Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

90 – Beled Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yirmi âyettir.

90 – Beled Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Beled Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı ile

  1. Yemin olsun bu beldeye.

Bu buyrukta -daha önceden; “Hayır…kıyamet gününe yemin ederim” (el-Kıyame, 75/1) buyruğunda geçtiği üzere-; “Lâ” “Hayır” (anlamındaki olum­suzluk lafzının) zâid olması mümkündür. (Mealde de olduğu gibi) Bu açık­lamayı el-Ahfeş yapmıştır ki; (doğrudan): “Yemin ederim” demektir. Çünkü daha sonra; “Bu beldeye” diye buyurmuştur. Yine bu beldeye; “Ve şu emin beldeye ki;” (et-Tin, 75/3) buyruğunda da yemin etmiş bulunmaktadır. Yü­ce Allah, bu beldeye (başka bir yerde) yemin etmiş iken, (burada) ona ye­min etmesi nasıl reddedilebilir? Şair şöyle demiştir:

“Leyla’yı hatırladım da bir özlem sardı beni

Nerdeyse kalp ta özünden paramparça olacaktı.”

Görüldüğü gibi burada: “Lâ” lafzı sıla (ulama edatı olarak fazladan) gel­miş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “Mâ meneake ella tescude iz emertuke” “Ben sana em­rettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (el-A’raf, 7/12) buyru­ğu da bu kabildendir. Buna delil de yüce Allah’ın: “Mâ meneake en tescude” “Secde­den seni ne alıkoydu?” (Sad, 38/75) buyruğudur.[2]

el-Hasen, el-A’meş ve İbn Kesir “lam”dan sonra “elif” olmaksızın olum­lu ifade olarak; “Luksimu” “Elbette… yemin ederim” diye okumuşlardır. Yine el-Ahfeş buradaki bu lafzın; “Elâ” “…mez…mi” (ya da: Dikkat edin!) anlamın­da olabileceğini de kabul etmiştir.

Yemini nefyetmek için gelmediği de söylenmiştir. Aksine bu, Arapların: Hayır, Allah’a yemin ederim hayır. Ben bu işi yapmam. Hayır vallahi bu iş böyle olmadı. Hayır, Allah’a yemin ederim mutlaka bunu yapacağım, türünden sözlerine benzer.

Bunun sahih bir nefy olduğu da söylenmiştir. Mana da şudur: Sen bu şe­hirden çıkıp gittikten sonra bu şehirde olmayacak olursan Ben de bu şehire yemin etmem. Bu açıklamayı da Mekkî nakletmiştir. Ayrıca bunu İbn Ebi Necih, Mücahid’den rivayet etmiştir. Buna göre Mücahid şöyle demiştir: “Hayır” lafzı onlara karşı bir reddir. İbnu’1-Arabi’nin tercih ettiği açıklama da budur. Çünkü o şöyle demiştir: “Bunun red için geldiğini söyleyenlere ge­lince, bu hiç de reddolunacak bir görüş değildir. Çünkü bu şekilde mana da sahih olmaktadır, lafız da, maksat da yerli yerince oturmaktadır.” Dolayısıy­la bu nefy, ölümden sonra dirilişi inkar edenlerin sözlerini reddetmekte, son­ra da yerine geçilmiş bulunmaktadır,

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Hayır” buyruğu bu sûrede anılmış, dün­yaya aldanmış insanın vehimlerini reddetmektedir. Yani durum, kimsenin ken­disine güç yetiremeyeceği şeklindeki kanaati gibi değildir. Bundan sonra ye­mine geçilmiştir.

“Bu belde”den kasıt Mekke’dir. Bu hususta (müfessirler) icmâ etmişler­dir. Yani Ben; senin Benim nezdimdeki üstün değerin ve Benim sana olan sevgim dolayısıyla içinde bulunduğun bu haram beldeye yemin ederim.

el-Vâsitî dedi ki: Biz sen hayatta iken orada bulunmakla vefatından son­ra da bereketinle müşerref kıldığın bu belde -ki Medine’yi kastetmektedir-adına sana yemin ederek diyorum…

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü bu sürenin Mekke’de indiği it­tifakla kabul edilmiştir. [3]

  1. Sen, bu beldede bulunmakta iken.

Gelecekte (bulunacağın vakit) demektir. (Bu yönüyle) yüce Allah’ın: “Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.” (ez-Zümer, 39/30) buyruğuna benzemektedir. Arap dilinde bunun benzerleri pek çok­tur. Kendisine ikramda ve lutuflarda, bağışlarda bulunmayı vaadettiğin kim­seye: Sen kendisine ikram olunan (olacak olan) ihsan olunan (ihsan edile­cek olan)sın, denilir. Yüce Allah’ın kelamında da bunun benzerleri pek çoktur. Çünkü ona göre gelecekteki haller, hal-i hazırdaki görülen durum­lar gibidir. Bu lafzın geleceğe dair olduğuna ve o zaman için mevcut hal ile açıklanmasının imkansız olduğuna, sûrenin fetihten önce Mekke’de ittifak­la indiğinin kabul edilmiş olması, kafi bir delil olarak yeterlidir.

Mansur, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Sen bu belde­de bulunmakta iken” Sen bu beldede her ne yaparsan senin için helâldir, demektir. İbn Abbas da böyle demiştir: Mekke’ye girdiği gün dilediği kim­seyi öldürmek ona helâl kılınmıştı. Bundan dolayı o, İbn Hatal, Mıkyes b. Subabe ve başkalarını öldürtmüştür. Rasûlullah (sav)’dan sonra Mekke’de bi­risini öldürmek hiçbir kimseye helâl kılınmamıştır.

es-Süddî rivayetle dedi ki: Seninle savaşan kimseleri senin de öldürmen senin için helâldir. Ebû Salih, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Ona günün kısacık bir bölümünde helâl kılındı, sonra bu helâl oluş kal­dırıldı, kıyamet gününe kadar haram bir belde oldu. Bu da Mekke’nin fethi günü olmuştu. Peygamber (sav)’dan da şöyle buyurduğu sabittir:

“Allah gökleri ve yeri yarattığı günü Mekke’yi haram kıldı. Kıyamet gününe kadar o haramdır. Benden önce kimseye helâl kılınmadığı gibi, benden sonra kimseye de helâl kılınmayacaktır. Bana da ancak günün kısacık bir bölümün­de helâl kılınmıştır.”[4] Bu hadis daha önceden el-Maide Sûresinde geçmiş bu­lunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Peygamber (sav)’ın dışında kimse helal değil idi.

Sen bu beldede ikamet ediyor ve burası senin yerin iken… anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Sen bu beldede ihsan edip, Ben de bu beldede sen­den razı iken diye de açıklanmıştır. Dilcilerin naklettiklerine göre “helâl (ihramsız) adam” anlamında: “Raculun hillun, helâlun, muhillun” denilir. “İhramlı ve ihramsız adam” “Raculun haramun, muhillun” ve “ihramlı adam” anlamında “Raculun haramun, muhrimun” denilir.

Katade dedi ki: Sen bu beldede helâl iken, sen günah işlememiş halde iken anlamındadır.

Bunun Peygamber (sav)’a övgü olduğu da söylenmiştir. Yani sen, Allah’ı inkar suçunu işleyen müşrikler gibi olmayıp, bu Beytin hakkını bilip tanıya­rak senin için işlenmesi haram olan şeyleri bu beldede işleyen birisi değilsin. Yani hürmetini (saygınlığını) bilip tanıdığın şu ta’zim olunan Beyte ye­min ederim ki, sen bu Beytte ikamet etmekte, onu tazim etmekte ve sana ha­ram olan herhangi bir şeyi burada işlememektesin.

Şurahbil b. Sa’d dedi ki: “Sen bu beldede bulunmakta iken” helâl iken demektir, Bunun anlamı da şudur: Onlar, avını öldürmek, ağacını kesmek ba­kımından Mekke’yi haram bir belde olarak kabul ediyorlar, fakat aynı zamanda seni oradan çıkarmayı ve öldürmeyi helâl belliyorlar. [5]

  1. Babaya ve doğana ki;

Mücahid, Katade, ed-Dahhâk, el-Hasen ve Ebû Salih dedi ki: “Babaya” Adem (a.s)’a “ve doğana” onun soyundan gelen çocuklara dernektir. Yüce Allah’ın onlara yemin etmesi, insanların, Allah’ın yeryüzünde yarattıklarının en hayret verici olanları oluşlarından dolayıdır. Çünkü onlar, maksatlarını açık­lamak, konuşmak, işlerini çekip çevirmek gibi özelliklere sahip olmak, (hasletlerine sahiptirler) Peygamberler ve yüce Allah’ın yoluna davet edenler de onlar arasından çıkar.

Buyruğun; Adem’e ve onun soyundan gelen salih kimselere bir yemin ol­duğu da söylenmiştir. Salih olmayan kimseler ise adeta hayvan gibidirler.

Babanın; İbrahim, doğanın ise onun zürriyeü olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû İmran el-Cevnî yapmıştır.

Diğer taraftan bununla onun bütün zürriyetinin kastedilme ihtimali oldu­ğu gibi, onun soyundan gelen sadece müslümanların kastedilme ihtimali de vardır.

el-Ferrâ dedi ki: Bu buyrukta insanlar hakkında-, “Mâ” “an”in kullanılma­sının elverişli olması: “Mâ tâbe lekum” “Size helâl olan kadınlardan…” (en-Nisâ, 4/4) buyruğu ile: “Vemâ haleka’z-zekera ve’l-unsâ” “Erkeği de, dişiyi de yaratana ki” (el-Leyl, 92/3) buyruklarına benzemesindendir. Halbuki erkeği de, dişiyi de yaratan O’dur. (Bununla birlikte onun hakkında da bu edat kullanılmıştır).

Bu lafzın kendisinden sonraki lafız ile birlikte mastar konumunda oldu­ğu da söylenmiştir. Babaya ve onun doğurmasına demek olur. Bu da yüce Allah’ın: “Ve’s-semâi vemâ benâha” “Semaya ve onu bina edene” (eş-Şems, 91/5) buyru­ğuna benzemektedir.

İkrime ve Said b. Cübeyr dedi ki: “Babaya” kendisinden evlad olana, “do­ğana” evladı olmayan kısıra demektir. İbn Abbas da böyle demiştir. Bu du­rumda; “Mâ” edatı nefy anlamını ifade eder. Ancak bu anlamda olması uzak bir ihtimaldir. Mevsul bir isim takdir edilmedikçe yani; “Vâlid vellezi mâ veled” “Ba­baya ve çocuğu olmayana” takdirinde kabul etmedikçe doğru olamaz. Böy­le bir takdir ise Basralılara göre caiz değildir.

Buyruğun; her baba ve her evlad hakkında genel olduğu da söylenmiş­tir. Bu da Atiyye el-Avfi’nin açıklamasıdır. Aynı anlamda bir açıklama yine İbn Abbas’dan da rivayet edilmiştir. Taberî’nin tercih ettiği de budur.

el-Mâverdî dedi ki: Daha önce kendisinden sözedildiği için “baba”nın Pey­gamber (sav) olması “doğan”ın da onun ümmeti olması da ihtimal dahilin­dedir. Çünkü Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin için bir baba konumundayım, size … öğretirim.”[6]

Böylece yüce Allah, Peygamberinin beldesine yemin ettikten sonra, onun şerefinin ileri derecesine işaret etmek için hem bizzat kendisine, hem de onun ümmetine yemin etmiş olmaktadır. [7]

  1. Biz; insanı andolsun, bir zorluk içinde yarattık.

Yemin buraya kadar devam ediyordu. Bu buyruk da yeminin cevabıdır. Yarattıklarından -önceden de geçtiği gibi onları tazim etmek gayesiyle- di­lediğine yemin etmek Allah’ın hakkıdır. Burada sözkonusu olan “insan” Ademoğludur.

“Bir zorluk içinde” dünya mücadelesinde, zorluk ve sıkıntı içinde demek­tir. “El-kebed” Çetinlik, şiddet, zorluk” demektir. “Tekebbede’l-leben” “Süt katılaştı, bo­zuldu, yoğurt haline dönüştü” tabiri de buradan geldiği gibi “karaciğer” an­lamındaki; “El-kebidu” da buradan gelmektedir. Çünkü o (karaciğer) katılaşmış ve sertleşmiş bir kandır. “Kâbedtu haza’l-emru” Bu işin zorluk ve sıkıntılarına katlan­dım” denilir. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Ey göz, Erbed için ağlamalı değil misin?

Hani biz de, düşmanlar da zorluk ve şiddet içinde kalkmış idik.”

Îbn Abbas ve el-Hasen dedi ki: “Zorluk içinde”, sıkıntı ve yorgunluk için­de demektir. Yine İbn Abbas’tan, gebe kalınması, doğurulması, süt emziril­mesi, dişlerinin çıkması ve daha başka halleri gibi zorluk ve sıkıntı içinde­dir, diye açıkladığı rivayet edilmiştir,

İkrime’nin rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Annesinin karnında dikine… demektir. Çünkü “El-Kebed” “Dikine ve dosdoğru olmak” demektir. Bu yüce Allah’ın yaratılış itibariyle ona olan lutfunu dile getirmektir. Şanı yüce Allah’ın, annesinin karnında yarattığı bütün canlılar, mutlaka yüzleri üstüdür­ler. Ademoğlu bundan müstesnadır. O özel bir şekilde dikine durur.

Aynı zamanda bu, en-Nehai, Mücahid ve başkalarının da görüşüdür. İbn Keysan dedi ki: Annesinin karnında, başı yukarda demektir. Şanı yüce Allah annesinin karnından çıkması için ona izin verdiği vakit bu sefer, başı anne­sinin ayaklarına doğru döner,

el-Hasen dedi ki; Dünyanın musibetlerine ve âhiretin şiddetlerine, zorluk­larına göğüs gerer, demektir. Yine ondan şöyle açıkladığı rivayet edilmiştir: O bolluk ve rahat zamanında şükür, zorluk ve sıkıntı zamanlarında da sabır etmek için kendisini zorlar. Çünkü o, mutlaka bu iki halden birisi ile karşı karşıya bulunur. Bu açıklamayı İbn Ömer’den de rivayet etmiştir. Yemân de­di ki: Adem oğlunun karşı karşıya kaldığı ve göğüs gerdiği sıkıntılar kadar sı­kıntı çeken bir başka varlık, yüce Allah yaratmış değildir. Bununla birlikte o yaratılmışların en güçsüzüdür.

İlim adamlarımız şöyle demiştir: Onun karşılaştığı ilk zorluk göbek bağı­nın kesilmesidir. Daha sonra kundağa sarılıp, bağlandığı vakit darlık ve sı­kıntı ile karşılaşır, sonra süt emmek zorluğu ile karşılaşır. Eğer süt emmeyecek olursa telef olur, gider. Daha sonra dişleri biter, dili harekete başlar, arkasından tokat yemekten daha zor olan sütten kesilmek zorluğu ile karşı­laşır. Sonra sünnet olmak sıkıntısıyla, ağrılarla, kederlerle karşılaşır. Daha son­ra öğretmen ve onun baskısının zorluğu, rnürebbi ve onun idaresi, hoca ve heybetinin zorluğu ile karşılaşır. Arkasından evlenmek ve bu hususta acele etmek meşgalesi ve sıkıntıları ile karşılaşır. Ondan sonra çocukların, hizmet­çilerin ve diğer yardımcıların meşgaleleri ile karşılaşır. Daha sonra evler, köşk­ler inşa etmek sıkıntıları ile karşılaşır. Sonra yaşlanmak, kocamak, dizlerin ve ayakların zayıflaması ve sayımı dökümü çok olan, serdedilmeleri uzayıp gidecek musibetlerle karşı karşıya kalır. Başın ağrıması, dişlerin ağrıması, göz­lerin çapaklanması, borcun sebeb olduğu keder, diş ağrıları, kulak ağrıları gelir… Malda, canda türlü mihnetlerle karşılaşır. Dövülmek, hapsedilmek gi­bi. Herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadığı, bir meşakkate göğüs germediği bir gün dahi geçmez. Bütün bunlardan sonra ölüm gelir. Sonra meleğin soru sor­ması, kabrin sıkıştırması ve karanlığı, arkasından ölümden sonra diriliş, amellerin Allah’ın huzurunda arzedilmesi ve nihayet ya cennet veya cehen­nemde karar kılacağı hale kadar devam eden sıkıntılar. İşte yüce Allah: “Biz, insanı andolsun bir zorluk içinde yarattık” diye buyurmaktadır. Eğer iş insana kalmış olsaydı, bu sıkıntıların hiçbirisini seçmez, tercih etmezdi. Bu onun işlerini çekip çeviren, bu halleri onun hakkında hükmedip takdir eden bir yaratıcısının olduğuna delildir. O halde insan bu yaratıcının emri­ne uymalıdır.

İbn Zeyd dedi ki: Burada “insan”dan kasıt, Adem’dir. “Bir zorluk için­de” buyruğu da semanın ortasında demektir.

el-Kelbi dedi ki: Bu buyruk, Cumahoğullanndan bir kişi hakkında inmiş­tir. Bu kişiye Ebû’l-Eşeddin denilirdi. O Ukyazlı deriyi alır, bunu ayaklarının altına koyar ve sonra: Beni bu derinin üzerinden uzaklaştırabilene şu kadar vermeyi vaadediyorum dermiş. On kişi o deriyi çeker, deri parçalanır ayak­ları yerinden oynamazdı. Bu kişi Peygamber (sav)’in düşmanlarından idi. “O hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?” (5. âyet) buy­ruğu onun hakkında inmiştir. Gücü sebebiyle (güç yetiremeyeceğini mi sa­nır) demektir. Bu açıklama İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. (Buna göre), “Zorluk içinde”, güçlü demek olur. Yaratılışı itibariyle güçlü demektir, Kureyşlilerin en güçlü adamlarından birisi idi. Abdu’l-Muttalib oğlu Haşım oğ­lu Rukane de böyle idi. O da güç ve kuvveti itibariyle parmakla gösterilir bi­risi idi.

“Bir zorluk içinde” buyruğunun yaratılışının zayıflığına, maddesinin hakirliğine rağmen, yürekli ve sağlam ciğerli (mütehammil) anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Ata: Karanlık ve cehalet içinde, diye açıklamıştır. Tirmizî, kendisini ilgilendiren şeylerle ilgilenmez, ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olur, diye açıklamıştır. [8]

  1. O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?
  2. O: der ki: “Ben yığın yığın mal tükettim.”
  3. O, kimsenin kendisini asla görmediğini mi zanneder?
  4. Biz, ona iki göz vermedik mi;
  5. Bir de bir dil ve iki dudak?

“O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?” Ya­ni Ademoğlu yüce Allah’ın kendisini asla cezalandırmayacağını mı sanır?

“O, der ki: Ben yığın yığın” pek çok miktarda “mal tükettim” harcayıp, bitirdim.

“O, kimsenin kendisini asla görmediğini” gözetmediğini “mî zanneder.?”

Bilakis yüce Allah, onun bu halini bilir. O bakımdan o, hiç de harcamadığı halde “ben yığın yığın mal tükettim” sözünde yalancıdır.

Ebû Hureyre rivayetle dedi ki: Kul durdurulur. Ona: “Sana nzık olarak ver­diğim malı nasıl kullandın?” diye sorulur. O: “O malı, infak ettim, onun zeka­tını verdim”, der. “Sanki sen bu işi, bu kişi cömerttir, denilsin diye yapmış gi­bisin, böyle de denildi.” Sonra da verilen emir üzerine cehennem ateşine atılır.[9]

Said’den rivayete göre o, Katade’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sana malını nereden topladın ve onu nasıl harcadın? diye sorulacaktır.

İbn Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebû’1-Eşeddin (veya el-Eşeddeyn) şöyle derdi: “Ben Muhammed’e düşmanlık uğrunda çok mal harcayıp, tükettiın.” Halbuki o, yalan söylüyordu.

Mukatil dedi ki: Bu buyruk, el-Haris b, Amr b. Nevfel hakkında inmiştir. O, bir günah işledi, Peygamber (sav)’dan fetva surdu. Peygamber ona keffârette bulunmasını emretti. Şöyle dedi: “Muhammed’in dinine girdiğimden be­ri malım, verdiğim keffaretlerle ve nafakalarla zaten bitip tükendi.” Onun söy­lediği bu sözler, yapmış olduğu infaklar dolayısıyla bir çeşit haddini aşma ola­bilir. O takdirde bu, onun tuğyan ettiği anlamına gelir; yahutta yaptığı bu har­camalara üzüldüğünü ifade etmiş olabilir. O vakit, bu yaptıklarına pişman­lık duymuş demektir.

Ebü Cafer “yığın yığın” anlamındaki; “Lubed” lafzını “be” harfini üstün ve şed­deli olarak; “Lâbede”nin çoğulu diye okumuştur. “Râki’” “Rükû eden” lafzının ço­ğulunun: “Ruke’” “Sâcid” “Secde eden”in çoğulunun “Suced” diye; “Şâlıid”in çoğulunun “Şuhed” diye gelmesi ve benzerlerinde olduğu gibi.

Mücahid ve Humeyd ise “be” ve “lam” harflerini ötreli ve şeddesiz olarak; “Lubud”un çoğulu diye okumuşlardır. Diğerleri ise, “lam” harfini ötreli ve kesreli, “be” harfini üstün ve şeddesiz olarak; “Lebdetun” ile “Libdetun”un çoğulu diye oku­muşlardır ki bu da; “Telebbed” “Kat kat olup katlanan şey” demek olup, bunun­la çokluk kastedilir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Cin Sûresi’nde (72/19. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Peygamber (sav)’dan rivayet edildiğine göre “…mi sanır?” anlamındaki; “E yehsebu” buyruğunu her iki yerde de “sin” harfini ötreli “Eyahsubu” olarak okuduğu rivayet edil­miştir.

el-Hasen dedi ki: O diyor ki: Ben çok mal harcayıp tükettim. Bundan ötü­rü beni kim hesaba çekecektir? Beni bırak da ben onu hesaba çekeyim. Yü­ce Allah’ın, onu hesaba çekmeye kadir olduğunu, yüce Allah’ın onun yaptığı her şeyi gördüğünü bilmiyor mu? Daha sonra, üzerindeki nimetlerini sa­yıp dökerek şöyle buyurmaktadır:

“Biz, ona” kendileriyle gördüğü “iki göz vermedik mi?” Kendisiyle ko­nuştuğu “bir de dil” ve ağzını kendileri ile kapattığı “İki dudak” vermedik mi? Yani bunları yapan Bizleriz. O halde, onu öldükten sonra diriltmeye ve işlediklerini yayıp dökmeye, kadir olanlarız.

Ebû Hazim dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah buyur­du ki: “Ey Âdemoğlu! Sana haram kıldığım hususlar hakkında dilin seninle çe­kişmeye girişecek olursa, iki kapak ile Ben ona karşı sana yardım etmiş bu­lunuyorum, sen de o kapaklan kapat. Sana haram kıldığım hususlarda şayet gözün seninle çekişecek olursa, sana onlara karşı iki kapak ile destek ver­miş bulunuyorum. O kapaklan kapat. Eğer sana haram kıldığım hususlarda fercin seninle çekişecek olursa, ona karşı sana iki kapak ile destek vermiş bulunuyorum, kapat.”

“Eş-şefetu” “Dudak” lafzının aslı; “Eş-şefhetu” olup, bundan “he” hazfedilmiştir. Kü­çültme ismi: “Şufeyhe” şeklinde, çoğulu ise; “Şifâhun” diye gelir. “Şefehât” ile “Şefevât” diye de kullanılır. “He” ile çoğul yapılması kıyasa daha uygun, “vav” ile çoğul yapılması daha umumidir. Bu haliyle “seneler” anlamındaki; “Es-senevât”e benzetilmektedir.

el-Ezherî şöyle demiştir: Vasl halinde; “Hâzihi şefeatun” “Bu bir dudaktır” denilir. “He” ile: “Veşefeh” diye de kullanılır.

Katade dedi ki: Aslında Allah’ın nimetleri apaçıktır. Yüce Allah, şükredesin diye onları sana da saydırıp döktürmektedir. [10]

  1. Ve Biz, ona iki de yol gösterdik.

Hayır ve şer yollarını kastetmektedir. Yani göndermiş olduğumuz peygam­berler ile bu iki yolu, o insana açıkladık.

“En-necd” “Yukarı doğru giden yol” demektir, Bu, İbn Abbas, İbn Mesud ve başkalarının görüşüdür.

Katade rivayetle şöyle demektedir: Bize nakledildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle dermiş:

“Ey insan! Hepsi iki yoldur. Hayır yolu ile şer yolu. Sen ne diye şer yolunu, hayır yolundan daha çok sevimli buluyorsun ki?”[11]

İkrime’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Buradaki; “En-necdân” “İki meme” demektir. Aynı zamanda bu Said b, el-Müseyyeb ile ed-Dahhak’ın da görüşüdür. Bu İbn Abbas ve Ali (r.anhuma)’dan da rivayet edilmiştir. Çün­kü bunlar çocuğun hayatı ve rızkı için iki yol gibidirler.

Bu lafız, “yükseklik” anlamına da gelir. Çoğulu; “Nucud”dur. Nec(i)d’e bu ismin veriliş şekli, Tihame düzlüğünde bir yükseklik teşkil ettiği içindir. O halde: “En-necdân” “İki yol” yüksekteki iki yol demektir. İmriu’l-Kays da şöyle demiştir:

“(Onlar) iki gruptur, onlardan kimisi Batn-ı Nahle’yi kateder

Onların bir diğeri ise Kebkeb tepesinin yukarı doğru çıkan yolunu kateder.” [12]

  1. Fakat o, sarp yokuşa saldıramadı.

Yani, Muhammed’e düşmanlığı uğrunda harcadığını iddia ettiği o malını niçin o sarp yokuşu tırmanıp geçmek için harcamadı? Harcasaydı da güven­liğe erişseydi.

“İktehame” “Saldırmak, tereddütsüz ve düşünmeden kişinin kendisini bir şe­yin üzerine atması” demektir. “Kahame fi’l-emri kuhumen” “Düşünmeksizin derhal ken­disini o işin içerisine alıverdi” tabiri de buradan gelmektedir.

“Kahame’l-ferasu fârisehu tefhimen alâ vechihi” “At, binicisini yüzü üstüne attı” denilir. “Tefhimu’n-nefsi fi’ş-şey’i” “Canı bir şeye düşünmeksizin sokmak, atmak” demek­tir. “el-Kuhmetu” “Helak edecek kadar büyük tehlike, zorlu kıtlık bir sene” demek­tir. Bedevi Araplar, bulundukları yerde kıtlık başgösterip, kırsal alanlara girecek olurlarsa; “Esâbeti’l-e’râbu’l-kuhmete” denilir. “El-Kuhme” “Yolun zor bölümleri” an­lamındadır.

el-Ferra ve ez-Zeccac dedi ki: Burada: “Lâ” “Hayır …meli değil mi?…” laf­zı tek bir defa zikredilmiştir. Fakat Araplar, benzer bir ifadede mazi fiil ile bir­likte bu edatı bir başka sefer başka sözlerle birlikte tekrarlamadıkça sadece bir defa hemen hemen hiç kullanmazlar. Yüce Allah’ın: “O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış(tı).” (el-Kıyame, 75/31) buyruğu ile: “Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar kederlene­cek de değillerdir.” (Yunus, 10/62) buyruklarında olduğu gibi. Bunu bir de­fa kullanmaları ancak sonraki ifadelerin onun manasına delalet etmesi halin­dedir. Bu sebeble “Bundan sonra da… olmasıdır” (17. âyet) buyruğu, tekrarın yerini tutar. Şöyle buyurmuş gibidir: “O ne sarp yokuşa saldırabildi, ne de iman etti.”

Buyruğun; O, ne kurtuldu, ne de esenliğe kavuştu, ifadesi gibi (bed)dua konumunda olduğu da söylenmiştir.

“O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?” (12. âyet) Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yüce Allah’ın: “Vemâ edrâke” “Sana ne bildirdi (mealde: Sen nereden bileceksin)” diye buyurduğu herbir hususu haber vermiştir. Hakkın­da: “Vemâ yudrike” “Sen nereden bileceksin?” diye buyurduğu hususları ise ken­disine haber vermemiştir. (Yine İbn Uyeyne) dedi ki: “Fakat o sarp yoku­şa saldıramadı” buyruğu, o sarp yokuşa saldırmadı, demektir. Züheyr’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve o, içinde bir niyeti gizleyip saklamıştı

Bunu ne açığa vurdu, ne de öne çık(ar)dı.”

Yani o, niyetini açığa vurmadı, öne çıkarmadı.

el-Müberred ve Ebû Ali de aynı şekilde buradaki: “Lâ” “… ma” olumsuz­luk edatının (muzarinin başına gelip olumsuz mazi anlamını veren): “Lem” an­lamındadır, demişlerdir, Buhari bu görüşü Mücahid’den diye de zikretmiş­tir.[13] Yani o, dünya hayatında o sarp yokuşa saldırmadı, demektir. Bu du­rumda (yukarıda tekrarlanarak kullanıldığı belirtilen) olumsuzluk edatının tek­rarına ihtiyaç kalmaz.

Daha sonra (yüce Allah), akabeyi (sarp yokuşu) ve ona saldırmayı açık­layarak: “O kul azad etmektir” (13. âyet) ve şunu şunu yapmaktır, diye bu­yurdu. Yüce Allah’a yakınlaştırıcı, mali birtakım ibadet yollarını açıkladı.

İbn Zeyd ve bir grub müfessir şöyle demişlerdir: İfade, inkâr anlamını ih­tiva eden istifham (soru) demektir. İfadenin de takdiri şudur: O, ne diye sarp yokuşa saldırmadı? Yahut o, sarp yokuşa saldırmak değil miydi? Yani şöyle buyurmaktadır: O malını niçin kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması, açsız kimselerin yemek yedirilmesi uğrunda -bu yolla sarp yokuşa aşması için- har­camadı? Böyle yapması malını Muhammed (sav)’a düşmanlık uğrunda har­camasından onun için daha hayırlı olurdu.

Diğer bir açıklama da şöyle yapılmıştır: Burada akabeye tırmanmak, onu aşıp geçmek (sarp yokuşa saldırmak) bir örnektir. Yani o, Rabbine itaat et­mek ve O’na iman etmek uğrunda malını harcamak suretiyle büyük sorumluluklara niye katlanmadı? Bu gibi sorumlulukların altına niye girmedi? Böy­le bir açıklama; “Fakat o sarp yokuşa saldıramadı” buyruğunu (bed)dua an­lamında yorumlayanların açıklamalarına uygundur. Yani, malını şu şu yol­larda harcamayan kimse kurtulamasın, esenliğe kavuşamasın.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyruk, günahların büyüklüğünü, ağırlığını ve onların çetinliğini bir akabeye (sarp yokuşa) benzetmektedir. Eğer kişi kö­le azad edip, salih amel işleyecek olursa, bu da sarp yokuşu saldırıp aşan kimsenin durumuna benzer. Bunlar ise kişinin kendisine zarar veren, onu rahat­sız eden ve ona ağırlık teşkil eden günahlardır.

Îbn Ömer dedi ki: Buradaki akabe (sarp yokuş) cehennemdeki bir dağ­dır. Ebû Reca’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bize ulaştığına göre akabeyi (yokuşu) çıkıp aşmak, yedibin yıl, ondan aşağıya inmek de yedibin yıldır.

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bu köprüden önce, cehennemde çok zorlu bir yokuştur. Yüce Allah’a itaat ederek yokuşu aşmaya bakınız.

Mücahid, ed-Dahhak ve el-Kelbî dedi ki: Bu cehennem üzerine konula­cak kılıç gibi keskin, düzlüğü, yüksekliği ve inişi üçerbin yıllık mesafe olan Sıratın kendisidir. Bunu aşmak, mü’min için ikindi ile akşam namazı arasındaki süre kadar olacaktır.

Mü’min için bu köprüyü aşmanın farz bir namazı kılmak kadar bir süre alacağı da söylenmiştir. Ebû’d-Derda’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Önümüzde bizi bekleyen bir akabe (sarp yokuş) vardır. Bu yokuştan insan­lar arasında en rahat kurtulacak kimseler, yükleri en hafif olanlardır.

Ateşin bizatihi kendisinin akabe ulduğu da söylenmiştir. Ebû Reca, el-Ha­sen’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bize ulaştığına göre, bir köle azad eden müslüman bir kimsenin azad ettiği o köle, mutlaka onun için ce­hennem ateşinden kurtuluş fidyesidir. Abdu’r-Rahman b. Ömer’den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: Kim bir köle azad ederse, yüce Allah da o kölenin her-bir azası karşılığında onun bir azasını (cehennem ateşinden) azad eder.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hureyre’den gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, Allah da o kölenin her bir organı karşılığında onun bir organını cehennemden kurtarır. Hatta onun fercini, kölesinin ferci karşılığında (cehennemden) azad eder.”[14]

Tirmizi’de, Ebû Umame ile diğer sahabileıden Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Herhangi bir müslüman bir diğer müslümanı hürriyetine kavuşturacak olursa, bu, onun cehennem ateşinden kurtuluşunu sağlar. Onun herbir organı, öbürünün bir organının kurtulmasına karşılık olur. Herhangi bir müslüman kadın bir başka müslüman kadını hürriyetine kavuş­turacak olursa, o da onun cehennem ateşinden kurtulmasına sebeb olur. Onun herbir organı karşılığında o kadının da bir organı (cehennemden) kur­tulur.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir.[15]

Akabe (sarp yokuş)un, kişinin amellerin arzedilmesinin dehşetinden kur­tulması demek olduğu da söylenmiştir. Katade ile Ka’b: O, köprüden önce­ki bir ateştir, demişlerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: O -Allah’a yemin ederim- çok zorlu bir yokuştur. İnsanın nefsine, hevasına ve düşmanı olan şey­tana karşı mücadele ve mücahede etmesidir. Şairlerden birisi şöyle demiştir:

“Ben, bana ok atıp duran ve aleyhime tuzaklar, ağlar kuran

Dört musibet ile mübtelâ olmuşum:

İblistir biri onların, dünya, nefsim ve hevâ da diğerleri.

Bunlardan ben nasıl kurtuluş ümid edebilirim ki?

Rabbim (Senden gelecek) bir af ile yardımcı ol bana

Çünkü ben artık bunlara karşı Senden başkasının yardımını) ümid edemez haldeyim.” [16]

  1. O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?

İfadesinde hazfedilmiş lafız vardır. Yani sarp yokuşa saldırmanın ne ol­duğunu sana ne bildirdi? Bu dinin emirlerine bağlı kalmanın ne kadar büyük bir iş olduğunu anlatmaktadır. Hitab -ona sarp yokuşu aşmayı öğretmek üze­re- Peygamber (sav)’a yöneliktir.

el-Kuşeyri dedi ki: Akabenin, cehennemdeki bir akabe (bir yokuş) diye yorumlanması uzak bir ihtimaldir. Çünkü dünyada olan bir kimse cehennem­de olan bir sarp yokuşa saldıramaz. Ancak burada, buyruğun şu maksatla yorumlanması hali müstesnadır Böyle bir kimse yarın cehennem yokuşunu aşıp geçme imkânını verecek şekilde nefsini ne diye hazırlamadı?

Buhârî ise Mücahid’in: O dünyada iken akabeye (sarp yokuşa) saldırama şeklindeki açıklamasını tercih etmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: “Benim bunu tercih etmemin sebebi, yüce Allah’ın bundan sonraki âyet-i kerimede: “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nere­den bileceksin?” diye buyurmasıdır. bundan sonra üçüncü âyeti kerimede: “O kul azad etmektir” (13. âyet) bundan sonraki âyet-i kerimede: “Yahut aç­lığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir” (14. âyet) daha sonraki be­şinci âyet-i kerimede: “Akrabalığı olan bir yetime” (15. âyet) diye buyurma­sı; Ondan sonra gelen altıncı âyet-i kerimede ise: “Yahut topraklara düşmüş bir yoksula” (16, âyet) diye buyurmuş olmasıdır. İşle bütün bu ameller an­cak dünyada olur. O dünyada iken âhirette o sarp yokuşu geçmesini kendi­sine kolaylaştıracak işleri yapmadı, demektir.” [17]

  1. O, kul azad etmektir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kul Azad Etmek;

“Kul âzad etmek”; kişiyi esirlikten kurtarmaktır. Kölelikten kurtarmak di­ye de açıklanmıştır. Hadis-i şerifte: “Kul âzad etmek, onun bedelini (yazış­ma bedelini) ödemesinde yardımcı olmandır.”[18] diye bııyurulmuştur ki bu ha­disi el-Bera (b. Azib) rivayet etmiştir. Daha önce de bu hadis Berae (et-Tevbe) Süresi’nde (9/60. âyet, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Fekk (çözmek); Bağı çözmek demektir. Kölelik de bir bağdır. Dolayısı ile köle edinilmiş olan kimseye “rakabe” denilmiştir. Çünkü kişi kölelik ile boynunda bağ bulunan esire benzer. Köleyi hürriyete kavuşturmaya çözmek (fekk) denilmesi esirin kendisini bağlayan esaret bağından çözülmesine (kurtarılmasına) benzetilmesinden ötürüdür. Hassan şöyle demiştir:

“Nice esir vardır ki, biz onu bedelsiz olarak çözdük

Ne perçemlerin kesilmesini (kurtardık) da onların (azad edici) mevlaları olduk.”

Ukbe b. Âmir el-Cühenî’nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Her kim mü’min bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, bu onun ce­hennem ateşinden fidyesi (kurtulmalıkı) o!ur.”[19]

el-Maverdi dedi ki: Bunun ikinci bir anlama gelme ihlimali vardır. Buna göre; o kişinin masiyetlerden uzak durmak, itaatleri de işlemek sureliyle ken­di kendisini kurtarıp (cehennem ateşinden) boynunu âzad etmesini kastet­miş olabilir. Bu hususta rivayet edilen haber (hadis) böyle bir tevili yapma­ya engel değildir. Hatta bu (tevil şekli) doğruya daha yakındır. [20]

2- Hürriyete Kavuşturulması Daha Faziletli Olan Köle:

“Kul azad etmek” buyruğu hakkında Asbağ şöyle demiştir: Pahalı, kâfir bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak, değeri daha düşük, mü’min bir köle­yi özgürlüğüne kavuşturmaktan daha faziletlidir. Çünkü Peygamber (sav)’a: Hangi köle(yi azad etmek) daha faziletlidir, diye sorulduğunda “değer itiba­riyle daha pahalı, sahipleri nezdinde daha üstün ve nefis kabul edilenleri” diye cevab vermiştir.[21]

Îbnu’l-Arabi dedi ki: Bu hadiste kastedilen ise “müslümanlar arasından (böyle olan)dır.” Buna delil de Peygamber efendimizin: “Kim müslüman bir köle azad ederse…” ile; “Kim mü’min bir köle azad ederse…” diye buyurmuş olmasıdır. Asbağ’ın yaptığı bu açıklama ise bir yanılmadır. O sadece (köle azad etmek sonucunda) malın eksiltilmesini gözönünde bulundurmuştur. Fa­kat âzad edilenin sadece ibadet edecek hale gelmesini yalnızca tevhidin ge­reklerini yerine getirecek duruma getirilmesini gözönünde bulundurmak ise, elbette ki daha uygundur.” [22]

3- Köle Azad Edip, Sadaka Vermenin Fazileti:

Köle âzad etmek ve sadaka vermek en faziletli amellerdendir. Ebû Hanife’den gelen rivayete göre köle âzad etmek, sadaka vermekten daha fazilet­lidir. Onun iki arkadaşına (Ebû Yusuf ve Muhammed’e) göre ise, sadaka ver­mek daha faziletlidir. Âyet-i kerime ise köle azad etmeyi sadaka vermekten önce sözkonıısu ettiğinden ötürü, Ebû Hanife’nin görüşünün lehine daha kuv­vetli bir delil teşkil etmektedir.

eş-Şa’bî’den rivayet edildiğine göre; yanında nafakasından artan malı bulunan bir kimsenin bu malı yakın akrabalarına harcamasının mı, yoksa onunla köle azad etmesinin mi daha faziletli olacağı sorulmuş. O: köle azad etmek daha faziletlidir, demiştir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Her kim bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, Allah da o kölenin herbir organı karşılığında (azad edenin) bir organını cehennem ateşinden kurtarır.”[23]

  1. Yahut, açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir.
  2. Akrabalığı olan bir yetime.
  3. Yahut, topraklara düşmüş bir yoksula.

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir” buyruğundaki; “Mesğabetun” “Açlık” demektir. “Seğab” “Aç olmak”; “Sâğib” “Aç kişi” demektir.

el-Hasen bu buyruğu; “Ev it’âmun fi yevmin zâ mesğabetin” şeklinde (“Yahut bir gün çok aç olan bir kimseye yemek yedirmektir” anlamında) ve: “Zâ” lafzını “elif” ile (yani … olan kimseye) diye okumuştur. Ebû Ubeyde de şu beyiti zikretmek­tedir:

“Ey Âsım oğlu Kays’ın oğlu, şayet ben senin komşun olsaydım (beni komşu bilseydin)

Komşun açlık içinde kıvranırken sen geceni tok geçirmezdin.”

Yemek yedirmek büyük bir fazilettir. Hele açlığın sözkonusu olması ha­linde olursa daha da faziletlidir. en-Nehai yüce Allah’ın: “Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir.” buyruğu hakkında: “Yemeğin çok bulunduğu bir günde (yemek yedirmektir, demektir)” diye açıklamıştır.

Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“İlahi rahmeti cel­beden hususlardan birisi de aç kalmış bir müslümana yemek yedirmek­tir.”[24]

“Akrabalığı” yakınlığı “olan bir yetime.”

“Fulânun zu karabeti ve zu mekrabeti” “Filan kişi benim akrabamdır, benimle akrabalığı var­dır” denilir.

Bu buyruk, bize akrabaya verilen sadakanın akraba olmayana verilen sa­dakadan daha faziletli olduğunu öğretmektedir. Nitekim bakıcısı olmayan bir yetime verilecek olan sadaka, kendisine bakacak kimseleri bulunan bir ye­time verilen sadakadan daha faziletlidir.

Dilciler “yetime”e bu ismin veriliş sebebinin, onun güçsüzlüğü olduğunu söy­lerler. Çünkü kişi zayıf düşecek olursa: “Yetume’r-raculu yutmâ” “Adam zayıf düştü” de­nilir (ve “yetim” ile aynı kökten gelen fiil kullanılır.) Belirtildiğine göre; insan­lar arasında “yetim” baba tarafından olur. Hayvanlar arasında ise anne tarafındandır. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-‘Bakara Sûresi’nde (2/83. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bazı dilciler, ise yetim, anne-babası ölmüş kimsedir, demişlerdir. Kays b. el-Mülavvah da şöyle demiştir:

“Yetim bir kimse annesiz, babasız kalışını yüce Allah’a nasıl şekva ediyorsa,

Leyla’nın yokluğunu ben de yüce Allah’a öylece şekva ediyorum.”

“Yahut topraklara düşmüş bir yoksula.” Hiçbir şeyi olmadığından do­layı fakirlikten toprağa yapışıp durmuş, topraktan başka sığınacak, barına­cak hiçbir şeyi olmayan kimseye … demektir.

İbn Abbas dedi ki-. O evi bulunmayan, sokağa atılmış kimse demektir. Mücahid dedi ki: Toprağa karşı elbise ya da başka bir şey türünden kendisini koruyacak hiçbir şeyi olmayan kimsedir. Katade: Evlad u ıyali pekçok olan kimsedir, diye açıklamıştır. İkrirne: Borç altına girmiş kimse, Ebû Sinan: Kötürüm kalmış kimsedir, diye açıklamışlardır. İbn Cübeyr: Kimsesi olmayan ki­şi diye açıklamıştır.

İkrime’nin rivayetine göre, İbn Abbas şöyle açıklamıştır: “Toprağa bulan­mış (zu metrabe)” toprağından uzak düşmüş yani vatanından uzaktaki yaban­cı kimse demektir. Ebû Hamid el-Harezenci de şöyle demiştir: Buradaki “metrebe” zorlu ve sıkıntılı hal demek olan “terib”den gelmektedir. Bir kim­se fakr u zaruret içine düştüğü takdirde; “teribe” fiili kullanılır. el-Hüzeli şöy­le demiştir:

“Bizler, misafir gelip de bizim yurdumuza konakladığı vakit;

Oldukça fakirlik halimizde bile develerin kanlarını akıtırdık.”

İbn Kesir, Ebû Amr ve el-Kisaî (“kul azad etmek” anlamındaki lafzı): Ma­zi bir fiil olarak “kef” harfini üstün ile: “Fekke” “Azad etti” diye “köle” anlamın­daki lafzı da meful olduğundan ötürü nasb ile; “Rakabetu” diye okumuşlardır. “Ya­hut yemek yedirmek” anlamındaki buyruğu hemzeyi üstün ve “mim” har­fini de nasb ile; ” Ev et’ame” “Yahut yemek yedirdi” diye (“ayn” harfinden son­ra) “elif” getirmeksizin yine mazi bir fiil olarak okumuşlardır. Çünkü yüce Al­lah: “Bundan sonra da iman edenlerden… olmasıdır” (17. âyet) diye buyur­muştur. Bunun böyle olması “köle azad et(me)di, yemek yedir(me)di” şek­lindeki okuyuşa daha uygun düşmektedir.

Diğerleri ise ref ile: “Fekku” “Azad etmekdir” diye; “Fekektu” “Çözdüm, azad ettim” fiilinin mastarı olarak okumuşlar; “köle” anlamındaki lafzı da; “Rakabetin” şek­linde izafet dolayısıyla mecrur okumuşlardır Diğer taraftan: “Ev it’amun” “Yahut… yemek yedirmektir” lafzındaki hemzeyi kesreli, (“ayn”dan sonra) “elif” ile “mim” harfini ötre ve aynı şekilde mastar olarak tenvinli okumuşlardır. Bu oku­yuşu Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim tercih etmiştir. Çünkü bu yüce Allah’ın: “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin” (12. âyet) buyruğunu açıklamak­ta, daha sonra bunun ne olduğunu haber vererek: “O kul azad etmektir yahut… yemek yedirmektir” (12. âyet) diye buyurmaktadır. Anlam da şöyle olur: Sarp yokuşa saldırmak, köle azad etmek yahut yemek yedirmektir.

Nasb ile okuyanların (İbn Kesir, Ebû Amr ve el-Kisai’nin) okuyuşu ise ma­naya göre yorumlanan bir okuyuştur. Yani böyle bir kimse köle azad etme­di, açlığın yaygın olduğu bir günde yemek yedirmedi. Bu, o sarp yokuşu nasıl aşabilecektir?

el-Hasen ve Ebû Recâ da (diğer okuyuşa göre) “gün” lafzının sıfatı olan “yemek yedirmek” anlamındaki lafzın mefulü olarak nasb ile; “Zâ mesğabetin” “Aç olan bir kimseye” diye okumuşlardır. Yani onlar aç olan bir kimseye yemek yedirirler. “Bir yetim” lafzı da ondan bedel olur.

Diğerleri ise “gün”ün sıfatı olarak; “Zi mesğabetin” “Açlığın çok olduğu (bir gün)” diye okumuşlardır. Nasb ile okuyuşun ayrıca cer harfi ile mecrurun mahal­line göre sıfat olması (dolayısı ile yine sıfatın, gün lafzının sıfatı olması) da mümkündür. Çünkü yüce Allah’ın: “Bir günde” anlamındaki buyruğu, ma­halli itibariyle nasb konumunda olan bir zarftır. Bu durumda lafıza değil de manaya göre onun (yani günün) sıfatı olur. [25]

  1. Bundan sonra da, iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye, merhameti tavsiye edenlerden olmasıdır.
  2. İşte bunlar, Meymenet sahihleridir.
  3. Âyetlerimizi İnkâr edenler ise, onlar, Meş’eme sahiplerinin ta kendileridir.
  4. Üzerlerinde de kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.

“Bundan sonra da, iman edenlerden… olmasıdır.” Yani köle âzad eden yahut açlığın yaygın olduğu bir günde yemek yediren bir kimse, iman eden­lerden yani tasdik edenlerden olmadıkça, o sarp yokuşu aşamaz. Çünkü itaatlerin kabul edilmesinin şartı Allah’a iman etmektir. Allah’a iman olmadık­tan sonra infakta bulunmanın faydası yoktur. Aksine yapılan itaatlerin iman ile birlikle olması gerekir. Yüce Allah, münafıklar hakkında şöyle buyurmak­tadır:

“Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah’a ve Rasûlüne (inkar ile) kâfir olmuşlardır.” (et-Tevbe, 9/54)

Âişe (r.anhâ) dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! İbn Cüd’ân cahiliye döneminde akrabalık bağını gözetir, yemek yedirir, esiri kurtarır, köleyi özgürlüğüne ka­vuşturur, Allah için develeri üzerinde (karşılıksız) yolcuları taşırdı. Bunun ona hiç faydası olur mu?” Peygamber şöyle buyurdu:

“Hayır, çünkü o bir gün olsun, Rabbim din (kıyamet) gününde bana günahımı bağışla, demedi,”[26]

Şöyle de açıklanmıştır: “Bundan sonra da iman edenlerden… olmasıdır” buyrukları şu demektir: Yani o, bu işleri mü’min olarak yapmış olmalıdır ve vefat edinceye kadar da imanı üzere kalmalıdır. Bunun bir benzen de yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:

“Muhakkak Ben tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyip, hidayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.” (Taha, 20/82)

Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Sonra bu işlerin, yüce Allah’ın nezdinde, kendilerine fayda sağlayacağına inanan, iman edenlerden olmasıdır. O, bu yakınlaştırıcı ibadetleri, Allah için yapıp, .sonra da Muhammed (sav)’a iman etmesidir.

Hakim b, Hizam, müslüman olduktan sonra dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler cahiliye döneminde birtakım amellerle Allah’a ibadet edip ona yakın­laşmaya çalışıyorduk. Onların bize bir faydası olur mu?” Peygamber (sav) şöy­le buyurdu:

“Geçmişinde işlediğin hayırlar (baki kalmak) üzere müslüman oldun.”[27]

Buradaki; “Summe” “Sonra”nın “vav” “ve” anlamında olduğu da söylenmiştir. “…Ve köle azad eden ve açlığın yaygın olduğu bir günde yemek yediren bu kimse, iman edenlerden idi(dir)” demektir.

“Birbirlerine” karşılıklı olarak “sabrı tavsiye” yaratılmışlara “merhame­ti tavsiye edenlerden olmasıdır.” Onlar, bunu yaptıkları takdirde, yetime de, yoksula da merhametli olurlar, şefkat duyarlar.

“İşte bunlar Meymene sahibleridir.” Yani kitapları kendilerine sağ taraf­larından verilecek olanlardır. Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b el-Kurazi ve başkaları yapmıştır. Yahya b. Sellam dedi ki: Çünkü onlar kendilerine kar­şı meymenetli (uğurlu) kimselerdir. İbn Zeyd dedi ki: Çünkü onlar (böyle ha­reket edenler) Adem (a.s)’ın yemin (sağ) tarafından alınmışlardır. Onların ko­numları sağda olacaktır, diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı da Meymun b. Mihran yapmıştır.

“Âyetlerimizi” yani Kur’ân-ı Kerim’i “inkâr edenler ise onlar Meş’eme sahihlerinin ta kendileridir.” Yani kitaplarını sol taraflarından alacak olan­lardır. Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b yapmıştır. Yalıya b. Sellam dedi ki: “Çünkü bunlar bizzat kendilerine uğursuz kimselerdir. ” İbn Zeyd dedi ki: “Çün­kü bunlar Âdem (a.s)’ın sol tarafından yaratılmışlardır.” Meymun (b. Mihran) da, “çünkü onların bulunacakları yer sol taraftır”, diye açıklamıştır.

Derim ki: Bütün bu görüşleri şöyle bir açıklama bir arada kapsar: Meymene sahibleri cennetliklerdir, Meş’eme sahihleri de cehennemlik olanlardır. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ashabu’l-Yemin ne şerefli ashabu’l-Yemindir. Dikensiz Arabistan kirazı altında…” (el-Vakıa, 56/27-28) diye bu­yurduktan sonra: “Ashabu’ş-Şimal ne bedbaht ashahu’ş-Şimal’dir! Beyin­lerine kadar işleyen bir sıcaklıkta (olacaklardır)” (el-Vâkıa, 56/41-42) diye buyurmaktadır. Benzeri diğer buyruklar da (bunu açıklamaktadır).

“Mu’sadetun” “Kapatılmış ve kilitlenmiş” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Devem Mekke’nin dağlarına özlem duyuyor,

Fakat onun karşısında San’a kapıları kapalı ve kilitli bulunuyor.”

İçinde ne olduğu bilinmeyen, müphem, belirsiz, diye de açıklanmıştır. Dil­ciler: “Evsadtu’l-bâbe ve evsadtuhu” “Kapıyı kilitledim” derler (yani fiili ilk harfini “vav”lı ya da hemzeli olarak kullanırlar.) Bu fiili: “Evsadtu” “Kilitledim” diyerek kullananlara göre isim, “El-visâdu” gelir. Bunu “Âsedtuhu” diye kullanan­ların kullanışına göre de isim “El-isâdu” diye gelir.

Ebû Amr, Hafs, Hamza, Yakub, el-Kisai’den eş-Şeyzeri, burada ve “el-Hümeze” (104/8. âyeti kerime)de “Mu’sadetun” şeklinde hemzeli, diğerleri ise hemzesiz okumuşlardır. Bu iki okuyuş da iki ayrı söyleyiştir. Ebû Bekr b. Ayyaştan şöyle dediği nakledilmiştir: Bizim (bu lafzı) “hemzeli” olarak; “Mu’sadetu” diye okuyan bir imamımız vardır. Onun bu okuyuşunu duyduğum vakit kulakla­rımı tıkamak istiyorum. [28]

(Beled Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Beled Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.