Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Az Bulutlu
İstanbul
23°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C
Cum 21°C

93 – Duha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği ittifakla kabul edilmiştir. Onbir âyettir.

93 – Duha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Duha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman Ve Rahim Allah’ın adı ile

  1. Andolsun kuşluk vaktine,
  2. Örtüp büriidüğünde geceye kî;
  3. Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.

“Andolsun kuşluk vaktine, örtüp bürüdüğünde geceye” buyruklarında geçen “kuşluk vakti”ne dair açıklamalar daha önceden (eş-Şems, 91/1. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah onun karşılığında ;gece’yi zikretmiş bulunmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde de: “Acaba o ülkeler hal­kı geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldu­lar? Yoksa o ülkelerin halkı kuşluk vaktinde oynarlarken de azabımızın ken­dilerine geleceğinden yana emin mi oldular?” (el-A’raf, 7/97-98) diye buyur­maktadır ki; burada da (kuşluk vaktinden kasıt) gündüzdür.

Katade, Mukatil ve Cafer es-Sadık şöyle demişlerdir: Yüce Allah, Musa ile konuştuğu vakit olan kuşluk vakti ile Miraç gecesine yemin etmektedir.

Bunun sihirbazların secdeye kapandıkları vakit olduğu da söylenmiştir. Bu­nu da yüce Allah’ın: “Kuşluk vakti insanlar toplansınlar.” (Ta-Ha, 20/59) buy­ruğu açıklamaktadır.

Meani bilginleri bu ve benzeri buyruklar hakkında şöyle demişlerdir: Bu buyrukta hazfedilmiş lafızlar vardır ki, bu: Kuşluk vaktinin Rabbine andolsun, lakdirindedir.

“Secâ” “Örtüp bürüdü” buyruğu sükûnet buldu, demektir. Bu anlamı Katade, Mücahid, İbn Zeyd ve İkrime vermiştir. “Leyletun sâciyetun” “Sükûnlu bir ge­ce” denilir. Göz kapağının hareketi duran göze; “Sâciyetun” denilir. “Sece’l-leylu, yescu, secven” “Gece sükûn buldu, sükûn bulur” denilir. Deniz sükûn bulduğunda; “Secâ” fiili kullanılır. el-A’şâ dedi ki:

“Amcanızın oğlunun denizi kaynayıp coştuğu halde

Senin denizin kurtçukları dahi örtemeyecek kadar (suyu az) ve sükûnlu ise bizim günahımız nedir?”

Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ayın doğduğu ve sükûnetli bir gece ile

Dokumacıların dokuduğu örtü gibi (dümdüz ve pürüzsüz) yollar ne güzeldir!”

Cerir de şöyle demiştir:

“Gittikleri gün sana bakışlarını fırlattılar

Perdelerin arasından sükûnetle bakarak,”

ed-Dahhak dedi ki: “Örtüp bürüdüğü”, herşeyi örttüğü (zaman) demek­tir. el-Esmaî dedi ki: Gecenin örtmesi, onun gündüzü kapatmasıdır. Tıpkı ada­mın üstünün elbise ile örtülmesi gibi. el-Hasen karanlığı ile örttüğü vakit, di­ye açıklamıştır.

İbn Abbas böyle açıklamıştır. Gittiği vakit diye açıkladığı da rivayet edil­miştir. Yine karanlığı ile geldiği vakit, diye açıkladığı da rivayet edilmiştir. Said b. Ciibeyr geldiği vakit, diye açıklamıştır. Bu açıklama Katade’den de ri­vayet edilmiştir.

İbn Ebi Necih, Mücahid’den “örtüp bürüdüğünde” ileri dereceye vardı­ğında diye açıkladığını rivayet etmiştir.

Birinci açıklama dilde daha ünlüdür. “Örtüp bürüdü” sükûnete erdi, de­mek olup, onda insanlar sükûn buldu demektir. Bu da “oruçlu bir gündüz, namaz gecesi” demeye benzer. (Oruçla geçirilen bir gün, namaz kılmakla ge­çirilen bir gece demektir.)

Gecenin sükûn bulmasının, karanlığının iyice yerleşmesi ve kemal dere­cesine ulaşması anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya gö­re, “andolsun kuşluk vaktine, örtüp bürüdüğü zaman geceye” buyruğu ile yüce Allah, kuşluk vaktinde kendisine ibadet eden kulları ile karanlığı bas­tırdığı vakit geceleyin kendisine ibadet eden kullarını kastetmiştir.

“Kuşluk vakti” ile cennetin aydınlık saçtığı zamanki nuru, “örtüp bürüdüğünde gece” ile de iyice karardığı vakit gecenin karanlığının kastedildiği de söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre “kuşluk vakti” gündüzü andıran şekliyle arif­lerin kalblerindeki nur, “örtüp bürüdüğünde gece” ile de geceyi andıran kâ­firlerin kalblerindeki siyahlık demektir. Şanı yüce Allah, bu şeylere yemin et­miş bulunmaktadır.

“Rabbin seni terk de etmedi” buyruğu yeminin cevabıdır.

Cebrail (a.s)’ın Peygamber (sav)’a gelmesi bir süre gecikince müşrikler: Allah, onu terketti ve ondan uzaklaştı, dediler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime(ler) nazil oldu.

İbn Cüreyc dedi ki: Oniki gün süreyle Peygambere vahiy gelmedi. İbn Abbas onbeş gün demiştir. Yirmi beş gün geciktiği de söylenmiştir. Mukatil kırk gün geciktiğini söylemiştir. Bunun üzerine müşrikler: Rabbi Muhammed’i ter­ketti ve ona darıldı. Eğer onun bu işi Allah’tan gelmiş olsaydı, devam etmesi gerekirdi. Tıpkı ondan önceki peygamberlere yaptığı gibi (ona da yapardı).

Buhari’de Cündeb b. Süfyan’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) rahatsızlandığı için iki ya da üç gece namaza kalkamadı. Bir ka­dın gelip: “Ey Muhammed” dedi. “Ben senin şeytanının seni terkettiğini zannediyorum. İki ya da üç geceden beri senin yakınlarına geldiğini görmüyo­rum. ” Bunun üzerine yüce Allah: “Andolsun kuşluk vaktine, örtüp bürüdügünde geceye kî Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da” buyruk­larını indirdi.[2]

Tirmizi’de, Cündeb el-Beceli’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Pey­gamber (sav) ile birlikte bir mağarada idim, parmağı kanadı. Bunun üzeri­ne Peygamber (sav): “Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki? Esa­sen karşılaştığın (bu hal) Allah yolundadır” diye buyurdu. Cebrail’in ona gel­mesi bir süre gecikince müşrikler: “Muhammed terkedildi”, dediler. Bunun üze­rine şanı yüce ve mübarek olan Allah: “Babbin seni terk de etmedi, sana da­rılmadı da” buyruğunu indirdi. Bu hasen, sahih bir hadistir.[3]

Tirmizi “iki ya da üç gece namaza kalkmadı” ifadesini zikretmemiştir. Buhari ise (yukarıda geçtiği gibi) bu ifadeyi zikretmiştir. Bu husustaki görüşle­rin en sahihi budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

es-Salebi de bunu Cündeb b. Süfyan el-Beceli’den zikretmiş olup, buna göre Cündeb şöyle demiştir: Peygamber (sav)’a bir taş atıldı ve parmağına isabet edip, kanadı, Peygamber: ”Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki? Esasen karşı karşıya kaldıkların da Allah yolundadır.” dedi. Bu sebebten iki ya da üç gece namaza kalkamadı. Ebu Leheb’in karısı Um Cemil ona: “Gördüğüm kadarıyla şeytanın seni terketmiş bulunuyor. İki ya da üç ge­ceden bu yana sana yaklaştığını görmedim”, dedi. Bunun üzerine; “Andolsun kuşluk vaktine…” buyrukları nazil oldu.

Ebu İmran el-Cevni’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cebrail’in Peygam­ber (sav)’a gelmesi bir süre gecikti. Öyle ki bu, Peygambere ağır geldi. Alnı­nı Kabe’ye koymuş dua eder halde iken geldi ve omuzları arasına dokundu, ona: “Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da” buyruklarını indirdi.

-Peygamber (sav)’a hizmet eden- Havle dedi ki: Bir köpek eniği (peygam­berin) evine girdi. Evdeki divanın altına girip orada öldü. Bu sebebten ötü­rü Allah’ın Peygamberine günlerce vahiy inmedi.

“Ey Havle! Benim evimde ne oldu? Cibril niye bana gelmiyor?” dedi. Havle dedi ki:

“Ben keşke evi dü­zenleyip, onu süpürsem”, dedim. Elimdeki süpürgeyi divanın altına soktum, ölmüş bir köpek eniği ile karşılaştım. Onu alıp (dış) duvar(ın) arkasına at­tım. Allah’ın Peygamberi sakalları titreyerek geldi. -Ona vahiy nazil oldu mu öncesinden onu bir titreme alırdı.- Şöyle buyurdu:

“Ey Havle! Beni iyice ört.” Bunun üzerine yüce Allah bu sûreyi indirdi.

Cebrail inince Peygamber (sav) onun gecikmesinin sebebini sordu. O da şu cevabı verdi:

“Bizim, içinde bir köpek ya da bir suret bulunan bir eve gir­mediğimizi bilmiyor musun?”[4]

Bir görüşe güre yahudiler; Peygamber (sav)’ a ruh, Ziilkarneyn ve Kehf as­habına dair soru sorunca, o:

“Size yarın haber vereceğim” demiş fakat “inşaallah” dememişti. Bunun üzerine ona vahiy gelmez oldu, Nihayet Cebra­il ona: “Hiçbir şey hakkında sakın: ‘Ben bunu mutlaka yarın yapacağım” de­me, meğer ki Allah dilemiş ola (inşaallah yapacağım de.)” (el-Kehf, 18/23-24) Ve ona kendisine sorulan soruların durumunu haber verdi. Bu olay hak­kında “Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da” buyrukları indi.

Bir diğer açıklama da şöyledir; Müslümanlar

“ey Allah’ın Rasûlü! Ne diye sana vahiy inmiyor? ” dediler. Peygamber:

“Sizler parmak boğumlarınızın ara­sını -bir diğer rivayette parmakların üst tarafındaki boğumları- temizlemiyor, tırnaklarınızı kesmiyor, bıyıklarınızı kısaltmıyor olduğunuz halde nasıl olur da bana vahiy iner!” diye buyurdu. Bunun üzerine Cebrail bu sûreyi indir­di. Peygamber (sav):

“Gelişin o kadar gecikti ki seni özledim” diye buyur­du. Cebrail:

“Ben seni daha çok özledim, fakat ben bir emir kuluyum” de­di. Sonra ona: “Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz” (Meryem, 19/64) buyruk­ları nazil oldu.

“Mâ veddeake” “Seni terketmedi” buyruğu genel olarak (dal harfi) şeddeli “tevdi”‘den gelen bir fiil olarak okunmuştur ki, bu da ayrılan kimsenin ve­dalaşması gibi (sana veda etmedi) demektir. İbn Abbas ve İbn ez-Zübeyr’den rivayet edildiğine göre onlar şeddesiz olarak; “Vedeake” “Seni terketmedi” di­ye okumuşlardır. Şair şöyle demiştir:

“Ve orada Amr ile Amir oğullarını terkettik

Siyah mızrakların uçlarının avları olarak.”

Ancak bu şekildeki kullanım azdır. “Huve yedeu kezâ” “O, onu terkeder” deni­lir. el-Müberred Muhammed b. Yezid dedi ki: Araplar hemen hemen: “Vedea” ile “Vezera” demezler. Çünkü başa alınan “vav’ın telaffuzunda kuvvet yoktur. Bunların yerine (aynı anlamda): “Terake” “Terk etti” fiilini kullanırlar.

“Sana darılmadı da.” Yani Rabbin seni sevdiğinden bu yana sana buğzetmedi. Sonda (sana anlamını veren) “kef” harfini getirmemiştir. Çünkü bu âyet sonudur.

“el-kalâ” “Buğzetmek” demektir. “Kaf” harfi üstün okunursa, (sonu) med’li okunur “Kalâe, yekli, kilâ ve kalâe” “Ona buğzetti, eder, buğzetmek” denilir. Tıpkı; “Karabtu’d-dayfe, ekrabehu, kırbâ, ve karâe” “Misafiri ağırladım, ağırlarım, misafiri ağırlamak” de­mek gibidir, “Yeklâe” “Ona buğzetti” şeklindeki kullanım ise Taylıların şivesidir. Saleb şu mısraı zikretmektedir:

“Um el-Ğamr ile geçirdiğimiz günlere buğzetmeyiz.”

“Neklâ” “Buğzederiz” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Sen bize ister kötülük yap, ister iyilik, tarafımızdan kınanmazsın

Sen -kendisi buğzetse bile- buğz da edilen olmazsın.”

İmruu’l-Kays dedi ki:

“Ben, ne huyları buğzedilen bir kimseyim ne de buğzeden birisiyim,”

Âyetin tevili: “Mâ veddeake rabbuke vemâ kalâke” “Rabbin seni terk de etmedi, sana buğz da etmedi” şeklinde olup “sana” anlamını veren “kef” harfinin tekrar edil­memesi, âyet sonu oluşundan dolayıdır. Nitekim yüce Allah: “Ve’z-zâkirinallahe kesiran ve’z-zâkirâti” “Allah’ı çokça anan erkeklerle, çokça anan kadınlar” (el-Ahzab, 33/35) buyruğunun “Allah’ı çokça anan ka­dınlar” takdirinde oluşu gibi.[5]

  1. Andolsun ki, âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
  2. Elbette, Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.

Seleme, İbn İshak’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Andolsun ki, âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” Yani ey Muhammed! Senin Ba­na dönüşün esnasında sana ait olan nezdimde bulunanlar, senin için dün­yada acilen verdiğim şeref, lütuf ve ihsanlardan daha hayırlıdır,

İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav)’a yüce Allah’ın kendisinden sonra üm­metine nasib edeceği fetihleri gösterildi. Bundan dolayı da sevindi. Bunun üzerine Cebrail yüce Allah’ın; “Andolsun ki, âhiret senin için dünyadan da­ha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” buyruklarını indirdi. îbn İshak dedi ki: Dünyada zafer, âhirette de sevab ve mükafat(ı olacaktır).

Havz ve şefaatin kastedildiği de söylenmiştir. îbn Abbas’tan şöyle dedi­ği rivayet edilmiştir: Toprağı misk olan beyaz inciden bir köşkdür. el-Evzai bunu merfû’ bir hadis olarak rivayetle şöyle demiştir: Bana İsmail b. Ubeydullah anlattı. O Ali b. Abdullah b. Abbas’tan, o babasından rivayetle dedi ki: Peygamber (sav)’a ümmetinin fethedeceği yerler gösterildi. O buna çok sevindi. Bunun üzerine yüce Allah-. “Andolsun kuşluk vaktine… elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” buyruklarını indirdi. Şanı yü­ce Allah ona cennette toprağı misk olan bin köşk ihsan etti. Herbir köşkte de ona yaraşacak kadar eşler ve hizmetçiler vardır.[6]

Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mııhammed, ehl-i beytinden cehenneme hiçbir kimsenin girmemesine razı ve hoşnut olacaktır. es-Süddi de böyle demiştir.

Bunun bütün müminler hakkındaki şefaati olduğu da söylenmiştir. Ali (r.a)’dan dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Allah ümmetim hakkında beni şefaatçi kılacak. Ta ki şanı yüce Allah hana: “Ey Muhammet! razı oldun mu?” diyecek, ben de: “Evet Rabbim razı oldum”, diyeceğim,”[7]

Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Amr b. el-As’dan rivayete göre Peygam­ber (sav) yüce Allah’ın İbrahim (a.s) hakkındaki: “…Artık kim bana uyarsa işte o bendendir. Kim de bana isyan ederse… gerçekten Sen günahları bağışlayansın, çok merhametlisin.” (İbrahim, 14/56) buyruğudur. İsa (a.s)’ın da: “Eğer onları azablandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır.” (el-Maide, 5/118) diye söyleyeceği belirtilen sözlerini okudu, ellerini kaldırıp: “Allah’ım ümmetim, ümmetim” dedi ve ağladı. Yüce Allah Cebrail’e: “Muhammed’e git -Rabbin daha iyi bildiği halde- ona niçin ağlıyorsun? diye sor, ” di­ye buyurdu. Cebrail, Peygamber (sav)’a gelerek ona sordu. O da ona duru­mu haber verdi. Bunun üzerine yüce Allah Cebrail’e: “Muhammed’e git. Ona şöyle de” diye buyurdu: “Allah sana diyor ki: Ümmetin hakkında hiç şüphe­siz Biz, seni razı edeceğiz ve senin hoşuna gitmeyecek bir şey göstermeye­ceğiz.”[8] .

Ali (r.a) İraklılara şöyle demişti: “Sizler yüce Allah’ın, kitabında en ümit ve­rici âyet-i kerimenin; “De ki: ‘Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Al­lah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (ez-Zümer, 39/59) âyeti olduğunu söy­lüyorsunuz (öyle mi?)” Onlar: “Evet, biz böyle diyoruz”, dediler. Alı (r,a) şöy­le dedi: “Fakat bizler yani ehl-i beyt şöyle eliyoruz: Allah’ın kitabındaki en ümit verici âyet yüce Allah’ın: “Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut ola­caksın” âyetidir.

Hadiste şöyle denilmektedir: Bu âyet nazil olunca Peygamber (.sav) şöy­le buyurdu: “O halde Allah’a yemin ederim ki, ümmetimden tek bir fert da­hi cehennemde kaldığı sürece ben de razı olmayacağım.” [9]

  1. Hem yetimken seni barındırmadı mı?

Şanı yüce Allah, Peygamberi (sav) üzerindeki lütuf ve ihsanlarını sayıp dökerek: “Hem yetimken” baban ölmüş, babasızken “seni barındırmadı mı?”

Amcan Ebu Talib’in yanında sana barınacağın bir yer takdir etti ve o sana bak­tı(rdı), demektir.

Cafer b. Muhammed es-Sadık’a şöyle denildi: Peygamber (sav) ne diye an­ne babadan yetim (öksüz) bırakıldı? Şu cevabı verdi: Üzerinde hiçbir mahlukun hakkı kalmasın diye.

Mücahid’den şöyle dediği rivayet edilmiştir Bu Arapların eşi ve benzeri olmayan şey hakkında kullandıkları “Yetim inci” şeklindeki sözlerine ben­zemektedir. Buna göre âyetin mecazî anlamı şöyledir: Rabbin seni şerefin iti­bariyle eşsiz ve benzersiz bir kişi olarak görüp de seni koruyacak, senin et­rafını çepeçevre kuşatacak ashab ile seni barındırıp himayeye almadı mı? [10]

  1. Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mî?

Yani sen, sana verilmek istenen peygamberlikten habersiz idin, Allah da sana doğru yolu gösterdi.

Burada “dalâlet” “(mealde: şaşkınlık)” habersiz olmak (gaflet) anlamında­dır. Şanı yüce Allah’ın: “Rabbin şaşmaz da, unutmaz da” (Ta-Ha, 20/52) buy­ruğunda olduğu gibi. Yani Rabbin şaşırmaz (gaflete düşmez, yanılmaz) demektir. Peygamberi hakkında da: “Halbuki sen şüphesiz bundan önce gafil­lerden (haberi olmayanlardan) idin.” (Yusuf, 12/3)

Bazıları da buradaki “dall: şaşkın” lafzı Kur’ân’ı ve şer’î hükümleri bilini­yordun. Allah, seni Kur’ân’a muhatab kılarak ve İslamın şer’î hükümlerini öğ­reterek seni doğru yola iletti, dernektir, diye açıklamışlardır. Bu açıklama ed-Dahhak, Şehr b. Havşeb ve başkalarından rivayet edilmiştir. Daha önce eş-Şura Süresi’nde (42/52-53 âyetler, 2. başlıkta) açıkladığımız üzere yüce Al­lah’ın: “Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin.” (eş-Şura, 42/52) buy­ruğunun anlamını ifade etmektedir.

Kimileri: “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?” buyruğu sen sapık bir topluluk arasında idin de senin vasıtan ile Allah onlara hidayet verdi, de­mektir, demişlerdir. el-Kelbi ve el-Ferra’nın görüşü budur. es-Süddi’den de buna yakın açıklama nakledilmiştir. Yani O. senin kavmini sapıklık içinde iken, seni onları irşad edip, doğru yola getirmek üzere hidayete iletti.

Bir diğer açıklama: Hicretten yana “şaşkınken” seni hicrete iletti.

Bir başka açıklamaya göre buradaki “dall” unutmuşken demektir. Tıpkı sa­na Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında soru sorulduğunda “inşaallah” demeyi unutup, Allah’ın sana hatırlatması gibi. Nitekim yüce Allah (bu an­lamda kelimeyi kullanarak): “Biri unutur… diye” (el-Bakara, 2/282) buyruğunda olduğu gibi.

Şöyle de açıklanmıştır; Sen kıbleye dönmek istiyordun da onu araştırıyor­dun, Allah da seni ona iletti. Bunu da yüce Allah’ın: “Biz yüzünü göğe doğ­ru evirip çevirmeni elbette görüyoruz…” (el-Bakara, 2/144) âyeti açıklamaktadır. Bu durumda “dalal” “şaşkınlık, sapıklık” istemek, araştırmak anlamın­da olur. Çünkü şaşkın ve şaşırmış bir kimse araştıran bir kimsedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sana indirilenleri açıklamak hususunda seni hay­ret içinde gördü ve bu hususta sana doğruyu gösterdi. O vakit buradaki “dalal” şaşkınlık anlamında olur. Çünkü “dall (dalâlette olan)” şaşkın kimse de­mektir.

Seni kavmin arasında kaybolmuş buldu, sana kavmini bulmayı sağladı, di­ye de açıklanmıştır. Buna göre “dalâl” kaybolmak anlamındadır. Seni hida­yeti seven birisi olarak buldu, bunun için seni hidayete iletti, diye de açıklanmıştır. Buna göre “dalâl” sevmek anlamında olur. Nitekim yüce Allah’ın: “Allah’a yemin ederiz ki, sen hala eski yanlışlığındasın dediler.” (Yusuf, 12/95) Buradan bu lafız “sevgi” anlamında kullanıl­mıştır Şair de şöyle demiştir:

“Bu dalâl (sevgi) benim saçımın tepesini

Ve şakaklarımı ağarttı. Halbuki ben daha önce böyle değildim

Benden ilişkisini koparmayı seçtiği için Azze’ye hayret doğrusu

Bu dalâlden (sevgiden) sonra artık onun halatı çürümüş oldu.”

Bir diğer açıklamaya göre, Mekke yollarında “kaybolmuş” idin de o sana doğru yolu gösterdi ve seni deden Abdu’l-Muttalib’e geri çevirdi.

İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) küçükken Mekke geçitlerinde kay­boldu. Ebu Cehil onu koyunlarının yanından geri döndüğü sırada gördü ve onu dedesi Abdu’l-Muttalib’e geri götürdü. İşte yüce Allah, düşmanı vasıta­sı ile dedesine döndürmesi lütfunu ona hatırlatmaktadır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Peygamber (sav) amcası Ebu Talib ile birlikle bir yolculuğa çıkmıştı. İblis karanlık bir gecede devenin yularını aldi ve onu doğ­ru yoldan uzaklaştırdı. Cebrail gelip, İblisi bir üfledi. Bundan doiayı İblis Hind topraklarına düştü ve peygamberi tekrar kafileye geri çevirdi. İşte Allah ona bu lütfu hatırlatmaktadır.

Ka’b dedi ki: Halime Peygamber (sav)’ı emzirme süresini bitirince Rasûlullah (sav)’i Abdu’l-Muttalib’e geri vermek üzere alıp geldi. Mekke’nin kapı­sının yakınında şöyle bir ses işitti: Ne mutlu sana ey Mekke vadisi! Bugün o nur, o din, o göz alıcı güzellik sana geri getiriliyor. Halime dedi ki: Elbisele­rimi düzeltmek için onu yere bıraktım. Çok şiddetli bir yıkıntı sesi duydum. Dönüp baktığımda onu göremedim.

“Ey insanlar çocuk nerede?” diye sor­dum.

“Bir şey görmedik” dediler, Vay Muhammed’im, diye bağırdım. Bastonu­na dayanarak yürüyen bir pir i fani görüverdim.

“Şu en büyük pula git”, dedi. “Eğer onu sana geri vermek isterse bu işi yapar.” Sonra o yaşlı adam putun etrafında döndü, putun başını öptü ve: “Ey rabbim” dedi. “Senin Kureyş’in üze­rindeki lütufların hala devam ediyor. Sa’doğullarından olan şu kadın oğlunun kaybolduğunu iddia ediyor. Dilersen oğlunu ona geri çevir.” Hubel yüzü üs­tüne yıkıldı, diğer putlar da bir bir yere düştü ve:

“Ey kocamış ihtiyar bizi bı­rak git. Biz Muhammed’in eli ile helak edileceğiz”, dediler. Yaşlı adam basto­nunu bıraktı ve titreyip şöyle dedi:

“Senin oğlunun onu zayi etmeyecek bir rabbi vardır. Aceleye kendini kaptırmaksızın onu ara. Bütün Küreydiler Abdu’l-Muttalib’in etrafında toplandı. Bütün Mekke’de onu aradılar, bulamadılar. Abdu’1-Muttalib, Ka’be’nin etrafında yedi defa dönüp tavaf yaptı, yüce Allah’a onu kendisine geri döndürmesi için niyaz edip söyle dedi:

“Rabbim, oğlum Muhamrned’i geri çevir

Rabbim, onu geri çevir de bana böyle bir lütfun olsun

Rabbim, eğer Muhammed bulunmayacak olursa,

Kavmimin bir araya gelmiş olan bu birliği tamamen dağılıp gidecektir.”

Semadan birisinin şöyle nida etliğini duydular: Ey insanlar topluluğu! Gü­rültü ve feryad etmeyin. Şüphesiz ki Muhammed’in kendisini yardımsız bırakmayacak ve onu zayi etmeyecek bir Rabbi vardır. Muhammed Tihame va­disinde Arabistan kirazı ağaçlarının bulunduğu yerdedir. Abdu’l-Muttalib ile Varaka b. Nevfel yola koyuldular, Peygamber (sav)’ı bir ağacın altında ayakta dikiliyor, dallar ve yapraklarla oynuyor gördüler.

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır: Miraç gecesinde Cebrail seni yal­nız bırakıp, yolu bilmeyen, şaşkın bir halde seni bulup da, seni Arş’ın baca­ğına iletmedi mi?

Ebu Bekr el-Verrak ve başkaları dedi ki: Seni Ebu Talıb’i seviyor halde “şaş­kın ” buldu da Rabbin seni Rabbinin sevgisine iletti.

Bessam b. Abdullah dedi ki: Sen; kendinin kim olduğunu bilmeyen “bir şaşkınken” buldu, sana kendini ve halini tanıttı.

el-Cüneydi dedi ki: Kitabı beyan hususunda seni şaşkın buldu, sana be­yanı öğretti. Bunu: “İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın diye” (en-Nahl, 16/44) âyeti ile “Hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için” (en-Nahl, 16/64) buyrukları açıklamaktadır.

Kimi dil bilginleri şöyle demiştir: Araplar geniş bir düzlükte yanında başka bir ağaç bulunmayan tek bir ağaç görürlerse ona “dalle” adını verir­ler ve onunla yol bulunur. İşte yüce Allah Peygamberi Muhammed (sav)’a: “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?” diye buyurmuştur. Yani kimse se­nin dinin üzere değildi. Sen yapayalnızdın, seninle birlikte kimse yoktu. Ben senin vasıtan ile insanları hidayetime erdirdim.

Derim ki: Bütün bu görüşler güzeldir. Bunların kimi manevi, kimi mad­didir. Fakal bu son görüş benim daha çok hoşuma gitmektedir. Çünkü ma­nevi bütün görüşleri birarada ifade edebilmektedir.

Kimileri de şöyle demiştir: O genel olarak kavminin üzerinde bulunduğu hal üzereymiş gibi kavminin arasında idi. Dış görünüşü ve hali itibariyle on­lara muhalif olduğunu göstermiyordu. Ancak onun hakkında şirk inancına sahib olduğu asla düşünülemez. Aksine zahiren kırk yıl gibi bir süre kavmi­nin dış görünüşteki merasimlerini o da icra ediyor görünüyordu.

el-Kelbi ve es-Süddi de şöyle demişlerdir: Bu onun zahirine göre kulla­nılmış bir ifadedir, Yani o seni (haşa) kâfir buldu, aralarında bulunduğun ka­vim de kâfir idi ve sana hidayet verdi. Ancak böyle bir görüş ve bu görüşün çürütülmesi ve cevabı daha önce eş-Şura Sûresi’nde (42/52-53. âyetlerin tef­siri, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Bir başka açıklamaya göre; O, seni şirk ehli arasında buldu da seni on­lardan ayırdı. Nitekim; “Dalle’l-mâu fi’l-lebeni” “Su sütün içerisinde kayboldu” denilir. Yüce Allah’ın: “Eizâ dalelnâ fi’l-erdi” “Biz yerde kaybolduğumuz va­kit…mi?” (Secde, 32/10) Yani gömülüp de toprağa varıp, adeta toprağın ge­nelinden ayırdedilemeyecek hale geldiğimiz vakit (mi diriltileceğiz)? de­mektir.

el-Hasen’in kıraatinde; “Vevecedeke dâllu fehedâ” “Sapık kimse(ler) seni buldu da hidayete ulaştı” diye okumuştur ki; sapık kimseler seni buldu, senin vasıtan­la hidayete eriştiler demektir. Bu, tefsiri bir kıraattir.

“Şaşkınken…” kavmin seni bilmiyor, senin kıymetinin farkında değilken, Allah, mtislümanlan sana iletti ve sonunda onlar sana iman etti, demektir. [11]

  1. Seni fakirken zengin kılmadı mı?

“Seni” malı bulunmayan “bir fakirken zengin kılmadı mı?” Hatice (r.anha) vasıtası ile seni zengin kıldı.

“Âle’r-raculu, yeılu, ayleten” “Adam fakir düştü, düşer, fakirlik” denilir. Uhayha b. el-Cülâh dedi ki;

“Fakir bilemez ne zaman zengin olacak, Zengin de bilemez ne zaman fakir düşecek,”

Mukatil dedi ki-. Sana ihsan ettiği rızkı ile seni hoşnut etti, o nzka razı kıl­dı. el-Kelbi-, Rıztk hususunda seni kanaatkar yaptı.

Ata dedi ki. Nefsin itibariyle fakir iken kalbini zengin kıldı.

el-Ahfeş dedi ki: Senin bakmak zorunda olduğun çok kimselerin vardı, de­mektir. Bunun delili de ”zengin kılmadı mı” buyruğudur. Cerir’in şu beyi-ti de bu anlamdadır:

“Allah Kitabta farz olarak bir hüküm indirdi Yolcuya ve bakmakla yükümlü olduğu pekçok kimsesi olan

fakire (zekattan pay verdi.)”

Şöyle de açıklanmıştır: Seni delil ve belgeler bakımından fakir buldu da bunlarla seni zengin kıldı.

Bir başka açıklama: Sana nasib eltiği fetihlerle ve kâfirlerin mallarından sana ulaşmasını sağladığı fey’ ve ganimetlerle «eni zengin kıldı.

el-Kuşeyri dedi ki: Ancak böyle bir açıklama su götürür. Çünkü sûre Mek­ke’de inmiştir. Cihad ise Medine’de farz kılınmıştır.

Gene! olarak; ” Fakirken’ diye okunmuş ancak İbn es-Semeyka şed­deli (ye) ile diye; ile gibi okumuştur. [12]

  1. O halde; yetime gelince, sakın kahretme!
  2. İsteyene gelince; sakın azarlama!
  3. Bununla beraber Rabbinin nimetini anlat!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş.[13] başlık halinde sunacağız:

1- Yetime Muamele:

“O halde yetime gelince, sakın kahretme!” Yani zulüm ederek una mu­sallat olma, ona hakkını ver ve kendi yetimliğini hatırla!

Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. Her ikisinin (tasallut ve kahretmenin) aynı anlamda iki ayrı lafız oldukları da .söylenmiştir.

Mücahid’den “kahretme!” buyruğunun hakir görme anlamında olduğunu söylediği nakledilmiştir.

en-Nehai ve el-Eşheb el-Ukayli (kahretme anlamındaki lafzı) “keF” harfi ile: diye okumuşlardır, tbn Mesud’un Mushaf’ında da böyledir. Buna göre buyruğun ona zulmetmek ve malını almak sureti ile yetimin kahredil-mesinin yasaklanması anlamında olma ihtimali vardır. Özellikle yetimin sözkonusu edilmesi ise, yüce Allah’tan başka ona yardım edecek kimsenin olmayışıdır. Bundan dolayı ona zulmedenin cezası ağırlattırılmak suretiyle ona yapılan zulüm de ağır bir zulüm olarak değerlendirilmiştir.

Araplar (bu kelimenin okunuşunda okluğu gibi) bazan “kef” ile “kaf’ harf­lerinin birini diğerinin yerine kullanabilirler.

en-Nehhas şöyle demiştir: Ancak bu yanlıştır. Bir kimseye karşı sertlik gös­terilip, haşin ve kaba davranıldsğı vakil ancak; Ona sert ve haşin dav­randı” denilir.

Müslim’in SaAsft’inde Muaviye b. el-Hakem es-Sülemi’nin rivayet ettiği ha­diste namazda selam almak sureti ile konuşmasını anlatırken şunları söyle­mektedir: Anam babam ona feda olsun. Ne ondan önce, ne ondan sonra on­dan daha güzel öğreten hiçbir öğretici görmedim. -Rasûlulah (sav)’ı kastet­mektedir.- “Allah’a yemin ederini bana sert ve kaba söz söy­lemedi, beni dövmedi, bana sövmedi,..’7 diye hadisin geri kalan bölümleri­ni zikretmektedir.[14] “Kahr”ın galib gelmek, “kehrin ise azarlamak anlamın­da olduğu da söylenmiştir, [15]

2- Yetime Güzel Davranmanın Mükafatı:

Ayei-i kerime, yetime yumuşak davranmak, ona iyilik yapmak ve ona gü­zel davranmak gerektiğine delildir. O kadar ki, Katade; Sen yetime son de­rece merhametli bir baba gibi ol, demiştir. Ebu Hureyre’den rivayet edildi­ğine göre bir adam Peygamber (sav)’a kalbinin katılığından şikayet etti. Pey­gamber ona şöyle buyurdu: “Kalbinin yumuşamasını istiyor isen yetimin ba­şını sıvazla, yoksula yemek yedir.”[16]

Sahih’de Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) .şöyle buyurmuştur: “Ben ve ister kendisinin, ister bir başkasının yetimini koruyup gözetleyen; şu ikisi gibi olacağız” deyip, başparmak ile orta parmağını gös­terdi.[17]

İbn Ömer’den rivayet edilen hadise göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Hiç şüphesiz yetim ağladığı vakit onun ağlaması dolayısıyla Rahmanın arşı sarsılır. Yüce Allah, meleklerine: Ey meleklerim! Babasını toprağın altı­na aldığım bu yetimi kim ağlatıyor. Melekler: Rabbimiz Sen daha iyi biliyor­sun derler. Yüce Allah meleklere şöyle der: “Ey meleklerim! Şahid olun ki kim onu susturur, onun gönlünü hoş ederse Ben de kıyamet gününde onu hoş-nud ve razı edeceğim.”[18]

Ebn Ömer bir yetim gördü mü başını sıvazlar, ona bir şeyler verirdi.

Enes’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Her kim bir yetimi (baktığı çocuklarına) katar da, onun nafakasını karşılar, onun ihtiyacını görüp gözetirse, kıyamet gününde bu cehennem ateşine kar­şı ona perde olur[19] Kim bir yetimin başını .sıvazlarsa, herbir kılı karşılığın­da ona bir hasene yazılır.”[20]

Eksem b. Sayfî dedi ki: Zelil kişiler dörttür: Laf alıp götüren, yalan söy­leyen, borçlu ve yetim. [21]

3- Dilenene Karşı Davranma Şekli:

“İsteyene gelince sakın aharlama!” Ona gürieyerek, ağır söz söyleme! O halde bu buyruk (bir şeyler isteyene) ağır ve kaba sözler söylemeyi yasak­lamaktadır. Bunun yerine sen o dilenene kolayına gelen şeyleri karşılıksız ver ya da güzel bir şekilde onu geri çevir, sen de muhtaç olduğundan süzet. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır.

E bu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Sizden herhangi bir kimse dilenene bir şeyler vermemezlik etmesin. İs­teyecek olursa ona bir şeyler versin. İsterse, o dilencinin elinde, iki altın bi­lezik olduğunu görmüş olsun.”[22]

İbrahim b. Edhem dedi ki: Dilenciler ne iyi kimselerdir! Onlar bizim azıklarımızı âhirete taşıyorlar.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Dilenci âhiret (için) ister. Sizden herhangi bi­rinizin kapısına gelir ve: Siz yakınlarınıza bir şeyler gönderecek misiniz? di­ye sorar.

Peygamber (sav)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Dilenciyi ya kolayı­nıza gelen bir şeyi karşılıksız vererek yahut güzel bir söz söyleyerek geri çe­viriniz. Çünkü insanlardan da, cinlerden de olmayan kimseler size gelir ve Allah’ın size ihsan ettiği şeyler hususunda nasıl tasarruf ettiğinize bakarlar.”[23]

Burada “İsteyen (dilenen)” ile kastedilenin, dine dair soru soran kimse ol­duğu da söylenmiştir. Yani böyle bir kimseyi kaba sözlerle ve katılıkla azar­lama! Ona yumuşaklıkla ve uygun bir tarzda cevab ver. Bu açıklamayı Süf-yan yapmıştır.

İbnu’l-Arabi dedi ki; Dine dair soru soran kimseye bilen için cevap ver­mek farz-ı kifâyedir. Tıpkı iyilik yapılmasını isteyen kimseye bir şeyler ver­mek gibidir, onunla aynı şeydir. Ebu’d-Derdâ hadis ashabına bakar, onların altına ridasıru serer ve şöyle derdi: Rasûlullah (sav)’ı seven kimselere mer­haba!

Ebû Harun el-Abdi’nin, Ebu Said el-Hudri’den rivayet ettiği hadiste Ebû Harun eî-Abdi şöyle demektedir: Bizler Ebu Said’in yanına gittiğimiz vakit şöy­le derdi; Rasûlullah (sav)’ın vasiyetine merhaba! Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurdu: “İnsanlar size tabi olan kimselerdir. Yeryüzünün dört bir yanından di­nin bilgisini öğrenmek (tefekkuh etmek) üzere size birçok kimseler gelecek­tir. Onlar size geldikleri vakit onlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz.” Bir başka rivayetinde de: “Size doğu tarafından… adamlar gelecektir” şeklin­dedir…[24]

“Yetim” ile “sall: isteyen” lafızlarının nasbedilmeleri, onlardan sonra ge­len fiil sebebiyledir. Nasb edilen lafzın aslında “fe” (ile başlayan ifadelerden) sonra gelmesi gerekir.

İfadenin takdiri şöyledir: ” Her ne olursa olsun sakın yetime kahretme ve sakın isteyeni de azarlama” şeklinde­dir.

Rivayet edildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Rabbimden bir dilekte bulundum amma keşke dilemez olsaydım. Rabbim, sen İbrahim’i Halil edindin, Musa ile özel bir şekilde konuştun, Davud’un emrine dağlan vererek teşbihçe bulundular, filana şunu verdin…” (dedim.) Aziz ve celil olan Rabbim de şöyle buyurdu: “Ben seni yetim bulup da barındırmadım mı? Ben seni şaşkın bulup da doğruya iletmedim mi? Ben seni fakir ve muhtaç bulup da ihtiyaçtan kurtarmadım mı? Ben senin için göğsünü açıp genişletmedim mi? Ben sana senden önce hiç kimseye vermediğim Bakara Sûresinin son­larını vermedim mi? İbrahim’i dost edindiğim gibi seni de dost edinmedim mi? Ben: Evet hepsi böyledir. Rabbim dedim.”[25]

4- Rabbinin Nimetini Anlatmak:

“Bununla beraber Rabbinin nimetini anlat” buyruğuna gelince, Al­lah’ın sana vermiş olduğu nimeti şükür ve övgü ile yay, demektir.

Allah’ın nimetlerini anlatıp, onları itiraf etmek bir şükürdür.

İbn Ebî Necih, Mücahid’den: “Rabblnin nimeti”, Kur’ân demektir; yine ondan peygamberlik demektir, dediği de nakledilmiştir. Yani Rasûl olarak se­ninle gönderilenleri tebiiğ et!

Hitab Peygamber (sav)’a olmakla birlikte, hüküm umumi olup, hem onu, hem başkasını kapsar.

el-Hasen b. Ali (r.anhuma)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir hayır el­de eder, yahut bir hayır İşlersen güvendiğin kardeşlerine onu anlat!

Aınr b. Meymun’dan dedi ki: Kişi kardeşlerinden güvendiği kimseler ile karşılaştığı vakit ona: Dün, yüce Allah, bana şu kadar şu kadar namaz kılma­yı nasib etti, de.

Ebu FirasAbdullah b. Galib sabah oldu mu şöyle dermiş: Dün Allah ba­na şunu ihsan etti, şunu okudum, şu kadar namaz kıldım, Allah’ı şu kadar 2ikrettim, şunları yaptım. Biz ona: Ey Ebu Firas senin gibi böyle bir şeyi söy-lememeli, dedik. O şu cevabı verdi: Yüce Allah: “Bununla beraber Rabbi­nin nimetini anlat!” diye buyuruyor, siz ise: Allah’ın nimetlerini anlatma, di­yorsunuz.

Buna yakın bir rivayet Eyub es-Sahtiyânî ve Ebu Recâ el-Utaridi (r.an-huırO’dan da nakledilmiştir.

Bekr b. Abdullah el-Müzeni dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Her kime bir hayır verilir de, o (hayrın izleri) unun üzerinde görülmezse, o kim­se: Allah’a buğzeden, Allah’ın nimetlerine düşmanlık eden kimse, diye ad­landırılır.[26]

eş-Şa’bi, Numan b. Beşir’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygam­ber (sav) şöyle buyurdu: “Aza karşı şükretmeyen kimse, çoğa karşı da şük­retmez. İnsanlara teşekkür etmeyen kimse Allah’a da şükretmez. Allah’ın ni­metlerini anlatmak bir şükürdür, bunu terketmek ise bir küfür (nankör-lük)dür. Cemaat rahmettir, ayrılık ise azapdır.”[27]

Nesai, Malik b. Nadla el-Cüşemi’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra-sûlulah (sav)’ın huzurunda oturuyordum. Üzerimdeki elbiselerin eski püskü olduğunu görünce şöyle dedi: “Senin malın var ını?” Ben: Evet ey Allah’ın Ra-sûlü, her çeşidinden, dedim. “Allah sana bir mal vermiş ise, onun izi .senin üzerinde görülmelidir” diye buyurdu.[28]

Ebu Said el-Hudri, Rasûlullah (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir: “Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever ve o kulunun üzerinde nimeti­nin izlerini görmeyi sever. “[29]

5- Duha Sûresi’nden İtibaren Sûrelerin Sonunda Tekbir Getirmek:

el-Bezzi’nin, İbn Kesir’den rivayetine göre Kur’ân okuyan kimse “Duha” Sûıesi’nin sonuna vardı mı, herbir sûreden sonra Kur’ân’ı hatmedinceye kadar tekbir getirir ve bu tekbiri sûrenin sonu ile bitişik olarak söylemez. Sû­re ile tekbir arasını bir sekte ile ayırır. Tekbir getireceğine dair görüş, Mü-cahid tarafından, İbn Abbas’tan diye de rivayet edilmiştir.

Sanki bu şöyle bir anlam taşır gibidir: Vahyin Peygamber (sav)’a gelme­si bir kaç gün gecikince müşriklerden birtakım kimseler arkadaşı onu bırak­tı, terketti ve ona darıldı, dediler. Bunun üzerine bu sûre nazil oldu, Peygam­ber de “Allahuekber” dedi.

Mücahid dedi ki: Ben İbn Abbas’a {Kur’ân) okudum, bana bunu (tekbir getirmeyi) emretti ve bunu bana Ubey’den, o da Peygamber (sav)’dan riva­yet ettiği haberini verdi. Fakat diğer kıraat imamlarının kıraatinde tekbir ge­tirilmez. Çünkü bu Kur’ân’da fazlalık yapmaya doğru götüren bir yoldur.

Derim ki; Kuran sûreleri, âyetleri ve harfleriyle mütevatir nakil ile sabit olmuştur. Onda fazlalık ve eksiklik yoktur. Buna güre tekbir Kur’ân’dan de­ğildir. Mushaflarda mushafın hattı ile yazılan; “bismillahirrahmanirrahim” Kur’ân olmadığına göre, hiç yazılı olmayan tekbir, nasıl Kur’ân olarak algı­lanabilir. Ama bu ahad nakille sabit olmuş bir sünnet olduğundan İbn Ke­sir bunu müstehab kabul etmiştir. Yoksa bunu terk edenin hata işlemiş oldu­ğunu kabul edecek şekilde vacib görmüş değildir.

Hafız Hakim Ebu Abdiilah Muhainmed b. Abdiliah, Buharı ve Müslim’e ha­zırladığı “el-Müstedrek” adlı eserinde şunu zikretmektedir: Mekke’de Mescid-i Haram’da imamlık yapan mukri’ (Kur’ân o kutucusu) Ebu Yahya Muhammed b. Abdiliah b. Muhammed b. Abdiliah b. Yezid anlattı dedi ki: Bize Ebu Ab­diliah Muhammed b. Ali b. Zeyd es-Saığ anlattı dedi ki: Bize Ahmed b. Mu­hammed b. el-Kasım b. Ebi Bezze anlattı: İkrime b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben İsmail b, Abdullah b. Kustantin’c (Kur’ân’ı) okudum. “Ve’d-Duha”ya varınca, bana her sûrenin sonunda Kur’ân’ı hatmedinceye kadar tek­bir getir, dedi. Çünkü ben Abdullah b. Kesir’e (Kur’ân’ı) okudum. “Ve*d-Du-ha”ya gelince, hatim edinceye kadar tekbir getir dedi. Ona da Abdullah b. Kesir haber verdiğine göre o, Mücahıd’e Kur’ân’ı okumuş, Mücahid’in de ona haber verdiğine göre İbn Abbas kendisine bunu emretmiş. İbn Abbas’ın ken­disine haber verdiğine göre Ubeyy b. Ka’b kendisine böyle yapmayı emret­miş. Ubeyy b. Ka’b’in ona haber verdiğine göre de Rasûlullah (sav) ona bu­nu emretmiş. Bu sahih bir hadis olmakla birlikte Buharı ve Müslim bunu (ki­taplarında) rivayet etmemişlerdir.[30]

(Duha Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Duha Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.