Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağmurlu
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 22°C

Alım Satım Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Alım Satım Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Alım Satım Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Büyü, bey’ kelimesinin çoğuludur. Bey’in değişik açı­lardan çeşitleri olduğu için, gerek hadis gerekse fıkıh kitaplarında ilgili bö­lüm, çoğul olan büyü’ kelimesi ile ifade edilir.

Bey’ sözlükte; mutlak olarak “değişim” manasınadır. “Malı, mala değişmek” şeklinde de açıklandığı yerler vardır.

Istılahta bey’;”Taraflann rızası ile malı mala değişmek” demektir.

Bu tariften anlaşıldığına göre; bir akdin bey’ (alım satım) sayılması için;

a) Akdi yapanların rızalarının bulunması gerekir. Rıza olmadan, baş­kasının zorlaması ile ortaya çıkan bir irade beyanı ile alım satım akdi ger­çekleşmez.

b) Mal değişimi gerekir. Yani, alıcı ile satıcının birbirlerine verdikleri bedellerin mal sayılan şeylerden olması grekir. Taraflardan birisi, eline ge­çene mukabil hiçbir şey vermezse veya maldan başka (meselâ hizmet) bir şey verirse, bu akde alım satım akdi denilmez.

Alım satım akdinin rükünleri; icab ve kabuldür.

İcab: Bir alım satım akdi ortaya koyabilmek için alıcı veya satıcıdan bi­rinin önce söylediği sözdür. Satıcının, “Ben bu malı şu kadar liraya sana sattım” veya alıcının, “Ben bunu şu kadar liraya satın aldım” demeleri icabtır.

Kabul: İcaba cevap olarak söylenen sözdür. Satıcının icabına karşılık alıcının “satın aldım” ya da alıcının icabına karşılık satıcının “sattım” de­meleri kabuldür.

Alım satım akdi; icab ve kabule delâlet eden sözlerin, “aldım, sattım” gibi mazi (geçmiş zaman) ve “alıyorum, satıyorum” gibi hal (şimdiki zaman) sigalarıyla söylenmesi ile.gerçekleşir.[1] “Alacağım, satacağım” gibi gelecek zaman sigasıyla, “alır mısın, satar mısın?” gibi soru ile ve “al, sat” gibi emir kipi ile alım satım gerçekleşmez.

Bir alım satım akdinin gerçekleşmesi için şu şartların bulunması gerekir:

a) Akid yapanlar açısından:

1- Akıl: Bu şart, “ehliyet” sözü ile de ifade edilir.

2- Aded: Alıcı ve satıcının bulunması. Bir kişi. hem alıcı hem de satıcı olamaz.

b) Akid yönünden:

1- Kabulün icaba uygun olması. Yani icab hangi mala veya mallara, hangi bedel karşılığında yapılmışsa, kabulün de buna uygun olması.

2- İcab ve kabulün, geçmiş zaman veya şimdiki zaman sigası ile olması.

c) Akdin yeri bakımından:

İcab ve kabulün aynı mecliste olması. Meclisten maksat.Hanefflere gö­re; alışverişin konuşulması (söz meclisi); Şâfiîlere göre, alışverişin konuşul­duğu yer (beden meclisi) dir.

d) Akde konu olan mal bakımından:

1- Satılan şeyin mal olması,

2- Malın elde mevcut olması,

3- Malın değerinin olması (mütekavvim),

4- Mal, sahip olunan cinsten olması,

5- Satıcı, kendi adına satmişsa o mala sahip olması,

6- Malın tesliminin mümkün olması.

Bu şartlar, alım satım akdinin kurulması için gerekli olan şartlardır. Ha­disler şerhedilirken yeri geldikçe bunlara daha geniş olarak temas edilecektir.

Alım satım akdinin, nefâzı, sıhhati ve lüzumu için de birtakım şartlar vardır. Bunlar, fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinde görülebilir.

Yukarıda, büyü kelimesinin çoğul olduğu; bey’in değişik yönlerden çe­şitlerine işaret için tekil değil de çoğul olarak kullanıldığını söylemiştik. Şimdi de kısaca bey’ (alım satım akdi) in çeşitlerine göz atalım:

1- Hüküm yönünden alım satım akdi (bey’) ikiye ayrılır:

a) Mün’akid olan,

b) Mün’akid olmayan. Buna “bâtıl” da denilir. Hem asıl hem de vasıf yönünden meşru olmayan akidlerdir. Bu akidler yok hükmündedir.

Mün’akid olanlar kendi arasında ikiye ayrılır:

1) Fasid alışverişler: Asıl itibariyle meşru olan fakat vasıf yönünden meşru almayan akitlerdir. Fesada sebep olan şey ortadan kaldırılırsa, bu akid salih hale gelir. Vade müddeti tayin edilmeden yapılan vadeli satışlar buna nisâldir.

2) Sahih alışverişler: Hem asıl hem de vasıf yönünden meşru olan akit-erdir; bu da ikiye ayrılır:

a) Mevkuf: Başka birinin hakkı taalluk eden akitler. (Bir başkasının ma­mı, onun haberi olmadan satmak gibi). Bu akit, hak sahibinin icazet ver-nesi ile geçerlilik kazanır

b) Nafiz: Başkasının hakkı taalluk etmeyen akitlerdir. Bu akitler de iki­ye ayrılır:

1) Lâzım olan (kesinlik kazanan): İçerisinde herhangi bir muhayyerlik

bulunmayan akitler.

2) Lâzım olmayan (kesinlik kazanmayan): Kendisinde herhangi bir mu­hayyerlik bulunan akitler.

II- Alım satım akdine konu olan mallar açısından, alışverişler dörde ayrılır:

1) Mutlak alım satım akdi (el-bey’ul-mutlak): Bir metal (ayni) para mukabi­linde satmak. Eşya, hayvan, hububat, para, bina gibi malları para karşılığı satmaktır. Mutlak olarak bey’ denildiğinde bu alışveriş çeşidi anlaşılır.

2) el-Mukâyaza: Metaı meta karşılığında satmaktır. Bugünkü karşılığı ile trampadır.

3) Selem: Parayı peşin verip malı ilerideki bir zamanda teslim almak üzere yapılan akiddir. Bu akde “selef” de denilir.

4) Sarf: Parayı, para karşılığında satmak, yani para bozdurmaktır.

III- Bedel yönünden alım atım akdi de dört çeşittir:

1) el-Müsâveme: Satıcının, sattığı malın kendisine mal oluş fiatını hiç anmadan, alıcı ile belirli bir fiat üzerinde anlaşarak malını satmasıdir.

2) et-Tevliye: Satıcının malın kendisine mal oluş fiatını söyleyip, aynı fiyattan satmasıdır.

3) el-Mürâbaha: Satıcının, malın kendisine mal oluş fiyatını söyleyip üze­rine belirli bir oran veya mikdarda kâr koyarak satmasıdır. Meselâ, “Bu mal bana 100 liraya mal oldu, sana yüzde on kârıyla sattım.” demesi murabahadır.

4) el-Vadî’a: Satıcının malın kendisine mal olduğu fiyatı söyleyip, o fi­yattan biraz daha ucuza satması, (murabahanın zıddı)dır.[2]

Alım Satım Akdinin Meşru Oluşu:

Alım satım akdi, dînen kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Buna hiçbir kimsenin itirazı yoktur. İleride alışverişin cevazına delâlet eden hadisler ge­lecektir. Ayrıca, Hz. Peygamber (s.a) peygamber olarak geldiğinde, insan­ların ticaretle meşgul olduklarını görmüş ve bunu menetmemiş, hatta dürüst tüccarları övmüştür. İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste, Rasûlullah (s.a): “Güvenilir, dürüst ve müslümantacir, kıyamet gününde şehitlerle beraberdir” buyurmuştur.[3] Biz, alışverişin cevazını gösteren hadlisleri ileriye bırakarak burada iki âyet-i kerimenin mealini vermek istiyoruz.

Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

“Faiz yiyen şu faizciler (yok mu? Bunlar kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış sarmalıların kalktıkları gibi kalkarlar. Bu, onların; ‘alışveriş faiz gibidir’ demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kıl­mıştır. Kim ki, Rabbindcn kendisine (faizden nehyeden) bir öğüt gelir de vaz­geçerse, artık geçmişi ona hükmü de Allah’a aittir. Her kim de (faizi helâl saymaya) döner, (yeniden faiz alır) sa, bunlar da cehennemliklerdendirler; hep orada kalacaklardır.”[4]

“Ey iman edenler! Malınızı aranızda haksızlıkla (kazanıp) yemeyiniz. Meğer ki o, kazancınız her birinizin rızasından (doğan) bir ticaret (malı) ola.”[5]

Alım Satım Akdinin Meşru Oluşundaki Hikmet:

Toplum halinde yaşayan insanların, ihtiyaç duydukları tüm malları ken­dilerinin üretmeleri mümkün değildir. Medeniyetin ilerlemesi ile, fertlerin yanı sıra, devletlerde bile bazı sahalarda ihtisaslaşmalar olmaya başlamıştır. Me­selâ, bazı devletler tekstilde ihtisaslaşırken, başkalarının demir çelikte veya ;arımda ihtisaslaştıklan görülmüştür. Bu hal, insanların bazı ihtiyaçlarını baş­kalarının ürettikleri mallarla karşılama mecburiyetini doğurmuştur.

İnsanların, başkalarının mallarını ele geçirmeleri ya; hırsızlık, gasp, yağ-ııa gibi gayri meşru ya da karşılığını ödeyerek veya mal sahibinin rızası ile karşılıksız olarak meşru bir yolla mümkün olur. Dinimiz hak ve adalet ölçü-erine tamamen aykırı olan birinci yolu kesinlikle yasak etmiş, o yola başvuranlara en ağır cezaları koymuştur. İkinci yolu ise, kabul ve teşvik etmiştir. Parafların rızaları ile karşılıklı mal değişimi dediğimiz ticarette, alıcı ve satınlann haklarını korumak, aralarında anlaşmazlıkların çıkmasını önlemek, arafların haksız kazanç sağlamalarına engel olmak için genel prensip ve kuallar koymuştur.

Önümüzde gelecek olan hadisler, İslâm Peygamberi’nin ticaretle ilgili öz ve işlerinden bazılarıdır. Yeri geldikçe ticaretle ilgili hükümler inşaallah lyrıntılı bir biçimde ele alınacaktır.

Bu bölümde ikiyüz kırk beş hadis vardır.[6]

  1. İçerisine Yemin Ve Boş Söz Karışan Ticaret[7]

3326… Kays b. Ebî Garaza’nm[8] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) devrinde bize (tacirlere) “simsarlar” denilirdi. Rasûiullah (s.a) bize uğrayıp ondan daha güzel bir isim verdi ve: “Ey tacirler topluluğu! Şüphesiz alışverişde boş laf ve yemin bulu­nur. Onun için siz ona sadaka karıştırınız.”buyurdu.[9]

Açıklama

Simsar; satıcı ile alıcının arasına girip, satışı gerçekleştirmeye çalışan kişidir. Bugün simsar denilince, komisyoncu anlaşılır. Ancak, hadisin muhtevasından anladığımıza göre, Hz. Peygamber devrinde “simsar” diye tacirlere deniliyordu. Hz. Peygamber onlardan sim­sar adını kaldırarak “tacir” ismini verdi.

Hattâbî, Hz. Peygamber’in, “simsar” ismini kaldırıp da “tacir”deme-siniri hikmetini şöyle açıklar:.

“Simsar yabancı bir kelimedir. O zaman, alışveriş işini yapanların ço­ğu yabancı idi. Onun için Araplar, simsar kelimesini onlardan almışlardı. Hz. Peygamber (s.a) bu ismi arapça bir isim olan ticaret kelimesi ile değiş­tirdi. Kavinin; Hz. Peygamber bize, ondan daha güzel bir isim verdi, sözü­nün manası işte budur.”

Tercemeye “boş söz” diye geçtiğimiz “lağv” kelimesi; hesaba katılma­yan, faydası olmayan, insanın düşünmeden ve kasdetmeden söylediği boş sözdür. Aliyyü’1-Kârî; “lağv”ın, “Dünya ve âhirette hiçbir faydası olma­yan söz” olduğunu söyler.

Hadiste mevzubahis edilen “yemin”den maksat da, ya lüzumsuz yere haddinden fazla edilen yemin .ya da yalan yere edilen yemindir.

Hz. Peygamber (s.a): “Alışverişe boş laf ve yemin karışır” buyururken, çoğunluğu kasdetmiştir. Yani, “Çokça alışverişe yemin ve boş laf karışır” demiştir.

Rasûlullah (s.a), boş laf ve yemin karıştırılan alışverişteki kusuru telafi için sadaka verilmesini tavsiye etmiştir. Çünkü sadaka, Allah’ın gazabını sön­dürür, günahların b; -ıslanmasına vesile olur.

Hattâbî’nin verd.ği bilgiye göre; ticaret mallarında zekâtın farz olma­dığını söyleyen bazı-Zahirîler, bu hadisi görüşlerine delil göstermek istemiş­lerdir. Bunlar hadisi davalarına destek yaparken şöyle derler: “Eğer diğer zahiri mallarda olduğu gibi, ticaret mallarında da zekât gerekseydi, Efendi­miz onu emreder ve; siz ona sadaka veya sadakadan bir şey karıştırınız, de­mekle iktifa etmezdi.”

Ancak Zahirîlerin bu iddiaları, davalarına delil olamaz. Çünkü Hz. Pey­gamber burada, zaman belli etmeden, mikdar tayin etmeden yemin ve boş söze keffaret olarak sadakayı emretmiştir. Sene bitiminde kırkta bir olarak verilen zekât, başka yörelerden beyana tabi tutulmuştur. Semüre b. Cündüb (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) onlara, ticaret için hazırla­dıkları mallardan sadaka vermelerini emrederdi. Üstelik tüm müslümanla-rın uygulaması ve ulemanın kahir ekseriyetinin görüşü, ticaret mallarından zekâtın gerekli olduğu tarzındadır. Bütün bunlara karşılık anılan bazı Zahi­rîlerin aksi görüşte olmaları hilaf sayılmaz.

Hattâbfden özet olarak aldığımız bu sözler; hadisin, ticaret mallarında zekâtın farz olmadığı tarzındaki bir düşünceye yardımcı olmadığını ortaya koymaktadır.[10]

Bazı Hükümler

  1. Bir dile, başka dillerden-giren kelimelerin değiştirilmesi meşrudur.
  2. Alışverişten sonra verilen sadaka, alışveriş esnasındaki lüzumsuz sözler ve edilen yeminler için keffaret yerine geçer.[11]

3327… Hüseyin b. İsa el-Bestamî, Hamid b. Yahya ve Abdullah b. Muhammed ez-Zührî; Süfyân’dan, Süfyân; Cami h. Ebî Raşid, Ab-dülmelik b. E’yen ve Âsım’dan, onlar; Ebî Vâil’den, o da Kays b, Ehî Garaze’den, önceki hadisi rrîana olarak rivayet etmişlerdir.

(Bu rivayete göre Rasûlullah, (“Onda beş söz ve yemin bulunur” yerine), “Onda, yalan ve yemin bulunur” buyurmuştur.

(Ebû Dâvûa un hocası) Abdullah ez-Zührî (yukarıdaki cümlenin yerine), “Boş söz ve yalan” demiştir.[12]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu rivayet yukarıdaki hadisin değişik bir isnadla gelen başka bir rivayetidir. Metinler arasında da bazı farklar göze çarpmaktadır.[13]

  1. Madenlerin Çıkartılması

3328… İbn Abbas (r.anhüma)’dan şöyle-rivayet dilmiştir: Bir adam, on dinar alacaklı olduğu borçlusunun peşine takılıp: Vallahi, borcunu ödeyinceye veya bir kefil getirinceye kadar sen­den ayrılmam, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) o paraya ke­fil oldu.

Borçlu, Rasulullah’ın va’d ettiği zamanda geldi.[14] Rasûlullah (s.a) adama:

“Bu altını nereden buldun?” diye sordu. Adam: Madenden, dedi. Rasûlullah (s.a):

“Bizim ona ihtiyacımız yok, bunda hayır da yok.” buyurup, borçlunun yerine borcunu ödedi.[15]

Açıklama

Hadisin İbn Mâce’nin Sünen’ indeki rivayetinde; buradakinden fazla olarak, alacaklının borçluyu Hz. Peygamber’e çekip götürdüğü ve Hz. Peygamber’in borçlu için bir ay mühlet aldığı kaydedilniktedir. Ayrıca hadisin sonunda, borçlunun Hz. Peygamber’in dediği zamanda geldiği de açıkça ifade edilmiştir.

Demek ki bir adam borcunu ödeyememiş, Hz. Peygamber de ona kefil olup bir mühlet almıştır. Verilen sürenin bitiminde borçlu elinde bir mikdar işlenmemiş altın madeni olduğu halde gelmiş, Hz. Peygamber de bunu ka­bul etmeyerek, adamın borcunu ödemiştir..

Hadis-i şerifin gerek ifade ettiği mana, gerekse ihtiva ettiği hükümler itibariyle izahı gereklidir. Hattâbî, hadis için güzel bir izahda bulunmuş, son­raki sarihler de kitaplarında genelde bu izahı aktarmakla iktifa etmişlerdir. Biz de önce, Hattâbî’nin bu açıklamasını aynen sunmak, daha sonra da bir iki âlimin farklı işaretine temas etmek istiyoruz.

Hattâbî, MeâlimuVSünen adındaki eserinde şöyle der:

“Hadis-i şerif, kefaletin ve borçlu borcunu ödeyinceye kadar alacaklı­nın kendisini takip edip tasarruftan menetmesinin caiz olduğuna delildir. Hz. Peygamber (s.a)’in, borçlunun madenden çıkardığı altını kabul etmeyip, “Bi­zim ona ihtiyacımız yok, onda hayır da yok ” buyurması, sadece Hz. Pey­gamber’in bildiği bir sebepten dolayı olsa gerek. Yoksa bu, madenden çı­kartılan altına sahip olup, mal edinmenin mubah olmayışından değildir. Zi­ra tüm altın ve gümüşler madenden çıkartılmıştır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a); Bilâl b. el-Hâris’e, Kabeliyye madenlerini vermişti. Onlar bu maden­den hak veriyorladı. Günümüze kadar müslümanların ameli de böyledir.

Hz. Peygamber’in altını kabul etniemesi, şu yönden de olabilir:

Madenciler, maden toprağım onu işleyenlere satarlar; onlar da toprağın içindeki altın ve gümüşleri ayırırlardı. Bunda ise aldanma ve aldatma ola­bilir. Çünkü o toprakta altın ve gümüş var mıdır, yok mudur, bilinemez. Nitekim içlerinde Atâ, Şa’bî, Süfyân-ı Sevrî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve İs-hak b. Râhûyeh’in de bulunduğu bir ulema grubu, maden toprağının satıl­masını mekruh görmüşlerdir.

Hadiste diğer bir yön daha var ki o da şudur:

Rasûlullah’in, “Bizim ona ihtiyacımız yok” sözünün manası; o altına revaç yoktur, bizim ihtiyacımız onunla giderilmez demektir. Çünkü Hz. Pey­gamber’in kefil olduğu darbedilmiş sikkeli altındı. Adamın getirdiği ise dar-bedilrnemişti ve Rasûlullah’ın yanında bu işi yapacak kimse yoktu. Onlara altın paralar Rum memleketlerinden (Bizans’tan) getiriliyordu. İslâm’da ilk sikkeyi basan ve altın parayı yaptıran Abdülmelik b. Mervân’dır.

Hz. Peygamber’in bu sözü, şu yönden dolayı söylemiş olması da muh­temeldir:

Rasûlullah (s.a), bunu altının madenden çıkartılması esnasındaki bir al­danma veya aldatmadan, ya da ondaki bir şüpheden dolayı kerih görmüş­tür. Çünkü onlar altını; bulduklarının onda biri, beşte biri, üçte biri gibi his­selere mukabil çıkartıyorlardı. Bu ise garar (aldanma-aldatma) dır. Çünkü işçinin altın bulup bulamayacağı bilinmemektedir. Bu, kaçan köleyi ve ür­küp kaçan deveyi geri getirmek üzere yapılan akd gibidir. Bu akdi yapan, onları ele geçirebilecek mi belli değildir…”

Rasûlullah’ın, borçlunun getirdiği altını kabul etmemesini Sindî şöyle yorumlar:

“O şahıs, çıkardığı madendeki devletin hakkı olan beşte bir hisseyi devlete vermemişti. Hz. Peygamber bunu bildiği için, altını kabul etmedi ve onda hayır olmadığını ifade etti.”

Muhammed Zekeriyya el-Kandehlevî de, Bezlü’l-Mechûd’a yaptığı ta’-likinde, Takrir’ den naklen; Hz. Peygamber’in, adamın madenden altın çı­karmasına mani olmamasını, bunun helâl kazanç yollarından birisi olduğu­na delâlet ettiğini; Rasûlullah’ın altını kabul etmemesini ise, Efendimiz’in adama yaptığı iyiliği tamamlamak arzusuna bağlı olduğunu söyler.

Üzerinde durduğumuz hadisin “alışveriş” konusu ile ilgisini tayinde Bezlü’l-Mechûd” da şu ifadelere rastlanmaktadır:

“Bu babın alışveriş konusu ile ilgisi; madenlerden çıkartılan altın ve gü­müşün, alım satım akdinin üzerine aktedildiği para olmaları sebebiyledir. Çün­kü hadiste, madenden çıkartılanın altın olduğu beyan edilmektedir. Aynı şe­kilde, borcun ödenmesi anında, malı mal ile değişme vardır ki bu da alışve­riştir. İşte bu d,a hadisin bey1 bahsi ile ilgisi yönüdür.”[16]

Bazı Hükümler

  1. Borçluya kefil olmak caizdir.
  2. Alacaklının, borçlunun peşine takılması ve hakkı­nı alıncaya kadar onun mâli tasarruflarına mani olması caizdir.
  3. Kefil, mekfûlün anh (borçlu) borcunu ödemediği takdirde alacaklıya borcu ödemek mecburiyetindedir.
  4. Borçlunun borcunu ödemekten aciz kalması halinde, ona mühlet ver­mek gerekir.[17]

3.Şüphelerden Kaçınmak

3329… Nu’man b. Beşîr (r.anhuma)’dan rivayet edilmiştir; der ki:

Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken duydum:

“Şüphesiz helâl da bellidir, haram da bellidir. (Fakat)bunlar ara­mda (helâl mi, haram mı olduğu belli olmayan birtakım) şüpheli[18] eyler vardır; ben bu konuda size bir misâl vereceğim(bu konuyu size lir misâlle anlatacağım): Şüphesiz Allah (c.c) (girilmesi yasak olan) ıir koru kurmuştur. Biliniz ki, Allah’ın korusu haram kıldığı şeyler-lir. Şüphesiz hayvanlarını korunun etrafında otlatan kişi, her an ora-a dalabilir ve şüphesiz şüpheli şeylere dalan kişi de (harama)her an esaret edebilir.”[19]

Açıklama

Hayli meşhur olan bu hadis, Kutubu Sıtte denilen altı kıta binin tamamında yer almıştır. Bu rivayetler arasında da azı fark’ır vardır. Bunların her birine ayrı ayrı işaret uzun süreceği için, biz sadece Buharî ve Müslim’in rivayetlerine, tercemelerini buraya aktara­rak işaret etmek istiyoruz.

Buharî’nin, Kitabu’I-İman’daki rivayetinin tercemesi şöyledir:

“Helâl da bellidir, haram da bellidir. İkisinin arasındada (birtakım)şüpheli şeyler vardır ki çok kimseler onları bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa ırzını da, dinini de kurtarmış olur. Her kim de şüpheli şeylere da­larsa, koru etrafında (hayvanlarını) otlatan bir çoban gibi, çok geçmeden içeriye dalabilir. Haberiniz olsun ki, her kralın bir korusu olur. Bilmiş olun ki, Allah’ın yeryüzündeki korusu, haram kıldığı şeylerdir. Yine haberiniz olusn ki, bedenin içinde bir lokmacık et (parçası) vardır. O iyi olduğu zaman bü­tün beden iyi olur, bozuk olduğu zaman da bütün beden bozuk olur. İşte o (et parçası) kalptir.”

Buharî’nin Kitabu’l-Büyû’daki rivayeti de şöyledir:

“Helâl da bellidir, haram da bellidir. Fakat bunlar arasında (birtakım) şüpheli şeyler vardır. Her kim kendisince günah olma şüphesi olan bir şeyi terkederse, günah olduğu açık olanı çoktan bırakmış demektir. Kim de gü­nah olması şüpheli olan şeye cür’et ederse, o da haram olduğu açık olan şey­lere dalmağa yaklaşmıştır. Günahlar, Allah’ın komşudur. Korunun etrafın­da hayvanlarını otlatan kişi her an oraya dalabilir.”

Müslim’in rivayeti de, Buharî’nin önceki rivayeti ile aşağı yukarı aynı­dır.

Hadisin izahına ve âlimlerin hadisle ilgili olarak söyledikeleri şeylere geç­meden önce iki kelime üzerinde durmak istiyoruz.

Müştebihât: Şüpheli şeyler demektir. Bu kelime altı ayrı şekilde rivayet edilmiştir. Dipnotta da işaret edildiği gibi bunlar; “müştebihât, müştebihet, müşebbehât, müteşebbihât, müşebbihât ve müşbihât” dır.

Hımâ: Koru demektir. İçerisine hayvan sokulması ya da ağacının kesil­mesi, otunun yolunması yasaklanan yani korunan yerlerdir.

Hz. Peygamber (s.a); haramlığı apaçık beli olan şeyleri koruya, haram mı yoksa helâl mi olduğu şüpheli olan şeyleri de korunun etrafına benzet­miştir.Yine Rasûlullah (s.a), günah olup olmadığı şüpheli olan şeyleri yapan kişiyi, korunun etrafında hayvan otlatan çobana benzetmiş ve bu çobanın hayvanlarının her an koruya girmesi muhtemel olduğu gibi, şüpheli şeyleri yapanların da her an günaha dalabileceklerini bildirmiştir.

Âlimler bu hadisin, İslâm dininde pek büyük yeri olan dört temel ha­disten birisi olduğunu söylerler.Bu dört hadis şunlardır:

1- Üzerinde durduğumuz bu hadis.

2- “Ameller niyetlere göredir…” diye başlayan hadis.[20]

3- “Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen leyleri terketmesi, iyi bir müslüman olmasındandır.” hadisi.[21]

4- “Sizden birisi, kendisi için arzu ettiğini müslüman kardeşi için de istemedikçe, hakkıyla iman etmiş sayıl-

naz.”hadisi.[22]

İbnü’I-Arabî; bütün bu hükümlerin sadece (üzerinde durduğumuz) bu hadisten çıkartılmasının mümkün olduğunu söyler. Kurtubî de bu sözü izah sadedinde şöyle der:

“Çünkü bu hadis; helâl, haram ve diğer hükümlere, bütün amellerin kalbe bağlı olduğuna işaret etmektedir. Onun için bütün hükümlerin bu ha­dise döndürülmesi mümkündür.”

Hadis-i şerif, önemine ve ihtiva ettiği manaya uygun olarak âlimlercele alınmış ve enine boyuna işlenmiştir. Askalânî, Nevevî, Aynî, Hattâbî ve Kadı Iyaz gibi sarihler, hadisle ilgili olarak çok faydalı şeyler söylemişlerdir. Şimdi bunlardan istifade ile, hadisi anlamaya çalışalım:

İbn Hacer el-Askalânî ve Nevevî’nin belirttiklerine göre; hadis-i şerif, ahkâmın üç kısma ayrıldığına işaret etmektedir:

1- Helâl olduğu açıkça belli olan hükümler. Bunlar, beyana ihtiyaç duy­mayacak kadar açık ve herkes tarafından bilinebilen şeylerdir. Ekmek ye­mek, yürümek, su içmek gibi.

2- Haram olduğu açık olan ve haramlığı herkes tarafından bilinen şey­ler. İçki içmek, zina etmek gibi.

3- Haram veya helâl olduğu açık olmayan şüpheli şeyler:

Haram veya helâl olduğu şüpheli olan şeylerin nelerden ibaret olduğun­da âlimler ihtilâf etmişlerdir. Askalânî’nin belirttiğine göre, bu ihtilâfların hülasası şöyledir:

a) Şüpheli şeyler, helâl veya haram oluşunda, ulemanın ihtilâf ettikleri; yani, kiminin helâl kiminin ise haram dedikleridir. At etinin hükmündeki ihtilâf buna misâl gösterilmektedir.

b) Helâl veya haram olduğunda ihtilâf edilen şüpheli şeyler, mekruh olan­lardır. Bu görüş, Maverdî’den nakledilmektedir.

c) Haram ve helâl malı karışık olan bir kimseyle muamele yapılmasıdır. Bu görüş de Hattâbî’ye aittir.

Bir de çarşıdan yiyecek cinsinden bir şey almak isteyen kişiye, satıcının “tadına bak” diyerek verdiği az bir şeyin helâl mi yoksa haram mı olduğu da şüpheli sayılmaktadır. Çünkü, sahibinin izninin olması, o şeyin helâl ol­masını gerektirir. Sahibinin alışveriş yapılmak üzere buna müsaade etmiş olması yönü ise haram olmasını gerektirir. O yüzden bu tür şeyler de şüpheli­lerden sayılmıştır.

Aynî, bunlardan farklı olarak, şüpheli şeylerin mubahlar olduğuna da­ir görüşler de bulunduğunu ilâve eder. Ancak Kurtubî, bu görüşün isabetsiz olduğunu söyleyerek reddeder.

Hattâbî, “Onlar arasında şüpheli şeyler vardır” cümlesini izah ederken şu sözleri söyler ki, gerçekten kayda değer:

“Yani bunlar, bazı insanlar için karışıktır. Yoksa onlar haddizatında karışık ve şüpheli, şeriatın aslında beyanı olmayan şeyler değildirler. Çünkü Cenab-ı Allah, hakkında hüküm bulunması gereken hiçbir şeyi delilsiz ve beyansız bırakmamıştır. Şu var ki, beyan; herkesin bilebileceği açık beyan ve usûl ilmine önem veren, nasların manalarını iyice anlayan, kıyas ve istin-bât yollarını bilen ilim adamlarının dışında kimsenin anlayamayacağı gizli beyan olmak üzere iki çeşittir. Hadis-i şerifteki, “Onları insanların çoğu bilmezler” ifadesi, sözümüzün sıhhatine delildir.”

Hattâbî daha sonra, bir şeyin hükmünde şüphe eden kişinin durması ve şüpheden korunması gerektiğini, aksi takdirde harama düşebileceğini ifade eder.

İşte tesbiti zor olan ve hükmü ancak âlimler tarafından çıkartılabilenler bunlardır. Âlimler ya nasla, ya da başka bir delille bu tür şeylerin hükümle­rini istinbât ederler. Onu ya haram ya da helâl sınıfına ilhak ederler. Fakat bazan olur ki, müctehidin, bir şeyin hükmünü delillerden ictihad ederek or­taya çıkarması da mümkün olmaz ve o şey şüpheli olarak kalır. Peki bu du­rumda olan şeylere ne hüküm verilecektir?

Kadı Iyaz bu konuda;

1- Bu tip şeyler helâldir,

2- Bunlar haramdır,

3- Bunlarla ilgili hiçbir hüküm verilemez, şeklinde üç görüşün olduğu­nu bildirir.

Aynîde, bu ihtilâfın sebebinin, hakkında şeriat gelmeden önce eşyanın hükmü konusundaki ihtilâftan kaynaklandığını söyler.

Mâzirî; “Şüpheli olan şeylerin haram veya helâl olduklarına dair bir görüş beyan edilemez” der.

Şüpheli şeylere tam olarak haram veya helâl denilmemekle birlikte, bun­lardan kaçınmanın takvaya uygun olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Hz. Pey­gamber (s.a) bir hadisinde; “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe etmediğini yap.”[23] buyurmaktadır. İmam A’zam Ebû Hanîfe ve Süfyân-ı Sevrî’nin: “Gökten yere düşmem, benim için nebiz haramdır diye fetva vermemden daha basittir; ama kendim onu asla içmedim ve içmem de.” dedikleri riva-vet edilir. Yine Hayâtü’l-Hayvân’da anlatıldığına göre; bir zamanlar Irak’­ta bdiye koyunları ile, Kûfe’nin koyunları birbirine karışmış, koyun sahip­lerinin hakları ayırdedilemeyecek derecede birbirine girmişti. İmam Ebû Hanîfe hazretleri, koyun cinsinin ortalama yedi sene yaşadığını öğrenmiş o ka-nşık koyunlardan olacağı korkusuyla yedi sene et yemeyi terketmişti.

Demek oluyor ki, haram ya da helâlliği konusunda kesin hüküm bu­lunmayan şeylerin haram olduğuna fetva verilmese de onları işlemekten ka­nıma k takva gereğidir. Ancak, takva ile amel edeceğim diye vesveseye düş­lemek, vesvese ile takvayı birbirine karıştırmamak gerekir. Meselâ, içine pislik karışmış olabilir diye akarsulardan abdest almamak, iyice mutmain olmak için abdest azalarım defalarca yıkamak, saatlerce tuvaletten çıkma­mak takva değil, vesvesedir.

Hadisin bu rivayetinde olmamakla, birlikte, bundan sonraki rivayette bulunan; Buhari ve Müslim’in rivayetlerinde de yer alan bir cümlenin izahı­nı da burada vermek istiyoruz. O da Hz. Peygamber’in şu sözüdür:

“Şüpheli şeylerden sakınan, ırzını ve dinini kurtarmış olur. Şüphelere dalan da harama dalmış olur.”

Hattâbî, bu cümleleri izah ederken söyler der:

“Bu, cerh ve ta’dil konusunda önemli bir asıldır. Şüphelerden sakın­mayan kişinin, ırzını ve dinini ayıplanmaya ve dedikodulara hedef olmaya arzettiğine delildir.”

Buna göre; şüpheli şeylerden sakınan kişi; dini açısından noksanlıktan, rzı açısından da ayıplanma ve dedikodudan korunmuş olur. Buradaki din iözü, Allah’a; ırz sözü de insanlara taalluk eden şeylerle ilgilidir.

“Şüpheli şeylere dalan, harama da dalmış olur.” sözünün manası, za­idinden anlaşıldığı gibi değildir. Çünkü öyle olsaydı, şüpheli şeyle haram arasında fark olmaması gerekirdi. Âlimlerin açıklamasına göre, bu sözün iki nanaya ihtimali vardır:

1- Şüpheli şeyleri âdet haline getirip onları devamlı yapan kişi nihayet ıaramları işlemeye cesaret eder ve haram işler.

2- Böyle bir kimse dikkatsizliği âdet edinir ve yavaş yavaş haramlara Jalar.

Alimler, mekruhu çok işleyenin harama düşeceğini söylerler. Bu hadi­sin sonundaki, “Şüpheli şeylere dalan kişi, harama da cesaret eder.” sözü de, yukarıda söylenenlere delildir.[24]

Bazı Hükümler

  1. İnsan hayatındaki bazı davranışların, helâllik veya haramlık konusundaki hükümleri apaçık olduğu halde, bazılarının hükmü açık değildir, şüphelidir.
  2. Dinî hükümleri, misallerle izah etmek caîzcHr.
  3. Şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir.[25]

3330… İbrahim b. Musa er-Râzî, İsa’dan; İsa, Zekeriyya’dan, o da Âmir eş-Şa’bruui Nu’man b. Beşîr’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a)’i söyle buyururken işittim:

Aynen yukarıdaki hadis-.

(Bu rivayete göre) Şa’bî, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu da söyledi:

“Onlar (helâller ve haramlar) arasında şüpheli şeyler vardır, in­sanların çoğu onları bilmezler. Şüphelerden sakınan kişi, ırzını ve di­nini kurtarmış demektir. Kim de şüpheli şeylere dalarsa harama dal­mış olur.”[26]

Açıklama

Bu hadis, yukarıdaki hadisin farklı bir rivayetidir. Bu rivayetteki fazlalıklarla ilgili izah da yukarıdaki hadiste geçmiştir.[27]

3331… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygam­ber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, faiz yemeyen hiç­bir kimse kalmayacaktır. Kişi, faiz yemese bile, kendisine onun buha­rından bulaşacaktır.”

îbn îsa;”Onun tozundan ona bulaşacaktır” dedi.[28]

Açıklama

Bu hadis Musannif Ebû Davud’a iki ayrı hocadan intikal etmiştir. Bunlardan birisi Muhammed b. İsa, diğeri de Vehb b. Bakiyye’dir. Metin, Vehb b. Bakiyye’nin rivayetidir. Onun; “Kendisine onun buharından bir şey bulaşacaktır*’ şeklinde rivayet ettiği cümle, Mu­hammed b. İsa’ mn rivayetinde, ‘ ‘Kendisine, onun tozundan bir şey bulaşacaktır” şeklinde varid olmuştur. Musannif bu farka, hadisin sonun­da işaret etmiştir.

îbn Mâce’nin rivayeti de, İbn İsa’nın rivayeti gibidir.

Senedden, Hasen’in hadisi Ebû Hureyre’den işittiği izlenimi ortaya çı­kar. Fakat Münziri, Hasen’in Ebû Hureyre’yi görmediğini, onun için hadi­sin munkatı olduğunu söyler.

Metinde geçen; “faizin buharı” veya “tozu”ndan maksat, onun eseridir.

Rasûluîlah (s.a), bu hadisi ile ta asırlar öncesinden bugünü görmüş, in­sanlığın düştüğü bu ekonomik batağı mucizevî bir tarzda haber vermiştir. Gerçekten de Hz. Peygamber’in bildirdiği tahakkuk etmiş, faize doğrudan ya da dolaylı olarak dalmayan hemen hemen kalmamıştır. Dinine bağlı ola­rak bilinen, faizin haram olduğuna inanan birçok insan bile maalesef ya bile bile ya da bilmeden faize bulanmıştır. Çünkü gayri islâmî bir sisteme daya­nan ve bu sistemin piyasasında gelişen ekonomi insanlığı kıskacına almış, bütün çıkış kapılarına faizi yerleştirmiştir. Öyle ki, piyasada iş yapmak iste­yen tüccar, yatırım yapmak isteyen sanayici, ister istemez faiz müesseseleri­nin kapılarına gitmek zorunda kalmıştır. Kredi ve banka ile hiçbir ilgi kur­mayan esnaf da faizden uzak kalamamaktadır. Çünkü, İslâm’ın koyduğu şartlara uyulmadan yapılan ve yaygınlaşan fasid akidler de faiz hükmünde­dir. Bu akitlerden uzak kalmak zamanımız tüccarı için imkânsız hale gelmiştir.

Ticaret, sanayi ve banka ile hiçbir ilgisi olmayan çiftçi, işçi, memur da yakasını bu iletten kurtaramamaktadır. Ürününe karşılık aldığı bedel, çalışmasına karşılık aldığı ücret faiz kurumlarından geçmekte, faize bulanmak­tadır. Dostunda yediği yemekte, arkadaşından aldığı hediyede faiz bulaşığı­nın olmadığı, hiç kimse tarafından garanti edilemez durumdadır, işte Hz. Peygamber (s.a)’in, insanların faiz alıp yemese bile onun tozuna dumanına bulaşacağı yolundaki haberi budur.

Avnü’l-Ma’bûd sahibinin ifadesine göre, AIiyyü’1-Kârî; kişinin, faizin tozuna bulaşmasını şöyle açıklar:

“Yani kişiye faizin eseri ulaşır. Bu; faiz muamelesine şahit olmakla, o muameleyi yazmakla, faiz yiyenin ziyafetine iştirak etmekle veya hediyesini kabul etmekle olur. Kişi faizden korunsa bile, onun izlerinden kendisini kur­taramaz.”

Ebû Davud’un bu hadisi, “şüphelerden kaçınmak” babına alması, ha­disin bu tarafı ile ilgili olsa gerektir. Çünkü faiz olan, faiz olduğu bilinen şey kesinlikle haramdır. Şüphe ile hiçbir ilgisi yoktur. Şüpheli olan, akitler içerisine gizlenen, herkesin ayırd edemeyeceği ya da başkalarının kazançları vasıtasıyla gelen faizdir. Müslüman yaptığı muameleye çok dikkat etmeli­dir. Davetine gittiği, sofrasına oturduğu kişileri iyi seçmelidir. Hatta alışve­riş ettiği bakkalın ticarî muamelelerini bilmeli ve bakkalını ona göre tesbit etmelidir.[29]

3332… Âsim b. Küleyb babası vasıtasıyla Ensar’dan bir adamın şöyle dediğini rivayet etti:

Rasûlullah (s.a) ile birlikte bir cenazeye çıktık. Onu, kabrin üze­rinde, kabir kazan kişiye;

“Ayaklarından tarafını genişlet, başının geleceği tarafı genişlet” diye emrederken gördüm. Hz. Peygamber (s.a), (kabirden) dönünce, kendisini bir kadının davetçisi karşıladı. Efendimiz de (davete) geldi. Yemek getirildi, Rasûlullah elini yemeğe uzattı sofradakiler de uzattı­lar ve yediler.

Babalarımız Hz. Peygamber’e baktılar. O, lokmayı ağızinda do­landırıyor (yutmuyor)du.

“Sahibinin izni olmadan alınmış bir koyun eti buluyorum” buyurdu.

Bunun üzerine kadına haber gönderildi. Kadın (gelip) şöyle dedi:

Ya Rasûlaüah! Pen, Baki’a[30] (benim için) bir koyun satın al­mak üzere (adam) gönderdim ama bulamadım. Bir koyun satın alan komşuma, koyunu parasıyla bana göndermesi için haber gönderdim, fakat adam (evde) bulunmadı. Bunun üzerine, onun hanımına (haber) gönderdim, o da koyunu bana gönderdi”.

Hz. Peygamber (s.a):

“Onu, esirlere ye’dir” buyurdu.[31]

Açıklama

Hadisin sahâbî ravisinin ismini tesbit edemedik.Ancak gerek bu rivayetten, gerekse Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ indeki rivayetten, ravinin hâdiseye şahit olduğunda çocuk olduğu anlaşılmaktadır. Yine Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde, hadiste zikri geçen kadının, koyunu­nu aldığı komşusunun Âmir b. Ebî Vakkâs olduğu belirtilmektedir.

Hadiste; Hz. Peygamber (s.a) kabristandan dönerken, birisinin karşı­ladığı ve kendisini bir kadın adına yemeğe davet ettiği bildirilmektedir. Ebû Davud’un rivayetinde, bu kadının kim olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Mişkât adındaki kitapta ise Hz. Peygamber’i davet eden kadının, defnedilen şahsın hanımı olduğu ifade edilmektedir. Mişkât’ın şerhi olan Mîrkât’ta da AIiyyü’1-Kârî hadisi aynen Mişkât’taki gibi vermiştir.

BezlüM-Mechûd’ da, Mişkât ve Mirkât’daki bu rivayet yadırganmakta ve şöyle denilmektedir:

“Mişkât nüshaları ve şerhindeki rivayette bir müşkül var.Çünkü fakih-lerimiz, cenaze evinden ziyafet verilmesinin helâl olmadığını açıkça belirt­mişlerdir. Çünkü ziyafet, hüzün günlerinde değil, sevinç günlerinde meşru kılınmıştır. Hz. Peygamber (s.a)’in daveti kabul etmesi, o ziyafetin meşru bir ziyafet olduğunu gösterir.”

Bezlü’I-Mechûd sahibi, daha sora Mişkât’daki rivayetle, fukahanın be­yan ettiği hükmü şöyle te’lif eder:

“Eğer Mişkât nüshalarındaki rivayet doğru ise, bu hadisenin; cenaze evinde ziyafet çekilmesi yasaklanmadan Önce vuku bulduğuna hamledilir.”

Hadisten anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a) ağzına aldığı lokmayı ağzının içinde dolandırmış durmuş, fakat yutmamıştır. Ravinin babası ve di­ğerleri, Efendimiz’in yaptığına bakmışlar, Rasûlullah da; yedikleri etin, sa­hibinin izni olmadan alınan bir koyunun eti olduğunu söyleyerek yemeği bı­rakmıştır.

Ravinin; “Biz Hz. Peygamber’e baktık” demeyip de, “babalarımız baktı” demesi ya kendisinin dışarıda olmasından ya da Hz. Peygamber’i gö­remeyeceği bir yere oturmuş olmasından dolayıdır. Nitekim Ahmed b. Han­bel’in Müsned’inde ravinin, “Biz çocukların oturdukları yere oturduk.”de­diği ifade edilmektedir.

Hz. Peygamber’in eti yememesine sebep, koyunun fuzuli olarak satın alınıp, sahibinin tasdiki olmadan kesilmiş olmasından dolayıdır. Çünkü bu durumda satın alınan mal, müşterinin mülkiyetine girmiş olmaz.

Bey’ul-fuzûlî: Bir kimsenin, sahibinin haberi olmadan bir malı başka birine satmasıdır. Bu durumdaki bir satışın kesinleşmesi, alım satıma konu olan malın sahibinin, bu satıştan haberdar olup icazet vermesine bağlıdır. Sahibinin haberi olur da icazet vermezse, yapılan akit geçersizdir.

Üzerinde durduğumuz hâdisede geçen akid de bu cinstendir. Çünkü davet sahibi kadın, koyunu, kocasının izni ve haberi olmadığı halde komşu kadın­dan satın almış ve kesmiştir. Koyun sahibinin bu satışı kabul ettiğine dair bir işaret de mevcut değildir. İşte bu yüzden Hz. Peygamber, yemeği bırak­mış, yanındakiler de kendisine uymuşlardır.

Hz. Peygamber’in, kadına hitaben,”Bunu esirlere yedir” buyurması, âlimler tarafından farklı değerlendirilmiştir.

Tıybî; esirlerin kâfir olduklarına işaret ederek şöyle der:

“Onlar kâfirdirler. Koyunun sahibi bulunmadığı için kendisinden he­lâllik alınamadı. Dolayısıyla müslümanların onu yemeleri mümkün olmadı. Onun için Hz. Peygamber, esirlere yedirmesini emretti. Kadın koyunu telef ettiği için, kendisine koyunun kıymetini ödemek borç, etin esirlere yediril­mesi de kendisinden sadaka oldu.”

Zekeriyya el-Kandehlevî, Bezlü’l-Mechûd’un tâlikında; “Hafız (İbn Ha-cer) bu hadisi, sahibinin izni olmadan kesilen hayvanın etini yemenin caiz olduğuna delil saydı” der.[32]

Bazı Hükümler

  1. Çocuklann cenaze defni esnasında kabristana git­meleri caizdir.
  2. Davete icabet gerekir.
  3. Sahibinin izni olmadan kesilen hayvanın etini yememek icabeder.[33]
  4. Faiz Yiyen Ve Yedirenin Durumu

3333… Abdullah b. Mes’ud (r.a)’un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a), faiz yiyene, yedirene, (muamelesine) şahitlik edene ve yazana lanet etti.”[34]

Açıklama

Bu hadis, Buharî’nin dışındaki meşhur hadis kitaplarının tümünde yer almıştır. Buhârî’de, Ebû Cuheyfe’den rivayet edilen ve manası bu hadisin manasına yakın bir hadis vardır.[35]

Sahih-i Müslim’de ise, hadisin iki rivayeti yer almıştır. Bunlardan bi­rinde Abdullah b. Mes’ud, “Rasûlullah, faiz yiyene ve yedirene lanet etti.” demiş, şahidi ve kâtibini anmamıştır. Hatta kendisini dinleyen ravinin, “Şa­hitleri ve kâtibi” ile ilgili sorusuna; “Biz sadece duyduğumuzu söyleriz” kar­şılığını vermiştir.

Müslim’deki ikinci rivayette ise, yiyen ve yedirenlerin yanı sıra şahitle­rine ve kâtibine de Hz. Peygamber’in lanet ettiği belirtilmiş ve fazla olarak bunların hepsinin eşit olduğu ifade edilmiştir.

Faizin Arapçası “Ribâ”dır, Onun için bazı Türkçe kitaplarda faiz ko­nusu “ribâ” adı altında işlenir. Meşhur manasıyla faiz; “İki mal birbiri ile değiştirilirken; bir taraftan bedele mukabil olmaksızın verilen fazlalıktır.” Faiz ister fertle fert, ister fertle kurum isterse kurumla kurum arasında ol­sun değişmez, haramdır. Yani bazılarının zannettiği gibi sadece tefecilik de­ğildir. Sadece Hanefîlerden İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre dar-ı harbde, oranın tebaasından bir gayri müslim ile müslüman arasında faiz muamelesi cari olmaz. Ebû Yusuf’a göre ve diğer mezhep imamlarına göre, faiz nerede ve kiminle olursa olsun haramdır. İmam A’zam ve İmam Muhammed’in görüşlerine esas aldıkları hadis, diğer âlimlerce tenkide tabi. tutulmuştur. Hanefî âlimlerinin ileri gelenlerinden İbnü’l-Hümâm, Hidâye’ye şerh olarak yazdığı Fethu’l-Kadîr adındaki eserinde bu hadisin “garib” ol­duğunu söyler. Yine orada dar-ı harpteki faizin haram olmadığı kabul edi­lirse, bunun müslümanm faiz vermesi değil, alması ile kayıtlı olduğu be­lirtilir.[36]

Faizin hangi mallarda cereyan ettiği, hangi muamelelerin faize girdiği, faizin çeşitleri gibi konular oldukça tafsilatlıdır. Bunlar fıkıh kitaplarında uzun uzadıya işlenmiştir. Biz de yeri geldikçe, imkân nisbetinde bu ayrıntı­lara gireceğiz.

Faiz yiyenden maksat, faiz alan; yedirenden maksat da faiz verendir. Kişi faiz aldıktan sonra onu yemeyip de başka ihtiyaçlarına sarfetse aynı şe­kilde günahkâr olur. İnsanlar ellerine geçen maldan en çok yemek suretiyle faydalandıkları için bu ifade kullanılmıştır.

Hadisten anlaşıldığı üzere, faiz alıp verenlerin yanı sıra muamelesine şa­hitlik eden ve yazanlar da Hz. Peygamber’in lanetine maruz kalmışlardır. Hatta yukarıda işaret edildiği gibi, Sahih-i Müslim’deki bir ilâveden, bunla­rın hepsinin eşit oldukları anlaşılmaktadır. Ancak, Nesâî’nin rivayeti; şahit­lerin ve kâtibin yaptıklarının günahlığını, bu muamelenin faiz olduğunu bil­meleri şartına bağlamaktadır. Yani iki kişi bir faiz akdine şahitlik etseler fa­kat bu akdin faiz akdi olduğunu bilmeseler günah işlemiş olmazlar.

Hz. Peygamber’in faizcileri lanetlemesi, ya haber ya da duadır. Yani, ya onların Allah’ın rahmetinden uzak olduklarını bildirmek, ya da Allah’ın rahmetinden uzak kalmaları için bedduadır. Hangisi olursa olsun bu, faizci­lerin uğrayacağı felâketin büyüklüğünü gösterir.

İmam Nevevî; bu hadisin, faiz alma verme muamelesine şahit olma ve yazmanın haram olduğuna delil olduğunu söyler. Faiz almanın ne derece bü­yük bir günah olduğunu belirten birçok âyet ve hadis vardır. Şimdi bunlardan önce âyetleri, sonra da hadislerin bir kısmını görelim:

“Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, ‘zaten alışveriş de faiz gibidir’ demelerindendir. Oy­sa Allah alışverişi helâl, faizi haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah’a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte-onlar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacak­lardır.[37]

“Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah pek nankör olan hiçbir günahkârı sevmez.”[38]

“Ey inananlar! Allah’tan sakının, inanmışsanız faizden arta kalmış he­saptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.”[39]

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Miraca çıkartıldığım gece, karınları evler gibi (şişmiş) bir grubun ya­nma vardım. Onların karınlarında, ta dışardan görülen yılanlar vardı.

Bunlar kimlerdir ey Cebrail? dedim. Bunlar, faiz yiyenlerdir, dedi.”[40] Bz, Peygamber (s.a) ashabına:

“Helak edici yedi şeyden kaçınınız” buyurdu. Sai ıbeler:

O ‘ar nelerdir ya Rasûlallah? diye sordular. Rasullah (s.a):

“Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı cana hak­sız yere kıj fiak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, hiçbir şeyden haberdar olmayan mü’min hanımlara iftira etmektir.”buyurdu.[41] Hz. Peygamber (s.a), bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Faiz yetmiş çeşittir. Bunların en aşağısı kişinin annesine temas etmesi gibidir, (günahları eşittir).”[42]

İbn Mâce, Beyhakî ve Hâkim de, biraz değişik lafızlarla yukarıdaki ha­disin manasına gelen hadisler rivayet etmişlerdir.

Yukarıya aktardığımız âyet ve hadisler, faizin ne beter bir illet, ne çir­kin bir muamele olduğunu en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Bunlardan sonra, artık faiz şöyle kötüdür, böyle kötüdür diye lafı uzatmaya gerek yoktur.[43]

  1. Faizin Kaldırılışı

3334… Süleyman b. Amr; babası (Amr b. el-Ahfas)’ın şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Rasûlullah’ı (s.a) Veda Haccmda dinledim. Şöyle diyordu:

“Haberiniz olsun, şüphesiz cahiliye faizlerinden olan tüm faizler kaldırılmıştır. Sermayeleriniz ise kendinize aittir. Siz zulmetmeyiniz, zulme de uğramayınız.[44]

Haberiniz olsun, şüphesiz cahiliye devrinin bütün kan davaları kal­dırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in oğlu Hâris’-in kan davasıdır.”

Haris, Benî Leys kabilesinde çocuğuna süt annesi aramakta idi. onu Huzeyl öldürdü.

Hz. Peygamber devamla şöyle dedi: ” (Ey Allah’ım!) Tebliğ ettim mi?”

îahâbîler üç kerre: – Evet, dediler. Rasûlullah da üç sefer:

“Allah’ım, sen şahid ol” dedi.[45]

Açıklama

Hadisin Tİrmizî ve İbn Mâce’nin Sünen’lerindeki rivayetleri buradakinden daha uzundur. Ebû Dâvûd’da da hacc bahsinde 1905 numarada geçmiştir.

Hadisin buradaki bölümü, Veda hutbesinin bir bölümüdür ve kan da­vası ve faizle alâkalı kısmıdır. Hutbenin bu bölümünün rivayetleri arasında da bazı farklar göze çarpmaktadır. Bunlardan birisine dipnotta işaret edil­miştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a)’in kaldırdığını bildirdiği kan davası, bu rivayete göre Abdülmuttalib’in oğlu Hâris’in kan davasıdır. Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivayetleri de böyledir. Ebû Davud’un 1905 numaradaki ve İbn İshak’ın rivayetlerine göre ise bu davanın, Hâris’in değil oğlu Rabîa’nın kan davası olduğu bildirilmektedir.

Hattâbî; musannifin, “Hâris’in kanı” şeklindeki rivayetini eie alıp, “di­ğer rivayetlere göre Hz. Peygamber’in kaldırdığı ilk kan davası”, Abdülmut­talib’in torunu Rabîa’nın kan davasıdır” deyip, İbnü’l-Kelbî’den rivayetle; Rabîa b. Hâris’in cahiliye devrinde öldürülmediğini, Hz. Ömer zamanına kadar yaşadığını ilâve eder. Hattâbî’nin ifadesine göre cahiliye devrinde öl­dürülen Rabîa değil Rabîa’nın küçük kardeşidir. Hadiste kan davasının Hâ-ris’e nisbet edilmesi, kana veli olmasından dolayıdır.

Görüldüğü gibi bu hadiste faiz ve kan davasının yasaklandığı belirtil­mektedir. Bir şeyin yasaklanması, onun haram olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in; anılan hükmün yerleşmesini temin için, önce amca­larının faiz ve kan davasından başlaması fevkalâde psikolojik bir hadisedir. Çünkü bu âdetler, Araplar arasında asırlardır uygulanan köklü birer âdetti. Bu gibi kökleşmiş âdetlerin sökülüp atılması son derece güçtür. Rasûlullah Efendimiz, önce kendi yakınlarının hakkı olan faizi ve kan davasını kaldır­mak suretiyle, yasağı önce kendi üzerlerinde uygulamış ve hiçbir kimsenin itirazına mahal bırakmadan tatbikini sağlamıştır,

Hattâbî, bu hadisin şerhinde değişik bir noktayı ele alıp incelemekte­dir. Hattâbî’nin söylediklerini aynen aktarıyoruz:

“Bu hadiste fıkıh acısından şu vardır: Cahiliye hükümlerinden, İslâm devrine kadar gelenler red ve inkâr ile kaldırılır. Kâfir olan birisi, faizle para verse ve parayı almadan müslüman olsa sadece ana parasını ahr, faizi al­maz. Daha önceki yaptıklarını ise İslâmiyet hesaba katmaz. Onların kendi hükümlerine göre yaptıklarının peşine düşmez. Bir kimse kâfirken, dar-ı harp-de adam öldürse sonra da müslüman olsa, kâfirken işlediği bu cinayetten dolayı takibata uğramaz.

Kâfir olan karı koca müslüman olsalar, şarap, domuz ve benzeri haram şeylerden olan mehirleri konusunda dava ile bize müracaat etseler; eğer ka­dın, haramdan olan mehrinden almamışsa kendisine mehri misi verilmekle hükmederiz. Ama yarısını almış da yarısını almamışsa, yarı mehir verilmesi­ni emreder, diğer yarısını yok sayarız. Buna göre, eğer yeni baştan bir nikâh kıymak isterlerse, biz mehirde ancak İslâm’ın mubah kıldığı şeylere izin ve­ririz. Ama geçmiş bir şeyse onu ortadan kaldırmaz ve karışmayız. Bu konu­nun tüm hükümleri bu kıyas üzeredir.”

Bu hadisten; faizin Veda Haccına kadar müslümanlar arasında cari ol­duğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber’in, “İlk kaldırdığım faiz Ab­dülmuttalib’in oğlu Abbas’ın faizidir” buyurması, o zamana kadar Hz. Abbas’ın faiz alacağının devam ettiğini gösterir. Hz. Peygamber’in, Abbas’ın faizini daha evvel kaldırıp da bunu Veda hutbesinde ilan etmiş olması da mümkündür.

Faizin haram olduğunu bildiren âyetler de Rasûlullah’ın ömrünün son­larına doğru inmiştir. Hatta İbn Mâce’nin rivayet ettiği bir habere göre Hz. Ömer (r.a);”Son inen.âyet, faiz âyetidir. Ancak Rasûlullah (s.a) bu âyeti tefsir etmeden vefat etmiştir. Siz, faizi de içerisinde faiz şüphesi olan mua­meleleri de terkediniz” demiştir. Ancak Hz. Ömer’in bu haberi en son inen ahkâm âyetleri ile ilgili ols.ı çörektir. Çünkü faizi yasaklayan âyetlerin tümü Veda Haccından önce inmiştir. Halbuki, “Bugün size dininizi ikmal ettim. Size verdiğim nimetleri tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti seçtim” mealindeki âyetin[46] Veda hutbesinden sonra indiği kesindir.

En son inen âyetin; Bakara 278-281, Nisa 177, Tevbe 129 ve Mâide 3’den birisi olduğunda farklı görüşler vardır. Her ne kadar bunlardan, Bakara sû­resinin 278. âyetinde faizin terkedilmesi istenmekte ise de, faizin kötülendiği ve terkinin istenildiği başka âyetler de vardır ve o âyetler, burada işaret edilenlerden daha evvel inmişlerdir.

Elmahlı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili adındaki tefsirinde faizin yasaklanışını (sadeleştirerek aktarıyorum) şöyle anlatmaktadır:

“Faizin hükümleri, Rasûlullah’ın Peygamber olarak gönderilişinin son-senelerinde ve Mekke’nin fethedildiği sıralarda nazil olmuştur. Hatta bu hü­kümlerin genel tatbikatı ve ilanı Veda Haccına rastlar. Bu sıralarda ise; “Bu­gün size dininizi ikmal ettim…” (Mâide, 5/3) âyeti gereğince İslâm dini ke­male eriyordu. Evvela Âl-i İmran süresindeki: “Ey iman edenler! Faizi kat kat artırılmış olarak yemeyiniz…”[47] âyeti, daha sonra da bu (Bakara, 275-279) âyetler nazil oldu. Bu bize gösteriyor ki, faizin kaldırılması bir ge­lişme, olgunlaşma gayesine mebnidir. Faizin yaygın olduğu bir toplum, he­nüz tekamül etmemiştir ve tekamül etmeyen milletlerden faiz kaldırılama­yacaktır. Dinî ahlâkı yükselmemiş, sosyal yardımlaşması ağızlardan kalple­re geçmemiş, sosyallikleri baskı ve tahakkümden kurtulup kardeşlik dairesi­ne girememiş olan toplumlar faizden kurtulamazlar, kurtulamadıkça da Al­lah’ın rızasına uygun olan ahlakî ve sosyal olgunluğu bulamazlar; kişi ve top­lum çıkarları arasındaki çatışmayı önleyemezler. Herhangi bir toplumda, fa­izsiz yaşanamayacağı hissi çoğalmaya ve faizin meşruiyyetine çareler aran­maya başlanırsa orada çöküş ve cahiliye devrine dönüş başlamıştır…”[48]

Hamdi Efendi’nin bu nefis görüş ve açıklamaları devam etmektedir. An­cak biz, kalan kısım konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için burada kestik. İsteyen, işaret ettiğimiz yerden okuyabilir.

Demek oluyor ki, İslâm’da faizin yasaklanışı Veda Haccından daha ev­vel olmuş fakat umuma ilam Veda Haccı esnasında gerçekleşmiştir. Ancak bu hal, inen âyetlerin hükümlerinin daha önce hiç uygulanmadığına delâlet etmez. Aksine bunun zıddıni bildiren haberler vardır.

Sabûnî’nin, Safvetii’t-Tefâsir’de, Bahru’l-Muhît’den naklettiğine göre; faizle ilgili olan bu (Bakara 275 ve devamı) âyetlerin inişine sebep şu hâdisedir:

Sakîf kabilesinden Amr oğullarının, Muğire oğullarından faizli alacak­ları vardı. Vadesi gelince bu faizi istediler. Bunun üzerine, “Ey iman eden­ler! Allah’tan korkun ve faizin kalanım bırakın…” diye başlayan âyetler in­di. Sakîfliler de, “Bizim Allah ve Rasülü ile savaşacak gücümüz yoktur” dediler, tevbe ettiler ve sadece ana paralarım aldılar.[49]

Bazı Hükümler

  1. Faiz ve kan davası haramdır.
  2. idareciler, konulan bir yasağın ya da emrin top­lum tarafından benimsenmesi için önce kendileri tatbik etmelidirler.
  3. Sonradan müslüman olan kişilerin, müslüman olmadan önceki ta­sarrufları geçerlidir. Ancak bu tasarrufların uzantısı, müslümanlıktan son­raki hayatlarına da geçiyorsa ve bu İslâm dinine göre haramsa, müslüman olmaları ile birlikte son bulur.
  4. Faizsiz bir toplum en mütekâmil toplumdur.[50]
  5. Alışveriş Esnasında Yemin Etmenin Mekruh Oluşu

3335… Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a)’i şöyle buyururken işit­tiğini haber vermiştir:

“Yemin; (sahibinin zannınca) truı.n revacına, (ashnda)bereketin mahvına sebeptir.”

İbn Şerh; (bereketin yerine),”kazancın” demiştir.

İbn Şerh; “Saîd b. el~Müseyyeb’den, o Ebû Hureyre’den, o da Hz. Peygamber’den” demiştir.[51]

Açıklama

Hadisin, Buharı ve Müslimdek i rivayetleri de Ebû Hureyre’dendir. Ayrıca, İbn Mâce’de ve Müslim’de aynı manaya gelen fakat sözleri biraz değişik bir hadis Ebû Katâde’den rivayet edilmiştir. Bu rivayetin sözleri şu şekildedir:

“Alışverişte yemin etmekten sakınınız. Çünkü yemin (önce) malın re­vacına sebep olur. Sonra ise onu mahveder.”

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte, kişinin malını satmak için yemin etmesi­nin caiz olmadığı ifade edilmektedir. Yemin etme iki suretle olur:

a) Yalan yere, yani malda olmayan bir özelliğin olduğunu iddia ederek,, bir kusurunu gizleyerek veya kendisine pahalıya mal olduğunu söyleyerek yemin etmek. Şüphesiz yalan yere edilen yemin, ticaretin dışında olduğu gi­bi ticarette.de haramdır, son derece günahtır.

b) Yalan yere olmamakla birlikte, malın revaç bulmasını, satışını sağla­mak için edilen yemin. Hadiste, men edilen yeminin, yalanla kayıtlı olmayı­şı; bu şıkkın da hadisin hükmüne girdiğini gösterir. Dolayısıyla, yalan ol­masa bile satış esnasında yemin etmek doğru değildir. İmam Nevevî bu ko­nuda şöyle der: “Zaruret yokken, yalan yere olmasa bile yemin etmek mek­ruhtur. Hele bu, malın rağbet görmesini temin için olursa daha da fenadır.”

Hadiste; malını satan kişi yemin edince belki bunun; malın satımına fayda sağlayacağı fakat sonuç itibarıyla bereketi alıp götüreceği belirtilmektedir. Bu, “Allah faizi mahveder, sadakaları artırır. Hem Allah (faiz helâldir, di­yen) koyu kâfirleri, i?ok günahkâr olanları sevmez.”[52] mealindeki âyetin gü­zel bir tefsiridir. Bu âyet-i kerimede; faiz ile, görünüşte çoğalıyor zannedi­len malın gerçekte azala azala tükeneceği; görünüşte malı azalttığı zannedi­len sadakanın da aslında malı azaltmayıp, bereketlendirdiği ifade edilmek­tedir. Abdürrezzak’m Ma’mer’den rivayet ettiği şu hadis, bu gerçeği daha açık bir biçimde ortaya koymaktadır: “Biz, faizin kazancı üzerine kırk sene geçmeden muhakkak mahvolur, buyurulduğunu işittik,”

Üzerinde durduğumuz hadiste de, yeminle artan ticaretin, görünüşte bir artış sağladığı ama aslında bunun bereket ve kazancın mahvına sebep oldu­ğu belirtilmektedir.- İbn Mâce’nin rivayet ettiği bir hadiste; Allah (c.c)’ın kı­yamet gününde üç grup ile konuşmayacağı, onlara rahmet nazarıyla bak­mayacağı, onları temize çıkarmayacağı belirtilmiş ve yalan yeminle malına revaç sağlamak isteyenler bunlar arasında sayılmıştır.

İbn Mâce’nin bu rivayeti, mal satmak için yemin etmenin kötülüğünü ifadede daha açık ve daha kesindir.[53]

  1. Tartıyı Ağır Tutmak (Ve Ücretle Tartmak)

3336… Süveyd b. Kays (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilir: Mahrafe[54] el-Abdî ile birlikte Hecer’den bez alıp, Mekke’ye ge­tirdik. Rasûlullah (s.a), yürüyerek yanımıza geldi ve bizimle bir iç don pazarlığı yaptı. Orada ücretle tartan bir adam vardı. Rasûlullah (s.a) bu adama:

“Tart ve (biraz)ağir tut” buyurdu.[55]

Açıklama

Tirmizî hadis için “Hasen-sahih” demiştir.

Hadisin izahına girişmeden önce, metindeki birkaç kelime üze­rinde durmak istiyoruz:

Bez: Âsim Efendim’nin Kamus tercemesinde bildirdiğine göre, mutlak olarak “elbise” manasına gelir. Yani insanın üzerine giydiği tüm giysiler ge­nelde “bez” kelimesinin şumülü içindedir. Ayrıca kumaştan olan ev eşyası­na da bez denilir. Bu kelime dilimize de geçmiştir. Fakat bizde daha çok, dikilmemiş, kaput, humayın gibi düz kumaşlara denilmektedir.

Hadiste, Hz. Peygamber’in satın aldığı iç donunun, getirilen bezlerin arasında sayılması, bez tabirinin dikili giysiler için de kullanıldığını gösterir.

Serâvîl: Farsçadan Arapçaya geçmiş bir kelimedir. Farsça aslı “şalvar’-‘dır. İç donu manasına gelir. Türkçemize ise, geniş pantolon karşılığı olarak geçmiştir.

Hecer: Bahreyn’deki bir şehrin adıdır. Medine’nin köyleri arasında da Hecer adında bir köy vardı.

Bu hadiste, iki sahâbînin Hz. Peygamber (s.a)’e bir iç donu sattıkları ve pazarlığın sonunda alacakları bedelin ücretle tartildiğı ve Hz. Peygam­ber’in satıcıya, kendi vereceğini biraz ağır tartmasını emrettiği belirtilmek­tedir. Hadisin Nesâî’deki rivayetinde bu alım satımın Mina’da gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Buna göre, hâdisenin hicretten evvel vuku bulmuş olması gerekir.

Bundan sonra gelecek olan rivayette, Ebû Safvân b. Umeyra, Hz. Peygamber’e hicretten önce Mekke’de bir iç don sattığını söylemektedir. Avnu’l-Ma’bûd sahibinin nakline göre, Hakim, Ebü Safvân ile önceki rivayetin ra-visi Süveyd b. Kays’ın aynı şahıs olduklarını, isimlerinden birinin adı diğeri­nin de künyesi olduğunu söyler. Buna göre Hz. Pcygamber’in iç don alması hâdisesinin hicretten önce olduğu muhakkaktır.

Rivayetlerde, Hz. Peygamber’in satın aldığı iç dona mukabil verdiği şe­ye dair bir kayıt mevcut değildir. Ancak bunun, tartılır cinsten bir şey oldu­ğu anlaşılmaktadır. O zaman, kullanılan paralar altın, ve gümüş olduğu ve bunların tartı ile el değiştirdiği gözününe alınırsa, Hz. Peygamber’in dona bedel verdiği şeyin gümüş para ya da başka bir mal olmasının mümkün ol­duğu söylenebilir.

Hattâbî, hadisin bazı şeylerin caiz olduğuna delil teşkil ettiğini söyler:

a) Bölüşülmemiş ortak maldaki hissenin hibe edilmesi caizdir. Çünkü, Hz. Peygamber’in kendi malından fazla olarak tartılmasını istediği bölüm, satıcıya hibedir ve verilen paradan ayrılmış değildir.

b) Ölçme ve tartma mukabilinde ücret almak caizdir. Mal taksim edici ve hesap yapıcı için de hüküm aynıdır.

Saîd b. Müseyyeb, mal taksimi mukabilinde ücret almayı men eder, Ahmed b. Hanbel de bunu mekruh sayardı.

Hattâbî daha sonra şöyle der:

“Hz. Peygamber’in, tartıcı ile konuşması ve ona semeni tartmasını[56] emretmesi, semen tartıcısının ücretinin alıcıya ait olduğuna delil gibidir. Se­meni ödemek onun vazifesi olduğu için, tartmak müşteriye ait olunca, tart­ma ücretinin de kendisine ait olması gerekir. Buna kıyasla satılan mal (mcbî) in tartılma ücreti de satıcıya ait olur.”

Hanefî fıkıh kitaplarında da, semen tartıcısının ücretinin müşteriye; mebîi tartan, ölçen veya sayanın ücretinin ise satıcıya ait olduğu belirtilmektedir.

Sarihler, Hz. Peygamber’in iç don satın aldığının kesin olmakla birlik­te, giyip giymediğinde ihtilâf olduğunu söylerler.

Aliyyü’1-Kârî, Şemail Şerhi’nde bu ihtilâfları zikreder. Bezlü’l-Mechûd’un ta’likında, Beycûrî’nin Hz. Peygamber’in iç don giymediği görüşünü tercih ettiğini, Cem’ul-Fevâid’de ise giydiği açıkça belli imiş gibi takdim edildiği söylenir. Cevâhiru’l-Muzıyye’de de, Ebû Hanîfe’-den; “Bence Hz. Peygamber’in iç don giydiği sahih değildir.” dediği nakle­dilmiştir.

Konu ile ilgili olarak, Avnu’l-Ma’bûd’da da şu malumata rastlan­maktadır:

Süyutî; bazılarının Hz. Peygamber’in iç don aldığını belirttiklerini fa­kat giymediğini, söylemektedir.

İbnü’l-Kayyim el-Cevziye ise, Zadii’l-Meâd fi Hedyi Hayri’l-İbâd’da;

“giymiştir” der. Zâdü’I-Meâd’daki bu ifadenin bir kalem hatası olduğu söy­lenir. Ancak, Ebû Ya’lâ’nın Müsned’inde ve Taberânî’nin Mu’cemu’l-Vasît’inde Ebû Hureyre’den, zayıf bir isnadla şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir gün Hz. Peygamber’le birlikte çarşıya girdik, manifaturacıların ya­nına otundu ve dört dirheme bir (şalvar) iç don satın aldı.

Ya Rasûlallah, sen iç don giyiyor musun? dedim.

Evet, seferde de, hazarda da, gece de gündüz de giyiyorum. Şüphesiz ben örtünme ile emrolundum ve bundan daha iyi örten bir şey de bulama­dım, buyurdu.”[57]

Günümüzün insanı belki bu münakaşayı yadırgar. Çünkü bugün her­kes iç don giymekte ve bu bir mesele olmamaktadır, Fakat Hz. Peygamber zamanında erkeklerden kimi bir entari, kimi bir cübbe giyebiliyor, kimi de sadece bir peştemal sarabiliyordu. Belli ki iç don giyme âdeti pek yoktu. Ebû Hureyre’nin sorusu da bunu göstermektedir. İşte âlimler bunun için Hz. Pey­gamber’in iç don giyip giymediğini tam olarak tesbit edememişlerdir.[58]

Bazı Hükümler

  1. Ücretle başkasının malını tartmak caizdir.
  2. Tartılan malın biraz ağır tutulması mustehaptir.
  3. Semeni tartmanın ücreti müşteriye, mebîi tartmanın ücreti de satıcı­ya aittir.[59]

3337… Ebû Safvân b. Umeyra’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hicretten önce, Mekke’de Rasûlullah (s.a)’a geldim…(Ravi), bu (önceki) hadisi söyledi, “ücretle tartan”ı anmadı.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi, Kays da Süfyân ‘in dediği gibi rivayeî etti. Söz Süfyân’m sözüdür, (doğrusu Süfyân’ın rivayetidir)[60]

Açıklama

Bu ve önceki rivayetler aynı hadisin değişik rivayetleri olsa gerek. Rivayetlerin ikisinin tâbiûndan olan ravileri aynı şahıstır. Sahâbî dahil diğer raviler ise değişik isimlerdir. Önceki rivayeti Süf-yân, Simâk b. Harb vasıtasıyla Süveyd b. Kays’tan; bunu ise Şu’be, yine Si-mâk b. Harb kanalıyla Ebû Safvân b. Umeyra’dan rivayet etmişlerdir. Yani önceki rivayette, sahabenin ismi Süveyd b. Kays, sonrakinde ise Ebû Safvân b. Umeyra’dır.

Bu iki isimin aynı şahsa ait olduklarını önceki hadisin şerhinde söyle­miştik. Ebû Dâvûd; “Söz Süfyân’ın sözüdür” derken, doğrusunun sahabe ravinin adının Süveyd b. Kays olduğuna işaret etmiştir. Nesâî de, “Süfyân’­ın hadisi doğruya daha uygun” diyerek aynı görüşü izhar etmiştir.[61]

3338… Ebû Rizme der ki: Babamı şöyle derken işittim:

Bir adam Şu’be’ye: “Safvân sana muhalefet etti” dedi. Şu’be de, “Bu başımı yardı” karşılığını verdi.

Bana, Yahya b. Maîn’in: “Her kim Süfyân’a muhalefet ederse (önemsizdir) söz, Süfyân’ın sözüdür.” dediği ulaştı.[62]

Açıklama

Bu sözler, önceki rivayetlerdeki ihtilâflarla ilgili olarak söy­lenmiştir. Ebû Dâvûd bunu, yukarıda izah edildiği gibi, Süf yân’ın rivayetinin daha doğru olduğu görüşüne destek olarak kitabına almıştır.[63]

3339… Ahmed b. Hanbel, Vekî vasıtasıyla Şu’be’nin, “Süfyân in hafızası benim hafızamdan daha sağlamdır.” dediğini nakletmiştir.[64]

Açıklama

Şu’be’nin bu sözleri de hadisin ravisinin Süveyd b. Kays olması gerektiğine delalet eder.[65]

  1. Hz. Peygamberin, “Ölçek Medine’nin Ölçeğidir” Sözü

3340… İbn ömer (r.anhuma)’dan, Rasûlullah (s.a)’m;

“Vezin (ağırlık ölçüsü) Mekkelilerin vezni, ölçekse Medinelile-rin ölçeğidir” dediğini rivayet etmiştir.

Ebû Dâvûd şöyle dedi:

Bu hadisi, Feryabî ve Ebû Ahmed; Süf yân ‘dan aynı şekilde riva­yet etmişlerdir. (İbn Dükeyn), onlara (Feryâbî ve Ebû Ahmed’e isnadda değil) metinde muvafakat etmiştir.

Ebû Ahmed, ibn Ömer’in yerine, ‘İbn Abbas’dan” demiştir.

Yine bu hadisi, Velidb. Müslim, Hanzala’dan; “Medine’nin vezni, Mekke’nin ölçeği” demiştir, şeklinde rivayet etmiştir.

Yine Ebû Dâvûd şöyle der:

Mâlik b. Dinar’ın, bu konuda A tâ vasıtasıyla Rasûluüah ‘tan ri­vayet ettiği hadisin metninde ihtilâf edilmiştir.[66]

Açıklama

Vezn: Tartmak ve tartacak şey, yani tartıda kullanılan (gram, kilo, dirhem vs.) birim demektir. Hadiste bu ikinci mana kastedilmiştir.

Yağ, bal, şeker gibi tartı ile alınıp satılan maddelere, vcznî denilir.

Mikyâl: Ölçek demektir. Buğday, arpa gibi ölçü ile alınıp satılan mad­delerin ölçülmesinde kullanılan âlettir. Zaman ve yere göre hacmi ve adı de­ğişen çeşitleri vardır. Hadisde kastedilen, o zamanki kullanılan sa’ adındaki ölçektir.

Ölçü ile alınıp satılan maddelere keylî denir.

Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste; tartıda esas alınacak birimlerin, Mek­kelilerin kullandıkları ağırlık ölçüleri; ölçeklerde muteber olanın da Medi-nelilerin ölçekleri olduğunu bildirmektedir.Azîmabâdî’nin Kâdî’den nakli­ne göre, Hz. Peygamber’in bu tercihine sebep; Mekkelilerin ticaret, Medi-nelilerin de tarımla uğraşmalarıdır. Çünkü ticaretle uğraşanlar ağırlık ölçü­lerini, tarımla uğraşanlar ise ölçekleri daha iyi bilirler.

Her bölgenin kendine mahsus ağırlık ve ölçü âlet ve birimleri olduğu ve kullanıldığı gerçektir. Hz. Peygamber’in tercih ettiği bu birim ve ölçüle­rin herkes tarafından kullanılmasının mutlaka şart olduğunu kimse söyle­memektedir. Yani, insanlar aralarındaki akitlerde istedikleri ölçek ve tartı birimlerini kullanabilirler. Ancak, âlimler Hz. Peygamber’in bildirdiği bu ölçülerin kullanım sahasının tesbitinde farklı görüştedirler.

Şevkânî; taraflar arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde bu ölçülere dö­nülmenin gerekli olduğunu söyler. Buna göre, alıcı ve satıcı, alım satıma ko­nu olan malın mikdarını belirleyecek ölçek “veya ağırlık birimini tayinde an­laşmazlığa düşerlerse; ölçekte Medinelilerin ölçeğinin, tartı biriminde de Mek­kelilerin kullandığı ağırlık ölçülerinin tercih edilmesi gerekir.

Hattâbî; sahiplerini belirtmeden, Şevkânî ve aynı görüşü paylaşanların yukarıda geçen görüşlerine işaret ettikten sonra bunu reddeder. Taraflar ara­sında, ölçek ve ağırlık ölçülerinin tayininde anlaşmazlığın çıkması halinde o memlekette kullanılan birimlerin esas alınacağını söyler ve iddiasını şu söz­leriyle destekler: “Bir kimse, on ölçek buğday veya arpaya selem akdi yapsa ve orada bir tek ölçek olsa o ölçek esas alınır.[67] Ama birden çok ölçek buIunur da bu ölçeklerden birisi belirtilmezse, selem akdi fasîd olur ve parayı alan geri verir.”

Hattâbî bu sözleriyle, “Eğer mesele Şevkânî ve onun gibi düşünenlerin dediği gibi olsaydı, bu şekilde akdedilen selem fasid olamayıp, Medinelile­rin kullandıkları ölçek esas alınarak malın teslimi gerekirdi.” demek iste­mektedir.

Hattâbî’ye göre, bu hadis-i şerif; zekât, fitre ve keffaretler gibi, Allah’­ın hakları ile ilgili olarak varid olmuştur. Hadisteki “vezin” den maksad da, başkaları değil sadece altın ve gümüştür. Yani Hz. Peygamber (s.a), zekâtın farz olması için gerekli olan altın ve gümüş nisabında Mekkelilerin vezninin esas alınmasını istemiştir. Bu dirhem; islâmî (şer’î) dirhemdir.

Medinelilerin ölçeğinden maksad da sa’dır. Keffaretlerin ödenmesinde ve fıtır sadakasının verilmesinde bu ölçek esas alınmalıdır.

AvıuTl-Ma’bûd sahibi, Şerhu’s-Sünne, Mirkât ve Nesâî’nin Sindî haşi­yesinden Hattâbî’nin görüşü istikametinde nakiller yapmıştır.

O halde diyebiliriz ki; Hz. Peygamebr (s.a); zekât, fitre, keffaret gibi dinî konuların ölçü ve tartı ile ilgili yönlerinde, Mekkelilerin veznini, Medi­nelilerin ölçeğini kullanmayı emretmiş ve bunlar birer şer’î ölçü olmuştur. Mekke vezni ile 200 dirhemden az gümüş veya 20 miskâldan az altına zekât düşmez. Fitre veya keffaret verecek kişi, her gün için, Medine sa’ı ile bir sa’ arpa, yarım sa’ buğday vs. veya bunların kıymetini verecektir.

Vezin ve ölçekler arasındaki bu ayırıma sebep, o zaman kullanılan ölçü ve tartıların birbirlerinden farklı olmaları, bazı dirhemlerin diğerlerinden daha ağır veya daha hafif olmalarıdır.

Meselâ o zaman kullanılan dirhemlerden:

Bağlı; 8 dânik,

Taberî; 4 dânikti.

İslâmî dirhemlerden sayılan bir başka dirhem ise 6 dânikti.

Bu dirhemlerin, cahiliye devrinden beri böyle mi kaldığı, yoksa değişti­rilip yeni bir ağırlık mı verildiği konusunda ihtilâf vardır. Ancak, ağırlıkla­rının aynı kaldığı fakat baskılarının değiştirilerek üzerlerine “Allah” ismi celâlinin işlendiği görüşü galiptir.

Ağırlık ve ölçü birimleri ile ilgili bilgi, çeşitli münasebetlerle daha önce geçti. Onun için burada tekrar o konuya dönmeyeceğiz. Ancak hadisin met­ni ile doğrudan ilgili olduğu için, Mekke vezni ve Medine ölçeğinin miktar­larını kısaca hatırlatmak istiyoruz.

Şevkânî’nin İbn Hazm’dan naklettiğine göre;

Bir Mekke altın dinarı, 82,3 arpa tanesinin ağırlığı kadardı. Bir dirhem 0,7 miskâldir. Bir dirhemin ağırlığı da 57,61 arpa tanesinin ağırlığı kadardır.

Hidâye’de, muteber olan dirhemin; on tanesi yedi miskâle denk olan dirhem olduğu kaydedilir.

Ölçeğin tayininde farklı iki görüş vardır. Bunlardan birine göre, 1 sa’ 5 1/3 Irak rıtlıdır. İçlerinde Ebû Hanîfe’nin de bulunduğu diğer görüşe göre ise; 1 sa’ 8 rıtıldır. İmam Ebû Yusuf’un önce İmam A’zam’la aynı fikirde iken, daha sonra karşı görüşe döndüğü rivayet edilir.

Hattâbî bunlara bir de, Şiilerin iddia ettikleri 9 1/3 ntıl olan ehl-i beyt sa’ını ekler ve; muamelâtta herkesin kendi sa’ını kullanabileceğini ama, iş dinî konulara geldiğinde Medine sa’ının esas alınması gerektiğini söyler.

Ebû Dâvûd, hadisin sonunda bazı farklı rivayetlere temas etmiştir. Bunlar içerisinde en sağlamı; metne esas alınan rivayettir.[68]

Bazı Hükümler

Mâli ibadetlerde mikdarlann tayininde her beldenin kendi ölçülen değil, Hz. Peygamber in bildirdiği şer ı ölçüler esas alınmalıdır. Bu ölçülerde; ağırlık ölçüsünde Mekkelilerin, hacim ölçülerinde de Medinelilerin kullandıkları ölçeklerdir.[69]

  1. Borç Konusunda Şiddet Göstermek

3341… Semüre (b.Cündüb)r.a’den şöyle rivayet edilmiştir. Derki:

Rasûlullah (s.a) bize hitab edip:

“Filan oğullarından burada kimse var mı?” diye sordu.Kimse cevap vermedi. Sonra tekrar;

“Filan oğulllarından burada kimse var mı?” dedi. Yine kimse cevap vermedi. Rasûlullah (s.a) üçüncü defa tekrar;

“Filan oğullarından burada kimse var mı?” buyurdu. Bu sefer bir adam kalkıp:

Ben varım ya Rasûlallah! dedi. Hz. Peygamber:

“Önceki iki seferde niçin cevap vermedin? Şüphesiz ben sizin için sadece hayır anarım. Arkadaşınız, borcuna mukabil hapsedildi (cennete sokulmadı)” buyurdu.

(Semüre der ki:)

O adamı, arkadaşının bütün borçlarını öderken gördüm. Öyle ki, artık ondan bir şey isteyen hiç kimse kalmadı.

Ebû Dâvûd şöyle dedi: (Hadisi Semüre’den nakleden Sem’ân), “Müşennec’in oğlu Sem’an’dır.[70]

Açıklama

Nesâî’nin rivayetinden anlaşıldığına göre, metinde konu edilen konuşma bir cenazede geçmiştir. Hz. Peygamber (s.a) ve sa-hâbîler, bir cenazeyi defnetmek için gitmişlerdi. Rasûlullah (s.a) cemaate bir konuşma yapıp, falan sülâleden kimsenin olup olmadığını sordu. Kimsenin cevap vermemesi üzerine sorusunu üç defa tekrarladı. Nihayet bir adam kalkıp kendisinin o sülâleden olduğunu söyledi. RasûlullahJia, ölen zâtın borçlan yüzünden hapsedildiğini, cennete bırakılmadığını söyleyip onun borçlarının ödenmesini istedi. Adam da, cemaata sorarak, ölünün kime borcu varsa hiç bırakmadan hepsini ödedi.

Hadis-i şerif; insanlara olan borcun ne derece önemli olduğunu, öden­meyen kul haklarının kişinin cennete girmesine mani olacağını göstermekte­dir. Bu babda gelecek olan hadisler, konunun önemine daha çok açıklık ge­tireceklerdir.

Allah (c.c), şirkten başka bütün günahları tevbe ile affettiği halde; kul borcunun affını, alacaklının affetmesine bağlamıştır. İleride gelecek olan 3345 numaralı hadiste belirtildiği üzere, zenginin borcunu vermeyip savsaklaması zulümdür.

Borcunu ödemeyi istediği halde, imkânsızlığından dolayı ödeyemeyene, mühlet’vermek alacaklılar için farzdır. Bakara sûresinin 280. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: “Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar, ona mühlet ve­rin. Bilmiş olasınız ki, borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”

Âlimler bu âyetle istidlal ederek, darda olan borçlu için mühlet vermenin farz, borcu tamamen bağışlamasının da müstehap olduğuna hükmetmişlerdir.

Dürrü’l-Muhtâr’da; haddizatında farzın nafileden daha üstün olduğu, ancak üç şeyin bundan müstesna tutulduğu kaydedilir ve; darda kalanın bor-eunu bağışlamak mendûb olduğu halde, bunun da vacib olan mühlet ver­mekten daha üstün olduğu ifade edilir.

Ebû Ca’fer et-Tahavî’nin rivayet ettiği bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a); “Darda kalan borçluya mühlet verene, her gün için sadaka sevabı var­dır.” buyurmaktadır.

Hadis-i şerif, borçlu olan müslümanların borcunu ödeyivermenin öne­mine de işaret etmektedir. Müslim’in, Ebû Mes’ud’dan rivayet ettiği şu ha­dis, bu durumda olanların nail olacağı ecre en güzel bir şekilde delâlet et­mektedir:

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Sizden önceki milletlerden bir adamın hesabı görüldü. Onun hiçbir hayrı yoktu. Ancak o zengindi, insanların arasına karışır, kölelerine; darda ka­lanlara göz yummalarını emrederdi. Allah (c.c): Ondan vazgeçin, biz buna ondan daha lâyığız, buyurdu.”[71]

Yine Müslim’in Ebû Katâde’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygam­ber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Her kimi, Allah’ın kendisini kıyamet gününün kederlerinden kurtar­ması sevindirirse, darda olana mühlet versin ya da tamamen terketsin.”[72]

Yukarıda işaret edildiği gibi bu hadisi Nesâî rivayet etmiştir. Ayrıca Buharî’nin Tarilı-i Kebîr’inde de vardır.

Buharı; “Sem’an’ırt Semüre’den, Şa’bî’nin de Sem’an’dan hadis duy­duğu bilinmemektedir.” der. Tehzîbu’t-Tehzîb’de ise, “Sem’an’dan Âmir b. eş-Şa’bî rivayette bulunmuştur, başkası değil.” denilir. İbn Hibbân ve Ebû Nasr da Sem’an’ın güvenilir bir ravi oluduğvnu söylerler.[73]

Bazı Hükümler

  1. İnsanlar, başkalarına olan borçlarını ödemede titizlik göstermelidirler.
  2. Başkasına borçlu olarak ölen kişinin borcu onun cennete girmesine engel olur.
  3. Ölen birisinin borcunun bir başkası tarafından ödenmesi caizdir.[74]

3342… Ebû Mûse’l-Eş’arî (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Allah katında; nehyettiği büyük günahlardan sonraki en bü­yük günah; kişinin ödeyecek mal bırakmadan, borçlu olduğu halde Allah’ın karşısına çıkmasıdır.”[75]

Açıklama

Bu hadiste; kişinin borçlu olarak ve ödeyecek mal bırakmadan ölmesinin günah olduğuna işaret edilmektedir. Tabiatıyla günah olan, ölmek değil, ödemeden ve ödenmesi için tedbir almadan borçlu kalmaktır.

Aslında, insanın borç alması hiç de kötü bir iş değildir. Hatta Tıybî’nin ifadesine göre mendubdur. Karşılıksız olarak bir müslümana borç veren kişi dinimizce övülmüştür. “Karz-ı hasen” denilen bu güzel tutum, müslüman-lara mahsus güzel hasletlerdendir. Bir kişinin borç vermesi, ötekinin borç­lanması demektir. Bir taraftan borç veren övülür ve buna teşvik edilirken, öbür taraftan borçlananın kötülenmesi tasavvur edilemez. Gerçi Hz. Pey-gamber’in borçtan kaçtığı, borçtan Allah’a sığındığı tarzında birçok haber­ler variddir. Ama bu, ödeyememe veya alacaklı karşısında mahcup düşme korkusuna mebnidir. Çünkü bizzat Hz. Peygamber’in borç aldığı ve buna mukabil zırhım rehin bıraktığı bilinmektedir.

O halde bu hadiste günah olarak vasıflanan borç, kişinin ödemekte ku­surlu olduğu veya günah olan bir iş için aldığı borçtur. Çünkü bu, hakların zayi olmasına sebeptir.

Tıybî bu hadisi izah ederken muhtemel bir itiraza ve bunun cevabına işaret eder. Okuyucunun da hatırına geleceğini tahmin ettiğimiz için, Tıybî’­nin sözlerini aynen naklediyoruz:

“Eğer; “Şehidin, borç dışındaki bütün günahları affedilir” hadisinde, Allah haklarında kolaylaştırma esastır ama kul haklarında böyle değil de­nilmişti. Halbuki burada kul borcu büyük günahlardan daha aşağı kabul edil­miştir, dersen buna şu karşılığı veririz: Biz orada borçtan sakındırmak için, biraz mübalâğa olarak anladık. Ama burada söz, zahir manasında kullanıl­mıştır.”

Demek oluyor ki, borç; hadislerde belirtilen büyük günahlar gibi değil­dir. Çünkü büyük günah Allah’a isyandır. Borç almak ise caizdir. Hz. Peygamber’in borcunu ödemeyenler için böyle ağır bir ifade kullanması, borçların önemsenmeyerek, hakların kaybolmasını önlemek içindir.[76]

3343… Câbir (r.a)’den rivayet edilmiştir; der ki: Rasûlullah (s.a), borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı. (Bir gün) bir cenaze getirildi. Rasûlullah (s.a): “Onun borcu var mı?” diye sordu.

Evet, iki dinar borcu var, dediler.

“Arkadaşınızın namazını kılınız” buyurdu. Bunun üzerine, Ensar’dan olan Ebû Katâde;

O iki dinarı ben yükleniyorum, Ya Rasûlallah, dedi. Hz.Pey­gamber de adamın namazını kıldı.

Allah (c.c), Rasûlü’ne fetihler müyesser buyurunca Efendimiz: “Ben her mü’mine kendi nefsinden daha evlâyım. Her kim borç bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakırsa vârislerine aittir” buyurdu.[77]

Açıklama

Buharî’nin Seleme b. el-Ekva’dan rivayet ettiği hadise göre, Hz. Peygamber’e üç cenaze getirilmiş, Efendimiz her birisi için borcunun olup olmadığını sormuş, birincisinde “hayır” cevabını alıp cenazesini kılmış, ikincisinin borcu olduğunu fakat üç dinar da para bıraktı­ğını öğrenmiş ve onun da cenaze namazını kılmış, üçüncünün ise borcu ol­duğunu fakat geride bir şey bırakmadığını söylemişler, o da cemaate; “Siz namazını kılın” diye emretmiş, Ebû Katâde’nin o zâtın borcunu yüklenmesi üzerine Efendimiz de namazım kılmıştır.

Ehû Davud’un rivayetine benzer bir-Jıadis, Müslim’de, beş ayrı rivayet halinde Ebû Hureyre’den nakledilmiştir.

Gösterilen rivayetlerin tümünde; Hz. Peygamber’in, getirilen bir cena­zenin namazına durmadan önce onun borcunun olup olmadığını sorduğu, yoksa veya borcu olduğu halde geriye mal birakmışsa cenazesini kıldığı, borcu olup malı bulunmazsa kendisinin kılmayıp sahâbîlerine kılmalarım emretti­ği anlaşılmaktadır.

Bazı âlimler, Hz. Peygamber’in bu davranışını iki türlü yorumlamışlardır:

a) İnsanları borçtan sakındırmak, ödemedeki kusur ve savsaklamaya ceza olarak borçluların namazını kılmazdı.

b) Borçlunun üzerindeki kul hakkından dolayı duasının makbul olma­ması endişesiyle kılmazdı.

Bazı âlimler ise, Hz. Peygamber’in borçluların namazını kılmamasının; “Kim borçlu olarak ölürse, o borç bana aittir.” sözü ile neshedildiğini söy­lerler. Nitekim Sahih-i Müslim Şerhi’nde,.İbn Abbas’dan rivayet edildiği söy­lenen bir hadiste şöyle denilmektedir:

“Hz. Peygamber (s.a), borçlu olarak ölen kimsenin namazını kılmıyor­du. Derken bir zat vefat etti. Rasûlullah (s.a):

“Bunun borcu var mı?” diye sordu. Evet, dediler.

“Öyleyse cenazenizin namazını kılın” buyurdu.

Bunun üzerine Cebrail (a.s) inerek şunları söyledi:

Allah (Azze ve Celle) buyuruyor ki: “Benim indimde zalim ancak zu­lüm, israf ve isyan hususunda borçlanandır; çoluk çocuk sahibi namuslu kim­seye gelince onun namına ben ödeyeceğine kefilim.”

Bunu işitince Peygamber (s.a) hemen o zâtın cenaze namazını kıldı ve bundan sonra:

“Her kim yoksulluk veya borç bırakırsa bana yahut benim üzerime kalır; kim miras bırakırsa ailesi efradına kalır.” buyurdu. Bir daha böylesinin na­mazlarını kıldı.”[78]

Üzerinde durduğumuz hadiste; Ebû Katâde’nin, ölenin borçlarına kefil olması üzerine Rasûlullah’ın cenaze namazını kıldığı görülmektedir. Bu du­rum, ölünün borcuna kefil olmanın caiz olduğunu gösterir.

Aliyyü’1-Kârî, Mirkât’da, Şerhu’s-Sünne’den şunları nakleder:

“Hadis; ister geride mal bıraksın, ister bırakmasın, ölünün borcuna kefil olmanın caiz olduğuna delildir. Bu, ulemanın çoğunluğunun görüşüdür. İmam Şafiî de aynı görüştedir. Ebû Hanîfe ise, geriye mal bırakmadığında kefale­tin caiz olmadığını söyler. Bir kimse hür bir müslümanın borcuna kefil olsa ve borçlu ölse, ittifakla kefalet devam eder. Borçlu fakirin ölümü, kefaletin devamına mani olmadığına göre ölüye kefil olmak da caizdir.”

Tıybî ise; “Hadise sarılmak, bu kıyastan daha evlâdır.” der.

Kârî devamla şöyle demektedir: Bazı âlimlerimiz; Ebû Yusuf, Muhammed, Mâlik, Şafiî ve Ahmed, hadise sarılmışlar ve ölen borçluya -mal bırak-masa bile- kefil olmanın caiz olduğuna hükmetmişlerdir. “Çünkü eğer sa­hih olmasaydı, Hz. Peygamber o zâtın cenaze namazını kılmazdı.” derler.

İmam Ebû Hanîfe rahimehullah; “Müflis olarak ölene kefalet sahih de­ğildir. Çünkü müflis olarak ölen birinin borcuna kefil olmak, düşmüş bir borca kefil olmak demektir. Düşmüş bir borca kefil olmak da bâtıldır. Ha­disteki hâdisenin önceden olan bir kefaleti ikrar olması muhtemeldir. Çün­kü kefalette ikrar ve inşa lafzı aynıdır. Ayrıca bir fiilin hikâyesi umum ifade etmez. Sonra, Ebû Katâde’nin sözünün kefalet değil bir va’d olması da müm­kündür. Hz. Peygamber’in namaz kılmak istememesi, ona borcunu ödeme yolunu göstermek içindir. Bu zahir olunca da namazını kılmıştır.” der.

Mirkât’tan yaptığımız bu nakiller, ölüye kefalet konusunu yeteri kadar açıklığa kavuşturdu sanıyoruz.

Hadisin devamında; Cenab-ı Allah Hz. Peygamber (s.a)’e fetihler mü­yesser kılıp, hazineye ganimetler dolunca Efendimiz’in borçlu olarak ölen­lerin borcuna kefil olduğu ve, “Ben bütün mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâyım” buyurduğu görülmektedir.

Busöz: “O peygamber mü’minlere öz ne­fislerinden evlâdır…”[79] âyet-i kerimesinden iktibastır.

Hz. Peygamber’in, mü’minlere kendi nefislerinden evlâ oluş yönünü» merhum H. B. Çantay değişik tefsirlerden nakille şöyle izah eder:

“Din ve dünya işlerinin hepsinde evlâdır. Zira Peygamber, mü’minlere salah ve selâmetlerini mucib şeylerden başkasını emretmez ve razı olmaz. Fakat nefs böyle değildir. Binaenaleyh mü’minler, peygamberini nefislerinden da­ha çok sevmeli, onun emrini herşeyden üstün ve nafiz tanımalıdır (Beyzavî). İbn Mes’ud radıyallahü anh’ın kıraetinde, “Ve o (Peygamber) onların (mü’minlerin) babasıdır.” ziyadesi vardır, (bu şazdır). İmam (Mü-câhid) der ki: Her Peygamber ümmetinin manevî babasıdır. Bundan dolayı­dır ki, mü’minler de birbirleriyle din kardeşi olmuşlardır (Medârik). İmam Ahmed’le Buharı, Müslim, Nesâî, İbn Mâce’nin Enes radıyallahü anh’den tahric ettikleri bir hadis-i şerif meali: “Sizden herhangi biriniz beni evladın­dan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe hakiki mirinin olamaz.”[80]

Bazı Hükümler

  1. Borçlu, borcunu sağlığında ödemeye gayret etmelidir.
  2. Hz. Peygamber’in, borçluların borcuna kefil olması, bazı âlimlerce, borçlu olarak ölenlerin mallarının hazinece ödenmesinin gerekli olduğuna delil sayılmıştır.
  3. Ölen kimsenin borcuna kefil olmak caizdir.
  4. Kişi, günahkâr olduğunu bildiği kimsenin cenaze namazına iştirak et­meyebilir.[81]

3344… İbn Abbas (r.anhuma)’dan rivayet edilmiştir; der ki: Rasûlullah (s.a) bir kafileden, yanında parası olmadığı halde bir dana satın aldı.[82] Danaya kâr verildi, Rasûlullah da sattı. Kârı, Abdülmuttalib oğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve:

“Bundan sonra yanımda parası olmadan hiçbir şey satın almayacağım” buyurdu.[83]

Açıklama

Ebû Davud’a hadis hem Osman b. Ebî Şeybe, hem de Kuteybe b. Saîd’den gelmiştir. Kuteybe’nin rivayeti mürseldir;

İbn Abbas hiç anılmadan İkrime’den nakledilmiştir. Osman’ın rivayetinde ise İkrime, İbn Abbas’dan nakilde bulunmuştur.

Tercemeye “muhtaç kadınlar” diye geçtiğimiz “Erâmil” keli­mesi, hem erkek hem de kadınların muhtaçları karşılığında kullanılır. Muh­taç erkeğe denildiği gibi, muhtaç kadına da denilir. Ancak İbnü’l’-Esîr, en-Nihâye adındaki eserinde bu kelimenin erkeklerden ziyade muhtaç kadınlar için kullanıldığını söyler. .

Bu kelime ister zengin olsun ister fakir, kocası ölen dul kadın veya karı­sı ölen erkek karşılığında da kullanılmaktadır. Kelimenin bu hadis içindeki karşılığı, Avnü’l-Ma’bûd’da birinci; Bezlü’l-Mechûd’da ikinci manası ile tefsir edilmiştir.

Hz. Peygamber’in, muhtaçlar dururken dul da olsalar zengin kadınları sadaka vermekte tercih etmeyeceği düşüncesiyle tercemeye Avnu’l-Ma’bûd’un izahını esas aldık.

Hadisin Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki rivayetinden, Hz. Peygam­ber’in dana satın aldığı kâfirlerin Medine’ye gelmiş bir kafile olduğu anla­şılmaktadır.

Demek ki Hz. Peygamber (s.a) Medine’ye gelen bir kafileden veresiye bir dana satın alıp teslim almış, bilâhere kendisine bir miktar kâr teklif edi­lerek danaya müşteri olunmuş, o da danayı satıp borcunu ödemiş ve kârını Abdülmuttalib oğullarının kadınlarına dağıtmıştır. Hadisin konu ile ilgili yö-~ nü; Hz. Peygamber’in, “Bundan sonra para olmadan bir şey satın almayacağım” tarzındaki sözleridir. Bu, Efendimiz’in borçlanmaktan dola­yı rahatsız olduğunu ve pişmanlık duyduğunu gösterir.[84]

Bazı Hükümler

  1. Hadis, bizleri borçlu duruma düşmekten sakındırmaktadır. Ancak bu, borçlu bir şey satın almanın caiz olmadığına işaret etmez. Bu özel bir prensiptir.
  2. Veresiye satın alınan bir malı teslim aldıktan sonra parasını ödeme­den o malı satmak caizdir.
  3. Sadaka verirken akrabaya öncelik tanımak müstehaptır.[85]
  4. Borcu Ödemeyi Geciktirmek

3345… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür. Biriniz, (alacağı) bir zengine havale edilirse kabul etsin.”[86]

Açıklama

Hadis-i şerifin Ebû Hureyre’den olan rivayeti Kütüb-i Sitte’nin tümünde yer almıştır. İbn Mâce’nin Sünen’inde bir de İbn Ömer’den gelen bir rivayet vardır.

Hadis-i şerif iki konuya temas etmektedir:

1) Zenginin borcunu geciktirmesi,

2) Alacaklının zengin birine havale edilmesi hali.

Bu konuların tetkikine başlamadan önce, hadiste geçen iki kelime üze­rinde durmak istiyoruz:

Matl: Aslında, bir şeyi uzatmak, demiri uzatmak için yaymak manala­rına gelir. Burada; bir kimsenin borcunu vermeyi geciktirmesi, alacaklıyı oya­laması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır. Kurtubî, bu kelimenin; “Öde­mesi gereken borcu, imkânı varken ödememek” manasına olduğunu söyler.

Ganî: Zengin demektir. Hadis-i şerifte, borcunu ödeme imkânına sahip olan kişi manasında kullanılmıştır.

Kelimelerle ilgili bu kısa açıklamamızdan sonra, hadisin temas ettiği ko­nulara dönebiliriz.

1- Yukarıda da işaret edildiği gibi, hadis-i şerifte önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir. Tercemeden anlaşılacağı üzere, burada sözkonusu edilen zen­gin, borçlu durumundadır. Yani “matl” masdarı, failine muzaf olmuştur. Bu anlayış, ulemanın çoğunluğuna aittir.

Bazı âlimler ise cümlenin, “Zengine olan borcu geciktirmek zulümdür.” manasına geldiğini söylerler. Bu manaya göre; matl masdarı, mef’ulüne muzaf olmuş olur. Bu durumda hadisi; “Zengine olan borcu ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle zulümdür” şeklin­de anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadisi, “Zenginin, borcunu gecik­tirmesi zulümdür” şeklinde anlamışlardır.

Hattâbî; “Bu cümlenin delâleti ile anlıyoruz ki, ödeyecek bir şey bula­madığı için borcunu geciktiren zalim değildir, dolayısıyla bu durumda olan borçlu hapsedilemez. Çünkü hapis bir cezadır ve ceza ancak zalime verilir.” demektedir.

Hz. Peygamber (s.a), gücü yettiği halde borcu ödemeyi zulüm olarak nitelediğine göre, bu davranışın caiz olmadığı kesindir. Ancak, bu yasağın delâlet ettiği hüküm konusunda âlimler ihtilâf etmişlerdir:

Cumhura göre, borcunu kasden ödemeyen fâsık olur. Bir kimsenin fa-sık sayılması için, Şâfiîlerden Nevevî’nin tercihine göre, bu işi (borcunu ge­ciktirmeyi) tekrarlaması gerekir. Sübkî ise, tekrarlamanın şart olmadığını, bir kere borcu oyalamakla kişinin fâsık sayılacağını söyler.

Mâlikîlerden Sahnûn da: “Zengin birisi borcunu ödemeyip savsaklar­sa, şahitliği kabul edilmez. Çünkü kendisine zalim denilmiştir.” der.

2- Hadisin ihtiva ettiği ikinci konu, zengine yapılan havaleyi kabul ko­nusudur. Buradaki “zengin”den maksat, borcu ödemeye kadir olan kişidir.

Havale: Sözlükte, “nakletmek” manasına gelir. Fıkıh ıstılahında; “Borcu bir zimmetten başka bir zimmete aktarmak” demektir. Yani, boçlunun, ala­caklıyı alacağım almgsı için başka birisine göndermesidir. Havalenin sahih sayılması için; muhîl, muhtâl ve muhâlün aleyhin rızaları yani havaleyi ka­bul etmeleri şarttır.

Muhîl; havale eden, yani borçlu olup da borcunu başkasının zimmetine aktaran kişidir.

Muhtâl; alacaklı olandır. Buna muhâlün leh de denilir.

Muhâlün aleyh: Kendisine havale edi?en muhîlin borcunu kabullenen kişidir. Buna, muhtâlün aleyh de denilir.

Havale edilen borca da, “muhâlün bih” denilir.

Havalenin sahih olması için saydığımız taraflarca kabulünün şart olu­şu, Hanefî mezhebindeki zahir rivayete göredir. Diğer mezheplerde, muhtâl ve muhâlün aleyhin rızasını şart koşmayanlar da vardır.

Havalenin sahih olması için; borcun belli olması, muhîl ve muhâlün le­hin akıllı, muhâlün aleyhin hem âkil hem de baliğ olması gibi başka şartlar da vardır.

Hadis-i şerifin zahiri, zengin birine yapılan havaleyi kabul etmenin va-cib olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bunu emret­miştir. Zahirîler, Hanbelîlerin çoğu,Ebü Sevr ve İbn Cerîr et-Taberî bu gö­rüşe sahiptirler. Cumhura göre ise havaleyi kabul etmek vacib değil müste-haptır. Buna göre Peygamber Efendimiz’in emri, havaleyi kabule teşvik için­dir. Nitekim İbn Vehb’in bu konudaki bir sorusuna İmam Mâlik, “Bu teş­vik içindir, bağlayıcı değildir” karşılığını vermiştir.

Havale tahakkuk edince, alacaklı alacağını sadece muhâlün aleyh (ken­disine havale edilen) den isteyebilir, muhîl (havale yapan borçlu)den isteye­mez. Havale ile borçlunun zimmeti borçtan ibra edilmiş olur. Ancak, ala­caklının hakkının zayi olma tehlikesi ortaya çıkarsa; Hanefîlere göre muh­tâl, alacağını muhilden isteyebilir.

Alacaklının hakkının zayi olma tehlikesine “tevâ” denilir. Bu, İmam A’zam’a göre;

a) Muhâlün aleyhin havaleyi inkâr edip, muhtâlin bunu isbat için elin­de delilinin bulunmaması,

b) Muhâlün aleyhin, müflis olarak ölmesi ile ortaya çıkar.

İmam Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre yukarıdakilere ilâveten, hâki­min muhâlün aleyhin iflasına hükmetmesi ile de, alacaklının hakkının ala­mama tehlikesi tahakkuk etmiş sayılır.

İmam Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr’e göre; havale tamamlandıktan sonra muhîl tamamen borçtan kurtulmuştur. Ne olur­sa olsun, alacaklı alacağını kendisinden isteyemez.

Hattâbî’nin, Münzirî’den nakledilip “sahiplerini bilmiyorum” dediği üçüncü bir görüşe göre; muhâlün aleyh hayatta olduğu müddetçe alacaklı borcunu ödemesi için borçluya (muhîl) müracaat edemez. Ama muhâlün aleyh ölür ve borcun ödenebileceği bir şey bırakmazsa, o zaman müracaat edebilir.

Bu görüş sahiplerinin hepsi, üzerindedurduğumuz hadisi kendi görüş­lerine delil kabul etmişlerdir. Hanefîler, Hz. Peygamber (s.a)’in; “Zengine havale edilen kabul etsin” sözünün muhtâlin borcu ödeyecek imkâna sahip olması gerektiğini gösterdiğini, iflâs ile de bu imkânın kalktığını söylerler. Karşı görüşte olanlar ise; zenginliğin, sonrası için değil sadece havale anında şart olduğunu iddia ederler ve iddialarını cümledeki zarfını öne sü­rerek desteklerler. Çünkü, vakitle sınırlı bir şart kelimesidir. Bununla hüküm ileriye değil, sadece o hale bağlıdır.[87]

Bazı Hükümler

  1. Borcunu ödeme kudretinde olan kişinin borcu ödemeyip geciktirmesi zulümdür. Bu, alimlerin ekseriye tine göre büyük günahtır.
  2. Borcunu ödemekten aciz olduğu için ödemeyi geciktiren kişi yukarı­daki hükmün içine girmez.
  3. Borçlunun borcunu başka birine havale etmesi caizdir.
  4. Borç, onu ödeyebilecek durumda olan birisine havale edilirse, ala­caklı bu havaleyi kabul etmelidir. Kimi âlimler bunun vacip, kimileri ise müstehap olduğunu söylerler.[88]
  5. Borcu Daha İyisiyle Ödemek

3346… Ebû Râfi’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) genç bir deve borç almıştı. Kendisine, sadaka de­veleri geldi. Bana, (alacaklı) adama genç devesini ödememi emretti. Ben Efendimize: “Develer arasında altı yaşını doldurmuş güzel bir de­veden başkasını bulamadım” dedim. Bunun üzerine Peygamebr Efendimiz:

“Adama onu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en iyi şekilde ödeyendir.” buyurdu.[89]

Açıklama

Hadisin ravisi Ebu Râfi’, Hz. Peygamber (s.a)’in azatlisıdır.

Tercemeye “genç deve” diye geçtiğimiz “bekr” kelimesi, beş yaşından daha küçük olan develer için kullanılan bir tabirdir. Sarihler bunu “Nasıl insanın küçüğüne çocuk denilirse, de­venin küçüğüne de bekr denilir” şeklinde izah etmektedirler. Demek ki, “bekr” belirli bir yaştaki değil, bir yaş grubundaki develerin-ortak adıdır.

Araplar deveye son derece önem verirlerdi. Buna paralel olarak, ona birçok isimler vermişler; deveyi her yaşta ayrı adlarla adlandırmışlardır. Bun­ları şöyle gösterebiliriz:

Süt emen deve yavrusu: Huvar,

Sütten kesilen deve yavrusu: Fasıl,

2 yaşına girmiş erkek deve yavrusu: İbnü mehâd,

2 yaşına girmiş dişi deve yavrusu: Binti mehâd,

3 yaşına girmiş erkek deve yavrusu: İbnü lebûn, .

3 yaşına girmiş dişi deve yavrusu: Binti lebûn,

4 yaşına girmiş erkek deve yavrusu: Hıkk,

4 yaşına girmiş dişi deve yavrusu: Hıkka,

5 yaşına girmiş erkek deve yavrusu: Ceza’, .

5 yaşma girmiş dişi deve yavrusu: Cezea,

6 yaşına girmiş erkek deve yavrusu: Seniy,

6 yaşına girmiş dişi deve yavrusu: Seniyye,

7 yaşma girmiş erkek deve yavrusu: Rabâî,

7 yaşına girmiş dişi deve yavrusu: Rabâiye,

8 yaşma girmiş deve yavrusu: Sedis,

9 yaşına girmiş deve yavrusu: Bâz’il,

10 yaşına girmiş deve yavrusu: Muhallef.

Hadiste; Hz. Peygamebr’in birisinden borç olarak genç bir deve aldığı ve bunu zekât olarak gelen develerden fakat daha iyisiyle ödediği ifade edil-. mektedir.

Hz. Peygamber’in bu hayvanı kendisi için mi yoksa başkaları adına mı aldığı konusunda bir açıklık yoktur. Âlimlerin bu konudaki görüşleri de bir­birine uymamaktadır.

Aliyyü’1-Kârî, Şerhu’s-Sünne’de; “Hadis, devlet başkanının fakirler için borç almasının caiz.olduğuna işaret eder” dendiğini nakleder. Bu ifade Hz. Peygamber’in deveyi fakir müslümanlar için borç aldığına işaret etmektedir.

Nevevî ise, “Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek caiz ol­madığına göre, nasıl olmuş da Hz. Peygamber aldığı borcu, zekât develerin­den fazlasıyla ödemiştir” şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap verirken şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a), genç deveyi kendisi için ödünç almıştı. Sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi. Ebû Hureyre’nin rivayetindeki, onun için bir deve satın alıp alacaklıya verdiler, şeklindeki ifa­de de buna delâlet eder.”

Görüldüğü gibi Nevevî Hz. Peygamber’in genç deveyi kendisi için satın aldığı görüşündedir.

Hz. Peygamber’in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç sahiplerine vermiş olması da mümkündür.

Hadisin zahiri, hayvan borç alıp vermenin caiz olduğuna delâlet etmek­tedir. Evzaî, Leys, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüş­tedirler.

Hanefîlere göre, sadece para ve mislî olan mallar borç verilebilir.

Mislî mal; piyasada misli bulunan, telef edildiğinde kıymeti değil misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar; mekîl (ölçekle alınıp satılan mallar), mev­zun (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi büyüklük’leri birbirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır.

Hanefîler tu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi kabul et­mezler. Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da borç ola­rak verilmesi caiz olmayan mallardandır.

Nevevî, bu hadislerin Hanefîler aleyhine delil olduğunu, delil olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler.

Hanefî âlimleri; Hz. Peygamber’in hayvan ödünç aldığına delâlet eden hadislerin mensuh (hükmünün kaldırılmış) olduğunu ve nesh davasının de­lilsiz olmadığını söylerler. Tahavî, Meâni’1-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder. Bunla­rın bir iki tanesini verelim:

İbn Abbas (r.anhüma) şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a) veresiye olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti.”[90]

Câbir (r. anh) şöyle demiştir:

“Rasîilullah (s.a) -peşin olarak- iki hayvanı bir hayvan karşılığında sat­makta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışını kerih görürdü.”[91]

Tahavî; bu hadislerin, hayvanı hayvan mukabilinde veresiye olarak sat­mayı caiz addeden hadisleri neshettiğini, hayvanı ödünç almanın da aynı hü­kümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek bunları cevaplandırır.

Hadis-i şerifin delâlet ettiği diğer bir konu da şudur:

Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir. “Bekr” denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle daha az değerlidir. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır. Üstünlük borcun mikdarı yönünden olabileceği gibi, kalitesi yönünden de olabilir. Meselâ, 1000 TL. borç alan bir kimse, borcunu 1100 TL olarak verebilir. Yine ikinci kalite buğday borç alan, borcunu öderken birinci kali­teden ödeyebilir. Ancak burada önemli olan, bunun borç verme esnasında şart koşulmamış olmasıdır. Borç alınırken borcu daha fazlasıyla veya daha iyisiyle ödemek ya da borçlunun alacaklıya fayda temin edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu caiz değildir, faizdir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde, “Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir” buyurmuştur.[92]

İmam Mâlik’e göre; şart koşulmamış bile olsa borcu mikdar olarak faz­lasıyla ödemek caiz değildir. Hadisteki, “İnsanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir” cümlesi, İmam Mâlik’e karşı delil olarak ileri sürül­müştür.

Hattâbî, bu hadisin ayrıca; sene dolmadan önce zekâtı vermenin ceva­zına delâlet ettiğini söyler. Bu mesele “Zekât” konusunda işlenmiştir.[93]

Bazı Hükümler

  1. Ödünç olarak hayvan almak caizdir. Konu ihtilâf geçmiştir
  2. Bir kimsenin alışveriş ve borç ödeme gibi tasarruflarda bulunmak üzere başkasını vekil tayin etmesi caizdir.
  3. Borçlu borcunu öderken, borcundan daha fazla veya daha iyisini ve­rebilir.
  4. Devlet başkanı, tebaası için borç alabilir.[94]

3347… Câbir b. Abdullah (r.a) şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a)’ii bana borcu vardı. Borcunu ödedi ve faz­lasını da verdi.[95]

Açıklama

Bu hadiste, borçlunun borcunu öderken alacaklıya borcun daha faz]a vermesmjn caiz olduğunu göstermektedir. Ko­nu yukarıdaki hadisin şerhinde izah edilmiştir.[96]

  1. Sarf Bahsi

3348… Hz. Ömer (r.a)’den Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Altını gümüş[97], buğdayı buğday, hurmayı hurma ve arpayı arpa mukabilinde satmak (veya satın almak) faizdir, ama ikisi de pe­şin olursa müstesna.”[98]

Açıklama

Hadisin yukarıda işaret edilen kaynaklardaki rivayetleri arasında bazı farklar mevcuttur. Kimi rivayetler buradakinden daha uzun, kimileri ise daha kısadır. Meselâ, Müslim’in rivayetinde; Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin metindeki sözünü Mâlik b. Evs’in para boz­durmak istemesi üzerine söylediğini bildirmektedir. Buharı’deki rivayetler­den birinde, altın ve gümüş hiç anılmadan, buğdayın buğday, arpanın arpa ve hurmanın hurma mukabilinde ancak her ikisi de peşin olarak satılabile­ceği bildirilmektedir. Diğer bir rivayette ise, “altının gümüşle” değil de “al­tının altın” mukabilinde satışı söz konusu edilmektedir. İbn Mâce’de ise sadece; “Altının gümüş mukabilinde satışı” söz konusu edilmiştir.

Şerhler, “her ikisi de peşin olursa…” diye terceme ettiğimiz kelimelerinin aslı ve manası üzerinde geniş bilgi vermişlerdir. Bunların hüla­sası, “hâe” kelimesinin aslı “hâke”dir ve “al şunu” manasınadır. “Hâke” kelimesinin sonundaki “kaf” harfi “hemze”ye dönüşmüş ve “h’âe” olmuş­tur. O halde “hâe ve hâe” kelimelerinin tam karşılığı, satıcı ve alıcının mal­larını uzatarak “al bunu, al bunu” demeleridir.

Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste; gümüş karşılığında altını, buğday kar­şılığında buğdayı, arpa karşılığında arpayı ve hurma karşılığında hurmayı veresiye olarak satmanın caiz olmadığını, ama bedeller peşin olursa bunda bir mahzurun bulunmadığını bildirmektedir. Diğer bazı hadislerde, bunlara ilâveten, “tuz karşılığında tuz” ve “gümüş karşılığında gümüş (ya da altın karşılığında altın)” in satışları da aynı hükmün altında anılmaktadır.

Demek oluyor ki, birbirleri ile veresiye satılmaları caiz olmayan mallar hadiste altı çeşit olarak gösterilmiştir.

Bunlar; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzdur.

Bu mallara ribevî (kendilerinde faiz sözkonusu olan) mallar denilir. Onun için hadis-i şerife hem konu başlığı olarak seçilen “sarf” hem de “faiz” açı­larından bakmamız gerekecektir. Ancak, bundan sonraki iki hadis de aynı konularla ilgili olduğu ve onlarda bazı mütemmim bilgiler bulunduğu için biz sarf ve faizle ilgili temel bilgileri bu hadislerin tercemesinden sonra ver­mek istiyoruz.[99]

3349… Ubâde b. Sâmit (r.a)’den Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Külçe olsun, sikke olsun; altın altınla ve gümüş gümüşle (eşit olarak) satılır. Buğday buğdayla müdyü müdyüne, arpa arpayla müdyü müdyüne, hurma hurmayla müdyü müdyüne ve tuz tuzla müdyü müd­yüne satılır. Kim fazla verir veya fazlayı isterse faize dalmış olur. Pe­şin olmak üzere, gümüş, daha fazla olduğu halde altını gümüş mukabilinde satmakta mahzur yoktur, ama veresiye caiz olmaz. Yine peşin olmak üzere arpa daha fazla olduğu halde buğdayı arpa muka­bilinde satmakta mahzur yoktur, ama veresiye caiz olmaz.”

Ebû Dâvûd dedi ki:

Bu hadisi, Saîd b. Ebî Arûbe ve Hişâm ed-Düstüvâî, Katâde va­sıtasıyla Müslim b. Yesâr’dan, Katâde’nin isnadı ile rivayet etmiş­lerdir.[100]

3350… Ebû Kılâbe, Ebu’l-Eş’as es-San’anî’den, o da Ubâde b. es-Sâmit vasıtasıyla Rasûlullah (s.a)’dan bu (önceki) haberi hem bi­raz fazlasıyla hem de daha kısa olarak rivayet etmiştir.

Ebû Kılâbe (rivayetinde), Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle buyurdu­ğunu ilâve etmiştir:

“Bu çeşitler değişik olduğunda, peşin olursa istediğiniz şekilde (eşit veya farklı olarak) satınız.”[101]

Açıklama

Bu rivayet öncekinin biraz değişik şeklidir. Onun için önce yukarıdaki hadiste açıklanması gereken noktalara işaret ede­ceğiz. Sonra da bu babın hadislerinin ihtiva ettiği fıkhî hükümleri ele alacağız.

“Külçe olsun sikke olsun” diye terceme ettiğimiz kelimeler ve karşılık­ları şunlardır:

“Tibr”: Darbedilmemiş, para haline sokulmamış külçedir. Bu, altm da gümüş de olabilir. Tercemedeki, “külçe olsun, sikke olsun” cümlesi, hem altın hem de gümüş için geçerlidir.

“Ayn”: Para (sarı lira veya gümüş para) haline getirilmiş altın ve gü­müş paradır.

“Müdy”: Hattâbî’nin belirttiğine göre, Suriye ve Mısır havalisinde kul­lanılan bir ölçeğin adıdır. 22,5.sa’ kadardır.

Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste de, ribevî mallar olarak bilinen altı çe­şit malın birbirleriyle ancak eşit olarak satılabileceğini, ama cinsler değişik olursa (altına karşılık gümüş gibi) peşin olmak şartıyla fazla olarak değiş­menin de caiz olduğunu bildirmiştir.

Müslim’in bir rivayetinde bu malların birbirleri ile ancak peşin ve eşit miktarda oldukları takdirde satılabileceği beyan edilmektedir. Yine Müslim’in bir rivayetine göre, Ubâde (r.a)’nin bu hadisi haber vermesine sebep Hz. Mu-âviye’nin bir savaşta ganimet olarak aldığı bir gümüş kabın satılmasını em­retmiş olmasıdır.

Hadiste altı çeşit mal sözkonusu edilmiştir. Bunlar ikisi para (altın-gümüş) diğerleri de yiyecek cinsindedir. Bu durum, hadisi hem “sarf” hem de faizle alâkalı kılmaktadır. Şimdi biz yukarıda da belirttiğimiz gibi önce “sarf “‘dan ana hatları ile bahsedeceğiz sonra da, faizin cereyan ettiği mallara geçeceğiz.

Sarf: Sözlükte bozmak, değiştirmek demektir. Fıkıh ıstılahında alım satım akdinin çeşitlerinden birisidir. Kitabu’l-Bey’in başında ifade edildiği gibi, “Pa­rayı para mukabilinde satmak” şeklinde tarif edilir. Bugünkü ifade ile para bozdurmak demektir.

Birbirleri mukabilinde satılan paraların aynı cinsten veya değişik cins­ten olmaları, akdi sarf akdi olmaktan çıkarmaz. Altını altınla veya altını gü­müşle satmak sarftır.

İslâm hukukunda iki çeşit paradan bahsedilir:

a) Allah’ın para olmak üzere yarattığı, insanların değiştirmeleri müm­kün olmayan para. Bunlar altın ve gümüştür. Altının darbedilip para haline getirilmiş haline “dinar”, gümüşünkine “dirhem” denilir. Bunlara “nükûd” ismi verilir. Altın ve gümüş paralarda hiçbir yabancı madde yoksa buna “nak­di hâlis”, içerisinde bakır vs. gibi yabancı madde bulunur fakat altın ve gü­müş daha fazla olursa; “mağlûbu gış”, karışık olur da yabancı madde daha fazla olursa buna da “galibi gış” denilir.

b) Para olmak üzere yaratılmayan ve insanların verdikleri itibarî değer­le para olma vasfını kazananlar. Bunlar içerisinde hiç altın ve gümüş bulun­mayan bakır, nikel veya kâğıttan imal edilen paralardır. Bu paralara “züyüf” veya “fülûs” denilir.

Bu paralar piyasada revaçda oldukları müddetçe nükûd hükmündedir-ler, ama kesada uğrarlarsa bir eşya durumuna düşerler.

Eskiden, genelde mübadele aracı olarak kullanılan altm ve gümüş ol­duğu için, bunların dışındaki maddelerden yapılan şeylerin “nükûd” sayılıp sayılamayacağı âlimler arasında ihtilaflıdır.

İbn Kudânıe, el-Muğnî adındaki eserinde, çoğu yabancı madde olup içe­risinde az bir altın veya gümüş bulunan sikkelerin alım satım akdinde kulla­nılıp kullanılmayacağında farklı görüşler olduğunu söyler,

Hanefî mezhebine göre “fülûs” denilen, altın ve gümüş haricindeki bu maddeler piyasada revaçta olduklarında aynen nükûd hükmündedirler ve alım satımlarda değişim aracı olarak kullanılabilirler. Ancak henüz satın alınan malın bedeli ödenmeden tedavülden kalkarlarsa, yapılan akid Ebû Hanîfe’-ye göre hükümsüz olur. Ebû Yusuf’a göre, alışveriş sahihtir. Müşterinin; bu paranın alım satım akdi olduğu zamanki, Muhammed’e göre ise tedavülden kalktığı zamanki alım gücü karşılığını Ödemesi gerekir.

Sarf denildiği zaman; para olduklarını şeriatın tayin ettiği ve bunda hiç kimsenin ihtilâf etmediği altının altın, gümüşün gümüş ve altının gümüşle değişimi akla gelir. Bunların sikkeli veya külçe olmaları arasında fark yoktur.

Sarfın caiz olması için şu şartların bulunması gerekir:

1- Taraflar bir arada bulunup, icab ve kabulde bulunmalıdırlar.

2- Taraflar, birbirlerinden bedenen ayrılmadan önce bedelleri alıp ver­meli (kabzetmeli) dirler. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlere göre akit yapılır yapıl­maz bedellerin teslim tesellümü şart değildir. Taraflar birbirlerinden bede­nen ayrılmadıkça kabz caizdir. Mâlikîlere göre, akit yapılır yapılmaz kabz gerçekleştirilmelidir.

3- Alışveriş peşin olmalı ve taraflardan birisi için muhayyerlik şart ko-şulmamalıdır.

4- Bedellerin aynı cinsten olmaları halinde, kaliteleri farklı bile olsa ağır­lıkları eşit olmalıdır. Meselâ, 10 gramlık 24 ayar altın karşılığında, 22 ayar altın alınacaksa, ancak 10 gram alınabilir, fazlasına veya eksiğine değişti­rilemez.

Bedellerin ayrı olması halinde, mikdarda eşitlik şart değildir; ama aynı mecliste peşin olarak teslim tesellüm gerçekleşmelidir. Hadisin son rivaye­tinde de bu durum açıkça görülmektedir.

Altın ve gümüşün dışındaki maddelerden yapılan paraların birbirleri ile değişimi sarfın içinde mütalaa edilmemektedir. Dolayısıyla bunlar peşin ola­rak birbirleri ile değiştirildiğinde aralarında eşitliğin bulunması şart değil­dir. İmam A’zam’la Ebû Yusuf bu görüştedir. İmam Muhammed’e göre ise, eşitlik şarttır.

Mübadele aracı olmakta, altın ve gümüşün hemen hemen değerini kay­bedip, kağıt paraların yaygınlaştığı zamanımız şartlarında yukarıdaki hük­mün iyi değerlendirilmesi gerekir, İmam Muhammed’in görüşü günümüz için daha geçerli olsa gerek.

Hadis-i şeriflerde sarfın yanı sıra kendilerinde ribâ (faiz) cereyan eden mallar da sayılmıştır. Şimdi biraz da bu konu üzerinde duralım:

3333 numaralı hadiste faiz yemenin kötülüğü, 3334 numaralı hadiste de faizin kaldırıldığı belirtilmişti. Biz o hadisleri izah ederken, faizin hükmünü ve kötülüğünü anlatmaya çalışmış, fakat faizle ilgili teknik bilgilere girme­miştik. Burada kısaca faizin teknik yönü üzerinde duracağız.

Faizin karşılığı “ribâ”dır. Mezhepler arasında ribânm illetinin nelerden ibaret olduğu ihtilaflı olduğu için, ribânın tarifinde de bazı farklar görülebi­lir. Ama, İbn Kudâme’nin şu tarifi, tüm tarifleri bünyesinde toplayacak tarz­dadır: “Ribâ, belirli bazı şeylerdeki fazlalıktır.”

Hanefî ulemasının ribâ (faiz) tarifleri de şöyledir: “Veznî veya keyîî olan bir malı, aynı cinsten olan daha fazlası ile değişmektir.” Bu tarif, (Ribâl) fazl”ın tarifidir. Bir de “ribe’ nesîe” vardır ki o da şöyle tarif edilir: “Cinsleri aynı veya muhtelif olan keylî (ölçekle alınıp satılan), veznî (tartı ile alınıp satılan), ziraî (uzunluk ölçüleri ile alınıp satılan) ve adedî (tane ile alınıp sa­tılan) olma konusunda aynı olan iki şeyden birisini diğerine karşılık veresiye olarak mübadele etmektir.”

Demek oluyor ki ribâ, “fazl” ve “nesîe” olmak üzere iki çeşittir. Ta­riflerden anlaşıldığı üzere, ribâ-i fazl; ribâya konu olan malların birbirleri ile peşin olarak fakat birisi fazla olmak üzere değiştirilmesidir. Bir ölçek buğ­dayı peşin olarak iki ölçek buğday karşılığında satmak gibi.

Ribâ-i nesîe d,,; ribâya konu olan mallan aynı cinsleriyle (buğdayla buğ­day gibi) veya başka cinsleri ile (buğdayla hurma gibi) veresiye olarak değiştirmekdir. Malların miktarları eşit bile olsa, veresiye satıldıkları için bu faizdir.

Hem ribâ-i fazl hem.de ribâ-i nesîenin haram olduğunda bütün mücte-hid âlimler müttefiktir. Üzerinde durduğumuz hadisler de bu hükme ışık tut­maktadırlar.

İbn Abbas, Üsâme b. Zeyd ve Zeyd b. Erkâm’m, ribânın sadece nesîe-de olduğu görüşünde oldukları rivayet edilmiştir. İbn Abbas’ın bu görüşün­den döndüğü de nakledilir. Buharî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında bu zâtların görüşleri istikametinde hadisler vardır. Meselâ Buharî ve Müs­lim’deki bir hadiste, Rasülullah’ın, “faiz ancak nesîededîr” buyurduğu ri­vayet edilir.

Fethu’l-Bârî’de, ribâ-i fazlın haram olduğuna işaret eden hadislerle, ha­ram olmadığına işaret eden hadislerin arasım te’lifde âlimlerin ihtilâf halin­de oldukları belirtilir. Bazıları, ribâ-i fazlın’haram olmadığına işaret eden hadislerin mensuh olduklarını söyler. Ancak Askalânî bunu uygun bulma­makta ve, “İhtimalle nesh sabit olmaz” demekte, başka te’Iif usulleri gös­termektedir.

Müctehid imamlar ve onların mezheplerine tabi olan âlimler, hem ribâ-i fazl hem de ribâ-i nesîenin haram olduğunda hemfikirdirler. Ancak ribâ illetinin ne olduğunda, yani hangi tür mallarda faizin cereyan ettiğinde ihtilâf etmişlerdir.

Kendilerinde ribânın tahakkuk ettiği nasla sabit olan mallar, bu babda-ki hadislerde konu edilen altı çeşit maldır. Yani altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzdur. Bu mallarda bazı ortak yönler vardır. Meselâ, altın ve gü­müş; para, diğerleri gıda maddesidir. Ayrıca altın ve gümüş veznî, diğerleri keylîdirler. Müctehid imamlar yukarıdaki maddelerdeki benzerlikleri ve bun­lardaki ribâ illetini farklı değerlendirmişler ve hangi tür mallarda faizin ce­reyan ettiğinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Bu konuda on kadar görüş zikredilir. Bunların meşhurları:

a) Zahirîlere göre faiz, sadece hadiste anılan bu altı çeşit maddede olur. Başkalarında olmaz.

b) Mâlikîlere göre ribâ illeti; semeniyyet (para olma) ve yiyecek madde­lerinin azık olarak saklanabilir olmaları ve bunların beslenme için yeterli bu­lunmalarıdır. Yiyecek cinsindeki bu illet, ribâ-i fazla aittir. Ribâ-i nesîe için bir malın sadece gıda maddesi olması yeterlidir.

Buna göre Mâlikîlerde; parada ve buğday gibi depolanabilen ve insanın yaşayabilmesi için yeterli olan gıda maddelerinde hem ribâ-i fazl hem de ribâ-i nesîe cereyan eder. Yani bu mallan, birbirleri ile eşit de olsalar veresiye sat­mak caiz olmadığı gibi, peşin veya veresiye olarak mikdarları farklı biçimde satmak da caiz değildir. Her türlü yiyecek maddesinin beslenme için yeterli olmasa da birbirleriyle veresiye olarak satılmaları da ribâ-i nesîedir.

Mâliki mezhebine göre, para ve gıda maddelerinin dışındaki mallarda faiz sözkonusu değildir.

c) Hanbelîlere göre faizin illeti vezn ve keyldir. Yani tartı ve ölçekle alı­nıp satılan tüm mallarda (ister gıda maddesi olsun ister başka mallar) faiz caridir. Yumurta ve karpuz gibi sayıyla satılan mallarla ise faiz sözkonusu olmaz.

d) Şâfiîlere göre ribâ illeti, semeniyyet ve gıda maddesi olmaktır. Yani altın ve gümüş ile yiyecek maddelerinin tümünde faiz caridir. Şâfiîlerde ribâ-i nesîe, sadece faize konu olan mallarda cari olur. .

e) Hanefîlere göre faizin illeti, ribâ-i fazlda cins ile kadrdir. Yani malla­rın aynı cinsten ve veznî ya da keylî olmalarıdır. Buna göre ölçü ve tartı ile satılan mallar hangi cinsten olurlarsa olsunlar birbirleri ile değiştirildiğinde “şit olmazlarsa bu ribâ-i fazldır. Mesela, bir ölçek buğdayı iki ölçek buğda­ya satmak faiz olduğu gibi; bir ton demiri, bir buçuk ton demir karşılığında satmak da faizdir. Ama bir ölçek buğdayı iki ölçek arpaya mukabil satmak faiz olmaz. Yine bir karpuzu iki karpuza karşılık peşin satmak faiz olmaz. Çünkü karpuz veznî ve keylî değildir.

Ribâ-i nesîe için, yukarıdaki illetlerden sadece birisi kâfidir. Yani ne tür­den olursa olsun aynı cinsten olan malları birbirleri ile veresiye satmak faiz­dir. Malların veznî veya keylî olması şart değildir. Meselâ, bir ölçek buğdayı yine bir ölçek buğday karşılığında veresiye satmak faiz olduğu gibi, bir ka­rpuzu bir karpuz karşılığında veresiye olarak satmak da faizdir. Aynı şekil­de veznî veya keylî olan malları, cinsleri aynı olmasa bile birbirleri ile veresi­ye satmak da ribâ-i nesîeye girer. Meselâ, buğdayı veresiye olarak arpa mu­kabilinde satmak bu kabildendir.

Görüldüğü gibi, faizin illetini tayin konusunda âlimler arasında görü­len bu ihtilâf tamamen hadiste sayılan maddelerin özelliklerini değerlendir­medeki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.

Bu izahlardan sonra, yukarıdaki hadis-i şeriflerin de ışığı altında konuyu toparlarsak şöyle bir sonuca varabiliriz:

Mallar, genelde (mezheplerin farklı görüşlerine göre) ribevî (faize ko­nu) olan ve ribevî olmayan (faize konu olmayan) mallar olmak üzere ikiye ayrılır: .

I- Faize konu olan (ribevî) malların satışı;

1) Birbirleri mukabilinde olur. Buğdayı buğday, altım altın karşılığı sat­mak gibi. Bu da;

a) Peşin olabilir. Bu durumda her iki bedel de eşit olmalıdır. Aksi halde ribâ-i fazl olur.

b) Veresiye olursa -bedeller ister eşit olsun, ister farklı- ribâ-i nesîe olur. Bir ölçek buğdayı bir veya iki ölçek buğday karşılığında veresiye olarak sat­mak ribâ-i nesîedir. Dolayısıyla caiz olmaz.

2) Buğdayı arpa veya altını gümüş karşılığında satmakta olduğu gibi, başka cinsler karşılığında olabilir. Bu tür satış;

a) Eğer peşin olursa, ister bedeller eşit olsun, ister farklı caizdir, faiz olmaz. Bir ölçek buğdayı iki ölçek arpa karşılığında satmak gibi.

Ancak İmam Mâlik, arpa ile buğdayı aynı cinsten sayar. Onun için bu iki maddenin birbirleri ile peşin olarak satışında da ona göre eşitlik gözetilmelidir.

b) Veresiye olursa bedeller ister eşit olsun ister farklı olsun ribâ-i nesîe olur. Meselâ, bir ölçek buğdayı bir veya iki ölçek arpa karşılığında veresiye olarak satmak ribâ-i nesîedir.

II- Ribevî olmayan (Hanefî ve Hanbelîlere göre keylî ve veznî olmayan; Şâfiîlere göre, para ve gıda maddesi; Mâlikîlere göre de para ve dayanıklı gıda maddesi olmayan) malların ise;

a) Birbirleri ile peşin olarak satılması halinde, ister eşit olsun ister fark­lı, hiçbir mahzur söz konusu değildir. Veresiye satılmaları ise Hanefîlere gö­re ribâ-i nesîedir. Şâfiîlerde ribâ-i nesîe sadece ribevî mallarda; Mâlikîlerde de, gıda maddelerinde cereyan eder.

b) Başka cinslerle satımında, ister peşin olsun is^er veresiye her türlü satış caizdir.

Aslında sarf ve faiz konularının bu kadarcık bir çerçeve içerisinde bü­tün detayları ile anlatılması mümkün değildir. Biz sadece ana hatlarına te­mas ettik. Geniş bilgi edinmek isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat etmeli­dirler.[102]

  1. Kılıncın Ziynetinin Gümüş Para Mukabilinde Satılması

3351… Fedâle b. Ubeyd (r.a)’den rivayet edilmiştir; der ki:

Hayber (‘in fethi) yılında, Hz. Peygamber (s.a)’e içinde altın ve kıymetli taşlar bulunan (altın ve kıymetli taştan yapılmış) bir gerdan­lık getirildi. -Ebû Bekir ve İbn Menî’ “içerisinde, altınla bağlanmış kıymetli taşlar bulunan bir gerdanlık” dediler.-[103]

Gerdanlığı bir adam yedi veya dokuz dinara satın aldı.Rasûlullah (s.a):

“Olmaz, altınla taşların arasını ayırmadıkça (caiz değil)” buyurdu: Satın alan adam:

Ama ben sadece taşı istedim, dedi. Hz. Peygamber (s.a) yine:

“Hayır, onların arasını ayırmadıkça olmaz” buyurdu.

Bunun üzerine adam, altınla taşın arasım ayırıncaya[104] kadar ge­ri verdi.

İbnü İsâ, (adamın; ben sadece taşı istedim, sözünü) “ben ticareti istedim” şeklinde söyledi.

Ebû Dâvûd dedi ki:

İbn İsa’nın kitabında: “taş” şeklindedir. [Başkası “ticareti” demiştir.][105]

Açıklama

Hadisin bu lafızlarla olan rivayeti Kütüb-I Sitte’nin diğerle-rinde mevcut değildir. Ancak aynı hâdiseden bahseden ve bun­dan sonra gelecek olan rivayet, Müslim’in Sahih’inde ve Nesâî ile Tirmizî’-nin Sünen’lerinde mevcuttur. Ayrıca Taberânî’nin Mu’cem-i Kebîr’inde de; aralarında bazı farklılıklar bulunan ve çeşitli yollarla gelmiş birkaç rivayeti vardır. Meselâ, bir rivayette: “İçerisinde taş ve altın bulunan bir gerdanlık”; bir başka rivayette, “altın ve cevher” bir başkasında “altınla yapıştırılmış taş” ifadeleri yer almıştır. Ayrıca bu gerdanlığın yedi dinara, dokuz dinara ve oniki dinara alındığı şeklinde farklı fiatlar da nakledilmiştir.

Şevkânî’nin ifadesine göre, Beyhakî; bu farklı ifadelerin ayrı ayrı alım satımlarla ilgili olup, Fedâle’nin bunların hepsine şahid olduğunu söyler. Yine Şevkânî’nin nakline göre; İbn Hacer, sözler arasındaki bu farklılığın hadi­sin zayıf olmasını gerektirmediğini, delil alınacak kısımda ihtilâfın bulun­madığını, onun da altınla taşın arasını ayırmadıkça satılmasının caiz olma­yışı olduğunu söyler. Gerdanlığın cinsi ve fiatındaki farklı görüşlerin hadise “muzdarib” hükmünü vermeyi gerektirmeyip tercihin raviler arasında ya­pılması gerektiğini de ilâve eder.

Tercemeye “kıymetli taş” diye geçtiğimiz kelimesi, kelimesinin cem’idir. de Kamus’ta; “dizilmiş cevher” şeklinde izah edilmiştir. Bu kelime dilimize “boncuk” diye geçmiştir. Ancak, boncuk da­ha çok cam veya naylondan yapılan değersiz şeylere denilir. Halbuki hadis­ten gerdanlıktaki taşların değerli olduğu anlaşılmaktadır. Onun için biz bu kelimeyi “kıymetli taşlar” diye terceme ettik.

Hadisin Müslim’deki rivayetinden, bu gerdanlık alım satımının Hayber’-de olduğu, bundan sonra gelecek olan rivayetten de, gerdanlığı satın alan. şahsın bizzat ravi Fedâle olduğu anlaşılmaktadır. Tabii bu, rivayetler ara­sındaki farkın İbn Hacer’in anlayışı istikametinde izahına göredir.

Bu hadiste ve peşinden gelecek rivayetlerde üzerinde zinet olan kılınan gümüş para mukabilinde satışına dair doğrudan bir ifade mevcut değildir. Babın isminin hadislerle münasebeti, gümüş ve başka maddeden yapılan bir malı gümüş para ile veya altın ve başka maddeden yapılan bir malı da altın para ile satma açısından olsa gerektir. Yani nasıl ki, altın ve taştan yapılan gerdanlığı altın karşılığında satmak caiz görülmemişse, üzerinde gümüş işle­meler bulunan kılına da gümüş karşılığında satmak caiz değildir.

Hadis-i şerif, altın ve başka bir maddeden yapılan bir şeyi altınla sat­manın caiz olmadığına işaret etmektedir. Hattâbî, bu konu ile ilgili geniş bilgi vermiş ve ulemanın görüşünü nakletmiş. Biz Hattâbî’nin verdiği bilgiyi özet­leyerek fakat değişik bir sunuş tarzıyla aktarıyoruz:

Altın ve başka bir maddeden yapılan bir şeyi altın karşılığında satma­nın hükmünde dört görüş vardır:

1- Bu yolla yapılan alım satım, fasiddir. Bu görüş Şüreyh, Muhammed b. Şîrîn, Nehaî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûyeh’e aittir. Bu görüş sahiplerine göre; semen (para) olarak verilen altının, başka madde ile karışık maldaki altından az, çok veya ona eşit olması arasında fark yoktur. Yani her halükârda içerisinde altın bulunan bir malı, altınla satmak, fasid­dir. Bu gruptaki âlimlerin delilleri üzerinde durduğumuz hadistir. Çünkü hadis bu rivayetinde, gerdanlıktaki altının, karşılığı olan 7 veya 9 dinar altından az veya çok olduğu konusunda bir işaret yoktur. Ayrıca, bu akid aynı anda hem sarf hem de bir alışveriş olup, akid anında gerdanlıktaki altının mikdarının bilinmemesi de akdin fesadı için yeterli görülmüştür.

2- Bu mamul maldaki altın, karşılığı olarak verilen altından ister az, is­ter çok isterse ona eşit olsun satış caizdir. Bu görüş, Hammâd b. Ebî Süley­man’a aittir.

Hattâbî, Hammâd’ın bu görüşünün hadislere ve ulemanın cumhurunun görüşüne aykırı olduğu için, münker olduğunu söyler.

3- Eğer altın ve başka maddeden yapılan mala karşılık verilen altın, bu maldaki altından fazla ise satış caizdir. Altınlar eşitse veya para olarak veri­len altın maldaki altından daha az ise caiz değildir. Bu görüş Hanefîlere, Sevrî ve Hasen b. Salih’e aittir.

Hattâbî, Hanefîlerin bu görüşüne işaretle yetinmiş, tefsilata girmemiş­tir. Halbuki para olarak verilen altın mamul maldaki altından fazla bile olsa bu akdin cevazı için mamul mal ile ondaki altının ağırlığı kadar altının akid meclisinde, karşılıklı olarak kabzedilmeleri gerekir. Çünkü altınların birbirleri ile satımı bir sarf akdidir. Sarf akdinde de bedellerin peşin olması ve akid meclisinde değişimi şarttır.

Hanefîler ve onlarla aynı görüşte olanlar; para (semen) olarak verilen altının, maldaki altın mikdarım o altına, fazlasını da diğer maddeye muka­bil tutmuşlardır. Böylece altının altınla satımında bir fazlalık sözkonusu ol­mamaktadır. Tabii bu durumda, mamul maldaki altının mikdarınm da bi­linmesi gerekir. Eğer bilinmezse bu satış, Hanefîlere göre de caiz olmaz. Bun­dan sonra gelecek olan rivayet, bu görüş sahipleri için delildir. Çünkü o ri­vayette; gerdanlığa karşılık verilen paranın 12 dinar, gerdanlıktaki altının ise daha fazla olduğunun anlaşıldığı bildirilmektedir. O zaman Hz. Peygam-ber’in bu akdi men edişine sebep gerdanlıktaki altının, karşılık olarak veri­len altından daha fazla oluşudur. Bazı Hanefîler ise, üzerinde durduğumuz hadisi muzdarib kabul etmişlerdir.

4- Eğer mamul maldaki altın, diğer maddenin üçte biri kadar veya daha azsa altınla satışı caizdir. Çünkü bu durumda, haricî madde asıl, altın tâbi olmuş olur. Bu görüş de İmam Mâlik’e aittir.

Üzerinde durduğumuz hadiste satışa konu edilen maden altındır. Altı­nın dışındaki (ribevî mal konusunda ulemanın farklı görüşleri gözönünde bu­lundurularak), ribevî mallarda da durum aynıdır. Meselâ, üzerinde gümüş işlemeler bulunan çelikten yapılmış bir kılınan, gümüş para karşılığında sa­tışında da aynı ihtilâflar variddir.

Hadisin ravilerinden İbn İsâ, gerdanlığı satın alan zatın; “ben taş: istedim” değil de “ben ticareti istedim” dediğini söylemiştir. Ebû Dâvûd ist İbn İsa’nın, kitabında, söylediğinin aksine “taşı istedim” yazdığını; “tica­reti istedim” şeklindeki rivayetin başkalarına ait olduğunu söyler.[106]

Bazı Hükümler

  1. Ganimet mallarının satışı caizdir.
  2. Altmla kanşık bir maddeden yapılan bir malı, altu karşılığında satarken, maldaki maddelerin birbirlerinden ayrılmaları gere kir. Aksi halde yapılan satış caiz olmaz. Tafsilat yukarıda geçmiştir.
  3. Meşru olmayan bir akdin feshedilmesi gerekir.[107]

3352… Fedâle b. Ubeyd’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hayber savaşı günü, on iki dinara içinde altın ve kıymetli taş bu­lunan bir gerdanlık satın alıp, altınım taşım ayırdım. Gerdanlıkta on iki dinardan daha fazla altın buldum ve durumu Hz. Peygamber (s.a)’e söyledim. Rasûlullah (s.a):

“Gerdanlık, ayrılmadıkça satılmaz” buyurdu.[108]

Açıklama

Bu hadis önceki hadisin değişik bir rivayetidir. Bunda, ön­cekinden farklı olarak, gerdanlığın yedi veya dokuz değil de on iki dinara satın alındığı ve satın alanın bizzat Fedâle olduğu belirtilmek­tedir. Bu hadislerin arasını te’lif konusunda Beyhakî ve İbn Hacer’in söyle­diklerine önceki hadisi izah ederken işaret etmiştik. Onlardan farklı olarak Bezlü’l-Mechûd sahibi bu konuda şunları söyler:

“Bu hadis, bundan önce geçen İbnü’l-Mübârek hadisi ile çelişik durum­dadır. Çünkü orada, gerdanlığın 7 veya 9 dinara satın alındığı söylenmişti. Burada ise 12 dinara alındığı belirtilmektedir. Bunların arasını birleştirmede şöyle denilebilir: Önceki fiatta şüphe edilmiştir, bu rivayette ise 12 dinar ol­duğu kesin olarak ifade edilmiştir. Yahut da 12, taşla altın ayrıldıktan sonra üzerinde akdin vaki olduğu fiattır. Önceki ise, akidden önceki semendir.”

Bezlü’l-Mechûd’daki bu ifadeden, musannifin, her iki rivayetteki hâdi­senin aynı ve kesin fiatın da 12 dinar olduğfi görüşünü benimsediği anlaşıl­maktadır.

Hadisin ihtiva ettiği hüküm ve o konudaki farklı görüşler önceki hadis izah edilirken verilmiştir. Burada eklenecek bir şey yoktur.[109]

3353… Fedâle b. Ubeyd (r.a)’den rivayet edilmiştir. Der ki: Biz Hayber savaşı günü Rasûlullah (s.a) ile birlikte idik. Yahudi­lerden bir ûkiye[110] altım, dinar mukabilinde -Kuteybe’den başkası; iki ve üç dinar karşılığında dedi, sonra ittifak ettiler- satın alırdık. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a):

“Altını, altın karşılığında ancak tartısı tartısına satınız” buyurdu.[111]

Açıklama

Ûkiye; yedi miskâl ya da 40 veya 12 dirheme tekabül eden ağırlıktır.

Bu durumda sahâbîlerin iki üç dinar verip yedi miskâl ağırlığında altın almış olmaları gerekir. Bu ise pek makul görünmüyor. Çünkü bir kişinin yedi miskâl altın verip iki üç dinar alması pek mümkün olmaz. Nitekim İmam Nevevî buradaki ûkıye’nin altın, taş ve diğer kıymetli maddelerden müte­şekkil olmasının muhtemel olduğunu söyler.

Sahâbîlerin önce, hadiste konu edilen alışverişi yapmış olmaları bunun caiz olduğunu zannettiklerinden dolayıdır.

Hz. Peygamber (s.a)’in mezkûr akdi nehyetmesine sebep, Nevevî’nin muhtemel gördüğü izaha göre; altın, taş ve cevherden müteşekkil bir ûkiye altının mukabilinde verilen iki üç miskâl altından daha fazla olmasından do­layıdır. Ûkıyenin saf altından olduğunu nazara alırsak; altın, altın karşılı­ğında bir taraf fazla olarak satıldığı için ribe’1-fadl olur. Onun için Rasûlul­lah (s.a) menetmiştir.

Hadisin babın ismi ile ilgisi, Nevevî’nin muhtemel gördüğü izaha göre kendisini gösterir. Aksi halde, içerisinde ribâ bulunan bir sarf muamelesi olur.

Hadisin sonundaki, “Altını ancak tartısı tartısına satın” sözünden mak­sat, altının altın karşılığında satıldığı zaman, her iki bedelin eşit olmalarıdır.[112]

  1. Gümüşün Yerine Altın Almak

3354… İbn Ömer (r.anhüma)’dan rivayet edilmiştir; der ki: Bakî’da[113] deve satardım; (bazan) dinar karşılığında satar dirhem alır, (bazan da) dirhem karşılığı satar, dinar alırdım. (Sattığımda) bunun dirhemin) yerine şunu (dinarı) alır ve (aldığımda da) bunun yerine şu­nu verirdim.

Rasûlullah (s.a)’a gidip:

Ya Rasûlallah, müsaade eder misin, sana (bir şey) soracağım. Ben (bir malı) dirhem mukabilinde satıp, dinar alıyorum. Bunun yeri­ne şunu alıyor ve bunun yerine şunu veriyorum (altının yerine gümü­şü alıp veriyorum), dedim.

Rasûlullah (s.a):

“Aranızda (ödenmemiş) bir şey kalmadıkça o günün rayici ile (birinin yerine ötekini) almanda mahzur yok” buyurdu.[114]

3355… Bize Hüseyin b. el-Esved, Ubeydullah’dan o İsrail’den, İsrail de Simâk’den önceki hadisi aynı mana ve isnadîa rivayet etti. Önceki hadis daha mükemmeldir. İsrail (rivayetinde) “o günkü rayici ile” sözünü zikretmedi.[115]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu hadis, önceki hadisin farklı bir rivayetine işaret için kitaba alınmıştır. Biz daha mükemmel olan o hadisin izahına girmeden bu farklı rivayeti de terceme etmek istedik. Şimdi iza­hına çalışacağımız hadis, bundan önce tamamı zikredilen hadistir.

Bu hadisi yukarıda işaret ettiğimiz zatlardan başka İbn Hibbân ve Beyhakî de tahric etmişlerdir. Hâkim de hadisin sahih olduğunu söyler. Tirmi­zî, “Bu hadisi merfû olarak Simâk b. Harb’den başkasından bilmiyoruz” der ve bunun İbn Ömer’den mevkuf olarak rivayet edildiğini söyler. Nesâî de aynı şekilde ibn Ömer’den mevkuf olarak rivayet etmiştir.

Hadis-i şerifte, altın karşılığında satılan bir malın bedelinin gümüş ile veya gümüş karşılığı satılan malın bedelinin altınla ödenmesi söz konusu edil­mektedir. Bilindiği gibi “dinar” altın para, “dirhem” de gümüş paradır.

Bakî’ Medine’nin kabristanının bulunduğu yerdir. Nevevî: ” O zaman­lar Bakî’de kabir çok değildi.” der.

Hadis-i şerif; insanın zimmetinde borç olan parayı, başka cins bir para ile ödemenin caiz olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu değişimin aynı mec­liste olması gerekmektedir. Yani altın para ile yapılan bir alışverişte bedel o mecliste gümüş para ile ödenebilir. Ödemenin aynı mecliste olmasının şart. oluşu, Hattâbî’nin ifadesine göre, bu akdin bir sarf (para bozma) akdi ol­masından dolayıdır.

Ulemanın büyük çoğunluğu, hadisin işaret ettiği istikamette görüş be­yan etmişlerdir. Şevkânî’nin belirttiğine göre; Hz. Ömer, oğlu Abdullah, Ha-sen, Hakem, Tâvûs, Zührî, Mâlik, Şafiî, İmam A’zam Ebû Hanîfe, Sevrî, Ezvaî, Ahmed b. Hanbel ve daha birçok âlim bu görüştedir.

İbn Mes’ud, İbn Abbas, Saîd b. el-Müseyyeb ve İmam Şafiî’nin bir gö­rüşüne göre, altın yerine gümüşle ödemede bulunmak mekruhtur. Ancak üze­rinde durduğumuz hadis onların aleyhine delildir. Hattâbî ise, Ebû Seleme b. Abdirrahman ve îbn Şübrûme’nin bu değişimi caiz görmediklerini söyler.

Hadisin rivayetlerinden birinde, altın ve gümüşün birbirlerinin yerine ödendiği takdirde o günkü rayiçlerinin esas alınmasının gereği vurgulanmak­tadır. Yani, meselâ 100 dirhem gümüş karşılığı bir mal pazarlık eden kişi gümüş yerine altın ödeyecekse, 100 dirhem gümüşün satın alacağı altını öde­yecektir. Ahmed b. Hanbel’in mezhebi de böyledir.

Hadisin diğer rivayetinde ise, borçlanılan para birimi ile onun yerine ödenecek para arasında kıymet eşitliği şartı söz konusu edilmemiştir. Ebû Hanîfe ve Şafiî de bu.görüştedirler. Buna göre, ödenecek paranın kıymeti borçlanılan paranın kıymetine denk olabileceği gibi, daha değersiz veya da­ha değerli olabilir. Bu görüşte olanlar; ribevî mallardan değişik cinslerin bir­birleri ile satılması durumunda peşin olmak şartıyla aralarında eşitliğin şart olmadığını bildiren hadisi görüşlerine delil alırlar.[116] Altın ve gümüş ayrı ayrı cinslerden olduğuna göre, peşin değişimlerinde eşitlik şart değildir.

Buraya kadarki izahlardan anlaşıldığı üzere, altın borcunu gümüş veya gümüş borcunu altınla ödemek, önce bunları birbirine karşılık satıp sonra takas yapmaktır. Meselâ, 5 altınla bir mal alan kişi, malı satana 5 altın borç­lanmıştır. Bu borcunu gümüşle ödeyecekse, vereceği gümüşle zimmetindeki bu 5 altım satın alır ve gümüşü öder. Böylece altından olan borcunu gümüş ile ödemiş olur.

Hattâbî buna işaretle, “Bir mal karşılığı olarak, gümüşten olan borcu altınla veya altından olan borcu gümüşle ödemek, gerçekte bir malı kabzet-meden satmaktır. Hadisin bu muameleyi caiz görmesi; malı kabzetmeden sat­manın caiz olmayışının, satışında kâr gözetilen şeylerde olduğuna delâlet eder” der.

Satın alınan bir malı, kabzetmeden satmanın hükmü ileride gelecektir.[117]

Bazı Hükümler

Bir malı altın karşılığında satın alan kişi, bu altını gü­müşle ödeyebilir. Ancak o mecliste paranın ödenme­si gerekir. Birbirlerinin yerine ödenecek paraların kıymetçe eşit olmasının şart’ olup olmadığı ihtilaflıdır. Hadisin bir rivayeti bunun şart olduğuna delâlet eder.[118]

  1. Hayvanı Hayvan Karşılığında Veresiye Olarak Satmak

3356… Semüre (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Hz. Peygamber (s.a); hayvanı, hayvan karşılığında veresiye olarak satmayı menetmiştir.[119]

Açıklama

Hadisin sıhhati ile ilgili olarak çelişkili şeyler söylenmiştir.Tirmizi ve İbnü’l-Cârûd, hadisin sahih olduğunu söylerler. Ancak kaynaklarda, ravilerden el-Hasen’in Semüre’den hadis işitip işitme­diğinde ihtilâf edildiği söylenir. İmam Şafiî de bu hadisin Rasûlullah’dan sa­bit olmadığını bildirir.

Bu hadisin sıhhatine karşı söylenen sözler onun ihtiva ettiği hükme tesir edecek durumda değildir.Çünkü bir defa ulema bu hadisin zayıf olduğunda hemfikir değildirler. Onu ta’n edenler kadar, müdafaa edenler de var. Ayrı­ca aynı manaya işaret eden, yani hayvanı hayvan karşılığında veresiye ola­rak satmanın caiz olmadığını bildiren başka hadisler de vardır. Aynı mana­ya gelen bu hadisler birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Meselâ; Bezzâr, Ta-havî, İbn Hibban ve Dârekutnî buna benzer bir hadisi İkrime kanalıyla İbn Abbas’tan rivayet etmişlerdir. Buharı; “Hayvanı, hayvan karşılığında vere­siye olarak satmayı nehyeden İkrime’nin İbn Abbas’tan mevkuf olarak ri­vayet ettiği hadisi güvenilir raviler rivayet etmişlerdir. îkrime de Rasûlullah’­dan mürsel olarak rivayet etmiştir” der.

İbn Ömer ve İbn Sîrîn’den, hayvanı hayvanla veresiye satamanın caiz oludğunu bildiren haberler de gelmiştir.

Bu hadis, hayvanı hayvan karşılığında (ister aynı cinsten ister farklı cins­ten olsun) satmanın caiz olmadığına delâlet etmektedir. İmam Ebû Hanîfe ile diğer Küfe uleması ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. Buna göre; bir kimsenin bir kimse ile, meselâ elindeki atını verip iki ay sonra başka bir at veya bir öküz almak üzere alışveriş akdi yapmaları sahih değildir. Yukarı­daki hadisler bunun caiz olmadığını ifade etmektedirler. Ayrıca, hayvan tüm özellikleri ile zabtedilebilen bir mal değildir. Dolayısıyla ileride teslim edil­mesi şart koşulan hayvanın teslim tesellümünde taraflar arasında anlaşmaz­lık çıkabilir. Meselâ, hayvanı alacak olan daha kalitelisini isterken verecek olan daha düşüğünü vermek isteyebilir. Bu da aralarında bir nizaa sebep ola­bilir. “Nizaa sebep olan bütün cehaletler akdin fesadına sebeptir.”

İmam Şafiî; hayvanı hayvan karşılığında veresiye satmanın caiz olduğu görüşündedir.Şevkânî, ulemanın cumhurunun bu görüşü paylaştıklarını bil­dirir. Bundan sonra gelecek olan hadis, bu tür bir alışverişi caiz görenler için delildir. Bunlar, üzerinde durduğumuz hadisin tenkide tabi olduğunu söyle­yerek, kendilerini savunurlar. Ayrıca Şafiî, bu hadiste nehyedilen vadeden maksadın; iki taraflı olan vade olduğunu söyler. Yani her iki tarafın birbir­lerine verecekleri hayvanın elde olmayıp ileride vermeyi taahhüd etmeleri ile ilgili olduğunu, bunun da “borcu borç karşılığı satmak” olduğu için caiz olmadığını belirtir.

Şevkânî, Hanefîlerin görüşünü destekleyerek şöyle der: “Eğer lügatta veya fıkıh ıstılahında, elde olmayanı elde olmayan (ma’dunıu ma’dum) karşılığında satmaya veresiye satma deniliyorsa, Şafiî’nin dediği olur. Ama öyle değilse, bu satışı nehyeden hadislere dönmek gerekir. Çünkü her ne kadar bunların her birisi için tenkidler yapılmışsa da bunlar Semüre, Câbir b. Semüre ve İbn Abbas’tan -üç ayrı sahabeden gelen yollarla-sabit olmuşlardır ve birbirlerini takviye etmektedirler. Bunlar; tenkidden ta­mamen hâli olmayan bir tek hadise tercih edilirler. O tek hadis, (bundan sonra gelecek olan) İbn Amr hadisidir. Üstelik Tirmizî ve İbnü’l-Cârûd, Semüre hadisinin sahih olduğunu söylerler. Bu da ikinci bir tercih sebebidir. Aynı şekilde usûlde bilinmektedir ki, harama delâlet eden delil, ibâhaya delâlet eden delile tercih edilir. Bu da üçüncü bir tercih sebebidir. (Bu hükme zıt olarak) varid olan sahabelerin eserleri de hüccet değildir. Olduğu farzedilse bile bu ihtilaflıdır.”

Görüldüğü gibi Şevkânî bu sözleri ile hayvanı hayvan karşılığında vere­siye satmayı caiz görmeyenlerin görüşünü üstün göstermektedir.

İmam Mâlik’in görüşü; yukarıdaki iki görüşün ortası bir görünüm arzetmektedir. Ona göre, eğer peşin verilecek hayvanla vade ile verilecek hay­vanlar aynı cinstense (at verip at almak gibi) bu akd caiz değil, aynı değilse (at verip inek almak gibi) caizdir.[120]

Bazı Hükümler

İster aynı cinsten olsun ister farklı cinsten, iki hayva­nı birbirleri karşılığında biri peşin biri veresiye olmak üzere satmak caiz değildir. Mesele ihtilaflıdır. Bu ihtilâf yukarıda anlatılmıştır.[121]

  1. (Hayvanı Hayvan Karşılığında Veresiye Satmakta) Ruhsat

3357… Abdullah b. Amr (b.el-Âs) (r.a)’dan rivayet edildiğine göre:

Rasûlullah (s.a), kendisine bir ordu teçhiz etmesini emretti. An­cak develer tükendi, (tüm askere yetişmedi). Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a), genç zekât develeri karşılığında (deve) almasını emretti. Zekât develeri gelinceye kadar iki deveye karşılık bir deve alırdı.[122]

Açıklama

Ahmed b. Hanbel’in rivayeti buradakinden biraz değişiktir. Ancak ihtiva ettikleri hüküm açısından aralarında bir fark yoktur.

Bu hadis de bazı âlimlerce tenkide uğramıştır. Buna sebep raviler ara­sındaki Muhammed b. İshak adındaki zattır. Hafız, Fethu’l-Bârî’de, bunun isnadını kuvvetlendirmektedir.

Hadis-i şeriften anladığımıza göre, Hz. Peygamber (s.a) Abdullah b. Amr b. el-Âs’a ordunun ihtiyacı olan araç gereçleri hazırlama görevini vermiş, o da bu görevi yerine getirmiştir. Ancak eldeki develer askerlere tahsis edil­diğinde bunun yeterli olmadığını görmüş ve durumu Peygamber Efendimize intikal ettirmiştir. Efendimiz de, alınacak olan zekât develeri gelince öden­mek üzere iki deveye karşılık bir deve satın almıştır.

Önceki hadis izah edilirken de söylediğimiz gibi bu hadis, hayvanı hay­van karşılığında veresiye satmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir. İmam Şafiî ve birçok ilim adamının görüşü de bu şekildedir. Hanefî ve Hanbelîler ise karşı görüştedirler.

Ulemanın bu konudaki görüşlerini ve görüşlerine uymayan hadislere bakış açılarını önceki hadisi izah ederken Şevkânî’den naklen vermiştik; burada tekrar etmiyoruz.

Ancak oradakinden fazla olarak Hanefîlerin bu hadisin mensuh olması ihtimali üzerinde durduklarına da işaret edelim.

İbnü’l-Hümâm da Şerhu Fethi’l-Kadîr adındaki eserinde; bu hadisin zayıf olduğunu uzun uzadıya iddia etmiş ve Amr b. Harîş’in meçhul olduğunu, Müslim b. Cübeyr’in bundan başka bir hadisinin bulunmadığını, Ebu Süf-yân için de sözler olduğunu söylemiştir.[123]

  1. Hayvanı Hayvan Karşılığında Peşin Olarak Satmak

3358… Câbir (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), iki köle karşılığında bir köle satın almıştır.[124]

Açıklama

Hadisin Müslim’in ve Tirmizî’nin Sahih’lerindeki rivayeti da­ha geniştir. Rivayetin tercemesi şu şekildedir:

“Hz. Peygamber (s.a)’e bir köle gelerek, hicret etmek üzere ona bi’at etti. Rasûlullah (s.a) onun köle oduğunu anlayamadı. Bu ara sahibi o köleyi aramaya geldi. Hz. Peygamber adama;”Bu köleyi bana sat” dedi ve onu iki siyah köle karşılığında satın aldı. bundan sonra, “Bu köle midir?” diye sormadan hiçbir köle satın almadı.”

Hadis-i şerif, peşin olmak üzere bir köleyi iki köle karşılığında satın ai-manın caiz oluduğuna delâlet etmektedir.

Tirmizî hadisi tahric ettikten sonra, “Âlimler bu hadise göre amel et­mişlerdir. İki köleyi bir köle karşılığında peşin olarak satmak caizdir. Vere­siye olması halinde âlimlerin ihtilâfı vardır”der.

Bilindiği gibi mallar; mislî, adedî ve kıyemî olamak üzere üçe ayrılırlar. Buğday, tuz gibi ölçek veya tartı ile alınıp satılanlar mislî, yumurta ve ka­rpuz gibi tane ile alınıp satılanlar adedî, hayvan gibi her biri diğerinden çe­şitli yönlerden ayrı olan mallar da kıyemîdir. Bu son gruptaki malların her birisinin kendisine ait bir değeri vardır. Bir hayvan, her yönden diğer bir hay­vanın aynı değildir.

Bu hadiste, kıyemî malların birbirleri karşılığında satışı söz konusu edil­mektedir. Hadisin metninde kölenin satışı söz konusu edildiği halde, musan­nifin, konu başlığını önceki konulara bağlayarak; “Hayvanın hayvan karşı­lığında peşin olarak satılması” şeklinde isimlendirmesi de buna delildir.

Kıyemî mallar, hadiste adı geçen ribevî mallardan değildir. Onun için bu türdeki malların birbirleri ile satılmalarında peşin olmak şartıyla eşitlik şartı aranmaz. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Veresiye satılma­larında ise önceki babda geçen ihtilâflar caridir. Bu ihtilâf; mesele ile ilgili hadisler arasındaki taaruzun yanısıra, ribevî malların tayinindeki görüş ay­rılıklarından da kaynaklanmaktadır. Bu konu 1348 ve 1349 numaralı hadis­lerde izah edilmiştir.[125]

  1. (Taze) Hurmayı (Kuru) Hurma Karşılığında Satmak[126]

3359… Ayyâş’ın babası Zeyd’in haber verdiğine göre; O, Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a)’a, buğdayı süit karşılığında, satma­nın hükmünü sordu. Sa’d kendisine:

Bunların hangisi üstün? dedi. O da:

Buğday, karşılığını verdi.

Bunun üzerine Sa’d, Zeyd’i bundan menedip şöyle dedi:

Rasûlullah (s.a)’a kuru hurmayı taze hurma karşılığında satma­nın hükmü sorulurken işittim; Rasûlullah (s.a):

“Taze hurma kuruduğu zaman eksilir mi?” buyurdu.

Evet, dediler.

Bunun üzerine Efendimiz, bu satıştan menetti. Ebû Dâvûd; “Bu hadisi, Mâlik’in rivayetine benzer bir şekilde İsmail b. Ümeyye de rivayet etmiştir” der.[127]

Açıklama

Hadisin ihtiva ettiği hükmü kabul konusunda müctehid imamlar arasında görüş ayrılığı vardır. Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre bu ihtilâfa sebep, büyük ölçüde bu hadisin sıhhati konusundaki endişedir. Bu endişeye sebep de ravi Ebû Ayyâş’dan kaynaklanmaktadır. Onun için önce ravi hakkında söylenenleri özetleyip sonra da izaha muhtaç diğer konulara ve ahkâma geçmek istiyoruz.

Bu zatın Zeyd b. Ayyaş ez-Zürakî, Zeyd b. Ayyaş el-Mahzumî veya Me-dineli Zühre oğullarından Zeyd b. Ayyaş olduğu şeklinde görüşler vardır. Bu farklı görüşler ravi Zeyd’in “meçhul” olarak nitelenmesine sebep olmak­tadır. Nitekim İmam A’zam Ebû Hanîfe ve İbn Hazm bu zatın meçhul ol­duğunu söylerler. Rivayet edildiğine göre, İmam A’zam Bağdat’a vardığın­da oradaki âlimler onun kuru hurmayı taze hurma karşılığında satmanın ce­vazı yönündeki görüşünün gerekçesini sormuşlar, o da: “Taze hurma ile kuru hurma ya aynı cinstendir ya da değil. Aynı cinstense bunların peşin ve eşit olarak satılmaları caizdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) buna izin vermiştir. Ayrı cinstense, zaten caizdir. Çünkü ribevî mallar değişik cinsten ve peşin olursa aralarında eşitlik aranmadan satılabilir” karşılığını verip bu konuda­ki hadisi hatırlatmıştır. Bağdatlı âlimlerin üzerinde durduğumuz babın ha­disini okuyarak itiraz etmelerine karşılık İmam A’zam; Zeyd b. Ayyâş’ın meç­hul bir ravi olduğunu, dolayısıyla hadisinin delil olamayacağını söylemiştir.

Hadis uleması İmam A’zam’ın bu tenkidini beğenmişlerdir. Hatta İbnü’l-Mübârek* bu hâdiseyi hatırlatarak Ebû Hanîfe’nin hadis bilmediği yolun­daki sözlerin tutarsızlığını söyler.

Ebû Ayyâş’ın sahâbî mi, tabiî mi olduğu da tartışmalıdır. Tahâvî; Ebû Ayyaş ez-Zürakî’nin sahâbî olduğunu, İbn Yezid’in kendisini görmesinin mümkün olmadığını söyler. Buharı de, Ebû Ayyâş’ın Zeyd b. Samit olup, sahâbîlerin küçüklerinden oluduğunu bildirir. Ebû Ahmed el-Hâkim ise; bir sahâbî ve bir de tabiî olmak üzere iki tane Zeyd Ebû Ayyaş olduğuna işaret eder.

Bezlü’l-Mechûd’Ma, Tehzîbu’t-Tezhîb’den nakledilen bilgiye göre; İbn Hibbân, Tirmizî, İbn Huzeyme ve Dârekutnî ravinin güvenilir, hadisin sa­hih olduğunu söylerler. İbn Abdilberr de; Ebû Ayyaş hakkında bazı âlimle­rin “meçhul”, bazılarının ise “Ebû Ayyaş ez-Zürakî” dediklerini söyler. İbn Mâce’deki rivayette ise Ebû Ayyâş’ın, Zühre oğullarının azatlı kölesi oldu­ğu kaydedilir.

Hâkim ve Hattâbî; İmam Mâlik’in makbul olmayan kişilerden hadis al­madığım, onun tüm rivayetlerinin muhkem olduğunu ileri sürerek hadisin sahih olduğunu söyler. Bezlü’l-Mechûd sahibi, bu görüşe karşı çıkarak, bu konuda taklidle hüküm verilemeyeceğini üstelik Mâlik’in Ebû Ayyâş’ı ne gö­rüp ne de dinlemediğini bildirir. Bezi yazarı, Ebû Ayyâş’ın tanınmayan biri olduğu görüşüne meyille şunları da ilâve eder: “Hattâbî’nin; o Zühre oğul­larından tanınan bir zattır, şeklindeki sözü doğru değildir. Çünkü onun; Zü-rayklı, Mahzumlu ya da Zühre’den olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Bu onun meçhul olduğuna delildir. İbn Hazm da Ebû Hanîfe’ye uymuş ve onun meçhul olduğunu söylemiştir. Gerçek şu ki, Zeyd b. Ayyâş’ın cerh ve ta’dili konusunda Ebû Hanîfe ile Mâlik arasında görüş ayrılığı çıkmıştır. Mâ­lik’in hadisi rivayet etmesi, zımmen onun ta’dilini gerektirir. Ebû Hanîfe’­nin eerhi ise sarahaten olmuştur. Onun için Mâlik’in ta’dili Ebû Hanîfe’nin cerhine denk olamaz. Zaten İmam Ebû Hanîfe’ye kendi zamanında kimse karşı çıkmamıştır. Sonra gelenlere ise itibar edilmez.”

Buraya kadar edindiğimiz bilgilerden anlıyoruz ki, her ne kadar sahih olduğunu söyleyenler varsa da hadis şaibelidir. Onun için Ebû Hanîfe ha­diste belirtilenden farklı bir hükmü benimsemesinde mazurdur.

Bunu tesbit ettikten sonra hadiste izaha muhtaç diğer konulara geçebi­liriz. Önee iki kelime üzerinde durmak istiyoruz.

a) Beydâ: Tercemeye “buğday” diye geçtik. Hattâbî, “beydâ”mn be­yaz renkli, Mısır’da yetişen yumuşak bir buğday olduğunu söyler. İbnü’l-Esîr de bu kelimeyi mutlak olarak “buğday” diye açıklamış ve “Semra” ke­limesinin de aynı manaya geldiğini söylemiştir. Kâmüs’da; önce buğday ma­nasına geldiği söylenip, sült’ün tazesine de aynı ismin verildiği eklenmiştir. Buna Hattâbî de işaret etmiş ve hadisin manasına daha uygun olmasına rağ­men birinci mananın daha maruf olduğunu söylemiştir. Muhammed Zehra en-Neccâr ise, Tahavînin Şerhu Meâni’1-Âsâr adındaki eserine yaptığı ta’-lıkta Ebû Amr’a nisbet ederek, beydâmh arpa olduğunu söylemektedir.

b) Süit: Kamus tercemesinde “Peygamber arpası” diye isimlendirilmiş­tir. Ancak, Türkiye’de bu isimle anılan bir hububat çeşidi bilmiyoruz. İbnü’l-Esîr, Nihâye’de sült’ün, bir arpa çeşidi olup kabuksuz ve beyaz olduğunu; gerçi bir buğday çeşidi olduğunun da söylendiğini ama, öneeki mananın da­ha esah olduğunu bildirir ve çünkü buğdayın “beydâ” olduğunu ekler.

Hattâbî de; sültün, buğdaydan daha küçük ve ondan ayrı bir çeşit olduğunu belirtir. Zehra en-Neccâr da yukarıda işaret edilen eserde, el-Ezherî’den naklen, “Süit, buğdayla arpa arası bir maddedir. Onun, arpa ka­buğu gibi kabuğu yoktur” der.

Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın, süit karşılığında buğday satmanın hükmünü ta­ze hurma karşılığında kuru hurma satmaya benzeterek cevaplandırması, sanki süit ile beydâ’nın aynı cinsten olduğu intibaını vermektedir ki Hattâbî buna işaret etmiştir. Aksi halde Sa’d (r.a)’ın cevabını takvaya veya bu maddeleri birbirleri karşılığında veresiye satmaya hamletmek gerekir. Çünkü ayrı cins­ten malların birbirleri karşılığında peşin olarak her türlü satışı caizdir. Bu, hadisle sabittir.

Hadiste; taze hurma karşılığında kuru hurma satma ya da satın alma konusu sorulduğunda Peygamberimizin; “Taze hurma kuruyunca eksilir mi?” diye sorduğu görülmektedir. Aliyyü’l-Kârî’nin, Mirkât’da Kâdî’den naklet­tiğine göre; bu soru, kuruduğu zaman eşitliğin bulunmasının şart olduğuna dikkat çekmek içindir. Yoksa, taze hurmanın kuruyunca eksilip eksilmedi-ğini anlamak için değildir. Çünkü bu apaçık ortadadır.

Hadis-i şerif, taze hurma karşılığında kuru hurmayı satmanın caiz ol­madığına delâlet etmektedir. Rivayette, peşin ya da vadeli kaydı bulunma­dığı için, ulemanın çoğunluğu bunu peşine hamletmişlerdir. Bunların birbir­leri ile vadeli satışları zaten ittifakla caiz değildir.

İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in yamsıra Hanefî imamla­rından Ebû Yusuf ile Muhammed de bu görüştedir. Bu hüküm; kuru üzümü yaş üzüm karşılığı satmak gibi, kurutulabilen tüm meyveler için geçerlidir. Ancak Ebû Yusuf, hükmü, hadiste zikri geçen konuya (kuru hurmayı taze hurma karşılığında satmak) hasretmiş ve bunun dışındakilerin satışını, Ebû Hanîfe gibi caiz görmüştür. Hurma ve üzüm gibi meyvelerin taze olarak ve ölçekle birbirleri karşılığı satılması, yukarıda saydığımız âlimlerden Ebû Yu­suf’un dışındakilere göre caiz değildir.

Bunlar, bu tür meyveler taze iken hacim olarak eşit de olsalar kuruyun­ca farklı olabileceğini ve bunun bir ribevî malı kendi cinsi ile eşit olmadan satmak anlamına geldiğini söylerler. Buna göre meselâ, bugün bir teneke kuru üzümü bir teneke taze üzüm karşılığı satsak; taze üzüm kuruduğu zaman bir tenekeden daha az olacak, dolayısıyla eşitlik bozulacaktır. Aynı şekilde, iki tenekedeki taze üzüm kurudukları zaman birbirlerinden farklı duruma düşebilirler. Yukarıda işaret edildiği gibi üzerinde durduğumuz hadis de bu görüşün naklî delilidir.

İmam Ebû Hanîfe ise, yukarıdaki âlimlerle aksi görüştedir. Yani ona göre, peşin olmak kaydıyla taze hurmayı kuru hurma, taze üzümü kuru üzüm, taze hurmayı taze hurma ve taze üzümü taze üzüm karşılığında ölçekle sat­mak caizdir. Hanefî mezhebinde, zahirî rivayet böyledir. Tahavî, Kâsânî ve Merginânî gibi meşhur âlimler Ebû Hanîfe’nin görüşünü tercih etmişlerdir.Kuru hurmayı taze hurma karşılığında satmanın dışındaki konularda Ebû Yusuf’un da aynı görüşte olduğuna yukarıda işaret etmiştik.

İmam Ebû Hanîfe, aynı cinsten olan malların birbirleri ile değişimi du­rumunda şart olan eşitliğin, değişim anında olmasını şart koşar. İmam Ebû Hanîfe, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, taze hurma ile kuru hurmayı aynı cins saymış ve bunların birbirleri ile değişiminde eşitliğin bulunmasını yeter­li görmüştür. Nitekim bir hadis-i şerifte belirtildiği üzere; Hz. Peygamber’e (s.a) “rutab” (taze hurma) hediye edilmiş, Efendimiz de; “Hayber’in bütün temri (hurması) böyle mi?” diye sormuştur. Yani, kendisine getirilen taze hurmaya “temr” demiştir ki, “temr” kuru hurma demektir. Bu durum, ku­ru hurma ile taze hurmanın aynı cinsten oludğunu gösterir. Hz. Peygamber (s.a), aynı cinsten malları birbirleri ile peşin ve eşit olarak satmanın caiz ol­duğunu bildirirken (Hadis 3348, 3349, 3350) “buğdayı buğdayla, arpayı arpay­la…” gibi ifadeler kullanmıştır. Şüphesiz “buğday” sözü, bütün buğday cins­lerine şamil oludğu gibi, nemli ve kuru buğdaya da şamildir. Aynı şekilde “temr” kelimesi de hurmanın hem kurusuna hem de tazesine şamildir. Hz. Peygamber (s.a) başka hadislerde de “temr” sözünü, hem taze hem de kuru hurmayı kapsayacak şekilde kullanmıştır. Meselâ bir hadiste; “hurmayı kı-zarıncaya kadar satmayı nehyetmiş” ve bunu “temr” kelimesi ile ifade et­miştir.

Üzerinde durduğumuz hadise, Ebû Hanîfe’nin bakış açısını hadisin baş tarafında belirtmiştik. Orada belirttiğimiz gibi Ebû Hanîfe, bu hadisin ravi-si olan Ebû Ayyâş’ın meçhul olduğunu söyleyerek delil olmaya elverişli bulmaz.

Tahavî, aynı hadisin; “Rasûlullah (s.a), taze hurmayı kuru hurma kar­şılığında veresiye olarak satmayı menetti” şeklinde birkaç ayrı rivayetini ve­rir. Bu rivayetlerin bir kısmı Ebû Ayyaş vasıtasıyla geldiği halde, birisinde Ebû Ayyâş’ın yerine İmrân b. Ebî Enes yer almıştır. Bu rivayete, bundan sonraki hadiste Ebû Dâvûd da temas etmiştir.

Tahavî; İmrân b. Ebî Enes’in bilinen bir ravi olduğunu söyleyerek, bu zatın rivayetinin Ebû Ayyâş’ın rivayetine tercih edilmesi gerektiğini, dolayı­sıyla “taze hurma karşılığında kuru hurma satımının” yasak edilme gerek­çesinin; bedellerden birinin peşin olmayışı olduğunu söyler. Aynı cinsten olan ribevî malların birisinin peşin olmaması durumunda bu satışın faizli bir mu­amele olduğu bilinmektedir.[128]

Bazı Hükümler

  1. Sorulan bir soruya kıyas yoluyla cevap vermek caizdir.
  2. Müftinin fetva vermeden önce hükmün illetini araştırması gerekir.
  3. Kuru hurmayı, taze hurma karşılığında satmak caiz değildir. Bu konu ihtilaflıdır. Tafsilat yukarıda geçmiştir.[129]

3360… Tevbe’nin babası Rebi’ b. Nâfi, Muâviye’den -yani İbn Sellâm’dan- o Yahya b. Ebî Kesîr’den, o Abdullah’dan Abdullah da Ebû Ayyâş’dan; kendisinin Sa’d b. Ebî Vakkâs’ı;

“Rasûlullah (s.a), taze hurmayı kuru hurma karşılığında veresi­ye olarak satmayı nehyetti” derken işittiğini haber verdi.Ebû Dâvûd dedi ki:

Bu hadisin benzerini îmrân b. EbîEnes, BenîMahzum’un mev­tasından o da Sa’d vasıtasıyla Rasûlullah’dan rivayet etmiştir.[130]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu hadis önceki .hadisin başka bir rivayetidir. Bu rivayette Hz. Peygamber (s.a) in menettıgı alışveri­şin, vade ile kayıtlı olduğu görülmektedir. Yani, meselâ taraflardan birisi peşin olarak kuru hurma verir, birkaç ay sonra taze hurma alır veya aksi olur. Bu rivayetin Ebû Hanîfe’nin görüşüne delil olduğunu, bundan önceki hadisi izah ederken Tahavî’den naklen vermiştik.[131]

Müzâbene[132]

3361… İbn Ömer (r.anhuma)’dan rivayet edildiğine göre;

Rasulullah (s.a.) (ağaç üzerindeki) hurmayı (yerdeki) hurma[133] karşılığında, (asmadaki) taze üzümü (yerdeki) kuru üzüm karşılığında ve biçilmemiş ekini buğday karşılığında ölçü satmayı menetti.[134]

Açıklama

Müzabene; sözlükte, müdafaa etmek manasına gelir.Bu kelimenin üçlü masdarı “zeben” dir, şiddetle atmak demektir. Zebaniler; kafirleri şiddetle cehenneme attıkları için bu adı almışlardır.Biraz sonra ıstılahi tarifinde görüleceği gibi, bu alışverişte taraflardan biri kandığı için akdi bozmayı, öbürü de karlı çıktığı için devam ettirmeyi isteyecekleri için haklarının müdafaa edecekleri için bu akde “müzabene” denilmiştir.

Müzabene, fıkıh ıstılahında; henüz dalından kopartılmamış taze hurmayı tahmin edip o kadar ölçüdeki toplanmış hurma karşılığında satmaktır. Çubuğundaki taze üzümü belli ölçüdeki kuru üzüm karşılığı satmak da mübazenedir. Yani bir kimsenin, mesela bağındaki üzümü 100 ölçek kuru üzüm karşılığında bir başkasına satmasıdır.Başağından ayrılmamış buğdayın tahmini olarak o mikdar buğday karşılığı satılmasına mühakala denir.

Hadisin Buhari’deki rivayetlerinde ravi İbn Ömer, Rasulullah (s.a.)’ın müzabeniyi nehyettiğini bildirdikten sonra onu tarif etmiştir. Bu rivayetlerden bir kısmındaki tarifler bizim yukarıya verdiğimiz tarif şeklindedir.Birisinde ise; “Bir kimsenin meyveyi ölçü ile satıp , fazla çıkarsa bana ait eksik çıkarsa sana ait demesidir.” Şekilinde tarif edilmiştir.

İmam Şafii, aralarında riba cereyan eden tüm malların, ister belli olsun ister olmasın birbirleri ile satımını bu hükme ilhak etmiştir.

İmam Malik’in müzabeneyi anlayışı ise şöyledir: Vezni, keyli veya adedi bir malı mikdarı belli olmadan götürü usulü ile, belirli olan vezni veya keyli veya adedi bir mal karşılığında satmaktır.Mesela bir yığın buğdayı on kilo buğday karşılığında satmak müzabenedir.İmam Malik, mikdarları belli olmayan iki malın birbirleri karşılığındaki satışına da müzebene der.

Müzâbeneyi başka türlü izah edenler de vardır. Bunlardan bir kaçını daha aktaralım:

Akdi yapanların gabni (aşırı kâr) caiz olmayan bir cins malda, birbir­lerini aldatacak biçimde pazarlık yapmalarıdır.

Âfetten emin olmadan önce meyveyi satmaktır. Askalanî, bu tarifin hatalı olduğunu söyler.

Müzâbene, ziraî ortakçılıktır.

Bu tarifler içerisinde en meşhur ve makbulü, hadislerdeki izahlardan çı­kartılan ilk tariftir.

Tarladaki başakta olan buğdayı tahmin ederek hasat edilmiş buğday kar­şılığında satmaya da muhâkale denilir. Bu da müzâbene gibidir.

Hadis-i şerif; müzâbene yoluyla yapılan alışverişlerin caiz olmadığına delâlet etmektedir. Bu konuda âlimlerden nakledilen farklı bir görüşe rast­lamış değiliz. Yani müzâbene yoluyla yapılan alışverişler ittifakla caiz değildir.

Bu alışverişin caiz olmayış illeti, ribâ endişesidir. Çünkü daldaki hurma ile yerdeki ölçüsü belli hurma arasında eşitliğin bulunması tesadüf olmazsa mümkün değildir. Nitekim Tahavî’nin İbn Huzeyme kanalıyla, sermaye sa­hibi bazı sahâbîlerden naklettiği bir rivayette, müzâbeneden nehyin ribâ en­dişesiyle olduğu sarahaten zikredilmiştir.

Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a), anılan meyveleri dalında iken belli ölçüdeki cinsi ile satılmalarını caiz görmemiştir. Mikdarı belli olan bedelin “keyl = ölçü” ile ifade edilmesi; üzüm, buğday ve hurma gibi maddelerin keylî (ölçü ile alınıp satılan cinsten) olmaları sebebiyle olsa gerektir. Yoksa bu asmasından koparılmamış üzümü meselâ 100 kg. kuru üzümle satmanın caiz olduğu manasına gelmez. Önemli olan bedellerden birisinin mikdarının belli olması, diğerinin ise belli olmamasıdır.

Bilindiği gibi çeşitli malların mikdarlarım tayinde değişik birimler kul­lanılır. Meselâ, kumaş metre ile, süt litre ile, demir kilo ile alınıp satılır. Mal­ların mikdarlarmın tayininde Hz. Peygamber devrinde kullanılan birimler, o malların keylî veya veznî oluşunda esas kabul edilmiştir. Meselâ buğday, arpa, üzüm, hurma gibi maddeler o devirde ölçekle alınıp satıldığı için bu mallara keylî denilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre; Hz. Pev-gamber’in birbirleri karşılığında eşit olmadan ölçekle satışını caiz görmedik Ieri ebediyyen keylîdir. İnsanların bu satış şeklini değiştirmeleri, o malları keylî olmaktan çıkarmaz. Ebû Yusuf ise, “Rasülullah’ın bir şeye keylî veya veznî demesi, o zamanki âdete binaendir. Dolayısıyla, maddelerin keylî ve­ya veznî oludğunu örf ayarlar” der.

Günümüzde; buğday, üzüm vs. gibi maddeler tartı ile alınıp satılmak­tadır. Onun için bunlar hakkındaki hükmün, Ebû Yusuf’un görüşüne göre olması uygundur. Yani bu maddelerin birbirleri karşılığında eşitlik bulun­madan ölçekle satılmaları caiz olmadığı gibi, tartı ile satılmaları da caiz de­ğildir. Bu da ribâdır.[135]

Bazı Hükümler

Ağacından kopartılmamış hurmayı, belli mikdardaki hurma; asmasındakı taze uzumu beliı mıkdardakı üzüm ve henüz hasad edilmemiş ekini, belli mikdardaki buğday karşılığında satmak caiz değildir. Bu hüküm, tüm ribevî mallar için geçerlidir.[136]

  1. Ariyye Yoluyla Yapılan Alışverişler

3362… Zeyd b. Sâbit’in oğlu Hârice’nin , babasından rivayet et­tiğine göre;

Rasûlullah (s.a), taze ve kuru hurma karşılığında,[137] ariyye yoluyla yapılan alışverişe ruhsat verdi.[138]

Açıklama

Arâyâ; ariyye kelimesinin çoğuludur. Ariyye; sözlükte, “atiyye, ihsan” manasınadır.

Arayanın ıstılahî tarifinde ulemadan farklı görüşler nakledilmiştir. İmam Buharı Sahih’inde müstakil bir babı arayanın tefsirine tahsis etmiş ve yedi ayrı zattan nakilde bulunmuştur.

Buharî’nin kitabına aldığı ilk görüş İmam Mâlik’ten nakledilmiştir: “Arâyâ, bir kimsenin hurma ağacını bir başkasına ariyet olarak verip, sonra da o şahsın bahçesine girmesinden rahatsız olduğu için, verdiği ağacın hurmasını tahmin ederek o kadar hurma karşılığında satın almasıdır.”

Yine Buharî’nin Sahih’inde bu tarife benzer bir tarif İbn Ömer’den de nakledilmiştir,

Buharî’deki bir başka tarif ise şu şekildedir: “Fakirlere ağacında hur­ma hibe edilir. Fakat onlar bu hurmaların olmasını bekleyemezler ve mev­cut hurmalar karşılığında bunu satarlar. İşte arâyâ budur.”

İmam Nevevî’nin arâyâyı izahı da buna benzemektedir. Nevevî şöyle der:

“Arâyâ; tahmini kuvvetli birinin, ağaçlar üzerindeki hurmayı tahmin edip, meselâ bu kuruduğu zaman üç vesk[139] gelir demesi ve sahibinin bu ağaç­taki hurmayı bir başkasına üç vesk hurma karşılığı satması, satanın hurma ağacını alanın da mevcut hurmayı teslim etmeleridir.”

Ebû Dâvûd, Sünen’inde arâyâ ile ilgili olarak iki tasavvur nakletmekte­dir. Bunlar 3365, 3366 numarada gelecektir. Tekrara meydan vermemek için-biz o tasavvurları burada aynen aktarmak istemiyoruz. Yalnız bunlardan iki­sinde de, arâyâda bir hibe ya da ariyet söz konusudur. Yani kişinin; kendisi­ne hibe yoluyla verilen ağacındaki hurmayı toplamadan, tahminî olarak ha­zır hurma karşılığında satmasıdır.

Hattâbî bu hadisi şerhederken arâyâ ile ilgili olarak önce 3366 numara­da gelecek olan İbn İshak’ın tarifini, sonra da İmam Şafiî’nin bir rivayetini verir. İmam Şafiî’nin Zeyd b. Sabit veya bir başkasından arâyâyı tefsir eden nakli şu şekildedir:

Ensar’dan bazı ihtiyaç sahibi kişiler Rasûlullah (s.a)’e gelip; pazara ta­ze hurma geldiğini, ancak ellerinde bunu alıp yiyecek para olmadığını ama ihtiyaçlarından arta kalan kuru hurma bulunduğunu söylemişler, bunun üze­rine kendilerine, ellerindeki hurmaları tahmin ederek arâyâ yolu ile taze hurma satın almalarına ruhsat verilmiştir.

Buraya kadar aldığımız nakillerden şu iki sonucu çıkarabiliriz:

1- Arâyâ: Bir kimsenin, sahip oluduğu veya kendisine iâreten verilen bir ağacın dalındaki hurmayı tahmin ettirerek o kadar kuru hurma karşılı­ğında bir başkasına satmasıdır. Şâfiîler, arâyâyı böyle izah ederler,

2- Bir kimsenin bahçesindeki bir veya daha fazla ağacın hurmasını bir başkasına hibe ettikten sonra, verdiği adamın bahçesine girmesini istemeye­rek, ağacın üstündeki hurmayı tahmin edip, o kadar hurmayı karşıdakine vererek ağacı tekrar almasıdır. Bu Hanefî ve Mâlikîlerin arâyâ anlayışıdır.

Görüldüğü gibi önceki tasavvur, bundan önce geçen babda tefsir edilen müzâbeneye benzemektedir. Hattâbî buna işaretle şöyle der: “Bütün bu ve-cihlerden ibaret olan arâyâ; müzâbenenin nehyinden istisna edilmiştir. Mü-zâbene; taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmaktır. Nitekim hadiste; “arâyâ alışverişine ruhsat verdi” denilmektedir. Ruhsat, ancak yasaktan sonra sözkonusudur.” Hattâbî daha sonra, haram olan müzâbenenin dalından ko­parılmış olan taze hurmayı, kuru hurma karşılığında satmak, caiz olan arâyânın ise ağaçtaki hurmayı tahminî olarak muayyen mikdar hurma karşılı­ğında satmak olduğunu söyler. Hattâbî’nin belirttiğine göre; Mâlik, Evzaî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûyeh ve Ebû Ubeyd bu görüştedir.

Yani bunlara göre arâyâ; yasak olan müzâbeneden istisna edilmiş bir akit-tir. Hattâbî; Sehl b. Ebî Hasme’den rivayet edilen ve bundan sonra gelecek olan şu haberi de görüşüne destek olarak zikretmiştir:

“Rasûlullah (s.a), hurmayı hurma karşılığında satmayı nehyetmiş, ariy-yeye ise ruhsat vermiştir. O, daldaki hurmanın tahmin edilerek, o kadar hurma karşılığında satılıp, sahibinin taze olarak yemesidir.”

Hattâbî’nin bu rivayeti görüşüne delil sayması; müstesna (istisna edi-Ien)nın, mütesna minh (kendisinden istisna edilen)in cinsinden olması keyfi­yetidir. Hattâbî der ki: “Ruhsat, mahzuru ortadan kaldırır. Burada mah­zur, nehyedilen alışveriştir. Eğer mesele Hanefîlerin te’vil ettikleri gibi hibe olsaydı, o zaman hadisteki “tahminî olarak” ve “ruhsat verdi” sözlerinin hiçbir değeri olmazdı. Üstelik kişinin kendi malını kendisinin satın alması­nın manası yok. Çünkü hibede kabz şarttır. Kabz olmadan mülk hibe ede­nin elinden çıkmaz…”

Yine Hattâbî, diğer bazı hadis kitaplarındaki; “Rasûlullah (s.a), muhâkale ve müzâbeneden nehyetti, arâyâya ruhsat verdi” manasındaki riva­yeti de taraftarı olduğu görüşe delil sayar.

Bu görüş sahiplerinin bir kısmı, arâyâyı sadece beş veskte, bir kısmı da­ha fazlasında da caiz olduğunu söylerler. Bu görüşlere 3364 nolu hadis izah edilirken tekrar dönülecektir.

Hanefîlere göre arâyâ caizdir. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi Ha­nefîlerin arâyâ anlayışı diğerlerinden farklıdır. Diğer âlimlerin anladığı ma­nadaki arâyâ Hanefîlere göre caiz değildir. Çünkü bu müzâbenedir, müzâ-beneyi de Rasûlullah menetmiştir.

Hanefîlerin, tasavvur edip caiz gördükleri arâyâ bir alışveriş değil, te-berrudur. Çünkü ağaçtaki meyveyi ariyet olarak alan kişi meyveyi kabzetmediği için henüz ona malik olmamıştır. Dolayısıyla ağaç sahibi, hurmanın da sahibi olmaya devam etmektedir. O halde o zatın, ağaçtaki hurmayı tah­min edip, o kadar hurmayı ariyet verdiği kişiye vermesi, o hurmayı hibe et­mesidir. Ağaçtaki hurma karşılığında satmış olmaz.

Yukarıda Hattâbî’nin; İmam Mâlik’in Şâfiîlerle aynı görüşte olduğunu söylediğini kaydetmiştik. Bu birlik, arâyâyı müzâbeneden istisna olarak ca­iz görme yönündendir. Arâyâyı tasvir bakımından değildir. Çünkü arâyâ, Bidâyetii’l-Müctehid’deki ifadeye göre; Mâlikîler açısından aynen Hanefîle­rin izahı gibidir. Nitekim Buharî’nin İmam Mâlik’ten naklettiği izah da bu şekildedir.

Toparlarsak şöyle bir sonuç elde edebiliriz:

Şâfiîlere göre; Hz. Peygamber’in ruhsat verdiği arâyâ, ağaçtaki beş vesk kadar veya daha az bir hurmayı tahmin edip o kadar bir hurma karşılığında herhangi bir kişiye satmaktır.

Hanefî ve Mâlikîlere göre ise; bahçesindeki ağacın hurmasmı.başkasma hibe eden kişinin, o hurmayı tahmin edip kendisine alıkoyması ve hibe ettiği kişiye o kadar kuru hurma vermesidir.

Ahmed b. Hanbel ise, âriyyenin hibe olduğu konusunda Hanefî ve Mâlikîlerle beraberdir. Fakat, kendisine hibe edilen kişinin meyveyi hibe eden­den başkasına satabileceği konusunda da Şâfiîlerle beraberdir.

İmam Nevevî, arayanın hem zengin hem de fakirler için ve sadece taze üzümde caiz olduğunu söyler. İmam Mâlik’e göre, kurutulabilen tüm mey­velerde arâyâ caizdir.[140]

3363… Sehl b. Ebî Hasme’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), (taze) meyveyi hurma karşılığında satmayı nehyetti, arâyâya ise ruhsat verdi. O; meyevenin tahmin edilerek kendi mikdarı karşılığında satılmasıdır. Taze meyveyi (satın alan) sahipleri onu taze olarak yerler.[141]

Açıklama

Hadiste söz konusu edilen “meyve”den maksat taze hurmadır.Çünkü konu, aynı cins malların birbirleri mukabilinde satımı ile ilgilidir.

Yukarıdaki hadis-i şerif izah edilirken arâyâ ile ilgili olarak yeterli bil­ginin verildiği kanaatindeyiz. Yine orada, Hattâbî’nin bu hadisi ileri süre­rek Şâfiîlerin arâyâ anlayışını savunduğunu belirtmiştik.

Karşı görüşte olanların, yani arâyâyı bir hibe olarak gören Hanefî ve Mâlikîlerin bu rivayeti te’vil etmeleri gerekir. Çünkü ravi Hz. Peygamber (s.a)’in arâyâya ruhsat verdiğini söyledikten sonra onu bir alım satım olarak izah etmiştir.

Umdetu’l-Kârî’de: “Hadiste, bu akdin ravi tarafından “satış” diye ad­landırılması; onu “satış” olarak tasavvur etmesinden dolayıdır. Onun ger­çek manada bir satış olmasından dolayı değildir. Çünkü ariyye, (adından da anlaşıldığı gibi) bir alışveriş değil, atiyyedir” denilmektedir. Aynî bu görüşünü; kendisine iare edilen kişinin malı eline almadan ona sahip olamayaca­ğını, sahib olmadığı bir malı da satamayacağını söyleyerek kuvvetlendirmek ister. Ancak bu, karşı görüş sahiplerini ilzam etmez. Çünkü onlar arayanın bir iare olduğunu kabul etmezler.

Bezi sahibi de Aynî’nin bu sözlerini aynen nakletmiş, yeni bir şey ilâve etmemiştir.

Hadisin sonundaki; “sahipleri onu taze olarak yerler” ifadesi, akdin cevazını te’kidle ifade için söylenmiş olsa gerektir.[142]

  1. Âriyyenin Mikdarı

3364… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), beş veskten daha azında veya beş veskte -Dâvûd b. el-Husayn şüphe etti- arâyâ yoluyla alışverişe ruhsat verdi.

Ebû Dâvûd; “Câbir’in hadisi, dört veska kadar” şeklindedir, der.[143]

Açıklama

Hattâbî, bu hadisi de arayanın bir hibe değil, alışveriş olduğuna delil kabul ederek şöyle der:

“Bu, sana açıkça gösteriyor ki ariyyedeki ruhsatın manası bilinen alış­veriştir. Eğer öyle olmasaydı bunun dört veya beş vesk ile sınırlandırılma­sında bir mana olmazdı. Çünkü karşı görüşte olanların ariyyeyi tarif eder­ken ileri sürdükleri görüşte bir yasaklık yok ki o yasağı kaldırmakta ruhsata ihtiyaç duyulsun.”

Hattâbî daha sonra, ariyyenin caiz olduğu mikdarları tayinde âlimle­rin görüşlerini verir:

“İmam Mâlik, mutlak olarak 5 veskde ariyyenin caiz olduğu görüşün­dedir. İmam Şafiî ise; beş veskte alışverişi feshetmem ama daha fazlasında feshederim, der.

îbnü’I-Münzir; beş veskteki ruhsat şüphelidir, müzâbeneden nehiy sa­bittir. Vacip olan; ondan ancak mübahlığı kesin olan mikdarın mubah olu­şudur. Ravi rivayetinde şüpheye düşmüştür. O, Dâvûd b. el-Husayn’dır. Bunu Câbir de rivayet etmiş ve dört veske kadar mubah görmüştür. O halde dört veskde mubah, fazlasında ise yasaktır.”

Hattâbî bu görüşleri naklettikten sonra İbnü’l-Münzir’in görüşünü tasvib ettiğini bildirmiştir.

AvniTl-Ma’bûd’da; “Beş veskten az hurmada caiz olup fazlasında caiz olmadığında İmam Şafiî ile İmam Mâlik arasında görüş birliği vardır. Beş veskdeki cevazda ihtilâf edilmiştir. Uygun olanı, Câbir hadisinden dolayı beş veskteki arayanın haram oluşudur” denilir.

Demek oluyor ki; beş veskde, arâyâ yoluyla satış İmam Şafiî’ye göre caiz değil, İmam Mâlik’e göre caizdir.

Hanefîlerden, arayanın caiz olacağı mikdar konusunda bir görüş nak­ledilmiş değildir. Bu, Hanefîlerin arâyâyı bir satış değil hibe telakki etmele­rinden dolayı olsa gerektir. Çünkü hibenin bir ölçü ile sınırlandırılması şartı yoktur.

Vesk: 60 sa’ mikdarında bir ölçektir. Bugünün ölçüleri ile 200 kg. ka­dardır.[144]

  1. Arayanın Tefsiri

3365… Abdu Rabbih b. Saîd el-Ensarî’nin şöyle dediği rivayet edil­miştir:

Ariyye, bir kimsenin hurma ağacını (n meyvesini) bir başkasına vermesi veya malından (bahçesinden) bir veya iki ağacı yemek için ayır­ması ve onu hurma karşılığında satmasıdır.[145]

3366… İbn İshak’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arâyâ, bir kimsenin hurma ağaçlarım (meyvelerini) bir adama hibe edip, kendisine, hibe ettiği adamın o ağaçlarla ilgilenmesinin ağır gel­mesi ve bu yüzden o (ağaçlardaki) hurmayı, tahminî misli kadar hur­ma ile değiştirmesidir.[146]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu rivayetler; iki âlimin arâyâyı tefsir sade­dinde söyledikleridir. Arayanın tasavvuru ile ilgili çeşitli gö­rüşler 3362 numaralı hadiste geçmiş ve konu orada tartışılmıştır. Burada da aynı şeyleri tekrara lüzum görmeden, okuyucuyu oraya havale ediyoruz.[147]

  1. Salahı Görünmeden Önce[148] Meyveyi Satmak

3367… Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a), salahı görünmedikçe meyveyi satmayı nehyetti. (Bundan) hem satıcıyı hem de alıcıyı menetti.[149]

Açıklama

Meyvenin salahının görünmesinden maksadın ne olduğunda değişik görüşler ilen sürülmüştür:

1- Meyvenin kızarmaya veya sararmaya başlaması, yani olgunlaşmaya başlaması. İbnü’l-Hümâm Şerhu Fethi’1-Kadîr’inde, bu görüşün Şâfiîlere ait olduğunu söyler. 3370 numarada gelecek hadis bu görüşe delil olacak bi­çimdedir.

2- Âfetten ve bozulmaktan zarar görmez duruma gelmesidir. Bundan maksat, 3373 nolu hadiste geleceği üzere; çürüme, dökülme ve hastalanma vaktini geçirmesidir.

Müslim veTahavî’deki bir rivayette; salahın görünmesi bu şekilde tefsir edilmiştir. Yine Tahavî’nin, Hz. Âişe (r.anha)’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a)’in; âfetten zarar görmez hale gelinceye kadar meyve satışını menettiği belirtilmektedir.

İbnü’l-Hümâm, Hanefîlerin; “meyvenin salahının görünmesini” böyle anladıklarını söyler.

Ebû Hureyre (r.a)’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a): “Sü­reyya yıldızı sabahleyin doğduğu zaman, her memleketten âfet kalkar” bu­yurmuştur.

Şevkânî; Süreyya yıldızının, yazın ilk günlerinde sabahları doğmaya baş­ladığını ve mevsimin de, Hicaz bölgesinde sıcakların çöküp meyvelerin ol­gunlaşmaya başladığı mevsim olduğunu söyler. Bu izanıyla sanki, meyvenin kızarmaya, olgunlaşmaya başlaması ile, âfetten emin hale gelmesinin aynı anda olduğuna işaret etmek ister. Meyvenin ya da bitkinin bu duruma gel­miş olması, onun cinsine göre değişik olur. Bundan sonra da gelecek hadis­lerden anlıyoruz ki, bu; başakta beyazlaşma ve sertleşme, siyah üzümde si­yahlaşma ve meyvede sararma ya da kızarmadır.

3- Meyvelerin işe yarar hale gelmesi. Bundan maksat, meyvenin meselâ hayvan yemi olacak duruma gelmesi değil, istenilen kıvama gelmesidir. Avnü’l-Ma’bud’da da bu görüş Kastalânî’ye nisbet edilir.

Hadis-i şerifte konu edilen satış, şüphesiz ağacın dalındaki meyve ile il­gilidir. Bu konudaki fıkhı tafsilata dalmadan önce Hz. Peygamber (s.a)’in salahı görünmeyen meyveyi satmaktan ve almaktan hem satıcıyı hem de alı­cıyı menetmesi konusunu biraz açalım:

Sarihlerin ifadesine göre; Rasûlullah’ın, bu satıştan satıcıyı menetmesi, onun haram yeyici durumuna düşmemesi içindir. Ya da meyve dalında dur­dukça büyüyecek, kıymeti artacaktır. İşte Efendimiz, satıcı açısından buna işaret etmek istemiştir. Alıcıyı menetmesi de henüz âfete karşı dayanıklı ol­mayan malı alıp da, malını telef olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmama­sı içindir.

Meyvelerin dalında satış sekilerini bir şema halinde gösterip bu konu­daki görüşlere işaret edelim: Bu şemayı İbnü’l-Hümâm’ın Hidâye şerhi, Şerhu Fethi’l-Kadîr adındaki eserinde verdiği bilgiden çıkardık. Şevkânî, Neylü’l-Evtâr’da ve İbn Kudâme de Muğnî’de konuyu değişik bir tasnife tabi tut­muşlardır. Büyük ölçüde bu âlimlerin verdikleri bilgiler birbirine uymakta­dır. Ancak İbnü’I-Hümâm ve İbn Kudâme; tasniflerini sadece dört mezhebi gözönüne alarak yapmışlar, Şevkânî ise diğer âlimlerin görüşlerine de işaret etmiştir. Biz Önce, İbnü’l-Hümâm’ın verdiği giden çıkardığımız şemayı ve­receğiz, daha sonra da Şevkânî’nin verdiği farklı görüşlerden lüzumlu gör­düklerimize işaret edeceğiz.

Meyvelerin dalında satışı

Meyve hiç görünmeden olabilir Meyve göründükten

(çiçekken vs) Bu durumdaki sonra olabilir.

satış dört mezhebe göre caiz

değildir.

Salahı göründükten sonra olabilir.

Salahı görünmeden (Bu durumdaki satış

ittifakla caizdir)

Meyvenin dalında kalması Hemen kesilmesi Hiçbir şart koşulmamışsa

şart koşulmuşsa (ittifakla şart koşulmuşsa (ittifakla (Şâfiîlere, Mâlikîlerc ve

caiv. değil) caiz) Hanbelîlere göre caiz değil)

Hanefîlere göre ise:

ı Meyve hayvan yemi vs. gibi Faydalanılabilecek

bir şey olmadan, hiçbir durumda ise satış

işe yaramaz bir durumda ise, caiz. Ancak müşterinin

ulema arasında ihtilaflı olmakla malı hemen toplaması gerekir,

birlikte ekseriyete göre caizdir.

Şevkânî,’meyveyi salahı görünmeden önce satmanın; İbn Ebî Leylâ, Sevrî, el-Hâdî ve Kâsım’a göre her halükârda bâtıl olduğunu söyler ve kendisi­nin de aynı görüşte olduğuna işaret eder.

Yukarıdaki şemada görüldüğü üzere, dört mezhep uleması; meyvesi he­nüz görünmeyen ağacın meydana gelecek olan meyvesini önceden satmanın bâtıl olduğunda görüşbirliği halindedirler. Çünkü bu olmayan bir şeyin satışıdır.

Yine bu âlimler; (Hanefîlere göre) âfetten zarar görmeyecek duruma gelen, (Şâfiîlere göre ise) sararmaya veya kızarmaya başlayan meyveyi satma­nın ve henüz salahı.görünmemekle birlikte hemen toplanması şart koşulan meyveyi satmanın caiz olduğunda görüşbirliği halindedirler. Bu durumda olan meyveyi, bir müddet daha dalında kalması şartıyla satmak da ittifakla caiz değildir. 3372 no’lu hadisten Hz. Peygamberdin, salahı görünmeyen meyve­yi satmayı nehyetmesinin istişarî mahiyette olduğu anlaşılmaktadır.

Mezhepler arasında ihtilaflı olan konu; henüz salahı görünmeyen bir mey­veyi, kesilmesi ya da dalında kalması şeklinde hiçbir şart koşmadan satmak­tır. Bu durumdaki satış; Şafiî, Hanbelî ve Mâlikîlere göre bâtıldır. İbn Kudâme’nin dediğine göre, bunlar üzerinde durduğumuz hadisi delil alırlar ve; “Akdi, meyveyi toplamak ya da üzerinde bırakmak gibi bir şartla kayıt­lamamak, onun ağaçta kalmasını gerektirir. Dolayısıyla mutlak olan satış, meyvenin ağaçta kalması şart koşularak yapılan satış gibidir” derler.

Hanefîlere göre ise, bu satış caizdir. Bunların delili, yukarıdaki görü­şün delilinin tam aksidir. Yani Hanefîlere göre mutlak olan akid, meyvenin hemen toplanmasını gerektirir. Bu da henüz salahı görünmemiş olan mey­veyi hemen toplamak şartıyla satmak gibidir.

Tahavî; bu hadisle, henüz hiç çıkmamış olan meyveyi satmanın murad edilmiş olabileceğini de ihtimal dahilinde görür.

Ömer Nasuhi Efendi, meyveyi dalında satmanın, Hanefîlere göre hük­münü şu sözleri ile özetlemiştir.

“Kamilen belirmiş olan meyveyi, yenilmeye salih olsun olmasın ağacı üzerinde iken satmak sahihtir. Çünkü mebîin kendisi ile filhal intifa edile­cek bir halde bulunması şart değildir. Bu halde beldece bir örf varsa o mey­ve kemale erinceye kadar ağaç üzerinde bırakılır. Ama böyle bir örf yoksa, müşteri meyveleri filhal düşürmeye mecburdur. Bu meyvelerin yenilmeye el­verişli oluncaya kadar ağaçta bırakılması şart edilse bey1 fasid olur. Kemale gelip yeyilmeğe salih olan meyveleri bir müddet ağaç üzerinde bırakmak şartı ise bey’i ifsad etmez.[150] Çünkü bu şartta âkitlerden biri için bir faide yoktur.”[151]

Tarladaki ekini satmanın hükmü de, Merginânı’nin el-Hidâye’de belirt-17 tiğine göre; aynen ağaçtaki meyveyi satmak gibidir. Ekinin satıma konu ola­bileceği devre konusu, bundan sonra gelecek olan hadiste ele alınacaktır.[152]

3368… İbn Ömer (r.anhuma)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Pey­gamber (s.a);

Kızarıncaya kadar hurmayı[153], beyazlayıncaya ve âfetten zarar görmez hale gelinceye kadar da başağı satmaktan nehyetti. (Bundan) hem satıcıyı hem de alıcıyı menetti.[154]

Açıklama

Dipnotta da işaret edildiği gibi hadisteki kelimesi, ulemanın dikkatini çekmiştir. Bu kelime Tirmizî’de, Nesaî’de de şeklindedir.

Hattâbî: “Doğrusu şu ki, Arapçada bu kelime şeklindedir.(Bu kelimenin masdarı olan), meyvenin kızarması veya sararması ma­nasınadır. Bu, meyvedeki salahın işareti ve onun âfetten kurtulmuş olması­nın delilidir” demektedir.

İbnü’1-Esîr ise, “Âlimlerden bir kısmı ‘yi bir kısmı uygun görmemektedir. Ancak doğrusu; her iki şekilde de rivayet vakidir. Hur­manın meyvesi göründü, manasına denilir. Meyve sarardı veya kızardı karşılığında da denilir” demiştir.

Kastalanî de, İbnü’l-Esîr’in dediğini uygun bulduğunu belirtir.

Hadiste; dalındaki hurmanın, kızarmadan ya da âfetten zarar görmez duruma gelmeden; başağın da beyazlaşmadan satışının caiz olmadığı belir­tilmektedir. Ağaçtaki meyvenin satışı konusu, önceki hadiste incelenmiştir. Burada ise sadece başağın satışına göz atacağız.

Başağın beyazlaşmasından maksat, Nevevî’nin belirttiğine göre; tane­lerinin sertleşmesidir. Bu onun âfetten zarar görmez hale gelmesi demektir.

Hadisin zahiri; taneleri sertleşmiş olan ve kabuklanmış olan buğday vs. ibi hububat cinsinden olan maddelerin başağında iken satışının caiz oldu-una delâlet etmektedir. Hanefîler ve Mâlikîler bu görüşü benimsemişlerdir, unlar; başaktaki buğdayı satmayı, kabuğundaki ceviz veya bademi satma-a benzetirler. Nohut, mercimek gibi baklagiller için de hüküm aynıdır.

Üzerinde durduğumuz hadisdeki mananın muhalif mefhumu da bu göjş için delildir. Çünkü Efendimiz; başağı beyazlaşıncaya kadar satmaktan lenetmiştir. Bunun muhalifi, beyazlaşan başaktaki buğdayın satışının caiz luşudur.

Şunu hatırlatalım ki, bu hadiste kastedilen mana, tarladaki ekini sat-ıak değil, henüz dövülmemiş, sapından ayrılmamış taneyi satmaktır.

Şâfîîlere göre ise, başaktaki taneyi satmak caiz değildir. Çünkü bu du-ımda satıma konu olan tanenin varlığı ya da mikdarı belli değildir. Yani arar vardır. Rasûlullah da garar olan satışdan nehyetmiştir.[155]

Bazı Hükümler

  1. Salahı zar|ir olmayan meyveyi, ağacında iken sat­mak nehyedilmiştir. Konu bir önceki hadisde izah edilıiştir.
  2. Başak beyazlaşıp, taneleri sertleşmeden başaktaki taneyi satmak caiz eğildir. Beyazlaştıktan sonra satmak ise caizdir.
  3. Yukarıda işaret edilen nehiyler hem satıcı hem de alıcıya yöneliktir.[156]

3369… Ebû Hureyre (r.a)’dan rivayet edildi ki: Rasûlullah (s.a.); taksim edilmedikçe ganimetleri, her türlü âfet-:n etkilenmez hale gelmedikçe de hurmayı satmayı ve kişinin (elbise­ni beline) bağlamadan namaz kılmasını nehyetti.[157]

Açıklama

Avnü’l-Ma’bûd’da, Münzirî’nin; “bu hadisin isnadında bilinmeyen birisi var” dediği nakledilmiş, fakat bu şahsın kim Iduğuna işaret edilmemiştir.

Hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a) müslümanları üç şeyden menetmiştir:

1- Taksim edilmeden önce ganimeti satmak. Bilindiği gibi ganimet, İs­lâm ordusunun savaşta düşmanın elinden aldığı maldır. Bu malın beşte biri devlete, kalanı savaşa katılan askere aittir. Bu beşte dört hisse de asker ara­sında paylaştırılacaktır. İşte Efendimiz, gaet malından devletin hissesi ayrılmadan ve askerin hissesi pay edilmeden satışını menetmiştir. Konunun tefsilatı Kitabü’l-Cihad’da geçmiştir.

2- Her türlü âfetten zarar görmez hale gelmedikçe hurmanın satışı. Şüp­hesiz burada kastedilen âfet normal âfetlerdir. Yoksa aşırı olan âfetlerden meyvenin etkilenmemesi mümkün değildir. Bu konu bundan önceki iki ha­diste izah edilmiştir. Ayrıca 3372 nolu hadiste de malumat gelecektir.

3- Kişinin elbisesini beline bağlamadan namaz kılması.

Hadisteki ( fa ) kelimesi aslında, bebeği beşiğe yatırdıktan sonra üze­rine bağlanan genişçe bağcıktır. Bu bağcık ipten dokunmak suretiyle yapı­lır. Bazı yörelerde “kolan” denilir. Buna “kemer” diyebiliriz. Bilindiği gibi eskinin elbiseleri şimdiki gibi muntazam değildi. Özellikle Hz. Peygamber (s.a) devrinde; o günün imkânları, bölgenin özelliği ve halkın ekonomik güç­lerinin çok sınırlı olması dolayısıyla giyilen elbiseler de çeşitli idi. Halk içeri­sinde belinden aşağısına bir peştemal (izâr) ve belinden yukarısına bir ku­maş parçası (ridâ) bürüyerek örtünmeye çalışanlar olduğu gibi; entari giyen­ler, tüm vücudunu tek parça kumaşla örtenler vs., de vardı. Bazılarının giy­diği elbiselerin cepleri genişti. Hz. Peygamber (s.a), namaz kılarken elbise­lerinin çözülüp düşmemesi ve avret yerlerinin açılmaması için, elbiselerini kemerle güzelce bağlamadan geniş olan ceplerini büzmeden namaza durma­larını yasak etmiştir.

Müslümanlıkta, vücudun örtülmesi gereken kısımlarını örtmek (setrü’l-avret) farzdır. Bu namaz içerisinde olduğu gibi, namaz dışında da böyledir. Şu var ki, avret yerinin namazda iken açık olması günah olduğu gibi nama­zın sıhhatine de manidir. O halde Hz. Peygamber’in pantolon yerine giyilen elbisenin iyice bağlanması konusundaki emri, hem namazın içi hem de dışı için geçerlidir.[158]

Bazı Hükümler

  1. Savaşta elde edilen ganimetin gaziler arasında bölüşülmeden satılması caiz değildir.
  2. Meyvenin âfetlerden zarar görmez bir hale gelmedikçe ağacında iken satılması caiz değildir.
  3. Müslüman namaza duracağı zaman elbisesini, avret mahallinin gö­rülmesine meydan vermeyecek bir tarzda bağlamalıdır.[159]

3370… Cabir b. Abdillah (r.a)’ın, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a), meyve işkâha (renklenmeye) başlamadıkça, onu satmaktan nehyetti.

(Ravilerden Süleym b. Hayyân tarafından, şeyhi Saîd b. Mîna’ya):

Meyvenin işkahı nedir? diye soruldu. O da:

Meyvenin kızarmaya veya sararmaya başlaması ve yenilecek hale gelmesi, cevabını verdi.[160]

Açıklama

Hadisin metnindeki; meyvenin renklenmesi manasına gelen kelimenin if al babından, şeklinde okunması caiz olduğu gibi, tef’îl babından şeklinde olması da caizdir. Elimizdeki Buharî nüshasında ve Tecrid-i Sarih Tercemesi’nde ikinci şekilde ola­rak harekelenmiştir. Sünen-i Ebî Davud’un tercemeye esas aldığımız baskı­sında ise bu kelime şeklinde harekeli olduğu için biz kelimeyi tercemede if al babından gösterdik ve “işkâh” dedik. Kelimeyi Türkçeleştirmeyip de aynen alışımıza sebep, hemen peşinden ravi tarafından izah edilmiş olmasıdır.

Metinde, “işkâh”ın ne olduğunu soran ve buna cevap veren şahısların kimler olduğu hakkında hiçbir iz yoktur. Onun için, ilk anda sorunun Câbir’e sorulup onun tarafından cevaplandırıldığı hissedilmektedir. Ancak Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde, işkâh’ın ne olduğunu soranın Süleym b. Hay­yân, cevap verenin de Saîd b. Mîna olduğu sarahaten bildirilmiştir. Tercememizde buna parantez içerisinde işaret edilmiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, işkâh’ veya teşkîh’in manası; çeşidine göre meyvenin kızarmaya veya sararmaya başlaması, yenilebilecek hale gelmesi­dir, Saîd b. Mîna bu manayı, if’al babında olan ve kelime­leri ile değil de ifîlâl babından olan ve kelimeleri ile ifade etmiştir. Hattâbî bu durumu izah ederken şöyle der:

“Ravi ve demiştir. Çünkü o bu sözüyle halis rengi mu-rad etmemiştir. Bu siga ancak dönmeye başlayan renk İçin kullanılır. Bir kim­senin yüzü bir kırmızı bir sarı halde olursa denilir. Ama yüzü tamamen kırmızı veya san olduğunda ve denilir.”

Hattâbî’nin bu beyanından anlıyoruz ki, “işkâh” veya “teşkîh” mey­venin tam olarak kızarması ya da sararması değil” kızarma ve sararmaya baş­ladığı devirdir. Artık bu devrede meyve sulanmaya başlamıştır. Yenilebilecek hale gelmiştir. Onun için ravi “işkâh”ın tarifine “yenilebilecek hale gelmesi” kaydını da ilâve etmiştir.

Buharî şârihi Kirmanı; üzerinde durduğumuz kelimeyi “Türüne göre meyvenin kırmızılığa veya sanlığa dönmesidir” diye tefsir etmiştir.

Hattâbî bu hadisi, meyvenin salahının görünmesinden maksadın; onun kızarmaya veya sararmaya başlaması olduğuna delil gösterir. “Hz. Peygamber (s.a), bazı rivayetlerde salahı görünmedikçe meyveyi satmayı nehyetmiştir. Bu rivayette ise, işkâha başlamadıkça satışı nehyetmiştir. İşkâh da meyve­nin sararması veya kızarması olduğuna göre, meyvenin salahının görünmesi kızarmaya veya sararmaya başlamasıdır” der. Ki bu Şâfiîlerin izahıdır.

Konu, bu babın ilk hadisinde izah edilmiştir.[161]

3371… Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (s.a), kararmadıkça üzümü, sertleşmedikçe buğdayı (ta­neyi) satmaktan nehyetti.[162]

Açıklama

Tirmizî bu hadisin “hasen-garib’1 olduğunu söyler. İbn Hibbân ve Hâkim ise, sahih olduğunu bildirmişlerdir.

Bu hadis, üzümün salahının görünmesinin; kararması, buğdayın sala­hının görünmesinin de sertleşmesi olduğunu ifade etmektedir.

Bilindiği gibi, siyah üzümün olgunlaşıp yenilebilir hale gelmesi onun ka­rarması iledir. Beyaz üzümlerin kararması sözkonusu olmadığına göre, ha­dise göre onun satışı da olgunlaşmasından sonra mümkün olacaktır.

Buğdayın satılmasından maksat, başağında iken satılmasıdır. 3367 nolu hadiste, Rasûlullah Efendimizin beyazlaşmadıkça başağı satmayı nehyettiği geçmişti. Başağın beyazlaşması ile tanelerin sertleşmesi aynı zamanda oldu­ğu için hadisler arasında bir çelişki olduğu söylenemez. Zaten o hadisi izah ederken bu manaya işaret etmiştik.

Bu hadiste belirtilen esaslar; meyvenin salahının görünmesinden mak­sadın, onun âfetlerden zarar görmez hale gelmesi olduğunu söyleyen Hane-fîlerin görüşü ile de çelişkili değildir. Çünkü üzüm karardığı zaman âfetlerin mevsimi geçmiş olur. Aynı şey buğday için de sözkonusu olur. Yani üzü­mün kararması ve buğdayın sertleşmesi, aynı zamanda onların âfetlerden kur­tulmuş olmasıdır. Nitekim Muvalta’da; “Üzüm karardığı zaman âfetten korunur” denilmiştir.

Üzümün kararmadan, buğdayın da sertleşmeden önce satışları ile ilgili hükümler, 3367 numaralı hadisin izahı esnasında serdedilen; meyvelerin sa­lahı görünmeden satılmaları ile ilgili hükümler içerisinde incelenmiştir.[163]

3372 …. Yunus’dan rivayet edilmiştir; der ki:

Ebu’z-Zinâd’a; salahı görünmeden önce meyveyi satmanın hük­münü ve bu konuda zikredilen haberleri sordum. Şu cevabı verdi:

Urve b. Zübeyr, Sehl b. Ebî Hasme vasıtasıyla Zeyd b. Sâbit’in şöyle dediğini haber verdi:

(Rasûlullah s.a zamanında), insanlar henüz salahı görünmemiş (ol­gunlaşmamış) meyveleri alıp satıyorlardı. İnsanlar (müşteriler) mey­veleri topladığı ve tarafların haklarını isteme vakti geldiği zaman, müş­teri; “Meyve çürüdü, ermeden bozulup döküldü, hastalık dokundu” -ki bunlar hep âfettir- gibi laflar ediyor ve bununla davalaşıyor (ücre­ti düşürmek istiyor) lardı.

Halkın, Rasûlullah (s.a) katındaki davaları artınca Efendimiz (s.a); ihtilâf ve anlaşmazlıklarının çokluğundan ötürü, bir istişare olmak üzere:

“Eğer bu tür alışverişi (ağacın üzerindeki meyveyi satmayı) bı-rakmayacaksaniz, o zaman salahı görünmedikçe (olgunlaşmadıkça, âfetten zarar görmez hale gelmedikçe) meyveyi satmayınız” buyurdu.[164]

Açıklama

Hadisin Buharî’deki rivayeti de aşağı yukarı buradakinin aynısıdır. Ancak orada Yunus’un, “salahı görünmemiş olan meyveyi satma” konusundaki sorusu yer almamıştır.

Fazla olarak da Buharî’deki rivayetin sonunda şöyle bir ilâve vardır: (Ebu’z-Zinâd diyor ki); “Zeyd b. Sâbit’in oğlu Hârice bana; Zeyd b. Sabit’-in; Süreyya yıldızı doğup da, sarısı kırmızısından ayrılmadıkça meyveyi sat­madığını haber verdi.”

Buharı bu ta’lik ile, meyvenin salahının görünme vaktine işaret etmiş olmaktadır. Nitekim 3367. hadiste bu meseleye temas edilmiştir. Burada, İmam Ebû Hanîfe’nin Atâ b. Ebî Rebâh’dan rivayet ettiği bnvhaberi de nak­ledelim: Bu rivayette bildirildiğine göre; “Süreyya yıldızı yazın başlangıcın­da sabaha karşı doğar. Artık bu mevsimde Hicaz’da havalar iyice ısınmış, meyveler olgunlaşmaya başlamıştır.”

Önemli olan, Süreyya yıldızının doğması değil, meyvelerin olgunlaşmasıdır. Ancak, Süreyya yıldızının şafakta doğması, meyvenin olgunlaşmaya başladığı zamana rastlar.

Şunu hatırlamak gerekir ki, her meyvenin olgunlaşma mevsimi aynı de­ğildir. Meselâ kayısı yazın başında olgunlaşırsa, ayva sonunda ermeye baş­lar. O halde önemli olan, şu veya bu mevsimin girmiş olması değil, satılacak meyvenin olgunlaşma zamanının gelmiş olmasıdır.

Bu hadis, bundan evvelki hadislerdeki iki noktaya açıklık getirmektedir:

1- Meyvenin âfetten zarar görmez hale gelmesinden maksat, onun çü­rüme, dökülme ve hastalanma devresini atlatmış olmasıdır; semavî âfetler­den etkilenmemesi değildir. Çünkü hangi devresinde olursa olsun, dolu gibi fırtına gibi bir âfet meyveye zarar verebilir.

2- Hz. Peygamber (s.a)’in, böyle olgunlaşmamış, âfetten etkilenmez du­ruma gelmemiş olan meyveyi satmaktan nehyetmesi; istişari mahiyettedir.

Kesinlikle harama delâlet için değildir. Ravi Zeyd b. Sâbit’in meyvesini olgunlaşmadıkça satmaması, Efendimizin tavsiyesine uymak için olmuş olabilir.

Bu babın ilk hadisinde, dört mezhep imamının da dalında kalması şart koşulmadıkça ağacın dalında görünen meyveyi satmayı caiz gördüklerini be­lirtmiştik. Eğer Hz. Peygamber’in, salahı görünmeyen meyveyi satmaktan menetmesi, kesin hüküm için olsa idi, ulemanın bu satışı caiz görmekte bir­leşmeleri mümkün olmazdı.

Bu hadisten anladığımıza göre, henüz olgunlaşmadan ağacmdaki mey­veyi satın alan müşteriler; meyveleri toplayıp da bedellerin ödenmesi söz konusu olduğunda, meyvelerin çürük, kalitesiz, hastalıklı olduğunu ileri sürerek fiatları düşürmek istiyorlardı. Bu hal, satıcılarla alıcılar arasında anlaşmaz­lıklar çıkmasına sebep oluyor ve Hz. Peygamber’e arzediliyordu. Bu tür da­valar artınca Efendimiz, hadisteki nehyi irad buyurmuştu. Yani mezkûr nehye sebep alıcı ve satıcı arasındaki niza ve ihtilâftır.

Sünen-i Ebı Davud’un şerhlerinde, bizim; meyvelerin çürümesi, olgun­laşmadan dökülmesi ve hastalanması olarak terceme ettiğimiz ve kelimelerinin mana ve harekelerj ile ilgili geniş izah ve nakiller yer atmıştır. Biz bu konuya girmiyoruz. Ancak merak edenlerin Avnü’I-Ma’bûd ve Bezlü’l-Mechûd’a bakmalarının gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.[165]

3373… Câbir (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a);

Meyveyi, salahı görünmeden ve -arâyâ hariç- dinar ve dirhemin dışında bir şey karşılığında satmaktan nehyetti.[166]

Açıklama

Hadis-i şerif iki konuya işaret etmektedir:

a) Salahı görünmedikçe meyveyi satmak menedilmiştir. Bu konu 3367 nolu hadiste izah edilmiştir.

b) Arâyâ hariç, meyve ancak para karşılığında satılabilir. Nevevî, bun­dan maksadın; taze hurmanın kuru hurma karşılığında satılmasının caiz ol­mayışıdır, der. Ama taze meyvenin dinar, dirhem veya başka bir şey karşılığında satılması caizdir. Bu konu âlimler arasında ihtilaflıdır. Geniş bilgi 3359 numaralı hadiste geçmiştir.

Arayanın manası ve hükmü ile ilgili gen ilgi, 3362 numaralı hadiste geçmiştir.[167]

  1. Ağacın Vereceği Meyveyi Birkaç Seneliğine Satmak

3374… Câbir b. Abdullah (r.a)’den rivayet edildiğine göre: Rasûlullah (s.a), (ağacın) birkaç sene (içinde vereceği meyve) yi önceden satmayı nehyetti. Âfetlerin (mahvettiği meyvelerin bedelini ise) indirdi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Rasûlullah (s. a) ‘tan, (zararın) üçte bir olma­sı konusunda, sahih bir haber gelmedi. Bu ancak Medinelilerin gö­rüşüdür. [168]

Açıklama

Beyu’s-sinîn: Bahçe sahibinin, bahçesindeki bir veya daha fazla ağacın ya da ağaçların tümünün bir iki veya daha fazla sene zarfında vereceği meyveyi önceden satmasıdır. Bu satış şekline, “Beyu’l-mu’âveme” de denilir. Bu satışta henüz meyve ortada olmadığı gibi, ileride olacağı veya ne kadar olacağı da belli değildir. Onun için bu satış; olmayan bir şeyin (ma’dûm) satışıdır. O bakımdan bu satış türü bâtıldır. Nevevî, bu konuda ulemanın icmaı olduğunu söyler.

Hattâbî; beyu’s-sinînin, aynın satışı olduğunu ve caiz olmayan bu satı­şın, caiz olan vasfın satışı (selem) ile karıştırılmaması gerektiğine işaret eder.

Kitabul-Bey’in baş tarafında da söylendiği gibi, selem; bir kimsenin sa­tıcı ile para peşin, mal vadeli olmak üzere ve malın cinsini, kalitesini, mikdarını, (taşınması masrafı gerektiren cinslerde) teslim edileceği yeri ve teslim edileceği zamanı tayin ederek pazarlık edip parayı teslim etmesidir. Bu ak-din caiz olması için, akde konu olan malın akid esnasında ve teslim edileceği zamanda piyasada bulunur olması da şarttır. Selemde, verilecek malın belir­li bir ağacın veya bahçenin meyvesi olması şart koşulamaz.

Üzerinde durduğumuz hadiste ise, belli bir ağacın veya bahçenin belir­lenen süre zarfında vereceği meyveyi satmak yasaklanmıştır.

Hadiste konu edilen ikinci bir mesele de “câiha” meselesidir.

Câiha: Hayvan ve meyveleri helak eden, onların kökünü kazıyan âfet­tir. Burada o âfetin sebep olduğu zarar kastedilmektedir.

Ebû Dâvûd’daki cümlesi, Sahih-i Müslim’de; “Rasülullah, âfetlerin (telef ettiği meyvenin karşılı­ğını müşteriden) indirmeyi emretti” şeklindedir. Hattâbî; Şafiî’nin de bu hadisi Süfyân’dan, Müslim’in rivayeti gibi şeklinde rivayet ettiği­ni söyler.

İbn Mâce’de “câiha” ile ilgili rivayet ise şu şekildedir: “Bir kimse (ağaç üzerindeki) meyveyi satıp da ona bir âfet gelirse kardeşinin (müşteri) malın­dan bir şey almasın. Bu durumda sizden biri müslüman kardeşinin malım neye karşılık alacaktır?!..”

Tahavî’de de bu rivayet aynen vardır.

Bu rivayetlerden anlıyoruz ki, dalında iken satılan bir meyve daha ko­parılmadan bir âfete maruz kalırsa Hz. Peygamber (s.a) bu âfetin verdiği zararı satıcının karşılamasını emretmiştir. Yani bu zararın karşılığının be­delden düşürülmesini istemiştir.

Buharîbir ta’likında; henüz salahı görünmeden satılan bir meyve âfete uğrarsa, bu zararın satıcıya ait olduğunu söyler.

Hattâbî; Hz. Peygamber’in, âfetin doğurduğu zararın satıcı tarafından karşılanması yolundaki emrinin fakihlerin çoğu tarafından mendubluğa ham-ledildiğini söyler. Yani, “Ağaçta iken satılan meyve telef olursa, satıcının bunun parasını almaması menduptur, vacip değildir” derler.

Hattâbî’nin dediğine göre, bu görüşteki âlimler te’villerini şu şekilde delillendirirler:

Müşteri, ağaçtaki meyveyi satın aldıktan sonra ona malik olmuştur. İs­terse o meyveyi hemen satabilir, isterse bir başkasına hibe edebilir. Artık bu meyvenin satıcı ile ilgisi kalmamıştır. Böyle olduğu halde, bu malın uğrayacağı zararı satıcıya yüklememiz; müşteriye, riskine katlanmadığı bir kârı ca­iz görmemiz demektir. Halbuki Rasülullah Efendimiz, riski kabullenilme­yen bir kârı caiz görmemiştir. Sonra, eğer salahı göründükten sonra meyvenin uğrayacağı zarar satıcıya ait olsaydı, o zaman Hz. Peygamber’in salahı görünmemiş olan meyveyi satmaktan nehyedişinin manası kalmazdı.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Ubeyd ve hadis âlimlerinden bir grup âfetin se­bep olduğu zararın bedelden düşürülmesinin gerekli (vacip) olduğunu söy­lerler. Anlaşılıyor ki bu görüşte olanlar hadisin zahirî manasını almışlardır.

İmam Mâlik ise; âfetin verdiği zararın, malın üçte birinden daha az ol­ması halinde bu zararın müşteriye, üçte bir veya daha fazla olması halinde ise satıcıya ait olduğu görüşündedir.

Ebû Dâvûd, metnin sonunda; hadiste bu manaya gelecek bir sözün bu­lunmadığını,, bunun Medinelilere ait bir görüş olduğunu söylemiştir.

Sindî’nin hadisi anlama tarzı daha değişik olmuştur: Ona göre, bazı âlim­ler bu hadisteki zararın satıcı tarafından karşılanması hükmünü, âfetin mey­venin müşteriye tesliminden önce olması haline hamletmişlerdir. Müşteriye teslim edildikten sonra gelecek olan zarar ise alıcıya aittir. Şunu belirtelim ki, meyvenin müşteriye tesliminden maksat kesilip verilmesi değil, tahliye-. dir. Yani satıcının alıcıya, “İşte meyve buyur, istediğin zaman kes” deyip izin vermesidir. Çünkü her malın teslim şekli kendisine hastır.

Tahavî, bu konuda-varid olan iki hadisi (Ebû Dâvûd ve Müslim’deki hadis ile, İbn Mâce’den nakledip Tahavî’de de bulunduğuna işaret ettğimiz iki hadis) değişik biçimlerde yorumlar. Tahavî’ye göre:

Birinci hadis (Rasûluliah, âfetin telef ettiği meyvenin bedelini düşürme­yi emretti, manasındaki hadis); haracı arazilerle ilgilidir .-Yani haracı müslü-manlar için olan haracî arazilerdeki meyveler âfete maruz-kâlıp da telef olsalar haracın kaldırılması vacibdir, lâzımdır. Çünkü bu müsıümanların yararına­dır ve arazilerini ekime elverişli hale getirmeleri için tarla sahiplerine destek­tir. Bu hadis satılan meyvelerle ilgili değildir.

“Kardeşine bir şey satsan ve ona bir âfet dokunsa…” manasındaki ha­disten maksat ise; satıtıp da henüz müşteriye teslim edilmeyen meyvelerle il­gilidir.

Tahavî bu hadisi, yukarıda Sindî’den naklettiğimiz manada izah et­mektedir.

Buraya kadar yazılanları birkaç kelime ile özetlersek diyebiliriz ki:

1- Hz.Peygamber Efendimiz bir bahçenin ağaçlarının ileride vereceği mey­veyi önceden satmayı caiz görmemiştir. Bu konuda âlimler arasında da bir ihtilâf yoktur. Çünkü olmayan bir şeyin satışıdır.

2- Bir kimse ağacındaki meyveyi satar ve meyve toplanmadan bir âfet sebebiyle telef olursa;

a) Âlimlerin çoğunluğuna göre; satıcının alıcının uğradığı zararı ücretten indirmesi menduptur, vacib değildir.

b) Ahmed b. Hanbel, Ebû Ubeyd ve bazı hadis âlimlerine göre; zararı satıcının karşılaması lâzımdır, vacibtir.

c) Tahavî’ye göre, bu hadis ya haracı arazilerle, ya da satılıp da henüz müşteriye teslim edilmeyen meyve ile ilgilidir.

d) İmam Mâlik’e göre; âfetin verdiği zarar toplam ürünün üçte birin­den azsa alıcıya, üçte bir veya daha fazla ise satıcıya aittir.[169]

3375… Câbir b. Abdillah (r.a)’dan rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), mu’âveme (seneliğine satış) tan nehyetmiştir. Ra-viler (Saîd b. Mîna ve Ebû Zübeyr)’den birisi, (mu’âveme yerine) “beyu’s-sinîn” dedi.[170]

Açıklama

Mu’âveme: Yıllığına, demektir. Bu kelimenin ıstılahî manası Nihâye’de şu şekilde izah edilmiştir:

“Bir ağacın meyvesini, daha meyveler çıkmadan önce, iki üç veya daha çok seneliğine satmaktır. Bu satış bâtıldır, çünkü yaratılmamış bir şeyin sa­tışıdır. Henüz yaratılmamış yavruyu satmaya benzer.”

Bu izahtan anlıyoruz ki mu’âveme, bir ağacın veya bahçenin bir veya birkaç sene zarfında vereceği meyveyi önceden satmaktır. Bu mana, bundan önceki hadiste geçen “beyu’s-sinîn”in karşılığıdır. Nitekim hadisin ravile-rinden birisi, “mu’âveme” kelimesinin yerine “beyu’s-sinîn” terkibini kul­lanmıştır.

Bu satış bâtıldır. Bundan önceki hadiste tafsilat geçmiştir.[171]

  1. Alıcı Ve Satıcının Varlığı Hakkında Tam Bilgi Sahibi Olmadıkları Ve Teslim Edilememe Tehlikesi Olan Bir Şeyi Satmak

3376… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a); kendisinde garar olan alışverişten nehyetti. (Ravilerden) Osman buna, beyu’l-hasâtı (çakıl taşı atma yoluyla olan sa­tışı) da ekledi.[172]

Açıklama

Garar, sözlükte; “sonu belli olmayan kanma, kandırma, teh­like, içi bilinmeyen” gibi manalara gelir.

Istılahtaki tarifinde ise âlimler değişik ifadeler kullanmışlardır. Bu ta­riflerin en önemlileri şunlardır:

İbnü’I-Esîr en-Nihâye’de şöyle der:

“Garar olan satış; zahirî olup müşteriyi aldatan, içi ise meçhul olan şeydir.

el-Ezherî, gararı şöyle tarif eder: Uhde ve güven olmayan şeydir. Alıcı ve satıcının künhünü bilmedikleri her türlü meçhulün satışı garardir.”

Kâmus’ta, İbnü’l-Esîr’in el-Ezherî’den naklettiği tarif verildikten son­ra, denizdeki balık ve havadaki kuşun satışı buna misâl gösterilmiştir.

Hattâbî, “Garar”in kelime karşılıklarını verdikten sonra garar olan sa­tışı şöyle ifadelendirir:

“Kendisinden kastedilen şey (satıma konu olan mal) bilinmeyen ve tes­liminden aciz olunan her türlü satış garardır. Sudaki balığı, havadaki kuşu, denizdeki inciyi, kaçak köleyi, sahibinden kaçan deveyi, bir torbadaki açılıp görülmemiş elbiseyi, açmadığı bir evdeki yiyecek maddesini, bir hayvanın henüz doğmamış yavrusunu, bir ağacın daha çıkmamış olan meyvesini ve bunun gibi meydana gelip gelmeyeceği bilinmeyen şeyleri satmak garardır.”

Hanefî ulemasından İbnü’l-Hümam da gararı şu şekilde tarif etmektedir:

“Garar: Tehlikedir; kişinin sahibi olmayıp da sahip olup olmama şüp­hesi olan şeydir.”

Yukarıya aldığımız tariflerin tümünden varabileceğimiz sonuç; garar, bir kimsenin sahibi olmadığı ve ileride sahip olabileceği ya da ne kadarına sahip olabileceği belli olmayan bir şeyi satmasıdir.’Bu satışın sonunda; ma­lın hiç elde edilememesi, ya da umulandan daha az olması sözkpnusu oldu­ğu için müşterinin, umulandan daha fazla olması mümkün olduğu için de satıcının aldanma ihtimali vardır. Bu yüzden bu satışlara “aldanma” ve “aldatma” manasını taşıyan “beyu’l-garar” denilmiştir.

Konuyu bir iki misâlle açalım:

Bir balıkçı başkasına, “Bugün avlayacağım balığı sana şu kadara sattım” veya bir avcı, “Şu havadaki kuşu sana şu kadara sattım'” dese, karşı taraf da kabul etse, bu satış garardır ve bâtıl (hükümsüz) dır. Çünkü birinci mi­sâlde; balıkçı, maliki olmadığı, elinde olmayan ve sahip olup olamayacağı belli olmayan bîr şeyi satmıştır. İkinci misâlde de avcının kuşu avlayamama ve dolayısıyla alıcıya teslim edememe ihtimali vardır. Halbuki satışın ger­çekleşebilmesi için; satıma konu olan şeyin mal, malın mevcud ve tesliminin mümkün olması şarttır.

Misâlleri çoğaltmak mümkündür. Zaten yukarıya Hattâbî’den yaptığı­mız nakilde daha çok misâl göre çarpmaktadır.

Yukarıda gararın tarifi ile ilgili yaptığımız nakillerin bir kısmında gararla cehaletin iç içe olduğu görülmektedir. Meselâ Hattâbî, bir torbanın için­deki elbiseyi ve bir evdeki gıda maddesini satmayı da garar mefhumu içeri­sinde göstermiştir.

HayreHdin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku adındaki eserinde, gararla cehaletin ayrı ayrı şeyler olduğuna işaretle şöyle demektedir:

“Bazı fıkıhçılar cehaletle garar kelimelerini aynı mefhum için kullanı­yorlarsa da aşağıdaki ifade bu iki terim ve mefhum arasında fark bulundu­ğunu göstermektedir:

Aslında garar, hasıl olup olmayacağı bilinmeyendir; gökteki kuş, de­nizdeki balık gibi. Hasıl olacağı, elde edileceği bilinmekle beraber vasfı bi­linmeyene ise meçhul denir; elbisesinin içinde gizlediği bir şeyi satmak gibi ki; bunun elde edileceği kesindir, fakat ne olduğu bilinmemektedir. Bu iki mefhumdan her biri, diğerine göre bir cihetten daha özel bir cihetten daha geneldir. Her biri diğeri ile beraber bulunabileceği gibi, tek başına da bulu­nabilir. Cehaletsiz gararın örneği kaçak köleyi satmaktır; mevzu kaçmadan önce bilindiği için meçhul değildir; yakalanıp yakalanamayacağı belli olma­dığı için garar vardır. Gararsız cehaletin örneği; gördüğü, fakat cam mı ya­kut mu olduğunu bilmediği bir taşı satın arfnaktır. Gördüğüne göre mevzu mevcuttur, garar yoktur, cinsini bilmediği için cehalet vardır. Her iki mef­humun birleştiği örnek kaçmadan önce de vasıfları bilinmeyen köledir.”[173]

Yine Hayreddin Karaman, aynı eserinin aynı yerinde garar ve cehaletin yedi noktada sözkonusu olabileceğini söylemekte ve bunları şöyle sırala­maktadır:

“1- Varlıkta: Kaçak köle gibi.

2- Varlığı biliniyorsa elde edilip edilemeyeceğinde (husulde): Gökte uçan kuş gibi.

3- Eşyanın cinsinde: Adını söylemediği meta gibi.

4- Nev’inde: İsmini söylemediği bir köle gibi.

5- Miktarda: Atılan taşın düştüğü yere kadar satmak gibi.

6- Belirlemede (tayinde): Farklı iki elbiseden birini, -şudur diye göstermeden- satmak gibi.

7- Devam ve bekada: Kurtulduğu belli olmayan meyvayı satmak gibi.[174] Tarafların aldanmalarına sebep olabilecek her türlü gizlilik veya malın

elde olmaması, caiz olmayan gararın hükmü altına girer mi, yoksa bunun istisnaları var mı konusu ulema tarafından tetkik edilmiştir.

Şevkânî; bazı hadislere dayanarak sudaki balığı, havadaki kuşu, mev­cut olmayan meçhul olan şeyleri ve kaçak köleyi satmayı “garar” olarak ni­teler ve Nevevî’nin şu sözlerini nakleder:

“Garar olan satıştan nehiy şeriatın esaslanndandır. Bunun altına bir­çok mesele girer. Garar olan satıştan iki şey istisna edilmiştir:

1- Müstakillen satışı caiz olmadığı için satılan mala tâbi olarak satılan şey. Ana ile birlikte karnındaki yavrusunun satışa girmesi.

2- Önemsizliğinden veya ayrılıp da tayin edilmesinde güçlük olan garar.

Şu satışlaf bu iki istisnanın şümulüne girerler: Binanın temelini (bilin­mediği halde bina ile birlikte), hayvanın memesindeki sütü ve karnındaki yav­ruyu (hayvanla birlikte) ve cübbede gizli olan pamuğu satmak.”

Hayreddin Karaman da bu konuyu el-Fürûk’dan naklen şu şekilde izah etmiştir:

“Garar ve cehalet üç kısımdır:

1- İttifakla akdin cevazına mani olacak kadar çok olan; gökte uçan kuş gibi.

2- İttifakla caiz görülen ölçüde az olan; evin eşyası, hırkanın pamuğu gibi.

3- Bu ikisinin ortasında bulunup birbirine katılamayan; işte bilginlerin ihtilâf sebepleri budur.”

Aynı kaynakda, İbn Cevzî’den naklen yasak olan garar on madde ha­linde sıralanmıştır. Arzu eden oraya bakabilir.

Hadis-i şerif, musannif Ebû Davud’a, Ebû Şeybe’nin oğulları Ebû Be­kir ve Osman tarafından nakledilmiştir. Ebû Bekir, rivayetinde Hz. Peygam-ber’in sadece garar olan alışverişi nehyettiğini bildirdiği halde, Osman; Efen­dimizin, “garar olan ve çakıl taşı atmak suretiyle yapılan^ alışverişlerden nehyettiğini” haber vermiştir. Hadisin Müslim ve İbn Mâce’deki rivayetleri de Osman’ın rivayeti gibidir. Onun için biraz da “beyu’l-hasât” denilen, çakıl taşı atmak suretiyle yapılan alışveriş üzerinde durmak istiyoruz:

Beyu’l-hasât; Hattâbî’nin beyanına göre iki şekilde tasavvur edilmektedir:

1- Satıcının elindeki taşı atması ve taş yere düştüğü zaman alım satım akdinin gerçekleşmiş sayılması. Artık bundan sonra alıcının akdi kabul et­meme muhayyerliği kalmamış oluyor.

2- Bir kimsenin, bir sürü koyunu satışa arzedip, attığı çakıl taşı hangi koyuna değerse, o koyunun önceden belirlenen fiata satılmış sayılmasıdır.

Hanefi fıkıh kitaplarında bu satışa “ilkâu’l-hacer = taş atma” denilmek­tedir. Îbnü’l-Hümâm bu satış şeklini ikinci maddede olduğu gibi tasavvur etmiş ve misâlinde koyun yerine elbiseyi koymuştur.

Hidâye şerhlerinden Nihâye’de bu satış şekli: “Satıcı veya alıcının taşı at­tığım zaman alışveriş tamam olmuştur demeleri”; İnâye’de ise, “İki kişi bir malda pazarlık yaparlar, -ancak pazarlık kesinleşmemiş, alım satım akdi tamamlanmamıştır- satın almak isteyen o malın üzerine bir taş koyarsa alış­veriş bitmiş, karşı tarafın akdi kabullenmeme muhayyerliği kalmamış olur.” şekillerinde tefsir edilmiştir.

Hattâbî’nin İbnü’l-Hümâm’ınki ile aynı olan tasavvuruna göre, bu sa­tışın caiz olmayışına sebep; satıma konu olan malın belli olmayışıdır. Çün­kü taşın hangi mal üzerine düşeceği belli değildir.

Diğer iki tasavvura göre satışın caiz olmayışı ise; taraflardan birisi akdi kesin olarak kabullenmediği halde, taşın düşmesi, atılması veya malın üzeri­ne konulması ile kabul etmek zorunda bırakılmış olmasından dolayıdır.

Fıkıh kitaplarında bu mesele bundan sonraki hadiste konu edilen mülâmese ve münâbeze yoluyla yapılan alışverişlere birlikte ele alınmakta ve bu iki şeklin cahiliye devrinde uygulandığı bildirilmektedir.[175]

Bazı Hükümler

  1. Elde olmayan ve elde edilip edilemeyeceği belli ol-mayan bir şeyi satmak caiz değildir.
  2. Beyu’l-hasât veya ilkâu’I-hacer denilen usulle yapılan bey’ muamele­si bâtıldır.[176]

3377… Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), iki türlü satıştan ve iki türlü giyimden nehyetmiştir:

Nehyettiği satışlar; mülâmese (dokunma yoluyla) ve münâbeze (atışma) dır. Nehyettiği giyim şekilleri de; bir tek kumaşı sol omuzu üzerinden sarıp diğer tarafını salıvermek ve kişinin avret yerini açık bırakarak veya avret yerinin üzerinde hiçbir şey olmadan bir tek elbi­se içerisinde dizlerini dikip oturmasıdır.[177]

3378… Hasan b. Ali, Abdürrezzak’tan; Abdürrezzak, Ma’mer’-den, o Zührî’den; Zührî, Atâ b. Yezid el-Leysî’den o da Ebû Saîd el-Hudrî vasıtasıyla Rasûlullah’dan bu hadisi rivayet etmiştir. Abdürrezzak, şunu da ilâve etti:

îştimâlü’s-sammâ; kişinin bir ucunu sol omuzunun üzerine ko­yup sağ tarafım salıvermek suretiyle tek bir kvmaşa sarılması.

Münâbeze; “Bu kumaşı [sana] attığım zaman alışveriş tamam oldu” demesi.

Mülâmese; “Müşterinin kumaşı açmadan ve çevirmeden eli ile ona dokunmasıdır. Kumaşa dokununca alışveriş tamam olmuştur.”[178]

Açıklama

Bu rivayet önceki hadiste geçen tabirleri tefsir etmektedir. Hadiste nehyedilen giyim şekilleri ile ilgili bir rivayet, Kitabu’s-Savm’da 48. bab, 2417 numarada geçti ve bu konu ile ilgili bilgi verildi. Onun için biz burada sadece nehyedilen alışverişler (rnülâmese ve münâbeze) üze­rinde durmak istiyoruz. .

Mülâmese, dokunmak manasına gelen; münâbeze de atmak ma­nasına gelen mastarlarından türemişlerdir. Bu terimlerin istilahî ma­naları da, lügat manaları ile alâkalıdır. Ancak bu satışların tefsirinde farklı tasavvurlar ortaya çıkmıştır. Buhari, Müslim, Nesâî ve Ebû Dâvûd’daki ta­savvurların her yönden birbirine benzemedikleri görülmektedir.

Ahmet Naim Efendi, Tecrid-i Sarih Tercemesi’nde bu alışverişlerin çe­şitli tasavvurlarını verir. Şimdi, Ahmet Naim Efendi’nin verdiği bu malu­matı sadeleştirerek aktarmak istiyoruz:

“Bey’-i limâs yahut mülâmese ile bey’-i nibâz yahut münâbeze; cahili-ye devrindeki alım satım çeşitlerinden ikisinin adıdır. İslâm dini ile yasak­landıkları için tabii olarak her ikisi de uygulamadan kalkmış ve bu yüzden de eski uygulamalarının nasıl olduğunda farklı izahlar yapılmıştır.

Mülâmese akdi hakkında şöyle denilmiştir:

1- Alışverişte bulunacak olan tarafların, “Ben senin kumaşına, sen de benim kumaşıma dokundun mu alım satım mun’akit olsun, yani muhayyer­liğimiz kalmasın.’^ diyerek pazarlık etmeleri.

2- Ebû Hanîfe’nin tarifine göre; satıcı, “Bu eşyayı sana şu kadara sat­tım. Sana dokundum mu satış vacib olsun” demesi, yahut müşterinin böyle demesi.

3- Müşterinin; durulmuş bir kumaşı açıp bakmaksızın yalnız eliyle dı­şından yoklayıp açıp baktığında seçme hakkı olmamak şartıyla satın alması. Ya da satıcının; “Kumaşa dokundum mu sana satmış olayım” demesi; ya­hut da satıcının malını, müşteri ona el sürünce, satış kesin olması yani seç­me hakkının kalmaması şartıyla satması.

4- Zührî’ye göre, müşterinin satılacak kumaşa, -gece veya gündüz- eliy­le dokunması ve kumaşı açıp çevirmesiyle beraber satışın tamam olmasıdır ki, bunda ne görme vardır ne de rıza.

5- Ebû Avâne’nin Yunus b. Ubeyd tarikından nakline göre; müşterinin mala bakmaksızın, satanın da malı hiç tarif etmeksizin yaptıkları alışveriştir.

6- Ebû Hureyre’nin Sünen-i Nesâî’deki tarifine göre; birinin diğerine, “Ben kumaşımı senin kumaşınla trampa edeceğim” demesi ve hiçbiri diğe­rinin malını tedkik etmeden, sadece kumaşa dokunmanın, satışın şartı kı­lınması.

Hadis âlimlerinin buraya kadar olan çeşitli izahlarını, Şafiî fakihler üç surette toparlamışlardır:

Birincisi ve en sahihi; satıcının gündüz herhangi bir şekilde, gece de dü-rülmüş olarak bir kumaşı getirip müşterinin de eliyle kumaşın dışından do­kunması ve mal sahibinin alıcıya “bunun sana şu kadara- dokunman, bak­man yerine geçmek üzere ve gördükten sonra alıp almama konusunda mu­hayyerliğinin olmaması şartıyla- sattım” demesi.

İkincisi; alım satım akdine mahsus sözlerden hiç birisinisöylemeden, dokunmanın kendisini ratış saymaları.

Üçüncüsü; dokunmayı meclis muhayyeriğini sona erdirmeye şart kılma­ları.”[179]

Ahmet Naim Efendi’nin mülâmese ile ilgili olarak verdiği malumat bu­rada sona ermektedir. Merhum; mülâmeseden sonra münâbezenin izahına geçmiştir. Biz buraya Hanefî fıkhının bazı kaynaklarındaki mülâmese tasvi­rini verip, sonra Naim Efendi’nin münâbeze ile ilgili olarak verdiği bilgiyi aktaracağız.

el-Hidâye adındaki eserde, “Mülâmese; tarafların bir malda pazarlık yapmaları ve -akit kesinleştirilmeden- müşteri mala dokununca alışverişin kesinleşmiş sayılmasıdır.”

İbnü’l-Hümâm Şerhu Fethi’l-Kadîr adındaki eserinde, Sahih-i Müslim’­deki rivayette geçen mülâmese tarifini verir ve peşinden bir cümle ile bunu açıklar. İbnü’l-Hümâm’ın ibaresi şu şekildedir: “Müslim’de şu ilâve vardır: Mülâmese; taraflardan her birinin, diğerinin kumaşına hiç düşünmeden do­kunması ve gördükten sonra kabul edip etmeme muhayyerliği olmaksızın do­kunan yönünden satışın kesinleşmiş olmasıdır. Bu, meselâ gece karanlığın­da veya kumaş dürülü iken olur, taraflar alıcı kumaşa dokundu mu satışın kesinleşmiş sayılacağında anlaşmıştırlar.”

Yukarıdaki tasavvurların farklılığına sebep, Naim Efendi’nin de belirt­tiği gibi, bu satış şeklinin İslâmiyet tarafından yasaklanmış olması ve müs-lümanların bunu uygulamamalarıdır. Ancak bütün tasavvurlarda, ortak olan nokta; alıcı ve satıcının, “aldım saftım” gibi alım satım akdinin rüknü olan icab ve kabulde bulunmamaları ve satılan malın, alıcı tarafından görülmemesi ve gördüğü zaman da almama muhayyerliğinin bulunmamasıdır. Za­ten bu akdin, caiz olmamasındaki hikmet, alıcının görmediği bir malı satın almak zorunda kalmasıdır.

Ahmet Naim Efendi’nin, münâbeze’yi tarif konusunda naklettikleri de şunlardır:

“1- Zührî’ye göre; alışverişte bulunacak olanlardan her biri diğerinin malını görmeden veya rıza şartı olmadan, kendi malım diğerine atar. Bu atışma ile satış tamamlanmış ve muhayyerlik hakkı düşmüş olur.[180]

2- Şafiî’ye göre; malın atılmasını satışın kendisi addetmektir.

3- “Sana sattım. Fakat malı üzerine atınca muhayyerlik bitmiş ve satış bağlayıcı olmuştur” demek.[181]

4- Münâbeze, çakıl taşı atmaktır. Taş atmanın da iki sureti vardır: Biri, “Atacağım taş bu kumaşlardan hangisine isabet ederse onu sana şu kadara sattım” diğeri de; “Şu arazinin bulunduğum yerden itibaren atacağım taş nereye varırsa, oraya kadarını sana sattım” demek.

5- “Şu malı sana sattım, ancak bu taşı fırlatıncaya kadar muhayyerli­ğim var” demek.

6- Çakıl atmanın kendisini satış saymak ve meselâ, “Bu kumaşa taşı fırlattığım vakitte o kumaşı sana şu kadara satmış olayım” demek.

Münâbeze yoluyla olan satıştaki muhtelif tefsirleri de, Şafiî fakihleri üç şekle irca etmişler. Birincisi ve en sahihi, -mülâmese yoluyla olan satışta ol­duğu gibi- tarafların atışın kendisini satış saymaları; ikincisi sîga kullanmak-sizın atmayı satış saymaları; atmayı muhayyerliği sona erdirici saymalarıdır.

Dokunma (limâs) ve atma (nibâz) yoluyla yapılan her iki satış da garar ve kumar nevine girdikleri için, dinen yasaklanmışlardır. Müşteri alacağı malı görmeli ve özelliklerini bilmelidir. Aldatmaca alışveriş sahih değildir…”[182]

Hanefilere göre münâbeze; bu maddelerden ilkinde anlatılan şekildir.[183]

Bazı Hükümler

  1. Mülâmese ve münâbeze yoluyla yapılan satışlar bâ­tıldır, geçersizdir.
  2. Bir kumaş parçasının bir ucunu sol omuzun üzerinden sarıp diğer ta­rafını salıvermek ve avret mahallini örten bir çamaşır olmadan tek kumaşa bürünmek şeklindeki giyinmeler caiz değildir. Çünkü avret mahallinin açıl­ma ihtimali sözkonusudur. İhramlı olmak bu hükümle birlikte mütalaa edi­lemez. O özel bir haldir.[184]

3379… Ahmed b. Salih, Anbese [b.Halid]’den, o Yunus’dan, Yu­nus, İbn Şihâb’dan rivayet etmiştir. İbn Şihâb der ki:

Âmir b. Sa’d b. Ebî Vakkâs bana Ebû Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediğini haber verdi:

Rasûlullah (s,a), -Süfyân ve Abdürrezzak’ın rivayet ettikleri ha­dislerin her ikisinin de manası ile-… nehyetti.[185]

Açıklama

Bu rivayet, yukarıdaki rivayetlerin her ikisinin beraberce fakat onların isnadından başka bir isnadla gelmiş bir şeklidir.

Yani bu rivayette hem Hz. Peygamber (s.a)’in iki türlü satış ve iki türlü giyi­nişten nehyettiği bildirilmekte, hem de o satış ve giyinişlerin şekli tarif edil­mektedir.

Ebû Davud’un bu rivayeti kitabına alması diğerlerinden farklı bir is­nadla gelmiş olmasından dolayıdır.[186]

3380… Abdullah b. Ömer (r.anhüma)’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a), habelü’l-habeleyi satmaktan nehyetti.[187]

3381… İbnÖmer (r.anhüma); Rasûlullah (s.a)’dan, önceki hadi­sin aynısını rivayet etti ve; “Habelü’l-habele; devenin [karnındaki ce­nini] doğurması, sonra da o yavrunun hamile olmasıdır.” dedi.[188]

Açıklama

İbn Ömer’den nakledilen ikinci rivayette “habelüM-habele”nin tefsin yapılmıştır.Sahih-i Müslim’deki bir rivayette de aynı tefsir yer almıştır. Ancak o rivayette; “Cahiliyye halkı, deve etlerini habelü’l-habeleye kadar satarlardı” denildikten sonra, habelü’l-habelenin izahı ya­pılmıştır.

Buharî’nin rivayetinin sonunda ise, habelü’l-habele İbn Ömer tarafın­dan şu şekilde izah edilmiştir:

“Bu cahiliye halkının uyguladığı bir alışveriş şekli idi; kişi deve etini, deve doğuruncaya sonra da karnındaki doğuruncaya kadar bir vade ile sat-masıdir.”

Görüldüğü gibi, habelü’l-habelenin bizzat ravî tarafından yapılan tefsi­ri, Buharı’deki ve Müslim ile Ebû Dâvüd’daki rivayetler arasında biraz fark­lılık göstermiştir. Yani birisinde “hayvanın karnındaki yavrusunun hamile olması”, ötekinde ise “o yavrunun da doğurması” denilmiştir.

Hadis-i şerifteki habelü’l-habelenin satışından maksadın ne olduğunda da âlimler ihtilâf etmişlerdir. Azîmâbâdî, Sindî ve Şevkânî’nin naklettikleri­ne göre bu konuda âlimler iki gruba ayrılmışlardır:

1- Satıcının, “Bu malı sana, şu deve karnındakini doğurup sonra da o yavru doğuruncaya kadar bir vade ile sattım” demesidir.

İmam Şafii ve İmam Mâlik bu görüştedir.

2- Bir kimsenin, devesinin karnındaki yavrunun doğuracağı yavruyu satmasıdır. Yani “Şu devenin karnındaki yavrudan doğacak olan yavruyu sa­na sattım” demesidir.

Lügat âlimlerinin ekserisi, Ahmed b. Hanbel, İsbak b. Râhûyeh, İbn Habib el-Mekkî ve Tirmizî bu görüşü benimsemişlerdir. İbnü’l-Hümâm’ın izahından Haııefîlerin de bu görüşte oldukları anlaşılmaktadır. Bâbertî de el-İnâye’de, “Habelü’l-habele”nin satrşını bu maddedeki gibi izah etmiştir.

Her iki tefsire göre de bu satış caiz değildir. Çünkü, birinci izaha göre vade belirsizdir. İkinci izaha göre ise olmayan bir şeyin satışı söz konusudur. Ayrıca devenin karnındaki yavrunun canlı olarak doğacağı ve onun dişi ol­ması halinde, o yavrudan bir yavrunun doğup doğmayacağı belli değildir. Yani işin içine garar da girmektedir.[189]

  1. Muzdarrın (Zorda Kalanın) Satışı

3382… Benî Temim (kabilesin)’den bir ihtiyar şöyle demiştir:

Ali b. Ebî Tâlib (r.a) bize şöyle hitab etti:

Veya Ali şöyle dedi: îbn îsa; “Hüşeym bize böylece haber verdi” dedi-.

İnsanların üzerine.çok şiddetli bir zaman gelecek; onunla emrolunmadiğı halde zengin elindeki malını ısıracak (sıkı sıkıya sarılıp fa­kire vermeyecek). Halbuki Allah (c.c), “Aranızda iyiliği unutmayınız” buyurmuştur.[190] Zorda kalanlar (mallarım) satacaklar. Oysa Rasûlul­lah (s.a); muzdarnn satışını, içerisinde zarar olan satışı ve olgunlaş­madan önceki meyvenin satışını nehyetmiştir.[191]

Açıklama

Sünen-i Ebu Dâvûd şârihi Hattâbî; muzdarnn satışının iki manada kullanılmış olmasını muhtemel görür:

a) Kişinin, ikrah (zorlama) yoluyla, satışı yapmak mecburiyetinde kal­masıdır. Bu yolla yapılan alışveriş fasiddir.

b) Bir kimsenin borcunu ödemek veya yapması gereken bir işi yapmak için elindekini değerinden çok aza satmasıdır. Halbuki bu durumda olan borçluya yardım edilmeli, mühlet verilmeli, kredi sağlanmalıdır.

Hattâbî: “Bu tür bir satış caizdir, ancak ulemanın çoğunluğu bunu mek­ruh addetmişlerdir.” der.

Hattâbî, hadisin isnadında bilinmeyen meçhul bir ravinin bulunduğu­nu da kaydeder.

Hanefî fıkıh kitaplarından Dürrü’l-Muhtâr’da, muzdarnn satışı ve alı­şının fasid olduğu belirtilir ve bu alış’veriş şu şekilde tasvir edilir:

“Muzdarrın satın alışı şöyle olur: Meselâ bir kimse yiyecek veya içecek veya başka bir şeye son derece muhtaç olur. Ancak satıcı bunları ancak nor­mal değerinden çok fazlaya satar.

Muzdarrın satışı da, bir kimsenin malını satmak zorunda kalması ve müş­terinin değerinden çok düşük bir fiatla satın almasıdır. Meselâ, kişinin bor­cu vardır, hâkim borçluya borcunu ödemesi için malını satmaya zorlar. Müş: teri de çok ucuza alır.”

Dürrü’l-Muhtâr’ın bu izahı, Hattâbî’in koyduğu tasvirlerden ikincisi ile aynıdır.

Hz. Ali kerremellahü vechehu, hutbesinde; ileride şiddetli zamanların geleceğini bildirirken bunu “adûd” kelimesi ile ifade etmiştir. Bu kelime aslında “ısırıcı” demektir. O zaman metindeki bu bölüm “ısırıcı bir zaman” manasına gelir. Kâmus’ta; zamanın ısırmasından maksadın, onun şiddetli olduğu ifade edilir.

Hz. Ali (r.a), bu şiddetli zamanın özelliklerinden bahsederken, iki şeye temas etmiştir:

1- Hali vakti yerinde olan zenginler, mallarına sıkı sıkıya sarılacaklar, cimrilik yapacaklar, fakirleri düşkünleri düşünmeyeceklerdir. Halbuki müs-lümanlar cimrilik yapmakla değil, cömertlikle emrolunmuşlardır. Hz. Ali Efendimiz, sözüne şahit olarak da bir âyet okumuştur.

2- İnsanlar, zorunlu olarak mallarını satmak durumunda olacaklardır. Hz. Ali sonra; Rasülullah’ın muzdarrın satışını, kendisinde garar olan satışı ve olgunlaşmamış meyvenin satışını nehyettiğini söylemiştir. Bu satış­larla ilgili bilgi daha önce geçmişti.[192]

Bazı Hükümler

  1. İnsanın, hâdiselere ve insanların tutumlarına bakarak ilerisi için tahminde bulunması caizdir.
  2. Müslümanlar birbirlerine yardımcı olmalı, insanların düştükleri zor durumlardan yararlanma yoluna gitmemelidirler.
  3. Darda kalıp, malını satmak zorunda olan kişinin satışı, garar olan satış ve henüz olgunlaşmayan meyvenin satışı caiz değildir.[193]
  4. Şirket

3383… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Allah (c.c) buyurur ki:

Ortaklardan biri, arkadaşına hıyanet etmediği müddetçe ben iki ortağın üçüncüsüyüm. Ama birisi diğerine hıyanet edince aralarından çekilirim.”[194]

Açıklama

Şirket; sözlükte, “Ortaklık, ortak olmak” manaları nadir.

Istılahta: “Bir şeyin birden fazla kişiye ait olması” demek­tir. Bu, oldukça genel bir tariftir. Biraz sonra, şirket çeşitleri ele alındığı za­man mesele daha açık olarak ortaya çıkacaktır.

Hadis-i şerif, İslâmiyetin ortaklığı caiz gördüğüne delâlet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de de buna delâlet eden âyetler vardır. Meselâ bir âyette: “On­lar terekenin üçte birinde ortaktırlar”[195] buyurulmaktadır. Bir başka âye­tin meali de şöyledir: “Mallarını karıştırmış olan birçok ortaktan bazısı, ba­zısının hakkına tecavüz eder durur. İman edip salih amelleri işleyenler müs­tesna, bunlar ise ne kadar da azdır.”[196]

Ayrıca Hz.Peygamber (s.a)’in fiilî tatbikatı da şirketin caiz olduğunun delillerindendir. Sâib isminde bir zat, Mekke-i Mükerreme’nin fethi günü Hz.Peygamber (s.a)’in huzuruna gelerek; “Ya Rasûlallah, beni tanıdınız mı?” diye sormuş, Efendimiz de: “Seni nasıl tanımam, sen benim ortağım idin, sen hayırlı bir ortaktın. Ne müdâra eder, ne de mücadelede bulunurduk.” buyurmuştur.

Üzerinde durduğumuz hadis-i şerifte’, Allah (e.c)’ın; “Birbirine hıyanet etmeyen dürüst ortakların üçüncüsü olduğu, hıyanet etmeleri halinde de ara­larından çekileceği” haber verilmektedir.

Allah’ın onlara ortalc olmasından maksat; mallarını koruması, bereket­lendirmesi, rızıklarım arttırmasıdır. Aralarından çekilmesinden maksat da bereketin ortadan kalkmasıdır. Bir rivayette, “aralarına şeytanın gireceğine” dair bir ilâve yer almıştır.

Tıybî bu mesele ile ilgili olarak şöyle der:

“Şirket; bir kısım insanların mallarının birbirleri ile ayrılamayacak şe­kilde karışmasından ibarettir. Allah’ın iki ortağa ortak oluşu istiare yoluy­ladır. Sanki Allah (c.c) bereketi, fazlı ve kârı, ortaya koymuş, mal kabul et­miş ve kendisini iki ortağın üçüncüsü olarak isimlendirmiştir. Şeytanın hı­yanetini ve bereketi gidermesini de hain ortakların malına karıştırılmış mal kabul etmiş ve şeytanı da onların üçüncüsü saymıştır…”

Hadisle ilgili olarak verdiğimiz bu kısa açıklamadan sonra, şirket çeşit­leri ve ahkâmına özet olarak işaret etmek istiyoruz.

Önce şirket çeşitlerini şema halinde gösterip; sonra kısa kısa tariflerini vereceğiz. Yapacağımız bu taksim, Hanefî fukahasına aittir. Aslında fuka-hanın şirketleri tasnifleri biçim olarak pek birbirlerini tutmamaktadır. Ama bu fark sonuca tesir edecek derecede büyük değildir.

Biz Kâsânî’nin tasnifine yakın bir tasnifle konuyu sunmak istiyoruz:

Şirket

Şirket-i Emlâk şirket i ukfld

Vasıflarına Göre Sebeplerine Göre

Aynda Deyndv ihtiyarî Icbârî

Malda Vücûhda Amelde

Inân Mufâvaza Inân Mufâvaza

Inân Mufâvaza

Bu şemadan anlaşıldığı üzere şirket önce; şirket-i emlâk ve şirket-i ukûd olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Şirket-i emlâk; vasıflarına ve sebeplerine göre ayrı ayrı tasnife tabi olu­yor. Vasıflarına göre; a) Ayn’da ortaklık, b) Deyn’de ortaklık. Sebeplerine göre de; a) İhtiyarî olan, b) İcbârî olan diye kısımlara ayrılıyor.

Şirket-i ukûd da; a) Malda ortaklık (şirketü emval), b) Vücûh (kredi) de ortaklık (şirket-i vücûh), c) Emekte ortaklık, (şirket-i a’mâl) olmak üzere üçe ayrılıyor. Bunların her birinin de inan ve mufâvaza kısımları vardır. Bazı kaynaklarda, şirket-i ukûd; inan ve mufâvaza kısımlarına, bunla­rın her biri de, emval, vücûh ve a’mâl bölümlerine ayrılmıştır. Sonuç farklı değildir. Şimdi de kısa kısa bu tabirlerin manalarım verelim:

1- Şirket-i emlâk: Bazı kaynaklarda “emlâk”in müfredi olan “mülk” kelimesi kullanılarak “şirket-i mülk” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Bir malın birden fazla kişi arasında mülk edinme yollarından birisi ile ortak olmasıdır. Meselâ; iki veya daha çok kişi bir malı beraberce satın alsa­lar veya varis olsalar, mala mülk şirketi yoluyla sahip olmuşlardır.

Yukarıda da işaret edildiği gibi bu ortaklık, vasıfları itibariyle ayn’da veya deyn’de olabilir. Sebepleri itibariyle de ihtiyari veya icbârî olur.

a) Şirket-i ayn (ayn’da ortaklık): Muayyen, mevcud ve kendisinde or­taklık mümkün olan bir maldaki ortaklıktır. İki kişinin beraberce bir ev sa­tın almaları gibi.

b) Şirket-i deyn (deynde ortaklık): İki veya daha fazla kişinin bir baş­kasının zimmetinde olan müşterek alacaklarındaki ortaklıktır. İki kişinin ortak oldukları bir malı satıp buna mukabil alacak oldukları paradaki ortaklık buna misaldir.

c) Şirket-i ihtiyariyye (isteğe bağlı ortaklık): Ortakların kendi fiilleri ile meydana getirdikleri ortaklıktır. İki kişinin beraberce bir malı satın almala­rı gibi.

d) Şirket-i icbâriyye (zorunlu ortaklık): Ortakların kendi dahli olmadan, başka bir sebeple hasıl olan ortaklık. İki kişinin bir mala vâris olmaları veya mallarının birbirinden kolayca ayrılamayacak şekilde karışması ile ortaya çı­kan ortaklık bu kabildendir.

2- Şirket-i ukûd: “Şirket-i akd” olarak da adlandırılır. İki veya daha çok kişinin elde edilecek kârda ortak olmak üzere aralarında bir şirket kur­malarıdır.

Fıkıh kitapları daha çok bu tür şirketler üzerinde durmuşlardır. Bu şirket, ortaya konulan sermayenin cinsine göre üçe ayrılır:

a) Şirket-i emval: Ortakların sermaye olarak mal koyup ticaret yaparak kâr elde etmek üzere ortaklık kurmalarıdır.

b) Şirket-i a’mâl: Ortakların, emeklerini birleştirerek kurmuş oldukları ortaklıktır. Meselâ; iki terzi aralarında anlaşıp, her biri diktiği elbiseden el­de edeceği parada diğerinin de ortak olmasını kabul eder ve bu yolda bir or­taklık kurarlarsa bu bir şirket-i a’mâldir. Bu şirkete “şirket-i ebdân”, “şirket-i sanayi”, “şirket-i tekabbül” de denilir.

c) Şirket-i vücûh: Birden fazla kişinin, sermayeleri olmadığı halde, tüc­car arasındaki kredileri ile veresiye mal alıp satmak ve elde edecekleri kârda ortak olmak üzere kurdukları şirkettir. Bu ortaklığa, iflâs edenlerin şirketi anlamına, “Şirket-i mefâlis” de denilir.

Bu şirketlerin her birinin de kendi arasında inan ve mufâvaza kısımları­na ayrıldığını görmüştük. Şimdi de bunları gözden geçirelim:

Şirket-i inan: Ortaklar arasında, sermaye, kâr ve çalışma gibi konular­da eşitlik şartı aranmayan şirkettir. Şirketi inanda, tarafların tüm varlıkları­nı sermaye olarak koymak mecburiyeti yoktur. Meselâ, iki ortaktan birisi­nin bir milyon lira diğerinin de iki milyon lira sermayesi olabilir. Ayrıca so­nuçta alacakları kârlar paralarına oranla olabileceği gibi, farklı da olabilir.

Şirket-i a’mâlin, inanında; emek ve kazanç yarı yarıya eşit olabileceği gibi; emek eşit, kazanç farklı da olabilir. Bu farklılık şirkete zarar vermez.

Şirket-i vücûhun inanında; satın alınan mal ve elde edilecek kâr ikili birli şart koşulabilir. Yani, ortaklardan biri kredi ile alınan malın üçte birine, di­ğerinin de üçte ikisine sahip olması şart koşulsa, kâr ve zarar da aynı oranda pay edilir.

Şirket-i inanda, ortaklar birbirlerinin otomatikman vekilidirler ama kefili değildirler. Yani bu ortaklık kurulur kurulmaz, ortaklardan her biri diğeri­nin vekilidir. Şirket için satın aldığı mal doğrudan doğruya diğer ortağın ve­ya ortakların da hisselerine girer. Bir ortak, “hayır ben bunu kabul etmiyorum” diyemez.

Bu ortaklıkta kefalet sözkonusu değildir. Dolayısıyla ortaklardan biri­sinde alacağı olan kişi, bu alacağım diğer ortaktan tahsil edemez.

Şirket-i mufâvaza: Ortaklar arasında; sermaye, kâr, tasarruf ve dinde eşitliğin bulunması şart olan şirkettir. Bu şirkette ortaklar aynı dine mensup olacaklar, iki ortaktan her biri diğerinin yapabildiği tüm tasarruflarda bulu­nabilecek, şirkete sermaye olabilecek malları eşit olacak, malların tümü ser­maye olarak ortaya konulacak ve sonunda ele geçen kâr aralarında eşit ola­caktır. Şayet şart olan bu eşitliklerden birisi bozulursa, şirket mufâvaza ol­maktan çıkar; eğer inanın şartları bulunursa şirket inana dönüşür.

Şirkete konu olacak mal, paradır. Ama taraflar diğer mallarını ortaya koyarak şirket kurmak isterlerse, her biri kendi malının yansını diğer orta­ğın malının yarısı karşılığında satarak ortaklık kurarlar.

Mufâvaza şirketi, hem vekâleti hem de kefaleti içine alır. Yani şirket kurulur kurulmaz ortaklar otomatikman birbirlerinin hem vekili hem de ke­fili olurlar. Dolayısıyla birisinin yiyecek ve giyecek dışında satın aldığı her şeyin yarısı diğer ortağa aittir. Ortaklardan birisinden alacağı olan kişi ala­cağını hangi ortaktan isterse tahsil edebilir. Hatta ortaklardan birisi yabancı birisine kefil olsa, İmam A’zam’a göre; kefil olunan kişinin alacaklısı kefil olanın diğer ortaklarından birisinden alacağını isteyebilir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre isteyemez.

Mufâvazada, ortaklardan birisinin eline hibe, veraset veya başka bir yolla para geçse, sermayedeki eşitlik bozulacağı, için mufâvaza bozulur, şirket inan olur.

İmam Şafiî, mufâvâza şirketini kabul etmez. Bazı Hanefî fıkıh kitapla­rında İmam Mâlik’in de mufavazayı kabul etmediği söylenir. Fakat Bidâyetii’l-Müctehid’de bazı şartlarında ihtilâf olmakla birlikte İmam Mâlik’in de İmam Ebû Hanîfe gibi mufavazayı kabul ettiği belirtilmektedir.

Yukarıdaki kısa bilgiden de anlaşılacağı gibi mufâvaza, pratiği çok zor

bir şirkettir.

Fıkıh kitaplarımızda “Şirketler” başlığı altında konu edilen ortaklıklar bunlardır. Ancak haddizatında şirket olan, ama başka başka isimleri olan üç ortaklık şekli daha vardır. Bunlar; Mudârabe, Müzâraa, Müsâkât’tır. Bun­ların her biri, önümüzdeki bablarda gelecek ve oralarda gerekli görülen ma­lumat verilecektir. Burada sadece kelime karşılıklarına işaret edelim:

Mudârabe: Emek bir taraftan, sermaye diğer taraftan olmak üzere ku­rulan şirkettir.

Müzâraa: Ziraî ortakçılıktır.

Müsâkât: Ağaç bir taraftan, bakım diğer taraftan, çıkan meyve ortak olmak üzere kurulan şirkettir.

Mecelle’de, şirket; mudârabe, müzâraa ve müsâkât başlığı altında ince­lenmiştir.

Şirkete ait hükümlerin tamamını bizim burada vermemiz mümkün de­ğildir. Geniş bilgi isteyenler, fıkıh kitaplarının “Kitabü’ş-şirke” bölümüne müracaat edebilirler.

Diğer mezheplerin şirketleri tasniflerinde de bazı değişiklikler vardır. Biz o konuya da girmek istemiyoruz.[197]

  1. Mudarebe (Rabbü’l-Mal’in Emrine) Muhalefet Etmesi

3384… Urve, yani [İbn Ebi’I-Ca’d] e ârikî’nin[198] dediğine göre;

Rasûlullah (s.a) kendisine, bir kurban -veya koyun-[199] satın al­ması için bir dinar verdi. O da iki koyun satın alıp, birisini bir dinara sattı. Bir koyun ve bir dinarı Rasûlullah’a getirdi. Efendimiz (s.a) Ur-ve’ye ticaretinin bereketli olması için dua etti.

Artık o, toprak satın alsa kâr ederdi.[200]

Açıklama

Hadisle ilgili malumata geçmeden önce, başlıkta geçen müdârib ve rabbü’1-mal terimlerini açıklamak istiyoruz:

Önceki hadisi izah ederken de söylediğimiz gibi, müdârabe; sermaye bir taraftan, emek bir taraftan ve kâr ortak olmak üzere kurulan ortaklıktır. Taraflar kârı ortaklığı kurarken yaptıkları anlaşmaya göre paylaşırlar.

Müdârib: Müdârabedeki emek sahibidir. Yani sermaye sahibinin verdi­ği parayı kullanarak kâr etmeye çalışan kişidir. Buna âmil de denir.

Rabbü’1-mal: Mal sahibi demektir. Müdârabe ortaklığında sermaye sa­hibi olan kişiye denilir.

Hadisin isnadında; Garkade’nİn, kendisine “kabile”nin haber verdiği­ni söylediği görülmektedir. Çünkü “el-hayy” kelimesi kabile manasınadır. Bu durum, bazılarının hadisi delil almamalarına sebep olmuştur.

Avnü’l-Ma’bûd’da; hadisin babın başlığı ile doğrudan bir ilgisinin-ol­madığına işaret edilmektedir. Çünkü başlıkta, müdâribin rabbü’l-malin em­rine aykırı davranması söz konusu olduğu halde, hadis metnindeki hâdise bir vekâletten ibarettir. Zira Hz. Peygamber (s.a) Urve’ye, kendisi için bir ko­yun satın alması için vekâlet vermiş, o da Rasûlullah’ın verdiği para ile iki koyun satın almış, birisini bir dinara satıp Efendimize; hem elinde bir dinar hiem de bir koyun olduğu halde dönmüştür. Hz. Peygamber, (s.a) de Urve i-in dua etmiştir. Urve bundan sonra toprak satın alsa, kâr edermiş. Bun-4an maksat bazı âlimlere göre onun kazancının bereketine işarettir. Bazıları ise, onun satılan toprakları alıp satarak kâr elde ettiğini söylerler.

Görüldüğü gibi bu hâdise bir müdârabe değil, vekâlettir.

Biz önce bu hadisin içerisindeki fıkhı hükümlere kısaca temas edeceğiz, sonra da babın başlığı olan müdârabe konusunu ele alacağız.

Hadiste iki ana hüküm göze çarpmaktadır:

1- Vekil, müvekkilin menfaatine olan bir şeyi vekilin emrine uymasa bi­le yapabilir. Buna göre müvekkil vekilinden Özelliklerini belirterek tayin et­tiği bir fiata bir mal satın almasını istese, vekilin o parayla, istenilen özellik­leri taşıyan iki tane mal satın alması caizdir. Aynı şekilde bir şeyi satmakla vekil olan kişi o şeyi müvekkilinin istediği fiattan daha fazlaya satabilir. Ya­ni vekil, müvekkilinin menfaatine olduğu takdirde, onun emrine muhalefet edebilir. Bundan maksat; müvekkil, emrine muhalefet edildiğini öne süre­rek malı kabullenmekten imtina edemez.

Şevkânî’nin naklettiğine göre Nevevî, Şâfiîlerin görüşünün bu şekilde olduğunu söylemiştir. Hanefîlerden Ebû Yusuf da aynı görüştedir. İmam Mu-hammed’den iki görüş nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre ise bu du­rumda, müvekkil paranın yarısını vererek satın alınan malın yarısını alır. Me­sele Hidâye’de şu şekilde tasvir edilmektedir: “Bir kimse başka birine bir dirheme on rıtıl et almak üzere vekâlet verse, vekil de on ntlı bir dirheme satılan etten bir dirheme yirmi rıtıl alsa, müvekkile lâzım olan, etin on rıtlını yarım dirheme almaktır. Bu Ebû Hanîfe’ye göredir. Ebû Yusuf ve Muhammed ise, bir dirheme yirmi ritim tamamını alması gerektiğini söylerler. Ku-dûrî’nin bazı nüshalarında Muhammed’in görüşü, Ebû Hanîfe’nin görüşü ile birlikte zikredilmektedir.”

2- Bir kimse başka birinin malını, onun haberi olmadan fuzuli olarak satabilir. Tabii bu satışın geçerli sayılması, mal sahibinin satışa icazet ver­mesine (onaylamasına) bağlıdır. Bu satışa, fuzulînin satışı manasına “beyu’l-fuzûlî” denilir.

Ulemanın çoğunluğu beyu’l-fuzulî’yi caiz görmüşlerdir. Seleften Hz. Ali, İbn Mes’ud, İbn Abbas ve İbn Ömer (r.anhum), müetehid imamlardan Ebû Hanîfe, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve ilk kavlinde Şafiî bu görüştedirler. Çünkü bu hadiste Urve (r.a), Hz. Peygamber için satın aldığı iki hayvandan birisini onun haberi olmadan satmış, Efendimiz de bu satışı kabul etmiştir. İmam Şafiî’nin sonraki” görüşüne (kavl-i cedidine) göre ise, fuzulînin satışı bâtıl­dır, hiçbir değeri yoktur. İmam Şafiî, Hz Peygamber (s.a)’in kişinin yanın­da olmayan bir şeyi satmasını meneden hadisine dayanmıştır. Üzerinde dur­duğumuz bu hadis ile 3386 numarada gelecek olan ve kendi görüşüne uyma­yan hadisleri, Şafiî, senetlerinde meçhul şahıslar olduğunu ileri sürerek delil olmaya elverişli görmez.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, fuzulînin satışını caiz görenler onu, mal sahibinin icazetine bağlı görürler. Yani esas mal sahibi satışı kabul ederse satış tamamdır, kabul etmezse geçersizdir.

Bir kimse başkası adına onun haberi olmadan bir mal satın alsa, Hanefilere göre durum farklıdır. Satın alan şahıs malı bizzat kendisi için almış olur. Dolayısıyla yapılan alışveriş kesinleşmiştir, bozulamaz. Yalnız fuzûlî durumda olan müşteri isterse, kendisi için satın aldığı malı o kimseye verir; ama bu yeni bir satış sayılır.

Şimdi biraz- da bu bölümün esas konusu olan müdârabe ortaklığı üze­rinde duralım:

Müdârabenin tarifini yukarıda vermiştik. Bu tariften, onun ne tür bir akit olduğu da anlaşılmaktadır.

Tüm akitlerde olduğu gibi, bunda da akdin kurulması icab ve kabul ile olur. Yani taraflardan birisi müdârabeye delâlet eden bir sözle akdi teklif eder, diğeri de bunu kabul ederse, müdârabe ortaklığı kurulmuş olur. Bu akde kırâz, mukâraza, muamele de denilir.

Müdârabe iki çeşittir:

1- Mutlak müdârabe: Zaman, yer, satıcı, alıcı ve bir ticaret türü ile ka­yıtlanmamış olan müdârabedir. Bu çeşit ortaklıkta müdârib, istediği yerde istediği kişilerle istediği malın ticaretini yapabilir. Bu ticaretten dolayı so­rumlu tutulamaz.

2- Mukayyet müdârabe: Sermaye sahibi olan ortak, emek sahibinin ya­pacağı ticarî faaliyeti bir yer, zaman, tür ve bazı şahıslarla kayıtlarsa bu mü­dârabe mukayyed olur. Bu kayıt; bazı yerlerde, bazı şahıslarla ve bazı sahalarda ticareti istememekle olabileceği gibi, sadece oralarda o şahıslarla ve o sahada yapılmasını emir suretiyle de olabilir. Müdâribin bu şartlara ri­ayeti gerekir. Çünkü o bir yönden sermaye sahibinin vekili gibidir. Vekil de vekil olduğu konuda müvekkilin emrine aykırı davranamaz. Müdârib şayet sermaye sahibinin şartlarına aykırı davranışta bulunursa, yaptığı faaliyet sa­dece kendisine ait olur, kâr-zarar kendisine aittir. Diğer ortağın sermayesini iade etmesi gerekir.

Üzerinde durmakta olduğumuz bab bu konu ile ilgilidir. Yani mudâri-bin rabbü’l-mal’in emrine aykırı faaliyette bulunmasının caiz olup olmadı­ğını mevzubahs etmiştir. Şayet müdârib ticaretinde rabbü’l-mal’in emrine uymasa elde edilen kârın durumu nedir? Bu meselede fakihler değişik gö­rüşlere sahip olmuşlardır. Hattâbî, bu görüşleri şu şekilde özetlemiştir:

1- Kâr, sermaye sahibine aittir. Bu görüş İbn Ömer’den rivayet edilmiştir.

2- Kâr sermaye sahibine ait olur ve müdârib sermayeyi de dâmindir. Yani alışverişten kâr edilirse bu sermaye sahibine, zarar ise müdâribe ait olur. Bu görüş, Ebû Kılâbe, Nâfi, Ahmed ve İshak’a aittir.

3- Elde edilecek kâr da zarar da müdâribe aittir. Ancak kâr ederse bu kârı sadaka olarak vermesi gerekir.

Müdârib, sermaye sahibinin faydalı olan şartına muhalefet edince gâ-sib durumuna düşmüştür. Dolayısıyla ihtilâf anından itibaren sermaye sahi­binin koyduğu şartlara uygun olarak davranana kadar sermaye telef olsa müdârib sermayeyi öder. Hane.fîler bu görüştedir.

4- Kâr, hukuken müdâribe aittir, ama manevi mes’uliyetten kurtulmak için onu tasadduk etmelidir. Bunu, Evzaî söylemiştir.

5- Eğer, sermaye sahibinin alınmamasını istediği mal, sermayenin ken­disi ile alınmışsa bu alışveriş bâtıldır. Sermayeden başka bir malla alınmış­sa, bu mal satın alana (müdâribe) ait olur. Ancak, sermayeyi dâmin olur. Yani kân sermaye sahibine ödemek zorundadır. Bu görüş de İmam Şafiî’­nindir.

Hattâbî’nin bu ifadesinden anlaşıldığı üzere, İmam Şafiî’ye göre; mü­dârib, sermaye sahibinin şartına aykırı bir ticarî faaliyette bulunursa bakı­lır: Eğer aldığı malı, kendisine verilen sermaye ile satın almışsa bu satın alış bâtıldır. Sermayeden başka bir para ile almışsa bu alışveriş kendisine ait olur.

Şimdi de müdârabenin sahih olması için gerekli olan şartları ve müdârabeyi fesheden şeyleri kısaca gözden geçirelim. Bu şartlar Hanefîlerin ileri sürdükleri şartlardır:

Müdârabenin sahih olması için:

1- Sermaye sahibi vekâlet vermeye, emek sahibi de vekil olmaya ehil ol­malıdırlar.Yani âkil ve baliğ olmalıdırlar.

2- Sermaye para cinsinden bir mal olmalıdır.

3- Sermayenin mikdan belli olmalıdır.

4- Sermaye, müdâribe (emek sahibi) teslim edilmiş olmalıdır.

5- Kâr aralarında yan yarıya, üçte bir üçte iki gibi oranlarla şart koşul-maiıdır. Kârdan, meselâ yüz bini benim kalanı senin gibi bir ayarlama caiz değildir.

6- Her birinin kârdan alacakları hisseler önceden belirlenmiş olmalıdır.

7- Emek sahibine verilecek kâr hissesi, edilen kârın kendisinden olmalıdır. Müdârabe ortaklığını fesh eden. şeyler de şunlardır:

1- Sermaye veya emek sahiplerinden birinin ölmesi.

2- Sermaye ve emek sahiplerinden birinin sürekli bir şekilde cinnet ge tirmesi.

3- Taraflardan birine sefeh sebebiyle hacr karan verilmesi.

4- Müdârabe süreli olursa, sürenin bitmesi.

5- Sermaye sahibinin emek sahibini azletmesi.

6- Emek sahibinin akdi bozması.

7- Sermayede tasarrufa başlanmadan, malın telef olması.[201]

Sahih Bir Müdârebe Akdinde Kâr-Zararın Bölüşülmesi:

Müdârib. yaptığı ticarî faaliyet sonucu kâr elde ederse bu kâr taraflar arasında şart koştukları orana göre paylaşılır.

Müdâfabeden, önce kâr edilir fakat daha sonra müdârabe malı telef olur veya zarar edilirse, bu telef önce kârdan karşılanır. Telefin karşılanmasın­dan sonra kâr kalırsa, şarta göre bölüşülür; fakat kâr telefi karşılamazsa, kalanı sermayeden ödenir. Müdâribe herhangi bir sorumluluk yüklenemez. Bunu bir misâlle izah edelim:

Sermaye 1 milyon olsa ve yapılan bir ticarî faaliyet sonucu 500.000 lira kazanılsa, bu kâr daha bölüşülmeden tüm malın 600.000 liralık kısmı telef olsa, bu telefe önce 500.000 lira olan kâr sarfedilir. Kalan yüz bin lira da sermayeden gider ve sermaye 900 bin liraya düşer.

Müdârabeden hiç kâr edilmez, zarar edilirse zarar rabbü’l-mal’e ait olur. Çünkü müdârib emindir, vekil mesabesindedir.[202]

3385… Bize el-Hasen b. Sabbah haber verdi, bize Ebu’l-Münzir haber verdi, bize Hammâd b. Zeyd’in kardeşi Saîd b. Zeyd haber ver­di. Bize, Ebû Lebîd’den Zübeyr b. el-Hırrît haber verdi, bize bu (ön­ceki) haberi Urve el-Bârikî haber verdi, onun lafzı farklıdır.[203]

3386… Hakîm b. Hizam (r.a)’dan rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a) onu, bir dinar ile kendisi için bir kurban almak üzere gönderdi. Hakîm bir dinara bir kurban aldı ve o kurbanı iki di­nara sattı. Sonra da Rasûlullah (s.a) için bir dinara (başka) bir kur­ban satın aldı. Bir dinarı da Hz. Peygamber’e (s.a) getirdi. Efendimiz o parayı sadaka olarak verdi ve Hakîm’e ticaretinin bereketli olması için dua etti.[204]

Açıklama

Hadisin isnadında meçhul bir şahıs vardır. Çünkü Husayn, hadisi kendisine Hakîm b. Hizam’dan nakleden zatın ismini vermemiş, “Medinelilerden bir ihtiyardan” ıiştir. Bu hal, görüşü hadi­sin delâletine uymayan Şafiî için bir mazeret olmuştur.

Avnü’l-Mabûd’da belirtildiğine göre Müzem, Şafiî’den el-Bârikî’nin ha­disinin ona göre sabit olmadığını nakletmiştir. Yine Avnu’l-Ma’bud’da, Ebû Bekir el-Beyhakî’nin, “Ebû Husayn’a Hakîm b. Hizâm’dan hadisi nakle­den ihtiyarı bilmiyoruz. Bu hadisçilerin haberleri kabulde ileri sürdükleri şart­lardan değildir” dediği söylenmektedir.

Hattâbî de bu ve bundan önceki hadisin muttasıl olmadıklarını, çünkü HakîmMn bu hadisinde meçhul bir şahsın bulunduğunu ve onun kim oldu­ğunun bilinmediğini, Urve’nin hadisinin isnadında ise “kabile”nin haber ver­diğini söyleyerek bu yolun rivayet yolu olmadığını kaydeder.

Yukarıya aldığımız ifadeler hadisi tenkid etmekdir. Aynı hadisin Tirmizî’deki rivayetinde ise buradaki kopukluk yoktur. Çünkü orada Hakîm b. Hizâm’dan nakilde bulunan zatın Habib b. Ebî Sabit olduğu ifade edil­mektedir. Ancak Tirmîzî, “Bİu hadisi sadece bu yolla biliyoruz. Buna göre, Habib b. Sabit, Hakîm b. Hizâm’dan hadis işitmemiştir” der.

Bezlü’l-Mechûd sahibi, Habib b. Ebî Sâbit’in, Hakîm b. Hizâm’dan hadis rivayet etmediği konusunda bir delilin bulunmadığını ve onun işitmesine en­gelin de olmadığını söyleyerek, Tirmizî’ye itiraz eder ve; “Habib’in, Hakîm’-den hadis işitmediğini kabul etsek bile bize göre mürsel delildir” der.

İhtiva ettiği hüküm itibariyle bu hadisin önceki hadisten hiçbir farkı yok­tur. Görüldüğü gibi, haber verdikleri hâdiseler arasında da çok büyük ben­zerlik var. Sadece Rasûlullah’a koyun almak üzere giden şahıslar ayrı ve hâdisenin oluş tarzı biraz farklı. Bu iki hadisde konu. edilen olayların aynı mı yoksa farklı mı olduğu konusunda şerhlerde bir işarete rastlayamadık. Koyun almak için giden şahıslar ayrı olduğuna göre hâdiseler de farklı ol­malıdır.

Önceki hadiste, hükümlerle ilgili yeterli malumat verilmiştir. Burada tek­rarına lüzum yoktur.[205]

  1. Bir Kimsenin Başka Birinin Malında Onun İzni Olmadan Ticaret Yapması

3387… Salim b. Abdullah, babası (Abdullah b. Ömer)’nın şöyle dediğini haber vermiştir:

Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken işittim:

“Sizden, bir ferak (ölçek) pirinç sahibi gibi olmaya gücü yeten onun gibi olsun.”

Sahâbîler:

Bir ferak pirinç sahibi kimdir ya Rasûlallah? dediler. O da, üzer­lerine dağ göçtüğü zamanki “Mağara hadisini” anlattı ve şöyle dedi:

Mağaradakilerden birisi; “Amellerinizin en iyisini anlatınız” de­mişti; bunun üzerine üçüncüsü şöyle anlattı:

Ey Allah’ım! Biliyorsun ki, ben bir ferak (ölçek) pirince[206] bir işçi tuttum. Akşam olunca kendisine hakkını vermek istedim ama al­mak istemedi ve çekip gitti. Ben, o pirinci ürettim; o kadar ki, işçi için çobanı ile birlikte bir sığır sürüsü biriktirdim. Sonra adam bana gelip; hakkımı ver, dedi. Ben de, “Şu sığır sürüsüne ve çobanına git, hepsi­ni al” dedim. Adam gitti, sürüyü önüne katıp götürdü.[207]

Açıklama

Ferak: Medinelilerin kullandığı bir ölçektir. Onaltı rıtıl kadardır.

Bu rivayet tam değildir. Ebû Dâvûd, uzun olduğu için olsa gerek hadisi tam olarak almamış, sadece başkasının malı ile ticaret yapmak ile ilgili bö­lümü almıştır. Hadisin tamamı bazı küçük farklarla Buharı ve Müslim’de mevcuttur. Buharî’nin büyû’daki rivayetine göre hâdise şudur:

“Üç kişi yola çıkmışlar, giderken yağmura tutulup, dağdaki bir mağa­raya girmişler. Ama bir taş yuvarlanıp mağaranın ağzını kapamış. Bunlar birbirlerine; yaptığınız en iyi amelle tevessül ederek dua ediniz, demişler.

İçlerinden birisi başlayıp şöyle demiş:

Ey Allahım! Benim ihtiyar anam ve babam vardı. Ben (her gün kırla­ra) gider, (koyunlarımı) otlatır, sonra gelip sağardım. Sütü getirir önce ana­ma babama verirdim, onlar içerlerdi. Sonra küçük kızıma, aile fertlerime ve hanımıma içirirdim. Bir gece geciktim, geldiğimde anamı babamı uyumuş buldum. Ayak ucumda küçük çocuklar ağlayıp durdukları halde anamı ba­bamı uyandırmak istemedim. Sabaha kadar onlar uyudular, ben de elimde sütle bekledim. Ey Allah’ım, eğer bunu, senin rızanı isteyerek yaptığımı bi­lirsen (yapmışsam) bize bir delik aç da o delikten gökyüzünü görelim.

Bunun üzerine taş birazcık aralandı. Diğer birisi şöyle dedi:

Allah’ım! Biliyorsun ki, ben amcamın kızlarından birisini bir erkeğin kadınları sevebileceği en büyük bir aşkla sevdim. O: “Bana yüz dinar ver­medikçe benden hiçbir şey elde edemezsin” dedi. Ben de gidip yüz dinarı biriktirinceye kadar çalıştım. Tam istediğimi elde edeceğim anda kız bana: Allah’tan kork, (bekaret) mührünü haksız yere açma, dedi. Ben de kalktım ve onu bıraktım. Eğer bunu, senin rızanı isteyerek yaptığımı biliyorsan şu taşı arala.

Bu sefer kapının üçte ikisi aralandı.

Diğer şahıs da şöyle anlatmaya başladı:

Ey Allah’ım! Biliyorsun ki ben bir ferak (ölçek) darıya bir işçi tuttum. Ücretini kendisine verdim ama onu almak istemedi. Ben de bu darıyı ektim ve onunla çobanıyla birlikte bir sığır satın aldım. Bir zaman sonra adam gelip, “Ey Allah’ın kulu! Hakkımı ver!” dedi. Ben de: “Şu sığıra ve çobanına git, o senindir” dedim. Adam; “Benimle alay mı ediyorsun?” dedi. “Ha­yır, seninle alay etmiyorum, ama o senin” dedim.

Ey Allah’ım, eğer bunu senin rızanı elde etmek için yaptıysam şu kaya­yı bizden uzaklaştır, dedi ve kapı açıldı.”

Anlaşıldığı gibi bu hâdise, Hz. Peygamber (s.a)’den önceki ümmetler­den birisinde olmuştur. Rasûlullah’ın bunu anlatması, ümmetini başkasının hakkını yememeye ve o malı tükenmeye terketmeyip, üretmeye teşvik içindir.

Ebû Dâvûd ve Buharî’nin bu hadisleri “ahşveriş”le ilgili bölümde zik­retmeleri, başkasının malında onun haberi olmadan ticarî muamele yapıla­bileceğine işaret içindir. İbn Hacer, “Bu hadisin delil olarak alınması; ‘Bizden önceki şeriatler, bizim için de şeriattır’ esasına mebnidir, ama cumhur buna muhaliftir” der.

Aynî ise; “Şâri’nin inkârı bulunmadıkça bizden öncekilerin şeriatleri, bizim için de uyulması gereken bir delildir. Üstelik Hz. Peygamber Efendi­miz bunu yapanı övmüştür. Eğer başkasının malında ticaret caiz olmasaydı, bunu söylerdi” demektedir.

Bundan evvelki babın hadisini izah ederken, beyu’l-fuzûlî (başkasının malını, onun haberi olmadan satmak) konusundaki görüşleri aktarmıştık. Hatırlanacağı üzere İmam Şafiî’nin dışındaki mezhep imamları bunu caiz görmüşlerdir. Hadis sarihlerinden bir kısmı bu üzerinde durduğumuz hadi­si, beyu’l-füzûlîyi caiz görenler için bir delil kabul ederler. Çünkü, işçiyi bir ölçek pirinç (veya darı) karşılığında kiralayan şahıs; -işçi hakkını almadığı için-işçinin hakkını üretmiş, gelince ona teslim etmiş, Efendimiz de bunu öv­müştür.

Avnü’l-Ma’bûd’da nakledildiğine göre Kastalânî, Buharı şerhinde özetle şöyle demektedir:

“Bu hadiste; kişinin işçinin malında onun izni olmadan tasarrufta bu­lunduğu görülmektedir. Müellif (Buharı) bununla, füzûlînin satış ve satın alışının caiz olduğunu istidlal etmiştir. Bey’ul-füzûlî’nin caiz oluşu, Mâlik’-in mezhebidir. Şafiî’nin ilk görüşü (kavl-i kadîmi) de böyledir. Buna göre, satış sahibinin icazetine bağlı olarak gerçekleşir. Sahibi icazet verirse kesin-leşir, vermezse hükümsüz olur. Şafiî’nin sonraki gördüşü (kavl-i cedîdi) ne göre ise füzûlînin satışı bâtıldır.

Bu hadisteki hâdise şu şekilde ele alınmıştır: Zahir olan şu ki, işçi Ölçe­ğe malik olmamıştı. Çünkü işveren onu, belli bir ölçek (darı veya pirinç) kar­şılığında tutmadı. Aksine zimmetindeki bir ölçek karşılığında tuttu. İşçiye ücreti verilince o kötü olduğu için kabul etmedi, dolayısıyla ölçekteki mah­sul onun mülküne girmedi. Bilâkis hakkı, işverenin zimmetinde bir borç olarak kaldı. Çünkü zimmette olan bir şey, ancak kabz ile (ele almakla) muayyen hale gelir. Öyleyse işverenin mülkünde meydana gelen mahsul, onun işçisine teberrusudur. Bu da her ikisinin rızası ile olmuştur. Mesele şudur: İşveren, borcunu en iyi şekilde ve fazlasıyla ödemiştir. Eğer ölçek işçi için taayyün etse idi, işverenin ondaki tasarrufu haksız olurdu.”

Avnü’l-Ma’bûd sahibi, Kastalânî’nin bu sözünün birçok yönden ten-kid edilebileceğini ama bunun sözü uzatacağını söyler.[208]

  1. Sermaye Olmadan Yapılan Ortaklık

3388… Abdullah (b.Mes’ud)’un şöyle dediği rivayet edilmiştir:Ben, Ammâr ve Sa’d, Bedir günü, ele geçireceğimiz (ganimet) de ortak olmayı kararlaştırdık. Sa’d iki esir getirdi, Ammâr ile ben ise bir şey getiremedik.[209]

Açıklama

Münzirî,Ebû Ubeyde’nin babasından hadis işitmediğini söyleyerek, hadisin münkatı’ olduğunu ifade etmiştir.

Sarihler genellikle, bu hadisi “şirket-i a’mâP’in caiz oluşuna delil gös­termektedirler.

Şirketin çeşitlerini izah ederken (hadis no: 3383) şirket-i a’mâli tarif et­miş ve bu şirkete; şirket-i ebdân ve şirket-i sanâî de denildiğini söylemiştik.

Şirket-i a’mâl’da ortakların meşgul oldukları sahalar aynı olabileceği gibi, farklı da olabilir. Meselâ iki terzi ortak olabileceği gibi, bir terzi ve bir marangoz da ortak olabilirler. Her ortağın aynı sanatla meşgul olması şart değildir.

Ulemanın şirket-i a’mâlin hükmü konusundaki görüşleri aynı değildir; Süfyân-ı Sevrî, Ahmed b. Hanbel ve Hanefîlere göre caizdir. Ebû Sevr ve Şâfiîlere göre ise bâtıldır. Şirket-i a’mâl (sermayesiz ortaklık) iki türlü ta­savvur edilebilir:

1- Yukarıdaki misâllerde olduğu gibi, şahısların yapacakları iş ve elde edecekleri ücrette ortaklık kurmaları ki, buna şirket-i ebdân, şirket-i a’mâl ve şirket-i sanâî denir.

2- Dağdan odun toplamak, otlaktan ot yolmak gibi haddizatında mu­bah olan şeyleri elde etmekteki ortaklık. Yani iki veya daha çok kişinin ara­larında, “Hepimiz birbirimizin toplayacağı oduna ya da yolacağımız ota ortağız” şeklinde anlaşmaları.

Bu yolla aktedilen bir şirket Hanefîlere göre caiz değildir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre ise caizdir.

Şirket-i a’mâli caiz görenler; bu konuda varid olan haberlere dayanır­lar. Caiz görmeyen Şâfiîler ise, insanların güç ve kabiliyetlerinin eşit olma­dığını, dolayısıyla böyle bir ortaklığın haksızlığa sebep olacağım söylerler.

Şevkânî; şirket-i ebdânı caiz görenlerin bu hadisi delil aldıklarım söyle­dikten sonra Şâfiîlerin cevabını şu şekjlde ortaya koyar: “Bedir savaşının ganimetleri, Rasûlullah (s.a)’a aitti, o istediğine verirdi.” Şâfiîlere göre Ab­dullah, Ammâr ve Sa’d’ın anlaşmalarının önemli olmadığı; Sa’d’in getirdiği iki köleye diğerlerinin ortak oluşu, kurdukları ortaklıktan dolayı değildi. Ra-sûlullah’ın kendi hakkı olan bir şeyi üçüne bağışlaması idi.

Şevkânî bu hadisin; herkesin elde etmesi mubah olan şeyleri yapmakta vekâleti caiz görmeyen Hanefîlerin de aleyhine delil olduğunu söyler. Hane­fi’ler hiç kimseye ait olmayan ormandaki odunu toplamak, mer’adaki otu yolmak gibi herkes için mubah olan şeylerde başkasını vekil tayin etmeyi ca­iz görmezler. Şevkânî’nin bu hadisi Hanefîlerin aleyhine telakki etmesi, sa­vaştaki ganimetin tüm gazilere ait olması ve şirketin vekâleti de içine almasıdır. O bu hadisi, mübâhatı elde etmedeki ortaklığın cevazına delil sayar.

Hanefîler, şirket-i a’mâl ile mubah olan şeyleri elde etmekteki ortaklığı ayrı ayrı telakki ederler ve yukarıda belirtildiği gibi birincisini mubah, ikin­cisini fasid sayarlar. Üzerinde durduğumuz hadîsi de aleyhlerine kabul et­mezler. İbnü’l-Hümâm bu hadisi şöyle değerlendirmiştir: “Savaşta elde edilen ganimet, Allah’ın hükmü ile gaziler arasında ortaktır. Sadece birkaç kişinin ganimetin bir bölümüne ortak olmaları mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a)’in bu üç sahâbîye yaptığı (Sa’dın getirdiği esirleri onlara vermesi) tenfîldir[210] ya da onlara düşen hissedir. Bazı Şâfiîler Bedir ganimetinin Hz. Peygamber’e ait olduğunu, dolayısıyla istediği şekilde dağıtılabileceğini söy­lerler.”

İbnü’l-Hümâm bu sözleriyle, Hanefîlerin görüşü ile hadis arasında bir çelişki olmadığını ortaya koymuştur.[211]

Bazı Hükümler

İki veya daha fazla kişinin, emekleri sonunda elde ede-çekleri gelirde ortak olmak üzere, ortaklık kurmaları caizdir.[212]

  1. Ziraî Ortaklıklar

Müzâraa: İki kişinin,, tarla bir taraftan, emek karşı taraftan ve çıkan mahsul; aralarında anlaştıkları bir oranda ortak olmak üzere yaptıkları zi­raî ortaklık demektir.

Müzâraanın en meşhur ve en yaygın tarifi budur. Diğer tarifler ve müzâraanın hükmü hadisin şerhinde anlatılacaktır.[213]

3389… Amr b. Dînâr şöyle demiştir:

İbn Ömer (r.anhüma)’mn; “Râfi’ b. Hadîc’in; Rasûlullah (s.a) bizi müzâraadan menetti, dediğini duyuncaya kadar biz onda bir mah­zur görmezdik.” dediğini duydum ve bunu Tâvûs’a söyledim.

Tâvûs da şöyle dedi: İbn Abbas (r.anhüma) bana: Şüphesiz Ra­sûlullah (s.a) ondan nehyetmedi, fakat; “Birinizin arazisini karşılık­sız olarak (ekime) vermesi, onun karşılığında belirli bir ücret almasın­dan daha hayırlıdır” buyurdu, dedi.[214]

Açıklama

Bu rivayetin Râfi’ b. Hadîc’den nakledilen kısmı, müzâraa akdinin caiz olmadığına işaret etmektedir.

Tâvûs’un İbn Abbas’dan naklettiği kısım ise; müzâraanın haram olma­dığım ama tarla sahibinin hiç karşılık beklemeden tarlasını iare olarak ver­mesinin daha hayırlı olduğunu bildirmektedir.

Hattâbî, Râfi’in bu rivayetinin mücmel olduğunu, onun ve başkaları­nın diğer hadislerinin bu rivayeti tefsir ettiğini söyler. Nitekim bundan son­ra gelecek olan hadiste, Zeyd b. Sâbit’in Râfi’i tenkid ederek şöyle dediği görülmektedir: “Allah Râfi’ b. Hadîc’i affetsin. Vallahi, o hadisi ben on­dan daha iyi bilirim; Rasûlullah’a, Ensar’dan -birbiri ile kavga eden- iki adam geldi, Efendimiz de onlara: Eğer böyle yapacaksanız, tarlalarınızı kiraya ver­meyiniz, buyurdu.” Bu ifadeden anlaşıldığına göre müzâraanın menedilmesine sebep adamların kavga etmiş olmalarıdır ve nehiy genel değildir.

Zeyd b. Sabit bu sözleri ile müzâraanın caiz’olmadığını söyleyen Râfi’­in yanıldığını ifade etmek istiyc.. Hatta Müsedded rivayetinde İbn Mes’ud’-un, “Râfi'” sadece Rasûlullah’ın, arazileri kiraya vermeyiniz buyurduğunu duymuş” dediğini kaydeder.

Müzâraanın şekilleri ve hükmü âlimler tarafından farklı biçimlerde or­taya konmuştur. Biz, hadisi terceme etmeden önce müzâraanın en meşhur tarifini vermiştik.

Şimdi müzâraanın şekli ile ilgili görüşleri ve bunların hükümlerine ait ihtilâfları verelim:

Bezlü’l-Mechûd’da müzâraa için dört şekil gösterilmektedir:

1- Mikdarı belli edilmiş para karşılığında tarlayı kiraya vermek.

2- Tarlayı, mikdarı belli edilmiş hububat karşılığı kiraya vermek. Tarla sahibi tarlasını şu kadar ölçek buğday veya arpa ya da başka bir hububat karşılığında verir. Tarlayı kiralayan da, tarlaya ne ekerse eksin, anlaştıkları maddeyi tarla sahibine verir.

3- Tarladan çıkan mahsul, tarla sahibi ile emek sahibi arasında 1/2, 1/3, 1/4 gibi bir oranla ortak olmak üzere anlaşılır. Bu şekil, yukarıda tarifini verdiğimiz müzâraadır.

4- Tarlanın, ark kenarları gibi belli bir kısmından çıkacak mahsul tarla sahibinin, geri kalanı da emek sahibinin olmak üzere yapılan akiddir.

Şimdi de yukarıdaki şekillerin her birinin hükmü ile ilgili görüşleri verelim:

1, 2- Yukarıdaki şekillerden ilk ikisi, bir ortaklık değil, kira akdidir. Çünkü taraflardan birisi tarlasını para veya hububat karşılığı bir başkasına kira­ya vermektedir.

Tarlanın kiraya verilmesi konusunda şu görüşler nakledilmektedir:

a) Şevkânî’nin bildirdiğine göre Tâvûs ve çok az bir grup ne karşılığın­da olursa olsun tarlayı kiraya vermeyi caiz görmezler. İbn Hazin da bu gö­rüşü benimsemiş ve müdafaa etmiştir. Delilleri tarlayı kiraya vermeyi meneden hadislerin zahiridir.

Bezi sahibi, Şevkânî’nin, Tâvûs’un tarlayı kiraya vermeyi caiz görme­diği tarzındaki haberine karşı çıkarak; üzerinde durduğumuz bu haberden, Tâvûs’un müzâraanın her türlüsünü caiz gördüğünün anlaşıldığını söyler.

b) Ebû Hanîfe, Şafiî ve birçok âlime göre; karşılığı ne olursa olsun ara­ziyi kiraya vermek caizdir. İleride tekrar işaret edeceğimiz gibi bu zatlar ara­ziden çıkacak mahsulün bir kısmı karşılığında araziyi kiralamayı caiz görmezler.

İbnü’l-Münzir, sahâbîlerin araziyi altın ve gümüş karşılığında kiraya ver­menin caiz olduğunda ittifak ettiklerini söyler.

c) İmam Mâlik’e göre; arazinin taam (yiyecek maddesi) karşılığında ki­ralanması caiz değil, taamın dışında bir şey karşılığında kiralanması caizdir. İmam Mâlik’in bu görüşü; yapılan muamelenin, taamı taam karşılığında sat­mak olmaması esasına dayanır. İbnü’l-Münzir, Mâlik’in bu görüşünün; tar­la sahibinin alacağı taamı, emek sahibinin zimmetindeki değil de tarladan çıkacak mahsulün bir parçasının şart koşulması haline hamledilmesi gerek­tiğini söyler. Tarladan çıkacak mahsulün belirli bir mikdarı tarla sahibine, geri kalanı kiracıya ait olmak üzere kurulan ortaklık Hanefîlere göre de bâ­tıldır.

3- Tarlayı, çıkacak olan mahsulün belirli bir oranı karşılığında kiraya vermek. (Müzâraa denildiği zaman bu anlaşılır.) Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şafi­î’ye göre caiz değildir.

Hattâbî, bu görüş sahiplerinin Râfi’ b. Hadîc’den rivayet edilen hadi­sin zahirine baktıklarını ama Ahmed b. Hanbel’in vâkıf olduğu gibi, hadi­sin illetine vâkıf olmadıklarını söyler. Ahmed b. Hanbel, Râfi’ hadisini çok değişik biçimlerde rivayet edildiği için zayıf saymış ve; “O çok renklidir” demiştir. Bundan sonra gelecek olan babda görüleceği gibi Râfi’in haberi gerçekten çok farklıdır. Bazan Rasûlullah’dan bizzat işittiğini söylerken, bazan amcalarından duyduğunu söylemektedir. Ancak, müzârâayı meneden baş­ka hadisler de vardır.

Bu görüşte olanlar; müzârâayı caiz görenlerin en önemli delili olan, Hay-ber arazisinin çıkan mahsul yan yarıya ortak olmak üzere eski sahiplerine ortağa verilmesi hâdisesini şöyle yorumlarlar: Hayber zorla fethedilmiştir. Dolayısıyla Hayberliler Hz. Peygamber (s.a)’in kölesidirler. Durum böyle olunca Rasûlullah’ın o arazinin mahsulünden aldığı da, Hayberlilere bıraktığı da kendisine aittir.

Hâzimî, bu görüşü yukarıda adı geçen üç mezhep imamından başka İbn Ömer, İbn Abbas, Râfi’ b. Hadîc, Üseyd b. Hudayr, Ebû Hureyre ve Nâfi’e de nisbet etmektedir.

Buharı ve Müslim’de müzâraayı meneden ve Câbir (r.a)’den rivayet edilen başka hadisler de vardır. Bunlardan birkaçının meali şu şekildedir:

“Kimin arazisi varsa eksin, ekmiyorsa kardeşine ektirsin”.[215]

Rasûlullah’m ashabından bazılarının fazla toprağı vardı. Rasûlullah (s.a); “Kimin arazisi varsa kendisi eksin veya kardeşine ekmesi için versin. Eğer istemiyorsa arazisini elinde tutsun” buyurdu.[216]

Tabii bunların yanında müzâraanın cevazına işaret eden rivayetler de vardır.

Ahmed b. Hanbel, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İbn Ebî Ley­lâ, İbnü’l-Müseyyeb, İbn Şîrîn, Zührî ve Ömer b. Abdülaziz; müzâraayı ca­iz görmüşlerdir.

Muhammed b. İshak b. Huzeyme; müzâraa konusunda bir risale yaz­mış, orada bu konuda varid olan hadislerin illetlerini beyan etmiş ve müza-râanın caiz olduğu sonucuna varmıştır.

Hattâbî; “Yarıya, üçte bire, dörtte bire ve ortakların razı olacakları bir şey karşılığında kurulan müzâraa akdi caizdir. Ancak hisseler belli olmalı ve içerisinde akdi ifsad eden bir şart bulunmamalıdır. Bu muamele şekli do­ğuda ve batıda tüm müslümanların uyguladıkları bir muameledir. Ben hiç­bir kimsenin bu muameleyi ibtal ettiğini gördüğümü ve duyduğumu bilmiyorum” der.

Münteka’l-Ahbâr adındaki kitapta, müzâraanın caiz olduğuna işaret eden, ashabın müzâraa akdini çok çok uyguladıklarını bildiren birçok hadis ve haber nakledilmiştir.

Şevkânî, Buharî’nin Sahih’inde seleften birçok eser naklettiğini ve bu­nunla muradının, herhalde sahabeden özellikle Medinelilerden müzâraanın caiz oluşu konusunda bir ihtilâfın nakledilmediğine işaret olduğunu söyler, sonra da Hâzimî’nin şöyle dediğini nakleder: “Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ud, Ammâr b. Yâsir, Muhammed b. Şîrîn, Ömer b. Abdülaziz, İbn Ebî Leylâ, Zührî, Ebû Yusuf, Muhammed; çıkacak mahsulün bir kısmı kar­şılığında müzâraa ve müsâkatın caiz olduğunu söylerler…”

İmam Buharî, Sahih’inde şöyle demektedir:

“Medine’ye göç edip de, üçte bir dörtte bir karşılığında ziraat ortakçılı­ğı yapmayan hiçbir aile yoktur. Ali, Saîd b. Mâlik, Abdullah b. Mes’ud, Ömer b. Abdülaziz, Kasım, Urve, Ebû Bekir, Ömer, Ali ve İbn Sîrîn’in aileleri hep müzâraa yapmışlardır. Hz. Ömer halkla; tohumu kendisi verirse yarıya, tarla sahipleri verirse üçte bire ortakçılık yapardı.”[217]

Bu görüşte olanlar, müzâraayı nehyeden hadisleri tenzihe hamletmişler veya yasağın tarla sahibinin tarlanın belirli bir bölümünden çıkacak olan mah­sulü kendisi için şart koşması haline ait olduğunu söylemişlerdir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, müzâraayı caiz görmeyen hadislerin zayıf olduğu da id­dia edilmektedir.

Hanefî mezhebine ait fıkıh kitaplarında Ebû Hanîfe ve talebelerinin gö­rüşleri ve delilleri verildikten sonra, “müzâraanın sahih olduğunu söyleyen­lere göre onun birtakım şartları vardır…” denilerek, müzâraanın şartlan ve diğer ahkâmına geçilmektedir. Bu hal, mezhebde benimsenen görüşün, mü­zâraanın caiz olduğunu söyleyenlerin görüşü olduğuna işaret etmektedir. Ni-utekim Ömer Nasuhi Efendi; “Müzâraanın meşruiyyeti sünnet-i nebeviyye ile sabittir.” diyerek bunu açıkça belirtmiştir.

4- Tarlanın belirli bir yerinden çıkacak olan mahsul tarla sahibinin, ge­ri kalan da emek sahibinin olmak üzere yapılan bir ziraî ortaklık caiz değil­dir. Bunda ittifak vardır. Çünkü bu şekilde yapılan ortaklıkta taraflardan birisinin aldanması ihtimali büyüktür. Taraflardan birisinin eline hiçbir şe­yin geçmemesi mümkündür.

Müzâraanın meşruiyeti konusundaki görüşleri böylece özetlendikten sonra, Hanefî mezhebine göre müzâraanın şartlarına ve müzâraaya ait ahkâma da kısaca işaret etmek istiyoruz.[218]

Müzâraanın Şartları:

Hidâye’de; caiz görenlere göre, müzâraanın sahih olması için şu şartlar sıralanmıştır:

1- Tarla, tarıma elverişli olmalıdır.

2- Taraflar, şer’î akidleri yapmaya ehil yani âkil olmalıdırlar.

3- Ortaklığın müddeti tayin edilmelidir.

4- Tohumu kimin vereceği belli edilmelidir.

5- Tarafların alacakları hisseler tayin edilmelidir.

6- Tarla sahibi, tarlayı ortağa teslim etmelidir. Eğer, tarla sahibinin de çalışması şart koşulursa akid fasid olur.

7- Ortaklık tarladan kalkan mahsulde kurulmalıdır.

8- Tohumun cinsi belli edilmeli veya çiftçinin istediğini ekebileceği ön­ceden belli edilmelidir.

Müzâraanın, tarla bir taraftan emek bir taraftan ve çıkan mahsul ortak olmak üzere yapılan bir akit olduğunu söylemiştik. Tohumun kimin tara­fından verileceği, çifti sürecek hayvan veya traktörün kime ait olacağı gibi meseleler ele alınınca müzâraa için yedi şekil ortaya çıkar. Bunların bir kıs­mı caizdir, bir kısmı ise caiz değildir. Şimdi de bu şekillere göz atalım.[219]

Müzâraa Şekilleri:

1- Arazi ile tohum bir taraftan; emek ile araç (traktör, hayvan vs.) bir taraftan olur; bu müzâraa sahihtir.

2- Arazi, tohum ve araç bir taraftan; emek diğer taraftan olabilir, bu da sahihtir.

3- Arazi bir taraftan; emek, araç ve tohum diğer taraftan olabilir. Bu tür akid de sahihtir.

4- Arazi ile araç bir taraftan; emek ile tohum diğer taraftan olur. Bu müzâraa fasiddir.

5- Arazi ile emek bir taraftan; tohum ile araç diğer taraftan olabilir. Bu da fasiddir.

6- Arazi, tohum ve emek bir taraftan; araç da diğer taraftan olabilir. Bu tür bir akid de fasiddir.

7- Arazi, emek ve araç bir taraftan tohum diğer taraftan olabilir. Bu müzâraa da fasiddir.

Demek ki, arazi ile emek veya arazi ile araç bir taraftan olursa bu tür müzâraa fasit olmaktadır.[220]

Ortakların Müzâraadan Faydalanma Şekilleri:

Taraflar, tarladan kalkan hasılatı aralarında önceden tesbit ettikleri şarta göre bölüşürler. Tarladan hiçbir şey çıkmazsa taraflar bir şey alamazlar.

Tarladan kalkan mahsul çiftçinin elinde emanettir. Dolayısıyla kendisi­nin bir katkısı olmadan telef olsa bir şey lâzım gelmez.

Herhangi bir sebepten dolayı müzâraa fasid olacak olsa, çıkan mahsul tohum sahibine aittir. Eğer tohumu çiftçi atmışsa, tarla sahibi tarlanın icarı­nı alır. Tohumu tarla sahibi atmışsa çiftçi ecr-i mislini alır.[221]

Müzâraanın Münfesih Sayılmasına Sebep Olan Şeyler:

Müzâraa akdi şu beş sebepten birisi ile münfesih olur:

1- Taraflardan birisinin ölümü ile.

2- Tohum sahibinin, daha tohum atılmadan akdi feshetmesi ile.

3- Bazı özürler sebebiyle; meselâ tarla sahibinin borcu çıkar ve tarlası­nın satılması gerekirse, müzâraa fesh olur.

4- Emek sahibi çiftçi hastalansa, bir yolculuğa çıkacak veya iş değiştire­cek olsa müzâraayı feshedebilir.

5- Çiftçi hain olup hasılatı çalmasından korkulursa tarla sahibi akdi fes­hedebilir.

Şu ana kadar müzâraanın ahkâmı ile ilgili olarak verdiğimiz bilgiler Ha­nefî mezhebine aittir. Diğer mezheplerin görüşlerinde bazı farklılıklar var­dır. Ancak bunların hepsini buraya aktarmak çok yer alacağı ve maksat dışı oludğu için, bu kadarla yetiniyoruz.[222]

3390… Urve b. Zübeyr (r.a)’den, Zeyd b. Sâbit’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Allah, Râfi’ b. Hadîc’i affetsin. Vallahi, ben hadisi ondan daha iyi bilirim; Rasûlullah (s.a)’a birbiri ile kavga eden iki adam geldi. -Müsedded, adamların Ensar’dan olduklarını söyledi.- Rasûlullah (s.a):

“Eğer haliniz böyle ise, bari arazileri kiraya vermeyiniz” buyurdu.

Müsedded rivayetinde; Râfi’, sadece Hz. Peygamberin, “arazi­leri kiraya vermeyin” dediğini duydu, diye ilâve etti.[223]

Açıklama

Zeyd b. Sâbit’in, “Allah Râfi’i affetsin” demesine sebep, iyice anlamadan hadis rivayet ettiği içindir.

Hadis metninden anladığımıza göre; ziraî ortaklık yapan iki Medineli kavga etmişler ve Hz. Peygamber’e gelmişler. Efendimiz durumu görünce, “Eğer böyle kavga edecekseniz, arazileri kiraya vermeyiniz” buyurmuştur. Râfi’ ise, meselenin başını anlamadan, hadisin sadece, “arazileri kiraya vermeyiniz” kısmını duyup nakletmiştir.

Ebû Dâvûd, Râfi’ b, Hadîc’in bu hadisinin değişik şekillerde birçok ri­vayetini nakletmiştir. Bu hadisler, her ne kadar birbirlerini açıklar mahiyet­te ise de aralarında oldukça farklılıklar vardır. Bu durum, Râfi1 hadisinin zayıf sayılmasına sebep olmuştur. Bu rivayetlerle ilgili malumat yeri gelince verilecektir.

Bu hadiste açıkça görüldüğü üzere, Hz. Peygamber’in tarlayı kiraya ver­meyi nehyetmesine sebep tarafların kavga etmiş olmalarıdır. Zaten, Râfi’ b. Hadîc’in; Zeyd b. Sâbit’in dediğini duyunca eski görüşünden döndüğü de rivayet edilmiştir. Hanzala b. Kays’tan rivayet edildiğine göre; o, durumu Râfi’e sormuş o da, .”Biz, para karşılığında arazi kiralamaktan men edilmedik” demiştir.

Arazinin kiraya ve ortağa verilmesi ile ilgili görüşler bundan önceki ha­disin şerhinde verilmiştir.[224]

3391… Saîd b. el-Müseyyeb, Sa’d (b.Ebî Vakkâs)’dan, şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Biz araziyi, ark kenarlarındaki ve onlardaki su ile sulanan ekin karşılığında kiraya verirdik. Rasûlullah (s.a) bunu nehyetti ve tarlayı altın ve gümüş karşılığında kiralamamızı emretti.[225]

Açıklama

Hadisin NesâTdeki rivayeti şu şekildedir: “Rasûlullah (s.a) zamanında tarla sahipleri tarlalarını ark kenarından çıkacak mahsul karşılığında kiraya veriyorlardı. Anlaşmazlığa düştüler ve Hz. Peygamber’e geldiler, o da bu şekilde kiraya vermelerini men etti ve: Altın veya gümüş karşılığında kiraya veriniz, buyurdu.”

Hadis açıkça, tarlaların belirli bir bölümünden çıkacak mahsul karşılığı araziyi kiraya vermenin caiz olmadığını göstermektedir. Çünkü bu bölüm­den veya arazinin geri kalan kısmından hiçbir şeyin çıkmaması mümkündür. Bu babın ilk hadisi şerhedilirken belirtildiği gibi, bu yolla yapılan kiralama veya ortaklıkların caiz olmadığında tüm âlimler görüş birliği içerisindedirler. Hadisin son bölümünde de, altın ve gümüş yani para karşılığında arazi­yi kiralamanın caiz olduğu bildirilmektedir. Âlimlerin büyük çoğunluğunun içtihadı da bu istikamettedir.[226]

3392… Hanzala b. Kays el-Ensarî’den rivayet edilmiştir, der ki: Râfi’ b. Hadîc’e, tarlayı altın ve gümüş karşılığında kiraya ver­menin hükmünü sordum. “Mahzur yok, ama Rasûlullah (s.a) devrin­de insanlar (tarlalarını); ark kenarlarındaki, ırmak başlarındaki ve ekin­den (belirli) bir kısmı kendilerinde kalmak üzere kiraya veriyorlardı. (Bazan) şu helak oluyor, bu kurtuluyor; (bazen de) şu kurtuluyor bu helak oluyordu. İnsanlar için de sadece bu (helak olmayan) kiralan­mış oluyordu. İşte bunun için Hz. Peygamber (s.a), (bu türlü) kirala­mayı yasak etti. (Kiracının) yüklendiği belli bir şey (karşılığında kira­lamak) da ise mahzur yoktur.” dedi.

İbrahim’in hadisi daha tamdır. Kuteybe; “Hanzala, Râfi’den ri­vayet etti” dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Yahya b. Saîd’in Hanzala’dan rivayeti de bunun gibidir.[227]

Açıklama

Bu hadis-i şerif; arazinin belirli kısımlarından çıkacak mahsul tarla sahibinin, geri kalzrrdan çıkacak mahsul de kiracıun olmak şartıyla tarla kiralamanın caiz olmûdtğına delâlet etmektedir. Böyle ıir akdin caiz olmayış sebebi de hadiste belirtilmiştir: Tarla sahibi için şart koşulan kısmın mahsul verip geri kalan kısımdan hiçbir şeyin çıkmaması mümkün olduğu gibi, aksi de mümkündür. Bu ise garardır. Dolayısıyla bu şekildeki bir ziraî ortaklık veya kiralama, Rasûlullah (s.a) tarafından yasaklan-nıştır. Ulema arasında da bu tür muamelenin caiz olmayışı konusunda gö-üş ayrılığı yoktur. Bilindiği gibi, ulemanın hükmünde ihtilâf ettiği müzâraa ekli; çıkan mahsul aralarında belirtilen oranda paylaşılmak üzere kurulan ataklıktır. Bu hadiste bu tür ortaklığın hükmüne ait bir kayıt mevcut değildir.

Yine bu hadiste, araziden çıkacak mahsulün muayyen bir mikdarı mal ahibine, kalanın da kiracıya ait olmak üzere tarla kiralamanın caiz olmadı­kı ifade edilmektedir. Çünkü, araziden sadece mal sahibi için şart koşulan niktarın çıkıp başka bir şeyin çıkmaması mümkündür. Bu türlü bir akdin Hanefîlerce de caiz görülmediği babın ilk hadisinin şerhinde belirtilmişti.

Hadiste konu edilen diğer bir mesele de para karşılığında tarla kirala­nanın caiz oluşudur.

Hattâbî bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Bu hadiste Râfi’ sana anlatmış oluyor ki, yasaklanmış olan müzâraa; ıisse meçhul olandır, malum olan değil. Arapların müzâraada birtakım fa-iid şartlar koşmak, ark ve kanal kenarlanndakini mal sahibi için ayırmak >ibi birtakım âdetleri vardı. Oysa müzâraa bir ortaklıktır. Ortaklıkta da ta-“afların hisselerinin belli olması gerekir. Bazan ark kenarlarındaki ekinin kur­ulup diğer yerlerdekinin helak olması mümkündür. Bu durumda çiftçiye hiç-Dir şey kalmaz, bu da garardır. Müdârabe ortaklığında sermaye sahibi ken-lisine belli olan kâr hissesinin haricinde fazla para şart koşarsa müdârabe ‘asid olur. Müdârabe ile müzâraa aynıdır. Müdârabe, müzâraa ve müsâka-ın aslı, sünnetle sabittir. Fer’in caiz olup da aslın caiz olmaması nasıl mümkün olur?”

Hattâbî; bu sözleri ile meşhur manasıyla bilinen müzâraanm caiz oldu-|unu söylemekte, yasaklanan müzâraanın fasid şartlar koşulan müzâraa ol-iuğuna işaret etmektedir.

Hadis, Ebû Davud’a iki ayrı raviden gelmiştir. Bunlar İbrahim b. Mu­sa ve Kuteybe b. Saîd’dir, Musannif, hadisin sonunda, İbrahim’in rivayetinin daha tam olduğunu ifade etmiştir.

Hadisin isnadındaki ifadeden anlaşıldığı üzere metin İbrahim b. Mu­sa’nın İsa kanalıyla el-Evzaî’den yaptığı nakildir. Diğer tarikin ravisi Kutey­be hadisi naklederken, “Hanzala’dan, Râfi’den” ifadesini kullanmıştır. İb­rahim’in rivayetine göre ise; Hanzala, “Râfi’ b. Hadîc’e, altın ve gümüş kar­şılığında arazî kiralamanın hükmünü sordum…” demektedir. Musannif, met­nin sonundaki ilâve ile, bu farklara işaret etmiştir.[228]

3393… Hanzala b. Kays’dan rivayet edildiğine göre, o Râfi’ b. Hadîc’e, tarla kiralamanın hükmünü sormuş, Râfi’ de;

“Rasûlullah (s.a), tarlayı kiralamaktan menetti” demiştir. Bunun üzerine Hanzala:

Altın ve gümüş karşılığında mı? diye sormuş, Râfi’ de:

Altın ve gümüş karşılığında kiralamakta mahzur yok, cevabını vermiştir.[229]

Açıklama

Münzirî’nin ifadesine göre bu rivayet, önceki hadisin bir bö­lümüdür. Hadisle ilgili olarak öncekinden fazla söylenecek bir şey yoktur.[230]

  1. Müzâraanın Nehyi Konusunda Ağır Hükümler Taşıyan Hadisler

3394… Salim b. Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre;

İbn Ömer (r.anhüma), Râfi’ b. Hadîc’in “Rasûlullah (s.a) arazi­yi kiraya vermeyi nehyederdi.” dediği haberini alıncaya kadar topra­ğını kiralardı. Râfi’a varıp;

Ey İbn Hadîc, araziyi kiralama konusunda Rasûlullah’dan ne haber veriyorsun? dedi.

Râfi’de Abdullah b. Ömer’e şu cevabı verdi:

Amcalarımı, -ikisi de Bedir’e iştirak etmişlerdir- ev halkına, Ra­sûlullah (s.a)’ın araziyi kiralamayı nehyettiğini haber verirlerken işittim.Bunun üzerine Abdullah:

Vallahi, Rasûlullah (s.a) devrinde tarlanın kiraya verildiğini zan­nediyordum, dedi.

Sonra Abdullah, Rasûlullah’ın bu konuda kendisinin bilmediği bir şey ihdas etmiş olmasından korktu ve araziyi kiraya vermeyi bıraktı.Ebû Dâvûd dedi ki:

Bu hadisi Eyyub, Ubeydullah, Kesîr brFerkad ve Mâlik, Nâfi’-den, Nâfi’ Râfi’den, o da Rasûlullah’tan rivayet etti. Evzaî de aynı hadisi Hafs b. înân [et-HanefîJ’den, o Nâfi’den Nâfi’de Râfi’den ri­vayet etmiştir. (Bu rivayette) Râfi’, ”Rasûlullah’tan işittim… ” dedi. Aynı şekilde Zeyd b. Ebî Üneyse’nin Hakem’den, Hakem’in Nâfi’­den, onun da îbn Ömer’den rivayet ettiğine göre; İbn Ömer, Râfi’e gelip; “Rasûlullah’tan işittin mi?” demiş, Râfi’ de ”evet” karşılığını vermiştir.

Yine bu hadisi, îkrime b. Ammâr, Ebû Necâşî’den, Ebû Necaşı de Râfi’ [b.Hadîc)”den, “Rasûlullah (s.a)’tan işittim” şeklinde riva­yet etmişlerdir. el-Evzaîise, Ebû Necâşî’den, o Râfi’ b. Hadîc’ten, Râfi’ de amcası Zahir b. Râfi’ vasıtasıyla Hz. Peygamber’den rivayet etmiştir.

Ebû Dâvûd: “Necâşî’nin babası Atâ b. Süheyb’dir” der.[231]

Açıklama

Bu hadisten anlaşıldığına göre, İbn Ömer tarlasını kiraya verip ektiriyor ve bunun meşru olduğunu biliyordu. Ancak, Râfi’ b. Hadîc’in, Rasûlullah’ın tarlayı kiraya vermeyi nehyettiğine dair haberini duydu ve konuyu kendisi ile görüştü. Daha sonra da Hz. Peygamber’in ön­ceki hükmü değiştirip tarlayı kiralamayı yasakladığı ve kendisinin bundan haberdar olmadığı endişesiyle tarlasını kiraya vermekten vazgeçti.

Hadisin Müslim’deki bir rivayetinde, İbn Ömer’in Muâviye’nin hilâfe­tinin ilk yıllarına kadar tarlasını kiraladığı, o zaman Râfi’in haberini duyduğu ifade edilmektedir.

Önceki babın ilk hadisini izah ederken de işaret ettiğimiz gibi, müzâra-anın caiz olmadığına delâlet eden bu hadis birçok yoldan ve değişik lafızlar­la gelmiştir. Ebû Dâvûd bu yollan, hadisin sonunda göstermiştir. Münzirî bütün isnadların gayet iyi olduğunu söyler.

Ebû Davud’un hadisin sonunda işaret ettiği rivayetlerde görüldüğü üzere hadisin bazı rivayetlerinde Râfi’in bizzat kendisinin Hz. Peygamber’den işittiği ifade edilmektedir. Bazılarında ise tarlayı kiraya vermenin caiz olmadığına delâlet eden haberi kendisine amcalarının verdiği belirtilmektedir. Bu farklı ifadeler, bir kısım âlim tarafından rivayette bir kusur olarak görülmüş ve delil olmaya uygun bulunmamıştır.

Hadisin zahiri, tarlayı kiraya vermenin caiz olmadığına delâlet etmek­tedir. Bu konu ile ilgili geniş bilgi, bundan öncei babın ilk hadisinin şerhin­de geçmiştir. Burada tekrarına lüzum yoktur.[232]

Bazı Hükümler

  1. Tarlayı kiraya vermek caiz değildir. Konu daha önce tartışılmıştır.
  2. Yaptığı bir işin, Hz. Peygamber’in emir ve tatbikatına uymadığını öğrenen bir kimse, derhal o işi terk etmelidir.[233]

3395… Râfi’ b. Hadîc şöyle demiştir:

Biz Rasûlullah (s.a) zamanında ziraî ortakçılık yapardık.

Râfi’, amcalarından birisinin kendisine gelip şöyle dediğini söyledi:

Rasûlullah (s.a) bizim için faydalı olan bir şeyi yasakladı, arna Allah’a ve Rasûlüne itaat bizim için daha faydalıdır, daha faydalıdır.

Râfi’ devamla der ki:

O nedir? dedik.

Rasûlullah (s.a); “Kimin arazisi varsa eksin veya kardeşine ek­tirsin. Üçte birine veya dörtte birine veya mikdarı belli olan bir buğ­day karşılığında kiraya vermesin” buyurdu.[234]

Açıklama

Tercemeye, “Ziraî ortakçılık yapardık” diye geçtiğimiz kelimesinin maşdan olan “el-muhâbere” kelimesinin manası konusunda farklı görüşler vardır. AIiyyü’1-Kârî bu ha­disi izah ederken; “Yani ekin eker ve müzâraanın caiz oludğuna hükmeder ve sıhhatine inanırdık” der. Şevkânî, muhabere kelimesinin “el-habîr” kelimesinden türediğini, bu kelimenin de çiftçi, köylü, ziraatçi ma­nasına geldiğini söyler. Ebû Ubeyde ve birçok lügat ve fıkıh âliminin de bu görüşü benimsediği belirtilmektedir.

Şâfiîler de “muhâbere”yi, “Tohumu ortakçı verip çıkan mahsulün bir kısmım almak üzere yapılan muamele” şeklinde tarif ederler.

Muhabere, müzâraa ve müsâkat’ın aynı manada kullanıldığı da söyle­nir. Buharı ve Şafiî’nin ifadelerinden bu anlaşılmaktadır.

Kâmus’da; “Muhabere, tarlayı yarıya veya başka bir oran karşılığında ekmektir.” denilir.

Bu kelimenin manası konusunda daha başka görüşler de vardır. Ama en meşhurları bunlardır. Buradaki ifadelerden, muhaberenin müzâraa ma­nasında olduğu anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi bu rivayete göre müzâraayı nehyeden haberi Rasûlul-lah’tan işiten Râfi’ b. Hadîc değil, amcasıdır. Bundan evvelki hadiste, biz­zat kendisinin işittiğine dair rivayetlere de işaret edilmişti.

Hadis; çıkacak mahsulün üçte biri, dörtte biri gibi bir oran karşılığında olanın yanı sıra, mikdarı belli edilen buğday ve arpa karşılığında arazi kira­lamanın da caiz olmadığını göstermektedir. Önce de geçtiği gibi, âlimler ara­sında üçte biri, dörtte biri karşılığında arazi kiralamayı caiz görmeyenler vardı. Mikdarı tayin edilen buğday veya arpa karşılığında kiralamak ise İmam Mâ-lik’in dışındaki ulemaya göre caizdir. Ulemanın görüşlerinin hadisin bu bö­lümüne ters düşmemesi için şöyle bir.izaha ihtiyaç vardır: Hadiste belirtilen; “Mikdarı tayin edilen (taam) buğday veya arpadan maksad; kiralanan tar­ladan kalkan buğdaylar, ya da arazinin belli yerlerinden çıkacak mahsuldür. Yahutta buradaki nehiy tenzihîdir.”[235]

3396… Bize Muhammed b. Ubeyd haber verdi, bize Eyyub’dan Hammâd b. Zeyd haber verdi. Eyyub şöyle dedi: “Ya’lâ b. Hakîm: Süleyman b. Yesâr’dan işittim (diyerek) Ubeydullah’ın, mana olarak isnadım ve hadisini bana yazdı.”[236]

Açıklama

Bu rivayet vukandaki hadisin başka bir rivayetidir.[237]

3397… Râfi’ b. Hadîc’in oğlu babası (Râfi’) nın şöyle dediğini rivayet etti:

Ebû Râfi’, Rasûlullah (s.a)’in yanından gelip bize şöyle dedi: Rasûlullah (s.a) bizi, bize faydalı bir işten nehyetti. Ama Allah’a ve Rasûlüne itaat bizim için daha faydalıdır. Bizi, maliyetine sahip ol­duğumuz veya birisinin karşılıksız olarak ekmemiz için- verdiğinin dı­şındaki bir toprağı ekmekten nehyetti.[238]

Açıklama

Hadisteki Ebû Râfi’, Râfi’ b. Hadîc’in amcaları olan Zuhayr veya Muzhır den birisi olsa gerektir.

Hadisin, Râfi’in bu konudaki diğer hadislerinden farklı bir tarafı yok­tur. Müzâraanın yasak oluşuna delâlet etmektedir.[239]

3398… Üseyd b. Zuhayr şöyle demiştir:

Râfi’ b. Hadîc bize gelip;

Şüphesiz Rasûlullah (s.a) size, sizin için faydalı olan bir şeyi ya­saklıyor. Ama Allah’a ve Rasûlüne itaat sizin için daha faydalıdır. Şüp­hesiz Rasûlullah size, araziyi kiraya ve eyi yasak ediyor. Efendimiz; “Toprağına ihtiyaç duymayan kişi ya kardeşine versin ya da boş bıraksın” buyurdu, dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi, Şu’be ve Mufaddai b. Mühelhel de Mansur’dan aynen böyle rivayet etti.

Şu’be; “Üseyd, Râfi’ b. Hadîc’in kardeşinin oğludur.” dedi.[240]

Açıklama

Hadis, müzâraayı menetmektedir. Hz. Peygamber, ihtiyacından fazla tarlası olanlara, tarlalarını öncelikle, toprağı olma yan müsİümanlara karşılık beklemeden vermelerini tavsiye etmektedir. Bu verme, mallığına değil, iare oUrâk vermedir. Ama yine de büyük bir âlicenablık ve şefkat duygusunun eseridir. Bir kimse için kendi malını, hiçbir kar­şılık gözetmeden diğer bir müslümanın istifadesine sunması İslâm’ın dışın­daki din ve düzenlerde pek rastlanacak bir şey değildir. Bilindiği gibi dini­miz, devamlı olarak zenginlerin fakirlere yardımcı olmalarını, ikramda bu­lunmalarını emretmiştir. Böylece hem fakirin karnı doyacak, hem de zengin ve fakir arasında sevgi ve saygı yayılacaktır. Bu iki kesim birbirine diş bile­yen, kin besleyen iki ayrı kamp değil, sevgi ve saygı duyan kardeşler olacak­lardır.

Efendimiz, tarlasını ekmeyen ve bir başkasının istifadesine sunmak is­temeyenlere boş bırakmalarını, kiraya vermemelerini emretmektedir. “Ara­zi boş bırakılacağına ihtiyaç sahiplerine kiraya ya da ortağa verilse, her iki taraf için daha iyi olmaz mı?” şeklinde bir itiraz gelebilir. Gerçi araziyi boş bırakmak onu tamamen faydasız bırakmak demek değildir. Çünkü bu, tar­lanın dinlenmesini sağlayacağı gibi, hayvanlar için otlak vazifesi de yapabi­lir. Ama, toprağı olmayana ortağa veya kiraya verilmesinin ekonomik fay­dası daha büyüktür. Bir taraftan, ortak eken ihtiyaç sahibi ürün elde eder. Öbür taraftan öşür alınmak suretiyle devlet hazinesi, dolayısıyla fakir halk fayda sağlar. Buna rağmen tarlayı kiraya vermeyi yasaklamaktaki hikmetin ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. .

Ulemanın büyük çoğunluğunun ictihadlarının bu manadaki hadislere zıt olduğunu biliyoruz. Ahmed b. Hanbel’in bu konudaki Râfi’ hadisleri için; “Çok renkli” dediğine yukarıda işaret etmiştik.[241]

3399… Ebu Ca’fer el-Hatmî şöyle dedi:

Amcam, beni bir çocuğu ile birlikte Saîd b. el-Müseyyeb’e gön­derdi. Biz Saîd’e;

Senden bize müzâraa ile ilgili bir haber ulaştı, dedik. Şu karşılı­ğı verdi:

İbn Ömer kendisine Râfi’ b. Hadîc’in hadisi gelinceye kadar mü-zâraada bir mahzur görmezdi. Râfi’, İbn Ömer’e gelip şunu haber verdi:

Rasûlullah (s.a); Harise oğullarına gelip, Zuhayr’ın tarlasındaki ekini gördü ve:

“Zuhayr’ın ekini ne kadar güzel!” dedi. Oradakiler:

Zuhayr’ın değil, dediler.

“Tarla Zuhayr’ın değil mi?”

Evet, ama o ekin filanın.

“Ekininizi alın, Zuhayr’a da ücretini verin” buyurdu. Râfi’; “Biz ekinimizi aldık, ona da ücretini verdik” dedi. Saîd der ki: “Tarlanı ya kardeşine iare olarak (karşılıksız), ya da dirhem karşılığında kiraya ver.”[242]

Açıklama

Hadis, tarlayı ortağa vermenin caiz olmadığına işaret etmektedir. Ayrıca ziraat ortaklığı fasıd olduğu takdirde, ekımn çift çiye ait olacağı; tarla sahibine de tarlasının ücretinin verileceği anlaşılmaktadır. Hanefî mezhebine göre bu durumda, yani ortaklık fasid olduğunda, mah­sul tohum sahibine ait olur. Karşı taraf ise ecr-i misli; yani çiftçi ise emeği­nin karşılığını, tarla sahibi ise tarlasının kira bedelini alır. Hanefîler bu ha­disten, tohumu tarla sahibi olan Zuhayr’ın verdiğini anlamaktadırlar. Bu an­layışa göre Hanefîlerin görüşü ile hadis arasında bir çelişki kalmamaktadır.[243]

Bazı Hükümler

  1. Tarlayı kiraya vermek caiz değildir.
  2. Muzaraa fasıd olduğu takdirde, tarladaki ekin çift­çiye aittir. Tarla sahibine tarlanın ücreti verilir.[244]

3400… Râfi’ b. Hadîc’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a), münâkale ve müzâbeneyi nehyetti ve; ” Ancak üç kişi ekin ekebilir. Bunlar: Tarlası olan, kendisine kar­şılıksız olarak arazi verilen, -o kendisine verilen tarlayı eker- ve altın ya da gümüş karşılığında tarla kiraya tutan kişi” buyurdu.[245]

Açıklama

Bu rivayete göre, müzâraayı yasak eden hadisi Hz. Peygamber’den Râfi’ b. Hadîc bizzat kendisi duymuştur. Müzâraa-nın yasak oluşu, hadisin son bölümünden anlaşılmaktadır. Çünkü orada ekin ekebilecek kişiler sayılmış, ortakçı olanlar bu sayının içerisinde yer almamıştır. Hadisin baş tarafında ise muhâkale ve müzâbenenin caiz olmadığı be­lirtilmiştir. Önce de belirtildiği gibi müzâbene; ağacın başındaki taze hur­mayı yerdeki kuru hurma karşılığında, muhâkale de tarladaki ekini buğday karşılığında satmaktır.

Bu tabirlerle ilgili daha geniş bilgi 3361 no’lu hadiste geçmişti.[246]

3401… [Ebû Dâvûd şöyle dedi]: Saîd b. Ya’kub et-Tâlekanî’ye okudum; dedim ki:

Îbnü’l-Mübârek size Şüca’ın babası Saîd’den, “Bana Osman b. Sehl b. Râfi’ b. Hadîc haber verdi” diyerek şöyle rivayette bulundu mu?

Ben (dedem) Râfi’ b. Hadîc’in yanında bir yetimdim. Onunla birlikte haccettim. Kardeşim İmrân b. Sehl, Râfi’a gelip;

Tarlamızı ikiyüz dirheme filân kadına kiraya verdik, dedi. O ise:

Bırak onu. Çünkü Rasûlullah (s.a) tarlayı kiraya vermeyi nehyetti, dedi.[247]

Açıklama

Bu haber, para ile de olsa tarlayı kiralamanın caiz olmadiğına delalet etmektedir. Oysa, daha önce gecen birçok hadiste, para karşılığında tarla kiralamanın caiz olduğu ifade edilmişti. Bu du­rumda hadisler arasında bir çelişki göze çarpmaktadır. Ancak bundan son­raki hadisin açıklamasında ulemamızın konuya bakış açıları hakkında genel bir fikir verilmiştir.[248]

3402… Râfi’ b. Hadîc’ten rivayet edildiğine göre;

O bir araziyi ekmişti, tarlayı sularken kendisine Rasûlullah (s.a) uğrayıp:

“Ekin kimin, tarla kimin?” diye sordu.Râfi’:

Tohumum ve emeğim karşılığında benim ekinim; yarısı benim, yarısı da filan oğullarının, karşılığını verdi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Ribâ muamelesi yaptınız, araziyi sahibine ver, sen de ücretini al” buyurdu.[249]

Açıklama

Tamamı Râfi’ b. Hadîc’in hadislerinden teşekkül eden bab bu rivayetle son bulmaktadır. Görüldüğü gibi, hadisin riva­yetleri arasında oldukça önemli farklılıklar var. Hz. Peygamber’in müzâraayı menettiğine dair haberi, bazı rivayetlere göre Râfi’in amcaları kendisine söylemişler, bazılarına göre bizzat kendisi duymuştur. Bu rivayete göre ise ortakçı çiftçi bizzat Râfi’in kendisidir. Ayrıca hâdisenin sunuluşu da riva­yetler arasında oldukça farklıdır. Bu durumu gözönüne alan âlimler hadisin muzdarip olduğunu söylerler.

Avnü’l-Ma’bûd ve Bezlü’l-Mechûd’da, Fethu’l-Vedûd’dan naklen şöy­le denilmektedir:

“Râfi’in hadisinin muzdarib olduğu, dolayısıyla onun terk edilip Hay-ber hadisine dönmenin gerekli olduğu söylendi. “Hayberlilerin âmili çıkan malın yansını Hz. Peygamber’e getirdi. Bu mahsulün içerisinde hurma ve ekin de vardı.” Bu hadis, müzâraanın caiz olduğuna delildir. Ahmed b. Han-bel ve Hanefî âlimlerimizden Ebû Yusuf ve Muhammed böyle demişlerdir. Birçok âlim ise, mutlak olarak veya müzâraa müsâkata tabi olmadığı zaman da yasak olduğunu söylerler.”

Yine Avnü’l-Ma’bûd’un ifadesine göre; Aliyyül-Kârî, Hanefî mezhebinde fetvanın Ebû Yusuf ve Muhammed’in görüşüne göre olduğunu söyler.

Nevevî; müzâraayı caiz görenlerin, onu nehyeden hadisleri iki şekilde te’vil ettiklerini bildirir:

a) Ark kenarlarından veya belli bir kısımdan kalkacak mahsûl karşılı­ğında kiraya vermek.

b) Bu hadislerdeki nehiy, tenzîhen mekruha ve arazinin karşılıksız ola­rak iare yoluyla ektirilmesine hamledilir.

Avnü’l-Ma’bûd’da; hadisler arasında uygunluk sağlamak için bu iki te’vilin veya birisinin yapılmasının şart olduğu söylenir. Nitekim Buharı ikinci te’vili yapmıştır.[250]

  1. Sahibinin İzni Olmadan Bir Araziyi Ekmek

3403… Râfi’ b. Hadîc’ten, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Bir kavmin arazisini izinleri olmadan eken kimseye ekinden hiç­bir şey yoktur. Onun için ücreti vardır.”[251]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için; “Hasen- gariptir. Muhammed b. İs­mail’e -yani Buharı- bu hadisi sordum; hasen bir hadistir, dedi” demektedir.

Hattâbî ise bu hadisin, marifet ehlince hadis olarak bilinmediğini söy­ler ve şunları ekler: “Hasen b. Yahya, Musa b. Harun el-Hammal’m bu ha­disi münker görüp zayıf kabul ettiğini ve şöyle dediğini haber verdi: Ebû İshak’tan Şüreyk’ten başka, Atâ’dan da Ebû İshak’tan başka kimse hadis rivayet etmemiştir. Atâ ise Râfi’ b. Hadîc’ten bir şey işitmemiştir.”

Yine Hattâbî’nin ifadesine göre, Buharı de bu hadisi zayıf olarak nite­lemiş ve; “Bu hadisi Ebû İshak’tan sadece Şüreyk rivayet etmiştir. Şüreyk de çokça veya zaman zaman vehme düşerdi.” demiştir.

Hattâbî’nin verdiği bilgiye göre; fakihlerin büyük çoğunluğu, ekinin to­hum sahibine ait olduğu görüşündedir. Eğer tohumu çiftçi vermişse tarlanın kirasını vermek zorundadır. Ahmed b. Hanbel, “Eğer ekin duruyorsa tarla sahibine aittir, hasad edilmişse tarla sahibi ücretini alır.” derdi.

Avnü’i-Ma’bûd’da ise bu hadisle ilgili olarak şu bilgi verilmektedir:

Hadis-i şerif, bir kimsenin bir araziyi gasbedip de ekmesi halinde, çıka­cak mahsulün arazi sahibine ait olacağına delildir. Tarlayı eken de arazi sa­hibinden emeğinin karşılığını alır.

Tirmizî; âlimlerin bir kısmının bu hadisle amel ettiğini söyler. Bu gö­rüşte olanlar Ahmed b. Hanbel ve İshak’tir.

İbn Reslân da Sünen Şerhinde şöyle der: “Tirmizî’nin dediği gibi Ah­med b. Hanbel bu hadisi delil alarak şöyle demiştir:

Bir kimse başkasının toprağını eker de sahibi arazisini geri isterse, eğer o zaman ekin hasad edilmişse ekin gâsıba aittir. Bu konuda herhangi bir ih­tilâf bilmiyoruz. Çünkü mahsul kendi malı (tohum) nın ürünüdür. Ama ara­zinin teslim vaktine kadarki kirasını verir. Ayrıca, arazide meydana gelen noksanlığı da dâmin olur ve tarladaki çukurları düzeltir. Eğer tarla sahibi tarlasını daha ekin biçilmeden geri alırsa, gâsıbı ekini sökmeye zorlamaz. Tarla sahibi, dilerse gâsıbın ücretini verip ekine sahib olur, dilerse ekini gâsıba bırakır.

İmam Şafiî ve fakihlerin çoğuna göre ise tarla sahibi gâsıbı ekini sök­meye zorlayabilir. Bunlar: “Hiçbir zalimin (diktiği) kökü için hak yoktur” hadisini delil almışlardır. Bunlara göre, ekin her halükârda tohum sahibine aittir. Arazinin kirasını vermek zorundadır.”

Şevkânî, birinci görüşün (Ahmed b. Hanbel*in görüşü) daha haklı ol­duğunu söyler ve İmam Mâlik ile Medineli âlimlerin birçoğundan da aynı görüşün nakledildiğini bildirir..

Hanefîlere göre; gâsıb ekini alır, ancak arazinin kirasını verir, tarlada meydana gelen noksanı öder, tohumunu ve yaptığı masrafları alır, kalanını da fakirlere tasadduk eder. Çünkü başka birinin mülkünde tasarruf edilerek elde edilen kazancın tasadduk edilmesi gerekir.

Bu konuyu toparlarsak diyebiliriz ki; bir kimse başka birisinin toprağı­nı onun izni olmadan ekerse, Ahmed b. Hanbel’e göre, ekin henüz hasad edilmemişse, tarla sahibine aittir; hasad edilmişse, gâsıba aittir. Ancak tar­lanın kirasını öder.

Hanefî ve Şâfiilere göre ekin gâsıba ait ohuytarla sahibine kirayı ve ekinin tarlada meydana getirdiği noksanı öder.[252]

Bazı Hükümler

Bir kimse sahibinin izni olmadan bir tarlayı ekerse, ücretim alır. Ekinden hiçbir şey alamaz.[253]

  1. Muhâbera

Muhâbera; üçte bir, dörtte bir gibi muayyen bir hisse karşılığında yapı­lan müzâraa akdidir. Buharî bu tarifi benimser. Bu kelime, Kâmus’ta da böyle tarif edilmiştir. Nevevî; müzâraa ve muhâberamn birbirine yakın manalar­da kullanıldıklarım söyler. Nevevî’nin Şafiî ulemasının cumhuruna nisbet ettiği bir ifadeye göre; tohum tarla sahibi tarafından verilirse mûzâraa çiftçi tara­fından verilirse muhâbera denilir.[254]

3404… Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a); muhâkale, müzâbene, muhabere, muâveme -Müsedded; Hammâd’dan, ikisinden (Ebu Zübeyr ve Saîd b. Mîna) birisinin; el-mu’âveme, diğerinin beyu’s-sinîn (seneliğine satış) dedi­ğini nakleder- ve simyadan menetmiş, arâyâya ruhsat vermiştir.[255]

Açıklama

Hadiste terceme edilmeden, aynen aktarılan tabirlerin bir kısmı daha önce geçmişti. Burada bu tabirlerin kısaca manala rını verip, önceki geçtiği yerlere işaretle yetineceğiz.

Muhâkale: Tarladaki ekini, buğday veya arpa gibi hububat karşılığın­da satmaktır. Bu kelime; “Tarlayı buğday karşılığında kiralamak, üçte bir dörtte bir gibi muayyen bir hisse karşılığında ortaklık” diye de tarif edilir.

Müzâbene: Ağaçtaki taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmaktır.

Bu konu 3361 nolu hadiste geçmiştir.

Mu’âveme: Belirli ağaçların bir veya birkaç sene içerisinde vereceği mey­veyi önceden satmaktır. Buna “beyu’s-sinîn” de denilir. Hadis ravilerinden Ebû Zübeyr ve Saîd b. Mîna’dan birisi bu tabiri “mu’âveme” diğeri de aynı manaya gelen “beyu’s-sinîn” diye rivayet etmişlerdir.

Sünyâ: Bir kimsenin, bahçesinin meyvesini muayyen olmayan bir kıs­mını istisna ederek satmasıdır. “Bu ağaçlan bir kısmı hariç sana sattım” de­mek gibi.

Bu satış bâtıldır. Çünkü satılan şey belli değildir. Ama belli bazı ağaç­ları istisna ederek geri kalanım satarsa o zaman caiz olur.

Arâyâ: Bu tabirin anlayış ve izahı âlimler tarafından farklı yapılmıştır. Bu tarifler 3362 numaralı hadisin şerhinde geçmiştir.

Bu hadisin buraya alınması, içerisindeki muhabere sözcüğünden dola­yıdır. Bu kelime, yukarıda da işaret edildiği gibi müzâraa ile aynı veya pek yakın manada kullanılmaktadır. Hadis-i şerif sayılan diğer satış şekillen ile birlikte muhaberenin de caiz olmadığına delildir.

Müzâraanın hükmü konusundaki münakaşa daha önce geçmişti. Onun için müzâraa konusuna tekrar girmeyeceğiz.[256]

3405… Câbir b. Abdullah (r.a)’dan; şöyle dediği rivayet edildi: Rasûlullah (s.a); müzâbene, muhâkale ve bilinir olması hariç sünyâdan nehyetti.[257]

Açıklama

Bu hadis, önceki rivayetten isnad olarak farklı fakat metin olarak hemen hemen aynıdır. Bu rivayette; istisna edilen kıs mın belli olması halinde “sünyâ” denilen satışın caiz olduğu ifade edilmek­tedir. Sünyânın manası önceki hadiste geçmiştir.

Âlimler, bu satışı sadece1 bahçedeki bazı ağaçları istisna edip kalanını satmaya tahsis etmezler. Birkaçım istisna ederek geri kalan sürüyü veya bir­kaç ölçeğini istisna ederek geri kalan buğday yığınını satmak da aynı hüküm­dedir. Caiz değildir.[258]

3406… Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediği haber verilmiştir: Resûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Her kim Muhaberayı bırakmazsa Allah ve Rasûlü ile savaş halinde olduğunu bilsin.”[259]

Açıklama

Muhâberanın müzâraa manasına geldiği babın başında belirtilmişti.

Hadiste, muhâbera yapanlar jçin çok büyük bir tehdid vardır. Bu teh­dide sebep Avnü’l-Ma’bûd’daki ifadeye göre; tarlayı para karşılığında icara vermek mümkünken içerisinden kalkacak mahsulün bir kısmı karşılığında kiraya vermektir. Çünkü önceden de geçtiği gibi; tarlayı oradan çıkacak mah­sulün bir kısmı karşılığında kiralamak caiz değildir.

Bezlü’l-Mechûd’da; muhâberanın fâsid bir muamele olduğu için faize benzetilmiş olduğu söylenir. Çünkü Kru’an-ı Kerim’de faiz muamelesi ya­panlar, Allah ve Rasûlü ile savaşır bir halde nitelenmiştir. Bakara sûresinin 278 ve 279. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

“Ey inananlar! Allah’tan sakının, inanmışsanız faizden arta kalmış he­saptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.”

Bir kısım âlimler bu âyetteki ifadelerle, muhaberayı nehyeden hadisteki ifadelerin benzerliğine bakarak, muhâberanın faiz muamelesi sayıldığı so­nucuna varmışlardır.[260]

3407… Sabit b. el-Haccâc, Zeyd b. Sâbit’in şöyle dediğini riva­yet etmiştir:

Rasûlullah (s.a) muhâberadan nehyetti. (Sabit b. el-Haccâc dedi ki:)

(Zeyd’e), muhâbera nedir? dedim.

Tarlayı, çıkan mahsulün yarısı, üçte biri veya dörtte biri karşılı­ğında alman (kiralaman) dır, dedi.[261]

Açıklama

Bu hadiste, muhâberanın yasak olduğu bildirilmekte, ayrıca da Zeyd b. Sabit tarafından muhâbera izah edilmektedir. Müzâraa ve muhâbera adı verilen bablarda geçen hadislerden edindiği­miz bilgiye göre arazinin sahibinden başka birisi tarafından ekilmesi şu yol­larla olur:

1- Sahibi hiçbir karşılık beklemeden toprağını bir müslüman kardeşine geçici olarak verir ve o da ekip mahsulünün tümünü alır. Bu ne bir ortaklık ne de arazi kiralamaktır. Hz. Peygamber bunu teşvik etmiş, hatta bu usûlün yaygınlaşması için araziyi kiraya vermeyi menetmiştir.

2- Toprağı, para cinsinden bir şey (altın, gümüş, banknot vs.) karşılı­ğında kiraya vermek. Bu yol ortaklık değil, kiralamaktır. Geçen hadislerin bir kısmında mutlak olarak araziyi kiraya vermek menedildiği halde, bir kıs-mındf Dara k .rşılığında kiralamaya izin verilmiştir. Bu uygulamanın ceva­zına izin veren hadislerin, mutlak olan diğer hadisleri takyid ve tefsir ettiği gözönüne alınarak bunun caiz olduğu hükmü çıkartılmıştır. Tarlayı, için­den çıkacak mahsulün bir kısmı karşılığında ekmeyi caiz görmeyen Ebû Ha-nîfe ve Şafiî gibi âlimler de bu tür muameleyi caiz kabul ederler.

3- Tarlayı içinden çıkacak olan mahsulün bir bölümü karşılığında değil de, lalettayin bir hububat veya başka bir madde karşılığında kiralayıp ek­mek. Bu uygulama da âlimlerin çoğu tarafından caiz görülür.

4- Tarlayı, tarladan çıkacak mahsulün bir kısmı karşılığında kiralamak veya ortak ekmek. Yani çiftçi çıkacak mahsulün yarısı, üçte biri veya anlaş­tıkları başka bir oranı kendisinin; kalanı tarla sahibinin olmak üzere tarlayı eker. Bazı âlimler t(muhâbera”nin bu olduğunu söylerler.

Âlimlerin üzerinde ihtilâf ettikleri uygulama budur. Daha önce de be­lirtildiği gibi, Ebû Hanîfe ve İmam Şafiî bu tür bir akdi caiz görmemişler­dir. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimler ise caiz kabul etmişlerdir. Ulema arasındaki görüş ayrılığına sebep, bu konu ile ilgili olarak nakledilen hadisler arasındaki çelişkidir. Çünkü bu konudaki hadis­lerin bir kısmı müzâraanın caiz olduğuna işaret ederken bazıları yasak oldu­ğunu ifade etmektedir. Önce de belirtildiği gibi, müzâraanın yasaklığına işaret eden hadislerin hepsi Râfi’ b. Hadîc’den nakledilmiştir. Bu rivayetler ara­sında farklılıklar ve hatta çelişkiler bulunduğu için Ahmed b. Hanbel, Hat-tâbî gibi âlimler bu hadisleri pek kuvvetli bulmamışlardır.

Bu hadislerin sıhhati konusunda itirazda bulunmayıp da, müzâraanın caiz olduğunu söyleyenler ise; hadisleri te’vil etmişlerdir. Bu te’vile biraz sonra temas edeceğiz.

Muhâberaile ilgili olarak gelen hadisler Câbir b. Abdullah ve Zeyd b. Sâbit’ten nakledilmiştir. Bunların hepsi muhâberamn caiz olmadığına delâ­let etmektedir. Ama âlimlerin büyük çoğunluğunun bu akdin caiz olduğu görüşünde olduklarını ifade etmiştik.

Bu görüşü benimseyen âlimler, muhâbera ve müzâraayı yasak eden ha­disleri; ya içerisinde ark kenarları gibi belirli kısımlardan kalkacak mahsulü bir taraf için şart koşmak gibi akdi ifsad eden bir şartın bulunmasına ham­letmişler ya da hadislerdeki yasağı tenzîhen kerahete almışlardır.

Konuyu, Avnü’l-Ma’bûd yazarının el-Müntekâ adındaki kitaptan ak­tardığı şu sözlerle noktalıyoruz:

“Muhabere ve müzâraanın mutlak olarak yasaklığını ifade eden hadis­ler; içerisinde fasid şart bulunan akidlere veya bu muameleden kaçınmanın nıüstehap veya mendup olduğuna hamledilir. Nitekim bu anlayışa delâlet eden haberler gelmiştir. Amr b. Dinar’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Tâvûs’a, muhabereyi terketsen ya, çünkü onlar (bazı âlimler) Rasûlullah’ın onu neh-yettiğini zannediyorlar, dedim. Şu karşılığı verdi: Âlimlerin en üstünü yani İbn Abbas bana Rasûlullah’ın muhabereyi menetmediğini haber verdi ve Ra-sûlullah; Sizden birinizin tarlasını karşılık beklemeden geçici olarak bir kar­deşine vermesi, ondan belli bir ücret almasından daha hayırlıdır, buyurdu dedi. Bu haberi Ahmed ve Buharı rivayet etmişlerdir.”[262]

  1. Müsâkât

Müsâkât: Bağ veya bahçe bir taraftan, bakım ve işçiliği diğer taraftan ve çıkacak meyve veya üzüm aralarında anlaştıkları orana göre bölüşülmek üzere kurulan bir ortaklıktır. Buna, muamele de denilir.[263]

3408… İbn Ömer (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a), (Hayber arazisini ve bahçelerini) çıkacak ekin ve meyvenin yarısı karşılığında Hayberlilere ortağa verdi.[264]

Açıklama

Hadis-i şerif, müsâkâtın caiz olduğuna delâlet etmektedir. Hanefi uleması arasında, müzâraanın hukmu ile ilgili ihtilaf bu rada da geçerlidir. Yani müzâraayı caiz görenler müsâkâtı da caiz görürler. Caiz görmeyenler bunu da caiz görmezler.

Hattâbî, bu hadisin şerhinde şunları söylemektedir:

“Bu hadis, Râfi’ b. Hadîc’in müzâraayı nehyeden rivayetinin zayıf ol­duğuna vc müzâraanın cevazına delâlet eder. İbn Ömer’in bilâhere Râfi’in haberine uyması ihtiyat ve takvaya mebnidir. Çünkü o Hayber hadisinin ra-visİdir. Hayatta iken Rasûlullah’ın, sonra da Ebû Bekir ve Ömer’in vefatla­rına kadar müzâraayı kabul ettiklerini bizzat müşahede etmiştir.

Yine bu hadis Iraklıların, muamele dedikleri müsâkâtın caiz olduğunu gösterir…”

Hattâbî müsâkâtın tarif ve tasavvurunu verdikten sonra sözlerini şöyle sürdürür:

“Müsâkât muamelesi fukahanın ekserisince sabittir. Ebû Hanîfe’nin dı­şında bu muamelenin bâtıl olduğunu söyleyen birisini bilmiyorum. İki arka­daşı kendisine muhalefet etmişler ve ulemanın çoğunluğunun dediği ile hükmetmişlerdir.

Âlimler, hangi ağaç ve meyvelerde müsâkât yapılabileceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Şafiî, sadece hurma ve üzüm çubuğunda bunu caiz görü­yordu. Çünkü onlar tahmin edilebilirler, meyveleri meydandadır, gözle görülür.

Ebû Yusuf, Muhammed ve İmam Mâlik; gövdesi olan tüm ağaçlarda müsâkâtın caiz olduğunu söylerler. İmam Mâlik, karpuz ve acurda da mua­meleyi caiz görür. Ancak bunun gerçekleşmesi için çok zor bazı şartlar ileri sürer. Ebû Sevr; hurma, üzüm çubuğu, patlıcan ve gövdesi olan herşeyde müsâkâtın caiz olduğu görüşündedir…”

Avnü’l-Ma’bûd’da, hadisteki “meyve ve ekinden çıkana…” cümlesin­deki “ekin”in, müzâraaya delâlet ettiği söylenir. Aynı eserde İmam Mâlik, Sevrî, Leys, Şafiî, Ahmed ve tüm yeni fakihlerin müsâkâtı caiz gördükleri; Ebû Hanîfe’nin ise bâtıl saydığı belirtilmektedir.

Müsâkâtın caiz olduğunu söyleyenler, üzerinde durduğumuz ve bundan sonra gelecek olan hadisleri delil almışlardır.

Caiz görmeyen Ebû Hanîfe ağacın vereceği meyvenin mikdarı ve hatta meyvenin çıkıp çıkmayacağı belli olmadığı için bu muameleyi meçhul bir ücret karşılığında yapılan kiralama olarak görmektedir. Meçhul bir ücret karşılı­ğında kira akdi caiz olmadığına göre, müsâkât da caiz olmaz. Ebû Hanîfe’-nin miisâkâtı caiz gören, Hayber arazisi ile ilgili hadise bakış tarzı, müzâraa ile ilgili babların ilk hadisi şerhedilirken geçmiştir.

Miisâkâtı caiz görenlerin, Ebû Hanîfe’nin itirazına verdikleri cevap şöy­ledir: Müsâkât, mudârabeye benzer, çünkü her ikisi de elde edilecek kârda ortak olmak üzere, sermaye bir taraftan, emek karşı taraftan olarak kuru­lan bir ortaklıktır. Mudârabede elde edilecek kâr belli olmadığı halde caiz­dir. Ayrıca kiralanan bir maldan elde edilecek gelir belli olmadığı halde bu çeşit kiralama da caizdir. O halde, müsâkâtın caiz olmaması için bir sebep yoktur.

İmam Şafiî; müstakil müzâraa ile, müsâkât ile birlikte yapılan müzâraa akitlerini farklı değerlendirmektedir. Bilindiği gibi Şafiî hazretleri müzâraayı caiz görmemekte idi. Müsâkâtla birlikteki müzâraayı ise caiz görür. Buna göre, bir kimse hurma bahçesini veya üzüm bağını birisine ortağa verse, bu­na tabi olarak tarlasını da ekin ekmek üzere verebilir. Ama içerisinde ağaç olmayan tarlanın sahibi, tarlasını müzâraa yoluyla ortağa veremez.

fmam Mâlik’e göre ise, ancak müsâkât için verilen ağaçların dibi mü-zâraaya verilebilir.

Müzâraada olduğu gibi müsâkâtın sıhhati için de birtakım şartlar var­dır. Bu şartlar şunlardır:

1- Müsâkât için belirli bir müddet tayin edilmelidir. Eğer müddet tayin edilmemişse müsâkât yine caizdir, ancak ilk meyvenin toplanmasından son­ra ortaklık sona erer.

2- Tarafların alacakları hisseler şayi olmalıdır. Ama, şu ağaçların mey­vesi senin, şunlarınki benim tarzındaki bir müsâkât caiz değildir.[265]

Müsâkâtla İlgili Bazı Hükümler:

1- Bahçe sahibi, özürsüz yere, işçi (ortak) yi işten çıkaramaz (ortaklığa son veremez).

2- İşçi (ortak) de özürsüz olarak akdi bozamaz.

3- Müsâkât fasid olduğu takdirde, çıkan meyve ağaç sahibine aittir, âmil (işçi) ecri mislini alır.

4- Müsâkât tarafların ölümü ile sona erer.

5- İşçinin hırsız veya hasta olması, tarla sahibine akdi fesh imkânı ve­ren özürlerdendir.

Müsâkâtla ilgili daha geniş hükümler için fıkıh kitaplarına başvurulma­lıdır. Tüm ayrıntıların burada verilmesi mümkün değildir. Burada yapabile­ceğimiz hadisleri izah ve konular hakkında genel bir malumat vermektir.[266]

3409… İbn Ömer (r.anhüma)’den rivayet edildi ki: Rasûlullah (s.a), Hayber’in hurmalıklarını ve arazisini kendi mal­larını kullanarak işlemeleri ve bakmaları için Hayber yahudilerine verdi. Çıkacak meyvenin yarısı Hz. Peygambere ait olacaktı.[267]

Açıklama

Hz. Peygamber (s.a) Hayber’i fethettikten sonra arazilerini ganimet olarak almıştı. Hayberliler, kendilerinin tarım saha­sında daha mahir olduklarını söyleyerek arazilerin bakım ve işlenmesine ta­lip oldular. Çıkacak mahsulün yansı Rasûlullah’a, yarısı da yahudilere ait olacaktı. Ayrıca bahçe ve tarlaların bakımı için gerekli olan âletler, Hayber­liler tarafından temin edilecekti.

Hadis-i şerif, bahçenin bakımı için gerekli olan çapa, traktör gibi âlet­ler işçi tarafından olmak üzere yapılan müsâkâtın caiz olduğuna delildir.[268]

3410… İbn Abbas (r.anhüma)’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a), Hayber’i fethetti; arazinin, beyaz (gümüş) ve sarı (altın) ne varsa hepsinin kendisine ait olmasını şart koştu.Hayberliler:

“Biz çiftçiliği sizden daha iyi biliriz. Araziyi (çıkacak) meyvenin yarısı sizin yarısı da bizim olmak üzere bize ver” dediler. -İbn Abbas, Hz. Peygamber’in bu şart üzere onlara verdiğini zannetti-.

Hurmaların toplanma vakti geldiği zaman Rasûlullah (s.a) Ab­dullah b. Revâha’yı Hayberlilere gönderdi. Abdullah (ağaçlardaki) hur­mayı tahmin etti. Medineliler ona (tahmin etti manasına gelen “harez” kelimesine) el-haras diyorlardı. Abdullah:

Şu hurma ağaçlarında; şu kadar, şu kadar hurma var, dedi.

Hayberliler:

Ey Revâha’nın oğlu! Bize çok söyledin (çok tahmin ettin), dediler. Abdullah:

Hurmayı tahmine ben yetkiliyim. Söylediğimin yarısını size ve­receğim.

Hayberliler:

İşte bu hak, yer ve gök onunla ayakta duruyor. Biz senin dedi­ğini almaya razıyız, dediler.[269]

Açıklama

Hadis-i şerif, Hayber arazisinin yahudilere nasıl ortağa verildiğini açıklamaktadır.

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber (s.a) hurmaların toplanma vakti gelin­ce, Abdullah b. Revâha’yı tek başına Hayber’e gönderdi. Bu hali bazı âlim­ler tarafından haberi vahidle amel etmenin cevazına delâlet sayılmıştır. Abdullah b. Revâha ağaçtaki meyveyi çok iyi tahmin edebiliyordu.

Abdullah Hayber’e varınca bahçelerdeki hurmanın mikdarını tahmin etti. Yahudiler bu tahminin fazla olduğunu ileri sürerek itiraz ettiler. Abdullah bu itiraza tahmininin fazla olmadığını ima ederek, “tahmin ettiğim hurmanın yansım size vereceğim” dedi. Yani fazla tahminde bulunmuşsa bunun zararını kendisinin çekeceğini söyledi. Yahudiler buna razı olup tak­dir ettiler ve, “yerin ve göğün adalet üzere durduğunu” söylediler. Yahudi­lerin bu sözü söylemelerine sebep olan hadise Muvatta’da şöyle anlatılır:

Yahudiler, kadınlarının zinetlerinden topladılar ve Abdullah’a: “Bun­lar senin, ölçüyü biraz azalt ve taksimde göz yum” dediler. Buna Abdullah b. Revâha şöyle karşılık verdi: “Ey yahudiler! Vallahi sizler bana göre Al­lah’ın yarattıklarının en kötüsüsünüz. Ben size ne için zulmedeyim ki? Ama sizin bana teklif ettiğiniz rüşvet zulümdür. Biz onu asla yemeyiz.” Bunun üzerine yahudiler: “İşte gökler ve yer bununla (adaletle) ayakta durur” dediler.

Abdullah b. Revâha’nın hurma ağaçlarındaki hurmayı önceden tahmin etmesi iki maksada dayanabilir:

1- Meyveden yenilmeden önce, ondan verilecek meyvenin hesaplanma­sı. Böylece zekâtının tamı tamına verilmesi. 3413 numarada gelecek olan hadis buna delâlet eder.

2- Yahudilerin, hurmaları bölüşülmeden önce koparıp çalmalarım ön­lemek. Çünkü onlar müslüman olmadıkları için kendilerinden her türlü me­lanet beklenir.[270]

Bazı Hükümler

  1. Gayri müslimlerle müsâkât (bahçe ortaklığı) caizdir.
  2. Ortağa verilen bahçenin mahsulünün önceden tah­min edilip, ona göre hisse istenmesi caizdir.
  3. Karşı tarafı razı etmek için, tahmin edilen mikdann yarısını işçiye verip kalanını bahçe sahibinin alması caizdir.
  4. Haberi vahidle amel etmek caizdir.[271]

3411… Bize Ali b. Sehl er-Remlî haber verdi, bize Zeyd b. Ebî Zerkâ, Ca’fer b. Bürkân’dan, önceki isnad ve mana ile haber verdi;

Ca’fer, (tahamin etti manasına); dedi. “Her san ve beyaz” kelimelerinin yanında da, “yani altın ve gümüş” dedi.[272]

Açıklama

Bu rivayet, yukarıdaki hadisin bir başka naklidir. Bu rivayette de, “Abdullah b Revâha tahmin etti” denilirken “tanmin etti manasına “hazera” denilmiş, “haresa” denilmemiştir. Bir de önce­ki rivayette “hurmayı tahmin etti” denildiği htdrîe, burada hurma hiç anıl­mamış, sadece “tahmin etti” denilmiştir.

“hazera” kelimesi Bezlü’l-Mechöd’da “hareza” ola­rak tesbit edilmiştir. Ayrıca”her sarı ve beyazın kendisi için olmasını şart koştu” cümlesinden sonra, san ve beyazı açıklanın sadedinde “yani altın ve gümüş” ifadesi yer almıştır. Halbuki bu ilâve önceki hadiste mevcut değildir.[273]

3412… Bize Muhammed b. Süleyman haber verdi, bize Kesîr -ya­ni İbn Hişâm- Ca’fer b. Bürkân’dan rivayet etti, bize Miksem’den nak­len Meymûn haber verdi:

Rasûlullah (s.a) Hayber’i fethettiği zaman…

Ravi Kesîr, Zeyd’in hadisinin benzerini zikretti, (rivayetinde): “hurmayı tahmin etti”[274] dedi. Ayrıca; (hurmayı tahmi­ne ben yetkiliyim cümlesinin yerine) “Hurmayı toplamaya ben yetki­liyim; size, söylediğimin yarısını vereceğim” dedi.[275]

Açıklama

Bu rivayet de 3410 no’lu hadisin çok küçük farklılıklarla ge­len başka bir naklidir. Senedde de fark olduğu için, senedi aynen terceme ettik.

Hadisin metnindeki farklılıklara terceme esnasında ve dipnotta işaret ettik.[276]

  1. (Ağaçtaki Meyveyi) Tahmin Etmek

3413… Âişe (r.anha)’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a), Abdullah b. Revâha’yı gönderir, o da olgunlaşınca daha yenilmeden önce hurmaları tahmin ederdi. Sonra, yahudi-ler bu tahmini almak veya. onu müslümanlara vermek arasında muhayyer bırakılırlardı.277, meyveler yenilmeden ve (ihtiyaçlara) sarfedilmeden önce zekâtın tayin edilmesi içindi.[278]

Açıklama

Tahmin etmek diye terceme ettiğimiz “el-hars” kelimesi şu manaya gelir: Bahçesini ortağa veren veya bağdan bahçeden öşür ya da haraç alacak olan görevlinin meyve veya üzümü dalında iken tah­min edip, karşı tarafı bu mikdarda sorumlu tutmasıdır.

İmam Mâlik’in rivayetinde Abdullah b. Revâha’nm, “(Tahmin edilen)-isterseniz sizin olsun isterseniz benim” dediği kaydedilmektedir.

Abdullah b. Revâha’nm, dalındaki hurmaları tahmin ettikten sonra, onu almak veya müslümanlara vermek arasında yahudileri muhayyer bırakma­sından maksat şudur: Ağaçtaki hurmaların mikdarını tahmin eder, sonra da: “İsterseniz bu mikdarın yansını bize verin, ağaçlardaki hurmayı siz topla­yın; isterseniz meyvelerin tümünü biz alalım, tahmin ettiğimiz mikdarın ya­rısını size verelim” dedi.

Hz. Âişe’nin ifadesinden anladığımıza göre, Hz. Peygamber’in Abdullah b. Revâha’yı meyveleri tahmin için göndermekten maksadı; zekâtını al­mak için hurmaların mikdarmı tesbitti. Çünkü yoksulların orada muayyen bir hisseleri yoktu. Meyvelerin mikdarı tahmin edilmeden kendi haline bıra­kılması halinde yahudiler yer ve bundan müslümanlar zarar görürdü.

Zürkanî, Muvatta şerhinde İbn Rezîn’in şöyle dediğini nakleder: “İsa’­ya; İbn Revâha’nın bu yaptığı; bahçe ortakları veya ortaklar için (meyveyi tahmin edip bölüşmek) caiz olur mu? diye sordum. Hayır, bunun taksimi sadece ölçek ile olur, ancak ona ihtiyaçları muhtelif ise hars (tahmin) yoluy­la paylaşırlar, dedi.” İsa, Abdullah b. Revâha’nın tahmininin, ona mahsus olduğunu söyler.

Bâcî ise, Abdullah’ın tahminini şöyle izah eder: “Onun, zekâtın hakkı­nı ayırmak için tahminde bulunmuş olması muhtemeldir. Çünkü zekâtın ve­rileceği yerler, savaşla zaptedilen arazinin gelirinin sarfedileceği yerlerden ayrıdır.”

Ağaçlardaki hurmanın, zekât hissesini tayin için değil de, bölüşmek için tahmin edildiği kabul edilirse bu, meyveyi meyve karşılığında tahminî ola­rak satmak olur ki, caiz değildir.

İbn Abdilberr de; Hz. Peygamber’in Abdullah b. Revâha’yı Hayber hur­malarını tahmine göndermesindeki maksadın, zekât mikdarını tayin için ol­duğuna işaretle şöyle der: “Müsâkâtta meyveyi tahmin etmek ulemanın tümüne göre caiz değildir. Çünkü müsâkâttaki taraflar (bahçe sahibi ve işçi) birer ortaktırlar. Onun için ancak meyveyi meyve karşılığında satmanın caiz olduğu bir yolla bölüşebilhier. Aksi halde bu, müzâbeneye girer.”

Müsâkâtta, ortakların meyveyi tahmin ederek bölüşmelerinin caiz olup olmadığı konusunda farklı şeyler söylenmektedir. Bezlü’l-Mechûd ta’likın-da, Takrîr’den naklen Hanelilerin görüşüne şöyle temas edilir. “Müzâraa-nın caiz olup olmayışı konusundaki ihtilâfdan dolayı âlimlerimiz, tahmine dayanarak taksimin caiz olup olmayışında ihtilâf etmişlerdir. İmam A’zam, Hz. Peygamber’in Hayberlilere karşı yaptığının müzâraa değil de haraç ol­duğunu savunduğuna göre, haraç ve cizye alırken tahmini esas almayı caiz görüyor demektir. Ona göre, müzâraa ve müsâkâtta ise tahminle bölüşmek caiz değildir. Diğer âlimler müzâraa ve müsâkâtı caiz gördüklerine göre, mü-zâraada tahminle taksimi de caiz görürler.”

Münzirî bu hadisin isnadında, bilinmeyen bir adamın olduğunu söyler. Bu şahıs îbn Şihâb ile İbn Cüreyc arasındadır. Çünkü İbn Cüreyc, “Bana ibn Şihâb’dan haber verildi” der, fakat kimin haber verdiğini söylemez. Ab-dürrezzak ve Dârekutnî hadisi bu anılan vasıta olmadan nakletmişlerdir. Ama îbn Cüreyc müdellistir. Hadisi kuvvetli göstermek için aradaki bilinmeyen kişiyi gizlemiş olabilir.

Avnü’l-Ma’bûd’da, bu hadiste bilinmeyen bir ravinin bulunduğuna işaret edildikten sonra, hurma ve üzümlerin tahmininin caiz oluşuna delâlet eden birçok hadis nakledilmiştir.

Bu hadislerden birkaçı şöyledir:

Attâb b. Üseyd şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a), insanlara, meyve ve üzüm çubuklarını tahmin edecek kişi gönderirdi”.[279]

Sehl b. Ebî Hasme’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “(Meyve) tahmin ettiğiniz zaman (tahmin ettiğinizi) alınız ve üçte birini bırakınız. Eğer üçte birini bırakmazsanız dörtte birini bıra­kınız…”[280]

Câbir (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Tahmini hafif tutunuz, tahminde toleranslı davranınız”.[281]

Bu hadisler; hurma, üzüm ve tahmini mümkün olan meyveleri ağa­cında iken tahmin edip buna göre bölüşüimesinin caiz olduğuna delâlet et­mektedir.

Ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bazı âlimler; bu hadislerdeki tah­minden maksad, araziden alınacak haraç, zekât ve cizye gibi vergilerle ilgili­dir. Ortak olan meyvenin tahminle bölüşülmesi caiz olmaz, demektedirler.[282]

3414… Câbir (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah (c.c), Rasûlüne Hayber’i nasibetti. Rasûlullah da onları ol­dukları gibi bıraktı. Hayber’i kendisi ile.Hayberliler arasında (ortak) kıldı. Abdullah b. Revâha’yı gönderdi, Abdullah da Hayberlilere (bah­çelerin ürününü) tahmin etti.[283]

Açıklama

Câbir (r.a), Cenab-ı Allah’ın Rasûlüne Hayber’in fethini müyesser kılmasmı şekıinde ifade etmiştir. Aslında fey’, kâfirlerin mallarından müslümanlann eline harpsiz geçen ha­sıladır. Câbir’in ifadesi: “Allah’ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine verdikleri…”[284] âyet-i kerimesine işarettir.

Avnü’l-Ma’bûd’da Zürkanî’den naklen şöyle denilmektedir: “Yani ze­kâtın hakkını diğerinden ayırmak için tahmine gönderdi. Çünkü zekâtın sarf yeri ayrıdır. Muhtelif ihtiyaçlar için gönderdi de denilebilir. Hadis-i şerif, bu maksatlarla ürünü önceden tahmin etmenin caiz olduğuna delildir. Ule­manın çoğunluğunun görüşü de bu istikamettedir. Süfyân-ı Sevrî ise bunu hiçbir şekilde caiz görmez. Yine hadis müsâkâtın cevazına da delildir. Ebû Hanîfe, Rasûlullah’ın; olup olmayacağı belli olmayan bir şeyi satmaktan meneden hadisine dayanarak müsâkâtı caiz görmez…”

Zürkanî daha sonra müsâkâtın hükmü ve caiz olduğu sahalarla ilgili mü­nakaşaları vermektedir. Biz, daha önce o konuyu gözden geçirdiğimiz için Zürkanî’nin sözünün tamamını aktarmadık.[285]

3415… Ebû Zübeyr (el-Mekkî), Câbir b. Abdullah’ı şöyle derken işittiğim haber verdi:

İbn Revâha (Hayber’in hurmasını) kırk bin vesk olarak tahmin etti.

(Câbir), İbn Revâha kendilerini muhayyer bırakınca, yahudilerin meyveyi alıp, yirmi bin vesk borçlandıklarını zannetti.[286]

Açıklama

Bu rivayet öncekilerden farklı olarak, Hayber hurmalıklarından elde edilecek hurmanın Abdullah b. Revâha tarafından tahmin edilen mikdarını da vermektedir; bu mikdar 40 bin vesktir. Bir vesk 200 kg. olduğuna göre, Hayber hurmalarının mikdarı bugünkü ölçülerle 8.000 tondur.

Câbir b. Abdullah, Abdullah b. Revâha’nın yaptığı tahminden sonra, yahudilerin 20 bin vesk (4.000 ton) hurmayı müslümanlara vermeyi kabul edip meyveyi aldıklarım zannetmektedir.[287]

İCARE BÖLÜMÜ

Ebû Dâvûd nüshalarının bazılarında, “İcâre Kitabı” sözkonusu edil­meden doğrudan doğruya “Öğretmenin Kazancı Konusu” babı yer almıştır. Böylece bundan sonraki bahislerde, “Kitabü’l-Bey”in bahisleri içerisinde yer almıştır. Nüshaların çoğunda ise bu bölümün başında: “Kitabü’l-İcâre” başlığı yer almıştır.[288]

  1. (Kuran) Öğretmenin (İn) Kazancı

3416… Ubâde b. Sâmit’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Suffe ehlinden bazı insanlara yazı yazmasını ve Kur’an’ı öğret­tim.[289] İçlerinden birisi de bana bir yay hediye etti.(Kendi kendime);

bu bir mal değildir. Onunla, Allah yolunda ok atarım. Rasülullah’a gidip sorayım dedim. Varıp; “Ya Rasûlallah, kendilerine yazı ve Kur’an öğrettiklerimden birisi bana bir yay hediye etti. O, mal değil, Allah yolunda ondan ok atarım” dedim.

“Eğer boynuna ateşten bir halka takılmasını istiyorsan, kabul et” buyurdu.[290]

Açıklama

Münzirî, hadisin isnadı ile ilgili olarak şöyle der: “Hadisin isnadmda Mugîre b. Sa’d -Ebû Hâşim el-Mevsılî- var. Veki’ ve Yahya b. Maîn onun sika (güvenilir) olduğunu söylemişlerdir. Bir grup âlim ise onun hakkında konuşmuşlardır. İmam Ahmed, “Hadisi zayıftır, münker hadisler rivayet etmiştir. Hz. Peygamber’den naklen haber verdiği tüm hadisler münkerdir” demiştir.”

Ebû Zür’a er-Râzî de Muğîre’nin hadisinin deli! alınamayacağını söyle­dikten sonra, “Ama Ebû Dâvûd’da, Ubâde’den başka bir yolla da rivayet edilmiştir” der. Ebû Zür’a’nın işaret ettiği bu rivayet, bir sonraki hadistir.

Hadis-i şerifte Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’in Suffa ashabından bazılarına Kur’an öğrettiği belirtilmektedir. Hadisin fıkhı yönüne geçmeden önce suf­fa ehlinden bahsetmek istiyoruz.[291]

Suffa Ashabı:

Suffa, Türkçemizde “sofa” olarak geçen yüksekçe set, seki manasına gelir.

Mescid-i Nebevî’nin etrafında üstü örtülü sekiler vardı. Burada kimse­siz fakirler barınırlardı. Buranın 400 kişi kadar kadrosu vardı. Çıkanların yerine yenileri alınırdı. Bunlar, Kur’an okumak ve cihad etmekle meşgul olur­lar, Hz. Peygamber (s.a.)’in konuşmalarını dinlerlerdi. Geçimlerini zengin müslümanlarm yardımı ile sağlarlardı. Şu âyet-i kerime bunlar hakkıda na­zil olmuştur:

“(Ey mü’minler! Sadakalarınızı çok fakirlere tahsis ediniz) ki, onlar ne­fislerini Allah yolunda cihad ve gazaya tahsis etmişlerdir. (Bu yüzden) onlar (ticaret için) yeryüzünde dolaşmaya muktedir olmazlar. Bunların halini bil­meyenler onları zengin sanırlar. (Habibim!) Sen bu fakirleri simaları (ndaki kansızlıkları) ile bilirsin. Bunlar halktan (istemeye mecbur olurlarsa) ısrarla istemezler. (Ey mü’minler!) Bu fakirlere verdiğiniz her sadakayı Allah çok iyi bilir.”[292]

Mescid-i Nebevî’nin etrafındaki sofada yaşayanlara yaşadıkları yere nisbetle Ashab-ı Suffa (Suffa ashabı) denilirdi. Hz. Peygamber (s.a.) burada yaşayan müslümanlara özel muallimler tayin eder ve onlara Kur’an okuma­sını öğretirdi. Bu müslümanlar da Kur’an okumasını öğrendikten sonra, ye­ni müslüman olan kabilelere muallim olarak gönderilirlerdi. İşte Ubâde b. Sâmit de Suffa ashabına kur’an öğretenlerdendir.

Hadis-i şerifin zahiri, Kur’an öğretme karşılığında ücret veya hediye kabul etmenin caiz olmadığına delâlet etmektedir. Kur’an-ı Kerim okuma veya okut­ma karşılığında ücret alma konusu birkaç yönden ele alınabilir:

1- Kur’an okumak, hatim yapmak karşılığında ücret almak,

2- Kur’an-ı Kerim öğretmek karşılığında;

a) Ücret almak

b) Hediye kabul etmek.

3- Hastalara Kur’an okumak ve karşılığında ücret almak. Şimdi bunları teker teker ele alalım.[293]

Kur’an Okuma Karşılığında Ücret Almanın Hükmü:

Hadis-i şerifin şerhlerinde bu konuya pek temas edilmemekte, daha çok Kur’an öğretme karşılığında ücretin alınıp alınamayacağının münakaşası ya­pılmaktadır.

Hanefî fıkıh kitaplarında, ihtilâfa temas edilmeden, Kur’an okuma ve zikir gibi ibadetler karşılığında ücret almanın caiz olmadığı belirtilmektedir. Hanefî uleması bu görüşü; “Müslümanlara mahsus olan hiçbir taatte baş­kasını kiralamak caiz değildir” kaidesine ve bu konudaki âyet ve hadislere dayandırırlar. Bu konudaki hadisler, “Kur’an öğretme karşılığında ücret almak” başlığı altında biraz sonra gelecektir.

İbn Âbidin; Ukûd-u Resmi’l-Müftî adındaki risalesinde; bazı fıkıh ki­taplarında, “Kur’an okuma karşılığında ücret almanın caiz oluşu müftâbihtir” denildiğini kaydeder ve bu naklin hatalı olduğunu söyler. Doğrusunun ise, sonraki âlimlerin; halkın ehemmiyet vermemesi yüzünden Kur’an okuyanın kalmayacağı endişesiyle Kur’an öğretme karşılığında ücret almanın caiz olu­şuna fetva vermiş oldukları olduğunu kaydeder. İbn Âbidin devamla şöyle der:

“Anılan zaruret olmadığı halde müteahhirîn (sonraki) âlimlerinin gö­rüşlerinin; mücerred Kur’an okuma karşılığında ücret almanın cevazı istika­metinde olduğu nasıl söylenebilir? Çünkü devirler geçse ve hiç kimse Kur’an okuması için birini tutmasa bundan hiçbir zarar gelmez. Aksine asıl zarar, Kur’an okuması için adam kiralamaktır. Çünkü bu, Kur’an’ı bir kazanç aleti ve ticaret metaı haline getirmektir. Bu durumda Kur’an okuyan kişi Allah rızası için bir şey okumaz. Sadece ücret için okur. Bu ise Allah’tan başkası için ibadet etmek manasında katıksız bir riyadır. Bu durumda müstecir (para verip Kur’ân okutan) in ölüsüne hediye etmek için beklediği sevap nere­den olacak? (Çünkü ölüye sevap gönderebilmek için önce sevap kazanmak gerekir. Allah için değil de para için okunan Kur’an karşılığında sevap alı­namayacağına göre, ölünün ruhuna gönderilecek sevap yok demektir.) İmam Kâdî Han; zikir karşılığında ücret almak, sevap elde etmeye manidir, der. Bunun benzeri ifadeler, müezzinin ücret alması hakkında Fethu’l-Kadir’de de vardır. Eğer Kur’an okutan müstecir bu okumanın sevabı olamayacağını bilse okuyana bir kuruş bile vermez. Okuyucular zikir ve Kur’an vasıtasıyla haram olan dünya metaını toplamaya yönelirler. Zamanımızda insanlar pa­rayla Kur’an okutmanın en büyük ibadetlerden biri olduğuna inanmaya baş­ladılar. Halbuki bu en büyük kötülüklerdendir. Ayrıca bunda yetimlerin mal­larını yemek, evlerinde oturmak, bağırarak uyuyanları rahatsız etmek, def çalıp nağmeler söylemek, kadınların ve çocukların toplanması gibi daha ni­ce fenalıklar vardır.”[294]

İbn Âbidin aynı konuda bir risale kaleme almış ve bunda meseleyi daha geniş bir biçimde işlemiştir. Arzu edenler, Şifâu’1-Alîl ve bellu’l-galîl fi hukmi’l-vasıyyeti bi’1-hatemâti ve’t-tehâlîl adınd.aki bu risaleye (Resâil-i İbn Âbidin’in 7. risalesi) bakılabilir.[295]

Kur’an-i Kerim Öğretme Karşılığında Ücret Almak:

Üzerinde durduğumuz hadisin esas konusu budur. Hattâbî, âlimlerin bu hadisin mana ve te’vilinde ihtilâf ettiklerini söyleyerek bu konuda dört ayrı görüş nakletmektedir:

1- Kur’an-ı Kerim öğretmek karşılığında ücret almak hiçbir surette caiz değildir. Zührî, Ebû Hanîfe ve İshak b. Râhûyeh bu görüştedir, bbu Hanî-fe’nin seçkin talebeleri Ebû Yusuf ve Muhammed ile Ahmed b. Hanbel, Atâ, Dahhâk b. Kays ve Abdullah b. Şakîk’ın görüşleri de aynı merkezdedir. Bu görüş sahiplen, üzerinde durduğumuz hadisin yamsıra şu hadisleri de delil­leri arasında saymaktadırlar:

Abdurrahman b. Şiblî’den Rasûlullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kur’an’ı okuyunuz. Onun hakkında haddi aşmayınız, ondan uzak kalmayınız, onu kazanç metaı yapmayınız, onunla mal biriktirme cihetine gitmeyiniz.”[296]

İmrân b. Husayn’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Kur’an’ı okuyunuz ve onun karşılığım Allah’tan isteyiniz. Şüp­hesiz sizden sonra Kur’an’ı okuyan ve karşılığını insanlardan isteyen bir kavim gelecektir.”[297]

Ebu’d-Derdâ, Rasülu İlah’dan şöyle nakletmiştir: “Kur’an öğretmek kar­şılığında bir yay alanın boynuna Allah ateşten bir yay takar.”[298]

Süleyman b. Bürde, babası kanalıyla Rasûhıllah’tan şöyle rivayet etmiştir: “Karşılığında insanlardan yiyecek temin ederek Kur’an okuyan kişinin yü­zü kıyamet gününde üzerinde et olmayan bir kemik halinde gelir.”[299]

Bu görüşte olanlar Kur’an öğretme karşılığında ücret almayı caiz gö­renlerin dayanmış oldukları, tamamına biraz sonra temas edeceğim; “Sizi, senin ezberindeki Kur’an üzerine evlendirdim” hadisini şöyle izah ederler:[300] “Bu haberde Kur’an öğretmenin mehir olduğu açıkça ifade edilmiş değildir. Hz. Peygamber’in o kadını Kur’an bilen zata ikram için mehirsiz olarak ev­lendirmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Ebû Talha’ya, müslüman olması üzerine Ümmü Süleym’i nikahlamıştı. (Rasûlullah’ın Kur’an Öğretmeyi me­hir yerine saydığı farzedilirse), mehirle ücretin bir olmadığını söyleriz. Çün­kü mehir mutlak bir ücret değildir, o bir bağıştır. Onun için mehir anılma­dan da nikâh caizdir, mehrin fasid oluşu akdi de ifsad etmez. Ücret ise böy­le değildir.”

İbn Kudâme; imamet, müezzinlik ve Kur’an öğretmek gibi hizmetlerde bulunanların geçimlerine yetecek meblağın hazineden verilmesinin caiz ol­duğunu söyler. Buna gerekçe olarak da bu hizmetlerin müslümanların men­faatine, hazinenin de müslümanlar için olduğunu söyler.

2- Hasenü’l-Basrî, İbn Şîrîn, Şa’bî, Atâ, Mâlik, Şafiî ve Ebû Sevr; Kur’an öğretme karşılığında ücret almanın caiz olduğu görüşündedirler. Bunlar Bu-harî’deki “Karşılığında ücret aldığınız vazifelerin en haklı olanı, Allah’ın kitabı mukabilindeki ücrettir.” hadisine dayanırlar. Hanefîler, bu hadisten mak­sadın, Kur’an ile dua edip karşılığında ücret alma olduğunu söylerler.

Seni b. Sa’d’ın şu hadisi de bu görüşte olanların delillerindendir: Rasûlullah (s.a.)’a bir kadın gelip; “Ya Rasûlallah, ben kendimi sana bağışladım (beni kendine nikâhla)” dedi ve uzun müddet ayakta bekledi. Bunun üzeri­ne bir adam kalkıp; “Ya Rasûlallah! Senin ona ihtiyacın yoksa bana nikâhla” dedi.

Hz. Peygamber (s.a):

“Ona mehir olarak vereceğin bir şey var mı?” diye sordu.

Şu izarımdan başka bir şeyim yok.

“İzarını verirsen, izarsız kalırsın, başka bir şey ara.”

Hiçbir şey bulamıyorum.

“Demir bir yüzük bile olsa bir şey ara.”

Adam arandı fakat bir şey bulamadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a): “Yanında (ezberinde) Kur’an’dan bir şey var mı?”

Evet -isimlerini sayarak- şu, şu sûreler var, dedi.

“O halde sizi Kur’an’dan ezberindekiler karşılığında evlendirdim.” buyurdu.

Bir rivayette Hz. Peygamber’in adama; “Ona yirmi âyet öğret, senin carındır” buyurduğu beyan edilmektedir.

Kur’an öğretme karşılığında ücret almayı caiz görenler, bu rivayetteki nehri ücrete kıyas ederler. İzah etmekte olduğumuz Ubâde hadisini ise şöy-e te’vil etmektedirler: Ubâde’nin yaptığı önceden bir teberru idi. O, Kur’an öğretirken herhangi bir ücret ve karşılık istememişti. Onun için Hz. Peygamber Jbâde’yi, sevabı kaçırmaması için ücret almaktan sakındırdı. Ubâde’yi, s.e-?abi kaçırmaması için ücret almaktan sakınırdı. Ubâde’nin bu konuda ta-cib edeceği yol, birisinin kaybolan.hayvanını bulup karşılıksız olarak sahi­bine veren ve denizde kaybolan malını çıkartıp sahibine iade edenin yolu-lur. Onun bu işleri karşılıksız olarak yaptıktan sonra ücret alması caiz de­lildir. Ama, daha hayvanı bulmadan veya denizdeki malı çıkarmadan önce icret almayı şart koşarsa bu caizdir.

Bu görüş sahiplerinin dayandığı diğer bir haber de, bundan sonraki babda gelecek olan Ebû Saîd el-Hudrî hadisidir. Bu hadisin delil oluşu ve karşı gö-üşte olanların cevabı orada gelecektir.

Hanefî mezhebindeki bazı müteahhirîn (sonraki) âlimler de, insanların Kur’an’a karşı ilgilerinin zayıfladığını gözönüne alarak Kur’an öğretme kar­alığında ücret almanın caiz olduğuna fetva vermişlerdir. Ancak bugün için söyle bir durum sözkonusu değildir. Çünkü binlerce kur’an kursu ve İmam Hatip Okulunda devletin görevli memurları Kur’an öğretmekte ve bunun için devletten maaş almaktadırlar. İsteyen herkes bu görevlilerden Kur’an öğre­nebilmektedir.

3- Bazı âlimlere göre, Kur’an öğretme karşılığında ücret almak birkaç /önden ele alınmalıdır:

a) Eğer müslümanlar arasında Kur’an-ı Kerim öğretebilecek durumda 3İan kişiler birden fazla ise, o zaman Kur’an öğreten kişi ücret alabilir. Çünkü m durumda öğretmek onun için farz olarak taayyün etmemiştir.

b) Eğer bir yerde Kur’an öğretebilecek başkası yoksa o zaman alamaz. Birbirleri ile çelişki arzeden hadisler de bu anlayışa göre te’vil edilebilir.[301]

Kur’an Öğretme Karşılığında Hediye Kabul Etmek:

el-Muğnî ve İ’lâu’s-Sünen’deki ifadelere göre; önceden pazarlık yapılmaması şartıyla Kur’an öğretene hediye vermek caizdir.Çünkü bu,hibehük-mündedir. Kur’an öğretme gibi bir konu olmadan hediye vermek nasıl caiz­se, Kur’an öğrettikten sonra da caizdir. Hz. Peygamber (s.a); Übeyy (r.a.)’in, kendilerine Kur’an öğrettiği kişilerin yemeğinden -özellikle kendisi (Übeyy) için hazırlanmamışsa- yemesini caiz görmüştür.

Bu görüşte olanlar, yay hadisini (şerhi ile meşgul olduğumuz hadis) şöyle açıklarlar: Ubâde, Suffa ashabına sırf Allah için Kur’an okutuyordu. Onun için Rasûlullah onun alacağı ecirde bir noksanlığın olmamasını istedi, Suffa ashabı fakir oldukları için; onlardan mal almanın mekruh, yardımda bulun­manın müstehap olduğunu ileri sürerek, Hz. Peygamber’in Ubâde’yi yayı almaktan menettiğini söyleyenler de vardır.

Bazı âlimler, Kur’an öğretme karşılığında hediye kabul etmenin de mek­ruh olduğu görüşündedirler. İbn Kudâme bu görüşe temas etmekte ama kim­lere ait olduğundan bahsetmemektedir.[302]

Hastalara Kur’an Okumak ve Karşılığında Ücret Almak:

Bu konu bundan sonra gelecek olan babda müstakil olarak ele alına­caktır.[303]

Bazı Hükümler

  1. Kur’ân-i Kerim öğretme karşılığında ücret almak caiz değildir. Bu, imam Ebu Hanıre, Ahmed b. Hanbel, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşüdür. İmam Şafiî, İmam Mâ­lik ve Hanefîlerin müteahhirîn ulemasına göre ise caizdir.
  2. Kur’an okumak ve hatim karşılığında ücret almak caiz değildir. Bu konuda değişik bir görüşe rastlayamadık.
  3. Kur’an öğreticisine, önceden şart koşulmaması ve hocanın talebi ol­maması şartıyla hediye verilmesi dört mezhebe göre de caizdir.

Bahsimizin sonuna Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarîh’i terceme ve şerheden Prof. Kamil Miras’ın hafızlara ve okuyucularına hitaben kale­me aldığı bir yazıyı sadeleştirerek vermek istiyoruz. Kamil Miras şöyle diyor:

“Âciz muharrir, bir Buhari hizmetkârı olarak, selef ulemanın nassa da­yanan ictihad yollarını takip ve sonraki âlimlerin istihsan yollarından ayrıl­mak kanaat ve mevkiinde bulunuyorum. Size de selefin yolunu takib etme­nizi tavsiye ederek derim ki; yukarıda terceme ettiğimiz hadisi şeriflerin bize ilham ettiği hakikate göre Rasûlullah (s.a.) Efendimiz, Kur’an-ı Azimü’ş-Şân’ın bir ticaret malı gibi kiralamaya tabi tutularak horlanmasını istemi­yor. Maddi hayatımızdaki şartlar eda ve istîfadan yüce bulunması ve böyle­ce Allah kelâmının yüce mevkiinde ve hürmette tutulması Şâri’in arzusudur. Bu yüce gayenin gerçekleşmesi için Kur’an-ı Kerim’in yüce şanına izafetle hafızların sadece Allah’ın kerem hazinesine ihtiyaçlarını arzetmelerini tavsiye etmiştir. Hafızların Kur’an okumak üzere kiralanarak, halka el açmak­tan tenzih ederek, sadece Kur’an okunduktan sonra verilecek hediyeyi ka­bul etmelerine müsaade buyurmuştur. Bütün bu tavsiyelerden hedeflenen tek gaye Kur’an’ın ve Kur’an hamilleri (hafızlar)nin saygıya değer tutulmasıdır. Ey hafızlar! Ramazanda ve diğer günlerde hatm-i şerif veya diğer bir dini görev için davet edildiğiniz zaman Kur’an-ı Kerim’in pek haklı olarak üzerinizde taşıdığınız paha biçilmez yükünü, itibarını koruyunuz; bazıları­nın yaptığı gibi üç aşağı beş yukarı pazarlığa girmeyiniz. Bu hem sizin hem de Kur’an’ın şeref ve itibarını zedeler.

Sayın okuyucularım! Hatm-i şerif ve dinî bir vazifenin ifasına davet et­tiğiniz hafızlarımızı bir işçi durumuna düşürüp, pazarlığa mecbur etmeyi­niz. Hz. Kur’an’ın üstün şanına yakışır bir hediye ile karşılayınız…”[304]

3417… Cenâde b. Ebî Ümeyye, Ubâde b. Sâfnit’ten, önceki ha­disin benzerini rivayet etmiştir. Önceki rivayet daha ükemmeldir.

(Bu rivayette öncekinden farklı olarak şu ifadeler yer almıştır):

  • Ubâde der ki:-

Ya Rasûlallah, bu konuda ne diyorsun? dedim.

“Omuzların arasına, (boynuna) takındığın -veya astığın- bir kor” buyurdu.[305]

Açıklama

İbnu’UMünzir, bu rivayetin isnadında Bakiyye b. el-Velîd’in bulunduğunu ve birçok alımın onu tenkid ettiğini söyler.

Önceki rivayette konu enine boyuna açıklanmıştır, burada tekrarına gerek yoktur.[306]

  1. Tabirlerin Kazancı

3418 … Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den, şöyle (dediği) rivayet edil­miştir:

Rasûlullah (s.a.)’ın ashabından bir grup bir sefere çıktı ve Arap kabilelerinden birisinin yanında konakladı. Onlardan kendilerini mi­safir etmelerini istedik . Kabiledekiler ise misafir etmekten kaçındılar. (O esnada) kabilenin reisini akrep .soktu. Onun için her şeyle şifa aradılar ama hiçbir şey fayda vermiyordu. Bunlardan bazıları:

Şu yanınıza konaklayan kafileye gitseniz, belki onların birinde arkadaşınıza fayda verecek bir şey vardır, dediler. Bunun üzerine bir­kaç kişi (kafileye gelip):

Reisimizi akrep soktu; kendisi için her çareye başvurduk fakat hiçbir şey fayda vermiyor. Sizden birinizin yanında arkadaşımıza şifa verecek bir şey, yani rukye (dua) var mı? diye sordular.

Kafileden bir adam (ki o Ebû Saîd’dir):

Ben dua ederim ama sizden bizi misafir etmenizi istedik, fakat siz misafir etmekten kaçındınız. Onun için ben de şimdi benim için bir ücret tayin edinceye kadar dua etmiyorum, dedi.

Bunun üzerine onun için bir sürü koyun kararlaştırdılar, o da has­taya gelip üzerine Fatiha sûresini okudu ve üfledi. Nihayet adam iyi­leşti, sanki bağından kurtulmuş (hayvan) gibi idi. (Kabile reisi) kafile­ye anlaştıkları ücreti verdi. Kafiledekiler; “Sürüyü paylaşınız” dedi­ler. Okuyup dua eden (Ebû Saîd) ise;

Rasûlullah’a gidip de meseleyi danışmadıkça yapmayınız, dedi. Onlar da Rasûlullah’a gidip hâdiseyi anlattılar. Rasûluilah (s.a):

“Onun (Fâtiha’nın) bu kadar tesirli bir dua olduğunu nereden bildiniz? İyi yapmışsınız, sizinle birlikte bana da bir pay ayırınız” buyurdu.[307]

Açıklama

Haberin İbn Mâce’deki rivayetinden anladığımıza göre Hz. Peygamber (s.a)’in gönderdiği kafile otuz kişi idi. Anılan kabile reisinin hastalığını Fatiha okuyarak tedavi eden zat da bizzat ravi Ebû Saîd el-Hudrî idi. Yine İbn Mâce’nin rivayetinde, kabilenin Ebû Saîd’e üc­ret olarak verdikleri koyun sayısı da otuz tane idi. Ebû Saîd, Fâtiha’yı yedi kere okumuştu.

Hadisin diğer bazı rivayetlerinde ise, anılan hastanın asabı bir hastalığa tutulmuş ve zincire vurulmuş bir deli olduğu belirtilmektedir.

Hadis-i şerif rukyenin ve rukye karşılığında ücret almanın caiz olduğu­na delâlet etmektedir.

Rukye: Hastanın iyileşmesini istemek için, Kur’ân-i Kerîm okumak, Al­lah’ın isimleri ve sıfatlarını anmak suretiyle dua etmektir. Başka bir izaha göre rukye; bir ağrı, korku, şeytan veya sihirden kurtulmak için okunan sözlere denilir.

Hadis-i şerif iki önemli konuya işaret etmektedir:

1- Hastalara Kur’an okumak konusu,

2- Kur’an okuma karşılığında ücret almak meselesi. Şimdi bu konulan teker teker ele alalım:

1- Hastalara şifa bulmaları için Kur’an-ı Kerim okumak meşrudur, hatta bu sünnettir. Hz. Peygamber (s.a)’in, kendisine yapılan bir sihiri yeni nazil olan Felâk ve Nas sûrelerini okuyarak çözdüğü ve bu hâdisenin anılan sûre­lerin nüzul sebebi olduğu rivayet edilmektedir.

Fatiha sûresinin isimlerinden ikisi Sûretü’ş-Şifa ve Sûretü’ş-Şâfiye’dir. Rasûluilah (s.a) bir hadisinde, “Fatiha sûresi, ölümün dışında, tüm dertlere şifadır” buyurmuştur. Şüphesiz Fatiha sûresinin şifa oluşu, onun hastaya okunması suretiyledir. Sadedinde olduğumuz hadis-i şerifte de Hz. Peygam­ber (s.a)’in Kur’an okuyarak hastalığı tedavi eden müslümanları tasvio et­mesi; “İyi yapmışsınız” buyurması, rukyenin (Kur’an okuyup dua ederek şifa aramanın) caiz olduğuna delildir. Âlimlerin bunun caiz oluşunda icma halinde oldukları nakledilmiştir. Gerçi Sahih-i Müslim’in tıp, hastalık ve rukye bölümünde; rukye yapmayan ve yaptırmayanların hesaba çekilmeden cen­nete gideceklerine dair bir hadis rivayet edilmektedir. Ama âlimler bu hadi­sin rukyenin yasaklığma delâlet etmediğini söylerler. Nevevî, bu hadiste tas-vib edilmeyen ve terki övülen rukyeden maksadın, manası bilinmeyen söz­lerle yapılan veya kâfirlerin yaptıkları rukye olduğuna işaret eder.

el-Mâzirî şöyle demektedir: “Rukye, Kur’an ve Allah’ın zikri ile yapıl­dığı takdirde caizdir. Fakat, yabancı bir dil ve manası bilinmeyen sözlerle yapılırsa caiz olmaz. Çünkü bu tür rukyelerde küfrü gerektiren şeyler bulu­nabilir.”

Bazı âlimler de rukyenin yasaklığma delâlet eden hadise şöyle bir izah getirmektedirler:

a) Rasûluîlah (s.a) önce rukyeyi yasaklamış, sonra buna izin vermiş, hatta kendisi yapmıştır. Yani rukyeyi meneden hadis mensuhtur.

b) Yasak olan rukye, -yukarıda temas edilen- manası-bilinmeyen söz­lerle yapılan rukyedir.

c) Rukyenin yasak oluşu, her türlü şifanın Allah’tan olduğunu unutup şifayı kendi nefesinde görenlerle ilgilidir. Yoksa Allah (c.c)’a dua eden, şi­fayı ondan bekleyen, okuduğu Kur’an ve yaptığı zikrin bereketiyle Allah’a sığınan kişinin yaptığı rukyede mahzur yoktur.

Bu hadisten, hastaya Kur’an okuduktan sonra üflemenin meşru olduğu anlaşılmaktadır.

Bu yazdıklarımızdan, “Hastaları doktor yerine üfürükçüye götürmeli, hastalıkları ilaç yerine nefesle tedavi ettirmeli” gibi bir mana çıkartılmasın. Şüphesiz organizmadaki çeşitli bozukluklardan meydana gelen hastalıkları teşhis tabibin işidir ve bu bozuklukları tedavinin yolu da onlarda müessir olan ilaçlardır. O halde, hastanın başvuracağı makam tabip, tedavi için uy­gulayacağı usul, tabibin tavsiyesidir. Fakat unutulmamalıdır ki, derdi de der­manı da veren Allah’tır. Onun izni olmadan en basit bir hastalık tedavi edilemez. Eğer tedavinin esası sadece tıp olsaydı, tıbbın tüm inceliklerini bi­lip uygulayan tıp adamlarının hastalanıp ölmemeleri gerekirdi. Oysa durum öyle değildir. Ayrıca Kur’an’ın bereketini, duanın faziletini ve bunların has­taya vereceği psikolojik tesir ve morali de kenara atmak, bunu inkâr etmek mümkün değildir. Üfürükçülüğü meslek haline getirmemek ve Kur’an’ı ka­zanç aracı yapmamak şartıyla ihlâs ve samimiyetle bir hastaya Kur’an oku­yup iyileşmesi için dua etmenin karşısında olmamak gerekir. Ama Kur’an ve dua ile hiç ilgisi olmayan sözler mırıldanıp üflemek ve bununla para ka­zanmak, kadınları kızları kötü arzularına âlet etmek, kağıt üzerine acaip şe­killer çizip anlaşılmaz şeyler yazıp muska diye satmak müslümana yakışan bir davranış değildir, bunun dinle diyanetle alâkası yoktur. Böyle yapanla­rın da hocalıkla en ufak bir ilgileri mevcut değildir. Gerçek ilim erbabından, böyle bir davranış İçinde olan ne duyulmuş ne de görülmüştür.

2- Hadisten istinbat edilen ikinci önemli konu da hastanın iyileşmesi için Kur’an okumak karşılığında ücret almak meselesidir.

Hastaya Kur’an okuma karşılığında ücret almak caizdir. Bu konuda her­hangi bir ihtilâf nakledilmemiştir. Kur’an okumak ve okutmak karşılığında ücret almayı caiz görmeyenler, bunun bir ibadet oluşunu ve parayla ibadet etmenin caiz olmayışı prensibini esas almışlardır. Hastaya Kur’an okuyanın maksadı ise ibadet değildir.

İmam Nevevî bu hadisi şerhederken şöyle demektedir: “Bu hadis, Fati­ha ve zikirle rukye etmenin caiz olduğuna ve bunda bir mekruhluğun bulun­madığına açıkça delâlet etmektedir. Aynı şekilde bu hadis, Kur’an öğretme karşılığında ücret almanın cevazına da delildir. Bu Şafiî, Mâlik, Ahmed, İs-hak, Ebû Sevr ve selef (önceki) ve halef (sonraki) âlimlerin görüşüdür. Ebû Hanîfe ise, Kur’an öğretmek karşılığında ücret almayı menetmiş, hastaya oku­mak karşılığındaki ücreti ise caiz görmüştür.”

Nevevî’nin işaret ettiği gibi; bazı müctehidler bu hadisin aynı zamanda Kur’an öğretme mukabilinde ücret almanın cevazına delâlet ettiğini savun­muşlardır. Biz 3416 no’lu hadisi izah ederken bu konuyu tartışmış ve Kur’­an öğretmek karşılığında ücret almayı caiz görmeyenlerin bu hadise bakış açılarına ileride temas edeceğimizi söylemiştik. Şimdi bu konuya kısaca te­mas edelim:

İbnü’l-Cevzî, üzerinde durduğumuz Ebû Saîd hadisi ile Kur’an öğret­mek karşılığında ücret almayı yasaklayan hadisler arasında varmış gibi gö­rünen çelişkiye şu üç yolla cevap vermektedir:

a) Ebû Saîd eî-Hudrî’nin, reislerine dua ettiği Arap kabilesi kâfirdi, onların mallarını almak caizdir.

b) Misafirperverlik, onların vazifesi oluduğu halde, onlar bir İslam bir­liğini misafir etmemişlerdi.

c) Dua halis bir ibadet değildir. Dolayısıyla dua karşılığında ücret al­mak caizdir.

Kurtubî; dua ve şifa için Kur’an okumak karşılığında alınan ücreti, Kur’­an öğretmek karşılığında alınan ücretle kıyaslamayı uygun görmemektedir.

Hanefî âlimlerinden Tahavî, “İçerisinde Kur’an âyetleri bulunsa bile dua ve şifa için Kur’an okumak karşılığında ücret almak caizdir. Çünkü insanla­rın birbirleri için dua etmeleri vazifeleri değildir. Fakat Kur’an okumasını bilenlerin bilmeyenlere öğretmeleri dinî bir vazifedir.” der.

Hadisin sonunda, Ebû Saîd’in, Kur’an okuyarak hastanın iyileşmesine vesile olması karşılığında aldığı koyun sürüsünü, kafilede bulunanların bö­lüşmesi için Rasûlullah’ın emir verdiği görülmektedir. Bu taksim bir borç değildir. Çünkü hak Ebû Saîd’indir. Rasûlullah (s.a) bunu, üstün bir ahlakî tezahür olarak söylemiştir. Efendimizin, “Bana da bir hisse ayırın” buyur­ması, onların gönüllerini yatıştırmak, şüphelerini def etmek içindir.[308]

Bazı Hükümler

  1. Hastalara, Kur’an okuyarak, Allah’ın isimlerini anarak ve dua ederek şifa dilemek caizdir
  2. Hasta için Kur’an okuduktan sonra hastanın üzerine üflemek meşrudur.
  3. Hasta için Kur’an okumak karşılığında ücret almak caizdir.
  4. Bir kimsenin sırf kendi hakkı olan ücreti arkadaşları ile paylaşması caizdir.[309]

3419… Bize Hasen b. Ali haber verdi, bize Zeyd b. Harun haber verdi, bize Hişâm b. Hassan, Muhammed b. Sîrîn’den rivayet etti. Muhammed, kardeşi Ma’bed b. Sîrîn’den o da Ebû Saîd el-Hudrî vasıta­sıyla bu (önceki) hadisi haber verdi.[310]

Açıklama

Bu rivayet önceki rivayetin değişik bir ravi silsilesi tarafından şeklidir Musannif, isnaddaki farklılığa işaret için

bu rivayeti almıştır.[311]

3420… Hârice b. es-Salt, amcasından[312] rivayet ettiğine göre:

O (Hârice’nin amcası) bir kavme uğradı. Kavimdekiler onun, ya­nma gelip;

Şüphesiz sen o zat (Hz. Peygamberdin yanından hayırlı bir şey getirmişsindir, bizim için şu adama rukye yap, dediler ve kendisine ip­lerle bağlı deli bir adam getirdiler.

Hârice’nin amcası sabahlı akşamlı üç gün adama Fatiha sûresini okudu. Sûreyi her bitirişinde tükrüğünü biriktiriyor sonra da tükürü-yordu. Adam sanki kösteğinden kurtulmuş gibi oldu, (iyileşti). (Deli­nin arkadaşları) rukye yapan zata (ücret olarak) bir şey verdiler. Adam, Rasûlullah (s.a)’a gelip durumu haber verdi.

Efendimiz (s.a):

“Ye, ömrüme yemin ederim ki, kimileri bâtıl bir rukye ile yer­ler, sen ise hak bir rukye ile yersin.” buyurdu. [313]

Açıklama

Bu hadis-i şerif de hastanın iyileşmesi için Kur’an okuyup dua etmenin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Bu konuyu önce­ki hadisin şerhinde izah ettiğimiz için burada tekrar girmeyeceğiz. Sadece iki hususa dikkat çekmek istiyoruz:

1- Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste, “Ömrüme yemin ederim ki” buyurmuş, yani ömüre yemin etmiştir. Aslında bu çeşit bir yemin müslümanlar için caiz değildir. Rasûlullah’m bu şekilde yemin etmesini Tıybî iki şekilde izah eder:

a) Hz. Peygamber (s.a)’e bu şekilde yemin etmesine izin verilmişti. Bu onun özelliklerindendir. Çünkü Cenab-ı Allah onun hayatına yemin ederek; “Ey Muhammed, ömrüne yemin olsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocala­yıp duruyorlardı.”[314] buyurmuştur.

b) Allah (c.c), kendisine ikram olmak üzere sadece Hz. Peygamber (s.a)’in hayatı için yemin etmiştir, başka hiçbir kimse için yemin etmemiştir.

2- Hz. Peygamber (s.a) Fatiha okuyarak hasta tedavi eden ve bunun karşılığında ücret alan zata, “Onu ye, kimileri bâtıl rukye ile yiyorlar, sen ise hak bir rukye ile yersin” buyurmuştur.

Bâtıl rukyeden maksat; yıldızları anmak, yıldızlardan ve cinlerden yar­dım dilemek suretiyle yapılan rukyedir.[315]

  1. Hacamat Yoluyla Kan Alanın Kazancı

3421… Râfi’-b. Hadîc(r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir:

“Hacamat eden (kafadan kan alan) in ücreti pistir, köpeğin sa­tışı karşılığında alınan para pistir, fahişenin zina karşılığı aldığı ücret pistir.”[316]

Açıklama

Hadiste üç tür kazancın pis olduğuna işaret edilmiştir. “Pis” diye terceme ettiğimiz “habîs” kelimesi, hem haram hem de mekruh olan şeyler hakkında kullanılmaktadır. Bu mananın tayini, diğer deliller ve maksatlar gözönüne alınarak yapılır. Aynı şekilde emir sigası da bazen vücub, bazan nedb, bazan ibahaya delâlet eder. Sığanın bu manalardan hahagisine delâlet ettiği karîneler yardımıyla bilinir. İşte bura­daki “habîs = pis” kelimesi de, hem haramlığa hem de kerahete delâlet edebilir.

Hadiste pis olduğu belirtilen üç kazanç türü şunlardır:

1- Hacamat ücreti:

Hacamat, başın arka tarafının çizilip kanatılması ve bu kanın bir boru vasıtasıyla emilip çıkartılması yoluyla yapılan kan alma şeklidir. Bu şekilde kan alan kişiye “haccâm” tabir edilir. Günümüzde “kan alma” denildiği zaman, şırınga ile ve modern yollarla kan alma akla geldiği için, tercemede kelimenin aslını kullanmayı uygun gördük.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kan alma karşılığında ücret almak ha­bistir. Bu habis (pis) likten maksadın ne oludğunda ihtilâf edilmiştir.

Bazı hadis uleması, maksadın haramlık olduğu görüşünü ileri sürerek kan alma (hacamat) karşılığında ücret almanın haram olduğu görüşünü sa­vunmuşlardır. Ayrıca el-Hâzimî’nin Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet ettiği şu hadis de bu görüş sahiplerinin delilidir: “Fahişenin mehri (ücreti) ve kan alı­cının ücreti zulümdür.”

Ulemanın cumhuru ise kan alma karşılığında alman ücretin helâl oldu­ğu görüşündedir. Bunlar aşağında gelecek olan İbn Abbas ve Enes b. Mâlik hadislerini delil almışlardır. O hadislerde Hz. Peygamber (s.a)’in kafasın­dan kan aldırdığı ve kanı alan şahsa ücret verdiği çok açık bir şekilde dile getirilmiştir.

Cumhur, üzerinde durduğumuz hadisteki hubsu (pisliği), yapılan işin düşüklüğünden dolayı tenzîhen mekruha hamletmişlerdir. Çünkü kan almak düşük bir iştir, Allah (c.c) şerefli işleri sever. Ayrıca müslümanlann ihtiyaç anında birbirlerine yardımcı olmaları görevleridir. Demek oluyor ki kan al­ma karşılığında ücret almak caiz, ancak tenzîhen mekruhtur.

Tahavî, kan alma karşılığında üciet almanın caiz olmayışına işaret eden bu hadisin mensuh olduğunu söyler. Şevkânî ise, bu konuda neshe delâlet eden bir delil bulunmadığını belirterek Tahavî’nin görüşünü kabul etmez.

Haram olan kan alma ücretinin, alınan kanın satılması karşılığında alı­nan ücret olduğunu söylemek de mümkündür. Nitekim cahiliye devrinde kanı yiyorlardı. Dolayısıyla yemek için kan satın alınması akla uzak bir şey değil­dir. Ancak bu izah pek uygun görülmemiştir.

Kan alma karşılığında ücret almanın pis oluşuna ve helâl oluşuna delâ­let eden hadisler arasındaki çelişkiyi gidermede en makbul yol, buradaki pis­likten maksadın tenzîhen mekruh olduğu şeklindeki izahtır.

2- Köpeğin satışı karşılığında alınan para. Bu konuda üç görüş vardır:

a) Ulemanın cumhuruna göre; ister av köpeği olsun ister başka bir kö­pek, ister eğitilmiş olsun ister olmasın her türlüsünün satışı karşılığında alı­nan bedel haramdır. Bunlar bu konuda varid olan hadislerin m ut Ia4o oluşu­nu gözönüne almışlardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a), köpeğin satışı karşı­lığı alınan paranın haram olduğunu ifade ettiği birçok hadisinde av köpeği ve sokak köpeği diye bir ayırım yapmamıştır. Üzerinde durduğumuz hadi­sin yanı sıra şu hadislerde de Efendimiz mutlak olarak, köpeğin bedelinin haram olduğunu beyan buyurmuştur:

“Rasûlullah (s.a); kan karşılığı alınan parayı, köpek karşılığı alınan pa­rayı ve fahişenin kazancını haram kıldı. Dövme yapan ve yaptırana, faiz yi­yen ve yedirene, resim yapanlara lanet etti.”[317]

“Rasûlullah (s.a), köpeğin satışı karşılığı alınan paradan, fahişenin üc­retinden ve kâhinin aldığından nehyetti.”

Rasûlullah (s.a), köpeğin satışı karşılığında para almayı men etti ve; “Eğer köpeğin bedelini almaya gelirse avucuna toprak doldur*’ buyurdu.[318]

Bu hadisler, köpeği satmanın sahih olmadığına, köpek satışı karşılığın­da alınan paranın caiz olmadığına delildir. Aynı şekilde bu görüş sahilerine göre; başkasının köpeğini öldüren kişi onun kıymetini ödemez. Ebû Hurey­re, Hasan-ı Basrî, Rabîa, Evzaî, Hakem, Hammâd, Şafiî, Ahmed, Dâvûd ve İbnü’l-Münzir bu görüşü benimseyenlerdendirler.

b) Hanefîlere göre, ister talimli olsun ister olmasın her türlü köpeğin satışı caizdir, karşılığında alman para helâldir. Ancak Ebû Yusuf’tan talim edilmemiş olan ısıran köpeklerin satışının caiz olmadığı rivayet edilmiştir.

Bu görüş sahiplerinin delilleri:”Rasûlullah (s.a), av veya çoban köpeği dışındaki köpeklerin satışını menetti” manasındaki hadistir. Ayrıca köpek, avcılıkta ve bekçilikte kullanılan bir hayvandır. Satışı nehyeden hadisler, İs­lâm’ın ilk günleri içindir. Arapları, eskiden beri ittihaz ettikleri köpek besle­mek alışkanlığından uzaklaştırmak içindir.

c) Ata ve Nehaî’ye göre, sadece av köpeğinin satışı caizdir, diğerlerinin satışı caiz değildir.

İmam Mâlik’ten, köpek satışının haram, sahih ve mekruh olduğuna dair üç görüş rivayet edilmiştir. Sahih olmadığı tarzındaki görüşünde telef ede­nin kıymetini vermesi gerektiğini söyler.

3- Fahişenin zina karşılığında aldığı ücret: Fahişenin aldığı ücret hadis­te “mehir” olarak ifadelendirilmiştir. Çünkü, kadının kendisini bir erkeğe teslim etmesi karşılığında aldığı ücret şeklen mehre benzemektedir. Çünkü kadın, kendisini kocasına teslim karşılığı mehir alır.

Fahişenin aldığı ücret haramdır. Bunda tüm âlimler icma etmişlerdir. Çünkü haram bir işin karşılığında alınan ücret de haramdır.[319]

Bazı Hükümler

Kan alma ve köpek satma karşılığında ücret almak pistir. Konu yukarıda, izah edilmiştir. Fahişenin zina karşılığı aldığı ücret haramdır. Bunda ittifak vardır.[320]

3422… İbn Muhayyisa’nın, babasın (Muhayyisa) dan rivayet et­tiğine göre;

O (Muhayyisa) kan alıcı (haccâm) olarak kiralanma konusunda Rasûlullah’tan izin istedi, ama Rasûlullah bundan nehyetti. Muhay­yisa ise sormaya ve izin istemeye devam etti. Nihayet RasûİuIIah (s.a) ona:

“Onu (kan alma karşılığı aldığın ücreti), devene Ve kölene yedir” emrini verdi.[321]

Açıklama

Tirmizî hadis için; “Hasendir” der. İbn Mâce de “Haram b. Muhayyisa babasından rivayet etti demiştir.

Hadis-i şeriften anladığımıza göre, Muhayyisa adındaki sahâbînin mes­leği hacamat yoluyla kan almaktı. Bu zat kan almak için kiralanıp, karşılı­ğında ücret almak için Hz. Peygamber (s.a)’den izin istedi fakat Efendimiz, bunun düşük bir meslek olması dolayısıyla izin vermedi. Muhayyisa’y* bu düşük meslekten uzaklaştırıp şerefli bir iş tutmasını sağlamak istiyordu. Ama onun ısrarlı müracaatları sonucu, ücretle kan almasına izin verdi ama aldığı ücreti devesine ve kölesine yedirmesini emretti.

Avnü’l-Ma’bûd’daki ifadeye göre; Hz. Peygamber (s.a)’in, kan alma karşılığında alınan ücreti deve ve köleye yedirmeyi emretmesi onların şe­reflerinin söz konusu olmamasından dolayıdır.

Nevevî; bu hadisin, kan almak karşılığında ücret almanın cevazına delil olduğunu söyler. Çünkü eğer bu ücret haram olsaydı Hz. Peygamber (a.s) bunu kölesine yedirmesini emretmezdi. Çünkü efendinin helâl olmayan bir şeyi kölesine yedirmesi caiz değildir.

Ahmed b. Hanbel ve bir grup âlim, bu hadisin zahirini alarak kan alma ücretinin köle için caiz olduğunu, hür için ise caiz olmadığını söylerler. “Kan alma mesleği hürler için mekruh, köleler için caizdir. Kişinin hacamat karşı­lığı aldığı ücreti kendi ihtiyacına sarfetmesi haram, kölesine veya hayvanına yedirmesi caizdir.” derler.[322]

3423… İbn Abbas (r.anhüma)’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) kan aldırdı ve kan alana ücretini verdi. Eğer onu haram bilseydi vermezdi.[323]

3424… Enes b. Mâlik (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebû Taybe, Rasûlullah (s.a)’dan kan aldı. Efendimiz ona bir sa’ hurma verilmesini, ailesine de ondan haracını hafifletmesini emretti.[324]

Açıklama

Ebû Taybe’nin ismi Nâfi’dir. Müslim’in rivayetinden anlaşıklığına göre bu şahıs Beni Beyaza nm kölesi idi.

Haraç kelimesi bu hadiste, efendinin, kölesinin kendisine her gün öde­mesini kararlaştırdığı paradır. Bu hadiste adı anılan Ebû Taybe’ye efendile­ri her gün üç sa’ hurma getirmesini kararlaştırmıştı. Hz. Peygamber (s.a)’in emri ile bu ücret günlük bir sa’a indirilmiştir.

Bu iki hadis, kan aldırmanın ve kan alma karşılığında ücret almanın caiz olduğuna delildir. Bu konu önce geçen hadislerde işlenmiştir.[325]

  1. Cariyelerin Kazancı

3425… Ebû Hâzim, Ebû Hureyre (r.a)’nin şöyle dediğini duy­muştur:

Rasûlullah (s.a), cariyelerin kazancından nehyetti.[326]

Açıklama

Cariyelerin yasaklanan kazancı fuhuş yoluyla elde ettikleri, kazançtır.

Hattâbî bu hadisin şerhinde şöyle demektedir:

“Mekkeli ve Medinelilerin, kendilerine her gün belirli bir ücreti getir­mek zorunda olan cariyeleri vardı. İnsanlara hizmet ederlerdi; ekmek yaparlar, su taşırlar ve başka işler yaparlardı. Böylece efendilerine vermeleri gereken vergiyi kazanırlardı. Cariyeler bu yerlere gidip, bu işlerle uğraşınca -belirli bir ücret ödemek zorunda oldukları için- kendilerinin bir kötülük yapma­malarından emin olunamazdı. Onun için Rasûlullah (s.a) cariyelerin kazan­cından kaçındırmıştır. Onların hangi yoldan kazanç sağladıkları bilinmediği takdirde, kazançları öncelikle yasaktır.”

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, cariyelerin caiz olmayan kazançları, fuhuş yoluyla olanıdır, meşru yollarla elde edileni değil.

Günümüzde kölelik ve cariyelik müesseseleri ortadan kalktığı için ko­nuyu uzatmaya gerek duymuyoruz.[327]

3426… Târik b. Abdurrahman el-Kuraşî’nin rivayet ettiğine gö­re; Râfi’ b. Rifâ’a, Ensar’ın bulunduğu bir meclise geldi ve:

Bugün Rasûllah (s.a) bizi bazı şeylerden nehyetti; Râfi’ bazı şeyleri saydı- deyip devamla, parmaklarıyla (üç parmağı ile) işaret ede­rek; ekmek yapmak, ip eğirmek ve yün ditmek gibi eli ile yaptıkları­nın dışında cariyenin kazancından nehyetti, dedi.[328]

3427… Râfi’ b. Hadîc (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûiullah (s.a) bizi, nerede kazandığı bilinmedikçe cariyenin ka­zancından nehyetti.[329]

Açıklama

Bu iki rivayetten açıkça anlaşıldığı gibi cariyenin menedilen kazancı, meşru olmayan yollarla elde ettiğidir. Ama el emegı alın teri ile elde ettiği kazancı helâldir, bunda herhangi bir sorumluluk yoktur.

Hz. Peygamber’in cariyenin kazancı konusunda bu derece titiz davran­masına sebep, bazı cahiliye devri araplarının cariyelerine fuhuş yaptırarak para kazanmalarıdır. Efendimiz, eskiden kalma bu kötü âdeti ortadan kal­dırmak ve bir daha dönülmesini engellemek için cariyenin meşru yollar dı­şında elde ettiği gelirin helâl olmadığını beyan etmiştir.[330]

Kâhinin Aldığı Ücret[331]

3428… Ebû Mes’ud (r.a)’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a), köpeğin satışı karşılığı alınan parayı, fahişenin ücretini ve kâhinin (kehânete karşı) aldığı ücreti nehyetti.[332]

Açıklama

Bu hadis-i Şerifte Rasûlullah (s.a) üç çeşit kazancın caiz ol­madığını belirtmiştir. Bunlardan ilk ikisi daha önce incelen­mişti. Burada sadece üçüncüsünden, kâhinin aldığı ücretten bahsedeceğiz. Önce kâhin kelimesinin araplar arasında hangi manalarda kullanıldığı­nı görelim, kâhin;

1- İleride olacak olan hadiseleri bildiğini iddia edip onlarla ilgili haber­ler verendir. Araplar arasında ileride olacak hadiseleri bildiklerini iddia eden birçok kâhin vardı. Bunlar, cinlerden adamları olduğunu ve onların kendi­lerine haber verdiklerini iddia ederlerdi.

2- Kendilerine verilen bir kabiliyetle gizli şeyleri anladığını iddia eden­lerdir.

3- Olayların sebeplerine ve ön bilgilerine dayanarak gizli şeyleri bildik­lerini iddia edenler; bunlar faili bilinmeyen hırsızlıkların faillerini, zina itha­mı altında tutulan bir kadının zina edip etmediğini bildiklerini söylerler.

4- Bazıları, yıldızlara bakarak olacak hadiseleri haber veren müneccim­lere de kâhin derler. Tabii bugün rasathanelerde hassas ve modern âletlerle gök cisimlerinin hareketlerini inceleyip hesaplar yapan bilim adamlarına ve ilmî yollarla hava tahminlerinde bulunan meteoroloji uzmanlarına kâhin denemez.

Avnü’l-Ma’bûd’daki Aliyyü’1-Kârî ve Hattâbî’ye nisbet edilen ifadele­re göre hadisteki nehiy iki şeye şamildir:

a) Yukarıda maddeleştirilen ve kâhin kelimesinin ifade ettiği manalar altına giren tüm hareketler, bunların hiçbiri caiz değildir. Dolayısıyla bu ha­reketler karşılığında alınan ücret ve bahşişler de haramdır.

b) Kâhinlerin haber verdikleri bilgilere inanmak da caiz değildir. Günümüzde çeşitli yollarla tatbik edilen falcılık için de hüküm aynıdır.

İster yıldız, ister kahve falı olsun ya da başka bir usule dayansın, falcılık yapmak ve fala inanmak kesinlikle caiz değildir. Gaybı Allah’tan başka hiç­bir kimse bilemez. Fala inanmak, Allah korusun kişiyi imanından edebilir. Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde gaybı sadece Allah’ın bildiğine dikkat çe­kilmiştir. Bunlardan birkaçını hatırlayalım:

“Gaybın anahtarları kendi yanındadır. Onları Allah’tan başka hiç kimse bilmez.”[333]

“Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez…”[334] “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.”[335] Dinimiz bir tek fal şekline müsaade etmiştir. O da tefe’üldür; hadiseleri iyiye yorumlamaktır. İşitilen bir sözü hayra yormaktır. Büreyde’nin rivaye­tine göre Rasûlullah (s.a), bir işe göndereceği kişinin isim veya vardıkları ye­rin ismi ile tefe’ülde bulunur, bunları iyiye yorardı. Bu şekilde bir tefe’ül en entellektüel kişilerde de bulunan bir özelliktir. Müslümanlar, girişecekle­ri bir işin sonucunun hayır mı şer mi olacağı konusunda bir gönül rahatlığı elde etmek için istihare yaparlar. İstihare konusu daha önce işlenmiştir. Ta­bii tefe’ül dediğimiz şey bugünkü manasıyla fal sayılmaz.[336]

Bazı Hükümler

Köpek satışı, fuhuş ve kâhinlik caiz değil, bunlar karsıngında alınan ücret de haramdır. Daha önce de belirtildiği gibi köpeğin satışının cevazına delâlet eden deliller de vardır. Hanefîler köpeği satmanın caiz olduğu istikametinde içtihatta bulunmuşlar­dır. Fuhuş ve kâhinlik ücretinin ve bunları yapmanın caiz olmayışında hiç­bir ihtilâf söz konusu değildir.[337]

  1. Erkek Hayvanın Menisi Karşılığında Ücret Almak

3429… İbn Ömer (r.anhüma) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a), erkek hayvanın menisi (döllemesi) karşılığında

ücret almayı nehyetti.[338]

Açıklama

Hadis-i şerif, dişi hayvanları döllemek için boğa, koç, at gi­bi erkek hayvan kiralamanın ve bu kiralama karşılığında ücret almanın caiz olmadığına işaret etmektedir. Çünkü bu kiralamada bir aldanma söz konusudur. Bir defa erkek hayvanın dişi hayvana aşacağı kesin belli değildir. Aşsa bile dölleyip döllemeyeceği bilinemez. Çünkü her aşma­nın döllenmeyi gerektirdiği söylenemez.

İşte ulemanın büyük çoğunluğu, hadis-i şerifi ve kiralamadaki aldanma durumunu gözönüne alarak döllemesi için hayvan kiralamanın bâtıl olduğu görüşündedirler.

İmam Mâlik ise dişi hayvanlara aşması için belirli bir müddet için erkek hayvan kiralamanın caiz olduğunu söyler. Bazı Mâlikîler de erkek hayvan kiralamayı süt anne kiralamaya benzeterek, ihtiyaca ve maslahata binaen caiz olduğunu söylerler. Hattâbî, Hasen ve İbn Sîrîn’in de bunu caiz gördükleri­ni söylemektedir.

Şüphesiz dişi hayvanı olan herkesin bir boğaya, bir koça sahip olması mümkün değildir. Ücretle boğa kiralamak da caiz olmadığına göre bunların hayvanları nasıl aşılanacaktır? Şüphesiz bunun yolu iare, yani bir ücret şartı koşulmadan, erkek hayvanın sahibinin hayvanını vermesidir, fakat erkek hay­van sahipleri buna razı olurlar mı? Çünkü damızlık hayvanın güçlü, iyi cins ve sıhhatli olması gerekir. Bu da epey bir masrafla mümkündür. Dolayısıyla hayvan sahiplerinin bunca masraf ederek besledikleri erkek hayvanlarını kar­şılıksız olarak vermeleri her zaman beklenemez. O halde çare nedir:

1- Ya İmam Mâlik’in içtihadı ile amel edilip, erkek hayvan bir günlüğü­ne, 2 saatliğine gibi belirli bir müddet için kiralanacaktır.

2- Ya da hiçbir ücret konuşulmadan erkek hayvan sahibi hayvanını ve­recektir. Dişi hayvan sahibi de dölleme işi bittikten sonra hediye kabilinden bir şeyi diğerine verir. Bunu almanın hiçbir sakıncası yoktur. Böylece hem tüm âlimlerce caiz olan bir yolla hayvanın aşılanması sağlanmış, hem de er­kek hayvan sahibinin eline bir şeyler geçmiş olur.[339]

  1. Kuyumcu Ücreti

3430… Ebû Mâcide’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kölenin kulağından biraz kestim -ya da kulağımdan birazı kesildi-.[340] O esnada Hz. Ebû Bekir (r.a) hacdan gelmişti. Onun ya­nında toplandık. Ebû Bekir bizi Ömer b. el-Hattâb’a havale etti. Ömer (r.a):

Bu mikdar (kulağın kesilen kısmı) kısas mikdarına ulaşmış. Kı­sas yapması için bana bir haccâm (kan alıcı) çağırın, dedi.

Haccâm çağırılınca Ömer şöyle dedi:

Rasûlullah. (s.a)’ı şöyle derken işittim:

“Ben teyzeme, kendisi için bereket olacağım umarak bir köle he­diye ettim ve ona; köleyi kan alıcıya, kuyumcuya ve kasaba verme de­dim.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Abdül-A’/â,’ İbn İshak’ın; “İbn Mâcid, Benî Sehm’den bir adamdır” dediğini Ömer b. el-Hattâb’dan rivayet etti.[341]

Açıklama

Metinde görüldüğü üzere ravi; Ebû Mâcide’nin mi bir kölenin kulağını kestiği yoksa Ebû Mâcide’nin-kendi kulağının mı kesildiğinde şüphe etmiştir. Birinci ihtimal daha kuvvetli görülüyor. Ku­lağından bir bölümü kesilenle kesen kişi meseleyi Hz. Ebû Bekir’e arzetmiş-ler, o da hüküm vermesi için Hz. Ömer’e göndermiş, Hz. Ömer (r.a) kesilen kısmın kısası gerektirecek kadar olduğunu görünce kısası uygulaması için kan alıcılık yapan ve haccâm denilen birisini çağırtmış, o esnada da Rasûlullah (s.a)’dan duyduğu bir hadisi haber vermiştir.

Hz. Ömer’in bildirdiğine göre Hz. Peygamber, teyzesine bağışladığı bir köle çocuğun, sanat öğrenmesi için kan alıcı, kuyumcu ve kasabın yanma vermemesini istemiştir. Buna sebep kan alıcılık ve kasaplık mesleklerinin pis­liğidir. Çünkü her iki meslekte de kan bulundğu için bundan kaçınması pek kolay olmaz. Ayrıca kan alıcılık daha çok düşük seviyelerin yaptıkları bir iştir. Nitekim günümüzde de kalburculuk, sepetçilik gibi meslekler düşük sayılır.

Kölenin kuyumcuya verilmemesini istemesindeki hikmet için şerhlerde şöyle denilmektedir: “Kuyumcunun sanatına hile karışabilir. Ayrıca (kulla­nılması yasak olan) altın ve gümüş kaplar, erkekler için zinetler yapabilir. Yapacağı işleri teslim konusunda asılsız va’dlere ve yalanlara dalabilir.”

Şüphesiz Hz. Peygamber’in köleyi bu sanatlara verilmemesini istemesi bu sanatların haram olmasını gerektirmez. Kan alıcılığın caiz olduğu daha önce izah edilmişti. Kasaplık ve kuyumculuk meslekleri insanların son dere­ce muhtaç oldukları mesleklerdir. Kan bulaşma ihtimalinden veya hile ya­pılması endişesinden dolayı Hz. Peygamber’in bu meslekleri yasaklaması dü­şünülemez. Kuyumcunun altın ve gümüş kaplar veya erkekler için altından zinet yapması uygun olmayabilir. Ama bunları yapmak mecburiyetinde de­ğildir.[342]

Bazı Hükümler

  1. Hacdan dönen kişiyi ziyaret meşrudur.
  2. İhsanlar, aralarındaki husumetleri mahkeme kana­lıyla çözme yolunu aramalıdırlar.
  3. Hâkimin hüküm esnasında taraflara nasihat etmesi, bilgi vermesi caizdir.[343]

3431… Bize Yusuf b. Musa haber verdi, bize Seleme b. Fazl riva­yet etti, bize İbn İshak, Alâ b. Abdurrahman (el-Hurakî)’dan rivayet etti. O da İbn Mâcide es-Sehmî vasıtasıyla Ömer (b. el-Hattâb)’dan, o da Rasûlullah (s.a)’dan; (önceki) hadisin benzerini rivayet etti.[344]

3432… Bize Fazl b. Yakub haber haber verdi, bize Abdül-A’lâ, Muhammed b. İshak’tan haber verdi. Bize el- AHâ b. Abdurrahman (el-Hurakî), İbn Mâcide es-Sehmfden haber verdi. O dâ Ömer b. el-Hattâb (r.a) vasıtasıyla Rasûlullah (s.a)’den o (önceki) hadisin mislini haber verdi.[345]

Açıklama

Bu iki rivayet de önceki hadisin isnad ve metin bakımından farklı rjvayetleridir lsnaddaki farktan dolayı senetleri

aynen aldık.[346]

  1. Malî Olan Bir Kölenin Satılması

3433… Salim, babasın (Abdullah b. Ömer)’dan Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Bir kimse, malı olan bir köleyi satarsa, müşteri şart koşmamışsa mal satıcıya aittir. Yine bir kimse aşılanmış bir hurma ağacını sa­tarsa, meyvesi -müşteri kendisi için olmasını şart koşmamışsa- satıcı­ya aittir.”[347]

Açıklama

İşaret edilen kaynaklarda, hadisin birbirinden küçük fark­larla ayrılan çeşitli rivayetleri vardır. Ayrıca hadisin sadece . köle satışıyla ilgili bölümü NâfT kanalıyla Hz. Ömer’den, sadece hurma üe ilgili bölümü de İbn Ömer’den ve Nâfi’ kanalıyla rivayet edilmiştir.

Hadis âlimleri bu rivayetleri tercih konusunda farklı görüşler benimse­mişlerdir. Buharî, Ali b. el-Medinî ve İbn Abdilberr; Sâlim’in üzerinde dur­duğumuz rivayetini; Müslim, Nesâî ve Dârekutnî ise Nâfi’in yukarıda işaret ettiğimiz rivayetlerini tercih etmişlerdir,

Hadis-i şerif hüküm itibariyle iki konuyu ihtiva etmektedir:

1- Elinde malı olan bir köle satıldığı takdirde, mal satıcıya aittir. Ama müşteri pazarlık ederken malı da birlikte satın almayı şart koşmuşsa o za­man mal müşterinin olur.

Aslında konu , ulemanın görüş birliği halinde oldukları bir mesele de­ğildir. İyi anlaşılması için etraflı bir izah gerekir. Ama kölelik ortadan kalk­tığı ve meselenin pratiği olmadığı için biz sözü uzatmıyoruz.

2- Dalında meyve olan aşılanmış bir hurma ağacı satılırsa, ağaçtaki hurma satıcıya aittir. Ama müşteri hurmanın kendisi için olmasını şart koşmuşsa hurma müşterinin olmuş olur.

Hattâbî bu hadisin şerhinde şu bilgiyi vermektedir: “Hadisten anlaşılıyor ki aşılamak, meyvenin asla tabi olması konusun­da bir sınırdır. Eğer ağaç aşılanmışsa meyve ağaçtan ayrılmış demektir. Ana­sından ayrılmış olan yavruya benzer. Dolayısıyla bizatihi kastedümedikçe asla tabi olarak satışa girmez. Aşılanmamışsa, meyve ağacın dalı mesabesinde­dir. Ağacın dalı, ağacın satışına girdiği gibi, aşılanmamış hurma ağacının hur­ması da satışa girer ve müşteriye ait olur…”

Hattâbî bundan sonra, aşılamanın nasıl yapıldığım tarif eder ve satılan hurmanın kime ait olacağı konusunda âlimler arasındaki ihtilâfa işaret eder. Buna göre, konu ile ilgili üç görüş vardır:

a) Ağaç aşılanmamışsa, meyve ağaca tabidir. Aşılanmışsa, satışa girmez. Ama müşteri şart koşarsa müstesna. Bu görüş, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e aittir.

Bu görüş hadisin zahirine uygundur.

b) Ağaç ister aşılı olsun ister aşısız, meyve ağacın satışına girmez, satı­cıya aittir. Müşteri meyvenin kendisine ait olmasını şart koşmuşsa müşteri­nin olur. Bu görüş Hanefîlerin ve Evzaî’nin görüşüdür. Hanefîler bu görüş­lerini şu hadise dayandırırlar: “Bir kimse içerisinde hurma ağacı olan bir ara­ziyi satın alırsa, meyve satıcıya aittir. Müşteri meyveyi kendisi için şart ko­şarsa başka.” NasbıTr-Râye’de, hadisin bu lafızla garib olduğu söylenir. Ha­nefîler bu meseleyi ekine kıyas ederler.

c) Ağaç ister aşılı olsun ister aşısız, ister şart koşulsun ister şart koşul­masın satılan ağacın meyvesi müşteriye aittir. Bu görüş de İbn Ebî Leylâ’ya aiıdr.[348]

Bazı Hükümler

  1. Malı olan bir köle satıldığı takdirde, müşteri için olması şart koşulmamışsa, mal satıcıya aittir.
  2. Dalında meyve olan aşılı bir ağaç satılırsa meyve satıcınındır. Ama, şart koşulduğu takdirde müşterinin olur.[349]

3434… İbn Ömer, (babası) Hz. Ömer (r.a) vasıtasıyla Rasûlullah (s.a)’dan (yukarıdaki hadisin) köle ile ilgili bölümünü rivayet etti.

Nâfi’, İbn Ömer (r.anhüma) kanalıyla Hz. Peygamber (s.a)’den (yukarıdaki hadisin) hurma ağacı ile ilgili bölümünü rivayet etti.

EbûDâvûd; “Zührî ve Nâfi, dört hadiste ihtilâf ettiler. Bu, on­lardan birisidir” dedi.[350]

3435… Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a):

“Bir kimse, malı olan bir köleyi satarsa, o mal satıcıya aittir. Ama müşteri (kendisi için) şart koşmuşsa müstesna.” buyurdu.[351]

Açıklama

Bu üç rivayetten ilk ikisine, daha önceki hadisi izah ederken işaret etmiştik. Câbir’den rivayet edilen üçüncü hadisin senedinde bilinmeyen biri vardır. Çünkü hadisi Câbir (r.a)’den işitip nakle­den zâtın ismi bilinmemektedir. Onun için hadis makbul sayılmaz.

Görüldüğü gibi bu hadiste de, elinde malı olan bir kölenin satılması ha­linde malın satıcıya ait olacağı, ama müşteri için şart koşulmuşsa müşterinin olabileceği ifade edilmektedir.[352]

  1. Şehre Gelen Malı Şehir Dışında Karşılamak

3436… Abdullah b. Ömer (r.anhüma)’dan rivayet edildiğine gö­re Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bazınız bazınızın satışı üzerine satışta bulunmasın. Mallar çar­şıya indirilinceye kadar (onları) karşılamayınız.”[353]

Açıklama

Hadis-i şerife göre Hz. Peygamber (s.a), alışverişle ilgili iki şeyi men etmiştir:

1- Yapılan bir satışı bir başkasının bozup kendi malını satmasıdır. Bu mesele şu şekilde tasavvur edilir: İki kişi bir malı alıp satma konusunda an­laşırlar, fiatta .ıiutabakat sağlarlar. Fakat daha meclis muhayyerliği varken üçüncü bir şahıs gelir, müşteri için daha avantajlı şartlarla kendi malım sat­mak ister. Böylece müşteri önceki akdi fesheder. Bu durumda satıcı zarara uğrar. İşte Hz. Peygamber (s.a)’in yasakladığı budur. Ama, iki kişi pazarlık halinde iken, henüz alım satım gerçekleşmeden bir başkası araya girip kendi malını satmak isterse bu caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) açık artırma yoluyla bir çul ve maşraba satmıştır.

2- Şehre getirilmekte olan malları daha şehir dışında iken karşılayıp sa­tın almak, onların şehire girmesine engel olmak. Hz. Peygamber (s.a)’in bu­nu yasaklamasının iki önemli hikmeti vardır:

a) Üreticiyi korumak: Genellikle yollara çıkıp ticarî kafileleri karşıla­yanların maksadı, üreticinin elindeki malı ucuza almaktır. Çünkü köyden gelen üretici şehirdeki fiatı bilemez. Özellikle, kendilerini karşılayan tacirler pazardaki fiatları gizler veya olduklarından daha az gösterirlerse, üreticinin aldanması daha fazla olur.

b) Tüketiciyi korumak: Çünkü şehre gelen malı yolda karşılayanın mak­sadı, fazla kâr etmektir. Dolayısıyla bu durumda olan kişi üreticiden aldığı malı elinden geldiği kadar pahalıya satmak isteyecektir. Ayrıca tüccarın üre­ticilerin mallarını yollarda kaşılayıp satın alması tekelciliğe sebep olur. Ser­best rekabete engel olur. Fiatların düşmesinde önemli payı olan rekabet im­kânı ortadan kalkınca fiatlar artar, bundan da tüketici zarar görür.

Bilindiği gibi dinin.’z, kişinin hem dünya hem de âhiret hayatına hita-beder. Bazan dünya hayatının dizenini sağlayacak şeyleri, uhrevî müeyyi­delerle disipline eder. İşte burada da, gerek üretici olsun gerek tüketici olsun bütün halkın, dünya nenfaatım ilgilendiren bir konu uhrevî bir müeyyide ile kontrol edilmektedir. O müveyyide, Hz. Peygamber’in emrine karşı gel­menin doğuracağı sonuçtur. O da en azından kerahattır.

Âlimlerimiz; üreticileri şehir dışında karşılayıp, mallarını ta orada satın almanın dinî açıdan mahzur olduğunda müttefik oldukları halde, hukukî açı­dan bu alışverişin geçersiz olduğunu söylememektedirler. Hattâbî, âlimlerin bu konudaki görüşlerini şöyle özetler:

“Bazı âlimler, üreticileri şehir dışında karşılamayı mekruh görmüşler­dir. Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve İshak bu gruptandır. Onlardan, bu satışın fasid olduğunu söyleyen hiç kimseyi bilmiyorum. Ancak, Şafiî bu du­rumda hadisin zahirine bakarak, satıcının muhayyer olduğunu söyler. Zan­nediyorum Ahmed de aynı görüştedir. Ebu Hanîfe, şehir dışında mal karşılamayı mekruh görmez ve satıcı pazara geldiği zaman ona muhayyerlik de tanımaz…”

Hattâbî’nin ifadesinden Ebu Hanîfe’nin, sanki şehir dışında mal karşı­lamayı normal gördüğü izlenimi edinilmektedir. Oysa gerçek öyle değildir. Hidâye’de, Hanefilerîn bu konudaki görüşleri şöyle dile getirilir:

“Şehire gelen malı yolda karşılamak yasaklanmıştır. Bu, şehir halkına zarar verdiği zamandır. Ama zarar vermezse mahzur yoktur. Ayrıca tacir, mal getirenlerden çarşıdaki fiatları gizlerse yine mekruhtur. Çünkü bunda hem aldatma hem de zarar verme sözkonusudur.”

İbnii’l-Hiimâm da şöyle der:

“Şehir dışında mal karşılamanın iki şekli vardır:

a) Zahire alıcıları, kıtlık senesinde şehre mal getirenleri karşılarlar. Mak­satları, daha sonra şehir halkına pahalı satmaktır.

b) Mal getirenler şehirdeki fiatları bilmedikleri için, tacirler onları kar­şılarlar ve daha ucuza satın alırlar. Şafiî’ye göre; tacirler bunu kasden yap­mışlarsa isyan etmiş olurlar. Ama tesadüfen şehir dışına çıkmış ve orada şehre mal getirenlere rastlamışlarsa bunun günah olup olmadığında iki görüş var­dır. Onlardaki kuvvetli görüşe göre bu da günahtır. Ama bize göre yasak, ya şehir halkına zarar vermek ya da fiatları gizlemekle kayıtlıdır. Halka za­rarı yoksa ve fiatlar gizlenmemişse bu hareketin mahzuru yoktur.”[354]

Bazı Hükümler

  1. Bir kişjnin pazarlığı arasına girip, onun satışına manı olarak kendi malını satmak caiz değildir.
  2. Tacirlerin, şehir dışına çıkıp, şehre mal getiren tüketicilerin malını yolda satın almaları, onların pazara girmelerine engel olmaları caiz değildir.[355]

3437… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a), şehre satılmak için getirilen malı, yolda karşıla­mayı nehyetmiştir. Eğer müşteri malı karşılar da satın alırsa, mal sahibi şehre geldiği zaman muhayyerdir, (isterse satışı feshedebilir).

Ebû Ali der ki:

Ebû Davud’un şöyle söylediğini işittim: “Süfyân; bazınız bazını­zın sarışı üzerine satışta bulunmasın sözünün manası; bende on liraya ondan daha iyisi var, demesidir.”[356]

Açıklama

Buharî’deki bir rivayette bu mana şu şekilde ifade edilmiştir: “Rasûlullah (s.a) (malı yolda) karşılamayı ve şehirlinin köylü için satmasını nehyetti.” Şehirlinin köylü için satmasından maksat, onun malını daha pahalı satmak için aracı olmasıdır. Nehye sebep, piyasada pahalılığın baş göstermesidir.

Bu hadiste Hz. Peygamber (s.a), mal sahibinin şehre gelip de fiatları öğrendiği zaman yaptığı satışı feshedebileceğini söylüyor. AIiyyü’1-Kârî; bu­nun, önceki satışın geçerli olduğuna delil olduğunu, çünkü fasit bir satışta muhayyerlik düşünülemeyeceğini söyler.

İbnü’l-Hacer de şöyle der: “Kendi sattığı fiat piyasa fiatının üstünde veya ona eşitse bu durumda iki yön vardır: Bir açıdan hadis mutlak olduğu için muhayyerlik vardır”. Ama esah olan, aldatma olmadığı için muhayyerli­ğin olmamasıdır.”

Konunun daha geniş izahı önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[357]

  1. Bir Kimsenin Satın Almak İstemediği Halde Müşteriler Arasına Girip Fiat Yükseltmesi Yasaktır

3438… Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir:

satın almayacaksanız, müşteri kızıştırmak için fiat artırmayınız.”[358]

Açıklama

“Kişinin bir malı satın almak istemediği halde müşteriler arasına girip fiat yükseltmesi” manasını veren ibare sadece bir kelimedir. Bu kelime “necş” dir. Türkçede kelime olarak karşılığı yoktur. Onun için mefhum tercemesi yapılmıştır.

Hattâbî bu hadisin şerhinde şöyle demektedir:

“Necş; bir kimsenin satılan bir malı görüp satın almak istemediği halde fiatını yükseltmesidir. Bunu, müşterileri kızıştırmak, fiatı artırmak için ya­par. Bu harekette malı satın almak isteyenleri kandırmak ve emrolunan na­sihati terketmek vardır. Âlimler, necşin akdi ifsad etmediğinde hemfikirdirler. Ancak bazı âlimler, fiat yükselticinin bunu satıcının izni ile yapması halinde müşterinin muhayyer olduğunu söylerler.”

Nevevî de şunları söyler: “Satın alma niyeti olmadığı halde fiat yük­seltmek icma ile haramdır, satış ise sahihtir. Eğer satıcı durumdan haberdar değilse günahı fiat yükseltene aittir. Fakat bu, satıcının muvafakati ile ol­muşsa her ikisi de günahkâr olur. İster satıcının muvafakati olsun ister ol­masın, müşterinin satışı feshetme muhayyerliği yoktur. Çünkü o aldanma konusunda kusurludur.”

İmam Mâlik’den bu satışın bâtıl olduğu şeklinde bir görüş nakledilmiştir.

Yukarıda da beyan edildiği gibi bu yolla yapılan bir satış dinen mah­zurludur Ancak, hukuken geçerlidir.[359]

  1. Şehirlinin, Köylünün Yerine Satışının Yasak Oluşu Hakkındaki Hadisler

3439… Tâvûs, İbn Abbas (r.anhuma)’ın şöyle dediğini rivayet etti:

Rasûlullah (s.a); şehirlinin bedevi namına (malını) satıvermesi­ni nehyetti.Tâvûs dedi ki:

(İbn Abbas’a); şehirlinin bedevi namına (mal) satması nedir, (bu nasıl olur)? dedim.

Onun için simsarlık yapmaz, karşılığını verdi.[360]

Açıklama

Bedevi: çölde yaşayan, hayvancılıkla geçinen kişidir. Ticaretten ve şehir hayatından pek anlamaz. Simsar: Kastalânî’ nin belirttiğine göre; “dellâl” karşılığınadır. Feth’de ise; önceleri kayyım ve koruyucu manasına olduğu, daha sonra ise başkası namına alım satımda bu­lunan kişi için kullanıldığı belirtilir:

Hattâbî; hadisteki, “satmaz” diye terceme ettiğimiz fiilinin, hem satmak hem de satın almak manalarına geldiğini kayderek, hadisin; şehirli­nin bedevi namına hem satış yapmasını hem de satın almasını yasakladığını söyler.

Hadis-i şerif; şehirlinin, bedevinin malını satıvermesinin caiz olmadığı­na delâlet etmektedir. Bu yasaktaki hikmet, hem şehir halkının hem de be­devinin zararına engel olmaktır. Bugün köyden şehire mal getiren köylü ve­ya taşradan büyük şehirlere mal getirip, simsarların eline düşen taşralı da bedevi hükündedir. Şevkânî’nin belirttiğine göre, hadiste bedevinin tahsis edilişi, o zamanki çoğunluğa binaendir. Piyasa fiatlarını bilmeyen herkes be­devi hükmündedir. Mâlikîler ise, hadisteki hükmün sadece bedeviye has ol­duğunu söylerler.

Nevevî ve Hattâbî; bu yasağın mutlak olmadığını,bazı kayıtlarla sınırlı olduğunu söylerler. Hattâbî’nin bu konudaki sözleri şu şekildedir: “Bu nehiy, şehirlinin bedevi (köylü)nin malını o günkü fiatlarla satmayıp, beklet­mesi ile ilgilidir. Simsar olmasa, bedevi (köylü) yabancı olduğu şehirde ya­şamadığı için malını o günkü Hatlarla satacak ve bundan tüketici yararlana­caktır. İşte simsar bu durumda olan kişiye gelip de, “Ben senin için malı bekletir, pahalanınca satarım” der ve tüketicinin menfaatına engel olursa işte bu caiz değildir. Yasaklığın, şehirde kıtlık veya darlığa sebep olması ha­linde sözkonusu olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşte olanlara göre; şehirde betfıangi bir sıkıntı sözkonusu değilse simsarın köylünün malını bek­letip onun namına salıvermesinde bir sakınca yoktur.”

Nevevî’nin izahı da şu şekildedir: “Arkadaşlarımız, hadisteki yasaklamanın şu manada olduğunu söylerler: Çölden veya başka bir memleketten bir yabancının, o günkü fiyatlarla satmak için herkesin ihtiyaç duyduğu bir mal getirmesi, fakat şehirlinin kendisine gelip; o malı bana bırak ben ilerde daha pahalıya satayım, demesidir. Âlimlerimiz (Şafiî âlimleri); bu şartlar ger­çekleşirse ve köylü bunun yasak oludğunu bilmezse, şehirlinin köylü namı­na onun malını satmasının haram olduğunu söylerler. Ama, kişi bu yasağı bilmezse veya mal, herkesin ihtiyaç duyduğu mal olmazsa ya da ihtiyaç az olduğu için mal bekletmek zarar vermiyorsa bunda mahzur yoktur…”

Âlimler, bir simsarın bedevi (köyle) nin malım satmasının hükmünde ihtilâf etmişlerdir. Şâfiîler, Hanbelîler ve bir kısım Mâlikîier, yukarıda Nevevî’den naklettiğimiz şartlar bulunduğu takdirde bu tür satışın haram ol­duğunu söylerler. Fakat böyle bir satış yapılmışsa, haram olmakla birlikte geçerlidir.

Hanefîlere göre, bu şekildeki bir satış mekruhtur. Nevevî bu satışın Hanefîlere göre mutlak olarak caiz olduğunu söylemektedir. Fakat, konu, Ha­nefî kitaplarında mekruh olan alışverişler altında mütalaa edilmekte ve Hz. Peygamber (s.a)’in nehyettiği muamelelerden sayılniaktadır. Ancak huku­ken bu satış geçerlidir.

Hanefîlerin, Hidâye adındaki meşhur fıkıh kitabında aynen şöyle de­nilmektedir:

“(Rasûlullah (s.a); şehirlinin bedevi namına onun malını satmasını neh-yetti.) Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Şehirli, bedevi namına onun malını satmasın.” Bu nehiy; şehirli kıtlık ve ihtiyaç içerisinde olduğu zaman sözko-nusudur. Bu satış; şehirlinin, daha yüksek fiyata tama’ ederek bedevi namı­na satmasıdır. Şehirlilere zarar vereceği için yasaklanmıştır. Ama ortalıkta kıtlık veya ihtiyaç olmazsa, herhangi bir zarar sözkonusu olmadığı için mahzur yoktur.”

Buharı, bu hadisteki nehyin; şehirlinin, yaptığına karşılık ücret alması durumunda sözkonusu olacağı görüşündedir. Buharî, görüşünü, her müslü-mana nasihatin gerekliliğine işaret eden hadisle takviye etmektedir.

Hattâbî, 3442 numarada gelecek olan hadisin şerhinde, âlimlerin çoğu­nun bu muameleyi mekruh saydıklarını söyler. Mücâhid; “Zamanımızda bu tür bir satışta mahzur yoktur. Nehy, Hz. Peygamber’in zamanında olmuş­tur.” der. Hasanü’l-Basrî de, bazı âlimlerce; bu konudaki yasağın mutlak tatbik için değil, -yol göstermek için olduğunu söyler.

Alım satım sahalarının fevkalâde genişlediği zamanımızda bu yolla ya­pılan satışların caiz addedilmesi uygun olur kanaatindeyiz.[361]

3440… Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Pey­gamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Şehirli, babası veya kardeşi bile olsa, bedevi (köylü) nin (malı­nı) onun namına satmasın.”

Ebû Dâvûd dedi ki:

Hafs b. Ömer’den işittim, şöyle diyordu: Bize Hilâl haber verdi, bize Muhammed, Enes b. Mâlik’in şöyle dediğini haber verdi: “Şe­hirli bedevi namına satmasın, deniliyordu. Ama bu kelime hem onun için bir şey satmasın, hem de onun için bir şey satın almasın manaları­na gelen bir kelimedir. “[362]

Açıklama

Önceki hadisin şerhinde Hattâbî’den naklen belirttiğimiz ifadeleri bu hadisin peşinde bizzat Ebû Dâvûd kendisi ifade etmekte, “Şehirli bedevi namına satmasın” cümlesinin aynı zamanda satın almaya da şamil olduğunu söylemektedir. Şevkânî de, hadisteki nehyin hem satmak, hem de satın almakla ilgili olduğunu söyler. Konu önceki hadiste izah edilmiştir.[363]

3441… Salim e!-Mekkî’nin bir bedeviden haber verdiğine göre;

O, (bedevi) Rasûlullah (s.a) zamanında sağmal devesini getirip, Talha b. Ubeydullah’a misafir oldu. Talha:

Rasûlullah (s.a); şehirlilerin, bedevi (nin malını onun) namına atmasını yasakladı. Ama sen çarşıya git, satın almak isteyenlere bak, sonra gel) bana danış. Ben sana (verilen fiata göre) sat veya satma ierim, dedi.[364]

Açıklama

Hz. Talha’ya gelen bedevinin ismi kaynaklarda belirtilmemiştır, ama şahabıdır.

Eldeki nüshalarda; bedevinin satmak için getirdiği malın ‘halûbe = sağmal deve) olduğu belirtilmektedir. Fethu’l-Vedûd’da, Ebû Musa :1-Medinî’nin bu kelimeyi “celûbe” şeklinde zaptettiği söylenmektedir. Kelime, Nihâye’de de aynı şekilde yer almıştır.

Celûbe: “Satılmak üzere getirilen herhangibir mal” demektir.

Bedevinin getirdiği malın sağmal bir deve veya başka bir mal olması pek önemli değildir. Bizim hadisten istifade edeceğimiz mana ve hüküm şudur: iedevi, malını, kendi namına satıvermesi için Talha b. Ubeydullah’a getir-niş, o da Hz. Peygameber’in bunu yasakladığını söylemiştir. Talha daha sonra )edeeviye; çarşıya çıkmasını, müşterilerin verdiği fiatı kendisi ile istişare et-nesini tenbihlemiştir. Bedevinin Talha (r.a)’ya gelmesine sebep, kendisinin »iyasayı bilmemesi ve kandırılma endişesidir.

Hadis, şehirlinin, köylünün malını onun hamına satmasının caiz olma-lığına delâlet etmektedir. Konu ile ilgili görüşler babın ilk hadisinde geçmiştir.[365]

Bazı Hükümler

  1. Şen’rnmn bedevinin malını onun namına satıver­mesi caiz değildir.
  2. Bir kimsenin piyasayı dolaşıp aldığı bilgileri birisine aktarması ve ondan lacağı görüş istikametinde hareket etmesi meşrudur.[366]

3442… Câbir (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

“Şehirli, köylü namına satmasın.[367] İnsanları (kendi hallerine) bı­rakın. Allah (c.c) onlann bazısını, bazıları vasıtasıyla rıziklandırır.”[368]

Açıklama

Hadiste, şehirlinin köylü namına mal satmasının yasaklanmasmdaki hikmet belirtilmektedir. Görüldüğü gibi, ticaret­teki serbestlik insanların birbirleri sayesinde kâr sağlamalarına sebeptir. Bu­radaki kârdan maksat, tarafların birbirlerini kandırmaları değil, meşru bir şeklide elde ettikleri kârdır.

Hadisin diğer kaynaklardaki zaptında, “bırakınız” manasındaki kelimesinin yerine, yine aynı manaya gelen kullanılmıştır.[369]

  1. Sütlü Görünmesi İçin Birkaç Gün Sağılmayan Hayvanı Satın Alıp Da Buna Razı Olmayanın Durumu

3443… Ebû Hüreyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Malını satmak için gelen kafileleri (yolda) karşılamayınız. Ba­zılarınız bazılarınızın satışı üzerine satışta bulunmasın. Deveyi ve ko­yunu, sütlü görünsünler diye sağmayı terkedip sütünü memesinde bekletmeyin. Bu durumda olan bir hayvanı satın alan kimse, onu sağdık­tan sonra şu iki şey arasında muhayyerdir: O şekliyle razı olursa malı alıkoyar, razı olmazsa hayvanı bir sa’ hurma ile birlikte geri verir.”[370]

3444… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Sütlü görünsün diye sağılmayıp sütü memesinde bekletilen bir koyun satın alan kişi üç gün muhayyerdir. İsterse koyunu buğday ol­mayan, bir sa’ yiyecek maddesi ile birlikte geri verir.”[371]

3445… Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu­nu söylemiştir:

“Sütü memesinde bekletilen koyun cinsinden bir şey alan kimse onları sağar, eğer razı olursa alıkoyar, razı olmazsa her bir sağısına bir sa’ hurma verir.”[372]

3446… Abdullah b. Ömer (r. anhüma), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Sütü memesinde bekletilip sağılmayan bir hayvanı satın alan kişi üç gün muhayyerdir; eğer (alıkoymaz da) geri verirse sütünün (kıyme­tinin) bir veya iki misli[373] buğdayla birlikte geri verir.”[374]

Açıklama

Sütlü görünsün de fiatı artsın diye hayvanı sağmayıp sütünü memesinde bekletmeye “tasriye”, bu durumdaki hayvana da “musarrât” denilir. Bu bab, musarrâtın satışı ve ilgili hükümle­ri ihtiva eden hadisleri konu edinmektedir. Buradaki hadislerden üçü Ebû Hureyre’den, birisi de Abdullah b. Ömer’den nakledilmiştir. Konunun hük­münü tayinde hadisler birbirlerinin tamamlayıcısı durumunda olduğu için, ayrı değil de topluca izah etmeyi uygun gördük. İzahımız esnasında gerekir­se hadislere tek tek işaret edeceğiz.

Bu konudaki hadisler, bâtını inkıta konusunda cereyan eden ihtilâflara da misal olmuştur. Meselenin hükmü ile ilgili görüşler verilirken bu konuya da temas edilecektir. Şimdi, söylenilecek şeyleri maddeler halinde ele alalım:

1- Hadislerde, deve ve koyunun sütünün sağılmayıp bekletilmesi söz-konusu edilmiş, sığırdan bahsedilmemiştir. Sığır da koyun ve deve hük­mündedir.

2- İlk hadiste, mal satmak için şehre gelen kafileyi yolda karşılayıp ma­lını satın almak ve yapılan bir alış verişin arasına girip kendi malını satmak menedilmektedir. Bu konu 43. babda işlenmiştir.

3- Pahalı satmak için sağılır hayvanı birkaç gün sağmayıp. bekletmek caiz değildir. Çünkü bu, müşteriyi kandırmak için yapılmaktadır.

4- Caiz olmamasına rağmen, mal sahibi bu yola gider ve malını satarsa müşteri ne yapacaktır? Bu konu âlimler arasında ihtilaflıdır:

a) Mâlik, Şafiî, Leys b. Sa’d, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûyeh, Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr’e göre; müşteri isterse malı yanında alıkoyar, isterse geri verir, geri verdiği takdirde hayvanla birlikte sağdığı süte karşılık bir sa’ da hurma verir. Üzerinde durduğumuz hadisler, cumhurun bu görüşünün deli­lidirler. Ancak babın 1. hadisi (no: 3443) ile son hadisi (3446) arasında bir tezat sözkonusu olmaktadır. Çünkü ilk hadiste, hayvanla birlikte bir sa’ hur­manın verilmesi öngörülürken, son hadiste sütün bir veya iki misli kıyme­tinde buğdayın iadesi sözkonusu edilmektedir. Avnü’l-Ma’bud’da son hadi­sin isnadının zayıf olduğuna işaretle çelişki izale edilmektedir. İbn Kudâme de; ”Bu hadisin zahiri ittifakla terkedilmiştir” der. Hadis, hayvanla birlikte iade edilecek şeyin bir sa’ hurma olduğunu ifade ettiği halde farklı görüşte olanlar da vardır. “Herkes kendisinin gıdalandığı maddeyi iade eder” di­yenler vardır. Buna göre; hurmayla beslenen hurma; buğdayla beslenen buğ­day, arpayla beslenen arpa verir.

b) İbn Ebî Leylâ ve Ebû Yusuf’a göre; müşteri hayvanı iade edecekse, yanında sağdığı sütün kıymetini de birlikte iade eder.

c) Ebû Hanîfe’ye göre; müşteri hayvanı sağdıktan sonra artık geri vere­mez, satıcıdan hayvanın değerinin farkını taleb edebilir. Aynî’nin belirttiği­ne göre; Küfe uleması, İbn Ebî Leylâ ve İmam Mâlik’in bir görüşü Ebû Ha-nîfe ile birliktedir.

Görüldüğü gibi Hanefîler, musarrât konusunda yukarıdaki hadislere uy­gun amel etmemişleridir. Buna sebep şudur:

Bu konuda varid olan haberler ahaddır. Ahad hadisle amel edilebilmesi için birtakım şartlar vardır. Bunlardan birisi de; hadisin kıyasa (şeriattaki temel kaide ve prensiplere) aykırı olmamasıdır. Halbuki bu konudaki hadis­ler, birçok yönden genel kaide ve prensiplere aykırıdır. Aynî, bu prensipleri şu sekiz maddede toplar:

I- Hadisler, şart ve ayıp olmadığı bir halde muhayyerliği isbat etmektedir.

Bezlü’l-Mechûd’da Aynî’nin bu sözlerine izah olarak şunlar eklenmiş­tir: “Bu söz bütün ümmetin genel bir kaide olarak ittifak ettiği bir hadise işarettir. O hadise göre; alışveriş yapanlar, birbirlerinden -kimi âlimlere gö­re bedenen, kimilerine göre söz olarak- ayrılmadıkları müddetçe akdi kabul veya red konusunda muhayyerdirler. Ama ayrılmışlarsa, -taraflardan hiçbi­risi kendisi içiiı muhayyerlik şart koşmamışsa- artık muhayyerlik kalmaz.”

II- Bu konudaki hadislerde, muhayyerlik üç gün olarak sınırlandırılmıştır. Halbuki üç gün muhayyerlik, I. maddede işaret ettiğimiz hadise göre şart muhayyerliği (hıyâr-ı şart) ile kayıtlıdır.

III- Malın iadesi, onun bir kısmı yok olduktan sonra (süt sağıldıktan sonra) mümkündür. Oysa bu caiz değildir.

IV- Elde esas mal (süt) mevcut olduğu halde, bedeli (bir sa’ hurma)nın iadesi istenilmektedir. Halbuki esas mal varken bedeli iade edilemez.

V- Hadislerde; sağılan sütün hurma veya buğdayla tazmini öngörülmektedir. Halbuki telef edilen mallar (mislî ise) kendi misilleri ile veya (kıyemî ise) para olarak kıymetiyle tazmin ettirilir. Allah (c.c) şöyle buyurur: “Size tecavüz edene, size tecavüz ettikleri gibi tecavüz edin…”[375]; “Eğer ceza ve­rirseniz, size yapılanın aynı ile mukabele ediniz.”[376] Bu âyetlerde, telef edi­len malların ve düşmanlıkların tazmininin misille olduğu beyan edilmekte­dir. Üzerinde durduğumuz konudaki hadisler ise âyetlerdeki hükme aykırıdır. Bir hadisi şerifte de; “Bir şeyi telef eden kişi onun, mislî ise mislini,kı­yemî ise kıymetini öder” buyurulmaktadır.

VI- Süt, mislî mallardandır. Bu hadiste ise damanın kıymetle olacağı istenilmektedir.

VII- İnsan, sütü bir sa’ hurma ile dâmin olursa bu faize götürür.

VIII- Hayvan iade edildiğinde hem mal, hem de bedelinin bir kısmı sa­tıcının elinde birleşmektedir.

Aynî, bu konudaki münakaşayı hayli uzatmış, görüşlerine karşı öne sü­rülen itirazları ele almış ve bunları cevaplandırmıştır.

Yukarıya aktardığımız vecihler, Hanefîlerin musarrât hadisi ile amel et­meyişlerinin sebepleridir. Önce de işaret ettiğimiz gibi Ebû Hanîfe hazretle­ri, müşterinin aldığı hayvanı geri veremeyeceği ve sağdığı sütün kendisine ait olacağı görüşündedir. Bu görüşü benimserken başka bir genel prensibe dayanmaktadır. O prensip; “Gelir ve menfaat, sorumluluk ve kefalet karşılığıdır” kaidesidir. Müşteri, aldığı hayvanı beslemek ve korumakla yü­kümlü olduğuna göre, hayvandan elde edilen gelirin müşteriye ait olması gerekir.

Musarrât konusundaki hadisleri delil alıp, onlardaki ahkâmı benimse­yen âlimler, Hanefîlerin yukarıdaki görüşlerine ayrı ayrı cevap vermişlerdir: “Bu hadisler Hz. Peygamber’den sabit olduğuna göre bunlarda âa başlı ba­şına birer asıl olurlar. Bize düşen görev, müfesser şeriatı kabul etiğimiz gibi mübhem şeriati de kabul etmemizdir. Genel kaide ve prensipler, şeriat getir­diği için asıl olmuşlardır. Musarrât hadisini de şeriat vaz’etmiş ve oldukça sağlam yollarla gelmiştir. O halde o hadisin hükmünü uygulamak gerekir. Başka asıllardan dolayı bu.haberi terketmek, onları terketmemekten daha iyi değildir…” derler.

Hattâbî; İslâm hukukunda, genel prensip ve asıllara uymayan birçok uygulama bulunduğunu söyleyerek bunlara misaller verir. Hanefîlerin de bu istikametteki görüşlerine dikkat çeker. Daha sonra da, Ebû Hanîfe ve Mâ­lik’in bu hadisi tamamen reddetmeyip birisinin hadisin bir tarafını, ötekinin de diğer tarafım aldığına işaretle şöyle der: “Ebu Hanîfe ve Mâlik’ten her birisi hadisin bir bölümünü alıp, diğer bölümünü terketmişlerdir. Ebû Hanîfe; üç günden fazla muhayyerlik yoktur demiş ve bu hadise dayanmış ama, sa­ğılan süt karşılığında bir sa’ hurma vermeyi kabul etmemiştir. Mâlik ise süt karşılığında bir sa’ hurma vermeyi kabul etmiş, üç günlük muhayyerliği ka­bul etmemiştir…”

Hattâbî’nin bu sözlerine karşılık kaydetmek gerekir ki, Ebû Hanîfe şart muhayyerliğini üç günle sınırlarken buna değil, Hibbân b. Munkız b. Amr el-Ensârî’nin Hz. Peygarriber’den rivayet ettiği; “Sattığın zaman; kandırma yok, benim üç gün muhayyerlik hakkım var, de.” hadisine dayanmıştır.[377]

Sütlü görünüp de pahalıya satılması için sağılmayan hayvanın satılması halinde uygulanacak işlem konusunda bu kadarla yetiniyor ve temas edil­mesi gereken diğer noktalara geçiyoruz.

5- 3444 ve 3446 numaralı hadislerde, musarrât hayvanı satın alan müş­terinin, malı kabul veya red konusundaki muhayyerliğinin üç gün olduğu belirtilmektedir. Buna göre, bir kimse satın aldığı andan itibaren üç gün içe­risinde -daha önce sağmış bile olsa- kabul veya reddetmek hakkına sahiptir. İmam Şafiî bu görüştedir. Bazı Şâfiîler ise, muhayyerliğin süreli olmadığı, hayvanı sağıp da musarrât olduğunu anlar anlamaz kabul veya red konu­sundaki kararın verilmesi gerektiği görüşündedirler. Bu gruba göre; hadis­teki “üç gün” kaydı, daha önce musarrât olduğunun farkedilememesi hali­ne hamledilir.

Üç günlük muhayyerlik müddetinin başlangıcı hakkında da görüş ayrı­lığı vardır: Şâfiîlere göre muhayyerlik, akit anından itibaren; Hanbelîlere göre ise; tasriyenin anlaşıldığı andan itibaren başlar.

6- Sütü memesinde bekletilen hayvan ister tek olsun ister daha fazla ol­sun, onun karşılığından bir sa’ hurma verilir.

İbn Abdilberr; hadisle amel edenlerden; İbn Battal, âlimlerin ekserisin­den; İbn Kudâme de, Şafiî, Hanbelî ve Mâlikîlerin çoğundan, “Her bir ko­yun için bir sa’verir” görüşünü nakletmişlerdir.

7- Hadis-i şerif; sütlü bir koyunu, yine sütlü bir koyun ve süt karşılığın­da satmanın caiz olmadığına delâlet etmektedir.

8- Babın ilk üç hadisinde; sağılmayan sütü memesinde bekletilen hay­van için “musarrât” tabiri kullanıldı, Son hadiste ise bu mana, “muhaffele” kelimesi ile ifade edildi. Hattâbî; “Muhaffele de musarrât manasındadır. Süt memede meydana gelip, biriktiği için böyle denilmiştir” der.[378]

Bazı Hükümler

  1. Sütlü görünsün diye bir hayvanı sağmayıp birkaç gün bekletmek caiz değildir.
  2. Sütü sağılmadan bekletilen bir hayvanı satın alan kişi; sağdıktan sonra isterse hayvanı kabullenir, isterse satıcıya iade edip, sağdığı süt karşılığında bir sa’ buğday (veya hurma) verir.
  3. Şehir esnafının, şehre dışarıdan gelen mallan yolda karşılayıp satın almaları caiz değildir.
  4. Birisinin satışı üzerine satışta bulunmak caiz değildir.[379]
  5. İhtikâr (Stokçuluk) Yasaktır

3447… Adiy b. Kâ’b oğullarından Ma’mer b. Ebî Ma’mer[380]’den; Rasûlullah (s.a)ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Günahkârdan başkası asla ihtikâr yapmaz.”

(Muhammed b. Amr dedi ki:) Saîd (b. el-MüseyyebJ’e; ” Ama sen ihtikâr yapıyorsun” dedim. “Ma’mer de ihtikâr yapardı” dedi.

Ebû Dâvûd şöyle dedi:

Ahmed’e; “ihtikâr nedir?” dedim. “Halkın yaşayışında etkili olan şeydir” cevabını verdi.

Yine Ebû Dâvûd dedi ki:

“Evzaî; ihtikâra (stokçu) çarşıya çıkan (çarşıdan satın alıp stok­layan) dır, dedi.”[381]

3448… Hemmâm Katâde’nin, “Hurma’da ihtikâr olmaz” dedi­ğini nakletti.

İbnü’l-Müsennâ; Yahya b. Feyyaz, Hasen’den de aynısını nak­letti, dedi ve ilâve etti: “Biz ona; Hasen (ül-Basrî)’den bunu söyleme, (Hasen böyle söylemedi)” dedik.

Ebû Dâvûd şöyle demiştir:

Satd b. el-Müseyyeb; çekirdek, kurumuş yaprak ve tohumu bi­riktirirdi.

Ahmed b. Yunus’un şöyle dediğini işittim: Süfyân ‘a taze et stok-lamayı sordum. “Stokçuluğu kerih görüyorlardı” dedi. Ebû Bekir b. Ayyaş’a sordum, “stokla” dedi.[382]

Açıklama

ihtikar;” sözlükte; biriktirmek, hapsetmek, toplamak demektır.Istılahta, çoğunluğun görüşüne göre; yiyecek cinsinden olan bir şeyi satın alıp depolamak, pahalanmasını bekleyerek pi­yasaya sürmemektir.”

ihtikârın hangi tür mallarda cari olduğu, şartları, caiz olmayan stokla­ma müddeti gibi konular âlimler arasında ihtilaflıdır. Bu ihtilâflara biraz sonra temas edeceğiz. Önce, ihtikârın hükmü ve bu konuda varid olan bazı hadis­leri ele almak istiyoruz.

Üzerinde durduğumuz hadiste Hz. Peygamber (s.a); günahkâr olanlar­dan başkasının ihtikâr (stokçuluk) yapmayacağını, yani stokçuluğun günah­kârların işi olduğunu belirtmektedir. Bu açık olarak ihtikârın caiz olmadığı­na delâlet etmektedir. Nevevî, Ma’mer’in bu hadisinin açık bir surette ihti­kârın haram olduğunun delili olduğunu söyler. Daha başka hadislerde de Efendimiz, ihtikârın caiz olmadığını beyan etmiştir. Bunlardan birkaçım ha­tırlatmak işitiyoruz:

“Bir kimse kırk gün ihtikâr yapsa, sonra da o malı olduğu gibi sadaka olarak dağıtsa, madrabazlığına keffaret olamaz.”

“Her kim halkın gıdası olan şeyleri kırk gün stok ederse, kalbi katıla­şır.”

“Bir kimse müslümanların zararına bir yiyecek maddesini stoklarsa, Allah ona cüzzam hastalığı ve iflas verir.”

“Müslümanların zararına olarak, fiatların artmasını isteyerek stokçu­luk yapan kişi günahkârdır.”

Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi ihtikârın caiz olmadığını ifade et­mektedir.

Hattâbî, üzerinde durduğumuz son hadisten ihtikârın her çeşidinin mah­zurlu olmadığının anlaşıldığını söylemektedir. Çünkü hadiste; İbnü’l-Müseyyeb ve Ma’mer’in, bazı malları toplayıp beklettikleri görülmektedir. Bunlardan birisi, âlim, fakih bir tabiî, diğeri de sahâbîdir. Onuların, Hz. Peygamber (s.a)’in yasak ettiği bir şeyi yapmaları asla düşünülemez. Nite­kim ikinci haberde Ebû Dâvûd; Saîd b. el-Müseyyeb’in çekirdek, tohum ve ağaç yaprağı biriktirip beklettiğini söylemektedir. Bu zâtların, bekletilmesi halka zarar vermeyen veya başka şehirlerden getirdikleri mallan bekletmi.1; olmaları da mümkündür.

Âlimler, ihtikâra konu olan malların tayininde ihtilâf etmişlerdir. Bv konudaki görüşler özet olarak şöyledir:

1- İhtikâr, her türlü malda cereyan eder. Buna göre; piyasaya çıkarıl­maması halka zarar verdiği takdirde; insan ve hayvan yiyeceği olan madde­lerde, bezde, yağda vs. ihtikâr caridir. Bunları stoklamak caiz değildir. İmam Mâlik, Sevrî, Ebû Yusuf bu görüştedir.

2- İhtikâr, insanların ve hayvanların gıda maddelerinde gerçekleşir. Bu görüş, İmam Muhammed’e aittir.

3- İhtikâr, sadece insanlar için olan gıda maddelerinde olur. Ahmed b. Hanbel ve İmam Şafiî’nin görüşleri de bu istikamettedir.[383]

İhtikârın Şartları:

Bir malı toplayıp bekletmenin ihtikâr sayılması için bazı şartların bu­lunması gerekir:

I- Kişi, beklettiği malı kendi arazisinden kaldırmış olmamalıdır. Buna göre; bir kimse kendi arazisinden kaldırdığı mahsulü piyasaya sürmese ve bundan halk zarar da görse muhtekir (stokçu) sayılmaz. Çünkü kişi, tarlası­nı ekmek zorunda olmadığı gibi kaldırdığı mahsulü satmak mecburiyetinde de değildir. Ancak, diğer müslümanlar ihtiyaç içinde yüzerken, onun sırf daha fazla para kazanmak maksadı ile malını satmaması bir müslümana yakışmaz.

II- Stoklanan mal, bizzat o şehirden veya o şehrin banliyösünden satın alınmış olmalıdır. Başka şehirlerden mal getirip deposunda bekleten kişi stokçu (muhtekir) sayılmaz. Dolayısıyla bu hareketi haram olmaz. Babın ilk hadi­sinin (3447) sonunda Ebû Davud’un Evzaî’ye nisbetle kaydettiği; “İhtikârcı, çarşıya çıkandır” sözü buna işarettir. Ama halkın ihtiyacı olduğu halde satmaması mekruhtur. Hz. Peygamber (s.a) bir hadisinde; “Bir kimse baş­ka bir yerden yiyecek maddesi getirip günün piyasasına göre satarsa onu ta-sadduk etmiş sayılır.” buyurmaktadır.

İmam Ebû Yusuf’a göre ise, bu da ihtikârdır ve caiz değildir.

III- İhtikâr, satılacak malı bir müddet satmayip bekletmekle gerçekle­şir. Bu müddet bir görüşe göre kırk gün, diğer bir görüşe göre de bir aydır.

IV- Kişinin mal stoklaması, kıtlık zamanında ve daha fazla kazanç sağ­lamak maksadıyla yapılmış olmalıdır. İmam Nevevî, bolluk zamanındaki stok­lama ve kıtlık zamanında kendi ihtiyacı için mal bekletmenin ihtikâr sayıl­mayacağını söyler. Ancak, insanlara zarar vermese bile gıda maddelerini top­layıp bekletmek kerahetten hali değildir. İmam Gazali, İhyâ’sında şöyle der:

“İnsanların zararına sebep olmasa bile, yenilecek şeylerde ihtikâr kera­hetten hali değildir. Çünkü bu, fiatların yükselmesini beklemektir. Zararı beklemek ise yasaktır.”[384]

İhtikârın Uhrevî ve Dünyevî Sonuçları:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi; insanların ihtiyacı olduğu halde, fiatla­rın artmasını bekleyerek, satın aldığı malı satmayıp bekletmek (ihtikâr) caiz değildir. Bunu yapan günahkârdır, âhirette cezayı haketmiştir. Bu, mesele­nin uhrevî yönüdür.

Dünyevî yönüne gelince;

Yetkili merci, kendisine halkın ihtiyacı olduğu halde bazı kişilerin ihti­kâr yaptıkları, mallarını satmadıkları haber verilince; önce onlara nasihat eder, iyilikle mallarını piyasaya sürmelerini ister ve bir müddet bekler. Yine satmazlarsa, ihtikârı terkedinceye kadar hapseder ve onlara uygun göreceği bir ceza verir.

İmam A’zam’a göre mallarını ellerinden alıp, zorla satamaz. Çünkü İmam A’zam, kişiliğe çok değer verir. Âkil ve baliğ olan bir kimsenin, ta­sarrufuna hacr konulamayacağını söyler. İmam Ebû Yusuf ve İmam Mu-hammed’e göre ise yetkili kişi, ihtikârcımn malını onun namına satabilir.

İkinci (no:3448) haberdeki bir meseleye de temas edip konuyu kapatalım:

3448 numarada geçen haberde Katâde, hurmada ihtikârın cari olmadı­ğını söylemiştir. Yahya b. Feyyaz, Hasenü’l-Basrî’nin de aynı kanaatte ol­duğunu haber vermiş, fakat, kendisini dinleyenler bunu inkâr ederek; “Hasen’den böyle bir şey nakletme, o bu görüşte değil” karşılığını vermiş­lerdir.

Ebû Dâvûd; bu haberin kendilerince bâtıl olduğunu söyler. Ebû Davud’­un haberi bâtıl sayması, onun delil kabul edilemeyeceğini gösterir.[385]

  1. Gümüş Paraların Kırılması

3449… Alkame b. Abdullah’ın, babasından rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a); müslümanların tedavüldeki parasının, ihtiyaç yokken kırılmasını yasakladı.[386]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, tedavülde olan madenî paraların kırılmasının ihtiyaç olmadığı takdirde caiz olmadığına delâlet et­ektedir.

Mutlak olarak “para” diye terceme ettiğimiz “sikke” altın ve gümüşten yapılmış paralara denilir. Hattâbî; “Sikke; üzerine dirhem tab edilen demirdir” demektedir.

Yukarıda, tedavüldeki altın ve gümüş paranın, ihtiyaç olmadan kırıla­mayacağını söyledik. Bu ihtiyaçtan maksat; paranın sahte olması şüphesi veya ayarının düşük olması endişesidir.

Hz. Peygamber’in, altın ve gümüş parayı kırmaktan men etmesindeki sebebin ne olduğunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hattâbî bu görüşleri şu şekilde beyan etmektedir:

1- Paraların üzerinde Allah’ın ismi yazılı olduğu için yasaklanmış olabilir.

2- Para bir emanettir. Onun kırılması malı telef etmektir. Ebu’l-Abbas’dan rivayet edildiğine göre; bazı şahıslar paranın kenarlarını makas­la alıyorlar, böylece kâr ettiklerini zannediyorlardı. Bazı âlimler yasağa se­bebin bu olduğunu söylerler.

3- Paranın kesilmesi onun zayıflatılmasına sebep oluyordu, menedilme-sine sebep bu idi.

Şevkânî; altın ve başka madenlerden yapılan paraların kesilip küçültülmesinin de dirhemi (gümüş para) kırmak hükmünde olduğunu belirtir ve bu­nun yasaklanmasındakihikmetin, mal kaybma sebep olması olduğunu söyler. Şevkânî devamla; paranın kırılıp kesilmesini caiz kılacak ihtiyacın şahsî ih­tiyaç olamayacağını, çünkü topluma zararı olan bir şeyin, ferdm ihtiyacı için bile olsa irtikâb edilemeyeceğini belirtir. Yine Şevkânî’nin İbn Süreyc’ten nak­lettiğine göre bazıları, Şamlıların yaptıkları gibi, paraları makasla kesip bi­riktiriyorlar ve bunları eritip önemli miktarda para kazanıyorlardı. Rasülullah (s.a) bu yüzden parayı kırmayı yasak etmiştir.

Bilindiği gibi paraların değeri itibaridir. Fakat bu, paranın masrafsız ol­duğu manasına gelmez. Bugün kullanılan kâğıt paranın bile azımsanmayacak bir maliyeti vardır. Dolayısıyla madenî paraların kırılıp parçalanması, kâğıt paraların yırtılması veya yıpratüması millî servet kaybıdır. Onun için, madenî paraların kırılması konusundaki yasağı, kâğıt paralara da teşmil et­mek mümkündür.[387]

Bazı Hükümler

  1. Toplumun menfaati için hazırlanmış olan şeyleri telef etmek caiz değildir.
  2. Haksız kazanç sağlamak haramdır.
  3. Paraların kırılması, yıpratılması caiz değildir.[388]
  4. Narh Koymak (Fiatları Sınırlamak)

3450… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre; bir adam Hz. Peygamber (s.a)’e gelip:

Ya Rasûlallah, narh koy (fiatları sınırla), dedi. Rasülullah (s.a):

“Hayır, (rızkınızın artması için) dua ediniz.” buyurdu. Daha sonra başka bir adam gelip:

Ya Rasûlallah, narh koy, dedi. Hz. Peygamber (s.a) ona da:

“Hayır, fiatları ancak Allah eksiltir, Allah artırır. Ben Allah’a, yanımda hiç kimsenin hakkı olmadığı bir halde ulaşmayı umarım” buyurdu.[389]

3451… Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Sahâbîler:

Ya Rasûlallah! Fiatlar arttı, bizim için narh koy, dediler.

Rasûlullah (s.a):

“Şüphesiz fiatları ayarlayan, rızkı eksilten, çoğaltan, rızık ve­ren Allah (c.c)’dır. Ben Allah’a hiç kimsenin benden ne mal ne de kan konusunda isteyeceği bir-hakkı olmadığı halde ulaşmak isterim” buyurdu.[390]

Açıklama

Bu iki hadis, malların Hatlarını sınırlamanın, fiatlara narh koymanın caiz olmadığına delâlet etmektedir. Bunun hikmeti;insanların, mallan üzerindeki tasarruf serbestisini hacr altına almamaktır. Ayrıca fiatlara narh koymak, serbest rekabeti engeller, fiatların pahalı kal­masına sebep olur. Devletin görevi vatandaşın faydasına olan işleri yapmaktır. İlk anda fiatları serbest bırakmanın tüketici açısından zararlı olduğu zannedilebilir. Fakat üretimin bol olduğu gelişmiş ülkelerde, serbest piyasanın re­kabet serbestliğinin faydaları görülmektedir. O halde devlete düşen, fiatları sınırlamak değil, üretimi artırmanın yollarını aramaktır. Ayrıca, narh koy­manın alıcıya faydası olduğu farzedilse bile bu sefer satıcıya zarar vermesi sözkonusu olur. Bir kesimin menfaati düşünülerek diğer kesime zarar veri­lemez. Ancak toplumun tümünün htiyacı olan temel gıda maddelerinde aşı­rı bir fiat artışı sözkonusu olursa devlet, uzmanların görüşünü alarak bir sınır koyabilir. Bu durum, Hanefî fıkıh kitaplarında açıkça görülür.

Ulemanın büyük ekseriyeti, bu konudaki hadisleri esas alarak narh koy­manın caiz olmadığım söylemişlerdir. Sadece İmam Mâlik’ten, bunun caiz olduğu konusunda bir rivayet vardır.

Ömer Nasuhi Efendi, Kamus’unun konu ile ilgili bölümünde (özet ola­rak ve sadeleştirerek) şöyle demektedir:

“Devletin fiat koymaması, malların fiatlarını tayin etmemesi esastır. Bun­da icma vardır. Nitekim bir hadis-i şerifte; “Eşyaya, yiyecek maddelerine narh koymayınız. Çünkü narh koyan, dürüp yayan, ucuzluğu pahalılığı vü­cuda getiren, yaratıklarını rızıklandıran ancak Allah Telâlâdir.” buyurul-muştur.

Filhakika Hak Teâlâ hazretlerinin her işte bir hikmeti vardır. Malların fiatları bazan yükselir, bazan alçalır. Ticaret hayatına daima müdahale edil­mesi uygun olmaz. Hatta deniliyor ki, malın karşılığı olan para satıcının hak­kıdır, bunu takdir etmek kendisine aittir. Artık onun hakkına taarruz efmek devlete yakışmaz. Ancak eğer gıda tüccarları, kendilerine verilen öğüt ve ten-bihe rağmen bunları haddinden aşırı bir fiatla satmaya devam ederlerse dev­let, müslümanların hakkını korumak için başka çare bulamazsa narh koyabilir. Bu durumda, bu işten anlayanlarla istişarede bulunup, narh koyabilir.”[391]

Bazı Hükümler

  1. Devlet, normal hallerde fiatları sınırlayamaz. Serbest piyasa oluşmasını engelleyemez.
  2. İnsanlar, azıklarının bollaşması için Allah’a dua etmelidirler.
  3. Allah dilediği kullarının rızkını .artırır, dilediklerinin eksiltir.[392]
  4. (Alışverişte) Hilekârlık Yasaktır

3452… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a), zahire satan bir adama uğradı ve:

“Ne satıyorsun?” diye sordu.

Adam, (sattığını) Hz. Peygamber’e söyledi. Bunun üzerine Ra-sûlullah’a, “Elini zahirenin içine sok” diye vahyolundu, o da elini sok­tu. Hayretle onun ıslak olduğunu gördü ve:

“Hile yapan bizden değildir’* buyurdu.[393]

3453… Yahya (el-Kattân)’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Süfyân; “Bizden değildir” sözünü, “Bizim gibi değildir” şeklin­de tefsir etmeyi beğenmezdi.[394]

Açıklama

Hadis-i şerif, malını değerli göstermek, onu satabilmek için hile yapmanın caiz olmadığım göstermektedir. Müslüman,malın iyi tarafını üste getirip, kötüsünü altına saklayamaz. Malının altı üs­tü, içi dışı aynı kalitede olur. Aksi halde yaptığı sahtekârlıktır, müslümanı kandırmaktır. Bu ise asla caiz değildir. Avnu’l-Ma’bûd’da, bunun haramlı-ğında icma olduğu söylenir.

Hadisin Tirmizî’deki rivayetinde, Hz. Peygamber (s.a)’in elini zahire yığınına sokup parmaklan ıslanınca satıcıya; “Bu nedir?” diye sorduğu, ada­mın; “Yağmurdan ıslandı” dediği, Efendimiz’in de; “Öyleyse nemli kısmı yığının üstüne koysaydın da herkes görseydi ya” buyurduğu belirtilmektedir.

Metinde görüldüğü üzere Efendimiz; hâdiseye şahid olduktan sonra, “Hi­le yapan (kandıran) bizden değildir” buyurmuştur. Bu sözün zahiri, sanki hile yapanın müslüman olmadığı intibaını verir. Ancak maksat; böyle ya­panların dinden çıkacağına işaret değil, insanları bu tür çirkin davranışlar­dan sakındırmaktır.

Hattâbî, bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Hile yapan bizden değildir” sözünün manası; bizim yolumuz ve siretimizden değildir, demek­tir. Rasûlullah (s.a) bu sözüyle kardeşini kandıran ona samimi davranma­yan, bana tâbi olmayı ve benim sünnetimden gitmeyi terketmiştir, demek istemiştir.

Bazıları, Hz. Peygamber’in böyle yapanların İslâm dininden olmadık­larını belirtmek İstediği görüşünü savunmuşlardır. Ama bu te’vil doğru de­ğildir. Doğrusu; benim söylediğimdir. Bu bir adamın arkadaşına ona uyma­yı ve muvafakati dileyerek; “ben sendenim ve sanayım” demesine benzer. Şu âyet-i kerime buna şahitlik eder: “… Bana uyan, bendendir. Bana isyan edeni sana bırakırın sen bağışlarsın, merhamet edersin.”[395]

Aynı konuda Nevevî de şunları söyler:

“Bu sözün manası; benim yolumda gidenlerden, benim ilmim ve ameli­me güzel yoluma uyanlardan değildir, demektir. Bu; bir adamın yaptığını beğenmediği çocuğuna; sen benden değilsin, demesine benzer. Süfyân b. Uyey-ne; bu şekildeki bir izahı doğru bulmaz ve: Bu ne kötü bir izahtır. Aksine o, sözün te’vilinde gönüllere daha çok tesir edecek bir şeye yapışmak gere­kir, der.”

Ebû Dâvûd da; hadisi verdikten sonra, 3453 numarıdaki haberinde Süf-yân’ın; “bizden değildir” sözünü “bizim gibi değildir” şeklinde izah etmeyi uygun bulmadığını nakletmiştir. Bezlü’I-Mechûd’da Süfyân’ın; “Bu izah, Ra-sülullah’m maksadına muhaliftir. Çünkü onun bu sözdeki maksadı; o yol­dan sakındırmak ve korkutmaktır. O halde, meselenin insanların korku ve sakınmasını hafifletecek bir tarzda ele alınması uygun değildir. Ama bu, yu­karıdaki izah caiz değildir manasına alınmasına gelmez.” dediği kaydedilir.

Bezlü’I-Mechûd’un ta’likmda da, Süfyân’ın; Nevevî’nin ifadesine gö­re, Süfyân b. Uyeyne; Tirmizî’nin ifadesine göre ise Süfyân es-Sevrî olduğu belirtilmektedir.

Ayıplı olup da aybı gizlenen veya aybını görmediği bir malı satın alan kişi, o ayıba muttali olunca, malı geri verip parasını alma yetkisine sahiptir.[396]

Bazı Hükümler

  1. Yetkililer zaman zaman çarşıyı pazarı dolaşıp piyasayı kontrol etmelidirler.
  2. Müslümanlar ticarette dürüst olmalı, malların kusurunu gizlememe­li, birbirlerini kandırmamalıdırlar.[397]
  3. Alışveriş Yapanların Muhayyerliği

3454… Abdullah b. Ömer (r.anhüma)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöy­le buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Alışveriş yapanlardan her biri, birbirlerinden ayrılmadıkları müd­detçe, arkadaşına karşı muhayyerdir. Ama muhayyerlikle satış müs­tesna.”[398]

Açıklama

Bu hadis, alıcı ve satıcının birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe, yaptıkları akdi feshedebileceklerine delâlet etmektedir.

Bu muhayyerliğe bazı âlimler; meclis muhayyerliği, bazıları da kabul mu­hayyerliği demektedir. Bu ayrı isimlendirmeye sebep; konunun hükmünde­ki farklı görüşlerdir. Şimdi bu görüşlere göz atalım:

a) Alıcı ve satıcı akdi yaptıkları meclisten bedenen ayrılmadıkça taraf­lardan birisi akdi bozmak yetkisine sahiptir. Buna göre; taraflar arasında icab (alım veya satım teklifi) ve kabul (yapılan teklifi kabul) tamamlanmış, yani alışveriş yapılmışsa, taraflar o mecliste bulundukları müddetçe birisi; “Ben akdi bozuyorum, almaktan -ya da satmaktan- vazgeçtim” diyebilir.-Buna meclis muhayyerliği denilir. Taraflar, alışverişi yaptıktan sonra bir mu­hayyerlik şartı koşmadan kalkar giderlerse, yani meclis dağılırsa artık akid kesinleşmiştir. Bu babın hadislerinin zahirleri bu görüşü desteklemektedir. Nevevî, âlimlerin büyük çoğunluğunun bu görüşte olduklarını söyler. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinin görüşleri de bu istikamettedir.

b) Alıcı ve satıcı fiatta anlaşıp “aldım ve sattım” diyerek akdi kesinleştirdikten sonra artık tarafların hiçbirisinin akdi bozma yetkisi yoktur. Bu konudaki hadislerde sözkonusu edilen muhayyerlikten maksat; kabul mu­hayyerliğidir. Meclisten maksat da söz meclisidir.

Bu görüşe göre; alışverişte bulunacak olan taraflardan birisi icabda bu­lunsa alışverişle ilgili söz devam ettiği müddetçe bu icabı kabul edip etme­mekte serbesttir. Yani isterse kabul eder ve akit kesinleşir, isterse kabul et­mez. İcabda bulunan kişi de, karşı taraf kabul etmediği müddetçe teklifin­den vazgeçebilir. Fakat karşı taraf kabul etmişse akit kesinleşmiş olur. İcab-dan sonra karşı taraf daha akdi kabul etmeden önce, söz mevzuu değişirse artık icab hükümsüz kalır ve bundan sonraki kabulün faydası olamaz.

Bu görüşte olanlar; yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, “Taraflar birbir­lerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler” manasındaki hadislerdeki muhayyer­liği kabul muhayyerliğine hamletmişler, alışverişle ilgili konuşma devam et­tiği müddetçe kendisine icabda bulunan kişinin bu icabı kabul edip etmeme konusunda muhayyer olacağını söylemişlerdir. Bu görüş sahipleri; karşı gö­rüşün iddiasının, yapılan akdi bozmak istemeyen tarafın hakkını ibtali ge­rektireceğini ve bunun da caiz olmadığını söylerler. Yine bunlar hadislerde­ki “alışveriş yapanlar” ifadesini kendi görüşleri için delil alırlar. ÇÜnkü, “alışveriş yapanlar” tabiri akdi yapmakta olanlar için kullanılır. “Aldım, sattım” tabirlerini kullanıp alışverişi bitirdikten sonra, taraflar “alış­veriş yapan” olmaktan çıkarlar, birbirlerine yabancı olurlar.

Bu görüş Hanefî veMâlikîlere aittir. Rabîa, Nehaî ve bir rivayete göre Sevrî de aynı görüştedirler.

Hattâbî; Nehaî ve Hanefîlerle Mâlikîlerin bu görüşlerine temas ettikten sonra, hadislerin karşı görüşü desteklediklerini, hadisin ravisi İbn Ömer’in de bu şekilde tefsir ettiğini söyler.

Hattâbî; Nehaî ve onun görüşünde olanların görüşlerini tenkid sadedinde şöyle der:

“Eğer hadisin manası, Nehaî’nin anladığı gibi olsaydı, onun hiçbir fay­dasının olmaması gerekirdi. Çünkü çok açıktır ki, alıcı akdi kabul etmeden önce kabul edip etmeme konusunda serbesttir. -Yani bu konunun hadisle ısbat edilmesine ihtiyaç yoktur.- Aynı şekilde satıcı da satış akdini gerçekleştirmeden önce malının tek mâlikidir. İstediği gibi tasarrufta bulunabilir­ler. Kimse onları, mallarını ellerinden çıkarmaya zorlayamaz. Ancak kendi­leri isterlerse satarlar. Bu herkesçe bilinen genel bir hükümdür. Özel bir ha­ber ise ancak özel bir hüküm için rivayet edilir. Sabittir ki; alışveriş yapan­lar (mütebâyi’an) sözcüğü, akid yapanlar için kullanılır. Bey’ (alışveriş) ke­limesi alışverişi yapanların yaptıkları işten türemiştir. Bu da ancak o iş bit­tikten (alışveriş akdi tamamlandıktan) sonra aercekleşir. Meselâ, zinakâr diye zina yapmış olana, hırsız diye hırsızlık yapmış öiana denilir. Durum böyle olunca alışveriş yapanların, akdi yapanlar olduğu kesin olur. O halde, akid bittikten sonraki ayrılma (sözle değil) ancak bedenle olur.”

Hattâbî, her iki tarafın daha başka bazı delillerine de temas ederek, da­ha geniş bilgi vermektedir. Ama biz, yukarıya aktardığımız özet bilgi ile me­seleye ışık tuttuğumuz, okuyucuya genel bir malumat verdiğimiz kanaatıyla daha geniş tafsilata girmiyoruz.

Hadisin sonunda Hz. Peygamber (s.a), tarafların birbirlerinden ayrıl­madıkları müddetçe muhayyer olduklarını belirttikten sonra, “muhayyer­likle satışı” o hükümden istisna etmiştir; şimdi de kısaca bu tabiri açıklayalım:

“Muhayyerlikle satış” tabirinin ifade ettiği ilk mana, alıcı ve satıcıdan birisine bilâhare akdi bozabilme yetkisi tanıyan bir şartla yapılan satıştır. Tabii, meselenin birtakım teknik incelikleri vardır. Biz bu konuya 3500 numaralı hadisi izah ederken temas edeceğiz. Akla gelen bu ilk manaya göre hadisin manası; “Alışverişte bulunanlardan her biri, ayrılmadıkları müddetçe akdi fesh veya kabul konusunda muhayyerdir. Ayrılınca akit kesinleşir, taraflar dönmez. Ama eğer birisi için muhayyerlik şart koşulmuşsa (üç gün içerisin­de veya tayin edilen başka bir müdde. zarfında akdi bozabilme yetkisi şart koşulmuşsa) onun akdi bozma yetkisi meclisle kayıtlı kalmaz. Şart koşulan müddetin bitimine kadar devam eder.” şeklinde anlaşılacaktır..

Nevevî, bu istisnanın manası konusunda üç görüş olduğuna işaret eder. Bu görüşler şunlardır:

1- Akid bittikten sonra, meclis dağılmadan önce taraflardan birisini mu­hayyer bırakmak.

2- Bizim yukarıda işaret ettiğimiz; üç gün veya daha az bir müddet için şart koşulmuş şart muhayyerliği (hıyâr-ı şart). Buna göre, meclis dağılsa bile muhayyerlik devam eder.

3- Meclis içerisinde her iki taraf için de muhayyerliğin bulunmaması şar­tıyla yapılan akiddir. Bu durumda taraflar akde başlarken, mec lis muhay­yerliğinin bulunmamasını şart koşmuşlarsa, “aldım, sattım” sözleri ile akid kesinleşmiş olur. Ancak bu yolla yapılan bir alışveriş, -içerisinde şart bulun­duğu için- âlimlerin çoğuna göre caiz değildir.[399]

Bazı Hükümler

  1. Alışveriş yaparken, alıcı ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe akdi feshedebilirler.
  2. Taraflar ayrıldıklarında akit kesinleşir, ancak birisi için muhayyerlik şart koşulmuşsa, öngörülen süre içerisinde muhayyer olan kişi akdi feshe­debilir.[400]

3455… Bize Musa b. İsmail haber verdi, bize Hammâd Eyyûb’dan, o Nâfi’den; Nâfi, İbn Ömer’den, İbn Ömer de Hz. Peygamber (s.a)’den önceki hadisi mana olarak rivayet etti. (Bu rivayetinde):

“… Ama birisi arkadaşına; “seç (muhayyer ol)” derse müstesna” dedi.[401]

Açıklama

Bu rivayet önceki hadisin başka bir naklidir. Önceki hadis­ten farklı olarak bunda yukarıdaki cümleyer almıştır. Buna göre bu rivayetin tamamı şu şekilde olacaktır:

“Alışveriş yapanlardan her biri, birbirlerinden ayrılmadıkları müddet­çe arkadaşına karşı muhayyerdir. Ama birisi ötekine, seç (muhayyersin) derse müstesna.”

Demek ki, önceki rivayetteki; “Ama satışta muhayyerlik bulunursa müstesna” cümlesi bu rivayette, “Ama birisi, ötekine seç derse müstesna” şeklindedir. Rivayetler arasında mana yönünden pek fark yoktur. Hattâbî, bu istisnanın; hadiste sözkonusu edilen muhayyerliğin, meclis muhayyerli­ği; ayrılmadan maksadın da bedenle ayrılma olduğuna delâlet ettiğini söyler.

Aynî ise şöyle der:

“Hattâbî; bu, meclis muhayyerliğinin sübutu konusunda en açık şey­dir. Bu söz, hadisin zahirine zıt düşen tüm te’villeri ortadan kaldırır, demiş­tir. Buna karşı ben de derim ki: Hattâbî’nin meclis muhayyerliğinin sübu-tundaki en açık şeydir, sözü, âkitlerden birisi icabda bulunduğu zaman öte­ki muhayyerdir; isterse kabul eder, isterse reddeder şeklinde anlaşılmalıdır. Ama, taraflar icab ve kabulde bulundukları zaman akid tamamlanmıştır. Mu­hayyerlik şart koşulmamişsa veya mal ayıplı değilse muhayyerlik sözkonusu değildir. Nesâî’nin, Semüre’den tahric ettiği şu hadis bunun delilidir:

Hz. Peygamber (s.a) üç defa: “Alışveriş yapanlar, birbirlerinden ayrı­lıncaya veya her biri akitten arzu ettiğini alıncaya kadar muhayyerdirler” buyurdu. Tahavî, “Rasûlullah’m bu hadisteki; her biri arzu ettiğini alınca­ya kadar sözü, taraflar için caiz olan muhayyerliğin akdin tamamlanmasın­dan önceki muhayyerlik olduğuna delâlet eder. Bu durumda, taraflar ara­sında, hadiste söz konusu edilen ayrılmanın, satıştan sonra bedenle ayrılma olduğunda ihtilâf yoktur. Ve yine müşterinin maldan istediğini alıp, isteme­diğini bırakmasının caiz olmayışında da ihtilâf yoktur” der.

Ben de diyorum ki; hadisteki ayrılmaktan maksat söz ile ayrılmaktır, bedenen değil. -Yani taraflar, alım satımla ilgili konuşmayı terkedinceye ka­dar muhayyerdirler.

Hattâbî’nin; bu mana tüm te’villeri ortadan kaldırır, sözü kabul edile­mez. Çünkü iki te’vil çelişirse hadis bırakılır, kıyasla amel edilir. Bu konu­daki kıyas; alışveriş akdinin kira ve nikâh akidleri ile kıyaslanmasıdır. Mu­hayyerlik, bu akidlerde akid bittikten sonra bedenen ayrılıncaya kadar de­vam etmediği gibi, alım satım akdinde de devam etmez. Bu akidler arasın­daki ortak nokta, hepsinin icab ve kabulle tamamlanmalarıdır…”

Görüldüğü gibi Aynî bu sözleri ile, Hanefîlerin görüşünü kuvvetlendir­meye çalışmıştır.[402]

3456… Abdullah b. Amr b. el-Âs, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir:

“Alışveriş yapanlar, birbirlerinden ayrılmadıkça (akdi kabul edip etmemekte) muhayyerdirler; ama akitte muhayyerlik şartı bulunursa müstesna, (o zaman birbirlerinden aynlsalar bile, lehine şart koşula­nın muhayyerliği devam eder). Akit yapanlardan birisinin karşı taraf ikâle ister korkusuyla (oradan hemen) ayrılması helâl olmaz.”[403]

Açıklama

Tirmizî, hadisin hasen; İbn Huzeyme de sahih olduğunu söylemiştir.

Hadisin zahiri, alışverişte bulunan tarafların meclis içinde oldukları müddetçe akdi kesinleştirmek veya feshetmek serbestisinde uluduklarına delâlet etmektedir. Bu muhayyerliğin meclis muhayyerliği mi yoksa kabul muhay­yerliği mi olduğu konusunda 52. bâbda geçen hadislerde verdiğimiz görüşler burada aynen caridir. Hadisin bir bölümünde; akit yapılırken taraflardan birisi lehine muhayyerlik şartı koşulması halinde hüküm önceki hükümden istisna edilmektedir. Bu durumda taraflar birbirlerinden ayrılmış olsalar da­hi, lehinde muhayyerlik şart koşulmuş olanın seçme hakkı, kararlaştırılan müddetin -Ebû Hanîfe’ye göre bu müddet üç güriü geçemez- sonuna kadar devam eder.

Hadisin son bölümünde de Hz. Peygamber (s.a) Efendimiz; alım satım akdini yapanlardan birisinin, karşı taraf ikâle yapmayı ister endişesiyle mec­listen ayrılmasının caiz olmadığına işaret buyurmuştur.

İkâle: Alım satım akdi kesinleştikten sonra, tarafların kendi rızaları ile akdi feshetmeleridir. Bu konu ile ilgili yeterli bilgi 3460 nolu hadisin izahı esnasında verilecektir.

Bilindiği gibi; alım satım a/di yapanların muhayyerliği konusunda âlim­lerin iki farklı görüşü vardı. İçlerinde Hanefîlerin de bulunduğu bir gruba göre; bu muhayyerlikten maksat kabul muhayyerliği, meclisten maksat da söz meclisi idi. Şâfiîler ve Hanbelîlere göre ise; bu muhayyerlik meclis mu­hayyerliği, ayrılması da bedenen ayrılmak idi. İşte hadisin ikâle ile ilgili olan son bölümünü her grub kendi anlayışına göre izah etmiş ve kendi görüşüne delil kabul etmiştir.

Bezlü’l-Mechûd’da, Hanefîlerin görüşünü teyid eder bir tarzda şöyle de­nilmektedir:

“Bu söz; alım satım akdinin icab ve kabul ile tamamlanıp bundan son­ra muhayyerliğin kalmadığını teyid etmektedir. İkâle isteme meselesi buna delâlet eder. Çünkü eğer taraflar meclisin sonuna kadar fesh serbestisine sa­hip olsalardı, hiçbirisinin ikâle (akdi fesh) istemeye ihtiyaçları olmazdı. Çünkü muhayyerliğin bulunması halinde, her bir taraf ikâle isteme ihtiyacı duyma­dan akdi tek başına feshedebilirdi.”

Avnü’l-Md’bûd’da da, meclis muhayyerliğini kabul etmeyenler (Hane-fîler)*in bu hadisi delil edindiklerine işaretle, onların; “Çünkü bu hadiste; karşı tarafın, ikâle dışında bir yolla akdi fesh edemeyeceği bildirilmektedir.” dedikleri kaydedilmektedir.

Yine Avnü’l-Ma’bûd’da, meclis muhayyerliğini kabul edenlerin (Şafiî ve Hanbelîler) yukarıdaki görüşe verdikleri cevap şu sözlerle beyan edil­mektedir:

“Hadis bu ilâveyle onların lehine değil, aleyhine delildir. Çünkü hadi­sin manası; taraflardan birisi, karşı taraf akdi fesheder endişesiyle meclisten ayrılmasın demektir. İkâle istemekten murad; taraflardan pişmanlık duya­nın akdi feshetmesidir. Tirmizî ve başka âlimler bu şekilde anlamışlar ve şöyle demişlerdir: Eğer ayrılmak ^sözle olsaydı o zaman kişinin akidden sonra mu­hayyerliği olmazdı. İkâleden murat da gerçek manası olsaydı, meclisten ay­rılmanın bir manisi olmazdı. Çünkü ikâle, meclise mahsus değildir. Hadisin baş tarafında meclis muhayyerliğinin caizliği belirtilmiş ve bunun meclisin sonuna kadar devam ettiği ifade edilmiştir. Malumdur ki muhayyerlik hak­kı olan kişinin ikâle istemeye ihtiyacı yoktur. O halde buradaki ikâle iste­mekten maksat akdi feshetmektir.

Kişinin meclisten ayrılmasının helâl olmayışından maksat da ayrılma­nın haramhğı değil, mekruh oluşudur.”

Her iki tarafın hadise bakış açılarını kaynaklardan naklen verdik. Ayrı bir yoruma girmek istemiyoruz.[404]

3457… Ebu’l-Vadiy’ (Abbâd b. Nüseyb)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bir savaş için sefere çıkmıştık. Bir yerde konakladık. Arkadaşla­rımızdan biri, bir köle karşılığında bir at sattı. Sonra günlerinin kala­nını (bu şekilde) geçirdiler. Ertesi gün sabah olunca asker hazırlandı. Atı alan atını eğerlemek üzere kalktı. (Ama) satan pişman olup alıcı­ya geldi ve alışveriş (i feshetmek) istedi. Müşteri ise atı vermek isteme­di. Bunun üzerine satan;

Hz. Peygamber (s.a)’in arkadaşı Ebû Berze aramızda hakem ol­sun, dedi.

Beraberce, ordunun bir bölümünde bulunan Ebû Berze’ye geldiler ve ona hâdiseyi anlattılar.

Ebû Berze:

Aranızda Hz. Peygamber (s.a)’in hükmü ile hükmetmeme razı mısınız? Rasûlullah (s.a); “Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılma­dıkça (akdi kesinleştirmek veya feshetmekte) serbesttirler” buyurdu

dedi.

Hişâm b. Hassan dedi ki: “Cemil (İbn Mürre), Ebû Berze’nin: Sizi ayrılmış olarak görmedim, dediğini haber verdi. “[405]

Açıklama

İbn Mâce’nin rivayetinde at alım satımından bahseden hâdi­se hiç anılmamakta, sadece Ebû Berze’nin Rasûlullah (s.a)’den naklettiği cümle yer almaktadır.

Tirmizî’deki rivayette ise; at alım satımı ile ilgili olan hâdisenin bir ge­mide cereyan ettiği görülmektedir,

Hişâm b. Hassan’ın Cemil b. Mürre’den yaptığı rivayete göre; Ebû Berze, at alıp satan kişileri -akdin üzerinden bir gece ve gündüzün bir kısmı geçmiş olmasına rağmen- birbirlerinden ayrılmış telakki etmemiştir. Halbuki bu iki şahsın tüm bu zaman zarfında aynı mecliste olmaları düşünülemez. Şüphe­siz her biri yemek, içmek, zaruri ihtiyaçlarını gidermek, namaz kılmak gibi vesilelerle birbirlerinden ayrılmışlardır. Demek oluyor ki Ebû Berze’nin mec-liten maksadı, alım satımın yapıldı?’ mevki, bölgedir. Taraflar aynı ordu­nun içinde bulundukları için, ordugâhın tamamını tek meclis kabul etmiş ve taraflar burasını terketmediklerine göre, birbirlerinden ayrılmamışlardır. O halde Rasûlullah’ın hadis-i şerifleri gereğince, taraflardan isteyen akdi fes­hedebilir hükmüne varmıştır.

Şafiî ve Mâlikîler, Ebû Berze’nin bu sözlerine bakarak onun da, mu­hayyerliği kaldıran ayrılmanın bedenen ayrılma olduğu görüşünü benimse­diğini söylerler. Ancak, Ebû Berze meclisin sınırlarını geniş tutmuş, ayrıl­mış saymak için tarafların sadece bedenen ayrılmalarını yeterli görmeyip, ak­din yapıldığı yeri terketmelerini de gerekli görmüştür.

Hanefîler; Ebû Berze’nin sözlerinin kendi anlayışının eseri olduğunu, onun için hadisin aleyhlerine delil kabul edilemeyeceğini söylerler.[406]

Bazı Hükümler

  1. Bedellerden birisi para olmasa bile iki malı birbirlerı ile alıp satmak caizdir.
  2. İnsanlar aralarındaki anlaşmazlıkları, bir hakem tayin ederek çöze­bilirler.
  3. Tayin edilen hakemin bilgili olmasr gerekir.
  4. Hakem hüküm vereceği zaman âyet ve hadislerin ışığında hüküm ver­melidir.
  5. Alışveriş kesinleşmeden (taraflar akit meclisini terketmeden) isteyen akdi feshedebilir. Bu mesele ulema arasında ihtilaflıdır.[407]

3458… Yahya b. Eyyûb şöyle demiştir:

Ebû Zür’a,[408] birisine bir şey sattığı zaman onu muhayyer bıra­kır, sonra da; “Sen de beni muhayyer bırak. Ben, Ebû Hureyre (r.a)’yi, Rasûlullah (s.a); (alışveriş yapan) iki kişi ancak birbirlerinden razı ola­rak ayrılsınlar, buyurdu derken işittim.” derdi.[409]

Açıklama

Tirmizî’nin rivayetinde Ebû Zür’a’nm kıssası mevcut değil­dir. Tirmizî hadis için; “bu garib hadistir” demektedir.

Hadisten, ilk bakışta anladığımıza göre Ebû Zür’a bir alışveriş yaptı­ğında, “arzu etmiyorsan akdi feshet, pişmanlık duyarsan vazgeçebilirsin” gibi sözlerle karşı tarafı muhayyer bırakır, aynı muhayyerliğin kendisi için de tanınmasını isterdi. Bu hareketine delil olarak da Ebû Hureyre’den işitti­ği Rasûlullah’ın şu sözlerini naklederdi: “Alışverişte bulunan iki kişi (ayrıl­dıklarında) birbirlerinden razı olarak ayrılsınlar.”

Alım satım akdinde meclis muhayyerliğini kabul edenler, bu hadisi de kendileri için delil sayarlar. Ancak hadis böyle bir anlayışa pek müsait de­ğildir. Çünkü; hadisin Hz. Peygamber (s.a)’den nakledilen bölümünün mu­hayyerlikle bir ilgisi yoktur. Ebû Zür’a’nın; karşı tarafı muhayyer bırakıp, kendisi için de muhayyerlik istemesi aslında meclis muhayyerliğine değil şart muhayyerliğine delâlet eder. Zira eğer bu meclis muhayyerliği olsa idi, Ebû Zür’a’nın onu vermesine ve kendisi için istemesine gerek kalmazdı. Zaten mevcut olan bir şeyin verilmesi veya istenilmesi düşünülemez.

Aliyyü’1-Kârî bu hadisi izah ederken şöyle der:

“Allah bilir, hadisten kastedilen; tarafların parayı vermek ve malı tes­lim konularında birbirlerinden razı olarak ayrılmalarıdır. Aksi halde, zara­ra uğramak ve zarar vermek sözkonusu olur ki bu da dinen yasaktır. O hal­de maksat, birisinin ayrılacağı zaman öbüründen izin istemesi, yapılan alış­verişten pişmanlık duymuşsa ikâle yapabileceklerini söylemesidir. Böyle yap­madan ayrılmak konusundaki nehiy tenzihidir. Yani yukarıdaki söylenilen­leri yapmadan meclisi terketmesi haram değildir, belki tenzîhen mekruhtur. Burfun caiz oluşunda icma vardır.”

Aliyyü’l-Kârî’nin ifadesine göre; el-Eşref ise, meclis muhayyerliğinin or­tadan kalkmasını gerektireceği için, taraflardan birinin ötekinin izni ve ha­beri olmadan ayrılmasının caiz olmadığını söyler. Ancak, yukarıda işaret edil­diği üzere tarafların birbirinin izni olmadan ayrılmalarınının caiz olduğu ic­ma ile sabittir.[410]

Bazı Hükümler

  1. Alışveriş yapanlar, yaptıkları akde razı olmalıdırlar.
  2. Ahşverişte taraflardan birisine veya her ikisine -bir süre tayin ederek, o süre içerisinde- akdi feshetme muhayyerliği verilebilir. Bu muhayyerliğe şart muhayyerliği denilir. Akdin gereğinden değildir. Şart koşmaya bağlıdır.[411]

3459… Hakîm b. Hizâm’dan, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

“Alım satım akdi yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkça muhay­yerdirler. Eğer (malın özellik ve kıymeti konusunda) doğru konuşur­lar ve (aybını) açıkça söylerlerse akidleri onlar için bereketlendirilir. Ama (aybı) gizlerler ve yalan söylerlerse, yaptıkları alım satımın bere­keti giderilir.”

Ebü Dâvûd dedi ki: ‘

Saîd b. EbîA rûbe ve Hammâd da aynen böyle rivayet ettiler. Hemmâm ise üç kerre: “Birbirlerinden ayrılıncaya veya (akdi kesinleştir­me ya da feshetmeyi) seçinceye kadar…” dedi.[412]

Açıklama

Hadis-i şerifin ilk bölümünde, alım satım akdi yapanların birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe akdi feshetme serbestisine sahip oldukları bildirilmektedir. Bu konu, üzerinde durduğumuz ba­bın tüm hadislerinin esas mevzuu olduğu için, şimdiye kadar gereken bilgi verilmiştir.

İkinci bölümde ise, alışveriş yapan müslümanlar dürüstlüğe teşvik edil­mekte; dürüstlüğün, akde bereket, hile ve yalancılığın ise zarar vereceği be­lirtilmektedir. Bu arada; malın varsa aybının açıkça söylenmesinin bereke­te, gizlenmesinin ise zarara sebep olduğu ifade edilmektedir.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Peki, bu satışın hukukî sonucu ne­dir? Herkes başına gelene razı mı olacaktır, yoksa malı verip parasını geri almak hakkına sahip midir?

Kısaca bu konuya temas edelim:

Önce ayıp (kusur) ne demektir? Bunun tarifini verelim. Hanefî âlimle­rine göre; tacirler arasında fiata menfi yönden tesir eden yani fiatı düşüren her kusur ayıptır. Aybı tayinde başvurulacak merci bu işin ehli olan tacirlerdir.

Ayıplı olan bir mal satın alan kişi, eğer malı alırken maldaki kusuru gö­rür ve buna razı’olursa artık itiraz hakkı kalmaz. Ama alıcf, malı aldığı za­man maldaki aybı farketmez de daha sonra anlarsa isterse fiatta değişiklik yapmadan malı kabul eder, isterse satıcıya geri verip parasını alır. İşte müş­terideki bu muhayyerliğe; ayıp muhayyerliği manasına “hıyâru’1-ayb” de­nilir. Müşterinin, malı geri vermeyip de, fiatını düşürtmeye hakkı yoktur. Ancak müşteri, satın aldığı mal üzerinde onun özelliğini değiştirecek biçim­de bir tasarrufda bulunur, veya mal müşterinin elinde de ayıplanır ve daha sonra eski aybını farkederse; eski aybm malda meydana getireceği değer farkını geri alır. Fakat sonraki durumda satıcı malını yeni aybı ile birlikte geri al­maya razı olursa alır. Bu durumda müşteri, malı vermeyip ayıpdan dolayı paranın bir kısmını geri isteme hakkına sahip değildir. Ya eski ayba razı olup, malı elinde tutacak veya geri verip parasını alacaktır.

Maldaki ayıptan dolayı müşterinin muhayyerliği olan “hıyâru’1-ayb”; fıkıh kitaplarının bey’ (alım satım akdi) bahsinde müstakil bir başlık altında incelenmiştir. Geniş malumat oralarda vardır.[413]

Bazı Hükümler

  1. Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkça, akdi feshedebilirle yetkisine sahiptirler.
  2. Alışveriş yapanlar dürüst oldukları takdirde kazançlarının bereketi artar. Dürüstlüğü terkederlerse zarar ederler.[414]
  3. İkâlenin Fazileti

3460… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Allah (c.c), bir müslümana ikâle yapan kimsenin günahını af­feder.”[415]

Açıklama

“İkâle;” sözlükte düşeni kaldırmak, vazgeçmek, affetmek, alışverişi bozmak manasınadır. Terim olarak da; alışveriş ya pan tarafların -birisinin istemesi üzerine- müşterek nzalarıyla akdi feshet­meleridir. Akdin bozulmasını istemeye de “istikâle” denilir. Bu kelime ha­diste iki defa geçmektedir. Birincisindeki kastedilen mana, terim karşılığı­dır. Bu yüzden kelimeyi terceme etmeden “ikâle yapan” diye aktardık ve izahını açıklama bölümüne bıraktık. İkincisinde ise “affeder” karşılığı ile terceme ettik.

İkâleyi daha iyi anlaşılması için bir tasavurla anlatalım: İki kişi alışverişte bulunurlar. Akit kesinleştikten sonra, taraflardan bi­risi (alıcı veya satıcı) pişmanlık duyar ve karşı tarafa gidip alışverişi bozmayı (dönmeyi) teklif eder. O da bu teklifi kabul edip akdi fesheder. İşte yaptık-4arı bu muamele ikâledir. îkâlede taraflardan her biri aldığı bedeli (müşteri malı, satıcı parayı) iade eder.

Hadis-i şerifte Hz. Peygameber (s.a); müslümanları, kendileri ile alış­verişte bulundukları bir müslüman pişmanlık duyarak gelip akdi feshetmek istediğinde onların arzusuna uymaya teşvik etmekte, bu isteğe uymanın mükâfatının da günahlarının bağışlanması olduğunu bildirmektedir. Kendisine müracaatta bulunulan kişinin, bu isteğe, uyması (ikâle yapması) farz ya da vacip değil, müstehaptır.

İkâlenin caiz olması için birtakım şartların bulunması gerekir. Hanefî mezhebine göre bu şartlar şunlardır:

I- Mebî’in (satılan malın) mevcut olması. Alıcı malı istihlâk etmişse ve­ya elinden çıkarmışsa ikâle mümkün olmaz. Ama malın bir kısmı telef ol­muş da bir kısmı kalmışsa kalan kısımda ikâle caizdir.

II- İkâle meclisinin tek olması, (ikâlede icab ve kabulün aynı mecliste olması).

III- Mebî (mal)’in değişmemiş olması; eski halini koruması.

IV- Bedelde (fiatta) bir artma veya eksilmenin olmaması. Eğer ikâle es­nasında, önceki fiatın yükseltilmesi şart koşulmuşsa şart bâtıl, akid sahih­tir. Satıcı önceden aldığı parayı iade eder.

İkâle; alıcı ve satıcıya nisbetle önceki akdi fesh, üçüncü bir şahsa nis-betle ise yeni bir alışveriştir. Bunu bir misalle izah edelim:

Bir kimse tarlasını satsa, sonra da müşteri ile anlaşıp ikâle yapsalar, bu kendilerine göre eski akdi fesihtir. Ama komşu tarla sahibine nisbetle yeni bir alım satım aktidir. Dolayısıyla önceki satışta şüf’a hakkından vazgeçmiş bile olsa ikâle ile yeniden şüf’a hakkı doğar. Çünkü onun açısından komşu tarla tekrar satılmıştır. Satıştan da şüf’a hakkı doğar.[416]

  1. Bir Satış İçerisinde İki Satış Yapmak

3461… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Bir satış içinde iki satış yapan kişiye ya daha ucuz olanı veya ribâ vardır.”[417]

Açıklama

Bu hadisi Ebû Dâvûd’dan başka rivayel eden yoktur. Hadisin zahirine göre; bir kimse aynı akıt içerisinde ıkı ayrı fıat söylese ve bu şekilde satışı gerçekleştirse daha düşük olan bedeli alacaktır, aksi halde faiz almış olur. Ancak âlimler hadisten kastedilenin bu olmadığı­nı söylemektedirler.

Hattâbî şöyle der:

“Ben, âlimlerden; bu hadisin zahirini anlayan ve daha düşük olan fiatla akit sahihtir diyen birini bilmiyorum. Evzaî’den nakledilen küçük bir is­tisna varsa da bu yanlış bir görüştür. Çünkü bu yolla yapılan bir satışta hem fiat bilinmemekte, hem de bir kanma ve kandırma sözkonusu olmaktadır.

Bu hadisin; Muhammed b. Amr, Ebû Seleme ve Ebû Hureyre tarikiyle gelen meşhur rivayeti şu şekildedir: “Rasûlullah (s.a) bir satış içinde iki satı­şı nchyetfi.” Bu hadisin daha sonraki isnadında şu isimler yer almaktadır: el-Esam, Rabî, Şafiî ve Derâverdî. Hadis ayrıca Muhammed b. İdris el-Hanzalî el-Ensârî tarikiyle de Muhammed b. Amr’dan rivayet edilmiştir. Ebû Dâ-vûd’un zikrettiği şekilde Yahya b. Zekeriyya’nın Muhammed b. Amr’dan yaptığı rivayet ise; muayyen bir şey hakkında özel bir hüküm olmalıdır. O hüküm de şudur: Sanki kişi, bir dinar karşılığı iki ölçek buğdaya, bir aylığı­na selem akdi yapmış[418] ve vakti dolunca buğdayı istemiştir. Buğdayı vermesi gereken kişi öbürüne; “Benden alacağın bir ölçeği bir ay vade ile iki Ölçeğe sat” der. İşte bu önceki satışa giren ikinci bir satıştır. Bu hal, bir satış içinde iki satış olmuş olur. Bu satış ucuz olan fiata döndürülür. Bu asıldır. Ama birinci akdi bozmadan ikinci mebîi esas alarak alışveriş yapsalar bu ribâ olur.

Bir satış içinde iki satış iki şekilde tefsir edilir:

1- “Bu kumaşı saıîa peşin olursa on, veresiye olursa on beş dirheme sattım” demesidir. Bu şekildeki bir satış caiz değildir. Çünkü malın bedeli­nin hangisi olduğu belli değildir. Fiat belli olmadan yapılan alışverişler ise bâtıldır.

Tâvûs’un, bunda bir mahzur görmediği rivayet edilir. Hammâd, Ha­kem ve Evzaî; taraflar ayrılmadan fiatlardan birinde karar kılarlarsa caiz olduğunu söylerler.”

Hattabî’nin sözlerine biraz ara verip, günümüzde yaygın olan vadeli alış­verişlerin bu hadisin şumülü ile ilgisine göz atmak istiyoruz.

Hadis-i şerif, bir izah tarzına göre; bu günkü tabiriyle alışverişlerde va­de farkını konu edinmektedir. Konuyu canlı hale getirmek için bir misalle izaha çalışalım:

Müşteri mağazaya gidip bir buzdolabı almak istiyor ve fiatını soruyor. Saticr, “Peşin olursa 100 bin, üç ay vade 120 bin, altı ay vade 140 bin” diyor.Bu durumda müşteri;

a) Fiatlardan birisi üzerinde karar kılıp anlaşmadan, “tamam aldım” diyebilir. Bu durumda yapılan akit fasiddir. Çünkü iki taraf belli bir mikdar üzerinde anlaşıp akdi onun üzerine bina etmemişlerdir.

b) Müşteri firatları duyduktan sonra bunlardan birini seçer ve satıcıya; “Tamam, ben bunu şu kadar (mesela altı ay) vade ile 140 bin liraya aldım” satıcı da, “Oldu, ben de sattım” diyebilir. Bu şekildeki satış caizdir. Bedel­deki meçhul olma durumu ortadan kaldırılmış ve alım satım akdinin fesadı­na sebep olan şey izale edilmiştir.

Peşin olduğu takdirde 100 bin liraya alınacak bir mal vadeli olduğu için 140 bin liraya alınınca ilk bakışta faiz zannedilebilir. Ama bu faiz sayılmaz. Çünkü bir muamelenin faiz sayılması için (Hanefîlere göre) iki özelliğin bu­lunması gerekir: Bunlar, cins (her iki bedelin aynı cinsten olması) ve kadr (malların keylî veya veznî olmaları) dır. Bu özelliklerin her ikisinin ya da bi­risinin bulunması durumunda ribe’1-fadl veya ribe’n-nesîe tahakkuk eder. Bu konu, ribâ ile ilgili hadislerin izahında anlatılmıştır. O bakımdan tafsila­ta girmiyoruz. Üzerinde durduğumuz konuda ise; mallar arasında ne cins, ne de kadr özellikleri mevcut değildir. Çünkü birisi para, öbürü dolaptır.

Bu yolla yapılan bir satışın caiz olduğu fıkıh kitaplarımızın bir çoğunda açıkça belirtilmektedir. Biz bir örnek olmak üzere Hanefî mezhebinin en meş­hur eseri olan Serahsî’nin Mebsût’undaki ifadeyi aktarıyoruz. Serahsî şöyle diyor:

“Akdi; şu vadeye kadar şu fiata, peşin olursa şu fiata veya bir ay vade ile şu fiata iki ay vade ile şu fiata diyerek yaparsa bu alım satım fasiddir. Çünkü belli bir bedel karşılığı vermemiştir. Hz. Peygamber de bir satışta iki şartın bulunmasını yasak etmiştir. Bu hüküm, taraflar bu şekilde ayrıldıkla­rı takdirdedir. Fakat aralarında anlaşmış olsalar ve belli bir fiatı kesinleştir-dikten sonra ayrılsalar akit caiz olur. Çünkü taraflar akdin sahih olması için gerekli olan şart (fiatın belli olması) tamamlandıktan sonra ayrılmışlardır.”[419]

Şimdi Hattabî’nin hadisin şerhi ile ilgili olarak söylediklerine dönüyo­ruz: Hattâbî, bir satış içerisinde iki satıştan anlaşılabilecek ihtimalleri sırala­mıştı ve yukarıda birinci te’vili beyan etmişti; şimdi ikinci te’vile geçiyoruz:

II- Rasûlullah’ın bir satış içerisinde iki satıştan nehyinin tefsirindeki ikinci yön de şudur:

Bir kimsenin, karşısındakine, “Ben şu atımı sana 50 bin liraya sattım. Fakat senin kısrağını bana 30 bin liraya satman şart.” demesidir. Bu satış ta fasittir. Çünkü kişi atın fiatını 50 bin lira olarak tayin etmiş, karşısında­kinin de kısrağını 30 bin liraya kendisine satmasını şart koşmuştur. Bu ise bağlayıcı değildir. Öyle olsaydı fiatın bir kısmının düşmesi gerekirdi. O za­man da fiatın kalan kısmı meçhul olurdu.[420]

III- Bu konuda şöyle demek de mümkündür: Bir satışta iki satış; bir kimsenin (meselâ) elbisesini iki dinara satıp müşterinin bu dinarlara karşılık yirmi veya otuz dirhem vermesini şart koşmasıdır. İki ayrı malı bir tek fiat karşılığında satmak ise caizdir…

Bir satış içerisinde iki satış konusunda yazdıklarımızda, Hattâbî’nin ver­diği bilgiyi esas aldık, ama başka kaynaklardan da yararlandık.. Hattâbî’-den naklettiğimiz bilgileri de aynen terceme şeklinde değil, mefhum olarak aktardık. . .

Son olarak konuyu bir iki cümle ile toparlayalım:

En çok kabul gören tefsire göre bir satış içerisinde iki satış; satılacak mal karşılığında birden fazla fiat söyleyip bunlardan birisini kesinleştirme­den satışı tamamlamaktır. Bu ise caiz değildir. Ama aktı tamamlamadan önce fiatlardan birisi kesinleştirilir, sonra satış gerçekleştirilirse (fiatlar peşin ve vade durumlarına göre farklı olsa bile) caizdir.[421]

  1. Iyne Yoluyla Yapılan Alışveriş Yasaktır

3462… Abdullah b. Ömer (r.anhüma), Rasûlullah (s.a)’ı şöyle bu­yururken dinlediğini haber vermiştir:

“Iyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştı­ğınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönünceye kadar onu üzerinizden ata­mazsınız.”

Ebû Dâvûd dedi ki:

Hadisin lafzı Ca’fer’e aittir. Bu, onun ifadesidir.[422]

Açıklama

Rasûlullah (s.a); ıyne yoluyla alışveriş yapmayı, öküzlerin kuyruğuna yapışmayı, tarımı seçmeyi ve cihadı terketmeyı zille­te sebep göstermiş; müslümanların dinlerinin icabını yaşamaya dönmedikçe bu zilletten kurtulamayacaklarını bildirmiştir.

Esas mevzumuz ıyne yoluyla yapılan alışverişlerdir. Bu yüzden bu ko­nuyu daha detaylı inceleyeceğiz. Onun için ıyne konusunu sona bırakıp ön­ce hadisin diğer bölümlerine göz atalım:

Müslümanların; özüzlerin kuyruğuna yapışıp ziraatı seçmelerinden mak­sat; cihad edilmesi gereken bir zamanda cihadı terkedip işleri ve güçleriyle meşgul olmalarıdır. Öküzün kuyruğuna yapışmak; tarlayı sürmek, ekin ekip biçmektir. Şüphesiz tarım insanların beslenmeleri, hayatlarını sürdürmeleri için ihmal edilmemesi gereken bir meşguliyettir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a)’in böyle bir meşguliyeti tenkid etmesi, uğraşılmasını zillet sayması bek­lenemez. O halde maksat, dediğimiz gibi Allah yolunda cihadı terkedip dün­yalık için çalışmaktır. Çünkü bu; müslümanların başka güçlerin emrine girmesine, sömürülmesine sebep olur. Bir insan için bundan daha büyük bir zillet ve meskenet olmaz.

Öküzlerin kuyruğuna yapışmaktan maksadın, “şerefle ata binenler ol­duktan sonra, zilletle öküzlerin peşinde yürüyenler olduğunuz zaman” ma­nasında olması da muhtemeldir.

Rasûlullah (s.a)’ın bildirdiğine göre; düşülen bu zilletten kurtulmanın çaresi, tekrar dine dönmektir. Bundan maksat; dinin istediği yaşama şekline dönmek, Allah’ın emrettiği cihad ve çalışmaya sarılmaktır. Yoksa bir müs-lüman hadiste sayılan şeyleri yaptığı için dinden çıkmaz. Müslümanın din­den çıkmasını gerektirecek söz ve davranışları bellidir. Bunlar içerisinde ne ıyne muamelesi, ne de cihadı ihmal edip ziraatla iştigal vardır.

Şimdi de esas mevzumuz olan ıyne konusuna dönelim:

“Iyne”: Kelime olarak; veresiye satmak demektir.

Iyne yoluyla yapılan alışveriş Hz. Peygamber tarafından yasaklandığı halde, ne O’ndan ne de sahâbîlerden, bu satış şeklinin tarif ve şekline dair bir haber gelmemiştir. Onun için âlimlerimizin, bu satış şeklini izah ve ta­savvurda değişik görüşlerde olduklarını görmekteyiz. Hatta aynı mezhebe mensup fakihler bile tek bir tasavvur üzerinde birleşebilmiş değillerdir. Sa­dece Hanefîlerde lyne ile ilgili dört ayrı tarif göre çarpmaktadır. Tabii ıyne-nin hükmü de verilen tarife göre farklılık arzetmektedir. Şimdi bu tasavvurları görelim:

1- Hanefî âlimlerinden Nesefî’nin Tilbetu’t-Tâlibe adlı kitabında verdi­ği tarife göre “lyne; bir kimsenin, bir malı değerinden daha fazla bir fiata vadeli olarak alıp bir başkasına peşin parayla satmasıdır.”

Bu tarife göre, müşteri aldığı malı, bizzat satana değil, bir başkasına satmaktadır. Bu yola gidilmesine sebep; borç verecek kişinin faize düşme­den verdiği borçtan fayda sağlamasıdır. Bu muameleyi şöyle bir örnekle can­landıralım:

İhtiyaç sahibi birisi bir esnafa gidip borç para istiyor. Esnaf, karşılık olmadan, borç vermeyi istemiyor ama faiz almaktan da çekiniyor. Onun için borç isteyene para vermiyor da bir malı değer fiatından daha fazla bir karşı­lıkla ve vadeli olarak satıyor. Borç isteyen ihtiyaç sahibi bu malı alıyor ve bir başkasına aldığından daha ucuz bir fiata fakat peşin parayla satıyor. Böy­lece o, ihtiyacını temin etmiş, kendisinden borç istenen de verdiği .maldan vade karşılığı kâr sağlamış oluyor.

İbnü’l-Hümâm, ıynenin böyle anlaşılmasını uygun bulmamaktadır. Bu şekildeki bir uygulama caizdir, yasak yönü yoktur.

2- Hanefî kaynaklarda görülen diğer bir tasavvur da şu şekildedir: İhtiyaç sahibi gidip, bir esnaftan değer fiatından daha fazla bir bedelle

ve vade ile bir mal satın alıyor. Sonra da götürüp bu malı, başka birisine aldığından daha ucuza ve peşin para ile satıyor. Bu şahıs da malı götürüp ilk sahibine aldığı fiata ve peşin olarak satıp parasını alıyor. Böylece mal ken­disine geri dönmüş, elinden çıkan paraya karşılık olarak da bir mikdar ka­zanç sağlamış oluyor.

Bu yolla yapılan muamele de caizdir. Çünkü araya üçüncü bir şahıs gir­miştir.

3- Kendisinden borç istenen kişi, borç isteyene istediğini verir, fakat sonra ona bir malını değerinden daha fazlaya satıp, verdiği parayı geri alır.

Bu muamele de haram değildir.

4- Bir kimsenin, başka birisinden alacağı vardır. Borcun vadesi dolun­ca, vadeyi uzatıp alacağını artırmayı ister. Bunu meşru hale getirmek için de borçlunun bir malını borcu kadar bir bedelle satın alır. Sonra da aynı malı, aldığı fiata eski alacağını da ekleyerek öngörülen vade ile satar. Böylece za­hirde faize düşmeden hem vadeyi uzatmış, hem de alacağını artırmış olur.

Haniye sahibi; Belh âlimlerinin; zamanlarında çarşılarda cereyan eden ahşverişlerdeki fesadları gözönüne alarak; “lyne yoluyla yapılan alışveriş, zamanımızda çarşılarda cereyan eden alışverişlerden daha hayırlıdır. Ama bundan da kaçınmak evlâdır” dediklerini söyler.

Ebû Yusuf, bu dört çeşit akdi kerahatsiz caiz görür. İmam Muhammed ise, “Bu satış türü, benim gönlümde dağlar kadar çirkin bir şeydir. Hz.-Pey­gamber bunu kötülediği halde faiz yiyiciler uydurmuşlardır” der.

5- lyne; bir kimsenin malını peşin satmayıp, pahalı olsun diye sadece vade ile satmasıdır. Bu tarif, Ahmed b. Hanbel’den nakledilir ve mekruh olarak nitelenir. Sebep, faize benzemesidir.

6- lyne, bir kimsenin sattığı bir malı, daha parası ödenmeden aynı şa­hıstan ve daha ucuz bir fiatla tekrar alıp parasını ödemesidir.

Kamus, Mısbâhu’l-Münîr gibi lügat kitaplarının verdiği bu tarif, Şafiî fıkıh kitaplarında da hemen hemen aynı şekilde göre çarpar. Hanefî fıkıh kitaplarında bu tarife rastlayamadık. Ancak, Mecme’ul-Enhur (Dâmad di­ye meşhur) adındaki kitapta; ulemanın lyne için başka bir tasavvurda bu­lundukları ve bunun mezmûn olduğu söylenir. Kanaatimizce bu tarife işaret edilmek istenmiştir.

Hattâbî de üzerinde durduğumuz hadisin şerhinde bu tarifi vermiştir. İbn İshak es-SübeyTnin, hanımı vasıtasıyla Hz. Âişe’den rivayet ettiği bir haber de yasak olan ıynenin bu olduğu intibaını vermektedir. Bu rivayete geçmeden önce; bu maddedeki tarifi canlı bir misalle anlatalım:

İhtiyaç sahibi, borç istemek üzere bir esnafa gider. Esnaf para vermez fakat malını değerinden daha fazla bir fiatla borç isteyene vadeli olarak sa­tar. Arkasından da peşin fiatla tekrar satın alıp, parayı öder. Böylece sattığı malı, parası ödenmeden daha ucuza geri almış olur.

Bu şekildeki bir muamele Şâfiîlere göre caiz, fakat âdet haline getirilir­se mekruhtur. Diğer mezheplere ait fıkıh kitplarında bu muameleye lyne de-nilmemekle birlikte, caiz olmadığı beyan edilmiştir. Hanefî kitaplarından Hidâye’de şöyle denilir:

“Bir kimse, peşin veya vadeli olarak bin dirheme bir cariye satın alıp teslim alsa, sonra da parayı ödemeden satıcıya 500 dirheme geri satsa bu ikinci satış caiz değildir.”

Görüldüğü gibi bu tasavvur, bu maddede verilen ıyne tarifinin aynıdır, fakat adına ıyne denilmemiştir.

İbn Kudâme; Ebû Zinâd, Rabîa, Abdul-Aziz b. Ebî Seleme, Sevrî, Ev-zaî, Mâlik ve İshak’m da aynı görüşte olduklarını söyler. Dârekutnî’nin ri­vayet ettiği şu haber de bu muamelenin caiz olmadığına delildir:

İbn İshak es-SübeyTnin hanımı, Zeyd b. Erkam’ın ümmü veledi (ken­disinden çocuk dünyaya getiren cariye ile birlikte Hz. Âişe’nin yanma gir­miş. Zeyd’in ümmü veledi Hz. Âİşe’ye:

Ey mü’minlerin annesi! Ben Zeyd b. Erkam’a 800 dirheme vade ile bir köle sallım. Sonra da aynı köleyi ondan peşin olarak 600 dirheme satın al­dım, dedi.

Hz. Aişe:

Ne köıu biı alım satım. Şüphesiz Zeyd’in Rasûlullah’la birlikteki ciha­dı boşa gidiliştir. Ama levbe ederse müstesna, karşılığını verdi.

Bu haberin bazı rivayetlerinde, satılan şeyin cariye olduğu;’bazılarında da, H/. Âişe’nin kadına: “Zeyd b. Erkam’a haber ver, o Rasüiullah ile bir­likte ettiği cihadı boşa çıkarmıştır.” dediği kaydedilir.

Aişe’nin bit alışverişi Hz. Peygamber ile birlikte yapılan bir ciha­dın sevabını boşa çıkaracak bir şekilde nitelemesi, bu alışverişin caiz olma­yışını Rasûlullah’tan duyduğunu gösterir. Çünkü bu gibi şeylerin akılla bilinmesi mümkün değlidir.

İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye; Hz. Peygamber’in, “Bir gün gelecek, insanlar alını satım adı altında faize helâl diyecekler” hadisi ile lynenin haram olduhiıkı hükmeder.

Bu maddedeki alışveriş şeklinin haram oluşu ile ilgili hükümler; satıcı­nın malı, sattığından daha ucuza aldığı hallerdedir. Fakat;

a) Satıcı, sattığı malı sattığı fiattan daha pahalıya veya sattığı fiata geri alırsa.

b) Malda, müşterinin elinde iken bir kusur meydana gelir, ve bu kusur sebebiyle i!k satıcıya daha ucuza iade edilirse,

c) Müşteri, satın alırken veya satıcıya geri satarken para yerine başka bir mal üzerine pazarlık yaparsa (trampa yoluyla alım satım yaparlarsa),

d) İlk satıcı malı sattığı zaman parasını alır, fakat sonra daha ucuza malını tekrar satın alırsa akid caiz olur.[423]

Bazı Hükümler

  1. Iyne yoluyla alışveriş yapmak caiz değildir.
  2. Müslümanlar, ahıretı ve Allah yolunda cihadı terkederek dünyaya dalmamahdırlar.[424]
  3. Selef (Selem)

3463… İbn Abbas (r.anhüma) şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a) Medine’ye geldiğinde Medineliler hurmada bir, iki ve üç seneliğine selem yapıyorlardı.

Rasûlullah (s.a):

“Hurmada selem yapan kişi; belli ölçüde belli ağırlıkta ve belli zamana kadar selem yapsın” buyurdu.[425]

Açıklama

Buharı ve Müslim’in rivayetlerinde; “H/. Peygamber (s.a), Medine’ye geldiğinde onlar meyvede selem yapıyorlardı” denilmektedir. Yani hurma yerine meyve kelimesi kullanılmıştır. Yine Müslim’in bir rivayetinde, “belli bir zamana kadar” kısmı yer almamıştır. Buharî’nin bir rivayetinde ise, “Bir şeyde selem yapan…” şeklindedir.

“Selem”, sözlükte; takdim ve teslim manasınadır.

“Selef “de; geçmiş zamanda gelip geçmek demektir.

Selem ve selef kelimelerinin ifade ettiği terim mana aynıdır. Yani ıstılah olarak bu iki kelime aynı manada kullanılır. Âlimlerimizin bu ıstılahı ifade­de kullandıkları tabirler farklıdır. Ama hepsi aynı manaya gelir.

Selem veya selef; alım satım akillerinden bir çeşittir. Macelle’nin 122. maddesinde: “Müecceli muaccele mukabil satmaktır, yani peşin para ile ve­resiye mal satmaktır” şeklinde tarif edilir.

Bu tarifi biraz açıklayalım:

Selem; parayı peşin verip malı daha sonra leslim almak üzere yapılan bir akiddir. Alıcı (müslim) satıcıya (müslemün ileyh) gider ve selem için ge­rekli olan şartlara rivayet ederek ondan mal satın alır ve parayı teslim eder. Satıcı (müslemün ileyh) de anlaştıkları vade dolunca taahhüd ettiği malı tes­lim eder. İşte bu muameleye selem denir. Yalnız şunu hatırlatalım ki; selem akdinde malın vadeli olması şartı Hanefîlerin görüşüdür. Şâfiîler, malın (müs­lemün fîh) peşin de olabileceği görüşündedirler.

Selem oldukça geniş bir konudur. Ulemanın selemle ilgili görüşleri ara­sında da oldukça ayrılıklar vardır. Bizim tüm görüşleri bütün ayrıntıları ile buraya aktarmamız mümkün değildir. Onun İçin Hanefî mezhebini esas alarak ana hatları ile bu akdi tanıtmaya çalışacağız. Çok önemli konularda Şâfiîleıin laikli görüşüne de temas edeceğiz.[426]

Selem Akdinin Hükmü:

Selem akdinin-kıyasa göre caiz olmaması gerekir. Çünkü akid yapıldığı zaman mal (müslemün fih) elde m’evcut değildir. Olmayan bir şeyin satılma­sı ise caiz değildir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki bir hadiste.Hz. Pey­gamber (s.a): “Kişinin, sahip olmadığı kadını boşaması, malik olmadığı köleyi azad ermesi ve malik olmadığı malı satması caiz değildir.” buyurmuştur. Bu esas Mecelle’de; “Ma’dıımüri (olmayan bir şeyin).bey’i (satışı) bâtıldır.” şek­linde maddeleştirilmiştir. Ama selem, kıyasa aykırı olmasına rağmen kitap, sünnet ve icma ile caiz görülmüştür.

Bu akdin caiz oluşunun Kur’an’daki delili, müdâyene âyeti diye bilinen, Bakara sûresinin 282. âyetidir. Abdullah İbn Abbas (r.anhüma), bu âyetten muradın selem olduğunu söylemiştir.

Selemin caiz oluşunun sünnet delili, üzerinde durduğumuz hadis ve bu babda gelecek olan diğer hadislerdir. Bu hadiste belirtildiği üzere; Hz. Pey­gamber (s.a)’in Medine’ye geldiği zaman onların selem muamelesi yaptıkla­rını gördüğü halde, onları bu muameleden menetmemesi, bu muamelenin caiz olduğunun delilidir.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi; selemin caiz oluşunda İslâm âlimleri gö­rüş birliğindedirler.[427]

Selemin Sahih Olması İçin Gerekli Olan Şartlar:

1- Tüm akitlerde olduğu gibi bu akidde de akdi yapan taraflar akıllı, mümeyyiz ve hür olmalıdırlar.

Biraz önce işaret etmiştik; selem akdinde satıcı durumunda olan tarafa; “müslemün ileyh”, alıcıya “müslim” veya “rabbü’s-selem”, akde konu olan mala “müslemün fîh”, para alarak verilen bedele de “re’sül-mâl” denilir.

2- Akit yapılırken kullanılan tabirlerin (icab-kabul) geçmiş zaman siga-sı ile olmaları gerekir.

3- İcab ve kabul aynı mecliste.olmalıdır.

4- Akid kesin olmalıdır. Taraflardan birisi veya her ikisi için muhay­yerlik şartı koşulamaz. Mâlikîler, mutlak alım satım akdinde olduğu gibi se­lemde de üç güne kadar muhayyerlik, şartının koşulabileceğini söylerler.

5- Re’sül-mâ] (para olarak verilen bedel)’in cinsi, nevi ve” vasfının belli olması gerekir. Bu şart; birden fazla para biriminin revaçta bulunduğu yer­ler veya para yerine başka mallar verildiği hallerde söz konusudur.

6- Re’sül-mâlin mikdan belli edilmelidir. İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel, İmam Şafiî, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’c göre; rc’sül-mâl, işaret edilerek tayin edilmişse ayrıca miktarını belli etmek şart değildir.

7- Re’sül-mâlin akit meclisinde müslemün ileyhe teslim edilmesi gere­kir. Mâlİkîlere göre bu şart değildir.

8- Müslemün fîh (akde konu olan mal)’in; özellikleri tayin edilebilen ve mikdarının bilinmesi mümkün olan mallardan olması gerekir. Bu şart Ha-nefîlere aittir. Şarta göre; ölçekle ölçülen, tartı ile alınıp satılan, uzunluk öl­çüleri ile miktarı tayin edilen ve her bir tanesi birbirine çok yakın olan (adedi mütekarib) mallarda selem caizdir. Bu bütün mezheplerde aynıdır.

Taneleri birbirinden çok farklı olan (kavun, karpuz gibi) mallarda se­lem; Hanefîlere göre caiz değildir. Şâfiîlere göre; (tane ile değil) tartı ile caizdir.

Sayı itibariyle tayin edilebildiği halde, özellik yönünden tam olarak zap-tedilemiyen mallarda (hayvanda olduğu gibi) selem, Hanelilere göre caiz değil, Mâliki ve Şâfiîlere göre caizdir.

Ev, arsa, dükkan gibi borç olarak zimmete geçmeyen mallarda selem, ittifakla caiz değildir.

9- Müslemün fîhin; cinsi (buğday, arpa gibi), nevi (kıraç buğdayı, sulak buğdayı gibi), kalitesi ve miktarının akit esnasında belirtilmesi gerekir.

10- Müslemün fîhin cinsinin piyasada bulunmasrlâzımdir. Ancak ma­lın; akid yapıldığı zaman mı, mal teslim edileceği zaman mı, yoksa akit anında teslim zamanına kadarki müddetin tümünde mi şart olduğu mezhepler ara­sında ihtilaflıdır. Uzun süreceği için bu ihtilâfa girmek istemiyoruz.

11- Müslemün fîhin teslimi için bir vade şart koşulmah ve vadenin müd­deti belli edilmelidir. Buna göre; müslemün fih peşin olamaz.

İmam Şafiî’ye göre, selemde müslemün fîhin tesliminin vadeli olması şart değildir. Peşin de olabilir.

12- Müslemün fîh; taşınması külfet ve meşakkati gerektiren cinsten bir mal ise, malın teslim edileceği yer belirtilmelidir. Bu şart; İmam A’zam’a göredir. Ebû Yusuf ve Muhammed bu şartı koşmazlar.

13- Müslemün fîhin; (falan tarlanın buğdayı, şu elbise gibi) muayyen bir mal olmaması lâzımdır. Çünkü o muayyen malın telef olması ve müsle­mün ileyhin taahhüdünü yerine getirememesi muhtemeldir.

Selemin sıhhati için gerekli olan şartlar, ana hatları ile bunlardır. Bu kitap bir fıkıh kitabı olmadığı için, selemle ilgili tüm meseleleri ele alıp ince­lememiz mümkün değildir. Onun için; vadesi dolduğu halde, malın teslim edilememesi durumunda yapılabilecek işleme de tem-as edip konuyu kapat­mak istiyoruz:

Mal, normal olarak tayin edilen vadede piyasada bulunan cinsten oldu­ğu halde, herhangi bir sebepten dolayı vadesinde teslimi mümkün olmazsa;

a) Müslim (rabbü’s-selem) akdi feshedip, verdiği parayı geri alabilir,

b) Vadeyi, malın piyasaya gelmesi muhtemel bir zamana kadar uzatabilir.

Müslemün fîhin başka bir malla değiştirilmesi caiz değildir. Meselâ, pi­rinç için selem yapılmışsa teslime kadir olunamadığı için yerine mercimek alınamaz.

Selem akdi; a) Müslemün fîhin teslimi, b) Müslemün ileyhin teslimden aciz duruma düşmesi, c) Hâkimin akdi feshetmesi, d) Müslemün ileyhin ölümü ‘rabbü’s-selem ölürse vârisleri onun yerine geçerek akdi devam ettirirler), e) İkâle (tarafların kendi rızaları ile-akde son vermeleri) yollarından biri ile so­na erer.[428]

Bazı Hükümler

  1. Selem muamelesi caizdir.
  2. Seleme, selef de denilir.
  3. İslama aykırı olmaması kaydıyle, gayr-i müslim âdetlerin devam etti­rilmesi caizdir.
  4. Hurmada veya başka bir üründe selem yapılacaksa, selem yapılan ma­lın mikdarı ve teslim edileceği vade tayin edilmelidir.[429]

3464… Şu’be’nin haber verdiğine göre Muhammed veya Abdul­lah b. Mücâlid[430] şöyle dedi:

Abdullah b. Şeddâd ve Ebû Bürde, selef (selem) konusunda ihti­lâf ettiler. Beni, İbn Ebî Evfâ’ya gönderdiler. Kendisine selemi sor­dum. Şu karşılığı verdi:

Biz Rasûlullah (s.a), Ebû Bekir ve Ömer (r.anhüma) zamanla­rında buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümde -İbn Kesîr, “Yanla­rında bunlar bulunmayan bir kavme” sözünü ilave etti- selem yapardık.

Sonra (Ebû Davud’un üstadlan Hafs b. Ömer ve İbn Kesîr) ravinin şu sözünde ittifak ettiler: “İbn Ebzâ’ya sordum. O da (Ebû Bürde’nin söylediğinin) benzerini söyledi.”[431]

Açıklama

Buharı ve Ebû Davud’un rivayetlerinde selem konusunda ihtilâfa düşen zatların; Abdullah b. Şeddâd ve Ebû Bürde olduğu görülmektedir. İbn Mâce’nin rivayetinde ise; Ebû Bürde’nin yerine Ebû Berze yer alır. Bunun bir yazım hatası olup, doğrusunun Ebû Bürde olması muhtemeldir.Hadisten anladığımıza göre; Abdullah b. Şeddâd ve Ebû Bürde, selem konusunda ihtilâfa düşmüşler. Sarihlerin belirttiğine göre; ihtilâf konusu, müslemün ileyhin (satıcı) elinde bulunmayan malda selemin caiz olup olma­dığı imiş. Yani selemin caiz olması için akit yapıldığı zaman malın müsle­mün ileyhin elinde bulunmasının şart olup olmadığında ihtilâf etmişler ve meselenin hükmünü sorması için İbn Mücâlid’i, sahâbî Ebû Evfâ’ya gön­dermişler. Ravilerden İbn Kesîr’in bildirdiğine göre, Ebû Evfâ; kendilerinin Hz. Peygamber (s.a) ve sonraki iki halifesi devirlerinde, buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümde, bu mallar ellerinde olmayan insanlarla selem mua­melesi yaptıklarını haber vermiştir. Hafs b. Ömer’in rivayetinde ise; kendi­leri ile selem muamelesi yapılan insanların seleme konu olan mallara sahip olmadıklarına dair bir kayıt yoktur. Bu kayıt, Buharî’de de mevcut değildir. İbn Mâce’nin rivayeti ise, İbn Kesîr’in rivayeti gibidir.

Hem İbn Kesîr hem de Hafs b. Ömer’in bildirdiklerine göre İbn Mücâ­lid aynı soruyu Abdurrahman b. Ebzâ’ya sormuş, ondan da aynı cevabı al­mıştır.

Hadisin,,İbn Kesîr kanalı ile gelen rivayetine göre; selemin sahih olması için, akit yapıldığı zaman müslemün fîh’in (akde konu olan mal), müslemün ileyh (satıcı)’in elinde bulunması şart değildir. Yani bir kimse, şartlarına ria­yet ederek, karşılığını şimdiden alıp, belli olan ileriki bir tarihte teslim et­mek üzere elinde olmayan bir malı satabilir.

Âlimlerin cumhuru, vadesi dolduğu zaman teslimi mümkün olması şar­tıyla mevcut olmayan bir malda selemin caiz olduğu görüşündedir. Delilleri bu hadistir.

Hanefîlere göre; selem akdine konu olan malın, akit yapıldığı andan tes­lim vaktine kadar piyasada mevcut olması şarttır. Bu görüşün delili; “Sala­hı görününceye kadar, meyvede selem akdi yapmayınız.” manasındaki hadistir. Rasûlullah, burada, olmayan bir şeyde selemin caiz olmayışına işa­ret etmiştir. Çünkü salahı görünmeyen (âfetten emin hale gelmeyen , kızarıp sulanmayan) meyve henüz meyve sayılmadığı için yok hükmündedir.

Süfyân-ı Sevrî ve Evzaî de Hanefîlerle aynı görüştedir.[432]

3465… Bize Muhammed b. Beşşâr haber verdi, bize Yahya ve İbn Mehdî, Şu’be kanalıyla Abdullah b. Ebî Mücâlid’den, -Abdurrahman; (İbn)[433] Ebî Mücâlid dedi.- bu (önceki) hadisi naklettiler. (Bu rivayet­te) İbn Ebî Evfâ: “Bu mallar kendilerinde olmayan bir kavme…” dedi.

Ebû Dâvûd: Doğrusu İbn Ebi’l-MücâUd’dir. Bu konuda Şu’be ha­ta etmiştir, dedi.[434]

Açıklama

Bu hadis önceki hadisin farklı bir isnadla gelen başka bir rivayetidir. Görüldüğü gibi metni, önceki hadisin ibn Kesir va­sıtasıyla olan nakline uygundur. Yani selem yapılacak malın, müslemün ileyhin elinde olmadığı ifade edilmektedir.

Bu rivayette dikkat çekilen diğer bir husus da, hadisi Şu’be’ye nakleden zatın adı ve künyesi Abdullah b. Mücâlid değil, Abdullah b. Ebî Mücâlid olduğudur. Bu durumda Abdullah, Mücâlid’in oğlu değil, kardeşi olmakta­dır. Ebû Dâvûd, doğrusunun bu olduğuna işaret edip Şu’be’nin hata ettiği­ne dikkat çeker. Önceki hadisin dipnotunda belirttiğimiz gibi, Buharî’deki rivayet de bu şekildedir.[435]

3466… Eslemli Abdullah b. Ebû Evfâ’mn şöyle dediği rivayet edil­miştir:

Rasûlullah (s.a) ile birlikte Şam’a sefere gittik. Şam’daki Nebat­lar bize gelirler, biz de onlarla belli fiatla ve belli vade ile buğday ve zeytinyağında[436] selem yapardık.

İbn Ebî Evfâ’ya:

Bu mallar elinde olan kimse ile mi? denildi.

Bunu onlara sormazdık, dedi.[437]

Açıklama

Nebat; aslı arap olup, İran’a yerleşen bir millettir. Dillen ve nesilleri karışmıştır. Bunlara nebat denilmesine sebep; kaynaklardan su çıkarmasını iyi bilmeleridir.

Bir başka görüşe göre bunlar Şam’da yaşayan hristiyan Araplardir. Rum di­yarına girmişler ve Şam vadisine yerleşmişlerdir. Neylü’l-Evtâr’da, hadisin bu görüşe delâlet ettiği belirtilir.

Hadisin Buharî’deki rivayeti şu manadadır: “Abdurrahman b. Ebzâ ve Abdullah b. Ebî Evfâ; Biz Rasûlullah’la birlikte ganimet elde ederdik. Şam Nebatlarından bazıları bize gelirler, biz de onlarla tayin edilen bir vadeye kadar buğday, arpa ve kuru üzümde selem yapardık, dediler.

Muhammed b. Ebî Mücâlid der ki: Onların ekinleri var mıydı yok muy­du? diye sordum: Bunu onlara sormazdık, dediler.”

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde de buna benzer bir rivayet vardır.

Hadis-i şerif, selemin sahih olması için, akid anında müslemün fihin, müs­lemün ileyhin elinde bulunmasının şart olmadığına delildir. İbn Reslân; “Müs­lemün ileyhin elinde olmayan mal, başkalarının elinde varsa bunda selemin caiz oluşunda ihtilâf yoktur.” der.

Yukarıda’işaret ettiğimiz gibi; Hanefîlerin görüşü, bu haberin ifade et­tiği hükme uygun değildir. Çünkü Hanefîlere göre; malın piyasada bulun­ması gerekir.[438]

  1. Muayyen Bir Meyvede Selem

3467… İbn Ömer (r.anhüma)’dan rivayet edildiğine göre: Bir adam, birisi ile (muayyen) bir hurma bahçesinin meyvesinde selem akdi yaptı. Fakat bu ağaçlar o sene bir şey vermedi. Bunun üze­rine meseleyi Hz. Peygamber (s.a)’e götürdüler. Rasûlullah (s.a) şöy­le buyurdu:

“Onun malını ne karşılığında helâl ediniyorsun?! Malını (parasını) geri ver. Salâhı görününceye kadar hurmada selem yapmayınız.”[439]

Açıklama

Münzİrî; “Hadisin isnadında meçhul bir adam var” der.

Hanefîler bu hadisin, “Selem yapıldığı zaman malın mevcud olması şarttır” tarzındaki görüşlerine delil olduğunu söylerler.

Şevkânî şöyle der: “Bu hadis sahihse, buna göre amel etmek gerekir. Çünkü bunun delâleti, bundan önceki Abdullah b. Ebî Evfâ’nın hadisinin delâletinden daha açıktır. Burada Hz. Peygamber açıkça nehyetmiştir. Öbü­ründe ise yapılan bir muameleyi ikrarı söz konusudur. Ama îbn Ömer hadi­sinin isnadında meçhul birisi var. Bu gibi hadisler delil olmaya elverişli değildir. Selem akdi yapılırken malın bulunmasını şart koşmayanlar; hadisin sahih olması halinde, belirli malı satmak veya mal hemen teslim edilmek üzere ya­pılan selem muamelesine hamledileceğim’ söylerler. (Bilindiği gibi Şâfiîlere göre müslemün ileyhin tesliminin vadeli olması şart değildir; peşin de olabi­lir.) Bunlar; daha önce geçen bir hadisteki; “Onlar, iki üç seneliğine meyve­de selem yapıyorlardı” şeklindeki ifadenin de kendileri için delil olduğunu söylerler. Çünkü bilinmektedir ki bir taze meyvenin iki üç sene kesintisiz pi­yasada bulunması mümkün değildir.”

Bu hadisten anladığımıza göre; muayyen bir bahçenin meyvesinde se­lem olmadığı gibi, muayyen bir tarlanın hatta muayyen bir köyün mahsu­lünde de selem caiz değildir. Çünkü buralardaki mahsulün tümünün bir âfete uğraması ve ele hiçbir şeyin geçmemesi mümkündür. Bu hükümde Mâlikîlerin dışındaki mezhepler hemfikirdirler. İbnü’l-Münzir; “Muayyen bir bah­çenin meyvesinde âlimlerin çoğuna göre selem akdi yapılamaz” der.

Malı tahsis bakımından değil de malın vasfını tayin için bir yer belirt­mekte (Amasya elması gibi) mahzur yoktur. Çünkü bu malın nevini tayine yarar.

Buna kıyasla; (selemin caiz olduğu mallardan olması şartıyla) belli bir fabrikanın malı veya belli bir maden ocağının madeninde de selem yapıla­maz, denilebilir. Çünkü bir âfet sebebiyle, söz konusu edilen fabrikadan hiç ürün alınamaması muhtemeldir.[440]

Bazı Hükümler

Ele geçip geçmeyeceği kesin olarak belli olmayan bir mal üzerinde selem yapmak caiz değildir.[441]

  1. Selem Değiştirilemez

3468… Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Selem yoluyla bir şey satın alan kimse onu başka bir malla de­ğiştirmesin.”[442]

Açıklama

Hadis-i şerifin İbn Mâce’nin rivayetindeki hitap; “Sen selem yaptığın zaman…” şeklinde, doğrudan doğruya muhatabadır.

Hadisin ifade ettiği mana, âlimler tarafından değişik biçimlerde anla­şılmıştır. Bizim tercememiz Sindî’nin izahına göre yapılmıştır. Avnü’l-Ma’bûd’da, hadisin ifade ettiği manalar ve hadisten elde edilen hükümler konusunda yeterince bilgi vardır.

Buna göre hadisin, tercemede verdiğimizin yanı sıra şu manaya ihtimali de vardır:

“Selem yoluyla bir şey satın alan kimse, malı teslim almadan önce sat­mak, hibe etmek gibi bir yolla başkasına aktarmasın.”

Terceme olarak verdiğimiz manaya göre Hz. Peygamber Efendimizin murad ettiği mana şu oluyor:

“Sizden birisi selem yoluyla bir şey satın alırsa, onun yerine başka bir mal almasın. Eğer müslemün ileyh, müslemün fîhi teslim edemezse, başka bir mal almasın, parasını alsın.”

İkinci anlayışa göre ise Efendimizin maksadı şudur: “Birisi selem yo­luyla bir şey satın alırsa, malı teslim almadan satış ve hibe yoluyla bir başka­sına vermesin.”

İlk manadan elde edilen hüküm, Ebû Hanîfe’nin görüşü olmuştur. İmam Azam’a göre müslemün ileyh, selemin vadesi dolduğu zaman malı teslim­den aciz kalırsa, onun yerine başka bir mal veremez. Rabbü’s-selem ancak verdiği parayı geri alabilir. Para yerine başka bir şey vermişse, mal müsle­mün ileyhin elinde duruyorsa onu alır. Değilse mal misliyâttan ise mislini, kıyemiyâttan ise kıymetini alır.

İmam Şafiî’ye göre; taraflar akdi feshettikleri zaman, önce verilen para (re’sü’1-mal) karşılığında başka bir mal almak caizdir. Fakat, birbirlerinden ayrılmadan malı kabzetmeleri gerekir. Aksi halde, borcu borca satmak olur ki bu caiz değildir. Akdi feshetmeden, müslemün fîhin yerine başka bir şey almak ise caiz değildir.

Alkamî şöyle der:

“Hadis zayıftır. Hadisle müslemün fîhin kendi cins ve nevinden başka bir şeyle değiştirilmesinin sahih olmadığına istidlal edilmiştir. Çünkü bu sa­tın alınan malı ele geçirmeden satmak demektir ki bu caiz değildir. Dârekut-nî, Rasûlullah’ın şu hadisini rivayet etmiştir: “Bir şeyde selem yapan kişi müslemün fîh veya resü’l- maldan başkasını almasın.” Bu hadis dezayıftır.

Müslemün fîhin değiştirilmesinin caiz olmayışından anlaşıldığına göre; ele gerçirmeden, malı satmak da caiz değildir. Aynı şekilde müslemün fîhde tevliye, şirket, sulh vs. de caiz değildir…”

Münzirî, “Atıyye b. Sa’d’in hadisi ile ihticac edilemez.” dedi.[443]

Bazı Hükümler

Müslemün ileyh rabbü’s seleme, üzerinde anlaştıklan malı vermek zorundadır. O malın yerine başka bir mal veremez.[444]

  1. Âfetin (Verdiği Zararın) İndirilmesi

3469… Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’den, şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a) zamanında bir adamın satın aldığı meyveler telef oldu, borcu çoğaldı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Ona yardım ediniz (bağış yapınız)” buyurdu. Halk da yardım etti, fakat bu, borcunu ödemeye yetmedi. O zaman Rasûlullah (s.a) (alacaklılara);

“Ne (yini) bulursanız alınız, size bundan başka birşey yok” buyurdu.[445]

Açıklama

“Câiha”mn manası 3471 nolu hadiste açıklanmaktadır. Oradaki izaha göre caıha; meyvelere zarar veren (yağmur, dolu, soğuk, çekirge, kasırga, yangın gibi) her türlü tabiî âfettir. Câihaya ait özel hükümler bulunduğu İçin hangi âfetlerin câihanın şümulüne girdiği, hangilerinin girmediği tartışma konusu olmuştur. Neylü’l-Evtâr’da; semavî ve ta­biî âfetlerin câiha olduğunda âlimlerin görüş birliği içerisinde oldukları; hır­sızlık gibi, insanların yaptıklarında ise ihtilâf olduğu kaydedilmektedir.

Bu hadis-i şerifte isim olarak câiha kelimesi zikredilmiş olmamakla be­raber, meyve satın alan zatın meyvelerine bir âfetin musallat olduğu görül­mektedir. Meyvelerdeki bu telefe “câiha” denilmesini Hattâbî şu ihtimalle­re bağlamaktadır:

“Bu meyvelerin toplanıp sergi yerine getirildikten sonra bir âfete uğra­mış olmaları muhtemeldir. Ayrıca oradan bir hırsızın çalmış olması, selin alıp götürmesi, sahibinin başkasına satıp da alacaklının hakkının zayi olma­sı mümkündür. Bütün bu ihtimallerde, âfetin satın alınan meyveye izafesi caizdir. Durum böyle olunca, rabbü’1-mal (mal sahibi, alacakh)’nın hakkı­nın gittiğine hükmetmek vacip değildir.

Hadis-i şerifte; zarara uğrayan mal ister üçte bir olsun ister az, ister da­ha çok; mal sahiplerinin alacaklarından bir şey indirmeleri emredilmemek-tedir. Ancak, borçlunun eli bollaşmcaya kadar onu sıkıştırmayıp, haklarını alacakları bir zaman belirlemeleri istenmektedir. Bu hüküm, borcu mal var­lığından fazla olan tüm müflisler için geçerlidir.”

Görüldüğü gibi, Hattâbî bu hadiste anılan hâdiseyi câiha olarak değer­lendirmemekte ve hükmün tüm müflisler için uygulanacak hüküm olduğu­na dikkat çekmektedir.

Dalında iken satılıp da bir âfete maruz kalan meyvelerin durumu farklı­dır ve câiha meselesi odur. Bu durumdaki zararın satıcıya mı, alıcıya mı ait olduğu konusundaki görüşler 3374 nolu hadisin izahı yapılırken verilmiştir. Burada tekrarına lüzum görmüyoruz.

İmam Nevevî, bu hadisten şu hükümlerin de çıkartılabileceğini bildir­mektedir:

1- Muhtaç ve borçlulara yardım etmek, bu durumda olanlara sadaka vermek müstehaptır.

2- Borcunu Ödeyemez duruma düşen birinin peşine takılmak, onu hap­settirmek caiz değildir. Bu hüküm, Mâlik ve Şafiî’nin de içlerinde bulduğu cumhurun görüşüdür. Ebu Hanîfe’ye göre borçlunun peşine düşüp alacağı tahsile “alışmak caizdir.[446]

3- İflas edenin elindeki malların tamamı alacaklılara dağıtılır. Müflise sadece giyeceği elbisesi ve zaruri ihtiyaçları bırakılır.

Bu son maddede belirtilen hüküm, ulemanın ittifakı ile sabit değildir. Bu konu oldukça ihtilaflıdır. Şimdi müflisin hacz konulamayacak olan mal­larını görelim:

1- Ev: Hanefî ve Hanbelîlere göre, müflisin sadece oturacağı evi varsa bu ev elinden alınamaz. Ama birden fazla evi varsa fazla olan ev alınabilir. Şayet evi lüks ise bu ev satılıp daha mütevazı bir ev satın alınır.

Şüreyh, Mâlikî ve Şâfiîlere göre ev haczedilebilir. Ev satılıp parası alacaltlılara dağıtılır. Borçlu kiraya çıkar.

2- Elbise: Borçlunun ihtiyacı olan elbiseye hacz konulamaz. Bunda itti­fak vardır. Borçlunun ihtiyacı olan elbisenin mikdarını örf tayin eder.

3- Sanat âletleri: Sanat âletlerinin haczedilip edilemeyeceği Şafiî, Mâli­kî ve Hanbelî âlimler arasında ihtilaflıdır. Hanefîlerin bu konudaki görüşle­rini bilemiyoruz.

4- Tüccarın sermayesi: Şafiî ve Hanbelîlere göre tüccarın, iaşesini te­min edebilmesi için, elinde bir mikdar sermaye bırakabilir.

5- Kitaplar: Mâlikîlere göre dinî kitaplara, Şâfiîlere göre bütün kitapla­ra haciz konamaz.

6- Ev eşyası: Zaruri olan ve kıymetli olmayan ev eşyasına haciz konul­maz. Kıymetli olanlara ise haciz konulabilir.

7- Bazı âlimlere göre borçlunun bineceği vasıtaya haciz konulamaz.

8- Erzak ve nafakası da haczedilmez.[447]

3470… Câbir b. Abdullah (r.a)’dan, Rasûlullah (s.a)’in şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Eğer kardeşine (dalında iken) hurma satsan ve ona bir âfet gel­se, müşteriden bir şey alman helâl olmaz. (Alırsan) kardeşinin malını haksız yere ne karşılığı almış olacaksın ki?!”[448]

Açıklama

Bu hadiste câiha (âfet) kelimesi açıkça zikredilmiştir. Bu ba­kımdan bab ile münasebeti daha açıktır.

Hadisin zahirinin ifade ettiği manaya göre; bir kimse meyvesini daha ağacında iken satsa ve meyve tabiî bir âfetle telef olsa, satıcının müşteriden herhangi bir bedel alması caiz olmaz. Alırsa, haksız yere almış olur.

AIiyyü’1-Kârî, hadisin zahirinin, İmam Mâlik’in görüşüne delâlet etti­ğini söyler. Bilindiği gibi İmâm Mâlik’e göre bu durumda zarar malın üçte birinden fazla ise satıcıya ait olur. Aliyyü’1-Kârî; “Hadiste kastedilenin, he­nüz âfetten emin olmayan meyvenin satılması olması mümkündür. Bu tak­dirde hüküm tüm âlimlerce aynı olur” demektedir. Enes b. Mâlik’den riva­yet edilen şu hadis de Aliyyü’l-Kârî’nin izahını teyid etmektedir: “Rasülul-lah (s.a) Efendimiz, kızanncaya kadar, meyvenin satılmasını nehyetti.”

İslâm âlimlerinin çoğu bu hadisteki nehyin haramlığa delâlet etmediği­ni ama satıcının âfete uğrayan mal karşılığında para istememesinin müste-hap olduğunu söylerler.

Hattâbî şöyle der:

“Bu hadisle murad edilen mana, müşteriden para almamanın farz veya vacip oluşu değil, ondan yükü hafifletmek, ona kolaylık sağlamaktır. Müş­terinin, bir meyve satın aldığı zaman ona sahip olduğu, istediği zaman sata­bileceği konusunda ihtilâf yoktur. Rasûlullah (s.a), âfetten emin hale gel­meden (olgunlaşmadan) meyve satımını yasaklamıştır. Eğer meyve, salahı göründükten sonra satıldığında, satıcının damanı altında olsaydı, bu yasa­ğın ne kıymeti kalırdı. Bu hadiste kastedilen şeyin; olgunlaşıp âfetten emin olmadan satılan ve bir âfete uğrayan meyve olması muhtemeldir.”

Sindî’nin belirttiğine göre bazı âlimler bu hadisi; satıcının meyveyi müş­teriye teslim etmesinden önce meydana gelen âfete hamletmişlerdir. Satılan meyvelerin bulunduğu bahçe alıcıya teslim edildikten sonra mal, satıcının damâmndan çıkmış ve müşterinin damâmna girmiştir. Dolayısıyla bundan son­raki zararlar müşteriye ait olur. Satıcı parasının alamadığı kısmını isteyebilir.

Yazılanlardan elde ettiğimiz sonuca göre;

1- Ağacındakı meyve âfetten korunabilir ve olgunlaşmaya yüz tutmuş bir halde satılırsa ve satıcı usulüne göre alıcıya teslim etmişse artık mal müş­terinindir. Bundan sonra malın uğrayacağı zarar da müşteriye aittir. Ancak meyveler, tabiî bir âfete maruz kalırlarsa, satıcının alıcıya bazı kolaylıklar sağlaması, fiatta indirim yapması müstehaptır.

2- Meyve satıldığı zaman daha olgunlaşmaya yüz tutmamış, âfetten ko­runabilecek duruma gelmemişse veya satıcı malı müşteriye teslim etmemişse meyvenin uğrayacağı zarar satıcıya aittir.[449]

  1. Câihanın Tefsiri

3471… İbn Cüreyc, Atâ’nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cevâih; yağmur, soğuk, çekirge, rüzgâr veya yangın gibi, zarar veren, telef eden herşeydir.[450]

3472… Yahya b. Saîd şöyle demiştir:

Re’sü’1-mal (sermaye)’in üçte birinden daha azma arız olan âfet­te câiha yoktur. Bu, müslümanların âdetinde böyledir.[451]

Açıklama

Önceki haberde adı geçen Atâ, Atâ b. Ebî Rebâh’tır.Cevaın, cama kelimesinin çoğuludur.

Bu iki haberde iki âlimin câiha kelimesinin ifade ettiği mana ile ilgili görüşleri yer almaktadır. Birinci haberde Atâ b. Ebî Rebâh; soğuk, yağmur, çekirge baskını, yangın ve rüzgâr gibi her türlü tabiî âfetlerin meydana ge­tirdiği zararların câiha olduğunu söylemektedir.

İkinci haberde ise Yahya b. Saîd; müslümanların âdetine göre; serma­yenin üçte birinden daha az olan telefn câiha sayılmadığını söyler.

Neylü’l-Evtâr’da şöyle denilmektedir: “Soğuk, kuraklık ve kıtlığın câiha olduğunda ihtilâf yoktur. Aynı şekilde tüm semavi âfetler câihadır. İn­sanların yaptıkları zararların câiha sayılıp sayılamayacağı ise ihtilaflıdır. Hır­sızlık buna örnektir…”

Bundan önceki hadislerde câiha ile ilgili hükümler geçmişti. Oraya mü­racaat edilebilir.[452]

  1. Suyu Başkasına Vermemek

3473… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Sonucu (etrafındaki) otu vermemeye varacağı için, suyun faz­lası (ihtiyaç sahibinden) sakınılmaz.”[453]

Açıklama

Hadisin Buharî’deki rivayeti ve Müslim’in üç rivayetinden birisi aynen buradaki gibidir. Müslim’in bir rivayetinde muhataba hitaben “sakınılmaz”, diğerinde de “…satılmaz” denilmiştir.

Sarihlerin ifadesine göre; suyun ihtiyaç sahiplerinden esirgenmesinin ya­saklanışına sebep; bunun, dolayısıyla otu esirgemeye vesile olacağından do­layıdır.

Hattâbî’nin hadisle ilgili verdiği bilgiler özetle şöyledir: Hadis-i şerif; işlenmemiş sahipsiz bir arazide kuyu kazıp da oraya sahip olan kişi hakkındadır. Bu kuyunun etrafında veya yakınında otlaklar varsa insanların oralarda hayvanlarını otlatmaları ancak kuyu sahibinin su verme­siyle mümkündür. Hz. Peygamber (s.a) kuyu sahiplerine, ihtiyaçlarından fazla olan suyu hayvan sahiplerinden esirgememelerini emretmiştir. Çünkü on­lara su vermezse, otu da vermemiş sayılır. Zira su olmadan hayvanların ora­da barınmaları ve otlamaları mümkün değildir. İmam Şafiî, İmam Mâlik, Evzaî veLeys b. Sa’d hadisi bu manada anlamışlardır. Bu âlimlere göre ha­disteki nehy harama hamledilir. Yani kişinin, ihtiyacından fazla suyu ver­memesi haramdır.

Diğer âlimler ise, hadisteki nehyin haramlık için olmadığı görüşünde­dirler. Ancak, ihtiyaç sahibine suyu vermek bir fazilettir. Ama bir kimse ver­mek istemezse suyu elinden zorla alınamaz. Bu konuda, suyun diğe mallar­dan farkı yoktur. Ancak gönül rızasıyla alınabilir.

Bir başka grup da, su sahibinin suyu esirgemesinin caiz olmadığı, an­cak hayvan sahiplerinin suyun kıymetini vermek zorunda oldukları görüşün­dedir. Bunlar suyu, başkasına ait yemeği yemek zorunda kalan kişiye ben­zetmişlerdir. Bu durumda olan kişi o yemeği yiyip, kıymetini verir. Eğer su sahibine karşılıksız olarak suyunu vermesi gerekli olsaydı, arazisindeki otu. da karşılıksız olarak vermesi gerekirdi. Aynı şekilde, yakınındaki bir ekin o su olmadan yaşayamayacaksa, o araziyi sulamak üzere de suyu vermek zorunda olması lâzımdır.

Hadisi, vücub değil de müstahaphk manâsına alanların, zahirî manayı terki gerektirecek bir delil getirmeleri gerekir. Nehy esas itibariyle haramlık ifade eder. Suyun fazlasını ihtiyaç sahibine vermemek hadisin zahirine göre mahzurdur. Suya karşılık kıymeti kadar parayı gerekli görenler, hadisin hi­lâfına hükmetmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a) suyun fazlasını satmayı yasak­lamıştır..

Suyun yemeğe benzetilmesi de mümkün değildir. Çünkü su aslında her­kesin faydalanabileceği mubah bir şeydir. Menbamda olduğu müddetçe ar­kası gelir. Yemek ise böyle değildir. Kıymeti olan bir maldır ve tükenir, yeri­ne gelmez. Âdeten, diğer mallar gibi yemek cinsi de mal olarak saklanır. Su ise genelde mal olarak saklanmaz.

Suyu, sahibi bir kapta, sarnıçta veya havuzda biriktirip saklarsa, baş­kasına vermeyebilir. Çünkü onu sadece kendisi için ayırmıştır, başkası or­tak olamaz. Bu, kuyu suyuna benzemez. Çünkü kuyunun suyu çıkarıldıkça yerine yenisi gelir. Kaptaki su ise böyle değildir. Ayrıca kaplara alınan su genelde ihtiyaçtan fazla olmaz. Hadis-i şerif, ihtiyaç fazlası olan su hakkın­da varid olmuştur.

Hattâbî’nin hadis hakkındaki söyledikleri özet olarak bunlardır. Hattâbî’nin söylerinden; İmam Şafiî ve İmam Mâlik’in görüşünün; ihtiyaç fazlası suyu vermemenin haram olduğunu anlamıştık.

Bazı âlimlere göre ise, ihtiyaç sahiplerine su vermenin vacip olmayıp, müstehap olduğu da Hattâbî’nin sözleri arasında yer almıştı.

Hanefîlere göre; kuyu ve nehir sahibi, suyu insan ve hayvanların içme­sine mani olamaz; ama başkasının arazisine girmesine izin vermeyebilir. Bu durumda eğer yakında başka su yoksa ve tarlasına girmeye izin vermezse, kendisinin suyu çıkarıp vermesi gerekir. Bu, kuyunun veya kanalın bir kim­senin şahsî arazisinde olması halindedir. Ama sahipsiz, ölü bir arazide kuyu açan kişi, ihtiyaç sahibinin gelip su almasına veya hayvanını sulamasına ma­ni olamaz. Eğer mani olmak isterse ve ihtiyaç sahibi kendisinin veya hayva­nının susuzluktan telef olmasından korkarsa, silah gücüyle su alabilir.

Su sahibi, arazisini sulamak isteyen kişiye su vermeme hakkına sahiptir.

Bahsimizi Nevevî’nin şu sözleriyle bitirelim: “Kuyu sahibi, ihtiyaç faz­lası suyunu arazisini sulamak isteyene vermeyebilir. Hayvan sulamak için isteyene ise vermek zorundadır. Ancak bu, bazı şartlara bağlıdır:

1- Hayvan sahibinin başka mubah bir su bulamaması,

2- Suyun sadece hayvanın ihtiyacı için verilmesi,

3- Kuyu sahibinin bu suya muhtaç olmamasıdır.[454]

Bazı Hükümler

  1. Kişinin ihtiyacından fazla olan suyu başkasından kıskanması caiz değildir.
  2. Haram olan bir şeye vesile olan şeyi yapmak da caiz değildir. Bu ko­nu mezhepler arasında ihtilaflıdır.[455]

3474… Ebû Hureyre (r.a)’den Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

“Üç sınıf var ki, Allah (c.c) kıyamet gününde onlarla (razı ola­rak) konuşmaz. Bunlar: Yanındaki suyun fazlasını yolcuya vermeyen kişi, ikindiden sonra malını satmak için -yalan yere- yemin eden kişi ve halifeye bîat edip, halife kendisine verirse sözünde duran, vermez­se sözünde durmayan kişidir.”[456]

Açıklama

Hadis-i şerifte Allah (c.c)’ın kıyamet gününde üç grupla konuşmayacağı bildiriliyor. Aliyyü’l-Kârî’nin belirttiğine göre bu Allah’ın hiç konuşmayacağı manasına değil; ondan razı olarak, isteyerek konuşmayacağı manasınadır.

Şimdi bu üç grup insanı ayrı ayrı ele alıp inceleyelim:

I- Yanında ihtiyaçtan fazla suyu olduğu halde bunu ihtiyaç sahibi yol­culardan kıskanan onlara yermeyen kişi. Hadisin konu ile ilgili bölümü bu­rasıdır. Bu bölüm Buharî’nin bir rivayetinde, “Yolda fazla suyu bulunup da onu vermeyen kişi” şeklindedir. Bu rivayete göre; Allah’ın kendisi ile ko­nuşmayacağı kişilerden birisi, yol arkadaşından suyunu kıskanan yolcudur.

İster yolda olsun, ister olmasın bir kimsenin fazla suyu olduğu takdirde bunu ihtiyaç sahibi yolcudan kıskanması caiz değildir. Eğer su, önceki ha­diste olduğu gibi mubah su ise (kuyuda, ırmakta vs.) karşılıksız; kabında ise değer kıymetiyle vermek mecburiyetindedir.

II- Malını satabilmek için ikindiden sora yere yemin eden kişi.

Bu yeminin ikindiden sonra ile kayıtlanması değişik biçimlerde yorumlanmaktadır:

a) En ağır yeminler bu saatlerde yapılır.

b) Bu vakit eve dönüş vaktidir. O zamana kadar malını satamayıp kâr edemeyen kişi eve eli boş dönmemek için ne pahasına olursa olsun malını satmak ister. Bu iş için yalan yere yemin bile edebilir. İşte hadisteki yemin bunun için o vakitle kayıtlanmıştır.

c) İkindi vaktinin şerefinden dolayı böyle denilmiştir. Bu vakitteki ye­minler daha ağır ve daha şiddetlidir. Bu yüzden Hz. Peygamber Efendimiz davalara bakmak için ikindiden sonrasını seçerdi.

Bu tefsirler Aliyyü’l-Kârî’ye aittir. Kastalanî’nin izahları ise şu şekildedir:

1- İkindiden sonra kaydı özel bir maksada bağlı değildir. Çoğunlukla mal satmak için edilen yeminler bu vakte rastladığı içindir.

2- Hadiste özellikle bu vaktin anılması amellerin o esnada Allah’a arze-dilmelerinden dolayı olabilir.

Bilindiği gibi, bir kimsenin yalan yere yemin etmesi haramdır. Bu-yemin ister mal satmak için olsun, ister başka bir maksat için olsun aynıdır. Ancak mal satmak için olursa daha da ağır bir günah olur. Hadisteki yalan yere sözü ravilerden birinin tefsiridir. Mal satmak için edilen yemin yalan yere olmasa bile doğru değildir.

III- Halifeye bîat eden ama ondan iyilik gördüğü müddetçe bîatına sa­dakat gösterip sözünde duran, iyilik görmeyince de Matından dönüp karşı çıkan kişi. Yani Buharî’nin rivayetinde olduğu gibi; dünyalık elde etmek için halifeye bîat eden kişi.

Bu son cümlede müslümanların siyasî hayat ve düşüncelerinde ders al­maları gereken çok önemli bir incelik vardır: Müslüman, kendisini idare edecek kişi veya kişileri seçerken dünya menfaatini veya şahsî çıkarlarını önde tut­mamalıdır. Öncelikle dinini kayıran, âhiret hayatını düşünen bir tercih içe­risinde olmalıdır. Şüphesiz idarecinin, idare kabiliyeti, siyasî dehası, ekono­mik’ bilgi ve görüşü önemlidir. Ama bunlar müslüman için öncelikle tercih sebebi sayılmamalıdır. “Benim kesemi kasamı doldursun da gerisi önemli değil” şeklinde bir zihniyet, müslümana yakışan bir düşünce değildir.. Müs­lüman, manevî çıkarlarını, maddî çıkarlarından daha üstün tutmalıdır. Madde açısından ne kadar üstün olursa, manevî hayata, dinî düşünceye değer ver­meyen düzen ve gruplar müslümanın gözünde bir hiç olmalıdır.[457]

Bazı Hükümler

  1. Allah (c.c) kıyamet gününde; suyunun fazlasını suyu olmayan yolcuya vermeyen, malını satmak için yalan yere yemin eden ve dünyalık, menfaat elde edemediği için halifeye karşı çı­kan kişilerle konuşmaz.
  2. Müslüman; idarecisini seçerken, maddî çıkarlarını değil, dinî duygu­larını esas almalıdır.[458]

3475… Bize Osman b. Ebî Şeybe haber verdi, bize Cerîr; A’meş’ten önceki hadisi aynı isnad ve aynı mana ile haber verdi. Cerîr rivayetin­de, (Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, sözünden sonra:) “Onla­rı temize çıkarmaz ve onlar için çok elem verici bir azab vardır.” de­di. Yine Cerîr, mal ile ilgili olarak; “(Satıcı), vallahi bu mala şu kadar verildi der, öbürü de onu tasdik eder ve alır” dedi.[459]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu rivayet, önceki hadisin başka bir rivaye­tidir. Ondan farklı olarak bu rivayette Hz.. Peygamber (s.a)’in; Allah onlarla konuşmaz, sözünden sonra “Onları temize çıkarmaz ve onlar için çok acı verici bir azab vardır” buyurduğu belirtilmektedir. Ayrıca malı­nı satamk için yemin eden kişi hakkında da: “Salıcı; vallahi bu mala şu ka­dar verildi der, diğeri de buna inanıp malı satın alır” ilâvesi yer almıştır. Bu rivayette malını satacak olan kişinin yemin etme biçimi açıklan­maktadır.[460]

3476… Buhayse adındaki bir kadın,[461] babasından bahisle şöyle

demiştir:

Babam, Rasûlullah (s.a)’dan izin isteyip onun gömleği ile bede­ni arasına girdi. Onu öpmeye ve -sarılmaya başladı. Sonra;

Ey Allah’ın nebisi! Verilmemesi (esirgenmesi) helâl olmayan şey nedir? dedi.

Rasûlullah (s.a): “Su”, buyurdu. Babam (tekrar):

Ey Allah’ın nebisi! Verilmemesi helâl olmayan şey nedir? dedi. Rasûlullah (s.a):

Tuz,” buyurdu. ” (Babam) yine:

Ey Allah’ın nebisi! Menedilmesi helâl olmayan şey nedir? diye sordu.

Rasûlullah (s.a):

“Hayır işlemen senin için hayırlıdır” buyurdu.[462]

Açıklama

İbnü’1-Esîr, Üsdü’l-Gâbe adındaki eserinde, Buhayse’nin ba­basının adının Umeyr olduğunu söylerler.

Buhayse (r.anha)’mn babası, Hz. Peygamber (s.a)’e olan sevgi ve aş­kından dolayı, izin alarak Hz. Peygamber’in gömleğinin altına girmiş, onu öpmüş ve sarılmıştır. Sonra da Efendimizden, “istenildiği zaman reddedil­mesi, verilmemesi caiz olmayan şeyin” ne olduğunu sormuş; RasûluIIah da “su” karşılığını vermiştir. Anılan zat, Efendimize tekrar aynı soruyu yönelt­miş, bu sefer de “tuz” karşılığını almıştır. Hattâbî; istenildiğinde verilme­mesi caiz olmayan tuzun, dağdaki veya arazideki madeninden çıkartılma­mış olan tuz olduğunu söyler. Kişinin evindeki tuz ise kendisine aittir. Dola­yısıyla bunu, isteyene vermeyebilir, satabilir, istediği gibi tasarrufta bulu­nabilir.

Buhayse’nin babası aynı sorusunu üçüncü kez tekrarlayınca, Efendimiz bu sorulara bir son vermek için; “Bir hayır işlemen senin için hayırdır” kar­şılığını vermiştir. Yani sen Allah için ne yaparsan, ne verirsen bunların hepsi senin hayrınadır, karşılığını vermiştir.[463]

Bazı Hükümler

  1. Bir erkeğin belinden yukarısına sarılıp, teberrüken öpmek caizdir.
  2. Allah’ın sevgili kullarına sarılmak meşrudur.
  3. Suyu ve tuzladaki tuzu başkalarından kıskanmak caiz değildir.
  4. Kişinin fazla sorularla kafasını meşgul etme yerine, hayır işlemesi gerekir.[464]

3477… Ebû Hıdâş, Rasûlullah’ın ashabından olan muhacirlerden birisinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Rasûlulİah (s.a) ile birlikte üç defa savaşa katıldım. Onun; “Müs­lümanlar şu üç şeyde ortaktırlar: Ot, su ve ateş” buyurduğunu bizzat kendisinden işitiyordum.[465]

Açıklama

İbn Ebî Adiy, el-KâmiI’de; Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Maîn’in; (ravilerden birisi) için sika dediklerini ve sahâbînin bilinmemesinin hadise zarar vermeyeceğini söylediklerini rivayet eder.

Hadisten; ot, su ve ateşte bütün mü s lü man lar in ortak oldukları, bunla­ra sahip olunamayacağı, satılamayacağı, herkesin rahatça faydalanabileceği anlaşılmaktadır. Ama bu mutlak değildir. Yani herkes her suda, her ateşte ve her otta ortak değildirler. Ortaklık bazı kayıtlarla sınırlıdır.

İbnü’l-Hümâm, Hidâye şerhi Şerhu Fethi’l-Kadîr’inde şöyle demektedir:

“Ateşteki ortaklıktan maksat onunla ısınmak ve elbise kurutmaktır. Yani bir adam ateş yakarsa herkesin onunla ısınmaya hakkı vardır. Ama ondan bir parça almak isterse sahibinin izni olmadan bunu yapamaz. Kudûrî böyle söylemiştir.

Suda ortaklıktan maksat da; içmek, hayvan sulamak, kuyu, havuz ve sahipli nehirlerden su almaktır.

Ota gelince; her müslümanın bir kimsenin arazisinde bile olsa otu top­lamaya hakkı vardır. Ancak tarla sahibi tarlasına girilmesine engel olabilir. Bu durumda da ot isteyen; benim senin tarlanda ot toplama hakkım var.. Ya izin ver gireyim ya da sen otu toplayıp ya da suyu doldurup bana” ver, diyebilir. Bu bir adamın elbisesinin başka birinin avlusuna düşmesine ben­zer. Avlu sahibi ya elbise sahibinin girip elbisesini almasına izin vermeli, ya –

da kendisi elbiseyi alıp sahibine vermelidir. Fakat şahıs suyu.kaba doldur­muş veya otu yolup toplamışsa pnâ sahip olur. Dolayısıyla satabilir.

Bu hüküm, ot kendi kendine bittiği takdirdedir. Ama kişi otu sularsa ve onu yetiştirmek için yer hazırlar da ot biterse o zaman; Zahire, Muhîtve NevâziFde belirtildiğine göre; o otu satmak.caizdir, (başkasının hakkı yok­tur). Çünkü kişi ona sahip olmuştur. Sadru’ş-Şehid’in tercihi de bu istika­mettedir. “Ebu Hanîfe ve Züfer Arasındaki İhtilâflar” adındaki kitapta da şöyle denilmiştir: Eğer ot, tarla sahibinin emeği ile bitmişse satışı caizdir. Aynı şekilde eğer bir kimse tarlasının etrafını çevirir ve ot yetiştirmesi için hazırlar ve orada kamış biterse bu kamış onun mülkü olur. Tarla sahibi top­lamadan önce tarlasında çıkan mantarı satamaz…”[466]

İbnü’l-Hümâm; Kudûri’nin, “Bir kimse tarlasında biten otu, -tarlasını sulamış bile olsa- satamaz. Çünkü tarlaya su salmak, otu ele geçirmek değildir” dediğini, fakat âlimlerin çoğunun önceki görüşü (sulamakla ota sahip olunacağı görüşünü) benimsediklerini söyler.

İbnü’l-hümâm’dan nakletiklerimiz Hanefîlerin görüşüdür.

Hattâbî, ortak olan otun kırlarda, sahipsiz arazilerde biten ot olup sa­hipli arazilerde bitenin ise arazi sahibinin malı olduğunu, dolayısıyla sahibi­nin izni olmadan hiç kimsenin bu ottan yararlanamayacağını söyler.

Hattâbî’nin ateşle ilgili sözleri de şu şekildedir:

“Bazı âlimlerin tefsirine göre; Hz. Peygamber bununla ateş gizleyen, ateş yakmaya yarayan taşf kasdetmiştir. Buna göre Efendimiz; hiç kimse o’ taşlardan ateş tutuşturacak şeyi reddedemez, demiştir. İnsanın yaktığı ateşi ise başkasına vermemesi caizdir.

Bazıları ise, insanın ateşinden bir kor almak isteyeni bundan men ede­meyeceğini söyler. Yine insanın ateşinden aydınlanmak isteyen veya çırasını tutuşturmak için yaklaşanı engelleme yetkisi yoktur. Çünkü bu o ateşten bir, şey eksiltmez.” .

Âlimlerin anlayış ve izahlarının hepsi genelde akla uygun düşmektedir. En doğrusunu sadece Allah bilir.[467]

Bazı Hükümler

Su, ateş ve ot bütün müslümanlar arasında ortaktır.Bunların başkalarından esirgenmesi caiz değildir.[468]

  1. Suyun Fazlasını Satmak

3478… İyâs İbn Abd’den[469] rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s.a) suyun fazlasını satmayı menetti.[470]

Açıklama

Tirmizî, hadis-i şerif için; “hasen sahih” der.

Hadis-i şerif, insanın kendi ailesi, hayvanları ve arazisi için gerekli olandan fazla suyu satamayacağına delâlet etmektedir. Yine hadisin zahirinden, fazla suyu satmanın haram olduğu anlaşılmaktadır. Neyl’deki ifadeye göre; görünüşte sahipsiz arazideki bir su ile sahipli arazideki arasın­da fark yoktur. Aynı şekilde suyun; içmek, hayvan sulamak veya ekin sula­mak için ihtiyaç duyulması da birdir. Kurtubî ise, hadisteki nehyin içme su­yunun fazlası ile ilgili olduğunu söyler.

Bundan önce geçen hadislerde hangi suya sahip olunup, hangisine olu­namayacağı görülmüştü. Buna göre; satılıp satılmaması yönünden bütün sular eşit değildir. Âlimler; kaplarda, özel sarnıç ve havuzlarda tutulan suların sa­tılabileceği görüşündedirler. Aynı şekilde kişi kendi arazisindeki suyu, tarla sulamak maksadıyla isteyene vermeyebilir..Fakat kuyu ve nehirlerdeki su­yu, içmek ya da hayvanını sulamak için isteyene vermemezlik edemeyeceği gibi, karşılığında para da isteyemez. Para isteyebileceğini söyleyenler varsa da bunlar azınlıktadır.

Bir kimsenin kendi kabında ihtiyacından fazla su olsa ve birisi ona iç­mek için muhtaç olup, ihtiyacını karşılamaya başka su bulamazsa su sahibi suyunu o şahsa satmak zorundadır.

İhtiyaçtan fazla olun suyun satılmasının nehyindeki sebep, suyun mu­bah mallardan olmasıdır, denilebilir. Bu durumda dağdaki toplanmamış odu­nun ve otun da aynı hükümde olması gerekir.[471]

  1. Kedi (Satışı Karşılığında Alınan) Para (Nın Hükmü)

3479… Câbir b. AbdiIIah (r.a)’dan rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a), köpek ve kedinin parasından (satılıp karşı­lığında para almaktan) nehyetti.[472]

Açıklama

Tirmizî, hadisin isnadında ızdırab olduğunu söyler. Beyhakî de; hadisin, Müslim’in şartlarına uygun olup Buharî’nin şart­larına ise uymadığını belirtir.

Beyhakî’nin ifadesine göre hadisin Buharî’nin şartlarına uymayan yö­nü isnaddaki Ebû Süfyân’dır. Çünkü Buharı onun hadisine itimad etmez. Müslim’in hadisi Sahih’ine almamasına sebep de Nekî b. Cerrâh’ın A’meş’-ten rivayet etmiş olmasıdır.

Hadiste, köpek ve kedinin satışları söz konusu edilmektedir. Köpek sa­tışı ile ilgili bir miktar malumat, 3421 ve 3428 nolu hadislerde verilmişti. Bu­rada kısaca kedi satışı ve bunun karşılığında alınan para üzerinde durmak istiyoruz.

Hattâbî’nin ifadesine göre; kedi satışının nehyedilmesi iki sebepten olabilir:

1- Kedinin zaptedilmesi, dolayısıyla alıcıya teslimi mümkün değildir. Çün­kü kedi evlerde dolaşır, görünür, sonra kaybolur. Ne ahırlara bağlanan hay­vanlara ne de kafeslerdeki kuşa benzer. Bazan, insanlara alışmışken tekrar vahşileşir. Bir daha insanların arasına dönmez ve yakalanamaz. Müşteriye teslim edilse bile, onun kediyi bağlayıp o şekilde faydalanması mümkün de­ğildir. İşte bunlardan dolayı kedinin satışı nehyedilmiştir.

2- Kediler değişik evlere girip çıkarlar. Böylece birçok kişi bunlardan faydalanabilir. Eğer satışı caiz olursa bu istifade ortadan kalkar. Mülkiyet iddiasıyla insanlar arasına anlaşmazlıklar girer.

Bazı görüşlere göre ise satışı nehyedilen kedi vahşi kedidir. Evcil olan­ların satılması ise caizdir.

Bir kısım âlimler ise, hadisin isnadını tenkid etmişler, Rasûlullah’tan bu­nun sabit olmadığını zannetmişlerdir. Kedi satışının hukukî sonucu konu­sunda âlimler hemfikir değildirler.

İbn Abbas, Hasenü’l-Basrî, İbn Şîrîn, Hakem, Hammâd, Mâlik b. Enes, Süfyân es-Sevrî, ashâb-i re’y (Hanefîler), Şafiî, Ahmed ve İshak’a göre kedi satışı caizdir. Ebû Hureyre, Câbir, Tâvûs ve Mücâhid’e göre ise mekruhtur.

Şevkânî; kedi satışının cumhura göre caiz, ashab-ı hadise göre haram olduğunu nakleder. İbn Rüşd de, “Kedi satışı hakkında nehy sabittir, fakat cumhur caiz oluşuna hükmetmiştir” demektedir.

Hadislerde kedi satışı yasaklandığına göre, âlimler ya hadisin isnadındaki izdırap yönünden onu delil saymamışlardır; ya da hadisteki nehyi ten­zihe hamletmişlerdir. Bir şeyin tenzîhen mekruh olması, onun caiz olmama­sını gerektirmez. Âlimlerin, sahih ve sabit bir hadisin hilâfına bir görüşe varmaları söz konusu olmaz.[473]

3480… Câbir (r.a)’den; Rasûlullah (s.a)’ın, kedinin (satışı karşı­lığı alınan) parasından nehyettiği rivayet edilmiştir.[474]

Açıklama

Bu hadis için Tirmizî ” garib”, Nesâî de “münker” demektedir.

Hadisirt.hu şekilde ta’n edilmesi, ravilerden Ömer b. Zeyd es-San’anî’den ötürüdür.

İbn Hibbân; “Meşhurlardan münkerleri rivayette tek kalır. Onun için kendisi ile ihticac edilemez.” demektedir.

Ebu Ömer b. Abdilberr de, “Kedi satışı ile ilgili hadisin Hz. Peygam-ber’e kadar varışı sabit değildir” der.

Hadisin ihtiva ettiği hüküm ve diğer yönleri ile ilgili söylenecekler yu­karıdaki hadiste söylenmiştir.[475]

  1. Köpeklerin (Satışı Karşılığında Alınan) Para (Nın Hükmü)

3481… Ebû Mes’ud (r.a)’un Rasûlullah (s.a)’dan rivayetine gö­re;

O (Hz. Peygamber); köpeğin parasından, fahişenin mehrinden (zi­na karşılığı aldığı ücret) ve kâhinin ücretinden nehyetti.[476]

Açıklama

Tafiricde görüldüğü gibi, bu hadis, hadis kitaplarının deği-şik bölümlerinde yer almıştır. Buna sebep; hadisin üç ayrı konuyu ilgilendiren meselelere şamil oluşudur. Bu kadar çok rivayeti bulu­nan bir hadisin rivayetleri arasında bazı küçük farklar olması tabiîdir. Ayrı­ca aynı manaya gelen değişik lafızlarla ifade edilmiş başka hadisler de var­dır. Meselâ Müslim’in Râfi’ b. Hadîc’den rivayet ettiği bir hadiste Efendi­miz; “Kazancın en kötüsü fahişenin mehri, köpeğin parası ve kan alıcı (haccâm) in ücretidir” buyurmuştur.

Bu hadiste üç türlü kazanç yasaklanmıştır:

a) Köpek satıp karşılığında para almak.

b) Fahişenin kendisini vermesi karşılığında aldığı ücret.

c) Kâhinin kehaneti karşılığında aldığı ücret.

Bunlardan ilk ikisi 3421 nolu hadiste, üçüncüsü de 3428 nolu hadiste geçmiş ve orada bilgi verilmiştir. Burada sadece Hattâbî’nin şu sözlerini ak­tarmak istiyoruz:

“Köpeğin parasının yasak oluşu, onun satışının fasid oluşuna da delil­dir. Çünkü akit sahih olsaydı, bedelin verilmesi gerekli olurdu. Yasaklanmaz, emredilirdi. Satışın nehyedilmesi, parayı verme zorunluluğunun olma­yışına delildir. Bedel bâtıl olunca, alım atım akdi de bâtıl olur. Çünkü Efen­dimiz (s.a): “Allah yahudilere lanet etsin. Allah onlara iç yağını yasak etti. Onlar ise onu eritip sattılar ve parasını yediler” buyurdu. Burada para ile

malın hükmünü bir tuttu.”[477]

3482… Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) köpeğin parasından nehyetti ve: “Eğer satıcı köpeğin parasını istemeye gelirse avucuna toprak doldur” buyurdu.[478]

Açıklama

Bu hadiste İbn Abbas (r.anhüma), Hz. Peygamber’in köpek satıp karşılığında para almayı nehyettiğini haber vermiş, sonra da; “Satıcı para istemeye gelince avucuna toprak doldur” demiştir. İbare­nin gelişinden bu söz İbn Abbas’a ait gibi zannediliyor. Fakat Hz. Peygam­ber (s.a)’in sözü olması daha uygundur. Tabiî o zaman cümlede bir hazfın olduğunu düşünmek gerekir. Nitekim Hattâbî’nin izahı bu anlayışa uygun düşmektedir.

Avucuna toprak doldurmaktan maksat, Hattâbî’nin ifadesine göre; eli boş göndermek, hiç bir şey vermemektir. Hattâbî, “Buradaki toprak mah­rumiyet demektir. Bu, elinde topraktan başka bir şey yoktur demeye ben­zer. ..’ ‘der. Hattâbî’nin belirttiğine göre selef ulemasından bazıları hadisi zahirî manasında anlamışlar ve köpek satıp para istemeye gelenin avucuna toprak doldurulacağını söylemişlerdir. Bunlar, Mikdâd’ın şu hâdisesine dayanırlar: Mikdâd (r.a), bir adamı öven birisini görmüş, hemen kalkıp yüzüne toprak serpmiş ve Hz. Peygamber’in; “Meddahları gördüğünüz zaman yüzlerine top­rak serpiniz.” hadisini kastederek; “Biz böyle emrolunduk” demiştir.

“Satan para istemeye gelince avucuna toprak doldur.” sözü; köpeğin kıymetinin olmadığına delildir. Dolayısıyla, öldürülmesi halinde hiçbir kar­şılık gerekmez. Mâlik b. Enes; öldürülürse fiat değil kıymetin gerekli oldu­ğunu söylemiştir.

Hattâbî, Mâlik’in bu görüşüne açıklık getirmek üzere; “İki türlü semen (alışverişlerde mal karşılığında ödenmesi kararlaştırılan bedel) vardır. Bun­lar; alışverişlerde kabul edilen semen ve itlaf halinde ödenmek üzere tayin olunan semendir. Hz. Peygamber (s.a), avucuna toprak doldur, buyurmak­la bu iki semeni de iptal etmiştir. Böylece hiçbir şekilde (ister satış ister öl­dürme) köpeğin bedelinin olmadığı sabit olmuş olur.” der.

Hattâbî’nin; malların itlafı halinde verilmesi gereken semen dediği be­dele fıkıhta daha çok “kıymet” denilir.[479]

3483… Ebû Cuhayfe (r.a)’nin;

Rasûlullah (s.a), köpeğin parasından nehyetti, dediği rivayet edil­miştir.[480]

Açıklama

Hadisin Buharî’deki rivayeti daha uzundur. Bundan, Ebû Dâvûd’un hadisin sadece konu ile ilgili bölümünü aldığı anla­şılmaktadır.

Buharî’nin rivayeti şu şekildedir:

Ebû Cuhayfe’nin oğlu der ki: “Babamı bir haccâm satın alırken görüp onun hükmünü sordum. Şöyle dedi: Rasûlullah (s.a); kanın ve köpeğin pa­rasından, cariyenin (meşru olmayan) kazancından nehyetti. Dövme yapana ve yaptırana, faiz yiyene ve yedirene (alana ve verene), resim yapana lanet etti.”

Buharî’nin rivayetindeki haccâmdan maksat ya köledir, ya da satmak­tan maksat kiralamaktır.[481]

3484… Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğu­nu söylemiştir:

“Köpeğin parası; kâhinin kehanet ücreti ve fahişenin mehri (fu­huş karşılığı aldığı para) helâl değildir.”[482]

Açıklama

Bu hadft de öncekiler gibi; köpek satışı karşılığı alınan paranın, kâhinin aldığı ücretin ve fahişenin fuhuş bedeli aldığı ücretin helâl olmadığını bildirmektedir* Tabiî bu aynı zamanda o fiillerin de caiz olmadığını gösterir. Yani köpek satışı karşılığında alınan para helâl ol­mayınca, köpeğin satışı da caiz olmaz: Aynı şekilde kâhinlik yapmak, fuhuş yapmak da haramdır.

Kehanet ve kâhinin aldığı ücret konusu 3428, fahişenin mehri meselesi de 3421 nolu hadislerde işlenmiştir.[483]

  1. Şarap Ve Ölü Hayvanın (Satışından Alınan) Para

3485… Ebû Hureyre (r.a)’den, Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Şüphesiz Allah (c.c), şarabı ve karşılığında alınan parayı, ölü hayvanı ve karşılığında alınan parayı, domuzu ve karşılığında alınan parayı haram kılmıştır.”[484]

Açıklama

Hadis-i şerif, anılan üç şeyin hem kendilerinin hem de satılmalan karşılığında alınan paranın haram olduğunu çok açık bir şekilde bildirmektedir.” Bunların haram oluşu Kur’an-ı Kerim’de de sa­bittir. Bakara sûresinin 173. âyetinde domuz ve ölü hayvan eti yasaklanmış­tır. Bu âyetin meali şu şekildedir: “Şüphesiz (Allah) size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır; fakat, darda kalana,.başkasının payına el uzatmamak ve zaruret mikdarını aşmamak üzere günah sayılmaz. Çünkü Allah bağışlayandır, merhamet eden­dir.”

Mâide sûresinin 90. âyetinde de içki, şeytan işi sayılarak şöyle denilmiş-tir:”Ey inananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pis­liklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.”

Hanefî mezhebinde caiz olmayan alışverişler; fasid ve bâtıl olmak üze­re ikiye ayrılır:

Bâtıl alışveriş: Hem asıl hem de vasıf yönünden sahih olmayan alışve­riştir. Başka bir deyişle, in’ikad şartlarının tamamı veya bir kısmı bulunma­dığı için sahih olmayan alışveriştir. Bâtıl alışveriş hiçbir şekilde mülkiyet ifade etmez. Dolayısıyla bâtıl bir alışverişle müşteri eline geçen mal onda emanet­tir; müşterinin elinde onun kusuru olmadan telef olsa satıcı durumunda olan şahıstan gider. Semavi hiçbir din tarafından mal kabul edilmeyen bir şeyin satışı da bâtıldır. Kanın satışı .gibi.

Fasid alışveriş: Esasen sahih olup, vasıf yönünden sahih olmayan alış­veriştir. Fasid alışveriş aslında tam bir akiddir, fakat haricî vasıflar bakı­mından meşru değildir. Semavi din mensuplarından bazılarına göre mal sa-yılmadığı halde bazılarına göre mal sayılan bir şeyin başka bir mal karşılı­ğında satılması fasiddir. Fasid bir alışverişle satılan bir malı, müşteri kabzederse bu mülkiyet ifade eder. Dolayısıyla müşterinin elinde telef olsa müşte­riden gider.

Bâtıl olan alışverişlerin sahih olması mümkün değildir. Fasid olan alış­verişlerde ise fesada sebep olan şey kaldırıldığı zaman, akid sahih hale gelebilir.

Bâtıl ve fasid alışverişlerin tümü bunlardan ibaret değildir. Biz sadece konumuzu ilgilendiren yönünü aldık.

Hadis-i şerifte anılan, ölü hayvan eti (leş)nin satışı bâtıldır. Çünkü leş hiçbir semavi dinde mal olarak kabul edilmemektedir. Domuz ve şarabın, para karşılığı değil de başka bir mal karşılığında satışı fasiddir. Çünkü bun­lar hristiyanlara göre maldır. Para karşılığı satılması halinde ise satış bâtıl­dır. Bu ayırıma sebebin ne olduğu fıkıh kitaplarında vardır. Fakat biz bura­ya aktarmayı fazla ayrıntı görüyoruz. Ancak şunu belirtelim ki, şarap veya domuz herhangi bir meta (meselâ kumaş vs.) karşılığında satıldığında, metâa karşılık olarak konuşulan şarap veya domuz verilemez. O metam kıyme­ti para olarak verilir.

Hattâbî; hadisin delaletiyle bir hıristiyanın şarabını döken veya domu­zunu öldüren kişiye daman (ödeme) gerekmediğini söyler. Bu; İmam Şafiî’­nin görüşüdür.

Hanefîlere göre İse, bir müslüman bir zimmînin şarabını veya domuzu­nu telef etse bunların kıymetini öder. Çünkü bunlar her ne kadar bizim için mal değilse de zimmîlere göre maldır. Dolayısıyla bu itlaf, kıymeti olan bir malı itlaf olur. Biz müslümanlar zimmîleri kendi inançları ile başbaşa bırak­makla emrolunduk.

Domuzun kendisini olduğu gibi, kılını satmak da caiz değildir. Kılının kullanılıp kullanılamayacağı âlimler arasında ihtilaflıdır. İbn Şîrîn, el-Hakem, Hammâd, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve îshak domuz kılını kullanmayı mek­ruh saymışlardır. Hanefîler, zarurete binaen bazı iş dallarında onun kullanı­labileceğini söylemişlerdir. Hasenü’l-Basrî, Evzaî ve İmam Mâlik de Hanefîlerle aynı görüştedirler. Son görüşü biraz açalım: Bu gruba göre her-hangibir işin domuz kılından başka bir madde ile yapılması mümkün olmaz ise domuz kılını kullanmak cazdir, aksi halde caiz değildir.

Hattâbî, hadisin hayvan gübresi ve aynı necis olanların tümünün satışı­nın caiz olmayışına da delil olduğunu söyler. Hanefîlere göre ise; hayvan güb­resinin satışı caizdir. Çünkü bu madde tarladan daha fazla ürün alınması için kullanılır. Dolayısıyla maldır ve mal olan bir şeyin satılması caizdir. İn­san pisliğinin satılması ise hem Hanefî hem de Şâfiîlere göre caiz değildir. Ancak insan pisliği başka bir şeyle karışık olursa satılabilir. Çünkü bu du­rumda yararlanılır. Şâfiîlere göre hayvan tersinin satışı da caiz değildir.[485]

Bazı Hükümler

  1. Ölü eti, domuz ve şarap haramdır.
  2. Aynı haram olan bir şeyin satışı ve onun karşılı­ğında para alınması da haramdır.[486]

3486… Câbir b. Abdillah (r.a), Rasûlullah (s.a)’ı fetih yılında Mek­ke’de şöyle derken işitmiştir:

“Şüphesiz Allah (c.c) şarap (içki), leş, domuz ve putların satışı­nı haram kıldı.” Kendisine:

Ya Rasûlallah, leş yağları konusunda ne dersin? Onlarla gemi­ler boyanıyor, deriler yağlanıyor, insanlar aydınlanıyor, dediler.

“Hayır, haramdır.” buyurdu.

Daha sonra Rasûlullah (s.a) şöyle devam etti:

“Allah yahudileri kahretsin! -Veya Allah yahudilerin belâsını verin-. Şüphesiz Allah (c.c) onlara leşlerin iç yağlarını yasakladığı za­man, onu erittiler sonra satıp parasını yediler.”[487]

Açıklama

Hadisin Buharı ve Müslim’deki rivayetleri de buradakinin aşağı yukarı aynıdır. Burada “Allah haram kıldı” denildiği hal­de Sahîhayn’da, “Allah ve Rasûlü haram kıldı” denilmiştir.

Metinde görüldüğü üzere Efendimizin bu hadisi irad buyurmaları Mek­ke’nin fethedildiği senede olmuştur. Âlimlerin bir kısmı, hadiste adı geçen şeylerin aslında daha evvel haram kılınıp Rasûlullah’ın o esnada hükmü duy­mayanlara duyurmak için tekrarlamış olmasının muhtemel olduğunu söylerler.

Hadiste beş şeyin satışının haram olduğu bildirilmiştir. Bunlar: İçki, leş, domuz, putlar ve leşlerin iç yağlarıdır. Bunlardan ilk üçü önceki hadisin şer­hinde izah edilmiştir. Burada put ve leşin iç yağı üzerinde duracağız.

Bilindiği-gibi put; taş, ağaç, tunç, alçı, bakır, demir gibi maddelerden çeşitli şekillerde yapılıp tapınılan, saygı beslenilen heykelciklerdir. İslâmiyetin en büyük hedefi, putçuluğu ortadan kaldırıp tek Allah inancını yerleştir­mektir. Dolayısıyla putu, değeri olan bir mal sayması düşünülemez. Onun için put satışı ve bunun karşılığında alman para haramdır. Bunda âlimler arasında herhangi bir görüş ayrılığı mevcut değildir. Ancak bazı Hanefîlerle Şâfiîlere göre, put parçalanır ve parçaları başka bir sahada kullanılabilirse bu parçaları satmak caizdir. Çünkü bunlar put olmaktan çıkmışlardır.

Leş yağını iki açıdan ele almak gerekir:

a) Satışı,

b) Kullanılması.

Hadiste, Hz. Peygamber (s.a); kendisine leşlerin iç yağı sorulduğunda, “O haramdır” karşılığım vermiştir. Bazı âlimler buradaki “o” zamirini; yağın satışına, bazıları ise kullanılmasına bağlamışlardır. Birinci görüşe göre; “on­ların satışı haramdır”, ikinci görüşe göre ise “onların kullanılması haramdır” manası çıkar. İmam Şafiî, birinci görüşü benimsemiştir. Ona göre ölü hay­vanların yağlarıyla gemi boyamak, deri yağlamak, kandillerde yakmak; on­ları satıp parasını almak gibi değildir. Sahâbîlerden Hz. Ali, İbn Abbas ve İbn Ömer’in leş yağını kullanmanın caiz olduğu görüşünde oldukları nak­ledilir.

İmam Nevevî şöyle der:

“Yememek ve vücuda sürmemek şartıyla bu yağlan kendilde yakmak, pis zeytinyağından sabun yapmak, pis balı anlara yedirmek, leşi köpeklere yedirmek gibi konularda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bize göre bunların hepsi caizdir. Kadı lyaz bu görüşü İmam Mâlik, İmam Şafiî, Süfyân-ı Sevrî, İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşlarından da nakletmiştir.”

Hattâbî de; hadisin, pis zeytinyağını kandillerde yakmanın caiz, satışı­nım ise haram oluşuna delil olduğunu söyler. Yine Hattâbî’nin ifadesine gö­re put satışı ve bunun karşılığı para almanın haram oluşu; çamur, ahşap, demir, altın, gümüş ve buna benzer bütün maddelerden yapılan timsallerin satışının haram olduğuna da delildir.

Avnü’I-Ma’bûd’un bildirdiğine göre; âlimlerin çoğunluğu ölü hayvan­ların iç yağlarını hem satmanın hem de kullanmanın haram oluşu görüşün­dedir. Bu âlimlere göre ölü hayvanların sadece tabaklanmış derisinden ya­rarlanılabilir. Çünkü bu konuda özel nass vardır.

Hz. Peygamber (s.a) sahâbîlerin kendisine, ölü yağlarından bazı istifa­de şekillerini söyleyerek hükmünü sormaları üzerine, onun haram olduğunu söylemiş ve bunu yahudilerin yaptıklarına benzetmiştir. Rasûlullah (s.a)’ın bildirdiği üzere; yahudiler, Allah kendilerine ölü hayvanların yağlarını ha­ram edince bir hileye başvurmuşlar, yağları eritip isim ve şekillerini değişti­rerek parasını yemişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bu muamelenin yağı haram olmaktan çıkarmayacağını vurgulamış, yahudiler için beddua etmiştir. “Al­lah yahudileri kahretsin” diye terceme ettiğimiz o cümlenin dua manasına olmayıp, haber manasına olması da mümkündür. O zaman cümlenin tercemesi, “Allah yahudileri kahretti” şeklinde olur.

Hattâbî; Rasûlullah’m bu ifadesinden, yasak olan bazı şeyleri caiz hale getirmek için baş vurulan hilenin caiz olmadığı hükmüne varmıştır. Hattâbî şöyle der: “Bunda haramı helâl yapmak için uygulanan bütün hilelerin bâtıl olduğunun beyanı vardır. Yine bu, bir şeyin şekli ve isminin değişmesi ile hükmünün değişmeyeceğine delildir.” Ancak Hattâbî’nin bu sözleri tüm sahalarda geçerli değildir. İsmi ve şekli değişince hükmünün de değiştiği bir çok mesele vardır. Meselâ: Şıra helâldir, fakat şıra şarap haline gelirse ha­ram olur. Tuzlaya düşüp ölen bir hayvanın eti haramdır, ama bu hayvan tuz haline gelirse helâl olur.[488]

Bazı Hükümler

  1. Şarap, leş, put, domuz ve leşteki yağın satılması caiz değildir.
  2. İbret alınması ve mukayesede bulunulması için başka din mensupla­rının başlarından geçen veya yaptıkları şeyleri misâl getirmek caizdir.
  3. Hakkında nass bulunmayan meselelerin hükmünü, hakkında nass bu­lunan benzeri meselelerin hükmüne kıyaslayarak bulmak caizdir.
  4. Haddizatında haram olan şeyleri kullanabilmek, onları caiz hale so­kabilmek için hileye başvurmak caiz değildir.[489]

3487… Abdü’l-Hamid b. Ca’fer, Ebû Asım ve Muhammed b. Beşşâr tarîki ile gelen rivayette, Yezîd b. Ebî Habîb:

“Atâ, Câbir’den naklen bana onun (önceki hadis) benzerini yaz­dı; o haramdır demedi (Rasûlullah’m “o haramdır” sözünü naklet­medi)” dedi.[490]

3488… İbn Abbas (r.anhüma)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a)’ı; rüknün yanında otururken gördüm. Gözünü havaya doğru kaldırıp güldü ve üç defa:

“Allah yahudilere lanet etsin!” dedi, ve devamla;

“Şüphesiz Allah (c.c) onlara iç yağım haram etti ama onlar yağ­ları satıp, parasını yediler. Allah bir topluma bir şeyi yemeyi haram ettiğinde onlara parasını da haram eder” buyurdu.

Müsedded: Haiid b. Abdullah (et-Tahhân), hadisinde (İbn Ab­bas’in) “gördüm” (dediğini) söylemedi. Ayrıca (Allah yahudilere la­net etsin sözü yerine), “Allah yahudüeri kahretsin” dedi.[491]

Açıklama

Müsedded; hadisi, Bişr b. el-Müfaddal ve Halid b. AbdulIah’dan rivayet etmiştir. Metin Bişr’in rivayetidir. Halid’in rivayetinde İbn Abbas’ın “gördüm” ifadesi yer almamış, ayrıca Efendimi­zin yahudilere laneti, “Allah yahudüeri kahretsin, helak etsin” şeklinde ak­tarılmıştır. Bu farka metnin sonunda işaret edilmiştir.

Hadis-i şerif ifade ettiği hüküm itibariyle 3486 nolu hadisten farklı de­ğildir. Orada yeterince bilgi verilmiştir.[492]

3489… Mugîre b.Şu’be (r.a)’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyur­muştur:

“İçki satan kişi, domuzları da boğazlasın (domuz etini de yesin).”[493]

Açıklama

“Boğazlasın” diye terceme ettiğimiz kelime; bıçakla kessin, kestikten sonra yemek üzere parçalasan, manalarına gelir.

Efendimizin sözünün ifade ettiği mana şudur: İçki satmayı helâl sayan kişi, domuz eti yemeyi de helâl saysın. Nasıl ki domuz eti helâl değilse içki satmak da helâl değildir. Haramlık yönünden ikisi arasında fark yoktur.

Hz. Peygamber’in içki satışının haramlığını bir benzetme ile ifade bu­yurması; manaya kuvvet kazandırmak, içki satışının haramlığının ne derece şiddetli olduğuna dikkat çekmek içindir.

Hadis-i şerif; aynı haram olan şeyin ticaretinin de haram olduğuna de­lildir.[494]

3490… Âişe (r.anha)’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bakara sûresinin son âyetleri inince Rasûlullah (s.a) çıkıp onları bize okudu ve: “İçki ticareti haram edildi” buyurdu.[495]

Açıklama

Hadisin Buharı’deki rivayeti ile Müslim’in bir rivayeti aynen buradaki gibidir. Müslim’in bir rivayetinde ise Hz. Âişe: “Ra sûlullah (s.a) mescide çıktı ve içki ticaretini yasakladı” demektedir.

Sarihlerin belirttiğine göre; Âişe’nin kasdettiği âyetler Bakara sûresinin 275 ile 281. âyetleridir. Ancak, o âyetler içki ile değil, faizle ilgilidir. İçkinin haramhğına delâlet eden âyet Mâide sûresinin 90. âyetidir. Faizin haramlı­ğını bildiren âyet, içkinin haramlığını bildirenden hayli sonra gelmiştir. Hatta faiz âyetinin en son inen âyetlerden olduğu söylenmektedir.

İçki satışının haram oluşu, ya içkinin içilişinin haram oluş ile bir olmuştur; -bu ihtimali te*kid eden hadis ve prensipler vardır. 3488 nolu hadisteki, “Allah bir topluma bir şeyi yemeyi haram kıldığı zaman parasını da haram etmiştir” ifadesi bunlardandır. Bu durumda faiz âyeti ile içki ticaretinin yasaklığı te-yid edilmiştir- ya da içki ticaretinin yasak edilişi, içilişinin haram edilişinden sonra olmuştur.

îmam Nevevî konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Kâdî ve başkaları derler ki: İçkinin haram edilişi Mâide.sûresindedir. Bu âyet faiz âyetinden çok önce inmiştir. Çünkü faiz âyeti ya en son inen âyettir, ya da en son inenlerdendir. İçki ticaretinin yasaklanışının, içkinin haram edilişinden sonra olması muhtemeldir. Hz. Peygamber (s.a)’in, içki haram edildiği zaman onun ticaretinin de haram olduğunu bildirip sonra fa­iz âyeti inince hem yasağı tekid hem de haberi yaymak için tekrar haber ver­mesi de muhtemeldir. Mümkündür ki sonraki mecliste önceden içki ticareti­nin yasak olduğunu bilmeyenler de bulunacaktır.”

Sahih-i Müslim’deki Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a): “Kendisine bu âyet (Mâide, 90) ulaşan kimse, yanın­da içkiden bir şey varsa onu içmesin ve satmasın…” buyurmuştur. Yine Müs­lim’in İbn Abbas’tan rivayet ettiği başka bir hadise göre; içkinin yasaklan­dığını öğrendikten sonra, elindeki içkiyi satmak isteyen birisine: “Onu iç­meyi haram kılan, satmayı da haram kıldı” buyurmuştur. Bu rivayetler, iç­kinin içilmesi ile satılmasının yasaklanışının aynı ana rastladığı intibaını ver­mektedir. Ama Nevevî, “Görünüşe bakılırsa, içki satışı, içki haram edildik­ten az bir zaman sonra, daha içkinin haramhğı yayılmadan olmuştur” der.[496]

3491… Osman b. Ebî Şeybe ve Ebû Muâviye, A’meş’ten önceki hadisi aynı isnad ve aynı mana ile rivayet etmişlerdir. A’meş; “Son âyetler faiz hakkındadır” demiştir.[497]

Açıklama

A’meş, bu rivayette; önceki rivayette olması muhtemel bir zühule işaret etmektedir.Bakara suresinin son ayetleri faiz hakkındadır” demekten maksadı, içki satışı ile Bakara sûresinin son âyetle­ri arasında bir irtibatın olmadığına, dikkat çekmektedir.[498]

  1. Satın Alınan Yiyecek Maddesini Teslim Almadan Satmak

3492… İbn Ömer (r.anhüma)’den rivayet edildiğine göre, H. Pey­gamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir yiyecek maddesi satın alan kişi, onu tam olarak teslim alın­caya kadar (başkasına) satmasın.”[499]

Açıklama

“Taam”: Misbâhu’l Münîr’de ifade edildiğine göre; yenilen her şeydir. Hicazlılar ise onu, mutlak olarak buğday mana­sına kullanırlar.

Kelimenin kullamlışındaki bu farklılıklardan dolayı, hadisteki taam ke­limesi değişik biçimlerde anlaşılmaktadır. Kimi âlimler bu kelimeyi sadece buğday olarak anlarken, kimileri tüm gıda maddelerine teşmil etmişlerdir. Az sonra temas edileceği üzere; satın alınıp da teslim alınmadan satışı caiz olmayan malların neler olduğu âlimler arasında ihtilaflıdır. Mâlikîler, bu ve buna benzer hadislerde teslim almamadan satışı caiz görülmeyen malların sadece “taam” oluşuna bakarak, yiyecek maddeleri dışındaki malların tes­lim alınmadan satılmasını caiz görmüşlerdir. Yani hadislerdeki “taam” ke­limesini sadece buğdaya tahsis etmemişler, başka gıda maddelerini de aynı hükmün içine koymuşlardır-

Bidâyetü’l-Müctehid’de; “Maliki mezhebinde, ribevî olan taamın tes­lim alınmadan satılamayacağı konusunda ihtilâfın olmadığı söylenilmekte-dir. Ribevî olmayan taamın dışındakilerin teslim alınmadan satımı konusunda ise iki görüş vardır; meşhur olana göre caiz değildir.” denilir.[500]

Bidâyetü’l-Müctehid’in İfadesinden anlaşılıyor ki, “taam” sözü sadece buğday karşılığında anlaşılmamıştır. Çünkü ribevî olan taam sadece buğday değildir. Mâlikîlere göre yiyecek maddelerindeki ribâ illeti; ribe’l-fazlda, o yiyecek maddesinin tek başına insanı yaşatabilme özelliği ve bekletilebilme-sidir. Ribâ-i nesîede ise, sadece gıdalanmak maksadıyla yenilir olmasıdır. Bu illetler sadece buğdayda değildir. İnsan buğdayla yaşayabileceği kadar arpa, çavdar, hurma vs. ile de yaşayabilir.

TehanevFnin İ’Iâu’s-Siinen’de naklettiğine göre,[501] İmam Nevevî de Şerhu’l-Muhezzeb’inde İmam Mâlik’in görüşünü verirken şöyle demektedir: “Mâlik ve Ebû Sevr’e göre yenilen ve içilen şeylerin dışındaki tüm malların teslim alınmadan önce satılmaları caizdir. İbnü’l-Münzir; teslim alınmadan önce, taamın satışını nehyeden hadisten dolayı en sahih mezhep budur, de­miştir.”

Görüldüğü gibi Nevevî bu cümlede taamı yiyecek ve içecek maddeleri­nin tümüne teşmil etmiştir.

Türkçeye terceme edilen hadis kitaplarından Tecrid-i Sarîh’de “taam” kelimesi aynı konudaki bir hadisin tercemesinde “erzak”[502] bir başka hadi­sin tercemesinde de “yiyecek maddesi”[503] olarak aktarılmıştır. Sofuoğlu da Sahih-i Müslim Tercemesi’nde “taam” karşılığı olarak; “yiyecek maddesi, gıda maddesi” tabirlerini kullanmıştır.[504] İbn Mâce Tercemesi’nde ise “zahire” denilmiştir.[505]

Kelime üzerinde bu kadar duruşumuzun sebebi bu konudaki hükmün şumülü üzerindeki tereddütlerdir. Yani Mâlikîlere göre; kabzedilmeden ön­ce satışı caiz olmayan maddenin sadece buğday mı olduğu; diğer gıda mad­delerinin bu hükmün kapsamına girip girmediği konusundaki farklı anlayışlardır. Kanaatimizce yukarıya aktardığımız nakiller meseleye az çok ışık tutmuştur.

Üzerinde durduğumuz hadis-i şerif, yiyecek maddesi satın alan bir kim­senin o malı kabzetmeden bir başkasına satamayacağına delildir.

Bu hüküm sadece yiyecek maddelerine mi mahsustur, yoksa başka mad­delere de şamil midir? Bu konuda dört görüş vardır:

1- Cinsi ne olursa olsun her çeşit malın teilm alınmadan bir başkasına satılması caiz değildir. Bu görüş Şâfiîler ile Hanelilerden İmam Muhammed’e aittir. Delilleri; Hakîm b. Hizâm’ın rivayet ettiği, “Teslim alıp eline geçir­mediğin şeyi satma” hadisi ile Zeyd b. Sâbit’in rivayet ettiği, “RasûJullah (s.a) tacirler dükkanlarına koyuncaya kadar, malları satıldıkları yerde satın alınmasını yasakladı” manasındaki hadistir. İmam Şafiî teslim alınmamış malın, satın alanın damânına girmediği için satışını caiz görmemiştir. Çün­kü daman (sorumluluk) altına girmeyen maldan kâr sağlamasını Hz. Pey­gamber caiz görmemiştir. İbn Abbas’m: “Zannederim herşey taam gibidir” ifadesi bu görüşü destekler.

Bu ikinci hadis, isnadında Muhammed b. İshak bulunduğu için zayıf görülmüştür. Çünkü Muhammed b. İshak, müdellistir.

2- Ölçü ve tartı ile alınıp satılan malların teslim alınmadan satılmaları caiz değil, diğerlerinin satılmaları caizdir. Bu görüşün sahipleri Osman b. Affân, Saîd b. Müseyyeb, Hasanü’-Basrî, Hakem, Hammâd, Evzaî, Ahmed b. Hanbel ve İshak’tır.

3- Akar (taşınmaz mallar)m, teslim alınmadan başka birine satışı caiz, diğer malların satışı caiz değildir. Bu görüş de Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a aittir. Delilleri; Hz. Osman’la Hz. Talha arasında Kûfe’deki bir arazinin sa­tışı konusundaki konuşmadır. Hz. Osman kendisi Medine’de iken Kûfe’de­ki bir arazisini Hz. Talha’ya satmış ve; “Benim için görme muhayyerliği var. Çünkü ben görmediğim bir araziyi sattım” demişti. Talha buna itiraz etti ve görme muhayyerliğinin alıcıya ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine Cü-beyr b. Mut’im’i hakem tayin ederek aralarında hükmetmesini istediler. Cübeyr de Talha’yı haklı buldu.

Hâdisenin konumuzla ilgili yönü, Hz. Osman’ın satmak istediği araziyi görmemiş olmasıdır. Hanefîler o araziyi görmemeyi kabzetmeme (teslim al­mamak) olarak değerlendirirler. Çünkü bir malın görülmeden teslim alın­ması mümkün değildir. Hz. Osman’ın araziyi bir vekil kanalıyla teslim al­mış olabileceği tarzındaki bir ihtimal de geçersizdir. Çünkü vekilin görmesi, müvekkilin görmesi sayılır. Hz. Osman’ın görmediği için kendisine görme muhayyerliği talep etmesi, vekili kanalıyla teslim almadığına da delildir.

Ayrıca Hanefîlere göre; satın alınan bir malın teslim alınmadan satıl­masının caiz olmayışındaki hikmetlerden birisi; başkasının elinde olan ma­lın telef olup, müşteriye teslim edilememe endişesidir. Taşınmaz mallarda ise bu düşünülemez. Binanın yıkılması söz konusu olabilir. Ama bina satıl­dığı zaman arsası ile birlikte satılır. Arsa ise telef olmaz.

4- Yenilen ve içilen maddelerin teslim alınmadan satılmaları caiz değil, bunların dışındakilerin satışı ise caizdir. Bu görüş de İmam Mâlik ve Ebû Sevr’e aittir. İbnü’l-Münzir, bu konuda en sahih görüşün bu olduğunu söy­ler. Delilleri; üzerinde durduğumuz hadis, bundan sonra gelecek olan aynı manadaki hadisler ve bunların muhalif mefhumlarıdır. Çünkü bu hadisler­de Rasûlullah (s.a), taamın kabzedilmeden satışını men etmiştir. Bunun mef­humu muhalifi, taam olmayanlarda satışın caiz olmasıdır.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki; mefhumu muhalif, Hanefîlere göre delil sayılmaz.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, Mâlikîlere göre; kendilerinde ribâ (fa­iz) illeti bulunan yiyecek maddeleri konusunda ihtilâf yoktur. Kendilerinde ribâ cari olmayan mallar konusunda İmam Mâlik’ten iki görüş vardır. Biri­sine göre; bunların da kabzedilmeden satışı caiz değildir. Meşhur olan bu­dur. Diğerine göre ise caizdir.

Satın alınan bir malın kabzedilmeden satışının caiz olmayışındaki hik­met, bu usûlün ihtikâra (spekülasyona), Hatların artmasına sebep olması­dır. Depolarda tutulan malların el değmeden sözle satışı sebepsiz yere fiatların kabarmasına, parası çok olanların daha çok kazanıp yoksulların ezilme­sine sebep olur.

İbn Abbas bunu bir nevi faize benzetir. Tâvûs b. Keysân, kendisine;

Bu yolla satışın yasak oluşunun sebebi nedir? diye sormuş, o da:

Müşterinin, satın aldığı bir gıda maddesini teslim almadan başkasına satması, parayı para karşılığında satması demektir. Önceden satın alınmış olan malın edası ise tehir edilmiştir, karşılığını vermiştir.

Konuyu toparlarsak diyebiliriz ki:

Gıda maddelerinin teslim alınmadan satılmaları bütün âlimlere göre caiz değildir. Diğer maddelerde ise ulema ihtilaflıdır. Hz. Peygamber’den varid olan hadisler genelde gıda maddelerini konu edinmiş, bir genelleme yapma­mıştır. Zamanımızda bu yolla yapılan alışverişlerin yaygınlığı ve bundan kur­tuluşun mümkün olmadığı gözönüne alınınca en yumuşak görüş olan Mâlikîlerin görüşünü taklidde zaruret görünmektedir. Tabiî bu gıda maddelerin­de uygulanamaz.

Hadisin izahında kabz konusuna da temas uygundur. Ancak bu konu bir sonraki hadiste ele alınacaktır.[506]

3493… İbn Ömer (r.anhüma)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Rasûhıllah (s.a) zamanında yiyecek maddesi satm alırdık. (O zaman) bize, malı satmadan önce satm aldığımız yerden başka bir yere nakletmemizi emreden birisi gönderilirdi. Yani (biz yiyecek mad­desini) götürü usulüyle alırdık.[507]

Açıklama

“Bize…..birisi gönderilirdi” manasına gelen fiili Avnu’I-Ma’bûd’da meçhul olarak harekelenmiş ve bunun doğru olduğuna işaret edilmiştir. Zürkânî ise Muvatta Şerhi’nde bu fiili malum olarak şeklinde harekelemiştir. O zaman mana; “Hz. Peygam­ber (s.a) bize malı satmadan önce satın aldığımız yerden başka bir yere nak­letmemizi emreden birisini gönderirdi” şeklinde olur. Aslında her iki mana­nın ifade ettikleri mefhum aynıdır. Aralarında sadece ibare farklılığı vardır.

İbn Ömer’in haberi; satın alman gıda maddesinin alındığı yerden başka bir yere nakledilmeden satılamayacağına delâlet etmektedir. Buna göre gı­da maddesinin kabzı (teslim alınması), onu başka bir yere nakletmek sure­tiyle gerçekleşmektedir.

Hattâbî, malların kabzı konusunda şu bilgiyi verir:

“Malların kabzı (teslim alınması) malların cinsi ve insanların örfüne göre farklılık gösterir. Bazıları müşterinin eline verilmekle, bazıları mal İle alıcı­nın arasını tahliye ile, bazıları bir yerden başka bir yere nakledilerek, bazıla­rı da ölçülerek kabzedilir. Bu keylî mallardan ölçekle satılanlarda olur. KeyIî malların yere yığılmış yığının götürü usûlle satılması halinde ise kabz, o malı başka bir yere nakletmekledir. Bir kimse ölçekle ölçerek zahire alsa ve sonra onu birisine satmak istese, müşteri için tekrar ölçmelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a); bir satıcı, bir de alıcı için olmak üzere iki defa ölçülmedikçe hububatın satılamayacağını beyan buyurmuştur.

İki defa ölçülmesini şart koşanlar; Ebû Hanîfe ve arkadaşları, Şafiî, Ahmed, İshak, Hasenü’l-Basrî, Muhammed b. Şîrîn ve Şa’bî’dir. Mâlik’e göre ise, eğer vadeli satarsa mekruhtur. Ama peşin satarsa ikinci bir ölçüye lü­zum yoktur, önceki Ölçü kâfidir. Atâ’dan; ister peşin olsun ister vadeli, bir defa ölçmenin yeterli olduğu rivayet edilmiştir.”

Hattâbî, bu sözleri ile hem satın alınan malların kabzına hem de keylî olanların ölçülmesine temas etmiştir. Bu hadiste esas konu edilen kabz ol­duğu için bu konuda başka bir nakil yapmak istiyoruz:

Şafiî âlimlerinden Râfiî, Şerhu’l-Vecsz adındaki kitabında şöyle der:

“Eğer satılan mal; ev ve tarla gibi taşınmayan mallardan ise onun kab­zı, mal ile müşterinin arasını tahliye etmek, ona tasarruf imkânı vermektir. Mal taşınır cinsten ise, meşhur görüşe göre o malın başka bir yere taşınması ve nakledilmesi gerekir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. İmam Mâlik ve Ebû Hanîfe’ye göre ise taşınmaz mallarda olduğu gibi tahliye {müşterinin almasına imkân verme) kâfidir…”

Râfiî’nin kabz konusunda Hanefîlere nisbet ettiği görüş, benzeri ifade­lerle Hanefî fıkıh kitaplarında da yer almaktadır. Bedâiu’s-Sanâi’de, “Eğer keylî ve veznî olan bir malı, ölçü ve tartı ile satar ve müşterinin almasına imkân verirse, mal satıcının damâmndan çıkıp, alıcının damânına girer. Bunda ihtilâf yoktur…” denilmektedir.

İbn Ömer; satabilmeleri için başka bir yere nakletmeleri şart koşulan malın götürü yoluyla satın alınan mal olduğuna işaret etmiştir. Cizâf, cüzâf veya mücâzefe denilen bu satış şeklinde ölçü yoktur. Ortaya yığılmış olan mal toptan satılır. Bu satış ittifakla caizdir. Ancak İmam Şafiî’den, bu .yolla satışın tenzîhen mekruh olduğu şeklinde bir rivayet vardır. İmam Mâlik’den de; satıcı, malın mikdarını bilmiyorsa o malın götürü usulüyle satılmasının caiz olmadığı tarzında bir rivayet gelmiştir. Yalnız hububat kendi cinsî ile, Hanefîlere göre de götürü usulüyle satılamaz. Çünkü bedellerden birisinin daha fazla olup ribâyı gerektirmesi mümkündür.

Bu konuda yazılanlardan; her malın kendine göre bir teslim alma şekli olduğunu ve bunun insanların örfüne göre değişebileceğini anladık. Kabz sa-yılabilmesi için bir yerden başka bir yere nakli gereken şey, götürü yoluyla satın alınan gıda maddeleridir. Bu, tüm âlimler tarafından ittifakla kabul edilen bir şey değildir.

Hanefîlere göre; bir kimse bir mal satın alıp satıcıya içine doldurması için kap verse, satıcı da doldursa bu kabz sayılır. Ama, “Sen benim aldığım kadarını ölç bir kenara yığ” dese bu kabz sayılmaz. Yeni müşteri kabzetmiş sayılması için, malı ya kendi evine veya anbarına aktarmış olmalı ya da ken­disine ait bir kaba doldurmalıdır.

Günümüz örfünde taşınmaz malların kabzı, tapu tescili ile olmaktadır. Gerçi Hanefîlere göre; taşınmaz malın satışı için kabza gerek yoktur. Ama sonunda anlaşmazlık çıkmaması, istenilmeyen olaylara meydan verilmeme­si için tapu tescilinden sonra satılması daha uygundur. Ama tescil edilme­den satıldığı takdirde alışveriş dinen sahihtir.[508]

3494… İbn Ömer (r.anhüma) şöyle demiştir:

(İnsanlar) çarşının üst tarafında götürü usulüyle gıda maddesi alıp satıyorlardı. Rasûlullah (s.a) onu (aldıkları yerden başka bir yere) nakledinceye kadar (satmalarını) yasak etti.[509]

Açıklama

Avnu’l-Ma’bûd sahibi, Tıybî’nin ; taamın kabzı başka bir yere nakletmek suretiyle olur, dediğini kaydettikten sonra şöyle demektedir:

“Hadis; bir kimsenin, ister götürü yoluyla ister ölçekle olsun gıda mad­desi satın aldığı zaman onu kabzetmeden başka birine s atamayacağına delil­dir. Âlimlerin cumhuru da bu görüştedir. Feth’de, Mâlik’in; götürü usulüyIe almakla başka türlü alma arasını ayırdığı, götürü yolla alınanı kabzetmeden satmayı caiz gördüğü söylenir. Evzaî ve İshak da aynı görüştedir. Bu hadis onların aleyhine delildir.”

Bu babın ilk hadisinde, bir malı kabzetmeden satmak konusunda âlim­lerin görüşleri geçmiştir. Burada ihtilâfa tekrar girmeyeceğiz.[510]

3495… Abdullah b. Ömer (r.anhüma)’in şöyle dediği rivayet edil­miştir:

Rasûlullah (s.a), bir kimsenin ölçü ile satın aldığı bir gıda mad­desini teslim almadıkça başkasına satmayı nehyetti.[511]

Açıklama

Bu hadis, yukarıdakinden farklı olarak, satın alınan gıda maddesini ölçekle kayıtlamaktadır, önceki hadiste ise götürü yo­luyla satın alınan gıda maddesinden bahsediliyordu. Bu iki rivayet birleştiri­lince; satın alınan bir gıda maddesinin teslim alınmadan satılamayacağı ko­nusunda, götürü usulüyle alınanla ölçekle alınan arasında fark olmadığı or­taya çıkar.[512]

3496… İbn Abbas (r.anhüma)’dan, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Zahire satın alan kimse, onu bir daha ölçmedikçe satmasın.”

Ebû Bekir[513] şunu da ilave etti: Tâvûs der ki:

İbn Abbas’a; Niçin (yasak etti)? dedim.

Görmüyor musun, onlar zahire daha sonra Ödenmek üzere al­tın karşılığında alışveriş yapıyorlar, dedi.[514]

Açıklama

Hadiste; satın alman zahirenin ölçülmeden başkasına satılmasının caiz olmadığı görülmektedir.Zahirenin ölçülmesinden maksat onun teslim alınmasıdır.

Hadisin tâbiûndan olan raviâi Tâvûs, İbn Abbas’tan, satın alman zahi­renin teslim alınmadan satışı konusundaki yasağı duyunca bunun sebebini sormuş; o da bu muamelenin, zahirenin teslimi geciktirildiği için altını altın karşılığı satmak olduğunu söylemiştir.

İbn Abbas’m bu cümlesi üç şekilde anlaşılmıştır:

1- Bir kimse, meselâ 1000 liraya zahire alır, fakat daha sonra onu tes­lim almadan 200Ö liraya bir başkasına satar, böylece müşteriye zahireyi tes­lim etmeden 1000 lirası karşılığında 2000 lira kazanmış olur.

Bu manaNeylü’l-Evtâr’dan nakledilmiştir.

2- Hattâbî’nin izahına göre bu;’aslında bir selem muamelesidir. Mese­lâ, bir kimse malı belirli bir müddet sonra teslim almak üzere buğday satın alır ve 1000 lira verir. Fakat daha buğdayı teslim almadan önce 2000 liraya satar. İşte bu muamele caiz değildir. Çünkü, bu buğday vadeli olduğu, hazır olmadığı halde altını altın karşılığında satmak demektir. Zira selem yapan kişi teslim almadığı zahireyi satar ve parasını alırsa bu satış sahih olmaz. Çün­kü sattığı mal tehir edilmiştir, başkasının kefaletindedir. Dolayısıyla bu, pa­rayı para kaşılığında satmak gibidir. Selem karşılığı verdiği 1000 lirayı, aldı­ğı 2000 lira karşılığında satmıştır. Bu, bir yönden 1000 lirayı 2000 liraya sat­mak olduğu için ribâ, öbür taraftan olmayan bir şeyi kesin bir şekilde sat­maktır.

3- Mirkâtü’s-Suûd’un meseleyi tasavvuru da şu şekildedir:

Bir kimse birisinden vadeli olarak zahire alır. Sonra da zahireyi teslim almadan satana veya bir başkasına daha pahalıya satar. Bu da caiz değildir. Çünkü ya parayı para karşılığında satmak, ya da elde olmayanı satmaktır. Her ikisi de caiz değildir.[515]

3497… İbn Abbas (r.anhüma)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz gıda maddesi alırsa, onu kabzetmedikçe (bir başkasına) satmasın.”

Süleyman b. Harb (rivayetinde); “Teslim almadıkça” dedi. Müsedded (rivayetinde) Tâvûs’un;

“ibn Abbas: Zannediyorum herşey gıda maddeleri gibidir, dedi.” dediğini ilâve etti.[516]

Açıklama

Hadis-i şerifi Ebû Davud’a hem Müsedded, hem de Süleyman b. Harb nakletmiştir. Bunların nakilleri arasında da bazı küçük farklar vardır. Müsedded’in rivayetine Rasûlulah’ın “…onu kabzet­medikçe satmasın” buyurduğu bildirildiği halde Süleyman’ın rivayetinde “…onu teslim almadıkça satmasın” buyurduğu ifade edilmektedir. Bu fark mana değil, kelime farkıdır. Ayrıca Müsedded rivayetinde İbn Abbas’ın; “Zannediyorum herşey gıda maddeleri gibidir” dediğini ilâve etmiştir. Bu ilâve Süleyman’ın rivayetinde mevcut değildir.

Müsedded’in rivayetine göre İbn Abbas, kabzedilmeden satılamayaca­ğı konusunda başka malları da gıda maddelerine benzetmiştir. Buna sebep, ya kabzetmediği malı tayin etmesi, ya da kendisine Efendimizin, kişinin ris­kine katlanmadığı kârdan nehy konusundaki emrinin ulaşmış olmasıdır. Çün­kü satılan bir şeyin kabzedilmeden önceki damanı (riski) satıcıyadır. Dolayısıyla müşterinin bu malda kâr sağlaması caiz değildir.

İbn Abbas’ın bu tefsiri; her türlü malın kabzedilmeden satışım caiz gör­meyenler için delildir.

Hattâbî’nin belirttiğine göre; gıda maddelerinin dışındaki malların satın alındıkları zaman, kabzedilmeden satışını caiz görenlerin bazıları İbn Ömer’in şu haberini kendilerine delil almışlardır: “Sahâbîler, Rasûlullah dev­rinde Bakî’da altın para (dinar) karşılığında deve satarlar ve onun yerine dir­hem (gümüş para) alırlardı. Taraflar ayrılmadan öence mal ve paranın teslim tesellümü gerçekleşirse Rasûlullah bunu caiz görürdü.” Bu görüşte olanlar; dinar yerine dirhem veya dirhem yerine dinar almayı kabzedilmeden satış sayarlar ve yasağın gıda maddelerine münhasır olduğunu söylerlerdi.

Ancak bu istidlal yerinde görülmemektedir. Çünkü dinar yerine dirhem ödenmesinden maksat, dinarı dirhem karşılığında satmak değil, borç öde­mektir. Bunların her İkisi de paradır. Paraların birbirlerinin yerini tutmaları caizdir. Meselâ bir malı telef eden kişiye hâkim isterse dinar, isterse dirhem­le tazmin ettirir. Diğer mallar ise böyle değildir.[517]

3498… İbn Ömer (r.anhüma) şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah (s.a) zamanında götürü usulüyle gıda maddesi satın aldıkların­da onu ev (anbar)Ianna götürmeden sattıklarından dolayı dövülen insanlar gördüm.[518]

Açıklama

Hadisten; Rasûlullah zamanında, satın aldığı gıda maddesini evine götürmeden önce (kabzetmeden önce) satanların ceza olarak dövüldükleri anlaşılmaktadır. Aslında önemli olan eve götürmek değil, başka bir yere nakletmektir.

Süyutî; bu dövmenin muhtesip (zabıta)lar tarafından gerçekleştiğini, alış­veriş ve muamelelerde serî hükümlerin hilâfına hareket edildiği için bu yola başvurulduğunu söyler.

Nevevî de bu hadisin; fasid yolla alışveriş yapanları yetkili merciin ce­zalandırabileceğine delil olduğunu söyler. Verilecek cezanın tayini yetkili merciye aittir. Hatta bedenî bir ceza da verebilir.

Aym.hadisin şerhi olarak Kurtubî de şunları söylemektedir: “Hadis, kab­zedilmeden önce satılmalarının caiz olmayışı bakımından götürü usulüyle olan­la, ölçekle olan arasında fark olmadığını söyleyenlere delildir. Yine bu, götürü yoluyla satın alanın malı nakletmesinin kabz sayıldığının da delilidir. Kûfeli âlimlerle Şafiî, Ebû Sevr, Ahmed b. Hanbel ve Dâvûd bu görüştedirler.”

Şer’i hükümlere aykırı davrananların dövülerek cezalandırılması pek ya­dırganmamalıdır. Üstelik bu dövme ölesiye ya da sakat bırakasıya dövme değil, yaptıkları yanlış işi düzeltmek için küçük çapta bir te’dibdir. Cezadan maksat, kinin tatmini değil insanları aynı suçu işlemekten sakındırmaktır. Yani ceza caydırıcı özelliği olan bir yaptırımdır. Şüphesiz bazen bu onur kı­rıcı da olabilir. Aslında, kanunsuz bir davranıştan dolayı verilen her ceza onur kırıcıdır. Bu ceza, ister para ister hapis isterse dövme cezası olsun; ara­larında fark yoktur. Onur sahibi için önemli olan, çarptırıldığı ceza değil, o suçu işlemiş olmasıdır. Yani ceza, suçun simgesidir. O devirlerde dayak atılarak ceza vermek âdeti varsa bu, onur kırıcılık açısından başka cezalar­dan farksızdır. Bu gün bunun yadırganması, o yolla verilen bir cezanın bu­lunmamasından dolayıdır. Hâkimin hükmü olmadan ceza verilmesi de yadırganmamalıdır. Kanun, bir fiilin cezasını belirli sınırlar içerisinde ver­meyi zabıtaya tammışsa bu normal karşılanmalıdır. Nitekim birçok batı ül­kesinde polis bazı cezalan vermek yetkisine haizdir.[519]

3499… îbn Ömer (r.anhüma)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Çarşıda zeytinyağı satın aldım. Malı elime geçirince (akti kesin-leştirince) bir adam geldi ve çok iyi kâr verdi, (iyi bir kârla satın al­mak istedi). Ben de adamın eline vurmak (yağı satmak) istedim. Ama ardımdan birisi gömleğimi tuttu, döndüm baktım ki Zeyd b. Sabit! Şöyle dedi:

Evine götürmedikçe satın aldığın yerde satma. Rasûlullah (s.a); tüccarlar evlerine götürmedikçe malların satın alındıkları yerde satıl­malarını nehyetti.[520]

Açıklama

İbn Ömer’in, “Eline vurmak istedim” sözü, malı satmaktan kinayedir. Çünkü bir alım satım akdi yaptıklarında müşteri ile satıcının ellerini birbirlerine vurmaları Araplarda âdetti. Nitekim bizde de buna benzer hareketler, “hayırlaşma” adı altında el sıkışıp kolları salla­mak suretiyle uygulanmaktadır.

Bu hadis, satın alman bir yiyecek maddesinin kabzedilmiş sayılması için, alıcının evine veya deposuna götürmesinin şart olduğunu gösterir. Ancak ravilerden Muhammed b. İshak pek sağlam değildir.

Konu, âlimler arasında ihtilaflıdır.[521]

  1. Alışveriş Yaparken, ‘Kandırma Yok” Diyen Adam

3500.. İbn Ömer (r.anhüma)’den rivayet edildiğine göre;

Bir adam, Hz. Peygamber (s.a)’e alışverişlerde aldatıldığını söy­ledi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a) ona:

“Bir alışveriş yaptığın zaman ‘aldatma yokî’de” buyurdu.

(Ondan sonra) bu adam bir alışveriş yaptığı zaman, “aldatma yok” derdi.[522]

Açıklama

Buharî’nin, Kitabu’l-İstikrâz’daki rivayeti aynen buradaki gibidir.Müslim’in rivayetinde ise bu hadisin sonundaki “aldatma yok” sözü, “zarara uğramak yok” şeklindedir.

Hz. Peygamber (ş.a)’e gelip alışverişlerde aldatıldığından şikayet eden şahıs, meşhur olan görüşe göre Habbân b. Münkız’dır. Bir görüşe göre ise Habbân’m babası Münkiz b. Amr’dır. Bu zât 130 yaşına basmıştı. Hz. Pey­gamberle bazı savaşlara katılmıştı. Bu savaşlarda başından yaralanmış, aklî dengesini ve konuşma yeteğini kaybetmişti. Ama temyiz kabiliyeti yerinde idi.

Bu zât, alışveriş yaparken aldandığı gerekçesiyle Hz.Peygamber (s.a)’e başvurunca Efendimiz (s.a) kendisine; bir alışveriş yapacağı zaman “dinde aldatma yok” demesini söyledi. O zat da ondan sonra Rasûlullah’m dediğini yaptı. Böylece onunla alışveriş yapan müslüman, onun ticaretten anlamadı­ğını, fiatlara vâkıf olmadığını anlıyor ve onu kandırma cihetine gitmiyordu.

Beyhakî’nin rivayetinde Hz. Peygamber (s.a)’in Habbân’a; “Sonra sen, satın aldığın her malda üç gün muhayyersin” buyurduğu ilâve edilmiştir. Böy­lece onun; malı satın alırken, “Kandırma yok” dediği takdirde üç gün mu­hayyer olduğunu, isterse bu müddet zarfında yaptığı akidden dönebileceğini bildirmiştir.

Âlimler bu haberde geçen hükmün sadece Habbân b. Münkız’a mı mah­sus, yoksa herkes için geçerli mi olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir:

Hanefî ve Şâfiîlere göre; aldatılma, yapılan bir alışverişi bozma sebebi değildir. Aldatma az olsun çok olsun hüküm aynıdır. Bunlara göre Habbân hâdisesi bir vakıadır, bir halin hikâyesidir. İbnü’l-Arabî, bu hükmün sahi­bine mahsus olup başkasma geçmediğini söyler.

İmam Mâlik’e göre; hadisteki hüküm geneldir.. Ticaretten anlamayan herkes için aldatıldığı takdirde akdi bozma muhayyerliği vardır. Ahmed b. Hanbel de; fiatları bilmeyen, ticaretten anlamayan kişinin akit esnasında “kandırma yok” demesi halinde fahiş bir biçimde aldatılırsa akdi bozabile­ceğini söylemiştir. Bazı Hanbelîler aldatılmanın fahiş oluşunu; malın kıyme­tinin üçte bir veya altıda bir fazasıyla sınırlamışladır.

Hattâbî; fakihlerin ekserisine göre, alışveriş yapanların aklı başında olup mahcur değillerse ve kendi rızaları ile akdi yaparlarsa aldatmadan dolayı akdi bozamayacaklarını söyler.

Hanefîler bu hadisi kaynak göstererek, alışverişlerdeki şart muhayyer­liğinin caiz olduğuna hükmetmişlerdir.

Şart muhayyerliği: Alım satım akdi yapan tarafların, akit esnasında, is­terse akdi bozabileceklerini şart koşmalarıdır. Eğer her iki taraf da muhay­yerlik şartı koşmuşsa ikisi de muhayyer olur. Birisi şart koşmuş öbürü de kabul etmişse, sadece şart koşan muhayyerdir.

İmam Ebû Hanîfe ve Züfer’e göre muhayyerlik müddeti üç gündür. Çün­kü hadisin bazı rivayetlerinde “üç gün” kaydı vardır. İmam Şafiî de aynı görüştedir. Bir kimse üç günden fazla muhayyerlik şart koşar ve üç gün içe­risinde akdi kesinleştirirse yapılan alışveriş sahih olur.

İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre; şart koşulan müddet ma­lum olmak kaydıyla muhayyerlik süresinin sınırı yoktur.

Muhayyerlik satıcıya ait olursa yaptıkları akitle mal elinden çıkmaz. Fakat müşteriye ait olursa çıkar.

Kendisi için muhayyerlik şart koşulan kişi muhayyerlik müddeti içeri­sinde isterse akdi fesheder, isterse kesinleştirir. Feshederse bunu karşı tara­fın yanında söylemelidir. Kesinleştirirse onun gıyabında da yapabilir. Mu­hayyerlik müddeti içerisinde feshedilmezse, müddetin bitimi ile akit kesin­leşmiş olur. Muhayyerlik müşteriye ait olduğu takdirde, malda akdi kesinleştirdiğine delâlet eden bir tasarrufta bulunursa bu muhayyerliği sona erdirir.

İçerisinde şart muhayyerliği bulunan bir alışveriş, kendisi için muhay­yerlik şartı koşulmayan taraf açısından kesindir. Onun, feshetme yetkisi yoktur.

Muhayyerlik şartı bizzat akit yapanlardan birisi için koşulabileceği gibi üçüncü bir şahıs için de koşabilir. Yani meselâ alıcı; “Falan adam 3 gün mu­hayyer olmak şartıyla bu malı satın aldım” diyebilir. Bunu satıcı da kabul edince muhayyerlik o şahıs için olur.

Muhayyerlik şartı diğer üç mezhebe göre de caizdir. Her mezhep içeri­sinde bazı ayrıntılarda farklılık olabilir.[523]

3501… Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a) zamanında bir adam, aklında noksanlık olduğu halde alışve­riş yapardı. Ailesi Rasûlulah’a (s.a) gelip:

Ey Allah’ın nebisi! Falana hacr koy, çünkü o aklında noks’anlık olduğu halde alışveriş yapıyor, dediler.

Efendimiz adamı çağırıp alışveriş yapmasını yasakladı. Adam:

Ya Rasûlallah, alışverişe dayanamam (alışveriş yapmadan du­ramam), dedi. Bunuri üzerine Hz. Peygamber (s.a):

“Eğer alışverişi terkedemiyorsan; (alışveriş yaparken) al, ‘ama aldatma yok ha’ de” buyurdu.

Ebû Sevr; (Saîd bize haber verdi sözünün yerine) “Saîd’den “dedi.[524]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için, “Hasen, sahih garib” demektedir. Bu hadiste konu edilen şahıs da Habbân b.Münkız’dır. Aslında bu hadisle önceki aynı manayı ifade etmektedir. Ama bunda fazla ola­rak, hadisin vüruduna sebep olan hâdise de anlatılmaktadır.

“Aklında noksanlık olduğu halde” diye terceme ettiğimiz cümleciğinin, “dilinde kekemelik olduğu halde” manası­na gelmesi de muhtemeldir. Çünkü bazı rivayetlerde; Habbân’ın dilinin ku­surlu olduğu, bu yüzden “aldatma yok” manasındaki “lâ hılâbete” sözünü “lâ hızâbete” şeklinde söylediği kaydedilmektedir. Önceki hadiste işaret edildiği gibi, bu söz; Müslim’in Sahîh’inde “la hmâbete” şeklindedir.

terkibi, bazı âlimlerce “rey ve görüşünde zayıftık var” şeklinde tefsir edilmiştir.

Hadisin sonundaki cümlesini “al ama aldatma yok ha!” şeklinde terceme ettik. Bu cümledeki kelimeleri; Avnu’I-Ma’bûd’da; “Alışveriş yapanlardan her birinin “ha” deyip, elindekini vermesi” veya “al, ver” şekillerinde izah edilmiştir.

Hadisten anlaşıldığına göre; Habbân b. Münkız’ın akrabaları onun alış­verişte aldatıldığı gerekçesiyle Hz. Peygamber’e başvurup tasarruflarını hac-retmesini istemişler; Rasûlullahadamı çağırıp, alışveriş yapmamasını söyle­miş, fakat onun “ben alışveriş yapmadan duramam” şeklindeki beyanı üze­rine, hacr koymamış, fakat bir şey alıp sattığında; “al, ama aldatma yok ha!” demesini tenbih etmiştir.

Hz. Peygamber’in, Habbân’a hacr koymamasını delil alarak, bazı âlim­ler, yetişkin birisinin hacr edilemeyeceği görüşüne varmışlardır. Bunlar; “Eğer hacr caiz olsaydı, Hz. Peygamber ona hacr kor, alışveriş yapmasını yasak-lardı”derler.

Hacr: Sözlükte menetmektir. Istılahta; bir kimseyi sözlü tasarruftan me­netmek, sözlü tasarruflarını geçersiz saymaktır.

Yetişkinlere de sefeh halinde hacr konulabileceğini söyleyenler ise aynı hadisi kendileri için delil saymışlar; Habbân’ın ailesinin hacr için müracaat­larını, Efendimizin onu önce alışverişten menetmesini, hacrin cevazına alâ­met saymışlardır. Âlimlerin çoğunluğu ihtiyaç halinde yetişkinlere de sefa-hetden dolayı hacr konulabileceği görüşündedirler. Ancak hacr, hâkimden istenilmek suretiyle, onun kararı ile konulabilir.

Hattâbi şöyle der:

“Yetişkin birisi eğer sefihse, malını telef ediyorsa, çocuğa olduğu gibi ona da hacr konulması vaciptir. Bu hadis; Habbân b. Münkız hakkında va-rid olmuş, fakat onun sefih olduğundan veya malını telef ettiğinden bahse­dilmemiştir. Ancak onun, alışverişlerde aldatıldığı bahis konusu edilmiştir.Bir konuda aldatılan herkes hacr altına alınamaz. Hacrin bir sınırı vardır. O sınıra varılmadan hacr konulamaz.”

Deli, çocuk ve kölenin mal üzerindeki sözlü tasarrufları geçersizdir. Bu konuda âlimler görüşbirliği halindedir. Sefeh veya borçluluktan dolayı hacr uygulanıp uygulanamayacağı ise ihtilaflıdır.

Sefeh: Aklı başında, temyiz kudreti yerinde olmasına rağmen malı üze­rinde akıl, mantık ve ekonominin gereklerine göre tasarrufta bulunamaya­nın halidir. Bu durumda olan kişiye de “sefih” denilir.

Sefihler iki çeşittir:

a) Çocukluğundan beri sefih olup, o şekilde buluğa erenler: Aşağı yu­karı âlimlerin tümü, bu durumda olanlara mallarının teslim edilemeyeceği görüşündedirler. “Allah’ın geçiminize medar kıldığı mallarınızı sefihlere ver­meyin…”[525] mealindeki âyet buna delâlet etmektedir. Ancak Ebû Hanîfe’-ye göre böyle birisi 25 yaşına kadar beklenir, o yaştan sonra akılca olgunluk sağlayamasa bile malları kendisine teslim edilir.

Çoğunluğa göre ise, reşit olmadıkça bu durumda olanların, sadece ken­dileri için “sırf faydalı” olan tasarrufları geçerlidir.

b) Buluğa erdikten sonra sefih olanlar: Bu durumda olanlar; Ebû Ha-nîfe ve İbrahim en-Nehaî’ye göre hacr edilemezler. Çünkü bunların tasarruf­ları her ne kadar mallarına zarar verebilirse de, hacr konulması kişiliklerine aykırıdır. İnsan haysiyet ve hürriyetine aykırıdır.

Diğer mezhep imamları ile, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre sefih hacr edilebilir. Hz. Peygamber (s.a)’in, Muaz b.Cebel’in iflâsına karar vermesi, borçlanıp borçlarını ödeyemeyen birisi için müslümanları yaFdıma teşvik et­mesi ve yetmeyince onun borçlarını yüklenmesi bu görüşün delilleridir.

Hacr; kişinin şahsiyetini rencide eder. Ama sefih hacr edilmezse top­lum zarar görür. Millî servet heder olur. Halbuki toplumun menfaatları, ki­şinin menfaatlanndan üstün tutulur. İmam Muhammed’e göre; hacrin baş­laması için sefeh yeterlidir. Ayrıca hacr karan alınmasına gerek yoktur. İmam Ebû Yusuf’a göre ise, sefih ancak hâkimin kararıyla hacr altına alınabilir.

Dürrü’l-Muhtâr’daki ifadeye göre Hanefî mezhebinde fetva verilen gö­rüş, Ebû Yusuf ve Muhammed’in görüşleridir.

Bedâiu’s-Sanâi’cle; Ebû Hanîfe’ye göre hacrin delilik, çocukluk ve kö­lelik olmak üzere üç sebebinin olduğu zikredilmektedir. Ebû Yusuf, Muhammed, Şafiî ve âlimlerin çoğuna göre ise sefahet, israf, zenginin borcunu öde­meyip savsaklaması, borçların mal varlığını geçmesi, ticaret yoluyla malın yok olması, alacaklılardan başkası için borç ikrarı hep hacr sebebidir. Bun­lara göre; bir kimsenin malını bâtıl yerlerde telef etmesi de hacra sebeptir.

Hadisin ilk bölümünde belirtilen; alışveriş esnasında “aldatma yok” di­yerek muhayyerlik isteme meselesi önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[526]

Bazı Hükümler

  1. Sefihin akrabaları hâkime müracaatla sefih için hacr koymasını isteyebilirler.
  2. Piyasayı bilmeyen, alım satımda zarar etme endişesi olan kişinin akit esnasında kendisi için muhayyerlik şartı koşması caizdir.[527]
  3. Kapora Vermek

3502… Amrb. Şuayb, dedesi (Abdullah b. Amrb. el-Âs)’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Rasûlullah (s.a), kaporalı satıştan nehyetti.

Malik dedi ki: “Allah bilir, kanaatimize göre bu satış şöyle olur; Adam bir köle satın alır veya hayvan kiralar. Sonrada; (satıcı veya kiralayana), malı veya kirayı bırakırsam verdiğim senin olmak üzere sana bir dinar verdim (veriyorum), der. “[528]

Açıklama

“Kapora vermek” diye terceme ettiğimiz “urban”” alışveriş yapmrken uyguıanan bir usuldür. Bu mana; “arbun ve “urbûn” kelimeleri ile de ifade edilir.

“Urban”, hadisin ravisi İmam Mâlik tarafından tefsir edilmiştir. İmam Mâlik’in Muvatta’daki izahı daha açıktır. Orada şöyle demektedir: “- Allah bilir, kanaatimize göre- bunun izahı şudur: Adam bir köle veya cariye satın alır, ya da bir hayvan kiralar. Sonra da satıcı veya kiralayana; eğer malı ahrsam veya kiraladığım hayvana binersem kira ücreti veya satış bedelinden sayılması, almazsam ya da kirayı bozarsam karşılıksız olarak sende kalması şartıyla sana bir dinar veya bir dirhem veriyorum, demesidir.”

Görüldüğü gibi bu tarif bizim kapora dediğimiz şeyin aynısıdır. Bu usule “urban” denmesine sebep, bu kelimenin ıslah ve bozukluğu giderme mana­sı ifade etmesidir.

Hadis açık bir surette kapora iie satışın caiz olmayışına delildir. Hane­fî, Şafiî ve Mâlikîlerin görüşü bu istikamettededir. Bu yolla yapılan satışın fasid olmasına sebep, hem içerisinde fasid bir şart hem de aldatmanın bu­lunmasıdır. Çünkü kaporayı veren kişi, “Alırsam şöyle, almazsam böyle” gibi laflarla fasit bir şart koşmuştur.

İsnadda görüldüğü üzere, İmam Mâlik hadisi bizzat Amr b. Şu’ayb’tan işitmemiş, ondan kendisine ulaşmıştır. Bu yüzden hadisin münkatı ve zayıf olduğu ileri sürülmüştür. Zürkânî bu iddiayı reddetmiş; “Hadise munkatı’ veya zayıftır diyenlere iltifat edilmez. Hiçbir surette onun münkatı olduğu sözü sahih olmaz. Çünkü munkatı’ hadis sahâbîden önce bir ravisi düşen veya muttasıl olmayan hadistir. Bu ise muttasıldır, ancak içerisinde bilinme­yen bir ravi vardır.” demiştir.

Fasit olan kaporalı satış; “Eğer alışverişten cayarsam verdiğim para sende kalsın” şeklinde olanıdır. Öyle olmayıp da, “Önceden para verip, satışı ke-sinleştirirsem bunu bedelden düşeriz. Ama almaktan vazgeçersem paramı alırım” derse bu caizdir. Bu durumda taraflardan birisine muhayyerlik şartı tanınmıştır. Muhayyerlik şartı (hıyâru’ş-şart) nın caiz olduğu daha önce geçmişti.

Sahâbîlerden Hz.Ömer ve oğlu Abdullah ile müctehid imamlardan Ah-med b. HanbePe göre kaporah satış caizdir. Ahmed b. Hanbel; üzerinde dur­duğumuz hadise munkatı’ ve zayıf diye itiraz etmiştir. Bu itiraza Zürkânî’-nin cevabını az önce aktardık. Abdürrezzak’m Zeyd b. Eslem’den rivayet ettiği şu hadis de Ahmed b. Hanbel’in görüşünü destekler: “Zeyd b. Eşlem; Rasûlullah’a kaporalı satışı sormuş, o da bunun helâl olduğunu söylemiştir.”

Aksi görüşte olan cumhur, Zeyd b. Eslem’in bu rivayetine iki sebeple itiraz ederler:

1) Hadis mürseldir,

2) İsnadında İbrahim b. Yahya vardır, bu zat zayıftır.

Bir de bu iki rivayette; ibaha ile yasak karşılaşmaktadır. Böyle durum­larda yasağı işaret eden haber tercih edilir.[529]

  1. Kişinin Yanında Olmayan Bir Şeyi Satması

3503… Hakîm b. Hizâm’dan rivayet edildiğine göre o (Hz.Peygamber’e):

Ya Rasûlallah! Birisi bana geliyor ve yanımda olmayan bir şeyi (satmamı) istiyor. Onu (ona satmak) için çarşıdan alayım mı? dedi.Rasûlallah (s.a):

“Hayır, yanında olmayan bir şeyi satma” buyurdu.[530]

Açıklama

İbn Mâce’nin rivayetinde, haber bizzat Hakîm b. Hizam’m ağzından “…dedim” şeklinde nakledilmiştir. Ayrıca orada; Hakîm’in, “çarşıdan alayım mı?” sözü “Ona satayım mı?” şeklinde varid olmuştur.

Hadis-i şerif; kişinin, mâliki olmadığı bir malı satamayacağını gösterir. Avnü’l-Ma’bûd yazarının Şerhu’s-Sünne’den naklettiğine göre bu; ayn’m satışı ile ilgilidir. Vasıfları belli edilerek, uyulması gerekli şartlara uyularak yapı­lan selemle ilgili değildir. Bilindiği gibi selem akdi de kişinin elinde olmayan bir şeyi satmasıdır. Fakat birçok hadiste bu akdin caiz olduğuna işaret edil­miştir. Onun için Hanefîler selem akdi için; “Kıyasa aykırı olarak, istihsan-la caiz görülmüş bir alım satım şeklidir. İstihsanın delili de hadistir” derler.

Bir kimsenin yanında olmayan bir şeyi satmasına; kaybolan ve nerede olduğunu bilmediği bir hayvanı veya satın alıp henüz kabzetmediği bir şeyi ya da başkasına ait bir malı satması misâl gösterilmektedir. Bir kimsenin, mülkü olmayan bir malı satıp sonra onu piyasadan satın alarak alıcıya tes­lim etmesi de kişinin yanında olmayan bir şeyi satmasıdır.

Bir kimsenin, başka birine ait bir malı satması Hanefîlere göre, mal sa­hibinin icazetine bağlı olarak sahihtir. Yani mal sahibi bu satışı kabullenir, geçerli sayılmasını onaylarsa satış geçerli olur. Kabul etmezse bâtıl olur. Bu satış şekline “beyu’l-fuzûlî= fuzûlînin satışı” denilir. Fuzûlînin satışı, Hanbelî ve Mâlikîlere göre de caizdir. Şiâfiîlere göre ise caiz değildir.

Fuzûlî’nin satışını caiz gördükleri için Hanefîler, alım satım akdinin sa­hih olma şartlarını sayarken, “malın satıcının mülkü olması” demezler; “ki­şinin kendisine nisbet ettiği satışta mala mâlik olması gerekir” derler.

Asla olmayan bir şeyin satılması ise hiç kimseye göre caiz değildir.[531]

3504… Abdullah b. Amr (r.a)’dan, Rasûlullah (s.a)’in şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Borç (para) verme şartıyla satış, bir satışta iki şart, dâmin olun­mayan malın kârı ve yanında olmayan bir şeyi satman helâl de­ğildir.”[532]

Açıklama

Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste dört tür alışveriş şeklinin helâl sayılmadığını ifade etmiştir:

1- Karz (borç verme) şartıyla satış: Bunun tasavvuru birkaç şekilde ya­pılmıştır:

a) Satıcı alıcıya; “Bana şu kadar lira borç vermen şartıyla şu malımı sana sattım” der, öbürü de kabul eder. Bu tasavvurda; satıcı, malını satmayı alıcının kendisine borç para vermesi şartına bağlamıştır.

b) Birisinin, başkasına borç para verip, sanra da ona bir malını kıyme­tinden daha pahalıya satmasıdır. Sanki borç vermeyi, malını değerinden faz­laya satın alma şartına bağlamıştır. Bu yolla bir satış caiz değildir. Çünkü menfaat temin eden her türlü borç vermeler faiz sayılır. Bu Hz. Peygamber’in hadisi ile sabittir.

Bu iki tasarrufa göre; hadis metnindeki “selef” kelimesi “borç vermek (karz)” manasınadır.

c) Hadisteki “selef” kelimesi; selem manasınadır. Selemin parayı peşin verip malı daha sonraki bîr zamanda almak üzere yapılan bir alışveriş şekli olduğu daha önce geçmişti.

Buna göre hadisin manası şöyle anlaşılır: Birisi, bir başkasına peşin pa­ra vererek bir malda selem yapar, arkasından da; “Eğer vade dolunca bana teslim edeceğin malı hazırlamazsan o malı sana şu kadara sattım” der. Bu şekildeki muamele de, selem şartıyla satıştır.

Bu tasavvurlarda belirtilen satışların her üçü de helâl değildir.

2- Bir satışta iki şart: Bu yolla satış iki şekilde tasavvur edilmektedir:

a) Satıcının, malını; “peşin olursa şu kadara, vadeli olursa şu kadara” diyerek satmasıdır. Bu tasavvur; alışverişlerde şart koşulmasının hiçbir su­rette caiz olmadığı görüşünde olan cumhur ulemaya göredir. Fiatlardan bi­risi kesinleştirilmeden bu şekildeki bir satış, iki şart taşıyan bir satıştır. İçeri­sinde hem bedel meçhul, hem de aldatma olduğu için caiz değildir.

Âlimlerin çoğunluğu, satış esnasında koşulan tek şartın da akdi ifsad ettiği görüşündedirler. Bir hadiste Efendimizin; içerisinde şart bulunan satı­şı yasak ettiği görülmektedir.

b) Alışverişte tek şartın caiz olduğu görüşünde olanlara göre; bu hadis­te söz konusu edilen mesele şöyledir:

Bir kimse birisine; meselâ, kumaş satar ve onu dikmeyi ve boyamayı da taahhüt eder. Böylece kumaş satımının içerisinde dikmek ve boyamak da şart koşulmuş olur. Bu görüşe göre satıcı, boyamak ve dikmekten sadece bi­rini şart koşarsa bu satış caizdir. Ahmed b. Hanbel’in mezhebi bu istika­mettedir.

Hattâbî; satış içerisinde bir şart bulunmasıyla iki şart bulunması ara­sında fark görmez. Çünkü bu şekildeki bir şartın akdi ifsad etmesine sebep, satılan malın esas fiatımn tam bilinmemesidir. Zira belirlenen fiatın bir kıs­mı; boyama ya da dikme ücretidir, ama bunun mikdarı belli değildir. Dola­yısıyla esâs malın fiatı da belli olmamaktadır. Alışverişlerde fiat belli olma­yınca, akit fasid olur.

Alışverişlerdeki şartlar çeşitlidir. Bunların bir kısmı akde zarar verir, bir kısmı zarar vermez. O konu bundan sonraki hadiste ele alınacaktır.

3- Dâmin olunmayan bir malın kârı; riskine katlanılmayan kâr: Sarih­ler bunu; “satın alınıp daha teslim alınmadan bir başkasına satılan maldan elde edilen kâr” olarak açıklamaktadırlar. Bu yolla satılan bir maldan elde edilen kârın helâl olmayışına sebep; malın, kâr eden kişinin sorumluluğu al­tına hiç girmemesidir. Çünkü, ilk satıcı malı teslim etmediğine göre, sorum­luluğu hâlâ kendisindedir. Dolayısıyla mal daha alıcıya teslim edilmeden önce telef olsa, satıcının malı telef olmuş olur. Müşteri bundan hiçbir zarar gör­mez. İşte bu yüzden, bir kimsenin satın alıp da daha kabzetmediği bir malı başkasına satması caiz değildir. Bu konu daha önce işlenmişti.

4- Kişinin yanında olmayan bir şeyi satması da caiz değildir. Bu konu da, önceki hadisinin şerhinde işlenmiştir.

Demek oluyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bu hadisinde;

1- Karz şartıyla yapılan satışın,

2- İçerisinde iki şart bulunan satışın,

3- Riski yüklenilmeyen bir malın satışından elde edilen kârın,

4- Kişinin yanında olmayan bir şeyi satmasının helâl olmadığını ifade buyurmuşlardır.[533]

  1. Alışverişte Koşulan Şart

3505… Câbir b. Abdullah (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onu -devesini kastediyor- Rasûlullah (s.a)’a sattım, fakat ailemin yanına varıncaya kadar üzerine yük yüklemeyi şart koştum. -Ravi hadisin sonunda şöyle der-: (Rasûlullah (s.a) Medine’ye gelince;)

“Deveni alıp götürmek için mi akid yaptığımı zannediyorsun? Deveni de, parasını da al, onların ikisi de senin” buyurdu. [534]

Açıklama

Hadisin diğer kaynaklardaki rivayeti buradakinden daha uzun ve oldukça farklıdır. Buharî’nin bir rivayeti ile Müs­lim’in rivayetinde Hz. Peygamber’in, deveyi bir ûkıyye gümüşe, İbn Mâce’-nin rivayetinde ise 20 dinar altına satın aldığı söylenmektedir. Ayrıca Buha-rî ve Müslim’in rivayetlerinde; devenin geride kaldığı, Rasûlullah’ın Câbir’-ın yanına gelerek deveye bir kamış vurup onu hareketlendirdiği kaydedilir.

Rivayetlerin bir kısmında bulunup bir kısmında bulunmayan başka şeyler de var; ancak biz bunların hepsini aktaracak değiliz. Arzu eden hadisin tah-ricinde işaret ettiğimiz yerlere bakıp, rivayetler arasındaki farkı görebilir.

Hadiste açıkça görülen konu; Câbir b. Abdullah’ın devesini satıp, Me­dine’ye kadar yükünü yüklemeyi şart koştuğu ve Hz. Peygamber Efendimi­zin buna razı olduğudur. Bu hal; hadisin, şartlı satışı yasak eden hadislerle çelişkisine sebep olmaktadır.

Hattâbî; bu hadisteki şartı, Rasûlullah’ın kabulünü ve Medine’ye va­rınca hem deveyi hem de parayı iade etmesini şu ihtimallerle izah eder:

“Hadisin rivayetleri arasında oldukça fark var; Şu’be’nin Muğîre’den, onun Şa’bî’den ve Şa’bî’nin de Câbir’den rivayet ettiğine göre, Hz. Pey­gamber (s.a); satın aldığı deveyi Medine’ye kadar Câbir’e iâreten (iğreti ola­rak) vermiştir. Bu rivayetin lafzı şu şekildedir: “Ben devemi Hz. Peygam-ber’e sattım, o da Medine’ye kadar yük taşımam için bana iare olarak ver­di.” Bu; devenin satışı esnasında şartın bulunmadığını gösterir. Ayrıca, Câ-bir’in deveye yük yüklemesinin Hz. Peygamber’in ona bir va’di olabilir. Akid esnasında şart koşulmamışsa, sonradan yapılan vaadlerin akde hiçbir zararı dokunmaz. Hadisin; satışta şart varmış gibi rivayet edilmesine sebep, Hz. Peygamber’in deveyi iare olarak vermeyi va’detmesidir. Efendimizin va’di-ne muhalefeti düşünülemeyeceği için, sanki o şart yerine geçmiştir. Üstelik Câbir’in bu deve satma hâdisesi düşünüldüğünde; Hz. Peygamber’in, alış­verişte gözetilecek şartlara riayet etmediği görülür. Meselâ, malın teslim ve tesellümü gerçekleştirilmemiştir. Rasûlullah’ın bu muameleden maksadı Câbir’in devesini almak değil, ona yardımcı olmak, ona menfaat sağlamaktı. Deve alışverişini bu maksadına kalkan etmiştir. Onun için işi pek sıkı tut­mamıştır. Medine’ye varınca hem deveyi hem de parayı verince; “Sen, de­veni alıp götürmek için mi alışveriş yaptığımı zannediyorsun?” buyurması da bunu gösterir.”

Hattâbî, bu sözleriyle; hadisin akit esnasında koşulan şartların mute­ber olduğuna delil sayılamayacağına işaret ettikten sonra, içerisinde şart bu­lunan satışlar konusundaki görüşleri verir.

Şimdi de satış esnasında ortaya atılan şartlarla ilgili görüşlere geçelim. Tafsilata girmeden önce, mezheplerin satış esnasında koşulan şartla ilgili gö­rüşlerini topluca verelim, sonra da Hanefî mezhebine göre bazı ayrıntıları ele alalım:

Hattâbî’nin belirttiğine göre; akid esnasında koşulan şart; Hanefî ve Şâfiîlere göre akçiin bâtıl -ya da fasid- olmasını gerektirir. Hanbelîlerde; şart da, akid de sahihtir. Mâlikîlcr, şartın sağladığı faydaya itibar ederler. Fayda fazla ise akidde şart koşulması mekruh, az ise caizdir. Mesela, bir hayvanını satan kişi, kısa bir mesafeye kadar binmeyi şart koşarsa bu satış ve şart caiz­dir. Uzak bir mesafeye kadar binmeyi şart koşarsa mekruhtur.[535]

Alışverişteki Şartlar:

a) Akde başlamadan önce veya akdin bitiminden sonra koşulabilir.Eğer alışveriş akdi, bu şarta bağlanmazsa akid sahihtir. Bu şart mücerred bir va’d mahiyetindedir. Ali Haydar, Mecelle’nin 189. maddesini şerhederken şöyle der: “Bilinmelidir ki, akidden sonra koşulan şart, akdi ifsad eden şarta il­hak edilerek alışverişi ifsad etmez… Nitekim, taraflar akidden önce fasid şartı zikrettikleri halde, akid esnasında zikretmeyerek satışı yaparlarsa, bu akid şart üzerine bina edilmedikçe fasid olmaz.”

b) Alım satım akdi yapılırken koşulabilir. Bu şekilde yapılan alışveriş­leri fakihler üç kısma ayırırlar:

I- Hem şart muteber olur, hem de alışveriş sahihtir.

II- Şart geçersiz, alışveriş sahihtir.

III- Alışveriş fasiddir.

Şimdi sırayla bu şıkları ele alalım:

I- Alım satım akdinin gereği olan, yani şart koşulmasa bile satış sebe­biyle lâzım olan şartla; akid sahih, şart muteber olur. Meselâ, satıcının pa­rayı alıncaya kadar malı elinde tutmayı şart koşması bu kabildendir.

Alım satım akdinin gereğini te’yid eden şartla da akid sahih, şart geçer­lidir. Satıcının, alacağına karşılık rehin veya kefil istemesi gibi.

Alım satım akdinin gereği olmasa veya onun gereğini te’yid etmese bi­le, halk arasında umumi Örf halini alan şartlar da istihsânen muteber görül­müş ve bu şartın alım satım akdini ifsad etmeyeceği kabul edilmiştir. Pence­resine cam satın alan kişinin, satıcının camı takmasını şart koşması; kömür alanın, kömürün eve taşınmasını şart koşması bunun misâllerindendir. Me­celle’nin 186, 187 ve 188. maddeleri bu konuda düzenlenmiştir.

II- Taraflardan hiçbirisine menfaat sağlamayan bir şartla yapılan alım satım akdi sahihtir. Fakat şarta itibar edilmez. Yani şart fasiddir. Bir kimse­nin, başkasına satmamak veya otlakta otlatmamak şartıyla bir hayvanı sat­ması bu türdendir. Mecelle’nin 189. maddesi bu şartla ilgilidir.

III- Alım satım akdini ifsad eden şartlar:

Ali Haydar Efendi; alım satım akdini ifsad eden şartları dört maddede toplamıştır:

1) Akdin gereği olmayan, örf halini almamış, esasen meşru olmayan, akdin gereğini teyid etmeyen, ama taraflardan birisine menfaat sağlayan şart. Bu şartla yapılan bir alım satım akdi fasiddir.

Meselâ, müşterinin satıcıya borç para vermesi, bir şey hibe etmesi gibi bir şartla yapılan satış bu türdendir. Bu hadiste söz konusu edilen deve satışı da bu şıkka girer.

2) Bulunmasında garar (aldanma) ihtimali olan, başka bir deyişle bulu­nup bulunmadığı tam olarak tesbit edilemeyen şart. Hayvanın gebe olması şartıyla satılması böyledir.

3) Ayn olan bir mal veya ayn olan bir semen (bedel)de, vadenin şart koşulması. Bir kimsenin; “Şu katırımı şu beş kile buğday karşılığında bir ay veresiye olmak üzere sana sattım” deyip, müşterinin de kabul etmesi bu­na misâldir.

4) Alışverişte daimî bir muhayyerlik veya fahiş bir cehaletle bilinmeyen bir zamana kadar muhayyer olmak şartıyla yapılan alım satım akdi. Alıcı veya satıcıya ömrünün sonuna kadar, ya da birkaç aylığına veya rüzgâr esin-ceye kadar akdi feshetme şartı koşularak yapılan alım satım akdi de bu şık­kın misâlidir.

Şart muhayyerliği, müddet itibariyle dört çeşittir:

a) Muhayyerlik mutlak olur. Yani bir zamanla kayıtlanmadan, “Benim muhayyerlik hakkım var” demek.

b) Şart ebedi olur. “Ölünceye kadar muhayyer olmam şartıyla sattım” demek gibi.

c) Muhayyerlik müddeti bilinmez. Yukarıdaki misâlde olduğu gibi, bir­kaç ay muhayyer olmayı şart koşmak.

Bu üç şıkta bildirilen şekillerdeki bir şart akdi ifsad eder.

d) Belli bir vakit müddetince muhayyer olmak şartıyla satış. Meselâ, Haziranının 15’ine kadar muhayyerim” demek gibi.Bu şartla yapılan alım satım akdi sahihtir.

Alım satım akdi esnasında şart koşulan şeyin akdi ifsad edip etmemesi konusunda verdiğimiz bilgiler, çerçeve bilgilerdir. Fıkıh kitaplarının ilgili bö­lümlerinde çok geniş izahat vardır. İsteyen oralara başvurabilir.

Bu konuya Hattâbî’nin Abdü’l-Vâris b. Saîd’den rivayet ettiği bir hâ­diseyi aktararak son vermek istiyoruz:

Abdü’l-Vâris şöyle anlatır:

“Mekke’ye gitmiştim. Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leylâ ve ibn Şübrüme’yi orada buldum.

Ebû Hanîfe’ye; bir şart koşarak mal satmanın hükmünü sordum.

Satış da, şart da bâtıldır, dedi.

Sonra İbn Ebî Leylâ’ya gidip, aynısını ona da sordum.

Satış caiz, şart bâtıl, karşılığını verdi. Daha sonra da İbn Şübrüme’ye gittim, ona da sordum. O ise:

Şart da satış da caizdir, dedi.

Şaştım, fesübhanallah! dedim. Üçü de Irak fakihi; bir meselede ihtilâf halindeler. Tekrar Ebû Hanîfe’ye gelip olanları anlattım.

Ben onların dediklerini bilmem. Amr b. Şu’ayb bana, babası vasıta­sıyla dedesinden; Rasûlullah’ın şartlı alışverişten nehyettiğini rivayet etti. Onun için satış da şart da bâtıldır, dedi.

İbn Ebî Leylâ’ya gelip, olanları ona da anlattım. O da şu karşılığı verdi:

Onların ne dediklerini bilmem; Hişâm b. Urve, bana babası vasıtasiy-îa Hz. Âişe (r.anha)’nm şöyle dediğini haber verdi: Rasûlullah (s.a) bana Berîre’yi satın alıp azad etmemi emretti ve, “Velâyı ailesi için şart koş” bu­yurdu. Demek ki,^atış caiz, şart bâtıldır.

Bu sefer de İbn Şübrüme’ye gidip, olanları anlattım,

Ötekilerin dediklerini ben bilmem. Bana Mis’ar b. Kedâm, Muhârib b. Dîsâr vasıtasıyla Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediğini haber verdi: “Ra-sûllullah (s.a)’a bir deve sattım. Benim Medine’ye kadar yük yüklememi şart koştum.” O halde şart da satış da caizdir, dedi.”

Bu hâdise gösteriyor ki, şartlı satışlar konusundaki farklı görüşlerin her birinin dayandığı bir delil mevcuttur. Şüphesiz birbirleri ile çelişkili gibi gö­rünen bu hadislerin te’lifi yapılmıştır. Nitekim bunlara, hadis izah edilirken temas edilmiştir.[536]

  1. Kölenin Sorumluluğu

3506… Ukbe b. Âmir (r.a.)’den, Rasûllullah (s.a)’m şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir.

“Kölenin uhdesi (sorumluluğu) üç gündür.”[537]

3507… Harun b. Abdullah, Abdu’s-Samed’den, Abdu’s-Samed Hemmâm’den, o da Katâde’den önceki hadisi aynı isnad ve aynı ma­na ile rivayet etti. Hemmâm (rivayetinde) şunları da ilâve etti:

Eğer üç gün [gece] içerisinde bir hastalık görürse, her hangi bir delil gerekmeden geri verilir. Ama üç gün geçtikten sonra bir hastalık bulursa, köleyi satın aldığında o hastalığın bulunduğuna dair delil ge­tirmesi istenir.

Ebû Dâvûd; “Bu [tefsir] Katâde’nin sözüdür” der.[538]

Açıklama

Münzirî, hadisin munkatı olduğunu, çünkü el-Hasen’in Ukbe’den hadis işitmesinin gerçek olmadığını söyler.

Hadisteki; “Kölenin sorumluluğu”ndan maksadın ne olduğunu Katâ-de açıklamıştır. Buna göre; bir mal satın alan kişi, üç gün içerisinde malda bir ayıp görürse, herhangi bir delile ihtiyaç duymadan, malı iade eder ve verdiği parayı alır. Ama üç gün geçtikten sonra aybı farkederse, satın aldığı zaman o aybın malda mevcut olduğunu isbat etmesi gerekir.

Konu mezhepler arasında ihtilaflıdır.

İmanı Mâlik, bu hadiste belirtilen görüşü benimsemiştir.

Şafiî ve Hanefîlere göre; müşterinin iddia ettiği ayıp, satın aldığı andan sonra meydana gelmesi mümkün olmayan cinsten bir ayıpsa, hiçbir delile ihtiyaç duyulmadan satıcıya geri verilir. Fakat, satın aldıktan sonra meyda­na gelmesi mümkün ise delil istenir; getirirse geri verip parasını alır, getire­mezse, satıcıya kendi yanında iken o ayıbın bulunmadığına dair yemin verdirilir. Yemin ederse mal iade edilmez, yemin etmezse iade edilir.

Alımed b. Hanbel de bu hadisi zayıf saymakta ve şöyle demektedir: “Uh­de konusunda bir hadis sabit değildir. Âlimler el-Hasen’in Ukbe b. Âmir’-den bir şey işitmediğini söylerler. Hadis şüphelidir. Bir seferinde Semüre’den, bir seferinde ise Ukbe’den rivayet edilmiştir.” –

Tehânevî, İ’lâü’s-Sünen’de; hadisin şeriatin bilinen usullerine aykırı düş­meyecek bir şekilde te’vil edilmesi gerektiğine işaret ederek şöyle der:

“Müşteri malda bir ayıbın bulunduğunu iddia eder, satıcı da bu ayıbın kendi yanında iken varlığını kabul ederse, mal satıcıya geri verilir. Bu iddia üç günden sonra olsun, üç gün içinde olsun eşittir. Bu durumda üç gün, dört gün veya daha fazlası arasında fark yoktur. Eğer satıcı, alıcının iddiasını in­kâr eder, fakat alıcı iddiasını beyyine ile isbat ederse beyyinesi kabul edilir ve mal satıcıya geri verilir. Bû durumda da ayıbın üç gün içinde veya daha sonra anlaşılması eşittir. Eğer alıcı delil getiremezse, satıcıya yemin verdiri­lir. Yemin ederse mal iade edilmez. Yeminden kaçınırsa kaçınması sebebiyle mal iade edilir. Bu durumlarda da üç gün veya daha fazlası arasında fark yoktur. Muhakemenin hükmü işte budur. Ama Rasûlullah (s.a): “Müşteri üç gün içerisinde malda bir ayıbın bulunduğunu iddia ederse, satıcının bir fazilet olarak bunu kabul etmesi gerekir. Ama delil yoksa kabul etmesi şart değildir. Üç günden sonra ayıp iddia ederse, beyyine getirmesi istenmez. Çün­kü beyyine olmadan malın iadesini mecbur etsek bu satıcıya zarar verir.” demeyi murad etmiştir. Bize göre hadis böyle anlaşılmalıdır.”[539]

  1. Bir Köle Satın Alıp Kullanan, Sonra Onda Bir Ayıp Bulan Kişi Hakkındaki Hadisler

3508… Âişe (r.anha)’den, Rasûlullah (s.a.)’m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Menfaat, sorumluluk (risk) karşılığındadır.”[540]

3509… Mahled [b.Hıfâf] el-Gıfârî şöyle der:

Benim başkaları ile ortak bir kölem vardı. Ortakların biri yokken köleyi çalıştırdım; bana bir miktar gelir getirdi. Bulunmayan or­tak, kendi hissesinden dolayı beni bir kadıya şikâyet etti. Kadı, geliri vermemi emretti. Urve b. Zübeyr’e gelip hâdiseyi anlattım. Urve de kadıya gidip; Hz.Âişe (r.anha)’den naklen Rasûlullah (s.a.)’ın; “Men­faat, sorumluluk karşılığındadir” buyurduğunu haber verdi.[541]

3510… Hz. Âişe (r.anha)’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bir adam, bir köle satın aldı. Köleyi Allah’ın dilediği kadar (bir müddet) elinde tuttu. Sonra onda bir kusur buldu. Meseleyi Hz. Pey­gamber (s.a)’e arzetti. Efendimiz de; köleyi satıcıya iade etti. Satıcı:

Ya Râsulallah, kölemi çalıştırdı (sırtından kazanç sağladı), dedi.Rasûlullah (s.a.):

“Menfaat, sorumluluk (külfet) karşılığındadır.” buyurdu.

Ebû Dâvûd, “Bu isnad kuvvetli değildir” dedi.[542]

Açıklama

Bu üç hadiste Hz. Peygamber (s.a)’e ait olan bölüm; “Menfaat, sorumluluk karşılığıdır” cümlesidir. Üçüncü rivayette hadisin vürud sebebi de görülmektedir.

Harâc; gelir, menfaat manalarına gelir. Mü’minûn sûresinin 72. âye­tinde de aynı manada kullanılmıştır. el-Eşbâh’da; herşeyin gelirinin haraç olduğu söylenir. Ağacın meyvesi, hayvanın nesli gibi.

Daman: “Sorumluluk, külfet, kefalet, risk” karşihğındadır.

Hadis-i şerifte, Rasûlullah (s.a) Efendimiz; bir malın sorumluluğu ki­me aitse, gelirinin de ona ait olduğunu ifade etmiştir.

İslâm fıkhının külli kaidelerinden olan “menfaat sorumluluğa göredir” kaidesi üzerine birçok mesele bina edilmiştir. Meselâ: Bir kimse bir hayvan satın alıp onu kullansa ve gelir sağlasa, sonra da satıcının elinde iken var olan bir ayıba muttali olsa malı iade edip parasını geri alır. Mal elinde oldu­ğu müddetçe elde ettiği gelir de kendisine aittir. Çünkü mal müşterinin elin­de kaldığı müddetçe sorumluluk ona aittir. O zaman zarfında mal telef olsa müşteriden gider.

Hattâbî şöyle der:

“Gelir (menfaat), sorumluluk karşıhğındadır, sözünün manası şudur: Satın alınan mal, geliri olan cinstense, malın aslına malik olan, -aslın sorum­luluğunu taşıyan- sorumluluğu sebebiyle gelire de sahip olur. Bir kimse bir tarla satın alıp, ürün elde etse, bir hayvan alsa ve hayvanı yavrulatsa, veya, bir hayvan alıp binse, ya da köle alıp çalıştırsa sonra da aldığı malda bir ayıp (kusur) bulsa, malı iade edebilir. O maldan menfaatlenmesine karşılık bir şey vermesi gerekmez. Çünkü akid zamanı ile fesih zamanı arasında mal te­lef olsa, müşteriden gider. O halde, gelirinin de müşterinin hakkı olması ge­rekir. Bu meselede âlimler ihtilâf etmişlerdir:

İmam Şafiî; müşterinin elinde meydana gelen gelir ve hayvanın yav­rusunun müşteriye ait olduğunu, mal satıcıya iade edilecekse, bunların geri verilmeyeceğini söyler.

Hanefîlere göre; satın alınan mal hayvan olur, müşteri sağarsa veya ağaç olur müşteri meyvesini yerse, müşterinin malı iade edip de parayı alma hak­kı yoktur. Bahçe, binek hayvanı ve kölenin ise geliri müşteriye aittir ve ayıp sebebiyle iade edilebilir.

İmam Mâlik de, hayvanların yün ve kılları konusunda; bunlar müşteri­ye aittir. Hayvan ayıplı ise satıcıya iade edilir, yünü müşteride kalır, yavru­su varsa o da annesiyle birlikte verilir, der…”

İmam Buharî; hadisin münker olduğunu, Mahled b. Hıfâf’dan, bun­dan başka hadis rivayet edilmediğini söyler.

Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi bu.hadis İslâm hukukunun temel pren­siplerinden, küllî kaidelerinden birisi olmuştur. İbn Nüceym’in el-Eşbâh ve’n-Nezâir’indeki küllî kaidelerin onuncusu bu kaidedir, jbn Nüceym; Fahru’l-Islâm Pezdevî’nin; “Bu hadis cevamiu’I-kelim’dendir, mana olarak nakli caiz değildir” dediğini söyler. İbn Nüceym, Hanefîlerin bu kaide ile ilgili görüş­lerini şu sözleri ile özetler:

“Ashabımız ayıp muhayyerliği (hıyâr-ı ayb) konusunda şöyle derler: Asıl maldan doğmayan, ondan ayrı olan ziyade ayıp sebebiyle malın iadesine en­gel değildir. Kazanç ve ürün buna misâldir…”

Süyutî’nin, el-Eşbâh’ının 11. kaidesi, Mecelle’nin de 85. maddesi bu ha­disten istifade ile düzenlenmiştir. Mecelle’nin 85. maddesi şu şekildedir: “Bir şeyin nefî (kâr ve faidesi) damanı mukabelesindedir. Yani, bir şey telef olduğu takdirde hasarı kime ait ise ânın damânında dimek olup, ol kimsenin bu vecihle damanı ol şey ile intifâa mukabil olur. Meselâ, hıyâr-ı ayb ile red-dolunan hayvanı müşteri kullanmış olmasından dolayı bayi’ ücret alamaz. Zira, kablerred telef olaydı hasarı müşteriye ait olacaktı.”

Ali Haydar; bu maddenin şerhinde şöyle demektedir: “Bu madde sahih hadisinden alınmıştır. Fahrü’l-İslâm’ın Usûl’ünde zikredildiği üzere, mezkûr hadis çok geniş manalar ihtiva eden, özlü sözlerden­dir. Onun için mana olarak nakli caiz değildir.

Harâc: İnsanın mülkünden çıkan yani hasıl olan şeydir. Meselâ hayva­nın sütü, yavrusu, icar bedeli, tarlanın mahsulü gibi şeylerdir. Damandan maksat da mü’net (külfet) dir. Yani hayvanın beslenmesi, taşınmaz malla­rın tamiri için gereken masraftır. Yani bir hayvanın menfaati kendisinindir. Çünkü o hayvan onun damâmndadır.

Bu hadis-i şerif, menfaat mukabilinde bulunan her zararda darb-ı me­sel olmuştur…”

Ali Haydar’m madde üzerindeki izahları devam etmektedir. Sözü uza­tacağı için biz bu kadarla yetiniyoruz.[543]

  1. Satılan Mal Elde Mevcut Olduğu Halöe Alıcı Ve Satıcının İhtilâf Etmeleri

3511… Abdurrahman b. Kays b. Muhammed b. El-Eş’as,[544] babası kanalıyla, dedesinin şöyle dediğini haber vermiştir:

Es’aş, Abdullah (b. Mes’ud)’dan, yirmi bin dirheme, beşte bir (ganimet) kölelerinden birkaç köle satın aldı.Abdullah, Es’aş’a kölelerin parasının istemek üzere (birisini) gönderdi.Es’aş:

Ben onları on bin dirheme aldım, edi.(Abdullah ise yirmi bin dirhem istemişti)

Bunun üzerine Abdullah:

Aramızda hakemlik yapacak birini seç, dedi.,

Es’aş:

Aramızda hakem sensin, dedi.

Abdullah şöyle dedi.

Ben Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittim: “Alıcı ile satıcı ihtilaf ettkleri zaman, söz mal sahibinin sözüdür.Ya da alış verişi feshederler.”[545]

3512… Bize Abdullah b. Muhammed en-Nüfeyli haber verdi, bize Hüşeym haber verdi, bize İbn Ebi Leyla, Kasım b. Abdurrahman’dan rivayet etti. O da babasından haber verdi ki:

İbn Mes’ud, Es’aş b. Kays’a köleler sattı…Ravi önceki hadisin manasının zikretti.Söz (hadisin birisinde) artıyor, (öbüründe) eksiliyor.[546]

Açıklama

Hadis-i şerif; satıcı ile alıcının fiat konusunda ihtilafa düşmeleri halinde içlerinden birisinin beyyinesi yoksa satıcının sözünün muteber olduğuna delalet etmektedir.Taraflar buna razı olmazlarsa akdi feshederler.

Alimler bu meselenin hükmünde ihtilaf etmişlerdir.Hattabi’nin bildirdiğine göre:

İmanı Şafiî ve İmam Mâlik’e göre; satıcıya: ”Malını dediğin fi ata sattı­ğına yemin et” denilir. Yemin ederse, alıcıya: “Ya satıcının dediği fiata al, ya da malı dediğin fiattan aldığına yemin et” denilir. Yemin ederse, mal sa-Trcryariade edilir, alıcının da herhangi bir şey vermesi gerekmez. İmam Şafiî, malın elde mevcm-elması ile telef olmuş olmasını bir tutar. Telef olmuşsa malın kıymeti takdir edilir ve müşterLo kıymeti verir. Hanefîlerden İmam Muhammed de aynı görüştedir.

Nehaî, Evzaî, Sevrî, Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre; mal telef edilmiş ise, müşteriye yemin ettirilir ve onun sözü kabul edilir. Malın telef edilmesi halinde İmam Mâlik’in sözü de bu görüşe yakındır.

Hattâbî’nin konu ile ilgili verdiği malumat oldukça kısadır. Alıcı ile sa­tıcının ihtilâf etmeleri halinde verilecek hüküm Hanefî fıkıh kitaplarından ümaktadır:

“Alıcı ve satıcı ihtilâfa düşseler; müşteri bir Hat,satıcı da daha fazlasını iddia etse, veya satıcı maldaki bir kusuru itiraf etse alıcı ise kusurun daha fazla olduğunu iddia etse ve taraflardan birisi iddiasını isbat için delil getir­se, fazlalığı isbat eden delil daha üstündür. Eğer hem malda hem de fiatta ihtilâf ederlerse; fiat konusunda satıcının beyyinesi, mal konusunda ise alı­cının beyyinesi kabul edilir. Her ikisi de iddiasını isbat edecek bir beyyine getiremezse, müşteriye; satıcının iddia ettiği fiata razı ol, aksi halde akdi fes­hederiz denir. Mal konusunda da satıcıya; ya alıcının iddia ettiği malı teslim et ya da-akdi-feshederiz-denilir. Bu olmazlarsa hâkim, taraflar

müşteriden başlar. Alışveriş malı mala veya parayı paraya satmak şeklinde olmuşsa, hâkim yemin verirken istediğinden başlar. Eğer her ikisi de yemin ederse, hâkim akdi fesheder. Birisi yeminden kaçınırsa, karşı tarafın lehine hükmeder.

Alıcı ve satıcı vade konusunda veya muhayyerlik şartının bulunup bu­lunmadığında ya da paranın bir kısmının teslimi konusunda ihtilâf ederlerse aralarında karşılıklı yeminleşme olmaz. (Hiçbirisi beyyine getiremezse) mu­hayyerliği ve vadeyi inkâr edenin sözü, yemin verilerek kabul edilir. Mal kendi kendine telef olur ve sonra ihtilâf çıkarsa; Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre taraflara yemin verdirilmez, müşterinin iddiası kabul edilir. İmam Muham-med’e göre ise her iki tarafa da yemin ettirilir ve telef olan malın kıymeti verilerek akid feshedilir. Bu; Şafiî’nin de; görüşüdür.”

Alım satım akidlerinde taraflar arasında ihtilâf çıktığı zaman, başvuru­lacak genel bir kaide vardır. Buna göre; her hangi bir şey iddia edene, iddia­sını isbat için delil getirmesi gerekir. İddia sahibi delil getiremez ve karşı ta­raf onun iddiasını kabul etmezse, inkâr edene de yemin teklif edilir. Yemin ederse sözü kabul edilir. Bu mana “Beyyine müddeiye, yemin ise münkire gerekir” şeklinde ifade edilir. O halde anlaşmazlığı çözmek için, iddia sahi­bini ve inkarcıyı iyi tesbit etmek gerekir. Her iki taraf da bir iddiada bulu­nursa, yukarıya Hidâye’den aktardığımız gibi, fazlalığı iddia edenin delili kabul edilir.[547]

  1. Şüf’a

3513… Câbir (r.a)’den, RasûJullah (s.a)’in şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

“Şüf a, her ev ve bahçe için (sabit) tir. Bir kimsenin, ortağına ha­ber vermedikçe (müşterek malı) satması doğru olmaz. Satarsa, ona ha­ber verinceye katlar OTtagıö mâlî almaya daha müstehaktir.”[548]

Açıklama

Şüf’a, satılan bir malı ortaklık -veya komşuluk- sebebiyle, öncelikle alabilme hakkıdır. Yani bir mal satıldığında; varsa ortağı, yoksa komşusu o malı, satın alana vermeyip kendisi alma hakkına sahiptir. Bu hakka şüf’a hakkı, bu hakkı kullanana da şâfi’ veya şefi’ deni­lir. Satıcı, malını; şüf’a hakkına sahip olan almak isterse bir başkasına sata­maz. Fakat, şefi’ şüf’a hakkından vazgeçerse o zaman satabilir.

Hadisin zahirinden, şüf’a hakkının ortağa ait olup bunun ev ve bahçe­de sabit olduğu anlaşılmaktadır. Bu mana bütün taşınmaz mallara şamildir. Ancak şüf’a konusunda daha başka rivayetler de vardır. Onun için, bazı ko­nularda görüş ayrılıkları vardır. Biz konuyu derli toplu takdim etmek için birkaç bölüme ayırmak istiyoruz:

1- Şüf’a hakkı kimlerin hakkıdır?

2- Kendisinde şüf’a hakkı sabit olan mallar nelerdir?

3- Şüf a hakkının sabit olmasına sebep olan hâdise veya hâdiseler ne­lerdir?

4- Şefi’, “bir malı şüf a hakkıyla satın almak isterse ne zaman alacaktır ve neye göre bedel ödeyecektir?

5- Birden fazla şefi’ varsa satılan malın şefi’ler arasında bölüşülmesi nasıl olacaktır?

Şimdi bu maddeleri teker teker ele alalım:

  1. Şüf’a hakkının kimler için sabit olduğu konusunda iki esas görüş vardır:

a) Şüf’a hakkı, bölüşülmemiş ortak malda ve bölüşmeyen ortak için­dir. Yani, müşâan ortak olan bir araziden, ortaklardan birisi kendi hissesini satarsa, diğer ortaklar bu hisseyi şüf’a yoluyla almak hakkına sahiptirler. Fakat ortak mal bölüşülmüş, hudutlarjıyj Şafiî vc MailKflere aittir. Bundan sonra gelecek olan iki hadis bu görüşün delilidir. O hadiselerde; Rasülullah (s.a) Efendimizin, şüf’a hakkını taksim edilmemiş mal için isbat ettiği, hudut ve yolları tesbit edilen arazide ise şüf anın olmadığına işaret ettiği belirtilmektedir. Biraz sonra ter-cemeleri geleceği için hadiseleri buraya almıyoruz Aynı konuda, Saîd b. Mü-seyyeb’ten mürsel bir hadis rivayet edilmiştir. Artıned b. Hanbel, bu hadisin şüf’a konusunda rivayet edilen hadislerin en sağlamı olduğunu söyler.

b) Hanefîlere göre; ortaktan başka, bitişik komşu da şüf’a hakkına sa­hiptir. Yani ortak yoksa, şüf’a hakkı bitişik komşuya intikal eder. Hanefîlere göre şüf’a hakkına sahip olanların sırası söyledik.

1) Bizzat malın kendisine ortak olan kişi,

2) Satılan malın, hakkında (sulama ve yol gibi) ortak olan kişi,

3) Bitişik komşu.

Bu sıradakilerden önceki, sonrakinin hakkını düşürür. Fakat, önceki kişi hakkından vazgeçerse hak bir sonrakine geçer. Meselâ; iki ortaktan bi­risi, ortak olan tarladaki hissesini satsa, şüf’a hakkı diğer ortağa aittir. Di­ğer ortak bu hakkından vazgeçerse hak, varsa hukukta ortak olana yani yol veya sulama kanalında ortak olana geçer. O da şüf’a hakkını kullanmazsa, o zaman hak bitişik komşunundur.

Şüf’a hakkının ortak için sabit oluşunu ifade eden delillere yukarıda işaret ettik. Biraz sonra gelecek olan 3516, 3517, 3518 nolu hadisler de komşu için şüf’a hakkının sabit olduğunun delilleridirler. O hadislerde Hz. Peygamber (s.a); komşunun, komşunun ev veya arazisine herkesten daha müstehak ol­duğunu haber vermektedir. Ayrıca şüf’a hakkının meşru kılınmasındaki hik­met; malı satın alan bir yabancıdan gelmesi muhtemel olan rahatsızlığı önle­mektir. Bu rahatsızlık, ortak için olduğu kadar, komşu için de söz konusudur. Çünkü, kötü komşunun komşuya vereceği zarar, ortağına vereceği za­rardan hiç de aşağı değildir.

2- Satılmaları sebebiyle şüf a hakkı sabit olan mallar konusu da âlimler arasında ihtilaflıdır. Bazı mallarda şüf anın sabit oluşunda görüş birliği ol­duğu halde bazılarında görüş ayrılıkları vardır. Şimdi de bu konuyu ele alalım:

a) Şüf’a hakkı sadece ev, tarla, bahçe gibi gayrimenkul (taşınmaz) mal­lar için sözkonusudur. Müşterek yollarda da şüf’a caridir. Arsa hesaba kar turnadan sırf bina satılırsa bunda şüf’a yoktur.

Bu görüş, Hanefîlere aittir. Üzerinde durduğumuz hadis, bu görüşün delilidir. Ayrıca, şüf anın sübutunda gözetilen hikmet, taşınmaz mallar için mevzuu bahistir.

b) Mâlikîlere göre; ev ve arazinin yanı sıra tarladaki ortak kuyu ve sergi mahallerinde de şüf’a sabittir. Meyveler konusunda ise İmam Mâlik’ten iki görüş vardır. Mâlik’e göre; yolda ve evin arsasında şüf’a yoktur.

İmam Şafiî de; kuyu, yol ve arsa konusunda İmam Mâlik ile birlikte­dir. Meyve konusunda ise farklı görüşü benimsemiştir.

c) İster menkul olsun ister gayrimenkul, satılan her türlü ortak malda şüf’a hakkı geçerlidir. Kadı Iyaz bu görüşün şâz olduğunu söyler.

3- Şüf a hakkını doğuran sebep nedir?

Tüm âlimler, satış yoluyla şüf’a hakkının sabit olduğunda hemfikirdir­ler. Yani bir mal satılırsa, o mal üzerinde şüf’a hakkı doğar. Ayrıca İmam Mâlik ve Şafiî’ye göre; mehir ve cinayet ersi gibi bir bedel mukabilindeki tüm intikallerde şüf a caridir. Yani bir kimse, meselâ bir tarlasını mehir ola-

rak verse, o tarladaki şefi’ malı alabilir. İmam Mâlik’ten nakledilen diğer bir görüşe göre ise, ister her türlü süf a sebebidir.

Hanefîlere göre satış dışındaki bir yolla şüf’a hakkı sabit olmaz.

4- Şüf’a hakkı, mal satıldığı anda doğar. Dolayısıyla şefi’, şüf’a hakkı­nın kendisine ait olduğu bir malın satldığını duyduğu zaman, görüşünü or­taya koymalıdır. Yani malı almak istiyorsa bu isteğini hemen söylemelidir.

Hanefîlere göre şefi’in şüf’ayı talebi üç merhalede tamamlanır:

a) Talebu’l-müvâsebe: Malın satıldığını duyar duymaz, şüf’a yoluyla o malı alacağını söylemesidir. Eğer o esnada yanında kimse varsa o isteğine onları şahit tutar. Yoksa kendi kendine söyler. Bundan maksat, ileride me­sele hâkime intikal ettiği zaman, gerekirse şüf’ayı taleb ettiğine yemin ede­bilmesidir.

b) Talebu’t-takrîr ve’1-işhâd: Mal henüz satıcıda ise onun yanında, alı­cıya teslim edilmişse alıcının yanında veya satılan gayrimenkulun yanında ve şahitler huzurunda şüf’a talebinde bulunmasıdır. İlk talebi şahitler huzu­runda olmuşsa, bu ikinci talebe ihtiyaç duyulmaz.

c) Talebü’l-hasâme ve’t-temlîk: Şefi’in, mahkemede şüf’a davası aç­masıdır.

İlk iki talebin geciktirilmesi şüf’a hakkını düşürür. Bu son talebin ge­ciktirilmesi ise Ebû Hanîfe’ye ve Ebû Yusuf’a göre hakkı düşürmez. İmam Muhammed’e göre bir ay zarfında dava açılmazsa hak düşer.

Şefi’, satılmış olan malı alırken satıldığı fiata alır. Daha düşük veya da­ha fazla bir fiat istenemez. Satıcı müşteriden paranın bir kısmını düşürmüş-se bu şefi’den de düşer.

İlk satış vadeli olmuşsa, Hanefîler ve Şâfiîlere göre şefi’ muhayyerdir. İsterse peşin ödeme yapar, isterse bu vade ile satın alır. Mâlik’e göre ise, şefi’ zenginse veya zengin bir kefil getirebilirse aynı vade ile alır.

5- Şefi’ birden fazla olursa; eğer derece itibariyle birbirinden farklı ise­ler, şüf a hakkı öncekine aittir. Yani, hem ortak hem de komşu varsa şüf’a hakkı ortağa aittir. Ama şefi’ler -birden fazla ortağın bulunması gibi- aynı seviyede iseler mal şefi’ler arasında bölüştürülür. Bu bölüşmede:

a) Şafiî, Mâlikî ve Medine ehlinin cumhuruna göre; mal ortaklar ara­sında hisselerine göre paylaştırılır. Meselâ, hissesi üçte bir olan malın üçte birini, dörtte bir olan dörtte birini alır. Herkes aldığı kadarının parasını verir.

b) Hanefîlere göre; satılan mal, hisselerine bakılmaksızın şefi’ler ara­sında eşit olarak paylaştırılır. Hisselerin azlığına veya çokluğuna bakılmaz.

Şüf’a hakkını kullanmayacağını söyleyen bir şefi’ bilâhare sözünden dö­nüp şüf’a talebinde bulunamaz. Artık hakkı bitmiştir.

Şüf anın hükmü ile ilgili bir iki meseleye daha temas edip konuya son vermek istiyorum:

Şüf’a hakkında mirasın cereyan edip etmediği ihtilaflıdır. Yani şefi’ ölür­se, şüf’a hakkı vârislere geçer mi?

Hanefîlere göre şüf’a hakkı miras olarak vârise intikal etmez. Çünkü haklar miras olmazlar.

Âlimler, şefi’in malı olması halinde parayı kime ödemesi gerektiği ko­nusunda da ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik ve Şafiî’ye göre, müşteriye öder. İbn Ebî Leylâ, satıcıya ödeyeceğini söyler.[549]

3514… Câbir b. Abdillah (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a); şüf’ayı, taksim edilmeyen herşeyde550 kıldı. Hudutlar belirlendiği ve yollar ayrıldığı zaman şuf a yoktur.[551]

Açıklama

Önceki hadisi izah ederken de işaret ettiğimiz gibi, bu hadisin zahiri, şüf’a hakkının sadece taksim edilmemiş ortak malda olduğuna delildir. Kastalanî ve Hattâbî gibi âlimler buna işaret etmişler­dir. Câbir (r.a) in; “Hudutlar belirlendiği ve yollar ayrıldığı zaman şüf’a yoktur” sözü bu hükmü ifadede daha kesin ve daha açıktır.

Avnü’l-Ma’bûd’da; komşu için de şüf’amn sabit olduğunu söyleyen Hanefîlerin, “Bu son cümle Câbir’e aittir, Hz. Peygamber’den nakledilmemiştir” dedikleri kaydedilir. Fakat bu isnad pek yerinde olmasa gerektir. Çünkü Ha-neftlerin meşhur âlimlerinden Tahavî’nin Saîd b. Müseyyeb’ten rivayet etti­ği bir hadiste bu cümle bizzat Hz. Peygamber’e isnad edilmektedir.

Bezlü’I-Mechûd’da; Hanefîlerin bu hadisi anlayış biçimlen şöyle ifade edilmektedir:

“Şüf’a yoktur” sözünün manası, sınırlar belirlenip yollar ayrıldıktan sonra ortaklıktan dolayı şüf’a yoktur şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü Hanefîlere göre şüf’a üç şey sebebiyle sabit olur. Bunlar: Malın kendisindeki or­taklık, malın hukukundaki ortaklık ve komşuluk. Mal taksim edilip hudut­lar belirlendiğinde ve yollar ayrıldığında birinci ve ikinci sebeplerden dolayı şüf’a kalmaz. Çünkü mal ortak olmaktan çıkmıştır. Ama üçüncü sebepten dolayı olan şüf’a hakkı sabit ve bakidir. Bu ilende gelecek olan başka bir hadiste açıkça, belirtilmektedir. Buna göre; “Sınırlar çizildiği ve yollar ayrıl­dığı zaman şüf’a yoktur” sözünün manası “Ortaklıktan dolayı sabit olan şüf’a hakkı yoktur, demek olur…”

Şüf’a hakkının sabit olmasına vesile olan şeyler önceki hadisin şerhinde geçmiştir. Tekrarına gerek duymuyoruz.[552]

3515… Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Tarla taksim edildiği ve sınırları ayrıldığı zaman onda şüf’a olmaz.”[553]

Açıklama

Bu hadis, mana itibariyle öncekinin aynısıdır. Orada söyle-nenler, bu hadis için de geçerlidir.[554]

3516… Ebû Râfi’ (r.a), Rasûlullah (s.a)’ı şöyle derken işitmiştir:

“Komşu, (bir mala) yakınlığı sebebiyle (herkesten) daha çok hak sahibidir. “[555]

Açıklama

Hadis-i şerif, komşuluğun şüf’a sebebi olduğu görüşünde olanların delillerindendir. Karşı görüşte olanlar ise; hadîsin isnadında ızdırab olduğunu söyleyerek itiraz ederler. Sahih olduğu kabul edil­diği takdirde ise değişik te’villerde bulunurlar. Bu te’villeri şu iki maddede toplamak mümkündür:

1- Hadiste, komşunun şüf’aya hak sahibi olduğuna dair bir açıklık yok­tur. Bunun şüfaya ait olması muhtemel olduğu gibi, iyilik ve ihsanla ilgili olması da muhtemeldir. Çünkü iyilik ve yardıma en lâyık olan komşudur. Nitekim Rasûlullah (s.a); “Benim iki komşum var, hangisine hediye vere­yim?” diye soran birisine: “Evi ve kapısı daha yakın olana” karşılığını ver­miştir.

2- Hadisteki “câr” kelimesi ortak manasına olabilir. O zaman hadisler arasında çelişki de olmaz. Önceki ve bu hadis aynı manayı ifade eder. “el-câr” kelimesinin komşu manasında kullanılma ihtimali; ortağın ortağa komşu olmalarından dolayıdır. Nitekim bu manadan dolayı, kadına da “câr” denildiği vakidir. Nitekim el-A’şâ bir beytinde, karısını kastederek, “Ey komşumuz, benden ayrıl çünkü sen boşsun” de­miştir.

Komşu için şüf’a hakkının sabit olduğunu söyleyen Hanefîler, yukarı­daki iddiaları şu şekilde cevaplamışlardır:

1- Hadisin ıztırab iddiasına maruz kalan isnaddan daha başka isnadlarla gelen rivayetleri de vardır.

2- Bundan sonra gelecek olan rivayette Hz. Peygamber (s.a); komşu­nun komşuya şefi’ olabileceğini açıkça ifade buyurmuştur. Câbir b. Abdul­lah’tan gelen bu rivayet şu şekildedir: “Komşu, komşunun şüf’asına herkesten daha çok hak sahibidir. Eğer komşu gaipse, yollan bir olduğu zaman o ge­linceye kadar bekler.” Aynı hadisi Tahavî, değişik birkaç isnad ile daha ri­vayet etmiştir.

3- Hadisteki “el-câr” kelimesi, komşu manasınadır. Ortak manasına kullanılmış olamaz. Ahmed b. Davud’un, Amr b. eş-Şerîd’den rivayet ettiği şu haber buna açık olarak delâlet etmektedir:

Misver b. Mahreme bana gelip, elini omuzuma koydu.

Gel beraberce Sa’d’e gidelim, dedi.

Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın evine gittik. Oraya Ebû Râfi’ (r.a) de geldi. Misver’e:

Şu Sa’d’e, arsasındaki iki evimi satın almasını emretmez (tavsiye et­mez) misin?! dedi.

Sa’d:

Vallahi, 400 dinardan zerre kadar fazla vermem, dedi. Ebû Râfi’:

Sübhanallah! Ben onu peşin parayla 500 dinara aldım. Eğer Rasûlullah’ın; “Komşu, yakınlığı sebebiyle daha nüstehaktır” buyurduğunu duy­mamış olsaydım onu sana satmazdım, dedi.

Görüldüğü gibi bu haber, açıkça hadisteki “el-câr”m, komşu manası­na olduğunu gösterir. Kadına “câr” denilmesi de aleyhimize delil değildir. Çünkü kadına “câr” deniliyorsa, kocasına yakınlığından dolayı denilir. Eti, kemiği onunla .ortak olduğu için “câr” denilmemiştir.

Fehd b. Süleyman’ın, Şerîd b. Süveyd’den rivayet ettiği şu haber de Hanefîlere delildir:

“Rasûlullah’a; ya Rasûlullah, ortağı olmayıp sadece komşusu olan bir arazi satıldı (ne olacak)? dedim. “Komşu, yakınlığı sebebiyle daha çok hak sahibidir” buyurdu.” Görüldüğü gibi, Efendimiz bu sözü, şüf’a ile ilgili bir soruya cevap olarak söylemiştir.[556]

3517… Semüre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

“Evin komşusu, komşunun evine -veya tarlasına- (tarlanın kom­şusu, komşunun tarlasına) daha müstahaktır.”[557]

Açıklama

Tirmizî hadisin hasen- sahih olduğunu söyler.

Hadis, açık bir surette komşu için şüf’a hakkının sabit ol­duğuna delâlet etmektedir. Komşu için şüf’anm olmadığını söyleyenler Ha-sen’in Semüre’den ya hiç hadis işitmediğini ya da sadece akîka hadisini işit­tiğini söylerler. Şayet hadis sabitse, “Bu komşudan maksadın ortak olan kom­şu olabileceğini” iddia ederler. Tabiî bu bir te’vildir. Hadisin sarih manası dururken te’vile gitmeye gerek yoktur.[558]

3518… Câbir b. Abdullah (r.a) Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir:

“Komşu komşunun şüf’asına daha müstehaktır. Yollan bir ol­duğu zaman komşu gaipse beklenir.”[559]

Açıklama

Tirmizî, hadisin hasen garib olduğunu söyler. Bezlü’l-Mechud da, hadisin ravısı Abdülmelık in sıka bir ravı oldu­ğu belirtilerek çeşitli âlimlerin onun hakkındaki sitayişkâr ifadeleri nakledilir.

Hadiste; komşunun gaib olması halinde, gelinceye kadar şüf a hakkı­nın baki kaldığına işaret edilmiştir. İbn Reslân, bu sözün çocuk büyüyünceye kadar şüf a hakkının devam ettiğine de ihtimali olduğunu söyler. Yine bu ifade şefi’in gaib olması halinde bu gaiblik uzasa bile şüf’a hakkının de­vam ettiğine delil sayılmıştır.

Hadisin sonunda da, “Yollan bir olduğu zaman” kaydı yer almıştır. Neylü’l-Evtâr’da; bu ifadeden mutlak olarak şüf anın sabit olmayacağı, ştifanın sübutu için yolların bir olması gerektiğinin anlaşılacağı söylenir. Neyi sahibi, bu konudaki hadisleri müşterek olarak değerlendirir ve, “Eğer kom­şuların yollan bir ise, komşuluğun şüf’a sebebi sayılacağını, değilse sayılmayacağını” söyler. Böylece birbirine muhalif görülen hadisleri te’lif etmiş olur. Konuyu özet olarak ifade edecek olursak şöyle diyebiliriz:

Âlimler, şüf’a konusunda ihtilâf etmişlerdir. Evzaî, Leys, Mâlik, Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr’e göre; sadece malı bölüşmemiş olan ortak şüf’a hakkına sahiptir. Komşunun şüf’a hakkı yoktur. Nehaî, Şüreyh, Sevrî, Katâde, Hasenü’I-Basrî, Hammâd b. Süleyman, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre; arazide, evde ve bahçede şüf’a hakkı sırayla; malın kendi­sinde ortak olana, sonra malın hukukunda ortak olana, sonra da komşuya aittir.[560]

  1. Bîr Adam İflas Eder Ve Alacaklı Malının Aynını Onun Yanında Bulursa Ne Yapar?

3519… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Bir adam iflas eder de, alacaklı malının aynını, müflisin ya­nında bulursa, o mala, başkalarından daha müstehaktır.”[561]

Açıklama

İflas etmek, Türkçede kullanıldığı mananın aynıdır. Değişik tarifleri yapılabilir. Hepsinden çıkacak sonuç; Bir kimse­nin mal varlığının borçlarını karşılayamaz hale gelmesidir.”

Hadisten anladığımıza göre; bir kimse, birisine bir mal satsa ve alıcı malın bedelini ödemeden iflas etse, satıcı da malım -fazlasız eksiksiz- verdiği şekil­de alıcının elinde bulsa, onu almaya başka alacaklılardan daha çok hak sa­hibidir.

Âlimlerin konu ile ilgili görüşleri aynı değildir. Hattâbî; bu konudaki görüşleri şöyle dile getirmiştir:

“Bu Hz. Peygamber (s.a)’in sünnetidir. Âlimlerin çoğunun mezhebi de böyledir. Hz. Osman (r.a) bu şekilde hükmetmiştir. Aynı görüş, Hz. Ali (r.a) ve Urve b. Zübeyr’den de nakledilmiştir. Sahâbîler arasında, farklı görüşte olan birisi bilinmemektedir. Müctehid âlimlerden Mâlik, Evzaî, Şafiî, Ah­med b. Hanbel ve İshak’ın mezhepleri de böyledir.

İbrahim en-Nehaî, Ebû Hanîfe ve İbn Şübrüme’ye göre; müflisin elin­deki malda hak sahibi olma açısından bütün alacaklılar eşittirler.

Bunların görüşünü deliîlendirmek isteyenler şöyle derler: Müflisin elin­deki mala, o malı satan alacaklının daha çok hak sahibi olması, sabit asılla­ra aykırıdır. Çünkü bir malı satın alan, ona mâlik olmuştur. Mal onun da-mânına girmiştir. Artık o mülkiyeti bozmak mümkün değildir.

Bu görüş sahipleri üzerinde durduğumuz hadisin vedîa (emanet) ve fasid alışverişlerle ilgili olduğunu söylerler. Yani bir kimse bir başkasına mal emanet etse ve emanet edilen kişi iflas etse, emanet eden, verdiği malı al­makta başkalarından daha çok hak sahibidir.”

Hattâbî devamla şöyle diyor:

“Hadis sahih ve Rasûlullah’tan olduğu sabit olduğu zaman ona teslim olmaktan başka çare yoktur. Her hadis, kendisi başlı basma bir asıldır ve kendisi hükmünde muteberdir. Başka muhalif asıllarla ona itiraz etmek caiz değildir. Onun benzeri olmadığı gibi özürlerle iptale yol aramak da müm­kün değildir. Ortada, hakkında hadisler varid olan hususi hükümler vardır. Bunlar, başlı başına birer asıl olmuşlardır. Cenin hadisi, kasâme ve müsar-rât hadisleri bunlardandır…”

Hattâbî daha sonra, bizzat Hanefîlerin bazı temel prensiplere zıt oldu­ğu halde bundan daha zayıf hadisleri alıp üzerine hüküm bina ettiklerini söyler ve ona misaller verir. Onların bu hadisi vedîa (emanete) ya hamletmelerini de tenkid eder ve bunun hadisin faidesini yok ettiğini söyler. “Çünkü, ema­net bırakanın, emanet edilen müflisin elinde malını bulduğu zaman onu al­maya herkesten daha çok hak sahibi olduğu besbellidir.” der.

Yukarıya aktardığımız hükümler, malı satan, hiçbir bedel almadığı tak­dirdedir. Ama malın karşılığının bir kısmını almışsa hadisin zahiri ile amel edenler farklı görüşler ileri sürerler.

Bu konudaki görüşler bir sonraki hadiste gelecektir.[562]

3520… Ebû Bekir b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm’dan, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Bir adam, bir mal satsa ve bedelinden hiçbir şey almadan alıcı iflas etse; satıcı malının aynını bulursa onu almaya daha müstehaktir. Eğer (satıcı parasından bir şey almadan) müşteri ölürse malın sahibi (satan) diğer alacaklılarla eşittir.”[563]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, mürseldir. Çünkü Ebû Bekir b. Abdurrahrnan b. el-Harıs b. Hışam tabıundandır. Hadiste, sahâbî anılmarnıştır.

Hadis, bir yönden önceki hadisi kayıtlamakta, öbür yönden de yeni bir hüküm ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

Önceki hadiste; satıcının sattığı malın parasını almadan alıcının iflas et­mesi halinde mal alıcının elinde aynen duruyorsa o malı almaya herkesten daha çok hakkı olduğu belirtilmişti. Bu hadiste ise, anılan hakkın satıcının malın bedelinden hiçbir şey almamış olması hali ile kayıtlı olduğu görülmek­tedir. Buna göre; satıcı bedelden bir mikdannı tahsil etmişse artık rüchaniyet hakkı kalmaz, diğer alacaklılarla aynı ölçüde hak sahibi olur.

Âlimlerin bu konudaki görüşleri de farklılık arzetmektedir:

İmam Mâlik, hadisin zahirini esas almış ve; “Satıcı, malın karşılığın­dan bir mikdar tahsil etmişse malı müşterinin elinde ise o mala başka ala­caklılardan daha müstehaktır” demiştir.

İmam Şafiî’ye göre; satıcının malın bedelinden bir mikdannı tahsil edip etmemesi arasında fark yoktur. Her halükârda malını satıcının elinde bulur­sa onu almaya başkalarından daha çok hakkı vardır.

Ahmed b. Hanbel; “Malın bedelinden bir şey kabzetmişse, onun artık rücû hakkı kalmaz” der. Şafiî’nin ilk mezhebi (kavl-i kadîmi) de böyledir.

Hanefiler de, Şâfiîlerin tam zıddı bir görüştedirler. Bunlara göre; mal satan, her halükârda diğer alacaklılarla aynı ölçüde hak sahibidir. Alaca­ğından bir mikdar tahsil edip etmemiş olması farketmez.

Hadisin ikinci kısmı; müşterinin aldığı malın parasını ödemeden ölmesi ile ilgilidir. Hadisten anlaşılan; mal ortada mevcut da olsa satıcı ile diğer ala­caklıların aynı seviyede hak sahibi olmalarının gerekliliğidir. Hanefîlerin gö­rüşü bu istikamettedir. Onlara göre, alıcının iflası halinde olduğu gibi, ölü­mü halinde de eldeki malı satanın bir ayrıcalığı yoktur. Diğer alacaklılarla birlikte, eldeki mallardan hakkını alır.

Şâfiîler ise tam aksi görüştedir. Onlar da iflas durumunda olduğu gibi, ölüm halinde de mal sahibinin rüçhaniyeti olduğunu söylerler.

Mâlikîler de tam orta bir görüşü benimsemişlerdir. Ölüm halinde Hanefîler, iflas halinde de Şâfiîlerİe hemfikirdirler. Bu babdaki hadisler, top­luca ele alındığında, bu görüşü te’yid ederler.[564]

Bazı Hükümler

  1. Bir kimse mal satar ve parasını almadan müşteri iflas ederse, mal da müşterinin elinde mevcutsa satıcı o mala başka alacaklılardan daha müstehaktır,
  2. Bu durumda müşteri ölürse, malı satan diğer alacaklılarla aynı ayardadır.[565]

3521… Bize Süleyman b. Dâvûd haber verdi. Bize Abdullah-yani İbn Vehb- haber verdi. Bana Yunus, İbn Şihâb’tan naklen şöyle dedi: Bana Ebû Bekir b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm haber verdi ki:

Rasûlullah (s.a)… Ravi, Mâlik’in hadisinin manasını zikretti ve; “Eğer, onun parasından bir şey ödemişse o (satıcı) malda (öteki) ala­caklılarla eşittir” (sözünü) ilâve etti.[566]

Açıklama

Bu hadis, diğer nüshalarda sonraki hadisle değişik yerdedir.Yani bu rivayetin yerinde bundan sonraki hadis yer almıştır. Ayrıca o nüshalarda bu rivayetin sonunda (Ebû Dâvûd; Mâlik’in hadisi da­ha sahihtir, dedi) sözü yer almıştır. Tercemeye esas aldığımız nüshada ise bu ilâve bundan sonra gelecek olan hadisin sonundadır.

Avnu’l-Ma’bûd’un Hindistan baskısının kenarında; sadece bir nüsha­da şu cümlelerin yer aldığına işaret edilmektedir: “Ebû Bekir şöyle dedi: Ra­sûlullah (s.a); “Bir kimse, yanında parasından hiçbir şey ödemediği bir mal olduğu halde ölürse, mal sahibi onda diğer ortaklarla eşittir” diye hükmet­ti.” Bu ilâve elimizdeki matbu nüshalarda mevcut değildir.

Bu rivayetin ifade ettiği hüküm, öncekinden farklı değildir.[567]

3522… Ebû Bekir b. Abdurrahman, Ebû Hureyre (r.a) kanalıyla Rasûlullah (s.a)’dan önceki hadisin benzerini rivayet etti. (Bu rivayet­te Rasûlullah) şöyle buyurdu:

“Eğer (alıcı) malın parasından bir şey ödemişse satıcı kalanı(nda) diğer alacaklılarla eşittir. Bir adam; yanında bir başkasının malı ay­nen durduğu halde ölürse, satıcı -onun parasından bir mikdar tahsil etsin veya etmesin- (diğer) alacaklılarla eşittir.”

Ebû Dâvûd; “Mâlik’in hadisi (önceki hadis) daha doğrudur” dedi.[568]

Açıklama

Yukarıdaki rivayette de işaret ettiğimiz gibi; Ebû Davud’un Mâlik’in hadisinin daha sahih olduğunu bildiren ifadesi bazı nüshalarda bundan önceki rivayetin sonunda yer almıştır. Mâlik’in rivaye­tinden maksat 3320 numarada geçen hadistir.

Üzerinde durduğumuz hadisin isnadında İsmail b. Ayyaş vardır. Bu zat tenkide maruz kalmıştır. Dârekutnî; “Bu hadis, Zührî’den müsned olarak sabit olmamıştır, mürseldir.” der.

Hattâbî de; bu rivayetin, müsned şekliyle -iki raviden dolayı- âlimler tarafından zayıf sayıldığını söyler. “Bunu Mâlik mürsel olarak rivayet et­miştir. Bu, onun müsned olarak sabit olmadığına delildir.”

Hadisin zahiri Hanefîlerin görüşünü desteklemektedir. Diğer görüş sa­hipleri önce hadisin zayıf olduğunu ileri sürerek itiraz ederler. Sahih olduğu farzedildiğinde ise te’vil cihetine giderler.[569]

3523… Amra b. Halde’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: İflas eden bir arkadaşımız hakkında (görüşmek üzre) Ebû Hureyre (r.a)’ye geldik.

Size Rasûlullah (s.a)’ın hükmü ile hükmedeceğim; bir kimse if­las eder veya ölür de bir adam malım aynıyla bulursa ona (herkesten) daha müstehaktir, dedi.[570]

Açıklama

Sünen’in bir nüshasında, hadisin sonunda Ebû Davud’un şöyle dediği kaydedilmiştin. “Bu hadisi alan, Ebu’l- Mu’temir’dir, ama o kimdir? Yani onu tanımıyoruz.”

Ebû Davud’un bu sözleri hadisin zayıf olduğuna işaret etmektedir. An­cak, Avnu’I-Ma’bûd’da, değişik kaynaklardan nakiller yapılarak Ebu’l-Mu’temir’in tanınmış bir ravi olduğu belirtilmiştir.

Ebû Hureyre’nin bu hadisi mutlak olarak varid olmuştur. Borçlunun iflas etmesi ile ölmesi arasında bir ayırım yapılmadığı gibi, satıcının; parası­nın bir kısmını aldığına ya da almadığına dair bir kayıt da yer almamıştır. Hadis, bu şekliyle Şafiî mezhebinin görüşünü desteklemektedir.

Hanefîler; bu hadisin Ebû Hureyre’nin bir fetvası olduğunu, önceki ha­diste ise Hz. Peygamber (s.a)’den buna muhalif bir hüküm rivayet ettiğini söylerler.

Netice şu ki; iflas eden kişinin elindeki malda alacaklıların hak sahibi olma biçimlerinde âlimlerin farklı görüşleri vardır. Bunların her biri Rasû-lullah (s.a)’dan veya sahâbîlerden nakledilen haber ve hadislere dayanırlar. Ancak bu konudaki hadislerin bir kısmında zaaf alâmeti sayılabilecek bazı noktalar vardır. Bu noktalan kabul ve tayinde de âlimler ihtilâf ettikleri ve bu hadisler İslâm’daki bazı genel kaidelere aykırı düştüğü için ortaya farklı görüşler çıkmıştır.[571]

  1. Yürümekten Aciz Bir Hayvanı Canlandıran Kişi Ona Sahip Olur Mu?

3524… Âmir eş-Şa’bî, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Bir kimse, sahiplerinin besleyemeyip salıverdiği bir hayvanı bu­lur ve onu alıp canlandırırsa hayvan onun olur.”

Musa b. İsmail, Ebân’m hadisinde şöyle dedi: Ubeydullah der ki: (Şa’bî’ye) kimden (rivayet ediyorsun)? dedim; – Rasûlullah (s. a)’in ashabından birçok kişiden, karşılığını verdi. Ebû Dâvûd: “Bu Hammâd’ın hadisidir; daha- açık ve daha tamdır” dedi.[572]

Açıklama

îsnadda, Şa’bî’nin, hadisi hangi sahâbîden aldığına dair bir açıklık yoktur. Bu haliyle hadisi mürsel saymak gerekir.Nitekim Hattâbî buna işaret etmiştir. Avnü’l-Ma’bûd’daise, Hattâbî’nin “Ha­dis mürseldir” ifadesine itiraz edilmekte ve; “Çünkü Şa’bî bu hadisi, hadi­sin sonunda beyan edildiği üzere birçok sahâbîden rivayet etmiştir. Şa’bf-nin ismini açıklamadığı sahabelerin bilinmemeleri hadise zarar vermez. Çünkü onların bilinmeyenleri de makbuldür. Şa’bî, sahâbîlerden birçoğuyla görüşmüştür” denilmektedir.

Hadis-i şerif, hüküm itibariyle iki konuyu içine almaktadır:

1- Sahibinin, bakmaktan aciz olduğu bir hayvanı kırlara salıvermesi caizdir.

2- Kırlara salıverilmiş bir hayvanı bulup da onu besleyip iyileştiren kişi o hayvana sahip olur.

Hadisin zahiri ele alındığında ortaya çıkan hüküm bu olmakla birlikte, başka deliller ve maslahatlar gözönüne alınarak fakihlerin değişik hükümler ortaya koydukları görülmektedir. Şimdi bu iki maddeyi teker teker ele alıp biraz açalım:

1- Sahibi, hayvanı beslemeyecek olursa onu kırlara salıverebilir.

Şâfiîlere göre bir kişinin hayvanını yemlemesi veya satması ya da kırla­ra salıvermesi farzdır. Yani hayvanı aç bırakamaz, onun beslenmesi için tedbir alması gerekir. Eğer bunlardan birini yapmazsa hâkim tarafından zorlanır.

Hanefîlere göre ise, hayvanını besleyemeyen ve kırlara salmaktan kaçı­nan kişiyi hâkim öğüt kabilinden uyarır, malım aç tutmamasını söyler. Ama sahibinin bu emre uyması şart değildir.

En doğrusu, hayvan eti yenen cinstense sahibinin onu kesip etini fakir­lere dağıtmasidır.

İbn Reslân; yaşlılık gibi bir sebepten dolayı çalışamayacak hale gelen hayvanı sahibinin salıveremeyeceğini, onu beslemek zorunda olduğunu söyler.

2- Kırlara salıverilmiş olan bir hayvanı bulup besleyen ve onu canlandı­ran kişi o hayvana sahip olabilir mi?

Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre bu durumdaki bir hayvan sahibi­nin mülkünden çıkmış sayılmaz. Lukata (bulunan yitik mal) hükmündedir. Sahibi geldiği zaman bulanın hayvanı iade etmesi gerekir. Çünkü Allah (c.c) Bir âyette: “Sizden, karşılıklı rıza ile bir ticaret olmadan birbirinizin malla­rını bâtıl yollarla yemeyiniz.” buyurmaktadır.[573] Bu âyet açıkça gösteriyor , bir malı sahibi herhangi bir şekilde bir başkasına temlik etmedikçe mül-îciyet intikal etmez. Ama mâliki malı salıverirken “bunu bulan ona sahip 3İsun” niyetiyle salıverirse o zaman bulan onun sahibi olur. Fakat o niyetle ieğil de, bir müddet kırda otlasın, sonra tekrar alırım şeklinde bir niyetle, ahvermişse, bulan ona sahip olamaz.

İshak b. Râhûyeh ve Ahmed b. Hanbel’e göre; sahibi hayvanı tehlikeli :>ir bölgede salıvermişse bulup canlandıran ona sahip olur. İshak, Şa’bî’nin }u hadisini delil almıştır.

Basra kadısı Ubeydullah b. el-Hasen, salıverilen bir hayvan ve hurması yenilip yere atılan çekirdekle ilgili olarak şöyle der: “Eğer sahibi, ben onu nsanlara mubah kılmadım, derse sözü kabul edilir; ama mubah kılmadığı-ıa dair yemin ettirilir.”[574]

3525… Şa’bî’nin merfû olarak rivayet ettiğine göre; Rasûlullah s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse, tehlikeli bir ferde bir hayvan salıverir de onu birisi bulup) canlandırırsa o hayvan bulana ait olur.”[575]

Açıklama

Görüldüğü §ibi bu badis önceki hadisin şerhinde işaret edi­len görüşlerden Ahmed b. Hanbel ve İshak’ın mezheplerini eyid etmektedir. Hadis mutlaktır. Bulanın ona sahip olması için sahibinin »ulana mubah kıldığı tarzındaki bir niyete işaret edilmemiştir.[576]

  1. Rehin

3526… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Sağmal hayvan rehin verildiği zaman; sütü, nafakası karşılı­ğında içilir. (Binek hayvanı) rehin edildiği zaman da nafakası karşılı­ğında sırtına binilir. Nafaka, (sütü) sağan ve (sırtına) binene aittir.”

Ebû Dâvûd: “O bize göre sahihtir” der.[577]

Açıklama

Renn: Sözlükte; hapsetmek, alıkoymak manalarına gelir. Is­tılahta; alacaklının alacağını güvence altına almak için borç­ludan bir mal almasıdır. Teminat olarak alınan mala da rehn denilir. Rehn veren borçluya, “râhin”; rehn alan alacaklıya, “mürtehin”; rehn olarak ve­rilen mala da “rehn” veya “merhûn” denilir.

Rehnedilen mal taşınır mallardan olabileceği gibi, taşınmaz mallardan da olabilir. Ancak malın başka biriyle müşâen ortak olmaması gerekir.

Hadis-i şerifte; nafakası mukabilinde rehin olan sağmal hayvanın sütü­nün sağılabileceği, binek hayvanının sırtına binileceği ifade edilmektedir. Ama, süt sağma ve binmenin kimin hakkı olduğu belirtilmemiştir. Yani bu haklar esas sahibi olan râhine mi yoksa alacaklı durumdaki mürtehine mi aittir? Bu konuda bir açıklık yoktur. Bundan dolayı hadisten elde edilen hükümde âlimler arasında ihtilâf edilmiştir:

1- Binmek ve sağmak râhinin hakkıdır. Hattâbî şöyle der: “Nafaka, sa­ğana ve binene aittir, sözü kapalıdır. Bu sözde, binecek ve sağacak olanın râhin mi yoksa mürtehin mi olduğu açık değildir.”

Sindî de; burada süt içecek ve hayvana binecek olandan maksadın râ-hin olduğuna işaretle şöyle demektedir: “Cumhura göre râhin rehnettiği hay­vanın sütünü içer ve ona biner. Nafakası da kendisine aittir. Hadisten maksat; râhinin malı rehin bırakması ile ondan istifade hakkının kesilmediğine işa­ret etmektir. Yani sahibi o malı rehin bırakmadan önce nasıl kullanabiliyor idiyse, rehin bıraktıktan sonra da öylece kullanabilir.

İbn Abdilberr: “Bu hadis; âlimlerin çoğunluğuna göre, üzerinde icma edilen asıllara ve sıhhatinde ihtilâf olmayan hadislere aykırı düşmektedir. Bu­harı ve başka âlimlerin, îbn Ömer’den rivayet ettikleri, “Bir kimsenin hay­vanı, onun izni olmadan sağılamaz.” hadisi bu hadisin neshedildiğine delil­dir.” demektedir.

Tahavî de; bu hadisin, faiz haram edilmeden önceki devirlerle ilgili ol­duğunu, faiz haram edildikten sonra ise faize benzeyen tüm muamelelerin de haram kılındığım söyler. Memedeki sütü satmak, menfaat karşılığında borç vermek de faizin benzerlerindendir. Faizin haram kılınması ile birlikte, mürtehinin rehinden istifade etmesi de yasaklanmış olmaktadır.

Yukarıda da işaret edildiği üzere, âlimlerin büyük çoğunluğu hadisi bu şekilde anlamışlardır. Bunlara göre rehn bırakılan malın geliri ve nafakası sahibine yani râhine aittir. Hanefî, Şafiî ve Mâlikîlerin görüşleri bu istika­mettedir.

Hattâbî; İmam Şafiî’nin, Saîd b. el-Müseyyeb’den rivayet ettiği şu ha­disin de cumhurun görüşünü te’yid ettiğini söyler. Rasûlullah (s.a) şöyle bu­yurmuştur: “Rehn, onu rehin bırakan sahibinden menedilemez. Onun men­faati da külfeti de ona aittir.” Görüldüğü gibi bu hadis açık bir surette, rehnin menfaatinin râhine ait olduğunu ortaya koymaktadır.

Üzerinde durduğumuz hadisten, mürtehinin rehinin gelirinden faydala­nabileceği sonucunu çıkartırsak, iki yönden bu konudaki temel prensiplere zıt düşmüş oluruz:

a) Bir maldan, sahibinin izni olmadan istifade etmeyi caiz kılmak,

b) Hayvandan edilen istifade veya alınan ürünü, kıymeti değil de nafa­kası karşılığında tutmak. Hayvana yedirilen otun, sağılan süt veya edilen is­tifadenin kıymetinden daha az olması mümkündür. Bu durumda, süt veya menfaatin fazlalığı, neyin karşılığında olacaktır? Bu faizdir.

Hadisi, cumhurun izah ettiği manaya aldığımız takdirde şu hükümler de çıkar:

a) Rehin bırakılan malın gelirleri, rehne dahil değildir.

b) Rehnin devamı için, merhûnun, mürtehinin elinde devamlı olarak dur­ması şart değildir. Çünkü Öyle olsa İdi, râhinin hayvana binmesi mümkün olmazdı. Ancak râhin, hayvana ancak gündüzleri binebilir, gece mürtehine

2- Rehin bırakılan malı, nafakası karşılığında sağmak veya binmek mür­tehinin hakkıdır. Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûyeh bu görüştedir.

Şevkânî; bu görüşü müdafaa sadedinde şöyle demektedir:

“Hadiste, kimin bineceği ve kimin süt sağacağı belirtilmemiştir, onun için hadis mücmeldir deniliyor. Ama hadiste bir kapalılık yoktur; çünkü mu-rad, nıürtehindir. Zira râhinin mülkiyeti sebebiyle zaten malından istifade hakkı vardır. Hadiste ise, nafaka karşılığında faydalanmadan bahsedilmek­tedir. O halde, diğer bir rivayette de açıkça ifade edildiği üzere nafaka sebe­biyle binmek ve süt sağmak mürtehine mahsustur. Hammâd b. Seleme’nin Câmi’inde şu lafızla bulunan rivayet bu manayı te’yid etmektedir: “Bir kimse bir koyunu rehin alsa verdiği ot mikdannca sütünden içebilir. Fakat, otun parasından daha fazla süt alırsa bu ribâdır.”

Bu hadis; ihtiyaç olduğu zaman râhinin izni olmasa bile mürtehinin re­hinden istifade edilebileceğine delildir. Ahmed, İshak, Leys, Hasen ve baş­kaları da böyle demişlerdir.”

İbn Kudâme de: el-Muğnî adındaki eserinde Hanbelîlerin görüşünü şöyle savunmaktadır: “Hayvanın nafakası lâzımdır, mürtehinin de bu hayvanda hakkı vardır. Bazan onun hakkını alması, rehnin gelirinden ve mâlikinin va­zifesi olan bir şeyi ona niyabeten yapmakla olur. Bu; kadının nafakasını ko­casının izni almadan onun malından almasına benzer.”

3- Bu konudaki hadis ve asılların te’lifi mümkündür. Şöyle ki;

Râhin, hayvanın gıdasını teminden kaçınırsa, mürtehin hayvanın sağlı­ğını korumak ve alacağının teminatını sürdürmek için hayvanı besler. Buna karşılık da sütünü içebilir, sırtına binebilir. Ancak, içilen sütün kıymeti, hay­vana yedirilen yemin kıymetinden daha fazla olmamalıdır.

Bu görüş Avnii’l-Ma’bud’da; Evzaî, Leys ve Ebû Sevr’e nisbet edil­mektedir.

Şu ana kadar, hadisin ulema tarafından anlaşılış şekli ve bundan çıkan farklı hükümleri verdik^ Taraflardan her birinin diğerlerinin delillerine iti­razları ve bunlara cevaplar vardır. Biz, daha fazla tafsilata girmek istemiyo­ruz. Ancak rehinle ilgili genel hükümlere çok öz olarak işaret etmek istiyoruz:

1) Rehin; alacaklının, alacağını teminat altına almak için borçludan bir mal almasıdır.

2) Alışveriş esnasında rehin şart koşulması akde zarar vermez.

3) Rehn, her türlü maldan olabilir.

4) Diğer akitlerde olduğu gibi, rehinde de tarafların icab ve kabulü şarttır.

5) Mürtehin, rehnedilen malı teslim alınca, onun damâmna girmiş olur. Dolasıyla, mal mürtehinin elinde telef olsa, onun kıymeti kadar bedel borç­tan düşer. Ancak, rehnedilen malın kıymeti, borçtan fazla ise, bu fazlalık

İmam Şafiî’ye göre; merhûnun tamamı mürtehinin elinde emanettir. Do­layısıyla mürtehinin kusur ve kasdı olmadan merhûn mal telef olsa olduğu gibi râhinden gider. Mürtehinin alacağı aynen devam eder.

6) Mürtehin, râhinin izni olmadan merhûn maldan istifade edemez.

7) Borçlu borcunu ödediği zaman, mürtehin rehni iade etmek mecburi­yetindedir.

8) Mürtehin, rehni kendisi muhafaza edebileceği gibi, karısı, çocuğu ve hizmetçisi vasıtasıyla da muhafaza edebilir. Bir yed-i emine teslim etmesi de caizdir.

9) Mürtehin, rehni hakkı olmayan bir şekilde kullanırsa, onu gasbetmiş gibi dâmin olur.

10) Rehnin korunduğu binanın, koruyan bekçinin ve güden çobanın ücreti mürtehine aittir. Rehinin beslenmesi (nafakası) ise râhinin borcudur.

11) Meyveli ağaç rehnedildiği takdirde meyveler de rehne dahildir. Ama, ağaç değil de sadece meyve veya tarla istisna edilerek sırf ekin rehin verilemez.

Rehin verildikten sonra, malda meydana gelen verimin (hayvanın yav­rusu, ağacın meyvesi gibi) rehne dahil olup olmayacağı, âlimler arasında ih­tilaflıdır.

Hanefîlere göre; hayvanın yavrusu ve ağacın meyvesi asılları ile birlikte rehin sayılır. Ancak daman konusunda asıl rehnedilen malla yavrusu ara­sında fark vardır. Rehnedilen mal mürtehinin damânındadır, sonradan dün­yaya gelen yavru ise emanettir.

Şâfiîlere göre ise; esas maldan ayrı olan ürün rehne dahil değildir.

12) Yed-i emine teslim edilen mal telef olsa, mürtehinin elinde telef ol­muş sayılır.

13) Râhin, rehni mürtehinin izni olmadan satarsa satış, mürtehinin iz­nine mevkuftur. İzin verirse satış geçerli, aksi halde geçersizdir.

14) Mürtehin rehni, geçici olarak iâreten râhine verebilir. Bu durumda mal, mürtehinin damânmdan çıkmış olur.

Aslında rehn; İslâm hukukunun en geniş konularından birisidir. Bu ge­niş konunun bu kadar dar bir çerçevede anlatılması mümkün değildir. Ama bizim işimiz hadisi anlamak ve hadisten çıkan hükme işaret olduğu için bu kadarla yetindik, konuya ana hatlarıyla ışık tutmaya çalıştık. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat etmeliler.[578]

3527… Ömer b. el-Hattâb (r.a)’dan, Rasülullah (s.a)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Allah’ın kulları arasında öyleleri var ki, peygamber ve şehit değildirler, ama kıyamet günü Allah katındaki mevkilerinden dolayı peygamberler ve şehitler onlara imrenirler.”

Ya Rasûlallah, onlar kim? Bize haber verir misin? dediler.

“Onlar, aralarında alıp verdikleri bir mal ve akrabalık olmadı­ğı halde Allah’ın ruhu ile birbirlerini sevenlerdir. Vallahi onların yüz­leri nurdur ve kendileri nur üzerindedirler. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmaz, insanlar üzüldüğünde onlar üzülmezler.” buyurdu ve: “Haberiniz olsun, Allah’ın sevgili kullarına korku yok, onlar üzüle­cek de değillerdir.”[579] âyetini okudu.[580]

Açıklama

Bu hadis; Sünen-i Ebû Dâvûd nüshalarının çoğunda yoktur. Lü’lüî’nin rivayetinden değil, İbn Dâse’nin rivayetindendir. Hattâbî’nin üzerine şerh yaptığı nüshada mevcuttur. İbnü’l-Münzir, et-Tergîb’de bu hadisi almış ve Ebû Davud’un rivayet ettiğini söylemiştir.

Hadisin, rehn konusuyla hiçbir ilgisi yoktur. Buna rağmen musannifin bu hadisi rehn babında vermesi, rehne muhtaç olanlara yardım ve iyiliğe teşvik için olmalıdır.

Hadis-i şerifteki, “Allah’ın ruhu ile birbirlerini severler” cümlesindeki “ruh” kelimesi Kur’an-ı Kerim olarak izah edilmiştir. Nitekim Şûra sûresi­nin 52. âyetindeki “ruh” kelimesi de “Kur’an” diye tefsir edilir. Buna göre bu cümlenin manası, “Allah’ın Kur’an’ı ile birbirlerini severler” şeklinde anlaşılacaktır. Kur’an’a ruh denilmesi; nefis ve bedenler ruhla yaşadığı gibi, kalplerin de Kur’an’la hayat bulmasından dolayıdır.[581]

  1. İnsan Çocuğunun Malından Yiyebilir

3528… Umâre b. Umeyr’in, halasından rivayet ettiğine göre; o (Umâre’nin halası);

Hz. Âişe (r.anha) ya:

Kucağımda bir yetim var, onun malından yiyebilir miyim? diye sordu.

Âişe (r.anha) de:

Rasûlullah (s.a): “İnsanın yediği şeylerin en temizi kendi kazan­cından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazanandandır” buyurdu, dedi. [582]

Açıklama

Yetimin, insanın kucağında olmasından maksat, onun yanın­da olması onunla birlikte oturmasıdır. Hadis-i şerif, insan­ların yediği gıdanın en güzelinin kendi kazancından elde ettiği olduğunu bil­diriyor. Çocuk; kişinin besleyip büyüttüğü, yetişmesi için büyük gayretler gösterip fedakârlıklara katlandığı bir varlık olduğu için, o da babasının ka­zancı kabul edilmiş ve malı da kişinin kazancı cümlesinden sayılmıştır.

Hadisten elde edilecek diğer bir hüküm; ana babanın nafakasının ço­cukları üzerinde bir borç olduğudur.

Alimler, anne babanın nafakalarının çocuklara borç olduğunda ittifak halindedirler. Ancak bazıları bunu mutlak olarak gerekli görürken, bazıları ana babanın nafakalarının çocuğa farz olmasını onların fakir ve düşkün ol­ması ile kayıtlamışlardır.

Hattâbî’nin belirttiğine göre; âlimlerin çoğunluğu birinci, İmâm Şafiî de ikinci görüşü benimsemişlerdir. Yani âlimlerin çoğuna göre ana baba zengin ve güçlü de olsalar, çocukları onları beslemek zorundadırlar. İmam Şafiî’ye göre ise; ana baba zenginse çocuk onların nafakasını temine mecbur değil­dir, fakirseler mecburdur.[583]

3529… Hz.Âişe (r.anha)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

“İnsanın çocuğu, kazandıklarının en iyilerindendir. Onların mal­larından yiyiniz.”

Ebû Dâvûd dedi ki:

Hammâdb. Ebı Süleyman, hadiste: “İhtiyaç duyduğunuz zaman” sözünü ilave etti, (ama) o münkerdir.[584]

Açıklama

Çocuğun, babasının kazancı sayılması mecazi bir ifadedir. Yoksa gerçek manada çocuk kazanç olamaz. Çünkü kazanç mal cinsinden olabilir. Çocuk ise mal değildir.

Hammâd’ın rivayetindeki ilâve, ana babanın çocuklarının mallarından yiyebilmelerinin muhtaç olmaları hali ile kayıtlı olduğunu göstermektedir. Yukarıdaki hadisin izahında da temas edildiği üzere bu, îmam Şafiî’nin gö-rüşüdür.

Ancak Hammâd’ın rivayetindeki ilâve münkerdir.

Bezlü’l-Mechûd’da; Ebû Davud’un Hammâd’ın rivayetindeki ilâve için “münkerdir” demesi, hadis ıstılahından bir sapma olarak değerlendirilmektedir. Çünkü münker, zayıf bir ravinin sika ravilere muhalefet etmesidir. Bu hadiste ise böyle bir muhalefet sözkonusu değildir. Çünkü metindeki bir ilâ­ve, daha güçlü bir ravinin rivayetine çelişki değildir. Bu ilâve olsa olsa müs­takil bir hadis sayılabilir. Eğer zayıf ravinin rivayetindeki ilâve, sika ravinin rivayetine zıt sayılsa bile bu, münker değil, şâz olur.

Âlimlerin cumhuruna göre; anne baba ister muhtaç olsun ister olma­sın, çocuklarının mallarından yiyebilirler. Onlara danışmalarına gerek yoktur.[585]

3530… Amr b. Şu’ayb’ın, babası kanalıyla dedesinden rivayet et­tiğine göre; bir adam Hz. Peygamber (s.a)’e gelip:

Ya Rasûlallah, benim malım var, çocuğum var, fakat babam malımı bitirecek, dedi.

Rasûlullah (s.a) da:

“Sen ve malın babana aitsiniz. Şüphesiz çocuklarınız, kazancı­nızın en temizlerindendir. Çocuklarınızın kazancından yiyiniz” buyurdu.[586]

Açıklama

Metindeki, “Babam malımı bitirecek” cümlesindeki kelimesi; “malın tamamını almak, tüketmek, kökünü kazımak” manalarına gelir. Bu kelime bazı nüshalarda “muhtaçtır” şeklindedir. Buna göre cümle, “Babam malıma ihti­yaç duyuyor” şeklinde olur. Bu kelime “ihtiyaç duyuyor” şeklinde kabul edilirse hadisin manası izaha ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Fa­kat “bitirecek, tüketecek” şeklinde olduğu takdirde kelimenin te’vili gerekecektir. Bu kelimenin izahı sadedinde Hattâbî şöyle demektedir:

“Hz. Peygamber (s.a)’e sofu soran zâtın; babasının, malını tüketeceği tarzındaki sözlerinden maksadı, babasına vereceği nafaka sebebiyle malının tükenmesidir. Yani, babasına vereceği nafakaya, malının fazlası ve geliri kâfi gelmemekte, aslına da tecavüz etmektedir. Ama Rasûlullah (s.a), adamın ma­zeretini kabul etmemiş, babasının nafakasını vermeme konusunda ruhsat ver­memiştir. Aksine, sen ve malın babana aitsiniz, buyurmuştur. Bu sözün ma­nası şudur: Eğer malın kâfi geliyorsa, baban senin malından ihtiyacı kadarı­nı alır. Ama senin malın yoksa veya kâfi gelmiyorsa o zaman çalışacaksın ve babanın nafakasını vereceksin.”

Bu hadisin İbn Mâce’deki bir rivayeti, Câbir (r.a)’den nakledilmiştir.[587]

  1. Malını Birisinin Yanında Bulan Kişi Onu Alır

3531… Semüre b. Cündüb (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Ra­sûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse, malını birisinin yanında bulursa onu almaya (herkes­ten daha fazla) hakkı vardır. Malı satın alan da (parasını) satıcıdan alır.”[588]

Açıklama

Sarihlerin belirttiklerine göre bu hadis; çalınan, gasbedilen veya kaybolan mallarla ilgilidir.

Bu hadisten anlaşıldığına göre bir kimsenin malı çalınsa veya gasbedilse ya da kaybolsa ve adam malını birisinin elinde bulsa; malını geri almak için o şahsı dava eder. Mal elinde olan kişi, “Ben bunu başkasından satın aldım, git davanı onunla hallet” diyemez. Mal sahibi malını alır, malı elinde bulunduran şahıs da parasını onu satın aldığı kişiden alır.[589]

  1. Hak Sahibi Olan Kimse Hakkını Borçlunun Malından (Onun İzni Olmasa Bile) Alır

3532… Hz.Âişe (r.anha)’den rivayet edildiğine göre; Muâviye’-nin annesi Hind,[590] Rasûlullah (s.a)’a gelip:

Şüphesiz Ebû Süfyân cimri bir adamdır. Bana ve çocuklarıma yetecek malı vermiyor. Onun malından bir şey almamda bana bir ve­bal var mı? dedi.

Hz. Peygamber (s.a):

“Örfe göre sana ve çocuklarına yetecek kadarını al” buyurdu.[591]

Açıklama

Metinde görüldüğü üzere, Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, Hz.Peygamber (s.a)’e gelerek, kocasının cimriliğinden bahisle, onun kendisinin ve çocuklarının ihtiyacını karşılayacak malı vermediği için şikâyette bulunmuştur. Ebû Süfyân’ın cimriliğini de “şahîh” sözü ile ifade-lendirmiştir. Arapçada cimri için kullanılan esas kelime “bahîP’dir. Ancak “şahîh”, “bahîl”den daha geneldir. “Bahû”\ malı vermeyen kişiye denilir. “Şahîh” ise her halükârda hiçbir şey vermeyen kişidir.

Hind, Hz. Peygamber (s.a)’e kocasının, nafakasını vermekte kusur gös­terdiğini şikâyet ettikten sonra, onun haberi olmadan malım alıp alamaya­cağını sormuş,-Efendimiz de örf mikdarınca kendisine ve çocuklarına yete­cek mikdarı alabileceğini söylemiştir.

Aliyyü’1-Kârî, buradaki örften maksadın şer’î örf olduğunu ve bunun da orta halli bir nafaka olduğunu söyler. Fethu’l-Bârî’de ise, hadisteki örf­ten maksadın halkın örfü olduğu ifade edilmektedir.

Hâttâbî, bu hadisin ihtiva ettiği fıkhî hükümleri şu şekilde beyan et­mektedir:

1- Kadınların nafakaları, kocalarına aittir.,

2- Çocukların nafakaları, babaları tarafından temin edilecektir.

3- Kocaya veya babaya borç olan nafaka ihtiyaca yetecek miktardır.

4- Hâkimin bildiği bir konuda, delile ihtiyaç duymadan kendi bildiği ile hükmetmesi caizdir.

5- Mahkeme meclisinde bulunmayan bir kişi aleyhine hüküm vermek caizdir.

Hanefîlere göre; bu caiz değildir. Hz. Peygamber’in yaptığı hüküm ver­mek değil, fetva vermektir.

6- İhtiyaç halinde, bir kimsenin bazı kusurlarının söylenilmesi caizdir.

7- Bir kimse, kendisine borcu olan kişi borcunu vermekten imtina ettiği takdirde; yanında borçlunun malı bulunursa, o maldan hakkını alabilir. Bu malın alacaklının alacağı olan mal cinsinden olması şart değildir. Çünkü cimri olan birisinin, kişinin ihtiyacı olan her türlü malı toplayıp biriktirmesi mümkün olmaz.

Hattâbî’nin belirttiğine göre; bazı âlimler bu hadisin ifade ettiği mana­dan istifade ile, kadının hizmetçisinin nafakasının da kocasına ait olacağı hükmüne varmışlardır. Çünkü Ebû Süfyân bir kavmin reisidir. Onun duru­munda olan birisinin, ne kadar cimri olursa olsun ailesinin nafakasını te­minde ihmal göstermesi mümkün olmaz. Bu yüzden hadiste sözkonusu edi­len nafaka, Hind’in hizmetçisinin nafakasıdır. Hizmetçi, kişinin kendi zım-nına dahil olduğu ve onun cümlesinden sayıldığı için Hind: “O bana ve ço­cuklarıma yetecek şeyi vermiyor” demiş, hizmetçiyi sözkonusu etmemiştir.

Hattâbî’nin bu hadisten çıkardığı hükümlerden yedincisi âlimler arasında ihtilaflıdır. Hattâbî’nin vardığı sonuç, İmam Şafiî ve bir grup âlimin görü­şüdür. Hanelilerden sâhibeyn de bu görüştedir. İbn Âbidin: “Bugün İmam Şafiî ve sâhibeyn’in görüşüne göre fetva verilir” demektedir.

İmam Ebû Hanîfe’den gelen bir rivayete göre; alacaklı borçlunun izni olmadan hakkını alamaz. Diğer bir rivayete göre ise, eğer kendi alacağı cin­sinden mal bulursa alır, aksi halde alamaz. Ancak altın yerine gümüş veya gümüş yerine altın alabilir.

imam Mâlik’ten, yukarıda geçen her üç görüş de rivayet edilmiştir.

Ahmed b. Hanbel’e göre de; alacaklının, borçlunun izrii’olmadan ala­cağını tahsil etmesi caiz değildir.[592]

3533… Hz.Âişe (r.anha)’den rivayet edildiğine göre;

Hind, Rasûlullah (s.a)’a gelip:

Ya Rasûlallah! Ebû Süfyân sıkı bir adamdır. Onun izni olma­dan, ailesi için malından harcamamda bana vebal var mı! dedi.

Rasûlullah (s.a):

“Hayır, örf mikdarınca harcamanda sana günah yoktur” buyurdu.[593]

Açıklama

Bu hadis de, önceki hadisin başka bir rivayetidir. Aralarında bazı lafzî farklılıklar varsa da mana ve hüküm olarak birdirler. Burada, yukarıdaki hadiste söylenenlere ilâve edilecek bir şey yoktur.[594]

3534… Yusuf b. Mâhek el-Mekkî’den rivayet edilmiştir, der ki: Ben falanın velayetinde olan yetimlerin nafakasını yazardım. (Ye­timler büyüyünce hesapta) bin dirhem yanlışlık yaptılar. Yetimlerin velisi olan da yetimlere bu fazla parayı ödedi. (Bilâhare) ben yetimle­rin mallarından, verilen o fazlalığın misline (bin dirheme) eriştim ve veli olan adama: Senden alıp götürdükleri bin dirhemi alayım mı? dedim.

Hayır, alma; babam bana, Rasûlullah (s.a)’ı: “Sana emniyet ede­ne emanetini öde, sana hıyanet edene de hıyanet etme” buyururken duyduğunu haber verdi, dedi.[595]

Açıklama

Hadisin isnadında bilinmeyen bir ravi vardır. Bu hal, hadisin sıhhati için bir kusurdur. Şerhlerde, Yusuf b. Mâhek’in “falan” dediği kişinin ismine temas edilmemiş, hatta bu zâtın isminin bulu­namadığına dikkat çekilmiştir.

Hadisi terceme ederken metne sadık kalmaya gayret ettiğimiz için anla­şılmasında güçlük çekilebilir. Onun için hadisin manasını açıklamak istiyoruz:

Yusuf b. Mâhek el-Mekkî adındaki zât, bir adamın yanında kâtiplik ya­par, o kişinin velayeti altında bulunan yetimlerin nafakalarını yazarmış. Ye­timler büyüyüp , buluğ çağına gelince, velileri olan şahıstan mallarını almış­lar. Ancak mallarını hesap ederken yanlışlık yapmışlar (yanlışlığın kasdi mi yoksa hataen mi olduğuna dair bir açıklık yok) ve haklan olandan bin dir­hem fazla istemişler, veli de bu parayı vermiş. Daha sonra Yusuf b. Mâhek, yetimlere ait bin dirhem kadar bir mal ele geçirmiş ve patronuna, fazladan olarak verdiği bin dirhemi bu paradan alıp alamayacağını sormuş, adam da; “Hayır alma, çünkü babam Rasûlullah’ın: “Sana güvenene hakkını ver, hı­yanet edene de hıyanet etme” buyurduğunu haber verdi.” demiştir.

Bu hadisin zahiri; hak sahibinin borçlu durumdaki şahsın izni olmadan borçludan hakkını alamayacağına delâlet etmektedir. Halbuki bir önceki hadis; hak sahibinin, borçlunun malını bulduğu takdirde hakkını alabileceğini ifade etmekte idi. Bu durumda iki hadis arasında bir çelişki sözkonusu ol­maktadır. Hattâbî bu konuya temasla şöyle demektedir:

“Zahire göre bu hadis, Hind hadisine muhalif sayılmaktadır. Ama as­lında bu iki hadis arasında bir muhalefet söz konusu değildir. Çünkü hain, hakkı olmayan bir şeyi zulmen ve düşmanlıkla alan kimsedir. Ama hasmı­nın malından hakkını almasına izin verilen kişi hain değildir. Bu hadisin ma­nası, sana hıyanet eden kişiye, onun yaptığının aynısıyla muamele ederek hı­yanet etme, demektir. İkinci şahıs, hain değildir; çünkü o kendi hakkı olan bir şeyi almıştır. Birincisi ise başkasına ait bir hakkı gasbetmiştir.

Mâlik b. Enes: “Bir adam, başka birine bin dirhem emanet etse ve emanet edilen şahıs bu parayı inkâr etse, sonra da inkarcı emanet bırakana bin dir­hem emanet etse, ikinci emanet edilenin bu parayı inkâra hakkı yoktur.’1 derdi. İmam Mâlik’in arkadaşı İbnü’l-Kasım: “Zannediyorum o bu hadise istinaden böyle derdi” der.

Hanefîlere göre; ikinci emanetçinin inkâr edilen parasına kısas olarak, kendisine emanet edilen bin dirhemi inkâra hakkı vardır. Ama emanet bıra­kılan İlk mal buğday, ikinci mal arpa olursa caiz olmaz. Çünkü bu takdirde yapılan muamele, satım muamelesi olur. Aynı cinsten olduğunda ise kısastır.

İmam Şafiî’ye göre ise, her halükârda ikinci şahsın hakkını alma yetki­si vardır. Şafiî’nin dayanağı Önceki Hind hadisidir.”

Görüldüğü gibi Hattâbî bu sözleri ile, bir taraftan iki hadis arasında varlığı zannedilen ihtilâfı bertaraf etmekte, diğer yönden ise konu ile ilgili görüşleri ortaya koymaktadır.

Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a)’in: “Sana emniyet edene emanetini öde, hıyanet edene de hıyanet etme” buyurduğu belirtilmektedir. Buradaki, “sana emniyet edene” ifadesinin iki manaya ihtimali vardır:

1- Sen emanetçi isen, sana bir şey emanet edilmişse,

2- Sana bir şey emanet edildiği zaman, senin emin birisi olduğuna ina­nılırsa.

Mana ne olursa olsun, hadis-i şerifte kendisine güvenilen kişinin bu gü­venin gereğini yapması gerektiği, hak sahibine hakkını vermesinin icabettiği bildirilmektedir. Hıyanet eden bir kişiye de hıyanetinin aynı ile mukabele edi­lemeyeceği de hadisin muhtevası içerisindedir.[596]

Bazı Hükümler

  1. Yetimlerin malını idare etmekle görevli olan vasiler, hesabı ıyı tutmalıdırlar.
  2. Emanete hıyanet caiz değildir.
  3. Emanet, ehline iade edilmelidir.[597]

3535… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Sana güvenene emaneti öde, sana hıyanet edene hıyanet etme.”[598]

Açıklama

Tirmizî, bu hadis için; “Hasen garib” demiştir. Hadis önceki hadisin son böıumu üe aynıdır. Burada, orada söylenen­lere eklenecek bir şey yoktur.[599]

  1. Hediye Kabul Etmek

3536… Hz. Âişe (r.anha)’den rivayet edildiğine göre: Hz. Peygamber (s.a) hediye kabul eder ve karşılığında hediye verirdi.[600]

Açıklama

Hadisin; İbn Ebî Şeybe’nin rivayetinde Rasûhıllah’ın, kabul ettiği hediyeye daha iyisi ile mukabelede bulunduğu belirtilmektedir.

Hz. Peygamber (s.a)’in hediye kabul etmesi, onun kereminden ve güzel ahlâkındandır. Çünkü hediye ile insanların birbirlerine olan sevgi ve bağlı­lıkları artar. Efendimiz bir başka hadisinde: “Hediyeleşiniz, birbirinizi seviniz” buyurmaktadır.

Hediye yemek, Hz. Peygamber (s.a)’in özelliklerindendi. O, sadaka kabul etmezdi. Çünkü sadaka insanların kiri idi. Ama hediye öyle değildir.

Hadiste, Rasûlullah (s.a) Efendimizin, kendisine yapılan hediyeye he­diye ile karşılık verdiği ifade edilmektedir. Sarihlerin belirttiğine göre; bu karşılık, kendisine hediye edilen nesnenin kıymetinden daha az olmazdı. Hatta az önce işaret ettiğimiz gibi İbn Şeybe’nin rivayetine göre, Hz. Peygamber’-in verdiği şey, aldığı hediyeden daha değerli olurdu.

Hz. Peygamber’in kendisine verilen hediyenin karşılığını vermesi; in­sanlara karşı minnet borcu altında kalmaması içindi. Çünkü minnet borcu, davetin sonucunu menfi bir şekilde etkileyebilir. Ayrıca hediye davete karşı­lık bir ücret gibi telakki edilebilir. Halbuki Efendimiz, peygamberlik görevi karşılığında ücret almaz. Şûra sûresinin 23. âyetinde: “De ki; ona karşılık sizden bir ücret istemem” buyurulmaktadır.

Bir de meselenin şu yönü var: Hâkimlerin ve idarecilerin hediye almala­rı rüşvettir. Hz. Peygamber (s.a) de kavminin lideri idi. Dolayısıyla onun lediye alıp da karşılığında bir şey vermemesi münasip olmazdı. Bazı âlim-er; “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”[601] manasına gelen âyetin Hz. Peygamber’e has olduğunu, daha fazlası ile karşılık almak için hediye vermek manasına geldiğini söylerler. Bu âlimlerin dediklerine göre Rasûlullah s.a)’dan başkalarının daha iyisi ile mukabele görmek maksadı ile hediye ver-neleri caizdir.

Mâlikî âlimlerinden bazıları bu hadisle istidlal ederek, verdiği hediye kar­lılığında mükafat alması âdet olan kişilere -fakirin zengine verdiği hediye pbi- verdikleri hediyeye mukabil bir şeyler vermenin vacip olduğunu söyler-er. Zenginin fakire hediye vermesi ise böyle değildir. İmam Şafiî’nin kavl-i [adîmi de böyledir.

Hanefîler ve Şâfiîlerin görüşüne göre; karşılık almak için hediye vermek bâtıldır. Çünkü bu, bilinmeyen bir bedel karşılığında mal satmak de­nektir. Üstelik hediyenin temel esprisi teberrudur. Şu kadar var ki, hediye verılirken bir karşılık şart koşulmuşsa bu şarta uyulması gerekir.

Hattâbî, bazı âlimlere nisbet ederek; karşılık verilip verilmemesi itibariyle hediyeyi üç grupta mütâlâa eder:

1- Bir kimsenin, kendisinden daha aşağı durumda olana hediye verme-i, bir şey hibe etmesi halinde bir karşılık verilmesi gerekmez. Çünkü bu, ıir ikram ve lütuftur. Patronun işçisine hibede bulunması bu kabildendir.

2- Zayıfın kuvvetiyle, küçüğün büyüğe, fakirin zengine hibe etmesi, he­diye vermesi. Bu durumda karşılık vermek gerekir. Çünkü burada hediye vermekten maksat, menfaat sağlamaktır.

3- Bir kimsenin, kendi dengi olan birine hibe etmesi. Bu şekildeki hibe­de esas olan sevgi ve yakınlıktır. Onun için bir karşılık vermesi gerekmez. Ama, hediye verilirken karşılık verilmesi şart koşulmuşsa o zaman karşılık verilmesi icabeder.

Hattâbî’nin; isimlerini zikretmeden bu görüşleri kendilerine isnad ettiği âlimler, bazı Mâlikîlerdir. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Hanefî ve Şâfiîlere göre hediye karşılığında bir şey vermek şart değildir. Ama hibe eden hediye verirken mukabilinde bir şey şart koşsa o şarta uymak gerekir.[602]

3537… Ebû Hureyre (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Vallahi, bu günden sonra, Kureyşli Muhacirlerden, Ensârdan, Devslilerden ve Sakîflilerden başka hiç kimseden hediye kabul etme­yeceğim.”[603]

Açıklama

Hadis-i şeriften anladığımıza göre, Hz. Peygamber (s.a), insanlardan hediye kabul ederdi. Fakat bir gün, artık Kureyşli Muhacirler, Ensâr, Devs, ve Sakîf kabilelerine mensup olanlardan başka hiç kimseden hediye almayacağına yemin etti. Hz. Peygamber (s.a)’in böyle bir yemin etmesine sebep; Tirmizî’nin rivayetine göre; bir bedevinin Efendimi­ze bir şey hediye edip karşılığını istemesi idi.[604]

Bazı Hükümler

  1. Hediyeleşmek meşrudur.
  2. Kişi verilen her hediyeyi kabul etmek mecburiye­tinde değildir.
  3. Mubah olan bir şeyi yapma veya yapmama konusunda yemin caizdir.[605]
  4. Hibeden Dönmek

3538… İbn Abbas (r.anhüma)’dan, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Hibesinden dönen, kusmuğunu tekrar yutan gibidir.”

Hemmâm, Katade ‘nin; “Biz kusmuğu ancak haram olarak biliriz” dediğini söyledi.[606]

3539… İbn Ömer ve İbn Abbas (r.anhürn)’dan, Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Bir kimsenin bir şey bağışlayıp veya bir şey hibe edip de bun­dan dönmesi helâl olmaz. Ancak baba çocuğuna verdiğini geri alabi­lir. Bir bağışta bulunup da onu geri isteyen kişinin durumu; (bir şey) yiyen, doyduğu zaman kusan, sonra da kusmuğunu tekrar yiyen kö­peğin durumu gibidir.”[607]

3540… Abdullah b. Amr’dan, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

“Hibe ettiği şeyi geri isteyen kişinin hali, kusup da kusmuğunu yiyen köpeğin hali gibidir. Hibe eden kişi verdiğini geri istediği zaman, durdurulsun ve istediği şey kendisine tarif edilsin, sonra da hibe ettiği şey:ona verilsin.”[608]

Açıklama

Bu babda geçen üç hadisin ifade ettikleri hükümfaynı istika­mette olduğu için, hepsinin izahını birlikte ele almayı uygun bulduk.

Hibe; sözlükte; faydası olan mal veya başka bir şeyi, bir başkasına ulaş­tırmaktır. İstılahta ise; bir malı karşılıksız olarak bir başkasına temlik et­mek (mallığına vermek) tir.

Hibede bulunan kişiye “vâhib”, kendisine hibe edilene “mevhûbun leh”, hibe edilen mala da “mevhûb” denilir.

Bu hadislerden ilki, mutlak olarak ve herhangi bir ayırım yapmadan, hibe eden kişinin hibesinden dönemeyeceğine, ikincisi ise çocuğuna bir şey hibe edenin dışında hiçbir kimsenin hibesinden dönemeyeceğine delâlet et­mektedir. Bu iki hadisin zahirine göre, vâhibin hibeden dönmesi haramdır. Üçüncü hadis ise, vâhibin hibeden dönmesinin caiz ama mekruh olduğuna işaret etmektedir. Çünkü son hadiste Efendimiz, hibesinden dönen kişinin halini, kusmuğunu yutan köpeğin haline benzetmiş ve yerdiğini geri isteyen kişiye önce yaptığı işin köpeğin kusmuğunu yemesine benzediğinin anlatıl­masını, sonra da verdiğinin iade edilmesini istemiştir. Bu.tarz, hibeden dön­menin kerâhatla caiz olduğunun delilidir.

Hibe edenin, hibesinden dönmesinin hükmü âlimler arasında ihtilaflıdır.

Nevevî’nin belirttiğine göre; İmam Şafiî, İmam Mâlik ye Evzaî’ye gö­re, bir mal hibe eden kişi hibesinden dönemez, verdiğini geri isteyemez. Sa­dece çocuğuna ve torunlarına bir şey hibe eden kişi bu hükmün istisnasıdır. Çünkü baba, çocuğuna bir şey hibe etse hibeden vazgeçebilir.

Üzerinde durduğumuz babın ikinci hdisi bu görüşün delilidir.

Hattâbî; babanın çocuğuna hibe ettiği şeyi geri istemesinin cevazını, ço-jğun malı ve canı ile babaya ait oluşu ile de delillendirir. Çünkü Hz. Peygamber )s.a), birisine: “Sen ve malın babana aitsiniz” buyurmuştur.[609]

Hanefîlere göre; prensip olarak hibeden dönmek caizdir. Çünkü Hz. Pey-amber (s.a) bir hadiste: “Hibe eden kişi, karşılığını almadıkça hibesine baş-asından daha çok hak sahibidir” buyurmuştur. Fakat Efendimiz, hibeden önmeyi kusmuğu geri yutmaya benzettiği için hibeden dönmek mekruhtur.

Hanefî âlimleri, hibeden dönmenin helâl olmadığını ifade eden hadisi m babın ikinci hadisi- yorumlarken, bunun; hibeden dönmenin haramlığı-a değil, uygun olmadığına delâlet ettiğini söylerler. Nitekim, varlıklı birisi-in dilenciyi eli boş döndürmesinin helâl olmadığı tarzında da hadis vardır, ukarıda belirttiğimiz gibi, bu babın üçüncü hadisi de Hanefîlerin görüşü in bir delildir. Çünkü Rasûlullah; hibe ettiğini geri işeyen kişiye yaptığının ötülüğünün anlatılmasını, sonra da verdiğinin iade edilmesini söylemiştir. ayet hibeden dönmek caiz olmasaydı Hz. Peygamber böyle demezdi.

Hanefî fakihlerinden Tahavî, hibeden dönmenin kusmuğu yutmaya bentilmesinin bunun haram olmasını gerektirdiğini fakat, başka bir hadisteki fbeden dönmeyi köpeğin kusmuğunu geri yutmasına benzeten ifadenin bu ükmü ters çevirdiğini söyler. Çünkü köpek mükellef değildir. Dolayısıyla öpeğin kusmuğunu yutması haram olmaz. Öyleyse buna benzetilen şey (hisden dönmek) de haram olmaz. Hz. Peygamber’in, hibeden dönmeyi me-stmesi bunun tenzihen mekruh olduğuna delâlet eder. Sübülü’s-Selâm sa-ibi ise; Tahavî’nin bu te’vilini zikrettikten sonra, bunun uzak bir te’vil ol­uğunu; hadisin siyakına ters düştüğünü söyler.

Hanefîler, mutlak manada hibeden dönmeyi caiz görürler; ama bunu nel bir hüküm olarak görmezler. Bu hükümden yedi şeyi istisna ederler. âtta hibeden dönmeye mani olan şeyleri, -zabtı kolay olsun diye- bir cüm-nin kelimelerinin harfleri ile şifrelendirirler. Bu cümle: cümle-dır. Harflerden her biri, kendilerine hîbe edilen şeyden dönülmesi caiz ollayan bir sınıfı gösterir. Buna göre:

Hibe edilen malda meydana gelen bir ziyadeyi gösterir. Yani, ya­mçı birisine hibe edilen malda bir fazlalık olmuşsa, hibe eden kişinin o malı :ri alması caiz olmaz.

Hibe eden veya kendisine hibe edilenin ölmesi. Ölüm, arapçada mevt” demektir.

Kendisine hibe edilen kişinin, hibeye mukabil bir şey, yani ivaz ermesi.

Hibe edilen malın, mcvhûbun lehin elinden çıkması, yani hurucu.

Zevciyet, yani evlilik. Karı koca birbirlerine yaptıkları hibeden dönemezler.

Akrabalık, karabet: Bir kimse mahremi olan (taraflardan birisi erkek birisi kadın olsa, birbirleri ile evlenmeleri caiz olmayan akraba) bir akrabasına yaptığı hibeden dönemez. Ana baba, çocuk, kardeş, amca, hala, dayı, yeğen vs. kişiye mahremdir.

Hibe edilen malın helak olması, yok olması.

İşte Hanefîlere göre bu yedi yerin dışında vâhib hibesinden dönebilir. Ancak bunun için, ya her iki taraf razı olmalı, ya da hibeden dönmek hâki­min hükmüne dayanmalıdır. Merginanî, bu şartı; hibeden dönmenin ceva-zındaki ihtilâfa bağlar. Aynî ise, Hidâye şerhi el-Binâye’de; hibeden dönülebilmesi için tarafların rızası veya hâkimin hükmünün şart oluşu için başka sebepler de zikreder.

Hibeden dönmek konusunda Ahmed b. Hanbein mezhebi de Şafiî’­nin mezhebi gibidir.[610]

  1. Kişinin, Bir İhtiyacını Gidermesi İçin Hediye Vermesi

3541… Ebû Ümâme (r.a), Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir:

“Bir kimse, bir (din) kardeşi için şefaatte bulunur da, kardeşi onun şefaati üzerine hediye verir, o da kabul ederse ribâ kapılarından büyük bir kapı açmıştır.”[611]

Açıklama

Hadis-i şerif bir müslümanın işini yapmak için aracı olan kişinin aracılığı karşılığında aldığı hediyenin ribâ cinsinden bir şey olduğuna işaret etmektedir.

Fethıı’l-Vedûd’da, konu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Çünkü iyi olan şefaat teşvik edilmiştir. Hatta bazan insanların işini yapmak için aracı olmak vacip olur. Bu durumda şefaat karşılığında ücret almak, onun ecrini zayi eder. Ribâ da helâli zayi eder.” Fethu’l-Vedûd sahi­binin bu sözlerinden anlaşıldığına göre; şefaatta bulunmak karşılığında he­diye almak haram değildir. Fakat, o hareket için alınacak olan sevabın kaybolmasına sebeptir.[612]

  1. Çocuklarının Bir Kısmına Diğerlerinden Daha Çok Mal Bağışlayanın Durumu

3542… Nu’man b. Beşîr (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Babam bana bir mal bağışladı. -Ravilerden İsmail b. Salim: “Bir kölesini bağışladı” der.-

Annem, Ravâha’mn kızı [Amra]:

Rasûlullah (s.a)’a git, onu bu bağışa şahit tut, dedi. Babam, Rasûlullah’a gidip [onu şahit tuttu], hâdiseyi ona anla­tıp dedi ki:

Ben oğlum Nu’man’a bir mal bağışladım. Ama Amra, (Nu’manın annesi) buna, seni şahit tutmamı istedi.

Rasûlullah (s.a):

“Senin başka çocuğun var mi?”

Evet, var.

“Hepsine Nu’man’a verdiğin gibi mal verdin mi?”

Hayır, vermedim. Rasûlullah (s.a):

Bazı râvilerin dediğine göre- “Bu zulümdür”; -bazılarının dedi­ğine göre- “Bu teldedir,[613] buna başkasını şahit tut” buyurdu.

Mağîre’nin rivayetinde, (Rasûlullah):

“İyilik ve lütufta hepsinin eşit olmaları seni sevindirmez mi?” (buyurdu).

Adam:

Evet, dedi. Rasûlullah:

“Buna benden başkasını şahit tut” buyurdu. Mücâhid’in rivayetine göre ise Rasûlullah (s.a):

“Sana iyilik yapmaları, senin onlar üzerindeki hakkın olduğu gibi aralarında adaletli davranman da onların senin üzerindeki haklarıdır” buyurdu.

Ebû Dâvûd, Zührî’nin rivayeti hakkında der ki:

Bazdan, “Bütün oğullarına (verdin) mi?”; bazıları, “bütün ço­cuklarına (verdin) mi?” dedi.

Bu konuda îbn EbîHâlid, Şa’bî’den rivayetle: “Senin ondan başka oğulların var mı?” dedi.

Ebu’d-Duha da Nu’man b. Beşîr’den rivayetle: “Senin ondan baş­ka çocuğun var mı?” dedi.[614]

3543… Nu’man b. Beşîr’in haber yerdiğine göre; Babası ona bir köle verdi. Rasûlullah (s.a) kendisine: “Bu köle nedir?” diye sordu. Nu’man:

Benim kölem, onu bana babam verdi. Rasûlullah (s.a):

“Sana verdiği gibi bütün kardeşlerine de verdi mi?”

Hayır.

” Onu geri ver.”[615]

3544… Nu’man b. Beşîr (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir:

“Çocuklarınız arasında adaletli davranınız, oğullarınız arasında adaletli davranınız.”[616]

3545… Câbir (r.a)’den rivayet edilmiştir. Der ki: Beşîr’in karısı:

Oğluma köleni hibe et ve bana Rasûlullah (s.a)’ı şahit tut, dedi. Beşîr, Hz. Peygamber (s.a)’e gelip dedi ki:

Falanın kızı, benden oğluna bir köle hibe etmemi istedi ve [be­nim için] Rasûlullah’ı şahit tut, dedi.

Rasûlullah (s.a):

“Onun kardeşleri var mı?”

Evet.

“Bu doğru olmaz; ben haktan başka bir şeye şahitlik etmem.”[617]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu babdaki bütün rivayetler aynı hâdiseyi ko­nu edinmekte ve aynı manayı ifade etmektedir. Rivayetlerin hepsini göz önünde bulundurarak hâdiseyi şöyle özetleyebiliriz:

Beşîr (r.a), Ravâha’nm kızı Amra’den olan oğlu Nu’man’a bir köle ba­ğışlamış fakat Amra; bu bağışa Hz. Peygamber’in (s.a) tensip ve şehadeti olmadan köleyi kabul etmeyeceğini söylemiş, bunun üzerine, Beşîr, Nu’man’ı alarak Hz. Peygamber (s.a)’e gitmiş ve hâdiseyi nakletmiş. Hz. Peygamber (s.a), Beşîr’e başka çocuğunun olup olmadığını sormuş, olduğunu öğrenin­ce de Nu’man’a veriği gibi diğer çocuklarına da mal bağışlayıp bağışlamadı­ğını sormuş, Nu’man da bağışlamadığını söylemiş. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber bunu doğru bulmamış ve böyle bir olaya şahitlik edemeyeceğini söylemiş.

Kütüb-i Sitte’nin tamamında yer alan bu hadisin rivayetleri arasında bazı küçük farklılıklar mevcuttur. Ancak bu farklar, mana ve hükme tesir ede­cek tarzda değildir. Ya bazı kelime değişiklikleri, ya da kimilerinin daha muh­tasar, kimilerinin daha mufassal oluşu şeklindedir. Nitekim Ebû Dâvûd’da-ki rivayetler arasında da bazı farklar vardır.

İslâm âlimleri, babanın sağlığında çocuklarından bir kısmına mal ba­ğışlayıp bir kısmını mahrum etmenin caiz olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.

Tâvûs, Atâ b. Ebî Rebâh, Mücâhid, Urve, İbn Cüreyc, Nehaî, Şa’bî, İbn Şübrüme, Ahmed b. Hanbel, ve diğer bazı âlimlere göre; babanın, ço­cuklarından bir kısmını ayırıp, bir kısmına mal bağışlaması bâtıldır, geçerli­ği yoktur.

Süfyân-ı Sevrî, Leys b. Sa’d, Kasım b. Abdurrahmah, Muhammed b. Münkedir, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Muhammed, Şafiî ve bir rivayette Ah­med b. Hanbel’e göre ise; böyle bir hibe caizdir, ancak mekruhtur. Babanın mal bağışlama konusunda çocuklarına eşit davranması menduptur. Bu grup­taki âlimler, üzerinde durduğumuz hadisteki emri nedbe hamletmişlerdir. Yani Hz. Peygamber (s.a)’in mal bağışında çocuklar arasında eşit davranılmasını emretmesi, bunun vacip oluşuna değil, mendup oluşuna delâlet eder.

Babanın bazı çocuklarına mal bağışlamasını caiz görenler; görüşlerini çeşitli delillerle takviye ederler. Bunlardan Buharı şârihi Aynî’nin en kat’i delil dediği şöyledir:

Bütün âlimlerin ittifakı ile sabittir ki, çocukları olan bir baba sağlığın­da iken malının tamamını veya bir kısmını yabancı birisine hibe etse bu hibe caizdir. Yabancı birine malını bağışlama hakkına sahip olan birisinin, kendi çocuklarına bağışlama hakkı neden olmasın?!

Yukarıda, babanın mal bağışı konusunda çocukları arasında eşit dav­ranması gerektiğini söyleyenlerden birisinin de Ahmed b. Hanbel olduğuna işaret etmiştik. Ancak, Ahmed b. Hanbeî’in görüşü, böyle bir hibenin asla geçersiz olduğu istikametinde değildir. Hibe geçerlidir, ama babanın bu hi­besinden dönmesi vaciptir. Şayet dönmezse günahkâr olmakla birlikte, ken­disine bağış yapılan çocuk mala sahip olur. Yine Ahmed b. Hanbel’e göre; çocuklardan birisinin borçlu veya muhtaç olması gibi hallerde, babanın sa­dece o çocuğa bağışta bulunmasının mahzuru yoktur.

Bizzat hadisteki bazı ifadeler de, bu görüşün isabetine delâlet etmektedir. Rivayetlerden birisinde Hz. Peygamber (s.a): “İyilik ve lütuf ta sana eşit davranmaları seni sevindirmez mi?” buyurmuştur. Bu ifade, çocuklar ara­sındaki eşitliğin vacip değil müstehap olduğunu gösterir.

Yine Efendimiz; “Buna benden başkasını şahit tut” buyurmuştur. Eğer o çocuğa hibe caiz olmasaydı Rasûlullah bunu kökten reddeder, başkasını şahit tutmasını emretmezdi. Çünkü eğer bir çocuğa bağış caiz olmasa idi, her insanın şehadeti bâtıl olurdu.

Hz. Peygamber’in asbahmdan, çocuklarının bir kısmını diğerlerine ter­cih edenlere rastlanmaktadır. Nitekim Hz. Ebû Bekir, diğer çocuklarına de­ğil sadece Hz. Âişe’ye bağışta bulunmuştur.

Ebû Yusuf’u, hibe konusunda çocuklar arasında eşitliği şart koşmayanlar arasında saymıştık. Ancak bu âlime göre; baba, bir çocuğuna mal bağışlar­ken diğer çocuklarına zarar vermeyi kastederse bu hibe caiz değildir.

Hibede çocuklar arasında eşitliği şart koşan ve bunun müstehap oldu­ğunu söyleyen âlimler, eşitliğin sıfatında ihtilâf etmişlerdir. Yani, erkek-kız bütün çocuklara eşit mi davranmak gerekir, yoksa mirasta olduğu gibi erke­ğe iki kıza bir mi verecektir? Muhammed b. Hasen, Ahmed. b. Hanbel, İshak b. Râhûyeh, Şâfillerden bazı âlimler ve Mâlikîlere göre; çocuklar ara­sında hibedeki eşitlik mirastaki gibidir. Yani oğlana iki, kıza bir hisse veril­melidir. Bunların dışındaki âlimlere göre ise; erkek ve kız arasındaki ikili birli taksim, mirasa aittir. Hibede adalet, kız erkek hepsine eşit verilmekle sağlanır. Beyhakî’nin İbn Abbas’tan merfû olarak rivayet ettiği şu hadis bu görüşe delildir: “Atıyye ve bağışda çocuklar arasında eşit davranınız. Ben çocuklardan birisini üstün tutacak olsaydım kadınları üstün tutardım.”

Hadisin ihtiva ettiği diğer hükümleri de şöylece özetleyebiliriz:

1- Babanın, küçük çocuğu üzerine velayet hakkı vardır. Onun malını satma, kabzetme, onun âdına mal satın alma, hatta kendi malını ona satma hakkına sahiptir.

2- Bir konuda hâkimi şahit tutmak caizdir. Yani bir hakkın tesbitini hâ­kimin şehadeti ile temin caizdir.

3- Hâkimin bildiği bir konuda kendi bilgisine istinad ederek hüküm ver­mesi caizdir.[618]

  1. Kadının Kocasının İzni Olmadan Hediye Vermesi, Bağışta Bulunması

3546… Amr b. Şu’ayb, babası vasıtasıyla dedesinden Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Kocası ismetine mâlik olduğu zaman (evli olduğu zaman) bir kadının malında bağışta bulunması caiz değildir.”[619]

3547… Amr b. Şu’ayb’ın babası vasıtasıyla Abdullah b. Amr (r.a)’den rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir kadının, kocasının izni olmadan bağışta bulunması caiz de­ğildir.”[620]

Açıklama

Bu iki rivavet aslında aynı hadistir. Aralarında isnad farklı­lığı vardır. İbn Mâce’nin rivayetinde; Hz. Peygamber (s.a)’in bu sözleri hutbe irade ederken söylediğine işaret edilmektedir.

İlk rivayette, “Kadının malında bağışta bulunması…” denilmiş, yani mal kadına izafe edilmiştir. Bunun iki türlü yoruma ihtimali vardır:

1- Maksat, kadının kendi malıdır. Hz.Peygamber (s.a) kocasının izni olmadan kadınların kendilerine ait mallardan bağış yapamayacaklarını, he­diye veremeyeceklerini ifade buyurmuştur. Bu durumda, yasak tenzîhen mek­ruha hamledilir. Kadınlar; mal idaresinde, mal harcamada yerli yerince ha­reket edemezler, yaptıklarının sonucunu hakkıyla değerlendiremezler. Onun için hediye vermek, bağış yapmak gibi hayır olan şeylerde dahi kocalarına danışmalı, onların iznini almalıdırlar. Âlimlerin çoğunluğuna göre; bu, iyi geçinme ve kocanın gönlünü hoş tutma manasınadır.

Malın kadına ait mal olması durumunda ikinci bir ihtimal daha var ki; o da, kadının reşid olmaması halidir. Yani kadın reşid olmadığı takdirde ma­lından verdiği hediye veya bağış kocasının iznine bağlıdır.

Âlimlerin cumhuruna göre; kadınların kendi mallarından sadaka ver­meleri, bağışta bulunmaları, hediye vermeleri caizdir. Çünkü Rasûlullah (s.a), kadınları sadaka vermeye teşvik etmiş; onlar da küpelerini, yüzüklerini Bi­lâl (r.a)’in elindeki bir torbaya atmışlardır. Bu da kocalarının izni olmadan olmuştur.

Âlimlerden Leys; kadın, kocasının izni olmadan malının üçte birinden az da olsa hediye veremez, bağışta bulunamaz görüşündedir.

Tâvûs ve Mâlik’e göre; bir kadın malının üçte birinden azını bağışla­mak veya hediye vermek konusunda kocasının iznine muhtaç değildir. Ama üçte birinden fazlası için onun iznini alması gerekir.

Sindî’nin bildirdiğine göre; Şafiî, Kur’an, sünnet ve aklın bu hadisin hi­lâfına delâlet ettiğine işaretle, bu hadisin sabit olamayacağını söylemiştir. Çün­kü kadın, sahibi olduğu malını dilediği gibi tasarruf edebilir.

2- Hadiste sözkonusu edilen maldan maksat, kocanın malıdır. Kocanın malı, kadının elinde bulunduğu için mecazen “malında” denilmiştir.

Eğer maksat; kocasının malı ise, hadisin zahiri kastedilmiş olur. O za­man hadis haramlığa hamledilir. Yani, kadınların kocalarının malından on­ların izni olmadan bağışta bulunmaları, hediye vermeleri haramdır.[621]

  1. Umra Konusu

Umrâ: Kâmus’ta tarif edildiğine göre; bir adamın, malım bir kimseye, kendisinin veya onun hayatına bağlayarak vermesi demektir. Meselâ birisi, “Ömrüm oldukça veya ömrün oldukça bu ev senindir, ölümden sonra benimdir” derse bu muamele umrâ olmuş olur.

Bu ifadelerden anlaşıldığına göre umrâ; mal sahibinin ömrü ile kayıtla­nabileceği gibi, kendisine mal verilen kişinin ömrü ile de kayıtlanabilir.

Hanefî fıkhının tanınmış eserlerinden el-Hidâye’de umrâ: “Evini, öm­rü boyunca ona vermesidir. Öldüğü zaman kendisine döner” diye tarif edil­mektedir. Aynî, Hidâye’yi şerhettiği eseri el-Binâye’de, Hidâye’nin tarifini şu şekilde tefsir eder: “Bir kimsenin; evini, ömrü boyunca yani mal verile­nin ömrü boyunca başka birine vermesidir. Kendisine mal verilen kimse ölünce mal sahibine döner.” Bunun suretinin şöyle olduğu da söylenmektedir: “6u evimi umrâ yoluyla sana verdim veya bu evim ömrüm boyunca yahut da ya-

sadığım müddetçe ya da hayatın boyunca veya sen yaşadıkça senindir. Öl­düğün zaman bana geri verilecektir.”

Görüldüğü gibi bu ifadelerden; umrâ muamelesinin, mal sahibinin de, kendisine mal verilen kişinin de ömrüne bağlı olarak aktedilebileceği anla­şılmaktadır.

Umrâ muamelesi cahiliye devrinden kalma bir âdettir. Araplar bir ara­ziyi veya evi hayat boyunca birisine verir, o adam öldükten sonra da geri alırlardı. İslâmiyet bunu iptal etmiş, hibelerdeki umrâ şartını hükümsüz sa­yarak, malın hibe edilen kimseye ait olduğunu ifade etmiştir. Muteber hadis kitaplarımızda bu manaya gelen bir çok hadis vardır.

Şimdi de Ebû Davud’un umrâ konusunda derlediği hadisleri görelim, sonra da umrâ ile ilgili olarak âlimlerin söylediklerine göz atalım.

Hadisleri terceme ederken “umrâ” kelimesini aynen aktaracağız. Çün­kü kelimenin tam karşılığı yoktur, ancak mana olarak anlaşılabilir.[622]

3548… Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir:

“Umrâ caizdir.”[623]

Açıklama

Aslında, umrâ konusundaki hükümleri, babın tüm hadislerini terceme ettikten sonra vermek istiyoruz. Ancak burada metnin anlaşılması için birkaç kelime söylemek istiyoruz.

“Umrâ caizdir” cümlesinin manası şudur: Umrâ sahihtir, mal kendisi­ne verilen kişiye o öldükten sonra da varislerine aittir. Umrâ yapana (bağış­layana) geri verilmez. Hadisin bazı rivayetlerinde de “Umrâ, onun ehline caizdir” denilmektedir. Yani mal, tam manasıyla mu’merun lehe (kendisine verilene) aittir.[624]

3549… Velid Hemmâm’dan; Hemmâm Katâde’den, Katâde Ha-sen’den o da Semüre kanalıyla Rasûlullah (s.a)’dan önceki hadisin ben­zerini rivayet etti.[625]

3550… Câbir (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

” Umrâ, kendisine hibe yapılan kişiye aittir.”[626]

3551… Câbir (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

“Bir kimseye Ömürlük mülk verilirse o kendisine ve çocuklarına aittir. Çocuklarından adama vâris olanlar, verilen o mülke de vâris olurlar.[627]

3552… Bize Ahmed b. Ebi’l-Havârî haber verdi, bize Velid Ev-zaî’den naklen haber verdi. Evzaî Zührî’den, Zührî Ebî Seleme ve Urve’den, onlar Câbir’den, Câbir de Hz. Peygamber (s.a)’den bu (önce­ki) hadisi aynı mana ile rivayet ettiler.

Ebû Dâvûd dedi ki: “Leys b. Sa’d, Zührî’den Zührî Ebû Seleme’den, o da Câbir’den böylece rivayet etti.”[628]

Açıklama

Bu bâbdaki hadisler, umrâ yoluyla mal bırakan kişinin, ken­disine mal verilen şahsın çocuklarını anmadan mal vermesi ile ilgilidir. Yani kişinin; “hayatta olduğun müddetçe -veya ben hayatta ol­duğum müddetçe- bu mal senindir” deyip mal verdiği şahsın çocuklarını hiç anmaması ile ilgilidir. Bundan sonra gelecek olan babda da, ömrü boyunca kullanmak üzere mal verirken mal verilenin yanı sıra onun çocuklarının da anılması suretiyle yapılan akitleri konu alan hadisler yer almıştır. Konuda bütünlük olması için biz meselenin fıkhı hükümlerini vermeden bu hadisleri de terceme etmek, sonra da konu ile ilgili hükümleri ele almak istiyoruz.[629]

  1. Ömürlük Mal Verirken; “…Ve Çocukları İçin” Diyen Kişinin Durumu

3553… Câbir b. Abdillah (r.a)’dan, Rasûlullah (s.a)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Herhangi bir kimseye ve çocuklarına ömürlük bir mal verilse o mal, verilen kimsenindir, verene geri dönmez. Çünkü o, kendisinde miras cereyan eden bir şey vermiştir.”[630]

3554… Bize Haccâc b. Ebî Ya’kub haber verdi, bize Ya’kub ha­ber verdi, bize Ya’kub’un babası (İbrahim b. Sa’d) Salih’ten, Salih de İbn Şihâb’tan önceki hadisi aynı isnad ve aynı mana ile rivayet etti.

Ebû Dâvûd dedi ki:

Onu, aynı şekilde Ukayl ve Yezid b. EbîHabîb de îbn Şihâb’dan rivayet ettiler. Evzaî’nin îbn Şihâb’dan rivayetinin lafzında ihtilâf edil­di. Mâlik’in hadisinin benzerini Füleyh b. Süleyman da rivayet etti.[631]

3555… Câbir b. AbdiIIah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a)’ın caiz gördüğü umrâ: “Bu senin ve çocuklarımndır” denilerek yapılandır. Fakat: “Yaşadığın müddetçe bu mal senindir” denildiğinde, o mal sahibine döner.[632]

3556… Câbir (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Rukbâ yapmayınız,[633] umrâ yapmayınız. Her kime rukbâ ve­ya umrâ yolırile bir şey verilirse o vârislerine aittir.”[634]

3557… Câbir b. Abdillah (r.a) şöyle demiştir:

Ensârdan bir kadına oğlu bir hurma bahçesi vermişti. Kadın öl­dü. Oğlu:

Onu ben hayatı müddetince vermiştim, dedi. Oğlanın kardeşle­ri de vardı.

Onun hakkında Rasûlulah (s.a) şöyle hüküm verdi:

“O bahçe, hayatında da ölümünde de kadına aittir.”

Oğlan: Ben bahçeyi ona sadaka olarak vermiştim, dedi.

Rasûlullah (s.a):

“Bu (tasadduk) sana daha uzaktır, (sadakadan dönmen, hibe­den dönmenden daha uzaktır).” buyurdu.[635]

Açıklama

Bu babdaki hadisler, çeşitli şekillerde yapılan umrâ muame­lesini konu edinmektedir. “Umrâ”nın ne demek olduğunu daha babın başında, hadisleri tercemeye başlamadan önce anlatmıştık. Bu­rada o konuya girmeden çeşitli suretleri ve bunlara ait hükümler üzerinde durmak istiyoruz:

Âlimlerin büyük çoğunluğu genel manasıyla, ümranın caiz olduğu gö­rüşündedirler. Mâl, sağlığında kendisine verilen kişiye ait olduğu gibi öldükten sonra da vârislerine aittir. Ashabtan Câbir, İbn Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ali b. Ebî Tâlib; daha sonrakilerden Kadı Şüreyh, Mücâhid, Tâvûs ve Sevrî de bu görüştedirler. Daha sonraki âlimlerde de bu konuda pek ihilâf yoktur. Sadece İmam Mâlik’in, “Umrâ, malın kendisinin değil, menfaati­nin temlikidir” dediği rivayet edilir. Bu görüşe göre umrâ yoluyla verilen mal, mu’merun lehin ölümü ile vârislerine geçmez. İmam Şafiî’nin ilk görü­şü de bu şekildedir.

İmam Nevevî, Şafiî ulemasına nisbet ederek ümranın üç şekilde yapıl­dığını söyler:

1- Mal sahibi, bir adama: “Şu evi (veya başka bir malı) sana umrâ yo­luyla (ömurlük) verdim. Sen öldüğün zaman da çocuklarının veya vârisleri­nin olsun” der.

Bu şekildeki bir temlik ihtilafsız sahihtir. Kendisine mal verilen şahıs, bu söz ile verilen mala sahip olur. Bu bir hibe demektir. Adam öldüğünde mal vârislerine intikal eder. Varisi yoksa hazineye kalır. Malı hibe eden kişi­ye iade edilmez.

Malın, hibe edene iade edilmeyeceği; Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlerin gö­rüşüdür. İmam Mâlik’e göre vâhibe iade edilir.

2- Mal sahibi karşısındakine: “Şu malı sana ömürlük verdim” der, vâ­rislerini veya çocuklarını anmaz.

İmam A’zam, İmam Ahmed, Süfyân-ı Sevrî, Ebû Ubeyd ve sonraki mezbehinde de İmam Şafiî, bu umrânm sahih olduğu görüşündedirler.

Bu konuda iki görüş daha vardır: İmam Şafiî’nin ilk mezhebine göre; kendisine mal verilen kişi ölünce mal, önceki sahibine (hibe edene) iade edi­lir. O ölmüşse vârislerine verilir. Diğer bir görüşe göre de, mal kendisine ve­rilen kişinin elinde ariyet hükmündedir. Veren kişi istediği zaman geri alabilir.

3- Mal sahibi karşısındakinin çocuk ve mirasçılarım anmadan; “Şu malı hayatın boyunca sana verdim, sen öldüğünde bana veya varislerime iade edilecek” demiş olabilir. Bu şekildeki bir umrânm hükmü ihtilaflıdır.

Şafiî ulemasının çoğunluğuna göre; bu durumdaki umrâ sahih, şart bâ­tıldır. Yani mal, hibe edenin elinden tamamen çıkmış, hibe edilenin mülkü olmuş oiur.

Ahmed b. Hanbel’e göre; bir vakte bağlanmadan yapılan umrâ sahih, vakitle kayıtlı olanı bâtıldır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere umrâ; âlimlerin büyük çoğunluğuna göre malın aynını temliktir. Dolayısıyla kendisine mal verilen kişi, o malda; satmak, hibe etmek, tasadduk etmek gibi her türlü tasarrufta bulunabilir.

İmam Mâlik’e, Leys’e ve birinci mezhebinde İmam Şafiî’ye göre umrâ; malın aynını değil, menfaatini temliktir. Kendisine mal verilen kişi mala mâlik olamaz.

Kaynaklarda umrâ anlatılırken genellikle ev ve arazi misâl verilir. Za­ten hadisler de ev ve arazi hakkında varid olmuşlardır. Bu yüzden akla, aca­ba menkul mallarda da umrâ caiz midir? şeklinde bir soru gelmektedir. Men­kuldeki umrâ, ne tasavvur ne de hüküm olarak sözkonusu edilmemiştir. Ancak Şafiî âlimlerinden er-Râfiî, umrâyı anlatırken köleyi de misâl vermiştir. Bun­dan, menkul mallarda da ümranın caiz olduğu sonucuna varılmaktadır.[636]

  1. Rukbâ

Rukbâ: Rukûb ve murakabeden alınma bir sözdür. Umrâ gibi, özel bir mal bağışlama türüne verilen isimdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi mal sahibinin başka birine: “Şu evi sana rukbâ yolu ile verdim. Sen benden Önce ölürsen mal bana geri dönecek. Ama ben daha önce ölürsem mal senin olacak” demesi sureti ile yapılır.

Rukbâ’nın; konulduğu fıkhı mana ile alâkası şu yöndedir: Rukbâ, göz­etmek manasındaki murakabe rnasdanndan alınmadır. Bu muamelede de ta­raflardan her biri mala sahip olabilmek için, öbürünün ölümünü gözet­mektedir.

Rukbânın hükmü ihtilaflıdır. Bu konudaki farklı görüşleri, hadislerin tercemesini yaptıktan sonra ele alacağız.[637]

3558… Câbir (r.a)’den, Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

“Umrâ, ehli için caizdir (mal, kendisine hibe edilen kişiye ait­tir). Rukbâ, ehli için caizdir.”[638]

3559… Zeyd b. Sabit (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir:

“Kim bir malı umrâ yoluyla (ömürlüğüne) verirse, o hayatında .’a ölümünde de verildiği kişiye aittir. Malınızı rukbâ yoluyla vermeyiniz. Her kim bir malını rukbâ yoluyla verirse o mal kendi yolunda-t ir (mal miras olur).”[639]

3560… Mücâhid şöyle demiştir:

Umrâ: Bir adamın başka birisine: “O mal yaşadığım müddetçe sana aittir” demesidir.

Adam böyle dediği zaman, mal o şahsın ve vârislerinindir.

Rukbâ: Bir insanın: “O (mal) ikimizden sonraya kalanındır” de­mesidir.[640]

Açıklama

Bu babda, rukbâ hakkında iki hadis bulunmaktadır. Üçün­cüsü hadis değil, Mücâhid’in umrâ ve rukbâyı tarifleridir. Biz iki hadisi ele alıp, ihtiyaç duyulan izahı yapmaya çalışacağız.

Birinci hadiste Rasîullah (s.a) Efendimiz, umrâ ve rukbânın ehilleri için caiz olduğunu ifade etmektedir. Âlimler bunun; umrâ veya rukbâ yoluyla verilen malın, verildiği kişiye ait olduğu manasına geldiğini söylemektedirler.

İkinci hadiste Efendimiz: Önce, ümranın hükmünü beyan etmiş, sonra da: “Malınızı rukbâ yoluyla vermeyiniz; şayet vermiş iseniz o kendi yolundadır” buyurmuştur. Nesâî’nin bir rivayetinde, malın kendi yolunda oluşu “miras yoludur” şeklinde ifade edilmiştir. Yani mal, miras olarak ve­reseye intikal edecektir. Nesâî’deki diğer bir rivayette ise: “Mallarınızı ruk-bâ yoluyla vermeyiniz, bir kimse rukbâ yoluyla bir şey verirse o verene aittir”

buyurulmaktadır. Nesâî’deki bu ikinci rivayet açık bir şekilde rukbâ yoluyla verilen malın vericiye ait olduğunu ifade etmektedir.

Hz. Peygamber’in, “Mallarınızı rukbâ yoluyla vermeyiniz” sözünü şâ-rihler, haramlığa hamletmemekte, bunun bir tavsiye niteliğinde olduğuna işa­ret etmektedirler. Âlimlerin ifadesine göre Efendimiz bu sözü ile, “Malları­nızı boş yere elden çıkarmayınız, insan yaptığım bir maslahata mebni olarak yapmalıdır. Ama yapmışsanız bu sahihtir” demek istemiştir.

Tabiî bu izah rukbâyı caiz gören âlimler tarafından yapılmaktadır. Ama hadisin zahiri rukbâyı yasak etmektedir.

Rukbânın hükmü âlimler arasında ihtilaflıdır. Bazı âlimler, umrâ ile ruk­bâyı aynı hüküm içerisinde mütâlâa etmişler ve, “umrâ gibi rukbâ da caizdir” demişlerdir. Bu babın ilk hadisi bu görüşe uygundur. Tirmizî, Rasûlullah’ın ashabından bazılarının ve sonraki âlimlerin bir kısmının bu görüşte olduğu söyler. Yine Tirmizî’nin ifadesine göre Ahmed b. Hanbel ve İshak’ın mez­hepleri de bu istikamettedir.

Kaynaklarda, İmam Şafiî’nin de rukbâyı caiz gördüğü kaydedilmekte­dir. Hanefî imamlarından Ebû Yusuf da rukbânın caiz olduğu kanaatindedir.

Hanefîlerden İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed ile İmam Mâlik’e göre rukbâ caiz değildir. Rukbâ yoluyla verilen mal, verildiği şahsın elinde ariyet hükmündedir. Dolayısıyla, veren şahıs dilediği zaman alabilir. Bu görüşte olanlar; Hz. Peygamber (s.a)’in, umrâya izin verip rukbâyı ya­sak ettiğini bildiren bir hadisine dayanırlar. Ancak Muğnî’de, bu hadisin bi­linmediği söylenerek karşı çıkılır; Etrazî ise; İmam A’zam gibi sika zâtların bu hadise sarıldıklarını söyleyerek Muğnî’nin dediğine itiraz eder. Aynî ise; Etrazî’nin sözleri ile hasmın karşısına çıkılamayacağını ve onun ikna edile­meyeceğini söyler. Çünkü hadisin râvileri belirtilmemiştir.

Aynî: İmam Ebu Yûsuf’la tarafeyn arasındaki ihtilafın, kelimenin ma­nasından kaynaklandığını söyler. Aynfriin verdiği malumata göre rukbâ; hem irkâb hem de terakkub manasına gelir. İrkâb manasında aldığımız zaman mana: “Evimin rakabesi sana aittir.” demek olur. Rukbâyı caiz görenler bu manayı kasdetmişlerdir. Terakkub manasına alındığında ise, “Bu ev ben ölür­sem senin, sen ölürsen benim” anlamındadır ki kabul etmeyenler bunu kas­detmişlerdir.

Aynî’nin söylediği, zahirdeki ihtilâfı halletmektedir. Ancak fıkıh ıstıla­hında rukbânın irkâb manasında, “evimin rakabesi senindir” manasına kul­lanıldığını kimse söylememektedir.

Rukbâyı bâtıl sayanların hareket noktalarından birisi de, temlikin hatar’a bağlanmasıdır. Yani ev sahibi; olup olmayacağı kesin bilinmeyen bir şeye bağlayarak malını temlik etmektedir ki, bu yolla yapılan bir temlik bâ­tıldır. O zaman da mal verildiği kişinin elinde ariyet olarak kalır. Üstelik söy­lenilen şekliyle rukbâ; iki kişiden herbirinin diğerinin ölümünü arzulaması manasına gelir ki, bu da caiz değildir.

İki görüşün arasını uzlaştırma babında, Bezlü’l-Mechûd’da, Muham­med Yahya adındaki zâttan bir nakil yapılmıştır. Bunun özeti de şudur:

Rukbâyı caiz görenler bununla; kendisine hibe edilen kişi vâhibten ön­ce ölürse, malın vâhibe geri verilmesi şartı ile hibeyi kastederler. Bâtıl sa­yanlar ise; temliki, iki kişiden önce ölenin ölümüne bağlamayı anlamakta­dırlar. Çünkü bir malı, olup olmayacağı belli olmayan bir şeye bağlayarak temlik caiz değildir. Demek ki ihtilâf; rukbânın manasmdaki tefsir farklılı­ğına dayanan lafzî bir ihtilâftır.[641]

  1. Ariyetin Tazmini

Ariyet; -âriyyet şeklinde de okunabilir- “teâvür” kelimesinden ismi masdar olan “âre” kelimesine mensuptur. Teâvür de; nöbetleşe birbirinden al­ma manasınadır. Ariyet verilen mal, veren ile alan arasında nöbetle kulla­nıldığı için bu isim verilmiştir.

Ariyetin, sür’atle gidip gelme manasına gelen “âre” den; veya fiilinden alındığını söyleyenler de vardır. Ariyet verilen mal, karşılıksız olduğu, bedelden âri bulunduğu için bu isim verilmiş olmaktadır. Bir kısım âlimler ise ariyetin, “âr” sözüne mensup olduğunu söylerler. Âr, ayıp demektir. Ariyet; mal istemekte bir çeşit zillet ve ayıp bulunduğu için bu adı almıştır. Fakat bu nisbet pek doğru görülmemiştir.

Ariyet, ıstılahta: Bir malın menfaatim birisine, meccânen yani bir bedel mukabilinde olmaksızın, rücûu kabil olmak üzere filhal temlik olunmasıdır.

Meccânen kaydıyla icâre; filhal kaydıyla vasiyyet, rücûu kabil olmak kaydıyla da hibe tarifden hariç bırakılmıştır.

Tariften de anlaşılacağı üzere ariyet: İyreti olarak kullanılıp geri veril­mek üzere alınan mal demektir.

Ariyete, “müstear” veya “müâr” da denilir. Ariyet vermeye “iare”, ariyet verene “muîr”, ariyet alana da “müsteîr” denilir.

Bu bab, iare olarak verilen malın yok olması durumunda tazmininin ge­rekliliği konusundaki hadisleri ihtiva etmektedir. Biz bu meseleyi, hadisle­rin tercemesinden sonraya bırakıp, şimdi Hanefî mezhebine göre iareye ait bazı konulara çok kısa olarak temas etmek istiyoruz.

Diğer akitlerde olduğu gibi, iare de icab ve kabulle gerçekleşir. Yani, muîr, sarahaten veya delâleten malını ariyet olarak verdiğini söyler ve müsteîr de bunu kabul eder. Yahut da müsteîr bir kimseden malını ariyet olarak ister, mal sahibi de verdiğini söyler. İare konusunda mal sahibinin sükutu kabul sayılmaz. Ama teati yolu ile de iare akdi yapılabilir.

İare, menkul ve gayrimenkul bütün mallarda cereyan eder. Paranın ve­ya ölçülüp tartılan malların iaresi, karz sayılır.

Müsteîr, iare ile aldığı malın menfaatına meccânen mâlik olur. Dolayı­sıyla mal sahibi daha sonra müsteîrden ücret isteyemez. Ama müsteîr, ariyet olan malı muîr istediği anda vermek zorundadır.

Ariyet olan mal bir arazi ise ve ağaç dikilmek ya da bina yapılmak için alınmışsa, müsteîr o araziye ekin ekebilir veya bina yapabilir. Ancak muîr istediği zaman ağacı veya binayı söküp tarlayı geri verecektir. Müsteîr bir tarlayı, ekin ekmek için ariyet olarak alır ve ekin ekerse, tarla sahibi ekin hasat edilinceye kadar tarlasını isteyemez.

Müsteîr, ariyet olarak aldığı malı birisine kira ile veremez. Eğer verir de mal helak olursa onu zâmin olur.

Mal, kullanan şahsa göre değişik etkilenen bir mal değilse, müsteîr baş­ka birine iare olarak verebilir. Ancak mal sahibi, bir başkasına vermemesi için şart koşmuşsa o zaman veremez.

Ariyetin sahibine geri verilmesi için gerekli olan ücret müsteîre aittir.

İare, taraflar için bağlayıcı bir akit değildir. Dolayısıyla muîr istediği zaman malını geri alabileceği gibi müsteîr de dilediği zaman iade edebilir. İare için bir zaman tayin edilmiş bile olsa durum aynıdır. Sadece yukarıda temas edilen ekin ekmek için ariyet olarak alınan tarla meselesi bu hüküm­den müstesnadır.

Muîr veya müsteîrden birisinin ölümü ile de iare akdi sona erer.[642]

3561… Semüre (r.a), Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

” El, aldığı malı ödeyinceye kadar ondan sorumludur.”[643]

Sonra Hasen unuttu ve: “O eminindir, kendisine sorumluluk yok­tur.” dedi.[644]

3562… Ümeyye b. Safvân b. Ümeyye’nin, babasından (Safvân) rivayet ettiğine göre;

Rasûlullah (s.a), Huneyn gününde ondan (Safvân’dan) ariyet ola­rak zırhlar aldı. Safvân:

Bu gasb mı Ya Muhammed?! dedi. Rasûlullah (s.a):

“Hayır, aksine telef olduğu takdirde de bedeli ödenmek üzere alınan bir ariyettir” dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki:

“Bu rivayet; Yezid’in Bağdat’taki rivayetidir. Vâsıt’daki rivaye­tinde ise bundan ayrı bazı değişiklikler yardır.”[645]

3563… Abdullah b. Safvân’ın, ailesinden (bazı) kişilerin rivayet ettiğine göre;

Rasûlulah (s.a):

“Ya Safvân! Sende silah var mı?” dedi.Safvân:

Ariyet olarak mı, gasb olarak mı (istiyorsun)? dedi. Hz. Peygamber (s.a):

“Hayır (gasb olarak değil), ariyet olarak.” dedi. Bunun üzeri­ne Safvân, otuzla kırk arası silahı ariyet olarak verdi. Rasûlullah (s.a) Huneyn savaşını yaptı. Müşrikler hezimete uğrayınca, Safvân’ın zırh­lan toplandı, ama onlardan bazıları kayboldu.Rasûlullah (s.a) Safvân’a:

“Bizsenin zırhlarından bazılarını kaybettik. Sana bedellerini öde­yelim mi?” dedi.Safvân:

Hayır ya Rasûlallah, çünkü bugün kalbimde o gün olmayan şey­ler var, dedi.

Ebû Dâvûd: “Safvân, zırhları müsiüman olmadan önce ariyet ola­rak vermişti, sonra müslüman oldu” dedi.[646]

3564… Bize Müsedded haber verdi, bize Ebu’l-Ahvâs haber ver­di, bize Abdü’1-Aziz b. Râfi’ Atâ’dan naklen haber verdi, Atâ da Saf­vân ailesinden olan kişilerden şöyle rivayet etti:

Rasûlullah (s.a), ariyet olarak aldı… Râvi Önceki hadisin ma­nasını nakletti.[647]

3565… Ebû Ümâme (r.a), Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyuyurken işit­tiğini rivayet etmiştir:

“Şüphesiz Allah (c.c) her hak sahibine hakkını vermiştir. Vâri­se vasiyyet yoktur. Kadın, kocasının izni olmadan evinden hiçbir şey sarf edemez.”

Ya Rasûlallah, yemek de veremez mi? denildi.

“O bizim en değerli malımızdır (veremez)” buyurdu. Sonra da:

“Ariyet ödenir, minha (gelirini alıp iade etmek üzere alınan tar­la, hayvan ve ağaç) geri verilir, borç ödenir, kefil borçludur.” dedi.[648]

3566… Safvân b. Ya’lâ, babası (Ya’lâ)’nm şöyle dediğini rivayet etti:

Rasûlullah (s.a) (bana): “Sana elçilerim geldiği zaman kendile­rine otuz zırh ve otuz deve ver” dedi.

Telef olursa kıymeti ödenmek üzere ariyet olarak mı, yoksa te­lef olan ödenmeden elde kalanı geri verilmek üzere ariyet olarak mı? dedim.

“Telef olanı ödenmeden elde kalanı geri verilmek üzere” buyurdu.

Ebû Dâvûd: “Habbân, Hilâl er-Re’yî’nin dayısıdır” dedi.[649]

Açıklama

Hadisleri izaha girişmeden önce, ariyet hakkında kısaca malumat vermiş ve hükmü konusunda alimlerin ihtilafı olduğuna işaret etmiştik. Bu ihtilâflara girmeden önce hadislerde izaha muhtaç nokta­ları ele almak istiyoruz.

  1. hadisin ariyetle ilgili olduğu açık değildir. Hz. Peygamber (s.a), kişinin aldığı bir malı iade edinceye kadar ondan sorumlu olduğunu ifade etmiştir. Bu mal, insanın elinde ariyet olarak bulunabileceği gibi başka bir yolla da bulunabilir.

3562, 3563, 3564, 3566 nolu hadisler aynı hâdise ile ilgili olsa gerek. Bu hadislerde ifade edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a), Huneyn savaşında kul­lanılmak üzere Safvân’dan zırh ve başka silahlar istedi. Safvân o zaman, Ebû Davud’un belirttiğine göre henüz müslüman olmamıştı. Bazı âlimlerin bil­dirdiklerine göre ise daha yeni müslüman olmuştu. Onun için Rasülullah’ı pek tanımıyordu. Onun zırh ve silahlarını zorla alacağı endişesine kapıldı ve bunu kendisine sordu. Ama Efendimiz; gasp olarak değil, ariyet olarak aldığını söyledi. Bu ariyetin, mazmun (mal telef olursa kıymeti ödenmek üzere alınan) mı, yoksa mal sağlam kalırsa geri verilmek, telef olursa hiçbir şey vermemek üzere mi alındığı konusunda rivayetler farklıdır. Bazılarında ari­yetin mazmun olduğu, bazılarında ise olmadığı ifade edilmektedir. 3563 no­lu rivayette: Savaştan sonra zırhlar toplatılınca bir kısmının bulunamadığı ve Rasûlullah’m Safvân’a: “Bunları sana ödeyecek miyiz?” diye sorduğu görülmektedir. Ariyetin mazmun olmadığını söyleyenler, bu hadisi de delil­leri arasında sayarlar ve; “Şayet ariyet mazmun olsa idi, Hz. Peygamber kay­bolan zırhları ödeyip ödemeyeceklerini Safvân’a sormaz, paralarını öderdi” derler.

  1. hadis ariyetten başka konulan da içine almaktadır. Bunları sıray­la sayalım:

1- Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir. Yani herkesin hakkını takdir etmiştir.Bu, mirasla ilgili olsa gerektir. Allah herkesin hakkını ayırdığına göre, murisin vârisler için vasıyyette bulunması caiz olmaz.

2- Kadın kocasının izni olmadan evden kimseye bir şey veremez. Ye­mek ve gıda maddeleri de bunun içindedir. Ama izin vermişse bunda bir mah­zur yoktur. Dolayısıyla hanımların evlerine gelen misafirlere ikramları -âdeten kocaları İzin verdiği için- caizdir. Ama erkek karısını, gelene yapacağı ik­ramdan menetmişse o zaman ikram edemez. Maamafih bu konularda aşın gitmemek gerekir.

3- Ariyet, sahibine iade edilir. Bazı âlimler bunu “Ariyet elde mevcutsa kendisi, telef olmuşsa kıymeti sahibine verilir” şeklinde izah ederler. Bazıla­rı ise: “Mal elde mevcutsa o mal sahibine verilir. Ama telef olmuşsa ve tele­finde müstaîrin kusuru yoksa bir şey gerekmez” diye anlarlar.

4- Minha: Bir kimsenin bir arkadaşına; bir müddet ekip sonra geri ver­mek üzere verdiği tarla, bir müddet sütünü sağıp sonra iade etmek üzere ver­diği koyun veya bir müddet meyvesini alıp sonra geri vermek üzere verdiği ağaçtır. Bu şekilde alınan bir mal sahibine iade edilir. Verümemezlik edilemez.

5- Borç, alacaklıya ödenir. Borçlu imkânı olduğu halde borcunu öde-memezlik edemez. Hz. Peygamber (s.a) bir hadisinde; imkânı olanın borcu­nu ödemeyip savsaklamasını zulüm olarak nitelemiştir. Borçlu darda ise, ödeme imkânı bulamıyorsa o zaman da alacaklının mühlet vermesi farzdır.

6- Kefil borçludur. Bir kimseye kefil olan kişinin zimmeti de o borçla meşguldür. Dolayısıyla alacaklı, aiacağmı ister borçludan ister kefilden iste­yebilir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi ariyetin mazmun olup olmadığı konu­su âlimler arasında ihtilaflıdır. -Ariyetin mazmun olması demek; ariyet alı­nan malda, müsteîrin her halükârda sorumlu olması demektir. Yani ariyet olan malın helaki halinde, -ister müsteîrin kusuru olsun ister olmasın- onun kıymetini ödemek zorunda olmasıdır. Mal elde mevcutsa sahibine geri veri­lecektir. Bunda ihtilâf yoktur. Fakat telef olması halinde ne yapılacaktır?

Bu konuda üç görüş vardır:

I- Ariyet, müsteîrin elinde mazmundur. Müsteîr malı teslim aldıktan son­ra telef olsa -ister onun kusuru olsun ister olmasın- kıymetini sahibine öde­mek zorundadır. Bu görüş Şafiî ve Hanbelîlere aittir. Ashabtan İbn Abbas ve Ebû Hureyre’nin görüşleri de bu istikamettedir. Yalnız, Şafiî fakîhlerine göre müsteîr, ariyet olarak aldığı malı, sahibinin izin verdiği şekilde kulla­nırken mal kendi kendine telef olsa veya kıymetine bir noksanlık gelse, müs­teîr zâmin olmaz.

II- Mâliklere göre ariyetlerin bir kısmı mazmundur, bir kısmı mazmun değildir. Şöyle ki: Ariyet olan mal; hayvan ve gayrimenkul gibi helaki gizli olmayan cinstense, müsteîre daman gerekmez. Yalan olduğu ortaya çıkma­dıkça; müsteîrin, malın telefine dair verdiği haber kabul edilir ve kendisin­den malın kıymeti talep edilmez. Ama ariyet; elbise vs. gibi telefi gizlenen cinsten bir malsa, müsteîrin kusur ve dahli olmadan bile telef olsa, müsteîr onun kıymetini ödemelidir.

III- Ariyet olan mal, müsteîrin elinde emanettir, mazmun değildir. Do­layısıyla onun kusur ve dahli olmadan telef olduğu takdirde kendisine bir sorumluluk yüklenmez. Kıymetinde bir noksanlaşma olsa durum yine aynı­dır. Ama malı bizzat müsteîr telef etse veya onun talebinde kusuru olsa; me­selâ, ariyet olan kıymetli bir malı meydanda kendi haline bıraksa ve mal çalınsa müsteîr malın kıymetini ya da -misliyyâttan ise- mislini ödemek mecburiye­tindedir.

Ashabtan Hz. Ali ve İbn Mes’ud, tâbiûndan Şüreyh, Hasenü’l-Basri, İb­rahim en-Nehaî ve Süfyân-i Sevrî, daha sonrakilerden de Hanefî ve Zahirî mezhepleri de bu görüştedirler.

Konu ile ilgili olarak varid olan hadislerde, her iki tarafın da yapışabi­leceği noktalar vardır:

Ariyetlerin mazmun olduğunu söyleyen âlimler şöyle derler: Ariyet olan malın menfaatına sadece müsteîr mâlik oluyor. Başkasına ait olan bu malda onun daha önceden bir hakkı da yoktur. Bu malı sırf ondan istifade etmek maksadıyla almıştır. Dolayısıyla bu mal, vedîa (emanet) ya benzemez. Onun için malın telefi halinde tazmininin mecbur olması gerekir.

Bu görüşte olanlar; üzerinde durduğumuz babın, kendi görüşlerine uyan hadislerinin yanı sıra şu hadislere de dayanırlar:

“Ariyet mazmundur.”

Hz. Peygamber (s.a) Benî Necrân’a verdiği bir ahitnamede:

“Benim elçilerimin ariyet olarak aldıkları onların elleri üzerinde telef olursa onların ödenmesi elçilerime aittir”

buyurmuştur.

Ariyetin mazmun olmayıp, emanet olduğunu söyleyenler de yukarıdaki

hadislerden, damanın gerekli olmadığına işaret edenlerden başka, “Hıyanette bulunmayan müsteîre daman yoktur.” hadisi­ne dayanırlar.

Bu görüşte olanlar, karşı görüş sahiplerine şu şekilde mukabelede bulu­nurlar:

Eğer ariyet veren kişi bir iyilik, ihsan olmak üzere verdiği bir malın kendi kendine semavi bir âfetle telefi halinde onu tazmin ettirmeye yetkili olsa, bu iyilik ve ihsan zayi olmuş olur. Teberru olarak yapılan bir muamele bir mu-avaza haline gelir. Bu da yardımlaşma prensibine aykırıdır.

Hanefî âlimlerinin; karşı görüşte olanların delil gösterdikleri hadislere verdikleri cevaplar da şöyledir:

“Ariyet mazmundur” hadisindeki damân’dan maksat, damân-ı reddir. Yani, muîr istediğinde müsteîr malı iade etmeye mecburdur. Muîr istediği zaman müsteîr malı iade etmeyince gâsıp durumuna düşer ki işte o zaman mazmun olur.

“El, iade edinceye kadar aldığından mes’uldur” hadisi de emanet alı­nan şeyin sahibine geri verilmesinin gereğini işaret etmektedir. Bunda zaten ihtilâf yoktur. Müsteîr de, istenilen veya muayyen müddeti dolan bir ariyeti sahibine geri vermekle mükelleftir. Bir mazerete binaen vermez de mal telef olursa o zaman tazmini gerekir.

Rasûlullah (s.a)’ın Benî Necrân’la yaptığı ahitnamede belirtilen helak­ten maksat ise istihlâktir. Yani malın, müsteîr tarafından telef edilmesidir. Çünkü bir mal bir kimsenin elinde, onun fiili ve kusuru olmadan telef olsa bu; “Heleke fî yedihi” diye ifade edilir. Müsteîr tarafından telef edildiğinde ise “heleke alâ yedihi” denilir. Hadiste de, “fe heleket alâ eydihim” denil­miştir. O halde bundan maksat helak değil, istihlâkdir.

Safvân b. Ümeyye meselesine gelince; bundaki demândan maksat da damân-ı reddir. Maamafih bir rivayete göre Safvân’ın zırhlarını harp ihti­yacı saikasıyla kendi rızası olmaksızın aldığı için onların mazmun oluşu ka­bul edilmişti. Yahut da Safvân, bu zırhları Mekkelilerin yanına bırakmıştı. Hz. Peygamber (s.a) bunları sahibinden değil, müsteîrinden almıştı. Onun için bunlar mazmun bulunmuştu.

Bir de bu zırhların, mazmun olmaları şartı ile alınmış olmaları muhte­meldir. Safvân o zamanlar henüz müslüman olmadığı için harbî bulunuyor­du. Müslümanlar arasında caiz olabilir.

Ayrıca bu ariyetlerin mazmun kabul edilmeleri Safvân’ın gönlünü hoş tutmak için olabilir. Nitekim bu babda geçen rivayetlerden birinde görüldü­ğü üzere; bu zırhlardan bir kısmı savaşta telef olmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a): “Sana borcumuz var mı? Ödeyelim mi?” buyurmuş, Saf­vân da: “Hayır ya Rasûlallah, çünkü bugün benim kalbimde o gün olma-

yan şeyler var” diyerek tazmini kabul etmemişti. Eğer ariyetin tazmini şart olsa idi, Hz. Peygamber (s.a) zırhların bedellerini öderdi.

Safvân’ın zırhları İle ilgili rivayetlerden birisinde Safvân: “Zırhlarımı ariyet olarak mı, gasp olarak mı istiyorsun?” deyince Rasûlullah, daman sö­zünü hiç konu etmeden “ariyet olarak” buyurmuştur.

Aynı hâdise hakkındaki hadislerin birbirleri ile tearuzu halinde, bun­larla ihticac edilemez. Bir şey hakkında ihtimal sabit olunca o, delil olamaz.[650]

  1. Bir Şeyi Bozan Kişi Onun Mislini Öder

3567… Enes (r.a)’den rivayet edildi ki:

Rasûlullah (s.a), hanımlarından birisi (Âişe) nin yanında idi. Müz­minlerin annelerinden biri hizmetçisi ile (Efendimize) içerisinde yemek olan bir çanak gönderdi. Âişe hizmetçinin eline vurdu ve çanağı kırdı.

İbnü’l-Müsennâ rivayetinde şöyle der:- Rasûlullah (s.a) parçala­rı aldı, birbirine birleştirdi ve içerisine yemeği toplamaya başladı. Ay­nı zamanda da: “Anneniz kıskandı” diyordu.

İbnü’l-Müsennâ; şunları ilâve etti: (Rasûlullah yanındakilere) “Yeyiniz” dedi. Onlar da, Hz. Âişe, evindeki çanağı getirinceye ka­dar yediler. -Sonra Müsedded’in [hadisinin] lafzına döndük-: Râsulullah (s.a): “Yeyiniz” dedi ve onlar yeyip bitirinceye kadar yemeği getiren hizmetçiyi ve çanağı alıkoydu. Sağlam çanağı hizmetçiye ver­di, kırık olanı evinde bıraktı.[651]

3568… Âişe (r.anha)’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Safiyye kadar (güzel) yemek yapan birisini görmedim. O, Rasû­lullah için bir yemek yapıp gönderdi. Beni bir titreme aldı ve kabı kır­dım, (sonra):

Ya Rasûlallah, yaptığınım keffareti ne? dedim.

“Kabın misli kap ve yemeğin misli yemek” buyurdu.[652]

Açıklama

Yukarıdaki hadislerde anlatılan hâdise aynı mıdır yoksa farklımıdır? Bu konuda değişik görüşler var. Hafız İbn Hacer,hâdiselerin ayrı ayrı olduğunu söylemektedir. Eğer hâdiselerin aynı olduğu kabul edilirse, birinci hadisteki, Hz. Peygamber’e yemek gönderen hanımın Safiyye olması icabeder. Ama âlimler bu hanımın Zeynep binti Cahş veya Ümmü Seleme (r.anhüma) olabileceği şeklinde de görüş beyan etmektedirler.

İlk hadis, Ebû Davud’a iki ayrı hocası tarafından nakledilmiştir. Bun­lar: Müsedded ve Muhammed b. Müsennâ’dır.

Muhammed b. Müsennâ’nın rivayetine göre Rasûlullah (s.a), yere dö­külen yemeği bir araya getirdiği çanak parçalarının içine doldururken bir ta­raftan da, “Anneniz kıskandı” diyordu. Kıskançlık kumalar arasında bulu­nan bir özelliktir. Hz, Âişe (r.anha) de bir kadındı, onun da kumasını kıs­kanması kaçınılmazdı. İşte Hz. Peygamber (s.a) buna işaretle sanki, Hz. Âişe namına özür dilemekte ve yaptığının mazur görülmesi gerektiğini ihsas ettir­mektedir.

Hadislerde anlatılan hâdiselerdi Hz. Âişe (r.anha)’mn kırdığı çanağı ve döktüğü yemeği misilleri ile ödeıUği anlaşılmaktadır. Çanak ve yemek, kıyemî olan mallardandır. Onun içi, bu hadislerin te’vili gerekmiştir.

Bilindiği gibi; ölçekle ölçülerek vt a tartılarak alınıp satılan mallar mislî, yumurta ve karpuz gibi tane ile alınıp satılanlar adedî, bunların dışındakiler de kıyemîdir.

Mislî ve adedi mütekarib olan bir mal telef edildiği zaman, ulemanın ittifakı ile bu mal misli ile ödenir. Meselâ, bir kimsenin üç ölçek buğdayını telef eden, ona üç ölçek buğday verir. Kıyemî olan bir malı telef eden kişi de onun değerini ödeyecektir. Bu meselede de ulema arasında pek ihtilâf yok­tur. Avnü’l-Ma’bûd’da, kıyemî malların tazmininin Şafiî ve Kûfelilere gö­re, ister hayvan ister başka bir şey olsun misilleri ile olacağı ifade edilmekte­dir. Ancak bunda bir kalem hatası olsa gerektir. Çünkü kıyemî malların taz­mini Şâifiîlere göre de kıymetleri iledir. Ancak hayvan, Şâfiîlere göre misli­dir. Onun için hayvanın tazmini Şâfiîlere göre misli ile olur.

Dâvûd ez-Zâhirî de; hayvanın hayvanla, kölenin köle ile serçenin serçe ile tazmin edileceği görüşündedir.

Görüldüğü gibi; ulemanın ittifakı ile kıyemî malların tazmini kıymetle­ri ile olmaktadır. Yukarıdaki hadislerde Hz. Peygamber (s.a) çanağın ve ye­meğin misilleri ile ödeneceğini ifade buyurmuştur. Oysa bunlar kıyemî mal­lardır. Peki âlimlerin görüşü -hâşâ- Rasûlullah’ın uygulamasına zıt mı düş­mektedir? Yoksa hadislerin izahında göz önüne alınması gereken noktalar mı vardır? Hattâbî, ikinci şıkkı uygun görmekte ve şöyle demektedir:

“Hz. Peygamber’in Hz. Âişe’ye yemek ve çanağın misli ile tazmin edi­leceğini bildirmesi; yardımlaşma ve ıslah babındandır, bir hüküm değildir. Çünkü çanak ve yemeğin belli bir misli yoktur. Üstelik Hz. Âişe (r.anha)’nın kırdığı çanak ve döktüğü yemek, Safiyye (r.anha)’nm evinden getirilmiştir. Rasûlullah’ın hanımlarının evinde bulunan şey de aslında Hz. Peygamber’­in mülküdür. Bir kimsenin kendi mülkü olan bir şeyde de münasip göreceği herhangi bir şekilde hükmetmesi caizdir. Bu, insanlar arasındaki hukukî ko­nularda esas olacak şeylerden değildir. Ayrıca hadisin isnadında da tenkid edilen noktalar vardır. Âlimlerden; mekîl ve mevzunun dışındakilerde misil­le tazminin gerekli olduğunu söyleyen hiç birisini bilmiyorum. Sadece Dâ-vûd’un hayvan, köle ve serçede misil icabettiğini söylediği nakledilmiştir. Dâ­vûd bunu ihramlının avladığı avın cezasına benzetmiştir.”

Hadisin ihtiva ettiği diğer hükümleri de şu şekilde maddeleştirmemiz mümkündür:

1- Gâsıp, kıymetini veya mislini ödediği zaman gasbettiği mala mâlik olur. Çünkü Hz. Peygamber, kırılan çanağın parçalarını iade etmemiştir.

2- Temiz sofra üzerine veya yere dökülen yemeğin toplanıp yenmesi meşrudur.

3- Kadınların, kumalarına karşı tabiatlarında bulunan kıskançlıklarını hoş görüp onların yaptılarını iyilikle telafi etmek uygundur.[653]

  1. İnsanların Ekinine Zarar Veren Hayvanların Durumu

3569… Haram b. Muhayyisa’mn, babası (Muhayyisa’dan) riva­yet ettiğine göre;

Berâ b. Âzİb’in devesi bir adamın bahçesine girdi ve oraya zarar verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a); bahçe sahiplerinin, bah­çelerini gündüz, hayvan sahiplerinin de hayvanlarını gece korumala­rına hükmetti.[654]

3570… Berâ b. Âzib’den rivayef edildiğine göre, şöyle demiştir:

Onun, ekinlerde otlaı âdet edinen bir devesi vardı. Deve bir bahçeye girdi ve oraya zaerdi. Hâdise Rasûlullah (s.a)’a haber verildi. Rasûlullah da: Baht :rin gündüz beklenmesinin bahçe sahip­lerine, hayvanlara geceleyir thip olunmasının hayvan sahiplerine ait olduğuna ve hayvanların gece verdikleri zararın sahiplerine ödettiril­mesine hükmetti.[655]

Açıklama

Hadıs-ı şerifler; Hayvanların gündüzleri serbest bırakıldıktan zaman bahçelere verdikleri zararın tazminatı gerektirme­diğine, gecelen verdikleri zararın ise gerektirdiğine delâlet etmektedir.

Hattâbî, bu hükmün Hz. Peygamber (s.a)’e has bir sünnet olduğuna işaret ettikten sonra şöyle demektedir:

“Rasûlullah (s.a)’ın, gece ve gündüz arasında fark görmesi, âdeten bah­çelerin gündüzleri sahipleri veya vekilleri tarafından beklenilir olmasından dolayı olsa gerek. Yine aynı şekilde, hayvanların gündüzleri otlaklara salı­verilip, gecelerin ağıllarında toplanması da hayvan sahiplerinin âdetidir. Bu âdete muhalif davranan, malı muhafaza geleneğini terketmiş ve kusur işle­miştir. Dolayısıyla bir malını yol ortasında bırakan veya hırz olmayan bir yere koyan gibidir. Böyle yerlerden mal alan kişinin eli de kesilmez…”

Âlimler, hayvanların verdiği zararın sahipleri tarafından ödenip öden­meyeceği konusunda farklı görüştedirler.

İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre; hayvan, sahibi başında olmadığı tak­dirde gündüz bir bahçeye zarar verirse, sahibi bu zararı ödemez. Ama sahibi başında olursa öder. Hayvanın geceleyin verdiği zararı ise, ister sahibi ba­şında olsun ister başında olmasın ödemek zorundadır. Hayvanın zararı ayak­ları ve ağzı ile vermesi hüküm açısından aynıdır.

Hanefîlere göre; sahibi beraberinde değilse, hayvanın gece veya gündüz verdiği zararı hayvan sahibi ödemez. Hanefîler: “Hayvanın tazminatı olmaz (hayvanın verdiği zarar hederdir)” hadisine dayanırlar.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

Alım Satım Bölümü – Sünen-i Ebu Davud

Sünen-i Ebu Davud | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.