Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pts 13°C
Sal 16°C
Çar 17°C
Per 13°C

84 – İnşikak Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bütün müfessirlerın görüşüne göre Mekke’de inmiştir. Yirmibeş âyet-i ke­rimedir.

84 – İnşikak Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

İnşikak Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı ile

  1. Gök yarılıp, çatladığı zaman
  2. Ve Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten ona layık olan da budur-;
  3. Yer de alabildiğine uzatıldığı;
  4. İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bütünüyle boşaldığı;
  5. Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da bu­dur.-

“Gök yarılıp, çatladığı zaman.”

Çatlayıp, beyaz bulutları andıran bulut­la yarıldığı zaman demektir. Ebu Salih, İbn Abbas’tan böylece rivayet etmiş­tir. Ali (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Gök samanyolundan yarılıp çatlayacaktır. Yine o: Samanyolu göğün kapısıdır, demiştir.

Bu olay, kıyametin şart ve alametlerindendir. [2]

“Ve Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten ona layık olan da bu­dur.-“

Yani gök Rabbine kulak verdiği zaman. Zaten onun kulak verip (ita­atle) dinlemesi ona layık olandır. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından da rivayet edilmiştir. Peygamber (sav)’ın şu hadisi şerifinde de bu anlamda kullanılmıştır: “Allah Kur’ân’ı teğanni ile okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi, hiçbir şeye kulak verip dinlemiş değildir.”[3]

Şair de şöyle demiştir:

“Kendisi sebebiyle anıldığım bir hayır işitecek olurlarsa sağırdırlar,

Şayet onların huzurunda benden kötülükle söz edilecek olursa o zaman kulak verirler.”

Yani dînlerler

Ka’neb b. Ümmi Sahib de şöyle demiştir:

“Eğer onlar şüpheyi gerektiren kötü bir şey işitecek olurlarsa, sevinçle onu uçururlar.

Fakat onlar iyi bir şey işitecek olurlarsa, hemen onu gömerler.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah, sema hakkında yarılıp çat­lamak suretiyle kendi emrini dinlemeyi, gerçek bir hüküm olarak tesbit et­miştir.

ed-Dahhak: “Hukkat” “Ona layık olan da budur.” İtaat etti ve Rabbine ita­at etmesi de O’na layık olandır, çünkü onu (semayı) yaratan O’dur, diye açık­lamıştır. Nitekim “Fulânun mahkukun bikezâ” “Filana layık olan budur” denilir. Semanın itaat etmesi, Allah’ın kendisi hakkında irade buyurduğuna karşı çıkmaması demektir. İtaat edip, emrine uyacak şekilde semada hayatın yaratılacak ol­ması da uzak bir ihtimal değildir. Katade dedi ki: Ona böyle yapmak yara­şır, demektir. Küseyyir’in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Eğer hoşnutluk olursa, hoş geldi safa geldi. Zaten nezdimizde onun hoşnutluğu ona yakışır, hatta çok da azdır.”[4]

“Yer de alabildiğine uzatıldığı” yani dümdüz edilip yayıldığı ve dağları düzeltildiği… Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “(Yer) derinin uzatılma­sı gibi uzatılır.”[5]

Çünkü deri uzatılacak olursa, ondaki her kıvrım ortadan kalkar ve düm­düz bir şekilde uzanır.

îbn Abbas ve İbn Mesud dedi ki: Ayrıca onun düzlüğü arttırılır, genişli­ği şu kadar şu kadar olacaktır. Çünkü bütün yaratılmışlar hesab için onun üzerinde duracaktır. Öyle ki insanlardan herbirisinin ancak ayaklarını ko­yacak yer kadar, bir yeri olacaktır. Buna sebep ise üzerindeki yaratıklığın çokluğu olacaktır. Daha önce İbrahim Sûresi’nde (14/48. âyetin tefsirinde) yerin bir başkası ile değiştirileceğine ve yine İbn Abbas’tan gelen ve daha önceden (en-Naziat, 79/14. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi bu arzın adı da es-Sahire olacaktır. [6]

“İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bütünüyle boşaldığı”; ölülerini çıkar­tıp artık içinde onları barındırmadığı…

İbn Cübeyr dedi ki: İçinde bulunan ölüleri dışarı çıkartıp bırakacak ve üze­rinde bulunan canlılardan da büsbütün boşaltılacaktır. Bir diğer açıklamaya göre, içinde bulunan hazine ve madenleri çıkartıp, onları boşaltacaktır. Ya­ni içi büsbütün boşalacak, içinde hiçbir şey kalmayacaktır. Bu da işin ne ka­dar büyük olacağını haber vermektedir. Tıpkı gebe kadının zorluk esnasın­da içindekini düşürmesi gibi.

Bir başka açıklamaya göre, yer üzerinde bulunan dağlardan ve denizler­den ayrılmış olacaktır. Kendisine bırakılmış şeyleri bırakarak, koruması is­tenen şeyleri boşaltması diye de açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah, diri ve ölü olsunlar kullarını yere emanet vermiş ve gerek ziraat, gerekse gıdaları itiba­riyle kendisine ait bu yurdun korunmasını ondan istemiştir. [7]

“Rabbine” Ölüleri bırakmak hususunda “itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten Ona layık olan da budur.-” Yani ona yakışan, O’nun emrini dinleyip itaat etmektir. [8]

“İzâ” “…Zaman” lafzının cevabının hangisi olduğu hususunda farklı gö­rüşler vardır.

el-Ferra: “İtaatle boyun eğdiği zaman” buyruğu onun cevabı­dır ve başına gelen “vav” zaiddir, demiştir. Aynı şekilde; “Dışarıya bırakıp…” buyruğa da böyledir.

İbnu’l-Enbari dedi ki: Kimi müfessirler “Gök yarılıp, çatladığı zaman” buyruğunun cevabı “itaatle boyun eğdiği zaman” buyruğu olup, ‘Vav”ın faz­ladan geldiğini söylemiştir. Ancak bu bir yanlışlıktır. Çünkü Araplar bu şekilde “vav”ı ancak yüce Allah’ın: “Nihayet oraya ge­lip, kapıları açılacağında” (ez-Zümer, 39/73) buyruğunda olduğu gibi “Nihayet …dığı” ile ve yine yüce Allah’ın: “Böylece ikisi de teslim olup, onu alnı üzere yıkınca Biz, ona … seslendik.” (es-Saffat, 37/103-104) buyruğunda olduğu gibi; “Lemmâ” “…dığında…” ile bir­likte kullanılması halinde getirirler. “Vav” harfi ancak bu iki halde fazladan getirilir.

Cevabın, (başına) “fe” getirilmiş mukadder bir ifade olduğu da söylenmiş­tir. Şöyle buyurmuş gibidir: “Gök yarılıp, çatladığı zaman” artık ey insan sen gerçekten … durmadan çalışıp, çabala­maktasın” diye buyurmuş gibidir.

Cevabın; “Sonunda ona kavuşacaksın” buyruğunun deiil teşkil ettiği ifade olduğu da söylenmiştir. Yani gök yarılıp çatlayacağı vakit, insan da ça­lışıp çabalaması ile karşılaşmış olacaktır.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: “Ey insan gerçek­ten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp, çabalamaktasın. Sonunda Ona -gök yarılıp, çatladığı zaman- Ona kavuşacaksın.” Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

Yine ondan nakledildiğine göre, cevab: “Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince” buyruğudur. el-Kisai”nin görüşü de budur. Yani gök yarılıp, çat­ladığı vakit kitabı sağ eline verilecek olan kimsenin durumu şu olacaktır, de­mektir. Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en doğru ve en güzel açıklamadır.

Buyruğun, “gök yarılıp çatladığı zaman”ı hatırla! Anlamında olduğu da söylenmiştir. Muhataplar tarafından bilindiğinden ötürü cevabın hazfedildiği de söylenmiştir. Yani bu hususlar gerçekleşecek olursa, o zaman ölümden sonra dirilişi yalanlayan kimseler sapıklıklarını ve hüsranlarını da bilmiş olacaktır.

Bir görüşe göre de önce onlar kıyametin ne zaman kopacağına dair so­ru sormuşlar, onlara: Şartları (alametleri) ortaya çıktı mı kıyamet olur ve o va­kit sizler de onu yalanlamanızın akibetini (cezasını) görmüş olacaksınız, di­ye cevab verildi. Esasen Kur’ân-ı Kerîm, bir bölümünün diğerine delaleti ba­kımından tek bir âyet gibidir.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın: “Gök yarılıp, çatladığı zaman” buyruğu bir yemindir. Ancak cumhur (büyük çoğunluk) bunun bir kasem (yemin) ol­mayıp, haber olduğunu kabul ederek, onun görüşüne muhalefet etmiştir. [9]

  1. Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çaba­layacaksın. Sonunda O’na kavuşacaksın.
  2. Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince;
  3. O kolay bir hesab ile hesaba çekilecek,
  4. Ve o, ailesine sevinçli dönecektir.

“Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp, çabalaya­caksın.” buyruğunda “insan” ile kastedilen insan cinsidir. Ey Ademoğlu, de­mektir. Said de Katade’den böylece rivayet etmiştir; Ey Ademoğlu, senin çalışman hiç şüphesiz çok zayıftır. O bakımdan her kim çalışıp çabalamasının Allah’a itaat yolunda olmasını istiyorsa, bunu yapıversin; fakat ancak Allah’tan aldığı kuvvet ile bunu yapabilir.

“însan’ın” muayyen bir kimse olduğu da söylenmiştir. Mukatil dedi ki: Bu­nunla el-Esved b. Abdi’l-Esed’i kastetmektedir, Ubey b. Halefin kastedildi­ği de söylenir, bütün kâfirlerin kastedildiği de söylenir: Ey kâfir sen … çalı­şıp, çabalamaktasın. [10]

Arap dilinde; “Kadh” Çalışıp, çabalamak”; amel etmek ve kazanmak de­mektir. İbn Mukbîl dedi ki:

“Zaman ancak iki defadır, onlardan birisinde

Ölürüm, diğerinde ise geçimimi arayarak çalışıp, çabalarım.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Güzel herbir yaşantının güleryüzlülüğü geçip gitti,

Ve ben hayat için çalışıp çabalamaya ve yorulup didinmeye kaldım.”

Burada; çalışmaya … kaldım, demektir. [11]

ed-Dahhak, İbn Abbas’tan şöylece açıkladığını rivayet etmektedir: “Ger­çekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çabalamaktasın.” Yani kesin ve kaçınılmaz olarak O’na döneceksin. “Sonunda O’na* yani Rabbine “ka­vuşacaksın.”

Amelin ile karşılaşacaksın, diye de açıklanmıştır. el-Kutebi de şöylece açık­lamıştır: “Gerçekten sen… çalışıp çabalayacaksın.” Yani Rabbine kavu­şuncaya kadar geçimin için çalışacak, yorulacak, didineceksin. [12]

Burada; “El-mulâkihi; Karşılaşmak”, kavuşmak anlamındadır. Sen amelinle Rabbinin hu­zuruna çıkacaksın. Amel defterin ile karşılaşacaksın, diye de açıklanmıştır. Çünkü amel olup bitmiş olandır. Bundan dolayı da: “Kitabı sağ eline veri­lecek kimseye gelince” diye buyurulmuştur. [13]

“Kitabı sağ eline verilecek kimse” mü’min olan kimsedir-, “…ye gelin­ce; o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek.” Hesabında onunla münakaşa edilmeyecek.

Rasûlullah (sav)’dan Âişe (r.anha)’nın rivayet ettiği hadiste de böyle buyurulmuştur. Dedi ki: Rasûiullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde (sıkı sıkıya) hesaba çekilen kimseye azab edilir.” Ben:

“Ey Allah’ın Rasûlü” de­dim. “Yüce Allah: “Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince, o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek” diye buyurmamış mıdır?” Peygamber şöyle bu­yurdu:

“Bu hesab o değildir. O hesabın arzedilınesidir. Kıyamet gününde hesaba inceden inceye çekilen bir kimse azaba uğratılır.”

Bu hadisi Buhari, Müs­lim ve Tirmizi rivayet etmiş olup. Tirmizi hasen, sahih bir hadistir demiştir.[14]

“Ve o ailesine sevinçli dönecektir.” Cennette bulunan Huru’l-în’den eş­lerine “sevinçli” gözü aydın ve gıbta edilmeye değer bir halde “dönecektir.”

Dünyadaki ailesine kurtuluşa erip, esenliğe kavuştuğuna dair onları ha­berdar etmek üzere dönecektir, diye de açıklanmıştır.

Birincisi Katade’nin görüşüdür. Yani o, Allah’ın kendisi için cennette ha­zırlamış olduğu aüesîne dönecektir. [15]

Denildiğine göre; âyet-i kerime Abdu”l-Esed oğlu Ebu Seleme hakkında inmiştir. O Mekke’den, Medine’ye hicret eden ilk kimsedir.[16]

  1. Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince;
  2. O hemen ölümü çağıracaktır.
  3. Ve alevli ateşi boylayacaktır.
  4. Çünkü o, ailesi arasında şımarıktı.
  5. Çünkü o, asla dönmeyeceğini sanmıştı.
  6. Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görendi.

“Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince” buyruğu; Ebu Seleme’nin kardeşi Abdu’1-Esed oğlu Esved hakkında inmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Aynı zamanda bu âyet-i kerime her mü’min ve kâfir hakkında umumidir. [17]

îbn Abbas dedi ki: Kitabını almak üzere sağ elini uzatacak, melek onu öy­le bir çekecek ki, sağ elini yerinden koparacak. Kitabını sırtının arkasından sol eliyle alacaktır.

Katade ve Mukatil de şöyle demişlerdir: Bu (çekiş ile) göğsünün kemik­lerini ve (iman) tahtasını sökecek, sonra eli girip sırtından çıkacak ve kita­bını böylece alacaktır. [18]

“O hemen ölümü çağıracaktır.” Vaveyla ey ölüm! diyerek ölümün gel­mesini isteyecektir. [19]

“Ve alevli ateşi boylayacaktır.” Yani onun sıcağı ile kavruluncaya kadar ateşe girecektir. [20]

İki el-Haremi[21] ile İbn Amir ve el-Kisai “ye” harfini ötreli, “sad”ı üstün ve “Iam”ı şeddeli olarak; “Veyusallâ” “Atılır” diye okumuşlardır. Yüce Allah’ın: “Summe’l-cahimu salluhu” “Sonra cehenneme ulaştırın onu.” (el-Hakka, 69/31) buyru­ğu ile; “Veteslibuhu cahim” “Ve cehenneme bir atılış (vardır).” (el-Vakıa, 56/94) buyruklarında olduğu gibi. Diğerleri ise “sad” harfini üstün ve şeddesiz olarak; “Veyeslâ: Boylayacaktır” diye, geçişsiz (müteaddi olmayan), lazım bir fiil ola­rak okumuşlardır.

Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “İllâ men huve sâli’l-cehimi” “Kendisi ce­henneme girecek olan müstesna.” (es-Saffat, 37/163); “Yeslâ’n-nâra’l-kubrâ” “O ki en büyük ateşe girecek.” (el-A’lâ, 87/12): “Summe innehum lesâlu’l-cehim” “Sonra onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” (el-Mutaffifin, 83/16)

Eban’ın, Asım ve Harice’den (onların), Nâfi’ ve İsmail el-Mekki’den (on­ların) İbn Kesir’den rivayet ettikleri üçüncü bir kıraat daha vardır ki, bu da “ye” harfi ötreli, “sad” sakin ve “lam” harfi şeddesiz ve fethalı olarak; “Veyuslâ” “Girdirilir” şeklindedir. Nitekim; “… gireceklerdir” (en-Nisa, 4/10) an­lamındaki buyrukta “ye” harfini ötreli olarak; “Veseyuslevne” diye okunduğu gi­bi. el-Ğaşiye Sûresinde de; “kızgın bir ateşe gireceklerdir” anlamındaki buy­rukta -te harfi üstün değil de ötreli olarak-; “Tuslâ nâran” diye de okunmuştur. Bunlar “Saliye” ile “Eslâ” şeklinde iki ayrı söyleyiştir. “Nezele” “İndi” ile; “Enzele” “İndirdi” buyrukları gibi. [22]

“Çünkü o” dünyada iken “ailesi arasında şımarıktı.”

İbn Zeyd dedi ki: Yüce Allah, cennetlikleri dünyada iken korkmak, üzül­mek, ağlamak ve endişeli olmakla nitelendirmiştir. Sonunda bunların yeri­ne âhirette onlara pek büyük nimetleri ve sevinci ihsan edecektir. Arkasından yüce Allah’ın: “Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında (iken) korku içinde idik. Allah bize lütfetti de bizi semum (kavurucu ateş) azabından korudu.” (et-Tur, 52/26-27) buyruğunu okudu (ve devamla) dedi ki: Cehen­nem ehlini ise, dünya hayatında iken sevinç, gülmek ve nimetlerden yarar­lanmakla nitelendirerek: “Çünkü o ailesi arasında şımarıktı” diye buyurdu. [23]

“Çünkü o asla dönmeyeceğini sanmıştı.” Asla ölümden sonra diriltilip, döndürüleceğini, hesaba çekileceğini, sonra sevab ya da ikab göreceğini zan­netmiyordu. [24]

“Hâra-yehuru” “Döndü, döner” denilir. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Kişi ancak kayan bir yıldızın alevi ve saçtığı ışık gibidir.

Daha önce parlayan bir ışık iken, küle dönüşür.”

İkrime ile Davud b. Ebi Hind dedi ki: “Yehuru” Habeşçe bir kelime olup “dö­ner” anlamındadır. Bununla birlikte her iki kelimenin (iki ayrı dilde) aynı şe­kilde uyum arzetmesi de mümkündür. Çünkü her iki (dilde bu) kelime türemiş kelimelerdendir. “El-hubzu’l-huvarâ” “Beyaz (has) undan yapılmış ekmek” ta­biri de buradan gelmektedir. Çünkü rengi beyaza döner.

İbn Abbas dedi ki: Ben: “Yehuru” “Döner” lafzının ne demek olduğunu bil­miyordum. Nihayet bedevi bir kadının kızını çağırırken: “Huri” dediğini duy­dum. “Bana dön!” demek istiyordu. Buna göre Arapçada: “El-havr” “Dönüş, dönmek” demektir. Peygamber (sav)’m söylediği şu sözlerde de bu anlamdadır: “Allahumme inni euzubike mine’l-havri ba’de’l-kevri” “Allah’ım fazlalıktan sonra eksikliğe dö­nüşten Sana sığınırım.”[25] Allah’ım üzerimdeki lütuflarının azalmasından sa­na sığınırım, demektir. “Ha” harfi ötreli olarak; “El-huru” da böyledir. Nitekim misalde: “Hurun fi mehâratin” “Eksiklik içinde eksiklik” denilmiştir. Bu da, bir ki­şinin işinde bir gerileme olduğunu anlatmak için kullanılan bir darb-ı mesel­dir. Şair de şöyJe demiştir:

“Çabuk çiğneyerek acele edip hemen yutuverdiler.

Fakat yenen şeyler geçip giderken başkalarının yergisi kalıcıdır.”

“el-huru” aynı zamanda; “Tehaneti’t-tâhinetu femâ ehârat şey’en” “Öğütücü öğüttü fakat ge­riye un namına bir şey vermedi” sözünden isimdir. Bu kelime aynı zaman­da helak olmak, helak oluş anlamına da gelir. Recez vezninde şair şöyle de­miştir:

“Helak edici bir kuyuda yürüyüp gitti de farkına varmadı.”

Ebu Ubeyde dedi ki: Buradaki olumsuzluk edatı olan; “Lâ” fazladan gel­miş olup, “helak edici kuyu” anlamındadır. (Hadts-i şerifin son iki kelime­si): “Ba’de’l-kevni” “Varlıktan sonra… “[26] diye de rivayet edilmiştir. İşin tamam ol­masından sonra dağılmasından (Sana sığınırım) demek olur.

Mamer’e; “El-havru ba’de’l-kevni” “Oluştan sonra helak oluş” hakkında sorulmuş o da: o, el-Küntidir demiştir. Abdurrezzak kendisine el-künti ne demektir? di­ye sorunca, şu cevabı vermiştir: Kişi önceleri salih iken sonraları kötü bir ada­ma dönüşür.

Ebu Amr dedi ki: Kişi yaşlanacak olursa ona; “künti” denilir. Sanki bu ifa­de: “Kuntu fi şebâbi kezâ” “Ben gençliğimde şu idim” sözüne nisbet edilmiş gibi­dir. Şair şöyle demiştir:

Ben artık küntî oldum ve âcin (hamur yoğurucu) oldum

Kişinin en kötü özellikleri ise “küntü” ve “âcin’dir.”

Kişi yaşlılıktan dolayı yere dayanarak ayağa kalkacak olursa: “Acine’r-raculu” “Adam hamur yoğurdu” denilir. İbnu’l-Arabî dedi ki: el-küntî” ben: “Kuntu şâben vekuntu şucâan” “Genç idim, kahraman idim” diyen kimseye denilir. “Kâne li male ve kuntu ehabbe ve kâne li hayle vekuntu erkebe.” “Benim malım vardı ve ben o malı bağışlıyor idim. Benim atlarım vardı, onlara biniyor idim” diyen kimseye “el-kânî” denilir. [27]

“Hayır!” Durum onun zannettiği gibi değildir. Aksine, o bize dönecektir. “Şüphe yok ki Rabbi onu” kendisini yaratmadan önce “çok iyi görendir” kendisine döneceğini bilendi.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, andolsun o geri dönecektir. Sonra yeni bir ifade ile: “Şüphe yok ki Rabbi onu” yarattığı günden öiümden sonra diril­teceği güne kadar çok iyi görendir.

Onun hakkında geçmişte takdir edilmiş bedbahtlığı ya da mutluluğu bi­lendir, diye de açıklanmıştır. [28]

  1. O halde (durum) öyle değildir. Andederim şafağa,
  2. Geceye ve onun kaplayıp topladığı şeylere,
  3. Nuru tamamlandığı zaman aya ki;
  4. Mutlaka sizler, biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz.
  5. O halde, onlara ne oluyor; neden İman etmezler;
  6. Onlara karşı Kur’ân okunduğunda secde etmezler?

“O halde, öyle değildir” buyruğundaki: “Lâ” “Değildir” lafzı sıla (fazla­dan gelmiş ulama lafzı)dır. [29]

“Andederim şafağa” güneşin batışı esnasında görülen ve yatsı namazı vak­ti girinceye kadar devam eden kırmızılığa…

Abdullah b. el-Hakem, Yahya b. Yahya ve onların dışında pek çok sayı­da bir kimse, Malik’ten şöyte dediğini nakletmektedir: Şafak batıdaki kırmı­zılıktır. Bu kırmızılık gittiği vakit, akşam namazının vakti çıkar ve yatsı namazı vacib olur.

İbn Vehb, rivayetle dedi ki: Bana birden çok kişi Ali b. Ebi Talib, Muaz b. Cebel, Ubâde b. es-Sâmit, Şeddâd b. Evs ve Ebu Hureyre’den naklen şu­nu haber verdiler: Şafak kırmızılıktır. Malik b. Enes de böyle demiştir. İbn Vehb’den başkaları, ashab-ı kiramdan Ömer, İbn Ömer, İbn Mesud, İbn Abbas, Enes, Ebu Katade, Câbir b. Abdullah ve İbn ez-Zübeyri; Tabiînden Said b. Cübeyr, İbnu’l-Müseyyeb, Tavus, Abdullah b. Dinar ve ez-Zührî’yi de zikretmek­tedirler. Fukahâdan el-Evzai, Malik, Şafiî. Ebu Yusuf, Ebu Sevr, Ebu Ubeyd, Ahıned ve İshak da böyle demişlerdir.

Bir görüşe göre de bu, beyazlık demektir. Bu açıklama da İbn Abbas, yi­ne Ebu Hureyre, Ömer b. Abdu’1-Aziz. el-Evzaî ve kendisinden gelmiş iki ri­vayetten birisinde Ebu Hanife’den rivayet edilmiştir. Esed b. Amr, Ebu Hanife’nin bu görüşten vazgeçtiğini rivayet etmiştir. Yine İbn Ömer’den riva­yet edildiğine göre, şafaktan kasıt beyazlıktır. Ancak tercih edilen birinci gö­rüştür. Çünkü ashabın, tabiînin ve fukahanm çoğunluğu bu görüştedirler. Di­ğer taraftan Arap dilinin şahitleri de iştikak ile sünnet de bu görüşün doğ­ruluğuna şahitlik etmektedir.

el-Ferra dedi ki: Araplardan birisinin üzerinde boyalı bir elbise hakkında; “bu sanki şafağı andırmaktadır” dediğini duydum. Bu elbise de kırmızı renk­te îdi. İşte bu, şafağın kırmızılık anlamına geldiğine bir delildir. Şair de şöy­le demiştir:

“Rengi kırmızı, tıpkı şafağın kırmızılığı gibidir.”

Bir başka şair ise şöyle demiştir

“Kalk ey delikanlı, elin ayağına dolaşmadan yardım et bana,

Zamana karşı; içi şafak (gibi kırmızı şarabla) dolmuş bir kase ile.”

Boyamak maksadıyla kullanılan kırmızı çamura (mağra’ya) da şafak de­nilir.

es-Sıhah’ta. şöyle denilmektedir: Şafak; gecenin başlangıcından, yatsı vaktine yaklaşıncaya kadar, güneş ışıklarının geriye kalanlarına ve kırmızı­lığına verilen isimdir. el-Halil dedi ki: Şafak; güneşin batınımdan yatsı vak­tine kadar görülen kırmızılıktır. Bu kırmızılık kayboldu mu, şafak kayboldu, denilir. Diğer taraftan, kelimenin asıl anlamının, bir şeyin ince oluşu ile ala­kalı olduğu da söylenmiştir. Mesela: “Şey’un şefiun” “İnceliği dolayısıyla birbiri­ni tutmayan şey”: denilir. “Eşfeka aleyhi” “Ona şefkat gösterdi” yani ona karşı kal­bi inceldi, yumuşadı demektir. “Şefkat” de “işfak”den isim olup, kalb inceliği demektir. Şafak da aynı şekildedir. Şair de şöyle demiştir:

“O benim hayatta kalmamı ister, bense şefkatim dolayısıyla ölümünü isterim.

Çünkü ölüm mahremlere gelen en iyi misafirdir.”

O halde “şafak”; güneş ışığının geriye kalan kısımları ve kırmızılığıdır. San­ki bu incelik, güneş ışığından geliyor gibidir. Hukema beyazlığın asla kay­bolmadığını (batmadığını) iddia ederler. el-Halil dedi ki: Ben İskenderiye mi­naresine çıktım. Beyazlığı gözetledim, onun bir ufuktan bir başka ufuğa gi­dip geldiğini görmekle birlikte battığını görmedim. İbn Ebi Üveys dedi ki: Ben, bu beyazlığın, tan yen ağanncaya kadar devam ettiğini gördüm.

İlim adamlarımız dedi ki: Onun (beyazlığın) vakti sınırlandırılamadığından ötürü o nazar-ı itibara alınmaz.

Ebu Davud’un Sünen’inde en-Numan b. Beşir’den şöyle dediği rivayet edil­miştir: Aranızda yatsı namazının vaktini en iyi bileniniz benim. Peygamber (sav) bu namazı, ayın üç günlükken batışı vaktinde kılardı[30] İşte bu bir sınırlan­dırmadır, bunun hükmü de ismin kapsadığı vaktin ilkine taalluk eder. Sizin bu iddianız birinci fecir (fecr-i kazib) ile çürütülür, denilemez. Çünkü bizlere güre; birinci fecir ile namaz olsun, imsak (oruç başlaması) olsun herhangi bir hüküm taalluk etmez. Çünkü Peygamber (sav); fecri, hem sözü, hem de fiili ile açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Fecir böyle demen değildir” -ellerini yu­karı doğru kaldırdı- “fakat fecir böyle demendir” -deyip ellerini yaydı.[31] Buna dair açıklamalar el-Bakara Süresi’nde oruç âyetinde (2/187. âyet, 7. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan tekrar etmenin anlamı yoktur.

Mücahid dedi ki: Şafak gündüzün tamamıdır. Çünkü yüce Allah: “Gece­ye ve onun kaplayıp topladığı şeylere” diye buyurmuştur.

İkrime; gündüzün geri kalan bölümüdür, demiştir.

Yine şafak, bayağı şeylere verilen isimdir. Oldukça az bir ba­ğış” denilir. el-Kümeyt şöyle demiştir:

“O bütün krallardan işleri daha şerefli ve güzel bir kraldır, elleri;

Dilenenler için az vermeksizin adeta (sağılan süt gibi bağışlar) akıtmıştır.” [32]

“Geceye ve onun kaplayıp, topladığı şeylere!” Topladığı, içinde barın­dırıp, sardığı şeylere demektir. Asıl anlamı sultanın gazab etmesi, kızıp kö­pürmesi ile alakalıdır. Eğer yüce Allah rahmet ve lütfü ile kullarına bunu ih­san etmeseydi, kullar geceyi getiremezlerdi. Fakat o kullarına rahmeti ile te­celli ederek, o rahmeti ile onlara yumuşaklıkla davrandı, yaratıklar da bun­dan dolayı sükunet buldular, sonra da etrafa kaçışıp dağıldılar, sarılıp sarma­landılar ve içeri doğru çekildiler. Herkes kendi barınağına geri dönüp yal­nızlık hissi ile onun dehşetinden sükunete erişti. İşte yüce Allah’ın şu buy­ruğu -önceden de geçtiği üzere- bunu anlatmaktadır: “Geceyi ve gündüzü si­zin için kendisinde” yani geceleyin “sükun bulasınız ve” gündüzün de “lütfundan arayasınız diye yaratmış olması onun rahmetindendir.” (el-Kasas, 28/73) O halde gece, gündüzün işleri dolayısıyla etrafa yayılmış olanları bir araya getirir ve birbirine katar, barındırır. İşte İbn Abbas, Mücahid, Mukatil ve başkalarının açıklamalarının ifade ettiği anlam budur.

Dabi b. el-Haris el-Burcumi de şöyle demiştir:

“Ben ve sizler ve size duyulan özlem

Parmak uçlarının yakalayamadığı bir suyu avuçlayıp, elini kapatan kimseye benzeriz.”

Şair şunu söylemek istiyor: Nasıl ki eline su alıp, avucunu kapatan kim­senin elinde su diye bir şey kalmıyorsa, bu hususta da benim elime bir şey geçmiyor.

Gece; dağları, ağaçları, denizleri ve yeri örtüp bürüdüğü zaman, bütün bunlar onun için toplanıp bir araya gelmiş olacağından, onları kaplayıp, top­lamış olur.

“El-vesak” “Kaplayıp, toplamak bir şeyi bir şeye katmak” anlamındadır. “Vesaktuhu, usikuhu, veskan” “Onu topladım, toplarım” denilir. Bir araya getirilmiş çok mik­tardaki buğdaya “vesk” denilmesi de buradan gelmektedir ki; altmış sa’dır. “Taamu musekun” “Bir araya getirilmiş, toplanmış yiyecek (buğday)” demektir. “İbilu mustevsikatun: Bir araya gelip, toplanmış develer” anlamındadır. Recez veznin­de şair şöyle demiştir:

“Bizim; genç, güzel görünümlü, beş ve dört yaşında develerimiz vardır.

Ve bunlar bir aradadırlar. Keşke onları güdecek birisi bulunsa!”

İkrime dedi ki: “Onun kaplayıp, topladığı şeyler” barınacağı yere doğ­ru önüne katıp, götürdüğü herbir şey demektir. O halde “vesk” önüne ka­tıp, kovalamak demektir. O bakımdan kovulup, uzaklaştırılmış deve. koyun ve merkeblere “vesika” denilmesi buradan gelmektedir. Şair şöyle demiştir:

“İz sürücünün davarların izlerini sürmesi gibi.”

İbn Abbas’tan rivayete göre; “kaplayıp, topladığı şeyler” örtüp, kapattı­ğı şeyler; ondan gelen başka bir rivayete göre; taşıdığı şeyler dernektir. Ta­şınan herbir şey hakkında; “Vesaktuhu” “Onu taşıdım” denilir.

Araplar: “Lâef’aluhu mâvesekat ıni’l-mâe” Gözüm su taşıdığı (gördüğü) sürece bu işi yapmam” derler. “Vesekati’n-nâkatu tusika veskan” “Dişi deve gebe kaldı ve rahmini suya karşı kapattı” denilir. Bu durumda olan deveye; “Nâkatun vâsikun” denilir. Çoğulu “Nuku visâk” diye gelir. “Nâim” “Uyuyan” lafzının çoğulunun; “Niyâm” şeklinde; “Sâhib” “Arkadaş” lafzının çoğulunun; “Sihâb” diye gelmesi gibi. Bişr b. Ebi Hazım dedi ki:

“Onlara türkü çağırıp ayrılmadı yanlarından

Gebe develer gebe olmayanlardan ayırdedilinceye kadar.”

Çoğulu aynı şekilde “Mevâsik” diye de gelir.

“Evsaktu’l-baira” “Deveye yükünü yükledim” demektir. “Evsaktu’n-Nahle” “Hurma ağacının taşıdığı meyve yükü çok oldu” demektir.

Yeman, ed-Dahhak ve Mukatil b. Süleyman: Taşıdığı karanlık, diye açık­lamışlardır, Mukatil dedi ki: Ya da taşıdığı yıldızlar, anlamındadır.

ei-Kuşeyri dedi ki: “Taşımak”ın anlamı toplayıp, bir araya getirdiği şeyler demektir. Gece, karanlığı ile her şeyi örter. Bunları örtmesi halinde onları “vesk” etmiş olur. Böylece bu buyruk, gece hepsini ihtiva etmiş olduğundan ötürü, bütün yaratılmışlara bir yemin olur. Yüce Allah’ın: “Hayır! Yemin ede­rim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de.” (el-Hakka, 69/38-39) buyruğu gibidir.

îbn Cübeyr dedi ki: “Kaplayıp, topladığı şeyler,” onda işlenen ameller demektir. Yani (mü’minlerin) teheccüd ve seher vakitlerinde mağfiret dileme­lerdir. Şair dedi ki:

“Bir gün bizi salih kimseler görürsün, kimi zaman da

Sen bizi oldukça kararlı, amel eden bir kimse gibi de görürsün.” [33]

“Nuru tamamlandığı zaman aya.” Yani nuru kemale erip, en mükemmel hale geldiği zaman aya. el-Hasen dedi ki: Tam durgunlaşıp, nuru bir araya geldiği zaman demektir. İbn Abbas: Tam kemale erdiği vakit, Katade: Tam yuvarlak olduğu vakit, diye açıklamışlardır. el-Ferra dedi ki: Ayın nurunun tamamlanması, dolunay olduğu gecelerdeki doluluğu ve mükemmelliği de­mektir. (Ayet-i kerimedeki lafzıyla) bir araya gelip, toplanmak demek olan: “El-Vesk”den “iftial” veznindedir. “Vesektuhu fetteseka” “Ben onu toplayıp, bir araya ge­tirdim, o da toplandı” denilir. Tıpkı: “Veseltuhu fe’t-tesele” “Ben onu bitiştirdim, ek­ledim, o da bitişti, eklendi” demek gibi. “Emera fulânun muttesikun” “Filanın işleri doğru­luk ve iyilik üzere toplanmış ve böylece düzene girmiştir” demektir. Bir şey ardı arkasına geldiği takdirde; “İtteseka’ş-şey’u” denilir. [34]

“Mutlaka sizler, biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz.”

Ebu Amr, İbn Mesud, İbn Abbas, Ebu’l-Âliye, Mesrûk, Ebû Vâil, Mücahid, en-Nehaî, eş-Şa’bi, İbn Kesir ve Hamza el-Kisai “mutlaka sizler… geçeceksiniz” anlamındaki buyruğu Peygamber (sav)’a hitab olmak üzere; “Leterkebenne” “Mut­laka sen … geçeceksin” diye okumuşlardır ki; mutlaka ey Muhammed sen, bir halden sonra bir diğer hale geçeceksin, demektir. Bu açıklamayı İbn Ab­bas yapmıştır.

eş-Şa’bî dedi kî: Ey Muharnmed, sen mutlaka bir semadan sonra bir diğer semaya, bir dereceden sonra bir diğerine yüce Allah’a yakınlık bakımından bir mertebeden diğerine mutlaka geçeceksin.

İbn Mesud dedi ki: Şüphesiz ki sema bir halden sonra bir diğer hale ge­çecektir. Bununla yüce Allah’ın semaları nitelendirdiği, yarılıp çatlamak, katlayıp dürmek, kimi zaman erimiş bakır gibi, kimi zaman kırmızı bir sah­tiyan gibi oluşu, şeklindeki hallerin birinden diğerine geçeceği kast edilmek­tedir.

İbrahim’den onun da Abdu’l-Ala’dan rivayetine göre; “halden hale” buy­ruğu hakkında şöyle demiştir: Sema bir halden sonra bir diğer hale değişti­rilir. Abdu’l-Ala dedi ki: Kırmızı sahtiyanı andıran bir gül gibi ve erimiş bir bakır gibi olur.

Bir diğer açıklamaya göre; ey insan şüphesiz ki sen bir halden bir diğer hale geçeceksin. Nutfeden sonra alakaya, sonra bir çiğnem ete, sonra canlı bir varlık, sonra ölü zengin ve fakir olacaksın. O halde hitab; “Ey insan, ger­çekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çabalayacaksın” buyruğun­da sözü edilen insanadır. Bu da bir cins isimdir, manası insanların tümüdür.

Diğerleri ise bütün insanlara hitab olmak üzere “be” harfini ötreli olarak: “Leterkebunne” “Mutlaka sizler … geçeceksiniz” diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bu kıraati tercih etmişlerdir. Ebu Hatim dedi ki: Çünkü burada­ki anlamın insanlar ile ilgili olması Peygamber (sav) ile ilgili olmasından da­ha uygundur. Zira bu âyet-i kerimeden önce kitabı sağ elinden verilecekler ile kitabı sol tarafından verilecek kimseler sözkonusu edilmiştir. Yani sizler kıyametin şiddetli hallerinden sonra bir başka hale mutlaka geçeceksiniz. Yahutta sizler peygamberlere muhalefet etmek ve onları yalanlamak husu­sunda, sizden öncekilerin izledikleri yoldan aynen geçeceksiniz, o yolu iz­leyeceksiniz, demektir.

Derim ki: Bunların hepsi de kastedilmiştir. Bu hususta bir takım hadisler de gelmiş bulunmaktadır, (Bk, Kaf, 50/21. âyetin tefsiri) Hafız Ebu Nuaym, Cafer b. Muhammed b. Ali’den, o Cabir (r.a)’dan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim:

“Şüphesiz ki Adem oğlu yüce Allah’ın kendisini nasıl yarattığından yana gaflet içerisindedir. Ken­disinden başka hiçbir ilah olmayan Allah onu yaratmak istediği vakit mele­ğe: Onun rızkını, eserini (ayak izlerini) ve ecelini yaz. Mutlu mu yoksa bedbaht mı olacağını yaz. Sonra bu melek yukarı çıkar, Allah bir başka me­lek gönderir. Olgunlaşıncaya kadar bu melek onu muhafaza eder. Sonra yü­ce Allah, onun iyilik ve kötülüklerini yazacak iki melek gönderir. Ölüm vak­ti geldi mi bu iki melek yükselirler. Sonra ona ölüm meleği (selam ona) ge­lir, ruhunu alır. Kabrine yerleştirildiği vakit tekrar ruh bedenine geri verilir. Sonra ölüm meleği yükselir. Ona kabir melekleri gelir, onu imtihan ederler. Sonra onlar da çıkarlar. Kıyamet koptuğu vakit iyilik meleği ile kötülük me­leği onun üzerine iner. Boynunda bağlı bulunan bir kitabı çözerler. Sonra da onunla birlikte gelirler, Birisi önden sürücü, diğeri ise şehittir.” Sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şim­di senden perdeni kaldırdık, bugün gözün pek keskindir.” (Kaf, 50/22) Rasûlullah (sav): “Mutlaka sizler biri diğerine mutabık, halden hale geçecek­siniz.” buyruğunu okudu. (Peygamber) buyurdu ki: ‘Bir halden sonra bir di­ğer hale (geçeceksiniz.)” Sonra Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizin önünüzde çok büyük bir iş vardır. O büyük olan Allah’tan yardım di­leyiniz”[35]

Bu hadis yaratıldığı günden, ölümden sonra diriltileceği zamana kadar in­sanın karşı karşıya kalacağı bütün halleri kapsamaktadır. Bu hallerin hepsi de zorluktan sonra bir diğer zorluktur. Önce hayat, sonra ölüm, sonra ölüm­den sonra diriliş, sonra da amellerin karşılıklarının verilmesi. Bu hallerin her birisinde bir takım zorluklar vardır.

Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur:

“Sizden öncekilerin izinden ka­rış be karış, kulaç be kulak gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girecek olsalar bile siz de şüphesiz ona gireceksiniz.”

“Ey Allah’ın Rasûlü, bun­lar yahudilerle, hristiyanlar mıdır?” diye sordular. Peygamber:

“Başka kim ola­bilir ki?” diye buyurdu.[36]

Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

Müfessirlerin görüşlerine gelince; îkrime: Bir halden sonra bir diğer ha­le geçeceksiniz. Önceleri süt emerken sütten kesilecek, önceleri gençken yaş­lı olacaksınız. Şair şöyle demiştir:

“İşte insan böyledir, eceli belli vakte kadar geciktirilecek olursa;

O bir hale geçer, ondan sonra da bir başka hal gelir.”

Mekhul’den şöyle dediği nakledilmiştir: Her yirmi senede bir daha önce olmadığınız bir hal ile karşılaşırsınız. el-Hasen dedi ki; Bir durumdan son­ra bir başka durum ile karşı karşıya kalırsınız. Sıkıntıdan sonra bolluk, bolluktan sonra sıkıntı, fakirlikten sonra zenginlik, zenginlikten sonra fakirlik, hastalıktan sonra sağlık, sağlıktan sonra hastalık.,,

Said b. Cübeyr dedi ki: Bir mevkiden sonra bir diğer mevkiye geçeceksi­niz. Bir takını insanlar dünyada iken aşağı mertebelerde idiler, âhirette yük­seleceklerdir. Birtakım kimseler dünyada yüksek mertebede idiler, âhirette alçalacaklardır.

Bir diğer açıklamaya göre, bir mevkiden bir diğer mevkiye, bir halden bir diğer hale geçeceksiniz. Şöyle ki, doğru yol üzere salih olan bir kimsenin bu hali kendisini daha ileri derecede salih olmaya iter. Bozuk yolda olan bir kim­senin bu hali de onu daha ileri derecede fesada götürür. Çünkü herşey ken­di şekli üzere cereyan eder, gider.

İbn Zeyd dedi kî: Sizler dünya halinden, âhiret haline geçeceksiniz

İbn Abbas dedi ki: Zorlu ve dehşetli haller kastedilmiştir. Ölüm, sonra di­riliş, sonra amellerin sunulması (arz.) Araplar oldukça zorlu ve sıkıntılı bir duruma düşen kimse hakkında: “Vekaa’ fi benâti tabaka, veihdâ benâti tabaka.” derler. Pek büyük ve zorlu musibet ve sıkıntıya; “Em tabak, veihdâ benâti tabaka.” denilir. Bunun aslı ise bir tür yılandır. Çünkü yılana yuvarlanması dolayısıyla; “Em tabak” Tabak gibi” denilir. Sözlükte “tabak” açıkladığımız gibi hal demektir. el-Akra b. Habis et-Temimi dedi ki:

“Ben zamanın iyi kötü her türlü halini denemiş bir kimseyim.

Onun bir hali beni bir başkasına sürüklemiştir.”

Bu durum alemin, hadis (sonradan yaratılmış) olduğuna ve yaratıcının var­lığının isbatına dair en açık bir delildir. Hükema şöyle demiştir: Bugün bir halde, yarın bir başka halde olan bir varlığın tedbiri (işlerinin çekilip çevrilmesi)nin başkasına ait olduğu, bilinmelidir.

Ebu Bekr el-Verrak’a şöyle soruldu: Bu alemin bir yaratıcısının olduğu­nun delili nedir? O: Hallerin birinden diğerine geçirilmesidir. Kuvvetin azlı­ğı, bünyenin zayıflığı, niyetin gerçekleştirilememesi, kararlılığın ortadan kaldırılmasıdır, diye cevap verdi.

“Etenâ tabak mine’n-nâsi ve tabak mine’l-cerâdi” “Bize insanlardan bir topluluk ve çekirgeler­den bir topluluk geldi” denilir. el-Abbas’ın, Peygamber (sav)’ı överken söy­lediği:

“Sen sulbden rahime intikal edersin

Bir alem geçip gitti mi bir tabak (topluluk) ortaya çıkar.”

Beyitinde insanlardan bir nesli kastetmektedir.

Buna göre yeryüzünün “tıbâk”ı onun dolu olması demek olur. “Tabak” ay­nı zamanda iki omuru birbirinden ayıran ince bir kemiktir. “Medâ tabak mine’lleyli, vetabaka mine’n-nehâri” “Gecenin büyük bir bölümü ve gündüzün büyük bir bölümü geçti” denilir. “Tabak” lafzı “atbak”ın çoğuludur. O halde bu la­fız müşterektir.

“Mutlaka sizler… geçeceksiniz” anlamındaki lafız, nefse hitab olmak üzere, “be” harfi kesreli olarak: “Leterkebinne” ” (Ey nefs) mutlaka sen… geçeceksin” diye okunduğu gibi, diye “ye’: harfi ile de okunmuştur. “Leyerkebine” “Mut­laka insan… geçecektir” demek olur.

“An tabakin” Bir halden” lafzı: “Tabakan” “Bir hale” lafzının sıfatı olarak, nasb mahallindedir. Bu da: “Tabakan mucavezen litabak” Bir hali aşıp, bir diğer hale (geçecek­siniz) demektir. Yahutta: “Leterkebunne” “Mutlaka sizler… geçeceksiniz” lafzındaki zamirinden hal (olarak nasbedilmiştir.) Yani onlar bir hali aşarak, bir diğer hale geçeceklerdir. Ya da insan yahut nefis -kıraatlere göre- bir hali geçip, bir diğer hale geçecektir, demek olur. [37]

“O halde onlara ne oluyor, neden iman etmezler.” Belgeler onlar için tam anlamıyla açıklık kazanmışken, deliller ortaya konulmuşken, onları iman etmekten alıkoyan şey nedir?

Bu, inkârı bir istifhamdır, taaccub ifade ettiği de söylenmiştir. Yani bun­ca âyet ve belgelere rağmen imanı terketmeleri dolayısıyla onların bu hali­ne hayret ediniz. [38]

“Onlara karşı Kur’ân okunduğunda secde etmezler?” Namaz kılmazlar, demektir. Sahih-i Müslim’de şöyle buyurulmaktadır: Ebu Hureyre: “Gök yarılıp çatladığı zaman” (sûresin)i okudu ve onda secde yaptı. Bitirdikten son­ra Rasûlullah (sav)’ın burada secde etliğini onlara bildirdi.[39]

Malik dedi ki: Bu mutlaka gerekli secdelerden değildir. Çünkü buyruk; on­lar amellerini gereği gibi yerine getirmeye kulak asmazlar ve itaat etmezler, demektir.

Îbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan ise, bunun yapılması gerekli secdelerden olduğudur. Medineli Maliki alimlerin İmam Malik’ten yaptığı rivayet de bu şekildedir. Dolayısıyla Kur’ân ve sünnet bu hususta birbirini desteklemektedir. Îbnu’l-Arabî dedi ki: Ben insanlara imamlık yapmaya başlayınca onu okumayı terkettim. Çünkü secde yapacak olursam buna tepki gösterirlerdi, secde etmeyecek olursam bu da benim kusurlu bir davranışım olurdu. Bun­dan dolayı yalnız başıma namaz kıldığım vakitler müstesna (namazda) onu okumaktan uzak durdum. O doğru sözlünün dediği gibi “marufun münker, münkerin maruf görüleceği bir zaman.,.” şeklindeki sözünün tahakkukudur bu. Çünkü Peygamber (sav), Aişe (r.anha)’ya şöyle demişti: “Eğer senin kavminin küfrü bırakması üzerinden az bir zaman geçmemiş olsaydı, beyti yıkar ve onu İbrahim’in temelleri üzerine yeniden bina ederdim”[40]

(İbnu’l-Arabi devamla dedi ki:) Hocamız Ebu Bekr el-Fihri, rükua gider­ken ve rükûdan kalkarken ellerini kaldırırdı. Malik’in ve Şafii’nin görüşü bu olduğu gihi, şia da böyle yapar. Bir gün ders verdiğim yer olan Suğur’deki İbn eş-Şevva karargahında öğ!e namazında yanıma geldi. Adı anılan karar­gahtan mescide girdi. Saffın ön taraflarına geçti, ben ise arka taraflarda de­nize bakan pencerelerde oturuyordum, aşırı sıcaktan dolayı esen rüzgarı te­neffüs etmeye çalışıyordum. Benimle birlikte aynı safta bahriye kumandanı Ebu Simne arkadaşlarından bir grub ile birlikte oturmuş namaz vaktini bek­liyorlardı. Limanda gidip gelen gemilere bakıyordu. Hocamız rukûa giderken ve rukûdan başını kaldırırken ellerini kaldırınca Ebu Simne ve arkadaşları:

“Şu meşrıkli kimseyi görmüyor musunuz? Bakın mescide nasıl girmiş? Haydi kalkın onu öldürün ve denize atın, kimse sizi görmüyor.” Aklım başımdan git­ti ve;

“Subhanallah! Bu zamanın fakihi et-Turtuşi’dir.” dedim. Bana:

“Peki niye ellerini kaldırıyor”, diye sordular. Ben:

“Peygamber (sav) da böyle yapıyordu. Medinelilerin ondan yaptığı rivayete göre Malik’in görüşü de budur.” dedim. Onlan teskin etmeye ve susturmaya koyuldum. Nihayet namazını bitirdi. Ka­rargahtan onunla birlikte kalkıp, eve gittim. Benim yüzümün değiştiğini görünce tepki gösterdi ve sebebini sordu. Ben de ona durumu bildirdim. Gü­lerek:

“Ben nerede, bir sünneti uyguladığım için öldürülmek nerede?” dedi. Ben ona:

“Fakat böyle bir iş yapmak senin için helal değildir. Çünkü sen öyle bir topluluk arasında bulunuyorsun ki, büyle bir sünneti yerine getirecek olur­san, senin başına üşüşürler ve belki de kanın boşu boşuna dökülür gider”, de­dim. Bana:

“Sen bu sözleri bırak da başka bir konuya geç”, dedi. [41]

  1. Aksine o inkâr edenler yalanlarlar.
  2. Halbuki Allah, içlerinde neyi gizlemekte olduklarını en iyi bi­lendir.
  3. Artık sen, onlara çok acıklı bir azabı müjdele!
  4. Ancak iman edip, salih ameller İşleyenler müstesnadır. Onlar için eksilmez ve kesilmez bir mükâfat vardır.

“Aksine o inkâr edenler” Muhammed (sav)’ı ve onun getirdiklerini “ya­lanlarlar.” [42]

Mukatil dedi ki: Ayet Amr b. Umeyroğulları hakkında inmiştir. Bunlar dört kişi idi. Onların ikisi müslüman oldu.

Bütün kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. [43]

“Halbuki Allah, içlerinde neyi gizlemekte olduklarım en iyi bilendir.”

İçlerinde gizledikleri yalanlamayı en iyi bilendir. ed-Dahhak da İbn Abbas’tan böylece rivayet etmiştir.

Mücahid dedi ki: Gizledikleri davranışlarını (en iyi bilendir). İbn Zeyd: Hem salih, hem de kötü amelleri bir arada işlediklerini (en iyi bilendir).

(Buradaki “gizlemekte oldukları” anlamı verilen fiil) içinde bir şeylerin toplandığı kab demek olan; “El-viâu”den alınmıştır. Azığı ve eşyayı bir kaba koyduğumuz zaman: “Ev’aytu’z-zâde ve’l-menâi” deriz. Şair de şöyle demiştir:

“Aradan uzun zaman geçse dahi, hayır daha bir kalıcıdır

Kötülük ise senin kaba doldurduğun en kötü azıktır.”

“Veâe” “Onu belledi” demektir. “Veaytu’l-hadise eıhi va’yen” “Sözü belledim, bel­lerim” denilir. “Uzunu vâiyetun” “İyice belleyen, kulak” demektir Buna dair açıkla­malar daha önceden (el-Hakka, 69/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. [44]

“Artık sen onlara” yalanlamalarına karşılık cehennemde “çok acıklı” can yakıcı, acılıcı “bir azabı müjdele!” Yani bunu onlara müjde yerine bildir. [45]

“Ancak iman edip, salih ameller işleyenler müstesnadır.” Bu istisna munkatı’ bir istisnadır. Şöyle buyurmuş gibidir: Ama Allah’tan başka ilah ol­madığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna dair şehadeti doğru ka­bul edip, tasdik edenler ve salih amel işleyenler, yani onlara farz olan emir­leri eksiksiz yerine getirenler, “onlar için eksilmez ve kesilmez bir mükâ­fat,” bir sevab “vardır.”

“Menentu’l-hable” “Halatı kestim” denilir. Daha önceden (Fussilet. 41/8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi’ b. el-Ezrak, İbn Abbas’a yüce Allah’ın: “Onlar için eksilmez ve ke­silmez bir mükâfat vardır” buyruğu hakkında sormuş, o da: Kesintisiz de­mektir, diye açıklamıştır. Peki Araplar bu anlamı biliyorlar mı, diye sormuş,

İbn Abbas, şöyle demiş: Evet, Yeşkurlulardan olan şair şu beyiti ile bu an­lamda olduğunu bilmiş ve zikretmiş bulunmaktadır:

“Sen arkalarında süratle yürüyüşünden ötürü

Adeta etrafa yayılmış ince bir toz gibi görürsün.”

el-Müberred dedi ki: “El-menin” “Toz” demektir. Çünkü (atlar) o tozu arka­larından kesmektedir (arkalarında bırakmaktadır). Zayıf olan herbir şeye de: “Menin” ile “Memnun” denilir.

“Ğayru memnun” “Kesilmez ve eksilmez”in, kendisi sebebiyle onlara minnet olunmaz, anlamına geldiği de söylenmiştir.

İlim ehlinden birtakım kimselerin zikrettiklerine göre, yüce Allah’ın: “An­cak iman edip, salih ameller işleyenler müstesnadır” buyruğu bir istisna değildir. Burada (istisna) “vav: ve” anlamındadır. Sanki; îman edip … gelince” diye buyurmuş gibidir. el-Bakara Sûresi’nde (2/150. âyetin tefsirinde) bu hususta açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

el-İnşikak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.

Kuran

İnşikak suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.