi. Rasûlullah (s.a.)

“Belki de biz onlara bunu emretmişizdir.” buyurdu. Bu sefer adam, Ebu Süfyan’a gidip;

Benû Kurayza’nın sana tabi olmalarını Muhammed istemiş, dedi. Ebu Süfyan;

Bunu kendi kulaklarınla mı duydun? diye sordu. Adam:

Evet deyince Ebû Süfyan:

Yalana yemin ederim ki Muhammed yalan söylememiştir, dedi.[578]

  1. …Ka’b b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre; Peygam­ber (s.a.) bir savaş(a çıkmay)ı istediği zaman başka bir savaşa çıkı­yormuş gibi görünür ve; “Harp hiledir” buyururmuş.

Ebû Dâvûd der ki: “Harp hiledir” hadisini bu isnadla sadece Ma’mer rivayet etmiştir.

Amr b. Dinar’ın hadisi de sadece Cabir’den rivayet edilmiştir ve bir de bu hadisi Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’den, o da Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir.[579]

Açıklama

“Verra” kelimesi insanın esas maksadını gizleyip, onu bir başka şekilde açıklaması manasına gelir.

İbn-i Melek bu kelimeyi şöyle açıklıyor: “Başka bir maksadı izhar ederek asıl maksadı gizlemektir.”

Rasûl-i zişân efendimiz, bir savaşa çıkacağı zaman gideceği yeri açık­lamadığı gibi, önce asıl gitmek istediği yere doğru yola çıkmaz bilakis askerlerine başka bir hedef göstererek, başka bir istikamete gidiyormuş hissini verirdi. Şehirden hayli uzaklaştıktan sonra asıl maksadını ve nereye gitmek istediklerini askerlerine açıklardı. Bu şekilde hareket etmekle hem düşmanı gafil bir şekilde avlama imkanı bulurdu, hemde düşman hesabına çalışan casusların doğru haber almasını önlemiş olurdu. Yalan söylemek ve hile yapmak kesinlikle haram olmakla beraber, harpte caiz kılınmıştır. Taberi, harpte düşmana yalan söylemenin ancak ta’rız yoluyla caiz oldu­ğunu, sarih kelimelerle “hakiki yalan” söylemenin caiz olmadığını söylemişse de, tmam-ı Nevevi hakiki yalan söylemenin de mubah olduğunu fakat bu yalanı tariz yoluyla söylemenin daha efdal olduğunu ifade etmiştir.[580]

  1. Geceleyin Baskın Yapmak
  2. …Seleme (r.a.)’den; demiştir ki; (Bir savaşta) Rasûlullah (s.a.), Ebu Bekr (r.a.)’i bize kumandan tayin etmişti. Müşriklerden bir toplulukla savaşmaya başladık, derken hepsini Öldürmek üzere geceleyin onlara ani bir baskın yaptık. O gece parolamız “öldür, öldür!” idi.

Seleme dedi ki: “Ben o gece, kendilerine baskın yapılan müş­riklerden yedi tanesini kendi ellerimle öldürdüm.”[581]

Açıklama

2633 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımız gibi kafirlerle savaşa tutuşmadan önce onları İslâm’a davet etmek gerekir. Ancak davet edildiği halde müslümanlığı kabul etmezlerse o zaman kendilerine savaş açılabilir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif kendileri İslama davet edildikleri halde islamı kabul etmeyen müşrik­lere gece baskını düzenlemenin ve savaşta parola kullanmanın caiz oldu­ğunu ifade etmektedir. Ancak savaşta kadınları ve çocukları öldürmek caiz olmadığı halde gece baskınlarında onları diğerlerinden ayırabilmek mümkün olmadığından diğerleriyle birlikte onları da Öldürmek caiz kılın­mıştır.

Savaşta parola kullanmanın cevazı ile ilgili açıklama, 2596 numaralı hadisin şerhinde harpte kimlerin öldürülüp kimlerin öldürülemeyeceği de 2614 numaralı hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum gör­müyoruz.[582]

  1. Artçı Birlikleri Bulundurmanın Gereği
  2. …Cabir b. Abdillah’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), yolculukta (yolculardan) geride kalırdı. Zayıf (olan hayvanlar)ı sü­rer, (yola devam edemeyen yolcuları da hayvanının) arkasına bindi­rir ve onlara duâ ederdi.[583]

Açıklama

Hz. Peygamber hazarda ve seferdeki tüm yolculuklarında, yol arkadaşlarının arkada kalan ve kafileye ayak uy-

duramayanlarıyla ilgilenir, zayıf olan hayvanları arkadan sürerek onların kafileye yetişmelerine yardımcı olurdu. Hayvanını süremeyecek derecede yorgun düşen ya da rahatsızlanan kimseleri de kendi hayvanının arkasına bindirirdi. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis Hz. Peygamberin yolculukta yol arkadaşlarına karşı gösterdiği bu ilgiyi ifâde etmektedir.

Rasûl-i Zîşan efendimizin bu uygulaması, savaşta bizzat düşmanla karşı karşıya gelip savaş veren mücahidlerin dışında, bir de hastalarla ilgilenen ve geri hizmetleri yürüten yeterli sayıda birlikler ve teşkilatlar bulundur­manın lüzumunu ortaya koymaktadır.

Hadisten anlaşılabilecek en önemli hususlardan biri İse, Rasûlullah (s.a.) efendimizin, düzenli ordu kurma ve harp stratejisinde geri destek birliklerinin kaçınılmaz olduğunu ima etmesidir.

Hanefi imamlarından İmam Muhammed bu mevzuda şunları söylüyor:

“Daru’l-Harbe girdikten ve ondan çıkmak için yola koyulduktan sonra komutanın birini artçı olarak tayin etmesi iyi olur. Çünkü bu hareket müslümanlan gözeten bir harekettir. Olabilir ki uykusuzluğa dayanamayıp uyu­yan, yahut yolunu kaybedip o korku verici yerde ne yapacağına karar veremeyip orada bekleyenler bulunabilir.”[584]

  1. Müşriklerle Niçin Savaşılır?
  2. …Ebû Hüreyre (r.a.)’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v.) (şöyle) buyurmuştur:

“İnsanlar, “Allah’dan başka ilah yoktur” deyinceye kadar ken­dileriyle savaşmak üzere emrolundum. Eğer bunu söylerlerse kanla­rını ve mallarını benden korurlar. Ancak tevhid kelimesi hakkı ile olması müstesnadır. Onların (kalbierinde saklamış oldukları küfr ve nifaklarıyla ilgili) hesaplan ise Allah’a aittir.”[585]

Açıklama

îmam Buharı, Sahih’inde îmânı, söz (ikrar) ve fi’l (amel) diye tanf etmiştir.

Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre, Buhari’nin bu tarifindeki söz­den maksat, “Eşhedü enlfi ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluhû” cümlesini dille söylemektir. Yine Buhârî’nin bu ta­rifinde geçen, “amer* den maksat ise, vücûdu bütün organlarıyla yapılan amelle birlikte kalbin ameli, yani tasdikidir. Buhârî bu tarifiyle “Kalbin tasdikiyle birlikte ibadeti de” İmanın bir rüknü saymıştır. Bu şekilde kal­bin tasdikini imanın tarifine sokan ve tasdikin, imanın bir rüknü olduğu­nu binâenaleyh kalbinde tasdik olmayan kişilerde imanın bulunmadığını söyleyen kimseler meseleye Allah’ın ilmi açısından bakan kimselerdir.

İman meselesine bu açıdan bakınca elbette kalbde tasdikin bulunup bulunmaması sözkonusu olur. Fakat meseleye kullar açısından bakınca durum tamamen farklıdır. Çünkü insanlar başkalarının kalbinde tasdikin bulunup bulunmadığına tahkik ve tesbit etme imkanına sahip değillerdir. Binaenaleyh meseleye bu açıdan yaklaşanlar kalbin tasdikini imanın ta’rifi içine almamışlardır. Selef-i salihin ise imanı, “kalp ile tasdik dil ile ikrar ve vücudun tüm organlarıyla ameldir” şeklinde tarif etmişlerdir. Selef bu tarifle amelin imandan bir cüz olduğunu ve amelsiz bir kimsede imanın bulunamayacağını değil de imanın kemâle ermesi için amel şart olduğunu ifade etmek istemişlerdir.

İmanın kemale erip ermemesi sözkonusu olunca da haliyle imanın artıp eksilmesi meselesi de önemli bir mesele olarak kelâm mevzuları ara­sına girmiştir. Neticede iman meselesinde şu görüşler ortaya çıkmıştır;

  1. Bazılarına göre iman dil ile ikrar kalp ile tasdiktir.
  2. Kerramiye’ye göre sadece dil ile ikrardan ibarettir.
  3. Mutezile’ye göre ise dil ile İkrar, kalp ile tasdik ve vücudun diğer organlarıyla amel etmekten ibarettir. Vücudun organları ile ameli imanın tarifine sokan Mutezile ile Selefi salihin aslında bu mevzuda birbirlerinden tamamen farklı düşünmektedirler. Çünkü selefi salihin, amel imandandır derken, imânın kemâle ermesi içîh amelin şart olduğunu kasdetmektedir-ler. Mu’tezile ise, “amel imandandır” derken amelin imanın bir rüknü olduğunu ve amelsiz olan bir kimsenin aynı zamanda imansız bir kimse olduğunu ifade etmek istemektedirler.

İmanın tarifini kalbin tasdiki yönünden ele alan bütün tarifler, aslın­da Allah nezdinde makbul olan imanı ifade etmek için yapılan tariflerdir. Meseleye kullar açısandan yaklaşınca kalbin tasdiki sözkonusu değildir ve sadece dil ile ikrar etmek kullar yanında imanlı sayılmak için yeterlidir. Binaenaleyh dille Allah’a ve Rasûlüne inandığını söyleyen bir kimsenin müslüman olduğuna hükmedilir ve kendisinden putlara tapmak gibi küfre delalet eden bir fiil tezahür etmedikçe kendisine dünyada müslüman mua­melesi yapılır. İkrarı bulunduğu halde büyük günah işleyen kimselere ge­lince kimisi bunların ikrarına bakarak mü’min olduklarını söylerken, ki­misi de meseleyi imanın kemali cihetinden ele alarak, “Bu kimselerin ima­nı yoktur.” demişlerdir.

Bazıları da bu kimselerin yaptığı işlerin kâfirlerin yaptığı işlerden baş­ka bir şey olmadığını nazar-ı itibara alarak ve meseleye bu açıdan yaklaşa­rak “Bu kimseler kafirdir” demişlerdir. Meseleyi imanın hakikati cihetin­den ele alan kimseler de, onların kâfir olmadığını söylemişlerdir. Mu’tezile ise, iman ile küfr arasında bir menzil bulunduğunu iddia ederek dille ikrarı bulunduğu halde fası klik yapan kimselerin mü’min sayılmadığı gibi kafir de sayılamayacağım küfür ile iman arasında kalacaklarını söylemişlerdir.[586]

Hz. Peygamber, “Ben em rol undum” sözüyle; “Allah bana emretti”

demek istemiştir. Fakat kendisine emir veren yegâne emredicinin Allah olduğunu, bunu açıklamaya ihtiyaç bile bulunmadığını ifade için birinci cümledeki ifade tarzını, ikinci cümledeki ifade tarzına tercih etmiştir. Hz. Peygamber, “Ben emrolundum” deyince emredenin Allah olduğuna hük-medildiği gibi buna kıyasla bir sahabi de; “Ben emrolundum” dediği za­man emri verenin Rasûlullah olduğuna hükmedilir. Netice olarak tek bir başkandan emir alan kimse, “Bana emredildi” dediği zaman emir verenin onun reisi olduğuna hükmedilir.

Metinde geçen, “Allah’dan başka ilah yoktur deyinceye kadar” cüm­lesini Buhari; “AllahMan başka ilah olmadığına şehadet edinceye, bana ve benim getirdiklerime iman edinceye kadar” şeklinde rivayet etmiştir. Müslim’in bir rivayetinde de aynı ifadeler yer almaktadır. Buhari’nin tbn Ömer’den rivayet ettiği bir hadiste ise; “İnsanlar, Allah’dan başka bir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın rasûlii olduğuna inanıp namaz kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.” şek­linde ifâde edilmiştir.

Bu da gösteriyor ki insanlar sadece “lâ ilahe illallah” demekle kurtu­lamazlar. Müslümanların kendilerine cihad ilân etmeleri, yani kendilerine savaş açmalarından kurtulabilmeleri için Allah’a iman ettikleri gibi, Al­lah’ın Rasûlüne ve onun getirdiklerine de iman etmeleri gerekir. Ancak Hanefi ulemâsından Aynî’nin açıklamasına göre, mevzûmuzu teşkil eden bu hadiste sadece, “la ilahe illallah” dedikleri için islamiyyeti kabul ettikterine hükmedilip malları ve canları saldırıdan masum kalacakları ifade edilen kimseler, putperestlerdir. Çünkü bunlar, “…Onlara Allah’dan baş­ka tanrı yoktur dendiği zaman büyüklük taslarlardı.”[587] âyet-i kerîmesin­de de ifade edildiği gibi kelime-i tevhidi söylemeye yanaşmazlardı. Kelime-i tevhidi söylemeleri Islamiyeti kabul etmeleri anlamına gelirdi. Bu bakım­dan mevzumuzu teşkil eden ve bazı kimselerin sadece kelime-i tevhid ge­tirdikleri için müslümanlıklarına hükmedilerek, kendileriyle savaşmaktan vazgeçileceğini bildiren bu hadis, sâdece Kelime-i Tevhîdi söylemeye ya­naşmayan putperestlerle ilgilidir. Kelime-i Tevhidi söyledikleri halde Hz. Peygamberi tasdik etmeyen ehl-i kitap bu hükme dahil değildir. Onların, müslüman olduklarına hükmedilebilmesi için kelime-i tevhidi söyledikleri gibi, Rasûlullah’ın peygamberliğini ve onun getirdiklerini de tasdik etme­leri gerekir. İşte mevzumuzu teşkil eden hadisin sadece Kelime-i tevhidi içine alan şekli putperestlerle ilgili olduğu gibi, Allah’ın birliğine imanın yanında Hz. Peygambere ve onun getirdiklerine iman etmeyi içine alan rivayetlerde Ehl-i kitapla ilgilidir.[588] Nevevi’nin açıklamasına göre Hattâ-bi ile kadı İyaz’da bu görüştedirler.[589]

İşte yukarıda açıklanan şartlar içerisinde İslam dairesine giren kimse­lerin malları ve canları taarruzdan masundur. Ancak kelime-i tevhidin hakkına tealluk ettiği zaman onların mallarına ve canlarına taarruz edilebi­lir. Kelime-i tevhidin hakkı üç halde onların mallarına ve canlarına tealluk eder:

  1. Zina etmeleri halinde,
  2. Allah’ın haram kıldığı bir cana kıymaları halinde,
  3. Dinden dönmeleri halinde.

Bu durumlarda yaptıklarının cezalarını, bazan mallarıyla bazan da canlarıyla öderler ve müslümanların mükellef oldukları bütün yükümlü­lükleri yerine getirmekle mükelleftirler. Bu hususta sonradan müslüman olan ehli kitapla, sonradan müslüman olan müşrikler arasında herhangi bir fark yoktur. Metinde geçen “onların hesabı Allah’a aittir.” cümlesin­de maksat, bazı kimselerin zahirde inanmış göründükleri halde aslında kalplerinde saklamış oldukları küfür, nifak ve gizli yerlerde işlemiş olduk­ları suçlardır. Bunların cezası ahirete kalmıştır. Çünkü insanlar zahire gö­re hükmetmekle mükelleftir. İnsanların kalplerini anlamakla ve gizli halle­rini araştırmakla mükellef değillerdir. Bu bakımdan bu gibi gizli hallerin hesabı Allah’a aittir.[590]

Bazı Hükümler

  1. Müşrikler, “Lâ ilahe illallah” deyinceye kadar onlarla harbedılır.
  2. Bir müşrikin Kelime-i Tevhîdi söylemesi müslüman sayılması için yeterlidir.
  3. Zahiri ameller makbuldür. Hüküm zahire göre verilir.
  4. İslam cemiyetinde suç işleyenler cezalarını mallarıyla ya da canla­rıyla öderler.[591]
  5. …Enes (r.a.)’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.);

“Ben, insanlar; “Allah’dan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve Rasûlüdür” deyinceye ve kıblemize yönelinceye, kes­tiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya kadar onlarla savaş­mak üzere emrolundum.

Bunu yaparlarsa, onların (kanlarının ve mallarının) hakkı (olan cezaların) dışında kanları ve malları bize haram olur. Müslümanla­rın (lehine) olan (hüküm)Ier, onlarında lehinedir. Müslümanların üze­rinde bulunan (yükümlülük)ler, onlar hakkında da câridir.[592]

Açıklama

Bir önceki hadisi şerifin şerhinde açıkladığımız gibi, ehli kitabın müslüman sayılabilmesi için sadece “Lâ ilahe illallah” demesi yeterli değildir. Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar ettikleri gibi aynı zamanda, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve onun getirdiği hükümleri de kabul etmeleri gerekir. Aski takdirde müslüman olduklarına hükmedilemez.

Mevzu m uzu teşkil eden bu hadis-İ şerifte Rasûl-i zîşan efendimiz, is-lamın bütün hükümlerini ve inanç nizamını kabul edinceye kadar ehli ki­tapla savaşmakla emrolunduğunu ifade etmektedir. Bu hadis-i şerifin met­ninde insanların müslüman sayılabilmeleri için, kelime-i tevhidi söylemele­ri ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmeleri gerektiği açıkça belirtilmiştir. Fakat insanlardan kasıt ehl-i kitaptır. Ayrıca hadisin met­ninde geçen; “Bizim kıblemize yönelinceye, kestiklerimizi yiyinceye ve bi­zim namazımızı kılıncaya kadar” cümleleri, müslüman olmak için Allah’a ve Rasûlüne iman etmenin gereğini ifade eder.

Çünkü beş vakit namaz Allah’ın varlığına, birliğine, Hz. Muham­med’in onun elçisi olduğuna inanan kimselere farz olur. ancak bu imanın kalbinde yerleştiği kimselerin namaz kılması sözkonusudur. Her ne kadar yeryüzünde bazı milletlerin namaza benzeyen bazı ibadetleri varsa da her yönüyle namaza benzeyen ve beş vakit icra edilen bir ibadet yoktur. Bu bakımdan “bizim namazımızı kılıncaya kadar” sözü tam manasıyla, “Al­lah’ın varlığına, birliğine, Muhammed’in peygamberliğine inanıncaya kadar” anlamına gelmektedir. Hadis-i Şerifte ayrıca namazın bir mütemmimi ola­rak “bizim kıblemiz” sözü zikredilmiştir.

Bütün bu inançlar ve ibadetle ilgili esasların yanında tamamen islâmî esaslara göre kesilen hayvanların etlerinin yenebileceğini kabul etmek ve dolayısıyla, hayvanları boğazlarken islâmî esaslara göre boğazlamak da müslüman olmanın bir alâmeti sayılmıştır. Bununla, Ehl-i Kitâb’ın müslü­man olabilmeleri ve kendilerinden savaşın kaldırılması için, islâm’ın tüm ahkamını kabul etmeleri istendiği gibi, İslâm’a aykırı olan inançlarını, iba­detlerini ve adetlerini de terketmeleri gerektiği ifade edilmek istenmiştir.[593]

Ayrıca hadis-i şerifte, yukarıda açıkladığımız şartlar dahilinde müslümanlığı kabul eden kimselerin mallarının canlarının korunacağı, ancak bu mallarda ve konularda Allah’ın hakkı bulunduğu, bu haklar ortaya çıkın­ca onlara taarruz edilebileceği ifade edilmektedir. Allah’ın bu hakları, ku­lun müslüman olduktan sonra ölünceye kadar müslümanlığını devam et­tirmesi, Allah’ın çizdiği sınırları gözetmesi, namaz kılması, zekat vermesi, kulların hakkına tecavüz etmemesidir. Eğer irtidat ederse canıyla Öder. Sınırları gözetmezse kendisine had cezası uygulanır. Namaz kılmazsa ceza­landırılır. Zekatı vermezse elinden zorla alınır. Eğer kulların hakkına teca­vüz ederse işlediği suçun cinsine göre cezasını malıyla ya da kanıyla öder.

İşte bütün bu esaslar çerçevesinde Islâmiyeti kabul eden kimseler, dünyada ve ahirette müslümanlann yararlandığı tüm haklardan yararlanırlar. Buna karşılık müslümanlann sorumluluklarını da yüklenmiş olurlar. Bu hususta İslâmiyeti sonradan kabul eden müşriklerle tslamiyeti sonradan kabul eden Ehl-i kitap arasında hiçbir fark yoktur.

Eğer müslümanlığı kabul etmezlerse, müslümanlann taarruzundan emin olamazlar. Bu hadisle ilgili açıklamalardan bir kısmı bir önceki hadis-i şerifin şerhinde geçtiği için burada tekrara lüzum görmedik.[594]

  1. …Enes b. Malik (r.a.)’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.):

“Ben müşriklerle savaşmak üzere emrolundum…” buyurmuş­tur. (Enes b. Malik sözlerine devamla bir önceki hadisin) manasını rivayet etmiştir.[595]

Açıklama

Bu hadisle ügih açıklama 2641 numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmedik.Da­ha ayrıntılı açıklama için 2682 numaralı hadisin şerhine müracaat edilebilir.[596]

  1. …Üsame b. Zeyd’den demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) bizi bir seriyye olarak el-Hurakat (denilen kabileler) üzerine gönderdi. Onlar (bizim kendilerine yaklaşmakta olduğumuzu, bizim kendileri­ne saldırıya geçeceğimizi) hissederek kaçtılar (bunlardan) bir adama yetiştik. Biz üzerine çullanınca adam, “Lâ ilahe illallah (Allah’dan başka ilah yoktur)” deyiverdi. Biz ona, öldürünceye kadar (kılıçla­rımızla) vurduk. Sonra bunu peygamber (s.a.)’e anlattım.

“Kıyamet gününde (bu adamın söylediği) lâ ilahe illallah (keli­mesi) karşısında senin için (yardımcı olabilecek) kim vardır?” bu­yurdu. Ben de:

Ey Allanın Rasûlü b bunu ancak silah korkusuyla söyledi, dedim.

“Bari onun kalbini arsaydın da (kalbinin) bu sözü korkudan dolayı söyleyip söylemediğini (iyice bir) buseydin. (Yarın) kıyamet gününde “lâ ilahe illallah” (sözü) karşısında senin için (yardımcı olabilecek) kim vardır?” buyurdu. Bu sözü (tekrar tekrar) söyleme­ye o kadar devam etti ki (daha önce) müslüman olmayıp ta o gün müslümanlığa (yeni) girmiş olmamı arzu ettim.”[597]

Açıklama

Hadis-i şerifte sözkonusu edilen hadisenin cereyan ettiği bu savaş hicretin yedinci senesinde vuku bulmuştur. Siyer sahiplerinin rivayetlerine göre bu seriyye emir kumandasında yapılan ve hicretin yedinci senesinde vuku bulan seriyyedir. Ancak Hakim’in iklîlinde bu seriyyenin, hicretin sekizinci senesinde vuku bulan bir seriyye olduğu ve yedinci senedeki seriyyenin başka bir seriyye olduğu bildirilmektedir.

Rivayetin birine göre hazreti Üsâme birinci seriyyeye iştirak etmişti. Bu seriyye Emir Gâlib’in kumandasında idi. İkinci seriyye de ise Hazreti Usame’nin bizzat kumandayı ele aldığı anlaşılmaktadır. Yani bu Huraka seriyyesinde, kumandanın Hazreti Üsame de olduğu Buhari’nin, yine bu seriyyenin hicretin yedi veya sekizinci senesinde vuku bulduğu da Hâkimin rivayetinden anlaşılmaktadır.[598]

Her ne kadar Buhari bu seriyye ile ilgili özel bir bab açmışsa da, seriyyede Hz. Üsame’nin kumandanlık yaptığına delalet eden bir hadis rivayet etmemiştir. “Ey inananlar, Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin, size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek -sen müzminlerden değilsin- demeyin.”[599] ayet-i kerimesi de bu savaşta inmiştir.[600]

îbn-i Hişâm’ın rivayetine göre Hz. Üsame’nin bu savaşta öldürdüğü adamın ismi Mirdas b. Nehlik’dir.

Metinde geçen, “La ilahe illallah (sözü) karşısında senin için (yardım­cı olabilecek) kim vardır?” uyarısı “Eğer Lâ ilahe illallah sözü kıyamet gü­nünde bir insan suretine girerek karşısına çıkarsa o zaman, o kadar güçlü kuvvetli bir düşmanla karşılaşmış olursun ki hiçbir yaratık seni onun elin­den kurtaramaz.” anlamında kullanılmıştır. Rasûl-i zişan efendimiz bu sözüyle kelime-i tevhidin değerini, kafirin ağzından bile çıkmış bu yüce ifâdeye karşı gösterilecek saygıyı ve sahibine karşı takınılacak tavrı ifade etmek istemiştir.

Fakat, Hz. Üsame’nin zaten el-Hurakat kabilesini öldürmek üzere gön-dirilmiş olması ve, “Azabımızı gördükleri zaman iman etmeleri onlara fay­da verecek değildir.”[601] âyet-i kerimesine bakarak kelime-i tevhid okuma­sının o anda müslüman sayıtabümesi için yeterli olamayacağı zannıyla adamı öldürmüş olması gibi sebeplerle Rasûlullah (s.a.) kendisini mazur görmüş, onu kısas ya da diyet cezalarından biriyle cezalandırmaya lüzum görme­miştir. Metinde geçen “daha önce müslüman olmayıp ta o gün müslü-manlığa yeni girmiş olmamı arzu ettim.” temennisi hakkında Kirmanı, “daha önce müslümanlığa girmemiş olmayı temenni etmek nasıl doğru olabilir?” ve bu soruyu yine kendisi şöyle cevaplıyor: “Hz. Üsame bu temennisiyle o güne kadar İslamiyete girmemiş olmayı değil içinde hiçbir günah bulunmayan bir islamî hayat yaşamış olmayı temenni etmiştir.” Üsame’nin temennisi bu büyük cinayetten salim kalmak içindir. Yani işle­miş olduğu suçun büyüklüğü karşısında, daha önce müslüman olarak işle­diği salih amelleri küçük görmüş gibidir. Üsame (r.a.)’mn bu temennisi hakikat değil mecazdır. Çünkü hakikatte küfür üzere kalmayı, istemek caiz değildir. O bu sözle Peygamber (s.a.)’in şiddetli tekdirinden son dere­ce korktuğunu ifade etmiştir. Hatta bu hadiseden sonra hiç bir müslümanla mukatele etmeyeceğine yemin etmiş; Sıffın vak’asında Hz. Ali (r.a.)’ye yardım etmemiştir.[602]

Bazı Hükümler

  1. Bir kimse şehâdet getirdikten sonra onu katletmek haram olur. Kanının haram olması için onun şehadet getirmekle ne demek istediğini açıklaması gerekmez, sadece şehâ­det getirmesi yeterlidir.
  2. İnsanların fiilleri ve sözleri hakkında zahire göre hükmedilir, için­de sakladığı sırların hesabı ise Allah’a aittir.
  3. Kafirlerin kanını dökmek mubahtır.
  4. Müctehid, ictihâdındaki hatasından dolayı sorumlu değildir.
  5. Hataen adam öldürmenin diyeti yoktur. Bu hadis bu görüşte olan­ların delilidir.
  6. Bir müslümanı öldürmek büyük günahlardandır.[603]
  7. …El-Mikdad b.el-Esved’in anlattığına göre kendisi (Hz.Pey-gamber’e);

“Ey Allah’ın Rasûlü! Ben kafirlerden bir adama rastlasam da benimle savaşsa ve kılıçla vurarak ellerimden birini kesse sonra ben­den (kaçıp) bir ağaca sığınsa ve -Ben Allah’a teslim oldum- dese bu sözü söyledikten sonra ben o adamı öldürebilir miyim? Ne buyurur­sun?” diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) da;

“Onu öldüremezsin” buyurdu. Ben de;

Ey Allah’ın Rasûlü o benim elimi kesti, dedim. Rasûlullah (s.a.) da;

Onu öldüremezsin. Çünkü eğer öldürürsen o, senin onu öldür­meden önceki yerine geçer. Sen de onun, söylediği o sözü söylemeden önceki yerine geçersin.” buyurdu.[604]

Açıklama

Ehl-i bid’alten olan hariciler ve onların görüşünde olanlar metinde geçen; “…Eğer öldürürsen, sen de onun o sözü

söylemeden önceki yerine geçersin”, anlamındaki cümleleri te’vil ederek, bu cümlelerin; “Eğer sen onu öldürecek olursan onun şehadet kelimesini öldürmeden önceki haline düşersin, yani kâfir olursun.*’ manasına geldi­ğini iddia etmişlerdir. Bu hadis-i şerifi, “Büyük veya küçük günah işleyen­lerin kafir olarak ebediyyen cehennemde kalacağı” yolundaki inançlarına delil olarak gösterirler. Gerçekte bu te’vil fasit bir te’vîldir. Çünkü metin­de geçen sözkonusu cümlenin gerçek anlamı şudur: “O kimse bu sözü söylemeden önce kafirdi, dolayısıyla kamnı dökmek helaldi. Eğer bu keli­meyi söyledikten sonra onu öldürecek olursan, bir müslümanı öldürmüş olacağın için kısas cezasına çarptırılarak senin kanının dökülmesi de helâl olur. Bu bakımdan onun bu kelimeyi söylemeden önceki durumuna düş­müş olursun.” Ya da diğer bir bakış açısıyla,

“Eğer onu öldürürsen O, sertin onu öldürmeden önceki yerine ge­çer,” cümlesi; “Eğer onu öldürürsen bir müslümanı öldürmüş olursun. Onu öldürmeden önce nasıl senin kanını dökmek haram idiyse bu kelime­yi söyledikten sonra aynı şekilde onun kanını dökmek de haramdır. Bu hususta onun bu kelimeyi söyledikten sonraki haliyle, senin onu öldürme­den önceki halin arasında en küçük bir fark yoktur.” anlamına gelir.[605]

Bazı Hükümler

  1. Henüz vukua gelmeyen bir hadisenin hükmünü sormak ve cevap vermek caizdir.
  2. “Ben Allah’a teslim oldum” gibi, kelime-i şehadetin yerini tutacak bir sözle veya benzeri bir işle islam dinine girilmiş olur.
  3. Hüküm zahire göre verilir.[606]

Secdeye Sığınan Bir Kimseyi Öldürmek Yasaktır[607]

  1. …Cerir b. Abdillah’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)Has’ am kabilesine (baskın yapmak üzere) bir seriyye gönderdi. O kabi­leden bazı kimseler (müslümanlann saldırısından kurtulmak için) secde ederek korunma yoluna başvurdular. Bu (durum) onları öldürmeyi (daha da) hızlandırdı. (Cerir b. Abdillah rivayetine devam ederek) dedi ki: Durum Peygamber (s.a.)’e ulaşınca onlar için yarım diyet (Ödenmesini) emretti ve;

“Ben müşrikler arasında ikamet eden her müslümana uzağım” buyurdu.

Neden ya Rasülallah?” diye sordular.

(Müslümanlarla müşriklerin) “Ateşleri birbirini görmesin”, diye cevap verdi.

Ebu Dâvûd der ki: Bu hadisi Ma’mer ile birlikte Hükeym, Halid el-Vasıtî ve bir topluluk da rivayet ettiler fakat Cerir’den bahset­mediler.[608]

Açıklama

Müslümanların Has’am kabilesine yaptıkları bu baskın sırasında Has’am kabilesi içerisinde bazı müslümanlar da bulunuyordu.

Bunlar o zaman henüz müşriklikten kurtulamayan Has’am kabilesi içerisinde hayatlarını sürdürmekteydiler.

Müslümanlar Has’am kabilesi üzerine ani bir baskın yapınca o kabile arasında yaşamakta olan müslümanlar, bu saldırıdan canlarını kurtarabil­mek için hemen secdeye kapandılar. Bu hareketleriyle kendilerinin de müslüman olduklarını müslümanlara isbat etmek ve dolayısıyla canlarını kur­tarmak istiyorlardı. Fakat müslümanlar onların bu hareketine hiç iltifat etmeden hepsini kılıçtan geçirdiler.

Hz. Peygamber, bu hadiseyi öğrenince bu çarpışmada öldürülen müs­lümanlann varislerine yarım diyet ödenmesini emretti.

Hz. Peygamberin onlar için tam diyet değil de yarım diyet ödetmesi­nin sebebi ulemâ arasında ihtilaf konusu olmuştur. îbn Kayyım el-Cevzi’ye göre bu sebebi açıklama yolunda ileri sürülen en güzel fikir şudur: “Çünkü Hz. Peygamber, müslümanlarm diyar-ı küfür ülkesinde yaşamaya de­vam etmişler ve bu tutumlarıyla da kendilerinin Öldürülmelerine bir nevi yardımcı olmuşlar ve dolayısıyla bir başkasıyla yardımlaşarak kendisini öldüren bir kimsenin durumuna düşmüşlerdir.”[609]

Nasıl ki başkalarıyla anlaşarak canına kıyan kimse için sadece yarım diyet takdir edilirse bu kimselere de aynı şekilde yarım diyet takdir edilmiştir.

Müslüman mücâhidlerin, secde ederken görmelerine rağmen gene de onları öldürmelerinin sebebi ise, secde etmenin sadece müslümanlara a bir fiil olmadığındandır. Bilindiği gibi kafirler de büyüklerinin ve ta’zim v rini arzetmek veya selamlamak istedikleri kişilerin önünde secdeye kapa­nırlar. Bu sebeple müslüman mücahidler onların secdeye varmış olmaları­na hiç iltifat etmeden onları kılıçtan geçirdiler.

Metinde geçen, Ben müşrikler arasında ikamet eden her mü si uman­dan uzağını”, cümlesi; “Müşrikler arasında ikamet eden müslümanlara yardımcı olamam”, anlamına gelebildiği gibi “Artık bu hadiseden sonra katledilenlere diyet ödetmem,” anlamına da gelebilir.[610]

“Müşriklerle müslümanlarm ateşleri birbirini görmesin!” anlamında­ki cümle ise birbirine komşu olan iki ev halkında, “Şu iki ev birbirine bakıyor” denilmesi kabilinden mecazi bir anlam taşımaktadır. “Bir müs-lümanla bir müşriğin evi birinin yaktığı ateşi diğerinin görebileceği şekilde yakın olmamalıdır.” anlamında kullanılmıştır ki, müslümanlarm müşrik diyarından müslüman ülkelerine göç etmelerinin lüzumunu ifade etmek için söylenmiştir.[611]

Bazı Hükümler

  1. Müslümanlar esir bile olsalar müşriklerin ellerinden kurtulma imkam buldukları takdirde orada ikamet etmeleri kendileri için helal olamaz. Hattabi’nin açıklamasına göre müşriklerin elinde bulunan bir esir İslam ülkesine kaçmamak üzere yemin ederek müşriklere söz vermiş bile olsa yine de fırsatını bulunca oradan İslam ülkesine kaçması gerekir. Eğer bu yemini kendisine müşrikler zorla yaptırmışlarsa, bu yemini bozduğundan dolayı kendisine keffaret de lazım gelmez. Fakat kendi arzusuyla yemin etmişse o zaman yeminini bozdu­ğundan dolayı keffaretini ödemesi gerekir. Çünkü Rasûl-i zîşân efendimiz; “Kim bir işe yemin eder de sonra aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa, hayırlı gördüğü işi yapar, sonra yemininin keffaretini öder.” buyurmuştur.[612]
  2. Secde sadece müslümanlara mahsus bir alâmet değildir.
  3. Allahü Teâlâ küfür ülkesiyle İslam ülkesini kesinlikle birbirinden ayırmıştır.
  1. Savaş Gününde Harpten Kaçmak
  2. …îbn Abbas (r.a.)’dan demiştir ki: “…Eğer sizden sab­reden yirmi kişi olsa (onlar) ikiyüz kafiri yenerler…”1 in­di (ğinde), Allah (bu ayetle) bir müslümanın on kafirden kaçmama­sını müslümanlara farz kılınca bu (durum) müslümanlara (çok) ağır geldi. Sonra (Allah’dan) hafifletmek (üzere başka bir ayet) geldi (Al­lah Teâlâ bu ayetinde); “Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti…”[2] buyurdu.

(Ravi) Ebû Tevbe (inen bu ayeti bildirmek maksadıyla başın­dan itibaren) “İkiyüz (kafiri) yenerler.”[3] cümlesine kadar okudu. (Ibn Abbas rivayetine devam ederek) dedi ki: “Allah, onlar (müslü-manlar)dan (yapmakla mükellef oldukları) harp hazırlığını hafifle­tince, kendilerinden hafifletilen (yük) kadar (göstermekle mükellef oldukları) sabr (in mikdannıda) azal(t)dı.[4]

Açıklama

Enfâl sûresinin 65. ayeti Bedir savaşında harp başlamadan önce Beydâ denilen yerde nazil oldu. Bu ayet-i kerime ile müslümanlar, kendilerinin on misli olan bir düşman kuvveti karşısında sebat edip yılmadan çarpışmakla emrediliyorlar ve kendilerinden on kat fazla olan bir düşman kuvveti karşısında harp sahasını terketmeleri halin­de sorumlu tutuluyorlardı. Bu yük onlara çok ağır geliyordu. Bunun üze­rine Yüce Allah, “Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti. Sizde zayıflık bu­lunduğunu bildi. Bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, ikiyüz (ka­fir)! yenerler ve eğer sizden bin kişi olsa Allah’ın izniyle iki bin (kafir)i yenerler. Allah sabredenlerle bareberdir.”[5] mealindeki ayet-i kerimeyi indirerek mü’minlerin yükünü hafifletmiş oldu. Bu âyet-i kerîmeye göre, müslümanlar kendilerinin iki katı olan düşman kuvvetleri karşısında sa­vaşmakla mükellef tutulmuşlardır. Binâenaleyh harp sahasında müslüman kuvvetleri düşmanın yansı derecesinde az ve zayıf olsalar yine de düşman­la çarpışmak üzerlerine vacib olur. Böyle bir durumda korkuya kapılarak kaçmaları caiz olamaz. Fakat müslümanlar bundan da az ve zayıf bir du­ruma düşecek olurlarsa o zaman düşmana karşı saldırıya geçmek Üzerleri­ne vacib değildir. Belki düşmanın harp vesilesi olabilecek bazı tutumlarına göz yumarak harp tehlikesini atlatmaya çalışmaları kendileri için caiz olur.[6]

Bezlü’l-Mechûd yazarı eş-Şeyh Halil Ahmed’in açıklamasına göre, me­tindeki Enfâl sûresinin altmışaltıncı ayetinde geçen; “Allah sizde zayıflık olduğunu bildi” cümlesindeki “bildi” kelimesinden maksat, “Allah’ın ezel­den ebede mevcut olan ilminin taalluk etmesidir.” Yoksa bu kelimeyi, “Allah daha önce bunu bilmiyordu da daha yem bildi” şeklinde anlamak son derece yanlış olur ve küfrü gerektirir.[7]

  1. …Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre, ken­disi Rasûlullah (s.a.)’ın (düşmana baskın yapmak üzere gönderdiği) seriyyelerinden birinde imiş. (Hz. Abdullah bu seriyyede bulunduğu sırada başından geçen olayları) şöyle anlattı: “Askerler tamamen bozguna uğradılar. Ben de bu bozguna uğrayanlar arasında idim. (Bu kargaşalıktan kurtulup da bir kenara) çıkınca; “(şimdi) ne ya­pacağız? Biz harpten kaçtık (Allah’ın) gazab(ı) ile geri döndük” de­meye başladık ve; “Medine’ye girelim (gündüzün) orada kalalım, (geceleyin) bizi hiç bir kimse görmeden (evlerimize) gideriz.” dedik. Ve (Medine’ye gir(meye kesinlikle karar ver)dik. (fakat) hemen ar­kasından da; “Eğer biz Rasûlullah (s.a.)’a (varıp da) durumumuzu arzetseydik, (daha hayırlı olurdu. O zaman) eğer bize tevbe gereki­yor idiyse (tevbe eder ondan sonra tevbekâr olarak Medine’de) ka­lırdık. Eğer bundan başka bir şey (yapmamız gerekiyor) idiyse (Me­dine’den) gider (o görevi yerine getirir)dik.” dedik. Bunun üzerine sabah namazından Önce Rasûlullah (s.a.)(ı beklemek) için oturduk. (Evinden) çıkınca kendisine (doğru) ayağa kalktık ve; Biz (savaş­tan) kaçanlarız! dedik.

“Hayır! Bilakis siz tekrar savaşa dönen kimselersiniz.” bu­yurdu. Biz de yaklaşıp elini öptük. Bunun üzerine;

“Ben de müslüman birliğinden bir kimseyim.” buyurdu. [8]

Açıklama

kelimesi: Meyletmek, kaçmak için yer aramak maksadıyla sağa sola gidip gelmek, geri dönmek, hamle yapmak gibi manalara gelir. Eğer metinde geçen cümlesindeki dan maksat düşman askerleriyse o zaman kelimesi, “hamle yapti…” anlamına gelir. Ve bu cümleye, “düşman bizim üzerimize bir hamle yaptı biz de bozguna uğradık.” şeklinde mana vermek icâbeder.

Fakat metnin daha aşağısında gelen, “harpten kaçtık” ve, “Hz. Pey­gamberin huzuruna vardık” mealindeki cümleler, sözü geçen cümledeki kelimesiyle, müslüman askerlerin kasdedildiğini ortaya koyuyor ki o zaman bu kelimeye, “kaçmak geri dönmek, düşman karşısında durma­yıp geri çekilmek” manası vermek gerekir. Nitekim “İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak bir yerde bulamazlar.”[9] mealindeki âyet-i kerimede de “hasa” kelimesi bu mânâda kullanılmıştır. el-Cevherî’nin şu sözü de bu gerçeği ifâde etmektedir: “Hasa, kelimesi dost birliklerin yenilgisini anlatmak için kullanılır. “İnhezeme” kelimesi de düşman bir­liklerinin yenilgisini ifade etmek için kullanılır.”[10]

Metinde geçen, “Ben de müslüman birliğinden bir kimse)yim” cüm­lesindeki kelimesi aslında cemaat, takım, birlik manalarına geldiği gibi: Ordunun bozulması halinde onu takviye etmesi ve hezimete uğrayan askerlere bir sığınak olması için ordunun arkasında bulundurulan özel bir­likler anlamına da gelir. Hz. Peygamber bu cümlede geçen kelimesi­ni ikinci manada kullanmış ve “Siz aslında savaştan kaçmadınız, tekrar savaşa dönmek için, müslüman birliklerin bozulmaları halinde onları ko­rumakla görevli olan özel bir birliğe sığınmış oldunuz. İşte ben o birliğin fertlerinden biriyim.” demek istemiştir. Hadis sarihlerinin açıklamasına göre Hz. Peygamber bu sözüyle kendisine sığınan müslüman askerlerin kafasında doğan, “Acaba biz bu savaştan kaçmakla; “Kim o gün savaş­mak için bir tarafa çekilmek, ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner (de savaştan firar eder)se o Allah’dan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir. O, ne kötü bir varılacak yerdir.”[11] ayet-i keri-mesindeki tehdide hedef olma korkusunu gidermek istemiş ve onların bu hareketleriyle ayet-i kerimedeki, “savaşmak için bîr tarafa çekilen ve baş­ka bir birliğe katılan” cümleleriyle bu tehdidin dışında bırakılan kimsele­rin içine girmiş olduklarını ifade buyurmuştur.[12]

Bazı Hükümler

  1. Harpten kaçmak büyük günahlardandır.
  2. Abdullah b. Mes ud un açıklamasına göre ken­disinden üç misli fazla olan bir düşmandan kaçan bir askeri birlik harpten kaçmış sayılmaz. Fakat kendisinden iki misli fazla olan düşman kuvvetin­den kaçan bir birlik savaştan kaçmış sayılır. Dolayısıyla bu kaçış esnasın­da gayr-i meşru bir iş peşinde olduğundan bir nevi asi ve yol kesici durumuna düşeceği için ima ile namaz kılmak gibi seferin sağladığı ruhsatlar­dan yararlanamaz.
  3. Savaş yapan müslüman askerlerin arkasında, onlardan hezimete uğrayanların sığınabilecekleri özel birlikler bulundurmak caizdir. Bu birli­ğe sığınan kimseler harpten kaçmış sayılmazlar.[13]
  4. …Ebû Sâid (r.a.)’den demiştir ki:

“Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner (de savaştan firar eder)se”[14] (mealindeki ayet-i kerime) Bedir (savaşı) günü indi.[15]

Açıklama

Bazı kimseler bir önceki hadisin şerhinde mealini tüm olarak sunduğumuz ve mevzumuzu teşkil eden hadisin metninde geçen ayet-i kerîmedeki = bugün”kelimesine bakarak bu ayetin hükmünün sadece Bedir mücahidleri için geçerli olduğunu fakat daha son­ra bu ayetin hükmünün, “Şimdi Allah sîzden yükü hafifletti.”[16] ayet-i kerimesiyle neshedildiğini, bu ayetin inmesinden sonra bir müslüman birli­ğin kendinin iki katından daha fazla olan bir düşman birliğinden kaçabil­mesine izin verildiğini söylemişlerdir. İmam Ebu Hanife (r.a.) ile Nafi, Hasen, Katade, Dahhak ve Yezid b. Ebi Habib bu görüştedirler.

Ulema’nın büyük çoğunluğuna göre, bu ayet-i kerimede geçen ke­limesiyle Bedir savaşı gününde değil, )[17] ayet-i kerimesinde geçen ve kıyamete kadar müslümanların düşmanla karşılaşacakları tüm zamanları ifade eden, cümlesine işaret edildiğini söylemişlerdir. Bu ayetin Bedir savaşı günü savaş bittikten sonra inmiş olmasını da bu görüşlerine delil olarak göstermişlerdir. İmam Malik ile İmam Şafii, de bu görüştedirler.[18]

  1. Küfre Zorlanan Esirin Durumu
  2. …Habbab’dan elemiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Ka’be’nin göl­gesinde çizgili bir kumaşı başının altına yastık olarak koymuş bir halde (dinlenir) iken (yanına) varıp kendisine (kafirleri) şikayet ettik.

“Sizden önceki (ümmetlerde) bir kimse (küfre zorlanırdı ka­bul etmeyince) tutulur ve kendisi için yerde bir çukur kazılır (sonra bu çukurun içine yatırılır) di. (Daha) sonra bir testere getirilip başı­nın üzerine konur (onunla) başı iki parça edilirdi de bu (işkence) onu dininden çeviremezdi. Kemiği üzerinde (bulunan) etten ve sinir­den (ne varsa hepsi) demir taraklarla taranırdı da (yine) bu (işkence) onu dininden çevir (e) mezdi. Allah’a yemin olsun ki Allah bu dini tamamlayacak. Öyle ki (Hayvanına) binen bir kimse Allah’tan (baş­ka) ve koyunları hakkında da kurttan başka hiç kimseden korkma­dan (yalnız başına) San’a ile Hadramevt arasında yolculuk yapabile­cektir. Fakat siz acele ediyorsunuz.” buyurdu [19]

Açıklama

Hz.Peygamber bu sözleriyle, ashâb-ı kiramın çektikleri sıkıntıların acısını dindirmek, onları teselli etmek, karşılaşacakları sıkıntılara sabrettikleri takdirde huzurlu ve emniyetli günlere kavu­şacaklarını müjdelemek istemiştir.

Hafız İbn Hacer’in ifadesine göre: Arabistan çevresinde birisi Şam’da diğeri de Yemen’de olmak üzere iki tane San’a vardır. Hadramevt’te Yemende’dir. Bu hadis-i şerifte müslümanların gelecekte çok uzun mesafeli yolculukları yalnız başına yapabilecekleri bir güven ve huzur ortamına ka­vuşacakları müjdesi verilmek istendiğine göre, buradaki San’a’dan maksa­dın Şam’da bulunan San’a olması gerekir. Çünkü Hadramevt ile Şam’da bulunan San’a arasındaki mesafe Hadramevt ile diğer Sana arasındaki me­safeden daha uzundur ve hadis-i şerifte anlatılmak istenen uzun yolculuğa daha uygundur.

Sahabe-i Kiramdan bazılarının Rasûl-i Ekrem’e gelerek kendilerinin çekmiş oldukları sıkıntıların sona ermesi için dua etmesini rica ettikleri halde Hz.Peygamberin bu ricayı kabul etmemesinin sebebini Hafız îbn Hacer şöyle açıklıyor:

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde “… Bana dua edin, duanızı kabul edeyim…”[20] “Hiç olmazsa kendilerine böyle şiddetimiz geldiği zaman yalvarsalardı!”[21] buyurduğu halde Hz.Peygamber ashâb-ı kiramın acı­larının sona ermesi için dua etmekten kaçınmasının sebebi Allahu Teâlâ’-nın diğer peygamberlerin ve sahabelerinin başına da gelmesini takdir ettiği belâların kendinin ve sahabelerinin başına da gelmesini takdir etmiş oldu­ğunu, diğer peygamberlerinin ümmetlerinin çektiği sıkıntılar sayesinde er­miş oldukları nimetleri ve yüksek makamları bilmesidir. İşte Hz. Peygam­ber haklarındaki Allah’ın takdirini ve Allah’ın bu takdiri sayesinde yük­sek derecelere erişeceklerini bildiğinden dolayı ümmetinin de başına gele­cek olan belaların dinmesi için dua etmedi. Allah’ın o takdirine razı oldu. Bu sayede umduğunu elde etti. Korktuğundan kurtuldu.

Ancak şurasını da unutmamak gerekir ki her ne kadar Allah’ın takdi­ri karşısında peygamberlerin bu şekilde davranması icab ediyorsa da, pey­gamberlerin dışındaki kimselerin başlarına gelen musibetler hakkında Al­lah’a el açıp bu belalardan kurtulmaları için dua etmeleri vaciptir. Çünkü peygamberlerin dışında kalanlar Peygamberlerin muttali oldukları kaza ve kaderle ilgili sırlara muttali olamazlar.

İbn Battal’ın açıklamasına göre: Ulema ölümle küfür arasında bir tercih yapmaya zorlanıp da Ölümü küfre tercih eden bir kimsenin ecrinin, küfür lafızlarını mecburen söylemeyi ölüme tercih eden kimsenin ecrinden daha fazla olduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat domuz eti yemek, şarap içmek gibi bir günahı işlemekle küfretmek arasında bir tercih yapmaya zorlanıp da domuz eti yemeyi veya şarap içmeyi ölüme tercih eden kimse­nin sevabı, ölümü bu günahlardan birini işlemeye tercih eden kimsenin sevabından daha azdır. Maliki ulemasından bazılarına göre ölümle, leş yemek arasında bir tercih yapmaya zorlanan kimse eğer ölümü leş yemeye tercih ederse günahkâr olur. Bu mevzuda Hanefi ulemasının görüşü de şöyledir; Leş yemek, şarap içmek, domuz eti yemek gibi günahlardan biri­ni işlemekle hapsedilmek dövülmek, zincire vurulmak gibi işkencelerden birini tercihe zorlanan bir kimsenin, bu günahlardan herhangi birini işle­meyi hapsedilmeye veya dövülmeye ya da zincire vurulmaya tercih etmesi helal olmaz.

Fakat bu günahlardan biriyle ölüm arasında bir tercih yapmaya zor­lanan bir kimsenin, sözü geçen günahlardan birini öldürülmeye ya da or­ganlarından birinin kesilmesine tercih etmesi caizdir. Eğer ölümü yahut ta herhangi bir organının telef edilmesini bu günahlardan birine tercih edecek olursa günahkâr olur. Çünkü aslında domuz eti veya leş yemek gibi fiiller insan vücuduna zararlı oldukları için haram kılınmışlardır. Za­ruret durumlarında bunları yemekten kaçınmak ise vücudu büsbütün im­ha etmek demektir. Yine Hanefî ulemâsına göre Allah’ı veya Rasûlünü inkâr etmek ya da onlara sövmekle öldürülmek veya organlarından birini kaybetmek şıklarından birini tercih etmeye zorlanan bir kimse, zorlayan kimselerin bu tehdidi yerine getireceklerini kesinlikle anlarsa o zaman Al­lah’a ve Rasûlüne olan îmânını kalbinde saklayarak zahiren Allah’ı ve Rasûlünü inkâr ederek onların emrini yerine getirmek suretiyle kendisini kurtarır. Bundan dolayı asla günahkâr olmaz. Fakat ölümü tercih edecek olursa çok büyük ecre nail olur.[22]

  1. (Kafirlerin Hesabına) Casusluk Yapan Kimsenin Müslüman Olduğu Ortaya Çıkınca Nasıl Muamele Yapılır?
  2. …Ali b. Ebi Talib’in katibi olan Ubeydullah b. Ebi Rafi’ dedi ki: Ben Ali (r.a.)’yi (şöyle) derken işittim: Rasûlullah (s.a.) benî Zübeyr ve Mikdad-ı; “Haydin Hâh bahçesine gidin! Orada, yanında mektup bulunan bir câriye vardır. Mektubu ondan alın”

diyerek gönderdi. Atlarımızı koşturarak yola koyulduk. Bahçeye var­dık. Derken ansızın cariye karşımıza çıkıverdi. Bunun üzerine: Mek­tubu getir, dedik.

Bende mektup yok, cevabını verdi. Ben de: Ya mektubu çıka­rırsın, yahut da elbiseleri bırakırsın! dedim. Bunun üzerine örülü saçlarının arasından mektubu çıkardı. Biz de onu peygamber (s.a.)’e getirdik. Bir de ne görelim mektup Hatıb b. Ebi Beltea (tarafın)dan Rasûlullah (s.a.)’in bazı işlerini haber vermek üzere bazı müşriklere (hitaben yazılıp gönderilmiş) Rasûlullah (s.a.);

“Ey Hatıb! Bu nedir?” diye sordu. (Hatıb);

Ey Allah’ın Rasûlü! Benim hakkımda (hüküm vermekte) ace­le etme. Ben Kureyş’in müttefiki idim. Ama onlardan değildim. Şurası bir gerçek ki (Muhacirlerden) Kureyş (kabilesine mensup bazı kimseler) in Mekke’de hısımları vardır. (Bu akrabalar) hısımlıkları sebebiyle (muhacirlerin) Mekke’de bulunan ailelerini koruyorlar. Be­nim (Mekkelilerle olan hısımlığım) kalmayınca onlara bir iyilik yap­mayı ve bu iyilik sebebiyle (oradaki) akrabalarımı korumalarını (sağ­lamayı) arzu ettim. Allah’a yemin olsun ki ey Allah’ın Rasûlü ben­de küfürde yok, dinden dönme de yok dedi. Rasûlullah (s.a.)’de;

“(Bu adam), size doğru söyledi” buyurdu. Bunun üzerine Ömer;

Beni bırak ta şu münafığın boynunu vurayım, dedi. Rasûlul­lah (s.a.) de;

“Gerçekten o Bedir (muharebesin) de bulunmuştur. (O’nun katle layık olduğunu nereden biliyorsun. Allah onların durumuna muttali olduğu için Bedir ehli hakkında;

“İstediğinizi yapınız. Ben sizi affettim.” buyurmuştur.” ceva­bını verdi.[23]

Açıklama

Hz. Hâtıb’ın babası Ebu Beltea’nın ismi Amr b. Umeyr b. Seleme’dir. Hz. Hâtıb’ın başından geçen bu hadise üze­rine yüce Allah onun hakkında; “Ey iman edenler Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri veliler (dostlar) edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Rasû­lü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi (belirte­cek mektup) ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz h erse yi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.”[24] mealindeki ayet-i keri­meyi indirdi. Müfessirlerden Ebü Ömer’e göre bu ayette geçen “Ey mü’-minler!…” hitabına Hz. Hatıb da dahil bulunduğundan Cenab-ı Hak bu ayet-i kerime ile Hz. Hâtıb’ın imanına şahitlik etmiştir. Aslında Hatıb mühim hizmetlerde bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi hicretin altınca yılında Hudeybiye dönüşünde Peygamber efendimiz tarafından bir mek­tupla Mısır ve İskenderiye Meliki Mukavkıs’e elçi olarak gönderilmesidir. Bu elçiliğinde Hz. Hatıb Mukavkıs’m yanında beş gün kalmış ve bir takım hediyelerle dönmüş gelmiştir. Bu hediyeler Düldül adındaki meşhur beyaz katır, gufeyr adında bir merkep, elbise vesaire ile Peygamberimizin oğlu İbrahim’in anası Mariye ve hemşiresi “Şirin” idi. Rasûlullah Sirin’i Has­san b. Sabit’e hediye etti.

Hz. Hâtıb, Ebu Bekr Sıddık’ın hilafeti zamanında Mısır’a gönderil­miş ve Mısırlılarla sulh akdetmiştir. Bu sulh, Mısır’ın, hicretin 20. yılında Amr b. As tarafından fethi zamanına kadar yürürlükte kalmıştır. Hz. Hâ­tıb tacirdi. Vefatında dört bin dinar nakit ile birçok servet bıraktı. Hicre­tin otuzuncu yılında vefat etmiş ve namazı Hz. Osman tarafından kıldırılmıştır.[25]

Hz. Hatıb’ın sözü geçen mektubu gönderdiği kimseler, Mekkeli müş­riklerden Süheyl b. Amr ile Safvan b. Ümeyye ve İkrime b. Ebi’Cehl idi. Hz. Hatıb bu mektubunda Hz. Peygamberin bir savaş hazırlığı içinde bu­lunduğunu ve Mekke üzerine yürümesi ihtimalinin çok kuvvetli olduğunu yazmıştır. Hz. Ali’nin rivayetine göre Yüce Allah peygamberini bu mektup­tan haberdar etti ve Mekke’yi fethetme düşüncesinin Mekkeli müşriklere ulaş­masına engel oldu. Buhârî sarihlerinden Bedrüddin Ayni’nin bildirdiğine göre bu mektup şu mealde idi:

“… Ey Kureyş cemaatı! Rasûlullah (s.a.) size karşı mühim bir kuv­vetle varıyor ki gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacak­tır. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah üzerinize yalnız başına gelse bile Allah onu size galip kılacaktır ve verdiği va’di yerine getirecektir. Vaktin­de başınızın çâresine bakınız! vesselam.”Sözü geçen mektubu Mekke’ye iletmek isterken yakalanan kadının ismi Sârâ’dır. Hatib bu kadını on di­nara tutmuştu. Hz.Peygamber bu kadının Ebu Süfyan’ın karısı Hind ile be­raber öldürülmesini emretmişti. Fakat bu kadın Abdülmuttalip oğullarının azatlı cariyelerinden bulunduğundan affolunması rica edilince affolunmuştur. Hz. Ömer’in hilafeti zamanına kadar yaşamış nihayet bir süvarinin atının ayak­ları altında çiğnenerek ölmüştür.[26] Metinde her ne kadar Hz. Peygam­ber, Hz. Hatıb’ın doğru söylediğini ifade ettikten sonra, Hz. Ömer’in Hz. Peygamberin bu açıklamasıyla yetinmeyip Hz. Hatıb’ın boynunu vurmak için izin istediği ifade ediliyorsa da, İbn Hacer’in bildirdiğine göre Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in emrine aykırı hareket eden bir kimsenin boynu­nun vurulacağını zannettiği için onu öldürmeye niyetlenmiş, fakat bu dü­şüncesinin isabetli olup olmadığını iyice kestiremediği için de Hz. Peygamber’den izin istemiştir. Yoksa Hz. Ömer’in Hz. Peygamberin sözü veya hükmünden kılpayı ayrılması bile düşünülemez. Tarih buna şahittir.

Ayrıca Halebî’nin siyerinde Hz. Ömer’in bu çıkışının aslında Hz. Pey­gamberin yaptığı açıklamadan önce olduğu, fakat ravilerden bazılarının yanlışlıkla takdim ve tehir suretiyle bu sırayı değiştirdikleri ifade edil­mektedir.

Yine Hafız İbn Hacer’in açıklamasına göre bazı kimseler, Rasûl-i zişan efendimizin metinde geçen, “İstediğinizi yapın sizi affettim*’ anlamı­na gelen cümlesindeki, Bedir mücahidlerinin günahlarının affedilmesi ile ilgili müjdenin Bedir mücahidlerinin geçmiş günahlarıyla ilgili olduğunu, Bedir savaşından sonra işleyecekleri günahların da affın kapsamına girme­yeceğini iddia etmişlerse de aslında bu müjde, Bedir mücahidlerinin ölün­ceye kadar işleyecekleri günahları kapsamına almaktadır.

Binaenaleyh metinde geçen, “Affettim” kelimesinin geçmiş za­man sığasıyla (kipiyle) kullanılmasından maksat, Bedir mücahidlerinin sa­dece geçmiş günahlarının affedilmiş olduğunu bildirmek değil, Bedir mücahidlerinin günahlarının kesinlikle affedileceğini bildirmektir. Çün­kü istikbale ait bir haberin mazi siğasıyla bildirilmesi o haberin kesinlikle meydana geleceğini ifade eder. Nitekim Hz. Peygamberin, Hz. HatnVın, bu günahı Bedir savaşından sonra işlemesine rağmen, Bedir mücahidlerin­den olduğu için onun bu günahının affedilmiş olabileceğinden bahsetmesi de bu gerçeği tekid etmektedir.

Yine metinde geçen, “İstediğinizi yapınız.” anlamındaki cümleyle Bedir mücahidlerinin şerefi, büyüklüğü ve işleyecekleri günahların affedildiği ifade edilmek istenmiştir. Yoksa, “size herşey helaldir her istediğinizi yapınız.” gibi bir mânâ kasdedilmemiştir.[27]

Bazı Hükümler

  1. Bir kimse te’vile müsait bir suç işlerse suçlu olması ihtimali kuvvetle muhtemel bile olsa bu du­rumda bu sanığın yapacağı açıklamaya itibar edilir. Zann-ı galibe itibar edilmez.
  2. Düşman hesabına casusluk yaptığı tesbit edilen bir müslümanm Öldürülmesi caiz değildir. Böyle bir casusun ölüm cezasının dışında bir ceza ile cezalandırılıp cezalandırılmayacağı hususu ulema arasında ihti­laflıdır.

Rey taraftarlarına göre eğer bu kimse müslümanların sırlarını düşma­na bildirmişse şiddetli bir şekilde dövülür ve uzun zaman hapsedilir.

İmam Evzai’ye göre, eğer bu casus müslüman ise, devlet reisi veya onun vekîli bu casusu ibret teşkil edecek şekilde cezalandırır ve onu sür­gün eder. Eğer zımmî ise müslümanlarla olan antlaşması bozulmuş olur. İmam Mâlik kendisine bu mevzuda hiç bir hadis ulaşmadığını söylüyor ve bu gibi casusların devlet reisinin yapacağı içtihadla cezalandırılması ge­rektiğine inandığını ifade ediyor.

İmam Şafiî’ye göre ise, eğer bu casus müslümanlara hizmet etmiş ve hizmetiyle onların güvenini kazanmış biri olursa ve bu suçu yanlışlıkla yaptığı anlaşılırsa ona ceza verilmez. Eğer bu özellikleri taşımıyorsa ta’zir cezasıyla cezalandırılır.

  1. Müctehid seviyesinde bulunan bir kimse kendi içtihadına dayana­rak bir kimsenin kâfir ya da münafık olduğunu söyleyecek olursa bu isna­dından dolayı cezalandırılması gerekmez.
  2. Gerçeğin meydana çıkarılması hususunda lüzumlu belgeleri ele ge­çirmek üzere veya haddlerin infazı için kadınların kendiliğinden açılan yer­lerini gözden geçirmek caizdir.
  3. Müşavirler hükümdara ve hâkimlere fikirlerini söyleyebilirler.
  4. Casusların mektuplarını okuyarak sırlarını ortaya çıkarmak caizdir.
  5. Bedir mücâhidlerinin geçmiş ve gelecekleri günahları affedilmiştir.[28]
  6. …Şu (bir önceki hadis-i şerifte geçen) olay Ali (k.v.)’den de rivayet olunmuştur. (Ali r.a.) dedi ki: (Hz. Peygamberin Mekke üzerine yürümeyeceğini Öğrenen) Hatip (meclisten kalkıp) gitti ve Mekke halkına;

Muhammed sizin üzerinize bir sefer yapmak üzere kesin karar aldı diye bir mektup yazdı. (Ebu Abdirrahman) dedi ki; (Hz. Ali’­nin rivayet ettiği) bu hadiste şu (sözler) bulunmaktadır: (Mektubu götüren kadın yakalandığında);

“Benim yanımda herhangi bir mektup yoktur dedi.

Biz de onu (n devesini) çöktürdük. (Fakat) yanında herhangi bir mektup bulamadık. Bunun üzerine AH b. Ebi Talib;

“Kendisine yemin edilen zata yemin olsun ki seni öldürürüm. Yahut da (bu) mektubu çıkarırsın dedi. (Vehb b. Bakıyye bu sözlerden sonra bir önceki) hadisi (aynen) rivayet etti.[29]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiş olduğundan burada tekrara lüzum görülmemiştir.[30]

  1. Zımmi Casusların Durumu
  2. …Fürat b. Hayyan’dan rivayet edildiğine göre kendisinin öldürülmesi için Rasûlullah (s.a.) emir vermiş. Fürat o sırada Ebu Süfyan’ın casusu imiş ve Ensar’dan bir adamla da müttefik imiş. (Bir gün) Ensardan bir topluluğun yanına varıp; “Ben müslümanım demiş. Bunun üzerine (orada bulunan) Ensardan bir adam (Hz. Pey­gambere varıp);

Ey Allah’ın Rasûlü o adam ben gerçekten müslümanım, diyor demiş. Rasûlullah (s^a.) da;

Sizden bazı kimseler var ki, iman etmeleri konusunda biz on­lara güveniriz. Fürat b. Hayyan da onlardandır.” buyurmuş.[31]

Açıklama

İbni’l-Esîr’in Üsdu’1-Gâbe isimli eserinde açıklandığına göre Hz. Peygamber, Fürat b. Hayyan’ın delaletiyle yolculuk yapan bir ticaret kervanını vurmak üzere Zeyd b. Harise’yi görevlendir­mişti. Bu baskında yakalanan Fürat, Rasûlü Ekrem’in huzuruna getiril­miş, Rasûl-i zîşan efendimiz de onu Öldürmemişti. Fürat o sıralarda En-sardan bir topluluğun yanına varıp kendisinin müslüman olduğunu kesin bir dille ifade edince Hz. Peygamber onun bu ikrarını kabul etmiş ve Fü-rât’ın kendisine güvendiği kimselerden biri olduğunu söylemiştir.

Fakat Sünen-i Ebû Davud’un bütün nüshalarında ve İmam Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Hz. Peygamberin onun öldürülmesini emrettiği fakat sonradan onun müslüman olduğunu ifade etmesiyle onu serbest bı­raktığı ifade edilmektedir. Aynı şekilde, İbn Abdilberr’in, Elistiabı ile Ha­fız İbn Hacer’in el-İsabe* sinde de, Hz. Peygamberin onun öldürülmesi için emir verdiği fakat sonradan onun müslüman olduğunu öğrenmesiyle bu kararından vazgeçtiği kaydedilmektedir. Netice itibariyle istiabda, Fü­rat b. Hayyan’ın öldürüldüğünden bahsedilmediği gibi, el-Isabe’de de onun Ensardan bir adamın müttefiki olduğundan bahsedilmiyor. Görülüyor ki mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif bütün bu rivayetlerde gözden ka­çan kısımları tesbit etmekte ve bu mevzuda rivayet edilmiş olan tüm hadi­seleri içerisinde toplamaktadır.

Ancak müellif Ebu Davud bu hadîs-i şerifi, “Zımmî casusların durumu” başlığı altında rivayet ettiği halde bu hadis-i şerifte Hz. Fürat’ın zimmiliğine dair hiçbir kayıt yoktur.

Ancak bu hadisin Neylu’l-evtâr’da geçen lafızlarında, Hz. Fürat’ın zimmî olduğu ifâde ediliyor ve kaynak olarak da Ahmed b. Hanbel’in müsnedine dayanılıyor.[32] Avnü’l-Ma’bûd yazarı bu kaynağa dayanarak Hz, Fürat’ın zımmîliğine hükmetmiş ve mevzumuzu teşkil eden hadisle bab arasındaki İlgiyi kurmuştur. Aynı şekilde Tâc yazan da, bu hadisin Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki lafızlarında Hz. Fürat’ın zımmî oldu­ğu ifâdesi bulunduğunu söylüyor.[33] Bezlû’l-mechûd yazan ise, bütün bu rivayetlerin kaynağı olarak gösterilen Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, Hz. Fürat’ın zımmîliğine dâir bir ifâde bulunmadığını ve sözü geçen müs-nedde bu ifâdenin bulunduğu herhangi bir hadise rastlayamadığını, binâe­naleyh Hz. Fürat’ın o günkü haliyle zımmî bir casus değil harbî bir casus sayılması gerektiğini söylüyor ve bir müslümanla anlaşmış olan bir müşrik zımmi hükmüne girdiği için, Musannif Ebu Davud’un bu hadisi “zımmî casusların durumu” başlığı altında rivayet etmiş olması ihtimali üzerinde duruyor. Ahmed el-Bennâ’nın verdiği bilgiye göre, Hz. Fürat, Hendek savaşında Ebu Süfyân hesabına müslümanlar arasında casusluk yapmış, bu yüzden Hz. Peygamber onu ölüme mahkum etmiştir. Fakat sonradan müslüman olmuş, Hz. Peygamberin yanma göç etmiş Hz. Peygamberin vefatına kadar ondan ayrılmamış ve harplere iştirak etmiştir. Hz. Pey­gamberin vefatından sonra ise Kûfe’ye göçetmiş hayatının sonuna kadar orada yaşamıştır.[34]

Bu hadîs-i şerif casusluk yapan bir zımminin öldürülmesinin caiz ol­duğuna delalet etmektedir. Fethu’l-Bârî’de ifâde edildiğine göre casusluk yapan kafir bir harbînin öldürülmesinin caiz olduğunda ulema ittifak et­mişlerse de müslümanlarla antlaşması olan kimselerle zımmîler hakkında ihtilaf vardır. Bunlardan biri casusluk yaparsa imam Mâlik ile el-Evzâî’ye göre öldürülmez fakat antlaşması bozulmuş olur. Şafiîlere göre ise eğer antlaşmalarında casusluk yapmamak şart koşulmuş olursa bu şarta riayet etmediğinden antlaşması bozulmuş olur. Eğer böyle bir şart yok ise o tak­dirde mesele Şafiî ulemâsı arasında ihtilaflıdır. Münzîrî’nin açıklamasına göre bu hadîsin senedinde, kendisine güvenilmeyen Muhammed b. Mu-habbeb bulunduğundan bu hadis delil olma niteliğinden uzaktır.[35]

  1. Pasaportla İslam Ülkesine Girip Casusluk Yapan Kimselerin Durumu
  2. …İbn Seleme b. el-Ekvâ’mn babasından; demiştir ki: Pey­gamber (s.a.) (Huneyn) sefer(in) de iken huzuruna müşriklerden bir casus geldi ve ashabın yanında oturdu. Sonra çıkıp gitti. Bunun üze­rine Peygamber (s.a.);

“Onu arayıp bulun ve Öldürün” buyurdu. (Seleme) dedi ki; Ben (bazı sahabelerden) önce yetişip onu öldürdüm ve eşyasını al­dım. (Hz. Peygamber de) ganimet olarak onun eşyasını bana verdi.[36]

Açıklama

Bu hadis-i şerif kısa bir şekilde rivayet edilmiştir. Hatta mevzubahis olan casusluk hadisesinin hangi seferde oldu

ğu bile açıklanmamıştır. 2654 numaralı hadisle Müslim’in rivayetinden bu hadisenin Huneyn seferinde cereyan ettiğini, casusun süvari olduğunu İs­lâm ordusu içinde dostça konuşup görüştüğü ve yiyip içtiği sırada inceden inceye ashabın halini gözden geçirdiğini anlayabiliyoruz.

Metinde geçen “Nefl” kelimesi lügatta ziyâde manasınadır. Gazilere, paylarına düşen ganimetten fazla olarak verilen mallara da Nefl denir.[37]

Yine metinde geçen Se’leb kelimesi Fıkhi bir terim olarak maktulün elbisesine, binitine, silahına, heybesine, hayvanı üzerinde yüklü olan malı­na denir. Maktulün bunlar haricindeki malı Seleb değildir. Yine böyle mak­tulün başka hayvan üzerinde bulunan kölesi ile hizmetçisi ve yüklü malı da selebten sayılamaz.

Bu, İbn-i Ekva’ hadisini Buhâri, düşman diyarından emansız ve izin­siz olarak gelen bir harbî, islam memleketine girdiğinde bunun hükmünün ne olabileceğine dâir açtığı bir babında rivayet etmiştir. Fakat Buhâri: “Bu harbi öldürülür mü, öldürülmez mi? Bu konuda nefyen ve isbâten hiç hüküm bildirilmemiştir. Sebebi de meselenin mezheb sahibi âlimler arasın­da ihtilaflı olmasındandır. İmam Mâlik, İslam diyarına izinsiz gelen harbî hakkında tayin edilecek cezayı devlet reisinin ve hükümetin re’yine bırak­mıştır ve bu makule harbînin hükmü, diğer muhariplerin tabi oldukları hüküm gibidir,” demiştir.

Evzâî ile îmam Şâfıî; “Eğer emansız ve izinsiz gelen harbî, elçilikle ve düşman tarafından siyâsi bir vazife ile geldiğini iddia ederse bu iddiası kabul olunur,” demişlerdir. îmam Ebû Hanîfe ile İmam Ebû Yûsuf ve Ahmed İbn Hanbel; “Harbî’nin bu tür bir iddiası kabul olunmaz. Bu, müslümanlar için fey’dir kendisi esir ve selebi ganimettendir,” demişler­dir. İmam Muhammed de: “Harbî ve mallan, onu yakalayan gaziye ait­tir,” demiştir.

Eğer emansız ve izinsiz gelen harbî casus olursa mevzumuz olan İbni Ekvâ hadisinden istifâde edilen hükme göre bu casus öldürülür. Bu babda ulemânın icmâı vardır. Casus harbi olmaz da, muâhid bir devlete mensup, yahut zımmî veya haraca bağlanmış birisi olursa, Mâlikle Evzâi’ye göre bu casus, ahdini bozmuş sayılır. Devlet isterse onu köle yapar, dilerse katleder, katli caizdir; demişlerdir. Fakat ulemânın cumhuruna göre bu kimsenin ahdi bozulmuş olmaz. Fakat ahitnamede taraflardan birinin ca­susluk yapması halinde ahdinin bozulacağı zikredil m işse o zaman ahdi bozulur.[38]

  1. …İyâs b. Seleme’nin babası Seleme’den; Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Hevâzin’de savaşa katıldım. Kahvaltı yapıyorduk. Çoğu­muz yaya idi ve bizde bir zayıflık hâli vardı. Ansızın kırmızı bir erkek deve üzerinde bir adam çikageldi. Devenin boşböğründen de­riden yapılmış bir ip çıkardı, onunla devesini bağladı, sonra geldi cemaatle birlikte kahvaltı yapmaya başladı. (Cemaatin) zayıflığım ve hayvanların cılızlığını görünce, (birdenbire) çıkıp devesine doğru koştu ve onu çözdü sonra çöktürüp üzerine oturdu, sonra da onu koşturmaya başladı. Boz bir dişi deve üzerinde Eşlem (kabilesin)den bir adam da onun ardına düştü. Bu deve cemaatin hayvanlarının en iyisiydi. Ben de koşarak çıktım ve o (birinci adamı takip eden) adama yetiştim. Dişi devenin başı erkek devenin kalçası hizasında idi. Ben de dişi devenin kalçası hizasında idim. Sonra ilerledim er­kek devenin kalçası hizasına geldim. Sonra daha da ilerledim, deve­nin yularını yakalayıp onu çöktürdüm. Deve dizini yere koyunca kılıcımı çekip (adamın) başına vurdum. Derhal (yere) düştü. Hayva­nı yüküyle birlikte çekip getirdim. Rasûlullah (s.a.) (yüzünü) döne­rek beni karşıladı ve

“Bu adamı kim öldürdü?” diye sordu. (Oradakiler);

Seleme b. el-Ekva (öldürdü) dediler. Bunun üzerine Rasûlullah;

“Bunun bütün eşyası onundur.” buyurdu.[39]

Râvi Harun dedi ki; bu rivayet Hâşime aittir.[40]

Açıklama

Metinde geçen kelimesi, yan, böğür ve kemer gibi mânâlara gelir. Burada devenin böğrü anlamında kullanılmış­tır. Bu durumda sözü geçen kimsenin devenin böğründe sarih olan bir ipi çözüp aldığı anlaşılıyor. Bu kelime Müslim’in sahihinde şeklinde rivayet edilmiştir ise; “Develerin bağlanmasına yarayan deriden ya­pılmış ip” demektir.[41]

Bazı Hükümler

  1. Harbden dönen bölükleri karşılamak, başarılı işler yapanlara, medh-u senada bulunmak müstehabdır.
  2. Küfür diyarının kâfir casusu öldürülür. Bu hususta bütün ulemâ­nın ittifakı vardır. Hatta Nesaî’nin rivayetinde Peygamber (s.a.) in ashabı­na bu adamı arayıp öldürmelerini emir buyurduğu bildirilmektedir.
  3. Tekellüfsüz olmak ve maksada halel getirmemek şartıyla cinaslı konuşmak caizdir.[42]
  4. Düşmanla Karşılamak İçin En Uygun Olan Vakit Hangisidir?
  5. …En-Nu’man b. Mukarrin dedi ki: Ben (bazı savaşlarda) Rasûlullah (s.a.) ile birlikte bulundum. Gündüzün evvelinden sava­şa başlamazsa güneşin (tepeden batıya) kayıp ta rüzgarlar esmeye ve (Allah’ın) yardım(ı) ininceye kadar savaşı ertelerdi.[43]

Açıklama

Hz. Peygamberin, savaşa girmek için güneşin tepe noktasıhdan batıya kayıp da öğle namazı vaktini ve rüzgarların esmesini beklemesinin sebebi Farz namazlarından sonra duaların kabul olmasıdır. Genellikle rüzgarlar, öğle namazından sonra esmeye başladığı için Hz. Fahr-i Kâinat efendimiz öğle namazını kıldıktan sonra zafer için dua ederdi. O sırada da rüzgarlar esmeye başlardı. Dolayısıyla sıcağın şid­deti de kaybolur mücahidler harbe daha canlı ve istekli olarak girmiş olurlardı.

Nitekim Hendek savaşında, Allah’ın yardımı rüzgarların esmeye baş­lamasıyla geldiğinden dolayı, Hz. Peygamber savaşa başlamadan önce rüz­garların esmeye başlamasını arzu eder ve bunu zafer alameti sayardı. Nite­kim Tirmizî’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmektedir.

“…Hz. Peygamber fecir doğduğu zaman güneş doğuncaya kadar savaşı durdurur ve güneş doğunca savaşı başlatırdı. Gündüz yarılandığı va­kit, zeval vaktine kadar savaşı durdurur ve güneş tepe noktasından batıya kayınca savaşa başlar, ikindi vaktine kadar savaşırlardı. Sonra ikindi na­mazını kıhncaya kadar savaşı durdurur .namazdan sonra tekrar harbederdi. O (savaşı durdurduğu) sırada, “Zafer rüzgarları esiyor” denir ve müslü-manlar namazlarında ordularına dua ederlerdi.”[44]

Ancak Tirmizi’nin bu hadisinin senedinde inkıta vardır. Çünkü Katâ-de, En-Nu’man b. Mukarrin’e ulaşmamıştır.[45]

  1. Düşmanla Savaşırken Sessiz Olmak Tavsiye Edilmiştir.
  2. …Kays b. Ubad’dan dedi ki: “Peygamber (s.a.)’irı saha­beleri (düşmanla) savaşırken ses çıkarmayı çirkin görürlerdi.”[46]

Açıklama

ŞevkânFnin de ifâde ettiği gibi bu hadis, düşmanla savasırken lüzumsuz yere bağırıp çağırmanın, gürültü-patırdı yapmanın, feryâdü figân etmenin mekruh olduğuna delalet etmektedir. Çünkü savaşırken bağırıp çağırmak, düşmandan korkma ve paniğe kapıl­ma alâmetidir. Sessizlik ise azimlilik, kararlılık, cesaret ve metanet alâ­metidir.[47]

Ancak Aliyyü’l-kârî, savaş esnasında yüksek sesle Allah’ı zikretmeyi bundan istisna etmiştir. Bezlü’I-Mechüd yazarı, 1528 numaralı hadisi delil göstererek harpte yüksek sesle zikrin de uygun olmadığını söylemiştir. Nite­kim bir numara sonra gelecek olah hadiste bu görüşü te’yid etmektedir.[48]

  1. …Şu (bir önceki) hadisin bir benzeri Ebû Bürde’nin ba­bası, Ebû Musa el-Eş’arî’den de rivayet olunmuştur.[49]

Açıklama

Bezlü’l-mechûd yazarına göre burada kasdedilen, Ebu Mûsâ (r.a.)’dan rivayet edilen şu mealdeki hadis-i şeriftir:

“Biz Rasûlullah (s.a.) ile beraber (seferde) bulunurduk da her vadi üzerine çıktıkça sesimizi mutadından ziyade yükselterek tehlil ve tekbir ederdik. Bunun üzerine Nebi (s.a.):

“Ey Nâs canınıza acıyın, sesinizi yükseltmeyin. Şüphesiz siz ne sağın çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz! Dua ettiğiniz O (Allah), mu­hakkak sizinle beraberdir. Hem o sesinizi çok iyi işitir. O, size (uzak değil) çok yakındır.” buyurdu.[50]

Musannif Ebu Davud’a göre bu hadis-i şerifte bir önceki hadis-i şerif gibi düşmanla savaş esnasında bağırıp çağırmanın mekruh olduğuna delâ­let etmektedir.[51]

  1. Kişi Savaşta Düşmanla Karşılaşınca (Orduyu Cesaretlendirmek İçin Hayvanından İnip Düşman Üzerine) Yürüyebilir
  2. …el-Bera (r.a.)’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) Huneyn gününde müşriklerle karşılaşınca müşrikler bozguna uğradılar. (Sonra Hz. Peygamber) katırından inip (düşman üzerine) yürüdü.[52]

Açıklama

Bu hadise Huneyn savaşında olmuştur. Buhari’nin rivayetinde hadise şöyle anlatılıyor. el-Bera’ b. Azîb (r.a.) den

rivayet olduğuna göre kendisine, (Kays kabilesinden) bir kişi: “Huneyn günü Rasûlullah (s.a.)’ın yanından kaçtınız mı?” diye sormuştu. O da şöyle cevap verdi:

“Huneyn günü Rasûlullah (s.a.) kaçmadı (düşmanımız) Hevazin (hal­kı) iyi ok atan bir kabileden idiler. Biz (harp meydanında) bunlarla yüzyü-ze gelince bunların üzerine atıldık. Bunlar hemen perişan oldular. Bunun üzerine, müslüman askerler ganimete yöneldiler. Hevazin ise (bundan isti­fade ederek) bizi oklarla karşıladılar. (Biz kaçtık) Fakat Rasûlullah (s.a.) kaçmadı. Onu pek iyi gördüm ki, o beyaz katırın üstünde fütursuzca du­ruyordu. Ebu Süfyan da katırın gemini tutuyordu. Bu sırada peygamber (s.a.);

“Ben peygamberim yalan yok. Ben Abdulmuttalib oğluyum.” diyor­du.[53] Bu savaşta Hz. Peygamberin yanında Ebû Süfyân oğlu Cafer, Ali b. Ebî Tâlib, Rebîa b. Haris, Fadl b. Abbâs, Üsâme b. Zeyd, Eymen b. Ümmü Eymen, Ebû Bekr ve Ömer (r.a.) dan başka kimse kalmamıştı.

Fakat Hz. Peygamberin bu metin azim ve iradesi ordunun sağ kana­dını bozguna uğramaktan kurtaramamıştı. Bu sırada gür sesli olan Abbas vasıtasıyla:

“Ey Akâbede bey’at eden Ensâr! Ey şecere-i rıdvân altında söz veren Aslı ab!” diye davet etti. (Lebbeyk) diyerek döndüler ve Rasûlullah’ın ya­nına gelip toplandılar.Bozulan asker bu sûr&le toplandı ve zafer kazanıldı.

Hadis sarihlerinin açıklamasına göre bu hadis-î şerif ordu kumanda­nının veya askerlerden birinin orduyu cesaretlendirmek maksadıyla hayva­nından inip düşmana piyade olarak saldırmasının caiz olduğuna delildir.[54]

  1. Savaşta (Düşmana Karşı) Çalım Satmak Caiz Midir?
  2. …Cabir b. Atik’den rivayet olunduğuna göre, Allah’ın peygamberi (Muhammed) (s.a.) şöyle buyururmuş:

“Allah kıskançlığın kimisini sever, kimisine de öfkelenir. Al­lah’ın sevdiği kıskançlık, şüphe (doğuran işler) hakkındaki kıskançhk(lar)dır. Allah’ın kızdığı kıskançlık ise şüphe (doğurmayan işle­rin) dışındaki kıskançlık(lar)dır.

Yine Allah büyüklük taslamaların kimisine kızar, kimisini de sever.

Sevdiği, büyüklük taslama kişinin savaş esnasında büyüklük tas­laması ile sadaka verirken büyüklük taslamasıdır. Allah’ın kızdığı büyüklük taslama ise zulümden büyüklük taslamadır.

(Bu hadisin ravilerinden) Musa (b. İsmail son cümleyi zulümde ve) övünmekte (büyüklük taslamadır, şeklinde) rivayet etti.[55]

Açıklama

Yüce Allah, insanın annesi, bacısı ve eşi hakkında duyduğu kıskançlık duygularının bir kısmını sevdiği halde bazı kıskançlıklardan hoşlanmaz ve bu tür kıskançlıkların sahibine buğzeder, öfkelenir.

Allah’ın hoşlandığı kıskançlıklar, kadınların kendilerine nikah düşen kimselerle şakalaşıp karşılıklı gülüşmelere kadar varan samimiyet kurma­ları karşısında duyulan kıskançlıklardır.

Yabancı bir kadınla erkek arasında kurulan ve karşıdan bakan, in­sanların kalbinde haklı olarak bir şüphe tevlid eden bu çeşit samimiyetler ve senli benli olmaları, karşısında duyulan kıskançlıklar Allah’ın hoşuna giden davranışlardır. Yüce Allah yabancı erkek ve kadınlar arasında kuru­lan bu gibi ahbablıklar için; “Allah’dan daha kıskanç kim olabilir? İşte Allah zinayı da bu kıskançlığından dolayı haram kılmıştır.” buyurmaktadır.

Allah’ın hoşlanmadığı ve sahibine buğzettiği kıskançlıklar ise Allah’­ın caiz kıldığı meşru davranışlar ve muameleler karşısında duyulan kıs­kançlıklardır. Bir kimsenin, annesinin, kızkardeşinin veya yakını olan di­ğer kadınların evlenmeleri karşısında duyduğu kıskançlık gibi.

Müslümana yaraşan Allah’ın razı olduğu herşeye razı olmak, razı ol­madığı şeylere de razı olmamaktır.

Aynı şekilde büyüklük taslama, bir başka tabirle kibirlenme veya büyüklenme de iki kısımdır. Bunlardan Allah’ın sevdiği btiyüklenmeler; harpte düşmana karşı gösterilen buyüklenmeler, çalım satmalar ve kasılmalardır. Çünkü harpte düşmana karşı takınılan bu gibi tavırlar, müslümamn hey­betli görünmesini sağlayıp düşmanın moralini bozmaya yaradığı gibi, müslümanların da cesaretini yükseltir. Bu bakımdan harp esnasında büyüklük taslamak Allah’ın hoşuna gider. Harp esnasında düşmana karşı gösterile­cek tevazu ise, kibrin tam tersine düşmanın moralini yükseltmeye ve mtislümanın cesaretini kırmaya yarayacağından makbul değildir, mezmûmdur.

Allah’ın hoşlandığı büyüklenmelerden biri de sadaka verirken gösteri­len büyüklüktür. Bir başka ifadeyle sadaka veren kimsenin verdiği sada­kanın mikdarına hiç önem vermemesi ve verdiği sadakayı devamlı olarak küçük görüp kendisinin ona hiçbir ihtiyacı olmadığını içinde hissetmesi içten gelerek vermesi ve dolayısıyla hiçbir zaman verdiği sadakayı başa kakmamasıdır.

Allah’ın gazabettiği büyüklenmeler ise, kişinin yaptığı zulümlerle asa­let ve soy iddialarıyla övünmesi gibi, böbürlenme ve başkalarını küçük görmeleridir. Oysa şan, şeref, soy ve sopta değil takvadadır. Allah Teâlâ, insanların biribirlerine övünmeleri için değil biribirlerini rahatlıkla tanıya-bilmeleri için, onları ayrı ayrı kabileler halinde yaratmıştır.[56]

  1. İnsan Eline Düştüğü Düşmanın Kendisini Esir Etmesine Boyun Eğebilir Mi?
  2. …Ebû Hüreyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (Mek­ke’ye) on (kişilik) casus göndermişti. Asım b. Sabit’i de onlara ko­mutan tayin etmişti. Huzeyl (kabilesi) de bunlar (ı takib) için yüze yakın okçu çıkardı (ve peşlerine taktı). Asım (r.a.) onları(n kendile­rini izlediğini) hissedince Karded (denilen yüksekçe bir yer)e sığındı-larsa da okçular (oradan) ininiz ve bize elinizdekile(süahla)rı teslim ediniz. Sizden hiçbir kimseyi öldürmeyeceğimize dair söz ve teminat veriyoruz, dediler. Bunun üzerine Asım:

Bana gelince ben bir kafirin sözüne güvenerek (buradan) in­mem (ve onlara teslim olmam) dedi. Bunun üzerine (kafirjer) müs-lümanlar üzerine ok yağdırıp Asımla birlikte yedi kişiyi şehid ettiler. (Geriye kalan) üç kişi ise (kafirlerin verdiği) söz ve teminattan dola­yı (bulundukları yerden) indiler. Bu üç kişiden (birisi) Hubeyb, (bi­risi) Zeyd b. ed-Desinne, (birisi de) başka bir adamdı. (Kâfirler) bunları ele geçirince oklarının tellerini çözüp o iplerle kendilerini (sımsıkı) bağladılar. Bunun üzerine üçüncü zat;

İşte (bize) ilk ihanet budur. Vallahi size teslim olmam. Bu şehidler benim için bir örnektir, dedi. Onu sürükledüerse de onlarla gitmeye razı olmadığı için onu da şehid ettiler. Hubeyb bir süre esir olarak kaldı. Nihayet (haram aylar çıkınca) onu da öldürmeye ittifakla karar verdiler. Bu jöldürme kararı üzerine Hubeyb ödünç olarak bir ustura aldı. Onunla bir etek tıraşı yaptı onu öldürmek için (harem-i şerif haricindeki tenim’e) çıkardılar. Hubeyb onlara;

Beni bırakınız da iki rekat namaz kılayım, dedi ve sonra:

Allah’a yemin olsun ki, eğer bende olan şu halin bir korku eseri olduğunu düşünmeyecek olsaydınız (bu namazı) daha da artı­rırdım. dedi.[57]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte casus olarak gönderildikleri halde muşrikler tarafından pusuya düşürülerek şehid edildiklerinden bahsedilen on kişinin, bazı rivayetlerde, Uhud muharebesinden sonra, Adal ve Kare kabilelerinin peygamber efendimize müracatları üzerine o kabile­lere dini tebliğle vazifeli mürşid ve muallim olarak gönderilen kişiler oldu­ğu açıklanmaktadır.

Ebu’I-esved’in Urve’den naklettiğine göre, Hz. Peygamber bu kimse­leri Kureyş hakkında haber toplamak üzere Mekke’ye göndermişti.

İbni Hacer’in de ifade ettiği gibi, İbn İshâk sözü geçen zatların altı kişi olduğunu ifade ettikten sonra isimlerini şu şekilde açıklıyor:

  1. Âsim b. Sabit, 2. Mersed b. Ebî Mersed, 3. Hubeyb b. Adiyy, 4. Zeyd b. ed-Desinne, 5. Abdullah b. Târik, 6. Halîd b. El-Kebîr.

İbn Sa’d’da bunların on kişi olduğunu ve yedinci kişinin adının da Hatb. b. Ubeyd olduğunu söylemiştir. Ulemâdan bazılarının kanaatine göre on kişiden üç kişinin isminin açıklanmamasımn sebebi onların bu on kişi­ye tabi kişiler olmasıdır. Bu sebeble onların ismi üzerinde durulmamış ve açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu zatların şehid edilmesi Beni Lihyan gaz­vesinin vuku bulmasına sebeb olmuştur.

Hz. Peygamberin, bu on kişilik cemaatin başına emir tayin ettiğinden bahsedilen Asım b. Sabit;Hz. Ömer’in oğlu, Âsım’ın ana tarafından dedesidir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, Huzeyl kabilesinden yüz kadar kişinin müşriklerin yardımına koştuğu ifade edilirken bazı rivayet­lerde bu yardımcı kuvvetin ikiyüz kişi olduğu ifâde edilmektedir.

Fakat îbn Hacer’in de açıkladığı gibi aslında bu ifâdeler arasında her­hangi bir çelişki yoktur. Çünkü Müellif Ebu Davud’un rivayet ettiği yüz kişi sadece okçulardır. Diğer yüz kişi okçuların dışında ayrı bir birlik oluş­turduğu için Ebu Davud onlardan bahsetmemiş, sadece Hz.Âsım’ı ok yağ­muruna tutan okçulardan bahsetmekle yetinmiştir.[58]

Buharî’nin rivayetine göre Hz. Âsim, müşriklerin, Teslim olun!” çağrısını reddedikten sonra; “Ey Allahım halimizden pey­gamberin (Muhammed) (s.a.)i haberdar et” diye dua etmiş.

Tayalîsî’nin rivayetine’göre de Allah (c.c.) hazretleri, Hz. Âsım’in bu duasını kabul buyurarak Hz. Peygamberi Hz. Asım’ın ve arkadaşları­nın bu durumundan haberdar etmiş ve onların başlarına gelen musibeti o gün ashabına anlatmıştır.[59]

Büreyde’nin rivayetine göre, Hz. Âsim şehid olmadan önce Cenâb-ı Hakk’a, “Ey Allah’ım ben bugün senin dinini nasıl koruyorsam sen de benim vücudumu öylece koru.” diye dua etmiştir. Buhârî’nin şu rivayeti yüce Allah’ın, onun da duasını kabul ettiğini ifâde ediyor: “Âsim b. Sabit hazretlerinin katledildiğini haber alan Kureyş’den bazıları, cesedinden onu tanıtacak bir parça getirmek üzere şehidin yanına haber gönderdiler. Çün­kü Âsim b. Sabit hazretleri Bedir’de Kureyş’in ileri gelenlerinden birini, Ukbe b. Ebi Muayt’ı öldürmüştü.

Cenab-ı Hakk’ın Âsım’ı hıfz-ü himaye için arı nevinden kara bir bu­lut halinde gönderdiği mahlukların müdafaaları karşısında kâfirler, Hz. Asım’ın yanına bile sokulmadıklarından onun naşından bir şey kesip gö­türmeye kadir olamadılar.[60]

Hz. Asım ile birlikte altı arkadaşı müşriklerin, “teslim olunuz” çağrı­sını reddederek şehid olduktan sonra geriye kalan üç kişi müşriklerin can güvenlikleri hususunda verdikleri söz ve teminata inanarak teslim olmuş­lardı. Bunlardan birisi Bedir savaşında müşriklerden Haris b. Amir’i öldü­ren Hubey o.Adiyy idi. Diğeri Zeyd b. ed-Desinne, öbürü de Abdullah b. Tarık idi.

Metinde açıklandığı gibi bunlardan Abdullah b. Tarık müşriklerin iha­netini görünce onlarla birlikte gitmeyi kabul etmemiş ve daha önce şehid olan arkadaşları gibi o da şehid olmuştu. Bunun üzerine müşrikler Hu­bey b ile Zeydi Mekkelilere esir olarak sattılar. Onları satın alanlar birik­miş intikam hislerini tatmin için almışlardı. Bir müddet hapse attılar. Hu-beyb, bilâhere müslüman olan Maviyye isimli hizmetçi kadının bulunduğu bir evde hapsedilmişti. Maviyye Hubeyb’in hapis hayatını şöyle anlatırdı:

i Yemin ederim ki Hubeyb’den daha hayırlı bir insanı ömrümde gör­medim. Bir gün kapı aralığından hücresine bakmıştım, zincirlere vurulmuş oturuyordu. Mevsimi olmadığı halde elindeki kocaman salkımı yiyordu. Bunun kudretten olduğuna şüphe yoktu. Geceleri yüksek sesle Kur’an okur­du. Kadınlar onun sesini duyar acıyarak ağlaşırlardı. Mukaddes aylar geç­tikten sonra onları öldürmeye karar verdiler. Ben hemen koştum, Hubeybe haber verdim. Hiç aldırış etmedi. Benden tıraş için keskin bir bıçak istedi. Bununla etek tıraşı yaptı.

Ertesi sabah Hubeyb ile arkadaşı Zeyd’i ölüm meydanına götürdüler. Kadın, erkek, köle… bütün Mekke halkı oradaydı. Kimi intikam hislerini tatmin etmek, kimi de seyretmek için gelmişti. Her ikisi için de bağlanıp öldürülebilecekleri birer kazık hazırlanmıştı. Hubeyb’i ölüm kazığına gö­türürlerken iki rek’at namaz kılmak için izin istedi kabul ettiler. Erkanına uyarak iki rekat namaz kıldı ve:

“Ölümden korktuğum için uzattığımı zannetmeseydiniz daha uzatır­dım.” dedi.

İslam tarihinde öldürülmeden önce iki rek’at namaz kılma adetini ilk defa başlatan Hz. Hubeyb oldu.

Hz. Hubeyb’i kazığa bağladılar. İlim yolunun bu bahtiyar şehidinin son sözleri şunlardı: “…Allah’ım bu merhametsiz inkarcıların neslini tü­ket topluluklarını dağıtarak mahvet onlardan hiç kimseyi sağ bırakma.”

Hafız îbn Hacer’in ifadesine göre bir yıl sonra Hz. Hubeyb’i şehid edenlerden bir kişi dahi hayatta kalmadı. Çünkü Allah Hz. Hubeyb’in bu duasını kabul etmişti.

Nihayet her ikisini de şehid ettiler. Bu acıklı hadiseden sonra Rasûlü Ekrem efendimiz, Mekke’ye gizlice iki komando casus gönderdi. Bunlar­dan Umeyye oğlu Amr Mekke müşriklerine gözdağı vererek bazı işler be­cerdikten başka hâlâ ölüm kazığında bağlı duran Hubeyb’in cesedini çöze­rek gömmeye de muvaffak oldu.[61]

Bazı Hükümler

  1. İdama mahkum edilen bir kimsenin idam edilmeden önce iki rekat namaz kılması müstehabdır.
  2. İdama mahkum edilen bir kimsenin idamdan önce etek tıraşı yap­ması sünnettir.
  3. Bir müslümanın kendisini esir etmek isteyen düşman kuvvetlerine teslim olması caizdir. Hanefî ulemâsından Bedrü’ddîn-i Aynî, Hubeyb ve arkadaşlarının müşriklere teslim olmasının bu manaya geldiğini ifade etmiştir. Bu mevzu da el-MÜhelleb şunları söylüyor:

“Eğer insan kendisini öldürmek ya da esir etmek isteyen düşmandan canını kurtarmak için bir ruhsat yolu ararsa Hz. Hubeyb ve arkadaşlarını örnek alarak kendisini esir etmek isteyen kafirlere teslim olarak canını kurtarabilir.”

Hasen el-Basri de bir müslümanın kendisine galip geleceğinden kork­tuğu düşmana teslim olmasında, herhangi bir sakınca olmadığını söylü­yor. İmam-ı Sevri ise, bir müslümanın mecbur olmadıkça kafire teslim

olmasının mekruh olduğu görüşündedir.

İmam-ı Evzâi bir müslümamn kafire köle olmamak için kendisinden daha güçlü düşman kuvvetleriyle Hz. Asım gibi şehid oluncaya kadar sa­vaşmasında bir sakınca olmadığını söylüyor.[62]

  1. …(Şu bir önceki) Hadisi Ebû Hureyre’nin arkadaşların­dan Amr b. Ebî Sufyan b. Esîd b. Cariyetes-Sakafî de rivayet etmiştir.[63]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde yer aldığından açıklama için oraya bakılabilir.[64]

  1. Pusu Kuran Birlikler
  2. …el-Berâ’dan demiştir ki: Uhud (savaşı) günü Rasûlullah (s.a.) elli kişi (den ibaret) olan okçuların başına, Abdullah b. Cu-beyr’i koymuş ve (onlara);

“Bizi kuşların kaptığını bile görmüş olsanız ben size haber gön­deri nce> e kadar sakın şu yerinizi terketmeyiniz. Bizim onları bozgu­na uğratıp yendiğimizi görseniz bile ben size bir haberci iletinceye kadar (sakın şu bulunduğunuz yerden) ayrılmayınız.” diye emretti. (el-Berâ b. Azîb) dedi ki: Allah müşrikleri bozguna uğrattı, ve Al­lah’a yemin olsun ki ben (müşriklerin safında bulunan) kadınları (korkularından) dağa tırmanırlarken gördüm. Bunun üzerine Ab­dullah b. Cübeyr’in arkadaşları:

Ey arkadaşlar ganîmet ganimet! Arkadaşlarınız galip geldi. Siz ne bekliyorsunuz?” dedi(ler) Bunun üzerine Abdullah b. Cübeyr;

Siz Rasûlullah (s.a.)’ın size ne dediğini unuttunuz mu? dedi. Onlar da;

Müslüman askerlerin yanına varacağız, biz de ganimetten pay alacağız! diye karşılık verdiler ve müslüman askerlerin yanına varır varmaz yüzgeri edildiler. Müslümanlar da bozulmaya başladı.[65]

Açıklama

tbn Aziz’e göre Uhud savaşı hicretin üçüncü yılında Şevval’in onbirine tesadüf eden Cumartesi gününde vâki olmuştur. Uhud Medine’ye bir fersahtan az bir mesafede bir dağdır. İslam tarihinde büyük bir yeri vardır. Rasûl-i zîşân efendimiz birçok vesilelerle “Uhud bir dağdır, o bizi sever biz de onu severiz.” buyurmuştur. Uhud savaşı, Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran suresinin pek çok ayetlerinde tasvir edilmiştir. İbn İshak’a göre, ÂI-i İmrân suresinin altmışyedi âyeti Uhud savaşıyla ilgilidir. İbn Ebi Hatem’in rivayetine göre Abdurrahman b. Avf, “ÂI-i İmran sûresinin yüzyirminci âyeti Uhud savaşıyla ilgilidir” dermiş. Buharî bu hadisi tefsir bölümünde; “Hani sen (bir sabah) erkenden (Uhud’da) müminleri savaş üslerine yerleştirmek üzere ailen(Âişe’nin evin)den ayrılmıştın. Allah hakkıyla işiten ve bilendir.”[66] başlığını taşıyan on numaralı babda rivayet etmiştir.

Hadisin metninden anlaşıldığına göre kafirlerle birlikte Kureyşli ka­dınlar da savaşa katılmışlardır.

tbn tshak bu kadınların kimliklerini açıklarken şu isimleri veriyor:

  1. Hind Bint-i Utbe (Ebû Süfyân’ın karısı).
  2. Ümmü Hâkim binti el-Haris b. Hişam (tkrime b. Ebu Cehrin karısı).
  3. Fatımâ binti Velid b. Muğîre; (Haris b. Hişâm’ın karısı).
  4. Berze binti Mes*ûd es-Şakafi (Safvan b. Ümeyye’nin karısı)
  5. Reysâ binti Şeybe es-Sehmiyye (Amr b. As’ın karısı).
  6. Sülâfe. binti Sa’d (Talha b. Ebi Talha el-Hacbi’nin karısı).
  7. Hannâs binti Mâlik (Musab b. Umeyr’in annesi).
  8. Umre binti Alkâme b. Kinâne

bazılarına göre, müşrikler safında Uhud savaşına katılan müşrik ka­dınların sayısı onbeş idi.

Yine bu hadisin metninde Hz. Peygamber, harp için büyük bir strate­jik Önemi haiz olan bir gediği tutmaları ve Kureyş’in arkadan yapacakları çevirme hareketini önlemeleri için elli kadar okçuyu görevlendirmiş ve baş­larına da Abdullah b. Cübeyr’i yerleştirmişti.

Her ne kadar îbn Kayyim el-Cevziyye, “Zâd’iil-meâd” isimli eserinde elli kişilik kuvvetin okçular değil süvariler olduğunu söylemişse de, tbn Hacer’in dediği gibi bu söz tamamen yanlıştır. Çünkü İslam tarihçilerinin açıklamalarına göre o gün müslümanlann elinde bulunan at sayısı yok denecek kadar azdı.[67]

Bazı Hükümler

  1. Savaştan önce stratejik önemi haiz olan yerlerin belirlenip oralarda düşmana pusu kurulması zafe­rin kazanılması bakımından son derece önemlidir.
  2. Harp halinde ordu içinde bir ihtilafın başgöstermesi ve ordu ku­mandanına veya onun vekiline isyan edip emirlerini dinlememek düşmana yenilmeye sebep olur. Nitekim Buharî de bu hadisi cihad bölümünde, “Harp halinde ordu içinde muhasame ve ihtilafın fenalığına ve başkumandana karşı isyankâr hareketin ukubeti ve hezimeti tevlid edeceğine dair” başlıklı 164 numaralı babda rivayet etmiştir.[68]
  3. (Savaşta) Saflar(ın Düzeni)
  4. …Hamza b. Ebî Useyd’in babası Ebû Useyd (Mâlik b. Rabîate’I-Ensâri’s-Sâidi)’den; demiştir ki: Biz Bedir (savaşı) günün­de saf tuttuğumuz zaman, Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurdu: “(Düş­man askerleri) Size yaklaştıkları zaman yani sizi (iyice yakından) sardıkları zaman onlara ok atınız. (Ok menzilinin dışında kalacak kadar uzak oldukları zaman ise) oklarınızı (atmayınız, yanınızda) muhafaza ediniz.”[69]

Açıklama

Yüce Allah Kur’ân-ı Keiîm’de; “Allah kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”[70] buyurarak kendi yolunda saf bağlayarak savaşanları övmüştür. Hz. Peygamber de Allah’ın bu emrine uyarak İslam mücâhidlerini harpte­ki görevlerine göre saflar halinde mevzilendirerek Allah’ın nzasına uygun bir harp düzeni kurduğu gibi, her saf için gerekli talimatı vermiş ve bu suretle Allah’ın yardımına kavuşup büyük zaferler kazanmıştır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, Hz. Pey­gamber Bedir savaşında da askerlerini saflar halinde harp düzenine sok­tuktan sonra, okçulara hitaben, “Ok menzili içine girmedikçe düşmana ok atmamalarına, çünkü uzakta bulunan düşmana atılan okların isabet etme ihtimallerinin zayıf olduğuna,” dair bir konuşma yapmış ve, “Okların hedefini bulup zaferin kazanılması için sadece kendilerine yaklaşan ve ok menzili içine giren düşman askerlerine ok atmaları gerektiğini” ha­tırlatmıştır.[71]

  1. Düşmanla Karşılaşınca Kılıç Çekmek
  2. …Malik b. Hamza b. Ebî Üseyd es-Saidi’nin dedesi (Ma­lik b. Rabiâ el-Ensârîs-Sâîdî) den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) Bedr (savaşı) gününde;

“Size yaklaştıklarında onlara ok atınız. Onlar sizi iyice yakın­dan sarıncaya kadar da kılıç çekmeyiniz/’ buyurmuştur.[72]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifte de açıklandığı gibi Hz. Peygamber her silahın kendi tesir sahası içerisinde kullanılması gerektiğini ifade etmiş ve buna riayet edilmediği takdirde malzeme ve enerji israfına yol açılacağı için harbin kaybedileceğine dikkati çekmiştir.[73]

  1. (Savaştan Önce Taraflardan) İki Kişinin Vuruşması
  2. …Ali (r.a.)’den; demiştir ki: Utbe b. Rabîa (düşman saf­larından çıkıp harp meydanına) ilerledi oğlu ile erkek kardeşi de onun arkasından yürüdüler. Utbe (Benimle) Kim savaşacak? diye haykırdı. Ensar’dan bazı gençler (biz savaşacağız, diye) ona cevap verdiler (Utbe);

Siz kinsiniz? dedi. Onlar da kendilerini ona bildirdiler. Bunun üzerine (Utbe);

Bizim sizinle (döğüşmeye) ihtiyacımız yok. Biz (kendileriyle vu­ruşmak için karşımıza) sadece amca oğullarımızı istiyoruz, dedi. Pey­gamber (s.a.) de;

“Ey Hamza kalk, ey Ali kalk, ey Ubeyde b. el-Hâris sen de kalk”buyurdu. Hamza Utbe’ye yöneldi. Ben de Şeybe’ye yöneldim. Ubeyde ile Velîd arasında karşılıklı iki darbe inip kalktı ve her ikisi de hasmını yaraladı. Sonra biz (Hamza ile ben) Velid’in üzerine çullanıp onu öldürdük, Ubeyde’yi de (yine birlikte) yüklendik (yakala­dık) geldik.[74]

Açıklama

Yapılan bunrabareze neticesinde Hz. Ali ile Hz. Hamza hasımlarım öldürmüşlerdi. Ancak Hz. Ubeyde hasmını ya-ralamışsa da hasmından gelen bir kılıç darbesi dizine isabet ettiği için kendi­si de yaralanmış ve yaranın tesiriyle “Safra” denilen yerde vefat etmiştir.[75]

Bazı Hükümler

  1. Savaş başlamadan önce müslüman mucahıdlerden bazılarının er dileyerek ya da kafirlerden er di­leyen kimselerin karşısına çıkarak onlarla vuruşması caizdir.

Devlet reisinin veya vekilinin izin vermesi halinde yapılacak olan bu vuruşmanın caiz olduğunda tüm ulemâ ittifak etmişlerdir. Hatta bâzıları; “Bunlar Rableri hakkında birbirlerine husûmet eden iki hasımdır.”[76] ayet-i kerîmesinin savaştan önce bu şekilde mübâreze yapan mücahidler hak­kında indiğini söyleyenler vardır.

Ancak devlet reisinin veya vekilinin izin vermemesi hâlinde yapılan mübârezenin caiz olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır.

Hattâbî’nin açıklamasına göre, Süfyân-ı Sevrî, “devlet reisinin veya vekilinin izni olmadan yapılan mübârezenin mekruh olduğunu” söylemiş­tir. İmam Ahmedle İshâk (r.a.) da bu görüştedirler. İmam Mâlik ile İmam Şafiî (r.a.) ise devlet reislerinin veya vekilinin izni olsun veya olmasın sa­vaştan önce mübâreze yapmakta bir sakınca olmadığını söylemişlerdir.

  1. Mübâreze yapan müslüman bir mücâhidin hasmı karşısında acze düşmesi halinde ona yardım etmek caizdir. Çünkü Hz. Ubeyde Velid kar­şısında yaralanıp acze düşmüş Hz. Ali ile Hamza (r.a.) onun imdadına koşmuşlardır. Ulemânın büyük çoğunluğu da bu görüştedirler.

Ancak İmam el-Evzâî bunun caiz olmadığını söylemiştir.[77]

  1. El, Ayak, Kulak, Burun Keserek Cezalandırmak (Müsle) Yasaktır
  2. …Abdullah (tbn Mes’ûd)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) “Öldürme yöntemi yönünden insanlann en iffetlisi (merhamet­lisi) iman sahihleridir.[78]

Açıklama

kelimesi insanın kendisini, Allah’ın haram kıldığı fiillerden ve davranışlardan koruması anlamına gelir.Metinde gecen, kelimesi ise, en şefkatli ve en merhametli mânâsına veya yaratıkların organlarını kesmek ve dağlamak suretiyle onlara işkence etmekten en çok sakınan kimse mânâlarına gelir. Çünkü İslâmi­yet: “Şüphesiz Allah herşeyde iyiliği farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğü­nüz vakit, öldürmeyi iyi yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi iyi becerin. Her biriniz bıçağını bilesin ve kestiği hayvanı dinlendirsin.”[79] gibi buy­ruklarla müslümanların kalplerine merhameti ve şefkati yerleştirmiştir. Bi­nâenaleyh, gerçek müslümanlar bir şefkat ve merhamet timsali oldukları için harpte ellerine geçen düşmanları öldürürken dahi, onun organlarını keserek onu dayanılmaz işkencelere tabi tutmaktan son derece kaçınırlar. Kâfirler ise, duygulardan tamamen mahrumdurlar. Onlar ellerine ge­çirdikleri düşmanlarına en feci işkence metodlarını uygulamaktan geri kal­mazlar. Hatta bundan zevk alırlar. Bu eskiden beri böyle olmuştur, günü­müzde de böyledir.

İşte Hz. Peygamber bu hadis-i şerifte iman sahiplerinin en iffetli en merhametli kimseler olduğunu söylemekle gerçek mü’minlerin böyle ol­ması gerektiğini anlatmak istemiş ve mü’minleri böyle olmaya davet etmiştir.[80]

  1. …el-Heyyac b. îmran’dan dedi ki: İmrân b. Havayn’ın bir kölesi kaçmıştı. Köleyi eline geçirdiği zaman onun elini keseceği­ne dair Allah için nezretti. Bunun üzerine beni (bu mes’eleyi) kendi adına sormam için (Hz. Peygamberin sahabelerine) gönderdi. Bende Semûre b. Cündüb’e gelip (meseleyi) ona sordum. O da;

“Rasûlullah (s.a.) bizi sadaka vermeye teşvik ederdi. Canlıla­rın organlarını keserek onlara işkence yapmaktanda nehyederdi.” diye cevap verdi. Sonra İmran b. Husayn’a varıp bir de O’na sor­dum. O da;

“Rasûlullah (s.a.) bizi sadaka vermeye teşvik ederdi. Yaratık­ların organlarını keserek onlara işkence yapmaktan nehyederdi, ce­vâbım verdi.[81]

Açıklama

Bir önceki hadisin şerhinde, tslamda canlıları işkence yaparak organlarını keserek öldürmenin yasaklanmış oldu-

ğunu açıklamıştık.

Bu mevzuda Hanefî fıkhının meşhur kitaplarından Reddü’l-Muhtâr isimli eserde şöyle deniliyor: “Harp devam ederken burun ve kulaklar gibi azaların kesilmesinde beis yoktur… Fetihde zikredilmiştir ki: Harp sırasın da bir müslüman kılıcıyla bîr kafire vurup kulağını kesebilir, ikinci sefer vurup gözünü çıkarabilir. Üçüncü sefer vurup elini kesebilir. Bir müslü­man harp devam ederken bir kafiri yakaladığında onun azalarını kesme-yip doğrudan doğruya öldürür.[82]

Sahih-i Buhârî ile, Sahih-i Müslim’de ve diğer önemli kitaplarda harp halinde kafirlerin azalarının kesilmesi yasaklanmıştır.

Nitekim Hattabi de; “Müsle yasağı daha önce bir müslümanın her­hangi bir uzvunu kesmemiş olan kimseler hakkında geçerlidir. Fakat bir müslümanın herhangi bir organını kesen bir kimseye aynı cezayı vermekte sakınca yoktur. Nitekim Yüce Allah Kurân-ı Keriminde “Kim size saldı­rırsa, onun size saldırdığı kadar, siz de ona saldırın.”[83] buyurarak, bu mânâya işaret etmiştir buyurmaktadır.[84]

  1. Harpte Kadınları Öldürmek (Yasaktır)
  2. …Abdullah (b.Ömer) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) in gazalarından birinde bir kadın ölü olarak bulunmuş, bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a) kadınlarla çocukların öldürülmesini ya­saklamıştır.[85]

Açıklama

Bu hadis”i Şerifte, savaşta kadınlarla çocukları öldürmenin ya­sak olduğu ifade edilmektedir.

Bu mevzuda ed-Dürrü’1-muhtar yazarı şunları söylüyor: “Savaşta kadınlar, çocuklar, deliler, harpte bağırıp çağıramayacak ve (mürted bile olsalar) çocuğu olmayacak derecede yaşlı olanlar, körler, topal­lar, kötürümler,bunamışlar, insanlara karışmayan rahipler Ve kilise hade­mesi öldürülmez. Ancak bunlardan biri kral, yahut savaşabilir, yahut harpte rey sahibi olur, yahut mal sahibi olup, malıyla savaşa yardım ederse öldürü­lür.[86]

Peygamber efendimiz, Durey b.Sımne’nin harp işlerinde görüşünden is­tifade edilen bir kimse olduğu için yüzyirmi yaşında ve kör olduğu halde öl­dürülmesini emretmiştir. Çocuk ve deliller savaşırlarken öldürülürler. Ka­dınlar, rahipler vesaire esir edildikten sonra savaştıkları takdirde öldürülür­ler. Hükümdar olan kadın her ne kadar savaşamasa bile öldürülür. Keza hü­kümdar olan çocuk ta öldürülür. Çünkü hükümdarların öldürülmesinde karşı tarafın önemli bir dayanağı yıkılmış yıkılmış olur.”[87]

  1. …Rebâh b.Rebî’den, demiştir ki: Biz Rasülullah (s.a) ile bir savaşta idik. Halkı bir şeyin etrafında toplanmış halde görünce; “Bunlar neyin etrafında toplanmışlar, bak gel.” diyerek (oraya) bir adam gönderdi. (Bu adam oraya bakıp) geldi ve;

Öldürülmüş bir kadının etrafında (toplanmışlar) dedi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber);

“Bu (kadın) öldürülmez ” buyurdu. (Ravi devamla şöyle dedi) İleri birliğin başında da Halid b. el-Velid vardı. (Hz.Peygamber oraya tekrar) bir adam gönderip;

“Halid’e söyle hiç bir kadını ve (savaşın dışında bir iş için) kiralanmış (ve emir altında) olan bir kimseyi öldürmesin/’ diye emir verdi.[88]

Açıklama

Bu hadisenin Mekke’nin fethi esnasında vuku bulmuş olması ihtimali kuvvetlidir.Nitekim Taberânî’ninlbn Ömer’den rivayet ettiği bir hadiste Hz.Peygamberin Mekke’ye girişinde böyle bir olayın meydana geldiğinden bahsedilmektedir.

Her ne kadar mevzûmuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte savaş esnasın­da hiç bir kadını öldürmenin caiz olmadığı ifade ediliyorsa da, İbn Mâce’nin rivayetinde geçen; “… Bu kadın savaşanlar içinde savaşmış değildi…” ifadesi, harpte öldürülmesi yasaklanan kadınların, sadece savaşa katılma­yan kadınlar olduğunu, bilfiil harbe katılmış olan kadınları öldürmekte bir sakınca bulunmadığını ifade etmektedir. Nitekim Musannif Ebû Dâvûd’un mürsellerinde, îkrime’den rivayet ettiği şu hadis-i şerifte bu gerçe­ği te’yid etmektedir: “Peygamber (s.a) Taif’te öldürülmüş bir kadın gör­dü. Bunun üzerine

“Ben sizi kadınları öldürmekten menetmedim mi? Bunun sahibi kim? dedi. Müteakiben bir adam:

Ya Rasûlallah, ben bu kadını terkime aldım, o ise beni yere vura­rak öldürmeye kalkıştı. Artık ben de onu öldürdüm, dedi. Rasûlullah (s.a.) kadının gömülmesini emir buyurdu.”

Rasûlullah (s.a.)’in katile birşey demeyip onu takrir buyurması çar­pışmaya iştirak eden bir kadının öldürülebileceğine delâlet etmektedir.[89]

Hafız İbn Hacer el-Askalâni’nin açıklamasına göre, İmam Malik ile İmam Evzâî; düşman, müslümanlara karşı kalkan olarak kullansa bile yi­ne de savaşta kadın ve çocukların öldürülemeyeceği görüşündedirler.

İmam Şafiî ile Küfe ulemasına göre ise, savaşta savaşan kadınlarla münafık çocukları öldürmek caizdir.

Mevzûmuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisi İmâm-ı Şafiî ile Küfe ule­mâsının delilini teşkil etmektedir.

Yine mevzûmuzu teşkil eden bu hadisi şerifte savaşta harple ilgisi olmayıp ta, harple ilgisi olmayan işleri görmek üzere kiralanan kimseleri öldürmenin de yasak olduğu ifâde edilmektedir. Hanefî ulemâsından Aliy-yü’1-Kârî’nin açıklamasına göre bir kimsenin harple ilgisi olmayan ücretli bir kimse olduğunun alâmeti silahsız olmasıdır.[90]

  1. …Semûra b. Cündüb’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.); “Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın” buyur­muştur.[91]

Açıklama

Henüz bulûğa ermeyen çocuklardır.Kendişinde yaşlılık alâmetleri beliren, yahut 50-51 yaşlarına va­ran kimsedir. Burada kastedilen, gücü kuvveti yerinde olup harbe yaraya­cak adamlardır. Yahut mutlak surette bulûğa erenler kasdedilmiştir. Yok­sa elden ayaktan düşmüş ihtiyarlar kasdedilmemiştir. Şu halde “Buluğa ermeyen çocuklarla işe yaramayan ihtiyarlar öldürülmeyecek,” demek olur ve hadis, çocukların öldürülmesini yasaklayan hadise muvafık düşer.

Şerh sözünden, bıyıkları yeni terlemiş delikanlılar da kastedilmiş ola­bilir. Böyleleri müslüman olurlar ümidi ile öldürülmeyebilir. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel: “Yaşlılar hemen müslüman olmazlar; gençler İslâmi-yeti kabule daha yakındırlar” demiştir. Binâenaleyh bu hadis vergi karşılı­ğında kâfir olarak bırakılanlarla tahsîs edilmiş olur.[92]

  1. …Âişe (r.anha) den demiştir ki; Kureyza oğullarının, bir tek kadınından başka hiçbir kadın öldürülmedi. Rasûlullah (s.a.) (Kureyza oğullarının) erkeklerini kılıçla öldürürken bu kadın benim yanımda, sarsıla sarsıla gülüyor ve (kendi kendine) söyleniyordu. Derken sahibini göremediğim bir ses

Falanca kadın nerededir? diye, kadının ismiyle çağırdı. Kadın da;

Benim! diye cevap verdi. (Hz. Âişe diyorki); “Ben (o kadına);

Bu hâlin ne? dedim.

Ben bir iş yaptım (da ondan dolayı aranıyorum), dedi ve he­men götürülüp boynu vuruldu. Ben o kadına olan şaşkınlığımı hala unutamıyorum. Çünkü öldürüleceğini bildiği halde sırtı ve karnıyla (sağa sola döne döne) gülüyordu.[93]

Açıklama

Bilindiği gibi, Benû Kureyza Medine’deki yahudi kabilelerindendi. Medine İslam devletine tabi idiler. Fakat hicretin beşinci, (milâdi 627) senesinde Hendek Savaşında düşmanla birleşerek İs­lam devletine ihanet ettiler.

Hz. Peygamber, Hendek savaşından sonra Benû Kureyza mahallesini kuşattı ve eli silah tutan tüm erkekleri idam etti. Kadınlardan da sâdece bir kadının boynunu vurdu.

Hattâbî’nin beyânına göre, kadının suçu Hz. Peygambere sövmekti. Hanefî ulemâsı da bu kadının suçunun Hz. Peygambere sövmek olduğuna hükmetmiş ve Peygamberlerden herhangi birine sövmenin cezasının ölüm olduğunu söylemişlerdir.

Ulemâ peygambere söven bir kimsenin had vurularak mutlaka öldü­rülmesi mi gerektiği, yoksa ceza vermeden kendisine tevbe etmesi için bir teklifte bulunmak mı gerektiği hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Bâzıları onun tevbesinin makbul olmadığı ve dolayısıyla hemen cezalandırılması lâzım geldiğini söylerken bir kısmı da bu kimsenin de mürted gibi tevbesinin makbul olduğunu binâenaleyh tevbe ettiği takdirde kendisine had vu­rulamayacağını söylemişlerdir.

Hanefî fıkıh kitaplarından ed-Dürrü’1-Muhtâr isimli eserde deniliyor ki: “Musannifin Fetavâsında zikredilmiştir Ki; Peygamber efendimize dil uzatma cür’etinde bulunan veya ona kalbiyle buğzeden müslüman hadden öldürülür. Nitekim yukarıda geçmiştir, fakat Kitabü’ş-Şifâ’da: “Peygam­ber Efendimize dil uzatma cür’etinde bulunan veya kalbiyle buğzeden müslümanın hükmü mûrted’in hükmü gibidir.” diye zikredilmiştir. Bundan anlaşılmıştır ki, o müslümanın tevbesi kabul edilir yani hadden öldürül­mez. Nitekim akıl sahiplerine gizli değildir.

Musannif kendi şerhinde: “Ben Mısır’da Hanefi müftüsü Şeyhülis­lam İbnAbdülaFden işittim ki, kemal ve diğer fukaha, Bezzâziye sahibine tabi olmuşlar. Bezzâziye sahibi de es-Seyfu’1-MeslûI sahibine tabi olmuş. es-Seyfül-Meslûl sahibi Peygamber efendimize dil uzatan veya buğzeden müslümanın tevbesinin kabul edilmeyeceğini kendisine nisbet edip, kendi­sinden başka Hanefî âlimlerinden hiçbir kimseye nisbet etmemiştir.” diye zikretmiştir. Netf, Muînu’l-hükkam, Şerhü’t-Tahâvi, Haviz-Zâhidi ve di­ğer mu’teber fıkıh kitaplarında: “Peygamber efendimize dil uzatan müs­lümanın hükmü, mürtedin hükmü gibidir.” diye açıklanmıştır.

Netf’in ibaresi şöyledir: Peygamber efendimize dil uzatan müslüman mürteddir. Hükmü mürtedin hükmü gibidir. Mürted’e tatbik edilen ceza ona da tatbik olunur. Bundan anlaşılmıştır ki; Peygamberimize dil uzatan kişinin tevbesi kabul edilir, hadden öldürülmez. Nitekim evvelce geçtiği vecihle Kitabü’şşifa’da da böyle zikredilmiştir.[94]

  1. …es-Sa’b b. Cessâme’den rivayet olunduğuna göre; Kendisi (bir gün) Peygamber (s.a.)’e, (savaşta) üzerlerine gece baskını dü­zenlenen müşriklerin saldırıya uğrayan, kadın çocuk ve evlerinin du­rumunu sordu. Peygamber (s.a.)’de:

“Onlar da onlardandır’1 buyurdu. Amr b. Dinar (bu son cüm­leyi) “Onlar babalarındandır.” diye rivayet ederdi.

ez-Zührî dedi ki; Daha sonra Rasûlullah (s.a.) (savaşta) kadınla­rın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.[95]

Açıklama

Buhârî sarihlerinden Kastalânî’nin açıklamasına göre metinde geçen; “Onlar da onlardandır” cümlesinden maksat; “Sa­vaşta çocuklar ve kadınlar da mutlak surette müşrik erkekler gibi öldürülür” demek değildir. Ancak savaşta, gece baskını gibi müşriklerin kadın ve ço­cuklarını kendilerinden ayırdetmenin mümkün olmaması gibi hallerde ço­cuklar ve kadınlar da öldürülebilir. Bu gibi haller dışında çocuklar ve kadınlar Öldürülemez, demektir. Kastalânî’nin bu izahı bu mevzuda gelen hadisler-deki farklı ifadelerin arasını uzlaştırmaktadır.

Hattâbî de bu cümleyi açıklarken, “Müşriklerin çocukları ve kadınları din bakımından müşrikler gibidirler ve harpte onlar, ancak müşriklerden ayır-dedilemedikleri zaman öldürebilirler, aksi takdirde öldürülemezler” demek suretiyle Kastalânî’nin bu sözlerini te’yid etmiştir.

Biz mezheb imamlarının bu mevzudaki görüşlerini 2667-2669 numaralı hadislerin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz. Me­tinde geçen, “Onlar da onlardandır” cümlesi, Müslim’in Amr b. Dînâr’-dan naklettiği hadiste; “Onlar babalarindandır”[96] şeklinde geçmektedir.

Her ne kadar Zührî mevzuumuzu teşkileden bu hadisin neshedildiğini söylemişse de bu doğru değildir. Çünkü yukarıda da açıkladığımız gibi bu hadis müşriklerin kadınları ile çocuklarının öldürülmesini mutlak surette em­retmiş değildir. Müşriklerin Öldürülmesi cevazı gece baskını gibi çoklarla kadınları erkeklerden ayırdetmenin mümkün olmadığı hallerle ilgilidir ve bu hüküm kıyamete kadar geçerlidir.[97]

Bazı Hükümler

  1. Düşmana gece baskını düzenlemek caizdir.
  2. Daha önce dine davet edilen kafirlere, bılahere habersiz olarak baskın yapılabilir.
  3. Kâfirlerin çocukları dünyevi muamelelerde babalarına tabidirler.Hadisin Âhiretle ilgili hükümleri hakkında ise üç görüş vardır:

a) Kâfirlerin çocukları ergenlik çağına varmadan ölürlerse cennetlik olurlar,

b) Cehennemliktirler,

c) Bu mevzuda birşey söylenemez.[98]

  1. Düşmanı Ateşle Yakmanın Keraheti
  2. …Muhammed b. Hamza el-EsIemî’nin babasından riva­yet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) onu bir seriyye’nin başına başkan tayin etmiş (Bu zat başından geçen hadiseyi) şöyle anlattı: Seriyyenin yanma vardım. Rasûlullah (s.a.);

“Eğer falan kimseyi bulursanız onu ateşle yakınız,” buyurdu. Sonra ben (seriyyenin yanından) geri döndüm. (Rasûlü Ekrem) beni çağırdı. Huzuruna varınca;

“Falan kimseyi bulursanız onu öldürünüz. (Fakat) onu yak­mayınız. Çünkü ateşle ancak ateşin sahibi (olan Allah) azâbeder.” Buyurdu.[99]

Açıklama

Şevkâni’nin açıklamasına göre ulemâ ateşle cezalandırma mevzuunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Hz. Ömer ile İbn Abbas (r.a.) bunun mutlak surette mekruh olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ali (k.v. ile Halid b. Velîd’e göre ise mahlûkatı bu şekilde cezalandırmak caizdir.

el-Mühelleb, bu hadis-i şerifte geçen yasağın tahrim ifade etmediğini ve canlıları bu şekilde cezalandırmanın da buna delâlet ettiğini söylemiştir. Mühelleb, Hz. Peygamberin Arenîlerin gözlerine mil çekmesini, Hz. Ebû Bekr’in bazı kimseleri sahabenin huzurunda yakmasını ve Halid b. Velîd’-in dinden dönen bazı kimseleri ateşle cezalandırdığı gibi Hz. Ali’nin de bu cezayı tatbik edişini delil olarak göstermiştir.[100]

Ateşle cezalandırmanın caiz olduğunu söyleyenler, Hz. Peygamberin, hadis uyduran bir kimse hakkında diri yakalandığı takdirde öldürülmesi, ölü olarak yakalandığı takdirde yakılması için emir verdiğini ve neticede, o kimsenin yılan sokması neticesinde ölü olarak bulunup cesedinin ateşte yakıldığını ifade eden hadis-i şerifle Buhari’nin rivayet ettiği şu hadisi de delil olarak gösterirler.[101]

“Nebilerden birini bir karınca ısırdı. O peygamber, karıncaların oca­ğının yakılması)nı emretti de (onların ocağı) yakıldı. Bunun üzerine Allah Teâlâ o peygambere:

“Seni bir karınca soktu değil mi? Ya sen Allah’ı teşbih eden ümmet­lerden bir ümmeti yakmadın mı?” diye hitâb etmiştir.[102]

Tirmiziyyü’l-Hâkim bu hadis hakkında, “Allah bir karıncanın yakıl­masına izin verdiğine göre bu karıncanın dışında kalan canlıları yakmanın da caiz olduğu ortaya çıkar.” demiştir.[103] Canlıları yakmanın caiz olma­dığını söyleyen ulemaya göre, canlıları yakmanın caiz olduğuna dâir deli! ola­rak ileri sürülen hadislerin hiç birinde de böyle bir cevaza delâlet eden bir mânâ yoktur. Çünkü Hz. Peygamberin Arenîlerin gözlerine kızgın mil çekmesi bir kısas idi. Çünkü onlar daha Önce bâzı müslümanların gözleri­ne kızgın mil çekmişlerdi. Ayrıca bu uygulama sonradan neshedildi. Her ne kadar sahabilerden bazısı ateşle cezalandırmayı caiz görmüşlerse de, bâzıları bunun yasak olduğunu söylemiştir. Oysa bilindiği gibi sahabilerin bazılarının muhalefetiyle karşılanan bir sahabinin uygulaması delil olma niteliğinden mahrumdur. Ayrıca bu hadis canlıları ateşle cezalandırmanın haram olduğunu ifade etmekte, canlıları ateşle cezalandırmaya cevaz ve­ren baş taraftaki cümleler, son cümleyle neshedilmiş bulunmaktadır:[104]

Kâmil Miras bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Hadiste adlan açıkça söylenmeyip kinaye târiki ile zikredilen bu iki şerirden birisi Hebbar İbn Esved’dir. Ve bunda ravilerin ittifakı vardır. Ötekini tayinde ihtilaf edilmiştir. İbn Hişam, Siyretinde Halid İbn Abdi Kays diye gösterir. Peygamberimizin bunlar hakkında ateşte yakmak gibi ağır bir ceza tayin buyurması, peygamberin kerimesi Zeyneb’in ölümüne sebeb olmaları ile suçlu olmalarındandır. Şöyle ki: Rasûlullah hicretten evvel kızı Zeynebi, Ebü’l-Âs îbn Rebi’ ile evlendirmişti. Ebü’l-As müşrik olduğundan Zeyneb, peygamberimizle hicret edemeyip Mekke’de kalmıştı. Bedir harbinde, Ebû Cehil ordusunda, Ebu*l-As da bulunup esir düşmüş ve Zeynebi Medine’ye göndermek şartıyla bırakılmıştı. Ebu’l-As bu şarta bağlı kalarak Zeyneb’i rahat bir şekilde Medine’ye göndermek için mü­kemmel teçhiz ederek yolcu etmiş ve kendisine hizmet etmek üzere bu iki şahsı refakatine vermişti. Bunlar yolda Zeyneb’in bindiği deveye mü-dahele ederek o sırada hamile olan Hz. Zeynebi mahfesinden düşürmüşler ve karnındaki çocuğuyla birlikte ölümüne sebeb olmuşlardır. Bu ağır cina­yetin cezasının da o nisbette ağır olacağı tabii idi. O devirde ihrak (yak­ma) cezası da vahşet sayılmazdı. Bu cihetle Rasûlullah ilk önce böyle bir cezanın tatbikini emretmişken bunu, İslam dîninin tesis etmekte olduğu yüce medeniyetle bağdaştırmadığından bilahere ölüm cezasıyla cezalandı­rılmalarını emir buyurmuştur.[105]

Bazı Hükümler

  1. Bir hükümle amel edilmeden önce, o hükmün neshedılmesı caizdir.
  2. Hadlerde ateşle yakma cezası yoktur. Hadler kılıçla yerine getirilir. Küfe ulemâsıyla en-Nehâî, es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve taraftarları ile Hicaz ulemâsından Atâ bu görüştedirler.

Ulemadan bir topluluk ta, Hz. Ali’nin görüşüne tabi* olarak dinden dönenleri yakmanın caiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da, ancak bir kimseyi yakmış olan kimselerin yakılabileceğini, bunların dışında kimse­nin yakılamayacağını söylemişlerdir. İmam Mâlik ile Medîneliler, Şafiî ule­mâsı İmam Ahmed ve îshak (r.a.)’de bu görüştedirler.

  1. Bir müctehîdin kendi içtihadıyla vermiş olduğu bir hükümden dön­mesi caizdir.
  2. Bir hüküm verdikten sonra delilini zikretmek müstehabdır.
  3. Sünnet, sünneti neshedebilir. Bu mevzuda ittifak vardır.[106]
  4. …Ebû Hüreyre (r.a.)’den demiştir ki: Rasûluliah (s.a.) bizi (bir miktar askerle birlikte savaşa) gönderdi ve gönderirken (şöyle) buyurdu: “Eğer, falan kimse ile falan kimseyi bulursanız…” (Hz. Ebû Hureyre rivayetinin bundan sonraki kısmında bir önceki hadî­sin) mânâsını nakletti.[107]

Açıklama

Bir önceki hadisin şerhinde bu hadisle ilgili açıklama bulunduğundan burada tekrara lüzum görülmemiştir.[108]

  1. …Abdullah b. Mes’ûd’dan; demiştir ki: Rasûluliah (s.a.) ile bir seferde idik, bir ihtiyacından dolayı (yanımızdan) uzaklaşmış­tı. O sırada iki tane yavrusuyla birlikte bir kaya kuşu gördük ve yavrularını yakaladık. Bunun üzerine (anne) kuş gelip kanatlarını (onların üzerine) germeye başladı. Derken Peygamber (s.a.) geldi ve;

“Bunu yavrularıyla üzen kimdir? Onları kendisine geri veriniz!” buyurdu. Yine (Fahr-i kainat efendimiz) bizim yakmış oldu­ğumuz bir karınca yuvasını gördü de;

“Bunu kim yaktı” diye sordu. Biz de,

Biz dedik.

“Ateşle cezalandırmak, ateşin yaratıcısından başka hiçbir kim­se için uygun değildir,” buyurdu.[109]

Açıklama

2673 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımız gibi bu hadis-i şerifte yaratıkları ateşle cezalandırmanın yasak olduğuna delalet etmektedir.

Metinde geçen hummare kelimesi başı ve gagası kırmızı olan ve Türkçede kaya kuşu diye bilinen bir kuş türü anlamına gelir.

Hattâbî’nin açıklamasına göre bu hadis eşek arılarının ocağını yak­manın mekruh olduğuna delalet etmektedir. Karıncalara gelince bunların ocağım yakmak için bir sebep yok gibidir. Çünkü bunların yuvalarım yak­madan da zararları önlenebilir.

Esasen karıncalar iki kısımdır. Bunlardan bir kısmı insanı rahatsız eder ve zararlıdır. Bunların zararını önlemek için ateşle yakma yoluna gi­dilmeden öldürülmeleri caizdir.

İkinci kısım karıncalar ise uzun bacaklıdırlar. Bunlar zararsız olduk­ları için Öldürülmeleri caiz değildir.[110]

Bazı Hükümler

  1. Karıncaların yuvalarını ateşe vermek caiz değildir.
  2. Hayvanların kendilerine muhtaç olan yavrularını yakalayarak onları rahatsız etmek yasaktır.[111]
  3. Bir Kimsenin Diğer Bir Kimseye (Hayvanla Kazanacağı Kârın) Yarısı Karşılığında Yahut Da (Savaştan Elde Edeceği) Ganimet Karşılığında Hayvan Kiraya Vermesi Caizdir
  4. …Vasile b. el-Eşkâ’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Tebûk savaşma (gidilmek üzere) çağrıda bulundu. Bunun üzerine ben hemen (harp için gerekli malzemeyi temin etmek için) ailemin yanı­na vardım. Geri döndüğümde Rasûlullah (s.a.)m sahâbilerinin ilki (savaş için yola) çıkmış bulunuyordu. Bunun üzerine Medîne’de

Bir adama (savaştan kazanacağı) ganimeti karşılığında kiralık at verecek kim vardır? diye bağırmaya başladım. Derken Ensardan yaşlı bir adam;

Savaştan kazanacağı ganimetin bizim olması şartıyla ona bi­zimle nöbetleşe bineceği bir hayvan veririz, yemesi de bizimledir di­ye haykırdı.

Ben de;

Kabul dedim. (Yaşlı adam);

Yüce Allah’ın bereketi üzere (savaş için) yürü dedi. Ben de (bu) hayırlı arkadaşla (yola) çıktım. Nihayet Allah bize (bu yolcu­luktan) bir fey nasibetti. Benim hisseme de birtakım genç develer isabet etti.Develeri sürüp ona getirdim. (Arkadaşım) çıkıp develerin (arkasına konan) heybelerinin birinin üzerine oturdu. Sonra;

Bunları geriye, doğru sür dedi. Sonra da;

İleri doğru sür dedi. Arkasından da;

Senin genç develerinin kıymetli olduklarım görüyorum, dedi. (Ben de ona);

Bu(nlar) benim sana şart koştuğum sana ait ganimet(Ier)dir dedi(m).

Ey kardeşim (bu) genç develerini al (götür). Bizim arzumuz (aslında) senin ganimetinden başka (Ahiret sevabı ve senin arkadaş­lığın) idi. cevâbını verdi.[112]

Açıklama

Bir fıkıh terimi olarak “fey”, savaşmaksızın müslümanlann, düşmanlar dan ele geçirdikleri mal demektir.

Hadîs-i şerifte açıkça belirtildiğine göre bu hadise hicretin dokuzuncu yılında cereyan eden Tebûk seferinde geçmiştir.

Bilindiği gibi Tebûk seferi, Bizanslıların müslümanlara karşı besledik­leri düşmanca niyyetlerin bertaraf edilmesi maksadıyla yapılmıştı. Fakat bu sefer Bizanslıların harp sahnesinde görülmemeleri üzerine herhangi bir çatışma olmadan sonuçlanmıştı.

Ancak Halid b. Velid bu seferden sonra, DûmeCül-Cendel’e gidip orada Ukeydir’i esir etmiş ve onu iki bin deve sekizyüz at, dörtyüz zırh ve dörtyüz mızrak karşılığında serbest bırakmıştı. Hz. Vâsıla da Hz. Ha-lid’in birliğinde olduğu için kendisine bu fey’den birtakım genç develer isabet etti.

Her ne kadar Hz. Vâsılâ’nın elde edeceği ganimet karşılığında bir hayvan kiraladığından bahseden bu hadisin, bab başlığındaki, “Bir kimse­nin bir kimseye (savaştan elde edeceği) ganimet karşılığında hayvan kiraya vermesi” cümlesiyle ilgisi açıksa da bu hadisin, yine bab başlığındaki; “Bir kimsenin diğer bir kimseye (hayvanla kazanacağı kârın yarısı karşılığında) hayvan kiraya vermesi cümlesiyle bir ilgisi görülmemektedir.

Demek ki Musannif Ebû Dâvûd şu noktadan hareket ederek bu ha­disle başlıktaki sözkonusu cümle arasında şöyle bir ilgi kurmuştur: “Ma­dem ki miktarı meçhul olan bir ganimet karşılığında bir hayvanı kiraya vermek caiz oluyor o halde bu hayvanla kazanılacak miktarı meçhul bir kârın yarısı karşılığında hayvanı kiraya vermenin de caiz olması gerekir.”

Fakat hadis sarihleri; “Hz. Peygamber, Hz. Vâsılâ’nın bu şartlarla hayvan kiraladığını, ne görmüştür ne duymuştur, ne de takrir veya emret­miştir. Binâenaleyh, Hz. Peygamberin böyle bir kiralama olayını tasvib ettiği sabit değildir. Hem de Hz. Vâsılâ’nın yaptığı bu kiralama, kiralamanın sıhhatinin şartlarına uygun olmadığından sahih değildir.” gerekçesiyle Musannif Ebû Dâvûd (r.a.)’in bu görüşünü tenkid etmişlerdir.

Hadis ulemâsından Hattâbî (r.a.) bu mevzuda şunları söylüyor: “Bir kimsenin diğer bir kimseye savaşta kazanacağı ganimet karşılığında hay­vanını kiraya vermesinin caiz olup olmadığı mevzuunda ulemâ İhtilâfa düş­müşlerdir.” Ahmed b. Hanbel (r.a.) bunda herhangi bir sakınca görmedi­ğini söylemiştir.

İmam Evzâî de bunu caiz görmektedir. Malik b. Enes’e göre hayvanı bu şartla kiraya vermek mekruhtur. İmam Şafiî de bunun caiz olmadığını, ancak hayvanını bu şekilde kiraya veren kimsenin işi bittikten sonra pa­zarlık ettiği kirayı değil de o gün için o hayvanın benzerlerinden alınan binme ücretini alabileceğini söylemiştir.[113]

  1. Esir Zincir Ve Bukağılarla Bağlanabilir
  2. …Ebû Hüreyre, Rasûlullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işit­tiğini söylüyor:

“Azîz ve Celîl olan Allah bukağılarla bağlı olarak cennete sü­rüklenen bir toplumdan hoşnut olmuştur.”[114]

Açıklama

Metinde geçen “acibe” kelimesi kıymet verdi, Önem verdi memnun ve hoşnut oldu gibi mânâlara gelir.

Bu cümlede ise, değer ve önem verdi mânâsında kullanılmıştır. Buna göre, cümlesi; “Bukağılarla bağlanmış olarak cennete sürükle­nip götürülen kimselere Allah çok değer verir. Onların Allah yanındaki değeri büyüktür,” mânâsına gelir. Bu cümlenin; “Allah bukağılar içeri­sinde cennete sürüklenen kimselerden memnun ve razı olur, onlara çok sevab verir,” anlamına geldiği de söylenmiştir.

Hanefi ulemasından Alüyyü’l-kari’ye göre bu cümle ile övülmek iste­nenler savaşta esir edilerek zorla kelepçelenip tslam ülkesine getirilen, son­ra Allah’ın lütfuyla kendilerine îmân nâsib olan ve bu sayede cennete gir­meye hak kazanan kimselerdir. Binâenaleyh burada bukağılarla cennete sürüklenen kimselerden maksat elleri ve ayakları bağlı olarak, İslâm ülke­sine getirilen ve sonra da kendi arzularıyla “İslam dinine giren kimseler­dir”. İslam insanı cennete götürdüğü için hadisi şerifte, “İslama girme” yerine, “Cennete girme” tabiri kullanılmıştır.[115]

Kirmânî ile Bermavî’ye göre ise bu hadîs-i şerifte övülmek istenenler, “Savaşta kafirlere esir düşerek elleri ayakları bağlanıp şehid edilen ve kı­yamet gününde de bu haliyle Allah’ın huzuruna çıkartılan müslüman mü-câhidlerdir.”

Bu mevzuda Hafız Münziri de şunları söylüyor: “Aslında bu cümle ile övülmek istenen kimseler, zorla İslama sokulan esirlerdir. Ulemâdan bâzıları hayırlı bir işe zorlanan herkesi bu hadisin hükmü içerisine sok­muşlardır.”[116]

AIiyyü’l-Kârî’nin açıklamasına göre, burada övülen kimselerin nefs-i emmârenin tuzaklarına düşüp elleri ayakları bağlanan, nevasının bataklık­larına saplanıp kalan fakat Allah’ın cezbesiyle hidâyet yoluna sürüklenen, sûflî duygulardan kurtulup ulvî duygulara ve dolayısıyla cennete yol bulan kimseler olması ihtimali de vardır.

Pranga ve kelepçelerle hastalık, fakirlik, musîbet gibi insanı dünyevi lezzetlerden ve günahlardan koruyup da Allah’a sığınmaya zorlayan haller de kasdedilebilir.[117]

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Aliyyü’1-kârî (r.a.) bu hadisin zahiri ve batınî mânâsım en güzel ve doğru bir şekilde açıklamıştır. Buna göre harp esirlerinin ellerini ayaklarını bağlayarak İslam ülkesine sevket-mek caizdir.[118]

  1. …Cündûb b. Mekis’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), Abdullah b. Gâlib el-Leysî’yi bir seriyye ile (savaşa) göndermişti. Seriyye de ben de vardım. (Seriyyeyi oluşturan) askerlere el-Kedîd (denilen yer) de,bulunan el-Mülevveh oğullarına ayrı ayrı kollardan baskın yapmalarını emretti. (Yola) çıktım. el-Kedîd (denilen yer)e varınca el-Haris b. el-Bersa el-Leysi’yle karşılaştık ve onu yakaladık.

Ben (buraya) sadece Islamı isteyerek geldim ve ancak Rasûlul­lah (s.a.)’a (varmak) için (yola) çıktım, dedi. Biz de;

Eğer sen (gerçekten) müslüman isen bizim seni bir gün ve bir gece bağlamamız sana zarar vermez. Eğer bunun aksine ise biz de seni bağlıyoruz, dedik ve onu sıkıca bağladık.[119]

Açıklama

Bezlu’l-mechûd yazan, Eş-Şeyh Halil Ahmed es-Sehârenfûrî’nin ifadesine göre, Rasûl-i zîşân efendimizin sözü geçen seriyyenin başına kumandan olarak tayin ettiği kişinin adı me­tinde geçtiği gibi Abdullah b. Galib değil, Galib b. Abdillah’dır. Her ne kadar, bazı kayıtlarda bu kişinin ismi mevzumuzu. teşkil eden hadiste ol­duğu gibi Abdullah b. Gâlib şeklinde geçiyorsa da kayıtlara bir yanlışlık eseri olarak böyle geçmiştir. Doğrusu Gâlib b. Abdillah’dır. Siyer ulemâ­sının verdiği bilgilere göre mevzumuzu teşkîl eden hadîs-i şerifte anlatılan hadise hicretin beşinci yılında vuku bulmuş ve seriyye onbeş kişiden iba­retmiş.

Hattâbi’nin de ifade ettiği gibi bu hadis-i şerif, kâfir olan bir esîri, bukağı ve kelepçelerle bağlamanın caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ser­best bırakıldığı takdirde şerrinden emin olunamayan veya kaçmasından korkulan tüm esir, cani ve mahbuslar da bu hükme girerler.[120]

  1. …Sâid b. Ebi Said’den rivayet olunduğuna göre, kendisi Ebû Hüreyre’yi (şöyle) derken işitmiş; Rasûlullah (s.a.) Necid taraf­larına bir süvari birliği gönderdi. (Bu birlik) Hanife oğullarından olan ve Semâme b. Üsal diye anılan Yemâme halkının başkanını (yakalayıp) getirdi. Onu mescidin direklerinden birine bağladılar. Ra­sûlullah (s.a.) onun karşısına geçti ve;

“Ey Sümame içinde taşıdığın (gerçek düşünce) nedir?” dedi.

Ey Muhammed içimdeki hayırdır. Eğer öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun. Eğer bir iyilikte bulunursan (iyiliğe) şükre­den bir kimseye iyilik etmiş olursun. Eğer mal istiyorsan. îşte ondan sana istediğin kadar verilir. Cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onu öylece bıraktı. Ertesi gün olunca (Hz. Peygamber) ona;

“Ey Sümame içinde taşıdığın (gerçek düşünce) nedir?” diye (tekrar) sordu. O da (bir gün önceki) sözün aynısını tekrarladı. Rasûhıllah (s.a.) onu tekrar bırakıp gitti, ertesi gün olunca (burada ravi daha önce geçen) şu (yukarıdaki soru ve cevab)ların aynısını anlattı (ve rivayetine şöyle devam etti); Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Sümame’yi serbest bırakınız” dedi (Serbest bırakılan Süma­me) Mescide yakın bir hurmalığa gitti. Orada yıkandı sonra mescide girip “Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdü-hû ve rasûluhu” diyerek şehadet getirdi (Bu) hadisi (bu şekliyle Ku-teybe) rivayet etti.

İsa (bu hadisdeki -Eğer öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun- cümlesindeki “kan sahibi’* lafzını); Bize el-Leys*in haber verdiğine göre, (Sümame Hz. Peygambere;)

Eğer öldürürsen söz sahibi birini (öldürmüş olursun) cevâbını vermiştir, diye rivayet etti.[121]

Açıklama

Beni Hanîfe Yemâme’de yaşayan meşhur bir kabiledir. Hz. Sümame bu kabilenin reîsi idi. Islâmiyeti kabulünden son­ra da sahabe-i kiramın büyüklerinden olmuştur. Kıssa, Mekke’nin fethin­den evvel geçmiştir. Onun için de “Sümame’yi esir edip getiren Abbas b. Abdi’l Muttalib’dir.” diyenlerin sözüne itibar edilmemiştir. Çünkü Hz. Abbas o zaman henüz müslüman olmamıştı. O müslümanlığı Mekke’nin fethinde kabul etmiştir.[122]

Metinde geçen ve “…İçinde taşıdığın duygu nedir?” manasına gelen cümleye “Kalbinde İslama rağbet veya nefret hislerinden hangisi vardır?”

“Sana nasıl muamele yapacağımı zannediyorsun?” gibi değişik ma­nalar verilmiştir. Aslında bu cümlede bulunan istifhamiyye, ism-i mevsul, de sıla olur. Bununla beraber bu cümleyi daha başka şekillerde tahlil etmek te mümkündür. Şöyle ki: Hz. Üsame’nin bu soru­ya, “Ey Muhammed içimdeki hayırdır.” diye cevap vermesi; “Sen Zalimlerden değilsin; afvını ve ihsanını umarım.” manasınadır. Peygamber (s.a.) bu soruyu üç gün tekrarlamış, Sümame (r.a.) de üç gün aynı cevâbı ver­miş, “Eğer öldürürsen kan sahibi birini Öldürmüş olursun…” demiştir.

Kadı Iyâz’ın beyânına göre bundan maksat; “Öldüreceğin adam şe­refli bir reis olduğu için kanı dava edilecek ve katilinden öç alınacak bir adamdır…” demektir. Diğer ulemâ: “Sümame’nin bu sözü kanı heder olmaya lâyık, ölümü haketmiş birini öldürmüş olursun. Binaenaleyh onu öldürmekle mes’ûl olmazsın manasına gelir.” demişlerdir.[123] “Zademin” kelimesinin “za zemmin” şeklindeki rivayeti nazar-ı itibara alınacak olur­sa o zaman bu cümleye “Eğer öldürürsen kendisine hürmet edilen, sayılan ve sözü dinlenen bir kimseyi öldürmüş olursun.” şeklinde mânâ vermek gerekir.

Hz. Peygamberin aynı suali üç gün tekrar etmesi kalpleri İslâmiyete yatıştırmak ve müslüman olması ümit edilen eşrafa bir lütufkarlık göster­mek içindir. Zira bu gibi zevatın ardından onlara tabi bir çok kimselerin müslüman oldukları bilinen bir şeydir.[124]

Bazı Hükümler

  1. Esiri bağlayıp hapsetmek ve kafiri mescide sokmak caizdir. Halife Ömer b. Abdılazız ile Katade ve İmam Malik’e göre kâfirin mescide girmesi caiz değildir.

İmam-ı Âzam, kitab ehli olanların girmesine cevaz vermiş, imam Şa­fiî ise müsİümanın izin vermesi şartı ile ehl-i kitap olsun, olmasın, bütün kâfirlerin mescide girebileceğini söylemiştir. Müşriklerin Mescid-i Harama girmelerini yasak eden âyete gelince, Şâfiîler bunu, Mescid-i Harama mahsus kabul etmiş ve oraya girmelerinin caiz olmadığını söylemişlerdir. Hanefî-lere göre bu âyetten murad, müşriklerin istila için yâhud kendi âdetleri olan çırılçıplak tavaf etmek maksadı ile girmeleridir. Ehl-i kitabın ziyaret için girmelerinde sakınca yoktur.

  1. Esiri karşılık almadan serbest bırakmak caizdir.
  2. Kâfir müslüman olunca yıkanması gerekir. Ancak bu kısım ihtilaf­lıdır. Hanefiler’den rivayet edilen bir kavle göre cünüb iken müslüman olan kâfirin yıkanması farz; diğer kavle göre, müstehaptır. Şâfiîlere göre müslüman olmak isteyen bir kâfirin hemen İslâmı kabul etmesi, şayet kü­für halinde cünüp oldu ise ondan sonra yıkanması icâb eder. Küfür halin­de iken yıkanması yeterli değildir. Bazıları yeterli olacağını söylemişlerdir. Yine Şâfiîlerden bazıları ile, Mâlikîler hiç gusul icâbetmeyeceğine kail ol­muşlardır; onlara göre cünüblük hükmü, müslüman olunca sükût etmiştir. Fakat bu kavil zâif görülmüştür.- Cünüb olmayan bir kâfir müslüman olursa, îmam Mâlik ile Şâfiîlere ve diğer ulemâya göre yıkanması müste-hâb olur.

İmam Ahmed’le bazı ulemâ: “Müslüman olan kâfirin mutlak surette yıkanması vacibtir.” demişlefdir.[125]

  1. …Yahya b. Abdillah b. Âbdirrahman b. Sa’d b. Zürâre’-den; demiştir ki: (Kureyşli) esirler (Medine’ye) getirildikleri zaman, Şevde binti Zem’a, Afrâ’nın (o anda) evlerinde bulunan Avf ve Muavvız isimli oğullarının yanında idi. Bu (hadise) Hz. Peygamber’in hanımları hakkında örtünme (emri) gelmeden önce (olmuş) idi. Şev­de (r.anha) diyor ki; Ben (o gün) onların yanında idim. (yanıma) gelindi ve (o anda Medine’ye getirilen esirlere işaret edilerek);

Şu esirler (Bedir’den) getirildiler, denildi. Ben de evime dön­düm. Rasûlullah (s.a.) evde idi. Bir de ne göreyim, Ebû Yezîd Sü­heyl b. Amr odanın bir köşesinde elleri bir iple boynuna bağlanmış bir halde duruyor: (Ravi Yahya rivayetine devam ederek) hadisi (so­nuna kadar) nakletti.

Ebû Dâvûd der ki; Avf ile Muavvız (Bedir’de) Ebû Cehl b. Hişâm’ı öldürdüler. Onunla karşılaştıklarında (onu) tanımamışlar bile. Her ikisi Bedir’de şehid edildiler.[126]

Açıklama

Ebû Abdillah el-Hakîm’in Müstedreki ile Zehebi’nin Telhîsinde de rivayet edilen bu hadisin devamı şöyledir: “Al

lah’a yemin olsun ki ben Ebû Yezid’i bu halde görünce;

Ey Ebû Yezid şerefle Ölmekten kaçtınız da kendi ellerinizle kendinizi teslim mi ettiniz? demekten kendimi alamadım. Ancak Rasûlullah (s.a.) in evden

“Ey Şevde! Bu sözü Allah’a ve Rasûlüne karşı mı söylüyorsun?” diye seslenmesiyle kendime gelebildim. Bunun üzerine;

Ey Allah’ın Rasûlü seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki: Ebû Yezid’i iple elleri boynunda kavuşturulmuş görünce kendime hakim olamadım da onun için bu sözleri söyledim, dedi.

Hakîm’in bu rivayeti Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Her ne kadar musannif Ebû Dâvûd bu hadiste Ebu Cehl’in Afra isimli kadının oğullarından Muavviz ile Avf tarafından öldürüldüğü ifade edili­yorsa da aslında musannif Ebû Dâvûd’la İbn Sa’d’dan başka Ebu Cehli öldürenler arasında Hz. Avf’ın ismini zikreden yoktur. Bezlü’I-Mechûd yazarı, Ebu Cehli öldürenler Afra hatunun Muaz ve Muavviz isimli oğul­larıdır. Ancak Ebû Cehl’in Muaz b. Amr b. Cemûh ile Muaz b. Afra tarafından öldürüldüğüne dair rivayetler de vardır.[127]

Buhârî’de bu hadise şöyle anlatılıyor: Muâz b. Amr b. Cemûh ile Muaz b. Afra peygamberimizin huzuruna geldiler ve hadiseyi anlattılar. Peygamberimiz onlara;

“Kılıçlarınızı şildiniz mi?” diye sordu.

Hayır silmedik dediler. Bunun üzerine, peygamberimiz onların kılıç­larını gözden geçirdi.

“İkiniz de öldürmüşsünüz” dedi. Fakat Ebu Cehl’in kılıcını ve eşya­sını Muaz b. Amr b. Cemûh’a verdi.”[128] doğrusu da budur.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisi şerifte Bedir’de ele geçirilen esirle­rin Medine’ye getirildiği sırada, Hz. Muavviz b. Afra ile Avf b. Afra’nın Medine’de bulundukları ifâde edilmektedir. Oysa bazt haberlerde Muav­viz b. Afra ile Avf b. Afra’nın Bedir’de Ebu Cehil tarafından şehid edildiği ifade edilmektedir.[129] İşte mevzûmuzu teşkil eden hadîste geçen bu ifâ­denin tarihi gerçeklere aykırı olduğunu ifade etmek için musannif Ebû Dâvûd hadisin sonuna bir ta’lik ilâve ederek, “Avf ile Muavvız Bedir’de şehid edildiler.” demek lüzumunu hissetmiştir. Bu hadis-i şerifte anlatıl­mak istenen şudur: “Bir esirin kaçmasını önlemek, ya da tehlikesinden emin olmak için ellerini, kelepçelemek veya bağlamak caizdir.”[130]

  1. Esirlere Sözlü Hakarette Bulunma, Onları Dövme Ve İtirafa Zorlama
  2. …Enes’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) es-hâbını (Bedr’e gitmeye) davet etmiş, onlarda Bedr’e (doğru) yola çıkmışlar, (yolda) Kureyş’in su taşıyan develeriyle karşılaşıvermiş-ler, (develerin idarecisi olarak) başlarında da Haccac oğullarına ait siyah bir köle varmış, bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)’ın ashabı onu yakalayıp

“Ebû Süfyân nerededir? diye köleyi sorguya çekmişler. O da;

“Vallahi benim, onun işi hakkında hiçbir bilgim yoktur. Fakat işte Kureyş geldi, içlerinde Ebû Cehîl, Râbiâ’nın iki oğlu Şeybe ile Utbe ve Umeyye b. Halef de vardır, diyordu. O bunu söylüyor (sahabe-i kiram da) onu dövüyordu. Bunun üzerine (köle korku­sundan);

Beni (dövmeyi) bırakınız, beni bırakınız, size (gerçeği) haber vereceğim.” diyordu. Bıraktıkları zaman da;

Vallahi benim Ebû Süfyân hakkında hiçbir bilgim yok. Ama işte Kureyş (size doğru) yola çıktı içlerinde Ebu Cehil, Râbiâ’nın iki oğlu Utbe ile Şeybe ve Umeyye b.Halef de var. (Size doğru) yö­neldiler.” diyordu. Peygamber (s.a) de namaz kılıyor ve bu konuş­mayı işitiyordu. Namazı bitince;

“Nefsim yedi elinde olan Zât’a yemîn olsun ki, siz onu doğru söylediği zaman dövüyürsunuz, yalan söylediği zaman da bırakıyor­sunuz. İşte Kureyş Ebu Süfyam (sizin saldırınızdan) korumak için (size) yönelmiş (üzerinize gelmektedir.” buyurdu.

(Daha sonra) Enes şöyle devam etti; Rasûlullah (s.a.) (onlara bu ikazı yaptıktan sonra);

“Şurası yarın falanın düşeceği yerdir.” deyip elini yere koydu “ve şurası da yarın falanın düşeceği yerdir.” deyip elini tekrar (bir başka) yere koydu. “Şurası da yarın falanın düşeceği yerdir.” deyip elini tekrar (bir başka) yere koydu. Şurası da yarın falancanın değe­ceği yerdir.” deyip elini (bir başka) yere (daha) koydu. (Enes) dedi ki: Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki ertesi gün müşrikler­den hiçbiri Rasûlullah (s.a.)’m elini koyduğu yerden öteye geçeme­di. (Hepsi de işaret edilen yerlere düştüler). Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.) onlar hakkında emir verdi ayaklarından tutulup çekilerek Bedr’in Kuleyb isimli kuyusuna atıldılar.[131]

Açıklama

Metinde geçen Ravâyâ kelimesi, Râviye kelimesinin çoğuludur. Râviye ise, “Su taşıyan deve” demektir. Bu hadis mürseldir. Fakat bilindiği gibi sahabinin mürsel haberi merfu’ hükmündedir.[132]

Bazı Hükümler

  1. Kendisine eman verilmeyen kâfir esir, fayda temın edileceğine inanıldığı zaman dövülebilir.
  2. Hz. Peygamber bir mucize olarak istikbâle âit bâzı haberler verirdi ve bu haberler aynen onun ağzından çıktığı şekilde vukua gelirdi.[133]
  3. Esirin Müslümanlığı Kabule Zorlanması
  4. …İbn-i Abbas (r.a.)’den demiştir ki: (İslam’dan önce) ço­cuğu yaşamayan (bir) kadın çocuğu yaşadığı takdirde onu yahudi olarak yetiştireceğine dair adakta bulunurdu. İçlerinde Ensar çocuk­ları da bulunan (yahudilerden) Nâdir oğulları (Medine’den) sürgün edilince (Ensâr);

“Biz çocuklarımızı bırakmayız, dediler. Bunun üzerine Azız ve Celîl olan Allah;

“Dinde zorlama yoktur. Gerçek hak, bâtıldan iyice ayrılmış­tır…”[134] ayet-i (kerimesi)ni indirdi.

Ebû Dâvûd dedi ki; Miklât, çocuğu yaşamayan kadın demektir.[135]

Açıklama

Metinde geçen âyet-i kerîmenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivayetlerden birine göre; İslâm’dan önce çocuğu yaşama­yan ensâr kadınları, çocuğu olduğu takdirde onu yahûdîler arasında yetiş­tirip yahûdî yapacaklarını adarlardı. Çünkü Yahudileri, din bakımından kendilerinden üstün görürlerdi. Böylece bazı ensar çocukları, yahûdîler arasında büyümüş ve yahûdî olmuşlardı. İslam gelip de yahudilerden, Na dır oğullan yurtlarından sürülünce Ensarlılar: “Biz çocuklarımızın onlarla beraber gitmesine izin vermeyiz” dediler ve çocuklarını müslüman olmaya zorlamak istediler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Nitekim mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerifte de bu rivayete yer verilmiştir.

Diğer bir rivayete göre ise bu âyet yine ensârın bir kolu olan Salim b. Avf oğullarından el-Husayn hakkında inmiştir.

Bu zâtın iki oğlu vardı. Bunlar Şam’dan Medine’ye kuru üzüm götü­ren iki tüccarın telkiniyle hristiyan olmuşlardı. Bu çocuklar da o tüccarla beraber Şam’a gitmek isteyince babaları, bunları zorla İslama sokmak is­tedi ve Allah’ın Rasûlünden, arkadan adam gönderip bunları İslama dön­dürmesini rica etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Bu iniş sebeplerine dayanarak bazı müfessirler bu ayetin ancak kitap ehlinden olan kimselerin müslüman olmaya zorlanamayacakları görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bâzılarına göre de âyet önce bütün insanlara şâmil olmak üzere inmiş, sonra kıtal âyetiyle müşriklerle olan ilişkisi neshedilmiş ve hükmü yalnız kitap ehline ilişkin olmak üzere baki kalmıştı.[136]

Şöyle ki Ehl-i kitap cizye vermeyi kabul etmeleri halinde dinleri üze­rinde bırakılırlar. İslama girmeleri için zorlanmazlar. Fakat arap müşrik­leri doğrudan doğruya İslam’a girmeye zorlanırlar. İslam’a girmedikleri takdirde 2640 numaralı hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “La ilahe illallah” deyinceye kadar onlarla savaşılır. Cizye vererek kendilerini kurtaramazlar.[137] Ancak bu mesele mezhebler arasında ihtilaflıdır. Biz bu görüşleri 2612 numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan tekrara lüzum görmüyoruz. Müşrikleri bu şekilde İslama girmeye zorlayarak cihâd etmek aslında hak din olan İslâmın ulviyyetini fiilen isbât eden bir beyyine-i haktır. Çünkü aklî ve ilmî beyyineleri dinlemeyen kâfir ve zâlimlerin tecâvüzleri böyle fiili bir beyyine (açık delil) olmadan önlenemez. Ayrıca küffâra karşı ilân edilen bu savaş, ikrahın yasak olduğu İslâm ülkesi hâricinde cereyan ede­ceği için bunu, “İslam inançlara baskı yapıyor” şeklinde değerlendirmek yanlış olur. Aslında îslâmın bu baskıyı, insanlığın tek alternatifi ve kaçı­nılmaz hayat düzeni olan islâmı kabul etmeyip, hakkın kabul ve intişarına engel olmaya çalışan ve gücünün yettiği kadar başkalarının inancına baskı yapmaktan geri durmayan kâfirlere uyguladığını unutmamak gerekir.[138]

Binaenaleyh İslâmın bu mücadelesi, hakkın kabulüne zorla engel olan zorbalığa karşı, yapılan bir mücadeledir. Hadis ulemasından Hattabi’nin açıklamasına göre İslâmiyet gelmeden önce hrıstiyanlığa veya yahûdîliğe giren kimseler ehli kitaptan sayılırlarsa da islamiyet geldikten sonra hrısti­yanlığa ya da yahûdîliğe giren bir müşrik ehl-i kitap sayılamaz, yine müş­rik olarak kaldığına hükmedilir. Çünkü İslâmiyet geldikten sonra hrısti-yanlık ve yahûdîlik neshedilmiş olduğundan artık hrıstiyanlığa veya yahu-diliğe girmenin bir hükmü yoktur.

Binâenaleyh, islâmdan önce yahûdîlik veya hrıstiyanlığa giren bir kimse ehl-i kitaptan sayılacağı için cizye vermeyi kabul ettiği takdirde kendisine kılıç kaldırılmaz. Kendi dîni üzere kalmasına izin verilir, müslümanlar ta­rafından kızları alınabilir ve kestikleri yenilebilir.

Fakat İslamiyyet geldikten sonra hrıstiyanlığı veya yahûdîliği kabul eden bir müşrik böyle değildir. Onun yine müşrik olarak kaldığı kabul edilir ve hakkında müşriklik hükümleri uygulanır. Bazılarına göre de, “dinde zorlama yoktur’ ayeti, “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaş.”[139] âyetinden sonra inmiş ve bundan son­ra hiçbir kimsenin zorla dine sokulamayacağını açıklamıştır. Fakat kıy­metli alimlerimizden Elmalık Muhammed Hamdi Efendinin de açıkladığı gibi müfessirlerden, Süddi; “Fitne kalmayıncaya kadar., onlarla savaş.”[140] ayet-i kerîmesi, Arap müşriklerinin tslâmı kabul etmemeleri halinde kılıç­tan geçirmeleri icabettiğini açıklamak için; “Dinde zorlama yoktur.”[141] âyet-i kerîmesi de cizye veren ehl-i kitabın İslama girmeye zorlanamayaca-ğtnı açıklamak üzere ve Arap Yarımadasındaki müşrikler tamamen müslü-man olduktan sonra nazil olmuştur.” Fakat bu ayetlerin iniş tarihleri belli olmadığından birinin diğerini nesh ettiğini söylemek mümkün değildir. “Din­de zorlama yoktur.” ayet-i kerimesini; “savaşarak müşrikleri İslama zor­lamak, İslam’a girmeyen hnstiyanları da vergiye bağlamak yoktur.” şek­linde değilde; “genel olarak islamın daire-i hükmünde zorlama yoktur” şeklinde anlamak icâbeder. Binâenaleyh harp ve harbî mes’elesi esâs itiba­riyle bu âyetin hükmünden hâriç kaldığı gibi, zorlamaya karşı zor kullan­ma ve suça karşı ceza uygulama da bu hükmün dışında kalır. Ancak bu ayeti, “Fitne kalmayıncaya kadar ve din tamamen Allah’ın oluncaya ka­dar savaşın.”[142] ayetiyle birlikte mütâlâa etmek gerekir. O zaman İslâm’ın daire-i hükmünde zorlama olmamasının fitnenin bulunmasına bağlı oldu­ğu, fitnenin ortaya çıkmasıyla gerekli zorlamanın yapılabileceği anlaşılır.[143]

  1. İslâm’ı Telkin Etmeden Esîri Öldürmenin Hükmü
  2. …Sâ’d’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.), Mekke’nin fethi günü dört erkek iki kadının, dışında (Mekke’de bulunan tüm) halka eman verdi. (Ravi Mus’âb) bunların (hepsinin) isimlerini verdi ve (bu isimler arasında) İbn Ebî Şerhi de zikretti. Sonra hadisi (sonuna ka­dar) rivayet etti. (Ravi Sa’d rivayetine devam ederek) dedi ki:

İbn Ebi Şerh’e gelince o, Osman b. Affân’ın yanında gizlendi. Rasûlullah (s.a.), halkı kendisine beyat (etmeleri) için çağırınca (Os­man b. Affân) onu ta Rasûlullah (s.a.)’in yanına kadar getirdi ve;

“Ey Allah’ın elçisi Abdullah ile de bey’atlaş” dedi. Bunun üze­rine (Hz. Peygamber) başını kaldırıp (Abdullah’a) üç.defa baktı bu bakışların hiç birinde de (Osman r.a)’ın ba(sözü) nü kabule yanaş­madı ancak üçüncü (defa baktık)dan sonra onunla bey’atlastı. Son­ra ashabına dönüp:

“İçinizde Abdullah’ın (benimle) bey’atlaşmasın(ı istemedi­ğimden (dolayı) ellerimi sakındığımı görünce kalkıp da onu öldüre­cek anlayışlı birisi yok muydu?” buyurdu. (Orada bulunanlar da:)

Ey Allah’ın Rasûlü, biz senin içindekini ancak bize gözle işaret edersen (o zaman) anlayabiliriz dediler. (Hz. Peygamber de);

“Bir peygambere hain gözlere sahip olmak yakışmaz.” buyurdu.[144]

Ebû Dâvûd der ki: Abdullah, Osman*in sütkardeşiydi, Velid b. Ukbe ise Osman Un anne bir kardeşiydi ve Osman ona şarap içtiğin­den dolayı hadd vurmuştu.[145]

Açıklama

Fahr-i kâinat efendimiz Mekke’ye girince Mekkelilere hitâben yaptığı bir konuşmada;

“Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse o, emindir. Kim silahı bırakırsa o da emindir, kim kapısını kaparsa o da emindir.” buyurmuş[146] ve isimlerini sa­yarak istisna ettiği kişilerin dışında tüm Mekkelilere emân vermiştir. Hadis ve siyer ulemâsının verdikleri bilgilere göre bu emân’ın dışında kalan kimse­lerden bazıları şunlardır:

  1. Abdullah b. Sa’d b. Ebisserh; onu Hz. Osman evinde himaye etmiş­ti. Metinde de açıklandığı gibi daha sonra Hz. Peygamberin huzuruna gelip müslümân oldu.
  2. Abdullah b. Hatal; Bunu da Ebu Berze öldürdü.
  3. 1krime b. Ebî Cehl: İkrime gemiye binerek kaçtı. Bir ara gemi fırtına­ya tutuldu. Bunun üzerine gemide bulunan bazı kimseler;

Hak dînine ihlasla sarılın çünkü burada ilahlarınızın (putlarınızın) size hiç bir faydası olmaz, deyince îkrime;

Vallahi denizde beni ihlasdan başka bir şey kurtaramazsa burada da kurtaramaz. Allahım sana söz veriyorum, eğer beni bu tehlikeden kurtarır­san Muhammed’e gidip eline yapışacağım. Mutlaka beni affeder, dedi. Ge­miden kurtulunca gidip müslümân oldu.[147]

  1. El-Huveyris b. Nakid: Bunu Hz. Ali öldürdü
  2. Mekîs b. Subabe: Bunu da müslümanlar çarşıda yakalayıp öldürdü.
  3. Hebbar b. Esved; Hz. Peygamberin kızı Zeyneb Medine’ye hicret eder­ken devesini ürküterek bir kayanın üstüne düşmesine ve karnındaki çocuğu­nun düşmesine sebeb olan kimsedir. Bu zat daha sonra müslümân oldu.
  4. Ka’b b. Zübeyr: Bu zatta sonradan müslümân oldu.
  5. Vahşi b. Harb: Bu da müslümanhkla müşerref oldu.
  6. Safvan b.Ümeyye:, Bu zat da Umeyr b.Vehbel Cümehi’ye sığınarak onun delaletiyle Hz. Peygamberin huzuruna geldi ve müslüman oldu.
  7. Haris b. Talatıle: Bu herif Hz. Peygamberi hicvederjji. Kendisini Hz. Ali öldürdü.
  8. Abdullah b. ez-Zebâri; Bu zat kendisinin öldürüleceğini işitince Necrân’a kaçıp buraya yerleşti. Fakat bir süre sonra kalbine İslam sevgisi düştü. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in huzuruna gelip müslüman oldu.

Hz. Peygamberin emân vermediği kadınlar da şunlardı:

  1. Ebû Süfyân’ın karısı Hind binti Utbe’dir. Bu kadın Unut savaşın­da Hz. Hamza’nın şehadetinden sonra, karnım yardırıp ciğerlerini çıkart­tırmış, ağzında çiğnemiş, yutamayınca da yere atmış, şehidlerin, burun ve kulaklarını kestirerek halhal ve gerdanlıklar yapmış ve böylece hıncını almıştı.[148]

Hind kocası Ebu Süfyan’a gelerek:

Ben gidip Muhammed’e bey’at etmek istiyorum deyince Ebu Süfyan;

Dün senin bu sözünü yalanlar bir şekilde davrandığını görmüştüm, dedi. Hind de;

Vallahi şu mescidde, bu geceden öncesine kadar Allah’a hakkıyla ibâdet olunduğunu görmedim. Vallahi onlar geceyi namaz kılarak geçiri­yorlar, dedi. Ebu Süfyan da;

Sen yapacağın şeyi muhakkak yaparsın kavminden bir adamı yanına al da bey’at etmeye onunla birlikte git, dedi. Hind tanınmamak için peçe-lenmiş, kılık değiştirmişti.[149]

Babam anam sana feda olsun. Sen bizi ne kadar güzel şeylere davet ettin, diyerek müslüman oldu.[150]

  1. Fertena (veya Kureyna); Bu kadın, Fetih günü Mekke’den kaçmış­tı. Sonradan emân diledi. Kendisine eman verilince kılık kıyafet değiştire­rek gelip müslüman oldu.
  2. Kureybe (veya erneb); Bu kadın fetih günü yakalanarak öldürüldü. Aslında bu iki kadın tbn Hatal’ın cariyesi idiler, tbn Hatal kafayı çeker, peygamberimizi hicv ve tahkir eden şiirler söyler onları bu cariyelere okuturdu.

Kureyş müşrikleri de İbn Hatal’ın ve bu şarkıcı karıların yanlarına gelirler, içki içerlerdi, İbn Hatal’ın söylediği hicv şiirleri okunurdu.[151]

Her ne kadar mevzumzu teşkil eden hadis-i şerifte bu kendisine eman verilmeyen kimselerin dördü erkek, ikisi kadın olmak üzere altı kişi oldukları rivayet edilmişse de, bu rivayet sözü geçen kişilerin daha fazla olamayacağı anlamına gelmez. Çünkü râvi hatırlayabildiklerini rivayet et­miştir.

Hz. Osman Abdullah b. Ebi Şerh’e eman verdiği halde Hz. Peygam­berin; “İçimizde… onu öldürecek anlayışlı biri yok muydu?” diyerek onun öldürülmesini arzu etmiş olması;”müslümanların-kısas ve diyet açısından-kanları müsâvîdir. Onların en azı veya en aşağı tabakadaki ferdi bile ahd ve emân verme hakkına sahiptir.”[152] mealindeki hadis-i şerife aykırı de­ğildir. Çünkü Hz. Osman, ona eman vermeden önce Hz. Peygamber onun öldürülmesini istemiş ve kanını heder etmişti. Bilindiği gibi Hz. Peygam­berin kanını heder ettiği bir kimseye, başka birisi eman veremez. Metinde geçen; “Bir peygambere hain gözlere sahip olmak yakışmaz.” sözü, “Bir peygamberin göz ederek konuşması ona yakışmaz.” anlamında kullanıl­mıştır. Çünkü göz ederek konuşmak karşısındakileri aldatmaktır. Bu bir peygambere yakışmaz.[153]

Bazı Hükümler

  1. Mekke-i Mükerreme’nin evlerini satmak ve kiraya vermek caizdir. Hanefılerle Şafiler ve bazı ule­ma bu görüştedir.

Çünkü bu hadiste Ebu Süfyân’ın ikâmet ettiği ev, Ebu Süfyân’a izafe edilmiştir. Bilindiği gibi bir insana izafe edilen bir şeyin o insanın mülkü olması kaidedendir. Bilindiği gibi bir insan mülkünde meşru çerçeve içeri­sinde olmak şartıyla istediği gibi tasarrufta bulunabilir.

  1. Mekke’nin harple mi sulhla mı alındığı meselesi ihtilaflıdır. İmam Ebû Hânife ile İmam Mâlik ve Ahmed (r.a)’e göre ve ulemânın büyük çoğunluğuna göre harple alınmıştır. îmam-ı Şafiî’ye göre ise sulh yoluyla alınmıştır.
  2. Bir esirin kendisine İslam telkin edilmeden öldürülmesi caizdir. Çün­kü harpten önce gereken davet yapılmıştır.
  3. Hz. Peygamberin, huzurunda işlenen bir fiili sükutla karşılaması onu tasvib ettiği anlamına gelir.
  4. Ebû Süfyân, İslam ile müşerref olmuş şerefli bir kimsedir.[154]
  5. …Sâid b. Yerbu’dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) Mekke’nin fethi günü (şöyle) buyurmuştur:

“Dört kişi vardır ki onlara harem dışında da harem içinde de eman vermiyorum.” buyurmuş ve (onların) isimlerini vermiş. (Râvî) dedi ki; (Hz. Peygamber bu isimler arasında) Makîs’e ait şarkıcı iki cariye (nin isimlerini) de (yerdi). Bunlardan birisi öldürüldü, di­ğeri de (önce) kurtulup kaçtı. Bir süre^sonra da müslüman oldu.

Ebû Dâvûd der ki: Bu hadisin (Şeyhim) Ibnü’l-Ala’dan (gelen) isnadını iyice anlayamadım.[155]

Açıklama

Her ne kadar metinde sözü geçen cariyelerin Makyes’e ait oldukları ifade ediliyorsa da siyer ulemasının açıklamasına göre bu cariyeler İbn Hatal’a aittir. Bu iki cariyenin hayat hikayeleri bir önceki hadisin şerhinde geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[156]

  1. …Enes b. Malik’den (rivayet olunduğuna göre) Rasûlullah (s.a.) fetih yılında Mekke’ye başında miğferle girmiş. Miğferi çıkarın­ca yanına bir adam gelip;

İbn Hatal Ka’be’nin örtüsüne sarılmış (duruyor), demiş. (Bunun üzerine Hz. Peygamber),

“onu öldürün’* diye emir vermiş.[157]

Ebû Dâvûd dedi ki: İbn-i Hatal’ın ismi Abdullah ‘dır. O’nu Ebû Berze el-Eslemî öldürdü.[158]

Açıklama

İbn-i Hatal, Ka’be’nin örtüsü altına sığınmış olarak bulunsalar bile, öldürülmeleri emr ve kanlan heder edilen kişiler arasında idi.

Heder lügatta, lağv ve bâtıl anlamına gelir. Boşa gitmeye ve boşa gide­ne denir.

Devlet başkanınca, kanı heder edilip öldürülen kimse için, ne kısas ne de diyet gerekir.

İbn Hatal, BeniTeymülEdrem b. Galiplerden idi. Asıl adı, AbduFuzza b. Hatal idi. Bazı kaynaklara göre ismi, Hilâl b. Abdullah b. Abd-i Menafü’l-Edremî idi.

İbn Hatal, müslüman olmuş, Medine’ye hicret etmişti.

Peygamberimiz, onu, zekat ve sadaka toplayıcılığı vazifesine tayin et­mişti. İbn-i Hatal’ın hizmetini gören, azadlı, Müslüman bir kölesi vardı. Hu-zaalardandı. Peygamberimiz, bu köleyi de yanına katarak İbn Hatal’ı tahsilata yollamıştı. Köle, îbn Hatal’ın hizmetini görüyor, yemeğini yapıyordu.

Bunlar, bir konak yerinde konakladılar. İbn Hatal, kendisi için erkek bir davar kesip yemek yapmasını köleye emretti. Öğle vakti, yatıp uyudu. Uyandığı zaman kölenin kendisi için yapacağı yemeği yapmadığını gördü. Çünkü, köle de uyuya kalmıştı. İbn Hatal, son derece öfkelendi. Kölenin üzerine atıldı. Onu döve döve öldürdü. Öldürdüğü zaman “vallahi Muhammed’in yanma varırsam, bu suçumdan dolayı, muhakkak beni öldürür!*’ dedi. İrtidad etti, islamiyetten müşrikliğe döndü. Topladığı zekat ve sadaka mal­larını da sürerek Mekke’ye kaçtı. Mekkelİler, İbn HataPa, “Seni bizim ya­nımıza geri çeviren nedir?” diye sordular.

îbn Hatal, “Sizin dininizden daha iyisini bulamadım” dedi. Müşrik kalmakta devam etti.

tbn Hatal, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, uzun kuyruklu bir at üzerinde ve mızrağı elinde olduğu halde, Mekke’nin yukarısından çıkıp gelirken Said b. As’ın kızları, peygamberimizin, Mekke’ye girdiğini İbn-i HataFa haber verdiler.

Îbn Hatal onlara “Fakat, vallahi göreceksiniz ki: Vücudları kılıç darbelerinden, su tutmayan tulumların ağızlarına benzemedikçe, Mekke’­ye giremeyeceklerdir!” dedi. Handeme’ye kadar çıkıp gitti.

Handeme’de İslam süvarilerini ve yapılan çarpışmaları görünce içine korku düştü. Titremeye başladı. Ka’be’ye kadar gitti. Atından indi silah­larını çıkardı. Ka’be’nin örtüleri arasına girdi.

Beni Ka’b’dan birisi, tbn Hatal’in zırhını, zırh altına giydiği göm­leğini, miğferini, tulgasını, kılıcını aldı. Atına binip Hacûn’a Peygamberi­mizin yanına geldi.

İbn Hatal’ı Ebu Berzetü’l-Eslemî ile Said b. Hureys’ül Mahzumî’nin elbirliğiyle öldürdükleri bildirildiği gibi, Şerik bin AbdetüTadanî veya Am-mar b. Yasir’in öldürdüğü de, rivayet edilir.

Ebû Berzetü’l-Eslemî’nin öldürdüğü sabittir deniliyor.

Ebû Berzetü’l-Eslemî, onu, kendisinin öldürdüğünü açıklamış, “İbn Hatal’ı Kâ’be’nin örtüsüne sarılmış olduğu halde yakalayıp, Rükünle Ma­kam arasında boynunu vurdum” demiştir.[159] Hattabi’nin açıklamasına gö­re, Hz. Peygamberin fetih günü Mekke’ye başında miğferle girmesi teca­vüze uğrayacağından bir kimsenin ihramı terkederek zırh ve miğfer gibi kendisini koruyacak elbiseler giymesinin caiz olduğuna delalet ettiği gibi, hac veya umre niyyeti olmaksızın herhangi bir ihtiyacını görmek isteyen bir kimsenin de ihrama girmesi gerekmediğine delalet etmektedir. Biz fı­kıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerini 1738 numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[160]

Bazı Hükümler

  1. Mekke harp yoluyla fethedilmiştir. Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüşte olduğu gibi mezheb imamlarından İmam-ı Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik ve İmam Ahmed (r.a.) bu görüştedirler. İmam Şafiî (r.a.)’e göre ise sulh yoluyla alınmıştır.
  2. Harem-i şerifde had ve kısas cezalarının uygulanabileceğini söyle­yenler bu hadisi şerifi delil getirirler.
  3. Harpte miğfer giymek caizdir
  4. Taarruza uğrayacağından korkan bir kimsenin harem sınırları içine ihramsız olarak girmesi caizdir.
  5. Fesad çıkaranları, yetkili makam ve mercilere şikâyet etmek caizdir. Bu hareket gıybet veya koğuculuk olarak nitelendirilemez.[161]
  6. Bir Esîri (Elini Kolunu Bağlayıp) Hedef Yaparak Öldürmenin Hükmü
  7. …İbrahim en-Nehai’den; demiştir ki: Dahhak b. Kays, Mesrûk’u vali tayin etmek istediği zaman Umare b. Ukbe Dahhak’a;

Hz. Osman’ın katillerinden arta kalan birini mi vali tayin ediyor­sun? dedi. Mesrûk da, Umâre’ye:

Bizce sözüne güvenilir bir kişi olan Abdullah b. Mesud(un) bize haber verdi (ğine göre); Peygamber (s.a.) babanı öldürmek isteyince (baban Ukbe);

(benim) çocuklara kim? (kefil olacak) diye sormuş. Rasûlullah sal-lallahü aleyhi ve sellem de:

“ateş (kefil olacak)! buyurmuş, cevâbını verdi (Bunu işiten mesrûk Umâre’ye):

Rasûlullah (s.a)’ın senin için hoş gördüğünü biz de hoş görürüz” dedi.[162]

Açıklama

Ukbe b. Ebi Muayt Mekke döneminde Hz.Peygambere zulmetmekten zevk alan ve bunu kendine görev edinen kimselerin başında gelenlerinden biri idi. Bir gün Rasûli zişân efendimiz, Kabenin yanında namaz kılarken secdede bulunduğu bir sırada yeni boğazlanmış olan bir devenin işkembesini getirerek onu kanlı kanlı peygamberimizin iki küreğinin arasına koymuştu.[163]

Bu yüzden, Bedir savaşında esir edilince, elinden bütün silahları ve ken­dini müdafaa imkanları alınarak öldürülmüştü.[164]

Bu hadise dayanarak ulemâdan bazıları, esirlerin ellerini ayaklarını bağ­layıp onları hedef yaparak Öldürmenin caiz olduğunu söylemişlerdir. İmam Buhari’ye göre ise herhangi bir canlıyı bu şekilde öldürmek mekruhtur.[165]

Hz.Peygamberin, Bedir savaşında bu şekilde öldürdüğü Ukbe ile arala­rında şöyle bir konuşma geçmiştir: Ukbe b. Muayt, peygamberimizin, Mek­ke’den Medine’ye hicreti üzerine:

Hicret edip bizden uzaklaştın ey Kasvâ adındaki devenin binicisi, Göreceksin pek yakında beni atlı olarak karşında!

Saplayıp duracağım size mızrağımı, sulayacağım onu kanınızla

Kılıç da bırakmayacak sizin hiç bir örtülü yerinizi.” kıt’asını söylemiş­ti. Peygamberimiz onun bu sözlerini işitince:

“Allahım onu, yüzükoyun, burnunun üzerine düşür”, diyerek bed­dua etmişti.

Ukbe b. Ebi Muayt, Bedir’de Kureyş ordusunun hezimete uğradığı sı­rada kaçıp kurtulmak isterken atı, hırçınlaşarak onu yere vurmuş, Abdullah b. Seleme de esir etmişti.

Peygamberimiz, Irkuz-Zubya’dan çıkıldığı sırada Âsim b. Sâbit’e, Uk­be b. Ebî Muayt’ınboynununvurulmasını emretti. Ukbe:

Yazıklar olsun sana ey Kureyş Cemaati. Şunlar arasında burada, ne­den bir tek ben öldürülüyorum dedi. Peygamberimiz;

“Allah’a ve Rasûlüne olan düşmanlığından dolayı” dedi. Ukbe:

Yâ Muhammed! Kavmimden, herkese yaptığım bana da yap, onları öldürürsen beni de öldür. Onlara, eman verirsen, bana da eman ver. Onlar­dan kurtulmalık akçesi alırsan, benden de onlar gibi kurtulmalık akçesi al!

Ya Muhammed! Sen beni öldürürsen, küçüklere kim bakacak?” dedi. Peygamberimiz;

“Ateş! Git, ey Asım! Vur onun boynunu!” dedi. Asım gidip Ukbe’nin boynunu vurunca Peygamberimiz;

“…Allah’a hamdolsun ki o seni öldürdü. Senin ölümünden dolavı eözünü aydınlattı.” dedi.[166] Aliyyü’l-kari’nin ifadesine göre Ukbe’nin, “Benim çocuklara kim kefil olacak” sözüne Rasulullah’ın “ateş” diye cevap verme­si şu iki manaya da gelebilir:

  1. Kimse kefil olmayacak. Onlar zayi olup gidecekler.
  2. Sen kendini bekleyen ateşi düşün, onları düşünme çünkü yüce Allah;

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın…”[167] buyura­rak herkesin rızkına kefil olduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh sen onları dü­şünme de kendini bekleyen cehennem ateşini düşün. Uygun olan da bu ikin­ci manadır.[168]

  1. Esiri Okla Öldürmenin Hükmü
  2. …İbn-i Ti’lî’den; Demiştirki; Abdurrahman b. Halid b. Ve-lid ile birlikte savaşa girmiştik. Dört düşman (askeri) getirildi. (Ab­durrahman) onlar hakkında (öldürülmeleri için) emir verdi. Bunun üzerine bir yere bağlanıp (üzerlerine ok atılmak suretiyle) öldürüldüler.

Ebû Dâvûd der ki; Said’den başka birisi bu hadisi bize, îbn-i Vehb’den, (rivayet eden Şeyhlerimizden) birisi (îbn Ti’UJ’nin şöyle dediğim rivayet etti -(onlar) bir yere bağlanıp (üzerlerine) ok (atılmak suretiy­le) öldürüldüler. Bu durum Ebû Eyyub el-EnsarVye ulaşınca;

Rasûluüah (s.a.)dan, eli kolu bağlı kişinin öldürülmesini neh-yettiğini duydum. Nefsim elinde olan zata yemin olsun (öldürmek is­tediğim canlı) bir tavuk bile olsa onu bağlayıpta hedef yaparak öldürmem dedi. (Ebû Eyyûb el-Ensâri’nin söylediği) bu (söz) Abdur-rahman b. Halid’e ulaşınca (bu cinayetine karşılık olmak üzere) dört tane köleyi azad etti.[169]

Açıklama

Sabr, bir canlıyı nişan alıp öldürmek için hapsetmek veya bağlayıp hedef yapmak anlamına gelir.Hareket halindeki bir

av hayvanını veya savaş alanındaki düşmanı öldürmek bu hükmün dışında­dır. Burada kasdedilen ise bir düşmanın elini kolunu bağlayıp iyice hareket­siz bir hale getirilerek atış hedefi yapmak ve ok yağmuruna tutarak öldürmektir. Bir canlıyı bu şekilde hedef alarak öldürmek İslamiyette ya­saklanmıştır. Nitekim mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte canlıları bu şekilde öldürmenin Hz. Peygamber tarafından yasaklandığı ifâde edil­mektedir.

Enes b.Malik hazretleri de bir tavuğu dikip atış yapan çocukları görün­ce “Rasulullah hayvanların hedef olarak dikilmesini yasaklamıştır” diyerek çocukları ikaz etmiştir. Aynı şekilde Îbn Ömer’in de bir ikazı sözkonusudur.

Canlıyı hedef alarak öldürmek ona işkencedir. İşkence ise yasaktır. İbn Ömer(r.a); “Nebi(s.a)hayvanaişkence veazabedene lanetetti” demektedir.

Öte yandan dinimizde her konuda, îhsan-iyilik ikram emredilmiştir. Şed-dad b. Evs, “Rasulullahtan iki haslet öğrendim” dedikten sonra Rasulul-lah’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şüphesiz Allah herşeyde iyiliği farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi iyi yapın. Kestiği­niz zaman da kesmeyi iyi becerin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hay­vanı rahat ettirsin”[170]

  1. Esir(Ler)i Karşılıksız Olarak Serbest Bırakmanın Hükmü
  2. …Enes (r.a) den; demiştir ki: Sabah namazı vaktinde Mekkelilerden seksen kişi Tenim dağlarından Peygamber (s.a) in ve asha­bının üzerine, onları öldürmek için. (ansızın) indiler. Rasûlullah (s.a) onları esir olarak ele geçirdi. Sonra serbest bıraktı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, “Mekke’nin göbeğinde onlara karşı size zafer ver­dikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken odur.”[171] ayet-i kerimesini sonuna kadar indirdi.[172]

Açıklama

Tenîm, Mekke ile Şerif arasında, Mekke’ye üç ya da dört rriil uzaklıkta bir yerdir. Mekke’ye en yakın mikat burası olduğu için harem dairesi içerisinde bulunup da Umre yapmak isteyenler, ihrama girmek için buraya gelirler. Bu sebeple halk arasında burası “umre” ismiyle anılır.

Mekkeli müşriklerin Hudeybiye musalehası yılında müslümanlara sal­dırmak için sabah namazı vaktini seçmiş olmalarının sebebi, kendilerince müslümanları ansızın ve gafil olarak yakalamaktı. Fakat aslında gafil olan kendileri oldukları için müslümanlar tarafından kıskıvrak yakalandılar.

Metinde geçen kelimesi “selem” ve “silm” şeklinde okunabilir.

“Selem” şeklinde okunduğu zaman esir etmek, “silm” şeklinde okunduğu zaman da sulh yapma, uzlaşma anlamına gelir. Hattabi ile lbnü’1-esir bu ke­limeyi esir etme anlamına gelen “selm” şeklinde okumanın daha doğru ola­cağını söyledikleri için biz de tercümemizde bu manayı tercih ettik.

Bu hadisri şerif esiri karşılıksız olarak serbest bırakmanın caiz olduğu­nu söyleyen İmam-ı Şafiî’nin delilidir.

Hanefi ulemasına göre ise esiri meccânen serbest bırakmak caiz değil­dir. İsterse bu esir islamiyeti kabul etmiş olsun.

İmam Malik ile İmam Ahmed’e göre de esirleri serbest bırakmak caiz değildir.

İmam Şafiî (r.a)’e göre ise veliyyüM-Emr, göreceği bir gerekçeye bağlı olarak, esirleri bir bedel mukabilinde olmaksızın serbest bırakabilir.[173]

  1. …Muhammed b. Cübeyr b. Mut’îm’in babasından-rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) Bedir esirleri hakkında; “Eğer Mut’îm b. Adiyy sağ olsaydı da şu kokmuşlar hakkında şefaatta bu­lunsaydı onun hatırına bunları serbest bırakırdım.” buyurmuştur.[174]

Açıklama

Hz.Peygamber’in müşrik Mut’îm’i, oğlunun yanında bu şekilde saygıyla anması, Mut’îm’in oğlu Cübeyr’in gönlünü İslam’a ısındırma gayesine matuf olabileceği gibi, gerçekten mut’imin yaptığı iyilikleri dile getirmek için onu bu şekilde yadetmiş de olabilir.

Çünkü Mut’im b. Adiy aslında Hz. Peygamber’e kötülük eden müşrik­lerden biri olmakla beraber, müşriklerin müslümanları açlığa mahkum et­mek için uyguladıkları boykot kararının metnini yırtan kimsedir.[175]

Ayrıca Hz.Peygamber, taif seferinden sonra Nahle’ye gelip geceleyin namaza durmuştu. O sırada Nusaybin cinlerinden yedisi oradan geçerken Hz.Peygamberin okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinleyip müslüman oldular. Hz.Peygamber orada birkaç gün kaldıktan sonra Mekke’ye yöneldi. Fakat yalnız başına Mekke’ye girmesi çok tehlikeliydi. Mutlaka birisinin himaye­sine ihtiyacı vardı. İşte Mut’im bu görevi de yüklenerek Hz.Peygamberin Mek­ke’ye sağ-salim girmesini sağladı.[176]

Ulemâ, savaşçı esirlere yapılacak muamele hususunda ihtilâfa düşmüşler­dir. İmam Şafiî’ye göre devlet reisi esirleri isterse öldürtür, isterse karşılıksız olarak serbest bırakır, ister fidye karşılığında serbest bırakır, isterse köle ya­par. Hasan-ı Basri (r.a)’ye göre ise, esirleri öldürmek mekruhtur. Binâena­leyh, esir ya fidye karşılığında ya da karşılıksız olarak serbest bırakılır. Atâ (r.a) da bu görüştedir. Rivayete göre ıstaharın ileri gelenlerinden bir esir öl­dürülmek üzere Hz.İbn Ömer’e gönderilmişti .İbn Ömer (r.a), “…Ondan sonra artık (esirleri) ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız.”[177] ayet-i kerimesini okuyarak o esiri öldürmekten imtina etti. İbn Şîrîn ile Mü-câhid (r.a)’in esirleri öldürmenin mekruh olduğu görüşünü taşıdıkları riva­yet edilmektedir. Hanefi ulemâsının bu mevzudaki görüşü Ed-Durru’1-muhtar isimli eserde özetle şöyle açıklanıyor:

Hükümdar, esir aldığı kafirler, islamiyeti kabul etmezlerse muhayyer olup dilerse onları öldürür, dilerse köle olarak kullanır, dilerse müslüman-lara haraç ve cizye vermek üzere kendilerini hür ve zımmî olarak bırakır. Arap olan müşrikler ile mürtedler ehl-i zimmet olarak bırakılmaz (kılıçtan geçirilir)

Kafirleri yenip esir ettikten sonra, islamiyeti kabul ettikten sonra olsa bile meccanen salıverilmeleri haramdır. Çünkü gazilerin hakkı taalluk etmiştir. İmam Şafii Allahu Teâlâ’nın:

“Ya iyilik (karşılığında hiçbir şey almayarak azâd) edin, yahut fidye (alın)” nazm-ı cehlinin gereğince esirlerin meccanen bırakılmasını caiz görmüştür..

Hanefîler; İmam Şafii’ye, “bu ayet-i kerime, “Müşrikleri, nerede bu­lursanız öldürün” ayet-i kerimesiyle neshedilmiştir.” diye cevap verirler, Harb ettikten sonra kafirlerden biraz mal alıp da esirlerini salıvermek şer’an haramdır. Ama harb bitmeden önce mal karşılığında esirlerin bırakıl­ması caizdir. Müslüman esir karşılığında caiz değildir. Imameyn’e göre ca­izdir. İmam-ı A’zam’ın iki rivayetinden kuvvetli olanı da budur.[178]

Bu mevzuda İbn Abidin de şöyle diyor; “Hatta (esirlerin) mal veya müs­lüman esir karşılığında bırakılmaları da caiz değildir, ihtiyaç zamanında mal karşılığında bırakılmaları caizdir. İmam Muhammed’e göre çocuğu olmayacak. derecede yaşlı olursa mal karşılığında bırakılması caizdir, tmameyn’e göre ise müslüman esir karşılığında bırakılması caizdir. Diğer üç mezheb imamlarının kavilleri de böyledir. Nitekim RasûM Ekrem Efendimiz, bir müş­rikle iki müslümanı değiştirmiştir. Bir müşrik kadınla Mekkelilerin esir etti­ği müslümanları değiştirmiştir.”[179] Ben derim ki; Kâfir esirlerin mal karşılığında bırakılmalarının haram olması ihtiyaç olmadığına göredir. Ama ihtiyaç olursa mal veya müslüman esir karşılığında bırakılmaları caizdir.”[180]

  1. Esirin Mal Karşılığında Serbest Bırakılması (Nın Hükmü)
  2. …Ömer b. el-Hattabdan; demiştirki: Bedir günü Peygam­ber (s.a.) (serbest bıraktığı esirler için) bir karşılık alınca, Aziz ve Celil olan Allah; “Yeryüzünde ağır bas (ip küfrün belini iyice kır) ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yaraşmaz.”[181] ayetini “…Aldığınız (fidye) dan dolayı size mutlaka bir azab dokunurdu.”[182] ayetiyle birlikte indirdi. Sonra Allah ganimetleri onlara helal kıldı. Ebu Dâvûd der ki; Ahmed b. Hanbeİ’e Ebu Nuh ‘un isminden so­ruldu da onun; “Onun ismini ne yapacaksın? Onun ismi çirkin bir isimdir” diye cevap verdiğini duydum. Ebu Nûh ‘un ismi “kuradadır. (Fakat onun isminin) doğrusu Abdurrahman b. Gazvan’dır.[183]

Açıklama

Bedir savaşı müslümanların zaferiyle neticelendikten sonra Hz.Peygamber esirler hakkında Hz.Ebûbekir ve Ömer ile istişare etti. Bu istişare Müslim’in rivayetinde şöyle anlatılıyor; “Müslüman­lar esirleri aldıktan sonra, Rasûlullah (s.a.) Ebû Bekir’le Ömer’e;

Bu esirler hakkında rey’iniz nedir?” diye sordu. Ebû Bekir:

Ya Nebiyyallah! Bunlar amca oğulları ve akrabadırlar; ben onlardan fidye almanın doğru olacağı fikrindeyim. Bu suretle, kafirler üzerinde kuv­vetimiz olur. Umulur ki Allah, onları İslâm’a hidâyet buyurur, dedi. Müte­akiben Rasûlullah (s.a.);

“Sen ne fikirdesin ey Hattâb oğlu?” diye sordu. Ömer diyorki; Ben:

Hayır, vallahi ya Rasûlullah, Ben Ebû Bekir’in fikrinde değilim. Lâ­kin ben, bize müsaade buyursan da şunların boyunlarını vuruversek fikrin­deyim. Ukay’le karşı Ali’ye müsaade buyurmalısın ki onun boynunu vursun! Bana da filana karşı müsaade buyurmalısın, ben de onun boy­nunu vurmalıyım. Zira bunlar küfrün imamları ve eşrafıdırlar, dedim. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a.) Ebu Bekir’in söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi. Ertesi gün olunca ben geldim. Bir de ne göreyim Ra­sûlullah (s.a.) ile Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlar! Bunun üzerine ben;

Ya Rasûlallah, bana haber ver; sen ve arkadaşın neden ağlıyorsunuz? Ağlayacak bir şey bulursam ben de ağlarım, ağlayacak bir şey bulamazsam siz ağladığınız için ben de ağlar görünürüm» dedim. Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.);

“Bana senin arkadaşlarının teklif ettiği fidye alma meselesine ağlıyo­rum. Gerçekten onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın bir şekilde arz olundu.” dedi ve yakın bir ağaca işaret etti.[184]

Mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinden anlaşılıyor ki, Bedir esir­lerine uygulanacak muamele hakkında çıkan bu farklı görüşlerin ortaya çık­ması üzerine Yüce Allah, “yeryüzünde ağır bas (ip küfrün belini iyice kır) ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malım istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Aliah daima üstün ve hikmet sahibidir.” (İslâm iyice yerleşip küfür ezilmedikce, sizin esir­leri tutup onlardan fidye almayı beklemekle uğraşarak vakit kaybetmeniz doğ­ru değildir)

“Eğer Allah’tan (yanılma ile verilen hükümlerden ötürü azabetmemek hakkında) bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (Ama Allah, islam için çarpışan sizleri destek­lemeye ve korumaya söz vermiştir. Bunun için size azab etmeyecektir)[185] ayet-i kerimesini indirmiştir.

Hz. Peygamberin Bedir esirleri hakkında böyle bir istişarede bulunma­sı bazı hadis kitaplarında şöyle anlatılıyor;

“Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Cebrail, kendisine inerek şöyle dedi: “On­ları -yani ashabını- Bedir esirleri hakkında muhayyer kıl; ya öldürülmelerini veya gelecek yıl kendilerinden onlar kadar öldürülmek şartı ile fidyeyi ihti­yar etsinler.” Ashab, “fidyeyi ve bizden de öldürülmesini ihtiyar ediyoruz.” Dediler.[186]

Görülüyor ki Tirmizi’nin rivayeti ile Müslim’in rivayeti arasında zahir­de bir çelişki mevcuttur. Şöyle ki, Allahu Teâlâ hazretleri, Cebrail (a.s) ara­cılığıyla müslümanları, esirleri öldürmekle fidye karşılığında serbest bırakmak arasında muhayyer bırakmışla bu tercihlerden her ikisinin de mubah olması gerekirdi ve dolayısıyla, esirleri fidye karşılığında bırakma yolunu tercih et­tiklerinden dolayı mesul tutulmamaları gerekirdi.

Oysa Müslim’in rivayetinde, bu yolu tercih eden müslümanların mes’ul oldukları ve bu yüzden hak ettikleri azabın Hz.Peygambere çok yakından gösterildiği ifâde edilmektedir. Ulemâ bu meseleyi şöyle açıklamışlardır. Bu tercihi yapmalarından dolayı azaba müstehak olanlar, bu tercihe katılanla­rın tümü değildir. Sadece dünya menfaati temin etmek gayesiyle bu tercihe katılanlardır. Fakat, esirleri ve onların nesillerini kazanmak, rahmet yoluna sarılmak, esirlerden alınacak mallarla müslümanları düşmana karşı daha güçlü hale getirmek gibi sebeplerle, bu tercihe katılanlar, tercihlerinden dolayı so­rumlu değillerdir. Metinde bu mevzu ile indiği ifade edilen; “…sîz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) ahircti istiyor…”[187] ayet-i ke-rimesiyle kasdedilenler, dünya menfaati elde etmek gayesiyle bu tercihe ka­tılanlardır. Bedir savaşına katılanların büyük çoğunluğu bu sorumluluğun dışındadır. Hz.Fahr-i kainat ile, Ebû Bekr Sıddık’ın bu tercihe katılmala-rındar dolayı mesul olmaları ise asla sözkonusu değildir.

Hz. Pey amberin, bu tercihe katıldıklarından dolayı mesul olan kişiler hakkında ağlaması ise onların bu günahlarının bağışlanması için olmuştur ve Yüce Allah sevgili peygamberinin döktüğü gözyaşları neticesinde onları azaba çarptırmayacağını ve küfrün belini kırıp düşmanı tamamen mağlup etmeden hiçbir peygamberin elinde esirler bulundurarak bunların karşılığın­da fidye almasının doğru olmadığını, bunun ancak kafirleri zelil, müslümanlan aziz kıldıktan sonra meşru olacağını[188] bildirmiştir.

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin ifâde ettiğine göre ulemâ Bedir esirlerini kı­lıçtan geçirme, ya da fidye karşılığında serbest bırakma şıklarından hangisi­nin daha isabetli olduğunda ihtilafa düşmüş, bir kısmı kılıçtan geçirilme şıkkını tercih ederken bir kısmı da fidye karşılığında serbest bırakılmaları şıkkını tercih etmeştir. Bu ikinci şıkkı tercih edenler, şu gibi sebeblerden dolayı bu görüşü tercih etmişlerdir:

  1. Çünkü daha sonra hüküm bu görüş üzerinde karar kılmıştır.
  2. Enfal suresinin 68. ayetinde ifade edilen, Allah’ın ezeli yazgısına uy­gun düştüğü ve bu uygulama müslümanlara helal kılındığı için,
  3. Allah’ın gazabına galip gelen rahmet sıfatına uygun düştüğü için,
  4. Hz.Peygamberin bu görüşü tercih eden Hz.Ebu Bekir’i Hz.İbrahim ve İsaya (a.s.) benzettiği için,
  5. Sözkonusu esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmaları pek çok kimselerin müslüman olmasına vesile olduğu için,
  6. Elde edilen fidyelerle müslüman mücâhidler takviye edildikleri için,
  7. Allah ve Rasûlü bu görüşü tercih ettikleri için.

Yine metinde geçen “…sonra Allah ganimetleri onlara helal kıldı…” cümlesiyle, daha önce yaşayan ümmetlere ve peygamberlere ganimetleri ye­menin haram olduğu, ganimet yemenin ancak ümmet-i Muhammed’e helal kılındığı İfade edilmek istenmiştir. Çünkü geçmiş ümmetler ele geçirdikleri ganimetleri yiyemezlerdi. Nitekim, “…Eğer Allah’dan bir yaa geçmemiş ol­saydı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu…”[189] ayet-i kerimesiyle bu ger­çeğe işaret edilmiş ve; “…Artık elde ettiğiniz ganimetleri helal ve temiz olarak yeyin…”[190] ayet-i kerimesiyle ganimetlerin bu ümmete helal kılındığı açıkça ifade edilmiştir.

Esirlerin mal karşılığında bırakılması hakkında fıkıh ulemâsının görüş­lerini bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum gör­müyoruz.[191]

  1. …Ibn Abbas’dan rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.), Bedir (savaşı) günü (fidyeyle serbest bıraktığı) her bir müşrik hakkın­da dört bin (dirhem para) takdir etmiştir.[192]

Açıklama

es-Sfretü’l-Halebiyye’de ifâde edildiğine göre, Bedir savaşında esirlere mali güçlerine göre fidye takdir edilmiştir. Binâenaleyh, takdir edilen fidyelerin miktarı 1000 dirhem ile 4000 dirhem arasında değişen mikdarlarda olmuştur. Takdir edilen bu mikdarı ödemeye gücü yet­meyenlerde, okuyup-yazma bilmeyen bir müslümana okuyup yazma öğret­meleri karşılığında serbest bırakılmışlardır. Hz.lbn Abbas sadece bildiği miktarı anlatmakla yetinmiştir. Aslında esirlerden alınan fidye mikdarı 2000-4000 dirhem arasında değişmektedir. Bu hadisle ilgili hükümler 2689 ve 2690 numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum gö­rülmemiştir.[193]

  1. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki: Mekkeliler (Bedir’de müs-lümanların eline geçen) esirlerine fidye olmak üzere (mal) gönderme­ye başlayınca (Hz.Peygamberin kızı) Zeyneb de kocası Ebu’İ-As’ın fidyesi olmak üzere (bir miktar) mal gönderdi. (Hz.Zeyneb’in gön­derdiği) bu mallar arasında kendisine ait bir de gerdanlık vardı. (As­lında) bu gerdanlık Hz. Hatice’nin idi ve Zeyneb’i Ebu’l-As ile evlendirirken bu gerdanlığı ona vermişti. Rasûlullah (s.a) gerdanlığı görünce Zeynep için çok üzüldü ve (yanındaki Müslümanlara);

“Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı (uygun) görürseniz (onu şerbet bırakın) ve Zeyneb’e ait olan (mal) ı da kendisine iade ediniz” dedi. Onlar da;

Olur, diye cevap verdiler. Rasûlullah (s.a) Ebu’l-As’dan (Zey­neb’i kendisine göndereceğine dair) söz almıştı. -Yahut da- Ebu’l-Âs (Zeyneb’i Hz.Peygambere göndereceğine dair) söz vermişti. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a) Zeyd b. Harise İle ensardan bir adamı (Hz.Zey­neb’i getirmek üzere Mekke’ye) gönderdi, (gönderirken onlara) “Ye’cic (denen yer)in çukurunda bekleyin. Nihayet sizin yanınıza gelince be­raberce yola çıkar ve onu alıp getirirsiniz.” buyurdu.[194]

Açıklama

Bedir esirleri arasında Peygamberimizin damadı ve Hz.Zeyneb’in kocası Ebu âs b.Rebi’de bulunuyordu.

Ebu’l-As; Mekke’de zengin, güvenilir ve ticarette sayılı kişiler­dendi. Annesi Hâle binti Huveylid, Hz.Hatice’nin kızkardeşi idi. Hz.Hati­ce, yeğenini, kızı Hz.Zeyneb’le evlendirmesini Peygamberimizden istemiş, Peygamberimiz de buna muhalefet etmemişti. Bu, peygamberimize, peygam­berlik ve vahiy gelmeden önce idi.

Peygamberimiz Hz.Zeyneb’i Ebu’1-As’a nikahladı. Hz.Hatice yeğeni Ebu’1-As’ı oğlu yerinde tutardı.

Yüce Allah, Peygamberimizi peygamberlikle şereflendirdiği zaman Hz.Hatice ile kızları peygamberimize iman ettiler. Peygamberimizin Allah’­tan getirip tebliğ ettiği şeyleri tasdik, peygamberimizin dinini kabul ettiler. Ebu’l-As ise, müşriklikte kaldı.

Peygamberimiz, kızı Hz.Rukiyye’yi veya Ümmü Külsüm’ü de Utbe b Ebî Leheb’e nikahlamıştı.

Kureyş müşrikleri, yüce Allah’ın emirlerine karşı koymaya ve düşman­lığa başladıkları zaman;

Siz Muhammed’in kızlarını almakla onu derdinden kurtardınız. Kızlan geri çevirip onlarla kendisini meşgul ediniz, dediler. Ebul As’a gittiler, ona,

Aileni kendinden ayır. Biz, seni Kureyş kadınlarından*hangisini ister­sen, onunla evlendiririz, dediler.

Ebu’l-As;

Hayır. Vallahi, ben zevcemden ayrılmam. Onun yerine Kureyş kadın­larından bir kadının, benim karım olmasını da istemem, dedi…

Müslümanların karşılıksız olarak serbest bıraktığı Ebu’l-As, Mekke’ye gidince, birkaç gece Mekke’de oturduktan sonra, bir gece, Hz.Zeyneb’le bir­likte Mekke’den yola çıktı. Onu, Zeyd b.Harise’ye ve arkadaşına teslim etti. Onlar da Zeyneb’i peygamberimize getirdiler.[195] Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, “Esirleri mal karşılığında serbest bırakmak caizdir.” diyen­lerin delilidir. Biz fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerini 2690 numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[196]

  1. …Urve b. ez-Zübeyr (in) el-Misver b. Mahreme ile Mervan’dan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a) Hevâzin (kabilesi) elçileri müs-lümanlığı kabul ederek kendisine gelip de mallarının kendilerine geri verilmesini istedikleri zaman onlara (şöyle) konuştu:

Benim yanımda şu gördüğünüz (askerler) vardır.” (onların hep­sinin de bu mallarda hakkı vardır) söz (ler)den en hoşuma gideni en doğru olanıdır. (Binaenaleyh) ya esir (leriniz)i tercih ediniz ya da malla­rınız)!” Bunun üzerine (Hevazin elçileri);

Biz esir(ler)imizi tercih ediyoruz dediler. Rasûlullah (s.a) de (on­lara bir hitabede bulunmak üzere ayağa) kalktı Allah’a (hamd-ü) se­nada bulunduktan sonra dedi ki:

“…Gelelim mevzumuza! Sizin şu (Hevazinli) kardeşleriniz (müslümanlığı kabul edip) tevbe ederek geldiler. Ben onlara esirlerini (kar­şılıksız olarak) geri vermeyi uygun görüyorum. Sizden kim kendi arzusuyla bunu yapmayı istiyorsa (bunu) yapsın. Kim de bizim kendi­sine Allah’ın bize vereceği ilk feyden (biraz mal) vermemize kadar (esir­ler üzerindeki) hakkını elinde tutmak istiyorsa (o da bunu) yapsın” (orada bulunan) halk;

Ey Allah’ın Rasûlü biz kendi gönlümüzle bu esirleri onlara (kar­şılıksız olarak) veriyoruz, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)

“Biz (esirleri karşılıksız olarak bırakmamız hususunda bize) izin verenle vermeyeni biribirindcn ayırdedemiyoruz. Gidiniz başkanları­nıza (danışınız) sizin kararınızı bize onlar getirsinler.” dedi. Halk da (başkanlarının yanına) gitti. Başkanları onlarla konuştular ve hepsi­nin de esirleri karşılıksız olarak bırakmayı gönülden istediklerini ve (buna) izin verdiklerini bildirdiler.[197]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte mevzuu bahis edilen olayın özeti şudur: Hz.Peygamber hicretin sekizinci yılında Mekke’yi fethedip de sonra Huneyn üzerine bir sefer düzenlemiş ve neticede Hevazinlerden pek çok kimseyi esir etmişti.[198] Bu seferi müteakip yapılan Taif gazasından sonra da zilkade ayının altıncı günü Cirâne’ye geldi ve orada on üç gece kaldı. Hevazinden alınan harp esirleriyle ganimet mallan da Cirane’de bulunuyordu.[199] Bir temsilci gelmeyince Hz. Peygamber, Hevazinden alınan ganimetleri mücahitler arasında taksim etti. Nihayet Hevazin temsilcileri pey­gamberimizin yanına gelip müslüman oldular ve gerilerdeki kavimlerinin de müslüman olduklarını haber verdiler.

Bunlar başlarında Ebu Sured Züheyr b. Sured olmak üzere ondört kişi idiler.

Peygamberimizin süt annesinden amcası olan Ebu Burkan da araların­da bulunuyordu.[200]

Hevazin Temsilcilerin İsteklerini Dile Getirişleri:

Hevâzin temsilcileri; Ya Rasûlullah! Biz, köklü bir kabileyiz.

Sana meçhul olmadığı üzre biz bu musibete uğramış bulunuyoruz. Allah’ın sana lutfu ihsanda bulunduğu gibi, sen de bize karşı lutufkâr ol! dediler.

Benî Sa’d b. Bekir oğullarından Ebû Sured Züheyr, ayağa kalktı.

Ya Rasûlallah! Şu gölgeliklerde bulunanlar, senin süt halaların, teyze­lerin ve sana süt emdirip bakmış olan kadınlardır. Eğer biz, Şam kralı Haris b. Ebi Şimr’i veya Irak kralı Numan b. Münzir’i emdirmiş ve şimdiki duru­ma düşüp te kendilerinin şefkat ve ihsanlarını dilemiş olsaydık, bize esirge­mezlerdi. Halbuki, sen süt emdirip bakılanların en hayırhsısın! dedi. Bu hususta bir de şiir söyledi.

Hevazin temsilcileri mallarının ve esirlerinin kendilerine geri verilmesi­ni istediler.[201]

Peygamberimizin Hevazin Temsilcilerine Teklif Ve Tavsiyesi:

Peygamberimiz;

“Ben, sîzin için gelmeyeceğinizi sanıncaya kadar -işi bekletmiş- gecik­tirmiştim. Fakat siz çok geç kaldınız. Esirler bölüşülmüş bulunu­yor. Bana sözün en sevimli, en güzel olanı, doğru olanıdır. Görüyorsunuz ki yanımda bunca müslümanlar var onların hepsini haklarından vazgeçir­mek zordur. Şimdi siz iki şıkkın birisini; ya esirleri, ya da malları tercih edi­niz! Size çocuklarınızla kadınlarınız mı daha sevgilidir, yoksa mallarınız mı?” buyurdu.

Temsilciler, Peygamberimizin ancak ikisinden birisini geri verebileceği­ni anlayınca,

Ya Rasûlallah! Sen bizi, mallarımızla, çoluk çocuklarımız arasında on­lardan birini seçmekte serbest bıraktın. Sen bize kadınlarımızı ve çocukları­mızı geri ver! Çünkü onlar bizim yanımızda maldan daha sevgilidir, dediler. Peygamberimiz:

“Benim hissemi ve Abdulmuttalip oğullarının hisselerine düşenleri si­ze bağışladım. Halka öğle namazını kıldırdığım zaman, sizler ayağa kalkıp:

(“Biz çocuklarımız ve kadınlarımız hakkında Rasûlullah’ın müslüman-lar katında müslümanların da Rasûlullah katında şefaatini diliyoruz”) deyiniz.

Bunun üzerine ben de (bana ve Abdulmuttalip oğullarına düşenleri size bağışladım) derim.

Müslümanlardan da sizin için istekte bulunurum.” buyurdu.[202]

Muhacirlerin Ensar’ın Hisselerini Peygamberimiz İçin Bağışlamaları

Peygamberimiz, müslümanlara öğle namazını kıldırınca, Hevazin tem­silcileri Peygamberimizin kendilerine emrettiği üzre ayağa kalktılar;

Biz çocuklarımızla kadınlarımız hakkında Rasûlullah’ın, Müslüman­lar katında, Müslümanların da Râsulullah katında şefaatini diliyoruz dediler.

peygamberimiz;

“Benim hisseme ve Abdulmuttalip oğullarının hisselerine düşenler, si­zin olsun” buyurdu.

Bunun üzerine, muhacirler;

“Biz de hisselerimize düşenleri, Rasûlullah Aleyhisselam için bağışla­dık, dediler.

Ensar;

Biz de hisselerimize düşenleri, Rasûlullah Aleyhisselam için bağışla­dık dediler.[203]

Akra B. Habis, Uyeyne B. Hısn Ve Abbas B. Mirdas’ın Hisselerini Bağışlamaktan Kaçınmaları

Akra b. Habis;

Ben ve kabilem olan Temim oğulları adına hayır, bağışlamayız, dedi. Uyeyne bin Hısn,

Ben ve kabilem olan Fezare oğullan adına hayır, bağışlamayız, dedi. Abbas b. Mirdas ü’s-sülemî;

Ben ve kabilem olan Beni süleymler adına; “hayır, bağışlamayız dedi. Fakat her iki kabile halkı, Akra ile Abbas’ın;

Hayır, bağışlamayız sözleri üzerine onlara;

Hayır, yalan söylüyorsun. Esirler, Rasûlullah Aleyhisselama bağışlan­mıştır, dediler. Süleymoğullan; Biz hissemize düşenleri Rasûlullah Aleyhis­selama bağışladık.” dedikleri zaman, Abbas b. Mirdas, onlara Siz, beni, zaif ve küçük düşürdünüz, diyerek çıkıştı.[204]

Bazı Hükümler

  1. Ganimetler bölüşüldükten sonra, askerlerin özel mülJcü durumuna geçer.
  2. Arap ırkından olan kâfir esirleri köleleştirmek caizdir.
  3. Süresi belli olmayan bir zaman için borçlanmak caizdir. Çünkü Hz. Peygamber, esirleri fidye karşılığında bırakmak isteyenlere, fidyelerini Al­lah’ın nasibedeceği ilk feyden vermeyi vadetti. Allah’ın ilk feyi ne zaman nasibedeceği de belli değildi.
  4. Ganimetler, müslümanlar arasında paylaştırıldıktan sonra düşman kuvvetleri müslümanlığı kabul ederek gelirler de mallarını isteyecek olurlar­sa devlet reisi veya vekili, bir yarar gördüğü takdirde ganimetleri geri verebilir.
  5. Müslümanların güvendikleri kişileri kendilerine rehber edinip işlerini onlara danışmaları caizdir.
  6. Haber-i vahide itimad etmek caizdir.
  7. Vekilin müvekkili adına yaptığı ikrar makbuldür. İmam-ı Ebu Hanife (r.a)’ye göre ise vekilin müvekkil adına yapacağı ikrar sadece hakim hu­zurunda geçerlidir. Bunun dışında geçersizdir.[205]
  8. …Amr b. Şuayb’ın dedesinden, demiştirki: Şu, (hevazin el-çileriyle ilgili) hadisede Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem;

“Onların kadınlarını (ve oğullarını) kendilerine geri veriniz (içi­nizden) her kim şu ganimetten bir hisse ele geçirir (de sonra onu geri verir) se (şunu bilsin ki iade edeceği) bu ganimet karşılığında ona Al­lah’ın bize vereceği ilk ganimetten altı deve vermek üzerimize borç­tur.” buyurmuş sonra bir deveye yaklaşıp hörgücünden bir tüy kopararak:

“Ey insanlar benim için şu ganimetten ve şu (elimdeki)nden hiç bir pay yoktur” (demiş) ve (tüy tuttuğu) iki parmağını kaldırıp (sözle­rine devam ederek), “Ancak beşte biri müstesna. O beşte bir de (tara­fımdan) size geri verilmiştir. Binaenaleyh (ganimetten almış olduğunuz mallardan her şeyi hatta) iplik ile iğneyi (bile sahiplerine iade edilmek üzere geri) veriniz.” buyurmuş. Bunun üzerine elinde kıldan yumak olan bir adam kalkıp;

Ben Devemin palanı altında bulunan çulu tamir etmek için (ga­nimet mallarından) şu yumağı almıştım dedi. Rasûlullah (s.a.)’da;

“Benim ve Abdulmuttalib oğulları için olan (ganimet) senindir” buyurdu. (O adam da bir yumak hukuki bakımdan şu)

Gördüğüm (hal)e erişmişse artık benim ona ihtiyacım yoktur de­di ve onu (elinden) atıverdi.[206]

Açıklama

Hevazin elçileriyle ilgili olayı bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık. Bilindiği gibi Hz.Peygamberin ganimetlerde üç hakkı vardır:

  1. Ganimetlerin tümünün beşte birinin beşte biri. Yani ganemitlerin tü­münün beşte biri ayrılınca bu beşte bir de tekrar beşe ayrılıp şu beş sınıf arasında paylaştırılır:

a) Hz.Peygamber

b) Hz.Peygamberin yakınları

c) Öksüzler

d) Miskinler

e) Yolcular

  1. Safiyy; Hz. Peygamberin bir peygamber olarak seçip alabileceği pay
  2. Mücahidlerle birlikte onlardan birine denk olarak aldığı pay

Ancak Hz.Peygamber Hevazinlilerden elde edilen ganimetlerden sade­ce beşte birden düşen hakkını almış onu da geri vermiş ve ileri de eline gani­metten yada feyden geçecek olan payını da yine esirlerini karşılıksız olarak bırakmak istemeyen mücahidlere, bırakacakları esirler için fidye ola­rak vermeyi vadetmek suretiyle borçlanmıştır.

Biz bu hadisle ilgili hükümleri bir önceki hadisin şerhinde ve fıkıh ule­masının bu meseleyle ilgili görüşlerimde 2690 numaralı hadisin şerhinde açık­ladığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Ancak şurasını ilâve etmek isteriz ki, bu hadis-i şerif “Hz.Peygamberin vefatıyla ganimetlerden aldığı payı ve dolayısıyla, akrabalarının payı yürür­lükten kalkmıştır. Bu paylar ayet-i kerimede hak sahibi oldukları Rasulü ek-remle birlikte zikredilen öksüzlere, miskinlere ve yolculara intikal etmiştir.” diyen Hanefi ulemasının delilidir. Bazıfarına göre ise Hz.Peygamberin ve ak­rabalarının bu payı Rasûlüllah’ın hayatında harcadığı yerlere harcanmak şar­tıyla devlet reisine bırakılmıştır. Devlet reisi onu, islamm savunması için gerekli olan hazırlıkları yapmak için sarfeder. Metinde geçen “…İplik ile iğneyi (bile) veriniz.” cümlesi, “ganimetler arasında bulunan az miktardaki malların da taksime tabi olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bundan yiyecek maddeleri müstesnadır.” diyen İmam Şafii (r.a) in delilidir. îmam Malik ise ganimet malları arasında bulunan kıymetsiz şeylerin taksimden önce alınmasında bir sakınca görmemiştir.[207]

  1. Ordu Kumandanı Yenmiş Olduğu Düşmanın Toprağında Bir Süre Kalabilir
  2. …Ebû Talha’dan; Dedi ki: Rasûlullah (ş.a) bir kavmi yen­diği zaman (onlara ait olan) toprak (lar) da üç (gün) kalırdı. (Ebu Da­vud’un diğer şeyhi) İbnü’l-Müsenna (bu hadisi); “Bir kavmi yendiği zaman onların toprağında üç (gün) kalmayı severdi” diye rivayet et­miştir.

Ebû Dâvud der ki; Yahya b. Sâid bu hadisi tenkid ederdi. Çünkü bu hadis Said’in (Kaîade’den rivayet ettiği) ilk hadis (ler) den değil­dir. Oysa Said kırkbeş yaşında iken bunamıştır. Bu hadisi de ömrü­nün son zamanlarında rivayet etmiştir. (Fakat) Veki’in de Said’den bunak halinde iken (hadis) aldığı söylenir.[208]

Açıklama

Metinde, ömrünün son zamanlarında bunadığından bahsedilen Said, Said b. Ebi Urube’dir. Bu Said’den rivayet edilen hadislerin bazılarını tenkid eden Yahya ise; “Yahya b. Said el-Kattan”dır.

Ve bu hadisi rivayet eden kişilerin hepsi de Said b. Ebi Urube’den rivayet etmişlerdir. Kavilerden birisi Muaz b. Muaz, diğeri Ravh, öbürü de Abdü’l-A’la’dır Gerçi bunların hepsinin de bu hadisi Said’den rivayet ettiği doğru olmakla beraber bu hadisi Said’den bunaklığı döneminde aldıklarına dair bir delil yoktur. Ayrıca bu hadisi Buhari ile Müslim de hiçbir tenkide uğra­madan sahihlerine almışlardır. Binaenaleyh bu hadisi, Said b. Ebî Urube’-den rivayet edildiği gerekçesiyle reddetmek doğru olmaz.

el-Mühelleb’in açıklamasına göre Hz. Peygamberin, zafer kazandıktan sonra düşman topraklarında üç gün daha kalmasının hikmeti, savaşın ver­diği yorgunluğu gidermektir. Ancak orada böyle bir istirahatı göze almak için ortamın müsait olması ve düşmanın yeni bir saldırıya geçmesi ihtimali­nin olmaması gerekir. Bu istirahat süresinin üç günle kayıtlanması ise, bir yerde konaklayan bir yolcunun orada üç gün kalmakla misafirliğinin ika­mete dönüşeceğindendir. Bu bakımdan Hz.Peygamber fethettiği düşman top­raklarında üç günden fazla kalmamıştır.

Îbnü’l-Cevzi’ye göre Rasûlullah’ın zaferden sonra düşman topraklarında üç gün kalmasının hikmeti müslümanların güç ve kuvvetini küffara göster­mek, orada infaz edilecek ahkamı infaz etmek ve müslümanların, kafirlerin güç ve kuvvetine hiçbir değer vermediklerini bilfiil isbat etmek içindir.

İbnu’l-Munîs’e göre ise, Rasûlü ekremin düşman topraklarında zafer­den sonra üç gün kalması, o güne kadar isyana sahne olan o topraklar üze­rinde Allah’a taatta bulunarak ve Allah’ı zikrederek ziyafette bulunmak ve müslümanların şiarını izhar etmektir. Ziyafetin süresi en fazla üç gün oldu­ğu için de dördüncü gün orayı terketmeyi uygun bulmuştur.[209]

  1. (İki) Esiri Birbirinden Ayırmak
  2. …Ali (k.v) den rivayet olunduğuna göre, kendisi bir cariye ile çocuğunu birbirinden ayırmış da Rasûlullah (s.a) onu bu işten neh-yetmiş ve (yaptığı bu) satışı da reddetmiştir.

Ebu Davud der ki; (Bu hadisi Hz. Ali’den rivayet eden) Meymun Ali’ye kavuşmadı. Cemacim (savaşın) de öldürüldü. Cemacim (savaşı hicretin) yetmişüçüncü sene (sin) de oldu. Hine (savaşı da hicretin) altmışüçüncü sene (sin) de (olmuştur). îbn Zübeyrde (hicretin) yetmi­şüçüncü sene (sin) de katledildi.[210]

Açıklama

Tirmizî bu hadîs-i şerif hakkında şunları söylüyor; “Bu hadis hasen garibdir. Peygamber (s.a)’in ashabından ve sonrakilerden bazı ilim adamları akraba olan savaş esirlerini satışta biribirinden ayırmayı mekruh görmüşlerdir. Bâzı ilim adamları İslam diyarında dünyaya gelen akrabaları birbirinden ayırmayı caiz görmüşlerdir. Birinci kavi daha sahihdir. İbrahim’den, satışta anne ile çocuğunu birbirinden ayırdığı, bunun sebebi kendisine sorulunca –“Ben,o anneden bu hususta izin istedim de razı oldu-” dediği rivayet edilmiştir.[211]

Şevkanî’nin ifâdesine göre bu hadis harp esirlerinden anne ile çocuğu ya da kardeş olan iki çocuğu ayrı ayrı kimselere satmak suretiyle veya ben­zeri yollarla birbirinden ayırmanın haram olduğuna delildir. Anne ile çocu­ğu birbirinden ayırmanın haram olduğunda ittifak vardır. Anne ile çocuğun birbirinden ayrılmasına sebep olan bu satışın sahih olup olmadığı ihtilaflı­dır. İmam Şafii (r.a)’e göre bu satış sahih değildir. Ebu Hanife (r.a)’ye göre ise sahihdir. Diğer akrabaları birbirinden ayırmak da buna kıyasla haram sayılmıştır. İmam-ı Şafii’ye göre ise diğer akrabaları birbirinden ayırmak ha­ram değildir.

Hanefi fıkhının meşhur kitaplarından “Hidâye” isimli eserde bu mev­zuda şöyle deniliyor: “Biribirleriyle evlenmeleri haram olan iki küçük köleye sahip olan bir kimsenin bunları biribirinden ayırması caiz olmadığı gibi biribirleriyle evlenmeleri haram olan biri küçük diğeri büyük iki köleyi bir­birinden ayırmakda caiz değildir. Biribirinden ayrılmaları yasaklananlar, biribirlerine nikah düşmeyen ve aralarında akrabalık bulunan kölelerdir. Biribirleriyle akraba olduğu halde evlenmeleri caiz olan ya da evlenmeleri haram olduğu halde aralarında akrabalık bulunmayan köleler bu hükme gir­mezler. Onları biribirinden ayırmak caizdir. Binaenaleyh karı-koca olan iki köleyi satmakta bir sakınca yoktur.

Fakat aralarında hem akrabalık bulunan, hem de biribirleriyle evlen­meleri caiz olmayan ikisi de küçük ya da biri büyük diğeri küçük iki köleyi biribirinden ayırmak mekruhtur. Fakat cinayet ve bunlardan birinin ayıplı çıkması gibi hallerde birini diğerinden ayırmakta bir sakınca olmadığı gibi bunlardan birinin satılması halinde yapılan satış da sahihtir. İmam Ebu Yu­suf’a göre ise, iki köleyi biribirinden ayırmanın veya birini satmanın haram olması, sadece aralarında doğum sebebiyle akrabalık bulunan köleler için geçerli, bunların dışındaki akrabalıklar için geçerli değildir. Fakat araların­da doğum sebebiyle akrabalık bulunan köleleri, iki ayrı kişiye satarak birini diğerinden ayırmak mekruhtur ve yapılan satış fâsiddir. Çünkü Hz.Peygam­berin bu satışı reddetmesi onun fasit olduğunu ifade eder. Bu mevzuda İbn Abidin de şunları söylüyor: “Allame Nuh Dürer haşiyesinde Ebu Yusuf’tan bu konuda iki rivayetin olduğunu nakletmektedir. Bir rivayette ıralarında doğma akrabalığı olan ana, baba torun, dede gibi olanlar da caiz değil, di­ğerlerinde caiz olduğunu söylemektendir. Şafii mezhebinde sahih olan da bu­dur. Bir rivayete göre de akrabalık isterse doğum sebebiyle olsun hiç bir suret de caiz olmayacağı istikametindedir. Bu da aym zamanda İmam-ı Ahmed’-in görüşüdür. Zira hadis-i şerifin yasaklaması ancak böyle bir akdin fasid olmasını gerektirir, imam Malik ise anne ile çocuk arasında bir ayırma caiz değildir, bunun dışındakiler de caizdir demektedir…”[212]

Birbirlerinden ayırmanın yasak olduğu köleler hakkındaki bu hükmün ne zamana kadar devam edeceği hususu da ulema arasında ihtilaflıdır.

  1. İmam Şafii’ye göre köle yedi yaşına girinceye kadar bu yasak devam eder.
  2. İmam Evzai’ye göre babasına ihtiyacı kalmayıncaya kadar devam eder.
  3. İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına göre baliğ oluncaya kadar de­vam eder. Ancak İmam Ahmed’e göre akraba olan köleleri ergenlik çağına varsalar bile biribirlerinden ayırmak caiz değildir.[213]

Ebu Dâvûd, metnin sonuna ilave ettiği ta’likte, bu hadisi Hz. Ali’den rivayet eden Meymun’un aslında Hz.Ali’ye yetişmediğini söylemekte, buna delil olarak da Meymun’un İbnü’l-Eş’as ile Haccac arasında vukubulan “Deyrül-cemacım” savaşında öldüğünü göstermektedir. Musannif Ebu Da-vud bu sözüyle hicretin yetmişüçüncü yılında vefat eden Meymun’un hicre­tin kırkıncı yılında vefat eden Hz.Ali ile görüşmesinin mümkün olamayacağını ifade etmektedir. Ancak Meymun’un hicretin yetmişüçüncü yılında vefat et­mesi aslında Hz.Ali ile görüşememiş olduğunu ifade etmez. Çünkü Meymun’­un Hz.Ali’nin vefatından yedi veya sekiz yıl önce dünyaya gelmiş olması görüşebilmeleri için yeterlidir. Musannif Ebu Dâvûd burada Meymun’un do­ğum yılını tesbit etmediği için delili yeterli değildir.

Yine sözü geçen ta’likte sözkonusu edilen Hirre savaşının ve İbn Zü-beyr’in hicretin yetmişüçüncü senesinde şehid edilmesinin bu hadisle hiçbir ilgisi yoktur. Musannif ebu Davud bu olayları sadece söz arasında zikretmiş olmak için sözkonusu etmiştir.[214]

  1. Ergenlik Çağına Gelmiş Olan Esirleri Birbirinden Ayırmak Caizdir
  2. …Selemeden; dedi ki: Biz Ebu Bekir’le birlikte (bir sefere) çıktık. Rasûlullah (s.a) onu bizim başımıza kumandan tayin etmişti. Fezâre (kabilesi) ile savaşa başladık. Süvarileri (hücum için) dağıttık sonra içlerinde çocuk(lar) ve kadınlar bulunan bir topluluğa bak (ma­ya başla) dım. (Onlara doğru) bir ok attım, (ok) onlarla dağm arasın­da düştü. (Okun düştüğünü görünce ileri gidemeyip orada) durdular. Ben de onları (alıp) Ebu Bekr’e getirdim. İçlerinde üzerinde deriden bir yaygı (elbise) bulunan Fezare (kabilesin) den bir kadın vardı. Ya­nında da bir kızı vardı ki arabın en güzel (ler) indendi. Ebu Bekir de bana o kadının kızını nefel (fazladan) olarak verdi. Bunun üzerine Me­dine’ye geldim. Derken Rasûlullah (s.a) bana rastladı ve;

“Ey Seleme! Bu kadını bana bağışla” dedi. Ben de;

Vallahi (o) benim hoşuma gitti. Ve daha elbisesini bile açmadım, dedim. Sükut etti. Ertesi gün olunca Rasûlullah (s.a) çarşıda (yine) bana rastladı ve;

“Ey Seleme! Bu kadını bana bağışla” dedi. Ben de;

Vallahi (o) benim hoşuma gitti. Ve daha elbisesini bile açmadım dedim. Sükut etti. Ertesi gün olunca Rasûlullah (s.a) çarşıda (yine) bana rastladı ve;

“Ey Seleme! Baban Allah’a emanet (Bu) kadını bana bağışla.” dedi. Ben de;

Ey Allah’ın rasûlü ben henüz onun elbisesini bile açmadım. O se­nin olsun, dedim. Bunun üzerine o kızı Mekkelilere gönderdi. Mekkelilerin elinde (müslüman) esirler vardı. O esirleri de (Mekkelilerden) bu kadına karşılık olarak aldı.[215]

Açıklama

Metinde geçen “lillahi Ebûke” sözü, “senin baban tamamen Allaha emanettir. Bu bakımdan O Allah’ın izniyle senin gibi asil bir evlada sahib olmuştur.” gibi manalara gelir ve karşıdakini övgü için kullanılır. Ebu’1-Baka bu tabirin yemin makamında kullanıldığını söylemiş­tir. “Ben henüz onun elbisesini bile açmadım” sözü ise, “daha onunla hiç cinsi münasebette bulunmadım.” demektir.[216]

Bazı Hükümler

  1. Askere nefel (yani harbe teSvik etmek için bahşiş) vermek caizdir.
  2. Cinsi münâsebeti kinayeli sözlerle anlatmak müstehabdır.
  3. Müslüman erkekleri kurtarmak için kâfir kadınları fidye olarak ver­mek caizdir.
  4. Esir edilen bir anne ile yetişkin (akıl baliğ) çocuğunun arasını ayır­mak caizdir.
  5. Kumandanın, askerinden bazı ganimet hisselerini isteyerek, onları bir müslümam kurtarmak için fidye vermesi, veya daha başka amme menfaatlarında kullanması caizdir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efen­dimiz bunu Huneyn savaşında da yapmıştır.
  6. “Baban Allah’a emanet, ceddine rahmet… gibi sözleri söylemek caizdir.[217]
  7. Müslümanların Elinde Bulunan Bir Mal (Düşmanlarca Gaspedilip) Sonra Tekrar Ganimet Olarak Müslümanların Eline Geçerse Eski Sahibi O Malı Alabilir Mi?
  8. …İbn Ömer’den rivayet olunduğuna göre, kendisine ait bir köle düşman (tarafın) a kaçmış, bir süre sonra da müslümanlar düş­mana galip gelmişler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) o köleyi îbn Ömer’e geri vermiş ve (o köle) taksime tabi tutulmamıştır.

Ebu Dâvûd der ki, bu hadisi Yahya’dan başka bir ravi de, “O, köleyi’Halid b. Velid, îbn Ömer*e geri Verdi” şeklinde rivayet etti.[218]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, “İslam ülkesini istilâ eden müşrikler müslümanlardan ele geçirmiş oldukları mallara hiçbir zaman malik olamazlar” diyen ulemânın delilidir. Ancak İslam ulemâsı bu meselede ihti­lafa düşmüşlerdir. İmam Ahmed ile Hanefî ulemâsına göre, kâfirler istila et­tikleri İslam ülkelerindeki müslümanlara ait malları kendi ülkelerine götürmekle bu mallara malık olurlar. İmam Ahmed’den gelen ikinci rivaye­te göre ise, mâlik olamazlar.

İmam MahVe göre, Kafirler müslümanlar in ellerinde bulunan bir ül­keyi istila edip oradaki müslümanlara ait malları ele geçirmekle, o mallara sahip olurlar. Onlara sahip olabilmeleri için, kendi ülkelerine götürmüş ol­maları şart değildir. Delilleri ise, “Akil bize bir ev bıraktı mı da?” manasına-gelen 2010 numaralı hadis-i şeriftir. Bu görüşte olan kimselere göre; Hazreti Peygamber bu sözüyle, Mekke’yi ele geçiren müşriklerin oradaki mallara sahip olduklarını ifâde etmek istemiştir.

İmam Şafii’ye göre ise; Kafirler bir ülkeyi istila edip orada müslüman­lara ait mallan ele geçirmekle asla onlara malik olamazlar. Binâenaleyh müs­lümanlar bir küfür ülkesini istilâ edip de orada daha önce kafirlerin eline geçen mallarım tekrar ellerine geçirecek olurlarsa, İmam Şafii’ye göre bu mal­lar derhal ilk sahiplerine iade edilir. Mücâhidler arasında taksim edilmiş bile olsa yine hüküm böyledir. Hanefî ulemâsıyla İmam MahVe ve İmam Ah­med’den bir rivayete göre ise bu mal mücahidlere taksim edilmeden önce sa­hibinin eline geçerse meccanen ona verilir. Fakat taksimden sonra eline geçecek olursa değerini ödeyerek alır.

Kâfirlerin, savaşta müslümanlara galib gelerek ehl-i İslamdan hür ka­dın veya kızları ele geçirmeleri halinde onlara hiçbir zaman sahip olamaya­cakları hususunda müetehidler ittifak etmişlerdir. Kâfirlerin, Müslümanlara ait Müdebber Hükateb ve Ümmü veled denilen köle ve cariyeleri ellerine ge­çirmeleri halinde onlara sahip olup olamayacakları meselesi de ulema ara­sında ihtilaflıdır. Ulemanın pekçoğuna göre kafirler savaşta müslümanlardan ganimet olarak elde ettikleri sözü geçen köle ve cariyelere sahip olurlar. Ha­nefi ulemâsına göre sahip olamazlar.

Efendisinden kaçıp da küffarın eline geçen kölenin, onların mülkiyeti­ne girip girmeyeceği meselesi hanefi uleması arasında da ihtilaflıdır. İmam Ebû Hanife (r.a)’ye göre, bu köleye düşman sahip olamaz. İmam Ebû Yu­suf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezheb imamına göre ise, bu köle düş­manın mülkü olur. Fakat mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte bu kölenin kafirlerin mülkiyetine geçemeyeceği açıkça ifade edilmektedir.

Sunuda belirtmek isterizki; “savaşçı bir topluluk müslümanların mal­larını, kadınlarını, çocuklarını elde ederek dar-ı harbe götürmek isterse ve böyle bir girişimde bulunursa buna engel olmaya çalışmak bütün müslümanlar için bir vecibedir.”[219] Ebu Davud’un açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) o köleyi İbn Ömer’e ge­ri verdi.” anlamına gelen cümleyi Yahya b. Zaide’den başka bir ravi de; “O köleyi Halid b. Velid İbn Ömer’e geri verdi.” anlamına gelen lafızlarla riva­yet etmiştir. 2699 numaralı hadis-i şeriften anlaşılıyor ki: Hadisi bu şekil­de rivayet eden ravi İbn Numeyr’dir.[220]

  1. …İbn Ömer’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) zamanın­da, kendisinin(Ibn.Ömerin) bir atı (düşman ordusu tarafına) kaçınca, düşman (lar) da onu yakalamıştı. Akabinde müslümanlar onları yen­mişler ve o (at) kendisine geri verilmiştir. Ve (yine) kendisine ait bir köle, Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellemin vefatından sonra kaçıp Rum topraklarına girmiş, bir süre sonra müslümanlar rumlara galib gelince Halid b.Velid o köleyi İbn-i Ömer’e geri vermiş.[221]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, efendisinden kaçarak kafirlerin eline geçen bir kölenin, hiçbir zaman eline geçtiği kafirlerin mülkü olamayacağını ve o kölenin müslümanların eline geçtiği anda esas sahibine geri verilmesi icab ettiğini söyleyen İmam Ebu Hanİfenin ve bir müslüman ülke­sini istilâ eden kafirlerin orada ellerine geçirdikleri müslümanlara ait malla­ra sahip olamayacaklarını binaenaleyh, müslümanların tekrar o ülkeyi ellerine geçirmeleri halinde düşman elinden geri alınan malların eski sahiplerine ve­rilmesi gerektiğini söyleyen imam Şafiinin delilidir. Bu meselelerle ilgili ay­rıntılı bilgi bir önceki hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[222]

  1. Müşriklere Ait Olup Da Müslümanlara Sığınarak Müslümanlığı Kabul Eden Kölelerin Durumu
  2. … Ali b. Ebi Talib’den; dedi ki: (Mekkeli müşriklere ait bir­takım) köleler Hudeybiye gününde, sulhtan önce Rasulullah (s.a)’ın yanına çıkageldiler. Bunun üzerine onların efendileri (Hz Peygambere),

Ey Muhammed Allah’a yemin olsun ki onlar sana senin dinine (karşı) bir istek duymuş değildirler. Onlar sadece kölelikten kaçmak için (sana) gelmişlerdir, diye bir mektup yazdılar (orada bulunan Ku-reyş’ten) bazı kimseler,

Ey Allah’ın Rasûlü (bu mektubu yazanlar) doğru söylemişler.

Binaenaleyh bu köleleri onlara geri’ver. dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) öfkelendi ve;

“Ey Kureyş topluluğu Allah şu tutumunuzdan dolayı boynunu­zu vuracak bir kimseyi gönderinceye kadar (bu hareketinizden) vaz­geçeceğinizi zannetmiyorum.” dedi, onları geri vermeyi kabul etmedi ve

“Bunlar aziz ve celil olan Allah’ın hürriyete kavuşturduğu kim­selerdir.” buyurdu.[223]

Açıklama

Müslümanlarla savaş halinde olan kâfirlere ait bir köle, müslümanlığı kabul ederek gelip müslümanlara sığınacak olursa, yahut da müslümanlar kafirleri yenerek müslüman olmuş bir köleyi ele geçirecek olurlarsa bu köle kölelikten kurtulmuş, hürriyetine kavuşmuş olur. Bu hüküm Hanefilerin fıkıh kitaplarından, Hidaye isimli eserde şöyle ifade edilmektedir; “İmam Ebu Hanife’ye ve taraftarlarına göre düşmana ait bir köle müslüman olarak gelip bize sığınacak olursa, yahut da kafirlerin ülkesi ele geçirilecek olursa bu köle hürriyetine kavuşmuş olacağı için serbest bıra­kılır. Düşmanlardan kaçarak müslüman karargahına sığınan bir köle de ay­nı şekilde hürriyetine kavuşmuş olur.”

Düşmandan kaçarak müslümanlara sığınan köleler, sahibinin veya her­hangi bir şahsın yardımı ya da isteği olmadan, sadece Allah’ın emri icabı hürriyetine kavuşmuş olduklarından Rasûl-i zîşan efendimiz mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte bu köleler için, “Allah’ın hürriyete kavuş­turduğu kimseler” kelimesini kullanmıştır.

Aslında bu hadis-i şerifte sözkonusu edilen olay hicretin sekizinci yılı­nın şevval ayında cereyan edenTâif seferinde vukua gelmiştir. Fakat râviler-den birinin hatası yüzünden Ebu Davud’un Sünen’i ile Tirmizi’nin süneninde ve Hakim’in Müstedrekinde bu olayın Hudeybiye musalehasında meydana geldiği ifade edilmiştir. Oysa Bezlü’l-mechûd yazarının da ifade ettiği gibi, bu olayın Taif seferinde meydana geldiğinde siyer ulemasının tümü ittifak etmişlerdir.

Hafız Zeylai’nin tahrıc ettiği bir hadis-i şerifte bu olay şöyle anlatılı­yor; “Peygamberimiz,

“Ne zaman bir köle, kaleden iner ve yanımıza gelirse, o hürdür diyerek nida ettirdi.

Bunun üzerine kaleden bazı köleler inip müslüman olunca Peygamberi­miz, onları azâd etti.

Kaleden inen köleler 10-19 kadardı.Onlardan bazılarının isimleri şöyledir

  1. Münbaas, ismi Muztaca iken müslüman olunca Peygamberimiz onun ismini Münbaas koydu. Münbaas, Osman b. Ammar b. Muattibin kölesi idi.
  2. Ezrak b. Ukbe b. Ezrak, Benî Maliklerden Kaledetü’s-Sakafînin kö­lesi idi. Sonra Benî Ümeyyelerin müttefiki oldu.

Beni ümeyyeler, Ezrâk’ı kendilerinden bir kadınla evlendirdiler.

  1. Verdan, Abdullah b. Rebiatü’s-Sakafînin kölesi idi.
  2. Yuhannes ünnebbal, Yesar b. Malik’in kölesi idi. Sonradan Yesar Müslüman olunca, Yuhannes’i Peygamberimiz ona geri verdi
  3. İbrahim b. Cabir Hareşetü’s-Sakafînin kölesi idi.
  4. Yesâr, Osman b. Abdullah’ın kölesi idi.
  5. Ebû Bekre Nüfey b. Mesrûh, Haris b.Kelede’nin kölesi idi. Kendisi Makaradan yararlanarak kaleden indiği için Ebû Bekre diye anıldı.

Ebu Bekre Taifden Peygamberimizin yanına inen yirmi üç kölenin üçün­cüsü idi.

  1. Nafi Ebü’s-Sâib Gaylan b. Seleme’nin kölesi idi. Sonradan Gaylan müslüman olunca, Peygamberimiz, onu, Nafi’ye geri verdi.
  2. Merzûk, Osman’ın kölesi idi.

Peygamberimiz, kaleden inen kölelerin hepsini azâd etti.[224] Hafız Zeylâi bu hadisi naklettikten sonra dört hadis daha zikretmiştiı ki dördü de bu hadisenin Taif savaşında cereyan ettiğini ifâde etmektedir.

Müslümanlara sığınan kölelerini istemeye gelen Kureyşli müşriklerin, Hz.Peygambere, bu kölelerin müslümanlara sığınmasının esas sebebinin kö­lelikten kaçmak olduğunu, aslında müslümanlığa hiç de rağbet etmedikleri­ni söylemeleri üzerine, orada hazır bulunanlardan bunları tasdik eden kimseler Hz.Peygamberin ashabından değillerdi. Bunlar fcureyş’ten orada hazır bu­lunan bazı müşriklerdi. Esasen ashab-ı kiramın Hz.Peygambere rağmen ku-reyş müşriklerinin iddialarını tasdik etmeleri düşünülemez.

Kureyş kâfirlerini tasdik eden bu kimselerin Rasûl-i zîşan efendimize, “Yâ Rasulallah” diye hitabetmeleri ise müslümanların Hz.Peygambere hi­tap tarzına riayet etmelerinden ileri gelmektedir. Yoksa onların Hz. Peygam­beri Allah’ın Rasûlü olarak tanımadıkları malumdur.

Ayrıca Kureyşli müşrikleri tasdik edenler eğer müslümanlar olsaydı, içtihadlanna dayanan yanlış kanaatlarından dolayı onları böyle ağır bir şekil­de azarlamazdı.

Nitekim Useyd b. Hudayr ile Abbad b. Bişr kendi ictihadlanna dayanarak, Hz.Peygambere gelip; “Ey Allah’ın Rasûlü biz kadınları hayızhiken nikahlamaz mıyız?”[225] demelerini ve Hz. Ömer’in Hudeybiye musalehâsın-daki sulh metnine itiraz etmesini müsamaha ile karşılaması da bunu göste­rir. Ancak müşrikleri tasdik eden bu kimselerin o anda orada bulunan müellefe-i kulûbden bazı kimselerin olması da düşünülebilir.[226]

  1. (Harpten Sonra İslam Ülkesine Dönmeden Önce) Düşman Toprağında İken (Ganimetler Arasında Bulunan) Yiyecekleri Yemek Mubahtır
  2. …İbn Ömer’den rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a) zamanında (yapılan bir savaşta) ordu ganimet olarak (bir mikdar) yi­yecek ve bal ele geçirmiş de onlardan beşte bir hisse alınmamıştır.[227]

Açıklama

Bilindiği gibi savaş esnasında düşmandan ele geçen ganimetlerin beşte biri Hz.Peygambere, yakın akrabalarına, öksüzlere, miskinlere ve yolda kalmışlara vermek üzere ayrılır. Geriye kalan beşte dördü de mücahidler arasında usulüne göre paylaştırılır.

Ancak ganimetler un, buğday gibi yiyecek maddelerinden ibaret olursa daha islam ülkesine taşınmadan önce mücahidler yiyip bitirirler. Yenmiş olan bu yiyecek maddeleri mücahidlere ödetilmez. Hanefi ulemasından Hafız Zeylâi de böyle demiştir. Hattabi’nin açıklamasına göre ise; “Mücahidlerin düş­man ülkesinde kaldıkları sürece düşmandan ganimet olarak ele geçirdikleri yiyecek maddelerini, ihtiyaçlarını giderecek kadar yiyebilirler. Bunlardan beşte bir hisse alınmaz. Çünkü ganimetlerden Allah’ın, Rasulullahın, Rasulullah’ın .yakınlarının, öksüzlerin, miskinlerin ve yolda kalmışların hakkı olarak beş­te bir hisse ayrılmasını emreden ayet-i kerime[228] nin genel hükmü dışında ka­lan özel bir durumdur. Bu sebeple ordunun ganimetten az mikdarda olmak üzere ihtiyaçlarını gidermek için tükettikleri yiyecek maddelerinden beşte bir hisse (humus) alınmaz. Aynı şekilde Hz.Peygambere ganimetlerden ay­rılan, mücahidük ve başkanlık paylarından da beşte bir hisse alınmaz. Ule­mânın büyük çoğunluğuna göre mücâhidlerin ganimet mallarından hayvanlarına yedirdikleri yiyeceklerde böyledir. İmam Şafii eğer hayvanla­rına ihtiyaç mikdanndan fazla yedirecek olurlarsa kıymetini öderler. Aynı şekilde yiyecek maddesinden sayılmayan meşrubat ve ilaçları içen kimseler de kıymetlerini öderler, demiştir. Bu mevzuda Hanefi fıkhının meşhur ki­taplarından Hidaye’de şöyle deniyor: “Askerlerin düşman topraklarında kal­dıkları sürece ganimet malları içiresinde bulunan yemleri hayvanlarına yedirmelerinde ve kendilerinin buldukları yemekleri yemelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü Rasulullah (s.a), Hayber savaşında ele geçen yiyecekler hak­kında, “onları kendiniz yiyiniz, hayvanlarınıza da yediriniz fakat onları alıp götürmeyiniz. Odunları ve silahları kullanabilirsiniz.’* buyurmuştur. Fakat obütün bu izinler sözügeçen maddelere ihtiyaç duyulması halinde taksime tabi tutulmadan öncedir. Bu maddelerin satılmaları caiz olmadığı gibi taksim­den önce elbise gibi maddelerden ihtiyaç duyulmadan yararlanmak ta mek­ruhtur.” Ancak bu hüküm kıyasa göredir. Siyer-i kebirde gazilerin taksim edilmedik ganimet malları içindeki yiyecek maddelerini yemelerinin istihsa-nen caiz olduğu ifade edilmektedir.[229]

  1. …Abdullah b. Muğaffel’den; demiştir ki: Hayber (savaşı) günü atılmış (dolu) bir yağ tulumunu (gördüm) ve varıp onu aldım ve sırtıma attım. Sonra:

“Bugün bundan kimseye birşey vermem” dedim, derken (etrafı­ma) bakındım ve bir de ne göreyim Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem bana gülümseyip duruyor.[230]

Açıklama

Tîbî*nin açıklamasına göre yağ tulumunu bulan kimse, “Bu­gün bundan kimseye birşey vermeyeceğim” demekle o gün o yağa zaruret derecesinde muhtâc olduğunu ve bu zaruretin kendisini mü’min kardeşlerine tercih edecek kadar elzem olduğunu ifâde et­miştir. Her ne kadar böylesine ihtiyaç içinde bulunan bir kimsenin ihtiyaç duyduğu meselede kendisini mü’min kardeşine tercih etmesi caizse de sözü geçen zat, kendisini tercih ettiği için “…Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler…”[231] ayet-i kerimesiyle övülen kimselerin faziletinden mahrum kalmıştır. Bununla beraber Rasulü zişan efendimiz onun bu yağa olan zaruri ihtiyacını bildiği için onun bu ha­lini tebessümle karşılamış ve Ebu Davud et-Tayalisi’nin rivayetinden anla­şıldığına göre yağ tulumunu ona vermiştir.[232]

Bazı Hükümler

  1. Müslüman savaşçılar harp ülkesinde kaldıkları sürece ganimetler içerisinde bulunan yiyecek maddele­rinden ihtiyaç miktarı yiyebilirler. Bu mevzuda tüm ulemâ ittifak etmişler­dir. Bu cevazı kumandanın iznine bağlayan el-Ezher’den başka bir ilim ada­mı da yoktur. Sâdece Evzai bu cevaz için kumandanın iznini şart görmektedir.
  2. Harb ülkesinden İslam ülkesine yiyecek götürmek caiz değildir. Şa­yet götüren olursa o yiyeceğe sahip olamaz. Mücahidler arasında usulüne göre taksime tabi tutulur. Cumhuru ulemâ bu görüştedirler. Evzâi’ye göre ise İslam ülkesine taşınan bu mal taşıyan kimsenin olur taksime tabi tutulmaz.
  3. Yahudilerin kestiği hayvanları ve o hayvanların iç yağlarını yemek caizdir. îmam-ı Azam, Malik, Şafii ve Cumhur buna kaildirler. îmam-ı Azam’la Şafii’ye göre, bunda kerahet dahi yoktur. İmam Malik mekruh ol­duğunu söylemiştir. Hanbelilerden bazıları ile Malikilerden Eşheb ve tbni Kaâsim’e göre haramdır. Bu kavil İmam Malik’ten de rivayet olunmuştur.
  4. Ehli kitabın kestikleri de yenir. Bu hususta ehl-i sünnet ulemâsı müt­tefiktir. Yenmez diyen yalnız Şiilerdir.
  5. Hadis-i şerif sahabenin Peygamber (s.a.)*e karşı gösterdikleri saygı ve hürmete işaret etmektedir.[233]
  6. Düşman Ülkesinde Yiyecek Az Olduğu Zaman Orada Yağma Yapmak Yasaktır
  7. …Ebû Lübeyd’den; Dedi ki: Biz Abdurrahman b. Semure ile beraber Kabilde idik. Halk bir ganimete rastgeldi ve onu yağma ettiler. Derken (Abdurrahman) söze başlayıp; “Ben Rasûlullah sallalIahtt aleyhi ve sellemi, yağmacılığı yasaklarken işittim.” dedi. Bunun üzerine (Halk da) aldıkları mallan geri verdiler ve (Abdurrahman) mal­ları onlara bölüştürdü.[234]

Açıklama

Nühbfc: Ganiroet mallarının gaziler arasında usûlüne uygun olarak taksim edilmeyip, gaziler tarafından yağma edilmesidir. Bu ise, askerlerden bir kısmı hakkından daha fazlasını alırken bir kıs­mının da hak ettiği ganimeti alamamasına sebep olduğundan ve adaletli bir taksimi engellediğinden Rasûlü zîşan efendimiz tarafından yasaklanmıştır. Bi­lindiği gibi ganimet mallan taksim edilirken piyadelere iki hisse süvarilere de bir hisse verilir .Yağmacılıkta ise bu şer’î ölçü kaybolduğu gibi piyadele­rin süvarilerden daha çok ganimet ele geçirmesi bile mümkündür. Bezlü’l-Mechûd yazarı Şeyh Halil Ahmet’in açıklamasına göre, bu hadis-i şerifte yağ­ma edildiğinden bahsedilen mallar, yiyecek maddeleridir. Çünkü yiyecek mad­delerinin taksim edilmeden yağma edilmesi caizdir. Ancak yiyecek maddesi az olup asker yiyecek sıkıntısı içinde bulunursa o zaman devlet yetkilisi tara­fından taksim edilmeden önce askerlerin ganimetler arasındaki yiyecek mad­delerini yağma etmeleri de yasaktır. Böyle bir durumda gaziler taksim edilmedik yiyecek maddelerinden sadece ihtiyaçları kadar alabilirler.

Fazla alamazlar. Nitekim Musannif Ebû Dâvud da bu görüşte olduğu için bu hadisi, “Düşman ülkesinde yiyecek az olduğu zaman, orada yağma yap­mak yasaktır” başlığı altında rivayet etmiştir. Diğer malları yağma etmenin hiçbir zaman caiz olamayacağı kesin olarak bellidir. O mallar burada söz-konusu değildir.[235]

  1. …(Muhammed b. Ebu’l-Mücâhid) dediki:Ben Abdullah b. Ebi Evfaya;

Siz, Rasûlullah (s.a.) zamanında (ganimet olarak ele geçen) yi­yecek maddelerinden beşte bir hisseyi çıkanrmıydınız? diye sordum da;

Biz Hayber (savaşı) günü (ganimet olarak) yiyecek maddesi ele geçirmişdik. Adam gelip ondan kendisine yetecek kadarını alıyor sonra dönüp gidiyordu.[236]

Açıklama

Hz. Peygamber in Hayber savaşında ganimet olarak ele geçi-rilen yiyecek maddelerini nasıl bir işleme tabi tuttuğuna dâir soru soran kimse Muhammed b. Ebi’l-Mücâhid’dir.

Bu sorunun, yöneltildiği kimse de, Hz.Abdullah b. Ebî Evfâ; (r.a) haz­retleridir. Bu husus Ahmed b. Hanbel’in müsnedinde gayet açık bir şekilde ifâde edildiği halde Avnü’l-Ma’bud yazan bu meselede hata etmiş, Bezlü’l-Mechud yazarı da bu hataya işaret ederek tashihi cihetine gitmiştir.

Bu hadis-i şerifte ganimet olarak ele geçirilen yiyecek maddeleri dağıtıl­madan önce mücahidlerin onlardan faydalanmasının caiz olduğu ifade edil­mektedir. Hanefi ulemâsından Ibn Abidin bu mevzuda şunları söylüyor; “Gaziler, insan yiyeceği, odun,silah ve yağ kabilinden olarak ele geçen şeylerden dar-ı harpte taksim edilmeden istifâde edebilirler.”[237]

“Bu yiyecek, yenilmek için hazırlanmış olsun veya olmasın, gazilerin alması caizdir. Hatta koyun sığır gibi hayvanları kesip yemeleri caizdir. An­cak, derilerini ganimet mallarına koyarlar. Gazilerin taksim edilmedik gani­met malı içindeki yenilecek maddelerden istifade edebilmeleri için bunlara muhtaç olmaları şart değildir.”

“Ben derim ki; Mültekâ sahibi bu kavli tercîh etmiştir. Bilindiği gibi hak olan da budur.”[238] “Velhasıl hükümdarın taksim edilmedik ganimet mal­ları İçerisinde bulunan silahdan hayvanlardan ve ilaçdan faydalanmayı menetmesi bunlara muhtaç olunmadığı takdirdedir.[239]

Ibn Abidin’in bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere taksim edilmeyen mal­lar içerisinde bulunan silah, hayvan ve ilaçlardan gazilerin faydalanmaları­nın caiz olabilmesi için o anda sözü geçen mallara ihtiyaç duymuş olmaları şarttır. Yoksa o mallardan faydalanmaları caiz olmaz.[240]

  1. …Ensar’dan bir adam dedi ki; Biz Rasûlullah (s.a) ilebir-likte bir yolculuğa çıkmıştık. Halka şiddetli bir açlık ve sıkıntı arız ol­du. Bir süre sonra bir koyun sürüsüne rastladılar ve onu yağma ettiler. Tencerelerimiz kaynıyordu. Derken Rasûlullah (s.a.) (elindeki) yayına dayanarak çıkageldi ve yayıyla (tüm) tencerelerimizi devirdi. (Ten-cerelerdeki) etleri de toprakla karıştırmaya başladı. Sonra (şöyle) buyurdu:

“Yağmacılıktan elde edilen bir mal(ı yemek) ölü (eti yemek) den daha helal değildir.” Yahut da (şöyle buyurdu);

“Ölü (eti yemek) yağ­macılıktan elde edilen bir mal (ı yemek) dan daha helal değildir.” (Bu­radaki) tereddüt (ravi) Hennâd’a aittir.[241]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi darü’l-harpte ganimet malları içerisinde bulunan koyun, sığır gibi hayvanları mücâhidlerin kesip yemelerinde herhangi bir sakınca yoktur. Hatta buna ihtiyaçları olmasa bile yine de bu hayvanları kesip yemeleri caizdir. Çün­kü bunlar, “yiyecek maddesi” hükmündedirler. Dört mezhep imamının gö­rüşü de budur. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ise, Hz.Peygamberin bir seferde iken kendilerine şiddetli bir açlık arız olan mücâhidlerin ganimet olarak ellerine geçirdikleri koyunları kendilerine taksim edilmediği halde, ke­serek etlerini pişirmek üzere tencereye koyduklarını görünce gelip kaynamakta olan tencereleri devirdiği etleri de kumlara buladığı ifâde edilmektedir. Mezheb imamlarımızın bu meseledeki görüşleriyle, mevzumuzu teşkil eden hadis ara­sında bir çelişki olduğu iddia edilemez. Çünkü Hanefi ulemasından Ayni (r.a) nin tahkikine göre hicretin sekizinci senesinde, Huneyn savaşında vukua gelen bu olay müstesna bir olaydır, bu sebeple bu olayı diğerleriyle kıyas etmemek icâbeder. Zira bu olayın vukua geldiği günlerde orada yiyecek kıtlığı vardı. Bu bakımdan o gün herkesin o koyunların etlerine aynı derecede ihtiyacı vardı. Aliyyü’l-kari’nin İbnü’l-Humam’dan naklettiği açıklamaya göre böyle bir durumda mücâhidlerin hazır yiyecek maddelerinden ya da bu hükümde olan koyun ve keçi gibi hayvanlardan taksim edilmeden önce faydalanamazlar. îşte Hz.Peygamber bu yüzden sözkonusu etlerin yenilmesine izin vermemiştir.

Bazıları da bu meseleyi şöyle açıklamışlardır: Müslümanlara harp ülke­sinde şiddetli bir açlık isabet edecek olursa, o zaman ganimet malları içeri­sinde bulunan hazır yiyecek maddelerinden ya da bu hükümde olan koyun, keçi gibi hayvanlardan, ganimet malları taksim edilmeden önce ihtiyaçları nisbetinde faydalanabilirler. Daha fazlasından faydalanamazlar. Oysa söz­konusu hadise de mücahidler ihtiyaç miktarını gözününde bulundurmadan o malları yağma suretiyle rastgele paylaşmışlardı. Kimisi ihtiyacı kadar et elde edememişken, kimisi ihtiyacından kat kat fazlasını ele geçirmişti. Hz.Pey­gamber de bu yüzden onlara tencerelerini devirmelerini emretti.

Bu hadis-i şerifte izaha muhtaç olan diğer bir mesele de Hz.Peygamberin tencereleri devirmesi meselesidir. Rasûlü zişan efendimiz tencereleri de­virmekle ve tencerelerdeki etleri kumlara bulamakla askerin fevkalade muh­taç olduğu yiyecek maddelerini imha edip, aynı zamanda bir israfa mı yol açmıştır. Yoksa bunun bir başka anlamı mı vardır?

Hiç şüphesiz ki Hz.Peygamberin bu hareketiyle bir israfa yol açtığı söy­lenemez. Çünkü Hz.Peygamber tencereleri devirmeyi emretmekle onların için­de bulunan suyu dökmelerini emretmiş ve bununla onları yaptıkları gayr-i meşru işten dolayı cezalandırmak istemiştir. Etlerin kumlara bulanmasını is­temekle de onların taksimden önce yenmesini önlemiştir. Yoksa etleri imha etmemiş bunları daha sonra usulüne göre taksim ederek tekrar mücahidlerin istifadesine sunmuştur.[242]

  1. (Ganimet Olarak Ele Geçirilen) Yiyecek Maddelerini Düşman Ülkesinden (İslam Ülkesine) Götürmek
  2. …Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ashabından biri­si (şöyle) dedi: “Biz savaşta iken (ganimet malları içerisinde bulunan) kesilmiş deve (ve koyun) etlerini yerdik, onları taksime tabi tutmaz­dık. Hatta yerlerimize (veya evlerimize) heybelerimiz bu etlerle dolu olarak dönerdik.”[243]

Açıklama

Metinde geçen “rihâl” kelimesi ile mücahidlerin savaş esnasında konakladıkları yerler kasdedilmiş olabileceği gibi, Me­dine’deki evleri de kasdedilmiş olabilir.

Eğer burada bu kelimeyle gazilerin savaş esnasında ikâmet ettikleri yer­ler kasdedilmişse o zaman mücahidlerin ganimet malları arasında bulunan etleri ganimetler taksim edilmeden önce ihtiyaçları kadar alıp istirahat ettik­leri yerlerde yedikleri anlaşılır. Daha önceki hadislerin şerhinde de açıkladı­ğımız gibi savaş meydanında kalındığı sürece ganimet mallan içerisinde bulunan yiyecek maddelerini devlet reisi veya vekili tarafından yasaklanma­mış olmak şartıyla taksim edilmeden önce alıp yemek caizdir. Bu durumda meselede kapalı kalan bir taraf yoktur. Fakat eğer bu kelimeyle mücahidle-rin Medine’deki evleri kasdedilmişse o zaman mesele izaha muhtaçtır. Çün­kü Aliyyü’l-Karinin de ifade buyurduğu gibi Harp ülkesinde ganimetler arasındaki yiyecek maddelerin taksimden önce yenmesinin caiz oluşunun se­bebi orada bulunmanın verdiği zaruret halidir. Fakat islam ülkesi sınırları­na girildiği andan itibaren bu zaruret hali ortadan kalkmış olacağı cihetle, devlet reisi veya vekili tarafından ganimet mallan taksim edilmedikçe onlar­dan hiçbir şey alınamaz ve daha önce harp bölgesinde usulüne göre taksim edilmedik ganimet mallarından alınan malların da tekrar yerine iadesi gerekir.59

Hadis-i şeriflerden anlaşılan bu mana gözönünde bulundurulursa, mü-cahidlerin Medine’deki evlerine götürdükleri et çuvallarını, ganimet mallan dağıtıldıktan sonra götürdüklerini kabul etmek icâbeder. Bu mevzuda Hat-tabi (r.a) şöyle diyor: “Harb ülkesinde ganimet malları dağıtılmaksızın ga­nimetler arasında bulunan yiyecek maddelerini İslam ülkesine götürmenin caiz olup olmadığı meselesinde ulema ihtilafa düşmüşlerdir. Süfyan-ı Sevrî’ye göre, harp bölgesinde böyle bir malı alan kimsenin İslam ülkesi sınırla­rına girer girmez devlet reisine geri vermesi gerekir. İmam Ebû Hanife (r.a) de bu görüştedir. İmam Şafii’den bu mevzuda iki görüş rivayet edilmiştir.

İmam Evzâi (r.a)’ye göre ise böyle bir malı harp bölgesinde taksimden önce almış olan bir mücâhid İslam ülkesine döndükten sonra da o mala sa­hip olur. Devlet reisine iade etmesi icâbetmez. Ancak o malı satamaz. Çün­kü o mal sadece yemesi için o kimsenin mülkü olmuştur.[244]

  1. Düşman Ülkesinde (Ganimetlerden Artan) İhtiyaç Fazlası Yiyecekleri Satmanın Hükmü
  2. …Abdurrahman b.Ganm’den; demiştirki; Biz Şürahbil b. es-Simt ile birlikte Kinnasr’ın şehri (sınırı) nde (savaşmak üzere) hazır kıta olarak bulunuyorduk. (Şürahbil) orayı fethedince orada (düşman­dan bir mikdar) koyun ve sığır ele geçirdi. Bunun üzerine ganimetin bir kısmını bizlere bölüştürdü, kalanını da ganimetlerin toplandığı yere koydu. Kısa bir süre sonra ben Muaz b Cebel (r.a) ile karşılaştım ve bu durumu ona anlattım. Bunun üzerine Muaz (r.a):

Biz de Rasûlullah {s.a) ile birlikte Hayber’de savaşa katılmış ve orada (bir mikdar) ganimet ele geçirmiştik Rasûlullah (a.s.) (ganimet­lerin) bir kısmını bize bölüştürmüş, kalanını da ganimetlerin toplan­dığı yere koymuştu, diye cevap verdi.[245]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’a göre bu hadis-i şerif, düşman ülkesinde ele geçirilen ganimet malları arasında bulunan ve zaru­ri ihtiyaca binâen, ganimetlerin taksiminden önce gazilere dağıtılan yiyecek maddelerinden ihtiyaç fazlasının, gaziler tarafından orada satılmasının caiz olduğuna delalet etmektedir. Çünkü aslında ganimet mallarının taksiminde gerçekten bir “değişim” manası vardır. Zira ganimet mallarının her birinde ayrı ayrı her gazinin hakkı vardır. Ganimet malları gaziler arasında taksim edilince, gaziler ganimet mallarının her birine yayılmış olan haklarını kendi aralarında değişmiş sayılırlar. Binaenaleyh aslında alış-veriş anlamı taşıyan böyle bir taksim neticesinde ele geçmiş olan yiyecek maddelerinin ihtiyaç faz­lasını henüz İslam ülkesine taşımadan düşman ülkesinde satmakta da bir sa­kınca olmaması gerekir.

Ancak Hattabi’nin de açıkladığı gibi ganimet mallarındaki Allah ve Ra-sûlünün beşte bir hakkı öncelikle ayrılmadan ganimet malları gaziler arasın­da bölüştürülemez. Fakat zaruretten dolayı yiyecek maddeleri bu hükmün dışındadır. Yiyecek maddeleri zaruretten dolayı daha ganimetler düşman ülkesinde iken ihtiyaç mikdan nisbetinde gazilere bölüştürülebilir. İhtiyaç mik-darından fazlası ise satılamaz. Yine ganimet mallan arasına konmak üzere geri verilir. Sonra İslam ülkesine nakledilerek usulüne göre bölüştürüıuı. Hadis-i şeriften anlaşılan da budur. Nitekim Hanefi fıkıh kitaplarından ed-Dürrü’l-Muhtar isimli eserde de bu mevzu şöyle açıklanıyor; “Dar-i harpte ganimet malı taksim edilemez. Ancak hükümdar ganimet malının gaziler ara­sında taksim edilmesinin faydalı olduğu içtihadında bulunur veya gazilerin ona ihtiyacı olursa bu takdirde taksim sahih olur…”[246]

“Gerek hükümdar gerekse başkası.mülk edinmek için ganimet malını taksim edilmeden önce satamaz. Ama yenilecek şey için ganimet malından bir mikdar satılsa caizdir. Satılması caiz olmadığı halde, ganimet malı satıl­mış olursa fesadı önlemek için geri alınır. Geri alınması mümkün olmazsa ganimete konulmak üzere parası alınır.”[247]

  1. Bir Mücahidin (Henüz Paylaşılmamış) Ganimet Mallarından Yararlanmasının Hükmü
  2. …Ruveyfi’ b. Sâbiti’l-Ensarî’den; Peygamber (s.a.) in şöyIe buyurduğu rivayet olunmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse, müslümanların (henüz dağıtılmamış) ganimet mallarından olan bir hayvana, zayıflatıncaya kadar binip de onu, (bu haliyle) geri­sin geriye ganimet malları arasına bırakmasın. Vine Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimse müslümanların (henüz dağıtılmamış) gani­met mallarından olan bir elbiseyi eksikitinceye kadar giyip de onu (bu haliyle) gerisin geriye ganimet malları arasına bırakmasın.”[248]

Açıklama

Sübülu’s-selâm yazarı bu hadisi açıklarken şöyle diyor; “Bu hadis-i şerif, ganimet olarak düşmandan alman hayvana bi-nilebileceğine, ganimet malları arasında bulunan elbiselerin giyilebileceğine delalet ediyor. Ancak yasak olan, hayvanı zayıflatmak ve elbiseyi eskit­mektir.”[249]

Musannif Ebu Davud bu hadis-i şerifi delil getirerek harp bittikten son­ra yiyecek maddeleri ile hayvan yemi dışında henüz dağıtılmamış olan gani­met mallarının hiçbirinden yararlanmanın caiz olmadığını söylemiştir.

Bezlü’l-Mechûd yazarının açıklamasına göre Hanefi uleması harpten son­ra henüz paylaştırılmamış olan ganimet malları içerisinde bulunan yiyecek maddelerinden ve hayvan yemlerinden gazilerin ihtiyaçları nisbetin-de faydalanmaları caiz olduğu gibi, ganimet mallan içerisinde bulunan elbi­se, silah ve hayvanlardan da ihtiyaç nisbetinde faydalanıp, ihtiyaçları sona erdikten sonra onları tekrar ganimet malları arasına iade etmelerinin de caiz olduğunu söylemişlerdir.

Bu mevzuda imam-ı Malik’den iki görüş rivayet edilmiştir:

  1. Harp sona erdikten sonra henüz dağıtılmamış olan ganimet mallan arasındaki yiyecek maddelerinden faydalanmak mutlak surette caizdir.
  2. İkincisi sözü geçen maddelerden yararlanmak altın ve gümüş gibi ca­iz değildir.

İmam-ı Şafii (r.a)’ye göre ise harbin sonunda henüz dağıtılmamış olan ganimet mallarından istifade etmenin cevazı sadece silahlar içindir. Bunun dışındaki mallar için geçerli değildir. Şayet herhangi bir mücahid ganimet maddelerinden silahın dışında bir maldan yararlanmak isterse ücret karşılığında ondan yararlanır veya kendi payına düşecek olan eşyalardan yarar­lanma yoluna gider.

Fethü’l-bari sahibi İbn Hacer el-Askalanî*nin açıklamasına göre, “Harp süresince mücahidlerin ganimet olarak ele geçen hayvanlara binmelerinin ve elbiseleri giymelerinin, silahları kullanmalarının caiz olduğunda ulema itti­fak etmişlerdir.”

tmam-ı Evzai ise bu cevazı devlet reisinin yahut da onun vekilinin izni­ne bağlamıştır. Harp halinde ganimetler arasında bu mallardan yararlanan bir mücahidin ihtiyacını gördükten sonra bu malı iade etmesi icâbeder. Harp sona erdikten sonra bu mallan kullanmaya devam etmek caiz değildir.[250]

  1. Ganimetlerin Taksiminden Önce Ganimetler Arasında Bulunan Silahların Savaşta Kullanılması Caizdir
  2. …Ebû Ubeyde, babası (Abdullah)dan; demiştir ki: (Bedir savaşı sona erince ölüler arasında) dolaşmaya başladım. Bir de ne gö­reyim Ebu Cehil ayaklan kesilmiş bir halde yere yıkılmış yatıyor. Bu­nun üzerine:

Ey Allah’ın düşmanı Ebu Cehl, gerçekten Allah hayırdan uzak olan (senin gibi) bir kimseyi (nihayet bu şekilde) rezil etti dedim ve bunu söylerken kendisinden (hiç) korkmadım. O, da

Bir kimseyi kavminin öldürmesinde şaşılacak ne vardır? diye ce­vap verdi. Bunun üzerine işe yaramaz bir kılıçla ona vurdum bu dar­beyi önleyemedi. Kılıcının elinden düşmesi üzerine kılıcıyla ölünceye kadar vurdum.[251]

Açıklama

Bu hadis-i §erif, bir mücahidin henüz taksim edilmemiş olan ganimet mallan arasındaki bir silahı düşmana karşı kullanmak için almasının bir sakıncası olmadığına harp bittikten sonra da onu ganimet mallan arasına iade etmek gerektiğine delil teşkil ediyor. Her ne kadar Hz. Abdullah b. Mes’ud, Ebu Cehlin silahını alıptâ ona kendi sila­hıyla vurduğu zaman Hz. Peygamber orada yoktuysa da Hz. Abdullah’ın bu silahı Ebu Cehl’e karşı kullanmasından Rasulullah’ın habersiz olduğu ve dolayısıyla buna izin verip vermediğinin belli olmadığı anlamına gelmez.

Çünkü Rasûlullah (s.a.), taksim edilmemiş olan ganimet malları ara­sındaki silahları düşmana karşı kullanma hususunda izin vermemiş olsaydı veya bu silahları düşmana karşı kullanmanın hükmü üzerinde kesin bir açık­lama yapmamış olsaydı Hz. Abdullah bu kılıcı Ebu Cehl’e karşı kullanamazdı.

Ayrıca bu hadiseyi Hz. Peygamberin sonradan işitip de Hz. Abdullah*-ın bu davranışını tasvip etmiş olması da mümkündür.[252]

  1. Ganimet Malını Çalmak Büyük Bir Günahtır
  2. …Zeyd b. Halid el-Cüheni’den (rivayet olunduğuna göre) Hayber (savaşı) günü Peygamber (s.a.)’in sahabilerinden birisi vefat etmiş. (Sahabe-i Kiram) bunu Rasûlullah’a haber vermişler. (Fahri ka­inat efendimiz de):

“Arkadaşınızın üzerine (cenaze) namaz(ın)a durunuz. (Ben bu na­mazda bulunmayacağım)” buyurmuş. Bu sözden dolayı halkın yüzle­rinin fengi,değişmiş. Bunun üzerine (Hz. Peygamber)

“Gerçekten sizin (bu) arkadaşınız Allah yolunda (savaşılırken elde edilen) ganimet malından çalmıştır.” buyurmuş (Ravi Zeyd b. Ha­lid dedi ki:) Bu açıklama üzerine biz o kimsenin eşyasını araştırdık ve iki dirhem bile etmeyen bir Yahudi boncuğu bulduk.[253]

Açıklama

Hz. Peygamberin “Arkadaşınızın cenaze namazını kılınız*’ sözü üzerine sahabe-i kiramın yüzlerinin kızarıp bozarmasının sebebi, onun sözü geçen kişinin cenaze namazım kıldırma­yacağını ve bu namaza katılmayacağını anlamış olmalarıdır.

Fıkıh âlimleri bu hadisi delil getirerek, “Halkın her hususta kendisini örnek kabul ettiği müslüman ilim adamlarının, günahta ısrar eden kimsele­rin cenaze namazlarını bizzat kıldırmaktan kaçınıp, halka onun cenaze na­mazını kılmalarını emretmesinin caiz olduğunu ve kafirlere ait bir boncu­ğun dahi savaşta müslümanların eline geçmesi halinde ganimetten sayılaca­ğını söylemişlerdir. Ayrıca bu hadis çok az bile olsa ganimet malını çalma­nın sorumluluğunun büyüklüğünü vurgulamaktadır.[254]

  1. …Ebû Hureyre’den demiştir ki: Hayber yolunda Rasûlullah (s.a) ile birlikte (Hayber gazvesine) çıktık. (Allah’ın izniyle Hay-ber’i fethettik. Fakat) Ganimet olarak altın ve gümüş elde edemedik. Ancak giyecek yiyecek (birtakım) mallar aldık derken Rasûlullah (s.a) Vadi’1-Kura tarafına yöneldi ve (orada) kendisine Midam isimli siyah bir köle hediye edildi. Nihayet (tüm müslüman gaziler) Vadi’l-Kura’ya vardıkları zaman, (bu köle) Rasûlullah (s.a.)’in (hayvanının) palanını indirirken birden bir ok gelip köleyi öldürdü. Bunun üzerine halk

Ona cennet mübarek olsun, dedi(ler). Rasûlullah (s.a.) de

“Hayır, asla! Hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki Hay­ber günü henüz paylaştırılmayan ganimetlerden aldığı hırka onun üze­rinde alev alev yanıyor.” buyurdu. Halk bunu duyunca bir adam Ra­sûlullah sallallahü aleyhi ve selleme bir nalin tasması getirdi. Rasûlul­lah (s.a.)’da;

“Ateşten bir nalin parçası!” ya)ıut da “Ateşten iki nalin tasma­sı!” buyurdu.[255]

Açıklama

Metinde ismi geçen vadi Medine’ye yakın bulunan : “Vadi’l- kura ismiyle maruf koydur.

Rasûlullah (s.a.)’ın kölesinin ismi Mid’amdı. Bu köleyi Kifa’a b. Zeyd. Hudeybiye musalehasında bir cemaatla Hz. peygamber’e gelerek müslümanlığı kabul ettiği sırada hediye etmişti.

Rasûlullah (s.a.)’ın “Hırka ateş olmuş, onun üzerinde alev alev yan­maktadır.” “Ateşten bir nalin tasması -yahud ateşten iki nalin tasması../* buyurması ganimet malları arasından bu malı çalan kimseye bu ihanetinden ötürü verilecek uhrevi cezadan kinayedir. Yani çalınan eşyanın ateş haline getirilerek çalanın bu ateşle azab edileceği anlatılmak isteniyor. Bununla bir­likte ibarenin böyle gelişiyle manâ şu şekilde de olabilir. “Hıyanet edenler, ganimetten çaldıkları eşya yüzünden cehennemde azab olunurlar.”[256]

Bazı Hükümler

  1. Ganimete ihanet edilerek o maldan birşey çalmak BAZI HÜKÜMLER kesinlikle haramdır.
  2. Bu babda çalınan eşyanın az veya çok olmasının farketmeyeceği be­lirtiliyor. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ve İmam Ahmed (r.a) bu görüş­tedirler.
  3. Hain harpde öldürülse bile ona şehid denilemez.
  4. Kâfir olarak ölen bir kimse cennete giremez. Bu hususta islam ule­mâsının icmâı vardır.
  5. Zaruret yokken de yemin edilebilir
  6. Ganimetten çalınan bir malın tekrar ganimete geri verilmesi iade edil­diği takdirde de kabul edilmesi icâbeder.
  7. Ganimet mallarına ihanet eden kimse çaldığı eşyayı iade etsin etme­sin kendi eşyası yakılamaz. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ve İmam Ma­lik bu görüştedir.[257] Nitekim 2713 Nolu hadisin şerhinde de açıklanacaktır.
  8. Bir kimse hakkında cennetlik veya cehennemliktir diye kestirip at­mak doğru değildir.[258]
  9. Bir Kimsenin Ganimetlerden Çaldığı Malın Az Olması Durumunda Devlet Başkanının Onu Serbest Bırakacağı Ve Eşyasını Yakmayacağı
  10. …Abdullah b. Ömer’den Demiştirki: Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem (bir seferde) ganimet elde edince halkın ellerinde bu­lunan ganimetleri getirmelerini ilan etmesi için Bilal’e emir verdi. Bu­nun üzerine (Hz. Bilal ellerindeki ganimetleri getirmelerini) halka ilan etti. (Halk ellerinde bulunan) ganimetlerini getirince(Hz. Peygamber) bu ganimetlerin beşte birini (kendine) ayırıp (geri kalanını gazile­re) paylaştırdı. Taksimden hemen sonra bir adam kıldan bir yular ge­tirdi ve

Ey Allah’ın Rasûlü işte bizim ele geçirdiğimiz ganimet budur. dedi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) üç defa:

“Sen Bilali ilan ederken duymadın mı?” dedi. (O zat da)

Evet (duydum) diye cevap verdi. (Hz. Peygamber de)

“Onu (zamanında) getirmene engel olan neydi?” diye sordu. Bu­nun üzerine (adam) Hz. Peygamber’den özür diledi ama Rasûlullah (s.a.)

“Sen bunu kıyamet gününde getirirsin (şimdi) bunu senden asla kabul etmeyeceğim.” buyurdu.[259]

Açıklama

Hz. Peygamber her mücahidin yanında bulunan ganimet eş-yasım getirip ona teslim etmesini Hz. BilaFe ilan ettirdiği halde mücahidlerden birinin yanında bulunan ganimet mallarını, za­manında getirmeyip, ancak ganimetlerin taksiminden sonra getirdiği için bu mallan ondan teslim almayı reddetmesi ve ona “Sen bunu kıyamet gününde getirirsin” diyerek, onu tehdit etmesi sebebiyle, İslam ulemâsı, ganimet eş­yalarından mal çalmanın haram olduğuna ve bu hususta aşırıları malın az ile çoğu arasında bir fark olmadığı görüşüne varmışlardır. Şafii ulemâsın­dan Nevevi’nin açıklamasına göre ganimet mallarından çalmanın büyük gü­nahlardan olduğunda icma vardır.[260]

Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde: “… kim böyle bir hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir…”[261] buyurarak bu meseleyi açıkladığı gibi, Hz. Peygamber de “… sizden hiçbirinizle kıyamet gününde bir omuzunda meleyen bir koyun, diğer om uzunda da kişneyen bir at oldu­ğu halde karşılaşmayayım. O kimse bana ya Muhammed, yetiş, diye feryad eder ben de ona -Benim elimden birşey gelmez, ben sana bunu dünyada iken haber vermiştim- diye karşılık veririm.”[262] buyurarak bu gibi kimselerin kı­yamet gününde düşecekleri acıklı durumu haber vermiştir.

Şevkanî’nin açıklamasına göre, bir kimse yanında bulunan ganimet malını zamanında getirmeyip de ganimet malları paylaştırıldıktan sonra getirirse bu malın devlet yetkilisi tarafından kabul edilip edilmeyeceği meselesi ulema ara­sında ihtilaflıdır.

İmam Mâlik ile İmam Sevrî, Evzâi ve el-Leys’e göre yanında bulunan ganimet malını zamanında teslim edemediği için pişman olup tevbe ederek teslim etmek üzere gelen bir kimsenin elindeki bu malın beşte birini devlet başkanı veya temsilcisi alır, geriye kalan kısmını da kendisi sadaka olarak fakirlere dağıtır. Ancak İmam Şafii; “Eğer bu mal gerçekten o kim­senin kendi malı ise başkasına sadaka olarak vermeye mecbur değildir. Yok eğer bu mal kendisine ait değilse o zaman sadaka olarak dağıtmasının hiçbir anlamı yoktur. Kanaatime göre bu kişinin, bu malı buluntu bir malmış gibi devlet yetkilisine teslim etmesi gereklidir.” diyerek bu görüşe itiraz etmiştir.

Hanefilerin meşhur ve muteber fıkıh kitaplarından biri olan es-Siyeru’l-Kebîr şerhinde zikredilmiştir ki, ganimetten gizlice bir şey çalan kimse, piş­man olup ordu dağıldıktan sonra çalmış olduğu şeyi emir’e getirse, emir is­terse onu tekrar getirene verip hak sahiplerine vermesini emreder, istersede ondan alıp beşte birini hak sahiplerine verir. Geri kalan dört kısmı buluntu gibi olur. Hak sahiplerini bulamazsa onu ya tasadduk eder veya beytülmala koyup üzerine emrini yazar. Ganimete ihanet ederek birşey çalan kimse çal­dığı şeyi devlet başkanı veya kumandana getirmezse bakılır; eğer hak sahip­leri bulunmazsa tasadduk etmesi müstehabdır. Hak sahiplerini bulursa, on­dan beşte biri alınıp hak sahiplerine verilir. Bir mücahidin ganimet malı tak­sim edilmeden Önce kendi payım satması doğru değildir. Taksim edilmeden önce payından vazgeçmesi de doğru değildir.[263]

Kendisindeki ganimeti ganimetlerin taksiminden önce teslim etmek üzere getiren kimse için Münziri, o malın bu kimseden kabul edileceğinde ulemâ­nın ittifak ettiğini söylemiştir.”[264]

Mevzûmuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, bir rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed’in ganimetlerin taksiminden sonra, yanındaki ganimet mal­larım taksime getiren bir kimseden getirdiği bu malı kabul etmeyerek, ceza­sını çekmek üzere o malla birlikte ahirete gelmesine razı olup onun bu müşkilini dünyada halletmeye yanaşmaması izaha muhtaç bir husustur. Tîbî’nin açıklamasına göre aslında, Hz. Peygamber böyle bir tavır takınmakla, onun Allah’ın huzuruna suçlu olarak çıkmasını arzu etmiş değildir. Bilakis ona yaptığı işin ne büyük bir suç olduğunu anlatarak bu malı sahiplerine teslim edip sonra da tevbe etmesini sağlamak istemiştir.

el-Muzhir’e göre ise bu kimsenin elindeki ganimet malında hakkı olan gaziler dağıldığı için bu malı hakkı olan kimselere dağıtması veya onlarla helalleşmesi imkansız olduğundan Hz. Peygamber o kimseyi günahıyla baş-başa bırakmaktan başka çare bulamamış ye ona böyle davranmak zorunda kalmıştır. Hanefî ulemâsından Aliyyü’1-Kâri de Muzhîr’in görüşünü desteklemiştir.[265]

Bazı Hükümler

  1. Ganimetlerin beşte biri toplum yararına tahsis edilmıştır.Nitekim Yüce Allah (c.c); Biliniz ki ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, peygambere, yakın akrabalara, öksüzlere, muhtaçlara ve yolculara aittir.”[266] buyurmaktadır.
  2. Ganimet mallarından bir eşya çalmak büyük günahlardandır.
  3. Yanında bulunan bir ganimet malını ganimetler paylaştırıldıktan sonra getiren bir kimseden o mal kabul edilmez.[267]
  4. Ganimet Malı Çalan Kimsenin Cezası
  5. …Salih b. Muhammed b. Zaide’den, demiştirki; [Ebû Davud dediki; sâlih denen kişi Ebû Vakid’dir.

Mesleme ile Rum topraklarına girmiştik. (Ganimetten) mal çal­mış bir adam getirildi (Mesleme) Salim’e bu adamı (n nasıl cezalandı­rılması gerektiğini) sordu. ((Salim de)

Babamı, Ömer b. Hattab’dan naklen, Peygamber (s.a.)’in; “Ga­nimet eşyalarından mal çalan bir kimseyi ele geçirecek olursanız eşya­sını yakınız. Kendisini de dövünüz.” buyurduğunu rivayet ederken işit­tim.” diye cevap verdi. (Salih b. Muhammed sözlerine devam ederek) şöyle dedi: O esnada (sözü geçen) adamın eşyaları arasında bir Kur’ân-ı Kerim bulduk. Bunun üzerine (Mesleme) Salime bunu sordu. O da

Sen onu sat parasını da sadaka olarak dağıt diye cevap verdi.[268]

Açıklama

Hattabi (r.a)’nin açıklamasına göre, ganimet mallarından bir eşya çalan kimsenin bedeni üzerinde bir te’dip cezası uygulanmasının caiz olduğunda ulema ittifak etmişse de, malî bir ce­zaya çarptırılmasının caiz olup olmayacağı konusunda ayrı görüşleri vardır.

Hasan-ı Basri (r.a)’ye göre ganimetten mal aşıran bir kimsenin mallan elinden alınarak yakılır. Ancak hayvan ve Kur’an-ı Kerim bu hükmün dışın­dadır. Bunlar yakılamazlar. İmam Evzâi ile İmam Ahmed ve İshak da bu görüştedirler. Fakat bu imamlara göre o kimsenin şahsi mallan yakılırsa da ganimetten çaldığı mallar yakılamaz. Çünkü onlar gazilerin hakkıdır ve bu mallar gazilere dağıtılır.

İmam Kurtubî’nin açıklamasından anlaşıldığına göre, İmam Mâlik, İmam Şafiî, Ebû Hanife ve taraftarlarıyla el-Leys, “Böyle bir suçu işleyen kimsenin şahsi malları veya ganimet mallarından çalmış olduğu mallar asla yakılamaz. Ancak ganimetten aşırmış olduğu mallar o kimsenin elinden alı­nıp gazilere dağıtılır, kendisi de tazir cezasıyla cezalandırılır şeklinde görüş bildirmişlerdir. Ancak İmam Şafii ile el-Leys ve Davud’a göre, bu kimsenin sözkonusu suçtan dolayı tazir cezasına çarptırılabilmesi için işlediği bu su­çun cezayı gerektiren bir suç olduğunu bilmesi şarttır. Bu mevzuda İmam Evzâî’de şöyle diyor:

“Bu kimsenin silahı, üzerindeki elbisesi, hayvanı ve hayvan üzerinde bu­lunan eğerinin dışındaki tüm şahsi mallan ceza olarak yakılırsa da ganimet mallarından çalmış olduğu mallar yakılamaz. Nitekim İmam Ahmed ile İs­hak da bu görüştedirler. Hasan-ı Basrî (r.a) ise, o kişinin yakılması icabeden şahsi malları içerisinde Kur’an-ı Kerim ile hayvanları bu hükmün dışında­dır.” görüşündedir.

İbn Adi’l-Berr’in bildirdiğine göre Mekhûl ile Said b. Abdul-Aziz de ganimet malı çalan bir kimsenin şahsi eşyasının yakılabileceğini söyleyenler­dendir.”[269] Ganimet malı çalan bir kimsenin eşyasının yakılabileceğini söy­leyen ulemâ delil olarak konumuzu teşkil eden hadisi şerifi göstermişlerdir. Ancak bu hadis kendisinden daha kuvvetli hadis-i şeriflere aykırı olduğun­dan kendisiyle amel edilerek haram sınırları çiğnenemez ve ona dayanılarak kendisinden daha kuvvetli hadislerin hükmüne aykırı bir hüküm verilemez.[270]

Nitekim bu hadis hakkında İmam Tirmizî de şunları söylüyor: “Bu ha­dis garibdir. Onu yalnız bu vecihden bilmekteyiz. Bazı ilim adamları bu ha­dise göre uygulama yapmışlardır. el-Evzaî, Ahmed ve İshak’ın görüşü de budur. Muhammed Buharî’ye bu hadisi sordum, dedi ki: “Bu hadisi yalnız Salih b. Muhammed b. Zaide rivayet ediyor. Salih, Ebu Vâkıd el-Leysî’dir. Ve onun rivayeti miinkerdir.” Muhammed (Buhari), “Ganimette hıyanet hak­kında Rasûlullah (s.a.)’den birden çok hadis rivayet edilmiş ve hadislerle hı­yanet edenin metaı (eşyası)nın yakılması emredilmemiştir.” dedikten sonra “Bu hadis garibdir.”[271] demiştir. Hanefi ulemâsından Tahavî ise, “Hadîs-i şerif sahihse, insanları mali cezaya çarptırarak cezalandırmanın Islamın ilk yıllarına ait olduğunu kabul etmek gerekir.” diyerek bu hadisin mensuh ola­bileceği ihtimali üzerinde durmuştur.[272]

Hafız Şemsüddin İbn-i Kayyim (r.a.) de, bu hadisin ravisi Salih b. Muhammed’in güvenilir bir ravi olmadığından onun rivayet ettiği hadislerin her­hangi bir hükme delil olamayacağını Buhârî ve benzeri hadis alimlerinin de onun zayıf bir ravi olduğunu söylediklerini ifade etmiştir.[273]

Dârekutni ise, “Salih olan bu hadis aslında Sâlim’in Fetvalarından bi­ridir.”[274] demiştir.[275]

  1. …Salih b. Muhammed’den; demiştirki; Biz Velîd b. Hişam ile birlikte savaşıyorduk. Yanımızda Salim b. Abdillah b. Ömer’le, Ömer b. Abdilaziz de vardı. Bir adam (ganimet mallarından) bir eşya çaldı. Bunun üzerine Velid onun eşyasım(n getirilmesini) emretti. Ve (getirilen eşyayı) yaktı sonra o kimse (halk arasında) dolaştırılarak teşhir edilmek suretiyle cezalandırıldı. (Velid) ona (ganimetten payı­na düşecek olan) hissesini vermedi.

Ebû Dâvûd der ki: Bu hadis (Salih b. Muhammed’den rivayet edi­len 2713 ve 2714 numaralı) iki hadisin en sahihidir. Bu hadisi birçok ravi -Velid b. Hişam, Ziyad ibn Sa’d’ın çalmış olduğu eşyasını yaktı ve onu dövdü- şeklinde rivayet etti.[276]

Açıklama

Velîd b. Hişam, Emevi halifelerinden Velid b. Hişam b. Abdil Melik b. Mervan’dır.

Bilindiği gibi mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif 1713 numarada merfu’ olarak rivayet edilmişti. Burada ise mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Musannif Ebû Davud, konumuzu teşkil eden ve mevkuf olarak rivayet edi­len bu hadisin merfû’ olarak rivayet edilen bir önceki hadisten daha sahih olduğunu ve bu hadisi daha birçok ravilerin de mevkuf olarak rivayet ettiği­ni söylüyor.

Bir Önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi İmam Ahmed b. Hanbel ve arkadaşlarından ona tabi olanlar mevzumuzu teşkil eden bu hadisin zahirine göre fetva vermişler, İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik, Şafiî (r.a) ve ulemânın büyük çoğunluğu bu görüşe karşı çıkarak; “Ganimet ma­lından çalanın eşyası yakılmaz, ancak çaldığı mikdardan dolayı ta’zir cezası verilir, demişlerdir. Buharı de; “Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem gani­met malından çalanın üzerine cenaze namazı kılmayı reddetmiş, fakat eşya­sını yakmamıştır” demiştir.[277]

Bazı Hükümler

  1. Ganimet malı çalanı, devlet başkanı veya yardımcısı mallarını yakmak suretiyle cezalandırabilir.
  2. Devlet yetkilisi sözügeçen kimsenin mallarını yaktıktan sonra ayrıca onu dövme yoluyla ikinci defa cezalandırabilir. Nitekim İmam Ahmed (r.a) ve taraftarları bu görüştedirler.
  3. Bu suçtu ganimetlerdeki hissesinden de mahrum edilir. Ancak Muvaffık, bir kimsenin kazanmış olduğu haktan hiçbir zaman mahrum edile­meyeceğini ve bunun bir hadis-i şerifle de sabit olduğunu ifâde etmiştir.[278]
  4. …Amr b. Şuayb’ın dedesi Abdullah b. Amr b. el-As’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellemle Ebu Bekr ve Ömer (r.a.) ganimetten mal çalan bir kimsenin eşyasını yak­mışlar ve onu dövmüşlerdir.

Ebû Dâvud der ki: “(Şeyhim) Ali b. Bahr’ın bu hadise ilave ola­rak Velid (b. Müslim) deh> (bazı cümleler rivayet ettiği söyleniyorsa da ilave (edildiği iddia) edilen “ona hissesini vermediler” cümlesini kendisinden duymadım.”

Bu hadisi bize ayrıca el-Velid b. Udbe ile Abdullah b. Necde ri­vayet ettiler ve (şöyle) dediler: “Bize bu hadisi Velid (îbn Müslim) Zü-heyr b. Muhammed’den o da Amr b. Şuayb’dan (Amr b. Şuayb’ın) sözü olarak rivayet etti. ” (Diğer şeyhim) Abdulvehhab b. Necdet el-Havtıyy ise (metinde geçen) -Ona hissesini vermedi(ler)- (Cümlesini) rivayet etmedi.[279]

Açıklama

Senedde de görüldüğü gibi bu hadis-i şerifi, Musannif Ebu Davud’a metinde geçtiği şekilde rivayet eden ravi, Musannifin Şeyhlerinden olan Muhammed b. Avf’dır. Bu zat Musannif Ebu Davud’a bu hadisi; “Rasûlullah (s.a.) ile Ebû Bekr ve Ömer (r.a.) ganimetten mal çalan bir kimsenin eşyasını yaktılar ve onu dövdüler.” anlamına gelen iba­relerle rivayet etmiştir.

Ebu Dâvûd (r.a)un ifadesine göre, kendisi şeyhlerinden Ali b. Bahr’in bu hadise ilaveten “… Ve ona ganimetten payına düşen hissesini vermedi­ler.” anlamına gelen bir cümle rivayet ettiğine dair bir söylenti duymuşsa da kendisi bu cümleyi Şeyhinden bizzat işitmemiştir. Ve yine musannif Ebu Davud’un ifade ettiğne göre, şeyhlerinden el-Velid b. Utbe ile Abdul Veh-hab b. Necde metinde geçen “.. Rasûlullah (s.a.) ile Ebû Bekr ve Ömer (r.a) ganimetten mal çalan bir kimsenin eşyasını yaktılar ve onu dövdüler.” anla­mına gelen hadisi Amr b. Şuayb’ın bir sözü olarak bir başka ifadeyle mev­kuf hadis şeklinde rivayet etmişlerdir. Ancak bu iki şeyhin mevkuf olarak rivayet ettiği bu hadis-i şerifte, el-Velid b. Utbe’nin rivayetinde “Ve ona ga­nimetten payına düşen hissesini vermediler.” anlamına gelen bir ilave de var­dır. Fakat bu ilave cümle Musannifin diğer şeyhi Abdülvehhab b. Necde’in rivayetinde bulunmamaktadır.

Fıkıh ulemasının bu hadisle ilgili görüşlerini ve yine bu hadisle ilgili fık­hı hükümleri bu babın daha önce gecen hadislerinde açıkladığımızdan bura­da tekrara lüzum görmüyoruz.

Hafız Şemsüddin b. Kayyim (r.a.)’in açıklamasına göre bu hadis illetli­dir. Çünkü senedinde Züheyr vardır. Züheyr ise zayıf bir ravidir. Beyhaki’-ye göre bu zatın kimliği meçhuldür.[280]

Ganimetten Mal Çalan Bir Kimsenin Bu Suçunu Saklamak Yasaktır[281]

  1. …Semura b. Cündüb’den demiştir ki Rasûlullah (s.a.); “Gani­metten mal aşıran bir kimseyi saklayan kimse onun gibidir.” buyurdu.[282]

Açıklama

Bu hadis-i şerifin zahirinden anlaşıldığına göre ganimetten mal çalan kimsenin işlediği bu suçu bildiği halde onu yetkili mercilere haber vermeyen kimse de hırsızın bu suçuna ortak gibidir. Do­layısıyla ganimet hırsızına uygulanan ceza hırsızın suçunu saklayan kimseye de aynen uygulanacağı gibi, ahirette de bu hırsızın yaptığım saklamak su­çundan Allah’ın huzurunda hesaba çekilecektir.

Abdurrauf el-Münavi de; “Bazı ilim adamları bu kimsenin sadece ahi­rette, hırsız gibi hesaba çekileceğini, fakat dünyada ona hırsız muamelesi ya­pılamayacağım söylemişlerse de seleften bazı kimselerin o kimsenin hem dün­yada hem de ahirette aynen ganimetten mal çalan hnırsız gibi muamele gö­receğini söylediklerini” ifade etmektedir.[283]

Ancak Hafız ez-Zehebî, Mizanü’l-İtida) isimli eserinde, Musannif Ebû Davud’un süneninde, Semûra b. Cündüb isnâdıyla altı hadis rivayet ettiğni ve bunların hiç birinde de hükme medar olma niteliği olmadığını söylüyor.

Şurasını da belirtmek isteriz ki, “Her kim bir müslümanın dünya gus-salarından bir gussasını giderirse, Allah onun kıyamet günü gussalarından bir gussasını giderir. Kim başı sıkılan birine kolaylık gösterirse Allah ona dünya ve ahirette kolaylık ihsan eder. Kim bir müslümanın ayıbım örterse Allah onun hem dünyada hem de ahirette ayıbını örter. Kul din kardeşinin yardımında bulundukça Allah da onun yardımında bulunur.”[284] anlamındaki hadis-i şerifle bu hadis-i şerif arasında bir çelişki olduğu zannedilmemelidir. Çünkü müslümanların günahlarını saklamayı emreden müslim hadisinin hük­mü vacib değil menduptur. Binaenaleyh, bir müslümanın gizli b ir suçunu bilen onu hakime haber verse günahkar olmaz. Ancak bu hüküm fitne ve fasetçılığıyla tanınmış kimseler hakkındadır. Bir defa bir suç işleyerek tevbe eden ve bir daha yapmayan kimsenin kusurunu gizlemek icabeder. Çünkü fesatçının kusurunu gizlemek, onu daha başka fitne ve fesatlar çıkarmaya teşvik olur. Bir defe suç işleyenin hali ise böyle değildir.

Buraya kadar verilen izahat suç işlendikten sonraya aittir. Onu işlerken görenin hükmüne gelince, menetmeye iktidarı olursa derhal müdahelede bulunarak menetmesi vaciptir. Çünkü bu müdahale münkeri yasaklamak de­mektir. MUdahale etmemekse helal değildir. Mesela hırsızı birinin malını ça­larken görenin mal sahibine haber vermesi icabeder aksi takdirde hırsıza yar­dım etmiş olur.

  1. Seleb Düşmanı Öldürene Verilir
  2. …Ebû Katade’den; Dedi ki: Huneyn (harbi) yılında Rasû-Iullah (s.a) ile birlikte (savaşa) çıkmıştık. Biz düşmanla karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. O sırada müşriklerden bir adamın müslümanlardan birini altına aldığını gördüm ve hemen arkasından dolanıp yanına vardım ve kılıçla boynuna vurdum. Bunun üzerine (o kafir) beni yakalayarak öyle bir sıktı ki onun bu sıkışından ölümün kokusunu duydum. Sonra (aldığı yaradan ötürü) ölünce beni bırakı­verdi. Derken Ömer b. Hattab ile karşılaştım ve kendisine;

Bu insanlara ne oluyor (da böyle bozguna uğruyorlar) dedim.

Allah’ın işidir, diye cevap verdi. Sonra (bozguna uğrayan) halk geri dönüp geldi. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de oturdu ve;

“Her kim birini öldürür de onu öldürdüğüne dair bir delili olursa Ölenin üzerindeki eşya ona aittir.” buyurdu. Bunun üzerine ayağa kalk­tım ve;

Bana kim şahitlik edecek? dedim. Ve oturdum. Sonra (Fahr-i kainat efendimiz);

“Her kim birini Öldürür de onu öldürdüğüne dair bir şahidi bu­lunursa ölenin (üzerinde bulunan) eşyası öldürene aittir.” (diyerek) bu sözünü ikinci defa tekrarladı. Bunun üzerine ben (tekrar ayağa) kalkıp;

Bana kim şahidlik edecek dedim ve tekrar oturdum. Sonra (Hz. Peygamber bu sözünü üçüncü defa (olarak tekrar) söyledi. Ben de (yine) ayağa kalktım. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem;

“Ey Ebu Katade sana ne oldu?” dedi ben de (başımdan geçen) olayı kendisine anlattım. Topluluktan bir adam;

Ey Allah’ın Rasulü (Ebu Katade) doğru söyledi. Bu Ölen kişinin zati eşyası da benim yanımdadır bu eşyadan (payına düşeni kendisine ‘vererek gerisini de bana bırakarak onu razı et, diye seslendi. Bunun üzerine Ebu Bekr es-Sıddık:

Hayır vallahi bu olmaz. Hiç Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sel­lem, Allah ve Rasulünün yolunda savaşan Allah arslanlarından bir ars-lanın hakkını çiğneyerek onun eşyasını sana verir mi? dedi. Rasûlul­lah salallahü aleyhi ve sellem de (Bana şahitlik eden Ebû Bekir’i tasdik ederek)

“Doğru söyledi. Bunu ona ver” buyurdu ve bana verdi. Sonra zırhı sattım da onunla beni Seleme (kabilesin) de bir bahçe aldım. İşte İslamda ilk edindiğim mal budur.[286]

Açıklama

Huneyn Mekke’ye üç mil uzaklıkta bir vadidir. Burada hicretin sekizinci yılında müşriklerle müslümanlar ara sında harb olmuş, müslümanlar çokluklarından dolayı gurura kapıldıkları için harbin başında bozulmuşlar, fakat sonra Allah üzerlerine sekinet ve yar­dımcı melekler indirerek kafirlerin cezasını vermişti. İşte Ebû Katade’nin “Bu insanlara ne oldu?” demesi bozulduklarına şaştığı içindir. Bazılarına göre bu sözün manası: “Etu bozgundan sonra acaba halleri ne olacak?” demek­tir. Buna mukabil Hz. Ömer’in: “Allah’ın emri” diye cevap vermesi “Al­lah’ın emri geldi” yahut: “Allah’ın emri galibtir, Netice Allah’tan korkan­ların lehinedir.” manasınadır.

Bu gazada müslümanlar genel bir bozguna uğramadılar. Resûl-i Ekrem (sallalahü aleyhi ve sellem) ile mü’minlerden bir grup yerlerinden ayrılma­mışlardı. Bu hususta meşhur hadiseler vardır ki, yeri geldikçe görülecektir. Nevevi diyor ki: “Peygamber (s.a.) bozguna uğramıştır demenin doğru ol­madığında, müslümanların görüş birliğine vardıkları nakledilmiştir. Onun hiç bir yerde bizzat yenildiğini hiç bir kimse rivayet etmemiştir. Bilakis sa­hih hadisler daima ikdam ve sebatını isbat etmektedir.

ifadesi bütün rivayetlerde bu şekilde tesbît edilmiştir. Hat-tabî ile lisân ulemâsı ise, bunun raviler tarafından yanlışlıkla yapılmış bir değişiklik olduğunu, doğrusunun şeklinde olması gerektiğini ve bunun lâ vallahi manâsında yemin olduğunu söylemişlerdir.[287]

Cumhur; Selebi: Savaşçının yanında taşıdığı giyecek, silah ve diğer eş­yalarıdır, şeklinde tarif etmiştir. Ahmed’e göre savaşan kişinin hayvanı selebten’sayılmaz. Şafii’ye göre ise seleb, silahtan ibarettir. Yani savaşçının beraberinde bulunan diğer eşya selebe dahil değildir. Bu hadislere göre sa­vaşta müslüman mücahidin öldürdüğü düşman üzerinde ve beraberinde bu­lunan eşya selebe dahil değildir.

Bu hadislere göre savaşta müslüman mücahidin öldürdüğü düşman üze­rinde ve baraberin,de bulunan eşya ganimet malına dahil edilmeyip öldüren mücahide verilir;.

Tirmizi, Ebu Katade(r.a.)’nin hadisini rivayet ettikten sonra; “Peygamber (Aleyhi’s-salatü ve’s-selam)’in ashabından ve başkalarından teşekkül eden alimlerden bir grub bu hadisle amel etmişlerdir. Evzâî, Şafiî ve Ahmed’in fetvaları da böyledir. İlim adamlarından bazıları da, “Devlet başkanı Se-leb’den beşte bir hisseyi çıkarabilir, yani dilerse seleb’in beşte dördünü öl­düren mücahide verir ve kalan beşte birini uygun gördüğü yolda harcayabi­lir.” demiştir. Tuhfe yazarının beyanına göre Hanefiler ile Malikiler: “kafi­ri öldüren mücahid, selebi alma hakkına sahip değildir. Ancak devlet baş­kanı selebin öldürene ait olduğunu söylemişse o zaman seleb öldürenin hakkı olur,” demişlerdir.

Tuhfe yazarı bu arada şöyle der: “Cumhura göre öldüren mücahid, se­lebi alma hakkına sahiptir. Mücahidlerin başında bulunan kumandan sele­bin öldürene ait olduğunu önceden söylemiş olsun veya olmasın netice de­ğişmez. Cumhur bu görüşünde Ebû Katade (radıyallahü anh)’ın hadisine da­yanır. Açık olan hüküm de budur.[288]

Bazı Hükümler

  1. “Seleb yani öldürülen kimsenin üzerindeki eşya, ganimetin aslındandır, beşte birden değildir, diyen­ler bu hadisle istidlal etmişlerdir. Çünkü Peygamber (s.a.)’in Hz. Ebû Kata-deye bu eşyayı vermesi, ganimetin taksiminden önce idi. Fakat Hanefilerle İmam Malik bu istidlale cevap vermiş: “Hadis size değil, bize hüccettir. Zi­ra bu konuşma harp bitip ganimetler toplandıktan sonra olmuştur ki, o hal­de gazilerin hakkı olan beşte birin dördü ayrılmış olur. Binaenaleyh selebin beşte birden sayılması icabeder.” demişlerdir. Kurtûbî ise; “Bu hadis Malik ile Ebû Hanife’nin görüşlerinin sahih olduğuna en büyük delildir, “demiştir.
  2. tabiri yemindir.
  3. Kumandandan istenilen bir şeyi onun cevabını beklemeden yardım­cısı verebilir. Nitekim Hz. Ebu Bekr böyle yapmıştır.
  4. Öldürdüğü düşmanın üzerinden eşyayı almak isteyen gaziye bu eşya­nın beyyinesiz verilip verilemeyeceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir grup ulema, beyyine. mutlaka lâzımdır. Delilleri bu hadistir. Leys, İmam Şafii ve cemaatin görüşü budur. Evzai ise beyyineye gerek olmadığını söylemiştir.
  5. Seleb, düşmanı öldüren gazinin hakkıdır, velek ki, bir kadın öldür­sün. Başında bulunmak kafi değildir. Ebû Sevr ile ibnü’l-Münzîr’in görüşle­ri böyle. Cumhura göre ise, bunun şartı, öldürülen kimsenin harb eden as­ker olmasıdır. İbn Kudâme: “Öldürülenlerin üzerlerindeki eşya alınarak çıplak bırakılmaları caizdir” demiş Sevri ile İbn Münzîr bunu kerih görmüş­lerdir.[289]
  6. …Enes b. Malik’den; dedi ki Rasûlullah (s.a.) Huneyn (sa­vaşı) günü;

“Kim bir kâfiri öldürürse eşyası onundur.” buyurdu. O gün Ebû Talha yirmi kişi öldürdü ve onların (üzerlerinde) bulunan şahsi eşya­larını aldı. Ebû Talha (o gün orada karısı) Ümmü Süleym ile karşılaş­tı. Ümmü Süleym’in elinde bir hançer vardı. Ebû Talha ona:

Ey Ümmü Süleym yanındaki şey nedir? dedi. Ümmü Süleym de:

Allah’a yemin olsun ki eğer bana o düşmanlardan biri yaklaşa­cak olursa bununla karnını yarmak istiyorum, diye karşılık verdi. Ebû Talhâ da bunu Rasûlullah (s.a.)’a haber verdi.[290]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis hasendir. Biz bu hadisle (savaşta) hançer kullanmanın caiz olduğunu belirtmek istedik.[291]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, savaşta düşmanın silah, at, elbise gibi eşyasının, onu öldüren gaziye ait olduğunu söyleyen ulemanın delilidir.

Hanefî ulemâsından îbn Abidin’in beyânına göre bu hadis-şerifte ge­çen kâfir kelimesinin kapsamına harpte öldürülmeleri caiz olan kâfirler girinektedir. Bu bakımdan bu ifâde içerisine kafirlerin kiraladıkları askerler,kafir olan tacirler, efendilerine hizmet eden köleler, dar-ı harbe kaçmış olan mürtedler veya zimmîler, harb edemese bile hasta ve yaralı olan kafirler, rey sa­hibi veya çocuğu olması umulan yaşlı kafirler girer. Çünkü bunların öldü­rülmeleri caizdir. Bir müslüman kafirlerin safında savaşan müslümanı öl­dürse, öldürülen müslümanın eşyası öldüren müslümanın olamaz. Çünkü her ne kadar kafirlerin safında savaşan müslümanın öldürülmesi caiz ise de eş­yası ganimet olmaz. Hükümdara isyan eden müslümanların malları ganimet olmadığı gibi ancak kafirlerin safında savaşan müslümanın eşyası kafirlerin blup o eşyayı müslümana ariyet olarak vermişler ise bu takdirde bu müslü­manın eşyası Öldüren müslümanın olur.[292]

Bu mevzuda Bidâyetü’l-Müctehid isimli eserde de şu satırlar yer almak­tadır: “İmamın ganimetten, istediği kimseye payından fazlasını vermesi ko­nusunda ulemâ caizdir görüşünde birleşmiştir. Fakat hangi şeyden ve ne ka­dar verebildiği, bu konuda savaştan önce herhangi bir kimseye söz verebilip veremeyceği bir kimsenin öldürdüğü kişinin üzerindeki eşyanın imam tara­fından kendisine verilmese bile bu eşya üzerinde hakkı olup olmadığı mev­zularında ayrılığa düşmüşlerdir ki, bunlar bu bab’ın dört ana meselesidir.

Birinci mesele:

Kimisi: İmam herhangi bir kimseye hissesinden fazla olarak ancak Beytül-mal’ın hissesi olan ganimetin beşte birinden verebilir” demiştir, tmam Ma­lik te buna kaildir. Kimisi: “Ancak kendi payı olan beşte birin beşte birin­den verebilir” demişlerdir. İmam Şafiî de bu görüşü seçmiştir.

Bazıları da; “Ganimetin mecmuundan çıkarır” demiştir. İmam Ahmed ile Ebu Ubeyd de bu görüşe sahiptirler. Ulemâdan kimisi de; “İmam isterse ganimetin hepsini istediği kimseye verebilir.” demiştir. Bu ihtilâfın sebebi; “Biliniz ki ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, peygambere, yakın arka balara, öksüzlere, muhtaçlara ve yolculara aittir.”[293] ayet-i keri­mesi yle “Sana ganimetlerin hükmünü sorarlar. De ki: Ganimetler Allah’ın ve Paygamberinindir (istediklerine verebilirler).)Şu halde Allahtan korkun da bunun için aranızda bulunan gerginliği kaldırın.”[294] ayeti arasında zıtlık var mıdır, yok mudur? diye ihtilaf etmeleridir.

Birinci ayet, ikinci ayeti neshetmiştir, diyenler: “Her hangi bir kimseye hissesinden fazla olarak verilen şey, ancak ganimetin beşte birinden veya beşte birinin beşte birinden verilebilir” demişlerdir.

Bu iki ayet arasında zıtlık yoktur ve ayetlerin ikisi de muhayyerliği ifa­de ederler, yani imam isterse, gamimetin hepsinden verir, isterse kimseye fazladan bir şey vermez de ganimetin beşte dördünün tamamını askerlere verir, diyenler: “Fazla olarak verilen şey ganimetin toplamından verilebilir” de­mişlerdir. Bu ihtilafın sebeplerinden biri bu mevzudaki hadîslerin çeşitli ol­masındandır. Zira bu mevzuda iki hadis bulunmaktadır. Biri; imam Malik’in İbn Ömer’den “Rasulullah (s.a.v) bizi Necit tarafına gönderdi, ganimet olarak bir çok develer ele geçirdik. Her birimize on iki deve düştü. Bundan başka her birimize ayrıca birer deve daha verildi.” mealinde rivayet ettiği hadistir. Bu hadis fazladan ve/ilen develerin, ganimet taksim edildikten sonra kendi­lerine verildiğini göstermektedir. İkinci hadisde, Habip b. Mesleme’nin “Ra-sûlullah (s.a.)’in seriyelere savaşa çıkarken ganimetlerin beşte birini ayırdık­tan sonra, kalanın dörtte birini ve dönüşlerinde de beşte birini çıkardıktan sonra üçte birini verirdi” mealindeki hadisidir.

İkinci Mes’ele

Ganimetten hisselerden fazla vermenin cevazına inananlar, fazla ola­rak ne verilebilir? diye ihtilaf etmişlerdir. Kimisi: “Habib b. Mesleme’nin hadisinde geçtiği üzere ganimetin üçte ya da dörtte birinden fazla verilemez” demiştir. Kimisi de yukarıda geçen Enfal süresindeki ayetin mensuh olmadı­ğına ve âmm manasında olduğuna kail olup “imam seriyyeye ganimetin ta­mamını da verse caizdir” demiştir. Ayetin, Habip b. Mesleme’nin hadisi ile tahsis edildiğine inananlar ise: Üçte veya dörtte birinden fazla verilemez.” demişlerdir.

Üçüncü Mesele

İmam, savaştan önce herhangi bir kimseye, ganimet vereceği vaadinde bulunup bulanamayacağı hususunda da ihtilaf edilmiştir.İmam Malik, bu­nu mekruh görmüş bir gurup ta caizdir demiştir. Bu ihtilafın sebebi, savaşın gayesinden anlaşılan mana ile hadisin zahiri arasında bulunan zıtlıktır. Çünkü savaştan gaye, Allah rızasını kazanmak ve Allah’ın dinini yüceltmek oldu­ğuna göre, İmam birisine ganimet vereceğini va’dettiği zaman, o adamın ka­nını dünyevi bir maksat uğruna heder edeceği endişesi başgösterir. Bunun cevazını gösteren hadis ise yukarıda geçen Habip b. Mesleme’nin hadisidir. Zira bu hadiste “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz seriyelere ganimetlerin dört­te ya da üçte birini verirdi” denilmektedir. Bu ise savaşa teşvikten başka bir şey değildir..

Dördüncü Mesele:

Kişiye, öldürdüğü şahsın (seleb denilen) üzerindeki eşyasının (imam ver­mezse) düşüp düşmediğinde ihtilaf etmişlerdir. İmam Malik: “Savaş bittik­ten sonra maktulün selebini eğer İmam onu öldürene vermezse ona düşmez” demiştir. İmam Ebu Hanife ile Süfyan-ı Sevri buna kaildirler.

İmam Şafiî, İmam Ahmed, Ebu Sevr, İshak ve seleften bir grup: “İmam, kendisine verse de vermese de öldürdüğü kimsenin selebi ona aittir.” demişlerdir. Ancak bunlardan kimisi, selebin kendisine düşmesi için, maktul sa­vaşırken maktulu öldürmesini şart koşmuş ve “Eğer maktulu, kaçarken öl­dürürse selebi ona düşmez” demiştir. İmam Şafii buna kaildir. Kimisi de, selebin kendisine düşmesi için maktulu savaş başlarken ya da biterken öl­dürmesini şart koşmuş ve: “Savaşın hengamesi sırasında öldürülen kimse­nin sebebi öldürene düşmez.” demiştir. Bunu da Evzâî söylemşitir. Kimisi de : “Seleb öldürene aittir. Fakat imam Selebi çok görürse taksim edebilir’ demiştir.

Bu ihtilafın sebebi, Peygamber (s.a.) Efendimizin Huneyn savaşının kar­gaşası dindiği sırada buyurduğu : “Kim bir kimseyi öldürüşe onun selebi onundur” hadisinin iki ihtimal mana taşımasındandır. Zira peygamber (s.a.) Efendimiz, bunu bir fetva olarak söylemiş olabildiği gibi, bir hüküm olarak da söylemiş olabilir. İmam Malik’e göre, hadisin bir hüküm olma ihtimali daha kuvvetlidir. Çünkü ona göre, Peygamber (s.a.) Efendimizin bunu baş­ka savaşlarda ne söylediği, ne de bununla hükmettiğ sabit olmamıştır. Eğer fetva olursa yukarıda geçen Mâide suresinin 41. ayet-i kerimesi ile çelişir. “Eğer ölenin çocuğu olmayıp da ana ve babası ona varis olurlarsa terekesin­den anasına üçtebir düşer.[295] ayet-i kerimesinden, nasıl terekenin geri kalan üçteikisinin ölünün babasına düşdüğü anlaşılıyorsa, bu ayetten de ganime­tin geri kalan beştedördünün ganimet ele geçiren askerlere düştüğü anlaşıl­maktadır. Ebû Ömer: Bu söz Peygamber (s.a.) efendimizden, Huneyn sava­şından başka Bedir savaşında da işitilmiştir.” demiştir.

Hz. Ömer’den de: “Peygamber (s.a.) Efendimiz zamanında selebi tak­sim etmezdik” diye söylediği rivayet olunmuştur.

Ebu Davud da Avfb. Malik el-Eşcai ile Halid b. Velid’ten: “Peygam­ber (s.a.) Efendimiz maktulün selebini katile verirdi” diye rivayet etmekte­dir, îbn Ebi ŞeybedeEnes b. Malik’ten “Bera b. AzıpDaresavaşındaMer-zuban’ı atı üzerinde mızrakla öldürdü ve Merzubanın selebi otuzbin dirhe­mi buldu. Bunu öğrenen Hz. Ömer Ebû Talha’ya “Biz selebleri taksim et­medik. Fakat Merzubanın selebi büyük bir meblağ tuttuğundan taksim edil­mesinin gerektiği kanaatindeyim dedi.” diye rivayet etmiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Sîrîn’den: “Enes b. Malik bana: Bu, islamiyette ilk taksime tabi tutulan selebtir dedi” diye rivayet etmiştir. Miktarı çok ve az olan selepler arasında ayırım yapanlar, buna dayanmışlardır. Âlimler, sele­bin ne olduğu hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Kimisi: “Maktulun üzerinde bulunan bütün şahsi eşyası selebtir” demiştir. Kimisi: “Eğer bu eşya arasın­da altun ve gümüş bulunursa bunlar selebe girmezler” demiştir.[296]

Bazı Hükümler

  1. Kafir olan düşmanın silah, at ve elbise gibi zati eşyası; onu öldüren gaziye verilir.
  2. Harpte hançer kullanmak caizdir.[297]
  3. Devlet Reisi Uygun Gördüğü Takdirde Bir Gaziye Öldürmüş Olduğu Kafirin Zati Eşyasını (Selebini) Vermeyebilir At Ve Silah Da Selebten Sayılır
  4. … Avf b. Malik el-Eşcaîden demiştir ki:

Zeyd b. Harise ile birlikte Mûte savaşına çık (mış) tim. Yemen halkından gönüllü bir asker de bana arkadaş olmuştu. Yanında bir de kılıcı vardı. Derken müslümanlardan bir asker bir deve kesti. Gö­nüllü asker de onun derisinden bir kısmını ondan istedi. O da isteğini ona verdi. O gönüllü de bu deriden bir nevi kalkan şeklinde bazı şey­ler yaptı. Yola koyulduk ve bir rum topluluğuyla karşılaştık. Onların arasında altın yaldızlı bir eğeri olan al bir at üzerinde birisi vardı. Bu rum askeri, müslümanlara müthiş bir şekilde saldırıyordu. O sırada gönüllü asker onu (vurmak) için bir kayanın arkasına oturdu. Rum askeri onun yanına varınca hemen (harekete geçip) atının ayaklarını kesti. Bunun üzerine rum askeri atından düştü. Gönüllü müslüman asker de üzerine çullanarak onu öldürdü ve atıyla silahım ele geçirdi. Aziz ve Celil olan Allah müslümanlara (zafer kapılarını) açınca Halid b. Velid, o gönüllüye (birisini) gönder (ip yanına çağır) di ve (elinde bulunan) selebin bir kısmını (ondan) aldı. (Daha sonra ravi) Avf (söz­lerine devam ederek şunları) söyledi. Bunun üzerine Halid’in yanına varıp “Ey Halid sen Rasûlullah (s.a.)in, selebin katile ait olduğuna dair hüküm verdiğini bilmiyor musun?” dedim. O da “Evet, (biliyo­rum) fakat ben bu (kadar) selebi (onun için biraz) fazla buluyorum” diye cevap verdi. Ben de:

Ya bunu ona geri verirsin ya da seni Rasûlullah (s.a.)’in yanında cezalandırırım.” diye (onu) tehdid ettim (Fakat selebi) ona geri ver­meye yanaşmadı. Derken (ikimiz) Rasûlullah (s.a.) in yanında bir araya geldik. Ben Hz. Peygambere gönüllü askerin macerasını ve Halid’-in (ona) nasıl muamelede bulunduğunu anlattım. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.):

Ey Halid! Seni bu harekete sevkeden (sebep)nedir?” diye sordu (Hz. Halid de)

“Ey Allah’ın Rasulü bu (selebi onun için biraz) fazla buldum” cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (Hz. Halid’e)

“Ey Halid ondan aldığını ona geri ver.” buyurdu. Ben de (bu­nu duyunca Halid’e)

“Al işte(dediğimi) yaptım mı ey Halid” diye karşılık verdim. (Bu sözümü işiten) Rasûlullah (s.a.):

Bu nedir? dedi. Ben de ‘Halidle aramızda geçen münakaşayı) kendisine anlattım. Rasûlullah (s.a) (bana) öfkelendi ve

“Ey Halid (bu selebi) ona iade etme (dedi ve bana hitaben)siz kumandanlarımı bana bırakır mısınız hiç?Oysa onların işlerinin en te­miz olanı sizin olur, bulanık oluna da kendi üzerlerinde kalır” buyurdu.[298]

Açıklama

Hadis âlimlerinden Hattâbî, bu hadisle ilgili olarak şunları söylüyor.Bu hadis-i şerifte atın da seleb sayılması gerektiği, az olsun veya çok olsun düşman askerinin üzerinde bulunan zati eşyanın (selebin) onu öldüren müslüman askere verilmesi lazım geldiği ve se-lebden, Rasûlullah (s.a.)’a akrabalarına, fakirlere, öksüzlere ve yolda kal­mışlara verilmek üzere beşte bir hissenin ayrılması icabetmediği ifade edil­mektedir. Çünkü Hz. Peygamberin; Hz. Halid’e Yemenli askerin, öldürmüş olduğu askerden aldığı zati eşyanın tümünü kendisine iade etmesini emret­mesi, bunu ifade eder. Fakat Hz. Peygamberin sonradan Hz. Avf b. Ma-lik’in Hz.Halid b. Velid’e karşı takındığı saygısızca tavrı öğrenince, hükmün­den dönüp Hz. Halide sözkonusu selebi, Yemenli askere iade etmemesini em­retmesi ise, hem Hz. avf b. Maliki te’dib etmek ve hem de halkın kuman­danlara karşı haksız bir şekilde saygısızlık yapmalarına imkan vermemek, kumandanlara isyan ve saygısızlık yolunu kapamaktır.

Esasen Hz. Halid b. Velid, bu mevzuda kendi içtihadıyla hüküm ver­mişti. Bu ictihad hatalı da olsa, Hz. Peygamber daha büyük hataları ve bü­yük tehlikeleri önlemek maksadıyla Hz. Halid’in bu içtihadını tasvib ederek içtihadının uygulanmasını emretti. Aynı zamanda Hz. Peygamber, bu tutu­muyla Hz. Avf b. MalikM de bir nevi cezalandırmış oldu.

Hz. Peygamber, bu hükmü vermeden önce, selebini elinden almak iste­diği Yemenli askere kendi hissesinden onu razı edecek kadar mal vermek su­retiyle onun gönlünü almış olması da düşünülebilir. Metinde geçen ,

“Oysa onların işlerinin en temiz olanı sizin olur, bulanık olanı da ken­di üzerlerinde kalır.” cümlesiyle Hz. Peygamber, halk her şeyin iyisini ve hoş olanını yer, içer rahatına bakar, çileyi ise amirler çeker, ganimet malla­rını onlar toplar ve yerli yerince sarf ederler, halkı onlar korur, idare ederler sonra bu hususta bir soruşturma olursa hesaba yine onlar çekilir, demek is­temiş olabilir.[299]

Bazı Hükümler

  1. At da selebden sayılır.
  2. SeleD az olsun, çok olsun, sahibini öldüren müslüman askere aittir.
  3. Bir hükmün hiç uygulanmaya konmadan önce neshedilmesi caizdir.
  4. Hz. Peygamberin gazab halinde hüküm vermesi caizdir. Diğer insan­ların gazab halinde hüküm vermeleri, tenzihen mekruhtur.[300]
  5. …(Musannif) Ebu Davud dedi ki: Bize Ahmed b. Hanbet (in) haber verdi (ğine göre) el- Velid (b. Müslim el-Kureşî şöyle) demiş­tir. : Ben, şu (bir numara önce geçen) hadisi Sevr (b. Yezid) ‘e sordum. ( O da) Bana, Halid b. Ma “den Cübeyr b. Nüfeyr (Cüber ibn Nüfeyr’-in) babası Avf b. Malik el-Eşcaî kanalıyla bu hadisin bir benzerini nakletti.[301]

Açıklama

Bezlü’l-Mechûd müellifi Şeyh Halil Ahmed’in açıklamasına göre; bu hadisin senedinde Cübeyr b. Nüfeyr’den sonra geçen “babasından” kelimesi bazı nüshalarda yoktur. Gerçekten de bu kelimenin bulunmaması gerekir. Çünkü Cübeyr, babasından hiç hadis rivayet etmemiştir. Esasen bu kelime Sünen-i Ebu Davud’un Mısır nüsha­sında ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yoktur. Bu ilave bazı katipler tarafından yazılmış olsa gerektir.

Bu hadisle ilgili diğer gerekli açıklamalar, bir önceki hadisin şerhinde geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[302]

  1. Selebden Hazine İçin Beşte Bir Hisse Ayrılmaz
  2. …Avf b. Malik el-Eşcaî ile Halid b. Velid’den rivayet edil­diğine göre Rasûlullah (s.a.) (maktulün) eşya (sı) nın (tümüyle onu) öldürene ait olduğuna ve bu eşyanın (beşte birinin hazineye konması için) beştebirinin ayrılmayacağına hükmetmiştir.[303]

Açıklama

Bilindiği gibi seleb; bir kimsenin üzerindeki elbisesi, silahı, parası ve bindiği hayvan ile bunun üzerindeki eşyasıdır.[304]

Mevzumuzla ilgili bu hadis-i şerif, savaş esnasında bir kafiri öldüren mü­cahidin bu kafirin selebinin tümüne malik olacağını ve diğer ganimetlerden Allah’a peygambere yakın akrabalara, öksüzlere, muhtaçlara ve yolculara verilmek üzere ayrılan beştebir hissenin[305] selebden ayrılması gerekmediğini selebin olduğu gibi onun sahibini Öldüren mücahide verilmesi icabettiğini ifade etmekte ve dolayısıyla “Seleb bölünmeden olduğu gibi mücahide verilir” diyen Hanefi âlimlerinin görüşünü teyid etmektedir. Çünkü Hanefi ulema­sının görüşüne göre; bir kumandanın “Her mücahid harp sahasında Öldüre­ceği düşmanın selebine nail olsun” diye, askerleri harbe teşvik etmesi caiz­dir. Böyle bir emre uyarak düşman askerini öldüren bir mücahid, onun sele-binden sayılan mallarının tümüne sahip olur. Buna diğer gaziler iştirak ede­mezler.”[306]

Ancak daha önce de açıkladığımız gibi , Maliki ve Hanefi ulemasına göre; mücahidin bu selebi hakkedebilmesi için kumandanın harp bitmeden önce herkesin ele geçirdiği selefin kendisine ait olacağını ilan etmesi gerekir. İmam-ı Malik’e göre; Devlet reisi isterse bu selebin tümünü mücahide verir, dilerse beşte birini beytü’l mal için alır. Kadı İsmail de bu görüştedir. İshak’tan rivayet edilen görüşe göre; eğer seleb çok ise devlet reisi beşte birini alabilir. Mekhûl ile es-Sevriye göre devlet reisi mutlak surette beşte birini alır. Bu hususda İmam Şafiî’den iki görüş rivayet edilmiştir. Seleb’in beşte birinin bö­lüneceğini söyleyenler, “Biliniz ki ganimet olarak aldığınız şeylerin beştebiri Allah’a, peygambere, yakın akrabalara, öksüzlere, muhtaçlara ve yolculara aHtir.”[307] ayetinin genel hükmüne dayanmışlardır.[308] Bezlül Mechûd yazarı­nın açıklamasına göre İmam Ahmed’e ve İmam Şafii’nin meşhur olan görü­şüne göre de, selebden beytü’1-mal için beşte bir hisse bölünemez. İmam Ma­lik’e göre ise, mücahidin hak ettiği seleb, aslında ganimetten olmayıp hu­mustan verildiğinden ondan ayrıca bir humus ayırmak gerekmez.[309]

Şurasını da belirtmek isteriz ki; Avn’el-Ma’bûd yazarının ifadesine gö­re; bu hadis-i şerifin senedinde İsmail b. Ayyaş bulunmaktadır. Bu ravi; ha­dis âlimleri tarafından tenkid edilmiştir. Bu hadis senedi cihetiyle cerh edil m -kiştir.[310]

  1. Çökertilmiş Yaralı Bir Düşmanı Öldüren Kimse Onun Selebinin Bir Kısmını Alabilir
  2. …Abdullah b. Mes’ûd’dan rivayet olunduğuna göre: “Bedir (savaşı) günü Rasûlullah (s.a.) Ebu Cehl’in kılıcını neflolarak bana verdi.” (bu hadis İbn Mes’ud’dan nakleden ravi der ki) Onu (Abdullah b. Mes’ûd) öldürdü, (ama onu esas yaralayarak çö­kertenler Muavviz İbn Afra ile Muaz b. Afra’dır)[311]

Açıklama

“Nefl” kelimesi; lugatta ziyade manasına gelir.

Fıkıhta ise, gazilere ganimetteki hisselerinden faz­ladan verilen mala denir.

Bu hadis, bir kimsenin yaralayarak çökertmiş olduğu düşman askerini öldüren mücahidin o kafirin selebini alabileceğine delalet etmektedir. Bilin­diği gibi Ebû Cehl’in kafasını keserek ölümünü gerçekleştiren Abdullah b. Mes’ud (r.a.) ise de, aslında onu yaralayarak çökerten ve kendini müdafaa edemez hale getirenler; Muavviz b. Afra ile Muaz b. Afra isimli iki kardeş­tir. Rasûli zişan efendimiz, Ebû Cehl’in kılıcını İbn Mes’ûd (r.a.) e vermiş­tir. Bu hadisin sonunda bulunan “Onu (Abdullah b. Mes’ûd) öldürdü.” cüm­lesinin bu hadisi Hz. İbn Mes’ud’dan rivayet eden Ebu Ubeyde’ye ait bir söz olmasi ihtimali bulunmakla beraber Hz. tbn Mes’ud’un yukarıdaki cüm­lelerinden ayrı olarak, başlıbaşına ilave ettiği veya iltifat yoluyla söylediği bir cümle olması ihtimali de vardır. Avnu’l-Ma’bud yazarının el-Münziri’den naklettiğine göre, Ebû Ubeyde, aslında babası İbn Mes’ud (r.a.)’den hiç ha­dis işitmemiştir. Binaenaleyh bu hadis münkatıdır.

Bu hadisi şerif, Müslim’in sahihinde geçen “…Onu ikiniz de öldürmüş­sünüz, buyurdu ve Ebû Cehl’in üzerindeki eşyanın Muaz b. Amr b. el-Cemuh’a verilmesine hükmetti.”[312] mealindeki hadis-i şerife aykırıdır. Çün­kü mevzuumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, Rasû!-ü Ekrem’in, Ebû Cehl’in kılıcını İbn Mes’ud’a verdiği ifade edilirken Müslim’in rivayet ettiği hadiste, Muaz b. Amr b. el-Cemuh’a verdiği ifade ediliyor.

Bezlü’l-Mechûd yazan bu mesele ile ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:

“Önce şurasını belirtmek isteriz ki, Ebu Davud hadisi münkatıdır. İkinci olarak; Zeylai’nin de Na,sbu’r-Raye’de ifâde ettiği gibi, eğer Ebû Dâvûd ha­disinde ifadeedildiği gibi maktulün selebi onu yaralayana verilmeyip de öl­dürenlere verilseydi, o zaman Hz. Peygamberin Ebû Cehl’in selebini Afra isimli bir kadının oğlu olan Muaz ile Muaz b. Amr arasında bölüştürmesi icabederdi. Çünkü Buhari ile Müslim’in rivayetlerinde, Ebû Cehl’i bu iki gen­cin öldürdüğü ifade ediliyor. Yine Müslim ile Buhari’nin rivayetlerinde Hz. Peygamberin Ebû Cehl’in selebinin tümünü Muaz b. Amr’e verdiği ifade edil­mektedir. Bu uygulama birkaç kişi tarafından öldürülmüş olan bir maktu­lün selebinin bunlardan hangisine verileceği hususunun devlet reisine bıra­kıldığını, binaenaleyh devlet reisinin bu selebi istediği kimseye vermekte muhayyer olduğunu ortaya koyar. Beyhaki ise el-Ma’rife adlı eserinde Hz. Pey gamberin bu tatbikatı Bedr muharebesinde ele geçen ganimetlerle ilgili özel bir tatbikattır. Çünkü yüce Allah, Bedr savaşında elde edilen ganimetlerin Hz. Peygambere ait olduğunu ve onu dilediği gibi taksim etmekte serbest bulunduğunu, Kur’ân-ı Kerim’in de açıkça bildirmişti. Hz. Peygamber Bedr ganimetlerini dilediği gibi dağıttı, hatta savaşa katılmayanlara bile ganimet­ten pay verdi. Sonra ganimetlerin nasıl taksim edileceğini belirleyen yeni ayetler nazil olunca, bu uygulama yürürlükten kaldırıldı ve Rasûlü Ekrem de sele-bin katile ait olacağına hükmetti. Daha sonra bu hüküm hiç değişmemek üzere yürürlükte kaldı[313] diyor.

Üçüncü olarak şunu belirtmek isteriz; aslında Ebû Cehl’in tüm selebi-nin Muaz b. Amr’in hakkı olduğu halde Hz. Peygamber onun gönlünü ya­parak sadece kılıcını, İbn Mes’ûd’a verilmesine onu ikna etmiş, sonra da kı­lıcı İbn Mes’ûd (r..a.)’a vermiş olabilir.”[314] Her ne kadar yukarıda meali­ni sunduğumuz Müslim hadisinin sonunda Ebû Cehl’i Muaz b. Amr ile Mu­az b. Afra’nın öldürdükleri bildiriliyorsa da, Müslim ile Buhari’nin ittifakla rivayet ettikleri diğer bir hadis-i şerifte onun Afra isimli bir kadının iki oğlu öldürdüğü, Müslim’in diğer bir rivayetinde de Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’un başını kestiği kaydedilmektedir. Kadı Iyaz *’ekseriyetle siyer ulemasının kavli budur” diyor.

Nevevî, bu rivayetlerin arasını bulmuş ve Ebû Cehl’in katline, bunların hepsi iştirak etmiştir. Onu müdafaadan aciz hale getiren darbeyi Muaz b. Amr vurmuş, İbn Mes’ûd can çekişirken kafasını koparmıştır, demiştir.[315]

Selebin katile verilmesiyle ilgili görüşler 2712-2718 numaralı hadislerin şerhinde geçtiğinden, burada tekrara lüzum görmüyoruz. Ancak şu kadarı­nı ilave edilim ki, yaralı bir düşman askerini öldüren mücahid, İmam Ah-med ile İmam Şafiî’ye göre maktulün selebini alamaz. İmam Malik’e göre selebin kime verileceğini tayin etme yetkisi devlet reisine verilmiştir. Hanefi-lere göre ise, düşman askeri aldığı ilk yarayla kendini savunamaz bir duru­ma düşmüşse, onun selebini onu ilk yaralayan mücahid alır. Eğer aldığı ya­ra onu güçsüz duruma düşürmemişse, ona ikinci darbeyi indirerek onu öl­düren kimse alır.[316]

  1. Ganimetler Dağıtıldıktan Sonra Savaşa Gelen Kimse Ganimetten Bir Pay Alamaz
  2. …Ebu Hureyre (nin) Said b. elrAs’a anlattığına göre, Rasûlullah (s.a.) Eban b. Said b. el-As*ı bir seriyyenin başında Medine’­den Necid tarafına gönder (miş) di. Eban b. Said ve arkadaşları (Ne-cid’den dönerlerken) Hayberi fethettikten sonra (daha) Hayber’de (bu­lunan) Rasaûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin yanına geldiler. Atla­rının kemerleri lif (ten) idi. Eban:

“Ey Allah’ın Rasûlü (elinize geçen ganimetten) bize de bir pay ayır.” dedi. Ebu Hureyre (sözlerine devam ederek hadiseyi şöyle) an­lattı: Ben de

“Ey Allah’ın Rasûlü (sakın onlara bir) pay ayırma” dedim. Eban da bana

“Ey tavşan kılıklı sen (bize) bunu (söylüyorsun) dağın tepesinden üzerimize sarkıyorsun ha? diye karşılık verdi. Peygamber Sallal-lahü aleyhi ve sellem de:

“Ey Eban otur” buyurdu ve onlara pay ayırmadı.[317]

Açıklama

Eban, Ebû Hureyre’ye “Ey tavşan kılıklı sen bize bunu söylüyorsun ha?” demekle Ebû Hureyre’nin Rasul-ü Ekrem’in huzurunda ganimetler hakkında hüküm vermek salahiyetini haiz olmadığım ve Rasul-ü Ekrem’in huzurunda onun bir hiç mesabesinde olduğunu ifade etmek ve onu haddini aşmamaya davet etmek istemiştir.

Hadis-i şerif, harpte bulunmayan kimselerin harpte elde edilen ganimetten bir pay alamayacaklarını söyleyen ulemanın delilidir. Bu mevzuda Hattâbî şunları kaydetmiştir:

İmam Ebû Hanife (r.a.)’ye göre; düşman ülkesinde iken, ganimetler da­ğıtılmadan önce, savaşmak üzere gelip de mücahitlere katılan kimse gani­mete ortak olur ve diğer gazilerle beraber ondan pay alır, yoksa alamaz.

İmam Şafiîye göre; harbe bizzat katılan ya da bilfiil mücahidlere yar­dım eden kimse, ganimetlerden pay almaya hak kazanır. Aksi halde gani­metten pay almaya hakkı yoktur. İmam Ahmed ile İmam Malik(r.a.)de bu görüştedirler.

İmam Şafiî; “Bir mücahid harp bittikten sonra daha ganimetler taksim edilmeden ölecek olursa, onun ganimetteki hissesi varislerine intikal eder.” derdi.

İmam Evzâî, Allah yolunda savaşmak üzere yola çıkan bir kimse harbe katılsa da, harbe katılmadan savaş sona erse de ganimetlerden pay almaya hak kazanır, demiştir.[318]

  1. …Ebû Hureyre’den demiştir ki:

Ben Medine’ye geldiğim sırada, Rasûlullah (s.a.) Hayber’i fethetmişti ve orada bulunuyordu. Bunun üzerine (yanına varıp kendisin­den, Hayber savaşında ele geçirdikleri ganimet mallarından) bana da pay ayırmasını istedim. Said b. el-As’in çocuğunun biri söze karışıp.

“Ey Allah’ın Rasûlü ona pay verme” dedi. Ben de “Bu (adam) İbn Kavkal’ın katilidir.” (onun sözüne itibar edilmez) dedim. Said b. el-As (in oğlu Eban) da:

“Şu tavşan kılıklı kişiye hayret ediyorum, hurma ağacının tepe­sinden üzerimize sarkıyor da yüce Allah’ın ikramda bulunduğu, fa­kat beni onun önünde rezil olmaktan koruduğu müslüman bir kişinin benim önümde ölmesinden dolayı beni ayıplıyor.” diye karşılık verdi.[319]

Açıklama

İbn Kavkal, en-Nu’man b. Kavkale b. Ahram b. Fihr b. Sa’-lebe b. Ğanem b. Amr b. Avf’dır. Musa b. Ukbe ile İbn İshak, onun Bedr savaşına katılıp Uhud savaşında şehid olduğunu, ifade etmişlerdir. Beğavünin açıklamasına göre, İbn Kavkal savaş esnasında güneş batmadan önce şehid olmayı arzu etmiş, güneş batmadan önce bu ga­yesine ermiştir. Rasulü zişan efendimiz bu hadise üzerine “Onun cennette arzu ettiği makamlara eriştiğini gözlerimle gördüm.” buyurmuştur.

Ebû Hureyre’nin metinde geçen sözlerinden anlaşılıyor ki, İbn Kavkal’ı Uhud’da Eban b. Said b. el-As şehid etmiştir. O zaman Hz. Eban b. Said henüz müslüman olmamıştı. Kendisi Hz. İbn Kavkal’ı şehid etmekle, onun şehitlik mertebesine erişmesine sebep olmuştur. Fakat orada kendisi Hz. İbn Kavkal tarafından Öldürülmüş olsaydı, imansız olarak gideceği için ebedi ce­hennemlik olacaktı. İşte Ebû Hureyre’nin “Bu (adam) İbn Kavkal’ın katili­dir.” sözlerine karşılık olarak Hz. Eban”… Yüce Allah’ın ikramda bulun­duğu, fakat beni onun önünde rezil olmaktan koruduğu müslüman bir kişi­nin benim önümde ölmesinden dolayı beni ayıplıyor” demekle bunu ifade etmek istemiştir.

Her ne kadar metinde Rasulü-Ekrem’in huzurunda cereyan eden bu mü­nakaşa, Hz. Ebû Hureyre ile Hz. Eban b. Said b. el-As tarafından başla-tıldıysa da sonradan bu münakaşaya Said b. el-As’ın da katıldığı ifade edili­yor, aslında Said b. el-As bu münakaşaya karışmamıştır. Hafız İbn Hacer’-in el-Isabe isimli eserinde de ifade ettiği gibi, ravilerden birinin yaptığı bir yanlışlıktan dolayı, Eban b. Said b. el-Âs yerine Said b. el-As ismi rivayet edildiğinden bu hatalı durum ortaya çıkmıştır. Buharî’nin rivayetinde ise bu hata yoktur.

Yine Hafız İbn Hacer (r.a), bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapı­yor: “Bu hadis-i şerifte Hz. Peygamberden ganimet isteyenin Ebû Hureyre ve ona ganimet verilmesine engel olmak isteyenin de Eban (r.a) olduğu, ifa­de edilirken bir önceki hadis-i şerifte, tam tersine Hz. Peygamberden gani­met isteyenin Hz. Eban, ona ganimet verilmesine engel olmak isteyenin de Ebû Hureyre (r.a) olduğu ifade ediliyor. Bu durum hadisin senedinde isim­lerin yanlışlıkla yerlerinin değiştirildiğini, dolayısıyla bu hadisin maklub ha­dislerden olduğunu ortaya koyar. ez-Züheylî, bu duruma bakarak, bu iki hadisten doğru olanın bir önceki hadis olduğunu, ikinci hadisin de, ona gö­re düzeltilmesi gerektiğini söylüyor.

Aslında bu hadislerde böyle yanlışlıkla isimler arasında bir değişiklik yapılması sözkonusu olmayıp Ebû Hureyre ile Hz. Eban’ın her ikisinin de ganimetten pay istemesi ve ikisinin de biribirlerine mani olmaları da ihtimal dahilindedir. Nitekim Hz. Ebû Hureyre’nin “O İbn KavkaFın katilidir” de­mesi, buna karşılık Hz. Eban’ın da Hz. Ebû Hureyre’nin ganimette hiçbir hakkı bulunmadığını ifade etmek üzere onun hakkında”… Hurma ağacının tepesinden üzerimize sarkan tavşan…” gibi sözler sarfetmesi de bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.[320]

Hanefi âlimlerden1 Şeyh Halil Ahmed, Bezlii’l-Mechûd isimli eserinde, bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor; “Eğer sen Hz. Eban ile Ebû Hureyre daha ganimetler dağıtılmadan önce düşmanla savaşmak üzere Hay-ber’e vardıkları halde, niçin kendilerine ganimetten pay verilmedi?” diye so­rarsan ben de sana şu cevabı veririm: Hanefi ulemasına göre mücahidlere yardım için savaş alanına varıp onlara katılmak isteyen bir kişinin ganimet­lerden hisse alabilmesi için ganimetler daha harp ülkesinde iken ve İslam ül­kesine taşınmadan önce onlara katılmış olması gerekir. Halbuki sözü geçen sahabiler, Hayber’de savaşan mücahidlere katılmadan önce Hayber fethe­dilmiş, İslam topraklarına katılmış, harp ülkesi olmaktan çıkmıştı. Dolayı­sıyla ganimetler harp ülkesinde değil, İslam ülkesinde bulunuyordu. Bu bakımdan ganimetten pay almaya haklan yoktu. Şafiî ulemasına göre ise, mü-cahidlere sonradan katılan kimselerin ganimetten pay alabilmeleri için savaş bitmeden önce mücahidlere katılması gerekir. Ancak Hz. Peygamberin Hz. Ebû Musa el-Eş’arî gibi bazı zatlara savaşa katılmadıkları halde Hayber ga­nimetlerinden pay ayırması, ayrı bir meseledir. Çünkü Hz. Peygamber o pa­yı onlara ya kendi payından vermiştir ya da diğer gazilerin gönüllerini ala­rak onların payından vermiştir.[321]

  1. …Ebû Musa (el-Eş’arî) den demiştir ki:

“Rasûlullah (s.a.) Hayber’i fethettiği sırada, biz de Yemen’den gelip yanına vardık. (Ganimet mallarından) bize de hisse verdi.” Ya­hut da (Ebû Musa el-Eşârî şöyle) dedi: “Ganimetlerden bize de hisse verdi. (Fakat) Hayber savaşına katılmayan kimselere ganimet malla­rından hiçbir hisse vermedi. Ancak bizim gemi halkından olan Ca’fer ile arkadaşlarına (Hayber savaşma bilfiil katılan) kimselerle birlikte hisse verdi.[322]

Açıklama

Metindeki tereddüt ve şüphe ifadesi olan yahut kelimesi metnin aslından değil ravi tarafından ilave edilmiş bir kelimedir. Ravi Hz. Ebû Musa el-Eş’arî’nin sözlerini kesin bir şekil­de hatırlayamadığı için bu şüphesini de ifade etmek maksadıyla bu kelimeyi de metine ilave etmek lüzumunu hissetmiştir.

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, aslında Şafiî ulemasına göre harp bitmeden önce, savaş alanına varıp mücahitlere katıla­madıkları için, Hanefi âlimlerine göre de ganimet malları henüz harp ülke­sinden İslam ülkesine taşınmadan önce mücahidlere katılamadıkları için, ga­nimet mallarından bir pay alamamaları gerekirdi. Onlar Hayber’e vardıkla­rı zaman orası harp ülkesi olmaktan çıkmış, İslam ülkesi haline gelmişti. Fakat

Hz. Peygamber, onlara verdiği bu hisseyi, ya kendi rızasıyla kendi hissesin­den vermiştir. Yahut da mücahidlerin rızasını alarak onların hakkından ver­miştir. Ayrıca gemi halkının Hayber’in fethinden önce oraya vardıkları için ganimetten pay almayı hak etmiş oldukları da düşünülebilir.[323]

  1. …İbn Ömer’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) Bedir (savaşı) günü (ayağa) kalarak: “Gerçekten Osman, Allah’ın ve Rasulünün yolunda hizmette bulundu. Ben de onun adına biat ediyorum.” deyip (ganimet malla­rından) ona da pay verdi. Oysa onun dışında, harbe katılmayan hiç­bir kimseye (ganimetten) pay vermemişti.[324]

Açıklama

Her ne kadar metinde Hz. Peygamberin Hz. Osmanın dışında Bedir savaşına bilfiil katılmayan kimselerin hiçbirine ganimetten hisse vermediği ifade ediliyorsa da aslında, es-Siyerü’1-Kebir isimli eserde açıklandığına göre, Hz. Peygamber bilfiil Bedir harbine katıl­mayan Hz. Osman’a Bedr ganimetlerinden pay verdiği gibi, Şam taraflarına giden Kureyş Kervanım takib etmek ve onun hakkında haber getirmekle gö­revlendirdiği Talha b. Ubeydullah ile Said b. Zeyd (r.a)’e ve Medine’den ge­len münafıklarla ilgili bir haberi tahkik etmek üzere, Medine’ye gönderdiği Ensar’dan beş mücahide de bilfiil savaşa katılmadıkları halde, Bedir gani­metlerinden hisse vermiştir. Bu mücahidler her ne kadar bilfiil savaşa katıl-mamışlarsa da aslında, bilfiil harp ülkesinde Rasul-i Ekrem’in ve tüm müs-lümanların hizmetinde bulunmuşlardır. Medine’ye gönderirken Hz. Talha ile Hz. Said’den Medine’de bulunduklarından dolayı harp ülkesinde değil, İslam ülkesinde bulundukları iddia edilemez.

Ayrıca bazı kimseler, “Allah Teâlâ hazretleri, Bedir ganimetlerinin pay­laştırılmasını Rasulünün arzusuna bırakmıştı. O ganimetlerde kimsenin hakkı yoktu. Bu sebeple Hz. Peygamber sözkonusu ganimetlerden istediği kadarı­nı istediği kimseye vermeye salahiyetli idi de onun için sözü geçen kimselere de Bedir savaşına katılmadıkları halde ganimetlerden pay verdi. Nitekim “… Ganimetler, Allah’ın ve Rasûliinündür…”[325] ayet-i kerimesi de bunu gös­terir.” demişlerdir. Siyer-i Kebir şerhinden naklettiğimiz bu ifadelerden de anlaşılıyor ki aslında Bedir savaşına bilfiil katılmadığı halde Bedir ganimet­lerinden pay alan sadece Hz. Osman değildir. Fakat Hz. İbn Ömer bundan haberi olmadığı için “Savaşa katılmadığı halde ganimetlerden pay alan sa­dece Hz. Osman’dır…” diye rivayette bulunmuştur.

Hanefi âlimlerinden Ebû Ca’fer Tahavî, bu hadisle ilgili olarak şu açık­lamayı yapıyor: *’Hz. Osman Hz. Peygamberin emriyle Medine’de kalarak ailesi Rukiyye’nin hastalığıyla ilgilenmek üzere görevlendirildiği ve bu yüz­den de katılmayı çok istediği halde bilfiil katılamadığı, Bedir savaşının gani­metlerinden hisse aldığı gibi,devlet reisinin bir başka cephede savaşmak üze­re müslümanların işleriyle görevlendirildiği bir kimse de müslümanların eli­ne geçen ganimet mallarından pay almaya hak kazanır. Kumandan, harp mal­zemesi ikmal etmek üzere İslam ülkesine geri gönderdiği kimselerle, Harbe katılmayı çok arzu ettikleri halde devlet reisinin görevlendirdiği yeri terke-demeyen ve bu yüzden de savaşa katılmayan kimseler de ganimetten pay al­maya hak kazanırlar. Her ne kadar 2723 numaralı Ebû Hureyre hadisinde Hz. Ebanı, Necd taraflarına gitmek üzere bizzat Hz. Peygamber gönderdiği halde, dönüşte ona ve arkadaşlarına Hayber ganimetlerinden pay verilme-mişse de, aslında bunun sebebi Hz. Peygamberin Hz. Eban ile arkadaşlarını savaş başladıktan sonra değil de savaş başlamadan önce göndermiş olması­dır. Bir başka ifadeyle, Hz. Eban’ı Hayber savaşına katılmaktan alıkoyan sebep kendisine Hz. Peygamberin vermiş olduğu görev değildi. İstese idi Hay­ber savaşı sona ermeden önce arkadaşlarıyla birlikte Hayber mücahidlerine katılabilirdi.

Avnü’l-Ma’bûd yazarının ifade ettiğine göre, her ne kadar konumuzu ilgilendiren bu hadis-i şerifte Bedir muharebesinin sonunda Hz. Peygambe­rin, Hz. Osman’ın gıyabında onun adına bîat aldığı ifade ediliyorsa da, bu doğru değildir. Hadisin bu kısmını bazı raviler yanlış rivayet etmişlerdir. Hz. Peygamberin kendi sağ elini sol eli üzerine koyarak Hz. Osman’ın gıyabın­da, onunla biatlaşması hadisesi, Bedir savaşında değil, Hudeybiye gazvesin­de olmuştur. Nitekim Buharı ve Tirmizi’de zikredilen şu hadis-i şerifte bu gerçeği ifade etmektedir:

“Osman b. Abdullah b. Mevhibden rivayet edilmiştir ki, Mısır halkın­dan bir adam, Beytullah’ı haccetti ve (orada) oturmakta olan bir cemaat gördü.

“Bunlar kimlerdir?” diye sordu.

“Kureyşdir” dediler.

“Şu şeyh kimdir?” diye sordu.

İbn (i Ömer) dir.” dediler. Yanına geldi ve:

“Sana birşey soracağım; şu ka’be’nin kutsiyeti hakkı için senden bana (gerçeği) söylemeni istiyorum. Uhud savaşı esnasında Osman’ın kaçtığını bilir misin?” dedi. Şeyh:

“Evet” diye cevap verdi. Adam:

“Rıdvan Matından geri kaldığını ve bu biate katılmadığını biliyor mu­sun?” diye sordu. Şeyh:

“Evet” diye cevap verdi. Adam:

“Bedir savaşından geri kaldığını ve bu savaşa da katılmadığım bilir mi­sin?” dedi. Şeyh:

“Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine adam “Allahü ekber” diye mu­kabele etti. İbn Ömer Ona:

“Gel” dedi “sorduğun hususları sana açıklayayım. Uhud günü esna­sında Osman’ın firar etmesi ise şehadet ederim ki; Osman, Allah tarafından affedilmiş ve bağışlanmıştır.[326] Bedir savaşından geri kalmasına gelince, çün­kü peygamber (s.a.)’in kerimesi Hz. Osman’ın yanında veya nikahı altında bulunuyordu. Peygamber, (s.a.v) ona “Bedir savaşına katılan kişinin seva­bına ve (ganimet) payına sahip olacaksın.” buyurmuştu. Rıdvan bi’atinden geri kalması da Mekke içinde Osman’dan daha kıymetli bir kişi olsaydı Rasûlullah (s.a) Osman’ın yerine onu gönderirdi. Rıdvan biati Osman Mekke’­ye gittikten sonra oldu. Peygamber (s.a) sağ eli için “Bu Osman’ın elidir” buyurarak, onunla (so1 elinin üzerine vurdu ve (biat) Osman içindir- buyur­du.” İbn Ömer, ona simdi bunu (izahı) da beraberinde götür” dedi.[327]

  1. Ganimetten Kadınla Köleye De Pay Verilir
  2. …Yezid b. Hürmüz’den rivayet olunmuştur ki: (Haricilerin başkanı) Necdet (b. Amir el-Harûrî), İbn Abbas’a (bir mektup) yazarak ona bazı şeylerle birlikte kölenin de ganimette bir hakkı olup olmadığım, kadınların da peygamber (s.a)le birlikte (sava­şa) çıkıp çıkmadıklarını ve onların da ganimette bir hakkı bulunup bu­lunmadığını sordu. İbn Abbas (r.a) da:

(Eğer bu adamın) Ahmakça bir iş yapmayacağından emin olsay­dım, ona mektupla cevap vermezdim- dedi (ve mektubunda ona şun­ları yazdı) “Kölelere gelince (onlara da ganimetten pay) verilirdi. Ka­dınlarsa onlar yaralıları tedavi ederler ve su verirlerdi.”[328]

Açıklama

Metinde geçen “Eğer (bu adamın) ahmakça bir iş yapmayacağından emin olsaydım ona mektupla cevap vermezdim.” anlamındaki cümle, Müslim’de “… Bir ilmi gizlemiş olma duru­muna düşmesem buna (cevap) yazmazdım…”[329] anlamına gelen lafızlarla rivayet edilmiştir.

Yine Müslim’in rivayetinden öğrendiğimize göre, Haricilerin reislerin­den olan Necdet’in, îbn Abbas’a gönderdiği mektupta kendisine şu beş soru yöneltilmiştir:

  1. Rasûlullah (s.a.) kadınlarla birlikte savaşa gider miydi?
  2. Onlara da ganimetten hisse ayırır mı idi?
  3. Çocukları öldürür müydü?
  4. Yetimin yetimlik müddeti ne zaman sona erer?
  5. Beştebir kimin hakkıdır?

Hz. İbn Abbas da ona şu cevabı vermiştir:

“Bana mektup yazarak; Rasûlullah (sallallahü Aleyhi ve sellem) kadın­larla birlikte gaza eder mi idi? diye sordun. (Evet) Onlarla birlikte gaza edi­yordu. Onlar da yaralıları tedavi ediyor; kendilerine ganimetten bir şeyler veriliyordu. Hisseye gelince; onlara hisse ayırmamışlar, şüphesiz Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem çocukları da öldürmezdi. O halde sen de çocukla­rı öldürme!

Bana yazarak; yetimin yetimlik müddeti ne zaman sona erer? diye sor­dun. Ömrüme yemin ederim ki adam vardır, sakalı biter de halâ kendi hak­kını almaktan zayıf, kendi namına vermekten acizdir. İşte kendisi için baş­kalarının aldığının elverişlisini almaya başladı mı artık ondan yetimlik gitti demektir.

Bana yazarak; beştebirin kime verileceğini sordun. Biz: Bu bizim hak­kımızdır, derdik, fakat kavmimiz bunu kabul etmedi.” Aslında Hz. tbn Abbas Necdet’in bu mektubuna cevap vermek istememiştir. Çünkü bu zat, İslam. alemine saçtıkları fitne tohumları ve ortaya attıkları bid’atlerle, İslam daire­sinden çıkan ve sonu gelmez tartışma ve fitnelerin öncülüğünü yapan harici­lerin liderlerinden di.

Fakat, -‘Kim bildiği bir meseleyi kendisine soran bir kimseye açıkla­maktan kaçınırsa kıyamet gününde onun ağzına ateşten gem vurulacak­tır.”[330] hadis-i şerifindeki tehdide hedef olmaktan korktuğu ve Necdet’in de açıkladığı gibi ahmakça bir uygulama yaparak, yeni birtakım bid’atlere yol açacağından çekindiği için, ona cevap vermeyi daha uygun görmüştür. Ko­numuzla ilgili bu hadis-i şerifte kölelere ganimetten bir şeyler verildiği ifade edilmekte ise de, bunun mikdarı ve mahiyeti hakkında kesin bir açıklama olmadığı gibi, kadınlar hakkında da bu hususta bir açıklama yoktur. Ancak yukarıda tercümesini sunduğumuz Müslim’in rivayetinde ise; kadınlara ga­nimetten hisse mikdarına erişmeyen birşeyler verildiği açıklanmaktadır. Da­ha sonra gelecek olan 2728 numaralı hadis-i şerifte, kadınlara ganimetten verilen bu mikdarın razh denilen bir miktar olduğu ifade edilmektedir.

Ömer Nasuhi Bilmen Razh kelimesini şöyle açıklıyor: “Harpte hizmet­leri görülen kadınlara, çocuklara, kölelere ve ziminilere ganimet malların­dan verilen bir mikdar maldır. Savaşanların paylarından eksiltilir. Bu mik-darı tayin veliyyü’1-emre aittir.

Razh kelimesi; lügatte az birşey vermek ve az bir mikdarda verilen şey manasındadır. Kendileri savaşçı ve mücahidlerden sayılmadıklan halde harpte, bazı hizmetleri görüldüğünde dolayı ganimet mallarından razh namıyla bi­rer mikdar mal alan kimselere de Ehl-i razh denilir.[331] Müslim’in rivayet et­tiği diğer bir hadis-i şerifte de “… Ganimet mallarının başında bulunan kö­lelerle kadınlara sade bir mikdar hediyye verileceği…”[332] ifade edildiğinden Hanefi âlimleri, ganimet mallarının başında bulunan kölelere, kadınlara ga­nimet mallarından bir hisse verilemeyeceğini, sadece “razh” adıyla bir he­diyye verilebileceğini söylemişlerdir. Burhaneddin el-Merğınani el-Hidaye isim­li eserinde, Hanefî âlimlerin bu meseledeki görüşünü şöyle ifade ediyor: “Köle ile kadına, çocuğa ve zimmiye ganimet mallarından bir hisse verilemez. On­lara ancak razh verilebilir. Razh’ın mikdarını da ancak devlet reisi tayin eder. Çünkü Hz. Peygamber, sözü geçen sınıflara, ganimetten bir hisse ayırma-mıştır. Zira cihad bir ibadettir. Zimmi ise ibadet ehlinden değildir. Çocukla kadına gelince, bunlar cihad etmekten acizdirler. Ancak köle savaşacak olursa, kadınlar da yaralıları tedavi edip hastalara bakacak olurlarsa, kendilerine razh denilen bir hediye verilir.[333] İbn Humam’m beyanına göre “Hanefi âlimleri bu Razh ganimetlerden Allah ve Rasulü için ayrılacak olan humus çıkarılmadan önce, sahiplerine verileceğini söylemişlerdir.

İmam Şafiî ile imam Ahmed (r.a) bu görüştedirler. İmam-ı Ahmed’den gelen diğer bir rivayete göre de, razh ganimetlerden humus çıkarıldıktan sonra kalandan alınır, tmam Şafiî’nin diğer bir görüşüne göre de humusun beşte birinden alınır.[334] İmam Malik’e göre ise bunlara nimetten hiçbir şey verilmez.[335]

Bazı Hükümler

  1. Kadınlar harbe katılarak, yaralıların ve hastaların hizmetinde bulunabilirler.
  2. Dar’ül-Harpte ganimetler dağıtılırken orada hazır bulunan kadınla­ra, ganimetten bir mikdar hediyye verilir, tmam Ebû Hanife ile es-Sevri, el-Leys, Şafii ve ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. İmam Evzâî’ye göre; eğer kadınlar hastaların veya yaralıların hizmetinde bulunmuşlarsa, mü-cahidler gibi ganimetten hisse alırlar, imam Malik’e göre, kadınlar ganimet­ten hiçbir şey alamazlar.[336]
  3. …Yezid İbn Hürmüz’den demiştir ki:

Necdetü’l-Harûrî, îbn Abbas’a (bir mektup) yazarak ona “Ka­dınlar Rasûlullah (s.a)’le birlikte savaşa katılırlar mıydı? Rasûlullah (s.a) onlara (ganimetten) bir pay ayırır mıydı?” diye sordu. (Yezid b. Hürmüz rivayetine devam ederek şunları) söyledi: İbn Abbas’ın Nec­det’e (gönderdiği) mektubunu ben (bizat kendi ellerimle ve şu şekilde) yazdım: “Kadınlar da Rasûlullah (s.a.)’la birlikte savaşa katılırlardı. (Ganimetlerden) pay (ayıimay)a gelince (işte bu) yoktu, fakat onlara razh verilirdi.[337]

Açıklama

Harûra: Küfeye iki mil uzaklıkta bir yerdir. Hariciler ilk toplantılarını burada yaptıkları için daha sonra, buraya nışbet edilerek Harûralılar diye anılmışlardır. Hariciler, çeşitli fırkalara ayrılır. Fakat üzerinde ittifak ettikleri esaslardan biri, mutlak olarak Kur’ân’ın emrine uy­mak ve hadisin Kur’ân’da bulunmayan emrini reddetmektir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle ilgili açıklama bir önceki ha­disin şerhinde geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[338]

  1. …Haşrec b. ZiyacTın baba annesi (Ümmü Ziyad el-Eşçiyye) nden demiştir ki; kendisi Rasûlullah (s.a.) ile birlikte (Hayber savaşı­na katılan) altı kadının altıncısı olarak Hayber savaşına çıkmıştır. (Hz. Ümmü Ziyad sözlerine) şöyle devam etti: Bizim de. erkeklerle birlikte savaşa çıktığımız haber olarak Rasûlullah (s.a.)’e erişince bize (emir) gönderip (yanına çağırdı) Biz de (emre uyup huzuruna) vardık. Ken­disinde öfke (alametleri) gördük. (Bu savaşa)

“Kiminle ve kimin izniyle çıktınız?” dedi. Biz de “Ey Allah’ın Rasûlü, biz yün eğirerek (savaşa) çıktık. Bununla Allah yolunda hiz­met edeceğiz. Ayrıca bizim yanımızda yaralıları(tedavi) için (birtakım) ilaçlar da var, (ganimetlerden) hisse alırız (halka buğday ve arpadan yapılmış) sevk (denilen bir şurup) içiririz” dedik, (bu hadisi Hz. Üm­mü Ziyad’dan nakleden Haşrec, sözlerine devam ederek şunları) söy­ledi (Bu konuşmadan sonra) “Kadınlar kalktılar” (gittiler, Hz. Üm­mü Ziyad sözlerine devam ederek bana) “Allah, peygamberine Hay-ber’i (n kapılarım) açınca bize de erkekler gibi (ganimetten) pay ver­di.” dedi. Ben de ona: “Ey nineciğim (Hz. Peygamberin size verdiği) bu şey ne idi?” dedim. “Hurma” (idi) diye cevap verdi.[339]

Açıklama

Şevkanî’nin açıklamasına göre bu hadisin senedinde bulunan Haşrec kimliği meçhul bir kimsedir. Bu bakımdan onun rivayet ettiği hadisler delil olmaz. Hafız tbn Hacer Telhis isimli eserin­de bu ravi hakkında bu hükmü vermiştir. Hattâbî’nin bu hadisle ilgili açık­lamalarını şu şekilde özetlemek mümkündür: “Fıkıh ulemasının büyük ço­ğunluğuna göre kadınlarla, kölelere ve çocuklara ganimetten bir pay verile­mez. Ancak bunlara Razh denilen ve mikdarını kumandanın tayin edeceği, az bir hediyye verilir. Fakat imam Evzaî, savaşa katılan kadınlara da erkek­ler gibi ganimetten bir hisse verilmesi gerektiğini iddia etmiş. Kanaatimce imam bu hükmü verirken bu hadise dayanmıştır. Oysa bu hadis, delil olma niteliği taşımayan zayıf bir hadistir. Bilfiil savaşa katılan kadınların da er­kekler gibi ganimetten hisse alabileceklerini iddia edenler olduğu gibi, harbe gücü yeten mürahiklik çağına gelmiş çocukların da, buluğ çağına ermiş mücahidlere denk hisse alacaklarını söyleyenler de vardır.” Hafız Şemsüddin b. el-Kayyim (r.a) de bu mevzuda şunları söylüyor: Her ne kadar bu hadis-i şerifte “Rasûlullah ganimet eşyasından erkeklere verdiği gibi bize de verdi” anlamında bir ifade varsa da, burada erkeklerle kadınlara, ganimetten aynı miktarda mal verildiği kasdedilmiyor. Bir başka ifadeyle burada miktar üze­rinde durulmuyor. Sadece ganimetten erkeklere verildiği gibi kadınlara da birşeyler verildiği ifade edilmek isteniyor.”[340] Sözü geçen kadınlara ganimet­ten verilen bu malların, erkeklere verilen hisse gibi olmadığını anlamak için, onlara verilen bu malın, hurma olduğunu düşünmek yeterlidir. Çünkü hur­ma bir yiyecektir. Yiyecekler ise diğer mallar gibi değildir.[341]

  1. …Âbîllahm’ın kölesi Umeyr demiştir ki:

Ben, efendilerimle birlikte Hayber savaşına katıl (mış) tim. On­lar benim hakkımda, Rasûlullah (s.a.) le konuştular. (Rasul-ü Ekrem de silahlanmam içip) bana emir verdi. Ben de bir kılıç kuşandım, bir de baktım ki (yaşımın küçüklüğü ve boynumun kısalığı sebebiyle)kılı­cı yerde sürüklüyorum. Benim köle olduğum (Hz. Peygambere) ha­ber verildi. Bunun üzerine bana (ganimetten) işe yaramaz ev eşyası (ve­rilmesini) emretti.

Ebû Dâvûd der ki: (Bu son cümlenin) manası “Hz. Peygamber ona (ganimetten) pay vermedi” (demektir). Ebû Ubeyd kendisine et yemeyi yasakladığı için abillahm diye isimlendirildi.[342]

Açıklama

Metinde geçen Âbîllahmi kelimesi kaçınan imtina eden ânlamına gelen Abi kelimesiyle et anlamına gelen el-lahm kelimesinden meydana gelmiş birleşik bir kelimedir ki “et yemekten kaçı­nan kimse” demektir. İşte bu isimle anılan kimse ev halkının ileri gelenleriy­le birlikte Hz. Peygamberin huzuruna vararak daha küçük yaşta ve dolayı­sıyla kısa boylu olan Umeyr’in de Hayber savaşına girip girmemesi husu­sunda istişarede bulunmuştur. Hz. Peygamber de bu çocuğun harp sanatını öğrenmesi için techizâtlanarak savaşa girmesini tavsiye etmiştir. Bunun üze­rine Hz. Umeyr, kılıcını kuşanmışsa da boyu kısa olduğu için kılıcın ucu ye­re değmiş ve etrafındakilerin dikkatini çekmiştir.

Savaştan sonra, ganimetler bölüşülmeden önce, Hz. Peygamber’e, Hz. Umeyr’in köle olduğu haber verilince ona diğer mücahidlere verdiği gibi bir hisse vermemiş, sadece tencere gibi kapkacak cinsinden döküntü bazı ev eş­yası vermiştir.

Bu hadis-i şerif, köleye ve çocuğa ganimetten hisse verilmez, ancak sa­dece razh denilen bir hediye verilir, diyen Ebû Hanife (r.a.)»üe tmam Şafiî’nin ve ulamenan büyük çoğunluğunun delili olduğu gibi, köleye ganimetten hiç­bir şey verilmez diyen İmam Malik ile “harbe iştirak eden köleye de diğer mücahidler gibi hisse verilir.”diyen Hasan, İbn Şirin, Nehai ve Hakim’in aleyhine delildir.[343]

  1. …Cabir’den demiştir ki:

Ben Bedr (savaşı) günü (orada bulunan ve tabanındaki su gayet az olduğu için içine atılan kova boş çıkan) bir kuyuya inip kovaya bizzat kendi ellerimle su doldurururdum (ve) arkadaşlarıma (dağıtırdım).[344]

Açıklama

Metinde geçen kelimesi ikinci babdan olan fiilinden gelen muzari bir fiildir.fiili tabanında su az olduğu için atılan kovanın, dolmadığı bir kuyuya inip kovayı elle doldur­mak anlamında kullanılır. Buna göre hadis-i şerifte Hz. Cabir’in Bedir sa­vaşında orada bulunan bir kuyuya inerek bizzat elleriyle doldurduğu kova­larla gazilere su taşıdığı.bu suretle hizmette bulunduğu ifade edilmektedir. Avnü’l-Ma’bud yazarının da ifade ettiği gibi, bu hadis-i şerifin mevzu-muzu teşkil eden “Kadınlarla kölelerin ganimet mallarından pay alıp almayacağı” mevzuundaki hadisleri ihtiva eden babla hiçbir ilgisi yoktur. Ancak bu hadis savaşta mucahidlere su dağıtarak da hizmet edilebileceğini ifade etmesi sebebiyle, savaşın bir ayrıntısını teşkil ettiğinden musannif Ebû Dâvûd onu da bu babdaki hadislerin sonuna ilave etmeyi uygun bulmuştur.[345]

  1. (Müslümanların Safında Çarpışan) Bir Müşrike De (Ganîmet Mallarından) Pay Verilebilir (Mi?)
  2. …Yahya (b. Meîn) Hz. Aişe’den naklen (şöyle) demiştir.

(Müslümanlar, Bedir savaşına çıktıklarında) Bir müşrik Hz. Pey­gamberle birlikte savaşmak için yanına vardı. (Hz. Peygamber de onun bu teklifini reddederek)

“geri dön” dedi. (Hadisin bundan) sonra (ki kısmını Yahya b. Main ile Müsedded) aynı lafızlarla rivayet ettiler. (Bu iki ravinin itti­fakla rivayet ettiklerine göre Uz. Peygamber o müşrike şöyle) buyur­muştur: – “Biz bir müşrikten yardım istemeyiz.”[346]

Açıklama

Hanefi âlimlerinden Burhaneddin el-Merğaninî’nin açıklamasına göre; Hanefi âlimleri; “Müslümanlar safında kafirlere karşı savaşan bir kafirin ganimetten bir hisse alamayacağını, çün­kü cihad bir ibadet olduğundan kafirlerin cihada katılmaya ve dolayısıyla ci-haddan elde edilen ganimetten pay almaya ehil olmadıklarını söylemişler­dir. Delilleri ise mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriftir. Bu hadisle ilgili olarak Hanefi ulemasından İbn Abidin şunları söylüyor: Cihadda kafirden yardım istemek caiz değildir. Zira peygamber Efendimiz, Bedir gazasına çık­tıklarında kendilerine bir kafir yetişip müslümanlar safında savaşmak için geldiğini söyledi. Peygamber Efendimiz kendisine

“Allah’a ve Rasûlüne iman ediyor musun?” diye sordu, o da: “Hayır” dedi. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem efendimiz

“Öyle ise dön! Ben bir kafirden asla yardım istemem” buyurdu. Bu hadis-i şerifi, Müslim rivayet etmiştir.

İmam Şafiî demiştir ki; Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir gazasında bir veya iki kafirin cihada katılmasını reddetmiştir. Sonra Peygamber Efendi­miz, Hayber gazasında Beni Kaynuka yahudilerinden yardım istemiştir. Hu-neyn gazasında, Saffan b. Umeyyeh’den, kafir olduğu halde yardım istemiştir. Buna göre Peygamber Efendimiz, kafirden yardım istemekle istememek ara­sında muhayyer olduğu için, Bedir gazasında kafirin yardımını reddetmiş ise de iki hadis arasında ihtilaf yoktur. Bedir gazasında o kimsenin kafir oldu­ğu için yardımını reddetmiş ise, sonra Hayber gazasında ve diğer gazalarda kafirlerden yardım istemesi hakkındaki hadis-i şerifleri Bedir gazasında ka­firden yardım istemediğine dair hadis-i şerifin hükmünü neshetmiştir.[347]

Yine Hanefi âlimlerinden İbnü’l-Humam’ın açıklamasına göre; Peygam­ber Efendimizin Hayber gazasında yahudilerden yardım istuneleri hakkın­daki hadis-i şerifin senedinde zayıflık vardır. Çünkü fukahadan bir çokları -cihadda kafirden yardım istemek caiz değildir- demişlerdir.”[348]

Bezlü’l-Mechûd yazarının bildirdiğine göre İmam Şafiî ve diğer ulema­ya göre, müslümanlar hakkında iyi düşündüğüne inanılan bir kafirin, yardı­mına ihtiyaç duyulduğu zaman, ondan yardım istemek caizdir. Böyle bir ihtiyaç yokken, ondan yardım istemek ise tahrimen mekruhtur. Bu şekilde müs-lümanların kendine güvenmesi ve imamın da kendisine izin vermesi netice­sinde müslümanlar safında kafirlere karşı savaş veren bir kimse ganimetler­den pay alamaz sadece “razh” denilen az bir hediye alır. İmam Malik ile İmam Şafiî, İmam Ebû Hanife (r.a.) ve ulemanın büyük çoğunluğu bu gö­rüştedirler.

İmam Şa’rânî ise Mizan’ül-Kiibra isimli eserinde “İmam Malik ile İmam Ahmed’e göre kafirlerden asla yardım istenemez, İmam Şafiîye göre ise, ka­firden yardım istenebilmesi için iki şart vardır: Birincisi müslümanlar az ol­ması lazım, ikincisi de o kafirin müslümanlar hakkında iyi niyet beslediği­nin bilinmesi gerekir.

Nitekim Bahrü’r-Raik isimli eserde, kendisine verilen talimata uygun hareket ettikleri takdirde savaşta kafirlerden ve fasıklardan yardım istenebi­lir. Küffara karşı yapılan savaşlarda münafıklarla, fasıklardan yardım iste­nebileceğinde icma vardır. Bağilere karşı yapılan savaşta da fasıklardan yar­dım istemek Hanefi ulemasına göre caizdir. Çünkü Hz. Ali, bağilere karşı Eş’as’dan yardım istemiştir. Kâfirlere karşı yapılan savaşlarda, kafirlerden yardım istemenin cevazına delâlet eden bir hâdisede Hz. Peygamberin kâfir­lerle yaptığı bir savaşta kafir kısmına müslümanlar safında savaşması için izin vermesi ve sonra da

“Allah bu dinî facir kimselerle de kuvvetlendirir,” buyurmasıdır.[349]

  1. Atlı Mücahitlerin Ganimetlerdeki Payları
  2. …İbn Ömer’den demiştir ki

Rasûlullah (s.a) mücahid ve atı için birisi kendisine ikisi de atma (olmak üzere ganimet mallarından) üç pay vermiştir.[350]

Açıklama

Ulema, bir mücahidin ganimet mallarından alması gereken pay hakkında ihtilafa düşmüşlerdir.

Esasen bir mücahid, savaşta ya süvari olarak bulunur ya da piyade ola­rak bulunur.

Savaşa piyade olarak katılan bir mücahidin, ganimet mallarından sade­ce bir hisse alması gerektiğinde tüm ulema ittifak etmişlerdir.

Fakat, süvari olarak katılması halinde, alması gereken hissenin mikda-rı hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Ebû Hanife (r.a) ile İmam Züfer (r.a)’e göre savaşa süvari olarak katılan bir mücahid, birisi kendisi, diğeri de hayvanı için olmak üzere ganimet mallarından iki hisse alır. Yine Hanefi imamlarından İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed (r.a.)’e göre; birisi ken­disi için, ikisi de hayvanı için olmak üzere üç hisse alır. İmam Şafii ile İmam Malik, Ahmed, İshak, İbn Abbas, Mücahid, el-Hasen, İbn Şîrîn, Ömer b. Abdülaziz, el-Evzâî, es-Sevri, Ebû Ubeyd, İbn Cerir ve diğer ulema da İmam Ebû Yusuf’un görüşündedirler.

Şafiî ulemasından Hafız İbn Hacer ise, Hz. Ali (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)’in de bu mevzuda cumhurun görüşünde olduklarını söylemiştir.

Süvari olarak savaşa katılan bir mücahidin, birisi kendisi için, ikisi de hayvanı için olmak üzere ganimet mallarından üç hisse alacağını söyleyen cumhur ulemanın bu mevzudaki delili; konumuzu teşkil eden İbn Ömer ha­disi ile benzeri hadislerdir. İmam Ebû Hanife (r.a)’nin bu mevzudaki delili ise 2736 numaralı Mücemmi b. Cariye hadisidir. İmam Ebû Hanife (r.a) ken­disine göre tesbit ettiği bazı deliller sebebiyle mevzumuzu teşkil eden İbn Ömer hadisiyle amel etmeyi uygun görmemiştir.

Çünkü İbn Ömer hadisinde, sözü geçen ganimet taksiminin hangi sa­vaşta elde edilen ganimetlerle ilgili olduğu açıklanmamıştır. Bu ganimetlerin Hayber savaşından Önceki savaşlarda ele geçen ganimetlerle ilgili olması ih­timali vardır. Oysa Rasul-ü Zişan efendimizin Hayber savaşından önceki ga­nimetlerle ilgili uygulaması daha sonraki ganimetlerin taksimi için bir ölçü olamaz. Allahu Teâlâ Hayber ganimetlerini hiçbir ölçüye tabi olmaksızın is­tediği şekilde dağıtmak üzere Hz. Peygamberin arzusuna bırakmıştı. Ayrıca konumuzla ilgili bu hadis-i şerif te at için verildiği ifade edilen, iki hisseden birinin normal ganimet payı olarak diğerinin de tenfil olarak verilmiş olma­sı, savaşta kullanılan atlar için iki hisse değil bir hisse verilmiş olması, ihti­mal dahilindedir.

Buharî sahihinde, bu hadisi iki yerde rivayet etmiş. Bunlardan birisi ci-hâd bölümünde “Rasûlullah (s.a) Hayber günü at için iki, piyade için bir hisse verdi.” anlamına gelen lafızlarla rivayet etmiştir. Ancak burada söz konusu ganimetlerin Hayber ganimetleri olduğu ifade edilmekle beraber, bu-•adaki at için verildiği ifade edilen iki hissenin sadece ata verilmiş olmayıp sahibiyle birlikte ata verilmiş olması ihtimali vardır. Bu durumda aslında ata ve sahibine birer hisse verilmiş demektir.

Ayrıca metinde geçen at anlamındaki Feres kelimesinin aslında atlı an­lamına gelen faris olduğu halde yanlışlıkla elifi düşerek metne “feres” şek­linde geçmiş daha sonraki devirlerde gelen raviler bu metne itibar ederek, “bir ata iki hisse bir piyadeye de bir hisse verildiğine göre bir atlıya üç hisse verilmesi icabeder.” mantığından hareketle, bu mevzudaki hadisleri “Bir sü­variye üç hisse verilir” şeklinde rivayet etmiş olmaları kuvvetle muhtemel­dir. Nitekim İbn Ebî Şeybe’nin Musannafındaki “Rasulullah (s.a.) süvari­ler için iki piyadeler için de bir hisse verirdi.” mealindeki hadis-i şerifle ben­zerleri bu gerçeği te’yid etmektedir.

Darekutnî’nin el-Mü’telif ve’l-Muhtelif isimli eserinde de bu hadiste geçen el-feres kelimesi el-far(is şeklinde rivayet edilmiştir. Bu kelimeyi, Faris şek­linde rivayet eden ravilerin tümünü görmek isteyen okuyucularımıza Bezlü’l-Mechûd isimli Sünen-i Ebu Davud şerhinin 335-336. sayfalarına bakmaları­nı tavsiye ederiz.

Şevkanî’nin bu mevzudaki görüşünden dolayı İmam Ebû Hanife’ye sal­dırması, kendisine yakışmayan bir tutumdur.[351]

  1. …(Ebû Umre’nin) babasından rivayet etmiştir ki: Biz dört kişi, yanımızda bir(er) atla Rasulullah (s.’a.)’in yanına gelmiştik. Biz­den herkese bir hisse, her bir at için de iki hisse ayırdı.”[352]

Açıklama

Münziri’nin açıklamasına göre, bu hadisin senedinde el-Mesudı vardır. Bu ravı çeşitli yönlerden tenkit edilmiş­tir. Fakat Buharı bu zatın rivayetlerini şahid getirmiştir. Bu durum Buhari’-nin ona güvendiğini gösterir. Bu hadisle ilgili açıklamalarımız bir önceki ha­disin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[353]

  1. …(Şu bir önceki hadis-i şerifin) manası Ebû Ömer’den de (rivayet olundu) Ancak Ebû Umre (bir Önceki hadisten farklı olarak Hz. Peygamberin ganimet verdiği atlıların) üç kişi (olduklarını) söyle­di (ayrıca) “Her bir atlı için üç hisse verildi” (cümlesini de) ilave etti.[354]

Açıklama

Bu hadis-i Şerif, süvari olarak savaşa katılan bir mücahidin bir hisse kendisi için, iki hisse de atı için olmak üzere ganimetlerden üç hisse alması gerektiğini söyleyen cumhur ule­manın delilidir. Biz fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerini 2733 numa­ralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[355]

143-144. (Savaşa Katılan) Bir At İçîn (Ganîmetlerden)Bîr Hisse Verileceğini Söyleyen Kimselerin Delilini Teşkil Eden Hadisi İhtiva Eden Bab

  1. …Kur*an-ı (Kerim-i en güzel bir şekilde) okuyanlardan biri olan Mücemmi b. Cariyeti’l-Ensarî’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Hudeybiye’de bulunduk. Oradan dön­düğümüz sırada, halk (Hz. Peygamber’in bulunduğu yere doğru) de­velerini koşturmaya başladı. Halkın bir kısmı, diğerlerine “Halka ne oluyor?” (da hayvanlarını böyle koşturuyor?) diye sormaya başladı­lar. Onlar da Rasûlullah (s.a.)’e vahy geldi.” (de onu görmek için ko­şuyorlar) diye cevap verdiler. Bunun üzerine (bulunduğumuz yerden) koşarak çıktık ve peygamber (s.a.) Kürâf 1-Ğamîm (denilen yer) de de­vesi üzerinde dururken bulduk. Halk (tamamen) yanında toplanınca (Hz. Peygamber) onlara = Biz sana apaçık bir fe­tih verdik.”[356] (ayet- kerimesini) okudu, (orada bulunan) bir adam “Ey Allah’ın Rasûlü bu (ayet-i kerimede va’dedilen) bir fetih midir?” dedi. (Hz. Peygamber de) “Muhammed’in hayatı kudret elinde olan zata yemin olsun ki bu(sulh) bir fetihdir.” buyurdu. Kısa bir süre sonra da (Hayber fethedildi ve) Hayber (ganimetleri) Hudeybiye mücahid-leri arasında paylaştırdı. (Bu taksimde) Rasalullah (s.a.) (ganimetleri) onsekiz pay üzerinden bölüştürdü. Asker (in sayısı ise) binbeşyüz (kadar) idi. İçlerinde üçyüz de atlı vardı. Her bir atlıya iki hisse, her bir piyadeye de bir hisse verdi.

Ebû DâvûÜ der ki: (Bir önceki) Ebû Muaviye hadisi daha sahih­tir ve amel onunladır. Öyle zannediyorum ki MücemmVnin hadisin­de hata var-dır. Çünkü Mücemmi (orduda) üçyüz atı olduğunu söyle­miştir. Oysa (orduda) iki yüz atlı var idi.[357]

Açıklama

Bilindiği gibi, Hudeybiye sulhu görünüşte müslümanların aleyhine gibi idi. Bu sulh yürürlüğe girdiği andan itiba­ren, müslümanlığı kabul eden bir Mekkeli Medine’ye gelip müslümanlara sığınacak olursa, anlaşma gereği bu kimse Mekkeli müşriklere geri verile­cekti. Bunun yanında bir müslüman dininden dönüp Mekke’ye sığınacak olur­sa Medine’ye geri gönderilmeyecekti. İlk bakışta bu anlaşma müslümanla­rın aleyhine gibi görünüyordu. Hatta Hz. Ömer bu sulha itiraz eder gibi bir tavır takınmıştı. Fakat aslında bu sulh tamamen müslümanların lehine idi. Çünkü sözü geçen sulh maddeleri sayesinde, Müslümanlar Mekkeli müşrik­ler içinde kalma ve onlara İslâmı anlatma imkânı buldular. Dolayısıyla bu sulh Mekke’nin kapılarını müslümanlara açan bir anahtar vazifesi gördü.

İlk bakışta müslümanlar sulhun aleyhlerine olduğunu zannettikleri için, bu anlaşmanın Mekke’nin kapılarını kendilerine açacağını anlatmak çok zor­du. Bu yüzden Rasûl-i Zişan Efendimiz Allah’ in kendilerine fethi müjdele­diğini bu anlaşmanın büyük bir fethin kapısını açacağını açıklarken sözleri­ni yeminle te’yid etmek lüzumunu hissetmişti.

Hazret-i Peygamberin feth hakkındaki kesin açıklamasından sonra, Sa-habilerden bazıları “ey Allah’ın Rasülü bu fetih sana mübarek olsun, peki Allah bizim için ne vahyetti diye sordular. Bunun üzerine de “O, imanları­na îman katsınlar diye mü* m ünlerin kalplerine huzur (ve sebat) indirdi…[358] mealindeki ayet-i kerimeyi indirdi.

İbn Kayyim’in Zâd’ül-Mead isimli eserinde belirttiğine göre, Hudeybi-ye’de Hz. Peygambere “Ey Allah’ın Rasûlü bu bir fetih midir?” sorusunu yönelten zat Hz. Ömer’dir.

Her ne kadar musannif Ebû Dâvûd (r.a), savaşta süvarilere ikişer hisse verilir, diyen İmam-ı Ebû Hanife (r.a)’nin delilini teşkil eden bu hadisi sene­dinde Mücemmi b. Yakub isimli kimliği meçhul bir ravi olduğu gerekçesiy­le, tenkid ederek Cumhurun bu mevzudaki delilini teşkil eden 2733 ve 2734 numaralı hadis-i şerifleri, bu hadise tercih etmişse de aslında, o tenkid isa­betli değildir. Çünkü Hafız Zeylaî’nin de belirttiği gibi musannif Ebû Dâ­vûd bu tenkidini isbatlayacak bir delil de göstermemiştir. İmam Şafiî de bu

hadisi aynı gerekçe ile tenkid etmiştir. Hafız Zeylânî’nin ifadesine göre her-ne kadar bu hadis, ravisi Ya’kub b. Mücemmî’nin kimliğinin meçhulluğu gerekçesiyle tenkid edilmişse de Ya’kub b. Mücemmî’den hem kendi oğlu hem de başkaları hadis rivayet etmişlerdir. Oysa Ya’kub’un oğlu Mücemmî güvenilir bir ravidir. Hafız ibn Hacer de şu sözleriyle Ya’kub’un güvenilir bir ravi olduğunu ifade etmektedir. “Ya’kub’dan oğlu Mücemmî hadis ri­vayet ettiği gibi, kardeşinin oğlu İbrahim b. İsmail b. Mücemmî ile Abdüla-ziz b. Ubeyd b. Süheyb de ondan hadis rivayet etmişlerdir. Ibn Hibban Ab-dülaziz’i güvenilir raviler arasında zikretmiştir. Bu durum onun kimliği meçhul bir ravi olmadığını, bilakis güvenilir bir ravi olduğunu gösterir.”

Hafız İbn Hacer, İmam Şafii’nin bu hadise yönelttiği tenkitleri de ce­vaplandırırken şunları söylemiştir: “Ya’kub’dan Yunus b. Muhammed el-Müeddeb, Yahya b. Hassan, İsmail b. EbîÜveys, el-Ka’nebi, Kuteybe, Mu­hammed b. et-Tabba, gibi güvenilir raviler hadis rivayet etmişler. Böylesine sağlam ravileri olan bir kimsenin hüviyetinin meçhul olduğu nasıl iddia edi­lebilir. Sonra İbn Meîn, en-Nesâî, Ebû Hatim gibi hadis uleması, bu ravi-den hadis almakta bir sakınca olmadığını söyldikleri gibi, İbn Sa’d da onun güvenilir bir ravi olduğunu söylemektedir. İbnü’l-Katlan da İmam Ebû Ha-nife’nin delilini teşkil eden bu hadisin ravisi Ya’kub’un güvenilir bir ravi ol­duğunu ve bu hadisi Hakim’in de Müstedrek’inde rivayet ettiğini, senedi ci-hetiyle asla şüphe edilemeyecek sahih bir hadis olduğunu ortaya koy­muştur.”[359]

144-145. Nefel (Gazilere Ganimet Hissesinden Fazla Olarak Verilen Mükafat)

  1. …îbn Abbas’dan demiştir ki:

Bedir (savaşı) günü Rasûlullah (s.a.):

“Kim (savaşta) şöyle şöyle yaparsa, ona ganimet hissesinden fazla olarak, şu kadar mükafat var.” buyurdu. Bunun üzerine gençler, ile­ri atıldılar, ihtiyarlar da bayraklara sarılıp onlardan ayrılmadılar. Al­lah, onlara fethi nasib edince, ihtiyarlar; (gençlere hitaben; bu savaş­ta) “Biz size yardımcı olduk, eğer siz bozguna uğrasaydınız (sizleri bay­rakların altında bekleyen) bize dönecektiniz. Binaenaleyh (biz eliboş) kalırken sizler ganemitler (in hepsin) i, alıp götürmeyin” dedi (ler).

Gençlerse “Rasûlullah (s.a.) ganimetleri bize va’detti” diyerek (on­ların bu teklifini) kabul etmediler.

Bunun üzerine Allah, “Sana savaş ganimetlerinden sorarlar.”360 “… Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için)) Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, mü’mirilerden birtakımı bundan hoşlanmı­yorlardı…”[361] ayet-i kerimesine kadar indirdi. (İbn Abbas bunları an­latırken şöyle) diyor (du); “Bu (savaşa çıkmak) Bedir mücahidleri için çok daha hayırlı oldu . Ganimetlerin gençlerle ihtiyarlar arasında eşit olarak paylaştırılması da aynı şekilde (hayırlı oldu). Öyleyse (bu an­lattığım hususlarda şimdi) siz de bana uyun. Çünkü ben bu (ganimet­lerin paylaştırılması) işi (ni) sizden daha iyi bilirim.”[362]

Açıklama

Kafirlerden ele geçen mallar hakkında üç tabir kullanılır:

  1. Nefel: Gazilere, ganimet hissesinden fazla olarak ve­rilen mükafatlar. Bu kelime mutlak olarak kullanıldığı zaman ganimet anla­mına gelir.
  2. Ganimet: Kafirlerden harp yoluyla ele geçirilen mallar için kullanılir. Çünkü nefl kelimesi ziyade anlamında kullanılır. Ganimetler, bizden ön­ceki ümmetlere haram olduğu haelde, bize helal kılındığı için “nefl” ismini almıştır.
  3. Fey’: Kafirlerden savaşsız olarak ele geçirilen mallardır.

Bu hadis-i şerifle, ganimetlerin Allah’a ve Rasûlüne ait olduğu, onu pay­laştırma işinin de Allah tarafından Hz Peygambere havale edildiği, Allah ve Rasûlünün dışında hiçbir kimsenin, ganimetlerin taksimi hususunda herhangi bir söz söyleme yetkisi olmadığı ifade edilmektedir.

Metinde geçen “… Ganimetler, Allah’ın ve Rasûlünündür.”[363] ayet-i kerimesinin mensuh olup olmadığı konusunda ulema ihtilaf etmiştir.

Ulemanın büyük çoğunluğuna göre; bu ayet-i kerime ganimetlerin hük­münü icmali olarak açıklayan muhkem bir ayettir ve “…Bilin ki ganimet (olarak) aldığınız şeylerin beştebiri, Allah’a, Rasûlüne ve (Allah’ın rasulü ile) akrabalığı bulunan (lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Al­lah her şeye kadirdir.”[364] ayet-i kerimesi bu ayeti açıklamak üzere gelmiştir.

Bazılarına göre ise; sözkonusu ayet-i kerime mealini sunduğumuz En-fal suresinin 41. ayet-i kerimesiyle neshedilmiştir. Ulema, devlet başkanının veya devlet yetkilisinin mücahidlerden bazılarına hisselerinin dışında gani-

metmallarından bağışta bulunmasını caiz görmekle beraber,bunun zamanı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.

Ulemanın büyük çoğunluğuna göre, devlet yetkilisinin humus ayrılma­dan önce, gazilerden bazılarına hisselerinin dışında ganimet mallarından bir mikdarını bağış olarak vermesi caizdir. Delilleri ise; “Kim bir kafiri öldü­rürse ona şu kadar mükafaat vardır. Kim bir kafiri esir ederse ona da şu ka­dar mükafat vardır.” mealindeki 2738 numaralı hadis-i şeriftir.

İmam Malik’e göre, nefel; caiz ve mekruh olmak üzere iki kısma ayrı­lır: Caiz olan nefel; savaş sona erdikten sonra verilen nefeldir. İmam Malik (r.a.)’in bu mevzudaki delili 2717 numaları hadis-i şeriftir.

Caiz olan nefel; savaş sona erdikten sonra verilen nefeldir. İmam-ı Ma­lik (r.a.)’in bu mevzudaki delili 2717 numaralı hadis-i şeriftir.

Mekruh olan nefel; savaştan önce kumandanın, savaşta şöyle hareket edene şu kadar mükafaat var, diye vaadde bulunması neticesinde verilen ne­feldir. Çünkü böyle bir mükafaata nail olmak için yapılan bir savaş dünya­lık için yapılmış olur. Nitekim Rasûl-i zişan Efendimiz, savaşın Allah yo­lunda yapılıp yapılmadığını tesbit etmenin ölçüsünü verirken “Allah kelimeşini yükseltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.” Buyurmuştur.[365] Ayrıca ulema, nefelin ganimet mallarından mı, yoksa ganimet mallarından humus çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısımdan mı veya humustan mı, yoksa humusun beşte birinden mi? verileceğinde de ihtilafa düşmüşlerdir.

İmam Şafiî’nin bu husustaki üç görüşünden en sahih olanına göre ne­fel, humusun beşte birinden, İmam Malik’e göre humustan, İmam Ahmed’e göre ise; humus çıkarıldıktan sonra ganimetin geriye kalanından verilir. An­cak İmam Şafiî ile İmam Ahmed’in seleb hakkında görüşleri, buradaki gö­rüşlerinden farklıdır. Bu iki mezheb imamına göre seleb, ganimetlerdendir, dolayısıyla, seleb, daha humus ayrılmadan önce mevcud ganimetin tümün­den verilir. İmam Malik ile Hanefilere göre; nefel ile selebin taksimleri ara­sında bir fark yoktur. Hanefilere göre eğer, kumandan nefeli mevcud gani­metin tümünden değil de humus çıktıktan sonra, geriye kalan ganimetten vereceğini vadederse, nefeli bu kayda uyarak verir. Böyle bir şart koşma-mışsa; mevcut ganimetin tümünden verir.

Hanefi mezhebinin nefel hakkındaki görüşleri Durrü’l-Muhtar isimli eser­de şöyle özetlenmiştir. “Hükümdarın, savaş zamanında mücahidleri harbe tergib ve teşvik için tenfili (nefel vereceğini vadetmesi) menduptur.”[366] Bu ibare er-Reddü’1-Muhtar isimli eserde şöyle açıklanıyor: Kuduri sahibi, ten-fil harp devam ederken caizdir, harp bittikten sonra hükümdarın tenfilde bulunması caiz değildir, demiştir. Bazı fukaha hükümdarın dar-ı harpte ol­duğu müddetçe, tenfilde bulunması caizdir, demiştir. Bunların sözünü Pey­gamber Efendimizin, Huneyn muharebesi bittikten sonra “her kim bir ka­firi öldürürse, eşyası öldürenin olacaktır” hadis-i şerifleri teyid etmektedir.

Ben derim ki; Bu söz şüphe götürür. Çünkü Peygamber efendimiz bu hadis-i şeriflerini, müslümanlar hezimete uğradıklarında onları tekrar sava­şa teşvik etmek için buyurmuşlardır.”[367]

  1. …İbn Abbas’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a) Bedir (savaşı) günü:

“Kim bir kafir öldürürse ona şu kadar (mükafat) vardır. Kim de bir kafiri esir ederse ona şu kadar (miikafaat) vardır.” buyurmuştur. (Daha) sonra (Hz. İbn Abbas bir önceki hadisin) bir benzerini rivayet etti. (Ancak bir önceki) Halid’in hadisi (bundan) daha da uzundur.[368]

Açıklama

Siyer-i Kebir’de, açıklandığına göre Bedir (savaşı) günü Hz.Peygamberin münadilerinden bir münadi ortaya çıkıp “kim bir kafiri öldürürse, Selebi öldürenindir. Kim de bir kafir esir ederse bu esir onun olacaktır.” diye haykırmıştır. Nihayet savaş sona erdikten sonra Ebû Cehrin selebini, onu öldüren kimse almış ve ganimetler de eşit olarak payla­şılmıştır. O gün herkes öldürdüğü kafirin selebini almıştır. Asım b. Ömer b. Katade’den rivayet olunduğuna göre; o gün el-Velid b. Ukbe’nin Selebini Ali (r.a.), Utbe’nin selebini Hamza (r.a.), Şeybe’nin Selebini de Ubeyde b’. el-Haris hak etmiş iken savaşta aldığı yara sonucu Medine’ye varmadan yarı yolda vefat ettiğinden bu selep onun varislerine intikal etmiştir.[369]

  1. …Şu (bir önceki) hadisi (yine bir önceki) senediyle Davûd da rivayet etti. (Davud’un bu rivayetine göre Hz. İbn Abbas şöyle) demişti:

Rasûlullah (s.a.) (ele geçirilen) ganimetleri (yaşlı mücahidlerle genç mücahidler arasında) eşit olarak paylaştırdı. Halid’in(2736 nolu)hadi-si (bu hadisden) daha tafsilatlıdır.[370]

Açıklama

Daha önce tercümesini sunduğumuz 2736 numaralı hadis-i şerifte, Bedir savaşı sonunda elde edilen ganimetler, taksim edilmeden önce, ileri atılarak bu ganimetleri ele geçiren genç mücahidlerle, ordunun bayraklarını taşıyan ve bu sebeple de ileriye atılıp ganimet toplama imkanı bulamayan yaşlı mücahidler, arasında ihtilaf çıktığı ve neticede bu mevzuu ile ilgili, ayet-i kerimelerin nazil olmasıyla Rasûl-i Zişan Efendimi­zin ganimetleri, harbe iştirak eden tüm mücahidler arasında, yaş farkı gö­zetmeden eşit olarak dağıttığı ifade edilmişti. Mevzuumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, yine aynı mevzu ile ilgilidir ve yine İbn Abbas (r.a.) den riva­yet olunmuştur.

Bezlü’l-Mechûd, yazarının açıklamasına göre “Esasen, Bedir savaşın­da ganimetlerin taksimi hususunda anlaşmazlığa düşen üç grup vardı:

Birinci gurup, bozguna uğrayan düşmanı takibe koyulanlardı. Bunlar düşmanı daha da perişan duruma getirerek tam bir hezimete uğratmak ve tekrar toplanmalarına fırsat vermemek için, düşmanın peşinden gittiklerin­den, ganimet toplamaya fırsat bulamadıkları gibi, bunu akıllarından bile geçirmemişlerdi.

İkinci grup , düşman bozguna uğrar uğramaz ganimet toplamaya ko­yulanlardı.

Üçüncü grup, da Hz. Peygamberi, düşmanın herhangi bir saldırı ve iha­netinden korumak için, onun etrafından ayrılmayanlardı.

Neticede ikinci grubu teşkil edenler, bütün harp ganimetlerini ele geçi­rince, bu ganimetlerin kendilerinin olması gerektiğini iddia ederek bunları diğer mücahidlerle paylaşmaya razı olmadılar. Bunun üzerine “Sana savaş ganimetlerinden sorarlar, de ki: “Ganimetler Allah’ın ve Rasûlünün-dür…”[371] ayet-i kerimesi indi de Hz. Peygamber ganimetleri Bedir Harbi­ne iştirak eden tüm mücahidler arasında eşit olarak taksim etti.”[372]

  1. … (Mus’abb. Sa’d’ın) Babasından (rivayet olunmuştur ki:)

Bedir (savaşı) günü, peygamber sallallahü aleyhi ve selleme, bir kılıç getirdim ve “Ey Allah’ın Rasûlü, bugün Allah, düşman (la sa­vaşmak) dan kalbime bir şifa verdi. Binaenaleyh şu kılıcı bana ver.” dedim. “Bu kılıç benim de değildir. Senin de değil.” buyurdu. Bende “Bugün bu kılıç (bugünkü) benim başıma gelenler, kendisinin başına gelmeyen bir kişiye verilecektir.” diyerk (oradan uzaklaşıp) gittim.

Ben (böyle düşünüp durur) iken yanıma (Rasûlullah’ın gönder­miş olduğu) bir elçi çıkageldi ve (Rasûlullah seni çağırıyor) “Haydi emrine icabet et” dedi. Ben de (Biraz önceki) sözümle ilgili olarak, bir ayet indiğini zannetim. Ve derhal (Hz. Peygamberin huzuruna) gel­dim. Bunun üzerine Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem bana “Sen (biraz önce) bu kılıcı benden iste(miş)tin. (O zaman) bu kılıç ne be-nimdi ne de senindi, (şimdi ise)Allah onu bana verdi (Ben de sana ve­riyorum) Binaenaleyh şimdi o senindir.” buyurdu. Sonra da Sana sa­vaş ganimetlerinden sorarlar, de ki: Ganimetler Allah’ın ve Rasûlü-nündiir…”373 sonuna kadar okudu.[374]

Ebû Dâvûd der ki: İbn Mes’ud bu âyeti şeklinde okudu.[375]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, ganimet malından, kimseye bir şey vermenin helal olamayacağına delalet ediyorsa da Kadı lyaz:

“İhtimal bu hadis, ganimet ayeti inmezden ve ganimet helal kılınmazdan önce varid olmuştur. Doğrusu da budur. Hadis buna delalet ediyor. Zira hadisin tamamında peygamber sallallahü aleyhi ye sellemin ayet indikten sonra Hz. Sa’d’a:

“Al kılıcını! Sen onu istediğin vakit o ne benimdi ne senin. Şimdi Allah onu bana verdi, ben de sana veriyorum.’* buyurduğu rivayet olunmuştur.” Diyor.[376] Bu mevzuda fazla tafsilat için 2740 numaralı hadisin şerhine de ba­kılabilir.

Konumuzla ilgili bu hadiste sözkonusu edilen Hz. İbn Mes’ud’un kıra­ati cumhurun kıraatından iki cihetten farklıdır:

a) Cumhur ulemanın; enfal şeklinde çoğul olarak okuduğu kelimeyi İbn Mes’ud tekil olarak “nefl” şeklinde okumuştur.

b) Cumhurun kıraatinde enfal kelimesinden önce harf-i cerri bu­lunduğu halde, İbn Mes’ûd’un kıraatinde ^ harf-i cerri yoktur.

Bu farklı iki kıraat tarzı, ayete iki ayrı mana vermeyi gerektirir.

Cumhur’un okuyuşuna göre âyete “Sana ganimetlerin hükmünü soru­yorlar.” şeklinde mana vermek gerekirken, İbn Mes’ûd’un kıraati Halk senden ganimet istiyor” şeklinde mana vermeyi gerektirir.

Müslim’in rivayetinde ise; mevzumuzu teşkil eden bu hadis, şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir. “Babam (ganimetin) beşte bir (in) den bir kılıç aldı. Ve onu peygamber (s.a.)’e getirerek bunu bana hibe et dedi. Fa­kat o razı olmadı. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle): “Sana enfalin hük­münü soruyorlar. De ki: Enfâl Allah ve Rasûlüne aittir..”[377] ayet-i kerime­sini indirdi.”[378] Müslim’in bu rivayetinde bir kapalılık vardır. Çünkü Müs­lim’in bu rivayetinde “beşte bir” anlamına gelen “humus” kelimesi, bulun­maktadır. Oysa humusun hükmü ile ilgili olarak inen”… Bilin ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, rasûlüne ve (Allah’ın rasûlü ile) akraba­lığı bulunan (lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolcu (lar)a aittir…”[379] mealin­deki ayet-i kerime, Bedir savaşından epey bir zaman sonra inmiştir. Hatta bu sebeple ulemadan bazıları, Enfal suresinin bu 41. ayet-i kerimesinin, yi­ne Enfal suresinin 1. ayetini neshettiğini söylemişlerdir. Müslim’in, Bedir sa­vaşı ganimetleriyle ilgili bu rivayetinde humustan bahsedilmesi izahı güç bir hususdur.

Bu hadis-i şerifte bulunan izahı güç meselelerden biri de, Bedir savaşın­da, daha ganimetlerin ve dolayısıyla selebin hükmüyle ilgili bir ayet inme­mişken, Rasûl-i Zişan Efendimizin gazileri harbe teşvik için, “Kim bir kafi­ri öldürürse selebi öldürene olur.”[380] ve buyurduğu halde, Sa-id b. el-As’ı öldüren ve onun kılıcını hakkeden Sa’d b. Ebi Vakkas hazretle­rini bu kılıcı almaktan menetmesidir.

Herhalde, buna şöyle cevap vermek mümkündür: Bilindiği gibi eski üm­metlere harp ganimetlerini yemek haramdı. Onlar, ganimetleri yakarlardı. Ateşin ganimetleri yakmasıganimetlerin Allah tarafından kabulünün alameti sayılırdı. Hz. Peygamber, İslâm dininin kolaylık dini olduğunu bildiği için, Allah’ın birgün bu ümmete ganimetlerden faydalanmayı helal kılacağını ümid ediyordu. Ayrıca, Allahü Teâlâ’nın indirmiş olduğu “Allah yolunda savaş. Sen yalnız kendinden sorumlusun! İnananları da (savaşa) teşvik et…”[381] “Ey Peygamber, mü1 m inler i savaşa teşvik et…”[382] gibi ayetleri de, mü’minleri savaşa teşvik etmeyi emrediyordu. Hz. Peygamber, bu ayetlerin tavsiyesine uyarak ve ele geçen ganimetlerin de helal kılınacağını ümid ederek “Kim bir kafiri öldürürse selebi onun olacaktır inşaallah” anlamındaki sözlerle, onlan harbe teşvik etti. Bir taraftan da ganimetlerin helal kılındığını haber ve­ren bir ayetin inmesini de dört gözle bekliyodu. Sa’d b. Ebî Vakkas hazret­leri öldürmüş olduğu Said b. el-As’ın kılıcını istediği sırada, henüz bu mevzuyu açıklığa kavuşturan bir ayet-i kerime gelmemişti. Fakat birz sonra AI-lahu Teâlâ “… Ganimetler Allah’ın ve Rasûlünündür…”[383] ayet-i kerime­sini indirip ganimetlerin taksimini Rasûlünün takdir ve arzusuna bıraktığını açıklayınca, hemen Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın isteğini hatırlayıp derhal o kılıcı, kendisine teslim ederek onun arzusunu yerine getirdi.[384]

  1. Ordu İçerisinden Gönderilen Seriyye Birliklerine Nefel Verilmesi
  2. …İbn Ömer’den demiştir ki:

Rasûlullah, (s.a.) bizi bir askeri birlik içerisinde (seriyye olarak) Necid taraflarına göndermişti. Seriyye ordudan ayrıldı (yaptığımız bas­kın sonunda bizim) seriyyenin (fertlerinin herbirinin) hisseleri onikişer deve idi. (Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem) seriyye askerleri ne nefel olarak birer deve daha verdi de onların hisseleri on üçer (de­ve) oldu.[385]

Açıklama

Seriyye; dörtyüze kadar olan askerî bir bölüktür. “Seriyye” lafzı geceleyin yuruyuş demek olan seradan alınmıştır.[386] Necd; Hicazın Irak tarafına düşen kısmıdır. Rivayete göre; Hz. Abdullah b. Ömer’in de iştirak ettiği bu seriyye, on kişiden ibaretmiş. Gani­met olarak 150 deve almışlar. Bunlardan otuz tanesini Peygamber (s.a.) al­mış. Kalan 120 deveyi, on kişi aralarında taksim etmişler. Kendilerine Peygamber (s.a.) tarafından birer deve de nefel olarak verilmiş. Ulemadan bazıları oniki devenin bütün gazilere verilen yekûn olduğunu söylemişlerse de Nevevî bunun hata olduğunu ifade etmiştir. Çünkü Ebû Davud’un bazı rivayetlerinde, oniki devenin bir gaziye isabet ettiği açıklanmıştır.

Rivayetlerin birinde oniki, yahut onbir denilerek şek edimiştir. İbn Ab-dilberr’in beyanına göre, *el Muvatta’ ravilerinden Velid b. Müslim’den baş­kası onuşekk’li rivayet etmişlerdir. Nafi’in diğer ravileri ise “on ikişer” diye seksiz söylemişlerdir.

Bazı rivayetlerde: Nefel verildi” denirken bir rivayette de “Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem nefel olarak verdi” deniliyor. Bunların arası şöyle bulunur: Seriyye kumandanı arkadaşlarına nefeli taksim etmiş; paygamber sallallahü aleyhi ve sellem de buna cevaz ve izin vermiştir. Bu suretle bu işin ikisine de nisbeti sahih olmuştur.[387]

Hafız İbn Hacer’in beyanına göre, bu hadiste seriyyeye iştirak eden as­kerlere onikisi ganimet olarak bir de nefel olarak verildiği ifade edilen on üç devenin tümünün seriyye kumandanı tarafından mı Hz. Peygamber tara­fından mı yoksa bu develerden bir kısmının ganimet veya nefel olarak Hz. Peygamber tarafından, diğer bir kısmını da seriyye kumandanı tarafından mı verildiği hususunda, ganimet olarak verilenlerin de Hz. Peygamber tarafın­dan mı, verildiği hususunda gelen rivayetler oldukça farklıdır. îbn îshak’ın rivayetinde, nefel olarak verilen develerin, seriyye kumandanı tarafından, ganimet olarak verilenlerin de Hz. Peygamber tarafından, verildiği açıkça ifade edilmektedir. el-Leys’in rivayetinin zahirinden anlaşılan manaya göre ise; tüm develerin seriyye kumandanı tarafından verildiği Hz. Peygamberin de seriyye kumandanının bu taksimini tasvib ettiği anlaşılmaktadır.[388] el-Leys’in bu rivayeti, bu mevzudaki farklı rivayetlerin arasını te’lif etmektedir. Rivayetten anlaşılıyor ki, aslında bu taksimi yapan seriyye kumandanıdır. Hz. Peygamber de bu taksimi geçerli kılmıştır. Netice itibariyle» bu mevzudaki rivayetlerin hepsi doğrudur.” İbn Hacer’in sözleri burada sona erdi.

Ayrıca şurasını da ifade etmek isteriz ki; siyer ulemasını verdikleri bil­gilere göre; sözkonusu seriyyenin bu baskında ellerine ikiyüz deve ile ikibin koyun geçmişti. îbn Abdil-Berr’in bildirdiğine göre; bu seriyye Necid taraf­larına gönderilmeden önce, îslâm ordusunda bulunan askerlerin sayısı dört bin kişi idi. Askerlerin içinden seriyye birliği olarak ayrılan askerler ise, on-beş kişiden ibaretti. Bu durumda seriyyenin ele geçirdiği, İkiyüz devenin dört-bin asker arasında bölüştürülüp, her birinin nasibine, onikişer deve düşmesi imkansız görülmektedir. Ancak bu meseleyi şu şekilde açıklamak mümkün­dür: Sözü geçen ikiyüz deve ile ikibin koyun sadece seriyyenin ele geçirdiği ganimetlerdir. Seriyye Necid taraflarına gittikten sonra îslâm ordusu da ba­zı ganimetler elde etmiştir. İşte, bu iki ganimet birleştirilince, ordunun fert­lerinden herbirine onikişer deve düşmesi ve fazladan seriyye fertlerine bir deve daha verilmiş olması, son derece mümkündür. Bu te’vil seriyyenin elde etti­ği develerin tüm ordu arasında dağıtıldığını ifade eden bazı rivayetler için­dir. Fakat seriyyenin elde ettiği ganimetlerin sadece seriyye fertleri arasında dağıtıldığı, sahih ve muteber rivayetler esas alınacak olursa o zaman bu tevile de lüzum yoktur.[389]

Bazı Hükümler

  1. Seriyye göndermek müstehabdır.
  2. Ordunun herhangi bir kısmı, görevli olarak ordu­dan ayrılacak olursa ordunun elde ettiği ganimete, görevli olarak ayrılan bir­lik de ortak olur. Ancak harple hiçbir ilgisi olmaksızın, harp sahası dışında, oturan kimselerin bu ganimette bir hakları yoktur. Bu şekilde ordudan ayrı­lan bir seriyyenin elde ettiği ganimetlerde de onları bekleyenin diğer ordu fertlerinin hakkı vardır. Ganimetler seriyye birliğiyle diğer ordu birlikleri ara­sında bölüştürülür.[390]
  3. …Velid b. Müslim demiştir ki:

Ben (Abdullah) îbn el-Mubarek’e şu (bir önceki) hadisten bah­settim ve (bunu) “bize aynı şekilde îbn Ebî Ferve’de Nafi’den rivayet etti” dedim de (Bana) “Senin (Şuayb b. Ebî Hamza ve îbn Ebî Ferve diye) ismini zikrettiğin kimseler (adalet ve zapt yönünden) Malik b. Enes’e uymaz” (lar) şeklinde veya buna benzer şekilde bir cevap verdi.[391]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, bu hadisin ravilerinden Îbn Ebî Ferve ile bir önceki hadisin ravisi Şuayb b. Ebî Hamza’nın ada­let ve zapt yönlerinden, Malik b. Enes’e denk olamadıkları, ifade edilmekte ve her ne kadar îbn Ebî Ferbe ile Şuayb’ın hadisleri birbirini teyid etse de, aslında Malik b. Enes’in rivayet ettiği hadisin daha sağlam ve muteber oldu­ğuna işaret edilmektedir. Bilindiği gibi, tbn Ebî Ferve ile Şuayb’ın rivayet ettikleri hadis-i şerifte, önce savaş için bir ordu gönderildiği, sonra da bu ordu içerisinde bir grubun da Neeid taraftarlarına gönderildiği neticede ise ele geçen ganimetlerden ordu ve seriyye fertlerin herbirine ganimet olarak onikişer deve düştüğü, taksim sonunda, seriyye fertlerinin her birine de oni-kisi ganimet, biri de nefel olmak üzerfe, onüç deve düştüğü ifade edilmektedir.

Malik b. Enes’den rivayet edilen hadis-i şerifte; savaşmak üzere gönde­rilen bir askerî birlikten ve bir seriyyeden bahsedilmekle beraber gönderilen bu seriyyenin, sözü geçen askeri birlik içerisinden ayrılıp gittiğinden söz edil­memektedir. Sadece bir seriyye gönderildiğinden ve ganimet mallarında bu seriyye fertlerinin eline geçen miktardan bahsedilmektedir o kadar.[392]

Bir Önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, Malik b. Enes hadisi, diğerlerine tercih edildiği takdirde “Seriyyenin ganimet olarak ele geçirdiği ikiyüz devenin dört bin kişilik ordu fertleri arasında dağıtılıp her birine oni-ki deve düşmesi nasıl mümkün olur?” diye bir müşkil ve bu müşkili hallet­mek için bazı te’villere ihtiyaç kalmaz.[393]

  1. …İbn Ömer’den; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) Necid’e bir seriyye gönderdi. Bu seriyye ile ben de (yola) çıktım. Derken (ganimet olarak) birçok deve ele geçirdik. Ku­mandanımız nefel olarak içimizden her askere birer deve verdi. Sonra Rasûlullah (s.a.)’e geldik, ganimetlerimizi aramızda paylaştırdı da biz­den her bir kişiye humus (çıktık)tan sonra (paylaştırılan bu ganimet­ten) onikişer deve düştü. Rasûlullah (s.a.) bize vermiş olduğu şeyler­den dolayı kumandanımızı hesaba çekmedi. Yaptığı bu işten dolayı onu ayıplamadı. Neticede (seriyyeye katılmış olan) her adamın (ku­mandandan almış olduğu) ganimetiyle birlikte (toplam) onüç devesi oldu.[394]

  1. …Abdullah b. Ömer’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) içe­risinde Abdulah b. Ömer’in de bulunduğu bir seriyyeyi Necid tarafla­rına göndermiş ganimet olarak birçok deve ele geçirmişler. Kuman­danlarının bu develeri paylaştırması neticesinde paylarına düşen (ga­nimet mikdarı) oniki deve olmuş kendilerine birer deve de nefel ola­rak verilmiş.

(Bu rivayete) İbn Mevhib (şu cümleyi de) ilave etmiştir: Rasûlul­lah (s.a.) (huzuruna vardığımız zaman, kumandanımızın yapmış ol­duğu) bu taksimi değiştirmedi.[395]

  1. …Abdullah b. Abbas’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)bir seriyye ile beraber bizi (düşman üzerine akın yapmak üzere) gönder­mişti. (Ganimetlerden ele geçen) paylarımız oniki deveye ulaştı. Bize nefel olarak birer deve de Rasûlullah (s.a.) verdi.

Ebû Dâvûd der ki: Bürd b. Sinan da (bu hadisi) aynen Ubeydul-lah hadisi gibi (yani mevzumuzu teşkil eden hadis gibi) Nafi’den riva­yet etmiştir. Bu hadisi Eyyub’da aynı şekilde Nafi’den rivayet etmiş­tir. Ancak (farklı olarak) Eyyub Peygamber (s.a.)’i hiç anmaksızın “bi­ze nefel olarak birer deve verildi.” dedi.[396]

  1. …İbn Ömer’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) (düşman üze­rine baskın yapmak üzere) gönderdiği seriyyeler içerisinden bazı kim­selere ordunun genel olarak hissesine düşen payın dışında özel olarak nefel verirdi. (İbn Ömer dedi ki): Ancak (ganimet payı ile nefelin) her ikisinin de (verilmesinden önce) humus (un ganimetlerden çıkarılma­sı) gerekir.”[397]

Açıklama

Bilindiği gibi “nefel” gazilere ganimet hissesinden fazla olarak verilen mükafattır.

Humus: Yoksullara, muhtaçlara ve yolculara verilmek üzere ganimet­ten ayrılan beşte bir mikdardır. Bu husus Elimize geçen ganimetin beşte biri Allah’a, Peygambere, onun akrabalarına öksüzlere, yoksulara ve yolculara aittir.”[398] ayet-i kerimesine dayanmaktadır.

2741 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Mekke’nin fethinden önce hicretin sekizinci senesinde Şaban ayında, Ebû Katade baş­kanlığında Necid taraftarlarına baskına giden bu akıncı birliğine dağıtılan ganimet malları ile nefel olarak verilen mükafatların hepsinin seri yy e kuman­danı Hz. Ebû Katade tarafından mı yoksa Hz. Peygamber tarafından mı ve­ya birinin kumandan tarafından da diğerinin Hz. Peygamber tarafından mı verildiği hususundaki rivayetler oldukça farklıdırlar. Nitekim tercümesini sun­duğumuz ve mevzuumuzu teşkil eden 2745 ve 2746 numaralı hadislerde ga­nimetlerin kimin bölüştürdüğünden hiç bahsedilmeyip, sadece Hz. Peygam­berin nefel olarak verdiği mükafattan bahsedilirken, 2743 numaralı hadis-i şerifte de nefelin kumandan tarafından ganimetlerin de Hz. Peygamber ta­rafından dağıtıldığı ve seriyyeye iştirak eden askerlerden herbirinin eline top­lam olarak onüç deve düştüğü ifade edilmektedir. Bir başka ifadeyle riva­yetler arasındaki ihtilafları bu hadis-i şeriflerde de görmek mümkündür. An­cak konumuzu teşkil eden 2744 numaralı hadis-i şerif rivayetler arasın­daki ayrılıkları uzlaştıracak niteliktedir.

Bu hadis-i şerifte ganimetlerin ve nefel olarak verilen mükafatların as­lında seriyye kumandanı tarafından dağıtıldığı ve Hz. Peygamberin de onun bu uygulamasını tasdik ve takrir ettiği ifade edilmektedir. Bu ifade gerek ga­nimetlerin gerekse nefellerin hem seriyye kumandanının hem de Hz. Pey­gamberin eliyle dağıtıldığı anlamına gelir ki, bu mevzudaki rivayetlerin hep­sim de uygun düşer.

Ayrıca bu hadisler, sözkonusu seriyyenin elde ettiği ganimetlerin tüm ordu mensupları arasında değil sadece seriyyeye katılan onbeş kişilik asker­ler arasında dağıtıldığını ifade etmektedirler. Bu durum, bazı rivayetlerin ka­falarda doğurmuş olduğu “Acaba bu seriyyenin elde ettiği 200 deve 4000 kişilik ordu mensubu arasında dağıtıldığı halde nasıl olup ta herbirine oniki-şer deve düşüyor?” şeklindeki sorulan kafalardan sildiği gibi bu sorulara cevap aramaya da ihtiyaç bırakmıyor.

Ayrıca 2746 numaralı hadis-i şerifte ganimetler dağıtılmadan önce ga­nimetlerde bulunan Allah’ın ve peygamberin hakkı olan beşte bir (humus) un ganimetlerdan çıkarıp ayrılması icabettiği ifade ediliyor.

Avnu’l-Ma’bûd yazan el-Azimabadî’nin açıklamasına göre ganimetlerden öncelikle humus ayrılır sonra harpte fevkalade yararlılıklar gösterecek olan­lara vadedilmiş olan nefel ayrılır. Daha sonra da kalan ganimetler usulüne göre gaziler arasında paylaştırılır. Mezhep imamlarının bu mevzudaki gö­rüşlerini 2737 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımızdan burada bu kadarla yetiniyoruz.[399]

  1. …İbn Ömer’den demiştir ki;

Rasûlullah (s.a.) Bedir (savaşı) günü üçyüz onbeş (kişi) ile (sava­şa) çıkmış ve;

“Ey Allahım bu askerler kendilerini taşıyacak bir binekten yok­sundur. Onları sen taşı, çıplaktırlar, onları sen giydir, açtırlar, sen do­yur.” diye dua etmiş. Neticede Allah Bedir günü kendisine fetih nasi-betmiş (fetihden sonra harbe iştirak eden askerler) öyle bir değişikliğe uğramışlar ki onlardan herbiri mutlaka bir ya da iki deveyle elbiseli ve karınları tok olarak (Medine’ye) dönmüşlerdir.[400]

Açıklama

Metinde geçenHufâtünkelimesi sözlükte yalınayak, ayakkabısız olarak yürüyen kimseler, anlamına geldiği gibi binecek bir hayvanı veya vasıtası olmayan kimseler anlamına da gelir. Met­ne ikinci mana daha uygun düştüğü için biz de tercümemizde bu ikinci ma­nayı tercih ettik. Ayrıca bu hadis-i şerifte sözkonusu edilen Bedir savaşı hic­retin ikinci yılı Ramazan ayının onyedisinde cuma günü (Miladi Mart 624) vukubulan ikinci Bedir savaşıdır. Buna “Büyük Bedir” de denir. Harbi kı­saca şu şekilde özetlemek mümkündür: Hz. Peygamber Mekke’li müşriklerin ticaret kervanlarının geliş ve gidişlerini engellemek için tedbirler alıyor, bunun için komşu kabilelerle ittifaklar yapıyordu.

Yine Hz. Peygamber Suriye’den dönmekte olan böyle bir kervanı üç-yüzü aşkın bir kuvvetle zabdetmek istemişti. Bunu haber alan kervan reisi Ebû Süfyân yolunu değiştirerek Mekke’den yardım istedi. Mekkeliler bin ki­şilik silahlı kuvveti kervanın yardımına gönderdiler. Bunlar kervanın Mek­ke’ye kaçıp kurtulduğunu öğrenmekle beraber yollarına devam edip Bedir’e kadar geldiler. Daha önce Mekkeli müşriklerin hareketini öğrenen Hz. Pey­gamber ashabıyla müşavereden sonra kervanı takibetmeyip savaşmaya ka­rar verdi. Bunun üzerine İslam kuvvetleri Bedir’e gelmiş ve Hz. Peygamber harekat için en uygun yeri seçerek müşriklerin su ile de alakalarını kesmişti. Yine Hz. Peygamber îslam ordusunun savaş nizamını geceden tesbit etmiş­ti. O gece Hz. Peygamber Allah’a şöyle dua etmişti: “Yarabbi! Bana va-dediğin yardımı bugün lütfet. Yarabbi bu İslam cemaati bugün telef olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacaktır.”

Ayrıca Hz. Peygamber mevzumuzu teşkil eden hadiste ifade edildiği şe­kilde de Allah’a yalvarıp dua ve niyazda bulunmuştur.

Nitekim bu savaşta melekler müslümanlara yardım etmişlerdi. Savaşta düşman ağır bir yenilgiye uğradı. Yetmiş ölü ve bir o kadar da esir bıraka­rak kaçtılar.

Bu hadisin “Ordu içerisinden gönderilen seriyye birliklerine nefel verilmesi” anlamına gelen ve mevzuumuzu teşkil eden babla ilgisini şöyle açıklayabiliriz:

Bu hadis-i şerifte Bedir savaşına katılan mücahidlerin savaşa piyade ola­rak gittikleri halde dönerken düşmandan ele geçirdikleri ganimetten aldıkla­rı hisseleri sayesinde kimisinin bir, kimisinin de iki deveyle döndükleri ifade

edilmektedir.

Oysa harbe piyade olarak katılan askerlerin ganimetten eşit miktarda hisse almaları icabederdi. Burada kimisinin bir deve kimisinin de iki deveyle döndüğü ifade edildiğine göre, iki deve ile dönenlerin devenin birini gani­met hissesi olarak, ikinci deveyi de nefel olarak aldıkları ve bu kimselerin de seriyye birliklerine katılmak gibi yiğitlik gösteren müstesna kişiler olduğu ortaya çıkar.

İşte bu hadisin bab başlığı ile ilgisi burası olması gerekir.[401]

  1. Humusun Nefelden Önce (Ganimetlerden)Avrılması Gerekir Diyenlerin Delillerini Teşkil Eden Hadisler
  2. …Habib b. Meslem el-Fihrî’den, denilmiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Humus (denilen beşte bir hisseyi ganimetlerden ayırdık) tan sonra (kalanın) üçte biri (ni) nefel olarak (müeahidlere) verirdi.[402]

Açıklama

Bu hadis-i şerife iki türlü mana vermek mümkündür:

  1. Rasûlullah (s.a.) seriyye birliklerine “Elde edilen ganimetlerden humus denilen beşte bir hiseyi ayırdıktan sonra kalanın üçte-b irin i de size mükafat olarak vereceğim” diye va’dederdi. Sonra bu va’dine uyarak önce ganimetlerden beşte bir hisseyi ayırırdı. Kalanının üçte birini de va’dde bulunduğu seriyye birliğine nefel olarak dağıtırdı. Kalanı da tüm müeahidlere bölüştürürdü. Hanefi ulemasına göre Hz. Peygamber ancak ve­receği nefeli bu şekilde kayıtladığı zaman bu şartlara uyardı. Aksi takdirde nefeli humusu ayırmadan önce vermekte sakınca görmezdi.
  2. Rasûlullah (s.a.) savaştan sonra ganimet olarak elde bulunan mallar­dan öncelikle humus denilen beşte bir hisseyi ayırırdı, sonra geriye kalan ga­nimetlerin üçte birini de (kahramanlıklarıyla dikkatleri çeken kimselere) ne­fel olarak verirdi. Kalanı da mücahidler arasında bölüştürürdü. Hadis ule­masından Hattâbî: “Bu hadisten nefelin humus ayrılmadan önce de ayrıl­dıktan sonra da verilebileceği anlaşılmaktadır” demiştir.

Fıkıh âlimlerinin nefelle İlgili görüşlerini 1337 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıklamış olduğumuzdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[403]

Bazı Hükümler

  1. Savaşta mücahidleri harbe teşvik için mükafat va’detmek mustehabdır.
  2. Ganimetlerin taksiminde esas olan; önce ganimetlerden humus deni­len beşte bir hisse ayrılır. Kalanın üçte biri harpte kahramanlıklarıyla dik­katleri çeken yiğitlere nefel olarak verilebilir.
  3. Ganimetlerin üçte birine kadar olan kısmı nefel olarak verilebilir. An­cak ganimet mallarının nefel olarak verilebilecek miktarı ulema arasında ih­tilaflıdır.

Ulamedan Mekhûl ile Evzâî’ye göre ganimetlerin üçte birinden fazlası nefel olarak verilemez. İmam Şafiî’ye göre ise nefel için bir sınır yoktur. Devlet reisi ganimetten istediği kadarını nefel olarak verebilir. Bunun takdiri devlet başkanının içtihadına bırakılmıştır.[404]

  1. …Habib tbn Mesleme’den demiştir ki

Rasûlullah (s.a.) (bir seriyyeyi savaşa gönderirken) Humus (de­nilen beşte bir hisseyi ganimetlerden çıkardık) tan sonra (kalanın) dörtte birini nefel olarak vereceğini va’dederdi. (Seriyye savaştan) dönerken (bir nefel vadetmek isterse o zaman da) Humus (denilen beşte bir his­seyi ganimet mallarından çıkardık) tan sonra (kalanın) üçte biri(ni ne­fel olarak vereceğini va’dederdi).[405]

Açıklama

Hz. Peygamber; ordu içerisinden bazı kimselerden bir seriyye birliği ttşkil ederek düşman üzerine gönderirken, onlara ganimet paylarının dışında bir de nefel vereceğini vadettiğinde mevcut gani­metlerden Allah’ın ve Rasûlünün hakkı olan beşte bir hisse çıkarıldıktan sonra kalanın dörtte birini nefel olarak vereceğini va’dederdi. Fakat savaştan dö­nerken gösterilecek yeni bîr yiğitlik için bir nefel vadederse humus ayrıldık­tan sonra kalan ganimetlerin üçte birini nefel (bağış) olarak vereceğini va’­dederdi.

Hz. Peygamberin savaşa çıkan gazilere ganimet mallarından Allah’ın ve Rasûlünün beşte bir hissesi çıkarıldıktan sonra kalan ganimetin dörtte biri­ni va’detttiği halde harpten dönerken düşmana ikinci defa galebe çalması halinde, beşte bir hisse çıkarıldıktan sonra kalan ganimetin üçte birini ver­meyi va’detmesinin hikmetini İbnü’l-münzir şöyle açıklıyor: “…. Çünkü harbe girerken askerlerin hayvanları kuvvetli, harpten sonra ise daha yorgun ve zayıftırlar. Askerlerin kendi durumları da böyledir. Bu bakımdan mücahid-ler bir an önce, çoktandır kendilerinden uzak kaldıkları, ailelerine kavuş­mak isterler. Bu sebeple dönüşte kendilerine daha fazla vermeyi va’detmiş-tir. Hattabi, İbnü’l-Münzir’in yukarıdaki sözlerini naklettikten sonra şu gö­rüşlere yer veriyor:

“Bu söz vazih (açık) değildir. Çünkü hadisdeki dönüş tabirinin yurtla­rına dönüş manasına geldiği kanaatini uyandırıyor. Halbuki hadisin manası bu değildir. Hadisteki sefere çıkmak sözüyle kastedilen bir müfrezenin gaza için sefere çıkmasıdır. Bunlar düşmandan bir gruba üstünlük sağlarlarsa al­dıkları ganimetten dörttebiri kendilerine verilir. Geriye kalan kısmına da tüm ordu iştirak eder. O savaştan kendi birliklerine dönerlerken düşmanı ikinci defa daha yenilgiye uğratacak olurlarsa bu defa aldıkları ganimetten kendi­lerine üçte bir verilir. Zira düşman daha dikkatli ve uyanık olduğu için harpten sonra tekrar hezimete uğratmak daha güç olur.” Hattâbî’nin bu görüşü da­ha çok kabul görmüştür. Hanefi ulemasına göre Hz. Peygamber seriyye men­suplarına ”ganimetlerden beşte bir hisseyi ayırdıktan sonra kalan ganimet mallarının dörtte birini veya üçtebirinî size nefel olarak vereceğim” diye şart koştuğu için onların nefelini ganimetlerden beşte bir hisseyi çıkardıktan sonra vermiştir. Eğer devlet reisi bu durumda olan askerlere “Size nefelinizi beşte bir hisseyi ayırdıktan sonra ganimet mallarının kalanından şu kadarını vereceğim” diye bir şart koşmazsa onların nefellerini ganimet mallarından beşte bir hisseyi çıkarmadan önce verebilir. Nitekim Hattâbî bunun da caiz olacağını söylemiştir. Hanefilerin meşhur kitabı Hidaye Haşiyesinde açık­landığına göre İmam-ı Ahmed “Ganimetler ele geçmeden önce va’dedilen nefelin ganimetlerden beştebir hisse ayrıldıktan sonra ganimet mallarının ka­lanından verilir. Fakat ganimetler ele geçtikten sonra vadedilen nefeller sa­dece ganimet mallarından ayrılan humustan (beşte bir hisseden) verilebilir.” demiştir. İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre ise nefeller hiçbir zaman gani­metlerden verilemezler. Ancak ganimetlerden ayrılan beşte bir hisseden ve­rilirler. Hatta îmam-ı Şafiî’ye göre nefeller bu beştebir hissenin beşte birin­den verilir. Bu sebeple İbn Raslan metinde geçen “üçtebir” kelimesini “beş-tebirin, beştebirinin üçtebiri” şeklinde te’vil ettiği gibi “dörttebir” kelime­sini de” beşte birinin beşte bHnin dörtte biri” şeklinde te’vil etmiş­lerdir.[406]

  1. …Mekhûl (şöyle) diyor: Ben Mısır’da Huzeyl oğullarından bir kadının kölesiydim. Beni hürriyetime kavuşturdu. Öyle zannedi­yorum ki, ben Mısır’da ilimden ne varsa hepsini alarak çıktım. Sonra Hicaza geldim. Orada da ilimden ne varsa hepsini aldım da öyle çık­tım. Sonra Irak’a vardım. Irak’ta bulunan ilmi de toplayıp çıktım. Son­ra Şam’a geldim. Şam (halkm)ı iyice inceledim ve hepsine nefel sor­dum. Bana nefel hakkında bilgi verecek kimse bulamadım. Nihayet Ziyad b. Cariye et-Temimî denilen bir ihtiyarla karşılaştım. Kendisi­ne hiç nefel hakkında birşey (ler) duydun mu? diye sordum. O da -evet Habib b. Mesleme el-Fihrî’yi “Ben Peygamber (s.a.)’in (harbe) başlarken (ganimetin) dörtte biri (ni) dönüşte de üçte biri (ni) verdiği­ni gördüm…” derken işittim, cevabını verdi.[407]

Açıklama

Metinde Bed’e ve Rac’a kelimeleri hakkında Hattâbî şunlan söylüyor: “Bede “savaş yolculuğunun başlangıcı demektir. Ordu savaş için yola çıktığı zaman içlerinden bir müfreze, ku­mandanın emriyle ordudan ayrılarak düşman kuvvetlerine saldırıp bir gani­met elde edecek olursa bunun dörtte biri müfrezeye ait olurdu. Geriye kalan kısım ise müfrezeyi teşkil eden askerlerle diğer ordu birlikleri ortak olurdu. Savaştan sonra eğer bu müfreze, kumandanın emriyle tekrar düşmana sal-rır da ikinci defa bir ganimet elde ederse üçte biri müfrezeye ait olup geri kalan kısım da müfreze fertleri ile geride bekleyen ordu mensupları arasında ortak olarak paylaşılırdı. İlk elde edilen ganimetlerden dörtte biri müfreze fertlerine verilirken ikinci ganimetlerin müfreze birliklerine daha fazlasının verilmesinin hikmeti; düşman üzerine ikinci defa saldırıya geçmenin ve on­ları ansızın yakalamanın birinciye nisbetle daha zor oluşudur.”

Fıkıh âlimlerinin bu meseleyle ilgili görüşlerini bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıklamış olduğumuzdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[408]

  1. Seriyye (Baskından) Ele Geçirdiği Ganimetleri Orduya Gönderir
  2. …Abdullah b. Amr b. As’dan rivayet olunmuştur ki: Ra-sülullah (s.a.)

“Müslümanların kanları (kıymetçe) birbirlerine eşittir. Müslü­manların (sayıca)en azı(bile) onların zimmetleri uğrunda koşar. Müslümantarın en uzak olanı (dahi) onlar adına eman verebilir. Müslüman­lar kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (hükmünde) dirler. On­ların kuvvetli olanı (elde ettiği ganimetleri ortaklaşa bölüşmek üzere) zayıf olana, gönderir. Seriyye olarak (düşman üzerine) giden(ler) de (ele geçirdikleri ganimetleri beraberce paylaşmak üzere, cephede ken­dilerini bekleyip) oturanlarına gönderirler. Bir mü’min, bir kafir kar­şılığında, öldürülemez. Ahdinde (sadık) olan bir zimmi de bir (harbi) kafir karşılığında öldürülemez” buyurdu. îbn îshak Kısası ve (kan­lardaki) eşitliği rivayet etmedi.[409]

Açıklama

Zimmet sözlükte, eman, zaman ve ahd manalarını ifade eder. Ahdi bozmak, zemmi mucib olduğu için ahde “zimmet ” denilmiştir. Çoğulu “zimem” dir.

İslâm zimmetini , ahd ve eman sahibi olan gayri müslimlere ehl-i zim­met denir. Bunların erkeklerinden her birine zimmî kadınlarından her birine de zımmiye denilir.[410]

Metinde geçen “müslümanların kanı biri birleri ne eşittir.” cümlesinden maksat; kanları dökülen müslümanların diyetleri ve kısasları hususunda bi­rinin diğerinden farkı yoktur. Bir kabilenin öldürülen en şerefli kimsenin kı­sası ve diyeti ne ise cemiyette itibarı en az olan bir kimsenin kısası ve diyeti de odur. Ayrıca öldüren kimse şerefli de olsa kendisine kısas cezası uygula­nır. Cemiyetin en zayıf bir ferdi de olsa katili kısas cezasına çarptırılır. İs­lam gelmeden önce; cahiliye dönemi arapları kısası sadece zayıflara uygula­yıp, itibarlı kişileri bağışlarlardı. Ayrıca bazan öldürülen şerefli kişilerin kar­şılığında, karşı kabilelerden birden fazla sayıda insan öldürülerdi.

İslâmiyet gelince insanlar arasındaki bu adaletsiziği kaldırdı ve kan ci-hetiyle hiçbir kimsenin diğerinden farkı olmadığını ilan etti.

Yine metinde geçen “Müslümanların en aşağısı” sözü burada “sayıca en aşağısı” yani “en azı” anlamında kullanılmıştır ki, müslümanla­rın “tek bir tanesi” demektir. Bu kelimeyi “müslümanların en aşağısı olan bir köle” şeklinde anlamak doğru değildir.[411]

Metindeki kelimesine “Müslüman askerlerin derece itibarıyla en aşağısı olan, efendisinin harbe girmesine izin verdiği köle, diye mana ve­rilmişse de Hattâbî’ye göre bu kelime “müslümanların, İslam diyarından en uzak olanları” anlamında kullanılmıştır. Hattâbî’nin verdiği bu manaya göre bu kelimenin geçtiği cümleyi şöyle anlamak, gerekir. “Savaş alanında bulun­duğu için İslam ülkesinden uzak ve kafirlere yakınolan bir kimse bile bir ka­fire eman verecek olsa onun bu emanı geçerlidir. Hiçbir müslümanın bu emanı (emniyete nâiliyyet, hakkında düşmana verilen söz veya işareti) bozmaya hak­kı yoktur.”

Ancak yine Hattâbî’nin beyanına göre bir müslümanın diğer müslüman-lar adına vermeye yetkili olduğu eman sınırlıdır. Bu emanı sadece kafirlerin bazılarına verebilir. Kafirlerin tümü için böyle bir eman veremez. Kafirlerin tümüne birden eman verme yetkisi sadece devlet reisine aittir. Hanefi ule­masından el-Kasânı’nin el-Bedayî isimli eserinde bildirdiğine göre müslümanın eman verme yetkisine sahip olabilmesi için akıl ve baliğ olması gerekir. Deli­nin ve çocuğun verdiği eman geçerli değildir. Genel olarak ilim adamlarının görüşü budur. Ancak İmam Muhammed’e göre buluğ şart değildir. İslamı idrak eden mürahik bir çocuk da eman verebilir. Eman verecek bir kimsede aranacak şartlardan biri de islamdır. Müslümanların safında çarşıpan bir-kafirin vereceği eman geçerli değildir.

Ancak Şafiî âlimlerinden Hafız İbn Hacer’in beyanına göre, el-Evzâî; “müslümanlar safında kafirlere karşı çarpışan bir zımminin verdiği emanın geçerli sayılıp sayılmaması devlet başkanının kararına bağlıdır. Devlet baş­kanı, isterse bu emanı geçerli kılar, isterse iptal eder.*’ demiştir.

Verilen bir emanın geçerli sayılabilmesi için, bu emanı veren kimsenin hür olması şart değildir. Efendisi tarafından harbe katılmasına izin verilmiş olan bir kölenin verdiği emanın geçerli olmasında icma vardır. Fakat efen­disinin harbe girmekten men ettiği bir kölenin verdiği emanın geçerli sayılıp sayılmaması ulema arasında ihtilaflıdır. Ebû Hanife (r.a.) ile Ebû Yusuf (r,a.)e göre bu durumda olan bir kölenin verdiği eman sahih değildir. İmam Muhammed (r.a.) ile İmam Şafii (r.a.) e göre ise bu eman sahihdir. İmam Muhammed (r.a) ile İmam Şafii (r.a.) in bu mevzudaki delilleri mevzumuzu teş­kil eden hadiste geçen cümlesidir. Sözü geçen bu iki İmama göre hadiste geçen kelimesi “onların en aşağısı”anlamına gelir ki bun­dan maksat müslümanların köleleridir. Binaenaleyh, müslümanların kölele­rinden herbirinin verdiği eman geçerlidir. Bu hususta kendisine harbe gir­mesi için izin verilen köleyle verilmeyen köle arasında bir fark yoktur. Eman da zimmet gibi bir ahd olduğundan her kölenin verdiği eman geçerlidir.

Ebû Hanife ile Ebû Yusuf’a göre metinde geçen sözkonusu cümle efen­disinin harbe girmeye izin vermediği kölelere şamil değildir. Çünkü bu cüm­ledeki edna kelimesi birisi aşağılık, horluk, diğeri de yakınlık olmak üzere iki manaya gelir. Curada bu kelimeye aşağılık ve horluk manası vermek müm­kün değildir. Çünkü mü’minlerin hiçbirisi hor, hakir görülemez. Nitekim ha­disin müslümanların kanları (kıymetçe) biribirlerine eşittir” anlamındaki ilk cümlesi de edna kelimesine hor ve hakir manası vermeye engeldir. Bu bakımdan bu kelime burada “yakın” anlamında kullanılmıştır ki “düşmana en yakın olan, yani kendisine harbe katılması için izin verilen ve bizzat sava­şan köle manasına gelmektedir. Harbe girmesine izin verilmeyen kölenin ver­diği eman geçerli değildir.

Ancak Hafız İbn Hacer âlimlerin büyük çoğunluğuna göre her kölenin verdiği eman geçerli olduğunu, bu hususta savaşa katılan bir köleyle katıl­mayan bir köle arasında bir fark olmadığını söylemiştir. Yine metinde geçen “Müslümanlar kendilerinin dışındakilere karşı bîr el (hükmünde) dirler.” cümlesi adeta bir nevi kendinden önce geçen cümlelerin bir açıklaması hük­mündedir. “Müslümanların birinin verdiği emanı hepsi kabul eder. Birine yapılan bir saldırıyı hepsi kendine yapılmş kabul eder. Bir anda hepsi sıkıl­mış bir yumruk haline gelirler/* anlamındadır.

“Müslümanların kuvvetli olanlarının ganimetleri zayıf olana göndermesi demek gerek vücut, gerekse mali cihetiyle daha kuvvetli olan askerlerle top­rakları, ganimetleri kendilerinden daha zayıf olan müslüman askerlere bö­lüşmeleri, demektir. Gerçekten savaşta müslüman askerlerin toplamış olduk­ları ganimetler bir yerde toplanır, sonra tüm askerler arasmdada usulüne göre paylaştırılır. Aynı şekilde seriyye olarak gönderilen askerler de ele geçirdik­leri ganimetleri kendilerini cephede beklemekte olan tüm müslüman asker­lerle paylaşırlar. Metinde geçen “seriyye olarak (düşman üzerine) giden(ler) de (ele geçirdikleri ganimetleri beraberce paylaşmak üzere cephede kendile­rini bekleyip) oturanlarına gönderirler.” anlamındaki cümleden kasdedilen de budur. Rey taraftarlarına göre metinde geçen kelimesi …” cümlesindeki “müminûn” kelimesi üzerine atfedilmiş-tir. Bir başka ifadeyle bu cümlenin aslı = hiçbir mü’min ve ahdinde duran bir zimmi kafir karşılığında öldürülemez.” şeklindedir. Bu bakımdan İmam Ebû Hanife’ye göre her ne kadar harbi bir kafir karşılığında bir mü’min kısas olarak öldürülemezse de bir zimmi kar­şılığında bir mü’min öldürülebilir. Çünkü hadiste mü’minle zimmi arasında bir ayırım yapılmamış, kafirin karşısında birlikte zikredilmişlerdir. Ancak imam Şafiî ile İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed (r.a.)e göre bir mü’­min kafir karşılığında öldürülemediği gibi ahdinde duran bir zımmî karşılı­ğında da öldürülemez. Çünkü kelimesiyle cümlesi arasın­da bir ilgi yoktur. İkisi de müstakil iki ayrı cümledir. Bu ikinci cümle atıf olarak değil, ancak birinci cümleden sonra kafalarda doğacak olan “acaba zımmilerin kanını dökmek helal midir?” sorusuna Haramdır cevabını ver­mek ve her ne kadar bir zımmî karşılığında bir mü’min (kısas olarak) öldü­rülemezse de meşru bir sebep olmaksızın zimmilerin kanını dökmenin de ha­ram olduğunu açıklamak üzere gelmiştir.[412]

  1. …Seleme’den (şöyle) dediği rivayet edilmiştir: Abdurrahman b. Uyeyne Rasûlullah (s.a.)in develerine baskın yapıp, çobanını öldürmüş ve yanındaki süverilerle o develeri sürüp git­mişti. Bunun üzerine ben yüzümü Medine’ye doğru çevirdim sonra üç defa “yetişin” diye feryad ettim ve onları takibe koyulup (onlara ok) atmaya ve onları yaralamaya başladım. (Onlardan) Bir atlı (beni öl­dürmek için) geriye dönecek olursa bir ağacın dibine oturuyor (ve on­lara ok atıyor) dum. Nihayet Allah’ın yaratmış olduğu develerden Pey­gamber (s.a.) e ait ne varsa onu (müşriklerin elinden kurtarıp) arka­ma almıştım. Otuzdan fazla mızrak ve otuz (kadar) elbise bıraktılar, hafiflemek istiyolardı. Sonra Uyeyne onlara yardımcı olarak geldi ve (onlara benim hakkımda) “Sizden bir grup onun yanına var (ip onun­la anlaş) sın” dedi. Bunun üzerine onlardan dört kişi bana doğru gel­meye ve dağa tırmanmaya başladılar (onların bana yaklaşmasıyla se­simi) kendilerine işittir (ebilecek bir duruma gel) ince “Beni tanıyor musunuz?” diye seslendim. Onlar da: “Sen kimsin?” dediler (Ben de): “Ben el-Ekvâ’nın oğluyum,Muhammed (s.a.) in yüzünü şereflendiren zata yemin olsun ki; sizden beni (yakalamak) isteyip de yakalayacak bir adam olmadığı gibi (içinizde) ben (yakalamak) isteyince elimden kurtulabilecek (bir kimse) de yoktur.” diye cevap verdim (Onlarla ko­nuşmaya) devam ettim. Nihayet Rasûlullah (s.a.)’m süvarilerini ağaç­ların arasına girerlerken gördüm, onların başı(nda) el-Ahram ül Ese-di (var idi) ve Abdurrahman b. Uyeyne’nin üzerine varıyordu. Abdur-rahman b. Uyeyne’de onun üzerine çullandı. Karşılıklı vuruştular, der: ken el-Ahram Abdurrahmanı (n atını) yaraladı. Abdurrahman da el-Ahram’ı şehid etti ve onun atma geçti. Bu esnada Ebû Katâde de Ab-durrahman’ın karşısına çıktı. Karşılıklı olarak vuruşmaya başladılar. Derken (Abdurrahman) Ebu Katade’ (nin atı) nı yaraladı. Ebû Kata-de de onu öldürdü ve el- Ahram’ın atına geçti. Sonra ben, onları kov­duğum suyun başında bulunan Rasûlullah (s.a.) in yanına geldim. (Bu su) zü kared (denilen su idi) Bir de ne göreyim Peygamber (s.a) beş-yüz kişi ile birlikte (orada bekliyor. O gün Rasûlullah) bana hem sü­vari hem de yaya hissesi verdi.[413]

Açıklama

Zûkarad Sam vom üzerinde Medine ile Hayber arasında Medine’ye bir beridlik (oniki millik) uzaklıkta bir sudur. Sel dağına sekiz mildir. Sık ağaçlı bir yerdir. İşte bu sudan, ismini alan Zalükarad gazvesi aynı zamanda Gazvetü’1-Ğâbe adıyla da anılır. Bu mevzuda siyer kitaplarında şöyle söylenmektedir: “Vakıdî, İbn Sa’d, îbn Kayyim ve daha başkalan bu gazayı Gâbe gazası diye andıkları gibi tbn İshak Ahmed b. Han-bel, Buhârî, Belâzurî, Taberî ve daha başkaları da Zûkarad gazası diye an-mışlardır. Hz. Peygamberin sağmal develerinin ğabe’de yağmalanıp, çoba­nın orada şehid edilmiş olması, Seleme b. Ekva ile ona yetişen tslam süvari­lerinin öâbe’den itibaren baskıncıların ardına düşerek onlarla çarpışa çarpı­şa Zûkarad’a kadar ilerlemiş bulunmaları, bu gazanın Gâbe gazası olarak anılmasına tslam karargahının Zûkarad’de kurulmuş olması da ayrıca Zû­karad diye adlandırılmasına yol açmış olabilir.

Gazanın sebebi; peygamberimizin Ğâbe (orman) yaylımında yayılmak­ta bulunan sağmal ve doğurmaları yaklaşmış yirmi devesini, Uyeyne b. Hısn el-Fezari’nin Gatafan ve Fezarilerden kırk atlı salarak baskıp yaptırıp sür­dürmesi ve Ebû Zerr el-Ğıfarî*nin oğlunu da $ehid ettirmesidir.[414]

Bu savaşın ne zaman yapıldığı hangi tarihte vukubulduğu meselesi ihti­laflıdır. Buhârî’nin rivayetine göre bu savaş Hayber savaşından üçgün önce vuku bulmuştur. Delili ise Seleme b. Ekva’nın “Biz bu savaştan döndükten sonra Medine’de ancak üç gün kaldık, üç gün sonra Hayber savaşına çık­tık.*’ sözüdür. Siyer uleması ise bu savaşın hicretin altıncı yılında vuku bul­duğu noktasında birleşmektedirler.

Metinde geçen Ya sabâhahü (ey sabahım) sözü arapçada baskına uğra­yan kimselerin yardıma çağırmak için kullandıkları bir tabirdir. Genellikle baskınlar sabaha doğru yapıldığı için baskına uğrayan kimselerin bu tabirle başkalarını yardıma çağırması Araplar arasında adet olmuştur. Bu şekilde feryad eden bir kimse sanki “Düşman sabahleyin etrafımızı çevirdi yetişin” diye haykırmış ve başkalarını yardıma çağırmış olur.

Her ne kadar siyer kitaplarında bu olayda yağma edilen develerin yirmi kadar olduğu ve Hz. Seleme’nin bunlardan sadece on kadannı düşmanın elin­den kurtardığı ifade edilirse de metinde geçen “Nihayet Allah’ın yaratmış olduğu develerden peygamber (s.a.)’e ait ne arsa onu (müşriklerin elinden kurtarıp) arkama almıştım.” sözü, Hz. Seleme’nin bu develerin tümünü düşman elinden kurtardığını ifade etmektedir.

Bu savaş hadis ve siyer kitaplarında çok ayrıntılı ve çok uzunca anlatıl­dığından okuyucularımıza oralara bakmalarım tavsiye ederiz.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisin, “Serİyye, baskından ele geçirdiği ganimetleri orduya gönderir.” anlamındaki bab başlığımızla ilgisi şöyledir “Hz. Seleme müşriklerden ele geçirdiği elbise, zırh gibi ganimetleri olduğu gibi cephede kendisini bekleyen İslam ordusuna göndermiş, Hz. Peygamber de ona bu ganimetlerden bir piyade hissesi vermiştir.” Ancak Hz. Peygamber onun bu savaşta özel bir başarısı ve yiğitliği görüldüğü için ayrıca kendi­sine nefel olarak bir de süvari hissesi vermiştir. İşte bu hadisle bab başlığı arasındaki ilgi budur. 2737 ve 2738 numaralı hadislerin şerhinde de açıkla­dığımız gibi nefel humusdan yahut da humusun beşte birinden verilir. Gani­met payı ise humus çıkarıldıktan sonra, geriye kalan ganimet mallarından verilir. Bu duruma göre; Hz. Peygamberin, Hz. Seleme’ye nefel olarak verdiği bir süvari hissesi kadar olan mükafatı humustan veya humusun beş­te birinden ganimet payı olarak verdiği bir piyade hissesi kadar olan payı da humus çıkarıldıktan sonra geriye kalan ganimet mallarından vermiş olabileceği kolayca anlaşılır.[415]

  1. Altın, Gümüş Ve (Harp Ülkesine Girince Daha Düşmanla Savaşmadan Önce) İlk (Ele Geçen) Ganimetlerden Nefel Vermenin Hükmü
  2. …Ebû’l-Cüveyriyet’ü Cermi’den demiştir ki Muaviye’nin emirliği zamanında Rum ülkesinde, içirde dinarlar bulunan bir küpe rastlamıştım. Başımızda da Peygamber (s.a.)’in sahabilerinden Süleym oğullarından Ma’n b. Yezid adında bir adam vardı. Dinarları ona ge­tirdim (O da bunları) müslümanlar arasında paylaştırdı. Onlardan birine verdiği kadar bu dinarlardan bana da verdi. Sonra da “Eğer ben Rasûlullah (s.a.)ı “Nefel ancak humustan sonradır” derken işitmiş olmasaydım sana (nefel de) verirdim.” dedi ve (kendi) payını bana ver­meye kalktı. (Fakat) ben kabul etmedim.[416]

Açıklama

Altın ile gümüşten ve daha düşman ülkesinde savaş başlamadan önce harpsiz düşmandan ele geçirilen mallar­dan nefel vermenin caiz olup olmadığı; ulema arasında ihtilaflıdır.

Musannif Ebû Dâvûd bu mevzuya dair özel bir bab açmıştır. Bu mev­zuda Hanefi fıkhının meşhur kitaplarından olan Siyer-i Kebir şerhinde şöyle deniyor: “Eğer devlet reisi (veya temsilcisi) – Kim kafir bir askeri öldürürse onun şahsi eşyası öldürenin olacaktır.- diye harbe teşvik eder de bunun üze­rine bir mücahid bir düşman askerini öldürecek olursa; öldürülen askerin altın veya gümüş tüm şahsi malları öldüren mücahidin olur. Ancak Şam halkı altınla gümüş mallardan nefel verilemeyeceğini nefelin ancak; yiyecek, giye­cek, altın ve gümüşün dışındaki mallardan verilebileceğini söylemişlerdir.

Musannif Ebû Dâvûd mevzumuzun bab başlığında bulunan “min evvel-il-mağnem” tabiriyle îslam askerlerinin harp ülkesine girdiği sırada savaş­tan önce harpsiz olarak ele geçirdikleri mallan kasdetmiş olması ihtimali kuv­vetlidir. Bezlü’l-Mechûd sahibinin görüşü de budur. Bu durum Musannif Ebû Davud’un devlet reisi veya temsilcisinin ganimet malları içinde bulunan al­tın ve gümüşten nefel veremeyeceği gibi savaştan önce harp ülkesinde düş­mandan ele geçirilen mallardan da nefel veremeyeceği görüşünde olduğu ih­timalini ortaya koymaktadır.

Esasen bu görüş imam Evzâî’nin görüşüdür. Bu bakımdan Musannif Ebu Davud aslında kendisi bu görüşte olmadığı halde sadece imam Evzai’-nin görüşüne işaret etmek istediği için bu görüşe temas etmiş de olabilir. Hafız İbn Hacer’in de açıkladığı gibi îmam Evzai’nin bu görüşü cumhur’un (ule­manın büyük çoğunluğunun) bu mevzudaki görüşüne aykırıdır. Mevzumu-zu teşkil eden bu hadisin zahirinden anlaşıldığına göre Hz. Peygamberin sa-habilerinden olan Man b. Yezid’in, Ebû Cüveyriye’nin Rum diyarında ele geçirdiği ganimetlerden kendisine nefel vermeyişinin sebebi bu malların al­tın veya gümüş oluşu değil, henüz bunlardan humusun ayrılmamış olması­dır. Çünkü Ma’n b. Yezid Hz. Peygamberi humus ayrılmadıkça ganimet mal­larından; nefel verilemez” derken işitmiştir. Nitekim 2748-2749 numaralı hadis-i şeriflerde de ifade edildiği üzere nefel; ganimetlerden humus ayrıl­dıktan sonra, kalan ganimet mallarından verilir. Hadisin zahirinden anlaşı­lan mana bu olmakla beraber, Hz. Ebu’İ Cüveyriye’ye nefel verilmeyişinin sebebini; bu malların savaşsız olarak ele geçmesi nedeniyle fey hükmüne girmiş olmalarına bağlamak da mümkündür. Çünkü fey savaşsız ele geçirilen gani­met demektir ve feyden nefel verilemez. Kadı Iyaz’ın da ifade ettiği gibi Şa­fii ulemasından bazı Sarihler Hz. Ma’n, nefelin humus ayrıldıktan sonra kalan ganimetlerden verilebileceğine ve verilecek mikdann sadece devlet reisinin takdirine bırakılmış olduğuna inanıyordu. Kendisi kumandan olunca bu dü­şünceden hareket ederek Hz. Ebû Cüveyriye’ye bu mallardan nefel verme­di.” demişlerdir. Bazıları da “Bu hadis yanlış rivayet edilmiştir. Hadisin aslı -humustan sonra nefel yoktur- yanı ganimetler İslam ülkesine taşındıktan ve ganimetler içerisinden Allah Rasûlünün hakkı olan humusu ayırmak ica-bettikten sonra artık nefel va’detmek yoktur anlamına gelen -la nefele ba’delhumusu-şeklindedir.” demişlerdir.[417] el-Muvaffık’ın açıklamasına gö­re; eğer bir kimse küfür diyarında define bulur da bunu kendi başına eline geçirmeye gücü yetecek olursa bu define İslam ülkesinde bulunan definele­rin hükmüne girer. Dolayısıyla bu definenin beşte birini devlet alır, kalanı da bulan kimsenin olur. Eğer bu defineyi islam askerlerinin yardımı ile ele geçirecek olursa; o zaman bu define ganimet hükmüne girer, Ganimet taksi­mi esaslarına göre taksim edilir. İmam Malik ile el-Evzâî bu görüştedirler. İmam Şafiî’ye göre ise; bu define kafirlerin ölü arazisinde bulunmuşsa, İs­lam ülkesinde bulunan definelerin hükmüne tabi olur. Hanefi ulemasına göre ise, bu define ganimet hükmündedir. Gaziler arasında taksim edilir. Delille­ri, mevzuumuzu teşkil eden hadis-i şeriftir. “Altın ile gümüşten ve düşman ülkesine girince savaşsız olarak ele geçirilen mallardan da nefel verilebilir” diyen Cumhur ulemanın delilini teşkil eden bu hadisin senedinde Asım b. Küleyb vardır. Ali b. el-Medenfye göre, bu ravinin yalnız başına rivayet et­tiği hadisler delil olma niteliğinden mahrumdurlar. Ahmed b. Hanbel, Ebû Hatim er-Râzî, Nesâî gibi hadis alimleri ise onun rivayet ettiği hadislerde bir kusur görmemişlerdir.[418]

  1. …(Bir Önceki hadisin) manası yine aynı senedle Asım b. Kü­leyb’den de (rivayet edilmiştir)[419]

Açıklama

Bu hadis mana itibariyle bir önceki hadisin aynısıdır. Bu bakımdan bir önceki hadis üzerinde yapmış olduğumuz acıklama bu hadis için de geçerlidir.[420]

  1. Devlet Başkanı Ele Geçen Ganimetlerin Bir Kısmını Kendisi İçin Ayırabilir
  2. …Amr b. Absete dedi ki; Rasûlüllah (s.a) ganimet olarak ele geçen develere doğru bize namaz kıldırmıştı. Selam verince, deve­nin yan tarafından bir kıl aldı. Sonra “Bana sizin ganimetlerinizden şu kadarı bile helal değildir (Bana helal olan) sadece humusdur. Hu­mus da size sarfedilir.” Buyurdu.[421]

Açıklama

Bu hadis-i şerif mana olarak 2694 numaralı hadiste geçmiş-ti. Ancak 2694 numaralı hadis üzerinde yaptığımız açıklama bu hadis için geçerli değildir. Çünkü Resulü Ekremin 2694 numa­ralı hadiste geçen sözleri, sadece Hevazin kabilesinden alınan ganimetlerle ilgili idi. Ve sözü geçen hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hz. Peygam­ber Hevazin kabilesinden alınan ganimetlerdeki haklarından sadece humus hakkını almış, peygamber olarak alabileceği safiyy hakkı ile bir mücahid ola­rak alabileceği ganimet payı hakkını almaktan feregat etmişti.

Hz. Peygamberin bu hadisteki ifadesi; belli bir ganimete tahsis edile­mez: Buradaki ifade tüm ganimetlerle ilgilidir. Çünkü bu hadisin metninde geçen “sizin ganimetlerinizden” sözü tüm ganimetlere şamildir.

Fakat bu hadisin metninden bazı kısımlar atlanmıştır. Bu hadisin Ah-med b. Hanbel’in Müsnedindeki metnini incelediğimiz zaman, atlanan kısimIan orada görmemiz mümkündür. Sözü geçen Müsned’de bu hadisin ta­mamı şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a).bize bir gazvede -henüz takdim edilmemiş- bir deveye doğru namaz kıldırdı. Selam verince kalkıp (deveden) bir kıl aldı şu kıl sizin ganimetlerinizdendir. Benim bu ganimetlerde humusun dışında sizinle beraber alacağım paydan başka bir payım yoktur. Ancak (sizden fazla olarak bir humus alıyorum) humus’ta si­ze sarfedilir. Binaenaleyh yanınızda iğne-iplik (iğne-iplikten) daha büyük veya daha küçük (ganimet namına ne varsa) getirip teslim ediniz.” buyurdu.[422]

Buna göre, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, Hz. Peygamberin bir mücahid olarak, ganimetlerden diğer mücâhidler gibi bir pay alma hakkı yanında, devlet reisi olarak da humus (beştebir pay) alma hakkı olduğu ifa­de edilmektedir.

Bilindiği gibi Hz. Peygamberin peygamber olarak ganimetler taksim edilmeden önce alacağı bir pay daha vardır ki; buna “safiyy” denilir. Nite­kim şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilen bir hadis bunu açıkça ifade et­mektedir: “Siz namazı kılıp, zekatı, ganimetlerin beştebirini ve peygambe­rin hakkı olan safiyyi peygambere verirseniz, Allah’ın ve Rasûlünün ema-mnda olursunuz.”[423] Hz. Peygamberin ganimetler dağıtılmadan önce, pey­gamber olarak Safiyy adıyla alacağı hisse, kendi seçimine bırakılmıştır. Şöyle ki; ganimetler dağıtılmadan önce bir köle, ya bir cariye veya bir at seçip alır. İşte safiyy budur.[424] Fakat mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte safiyyden bahsedilmemiş sadece bir devlet reisi olarak ganimetlerden alabileceği hu­mustan ve almış olduğu bu humusu (beşte bir hisseyi de) yine müslümanla-rın ortak menfaatlerine sarf ettiğinden bahsedilmiştir,

Hanefi âlimlerine göre ise Safiyy; Hz. Peygamberin, peygamber olarak ganimetlerin taksiminden önce onların içinden bir kılıç veya zırh ya da bir cariyeyi seçip alma hakkıdır. Hz. Peygamberin vefatıyla humustan alacağı beşte bir hisse ve safiyy hakkı düşmüştür.[425] Dolayısıyla Hz. Peygamberin, ganimetlerden ayrılan humustan, kendisi için aldığı beşte bir hisse de, yine ümmetine kalmıştır. Sağlığında ise ganimetler bölüşülmeden önce “… Bilin ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a Rasulüne ve (Allah’ın Rasû-lüne) akrabalığı bulunan (lar) a, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah herşeye kadirdir.”[426] ayet-i kerimesi emrince humusu şu şekilde beş kısma ayırırdı:

  1. Hz. Peygamber için,
  2. Hz. Peygamberin akrabaları için
  3. (Fakir olan) öksüzler için
  4. Yoksullar için
  5. Yolcular için.

Ayet-i kerimede her ne kadar bir de Allah’ın hakkından bahsediliyorsa da bu, Hz. Peygamber’in humustan alacağı beştebir paydan başka bir pay değildir. Allah ismi aslında ayet-i kerimenin başında teberrüken zikredilmiştir. Ayrıca Allah’a bir hisse daha ayrılması için zikredilmiş değildir.

Görülüyor ki, Hz. Peygamber sağlığında humusun tümünü kendi ihti­yaçları için harcamamıştır. Humusun sadece beşte birini kendi ihtiyaçları için harcamış, vefatından sonra alınan ganimetlerdeki hakkı düşmüştür. Hz. Pey­gamberin yakınlarının humustaki haklan, sağlığında kendisine yaptıkları hiz­mete bağlıydı. Bu yüzden, hem cahilliyye döneminde hem de islamiyet gel­dikten sonra Hz. Peygambere yardımda geri durmadıkları için Abdulmutta-lib oğullarına humustan pay verdiği halde» kendisine onlardan daha yakın olan Ümeyye oğullarına vermemiştir.

Hz. Peygamberin vefatından sonra, yakınlarının ganimetlerden pay al­maları, fakir olmalarına bağlıdır. Eğer fakirlerse ganimetten pay alırlar, fa­kir değilseler alamazlar. Bir başka ifadeyle, Hz. Peygamberin vefatından sonra akrabalarının humustan beştebir hak alabilmeleri için, humustan beştebir hak alan diğer üç sınıftan birinin içine girmeleri gerekir. Yani ya yoksul, ya ök­süz vey4.yolcu olmaları gerekir. Netice olarak Hz. Peygamberin vefatından sonra humustan üç sınıf beştebir pay alma hakkına sahiptir. Bunlar yoksul­lar, yolcular, yoksul olan öksüzlerdir. Humusun geriye kalan kısmı ise sa­vaş malzemeleri gibi ümmetin ortak ihtiyaçlarına sarfedilir.[427]

  1. Ahdi Yerine Getirmek
  2. …İbn Ömer’den (r.a) demiştir ki: Rasûlullah (s.a) buyur­du ki; “Verdiği sözü tutmayan bir kimse için kıyamet günü, bir bay­rak dikilir (ve) bu (bayrak) falan oğlu falanın ahdini bozması (nın ala­meti) dir, denilir.”[428]

Açıklama

Verdiği sözü tutmayıp onu bozan kimseyi teşhir suretiyle, onu insanlar huzurunda, rezil ve rüsvay etmek için kıyamet gününde arkasına bir bayrak dikilir ve bir münadi; işte bu verdiği sözü bo­zan kimsedir, diye yüksek sesle bağırır.

Hadis-i şerif, ahdini bozan kimseleri kıyamet gününde bekleyen bu kö­tü akıbeti haber vermektedir.

Hafız İbn Hacer’in el-Fethu’l-Barî isimli eserinde yaptığı açıklamaya göre İbn Ebû Cemre bu hadis hakkında şunları söylemiştir: Kıyamet gününde ah­dini bozan kimseler için, ahidlerini bozmaları sayısınca bayraklar dikilir. Bu kimselerin ahdi bozma işi dünyada genellikle gizli kaldığı için Allah, onları bu suçlarını teşhir etmek suretiyle cezalandırır. Aslında Araplar, bayrak dikme tabirini; bir işi en iyi şekilde teşhir etmek anlamında kullanırlar. Hadiste ge­çen “bayrak dikilir” sözünü “o kimse en iyi bir şekilde teşhir edilir/1 ma­nasında anlamak gerekir.[429]

  1. Devlet Başkanı (Savaşta Ve) Barışta Kendisine Sığınılan Bir Kalkandır
  2. …Ebû Hureyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) şöyle bu­luştur: “Devlet başkam bir kalkandır, savaşa ancak onunla girilir.”[430]

Açıklama

Devlet başkanı bir kalkan gibi müslü-manları düşmanın tehlikelerinden korur. Bu görevini hakkıyla yerine getirebilmek için icabında, bazan düşmanla sulh yapar. Bazan da düşmana karşı savaş ilan eder veya düşmanlardan bazılarına eman verir. Bu yetkiler, sadece dev­let başkanına verilmiştir. Devlet başkanı, tebaasını ileride zuhur edebilecek tehlikelerden korumak amacıyla, ilan ettiği harplere bizzat kendisi kuman­danlık edebileceği gibi, bu görevi uygun göreceği başka bir kimseye de vere­bilir. Binaenaleyh, bir devlet başkanının müslümanların istikbalini düşüne­rek hak, adalet ve takva ölçüleri içerisinde harp ya da sulh ilan etmek gibi, devletler arası siyasi kararlarına, her müslümanın uyması gerekir. Devlet baş­kanının bu nevi kararlarına uyan bir müslüman, bu itaatinden dolayı ecir ve sevaba nail olacaktır.

Düşmana karşı savaş ilan etmek, düşmanla sulh yapmak, eman vermek yetkisinin sadece devlet başkanına ait bir yetki olduğuna işaret eden bu ha­disle, “Müslüman tebeadan herhangi bir kimsenin bile eman verebileceğini” ifade eden (2751) numaralı hadis-i şerif arasında bir çelişki bulunduğu zan-nedilmemelidir. Çünkü müslüman tebeadan bir kimsenin, bütün müslüman-larca muteber sayılan emanı, o müslümanın bir köy, şehir veya kale halkı gibi kafirlerden bir gruba vermiş olduğu emandır. Fakat kafirlerin tümüyle ve bazı nesilleriyle ilgili büyük çapta eman verme hakkı ise sadece devlet rei­sine aittir.[431]

  1. …Ebû Rafı dedi ki: Kureys (halkı) beni Rasûlullah (s.a)’e (elçi olarak) gönderdi. Rasûlullah (s.a)’i görünce kalbime İslam (a girme arzusu) düştü. Bunun üzerine “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemin ol­sun ki ben Kureyşlilere asla bir daha dönmeyeceğim” dedim. Rasû­lullah (s.a) “Ben ahdimi bozmam ve (bana gelen) elçilere baskı yap­mam. Fakat sen (Kureyşe) geri dön. Eğer şu anda kalbine gelen (İs­lam’a girme arzusu orada yine) kalbine gelecek olursa (o zaman bura­ya) dön gel” buyurdu. Bunun üzerine (gerisin geriye Mekke’ye) git­tim. Sonra Peygamber (s.a.)’e (tekrar) geldim ve müslüman oldum. (Bu hadisin ravilerinden) Bekir dedi ki: (Hasen b. Ali) bana Ebû Rafi nin (islam’a girmeden önce) kipti olduğunu bildirdi.

Ebu Davud der ki: Bu (hüküm, Hz. Peygamberin yaşadığı) za­manda (geçerli) idi. Bu gün (için bu hüküm) uygun değildir.[432]

Açıklama

Devlet başkanına elçi olarak geldiği halde İslam ülkesinde müslümanlığı kabul eden bir kimsenin, İslam ülkesine sığınma isteğinin kabul edilmeyip onun gerisin geriye kendi ülkesine gönderil­mesi, sadece Hz. Peygamber zamanına ait bir uygulamadır. Hatta böyle bir uygulama sadece Hz. Peygambere ait özel bir uygulamadır.

Fakat günümüzde böyle bir uygulama geçerli ve doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber, karşısında bulunan kimselerin durumunu Allah’ın bildir-mesiyle biliyordu. Nitekim sığınma hakkı isteyen Ebû Rafi’nin Kureyş’e döndükten sonra, İslam’a girme arzusuyla tekrar Medine’ye geleceğinden ke­sinlikle emindi. Bu nedenle onun sığınma hakkını reddederek Kureyş’e dön­mesini, isterse tekrar kendisine geri dönmesini tavsiye etti. Gerçekten de Hz. Ebû Rafi, Mekke’ye gittikten sonra bir süre sonra Medine’ye gelerek müslü­man oldu.

Eğer Hz. Peygamber, Hz. Ebû Rafi’nin sığınma isteğini kabul edip onu Mekke’ye göndermeseydi, bu uygulama düşmanların “Muhammed, elçilere baskı yapıyor, insan haklarını çiğniyor, inanç hürriyetine saygı duymuyor milletlerarası siyasi teamüllere uymuyor” şeklinde aleyhte propaganda yap­malarına sebep olur ve bu yüzden de İslamın geniş kitlelere yayılmasına bü­yük bir engel teşkil ederdi. Bu yüzden Hz. Fahr-i alem, bir elçi olarak huzu­runa gelen, Hz. Ebû Rafi’nin sığınma isteğini reddetmiştir. Musannif Ebu Davud’da bu görüştedir.

İbn Teymiyye Müntekâ’l-Ahbar isimli eserinde, Hz. Ebû Rafi’nin bu sığınma talebinin Hudeybiye musalahasının yürürlükte olduğu zamana rast­ladığı için kabul edilmediğini iddia etmişse de bu doğru değildir. Çünkü Hz. Ebû Rafi, Bedir, savaşından önce müslüman olmuş Uhud savaşıyla ondan sonraki savaşların tümüne katılmıştır.[433]

  1. Düşmanla Sulh Yapan Bîr Devlet Başkanının Sulh Süresi Sona Erer Ermez Hemen Düşman Lkesine Erişmek Ve Düşmana Saldırmak Üzere, Daha Sulh Süresi Sona Ermeden Önce) Düşmana Doğru Yola Çıkması
  2. …Himyer (kabilesin) den olan Süleym b. Amir’den, de­miştir ki:

Muaviye ile Rum (lar) arasında bir (sulh) antlaşması vardı. (Muaviye bu antlaşma süresi sona ermeden önce) Rumların ülkesine doğ­ru yola çıkmıştı. Sulh (süresi) sona erince onlarla savaşacaktı. Derken “Allahü ekber, Allahü ekber (Hayret doğrusu size) hıyanet (etmeniz) değil (ahde) vefa” (etmeniz gerekir) diyerek, at üzerinde veya acematı üzerinde bir adam çıkageldi. Bir de baktılar ki (bu adam) Amr b. .Absete(imiş).Bunun üzerine Muaviye ona (birini) gönderdi (ve huzu­runa çağırttı) ve kendisine (bu meseleyi) sordu. (O da) :

Ben Rasûlullah (s.a)’ı

“Kimin herhangi bir kavimle arasında bir antlaşma varsa, süre­si sona erinceye kadar ya da karşılıklı olarak (antlaşmayı) bozduğunu onlara bildirinceye kadar bu bağı ne (yeniden) bağlasın ne de çözsün” buyururken işittim. dedi. Bunun üzerine (Muaviye seferden) geri döndü.[434]

Açıklama

Metinde geçen “birzevn” acem atı demektir. Çoğulu “Berazin” gelir. Anası arap âtı, babası acem atı olan ata Mukrif babası arap atı anası acem atı olan ata da “hecîn” denilir.

Metinde geçen Bu bağı ne yeniden bağlasın, ne de çözsün” anlamın­daki cümleden maksat, “oradaki antlaşmayı bozmamaya son derece dikkat et­sin.” demektir. Bilindiği gibi böyle bir ahdi yenilemekte hiçbir sakınca yok­tur. Bu bakımdan ulema bu cümleye “aradaki ahdi bozmaktan son derece kaçınsın” manası vermişlerdir. Yine metinde geçen “ev yenbize ileyhim ala sevâin = Ya da karşılıklı olarak anlaşmayı bozduğunu onlara bildirsin” cüm­lesiyle “Her iki tarafta aralarındaki sulh antlaşmasının bozulduğunu bilmekte eşit olsunlar/’ demek istenmiştir. Çünkü karşı tarafın haberi olmadan, sul­hu bozarak saldırıya geçme ahde riayet etmemek ve karşı tarafa ihanet et­mektir. Nitekim Allah’tı Teâlâ “Bir kavmin (antlaşmaya) hainlik yapmasın­dan korkarsan, sen de (onların seninle yaptıkları antlaşmayı) aynı şekilde onlara at. Çünkü Allah hainleri sevmez.”[435] buyurmakla sulhun bozuldu­ğunu karşı tarafa ilan etmeden onlara saldırıya geçmenin hainlik olduğunu haber vermiştir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, sulh süresi içerisinde sulh so­na erince hemen saldırıya geçmek üzere, düşman sınırına kuvvet gönderme­nin de ahde vefasızlık ve hainlik olduğu ifade ediliyor. Amr b. Absete (r.a)’in bu hadis-i şeriften çıkardığı manaya göre, sulh süresi sona erip de sulhun sona erdiğini karşı tarafa ilan etmedikçe saldırıya geçmek veya saldırıya geç­mek üzere yola çıkmak hainliktir. Bu bakımdan sulh süresi sona erince, sul­hun sona erdiğini ve savaşın başlayacağını karşı tarafa haber verilmeli, on­dan sonra eğer karşı taraf müslüman olmayı yahut da cizye vermeyi kabul etmezse, ancak o zaman saldırıya geçmelidir. Fakat karşı tarafın bir hıyane­ti görülünce onlara ansızın saldırmakta herhangi bir sakınca yoktur.[436]

  1. Kendisiyle Antlaşma Yapılan Kimseye Karşı (Antlaşma Şartlarına) Uygun Hareket Etmek Ve Kendisine Verilen Söz Ya Da Emana Saygı Göstermek (Gerekir)
  2. …Ebû Bekre Rasûlullah (s.a)’in:

“Her kim (kendisiyle) antlaşma yapan bir kimseyi (antlaşma sü­resi sona ermeden, yani savaş) vakti dışında öldürürse Allah ona cen­neti haram kılar.[437] Buyurduğunu rivayet etti.[438]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte sulh süresi sona ermeden, antlaşmalı bir kav-me, sulhu bozmayı gerektiren hiç bir meşru sebep yokken saldırıya geçip onları öldüren kimseler hakkında büyük bir tehdid vardır. Bu gibi kimseler cennete ilk önce girme saadetine erişen, büyük günahlar­dan kaçan bahtiyar kimselerle birlikte cennete giremeyeceklerdir. Ancak, iş­ledikleri bu günahın hesabını verdikten sonra cennete girebileceklerdir.[439]

  1. Elçiler
  2. …Nüaym b. Mes’ûd el-Eşceî’den demiştir ki:

Ben Rasûlullah (s.a) ‘i (Müseylimenin elçileri, huzurunda) Mü-seylime’nin mektubunu okudukları zaman (Müseylime hakkında) siz ne diyorsunuz, derken işittim. (Onlar da) “Biz de (onun bu mektup­ta) dediği gibi (Peygamber olduğunu) söylüyoruz.” diye cevap verdi­ler. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) “Şunu iyi biliniz ki: Eğer elçi­ler öldürülseydi ikinizin de boynunu vururdum.” buyurdu.[440]

Açıklama

Bilindiği gibi Müseylime, Hz. Peygamber devrinde Peygamberliğini ilan eden ve Kezzab = yalancı ismiyle meşhur olan kimsedir. Hanife oğullarından birçok kimseleri de kendine inandırma­ya muvaffak olan bu kimse, Hz. Ebû Bekir es-Sıddık’ın halifeliği sırasında öldürülmüştür.

Şeyhü’l-islam İbn Teymiye’nin Musannafında Ahmed b. Hanbel (r.a)’e nisbet ederek rivayet ettiği bir hadiste Müseylime’nin Hz. Peygambere gön­derdiği elçilerden birinin İbnü’n-Nevvaha diğerinin de İbn Üsal isminde ol­duğu ifade ediliyor.

Bu iki elçi Hz. Peygamberin huzurunda Müseylime’nin peygamberlik iddiasını tasdik etmekle, İslam dininden çıkmış olduklarından ölüm cezasını hak etmiş oldular. Fakat elçilik görevleri, öldürülmelerine engel teşkil etti­ğinden onlara sadece “Şunu iyi biliniz ki: Eğer elçiler öldürülseydi ikinizin de boynunu vururdum.” demekle yetindi.

Hz. Peygamberin bu sözü, küfür diyarından elçi olarak İslam ülkesine gelen bir elçinin, devlet başkanının veya diğer müslümanların huzurunda küfrü gerektiren bir söz söylemesi halinde bile öldürülemeyeceğini ifade etmekte­dir. Çünkü elçilik, taraflar arasında anlaşmayı sağlayan bir görev olduğun­dan, elçiler kendileriyle antlaşma yapılan taraflar hükmündedirler. Bu se­beple kendilerine saldırılamaz.

Ancak elçiler fevkalade hallerde (gözaltında) tutulabilirler. Bu sebep­ten peygamber (s.a) Mekke’de alıkonulan müslüman sefir, kendisinin ordu­gâh kurduğu Hudeybiye’ye sağ ve salim avdet edinceye kadar Mekkeli mu­rahhasları alıkoymuştu.[441]

  1. …Harise b. Mudarrab’dan rivayet olunmuştur ki, Abdul­lah İbn Mes’ud (r.a) in yanına varıp “Bende hiçbir Araba karşı düş­manlık yoktur. Hanife oğullarının mescidine uğradım. Bir de ne gö­reyim, hepsi Müseyleme’ye. inanıyorlar.” demiş. Bunun üzerine Ab­dullah (b. Mes’ûd) onlara haber gönder (ip huzuruna gelmelerini iste) di. Kısa bir süre sonra hepsi (huzuruna) getirildi. (Hz. Abdullah) İbnü’n-Nevvaha’dan başka hepsinden tevbe etmelerim istedi (ve) Îbnü’n-Nevvaha’ya dönerek -sen Müseyleme’nin elçisi olarak geldi­ğin zaman ben Rasûlullah (s.a)’ı (sana hitaben):

“Eğer sen elçi olmasaydın boynunu vururdum.” derken işittim. Sen bugün (artık) elçi değilsin- dedi ve Karaza b. Ka’b’a (İbnü’n-Nevvaha’yı öldürmesi için) emir verdi. (Karaza da) Sokakta onun boy­nunu vurdu. Sonra (Hz. Abdullah veyahut Karaza) “Kim İbnti’n-Nevvaha’yı sokakta ölü olarak görmek istiyorsa” (Gitsin onu sokak­ta ölü olarak görsün) dedi.[442]

Açıklama

Hz. Harise b. Mudarrab’ın Abdullah b. Mes’ûd’un huzurunda “Bende hiçbir Arab’a karşı kin yoktur” demekten maksadı, herhangi bir düşmanlık ve kin tesiri altında konuşmadığını ve Hanife oğullan hakkında söyleyeceği sözlerde hissi olmadığını, anlatarak Hz. Ab­dullah’ın kendisine güvenini sağlamak ve söyleyeceği sözlerin doğruluğuna onu inandırmaktır.

Hz. îbn Mes’ûd, Rasûlü zişan efendimizin -“Eğer sen elçi olmasaydın, boynunu vururdum.”sözünden İbn Nevvâha’nınöldürülmesi gerektiği hal­de elçilik görevinde bulunduğu için onu öldürmediği manasını çıkarmış, sonra da ondan elçilik görevi kalkınca, tevbeye davet etmeden onun boynunu vur­muştur.

Bu hadis-i şerif, küfrünü içinde gizleyip de tevbe etmediği anlaşılan bir kimseyi Öldürmenin caiz olduğunu söyleyen İmam Malik’in delilidir. Gerçi Hanife oğullarının bir îsjam ülkesi olan Kufe’de küfürlerini izhar etmeleri mümkün değildi. Hz. Harise b. Mudarrab onların içlerine girerek hallerine yakından vakıf olmuştu. O sırada Kufe’de vali bulunan Abdullah bin Mes’-ud (r.a) durumu öğrenince onları tevbeye davet etmişti. Hz. İbn Mes’ud’un bunların Müseyleme’ye kesin bir şekilde iman etmeyip de sadece kalplerinde Müseyleme’ye karşı bir meyil olduğunu, fakat ona kesin bir şekilde iman etmediklerini hissettiği için onları tevbeye davet etmiş ve tevbeleri sonunda serbest bırakmış olabilir. Fakat onların, Müseyleme’ye kesin bir şekilde ina­nıp İslam’dan döndüklerine inanmış olsaydı İbnü’n-Nevvaha gibi onları da öldürürdü. Hattâbî’nin açıklamasına göre; Hz. Abdullah’ın, İbnü’n-Nevvaha’yı öldürdüğü halde diğerlerini tevbeye davet ederek tevbeleri so­nunda onları serbest bırakmasının sebebi budur. İbnii’n-Nevvaha’yı ise tev­beye davet etmeye lüzum görmemiştir. Çünkü o küfrünü açıklıyor ve halkı açıkça Müseyleme’ye inanmaya davet ediyordu.[443]

  1. Kadının Eman Vermesi
  2. …İbn Abbas’dan demiştir ki:

Ebû Talib’in kızı Ümmü Hanî, kendisine (gelerek) -Fetih günü müşriklerden birini himayesine aldığını ve Peygamber (s.a)’e varıp bunu haber verdiğini (Hz. Peygamberin de)

“Senin himayene aldığın kimseyi biz de himayemize almışızdır. Senin eman verdiğin kimseye biz de eman vermişizdir.” buyurduğunu-söylemiştir.[444]

Açıklama

Hz. Ümmü Hani’nin himayesine aldığı kimse Haris b. Hişam b. Muğire el-Mahzumi’dir.

Eman: Güvene ulaşması hususunda düşmana verilen söz veya yapılan işaretten ibarettir.[445] Emanın rüknü, emanı bildiren şeylerdir. Bu cihetten eman üç kısma ayrılır:

  1. Eman-ı sarih (sarih eman): Bir kimseye karşı “Sana eman verdim”, “Siz eminsiniz”, “Size bir zarar yoktur” gibi bir tabirle verilen emandır.
  2. Eman bilkitâbe (yazıyla verilen eman): Ehl-i harbe emanname gön­derilmek suretiyle verilen emandır.

Şu kadar var ki: Bu emannameyi gönderen zatın emin, müslüman, di­ğer şartlan taşıyan kimse olduğu malum olmalıdır. Bunlar delilleriyle bilin­medikçe eman tahakkuk etmiş olmaz.

  1. Eman bilkinâye (kinaye ile eman) Emanı işrab ve ifnam eden bir ta­bir veya bir işaretle verilen emandır. “Geliniz” “korkmayınız” diye kendi­lerine hitabedilen şahıslar, bunun eman olduğuna zahib bulundukları tak­dirde emana nail olmuş olurlar.[446]

Bu mevzuda Dürrü’1-Muhtarda şöyle deniyor: “Hür erkeğin veya kadı­nın, her ne kadar fasık, yahut kör, yahut ihtiyar olsa bile, yahut cihad için kendilerine izin verilmiş çocuk veya köle de olsa, eman verdiği kafirler öldü­rülemez. Müslümanlar, emanı bildikten sonra her ne kadar kafirler o lisanı bilmeseler bile öldürülemezler. Ancak kafirlerin emanı müslümanlardan işit­meleri şarttır. Kafirler müslümanlardan uzak bir yerde oldukları için emanı işitmezlerse, bu emana itibar edilmez.[447]

Bazı Hükümler

  1. Mekke harple fethedilmiştir. Eğer sulh ile fethedilmiş olsaydı, Mekkehlenn tumune eman verilmiş olur­du. Dolayısıyla Hz. Ümmü Hani’nin Mekkelilerden bir kişiye özel olarak eman verip ayrıca bu emanı Hz. Peygambere tasdik ettirmesine lüzum kalmazdı.
  2. Kadının vermiş olduğu eman sahihtir. Nitekim ulemanın çoğuna gö­re kölenin vermiş olduğu eman da sahihtir. Ancak rey taraftarları, bu mev­zuda köleyi savaşa katılan köle ve savaşa katılmayan köle olmak üzere ikiye ayırırlar. Savaşa katılan kölenin verdiği emanı sahih, savaşa katılmayan kö­lenin verdiği emanı da geçersiz sayarlar.[448]
  3. …Aişe (r.a)’den demiştir ki:

“Eğer (müslüman) bir kadın mü’minlere karşı (bir kafire) eman verecek olursa (bu eman) geçerlidir.”[449]

Açıklama

Şevkanî’nin yaptığı açıklamaya göre İmam Malik (r.a)’in arkadaşlarından olan Abdü’l-Melik b. Mecişun’ün dışında ulemanın tümü kadının verdiği emanın geçerli olduğunda görüşbirliğine var­mışlardır. Ancak Abdülmelik b. Macişün eman verme yetkisinin sadece devlet başkanına ait olduğunu söylemiştir.

Hafız İbn Hacer’in Fethu’l-Bari sindeki açıklamasına göre bu mevzuda Sehnun’da İbn Mâcisün gibi düşünmektedir.[450]

  1. Düşmanla Barış Yapmak
  2. …Misver b. Mahreme’den demiştir ki:

Peygamber (s.a) Hudeybiye yılında ashabından bin küsur (kişi) ile (birlikte Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı.) Nihayet Zülhu-leyfe’ye vardıkları zaman kurbanlığına gerdanlık taktı, onu işaretledi ve umre (yapmak niyetiyle) ihrama girdi, (ravi) Hadisi (ayrıntılarıyla) sevk(e devam) etti (ve daha sonra şunları söyledi): Peygamber (s.a) üzerinden Mekkeliler (karargahın)a inilen Seniyye mevkiine gelmişti ki, burada (kasva isimli) devesi çöktü. Halk “Yürü, yürü” dedi (ler ve) iki defa “kasva huysuzlaşıp yürümez oldu.” diye (bağırdılar). Bu­nun üzerine Peygamber (s.a) (kasva) -“Yürümemekte inatçılık etmez. Bu onun adeti değildir. Fakat onu (yürümekten) alakoyan (kuvvet) (Eb-rehe’nin) Fili (ni yürümekten) alakoyan (kuvvet) tir-” buyurdu. Ve (söz­lerine devam ederek) “Varlığım elinde olan zata yemin olsun ki; Mek­keliler bugün Allah’ın (haram dahilinde) muhterem kıldığı şeylere ta­zim kasdederek benden ne kadar müşkül talebde bulunurlarsa ben onu (mutlaka) onlara vereceğim” buyurdu, sonra deveyi (yürümeye) teş­vik etti. Bunun üzerine (hayvan) sıçra (yıp kalk)dı ve Mekkeliler (in bulunduğu yön) den (aksi istikamete) döndü. (Hudeybiye’ye doğru iler­lemeye başladı) Nihayet (Peygamber Efendimiz) Hudeybiye’nin suyu az olan Semed kuyusu üzerindeki son noktasında konakladı. Bu sıra­da yanına Büdeyl b. Verka el-Huzaî, sonra da Urve b. Mes’ûd geldi. (Urve Arapların adeti üzere Peygamber (s.a)’ın sakalından tutarak onunla konuşmaya başladı. Muğire b. Şu’be de başında miğfer ve ya­nında kılıç olduğu halde Peygamber (s.a)’in yanında bulunuyordu. Kı­lıcın sapıyla Urve’nin eline vurdu ve (Urve’ye): Elini onun sakalından geri çek!” diye haykırdı. Bunun üzerine (Urve) başını kaldırıp “Bu (da) kim?” dedi. (Oradakiler de kardeşinin oğlu) “Muğire b. Şu’be’dir” karşılığını verdiler. (Urve Muğire’ye hitaben): “Ey gaddar! Ben hala senin (cahiliyyetteki) hıyanetini ödemeye çalışmakla meşgul değil mi­yim?” dedi. Muğire (müslüman olmadan önce) cahiliyyette (Malik oğullarından) bazı kimselerle yol arkadaşlığı etmiş (ve yolda) bunları öldürüp mallarını almış, sonra (Medine’ye) gelip müslüman olmuştu. (Bu mallan getirip Hz. Peygambere arz edince) Peygamber (s.a) “Müs­lümanlığını kabul ediyoruz, fakat mala gelince, o hıyanet malıdır. Bi­zim ona ihtiyacımız yoktur.” buyurdu (Ravi Misver bu) hadisi (tam olarak) rivayet etti (Fakat Musannif Ebu Davud onu kısaltarak nak­letti. Kureyş’in Hz. Peygamber ile sulh yapmak üzere gönderdiği Sü­heyl, müslümanların yanına gelince Hz. Peygamber onunla on senelik bir sulh akdi üzerinde anlaştı) Bunun üzerine Peygamber (s.a) (Ali b. Ebû Talib(r.a)’ı çağırıp ona hitaben ev Ah*)”Şu, Muhammed’in üze­rinde karar kıldığı hükümdür, diye yaz!” buyurdu. Süheyl’in, Allah’ın peygambere indirdiği kitapları inkar ettiğini, O’na anlattı (Hz. Ali Hz. Fahr-i Kainat’ın kabul ettiği sulh akdinin metnini (yazarken) Süheyl “Bizden bir kimsenin sana sığınamayacağına, (sana sığınmak için ya­nınıza gelen bu kimse) Senin dininde bile olsa (derhal) onu bize iade edeceğine dair.” (anlaşmaya vardığımız da yazılsın) dedi. Hz. Peygam­ber (bu metnin) yazılmasını bitirdikten sonra sahabilerine “Kalkınız (hediyelik kurbanlarınızı) boğazlayınız, sonra da tıraş olunuz.” bu­yurdu. Sonra mü’min muhacir kadınlar geldi(ler. Nitekim Yüce Al­lah, ey inananlar! mü’min kadınlar göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin)[451] ayet (i kerimesinde bu olaya işaret buyurmuştur. Yüce Allah mü’min kadınların muhacir olarak Medine’ye gelmeleri üzerine indirdiği bu ayet-i kerimeyle) bu kadınların Kureyşlilere geri verilme­sini yasakladı ve kafir kocalarının bunlara sarfettikleri mehir kadarı­nı onlara, müslümanların da ver(ererek onlarla evlen) melerini emretti. Daha sonra (Rasûlullah (s.a) Medine’ye döndü. Bu sırada Kureyş’ten Ebû Basir (isimli) bir adam (müslüman olarak) Hz. Peygamberin yanına geldi (Kureyşliler) onu istemek üzere iki elçi gönderdiler (Rasûlü-Zîşan Efendimiz de sulh hükümlerine uyarak) Ebû Basir’i (bu) iki adama geri verdi. (Onlar da) Ebû Basir ile birlikte (yola) çıktılar. Nihayet Zülhuleyfe’ye vardıkları zaman (yanlarında bulunan) hurmadan birazını yemek için oraya indiler. Ebû Basir (bu) iki kişi­den birisine (yani Huneys’e): “Ey falanca vallahi ben senin şu kılıcını çok güzel zannediyorum.” dedi (kılıcın sahibi olan) öbür kişi de kılıcı (kınından) çekerek: “Evet (öyledir) Ben de bu kılıcı (çok) denedim.” diye karşılık verdi. Ebû Basir de “Onu bana göster de (iyice bir) bakayım” dedi (karşıdaki) ona bu imkanı verdi. (Ebû Basir, hemen) kılıcı ona vurdu. Nihayet (adam kılıcın darbesiyle) can verdi. (Ölü­nün yanında yol arkadaşı olarak bulunan) öbür adam kaçıp ta Medi­ne’ye vardı ve koşarak mescide girdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a) “Gerçekten şu adam bir korku görüp geçirmiştir.” buyurdu, (o kim­se Hz. Peygambere iyice yaklaştıktan sonra) (Vallahi) “Arkadaşım (Ebû Basir tarafından) öldürüldü (Ona engel olmazsanız) kesinlikle ben de öldürüleceğim” dedi. Bu sırada Ebû Basir de çıka geldi:

(Ey Allah’ın Rasûlü vallahi) -“sana Allah ahdini yerine getirtti. Beni müşriklere geri gönderdin, sonra da Allah beni onlardan kurtar­dı.” dedi. Peygamber (s.a)

“Harbi kızıştırması yönünden, Ebû Basir’a hayret doğrusu. Eğer onun yanında bir kişi daha olsa” (Kureyş ile aramızda olan sulhu bo­zup harbi yeniden başlatırdı) dedi. (Ebû Basir) Bu sözü işitince (Hz. Peygamber’in kendisini Kureyşlilere göndereceğini anladı ve hemen (Hz. Peygamberin) huzurundan) çıktı. (Yollara düştü) Nihayet deniz sahiline geldi. (Bu sırada) Ebû Cendel’de (müşriklerin elinden) kur­tulup Ebû Basir’e iltihak etti. Nihayet (Ebû Cendel’in yanında müş­riklerin elinden kurtularak kaçıp gelen) bir cemaat toplandı.[452]

Açıklama

Hudeybiye; Mekke yakınında bulunan bir köyün adıdır, is-mini burada bulunan bir kuyudan almıştır. Siyer ulemasının ihtilafsız beyanına göre, Hz. Peygamber Hudeybiye seferine hicretin altıncı yılı zilkade ayının ikisine tesadüf eden pazartesi günü çıkmıştır. Ramazanda hareket edipŞevval ayında Hudeybiye’ye vardığına dair Urve’den gelen bir haber varsa da sarih Aynî bu haberin garib olduğunu söylüyor. Metinde ge­çen Kurbanlığa gerdanlık takmak tabirinden maksat hacda kesilecek devele­rin, kurbanlık olduklarının bilinmesi için boyunlarına ip, nalın gibi birta­kım alametler takmaktır. Kurbanlığı işaretlemek ten maksat ise kurbanlık devenin hörgücünün sağ ya da sol tarafını kanatmaktır. Bu işaret hayvanın-kurbanlık olduğunun bilinmesine yarar. İbn İshak’ın rivayetine göre Hz. Pey­gamber bu sefere Umre, yani ka’be-i muazzamayı ziyaret ve tavaf niyetiyle çıkmıştı, katiyyen harp etmek istemiyordu. Yola bu maksatla çıktığına her­kesi inandırmak için sahabilerine harp malzemesi aldırmayıp sadece yolcu silahı olan birer kılıç taktırmıştı. Medine civarında bulunan, Müzeyne, Cü-heyne, Gifar, Eşca, Eşlem kabilelerini de birlikte hac etmek üzere davet et­mişti. Fakat bu kabileler, Kureyş’ten korkarak: “Rasulullah kendisini harp tehlikesine atıyor. Herhalde Kureyş kendisini Ka’be’yi ziyaretten men ede­cektir.” diye çoğu bu sefere katılmaktan kaçındı. Hz. Peygamber muhacir­ler ile, ensardan ve bunlara iltihak eden diğer araplardan teşekkül eden bir sahabi topluluğuyla yola çıktı ve Medine’nin mikatı olan “Zülhuleyfe” mev­kiinde ihrama girdi, kurbanlık develerine gerdanlıklarım takıp şevketti.

Kureyş’in beyti ziyaret ve ta’zim maksadıyla yola çıkıldığından emin ol­malarını istiyordu. İbn îshak, yetmiş tane kurbanlık deve sevkedildiğini ve yediyüz kişi sefere katılıp, her on kişiye bir kurbanlık deve düştüğünü bil­dirmiş ise de İbn Ukbe’nin Hz. Cabir’den gelen rivayetinde her yedi kişiye bir deve alındığı ve bu sefere bin dörtyüz kişinin iştirak ettiği haber verilmiştir.

Bu kurbanlık develeri Huzaa’dan Naciye isminde biri sevketmiştir, Ku­reyş’in Hal ve harekatını anlayıp bildirmek üzere de Büsr b. Süfyan maiyeti­ne yeteri kadar kuvvet vererek gözcü gönderdi. Asfan mevkiine varınca Büsr b. Süfyan kendilerine yetişerek:

Ya Rasûlullah! Kureyş sizin hareketinizi işitmiş ve Mekke’den çıkıp Zîtuvâ mevkiine gelerek konaklamışlardır. Halid b. Velid de bir süvari müf­rezesiyle, Gamım mevkiinde bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem beraberindekilere yolun sağ tarafını tutmalarım emretti.

Musannif Ebû Davûd, “Ravi hadisi şevketti.” sözüyle, ravi Misver’in aslında tam olarak rivayet ettiği bu hadisi kendisinin kısaltarak naklettiğini ifade etmek istemiştir. Gerçekten musannif, hadisi kısaltarak rivayet etmiş­tir. Kısaltırken mevzuya ışık tutan bazı kısımlarını atlamıştır.

Mevzunun tam olarak anlaşılması ve hadis-i şeriften tam olarak istifa­de edilebilmesi için atlanan kısımların zikredilmesinde fayda görüyoruz. Bu-hârî’nin sahihinde Hudeybiye seferi, şu manaya gelen lafızlarla rivayet edil­miştir: Rasûlullah (s.a) Hudeybiye seferinde (Medine’den hareket ederek yola) çıkmıştı. Yolun bir kısmına vardıklarında (yanındakilere): -“Halid b. Velid birtakım Kureyş süvarileriyle gözcü olarak Gamım mevkiinde bulunmakta­dır. Şimdi siz yolun sağ tarafını tutunuz!” buyurdu. Vallahi Halid (b. Ve­lid) Peygamber (s.a) ile maiyyetinin hareketini anlamadı. Nihayet Halid, or­dumuzun kaldırdığı kara tozu gördü de hayvanına ayağıyla vurup koştura­rak (Rasul-ü Ekremin geldiğini) Kureyş’e bildirmek üzere (süratle) gitti. Pey­gamber (fi,a) de orduyla yürüdü. Nihayet Seniyye tepesine gelmişti ki oradan Kureyş üzerine inilirdi. Burada Rasûlullah (s.a) in bindiği (Kasva) isimli deve çöktü. Halk “Kasva huysuzlaşıp yürümez oldu. Kasva huysuzlaşıp yü­rümez oldu.” demeğe başladı. Hayvan (ı sevk ettilerse de) çökmekte İsrar etti. Yİne halk “Kasva huysuzlaşıp yürümez oldu, kasva huysuzlaşıp yürü­mez oldu.” demişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a):

“Kasva huysuzlaşıp da yürümezlik etmez. Onun çökme huyu da yok­tur. Fakat (vaktiyle Mekke’ye girmekten) Fili meneden (kuvvet şimdi de) Kasva’yi men’etti.” buyurdu.

Bundan sonra Rasûlullah:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki Kureyş, Al­lah’ın (Harem dahilinde) muhterem kıldığı şeylere ia’zinı kasdederek ben­den ne kadar müşkil talepte bulunursa ben onu muhakkak onlara vereceğim” buyurdu. Sonra kasva’yı sürdü. Hayvan hemen sıçrayıp kalktı.

Ravi demiştir ki: Bu defa, Rasûlullah Kureyş tarafından dönerek niha­yet suyu az olan “Semed” kuyusu yolu üzerindeki Hudeybiye (mevkii) nin son bulduğu yere indi. (Daha önce oradan gelip geçen) halk bu az sudan bi­rer parça almış orada kalmaya yetecek kadar su bırakmayıp, kuyunun suyu­nu tamamen çekmişlerdi. Şimdi Rasûlullah (s.a) e susuzluktan şikayet olun­du. Bunun üzerine Rasûlullah ok torbasından bir ok çıkardı. Sonra onlara bu oku Semed kuyusuna koymalarım emretti.

Vallahi o anda kuyunun suyu coşmaya başladı. Suyun bu feveranı Hz. Peygamberin sahabileri oradan dönünceye kadar onları suya kandırmak için devam etti. (Orada bulunanlar kuyunun kenarında oturarak su kaplarını dol­dururlardı) Rasûlullah ile beraberindeki sahabiler bu halde iken Huzaa ka­bilesinden olan Büdeyl b. Verka kendi kabilesinden birkaç kişi ile çıkageldi (Mekke ve havalisindeki) Tihane kabileleri arasında Huzâiler, ötedenberi, Rasûlullah (s.a) in sırdaşı idi. (Müslim olsun, müşrik olsun bütün Huzâîler Mekke’de olup biten herşeyi Rasul-ü Ekrem’den saklamazlar, gizlice bildi­rirlerdi.)

Büdeyl gelince Hz. Peygambere:

-(Haberiniz olsun, Kureyş’in) Ka’b b. Süheyl ile Amr b. Lüey kabileleri Hudeybiye sularının en zengin menbalarına kondular. Sütlü ve yavrulu de­veleri (kadınları ve çocukları) da yanlarında bulunuyor. (Maişetleri yolun­dadır) Şimdi ben onları bu halde bıraktım, geldim. Bunlar muhakkak size karşı harbedecekler ve sizi beyt-i şerife girmekten men edeceklerdir” dedi. Rasûlullah da şöyle buyurdu:

“Fakat biz, hiçbir kimse ile harbetmek için gelmedik. Biz yalnız umre etmek niyetiyle geldik. Bununla beraber (Bedr ve Hendek)harbi,Kureyş’in mad­di ve manevi bütün kuvvetlerini za’fa ve onları hayli zarara uğratmıştır. Eğer Kureyş arzu ederse ben onlarla aramızda bir (sulh) müddeti tayin edeyim (şu

şartla ki bu müddet zarfında ben onlarla harbetmeyeyim); onlar da benimle diğer müşriklerin arasını serbest bıraksınlar, (karışmasınlar) Eğer ben, Arap­lara galip gelirsem, Kureyş müşrikleri de halkın girdiği bu (Hakka) itaat yo­luna girmek isterlerse (kendi arzularıyla) girebilirler. Şayet ben (müşriklerin sandıkları gibi) Araplara galip g elemezse m, bu ihtimale göre de müşrikler (benimle harbetmek zahmetinden kurtulup) rahata ererler.

Eğer Mekke’liler böyle bir sulhu kabul etmez, ve diğer Araplarla beni kendi halimize bırakmayıp müdahale etmek isterlerse, hayatım kudret elin­de olan Allah’a yeni in ederim ki; müdafaa ettiğim bu müslümanlık uğrun­da, başım vücudumdan ayrılıncaya kadar, Mekkelilere karşı cihad edeceğim, bu muhakkaktır. Şu da kesindir ki; (o zaman) Allah (Kur’an-ı Mübin’deki) yardım va’dini yerine getirecektir.”

Bunun üzerine Büdeyl İbn Verka, Rasûlullah’a

Şimdi bu sözlerinizi ben herhalde Kureyş’e tebliğ ederim, dedi ve ravi-nin beyanına göre gidip Kureyş'(m karargahın)a vardı ve:

Şimdi ben yanınıza şu adamın (Nebî Sallallahü aleyhi ve sellem) ya­nından geliyorum. Şöyle bir söz söylediğini işittim; isterseniz anlatayım, de­di, (tkrime b. Ebî Cehl ve Hakem b. Ebî’l-Âs gibi) Kureyş’in sefihleri:

Senin bize ondan birşey haber vermene ihtiyacımız yoktur, diye karşı­lık verdiler. Fakat içlerinden rey sahibi olan birisi:

“Haydi işittiğin söz ne ise söyle bakalım, dedi. Budeyl: Onun (Rasû-lullah (s.a) in) şöyle dediğini işittim:” diyerek Peygamber (s.a)’in söyledik­lerini onlara birer birer anlattı. Bunun üzerine Urve b. Mes’ûd kalkıp Ku­reyş’e (karşı bir hutbe irad ederek):

“Ey kavm! Siz benim babam yerinde değil inisiniz?” diye sordu, Ku-reyşliler de:

“Evet!” diye tasdik ettiler.-Bunun üzerine:

“Ben de sizin oğlunuz mesabesinde değil miyim?” dedi. Onlar da:

“Evet!” diye tasdik ettiler. Sonra Urve:

“Beni bir şüphe ile itham eder misiniz?” diye sordu. Buna da:

“Hayır!” diye cevap verdiler. Bu defa Urve:

Ukaz halkını tam bir seferberlik halinde size yardıma çağırdığımı ve onların imtina etmeleri üzerine kendim ehl-ü iyalimi çağırdığımı ve bana ita­at eden etbaımla size yardıma koştuğumu pekala bilirsiniz değil mi? dedi. Onlar da (hep bir ağızdan:

Evet, biliriz diye tasdik ettiler. (Bu teminatı aldıktan sonra) Urve:

Bu adam (Nebi sallallahü aleyhi ve sellem) size hayrı, salah yolu gös­teriyor. O yola yöneliniz! Ve beni bırakınız. Ona gideyim, dedi. Mekkeliler:

Haydi git, diye izin verdiler. Urve geldi. Durumu Peygamber (s.a)’e arz etti. Hz. Peygamber de Urve’ye, BüdeyPe söylediği sözlere benzer şekilde bir fikir beyan etti. (Bu arada Hz. Peygamber’in Bir sulh antlaşmasını kabul etmezlerse Kureyş ile ölünceye kadar harbedeceğim- buyurması üzeri­ne) Urve:

“Ey Muhammed! Sen kaviminin kökünü kazırsan bana söyler misin, senden önce Arapdan kendi kavmini (toptan) helak eden bir kimse işittin mi? Ya mesele öbür türlü neticelenirse (Kureyşk’in size ne fena bir muame­lede bulunacakları belli değil midir?) Vallahi ben, (aranızda) eşraf ve ayan­dan bazı kimseler görüyorum.(Bu muhakkak olmakla beraber) yine ben bir takım kabilelerden toplanmış devşirme kimseler görüyorum ki; bunlar harp sırasında kaçıp seni yalnız bırakabilecek kabiliyettedirler.” dedi.

Ebû Bekir (r.a) (Urve’nin, sahabileri Hz. Peygamberi harpte yalnız bı­rakıp kaçmakla itham etmesine dayanamayarak) Urve’ye:

“Haydi sen lât in kıçını yala!… Biz mi Rasûlullah’ı yalnız bırakıp ka­çacağız? (Hâşâ) diye çıkışarak onun(n bu sözlerini) reddetti Urve:

“Bu da kimdir?” diye sordu. Sahabiler

“Ebû Bekir’dir.” dediler. Urve:

“Ah Ebû Bekir! Hayatım kudret elinde olan zata yemin ederim ki, eğer üzerinde -henüz ödeyemediğim- bir iyiliğin olmasaydı elbette ben de sa­na cevap verirdim.” diye karşılık verdi.

Ravi diyor ki: Urve Peygamber (s.a)’e söz söylemeye devam etti ve (arapların adeti üzere) her söz söyledikçe eliyle Rasûlullah’ın sakalını okşa(yarak iltifatta bulunu)yordu ve Urve ne zaman Hz. Peygamberin sakalını okşama­ya başlasa derhal Muğire kılıcının kınının ucuyla Urve’nin eline vuruyor ve Urve’ye:

“Rasûlullah (s.a)’ın sakalından elini çek!” ihtarında bulunuyordu. Mu-ğire’nin bu ihtarları üzerine Urve başını kaldırarak:

“Bu da kimdir?” diye sordu. Sahabiler:

“Muğire b. Şu’be’dir.” dediler. Bunun üzerine Urve:

“Ey gaddar! Ben hala senin (cahaliyyetteki) gadr-ü hıyanetini tazmi­ne çalışmakla meşgul değilmiyim?” dedi. Muğire (müslüman olmadan ön­ce) cahiliyyette (Malik oğullarından) bazı kimselerle yol arkadaşlığı etmiş ve yolda bunları öldürüp mallarını almış, sonra (Medine’ye) gelip müslüman olmuştu. (Rasul-û Ekrem’e bu malları arz ettiğinde) Nebi Sallallahü aleyhi ve sellem:

“Müslümanlığın bize kabule layıktır. Fakat bu mallar, (hıyanet mah­sulüdür) biz bunlardan hiçbirini kabul etmeyiz.” buyurmuştu.

Sonra Urve Nebi (s.a)’ın sahabilerini gözleriyle tetkike başladı ve

“(Bu ne tazimdir?) Vallahi Rasûlullah (s.a) birşey emredince sahabi­leri derhal emrini yerine getirmeye koşuyorlardı. Abdest aldığı zaman da abdest suyu(nun fazlası)nı almak için biribirleriyle yarışıyorlardı, peygamber söz söylerken huzurundaki bütün sahabiler, seslerini alçalt(arak cevap ver)iyorlar ona saygılarından, yüzüne de dikkatle bakmıyorlar.” dedi. Daha sonra Urve Kureyş’in yanına geldi de gördüklerini şöyle anlattı:

“Ey ahali! Vallahi ben vaktiyle birçok padişahların huzuruna sefir ola­rak çıktım. (Netice olarak Rum meliki) Kayserin, (Fars Meliki) Kisra’nın, (Habeşe Meliki) Necaşi’nin divanlarına sefaretle girdim. Vallahi bunlardan hiçbir padişahın tebaasını, MuhammedMn sahabilerinin Muhammed’e tazim ettikleri derecede padişahlarına asla tazim eder görmedim. Muhammed’in sahabileri onun tükrüğü ile bile teberrük ediyorlar. O birşey emredince onun ashabı derhal, emrini yerine getirmeye koşuyorlar. O abdest aldığı zaman da abdest suyu (nun fazlası) m aşırı bir istekle paylaşıyorlar. O söz söylerken sahabileri saygılarından yüzüne dikkatle bakmıyorlar.

Şimdi Muhammed güzel bir sulh teklifinde bulundu, bunu kabul edi­niz.” dedi.

Bunun üzerine Kinane oğullarından birisi Kureyş’e hitaben “Beni bıra­kınız bir defa da Muhammed’in yanına ben gideyim” dedi. Onlar da:

“Pekala git” dediler. Kinane oğullarından olan bu zat Peygamber (s.a) ve ashabına doğru gelirken, Rasûlullah (s.a)

“Bu gelen, filan kimsedir. Öbür kabiledendir ki, onlar hac ve saygı kurbanlarına ta’zim ederler. Gerdanlıktı kurban develerini bu zatın gözü önüne salıveriniz!” buyurdu. Ashab bütün kurbanlık develeri (yayılmaları için) onun yolu üzerine salıverdiler ve yüksek sesle (Lebbeyk, Allahümme lebbeyk) di­yerek Kinaneliyi karşıladılar. Kinaneli zat kurban develerini ve halkın telbi-ye ile (kendisini) karşıladığını görünce hayret ederek:

“Sübhanallah! Bu zatı beyt-i şerifi ziyaretten men etmek bunlara kar­şı layık olmayan bir muameledir.” dedi. Kureyş’in yanına döndüğünde de:

“Ben bunları um i için kesecekleri kurban develerini (boyunlarına) ger­danlık takılmış ve işartilenmiş bir halde gördüm. Doğrusu bunları beyti zi­yaretten men eımeyi uygun görmüyorum” dedi. Sonra Kureyşli-

ler arasından Mikrez İbn Hafs denilen birisi kalkıp izin veriniz de Muham­med’e bir de ben gideyim” dedi. Onlar da:

“Haydi git” dediler. Mikrez Hz. Peygamberle ashabına doğru gelir­ken, Peygamber (s.a):

“Şu gelen Mikrez’dir, gaddar bir kimsedir” buyurdu.

Mikrez, peygamber (s.a) ile görüşmeye başladı ve Rasulü ekreme (Ku­reyş’in) durumu (nu) arz etmek üzere iken Süheyl b. Amr çıkageldi (Süheyl gelince) Peygamber (s.a) (bu ismi hayra yorarak) sahabilerine karşı:

“Artık işimiz bir dereceye kadar kolaylaştı” buyurdu. Süheyl b. Amr gelince Rasûl-ü Ekrem’e:

“Haydi (hokka, kalem, kağıt) getir; sizinle aramızda (yazılması gere­ken) bir barış metni yaz!” dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a) katibi (ki Ali b. Ebi Talİb’dir) çağırdı ve:

“Bismillâhirrahmânirrahîm diye yaz buyurdu. Bunun üzerine Süheyl (cahiliyyet kavmiyyetçüiği tesiriyle) Rasulü Ekrem’e:

“İyi ama ben Rahman kelimesinin mahiyeti nedir, bilmiyorum; fakat vaktiyle senin de yazdırdığın gibi (bismikellahümme = Allah’ım senin is­minle yazmaya başlarım) diye yaz!” dedi.[453] Müslümanlar da hep bir ağızdan:

“Vallahi biz onu yazmayız, ancak Bismillâhirrahmânirrahim yazılmasını isteriz.” demişlerdi. Peygamber (s.a) (Hz. Ali’ye hitaben):

“Haydi “Bismikellahümme yaz!” buyurdu. Sonra da: “Bu metin Al­lah’ın Rasulü Mutıammed’in muhtevasına hüküm ve imza ettiği sulh-namedir” diye yazmasını emretti. Şimdi Süheyl (Buna da itiraz ederek):

“Vallahi biz senin Rasûlullah olduğunu bilmiş ve tasdik etmiş olsak se­ni beyt (i ziyaret) ten men etmez ve sana karşı savaşa kalkışmazdık. (Bura­ya) sadece Muhammed b. Abdullah yaz!” dedi. Bu teklif üzerine Rasulü Ekrem

“Vallahi siz yalanlasanız da ben Allah’ın Rasulüyüm.” buyurdu ve Ali b. Ebî Talib’e,

“Haydi (Rasûlullah kelimesini sil de) Muhammed b. Abdullah yaz.” diye emretti (Ali b. Ebi Talib):

“(Vallahi ben senin peygamberlik unvanını) katiyyen silemem!” dedi. Bunun üzerine Rasul-ü Ekrem yazıyı eline alıp Muhammed b. Abdullah yazdırdı.[454]

Sulhnamenin başlığı “Ya Rabb senin isminle başlarım. Bu yazı Muham­med b. Abdullah’ın muhtevasına hüküm ve imza ettiği bir sulh-namedir.” şeklinde kararlaştırılıp yazıldıktan sonra Rasul-ü Ekrem antlaşma metninin şartlarım teklif ederek Süheyl b. Amr’e:

“Siz bizimle beytin arasını boş bırakın da biz beyti tavaf edelim” bu­yurdu. Süheyl, bu teklife de itiraz ederek,

“Vallahi sizinle beytin arasını boş bırakmayız. Çünkü Arap (milleti) Zorla ve kahren istila olunduk” diye hakkımda dedikodu eder; şu kadar ki bu beyt ile sizin aranızı boş bırakma meselesi gelecek seneden itibaren başlasın” dedi (ve anlaşma bu şekilde kabul olundu). Hz. Ali de (anlaşmayı böylece) yazdı. Şimdi de Süheyl b. Amr “Sana bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse senin dininde olsa bile, onu bize geri vereceksin.” diye yeni bir madde teklif etti. Bu teklife müslümanlar hayret ederek:

“Sübhanallah İslam camiasına sığman bir müslüman, müşriklere nasıl geri verilir? dedi (ler) Onlar bu halde iken Süheyl b. Amr’in oğlu Ebu Cen-del, ayaklan bukağılı seke seke geldi. (Ebu Cendel müslüman olmuştu ve bu cihetle habs olunmuştu. Bu sırada) Mekke’deki haps edildiği yerden kaç­mış (ve türlü müşkülat ile gelip) nihayet kendisini müslümanlar arasına at­mıştı. Bunun üzerine Süheyl:

“İşte ey Muhammedi Sana karşı imza edeceğim anlaşma metninin (pro­tokolün) birinci maddesine uyarak bunu bana geri vermelisin” dedi. Pey­gamber (s.a) de

“Biz bu anlaşma metnini henüz imza etmedik bile.” buyurdu. Süheyl: “Şu halde vallahi ben de seninle hiçbir madde üzerinde sulh olmam.”dedi. Peygamber (s.a) ise:

“Haydi bunu bana bağışlayıp imza et” diye karşılık verdi. Süheyl de: “Ben bunu sana bırakmayı asla uygun göremem” diye reddetti. Rasul-ü Ekrem:

“Hayır bu işi (hatırım için) yap,” buyurdu. Süheyl (ısrar edip): “Asla yapamam” dedi. Mikraz (İbn Hafs ki bu da Kureyş elçisi idi. O da) Rasul-ü Ekrem’e hitaben:

“Haydi bunu senin için kabul ettik.” dedi (fakat imza yetkisi kendi­sinde olan Süheyl buna razı olmadı)[455] Şimdi Ebu Cendel (babası Süheyl’in inadından ümitsizliğe düşerek):

“Ey müslüman topluluğu! müslüman olarak geldiğim halde şimdi ben müşriklere geri mi veriliyorum? Benim uğradığım şu felaketi görmüyor mu­sunuz?” diye haykırdı. Hakikaten zavallı Ebu Cendel Allah yolunda Kureyş’in en şiddetli işkencesiyle azab olunmuştu.

(İbn İshak şu rivayeti ziyade etmiştir: Rasûlullah (s.a):

“Ey Ebu Cendel! Sabret, Allah’dan ümidini kesme. Biz müslümanlar mağdur ve mağlub olmayız, Yüce Allah yakında sana da bir kurtuluş yolu nasibedecektir.” buyurdu.)

Bu müşkül durumdan müteessir olan Ömer b. el-Hattab şöyle demiştir: Bunun üzerine ben Peygamber (s.a)’e varıp:

” Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” dedim. Rasûlullah:

“Evet, hak peygamberiyim.” buyurdu. Ben:

“Biz müslümanlar Hak, düşmanlarımız batıl üzere bulunmuyorlar mı?” dedim. Rasul-ü Ekrem:

“Evet öyledir” buyurdu. Ben:

“O halde dinimiz uğrunda bu alçaklığı niçin kabul edelim?” dedim. Rasul-ü Ekrem:

“Gerçekten ben Allah’ın peygamberiyim ve ben (bu maddeyi kabul etmekle Allah’a isyan etmiş değilim. Allah benim yardımcımdır.” buyurdu. Ben yine:

“Vaktiyle sen bize; yakında Beyt(-i Şerif)’e varıp Beyt’i tavaf edeceğiz diye haber vermez mi idin?” dedim. Rasûlullah:

“Yok ben sana (vakit tayin ederek): Bu sene varıp tavaf edeceğiz diye haber verdim mi?” buyurdu. Ben de:

“Hayır” dedim. Rasul-ü Ekrem:

“Herhalde sen (yakın bir zamanda) Beyte’ varıp tavaf edeceksin” buyurdu.

Ömer b. Hattab demiştir ki: Sonra ben Ebu Bekir’e vardım ve “Ey Ebu Bekir, bu adam Allah’ın hak Peygamberi değil midir?” de­dim o da: ‘

“Evet öyledir” diye cevap verdi. Tekrar ben:

“Öyle ise niçin dinimizi küçük düşürüyoruz?*’ dedim. O da:

“Be hey adam! Muhammed Allah’ın Peygamberidir. O rabbine asi değildir. Allah O’nun yardımcısıdır. Sen hemen onun emrine sarıl. Vallahi Muhammed hak üzeredir.” dedi. Ben tekrar

“O bize Medine’de: Beyt-i şerife varacağız, tavaf edeceğiz.” deme­dim mi?” diye sordum. Ebû Bekir:

“Evet öyledir. Fakat sana bu sene varıp tavaf edersin diye mi haber verdi?” dedi ben de:

“Hayır” dedim. Ebû Bekir:

“Dur bakalım, yakın bir zamanda sen beyte varıp onu tavaf edecek­sin! dedi. Ömer (r.a) bu itirazlarımdan dolayı keffaret olarak ileride bir çok salih ameller işledim.” demiştir.

Ravi diyor ki: Rasûlullah (s.a) barış metninin yazılıp imza edilmesi so­na erince sahabilere hitaben:

“Haydi artık kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş edi­niz.” buyurdu. Vallahi sahabilerden bir kişi olsun kalkmadı. Hatta Rasû­lullah bu emrini üç defa tekrarladı.[456] Ashab-ı kiramdan hiçbirisi kalkma­yınca (ezvac-tahirattan) Ümmü Seleme’nin yanına girdi ve (şu halkı görü­yor musun? Onlara emrediyorum da icabet etmiyorlar diye) halktan gördü­ğü kayıtsızlığı ona anlattı. Ümmü Seleme:

“Ey Allah’ın peygamberi! emrini yerine getirmek istiyor musun? O halde şimdi dışarı çık. Sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini ça­ğırıp o seni tıraş edinceye kadar, ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söyleme” dedi. (İbn İshak’ın rivayetine göre Ümmü Seleme (r.a) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasulü sahabilerin emrinizi yerine getirmekte yavaş davranmala­rından dolayı onları azarlamayınız. Çünkü nefsinize ağır gelen şartlarla bir sulh akdi yapılması ve Mekke fethedilmeden Medine’ye geri dönülmesi on­lara çok güç gelmiştir. Onları mazur görünüz ve siz çıkın, kurbanınızı kesin tıraş olarak onlara örnek olunuz. Bunun üzerine Peygamber (s!a) Ümmü Se­leme’nin yanından çıktı ve sahabilerden hiçbirisiyle görüşmeyerek menasiki ifa etti. Kurbanlık develerini kesti (Kurbanlık develeri yetmiş tane idi. Bun­ların arasında Bedir’de Ebû Cehil’den ganimet olarak alınan bir deve de bu­lunuyordu, fiu devenin boynunda “Büre” denilen bir gerdanlık takılıydı. De­veleri kestikten sonra berberi (Huzaalı Hıraş b. Ümeyye’yi) çağırıp tıraş oldu.

Ashab, Hz. Peygamberi bu halde görünce hemen kalkarak kurbanları­nı kestiler, biribirlerini tıraş etmeye başladılar. Hatta (Hz. Peygambere uy­mak için gösterdikleri çaba ve aceleden doğan izdihamdan dolayı) biribirle­rini öldüreyazdılar. (îbn İshak’ın, İbn Abbas’a ulaşan bir senetle rivayetine göre, Hudeybiye’de, halkın bir kısmı tıraş olmuş, bir kısmı da saçlarını kes­tirmişti. Ve Rasûl-ü Ekrem – “Allah tıraş olanlara rahmet etsin** diye dua etmiştir. Bunun üzerine halk: Ya Rasûlullah, Allah saçını ki sal t anlara da rah­met etsin! demiş, fakat Rasûl-ü Ekrem – “Allah tıraş olanlara rahmet etsin”-diye duasını tekrarlamış. Ashab da ikinci defa saçlarını kısaltanlar hakkın­daki temennilerini tekrar edince, Rasûl-ü Ekrem de üçüncü defa – * ‘Allah tıraş olanlara rahmet etsin*’- buyurup ashabın üçüncü temennisi üzerine -“haydi saçını kestirenlere de”- demiştir.)

Rasûl-ü Ekrem tıraş olduktan sonra huzuruna müslüman kadınlar gel­di.[457] Bu hususta tutulacak yolu öğretmek için de Cenab-ı Hak “Ey inanan­lar, mü’m in kadınlar göç ederek size geldiği zaman onları imtihan edin…”[458] âyet-i kerimesini “… Kâfir kadınlar (a gelince onlar) in da ismetlerine yapış­mayınız…” (ve onları nikahınızda tutmayınız.[459] Kavl-i kerimine kadar in­dirdi (ki âyet-i kerimenin tam olarak) meali şöyledir: “Ey mü’minler size mii’min kadınlar (müşrikler tarafından) hicret edip geldiklerinde imanlarını sınayınız. -Allah onların imanı (nın mahiyeti)ni pek iyi bilir ya- denediğiniz­de onları mü’mine sanırsanız artık o kadınları, kafir (zevç) lere geri çevir­meyin (çünkü) ne müslüman kadınlar kafir (zevç) lere helaldir, ne de kafir­ler müslüman kadınlara helal olur. Bununla beraber siz kafirlerin sarfettik-leri mehri (muacceli) kendilerine veriniz..! Bir de (İslamiyetin kocalarından ayırdığı) bu müslüman kadir lan nikahlamanız da size günah değildir. Kafir kadınlar (a gelince onların) da ismetlerine yapışmayınız.”[460] (ve onları ni­kahınızda tutmayınız)

Bu ayetin inmesi üzerine Hz. Ömer henüz müşrik olan iki karısını boşa­dı (Bunlardan birisi Ebû Ümeyye kızı Kureybe idi. Öbürü de Huzaalı Cer-vel’in kızı Ümmü Gülsüm’dü) Bunlardan birisini (Kureybe’yi) Muaviye b. Ebî Süfyan, öbürünü de Safvan b. Ümeyye nikahladı. (Bir rivayete göre de Ümmü Gülsümü Ebû Cahm nikahlamıştır.)

Sonra Peygamber (s.a) Medine’ye döndü. Kureyş’in kendisiyle antlaş­ma yaptığı Ebû Basir müslüman olarak (Medine’ye) geldi. Bunu istemek üzere de Kureyş iki kişi gönderdi. (Bunlardan birisi Huneys b. Cabir öbürü de Ez-her b. Abdi Avf idi) Bunlar Rasûl-ü Ekrem’e “Bize karşı imza ettiğin ant­laşmayı hatırlatırız.” dediler. Rasûl-ü Ekrem de (anlaşma uyarınca) Ebû Ba-sir’i bu iki kişiye geri verdi. Bunlar Ebû Basir’le (yola) çıktılar. Nihayet Zul-huleyfe’ye eriştiler (Dağarcıklarmdaki) hurmadan bir mikdarını yemek için oraya indiler. Ebû Basir bu iki kişiden birisine (Humeys’e):

“Ey falanca! Vallahi şu kılıcını emin ol çok güzel zannediyorum.” dedi (kılıcın sahibi olan) kimse de kılıcı (kınından) çekerek:

“Evet vallahi bu kılıç çok iyidir, onu ben defalarca denedim.” dedi. Ebû Basir de:

“Müsaade et de bakayım” dedi. Ve bir fırsatını bulup elinden aldı ve hemen Huneys’e vurdu. Nihayet Huneys öldü. öbür arkadaşı (bir rivayete göre Huneys’in kölesi Kevser) kaçarak Medine’ye vardı, koşarak Mescid-i Saa­dete girdi. Rasûlullah (s.a) onun telaşla koşup mescide girdiğini görünce:

“Muhakkak şu adam bir korku görüp geçirmiştir.” buyurdu. Kevser, peygamber (s.a) yaklaşınca:

“Vallahi efendim öldürüldü (engel olamazsanız) muhakkak ben de öldürüleceğim” dedi. Bu sırada Ebû Basir geldi ve:

“Ey Allah’ın Rasûlü, vallahi sana Allah verdiğin sözü yerine getirtti. Beni müşriklere geri verdin. Sonra Allah beni onlardan kurtardı.” Dedi. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a) sahabilere hitaben:

“Ebû Basir’e hayret doğrusu. Bu adam harbi kızıştırmaktadır. Eğer onun fikrine yardım eden bulunsa” (o fırın karıştırır gibi harbi ateşleyecek, sulhu bozacak) buyurdu. Ebû Basir Rasûl-ü Ekrem’in bu sözlerini işitince, kendisini müşriklere hemen teslim edeceğini anladı ve deniz sahiline kadar, firar etti. “îs” denilen yerde karar kıldı.[461]

Ravi der ki Süheyl’in oğlu Ebû Cendel de (yetmiş süvari ile birlikte)[462] müşrikler arasından kaçarak Ebû Basir’e katıldı. Şimdi artık müslüman olan herkes Kureyş arasından ayrılarak Ebû Basir’e iltihak etmeye başladı. Niha­yet Ebû Basir’in yanında mühim bir kuvvet toplandı. Vallahi bunlar, Kureyş’in Şam’a bir ticaret kafilesinin gittiğini duyar duymaz hemen onları çe­virirler, kendilerini öldürüp mallarını alırlardı.

Kureyş, kendisini tehdid eden bu vaziyet üzerine Rasûlullah (s.a)’e (Ebû Süfyan’ı hususi salahiyetle) gönderdi. Şimdi Kureyş, Rasûl-ü Ekrem’den Allah rızası için. ve aradaki akrabalık bağına hürmeten Ebû Basir (emrindeki) ce­maatın yaptığı soygunculuğa engel olunmasını ricaya başlamıştı. Artık bun­dan böyle Mekke’den Medine’ye kim giderse emindir, (iade edilmeyecektir) diye haber göndermişlerdi.

Peygamber (s.a) Ebû Basir Cemaatine (mektup) gönderdi (Medine’ye gelmelerini bildirdi)[463] Bunun üzerine yüce Allah “hüvvellezi keffe ey diye hûm an kûm, bibatni Mekkete min ba’di ezferaküm aleyhim” âyeti kerime­sini ta “el-hammiyete, hamiyyetelcahiliyyeti” âyetine kadar indirdi. (Bu üç âyet-i kerimenin yüce meali şöyledir: “Mekke’nin göbeğinde onlara karşı si­ze zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden sizin ellerinizi de onlardan çeken odur. Allah yaptıklarınızı görmektedir. Onlar öyle kimselerdir ki, in­kar ettiler, sizi mescid-i haram (ı ziyaret) den ve bekletilen kurbanları yerle­rine varmaktan alakoydular. Eğer (orada) kendilerini bilmediğiniz için tepe­leyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü kendileri yüzünden bir bela­ya uğrayacağınız inanmış erkekler ve inanmış kadınlar olmasaydı (Allah, si­zin savaşmanıza engel olmazdı. Böyle yaptı) ki Allah, dilediğini rahmetine soksun. Şayet (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılmış olsalardı, el­bette onlardan inkar edenleri aci bir azaba çarptınrdık.

O zaman inkar edenler, kalblerine kızgınlık ve gayreti o cahiliyye (çağı­nın) kızgınlık ve gayretini koymuşlardı. Allah da elçisine ve müzminlere hu