Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

98 – Beyyine Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Yahya b. Sellâm’ın görüşüne göre Mekke’de inmiştir. İbrı Abbas ve cum­hurun görüşüne göre Medine’de inmiştir. Dokuz âyeti kerimedir.

98 – Beyyine Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Beyyine Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın. Adı İle

Bu sûrenin fazileti hakkında sahih olmayan bir hadis gelmiştir. Biz bu ha­disi Muhammed b. Abdullah el-Hadramî’den rivayet ettik. Dedi ki: Bana Ebu Abdurrahman b. Numeyr dedi ki; Ebu’l-Heysem el-Haşşab’a git de ondan (ha­dis) yaz. Çünkü o Cçok hadis) yazmıştır. O da ona gitti. Dedi ki: Bize Malik b. Enes anlattı. O Yahya b. Said’den, o Said b. el-Müseyyeb’den, o Ebu’d-Deı-dâ’dan rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki; Şayet insanlar “Kitab ehlinden ve müşriklerden olanlar… ayrılmayacaklardı” (1. âyet) Sûresi’n-de olanları bilmiş olsalardı; ailelerini, mailarını ihmal ederek onu öğrenirler­di. ” Huzaalılardan bir adam: Peki, bu sûrede ne gibi bir ecir vardır, ey Allah’ın Rasûlü? diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu sûreyi bir münafık ebe-diyyen okumaz. Allah hakkında kalbinde en ufak bir şüphe bulunan bîr kul da okumaz. Allah’a yemin ederim, şüphesiz ki mukarreb melekler, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri durmaksızın onu okuyup dururlar. Bunu bir kul okudu mu mutlaka Allah ona dininde ve dünyasında kendisini koru­yacak, ona mağfiret ve rahmetle dua edecek birtakım melekler gönderir.” el-Hadramî dedi ki: Ebu Abdurrahman b. Numeyr’in yanına döndüm. Ona bu hadisi naklettim. Dedi ki: Bu, artık bu hususta bizim için kendimizi sıkıntı­ya sokmaya gerek bırakmadı. Bir daha tekrar ona dönme.[2]

İbnu’l-Arabî dedi ki: Lshak b. Bişr el-Kâhilî, Malik b. Enes’den, o Yahya b. Said’den, o İbmı’l-Müseyyeb’den, onun da Ebud-Derdâ’dan rivayet etti­ğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuş’ “Şayet, insanlar “…kâfir olanlar… ayrılmayacaklardı” sûresinde neler olduğunu bilselerdi ailelerini, malları­nı ihmal eder, mutlaka bu sûreyi öğrenirlerdi.” Bu batıl bir hadistir. Sahih olan hadis, Enes’ten gelen şu rivayettir: Peygamber (sav) Ubeyy b. Ka’b’a dedi ki: “Allah bana sana “…kâfir olanlar… ayrılmayacaklardı” Sûresi’ni okumamı emretti. Ubeyy adımı da verdi mi, diye sordu. Peygamber: “Evet” deyince, Ubeyy ağladı.[3]

Derim ki: Bu hadisi, Buharî ve Müslim de rivayet etmiştir. Bu hadisteki fık­hı inceliklerden birisi de alim olanın ilim öğrenmekte olana (ilmi) okuyaca­ğına dair delil bulunmasıdır. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Peygamber (sav)’ın Ubeyy’e okuması insanlara alçak gönüllülüğü öğretmesi içindir. Böylelikle herhangi bir kimse ilim öğrenmekten ve mevki itibariyle kendi­sinden daha aşağı mertebede bulunanlara ilmi okumaktan çekinmesin.

Denildiğine göre, bunun sebebi şudur: Ubeyy, Rasûlullah (sav)’ın sözle­rini herkesten çabuk belleyen birisi idi. Peygamberin ona (bu sûreyi) oku­masının sebebi bu sözleri ondan bellemesini, kendisinden duyduğu gibi oku­yup başkasına öğretmesini istemesidir. Elbetteki bu hadisten Ubeyy’in büyük bir faziletinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Allah, Rasûlüne Ubeyy’e (bu sûreyi) okumasını emretmiş bulunmaktadır.

Ebu Bekr el-Enbari dedi ki: …Bir de bize Ahmed b. el-Heysem b. Halid anlattı, dedi ki: Bize Ali b. el-Ca’d anlattı dedi ki: Bize İkrime, Asım’dan an­lattı. O Zirr b. Hubeyş’den şöyle dediğini nakletti: Ubeyy b. Ka’b’ın kıraatin­de şu da vardır: Ademoğluna eğer bir vadi dolusu mal verilecek olursa ikincisini elde etmeye çalışır. Ona iki vadi dolu mal (allın) verilecek olsa üçün­cüsünü elde etmeye çalışacaktır. Bununla birlikte Ademoğlunun karnını topraklan başkası doldurmaz. Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.” İk­rime dedi ki: Asım bana “…ayrılmayacaklardı” sûresini otuz âyet olarak oku­du ve bu buyruk da onların arasında vardı. Ebu Bekr (el-Enbari) dedi ki: Bu ilim ehli nezdinde batıl olan bir rivayettir. Çünkü İbn Kesir ile Ebu Amr’ın kıraatleri Ubeyy b. Ka’b’a kadar ulaşan bir senetle gelmiştir. Onların ikisinin kıraatinde “…ayrılmayacaklardı”sûresinde bu anılan ifadeler, (Kurân’dan diye) okunmamaktadır. Bu ancak Rasûlullah (sav)’ın hadisleri arasında bili­nen bir rivayettir ve bu Rasûluliah (sav)’ın sözü olarak nakledilmiştir. O, Kur’ân-ı Kerim’de bunları; alemlerin Rabbinden, tüye nakletmiş değildir. İc-maın da kendilerini desteklediği iki kişinin yaptıkları rivayet, elbette bir tek kişinin cemaatin mezhebine muhalif olarak yaptığı nakilden daha sağlamdır.[4]

  1. Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılmayacaklardı.

2, 3- İçinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyup duran, Allah tarafından gönderilmiş bir Rasûldür.

“…Kâfir olanlar— ayrılmayacaklardı” şekii hem gene­lin kıraatidir, hem de mushafın hatlı böyledir.

İbn Mesud ise; ” Müşriklerle, kitab ehli… ayrılmayacaklardı” diye okumuştur. Bu tefsiri bir kıraattir. İbnu’l-Arabî de­di ki: Tilavet halinde değil de, açıklama sadedinde böyle bir okuyuş caizdir. Çünkü Peygamber (sav) da Sahih’in rivayetinde belirtildiği üzere (et-Talak, 65/1. âyetteki: “…o kadınları… iddetleri vaktinde boşayın” anlamındaki buyruğu): “Onları iddetlerine doğru boşayın” diye okumuş­tur ki bu bir tefsirdir. Çünkü asıl tilavet (okunması gereken şekil), mushafın hatlında bulunan şekle uygun olandır.

“Kîtab ehlinden” yahudi ve hristjyanlardan demektir “ve müşrikler­den” lafzı “kitab ehlinden” lafzına atf ile ter mahallîndedir.

İbn Abbas dedi ki: “Kitab ehli” Yesrib’de bulunan yahudilerdir. Bunlar Ku-rayza, Nadir ve Kaynuka oğullarıdır. “Müşrikler” ise Mekke ve civarında bu­lunanlar ile Metline ve civarında bulunanlardır. Maksat Kureyş müşrikleridir.

“Ayrılmayacaklardı” küfürlerinden vazgeçmeyecek, başka yola sapma-yacaklardı.

“Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar.” Yani apaçık delil onlara ge­linceye kadar. Bu da Muhammed (sav)’dır.

“Nihayete eriş; ayrılış”: En son noktaya ulaşmak diye açıklanmıştır ki bu da şu demektir: Onlar kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ömürlerinin sonlarına geüp, ölmeyeceklerdi. Bu anlama göre “ayrılmak” -sona ermek de­mektir. “Ayrılmayacaklardı* buyruğunun bırakıp, terk etmeyeceklerdi anlamında olduğu da söylenmiştir. Rasûl kendilerine gelinceye kadar müddetle­ri sona ermeyecekti, demek olur.

Araplar: Ben bu işi işlemeye devam edip durdum, anlamında: “Ben bu işi ayrılmadan işledim” derler. “Fi­lan kişi hala ayakta duruyor, ayakta durmayı bırakmadı” derler. ‘in asıl anlamı “açmak”tır. ” Mektubu açmak (mührünü çözmek)” ile “ Halhali çözmek, açmak’: ve (sözlüklerden böyle bir tabirin anlamım tesbit edemedik) gibi tabirler de bu anlamda kullanılmıştır. Şair Tarafe de şöyle demiştir:

“İki tarafı keskin ve iyice bilenmiş (yahut Hind yapımı) bir kılıç için İçindeki sırrın açılmayacağına yemin ettim.”

Şair Zu’r-Rimme de şöyle demiştir:

“(Onlar) uzun boylu ve (eğitilerek) zayıflatılmış develer olup Sürekli yemsiz [5] olarak çökmüş haldedir, yahut da biz onlarıkurak bir yere süreriz.”

Görüldüğü gibi şair burada “Hep çökmüş haldedir” demek istemiştir, fazladan: yı getirmiştir.

” Ayrılma…lar” anlamındadır. Yani onlar apaçık delil kendilerine gelinceye kadar dünyada kalacaklar, ayrılmayacaklardı.

İbn Keysan dedi ki: Yani kitab ehli olanlar, Muhammed (sav)’ın kitapla­rındaki sıfatlarını o peygamber olarak gönderilinceye kadar terketmeye-cek (değiştirmeyecek)lerdi. Peygamber olarak gönderilince onu kıskandılar,

onu terkedip, inkar ettiler. O halde bu, yüce Allah’ın: “İşte o tanıdıkları (pey­gamber) kendilerine gelince onu inkar ettiler” (el-Bakara, 2/89) buyruğuna benzemektedir. Bundan dolayı (daha sonra): “Ama kendilerine kitab veri­lenler ancak … sonra ayrılığa düştüler” (4. âyet) diye buyurmuştur. Buna gö­re yüce Allah’ın: “Müşriklerden” buyruğu şu demektir: Onlar, Muhammed (sav) peygamber olarak gönderilinceye kadar, onun hakkında kütü söz söy­lemediler. Ona el-Emin adını vermişlerdi. Onun dili üzere kendilerine apa­çık deliller gelip, onlara peygamber olarak gönderilince; işçe o vakit, ona düş­manlık ettiler.

Bazı dilciler de buradaki “ayrılmayacaklardı” lafzı “helak olmayacaklar­dı” anlamındadır demişlerdir, ki bu da Arapların: “Do­ğum esnasında kadının leğen kemiği çözüldü” tabirlerinden alınmıştır. Bu da bu kemiğin çatlaması ve bir daha kaynamayıp, sonunda ölmesi anlamını ifa­de eder. Buna göre mana şöyle olur: Onlar rasûllerin gönderilip, kitapların indirilmesi ile kendilerine karşı delil ortaya konulmadıkça azab edilmeyecek­ler, helak edilmeyeceklerdi.

Bazıları da; müşrikler hakkında şöyle demiştir; Onlar da kitab ehlinden-dir. Çünkü yahudilerden kimisi Uzeyr Allah’ın oğludur, hristiyanlardan kimi­si de İsa Allah’ın kendisidir, kimileri ele o Allah’ın oğludur, kimileri üçün üçün-cüsüdür demişlerdir (ve böylece bunlar da müşrik olmuşlardır.)

Bir başka açıklamaya göre; kitab ehli, önce mümin idiler, peygamberle­rinden sonra kâfir oldular. Müşrikler de fıtrat üzere doğdular, ergenlik yaşı­na ulaşınca kâfir oldular. İşte bundan dolayı yüce Allah; “Ve müşriklerden” diye buyurmuştur.

Bir başka açıklamaya göre “müşrikler” de aynı zamanda “kitab ehli”nin niteliğidir. Çünkü onlar kendilerine gönderilen kitaptan yararlanmadıkları gi­bi tevhidi de cerkettiler. Hristiyanlar tenisçidirler, yahudiler de genel olarak müşebbihecidirler. Hepsi de şirktir. Bu bir kimsenin: “Akıllılar ile zarif kim­seler bana geldi” deyip, muayyen birtakım kimseleri kastederek, onları her iki özellik ile nitelendirmesini andırmaktadır. O halde anlam şöyledir: Kitab ehlinden (ve) müşrik olanlar…

Bir diğer açıklamaya göre, burada sözü geçen “küfür”, Peygamber (sav)’m inkar edilmesidir. Yani Muhammed (sav)’ın peygamberliğini inkar eden ve aynı zamanda kitab ehli olan yahudilerle hristıyanlar ile Araplardan olsun, başkalarından olsun -ki bunlar kitabı olmayanlardır- puta tapan müşrikler ay­rılmayacaklardı, demektir.

cl-Kuşeyrî dedi ki: Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü yüce Allah’ın: “Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar… Allah tarafından gönderilmiş bir Rasûldür” buyruğunun zahirinden anla­şılan bu raHÛlün, Muhammed (sav) olduğudur. Dolayısı ile Muhammed (sav)’ın peygamberliğini inkar eden kâfirler, Muhammed kendilerine gelin­ceye kadar… ayrılmayacaklardı, denilmiş olma. ihtimali uzaktır. Ancak: Şu an­da Muhammed’i inkâr edenler -her ne kadar önceden unu tazim eden kim­seler ise de- Allah, Muhammed’i kendilerine peygamber olarak gönderip, on­lara âyetleri apaçık bildirinceye kadar, bu küfürden vazgeçmeyeceklerdir. İş­le o vakit onlardım bir kısmı iman edecektir.

el-Ameş ve İbrahim, “müşriklerden” anlamındaki lafzı nıerfu olarak; diye ve: “…olanlar” lafzına atf ile okumuştur. Ancak bi­rinci kıraat daha açık anlaşılır. Çünkü ref1 ile okunması halinde her iki sınıf kitab ehlinden başkaları imiş gibi, iki ayrı sınıf olur. Ubeyy’in kıraatinde: ” Kitab ehlinden kâfir olanlar ile müş­rikler… ayrılmayacaklardı” şeklindedir, tbn Mesud’un mushafında ise: ” Müşrikler ve kitab ehli… ayrılmayacaklardı” şeklindedir. Daha önce (sûrenin tefsirinin başında) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar” onlara apaçık delil gelince­ye kadar, diye açıklanmıştır. Apaçık delil de Muhammed (sav)’dır.

“Allah tarafından gönderilmiş bir rasûldür.” Yani o, yüce Allah tarafın­dan peygamber olarak gönderilmiştir. ez-Zeccac dedi ki: “Bir Rasûldür” an­lamındaki lafız “apaçık delil” lafzından bedel olarak merfû’dur.

el-Ferrâ dedi ki: Bu ” O (apaçık delil) Allah tarafından gönderilmiş bir rasûldür” yahutta: “(peygamber) Allah La-rafından gönderilmiş bir rasûldür” demektedir. Çünkü “Beyyuıe: Apaçık delil” bazan müzekker kabul edilebilir ve: “Benim beyyinem (acık delilim) filandır” denilebilir. Ubeyy ve İbn Mesud’un kıraatinde; diye kat” üzere (bedel yapmayarak) nasb ile okumuşlardır. “Okuyup duran, okuyan” demektir ki (bu fiil): “Okudu, okur, okumak” di­ye kullanılır.

“Sahifeler” lafzı “sahife”nin çoğulu olup, üzerinde yazı yazılan sev demek­tir.

“Tertemiz” lafzı hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: Yalandan, şüpheden, iki yüzlülükten ve sapıklıktan arınmış demektir. Katide batıldan yana (temiz) diye açıkladığı gibi, yalandan, şüphelerden, küfürden tertemiz edilmiş diye de açıklanmıştır. Hepsinin anlamı birdir.

Yani. sahifelerin vazıh olarak ihtiva ettiği şeyleri okur. Buna (bu açıklamaya) onun yazılı bir kitaptan değil de ezberinden okuduğu delil teşkil et­mektedir. Çünkü Peygamber ümmi idi, okuması yazması yoktu.

“Tertemiz” lafzı “sahifelefın sıfatıdır. Bu da yüce Allah’ın: “Çok şeref­li, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir” (Abese, 80/13-14) buyruğu­nu andırmaktadır. Buna göre “tertemiz” lafzı zahiren sahifelcrin şifalıdır. Ger­çekte ise sahifderde yazılı bulunan Kur’ân’ın sıfatıdır. “Tertemizin şu an­lama geldiği de söylenmiştir: Onlara tertemiz olanlardan başkası dokunma­ma!] dır. Daha önceden açıklandığı üzere el-Vakıa Süresî’nde (56/75-80. âyetler, 5. başlıkta) buyurduğu gibi.

Tertemiz sahifelefin, yüce Allah’ın nezdinde peygamberlere indirilmiş ki-tablann kendisinden istinsah edildiği Umımı’l-Kitabtaki salıifeler olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur’ândır, Levh-ı mahfuzdadır.”(el-Buruc, 85/21-22) buyruğunda okluğu gibi. el-llasen de­di ki: Semadaki tertemiz .sahifeler kastedilmektedir.

“İçinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu…” Dosdoğru, eğriliği büğ-rülüğü olmayan ve muhkem demektir. Arapların bir şey dosdoğru ve sahih olduğu vakit kullandıkları; ( pji ^M ) fiilinden gelmektedir.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Sahifeler kitaplarla aynı şeydir, ü halde nasıl olur da; içinde kitapların bulunduğu .sahifderde, demiş olabilir (diye sorulursa) şu cevab verilir: Burada “kitaplar” lafzı hükümler anlamındadır Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah… galibgeleceğim diye yazmış-tır.” (el-Mücadele, 58/21) buyruğunda “yazdı” hükmetti anlamındadır. Pey­gamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki ben aranızda Allah’ın Kitabı ile hükmedeceğim”[6] dîye buyurmuş, sonra da recm hükmü­nü vermişti. Oysa recm Allah’ın Kitabında yapılı değildir. O halde burada, ben aranızda yüce Allah’ın hükmü gereğince hüküm vereceğim, demektir. Şair de şöyle demişlir

“Velâ (bağlılık) belâ ile değildir, siz (haktan) meyledip saptınız Yazdığı (hükmettiği) zaman Allah böyle buyurmanııştı.”

” Dosdoğru kitaplar” (mealde: Dosdoğru hükümlerin yazılı oiduğu, diye verilmiştir). Kur’ân’ın kendisidir diye de açıklanmıştır. Böyle­likle yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’den “kitabiar” diye söz etmiştir. Çünkü o çe­şitli, türlü açıklamaları kapsamaktadır. [7]

  1. Ama kendilerine kitap Terilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.

“Ama kendilerine kitap verilenler…” yahudilerle, hristiyanlar “…ayruı-ğa düştüler.” Bu hususta kâfirler ile aynı düzeyde olmalarına rağmen, yüce Allah’ın ayrılığa düşmek hususunu başkalarını dışarıda tutarak sadece kitab ehli hakkında sözkonusu etmesi, onların bir bilgi sahibi olduklarının zanne­dilmesinden dolayıdır. Onlar ayrılığa düştüklerine göre, kicab sahibi olma­yan, onların dışında bulunan kimseler hakkında bu nitelik, daha da öncelik­li olarak sözkonusudur.

“Ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.”

“Apaçık delil” ile kastedilen Muhammed (sav)’dır. Yani Kur’an-ı Kerim, ellerindeki Kitaplarda bulunan Muhammed (sav)’in niteliklerine uygun ola­rak gelmiş bulunuyordu. Onlar onun peygamber olacağını görüş birliği ha­linde kabul ediyorlardı. Fakat peygamber olarak gönderilince, peygamber­liğini inkar ettiler ve ayrılığa düştüler. Kimisi kıskançlığından ötürü kâfir ol­du, kimisi iman etti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar ancak ilim kendilerine geldikten sonra aralarındaki düşmanlık (veya ihtiras) se­bebi ile ayrılığa düştüler.” (eş-Şura, 42/14)

“Apaçık deliPin onların kitaplarında bulunan Muhammed (sav)’ın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna dair açıklama olduğu da söy­lenmiştir.

İlim adamları dedi ki: Sûrenin başından yüce Allah’ın: “( ili ): Dosdoğru” buyruğuna kadar olan ifadelerin hükmü, kitab ehlinden ve müşriklerden iman eden kimseler hakkındadır. “Ayrılığa düştüler” buyruğu da delillerin orta­ya konulmasından sonra, kitap ehlinden iman etmeyen kimseler hakkında­ki hükmünü İfade etmektedir. [8]

  1. Halbuki onlar, O’nun dînînde ihlâs sahipleri ve Hanifler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkası İle emrolunmadılar. Dosdoğru din işte budur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1-Dini Allah’a Hâlis Kılmak:

“Halbuki onlar O’nun dininde” yani ibadetlerinde “ihlâs sahipleri… ola­rak Allah’a ibadet etmelerinden” O’nu tevhid etmelerinden “…başkası İle

emrolunmadılar.” Yani bu kâfirlere, Tevrat ve İncil’de verilen emir sadece budur.

” İbadet etmeleri” buyruğundaki “lam” harfi X^)- …me” anlamın­dadır. Yüce Allah’ın: ” Allah size açıklamak ister.” (en-Nisa, 4/26); ” Onlar Allah’ın nurunu söndürmek isterler.” (es-Saf, 6l/8); ” Âlemlerin Rabbi (Allah)’o teslim olmakla emrolunduk” (el-En’âm, 6/71) buyruklarında olduğu gibi. Abdullah (b. Me-sud)’ın kıraatinde de; ” Halbuki onlar… Allah’a ibadet et­melerinden… başkası ile emrolunmadılar” şeklindedir,

“De ki: Ben, Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmekle emro-lundum” (ez-Zümer, 39/11) buyruğu da bu (buyrukların) anlamı(nı) ihtiva etmektedir.

İşte bu buyruk, ibadetlerde niyetin vacib olduğunun delilidir. Çünkü ih-las, kalbin amelleri arasındadır. Ondan başkasının değil de yalnızca Al­lah’ın rızası ancak kalb ile istenir. [9]

2-Hanifler:

“Hanifler olarak”; bütün dinleri bir kenara bırakarak, İslâm dinine yöne­lerek… demektir. İbn Abbas şöyle diyordu: Hanifler, İbrahim (a.s)’ın dini üze­re olanlar, demektir. Hanif’in; sünnet olan ve hacceden kimsenin adı oldu­ğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Dilciler de şöyle demiştir: Bu lafzın aslı “İslâm’a yöneldi” demek olan; ” İs­lâm’a hanif uldu (yöneldi)” ifadesinden gelmektedir. [10]

3- Dosdoğru Din; Namaz Kılmayı ve Zekat Vermeyi Emreder:

“Namazı dosdoğru” belirlenmiş vakitlerinde, belirlenmiş surette “kıl­malarından, zekatı vermelerinden” onu yerli yerince ödemelerinden “baş­kası île emrohınmadılar. Dosdoğru din işte budur.” Yani gereklerini yeri ne getirmekle emrolundukhrı bu din, dosdoğru dindir. ez-Zeccâc dedi ki: İş­te dosdoğru yolda giden ümmetin dini bu dindir.

“Dosdoğru” lafzı hazfedilmiş bir mevsufun sıfatıdır. Yahutta hakkı dim­dik ayakta tutan, yani hakkı yerine getiren ümmetin dini diye de açıklana­bilir. Abdullah (b. Mesud)’ın kıraatinde; “İşte dosdoğru din budur” şeklindedir.

el-Halil dedi ki: “Dosdoğrular” lafzı; Dosdoğru” lafzının çoğuludur. Bu ile aynı şeydir.

el-Ferrâ dedi ki: Yüce Allah burada “din”i aynı zamanda sıfatı da olan: “ Dosdoğru” lafzına izafe etmiştir. Çünkü bunlar farklı Lafızlardır. Yi­ne ondan nakledildiğine göre bu, bir şeyin bizzat kendi kendisine izafe edil­mesi kabilindendir. Sondaki “ne (yuvarlak te)” ise övgü ve mübalağa itin gel­miştir.

Sondaki “he (yuvarlak te)”nin “millet (din)” yahut şeriata raci olduğu da söylenmiştir.[11]

Muhammed b, el-Eş’as et-Talakani dedi ki: “Dosdoğru” burada, sözü ge­çen kitaplara raci olup “din” onu izafe edilmiştir.[12]

  1. Gerçek şu kî; ister kitab ehlinden olsun, İster müşriklerden olsun o kâfir olanlar, cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kakçıdır­lar. Yaratılanların en kötüleri de işte bunlardır.
  2. iman edip, salih amel işleyenler ise; işte bunlar, yaratılanların en hayırlılarıdır.

“Gerçek şu ki; İster kitab ehlinden olsun, ister müşriklerden olsun o kâfirler” buyruğun da ki “müşrikler” daha önce geçen “kâfirler” (lafzında ge­çen ve “ler”in anlamını veren); üzerine alfedilmiştir. Yahutta: Ehlinden” lafzına atfedilmiş bir mecrur olabilir.[13]

“Cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kalıcıdırlar. Yaratılanların en kötüleri de işte bunlardır.”

“Yaratılanlar” lafzını Nafî ve İbn Zekvan her iki yerde de (yani altı ve yedinci âyetlerde de) asla uygun olarak hemzeli okumuştur. (Berie şek­linde) Bu da Arapların; ” Allah mahkıkatı yarat­tı, O, yoktan var edendir, yaratandır” şeklindeki kullanımlarından gelmek­tedir. Yüce Allah da: “Bizim onu yaratmamızdan önce” (el-Hadid, 57/22) diye buyurmaktadır. (Kelimenin kökünün hemzeli olduğuna işaret etmektedir). Diğerleri ise, hemzesiz ve onun yerine “ye” harfini şed­deli olarak (beriyye şeklinde) okumuşlardır.

el-Ferrâ dedi ki: Eğer “beriyye” lafzı toprak anlamına gelen; o dan alın­mış ise bunun aslı hemzesizdir. Bu kökten olmak üzere: ” Allah onu yarattı, yaratır, yaratmak” denilir. el-Kuşeyrî dedi ki: Her kim “be­riyye’ nin “toprak” demek olan “el-bera”den geldiğini söylüyor ise, melekler bu lafzın kapsamına girmez, görüşünde demektir.

“el-Beriyye” lafzının: “Kalemi traş ettim’: ifadesinden geldiği de söy­lenmiştir. O vakit melekler de bunun kapsamına girer. Ancak bu zayıf bir gö­rüştür. Çünkü bu durumda bu lafzı “hemzeli” okuyanların bu okuyuşlarının hatalı olduğunu söylemek icab edecektir.

Yüce Allah’ın: “Yaratılanların en kötüleri” buyruğu, yaratılmışların en kö­tüleri demektir. Bunun umum(gene!lik) ifade etme ihtimali olduğu da söy­lenmiştir. Bazıları da onlar Peygamber (sav)’ın döneminde bulunan yaratık­ların kötüleridir. Yüce Allah’ın: “Ve sizi alemler üzerine gerçekten üstün kıl­dığımı hatırlayın”. (eUBdkar<x, 2/47) buyruğunda olduğu gibi; ki çağdaşınız olan alemlerin üzerine… demektir. Çünkü bundan önceki ümmetlerin kâfir­leri arasında onlardan daha da kötü kimselerin olması uzak bir ihtimal de­ğildir. Firavun ve Salih (a.s)’ın dişi devesini kesen kişi gibi. Aynı şekilde “bun­lar yaratılanların en hayırlılarıdır” buyruğunun da ya umumi anlamda oi-ması sözkonusudur yahutta kendi dönemlerindeki yaratılmışların en hayır­lıları olrrtaları sözkonusudur.

Ademoğullarının meleklerden üstün olduğunu kabul edenler bu lafzın hemze’li okuyuşunu delil göstermişlerdir. Buna dair açıklamalar daha önce­den el-Bakara Sûresi’nde (2/33. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki: Mümin, aziz ve celil Allah nezdinde, kendi yanında bu­lunan bazı meleklerden daha değerli ve üstündür. [14]

  1. Onların, Rabblerinin yanındaki mükâfatları, altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebedi kahrıdırlar. Allah on­lardan razı olmuştur, onlar da Ondan hoşnut olmuşlardır. İşte bu, Rabbİnden korkan kimseler içindir.

“Onların™ yaratıcıları ve mutlak sahipleri oİan “Rabblerinin yanındaki mükâfatları” sevablan “altından ırmaklar akan” orada ikamet edip kalacak­ları “Adn cennetleridir.”

Müfessirler derler ki: “Adn cennetleri” cennetin iç, orta ve güzel tarafla­rıdır. “( Ujüj İû* ojuû jl£Jl< ^ ): Bir yerde ikamet etti, ikamet eder, ikamet et­mek” demektir. Bir şeyin ma’dini (madeni) onun merkezi ve karar kıldığı yer demektir. Şair el-A’şâ şöyle demiştir

“Eğer onlar onun hükmüne gidecek olurlarsa,

Ağır basan ve merkezinde karar kılmışa izafe olurlar.”

“Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Ne oradan başka bir yere göç ederler, ne ölürler.

“Allah onlardan razı olmuştur.” Yani amellerinden razı olmuştur. İbn Ab­basi böyle açıklamıştır.

“Onlar da Ondan hoşnut olmuşlardır.” Kendileri de yüce Allah’ın se-vab ve mükâfatından hoşnut olmuşlardır,

“İşte bu” cennet “Rabblnden korkan” Rabbinden korkarak mahiyetlerden kendisini uzak tutan “kimseler İçindir.”[15]

(Beyyine Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd ulsun).

Kuran

Beyyine Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.