Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
13°C
Hafif Yağmurlu
Cts 12°C
Paz 16°C
Pts 14°C
Sal 10°C

87 – Ala Suresi | Tefsir’ul Munir

87 – Ala Suresi | Tefsir’ul Munir

Ala Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Allah Teala’nın Tenzih Edilmesi, Kudreti Ve Peygamberine Kur’an’ı Ezberletmesi

1- Rabbinin o yüce adını teşbih et.

2- Ki O, yaratıp düzene koyandır.

3- Takdir eden, yol gösterendir.

4, 5- Yeşil otu çıkaran, sonra da onu kapkara, kupkuru bir hale getirendi» »

6- Seni okutacağız da unutmayaçaksın.

7- AUah’m dilediği başka. Çünkü O, aşikârı da bilir gizliyi de.

8- Seni en kolay olana muvaffak edeceğiz.

Açıklaması

“Rabbinin o yüce adını teşbih et.” “Yüce Rabbimi tenzih ve takdis ede­rim” sözü ile Allah’ı ona lâyık olmayan herşeyden tenzih et. Kurtubi: “Evlâ olan ismin müsemma olmasıdır. (Adını teşbih et ifadesinin anlamı: Rabbini teşbih et şeklinde anlaşılmalıdır.)” dedi.[1] Ebu Hayyan da şöyle dedi: “Za­hir olan, tenzihin isim üzerinde vaki olduğudur. Yani, O’nu bir putun veya heykelin rab ve ilâh diye adlandırılmasından tenzih et. Eğer sözün bile başkasına kullanılmasından tenzihi oluyorsa, kendisi daha önceliklidir. Za­tın tenzihi daha önemlidir.” Denildi ki: “Burada isim müsemma manasına­dır. Maksat Allah Tealâ’nm tenzih edilmesini emretmektir.”[2] “el-A’lâ”nın anlamı Allah’ın kendine atfedilen her türlü eksiklikten, herşeyden yüce, en yüce, en üstün, en büyük olduğu gerçeğidir.

İmam Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mace, Ukbe b. Amir el-Cüheni’den rivayet etti: Vakıa suresinin 96. ayeti “Haydi Rabbini o büyük adıyla teş­bih et.” ayeti inince Rasulullah (s.a.) bize “Bunu rükuunuza koyun.” buyur­du. A’lâ süresindeki “Rabbinin o yüce adını teşbih et.” ayeti inince de: “Bu­nu secdenize koyun.” buyurdu.”

Sonra da, bilmeyi isteyen için Rabbin ve O’nun kudretinin delili ola­cak, O yüce ismin sıfatlarını vasfetti:

1- “Ki O, yaratıp düzene koyandır.” İnsanın da bulunduğu bütün kâ­inatı yaratandır. Her mahluku da en güzel şekilde düzene koydu; bölümle­rini uyumlu yaptı. Hakîm, tedbiri olan ve alim bir ilâhın sanatına gösterge olması için onu, düzenli, yerli yerince ve muhkem yaptı.

2- “Takdir eden, yol gösterendir.” Her mahluka onun için uygun olanı takdir edip, onu takdir ettiğine hidayet eden, ondan yararlanmayı öğreten veya cinsini, türlerini, vasıflarını, fiillerini, sözlerini, ecellerini takdir eden­dir. Onlardan her birine, ondan meydana geleceği ve onun için gerekeni gösteren, yaratılış amacına onu sevkeden, dini ve dünyası ile ilgili işlerini ona ilham eden, mahlukâtm rızık ve yiyeceklerini takdir eden, insana ve hayvana hayatlarını sürdürme yollarını ilham eden eşyada faydaları yara­tan ve insana onu elde etmeyi öğretendir.

Ayetin benzeri, Allah Tealâ’nm Musa (a.s.)’nın Firavun ile konuşması­nı haber verdiği ayettir: “Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolunu gösterendir.” (Tâha, 20/50) Yani takdir edip, mahlukâtı ona hidayet etti. Sahih-i Müslim’de Abdullah b. Amr’dan şöyle rivayet edildi: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Allah Tealâ gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce mahlukâtm kaderini takdir etti. Arş’ı da su üzerinde idi.”

3- “Yeşil otu çıkaran, sonra da onu kapkara, kupkuru bir hale getiren­dir.” Otu ve hayvanların yediği yeşil bitkileri bitiren, bütün bitki ve ekin çeşitlerini insan yesin, diye yaratandır.

Sonra o ekinler yeşil iken onları kupkuru ve yemyeşil iken kapkara hale getirdi. Çünkü ot cinsi kuruyunca kararır.

Peygamber (s.a.)’e emretmiş olduğu ve O’na lâyık olan, kendisi için ra­zı olduğu teşbihtir. Peygamber (s.a.) de onu bilip Allah Tealâ’nm Kur’an’dan kendisine indirdiğini okuyarak onu korumaya titizlik gösterdi. Rabbi, ona Kur’an’dan okutacağını ve unutturmayacağını müjdeledi:

“Seni okutacağız da unutmayacaksın. Allah’ın dilediği başka.” Ey Mu-hammed! Sana okumayı ilham ederek seni okur yapacağız. Okuduğunu da unutmayacaksın. Peygamber (s.a.), Cibril, kendisine Kur”an ayetlerini ge­tirdiğinde, Cibril daha ayetin sonunu getirmeden Peygamber (s.a.) unutma endişesinden dolayı evvelini tekrar ediyordu. Daha sonra bu ayet indi. Al­lah ona ilham edip, Kur’an’ı unutmaktan onu korudu.

Ayetin benzeri şu ayetlerdir: “Sana onun vahyi tamamlanmazdan ev­vel Kur’an’ı (okumada) acele etme.” (Tâha, 20/114). “Onu (okumada) acele etmen için dilini onunla depretme. Onu toplamak, onu okutmak şüphesiz bize aittir.” (Kıyame, 75/16-17).

Ardından da, “Allah’ın dilediği başka.” buyurdu. Sen, sana indirilen Kur’an’ı ezberleyecek ve unutmayacaksın, ama Allah’ın unutmanı dilediği müstesna. Eğer sana bir şeyi unutturmayı dilerse yapar. Şöyle de denmiş­tir: İstisnadan murat, meydana gelecek neshtir. Yani, sana okuttuğumuz­dan Allah’ın kaldırılmasını veya neshini dilediğinden başkasını unutmaya­caksın. Tilâveti neshedileni de terketmende bir sakınca yoktur.

Birinci mana daha sahihtir. Katade şöyle dedi: Rasulullah (s.a.) Al­lah’ın dilediğinden başka bir şeyi unutmuyordu.

Sonra Allah Tealâ okutma ve bir maslahat için Allah’ın unutmasını di­lediğinin dışında unutmayacağı vadini tekid ederek buyurdu ki:

“Çünkü O, aşikârı da bilir gizliyi de” kulların açık yaptığını da ve söz­lerinden fiillerinden gizlediğini de bilir. O’ndan bir şey gizli kalmaz. Aşikâr, insanın aleni olarak yaptığı veya söylediği her şeydir. Gizli ise insanın Al­lah’tan başkasının bilmediği kendi içinde gizlediği her şeydir. Sana, seni okutacağını ve ezberleteceğini vaad eden açığı ve gizliyi bilendir.

Bu, “Allah’ın dilediği başka.” sözünün neshi ifade ettiğini söyleyen gö­rüşe göredir. Neshe bir illet sayılmaktadır. Böyle olunca da, hükmün kon­ması ve kaldırılması, mükelleflerin yararlarına göre olmaktadır. Ayetin benzeri, Enbiya suresi 110. ayetidir: “Muhakkak O, açık söylediklerinizi bi­lir. Gizlediklerinizi de bilir.”

Bundan sonra da ona bir müjde daha veriyor: Onun kolaylaştırılması. Yani hükümleri itibariyle yapılabilir, kolay olana yöneltme.

“Seni en kolay olana muvaffak edeceğiz.” Sana hayır fiillerini ve sözle­rini kolaylaştıracağız. Sana kolay, müsamahalı bir din vereceğiz. Din ve dünya işlerinde müsamahalı bir din ve kolay bir yola seni koyacağız. Sana sadece en kolayını vereceğiz. Nefislere yapılması ve katlanılması zor gel­meyecek en kolaydan başkasını ümmetin için seçmeyeceksin. [3]

Öğüt, Nefsin Arındırılması Ve Ahiret İçin Amel

9- O halde eğer öğüt fayda verirse durma öğüt ver.

10- Korkacak olan öğütü kabul eder.

11- Pek bedbaht olan ise ondan ka-

14- Kurtulmuştur arınan.

15- Ve Rabbinin adını anıp namaz kılan.

16- Belki siz dünya hayatını üstün tutarsınız.

17- Halbuki ahiret daha hayırlı, daha süreklidir.

18- Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır.

19- İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde.

Açıklaması

“O halde eğer öğüt fayda verirse durma öğüt ver. Korkacak olan öğütü kabul eder.” Ey Muhammed! İnsanlara Kur’an ile öğüt ver ve onları hayır yoluna ilet, dinin hükümlerini göster, öğütün fayda vereceği yerde öğüt ver. İnsanlar iki sınıftırlar: Öğütün fayda verdiği grup ve fayda vermediği grup. Ey Muhammed! Senin yaptığın tebliğden faydalanıp öğüt alabilen, kalbi ile Allah’tan korkup O’na varacağını bilendir. Ama, küfür ve inadında israrcı olup, inkârda ve nankörlükte direnene öğüt vermende bir fayda yoktur.

İbni Kesir diyor ki: “Buradan, ilim öğretme konusunda ehil olmayana ilim öğretilmeyeceği kuralı alınmaktadır.”[4]

Müslim, Abdullah b. Mesud (r.a.)’dan yaptığı bir rivayette Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir kavme sen, akıllarının almadığı bir şeyi konuşursan o konuşman, bir kısmı için fitne olur.” Deylemi Firdeus’te Ali’den, Buhari de mevkuf olarak şu sö­zü rivayet ettiler: “İnsanlara bildikleri ile konuşun; Allah ve Rasulü’nün yalanlanmasını ister misiniz?” İsa (a.s.) demiştir ki: “Hikmeti ehli olmaya­na vererek ona zulmetmeyin. Ehlinden de kaçırarak onlara zulmetmeyin. İlacı fayda vereceğini bildiği yere koyan doktor gibi ol.”

“Öğüt kabul eder…” ifadesi, Rasulullah (s.a.)’m getirdiği şeylerin, sade­ce hatırlatmadan başka bir şeye ihtiyacı olmayacak kadar açık olduğunu göstermektedir.

Ayetin tefsirinde bir görüş daha vardır: Faydası olmasa bile öğüt veril­mesi gereklidir. Ayetteki “eğer” şartına bağlanma esas amaç değildir. Ora­daki şart, gerçeğin açıklanıp tasvir edilmesi içindir. Pek çok ayette olduğu gibi şu ayette de bu durum vardır: “Dünya hayatının geçici metaını kaza­nacaksınız diye cariyelerinizi, eğer kendileri de iffetli olmak isterlerse, siz fuhşa mecbur etmeyiniz.” (Nûr, 24/33)

Razi dedi ki: İnsanlar dönüş konusunda üç kısımdırlar: Doğruluğuna kesin inanan, şüphe içinde olan ve inkâr eden. İlk iki kısım öğüt ve korkut­madan yararlanırlar.

İnkarcılardan çoğu sadece dilleri ile inkâr etmektedirler. İnsanların ekseriyetinin nasihatten etkilendiği, yüz çevirenlerin nadir olduğu anlaşıl­mıştır. Büyük iyiliğin, küçük bir serden ötürü terkedilmesi, büyük bir ser­dir. Bunun için de her ne kadar öğütten, sadece Allah’ın faydalanmalarını murat ettiği bazıları faydalanıyorsa da, öğüdün yaygınlaştırılması gerek­mektedir. Biz bilemeyiz.[5]

Allah Tealâ Peygamberine öğütü emrettikten sonra “Korkacak olan öğütü kabul eder” sözü ile de, öğütten kimin yararlanacağını açıklamıştır.

Ardından Allah Tealâ uygulama açısından inatçılara hatırlatmanın yararı olmadığını izah ederek buyuruyor ki:

“Pek bedbaht olan ise ondan kaçınır. Ki o en büyük ateşe girecektir. Sonra onun içinde ne ölür, ne de yaşar.” Öğütten kaçınıp, uzak duran, Al­lah’ı inkârda ısrarcı ve inatçı, masiyete batmış olan kâfirlerin bedbahtıdır.

Onun için de, cehennemin ateşinde hararetine katlanacak ve suçunun vebalini çekecektir. O ise, büyük ateştir. Dünya ateşi ise, küçük ateştir. Başka bir görüşte: Büyük ateş, cehennemin tabakalarıdır: “Şüphesiz mü­nafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa, 4/145)

Büyük ateşe girip orada ebedî kalan, ölüp yok olarak içinde bulundu­ğu azaptan kurtulamaz; mutlu olup faydalanacağı iyi ve tatlı bir hayat da yaşayamaz. “Öldürülmezler ki ölsünler. Azabından bir kısmı onlardan ha­fifletilmez de.” (Fatır, 35/36).

Özellikle kâfirin öğütle anılmasının sebebi şudur: Fasık öğütü tama-ıen terketmemiştir. Kur’an, fisk ehli olan bedbahtı bundan dolayı anma-ıış oldu.

Kur’an’dan yüz çeviren kötüler tehdit edildikten sonra, kendilerini ırkten, ibadette taklitten ve rezilliklerin kirliliğinden arındırıp temizle-ıekle ilgilenen mutlulara olan vaadleri zikrederek buyurdu ki:

“Kurtulmuştur arınan. Ve Rabbinin adını anıp namaz kılan.” Şirkten îmizlenen, Allah’a iman edip O’nu birleyen ve dini ile amel eden, kendisi-i rezillikler, mefsedet ve düşük ahlâktan uzak tutmaya, arınmaya ve bu onuda Allah Tealâ’nın Rasulü’ne indirdiğine bağlı kalmaya çalışan azap-an korunup kurtulmuş olur.

Bu kimseler dili ile de Rabbinin adını tevhid ve ihlâs ile anar, kalbin­le yüce Rabbini zikreder, Allah’ın rızası ve Allah’ın emrine itaat, Allah’ın linine uymak için beş vakit farz namazları vaktinde eda eder. Allah Tealâ »uyurdu ki: “Müminler ancak onlardır ki Allah anıldığı zaman yürekleri itrer.” (Enfal, 8/2).

Ebu Bekir el-Bezzar, Cabir b. Abdullah’tan Peygamber (s.a.)’in “Kur­ulmuştur arınan…” ayeti hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Al-ah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet eden ve ortakları terkeden, be-lim de Rasulullah olduğuma şehadet edendir.”, “Ve Rabbinin adını anıp tamaz kılan” hakkında da “O da beş vakit namaz ve onları muhafaza edip inemsemedir.” buyurdu.”

Sonra da, dünyayı tercih edip, ahiret işini ihmal edenleri kınayarak buyurdu ki:

“Belki siz dünya hayatını üstün tutarsınız. Halbuki ahiret daha hayır­lı, daha süreklidir.” Daha önce size emrettiklerimi yapmıyor, aksine dünya­daki fani lezzeti tercih ediyorsunuz. Ahiret ve nimetleri ise daha üstün ve dünyadan daha devamlıdır. Allah’ın ahiretteki sevabı dünya ve ondakiler-den daha hayırlıdır. Dünya fani bir yurt, ahiret ise şerefli ve bakidir. Akıllı birisi, nasıl faniyi bakiye tercih edip baki ve ebedî bir yurdu ihmal eder?

İmam Ahmed Aişe (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöy­le buyurdu: “Dünya, evi olmayanın evidir; malı olmayanın malıdır. Aklı ol­mayan onun için toplar.” Yine Ahmed b. Hanbel, Ebu Musa el-Eşari’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Dünyasını seven ahire-tine zarar verir. Ahiretini seven de dünyasına zarar verir. Baki olanı fani olana tercih edin.”

Bundan sonra Allah Tealâ dinlerin usul ve genel adap bakımından bir olduğunu açıklayarak buyurdu ki:

“Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır. İbrahim’in ve Musa’nın sahife-lerinde.” Zikredilmiş bulunan arınanın kurtulacağı ve Allah’ın adının zikri, insanlann dünyayı tercihleri gibi hususlar İbrahim’in on sahifesinde sabit­tir. Musa’nın Tevrat dışındaki on sahifesinde de sabittir. Allah’ın kitapları, ahiretin daha hayırlı ve kalıcı olduğunu ardarda haber vermiştir.

Buradaki maksat: Bu gerçeklerin İbrahim ve Musa’nın sahifelerinin de bulunduğu, Peygamberlerin bütün sahifelerinde lafzı ile değil, ama ma­nası ile zikredilmiş olduğudur. İbrahim ve Musa’nın sahifelerinin özellikle anılması ise, Araplar arasında meşhur olmalarındandır. Bu ayetin benzeri ise Şuara suresinin 196. ayetidir: “Şüphe yok ki o, daha evvelkilerin kitap­larında da vardır.”

Abd b. Humeyd, İbnu Merdüveyh ve İbni Asakir, Ebu Zer (r.a.)’den ri­vayet ettiler: Rasulullah (s.a.) şöyle sordu: Allah ne kadar kitap indirdi? Buyurdu ki: “Yüz dört kitap. Adem’e on sahife, Şit’e elli sahife, İdris’e otuz sahife, İbrahim’e on sahife, Musa’ya Tevrat’tan evvel on sahife. Bir de Tev­rat, İncil, Zebur ve Furkan’ı indirdi.”

İbrahim’in sahifelerinde şöyle dendi: “Akıllı kişinin dilini koruyor, za­manını biliyor, işi ile ilgileniyor olması gerekir.”

Acurri ve diğerleri, Ebu Zerrin geçen hadisini şu ilaveyle rivayet ettiler: Dedim ki: Ya Rasulallah! İbrahim’in sahifeleri nelerdi? Buyurdu ki: “Hepsi hikmetli sözlerdi. Ey tasallut sahibi, belâlı, mağrur kral! Ben seni dünyayı birbirine ilâve etmen için göndermedim. Ben seni benden mazlumun davetini çeviresin (yani zulme uğramasına engel olasın da o bana sığınmak zorunda kalmasın) diye gönderdim. Kâfirin ağzından da olsa ben onu geri çevirmem.”

“Onda şunun gibi hikmetli sözler vardı. Akıllının üç saati olur. Rabbi-ne yöneldiği saat, Allah’ın ona olan iyliğini tefekkür için nefsini muhasebe ettiği saat ve yeme içme gibi ihtiyaçları için yalnız kaldığı saat.”

“Akıllı üç şeyi istemelidir. Dönüş için azık, hayat için geçimlik ve ha­ram olmayan lezzet. Akıllıya zamanın kıymetini bilmesi, basiretli, işine yö­nelmiş ve dilini korur olmak yaraşır. Kimin işi arasında sözü sayılıyorsa, onun ilgili olduğu hariç sözü azdır.”

Sonra dedi ki: Musa’nın sahifeleri nelerdir, dedim. Buyurdu ki: “Hepsi ibretlerdi: Ölümü kesin olarak bilip de sevinene şaşarım. Kaderi kesin bilip de düzen kurana şaşarım. Dünyayı içindekileri evirip çevirirken görüp te ona güvenene şaşarım. Yarınki hesabı iyice bilip de onun için çalışmayana şaşarım!”

Dedim ki: Ya Rasulallah! Bizim elimizde, Allah’ın İbrahim ve Musa’ya indirdiklerinden sana da indirdikleri var mıdır? Buyurdu ki: Oku Ya Eba Zer: “Ve Rabbinin adını anıp namaz kılan. Belki siz dünya hayatını üstün tutarsınız. Halbuki ahiret daha hayırlı, daha süreklidir. Şüphesiz bu, önce­ki sahifelerde vardır. İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde.” Alûsî’nin dedi­ği gibi bu hadisin sıhhatini Allah en iyi bilendir.

Kuran

Ala Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.