Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

Cezalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Cezalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Cezalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

HAD (CEZÂ)LAR KİTABI

Hudûd : Had’ın çoğuludur. Had kelimesi sözlükte engel, engel olma işi, sınır gibi anlamlara gelir. Suç işleyene tatbik edilmesi Şer-i Şerifte emrolunan cezalara had denilir. Çünkü bu cezalar suç işle­meyi engeller. Burada kasdedilen mânâ cezalardır. Zina haddi, hır­sızlık haddi, iffetli kadına zina isnadında bulunup da ispatlayama-yana verilen kâzif haddi, içki içme haddi bunun birer örneğidir, iler­deki bâblarda geldikçe bu nevi hadlar hakkında genel bilgi verilecektir. [1]

1- Üç (Suç) Dışındaki (Huylardan Dolayı) Hiç Bir Müslümanın Kanuni Akıtmak) Helâl Olmaz, Babı

2533) Ebû Ümâme (Es’ad) bin Sehl bin Huneyf (Radıyallâkü ank)’-den ; Şöyle demiştir :

(Halîfe) Osman bin Affân (Radıyallâhü anh) (fitneciler yüzün­den evine kapandığı günlerde) bir ara onlara yukardan baktı ve on­ların (kendisini) öldürmekten sö^etmekte olduklarını işitti. Sonra (bize) şöyle söyledi:

Onlar şüphesiz beni ölümle tehdîd ediyorlar. Niçin beni öldürü­yorlar? Halbuki ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî’den:

«(Şu) üç (suç)dan başka (suçlar)dan dolayı hiçbir müslümanm kam (m akıtmak) helâl olmaz: Sahih bir nikâh ile cinsel ilişkide bu­lunmuş olduğu halde zina edip recmedilen adam, haksız olarak bir inşam katleden adam ve müslüman olduktan sonra dinden çıkan adam (öldürülürler.)» buyururken işittim. Allah’a yemin ederim ki, ben ne câhîîiyet devrinde ne de İslâmiyet döneminde zina ettim. Müs­lüman hiç bir kimseyi de öldürmedim ve müslüman olduğum an­dan bu ana kadar dinden çıkmadım.”

2534) Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallâhü ««///den rivayet edildiği­ne snre Resülullah (Sallallahü Aie/hi ve Srltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Resulü ol­duğuma şehâdet eden hiç bir müslüman kişinin kanı (m akıtmak) helâl olmaz. Ancak (şu) üç kişiden birisinin kam helâl olur i Mak­tulün hayatına karşılık (öldürülecek! katil, zina eden seyyib (yâni sahih bir nikâh ile cinsel ilişkide bulunmuş kişi) ve İslâm cemaatın­dan ayrılıp dinini terkeden kimse.»” [2]

İzahı

Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini T i r m i z i , Nesâî, Şafiî, Ahmed ve Dârimi de rivayet etmiş­lerdir. İbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh)’m hadîsini Kütüb-i Sitte yazarlarının hepsi rivayet etmişlerdir.

Bu iki hadîs, üç suçtan birisini işleyenin öldürülmesinin helâl olduğunu ifâde eder. Bunlar bekâr değil iken zina eden, bile bile bir kimseyi öldüren ve müslüman iken İslâmiyet’ten çıkan kişilerin işle­dikleri zina, katil ve mürtedliktir.

Birinci hadîste geçen “Muhsan” kelimesi ve ikinci hadîste ge­çen “Seyyib” kelimesi ile ayni mânâ kasdedümiştir. Muhsan kelime­sinin asıl mânâsı korunan, muhafaza altına alınan demektir. Sahih bir nikâh ile evlenip cinsel ilişkide bulunan kişi kötü yola düşmek­ten korunduğu için erkek ise “Muhsan”, kadın ise “Muhsana” deni­lir. Seyyib kelimesi de dul manasınadır. Fakat burada muhsan mâ­nâsına kullanılmıştır. Şu halde sahîh bir nikâhla evlenip karı koca hayatı bir defa olsun yaşadıktan sonra ayrılanlar da Muhsan sayılır. Yâni bu durum da evli iken boşanma, veya ölüm gibi nedenlerle dul kalan erkek veya kadın dul iken zina ederse Muhsan sayılır.

Nevevi, tbn-i Mes’ûd (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi­nin şerhinde: Bu hadis muhsan zâni’nin öldürülmesinin gerekliliğini ispatlar. Bunun öldürülmesi ise taşa tutmak suretiyle recmedilmesi-dir. Bu hüküm hakkında icmâ vardır. Hadîs öldürülene karşılık ola­rak katilin öldürülmesini hükme bağlar. Bundan maksad kısas hük­münün tatbikidir. Zimmi’yi, yâni ehli kitab olup vatandaşlık hakkı verilen bir gayrı müslimi öldüren müslüman olup cizye vermek sure­tiyle İslâm memleketinde ikâmetine izin verilen gayr-i müslim’i öl­düren müslüman hakkında ve köleyi öldüren hür kimse hakkında kısas hükmünün uygulanacağını söyleyen Ebû Hanîfe’ nin arkadaşları bu hadîsi delîl göstermişlerdir. Fakat Mâlik, Şa­fiî, Ahmed ve el-Leys dâhil âlimlerin cumhuruna gö­re zimmîyi öldüren müslüman hakkında kısas tatbik edilmez. Ke­za köleyi öldüren hür kimse de kısas edilmez, der.

Her iki hadîs mürted olan kimsenin öldürülmesinin gerekliliğine delâlet eder. Bununla ilgili hüküm bundan sonra gelen bâbtaki ha­dîslerin izahı bölümünde anlatılacaktır. Nevevi bu hususta da şöyle der:

“Hadîsin: «İslâm cemâatinden ayrılıp dinini terkeden kimse» ifâdesi İslâmiyet’ten çıkan her mürted kişiyi kaplar. Bu hüküm umu­mîdir. Kişi herhangi bir şekilde İslâmiyet’ten çıkar ve tövbe edip İs­lâmiyet’e dönüş yapmazsa öldürülmesi vâcibtir. Âlimler: İslâm dev-

letine isyan etmek, dinde yeri olmayan bir şeyi dine sokmak veya başka şekilde İslâm camiasından çıkan kişi de bu hükme tâbidir. Hâriciler de böyledir, demişler. Bu hadîslerin zahirine göre anılan üç zümre insandan başka hiç kimsenin öldürülmesi caiz de­ğildir. Halbuki suikast’de bulunup saldıran kimseyi nefis müdâfaası mâhiyetinde öldürmek caizdir. Bu ve buna benzer meseleler bu ge­nel hükmün dışında tutulur. Öyle ise bu hadîslerdeki hüküm umumi değildir. Bununla beraber şöyle de söylenebilir. Öldürülmesi caiz ol­mayan bir müslürnana saldırıp onu katletmek isteyen kişi tslâm ca­miasından çıkan gruba dâhildir. Ya da şöyle denilebilir. Bu hadis­lerden maksad, taammüden, yâni bile bile öldürülmesi caiz olanlar bu üç zümredir. Bunların dışında kalan kimseler taammüden öldü­rülemezler. Fakat suikast’de bulunup saldıran kişiyi öldürmek nefis müdâfaası mâhiyetinde olduğu için taammüden öldürmek mâhiyeti­ne girmez.”

Osman bin Af f ân tRadıyallâhü anh) güzide sahâbi-lerdendir. E b û Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Ra-dıyallâhü anh) ‘den sonra Ümmet-i Muhammediye1 nin en faziletli simasıdır. Üçüncü halîfe’dir. O’nun faziletine dâir ha­dîsler 109-113 nolu olarak geçti. Orada onun hâl tercemesi kısaca anlatıldı.

Tuhfe yazarı burdaki hadîsin şerhinde : Mısırlı’ lar halîfe Osman (Radıyallâhü anh)’ı muhasara altına aldılar. Bunun se­bebi de halifenin Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh’i Mısır valiliğine ataması idi. M ı s ı r I ı’ lar bu atamaya karşı oldukları için böyle davrandılar. Atamaya karşı çıkarak Osman (Radıyallâhü anh)’] evinde muhasara altına aldılar. Bu olay meş­hurdur, der.

Halife Osman (Radıyallâhü anh) hicretin 35. yılı Z i 1 h i c -c e ayının yedi veya sekizinci Cuma günü M e d i n e – i Münevvere’ deki evinde şehid edildi. O’nun vefat târihi ve günü hakkında başka rivayetler de vardır. O’nun haksız yere öldü­rülmesi ve şehid -edilmesi bir ilâhi takdirdir. Zâten Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bir hadisi onun şehid edileceğine işa­ret ediyor. Allah onun mertebelerini yüceltsin ve bizi onun şefâatına nail eylesin. Şehîd edilmesi, nedenleri ve bu elim olay hakkında ge­niş bilgi vermeye gerek görmüyorum. Ancak şöyle söyliyeyim : Bu elim olay İslâm âleminde bugüne kadar kapanmayan derin bir ya­ra açmıştır. Bunu ve benzeri olayları deşmek hiç kimseye fayda sağ­lamaz. İslâm düşmanları hâriç.

îlk hadisin râvisi Ebû Ümâme Es’ad bin Sehl bin Huzeyf el-Ensârî (Radryallâhü anh) sahâbilerden sayılır. Ebü Ümâme künyesi ile tanınır. Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm)’i görmek şerefine nail olmakla beraber O’ndan hadîs rivayet etmemiştir,[3]

2- (İslâm) Dininden Çıkan Kimse (Nîn Hükmünün Beyânı) Babı

2535) (Abdullah) bin Abbâs (Radryallâhü anhümâ)\an rivayet edil­diğine jîÖre; Resûlullah (Sallal/n/tii Aleyhi vr Sel t cm) şöyle buyurdu, demiştir; «Her kim (hak olan) dinini değiştirirse, onu hemen öldürünüz.-“

2536) Behzbin Hakînvin dedesi (Muâviye bin Hayda) (Raâtyallâkü anhümyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saüallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Müslüman olduktan sonra (Allah’a) ortak koşan bir müşrik kâ­firlerden ayrılıp müslümanlar (camiasın) a katılmadıkça Allah onun hiç bir amelini kabul etmez.»” [4]

İzahı

İ b n – i A b b â s (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Buharı, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd da kısa ve uzun metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde «el-Fetih’ten naklen şu bilgiyi verir;

islâmiyet’ten çıkan mürted erkek öldürüldüğü gibi mür-ted kadın da katledilir, diyen âlimler bu hadîsi delil göster­mişlerdir. Fakat Hanefi âlimler bu hadisi mürted erkeklere tahsis ederek, kadınları öldürmeyi yasaklayan hadîsi delil göster­mişlerdir. Mürted kadın da öldürülür diyen cumhur, kadınların öl­dürülmesini yasaklayan hadisi savaşa katılmayan ve henüz müslü-manlığı kabul etmemiş olan kadınlara tahsis etmiştir. Cumhurun diğer bir delili de şu mealdeki hadîstir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm) Muâz bin Cebel’i Yemen’e gön­derirken kendisine :

«Hangi erkek İslâmiyet’ten irtidad ederse (çıkarsa) sen onu (İs­lâm’a) davet et. Eğer dönüş yaparsa (Mesele yok). Şayet dönüş yapmazsa onun boynunu vur (kılıçla kes). Hangi kadın İslâmiyet’ten çıkarsa onu (İslâm’a) çağır. Eğer dönerse (mesele yok.) Aksi halde boynuna vur (kılıçla kes)», buyurdu. Bu hadisin senedi hasendir. Âlimler arasında ihtilâf konusu olan meseleye âit bir nass’dır. Ona dönüş yapılmalıdır.”

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)’ın hadîsinde mürted olan kişinin İslâmiyet’e davet edilmesi ve bu çağrıya icabet etmeyip kü­fürde İsrar ettiği anlaşıldıktan sonra öldürülmesi hükmünün infazı konusunda bir açıklama olmamakla beraber diğer bâzı hadîsler bu­na delâU.i ettiği için cumî.ur İstitâbe’y* yâni mürted kişiyi tevbeye davet etmeyi gerekli görmüştür.

İbn-i Battal: Mürted kişinin tevbe etmeye ve İslâmi­yet’e dönüş yapmaya çağırılıp çağırılmıyacağı konusunda ihtilâf vardır. Cumhura göre önce istitâbe edilir. Eğer dönüş yaparsa salı­verilir. Aksi halde katledilir. El-Hasan, Tâvûs ve Zâ-h i r i y y e mezhebi mensuplarına göre mürted kişiye böyle bir çağrı yapılmaksızın derhal öldürülmesi vâcibtir. İbnü’I-Kas-s a r, cumhurun görüşünü teyid eder mâhiyette sükuti icmâ bu­lunduğunu söyler, ve bu icmâ’ın oluşması durumunu anlatır. Şu hal­de hadisin «Hemen onu öldürün» emrinden maksad mürted kişinin İslâm’a dönüş yapmaması hâlidir. Mürted kişinin bir defa veya üç defa İslâm’a davet edileceği ve davet süresinin tâyini hususunda da ihtilâf vardır. Bu sürenin bir celse, bir gün, üç gün ve bir ay oldu­ğu yolunda değişik görüşler vardır, der.

Hadisteki “Din”den maksad İslâm dinidir. Yâni İslâm dininden çıkan kimse mürted sayılır ve öldürülmesi gerekir. Fakat bâtıl bir

dini bırakıp müslüman olan kimse dinini değiştirdiği için katledil­mez. Bâtıldan hakka dönüş yaptığı için taltif edilir.

Bâtıl bir dini bırakıp yine bâtıl başka bir dine giren, meselâ Hıristiyanlıktan yahûdîliğe geçen ve bunun aksine hareket eden kim­se Hanefîler’e göre katledilmez. Çünkü İslâm dışı dinlerin tümü tek din durumundadır. Nitekim «Küfür tek bir millet yâni din­dir» mealinde hadis vardır. Fakat bâzı Şafiî âlimler hadîsin umumîliğini dikkate alarak bâtıl bir dinden yine bâtıl bir dine ge­çen kimse de katledilir, demişlerdir.

İkinci hadîsin başkaca kimler tarafından rivayet edildiğini tesbit edelim. Bu hadîse göre mürted olan bir kimse tekrar müslümanlığa dönmedikçe yaptığı amellerin hiç birisi Allah katında makbul de­ğildir.

Hanefî âlimlere göre mürted olan bir kimsenin mürted olmadan önce işlemiş olduğu ibâdetlerin ve sâlih amellerin hepsinin sevabı gitmiş olur. Mürted kimse tekrar İslâmiyet’e dönüş yapınca vaktine erdiği namazı edâ eder ve daha önce hac ibâdetini işlemiş olsa bile yine ona hac farz olur. Evvelce yaptığı hac ibâdeti geçersizdir.

Ş â f i i 1 e r’ e göre de mürted, İslâm’a dönüş yapınca yeni­den hac ibâdetini ifa etmesi farzdır. Mürted olmadan önce yaptığı hac geçerli değildir.[5]

3- Had (Cezâ)Ların Dosdoğru Yerine Getirilmesi (Nin Önemine Ait Hadîsler) Bâbî

2537) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü ankümâyâan rivayet edil­diğine göre; ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allah’ın (koyduğu) had (cezâ)Iarmdan birisini dosdoğru infaz etmek Allah Azze ve Celle’nin beldelerinde kırk gece (süreyle) ya­ğan) yağmurdan daha hayırlıdır.»’*

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Said bin Si nân’i İbn-i Muin ve başkası zayıf saymışlardır. Dârekutnİ de : O hadîs uydurur, elemişi ir

2538) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü <7«//)’den rivayet edildiğine göre; ResûUiUah (Sallallakü Aleyhi ve. Scllcm) şöyle buyurdu, demiştir :

«Yer yüzünde uygulanan (ilâhî) bir had (ceza), yerdekiler için kendilerine kırk gün yağmur verilmesinden daha hayırlıdır.»”

2539) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâkü ankümâ)’âan rivayet edil­diğine göre; Resûlullab (SailaUahü Aleyhi ve Scfle.m) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim Kur’an’dan bir âyet’i inkâr ederse şüphesiz onun boynu­nu vurmak (öldürmek) helâl olur. Kim de: Allah’tan başka (hak) üâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Şüphesiz Muhammed (Sallalla-

hü Aleyhi ve Sellem) de Allah’ın kulu ve Resulüdür, derse artık kimse ona dokunamaz. Meğer ki bir (suç işlemekle) bir had (cezây)a uğrar da cezası infaz edile.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, zayıf bir sened’dir. Çünkü bunda Hafs bin Ömer eî-Arabî el-Karh bulunur. İbn-i Muin, Ebü Hatim, Nesâî, İbn-i Adî ve Dârekutnî onu zayıf saymışlar. İbn-i E”bi Hatim ise onu sıka saymıştır.

2540) Ubâde bin es-Sâmıt (Radıyaîlâhü anh)}den rivayet edildiğine göre; Resûlullab (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir;

*(Ey müslümanlar) Siz Allah’ın had (cezâ)larım (Akrabalıkta veya güçlülükte ve güçsüzlükte size) yakın olan ve uzak olan herkes hakkında dosdoğru infaz ediniz. Sakın hiç bir kınayanın kınaması sizi Allah (m hükmünü uygulamak) konusunda tutmasın (yâni ala-koymasın.)-“

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedi İbn-i Hibbân’m şartı üze­rine sahihtir. Çünkü o bunun bütün râvîlerini sikalar arasında anmıştır. [6]

İzahı

Bu bâbta rivayet olunan İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’ın hadîsini Taberâni de rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Ahmed ve Nesâî de riva­yet etmiştir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi ile Ubâde (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsi ise Zevâid türünden olup başkaca kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim.

Bu bâbtaki hadislerin hepsi Allah’ın emretmiş olduğu cezaların aynen tatbik edilmesinin önemini beyân etmektedir. İlk iki hadîs ilâ­hî cezaların tatbikinin kırk günlük yağmurdan hayırlı olduğunu bil­dirmektedir. Sindi bu hususta şöyle der:

“Bunun hikmeti hakkında şöyle denilmiştir: Çünkü ilâhi cezala­rın uygulanması, insanları günahlardan ve suç işlemekten aîakor ve yağmur için gök kapılarının açılmasına vesile olur. İlâhî cezaların uygulanmaması veya bunda gevşeklik göstermek ise insanların gü­nahlara ve suçlara dalmasına sebebiyet verir. Bu ise kıtlık, kurak­lık ve halkın helak olmasına yol açar.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi ise Kur’an-ı Ke-rim’in tek bir âyetini inkâr edenin öldürülmesinin helâl olduğunu ifâde eder. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’in tek bir âyetini inkâr eden kim­se mürted olur. Yâni İslâmiyet’ten çıkmış olur. Mürted ile ilgili hü­küm ise bundan önceki bâbta beyân edildi. Şu noktayı da belirteyim : Kur’an’m bir âyetini inkâr etmek sâdece bunun âyeti olduğunu in­kâr etmekten ibaret değildir. Bunun âyet olduğunu, yâni Allah ta­rafından indirildiğini inkâr eden kimse dinden çıktığı gibi herhan­gi bir âyetin hükmünü tasvib etmeyen, meselâ falan âyetin hükmü 20. asrın uygarlığı ile bağdaşmaz veya şu âyetin hükmü uygulan­mamalıdır, bunu uygulamayı uygun görmüyorum, diyen bir kimse de mürted olur ve İslâmiyet’ten çıkmış olur.

Bu hadîs kelime-i Şehâdet getirip anlamını kalben tasdik eden bir kimsenin öldürülmesinin haram olduğunu ifâde eder. Ancak böy­lece müslümanlığı kabul eden bir kimse haddi gerektiren bir suç iş­lerse o takdirde cezası uygulanır.

Son hadîsteki “Karîb = yakın” ve “Baîd = uzak” kelimeleri iki mânâya yorumlanmıştır. Bundaki yakınlık ve uzaklık akrabalık açı­sından olabildiği gibi kuvvet ve nüfuz bakımından da olabilir. T ı y -b î böyle demiştir. Yâni suç işleyen kişi sizin yakın akrabanız ol­sun uzak akrabanız olsun onu ilâhî hükme uygun olarak cezalan­dırmakta bir ayırım yapmayın. Keza o kuvvetli ve nüfuzlu bir kişi olsun zayıf ve nüfuzsuz kimse olsun fark etmez. Herkese ayni şekil­de ilâhî cezayı uygulayın. Ve Allah’ın hükümlerini uygularken baş­kasının sizi ayıplaması, kınaması, yermesi gibi karşı hareketler de sizi engellemesin. İlâhî cezayı tereddüdsüz ve önemle tatbik ediniz. [7]

4- Kendisine Had (Ceza) Vâcib Olmayanların Babı

2541) Atiyye el-Kurazî (Radtyallâhü (7w//,)’den; Şöyle demiştir:

Kurayza (savaşı) günü (müslümanlarca esir edilen) bizler Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e arzedildik. (Durumumuz kontrol edildi.) Sonra avret yerinde tüy biten erkek (esirler) öldü­rüldü ve avret yerinde tüy bitmeyen oğlan (esirler) salıverildiler (yâni öldürülmediler). Ben de avret yerinde tüy bitmeyenlerin için­de idim. Bu nedenle salıverildim.”

2542) Atiyye el-Kurazî (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine gö­re şöyle demiştir:

(Ey müslümanlar!) Bilmiş olun ki işte ben aranızdayım.”

2543) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydasi; Şöyîe mistir:

Uhud (savaşı) günü ben on dört yaşında iken Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem)’e arz edildim (Yâni durumum O’nun ta­rafından gözden geçirildi). O, bana icazet vermedi. (Yâni yaşça er­gin değilim, diye savaşa katılmama izin vermedi.) Hendek [savaşı) günü de ben on beş yaşında iken O’na arz edildim. Bu defa bana ica­zet verdi. (Yâni savaşa katılmama izin verdi.)

Nâfi demiştir ki: Ben bir kere hilâfeti zamanında Ömer bin Ab-düaziz’e bu hadîsi anlattım. Ömer bin Abdilaziz dedi ki: Bu on beş yaş küçük ile büyük arasında bir sınırdır (çocukluğun nihayeti ve erginliğin başlangıcıdır, dedi ve bütün illerdeki valilerine bir genelge göndererek on beş yaşma varan askerlere maaş bağlamalarını em­retti,)” [8]

İzahı

Atiyye el-Kurazi (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini T i r -m izi, Ebû Dâvûd ve Dârimî de rivayet etmiştir. Onun ikinci hadisine Tirmizi ve Ebû Dâvûd’un sü-nenlerinde rastlayamadım. Bu hadîse göre savaş esirlerinde erginlik çağmın tesbit ölçüsü avret yeri tüylerinin bitmesidir. Beni K u -r a y z a savaşından sonra yakalanan erkeklerden erginlik çağma varanlar ile bu çağa varmamış olanlar böylece tesbit edildi. Erginlik çağma varanlar savaştıkları için öldürüldüler. Bu çağa henüz var­mamış olanlar ise öldürülmediler. Hadîsin râvlsi Atiyye-el-Ku-r a z i (Radıyallâhü anh) da tutsaklar içinde idi. Kendisi erginlik çağına varmadığı için öldürülmedi. Benî Kurayza sava­şında yalnız savaşan yahûdîlerin katledildiğini ve savaşmayan kü­çük yaştakilere dokunulmadığmın beyânı için olsa gerek ki bu râ-vî ikinci hadîsinde müslümanlara hitaben : «İşte ben aranızdayım,» der. Yâni ben bu savaştaki esirlerden idim. Erginlik çağma varma­dığım için salıverildim ve hâlen yaşamaktayım. Kanımca onun sözü­nün mânâsı budur.

Müslüman çocuklarının erginlik çağının alâmetleri bundan son­ra izahı yapılacak İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’m hadîsi ile ilgili bilgi verilirken anlatılacaktır. Şunu belirtmekle yetineyim; Müslüman çocuklarının erginlik belirtisi olarak yaş durumu, ihtilâm ve aybaşı âdeti gibi ölçüler varken kâfir çocuklarının erginlik belir­tisi olarak avret yeri tüylerinin bitimi esas alınmıştır. Bunun sebe­bine gelince H a t t â b î şöyle der :

Avret yerinde tüylerin bitmesini rnüslüman çocuklarının ergin­lik çağma varması için delîl saymayıp kâfir çocuklarının erginlik

çağına varması için delil ve alâmet sayan âlimlerin bu ayırımı yap­maları şu nedene dayanıyor, kanısındayım :

Kâfirlerin çocuklarının yaşça ergin olmalarını tesbit etmek güç­tür. Bunların yaşlarının tesbiti hususunda kâfirlerin sözlerine itibar edilemez. Çünkü onların verdikleri bilgilere ve haberlere itibar edil­mez ve bunlar öldürülmekten kurtulmak için kendilerini küçük gös­terme gayretinden geri durmazlar. Fakat müslüman çocuklarının yaş durumunu tesbit etmek mümkündür. Çünkü m üs 1 umanların ver­dikleri bilgilere ve haberlere itibar edilir. Bunların çocuklarının yaş­lan yakınla.nnca bilinir. Doğum târihleri malum olabilir. Bu ne­denle kâfir çocukları için etek kıllarının bitmesine itibar etme yo­luna gidilmiştir.

Turbüşti de: Kâfir çocukları için avret yeri tüylerinin bitmesi erginlik çağma varmalarının alâmeti sayılmıştır. Çünkü bu ölçüye baş vurma zarureti vardır. Kâfirler, erginlik çağına varmış olmalarının kendileri için tehlikeli olduğunu bildikleri zaman ihti­lâm olmakla veya yaşça erginlik çağma vardıklarını gayet tabii giz­lerler ve doğru söylemezler, demiştir.

Şimdi İbn-i Ömer ERadıyallâhü anh)’in hadisinin izahı­na geçelim :

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâ­vûd, Beyhaki, İbn-i Hibban ve İbn-i Huzey-m e de rivayet etmişlerdir. Hadîs metninin bâzı kelimelerinde de­ğişiklik var ise de mânâyı ve hükmü etkilemez. Bütün rivayetlere göre İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) Uhud savaşı vu­ku bulduğunda on dört yaşında idi. Savaşa katılmak için gözden geçirilmiş ve savaşa katılmasına izin verilmemiştir. Ertesi yıl vuku bulan Hendek savaşı için gene Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafından gözden geçirilmiş ve savaşa katılmasına izin verilmiştir. Bu esnada on beş yaşında idi. Şu halde on beş yaş, er­ginlik çağının belirtisi sayılır, S u y u t i’ nin naklen beyânına göre Beyhaki: Hükümdar Hendek savaşından bu yana on beş yaşma bağlanmıştır. Daha önce ise mümeyyizlik çağma var­mak hükümlerin tatbiki için yeterli görülürdü, demiştir. Mümeyyiz­lik çağı çocuğun kendi kendine yemek yiyebilmesi, su içebilmesi, ayak yoluna gidip gelebilmesi çağıdır. Bu da yaklaşık olarak 7-8 yaşlarıdır, denilebilir.

Hadisin râvlsi İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) bu hadî­si halîfe Ömer bin Abdilazîz’e anlatınca halife: On

beş yaşın küçüklük ve büyüklük sınırıdır, demiştir. Şu halde on beş yaşma varan çocuk, büyük sayılır ve henüz bu yaşa varmamış ço­cuk küçük sayılır.

Fethü’l-Vedûd yazan; Çocuk ihtilâm olmak gibi belirtilerle er­ginlik çağma varmamış ise fıkıhçıiann ekserisine göre on beş yaşı­na varması erginlik alâmetidir, der.

H a 11 â b i de : Çocuklar hakkında had cezalarının uygulana­bilmesi için gereken erginlik çağının sınırı konusunda âlimler ihti­lâf etmişlerdir: Ş â f i i’ ye göre oğlan çocuğu ihtilâm olur veya on beş yaşına varınca, ergin erkekler gibidir. Had cezaları onlara tatbik edilir. Kız çocuğu ise aybaşı âdeti görünce veya on beş ya­şma varınca ergin kadınlar hükmündedir ve hakkında had cezaları uygulanır. Avret yerinde tüy bitme işi ise erginlik çağına varma belirtisi sayılmaz. Bu belirti ancak kâfirler hakkında uygulanır, de­miştir.

Tuhfe yazarının beyânına göre Şerhü’s-Sünne’de: tlim ehlinin ekserisine göre hüküm şöyledir Oğlan ve kız çocuğu on beş yaşını doldurunca erginlik çağma varmış olur. Şafiî ve Ahmed de böyle demişlerdir. Bunlar dokuz yaşını doldurup on beş yaşına varmadan önce ihtilâm olurlarsa gene erginlik çağma varmış sayı­lırlar. Keza kız çocuğu dokuz yaşından sonra aybaşı âdeti görünce bulûğ çağma varmış olur. Dokuz yaşma varmadıkça ihtilâm olmak veya kızın hayız kanı görmesi söz konusu değildir, der.

EI-Hidâye’de de: Erkek çocuğun erginlik çağma varması ihtilâm veya cinsel ilişkide bulunduğu zaman menisinin gelmesi veya kadı­nı gebe bırakması ile gerçekleşir. Bunlar yok ise on sekiz yaşını dol­durmakla bulûğ çağma varmış olur. Kız çocuğun erginliği ise ayba­şı âdeti, ihtilâm olması veya gebe kalması ile oluşur. Bunlar olmaz­sa on yedi yaşı doldurması ile ergin sayılır. Yukardaki hüküm E b û H a n i f e ‘ ye göredir. Ebû Yûsuf ile Muhammed’e göre ise oğlan ve kız çocuğu on beş yaşım doldurunca erginlik ça­ğma varmış olurlar. Bu görüş Ebû Hanife’ den de rivayet edilmiştir. Şafiî’ nin kavli de böyledir, denilmektedir.

Hanefi ve Şafii mezheblerine göre oğlan ve kız çocu­ğun erginlik çağına varmaları alâmetleri yukarda anlatıldı. Hulâsa bu iki mezhebe göre kız ve oğlan çocuklar on beş yaşını doldurunca erginlik çağına varmış olurlar. Ayrıca dokuz yaşından sonra meni­nin gelmesi de erginlik çağı sayılır. İhtilâm da böyledir. Kızların ay­başı âdeti de Ml«f alâmetidir. DâğeF iki mezhebe gelince:

Mâliki mezhebine göre ayrıca avret yerinde ufak tüy de­ğil de kılların çıkması ve sesin kalınlaşması gibi alâmetler de var­dır.

H a n b e 1 i mezhebine göre ise meninin gelmesi, traşı gerek­tirecek kalınlıkta etek tüylerinin bitmesi, on beş yaşı doldurmak kız ve oğlan çocuk için erginlik alâmetleridir. Bunlardan birisi yeterli­dir. Kızlar için ayrıca aybaşı âdetini görmek veya gebe olmak da bulûğ çağı alâmeti sayılır,

Hadîsler isimleri geçen savaşlara gelince U h u d savaşı hic­retin 3. yılı U h u d dağı eteğinde vuku buldu. Hendek ve Beni Kurayza savaşları ise Medîne-i Münevve­re’ de ve civarında hicretin 5. yılı vuku buldu. Benî Ku­rayza yahûdileri müslümanlarîa yaptıkları andlaşmaya aykırı olarak Hendek savaşında Mekke ‘ li müşriklere yar­dımda bulundukları için bu savaşın hemen akabinde Benî Ku­rayza yahûdîleri ile savaş emri Allah’tan geldi ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu savaşa gitti. Savaş müslümanların zaferi ile sonuçlandıktan sonra bunlar hakkında uygulanacak hü­küm için tutsaklar Ensâr-i kirâm’dan Sa’d bin Muâz (Ra-dıyallâhü anh)’in karar vermesini istediler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) de bu isteği kabul buyurarak Hendek sa­vaşında aldığı yaradan dolayı hasta yatan S a ‘ d ‘ a haber vere­rek hüküm etmesini istedi. Sa’d (Radıyallâhü anh) da bunların savaşan erkeklerini öldürmeye ve kadınlar ile çoluk çocukları câri­ye ve köle olarak müslümanların yararına tahsisine karar verdi. Bun­lar dörtyüz kişi idi. Sa’d böyle karar verince Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-saîâtü ve’s-selâm), S a ‘ d ‘ a hitaben :

= «Sen Allah’sın bunlar hakkındaki hükmü­ne isabet ettin, ona uygun hüküm verdin,» buyurdu,

Tirmizî, Sa’d (Radıyallâhü anh) ‘in Benî Kuray-z a yahûdîleri hakkında verdiği hükümle ilgili C â b i r (Radıyaî-lâhü anh)’in merfû hadîsini Seyr kitabının 28. babında rivayet etmiş ve hadîsin hasen – sahih olduğunu beyân etmiştir. O hadîsi N e s â î ve îbn-iHibbân da rivayet etmişlerdir.

İşte Atiyye el-Kurazî bu savaşta esir edilenlerden idi ve etek tüyleri bitmeyen küçük yaştakiler içinde salıverilenler-den, yâni öldürülmeyenlerden idi. Kendisi bu durumu anlatır. Bu zât müslüman olup sahâbîlik şerefine erişen mutlu insanlardandır. Hadîs rivayetinde bulunmuştur. Râvîsi M ü c â h i d ve başka­larıdır. Sünen sahipleri onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. [9]

5- Müslümanın Aybını) Örtmek Ve Had (Cezâ)ları Şüphelerle (Yâni Suç Delillerinin Kıfâyetsizlıgiyle) Defetmek Babı

2544) Ebû Hüreyre (Radıyallahü an/ı)’c\en rivâyeı edildiğine ı^iire ; Resûlullah (SaUaUahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Kim bir müslüman (kardeşinin aybın)ı örterse Allah da onutn aybmı) dünyada ve âhirette Örter.»”

2545) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü atıh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SaUaUahü Aleyhi ve. Scllem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Had (cezây)ı defedebildiğiniz sürece (yâni suç sabit olmadık­ça) defediniz.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde İbrahim bin el-FadJ el-Mahzûmî bulunur. Bu râvîyi Ahmed, îbn-i Muin, Buhâri ve bankaları zayıf say­mışlardır.

2546) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü an humâ) ‘dan rivayet edil­diğine göre; Peygamber (SaUaUahü Aleyhi ve Srllem) şöyle buyurmuştur:

«Kim müslüman kardeşinin avreti (aybı)m örterse Allah da kı­yamet günün onun aybım örter. Kim müslüman kardeşinin avreti (aybı)m açığa vurursa Allah da onu aybmdan dolayı evinin içinde bile rezil etmekle kusurunu meydana çıkarır.»”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Muhammed bin Osman bin Safvân el-Cümehi bulunur. Ebû Hatim bunun hadîslerinin münker ve zayıf olduğunu söylemiştir. Dârekutni de : Bu râvi kuvvetli değildir, demiştir. İbn-i Hibbân ise bunu sıka râvîler arasında anmıştir. Senedin kalan râviieri sıka <gj-venilir) râvîlerdir. [10]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın ilk hadîsini Müs­lim, Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs iki şekilde yorumlanır: Birincisi müslümanla-rı giydirmenin fazileti anlamıdır. Yâni kim bir müslümamn vücû­dunu örter ve onu giydirirse Allah da kendisini kıyamette giydirir. Yâni kendisinin günahlarını bağışlar ve cezalandırmaz. (Hatırıma şöyle bir şey de geliyor: Allah da kendisini cennet libası ile giydi­rir. Fakat böyle yorumlayanı tesbit edemedim.)

İkinci yorum şekli ise şöyledir: Kim bir müslümamn gizli bir kusurunu görür de bunu halka anlatmazsa ve böylece aybını örter­se, Allah da onun aybmı kıyamet günü örter. Yâni günahım bağış­lar.

E 1 – H â fi z , el-Fetih’te bu son yorumu beyân ettikten sonra : Bu hadîs, suçu ve kusuru gören müslümanı kötülükle mücâdele et­mekten alıkoymaz. Kişi kusur işleyen adamı bundan menetmeye ve münkeri engellemeye memurdur. Kusurlu görülen şahıs uyanlara ve nasihatlara kulak asmaz ve suça devam ederse, durumu gören şahıs gerektiğinde onun aleyhinde şâhidlik etmek durumundadır. Bu konuda da emirler vardır. Nasıl ki kişi işlediği kusuru gizleme-lidir, bunu başkasına anlatmamalıdır. Ama gider de hâkim huzu­runda kendi suçunu ikrar ederse, b.öyle davranması kabul edilir. îş-lenen bir günahın gören tarafından gizlenmesi ve açığa çıkarılma­ması kanımca şu durumda olur: Olup biten ve tekerrür etmiyecek bir kusur işlenmiş ise bunu dile getirip suçluyu teşhir etmek uygun

değildir. Suçlara karşı çıkıp buna engel olmaya çalışmak ise suç işlenirken durumu’görenlere aittir. Yâni bir kimse bir suçun işlen­mekte olduğunu görünce buna engel olmaya çalışacak ve önlemek isteyecektir. Şayet müdâhalesi etkisiz kalırsa durumu hâkime inti­kal ettirir ve şâhidlik eder. Suçu gören kişinin durumu hâkime şi­kâyet etmesi yasak olan gıybetten sayılmaz ve buna bir müslümanın aybını açığa çıkarmak, onu teşhir etmek, denmez). Bilâkis müsîüma-na düşen kutsal bir görevdir ve vâcib olan bir nasihat hizmetidir. Hadîs, gıybet etmenin yasaklığına da işarettir. Çünkü bir müslüma­nın şahsına münhasır gizli bir kusurunu açıklamak, ayıplan örtme­ye ters düşer, demektedir

Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anhî’ın ikinci hadîsine gelin­ce, bu hadis suç sabit olmadıkça had cezasının uygulanmamasını em­reder. Yâni sanık hakkında iddia edilen suç sübut bulmaz ve suçlu olmaması ihtimâli var ise, hâkim şüphede kaldığı takdirde had ce­zasını uygulamamalıdır.

T i r m i z î de bu hadisin bir benzerini  i ş e (Radıyaîlâhü anhâ) ‘den merfu olarak rivayet etmektedir. O hadis şöyledir:

«Gücünüz > ettikçe müslüm&nlardan hadları Ue’Ahırı) defedi­niz. Eğer çıkar yolu varsa (Yâni suçu sabit olmazsa) sanığı sahveri-niz. Çünkü hâkim’in affetmekte hatâ etmesi cezalandırmakta hatâ etmesinden iyidir.»

E 1 – K a r i’ bu hadisteki hitabın devlet yetkililerine âit oldu­ğu görüşünü destekler. Yâni hâkim kendisine intikal eden ve had cezasını gerektiren dâvada sanığa suçunu itiraf ettirme yoluna git­memelidir. Hattâ varsa sanığın mazeretlerini dikkate almalıdır ve suçu sabit olmadıkça cezasının tatbikine acele etmemelidir. Fakat suç sabit olduktan sonra cezanın tatbiki hususunda tereddüd veya müsamaha gösteremez. Cezayı aynen ve zamanında uygulamak zo­rundadır. Bu husus bundan iki bâb önce geçen hadîslerde belirtil­miştir. Tekrarlamaya gerek yoktur.

îbn-i Abbâs (Radıyaîlâhü anhJ’ın hadîside Ebû Hü­reyre (Radıyaîlâhü anh)’ın ilk hadîsine benzer. O hadîsle ilgi­li izah bunun için de söz konusudur. Ancak bu hadîsin son kısmı ikinci yorumu teyid eder. Yâni, müslümam örtmekten maksad,

onun gizli hallerini ve şahsına âit kusurları halka anlatmakla onu teşhir etmemelidir. Ama kendisi uyarılır, kötülüğüne engel olunma­ya çalışılır ve buna rağmen kusurlarını devam ettiriyor ise bunu il­gililere şikâyet etmek meşrudur. Bunda bir günah yoktur ve gıybet durumu da söz konusu değildir. Aleni suç işleyenle mücâdele etmek kutsal görevdir. Halkı dolandıran, hırsızlık eden ve buna benzer fâ-sıklığı açıkça yapan şer insanlara karşı müslümanlan ikaz etmek, onları korumak ve haberdar etmek de giymet sayılmaz. Bilâkis gö­rev sayıldığına dâir hadisler vardır. [11]

6- Had (Cezâ)Larün Uygulanmaması Yolun) Da Aracı Olmak Babı

2547) Âişe (Radtyallâhü ankâ)’dan; Şöyle demiştir:

Benî Mahzûm kabilesinden hırsızlık eden (Fâtıma isimli) kadı­nın durumu Kureyş (kabilesin) i cidden üzdü, ızdıraba soktu. Bunun üzerine bunlar:

Bu kadın (in el kesme cezasının affı veya fidyeye çevirilmesi ko­nusu) hakkında kim Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile

konuşabilir, diyorlardı. (Kendi aralarında böylece görüştükten son­ra) dediler ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mahbûbu (sevdiği) Üsâme bin Zeyd (bin el-Hârise) (Radıyallâhü anhümâ) ‘dan başka kim bunu arz etmeye cesaret edebilir? (Sonra Kureyş, konu­yu Üsâme ile görüşüp aracı olmasını istediler.) Üsâme de (kadının affı veya cezasının paraya çevirilmesi için) Resûl-i Ekrem (Salîalla-hü Aleyhi ve Sellem) ile konuştu. Bunun üzerine Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) (Üsâme’ye) :

«Sen Allah’ın (koyduğu) had (cezâ)lardan birisi (nin terkedil-mesi) hakkında mı aracı oluyorsun?» diyerek onu kınadı. Sonra kalktı ve (halka) yüksek sesle hitabede bulunarak:

«Ey insanlar! Sizden öncekiler — İsrail oğulları — şöyle davran­dıkları için helak oldular: Bunlar kuvvetli adam aralarında hırsız­lık ettiği zaman onu bırakırlardı da zayıf adam aralarında hırsız­lık ettiği zaman onun aleyhinde had (ceza) uygularlardı. (Yâni elini keserlerdi.) Allah’a and olsun ki eğer Muhemmed’in kızı Fâtıma çal­mış olsayds şüphesiz ben o (kızım Fâtıma) nm elini keserdim,» bu­yurdu.

(Müellifin şeyhi) Muhammed bin Rumh dediki: Ben el-Leys bin Sa’d’dan; Allah (Azze ve Celîe) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kızı Fâtıma’yı hırsızlık etmekten şüphesiz korumuştur, sö­zünü söylerken işittim. Her müslüman da bunu söylemelidir.”

2548) Mes’ûd bin el-Esved (Radıyallâkü ank)’âcn; Şöyle demiştir: (Fâtıma isimli) kadın Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in evinden o kadifeyi çaldığı zaman biz bunu büyük (bir olay olarak) gördük. Bu, Kureyş (kabilesin) den bir kadın idi. (Kureyş kabilesine bir leke olmasın düşüncesiyle) biz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanma gidip O’nunla konuştuk ve: Bu kadım kurtarmak için biz kırk okka (altın veya gümüş) fidye veririz, dedik. Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :.

«(Cezasını çekmekle) temizlenmesi onun için daha hayırlıdır,» buyurdu. Sonra biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seiîem)’in sö­zünün yumuşaklığını işitince (cesaretlendik ve) Üsâme’nin yanına gidip (ona) : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile sen konuş (aracı ol) dedik. Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu gö­rünce bir hitabede bulunmak üzere ayağa kalktı ve (bize) :

^Allah’ın cariyelerinden bir câriye üzerine vâcib olan Allah Az­ze ve Celle’nin (koyduğu) cezalardan birisi (nin terk edilmesi) hak­kındaki bu İsrarınız nedir? Muhammed’in nefsi (canı, kudret) elin­de olan (Allah) a yemin ederim ki o kadının tenezzül ettiği şey (hır-sızhğ)a Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’m kızı Fâtıma te­nezzül etmiş olsaydı şüphesiz Muhammed (Salîallahü Aleyhi ve Sel­lem) onun elini keserdi,» buyurdu.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Muhammed bin îshâk bulunur. Bu râvî tedlisçidir (ve bunu an’ane ile rivayet etmiştir.) [12]

İzahı

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)’nin hadisini Kütüb-i Sitte sahiple­rinin hepsi rivayet etmişlerdir. Hadîs metni bâzı rivayetlerde kısa­cadır. Hırsızlık eden kadm’m isminin Fâtıma olduğu hadîs şerhlerinde belirtilmiştir. Kadın Kureyş’in Beni M a h -z û m isimli büyük bir kabilesinin eşrafından idi. Kadının babası el-Esved bin Abd i’l-Es ed, Bedir savaşında H a m z a (Radıyallâhü anh) tarafından öldürülen bir kâfir idi. Bâ­zı rivayetlerde kadının Mekke fethi günü (ganimet malından) mücevherat çaldığı, diğer bir kısım rivayetlerde ise kullanılıp geri verilmek üzere emaneten aldığı eşyaları geri vermeyip inkâr etmeyi alışkanlık hâline getirdiği belirtilmektedir. Burdaki rivayette Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in evinden kadife çalmıştı. Hülâsa öyle anlaşılıyor ki kadın defalarca bu suçu işlemişti. İşlediği suçun mâhiyeti hakkında geniş bilgi için hadîs kitablarma ve şerh­lerine baş vurmak uygun olur, kanısındayım. Kadın K u r e y ş ‘ e mensup olduğu için K u r e y ş, onun elinin kesilmesini kendile­ri için bir leke saydıklarından dolayı, bağışlanması veya cezayı fid­yeye çevirme gayreti içine girdiler. Bu iş için de Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in sevdiği Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh) ‘ı aracı koydular. Üsâme’ nin hâl tercemesi 795 nolu hadîsin izahı bölümünde verildi. Nihayet Üsâme, ka­dın hakkında el kesme cezasının uygulanmaması için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) nezdinde aracı ve şefaatçi olma cesare­tini gösterdi. Fakat Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’den kınama cezasını aldı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ilâ­hi cezaların uygulanmasının önemini belirtmek üzere yüksek sesle bir hitabede bulundu. Bu hitabede î s r â i 1 oğullarının helak ol­malarının nedeninin ceza uygulamada adaletsizlik edip eşraftan ve nüfuzlu kimseler suç işledikleri zaman cezasız bırakmaları, fakat nü-fûzsuz ve zayıf insanlar suç işledikleri zaman haklarında ceza tat­bik etmeleri olduğunu belirtti. Hadis metninde İsrail oğulları­nın hırsızlık suçunu işleyenler hakkında ayrıcalık ettikleri belirtil­miş ve diğer suç ve cezalara değinilmemiş ise de î b n – i D a -k i k ‘ î i d : İsrail oğullan, helak olmalarını gerektiren bir çok suçlan vardı. Bu itibarla burada helak olmalarına neden olarak yal­nız hırsızlık edenler arasında ayrıcalık yapmalan gösterilmiş ise de bana öyle geliyor ki amaç onların bütün cezalarda böyle ayrıcalık etmelerini beyân buyurmaktır, der.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) nezdinde, kızı Fa­lıma (Radıyallâhü anhâ) ‘m kıymeti çok olduğu için onu örnek göstermiş ve: O bile hırsızlık etmiş olsaydı elini kestireceğini be­yân buyurmuştur. Bu örnekten maksad ilâhî cezaların her mükel­lef hakkında uygulanmasının Önemini ve suçlular arasında ayrıca­lık edilmemesinin gerekliliğini belirtmektir. El-ie y s bin Sa’d’ın dediği gibi Hz. Fâtıma’yı hırsızlık etmekten yü­ce Allah korumuştur. Her müslüman bu hadîsi anarken el-Ley s bin S a ‘ d ‘ m söylediği sözü söylemelidir. Hadîsin sonunda bu­lunan : «Her müslüman bu sözü söylemelidir» ifâdesini râvî M u -hammed bin Ruhm’un sözü olarak terceme ettim. Bu sözün el-Leys bin Sa’d’ın sözünün devamı olması da muhtemeldir.

Hadîs, ilâhi cezaların uygulanmaması için yetkililer nezdinde aracı olmayı yasaklar. Fakat bir suçlunun dâvası henüz yetkili ma­kama intikal etmemiş iken bunun alışkanlık hâline gelmediği ka­naati hâsıl olursa, yetkili makamlara intikal ettirilmemesinin câiz-liğine âit bâzı hadisler vardır. Bir had cezasını gerektiren suç dâva­sı hâkime intikal ettirildikten sonra suç sübût bulmuş ise hâkim ilâhî cezayı uygulamak mecburiyetindedir. Suçluyu bağışlaması ve­ya fidye karşılığı salıvermesi caiz değildir. Hadis buna da işaret eder.

Zevâid nevinden olan Mes’üd bin el-Esved (Radı-yallâhü anh) ‘in hadisinde sözü edilen kadın bir önceki hadîste söz konusu edilen kadındır. [13]

7- Zina Haddi (Yani Cezası) Nın Beyânı Babı

Bu bâbtaki hadîslerin tercemesine geçmeden önce Zina kelime­sinin Şer-i Şerifteki mânâsını açıklamayı uygun buldum. Çünkü halk arasındaki kullanılış yeri ayrıdır. Şöyle ki; evli bir erkeğin bir kadınla veya evli bir kadının bir erkekle nikâhsız olarak cinsel iliş­kide bulunmalarına zina denilir. Evli olmayan erkek ile kadının bir­leşmesine veya evli erkeğin genel ev kadını gibi kötü yoldaki bir ka­dınla birleşmesine fuhuş denilir, zina denilmez. Halbuki yüce dini­mize göre bunların hepsine Zina denilir. Bunun içindir ki fıkıh âlim­leri Zinâ’yı şöyle tarif etmişlerdir :

Zina: Şer’i nikâh, mülkiyet ve benzerî olmaksızın erginlik çağı­na varmış ve deli olmayan bir erkeğin şehvet duyulacak yaşa var­mış bir kız-kadınla cinsel ilişkide bulunmasıdır. Bu tarif zina ce­zasının uygulanmasına esas olan tariftir. Çünkü gelecek bâbta ri­vayet edilen hadislerde görüleceği üzere erkeğin erkekle veya hay­vanla birleşmesi gibi gayr-i meşru bir çok fiiller de büyük günah-hk açısından zina hükmündedir.

Mes’ûd bin el-Esved (R.A.)’ın Hâl Tercemesi

İbnü’I-Acmâ künyesi ile meşhur olan bu zât Bey’atÜ’r-Rıdvân’a katılan bah­tiyar s ah ahilerdendir. Mu’te savaşında şehîd edildi. Râvîsİ kızı Âîşe’dlr. îbn-i M&* ceh bu zâtın hadîslerini rivayet etmiştir. (Babasının Bedir’de kâfir oiarftfc rüldüğünü yukarda belirttim. (Hülâsa : 374)

2549) Ebû Hüreyre, Zeyd bin Hâlid ve Şibl (Radtyallâhü anhüm)’-den rivayet edildiğine göre (bu üç sahâbî) şöyle demişlerdir:

Biz Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve SellemJ’in yanında idik. (Bedevilerden) bir adam (hasmı ile birlikte) geldi ve Resûl-i Ekrem

(Sallailahü Aleyhi ve Sellemî’e:

(Yâ Resûîallah), Allah’a yemin ederek Allah’ın kitabı (yâni hük­mü) ile aramızda hüküm etmeni diliyorum, (Benimle hasmın ara­sında sulh yoluyla değil de Allah’ın hükmü ile hüküm etmedikçe bu dileğimde İsrar edeceğim), dedi. Hasmı daha dirayetli ve edebli idi. O da i

(Yâ Resûîallah) aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet ve bana izin ver ki (durumu) arzedeyim, dedi. îtesûl-i Ekrem (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) de (buna hitaben) :

«Söyle», buyurdu. Bunun üzerine söz verilen hasım (yâni ikin­ci kişi) :

Benim oğlum bunun yanmda işçi (çoban) idi Ve bunun karısı Üe zina etmiş. Bu nedenle ben (bu adama) yüz koyun ve bir hadim (câriye) vererek oğlumu kurtardım. Sonra ben ilim ehlinden birkaç adama sordum. (Henüz bekâr olan) oğluma yüz değnek had (ceza­sı) ve bir yıl sürgün, bu adamın karışma da recim (taşlamak sure­tiyle öldürülme cezası) nın gerektiği (bu âlimler tarafından) bana haber verildi, dedi. Bundan sonra Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Seliem),:

•Hayatım, (kudret) elinde olan (Allah) a yemin ederim ki, çüp-hesiz ben, aranızda Allah’ın kitabı (yâni hükmü) ile hükmedeceğim: Verdiğin yüz koyun ve hadim (câriye) sana iade olunur. Oğluna da yüz değnek vurmak ve bir yıl sürgün gerekir» buyurdu. (Sonra sa-hâbüerden Üneys’e de) :

«Yâ Üneys bu (bedevi) nin karısına git. Eğer (isnad edilen suçu) itiraf ederse onu recmet», buyurdu.

(Râvî Hişâm demiştir ki: Sonra Üneys kadına gitti. Kadın da (îsnâd edilen suçu işlediğini) itiraf etti. Üneys de kadım recmetti,”

2550) Ubâde bin es-Sâmit (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Zina cezasının hükmünü) benden alınız. Allah şüphesiz o (zi­na eden) kadınlar için bir yol açtı. Bekâr (erkeğin) bekâr (kadın) la (zina etmesi cezası) yüz değnek ve bir yıl sürgündür. Seyyib (sa-

hîh nikâhla evlenip bir defa olsun eşiyle birleşen erkeğin) seyyib (kadın) la (zina etmesi cezası) yüz değnek ve recim (taşa tutulmak suretiyle öldürülmesi) dir.»” [14]

İzahı

İlk. hadis Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet plunmuştair. Sa-sa­hih hadîs yukarda isimleri anılan üç sahâbi tarafışdan rivayet edil-

mistir. Buhâri, Müslim ve Ebû Davud’un riva­yetlerinde bunlardan Ş i b 1 (Radıyallâhü anh)’m ismi geçmiyor. Bunun sebebi ise bu zâtın sahâbî olup olmadığı hususundaki ihtilâf olabilir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e müracaat eden hasımlar, O’nun Allah’ın kitabı ile hüküm buyurmasını istemişlerdir. Bu istekten amaç O’nun sulh yoluyla meseleyi hâl etmemesidir. Çün­kü hâkim hasımların rızasıyla onlar arasında sulh yapabilir. Hasım­lar sulh yoluyla değil ilâhî hükümle haklarında karar verilmesini is­temek üzere bu ifâdeyi kullanmışlardır. Başka bir amaç söz konusu değildir. Zira, hasımlar da Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’in ilâhî hükümden başka bir hüküm ve sisteme göre hüküm vermeyeceğini biliyorlardı. Hadîste; «Allah’ın kitabı ile hüküm ver­me» ifâdesi kullanılmıştır. Tıy bi : Burada kitâb’tan maksad Kurıan-ı Kerim değil ilâhî hükümdür. Çünkü Kur’an’da zina edenin recmedilmesine dâir bir hüküm yoktur. Kitâb’tan maksad Kur’an-ı Kerîm, olabilir. Bu takdirde hadîste anılan olay zina eden muhsan yâni evlinin recmedilmesine âit âyetin lafzım neshedümesinden ön­ce olmuştur, der. ( T ı y b î’ nin değindiği âyet ile ilgili gerekli bil­gi 2553 nolu hadîsin izahı bölümünde verilecektir.)

Râvî, ikinci hasmın daha dirayetli ve edebli olduğunu belirtmiş­tir. Avnü’l-Mabûd yazarı bu nokta hakkında: Ravinin hasımları olaydan önce tanıması muhtemeldir. Bunun için ikinci hasmın daha bilgili olduğunu belirtmiştir. Ravinin maksadı ikinci hasmın bu olay­la ilgili dîni hükümler konusunda daha bilgili olduğunu beyân et­mek olabilir. Ya da ikinci hasmın huzur-i saadette daha edebli dav­ranması ve konuşmak için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’den izin istemesi nedeniyle râvî bunun daha dirayetli ve edeb-îi olduğunu belirtmek istemiştir, diyerek İrşâdü’s-Sâri’den naklen bilgi verir.

Hadîste geçen “Hadim” kelimesi köle ve câriye mânâlarında kul­lanılır. Ancak burada câriye mânâsı kasdedilmiştir. Çünkü bâzı ri­vayetlerde câriye kelimesi kullanılmıştır.

Resûl-i Ekrem (Aîeyhi’s-salâtü ve’s-selâm) fidye olarak verilen koyunların ve cariyenin geri verilmesine hükmetmiştir. Bu hüküm bâtıl ve fâsid akid ile alman malın geri verilmesinin gerekliliğine de­lâlet eder. Nitekim bu olayda fâsid bir sulh yoluyla ödenen meblâ­ğın geri verilmesi emredilmiştir.

Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm de bekâr iken zina eden kim­senin cezasının yüz değnek dövülmesi ve bir yıl süreyle başka bir

memlekete sürülmesidir. Muhammed bin Nasr, Kıi-f e âlimleri hâriç, sürgün hükmü üzerinde ittifak edildiğini savu­nur.

Îbnü’l-Münzir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm) bu olayda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğine yemin ettikten son­ra zina eden bekâr kişinin yüz değnek dövülmesine ve bir yıl sür­gün cezasına çarptırılmasına hükmetmiştir. Allah’ın kitabının yegâ­ne açıklayıcısı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-seiâm)’dir. Al­lah’ın kitabının yegâne açıklayıcısı ve tefsircisi Resûl-i Ekrem (Aley­hi’s-salâtü ve’s-selâm)’dir. Ömer bin el-Hattâb da be^ kâr zâniyi bir yıl sürgüne mahkûm edip minber üzerinde bu hük­mü ilân etti ve dört halîfe’nin tatbikatı böyle devam etti. Sah&oî-lerden bu hükme karşı çıkan da olmadı. Bu itibarla sürgün hükmü üzerine icmâ edilmiştir, der.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), sahâbüerden Ü n e y s ‘ e : îlk hasmın karışma git. Eğer zina ettiğini itiraf eder­se onu recmet, buyurdu, Bu fıkranın zahirine göre Ü n e y s ka­dının zina edip etmediğini araştırmak üzere görevlendirilmiştir. Hal­buki, zina haddının tatbiki için suçun işlendiği yolunda araştırma ve suçu meydana çıkarmaya çalışılmaz. Bilâkis zina ettiğini itiraf eden kimseye bu itiraftan dönüş yapma telkinini yapmak müstahab-tır. Bu itibarla anılan fıkradan maksadın şu olduğu âlimlerce beyân edilmiş ve yorum yapılmıştır: İkinci hasım ilk hasmın karısına zina isnad etmekle sanık durumuna düşmüştür. îsnad ettiği suç sübut bulmazsa Kâzif haddi olarak kendisine seksen değnek dövülmesi ge­rekir. Ü n e y s durumu kadına bildirmek ve gereğini yapmak üzere gönderilmiştir. Eğer kadın zina suçunu itiraf etmezse kendi­sini zina ile itham eden tarafın Kâzif haddine çarptırılmasını taleb edebilir veya bağışlar. Şayet zina suçunu itiraf ederse o zaman is-nadda bulunan taraf Kâzif cezasından kurtulmuş olur’ ve itirafta bulunan kadın recmedilir. Çünkü evlidir. Kastalâni ve Ne­ve v î bu fıkradan maksadın bu olduğunu ve âlimlerin böyle yo­rum yaptıklarım bildirirler. Hadîs, zina eden evlinin recmedilmesi hükmünü de beyân eder.

Ubâde (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsin «Allah, şüphesiz o (zina eden) kadınlar için bir yol açtı» cümlesinin aşağıda yazılı Nisa sûresinin 15. âyetine işaret olduğu, Nevevi tarafından beyân edilmiştir. ‘

«Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispatlayacak aranızdan dört şâhid getirin, şehâdet ederlerse o kadınları, ölünceye veya Allah on­lar için bir yol açmcaya kadar evlerde tutunuz.»

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), âyette sözü edilen yo­lu bu hadîste beyân etmiştir. Bu da bekâr iken zina eden erkek ve­ya kadının yüz değnek dövülmesi ve bir yıl sürgün edilmesidir. Sa­hih bir nikâh üe evlenip bir defa olsun cinsel ilişkide bulunduktan sonraki hayatında zina eden erkek veya kadının recmedilmesidir. Hadîste durumu böyle olana Seyyib denilmiştir. Seyyib kelimesinin asıl mânâsı dul demektir. Fakat burda bu mânâ kasdedümemiştir. Yukarda anlattığım mânâ kasdedilmiştir.

Yukarda yazılı âyet-i celîlenin mensuh olup olmadığı yolunda ihtilâf vardır: Bir kavle göre âyet mensuh değildir. Bu hadîs bu âyetin tefsir ve açıklamasıdır. Yâni âyet, zina eden kadınların ölün­ceye veya Allah onlar için bir yol açmcaya kadar evlerde tutulma­larını emreder. Sonra buyurulan hadîs açılan yolun ne olduğunu açıklar. Diğer bir kavle göre bu âyetin, hükmü zina eden erkek ve ka­dının yüz değnek dövülmelerini emreden N û r sûresinin 2. âyetiy-le neshedilmiştir. Bir başka kavle göre bu âyet Seyyib iken zina eden­ler N û r süresindeki âyet ise bekâr iken zina edenler hakkında­dır.

Bu hadîse göre Seyyib iken zina eden erkek ve kadına önce yü­zer değnek vurulur. Sonra recmedilirler. Bir grub âlim bu hadîsin zahirini tutmuşlardır. Alî bin Ebî Tâlib, Hasan-ı Basrî, îshâk bin Râheveyh, Dâvûd ve Şafiî’-nin bâzı arkadaşları böyle hükmedenlerdendir.

Âlimlerin cumhuru ile Seyyib iken zina edenlere ayrıca yüz değ­nek vurmaya gerek yoktur. Onları recmetmek, yâni taşa tutmak su­retiyle öldürmek yeterdir. Cumhurun delili ise 2554, 2555 ve 2558 no-lu hadîsler ve benzerî hadîslerdir. Çünkü bu gibi hadîslerde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in zina eden Seyyib’leri recmet-tirdiği bildirilmekte ve ayrıca bunlara yüzer değnek vurulduğundan söz edilmemektedir.

Hadîs zina eden bekâr kişinin bir yıl sürgün edilmesinin vâcib-liğine de delâlet eder. Bu hüküm erkeğe de kadına da şümullüdür.

Cumhûr’un görüşü de böyledir. Yâni kadın ile erkek arasında bir fark yoktur. Bir yıl sürgün edilir.

Mâlik ve Evzâi’ye göre sürgün cezası erkeğe aittir. Kadın sürgün cezasına çarptırılmaz. Alî bin Ebî Tâlib’-den de bu kavil rivayet olunmuştur. Bu grubun gerekçesi şudur: Ka­dın sürgün edilirse kötülüğe mâruz bırakılmış olur. Nitekim yanın­da mahremi olmadıkça yolculuğa çıkması yasaklanmıştır.

Hadîste «Bekâr erkek, bekâr kadınla zina ederse, seyyib erkek seyyib kadınla zina ederse…» hükmü umumîdir. Yâni zina edenle­rin bu cezalara çarptırılması için iki tarafın bekâr veya iki tarafın evlenmiş olması şart değildir. Bekâr kişi ister bekâr bir kimse ile zina etsin ister evli bir kimse ile zina etsin onun cezası yüz değnek ve sürgündür. Keza evli kişi ister bir bekârla zina etsin ister bir evli ile zina etsin onun cezası recmedilmesidir. [15]

8- Kendi Karısının (Mülkiyetindeki) Câriyesiyle Cinsel İlişkide Bulunan Erkek Hakkında Gelen Hadîsler Babı

2551) (Küfe emîri Nûmân bin Beşîrin kâtibi) Habîb bin Sâlim’den rivayet edildiğine göre :

Karısının cariyesi ile cinsel ilişkide bulunan bir adam Numân bin Beşîr (Radıyallâhü anhümâ) ‘nın huzuruna getirildi. Numân bin Be-

şîr (Radıyallâhü anh) :

Ben bu olay hakkında ancak Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in hükmü ile hükmedeceğim, diyerek şunu söyledi .

Eğer kadın kendi cariyesini kocasına helâl etmiş ise, ben kocası­na yüz değnek vurdururum. Şayet kadın kocasma (anılan temas için) izin vermemiş ise ben kocasını recmederim, dedi.”

2552) Seleme bin el-Muhabbık (Radıyallâhü anh)’den rivayet edil­diğine göre :

ftesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e, karısının câriyesiyle cinsel ilişkide bulunan bir adamın dâvası arzedildi. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) adamı had (cezası) ile cezalandırmadı.” [16]

İzahı

Habîb bin Salim (Radıyallâhü anh) ‘in hadisini T i r -mizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Seleme (Radıyallâhü anh)’in hadîsini ise Nesâî de riva­yet etmiştir. Ebû Dâvûd da bunun bir benzerini rivayet et­miştir.

Birinci hadisin zahirine göre karısının iziniyle onun cariyesi ile cinsel ilişkide bulunan erkeğe yüz değnek vurulur. Şayet karısının izni olmaksızın bu işi yaparsa recmedilir. Bilindiği gibi yüz değnek vurmak bekâr iken zina eden kişiye ait had cezasıdır. Yüz değnek­ten az olan dövme, tekdir ve takbih gibi cezalara îslâm ıstılahında Tazîr denilir. İbnü’l-Arabî: Numân bin Beşîr (Küfe emiri iken) karısının izniyle onun câriyesiyle cinsel iliş­kide bulunan adama yüz değnek vurmak suretiyle ona had cezası verme görüşünde değildir. Onun maksadı adamı tazir ve tedib et­mektir. Ancak bu tazîr cezasını yüz değnek vurmak suretiyle yük­seltmekle onun hakkında şiddetli bir tedîb uygulamıştır, der. Sin­di, Îbnü’l-Arabî’ nin bu sözünü neklettikten sonra: Çün­kü evli iken zina suçunu işleyen kimsenin cezası yüz değnek vur­mak değil, onu recmetmektir. Karısının izniyle onun cariyesi ile cin­sel ilişkide bulunan adama recmetme cezasını vermeyip dövme ce-zâsmı vermenin sebebi şu olabilir: Kadın kendi câriyesiyle cinsel ilişkide bulunma iznini kocasına verince cariyesinin kadınlığından yararlanma hakkını kocasına vermiş olur. Bu iş ise fâsid ve bâtıl bir

akid olmakla beraber bir nevi şüpheli cinsel ilişki sayılır. (Şüpheli cinsel ilişkiye bir misâl olarak şunu gösterebiliriz: Bir adam karan­lık bir odada yatan bir kadını kendi karısını zan ederek onunla cin­sel ilişkide bulunur. Sonra da yanıldığını anlar ve başka bir kadın olduğu anlaşılır.) İşte böyle bir şüpheli temas sayıldığı için adama Tazîr cezası verilmiş olur. der. [17]

Karısının İzniyle Onun Câriyesiyle Cinsel İlişkide Bulunan Adam Hakkında Uygulanacak Ceza Konusundaki İlmî Görüşler

Avnü’l-Mabûd yazarı bu konuda şöyle der:

“Âlimler bu konuda ihtilâf etmişlerdir: Tirmizi, Ali bin Ebî Tâlib ve İbn-i Ömer1 in dâhil olduğu sa-hâbîlerden bâzı zâtlara göre karısının izni olsun olmasın bu işi ya­pan adam recmedilir. İbn-i Mes’ûd’a göre adama had ce­zası verilmez. Tazîr ve tedib edilir. Ahmed ve İshâk ise Numân bin Beşîr’ den bu hadîste rivayet edilen hükmü benimsemişlerdir, der.

T i r m i z î : Bu hadîs muztaribtir. Buhârî; Katâde’-nin H a b î b’ ten hadîs işitmediğini ve ancak H â 1 i d bin U r f u t a vasıtasıyla ondan hadis rivayet ettiğini söyledi, der. H â -lid bin Urfuta ise meçhuldür. Buhârî: Ben bu ha­dîsten sakınırım, dedi, diye bilgi vermektedir. H a t t â b î de bu hadîs munkatidir. Âlimlerin uygulaması bu hadîse göre değildir, der.

Seleme bin el-Muhabbık (Radıyallâhü anh) ise karısının câriyesiyle cinsel ilişkide bulunan adama Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in had cezası vermediğini rivayet eder. Ebû Dâvûd da bunun bir benzerini ayni râvîden rivayet et­miştir. Fethül-Vedûd’da beyân edildiğine göre B e y h a k i ken­di süneninde: Tabiîlerden sonra gelen fıkıhçılann hepsi bu hadîsle amel etmemek için ittifak etmiş olmaları bu hadîsin, had hakkında gelen hadîslerle mensûh olduğuna delildir, dedikten sonra, bana ula­şan habere göre bu hadîs hükmü had cezaları konulmadan önce idi.

Numân bin Beşîr (Radıyallâhü anh)’in hâl terceme-si 112 nolu hadîs bölümünde geçti. Seleme bin el-Muhab­bık veya el-Muhabbak (Radıyallâhü anh) Ebû S i –

nân el-Hüzeli el-Basri’ nin 12 hadîsi vardır. Râvîsi oğlu Sinan ile Hasan-ı Basri’ dir. Ebû Dâvûd, Hesâi ve îbn-i Mâceh onun hadîslerini rivayet etmiş­lerdir.[18]

9- (Zina Edeni) Recmetme Babı

2553) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)’dan rivayet edil­diğine göre :

Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) (halîfe iken Medîne-i Mü-nevvere’deki Mescid-i Nebevfde bir Cuma hutbesinde) şöyle demiş­tir:

(Ey müslümanlar) Şüphesiz ben şundan korkarım: Halkın üze­rinden uzun bir zaman geçer de nihayet bir adam; Ben Allah’ın ki­tabında (zina eden evliyi) recmetme (hükmünü) bulmuyorum, der ve bu yüzden halk Allah’ın farizalarından birisini terketmekle da­lâlete giderler. Bilmiş olun ki (Zina eden) kişi muhsan (evlenmiş) olup beyyine (dört erkek şâhtdî, veya gebelik, ya da itiraf olduğu zaman şüphesiz recmetmek haktır. Şüphesiz ben recm âyetini oku­dum. Âyet şudur»

«Şeyh ve Şeyha (yâni muhsan erkek ve kadın) zina ettikleri za­man onları muhakkak recmediniz.»

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) recmetti ve O’ndan son­ra da biz recmettik.” [19]

İzahı

Bu hadis Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet edilmiştir.

Ömer bin el-Hattâb {Radıyallâhü anh) ‘m bu sözü Medine-i Münevvere* de bir Cuma hutbesinde irâd ettiği hutbenin bir parçasıdır. Buhâri bu hutbeyi ve bunu irâd etmeğe neden olan olayı Hudûd kitabında rivayet etmiştir.

N e v e v S bu hadîsin izahı ile ilgili olarak ; Recm âyeti lafzı neshedilip hükmü kalıcı olan âyetlerdendir. Bâzı âyetlerin ise hük­mü neshedilmiş olup lafzı kalıcıdır. Yâni mushafta yazılıdır, oku­nur. Fakat hükmü yürürlükte değildir. Lafzı ve hükmü neshedilmiş olan âyetler de vardır. Lafzı neshedilmiş olan âyetler, cünübün oku­ması ve abdestsizin ellemesi haramlığı gibi hususlarda Kur’an-i Ke­rîm hükmünde değildir. Sahâbîlerin recm âyetini mushaflarda yaz­mamış olmaları, lafzı neshedilen âyetlerin mushafta yazılmaması-nın gerekliliğine delâlet eder. Ömer (Radıyallâhü anh)’m min­ber üzerinde Recm hükmünü ilân etmesi, orada bulunan sahâbîle­rin ve diğer cemâatin bu ilâna karşı çıkmayıp susmaları Recm hük­münün ispatına delildir, der.

Ömer’in : “Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-sslâm) recm hükmünü uyguladı ve O’ndan sonra da biz uyguladık” sözü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’den sonra Recm hükmü üzerin­de İcmâ oluştuğuna delildir.

Nevevî; Ömer (Radıyallâhü anh)’m korktuğu husus meydana geldi. Çünkü hâriciler recm hükmünü inkâr ettiler. Bu da Ömer’in kerâmetlerindendir. Ömer’in geleceğe âit bu bilgiyi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmî’den almış olması da muhtemeldir, der.

Ömer bu hadîste: «Zina eden kişi Muhsan olduğu zaman»

der. Muhsan kelimesini bundan önceki bâblarda tarif etmiştim. Tek­rar hatırlatayım ;

Muhsan s Aklı olup erginlik çağına varan ve hür bir kadınla ev-İenip bir defa olsun onunla cinsel temasta bulunmuş kimsedir. Biz bu dört şartı tercemede belirtem ediğim iz için bazen Muhsan kelime­sini «Evli» diye terceme ediyoruz. Tabii bu tam karşılığı değildir. Çünkü evvelce evlenmiş olup sonra dul kalan kişi dul iken zina eder­se gene Muhsan sayılır. Muhsan kadın da böyledir, Yâni aklı olup erginlik çağma varan hür bir kadın sahih bir nikâhla bir erkekle evlenip bir defa olsun cinsel ilişkide bulundu mu artık o kadın Muh­san sayılır.

Ömer (Radıyallâhü anh) muhsan erkek veya kadın zina et­tikleri takdirde bu suçlan sabit olursa recmedilir, der ve suçun sü-butu için delil olarak şâhidler, gebelik ve itirafı gösterir. Şâhidlerin dört erkek olması üzerinde ittifak ve icmâ vardır. Erkek şâhid sa­yısı daha az olursa sanıklara had cezası verilmez. Zina suçunun sü-bûtu için gebelik yeterli delil sayılır mı, sayılmaz mı? Bu hususta ihtilâf vardır. Şöyle kû Ömer bin el-Hattâb, Mâlik ve arkadaşları : Bilinen kocası bulunmayan bir kadın hâmile çıkar ve isteği dışında ırzına tecâvüz edildiği bilinmezse ona had cezası verilir. Ancak kadın memleketin yabancısı olup kocalı olduğunu ve­ya bir erkeğin cariyesi olduğunu iddia ederse had edilmez, demiş­lerdir.

Cumhûr’a göre kadının sırf hâmile çıkması ile had cezası uygu­lanmaz. Onun had cezasına çarptırılması için ya itirafta bulunması veya dört erkek şahidin usûlüne göre şâhidlik etmeleri şarttır. Cum­hurun delili ise had cezalarının şüphelerle defedilmesine dâir gelen hadîslerdir.

Ş e v k â n i : Bu söz Ömer (Radıyalîâhü anh}’a aittir. Canların helak olmasına, yol açan had cezalan gibi önemli olaylar için bir sahâbînin sözü yeterli değildir, ö m e r ‘ in bu sözü, sa-hâbilerden bir cemâatin huzurunda söylemiş olması ve bu söze kar­şı çıkılmamış olması durumu icmâ’ın oluşmasını gerektirmez. Çün­kü bu kitabın bir çok yerinde belirttiğim gibi ictihâd meselelerinde o içtihada muhalif kalanların karşı çıkması şart değildir, der.

Üçüncü delil olan itirafa gelince, bu, kişinin zina ettiğini itiraf etmesi ve bundan dönüş yapmaması demektir. Muhsan iken zina et­tiğini itiraf eden kişinin recm edilmesinin gerekliliği üzerinde icmâ edilmiştir. Kişinin bu itirafı dört defa tekrarlanmasının gerekliliği hu­susunda da ihtilâf vardır. Yâni bâzı âlimlere göre bir kez itiraf ye­terlidir. Bunu dört defa tekrarlaması şart değildir.

Lafzı neshedilmiş olmakla beraber hükmü baki ve kalıcı olan recm âyetinin mânâsı şöyledir: «Şeyh ve şeyha (Yâni muhsan er­kek ve kadın) zina ettikleri zaman onları muhakkak recmediniz.»

2554) Ebû Hüreyre (Rodıyaüâhü oh///den rivayet edildiğine .»öre; Mâiz bin Mâlik (el-Eslemî). Peygamber (SalJallahü Aleyhi ve Srltctu)”ın yanı­na gelerek:

(Yâ Resûlallah) ben şüphesiz zina ettim, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi. (Yâni söylediği söz üzerinde durmadı.) Sonra Mâiz (gene) : Şüphesiz ben zina ettim, de­di. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ (gene) ondan yüz çevirdi. Daha sonra Mâiz (tekrar) : Ben şüphesiz zina ettim, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar) ondan yüz çe­virdi. Sonra Mâiz: Ben zina ettim, dedi. Peygamber (Saîlaîlahü Aley­hi ve Sellem) Cgene) ondan yüz çevirdi. Nihayet Mâiz dört defa ik­rar edince Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun recme-dümesini emretti. Sonra Mâiz (götürülüp) taşlanınca, (dayanama­yıp) geri kaçtı. Elinde bir deve çene kemiği bulunan bir adam (Ab­dullah bin Üneys) ona yetişip vurdu ve yere yığdı. (Böylece öldürül­dü.) Taşlann kendisine verdiği ızdıraba dayanamayıp kaçışı sonra­dan Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e anlatılınca bu­yurdular kİ :

«Niçin onun peşini bırakmadınız» (belki itirafından dönüş ya­pardı. Allah da onun tevbesini kabul ederdi.»-” [20]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z İ de rivayet etmiştir. M â i z ‘ in rec-mine dâir hadisi Kütüb-i Sitte sahipleri müteaddid sahâbüerden, de­ğişik senedlerle ve benzer cümlelerle rivayet etmişlerdir. Bu hadis de evlenmiş iken, yâni Muhsan iken zina eden kimsenin recmedilme-sinin gerekliliğine delâlet eder. Mâiz zina ettiğini itiraf edip bu itirafı dört defa tekrarlamış ve bundan sonra recmedilmesi emredil­miştir, itirafın dört defa tekrarlanmasını şart koşanlar bu hadîsi de­lil göstermişlerdir. M â i z ‘ in taşlanınca kaçtığını duyan Resül-i

Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) fin: «Niçin onu bırakmadınız» em­rini deîîl gösteren âlimler; Zina ettiğini ikrar eden ve bu ikrarına dayanılarak had edilen suçlu kaçtığı zaman peşi bırakılır. Suçlu yap­tığı ikrardan dönüş yaptığım söylerse salıverilir. Aksi takdirde ta­kip edilip recmedilir. Şafiî ve Ahmed’in kavli budur. M â 1 i k ‘ in meşhur kavline göre suçlu kaçınca peşi bırakılmaz ve recmedilir. Başka görüşler de vardır.

Mâlik ve Ş â f i i’ ye göre suçlunun zina ettiğini bir defa ikrar etmesi yeterlidir. Bunu dört defa tekrarlaması şart değildir. Yâni bir defa itiraf etmesi onun suçluluğunu ispatlamış olur.

Ebû Hanife, Ahmed ve îshâk ise bu ve ben­zeri hadisleri delil göstererek ikrarın dört defa tekrarlanması şart­tır, demişlerdir. Hattâ Hanefî âlimlere göre ikrarın dört ay­rı meclislerde tekrarlanması şarttır. Hadîsten çıkarılan hükümler hakkında geniş bilgi almak isteyenler B u h â r i’ nin el-Fetih şerhine başvurabilirler.

2555) İmrân bin Husayn (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine

Bir kadın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)’in huzuruna gelerek zina ettiğini itiraf etti. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadının üstündeki elbisenin onan üzerinde sıkıca bağlanma­sını emretti. Sonra kadını recmettirdi. Daha sonra kadının cenazesi .üzerine namaz kıldı.” [21]

İzahı

Bu hadîsi Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde kadının Gâmi-d i yye kabilesinden olduğu, diğer bâzı rivayetlerde C ü h e y n e kabilesinden olduğu belirtilmektedir, N e v e v i’ nin beyânına göre Ğâmidiyye kabilesi C ü h e y n e kabilesinin bir ko-luduK

Kadının üstündeki elbisenin sıkıca bağlanması sebebi ile ilgili olarak en-Neyl yazan: Bundan maksad kadının çıplak vücûdunun recm esnasında acılmamasıdır. Bunun içindir ki Cumhur’a göre ka­dın oturtularak recmedilir. Erkek ise ayakta dikilerek recmedilir, Nevevi, kadının oturtularak recmedilmesi hususunda âlimlerin ittifak hâlinde olduğunu söylemiştir. Fakat hadislerde buna delâlet edecek bir cümle yoktur. Şüphesiz örtünme açısından kadının otur­tulması en uygun olanıdır, der.

Bâzı rivayetlerde kadının hâmile iken zina itirafında bulundu­ğu ve doğumunu yapıncaya kadar recm cezasının ertelendiği belir­tilmektedir. Hattâ bâzı rivayetlerde kadın doğumunu yaptıktan son­ra cezasının uygulanması için vâki mürâcatı üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), çocuğu yemek yiyebilecek yaşa gelin­ceye kadar kadının cezasını tekrar ertelemiştir, deniliyor.

Buradaki rivayette kadının gebeliği belirtilmemekte ise de diğer rivayetlerde bu durum belirtilmiştir. Hadîs, Muhsan iken zina ede­nin cezasının recm olduğuna delildir. [22]

10- (Zina Eden) Yahûdî Erkek Ve Kadını Recmetme Babı

2556) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)’dan) Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve- Selîem) (zina eden) bir ya-hûdî erkek ile bir yahûdî kadını recmettirdi. Ben onları recmeden-lerdenim, (And olsun ki) ben, recmedilen erkeğin (atılan) taşlara karşı kendini recmedilen kadına siper ettiğini gördüm.”

2557) Câbir bin Semûre (Radıyallâhü a»A)’den; Şöyle demiştir:

Gerçekten Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem) (zina eden) bir yahûdî erkeği ve bir yahûdî kadını recmettirdi.”

2558) Berâ’ bin Âzib (Radıyallâhü anh)’âen\ Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yüzü kömür ile karar­tılmış ve değnekle dövülmüş bir yahûdî erkeğin yanından geçti. Son­ra yahûdîleri çağırtıp Conlara) :

«Siz kitabınız (Tevrat) da zina edenin cezasını böyle (mi) bulu­yorsunuz?» buyurdu. Yahudiler:

Evet, diye cevab verdiler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) onların âlimlerinden (Abdullah bin Surya isimli) bir adamı çağırtıp (ona) :

«Musa’ya Tevrat indiren Allah’a yemin ettirerek sana soruyorum. Siz (Tevrat’ta) zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?» buyur­du. Adam:

Eğer bana böyle yemin ettirmen olmasaydı ben (gerçeği) sana bildirmezdim, biz kitabımız (Tevrat) da, zina edenin cezâsmı recmet-mek olarak buluyoruz. Lâkin eşrafımız arasmda recim cezası çoğal­dı. Bunun üzerine artık eşraftan olan kimseyi (zina suçuyla) yaka­ladığımız zaman onu bırakıyorduk ve zayıf kimseyi (zina suçundan) yakaladığımız zaman onun hakkında recim cezâsmı uyguluyorduk. Sonra biz Gelin eşraftan olana ve olmayana tatbik edeceğimiz bir ceza şekli üzerinde ittifak edelim, dedik. Sonra recim cezası yerine yüzü kömürle karartma ve değnekle dövme cezası üzerine ittifak ettik, dedi. Bundan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allahım, Yahudiler senin emrini Öldürdükleri (uygulamadık­ları) zamanda, senin emrini ilk ihya eden (uygulayan) benim,» bu­yurdu ve zâni yahûdînin recmedilmesine hükmetti de bu hüküm in­faz edildi.*'[23]

İzahı

Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini B u h â r î, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd da rivayet etmiş­lerdir. Câbir (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini Tirmizî de rivayet etmiştir. Berâ (Radıyallâhü anh)’m hadîsini Müs­lim, Ebû Dâvûd ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Zina eden kadımn isminin B ü s r e olduğu el-Fetih’te beyân edilmiştir. Fakat bu kadında zina eden erkeğin ismi hakkında bir bilgi edinemedim. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tara­fından çağırtılan yahûdî âlimin Abdullah bin Surya olduğu hadîs şerhlerinde belirtilmiştir. Zina eden kimsenin cezası­nın Tevrat’a göre ne olduğu yolunda Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saîâtü ve’s-selâm) tarafından yahûdî âlime soru sorulması ile ilgili olarak N e v e v î şöyle der:

“Âlimler : Bu soru ne yahûdîleri taklid etmek içindir, ne de Tev­rat’ taki hükmü onlardan öğrenmek içindir. Bu soru yahûdilerin zina suçunu işleyenlere uyguladıkları cezânm Tevrat’a ters düştüğünü onlara itiraf ettirmektir. Zina eden kimsenin recmedilme­sine dâir Tevrat âyetinin o günkü Medine ve çevresi yahûdîlerinin ellerinde bulunan Tevrat nüshalarında mevcut

olduğu ve tahrif edilmediği, vahiy yoluyla Resûl-i Ekrem. (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e bildirilmiş olabilir. Yahudilerden müslüman olan bilginlerin bu durumu, yâni zina cezasına dâir âyetin elde mevcut Tevrat nüshalarında bulunduğunu Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm)’e arz etmiş olmaları ihtimali de vardır, demişlerdir.”

Avnü’l-Mabûd yazarı da bu hadîslerin şerhinde Özetle şöyle der .

“Taberâni ve başkasının rivayet ettikleri Ebû Hürey-r e (Radıyallâhü anh) ‘m bir hadisine göre Tevrat’ taki recim âyeti meâlen şöyledir: Muhsan ve muhsana —yâni evlenmiş erkek ve evlenmiş kadm — zina ettikleri ve bu suçları şâhidlerle ispatlan­dığı zaman recmedilirler. Kadm gebe olursa, doğum yapıncaya ka­dar cezası ertelenir.”

İslâm şeriatına göre de hüküm böyledir. Yâni muhsan olmayıp bekâr olan erkek veya kadın zina ettiği zaman recmedilmez. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü vesselam) zina ettikleri sabit olan yahûdi erkek ve kadım recmettirdiğine göre bunlar muhsan idi.

Hadîsler, muhsan iken zina eden kişinin recmedilmesi için müs­lüman olmasının şart olmadığına delâlet ederler. Şafiî ve A h -m e d ‘ in kavli de böyledir. (Hanefîler’ den Ebû Yûsuf da böyle hükmetmiştir.)

Mâlikiler ve Hanefîler’in çoğu ise recim cezasının uygulanması için suçlunun müslüman olması şarttır. Bu iki mezheb âlimlerine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) sözü edi­len yahûdîleri Tevrat hükmü gereğince recmettirmiştir. İs­lâm’ın hükmünü uygulamış değildir. Bu âlimler bu hadîslere böyle cevab veriyorlar. Fakat bu cevab tatmin edici değildir. Çünkü kâfir­ler arasında Kur’an ile hükmedilmesi; &\ \<\ U – *:.. âyetinde emredilmiştir. [24]

11- Sübût Bulmamakla Beraber Zinakârlığı Şüyu Bulan Kimse (Hakkında Gelen Hadisler) Babı

2559) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)’Ğan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Zina suçundan dolayı) herhangi bir kimseyi şâhidsiz (ve iti-rafsız) recmetmiş olsaydım falan kadını recmedecektim, Çünkü ko­nuşma tarzından, vaziyetinden ve yanına girenlerden dolayı cidden kendisinden şüphe meydana gelmiştir.»

Not: Bunun senedinin sahih ve râvîlerinin sıka olduğu, Zevâid’de belirtil­miştir.

2560) d-Kâsım bin Muhammed (bin Ebibekr-i Sıddık) (Radıyallâ­hü anhüm)’den\ Şöyle demiştir:

(Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) liân işlemi usu­lünce lânetleşen karı-koca kıssasını anlattı. Bunun üzerine (Abdul­lah) bin Şeddâd (bin el-Hâd), İbn-i Abbâs’a;

Hakkında, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in: «(Zina suçundan dolayı) her hangi bir kimseyi şâhidsiz (ve itirafsız) rec­metmiş olsaydım bu kadını recmedecektim» buyurduğu kadm o (an­lattığın kadm mı) dır? diye sordu. İbn-i Abbâs:

(Hayır). Rivayet ettiğin hadîste sözü edilen kadm, (kötülük be­lirtilerini) açığa vuran bir kadındır.”

Not: Bu hadîs Buhârî, Müslim ve başka hadîs kitablannda da vardır. [25]

İzahı

İlk hadîs Zevâid türündendir. İkinci hadîs, notta belirtildiği gibi Buhârî ve Müslim’de de rivayet olunmuştur.

Bu babın başlığında geçen “Fahişe” çok çirkin günah, hayâsız­lık ve zina mânâlarına gelir. Burada zina mânâsı kasdedümiştir. İz­hâr kelimesi ise bir şeyi açığa vurmak manasınadır. Âlimler bura­daki «fuhuşun izhârı» ifâdesini şâhidler veya suçlunun itirafı yo­luyla sübût bulmamakla beraber zina suçunu işleme belirti ve alâ­metlerinin meydana çıkması, şüyu bulması, mânâsına yorumlamış­lardır. Bu yorum dikkate alınarak başlığın tercemesi yapıldı.

İkinci hadiste sözü edilen Liân işlemi Sünen’imizin Talâk kita­bının 27. babında etraflıca anlatılmış ve-lânetleşen kan-koca kıssa­sı da orada rivayet edilen 2066 ve 2067 nolu hadîslerde anlatılmıştır. 2067 nolu hadîsin râvîsi yine îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) *-dır. îbn-i Abbâs söz konusu olayı orada anlatmıştır. Ola­yın mâhiyetini öğrenmek isteyen ve Liân işlemi hakkında gerekli bil­gi edinmeyi arzulayanlar oraya müracaat edebilirler. Orada belirtil­diği gibi Hilâl bin Ümeyye (Radıyallâhü anh), kansı Havle bint-i Âsi m’in Şerîk bin Semhâ isimli bir erkekle zina ettiğini iddia etmiş ve bunun üzerine Hilâl ile karısı arasında Liân işlemi tatbik edilmiştir. Hâmile kalan kadın zi­na ettiği iddia edilen Ş e r î k ‘ e benzeyen bir çocuk doğurmuştur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem CAleyhi’s-salâtü ve’s-selâm); *Eğer Al­lah’ın Kitâb’ımn (Liân) hükmü infaz edilmemiş olsaydı benimle bu kadın için bir durum (yâni kadını recmetme işi) olacaktı.» buyur­muştur.

İbn-i Şeddâd bu kıssayı îbn-i Abbâs’ tan din­ledikten sonra rivayet ettiği burdaki hadisin, yâni 2560 nolu hadî­sin de sözü edilen Havle hakkında buyurulduğunu zan etmiş ve durumu İbn-i Abbâs’a sormuştur, ibn-i Abbâs ise Ibn-i Şeddâd’ın rivayet ettiği bu hadisin sözü edilen H a v -1 e hakkında olmayıp fuhuşçuluğu sabit olmamakla beraber şüyu bulan bir kadın hakkında buyurulduğunu açıklamıştır.

Soru sahibi Abdullah bin Şeddâd bin el-Hâ d’ın, îbn-i Abbâs’m teyzesi oğlu olduğu, el-Fetih’te beyân edil­miştir.

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerde sözü edilen kadının ismi hak­kında bir bilgi edinilemediği, el-Hâfu tarafından ifâde edil­miştir.

El-Fetih’te belirtildiği gibi bu hadislerden çıkan hüküm şudur: Bir kimse zina suçuyla itham edilse bile usûlüne uygun bir şekilde şehâdet edecek dört şahidin ifadesiyle veya sanığın itirafıyla suçu ‘ sabit olmadıkça had cezası verilemez. [26]

12- Lût Kavmini (Lîvâta) İşini İşleyen (În Hükmünü Beyân Eden Hadîsler) Babı

L û t (Aleyhisselâm) bir peygamberdir. Onun kavmi livâta fii­line düşkündü. Bilindiği gibi erkeğin erkekle cinsel ilişkide bulun­masına livâta denilir. Erkeğin kadınla bu nevî cinsel ilişkide bulun­masına da livâta denilir. L û t Peygamber’in kavmi arasmda bu çirkin fiil çok yaygın olduğu ve insanlık tarihinde ilk olarak bu ka­vim tarafından işlendiği için bu çok kötü fiile “Lût kavminin ameli” ismi de verilmiştir. Bu bâbta rivayet edilen hadîsler bu çirkin fiili iş­leyen tarafların müstehak oldukları cezanın mâhiyeti bildirilmekte­dir. Sözü edilen ceza konusuna dâir ilim ehlinin görüşleri hadîslerin izahı bölümünde verilecektir. Şunu da ifâde edeyim ki, hadîslerin tercemesi veya izahı bölümünde “Livâta” veya “Lût kavminin ameli” ifâdesini kullanırken erkeğin erkekle cinsel ilişkisi ve erkeğin kadın­la bu tür cinsel ilişkisi anlamını kasdediyorum. Çünkü erkeğin erkek­le cinsel ilişkide bulunması yasak olduğu gibi erkeğin kadınla bu tür, yâni dübür yoluyla cinsel ilişkide bulunması kesinlikle haram­dır.’ Bir erkek kendi helâli olan karısıyla da böyle bir cinsel ilişkide bulunamaz. Bulunduğu takdirde çok çirkin ve büyük bir günah işle­miş olur.

2561) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kimin Lût kavminin amelini işlediğini bilirseniz, bu (çirkin) fii­li işleyeni de kendisi ile bu fiil işleneni de öldürünüz.»”

2562) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Lût kavminin (çirkin) amelini işleyen kimse hakkında:

«Üsttekini ve alttakini recmediniz. Her ikisini de recmediniz» bu­yurmuştur.”

2563) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)’dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Ümmetim için en çok korktuğum şeyüerden birisi) Lût kavmi­nin ameli (ni işlemesi) dir. [27]

İzahı

t b n – i A b b â s {Radıyallâhü an!*) ‘m hadisini Ebû Dft. v û d , Tirmizi, Nesâî, Ahmed, Hâkim ve Bey-haki de rivayet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ın hadisini Tirmizi talikan rivayet etmiştir. Hâkim de bunu rivayette bulunmuştur. Câbir (Radıyallâhü anhVin hadîsi Tirmizi tarafından da rivayet edilmiştir.

İlk iki hadîsin zahirine göre erkek erkekle veya kadınla livâta denilen çirkin cinsel ilişkide bulunduğu takdirde iki tarafın da kat­ledilmesi gerekir.

Tuhfe ve Avnü’l-Mabûd yazarlarının naklen beyânlarına göre Şerhü’s-Sünne’de konu hakkında şu bilgi verilmiştir:

“Livâta suçunu işleyen homoseksüelin had cezasının tâyin ve tesbiti hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki:

  1. Ebû Yûsuf, Muhammed ve en kuvvetli kavlin­de Şafii: Livâta suçunu işleyen failin cezası zina edenin ceza­sıdır. Yâni fail bekâr ise yüz değnekle dövülür. Muhsan, yâni evlenip eşiyle bir defa olsun cinsel ilişkide bulunmuş olduktan sonraki haya­tında livâta suçunu işlemiş ise recmedilir. Kendisiyle bu çirkin iş yapılan taraf erkek olsun kadın olsun yüz değnekle dövülür ve Ş ,â -f i î’ ye göre ayrıca bir yıllık süreyle sürgüne tâbi tutulur.
  2. Mâlik, Ahmed ve Şafiî1 nin diğer bir kavline göre bu işi işleyen taraflar bekâr olsun veya olmasın recmedilirler. Şafii’ nin üçüncü bir kavline göre taraflar ilk hadîsin zahiri ge­reğince katledilirler.”

Hanefîler’in bir diğer kavline göre bu suçu işleyenler hâkimin takdir edeceği bir şekilde tazir ve teşhir ile hapis cezasına çarptırılır. Suçun tekerrürü hâlinde tazîr cezası olarak kılıçla öldü­rülür.

Ebû Bekir-i Sıddik, Ali bin Ebi Tâlib (Ra­dıyallâhü anhümâ) gibi büyük zâtların dâhil olduğu sahâbîlerden bir cemaata göre bu suçu işleyen taraflar kılıçla katledilirler.

Âlimlerin görüşleri ve bu çirkin suçun zararları hakkında gerek­li bilgi, Abdurrahman el-Cezerî’ nin dört mezhebin fıkhına âit eserinin Hudûd kitabında verilmiştir. Oraya müracaat edi­lebilir. [28]

13- Mahremi (Yânî Kendisiyle Evlenmesi Haram Kılınan Yakın Akrabası) Olan Bir Kadınla Zina
Eden Ve Bir Hayvanla Cinsel İlişkide Bulunan Kimse (Hakkında Gelen Hadîs) Babı

2564) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)’dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Mahremi olan kadınla zina edeni katlediniz. Bir hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseyi de katlediniz ve o hayvanı da öldürünüz.»” [29]

İzahı

Bu hadîsin hayvanla cinsel ilişkide bulunmaya âit fıkrası E b û Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî’de de rivayet edilmiştir. Mahremiyle cinsel ilişkide bulunmaya âit fıkrayı da Tirmizî “Başkasına Yâ Muhannes! diyen kimse hakkında gelen hadîsler” bâ-bmda rivayet etmiştir.

Mahrem kelimesinin açıklamasını yukarda yaptım. Mahrem ka­dın, nikâhlanması haram olan âna, teyze, hala, kaymana, üvey ana, kız ve kardeş gibi yakın akraba durumundaki kadın anlamında kul­lanılır. Bu durumdaki kadınlarla zina etmek en çirkin ve en büyük zinalardandır. Zina cezaları bu kötü harekette bulunanlar hakkın­da da aynen uygulanır. Yâni bu pis fiili işleyen kişi bekâr ise yüz değnekle dövülür. Bekâr değilse recmedilir. Bu ceza umumîdir. Şa­yet bu şeni fiili işleyen kişi, bunun haramlığma inanmayarak böy­le bir harekette bulunmuş ise mürted, yâni dinden çıkmış sayılır ve kâfir sayıldığı için katledilir. Yâni onun katledilmesi diğer zânilerin katledilmesinden farklıdır. Şöyle ki, bekâr olmayan zâni bir İslâmi ceza olarak recmedilir. Fakat müslüman olduğu için teçhiz ve tekfin ile cenaze namazı gibi dinî görevler ona karşı ifa edilir. Bu ceza in-aşallah onun suçuna kefaret olur ve Allah’ın mağfiretine kavuşur. Mahremi olan bir kadınla zina edip bunu mubah sayan kişi ise İs­lâmiyet’ten çıkmış sayıldığı için öldürülür ve kâfirlerin mezarlığına gömülür. Yıkama ve kefenleme ile cenaze namazı gibi görevler onun için yapılmaz. Hadîsin ilk fıkrası böyle yorumlanır.

Ebû Dâvûd’un Sünen’inde, mahremiyle zina eden kişi için özel bir bâb ayrılmış ve orada Berâ bin Âzib (Ra-dıyallâhü anh)’den iki senedle bir hadîs rivayet edilmiştir. Orada beyân edildiğine göre üvey anasıyla evlenen bir adamın başının ke­silmesi ve malına el konulması için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bu sahâbînin amcasını görevlendirmiştir. Ancak bu bâb-taki hadîsin sıhhati tartışma konusu olmuştur. Avnü’l-Mabûd’da be-

yân edildiği gibi Câhiliyet devrinde ölen kimsenin karısı da tereke­si gibi miras olarak evlâdına intikal ediyordu. Bu yüzden mirasçı durumunda olan evlâd, üvey anasıyla evlenirdi ve bunu meşru bir hak olarak telâkki ediyordu. İslâmiyet bu kötü alışkanlığı yasakladı ve babanın kanlarıyla evlenmeyi evlâda haram kıldı.

âyeti bu hükmü getirdi. Bundan sonra her­hangi bir kimse câhiliyet devrinin bu kötü âdetine uyarak, bile bile bu harekette bulunursa ve bunun helâl olduğuna inanırsa mürted olmuş olur. Bu yüzden de öldürülmesi gerekir.

Bu hadîsin ikinci fıkrasına gelince, bunun zahirine göre bir hay­vanla cinsel ilişkide bulunan kimsenin ve o hayvanın öldürülmesi gereklidir. Ebû Dâvûd ile Tirmizî’ nin rivayetlerin­de hayvanın öldürülmesi hikmeti hadîsin râvîsi olan î b n – i Ab-b â s’ a sorulduğunda îbn-i Abbâs şöyle cevap vermiştir :

“Ben bunun hikmeti hakkında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den bir şey işitmedim. Zannımca Resûllullah (Saîlallahü Aley­hi ve Sellem), böyle çirkin fiile mâruz bırakılan hayvanın etinin ye­nilmesini ve bundan yararlanılmayı hoş görmemiştir.”

Ebû Dâvûd ile Tirmizî ve Nesâi’ nin rivayet ettikleri başka bir hadîste «İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) :

Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kim­seye had lâzım değildir.» demiştir. Ebû Dâvûd ile Tirmizi, İbn-i Abbâs’in bu mevkuf hadîsinin bundan önce rivayet edilen merfû hadîsinden daha sıhhatli olduğunu söylemişlerdir. Bun­dan dolayıdır ki fıkıhçılarm ekserisi: Hayvanla cinsel ilişkide bulu­nan kimseye had lâzım gelmez. Onun tazîr edilmesi gereklidir, de­mişlerdir. Yâni hayvanla bu çirkin fiili işleyen kimse teşhir, terzil edilir, kırka yakın sopayla dövülebilir, hapsedilebilir ve benzeri şe­killerde tahkir edilir. Fakat öldürülmez veya yüz değnekle had edil­mez. Bu çirkin fiile mâruz bırakılan hayvan da fıkıhçılarm ekserisi­ne göre öldürülmez.

Tuhfe’de naklen beyân edildiğine göre Ebû Hanife, Mâ­lik, Ahmed ve en zahir kavlinde Ş â M î, hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimsenin tazir ile cezalandırılmasının gerekliliğine hükmedenlerdendir. î s h â k ise, bile bile bu çirkin hareketi işle­yenin katledilmesi görüşündedir. [30]

Hayvanla Cinsel İlişkide Bulunan Kimsenin Cezası, Hayvanın Öldürülmesi Ve Eti Yenen Cinsten Olduğu Takdirde Etinin Yenilip Yenilmemesi Hakkında Dört Mezheb Âlimlerinin Görüşleri

Abdurrahman el-Cezerî’ nin el-Hudüd kitabında bu hususlarda naklettiği görüşleri özetleyerek buraya aktaralım:

A) Hayvanla cinsel ilişkide bulunmak dört mezheb imamları­nın ittifakıyla çirkin büyük günahlardandır. Bu çirkin günahı işle­yenin cezasına gelince bu hususta görüş ayrılıkları vardır. Şöyle ki:

  1. H a n e f i 1 e r ; Bu fuhuşu işleyen kimsenin had edilmesi hususunda âyet veya sabit hadis bulunmadığı için hâkimin uygun göreceği tazir cezası verilir. Verilmesi vâcib olan tazîr cezası ibret verici, bu kötülüğü önleyici mâhiyette olacaktır. Kınama, teşhir, ter­zil, hapis ve sopa ile dövmek gibi cezalar verilir, demişlerdir.
  2. Mâlikîler; Bu kötü fiili işleyen kimsenin cezası zina ce­zası gibidir. Bekâr ise yüz değnek vurulur. Muhsan ise recmedilir, demişlerdir.
  3. Ş â f i î 1 e r’ den yukardaki iki görüş de rivayet edilmek­tedir. (Birinci görüş Ş â f i î’ nin en kuvvetli kavlidir.) Üçüncü görüşe göre bu işi işleyen kimse bekâr olsun, muhsan olsun öldürü­lür.
  4. H a n b e 1 İ 1 e r’ in en kuvvetli kavillerine göre tazir ce­zası verilir. Yâni H a n e f î 1 e r gibi hükmetmişlerdir, ikinci gö­rüşleri ise M â I i k i i e r ‘ in görüşleri gibidir.

B) Bu çirkin fiile mâruz bırakılan hayvana âit hüküm ise:

  1. Hanefiler: Sözü edilen hayvan bu fiili işleyenin malı ise öldürülmelidir. Başkasının malı ise boğazlanması vâcib değildir, demişlerdir.

(Hanefî fıkıh kitablanndan Gurar, Durar ve haşiyesinde bu hususta verilen bilginin özeti şudur: Bu kötü fiile mâruz kalan hay­van, eti yenmeyen neviden ise boğazlanır. Sonra yakılır. Boğazla­ma ve yakma işleri vâcib değildir. Boğazlanan hayvan başkasına âit ise, bu kötü fiili işleyen suçlu, hayvanın değerini sahibine ödemek zorundadır. Hayvan, eti yenen neviden ise boğazlanır. E b û H a -n î f e ‘ ye göre eti yenilebilir. Ebû Yûsuf’a göre eti yakı­lır. Hayvanı boğazlamanın hikmeti, bu fiili işleyen kişi hakkındaki dedikoduların ve kınamaların sona erdirilmesidir.)

  1. Mâlikîler’e göre sözü edilen hayvan, eti yenilen cins­ten olsun yenilmeyen cinsten olsun öldürülmesi vâcib değildir. Çün­kü bu hususta rivayet edilen İbn-i Abbâs’ın hadîsi zayıf­tır. Eti yenilen cinsten ise etini yemekte bir sakınca yoktur.
  2. $ â f i î 1 e r’ in bu hususta iki kavilleri vardır. Bir riva­yete göre eti yenilen cinsten ise boğazlanır (ve eti yenilir.) Eti ye­nilmeyen neviden ise öldürülmez. (Eti yenilen cinsten olduğu tak­dirde boğazlanması vâcib değildir. Yâni öldürülmeyebilir.)

Bunların ikinci rivayetlerine göre eti yenilen cinsten olsun, ye­nilmeyen cinsten olsun şüyu bulan kınama ve dedikoduları sona er­dirmek için öldürülmelidir.

  1. Hanbelîler’e göre eti yenilen ve yenilmeyen hayvan­lar öldürülür. Bunu öldürmek vâcibtir. Hayvan başkasının malı ise bedeli bu fiili işleyene ödettirilir. Eti yenilen neviden olsa etini ye­mek caiz değildir.

Daha geniş bilgi için fıkıh kitablarma baş vurulmalıdır. [31]

14- Cariyelere (Zina Suçundan Dolayı) Had Cezalarının Tatbiki Babı

2565) Ebû Hüreyre, Zeyd bin Hâlid ve Şibl (RaâtyaHâiıü anhüm)’-den rivayet edildiğine göre şöyle demişlerdir :

Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında idik. Bir adara, O’na evlenmeden önce zina eden cariyenin (had edilip edilmemesi) hükmünü sordu. ResûH Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve

Sellem) :

«(Zina ettiği sabit ise) cariyeyi (elli değnekle) döv. Sonra (tek­rar) zina ederse (gene elli değnekle) döv» buyurdu. Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ya) üçüncü defasında veya dördüncüsünde:

«Câriye tekrar zina ederse artık (aybını beyân ederek) onu kıl­dan (mamul) bir ip (değeri) ile de olsa sat,» buyurdu.”

2566) Âişe (Radıyallâhü ankâ)’dan rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

-Câriye zina ettiği zaman onu (elli değnekle) dövünüz. Eğer (yi­ne) zina ederse yine onu (elli değnekle) dövünüz. Sonra (tekrar) zina ederse (yine) onu (elli değnekle) dövünüz. Sonra (yine) zina ederse (tekrar) onu (elli değnekle) dövünüz. Sonra (aybını beyân ederek) bükülmüş bir ipe de olsa satınız.»

Dafir, (bükülmüş) ip anlamınadır.”

Not : Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Ammâr büı Ebî Perve bulunur. Buhâri ve başkasının dediği gibi bu râvi zayıftır. Fakat îbn-i Hibbân onu sıka (güvenilir) zâtlar arasında anmıştır. [32]

İzahı

İlk hadisi Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, T i r -m i z î ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Müellifimiz bu hadisi Süfyân bin Uyeyne yoluyla Ebû Hüreyre, Zeyd bin Hâlid ve Ş i b 1! den rivayet etmiştir, Ebü Hüreyre ile Z e y d ‘ in rivayetlerine bir diyecek yoktur. Fakat Ş i b 1′ in sahâbî olmadığı Tirmizi ve îbn-i Muin tarafından ifâde edilmiştir. Bu nedenledir ki diğerleri bu hadisi Ebû Hü­reyre ve Zeyd1 den rivayet etmişlerdir. Tirmizi, Hu-dûd kitabının “Bekâr olmayan zâninin recmedilmesi”ne âit 8. babın­da bu hadîsi rivayet ederek özetle şöyle der: Süfyân bin Uyeyne bu hadisi Ebû Hüreyre, Zeyd bin Hâ­lid ve Şibl’ den rivayet etmiştir. Mâlik bin Enes, M a m e r ve başkaları ise bu hadîsi Ebû Hüreyre ve Zeyd bin Hâlid’ den rivayet etmişlerdir. Süfyân bin Uyeyne burada yanılmıştır. Bir hadîsin senedini diğer bir ha­dîsin senedine dâhil etmiştir. Bu senedlerin doğru şekli şöyledir: Bi­risinde Zühri, Ubeydullah aracılığıyla Ebû Hürey­re ve Zeyd’ den merfû olarak rivayette bulunmuştur. Diğe­rinde Zührî, Ubeydullah’tan Ubeydullah da Şibl bin Hâlid aracılığıyla Abdullah bin Mâlik e 1 – E v s i’ den merfû olarak rivayette bulunmuştur. Her iki se-nedle rivayet edilen hadis metni aynidir .Hadîs âlimlerince sahih olan senedler böyledir. Şibl bin Hâlid, Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e ulaşmamıştır. Şibl, Abdullah bin Mâlik el-Evsi aracılığıyla Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘den rivayette bulunmuştur. Süfyân’ dan rivayet edildi­ğine göre Şibl denilen zâtın Şibl bin Hâmid olduğu­nu söylemiştir. Bu da hatâdır. Doğrusu Şibl bin Hâlid’ dir. Bir kavle göre Şibl bin Huleyd’ dir.

Hadîsin mânâsına ve ihtiva ettiği hükme gelince, zina eden ca­riyenin cezasının celd, yâni kamçılamak ve dövmek olduğu, bu ve bundan sonra gelen hadîslerde belirtiliyor. Soru sahibi henüz evlen­memiş durumda olan câriye’nin zina etmesi hâlindeki cezanın mâ­hiyetini soruyor. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ise ver­diği cevapta cariyenin bekâr ve evlenmiş durumunu söz konusu et­meden celd edilmesini, kamçılanmasını emrediyor. El-Hâfız bu inceliği belirtmektedir. Zâten Muhsan, yâni evlenmiş durumdaki cariyenin zina etmesi hâlinde verilecek cezanın elli değnek dövmek olduğu Nisa sûresinin 25. âyetindeki;

«Cariyeler evlendirildiğinde zina edecek olurlarsa onlara hür (be-

kâr) kadınlara edilen azabın yansı edilir» bildirilmiştir. Şu halde câ­riye bekâr olsun, evli veya dul olsun zina ettiğinde verilecek ceza elli sopa atmaktır. Bu suç defalarca tekerrür ederse her defa ayni ceza tekrar edilir.

Evli veya dul olan hür kadın zina ettiği takdirde bunun cezası­nın recmetmek olduğu bilinmektedir. Ayni durumdaki cariyeye öl­dürme cezasının yarısını vermek mümkün olmadığı için yukardaki âyetten maksadın bekâr olan hür kadına verilecek cezasının yarısı olduğu anlaşılır.

Bekâr olsun veya olmasın cariyeye verilecek cezanın elli değnek dövmek olduğu hususunda Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafii ve âlimlerin cumhuru ittifak halindedir. Köle de câriye gibidir.

İbn-i Abbâs, Tâvûs, Ata, İbn-i Cüreyc ve Ebû Ubeyd’in dâhil olduğu seleften bir gruba göre evli olmayan köle ve cariyeye had cezası verilmez.

K astalâni bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der;

“Hadisteki emir câriye sâhibinedir. Şu halde köle ve câriye sa­hibi şâhidleri dinler ve bunların suçu sabit olduğunda bizzat cezayı tatbik eder. Devlet yetkilisinin kararına gerek yoktur. Mâlik, Şafii Ahmedve Cumhur’un görüşü böyledir. Fakat Ebû Hanîfe ve bir cemaata göre bu yetki devlet adamına mahsus­tur.

Üç veya dört defa zina edince artık o câriye veya köleyi satma emri müstahabhk içindir. Yâni efendisi onu satmak mecburiyetinde değildir. Satarsa onun bu aybını ve kusurunu söylemek zorundadır. Aksi halde müşteri bu kusuru öğrenince satışı bozabilir. Buhâri, Kadı Şüreyh (Radıyallâhü anh)’ın bu konuda verdiği kararı nakleder. Yâni câriye veya kölenin zinâkârlığı satışı iptal ettirebilen kusur ve ayıplardan sayılır.

E 1 – H â f ı z şöyle der: Her mü’min kendi nefsi için arzula­madığı bir şeyi hiç bir mü’min kardeşi için de arzulamamak durum­da iken kişinin zinâkâr kölesini veya cariyesini satması emri nasıl izah edilir? diye insanın hatırına bir soru gelebilir. Bu soruya şöyle cevap verilir: Köle ve cariyenin satılmasına sebep olan bu kötü hal­lerinin müşterinin yanında devam edeceği malum değildir. Bu kötü hâli bırakmaları muhtemeldir. Çünkü köle ve câriye zina suçunu iş­lemelerinin satılmalarına sebep olduğunu bilirler ise sahip değiştir­menin, “muhit ve memleket değiştirmenin güçlülüğünü düşünebilir ve

bu işten vazgeçebilirler. Çünkü alışılmış bir muhiti terk etmek ko­lay değildir.

Sonra yer değiştirmek, muhit değiştirmek bazen kötü huylan de­ğiştirmeye vesile olur.

İkinci hadîs Zevâid türündendir. Bunun metninin ihtiva ettiği mânâ bir öncekinin benzeridir. Ayrıca izah edilecek bir yönünü gör­müyorum. [33]

15- Kâzif (Îffetlî Bir Müslümana Zînâ İsnad Etme) Haddi (Cezası) Beyânı Babı

2567) Aişe (RadıyaUâhü anhâ)’d<m :

(İtham edildiğim suçtan) berâatime (masumiyetime) dâir âyet­ler inince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerin­de ayağa kalkarak masumiyetimi anlattı ve (inen) Kur’ân (âyet­lerin) i okudu. Minberden inince (beni itham eden) iki erkeğin ve bir kadının hadde dilmelerini (cezalandırılmalarını) emretti. Bunlar (kâzif) haddi olarak dövüldüler.”

2568) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyaüâhü ankümâ)’d&n rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Bir adam bir adama yâ muhannes dediği zaman o (diyen) ada­mı yirmi (kırbaçla) dövünüz. Ve bir adam bir adama yâ lûtî (livâ-tacı) dediği zaman o (diyen) adamı yirmi (kırbaçla) dövünüz.»” [34]

İzahı

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) ‘nın hadîsini Tirnıizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhj’m hadîsini Tirnıizî ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Tirmizî’ nin rivayet ettiği hadîsin meali şöyledir:

«Bir adam bir adama yâ yahûdî dediği zaman o (diyen) adamı yirmi (kırbaçla) dövünüz. Ve bir adam bir adama yâ muhannes de­diği zaman o (diyen) adamı yirmi (kırbaçla) dövünüz. Kim bir mah-remiyle (yâni kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabası du­rumundaki bir kadınla) cinsel ilişkide bulunursa onu katlediniz.»

Kazif ve bunun cezası olan Hadd-i kazif hakkında genel bilgi verdikten sonra yukardaki hadislerin manâsıyla ilgili gerekli bilgi verelim.

Kazif: Bu kelimenin sözlük anlamı bir şeyi atmaktır. Fıkıhçılar ile hadîsçilerin ıstılahında ise iffetli bir müslümanı açık veya kapa­lı bir ifâde ile zinayla itham etmektir. Meselâ bir adam iffetli bir müslümana: Sen zânisin, derse onu açıkça zina ile itham etmiş olur. Keza, meselâ bir adam A h m e d oğlu A 1 i’ ye sen Velî’ nin oğlusun, derse Ali’ nin anasını kapalı ve dolaylı yolla zinayla itham etmiş olur. Bu nevî ithama Kazif ismi verilmiştir. Çünkü bu ithamı yapan kişi neye ve kime isabet edeceğini düşünmeden, ne gibi tahribata sebebiyet vereceğini hesaba katmadan elindeki taşı uluorta fırlatan kimse gibi zina isnadı sözünü ağzından fırlatıp at­mış olur. Ve bu sözden dolayı iffetli bir müslümanın ve yakınları ile çevresinin şeref, haysiyet, namus ve iffetiyle oynamış olur. İtham altında tutulan müslüman ve onun yakınları büyük ızdırablar altın­da inim inim inlerken, ithamda bulunan kişi bu ızdırablardan gafil, onların duyduğu acıyı duymaz, hattâ belki bu isnaddan dolayı se­vinç duyar.

Kâzif suçuna Firye de denilir. Firyenin sözlük anlamı ise iftira ve yalandan ibaret sözdür.

İffetli bir kadın veya erkeğe zina suçunu isnad edene de Kâazif (kâzfedici) denilir. Adam bu çirkin iddiasını, sanığı zina hâlinde ve uygunsuz vaziyette gözleriyle bizzat gördüklerini usûlü dâiresinde ifâde edecek dört erkek şâhid ile ispatlamadığı takdirde müfteri du­rumuna düşer ve ceza olarak seksen değnek dövülür. Bu cezaya Kâ­zif haddi denilir. Kâzif suçunu işleyip ispatlayamayanlarm bu ceza­ya çarpılacağı N û r sûresinin 4’üncü âyetinde buyurulnıuştur. Bu ve bunu takip eden 5 âyet şöyledir:

-İffetli hür kadınlara (zina çirkefini) atıp bunu (ispatlayıcı) dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurunuz. Ve bunların şâ-hidliğini îlelebed kabul etmeyiniz. Bunlar şüphesiz fâsıklardır. An­cak bu iftiradan sonra tevbe edip durumlarını İslah edenler müstes­nadır, (yâni fâsıklıktan kurtulabilirler.) Çünkü Allah şüphesiz ga­furdur, rahimdir.»

Kişinin kendi karısını zina ile itham etmesi ve bu isnadını dört görgü şahidin usûlü dairesindeki ifadeleriyle ispatlayamaması hâ­linde eşler arasında Liân işlemine baş vurulur, liân’ın tarifi, hük­mü ve bununla ilgili gerekli bilgi 10. Talâk kitabının 27. babında geçti. Oraya müracaat edilebilir. Orada beyân edildiği gibi önce koca liân yemininde bulunma durumundadır. Şayet kendisi bu ye­minden imtina ederse kendisine Kâzif haddi uygulanır. Eğer bu ye­mini yaparsa Kâzif cezasından kurtulur. Bu kere karısına liân ye­mini teklif edilir. Kadın da liân yemininde bulunursa boşanmaları yoluna gidilir. Şayet kadın yeminden imtina ederse recmedilir.

Yukarda anılan cezayı gerektiren Kâzif nasıl oluşur?

Kâzif sözleri üç kısımda mütalâa edilir : Zina isnadını apaçık ifâ­de eden “Sen zânisin”, “senin arkan zina etti” gibi söz. Bu nevî kâ­zif sözüne “Sarîh kâzif” denilir. İkinci nevî ise “Sen fâcire bir ka­dınsın” gibi zina anlamına ve başka anlamlara yorumlanabilen söz­lerdir. Bu nevi sözlere “Kinaye kâzif” denilir. Sarîh kâzif sözleri ke-

sinlikle Kâzif suçunu oluşturur. Fakat Kinaye kâzif sözü, kâzif an­lamım ifâde ettiği gibi başka mânâyı da ifâde edebilir. Bu nevi söz­leri söyleyen kişi, ben bununla zina isnadını kasdettim, der ise kâ­zif suçunu işlemiş olur. Şayet, ben bununla zina isnadı mânâsını kasdetmedim, der ve hakkında bu söz söylenen şahıs da kendisini doğrularsa kâzif suçu işlenmiş sayılmaz. Eğer hakkında bu söz söy­lenen şahıs kendisini yalanlayıp, hayır bu adam bana zina isnad et­meyi kasdetti, der ise bu sözü söyleyen adama yemin teklifi edilir. Adam zina isnadı niyetiyle söylemediğine yemin ederse had ceza­sından kurtulmuş olur. Fakat müslüman kardeşi hakkında uygun­suz sözler kullandığı için Devlet yetkilisinin uygun göreceği tahkir, teşhir, hapis gibi bir tâzir cezasına çarptırılır.

Sarih ve kinaye kâzif sözlerine ait yukarda anlatılan hüküm hususunda mezhep imamları ittifak halindedir.

Kâzif sözlerinin üçüncü nevi ise “Aslını soruştur”, Ey meşru do­ğumlu insan” gibi sözlerdir. Buna Tariz yollu kâzif nevî denilir.

Hanefiler’e ve Şâfiîler’in bir görüşüne göre Tariz sözleri ile kâzif maksadı güdülmüş olsa bile kâzif cezasını gerektir­mez. Ş â f ı i 1 e r’ in diğer bir kavli ile Hanbeliler’in bir kavline göre bununla zina isnadı kasdedildiği zaman kâzif suçu iş­lenmiş sayılır.

M â 1 i k i 1 e r’ e göre bu nevi sözlerle zina isnadı niyeti ol­sun veya olmasın kâzif suçu işlenmiş olur. [35]

Kimlerin Kimler Hakkındaki Kazif Sözleri Kazif Cezasını Gerektirir

Dört mezheb imamlarına göre hür, reşîd (akıllı, baliğ), bir müs­lüman bir baskı altında olmaksızın hür, reşîd ve iffetli bir müslü­man erkeği zina ile itham ettiği zaman bu isnadını dört erkek ve âdil şâhid ile ispatlamak durumundadır. İspatlıyamadığı takdirde kazif cezasına çarptırılır. Keza yukarda vasıfları yazılı kişi reşide, iffetli ve hür bir kadını zina ile itham ettiği zaman yukarda belir­tildiği gibi isnadını şâhidlerle ispatlıyamazsa kazif cezasına çarptı­rılır. Daha Önce zina suçundan dolayı cezaya çarptırılmış, sabıkalı bir erkeğe veya kadına zina isnâd eden kimse kazif suçunu işlemiş olmaz. Çünkü itham ettiği kişide bu suç mevcuttur. [36]

Hangi Suç İsnadı Kazif Cezasını Gerektirir

Yukarda durumu anlatılan bir müslüman diğer bir müslümanı zina veya livâta ile itham ederse kazif suçunu işlemiş olur. Keza, hür ve müslüman bir kadından doğma bir kimseye : Senin nesebin sahih değildir,” diyen kişi kazif suçunu işlemiş olur. Bu hususta mez­heb imamları ittifak halindedir. Fakat bir kimse bir kimseyi baş­ka bir günah ile itham ederse kazif suçu işlemiş olmaz ve ona kâzif cezası uygulanmaz. Abdurrahman el-Cezerî’ nin “Dört Mezheb’in Fıkhı” adlı kitabının Cezalar bölümünde yukarda-ki bilgiler verilmektedir. Bu arada şu bilgi de veriliyor:

Bir kimse bir müslümana: “Ey’f asık, yâ habis, yâ muhannes, yâ fâcir, yâ namazsız1′ sözlerinden birisini söylemekle onu bu suçlar­dan birisiyle itham ederse, bu suçlar zinadan başka suçlar olduğu için ithamcı kişi kazif suçunu işlemiş olmaz. Yâni kazif cezasıyla cezalandırılmaz. Hâkimin uygun göreceği bir tazir cezasıyla ceza­landırılır. Tazîr cezası hapis, dövme, teşhir, kınama gibi önleyici ve İslah edici bir ceza olur.

Kazif cezası olan seksen değnek, itham edilen tarafın talebine binaen uygulanır. Çünkü onun şeref ve haysiyetiyle oynanmıştır. Şayet zina iie itham edilen kimse, itham edeni bağışlarsa, ithamcı taraf kazif cezasından kurtulmuş olur. Bu hususta da imamlar itti­fak halindedir.

Kazif ile ilgili hükümler hususunda geniş bilgi almak için fıkıh kitablanna müracaat edilmelidir. [37]

Hadîslerin Mânâsı İle İlgili İzahı Verelim

İlk hadîste  i ş e (Radıyallâhü anhâ) : Münafıklar tarafın­dan kendisine yapılan iftira ve asılsız itham olayına işaretle bu de­dikoduya katılan müslüman iki erkek ile bir kadının kazif cezasına çarptırıldığını ifâde eder.

 i ş e tRadıyallâhü anhâ)’ya münâfıklarca yapılan iftira ve itham meselesi hakkındaki geniş bilgi B u h â r î’ nin Şehâdet, Meğâzî, Tefsir, Cihâd, İtisâm ve Tevhîd bölümlerinde, M ü s 1 i m’in Tevbe bölümünde ve N e s â î’ nin Tefsir bölümünde yine Anamız  i s e (Radıyallâhü anhâ)’ya yakıştırılmak istenen suçun tamamen asılsız olup o mübarek hâtûnun iffeti, nezaheti ve masumiyeti Nûr sûresinin ll’nci âyetinden 20’nci âyetine kadar olan 10 âyet ile tescil

ve tevsik edilmiş olup konu hakkında geniş bilgi bu âyetlere ait tefsir kitablannda da mevcuttur. Biz burada söz konusu mesele hakkında özlü bilgi vermekle yetinelim.

N û r sûresinin onbirinci âyetinden yirminci âyetine kadar olan âyetlerin iniş sebebi özetle şöyledir:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) bir yolculuğa çıktı­ğı zaman muhterem zevceleri arasında kur’a çeker ve kur’a han­gisine isabet ederse onu alıp beraberinde götürürdü. Hicretin altın­cı yılı “Benî Müstalık” savaşında  i ş e anamızı beraberlerinde götürmüşlerdi. Savaştan sonra Medine-i Münevvere’ye dönüşte Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ve beraberinde­ki kuvvetler bir sahada akşamlamışlardı. Konaklanan yerde bir kaç saat kalındıktan sonra yola devam emri verilmişti. Bu esnada  i ş e (Radıyallâhü anhâ) defi hacet için kafileden uzakça bir yere çekil­mişti. Ve boynundan düştüğünün farkına vardığı gerdanlığını ara­maya koyulmuştur.  i ş e (Radıyallâhü anhâ) şütüf ve mahmil denilen etrafı ve üstü örtülü ve deveye yüklenen sandık gibi olan hevdecte yolculuk ediyordu. Konaklandığı zaman hevdec görevliler­ce devenin sırtından indirilir. Yola çıkılacağı zaman tekrar devenin sırtına çıkarılıp bağlanırdı.  i ş e gencecik zayıf bir hatundu. Vücûdu çok hafif olduğu için görevliler o konak yerinde hevdeci de­veye yüklerken  i ş e (Radıyallâhü anhâl’nın hevdecte olmadı­ğım farkedemediîer. Kafile yola devam etti.  i ş e, kafilenin ol­duğu yere dönünce kafilenin gitmiş olduğunu gördü. Kendisini mu­hakkak arayıp bulacaklar ümidiyle orada beklemeyi uygun buldu ve bekledi. Burada beklerken bir ara uykuya daldı. Böyle seferler­de bir âdet var idi. Görevlendirilen bir kişi kafile konakladığı yer­den hareket ettikten sonra konaklama yerini kontrol eder, oraları dolaşır, bir şey unutulup unutulmadığını araştırır. Bu seferde bu iş için Safvân bin el-Muttal es-Sele m. i görevlen­dirilmişti. Bu zât kafilenin konakladığı yeri dolaşırken  i ş e (Ra­dıyallâhü anhâ) anamıza rastlar ve devesini onun emrine verir.  i ş e anamız onun devesine biner. S a f v â n da devesinin başını çekerek nihayet ikinci bir konaklama yerinde kafileye ula­şılır. İşte  i ş e (Radıyallâhü anhâ) anamızın ve Safvân (Radıyallâhü anh)’ın sonradan gelip kafileye yetişmelerini gören münafıkların başkam Abdullah bin Übey denilen he­rif bu nezih ve pâk iki mübarek şahsiyet hakkında iftira etmeye başladı ve onun gibi dış görünüşte müslüman olmakla beraber kal­ben kâfir olan münafıkları grubu bu çirkin iftirayı dillerine dolayıp dedikodulara başladılar. Bu hâinlerin hunharca iftiraları ve düş­manca dedikoduları bâzı sâf müslümanları da yanılttı, bunların da dedikodu etmeleri görüldü. Müslümanlardan bu çirkin dedikoduya kapılan iki erkeğin Hassan bin Sabit üe Mistah bin Üsâşe ve kadının Hamne bin t-i Cahş olduğu rivayet edilmiştir. Halbuki  i ş e (Radıyallâhü anhâ) anamızın yüce fıtratı, nezâhat ve paklığı apaçık idi. Safvân (Radıyal­lâhü anh) da sahâbilerin en hayırlılarından idi. Resûl-i Ekrem (Aley-hi’s-salâtü ve’s-selâmî’in bütün savaşlarında bulunma şerefine nail olmuştu.  i ş e anamız münafıkların bu çirkin dedikodularını duymadı. Bu seferden dönülünce, hastalandı ve hastalığı bir ay ka­dar sürdü. Bu sürece Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in üzgünlüğünü seziyor, fakat nedenini bilemiyordu. Bir ay sonra sıh-hata kavuşan  i ş e anamız bu kere münafıkların çirkef zırıltı­larını duyunca üzüntüsünden tekrar hastalanıp yataklık oldu. İffet ve paklığının ilâhî bir tezkiye ile meydana çıkması için Cenâb-ı Al­lah’a niyazda bulundu. Bu çirkin ve düşmanca dedikoduların şüyu bulması üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) M e s-cid-i Nebevi’de bir hutbe irad ederek meâlen şöyle bu­yurdu :

«Ey müslümanlar! Benim ehlim (eşim) hakkında bana eziyet eden bir herif hakkında kim bana yardımcı olur? Vallahi ben ehîlm hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bu müfteriler bir adamın da ismini ortaya koydular. Bu zât hakkında da ben hayır­dan başka bir şey bilmiyorum,» buyurdu. Â i ş e anamız ise : «Al­lah benim masum olduğumu bilir, ben bir şey demem, ben bir sâlih kul olan Yûsuf Peygamber’in babası Yâkûp Peygamber gibi;

«Şimdi benim işim güzel­ce sabretmektir. Söylediklerinize karşı sığmağım da Allah’tır.» derdi.

Nihayet Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e N û r sû­resinin ll’inci âyeti ve bunu takip eden âyetler indi. Böylece  i ş e (Radıyallâhü anhâ) anamızın masumiyeti ve söylenen dedikoduların tamamen iftira olduğu Allah tarafından bildirildi. Bu ilâhî vahiden dolayı son derece sevinen Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), ıztırap içinde bulunan hakîkî mü’minleri, özellikle  i ş e anamı­zı ve onun babasıyla anasını müjdeledi, gönüllerindeki ıztıraba son vermiş oldu.  i ş e anamız, masumiyetinin Kur’an âyetleri ile tescil edildiğini öğrenince: «Ben kimseye değil ancak Allah’a ham-dederim,» dedi.

 i ş e anamızın masumiyetini tescil eden N û r sûresinin 10 – 20’nci âyetlerin tefsirlerine bakıldığı zaman bu olay hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek mümkün olduğu için bu âyetlerin meal ve tefsirlerini buraya geçirmeye lüzum görmüyorum.

 i ş e (Radıyallâhü anhâJ’nm hadîsinde belirtildiği gibi bu âyetler inince Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) minbere çıkarak ayakta bu âyetleri okuyor. Sonra münafıkların yaptıkları iftirayı diline dolayarak o mübarek ve pâk anamızı itham eden müs-lüman iki erkek ile bir kadının kazif cezasına çarptırılmasını emre­diyor. Müellifimizin rivayetinde bu üç kişinin ismi belirtilmiyor. E b û D â v û d’ un bir rivayetinde bu şahısların Hassan bin Sa­bit, Mistah bin Üsâse ve Hamne bint-i Cahş olduğu ifâde edilmiştir. Hassan, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve”s-Selâm)’in sairi idi. O’nu şiirlerinde lâyıkıyla medhu scnâ ettiği için ona bu lâkab verilmişti. Sahâbilerin Ensar kısmındandır. Ama bu meselede maalesef hatâya düşüp cezalanmayı hak etti. Hamne ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in zevcelerinden Z e y -neb bint-i Cahş’ın kız kardeşidir, Mistah da Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhü anhJ’ın yakın akrabasıdır.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsinin T i r m i z i tarafından da rivayet edildiğini yukarda belirttim. T i r m i z î bu hadisin senedinde bulunan râvî îbrâhîm bin İsmail bin Ebî Habîbe’ nin zayıf olduğunu belirtmiştir. Bu itibar­la bu hadîs zayıf sayılır. Bu hadîse göre bir adam bir adama: «Yâ muhannes» veya «Yâ Lûtî (livâtacı)» derse ona yirmi sopa atılır. Muhannes kelimesinin açıklaması hususunda S i n d î’ nin beyâ­nına göre el-Mecma’da şu bilgi verilmiştir: “Muhannes: Kendisiyle livâta edilen kimsedir. Muhannis ise yaratılışı itibarıyla durumu, ha­reketleri ve sesi kadmlannkine benzeyen erkektir. Bir kavle göre muhannes ve muhannis durumunu, hareketlerini ve sesini kasıtlı olarak kadmlannkine benzeten erkektir. Bu benzetiş kasıtlı olunca laneti mûcibtir. Böylelerine lanet olsun mealinde hadîs vârid olmuş­tur. (Sünenimizde Nikâh kitabının 22’nci babında geçen 1902 -1904 nolu hadîsler muhannesler hakkındadır.) Sözü edilen benzeme ba­zen yaratılışta bulunur.”

Lutî ise üvâtacı (fail homoseksüel) anlamım ifâde eder. Kendisi ile livâta işi yapılan yâni kullanılan şahıs mânâsına gelir.

Kazif hükümlerini yukarda beyân ederken: Bir kimsenin iffet­li bir müslümanı: «Ey zâni» veya «Ey livâtacı» gibi sözlerle zina ile itham ettiği takdirde dört mezheb imamının ittifakıyla kazif suçu-

nu işlemiş sayılır, diye bilgi vermiştim. Kazif suçunu işleyen kimse bu isnadı ispatlamadığı takdirde kazif cezası olan seksen değnek dö­vülmesi gerekir. Ama kişi zinadan başka bir günahla birisini itham eder, yâni uygunsuz bir söz sarf ederse o takdirde devlet yetkilisi­nin uygun göreceği bir tazir cezası ile cezalandırılır. Muhannes ke­limesi değişik mânâlara, yâni zinadan başka mânâlara da yorum­lanabildiği için bu kelime tazîr cezasını gerektirebilir, ki bu durum yukarda etraflıca anlatılmıştır. Fakat “Lûtî = livâtacı” sözü zinadan başka bir mânâya yorumlanamaz ve cezası ancak seksen değnek­tir.[38]

16- Sarhoşun Haddi (Cezası) Babı

2569) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Hadd (cezası) nı infaz ettiğim (ve bu cezadan dolayı ölen) hiç kimsenin diyetini (hayat pahasını) vermiş değilim. Ancak şarap içen (ve ona uyguladığım haddan dolayı ölen) kimsenin diyetini öderim. Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şarap içen hakkın­da (sayısı sınırlı) bir had koymamıştır. O (şarap içene belirli bir sayı ile vurduğumuz) had bizim kendimizin (ictihadla) koyduğumuz bir cezadır.”

2570) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ankyden; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şarap içme (cezasın) da (suçluyu) ayakkabılarla ve yapraklarından soyulmuş hurma dalla­rıyla (kırk darbe) vurmayı emrederdi.”

2571) Hudayn bin el-Münzir er-Rakkaşî (Radıyallâhü anh)’den Şöyle demiştir :

El-Velîd bin Ukbe, (halîfe) Osman (bin Affân) (Radıyallâhü anh)’in huzuruna getirilerek, (şarab içtiğine dâir) şâhidler onun aleyhinde ifâde verince, Osman, Ali (bin Ebî Tâlib) (Radıyallâhü anh) ‘a: Amcan oğlunu (yâni el-Velîd’i) al da onun hakkında (şarab içme) cezasını infaz et, dedi. Ali de onu dövdürdü ve dedi ki: (Şarab içene) Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) kırk dayak attı, Ebû Bekir kırk dayak attı ve Ömer seksen dayak attı. Kırk dayak da seksen dayak da sünnet (yâni uygulanması meşru ceza) dır.” [39]

İzahı

Bu babın ilk hadisini Buhârî, Müslim, Ebû Dâ­vûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. İkinci hadis ise Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet edilmiştir. Hudayn bin el-Mün­zir ‘ in hadîsi Müslim ve Ebû Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir. Bu hadîslerin üçü de sahihtir.

Bu babın son hadîsinde A 1 i (Radıyallâhü anh) Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in şarab içene kırk dayak attırdı­ğını ifâde eder. E n e s (Radıyallâhü anh)’in M ü s 1 i m ‘ deki bir rivayetinde; kelimesi ziyâdesi vardır. Yâni bu rivayete göre de Resûl-i Ekrem şarab içene ayakkabılarla ve yaprakların­dan soyulmuş hurma dallarıyla kırk dayak atılmasını emrederdi. Ebû Dâvûd’un Katâde (Radıyallâhü anh) ‘den olan bir rivayeti de M ü s 1 i m’ in bu rivayeti gibidir. Hülâsa şarab içe­ne Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in kırk dayak attırdı­ğı sabittir. Durum bu olunca A 1 i (Radıyallâhü anh)’m ilk hadi­si değişik şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki;

Ali’ nin ilk hadîsinin zahirine göre Resûl-i Ekrem, şarab içe­ne atılacak dayak sayısını tâyin ve tesbit etmemiş, ona atılan da­yak sayısı sahâbilerce tesbit edilmiştir. Oysa sahih hadîsler, Resûl-i Ekrem’in ona kırk dayak attırdığına delâlet ederler.

Avnü’l-Mabûd yazarı bu husus hakkında özetle aşağıdaki bilgi­yi verir:

Ali (Radıyallâhü anh) ‘nin bu iki hadîsi (yâni 2569 ve 2571 nolu hadîsler) arasında görülen ihtilâf nasıl giderilir denilecek olur­sa buna şöyle cevap verilir;

E 1 – H â f ı z bu iki hadîs arasında zahiren görülen ihtilâfın esasta bulunmadığını şöyle ifâde eder: Alî’ nin ilk hadisinin mânâsı şöyledir: “Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) şarab içene kırk dayaktan fazla olan darbe sayısı hakkında belirli bir ra­kam koymamıştır. Şarab içene uyguladığımız seksen değnek bizim koyduğumuz bir uygulamadır.”

A 1 i (Radıyallâhü anh) bu hadiste «Seksen değnek bizim koy­duğumuz bir uygulamadır» derken Ömer (Radıyallâhü anh)’in hilâfeti devrinde halîfeye beyân ettiği kendi görüşüne işaret etmek­tedir.

(El-Hâfız, Ali’ nin kendi görüşü, derken el-Muvatta’-da ve başka kitablarda Ali1 den ve Müslim ile Ebû Dâvûd1 un Abdurrahman bin Avf tan nakledilen şu görüşü kasdediyor : Enes bin Mâlik’ ten rivayet edi­len bir hadîste Enes şöyle der:

“Şarab içene Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) kırk dayak attırdılar. Ömer (Radıyallâhü anh) halîfe olunca şarab içenlerin sayısı çoğaldı. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhü anh) sahâbîleri topladı ve şarab içene atılacak dayak sayısının tesbiti hakkında onların görüşlerini sordu. Abdur-

rahman bin Avf (Radıyallâhü anh) ve bir rivayete göre Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) şarab içene kırk dayak atılmasını teklif et­tiler. Bundan sonra Ömer (Radıyallâhü anhJ, şarab içenlere seksen dayak atılmasını emretti.”

Yukarıya mealini aldığım E n e s ‘ in hadisi şarab içene Ö m e r’ in halifeliği döneminde seksen dayak atıldığına delâlet eder. Ali’ nin 2571 numaralı hadîsi de buna delâlet eder. Şu hal­de Ö m e r’ in hilâfeti döneminde şarab içene seksen dayak atıl­ması hususunda sahâbîlerin icmâı oluşmuştur.)

A 1 i (Radıyallâhü anh)’nin ilk hadisi böyle yorumlanınca ha­dîsin tamamının meali şuna dönüşmüş olur:

«Cezasını infaz ettiğim ve bu cezanın infazı dolayısıyla ölen hiç bir suçlunun hayat pahasını ödemem. Ancak şarab içene uyguladı­ğım kırk dayaktan fazla olan dövmeden dolayı suçlu Ölecek olur­sa onun diyetini, yâni hayat pahasını öderim. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ona kırk dayaktan fazla olan dövme için belirli bir sayı koymamıştır. Ona seksen dayak atma işi bizim ken­dimizin bir uygulamasıdır.»

Beyhakî ve İbn-i Hazm da bu yorumu kesinlikle hükmetmişlerdir. (El-Hâfız* dan naklen alman bilgi buraya kadardır.)

Avnü’l-Mabûd yazarı daha sonra e 1 – M ü n z i r i’ den nak­len şu bilgiyi verir :

Vâcib olan bir dövme cezasının infazından dolayı ölen bir suç­lunun diyeti, yâni hayat pahası ne infaza karar veren şer’î hâkim’e ne de devlet hazînesine düşer. Yâni hâkim böyle bir diyeti verme­yeceği gibi devlet hazînesinden de böyle bir ödeme yapılmaz. Bâzı ilim ehlinin beyânına göre bu hususta âlimler ittifak halindedir.

Suçluya verilen tazîr cezası onun ölümüne sebebiyet verdiği tak­dirde bir ödeme yapılıp yapılmıyacağı hususunda ise âlimler arasın­da ihtilâf vardır. Âlimlerin cumhuruna göre bu meselede de ne hâ­kime ne de devlet hazinesine herhangi bir diyet borcu tahakkuk et­mez. Fakat Ş â f i i’ ye göre maktulun diyeti, hâkim’in yakınla-nnca ödenir. Hâkim de katil kefaretini öder. Bir kavle göre diyet, devlet hazinesinden ödenir.

Hâkim, şarab içene kırk dayak attırdığında suçlu ölürse hâki­min bir tazminat ödemesi söz konusu değildir. Hâkim ona seksen dayak attırdığında suçlu ölürse hâkim diyetin yansını ödemek du-

rumundadır. (El-Münziri1 den naklen alman bilgi burada bitti.)

Nevevi de Müslim’in şerhinde el-Mü nz i r i’-nin yukarda verdiği beyânın bir benzerini vermektedir. Tazminat ve diyet hususundaki hüküm özetle şudur:

Şer’î bir dövme cezasının infazı dolayısıyla suçlunun ölümü hâ­linde ne hükmü veren şer’î hâkim, ne hükmü yerine getiren dövü-cüler, ne de devlet hazînesi bir diyet veya tazminat ödemez. Hâ­kim veya cellâdların bir kefaret ödemeleri de söz konusu değildir. Bu hükümler hususunda âlimler ittifak halindedir. Verilen bir ta­zîr cezasından dolayı ölen suçlu için diyet verme meselesine gelin­ce, cumhûr’a göre ne hâkim, ne hükmü yerine getiren cellâd Cdö-vücü) bir tazminat veya diyet öder. Hazîneden de bir şey ödenmez. Ş â f i i ‘ ye göre hâkimin yakınları tazîr cezasından dolayı ölen suçlunun diyetini Öderler. H â k i m ‘ in kendi malından da katil kefareti ödenir. Ödemenin nereden tahsil edileceği hususunda Ş â -f i î’ den başka kaviller de rivayet edilmiştir.

2570 nolu E n e s (Radıyallâhü anh)’m hadisine göre şarab içene atılacak dayak ayakkabılarla ve yapraklarından soyulmuş hur­ma dallarıyla olabilir. Yâni mutlaka değnekle, kamçıyla veya sopa ile olması şart değildir.

N e v e v î bu hususta da şu bilgiyi verir:

“Şarab içene ayakkabılarla, yapraklarından soyulmuş hurma dallarıyla ve elbise kenarlarıyla dövmek suretiyle had edilmesinin câizliği üzerinde âlimler ittifak etmişlerdir. Bu suçluyu kamçıyla dövmenin câizliği hususunda ise ihtilâf vardır. Arkadaşlarımızın en sahih kavline göre kamçıyla da olabilir. Kamçıyla dövüldüğü takdir­de kamçının mutedil boy ve büyüklükte olması ve mutedil bir vu­ruşla olması gereklidir. Cellâd döverken elini başının yukarısına kadar kaldırmamah, kolunu mutedil bir şekilde kaldırmalıdır.”

E n e s’ in burdaki hadîsinde şarab içene atılan dayak sayı­sı belirtilmemiş ise de yukarda beyân ettiğim gibi onun Müs­lim’ deki rivayetinde «kırk dayak» kaydı mevcuttur. Şarab içene seksen dayak atılır, diyen âlimler bu hadise şöyle cevab verirler: Bu hadîs, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in ekseriyetle kırk dayak attığını ifâde eder. Fakat bundan fazla atmadığını ifâde etmez, derler.

A 1 i (Radıyallâhü anh) ‘m 2571 nolu hadîsi Müslim ve Ebû Dâvûd tarafından daha uzun bir metin hâlinde rivayet

edilmiştir. Oralardaki rivayetlerde : «El-Velîd bin Ukbe’nin şarab iç­tiğine şehâdet edenlerden Humrân (bin Ebân) onu şarab içerken gördüğünü, diğer bîr şâhid de onu şarab kusarken gördüğünü ifâde edince halîfe Osman: O, şarab içmeden şarab kusmaz, demiş ve ce­zasının verilmesini Ali (Radıyallâhü anh)’a teklif etmiştir. (Bu tek­lif halîfenin Ali’ye bir ikramı mâhiyetini taşır.) Ali bu teklifi kabul ederek suçluyu dövmek için oğlu el-Hasan bin Ali’yi görevlendir­miş, el-Hasan bundan imtina edince Ali bu kere Abdullah bin Câ-fer-i (Tayyarı) görevlendirmiştir. Abdullah eline kamçı alarak suç­luyu dövmeye başlamış, Ali de kamçıları saymıştır. Nihayet kamçı sayısı kırkı bulunca Ali, Abdullah’a: “Yeter. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kırk dayak attı, Ebû Bekir kırk dayak attı, Ömer de seksen dayak attı. Kırk dayak da seksen dayak da sünnettir (yâ­ni uygulanması meşrudur). Bu bence daha sevimlidir. (Yâni bence kırk dayak seksen dayaktan daha sevimlidir) demiştir.» mealinde bilgi vardır.

Hülâsa görüldüğü gibi şarab içen kimseye verilecek dövme ce­zası kırk dayaktır. Bâzı rivayetlerde Ömer (Radıyallâhü anh) zamanında dayak sayısının seksene çıktığına delâlet ederler. Ömer (Radıyallâhü anh) zamanında uygulanan ve sahâbîlerce de tasvib edilen seksen dayak atma da meşrudur. Nitekim A 1 i (Radıyal­lâhü anh) da bunun meşruluğunu ifâde eder. Zâten dört halîfece uygun görülecek hükümlerin meşruluğu “Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in: «Benim sünnetime (yoluma) ve benden son­ra Hulefa-i Râşidm’imin sünnetine (yollarına) sarılın» mealindeki sa­hih hadisi dört halifece uygulanacak yolun meşruluğunu tesbit et­miştir. Halife Ömer zamanında sahâbîlerin ittifakıyla şarab iç­me haddi ve cezası seksen dayağa çıkarılmıştır. Ali (Radıyallâ­hü anh) da bunlardan birisidir. Hattâ bu cezanın seksen dayağa çı­karılmasını teklif edenlerdendir. Buna rağmen bu devirden sonra başlayan Osman (Radıyallâhü anh) ‘m hilâfeti döneminde Ali (Eadıyallâhü anh) e 1 – V e 1 î d’ e kırk dayak atmıştır. Ali’ nin bu uygulamasına ne halîfe Osman (Radıyallâhü anh) ne de orada bulunan sahâbilerden onun oğlu Hasan (Radıyallâhü anh) ve Abdullah bin Cafer (Radıyallâhü anh) gibi zâtlar itirazda bulunmamışlardır.

N e v e v i bu bâbta rivayet edilen hadîslerin açıklaması bö­lümünde şu bilgiyi vermektedir:

Şarab içmenin haramlığı, bunu az veya çok içenin had cezası­na çarptırılmasının vâcibliği ve şarab içenin bu suçu defalarca tekrar­lamış olsa bile katledilmiyecegi hususunda müslümanlar icmâ ~eÇ.

mislerdir. T i r m i z i ve çok sayıda âlimler bu icmâın bulundu­ğunu ifâde etmektedirler.

Kadı I y â z şarab içme suçundan dolayı dört defa had ce­zasına çarptırıldıktan sonra bu suçu tekrar işleyenin öldürülmesinin gerekliliğini bir cemaattan naklederek bunların elinde bir hadîsin (Bu hadîsler- 2572 – 2573 noludur) bulunduğunu ifâde ediyor ise de bu görüş bâtıldır, sahâbîlerin ve bunlardan sonra gelenlerin yukar­da anlatılan icmâma muhaliftir.

Şarab içene kaç dayak atılacağı hususundaki ihtilâfa gelince :

  1. Selefin cumhuru ile içlerinde Ebû Hanîfe, Mâlik, Evzâi, Sevrî, Ahmed ve İshâk’m dâhil bulundu­ğu fıkıhçıların büyük çoğunluğuna göre şarab içenin haddi seksen dayaktır. Kadı I y â z cumhurun bu görüşte olduğunu naklet-miştir. Bunların delili Ömer (Radıyallâhü anh) devrinde olu­şan sahâbîlerin icmaldir. Bunlar: Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in şarab içene kırk dayak attırması tahdid için değildir. Bunun içindir ki, bâzı rivayetlerde «kırk dayak kadar» ifâdesi kul­lanılmıştır, derler.
  2. Şafiî, Ebû Sevr, Dâvûd-i Zahiri ve di­ğer bâzı âlimler: Şarab içen kimsenin haddi kırk dayaktır, demiş­lerdir. Şafii: Hâkim dayak sayısını seksene çıkarabilir, kırk­tan yukarısı tazîr mahiyetindedir. Çünkü sarhoş kimse namaz kıl­mamak, başkalarına eziyet etmek, cinayet işlemek, başkasının şeref ve haysiyetiyle oynamak gibi suçlan işleme zeminini hazırlamış olur, demiştir.

Şarab içen kimse sarhoş olsun veya olmasın mutlaka had ceza­sına müstehak olduğu noktasında âlimler ittifak halindedir. ( N e -v e v î’ den naklen verilen bilgi burada bitti.) [40]

Önemli Bir Nokta

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin tercemesinde ve izahında şa­rab kelimesini kullandım. Başka içkilerin bu hükmün dışında kal­dığı sanılmasın. Şarab kelimesini kullanmamın sebebi “Harar” ke­limesinin Arap dilinde şarab anlamında kullanılmasıdır. Şer-i Şe-rîf’te ise sarhoşluk verebilen bütün içkilere “Hamr” denilir. Çünkü

bir hadis-i şerifte; «Sarhoşluk veren her şey hamr’-dır.» buyurulmuştur. Bu mealde başka başka hadisler de vardır. Bunun içindir ki dört mezheb âlimleri sarhoşluk veren her içkinin şa-rab hükmünde olduğu noktası üzerinde ittifak etmişlerdir.

Azı veya çoğu sarhoşluk veren her içkinin haramlığı ve zarar­ları hakkında gerekli bilgi “Eşribe Kitabı” bölümünde rivayet edi­len hadislerin izahı bölümünde verilecektir. [41]

17- Defalarca Şarab İçen Kimse (Hakkında Gelen Hadisler) Babı

2572) Ebû Hüreyre (Radtvallâhü anlı)’fen rivayet edildiğine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve. Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kişi sarhoş olduğu zaman ona dayak atınız. Eğer tekrar sar­hoş olursa (gene) ona dayak atmız. Sonra tekrar sarhoş olursa (tek­rar) dayağa çekiniz» Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) dördüncü defasında buyurdu ki: «Sonra sarhoşluğa dönüş yaparsa boynunu vurunuz {öldürünüz).»”

Hudayn bin el-Münzir (R.A.)’in Hâl Tercemesİ

Hudayn bin el-Münzir er-Rakkaşi Ebû Sâsân el-Basrî, Osman (R.A.) ve Ali (R.A.)’den hadis rivayetinde bulunmuş ve Sıffîn olayında Ali (R.A.)’nin taraftan olarak bulunmuştur. Kendisinden de Hasan-ı Basrî ve başkaları rivayet etmişler­dir. El-İclî onun sıka olduğunu söylemiştir. Bir rivayete göre hicretin 99. yıli ve­fat etmiştir. Müslim, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâceh ve Nesâi onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa : 9ö>

2573) Muâviye bin Ebî Süfyân (Radıyallâhii anhümâ)’âan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sc/lrnt) şöyle buyurmuştur :

-Kişiler şarab içtikleri zaman onlara dayak atınız. Sonra (şa-rab) içtikleri zaman (tekrar) onlara dayak a&mız. Sonra (şarabî içtiklerinde (gene) onlara dayak atınız. Bundan sonra (şarab) iç­tikleri zaman artık onları öldürünüz.-” [42]

İzahı

Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘m hadisini Ebû Dâ­vûd, Nesâi, Hâkim ve İbn-i Hibbân da riva­yet etmişlerdir. Muâviye (Radıyallâhü anh)’in hadîsini Ebû Dâvûd, Tir m izi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu iki hadisin zahirine göre üç ayrı defada içki içip beher defasında had cezası olan dövme cezasına çarptırıldığına rağmen dördüncü kez içen kimsenin öldürülmesi gerekir.

T i r m izi, Kitabü’l-tlel’de: Tüm müslümanlar bu hadîsin mensuhluğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bir kavle göre öldürülme­den maksad şiddetle dövmektir, der. S ü y û t i ise bu hadîsle amel edilmesinin gerekliliğini savunarak T i r m i z i’ nin haşi­yesinde uzunca bilgi vermiştir.

İbn-i Hibbân ise bu hadîslerdeki öldürme emrinin, iç­ki içip bunun haremliğini kabul etmeyen ve helâl olduğuna inanan kimselere ait olduğu yolunda yorum yapmıştır.

Nevevi de Müslim’in şerhinde: Kadı î y â z, bir grubun bu hadîse dayanarak böyle yapan yâni üç defa içki içip beher defadan dolayı dövme cezasına çarpıldığı halde dördüncü kez içki içen kimsenin katledilmesinin gerekliliğine hükmettiklerini nak­lediyor ise de bu görüş bâtıldır. Sahâbilerin ve onlardan sonra ge­lenlerin icmâına aykırıdır. Bu hadis mensûhtur. Bâzı âlimler : Mev­cut icmâ bu hadisin mensuhluğuna delildir, demişlerdir. Bâzıları da: Bu hadis şu mealdeki hadisle mensuhtur, demişlerdir; «Müslüman hiç bir kimsenin kanı helâl değildir. Ancak şu üç kişinin kanı he­lâldir : Haksız yere bir müslümam bile bile öldüren katil, bekâr ol­mayan zâni ve îslâm dininden dönüş yapan mürted» diye bilgi ve­rir.

Hülâsa burada olduğu gibi bâzı hadîslerde Resûl-i Ekrem CAley-hi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in, dördüncü kez içki içen kimsenin katledil­mesini emretmiş ise de gerek Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm} ve gerekse O’ndan sonraki devirde şer’i hükümleri uygula­yan sahâbilerden hiç kimse içki içeni öl dür tm emiştir. Hattâ T i r -m i z i’ nin rivayet ettiği bir hadîste «Kubeysa bin Züeyb (Radı-yallâhü anh) yukardaki hadîs metninin bir benzerini rivayet ettik­ten sonra şöyle der: Bir adam içki içti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm)’e getirildi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) onu dövdürdü. Adam sonra tekrar içki içti. Tekrar Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e getirildi. Yine Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) onu dövdürdü. Adam üçüncü kez tekrar içki iç­tiğinden dolayı huzura getirildi ve tekrar dövdürdü. Adam dördün­cü içki içtiğinden dolayı huzura getirildi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) gene onu dövdürdü. Böylece (içki içmekten do­layı) öldürme cezası insanların üzerinden kaldırılmış oldu. Artık bu uygulama bir ruhsat oldu.»

Daha geniş bilgi için hadîs ve fıkıh kitablarına baş vurulabilir. [43]

18- Kendisine Had Cezası Vâcib Olan Yaşlı Ve Hasta Kimse (Ye Âit Hükümler) Babı

2574) Saîd bin Sa’d bin Ubâde (Radıyallâhü arthümâydm; Şöyle de­miştir :

Evlerimiz arasında vücût yapısı noksan ve zayıf bir adam vardı. (Bir defa) binanın cariyelerinden birisiyle kötü vaziyette aniden yakalandı. Bunun üzerine (babam) Sa’d bin Ubâde onun durumu­nu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e arz etti. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Ona yüz sopa atınız.» buyurdu. Sahâbîler:

— Ey Allah’ın nebisi adam bu dayağa dayanamıyacak derece­de çok zayıftır, ona yüz sopa atmış olsaydık ölecekti, dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— «O halde onun için yüz salkı m h bir hurma dalım alınız ve

onu (o dal ile) bir defa dövünüz.» buyurdu.

Bu hadîsin benzeri Ebû Ümâme bin Sehl tarafından doğrudan doğruya (yâni Saîd bin Sa’d’ın aracılığı olmaksızın) Sa’d bin Ubâde’-den merfû olarak ve kısmen değişik bir sened ile de müellifimize in­tikal etmiştir.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu senedin kuvvet durumu rftvl Muham-med bin îshak’m hâline bağlıdır. Bu rftvî tedlîsçidir ve bunu an’aneyle rivayet et­miştir. [44]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Ebû Dâvûd da bunun bir benzerini gene Ebû Ümâme bin Sehl bin Huneyf (Radıyallâhü anh) aracılığıyla bir sahâbîden ve merfû olarak riva­yet etmiştir. Ordaki senedde Ebû Ümâme sahâbînin ismini açıklamayıp sâdece Ensâr’dan olduğunu belirtmekle yetinmiştir. Bi­lindiği gibi sahâbînin isminin verilmemesi hadis senedinin kuvveti­ni haleldar etmez.

i Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım.

İşkâl: Üzerinde küçük dalcıklar bulunan büyük hurma dalıdır.

Şimrâhi Büyük hurma dalı üzerinde bulunan küçük dalcıklar­dır. T ı y b i bu iki kelimeyi böyle açıklamıştır. En-Nihâye’de de böyle açıklama yapılmakla beraber Şimrâh j Üzerinde hurma bulu­nan dalcıklar, denilmiştir. Yâni Şimrâh, hurmaları alınmış salkın» çubuğudur.

Sevt: Kamçı, sopa, cop gibi dövme işinde kullanılan şeye denilir. Avnü’l-Mabûd yazarı buna benzer hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

“Had cezasına dayanamayacak durumdaki hasta suçluya, üzerin­de yüz dalcık bulunan bir hurma dalı veya benzeriyle bir defa döv­mekle cezasının infazının câizliği bu hadîsten anlaşılır. Bütün dal­cıkların suçluya değmesi şarttır. Bir kavle göre abılan dalı vurmak yeterlidir. Yâni her dalcığın mutlaka suçlunun vücûduna değmesi şart değildir. Hastalar hakkındaki bu uygulama şer’an caiz olan hi­lelerdendir.

Hanefî fıkıhçılardan İ bnü’l-Hü m â m: Cezası rec-metmek olan yâni bekâr olmayan bir hasta zina ettiği zaman ce­zası infaz edilir. Çünkü öldürülmesi gereklidir. Bu sebeple hastalık hâli bu cezânm infazına mâni değildir. Şayet zina eden hastanın ce­zası yüz dayak atmak ise, yâni bekâr ise, iyileşinceye kadar cezası er­telenir. Çünkü hastalık hâlinde dayak cezasının infazı onun ölümü­ne sebebiyet verebilir. Eğer .iyileşmesi umulmayan bir hastalığa tu­tulmuş veya noksan yapılı, zayıf bünyeli ise bize ve Ş â f i î’ ye göre yüz dalcıklı bir hurma dalı ile bir defa dövülür ve her dalcı­ğın suçlunun vücûduna değmesi vaciptir. Bunun içindir ki daim yay­gın olmasının gerekliliği söylenmiştir, der.

Sa’d bin Ubâde (Radıyallâhü anh)’ın hâl tercemesi 2132 sayılı hadîsin izahı bölümünde geçmiştir. Oğlu S a i d (Ra-dıyalîâhü anh) da sahâbidir. Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’dan hadis rivayetinde bulunduğu gibi babasından da rivayette bulunmuştur. Râvisi ise oğlu Ş ü r a h b i 1 ‘ dir. A 1 i (Radıyal­lâhü anh)’in hilâfeti döneminde Yemen valiliğinde bulunmuş­tur, Nesâî ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. [45]

19- Biz (Mü’minler)e Silâh Çeken (Hakkında Gelen Hadisler) Babı

2575) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

-Kim biz (mü’minler)e silâh çekerse artık o bizden değildir.»”

2576) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydzn rivayet edil-e göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim biz (mü’minler) e silâh çekerse artık o bizden değildir.»”

2577) Ebû Musa el-Eş’arî (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim biz (mü’minler) e silâh çekerse artık o bizden değildir.” [46]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadisler Buhâri ve Müslim tarafından da rivayet edilmiştir. Ebû Musa (Radıyallâhü anlı) ‘m hadisini Tirmizi de rivayet etmiştir. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)’m hadîsini N^s.âî de rivayet etmiştir.

Bu hadislerin zahirine göre müslümanlaria savaşmak veya müs-lümaniarı öldürmek amacıyla silâh çeken bir kimse müslümanlıktan Çıkmış olur. Halbuki îslânı’m esaslarına kesinlikle inanan, helâli he­lâl ve haramı haram kabul eden bir mü’min katil, zina, isyan ve di-jer büyük günahları işlemekle İslâmiyet’ten çıkmaz. N e v e v î hadîslerin şerhi bölümünde: “Ehl-i Sünnet mezhebince ve fıkıh-pılarca kabul edilen genel kaideye göre haksız yere, yâni savaşmayı neşrû kılan şer’i bir neden yok iken, tevil etmeden ve savaşmayı nübah saymaksızm müslümanlara silâh çekip (silâhlı çatışmaya jiren) bir kimse bu hareketinden dolayı âsi ve günahkâr olmakla beraber kâfir sayılmaz. Eğer giriştiği savaşmayı mubah telâkki eder-;e o takdirde kâfir olur ve İslâmiyet’ten çıkar. Durum bu olunca bu |hadîs zahirine göre olmayıp başka mânâya yorumlanır. Yorum şek-iine gelince;

Bir kavle göre mânâ şöyledir: Bir tevil yoluna gitmeden savaş­mayı mubah telâkki eden kimse kâfir olur ve müslümanlıktan çıkar.

Diğer bir kavle göre mânâsı; “Böyle yapan kimse bizim yolumuz ve olgun prensibimiz üzerinde değildir.”

Süfyân bin Uyeyne bu son yorumdan hoşlanmaya­rak :. Bu, hatalı bir yorumdur. Bilâkis daha etkin ve önleyici olması açısından tevil edilmemesi uygundur, demiştir” diye bilgi verir. [47]

20- (Müslümanlarla) Savaşan Ve Yer Yüzünde Bozgunculuk Çıkarmaya Çalışanlar (Hakkında Gelen Hadisler) Babı

2578) Enes bin Mâlik (Radıyallâkii a»A)’den; Şöyle demiştir

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken Ureyne (kabilesin) den bâzı kimseler Medîne-i Münevvere’ye geldiler. Son­ra Medîne (nin su ve havası onlara dokunduğu için bu şehir) de kal­mak istemediler. Bunun üzerine Resûl-î Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:

«Bize âit bir deve sürüsünün bulunduğu (Gâbe denilen) yere gidip develerin sütlerinden ve idrarlarından içiniz», buyurdu. On­lar da (böyle) yaptılar. (Bu vahşîler sıhhat bulunca) İslâmiyet’ten (küfre) döndüler ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in (Yesâr isimli) çobanını öldürüp develerini de önlerine katıp götür­düler. (Bundan haberdar olunca) Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları yakalamak için (bir fırka) gönderdi. Onlar yakala­nıp huzura getirildi. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) on­ların ellerini ve ayaklarını kestirdi, ateşte kızdırılmış çivilerle göz­lerini sürmeletti ve ölünceye kadar onları Harre (denilen yer) de bı­raktırdı.”

2579) Âişe (Radtyallâhü anhâ)’â&n; Şöyle demiştir:

Bir güruh insan Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) ıin sa-ğim develerine baskın yapıp kaçırdılar. Sonra Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) (yakalattığı bu vahşî) topluluğun ellerini ve ayaklarını kestirdi ve gözlerini oydurdu.” [48]

İzahı

İlk hadîs, Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Tir-m i z î ve N e s âi tarafından da rivayet edilmiştir. İkinci hadis ise N e s â î tarafından da rivayet edilmiştir.

Hadîslerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım: İctîvâ: Ceviy kökündendir. Ceviy, göğüs hastalığı, mide hasta­lığı ve benzerî iç hastalıklara tutulma mânâsına gelir. îctivâ ise

uujıc wii ii»oLann.uaiı uuiayı yemeKien, ıçmeKien KesıımeK ve Dır ye­ri beğenmemek gibi mânâlara gelir. Burada Medi ne-i Mü­nevvere1 nin suyuna ve havasına alışamamak, olumsuz yön­den etkilenmek ve hoşlanmamak demektir.

Zevd: Sayısı üçten dokuza kadar olan deve sürüşüdür.

Semere, mazi fiilidir. Bu kelime Semmere, şeklinde de okuna­bilir. Her iki fiilin mânâsı «Çiviledi” demektir. Burada ateşte kızdırıl­mış çivi ile gözleri sürmelemek, dağlamak mânâsı kasdedümiştir.

Hârre: Medine-i Münevvere şehrinin dışında ka-rataşh bir arazi ismidir. Yezid bin Muâviye zamanın­da vuku bulan H a r r e olayı bu yerde vuku bulduğu için buna «Harre olayı» ismi verilmiştir.

İkinci hadiste geçen Semele de mazi fiilidir. Oydu, demektir.

Likan: Sağım develeridir.

Hadiste sözü edilen vahşi mürtedler tarafından kaçırılan deve­ler bâzı rivayetlere göre hazine malı olan develerdir. Bâzı rivayet­lerde bunun zekât develeri olduğu belirtilmektedir. Bâzı rivayetle­re göre ise bu develer Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in develeridir. Bâzı âlimler: Bu rivayetler arasında ihtilâf yoktur. Çün­kü develerin bir kısmının Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se­lâm)’in ,bir kısmının da zekât develeri olması mümkündür, derler.

Hadislerde sözü edilen mürted vahşîler hakkında E b û Kıla-b e şu bilgiyi de verir: “Bu hunhar adamlar, develer çalan, çoba­nı Öldüren, müslümanlıktan küfre dönen ve Allah’ın Resulüne sa­vaş açan bir topluluktur.”

N e v e v i bu hadisin, yâni 2578 nolu hadisin izahı bölümün­de özetle şöyle der:

“Bu hadis, Müslümanlarla savaşanların cezası hakkında bir esas teşkil eder. Bu hadîs M â i d e sûresinin aşağıda yazılı 33. âyeti­ne de uygun durumdadır.

-Allah ile ve Resulü ile savaşanların ve yer yüzünde bozguncu­luk edenlerin cezası şüphesiz ancak öldürülmeleri veya asılmaları ya da ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmesi ve yerden sürül­meleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir, onlar için âhirette de çok büyük bir azab vardır.»

Âlimler bu âyetten kasdedilen mânâ hususunda ihtilâf etmişler­dir. Şöyle ki:

  1. Mâlik: Âyette sıralanan cezalar hususunda hâkim ve devlet yetkilisi serbesttir. Müslümanlarla savaşan suçlu kimseyi öl­dürmemiş ise hüküm vermeye yetkili zât, âyette sıralanan cezalar­dan uygun gördüğünü tatbik eder. Fakat suçlu, bir kimseyi öldür­müş ise onun cezası mutlaka ölümdür, demiştir.
  2. Ebû Hanife ve Mâlikîler’ den E b û Misab: Savaşan suçlular, adam öldürmüş olsalar bile devlet yetkilisi âyette sıralanan cezalardan uygun gördüğünü uygular. Yâni öldürmeden başka cezalar da verebilir, demişlerdir.
  3. Şafiî ise : Âyette sıralanan cezalar muhayyerlik için ol­mayıp suçluların işledikleri suçlara taksim içindir. Şöyle ki, suçlular adam öldürme suçunu işlemişler ve kimsenin malına tecâvüz etme­mişler ise bunlara verilecek ceza ölüm cezasıdır. Şayet suçlular ka­til suçunu işledikleri gibi müslümanların malına da tecâvüz etmiş­ler ise öldürülüp asılacaklardır. Eğer suçlular müslümanların mal­larını alıp kimseyi öldürmemişler ise elleri ve ayaklan çaprazca ke­silir. Şayet suçlular yollan tehlikeli hâle getirmekle beraber kimse­nin malını almamış ve kimseyi öldürmemişler ise tazîr cezasına çarptırılmak üzere yakalanırlar. Bizce âyette geçen sürgünden mak-sad bunları yakalatıp tazîr etmektir. (Bilindiği gibi tazîr cezası, suç­luyu dövmek, teşhir etmek, tahkir etmek ve hapsetmek gibi yollar­la gerçekleşir.) Bizim arkadaşlarımız: Yukarda anlatılan suçların zararian değişiktir, bu nedenle cezalar da değişik olmalıdır. Bu iti­barla âyette sıralanan cezalar suç nevilerine tevzî mâhiyetini taşır, demiştir.

N e v e .v i sözlerine devamla şöyle der:

Müslümanlarla savaşmak için çalışanlara âit yukardaki hüküm­ler bu savaşı sahrada, yâni meskûn saha dışındaki yerlerde sürdü­renler hakkındadır. Bu hükümlerin şehirlerde benzerî suçlan işle­yenler hakkında da uygulanıp uygulanmıyacağı hususuna gelince bu hususta ihtilâf vardır. Ebû Hanîfe’ye göre bu hükümler uygulanmaz. Mâlik ve Ş â f i i’ ye göre aynen uygulanır.

Kadı Iyâz: Bu hadisin mânâsı hususunda âlimler ihti­lâf etmişlerdir: Selef âlimlerinden bir kısmı: Bu hadîsin hükmü, hadlar (cezalar) hakkındaki hükümlere âit âyetlerin ve Muharebe âyeti, yâni yukarıya alınan M â i d e suresinin 33. âyetinin inişin­den önce ve suçluların uzuvlarının tahribinin yasaklanmasına âit hadîslerin buyurulmasmdan evvelki zamana aitti, demişlerdir. Di­ğer bir kısım âlimler ise: Hayır bu hadîsin hükmü neshedilnıemiş olup yürürlüktedir ve Muharebe âyeti de bu .hadiste sözü edilen vah­şîler hakkında nazil olmuştur, derler. [49]

Resulu Ekrem (Aleyhi’s-Salâtü Ve’s-Selâmî Canilere Neden Bu Ağır Cezayı Verdi

N e v e v i sözlerine devamla şöyle der:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’sselâm) ‘m bu canilere anılan ağır cezayı vermesinin sebebi, bunların Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâm)’in çobanlarına benzer işkenceleri yapmış olmaları­dır. Bunlar bu fiilleri işledikleri için onlara bir misilleme olarak, ilâ­hi vahye dayanılarak anılan cezalar verildi. Nitekim bunların bu fiilleri işledikleri, M ü s 1 i m ‘ in bâzı rivayetlerinde belirtildiği gibi Tirmizî, İbn-i îshâk, Mûsâ bin Ukbe ve siyer bilginleri tarafından ifâde ve rivayet edilmektedir. [50]

Develerin İdrarını İçme Emrine Gelince

N e v e v i bu hususta da şöyle der:

M â 1 i k’ in arkadaşları ve A h m e d bu hadisi delil gös­tererek : Eti yenen hayvanların idrarı ve tersi temizdir, necis değil­dir, demişlerdir. Bunun necis olduğuna hükmeden âlimler ve bizim arkadaşlarımız onlara cevaben : Anılan kişiler develerin idrarını te­davi için içmişlerdir. Şarab ve sarhoşluk veren diğer maddeler hâ­riç .diğer necis maddelerle tedavi olmak caizdir.

Hadisin bâzı rivayetlerinde belirtildiği gibi develer zekât malı iseler bunların sütlerini içmek için bu heriflere Resûl-i Ekrem CAley-hi’s-salâtü ve’s-selâm) nasıl izin .verdi? şeklinde bir soru hatıra ge­lebilir. Bunun cevabı şöyledir: Zekât develerinin sütleri fakir müs-lümanlara verilir. Bu adamlar da oraya gönderildiklerinde muhtaç müslümanlardan idi. ( N e v e v i’ nin sözü bitti.)

Yukardaki soruya şöyle de cevap verilebilir: Bâzı rivayetlerde belirtildiği gibi sözü edilen develer Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in idi. Yâni develerin bir kısmı zekât malı, diğer bir kıs­mı Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in idi. O, kendi malı oîan develerin sütünü onlara vermiş olabilir. [51]

21- Malını Koruma) Uğrunda Öldürülen Kimse Şehiddir, Babı

2580) Saîd bin Zeyd bin Amr bin Nüfeyİ (Radıyallâhü anhyûtn ri­vayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) :

«Malı(nı koruma) uğrunda öldürülen kimse şehîddir» buyurmuş­tur.”

2581) (Abdullah) bin Ömer (Radtyaüâhü anhümâ)’âan rivayet edil­diğine göre; Resûluîlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim ki malının yanına gidilip (gasbedilmesi için) kendisiyle savaşılır, kendisi de (malını korumak için) savaşır ve öldürülürse o kimse şehîddir.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Yezld bin Si-nta et-Temîmi Ebû Rehâvî’nin zayıflığı Ahmed ve başkası tarafından ifâde edil­miştir.

2582) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’ı\ex\ rivayet edildiğine güre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sclletn) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kimin malı zulüm yoluyla (elinden) alınmak istenip de (bu uğurda) Öldürülürse o kimse şehîddir.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, hasen bir seneüdir. Çünkü derecesi h&^iz ve itkanlı râvîlerin derecesinden aşağıdır. [52]

İzahı

Bu babın ilk hadîsi diğer sünen sâhibleri, Ahmed, îbn-i Hibbân ve Hâkim tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrı­ca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi ve N e s â i ayni metni ve merfû olarak Abdullah bin Amr bin el-Âs’ (Radiyailâhü anhüm)’den rivayet etmişlerdir. Di­ğer iki hadis Zevâid türündendir. Bununla beraber ikinci hadîsin bir benzerini Ebû Dâvûd ve Tirmizi yine Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) ‘den merfû olarak rivayet etmiş­lerdir.

N e v e v i bu hadisin şerhinde şu bilgiyi verir: “Bu hadis, haksız yere az veya çok malı gasbetmek veya çal­mak isteyen kimseyi öldürmenin câizliğine delâlet eder. Cumhurun görüşü budur. Böyle bir adamı öldürmenin vâcib olduğunu söyle­yenler ise cumhurdan kopmuştur. M â 1 i k i 1 e r ‘ in bâzısı: Ada­mın haksız yere almak istediği mal az bir şey ise onu öldürmek caiz değildir, demişlerdir.”

Kurtubi: Bu ihtilâfın sebebi bizce şudur Böyle bir adamı öldürmeye izin verilmesinin sebebi münkeri değiştirmek, yâni önle­mek ise; malın azlığı veya çokluğu fark etmez. Şayet sebep malı korumak ve zararım defetmek ise az mal ile çok mal arasında bir farklılık olabilir, demiştir.

Ibnü’1-Mü nzir’in anlattığına göre Şafii: Malına veya canına ya da namusuna kasdedilen kimse serbesttir. Diterse saldırmak isteyenle konuşur veya ona karşı çevreden imdâd tttfep eder. Şayet bu yollarla saldırıyı defedebilir veya saldırgan fcra işten vazgeçerse tecâvüze uğranma tehlikesini atlatan kişi, artı4î saldır­mak isteyeni öldüremez. Eğer konuşma veya imdâd yoluyla saldır­ganı defetmeyi gerçekleştiremezse saldırganı öldürmek suretiyle de olsa malını, canım ve namusunu korur ve kendisine hiç bir şey lâ­zım gelmez. Lâkin adam, saldırganı öldürmeyi kasdetmemeli ve mü­dâfaa niyetini taşımalıdır, demiştir. İbnü’l-Münzir. Şa­fiî’ nin yukardaki sözlerini naklettikten sonra: Âlimlerin karar kaldıkları görüş şudur ki, haksız yere malına veya canına ya da na­musuna kasdedilen kimse her hâl ve durumda kendini savunup sal­dırganı defetme yetkisine sahiptir. Yâni saldırganla görüşme veya imdâd isteme yoluna baş vurma zorunluğu söz konusu değildir. An­cak Şafii’ den hadis hıfzeden âlimler devlet başkanını bu hük­mün dışında tutmak üzerinde ittifak etmiş gibidirler. Çünkü devlet başkanına karşı gelmemek, isyan etmemek ve onun zulümüne sab­retmek yolunda hadîsler vardır.

Müslim’in Ebû Hüreyre’ den rivayet ettiği mer­fû bir hadis de meâlen şöyledir :

“Bir adam ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü vesselam) e gelerek: (Yâ Resûlallah) bir adam gelip benim malımı (haksız yere) al­mak isterse benim ne yapmanın gerektiğini bana bildirir misin? di­ye sordu. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) :

  • (Malım) ona verme,» buyurdu. Adam :

Adam benimle savaşırsa ne edeceğim? diye sordu. ResûJ-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) :

«Onunla savaş,» buyurdu. Adam :

Peki adam beni öldürürse ne olacak? dedi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) :

«Sen şehîd olursun.» buyurdu. Adam :

Yâ ben onu öldürürsem? diye hükmünü sordu. Resûl-i Ekrem

(Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) :

«O cehennemlik olur.» buyurdu.” *’ {Yukardaki bilgi el-Fetih’ten alındı.)

Bu bâbta rivayet olunan hadîslerden alınan sonuç şudur,: Bir müslüman malını koruma uğrunda öldürüîürse şehid sayılır. Yâni âhîrette şehid sevabını kazanır. Fakat dünya hükümleri bakımın-

.* dan şehid sayılmaz. Şehîdlerin kısımları hakkında özlü bügi verelim. & Şöyle kî:

Şehîd üç kısma ayrılır:

l. Kâfirlerle savaş edilirken savaş nedenlerinden birisiyle öl­dürülen müslüman. Bu tür şehîd âhiret sevabı bakımından şehîdlik ^mertebesine kavuştuğu gibi dünya hükümleri bakımından da şe-îhîddir. Dünya hükümlerinden maksad onun cenazesinin yıkanma-.jması ve üzerinde cenaze namazının kıhnmamasıdır. Hanefilere göre namazı kılınır.

  1. Sevab bakımından şehid sayılıp dünya hükümleri bakımın-i dan şehîd sayılmayanlardır. Bunlar da depremde ölen, veba hasta­lığından ölen, malım koruma uğrunda ölen gibi şehîd olduklarına A dâir sahîh hadîs bulunan müslümanlardır. Böylelerinin cenazeleri * yıkanır ve cenaze namazları kılınır. Bunların sevabının birinci mad­dedeki şehidin sevabı kadar olması gerekmez.
  2. Kâfirlerle yapılan savaşta ve savaş nedenlerinden birisiyle öldürülen, fakat ganimet malında hiyânet etmek gibi bir suç işle­diğinden şehid sayılmayacağına dâir sahih hadîs bulunan müslü–‘manlar. İşte bu gibi kimseler dünya hükümleri bakımından şehid sayılıp birinci maddede yazılı kimseler gibidir. Fakat âhiret sevabı ba­kımından birinci maddede yazılı şehîdîer gibi olamazlar.

s Şu noktayı da belirtelim. Malı hırsızdan, soyguncudan ve haksız jyere götürmek isteyenden korumak ve buna engel olmak vâcib değil, caizdir. Yâni mal sahibi meselâ malını korumayıp da soyguncu-,, ya teslim ederse günâh işlemiş olmaz. [53]

22- Hırsızın Haddi (Cezası) Babı

Bu bâbtaki hadîslerin tercemesine geçmeden önce hırsızlık su­çunu işleyen erkek ve kadına verilen cezaya ait M â i d e sûresi­nin 38. âyetini ve tercemesini okuyuculara hatırlatmak üzere bura­ya almayı uygun buldum.

«Ve erkek hırsızın ve kadın hırsızın, işledikleri fiilden dolayı Al­lah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesiniz.»

Bu âyetin hükümleri ve izahı için tefsir kitablarına müracaat edilmesi tavsiye olunur.

2583) Ebû Hiireyre (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallattahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«AHah hırsıza lanet etsin. O yumurta çalar da eli kesilir, bir ip çalar de eli kesilir.»”

2584) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydzn; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) üç dirhem değerinde­ki bir kalkan (in çalınması olayın) da hırsızın elini kestirdi.”

2585) Âişe (Radıyallâhü anhâyd&n rivayet edildiğine göre; Resûlul-Uh (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Hırsızın eli ancak dinarın dörtte biri ve daha fazla (değerdeki malı çalması olayın) da kesilir.*”

2586) Âmir bin Sa’d’ın babası (Sa’d bin Ebî Vakkas (Radtyallâhii anhümâ)”dan rivayet edildiğine göre: Peygamber (SaUallakü Aleyhi ve SelUm) $öyle buyurmuştur :

-(Üç dirhemlik) kalkan değerifnin çalınması olayılnda hırsızın eli kesilir.-“

Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Ebû Vâkıd bulunur. Bu râvl zayıftır. Bunun zayıflığını belirten, bir kişi değildir. Bu hadisin aslı Buhâri, Müs­lim ve diğer hadis kitablannda Âişe, Ebû Hüreyre ve îbn-i Ömer (R.A.)’un hadîsi olarak rivayet edilmiştir. [54]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’in hadisi Buhâri, Müslim ve Nesâi tarafından, îbn-i Ömer (Radı­yallâhü anh)’m hadisi ve Âişe (Radıyallâhü anhâ)’nın hadisi Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet olunmuştur. Sa’dbin Ebi Vakkas (Radıyalâhü anh)’in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Birinci hadîsin zahirine göre bir yumurta veya bir ipin çalınma­sı hırsızın elinin kestirilmesini gerektirir.

İkinci hadis ise üç dirhem değerindeki bir kalkanı çalan hırsı­zın elinin Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in emriyle kes-tirildiğini ifâde eder.

Üçüncü hadis ise hırsızın eli ancak bir dinarın dörtte biri ve­ya bu değerdeki bir malı, ya da daha fazla kıymetteki bir malı çal­ması hâlinde kestirileceğim ve daha az bir malı çalması hâlinde eli­nin kestirilemiyeceğini ifâde eder. İkinci hadis ile üçüncü hadis ay­ni mânâyı ifâde eder. Çünkü bu hadislerin şerhlerinde belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm! devrinde bir dinar on iki dirheme tekabül ediyordu. Dinar altın para birimidir. Dirhem ise gümüş para birimidir. Dinar ve dirhem belirli ağırlıktaki altın ve gümüş parçaları hakkında da kullanılır. Bu hususta geniş bilgi için Zekât kitabına müracaat edilebilir. Orada geniş bilgi verilmiştir.

Dördüncü hadiste kalkanın değeri belirtilmemiş ise de diğer ha­dislerde bunun değeri üç dirhem olarak belirtilmiştir. [55]

Çalınan Mal Ne Değerde Olursa Hırsızın Eli Kesilir

Âlimlerin bu husustaki görüşlerini beyan etmeden önce şu do­rumu belirtmekte fayda vardır:

Yukarda yazılı âyet, hırsızın elinin kestirilmesini emreder. Bu itibarla bu ceza Kur’ân-ı Kerim’in nassıyla sabittir. Ancak anılan âyette çalınacak malın değeri belirtilmemiştir. Bu itibarla e 1 – H a -san, Zâhiriyye mezhebi mensupları ve Hâriciler: Anılan âyette çalman malın değeri belirtilmediği için malın azlığı ve çokluğu söz konusu değildir. Malın değeri çok az bile olsa hırsı­zın eli kesilir, demişlerdir.

Cumhur ise bu bâbta rivayet olunan hadîsleri ve benzeri hadîs­leri delü göstererek hırsızın elinin kestirilebilmesi için çalman malın hadîslerde belirtilen değerden az olmamasını şart koşmuştur. Cum­hur: Âyet-i Kerîme, mutlaktır. Çalman malın değerini belirtmemiş­tir. Hadisler ise bu âyeti açıklayıcıdır ve çalman malın en az değeri­ni beyân eder, demiştir. Hak olan, cumhurun sözüdür.

Cumhur da hırsızın elinin kestirilmesini gerektiren malın asga­ri değerinin tesbiti hususunda ihtilâf etmiştir. Şöyle ki:

N e v e v i âlimlerin görüşlerini özetle şöyle beyân eder:

  1. Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre çalıntı malın as­gari değeri on dirhem gümüş olmadıkça hırsızın eli kestirilemez.
  2. Âişe, Ömer bin Abdilaziz, Evzâi, el-Leys, Ebû Sevr, İshâk, Şafii ve bir çok âlim, hattâ âlimlerin ekserisi: Hırsızın elinin kestirilmesi için çaldığı ma­lın değerinin en az altın olan dinarın dörtte biri kadar olması şart­tır. Artık dinarın dörtte birinin değeri ister üç dirhem gümüşe denk gelsin ister bundan fazla veya noksan olsun netice değişmez. Çalı­nan malın değeri altın dinarın dörtte birinden az ise hırsızın eli kes­tirilemez, demişlerdir.
  3. Mâlik, Ahmed ve bir rivayetinde İshâk: Altlfi; dinarın dörtte biri veya üç dirhem gümüş veya bunlardan birisinin-değeri kadar mal çalmak, hırsızın elinin kestirilmesini gerektirir. Anı­lan meblâğlardan az bir malı çalmak ise hırsızın elinin kestirilme­sini gerektirmez, demişlerdir.
  4. Süleyman bin Yesâr, İbn-i Şebreme, îbn-i Ebi Leylâ ve el-Hasan’a göre el kestirme­yi gerektiren meblâğ beş dirhem gümüştür. Bundan az değerli ma-lm çalınması hırsızın elinin kestirilmesini gerektirmez. Ömer bin e 1-H a t t â b (Radıyallâhü anh)’den de bu görüş nakle­dilmiştir.

N e v e v i bu arada başka görüşleri de naklettikten sonra ikin­ci görüşü destekler ve ResûM Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) “in 10 dirhem çalan hırsızın elini kestirdiğine, keza beş dirhemi çalanın elini kestirdiğine dâir rivayetlerin zayıflığını beyân eder ve : Bu riva­yetler zayıf olmasa bile sahih ve apaçık olan diğer hadîslere mu­haliftir. Ayni zamanda bu olaylarda çalman malm on dirhem veya beş dirhem değerinde olması, bu meblâğın şart olduğunu ifâde et­mez, demiştir.” ( N e v e v i’ nin sözü bitti.)

El-Hâfız, el-Fetih’te konu hakkında 20 kadar görüşün bu­lunduğunu beyânla hepsinin dayanaklarını açıklar.

Hülâsa en kuvvetli görüş iki tanedir : Birisi Irak âlimlerinin birinci maddede geçen görüşüdür. Diğeri de Hicaz âlimlerinin ikinci maddede geçen görüşüdür. Hadîsçiler ikinci görüşü daha kuv­vetli buluyorlar. Geniş bilgi için hadîs şerhlerine müracaat edilebi­lir. [56]

Bu Babın İlk Hadîsinin Manâsıyla İlgili Bir Kaç Söz

Yukarda tercemesi verilen ilk hadisten kasdedilen mânâ hakkın­da değişik görüşler vardır.- N e v e v î bu görüşleri beyân eder­ken özetle şöyle der:

Bir cemaata göre bu hadîste geçen “Beyda” kelimesi ile yumur­ta değil, miğfer mânâsı ve “Habl” kelimesiyle ip değil, vapur halatı mânâsı kasdedilmiştir. Anılan kelimelerle bu mânâlar kasdedilince miğfer ve vapur halatının değerinin üç dirhem gümüşten veya bir dinar altının dörtte birinden fazla olduğu açıktır ve bunu çalan hır­sızın elinin kestirilmesi sebebi anlaşılmış olur. Eğer bu kelimelerle yumurta ve ip mânâları kasdedümiş olsaydı değeri üç dirhem gü­müş ve dinarın dörtte birinden çok düşük olan bu malların çalın­ması hâlinde hırsızın elinin kesilmesi hükmü, diğer hadîslerin hük­müne ters düşerdi.

N e v e v i bu görüşü beyân ettikten sonra şöyle der: Muhak­kik âlimler bu cemâatin tevilini reddederek zayıf bir yorum olduğu­nu beyân etmişlerdir. Muhakkikler : Miğferin ve vapur halatının ap­açık kıymetleri vardır. Hırsız lanetlenirken ve basit bir şeyi çalma­sı yüzünden elinin kestirilmesine sebebiyet verdiği ifâde edilirken, bu yüzden kınanırken miğfer ve vapur halatını anmanın anlamı ne olur? Değerli bir mal için elini tehlikeye atan yerilmez, bilâkis de­ğersiz bir mal için elini tehlikeye atan kimse yerilir. Elini tehlikeye düşüren hırsız lanetlenip yerilirken basit ve cüzî bir mal uğruna bu harekette bulunduğunu ifâde etmek daha uygundur. Bu itibarla doğ­rusu şudur : Hadisten kasdedilen mânâ, bir yumurta ve bir ip gibi de­ğeri düşük alan dinarın dörtte biri için kişi çok kıymetli olan elini tehlikeye atar mı?

Hadîsten kasdedilen mânâ şu olabilir: Hırsızlığa başlayan kişi yumurta çaldığında eli kesilmeyince cesaretlenir ve daha kıymetli malları çalmaya başlar. Sonra da değerli mal çaldığı için eli kesilir. Şu halde yumurta hırsızlığı onun hırsızlığı ilerletmesine ve elinin kestirilmesine sebebiyet vermiş olur.

Bâzıları da şöyle demişlerdir: Bu hadîs, hırsızın elinin kestiril­mesine âit M â i d e sûresinin 38. âyeti indiğinde buyurulmuştur. Çünkü inen âyette elin kestirilmesini gerektiren malın değeri beyân edilmemişti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) âyetin zahi­rine göre bu hadîsi buyurmuş, sonra çalman malın değeri tâyin ve tesbit edilmiştir.

Bu hadîs belirli bir kimseyi dile getirmeden günah işleyenleri lanetlemenin câizliğine delâlet eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: «Bilmiş olun ki Allah’ın laneti zâlimlerin üzerinedir.» buyurulmuştur. Fakat belirli bir günahkâra meselâ “falan hırsıza lanet olsun” şeklin­de lanet etmek caiz değildir.

Kişi ilk kez hırsızlık ettiği zaman sağ eli bilekten kesilir. Tek­rar hırsızlık edince bu kere sol ayağı bilekten kesilir. Tekrar hırsız­lık ederse Mâlik, Şafiî, Ahmed, Zührî, Ebû Sevr, Medine-i Münevvere âlimleri ve başka âlim­ler : Kişinin sol eli bilekten kesilir. Tekrar hırsızlık suçunu işlerse sağ ayağı bilekten kesilir ve bundan sonra her hırsızlık suçunu iş­leyişinde tazîr cezasına çarptırılır, demişlerdir. Ebû Hanîfe’-ye göre üçüncü kez hırsızlık edince zindana atılmak gibi tazîr ceza­sı verilir.

Hırsızlık cezasının hükümleri hakkında daha geniş bilgi için fı­kıh kitablarına müracaat edilmelidir. Biz teı* kadarlık bilgi ile yeti-nelim.

2586 nolu hadîs râvisi Sa’d bin Ebî Vakkas (Ra-dıyallâhü anh)’in hâl tercemesi 129-132 nolu hadîsler bölümünde ve oğlu Amir (Radıyallâhü anh)’ın hâl tercemesi de 1556 nolu ha­dîsin dip notunda anlatılmıştır. [57]

23- Hırsızın Elini (Kestikten Sonra) Boynuna Takmak Babı

2587) (A bd ur rahman) bin Muhayrîz’den Şöyle demiştir: Hırsızın elini (kestirdikten sonra) boynuna takmanın hükmünü Fadâla bin Ubeyd (el-Ensârî) (Radıyallâhü anh) ‘a sordum. Fadâla :

Sünnettir, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (hırsızlık eden) bir adamın elini kestirdi sonra adamın boynuna taktırdı, diye cevap verdi.” [58]

Îzahı

Bu hadîsi Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadîsin hasen – garîb olduğu­nu söylemiş, Ebû Dâvûd ise bir şey söylememiştir. N e s â î ise bunu rivayet ettikten sonra râvî H a c c â c’ m zayıflığını be­lirtmiştir. El-Hâfız da Haccâc ve râvîsinin tedlisçi ol­duklarım belirtmiştir.

Hırsızın kesilen elini boynuna taktırmak ve teşhir etmek bir ib­ret olması içindir. Hanefi âlimlerden Îbnü’l-Hümâm bu konuda şöyle demiştir:

“Hırsızın elini kestirildikten sonra boynuna takmanın sünnet ol­duğuna Şafiî ve Ahmed’in hükmettikleri fiaklolunnıuştur. Bunların delili ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in bunu emretmesidir. Bizce ise bunu yapıp yapmamak devlet yetkili­sinin takdirine aittir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salütü ve’s-selâm)’in, elini kestirdiği her hırsız hakkında bu hükmü uyguladığı sabit de­ğildir ki, sünnet olsun.”

En-Neyl yazarı da : Bu hadîs, hırsızın elini kesth’dikten sonra onun boynuna takmanın meşruluğuna delâlet eder. Hırsızlığı önlemek için bundan daha iyi ibret verici bir şey yapılamaz. Bir taraftan hırsız, boynuna takılı kesik eline bakıp kendisini bu hâle sokan suçu ve uğ­radığı ağır cezayı düşünüp durur (Bir daha böyle bir şeye yanaşa-maz.) Diğer taraftan hırsızı bu vaziyette gören herkes hırsızlıktan nefretle kaçınır ve hırsızlık etmeye niyetli olan kimseleri de vazge-çirebilir, demiştir.

Fadâla (Radıyallâhü anh)’m hâl tercemesi 1675 nolu hadîsin izahı bölümünde verildi. [59]

24- Suçunu İtiraf Eden Hırsız (İn Hükmünü Beyân Eden Hadîs) Babı

2588) Sa’lebe el-Ensârî (Radıyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:

Amr bin Semûre bin Habîb bin Abd-i Şems (Radıyallâhü anh), Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in yanma gelerek:

Yâ Resûlallah! Falanın oğullarına ait bir deveyi çaldım. (Ceza­mı vermekle) beni (günahtan) temizle, dedi. Bunun üzerine Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Amr’ın dediği) kabileye adam göndererek soruşturdu. Adamlar: Gerçekten bir devemizi bulama­dık, dediler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)’in emriyle Amr’in eli kesildi.

Sa’lebe demiştir ki: Amr’ın eli (kesilip) yere düştüğü zaman ben ona bakıyordum, kendisi şöyle söylüyordu: (Ey hırsızlık eden el) Beni senden temizleyen Allah’a hamd olsun. Sen cesedimi cehen­nem ateşine sokmak istedin.” [60]

İzahı

Bu hadîsin Zevâid türünden olduğuna dâir kayıt bulunmamak­la beraber diğer sünenlerde ve Buhârî ile Müslim’de bu­lamadım. Zâten Hulâsa’dan anlaşıldığına göre Sa’lebe el-E n s â r î (Radıyallâhü anh) ‘m hadîslerini yalnız müellifimiz riva­yet etmiştir. Bu durumda kanımca bu hadîs Zevâid türündendir.

Hadîs, hırsızlık ettiğini itiraf eden suçlunun itirafına dayanıla­rak had cezasının uygulanmasının meşruluğuna delâlet eder. Ha­nefî, Şafii ve Mâliki mezheblerine mensup âlimlerin görüşleri de bu merkezdedir. Bunlara göre suçlunun bir kez itiraf­ta bulunması yeterlidir. Fakat H a n b e 1 î mezhebine mensup âlimler ile Hanefîler’ den Ebû Yûsuf’a göre suçlu­nun itirafı iki defa tekrarlanması gereklidir.

Hadîs Amr bin Senıûre (Radıyallâhü anh) ‘in imân ve takva derecesini de belirtir. [61]

25- Hırsızlık Eden Köle(Nin Hükmünün Beyânı) Babı

Sa’lebe bin Amr el-Buhârî el-Ensârî (R.A.) Bedir savaşına katılan büyük sahâbîlerdendir. Râvisi oğlu Abdurrahman’dır. İbn-i Mâceh onun hadîslerini ri­vayet etmiştir. (Hülâsa: 57)

2589) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; . Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Köle hırsızlık ettiği zaman onu neşş (yirmi dirhem, yâni yan fiyatla) da olsa satınız.»”

2590) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâydzn; Şöyle de­miştir :

Ganimet malının humus (beşte bir) hissesinden olan kölelerden biri, humus malından bir şey çaldı. Durum Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e arz edildi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-îem) onun elini kestirmedi ve:

«Allah Azze ve Celle’nin malıdır, bâzısı bâzısını çalmıştır,» bu­yurdu.”

Not: Bunun senedinde bulunan Cübâre’nin zayıflığı Zevâid’de belirtilmiştir. [62]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’m hadisi Ebû D â -vûd ve Nesâî tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadiste geçen “Neşş” kelimesi yarım okka, yâni yirmi dir­hem manasınadır. Burada kasdedilen mânâ ise düşük, ucuz ve ya­rı fiat, demektir. Yâni hırsızlık eden köleyi çok düşük bir fiatla da olsa onun bu durumunu ve kusurunu müşteriye açıklamak şartıy­la satınız. Müslüman, kendi nefsi için arzulamadığı bir şeyi hiç bir müslüman için de arzulamamalıdır. Bu prensip karşısmda böyle bir

köleyi başkasına ısatma emrinin hikmetine gelince, insan yer ve çev­re değiştirmekle, ahlâkını değiştirebilir. Diğer taraftan hırsızlık et­tiği için el değiştiren ve alışkın olduğu çevreyi değiştiren köle, hoş­lanmadığı bu tasarrufu düşünerek gittiği yeni efendisi ve çevresi yanında nefsini islâh edebilir. Çünkü aksine hareket ettiği takdirde gene arzulamadığı tasarrufa tabi tutulacağına kanaat etmiş olur. Sonra ilk efendisi onu islâh edememiş olabilir. Yeni efendisinin onu islâh etmesi umulur. Bu gibi nedenler ve hikmetler ile kusurunu açık­lamak kaydiyle kölenin satılması tavsiye olunmuştur.

Bu hadîste hırsızlık eden kölenin elinin kesilmesi meselesine de-ğinilmemiştir. Hırsızın elinin kesilmesine dâir âyet ve hadîsler umu­mîdir. Köleler için istisnaî bir emir ve hüküm yoktur. Bu itibarla köle hırsızlık ettiği takdirde onun da eli kesilir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhi bölümünde Şerhü’s-Sünne’den naklen şu bilgiyi verir:

“Âlimler: Köle hırsızlık ettiği zaman eli kesilir. Efendisinin ya­nında duran köle ile efendisinden kaçıp firar eden köle arasında bu hususta bir fark yoktur, demişlerdir. î b n – i Ömer’ den riva­yet edildiğine göre bir kölesi firarda iken hırsızlık etmişti. Bunun üzerine 1 b n – i Ömer köleyi Said bin el-Âs’a gön­derip elini kestirmesini istemişti. Fakat Saîd bin el-Âs kö­lenin elini kesmekten imtina ederek : Köle firar iken hırsızlık ettiğin­de eli kesilmez, deyince Abdullah bin Ömer (Radıyal-lâhü anh), S a i d’ e :

Sen bu hükmü hangi İtitabta buldun, demiş ve kölenin elinin ke­silmesini emretmiş ve bu emir infaz edilmiştir. Ömer bin Ab-d i 1 a z î z ‘ in de hırsızlık eden kölenin elini kestirdiği rivayet olun­muştur. Mâlik, Şafiî ve tüm ilim ehlinin kavli budur.”

İkinci hadîs, yukarda da işaret edildiği gibi Zevâid türünden-dir. Hadîsin senedinin zayıflığı da yukarda belirtildi. Cumhurun gö­rüşü şudur: Hazerde olsun, seferde olsun hırsızlık eden kişi hür ol­sun köle olsun suçu sabit olunca eli kesilir. Ancak bu hadiste bir özellik vardır. O da şudur: Ganimet malının Humus denilen beşte bir hissesi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in emir ve ta-sarrufundadır. Köle humus hissesinden çaldığı mal ile birlikte hu­musa dâhildir. Yâni çaldığına rağmen gene Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in emrinde ve tasarrufu altında bulunduğu için muhtemelen bu yüzden kölenin eli kestirilmemiştir. Bir de şu vardır: ©anîmet malından almak, şahısların malını çalmaktan farklı olabi-

lir. Nitekim Kadı I y â z : Ganimet malından alınan mal için alı­cının elinin kestirilmesi muhtemelen yasak kılınmıştır, der. Allah daha iyi bilir. [63]

Ganimet Malından Bir Şey Çalmanın Hükmü

Ganimet malından ve hazîneden mal çalmak âlimlerin ittifakıy­la haramdır. Ancak bu suçu işleyen kimsenin elinin kesilip kesilmi-yeceği hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki:

  1. Hanefîler’e göre ganimet malından bir şey çalan kim­senin eli kesilmez. Çünkü kendisinin de bunda bir istihkakı vardır.
  2. Şâfiîfer’e göre ganimet malı henüz taksim edilmemiş iken bundan bir şey çalan kimsenin eli kesilmez. Çünkü kendisi­nin de bir istihkakı vardır. Taksimden sonra bu suçu işlerse bakı­lır. Eğer kendisinin dâhil olmadığı bir gruba âit maldan çalmış ise eli kesilir. Fakat kendisinin veya usûl ve furuundan bir kimsenin dâ­hil bulunduğu bir gruba âit maldan çalmış ise eli kesilmez. Hülâ­sa hakkının bulunduğu bir maldan çalmış ise eli kesilmez. Aksi tak­dirde eli kesilir.
  3. Mâlikiler’e göre kişi ganimet malmdan hakkından fazla olarak hırsızın elinin kestirilmesi için şer’an tâyin edilen meb­lâğ kadar mal çalmış ise eli kesilir. Bir kavle göre mutlaka eli kesi­lir.
  4. Hanbelîler’e göre bu mal umûma âit olduğu ve hır­sız da umumdan bir kişi olduğu için eli kesilmez.

Geniş ve ayrıntılı bilgi için fıkıh kitablanna baş vurulmalıdır. [64]

26- Hâin (Emânet Edilen Mala Hiyânet Eden), Müntehib (Malı Gasbeden) Ve Muhtelis (El
Çabukluguyla Ve His Ettirmeden Malı Aşıran) Kimseler (İn Ellerinin Kesilip Kesilmiyeceğîne
Dâîr Gelen Hadîsler) Babı

2591) Câbir bin Abdİllah (Radıyallâhü anhümâ)’âa.n rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Ne hâin (kendisine mal emânet edilen) in, ne müntehib (malı gasbedenHn ne de muhtelis (el çabukluğuyla, his ettirmeden mal aşıran) in eli kesilir.» (Yâni hiçbirisinin eli kesilmez.)”

2592) Abdurrahman bin Avf (Radıyallâhü anh)’âen; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, bu­yurdu ki :

«Muhtelis (el çabukluğuyla, hissettirmeden mal aşıran) kimse­ye el kesme (cezası) yoktur.»”

Not: Bunun râvîlerinîn sıka oldukları. Zevâid’de belirtilmiştir. [65]

İzahı

îlk hadis Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâi ta­rafından da rivayet edilmiştir. İkinci hadis Zeyâid türündendir.

Bu hadîslerde geçen üç kelimeyi tercemede ve babın başlığında parantez içi ifâde ile açıkladım. Bu kelimelerin açıklaması hususun­da bir kaç söz söylemeyi uygun buldum. Şöyle ki:

Hâin kelimesi hiyânet masdarmdan alınmadır, hıyanet eden de­mektir. Burada kasdedilen mânâ hakkında el-Mirkat’ta: Hiyânet şu­dur : Bir kimse emin ve güvenilir bilinerek kendisine bir mal emânet bırakılır veya geçici olarak yararlanıp geri verilmek üzere kendisi­ne bir mal teslim edilir. Malı teslim alan bu kimse bilâhare malı in-

kâr eder veya zayi olduğunu iddia eder veya malın kendisine âit olduğunu söyler. İşte güvenilip mal teslim edilen şahsın bu hare­ketine hiyânet denilir ve kendisine de Hâin denilir, diye bilgi veril­miştir.

Müntehib kelimesi de intihâb kökünden alınmadır, bir malı gabs-eden demektir. İntihâb ve Nehb masdarları, bir malı alenen ve zor­la almaktır. Gasbetmek ve yağmalamak suretiyle mal almaya İnti­hâb denilir,

Muhtelis kelimesi ihtilas masdarından alınmadır, bir malı el ça­bukluğu yapmak suretiyle ve his ettirmeden aşıran demektir.

Yukarda açıklanan bu suçlar hırsızlık suçundan hafif suçlar değildir. Ama bu bâbta rivayet edilen hadîsler, bu suçları işleyen suçluların ellerinin kestirilemiyeceğine delâlet eder.

Avnü’l-Mabûd yazarı ilk hadîsin açıklaması bölümünde şu bil­giyi verir:

“Bu hadîs bu suçları işleyenlerin ellerinin kestirilmeyeceğine de­lildir. Hanefî âlimlerden İbnü’l-Hümâm, el-Hidâye’-nin şerhinde: Bizim mezhebimize göre bu üç nevî suçluların elleri kestirilemez. Diğer üç mezheb imamlarının görüşleri de böyledir. Sa-hâbîlerden Ömer (Radıyallâhü anh), İbn-i Mes’üd (Ra­dıyallâhü anh) ve Âiş e (Radıyaliâhü anhâ) ‘nın mezhebi de böy­ledir. Bu hüküm üzerinde âlimlerin icmâ’ımn bulunduğunu nakleden ilim adamları da vardır. Lâkin âriye (yâni geçici olarak yararlanıp geri verilmek üzere verilen malı) inkâr eden hâin’in elinin kestiri-leceği yolunda Ahmed bin Hanbel’ den bir rivayet ve îshâk bin Râheveyh’ ten bir nakil vardır, der.

Nevfivi de: Kadı îyâz şöyle der: Allah Teâlâ hırsı­zın elini kesmeyi vacip kılmıştır ve el kesme cezasını başka suçlar için meşru kılmamıştır. Meselâ ihtilas, gasb ve intihâb suçları için el kesmeyi emretmemiştir. Bunun hikmeti şudur: Bu suçlar hırsız­lık suçuna nisbeten az işlenir. Bir de bu suçlar.suretiyle malı giden mağdur taraf yetkili makamlara baş vurmak ve bu suçları şâhidlerle ispatlamakla malının iadesini ve hakkının tahsilini talep edebilir. Fakat hırsızlık böyle değildir. Bu nedenle hırsızlık suçuna daha önem verilmemiş ve önlenmesi için ağır müeyyidelere bağlanmıştır, diye bilgi verir.

Bu konu hakkında da bu kadarhk bilgi ile yetinelim. Geniş bil­giyi fıkıhçılara bırakalım. [66]

27- Ağacı Üzerindeki Meyve Ve Hurma Göbeği (Nîn Çalınması Hâli)Nde Hırsızın Eli Kesilmez, Babı

2593) Râfİ bin Hadîc.(Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Ne ağacı üzerindeki^ meyveyi ne de keser (denilen hurma gö­beğini çalması hâlin) de hırsızın elini kesmek yoktur.»”

2594) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ne ağacı üzerindeki meyveyi ne de keser (denilen hurma gö­beğini çalması hâlin) de hırsızın elini kesmek yoktur.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Abdullah bin Said el-Makbürl zayıftır. [67]

İzahı

Râfi (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini dört sünen sahipleri, Ş â -fii, Ahmed, Hâkim, Beyhakî ve İbn-i H i b -b â n rivayet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’m hadîsi Zevâid türündendir. İki hadîs metni aynidir.

Hadîste geçen “Semer” kelimesini «ağacı üzerindeki meyve» di­ye terceme ettim. Âlimler bu kelimeyi ağacı üzerinde olup henüz ke­silip toplanmamış meyve olarak tarif etmişlerdir. H a t t â b î bu kelimenin açıklamasıyla ilgili olarak şu bilgiyi verir :

“Şafiî : Semer, ağacı üzerinde olup henüz kesilip toplan­mamış olan yaş hurmadır, demiştir. El-Kar i de : Semer, Arap dilinde ekseriyetle ağacı üzerindeki yaş hurma anlamında kullanı­lır. Bununla beraber bu kelime bütün meyveler için de kullanılır, de­miştir. En-Nihâye’de ise: Hurma henüz ağacından kesilmemiş iken ona semer denilir. Kesilince ona rutab denilir ve kurutulup kaldırı­lınca ona temr denilir, demiştir.

Semer kelimesinden maksad, ağacı üzerindeki meyve olmuş olur. Bir kavle göre bundan maksad çabuk bozulup çürümeye mahkûm olan meyvedir. İster ağacı üzerinde bulunsun ister kesilip harman­da veya başka yerde muhafaza edilmek üzere toplanmış olsun fark etmez.

“Keser” kelimesini hurma göbeği terceme ettim. Buna Şahmü’n-Nahl ve Cümmâr da denilir. Hurma ağacının başında çıkar sığır dili gibidir. Süt tadım verir ve lezzetlidir. Arablar bunu yerler. Keser bir kavle göre hurma koruğu ve hurma çiçeği anlamında kullanılır ve bu­rada bu mânâ kasdedilmiştir. Çünkü bu da yenilir.

Avnü’l-Mabûd yazan bu ilk hadîsin izahı bölümünde özetle şu bilgiyi verir:

“Şerhü’s-Sünne’de şöyle denilmiştir: Ebû Hanife bu hadisin zahiriyle amel ederek: Ağacı üzerinde olsun kesilip toplan­mış olsun yaş meyve hırsızlığından dolayı kimsenin eli kesilmez, de­miş ve etleri, sütleri ve meşrubatı da yaş meyvelere kıyaslamıştır. Fakat diğer âlimler bütün bu maddeler, muhafaza edilecekleri yer­lerde iken çahnırsa hırsızın elinin kesilmesinin vâcibliğine hükmet­mişlerdir. (Her malın muhafaza yerinden neyin kasdedildiği fıkıh kitablannda uzunca anlatılmıştır. Bu nokta için fıkıh kitabJarma baş vurmak gerekir.) Şafii ve M a 1 i k ‘ in kavli de böyle­dir. Şafii bu hadîsi ağaçlan üzerindeki ve muhafazalı olmayan meyveler hakkında yorumlamış ve: Medine-i Münevvere hurma bahçelerinin ekserisinin etrafında duvar yoktur, der. Bu ha­dîsin böyle yorumlanmasının delili ise A m r bin Şuayb’in (2596 nolu) hadîsidir. Bu hadîs, muhafaza altına alınan meyveleri çalmanın el kestirmeyi gerektirdiğine delâlet eder.” [68]

Ağacı Üzerinde İken Meyveyi Çalma Suçu El Kestirmeyi Gerektirebilir Mi?

Yukarda da sorunun cevap verilmiş olmakla beraber dört mez­hebin bu husustaki görüşlerini özlü olarak aktarayım:

  1. Hanefî ve Şafiî mezhebine göre ağacı üzerinde iken meyveleri, cümmar denilen hurma göbeğini ve biçilmemiş zi­râi mahsûlü sahibinin izni olmaksızın yemek, el kestirmeyi gerek­tirmez. Böyle bir hırsızlık eden kişi, yediği mikdarm değerini mal sahibine ödemekle mükelleftir. Şafii mezhebine göre şu da var- • dır: Meyveler ağaçlarından kesilip toplanmış ve harman yeri, depo, ev gibi bir yerde muhafaza altına alınmış ise bu haldeki hırsızlık el kestirmeyi gerektirir. Hanefî mezhebine göre ise yaş meyve­lerin muhafaza altına alınma veya alınmaması neticeyi değiştir­mez.
  2. H a n b e 1 î mezhebine göre ağacı üzerindeki meyveyi ça­lıp yiyen kimsenin eli kesilmez. Fakat yediği meyvenin bedelinin iki katını sahibine ödemek zorundadır.
  3. Mâliki mezhebine göre ağacı üzerindeki meyveler mu­hafaza altına alınmış ise bundan çalıp yiyen kimsenin eli kesilir ve yediği meyvenin bedelini mal sahibine öder.[69]

28- (Bir Malı) Muhafaza Edildiği Yerden Çalan Kimse (Nin Hükmünün Beyânı) Babı

Bu bâbtaki hadîslerin tercemesine geçmeden önce babın başlı­ğında bulunan “Hirz” kelimesini açıklayalım. Çünkü bir hırsızlığın el kestirmeyi gerektirip gerektirmemesi hususunda malın çalındığı yerin önemi büyüktür. Bir malı evin içinden çalmak ile sokaktan çalmak arasında her halde bir farklılık vardır. İşte bunun için “Hırz”ın ne demek olduğunu bilmekte yarar vardır. Babın başlığı­nın tercemesini verirken bu kelimenin karşılığı olarak «Malın mu­hafaza edildiği yer» ifâdesini kullandım.

Hirz: Bir malın emsalinin konulduğu, muhafaza edildiği ve örf, âdete göre bırakıldığı yer, diye tarif edebiliriz. Çünkü örf ve âdette her malın konulduğu bir yer vardır. İşte o yer o malın Hırz’idır. O mal yerden çalınırsa Hirz’ından çalınmış olur ve çalanın elinin ke­silmesi hükmü verilebilir. Meselâ evler, dükkânlar, ağıllar, trenler, otobüsler, vapurlar gibi yerler buralara konulan mallar için Hirz sa-

yılır. Çobanlar güttükleri hayvan sürüleri için bir Hirz sayılır. Bek­çisi veya sahibi bulunan meydandaki mallar için bekleyen mal sa­hibi veya bekçi bir Hirz sayılır. Akıllı, ergin bir kimse bir malı-Hırz’ından gizlice götürürse hırsızlık etmiş olur. O mal nisab ise yâni Hanefi mezhebine göre on dirhem gümüş veya bunun değerinde ise, diğer mezheblere göre altın bir dinarın dörtte biri veya üç dirhem gümüş veya bunların değerinde ise hırsızın eli ke­silir. Daha ayrıntılı bilgi için fıkıh kitablarına baş vurmak gerekir.

2595) Safvân (bin Ümeyye) (Radıyallâhü ö«A)’den rivayet edildiği­ne gnre bir kere :

Kendisi Mescid-i Nebevî’de ridâsım (abasını) başına yastık edip uyumuş ve ridâsı başının altından alınmış. Sonra Safvân hırsızını yakalayıp Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ’e götürmüş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellenı) de (suçu sübut bulan) hır­sızın elinin kesilmesini emretmiştir. Bunun üzerine Safvân:

Yâ Resülallah! Ben bunu (yâni elinin kesilmesini) istemedim. Ridâm ona sadaka olsun, deyince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safvân’a:

-Adamı bana getirmeden önce (bu işi) yapmalıydın» buyurdu (ve hırsızın elini kestirdi).”

2596) Amr bin Şuayb’ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As (Radı~ yallâhü atıhüm)’den rivayet edildiğine göre:

Müzeyne’den bir adam meyveler (i çalmanın) hükmünü Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(Ağacı üzerinde ve) kapçıkları içinde iken alınıp götürülen (çalınan) meyvelerin değeri ve bununla beraber bir katı (hırsıza ödettirilir.) Harmandan olan meyve kalkan bahâsına ulaşınca bu değerdeki meyveyi çalmak (olayın) da hırsızın elini kesmek (cezası) vardır. Kişi (fakir ve muhtaç olduğu halde) meyveden yiyer ve (bun­dan bir şey) alıp götürmezse ona bir şey lâzım gelmez.» buyurdu. Adam ı

Harise (yâni meradan çalman) koyun (hakkında ne buyurur­sun) Yâ Resûlallah? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Koyunun bahası, bununla beraber bahasının bir katı ve ceza (yâni tazir cezası) var. Ağılda olan (koyunu çalmak) ta da hırsızın aldığı koyunun değeri kalkanın bahası kadar olunca el kesme ceza­sı vardır.» buyurdu.” [70]

İzahı

S a f v a n (Radiyallâhü anh)’ın hadîsini Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste geçen “Ridâ” bel­den yukarı giyilen elbise manasınadır. N e s â i’ nin bâzı rivayet­lerinde bu kelime yerine «Bürd = Aba» kelimesi geçtiği için terce-mede Ridâ kelimesini aba mânâsına terceme ettim. Uyurken kişinin başının altına koyduğu eşya buradan çalındığı takdirde Hırz’mdan, yâni eşyanın muhafaza edildiği yerden çalma hükmü uygulanır. Şu halde böyle bir hırsızlık edenin eli kesilir. Hadîs buna delâlet eder. Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm ise: Hırsızlık olayı devlet yet­kilisine intikal ettirildikten sonra mal sahibinin dâvadan vaz geç­mesi veya malını hırsıza bağışlaması bir değer taşımaz. El kesme cezasını durdurmaz. Burdaki rivayette hırsızın elinin kestirildiği ifâ­de edilmiyor ise de N e s â i’ nin rivayetinde bu ziyâde bulundu­ğu için buraya ilâve ettim. Ama mal sahibi devlet yetkilisine olayı intikal ettirmeden hırsızı bağışlar ve malım kendisine helâl ederse, bu caizdir.

Amr bin Şuayb (Radıyallâhü anh) ‘m hadîsini Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Me­radan çalman koyunla ilgili soru ve cevap kısmı N e s â i tarafın­dan rivayet edilmiştir. Fakat Ebû Dâvûd ile Tirmizi’-nin rivayetlerinde bu fıkra yoktur.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklıyalım: Simâr: Semere’nin çoğuludur, meyveler manasınadır, Ekmâm: Kemm’in çoğuludur, tomurcuklar ve ağaç çiçekleri ile meyvelerin kapçıklarıdır.

Çerin: Hurma harmanıdır. Hurmalar burada kurutulur.

Micenn: Kalkan demektir. Hırsızın elinin kesilmesi için çalınan malın değerinin tesbiti bakımından kabul edilen bir değer ölçüsü­dür ki, buna Nisâb denilir. Hanefi âlimler 10 dirhem gümüş değerindeki kalkanı Nisâb kabul etmişlerdir. Şafiî ve diğer âlimler ise bir altın dinarın dörtte bir değerindeki kalkanı Nisâb kabul etmişlerdir. Bâzıları 3 dirhem, diğer bir kısım âlimler 5 dir­hem değerindeki kalkanı Nisâb saymışlardır. Bu konuda geniş bil­gi bu kitabın 22. babında geçti. 2583 – 2586 noiu hadisler bölümüne bakılabilir.

Harise: Merada çalınan koyun anlamına gelir. En-Nihâye’de bu kelime böyle açıklandıktan sonra İhtiras da bir şeyi meradan almak­tır, denilir. Sindi ise Harise: Ağılma varmadan önce geceleyen koyundur, der.

Nekâi: İbret verici ceza anlamınadır. Burada tazîr cezası mâ­nâsı kasdedilmiştir. Tazîr hakkında gerekli bilgi bu kitabın 32. ba­bında gelen 2601, 2602 nolu hadisler bölümünde verilecektir.

Mürâh: Koyun sürüsünün geceledikleri yerdir ki buna ağıl de­nilir. [71]

Bu Hadîsten Çıkarılan Hükümler

  1. Ağaçları üzerindeki meyveleri, sahibinin izni olmaksızın gö­türen bir kimse, götürdüğü meyvenin bedelini meyve sahibine ödeyeceği gibi bu bedelin bir katım da ceza olarak ona ödeyecektir. Fa­kat Ebû Dâvûd’ un bir rivayetinde meyvenin bedeli öde­nir, denilir. «Bedelden ayrı olarak bir katı da ödenir» hükmü ile il­gili olarak Sindi: Bir kavle göre bu, malî bir ceza mahiyetin­dedir. Fakat âlimlerin çoğuna göre mâlî ceza şeklindeki tazîr hük­mü nesholunmuştur, der. Bâzı rivayetlerde ağacı üzerindeki mey­veyi alıp götüren suçlunun tazîr olarak dövüleceği de hükme bağ­lanıyor.
  2. Harman yerinden çalman hurma kalkan bahası kadar ve­ya daha fazla ise hırsızın eli kesilir.
  3. Ağacı üzerindeki meyveleri yiyen, fakat bundan hiç bir şey alıp beraberinde götürmeyen kimseye bir vebal yoktur. Tirmi-z î’ nin rivayetinde bu fıkrada «ihtiyacı olan» kaydı mevcuttur. Yâ­ni sözü edilen meyveyi yiyen kimse fakir ve buna şiddetli ihtiyaç duyarsa bu işi yaptığından dolayı vebal altına girmez. Cumhura göre böyle fakir bir kimse başkasının bahçesine girip ağaçlardaki meyvelerden yiyerse, yediği meyvenin bahasını mal sahibine öde­mekle mükelleftir. Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şafii’-nin görüşü de böyledir. Bâzı selef âlimlerine göre fakru zaruretin­den dolayı bunu yapan kimse yediği meyvenin bahasını mal sahi­bine ödemekle mükellef değildir. Ahmed bin Hanbel’e göre etrafı duvarla çevrili olmayan bahçenin ağaçları üzerindeki meyveden yiyen kimse fakir ve mecbur olsun veya olmasın yediği meyvenin bahasını ödemekle mükellef değildir. Bu hususta daha geniş bilgi için 2298 – 2303 nolu hadîslerin izahı bölümüne müracaat edilmelidir.
  4. Sürüden geri kalıp merada bulunan bir koyunu alıp götüren hırsız bunun bedelini ve ceza olarak ikinci bir bedelini koyun sahi­bine ödemekle mükelleftir. Ayrıca bu suçu işlediği için tazîr cezası olarak dövülür. Ancak mâlî ceza olarak koyunun bahasının ikinci katını ödemesi hükmü âlimlerin ekserisince mensuhtur. Yukarda bunun bir benzeri geçti.
  5. Ağıl gibi koyunların geceledikleri yerden bir koyun çalan kimsenin çaldığı hayvanın değeri bir kalkan bahası kadar veya da­ha fazla ise hırsızın eli kesilir.

İlk hadis râvîsi Safvân bin Ümeyye bin Halef (Radıyallâhü anhüm) Mekke fethi esnasında müslüman olan­lardandır. Müellefe-i Kulûb, yâni müslümanlığa gön­lü henüz iyice yatışmamış olanlardandı. Müslim onun bir

hadîsini rivayet etmiştir. Sünen sahipleri de onun hadîslerini riva­yet etmişlerdir. Râvîleri oğlu Ümeyye, Tâvüs ve Atâ’-dır. H u n e y n savaşı için Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’e çok sayıda silâh emaneten vermiştir. Hicretin 41. yılı vefat etmiştir.[72]

Meradan çalman koyun ile merada, dağda rastlanan ve sahibi bilinmeyen, kurt’a yem olması beklenen koyun arasında şer’î hüküm bakımından farklılık vardır. Çünkü lukâta durumundaki koyunu iyi niyetle, yâni sahibini buldurmaya çalışmak, durumu ilân etmek ve sahibi bulunduğu takdirde koyunu ona teslim etmek, bulunmadığı takdirde değerini takdir edip sonra koyunu yemek üzere alıp gö­türmek caizdir. Bu hususta gerekli bilgi 2503 – 2504 nolu hadisler bölümünde verilmiştir. Oraya müracaat edilebilir. [73]

29- Hırsıza Telkinde Bulunmak Babı

2397) Sbft Üraeyye [74] (Radıyallâhü anh)yden rivayet edildiğine

hırsız Resttlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)’in huzuruna getirildi. Hırsız suçunu sıhhatli bir şekilde itiraf etti. Fakat çalman eşya onun beraberinde, yanında bulunmamıştı. Bunun üzerine Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kendisine hitaben) :

«Senin çaldığını zannetmiyorum», buyurdu. Hırsız t

— Bilâkis (ben çaldım), dedi. Sonra ResûH Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar) :

«Senin çaldığını sanmıyorum.» buyurdu. Hırsız.-

— Bilâkis (ben çaldım), dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in emriyle onun eli kesildi. Sonra Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) (hırsıza) :

De ki; «Ben Allah’tan mağiret dilerim ve Ona dönüş yaparım» buyurdu. Hırsız: dedi.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de iki kez: «Allahım onun tevbesini kabul eyle» diye duâ etti.” [75]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in hırsıza hitaben: «Se­nin çaldığım sanmıyorum» buyruğuyla hırsızın suçunu itiraftan dö­nüş yapması için telkinde bulunmayı kasdettiği, Fethü’I-Vedûd’da nakledilmiştir.

Şevkânî de: Bu hadîs, had cezasını defedici ifâdeler için telkinde bulunmanın müstehablığına, had cezasına çarptırılan suç­luya Allah’tan mağfiret dilemesi için emir ve tavsiyede bulunmanın meşruluğuna ve suçlu istiğfarda bulunduktan sonra tevbesinin ka­bul olunması için kendisine duâ etmenin müstehablığına delâlet eder, demiştir.

Had cezalarının işlenen suça kefaret olup o günahın bağışlan­mış olduğuna dâir sahih hadîsler mevcuttur. Hırsızın eli kesildik­ten sonra hırsızlık günahı bağışlanmış olur. Durum böyle iken Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Tin hırsıza «Allah’tan mağ^ firet dile ve tevbe et» mealindeki emrin hikmeti nedir, diye hatıra bir soru gelebilir. Sindi bu husus için şöyle der:

Emredilen istiğfar ve tevbe hırsızın diğer günahları içindir. Bir daha böyle bir suç işlememesi için tevbe etmesi emredilmiş ola­bilir. [76]

30- (Suç İşlemeye) Zorlanan (Kimse Hakkında Gelen Hadîs) Babı

2598) Vâiİ (bin Hucr el-Hadramî) (Radıyallâhü ank)’den; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir ka­dın (zinaya) zorlandı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî had cezasını kadından defetti ve kadında zina eden adama had (rec-metme) cezasını verdi. Râvî, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) ‘in kadına bir mehir (hakkını) kıldığını anlatmadı.” [77]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. T i r m i z î bu hadîsi iki senedle rivayet et­miştir. Bunlardan birisinde, burada olduğu gibi V â i 1 (Radıyal­lâhü anh)’m râvîsi, oğlu Abdülcebbâr’dır, Diğerinde ise V â i T in râvîsi diğer oğlu Alkarna’ dır. Tirmizi, Al­karna’ nın yaşça Abdülcebbâr’ dan büyük olduğunu, babasından hadîs işittiğini, fakat Abdülcebbâr’m, baba­sından hadîs işitmediğini, bu itibarla ilk senedin muttasıl olmadığı­nı ve Alkarna’ nın hadîsinin hasen – garîb – sahîh olduğunu be­yân etmiştir. [78]

Hadîsin Fıkıh Yönü

  1. Bir erkek zorla bir kadının ırzına geçerse kadına had ceza­sı gerekmez. Çünkü irâdesi dışında olmuştur. Bu hükümde icmâ vardır.
  2. Bir kadının ırzına geçen zâni had edilir. Bu hadiste sözü edi­len erkek muhsan olduğu, yâni bekâr olmadığı için recmedilmek su­retiyle öldürülmüştür. Bu durum burdaki rivayette belirtilmemiş ise de Ebû Dâvûd ve Tirmizî’ nin rivayetlerinde açık­lanmıştır. Zânî bekâr ise yüz değnek dövülür ve bâzı âlimlere gö­re bir yıl süreyle başka memlekette ikâmete mecbur edilir. Ba hu­susta ayrıntılı bilgi zina bahsinde geçti.
  3. Zorla kendisiyle zina edilen kadın için zâai adamdan ffie-hir ismi verilen bir meblâğ malın tahsil edilip edilmeyeceği mese­lesine gelince, râvî Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selânı)’ia katU-dına mehir verilmesine hükmettiğini anlatmamıştır. Yâni râvî bu hususta bir şey nakletmemiştir.

Tuhfe yazarı bu fıkrayla ilgili olarak şöyle der: El-Mazhar ve İbnü’l-Melik: Râvînin bunu an­latmaması, kadın için mehir verilmesinin vacip olmadığına delâlet etmez. Çünkü, kadına mehir verilmesinin vâcipliğine Peygamber (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in hükmettiği başka hadîslerle sabittir, demişlerdir.

Hanefi âlimlere göre had cezası ile mehir ödeme işi bir­leşmez. Yâni had cezası verilen meselelerde mehir ödenmez. Mefeir ödenen yerde had cezası verilmez. İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr şerhinde böyle der. Şu halde hadîste anlatılan olayda müteca­vize had cezası verildiği, için ayrıca kadına mehir ödemesi hükmü verilmez.

Şafiî âlimlere göre ise zâni adam, ırzma geçtiği kadına mehr-i misli ödemekle de mükelleftir. Hem bu meblâğı kadıaa öde­yecek hem de had cezasını çekecektir.

Vâil bin Hucr (Radıyallâhü anh) ‘in hâl tercemesi 659 nolu hadîs bölümünde geçti. [79]

31- Had Cezaları Mescidlerde İnfaz Etmenin Yasaklığı Babı

2599) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyollâhü anhümâ)’dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurmuştur:

«Had cezaları mescidlerde infaz edilmez.»”

2600) Amr bin Şuayb’m dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra~ dtyallâhü anhüm)’âen rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) had cezasını mescid­lerde infaz etmeyi yasaklamıştır.”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan tbn-i Lehîa zayıf ve tedlisçidir. Muhammed bin Aclân da tedlisçidir. [80]

İzahı

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Tirmizî, Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Amr (Radı­yallâhü anh)’m hadisi ise Zevâid türündendir.

Had cezalarının mescidlerde infaz edilmesinin yasaklanması mescidlerin kanlarla kirletilmemesi ve mescidlerde gürültülere mey­dan verilmem esidir. Mescidler ibâdet içindir. Bu nedenledir ki, mes­cidlerde alış veriş etmek, kayıp ilânım yapmak gibi şeyler de ya­saktır. [81]

32- Tazîr (Tedîb) Babı

Bu bâbtaki hadîslerin terceme ve izahına geçmeden önce Tazlr kelimesinin kavramı üzerinde biraz duralım:

Tazâr: Arap dilinde reddetmek, engellemek, mâni olmak mânâ­sına gelir. Şer-i Şerifte ise had veya kefaret cezasını gerektirmeyen bir günah işleyeni tedîb etmek anlamına gelir. Tazir cezası, kı­nama, teşhir, dövme ve hapsetme gibi yollarla gerçekleşir. Tazir cezası had cezasından farklıdır. Söyle ki, had cezası herkes hakkın­da aynen uygulanır. Tazîr cezası ise suçlunun sosyal ve özel duru­mu dikkate alınarak takdir ve tâyin edilir. Çünkü bu cezadan amaç, suçlunun tekrar o suçu işlememesini sağlamaktır, ibret verici ders vermektir. Öyle adam var ki, işlediği bir suçtan ve günahtan do­layı sadece kınanması veya teşhir edilmesi onun için yeterli bir ders ^olur. Buna karşın öyle adam varki değil teşhir edilmesi, yüzüne kö-tnür sürülüp, merkebe ters bindirilerek çarşı ve pazarda dolaştırıl­ması bile ibret dersi alması açısından yeterli olmaz. Tazîri, had ce­zasından ayırd eden diğer bir özellik de tazîr meselesinde suçluyu bağışlamak. Yâni dâva hâkim’e intikal ettikten sonra suçlunun ba­ğışlanması mümkündür. Fakat bilindiği gibi had cezasının kaldırıl­ması için aracı olmak veya suçluyu bağışlamak mümkün değildir. Hâkim, kendisine intikal eden had dâvasında cezayı aynen uygu­lamak zorundadır. Tazir cezası dayak atma yoluyla yapılırsa en çok kaç dayak atılabileceği hususunda ihtilâf vardır. Âlimlerin bu hu­sustaki görüşleri bu bâbtaki hadîslerin izahı bölümünde verilecek­tir.

2601) Ebû Bürde bin Nîyâr (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyururdu:

-Allah’ın (koyduğu) had cezalarından başka hiç bir cezada, kim­seye on değnekten fazla vurulamaz.»”

2602) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«On kamçıdan fazla tezîr cezası vermeyiniz.»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Abbâd bin Kesir bu­lunur. Ahmed bin Hanbel: Bu râvi, işitmediği yalan hadisler rivayet etmiştir, der, Buhârî de : Âlimler bu râvîyi terketmişler, demiştir. Bunlardan başka zâtlar da bu râvi hakkında böyle konuşmuşlardır. [82]

İzahı

Ebû Bürde (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini B u h â r i, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivayet et­mişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ‘in hadisi ise Ze-vâid türündendir.

Ebû Bürde’ nin hadîsinde geçen «Allah’ın (koyduğu) had cezaları» ifâdesinden maksad Şâri-i Hakîm’in koymuş olduğu belir­li cezalardır. Bu cezalar zina, hırsızlık, içki içme’k, müslümanlar-la savaşmak, iffetli bir müslümanı zina ile itham etmek, adam öl­dürmek veya bir uzvunu kesmek ve mürted olmak suçlarıdır. Bu saydığım suçlardan son ikisine verilen cezaya had isminin verilip verilemeyeceği hususunda ihtilâf vardır. Yukarda saydığım, suçla­ra verilecek cezalar tâyin ve tesbit edilmiştir. Bu suçların dışında kalan suçlara verilen cezaya Tazîr ismi verilir. Bu hadîsin zahirine göre yukarda sayılanların dışında kalan suçlara dövme cezası ve­rilirken ancak on değnek vurulabilir. Bundan fazla vurulamaz. Bu hadîsin delâlet ettiği anlam hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Avnül-Mabûd yazarının el-Fetih’ten naklen verdiği bilgiye göre söz konusu ihtilâf şöyledir:

  1. Ahmed bin Hanbel meşhur kavlinde ve Şafiî-1 e r’ in bâzısı bu hadîsin zahiri ile amel ederek: Tazîr cezası 10 değneği geçemez, demişlerdir.
  2. Şafii, Mâlik ve EbûHanife’ nin iki arka­daşı : Tazîr cezası 10 değneği geçebilir, demişlerdir. Bunlar da muhtelif ve farklı görüşler beyân etmişlerdir. Ş â f i î’ye göre tazîr dayağı, had için tâyin ve tesbit edilmiş sayıya ulaşamaz. Bilindiği gibi hür kimsenin asgarî haddi içki için,atılan kırk dayak ve kö­leye atılan yirmi dayaktır. Diğerlerine göre, tazîr için atılacak da­yak sayısının tesbit ve tâyini devlet yetkilisinin takdirine bağlıdır.

Bu grubun yukardaki hadîse karşı verdikleri cevap ise şöyledir: Sahâbilerin tazîr cezasını uygularken bu hadîsin hükmüne bağ­lı kalmamaları, yâni 10 sopadan fazla dayak atmaları bu hadîsin niensuhluğu için bir delildir. Nitekim Osman bin Afvân (Radıyallâhü anh) ‘in 30 dayak ve Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)’m had sayısından veya yüzden fazla dayak at­maları ve diğer sahâbilerin bu uygulamaya karşı çıkmamaları riva­yet olunmuştur. Bu grubun başka cevaplan da vardır.

En-Neyl’de beyân edildiğine göre Bey haki; Tazîr daya­ğı sayısı hakkında sahâbîlerden muhtelif eserler rivayet olunmuş­tur. Bu hususta en iyi şey, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’-den rivayet edildiği sabit olan hadîs, yâni Ebû Bürde (Radıyallâhü anh)’m yukardaki hadisi ile amel etmektir, demiştir.

E 1 – H â f ı z daha sonra: B e y h a k î’ nin sahâbîlerden paklettiği bilgiden anlaşılıyor ki tazîr dayağı sayısı hususunda sa-hâbîler belirli bir şey üzerinde ittifak etmemişlerdir. Durum bu olun­ca sabit hadîsin niensuhluğu nasıl iddia edilir ve mesnedsiz olarak başka görüşlere nasıl gidilir, demiştir. (Avnü’I-Mabûd’dan yapılan nakil bitti.)

N e v e v î de yukardaki iki görüşü beyân ederken başka gö­rüşleri de nakletmektedir. N e v e v î’ nin beyânına göre Ebû H a n î f e : Tazîr dayağı kırka ulaştırılamaz, demiştir. Daha geniş bilgi için hadîs şerhlerine veya fıkıh kitablanna müracaat edilme­lidir.

Ebû Bürde (R.A.)’ın Hâl Tereemesi

Ebû Bürde el-Belevî Hâni bin Niyâr bin Amr bin Ubeyd, Bedir ve diğer s&-vaşlara katılmış şarabîlerdendir. 20 adet hadisi vardır. Buhârî ve Müslim onun bir hadîsini —bu hadisini— müttefikan rivayet etmişlerdir. Ravîleri kız karde­şinin oğlu Berâ ve Câbir bin Abdillah’tir. Hicretin 41. yılı vefat ettiği rivayet olun­muştur. Kütüb-i Sitte’nin hepsinde onun hadîsleri bulunur.

33- Had (Cezası İşlenen Suça )Kefarettir,Babı

2603) Ubâde bin Sâmıt (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine gö­re; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sîzden herhangi birisinin (işlediği suçtan dolayı) basma had gelmekle cezasını dünyada çekerse o ceza onun (günahının) kefa­retidir. Şayet (işlediği suçun) cezâsmı dünyada çekmezse artık (âhi-rette) onun işi Allah’a kalır.»”

2604) Ali (bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim dünyada (küfürden başka) bir günah işler de (had veya tazîr) cezası infaz edilirse Allah, kuluna azabını çiftleştirmekten çok daha âdildir. (Yâni âhirette ikinci kez tazib etmez.) Ve kim dün­yada bir günah işler de Allah onun o günahını (insanların gözlerin­den) örterse Allah bağışladığı bir şey (den dolayı cezalandırmayla dönüş yapmaktan pak, çok kerem ve afıv sahibidir.»” [83]

İzahı

Ubâde (Radıyaîlâhü anh) ‘m hadîsini Buhârî, Müs­lim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Buhârî ve

Müslim’ deki hadis metni uzundur. Müellifimiz bunun son kıs­mını rivayet etmiştir. Metnin tamamının meali şöyledir :

«(Ey sahâbilerim) Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsız­lık etmemek, zina etmemek, evlâdınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiç bir yalanla (kimseye) iftira etmemek ve mâruf (dinî emirle isyan etmemek için bana âhidde bulununuz. Sizden ahdine vefa (ve sadâkat) gösterenin mükâfatı Allah’a aittir. Bu de­diğim günahlardan (küfrün dışında kalan) bir günah işleyip de dün­yada (had veya tazîr) cezasına çarptırıhrsa bu ceza ona kefarettir. Bunlardan birini yapıp da işlediği fiili Allah (insanlardan) örterse işi Allah’a kalır: Allah dilerse onu bağışlar, dilerse tâzib eder.»

Bu hadîste geçen «Had» kelimesi dünyaca verilen ceza mânâsı­na kullanılmış olabilir. Bu kelimenin had cezasını gerektiren suç mânâsına yorumlanması da mümkündür. Ehlinin malumu olduğu üzere bu takdirde had kelimesi, mecazen sebebi anlamında kullanıl­mış olur. Buna göre hadîsin baş kısmının tercemesi şöyle olur: «Kim (had cezasını gerektiren) bîr günah işler de bunun cezası dünyada verilirse…» [84]

Hadîsten Çıkarılan Hüküm Şudur:

Had cezaları, bu cezaya sebep olan günahın bağışlanmasına ve­sile olup buna kefarettir. Yâni müslüman kimse o suçtan dolayı âhirette ayrıca azab görmez. Mürted olan kimseye verilen ölüm ce­zasına had ismi verilmez, diyen âlimlere göre mürtedlik günahım işleyen kimse bu hükmün şümulüne girmez. Fakat mürted kişiye verilen ölüm cezasına da had denilir, diyenlere göre mürted de za­hiren bu hükme girer. Halbuki mürted kâfir olarak öldüğü için ken­disine verilen ölüm cezası onun mürtedlik günahına kefaret olmaz ve o ebedî olarak cehennemliktir. Bu itibarla mürted bu hükümden müstesnadır, denilir. Bu hükmün hususîleştirilmesinin delili ise;

«Şüphesiz Allah kendisine ortak koşul­ma günahım bağışlamaz…» âyetidir.

N e v e v i’ nin beyânına göre Kadı Iyâz: Âlimlerin ek­serisi bu hadîsi delil göstererek hadlann günahlara kefaret olduğu­nu söylemişler, der.

El-Fetih yazarı da bu hadîsin şerhinde uzun izahlar ve geniş bilgiler verdikten sonra bu hadîsteki bağışlamanın Allah hakkıyla ilgili olması ve kul hakkının suçlunun boynunda kalması yolunda

yorum yapmaya taraftar çıkmaktadır. Buna misal olarak da şöyle der : Hırsızın eli kesilince Allah hakkı bağışlanmış olur. Ama malı çalman tarafın hakkı kalır. Eğer hırsız bu ceza ile beraber çaldığı malı da sahibine verirse o zaman kul hakkı da ödenmiş olur.

Hadisten çıkarılan diğer bir hüküm ise haddi gerektiren bir suç işleyip had cezası verilmeyen müslümanın işinin Allah’a kalması­dır. Yâni Allah’a ortak koşmaktan başka bir günah işleyip had ve­ya tazîr cezası çekmeden ölen bir müslüman Allah’ın dilemesine gö­re muamele görecektir. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse onu ta-zib eder. Ehl-i Sünnet mezhebi de böyledir. Hârici mezhebine göre mü’min kimse şirkten başka günahla da kâfir olur. Mutezile mezhebine göre bu kişi kâfir olmaz. Ama ebedi ola­rak cehennemde kalır.

A 1 î (Radıyallâhü anh)’ın hadisini T i r m i z î ve H â-k i m de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de had cezasının günaha kefaret olduğuna delâlet eder. Had cezasını çekmeden ölen kimse­ye gelince, Allah Teâlâ dünyada onun günahını halkın gözlerinden saklamış, suçu gizli kaldığı ve kendisi de itiraf etmediği için had ce­zasına çarptırılmamış olduğu gibi âhirette de Allah’ın onun günahı­nı bağışlaması umulur. Yâni dünyada günahının gizli kalması, âhi­rette bağışlanmasının bir alâmetidir.

Abdurrahman el-Cezerî de el-Fıkıh Ala’l-Mezâhib el-Erbaa adlı kitabının Hudûd bölümünde beyân ettiğine göre had cezaları hem suçlular için günahlara kefaret olur, hem de toplumu bozgunculuktan ve kötülüklerden temizletir, korur. Selef âlimleri­nin cumhuru ve dört mezheb imamlarının görüşü budur. [85]

34- Adam Karısının Yanında (Yabancı) Bir Erkek Bulur, Babı

2605) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)’âen rivayet edildiğine göre; Sa’d bin Ubâde (bin Deylem) el-Ensârî (Radıyallâhü anh) [86] :

Yâ Resûlallah! Adam karısının yanında (yabancı) bir erkek bu­lur, onu öldürebilir mi? diye sordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hayır» (öldüremez),» buyurdu. Sa’d:

Sana Hak dini ikram eden Allah’a and olsun ki (adam kıskanç­lığı dolayısıyla) bilâkis öldürür, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Saîlallahü Aleyhive Sellem) (orada bulunanlara hitaben) :

«Büyüğünüz (olan Sa’d) in söylediği sözü işitiniz,» buyurdu.” [87]

İzahı

Bu hadisi Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet et­mişlerdir. Müslim’in bir rivayetinde Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in şu buyruğu da vardır:

«Sa’d gerçekten kıskançtır.

Ben ondan daha kıskancım. Allah da benden fazla kıskançtır (Yâ­ni kullarını hayâsızlıktan ve kötülükden menedicidir).»

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-saîâtü ve’s-selâm) «Adam, karısının ya­nında bulduğu yabancı erkeği öldüremez», buyurunca Sa’d (Ra­dıyallâhü anh) : «Bilâkis öldürür» derken bu sözle Resûi-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in beyân buyurduğu hükme karşı çık­mağı kasdetmemiştir. S a’d’m maksadı, karısının yanında ya­bancı bir erkeği bulan kimsenin hâlini arz etmek ve bu va­ziyetle karşılaşan kimsenin Kendine hâkim olamayıp derhal o erkeği öldüreceğini bildirmektedir.

Sa’d böyle deyince Resı”ü-i Ekrem f Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) arada bulunanların dikkatini S a’d’m kıskançlığına çekmek üze­re : «Büyüğünüzün söylediği sözü işitiniz» buyurmuştur. Müs­lim’ deki bir rivayete göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) daha sonra: «Sa’d gerçekten kıskançtır. Ben ondan fazla kıskancım. Allah da benden ziyâde kıskançtır,» buyurmuştur. El-Ka-, rî’ nin dediği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in bu buyruğu S a’d’m kıskançlık nedeniyle bu sözü söylemekte mazur sayıldığını ifâde eder.

N e v e v î : Bir erkeği öldürüp de karısıyla zina hâlinde yaka­ladığı için öldürdüğünü iddia eden adamın hükmü hakkında âlim­ler ihtilâf etmişlerdir: Cumhura göre adamın iddiası kabul olunmaz. Adam bu iddiasını şâhidlerle veya maktulun ‘mirasçılarının itirafla­rıyla isbatlamazsa kısas olarak öldürülmesi gereklidir. Şâhidlerin fâsık olmayan dört erkek olması ve zina fiilini bizzat gördüklerini usûlü dâiresinde beyân etmeleri gereklidir. Öldürülen erkeğin de be­kâr olmaması şarttır.

Katilin Allah katındaki durumuna gelince, eğer iddiasında doğ­ru ise bir mes’uliyeti yoktur. Bâzı arkadaşlarımıza göre devlet yet­kilisinin emri olmadıkça muhsan iken zina eden kişiyi öldüren ka­tilin kısas olarak öldürülmesi gereklidir. Fakat doğru olan görüş bi­rincisidir. Üçüncü bir görüş olarak bâzı selef âlimleri şöyle demiş­lerdir : Karısıyla zina ettiği için öldürdüğünü iddia eden katilin id­diası kabul olunur, diye bilgi vermiştir.

Cumhurun görüşüne mesned olan bu ve benzeri hadîslerdeki hükmün ihtiva ettiği hikmet hakkında gerekli bilgi bundan sonra gelen hadîsin izahı bölümünde verilecektir.

2606) Seleme bin el-Muhabbık [88](Radtyallâhü anh)’âen; Şöyle de­miştir :

Had cezalan âyeti inince kıskanç bir adam olan Ebû Sabit Sa’d bin Ubâde’ye:

Söyle bakalım, sen karının beraberinde (yabancı) bir erkek bul­muş olursan ne yapmış olursun? diye soruldu. Sa’d

Ben karımı ve erkeği kılıçla vurup tepelemiş olurum. Ben gidip dört erkek şahidi getirinceye kadar bekler (miy)im? O zamana ka­dar adam işini bitirip gider. Veya: Ben (karım ile falan erkeği zina hâlinde) şöyle böyle gördüm, diyeceğim. Siz de kazif cezası olarak beni (seksen değnek) döveceksiniz ve ebedî olarak hiç bir şâhidli-ğimi kabul etmiyeceksiniz. (Yâni bunu yapmam, ikisini de derhal öldürürüm.) diye cevap verdi.

Râvî demiştir ki: Bu konuşma, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selienı)’e anlatıldı. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şâhid olarak kılıç kâfidir» buyurdu. Daha sonra: «Hayır. Sarhoşun ve kıskancın bu işte biribirini takip etmelerin­den korkarım.» buyurdu.

Ebû Abdillah, yâni İbn-i Mâcete dedi ki: Ben Ebû Zur’a’yi şöyle söylerken işittim: Bu, Ali bin Muhammed et-Tanâfisî’nin hadîsidir. Ben bu hadîsi kendisinden dinlemeyi kaçırdım.”

Not: Zevâİd’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Kabîsa bin Hureys bin Kabisa bulunur. Buhâri : Bu râvînin hadîsi üzerinde düşünmek gerekir, demiştir. İbn-i Hibbân ise onu sikalar arasında anmıştır. Senedin kalan râvileri sıka zâk lardir. [89]

İzahı

Bu hadis Zevâid türündendir. Hadiste sözü edilen âyet N û r sûresinin dördüncü âyetidir. Bu âyet-i kerîme hür kadınlara zina isnad edenler hakkındadır ve meâlen şöyledir:

«Hür kadınlara zina isnad edip de sonra dört şâhid getireme­yenlere seksen değnek vurun ve ebediyyen onların şâhidliğini kabul etmeyin. İşte onlar fâsıklarm ta kendileridir.»

Hür ve iffetli kadınlara zina isnad edenler bu isnadlarmı dört erkek ve âdil şâhidle ispatlamak zorundadır. Şâhidler zina ile itham edilen kadın ile zâni erkeği uygunsuz vaziyette, zina fiilini işlerken usûlü dâiresinde ifâde vermezlerse ve sanıklar bu suçu itiraf et­mezlerse bunlara zina isnad eden kişiye Kazif cezası olarak seksen değnek vurulur ve şâhidliği de kabul edilmez. Bu konu ile ilgili ay­rıntılı bilgi bu kitabın 15. babında geçen 2567 – 2568 nolu hadislerin izahı bölümünde verildi. Oraya müracaat edilebilir. Bir erkek karı­sını zina ile itham edip de sahicilerle ispat edemezse ya seksen değ­nekle had edilir. Ya da Liân yemininde bulunur. Liân yeminin usû­lü ve bununla ilgili bilgi de Talâk kitabının 27. bâbmda geçen 2066 -2071 nolu hadisler bölümünde geçti.

Sa’d bin Ubâde (Radıyallâhü anh) zina hâlindeki ka­dın ile erkeğin durumunu tesbit etmek için dört erkek şahidi geti­rip bulundurmanın zorluğunu ve şâhidleri gösteremediği takdirde Kazif cezasına çarptırılmanın kaçınılmazlığını ifâde etmek istemiş ve bu durumda karı ile zâni erkeği öldürme yoluna gideceğini söy­lemiştir. Onun bu sözleri Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-se-lâm)’e arz edilince Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) : «Şâ­hid olarak kılıç kâfidir» buyurmuştur. Yâni kadm ile yabancı erke­ğin beraber iken birlikte kılıçla öldürülmeleri ve bu vaziyette tepe­lenmiş olmaları onların bu şeni fiili işlediklerinin belirtisidir. Son­ra bu hükmün kötüye kullanılabileceği endişesini beyân buyurarak kıskancı da sarhoşu da katil olayını peşpeşe işliye çeklerinden korkul­duğunu bildirmiştir. Hülâsa kötüye kullanılacağı endişesiyle bu hük­mü kabul buyurmamış ve kişilere bu yetkiyi vermemiştir. Yâni er­keğin bu vaziyette gördüğü karısını ve yanında bulunan erkeği öldür-, mesi uygun değildir.

Konu hakkındaki cumhurun görüşünü bundan önceki hadîsin izahı bölümünde beyân etmiştim. Abdurrahman el-Ceze-r i de Fıkıh kitabında özetle şöyle der:

“Karısının yanında yabancı bir erkek görüp zina ettiklerine ina­narak o erkeği öldüren adamm kısas yoluyla öldürülüp öldürülme­yeceği hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir:

Cumhura göre zina isnadı yapılan erkek bu fiili işlediğini itiraf eder veya karının kocası zina suçunu dört şâhidle ispat ederse ve zi­na eden adam muhsan, yâni şer’i bir nikâh ile bir kadınla bir defa olsun cinsel ilişkide bulunmuş bir kimse ise onu öldürdüğünden do­layı kadının kocası kısas olarak öldürülmez. Aksi takdirde öldürü­lür. Yâni kadının kocası zina olayını dört şâhidle ispat edemezse ve zâni şahıs da bu suçu itiraf etmemiş ise veya zina suçu sabit ol­makla beraber zâni adam bekâr ise kadının kocası onu öldüremez. Öldürürse kendisi de öldürülür. Şâri-i Hakim’in bu hük­mü koymasının sebebi şudur: Adamın öldürmek istediği kişiyi bir iş bahanesiyle evine alması ve sonra karısıyla zina ettiği iddiasıy­la onu evinde öldürmesi mümkündür. Keza karısını öldürmek iste­yen bir kimse onu Öldürüp, sonra bir adamla zina hâlinde gördüğü için öldürdüğünü iddia etmesi mümkündür. İşte bu gibi kötülükleri önlemek ve canlan korumak için İslâmiyet böyle bir gerekçe ile öl­dürmeye izin vermemiştir. Ancak zina suçunu anlatılan şekilde is­patlayan kimse karısını veya onunla zina eden erkeği öldürürse bir şey lâzım gelmez.

Bâzı selef âlimlere göre öldürülen adam zinâkârlıkla meşhur ol­duğu için veya kadının geçmişte bâzı kötü halleri bulunduğundan dolayı kadının kocasının zina iddiasında doğruluğunu kanıtlayın bâ­zı belirtiler varsa veya dürüst bir tabibin muayenesiyle sanıkların zi­na ettikleri meydana çıkarsa bunları katleden kadının kocası öldü­rülmez.

Hanbelîler’e ve Mâlik iler’e göre iki şâhid mak­tulün zina suçundan dolayı kadının kocası tarafından öldürüldüğü­nü ifâde ederlerse ve maktul bekâr değilse bu katil suçundan dola­yı kadının kocası öldürülmez.

Konu hakkında daha geniş bilgi için fıkıh kitablanna baş vurul­malıdır. [90]

35- Babasının Ölümünden Sonra Karısıyla Evlenen Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı

2607) e!-Berâ bin Âzib (Raıhyallâhii a»*/den: Şöyle demiştir:

Dayım (râvî Hüşeym kendi rivayetinde onun isminin el-Haris bin Amr olduğunu belirtmiştir.) bana uğradı. (Bu seferinde) ona Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) bir sancak tahsis etmiş idi. Ben dayıma: Nereye gitmek istiyorsun? diye (yolculuğunun ne­denini) sordum. Dayım şöyle dedi: Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) beni babasın (m ölümün) den sonra onun karısıyla (yâni üvey anasıyla) evlenen bir adama gönderdi ve onun boynunu (kı­lıçla) vurmamı emretti.”

2608) Kurre( hin Eyâs bin Hilâl) (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) beni, babasının (ölü­münden sonra) karısıyla evlenen bir adamın boynunu vurmak ve malmı müsadere etmek üzere ona gönderdi.”

Not: Bunun senedinin sahîh olduğu, Zevâİd’de belirtilmiştir. [91]

İzahı

B e r â (Radıyallâhü anh) ‘in hadîsini Tirmizî, Ebû D â -vûd, Nesâi ve Dârimî de rivayet etmişlerdir. Tirmi-z i bu hadisin hasen – garîb olduğunu söylemiştir.

Babasının karısıyla, yâni üvey anasıyla evlenen adamın boynu­nu vurmak üzere Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafın­dan görevlendirilen ve B e r â’ in dayısı olduğu belirtilen zâtın ismi râvî H ü ş e y m ‘ e göre el-Hâris bin Amr’ dır. T i r m i z İ ise bu zâtın Ebû Bürde bin Niyâr ol­duğunu belritmiştir. Ebû Bürde (Radıyallâhü anh) ‘in hâl ter-cemesi 2601 nolu hadîs bölümünde geçti. Ebû D â v û d’ un ri­vayetinde ise B e r â : «Amcama rastladım…» demiştir. Yâni bu rivayetine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) tarafın­dan görevlendirilen zât B e r â’ in amcasıdır. Hülâsa’da ise el-Hâris bin Amr’m Bera’m amcası ve dayısı olduğu yolunda rivayetlerin bulunduğunu belirtir. Bu ihtilâflara rağmen Şevkâni: Bu hadisin çok senedleri vardır. Bu senedlerin bir kısmının râvüeri sahih hadislerin râvileridir, demiştir. Bir de şu noktayı belirtmek is­terim : Sahâbı ‘nin isminin belirtilmemiş olması bir hadîsin sıhhati­ne helâl getirmez.

Câhiliyet devrindeki insanlar ölen babalarının mallarına miras­çı oldukları gibi onların karılarını yâni kendi üvey analarını nikâh-lamayı da meşru bir hak kabul ederlerdi. Bunu da bir nevi miras te­lâkki ederlerdi. Câhiliyet devri insanları, babalarının ölümünden, sonra onun karısıyla evlenmeyi miras gibi meşru bir hak telâkki et­tikleri için Cenâb-ı Hak bunu özel bir hükümle yasaklayarak :

«Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin» [92] buyurmuştur.

Câhiliyetin bu kötü âdetine uyan bir kimse bunun helâl ve meş­ru olduğuna inanırsa mürted olur, İslâmiyet’ten çıkmış olur. Mür-ted kimsenin öldürülmesi gereklidir. Hadîsin zahirini tutan âlimler: Sözü edilen kişi bu evliliğin helâlliğim iddia ettiği için mürted olmuş ve bu nedenle öldürülmesi yolunda Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) talimat vermiştir, derler.

En-Neyl yazarı: Şer-i Şerifin bu mesele gibi kat’î bir hükmüne ; muhalefet eden bir kimsenin öldürülmesi için devlet adamının emir -j vermesinin câizliği hükmü bu hadîsten çıkarılır. Ancak adamın bu mesele hakkındaki şer’î hükmü bilmesi ve bu hükmü tasvip etme­mesi şarttır. Keza, şer’î olduğu kesinlikle bilinen bir hükmü bile bi­le inkâr eden ve böylece mürted olan bir kimse öldürülünce malı da müsadere edilip devlete teslim edilir. Bu hüküm de hadisten çıkarılır, demiştir.

Babasının karısıyla evlenen bir kimse bu evliliğin haramlığını ka­bul etmekle beraber bu suçu işlerse mürted olmaz. Fakat zina su­çundan dolayı cezalandırılır ve kadınla ilişiği derhal kesilir. Zina cezası ayni şekilde kadın hakkında da uygulanır. Şayet cezaları rec-medümek ise bunlar öldürülürler. Fakat kâfir sayılmazlar. Yâni had cezası ile öldürülmüş olurlar. Müslümanlar hakkında uygulanan teç­hiz ve tekfin işlemi bunlar hakkında da uygulanır. Ama bilindiği gi­bi mürted kişi öldürülünce, kâfir sayılır ve kâfir cenazesinin hük­müne tâbi tutulur. [93]

36- Babasından Başkasına Neseb İddia Eden (Yâni Babam Budur, Diyen) Kişi Ve Kendisini
Âzadlayanlabdan Başkasının Âzadlısı Olduğunu Söyleyen Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı

2609) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü ankümâydan rivayet edil­diğine göre; Resûhillah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim babasından başkasına intisap eder (yâni onun evlâdı oldu­ğunu iddia eder) ise veya kendisini âzadlayan kimselerden başka­sının âz adlısı olduğunu söylerse Allah’ın, meleklerin ve bütün in­sanların laneti onun üzerine olsun (veya onun üzerindedir.)»»”

Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin senedinde İbn-i Ebî Dayf bu­lunur. Bu râvînin sıkâlığı veya zayıflığı konusunda kimsenin bir sözüne rastla­madım. Senedin kalan râvîleri Müslim’in şartı üzerinedir.

2610) Ebû Osman (Abdurrahman bin MÜH) en-Nehdi (Radtyallâhü anhyden: Şöyle demiştir:

Ben Sa’d (bin Ebî Vakkas) ve Ebû Bekre (Nüfey’ bin el-Hars bin Kelede) (Radıyallâhü anhümâ)’dan (ayrı ayrı) işittim. Her biri şöyle dedi: Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim babasından başkasına — babası olmadığını bile bile — neseb iddia ederse (yâni onun evlâdı olduğunu iddia ederse) o kim­seye cennet haramdır (yasaktır).»”

2611) Abdullah bin Amr (bin el-As) (Radtyallâhü attkiimâydan ri­vayet edildiğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim babasından başkasına neseb iddia ederse o kimse cennet kokusunu almayacaktır. Halbuki cennet kokusu beşyüz senelik me­safede şüphesiz bulunur.»”

Not; Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahihtir. Çünkü Muham­med bin Sabbâh isimli râvî Ebû Cafer e]-Cürcâni eî-Tâcir’dir. Onun hakkında îbn-s Muin : Onun rivayetinde bir beis yoktur, demiş ve Ebû Hatim de : Onun rivayeti işe yarar, demiştir. Senedin kalan râvileri meşhur zâtlar olduğu için du­rumlarım soruşturmaya gerek yoktur, [94]

İzahı

Zevâid türünden olan İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhJ’ın hadisinin bir benzerini Tirmizi, Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anhümâ)’den merfû olarak rivayet etmiştir. İki hadî­sin metinleri arasında bir farklılık yoktur.

Ebû Osman en-Nehdi’ nin hadîsini Buharı ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsi iki sahâbî Resûl-i Ek­rem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’den işitmişlerdir.

Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anhl’ın hadisi de Zevâid türündendir.

Bu üç hadis, kişinin babasından başka bir kimseye bile bile ne­seb iddia etmesinin, yâni babamdır, demesinin haramlığını ve bü­yük vebal olduğunu ifâde ederler. Bunun haramağının sebebi açık­tır. Böyle bir iddiada bulunan kimse kendi öz babasına karşı nan­körlük ve isyan etmiş olur. Diğer taraftan yabancı bir adamın ev­lâdı olduğunu iddia etmekle onun mirasına konmak ister ve o kim­senin asıl mirasçılarının miras hakkından mahrum bırakılmasına ve­ya hisse nisbetlerinin düşürülmesine sebebiyet vermiş olur.

El-Fetih yazarının beyânına göre İbn-i Battal bu hadis ile ilgili olarak özetle şöyle demiştir:

Bu hadîsten maksad, bir kimsenin bile bile ve kendi arzusuyla öz babasına intisab etmekten dönüş yapıp başka bir kimseye inti-sab etmesi ve babamdır, diye kendini ona evlâd etmesidir. Câhili-yet devrinde bu şekilde evlâd edinme âdeti vardı ve bu usulle evîâd edinme işi yadırganmazdı. Kişi başkasının çocuğunu alıp kendisine evlâd edinirdi ve artık o çocuk onun evlâdı imiş gibi falanın evlâdı

diye çağırılırdı. Nihayet; «Evlâtlık­ları babalarına nisbet ediniz, bu, Allah katında en doğru olanıdır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmezseniz, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve dostlarınız olarak kabul ediniz.» (Ahzâb: 5) âyeti ve; «Ve Allah, evlâtlıklarınızı oğul­larınız kılmamıştır.» (Ahzâb; 4) âyeti inince artık herkes ha­kiki babasına nisbet edildi ve babalıklara nisbet işine son1 verildi, (îbn-i Battâl’ın sözü bitti.)

İlk hadîs âzadlanan kölenin, kendisini âzadlayan efendisini bir tarafa iterek başka bir kimsenin âzadhsı olduğunu iddia etmesininde haramlığını ifâde eder. Meselâ âzadlanan bir köle efendisinden başka bir kimseye: Sen benim mevlâmsm, mevlâlık hakkı sanadır, derse bu söz ve iddia haramdır. Sebebi de şudur: Âzadlanan köle, mîrasçısız öldüğü zaman onun malı, kendisini âzadlayan kişiye ka­lır. Buna benzer bir takım hak ve hukuk bulunur. Âzadlanan köle kendisini âzadlayandan başkasının âzadlısı olduğunu iddia ederse asıl efendisine karşı nankörlük etmiş olur, onun mîrasçılık gibi bir takım haklarını inkâr etmiş olur. Bu nedenle İslâmiyet böyle bir nan­körlüğü yasaklamıştır.

îlk hadîste böyle yapanlara lanet ediliyor. Allah’ın laneti, O’nun bir kimseyi rahmetinden uzaklaştırması ve kovması, demektir. Me­leklerin ve insanların lanetinden maksad ise, bunların bir kimsenin ilâhî rahmetten uzaklaştırılması için dua etmeleridir.

Kadı îyâz: Burdaki lanet, kâfire olan lanetten farklıdır. Çünkü burdaki lanetten maksad bu suçu işleyen kimsenin müsta­hak olduğu ceza ve azabı görmesidir, ebedî olarak ilâhî rahmetten mahrum kalması anlamında değildir. Fakat kâfire yapılan lanet ise ebedî olarak rahmetten mahrum k–‘ması mânâsına kullanılır, de­miştir.

İkinci hadîste babasından başkasına intisab edene cennetin ha­ram yâni yasak olduğu bildirilmektedir. Bu fıkra iki şekilde yorum­lanır : Birincisi; Bu günâhı işleyen kişi bunun helâl olduğuna itikad ederek yaparsa İslâmiyet’ten çıkmış olur, mürted olur. Böylece küf­re gittiği için ebedî olarak cehennemliktir ve hiç cennete giremiye-cektir. İkinci yorum: Bunun haramlığını kabul ettiğine rağmen iş­lerse cennete ilk girenlerle beraber girmiyecek ve bu suçun cezasını çektikten sonra cennete girebilecektir. Şayet tevbe eder ve Allah da onu bağışlarsa cezalandırılmadan cennete girmesi mümkündür.

Üçüncü hadiste ise bu suçu işleyenin cennetin kokusunu alma­yacağı bildirilmektedir. Bu da ikinci hadîs gibi yorumlanır. Üçüncü bir yorum da şudur: Bu suçu işleyen kimse mü’min olarak ölüp ba­ğışlansa bile, cennet kokusunu almak nimetinden mahrum bırakıl­masıdır.

İkinci hadîste isimleri geçen Sa’d bin Ebî Vakkâs (Radıyallâhü anh) ‘in hâl tercemesi 129 -132 nolu ve E b û B e k -re N ü f e y (Radıyallâhü anh)’m hâl tercemesi 233 nolu hadîs­lerde geçmiştir. Bunların râvîsi olan Ebû Osman en-Neh-d î ise tabiilerdendir. 60 defa hac yaptığı ve 130 yaşı geçkin iken vefat ettiği rivayet olunmuştur. Büyük bir şahsiyettir. [95]

37- Bir Adamı Kabilesinden Nefiy Eden (Yâni Onlardan Değildir Diyen) Kimse (Hakkında Gelen Hadis) Babı

2612) El-Eş’as bin Kays (Radıyallâhü a»*)’den; Şöyle demiştir:

Ben kendi elçileri içinde Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ‘in yanına vardım. Elçiler beni kendilerinden üstün görürlerdi.

Ben:

Yâ Resûlallah! Siz bizden değil misiniz? dedim. Resûl-i Ekrem

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

*Biz en-Nadır bin Kinâne oğullarıyız. Biz anamızı iffetsizlikle it­ham etmeyiz ve babalarımıza nisbetimizi red etmeyiz (veya biz ba­balarımızın sülâlesine intisab etmeyi bırakıp analarımızın sülâlesine intisab etmeyiz), buyurdu.»

Râvİ demiştir ki: Bundan sonra el-Eş’as bin Kays şöyle derdi: Kureyş kabilesinden her hangi bir adamın en-Nadr bin Kinâne (sülâlesin) den olmadığını iddia eden kim bana getirilirse onu (kazif cezası olarak) had ederim (seksen değnek döverim).”

Not; Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bu, sahih bir seneddir, râvileri sıka zât­lardır. Çünkü Akil bin Talhâ’yi İbn-i Muin ve Nesâi sıka saymışlardır. İbn-i Hib-bân da onu sikalar arasında anmıştır. Senedin kalan râvileri de Müslim’in şartı üzerinedir, [96]

İzahı

Zevâid türünden olan bu sahih hadis bir kimsenin mensup oldu­ğu sülâleden doğma olmadığım iddia etmenin haramlığına ve bu id­dianın o sülâleden her hangi bir kimseyi iffetsizlikle itham anlamı­nı taşıdığına delâlet eder. Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-sa-lâtü ve’s-selâmî’in nesebi 21. babasına kadar malumdur ve buna dâir sahih hadîs vardır. O’nun babalarının isimleri sırayla şöyledir : Abdullah bin Abdi i mu ttalib bin Hâşim bin Abd-i Menâf bin Kusay bin Kilâb bin M u r -re bin Ka’b bin Lüey bin G âli b bin Fehr bin Mâlik bin en-Nadr bin Kinâne bin H u -zeyme bin Müdrike bin İIyâs bin Mudar bin Nizâr bin Ma’d bin Adnan, Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in anası ise Âmine bint-i Veheb bin Abd-i Menâf bin Zühre bin Kilâb, Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘in ana tarafından dördüncü babası olan Kilâb, onun baba tarafından altıncı babası olan Kilâb’ dır. Bu zât-ı muhterem de O’nun baba ve anasının sülâleleri birleşir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in mensup olduğu ka­bilenin ismi Kureyş’ dir. Bu kabilenin en-Nadr bin Kinâne’ nin sülâlesinden olduğu bu hadîsle sabit olduğu için hadisin râvisi el-Eş’as bin Kays hadîsin sonunda ge­çen sözü kullanmıştır. Çünkü Kureyş kabilesine mensup in­sanların hepsinin en-Nadr bin Kinâne’ nin sülâlesin­den olduğu bu hadîsle sabit iken bir K u r e y ş i’ ye: Sen e n -Nadr bin Kinâne’ nin sülâlesinden değilsin, demek onun gayr-i meşru bir evlâd olduğunu iddia etmek mâhiyetini taşır. Bu ise seksen değnek, kazif haddini gerektiren bir suçtur.

Hadiste Resül-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ‘e âit sözler iki şekilde yorumlanabildiği için bu durumu parantez içi ifâdeyi ilâ­ve etmek suretiyle belirtmeye çalıştım. Birinci yorumda Resûl-i Ek-

rem (Aieyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Kureyş kabilesinin gerek ba­ba ve gerekse ana tarafından asil ve iffetli bir kabile olduğunu ifâ­de etmiş olur. îkinci yoruma göre ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Kureyş kabilesinin sülâlesinde baba tarafı esas tutularak ona intisab edildiklerini ve ana tarafına âit sülâleye inti-sab usûlünü uygulamadıklarını belirtmiş olur. Peygamber (Aleyhi’s-salât ü ve’s-selâm) ‘in dedesi Abdu lmüttalib’in anası M e -dîne-i Münevvere’ nin Benî Neccâr kabilesinden olduğu için e 1 – E ş ‘ a s (Radıyallâhü anh) bunu dikkate alarak Resûl-i Ekrem (Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’in onlardan olduğunu söylemek istemiş olabilir. Çünkü milâdî 7. asırda M e d i n e – i Münev. vere doğusunda kalan büyük bir bölgeye Kende is­mi veriliyordu. Bu bölgenin isminin Kinde olması da muhtemeldir. Kinde ismi Yemen tarafında kalan bir bölgeye ve bu bölgede oturan büyük bir kabileye verilmiştir. Üsdü’l-Ğâbe’den anladığıma göre E ş’ a s (Radıyallâhü anh) Yemen tarafındaki Kin-d e kabîlesindendir.

El-Eş’as (Radıyallâhü anh)’in hâl tercemesi 1986 nolu ha­dis bölümünde geçti. [97]

38- Muhannesler (= Kadınlaşan Erkekler) Babı

Muhannes ve Muhannis: Huyları, konuşması ve hareketleri ba­kımından kadınlara benzeyen erkeğe denilir. Bu benzeyiş bazen ya­ratılıştan, bazen de sun’idir. Bu benzeyiş yaratılıştan olursa dînen bir sorumluluk teşkil etmez. Fakat sun’î ve kasıtlı olursa yasaktır ve böylesine lanet olsun mealinde hadîsler vardır. 1902 -1904 nolu hadisler böyleleri hakkındadır. Gerekli bilgi orada verildi. Tekrar et­meye gerek yoktur.

2613) Safvân bin Ümeyye (bin Halef) (Radtyallâhü anh)’den: Şöy­le demiştir:

(Bir kere) biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ya­nında idik. (Bu arada) Amr bin Mürre geldi ve :

Yâ Resûlallah! Allah şüphesiz benim kaderimde musibet yaz­mıştır. Çünkü ben elimle tef çalmaktan başka hiç bir yolla rızık I an­mamı sanmıyorum. Bu nedenle hayâsızlık durumu olmaksızın şarkı­cılık etmem için bana izin ver, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) (ona) :

«Sana izin vermem, (sana) ikram yok ve hoşnutluk da yoktur. Yalan söyledin, ey Allah’ın düşmanı Allah şüphesiz sana helâl ve güzel rızık edilme imkânını vermiştir. Ama sen Allah Azze ve Celle*-nin sana helâl kıldığı, rızık yerine Allah’ın sana haram kıldığı rızkı ter­cih ettin. Eğer bu yasaklama hükmünü daha önce sana iletmiş olsaydım şimdi sana (hak ettiğin) cezayı verirdim. Kalk benim yanım­dan ve Allah’a tevbe et. Bilmiş ol ki, bu yasağı duyduktan sonra (bu işi) yaparsan seni fena bir şekilde dövdüreceğim, ibret olarak senin başını (usturayla) traş ettireceğim, seni aile” ferdlerinden uzaklaş­tırıp sürgün edeceğim ve senin (yağmaladığın malını) ganimet ola­rak Medine gençlerine helâl kılacağım» buyurdu.

Râvî demiştir ki: Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in bu buyruğundan sonra Amr (bin Mürre) öyle kötü ve rezil bir du­rumda kalktı ki bunun derecesini ancak Allah bilir. Amr defolup gidince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Bunlar âsilerdir. Bunlardan kim tevbe etmeden ölürse Allah Azze ve Celle onu kıyamet günü dünyada olduğu gibi muhannes, çıplak ve insanlara karşı bir ince yaprakla olsun örtünmez vaziyet­te haşredeçektir, ayağa kalktıkça yere yıkılacaktır.»”

Not; Zevâid’de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Bişr bin Nümeyr el-Bas-rî bulunur. Yahya el-Kattân onun hakkında: O, yalancılığın temellerinden biriy­di, demiştir. Ahmed de : Halk onun hadîslerini terketmiş, demiştir. Ahmed’den başkası da böyle demiştir. Râvi Yahya bin el-Alâ hakkında da Ahmed : O, hadîs uydurur, demiştir. Başkaları da Ahmed’in dediğine yakın sözler söylemişlerdir.

2614) (Peygamber’in zevcelerinden) Ümmü Seleme (Rqdtyallâhü an-Aâ)’dan rivayet edildiğine göre :

(Tâif’in muhasarası esnasında) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun yanına girdi. O esnada —Ümmü Seleme’nin kardeşi Abdullah bin Ebî Ümeyye ve kölesi muhannes orda idiler. — Muhan-nes’in Abdullah bin Ebî Ümeyye’ye şöyle söylediğini işitti.

Eğer Allah yarın Tâif’in fethini nasîb etse sana öyle (genç) bir kadın göstereceğim (yâni senin için yakalıyacağım) ki dört büklüm­le karşılar ve sekiz büklümle arkaya döner.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Cezalar Bölümü – Sünen-i İbn Mace

Sünen-i İbn Mace | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.