Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

85 – Buruc Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

85 – Buruc Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Buruc Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — Andolsun burçlar dolu semâya.

2 — Ve va’dolunan güne,

3 — Şehâdet edene ve şehâdet edilene.

4 — Uhdûd ashabının canı çıksm,

5 — Tutuşturucu ateşlerle,.

6 — Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı,

7 — Mü’nıinlere yaptıklarını seyretmekteydiler.

8 — Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc almışlardı.

9 — O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid’dir.

10 — Şüphesiz ki mü’min erkekleri ve mü’min kadın­ları belâya uğratanlar sonra da tevbe etmemiş olanlar, işte onlar için cehennem azabı vardır. Ve yakıcı azâb da onla­radır.

Canı Çıksın Uhdûd Halkının

Allah Teâlâ göğe ve burçlarına yemîn ediyor. Burçlar büyük yıldız­lardır. Nitekim Furkân sûresinde (âyet, 61) bunların açıklaması geç­mişti. İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Hasan, Katâde ve Süddî «burçlar» kelimesinin yıldızlar anlamına geldiğini söylemişlerdir. Mücâhid de ay­rıca bunun bekçileri olan burçlar anlamına geldiğini söylemiştir. Yahya tbn Râfi’ burçların göklerdeki kasırlar olduğunu söylemiştir. Minhâl İbn Amr da: «Andolsun burçlar dolu semâya.» kavline; güzel yaratık-larla dolu, anlamını vermiştir. İbn Cerîr Taberî; burçların güneş ve ayın konaklan olduğu görüşünü tercih eder. Bu konaklar on iki burç­tur, liuneş her ay bu burçlardan birinde gezinir. Ay ise onlardan her birinde ikibuçuk gün gezinir. Böylece yirmi sekiz konak yapar. İki gece de gizlenip kaybolur.

«Ve va’dolunan güne, şehâdet edene ve şehâdet olunana.» Tefsîr-ciler bu ifâdede ihtilâf etmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdul­lah İbn Muhammed… Ebu Hüreyre’den nakletti,ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Va’dolunan gün»den maksadr kıyamet günüdür. «Şehâdet eden»den maksad, Cum’a günüdür. Güneş, Cum’a gününden daha değerli bir günün üzerinde ne doğmuş, ne de batmıştır. Onda öyle bir an vardır ki, müslüman bir kul ona denk getirip te o anda Allah’tan hayır dilerse; muhakkak Allah onu kendisine verir. Serden de Allah’a sı­ğınırsa; mutlaka Allah onu korur. «Şehâdet olunan» günden maksad da, Arefe günüdür. Bu hadîsi İbn Huzeyme de Mûsâ İbn Ubeyde kana­lıyla… mevkuf olarak Ebu Hüreyre’den rivayet eder. Ancak burada adı geçen Mûsâ İbn Ubeyde’nin hadîsi zayıftır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed… Ebu Hürey­re’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bu âyet hakkında şöyle demiştir;

«Şehâdet edene ve şehâdet edilene.» Şehâdet eden Cum’a günüdür, şe-hâdet edilen gün de kıyamet günüdür. Râvîler arasında yer alan Ammâr —ki bu, Hâşimoğullarının kulesidir— bu hadîsi Ebu Hüreyre’ye, Ali İtan Zeyd ise Hasûlullah (s.a.)a refetmiştir. Yûnus İbn Ubeyd ise Ebu Hü­reyre’den öteye geçmemiştir. Yine Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Mu-hammed İbn Ca’fer… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; o, bu âyet konusun­da şehâdet eden Cum’a günü, şehâdet edilen Arefe günü, va’dolunan gün de kıyamet günüdür, demiştir. Yine Ebu Hüreyre’den, va’dolunan gün ile kıyamet gününün kasdedildiği nakledilmiştir. Hasan, Katâde ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir. Ben, bu konuda ihtilâfın bulunduğunu görmedim. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.

Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İtyı Avf… Ebu Mâ­lik el-Eş’arî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Va’­dolunan gün, kıyamet günüdür. Şehâdet eden gün Cum’a günüdür. Şe­hâdet edilen gün Arefe günüdür. Cum’a gününü Allah Teâlâ bizim için hazırlamıştır. Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Seni İbn Mûsâ… Saîd İbn Müseyyeb’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Gün­lerin en üstünü ve değerlisi; Cum’a günüdür. O, şehâdet eden ve şehâ­det edilen gündür. Bu rivayet, Saîd İbn Müseyyeb’in mürsel rivayetle­rinden birisidir. Yine İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Ab­dullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Şehâdet eden Muhammed (a.s.)dir, şehâdet edilen kıyamet günüdür. Sonra İbn Abbâs: «O gün, bütün insanların toplanacağı gündür. Ve o, görülecek gündür.» (Hûd, 103) âyetini okumuştur.

Abd İbn Humeyd… Şebbâk’ten nakletti ki; adamın biri Hasan İbn Adiyy’e: «Şehâdet edene ve şehâdet edilene» kavlini sorduğunda, o; ben­den önce kimseye sordun mu? dedi. Adam; İbn Ömer ve tbn Zübeyr’e sordum da, onlar: Kurbân ve Cum’a günüdür, dediler, dedi. Hasan İbn Ali dedi ki: Hayır, şâhid Muhammed (a.s.)dir. Sonra: «Nasıl, her üm­metten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman (bakalım) nice olacak?s (Nisa, 41) âyetini okudu. Şehâdet edilen ise kıyamet günüdür, dedi. Sonra: «O bütün insanların toplanacağı gün­dür ve o görülecek gündür.» âyetini okudu. Hasan el-Basrî de böyle de­miştir. Süfyân es-Sevrî… Saîd İbn Müseyyeb’den nakleder ki; Şehâdet edilen gün kıyamet günüdür. Mücâhid, îkrime ve Dahhâk; Şahidin âdemoğlu, şehâdet edilenin de kıyamet günü olduğunu söyler. İkrime’-den de şahidin Muhammed (a.s.), şehâdet edilenin de Cum’a günü ol­duğunu söylediği nakledilir. Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o: Şâhid Allah, şehâdet edilen de kıyamet günüdür, demiş­tir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Abdullah îbn Abbâs’tan nak­letti ki; o, şâhid insandır, şehâdet edilen de Cum’a günüdür, demiştir. İbn Ebu Hatim ondan böylece nakleder.

İbn Cerîr der ki: Bize Abd İbn Humeyd… îbn Abbâs’tan nakletti ki; şâhid Arefe günüdür, şehâdet edilen de kıyamet günüdür. Yine İbn Ce­rîr Taberî, Süfyân es-Sevrî’den nakleder ki… İbrahim: Şâhid kurbân ve Arefe günü şehâdet eden ve şehâdet edilen gündür, demiştir. İbn Ce­rîr Taberî der ki: Başkaları da şehâdet edilen gün, Cum’a günüdür de­diler ve bu hususta Ahmed İbn Abdurrahman’ın… Ebu Derdâ’dan nak­lettiği hadîsi naklettiler ki burada Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Cum’a günü, bana çokça salavât-ı şerife getirin, çünkü o, şehâdet edi­len gündür, o günde melekler şehâdet ederler.

Saîd İbn Cübeyr de der ki: Şâhid Allah’tır. O; «Şâhid olarak Allah yeter.» «Nisa, 79, 106; Feth, 28) âyetini okumuştur. Şehâdet edilen de biziz. Beğavî bunu Saîd İbn Cübeyr’den nakleder. Çoğunluk ise şahidin Cum’a günü, şehâdet edilenin de Arefe günü olduğunu söylemişlerdir.

«Uhdûd ashabının canı çıksın.» Uhdûd ashabına la’net olsun. Uhdûd toprağa kazılan kazıdır ki cem’i şeklinde olur. Bu, kâfirler­den bir topluluğun haberidir. Onlar yanlarında bulunan mü’minlere yönelerek onları ezmek istemiş ve dinlerinden vazgeçip kendilerinin ta­rafına gelmeye zorlamışlardır. Bu sebeple toprağa bir çukur kazıp ate­şi alevlemişler ve onu yakmak üzere yakıtlar hazırlamışlardı. Sonra mü’­minlere yönelip kendi dinlerine dönmelerini istemişler, kabul etmeyince de onları ateşe fırlatmışlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde otur­muşlardı. Hani mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler.» buyuruyor. O inanmış kişilere yaptıklarım gözlemekteydiler.

«Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’minlerden Öc almışlardı.» Onların yanında mü’minlerin Azîz olan ve huzurunda hiç bir kimsenin büyüklük taslayamayacağı Allah’a îmân etmekten başka bir suçlan yoktu. Bütün fiillerinde, sözlerinde, teşrî’ ve takdîrâtında hamde lâyık olan koruyucu O’dur. Her ne kadar Allah Teâlâ bu kulla­rına o kâfirlerin elleriyle yaptıkları şeyi takdir etmişse de O, izzet sahi­bidir, hamde lâyık olandır. Ne var ki bunun sebepleri insanlardan pek çoğuna gizlidir.

«O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir.» O’nun niteliklerinin tamamlayıcısı olmak üzere O bütün göklerde ve yerde olanların ve bun­ların arasında bulunanların mâlikidir. «Ve Allah, her şeye şâhiddir.» Göklerde ve yerde hiç bir şey O’ndan uzak kalmaz ve O’na gizli bulu­nan hiç bir şey yoktur.

Tefsir sahipleri bu kıssanın kimlerle ilgili olduğu konusunda ihti­lâf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.)den bunların îran’lı oldukları nakledilmiş­tir. İran’U hükümdarlar halklarına mahremleriyle evlenmeyi helâl kıl­mak istediklerinde bilginleri bunlara karşı çıkmışlardı. O da çukurlar kazarak kendisine karşı gelenleri o çukurlann içerisine atmıştı. Böylece îran’lılarda mahremlerin helâl sayılması bu güne kadar devam edip git­mişti. Yine Hz. Ali’den nakledilen bir rivayette bunlar Yemen’li bir top­luluktu. Mü’minleri ile müşrikleri savaşmışlar ve mü’minleri kâfirlerine gâlib gelmişlerdi. Sonra tekrar savaştıklarında kâfirler mü’minlere gâ-lib gelmişler ve onları ateşten çukurlar .kazarak içinde yakmışlardı. Yi­ne Hz. Ali’den nakledilen bir rivayette bunlar, Habeş halkından idiler. Habeş’lilerin bir ferdine ise Habeşî denilir.

Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki; «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tu-tuşturucu ateşlerle.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar İsrâiloğul-lanndan bir topluluk idiler. Toprak içerisinde bir çukur kazdılar ve ora­da ateş yaktılar. Sonra bu çukurların üzerinde kadınlı erkekli tutulup ateşe atıldılar. Bunların Danyâl (a.s.) ile ashabı olduğunu İsrâiloğulları iddia ederler. Dahhâk İbn Müzâhim de böyle demiştir. Bundan ayrı gö­rüşler de vardır. Nitekim îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Affân… Süheyb’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sizden ön­ce gelen kavimlerde bir kral vardı ve bir de onun büyücüsü vardı. Bü­yücü yaşlanınca krala dedi ki: Ben yaşlandım, ecelim geldi. Binâenaleyh bana bir genç ver de ona büyü öğreteyim. Kral ona bir. delikanlı verdi ve o, delikanlıya büyü öğretiyordu. Büyücü ile kral arasında bir de râ-hib vardı. Delikanlı rahibin yanına geldi ve onun sözlerini dinleyip ona hayran oldu, sözlerine bağlandı. Delikanlı büyücünün yanına geldiğin­de büyücü onu dövdü ve; seni tutan nedir? dedi. Ailesinin yanına gel­diğinde onlar da delikanlıyı dövüp; seni tutan nedir? dediler. Delikan­lı bunu rahibe dert yanarak anlattı. Râhib dedi ki: Büyücü seni döve­ceği zaman: Ailem beni tutukladı, de. Âİlen sana zarar vereceği zaman da: Büyücü beni tutukladı, de.

Süheyb der ki: Onlar bu durumda iken bir hayvanın üzerinde bü­yük bir musibet gelip çattı. Ve insanları içeri tıkadı onu aşıp çıkama­dılar. Delikanlı dedi ki: Bugün ben rahibin durumunun mu Allah ka­tında daha iyi olduğunu, yoksa büyücünün durumunun mu daha iyi ol­duğunu öğrenirim. Bir taş’aldı ve: Allah’ım, eğer rahibin durumu Senin için daha iyi ve büyücünün durumundan daha sevimli ise bu hayvanı öldür de insanlar onun endîşesinden kurtulup dışarı çıksınlar, dedi. Ta­şı attı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar böylece onun tehlikesinden kurtul­dular. Delikanlı bu durumu rahibe haber verince, râhib dedi ki: Yavru­cuğum, sen benden daha üstünsün ve sen ilerde deneneceksin. Denen­diğin zaman benim aleyhimde yol gösterme. Delikanlı sağırları işittiri­yor, dilsizleri konuşturuyor ve diğer hastalan iyileştirerek onları tedâ-vî ediyordu. Kralın meclisinde bulunan arkadaşlarından birisi kör ol­muştu, delikanlının ününü duydu ve ona pekçok hediyelerle gelip; beni hastalığımdan kurtar da şurada bulunanların hepsi senin olsun, dedi. Delikanlı; ben kimseyi hastalıktan kurtaramam ancak Azız ve Celîl olan Allah kurtarır, eğer O’na inanırsan ben senin için Allah’a duâ ede-1 rim de seni iyileştirir, dedi. O da Allah’a inandı ve delikanlı da onun için Allah’a duâ etti, adam iyileşti. Sonra adam hükümdarın katma gel­di ve her zaman oturduğu yere oturdu. Hükümdar ona: Ey Falanca gö­zünü sana kim geri verdi? dedi. Adam; Rabbım, dedi. Hükümdar; ben mi? deyince adam; hayır benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Hü­kümdar: Senin benden başka Rabbın da mı var? dedi. Adam; evet be­nim ve söiiin Rabbın olan Allah, dedi. Ve hükümdar adama işkence yap­maya başladı. Nihayet adam delikanlıyı haber verdi. Hükümdar ona elçi gönderip çağırttı ve dedi ki: Çocuğum, sen sağırları duyuracak, dilsiz­leri konuşturacak kadar büyüde ilerledin ve şu hastalıkları iyileştirecek kadar geliştin, dedi. Delikanlı; ben kimseyi iyileştiremem. Yalnız ve yalnız Aziz ve Celîl olan Allah şifâ verir, dedi. Hükümdar: Ben mi? de­yince, delikanlı; hayır, dedi. Hükümdar ona: Senin benden başka Rab­bın mı var? dedi. Delikanlı; benim de Rabbım senin de Rabbın olan Al­lah, dedi. Hükümdar onu da alıp işkence etmeye başladı ve işkenceye devam edince, delikanlı rahibi haber verdi. Râhib getirilince ona; dinin­den dön, denildi. Râhib bunu yapmadı. Hükümdar testereyi rahibin ba­şının ortasına koydu ve onu ortadan iki parçaya ayırdı. Kör olan ada­ma: Dininden dön, dedi. Adam bunu yapmayınca testereyi başının or­tasına koydu ve yere kadar onu ikiye parçaladı. Delikanlıya: Dininden dön, dedi. O bunu yapmayınca bir toplulukla birlikte onu falanca ve falanca dağa yolladı ve onlara dedi ki: Dağın tepesine vardığınızda eğer dininden dönerse döner, yoksa dağın tepesinden onu fırlatın. Adamlar onu dağın tepesine götürdüler ve dağa çıkarınca delikanlı dedi ki: Al­lah’ım, onlara karşı Sen dilediğin şekilde beni koru. Dağ yerinden oy­nadı ve onların hepsi aşağı düştüler. Delikanlı araştırarak hükümda­rın yanına geldi. Hükümdar ona: Arkadaşların ne yaptılar? dedi. Deli­kanlı: Onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Bunun üzerine hükümdar bir grup adamıyla birlikte onu bir sandala bindirerek dedi ki: Denizin dalgalı yerine vardığınızda dininden dönerse döner, yoksa onu denize atıp boğun, dedi. Onlar denizin dalgalı yerine gittiklerinde delikanlı: Allah’ım, dilediğin şekilde beni onlardan koru, dedi. Bunun üzerine hü­kümdarın adamlarının hepsi denizde boğuldular. Delikanlı dönüp gel­di ve hükümdarın yanına girdi. Hükümdar: Arkadaşların ne yaptı? de­di. Delikanlı onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Sonra hükümdara de­di ki: Benim sana söyleyeceğimi yapmadıkça beni öldürmeye gücün yet­mez. Eğer benim sana bildirdiğimi yaparsan beni öldürürsün. Hüküm­dar: Neymiş o? deyince, delikanlı dedi ki: Sen, insanları yüksekçe bir yerde toplarsın, sonra beni bir hurma kütüğüne asarsın, terkeşinden bir ok alırsın ve delikanlının Rabbı olan Allah adına der ve atarsın. Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar böyle yaptı ve oku yayının atış yerine koydu, sonra; delikanlının Rabbı olan Allah adına, deyip attı’ Ok delikanlının gözüyle kulağının ara yerine isabet etti ve delikanlı eli­ni okun değdiği yere koyup öldü. Bunun üzerine halk; delikanlının Rab-bına inandık, dediler. Hükümdara; görüyor musun Allah’a andolsun ki korktuğun şey başına geldi. Halkın hepsi îmân etti, denildi. Bunun üze­rine hükümdar, demirci başına emretti de her tarafta çukurlar kazıldı ve ateşler yakıldı. Hükümdar dedi ki: Kim dininden dönerse onu bı­rakın, dönmeyenleri ateş çukuruna atın. Suheyb der ki: Orada birbir­lerine karşı savunuyor ve mücâdele veriyorlardı. Nihayet yavrusunu em­ziren bir kadın getirildi. Sanki kadın eğilip ateşe düşmek üzereydi. Ço­cuk dedi ki: Anneciğim sabret, sen muhakkak hak üzeresin.

Müslim de Sahîh’inin sonunda Hüdbe İbn Hâlid kanalıyla Hammâd İbn Seleme’den aynı şekilde bu rivayeti nakleder. Neseî bu ri­vayeti Ahmed İbn Selmân kanalıyla Hammâd İbn Seleme’den, Hammâd îbn Zeyd kanalıyla da Sâbit’den nakleder. Ancak bunlar hadîsin baş ta­rafını biraz daha özet olarak kaydederler.

İmâm Ebu îsâ et-Tirmizî bu hadîsi kuvvetli kabul ederek bu sû­renin tefsirinde Mahmüd İbn Ğaylân ve Abd İbn Humeyd kanalıyla nakleder ve der ki: Bize Abdürrezzâk… Suheyb’den nakletti ki; Rasû-lullah (s.a.) ikindi namazını kılınca dudaklarını oynattı. Dudak oynat­ma anlamına gelen kelimesi bazılarının söylediğine göre ko­nuşur gibi yapıp dudakları oynatmaktır. Rasûlullah (s.a.)a: Ey Allah’­ın Rasûlü, ikindi namazını kılınca dudaklarım oynattın, denildi. Rasû­lullah (s.a.) buyurdu ki: Peygamberlerden bir peygamber ümmetinin çokluğuna hayran oldu da bunlara kim karşı gelebilir? dedi. Bunun üze­rine Allah Teâlâ ona vahiy gönderip ümmetini kendilerinden benim in­tikam almam veya üzerlerine düşmanlarını göndermem arasında mu­hayyer kıl, dedi. Onlar da Allah’ın intikam almasını tercih ettiler. Bu­nun üzerine Allah, üzerlerine ölümü musallat etti de bir günde yetmiş bin kişi Öldü. Suheyb der ki: Rasûlullah (s.a.) bu haberi naklederken bununla beraber bir başka haber daha nakledip dedi ki: Eskiden bir kral vardı ve o krala kâhinlik yapan bir kâhin vardı. Kâhin krala dedi ki: Bana anlayışlı bir delikanlı —veya zekî ve çabuk kavrayan kabili­yetli demişti— ver de bu ilmimi ona öğreteyim. Sonra Tirmizî hadîsi tamamıyla zikreder ve hadîsin sonunda şöyle der: İşte Allah Teâlâ: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuştürucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı, mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Aziz, Hamid Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc al­mışlardı.» âyetini okudu. Suheyb der ki: Delikanlı sonunda toprağa gö­müldü. Anlatılır ki; Ömer İbn Hattâb zamanında delikanlı topraktan çıkarıldı ve parmağı öldürüldüğü zaman koyduğu gibi gözü ile kula­ğının arasında duruyordu. Sonra Tirmizî bu hadîsin hasen ve garîb olduğunu söyler. Bu kıssanın peygamber sözü olduğuna dâir açık bir ifâde, yoktur. Bizim şeyhimiz Hafız Ebu’l-Haccâc el-Mızzî der ki: Bu sö­zün Suheyb er-Rûmî’nin sözü olması muhtemeldir. Çünkü o, Hıristiyan­ların haberlerine dâir bilgi sahibi idi. Allah en iyisini bilendir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr bu Kıssayı Sîret’inde bir başka ifâdeyle ve yukarıda geçenden tamamen farklı olarak şöylece nakleder: Bize Yezîd İbn Ziyâd, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den ve yine bazı Necrân’lılar Necrân halkından naklettiler ki: Necrân halkı putlara ta­parlardı. Necrân yakınlarında bulunan köylerden bir köyde —Necrân o ülkenin halkının toplanıp birleştiği büyük kasabanın adıdır— bir bü­yücü vardı ve Necrân halkına büyü öğretirdi. Feymûn (?) Necrân’a yer­leşince, —Vehb İbn Münebbih’in bana söylediği isim ile onu adlandır­madılar ve oraya bir adam konakladı, dediler— Necrân ile o büyücünün bulunduğu köy arasında bir mevkie bir çadır kurdu. Necrân halkı ço­cuklarını o büyücüye gönderiyorlardı da kendilerine büyü öğretiyordu. Sâmir de oğlu Abdullah İbn Sâmir’i Necrân halkının çocuklarıyla be­raber o büyücüye gönderdi. Delikanlı çadırın sahibinin yanına varınca ibâdet ve tâatından dolayı ona hayran kaldı ve yanına oturup sözünü dinledi. Sonra teslim olup müslüman oldu, Allah’ın birliğine inandı ve O’na ibâdet etti. O Abdullah’a İslâm’ın şeriatından ve ahkâmından su­âl soruyordu. Nihayet bu konuda derin bilgi sahibi olunca kendisine îsm-i A’zam’ı sormaya başladı. O bunu biliyordu fakat söylemeyip giz­liyor ve şöyle diyordu: Yeğenim, sen ona katlanamazsın, ona dayanama­yacağından endîşe ediyorum. Abdullah’ın babası Sâmir de oğlunun di­ğer çocuklar gibi büyücüye gidip geldiğini sanıyordu. Abdullah arka­daşının buna güç yetiremeyeceğini sanarak dayanamayacağından en­dîşe, ederek öğretmediğini görünce gidip oklar topladı, sonra her okun üzerine Allah’ın bir adını yazdı. Ve bunları sayıp topladıktan sonra bir ateş yaktı ve teker teker bu okları ateşe fırlattı. En sonunda İsm-i A’zam’a rastlayınca onu da okuyla birlikte ateşe fırlattı. Sonra ok sıç­rayarak hiç bir zarar görmeksizin ateşten çıktı. Bunun üzerine o, oku alıp arkadaşının yanına geldi ve ona kendisinin gizlediği en büyük isim olan İsm-i A’zam’ı bildiğini söyledi. Arkadaşı: Nedir o? deyince o: Şu ve şu isimdir, dedi. Arkadaşı bunu nasıl öğrendin? deyince o yaptığını kendisine bildirdi. Arkadaşı dedi ki: Yeğenim sen İsm-i Azam’ı yaka­ladın. Onu kendine saklı tut ama böyle yapabileceğini hiç sanmıyorum. Abdullah İbn Sâmir Necrân’a gelince, kime bir hastalık gelirse Abdul­lah ona şöyle diyordu: Ey Allah’ın kulu, Allah’ın birliğini kabul eder ve benim dinime girersen ben senin için Allah’a duâ ederim de seni afi­yete kavuşturur ve başına gelen belâdan seni kurtanr. O da peki diyor, tevhidi kabul ediyor, müslüman oluyordu. Bunun üzerine Abdullah ona duâ ediyor ve o, şifâ buluyordu. Nihayet Necrân’da bir kötülüğe veya hastalığa tutulan herkes onun yanına geldi, onun emrine bağlandı ve o da kendisine duâ edip afiyet bulmasını sağladı. Nihayet bu durumu Necrân kralına ulaştırıldı. Kral onu çağırıp dedi ki: Benim kasabamın halkını bozdun. Benim ve atalarımın dinine karşı çıktın. Ben bundan dolayı seni öldüreceğim. Abdullah dedi ki: Buna gücün yetmez. Kâ’b el-Kurazî der ki: Hükümdar onu dağa gönderiyor ve dağın başından fır­lattırıyor, o dağ başından yere düşüyor ve kendisine hiç bir şey olmu­yordu. Sonra onu Necrân sularına gönderdi, içine düşen herkesin helak olduğu bu denize atıldı,,fakat o hiç bir şey olmadan denizden çıktı gel­di. Hükümdar onu yenmeye çalışıp da yenemeyince Abdullah tbn Sâ-mir ona dedi ki: Allah’a andolsun ki sen, asla beni öldürmeye muktedir olamazsın. Ancak Allah’ın birliğini kabul eder, benim inandığım Al­lah’a inanırsan ve dediğimi yaparsan beni Öldürebilirsin. Kâ’b el~Kurazî der ki: Hükümdar Allah’ın birliğini kabul etti, Abdullah îbn Sâmir’in şehâdetiyle şehâdet etti, sonra onun eline bir kırbaçla vurdu, pek büyük olmayan bir yara açtı ve onu öldürdü. Hükümdar da yerinde öldü. Nec­rân halkı Abdullah İbn Sâmir’in dini üzerinde toplandılar. Abdullah İbn Sâmir, Meryem Oğlu İsa’nın getirmiş olduğu İncil’e ve onun hükmüne bağlıydı. Sonra Necrân halkının ve Abdullah İbn Sâmir’in dinine bağ­lananların başlarından muhtelif olaylar geçti. İşte Necrân’da Hıristi­yanlığın yayılmasının aslı böyleydi.

İbn İshâk der ki: Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ile bazı Necrân halkının Abdullah İbn Sâmir’den naklettikleri rivayet böyledir. Allah hangisinin doğru olduğunu en iyi bilendir. İbn İshâk der ki: Zû Nüvâs ordularıyla birlikte Necrân halkının üzerine yürüdü ve onları Yahudiliğe davet etti. Sonra Yahûdî olmak veya ölmek arasında muhayyer bıraktı. Onlar öldürülmeyi tercih ettiler, o da çukurlar kazdırdı ve ateş yakarak onları kılıçla öldürdü ve yaktı. Nihayet onlardan yaklaşık yirmi bin ki­şiyi öldürdü. İşte Allah Teâlâ, Zû Nüvâs ve askerleri hakkında: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar onun çevre­sinde oturmuşlardı. Mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc almışlardı. O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid’dir.»

Muhammed İbn İshâk’ın Sîret’te zikrettiği ve Uhdûd ashabını öl­dürenin Zû Nüvâs olduğuna dâir rivayeti böyledir. Zû Nüvâs’m adı Zür’a idi. Hükümdarlığı zamanında Yûsuf diye adlandırılmıştı. O Ebu Kerb Tibbân Es’ad’m oğluydu ve o Medine’ye savaş açan Kâ’be’ye örtü Örten Tübba’dan idi. Onunla birlikte Medine yahûdîlerinden iki haham da arkadaş olarak bulunmuştu. O iki hahamın elinde İbn İshâk’ın geniş olarak anlattığı gibi Yemen halkından yahûdî olanlar yahûdîliği seç­mişlerdi. Zû Nüvâs bir gün sabah vaktinde çukurlarda yirmi bin kişi Öldürmüştü ve ancak Zû Sa’lebân diye’ bilinen ve Devs denilen bir kişi onlardan kurtulmuştu. O da İran’a gitmişti. Kendisini peşinden kova-lamışlarsa da onu bulamamışlardı. Nihayet Şâm kayserine (kralına) gitti, o kendisine Habeş kralı Necâşî’ye verilmek üzere bir mektup yaz­dı ve kendisiyle beraber başkanlığını Eryât ve Ebrehe’nin yaptığı Ha-beş’li Hıristiyanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi de onlar Yemeni yahûdîlerin elinden kurtardılar. Zû Nüvâs kaçtı denize daldı ve boğul­du. Habeş hükümdarlığı yetmiş yıl Hıristiyanların elinde kaldı. Sonra Himyer kabilesinden Seyf İbn Zûyezn orayı Hıristiyanların elinden kur­tardı. Onlar İran hükümdarı Kisrâ’yı teşvik edince; o, hapiste olanları kendisiyle birlikte gönderdi ki bunların sayısı yediyüze yakındı. Onlar Yemen’i fethettiler ve kral tekrar. Himyer’e döndü. Biz bu olayın bir bölümünü inşaallah Fîl sûresinin tefsirinde zikredeceğiz.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abdullah İbn Ebu Bekr, Mu-hammed îbn Amr îbn Hazm’dan nakletti ki ona Necrân’lı bir kişi an­latmış: Ömer îbn Hattâb’ın zamanında Necrân harabelerinden bir kıs­mında bir ihtiyâç için yapılan kazıda, Abdullah İbn Sâmir’in oturmuş, eli başındaki bir yara üzerinde onu tutar vazıyette olarak gömülmüş lahdi bulunmuş. Onun eli tutulunca kan fışkırmış. Bırakılınca el eski yerine gitmiş ve kanı durmuş. Onun elinde üzerinde; Rabbım Allah’tır, yazılı olan bir yüzük varmış. Bu durum Ömer îbn Hattâb’a yazılıp, ne yapılması gerektiği sorulunca, Ömer onlara cevaben gönderdiği mektu­bunda onu olduğu gibi bırakmalarını bildirmiş. Buldukları şekilde tek­rar gömmelerini söylemiş. Onlar da böyle yapmışlar.

Ebu Bekr Abdullah İbn Muhammed İbn Ebu Dünyâ merhum der ki: Bize Ebu Bilâl el-Eş’arî, İbrahim İbn Muhammed İbn Abdullah İbn Ca’fer İbn Ebu Tâlib’ten nakletti ki; ona bazı ilim ehli anlatmış: Ebu Mûsâ İsfahan’ı fethedince şehrin duvarlarından bir duvarın yıkıl­mış olduğunu görmüş. Onu yaptırmış, o tekrar yıkılmış, tekrar yap­tırmış yine yıkılmış. Kendisine duvarın altında sâlih bir kişi olmalı, denmiş. Duvann temeli kazılmış ve orada ayakta duran kılıçlı bir adam bulunmuş. Üzerinde şöyle yazılıymış: Ben Haris İbn Mudâd’ım, beni Uhdûd ashabı böyle yaptı. Ebu Mûsâ onu çıkarıp duvarı yapmış, duvar durmuş. Ben derim ki: Bu Haris İbn Mudâd, Amr İbn Mudâd’ın oğlu­dur, o da Cürhüm’lü Amr’ın oğludur. Bunlar Nebt İbn İsmâîl İbn İb­rahim’in oğullarından sonra Kâ’be’nin başına geçen Cürhüm kralla-rındandır. Bu Hâris’in oğlu da Amr İbn Haris tbn Mudâd’tır ki Mek­ke’deki Cürhüm krallarının sonuncusudur. Huzâa oğullan onları Mek­ke’den çıkarmış ve Yemen’e sürmüştür. îşte İbn Hişâm’ın söylediğine göre Arap dilinde ilk söylenen şiir olan bu şiiri söyleyen odur.

«Sanki Haccûn’dan Safâ’ya kadar bir yoldaş olmamıştı.

Ve Mekke’de hiç bir yârân gece sohbeti yapmamıştı.

Evet bizdik oranın halkı, bizi oradan,

Gecelerin geçişi ve göz doldurucu yeni gelenler sürdüler.»

Bu rivayet kıssanın, eskiden, İsmâîl (a.s.)den yaklaşık beş yüz sene veya o mikdârda bir sürede cereyan etmiş olmasını gerektirir. İbn İs-hâk’ın zikrettiği rivayet ise bu kıssanın îsâ (a.s.) ile Muhammed (a.s.) arasındaki dönemde cereyan etmiş olmasını icâbettirir. Bu doğruya daha çok benzemektedir. Allah en iyisini bilendir.

Bu olayın dünyada pek çok kerre cereyan etmiş olması da muhte­meldir. Nitekim İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam.,. Abdurrahmân İbn Cübeyr’den nakletti ki; Uhdûd Tübba’ zamanında Yemen’de olmuş­tu. Konstantin zamanında da Konstantiniyye’de (İstanbul) olmuştu. Hıristiyanlar kıblelerini Mesih’in dininden ve tevhîd’den döndürdükleri zaman. Onlar tandır yapmışlar ve oraya tevhîd ehli olan ve Hz. İsa’nın dininde bulunan gerçek Hıristiyanlan atmışlardı. Irak’ta da Buhtun-nasr (Naba-Kudur-Usur) zamanında Bâbil topraklarında olmuştu. Ni­tekim Buhtunnasr put yapmış ve insanların ona secde etmesini emret­mişti. Danyâl (a.s.) ile iki arkadaşı Azriya ve Mîşâîl buna karşı çık­mışlardı. O da bunlar için bir tandır yapmış, içine odun ve ateş atmış sonra her ikisini birlikte orada yakmıştı. Allah Teâlâ da bu tandırı on­lara serinlik ve selâmet yeri haline getirmiş ve kendilerini kurtarmıştı. O tandıra kendisine karşı çıkan dokuz kabile atılmıştı da onları ateş yemişti.

Esbât, Süddi’den nakleder ki; o, «Uhdûd ashabının canı çıksın.» âye­ti hakkında şöyle demiş : Çukur üç taneydi. Biri Irak’ta, biri Şam’da, biri de Yemen’de açılmıştı. İbn Ebu Hatim bunu rivayet eder. Mukâtil de der ki: Çukur üç taneydi: Biri Necrân’da, diğeri Şam’da, bir diğeri de İran’da idi. Şam’da çukura atan Antnanos idi. İran’da Buhtunnasr idi. Arap toprağında ise Yûsuf adı verilen Zû Nüvâs’tı. İran ve Şam’daki çukur olayı hakkında Kur’ân’da bir şey inmemiştir. Ancak Necrân’da-ki hakkında âyet nazil olmuştur.

îbn Ebu Hatim derki: Bize babam,..- Rebî İbn Yûnus’tan nakletti ki; «Uhdûd ashabının canı çıksın.» âyeti hakkında şöyle demiş : Bizim işittiğimize,göre bunlar, fetret zamanında yaşayan bir topluluktu. Hal­kın içine düştüğü fitneyi, kötülüğü görüp fırka fırka olduklarını ve «Her fırkanın kendi yanındakinden memnun» olduğunu görünce bir köye çekilip yerleştiler. Dinlerini Allah için tahsis edip hanîfler olarak namaz kılıp zekât vererek Allah’a ibâdete koyuldular. Onlar bu du­rumdayken zâlimlerden bir zâlime bunların durumu anlatıldı da o ha­ber gönderip kendisinin taptığı putlara onların da tapmalarını em­retti. Onların hepsi buna karşı çıkarak; eşi ve benzeri bulunmayan bir tek Allah’tan başkasına ibâdet etmeyiz, dediler. O zâlim kendilerine de­di ki: Benim taptığım şu tanrılara tapmazsanız ben de sizi öldürürüm. Onlar bunu reddedince ateş dolu bir çukur kazdı. O azgın bunları çukurun başına dikerek; ya bizim dinimizi ya da bunu tercih edin, dedi. Onlar da : Şu ateş bizim için daha sevimlidir, dediler. İçlerinde çocuk­lar ve kadınlar da vardı. Çocuklar bağırıştılar. Onlar çocuklara : Bu günden sonra artık bir daha ateş yoktur, dediler ve ateşe atıldılar. Ateş onları yakmadan önce ruhları kabzedildi ve ateş, çukurundan çıkarak azgınları kuşatıp yaktı. İşte Aziz ve Celü olan Allah’ın : «Uhdûd ashabı­nın canı çıksın, tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde otur­muşlardı, mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Azîz, Hanrid Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc almışlardı. O ki gökle­rin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid’dir.» âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur. İbn Cerîr de bu rivayeti Ammâr ka­nalıyla Abdullah İbn Ebu Ca’fer’den aynı şekilde nakleder.

«Şüphesiz ki mü’min erkekleri ve mü’min kadınları belâya uğra­tanlar.» Yakanlar. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve İbn Ebzâ böyle mânâ vermişlerdir. «Sonra da tevbe etmemiş olanlar.» Yaptıkla­rından vazgeçip işlediklerine pişman olmayanlar. «İşte onlar için ce­hennem azabı vardır.» Ve ceza, yapılan işin cinsindendir. Hasan el-Basrî der ki : Şu lütuf ve kereme bakın ki; onlar Allah’ın dostlarım öl­dürmüşler, Allah ise onları tevbe ve bağışlanmaya çağırmaktadır.[1]

İzahı

Uhdûd Kıssasının Anlattığı Gerçekler

Bu sûrede vârid olduğu gibi ashâb-ı Uhdûd’un kıssası gerçekten de her yerde ve her nesilden Allah davasında olanların üzerinde çok düşünmeleri gereken bir kıssadır. Kur’ân mukaddime ve neticeleriyle birlikte sûreye eşlik eden prensib ve tevcîhâtla îrâd ettiği üslûb ile bu sûreyle Allah’a davet metodunun tabiatı ve ideolojisi üzerinde bu ko­nudaki insan fonksiyonu ve insandan beklenen tahammül gücü hu­susunda derin çizgiler belirtmekte ve çizmektedir. Bu sâhâ gerçekten de yeryüzünün kiapladığı kara parçalarından ve dünya hayatının hu-dûdlanndan çok daha geniş ve uzundur. Bu sûrede Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için yoldaki işaretleri çizmektedir. Kader plânında üzerine düşen vazifeleri benimsemek için Allah’ın gizli gayb hazînesindeki hik­metine muvafık olarak nefisleri hazırlamaktadır.

Bu kıssa Rabbına îmân eden ve îmân hakîkatlarına sarıldığını açık­ça ilân eden bir kitlenin kıssasıdır. îmân hakîkatlarını açıkça belirttik­ten sonra insanın insanlık hakkı olan inanç ve akide hürriyetini, ger­çekleri bilmek ve Azîz, Hamîd olan Allah’a inanmak hakkını despotça ayaklar altına alıp dikta ve zulüm rejimi kuran Allah düşmanları tara­fından çeşitli fitnelere ma’rûz kalan bir toplumun kıssasıdır. Bu des­potlar, insanın Allah indindeki şerefini de ayaklar altına almakta ve yaptıkları çeşitli işkence ve azâblarla bir oyuncakla oynarcasına te­selli bulmakta, ateşle azâblandırdıkları esnada karşılaştıkları manzara­larla eğlenmektedirler.

Ne var ki bu îmânlı kitlenin gönlünde yer eden îmân duygusu her türlü fitnenin üstüne çıkmakta ve bu gönüllerdeki akîde hayata muzaffer olmaktadır. Binâenaleyh zâlim diktatörlerin tehdidi karşısında eğilmemekte, dininden dönmemekte, ölünceye kadar ateşte yakılmala­rına rağmen davalarından fedakârlık etmemektedirler. Aslında bu gö­nüller hayata kulluktan kurtulmuşlar, bu derece iğrenç bir metodla ölümle yüzyüze gelirken hayat sevgisini küçümsemişler, yerin bağlarından kurtulmuş, her türlü cazibelerden âzâd olmuşlardır. Böylece de ha­yat karşısında akidenin gâlib gelmesiyle bizzat kendi varlıklarının da üstüne çıkmışlardır. Bu hayırlı, yüce ve şerefli mü’min gönüllerin kar­şısında inâdçı, şirret, mücrim ve alçak cibilliyyete sahip kimseler yer alıyordu. Bu bozuk fıtratlı insanlar, ateşin üzerine oturmuş mü’min-lerin nasıl eziyet çektiklerini, azâbla yüz yüze geldiklerini seyrediyor­lardı. Ateşin yediği hayatların arzettiği ürpertici manzarayla kurulmuş eğleniyorlardı. Şerefli insanların yavaş yavaş kül ve toprağa dönüştük­lerini, eğlenerek seyrediyorlardı. Hayırlı ve şerefli mü’minlerden bir de­likanlının, bir genç kızın, bir çocuğun, bir ihtiyarın, bir yaşlı kadının, bir kız çocuğunun ateşe atılması onların ruhlarında yer eden hasis ve despot duyguları daha da fazlalaştırıyor, kan ve kemik yığını üzerinde kurulan cinnet pazarlıklarının arbedesini daha da artırıyordu.

İşte zâlim despotların alçak fıtratlarının işledikleri iğrenç hâdise… İşte onların tepetaklak yuvarlandıkları pis çirkeflik… Ama onlar yine de bu şiddetli ve korkunç ta’zîb sahnelerini seyretmekten zevk alıyor­lar, hiç bir vahşî hayvanın bile yapmadığı kötülükleri yaparak eğleni­yorlardı. Vahşî hayvan avının üzerine saldırırken yemek için saldırır, yoksa aşağılık ve iğrenç bir arzuyla avının nasıl acı çektiğini görerek zevk almak için değil…

Ama aynı hâdise mü’minlerin ruhen yücelmelerini, hürriyete ka­vuşmalarını ve o üstün zirveye, en son noktaya kanatlanmalarını asır­lar ve nesiller boyu insanlığın hayretle gözlediği ufuklara yükselmele­rini sağlıyor…

Yeryüzünün hesâblarına göre bu durumda dikta ve despotizm îmâna üstün gelmiştir. Ama bu yüce, hayırlı ve şerefli kitlenin ruhlarında yer eden ve onları o zirvelere, son derece’ üstün noktalara yükselten, düş­manları karşısında üstün kılan ve direnme azmi veren îmâna gelince… Bu îmânla dikta rejimleri arasında cereyan eden savaşta onun hiç mi hiç hesabı ve ağırlığı mevzuu bahis edilmiyor onların yanında…

Bu hâdise üzerinde nakledilen rivayetlerin hiç birisi Kur’ân âyet­lerinin zikrettiği kadar kesin ve açık değil… Aslında Allah Teâlâ o zâlim despotları yeryüzünde işledikleri iğrenç suçlarından dolayı mahvet­miştir. Nûh peygamberin, Hûd peygamberin, Salih peygamberin, Şuayb peygamberin ve Lût peygamberin kavmini helak ettiği gibi… Firavun’-un kavmi ve askerlerini izzet sahibi güçlü bir zât olarak yakalayıp yok ettiği gibi…

Yeryüzünün hesabına göre bütün bu sonuçlar üzücü ve esef veri­cidir.

Böylece bitiyor mu iş? îmânın zirvesine yücelen mü’min kitle yok olup gidiyor mu? Uhdûd hâdisesinde olduğu gibi facia bütün açılarıyla son mu buluyor? Halbuki bu korkunç çirkefe yüzükoyun dalmış olan zâlim ve despot kitle kurtulmuş olarak çıkmıyor mu ortadan? Yeryü­zünün hesabı insan gönlünde bu üzücü sonuçlarla ilgili olarak bir sızı bırakıyor.

Ama Kur’ân mü’minlere bir başka şey öğretiyor. Bir başka haki­kati açıklıyor. Ve onların değerlendirdikleri değer ölçülerinin tabiatını gösteriyor. Giriştikleri savaşın sahasını belletiyor…

Gerçek odur ki hayatta karşılaşılan acı ve zevkler, eğlence ve mah­rumiyetler… Esâs ölçüde büyük değer ifâde etmezler… Ayrıca bunlar kâr veya zararın hesabını gösteren ana maddeler değildir… Zafer sa­dece dış görünüşe münhasır değildir. Ancak bu, birçok zafer şekillerin­den yalnız bir tanesidir…

Allah’ın ölçüsünde en büyük değer akidenin taşıdığı değerdir… Allah’ın pazarında en çok revaç bulan mal, îmân malıdır. Zaferin eh üstün şekli ruhun maddeye karşı zaferidir. İnancın acılara karşı üs­tünlüğüdür, îmânın fitneye karşı galibiyetidir… İşte bu hâdisede de mü’minlerin ruhu korku ve elemlere gâlib geliyor. Yeryüzünün cazibe­lerine ve hayatın çekiciliklerine muzaffer oluyor. Fitneyi öyle bir mağ­lûbiyete uğratıyor ki bütün asırlar boyunca insan cinsi hep böyle bir zaferin müjdesini bekliyor… İşte en büyük zafer…

Şüphesiz bütün insanlar ölecektir… Sebepler değişecektir. Ama insanlık hiç bir zaman böyle bir zafere, böyle bir yüceliğe, böyle bir hür­riyete ulaşamayacak ve böyle bir kanatlanışla yüce ufuklara uçamaya­caktır. Bu, yalnız Allah’ın seçmesi ve kullarından yüce bir kitleyi şeref­lendirmesi ile mümkündür. İnsanlarla birlikte ölme fiiline karışacak­lardır. Ama insanlar arasında şerefleriyle ayrılacaklar, Mele-i A’lâ’da son derece bir üstünlüğe sahip olacaklardır. İnsanların dünyasında da böyle… Biz meseleyi nesiller sonrası için göz önünde bulundurduğumuz ve değerlendirdiğimiz zaman durum böyledir.

Mü’minler îmânlarıyla hezimete uğrayarak belki de hayalarını kurtarabilirlerdi. Ama onlar bizzat neler kaybedeceklerdi neler?… İn­sanlık neler kaybedecektir? Bu büyük mânâ uğrunda öldükleri zaman kaybedecekleri nedir? Akîdesiz hayatın ne değeri vardır? Hürriyetsiz hayat ne aşağılık bir hayattır? Zalim despotların insan cesedlerine hâkim olduktan sonra, rûhlanna da hâkim olunca insanın düşeceği aşağılık seviye ne kadardır?

Gerçekten onlardan sonra da yeryüzünde onların elde ettiği kazanç son derece büyük mânâ ifâde eder. Ve son derece şereflidir. Onlar ate­şin yalımlarıyla yüz yüze gelirken de kazançlıydılar. Korkunç ateşlerin fânî cesedlerini yaladığı zaman da şerefliydiler. Ateşin temizlediği bu şerefli mânâ ile asıl zaferi kazananlar onlardır…

Hem savaş sâhâsı yalnız başına yeryüzü değildir ki… Ve bu savaş sadece dünya hayatında devam edecek değildir. Bu savaşın seyircileri yalnız başına nesillerden bir nesil değildir. Aslında Mâverâ, Mele-i A’lâ karışmaktadır bu yeryüzündeki hâdiselere ve bizzat denetimi, gözeti­mi altında bulundurmaktadır. Yeryüzünün ölçülerine uymayan, yer­yüzündeki nesillerin ölçüsüne benzemeyen Ölçülerle ölçmektedir. Dün­yanın ölçülerinden tamamen ayrı bir ölçüdür bu… Mele-i A’lâ şu yer­yüzündeki insanların topladığından çok daha üstün, kat kat şerefli ruh­ları kaplar ve şüphesiz ki Mâverâ’nın övgüsü, ikramı yeryüzünün bü­tün görüşlerinden, takdir ve alkışlarından çok daha üstün, çok daha büyük ve ağırlıklıdır…

Ve bundan sonra olacakların hepsi âhirette meydana gelecektir. Âhiret sâhâsı yeryüzünün sahasını kapladığından çok daha geniş ve köklüdür. Ayrılık asla sözkonusu değildir. Ne pratik hakîkatta, ne de bu hakikati mü’minin hissedişinde böyle bir hakikat bahis mevzuu de­ğildir. Şu halde savaş bitmemiştir. Ve savaşın gerçek sonucu henüz alınmamıştır. Onların aleyhindeymiş gibi görünen yeryüzünün hükmü ise sağlam bir hüküm değildir. Çünkü yeryüzünün verdiği hüküm, küçük bölüklere ve önemsiz parçalara aittir.

Birinci görüş kısa mesafeli, dar sâhâlı bir görüştür. Ve sâdece ace­leci bir fıtrata sâhib olan insanın görüşüdür. İkinci görüşün sâhâsı ge­niş, mesafesi fazladır. İşte Kur’ân, mü’minieri bu görüşe göre eğitmek­tedir. Zîrâ bu görüş sağlam îmân ideolojisinin üzerine kâim olduğu ger­çekleri temsil etmektedir.

İşte bunun için Allah’ın mü’minlere vaadi; îmân ve tâatın mükâ­fatı belâlara karşı sabır, hayatta karşılaşılan fitnelere karşı direnme ve gönül huzurudur :

«Onlar ki; inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı anmakla huzura ka­vuşmuştur. Dikkat edin;gerçekten kalbler, ancak Allah’ı anmakla hu­zura kavuşur.» (Ra’d, 28)

Bu, Rahman ve Rahîm olan Allah’ın şefkat ve memnuniyetinin ifadesiydi :

«Muhakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenleri Rahman sevgili kıla­caktır.» (Meryem, 96)

Bu maverada zikredilişin ifadesidir :

Rasûlullah (s.a.) buyuruyor : Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah meleklerine der ki: Siz kulumun çocuğunu aldınız mı? Evet, derler. Bunun üzerine buyurur: Siz onun gönlünün meyvesini kopardınız. Evet derler. Kulum ne dedi? der. Hamd etti Sana, bir de «Biz Allah içiniz ve yine O’na döndürüleceğiz.» dedi, derler. Allah Teâlâ buyurur : Öyley­se kulum için cennette bir ev yapın ve ona «Hamd evi» adını verin.

Rasûlullah (s.a.) buyuruyor. Azız ve Celü olan Allah buyurur ki: Ben, kulumun Beni zannı gibiyim. O Beni zikrettiği zaman Ben onun yanındayım. O Beni kendi nefsinde zikrederse, Ben de onu kendi nef­simde zikrederim. O Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben onu on­dan daha iyi bir topluluk içerisinde zikrederim. O Bana bir karış yak­laşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana bir kulaç yaklaşırsa Ben ona on adım yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gi­derim.

Aslında bu, Mele-i A’lâ’nın yeryüzündeki mü’minlerin işiyle meş­gul olmasıdır.

«Arş’ı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler Rablarım hamd ile tesbîh ederler. O’na îmân ederler ve îmân eden kimseler için de şöyle mağfiret dilerler: Ey Rabbımız; Senin rahmetin ve ilmin her şeyi ku­şatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve Senin yoluna koyulanları bağış­la, onları cehennem azabından koru…» (Ğâfir, 7).

Bu, Allah indinde şehîdler için hazırlanan hayatın timsâlidir:

«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar di­ridirler. Rabları katında rızıklandırılırlar. Allah’ın keremiyle kendileri­ne verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayan­lara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek is­terler.»

«Onlar, Allah’tan gelen bir nimet ve kerem ile ve Allah’ın mü’min­lerin mükâfatını zayi’ etmeyeceği müjdesiyle sevinirler.» (Âl-i İmrân, 169-171) ‘

Allah’ın yalancıları, zâlimleri ve mücrimleri helak edeceğine ve âhirette azaba müstehak kılacağına dâir vaadi gibi… Aslında yeryüzü­nü onlarla doldurmanın belirli bir vakte kadar mühlet verilme mânâsı­na geldiği gibi. Her ne kadar zaman zaman dünyada da onları helak et-mekteyse de asıl yüklenilen nokta âhirettir. Çünkü bütün ceza âhiret-tedir:

«O Allah’ı tanımayanların refah içinde diyar diyar gezip dolaşma­ları sakın sizi aldatmasın. Kâfirlerin bu halleri çabuk geçen bir zevk­tir. Sonunda varacakları yer cehennem. O ne azâb verici bir döşektir.» (Âl-i İmrân, 196-197)

«Zâlimlerin yaptıklarından Allah’ı gafil sanma. Onlar sadece gözlerin dehşetle belireceği bir güne kadar te’hîr etmektedir. O gün başları kalkmış, gözleri kendilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş olarak koşup duracaklardır.» (İbrahim, 42-43).

«O halde bırak o inkarcıları, dalsınlar ve oynaya dursunlar tâ o va’dolunduklan güne kavuşturulacakları zamana kadar. O gün, kabir­lerinden koşarak çıkacaklar; sanki dikili putlara koşuyorlarmış gibi… Gözlerinin feri sönmüş bir halde, kendilerini bir horluk kaplayacak. İş­te bugün, o vaad edildikleri kıyamet günüdür.» (Meâric, 42-44).

İşte böylece insanların hayatı Mele-i A’lâ’daki hayatla ilgi kuruyor ve dünya âhirete bağlanıyor. Şu halde hayırla şer, hak ile bâtıl ve îmân­la zulüm arasındaki savaş sahnesi yalnız başına yeryüzü değildir… Yo­lun varılacak son durağı ve bu çatışmada söylenilecek söz yeri, dünya hayatı değildir. Ayrıca dünya hayatındaki zevkler ve lezzetler, acılar, eğlenceler ve mahrumiyetler de ilâhî mîzânda en yüce değerleri ifâde etmezler.

Şu halde mekânda sâhâ genişliyor… Zaman sâhâsı da genişliyor… Ölçü ve değerlerin yeri de enginleşiyor. Mü’min nefislerin ufukları son­suzluğa varıyor. İhtimamlar büyüyor. Yeryüzü ve içinde bulunan her şey küçülüyor. Dünya hayatı ve onunla ilgili her şey basitleşiyor. Ve mü’min gördüğü ufuklar ve hayatlar nisbetinde büyüyor ve gelişiyor… Ve işte Uhdûd kıssası bu engin, şümullü, yüce ve büyük düşünce sistemi­nin inşâsında en üstün zirveyi, en yüce noktayı temsil ediyor…

Gerek ashâb-ı uhdûdun kıssası, gerekse Bürûc sûresi Allah dava­sının tabiatı ve dava adamının bütün mükellefiyetler karşısındaki tu­tumu konusunda geniş ışıklar serpmektedir. Allah davasının tarihi bo­yunca yeryüzünde çeşitli davaların ve ideolojilerin muhtelif neticelerin­den pek çok Örnekler görülmüştür. Yeryüzü Nûh peygamberin, Hûd peygamberin, Şuayb peygamberin, Lût peygamberin kavminin acı akı­betlerini, sayıları pek az bir inananlar topluluğunun kurtuluşlarını, evet mücerred olarak kurtuluşlarını pek çok kere müşahede etmiştir. Kurtu­lanlar için bundan sonra yeryüzünde ve hayatta icra ettikleri fonksi­yonlarla ilgili hiç bir şey nakletmiyor Kur’ân… İşte bu örnekler göste­riyor ki Allah Teâlâ bazen yalancıların, zâlimlerin ve despotların akı­betini çabucak kararlaştırmakta ve onlara dünya hayatında ya azâb gelmekte, ya da orada kendilerini bekleyen, gözetleyen en uygun ceza…

Bu dava tarihinde Firavun’un ve askerlerinin acı akıbetleri de gö­rülmüş, Mûsâ (a.s.)nın ve kavminin kurtuluşu ve bir müddet yeryüzün­de yerleşmeleri ve kendi tarihleri boyunca en uygun şekilde hüküm sür­dükleri de müşâhade edilmiştir. Onlar her ne kadar mükemmel bir is­tikâmet ta’kîb.ederek yücelere çıkamamışlarsa da Allah’ın âlem-şümûl hayat nizâmını, dinini kâinata yerleştirmemişlerse de bu nevi örnekle­rine pek çok kere rastlanmıştır. Bu örnekler daha da artırılabilir.

Bunun gibi bu davanın tarihi boyunca hidâyete karşı gelen ve Hz. Muhammed’e inanmayan müşriklerin acı akıbetleri de görülmüş, mü’-minlerin tamamen zafer kazanıp, akidelerinin ruhlarında son derece üstünlük kesbettiği de müşahede edilmiştir. Ve bir kere insanlık tarihi boyunca Allah’ın nizâmının hayata hâkim olduğu insanlığın hiç bir devresinde görülmeyen, ne önce ne de sonra bir daha eşine rastlanma­yan şekilde Allah nizâmının yeryüzüne yerleştirilme işi tamamlanmış­tır.

Bunun gibi İslâm davasının tarihi ashâb~ı uhdûd kıssasında gö­rülen örneklere de şâhid olmuştur. Gerek eski devirlerde, gerekse mo­dern çağlarda îmân tarihinin katalogunda en az zuhur eden başka ör­neklere de rastlanmıştır. Ve hâlâ bu örnekler asırlar boyu zaman geç­miş olmasına rağmen devam edip gitmektedir. Uzak veya yakın diğer Örnekler yanında Uhdûd hâdisesi anlatılması çok zor bir örnektir. Mü’~ minlerin kurtulmadığı, kâfirlerin muaheze edilmediği bir Örnek ola­rak kalacaktır. Bunun sebebi de Allah davasının yârânı olan mü’min-lerin .hissinde bu gerçeğin yer etmesi ve kendilerinin elinde bir şey ol­madığını, bütün meselelerinin ve akide konusunun Allah’a âit olduğu­nun anlatılmasıdır. Onların vazifesi sadece vazifelerini yerine getirip gitmektir. Onların üzerine düşen görev Allah yolunu seçip, akideyi ha­yata tercih edip, îmân ederek fitnelere üstün gelmek, amelleri ve niyet­leriyle Allah’ı tasdik etmektir. Sonra Allah hem onlara, hem de düş­manlarına yapacağını yapar… Tıpkı kendi davasına ve dinine istediği­ni yaptığı gibi… Ve onlar da nihayet îmân tarihinin tanıdığı, şâhid ol­duğu sonuçlardan birisine ulaşacaklar veya onların bizzat gördüğü ve bildiği neticelerden birisine erişeceklerdir.

Onlar Allah indinde ücretli olarak tutulmuşlardır. O; nerede, nasıl ve ne şekilde isterse öylece çalışırlar ve belirli bir ücreti alırlar. Ama ellerinden ne lehte, ne de aleyhlerinde bu daveti yönetme yetkisi yok­tur. Çünkü o,;iş sahibinin vazifesidir. Yoksa işçinin değil… Bir kere onlar ilk anda gönül huzuruna ulaşırlar, duygu üstünlüğüne erişirler, ideal güzelliğine vanrlar, cazibe ve şatafattan kurtulurlar, korku ve ka­rarsızlıktan uzaklaşırlar ve her halükârda hürriyete ulaşırlar. İkinci olarak da onlar maverada övgüye, anılmaya ve şerefe erişirler… Daha yeryüzünde iken oradaki üstün mertebelere ererler.

Sonra onlar bir defasında da âhirete, hesaba ve büyük nimetlere gark olurlar. Her defa şüphesiz ki bir öncekinden daha büyüktür. Ve bunların hepsinin yanı sıra da Allah’ın memnuniyeti vardır. Ve onlar Allah’ın takdirini yerine getirmek için seçilmiş bir vâsıta, bir kudret perdesidirler. Allah onlarla yeryüzünde dilediği şeyi yapar…

İşte böylece son bulmuştu Kur’ân’m sadri. İslâm’daki ilk müslü-manlara, seçilmiş kitleye tatbik ettiği terbiye. Onları Öyle bir mertebeye çıkarmıştı ki önce kendi benliklerinden ve kişiliklerinden uzaklaştırmış, kendileriyle ilgili her şeyi atmış ve emir sahibinin yanında ücretli işçi olarak çalışmalarını sağlamış, ne şekilde olursa olsun Allah’ın seçti­ğinden memnun kılmıştı onları.

Bunun yanı sıra da Kur’ân’ın tevcîhâtıyla birlikte yürüyen peygam­ber terbiyesi yer alıyordu. Gönülleri ve gözleri cennete çeviriyor, seçil­miş olan deve için sabretmeye çağırıyordu. Neticede Allah, dünya ve âhirette dilediği izni verdi onlara…

Rasûlullah (s.a.) Amrriâr’ı ve anasıyla babasını görüyor, Mekke’de korkunç azâblar altında inlediklerini müşahede ediyor ama «Sabredin ey Yâsir ailesi… Sizin yeriniz cennet.» demekten başka bir şey söyle­miyordu.

Habbâb İbn Eret anlatıyor: Diyor ki: «Bir gün Rasûlullah (s.a.) Kâ’be’nin gölgesinde hırkasına dayanmış otururken halimizden şikâyet ettik ve dedik ki: Bize nusret dilemeyecek misin? Bizim için dua etme­yecek misin? Bunun üzerine o buyurdu: Sizden önce öyle şeyler olmuş­tu ki, adam tutuluyor, yere gömülüyor, sonra bir testere getiriliyor ve başının üzerine konularak biçilip iki parçaya ayrılıyordu. Geriye kalan eti ve kemiği ise demirden taraklarla taranıyordu. Ama bu yine de onun dininden uzaklaşmasına sebep olmuyordu. Allah’a yemîn ederim ki, Al­lah bu mes’eleyi mutlaka üstün getirecek ve neticede San’a’dan binen Hadramût’a inecek de Allah’tan başka kimseden korkmayacak. Kurt koyuna karışacak, ama siz acele etmek istiyorsunuz…»

Her şartın ve durumun ötesinde Allah’ın bir hikmeti vardır. Bu kâinatta olan her şeyi idare eden O’dur. Kâinatın başına, sonuna mut­tali’ olan, kâinattaki hâdiseleri düzenleyerek aralarındaki münâsebeti sağlayan O’dur. Odur bilen örtülü gayb perdesinin gerisindeki gizli hik­metleri… Uzun yol hattı boyunca meşiyyetine uygun düşen hikmeti.

Nesiller ve asırlar boyunca bazı hâdiseler gözümüz önüne serilmek­tedir ki, o hâdiseyi yaşayanlar yaşadıkları çağlarda onun hikmetini kav-rayamıyorlardı. Belki de onlar niçin böyle olduğunu soruyorlardı? Ya Rabbi niçin oluyor bunlar? diyorlardı. Aslında bu suâller mü’minin ka­çınması gereken cehaletin ifadesidir. Çünkü mü’min başlangıçta bilir ki her hâdisenin gerisinde bir hikmet vardır. Mü’min zihninde sâhâ-lar geniştir. Zaman ve mekân içerisindeki mesafeler uzaktır. Ve onun sahip olduğu değer ve ölçüler başlangıçta böyle bir suâl îrâd etmeyi ve düşünmeyi önler… Ve mü’min kaderin devresine kapılarak selâmet ve huzur içerisinde yolunda yürür ve ilerler.

Gerçekten de Kur’ân, emâneti taşımak için bazı gönülleri hazır ha­le getiriyor ve yeniden inşâ ediyordu. Tabiî olarak bu gönüllerin eşine rastlanmayacak şekilde güçlü kuvvetli ve ferâgatkâr olması gerekirdi. Çünkü o her şeyini feda edecek ve her güçlüğe katlanacaktı. O, bu yeryüzüyle ilgili şeylere göz atmayacak, âhiretten başka bir şeye nazar et­meyecekti. Allah’ın rızâsından başkasını istemeyecekti… Yeryüzünde­ki yolculuk boyunca mesafeler kat’edilirken dikilen engellere, meşak­katlere, mahrumiyetlere, fedakârlıklara, azâb ve serdengeçtiliklere, hat­tâ ölüme bile hazır olacaktı. Hem de yeryüzünde yakın zamanda mükâ­fat beklemeksizin… İsterse bu mükâfat bizzat davasının zaferi, İslâm’­ın galibiyeti ve müslümanlarm üstünlüğü olsun. Hattâ bu karşılık zâ­limlerin helak olması ve ilk devrelerde yalancıların çarpıldığı zorlu ve güçlü bir cezaya çarpılmaları şeklinde olsun…

Tâ ki bu gönüller önünde yeryüzünde yürüyecek ve karşılık bekle­meyecek bir yol olduğunu anlayınca ve yalnız başına hak ile bâtıl ara­sındaki kesin hesâblaşma zamanı olarak âhiret bekleninceye kadar… Hattâ Allah Teâlâ’nm niyetlerinin doğruluğunu, verdikleri vaadi ve ah­di yerine getireceklerini bildiği bu gönüller, zaferin yeryüzünde geldi­ğini görseler ve buna emîn olsalar kendi nefisleri için değil ilâhî nizâ­mı emânet vazifesini yerine getirmeyi kabul etseler bile onlar bu emâ­neti yürütecek, dünyada karşılaştıkları her türlü ganimetlerin farkın­da bile olmasalar bu emâneti yerine getireceklerdir. Çünkü onlar hak için fedakârlığa katlanmışlar, Allah’ın rızâsından başka bir mükâfat bil-memişlerdir.

Zaferden söz edilen, ganimetlerden mevzû-u bahsedilen ve mü’min-lerin eliyle müşriklerin yenildiğinden söz edilen bütün âyetler Medine’de nazil olmuştur… Bundan sonra… bütün bu meseleler mü’minin prog­ramının dışında beklediği ve görmek istediği şeylerin haricindedir. Za­fer ise kendiliğinden gelmiştir. Çünkü Allah’ın nizâmı ve irâdesi, bu ni­zâmın pratik hayatta tahakkukunu îcâbettirmiş, nesiller boyu görülen amelî bir şekil olarak çıkmasını irâde buyurmuştur.

Elbetteki yorulmanın, fedakârlığın, engellere karşı dikilmenin ve ıstırâb çekmelerin hepsi Allah’ın takdirine göredir ve onun gerisinde bizim şu anda görmeye çalıştığımız hikmetler gizlidir. Bu nokta üzerin­de Allah davasına çağıranların dikkatle düşünmeleri gerekir. Her yerde ve her nesilden dava adamlarının… Bu nokta dava adamlarına eksiksiz ve açık olarak yoldaki işaretleri göstermeye kâfidir. O yolda sonuna ka­dar ilerlemek isteyenlerin adımlarını pekiştirmeye yeter. Sonuç nasıl olursa olsun en sonunda vukû’bulacak Allah’ın takdiridir. Etler ve ke­miklerle serilmiş, kanlar ve terlerle yoğrulmuş meşakkatli yol boyunca onlar zafer veya mağlûbiyete, hak ile bâtıl arasındaki kesin ayrılığa as­la iltifat edemezler. Fakat Allah, kendi davası ve dini için bir şey yap­mak isterse, bu Allah’ın irâde buyurduğu tarzda cereyan eder ve Öylece sonuçlanır. Yoksa elem ve fedakârlıkların karşılığı olarak değil… Ha­yır… Yeryüzü ceza ve mükâfat diyarı değildir. Sadece ve sadece Allah davasının emri ve nizâmı çerçevesinde Allah’ın seçtiği bazı kullan vasıtasıyla dilediği şekilde hareket etmek üzere Allah’ın takdirini tahak­kuk zemini bulduğu bir yerdir. Bu seçilme işi kendileri için yeter. Al­lah’ın bu davaya kendilerini seçmesinin yanında her şey küçük ve basit kalır. Hayat bile… Yeryüzünde yapılacak gizli açık bütün seyahatler Önemsiz olur…

Uhdûd kıssasını müteakiben Hak Teâlâ’mn buyurduğu şu hüküm de bir başka gerçeği işaret etmektedir:

«Mü’minlere kızdıkları da ancak Azız ve Hamîd olan Allah’a îmân etmeleri sebebiyle idi…»

Allah davasına inananların, her nesilde ve her yerde bu nokta üze­rinde dikkatlice durmaları ve düşünmeleri gerekir.

Aslında mü’minlerle düşmanları arasında geçen savaş, esas yapısı itibarıyla bir akîde savaşıdır, başka bir şey değil… Düşmanları mü’min-lerin îmânlarını çekememektedirler. Onları kızdıran yalnız ve yalnız bu akidedir…

Mü’minler ile Allah düşmanları arasında geçen savaş aslında ne siyasî, ne iktisadî ne de ırk ayrımına dayalı bir savaştır… Şayet mese­le bu saydıklarımızdan herhangi birisi için olsaydı, durdurulması ga­yet kolay olurdu. Böyle bir problemi çözmek basîtleşirdi. Ne var ki bu savaş temelden bir akîde savaşıdır. Ya küfür, ya da îmân… Ya câhüi-yet, ya da İslâm.

Müşriklerin ileri gelen büyükleri Rasûlullah’a geliyor, bir tek şey karşılığmda dilediği malı, başkanlığı ve dünya nimetlerini verecekleri­ni söylüyorlardı. İstedikleri tek şey akîde savaşını bırakması ve bu konuda gevşeklik göstermesiydi. Tenzih ederiz Peygamberi şayet o is­tedikleri şeylerden her hangi birisine «Peki» deseydi, hiç şüphesiz ara­larında hiç bir savaş kalmayacaktı.

Aslında bu bir akîde davasıdır ve bir akîde savaşıdır. Nerede bir müslümanla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, mü’minlerin yakînen bilme­leri gereken budur. Onlara karşı gelenler bu akideden başka hiç bir şey için karşı gelmiyorlar. Azîz ve Hamîd olan Allah’a inanmaktan başka bir şeye kin beslemiyorlar. Bazan mü’minlerin düşmanları giriştikleri savaşın üstüne akîde sancağından başka sancaklar çekmek, siyâsî, ik­tisadî ve cinsî bayraklar kaldırmak istiyorlar. Maksadları mü’minlerle giriştikleri savaşın gerçek yönünü değiştirmek ve mü’minlerin ruhun­daki akîde meş’alesini söndürmek… Şu halde mü’minlerin vazifesi bun­lara aldanmamaktır. Ve bu yaptıkları her şeylerin bir gözboyacılığın-dan ve gizli bir niyetten geldiğini anlamalarıdır. Aslında savaşın san­cağını değiştirenler, mü’minleri gerçek zafer silâhından mahrum et­mek ve ellerinden bu silâhı kapmak istemektedirler. Ne şekilde olursa olsun, ister Uhdûd hâdisesinde olduğu gibi ruhî boşalım şeklinde, isterse ilk müslüraan nesillerde meydana geldiği gibi ruhî enginliğe ulaşmadan doğan hâkimiyet tarzında olsun, farksızdır.

Biz bugün dünya haçlılarının bizi gerçek savaştan yanıltmak için kendi hedeflerine çeşitli sancaklar diktiklerini bir örnek olarak müşâ-hade ediyoruz, tarihi nasıl değiştirmek istediklerini görüyoruz. Ve bize, aslında haçlı savaşları sömürgeciliğin bir maskesi ve vasıtasıdır da, baş­ka bir gayeye mebnî değilmiş zannını veriyorlar… Asla… Aslında son zamanlarda ortaya çıkan sömürgecilik hiç bir zaman ortadan kalkmamış olan ve Ortaçağdaki şımarıklığı kadar hiç bir devrede şımarıklık etme­miş olan haçlı ruhunun bir maskesidir. Ve muhtelif ırklardan müslü-manlar, müslüman kumandanların emri altın,da, akide sancağına da­yanarak onları yenmişlerdi. İçlerinde Selâhaddîn-i Eyyûbî ve Turan Şah gibi kendi kavmiyetini unutan ve akidesi için kendisini adayarak akîde sancağı altında zafer kazanan kumandanlar da vardı.

«Mü’minlere kızdıkları da ancak Aziz ve Hamîd olan Allah’a îmân etmeleri sebebiyle idi…»

Ve ne kadar doğru söylüyor ulu Allah… Aldatıcı hâinler de ne ka­dar da yalan uyduruyorlar… [2]

11 — Doğrusu îmân edip sâlih amel işlemiş olanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük

kurtuluş budur.

12 — Doğrusu Rabbınm yakalayışı amansızdır.

13 — Önce yaratıp sonra tekrarlayan O’dur, O.

14 ~ O, Ğafûr’dur, Vedûd’dur.

15 — Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir.

16 — Dilediğini mutlaka yapandır.

17 — O orduların haberi sana geldi mi?

18 — Firavun ve Semûd’un.

19 — Doğrusu küfredenler, yalanlamadadırlar.

20 — Allah ise onları arkalarından kuşatandır.

21 — Doğrusu o, şanlı bir Kur’ân’dır.

22 — Levh-i Mahfûz’dadır.

Rabbının Yakalayışı

Allah Teâlâ, mü’min kulları için »Altlarından ırmaklar akan cen­netler» bulunduğunu bildiriyor. Düşmanlarına hazırlamış olduğu ce­hennemle yakıcı azabın tersine, onlara bu nimeti hazırlamıştır. Bu se­beple Hak Teâlâ; «İşte büyük kurtuluş budur.» buyuruyor.

Sonra da «Doğrusu Rabbının yakalayışı amansızdır.» Peygamber­lerini yalanlayan, emrine muhalefet eden düşmanlarım yakalayışı ve onlardan intikam alışı çok amansız ve şiddetlidir. Çünkü Allah Teâlâ metîn kuvvet sahibidir. O’nun dilediği şey bir göz açıp kapamak kadar veya daha az zamanda dilediği şekilde olur. Bu sebeple hemen ardından: «Önce yaratıp sonra tekrarlayan O’dur, O.» buyuruyor. Yani O’nun önce yaratıp sonra ilk yarattığı gibi tekrarlaması kudretinin bir örneği­dir. O’nun yaratmasına engel olup alıkoyacak hiç bir kimse yoktur. «O, Ğafûr’dur, Vedûd’dur.» Kendisine sığınıp tevbe edenin günâhını bağış­lar. Günâh neden olursa olsun. İbn Abbâs ve başkaları «Vedûd» keli­mesinin dost anlamına geldiğini söylerler. «Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir.» Bütün yaratıkların üstünde bulunan o muazzam Arş’ın sahibidir. «Me­cîd’dir.» kavlinde iki kırâet vardır. Ötre olarak Azîz ve Celîl olan Rab-bın sıfatıdır. Esre olarak Arş’ın sıfatıdır. Her iki mânâ da sahihtir.

«Dilediğini mutlaka yapandır.» Neyi isterse onu yapar. Hükmünün takîbcisi yoktur. Yaptığından suâl eden yoktur. Azameti, gücü, hikmeti ve adaleti nedeniyle kimse O’nu yaptığından sorumlu tutmaz. Nitekim Ebubekir es-Sıddîk’e ölümfeül hasta iken sana doktor baktı mı? denil­diğinde onun; evet, dediğini, ne dedi? diye sorulunca da: Bana: «Ben dilediğimi yapanım» dedi, dediğini nakletmiştik.

«O orduların haberi sana geldi mî? Firavun ve Semûd’un.» Firavun ve Semûd’un başına gelen belânın ve hiç bir kimsenin uğramadığı inti­kamın haberi sana ulaştı mı? Bu, Allah Teâlâ’nın: «Doğrusu Rabbının yakalayışı amansızdır.» kavlinin gerçekleşmesinden ibarettir. Yani Rab-bım zâlimleri yakaladığı zaman çok şiddetli ve -amansız bir şekilde ya­kalar, Azîz ve muktedir bir zâtın yakalayışıyla yakalar. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Arar İbn Meymûn’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.): «O orduların haberi sana geldi mi?» âyetini okuyan bir kadına rastlamış, ayakta durup onu dinlemiş ve: Evet bana geldi, demiş.

«Doğrusu küfredenler yalanlamadadırlar.» Onlar şek, şüphe, küfür ve inâdtadırlar. »Allah ise onları arkalarından kuşatandır.» Onlara gü­cü yeter, onları ezer. Onlar Allah’ın elinden kaçıp kurtulamazlar.

«Doğrusu o, şanlı bir Kur’ân’dır.» Yüce ve ulu. «Levh-i Mahfûz’da-dır.» Yücelerin yücesinde Levh-i Mahfûz’da korunmuştur, fazlalık ve­ya eksiklik yoktur. Tahrif veya tebdile uğramaz.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Amr İbn Ali… Enes İbn Mâlik’ten nak­letti ki; o: «Doğrusu o, şanlı bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfûz’dadır.» kavli hakkında şöyle demiştir: Allah’ın bu âyette zikrettiği korunmuş levha İsrafil’in karşısındadır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Abdurrah-mân İbn Selmân’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah’ın verdiği her şey Kur’ân’dan öncesi ve sonrasında mutlaka Levh-i Mahfuz’dadır. Ko­runmuş olan levha İsrafil’in iki gözünün önündedir, ancak İsrafil’e ona bakma izni verilmez.

Hasan el-Basrî der ki: Bu şanlı Kur’ân, Allah’ın katında korunmuş levhadadır. Ondan dilediği kadarını kullarından dilediğine indirir.

Beğavî, İshâk İbn Bişr kanalıyla… Mukâtil, İbn Cüreyc, Mücâhid ve İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu levhanın üstünde: Bir tek Allah’tan başka ilâh yoktur, O’nun dîni İslâm’dır, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür. Kim, Allah’a inanır, vaadini doğrular ve peygamberlerine tâbi olursa; Allah onu cennetine girdirir, ibaresi yazılıdır. İbn Abbâs der ki: Bu levha beyaz inciden bir levhadır, uzunluğu gökle yer arası, geniş­liği de Doğu ile Batı genişliğindedir. Altı inci ve yakuttan, sayfaları kır­mızı yakuttan, kalemi nurdandır. Sözü Arş’a bağlıdır, aslı meleğin ku-cağındadır.

Mukâtil der ki; Levh-i Mahfuz, Arş’m sağındadır.

der ki: Bize Muhammed İbn Osman… İbn Abbâs’tan

nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Levh-i Mahfûz’u beyaz inciden yaratmıştır. Sayfaları kızıl yakuttandır. Kale­mi nûr, yazısı .nurdur. Allah Teâlâ’nın onda her gün 360/ını vardır. Ya­ratır ve rızık verir, diriltir ve öldürür, aziz eder, zelîl eder ve dilediğini yapar

Kuran

Buruc Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.