Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

81 – Tekvir Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bütün müfessirlerin görüşüne göre; Mekke’de inmiştir. Yirmidokuz âyet-i kerimedir.

81 – Tekvir Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Tekvir Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

Tirmizî’de İbn Ömer’den gelen rivayete göre; o şöyle demiştir: Rasûlul-lah (sav) buyurdu ki: “Her kim kıyamet gününe gözüyie görmüşçesine bakmaktan hoşlanır ve memnun olursa, o kimse, “Güneş tortop edilip, dü-rüldüğü zaman”; “Gök yarıldığı zaman” ile “Gök yarılıp, çatladığı za­man” (diye başlayan sûreler)i okusun.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen. garib bir hadistir.[1]

  1. Güneş tortop edilip, durulduğu zaman,
  2. Yıldızlar ardarda döküldüğü zaman,
  3. Dağlar yürütüldüğü zaman,
  4. Doğumu yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman,
  5. Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman,
  6. Denizler ateşlendîrildlği zaman,
  7. Nefisler eşleştirüdiği zaman,
  8. Dİrİ diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman; . 9. “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.
  9. Defterler açıldığı zaman,
  10. Gök yerinden söküldüğü zaman,
  11. Cehennem daha da kızıştırüdığı zaman,
  12. Cennet de yaklaştırıldığı zaman,
  13. Her nefs neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır.

“Güneş tortop edilip, durulduğu zaman” buyruğu hakkında; İbn Abbas dedi ki: Güneşin tortop edilip, dürülmesi (tekvîri), Arşın içine sokulması de­mektir. d-Hasen, ışığının gitmesidir. Katadc ve Mücahid de böyle dediği gi­bi, İbn Abbas’tan da böyle açıkladığı rivayet edilmiştir. Said b. Ciibeyr telef edilmesidir, diye açıklamıştır. Ebu Ubeyde dedi ki: Tortop edilip dürülme­si, sarığın sarılması gibidir. Yani sarılıp imha edilecektir. er-Rabî’ b, Haysem dedi ki: Tortop edilip, dürülmesi onun bir kenara atılması demektir. Ben onu lutup attım, o da düştü” ifadesi de buradan gelmek­ledir.

Derim ki: “Tekvîr”in asıl anlamı bir araya getirip, toplamaktır. Bu dit; sa­rığın başın etrafında sarılıp toplanması anlamına gelen: ‘dan alın­madır. O halde, güneş sarılıp sarmalanacak ve ışığı imha edilecek, sonra da denize atılacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ebu Salih’ten “tortop edi­lip, dürülmesi”nin ters yüz edilmesi, altüst edilmesidir, diye açıkladığı nak­ledilmiştir.

“Yddızlar ardarda döküldüğü zaman” darmadağın olup, etrafa saçıldı-ğı zaman demektir. Ebu Ubeyde: Kartal avına doğru hücum ettiği vakit yu­karıdan aşağıya kendisini nasıl atıyorsa, Öylece atıldığı zaman, diye açıkla­mıştır. el-Accâc da, bir çakır duğanı anlatırken şunları söylemektedir:

“Bir toy kuşu görüp aydınlanan (sevinen) ve üstüne atılan Bir doğanın, süzülüp avınım üstüne atılışı gibi.”

Ebu Salih, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “O gün semada, yere düşmedik hiçbir yıldız kalmayacaktır. Öyle ki yedinci yerde bulunanlar, en üstte bulunan arzın başına gelen ve ona isabet edenlerden korkup, dehşete kapılacaklardır.”

ed-Dahhnk, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yıldızlar ar­dı arkasına.düşecektir. Yıldızlar sema ile arz arasında nurdan zincirlerle ası­lı kandillerdir. Bu zincirler de nurdan meleklerin elindedir. Sûr’a birinci de­fa üfürüleceğinde yerde ve gökte bulunan herkes ölecek. İşte bu yıldızlar et­rafa dağılacak ve meleklerin ellerinden zincirler peşpeşe düşecek, günkü un­ları tutanlar, ölmüş olacaktır.

“Yıldızların dökülmesi”nin izlerinin yok edilmesi anlamına gelme ihti­mali de vardır. Çünkü yıldızlara bu ismin (necin) veriliş sebebi, semada ışık­larıyla görünmeleridir.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yıldızların dökülme­si” değişmeleri ve yerlerinden yok olup gitmeleri dolayısıyla, ışıklarının kalmaması demektir. Anlamlar birbirlerine yakındır,

“Dağlar yürütüldüğü zaman” yerden kopanldığı ve havada yürütüldüğü zaman, demektir. Bu da yüce Allah’ın: “O günde dağları yürüteceğiz ve sen yeryüzünü çıplak göreceksin” (el-Kehf, 18/47) buyruğuna benzemektedir.

Dağların yürütülmesi taş olmaktan çıkıp, yığılmış kum gibi oimalan ya­ni akışkan (taneleri birbirini tutmayan) kum yığını olmaları demektir, diye de açıklanmıştır. O vakit; dağlar, atılmış pamuk gibi olacak, etrafa saçılmış toz toprağı andıracak ve hiçbir şey olmayan bir serab gibi olacak. Yer herhan­gi bir tümseklik ya da çukurun görülmediği dümdüz hır arazi haline dönü­şecek. Bu husus daha önce bir başka yerde de (Tâ-Hâ, 20/105 âyet ve de­vamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

“Doğumu yaklaşmış develer” karınlarında yavruları bulunan hamile de­veler “başıboş bırakıldığı zaman.”

“Doğumu yaklaşmış develer”in tekili: ‘dir. Yahutta gebeli­ği üzerinden on ay geçmiş olan deve demektir. Artık bu deve yavrulayınca-ya kadar bu ad ile anılır, yavrulamasından sonra da yine bu adı taşımaya de­vam eder. Bir şeyi daha önceki adı ile adlandırmak, artık o zamanı geçmiş olsa dahi bunu sürdürmek- Arapların adetlerindendir. Nitekim bir kimse beş allı yaşına gelmiş olan atını kastederek, benim tayımı getiriniz, benim tayı­mı yaklaştırınız, der ve onu daha önceki ismiyle anmaya devam eder. Ante-re şöyle demiştir:

“Sakın benim tayımı ve ona yedirdiklerimi ağzına alma O vakit senin derin uyuz olmuşun derisi gibi olur.”

Yine şöyle demiştir:

“Ve atımı onun (o birliğin) ortasına sürerek hamle yaptım

ve onların ta içine daldım.”

Özellikle “doğumu yaklaşmış develer”i sözkonusu etmesi, Arapların nezdirvde böylelerinin en değerli oluşundan dolayıdır ve bu develere sahib olanlar, ancak kıyametin kopacağı vakit onları başıboş bırakırlar. Bu elbet-teki bir örneklendirmedi r. Çünkü kıyamet gününde doğumu yaklaşmış dişi deve olmayacaktır. Fakat bununla misal vermek istemiştir. Şöyle ki; kıyamet günü öyle dehşetlidir ki, bir kimsenin doğumu yakınlaşmış devesi olsa da­hi, onu başıboş bırakır ve kendi işiyle uğraşır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, kabirlerinden kalkmış, birbirlerini görmüş olacakları gibi, vahşi hayvanların ve diğer hayvanların toplanmış olduğunu, aralarında ise kendileri için en değerli mal saydıkları doğumu yakınlaşmış de­velerinin de bulunduğunu görecekler, fakat bunlara iltifat etmeyecek, onla­rın bu hali kendilerini hiç ilgilendirmeyecek. Araplara doğumu yakınlaşmış develer sözkonusu edilerek hitab edilmesinin sebebi, mallarının ve geçim­lerinin çoğunluğunu develer teşkil etçiğinden dolayıdır.

ed-Dahhak, İbn Abbas’tan; “başıboş bırakılmaları” sahipleri tarafından ken­di hallerine terk edilmeleri demektir. Sahipleri kendi halleriyle meşgul ola­caklardır; diye açıkladığını rivayet etmektedir. el-A’şâ şöyle demektedir:

“O seçilmiş yüz deveyi bağışlayandır

İater iki yaşında olsun, ister doğumu yaklaşmış olaun.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Malı azalırsa kişinin terkedildiğini görürsün,

Fakat zencinin evine hediyeler yollanır ve ziyaret olunur

Ziyaretçilere ziyaret ettiklerinin malının ne faydası olur Doğumu üzerinden yedi ay geçmiş develerle, doğumu yakınlaşmış develer yayılırsa.”

“Doğumu yakınlaşmış tek bir dişi deve” için: iki dişi deve için: üç ve yukarısı dişi develer için: denilir ve müenneslik hemzesinin yerine “vav” getirirler. “Dişi de­venin doğum zamanı yaklaştı” demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; İçinde bulunanın alıkonulduğu bulut” demektir ki; bu da sudur ve böyle bir bulutun yağmur yağması önlenir. Arap­lar bulutu gebe dişiye benzetirler.

Yurtların ıssız kalıp, orada kimse kalmayacağı diye açıklandığı gibi, eki­ninden öşür alınan, fakat jşlenmeyip, ekilmeyen arazidir, diye de açıklanmış­tır. Ancak birinci açıklama daha ünlüdür, insanların çoğu da bunu kabul et­mişlerdir.

“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman” buyruğundaki “haşr” bi-raraya getirip toplamak demektir. Bu anlam el-Hasen, Katade ve başkaların­dan nakledilmiştir. İbn Abbas: Vahşi hayvanların toplanması, ölmeleri demek­tir, diye açıklamıştır. Bu açıklamayı ondan İkrime rivayet etmiştir, Herbir şe­yin hasredilmesi (toplanması) ise cin ve insanların dışındakilerin ölmesi demektir. Çünkü cinlerle insanlar, kıyamet gününe gelecekler (ve hesapla­rı görülecektir).

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Sineklere varıncaya kadar herbir şey haşredilecektir. İbn Abbas dedi ki: Yarın vahşi hayvanlar haşre-dilecektir, yani birinin lehine, diğerinden kısas uygulanmak üzere bir araya getirileceklerdir. Boynuzsuz olan koçun lehine boynuzluya kısa.s uygulana­caktır. Sonra da onlara: “Toprak olun” denilecek, onlar da öleceklerdir. Bu açıklama İkrime’nin kendisinden yaptığı rivayetten daha sahihtir. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde, yeterli bir şekilde açıklamış bulunuyoruz. Bu açık­lamaların bir kısmı da daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/38. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır. Yani vahşi hayvanların hali, bu olacağına göre, ya Adem oğlunun durumu ne olacaktır?

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen şudur: Vahşi hayvanlar bugün insanlardan ürküp kaçmakla, onlardan uzak sahralarda yaşamakla birlikte, yarın, o günün dehşetli hallerinden dolayı insanlar ile birlikte olacaklardır. Bu anlamdaki açıklamayı Ubey b. Ka’b yapmıştır,

“Denizler ateşlendirildiği zaman.” Su ile doldurulduğu zaman demek­tir. Çünkü Araplar: Havuzu doldurdum, dolduruyorum” tabirini su ile doldurduktan vakit kullanırlar. Böyle olan havuza: denilir. Sözlükte; ile Dolu, dopdolu olan” de­mektir. er-Rabi b. Haysem’in rivayet ettiğine göre de: Dolup, taş­tı” demektir. el-Kelbi, Mukatil, el-Hasen ve ed-Dahhak da böyle açıklamış­lardır. İbn Ebi Zemnin dedi ki: ‘in gerçek anlamı “doldu, biri diğeri­ne laştı ve tek bir şey (su) haline geldi” demektir. el-Hasen’in açıklamasının anlamı da budur. Yani denizler birbirlerine akıtılarak tek bir deniz haline ge­lecektir.

el-Kuşeyri dedi ki: Bu da yüce Allah’ın; “Ama aralarında bir engel var­dır, biri diğerine karışmaz.” (er-Rahman, 55/20) buyruğunda sözünü ettiği engeli kaldırması ile olur. Sözü edilen bu engel kaldırılacak olursa, deniz­lerin sulan kaynayıp, coşar ve bütün yeryüzünü örter. Bütün denizler de tek bir deniz haline gelir.

Bir diğer açıklamaya göre; hepsi de cehennem ehli için sözkonusu olan Hamim denilen kaynar sudan, tek bir deniz haline gelir.

Yine el-Hasen’den, Katade ve İbn Hayyan’dan şöyle dedikleri rivayet edil­miştir: Denizler kuruyacak, onların sularından lek bir damla dahi kalmaya­caktır. el-Kuşeyri dedi ki: Bu (anlam): Tandırı kızdır­dım, kızdırıyorum” ifadesinden alınmadır, İşte denizin üzerine bu şekilde alev­ler musallat edilecek olursa, ondaki nemlilik kurur (denizler buharlaşır) ve işte o vakit, dağlar da yürütülür, denizler ve dağların hepsi tek bir yaygı ha­line dönüşür. Bu da denizlerin yerlerinin, dağlar ile doldurulması ile gerçek­leşecektir.

en-Nehhas dedi ki: Bu husustaki görüşler birbiriyle uyumlu da olabilir. Bu durumda suyun kuruması, denizlerin birinin diğerine taşmasından sonra olur, o vakit de denizler ateşe dönüştürülür.

Derim ki: İşte o vakit el-Kuşeyri’nin belirttiği gibi dağlar da yürütülür. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Zeyd, Şemir, Atiyye, Süfyan, Vehb, Ubey, Ali b. Ebi Talih ve ed-Dah-hak’ın kendisinden yaptığı rivayete göre İbn Abbas da şöyle demiştir: Deniz­ler alevle tutuşturulmuş ve ateşe döndürülmüş olacaktır.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah güneşi, ay’ı ve yıldızlan denize atar, son­ra onun üzerinden bir batı rüzgarı estirir ve ateş oluncaya kadar onu üfler. Kimi hadiste de böyle denilmiştir: “Yüce Allah’ın emri ile güneş, ay ve yıl­dızlar denizde darmadağın olurlar. Sonra yüce Allah, batı rüzgarını gönde­rir de orayı ateş yakar. İşte yüce Allah’ın kâfirleri kendisi ile azaplandıraca-ğı büyük ateşi budur.”[2]

el-Kuşeyri dedi ki: îbn Abbasın “ateşlendirildiği zaman” buyruğunu alevle yakıldığı zaman, diye tefsir eimesi hakkında şöyle denilmiştir: Cehen­nemin denizlerin dibinde olma ihtimali vardır. O bakımdan dünyanın ayak­ta durması için gu anda ateşlendiril memiştir. Dünyanın sonu geldiği vakit ateş­lendi rilecektir. Hepsi ateş ulacak ve cehennemlikleri Allah o ateşe girdi re-çektir. Denizin altında bir ateşin bulunma ihtimali de vardır. Daha sonra yü­ce Allah, de’nizin tümünü alevlendirecek ve ateşe dönüşecektir. Haberde ri­vayet edildiğine göre, deniz, ateş içinde ateştir.

|tluaviye b. Said dedi ki: Rum denizi yeryüzünün orlasıdır. Onun altında bakır ile kapatılmış, kıyamet gününde ateş olarak yakılacak kuyular vardır.

Bir başka açıklamaya göre güneş, denizde olacak ve deniz de güneşin ha-raretiyle ateş olacaktır.

Diğer taraftan bütün bu âyetlerde sözü edilen hususların kıyamet günün­den önce dünyada gerçekleşmesi ve bunların kıyamet alâmetlerinden olma­sı imkânı olduğu gibi, kıyamet günü gerçekleştikten sonra kıyamet günün­de bu alâmetlerin gerçekleşecek olması ihtimali de vardır.

Derim ki: Abdullah b. Amr’dan rivayet olunduğuna göre; o cehennemin tabağı olduğundan deniz suyu ile abdesL almazmış.

Ubey b. Kâb da dedi ki: Kıyamet gününden önce, altı tane alamet gerçek­leşecektir. İnsanlar çarşı pazarlarında bulunuyor iken güneşin ışığı gidecek, yıldızlar görünecek, insanlar bundan dolayı hayrete ve dehşete düşecekler. Onlar bu hallerinde bakınıp duruyorlarken yıldızlar etrafa sağıp savrulaeak ve dökülecektir. Bu halde iken ansızın dağlar yerin üzerine düşüverecek, sar­sılacak, çalkanacak ve yanacaklar, saçıp savrulan bir toz haline gelecekler. Korku ve dehşetle insanlar cinlere, cinler insanlara koşacaklar. Hayvanlar, yırtıcı hayvanlar, haşerat ve kuşlar birbirine karışacaklar. Biri diğeri içerisi­ne dalga dalga girecek. İşte yüce Allah’ın: “Vahşi hayvanlar bir araya top­landığı zaman” buyruğu bunu anlatmaktadır. 5onra cinler, insanlara biz si­ze buna dair haberi getireceğiz diyecekler, denizlere varacaklar. Denizlerin alevli bir ateş haline geldiğini görecekler. Onlar bu halde iken en alttaki ye­dinci arza kadar ve oradan en yukarıdaki yedinci semaya kadar yer tek bir yarılma ile yarılacak. Onlar bu halde iken üzerlerine bir rüzgar gelip, onla­rı öldürecek.

“Ateşlendİrîldîği zaman” lafzının, kan gibi oluncaya kadar suyunun kı­zaracağı anlamına geldiği ele söylenmiştir. Bu da; Kırmızı bir göz’: tabirlerinden alınmıştır.

İbn Kesir, bu kelimeyi şeddesiz olarak: diye okumuştur. Ebu Amr da böyle okumuştur. Bu okuyuş yerin halini haber vermekte ve bunun bir defa olacağını belirtmektedir. Diğerleri ise (“cim” harfini) şeddeli okumuş­lardır. Bu da onun bu halinin ardı arkasına defalarca tekrarlanacağına işaret etmektedir.

“Nefisler eşleştirildiği zaman” buyruğu hakkında en-Numan b. Beşir de­di ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Nefisler eşleştirildiği zaman” (buy­ruğu hakkında) dedi ki: “Herbir kimse daha önce kendi ameli gibi amel iş­lemiş olan kimselerle biraraya getirilecek (onlarla eşleştiriiecek)dir.”[3]

Ömer b. el-Hattab dedi ki: Günahkar, günahkar ile salih kimse, salih kim­se ile eşleştirilecektir.

İbn Abbas dedi ki: Bu, insanların üç ayn gruba ayrılacağı zaman olacak­tır. es-Sabikun (ileri geçenler) bir sınıf, Ashabu’l-Yemin bir sınıf ve Ashabu’ş-Şimal bir sınıf olacaktır.

Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mü’min nefisler e!-Huru’l-îyn ile eğleştirilecek, kafirler şeytanlarla eşleştirilmiş olacaktır, münafıklar da böy­le olacaktır.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Herbir şekil cennet eh­linden ya da cehennem ehlinden kendi benzeri ile bir araya getirilecektir. İta­at hususunda ileri gitmiş olanlar kendi benzerlerine katılacak, orta halliler ken­di benzerlerine katılacak, masiyet işlemiş olanlar da kendi benzerlerine ka­tılmış olacaktır, Buna göre “eşleştirme” herşeyin kendi benzeri ile bir ara­ya getirilmesi demektir. Yani insanlar, cennet ve cehennemde benzederi ile bîraraya getirileceği vakit…

Herbir kimse hükümdar ya da sultan kabilinden (dünyada iken) beraber bulunup ayrılmadığı kimseye katılacaktır; diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın: “Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları.” (es-Saffat, 37/22) Yani anların benzerlerini… buyruğunda olduğu gibi.

İkrime dedi ki: “Nefisler eşleştirildiği zaman” ruhlar cesetlerle biraraya getirildiği, yani ruhlar bedenlere iade edildiği zaman, demektir. el-Hasen de­di ki: Herbir kişi kendi dindaşlarına katıldsğı zaman. Yahudi yahudiye, hris-tiyan hristiyana, mecusi mecusiye ve Allah’tan başka herhangi bir şeye iba­det eden herkes birbirlerine, münafıklar münafıklara,mü’minler de mü’min-lere katılıp bir araya getirileceği zaman…

Azgın bir kimse, kendisini azdıran şeytan ya da insan ile -düşmanlık ve nefret ciheti ile- biraraya getirilecektir. İtaatkar kimse de kendisini itaate da­vet eden peygamberler ve mü’minlerle bir araya getirileceği zaman… Bir baş­ka açıklamaya göre; kişiler amelleriyte bir araya getirilecek ve herbir amel o kişiye mahsus olduğundan dolayı, eşleştirme gibi olacaktır.

“Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman: Hangi günahtan dolayı öldürüldü? diye” buyruğundaki; Diri diri gömülen kız ço­cuğu” öldürülen kız çocuğu demektir ki; bu da canlı iken gömülen kız ço­cuğu anlamındadır. Ona bu İsmin veriliş sebebi, üzerine atılan topraktan do­layıdır. Bu toprak ona ölünceye kadar ağırlık verir. İşte şanı yüce Allah’ın: Onları koruması ona ağır gelmez.” (el-Bakara, 2/255) buy­ruğunda da bu anlamdaki lafız kullunılmıştır. Mütemmim b. Nüveyre şöyle demiştir:

“Diri diri gömülür, dar bir geçitte kabre atılır, Göbek bağına bağlanan şey yastığıdır, beşiğe konulmaz.”

Araplar iki sebebten ötürü kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Birincisi, onlar: Melekler Allah’ın kızlarıdır, diyorlar, böylelikle kızları ona geri gön-deriyorlardı. İkincisi ise, ya ihtiyaç ve fakirlik korkusu ile onları öldürüyor­lardı yahut esir alınır ve köle edilirler diye korktuklarından dolayı öldürüyor­lardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde; “Yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün ?” (en-Nahl, 16/59) buyruğu açıklanırken yeter­li açıklamalarla geçmiş bulunmaktadır. Onların şeref sahibi olan soyluları ise, böyle bir şeye yanaşmazlar ve hatta engel olurlardı. O kadar ki el-Ferezdak bundan dolayı övünerek şöyle demiştir:

“Diri diri gömülenleri engelleyip de Gömülmek durumunda olanları diriltip, gömülmelerini

engelleyen kişi de bizdendir.”

Bu sözleriyle dedesi Sa’saa’yı kastetmektedir, Sa’saa diri diri gömülmek istenen kızları babalarından satın alıyordu. İslam geldiğinde diri diri gömü­lecek olan yetmiş tane kızı hayatta tutmuş idi,

İbn Abbas dedi ki: Cahiliye döneminde bir kadın hamile kaldı mı bir çu­kur kazar ve bu çukurun başında doğumunu yapardı. Kız çocuğu doğurur­sa onu çukura atar ve üzerini toprakla örterdi. Erkek doğurursa onu alıkoyardı. Recez ve2ninde şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Doğduğu zaman onu “ölecek” diye adlandırdım Kabir ise çok aağlam ve vakur bir dünürdür.”

Vakur” demektir. Bu kelime vezin itibariyle “fissîk” gibidir. Filan kişi insanların en vakurudur” Bu, ne ka­dar da vakurdur” denilir. Bu açıklamalar el-Ferra’dan nakledilmiştir.

Katade dedi ki: Cahiliye dönemi insanlarından herhangi bir kimse, kız ço­cuğunu öldürüyor, buna karşılık köpeğini besliyordu. Bu tutumları dolayı­sıyla yüce Allah onlara sitem etmekte ve: “Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman….” buyruğu ile onları tehdit etmektedir.

Ömer, yüce Allah’ın: “Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu za­man” buyruğu hakkında söyle dedi: Kays b. Asım, Peygamber (sav)’a ge­lerek: Ey Allah’ın Rasülü dedi. Ben cahiliye döneminde sekiz kızımı diri di­ri gömdüm. Peygamber: ‘Onların hcrbirisinin yerine bir köle azad et.” de­di. Kays-. Ey Allah’ın Rasûlü ben deve sahibi bir kimseyim deyince, şöyle buyurdu: “Arzu edersen onlardan herbirisi için bir deve hediye kurbanı ola­rak gönder, dedi.”[4]

Yüce Allah’ın: “Sorulduğu zaman” buyruğu, diri diri gömülen kız çocu­ğuna, onu öldüren kimseye azar olmak üzere soru sorulduğu zaman demektir. Başkası tarafından dövülmüş bir çucuğa: Sana niye vuruldu, Senin güna­hın nedir? demeye benzer.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah, onun katilini azarlamayı murad etmiştir. Çün­kü o, günahsız yere öldürülmüştür.

İbn Eşlem dedi ki: O hangi günahtan ötürü vuruldu, demektir. Çünkü on­lar böyleler)ni dövüyorlardı da,

İlim ehlinden bazıları “sorulduğu zaman” buyruğunu “istendiği zaman” diye açıklamıştır. Bununla maktulün kanı istendiği gibi, onun da (öldürül­mesinin sebebi sorulup) isteneceğini anlamış gibidir. Bu yorumu yapan ki­şi şöyle demiştir: Bu buyruk, yüce Allah’ın: “Allah’a verilen söz ise sorulur.” (el-Ahzab, 33/15) buyruğuna benzemektedir ki (gereğinin yerine getirilme­si) istenir, demektir. Sanki bu kız çocuğu onlardan istenmiş de, çocuklarınız nerede? diye sorulmuş gibidir.

ed-Dahhak ve Ebu’d-Duha’nın rivayetine göre, Cabir b. Zeyd ile Ebu Salih: diri diri gömülen kız çocuğu sorduğu zaman'” diye oku­muşlardır. Kız çocuğu babasına asılacak ve: Hangi günahtan dolayı beni öl­dürdün, diye soracaktır. Fakat onun ileri sürecek hiçbir mazereti bulunma­yacaktır. Bu açıklamayı İhn Abbas yapmıştır. O da: “Diri diri gömülen kız ço­cuğu sorduğu zaman” diye okumuştur. Ubey’in Mushaf’ında da bu böyledir.

İkrime, İbn Abbas’tan, o Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: “Çocuğunu öldüren kadın, kıyamet gününde çocuğu memelerine asılmış, kanlarına bulanmış olarak gelecek ve Rabbim. bu benim annemdir, bu beni öldürdü diyecek.”[5]

Birinci görüş, cumhurun kabul ettiği görüştür ve bu da yüce Allah’ın İsa (a.s)’a -kendisini ilah edinmiş olanlara azarlamak ve onlara sitem etmek üze­re- söyleyeceği: “İnsanlara … sen mi söyledin?” (el-Maide, 5/116) buyruğu­na benzemektedir. İşte diri diri gömülen kız çocuğuna da sorulacak, bu so­ru, onu diri diri gömene bir azar mahiyetindedir ve bu. neden öldürüldüğü­ne dair soru sorulmasından daha beliğdir. Çünkü öldürülmesi ancak bir gü­nah dolayısıyla doğru olabilirdi. Peki bunu gerektiren günahı ne idi? Onun günahı olmadığı açıkça ortada olduğuna göre, böyle bir iş daha büyük bir belâ ve onu öldürene karşı delil daha açık seçiktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tsr.

“Öldürüldü” anlamındaki buyruk (“te” harfi) şeddeli olarak: diye de okunmuştur. Bu buyrukta müşriklerin çocuklarının azab edilmeyeceklerine ve günahsız azabın hakedilmeyeceğine dair açık bir delil de bulunmaktadır.

“Defterler açıldığı zaman.” Önceleri katlı ve durulmuş iken açılacağı za­man. Maksat, meleklerin, sahipleri tarafından işlenmiş hayır ve şer türünden yaptıklarını yazmış oldukları aınel defterleridir. Ölüm ile birlikte bu defter­ler dürülür, kıyamet gününde ise açılır. Her insan kendi amel defterinde ne olduğunu öğrenir ve içinde neler bulunduğunu bilir. Bunun üzerine de: “Bu kitaba ne olmuş? Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp, sayıp dökmüş” (el-Ke-hf, 18/49) diyecekler.

Mersed b. Vedâa rivayetle dedi ki: Kıyamet günü oldu mu amel defterle­ri Arşın altından uçuşur. Mü’minin deften eline düşer: “Yüksek bir cennet­te… Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin, için. “(el-Hakka, 69/24) Kâfirin defteri de eline düşer: “Beyinlere kadar işleyen bir sı­caklıkta… O serin de değildir, faydası da yoktur.” (d-Vakıa, 56/42-44)

Um Seleme (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Kıyamet gününde insanlar çıplak ayaklı ve elbisesiz haşredile-ceklerdir” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim ya kadınların durumu ne olacak?

Peygamber şöyle buyurdu: “İnsanlar (başka şeyle) meşgul edilecekler ey Um Seleme!” diye buyurdu. Ben: Onları meşgul edecek olan nedir? diye sordum, şöyle buyurdu: “Zerre ağırlığındaki şeylerin de, hardal tanesi ağırlığındaki şey­lerin de yazılı bulunacağı amel defterleri (onları meşgul edecektir).”[6]

Daha Önce el-İsra Sûresi’nde (17/13-14. âyetlerin tefsirinde) Ebu’s-Sevvar el-Adevi’nîn şu sözü kaydedilmiş bulunmaktadır: Neşir (sahifelerin açılma­sı) iki defadır ve bir defada katlanma sözkonusudur. Ey Adem oğlu, sen ha­yatta olduğun sürece senin açılmış olan sahifene dilediğin şeyleri yazdır. Öl­düğün takdirde bu sahifen dürülecektir.

Nihayet ölümden sonra diriltileceğin vakit tekrar açılacaktır: “Oku kita­bını! Bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin (denilecek.)” (el-İsra, 17/14)

Mukatil dedi ki: Kişi Öldü mü amel defteri dürülün Kıyamet günü oldu mu açılır.

Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, bu âyeti okuduğu vakit şöyle dermiş: Ey Adem oğlu! İş sana doğru götürülüyor (iş sana bağlı).

Nafi’, İbn Âmir, Âsim ve Ebu Amr; Açıldı” diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Bir defa açılacak anlamını ifade eder. Çünkü böylece delili or­taya konulmuş olur. Diğerleri ise açma işleminin tekrarını anlatmak üzere (“şın” harfini) şeddeli okumuşlardır. Bu da isyankarın azarlanmasının, itaat­karın müjdelenme sinin de İleriye götürülmesi içindir. İnsanın ve ona tanık olacak meleklerin bu İşi tekrarlayacağından dolayı, diye de açıklanmıştır.

“Gök yerinden söküldüğü zaman” buyruğundaki: Sökmek”; iyi­ce yapışmış olan bir şeyi yerinden koparmaktır. Sema koçtan ve benzerle­rinden derinin soyulması gibi sökülecektir. şekli de aynı anlamın bir söyleyişidir.

Abdullah’ın okuyuşunda: Gök yerinden söküldüğü zaman” şeklindedir. Devenin derisini soydum” demektir. Buna karşılık Onu yüzdüm” denilmez çünkü Araplar deve hakkın­da ya Onu soydum” derler yahutta; Derisini soydum” der­ler. Gitti” anlamındadır. Buna göre sema bir örtü, bir şeyin üzerin­den kaldırıldığı gibi yerinden kaldırılacaktır.

Yüce Allah’ın: “Gökleri Mtabların katlandığı gibi katlayacağımız gün… (el-Enbiya, 21/104) diye buyurduğu şekilde katlanacaktır, diye de açıklan­mıştır. Anlam, sanki sema yerinden sökülüp katlanacaktır, gibi. Doğrusunu en İyi bilen Allah’tır.

“Cehennem daha da kızıştmldığı zaman.” Kâfirler için yakılıp alevlen-dirildiği ve kızdırılması arttırıldığı zaman.

Ateşi alevlendirdim, kızıştırdım, kızıştırıyorum” deni­lir. “Kızıştırıldı” anlamındaki buyruk genel olarak: Alevli ateş” laf­zından gelen şeddesiz bir fiil olarak okunmuştur. Ancak Nâfi’, İbn Zekvan ve Ruveys şeddeli okumuşlardır. Çünkü cehennem ardı arkasına ateşi yakıl­mış ve kızıştırılmış olacaktır. Katade dedi ki: Onu Allah’ın gazabı ile Adem oğullarının günahları ardı arkasına alabildiğine kızıştıracaktır.

Tİrmizi’deki rivayete göre, Ebu Hureyre, Peygamber (sav)’dan şöyle bu­yurduğunu nakletmektedir: “Ateş kırmızılaşıncaya kadar bin yıl süre ile tu­tuşturuldu. Sonra beyazlaşıncaya kadar bin yıl süre ile yakıldı. Sonra kara-nncaya kadar bin yıl süre ile yakıldı, O bakımdan o siyah ve karanlıktır.” Bu hadis mevkuf olarak da rivayet edilmiştir.[7]

“Cennet de yaklaştınldığı zaman.” Takva sahihlerine yakınlaştirildiği za­man, demektir. el-Hasen dedi ki: Onlar cennete yakınlaştıracaklar, yoksa cennet, yerinden ayrılacak değildir.

Abdurrahman b, Zeyd şöyle derdi: (Acaba) süslendi, yakınlaştırıldı (mı) demektir. Arap dilinde; Yakınlık” demektir. Yüce Allah, şöyle bu­yurmaktadır: Takva sahihlerine cennet yakınlaştırılır.” (eş-Şuara, 26/90) Filan kişi yakınlaştı” demektir.

“Her nefo neyi hazırlamışa a” hayır ve şer türünden ne işlemişse “bilmiş olacaktır.”

Bu buyruk; “güneş tortop edilip, durulduğu zaman” ile ondan sonra ge­len buyruklar(daki şarOın cevabını teşkil etmektedir. Ömer (r.a) dedi ki: İş­te bunca söz bunun için söylendi. İbn Abbas ve Ömer (r.anhuma)’dan riva­yet edildiğine göre, onlar bu sûreyi okumuşlar. “Her nefs neyi hazırlamış -sa bilmiş olacaktır* buyruğuna varınca, “işte bütün bu anlatılanlar bunun için anlatıldı” demişlerdir.

Buna göre, anlam şöyle olur: Güneş tortop edilip, durulduğu zaman ve bu ister gerçekleşeceğinde, herbır nefis amel olarak neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır.

Buharı ve Müsüm’de Adiy b. Hatim’den şöyle dediği nakledilmektedir Ra-sûlulfah (sav) buyurdu ki: “Aralarında bir tercüman bulunmaksızın Allah’ın kendisi ile konuşmayacağı aranızdan hiçbir kimse yoktur. Kişi sağına baka­cak, ancak önden göndermiş olduklarını görecek. Soluna bakacak, ancak ön­den göndermiş olduklarını görecek. Karşısında cehennem ateşi görünecek. O bakımdan sizden her kim bir hurmanın yarısı ile dahi olsa cehennem ate­şinden kendisini koruyabiliyorsa, durmasın, yapsın.”[8]

el-Hasen dedi ki; “Güneş tortop edilip, durulduğu zaman” buyruğu yü­ce Allah’ın: “Her nefs neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır” buyruğu için ya­pılmış bir yemindir. Tıpkı: Zeyd savaşa çıkacak olursa, (andolsun) Amr da savaşa çıkar” demeye benzer. Ancak birinci görüş daha doğrudur.

İbn Zeyd, tbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas yüce Allah’ın: “Güneş tortop edilip, durulduğu zaman… cennette yaklaş tır ildiği za­man” buyruğu hakkında şöyle demiştir: İşte bu oniki hususun altısı dünya­da, altısı âhirette olacaktır. Biz bunların ilk altısını daha önce Ubeyy b. Ka’b’ın sözü ile (beşinci âyetin tefsirine geçmeden hemen önce) açıklamış bulunu­yoruz.[9]

  1. Artık başka söze gerek yok! Andederİm geri dönüp gelenlere,
  2. Aka aka yuvalarına geri dönenlere,
  3. Geri geldiği zaman geceye, İS. Nefes aldığı zaman sabahai
  4. Şüphe yok ki o, çok şerefli bir elçinin sözüdür
  5. Büyük bir güç sahibi; Arş’tn sahibinin nezdinde yüksek bir mevki sahibi olan bir elçinin.
  6. Orada kendisine itaat edilendir, oldukça emindir.
  7. Arkadaşınız bîr deli değildir.

“Artık başka söze gerek yok. Andederim…” buyruğundaki: Ar­tık başka söze gerek yok” lafzı önceden (el-Kıyamc, 75/1. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere zaid olup, buyruk “‘andederinv’ anlamındadır.

“Geri dönüp gelenlere, aka aka yuvalarına geri dönenlereJ” bunlar tef­sir ehlinin naklettiklerine güre beş parlak gezegendir: Zuhal (saLürn), müş­teri (Jüpiter), utarid (merkür), merih (mars) ve zühre yıldızlarıdır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’lır. Bu Alı (k.v)’den de rivayet edilmiştir. Diğer yıldız­lar arasında özellikle süzkonusu edilmeleri iki şekilde açıklanmıştır. Birinci­sine göre; bunlar, güneşe dönüktürler. Bu açıklamayı Bekr b. Abdullah et-Müzeni yapmıştır. İkincisine göre bunlar, saman yolunu katettikleri için süzkonusu edilmişlerdir. Bu açıklamayı da İbn Abba.s yapmıştır.

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bunlar hem gündüzün, hem de battıkları va­kit görünmeyen yıldızlardır. Ali (r.a) da böyle demiştir: Bunlar, gündüzün gö­rünmeyen, geceleyin çıkan yıldızlardır. Ballıkları vakiı de görünmeyen ya­ni gizliliklerinden dolayı gözün göremeyeceği bir halde olup. görülemeyen yıldızlardır.

es-Sıkah’Vd şöyle denilmekledir: Bülün yıldızlar” demektir. Gün­kü bunlar, batışları esnasında saklanırlar. Yahulta gündüzün saklandıkları için onlara böyle denilmiştir.

Sabitler dışında kalan gezegen yıldızlardır, diye de açıklanmıştır.

el-Ferrâ, yüce Allah’ın: “Artık başka söze gerek yok. Andederüm geri dö­nüp gelenlere” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Burada kastedilen­ler beş gezegendir. Zuhal, müşteri, merih, zühre ve utarid yıldızlarıdır. Çün­kü bunlar, akıp gittikleri yerlerinde (yörüngelerinde) saklanır ve gizlenirler. Yani ceylanın mağarada saklandığı gibi gizlenirler. Buna da: denilir.

Bunlara bu ismin veriliş .sebebinin, geri kalmaları olduğu da söylenmiş­tir. Çünkü bunlar bir dönen, bir doğru hareket eden, hareketlerinde intizam bulunmayan gezegenlerdir. Geri kaldı, kalır” anlamın­da; Onu geride bırakıp gitti” demek olduğu da söylenmiştir. Burnun burun yumuşakları tarafında azıcık bir yükseklikle birlik­te içeriye gömülü olması” demektir, öu şekilde olan erkeğe kadına da; denilir. Bütün ineklerin de burnu böyledir.

Abdullah b. Mes’ud’un yüce Allah’ın: “Andederim geri dönüp gelenle­re” buyruğu hakkında bunlar yabani ineklerdir; dediği rivayet edilmiştir. Hli-şeym, Zekeriya’dan, o Ebu İshak’dan, o £bu Meyserc Amr b. Şurahbil’dcn şöy­le dediğini rivayet etmektedir; Bana Abdullah b. Mesud dedi ki: Siz Arap kim­selersiniz. “Geri dönüp gelenler” ne demektir? Ben: Bunlar yabani inekler­dir, dedim. O: Ben de bu görüşteyim, dedi. ibrahim ile Cabır b. Abdullah da böyle demişlerdir. İbn Abbas’tan rivayete göre yüce Allah, yaban ineklerine yemin etmektedir, demiştir. İkrime’nin undan rivayetine göre şöyle demiştir: İnekler”; Ceylanlar” demektir. Bunlar insanı gördük­leri vakit sinip, geri çekilirler ve yuvalarına girerler.

el-Kuşeyri dedi ki: Buna göre; “Burundaki basıklik”tan gelmek­tedir, denilmiştir. Bu ise burnun yan taraflarının geniş olması, buna karşılık tümseğinin az olmasıdır. İneklerin ve ceylanların burunları bu şekildedir.

Ancak daha doğru olan bunun yıldızlar hakkında yorumlanmasıdır. Çün­kü bundan sonra gece ve sabah sözkonusu edildiğinden yıldızların sözko-nusu edilmesi, buna daha uygun düşmektedir.

Derim ki: Yüce Allah ister canlı, ister cansız olsun yaratıklarından diledi­ği ile kaseni edebilir. Her ne kadar bundaki hikmet bizim tarafımızdan bilin­mese dahi. İbn Mesud ve Cabir b. Abdullah’tan -ki bunların İkisi de sahabi-dir- ile en-Nehai’den rivayet edildiğine göre; bunlar yabani ineklerdir, demiş­lerdir. İbn Abbas İle Said b. Cübeyr’den bunların ceylanlar oldukları rivayet edilmiştir. el-Haccac b. Münzir’den şöyle dediği nakledilmiştin Ben Cabir b. Zeyd’e; “Geri dönüp gelenler” hakkında soru sordum da o şöyle dedi; Ceylanlar ve ineklerdir.

Bununla birlikte yıldızların kastedilmiş olma İhtimali de uzak değildir.

Bunların melekler olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü el-Maverdî nakletmiştir,

Kaybolanlar” demek olup,’den alınmıştır. Yabani hay­vanın içinde saklandığı yuvaya bu ad verilir. Evs b, Hacer dedi ki:

“Allah’ın, bulutunu indir(ip yağmur yağdır)dığım görmez misin? Beyaz ceylanlar ise yuvalarında sinekler rahatsız ettiği için başlarını hareket ettirmektedir.*

Tarafe de şöyle demiştir: “Sanki bir arabistan kirazı ağacının iki kanadı onu gölgeler Yayın bükülmüş yanları(nı andıran omuzları) oldukça güçlü bir sırtın altındadır,”

Şöyle de denilmiştir: Yabani hayvanların barındıkları yerlere gi­dip, sığınmaları” demektir. Yabani hayvanların ve ceylanların barındıkları (kendisine) sığındıkları yerlere de bu isim verilir. el-A’şa şöyle demiştir;

“Biz kabilenin diyarına varınca, güzel huylular kaldırdı başını; Vadideki inek sürüsünün barınaklarında başlarını kaldırması gibi.”

(Beyitte “başını kaldırdı” anlamı verilen fiilin ziyadesiz hali olarak): denilir ki: “gündüz saati ilerledi” demektir. Ceylan barındığı yerden kafasını, boynunu kaldırdı” demektir. İmruu’1-Kays da şöyle demiştir:

“Akşam vaktinden biraz geçirdi, sonra tırnaklarıyla başladı Toprağı eşeleyip kaldırmaya, kaldığı ve barındığı yerden.”

Yuvalar, barınaklar” ile ‘in çoğuludur, Ge­ri dönenler” de; ile ‘in çoğuludur. Akanlar” lafzı da ‘in çoğulu olup, Aktı, akar” fiilinden gelmektedir.

“Geri geldiği zaman geceye” buyruğu hakkında el-Ferra şöyle demiştir: Müfessirler: fiilinin “geri döndü” anlamına geldiğini icma’ ile kabul etmişlerdir. Bunu el-Cevheri nakletmektedir.

Bazı ilim adamlarımız da şöyle demiştir: Bu, gecenin ilk vakti girip, ka-ranhğı bastı, demektir. Bulut yere. yaklaştığı zaman da böyle (denir). el-Meh-devi dedi ki: “Gerigeldiği zaman geceye” karanlığı ile geri gittiği zaman, de­mektir. İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından bu şekilde nakledilmiştir. Yi­ne onlardan, el-Hasen’den ve başkalarından; karanlığı ile geldiği zaman di­ye açıkladıkları rivayet edilmiştir. Zeyd b. Eşlem: Gitti; diye açıklamıştır, el-Ferra dedi ki: Araplar ondan (geceden) ancak çok az bir kısmı kaldığı tak­dirde; ile derler.

el-HaİİÎ ve başkaları da şöyle demiştir: Gece geldiği ya da geri dönüp git­tiği zaman; denilir. el-Müberred dedi ki: Bu zıt anlamlı kelime­lerdir. Her iki anlam da aynı şeye racidir. Bu da başında karanlığın görün­mesi sonunda ise geçip gitmesi demektir. Alkame b. Kurat dedi ki:

“Nihayet sabah onun için nefes almaya başlayıp da Gecesi üzerinden çekilip geri gittiğinde…”

Ru’be de şöyle demiştir:

“Ey Hind! O adam(ın gençliği) ne çabuk gitti ve yaşlandı? Halbuki daha önce taze bir gençti.”

Bu el-Ferrâ’nın delilidir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Çok yaklaştı, isteseydi daha da yaklaşırdı O zaman onun ateşinden bir miktar alır (aydınla mr)dık.”

İşte bu da “yaklaşma” anlamına geldiğini göstermektedir. el-Hasen ve Mü-cahid: “C Ir^-* ): Karanlığı bastı” diye açıklamışlardır. Şair de şöyle demiştir:

“Nihayet geceleri karanlığını bastırınca Gece karanlığım (aydınlıktan) ayıran sınırından bir karanlığa binerler.”

el-Maverdî dedi ki: ‘ın asıl anlamı “dolmak’tır. Bu bakımdan bü­yükçe kaseye içindekilerle dolup taşlığından dolayı; denilir. Gecenin başlangıcı hakkında dolu dolu gelip başlamasından dolayı da bu tabir kul­lanılmıştır. Geri dönüp gitmesi ve karanlığının dolması yani tamamlanması dolayısı ile de geçip gitmesi hakkında kullanılmıştır. İmrııu’l-Kays’ın:

“As’as’deki o eski diyara yakınlaştılar.”

Mısraında “As’as” çölde bir yerin adidir. Bu aynı zamanda bir adamın da adıdır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“As’as’a gelince, o güven duyacağın ne iyi bir delikanlıdır!”

Kurda da; denilir. Çünkü o geceleyin uyumaz ve bir. şeyler arar. Kirpilere de geceleyin çokça gidip geldiklerinden ötürü: denilir, Ebu Amr: Koklamak” dernektir demiş ve şu mısraı zikretmiştir: mevki sahibi bir elçinin.” Ebu Salih’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, izin almaksızın yetmiş perdeden içeriye girer.

“Orada” yani semavatta “kendisine itaat edilendir.” İbn Abbas dedi ki: Meleklerin Cebrail’e itaatlerinin bir parçası da şudur: Rasûiullah (sav)’ı İsra gecesinde beraberinde alıp götürdüğünde Cebrail (a.s) cennetlerin bekçisi Rıdvan’a: Ona (kapıları) kapat aç, dedi. O da açtı. Peygamber cennetten içe­ri girdi, içindekileri gördü. Cehennemin bekçisi Malik’e de: Ona cehennemi aç da orayı görsün, dedi. Ona itaat etti ve cehennemin kapısını açtı.

“Oldukça emindir.” Getirdiği vahiy hususunda kendisine güvenilendir.

“Elçi” ile kastedilenin Muhammed (sav) olduğunu söyleyenlerin görüşü­ne göre de anlam şöyle olur: Risaleti tebliğ hususunda “büyük bir güç sa­hibedir. “Orada kendisine itaat edilendir.” Allah’a itaat eden kimseler ona itaat eder. “Arkadaşınız” Muhammed (sav) “bir deli değildir.” Deli de­ğildir ki, söylediği sözler hususunda itham altında bırakılsın. Bu da yeminin cevabındandjr.

Bir görüşe göre de Peygamber (sav) Cebrail’i yüce Rabbinin huzurunda­ki sureti ile görmek istedi. Ancak Cebrail: Bu benim elimde olan bir şey de­ğildir, dedi. Şanı yüce Rab bu hususta ona izin verdi. Ona ufuku büsbütün kapatmış olarak geldi. Peygamber (sav) ona bakınca bayılıp yere düştü. Müş­rikler: O bir delidir, deyince: “Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin sözü­dür… Arkadaşınız bir deli değildir” buyrukları indi. Ancak Cebrail’i gerçek sureti üzere görünce, heybeti etkisi altında kalmış ve bünyesinin katlanama-yacağı bir halle karşı karşıya kaldığından baygın olarak yere düşmüştü. [10]

  1. Andolsun ki o, kendisini apaçık ufakta görmüştür.
  2. O, gaybdan yana cimrilik etmez.
  3. O, kovulmuş şeytanın sözü de değildir.
  4. O halde nereye gidiyorsunuz? 27.0, ancak bir öğüttür; âlemlere,
  5. Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere.
  6. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz.

“Andolsun ki o kendisini apaçık ufukta görmüştür.” Yani Cebrail’i al-tıyüz kanadı ile gerçek suretinde görmüştür.

“Apaçık ufuk” doğu tarafında, güneşin doğduğu yerde, demektir. Bu ufuktan güneş doğduğundan ötürü ona “apaçık ufuk” denilmiştir. Yani eş­ya o taraftan görülmeye başlanır.

“Apaçık.ufuk”un semanın herbir yanı ve etrafı demek olduğu da söylen­miştir. Şair şöyle demektedir:

“Semanın ufuklarını tuttuk size karşı Onun iki ay’ı (ay’ı ve güneşi) da, doğan yıldızları da bizimdir*

el-Maverdi dedi ki: Buna göre bu hususta üç görüş vardır. Birincisine gö­re, o Cebrail’i semanın doğu ufkunda görmüştür. Bu görüş Süfyan’a aittir. İkin­cisi semanın batı ufkunda görmüştür. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir. Üçüncüsü o Cebrail’i Mekke’nin doğu tarafında kalan Ecyâd cihetinde gör­müştür. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

es-Sa’lebi’nin, İbn Abbas’tan naklettiğine göre; Peygamber (sav) Cebra­il’e şöyle demiş: “Ben seni semada bulunduğun suretin ile görmek isliyorum.” Cebrail: Buna gücün yetmez, deyince Peygamber: “Yeter” buyurmuş. Bunun üzerine Cebrail: Nerede istersen orada sana görüneyim, demiş. Peygamber: “Abtahta” deyince, Cebrail oraya sığmam demiş. Peygamber: “O halde Mi-na’da” deyince, yine: Oraya sığmam demiş. Peygamber: “O halde Arafat’ta” deyince, Cebrail: Oraya beiki sığabilirim demiş. Daha sonra onunla (görü­leceği vakit hususunda) sözleşmiş. Peygamber belirtilen vakitte çıkmış, Ceb­rail de ansızın Arafat tepelerinden kendine has ses ve yankılarıyla doğu ile batı arasını doldurmuş olarak gelmiş. Başı semada, ayakları yerde imiş. Peygamber (sav) onu görünce baygın olarak yere düşmüş. Cebrail suretini değiştirerek Peygamberi alıp, onu bağrına basmış ve: Ey Muhammed kork­ma, demiş. Peki ya İsrafil’i başı Arşın altında, ayaklan yedinci yerin dibinde, Arş onun omuzları üzerinde ve hazan Allah korkusundan dolayı küçük bir kuş kadar oluncaya kadar ufalıp nihayet Rabbinin Arşını onun azametinden başka hiçbir şeyin taşımadığını görecek olursan (ne yaparsın?)[11]

Bir açıklamaya göre, Muhammed (sav) yüce Rabbini apaçık ufukta gör­müştür. İbn Mesud’un açıklamasının anlamı budur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Necm Sûresi’nde (53/13. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Konuyu oradan takip edebilirsiniz[12]

“Apaçık” lafzı da iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre bu, ufukun ni­teliğidir. Bu açıklamayı er-Rabî’ yapmıştır, ikincisine göre bu görenin nite­liğidir. Bu da Mücahid’in açıklamasıdır.

“O, gaybdaıı yana cimrilik etmez.” buyruğundaki “cimrilik etmez” anlamındaki lafız; tbn Kesir, Ebu Amr ve el-Kisai tarafından şeklin­de “zı” ile okunmuştur. Bunun mastarı olan: İtham altında bulunmak7′ anlamına gelir. Şair şöyle demektedir:

“Ama Allah’ın Kitabına yemin olsun ki, ben bana buğzedildiğinden dolayı Terkedilmedim, fakat o itham eden ithamadır.”

Ebu Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü Mekkeliler onun bu hu­susta cimrilik etliğini söylememişlerdir, onu yalanlamışlardır. Diğer taraftan Araplar çoğunlukla: o böyle değildir” derler. Buna karşılık -ay­nı anlamda-: demezler. Onlar ancak: ‘Sen bu hususta itham altında değilsin” derler.

Diğerleri ise “dar harfi ile: diye okumuşlardır ki; “sen cimri de­ğilsin” demektir. Bu da: SeY hakkında cimrilik ettim, ederim” fiilinden gelmekte olup. bu şekilde cimrilik edene de de­nilir. İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yani o bildikleri hususunda size karşı cimrilik etmez. Aksine herkese Allah’ın ke­lamını ve hükümlerini Öğretir. Şair de şöyle demiştir:

“Gizli saklı sözleri cömertçe açıklarım, fakat ben; Sana ait sırları soranlara (açıklamak hususunda) çok cimriyim.”

“Gayb” Kur’ân-ı Kerim ve semanın haberidir.

Bu anlamlar, Muhammed (sav)’ın niteliğidir. Cebrail (a.s)’ın niteliği olduğu da söylenmiştir.

“Zı” harfi ile okuyuşun “zayıf” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu an­lamı el-Ferrâ ve el-Müberred nakletmtştir. Zayıf adam” ve; Suyu cılız (az) kuyu” denilir. Şair d-A’şâ da şöyle demiştir:

“Bol sulu ve yağmurlu yerden uzak, Suyu az olan bir kuyu Yükseldiğinde gemileri ve yüzücüleri Ortaya çıkartan, tatlı su gibi olamaz.”

Alanın ödeyebilecek mi, ödeyemiyecek mi bilemediği burç”a da denir. Peygamber (sav)’ın bu kabilden alacağı bulunan kimse hakkındaki ha­disinde de bu manada kullanılmıştır. Bu şekilde alacağı olan için Ali (r.a) “Eğer samimi birisi ist; o alacağını tahsil ettiğinde geçmiş yıllar için de zekatını öder.”

Bu lafız aynı zamanda kötü huylu adam anlamına da gelir. O halde bu müşterek (birden çok mana hakkında kullanılan ortak) bir lafızdır.

“O Kur’ân-ı Kerim Kureyş’in dedikleri gibi “kovulmuş” ve lanetlenmiş “şeytanın sözü de değildir.”

Ata dedi ki: Bu buyruk ile Peygamber (sav)’a Cebrail suretinde görünüp, onu fitneye düşürmek isteyen “Ebyad” adındaki şeytanı kastetmektedir,

“O halde nereye gidiyorsunuz?” buyruğu hakkında Katade dedi ki: Siz bu sözü ve ona itaat etmeyi bırakıp da nereye yönetiyorsunuz? Ma’mer de Ka-tade’den böyle açıkladığını rivayet etmiştir. Yani sizler, benim kitabımı ve ba­na itaati bırakıp, nereye gidiyorsunuz? ez-Zeccac dedi ki: Benim size açık­lamış olduğum bu yoldan daha açık hangi yola sapıyorsunuz?

“Nereye gidiyorsun” anlamında hem âyet-ı kerimede olduğu şekilde diye (harf-İ cersiz) kullanılır-, hem de: diye (harfi cerli olarak) kullanılır.

el-Ferrâ, Araplardan Ben Şam’a git­tim, Irağa çıktım, çarşıya çıktım” diye kullandıklarını ve bununla; şek­linde harf-İ cer’li kullanım anlamını kastettiklerini nakletmiş ve şöyle demiş­tir: Biz bu kullanımı bu üç şekilde (Araplardan) duyduk. Ukayloğul! arına men-sub birisi de bana şu beyiti nakletmiştir:

“Hanife (oğulları) bizi gördüklerinde bağırarak çağırırlar bizi Ve çağırarak sen hangi yere gidersin ki?”

Şair burada: C Jl ) harf-i cerri ile kullanımı kastetmiştir ki, harfi hazfede­rek bu beyiti söylemiştir.

d-Cüneyd dedi ki: Âyet-i kerimenin anlamı, diğer bir âyetin anlamı ile bir­likle anlaşılmalıdır. Bu da yüce Allah’ın: “Hazineleri nezdimizde bulunma­yan hiçbir şey yoktur.” (el-Hicr, 15/21) buyruğudur. Yani Allah’ın sizin için açıklamış olduğu yoldan daha açık hangi yolu izleyeceksiniz. ez-Zeccac’ın açıklamasının anlamı da budur.

“O” Kur’ân-ı Kerim “ancak bir öğüttür alemlere.” Bir öğüuür ve kötü­lükten uzaklaştırıcı bir azardır. Buyruktaki; olumsuz edalı olarak; anlamındadır.

Muhammed ancak bir öğüttür, diye de açıklanmıştır.

“Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere” hakka uymak ve onun üzerinde devam etmek isteyenlere.

Ebu Hureyre ve Süleyman b. Musa dedi ki: Yüce Allah’ın; “Aranızdan dos­doğru yolda gitmek isteyenlere” buyruğu inince, Ebu Cehil şöyle dedi: O halde iş bize kalmıştır. Dilersek yürümeyiz. -İşte Kaderiyye anlayışı budur ve o, kaderiye anlayışının başını çekendir. Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz” buy­ruğu nazil oldu; bu buyruk ile kulun hayırlı bir ameli ancak Allah’ın tevfiki ile işlediğini, şer olan bir ameli de ancak Allah’ın yardımsız bırakması sonu­cu islediğini açıklamış olmaktadır.

el-llasen dedi ki: Allah’a yemin ederim ki Araplar, Allah kendilerinin müs-liîman olmalarını istemedikçe müslüman olmayı istemedi.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Yüce Allah’ın, Peygambere indirmiş olduğu kitaplardan seksenyedi kitapda şunu okudum: Her kim meşietten kendisinin bir pay sahibi olduğunu kabul ederse o kâfirdir.

Kur’ân-ı Kerim’de de şöyle buy utulmaktadır: “Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileri ile konuşsalardı ve istedikleri her şe­yi karşılarına toplasaydık; onlar yine de Allah dilemedikçe iman etmezler-di.” (ei-Enam, 6/111); “Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” (Yunus, 10/100); “Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin fakat Allah, dilediğine hidayet verir.” (d-Kasas, 28/56)

Bu hususta âyetler de pek çoktur, haberler (hadisler) de pek çoktur. Şa­nı yüce Allah, İslâm ile hidayete iletmiştir, küfür ile de saptırmıştır. Daha ün­ce birkaç yerde geçtiği gibi.

Tekvir Sûresi(ntn tefsiri) burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun.

Kuran

Tekvir Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.