Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

83 – Mutaffifin Suresi | Tefsir’ul Munir

83 – Mutaffifin Suresi | Tefsir’ul Munir

Mutaffifin Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Hile Yapanları Tehdit

1- Ölçek ve tartıda hile yapanların vay haline!

2- Ki onlar insanlardan ölçerek al­dıkları zaman tastamam alanlar,

3- Onlara ölçekle yahut tartı ile ver­dikleri zaman ise eksiltenlerdir.

4- onlar diriltileceklerini sanmıyor mu?

5, 6- Büyük bir günde, âlemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde.

Açıklaması

“Ölçek ve tartıda hile yapanların vay haline!” Ölçü ve tartıda azaltan­lara şiddetli bir azap vardır. Buradaki hile: Ölçü ve tartıda hafif bir oy­nama yapmak yani, değersiz, önemsiz bir miktar almaktır. Hileyi yapan da, hak Sahibinin hakkını ölçü veya tartıda azaltandır. İbni Kesir dedi ki: Ölçü ve tartıda hile, insanlardan alırken arttırma, onlara verirken de azal­tarak vermedir. Bunun için de Allah Tealâ zarar ve helak (veyl) ile tehdit ettiği hilecilerin hilesini açıklayarak şöyle buyurdu:

“Ki onlar insanlardan ölçerek aldıkları zaman tastamam alanlar, on­lara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir.” Onlar insan­lardan alacaklarını aldıkları zaman haklarını tam ölçerek hatta, fazlasıyla alırlar. Ama başkalarına vermek için ölçtükleri veya tarttıkları zaman ölçü ya da tartıda eksiklik yaparlar.

Allah Tealâ ölçü ve tartıda adaleti emrederek buyurdu ki: “Ölçtüğünüz vakit de ölçeği tam yapın. Doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha hayırlıdır, hem akıbeti itibarıyla daha güzeldir.” (İsra, 17/35), “Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru tartın. Biz bir kimseye gücünün yettiğinden başkasını teklif etme­yiz.” (En’am, 6/152), “Teraziyi adaletle doğrultun, tartılanı eksik yapma­yın.” (Rahman, 55/9) Allah Tealâ kendilerine nasihatini tekrar ettikten sonra insanların ölçü ve tartısında hile yaptıkları için Şuayb (a.s.)’in kav­mini helak edip yok etti: “Ey kavmim! Ölçekte ve tartıda adaleti yerine geti­rin. İnsanların eşyasını eksiltmeyin. Yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık yapmayın.” (Hûd, 11/85).

Ardından da Allah Tealâ hilekârları şu sözü ile tehdit etti:

“Sahi onlar diriltileceklerini sanmıyor mu? Büyük bir günde, âlemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde” o hilekârların aklına dirilecek­leri ve yaptıklarının hesabını verecekleri gelmiyor mu? Onlar dirilmekten, korkusu büyük, endişesi çok ve durumu kritik bir günde Rablerinin huzu­runa çıkarılmaktan korkmuyorlar mı? O gün, hüsrana uğrayanın tutuş­muş ateşe atılacağı kıyamet günüdür.

O gün, insanların âlemlerin Rabbinin emir, hesap ve cezasını bekle­mek üzere zor ve çetin bir mevkide yalınayak, çıplak durdukları gündür. Bu ise, emanete hiyaneti ve başkalarının hakkını yemeyi ihtiva eden hile­nin günahının büyüklüğüne, cezasının şiddeti ve suçun fazlalığına delâlet etmektedir. Az önce zikredildikleri halde burada “onlar” şeklinde anılmala­rı ise, itibara alınma derecesinden hatta, insanlık derecesinden uzaklaştı­rıldıklarına işaret ediyor. Bu geçen inkâr ve taaccüb ile “sanma” kelimesi, günün büyük olarak anılması, insanların âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkmaları, sözkonusu günahın büyüklüğünü ifade eden beliğ bir beyandır. Buradaki bir incelik de şudur. Hile yapanlar müslümanlardan ise ayetteki “sanma” bilme, iyice anlama manasınadır. Dirilmeyi inkâr eden kâfirler­den iseler o zaman “sanma” asıl manasınadır. Yani onlar dirilmeye kesin bakmıyorlar, fakat zan da mı etmiyorlar onu? Şu ayetteki ifadede olduğu gibi: “Biz kıyamet nedir bilmiyoruz. Sadece bir zanda bulunuyoruz ve kesin bilgiye dayanarak inanıyor değiliz, demiştiniz.” (Casiye, 45/32) [1]

Facirlerin Kıssası Ve Şerrin Divanı

7- Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn’dedir.

8- Siccîn’in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?

9- (O) yazılmış bir kitaptır.

10- Yalan sayanların o gün vay haline!

11- Ki onlar, o din gününü yalan saymakta olanlardır.

12- Halbuki onu haddi aşkın ve taş­kın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz.

13- (Onun karşısında) ayetlerimiz okununca, “Evvelkilerin masalları­dır.” demiştir o.

14- Hayır, bilakis, onların kazanmak­ta oldukları kalplerini yenmiştir.

15- Hayır. Şüphesiz ki onlar o gün Rableri (ni görmek)ten katiyyen mahrum­durlar.

16- Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir.

17- Sonra da, ‘İşte bu, sizin yalan saymakta devam ettiğiniz şeydir.” denilecek.

Açıklaması

“Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn’dedir.” Dikkat edin ve içinde bulunduğunuz hileyi ve dirilişten, hesaptan gafleti bırakın. Hile yapanların da dahil olduğu facirlerin yaptıkları ateşliklerin sicilinde kayıt­lıdır. O da Siccîn veya hapis, eksiksiz bir şekilde zaptetme, tutmadır. Siccîn kelimesi sicn’dendir. Sicn ise darlık ve hapis demektir.

“Siccîn’in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir kitap­tır. ” Sana ve kavmine Siccîn’in ne olduğunu bildiren nedir? O onların isim­lerinin kaydedildiği kitaptır. O satırlara dökülmüş, yazısı net, şeytanların, kâfirlerin ve fasıkların kötü amellerini toplayan kitaptır. Bu, Siccîn olarak adlandırılan sicil, her facir için bir sahifenin tutulduğu en büyük sicildir.

“Siccîn” kelimesinin zahir manası budur. Daha önce, Siccîn’in yer ol­duğunu söyleyenleri görmüştük: Cehennem ve esfel-i safilin. Bunun için de Muhammed b. Ka’b el-Kurazi “(O) yazılmış bir kitaptır” ayetinin “Siccîn’in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?” ayetinin tefsiri olmadığını söylemiş­tir. Bu ayet, onlar için yazılmış olan Siccîn’e varma sonucu, yani yazılmış, imzalanmış bitmiş; onu kimse arttıramaz eksiltemez ifadesinin tefsiridir.[2] Söylendiği gibi bu, nahivcilerin görüşüdür.

“Yalan sayanların o gün vay haline! Ki onlar, o din gününü yalan say­makta olanlardır.” Kıyamet günü, dirilmeyi, cezayı ve peygamberlerin ge­tirdiklerini yalanlayana şiddetli bir azap vardır. O yalanlayanlar, cezanı ı olacağını doğrulamayan, olacağına inanmayan veya bunu uzak ihtimal gö­renlerdir. Buradaki tehdit açıklama için değil, yermek içindir. Çünkü teh­dit her yalanlayanı kapsamaktadır; ister dirilişi yalanlamak olsun, isterse de Allah Tealâ’nın diğer ayetlerinin inkârı ve yalanlanması olsun.

Ardında da Allah Tealâ din gününü yalanlayanların üç vasfını zikre­derek buyurdu ki:

“Halbuki onu haddi aşkın ve taşkın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz. Onun karşısında ayetlerimiz okununca, ” Evvelkile­rin masallarıdır.” demiştir o.” Din gününü ancak bu üç sıfatı taşıyan birisi yalanlayabilir. Onların birincisi: Hak ve adalet sınırlarını aşan zalim ve facirlerdir. İkincisi: Haramı işleyen ve mubahlarda sınırı aşarak günaha ba­tan; konuşunca yalan söyleyen, vaadedince cayan, tartışınca aşırı giden gü­nahkârlardır. Üçüncüsü: Kendisine Kur’an okununca “Eskilerin hikayeleri” diyenlerdir. Onların iddiasında Kur’an, Allah Tealâ’nın vahyi değildir.

Bu üç sıfat şu ayetlerde zikredilenlere benzemektedir: “Onlara,” Size Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman “Evvelkilerin masallarını.” dediler.” (Nahl, 16/24), “Dediler ki: ” Onun başkasına yazdırıp da kendisine sabah ak­şam okunmakta olan, evvelkilere ait masallardır!” (Furkan, 25/5) Bu ayetle­rin Velid b. Muğire, Ebu Cehil ve emsalleri hakkında indiği söylenmiştir.

Sonra Allah Tealâ Kur’an hakkındaki iftiralarının sebeplerini açıkladı:

“Hayır, bilakis, onların kazanmakta oldukları kalplerini yenmiştir.” Bu sözleri bırakıp terkedin. Ey günahkârlar, aşırı gidenler! Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Söylediğiniz Kur’an eskilerin hikâyeleridir, sözü de doğru değildir. Bilakis o, Allah kelâmı ve vahyi, Peygamber (s.a.)’e indir­mesidir. Bu tavrınıza sebep, kalplerinizi Kur’an’a imandan alıkoyan günah ve hatalarınızın çokluğudur. Hak, hayır ve nurun nüfuz etmesine engel olan kir onu kaplamış, hakikati görmeyecek hale getirmiştir. Kir kâfirlerin kalplerini kaplar. “Kalplerini yenmiştir.” Kaplamıştır. İbni Cerir, Ahmed, Tirmizi ve Nesai Ebu Hureyre’den rivayet etti. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: “Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta konur. Tevbe eder, pişman olup istiğfar ederse kalbi cilalanır. Tekrar ederse nokta artar. Böyle­ce bütün kalbi kaplanır, işte Allah Tealâ’nın Kur’an’da zikrettiği.” Kalpleri­ni yenmiştir.” budur.” Hasan-ı Basri bunun tefsiri için: Kalp körelip günah­lardan kararıncaya kadar, günah üstüne günah işlemektir, dedi. Bir de mühürlenme vardır ki o, bundan daha şiddetlidir.

Sonra Allah Tealâ onların bütün rahmet ve iyilikten kovulmuş olduk­larını haber vererek buyurdu ki: “Hayır. Şüphesiz ki onlar o gün Rableri (ni görmekjten katiyyen mahrumdurlar. Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir.” Mesele onların dediği gibi ahirette iyi bir durumları olacağı şeklinde değildir. Aksine o kâfirler kıyamet günü Rable-rinden engellenmişlerdir. Müminlerin baktığı gibi Ona bakamıyacaklardır. Kötü amelleri yüzünden dünyada onları tevhidden alıkoyduğu gibi, ahiret­te de kendisinin rahmetinden onları engellemiştir.

İmam Şafii dedi ki: Bu ayet müminlerin Allah’ı göreceklerine delil[3] Şu ayetin lafzı da ona delâlet ediyor: “Yüzler o gün parıldar. Rabbi’ne bakar.” (Kıyame, 75/22-23).

Hem onların, Rahman’ı görmekten mahrum olmalarının yanında ateş ehlidirler. Ona girip, onunla beraber olacaklardır, oradan çıkacak da değil­lerdir. Hararetini tadacaklardır. Cehennemde kalma ise mahrumiyetten ve ikramdan menedilmekten daha ağırdır.

Kınama ve azarlama yolu ile onlara: “Sonra da, “İşte bu, sizin yalan saymakta devam ettiğiniz şeydir.” denilecek.” Cehennem bekçileri ile zeba­nileri onlara intikam ve azarlama yoluyla derler ki: Dünyada yalanladığı­nız azap budur, görün ve tadın. [4]

İyiliğin Divanı Ve İyilerin Kıssası

18- Muhakkak iyilerin kitabı, hiç şüphesiz İlliyyîn’dedir

19″ İmyyîn’in ne °ld”gunu sana hangi şey bildirdi?

20> 21- (°) yazılmış bir kitaptır, ki huzurunda mukarrebler bulunur.

22- ^Üphesiz °iyilernimet İ?indedir-

23- Tahtlar üzerinde temaşa ede- çeklerdir.

24- Öyle ki sen o nimetin güzelliğini yüzlerinde tanırsın.

25, 26- Onlara mühürlü, halis bir şa­raptan içirilecek, ki onun sonu bir misktir. O halde değerli şeyler arzu edenler bunun için yarışsınlar.

27- Katkısı Tesnim’dendir.

28- (O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler.

Açıklaması

“Muhakkak iyilerin kitabı, hiç şüphesiz İlliyyîn’dedir.” Evet ihlâslı, güzel işler yapan itaatkâr müminler olan iyilerin kitabı, okunaklı yazılmış bir kitapta kayıtlıdır. Veya cennetin yükseklerindedir. Onların sonu da cen­nettir.

“Illiyyîn’in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir ki­taptır, ki huzurunda mukarrebler bulunur.” Ey Muhammedi İlliyyîn’in ne olduğunu sana öğreten nedir? Bununla ifade edilmek istenen, onun ululan­ması ve durumunu tazimdir. Satırlara geçirilmiş bir kitaptır o. Onların isimleri ve amelleri onun satırları arasına geçmiştir. O, meleklerin Levh-i Mahfuz’u korudukları gibi, hazırlayıp korudukları ve gördükleri büyük si­cildir. Ya da kıyamet günü içindekine şahit olacaklardır.

Ardından Allah Tealâ onların durumlarını açıklıyor:

“Şüphesiz o iyiler nimet içindedir. Tahtlar üzerinde temaşa edecekler­dir. ” Taat ehli, kıyamet günü büyük bir nimet içindedirler. Ebedî cennetler­de, üzerleri örtülü tahtlarda, Allah’ın kendileri için hazırladığı cennetteki çeşitli nimetlere ve maddi ve manevi ikramlarına bakmaktadırlar. Maddi ikramlar, çeşitli enfes yiyecekler, hoş içecekler, tertemiz eşler, rahat binek­ler ve büyük konaklardır. Manevi ikramlar ise, Allah ile olan yakınlıkları. O’nun cemâlini seyretmeleri, Onun kendilerinden razı olması, güven ve ra­hatlık hissetmeleri ve sonsuz saadettir.

“Öyle ki sen o nimetin güzelliğini yüzlerinde tanırsın.” Onları gördü­ğün zaman, nur, güzellik, aklık, sevinç ve şaşaa ile parıldayan yüzlerinde nimetlerin, rahatlık, sevinç ve mutluluğun izlerini görürsün. Çünkü Allah Tealâ onların güzellik ve renklerini kimsenin vasfedemiyeceği şekilde ar­tırmıştır. Buyurdu ki: “O gün yüzler vardır, parıl parıl parıldar, güler, se­vinçlidir.” (Abese, 80/38-39).

“Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek, ki onun sonu bir misk­tir. O halde değerli şeyleri arzu edenler bunun için yarışsınlar.” Aldatması olmayan, bozulacak bir katkı içermeyen bir içkiden içirilirler. Kabı miskle mühürlenmiştir. Onu ancak iyiler açarlar. Son tadı da misk olur. İsteyenler bunu istesinler. Yarışanlar da, Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmaya gayret ederek bunda yarışsınlar. Bu gösteriyor ki, yarış ve mü­cadele, cehenneme değil cennete götüren şeylerde olmalıdır. Allah Tealâ buyurdu ki: “Artık çalışanlar da bunun gibi çalışmalıdır.” (Sâffât, 37/61).

İmam Ahmed, Ebu Said el-Hudri’den merfu olarak rivayet ettiğine gö­re Peygamber (s.a.) buyurdu ki: “Susamış bir mümine bir yudum su içiren mümini Allah Tealâ kıyamet gününde halis bir şaraptan içirecektir. Aç bir mümini yediren mümine de cennet meyvalarından yedirecektir. Çıplak bir mümini giydiren mümini de Allah Tealâ cennet giyisilerinden giydirecektir.”

“Katkısı Tesnim’dendir. (O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler.” O şarabın katkısı, ona katılan şey Tesnim’dir. O cennet içeceklerinin en şeref-lisidir. Sadece mukarreb iyiler ondan içerler. Ashab-ı yemin onu kullanır.

İbni Abbas: “Katkısı Tesnim’dendir” ayeti kendisine sorulduğunda şöy­le dedi: O Allah Tealâ’nm şu sözüne dahildir: “Gözlerin aydın olacağı (ni­metlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.” (Secde, 32/17). [5]

Kafirlerin Dünyada Müminlere Kötü Muamelesi Ve Ahirette Misli İle Muamele Görmeleri

29- Günah işleyenler iman edenler­den kinline gülerlerdi.

30- (Müminler) yanlarından geçer- lerken birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı.

  1. Ailelerine döndükleri vakit zevk duyarak dönerlerdi-

32- Onları gördükleri zaman, “Bun- Iar muhakkak sapıklardır.” derlerdi.

33- Halbuki onlar üzerlerine gözcü- ler olarak gönderilmemişlerdi.

34- İşte bu gün de iman edenler o kâfirlere gülüyorlar.

35- Tahtlar üzerinde bakarak.

36- O kâfirler işleyegeldiklerinin ce­zasına çarpıldı mı?

Açıklaması

Allah Tealâ müşriklerin liderleri ve emsallerinden dört çirkin hareketi naklederek buyurdu ki:

1- “Günah işleyenler iman edenlerden kimine gülerlerdi.” Kureyş kâfir­leri ve küfürde onlara uyanlar, dünyada müminlerle eğlenip alay ediyorlar­dı. Her asırda zengin güçlülerin durumu budur. Namaz kılan müminlerle veya İslâm ve Kur”an terbiyesi ile yaşayan fakirlerle alay ederler. Güçleri­ne, makamlarına ve nüfuzlarına, servet veya zenginliklerine dayanarak dindarlarla ve dinleri ile eğlenirler. İbni Abbas bu ayet hakkında dedi ki: Velid b. Muğire, Ukbe b. Ebi Muayt, As b. Vail, Esved b. Abdiyeğus, As b. Hişam, Ebu Cehil ve Nazr b. Haris’tir onlar. Alay edilenler de Muhammed (s.a.)’in ashabından Amar, Habbab, Suheyb ve Bilal gibi iman edenlerdir.

2- “Yanlarından geçerlerken birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı.” Kâfirler müminlerin yanından geçerken onları horlayarak, kaş göz işaretleri yapıyor, müslümanlıkları sebebi ile onları basit görüp ayıplıyorlardı. Ayette geçen “teğamüz” kelimesi ortaklık ifade eden müfaale veznindendir. Gamz ise kaşla gözle alay için işaret etmektir. Aynı kelime ayıp manasına da olabi­lir. Mana şudur: Onlar alay ederek gözleri ile işaret ediyorlar ve ayıplıyor­lar. Bir de diyorlar ki: Şunlara bakın. Nefislerini yorup, lezzetlerine engel oluyorlar. İyice bilmedikleri bir sevap uğruna kendilerini zora sokuyorlar.

3- “Ailelerine döndükleri vakit zevk duyarak dönerlerdi.” Kâfirler, çar-şılarmdaki meclislerinden evlerindeki ailelerine döndüklerinde yaptıkları­nı beğenmiş, zevk almış olarak dönerler, müminlere yaptıkları alay ve sa­taşma ile, onları düşüklük, dar görüşlülük, az akıllılık gibi ithamlarla vas-fetmeleri ile keyiflenirlerdi.

4- “Onları gördükleri zaman, “Bunlar muhakkak sapıklardır.” derler­di.” Müşrikler müminleri gördüklerinde, onların dinlerinden ve geleneksel inançlarından olmadıkları, Muhammed’e (s.a.) uydukları ve O’nun getirdi­ğine bağlı kaldıkları ve olup olmayacağı belli olmayan bir sevap uğruna ha­zır nimetleri terkettikleri için sapıklıkla itham ediyorlardı.

Onların bu tutumuna Allah Tealâ şu sözü ile cevap veriyor:

“Halbuki onlar, üzerlerine gözcüler olarak gönderilmemişlerdi.” Bu mücrimler Allah tarafından müminlere kontrolcü gönderilmedi ki, durum­larını, amellerini ve sözlerini denetlesinler. Böyle bir şeyle yükümlü tutul­madılar ki! Ancak kendi işleri ile ilgilenmekle yükümlü tutuldular.

Ardından Allah Tealâ müminleri teselli etmek ve kalplerini güçlendir­mek için ahirette aynı ile muamele ilkesini belirtiyor ve buyuruyor ki:

“İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülüyorlar.” Ahirette, kıyamet gününde müminler kâfirleri zelil ve mağlup halde gördüklerinde gülecek­ler ve alay edecekler. Misli ile muamele olarak, dünyada kâfirlerin onlara güldükleri gibi gülecekler. “Bugün” kelimesi konuşmanın kıyamette vaki olduğuna delildir.

“Tahtlar üzerinde bakarak” müminler Allah’ın düşmanlarına onlar ateşte azap görürken, müminler ise, tahtlarında iken bakacaklar. Bu ise, sonsuz ve daimidir. Fani olan hiçbir şey ile denk tutulmaz.

“O kâfirler işleyegeldiklerinin cezasına çarpıldı mı?” Kâfirler müminle­re yıpmış oldukları istihza, alay ve küçültmenin karşılığını buldular mı bulmadılar mı? Evet. Kâfirler tam bir ceza ile, dünyada müminlere gülme­lerinin, alay etmelerinin karşılığını buldular.

Kuran

Mutaffifin Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.