Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

89 – Fecr Suresi | Tefsir’ul Munir

89 – Fecr Suresi | Tefsir’ul Munir

Fecr Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kafirlerin Azabının Kesin Oluşu Ve Bazılarının Dünyadaki Cezaları

1, 2, 3, 4, 5- Andolsun fecre, on gece­ye. Çifte ve teke. Yürüyüp gittiği za­man geceye. Bunda akıl sahibi için bir yemin var (değil) mi?

6- Rabbinin Ad kavmine ne yaptığı­nı görmedin mi?

7-Yüksek sütunlar sahibi İrem’e.

8- Şehirler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.

l9-Vadilerde kayala”oyan Semuda

10″Ve kazıklar sahibi Firavun’a,

11″ Ki onlar ülkelerde azgınlık etmişlerdi.

12- Böylece oralarda bozgunculuğu artırmışlardı.

13- Bu yüzden Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.

14- Şüphesiz Rabbin gözetlemektedir.

Açıklaması:

“Andolsun fecre, on geceye.” Allah’tan fecre yemin olsun. Yani, ışığın çıktığı, nurun parladığı sabaha. Çünkü, hergün karanlığın geceden sıyrıl­dığı ve ona bağlı olarak uyanma, yer yüzüne dağılarak menfaatlerin elde edilmesi ve maslahatların sağlanması, insan ve hayvanların rızık arama hazırlığı başlar. Bu yemin şu ayetlerdeki yemin gibidir: “Nefeslendiği dem sabaha yemin olsun.” (Tekvir, 81/18), “Ağardığı dem sabaha yemin olsun.” (Müddessir, 74/34) Yemin, sabah namazmadır da denmiştir.

Ve Zilhiccenin faziletli on gecesine yemin olsun. Sahih-i Buhari’de İbni Abbas’tan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir: “Hiçbir gün yoktur ki, salih amel Allah’a bu günlerden (Zilhiccenin on günü) daha sevgili olsun.” Allah yolunda cihad da mı dediler? Buyurdu ki: “Allah yolunda cihad bile. Ancak bir adam nefsi ve malı ile çıkmış sonra da hiç dönmemiş ise o müstesna.”

“Çifte ve teke” bütün eşyadan çifte ve teke. Bu geceler de ondandır. Ya­ni, kuşattığı çift ve teke. Şu görüşler de ileri sürülmüştür: Çift kurban bay­ramı günüdür. Çünkü onuncu gündür. Tek Arefe günüdür. Çünkü dokuzuncu gündür. Veya çift Mina’dan dönüşte acele etmenin caiz olduğu birinci ve ikinci teşrik günleridir. Tek, üçüncü gündür.

“Yürüyüp gittiği zaman geceye” Geceye yemin olsun, gelip yayıldığı sonra da gidip dağıldığı zaman. Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Dönüp geldiği zaman geceye.” (Müddessir, 74/33), “Karanlığa yöneldiği zaman geceye.” (Tekvir, 81/17). Sabahın çıkmasında büyük hayır olduğu gibi, karanlığın girmesinde de fayda vardır. Nefisler rahatlar, çalışma yorgunluğuna karşı dinlenir. Gitmesinde de fayda vardır; vücudun dinlenmesi ile gündüz yapı­lan iş, zorluk ve yorgunluğa karşı enerji biriktirilmiş olur.

“Bunda akıl sahibi için bir yemin var (değil) mi?” Bu eşyaya yemin edilmesi her akıl ve düşünce sahibi için inandırıcı bir yemin değil midir? Akıl ve düşünce sahibi olan, Allah Tealâ’nın yemin etmiş olduğu bu eşya­nın yemin edilmeye lâyık şeyler olduğunu bilir.

Sonra Allah Tealâ örnek ve ibret için geçmiş ümmetlerin bazı kıssala­rını zikrederek buyurdu ki:

“Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mı? Yüksek sütunlar sa­hibi İrem’e. Şehirler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.” Ey muhatap olan insan! Allah önceki Ad kavmini nasıl helak etti? Onlar, Ad b. Havs b. İrem b. Sam b. Nuh (a.s.)’un çocukları olup. İrem lâkabı ile de anılmışlardır. İrem ilk Âd’ın diğer adıdır. Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Hakikat şu: Evvelki Ad kavmini o helak etti.” (Necm, 53/50). Onlardan sonrakilere diğer Âd de­nir. Yerleri, Umman ve Hadramevt arasındaki kumluk bölge olan diyarı Ahkaftır. Peygamberleri ise, Hud (a.s.)’dur.

Uzun boylu idiler. Kuvvetli, yapılı vücutları ve zamanlarının en sertle­ri, en ezicileri idiler. Hiçbir yerde onların şehirleri gibi yüksek direkli, muhkem yapılı bir şehir görülmemiştir. Doğrusu uzunluk, şiddet ve kuv­vette o kabile gibisi görülmemiştir: “Düşünün ki O, sizi Nuh kavminden sonra hükümdarlar yaptı, size yaratılışta onlardan ziyade boy pos verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa erdirilesiniz.” (A’raf, 7/69), ” Ad kavmine gelince, onlar yerde haksız yere büyüklük tasladılar ve ” Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş?” dediler. Onlar kendilerini yaratıp durmakta olan Allah’ı -ki, O, bunlardan pek çok kuvvetlidir- hiç düşünme­diler mi?” (Fussilet,41/15).

Surenin başında başlanılan yeminin cevabı zikredilmemiştir. Takdiri şöyledir: Ey ehli Mekke ve emsali diğer kâfirler! Elbette azap edileceksiniz. Cevaba işaret eden de bu ayet ve devamıdır: “Rabbinin Ad kavmine ne yap­tığını görmedin mi?”

“Onun benzeri” ifadesindeki zamir, doğru olan görüşe göre, kabileye dönmektedir. Yani, şehirler arasında onların zamanında Âd kavmi gibi bir kavim yaratılmadı. Zamir, İbni Zeyd’in dediği gibi yüksekliğinden dolayı direkleri işaret etmemektedir. Eğer gaye o olsa idi o zaman: Şehirlerde benzeri yapılmamış olan, derdi. Fakat: “Şehirler içinde onun benzeri yara­tılmamıştı” buyurmuştur.[1]

“Vadilerde kayaları oyan Semud’a” Semud kabilesi, Salih (a.s.)’in kaya­ları kesip yontan, yerleşecekleri evleri, sarayları ve büyük yapılan taşlarla yapan kavmi. Bunlar Şam ile Hicaz arasında Hicr”de veya Vadi’l-Kura’da yaşardı. Ayette şöyle buyuruldu: “Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” (Şuara, 26/149), “Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı.” (Hicr. 15/82).

“Ve kazıklar sahibi Firavun’a.” Musa (a.s.) zamanında Mısır’ın yöneti­cileri olup büyük binalara sahiplerdi. Firavunların kendilerine kabir ola­rak yaptıkları ve yapımı esnasında halklarını kullandıkları ehramlar da o yapılar arasındadır. Kazıkların ordu, askerler, kalabalıklar ve krallığım pekiştirdiği birlikleri olduğu da söylenmiştir.

“Ki onlar ülkelerde azgınlık etmişlerdi. Böylece oralarda bozgunculuğu artırmışlardı.” Ad, Semud ve Firavun… Ülkelerinde zulüm ve despotlukta haddi aşanlar, azgınlık edip şımaranlar, güçlerine aklananlar… Oralarda küfür, masiyet ve kullara zulümle fesadı çoğalttılar.

“Bu yüzden Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.” Allah Tealâ o milletlere bir çeşit şiddetli azap indirdi. Kendilerine gelen cezayı, cezalarda kullanılan kırbacın acısına benzetti. Hakka suresinde de onlara gelen cezanın çeşidini zikretti. (5-10. ayetler).

Sonra Allah Tealâ azabın sebebi olan suçu zikretti:

“Şüphesiz Rabbin gözetlemektedir.” Allah her insanın amelini gözetir, O’ndan hiçbir şey kaçmaz. Sonunda onu cezalandırır; hayır ise hayır, şer ise şer. Az veya çok, küçük veya büyük hiçbir şeyi ihmal etmez.

Kur’an-ı Kerim’in muhtelif yerlerinde bu kıssaların tekrar edilmesin­deki maksat hatırlatma, öğüt ve onlardan ibret alınmasıdır. Ya Allah Te-alâ’nın kudretine istidlal ederek veya kullara kahrını açıklayarak ya da uyarıp korkutarak. Bilsinler ki, bir şahsa veya kavme gelenler arasında benzerlikler olmaktadır. [2]

İnsanın Ahiretle Az İlgilenmesini Ve Dünyaya Bağlanmada Aşırılığını Kınama

15- Ancak insana gelince; Rabbi ne zaman onu imtihan edip kendisine ik­ramda bulunsa ve nimet verse, “Rab-bim bana ikramda bulundu.” der.

16- Ama ne z»man onu imtihan ederek rızkmı daraltsa, “Rabbim beni hor kıldı.” der.

17~ Hayır. Aksine siz yetime ikram- da bulunmuyorsunuz.

18-Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz.

19- Mirası hak gözetmeksizin habi-re yiyorsunuz.

20- Malı da pek çok seviyorsunuz.

Açıklaması

“Ancak insana gelince; Rabbi ne zaman onu imtihan edip kendisine ik­ramda bulunsa ve nimet verse, “Rabbim bana ikramda bulundu.” der.” İn­san, Rabbi onu nimetlerle sınayıp imtihan ettiği ve mal ikram edip rızıkını bollaştırdığında Rabbim bana ikramda bulundu, beni üstün tuttu, beni seç­ti, beni yükseltti ve beni kötü sondan kurtardı şeklindeki düşüncesinde ha­talıdır. O, elde ettiğine sevinip verilenle mutlu olurken, bunun keramet ol­duğuna inanıp Allah’a şükretmeden ve Rabbinden bir imtihan olduğunu idrak etmeden yapar bunu.

İnsan ile kastedilen insan cinsidir, sadece kâfir değildir. Müslümanlar arasında da böyleleri vardır.[3]

Allah Tealâ insanın, rızkını genişletip o rızıkla onu sınadığında, bu­nun Allah’ın ona ikramı olduğuna inanmasını kınamaktadır. Çünkü gerçek böyle değildir. O, kendisi için sınama ve imtihandır. “Onlar kendilerine ver­diğimiz mal ve evlât ile bizim hayırlarına acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır onlar farkına varmıyorlar.” (Müminun, 23/55-56).

Ayetin bir benzeri de kâfirlerin vasıflarını anlatan şu ayetlerdir: “On­lar dünya hayatından (yalnız) bir dış (taraflı bilirler. Ahiretten ise onlar gafillerin ta kendileridir.” (Rûm, 30/7), “İnsanlardan kimi de Allah’a yalnız bir taraftan ibadet eder (yani şüphe ve tereddüt içinde). Eğer kendisine bir hayır dokunursa ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse yüzü üstü döner.” (Hac, 22/11).

Kısacası zenginlik, servet, mevki ve otorite Allah’ın kuldan razı oldu­ğunun delili değildir. Zira bunların Allah katında değeri yoktur.

Ardından başka bir yönü, fakirlik ve rızkı kısmanın da Allah’ın kula gazabına delil olmadığını zikretti:

“Ama ne zaman onu imtihan ederek rızkını daraltsa, “Rabbim beni hor kıldı.” der.” Onu fakirlik ve kıtlık ile imtihan edip sınadığı, rızkını daraltıp, bollaştırmadığı zaman Rabbim beni hor kılıp zelil etti, der. Bu da bir hatadır. Bunun bir horlama ve küçük düşürme olduğuna inanması doğru olamaz.

İnsan iki durumda da hatalıdır. Çünkü, gördüğümüz kâfirlerin zen­ginliği ve fasıkların asilerin serveti ile de anlaşılacağı gibi rızkın bolluğu, kulun onu haketmişliğini göstermez. Ve yine gördüğümüz bazı peygamber­lerin ve değerli müminlerin, salihlerin ve alimlerin yaşadığı fakirliğin gös­terdiği gibi, rızkın darlığı da haketmemişliğine delil değildir.

Allah katında iyiliğe lâyık olan, ahiret ameline muvaffak olan itaatkâr mümindir. Allah katında horlanma ve zelil olma da, taata ve cennet ehli­nin ameline muvaffak olamayan asi içindir. Ne dünyâ rahatlığı iyilik ve üs­tünlüktür, ne de darlığı hor ve zelil olmadır. Zenginlik, zenginin şükrünü denemedir. Fakirlik de, onun sabrını sınamadır.

Allah Tealâ insanı şu sözü ile azarlamaktadır:

“Hayır. Aksine siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz.” Şu iki durumda söyledikleri için insana ya­zıklar olsun. Durum onun dediği gibi değildir. Zira Allah malı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Sevdiğine ve sevmediğine darlık da verir. Her iki durumda da mesele Allah’a kulluğun etrafında dönmektedir: Zengin ise ni­meti için Allah’a şükreder. Fakir ise sabreder.

Kötü söz için kınadıktan sonra, öncekinden daha beter olan kötü fiiller için de kınamıştır. O da, onlara çok malla ikramda bulunup da, onların Al­lah’ın o maldaki hakkını vermemeleridir. Ey durumları iyi olan zenginler! Sizler yetime ikramda bulunmuyor ona iyilik yapmıyorsunuz. Kendinizi ve başkasını miskinlere yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Birbirinizi fakirlerle ilgilenmeye yöneltmiyorsunuz.

“Aksine siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz.” Abdullah b. Müba-rek’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmuştur: “Müs­lümanlar içinde en iyi ev, kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev de, kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. -Sonra iki parmağını kaldırıp şöyle buyurdu:-Ben ve yetime bakan, cennette böyleyiz.” Ebu Davud, Sehl b. Said’den Rasu-lullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Ben ve yetime bakan cennet­te bu ikisi gibiyiz.” Bu esnada, orta ve baş parmağının yanındaki parmağı­nı birleştirdi. Mukatil dedi ki: Kudame b. Mazun, Ümeyye b. Halefin ya­nında yetim idi. Hakkını vermiyordu. Bu ayet indi.

Yetime ikramda bulunmamak, ona iyiliği terketmek ve mirastaki hak­kını vermemektir.

“Mirası hak gözetmeksizin habire yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyor­sunuz.” Siz mirası çokça yiyorsunuz. Helâl veya haram nereden gelirse gelsin yiyorsunuz. Malı da çok aşırı bir şekilde seviyorsunuz.

Kısacası dünyayı ahirete tercih ediyorsunuz. Allah ise, ahiret için ça­lışmanızı, dünya sevgisi ve lezzetlerinde aşırılığı ve ileri gitmeyi terketme-nizi istiyor. [4]

Dünyaya Düşkün Olan Ve Olmayan İnsanın Kıyamet Günü Durumları:

21- Hayır! Yer çarpılıp parça parça dağıtıldığı zaman,

22- Melekler sıra sıra dizilip Rab-bin(in emri) geldiği zaman,

23- O gün cehennem de getirilmiş­tir. İşte o gün insan düşünüp hatır­lar. Ama hatırlamaktan ona ne (fay­da) var!

24- Der ki: “Ah keşke! (Bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!”

25- Artık o gün O’nun azabı gibi hiç kimse azap edemez.

27- Ey huzura kavuşmuş can!

28- Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş bir halde Rabbine dön.

29- Haydi gir kullarımın arasına.

30- Gir cennetime.

Açıklaması:

“Hayır. Yer çarpılıp parça parça dağıtıldığı zaman” sizin bu söz ve davranışlarınıza yazıklar olsun. Dünyaya hırsınız, onun peşine düşmeniz, helâl haram ayırmadan her fırsatı değerlendirip mal toplamanız, hesap ve ceza yokmuş gibi davranmanız uygun değildir.

Kıyamet günü ve onda meydana gelecek korkutucu olaylar gelecek ve orada üç durum ortaya çıkacaktır: Yer parça parça dağıtılacak. Yani parça­lanıp ezilecek. Ard arda sallanacak, hareketlenecek. Dağlar savrulacak, yeryüzü dümdüz olacak insanlar kabirlerinden kalkacaklardır. Ayetin ifa­desinde, dağlar toz duman oluncaya kadar sarsıntının devam edeceğine işaret vardır.

“Melekler sıra sıra dizilip Rabbindn emri) geldiği zaman” Allah Tealâ kulları arasında hüküm vermek, ceza ve hesap ile ilgili emirlerini ve ahkâ­mını vermek için maniyeti bilinemeyen bir şekilde gelecek, kudretinin ayetleri ve kahrının eseri görülecektir. Melekler de saf saf dizilecekler. Bu da o günün ikinci özelliğidir.

“O gün cehennem de getirilmiştir.” Önce gizlenmiş ve görünmez iken o gün bakanlara gösterilecektir. “O alevli ateş görecek kimseye apaçık göste­rildiği zaman.” (Naziat, 79/36), “Cehennem de azgınlara açılıp gösterilmiş­tir.” (Şuara, 26/91). Bu da, o günün özelliklerinin üçüncüsüdür.

“İşte o gün insan düşünüp hatırlar. Ama hatırlamaktan ona ne (fayda) var! Der ki: Ah keşke! (Bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsay­dım!” O gün insan, dünyada önceden gönderdiği, küfür ve masiyetlere, yaptığı kötü işlere pişman olur ama, pişmanlık ona nasıl fayda versin ki? Yani fayda vermez. Vakit geçmiştir. Ölüm gelmeden önce hakkı düşünse idi, hatırlama ona fayda verecekti. O zaman, hatırlamasını açıklamak için der ki: Keşke, daimi ve baki olan ahiret hayatım için hayır ve amel-i salih hazırlasa idim. Ateş ehli için de cennet ehli için de artık hayat odur. Bu ayetin manasını “dünya hayatımda” şeklinde de anlamak mümkündür.

Razi dedi ki: Burada, Allah Tealâ’ya tevbeyi kabul etmenin aklen va­cip olmadığına delil vardır. Gerçekte ise, ayet bu konuyla ilgili değildir. Çünkü, tevbenin ahirette kabul edilmemesi, ye’s halinde iman gibi, teklif yeri olan dünyada da kabul edilmeyeceğini göstermez.

“Artık o gün O’nun azabı gibi hiç kimse azap edemez. O’nun vuracağı bağı kimse vuramaz.” Bu, “Yer çarpılıp parça parça dağıtıldığı zaman” cüm­lesindeki şartın cevabıdır. Yani o gün, Allah’ın azabı gibi kimse azap ede­mez. Allah’ın bağlaması gibi de kâfiri zincire ve kelepçeye kimse vuramaz.

Burada salih amele ve imana teşvik, küfür ve isyandan da korkutma vardır.

Bunun ardından, dünyadaki arzu, lezzet ve şehvetlerinden sıyrılan insanın durumu ve iyilerin müjdelerini zikretti: “Ey huzura kavuşmuş can! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş bir halde Rabbine dön. Haydi gir kullarımın arasına. Gir cennetime.” Allah, zatı ile veya bir meleğin dilin­den müminlere şöyle der: Ey akidesinin doğruluğuna şüphe bulaştırma­mış, iman, hak ve Allah’ı tevhidde kesin imana ulaşmış nefis! Allah’ın kaza ve kaderine razı oldun. Dinin emirlerine bağlı kaldın. Ve kıyamet günü, Al­lah’ın zikri ile mutmain, inancında sebatkâr bir şekilde emniyetli, korkma­dan bir mümin olarak geliyorsun. Rabbinin sana vermiş olduğu sevabına, sana bağışladığı ikram göreceğin yere dön; dünyada yaptığına karşılık bu sevaptan ve Allah’ın hakkında verdiği hükmünden memnun olarak. Allah katında da memnun olunmuş olarak: “Allah bunlardan razı olmuştur. Bun­lar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” (Beyyine, 98/8). Bu ise, kâmil insanla­rın sıfatıdır.

Salih kullar zümresine gir, onlarla beraber ol, onlarla beraber cenneti­me gir. İşte bu, daha ötesi olmayan bir lütuftur. Allah bizi onlardan kılsın.

Açık mana bu hükmün umumiliğidir. Çünkü itibar, bu ayetin iniş se­bebinin hususiliğine değil, lafzın umumiliğinedir.

Kuran

Fecr Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.