Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Çar 16°C
Per 15°C
Cum 12°C
Cts 12°C

92 – Leyl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de inmiştir. Medine’de indiği de söylenmiştir. Yirmibir ayet-i ke­rime olduğu hususunda icma’ vardır.

92 – Leyl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Leyl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman Ve Rahim Allah’ın adı ile

  1. Andöisun örtüp bürüdüğü zaman geceye,
  2. Ağarıp açıldığı zaman gündüze,
  3. Erkeği de, dişiyi de yaratana ki;
  4. Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir.

“Andolsun örtüp bürüdüğü zaman geceye.” Yüce Allah, burada -bilindi­ğinden ötürü- beraberinde herhangi bir mef’ulü süzkonusu etmemiştir. Gün­düzü örtüp bürüdüğü zaman, diye açıklandığı gibi, yeri, mahlukatı; karanlığıyla herşeyi örtüp bürüdüğü … diye de açıklanmıştır. Said, Katade’den şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Allah’ın ilk yarattığı nur ve karanlıktır. Sonra onları birbirinden ayırdı. Karanlığı, geceleyin siyah ve karanlığı ile örtücü kıl­dı. Gündüzü de aydınlık ve görmeyi sağlayacak şekilde gündüzün kıldı.

“Ağarıp açıldığı zaman gündüze.” Açıldığı, netleştiği, göründüğü, gece karanlığından aydınlığı açık seçik bir şekilde farkedildiği zaman.

“Erkeği de, dişiyi de yaratana ki…” el-Hasen dedi ki: Buyruk şu demek­tir: Erkeği ve dişiyi yaratana da yemin olsun. Böylelikle Allah, kendi zatına yemin etmiş olur. Erkeği ve dişiyi de yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Daha önceden de geçtiği üzere buradaki; “Mâ” mastar anlamını vermek içindir. Mekkeliler, gök gürültüsüne hitaben: “Subhâne mâ sebbehte lehu” “Senin kendi­sini tesbih ettiğinin şanı ne yücedir” derler. Bu durumda bu lafız “Men” “Kim­se” anlamındadır. Ebu Ubeyde ve başkalarının görüşü budur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Anlamın: “Vemâ haleka mine’z-zekeri ve’l-unsâ” “Erkek ve dişi türünden yaratmış olduğu herşeye (yemin olsun)” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; bu durumda “Min” takdir edilmektedir. Yüce Allah, böylece kendisine itaat eden peygam­berlerine ve gerçek dostlarına yemin etmiş olur. Onlara yemin etmesi de on­lara bir ikram ve bir şeref olsun diyedir.

Ebu Ubeyde dedi ki: “Yaratana” buyruğu yaratan kimse, demektir. Aynı şekilde “Semaya ve onu bina edene” (eş-Şems, 91/5) buyruğu ile “Herbir nef­se ve onu düzenleyene” (eş-Şems, 91/7) buyruklarında da böyledir. Bu durum­da, “Mâ” lafzı, “Men” Kimse, …en” anlamındadır.

İbn Mesud’dan rivayet edildiğine göre o: “Ve’n-nehâri izâ tecellâ ve’z-zekera ve’l-unsâ” “Ağarıp açıldığı zaman gündüze, erkeğe ve dişiye” diye okur; “Vemâ haleka” “Yaratan” lafzını düşürürmüş.

Müslim’in Sahih’inde Alkame’den şöyle dediği rivayet edilmiştir. Şam’a geldik, bize Ebu’d-Derda geldi. O:

“Aranızda bana Abdullah’ın kıraati ile oku­yacak olan kimse var mı? ” dedi. Ben:

“Evet ben okuyabilirim”, dedim. Abdul­lah’ı şu; “Andolsun örtüp bürüdüğü zaman geceye” buyruğunu nasıl okuduğunu işittin?” diye sordu. Ben dedim ki:

“Onu “Andolsun örtüp bürüdüğü zaman geceye… erkeğe ve dişiye” diye okurken duydum.” (Ebu’d-Derda) de­di ki:

“Allah’a yemin olsun ki, ben de Rasûlullah (sav)’ı bunu böylece okur­ken duydum, fakat bunlar benim; “Vemâ haleka” “yaratana” diye okumamı isti­yorlar, bense onlara uymuyorum.”[2]

Ebu Bekr el-Enbârî dedi ki: Bize Muhammed b. Yahya el-Mervezî anlat­tı, dedi ki: Bize Muhammed anlattı dedi ki: Bize Ebu Ahmed ez-Zübeyrî an­lattı, dedi ki: Bize İsrail, Ebu İshak’dan, o Abdu’r-Rahman b. Yezid’den, o Ab­dullah’tan rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) bana “Çünkü şüphesiz ki Al­lah’tır hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan” (ez-Zariyat 51/58) anlamındaki âyet-i kerimeyi “İnni ene’r-râziku zu’l-kuvveti’l-metin” “Şüphesiz ki benim hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan” di­ye okuttu. Ebu Bekr (el-Enbari) dedi ki: İcmaın her iki hadiste belirtilenle­re muhalif olması dolayısıyla reddolunrnuşlardır. Ayrıca Hamza ve Asım, Ab­dullah b. Mesud’dan müslüman cemaatin benimsediği şekildeki kıraati de rivayet etmektedirler. İcmaa muvafık olun iki senede dayanmak, icmaın ve üm­metin muhalefet ettiği tek bir senetteki rivayet kabul etmekten iyidir. Tek bir kişinin rivayetine dayanılarak kabul edilen görüşün karşısında ona mu­halif cemaatin rivayeti bulunuyor ise, cemaatin rivayeti kabul edilir ve tek bir kişinin yaptığı nakil reddedilir. Çünkü o tek kişinin unutması ve yanılması mümkündür. Şayet Ebu’d-Derda’dan gelen bu hadis sahih ise, ve bu hadisin isnadı makbul ve bilinen bir sened ise diğer taraftan Ebu Bekir, Ömer, Os­man, Ali ve diğer ashab-ı kiram (Allah hepsinden razı olsun) ona muhalefet ediyor ise, elbette hüküm cemaatin rivayet ettiği gereğince amel etmek ve cemaate ve bütün Müslümanlara nisbetle unutma ihtimali çok daha çabuk olan tek bir kişinin naklettiği rivayeti reddetmek gerekir.

“Erkek ve dişi” ile neyin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Birin­cisine göre; kastedilen Adem ile Havva’dır. Bu açıklamayı îbn Abbas, el-Hasen ve el-Kelbî yapmıştır.

İkinci görüşe göre Adem oğullarından olsun, hayvanlardan olsun, bütün erkekler ve dişileri kastetmiştir. Çünkü yüce Allah, onların türünden olan bü­tün erkek ve dişilerin yaratıcısıdır. Yüce Allah’ın dostu ve O’na itaat etmek gibi özellikleri dolayısıyla Adem oğullarının bütün erkek ve dişilerinin kas­tedildiği, hayvanların kastedilmediği de söylenmiştir.

“Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir.” Bu buyruk, yeminin cevabıdır. Yâni sizlerin amelleriniz farklı farklıdır.

İkrime ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: Buradaki “sa’y (yapıp et­mek)” amel demektir. Kimisi kendisini kurtarmak için çalışır, kimisi nefsini helak etmek için çalışır. Buna Peygamber (sav)’ın şu buyruğu da delil teş­kil etmektedir: “Sabah olunca insanlar iki türlü olarak yola koyulurlar. Kimi­si kendi nefsini satın alır ve onu azad eder, kimisi nefsini satar ve onu he­lak eder.”[3]

“Şettâ” “Çeşit çeşit” lafzının tekili, “Şetit” şeklindedir- Tekil olan: “Merid” “Hasta” lafzının çoğulunun; “Marad” diye gelmesi gibi.

Farklı şeylere bu ismin verilişi birbirleri arasındaki uzaklıktan dolayıdır. Yani şüphesiz sizin amellerinizin kimi kiminden uzaktadır. Zira amellerinizin bir kısmı sapıklık, bir kısmı hidayettir. Bu da şu demektir: Kiminiz mümindir iyidir, kiminiz kâfir ve günahkârdır, kiminiz itaatkâr, kiminiz is­yankârdır.

“Çeşit çeşittir.” Yani göreceği karşılıklar farklı farklıdır. Sizden kiminiz cen­net ile mükafatlandırılacak, kiminiz cehennem ateşi ile cezalandırılacaktır.

Huy ve ahlâk itibariyle farklı farklıdır anlamındadır, diye de açıklanmış­tır. Kiminiz merhametli, kiminiz katı, kiminiz tahammülkâr, kiminiz hiddet­li, kiminiz cömert, kiminiz cimri ve buna benzer huylara sahiptir. [4]

  1. Artık kim verir ve sakınırsa,
  2. Ve el-Hüsnâ’yı da doğrularsa,
  3. Biz de ona kolay olanı kolaylaştırırız.
  4. Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür,
  5. O, el-Hüsnâ’yı da yalanlarsa,
  6. Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- İnfak Ve Takva:

“Artık kim verir ve sakınırsa” buyruğu hakkında İbn Mesud dedi ki: Bu buyrukla Ebu Bekir (r.a) kastedilmekledir. Genel olarak bütün müfessirler de böyle demişlerdir. Amir b. Abdullah b. ez-Zübeyr’den şöyle dediği rivayet edil­miştir: Ebu Bekir müslüman olmaları karşılığında pekçok kocakarı ve kadın azad ederdi. Ebu Kuhafe ona şöyle dedi:

“Evladım, keşke (bunların yerine) güçlü, kuvvetli, seni koruyacak, seninle beraber direnip, yanında yer alacak, yiğit erkekler azad etseydin (daha iyi olmaz mıydı?)” Ebu Bekir dedi ki:

“Ba­bacığım! Benim belirli bir maksadım vardır.”

İbn Abbas’tan nakledildiğine göre; yüce Allah’ın: “Artık kim verir” buy­ruğu; karşılıksız olarak infak eder “ve sakınırsa” yüce Allah’ın yasak kıldığı şeylerden uzak kalırsa demektir.

“el-Hüsna’yı” yani yaptığı bağışların Allah tarafından yerine başkalarının verileceğini “da doğrularsa Biz de ona kolay olanı kolaylaştırırız.”

Müslim’in Sahih’lnde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmiştir,- Rasûlullah (sav) buyurdu ki:

“Kulların sabaha eriştiği ve iki meleğin inerek on­lardan birisinin: “Allah’ım infak edene, infak ettiğinin yerini tutacak ihsanda bulun”; diğerinin: “Allah’ım eli sıkılık edenin de mal varlığını telef et”, deme­dikleri hiçbir gün yoktur.”[5]

Ebu’d-Derda tarafından rivayet edilen bir hadise göre, Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur:

“Güneşi batan herbir gün mutlaka güneşin her iki tarafına insanlarla cinler dışında Allah’ın bütün yarattıklarının işitecekleri şekilde yük­sek sesle şöylece seslenen iki melek gönderilir: Allah’ım, infak eden kimse­ye infak ettiğinin yerini tutacak şeyler ihsan et, cimrilik edenin malını da te­lef et.”[6]

İşte bu hususta yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de: “Artık kim verir ve sakınırsa…” âyetlerini indirdi.

Tefsir alimleri de şöyle demişlerdir: “Artık kim” darlık içinde bulunanla­ra “verir…” Katade dedi ki: Üzerindeki Allah’ın hakkını verirse demektir, el-Hasen: Kalbinden tasdik ile samimiyetle verirse, “Ve o el-Hüsnâ’yı da doğrularsa”; lâ ilahe illallah’ı tasdik ederse. Bu açıklamayı ed-Dahhâk, es-Sülemi ve yine İbn Abbas yapmıştır, Mücahid, cenneti (tasdik ederse) diye açık­lamıştır. Delili yüce Allah’ın: “İhsanda bulunanlara el Hüsna ve daha da faz­lası vardır…” (Yunus, 10/26) âyetidir.

Katade de: Yüce Allah’ın kendisini mükafatlandıracağına dair vaadini tasdik ederse, diye açıklamıştır. Zeyd b. Eslem namazı, zekatı ve orucu tas­dik ederse, el-Hasen verdiklerinin yerine başkalarının ihsan edileceğini tas­dik ederse; diye açıklamıştır ki, bu sonuncusu Taberi’nin de tercih ettiği açık­lamadır. Bu açıklama İbn Abbas’tan da az önce nakledilmiş idi. Hepsi anlam itibariyle birbirine yakındır. Çünkü hepsi de cennetin kendisi olan verilecek mükafata raci’dir. [7]

2- Sağlanacak Kolaylıklar:

“Biz de, ona kolay olanı kolaylaştırırız.” Yani hayrı ve iyilikleri kolay­lıkla işlesin diye onu hayrın ve salâhın yollarına irşâd ederiz.

Zeyd b. Eslem: “Kolay olan”dan kasıt, cennettir demiştir.

Buharî ve Müslim ile Tirmizî de Ali (r,a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiş­tir: Baki’de bir cenaze sebebiyle bulunuyorduk. Peygamber (sav) geldi. Oturdu. Biz de onunla birlikte oturduk. Elinde kendisiyle yeri karıştırdığı bir de sopası vardı. Başını semaya kaldırıp, şöyle dedi:

“Gireceği yeri yazılma­dık canlı hiçbir nefis yoktur.” Orada bulunanlar:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Biz de hakkımızda yazılmış olana bel bağlamayalım mı? Çünkü mutlu olacakları tesbit edilmiş otan kimseler mutluluk için amel edecektir, bedbaht olacakları tesbit edilmiş kimseler de bedbahtlık için amel edecektir”, dediler. Şöyle buyur­du:

“Hayır, siz amel ediniz. Her(kese yapacağı işler) kolaylaştırılmıştır. Mut­lu olacaklardan olan kimselere mutluluğun ameli kolaylaştınlır, bedbaht olacaklardan olanlara da bedbahtlık ameli kolaylaştırılır.” Daha sonra: “Artık kim verir ve sakınırsa ve o el-Hüsna’yı da doğrularsa Biz de ona kolay ola­nı kolaylaştırırız. Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür, o el-Hüsna’yı da yalanlarsa Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız” buy­ruklarını okudu. Tirmizî’nin lafzıyla rivayet bu şekildedir. Tirmizi bu hadis hakkında: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir[8]

Genç iki delikanlı Rasûlullah (sav)’a şöyle sordu:

“Acaba kalemlerin kuru­duğu, hakkında takdirlerin cereyan edip bittiği bir şey uğrunda mı amel edi­yoruz, yoksa yeniden (önceden tesbit edilmemiş) bir şey uğrunda mı?” Pey­gamber şöyle buyurdu:

“Hayır, hakkında kalemlerin kuruduğu ve takdirle­rin tesbit edilmiş olduğu şeyler uğrunda (amel söz konusudur,)” Gençler:

“O halde amel ne diye?” diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:

“Siz amel edi­niz. Çünkü herkese kendisi için yaratılmış olduğu amel kolaylaştırılır.” Bu­nun üzerine gençler:

“O halde artık biz şu andan itibaren gayret gösterip, amel edeceğiz” dediler. [9]

3- Cimrilik Ve Akıbeti:

“Amma kim cimrilik eder.” Sahib olduğu mal hususunda cimrilik ederek hiçbir hayır harcamada bulunmazsa… Cimriliğe dair açıklamalar ve dünya ha­yatındaki sonuçlan ile ilgili bilgiler daha önce Al-i İmran Sûresi’nde (3/180. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ahirette ise akıbeti bu âyet-i kerimede belirtildiği gibi cehennem ateşidir.

ed-Dahhâk, İbn Abbas’tan; “Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız” buy­ruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben onun ile Allah’a ve Rasülüne iman etmek arasında engel koyacağım.

Dahhâk’ın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Âyet-i kerime Umeyye b. Halef hakkında in­miştir. İkrime’nin, İbn Abbas’tan rivayetine güre de: “Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür” buyruğu hakkında, kim malı ile cimrilik gösterip, Rabbınden müstağni davranırsa; “o el-Hüsna’yı da” yani hayır yo­lunda yaptığı harcamanın yerine başkasının ihsan edileceğini “yalanlarsa…”

İbn Ebi Necih Mücahid’den; “o el-Hüsnâ’yı” yani cenneti “yalanlarsa” di­ye açıkladığını rivayet etmiştir. Yine ondan bir başka senedle gelen rivaye­te göre “o el-Hüsna” la ilahe illallah demektir, dediği rivayet edilmiştir.

“Biz de ona en zor olanı” yani kötülüğü, şerri “kolaylaştırırız.” Îbn Mesud’dan cehennem ateşini (kolaylaştırırız), dediği rivayet edilmiştir. Bir gö­rüşe göre, Biz ona hayır ve salahın yollarını onlan işlemesi kendisine zor ge­lecek şekilde- zorlaştıracağız. Sabah-akşam meleğin “Allah’ım, infak edene yaptığı infakın yerini tutacak şeyleri ihsan et, cimrilik edenin malını da te­lef et” dediğine dair rivayet az önce geçmiş bulunmaktadır ki; bunu da Ebu’d-Derda rivayet etmiştir. [10]

Cömertlik Ve Cimrilik:

İlim adamları dedi ki: Gerek bu âyet-i kerime ile gerek: “Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak edenler…” (el-Bakara, 2/3) âyeti, gerek, “Mallarını gece gündüz, gizli açık infak edenlerin Rabbleri katında müka­fatlan uardır…” (el-Bakara, 2/274) âyeti ve buna benzer buyruklar ile, cö­mertliğin ahlakın üstün değerlerinden birisi olduğunu, buna karşılık cimri­liğin en bayağı huylardan olduğu sabit olmaktadır.

Cömert demek; verilmesi gerekmeyen yerlerde malını harcayan demek ol­madığı gibi cimri de verilmemesi gereken yerde malını harcamayan kimse de­mek değildir. Aksine cömert verilmesi gereken yerde veren, cimri de veril­mesi gereken yerde vermekten uzak duran kimsedir. Verdikleri dolayısıyla ilâhî mükafat ve övgüyü hakeden herkes, cömerttir. Vermediği için yergi ya da cezayı hakeden herkes de cimridir, Verdikleri dolayısıyla mükafat ya da övgüyü haketmeyen, buna karşılık yerilmesi gereken bir kimse cömert sa­yılmaz. Böyle bir kişi yerilen bir savurgan (müsrif)dir. Bu yüce Allah’ın şeytanların kardeşlerinden kıldığı ve hacr altına almalarını gerekli kıldığı sa­vurgan kimselerdendir. Vermediği için herhangi bir ceza ya da yergiyi haketmeyen buna karşılık övülmeyi hakeden bir kimse ise, başkalarının malları­nı güzel idare ve isabetli görüşleri dolayısı ile çekip çevirmeye layık olan reşid kimselerdendir. [11]

4- Zorluğu Kolaylaştırmanın Mahiyeti;

el-Ferrâ dedi ki: Nasıl olur da yüce Allah; “Biz de ona, en zor olanı ko­laylaştırırız” diye buyurmuştur? Hiç zorlukta kolaylık olur mu? diyen olur­sa, ona şöyle cevab verilir; Bu gibi ifadelerin uygunluğu yüce Allah’ın: “On­lara çok acıklı bir azabı müjdele!” (Âl-i fmran, 3/21) buyruğuna benzemek­tedir. Halbuki müjde aslında sevinçli ve sevindirici şeyler hakkında sözkonusudur. Eğer bir bölümü hayır, bir bölümü şer olan iki ayrı ifade birarada kullanılacak olursa, müjde her ikisi hakkında da kullanılır. Kolaylaştırmak da aslı itibariyle sevindirici şeyler hakkında sözkonusudur. Bir bölümü ha­yır, bir bölümü şer iki ifade birarada kullanılacak olursa, kolaylaştırma her ikisi hakkında da kullanılır.

el-Ferra dedi ki: Yüce Allah’ın: “Kolaylaştırırız” buyruğu, ona bunun im­kanlarını hazırlarız, yollarını açarız, demektir. Araplar koyunlar yavruladığı yahut yavrulamaları yaklaştığı takdirde; “Kad yessereti’l-ğanem” derler. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Efendimizdir o ikisi, öyle iddia ederler, halbuki

Onların bizlere efendilik etmeleri koyunlarının (çokça) yavrulamasmdandır.” [12]

  1. Alçaldığı zaman malı kendisine fayda vermez.
  2. Hidayete iletmek, şüphesiz ki Bize aittir.

13- Ahiret de, dünya da elbetteki Bizimdir.

“Alçaldığı” yani öldüğü “zaman malı kendisine fayda vermez.”

Adam öldüğü takdirde (aynı kökten): “Radiye’r-raculu, yerdi, raden” “Adam öldü, ölür, ölüm” denilir.

Şair de söyle demiştir:

“Ölüm korkusuyla hevâmı o kadınlardan uzak tuttum.”

Ebu Salih ve Zeyd b. Eslem dedi ki: “Alçaldığı zaman” cehenneme düş­tüğü zaman demektir. “(Yüksek yerden düşüp ölen hayvana): el-Mutereddi’ye” adı da bu kökten gelmektedir. Bir kişi bir kuyuya düştüğü yahutta bir dağ­dan aşağıya yuvarlandığı takdirde; “Radiye ve terdâ” denilir. “Mâ edri eyne radiye” Nere­ye gittiğini bilmiyorum” demektir.

(Âyet-i kerimedeki): “Mâ” “mez” edatının cahd (inkar) anlamında olma ihtimali vardır. Yani malının ona hiçbir faydası olmaz. Azar anlamında istif­ham (soru) anlamında olma ihtimali de vardır. Yani, o ölüp de cehenneme yuvarlanacağı vakit ona ne fayda verebilecektir?

“Hidâyete iletmek şüphesiz ki Bize aittir.” Yani hidayet yolunu sapık­lık yolundan ayırdedip açıklamak Bize aittir. Buna göre, burada hidayet ah­kâmın açıklanması anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmıştır. Neyin helâl, neyin haram olduğunu, neyin kendisine itaat, neyin masiyet olduğu­nu açıklamak Allah’a aittir, demektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

el-Ferrâ dedi ki: Kim hidayet yolunu izleyecek olursa, onun yolu(nu doğruya iletmek) Allah’a aittir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Doğ­ru yolu göstermek Allah’a aittir.” (en-Nahl, 16/9) Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’a giden yolu izlemek isterse, o doğru olan yol üzerinde de­mektir.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hidâyete iletmek de, saptırmak da Bize aittir. Burada “saptırmak” sözkonusu edilmemiştir. Yüce Allah’ın: “Ha­yır yalnız Senin elindedir” (Al-i İmran, 3/26) buyruğu ile; “Herşeyin mülk ve tasarrufu O’nun elindedir” (Yunus, 10/83) buyruklarında olduğu gibi. Yi­ne bir başka yerde yüce Allah: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) diye buyurmaktadır ki, bu elbiseler aynı zamanda soğuktan da korur. Bu açıklamalar da el-Ferra’dan nakledilmiştir. Kendisini ilettiğimiz hi­dayetin mükafatım vermek Bize aittir, diye de açıklanmıştır.

“Âhiret de, dünya da elbetteki Bizimdir.” Burada “âhiret” cennet, “ilk” de dünya (mealde olduğu gibi) demektir. Ata da İbn Abbas’tan böylece ri­vayet etmiştir. Yani dünya da, âhiret de Allah’ındır.

Ebu Salih ise İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Dünya ve âhiretin sevabı (Bize aittir.) Bu da yüce Allah’ın: “Kim dünya sevabını isterse bilsin ki dünyanın da, ahiretin de sevabı Allah’ın katındadır.” (en-Nisa 4/134) buyruğunu andırmaktadır. Dünya ve ahireti onlara sahib olmayan bir kimseden isteyenler, elbetteki izlemeleri gereken doğru yolu kaybetmişler de­mektir. [13]

  1. İşte Ben, sizi oldukça alevli bir ateşi haber vererek korkuttum,

15,16. Oraya yalanlayıp, yüz çeviren o en bedbaht olandan başka­sı girmez.

“İşte Ben, sîzi oldukça alevli” alev alev yanan “bir ateşi haber vererek korkuttum” sakındırdım.

“Telezzâ” “Oldukça alevli” lafzının aslı: “Tetelezzâ” dır. Ubeyd b. Umeyr, Yahya b. Ya’mer ve Talha b. Musarrif’in kıraati budur.

“Oraya” Allah’ın peygamberi Muhammed (sav)’ı “yalanlayıp” iman etmek­ten “yüz çeviren o en bedbaht olandan başkası girmez.” Hararetini, sıca­ğını duymaz.

Mekhul, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Herkes cenne­te girer, ondan yüz çeviren müstesna.” (Mekhul) dedi ki;

“Ey Ebu Hureyre! Cen­nete girmekten kim yüz çevirir ki?” Ebu Hureyre:

“Yalanlayan ve yüz çeviren kimse”, dedi.

Malik dedi ki: Ömer b. Abdu’1-Aziz bize akşam namazını kıldırdı. “Andolsun örtüp bürüdüğü zaman geceye” (1. âyet) diye okudu. “İşte Ben sizi ol­dukça alevli bir ateşi haber vererek korkuttum” buyruğuna gelince ağla­ması tuttu. Ağladığından dolayı bir sonraki âyete geçemedi. Sonra devam et­mekten vazgeçerek bir başka sûre okudu.

el-Ferrâ dedi ki: “O en bedbaht olandan başka.” Şanı yüce Allah’ın ilmin­de bedbaht olduğu bilinenden başka… demektir.

ed-Dahhâk, îbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Oraya … o en bedbaht olandan başkası girmez.” Umeyye b. Halef ve Muhanımed (sav)’ı yalanlayan onun benzeri kimseler kastedilmiştir. Katade dedi ki: Allah’ın kitabını yalanlayıp, Allah’a itaat etmekten yüz çeviren kimse…

el-Ferrâ dedi ki: Sözü edilen kimse açık bir hükmü reddederek yalanla­yan kimse değil; yerine getirmesi gereken itaatler hususunda kusurlu dav­ranan kimsedir. İşte bu durum yalanlamak olarak değerlendirilmiştir. Nite­kim: Filan kişi düşmanla karşılaştı, fakat yalancı çıktı, demeye benzer. Böyle bir ifade, düşmanın arkasına takılmaktan vazgeçip, onu takip etmekten yüz çeviren kimse hakkında kullanılır. (el-Ferrâ) dedi ki: Ben Ebu Servân’ı şöy­le derken dinledim: Numeyroğullarının ciddiyet ve gayretleri yalan çıkmaz. Yani onlar düşmanla karşılaştıklarında savaşta dirençlerini gösterir ve geri dön­mezler. Şanı yüce Allah’ın: “Onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.” (el-Vakıa, 56/2) buyruğu da böyledir. Buyruk o bir gerçektir demektir.

Selm b. el-Hasen’i de şöyle derken dinledim: Ebu İshak ez-Zeccac’ı şöy­le derken dinledim: Mürcie fırkasının mürcieci görüşü kabul etmelerine de­lil gösterdikleri âyet budur. Buna dayanarak onlar cehenneme ancak kâfir bir kimse girer, iddiasında bulunmuşlardır. Çünkü şanı yüce Allah: “Oraya ya­lanlayıp, yüz çeviren ve en bedbaht olandan başkası girmez.” diye buyur­muştur. Halbuki durum zannettikleri gibi değildir. Bu, nitelikleri belirtilen mu­ayyen bir ateştir. İşte bu ateşe ancak yalanlayıp, yüz çeviren kimseler gire­cektir. Cehennemliklerin ise farklı konumları vardır. Bunlardan birisi müna­fıkların varacakları yer olan cehennem ateşinin en aşağı tabakasıdır. Şanı yü­ce Allah’ın tehdit ettiği herbir azab türü ile azablandırması mümkündür. Yi­ne yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah kendisine eş koşulması­nı mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder.” (en-Nisa, 4/48 ve 116)

Eğer şirk koşmayan herkese azab edilmeyecek olsaydı, yüce Allah’ın: “Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder” buyruğunun hiçbir faydası olmaz ve “ondan başkasını… mağfi­ret eder” ifadesi büsbütün anlamsız bir söz olurdu.

ez-Zemahşerî dedi ki: Âyet-i kerime, müşriklerden büyük bir kimse ile mü’minlerden büyük bir kimsenin iki hali arasında bir karşılaştırma yapmak hususunda vârid olmuştur. Her ikisinin birbiriyle çelişki arzeden nitelikleri­ni en ileri derecede ortaya koymak istemiştir. O bakımdan “en bedbaht” di­ye buyurularak sadece onun cehennem ateşini boylayacağı ifade edilmiştir. Sanki ateş yalnızca onun için yaratılmış gibidir. Ayrıca “çok sakınan” diye buyurularak cennetin ona has olduğu belirtilmiştir. Sanki cennet yalnız onun için yaratılmış gibi. Bu ikusinden birisinin Ebu Cehil ya da Ümeyye b. Halef ile diğerinin Ebu Bekr (r.a) olduğu söylenmiştir. [14]

17, 18. Halbuki malını temizlenmek için veren, çok sakınan kim­se ise ondan uzaklaştırılacaktır.

“Halbuki malını temizlenmek için veren” yani Allah tarafından arınmak isteyen, bu yolla riyakarlıkta bulunmak ya da yaptıkları yayılsın istemeyip, aksine yüce Allah’ın rızasını arayarak tasaddukta bulunan, (çok sakınan) takva sahibi olup korkan “kimse ise ondan uzaklaştırılacaktır.” Oradan uzak kalacaktır.

İbn Abbas dedi ki: Burada maksat, Ebu Bekr (r.a)’dır. O cehenneme gir­mekten uzak tutulacaktır. Bu şekildeki takva sahibi “malını temizlenmek için vermek” ile de nitelendirilmiştir.

Bazı meani bilginleri şöyle demişlerdir: Yüce Allah: “çok sakınan” ile “o en bedbaht olan” buyrukları ile “sakınan kimse” ile “bedbaht olan kimse”yi kastetmiştir. Tarafe’nin şu beyitinde olduğu gibi:

“Birtakım kimseler ölmemi temenni ettiler ve eğer ölürsem ben

Elbetteki bu tek başıma izlediğim bir yol değildir.”

Görüldüğü gibi; “Ef’ale” veznindeki kelimeler; “Feiyl” yerinde kullanılabil­mektedir. Nitekim “kebir: çok büyük” anlamında: “Allahu ekber; Allah en bü­yüktür” şeklindeki kullanımları da böyledir. Yüce Allah’ın: “Vehuve ehvenu aleyhi” “Ve bu ona göre daha kolaydır” (er-Rum, 30/27) buyruğunu “çok kolaydır” an­lamında (ef’alu veznindeki ismin fail vezni anlamında kullanılması gibi.) [15]

  1. Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin, karşılığı verilmesi ge­reken bir iyiliği de yoktur.
  2. Ancak o, çok yüce Rabbinin rızasını arayarak (bunu yapmıştır).
  3. Yakında da elbette razı olacaktır.

“Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin karşılığı, verilmesi gereken bir iyiliği de yoktur.” Yani o, herhangi bir nimet ve iyiliğe karşılık vermek mak­sadı ile tasadduk etmiyor.

“Ancak o en yüce” yani alabildiğine yüce “Rabbinin rızasını arayarak” bu işi yapmaktadır.

“Yakında da elbette” alacağı mükafat sebebiyle “razı olacaktır.”

Ata ve ed-Dahhâk, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Müş­rikler Bilal’e işkence ediyorlardı. O ise sürekli “ehad, ehad” diyordu. Peygam­ber (sav) yanından geçerken:

“Ehad -yani yüce Allah- seni kurtaracaktır” di­ye buyurdu, Sonra Ebu Bekir’e: “Ey Ebu Bekir, Bilal Allah uğrunda işkence­lere maruz bırakılmaktadır.” dedi. Ebu Bekir, Rasûlııllah (sav)’ın ne demek istediğini anladı. Hemen evine gitti. Bir rıtıl altın aldı ve bu altını alıp, Umeyye b. Halef’e götürdü. Ona:

“Bana Bilal’ı satar mısın?” dedi. Unıeyye:

“Evet”, dedi. Ebu Bekir onu satın alıp, azad etti. Müşrikler:

“Ebu Bekir’in onu azad etmiş olmasının tek sebebi mutlaka vaktiyle onun Ebu Bekir’e yapmış oldu­ğu bir iyilik olmalıdır”, dediler. Bunun üzerine “üstelik onun üzerinde” ya­ni Ebu Bekir’in üzerinde “hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği” ona yapmış olduğu bir ihsanı ve bir kıtfu “de yoktur” Bilakis o bu işi “ancak o çok yüce Rabbinin rızasını arayarak” yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya güre Ebu Bekr, Umeyye b. Halef’den Bilal’i bir el­bise ve on okka karşılığında satın almış ve Allah için azad etmişti. Bunun üze­rine: “Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir” buyruğu nazil oldu.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bana ulaştığına göre Umeyye b. Halef, Ebu Bekir kendisine:

“Onu bana satar mısın?” deyince. Ebu Bekir’e:

“Evet ben onu sana Nistâs karşılığında satarım”, demişti. Nistâs da Ebu Bekir’in bir kölesi idi. Onbin dinarı, köleleri, cariyeleri, davarları vardı. Müşrik bir kimse idi. Ebu Bekir onu sahih olduğu mal kendisinin olması şartı ile müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Bunun üzerine Ebu Bekir Bilal karşılığında Nistas’ı sattı. Müşrikler:

“Ebu Bekir’in, Bilal’e bu işi yapmasının tek sebebi, Bilal’ın vak­tiyle ona yapmış olduğu bir iyiliktir”, dediler. Bunun üzerine: “Üstelik onun üzerinde, hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği de yok­tur. Ancak o çok yüce Rabbinin rızasını arayarak…” buyruğu nazil oldu.

Burada “ancak … rızasını arayarak” buyruğu munkatı bir istisnadır. Bundan dolayı nasb ile gelmiştir. Bu (munkatı istisna olmak bakımından): “Mâ fi’d-dâri ehadun illâ himârâ” “Evde hiçbir kimse yoktur, ancak bir eşek müstesna de­meye benzer. Ref ile gelmesi de mümkündür. Zaten Yahya b. Vessab ref ile “İllâ’btigâu vechi rabbihi” diye okumuştur. Bu da müstesnanın merfu gelmesi caizdir, diyenlerin görüşüne uygundur. Her iki görüşe uygun olarak Bişr b. Ebi Hazim’in şu beyiti nakledilmiştir:

“Artık o ıpıssız ve bomboş kalıverdi hiçbir ünsiyet verecek dost yok orada,

Gidip gelen yabani inek yavruları ile erkek deve kuşları dışında.”

Şairin şu beyitinde de böyledir:

“O bir belde ki, orada ünsiyet verecek hiçbir kimse yok,

Yabani inek yavruları ile kumrala çalan beyaz renkli develer dışında.”

Kur’ân-ı Kerim’de de: “Mâ fealuhu illâ kalilun minhum” “İçlerinden pek azı müstesna bu­nu yapmazlardı.” (en-Nisa, 4/66) buyruğunda da böyledir. Daha önceden (be­lirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O çok yüce Rabbinin rızasını arayarak” Onun rızasını ve Ona yakın­laştıracak yollar demektir. “O çok yüce” anlamındaki lafız, yücelik sıfatları­na layık olan “Rabb’in sıfatlarındandır.

“Rabbinin rızasını” anlamındaki lafızların mana cihetiyle “mefulün leh” olması da mümkündür. Çünkü ifade: O (birilerinin) nimetine mükafat ver­mek için değil, ancak Rabbinin rızası için malını verir, anlamındadır.

“Yakında da elbette razı olacaktır.” Yani yüce Allah, pek yakında ona kendisini razı edecek şeyleri verecektir. Çünkü ona dünyada yapmış oldu­ğu harcamaların kat kat fazlasıyla karşılığını verecektir.

Ebu Hayyan et-Teymi, babasından, o Ali (r.a)’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah, Ebu Bekir’e rahmetini ihsan et­sin. Bana kızını verdi. Hicret yurduna beni (sağladığı binekle) taşıdı ve kendi öz malından Bilal’i azad etti.”[16]

Ebu Bekir onu satın alınca, Bilal kendisine:

“Sen beni kendi işini görmek için mi satın aldın? Yoksa Allah için çalışmak için mi satın aldın?” diye sordu. Ebu Bekir:

“Allah için çalışmak için satın aldım”, dedi. Bunun üzerine Bilal;

“O halde beni Allah için çalışmak üzere serbest bırak”, dedi. Ebu Bekir de onu azad etti.

Ömer b. el-Hattab (r.a): Ebu Bekir bizim efendimizdir ve bizim efendimi­zi -Bilal (r.a)’ı kastederek- azad etmiştir, derdi.

Ata -ki İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir- şöyle demiştir: Bu sûre ken­disine ait bir bahçe karşılığında satın aldığı bir hurma ağacı dolayısıyla Ebu’d-Dehdah hakkında inmiştir, es-Salebi’nin, Atadan naklettiğine göre bu böyledir.

el-Kuşeyri’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre; kırk hurma ağacı kar­şılığında; demiş, fakat bahçesini verip bunları satın alan adamın adını ver­memiştir.

Ata dedi ki: Ensardan birisinin bir hurma ağacı vardı. Bu hurma ağacının taze iken bazı hurmaları komşusunun evine düşüyor, çocukları alıp bu hur­maları yerdi. Peygamber (sav)’a bu durumdan şikayetçi olunca, Peygamber ona:

“Cennetteki bir hurma ağacı karşılığında onu satar mısın?” dedi. Adam kabul etmedi. Dışarı çıktığında Ebu’d-Dehdah ile karşılaştı. Ebu’d-Dehdah ona:

“Bu hurma ağacını bana -kendisine ait olan bahçenin adı olan- Hüsna karşı­lığında satar mısın?” dedi. Adam,

“bu ağaç senin olsun”, dedi. Ebu’d-Dehdah, Pey­gamber (sav)’a gelip:

“Ey Allah’ın Rasûlü bu hurma ağacını benden cennette­ki bir hurma ağacı karşılığında satın al”, dedi. Peygamber:

“Nefsim elinde ola­na yemin ederim ki aldım” diye buyurdu, Ebu’d-Dehdah:

“O ağaç senindir ey Allah’ın Rasûlü”, dedi. Peygamber (sav) ensardan olan o şahsın komşusunu ça­ğırdı ve ona:

“O ağacı al” diye buyurdu. İşte: “Andolsun örtüp bürüdüğü za­man geceye” (1. âyet) sûresi sonuna kadar Ebu’d-Dehdah’ın bahçesi ile hur­ma ağacının sahibi hakkında nazil olmuştur. “Artık kim verir ve sakınırsa” buyruğu ile kastedilen Ebu’d-Dehdah’dır. “O el-Hüsna’yı” yani mükafatı “doğrularsa, Biz de ona en kolay olana” yani cenneti “kolaylaştırırız amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür” yani ensardan sayılan o zat “o el-Hüsna’yı da” yani mükafatı da “yalanlarsa, Biz de ona en zor olanı” ya­ni cehennemi “kolaylaştırırız. Alçaldığı zaman” öleceği vakit “malı kendi­sine fayda vermez… Oraya yalanlayıp yüz çeviren, o en bedbaht olandan başkası girmez” buyruğu ile Hazrecli o şahıs kastedilmektedir ki, münafık bir kim­se idi (ensardan görünürdü) ve münafıklığı üzere öldü.

“… malını temizlenmek için” o hurma ağacının bedeli olarak “veren çok sakınan kimse ise” yani Ebu’d-Dehdah “ondan uzaklaştırılacaktır Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi” ve bunun için mükafatlandırması “gereken bir iyiliği de yoktur.” Yine burada kastedilen kişi Ebu’d-Dehdah’tır.

“Yakında da” Allah onu cennete girdireceği vakit “elbette razı olacaktır.”

Ancak çoğunluk sûrenin Ebu Bekr (r.a) hakkında indiği görüşündedir. Bu görüş İbn Mesud, İbn Abbas, Abdullah b. ez-Zübeyr ve diğerlerinden de ri­vayet edilmiştir. Ebu’d-Dehdah’a dair bir başka haber ile ilgili rivayeti daha önceden el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Allah’a güzel bir ödünç vere­cek olan kimdir?” (el-Bakara, 2/245) buyruğunu açıklarken (1. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ea iyi bilendir. [17]

(Leyl Suresi burada sona ermektedir.Allah’a hamd olsun).

Kuran

Leyl Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.