Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 16°C
Pts 14°C
Sal 11°C

80 – Abese Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bütün müfessirlerin görüşüne göre Mekke’de inmiştir. Kırk iki âyettir.

80 – Abese Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Abese Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı ile

  1. Yüzünü ekşitip, çevirdi,
  2. Kendisine o âmâ geldi diye,
  3. Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti;
  4. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[2]

1-Buyrukların Nüzul Sebebi:

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” buyruğundaki: Yüzünü ekşitti’ de­mektir. Nitekim; Yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı” denilir. Daha ön­ce (el-Müddessir, 74/22. âyet açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.

“Çevirdi” yüzünü çevirdi, demektir. “Kendisine… geldi diye” buyru-ğundaki Diye” lafzı mefulün leh olduğundan ötürü nasb mahallindedir. Kendisine âmâ geldiği için demektir. Âmâ da gözleriyle görmeyen kim­seye denilir.

Bütün tefsir bilginlerinin rivayet ettiklerine göre, Kureyş’in eşrafından bir topluluk, Peygamber (sav)’ın yanında bulunuyordu. Peygamber onların müslüman olacaklarını ümit etmişti. Bu sırada Abdullah b. Um Mektûın gel­di. Rasûlullah (sav), Abdullah’ın sözünü keseceğinden çekindiği için, ondan yüz çevirdi. İşte bu âyet-i kerime onun hakkında inmiştir.

Mâlik dedi ki: Hişam b. Urve, kendisine Urve’den rivayet[3]le şöyle dediği-•ni zikretti: “Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyeti İbn Um Mektûm hakkında inmiş­tir. Peygamber (sav)’a gelerek: Ey Muhammedi Beni yanına yaklaştır, deme­ye koyuldu. Peygamber (sav)’ın yanında da müşriklerin büyüklerinden bi-‘risi bulunuyordu. Peygamber (sav) yüzünü Abdullah’tan çevirip, öbürüne dön­meye koyuldu ve: “Ey filan! Sen benim bu söylediklerimde bir sakınca gö­rüyor musun?” diyordu. O da: Hayır, putlara andederim ki senin söyledikle­rinde bir sakınca görmüyorum diyordu. Bunun üzerine yüce Allah: “Yüzü­nü ekşitip, çevirdi” buyruğunu indirdi.

Tirmizîde senedini belirtilerek şöyle demektedir: Bize Said b. Yahya b. Said el-Ümevî anlattı. Bana babam anlattı, dedi ki: Bu Hişam b. Urve ye ba­basından, babası Aişe’den diye arzettiğimiz (rivayetler)dir. Aişe dedi ki: “Yüzünü ekşitip, çevirdi” buyruğu âmâ İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. O Rasûiullah (sav)’a gelip, şöyle demeye koyuldu: Ey Allah’ın Rasûiü, beni iışad et. O sırada Rasûlullah (sav)’ın yanında müşriklerin büyüklerinden bi­risi bulunuyordu. Rasûlullah (sav) ondan yüzünü çeviriyor, diğerine yöne­liyor ve şöyle diyordu: “Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?1′ O ki­şi de: HayLr diyordu. İşte âyet bunun hakkında inmiştir. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir. [4]

2- Bu Âyetlerin Mahiyeti ve Nüzul Sebebinde Sözü Geçen Şahıslar:

Ayet, yüce Allah tarafından Peygamber (sav)’a, Abdullah b. Um Mek­tûm dan yüz çevirmesi dolayısıyla bir serzeniştir.

Abdullah b. Um Mektûm’un adının Amr b. Um Mektûm olduğu da söyle­nir. Um Mektûm’un adı Âlike olup, Amir b. Mahzum’un kızıdır. Burada sö­zü geçen Amr, Kays’ın oğludur. Kays. Zaidenin o el-Asam’ın oğludur. O da Hatice (r.anha)’ın dayısının oğludur. Peygamber (.say), müşriklerin büyükle­rinden birisi ile uğraşırken onunla ilgilenmemişti. Denildiğine göre, bu ki­şi, el-Velid b. el-Muğire idi. İbnu”l-Arabî dedi ki: Bunu bizim ilim adamlanmızdan maliki mezhebine mensub kimseler söylemiştir. Künyesi de Ebu Abd Şans idi. Katade dedi ki: O Umeyye b. Halas idi. Yine ondan Ubey b. Ha­lef olduğu da nakledilmiştir.

Mücahid dedi ki: Bunlar üç kişi idiler. Rabia’nın oğlu Utbe ve Şeybe ile Ubey b. Haleftiler. Ata ise: Rabia’nın oğlu Utbe demiştir, Süfyan es-Sevrî de­di ki: Peygamber (sav) amcası Abbas ile birlikte idi.

ez-Zemahşerî dedi ki: Peygamberin yanında Kureyş’in ileri gelenlerinden Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdu’1-Mut-lalib, Umeyye b. Halef ve el-Velid b. d-Muğire vardı. Onların müslüman ol­maları dolayısıyla başkaları da İslama girer ümidi ile İslama davet ediyordu.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarımız, bu ki­şi el-Velid b. el-Muğire idi, demiş olmalarına rağmen, başkaları bu kimsele­rin Umeyye b. Halef ile Abbas olduğunu söylemişlerdir. Ancak bütün bun­lar bâtıldır ve dini hususları iyice tahkik etmeyen müfessirlerin bir bilgisiz­liğidir. Şöyle ki; Umeyye b. Halef ile el-Velid, Mekke’de, İbn Um Mektûın ise Medine’de idi. Ne o onlarla birlikte, ne onlar onunla birlikle bir arada bulun­madı. Umeyye de, Velid de kâfir olarak öldüler. Birisi hicretten önce, diğe­ri Bedir’de öldü. Umeyye hiçbir zaman da Medine’ye gitmedi ve Peygambe­rin huzurunda tek başına da, başkası i!e birlikte de bulunmadı[5]

3- Abdullah b. Um Mektum’un Konumu:

Peygamber (sav), Kureyş’in ileri gelenlerinden huzurunda bulunanlarla meşgul olup, onlan yüce Allah’ın dinine davet ederken miislüman olacak­larına ümidi de yükselmişken, onların müslüman olmaları sayesinde kavim­lerinden diğerlerinin de müslüman olacaklarını bekliyor iken, âmâ olan İbn Um Mekıûm gelip: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret deyip, onunla yüksek sesle konuşmaya ve bu konuşmalarını ileri gö­türmeye koyuldu. Peygamberin başkası ile uğraşmakta olduğunu da bilmi­yordu.

Sonunda Rasûlullah (sav)’ın yüzünden sözünü kestiği için hoşlanmadığı anlaşıldı ve kendi kendisine şöyle dedi: Şimdi bunlar da şöyle düşünüyor: Ona uyanlar; körler, ayak takımları ve kölelerdir. Bundan ötürü de Peygam­ber yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine âyet-i kerime nazil oldu.

es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sav) bundan sonra İbn Um Mektûm’u gör­dü mü onun için ridâsını yere yayar ve: “Kendisi dolayısıyla Rahbimin bana sitem ettiği kişi, hoş safa geldin (merhaba)’1 ve: “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorardı. İki ayrı gazvede onu Medine’ye yerine vekil bıraktı. Enes dedi ki: Ben onu Kadisiye günü bineğin sırtında, üzerinde zırh ve elinde siyah bir sancak­la gördüm. [6]

4- İbn Um Mektûm’un Yaptığı Davranışın Değerlendirilmesi:

İlim adamlarımız dedi ki: Eğer İbn Um Mektûm, Peygamber (sav)’ın baş­kasıyla uğraşmakta olup onların İslâm’a gireceklerini ümit ettiğini bilmekle birlikle bu işi yapmış olsaydı, elbettekı bu edebe aykırı bir davranış olurdu. Fakat şanı yüce Allah, Suffe ehlinin kalblerinin kırılmaması yahutta fakir olan bir mü’minin zenginden hayırlı olduğunun bilinmesi için, ona sitem etmiş­tir. Mü’mine gereken dikkati göstermek -fakir olsa dahi- öbür işten daha doğ­ru ve daha uygun idi. Öbür iş ise iman ederler ümidi ile zenginlere yönel­mekti. Her ne kadar bunda da bir çeşit maslahat var ise de bu öyledir. İşte yüce Allah’ın -önceden de geçtiği üzere-: “Yeryüzünde çokça savaşıp, zafer­ler kazanıncaya kadar esirler alması hiçbir peygambere yaraşmaz… “(el-En-fal, 8/67) buyruğunun da buna göre anlaşılması gerekmektedir. (Bk. Belir­tilen âyetin tefsiri, 2. başlık ve devamı)

Şöyle de açıklanmıştır; Peygamber (sav». İbn Um Mektûm’un kalbindeki imana güvendiği için, konuştuğu obur adamın kalbini ısındırma maksadını gütmüştü. Nitekim o şöyle buyLirmiL-ıur: Şüphesiz ki ben başkasını daha çok sevdiğim halde, bir diğer adamı -All.ıh m onu yüzü üzerine cehenneme yı­kacağından korkarak görür gözetirim.[7]

5- Peygamber Efendimizin Yuzunu Ekşitip, Çevirmesinin Sebebi:

İbn Zeyd dedi ki: Peygamber (savVın. İbn Um MeklCım dolayısıyla yüzü­nü ekşitip, ondan yüz çevirmesinin şel>ebi, kendisine rehberlik eden kimse­ye onu susturması için işaret etmesi nii. Ancak İbn Um Mektûm rehberini it­miş ve Peygamber (sav) ile konuşup. Peygamberden istediği bilgiyi almak­tan başkasını kabul etmemişti. Bu onun bir çeşit kabalığı idi. Bununla bir­likte yüce Allah, onun hakkında Peygamberine gaib şahıs (üçüncü şahıs) hak­kında haber veren lafız ile “Yüzünü ekşitip, çevirdi” buyruğunu indirdi. Böy­lece (hitab kipiyle): “Yüzünü ekşitip, çevirdin” demeyerek onu tazim etmiş oluyordu. Daha sonra Peygamberine ünsiyet vermek üzere, hitab kipi ile yönelerek: “Ne bilirsin belki o” İbn Um Mektûm “temizlenecekti.” Senden ken­disine öğretmeni istediği Kur’ân ve dinbilgisi ile dininde temizliği daha da artıp, üzerindeki bilgisizlik karanlığının gitmesi ile annacaktı.

“Belki o” buyruğundaki zamirin kâfire ait olduğu da söylenmiştir. Sen o kimsenin müsliiman olması ile temizlenmesi, yahutla öğüt almasını ümit etmiş, bundan dolayı öğüt alması sonucunda hakkı kabul edeceğine ümit bağlamıştın ama, senin bu ümidinin gerçekleşeceğini nereden bilirsin (de­mektir.)

e1-Hasen: “Kendisine o âmâ geldi diye” anlamındaki buyruğu şeklinde soru olarak med ile okumuştur. Bu durumda: Diye” lafzı “yüzünü ekşitip, çevirdi” fiillerinin delalet ettiği hazfedil­miş bir fiile taalluk etmektedir. İfade: O âmâ kendisine geldi diye mi ondan yüz çevirdi? takdirindedir. Bu okuyuşa göre: Yüz çevirdi” lafzı üze­rinde vakıf yapılır. Ancak haber kipi şeklindeki kıraate göre burada vakıf ya­pılmaz, genel kıraat de bu şekildedir. [8]

6- Bu Âyetin Benzeri Diğer Ayetler:

Bu âyetin -sitem itibariyle- benzeri olan diğer âyetlerin biri el-Enâm Sû­resinde yer alan yüce Allah’ın şu buyruğudur: “…Sabah akşam Rabbierine dua edenleri kovma.” (el-En’âm, 6/52)

el-Kehf Sûresi’nde yer alan şu buyruk da böyledir: “Dünya hayatının gü­zelliğini isteyerek gözlerin, onlardan başkasına kaymasın…” (el-Kehf. 18/28) vb, daha başka buyruklardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Yahut” senin söylediklerin dolayısıyla “öğüt alacaktı da öğüt” senin ha­tırlatman “ona fayda verecekti,”

“Ona fayda verecekti” buyruğu, genel olarak; şeklinde “ayn’! har­fi ötreli olarak “temizlenecekti” buyruğuna atf ile okunmuştur. Ancak Âsim, İbn Ebi İshak ve İsa; diye nasb ile okumuşlardır. es-Sülemî ve Zir b. Hubeyş’in kıraati bu şekildedir. Bu da daha önce geçen Belki’nin ce­vabı olarak nasb ile okunur. Çünkü bu (cevap) mueeb değildir. Yüce Allah’ın: Belki o yollara ulaşırım.” (d-Mu’min, 40/36) buyruğu gi­bidir ki; daha sonra da (bunun cevabında): Çıkarım” (el-Mu’min, 40/37) diye buyurmuştur. [9]

  1. İhtiyaç duymayan kimseye gelince;
  2. Sen ona yöneliyorsun.
  3. Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.
  4. Ama yanına süratle gelip,
  5. Kendisi de korkan kimseye gelince,
  6. Sen onu bırakıp oyalanırsın.

“İhtiyaç duymayan” yani servet sahibi ve varlıklı olan “kimseye gelin­ce, sen ona yöneliyor sun” ona dönüyor, onun sözlerine kulak veriyorsun.

Yönelmek, dinlemek, kulak vermek” demektir. er-Râî şöyle demiştir:

“Aldı: sanki geceleyin yanan kandili andıran ve ona doğru At sürücülerinin eğildiği soylu bir kimseye kulak verdi.”

Bu fiilin ash; olup, ‘den gelmektedir ki; bu da “senin kar­şına çıkıp, senin önünde duran”‘ demektir. Mesela; Evim onun evinin karşısında dır” denilir. Zarf olarak nasbedilmiştir. Bu fiilin “su­suzluk” demek olan: ‘dan geldiği de söylenmiştir. Yani sen ona su­suzun, suya yöneldiği gibi ona yöneliyorsun. Karşı karşıya gelmek, karşılaşmak” demektir.

“Yonelİyorsun” anlamındaki fiil genel olarak:şeklinde tahfif ol­sun diye ikinci “te” telaffuz edilmeksizin okunmuştur. Nâfî ve İbn Muhaysın ise idgam esası üzere şeddeli okumuşlardır.

“Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.” Bu kâfir, hida­yet bulmayacak, iman etmeyecektir, Sen ancak bir Rasûlsün ve senin göre­vin tebliğden ibarettir.

“Ama yanına süratle gelip” Allah için bilgi sahibi olmak isteyen “ken­disi de* Allah’tan “korkan kimseye gelince, sen onu bırakıp oyalanırsın.”

Yüzünü ondan başka tarafa çeviriyorsun, başkasıyla uğraşıyorsun. “Sen… oyalanırsın” anlamındaki; ‘inaslı dir. “Ben o şeyden (başkasıyla uğraşarak) oyalanıyorum” denir. Oyalanmak, dikkat etmemek, gafil kalmak” demektir. ile aynı anlamda­dır. [10]

  1. Hayır! Çünkü o, bir öğüttür,
  2. Artık dileyen onunla öğüt alsın.

13,14. Çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir.

15,16. Emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile (yazılmış tır).

“Hayır! Çünkü o, bir Öğüttür” buyruğundaki: Hayır” bir vazgeç­me emri ve bir azardır. Yani durum her iki kesime karşı davrandığın şekil­de olmamalıdır. Bu da; bundan sonra zengine yönelmek, fakir mü’minden yüz çevirmek gibi bir davranışı bir daha tekrarlama! demektir.

Peygamber (sav)’in yaptığı, önceden de geçtiği gibi evlâ (öncelikli) ola­nı terketmekten ibaretti. Bu davranışının küçük bir günah olarak yorumla­nması da uzak bir ihtimal değildir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır. Bu­na göre de: Hayır” üzerinde durmak caizdir. Bununla birlikte; Oyalanırsın” (10. âyet) üzerinde vakıf yapıp, sonra da “gerçek şu ki” anlamı ile; ile okumaya başlanır.

“Çünkü o” yani bu sûre yahut Kur’ân’ın âyetleri “bir öğüttür.” Bir hatır­latma ve insanların basiretlerini bir aydınlatmadır.

“Artık dileyen onunla öğüt alsın.” Kur’ân-ı Kerim’ın öğütlerini tutsun.

el-Cürcânî dedi ki: Çünkü o” müennes zamiri, Kur’ân’a aittir. Kur’ân-ı Kerim (lafız olarak) müzekker olmakla birlikte, Kur’ân’ın kendisi Bîr öğüt” (ki bu lafız müennestir) kabul edildiğinden burada da zamir bu lafza uygun olarak kullanılmış olmaktadır. Bu zamir müzekker ola­rak gelseydi yine caiz olurdu. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde: Hayır gerçekten o bir öğüttür.” (el-Müddessîr, 74/54) diye bu­yurmuştur. Yüce Allah’ın bununla Kur’ân-ı Kerinı’i kastettiğine ayrıca; Artık dileyen onunla öğüt alsın.” Yani onu bellesin ve unut­masın, buyruğudur. Burada zamirin müzekker gelmesi: Öğüt” laf­zının zikir (hatırlatma) ve vaaz (öğüı) anlamında oluşundan dolayıdır.

ed-Dahhak, İbn Abbastan yüce Allah’ın: “Artık dileyen onunla öğüt al-•sın” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah dilediği kimseye onu itham eder. Daha sonra yüce Allah, bu kitabın yüceliğinden, bü­yüklüğünden haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Çok şerefli… sahifeler-dedir.” Yani Allah nezdinde. çok şerefli sahifelerdedir. Bu açıklamayı es-Süd-dî yapmıştır.

Sahifeler”; sahifenin çoğuludur.

et-Taber. ki: “Çok şerefli,” ihtiva ettiği ilim ve hikmetler dolayısıy­la dinde cos şerefli, demektir. Bir diğer açıklamaya göre; “çok şerefli” ol­maları en şerefli hafaza meleklerinin onları indirmiş olmasındandır. Çünkü bu sahıfeîer Levh-i Mahfuzdan inmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; “çok şerefli” olmaları, Kerim olan bir zattan indirilmiş olmalarıdır. Çünkü bir kitabın kerim oluşu onun sahibinin kerim oluşundan kaynaklanır.

Bununla kastedilenin bütün peygamberlere verilen kitablar olduğu da söy­lenmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki bunlar Önceki sahife­lerdedir. İbrahim ile Musa’nın sahifelerindedir.” (el-Ala, 87/18-19) buyru­ğudur.

“Son derece yüksek,” Allah nezdinde, değeri çok yüksek demektir. Şa­nı yüce Allah nezdinde çok yükseklerde diye, de açıklanmıştır. Yedinci se­mada yükseğe çıkartılmış diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır, et-Taberî: Şanı ve değeri çok yüksek, diye açıklamıştır, Şüp­he ve çelişkilerden yükseklerde, diye de açıklanmıştır.

“Ve tertemiz” el-Hasen dedi ki: Her türlü kir ve pislikten arındırılmış, kâ­firlerin onlara el uzatmalarına karşı korunmuş, diye de açıklanmıştır. Bu da es-Süddî’nin açıklamasının ifade ettiği manadır. Yine el-Hasen’den: Müşrik­lere indirilmekten yana tertemiz diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Bir başka açıklamaya göre; yani Kur’ân-ı Kerim meleklerin okudukları sahifelerde de tesbit edilmiştir. Bu sahifeler çok şerefli, son derece yüksek ve tertemizdir,

“…Kâtiblerin elleri ile” yani, yüce Allah’ın kendisi ile rasûlleri arasında eSçi kıldığı melekler iyi ve itaatkâr kimselerdir. Herhangi bir günah işleyerek kirlenmiş değillerdir. Ebu Salih, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Bu sahifeler tertemizdir, onları taşıyanlara (ezberleyip, hıfzeden­lere) temizlik sağlar. “Kâtiblerin elleri île” buyruğu da “yazıcılar” demektir, diye açıklamıştır. Mücahid de böyle açıklamıştır.

Bunlar, kulların amellerini sahifelere yazan Kirâmen Kâtibin melekleridir. Kitaplar’7 demek olup, tekili ‘dir. Nitekim Kâtib ve kâtibler” demek de böyledir. Yazdım” anlamındadır. Kitaba da ;ısifr” denilir, çoğulu da “esfâr” diye gelir.

ez-Zecxac dedi kî: Kitaba -“sin” harfi kesreli olarak- “sifr”, katibe de “sa­fir” denilmesinin sebebi, bunun bir şeyi açıklayıp, vuzuha kavuşturması an­lamını taşıdığından dolayıdır. Sabah etrafı aydınlattığı vakit: Sabah oldu” denilir. Kadın yüzünden peçeyi açtı” demektir, (ez-Zeccac devamla) dedi ki: O kimselerin arasını düzelttim, düzeltiyorum, düzeltmek (sefirlik)” de buradan gelmektedir. el-Fer-râ da böyle demiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Ben, kavmim arasını düzeltmeyi (sefirlik yapmayı) terketmeyeceğim Ve eğer gidip gelirsem, hiçbir zaman aldatmak için gidip gelmeyeceğim.”

Sefirde kavmin arasını düzelten ve elçilik yapan kimse demektir. Çoğu­lu “süferâ” diye gelir. “Fakih”in çoğulunun “fukahâ” diye gelmesi gibi. tbra-nicede sahaflara “süfera” adı verilir.

Katade dedi ki: Burada geçen: Kâtibler” burada kurra (Kur’an okuyanlar) demektir. Çünkü onlar sifirleri okurlar. Yine ondan İbn Abbas’ın açıkladığı gibi bir açıklama da rivayet edilmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: “Emrine itaatkar, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile” buyruğunda kastedilenler, Peygamber (sav)’ın ashabıdır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Rasûlullah (sav)’in ashabı gerçekten itaatkâr, olduk­ça değerli okuyucular idiier, Fakat bu âyet-i kerimede kastedilenler, onlar de­ğildir, onlar kastedilenlere yakın kimseler de değildir. Aksine bu mutlak ola­rak anıldığı takdirde meleklere has bir lafızdır. Onların dışında bu ismi ta­şımakta kimse onlarla ortak değildir, onun kapsamına onlardan başkası gir­mez.

Sakih’du Aişe (r.anha)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kur’ân’ı ezberlemiş olduğu halde, Kur’ân okuyanın misali emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtibier ile birlikte olmaktır. Kur’ân’ı okumayı öğrenip onu ara sıra okuyan ve bu okuyuşu kendisine ağır gelen için de iki ecir vardir.[11] Hadis muttefekun aleyh (Buhari ve Müslim tarafın­dan rivayet ediimiş) olup, lafız Buharİ’ye aittir,

“Oldukça değerli”, Rabbleri nezdinde, oldukça değerli demektir. Bu açıklamayı el-Kefbî yapmıştır. el-Hasen: Masiyet işlemek tenezzülünde bu­lunmayan demektir. Onlar, kendiierini bu halden üstün tutarlar. ed-Dahhak’ın, İbn Abbas’tan rivayetine göre; “oldukça değerli” buyruğu hakkında şöyie de­miştir: Onlar, Adem oğlu hanımı ile başbaşa kaklığı vakit yahut ihtiyacını gör­mek için çekildiğinde, onunla birlikte bulunmaktan uzak kalırlar.

Başkalarının menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih ederler, diye de açık­lanmıştır.

“Emrine İtaatkâr” (anlamı verilen): lafzı in çoğuludur. “Kâ-fir”in çoğulunun “kefere” şeklinde “sâhir (sihirbazım çoğulunun “sehara” şek­linde “fâcir”in çoğulunun “fecere” şeklinde gelmesi gibi. Bir kimse doğrulu­ğa ve sıdka ehil olduğu takdirde; ile diye anılır. Fi­lan kişi yemininde sadık oidu (yeminini yerine getirdi, ona bağlı kaldı)” ifa­desi buradan geldiği gibi: Filan kişi yaratıcısına itaatkar­dır, O’na itaat eder” demektir. Buna göre “emrine itaatkar” buyruğu, Allah’a itaat eden, amellerinde Allah’a sadakat gösteren (ihlaslı amel eden) kimse­ler demektir. el-Vakıa Süresi’nde yüce Allah’ın: “Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ândır. Korunan bir kitaptadır. Ona ancak tam anlamı ile temizlen­miş kimseler el sürebilir” (d-Vakıa, 56/77-79) buyruğu açıklanırken, orada sözü dilenlerin bu sûrede sözü edilen “emrine itaatkar, oldukça değerli katibler” olduklarını açıklamış bulunuyoruz. [12]

  1. Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!
  2. Kendisini hangi şeyden yarattı?
  3. Bir mıtfeden; yarattı da onu takdir etti.
  4. Sonra yolu kolaylaştırdı,
  5. Sonra onu öldürüp, kabre koy(dur)du.
  6. Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.
  7. Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.

“Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!” huyruğundaki: Kah­rolası”; ona lanet edildi, anlamındadır. Azab olundu, diye de açıklanmıştır, însan’dan kasıt kâfirdir,

el-A’meş, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kur’ân-ı Kerim’de: “Kahrolası o insan” buyruğun geçtiği her yerde kastedilen kâfirdir.

ed-Dahhak, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ayet Ebu Le-heb’İn oğlu Ulbe hakkında inmiştir. Önce iman etmişti, fakat “Andolsun yıl-dıza…”(en-Nt’tm, 53/1) buyruğu nazil olunca, irtidad etti ve: “en-Necm” dı­şında Kur’ân’ın tümüne iman ettim, dedi. Şanı yüce Aüah da onun hakkın­da: “Kahrolası o insan” buyruğunu indirdi. Yani Utbe, Kur’ân’ı inkâr ettiğin­den dolayı Utbe’ye lancl edildi. Rasûlullah (sav) da unu beddua ederek: “Al­lah’ım, sen ona d-Ğadıra arslanını ınusallat et” dedi. Hemen Şam’a doğru bir ticaret maksadı ile çıkıp gitti. d-Ğadıra denilen yere varınca, Peygamber (sav)’ın bedduasını hatırladı. Beraberindekilere eğer canlı olarak sabahı ederse bin dinar vermeyi vaadetti. Bunun üzerine onu arkadaşların ortasına aldılar, eşyalarını etrafında dizdiler. Onlar bu halde iken arslan geldi. Eşya­lara yaklaşınca atıldı ve hemen Utbe’nin üzerine çıktı, onu paramparça et­ti. Babası ise onun için ağlamış, ağıt yakmış ve şöyle demişti: Muhaınnıed, her ne dediyse mutlaka oluyor.

Ebu Salih, İbn Abbas’lan: “Ne kadar da nankördür o!” buyruğunu: Onu nankörlüğe iten ne oldu, diye açıkladığını rivayet etmiştir.

Buradaki: Ne kadar da” lafzının teaccüb (hayret ve şaşkınlık) için olduğu da söylenmiştir (mealde olduğu gibi). Araplar, bir şeye hayret ede­cek olurlarsa: Allah kahretsin onu, ne kadar da güzeldir, Allah rezil etsin onu ne kadar da zalimdir! demek adetleridir. Buyruğun anlamı şudur: Bundan son­ra sözünü edeceğimiz bütün bu hususlara rağmen insanın kâfir (ve nankör) oİmasına hayret ediniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın kendisine iyiliklerinin çokluğunu bil­mesine rağmen Allah’ı inkar etmeye, nimetlerine karşı nankörlük etmeye ne itti onu? Bu da teaccüb anlamını ifade eder.

İbn Cüreyc dedi ki: Onun küfrü (ve nankörlüğü) ne kadar da ileridir, de­mektir.

Buradaki; Ne” lafzının soru edatı olduğu da söylenmiştir. Yani, onu küfre (ve nankörlüğe) iten nedir? Buna göre bu, azar anlamını ihtiva eden bir sorudur. Bu edatın hem teaccüb anlamını ifade etme, hem de Ne” •anlamını ifade etme İhtimali vardır. O takdirde de soru edatı olur.

“Kendisini hangi şeyden yarattı?” Allah, bu kâfiri neden yarattı ki o da büyüklük taslamaktadır? Yani onun yaratılışından dolayı siz de hayret edi­niz.

“Bir nutfeden” yani hakir, değersiz, cansız, basit bir sudan “yarattı.” O ilalde niçin kendisi hakkında yanlış kanaate kapılmaktadır? el-Hasen dedi ki: İki defa küçük abdestin bozulduğu yoldan çıkan bir kimse nasıl olur da bü-yüklenir!

“…da onu” annesinin karnında “takdir etti.”

ed-Dahhak da İbn Abbas’tan böylece rivayet etmiştir: Yani onun ellerini, ayaklarını, gözlerini ve diğer organlarını, güzellik ve çirkinliğini, uzunluk ve kısalığını, bahtiyarlık ve bedbahtlığını takdir buyurdu.

“Onu takdir etti” buyruğunun onu bütün azalarını yerli yerince, mükem­mel bir şekilde yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir adam yapan (Allah)’a kâfir mi oldun?” (el-Kehf, 18/37)

Yine yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O ki seni yarattı, herbir şeyini yer­li yerince koydu.” (el-İnfitar, 82/7)

“Onu takdir etti” buyruğunun bir halden bir hale, Önce nutfeden sonra alakaya daha sonra hilkati tamamlanıncaya kadar merhale merhale onu var etti, diye de açıklanmıştır,

“Sonra yolu kolaylaştırdı” buyruğu hakkında İbn Abbas, Ata, Katade, es-Süddi ve Mukatil’in yaptıkları rivayete göre, şöyle demiştir: Annesinin kar­nından çıkmasını kolaylaştırdı.

Mücahid dedi ki: Hayır ve şer yollarını izlemeyi kolaylaştırdı, yani ona bu husufları açıkladı. Bunun delili de yüce Allah’ın şu buyruklarıdır; “Gerçek ten Biz, ona yolu gösterdik.” (el-İnsan, 76/3); “Ve Biz, ona iki de yol göster-dik. “iel-Bded, 90/10) el-Hasen, Ata ve Ebu Salih’in kendusinden yaptığı bir rivayete göre, yine İbn Abbas da böyle demişlerdir.

Yine Mucahid’den de şöyle dediği nakledilmiştir; Mutluluk ve bedbaht­lık yolunu (kolaylaştırdı.) İbn Zeyd îslâmm yolunu… diye açıklamıştır. Ebu Bekr b. Tahir dedi ki: Herkese ne için yaratılmışsa onu kolaylaştırdı ve onun hakkında onu takdir buyurdu. Delili de Peygamber (sav)’in: “Siz amel ediniz. Herkes ne için yaratılmışa onun için kendisine kolaylık verilir”[13] buy­ruğudur,

“Sonra onu öldürüp, kabre koydu.” Ona ikram olsun diye içinde gömü­leceği bîr kabir var etti. Onu kuşların ve diğer yırtıcı hayvanların yemesine imkan verecek şekilde yerin üzerinde atılıp, terkedilen bir varlık noktasına düşürmedi. .Bu açıklamayı el-Ferra yapmıştır.

Ebu Ubeyde dedi ki: “Onu kabre koydu” ona bir kabir takdir etli ve kab­re gömülmesini emretti, demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: Ömer b. Hubcyre, Salih b. Abdıırrahman’ı öldürünce Temimuğullan onun huzuruna girerek: Salih’i bir kabre gömelim diye bize ver” dediler. O da: Onu si­ze bırakıyorum, dedi.

Yüce Allah; Onu kabre koy(dur)du” diye buyurmakla birlikte; diye buyurmadı. Çünkü (Bu ikinci şeklin ism-i faili olan); Biz­zat kendi eliyle defneden şahıs” demektir. el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Eğer bir ölüyü bağrına basacak olursa;

O yaşar ve kabre defnedecek kimseye götürülmez.”

Ölüyü defnetmek halinde; Ölüyü kabirde defnettim” deni­lir. Allah onu kabre gömülecek bir duruma getirdi ve ona bir ka­bir takdir etti” demektir. Araplar: Devenin kuyruğunu kestim” ve: Allah unun soyunu kesti”; Öküzün boynunu kı­salttım” ile Allah onu kessin”; Filanı kovdum” ile Allah onu uzak kılsın, uzaklaşürsın” yani unu kovulup uzaklaş­tırılan bir kişi haline getirsin, derler,[14]

“Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.” Ölümünden sonra ona hayat verecek.

“( ‘,jjj.l): Onu tekrar diriltecek” buyruğu, genel olarak ~dif” ile okunmuş­tur. Ebu Hayve, Nafi’den ve Şuayb b. Ebi Hamza’dan “elif siz olarak: diye okuduğunu rivayet etmektedir. Bunların ikisi de aynı anlamda ve fasih iki söyleyiştir. Allah ölüyü diriltti” dendiği gibi; “( .jü): Onu diriltti” de denilir. el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ta ki insanlar gördüklerinden ötürü Şu diril(til)en ölüye hayret doğrusu! desinler.”

“Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.” buyruğu hakkın­da Mücahid ve Katade: “Yerine getirmemiştir” hiçbir kimse emrolunduğu-nu yerine getiremez, diye açıklamışlardır. İbn Abbas da şöyle dermiş: “O ken­disine emrettiğini yerine getirmemiştir.” Adem’in sulbünde iken kendisin­den alınan ahdi ve rnLsakın gereğini yerine getirmemiştir.

Buradaki; Hayir”ın bir azar ve bir vazgeçme emri olduğu söylen­miştir. Yani durum kâfirin dediği gibi değildir. Çünkü kâfire ölümden son­ra diriltileceği haberi verildiği takdirde o şöyle der: “Eğer Rabbime döndü-rülürsem de şüphesiz benim için onun yanında iyilik vardır.” (Fussilel, 41/50) Belki de ben emrolunduğumu eksiksiz yerine getirdim, diyecek. Bu­nun üzerine; Hayır, o hiçbir şeyi yerine getirmemiştir. Aksine o, Beni ve Ra-sûlümü inkâr eden bir kâfirdir, diye buyurmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Yani gerçekten o yerine getirmemiştir; yani emrolundu-ğu şeylerin gereğini yapmamıştır.

…me” lafzındaki ifade için bir imad (telaffuza dayanak teş­kil eden zâid bir lafız)dsr. Yüce Allah’ın: Allah’tan bir rah­met sayesinde” (ÂH İmran, 3/159) buyruğu ile; zaman sonra elbette pişman olacaklardır.” (el-Mu’minun, 23/40) buyrukla­rında olduğu gibi.

İmam İbn Fûrek dedi ki: Yani hayır, Allah bu kâfirin İehine, ona emret­miş olduğu imanı hükmetmiş (takdir etmiş) değildir. Aksine onun lehine hük­metmediği (takdir buyurmadığı) şeyleri ona emretmiştir.

İbnul-Enbârî dedi ki: (Burada): Hayır” üzerinde vakıf (duruş) güzel değildir (kabihtir). Buna karşılık; Kendisine emrettiği” ile; Onu tekrar diriltecek” üzerinde vakıf güzel (ceyyid)dır. Buna gö­re; burada “gerçek şu ki” anlamındadır. [15]

  1. Öyleyse İnsan yediğine bir baksın!
  2. Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz.
  3. Sonra da yeri gereği gibi yararız.
  4. Böylece orada taneler bitiririz.
  5. Üzümler, sebzeler,
  6. Zeytinlikler, hurmalıklar,
  7. Sık ve bol ağaçtı bahçeler
  8. Meyveler ve otlaklar (bitirdik.)
  9. Sizin için de, davarlarınız için de, birer fayda olmak üzere.

Şanı yüce Allah, insanın yaratılışının başlangıcını sözkonusu ettikten sonra, “Öyleyse insan yediğine bir baksın” buyruğu ile kendisine kolaylaş-tırılan rızkını sözkonusu etmektedir. Yani Allah’ın, yediği şeyleri nasıl yarat­tığına bir baksın. Buradaki “bakmak” düşünmek suretiyle kalbin bakmasıdır. Yani insan, hayatının esasını teşkil eden yiyeceklerini Allah’ın nasıl yarattı­ğı üzerindena hayatta kalmanın sebebierini nasıl hazırladığı üzerinde -bu yolla ölümden sonra dirilişe hazırlanmak için- iyiden iyiye düşünsün.

el-Hasen ve Mücahid’den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Öyleyse in­san yediğine bir baksın!” Yani yediğinin vücuduna nasıl girip nasıl çıktı­ğına bir baksın. İbn Ebi Hayseme, ed-Dahhak b. Süfyan el-Kiiâbi’den şöy-ie dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav) bana şöyle dedi: “Ey Dah-hak! Sen neler yersin?” Ben: Ey Allah’ın RasCılü! Et ve süt dedim. Peygam­ber: “Sonra ne oluyor?” diye sordu. Ben bildiğin şeye dönüşüyor, dedim. Şöy­le dedi: “Şüphesiz Allah Ademoğlundan çıkan şeyi dünyaya misal olarak gös­termiştir.[16]

Ubey b. Ka’b dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Ademoğlunun yedikleri dünyaya misal verilmiştir. O her ne kadar yemeğine baharatlar koyup güzellegtirse ve tuzlasa dahi, sen sonunda onun neye ulaştığına bir bak![17]

Ebu’l-Velid dedi ki: Ben İbn Ömer’e helaya girip, kendisinden çıkan şeylere bakan kişi hakkında soru sordum da şöyle dedi: Melek ona gelerek: Şu cimrilik edip vermekten çekindiğin şeylerin sonunda ne olduğuna bir bak, der.

“Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz” buyruğundaki Şüphesiz

ki Biz” lafzı genel olarak başlangıç (istinaf) cümlesi olmak üzere kesreli ola­rak dîye okunmuştur.

Kûfeliler ve Yakub’dan rivayetle Ruveys ist’ hemzeyi üstün olarak okumuş­lardır. Bu okuyuş, ‘yeinek”in mahiyetini açıklamak sadedinde olduğu için ter konumundadır, çünkü onun bedelidir.

Şöyle buyurmuş gibidir: Öyleyse insan yediğine bir baksın. Şüphesiz ki Bizdin… bol bol dökmemize…” Bu kıra­ate göre: Yediğine” lafzı üzerinde vakıf güzel değildir. Aynı şekil­de (bu okuyuşa göre); “Şüphesiz ki Biz” anlamındaki lafzı: O” (bizim suyu bol bol dökmemizdir anlamında ı Lakdiri ile merfu kabul etmemiz ha­linde de durum böyledir. Çünkü ref halinde de “yediği” şeylerin mahiyeti­ni açıklamaktadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Çün­kü muhakkak ki Biz , mjvu bol bol dokenz ve onunla yiyecek şeyleri çıkar­tırız.” Yani bu. bu ekde olup gidiyordu.

el-Huseyn b. Ali imaith olarak diye ve “nasıl” anlamında okumuş­tur. Bu okuvuşu kabui etlenier de oyie derler: Bu durumda “yediğine” an­lamındaki Safız üzerinde vakıf, um bir vakıftır. Bunun “nerede” anlamında olduğu da söylenir. Şu kadar var ki bu “şekiller, sûretler”e ait bir de kinaye ihtiva eder ki. bu: Bizim suyu hangi yolla, hangi cihetten döktüğümüze (bak­sın*, demek olur. Şair el-Kumeyd de şöyle demiştir:

“Ne zaman ve nereden sevinç ve neşe geldi sana?

Eğlence eğiliminin de, musibetlerin de olmadığı bir yerden.”

“Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz” buyruğu ile yağmurları kastet­mektedir.

“Sonra da yeri gereği gibi” bitkilerle “yararız. Böylece orada taneler bi­tiririz..” Buğday, arpa, çavdar ve biçilip de saklanan diğer taneler (tahıllar).

“Üzümler, sebzeler” ile kastedilen yonca ve alaftir. el-Hasen’den rivaye­te göre bunlara bu ismin veriliş sebebi, bitip görünmeye başladıktan sonra ardı arkasına biçilmelerinden dolayıdır. el-Kııtebî ve Sa’Ieb dedi ki: Mekke-liler: ‘e, adını verirler.

İbn Abbas dedi ki: Bu taze hurmadır. Çünkü bu hurma, hurma ağaçların­dan kesilir. Ayrıca ondan önce de üzüm sözkonusu edilmiştir.

Yine ondan nakledildiğine göre, bundan maksat, taze yoncadır el-Halil dedi ki: Taze yonca” demektir. Bunun (yani taze yunca demek olan “el-fısfısa’nın sad yerine) “sin” ile olduğu da söylenmiştir. İşte bu taze yon­ca korundu mu ona denilir, (el-Halil) eledi ki: Ok ya da yay edinmek üzere ağacın kesilen dallarının adıdır. Bunun kesilen her şeyin adı olduğu da söylenmiştir. Yonca, pırasa ve kesildikçe kökünden biten sair sebzeler de böyledir, es-Sıhak’tz şöyle denilmektedir: ile Yonca” de­mektir. Farsçada buna “isfisl.” elerler. Bunun cukça bittiği yere ele: de­nilir.

“Zeytinlikler, hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler” Bahçe­ler” in tekili: ‘dir el-Kelbî dedi ki: Etrafı çevrilmiş hurma ya da başka ağaç türünden herbir şeye; “hadika-, bahçe” denilir. Etrafı çevrilmemiş ola­na ise bu isim verilmez.

“Sık ve bol” yani ağaçlan büyük “bahçeler” demektir.

Büyük ağaç” demektir. Arslana; denilir. Çünkü onun boy­nunu çevirme kabiliyeti yoktur, ancak bülün bedeni ile döner. Şair el-Accâc şöyle demiştir:

“Ayrılık gününde sırtımı başımla beraber döndürüp durdum Öyle ki bu halimle arslanı andırdım.”

Boynu oldukça kalın adam” demektir. Aslında bu lafzın vasıf olarak kullanılması, boyunlar hakkındadır, sonradan başka hu­suslar hakkında ela istiare yoluyla kullanılır olmuştur. Amr b. Madî kerih de­di ki:

“Oralarda enseleri kalın kimseler yürür, sanki onlar;

Katrandan eğer ve semer giydirilmiş sekiz yaşındaki deve gibidirler.”

Ağaçlan sarmaş dolaş bahçe” demektir. Çoğulu: diye gelir. Ot gelişti ve birbirine sarılıp, karıştı” demektir.

İbn Abbas dedi ki: ile ‘ın çoğulu olup “kalın olan-lar” demektir. Yine ondan “uzun boylular” anlamına geldiğini söylediği de nakledilmiştir.

Katade ve İbn Zeyd: Oldukça değerli hurma ağaçlan’ demektir diye açıklamışlardır. Yine İbn Zeyd ve İkrime’nin ise: Kökleri ve gövdeleri çok büyük ağaçlar, diye açıkladıkları nakledilmiştir. Mücahid de sarmaş, do­laş olmuş ağaçlar, diye açıklamıştır.

“Meyveler” insanların incir, şeftali ve buna benzer ağaçların mahsûllerin­den yedikleri şeylerdir.

“Ve otlaklar” bunlar da davarların yedikleri otlardır.

İbn Abbas ve el-Hasen dedi ki: Ot” yerin bitirdiği fakat insanla­rın yemediği herşeye verilen isimdir. İnsanların yediklerine: Biçi­len şeyler” adı verilir. Peygamber (sav)’ı övmek sadedinde şairin şu beyitin-de de bu anlamdadır:

“Onun çok bereketli bir duası vardır ki, onun rüzgarı sabadır Onunla yüce Allah ekinleri ve otlan bitirir.”

Bu otlara bu ismin veriliş sebebinin, onların (toplanmalarının) maksat ola­rak gözetilmeleri ve ot olarak toplanmalarıdır. Esasen; ile mana itibariyle aynı şeydir. Şair de şöyle demiştir:

“Bizim aslımız Kays’dır, yurdumuz ise Necd’dir. Orada ottan faydalanmak da, içilebilir su da bizimdir.”

ed-Dahhak dedi ki: Yeryüzünde biten herbir şey”dir. E bu Rezîn de böyle demiştir: O bitkidir. Buna İbn Abbas’ın şu sözü delil teşkil etmektedir. İnsanların ve davarların yedikleri şeylerden olup, yeryüzün­de biten her şey”dir.

Yine İbn Abbas’tan ve İbn Ebi Talha’dan şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bu, yaş mahsûllere verilen bir isimdir.

ed-Dahhak dedi ki: Bu, özel olarak samandır. Bu, İbn Abbas’tan da nak­ledilmiştir. Şair şöyle demiştir:

“Onların davarlarının otlayacak yerleri yoktur. Saman, ise onlarda çok az bulunur.”

ei-Kelbi dedi ki: Meyvenin dışındaki her türlü bitkiye denilir.

Bir açıklamaya göre “meyve” yaş mahsûller, “eh (mealde otlak)” ise ku­rularına denilir.

İbrahim et-Teymi dedi ki; Ebu Bekr es-Sıddik (r.a)’a “meyve ve otlak”in

tefsin hakkında soru soruldu da o şöyle dedi: Eğer Allah’ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şey söyleyecek olursam, hangi sema beni altında barındırır ve hangi yer beni üstünde taşır?

Enes dedi ki: Ömer b, el-Hattab (r.a)’ı bu âyet-i kerimeyi okuduktan son­ra şöyle derken dinledim; Büıün bunların ne olduğunu biliyoruz. Peki “el-ebb” (mealde: otlak) ne demektir? Sonra elindeki bir asayı kaldırıp şöyle de­di: Allah’a yemin ederim ki, kişinin kendisini olmadık zorluklara koşması bu­dur. Ömer’in anasının oğlu! Ebb’în ne olduğunu bilmesen sana ne zararı olur? Sonra şunları dedi: Bu kitapta size açıkça anlatılanlara uyunuz, böyle olma­yanları da bırakınız.

Peygamber (sav)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sizler yedi şeyden yaratıldınız, yedi şeyden size rızık verilir. O hakle yüce Allah’a da yedi şey üzerinde secde ediniz,”

Peygamber efendimiz “yedi şeyden yaratıldınız” buyruğu ile: “… bir nut-fe kıldık, sonra o nutfeyi alaka kıldık, sonra o alakayı bir parça et… yaptık” (el-Mu’minun, 23/13-14) âyetlerini kastetmektedir. Yedi şeyden rızıklan-makla da yüce Allah’ın: “Böylece Biz, orada taneler bitiririz. Üzümler… mey­veler” buyruğuna kadar sayılanları kastetmektedir. Daha sonra da “otlaklar” diye buyurmaktadır ki; bu da Adem oğluna ait bir nzık olmadığını, bunun sırf davarlara has olduğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

“Sizin için… birer fayda olmak üzere” buyruğundaki: Fayda olmak üzere” buyruğu tekid edici mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü bü­tün bu hususları bitirmek, bütün canlıları fayda Ilındırmaktır. Bu, yüce Allah’ın ölüleri kabirlerinden diriltmesine -daha önce birkaç yerde açıklandığı üze­re, yok oluşundan sonra ekinin bitip yeşerdiği gibi- kabirlerinden dirilıilme-lerine dair verdiği bir misaldir. Ayrıca onlara ihsan etmiş olduğu nimetleri ha-tırlaiarak onlara lütuflarını dile getirmesi manası da vardır. Yine bu da da­ha ünce birkaç yerde geçmiş bulunmakladır. [18]

  1. O Sâhha geldiği zaman,
  2. Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden,
  3. Annesinden ve babasından,
  4. Eşinden ve çocuklarından,
  5. O gün, bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır. 33. O günde apaydınlık yüzler vardır,
  6. Gülmektedir, sevinmektedir.
  7. Yine o günde üzerlerini toz, toprak kaplamış yüzler de vardır.
  8. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.
  9. İşte bunlar, kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.

Yüce Allah, dünya hayatında geçim hususunu sözkonusu ettikten sonra, “o Sâhha geldiği zaman” buyruğu ile öldükten sonra diriliş hususunu söz­konusu etmektedir, ki salih amellerle ve kendilerine lütfedip, ihsan ettiği şey­lerden infak etmekle o güne hazır olsunlar.

“es-Sâhha” kendisi sebebiyle kıyametin kopacağı çığlıktır. Bu da ikinci üfü-rüştür. Kulakları sağır edecektir. O bakımdan kulaklar ancak hayat bulmak için yapılacak çağrıyı işitecektir Bazı müfessirler şöyle demiştir: Kulaklar onu dikkatle işitmeye çalışacaklardır. Bu da: Şuna kulak verdi” birinden gelmektedir. Hadisle de bu anlamda kullanılmıştır: “Cinler ve insan­lar müstesna, Cuma gününde kıyametten korktuğu için kulak ka­bartmayan hiçbir canlı yoktur.”[19]

Şair de şöyle demiştir:

“Bağırıp çağıranın, bağırıp çağırana kulak kabarttığı gibi Kulaklarını pek yüksek olmayan sese dahi kabartır.”

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Böyle bir açıklama bizden öncekilere tes­lim olmak ciheti ile alınan, kabul edilen bir bilgidir. Ancak dil açısından ka­bul edilmesi gereken, birinci görüştür. el-Halil dedi ki: “Sâhha” oldukça şid­detli etkisi dolayısıyla kulakları sağır eden çığlık demektir. Dilde bu kelime­nin asıl anlamı, şiddetli ve ağır darbe demektir, Bunun: Ona taşla bir darbe indirdi” tabirinden alındığı da söylenmiştir, Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ey komşum, savunmaya var mısın? Kayalara inen darbelerin savunması gibi.”

Arapların: Sâhha onları vurdu, musibet onları bul­du” tabirleri de bu kabildendir. Taberî dedi ki: Zannederim bu, bir kimse di­ğerinin üzerine hızlıca atıldığı zaman kullanılan; Filan ki­şi filanın üzerine hızlıca atıldı” tabirinden gelmiştir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: “es-Sâhha” işillirici olmakla birlikte sağırlık yapan, sağırlığa sebeb olan sestir. Bu da harikulade bir fesahattir. Öyle ki henüz diş­leri yeni çıkmış, yeni yetmelerden birisi de şöyle demiştir:

“Senin o acı haberini getiren her ne kadar işittirae dahi, sağır etti.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Onların gizlice söyledikleri söz, ayrıldıkları vakit sağır etti beni Sizler,hiç gizlice söylenen bir sözün sağır ettiğini duydunuz mu?”

Allah’a yemin ederim ki, kıyamet çığlığı dünyaya karşı sağır eden fakat âhi-ret işlerini işittiricidir.

“Kişinin kaçacağı gün kardeşinden.” Yani o, Sâhha kişinin kardeşinden kaçacağı bu günde gerçekleşecektir. Kardeşiyle yakın ilişkisi ve konuşması olmayacaktır. Bi2zal kendisiyle meşgul olacağından dolayı buna vakti olma­yacaktır çünkü. Nitekim bundan sonra şöyle buyurmaktadır: “O günde bun­lardan herbir kişinin kendine yeter” başkasıyla uğraşmasına fırsat verme­yecek “bir işi vardır.”

Bir görüşe göre; aralarındaki haklardan ömrü onların kendisinden bir şey­ler isteyeceğinden korkacağı için kaçacaktır İçinde bulunduğu zoriuğu ve sıkıntıyı görmesinler diye kaçacaktır, şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka açık­lamaya göre, bunun sebebi, onların kendisine bir fayda verememeleri ya da üzerindeki herhangi bir sıkıntıyı giderememeleri olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O günde hiçbir mevlâ (dost, akraba)nın mevlâ-sına bir faydası olmaz.” (ed-Duhan. ^-ı il)

Abdullah b. Tahir eî-Ebheri dedi ki: Kişi onların acizliklerini, çarelerinin azlığını açıkça göreceği vakit, onları bırakıp bütün bu sıkıntılarını açıp, ke­derlerini giderecek kimseye doğru kaçacaktır. Eğer dünyada iken bu gerçe­ği açıkça görmüş olsaydı, hiçbir zaman yüce Eabbimden başka kimseye as­la itimad etmezdim

“Eşinden ve çocuklarından* dahi kaçacaktır.

ed-Dahak. İbn Abbas’ian çöyie dediğini zikretmiştir: Kabil kardeşi Ha-bılden. Peygamber ».sav > annesinden, İbrahim (sav) babasından, Nuh (a.s) oğlundan. Lût (a.s! hanımından. Adem de kötü çocuklarından kaçacaktır.

el-Hasen dedi ki: Kıyamet gününde babasından kaçacak ilk kişi İbra­him’dir. Oğlundan kaçacak ilk kişi Nuh’tur. Hanımından kaçacak ilk kişi de Lût’tur. (el-Hasen) dedi ki: Bu âyetin kendileri hakkında indiğini görecekler­dir. Bu kaçış, onlardan uzak olmak, teberri etmek kaçışı olacaktır.

“O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir İşi vardır” buy­ruğu ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde Âişe (ı.anhâ)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: RasûlııUah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kıyamet gününde insanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredilecek-lerdir. “Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, erkekler, kadınlar hep bir arada, biribir-lerine bakarak mı? Şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Durum birilerinin diğerine bak­malarına fırsat vermeyecek kadar ağır olacaktır.”[20]

Bu hadisi Tirmizi de, İbn Abbas yoluyla rivayet etmiştir. Buna göre Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnet-siz olarak haşredileceklerdir.” Bir kadın: Birimiz, diğerimizin avretine baka­rak mı? -Ya da: görecek mi- deyince, Peygamber şöyle buyurdu; “Ey filan ka­dın! “O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır.” (Tirmi­zi) dedi ki: Hasen, sahih bir hadistir.[21]

Kendine yeter” anlamındaki lafız genel olarak “ğayn” ile okun­muştur. Bu da kişiyi akrabalarıyla uğraşmaktan alıkoyacak bir hal demektir.

İbn Muhaysın ve Humeyd ise; Kişinin kendisini ilgilendiren” di­ye “ye” üstün ve “ayn” harfi ile okumuşlardır. el-Kutebî dedi ki: Ki­şiyi akrabalarından alıkoyacak, başka tarafa çevirecek (iş)” demektir. Aynı kökten olmak üzere: Yüzünü benden başka tarafa çevir” ve: Beyinsizden yüz çevir” denilir. Hufâf şöyle demiştir:

“Malik oğulları ile savaş seni alıkoyacaktır Hayasızca işlerden ve toplantılarda bilgisizce davranışlardan.”

“O günde apaydınlık yüzler vardır.” Parlak ve ışık sağıcıdır. Kendileri için hazırlanmış kurtuluş ve nimetleri bilmiştir. Bu yüzler müminlerin yüzleridir.

“Gülmektedir.” Sevinç ve neşo içindedir. “Sevinmektedir.” Yüce Al­lah’ın verdiği lücuflar dolayısı ile sevinçlidir. Ata el-Horasani dedi ki: “Apay­dınlık” olmalarının sebebi sam, vaktiyle yüce Allah’ın yolunda tozlanmış ol­masıdır. Bunu Ebu Naim (Nuaym?) zikretmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: Bu abdestin bıraktığı izden dolayı olacaktır. İbn Ab-bas; Gece namazından dolayıdır, diye açıklamıştır. Çünkü hadis-i şerifte şöy­le denilmiştir: “Kimin gece namazı çok olursa, gündüzün yüzü güzel olur.[22]

Sabah etrafı aydınlattığı vakil: denilir. Ki “apaydınlık” ile ay­nı köktendir.)

“Yine o günde üzerlerini toz toprak kaplamtş” üzerinde toz duman bu­lunan “yüzler de vardır. Bunları da karanlık” tan dolayı görünememek “ve siyahlık kaplayacaktır.” İbn Abbas da böyle açıklamıştır. Yine ondan “zil­let ve zorluk” diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Arapçada Toz” dernek olup çoğulu da ‘dır. Bu açıklama Ebu Ubeyd’den nakledilmiştir. el-Fe-rezdak şu beyiti söylemiştir:

“O, hükümdarın kılığı ile taçlanmıştır, arkasından gelir Bir dalga ki, onun üstünde sancakları ve tozları görürsün.”

Haberde belirtildiğine göre, hayvanlar kıyamet gününde toprak olacak­ları vakit, o toprak kâfirlerin yüzlerine bulanacaktır.

Zeyd b. Eşlem dedi ki; Semaya doğru yükselen (siyah duman)”; Yere doğru alçalan (toz)” demektir. ile aynı şeylerdir (toz).

“İşte bunlar kâfirlerin” (“kefere” lafzı) “kâfirin çoğuludur “ve fâcirlerin” (“fecere” lafzı) “facir”İn çoğuludur; “ta kendileridir.”

Fâcir, Allah’a karşı iftira edip, yalan söyleyen kimse demektir. Fasıktır di­ye de açıklanmıştır. Fasıkbk etti” denilir, Yalan söyledi” anlamındadır. Asıl anlamı ise meyletmek demektir. Buna göre “fâcir” mey­leden demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Hamd yalnız Allah’a mahsustur. (Abese Sûresi burada sona ermektedir).

Kuran

Abese Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.