Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

91 – Şems Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği ittifakla kabul edilmiştir. Onbeş ayettir.

91 – Şems Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Şems Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman Ve Rahim Allah’ın adı ile

  1. Andolsun güneşe ve aydınlığına;

“Ve aydınlığına” buyruğunu Mücahid; ışığına ve parlayıp aydınlatması­na demektir, demiştir. Bu ikinci bir yemindir. Şanı yüce Allah, burada ay­dınlığı güneşin kendisine izafe etmiştir. Çünkü aydınlık, ancak güneşin yükselmesiyle gerçekleşir.

Katade: Parlaklığı diye açıklamıştır. es-Süddî sıcağı demiştir. ed-Dahhâk’ın, İbn Abbas’tan rivayetine göre o; “Ve aydınlığına” buyruğu hakkın­da şöyle demiştir: Yüce Allah, güneşte aydınlığı yaratmış ve onu sıcak ola­rak var etmiştir. el-Yezidî dedi ki: Bundan maksat (aydınlığının) etrafa yayıl­masıdır.

Onun sayesinde görünen ve açığa çıkan herbir yaratık, diye de açıklamış­tır. Bu durumda hem güneşe hem de yeryüzündeki bütün yaratılmışlara ye­min edilmiş olmaktadır. Bu açıklamayı el-Mâveıdî nakletmiştir.

“Ed-duhâ” “Aydınlık” lafzı müennestir. Nitekim: “İrtefeati’d-duhâ” “Güneşin ay­dınlığı (etrafı aydınlatmak vakti) yükseldi” denilir ki bu da; “Ed-dahv” ile anlatılandan daha ileri bir vakitte gerçekleşir. Bazan müzekker olarak da kulla­nılabilir. Bu lafzı, müennes olarak kabul edenler, bunun; “Ed-dahvetu”nun çoğulu olduğu kanaatindedir. Müzekker olarak kabul edenler de “fual” vezninde “surad” “kuş, serçe” ve “nuğar” “kuş yavrusu” türünde isim olduğu kanaatindedir.

Bu lafız “seher” gibi mütemekkin olmayan[2] bir zarftır. O bakımdan “Lekituhu duhân ve duhân” “Onunla kuşluk vakti karşılaştım” denilir. Eğer içinde bulun­duğumuz günün kuşluk vaktini kastedecek olursak; “Duhâ diye tenvinsiz ola­rak kullanılır.

el-Ferra dedi ki: “Ed-duhâ” “Gündüz” demektir. Katade de böyle demiştir. An­cak Araplarca bilinen, güneş doğup da bunun üzerinden kısa bir süre geçen vakti anlatmak için kullanıldığıdır. Eğer bu daha ileriye gidecek olursa med ile; “Ed-duhâu” denilir. Medsiz olarak bunun günün tamamı olduğunu söyleyen­lerin bu görüşü, güneşin ışığının devamından ötürü böyle demişlerdir. Bu, güneşin ışığı yahut sıcağıdır, diyenlerin görüşüne gelince, güneşin aydınlı­ğı ancak güneşin ışığı ile birlikte bulunduğundan dolayıdır. “Duha” güneşin sıcağı anlamındadır diyen kimseler, yüce Allah’ın: “Velâ tedhâ” “Güneş sıca­ğını da çekmezsin” (Tâ-Hâ, 20/119) buyruğunu delil gösterirler ki, sıcaklık seni rahatsız etmeyecektir, anlamındadır.

el-Müberred dedi ki: Bu kelimenin aslı güneşin ışığı demek olan “Edduha” dan gelmektedir. Sonundaki “elif” ise ikinci “ha”dan kalbedilmiştir. “Ed-dahvetu”nun çoğulu; “Dehvâtun, Dehevâtun, Duhân” diye gelir. Tekilindeki “vav” harfi ikinci “ha”dan kalbedilmiştir. Buna karşılık; “Duhân” şeklindeki “elif ise “vav”dan kalbedilmiştir.

Ebu’l-Heysem dedi ki: “Ed-duha” Gölge”nin zıddı olup yer üzerindeki gü­neşin ışığına denir. Bunun da aslı; “Ed-duhâ”dır. “Ha” sakin olmakla birlikte “ye” harfini kullanmayı ağır bulduklarından onu “elif”e kalbetmişlerdir. [3]

  1. Arkasından geldiği zaman aya;

Onun peşinden gittiği zaman, demektir. Yani güneş battığı zaman hilal gö­rülür, “Televtu fulânen” “Filanın peşinden gittim” denilir. Katade dedi ki: Bu hilalin görüldüğü gecedir. Güneş battığı vakit hilal görülür. İbn Zeyd dedi ki: Ka­meri ayın ortasında güneş battığı vakit hemen arkasından ay doğuverir, ayın sonunda ise hemen arkasından batıverir.

el-Ferra dedi ki: “Arkasından geldi” ondan aldı, demektir. O, bu açıkla­ması ile ayın (aydınlığını) güneşin ışığından aldığı kanaatini taşıyor gibidir. Bazıları da: “Arkasından geldiği zaman aya” tam olgunlaşıp, dolunay oldu­ğu ve ışık ve aydınlığında onun gibi olduğu zaman demektir, demişlerdir, ez-Zeccac da böyle açıklamıştır. [4]

3- Ona parlaklık verdiği zaman gündüze;

Onu açığa çıkardığı zaman demektir. Kimileri -her ne kadar karanlıktan sözedilmediyse de- karanlığı aydınlattığı zaman, diye açıklamıştır. Nitekim “bizim sabahımız soğuktur” demek isterken, sadece “soğuk bir sabah oldu” demek istemek de böyledir. el-Ferra, el-Kelbi ve diğerlerinin görüşü budur. Bazıları da; “ona parlaklık verdiği” lafzındaki zamir, güneşe aittir, demiş­tir. Yani gündüzün ışığı ile güneşin cismi açığa çıkar, görülür. Kays b. el-Hatim’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Bulut altındaki bir güneş gibi göründü bize

Onun bir kaşı (kenarı) göründü ve diğer kaşı(nı) ise cimrilik ed(ip gösterme)di.”

Yer üzerinde bulunan canlılar, görünecek şekilde açığa çıktı, diye de açık­lanmıştır. Çünkü bu canlılar geceleyin gizlenip saklanır, gündüzün etrafa ya­yılırlar. Dünyaya parlaklık vererek açığa çıkardığı zaman, diye de açıklanmış­tır. -Her ne kadar kendisinden sözedilmemiş ise de- yeryüzünü aydınlatıp, açığa çıkardı, diye de açıklanmıştır. Bunun bir benzeri de -az önce geçtiği üzere- yüce Allah’ın: “Nihayet o perdenin arkasına girince” (Sad, 38/32) buy­ruğudur. [5]

  1. Onu örtüp kapladığı zaman geceye;

Güneşi örtüp kapladığı ve battığı vakit onun ışığını alıp götürdüğü zaman “geceye” dernektir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Dünya­yı karanlıklarla örtüp, bunun sonucunda her tarafı karanlık kaplar, diye de açıklanmıştır. Buna göre zamir, daha önce kendisinden sözedilmemiş bir is­me raci olmaktadır. [6]

  1. Semaya ve onu bina edene;

Semanın bina edilmesine… demektir. Buna göre buradaki “Mâ” mastar an­lamını veren “mastariye”dir. Yüce Allah’ın: “Bimâ ğaferali Rabbi” “Rabbimin bana mağfiret etmesini” (Yasin, 36/27) buyruğu da böyledir, Bu açıklamayı Katade yapmış, el-Müberred de bunu tercih etmiştir.

Anlamın, onu bina eden kimseye… şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da el-Hasen ve Mücahid’in görüşüdür. Taberi’nin tercih ettiği açıklama da bu­dur. Onu yaratan ve yükseltene… demek olur ki; bu da yüce Allah’tır.

Hicazlılardan: “Subhâne mâ sebbehat lehu” ifadesi “Subhâne mâ sebbahtelehu” Kendisine tesbih ettiğin zatın şanı ne yücedir!” anlamında kullandıkları nakledilmiştir. [7]

  1. Yere ve onu döşeyene;

Döşenmesine, anlamındadır. Onu -az önce zikrettiğimiz gibi- döşeyen kim­seye, yani onu yayan kimseye, anlamında olduğu da söylenmiştir. Genel ola­rak müfessirler bu lafzı böylece açıklamıştır. Bu da: “Dehâhâ” “Onu döşedi” ile benzer bir anlam ihtiva eder.

el-Hasen, Mücahid ve başkaları da:”Tahâhâ” ile “Dehâhâ” aynı anlamdadır ki; “her taraftan onu yaydı” demektir. “Et-tahv” “Yaymak” demek okıp, fiil: “Tahâ, yethu, tahven” ile “Tahâ, yethi, tahyen” şekillerinde kullanılır, (Yani son harfinin “vav” ya da “ye” oluşuna göre kullanılır.) Ebu Amr’dan nakledildiğine göre; “Taheytu” “Yatıp, uzandım” demektir. İbn Abbas’tan burada bu lafzın “onu tak­sim etti” diye açıkladığı nakledilmiştir, onu yarattı anlamına geldiği de söy­lenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Cezime kendisini kimin yarattığını bilemez

O pek yüksek Arş’ın üzerinde de kimin olduğunu.”

el-Maverdî dedi ki: Ondan (yerden) çıkan bitkiler, pınarlar ve hazineler anlamında olması ihtimali de vardır. Çünkü bütün bunlar, üzerinde yaratıl­mış olan varlıklar için hayat sebebidir. Arapların yemin ederken bazen “Lâ, ve’l-kameri’t-tahiye” diye yemin ettikleri nakledilmiştir. Bu da: “Hayır pek yüksek parıldayan ve yukarıdaki ay hakkı için” demektir. Ebu Amr dedi ki: Adam yer­de yürüyüp gittiği vakit; “Taha’r-raculu” denilir. “Mâ edri eyne tahâ” “Nereye gittiğini bilemiyorum” ve: “Tahâ bihi kalbehu” “Hatırından herbir şey geçti” denilir. Alkame de şöyle demiştir:

“Neşeli bir kalb, güzeller arasında alıp gitti seni

Fakat gençlikten azıcık sonra, saçların ağarmaya başladığı bir zamanda.” [8]

  1. Herbir nefse ve onu düzenleyene;

Onun düzenlenmesine, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buradaki: “Mâ” da buna göre mastar anlamını verir. “Onu düzenleyen kimseye” anla­mında olduğu da söylenmiştir ki, bu da yüce Allah’tır.

“Nefs” hakkında iki görüş vardır. Birisine göre Adem’dir, ikincisine göre ise canlı herbir nefistir. “Düzenledi” buyruğu gereği gibi hazırladı, anlamın­dadır.

Mücahid dedi ki: “Onu düzenledi” yaratılışını yerli yerince ve son dere­ce mutedil olarak var etti, demektir.

Bütün bu isimler, yemin olarak mecrûrdıır. Şanı yüce Allah, zatının var­lığına delil teşkil edecek harikulade sanatkârane özellikleri dolayısıyla yarat­mış olduğu varlıklara yemin etmiş bulunmaktadır. [9]

  1. Sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki…

“Sonra da ona… İlham edene ki;” Ona tanıtana ki; demektir. İbn Ebi Necih, Mücahid’den böyJece rivayet etmiştir. Ona günahkârlık ve takva yolu­nu tanıtan demektir. İbn Abbas da böyle açıklamıştır. Yine Mücahid’den, ona itaat ve masiyeti tanıtan, diye açıkladığı nakledilmiştir. Mühammed b. Ka’b’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şanı yüce Allah, kulu hakkında ha­yır murad ettiği takdirde ona hayır işlemeyi ilham eder, o da hayır işler. Onun hakkında kötülük murad ettiği takdirde ona şerri ilham eder, o da şer işler.

el-Ferra dedi ki: “Ona… ilham eden” ona hayır yolunu ve şer yolunu bil­dirip tanıtan demektir. Nitekim yüce Allah: “Ve Biz ona iki de yol gösterdik.” (el-Beled, 90/10) diye buyurmuştur.

ed-Dahhâk’ın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: takva sahibi mü­mine takvâsmı, günahkâr olan kimseye de günahkârlığını ilham etmiştir.

Said’den gelen rivayete göre o, Katade’nin şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: O herbir nefse kendisi için günah olanı da, takvâlı olanı da açıklamıştır.

Anlamlar birbirlerine yakındır. Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav): “Sonra da hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki” buyruğunu okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım, Sen benim nefsime takvasını ihsan buyur ve onu tertemiz edip arındır. Sen onu tertemiz edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velisisin ve mevlâsısın.”[10]

Ayrıca bunu Cüveybir, ed-Dahhâk’tan, o îbn Abbas’tan şöylece rivayet et­miştir: Peygamber (sav) şu: “Sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki” âyetini okudu mu, sesini yükseltir ve şöyle derdi: “Al­lah’ım, sen benim nefsime takvasını ver. Sen hem onun velisi, hem mevlasısın. Sen onu tertemiz edip, arındıranın en hayırlısısın.”[11]

Müslim’in Sahih’inde Ebu’l-Esved ed-Düeli’den şöyle dediği rivayet edil­miştir: İmran b, Husayn bana şöyle dedi:

“Sen bugün insanların neler yaptık­larını ve neyin uğrunda didinip durduklarını görüyor musun? Acaba bu geç­miş bir kader olarak haklarında hükme bağlanmış, geçip gitmiş bir şey mi­dir? Yoksa peygamberlerinin kendilerine getirmiş olup haklarında delilin sa­bit olduğu şeyler türünden gelecekte yapacakları şeyler ile ilgili midir?” Ben:

“Hayır, bu haklarında hükme bağlanmış ve geçip gitmiş bir şeydir”, dedim. Şöy­le dedi:

“O zaman bir zülüm olmaz mı?” Ben bundan şiddetli bir şekilde deh­şete kapıldım ve:

“Herşeyi Allah yaratmış ve O’nun zatının mülküdür. Ona ne yaptığından dolayı soru sorulmaz, fakat onlara sorulur.” Dedim. Bana şöyle dedi:

“Al­lah sana rahmetini ihsan etsin. Sana yönelttiğim bu soru ile sadece senin ak­lını ölçmek istemiştim. Müzeyne’den iki adam Rasûlullah (sav)’a gelerek:

“Ey Allah’ın Rasülü dediler. Bugün insanların yapıp işledikleri ve uğrunda çaba­layıp durdukları şey hakkındaki görüşün nedir? O şeyler hakkında ezelî bir kader gereği olarak hükme bağlanmış ve geçip gitmiş bir şey midir? Yoksa peygamberlerinin kendilerine getirmiş ve kendilerine karşı delilin sabit ol­duğu, gelecekte karşı karşıya kalacakları hususlar mıdır?” diye sordular. Pey­gamber şöyle buyurdu:

“Hayır, aksine bu haklarında geçip gitmiş ve hükme bağlanmış bir şeydir. Yüce Allah’ın Kitabındaki: “Herbir nefise ve onu dü­zenleyene sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki…” buyruğu bunu doğrulamaktadır.”

“Kötülük (fücur)” ile “takva” lafızları mef’ulün bih konumunda iki mas­tardır. [12]

9.Onu temizleyen, muhakkak felah bulmuştur.

  1. Onu örten ise, muhakkak ziyana uğramıştır.

“Onu temizleyen muhakkak felah bulmuştur” buyruğu, yeminin ceva­bıdır, “Lekad efleha” “Andolsun ki… felah bulmuştur” anlamındadır. ez-Zeccac de­di ki: “Lâm”ın hazfedilmesi ifadenin uzaması dolayısı iledir. İfadenin uzamış olması “lâm”ın yerini tutmuş olmaktadır.

Cevabın hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Güneşe … şuna ve şuna an­dolsun ki; siz mutlaka ölümden sonra diriltileceksinizdir, demektir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Cevabın takdiri: Semûd kavmi, Salih’i yalanladık­ları için Allah, onlara azab gönderdiği gibi, Rasûlullah (sav)’ı yalanladıkla­rından ötürü andolsun ki, Allah Mekkelilerin üzerine azabını gönderecektir, şeklindedir. “Onu temizleyen muhakkak felah bulmuştur” buyruğu; başı­na tabi bir ifadedir. Çünkü daha önce yüce Allah: “Sonra da ona hem kötü­lüğü, hem de takvayı ilham edene ki” (8. âyet) diye bir istidradda -ara bir konudan sözetmeye- geçmiş bulunmaktadır. Bunun yeminin cevabı ile bir il­gisi yoktur.

İfadede hazf sözkonusu olmaksızın takdim ve tehir olduğu da söylenmiş­tir. Yani: Onu temizleyen muhakkak felah bulmuştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır. Andolsun güneşe ve aydınlığına, demektir.

“Onu temizleyen” yani yüce Allah’ın itaat ile nefsini arındırdığı kimse “mu­hakkak felah bulmuştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramış­tır.” Yüce Allah’ın masiyet ile örttüğü nefis ziyana uğramıştır, demektir.

İbn Abbas da şöyle demiştir: Saptırdığı ve azdırdığı bir nefis hüsrana uğ­ramıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Allah’a itaat etmek ve salih ameller işlemek suretiyle kendisini (nefsini) arındıran kimse kurtuluşa ermiş, buna karşılık masiyetlerle nefsini örten kimse de hüsrana uğramıştır. Bu açıklama­yı da Katade ve başkaları yapmıştır.

Temizleme (zekat)ın asıl anlamı, artmak ve gelişip çoğalmak demektir. Ve­rimi bol olan mahsûlü anlatmak üzere kullanılan: “Zekâ’z-zer’i” “Mahsûl bollaştı” ifadesi buradan geldiği gibi “hakimin şahidi tezkiyesi” ifadesi de buradan gelmektedir, Çünkü hakim adaletli olduğuna hükmetmekle ve ondan güzel bir şekilde sözetmekle şahidi yüceltmiş olur. Bu anlamdaki açıklamalar ye­terli bir şekilde el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/43. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İyilik işleyen, iyi işler yapmak için elini çabuk tutan kimse, nefsini açığa çıkartmış ve yüceltmiş olur. Soylu Araplar başkasından bir şeyler alarak ge­çinen kimseler tarafından yerleri bilinsin diye yüksekçe yerlerde konaklar, geceleyin gidip gelenler için ateşler yakarlardı. Bayağı kimseler ise mağara ve kovuk gibi yerlerle vadilerin alt taraflarında yerleşirlerdi. Bundan maksatları ise kendilerinden bir şeyler isteyecekler tarafından yerlerinin bilinmeme­si idi. İşte ötekiler kendi nefislerini yükseltmiş ve arındırmış oldular. Diğer­leri ise kendi nefislerini gizleyip, üstünü kapatmış oldular. İşte günahkar da her zaman için öyledir. Mertliği azdır, kişiliği zayıftır masiyetler işlediğinden ötürü başı önünde eğiktir. “Onu örten”in onu azgınlığa götüren anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demiştir:

“Amr kabilesini azgınlaştıran sensin, bundan ötürü onların

Hanımları onlar tarafından yitirilmiş dullar oldular.”

Dilciler şöyle demişlerdir: Bu lafzın aslı “tedsis”den gelmek üzere: “Dessehâ” şeklinde olup, bu da bir şeyi bir şeyin içinde gizleyip saklamak de­mektir. Buradaki “sin” harflerinin birisi “ye”ye dönüştürülmüştür. Nitekim: “Kasseytu ezfâri” “Tırnaklarımı kestim” denilmesi de buna benzemektedir.

Oysa bunun aslı -“ye” yerine-: “Kasastu ezfâri” şeklinde “sad”dır. “Tekassasa” fi­ilini “Tekassâ” diye kullanmaları da buna benzemektedir.

İbnu’l-A’rabî dedi ki: “Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramış­tır” buyruğu, kendi nefsini -onlardan olmadığı halde- salihler arasına katan kimse (hüsrana uğramıştır), demektir. [13]

  1. Semûd kavmi, azgınlıkları sebebi ile yalanladı.
  2. Onların en bedbahtları kalkıp gittiği zaman.
  3. Allah’ın Rasûlü onlara şöyle demişti: “Allah’ın devesinden ve su içmesini engellemekten sakının.”
  4. Fakat onlar onu yalanladılar, sonra da onu (o deveyi) kestiler. Bunun üzerine Rabbleri günahları sebebiyle onlara azab gönderiverdi ve hepsini bir yaptı.

“Semûd kavmi, azgınlıkları sebebi ile yalanladı.” O kavmin azgınlığı, is­yanda haddi aşmaları idi. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve başkaları yap­mıştır. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre; “Azgınlıkları sebebi ile” kendile­rine vaadolunan azapları demektir. Çünkü o kavme vaadolunan azabın adı “Tağvâ” idi. Çünkü o azab onların üzerine tuğyan etmişti (haddi aşarak on­ları kaplamıştı).

Muhammed b. Ka’b: “Azgınlıkları sebebi ile” hepsi birlikte (yalanladılar), demektir.

Bunun mastar olduğu ve bu şekilde kullanıldığı da söylenmiştir. Çünkü böylesi âyet sonlarına daha uygun düşmektedir. Aslın: “Bitağyahâ” şeklindedir, ancak “fa’la” veznindeki lafızların sonu “ye” olduğu takdirde, isimde isim ile sıfat (isim)in birbirinden ayırdedilmesi için “ye”nin “vav’a dönüştürülür şeklinde de açıklanmıştır.

Genelin kıraati “ti” harfi üstün şeklindedir. Ancak el-Hasen, el-Cahderi ve Hammad b. Seleme mastar gibi “ti” harfini ötreli okumuştur. “Rüc’â, hüsnâ” ve buna benzer mastarlarda olduğu gibi. Bu iki şeklin iki ayrı söyleyiş oldu­ğu da söylenmiştir.

“Onların en bedbahtları” dişi deveyi kesmek üzere “kalkıp gittiği za­man.” Bu şahsın adı Kudâr b. Sâlif imiş. Buna dair açıklamalar ve tek kişi mi yoksa bir topluluk mu olduğuna dair bilgiler daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Buhari’de Abdullah b, Zemea’dan gelen rivayete göre o Peygamber (sav)’ı hutbe irad ederken dinle­miş. Bu sırada dişi deveyi ve onu keseni sözkonusu etmiş. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş:

“Onların en bedbahtları güçlü, kuvvetli, zorba, fesad çıkar­tıcı, kabilesi arasında korunup kollanan bir kişi olan en bedbahtları -ki Ebu Zemea’ya benzerdi- kalkıp gittiği zaman…” diyerek hadisin geri kalan bölü­münü zikretti. Bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir.[14]

ed-Dahhâk, Ali (r.a)’dan rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) ona:

“Ön­cekilerin en bedbahtlarının kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu, Ben:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim.

“Dişi deveyi kesendir” diye buyurdu. Sonra:

“Sonrakilerin en bedbhatlarının kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Ben:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim,

“Seni öldürecek olan” di­ye buyurdu.[15]

“Allah’ın Rasûlü” Salih (a.s) “onlara şöyle demişti: Allah’ın devesinden” buyruğundaki; “Nâkatun” “Deve” lafzı tahzir (sakındırmak) dolayısıyla nasbedilmiştir. (Sakının, demektir.)

Bir kimsenin: “El-esed, el-esed, ve’s-sabiyy, es-sabiyy, ve’l-hizâr, el-hizâr” “Arslandan arslandan (sakm), çocuğa çocuğa (dikkat et). Dikkatli ol, dikkatli ol” demeye benzer. Allah’ın devesinden yani onu kesmekten sakının, demektir. Allah’ın devesi­ni bırakın, ona ilişmeyin, anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın dişi devesi! Onu bırakın, Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülükle dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azab yakalar.” (el-Araf, 7/73)

“Ve onun su içmesinden sakının!” Yani onun su içmesine ilişmeyin! Bı­rakın suyunu içsin. Buna dair açıklamalar da daha önce eş-Şuara Sûresi’nde (26/155-156 buyruklarının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a harndolsun. Aynı şekilde “İktarabeti’s-Saatu; kıyamet yaklaştı” Sûresinde (el-Kamer, 54/27-32. âyetlerin tefsirinde) de geçmiş bulunmaktadır.

Semûd kavmi, mucize olarak dişi devenin kendilerine verilmesini teklif edince (yüce Allah da) onlar için o deveyi kayadan çıkartınca pınarlarından kendilerinin su içmesi için belli bir gün ve deve için de bir gün su içme gü­nü olarak tahsis edildi. Fakat bu kendilerine ağır geldi.”Fakat onlar onu” Ya­ni Salih (a.s)’ı “yalanladılar.” “Eğer sizler bu deveyi kesecek olursanız aza­ba uğratılacaksınız” şeklindeki sözlerinin yalan olduğunu söylediler.

“Sonra da onu kestiler.” Yani o deveyi en bedbaht olanları kesti. Kesme işi hepsine izafe edildi. Çünkü onlar da onun yaptığı işe razı olmuşlardı. Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre; küçükleri, büyükleri, erkekleri ve kadınları ile ona tabi olmadıkça o dişi deveyi kesmedi. el-Ferra dedi ki: O di­şi deveyi iki kişi kesmişti.

Araplar da: “Hazâni efdalu’n-nâsi ve hazâni hayru’n-nâsi ve hazihi’l-mer’etu eşka’l-kavm” “Bu iki kişi insanların en faziletlileri, bu ikisi insanların en hayırlıları, bu kadın kavmin en bedbahtıdır” derler (ve tesniye olarak kullanmaları gereken lafızları müfred kullanırlar). Bundan dolayı; burada yüce Allah -tesniye olarak: “Eşkâhâ” diye buyurmamıştır.

“Bunun üzerine Rabbleri günahları sebebiyle onlara azab gönderiverdi.” Küfür, yalanlamak ve deveyi kesmek şeklindeki günahları sebebiy­le Allah onların üzerine azabını göndererek onları helak etti.

ed-Dahhâk’ın, îbn Abbas’tan rivayetine göre o şöyle demiştir: “Onlara azab gönderiverdi.” Rabbleri günahları, suçlan sebebi ile (yurtlarını) üzer­lerine yıktı.

el-Ferra dedi ki; “Demdeme” “Sarstı, zelzeleye uğrattı” demektir. “Ed-demdemetu”nun ger­çek anlamı “azabın kat kat edilmesi ve tekrarlanması”dır. “Dememtu ale’ş-şey’” “O şeyin üzerine abandım, kapandım” denilir. “Dememe ale’l-kabra” “Üzerine kapıyı örttü, kapattı” denilir. “Nâkatun medmumetun” “Çokça yağlanmış, yağ toplamış dişi deve” demektir. İşte harfler birbirlerine mutabık olarak tekrarlanacak olursa; “Demdemet” denilir, “Ed-demdemetu” “Kökten, toptan helak edip, imha etmek” demek­tir. Bu açıklamayı el-Müerric yapmıştır. es-Sıhah’ta. şöyle denilmektedir: “Demdemtu’ş-şey’e” “O şeyi yere yapıştırdım, kırıp döktüm, ufaladım” demektir. “Demdemallahu aleyhim” “Allah onları helak etti” anlamındadır.

el-Kuşeyri dedi ki: “Demdemtu ale’l-meyyiti’t-turâbe” “Ölünün üzerine toprağı yığıp, dü­zelttim” anlamındadır, denilmiştir. Buna göre, yüce Allah’ın: “Onlara azab gönderiverdi” onlan helak edip, onları toprak altında bıraktı, demektir.

“Ve hepsini bir yaptı.” Yeri üzerlerine dümdüz etti. Birinci açıklamaya göre “hepsini bir yaptı.” Yani onların helakini eşit kıldı (hepsi eşit olarak helak edildi.) Çünkü gelen çığlık onları helak etmiş, küçükleriyle büyükleriyle onları mahvetmişti.

Îbnu’l-Enbari dedi ki: “Demdeme” “Gazab etti” demektir. “Ed-demdemetu” “Kişiyi rahat­sız eden, dehşete düşüren söz” demektir. Bazı dilcilerin dediklerine göre; “Ed-demdemetu” “Devamlı kılmak” demektir. Araplar: “Nâkatun medmemetun” “Oldukça semiz di­şi deve” derler.

Bir açıklamaya göre; “Ve hepsini bir yaptı” üzerlerine azabı indirmek ba­kımından küçükleriyle büyükleriyle, zayıflarıyla güçlüleriyle, erkekleriyle di­şileriyle birbirine eşit ve müsavi kıldı, demektir.

İbnu’z-Zübeyr bu lafzı; diye okumuştur. Bunlar iki ayrı söyleyiş­tir, denildiği gibi. [16]

15- Ve O, bunun sonucundan korkmaz.

Yani yüce Allah; herhangi bir kimsenin helak edilişinin sorumluluğu, ge­lir kendisini bulur diye, korkmaksızın onlara bu işi yaptı. Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Hasen, Katade ve Mücahid yapmıştır.

“Ukbâhâ” “Bunun sonucu” lafzındaki “he” “bu” zamiri yapılan işe racidir.

Peygamber efendimizin: “Men iğtesele yevme’l-cumuati fihâ veni’met” “Kim cuma günü gus­ledecek olursa, o ne güzel ve ne iyi bir iş yapmış olur.”[17] demesindeki “zamir”in yapılan işe raci olması gibidir,

es-Süddi, ed-Dahhâk ve el-Kelbî şöyle demişlerdir; Zamir deveyi kesene racidir. Yani o deveyi kesen kişi yaptığı işin akibetinden korkmadı. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır. İfadede takdim ve tehir vardır ki bunun anlamı şudur: Onların en bedbahtları onun akıbetinden korkmaksızın kalkıp gittiğinde…

Şöyle de açıklanmıştır: Allah’ın Rasûlü Salih, kavminin helak edilmesinin akıbetinden korkmadı, onların azabından kendisine birtakım zararların ge­leceğinden çekinmedi. Çünkü o kendilerini korkutup uyarmıştı. Yüce Allah da kavmini helak edince onu kurtarmıştı:

Nâfi’ ve İbn Amir “korkmaz” buyruğunun başındaki olumsuzluk lafzını “fe” ile; “Felâ” diye okumuştur. Daha güzel olan şekil budur. Çünkü bu, bi­rinci anlam ile alakalıdır. Yani yüce Allah, onların helak ediliş akıbetinden korkmaz. Diğerleri ise “vav” ile okumuşlardır. Bu da ikinci anlama daha uy­gun düşmektedir. Kâfir yaptığı işin akıbetinden korkmaksızın (bu işi yaptı), demektir.

İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım, Mâlik’ten naklen şöyle dediler: Malik bize de­desine ait bir mushaf çıkardı. Osman b. Affan’ın halifeliği döneminde sair mushafları yazdığı vakit, kendisinin de bu mushafı yazmış olduğunu söyledi. Ora­da; “Ve o… korkmaz” buyruğunu “vav” ile; “Velâ yehâfu” diye yazılı olduğunu gör­dü. Mekkelilerin ve Iraklıların mushaflarında bu böylece “vav” iledir. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de onların mushaflanna uyarak bu şekli tercih etmiş­lerdir. [18]

(Şems Sûresi burada sona ermektedir”. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Şems Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.