Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

88 – Gaşiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği hususunda görüş birliği vardır. Yirmialtı âyettir.

88 – Gaşiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Gaşiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman Ve Rahim Allah’ın adı ile

  1. Sana, örtüp bürüyenin haberi geldi ya!

“Hel” ” …mi” burada; “…ştir” anlamındadır. (Bundan dolayı biz me­alde: “… ya!” anlamını verdik.) Yüce Allah’ın: “Hel etâ ale’l-insânu” “İnsan üze­rinden öyle uzun bir süre geçti ki…” (el-İnsan, 76/1) buyruğunda olduğu gi­bidir. Bu açıklamayı Kutrub yapmıştır. Yani, ey Muharnmed, örtüp bürüyenin haberi sana gelmiş bulunmaktadır. Bundan maksat da dehşet ve korku­tucu halleriyle bütün mahlukatı kapsayan kıyamettir. Müfessirlerin çoğu bu açıklamayı yapmıştır. [2]

Said b. Cübeyr ve Muhammed b. Ka’b da şöyle demişlerdir: “Örtüp bürüyen” kâfirlerin yüzünü örten cehennem ateşidir. Bu açıklamayı aynca Ebu Salih, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Bunun delili de yüce Allah’ın: “Yüz­lerini de ateş kaplayacaktır” (İbrahim, 14/50) buyruğudur.

Bütün yaratıkları örtüp bürüyen, diye de açıklanmıştır. Maksadın ölüm­den sonra diriliş için yapılacak olan ikinci üfürüş olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu da bütün mahlukatı örtüp bürüyecektir,

“Örtüp bürüyen” cehennem ehlini örtüp bürüyen ateştir, diye de açıklan­mıştır. Çünkü cehennemlikler oraya varacaklar ve ona atılacaklardır. [3]

“Sana… geldi ya” buyruğunun şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Yani bu senin de, kavminin -de bildiği bir husus değildir.

İbn Abbas dedi ki: Burada zikredilmiş olan tafsilatlı şekliyle daha önce bu hususta kendisine bilgi gelmemişti. (Bu açıklamaya göre: Geldi mi… anlamı tercih edilmiş olmaktadır.)

Buyruğun, Allah’ın Rasûlüne soru sormak sadedinde olduğu da söylen­miştir. Yani eğer sana “örtüp bürüyen”in haberi gelmemiş ise, işte gelmiş bulunmaktadır. el-Kelbi’nin açıklamasının anlamı da budur. [4]

  1. Yüzler vardır ki; o gün, korkulu ve zelildir.
  2. Amel etmişler, yorulmuşlardır.

İbn Abbas dedi ki: Bu kimselere dair haber ona gelmediğinden ötürü yü­ce Allah ona bunlara dair haber vererek: “Yüzler vardır ki; o gün”, yani kı­yamet gününde “korkulu ve zelildir” diye buyurmaktadır. Süfyan dedi ki: Azab dolayısıyla zelildir, demektir.

Oldukça zayıf görünümlü ve hareketsiz olan kimseye “hâşi’: korkulu ve zelil” denilir. Nitekim; Bir kimse zillet gösterip başını eğecek olursa “nama­zında huşu’ gösterdi” denilir, “Haşea’s-savt” “Ses gizlendi” demektir. Yüce Al­lah da: “Vehaşeati’l-Esvâtu li’r-Rahmâni” “Rahmân’ın huzurunda sesler kısılmış olacak” (Tâ-Hâ, 20/108) diye buyurmaktadır.

“Yüzler” ile kastedilen yüzlerin sahibi kimselerdir.

Katade ve İbn Zeyd: Ateş içerisinde “korkulu ve zelildir”, diye açıklamış­lardır. Maksat, kâfirlerin tümünün yüzleridir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellam yapmıştır.

Yahudi ve hrıstiyanların yüzlerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu da İbn Abbas’ın görüşüdür.

Daha sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Amel etmişler, yorul­muşlardır.” Bu dünyada olanı bildirmektedir. Çünkü âhiret, amel yurdu de­ğildir. O halde mana şöyledir: Yüzler vardır ki, dünya hayatında amel etmiş ve yorulmuşlardır, âhirette ise bunlar “korkulu ve zelildir.”

Dilciler şöyle demişlerdir: Bir kimse, eğer kesintisiz olarak yürüyüp de­vam edecek olursa: “Kad amile, ya’melu, amelen” “Amel etti, eder, amel etmek” diye on­dan sözedilir. Bulut için; sürekli şimşek çakar durursa, yine (aynı fiil kulla­nılarak): “Amel etti, eder” denilir. “Zâ sehâb amile” “Bu çokça amel eden (çok­ça şimşek çakan) bir buluttur” denilir. Şair el-Hüzelî de şöyle demiştir:

“Nihayet gecenin bir vaktinde cılız bir şimşek onları önüne katıp sürükleyecek olursa,

O susamış inekler (şimşeğin olduğu yere) yürüyerek geceyi geçirirler ve (o şimşek) gece boyunca da uyumaz, (durmaksızın çakar.)”

“Yorulmuşlardır”, yorgun argın düşmüşlerdir, demektir. Bir kimse yor­gun argın düştüğü zaman: “Nasibe, yensibu, nasaben” “Yoruldu, yorulur” denilir. Mastarı “Nasuben” diye de gelir. Bir kimseyi bir başkası yoracak olursa; “Ensabehu” “Onu yordu” denilir.

ed-Dahhâk’ın rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: Bunlar dünya ha­yatında yüce Allah’a isyan etmek ve küfre sapmak hususunda kendilerini yo­ran kimselerdir. Puta tapanlar, kitab ehlinden olan ruhban ve benzeri kâfir­ler bunlara örnektir. Yüce Allah.bunların, -kendisi için ihlas i!e yapılmış ola­nı müstesna- amellerini kabul etmeyecektir,

Said’in rivayetine göre; Katade, “amel etmişler, yorulmuşlardır” buyru­ğu hakkında şöyle demektedir: Bunlar dünya hayatındayken yüce Allah’a ita­at etmeyi büyüklüklerine yedirmedikleri için yüce Allah, ateşte ağır zincirleri sürüklemek, bukağıları taşımak, süresi ellibin yıl kadar olan bir günde Arasat denilen mevkide çıplak ve ayakkabısız olarak durmak sureti ile amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Hasen ve Said b. Cübeyr şöyle demişlerdir: Dünyada iken bunlar, Allah için amel etmemişler, Onun için yorulmamışlardır. Bu bakımdan onla­rı cehennemde amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Kelbi dedi ki: Bunlar cehennem ateşinde yüzleri üzerinde (yüzüstü) çe­kileceklerdir. Yine ondan ve başkasından nakledildiğine göre onlar, ce­hennemde demirden bir dağı tırmanmakla yükümlü kılınacak ve en ileri de­recede bu uğurda yorulacaklardır. Bu ise onların zincirlere, bukağılara vu­rulmuş olmaları, develerin çamurda battıkları gibi ateşe dalmaları, ateşten yük­sek tepelere yükselmeleri, yine ateşten aşağı vadilere düşmeleri ve buna benzer ateşteki daha başka azaplara duçar olmalarıyla olacaktır. İbn Abbas da böyle demiştir.

“Yorulmuşlardır” anlamındaki buyruğu İbn Muhaysın, İsa ve Humeyd hal olarak nasb ile; “Nâsibetu” “Yorulmuş oldukları halde…” diye okumuşlardır ki; bu kıraati aynı zamanda Ubeyd, Şibl’den, o da İbn Kesir’den rivayet etmiş­tir. Bunun onların yerilmesi maksadıyla nasb ile okunduğu da söylenmiştir. Diğerleri ise ya sıfat olarak yahutta bir mübteda takdiri ile ref ile okumuş­lardır. Bu durumda “Hâşiatun” “Korkulu ve zelildir” üzerinde vakıf yapılır. Bu mananın âhirette gerçekleşeceğini kabul edenlerin kanaatine güre ise (ref ile okuyuş) “yüzler vardır ki” hakkında haberden sonra gelen bir başka ha­ber olabilir. Bu durumda “korkulu ve zelildir” üzerinde vakıf yapılmaz.

“Amel etmişler, yorulmuşlardır” buyruğunun, dünyada amel etmişler, âhirette yorulmuş olacaklardır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açık­lamaya göre, buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: O gün dünya haya­tında amel etmiş, âhirette yorgun düşmüş olan yüzler “korkulu ve zelildir.”

İkrime ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Bunlar, dünya hayatında iken masiyetler işlemişlerdir.

Said b. Cübeyr ve Zeyd b. Eslem dedi ki: Bunlar, manastırlarda yaşayan rahiblerdir. İbn Abbas da böyle açıklamıştır. ed-Dahhak’ın ondan nakletti­ği rivayette bu açıklama şekli geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer b. el-Hattab (r.a) Şam topraklarına gelince; oldukça yaşlı, saçı başı birbirine karışmış, kir pas için­de, üzerinde siyah elbiseler bulunan bîr rahib yanına geldi. Ömer onu gö­rünce ağladı. Ona: “Ey mü’minlerin emiri, neden ağlıyorsun?” diye sorunca şu cevabı verdi: “Bu zavallı bir hedefe varmak istedi, onu tutturamadı. Bir şey­ler ümid etti, umduğunu elde edemedi.” Daha sonra yüce Allah’ın: “Yüzler var ki, o gün korkulu ve zelildir, amel etmişler, yorulmuşlardır” buyruk­larını okudu.

el-Kisâî dedi ki:[5] Ali (r.a)’dan gelen rivayete göre, burada sözü edilenler Haruralılardır. Ya­ni Rasûlullah (sav)’ın kendilerini sözkonusu ettiği ve haklarında şöyle buyur­duğu Haricîlerdir: “Onların namazlarına kıyasla siz kendi namazlarınızı, oruçlarına kıyasla kendi oruçlarınızı, amellerine kıyasla kendi amellerinizi çok basit görürsünüz. Fakat okun hedefini delip geçtiği gibi onlar da dinden öy­lece çıkarlar… “[6]

  1. Kızgın bîr ateşe gireceklerdir.

Yani, o ateşin kavurucu sıcağı onlara isabet edecektir.

“Kızgın”; alabildiğine sıcak, demektir. Bu ateş alevlendirilmiş ve uzun bir süre kızdınlmış bir ateştir, “Hamiye’n-nehâru” “Gün ısındı” ifadesi ile; “Hamiye’t-tennur” “Tan­dır ısındı” tabirleri de buradan gelmektedir. Bu iki kullanım için mastar; “Hamyen” diye gelir ki “harareti, sıcağı ileri dereceye vardı” anlamını ifade eder. el-Kisai’nin naklettiğine göre; “İştedde hamyu’ş-şems” “Güneşin harareti arttı” şek­lindeki kullanım ile; “Hamuhâ” “Onun harareti,..” kullanımları aynı anlamdadır.

Ebu Amr, Ebu Bekr ve Yakub; “Gireceklerdir” anlamındaki buyruğunu; “Tuslâ” “Girdirileceklerdir” diye “te” harfini ötreli okumuşlardır. Diğerleri ise üstün okumuşlardır. Şeddeli olarak; “Tusellâ” “Girdirilecektir” diye de okunmuş­tur. Buna dair açıklamalar daha önceden: “Gök çatladığı zaman” (el-înşikak, 84/1) Sûresi açıklanırken (12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Maverdî dedi ki: Ateş, zaten hep kızgın ve sıcak olur. Kızgın ve sıcak­lık da onun en asgari hali olmakla birlikte, o ateşi kızgınlık ve sıcaklıkla ni­telendirmenin manası nedir? Böyle eksik bir mana ifade eden bu sıfat ile, bu­nu mübalağalı ifade etmek istemek nasıl açıklanabilir? diye sorulursa, şu ce­vabı veririz: Evvela burada “kızgın”dan ne kastedildiği hususunda dört farklı görüş vardır:

1- Bundan kasıt, onun sürekli kızgın olacağıdır. O, sönmesi ile birlikte kız­gınlığı sona eren dünya ateşi gibi olmayacaktır.

2- “Kızgınlıktan kastedilen, onun yasakların işlenip, haramların çiğnenmesine karşı bir yasak bölge (himâ) oluşudur. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz herbir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır ve şüphesiz Allah’ın yasak bölgesi O’nun haramlarıdır. Yasak bölge etrafında do­laşan bir kimsenin o bölgeye düşme ihtimali uzak değildir.”[7]

3- Bu ateş, el değme kudretine karşı yahut ona temas edilmesine karşı ken­disini -arslanın kendi inini himaye ettiği gibi- himaye eder. en-Nabiğa’nın şu beyiti de bu türdendir:

“Kurtlar, köpeği olmayanın üzerine hücum eder;

Fakat arslan kesilen ve kendisini koruyanın savletinden de korunmaya çalışırlar.”

4- Bu, kızgınlık ve öfkenin verdiği hararetten kızgın olduğu anlamında­dır ki; bu da intikamın ileri derecesini anlatmak için kullanılan bir müba­lağa ifadesidir. Yoksa burada maksat, muayyen olarak bir cismin harareti­ni kastetmiş değildir. Nitekim bir kimse intikam almak islediği vakit kızıp öfkelendiği zaman: “Filan kişi kızdı” denilir. Yüce Allah bu anlamı: “Öfke­sinden neredeyse çatlayacak gibi olur” (el-Mülk, 67/8) buyruğunda dile getirmektedir.[8]

  1. Son derece sıcak bir çeşmeden içirileceklerdir.

“El-âniye” “Harareti en ileri derecesine ulaşmış olan” demek olup, “ertelemek” anlamına gelen “El-inâu” dan gelmektedir.9: “Hem geç kaldın, hem başkasına eziyet verdin”[10] tabiri de buradan gelmektedir. “Onu geciktirdi, alıkoydu, geç bıraktı” demektir. Yüce Allah’ın: ” Onlar bunun, ile son derece sıcak su arasında gi-dip gelecektir.” (er-Rahman, 55/44) buyruğunda da bu anlamda kullanılmış­tır.

Tefsirlerde: “Son derece sıcak bir çeşmeden” yani, harareti en ileri de­receye kadar gelmiş olan çeşmeden, diye açıklanmıştır. Eğer bundan bir nok­ta dünyadaki dağlar üzerine düşecek olursa, bu dağlar hiç şüphesiz eriyecek­tir.

ei-Hasen dedi ki; “Son derece sıcak”, harareti alabildiğine yüksek, demek­tir. Yaratıldığı günden beri cehennem, o pınarın üzerinde tutuşturulup, dur­maktadır. Onlar, alabildiğine susamış halleriyle o pınara doğru itileceklerdir. İbn Ebi Necih’den nakledildiğine göre o, Mücahid’den şöyle dediğini riva­yet etmiştin Bu çeşme alabildiğine ısınmış ve içilecek zamanı gelmiş bir çeş­me, demektir. [11]

  1. Onlar için “Darî’den başka bir yiyecek yoktur.

“Onlar”, cehennemlikler “için Dari’ den başka bir yiyecek yoktur.” Yü­ce Allah, onların İçeceklerini sözkonusu ettikten sonra yiyeceklerini söz konusu etmektedir.

tkrime ve Mücahid dedi ki: Darî’; yere bitişik dikenli bir bitki olup, taze olması halinde Kureyşliler buna şibrik derler. Kuruduğu vakit; darî’ adını alır. Hiçbir hayvan ve davar ona yaklaşıp, onu yemez. Öldürücü bir zehirdir. En kötü ve en berbat bir yiyecektir. Genel olarak bütün müfessirler bu kanaat­tedir.

Ancak ed-Dahhak, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu, denizin attığı bir şeydir. Ona darî’ denilir. İnsanların değil, hayvanların gı-dalarındandır. Develer bunu yemeye koyulacak olurlarsa bir türlü doymaz­lar ve zayıflıklarından dolayı telef olur, giderler.

Ancak sahih olan, cumhurun dediği şekilde onun bir bitki olduğudur. Şa­ir Ebu Zueyb şöyle demiştir:

“O taze şibrik otunu otladi, nihayet kuruyup zayıflayıp da

Artık darı’ haline gelince, ondan gebe.olmayan yabani dişi eşekler uzaklaştı.”

el-Huzelî de meraları kötü birtakım develerden sözederken şöyle demiş­tir:

“Kırılıp parçalanmış darı’ otu ile başbaşa kaldılar hepsi de

Sırtlan kamburlaşmış, önayaklan kanamış, hemen hemen süt veremez olmuşlar.”

el-Haliİ dedi ki: Dari’ çok kötü kokan denizin attığı yeşil bir bitkidir, el-Valibi, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: O ateşten bir bitkidir. Eğer bu bitki dünyada olsaydı yeryüzünü ve üzerindeki herşeyi yakardı.

Saîd b. Cübeyr: O taştır, demiştir. İkrime de böyle demiştir.

Ancak daha kuvvetli olan, bunun dünyadakine benzer dikenli bir bitki ol­duğudur. İbn Abbas’tan, onun Peygamber (sav)’dan rivayetine göre, Peygam­ber şöyle buyurmuştur: “Darı” dikene benzeyen sabır denilen bitkiden da­ha acı, leşten daha kötü kokan, ateşten daha sıcak, cehennem ateşinde bu­lunacak bir şeyin adıdır. Allah ona Darî’ adını vermiştir. [12]

Hâlid b. Zİyâd dedi ki: Ben el-Mütevekkil b. Hamdan’a şu: “Onlar için Da-rİ’den başka bir yiyecek yoktur.” âyeti hakkında soru sorulduğunu ve so­rana şu cevabı verdiğini duydum: Bana ulaştığına göre, Darî’; cehennem ate­şinden bir bitkidir. Onun meyvesi irin ve kandır, sabırdan daha acıdır. On­ların yiyecekleri bu olacaktır.

el-Hasen dedi ki: Bu, yüce Allah’ın mahiyetini saklı tuttuğu azaptandır.

İbn Keysan dedi ki: Bu önünde tazarruda bulunup, zelil kalacaklan ve ken­disinden ötürü, ondan kurtulmak maksadıyla, yüce Allah’a niyaz edecekle­ri bir yiyecektir. Bundan dolayı ona bu isim verilmiştir. Çünkü onu yiyen bir kimse onu yemekten muaf tutulmak için tazarruda bulunacaktır. Bu ise ol­dukça iğrenç ve son derece ağır ve kaba olduğundan dolayıdır. Ebu Cafer en-Nehhâs dedi ki; Bu tabirin zelil, yani yalvarıp yakaran halde bulunan “ed-dari’Men türemesi mümkündür. Yani böyle bir kimse karşı karşıya bulundu­ğu kötülükten dolayı oldukça zelildir ve bir tazarru (yalvarıp, yakarma ha­li) gelip onu bulur.

Yine el-Hasen’den bunun zakkum olduğunu söylediği nakledilmiştir. Cehennemdeki bir vadi olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

Yüce Allah bir başka yerde: “Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. Ğıslinden başka hiçbir yiyeceği de yok.” (el-Hakka, 69/35-36) diye buyurmakta iken, burada: “Darî’den başka bir yiyecek yoktur” diye bu­yurmaktadır. Darı’ ise el-Gıslinden başka bir şeydir, bu iki buyruğun birlik­te anlaşılması (cem’O şöyle olur: Cehennem ateşi aşağı doğru basamaklar ha­lindedir. Onlardan kimisinin yiyeceği zakkum, kimisinin yiyeceği ğıslin, ki­misinin yiyeceği de darı’ olacaktır. Kimilerinin içeceği kaynar su, kimilerinin içeceği de irin olacaktır.

el-Kelbi dedi ki: Darî’; kendisinden başka hiçbir yiyeceğin bulunmadığı bir derecede, zakkum ise bir başka derecede olacaktır. Her iki âyetin fark­lı iki hal ile ilgili olması ve böylece anlaşılması da mümkündür. Nitekim yü­ce Allah, şöyle buyurmuştur: “Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip ge­lece ki e rdir.” (e r-R ah mân, 55/44)

el-Kutebi şöyle demiştir: Darî’in ve zakkum ağacının ateşte biten iki bit­ki olması, yahutta ateşin yakıp bitirmesi sözkonusu olmayan bir cevher (öz)den meydana getirilecek olması da mümkündür. Aynı şekilde zincirler, bukağılar, oranın akrepleri ve yılanları da böyle olacaktır. Eğer bunlar bizim bildiğimiz şekilde olsalardı cehennem ateşinde kalmaları sözkonusu olmaz­dı. Ayrıca şöyle demiştir: Yüce Allah, hazır bulunanlar vasıtası ile kendi nez-dinde gaib olanlara dair bize delili göstermiş bulunmaktadır. İsimler delalet­leri bakımından uyum arzederken, manalar birbirlerinden farklıdır. Aynı şekilde cennette bulunan ağaçlar ve döşekler de böyledir.

el-Kuşeyri dedi ki: el-Kutebi’nin bu açıklamasından daha güzeli de bizim şöyle dememizdir: Azapları devam etsin diye cehennemde kâfirlerin kalma­sını sağlayan yüce Allah, kâfirleri onlarla azaprandırsın diye, cehennem ateşinde zakkum ağacına vesair bitkilere kalıcılık verecektir.

Bazılarının iddia ettiklerine göre bizatihi Dan’ ateşte yetişmez. Onlar bun­dan yemeyeceklerdir. O halde Dan”; davarların gıdalanndandır. insanların gıdaları arasında yer almaz. Develer bunu yemeye koyulacak olurlarsa, bir türlü doymazlar ve açlıktan ölür giderler. Bu kimseler kendilerini doyura­cak şeyler yemek istediler. İşte üari’ bu gibi kimselere misal olarak verilmiş­tir. Onlar, gıdası Darî’ olan kimselerin azab edileceği gibi, açlık ile azab edi­lecektir.

el-Tirrnizî el-Hakîm şöyle demiştir: Bu oldukça basit ve oldukça sıradan bir tevildir. Sanki onlar yüce Allah’ın kudreti hakkında hayrete düşmüş, bu toprakta, bu Darî’ yetiştirenin cehennemin ateşinin yandığı yerde yetiştirme­ye kadir olmadığını düşünmüş gibidirler. Halbuki yüce Allah, bu dünya ha­yatında yemyeşil ağaçtan bizim için ateş yaratmıştır. Fakat ne ateş ağacı ya­kar, ne de ağaçta bulunan suyun nemliliği ondaki ateşi söndürür. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Hemen ondan ateş yakıyorsunuz.” (Yasin, 36/80) Aynı şekilde yüce Allah’ın: “Biz on lan kıyamet günü … yüzükoyun hasredeceğiz” (el-İsra. 17/97) buyruğu na­zil olunca ey Allah’ın Rasûlü diye soruldu, insanlar yüzleri üzere nasıl yürü­yeceklerdir? Şöyle buyurdu: “Onları ayakları üzerinde yürüten kimse, yüzü­koyun onları yürütmeye de kadirdir. [13]”O halde bu gibi hususları ancak kal­bi zayıf olan kimseler hayretle karşılar. Yüce Allah bizlere: “Derileri piştik­çe azabı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz.” (en-Nisa, 4/56); “Gömlekleri katrandandır.” (İbrahim, 14/50); “Çünkü Bizim yanımız­da, ağır bukağılar… var.” Ve; “Yakıcı bir ateş de var, boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek… de yardır.” (el-Müzzemmil, 73/12-13) diye buyurmuştur.

Bir görüşe göre bu, içinde diken bulunan yiyecektir. O halde aiab bu şey­lerle çeşitlilik arzedecektir. [14]

  1. O, ne semirtir, ne de açlığa karşı fayda verir.

Yani Darî’ yiyen bir kimse şişmanlamaz. Hem diken yiyen nasıl şişman­layabilir ki?

Müfessirler şöyle demiştir: Bu (bir önceki) âyet-i kerime nazil olunca, müş­rikler şöyle dedi: Şüphesiz ki bizim develerimiz Darr ile semirmektedirler. Bunun üzerine; “O, ne semirtir, ne de açlığa karşı fayda verir.” buyruğu na­zil oldu. Hem onlar yalan söylemişlerdir. Çünkü develer onu henüz taze iken, kurumadan otlarlar. Bu ot kurudu mu onu yemezler. Bir görüşe göre onlar bu hususta tereddüde düşmüşlerdir. Bunu diğer faydalı bitkiler gibi sanmış­lardır. Çünkü “müdâra’a” (dan’ ile aynı kökten); birbirine benzemek anlamı­na gelir; fakat onlar bu otun semirtmediğini, açlığa karşı bîr faydasının da ol­madığını görmüş oldular, öğrendiler. [15]

  1. Yüzler de vardır ki o gün, nimetin eseri görülür onlarda.

9- Amellerinden dolayı hoşnutturlar.

  1. Yüksek bir cennettedirler.

“Yüzler de vardır ki o gün, nimetin eseri görülür onlarda.” Nimel sa­hibidir onlar. Bu yüzler, mü’minlerin yüzleridir. Yaptıklarının akıbeti ve sa-lih amellerinin karşılığı olarak kendilerine verilenleri görünce sevinmiş ola­caklardır. “Amellerinden dolayı.” Dünyada iken işledikleri amellerinden ötü­rü, amellerinin karşılığında, kendilerine cennel verileceği vakit, âhirette “hoşnutturlar.” Yani bu kimseler, yaptıkları işlerin mükâfat sebebiyle hoş­nut olacaklardır.

Ayetin başında hazfedilmiş bir “vav” vardır ki: ‘ Ve o günde öyle (başka) yüzler de vardır ki…” anlamındadır. Bu “vav” bu tür yüzler ile daha önce kendilerinden sözedilmiş yüzlerin arasındaki farkı belirtmek için­dir. Buradaki “yüzler” tabiri bizzat insanların kendilerini ifade eder.

“Yüksek bir cennettedirler.” Yüceltilmiş, yükseltilmiş bir cennettedirler. Çünkü bu cennet, önceden de geçtiği üzere semâların üstündedir. “Değeri yük­sek” diye de açıklanmıştır. Çünkü o, cennetlerde canların çektiği ve gözlerin zevk duyacağı herşey vardır ve onlar o cennetlerde ebedi kalıcıdırlar. [16]

  1. Orada boş söz işitmezler.

Hoşlanılmayan, bayağı, aşağılık söz işitmezler demektir. Yüce Allah bu­rada: “Lâğiyeh” “Boş söz” diye buyurmuştur. “El-lağv” “El-leğâ” ile “El-lâğiyeh” hep ay­nı anlamdadır. Şair de şöyle demiştir:

“Boş söz ve çirkin konuşmalardan…”

el-Ferrâ ve el-Ahfeş dedi ki: Orada, boş, tek bir kelime dahi işitmezler. Bundan neyin kastedildiği hususunda altı görüş vardır.

1- Yalan, iftira ve yüce Allah’ın inkârı ve küfür sözler. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

2- Batıl ve günah işitmezler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

3- Kasıt sövmektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

4- Masiyettir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

5- Orada herhangi bir kimsenin yalan yere yemin ettiği işitilmez. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. el-Kelbî dedi ki: İster doğru, ister yalan yere kimsenin yemin ettiği cennette işitilmeyecektir.

6- Onların konuşmaları arasında boş bir kelime dahi duyulmaz. Çünkü cen­net ehli, ancak hikmet ile, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği sürekli ni­metler dolayısıyla, Allah’a hamd ile konuşurlar. Bu açıklamayı da yine el-Fer­râ yapmıştır. Bu, sözü geçen bütün görüşleri de kapsayacak genellikte oldu­ğundan ötürü en güzelleridir.

Ebu Amr ve İbn Kesir (“işitmezler” anlamındaki fiili) meçhul bir fiil olarak “ye” ile: “Yusmeu” “İşitilmez” diye okumuşlardır. Nafi de böyle okumuş olmakla birlikte “ye” yerine ötreli “te” ile okumuştur. Çünkü: “El-lâgiye” “Boş söz” müennes bir isimdir. Bundan dolayı fiili de müennes okumuştur.

“Ye” ile okuyanların bu şekilde okumalarının sebebi ise, isim ile fiil ara­sında cer harfi ve mecrurun geldiği bir hal oluşundan dolayıdır. Diğerleri ise üstün “te” ile okumuşlardır.

“Lâğiyeh” “Boş söz” şeklinde nasb ile okunması, bunun (yani boş söz işit­menin) yüzlere isnad edilmesi dolayısıyladır. Yani yüzler, orada boş söz işitmeyeceklerdir. [17]

  1. Orada akan bir pınar vardır.
  2. Orada yüksek tahtlar vardır.
  3. Yerleştirilmiş sürahiler;

15- Dizilmiş yastıklar,

  1. Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.

“Orada” kaynayıp coşan su, yerin üstünde yatakları bulunmaksızın, lez­zetli çeşitli içeceklerden “akan bir pınar vardır.” Daha önce el-İnsan Sûresi’nde (76/6. âyetin tefsirinde) orada birden çok pınarların bulunduğuna da­ir açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O halde burada “bir pınar” birçok pı­narlar anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [18]

“Orada yüksek tahtlar vardır.” Rivayet olunduğuna göre bu tahtların yük­sekliği, yüce Allah dostunun sahib olduğu, etrafındaki mülkü görmesi için sema ile arz arası kadar olacaktır. [19]

“Yerleştirilmiş sürahiler” yani ibrikler ve kablar vardır. İbrik; kulpu ve emziği olana denilir, Sürahi ise; kulpu ve emziği olmayan su kabına denilir. Buna dair açıklamalar daha önceden ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/71. âyetin tefsiri, 2. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. [20]

“Dizilmiş” biri diğerinin yanında “yastıklar” vardır.

Bunun tekili “Numrukatun” dur. Şair şöyle demiştir:

“Ve bizler kâseleri çokça içenlerimiz ile

Ebu Kabus arasında, yastıklar üzerinde gezdirir dururuz.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Olgun yaşlılar ve yüzleri güzel gençler,

Dizilmiş tahtlar ve yastıklar üzerinde.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “En-numreku” ile “En-numrekatu” “Küçük yastık” demek­tir. (“Nun” harfi) kesreli olarak; “En-nimrakatu” da bu anlamdadır ki; bu Yakub’un naklettiği bir söyleyiş tarzıdır. (Arapların) devenin eğeri üzerindeki küçük yas­tığa da bu ismi verdikleri olur. Bu açıklama Ebu Ubeyd’den nakledilmiştir. [21]

“Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.” Ebu Ubeyde dedi ki: “Ez-Zerâbiyy” “Yaygılar” demektir. İbn Abbas dedi ki: “Ez-Zerâbiyy” “İnce ka­difeleri bulunan küçük yastıklar” demektir. Bunun tekili, “Zurbiyetun” diye gelir, el-Kelbî ve el-Ferrâ da böyle demişlerdir.

“El-Mebsuse” “Etrafa yayılmış” yayılmış, serilmiş demektir. Bu açıklamayı Ka­tade yapmıştır.

Biri diğerinin üstünde diye de açıklanmıştır ki, bu da İkrime’nin görüşü­dür. Pek çok diye de açıklanmıştır. Bu da el-Ferra’nın görüşüdür. Meclisler­de etrafa dağılmış diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Kutebî’ye aittir.

Derim ki: Bu daha doğrudur. Çünkü bunlar (bu değerli yaygılar) pekçok ve etrafa yayılmış olacaktır. “Vebesse fihâ min kulli dâbbetin” “Ve orada her çeşit canlıyı üre­tip yaymasında” (el-Bakara, 2/164) buyruğunda da aynı kökten gelen lafız kullanılmıştır.

Ebu Bekr el-Enbari dedi ki: Bize Ahmed b. el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bi­ze Huseyn b. Arafe anlattı, dedi ki: Bize Ammar b. Muhammed anlattı, de­di ki: Ben Mansur b. el-Mutemir’in arkasında namaz kıldım. O: “Sana örtüp bürüyenin haberi geldi ya” (1. âyet) sûresini okudu. Bu sûrede: “Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.” Orada nimetler içerisinde huzurla yaslanmış olacaklardır, diye okudu. [22]

  1. Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına?

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah, her iki yurdun sahiplerinin halini sözkonusu edince kâfirler bu işe hayret ettiler, yalanlayıp inkar ettiler. Yüce Allah da onlara, kendi sanat ve kudretini, herşeye güç yetiren, mutlak kadir olduğunu hatırlattı. Nitekim o canlıları yeri ve göğü yaratandır. Sonra öncelikli olarak deveyi sözkonusu etti. Çünkü deve Araplar arasında pek çoktur. Onlar filleri görmemişlerdi. Bundan dolayı şanı yüce Allah, pek büyük bir ya­ratığını küçük bir mahlukun emrine verdiğini hatırlatarak buna dikkatlerini çekti. Bu küçük varlık, bu büyük varlığı yularından çekip götürüyor, onu çoktürüyor, kaldırıyor. Deve yerinde çökmüş iken ona ağır yükleri yükletiyor ve bu ağır yüküyle yerinden kalkıyor. Bu özellik, onun dışında hiçbir hayvan­da yoktur. Onlara, yarattığı büyük bir mahluku, yarattıklarından küçük bir varlığın emrine verdiğini gösterdi ve bununla; onlara, vahdaniyetinin ve bü­yük kudretinin delilini de göstermiş oldu.

Hikmet sahihlerinden birisinden nakledildiğine göre, o deveden ve hari­kulade yaratılışından sözetmiş. Ancak bu şahıs devenin bulunmadığı bir yer­de yetişmişti. Bir süre düşündükten sonra şöyle dedi: Muhtemeldir ki bu develerin boynu uzun olmalıdır. Yüce Allah bu develerin karanın gemilerini ol­masını murad ettiğinden ötürü onlara susuzluğa katlanabilme kabiliyetini ver­di. Öyle ki; onlar on gün hatta daha fazla susuz kalabilmektedirler. Çöller­de ve tehlikeli geçiş yerlerinde bitip de diğer hayvanların otlamadığı herbir şeyi otlayacak şekilde yarattı.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, onlara yüksek tahtları hatırlatınca on­lar: Bunlara nasıl çıkacağız, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i ke­rimeyi indirdi ve develerin üzerine yükler vurulsun diye çöktüklerini, sonra da ayağa kalktıklarını anlattı. İşte bu tahtlar da böyle olacaktır. Önce alçalacaklar, sonra yükseleceklerdir. Bu anlamdaki açıklamaları Katade, Mukatil ve başkaları yapmıştır.

Burada sözü edilen develerin pek büyük bulut parçalan olduğu da söy­lenmiştir. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır. es-Sa’lebî dedi ki: Burada sö­zü geçen “develer”in bulutlar olduğu söylenmiş ise de, ben bunun imamla­rımızın kitaplarında bir temelinin olduğunu göremedim.

Derim ki: el-Asmaî Ebu Said Abdu’l-Melik b. Kurayb’ın naklettiğine göre Ebu Amr şöyle demiştir; Bu “Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl ya­ratıldığına” buyruğunda; “El-İbil” kelimesini şeddesiz olarak okuyanların bu okuyuşu ile maksat devedir. Çünkü deve dört ayaklılardandır. Yere çöker ve onun üzerine yük vurulur. Diğerleri ise dört ayaklı olmakla birlikte, yük on­lara ayakta oldukları halde vurulur. Bu kelimeyi şeddeli olarak okuyanların okuyuşuna göre ise, bununla su ve yağmur taşıyan bulutlar kastedilmiş olur.

el-Maverdi dedi ki: Buradaki: “El-İbil” kelimesinde iki şekil sözkonusudur.

Daha kuvvetli ve meşhur olan birinci görüşe göre bundan kasıt, dört ayak­lılardan olan develerdir. İkinci görüşe göre ise, maksat bulutlardır. Eğer bun­larla maksat bulutlar ise, bulutlardaki ilâhî kudrete delil teşkil eden belge­ler ve bütün yaratıklarına fayda sağlayan genel menfaatlerden dolayı söz ko­nusu edilmiştir. Eğer dört ayaklılardan olan develer kastedilmiş ise, diğer hay­vanlara göre develerin daha çok faydalı oluşundan dolayıdır. Çünkü hayvan­lar sağmal, binek, yiyecek ve yük hayvanları olmak üzere dört türlüdür. De­velerde bu dört özellik de vardır. Dolayısıyla nimet olmak özellikleri daha geneldir, ilahi kudretin onlarda tecellisi daha mükemmeldir.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın deveyi özellikle sözkonusu etmesi, hur­ma çekirdeklerini yemesi, ot otlaması ve bununla birlikte süt vermesi dolayısıyladır. Yine el-Hasen’e develer hakkında soru sorulmuş ve: Filin acaibliği bundan büyüktür, demişler. O da şu cevabı vermiş: Araplar ile filler ara­sında uzak bir mesafe vardır. Diğer taraftan fil eti yenmez bir çeşit domuz­dur. Sırtına binilmez, sütü sağılmaz.

Şureyh şöyle derdi: Haydi hep birlikte (Kufe’de develerin geldiği çarşı olan) el-Künâse’ye çıkalım ve develerin nasıl yaratıldıklarına bir bakalım.

“El-İbil” “Deve” lafzının aynı kökten tekili yoktur, müennes bir lafızdır, Çün­kü kendi lafzından tekili olmayan çoğul isimler, şayet insanların dışındaki var­lıkların adı ise müenneslik onların ayrılmaz bir özelliğidir. Bu lafızların kü­çültme ismi yapıldığı takdirde sonlarına “he (yuvarlak te)” getirilir. O bakım­dan: “İbiletun ve ğanimetun” “Devecik, koyuncuk” ve benzer şekilleri kullanılır. Devenin bu lafzı bazan hafif olsun diye “be” harfi sakin olarak; “İbl” diye kullandık­ları da olur. Çoğulu, “âbâl” diye gelir. [23]

  1. Göğün nasıl yükseltildiğine,

19- Dağların nasıl dikildiklerine,

  1. Ve yerin nasıl yayılıp, döşendiğine?

“Göğün nasıl” yerden direksiz olarak “yükseltildiğine”; ona hiçbir şeyin erişemeyeceği kadar yükseltildiğine, diye de açıklanmıştır.

“Dağların” yıkılıp, yok olmayacak şekilde yerin üzerinde “nasıl dikildik­lerine…”

Şöyle ki; yer yayılıp döşendiğinde çalkalandı, yüce Allah, dağlarla orayı sağlamlaştırdı. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Ve yer onları çalkalamasın di­ye onda sağlamlaştırıcı kazıklar yarattık.” (el-Enbiya, 21/31)

“Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine” Yayılıp, uzatıldığına.

Enes dedi ki: Ali (r.a)’ın arkasında namaz kıldım. O: “Keyfe halektu” “Nasıl ya­rattığıma” “Rafe’tu” “Yükselttiğime”; “Nesabtu” “Diktiğime” ve “Setahtu” “Yayıp döşediğime” diye “te” harflerini ötreli olarak zamiri yüce Allah’a izafe ede­rek okudu. Muhammed b. es-Semeyka’ ve Ebu’l-Âliye de böyle okurdu. Bu okuyuşda meful mahzuf olmakta birlikte anlamı “Halektuhâ” “On (lar)ı… yarattı­ğıma” şeklindedir. Diğerleri de bu şekilde açıklanır.

el-Hasen, Ebu Hayve ve Ebu Recâ’ “yayılıp döşendiğine” anlamındaki laf­zı “ti” harfini şeddeli, “te” harfini de sakin olarak; “Suttihat” diye okumuşlar­dır. Çoğunluk da böyle okumuş olmakla birlikte, ancak onlar “ti” harfini şeddesiz okumuşlardır.

Yüce Allah, öncelikle deveyi sözkonusu etti. Başkasını da öncelikle sözkonusu etseydi yine değişen bir şey olmazdı.

el-Kuşeyri dedi ki: Bu böyle bir dizilişte bir çeşit hikmetin aranacağı tür­den anlatımlardan değildir.

Şöyle de denilmiştir: Deve Araplar açısından insanlara en yakın olan varlıktır. Çünkü deve, onların nezdinde çoktur ve onlar insanlar arasında de­veleri en iyi tanıyanlardır. Aynı şekilde develerin faydaları diğer hayvanla­rın faydalarından daha fazladır. Develerin eti yenir, sütleri içilir, onlara hem yük vurulur, hem sırtlarına binilir. Üzerlerinde oldukça uzak mesafeler katedilir. Susuzluğa karşı dayanıklıdırlar, çok az yem isterler, çokça yük taşır­lar. Arapların mallarının çoğunluğunu da develer teşkil etmektedir. Develer sırtında, insanlardan uzaklarda tek başlarına yol alır giderlerdi. Bu durum­da olan kimselerin, elbette yanlarında bulunanlar üzerinde düşünmeleri ta­biidir. O önce bindiği hayvana bakar, sonra gözünü semaya uzatır, sonra ye­re bakar. O bakımdan onlara da bu yaratıklar üzerinde dikkatle düşünme­leri emrolundu. İşte bunlar dilediğini yaratan ve herşeye güç yetiren mutlak yaratıcının, eşsiz sanatkârın varlığının en açık bir delilidir. [24]

  1. Artık sen hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın.
  2. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.
  3. Fakat kim yüz çevirip, inkâr ederse,
  4. Allah, onu en büyük azab ile azablandırır.

25- Şüphe yok ki dönüşleri yalnız Bizedir.

  1. Sonra da hesaplarını görmek de şüphesiz yalnız Bize aittir.

“Artık” ey Muhammed “sen” onlara “hatırlat” öğüt ver ve korkut! “Sen ancak bîr hatırlatıcısın.” Bir öğüt verensin

“Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” Yani onlara musallat kılınmış birisi değilsin ki, onları öldüresin. Daha sonra bu âyet-i kerimeyi kılıç âyeti (cihadı emreden âyet) neshetmiştir.

Harun el-A’ver, “bir zorba” anlamındaki lafzı “ti” harfini üstün olarak; “Bimusaytar” diye okumuştur. “El-musaytarun” “Egemen, olanlar” (et-Tur, 52/37) buy­ruğunda da böyle okumuştur. Bu Temimlileıin söyleyişidir.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “El-musaytır (sin ile)” ile “El-musaytır” Bîr şey üzerinde onu kontrol etmek, durumlarını görüp gözetlemek, amelini yazmak üzere mu­sallat olan” demektir. Bunun asıl kökü “Satır”dan gelmektedir. Çün­kü satır’ın ihtiva ettiği anlamlardan birisi de belirli bir sınırı aşmamasıdır. Bu­na göre kitab da “satır satır yazılmış” (anlamında): “Mustar”dır. Bu işi yapan kimse; “Mustar” ile “Musaytır” anılır. “Seytarte aleynâ” “Bizim üzerimizde egemen ol­dun, musallat oldun” denilir. Yüce Allah da: “Leste aleyhim bimusaytır” “Üzerlerine mu­sallat olan bir zorba değilsin” diye buyurmaktadır. “Setarahu” “Onu yere yık­tı” anlamındadır.

“Fakat kim yüz çevirip, inkâr ederse” buyruğu mıınkatı’ bir istisna olup; ama verilen öğüt ve yapılan hatırlatmalardan yüz çevirenlere gelince… de­mektir.

“Allah, onu en büyük azab ile azablandırır.” Bu da azabı sürekli olan cehennemdir. Yüce Allah’ın: “En büyük” dîye buyurması onların dünya haya­tında iken açlık, kıtlık, esir edilmek ve öldürülmekle azab edilmiş olmalarından dolayıdır. Bu tevilin (yorumun) delili İbn Mesud’un: “İllâ men tevellâ vekefera finnehu yuazzibuhullahu” “Fakat kim yüz çevirip inkâr ederse, şüphesiz ki Al­lah onu azablandıracaktır” şeklindeki okuyuşudur.

Bu istisnanın muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani, sen yüz çevirip, in­kâr eden kimseler dışındakilere musallat değilsin. Bunlara ise cihad ile mu­sallat kılınmışsın. Bundan sonra da Allah onu en büyük azab ile azaplandıracaktır. Bu takdire göre âyet-i kerimede nesh sözkonusu değildir.

Rivayet edildiğine göre, Ali (ra)’a irtidad etmiş bir adam getirildi. Üç gün süreyle tevbe etmesini istedi, fakat tekrar İslama dönmedi. Onun boynunu vurdu ve: “Fakat kim yüz çevirip inkar ederse” âyetini okudu. (Bu durum­da Ali (r.a) da istisnanın muttasıl olduğunu ifade etmiş olmaktadır.)

İbn Abbas ve Katade (istisna edatını) şeddesiz olarak başlangıç ve uyarı edatı olmak üzere; “Elâ” “Dikkat edin…” diye okumuşlardır. Îmruu’l-Kays’ın şu mısraında olduğu gibi:

“Evet, dikkat et senin onlardan (muradını aldığın) nice güzel günlerin geçmiştir.”

Bu açıklamaya göre buradaki: “Men” “Kim” lafzı şart içindir. Cevabı ise “Al­lah onu… azablandınr” buyruğudur, “Fe”den sonraki mübtedâ ise gizlidir. İfade: “Feyuazzibuhullahu” “Allah onu azaplandırır” takdirindedir.[25] Çünkü eğer “fe”den sonra gelen fiil ile cevab verilmek istenmiş olsaydı o takdirde; “İllâ men tevellâ vekefera yuazzibuhullahu” “Ancak yüz çevirip kâfir olanı Allah azaplandırır” şek­linde gelmesi gerekirdi.

“Şüphe yok ki” ölümden sonra “dönüşleri bizedir.”

“Âbe, yuibu” “Döndü, döner” denilir. Ubeyd şöyle demiştir:

“Her ayrılan mutlaka geri döner.

Fakat ölüm ile ayrılan asla geri dönmez.”

Ebu Cafer, “dönüşleri” anlamındaki lafzı şeddeli olarak: “İyyâbehum” diye okumuştur. Ebu Hatim ise: Şeddeli okuyuş caiz değildir. Eğer böyle bir okuyuş caiz olsaydı, aynı şeyin; “Siyam” (oruç) ile “Kıyam” la­fızlarında da caiz olmalıydı.

Aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Ebu Cafer el-Medenî “dönüşleri” anlamındaki laf­zı (“ye” harfi) şeddeli olarak okumuştur. Bunun açıklaması ise “fîal” veznin­de “”Eyb” in mastarı olmasıdır. Bunun “El-iyâb” den geldiği de söylenmiştir yahutta onun aslı “fi’al” vezninde: “İv’âb” şeklinde; “Evb” den gelmesi de sözkonusu olabilir. Diğer taraftan; “İvvâben” in “divvân” lafzının “divan” diye kullanıl­masına benzer, diye de açıklanmıştır. Daha sonra “seyyid” ve benzeri keli­melerin aslına yapılan uygulama, bu kelimeye de yapılmıştır.

(Ğaşiye Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Gaşiye Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.