Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

88 – Gaşiye Suresi | Tefsir’ul Munir

88 – Gaşiye Suresi | Tefsir’ul Munir

Gaşiye Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kıyametin Dehşeti Ve Cehennemliklerin Durumu

1- Her şeyi kaplayacak olan (kıya­metsin haberi sana geldi mi?

2- Bir kısım yüzler, o gün zillet için­de eğilmiştir.

3- (Onlar) yorucu işler yapandır.

4- Kızgın bir ateşe girerler.

5- Çok sıcak bir kaynaktan içirilirler.

6- Onlar için kuru bir dikenden baş­ka yiyecek yoktur.

7- Ki o ne doyurur, ne de açlığı gi­derir.

Açıklaması

“Her şeyi kaplayacak olan (kıyamet)in haberi sana geldi mi?” Kıyamet konusu sana ulaştı ve o gerçeği bildin mi ey Muhammed? Kıyametin Gaşi-ye diye anılması, korkulan ve endişeleri ile mahlukâtı kuşatacak olmasın­dan dolayıdır. İfade edilen şudur: Bu olayın haberi daha önce sana gelmedi. O halde şimdi dikkatle dinle. İfadeden sorunun hakikati kastedilmiyor. Kastedilen, duyanın dinlemeye şevkini artırmak ve daha sonra zikredile­cek olana dikkatini çekmedir. Mana: Ey Muhammed! Sana Gaşiye, yani kı­yametin haberi geldi.

Sonra insanların oradaki durumlarını ve iki kısma ayrılacaklarını an­lattı: Kötüler ve iyiler. Önce kötülerle başladı. Çünkü sure, Gaşiye kelime­sinin de anlattığı gibi korkutma etrafında dönmektedir:

“Bir kısım yüzler, o gün zillet içinde eğilmiştir. Yorucu işler yapandır.” O yüzlerin sahipleri yani kâfirler o gün, azaptan dolayı zelil ve aşağılık halde olurlar. Zilleti ve düşüklüğü yüze nispet etmesi, eserinin orada belir-mesindendir. Ayetin benzerleri şu ayetlerdir: “Suçluları, Rablerinin huzu­runda başlarını öne eğmiş olarak bir görsen!” (Secde, 32/12), “Onları arz olunurlarken, zilletten boyunlarını büke büke göz ucuyla bakacaklarını gö­receksin.” (Şûra, 42/45).

O yüzlerin sahipleri dünyada hayırlı ameller de yapıyorlardı, kendile­rini ibadetle yoruyorlardı, ama o yaptıklarının ecri yoktur. Çünkü onlar küfür ve sapıklıkta idiler. Allah’a ve Rasulüne (s.a.) iman amellerin kabulü için şarttır. Ayet, ruhbanlar, puta tapmanlar ve kâfir olduğu halde çabala­yanların hepsi hakkındadır.[1]

Ardından da onların kıyamet günündeki cezalarını zikretti:

“Kızgın bir ateşe girerler. Çok sıcak bir kaynaktan içirilirler. Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur. Ki o ne doyurur, ne de açlığı gide­rir. ” O yüzler amelleri boşa çıktığı için kızgın bir ateşe girecekler ve acısını tadacaklar, onunla azaba uğrayacaklardır. Susadıklarında da aşırı sıcak durumda olan bir kaynaktan içirileceklerdir. O onların hararetini söndür-meyecektir.

Dari’den başka gıdalanacakları bir yiyecekleri de olmayacaktır. Bu ise, çok acı ve zararlı, değersiz bir dikendir. O yiyenini doyurmaz, onunla açlık giderilmez. İçeceği, yiyecek olan dari’den önce zekretmesi ise, ateştekiler için suyun daha önemli olmasındandır. Ateşin harareti onlara etki ettiğin­de susuzluk öne çıkacaktır.

Ateştekilerin bir de Gislîn ve Zakkum adlı yiyecekleri de vardır: “Gis-linden başka yiyecek de yoktur.” (Hâkkâ,69/36). “Şüphesiz o zakkum ağacı, günaha düşkün olanın yemeğidir.” (Duhan, 44/43-44).

Hafız Ebu Bekir el-Berkani, Ebu İmran el-Cevni’den şöyle dediğini rivayet etti: Ömer b. Hattab (r.a.) bir rahibin manastırına uğrayıp “Ey ra­hip!” diye onu çağırdı. Gelince Ömer ağlayarak ona bakmaya başladı. “Seni burada ağlatan nedir ya Emirelmüminin” dendiğinde şu cevabı verdi: “Al­lah azze ve celle’nin şu ayetini hatırladım da beni ağlattı: “Bir kısım yüzler, o gün zillet içinde eğilmiştir. Yorucu işler yapandır.” [2]

Cennet Ehli Olan İhlaslı Müminlerin Durumları

8- Yüzler de vardır ki, o gün mutlu­luk içindedirler.

9- Gayretlerinden dolayı hoşnutturlar. 10-Yüksek bir cennettedirler.

11-Orada boş bir soz duymazlar.

Orada yükseltilmiş tahtlar,

14- Konulmuş kadehler,

15- Dizilmiş yastıklar

16- Ve serilmiş yaygılar vardır.

Açıklaması

“Yüzler de vardır ki, o gün mutluluk içindedirler. Gayretlerinden dola­yı hoşnutturlar.” Kıyamet günü neşeli, mutlu, parlak ve güzel yüzler vardır. Mutluluk yüzlerinden okunur. Veya nimetler içindedirler. Allah Tealâ buyurdu ki: “Öyleki sen o nimetlerin güzelliğini yüzlerinden tanırsın.” (Mu-taffifin, 83/24). O yüzler, durumlarının akibetini ve amellerinin kabulünü gören, mutluların yüzleridir. Onlar dünyada yaptıkları amellerden razıdır­lar. Çünkü onlar, amelleri için razı olacakları ecirleri aldılar. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: “Allah bunlardan razı olmuştur, bunlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” (Beyyine, 98/8).

Özet olarak Allah Tealâ ebedî saadete erecek olanları iki vasıfla nite­lendirmiştir:

a) Dış görüntüleri: “O gün mutluluk içindedirler.” Neşeli, mutlu ve parlak yüzler.

b) İç durumları: “Gayretlerinden dolayı hoşnutturlar.” Ardından sevap yurdunu, cenneti yedi vasıfla tanıtıyor:

1, 2- “Yüksek bir cennettedirler. Orada boş bir söz duymazlar.” Parlak yüzlerin sahipleri olan mutlu müminler mekânı yüksek cennettedirler. Vasfı yüksek, odaları emniyetlidir. Ateşin birbirinden daha alçak katman­ları olduğu gibi, cennetin de birbirinden yüksek dereceleri vardır.

Cennet ehlinin sözleri arasında boş söz ve hezeyan işitilmez. Çünkü onlar, hikmetli ve verdiği daimi nimetler için Allah Tealâ’ya hamdden baş­ka bir şey konuşmazlar. Zira cennet Allah dostlarının konağıdır. Tertemiz­lerin konağı, boş söz, yalan ve bühtanla bulandırılamaz. Allah Tealâ buyu­ruyor ki: “Onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma vardır.” (Tür, 52/23), “Orada selâmdan başka boş söz işitmeyeceklerdir.” (Meryem, 19/62), “Onlar arada ne boş bir laf, ne de günaha sokacak bir şey işitirler. Yalnız bir söz: Selâm selâm.” (Vakıa, 56/25-26).

3, 4- “Orada akan bir kaynak vardır, Orada yükseltilmiş tahtlar…” cen­nette bir kaynak veya pınar vardır; sulan akar ve çeşitli tat, saf lezzet ile fışkırır; kastedilen pınar cinsidir. Yani orada akan pınarlar vardır.

Orada, yumuşak şeylerle kaplı, çokça döşenmiş, yüksek yapılı tahtlar vardır. Mümin onlara oturduğu zaman zevklenir ve cennet bahçelerini ve nimetlerini görür. Nitekim Allah Tealâ “Ve yükseltilmiş döşeklerdedirler.” (Vakıa, 56/34) buyurmuştur.

Bunda da şeref ve ikramın en üstünü vardır.

5, 6- “Konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar ve serilmiş yaygılar var­dır.” Orada içki kapları ve sarhoş etmeyen içki için hazırlanmış kadehler vardır. Dilediklerinde ondan içerler. Üzerlerinde oturulması veya yaslanıl-ması için ardarda dizilmiş yastıklar vardır. Oturma yerlerine serilmiş ser­giler, parlak, ince lifleri olan halılar vardır. Oturması rahattır, bakana zevk verir. Bunlara sahip olanlar için üstünlük, ayrıcalık hissettirmektedir. [3]

Allah Teala’nın Diriltmeye Ve Diğerlerine Olan Kudretinin İspatı Ve Bunun Delillerinin Hatırlatılması

17- Onlar develerin nasıl yaratıldı­ğına bakmıyorlar mı?

18- Göğün nasıl yükseltildiğine?

19- O dağlara, nasıl dikilmiştir o!

20- O yere, nasıl yayılıp döşenmiştir o.

21- Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin.

22- Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin.

23- Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse,

24- Allah onu en büyük azapla azap-landınr.

25- Şüphesiz onların dönüşleri an­cak bizedir.

26- Sonra muhakkak onları hesaba çekmek bize düşer. [4]

Açıklaması

“Onlar develerin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” Allah Tealâ uyarısına deve ile başlamıştır. Halbuki onlar, hayvanlarının ekseriyetini ve çevrelerindeki mahlukâtm en büyüğünü oluşturan develeri görüyorlar. Al­lah onu öyle harika bir şekilde yaratmışki! Deve büyük cüsseli, çok güçlü, harika vasıfları olan acaip ve ilginç bir varlıktır. Buna rağmen, ağır yüke müsaittir, küçük çocuğa bile itaat eder, eti yenir, tüyünden yararlanılır, sü­tü içilir, açlığa ve susuzluğa dayanıklı olduğu için uzun mesafeli yollara da­yanıklıdır.

“Göğün nasıl yükseltildiğine?” Göğün, yerin üstünde direksiz olarak nasıl yükseldiğini görmüyorlar mı? Allah Tealâ buyuruyor ki: “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik. Onu nasıl donattık. Onun hiçbir gediği de yoktur.” (Kâf, 50/6).

“O dağlara, nasıl dikilmiştir o!” Yerin üstünde dimdik yükselmiş ola­rak yapılmış. Yer üzerindekileri kaydırmasın diye sabitleştirilmiş, çakıl­mıştırlar. Onlara bakmak, heybet ve hayreti doğurur. Çölde ve karada yü­rüyenler onların varlığı ve dizilişinden yararlanırlar. Su kaynaklarından çoğu onlardan kaynar. Onlarda pek çok yararlar, bol madenler vardır. Çe­şitli harika renkleri olan büyük, dev kayalar onlardan kesilir.

“O yere, nasıl yayılıp döşenmiştir o.” Üzerindekiler istikrar bulsun, içindeki gömülü madenler ve kaynaklardan, hayat ve geçimin sağlandığı bitkiler, ekin ve çeşitli ağaçlardan yararlansınlar diye yayılıp döşenmiş, hazırlanmıştır.

Yerin yayılmışlığı, bakan ve üzerinde durana göredir. Bu onun küre şeklinde olmadığını göstermez. Razi’nin de kaydettiği gibi küre, çok büyük olduğunda her parçası düz alan olarak görünür.[5]

Başkalarının değil de bu mahlukâtın anılması, bakan insana en yakın eşya olmasındandır. Arap sabah akşam devesini görür. Kendisini gölgele­yen göğü, yanıbaşındaki dağlan ve onu taşıyan yeri müşahede eder.

Allah Tealâ bunun peşinden Peygamber’e (s.a.) söz konusu delillerle öğüt vermesini emrederek buyuruyor ki:

“Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde zorla­yıcı değilsin.” Ey Muhammedi İnsanlara, kendilerine gönderildiğin şeyi ha­tırlat, onlara vaaz ver, korkut. Bakışlarını diriliş ve dönüşün de içinde ol­duğu Allah’ın kudretini gösteren bu delil ve belgeleri, diğer benzerlerini düşünmeye zorla ve yönlendir. Senin üzerinde sadece hatırlatma görevi vardır. Bu maksat için gönderildin. Onlara Allah’a ve peygamberliğine imana sevkedecek, dilediğine zorlayacak bir güç ve otoriten yoktur. İman ederlerse hidayet bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, o zaman sapmış ve küf­retmiş olurlar. Nitekim Allah Tealâ buyurdu ki: “Senin üzerinde ancak teb­liğ vardır. Hesap bizim üzerimizedir.” (Ra’d, 13/40).

“Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin” sözü, sadece hatırlatma göre­vinin vurgulanmasıdır. Ayetin benzerleri şu ayetlerdir: “Sen hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus, 10/99), ” Onların üstünde bir zorba değilsin sen. Onun için benim tehditimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver.” (Kâf, 50/45).

Ahmed, Müslim, Tirmizi, ve Nesai, Cabir”den rivayet ettiler. Rasulul-lah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu söyledi: “Lailâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onu dediklerinde, kanlarını ve hakkı hariç mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları da Allah azze ve celle’ye aittir. Sonra da şu ayeti okudu:” Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”[6]

“Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azapla azap-landırır.” Ama vaaz ve öğütten kaçan, kalbi ve dili ile hakkı inkâr edene Al­lah, ölüm, esaret ve malın ganimeti gibi dünya azabı dışında ebedî bir cehen­nem azabı ile azap eder. Zira senin onlar üzerinde bir gücün yok. O onların üzerinde hakimdir. O’nun elinden ve otoritesinin sınırlarından çıkamazlar.

İmam Ahmed, Ebu Ümame el-Bahili’den şöyle rivayet etti: Ali, Halid b. Yezid b. Muaviye’ye uğradı. Ona Rasulullah (s.a.)’dan işittiği en yumu­şak kelimeyi sordu. Dedi ki: Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittim: “Bilesiniz. Hepiniz cennete gireceksiniz; devenin sahibinden kaçtığı gibi Al­lah’tan kaçan hariç.”

Ardından Allah Tealâ diriliş hesap ve azabın vukuunu tekid ederek buyurdu ki:

“Şüphesiz onların dönüşleri ancak bizedir. Sonra muhakkak onları he­saba çekmek bize düşer.” Onların dönüşleri, varacakları yer bizedir. Dirilme ile Allah’a döndükten sonra amellerine karşılık hesaplarını biz göreceğiz. Hayır ise hayır, şer ise şer. Yüz çevirenler için kaçamak yoktur. Yalanlayı-cılann cezadan kurtuluşları da yoktur. Bu ayetlerdeki “biz” anlamına ge­len zarf veya car ve mecrurunun öne alınması, özelleştirme ve tehditin etk­isini artırmak içindir. Yani onların dönüşleri, intikama ve her gruba cezası­nı vermeye muktedir olan Cebbar’dan başkasına değildir. Onların hesapla­rı da, yüce bir hikmetin gereği olarak sadece O’nun üzerinedir. Küçük ve büyük için hesap gören O’dur.

Kuran

Gaşiye Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.