Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

8 – Enfal Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure, “Enfal” (Ganimetler) adını birinci ayetten almaktadır.

8 – Enfal Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Enfal Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul Zamanı: Sure, H.2. yılda İslâm ile küfür arasındaki ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil olmuştur. Sure savaşın ayrıntılı ve kapsamlı bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir defada ve aynı zamanda indirilmiş olması muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan indirilmiş ve bir bütün oluşturmak üzere diğer ayetler arasında gerekli yerlere konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç bölümden oluşan bir derleme olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur.

Tarihsel Arkaplan:

Sureyi incelemeye geçmeden önce Bedir savaşına yol açan olaylara bir göz atmakta fayda vardır.

Peygamberliğin Mekke’de geçen ilk on küsur yılında, davet; sebat ve dayanıklılık hususundaki başarısını ispat etmişti. Bu başarı iki noktaya dayanıyordu. Birincisi en üstün karakter özelliklerine sahip olan Hz. Peygamber (s.a) görevini hikmet, hoşgörü ve şevkle yapıyordu. Davranışlarıyla, bu hareketi başarılı bir sona ulaştıracağını ve böylece, bu yolda her tür tehlike ve engeli karşılamağa hazır olduğunu göstermişti. İkincisi, davetin kendisi de o denli etkileliyiciydi ki, kaçınılmaz bir şekilde insanların zihinlerini ve gönüllerini kendisine çekiyordu. Öyle ki cahiliye, hurafe ve ön yargılardan oluşmuş tüm engeller onun gelişmesini önleyemiyordu. İşte bu nedenle, bu “hareket”i önceleri küçümseyen “cahiliye” Arapları, Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke döneminin sonlarında aynı “hareket”i büyük bir tehlike olarak kabul etmeye başlamış ve sahip oldukları tüm güçlerle onu ezmeye çalışmışlardır. Fakat yukarıda değinilen gücüne rağmen hareket, zafere ulaşmasını sağlayacak bazı niteliklerden hâlâ yoksundu:

Birincisi, hareketin çevresine sadece inanmakla kalmayıp kendilerini tamamen onun başarı ve zaferine adayan yeteri sayıda taraftar toplandığı henüz ispatlanmamıştı. Bunlar o denli kendilerini davaya adamışlardı ki, tüm enerji ve çabalarını harcamaya, hatta en yakın akrabaları bile olsa tüm dünyaya karşı davalarını savunmak için savaş açmaya ve bu uğurda canlarını fedaya etmeye hazırdılar. Müslamanların, Mekkeli Kureyşliler elinde en şiddetli işkencelere maruz kaldıkları ve imanlarındaki sebatlarını ve İslâm’a olan bağlılıklarını ispat ettikleri doğrudur. Fakat İslam’ın çevresinde, o idealden başka bir şeyi önemsemeyen ve hayatlarını onun yolunda feda eden bir insan grubu toplandığını gösterilebilmesi için başka denemelere de ihtiyaç vardı.

İkincisi, gerçi İslam’ın sesi tüm ülkeye yayılmıştı, ama onun etkisi ve topladığı güç, sadece belirli bir bölge ile sınırlı kalmıştı. İslam eski “cahiliye” düzeni ile şiddetli bir çatışmaya girecek kadar yeterli bir güce henüz ulaşamamıştı.

Üçüncüsü, İslam’ın henüz kendi yurdu yoktu ve gücünü yoğunlaştırıp, ileriki hareketler için bir dayanak olarak kullanabileceği bir toprağa henüz sahip değildi. Çünkü müslümanlar ülkenin her tarafında dağınık bir haldeydi ve kendilerini yurtlarından söküp çıkarmak isteyen kana susamış düşmanlarıyla, kafirlerle içiçe yaşıyorlardı.

Dördüncüsü, müslümanlar henüz İslam’a dayalı hayat tarzının bereket ve lutuflarını pratikte gösterebilecek bir fırsat ele geçirmemişlerdi. Ne bir İslam kültürü, ne bir İslam ekonomisi sosyal ve siyasal sistemi, ne de onlara yol gösterecek savaş ve barış ilkeleri vardı. Bu nedenle müslümanar, tüm hayat tarzlarının dayanağını teşkil edecek bu ahlakî ilkeleri ortaya koyma fırsatı bulamamışlardı. Müslümanların bir toplum olarak davalarını tebliğde samimi oldukları da bir deneme ile henüz ortaya konmamıştı.

Allah bu eksiklikleri doldurmak için fırsat yarattı.

Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke’de geçirdiği son dört yıl boyunca İslam’ın sesi Yesrib’de (Medine’de) etkisini hissettiriyor ve Yesribliler, çeşitli nedenlerle diğer Arap kabilelerinden daha hızlı ve hazır bir şekilde daveti kabul ediyorlardı. Hatta Peygamberliğin onikinci yılında, hac mevsiminde 75 kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz. Peygamber (s.a) ile buluştu. Bu insanlar sadece iman etmekle kalmadılar, aynı zamanda ona ve taraftarlarına bir yurt, yuva vermeyi teklif ettiler. Hz. Peygamber de (s.a) Allah’ın lutfettiği bu çığır-açan fırsatı değerlendirdi.

Yesribliler bu teklifin ciddiyetini biliyorlardı ve bunun sadece bir mülteciye sığınma hakkı vermek anlamında olmadığını, fakat lider ve başkanları olması için Allah’ın Rasûlü’nü davet etmek demek olduğunun da farkındaydılar. Aynı şeklide muhacirlerle birlikte, kendilerinin de katılacağı düzenli bir toplum oluşturmak üzere davet ettiklerini de biliyorlardı. O halde Yesriblilerin yaptığı teklif,Yesrib’i “İslam Şehri” yapmaktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların davetini kabul etti ve Yesrib’i Arabistan’da ilk “İslam Şehri” yaptı.

Yesribliler bu teklifin ne anlama geldiğini de biliyorlardı. Bu teklif aslında, tüm Arabistan’a savaş ilanı ve kendilerine ekonomik ve sosyal boykot uygulanmasına da bir çağrıda bulunmak demekti. Ve Yesribli “Ensar” Akabe’de Hz. Peygamber’e (s.a) biat ettiklerinde, bunun sonuçlarının da farkındaydılar. Biat sırasında Yesribli delegelerin en genci olan Esad bin Zürare (r.a) ayağı kalktı ve şöyle dedi: “Ey Yesribliler! Beni dinleyin ve meseleyi etraflıca düşünün. Biz onu Allah’ın Rasûlü olarak kabul edip geldik, ama tüm Arabistan’ın düşmanlığını üzerimize çekeceğimizi de bilmeliyiz. Çünkü onu Yesrib’e götürdüğümüzde bize saldıracak ve çocuklarımız kılıçtan geçirilecek. Bu nedenle, eğer bunu karşılamaya cesaretiniz varsa ona biat edin. O zaman Allah size onun mukafatını verir. Ama sizin kendi canınızı ondan ve getiridiği mesajdan daha çok seviyorsanız, bu meseleyi burada bırakın ve açıktan açığa özür beyan edin. Çünkü Allah şu anda özürlerinizi kabul eder.”

Heyetten Abbas bin Ubade bin Nadle, aynı noktaları vurguladı:

“Bu şahsa yaptığınız bağlılık yemininin ne ifade ettiğini biliyor musunuz?” (“Evet, biliyoruz” sesleri). “Siz ona biat etmekle tüm dünyaya savaş ilan ediyorsunuz. Artık hayatlarınız ve mallarınız için her tür muhtemel tehlike gündemdedir. Bu nedenle iyi düşünün. Eğer, zihninizden o zaman onu düşmanlarına teslim etmek gibi bir düşünce geçiyorsa, onu şimdi yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böyle bir davranış size bu dünyada da ahirette de utanç ve zillet getirecektir. Diğer taraftan eğer bu davetin neden olacağı tüm sonuçlara göğüs gereceğinize samimiyetle inanıyorsanız, o zaman en hayırlısı ona biat etmenizdir. Çünkü Allah’a andolsun ki bu size bu dünyada da, ahirette de hayır getirecektir.”

Bunun üzerine heyettekilerin hepsi bir ağızdan bağırdılar. “Bütün servetimizi, akrabalarımızı ve ailemizi onun uğrunda feda etmeye hazırız.”

İşte “İkinci Akabe Biatı” diye bilinen meşhur bağlılık yemini bu zaman yapıldı.

Diğer taraftan Mekkeliler de kendi açılarından bunun ne anlama geldiğinin farkındaydılar. Çok iyi tanıdıkları Hz. Muhammed’in (s.a) sahip olduğu büyük şahsiyeti, olağanüstü yetenekleriyle bu anlaşma sonucunda büyük bir destek kazanacağının farkına vardılar. Çünkü bu, Rasulullah’a (s.a) olan bağlılık ve sebatları denenmiş olan müminlerin Hz. Peygamber’in (s.a) liderlik ve rehberliğinde disiplinli bir toplum halinde birleşip bütünleşmelerine yardım edecekti. Ve kafirler bunun, kendi eski hayat tarzları için ölüm anlamına geldiğini de biliyorlardı. Hayatlarını kazandıkları tek ve en önemli kaynak olan ticaret için de Medine’nin ne denli stratejik bir öneme sahip olduğunun da farkındaydılar.

Medine’nin coğrafi konumu, müslümanların, Yemen’le Suriye arasındaki ticaret yolunu kesmelerini ve böylece onların ve diğer putperest kabilelerin ekonomilerini kökten sarsmalarını mümkün kılacak nitelikteydi. Taif ve diğer bölgeler hariç sadece Mekkelilerin bu yol üzerinden yaptığı ticaretin değeri yılda ikiyüz bin dinar tutuyordu.

Kureyşliler Akabe Biatı’nın ifade ettiği anlamdan haberdar oldukları için, o gece bu bağlılık yeminini haber aldıklarında büyük bir rahatsızlık duydular. İlk önce Medinelileri kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Fakat müslümanların küçük gruplar halinde Medine’ye hicret ettiklerini görünce, Hz. Peygamber’in de (s.a) bir müddet sonra hicret edeceğini anladılar. Bundan sonra, bu büyük tehlikeyi engellemek için kesin bir tavır almak için hazırlandılar.

Hz. Peygamber’in (s.a) hicretinden birkaç gün önce Kureyşliler meseleyi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Bir müddet tartıştıktan sonra, Hz. Peygamber’in (s.a) hayatına son vermek üzere Beni Haşim hariç Kureyş’in her kabilesinden bir kişi seçilmesine karar verdiler. Bunun amacı Hz. Peygamber’in (s.a) ailesinin diğer Kureyş kabilelerinin tümü ile savaşmasını zorlaştırmak ve onları, Hz. Peygamber’in (s.a) öldürülmesine karşılık intikam almak yerine, kan-diyeti almayı kabul etmeye zorlamaktı. Fakat Allah’ın bir lütfu sonucu Hz. Peygamber’in (s.a) hayatını hedef alan tuzak, onun takdir edilecek basireti ve Allah’a duyduğu tam güven sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı ve Hz. Peyamber (s.a) sağ salim Medine’ye ulaştı. Onun hicret etmesini engelleyemeyince, Medine’ye ulaştığından beri Hz. Peygamber’e (s.a) kin besleyen Abdullah b. Ubey’den faydalanmayı düşündüler.

HARİTA -III-

Kureyş ticaret yolları.

Abdullah, Medine’nin ileri gelen liderlerindendi ve halkı onu kral yapmaya karar vermişti. Fakat Evs ve Hazreç’in çoğunluğu müslüman olup, Hz. Peygamber’i (s.a) lider, rehber ve başkanları olarak kabul edince, onun kral olma konusundaki tüm ümitleri suya düştü. Bu nedenle Kureyşliler ona şöyle bir mektup yazdılar: “Siz bizim düşmanımıza sığınma hakkı tanıdığınız için, açıkça söylüyoruz ki, ya onunla kendiniz savaşır veya onu şehrinizden sürgün edersiniz ya da Allah’a andolsun ki şehrinize saldırır, erkeklerinizi öldürür ve kadınlarınızı cariye ediniriz.” Bu mektup Abdullah b. Ubey’in kıskançlık duygularını alevlendirdi ve bazı tuzaklar kurmaya niyetlendi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) tam zamanında gerekli önlemleri aldı ve onun düzenleri bozuldu.

Kureyşliler tehdit için bir fırsat daha buldular. Medine’nin ileri gelenlerinden biri olan Sa’d b. Muaz, Umre için Mekke’ye gittiğinde, Ebu Cehil, Kabe’nin önünde onun yolunu kesti ve şöyle dedi: “Siz bizim dinimizi reddedenlere sığınma hakkı vermiş ve onlara yardım etmişken, senin huzur içinde umre yapmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun? Eğer Umeyye b. Halef’in misafiri olmasaydın, buradan canlı çıkamazdın.” Sa’d: “Allah’a andolsun, eğer beni bundan alıkoyarsan ben de senden daha kötü bir intikam alırım ve senin Medine’den geçen yolunu keserim.” cevabını verdi. Bu olay, Mekke’lilerin, Müslümanları Kabe’ye hac ziyareti yapmaktan alıkoyacakları, Medinelilerin ise buna karşılık Suriye ticaret yolunu İslam düşmanlarına kapatacakarı konusunda bir ilâna neden oldu. Gerçekte Müslümanların, çıkarları bu ticaret yoluna bağlı olan Kureyşlileri ve diğer kabileleri, İslam’a karşı düşmanca tavırlarını tekrar gözden geçirmeye zorlamak için bu yolu dikkatli bir gözetim altında tutmaktan başka seçenekleri yoktu. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu probleme çok büyük önem vermiştir. Yeni kurulan İslam toplumunu organize etmek için gerekli ilk düzenlemeleri ve komşu Yahudi topluluklarıyla barış anlaşmaları yaptıktan sonra, bu bağlamda iki önlem almıştır.

Birincisi, Kızıl Deniz’le bu ticaret yolu arasında yaşayan kabilelerle anlaşma yapıp onları müslümanlarla tarafsızlık (neutrality) anlaşması imzalamaya ikna etmek üzere görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde başarılı oldu ve sahildeki dağlık bölgenin en önemli kabilelerinden bir olan Cuheyne ile tarafsızlık anlaşması yaptı. Daha sonra, Hicretin birinci yılının sonunda, Yenbu ve Zu’l-Uşayra’ya yakın bir yerde yaşayan Beni Demre kabilesi ile savunma anlaşması yaptı. H. 2. yılda Beni Müdlic de, Beni Demre’nin komşuları olduğundan bu anlaşmaya dahil oldu. Daha sonra Müslümanların yürüttüğü tebliğ hareketinin sonucu bu kabilelerden bir çoğu İslam’ı kabul etti.

HARİTA -IV-

Bedir üzerinden Mekke-Suriye ve ayrıca Medine-Bedir kervan yolları.

İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere bir uyarı olsun diye bu yola arka arkaya kendi adamlarından oluşan küçük gruplar gönderdi ve bazılarında kendisi de bulundu. Hicret’in birinci yılında bu yola dört sefer yapıldı: Hz. Hamza’nın liderliğindeki sefer, Ubade b. Haris’in ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın liderliğindeki seferler ve Hz. Peygamber’in (s.a) liderliğindeki Ebva Seferi. İkinci yılın ilk ayında aynı ticaret yoluna iki akın daha düzenlendi. Bunlar da Buvat gazvesi ve Zu’l-Uşayra gazvesi diye bilinirler. Tüm bu gazve ve akınlar hakkında önemli olan iki nokta dikkate değer:

Birincisi, bu akınlardan hiçbirinde ne kan dökülmüş, ne de bir kervan yağmalanmıştır. Bu da, bu akınların asıl amacının Kureyşlilere rüzgarın hangi yönde estiğini göstermek olduğunu açığa çıkarmak olmuştur. İkincisi, bu akınlardan hiç birine Hz. Peygamber (s.a) hiçbir Medineliyi göndermedi. Bütün akın grupları sadece muhacirlerden oluyordu. Böylece çatışma Kureyşliler arasında kalacak ve başka kabilelerin girmesiyle daha da yayılmayacaktı. Diğer taraftan, Mekke’deki Kureyşliler bu çatışmaya başkalarını da sokmaya çalışıyorlardı. Medine’ye akın birlikleri gönderdiklerinde insanları talan etmekten çekinmiyorlardı. Mesela, Kurz b. Cabir el Fihri liderliğindeki grup, gerçek niyetlerinin ne olduğunu gösterecek şekilde şehrin hemen dışında Medinelilerin sığırlarını talan edip ele geçirdiler.

İşte H. 2. yılında Şaban ayında (M.S. Şubat veya Mart 632) sadece otuz kırk kişinin koruyuculuğunda 50.000 dinar veya daha fazla değerinde mal taşıyan Kureyş ticaret kervanının Suriye’den Mekke’ye giderken Medine’den kolayca saldırılabilecek bir bölgeye geldiğinde durum böyleydi. Kervan binlerce liralık ticari mal taşıdığı ve çok iyi korunmadığı için, kervanın lideri Ebu Süfyan, doğal olarak ve daha önceki deneyiminin de etkisiyle müslümanların bir saldırı düzenlemesinden korktu. Bu nedenle, tehlikeli bölgeye girer girmez, çılgın görünüşüyle yardım çağrısında bulunması için bir sürücüyü Mekke’ye gönderdi. Sürücü Mekke’ye geldiğinde, eski bir Arap geleneğine uyarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti ve devesine ters bindi. Daha sonra gömleğini önden ve arkadan yırtarak tüm sesiyle bağırdı: “Ey Kureyşliler! Ebu Süfyan yönetiminde Suriye’den gelen kervanımızı korumak için yardım gönderin, çünkü Muhammed ve adamları onun peşinde. Aksi takdirde mallarınıza kavuşacağınızı sanmam. Koşun, yardıma koşun!

” Bu tüm Mekke’de heyecan ve kızgınlık yarattı ve Kureyş’in bütün ileri gelenleri; savaşa hazırlandılar. 600 silahlı asker ve 100 süvarinden oluşan bir ordu, büyük bir coşku ve gösterişle savaş için yola çıktı. Amaçları sadece kervanı kurtarmak değil, aynı zamanda Medine’de güçlenen müslümanların bu yeni tehdidine toptan bir son vermekti. Ticaret yolunu gelecekte tamamen güvenilir bir hale getirmek için, bu yükselen gücü kırmak ve çevredeki kabileleri korkutup sindirmek istiyorlardı.

Etrafta olan olaylardan ve çevrenin durumundan her zaman haberdar olan Hz. Peygamber (s.a) karar verme zamanının ve cesurca bir adım atma anının geldiğini hissediyordu. Bu an kullanılmazsa İslami hareket ebeddiyen sona erebilir ve tekrar dirilmesine hiç bir şans kalmayabilirdi. Çünkü eğer Kureyşliler Medine’ye saldırırsa, şans müslümanların aleyhine olurdu. İslam toplumu hala tehlike ve sarsıntı içindeydi. Çünkü Muhacirler, Medine’de kaldıkları bu kısa süre içinde (iki yıldan az) henüz ekonomik durumlarını düzeltmemişlerdi. Ensar henüz denenmemişti ve komşu Yahudi topluluklar da düşmanca bir tutum içindeydi. Yanısıra Medine’nin içinde güçlü bir müşrik ve münafık grubu vardı. Bunun da ötesinde komşu kabileler Kureyş korkusuyla yaşıyorlar ve onlara dini açıdan yakınlık duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu muhtemel saldırı sonuçlarının müslümanların lehine olmayacağını hissediyordu.

İkinci ihtimal ise, Kureyşlilerin Medine’ye saldırmayıp sadece bir kuvvet gösterisi ile kervanlarını sağ salim kurtarmaya çalışmalarıydı. Bu durumda da, eğer müslümanlar hareketsiz kalırsa bu onların şöhretini kötü yönde etkileyecekti. Bu çatışmada müslümanların göstereceği bir zayıf tutum, diğer Arapları da cesarete geçirecek ve ülkede müslümanların hayatını çok güvensiz bir konuma sokacaktı. Kureyş’in örnek olmasıyla, çevre kabileler onlara düşmanlık yapacak, Medineli Yahudi, müşrik ve münafıklar da apaçık müslümanlara başkaldıracak ve sadece can, mal ve haysiyet güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmayacak, aynı zamanda onların Medine’de yaşamasını bile zorlaştıracaktı.

Müslümanlar, hayatlarını, mal ve şereflerini korumak için düşmanlarının kalplerine korku da salamayacaklardı. Durumun dikkatle incelenmesi, Hz. Peygamber’i (s.a) bu kararlı adımı atmaya ve toplayabildiği güçle savaşa gitmeye yöneltti. Çünkü ancak bu şekilde İslam toplumunun yaşamaya hakkı veya yok olmaya mahkum olup olmadığı gösterilmiş olacaktı.

Hz. Peygamber (s.a) bu büyük kararı verdiğinde, tüm Ensar ve Muhacirleri topladı ve hiç bir şeyi gizlemeksizin tüm meseleyi onlara anlattı: “Allah size iki şeyden biriyle karşılaşmayı vaddetti; kuzeyden gelen kervan veya güneyden gelen Kureyş ordusu. Hangisine saldırmak istiyorsunuz?” Oradakilerin çoğu kervana saldırmak istediklerini söylediler. Fakat başka bir noktayı gözönünde bulunduran Hz. Peygamber (s.a) sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine Muhacirlerden Mikdad b. Amr ayağa kalktı ve şöyle dedi:

HARİTA -V-

Bedir Savaşı’nda cephelerin durumu.

“Ey Allah’ın Resûlü, Allah’ın sana emrettiği yöne git, nereye gidersen biz seninle beraber geliriz. Biz İsrailoğulları gibi: “Git ve Rabbinle birlikte savaş, biz sizi burada bekliyoruz,” demeyiz. Bilakis: “Git ve Rabbinle birlikte savaş; biz de son nefesimize dek sizin yanınızda savaşacağız” deriz. “Peygamber (s.a) yine bir karara vardığını belirtmedi ve henüz İslam uğrunda hiçbir savaşta rol almayan Ensar’dan bir cevap bekledi. Bu onların İslam uğrunda savaşmaya hazır olduklarını ispat edecekleri ilk fırsat olduğundan Hz. Peygamber (s.a) direkt olarak onlara hitap etmeksizin üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Ensar’dan Sa’d b. Mu’az ayağa kalktı ve: “Galiba bu soruyu bize soruyorsun” dedi. Hz. Peygamber (s.a) “Evet” deyince Sa’d şu cevabı verdi: “Biz sana inandık, senin getirdiğin şeyin hak olduğunu tasdik ettik ve seni dinlemek ve sana itaat etmek üzere kesin söz verdik. Bu nedenle, Ey Allah’ın Resulü neyi dilersen onu yap. Seni Hak’la gönderen Allah’a andolsun ki seni deniz kıyısına kadar takip etmeye hazırız. Eğer denize girersen biz de seninle birlikte gireriz. Seni temin ederiz ki, hiç birimiz geride kalmaz ve seni terketmez. Bizi yarın savaş alanına götürsen de seninle birlikte savaşa gitmekte hiç birimiz tereddüt etmeyiz. Savaşta sebat edeceğiz ve hayatımızı orada feda edeceğiz. Ümit ederiz ki, bizim bu davranışımız Allah’ın rahmetiyle senin kalbini ferahlatır. Bu nedenle, Allah’ın lütfuna güvenerek bizi savaş alanına götür.”

Bu konuşmalardan sonra, kervana doğru değil, Kureyş ordusuna doğru yürünülmesine karar verildi. Fakat bu kararın çok sıradan bir özelliğe sahip olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü savaş alanına giden askerlerin sayısı üçyüzden biraz fazlaydı. (86 Muhacir, 61 Evs’li 170 Hazreç’li) Bu küçük ordunun silahları azdı ve savaş için teçhizatları yoktu. Sadece birkaç tanesinin atı vardı ve diğerleri sahip oldukları toplam 70 deveye sırayla üçer dörder binmek zorundaydılar. Her şeyin ötesinde savaş için yeterli silahları yoktu. Sadece 60 kişinin zırhı vardı. Bu nedenle hayatlarını İslam uğruna feda etmeye hazır olanlar hariç, savaşa katılanların çoğu bile bile ölüme gidiyormuşçasına korku ile dolmuşlardı. Olaylara kişisel çıkarları açısından bakanlar da vardı. İslam’ı kabul etmiş olmalarına rağmen, bu imanın kendilerinden canlarını ve mallarını feda etmelerini isteyebileceğini idrak edemiyorlardı. İşte bunlar, bu seferin dini heyecandan kaynaklanan akılsızca bir savaş olduğunu düşünüyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) ve gerçek müminler hayati risk taşıyan bu kritik anın önemini kavramışlardı.

Bu nedenle Allah’a dayanarak dosdoğru Kureyş ordusunun geldiği güney batıya yöneldiler. Bu onların başlangıçtan beri kervanı yağmalamak için değil, Kureyş ordusu ile savaşmak üzere yola çıktıklarını göstermektedir. Çünkü eğer kervanı yağmalamayı düşünmüş olsalardı, güney-batı yönüne değil kuzey-batı yönünü tutarlardı.

İki ordu Ramazan’ın on yedinci günü Bedir’de karşılaştılar. İki ordu karşı karşıya geldiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) Kureyş ordusunun müslümanlarının üç katı olduğunu ve daha iyi silahlandığını gördüğü zaman, ellerini yukarı kaldırdı ve büyük bir tevazu ile şu duayı yaptı: “Allah’ım! İşte Kureyşliler savaş teçhizatlarıyla övünüyorlar, senin Rasulü’nün yalancı olduğunu ispatlamaya gelmişler. Allah’ım! Bana vahyettiğin yardımı gönder. Allah’ım! Eğer senin kullarından oluşan bu küçük ordu helâk olursa, o zaman yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak.”

Savaşta Mekkeli muhacirler en ağır imtihana tabi tutuldular. Çünkü yakın akrabalarına karşı savaşmak kendi babalarını, oğullarını dayı ve amcalarını kılıçtan geçirmek zorundaydılar. Sadece Hakkı samimiyetle kabul etmiş ve bâtılla tüm bağlarını koparmış olanlar böyle zor bir imtihandan başarıyla çıkabilirdi. Diğer taraftan Ensar’ın tabi tutulduğu imtihan da kolay değildi. Ensar o zamana dek, müslümanlara sağınma hakkı tanıyarak Kureyşlileri ve müttefiklerini sadece dışlamakla kalmışlardı. Fakat şimdi, ilk defa, onlarla savaşacaklar ve uzun sürecek bir savaşın tohumlarını atacaklardı. Bu da büyük bir imtihandı, çünkü birkaç bin kişilik nüfusa sahip bir şehrin tüm Arabistan’a karşı savaşın yükünü taşıyacağı anlamına geliyordu. Şu da açık bir gerçek ki, sadece kişisel çıkarlarını feda edecek kadar İslam’a bağlı olanlar bu cesurca adımı atabilirlerdi.

Böylece Allah, Muhacirlerin ve Ensar’ın kendilerini feda etmelerini, samimi imanları nedeniyle kabul etti ve onları yardımı ile mükafatlandırdı. Kibirli, iyi silahlanmış Kureyş ordusu, İslam’ın bu silahsız erleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Onlardan 70 kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Ayrıca bu öldürülenlerin içinde İslam’a en büyük düşmanlıklar yapan Kureyş liderleri de vardı. Bu büyük zaferin, İslam’ı kendi adıyla anılan bir güç haline getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Batılı bir araştırmacı, Bedir savaşından önce İslam’ın sadece bir din ve bir devlet olduğunu, fakat savaştan sonra bir devlet dini ve hatta devletin kendisi olduğunu söyler.

Ele Alınan Konular:

Surede işte bu büyük savaş ele alınmaktadır. Fakat bu inceleme, genellikle büyük savaşlardan sonra kumandanların yaptığı incelemeden oldukça farklıdır:

1- Zafere sevinmek yerine, müslümanların kendilerini ıslah etmeleri için savaş sırasında yüzeye çıkan ahlakî zayıflıklara işaret edilmektedir.

2- Müslümanların Allah’a güvenip dayanmayı ve sadece O’na ve Resûlü’ne itaat etmeyi öğrenmeleri için, zaferin, onların cesaret ve yiğitlikleriyle değil, Allah’ın yardımı sonucu olduğu vurgulanmaktadır.

3- Hak’la bâtıl arasındaki çatışmadan alınacak ahlâkî ders bildirilmekte ve bir çatışmada başarıya sebep olan nitelikler açıklanmaktadır.

4- Daha sonra güzel bir ders vererek, etkili müşriklere, Yahudilere, münafıklara ve savaş esirlerine hitap etmektedir.

5- Bunun yanısıra savaş ganimetleri ile ilgili talimatlar da verilmektedir. Müslümanlara bunları kendi hakları olarak değil, Allah’ın lütfu olarak kabul etmeleri söylenmektedir. Bu nedenle onlar kendilerine ayrılan payı memnuniyetle kabul etmeli ve Allah’ın kendi yolunda ve fakirlere harcanması için ayırdığı payı gönül hoşluğu ile bırakmalıdır.

6- Daha sonra sure savaş ve barış kanunları ile ilgili talimatlar da verir, çünkü bunlar İslamî hareketin o dönemde içinde bulunduğu aşama için çok zaruriydi.

Burada müslümanlara, savaşta ve barışta “cahiliye” adetlerinden sakınmaları ve böylece yeryüzünde kendi ahlâkî üstünlüklerini kurmaları emredilmektedir. Bu, aynı zamanda, İslâm’ın ta başından beri tüm dünyaya tebliğ ettiği ve pratik hayatın dayanağını teşkil etmesi gerektiğini savunduğu ahlakın, pratikte uygulanması ve bunun tüm dünyaya gösterilmesi anlamına geliyordu.

7- Sure aynı zamanda, Dar’ül İslam’da (İslam yurdu) ve bunun sınırları dışında yaşayayan müslümanların statülerini belirlememize yarayacak İslam anayasasının bazı maddelerini de ortaya koymaktadır.

KONU: CİHADLA İLGİLİ SORUNLAR

Bu sure, Bedir savaşını anlatırken (cihadın sadece bize ait yönü olan) savaş ve barışla ilgili genel ilkeler vazeder ve bunları, müslümanların ahlâkî eğitimi için kullanır.

Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:

1-41 Bu bölüm “savaş ganimetleri” ile ilgili soruları ele alır. Kur’an, bunların savaş ganimetleri değil, “Allah’ın nimet ve lütfu” olduğunu söyler ve Bedir savaşının (ve diğer savaşanların da) müslümanların çabaları ile değil, Allah’ın yardımı ile kazanıldığını göstererek bunu ispat eder. Aynı zamanda (39. ayette) müslümanların savaştaki amacının, ganimet toplamak değil, İslamın vazedilmesine engel olan tüm elverişsiz şartları ortadan kaldırmak olması gerektiği söylenir. Bunun yanısıra, ganimetler, Allah’ın nimetleri olduğu için Allah ve Resûlü’ne aittir ve onları toplama hakkı sadece Allah ve Resûlü’ne aittir. Daha sonra müslümanlar bu şartları kabul edecek bir konuma getirildikten sonra 41. ayette ganimetlerin nasıl bölüştürüleceği açıklanır.

42-54 Bedir savaşının sonucu, İslam’ın “cahiliye”ye galip geleceği bir şekilde Allah tarafından daha önce belirlenmişti. Bundan alınacak ders, müslümanların Allah’a güvenmeleri ve kafirler gibi şeytanın saptırmalarına kanmamalarıdır.

55-59 Anlaşmalara sadakat emredilmekte ve müslümanlardan karşı taraf bozmadıkça yapılan anlaşmalara uymaları istenmektedir.

60-66 Müslümanlar her an cephede savaşmaya hazır olmalıdırlar, fakat, karşı taraf istediğinde her an barış yapmaya da hazır olmalıdırlar.

67-71 Bu ayetlerde savaş esirleri ile ilgili talimatlar verilmektedir.

72-75 Müslümanlara düşmanlarına karşı bir bütün halinde olabilmeleri için, birbirleriyle uyumlu bir ilişki içinde olmaları gerektiği öğretilmektedir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: “Ganimetler Allah’ın ve Resulündür. Buna göre, eğer mü’minlerseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat ediniz.”1

AÇIKLAMA

  1. Bedir savaşından sonra müslümanlar arasında, savaş ganimetlerinin paylaştırılması ile ilgili bir tartışma çıktı. Allah bu fırsatı müslümanların lehine kullanarak barış ve savaşla ilgili sorunların çözümü için gerekli ilkeleri ortaya koydu.

Bedir, İslam sancağı altında yapılan ilk savaş olduğu için müslümanlar, savaş ve onun gündeme getirdiği problemler hakkında İslamın ortaya koyduğu ilkelerden habersizdirler. Bakara ve Muhammed surelerinde bazı ön talimatlar verilmişse de “savaşın insanileştirilmesi” için daha fazla emir ve talimata ihtiyaç vardı. Çünkü İslam’ı kabul etmiş olsalar bile, müslümanların savaş konusundaki tasavvurları, İslam öncesi dönemin hemen hemen aynısıydı. İşte bu nedenle, eski uygulamaya dayanarak her müslüman, zafer sonrası eline geçen savaş ganimetlerinin gerçek sahibinin kendisi olduğunu iddia etti. Fakat ganimet toplamak yerine düşmanı izlemeye gitmiş olanlar da vardı. Onlar da ganimetten pay almak istiyorlar ve şöyle diyorlardı: “Eğer biz düşmanı uzaklara dek izlemeseydik, onlar geri gelip zaferi bir hezimete dönüştürebilirlerdi.” Bir de Hz. Peygamber’i (s.a) koruyan grup vardı. Onlar da savaşta Hz. Peygamber’i (s.a) koruyarak en büyük hizmeti yaptıklarını, çünkü onsuz bir zaferin hiçbir anlamı olmayacağını söyleyerek ganimetten pay istiyorlardı. Fakat ganimetleri ellerinde bulunduran birinci grubun tutumu çok sertti ve herhangi bir söz dinleyecek durumda değildiler. Onlara göre, ganimetleri ellerinde bulundurmaları kendi lehlerinde en güçlü delildi. Yavaş yavaş bu tartışma çok ciddi bir hal almaya başladı.

İşte Allah, Enfal suresini böyle bir psikolojik ortamda indirdi ve bu girift problemi Bedir savaşının ele alındığı konuya giriş olarak seçti. Bu zor problem bir cümleyle çözümlemiştir. Sorunu ortaya koyan ilk ayet: “Sana ganimetlerden soruyorlar?” aynı zamanda sorunun cevabını da içermektedir. “Savaş ganimetleri” anlamına gelen”” kelimesi yerine “Lütuf ve nimet” anlamına gelen “” kelimesinin kullanılması, soruna çözüm getirmektedir. “Enfal” Nefl’in çoğuludur. Bir kimsenin hakkı olan bir şeye fazladan eklenmesi anlamına gelir. Bu, kul tarafından yapıldığı zaman, kulun üzerine farz olan ibadete yaptığı ilaveyi; efendi tarafından yapıldığı zaman ise, kulun hak ettiğinin üzerinde bir lütuf ve nimet olarak kula verilen ek mükafatı ifade eder. O halde bu ayet şu anlama gelir: “Siz Allah’ın nimetleri hakkında mı tartışıyorsunuz? Eğer bunlar savaş ganimetleri değil de Allah’ın lütfu ise, siz kim oluyorsunuz da onun paylaştırılmasında söz hakkı iddia ediyorsunuz? Bunların paylaştırılması ancak onları veren Allah’a aittir.”

Savaş ganimetleri ile ilgili bu yaklaşım, savaşa karşı takınılan tutumda büyük bir ahlâkî devrime yol açtı. Müslümanlar maddi kazançlar için savaş yapmazlar. Bilakis yeryüzündeki ahlâkî ve sosyal yanlışlıkları Hak ilkeleri doğrultusunda düzeltmek için ve ancak karşı güçler nasihat ve eğitim yoluyla ıslahat yapmayı imkansız hale getirdiklerinde savaş yaparlar. Bu nedenle (iyiyi emredip kötülükten sakındıran -Çev.) ıslahatçılar, Allah’ın lütfu ile zaten vermekte olduğu maddî kazançları değil, sadece ve sadece bu ideali göz önünde bulundurmalıdırlar. İşte bu nedenle müslümanlar, İslam uğrunda yapılan bu ilk savaşta, savaş ganimetlerini savaşın tek amaç ve gayesi edinmemeleri için bu maddî kazançlara karşı uyarılmaktadırlar.

Bu ayet aynı zamanda savaş ganimetlerinin paylaştırılması ile ilgili olarak büyük bir devrim yaptı. Önceleri bu ganimetler, ya onları ele geçiren askerlerin, ya kumandanın ya da tüm orduya sahip olan kralın malı olurdu. Birinci durumda askerlerin bencilliği şiddetli bir rekabete, hatta bazen de çok acıklı sonuçlara yol açan bir savaşa neden olurdu. İkinci durumda ise askerler, kendilerini hırsızlar seviyesine düşüren çalma ve aşırma eylemine başvururlardı. Kur’an, savaş ganimetlerinin Allah ve Resûlü’ne ait olduğunu ve daha sonra 41. ayette ganimetlerin eşit olarak paylaştırılacağını ilan ederek, bu kötü adetlere bir son verdi. Birinci emir, değerli değersiz tüm ganimetlerin kumandan önünde toplanmasını gerektiriyordu. İkinci emre göre ise, ganimetlerin 1/5’i Allah yolunda ve fakirlere harcanmak için İslam devletine ayrılmalı, geri kalanı ise savaşa katılanlar arasında eşit olarak paylaştırılmalıydı. Böylece “cahiliye” döneminin kötülükleri, herkesi tatmin edecek bir şekilde düzeltilmiş oluyordu.

Burada şu hassas noktaya da dikkat edilmelidir: “Kur’an, zihinleri mutlak itaat ve boyun eğmeye hazırlamak için, bu ganimetlerin Allah ve Resûlü’ne ait olduğunu söyledikten sonra bu konuya hiç değinmez. Daha sonra 41. ayette ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili emri verir. Bunun burada “nimetler”, 41. ayette ise “ganimetler” diye adlandırılmasının nedeni işte budur.

2 Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,2 O’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

3 Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.

AÇIKLAMA

  1. Bu, insanın Allah’ın ayetlerini her tasdik edişinde ve onlara her boyun eğişinde imanının arttığı anlamına gelir. Şüphe yok ki, arzularına, düşüncelerine, görüşlerine, teorilerine, alışkanlıklarına, çıkarlarına, zevklerine, rahatlarına, hislerine ve arkadaşlarına aykırı olsa bile, kişi her ne zaman Allah’ın Kitabı’na ve Hz. Peygamber’in (s.a) sünnetine boyun eğer ve teslim olursa imanı artar ve güçlenir. Çünkü o, öğretileri değiştirme yerine, Allah’ın emirlerine ve Hz. Peygamber’in (s.a) talimatlarına göre kendisini değiştirmekte ve onları kendisine rehber olarak kabul etmektedir. Bunun aksine eğer bir mümin bunları kabulde tereddüt gösterirse, imanı azalmaya ve yok olmaya başlar.

Bu da, İmanın büyüyüp gelişmeyen ve bir konumda donup kalan bir yapıda olmadığını, bilakis gelişme ve gerilemeye müsait bir yapıda olduğunu gösterir. Hakk’ın her inkar edilişi onun niteliğini düşürür, her kabul ve tasdik de onu geliştirir. Fakat Hakkı kabul etme bakımından insanların hak ve dereceleri söz konusu olduğunda, tüm müslümanlar aynı konumdadırlar. İslam toplumunda imanların derecesine bakılmaksızın tüm müslümanlar aynı hak ve zorunluluklara sahip olacaklardı. Aynı şekilde, İslam’ı reddetme bakımından derecelerine bakılmaksızın tüm kafirler ya zımmi, ya müttefik, ya da muharip olacaklardı.

4 İşte gerçek mü’minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma3 ve üstün bir rızık vardır.

5 Rabbin seni evinden hak uğrunda (savaşa) çıkardığında mü’minlerden bir grup isteksizdi.

6 (Herşey) Açıkça ortaya çıktıktan sonra bile, sanki kendileri, göz göre göre4 ölüme sürükleniyorlarmış gibi, seninle hak konusunda tartışıp duruyorlardı.

7 Hani Allah, iki topluluktan5 birinin muhakkak sizin olacağını size vadetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istemekteydiniz.6 Oysa Allah, sözleriyle hakkın gerçekleşmesini sağlamak ve küfre sapanların arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu.

AÇIKLAMA

  1. Müminlerin eksikliklerinin affedileceği va’di onlara büyük bir teselli vermektedir. Çünkü, her ne kadar büyük ve iyi de olsa herkes günah işleyebilir ve bir insanın daima en yüksek ölçüye uygun ve hatta, yanlışlık ve eksiklikten uzak ameller işlemesi asla mümkün değildir. Bu nedenle Allah, farz ibadetleri yapanlara büyük bir lütuf göstermekte ve rahmeti ile onların eksikliklerini affedip kullarını hakettiklerinden çok daha yüksek bir karışıklıkla mükafatlandırmaktadır. Aksi takdirde eğer O, her iyilik ve kötülüğü hakkıyla cezalandırıp mükafatlandıracak olsaydı, o zaman en salih insanlar bile cezadan kurtulamazlardı.
  2. Ayet iki anlama da gelebilir: Tercüme edildiği şekliyle ayet, “o dönemde Hak onlardan savaşa gitmelerini istiyordu, şimdi ise savaş ganimetleri ile ilgili tartışmalarını ve Allah’ın emrini beklemelerini istiyor, fakat onlar Hak uğrunda buna boyun eğmiyorlardı.” anlamına gelir. İkinci anlamı ise şöyle olabilir. “Bedir savaşında, Hakka tabi olmanın iyi sonuçlarını gözlerinizle gördünüz. Sanki ölüme sürülüyormuşsunuz gibi savaştan korkmanıza rağmen, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederek büyük bir zafer kazandınız. Aynı şekilde şimdi de ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili olarak Hak’ta sebat eder ve gönüllerinizin arzuları yerine Allah’ın emrine boyun eğer ve Hz. Peygamber’in (s.a) kararına itaat ederseniz, yine iyi sonuçları gözlerinizle göreceksiniz.”

Yeri gelmişken söylemeliyiz ki, 5-6. ayetler, Hz. Peygamber’in (s.a) hayatını ve savaşlarını anlatan kitaplardaki Bedir savaşı ile ilgili nakledilen tüm rivayetleri çürütmektedir. Söz konusu rivayetlere göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabanın asıl planı kervanı yağmalamaktı ve Medine’den bu amaçla yola çıkmışlardı. Fakat bir müddet yol aldıktan sonra, kervanı korumak üzere Kureyş ordusunun geldiğini öğrendiler ve kervana mı yoksa orduya mı saldırmak gerektiğine karar vermek üzere bir toplantı yaptılar. Fakat Kur’an bununla çatışmaktadır. Kur’an’a göre Allah, Hz. Peygamber’i (s.a) ta işin başında Hak üzere evden çıkarmış ve ona Kureyş ordusu ile şiddetli bir savaş yapacakları gerçeğini bildirmiştir. Bu görüşmeler de Medinede’den ayrıldıktan “sonra” değil, “önce” yapılmıştır. Bütün yönleriyle olay açığa çıktığı halde bazı müslümanların, Kureyş ordusunu karşılamaları gerekip gerekmediği konusunda Hz. Peygamber (s.a) ile tartışmaları ise bu sırada meydan gelmiştir. Savaşın henüz başlangıcında Medine’den yola çıkmaları emredildiğinde bu kimselerin, kendilerini sanki göz göre göre ölüme sürüyormuş gibi hissetmelerinin nedeni işte buydu.

  1. Yani, ticaret kervanı veya Kureyş ordusu.
  2. Yani, otuz-kırk kişilik bir grup tarafından korunan ticaret kervanı.

8 O, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu).7

9 Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: “Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim” diye cevap vermişti.

10 Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalblerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah’ın katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şephesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

11 Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama8 bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak9 için size gökten su indiriyordu.

12 Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık kâtın, küfre sapanların kalblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey müslümanlar,) vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına.”10

AÇIKLAMA

  1. Bu, surenin girişinde de belirtildiği gibi, Kureyş ordusunun Medine’ye doğru yürümesinin “cahiliye” sisteminden İslam sistemine bir meydan okuma anlamına geldiğini açıklığa kavuşturmaktır. Allah, müslümanların bu savaş teklifini kabul edip, Arabistan’da İslam’ın devamını sağlamak için kesin bir savaş yapmalarını dilemiştir. Eğer müslümanlar bu fırsatı değerlendirip cesaretle yürümeselerdi, tüm şanslarını yitirebilirlerdi. Onların Bedir’e cesurca yürüyüşleri ve daha ilk savaşta zafer kazanmaları Kureyş’in gücünü kırdı ve İslâm için bundan sonra arka arkaya “cahiliye”yi yeneceği şartları hazırladı.
  2. Müslümanlar aynı şeyi Uhud savaşı sırasında da yaşadılar (Al-i İmran: 154) Bu her iki kritik durumda da Allah müslümanların kalblerini o denli huzur ve güvenle doldurdu ki, hepsi uyuklamaya başladılar.
  3. Bedir savaşının başlangıcında bir müddet yağmur yağdı ve bu yağmur müslümanlara üç yönden yarar sağladı. Birincisi, müslümanlar kaplarına su depolama imkanı buldular. İkincisi, müslümanların mevzilendiği vadinin üst taraflarındaki toprak sertleşti ve müslümanlar sağlam zemine emin adımlarla basar oldular. Üçüncüsü, yağmur kafir ordusu için zorluklar yarattı. Çünkü yağmur suları, kafirlerin mevzilendiği vadinin alt taraflarına birikti ve zemini kayganlaştırdı. Kafir ordusunun ayakları çamurlu zemine batıyordu.

“Şeytanın pisliği”, başlayacak savaş nedeniyle şeytanın onların zihinlerinde yaratmaya çalıştığı korku ve karışıklıktı. Bu kritik anda Allah tarafından indirilen yağmur ve uyuklama, bu korku ve karışık duyguların giderilmesine yardımcı oldu.

  1. Kur’an’dan öğrendiğimiz esas ilkelerin ışığında, meleklerin savaşta ve öldürme işleminde bilfiil görev almadıkları, fakat muhtemelen müslümanların darbelerinin etkili ve isabetli olmasına yardım ettikleri görüşündeyiz. Fakat gerçeği yalnızca Allah bilir.

13 Bu, tartışmasız, onların Allah’a ve Resulüne karşı baş kaldırmaları dolayısıyladır. Kim Allah’a ve Resulüne karşı baş kaldırırsa, hiç şüphesiz Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.11

14 İşte bu, sizin;12 tadın bunu. Küfre sapanlara bir de ateş azabı vardır.

15 Ey iman edenler, toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın).

16 Kim onlara böyle bir günde-yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer tutanın dışında -arkasını çevirirse, gerçekten o, Allah’tan bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir. Ne kötü13 bir yataktır o.

17 Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, ama Allah attı.14 Mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı). Hiç şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.

AÇIKLAMA

  1. Buraya kadar Bedir savaşı ile ilgili olaylara tek tek atıflar yapılmıştı: Bunun amacı da Arapça “enfal” kelimesinin gerçek anlamını göstermekti. Surenin başında şöyle denmişti. “Lütuf ve nimetler (enfal) Allah’a ve Rasulü’ne aittir, size değil. Çünkü ganimetler sizin çabanızın bir ürünü değildir” Buna delil olarak müminlerin düşünmeleri için bu olaylar peşpeşe sıralandı ve onlardan, ganimetlerde ne kadar kendi cesaret ve yiğitliklerinin, ne kadar Allah’ın lutfunun payı olduğuna bizzat kendilerinin karar vermeleri istendi.
  2. Burada, hak ettikleri cezaya değinilmek üzere hitap ansızın kafirlere yöneltilmektedir.
  3. Kur’an, askeri stratejinin gerektirdiği düzenli bir gerileme hareketini yasaklamaz. Eğer düşmanın baskısı çok şiddetli ise, geri çekilmek helaldir ve savaşan gruplar, destek almak veya ordunun gerilerdeki birliklerine katılmak amacıyla geri çekilebilirler. Yasaklanan geri çekilme ise, yenilgi anında ölümden kurtulmak için dağınık bir şekilde kaçışarak ordunun geri çekilmesidir. Bu tür geri çekilme büyük bir günahtır, çünkü amacı, kişinin kendi canını kurtarmasıdır ve cehennemde en büyük cezayı gerektirir. Savaş alanından kaçarak geri çekilen kimse ancak kendi canını uğruna savaştığı idealden daha fazla sevdiği için böyle yapar. Hz. Peygamber (s.a)’de böyle bir davranışı kınayarak şöyle der: “Üç tür günah vardır ki, sahibinin işlediği amelleri boşa çıkarır: Şirk, anne babaya isyan ve Allah yolunda savaşırken savaş alanından kaçmak.”Aynı şekilde başka bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a), ahiret hayatını harap eden yedi günahı zikreder. Bunlardan birisi de kişinin İslam ile küfrün karşılaştığı bir savaşta kafirlere arkasını dönmesi ve kaçmasıdır. Böyle bir kaçış yasaklanmıştır, çünkü korkakça bir hareket olmasının yanısıra çok ciddi sonuçlar da doğurabilir: Bir askerin kaçması, askeri birliğin dağılmasına, bu da tüm ordunun dağılıp kaçmasına neden olabilir. Ordunun kaçması ise tüm ülkenin helak olmasına yol açabilir.
  4. Burada, Bedir savaşı sırasında meydana gelen bir olay kastedilmektedir. Teke tek karşılaşmalardan sonra, tüm ordunun genel savaşa başlayacağı sırada Hz. Peygamber (s.a) yerden bir avuç kum alıp kafir ordusuna doğru attı ve “Yüzleri kavrulsun” dedi. O sırada başlama işareti verdi ve müslümanlar, bir bütün oluşturarak kafirlere saldırdılar.

18 İşte size böyle… Gerçekten Allah, kâfirlerin hileli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır.

19 Eğer fetih istiyorduysanız, (ey kafirler,) işte size fetih;15 ama eğer (küfürden ve eski yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, geri dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa, size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir.

20 Ey iman edenler, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.

21 Ve: “Biz işittik” dedikleri halde, gerçekte işitmeyenler gibi olmayın;16

22 Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.17

23 Eğer Allah, onlardan bir hayır görseydi muhakkak onlara işittirirdi. İşittirseydi bile, arka çevirenler olarak (yine) yüz çevirirlerdi.18

24 Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.19

AÇIKLAMA

  1. Burada, Kureyşlilerin savaşa çıkmadan önce Kabe’de yaptıkları dua kastedilmektedir. Müşrikler Kabe’nin örtülerine tutunup şöyle dua etmişlerdi: “Allahım iki taraftan hayırlısına zafer ihsan et.” Özellikle Ebu Cehil: “Allahım! Haklı tarafa zafer ihsan et, saldırgan olan tarafı da rezil et. ” diye dua etti. Allah iradesini gösterdi ve müslümanların haklı ve hayırlı taraf olduğunu göstermek üzere onlara büyük bir zafer ihsan etti.
  2. Burada Hakkı kulakları ile duyan, fakat onu kabul etmeyen ve ona inanmayan münafıkların tutumu ifade edilmektedir,: onlar inandıklarını iddia ettiler, fakat emirlere uymadılar.
  3. Yani, “Hakkı dinlemeyen ve onu dilleri ile söylemeyenler, Hakka karşı sağır ve dilsizdirler.”
  4. Bu münafıklar, Hakkı sevmedikleri ve onun uğrunda çalışmayı istemedikleri için, Allah onlara emirlere uyma ve savaş alanına gitmeleri konusunda yardımcı olsaydı bile, karşılaşacakları ilk kritik anda savaş alanından kaçarlardı. Bu nedenle onların savaşa katılması faydadan çok zarar getirirdi.
  5. 21-23. ayetlerde, müminler, münafıklar gibi davranmamaları konusunda uyarılmışlardı. Burada ise böyle yapmamanın çaresi sunulmaktadır. İki yüzlü davranışa karşı en etkili silah, Allah’a ve ahiret gününe duyulan inançtır. Eğer bir kimse herşeyi bilen -o gizli niyetleri, arzu ve istekleri, kalblerdeki gizli düşünceleri bile bilir- Allah’a hesap vereceğine ve en sonunda O’nun huzuruna döndürüleceğine samimiyetle inanırsa, böyle iki yüzlü bir davranışta bulunmamak için elinden geleni yapacaktır. İşte bu nedenle Kur’an, münafıklık hastalığını tedavi eden bir ilaç olarak imanın bu iki temel ilkesine tekrar tekrar değinir.

25 Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının.20 Bilin ki, gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

26 Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmışlardınız, insanların sizi kapıp-yakalayıvermelerinden korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Umulur ki şükredersiniz.21

AÇIKLAMA

  1. “Toplumsal fitne” ile burada, sadece bireylerle sınırlı kalmayan ve aynı anda tüm toplumu saracak denli yaygın olan topluca işlenen kötülükler kastedilmektedir. Böyle bir durumda sadece günahkarlar değil, o günahları işleyenler arasında bulunanlar da Allah’ın azabına uğrarlar. Bu, böyle kötülüklerle çevrilmiş bir hayata katlanmaları nedeniyledir.

Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için, bir şehri sağlık koşulları açısından ele alalım. Eğer pislik bir kaç yerde yaygınsa, bu pisliğin kötü etkileri sadece o bölge veya bölgelerde görülecektir ve sadece evlerini ve kendilerini temiz tutmayanlar bu pisliğin kötü sonuçlarından etkileneceklerdir. Fakat eğer pislik tüm şehre yayılmışsa ve onu engelleyecek ve sağlıklı koşulları tekrar geri getirecek bir kimse olmazsa, o zaman hava, su ve toprak da kirlenecek ve tüm şehirde salgın bir hastalığa neden olacak denli zehirli olacaktır. Tabii ki bu, pisliği yayanlarla ondan kaçınanları birbirinden ayırmayacak ve o çevrede yaşayan tüm insanları etkileyecektir.

Aynı durum ahlaki çöküntü, bozukluk ve müstehcenlik için de söz konusudur. Eğer bu kötülükler bazı kimselerde varsa ve bu iyi insanlar tarafından kontrol altında tutuluyorsa, bunların kötü etkileri sadece onları işleyenlerle sınırlı kalacaktır. Diğer taraftan eğer toplumun vicdanı, kötüyü baskı altında tutamayacak denli zayıfsa ve günahkar, ahlaksız ve sapık insanlar kötülükleri açıktan işleyecek denli cesaret sahibi olabiliyolarsa, işte o zaman bu fitne bir ahlaksızlık salgını haline gelmiş demektir. Böyle olduğundan da kendi iyiliklerini muhafaza eden ve yaygın kötülüklere karşı edilgen bir tavır gösterenler dahil, azaptan kurtulamazlar. Çünkü onlar bu salgın hastalığı durdurmak için hiçbir çaba göstermemişlerdir.

Bu şekilde Allah müslümanlara, Hz. Peygamber’in (s.a) gönderiliş amacı olan ve onun çağırdığı ideali oluşturan iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevinin önemini anlatmaktadır: “Bu görevde hem birey, hem de toplum olarak rolünüz vardır. Eğer bu idealin gerçekleşmesi ve kötülüklerin yok edilmesi için samimiyetle çaba harcamazsanız, içinizden bu kötülükleri işleyen, onları yayan veya bireysel olarak bu kötülüklerden uzak bir hayat yaşayanlar arasında hiç bir ayırım gözetilmeksizin hepinizin azaba uğramasına neden olacak bir fitne salgını çıkacaktır.

Aynı gerçeğe A’raf: 163-166’da da değinilmişti. Bu İslam’ın genelde tüm insanları ıslah etmek üzere izin verdiği savaşın temel ilkesi olarak da kabul edilebilir.

  1. “… umulur ki, şükredersiniz” sözleri ele alındığı çerçeve içinde çok önemlidir. Müslümanlar, sadece Allah onları Mekke’de zayıf durumlarından kurtarıp Medine’nin güvenli ortamına kavuşturduğu ve hayatın güzel ve temiz rızıklarını lutfettiği için şükretmekle kalmamalılar. Onlar aynı zamanda şükürlerini pratikte yaşayarak göstermeli, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmeli ve Allah’a güvenip İslam uğrunda karşılaşılan tüm güçlük, tehlike ve engelleri cesurca göğüsleyerek bu davanın başarıya ulaşması için gayret ve samimiyetle çalışmalıdırlar. Onlar eğer Allah yolunda samimiyetle çaba harcarlarsa, O’nun daha önceden olduğu gibi yine Yardımcı ve Veli’leri olacağına ve kendilerini her tür tehlikeden kurtaracağına inanmalıdırlar. O halde şükür sadece nimeti kabul edip tasdiklemek değildir; o pratikte de görülecek bir şekil olmalıdır. Eğer bir kimse kendisine nimet verenin, lütfunun değerini kabul ettiğini söyler, fakat onu memnun etmek için hiçbir şey yapmaz, ona samimiyetle hizmet etmez, ya da onun gelecekte de aynı lütfu göstereceğinden şüphe ederse, bu şükür değil, nankörlüktür.

27 Ey iman edenler, Allah’a ve Resulüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.22

28 Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.)23 Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır.

29 Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,24 kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.

30 Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı.25 Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.

AÇIKLAMA

  1. “Emanetler” çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emanet edilen tüm şeyleri içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye kullanmamalıdır. (Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Nisa suresi, an: 88)
  2. Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi münafıklığa, ihanete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü’minleri para ve çocuk sevgisinin aşırılığına karşı uyarmaktadır: “Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır. Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek amacıyla verilmiştir. Bakalım sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak mısınız ve bir taraftan Allah’ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan O’nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya eğilimli olan “nefsinizi” kontrol edebilecek misiniz?”
  3. Mü’minler, eğer Allah’tan korkarak hareket ederlerse, Allah’ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan’ı yani tüm isleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi (kriteri) vereceği konusunda te’min edilmektedirler. Böylece, mü’minler eğer isterlerse Allah’ın dileğini yerine getirebilir ve O’nun tasdik ettiği yolu takip edebilirler. Bu kriter (Furkan), her zaman bir sinyal görevi görecek, onlara doğru yolu, Hakk’ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara, şeytanın yollarına karşı uyaracaktır.
  4. Bu tuzak, Kureyşliler Hz. Peygamber’in (s.a) Medine’ye hicret edeceğini öğrendiklerinde kurulmuştur. Müşrikler, Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke’den hicret etmeyi başarırsa, ulaşamayacakları bir yere gitmiş olacağını ve engellenemez bir hal alacağını hissettiler. Bu nedenle, onunla ilgili kesin bir karara varmak amacıyla ileri gelen liderler Darun-Nedve’de toplandılar. Bazıları onun zincire vurulup ömür boyu hapsedilmesi gerektiği görüşündeydiler. Fakat bu görüş kabul edilmedi, çünkü arkadaşlarının onun davasını yürüteceğinden ve güç kazanır kazanmaz hayatları pahasına da olsa onu kurtarmaya çalışacaklarından korkuldu. Bazıları da onun Mekke’den sürülmesi gerektiğini öne sürdüler. Çünkü bu en azından kendi aralarında yarattığı “karışıklığa” bile son verecekti. O zaman onun nerede yaşadığı ve ne yaptığı kendilerini ilgilendirmeyecekti. Fakat Kureyşli liderler bu görüşe karşı çıktılar ve şöyle dediler: “Bu adamın çok etkileyici bir konuşması ve kalbleri kazanma yeteneği vardır. Eğer buradan ayrılırsa başka Arap kabilelerine gider, onları kendi tarafına kazanır ve güçlendikten sonra takrar dönüp Mekke’ye saldırır.” En sonunda Ebu Cehil kendi planını öne sürerek şöyle dedi: “Her aileden genç, soylu ve güçlü bir adam seçelim. Onlar hep birden saldırıp Muhammed’i öldürsünler. Böylece kan diyeti bütün Kureyş kabileleri arasında ortak olacak ve Muhammed’in ailesi olan Abdilmenaf Oğulları bütün kabilelerle savaşmaya güç yetiremeyeceği için kan diyetini para olarak kabul etmek zorunda kalacaklardır.” Bu plan oy birliği ile kabul edildi ve belirlenen zamanda onu öldürecek gençler seçildi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onların yüzlerine kum saçarak sağ-salim Mekke’den ayrıldı. Böylece onların planı suya düşmüş oldu.

31 Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman: “İşittik” dediler. “İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu, eskilerin efsanelerinden başkası değildir.”

32 Bir de: “Ey Allah’ımız, eğer bu (Kur’an) bir gerçek olarak Senin katından ise, gök yüzünden üstümüze taş yağdır veya acıklı bir azab getir (bakalım).” demişlerdi.26

33 Oysa sen, içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azablandıracak değildir.27

34 Onlar, Mescid-i Haram’dan (insanları) alıkoyarlarken ve onun (gerçek ve layık) koruyucuları değilken Allah, ne diye onları azablandırmasın? Onun (asıl) koruyucuları yalnızca korkup-sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.

35 Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başkası değildir.28 Artık küfretmekte olduklarınız dolayısıyla tadın azabı.29

AÇIKLAMA

  1. Bu sözler bir dua yahut beddua anlamında değil, bir tehdit ve bir meydan okuma anlamındadır ve asıl kastettiği şudur: Eğer bu gerçekten Allah tarafından gönderilen bir Hak olsaydı, bizim üzerimize gökten taş yağdırmaya ve bizim onu reddetmemize karşılık bize bundan da acıklı bir azap indirmeye kadir olurdu. Bu tür bir olay olmadığına göre, bu gerçek değildir ve Allah tarafından gönderilmemiştir.
  2. Onların dua şeklinde bu meydan okumalarına karşılık verilen cevap işte budur. Onlara Hz. Peygamber (s.a) içlerinde yaşarken Mekke döneminde bir azap gönderilmeyeceği söylenmektedir. Çünkü Allah, insanlara, Peygamber onları Hakka davet ettiği sürece kendilerini düzeltmeleri için süre verir ve henüz verdiği süre bitmeden azap göndererek onları düzelme ve doğru yola uyma fırsatından mahrum bırakmaz. İkinci sebep ise, Allah bir topluluğa, içinde eski günahlarına ve sapıklıklarına tevbe eden ve yollarını düzeltmeye çalışan bazı kimseler olduğu sürece azap indirmez.
  3. Kafirler daha sonra da şöyle uyarılmaktadırlar: “Siz şimdi bir azap istediğinize göre, ona hazırlanmalısınız. Çünkü sizi ondan kurtaracak hiç birşey yoktur.” Kureyşliler, Allah’ın evinin koruyucuları oldukları için, kendilerine hiç bir azabın uğramayacağını sanıyorlardı. Bu yanlış anlama şöyle ortadan kaldırılmaktadır: “Onlar Kabe’nin gerçek koruyucuları değildirler. Çünkü sadece miras, onlara Kabe’nin koruyucusu olma hakkını vermez. Sadece muttaki insanlar, bu kutsal yerin koruyucularıdır. Kureyşliler eğer böyle bir hakka sahip idiyseler bile şimdi o hakkı kaybetmişlerdir. Çünkü onlar gerçek takva sahibi insanların, sadece Allah’a özgü olan bu Ev’e gelmelerini engellemişlerdir. Kureyşliler bu Beyt’in koruyucuları, hizmetçileri ve bekçileri gibi davranmıyor, bilakis onun sahibi ve efendisi gibi davranıyorlardı ve istedikleri kişiyi onu ziyaretten alıkoyuyorlardı. Onların Kabe’de yaptıkları ibadetlere gelince, bunlar mırıldanarak anlamsız sesler çıkartmak ve elleri çırpmaktan öte geçmiyordu, Allah’a bağlılık, O’nu zikretmek ve Allah’a ibadetin gerektirdiği tüm özelliklerden yoksundu. Böyle olduğu halde, onlar hala nasıl Allah’tan lütuf veya O’nun azabına uğramama konusunda bir garanti bekleyebiliyorlar?”
  4. Onlara Allah’ın azabının, kendi “cahiliye” düzenlerine ölüm getiren, İslam’a ise hayat veren Bedir savaşındaki yenilgi şeklinde geldiği söylenmektedir. Böylece onların, Allah’ın azabının sadece gökten bir yağmur veya fırtına şeklinde geleceği konusundaki yanlış tasavvurları da ortadan kaldırılmaktadır.

36 Gerçek şu ki, küfre sapanlar, (insanları) Allah’ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. Küfredenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.

37 Bu, Allah’ın murdar olanı temizden ayırdetmesi; murdarı, bir kısmını bir kısmı üzerinde kılıp tümünü biriktirerek cehenneme atması içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.30

38 O küfre sapanlara de ki: “Eğer vazgeçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa, önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (başlarından da) geçmiş olacaktır.”

AÇIKLAMA

  1. “Onlar hüsrana uğrayanlardır.” Çünkü onların tüm çaba, yetenek, zaman ve servetlerinin tamamen değersiz olduğu sonunda açığa çıkmıştır. Sadece hiç bir kâr elde edememekle kalmamış, aynı zamanda büyük bir kayba da girmişlerdir.

39 Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.31 Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yapmakta olduklarını görendir.

40 Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır.

41 Bilin ki, ‘ganimet olarak ele geçirdiğiniz’ şeylerin beşte biri, muhakkak Allah’ın, Resulün, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur.32 Eğer Allah’a, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün,33 iki ordunun karşı karşıya geldiği günde (Bedir’de) kulumuza indirdiğimize iman ediyorsanız (ganimeti böyle bölüşün). Allah, her şeye güç yetirendir.

AÇIKLAMA

  1. Burada, Bakara: 193’de ortaya konulan İslam’ın gayesi tekrarlanmaktadır. Bu gayenin, bir olumlu, bir de olumsuz olmak üzere iki yönü vardır. Olumsuz yönüyle savaş, fitneyi ortadan kaldırmayı, olumlu yönüyle ise tam anlam ve bütünlüğü ile Allah’ın dinini ikame etmeyi amaçlar. Bu mü’minlerin savaşmasını helal, hatta zorunlu kılan tek amaçtır. Savaşı helal kılan başka hiç bir gaye yoktur ve başka bir amaçla savaşmak mü’minlere yakışmaz. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Bakara suresi an: 204-205)
  2. Bu ayet, surenin başında ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili sorulan soruya bir cevap niteliğindedir. Surenin başında sadece: “Bunlar Allah’ın nimetleridir, ganimetler Allah’ın ve Rasulü’nündür, onları paylaştırmak da Allah ve Rasulü’ne aittir” denmekle yetinilmiştir. Burada ise ganimetlerle ilgili son hüküm verilmektedir. Savaştan sonra, savaşanlar tüm ganimetleri kumandana getirmeli ve bunlardan hiç birini gizlememelidirler. Daha sonra beşte biri bu ayette sayılan ihtiyaçlar için ayrılmalı, geri kalan beşte dördü ise savaşta rol alanlar arasında paylaştırılmalıdır. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) her savaştan sonra şöyle derdi: “Bu ganimetlerin hepsi sizin, yine sizin iyiliğiniz için kullanılacak olan beşte birden başka benim şahsıma ayrılan bir parça yok. Bu nedenle bir iğne veya iplik kadar da olsa bütün ganimetleri getirin. Küçük olsun büyük olsun, hiç birşeyi saklamayın. Çünkü böyle birşey utanç vericidir ve sizi cehenneme götürür.”

Bu Allah’a ve Rasulü’ne ayrılan beşte birlik pay, Allah yolunda ve O’nun dinini ikame etmede kullanılmak üzere ayrılmıştır.

Hz. Peygamber’in (s.a) hayatta olduğu dönemde, ayette geçen akrabalarla Hz. Peygamber’in (s.a) akrabaları kastediliyordu. Hz. Peygamber (s.a) tüm vaktini Allah’ın dini yolunda harcadığı ve kendi ailesinin üyelerine ve bakmakla yükümlü olduğu akrabalarının geçimini sağlayacak parayı kazanmaya vakti kalmadığı için, beşte birden bir bölümü onun bakmakla yükümlü olduğu akrabalarına ayrılıyordu. Fakat ölümünden sonra onun akrabalarına ayrılan pay konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazıları bu payın Hz. Peygamber’in (s.a) ölümünden sonra yürürlükten kaldırıldığı görüşündedirler; bazıları da payın onun varislerinin akrabalarına verilmesi gerektiğini söylerler. Bazıları da bu payın onun soyundan gelen muhtaçlara ayrılması gerektiği görüşündedirler. Yaptığım araştırmalara göre Raşit Halifeler döneminde bu pay onun soyundan gelen muhtaçlara ayrılmıştır.

  1. “Kulumuza indirdiğimiz”, Bedir savaşında zaferi sağlayan, Allah’ın tam zamanında gelen yardımı demektir.

42 Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar da uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın.34 Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir.35

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Savaşta hangisi (İslam ve cahiliye) galip gelirse, onun gerçekten yaşamayı hakettiği, hangisi de yenilirse onun yok olmaya mahkum olduğu ispatlanmalıdır.” Burada dikkat edilirse hayat kavgası insanlar arasında değil, müslümanlar ve kafirler tarafından temsil edilen İslam ve “cahiliye” arasındadır.
  2. Allah herşeyi duyduğu, herşeyi gördüğü ve herşeyi bildiği için kainatı adalet ve hikmetle yönetmektedir ve sadece haklıların ve doğruların kazanmasına izin verecektir.

43 Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu;36 eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

44 Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, ‘olacağı olan işi gerçekleştirmek’ için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah’a döndürülür.

45 Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allah’ı çokça zikredin. Umulur ki kurtuluş (felah) bulursunuz.

46 Allah’a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.37 Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

47 Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah’ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın.38 Allah, onların yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatandır.

48 O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

AÇIKLAMA

  1. Bu olay, Hz. Peygamber (s.a) Medine’den savaş alanına doğru ilerlerken meydana gelmiştir. O zaman henüz kafir ordusunun ne kadar büyük olduğu bilinmiyordu. Hz. Peygamber (s.a) orduyu rüyasında gördü ve ordunun çok büyük olmadığı sonucuna vardı. Sonra rüyasını mü’minlere anlattı. Bu da onlara cesaret verdi ve korkusuzca düşmana doğru yürüdüler.
  2. Arapça “” kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Sabretmek şu anlamlara gelir: “Duygu ve arzuları kontrol altında tutmak, acelecilik, şaşkınlık,ümitsizlik ve açgözlülükten sakınmak, soğukkanlı olmak ve düşünceli kararlara varmak, tehlike ve zorluk anlarında sebat ve dayanıklılık göstermek; en aşırı kışkırtma anlarında bile yanlış adım atmamak, çok büyük belalarla karşılaşıldığında ve çok kötü bir durumda olunduğunda dahi kontrolü kaybetmemek, görünürde yardımcı olan bir araçla, amaca gecikmeksizin hemen ulaşmak için sabırsızlıkla acele bir davranışta bulunmamak ve dünyevi kazanç ve faydalar elde etmeye veya nefsin eğilimlerine kendini kaptırmamak.” Allah, yukarıdaki anlamıyla sabredenlere yardım eder.
  3. Müslümanlar, asla, kibirle evlerinden çıkıp yürüyen ve müslümanları Allah yolundan alıkoyan Mekkeli müşrikler gibi davranmamaları konusunda uyarılmaktadırlar. Kafirler yanlarına şarkıcı kızlar almışlardı ve her konakladıkları yerde şarkı, dans ve içki partileri düzenliyorlardı. Bunun yanısıra geçtikleri yerlerdeki kabilelere, güçleri, sayısal ve teçhizat bakımından üstünlükleri konusunda büyük bir gösteriş yapıyor ve hiç kimsenin kendilerine karşı savaşamayacağını söyleyerek övünüyorlardı. Ahlaki durumları böyleydi, fakat savaş gayeleri bundan da kötüydü. Hak, doğruluk ve adalet ölçüsünü yükseltmek için değil, bu ölçünün yükselmesini engellemek için savaşa çıkmışlardı. Gayeleri, bu ölçüyü yükseltmeyi amaçlayan tek topluluğu yok etmekti. Müslümanların böyle bir davranışa karşı kendilerini korumaları için, bu kötü örnek, gözler önüne serilmektedir. Çünkü imanları, müslümanların doğru davranışlarda bulunmalarını ve savaş amaçlarının da temiz ve soylu olmasını gerektirir.

Bu yol gösterme sadece o zamana mahsus değildir, bu gün de aynı derecede zaruridir ve gelecekte de önemini korumaya devam edecektir. Çünkü çağdaş “medeni” devletlerin ordularının ahlaki durumu, Mekkeli müşriklerinkiyle aynıdır. Fahişeler, müstehcen eğlenceler ve şarap onların ayrılmaz bir parçasıdır ve bunları gizli olarak değil açıktan açığa, utanmadan istemektedirler. Bunun da ötesinde, bu devletlerin askerleri, arzularını tatmin etmek için onlardan kendi kızlarını istemektedirler. O halde başka bir millet onlardan, nasıl kadınlarını ve onları arzularının oyuncağı haline getirmemelerini nasıl bekleyebilir? Kibirliliklerine gelince, ordularının her askerinin bir kendini beğenmişlik ve gurur abidesi olduğunu söylemek yeterlidir. Bu ülkelerin siyaset adamları da şöyle söylemekten kesinlikle bıkmazlar: “Bu gün bizi hiç kimse yenemez, çünkü bizden güçlü hiç kimse yok.” Savaş gayeleri ise bundan da berbattır. Bu ülkelerin liderlerinden her biri tüm ciddiyetiyle, dünyayı tek amaçlarının insanların mutluluğu olduğu konusunda temin ederler. Oysa onların gerçek amacı herşey olabilir, ama asla bu söyledikleri olamaz. Bu ülkeler, Allah’ın tüm insanlar için yarattığı yeryüzünün tüm kaynaklarını ele geçirmek, bunları kendi ülke ve milletlerinin yararına, tekellerine almak ve diğer insanları kendilerine bağımlı birer köle kılmak için savaş yaparlar. İşte bu nedenle Kur’an müslümanların bu kötü insanların yoluna uymalarını yasaklar ve onlara hayatlarını ve servetlerini, bu insanların çaba harcadığı gaye uğrunda harcamaktan sakınmalarını emreder.

49 Munafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar şöyle diyorlardı: “Bunları (müslümanları) dinleri aldattı.”39 Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

50 Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: “Yakıcı azabı tadın” diye o küfredenlerin canlarını alırken görmelisin.

51 Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.

52 Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş-tarzı gibi. Allah’ın ayetlerine küfrettiler de, Allah da onları günahlarından dolayı yakalayıverdi. Şüphesiz, Allah, en büyük kuvvet sahibidir, sonuçlandırması da pek şiddetlidir.

AÇIKLAMA

  1. Bu, münafıkların ve dünyaya çok bağlı olan Medinelilerin görüşüydü. Bunlar, küçücük bir müslüman birliğinin büyük ve güçlü Kureyş ordusu ile savaşacağını gördüklerinde birbirlerine şöyle demişlerdi: “Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri (s.a) tarafından körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerini göremiyorlar.”

53 Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir.40 Allah şüphesiz işitendir, bilendir.

54 Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık, Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulme sapanlardı.

55 Allah katında canlıların en kötüsü, şüphesiz küfre sapan olanlarıdır. Onlar artık inanmazlar.

56 Bunlar, içlerinden antlaşma yaptığın kimselerdir ki, sonra her defasında ahidlerini bozarlar. Onlar korkup-sakınmazlar.41

57 Bundan dolayı, savaşta onları yakalarsan, öyle darmadağın et ki, onlarla arkalarından gelecek olanlar(ı caydır). Umulur ki ibret alırlar.42

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Bir topluluk davranışlarıyla verilen nimete layık olmadığını göstermedikçe, Allah, topluluktan lütuf ve nimetini esirgemez.”
  2. “… ahidlerini bozanlar …” Yahudilerdi. Hz. Peygamber (s.a) Medine’ye hicretinden sonra, karşılıklı fayda amacıyla anlaşma yaptığı ilk topluluk Yahudilerdi. Hz. Peygamber (s.a) onlarla iyi ilişkiler içinde olmak amacıyla elinden geleni yaptı. Çünkü onların İslam’a müşriklerden daha yakın olduklarını hissediyor ve ne zaman ikisi arasında bir seçim yapmak söz konusu olsa, onları müşriklere tercih ediyordu. Fakat Yahudi alim ve din adamları, onun tebliğ ettiği “Tevhid” ilkesinden, sunduğu yüksek ahlak ölçüsünden ve Hak yolun ikame edilmesi için onun tarafından gösterilen çabalardan hoşlanmıyorlardı. Bu nedenle yaptıkları tüm anlaşmalara rağmen, bu hareketi yok etmek için çalışıyorlardı. Bu amaçla bir çok planlar yapmışlardı: gerçek müslümanlara karşı münafıklarla işbirliği yapıyorlardı; Evs ve Hazreç kabileleri arasında İslam’dan önce var olan ve kanlı savaşlara yol açan eski düşmanlığı alevlendirmek için Kureyşlilerle ve diğer düşman kabilelerle işbirliği yapıp tuzaklar hazırlıyorlardı. Gerçi Yahudiler çoktan beri Hz. Peygamber (s.a) ile yaptıkları anlaşmaya ihanet ediyorlardı, ama Bedir savaşından sonra müslümanlara karşı düşmanlık ve kıskançlık daha da artıp alevlendi. Çünkü onlar bu yeni davanın Kureyşlilerden öldürücü bir darbe alacağını tahmin ediyorlardı, fakat sonuç tam bunun tersi oldu. Bu nedenle İslam’ın önüne geçilmez bir güç oluşturmasını engellemek amacıyla düşmanca faaliyetlerini daha da artırdılar. Hatta Kureyşlilerin yenilgi haberi geldiğinde Yahudilerin liderlerinden biri olan Ka’b b. Eşref üzüntüyle “bugün yerin altındakiler, bizim için üstündekilerden daha hayırlıdır” diye bağırdı. Bundan sonra bizzat Mekke’ye gidip Kureyşlileri intikam almaya kışkırtan ağıtlar okudu. Bunun da ötesinde Yahudi kabilelerinden Beni Kaynukalılar dostça ilişkileri bırakarak alışveriş için kendi yerleşim bölgelerine gelen müslüman kadınları rahatsız etmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a) onları payladığında ise, küstahça bir cevap verdiler: “Biz Kureyşliler gibi zayıf değiliz, biz ölene dek savaşmasını bilen bir topluluğuz, bizimle savaş da cesaretimizi bir dene.”
  3. Yani, “Eğer biz belirli bir toplulukla anlaşma imzalamışsak ve onlarda anlaşma maddelerini bozup bize karşı savaşta rol almışlarsa, biz de bu anlaşmanın maddelerinden sorumlu olmayız ve onlara karşı savaşabiliriz. Aynı sekilde, bir toplulukla savaşırken, düşmanlarımız arasında müttefiklerimize rastlarsak, onları öldürmekte ve onlara düşman gibi davranmakta tereddüt etmeyiz. Çünkü onlar birey olarak anlaşmanın gereklerini bozdukları için, bir müttefikin sahip olduğu can ve mal güvenliği haklarını yitirmişlerdir.”

58 Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi yüzlerine) at.43 Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez.

59 Küfre sapanlar, kaçıp-kurtulduklarını sanmasınlar; gerçek şu ki, onlar (bizi) aciz bırakamazlar.

60 Onlara karşı gücünüzün yettiği44 kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

61 Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.

62 Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter.45 O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.

63 Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı.46 Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet, gerekli olduğunda anlaşmayı bozma ile ilgili çok açık ve kesin bir kural koymakta ve müslümanlara “anlaşmayı açıkça onların önüne atmayı” emretmektedir. Bu ayete göre, müslümanlar, anlaşma yaptıkları tarafın anlaşma şartlarına tam anlamıyla uymadıklarını hissetseler veya karşı tarafın ilk fırsatta ihanet edeceğinden korksalar bile tek taraflı bir kararla anlaşmayı sona erdirmek haramdır. Bu nedenle ayet, müslümanların karşı tarafa, sanki aralarında hiç anlaşma yokmuş gibi davranmalarını yasaklamaktadır. Diğer taraftan ise ayet, müslümanlara henüz karşı bir davranışta bulunmadan diğer tarafı anlaşmanın bittiğinden haberdar etmelerini emretmektedir. Bu zorunludur, çünkü karşı taraf anlaşmanın hala yürürlükte olduğu konusunda yanlış anlamaya maruz kalmamalıdır. Hz.Peygamber (s.a), İslam’ın uluslararası politikasını bu ayete dayandırmıştır: “Herhangi bir tarafla anlaşmaya giren kimse, anlaşmanın süresi bitinceye kadar o anlaşmaya bağlıdır. Eğer bozmaya zorlanırsa, iki tarafın da eşit olması için, anlaşmayı karşı tarafın önünde bozar.” Daha sonra aynı ilkeyi her meseleye uygulayarak şöyle demiştir: “Size ihanet eden kimselere bile ihanet etmeyin.” Ve bu ilkeyi, harfi harfine uygulanacak şekilde zihinlere işlemiştir. İşte bu nedenle, Emir Muaviye kendi sultanlığı döneminde, anlaşma süresi biter bitmez istila etmek amacıyla Roma İmparatorluğu sınırlarına asker yığmaya başladığında, Hz.Peygamber’in (s.a) ashabından Amir b. Anbese (r.a) buna şiddetle karşı çıkmış ve bu hadisi Emir’in huzurunda okumuştur. Bu hadise göre asker yığmak bile bir tür ihanet olmaktadır. Emir buna boyun eğmek zorunda kalmış ve sınıra asker yığmaktan vazgeçmiştir.

Eskiden, “cahiliye” döneminde çok yaygın bir davranış olan anlaşmaları tek taraflı bozma ve düşmana savaş ilan ettiğini bildirmeden saldırma olaylarının, bu günün medeni “cahiliye”sinde de gündemde olduğuna dikkat edilmelidir. Mesela 2. Dünya Savaşı sırasında hiç bir resmi açıklama yapılmaksızın Almanya Rusya’ya saldırmış İngiltere ve Rusya ise İran’a karşı askeri harekata girişmişti.

Bu tür anlaşmaları çiğneme ve ihlal ile ilgili öne sürülen özürler ise dayanaktan yoksundur: Eğer önceden savaş ilanı yapılırsa karşı tarafın daha evvel davranıp saldıracağı gibi özürler öne sürülmektedir. Fakat onlar, ahlaki sorumluluklar böyle sudan sebeblerle bir kenara bırakılabilirse, şu veya bu özürle haklı gösterilemeyecek hiç bir suç veya günah kalmayacağını ve her hırsızın, her soyguncunun, her fahişenin, her katilin ve her sahtekarın suçu veya günahını bir özürle haklı gösterebileceğini unutmuş görünüyorlar. Fakat ne gariptir ki, çağdaş liderlerin iki tür adalet ölçüsü var! İhanet ve yasaları ihlali uluslararası arenada haklı gösterip desteklerken, aynı kuralı kendi ulusal arenalarında uygulamıyorlar.

Fakat yukarıdaki kuralın da bazı istisnaları var. İslam hukuku, karşı taraf açıktan açığa anlaşmayı ihlal ettiği ve kendilerine karşı belirli bir düşmanca tavırda bulunduğunda, müslümanların karşı tarafa saldırmasına izin verir. Böyle açık bir durumda ayet, müslümanları anlaşmanın gerçek bitiş tarihini beklemekle sorumlu tutmaz, bilakis hiçbir ültimatom vermeksizin böyle bir hainlikte bulunan karşı tarafa askeri saldırıda bulunmalarına izin verir. İslam hukukçuları bu istisnayı, Hz. Peygamber’in (s.a) bir uygulamasından çıkarmışlardır. Kureyşliler, Beni Huza’alılarla ilgili olarak Hudeybiye anlaşmasını açıktan ihlal ettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a) kendi tarafları açısından da anlaşmanın sona erdiğini bildirme gereğini duymamıştır. Bu nedenle onlara hiç bir haber vermeden Mekke üzerine yürümüştür. Fakat burada bir uyarı yapılmalıdır. Bu istisnadan yararlanılabilmesi için, Hz.Peygamber’in (s.a) Mekke üzerine yürümeyi doğru bulduğu zamanın tüm şartları göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu şartlar bulunduğunda, bu uygulamayı örnek alabiliriz, aksi takdirde bu uygulamadan haksız şekilde yararlanmış oluruz. Hadis ve Siret kitaplarından aşağıdaki şartların Hz. Peygamber’i (s.a) böyle bir adım atmaya yönelttiğini öğreniyoruz:

1) Kureyşlilerin anlaşmayı bozdukları o kadar aşikardı ki, bir ihlalin var olduğunda hiç bir şüphe söz konusu değildi ve onların kendileri de anlaşmanın sona erdiğini kabul ediyorlardı. İşte bu nedenle Kureyşliler anlaşmayı yenilemek üzere Ebu Süfyan’ı Medine’ye göndermişlerdi. Gerçi bu, onların anlaşmanın sona erdiğini bildiklerini göstermektedir, ama bu, yukarıda değinilen istisna kuralın işlerlik kazanması için anlaşmayı bozan tarafın bunu bilmesi ve kabul etmesini gerektirmez. Bu istisna kural, anlaşmayı ihlal, çok açık ve şüpheden uzak olduğunda geçerlidir.

2) Anlaşmanın bozulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a), onların anlaşmayı bozmalarına rağmen kendisinin anlaşmayı yürürlükte kabul ettiğini gösterecek ne bir söz, ne bir hareket, ne de bir imada bulunmamıştır. Onlarla, böyle bir izlenim yaratacak ilişkilere de devam etmemiştir. Bütün hadisler, onun Ebu Süfyan’ın anlaşmayı yenileme teklifini kabul etmediğini göstermektedir.

3) Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere karşı açıktan askeri harekata girişti. Gizli savaş niyeti taşırken barışçıl görünmeye çalışarak iki yüzlü davranmadı.

Bu, Hz. Peygamber (s.a) tarafından bu konuda vaz’edilen mükemmel bir örnektir. O halde ayetteki emre istisna, ancak belirli koşullar gerçekleştiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) örneğindeki aynı dürüstlük ve açıklık söz konusu olduğunda uygulanabilir.

Bunun yanısıra müslümanların bir sorunu, karşı taraf bunu ne karşılıklı müzakere, ne de uluslararası hakemlik yoluyla çözmeye yanaşmayıp güç kullanmakta ısrar ettiğinde, askeri güç kullanarak çözmelerine izin verilmiştir. Böyle bir durumda, bu ayet müslümanların hiç bir girişimde bulunmadan önce açık bir savaş ilanında bulunmalarını emretmektedir. İslam, eğer müslümanlar açık bir savaş ilanına hazır değillerse, gizli askeri harekata girişmeyi ahlak dışı bir tutum olarak kabul eder ve buna izin vermez.

  1. “Düşman size aniden saldırdığında, hiç bir gerileme olmaksızın hemen askeri harekata girişebilmeniz için her an düzenli bir ordu ve gerekli bir teçhizatı hazır bulundurmanız gerekir. Bu önlemler alınmalıdır ki, sizi yarı eğitilmiş teçhizatsız, gönüllüleri askere almak zorunda bırakacak bir acele ve karışıklığa imkan kalmasın ve düşmanın sizi hazırlıksız yakalayıp, siz savunmaya hazır değilken büyük kayıplar verdirmesi gibi bir korku yaşamayın.”
  2. Yani, “Diğer milletlerle ilişkiniz Allah’a olan güveninize dayanmalıdır, çünkü “O size yeter” Bu nedenle savaşta da barışta da düşmanınızla cesurca karşılaşmalısınız. Eğer düşman sizinle barış görüşmesi yapmak isterse, hiç bir tereddüt göstermeksizin karşı tarafla müzakere yapmaya hazır olmalısınız. Karşı tarafın gayri samimi ve haince niyetleri olduğu özrünü öne sürerek hiç bir teklifi geri çevirmeyin, çünkü hiç kimse karşısındakinin gerçek niyetini bilemez. Eğer karşı taraf teklifinde samimi ise, onun teklifini red edip kan dökmeye devam etmek doğru olmayacaktır. Diğer taraftan eğer karşı tarafın haince niyetleri varsa, o zaman Allah sizi cesaretiniz ve ahlaki üstünlüğünüz nedeniyle onlardan koruyacaktır. Bu durumda hain düşmanla, ona caydırıcı bir ders verecek şekilde savaşın.”
  3. Burada, daha önceden aralarında yüzyıllardan beri süregelen düşmanlıklar bulunan çeşitli Arap kabilelerinin gönüllerini birbirine bağlayan ve güçlü bir topluluk oluşturacak şekide onları kaynaştıran İslam’ın lütuf ve nimetleri kastedilmektedir. Allah’ın bu lütfu, özellikle Medineli Evs ve Hazreç kabilelerinde göze çarpmaktadır. Bu iki kabile birbirlerine düşmandılar ve kanlı Bu’as savaşı, bundan sadece iki yıl önce meydana gelmişti. Bu tür düşmanlıkların, Hz. Peygamber’in (s.a) yaşadığı dönemde İslam toplumunun şahit olduğu birlik ve beraberliğe dönüşmesi gerçekten büyük bir mucizedir. Böyle bir şeyin hiç bir insan gücü ve kaynağıyla başarılamayacağı meydandadır. Çünkü ne başarılmışsa O’nun lütfu ile başarılmıştır ve ne başarılacaksa, yine O’nun lütfu ile başarılacaktır.

64 Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter.

65 Ey Peygamber, mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, bunlar da kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.47

66 Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za’f olduğunu da bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener.48 Allah, sabredenlerle beraberdir.

67 Hiç bir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

68 Eğer Allah’ın geçmişte bir yazması (söz vermesi) olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azab dokunurdu.

AÇIKLAMA

  1. ” ” (anlamak) kelimesi burada, bu gün kullanılan “moral” kelimesiyle eş anlamlıdır. “Tefakkuh” kişinin güven ve cesaretini korumasını sağlayan maddi ve manevi durum anlamına gelen “moral” teriminden daha bilimsel bir terimdir. Çünkü gerçek şu ki, uğrunda savaştığı gayeyi apaçık anlayıp kavrayan bir kimse, bu gaye yok olduğunda, onun için hayatın hiç bir anlamı kalmayacak ve onun, kendi hayatından daha değerli olduğu sonucuna varacaktır. Böyle bir kimse ise, her iki tarafın fiziksel gücü aynı olsa da, uğrunda savaştığı gayeyi tam olarak anlayıp kavramamış olan kimseden daha fazla savaşma gücüne sahip olacaktır. Herşeyin ötesinde, gerçeği, Allah’ın varlığını, kendisinin evrendeki konumunu, Allah’la olan ilişkisini, hayatı ve ölümü, ahiret hayatını Hak ile batıl arasındaki ayrımı, batılın Hakka karşı zafer kazanmasının sonuçlarını doğru bir şekilde anlayıp kavrayan kimse, karşı taraf ne uğrunda savaştığının farkında da olsa ülkeleri, ulusları veya toplumsal sınıfları uğrunda savaşanlardan daha fazla güce sahip olacaktır. O halde gayelerini tam anlamıyla kavramış olan mü’minlerin, aynı seviyedeki kafirlerden on kat daha güçlü olacakları meydandadır. Fakat bu anlayıp kavramanın (tefakkuh etmenin) yanısıra, bu gücü elde etmek ve muhafaza etmek için sabretmek de zaruridir.
  2. Bir mü’minin kafire karşı güç oranının ondan, ikiye düşmesi, müslümanların moralindeki çökme nedeniyle böyle olduğu anlamına gelmez. 65. ayette müslümanlarla kafirler arasında güç oranının genel prensipleri vaz’edilmişti. 66. ayette ise bu ilkenin, mü’minlerin o zamanki moral durumlarına uygulanmış şekli yer almaktadır. O dönemde (H.2), müslümanların morali henüz mükemmel olgunluğa erişmemişti; çünkü çoğu İslam’a yeni girmişlerdi ve henüz hazırlık eğitimi görüyorlardı. Sonraları müslümanların moral gücü, Hz. Peygamber’in (s.a) eğitimi sayesinde istenen noktaya ulaştığında, bire on oranı pratikte uygulanmış ve Hz. Peygamber’in (s.a) son yıllarında ve onun Raşid Halifeleri döneminde meydana gelen savaşlarda bu oranın işlerliği gözler önüne serilmiştir.

69 Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup-sakının.49 Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

70 Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalblerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

AÇIKLAMA

  1. Allah’ın, 68. ayette müslümanları, niçin fidye aldıkları hususunda azarlaması konusunda müfessirler bazı rivayetler nakletmişlerdir. Bu rivayetlere göre, Bedir savaşından sonra Kureyş ordusundan alınan esirlere ne yapılacağı konusunda bir istişare heyeti toplanmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a) fidyeleri aldıktan sonra esirlerin serbest bırakılması, Hz. Ömer (r.a) ise onların öldürülmesi görüşünde idi. Hz. Peygamber (s.a) de Hz. Ebu Bekir’le aynı fikirdeydi ve fidyelerinin ödenmesinden sonra onları serbest bıraktı. Bunun üzerine Allah, bir azar olarak söz konusu ayeti indirdi. Fakat bu yorum bazı itirazlara açıktır.

Bu yorumu kabul edenlerin karşılaştığı birinci güçlük, şu sözlere uygun bir açıklama getirememeleridir: “Eğer Allah’tan bir yazı geçmemiş olsaydı…” Bazıları bunun, Allah’ın önceden tayin ettiği kaderi olduğunu veya Hz. Peygamber ‘e (s.a) henüz bu konuda bir emir göndermemesine rağmen savaş ganimetlerini helal kılmayı dilediği anlamına geldiğini söylerler. Fakat hakkında apaçık bir emir gelmedikçe hiç bir şey helal olmaz. İkinci güçlük ise, bu açıklamaya göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı, fidye almakla günaha girmiş olmaktadırlar. Bu nedenle, sadece bir kaynaktan gelen rivayetlere dayanan açıklamalar kabul edilmeden önce tekrar tekrar düşünülmelidir.

Buna göre, Allah müslümanları, Muhammed suresi 4. ayette yer alan emri uygulamadıkları için itaba tabi tutulmaktadır: “Kafirlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın. Ondan sonra artık ya bir lütuf olarak bırakır veya karşılığında fidye alırsınız.” Bu ayete göre, savaş esiri almakta veya bunları fidye karşılığı serbest bırakmakta bir beis yoktur, yanlış olan nokta, müslümanların “onları iyice vurup sindirince” şartını tam anlamıyla yerine getirmemeleridir. Çünkü Bedir savaşında Kureyş ordusu geri çekilmek zorunda bırakıldığı sırada, müslümanların çoğu ganimet toplamaya ve esir almaya başladılar ve onlardan çok azı düşmanı “sindirmek” için takibe girişti. Eğer bütün müslümanlar düşmanın arkasından gitselerdi, düşmanın gücünü hemen orada kırıp yerle bir edebilirlerdi. İşte bu nedenle Allah -Peygamber’i değil- müslümanları şu şekilde azarlamaktadır: “Ey Müslümanlar! Siz henüz Peygamber’in görevini tam anlamıyla kavrayamadınız. O, esirler alıp onların karşılığında fidye elde etmek veya ganimet toplamak için gönderilmedi. Onun gönderilişinin asıl gayesi küfrün gücünü kırıp yerle bir etmektir. Fakat siz, yine dünyevi kazançlara kapıldınız. Bu sefer sırasında, ilk önce Kureyş ordusu yerine ticaret kervanına saldırmak istediniz. Daha sonra ganimet toplamaya ve esirler almaya başladınız, bunun da arkasından ganimetlerin paylaştırılması konusunda tartışmaya giriştiniz. Eğer daha önceden size fidye vermek konusunda izin vermemiş olsaydık (Muhammed: 4), sizi şiddetli bir azaba uğratırdık. Şimdi bu aldıklarınızdan yararlanın, fakat gelecekte bizden korkun ve hoşnutsuzluğumuzu kazanmaktan sakının.”

İmam Cessas da (Ahkamü’l-Kur’an adlı eserinde ifade ettiği şekliyle) bu görüştedir. O halde yukarıdaki yorum da düşünülmeye değer. Bu görüş, Siret-i İbn Hişam’da nakledilen bir hadis tarafından da desteklenmektedir. Bu rivayete göre, müslümanlar ganimet toplamaya ve esir almaya başladıklarında Hz. Peygamber (s.a) Sa’d bin Muaz’ın yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesi gördü. Bu nedenle Hz. Peygamber: “Ey Sa’d, müslümanların bu davranışını onaylamaz görünüyorsun” dedi Sa’d şöyle cevap verdi: “Evet, ey Allah’ın Rasulü, bu müşriklere karşı Allah’ın bize lütfettiği ilk zafer. Bu nedenle, onların gücünü tamamen kırıp yerle bir etmek, bizim için onları esir alarak sağ bırakmaktan daha hayırlı olurdu.” (C.2, S. 280-281)

71 Eğer sana ihanet etmek isterlerse, onlar daha önce Allah’a da ihanet etmişlerdi; böylece O da, onların ‘bozguna uğramaları (için) sana imkân vermişti.’ Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

72 Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar,50 sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil.51Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.

73 Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmzsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.52

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet, İslam anayasasının çok önemli bir maddesini içermekte ve müslümanlar arasında “” ilişkisinin şartlarını ortaya koymaktadır. Buna göre, sadece Darü’l-İslam’da yaşayanlar veya oraya hicret edenler velayet ilişkisi ile bağlı olabilirler. İslam devletinin sınırları dışında yaşayan müslümanlar içinse sadece İslam kardeşliği bağı varolacak, fakat onlarla velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır. Aynı şekilde küfür diyarından İslam diyarına hicret etmeksizin sadece bir yabancı gibi ziyaret için gelen müslümanlarla da velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır.

Arapça “” kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir. Gerek devletle vatandaşlar arasında, gerekse vatandaşların kendi aralarında var olan yardım, koruma, destek, dostluk gibi ilişkiler için kullanılan bir kelimedir. O halde bu ayet İslami siyasal ve anayasal vatandaşlığı sadece devlet sınırları içinde geçerli kılmakta ve ülke sınırları dışında yaşayan müslümanlarla olan ilişkileri bu özel ilişkinin dışında kabul etmektedir.

Darü’l-İslam sınırları dışındaki müslümanların velayeti’nin kabul edilmesinin bir çok yasal sonuçları vardır, fakat şimdi onları saymamıza gerek yok. Bu kurala göre Darü’l-Küfr’de yaşayan müslümanlar, Darü’l-İslam müslümanlarına ve bunlar da onlara varis olamazlar. Bunlar birbirlerinin velisi olamazlar. Aralarında evlilik de söz konusu olamaz. İslam devleti de, Darü’l-Küfr’de yaşayan bir müslümanı Darü’l-Küfr’ün vatandaşlığından çıkarmadıkça sorumluluk gerektiren bir mevkiye tayin edemez. Bunların yanısıra bu ayet, İslam devletinin dış politikasını da etkilemekte ve İslam devletini sadece sınırları içinde yaşayan müslümanlara karşı sorumlu kılıp sınırları dışında yaşayan müslümanların sorumluluğundan kurtarmaktadır. Hz. Peygamber (s.a) de aynı şeyi ifade etmektedir: “Müşrikler arasında yaşayan hiç bir müslümana sorumluluk borcum yok.”

İslam’ın dış politikada takındığı bu tavır, genellikle bir çok uluslararası sorunun nedenini oluşturan bu tür tartışmalara kökten bir çözüm getirmektedir. Çünkü gerçek şu ki, eğer devlet kendi sınırları dışında yaşayan azınlıkların, koruma vasaire gibi sorumluluklarını üzerine almayı reddederse, onlarla ilgili tekrar savaşlara neden olan tartışmalar ortaya çıkamaz.

51.Gerçi bir önceki ayette İslam devleti sınırları dışında yaşayan müslümanlar, devletin siyasal korumasından hariç tutulmuşlardı ama bu durum onların iman kardeşliği ilişkisi içinde olmasını engellemez. Bu nedenle, eğer yardım isterlerse ezilmiş ve haksızlığa uğramış kardeşlerine yardım etmek, İslam devletinin ve vatandaşlarının en büyük görevidir. Fakat bu durumda da İslam devleti, uluslararası hukuka ve kabul edilen evrensel hukuk kurallarına riayet etmelidir. Eğer Darü’l-Küfr ile bir anlaşma yapmışsa bu anlaşmaya aykırı olduğu müddetçe Darü’l-İslam müslümanlarının Darü’l-Küfr’de zulüm gören müslümanlara yardım etmeleri yasaktır.

Bu ayette “velayet” kelimesi anlaşma için kullanılmıştır. Saldırmazlık kararından açık olarak bahsedilsin veya bahsedilmesin, ilgili taraflara barış garantisi verildiğini ifade eder.

Bunun yanı sıra metindeki “…ki onlarla sizin aranızda bir anlaşma vardır…” sözleri, İslam devleti ile küfür devleti arasında yapılan bir anlaşmanın sadece iki devlet arasında yapılmış bir anlaşma değil, aynı zamanda iki millet arasında da yapılmış bir anlaşma olduğunu göstermektedir. Bu nedenle anlaşma hem İslam devleti hem de İslam devletinde yaşayan müslümanlar için bağlayıcıdır. İslam hukuku, müslüman vatandaşların İslam devletinin başka ülke veya milletlerle yaptığı anlaşmalarda sorumlu olmaması gibi bir duruma müsamaha göstermez. Elbette anlaşma yapan devletin sınırları dışında yaşayan müslümanların anlaşmaya uyma gibi bir zorunlulukları yoktur. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber’in (s.a), Mekke müşrikleriyle yaptığı Hudeybiye antlaşması Darü’l-İslam’ın vatandaşlarından olmayan Ebu Busayr, Ebu Cendel gibi müslümanlar için bağlayıcı değildi.

52.”Eğer siz birbirinize yardım etmezseniz” ayetinin iki anlamı vardır: 1) Eğer bir önceki “Kafirler birbirlerinin dost ve yardımcılarıdır” cümlesi ile bağlantılı olarak ele alınırsa, şu anlama gelir: “Eğer siz ey mü’minler, kafirlerin birbirlerine yardım ettikleri gibi birbirinize yardım etmezseniz, yeryüzünde büyük bir fitne ve bozgunculuk ortaya çıkacaktır.” 2) Eğer, 72. ayette verilen emirle bağlantılı olarak ele alınırsa şu anlama gelir: Eğer Darü’l-İslam’da yaşayanlar, (a) Birbirlerinin dost ve yardımcıları olmazlarsa, (b) Darü’l-İslam’a hicret etmeyen ve Darü’l-Küfr’de yaşayan müslümanların siyasal korumaları dışında kabul etmezlerse, (c) Darü’l-İslam sınırları dışında yaşayan ve zulüm gören müslümanlar yardım istediklerinde onlara yardım etmezlerse ve aynı zamanda şu kurala, “Darü’l-İslam’da yaşayan müslümanlar anlaşma yaptıkları Darü’l-Küfr’de yaşayan müslümanlara yardım etmezler”, kuralına dikkat etmezlerse ve (d) Kafirlerle tüm dostça ilişkileri kesmezlerse, işte o zaman yeryüzünde fitne ve bozgunculuk çıkacaktır.

74 İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.

75 Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar (mirasta) Allah’ın Kitabına göre, birbirlerine (mirasta) önceliklidir.53 Doğrusu Allah her şeyi bilendir.

AÇIKLAMA

  1. Burada bir yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır. Medine’ye hicretten sonra Hz. Peygamber (s.a) Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik esasını ortaya koydu. Bu da onların birbirlerine mirasçı oldukları şeklinde bir yanlış anlamaya sebep oldu. Bu ayet, mirasın sadece kan bağı ile belirlendiğini ve iman kardeşliği bağı ile belirlenmediğini bildirmektedir.
Kuran

Enfal Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.