Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Az Bulutlu
İstanbul
15°C
Az Bulutlu
Cum 14°C
Cts 19°C
Paz 21°C
Pts 19°C

8 – Enfal Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

8 – Enfal Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Enfal Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Bu sûre, İslâm ile küfür arasındaki ilk muharebe olan Bedir harbin­den sonra H. 2. yılda nazil olmuştur. Savaşın detaylı ve umumi bir tah­lilini ihtiva ettiği gibi, büyük bir ihtimalle Enfal sûresinin bir kerede ve aynı anda vahyedildiği de anlaşılmaktadır. Fakat, bu harbin so­nucu olarak ortaya çıkan problemler ile ilgili bazı âyetlerin, daha son­raki bir zamanda ve bölüm bölüm vahyedilmiş olması da mümkündür. Ancak, sûre bütün olarak ele alındığında, bir araya getirilmiş risaleler topluluğu olduğu zannını uyandıracak hiç bir emareye rastlanamaz.

Sûre’nin tetkikine geçmeden önce, Bedir harbine yol açan olayları mütalâa etmek yerinde olur.

İlk on yıllık sürede, ya da risâletin Mekke döneminde; «İslâm çağ­rısı», güç ve kudretini isbât etti. Bu durum, şu iki büyük gerçeğin so­nucudur. Birincisi; şahsî erdemleri zirvesine ulaşan Hz. peygamber, kendi misyonunu büyük bir hikmet, âlîcenâblık ve basiret ile yerine getiriyordu. Yüce Peygamber, hareketi başarılı bir sonuca ulaştırmak için tüm idrâkini teksif ettiğini tavırları ile göstererek, bu yolda teh­likenin ve işkencenin her türlüsünü göğüslemeye hazır olduğunu orta­ya koyuyordu. İkincisi; «İslâm çağrısı» o kadar cezbediciydi ki, insan­ların akıllarını ve gönüllerini karşı konulamaz bir şekilde kendine çekiyordu. Câhiliyyet, hurafe ve haksızlığın tüm engelleri İslâm’ın gelişi­mini önlemede başansız kaldılar. Bundan dolayıdır ki; başlangıç döne­minde «İslâmın çağrısı» m hakir gören «Cahiliyye» yolunun mensûb-ları, Peygamber (s.a.) in Mekke’de ikâmetinin son döneminde İslâm’ı oldukça ciddî bir tehdîd olarak kabul etmeye ve bütün güçleri ile bas­kılarını artırmaya başladılar. Fakat yukarıda anlatılan gücüne rağmen, İslâmî hareket henüz kendisini başarıya ulaştıracak belirli faktörlere sahip değildi.

İlk olarak; «îslâmî hareket»; henüz sadece dâvasının doğruluğuna inanmakla kalmayıp aynı zamanda tüm enerjilerini ve İslâm nizamı­nın te’sîsi —basana— uğruna cansiperane gayretlerini ortaya koyma­ya hazır, İslâm prensiplerine yürekten bağlı, yeterli sayıda mü’mini (bağlısını) etrafında toplayamamıştı. Öyle ki; mü’minler en yakın ak­rabaları bile olsalar tüm kâfir dünyaya karşı savaşlarında canlarını feda etmeye hazırdılar. İslâm’ın bağlılarının, Mekke’li Kureyşlilerin elinde en şiddetli eziyetlere sabırla tahammül ettikleri ve imânlarını sadakat ile İslâm’a olan bağlılıklarında mükemmel bir örnek oluşturdukları açık bir gerçektir. Ancak, bu dönemde ideallerinden değerli hiçbir şey tanı­mayan ve bu idealler uğrunda hayatını feda etmeye dahi hazır böyle bir «bağlılar topluluğun oluşturmakta, İslâm’ın başarısını gösterecek ileri tecrübe ve adımların da gerekli olduğu ortadadır.

İkincisi; her ne kadar İslâm’ın sesi ülkenin her tarafına yayılmış olsa da, mesajın etkileri yeni yeni yaygınlık kazanmaya başlamış ve elde edilen gücü sağa sola dağıtmak zorunda kalınmıştı. Yani, «cahiliyye» nin eski kurumlaşmış hâkimiyeti ile nihâî çatışma için gerekli etkin kuvvet henüz bir araya getirilmemişti. Üçüncü olarak; İslâm’ın kendi ülkesi yoktu ve İslâm’ın gücünü pekiştirerek ileri aksiyonlarına temel teşkil edecek özgün teşkilâtı hiçbir yerde kurulmamıştı. Ülkenin her tarafına dağıtılmış ve inkarcılar arasında yabancılar gibi yaşayan müs-lümanlann kana susamış düşmanları onları kendi topraklarından da çıkarmak istiyorlardı.

Dördüncüsü; Müslümanlar İslâm’a dayalı hayat sisteminin kut­sallığını pratik olarak gösterme imkanına henüz sahip değillerdi. Daha ne İslâmî kültür oluşmuş, ne de sosyal, ekonomik ya da politik sistem olarak İslâm ortaya çıkmıştı. Ayrıca, müslümanlara rehberlik edecek savaş ve banş kuralları da konulmamıştı. Bunun için, müslümanlar külli hayat sistemlerini üzerine inşâya niyetlendikleri sözkonusu dinî prensibleri alenen ortaya koyamadılar. Diğer yandan, müslümanlar top­luluk olarak «İslâm çağrısı» nın açıkça ilânı eylemine halisane katıla-calkannı isbât eden imtihanın mihenk taşları ile henüz sınanmamış-lardı.

Allah, tüm bu noksanlıklarını giderme imkânını bahşetti.

Peygamber’in Mekke’de ikâmetinin son dört yılında İslâm’ın sesi Yesrib (Medine) de daha etkin bir şekilde yükseliyor ve Medine halkı diğer arap kabilelerine oranla içtenlikle «çağrı» yi kabul ediyorlardı. Böylece, risâletin onikinci senesi hacc mevsiminde Medîne’li yetmişbeş kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz. Peygamber ile buluştular. Bu insanlar sadece İslâm’ı kabul etmekle kalmıyorlar, Peygamber’e ve bağlılarına barış içinde yaşayacakları bir vatan da teklif ediyorlardı. Bu, Allah tarafından hazırlanmış, yeni bir devir açacak önemli bir im­kân olduğu için Peygamber bu teklifin ehemmiyetini dikkate aldı.

Bu teklifin önemi; Medine halkı için son derece açıktı ve bu sıra­dan bir «mülteciler gurubuna» yapılan teklif değil, Allah’ın elçisinin kendilerine lider ve hâkim olmasını sağlayacak bir davetti. Bunun gibi; Medîne’liler, müslüman mültecileri sadece katliâmlardan kurtarıp yeni bir yurt teklif etmediklerinin, aynı zamanda ülkenin dört bir tarafına dağılmış müslümanları bir araya getirerek kendileri ile birlikte orga­nize bir cemaat oluşturduklarının farkında idiler. Böylece halkının bu teklifi Yesrib’i «İslâm Ülkesi» haline getirdi. Onların davetlerini Hz. Peygamber kabul etmekle Yesrib’i Arabistan’daki ilk «İslâm Şehri)) yaptı.

Medine halkı bu davetin neticelerinin ne olacağının tamamen far­kında idiler. Gerçekte, bu tüm Arabistan’a karşı bir savaş ilânı ve sos­yal, ekonomik boykota da davetiye idi. Medîne’li ansâr Peygamber’e Akabe’de biat ettiklerinde bunun sonuçlarını iyi biliyorlardı.

Bîat’ın ilânı sırasında heyette bulunan en genç Medîne’li delege Es’ad bin Zurâre ayağa kalktı ve şunları söyledi: Ey Yesrib ahâlîsi; bir an beni dinleyin ve bu Matınızın tüm etkilerini dikkatlice gözden geçi­rin. Biz Peygamber’e gelmekle, ona sadece Allah’ın elçisi olarak itibâr etmekle, bütün Arabistan’ın düşmanlığını davet ettiğimizi bilmek zo­rundayız. Onu Medine’ye götürmek için aldığımızda, bize saldırılacağım ve çocuklarımızın kılıçtan geçirileceğini unutmayın. Bunun için, eğer yüreklerinizde bu âkibeti göğüsleyebilecek cesaretiniz varsa durma­yın, Peygamber’e Matınızı ilân edin ve Allah onun mükâfatım size verecektir. Fakat kendi canınızı, Peygamber’den ve onun dâvasından çok seviyorsanız, bu işi bırakın ve açıkça özrünüzü beyân edin. Bu ana mahsûs olmak üzere Allah ma’zeretinizi kabul etsin.

Heyetin diğer bir üyesi Abbâs bin Ubâde İbn Nedle aynı şeyin üze­rinde durarak şöyle dedi: Şu insana biatinizi ilân etmenizin neticele­rinin ne olacağını biliyor musunuz? (Topluluktan, «evet biliyoruz» ses­leri yükseldi.) Siz O’na Matınızı ilân etmekle tüm dünyaya savaşta meydan okuyorsunuz. Hayatınız ve mülkiyetiniz ile ilgili her türlü ciddî tehlike ihtimâl dâhilidir. Onun için, iyice düşünün. Eğer, düşmanları­nızla karşılaştığınızda ortaya çıkacak bir takım gizli düşünce ve duy­gularınız varsa; Peygamber’i şimdiden yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böylesi bir ilişki size bu dünya’da da, öte dünya’da da utanç verecek ve yüzkarası olacaktır. Yok eğer, bu davetin neticesi olarak or­taya çıkabilecek her türlü sonucu karşılamaya kesinlikle emîn ve ha-zırsanız, o halde en iyi yol Peygambere bîat hususunda antlaşmanızdır. Allah’ın izniyle bu, öte dünyanız için hayırlı olacağı gibi bu dünyanız için de hayırlıdır.

Heyetin bütün üyeleri; canlarımızı dahi tehlikeye atmaya hazırız. Ve tüm soylu, hısım akrabamız, Rasûlullah’ın uğruna feda olsun, diye­rek bir ağızdan bağırdılar.

Daha sonra, «İkinci Akabe bîatı» antlaşması olarak bilinen meş­hur antlaşma yerine getirildi.

Diğer tarafta, Mekke ahâlîsi de kendi açılarından bu bîat antlaş­masının ne tür sonuçlar doğuracağını gayet iyi anlıyoriardı. Yakından tanıdıkları, üstün bir kişiliğe ve olağanüstü niteliklere sahip Muham-med (s.a.), bu bîat ile birlikte çok güçlü bir dayanak kazanıyordu. Bu antlaşma büyük bir sadâkat, kararlılık ve metanet ile peygambere bağlı olan mü’minlerin, O’nun yüce liderliği ve rehberliği altında di­siplinli bir cemâat haline gelmelerine yardım edecekti. Ve biliyorlardı ki; bu bîat onların eski hayat düzenlerinin ölüm fermanı demekti. Aynı zamanda geçimlerinin temel kaynağı olan ticâretlerinde de Me­dine’nin stratejik öneminin farkındaydılar.

Medine’nin coğrafî konumu, müslümanların Yemen, Suriye ticâret yolunda ilerleyen kervanlara kolaylıkla hücum etmelerini ve böylece Mekke’lilerin ve diğer putperest kabilelerin ekonomik yollarını etkin bir şekilde kesmelerini sağlayabilecek üstünlüğe sahipti. Tâif ve diğer bölgeleri hesaba katmaksızın, Mekke halkının senede yaklaşık 200.000 dinarlık ticâreti bu yoldan sağlanıyordu.

Akabe bîatı antlaşmasının sonuçlarının ne olacağının tamamen farkında olan Kureyş’liler, aynı gece antlaşmayı haber aldıklarında ger­çekten altüst oldular. İlk olarak, Medine halkını kendi taraflarına çek­meye çalıştılar. Fakat müslümanların küçük gruplar halinde Medine’ye göç ettiklerini görünce; sonradan Hz. Peygamberin de hicret edeceğini tahmîn ettiler. Bu tehlikeyi önlemek için de kesin bir ölçü koymaya ka­rar verdiler.

Peygamberin hicretinden birkaç gün önce, Kureyşliler meseleyi müzâkere etmek için bir konsey topladılar. Uzun tartışmalar sonucu, Benu Hâşim sülâlesi hâriç Kureyş’in tüm sülâlelerinden birer kişinin Hz. Peygamberin hayatına son vermek için seçilmesini kararlaştırdılar. Bu, peygamberin sülâlesinin yalnız başlarına diğer Kureyş sülâlesi ile savaşmalarını güçleştirmek içindi. Böylece, HâşimoğuUarı onlardan intikam almak yerine, Rasulullah’m katilinin «kan bedeli» ni kabul etmek zorunda kalacaklardı. Fakat Allah’ın lütfuyla, cinayet plânlan Rasûlullah’m şâyân-ı takdir metaneti ve Allah’a tâm teslimiyeti ile ba­şarısızlığa uğradı ve Peygamber Medine’ye sağ salim ulaştı. Peygam­berin hicretini önleyemediklerinde; Medine’ye ulaştığından beri Hz. Peygambere karşı hoşnutsuzluk beslemeye başlamış olan Abdullah İbn Ubeyy’i kullanmak fikri akıllarına geldi. O, Medine’nin etkili liderle­rinden biri idi ve halk onu reîs olarak kabul ediyordu.

Evs ve Hazrec kabilelerinin büyük bir çoğunluğunun müslüman olmaya başlamasından ve Hz. Peygamberi liderleri, rehberleri ve hâ­kimleri olarak kabul etmelerinden beri, İbn Ubeyy’in tüm liderlik ümid-leri sona eriyordu. Bunun için, Kureyşliler O’na şunları yazdılar : Bi­zim düşmanımıza barınak vermenize karşılık, size plânlı bir şekilde O’nunla savaşmanızı ya da şehrinizden sürgün etmenizi söyleriz. Aksi takdirde tann’nın adına kılıçlarımızla şehrinize gelir erkeklerinizi Öl­dürür, dişilerinizi de câriye yaparız. Bu mektûb hasedinin şiddetini ar­tırdı ve onu kaybettiği liderliğini yeniden kazanması gereğine iyice meylettirdi. Fakat Hz. Peygamber basiretle tüm tedbîrlerini zamanın­da almış ve bu şeytanî hesâbları bozmuştu.

Kureyşliler, tehdîdlerini sürdürmek için başka bir imkâna daha sa­hiptiler. Medine’nin diğer reisi Sa’d İbn Muâz, «Umre» için Mekke’ye geldiğinde Ebu Cehil Kabe’nin yakın duvarları önünde onun yolunu keserek şunları söyledi: Bizim dinimizden irtidâd edenlere yardım et­tiğiniz ve onlara bannaklık ettiğiniz sürece barış içerisinde «umre» nizi yerine getireceğinizi mi sanıyorsunuz? Sen, Umeyye İbn Halefi mü-sâfir etmemiş miydin? Buradan canlı olarak geri dönemeyeceksin. Sa’d şu şekilde cevâbladı bu sözleri : Allah’a yemin olsun ki; eğer beni Um-re’den alakoyarsanız, size daha kötüsü ile misilleme yaparım ve ker­vanlarınızın yolunu Medîne civarında keserim. Bu ârizî olay, Mekke’li-lerin Hacc için Kabe’ye gelecek müslümanları önleyeceklerini ve Medîne halkının da Suriye’ye giden ticâret yoluna saldırılar ile İslâm düşman­larına misilleme yapacaklarını ilân etmelerine vesîle oldu. Gerçekte müslümanlar için, bu önemli yolu ellerinde tutmaktan ve böylece Ku­reyş ile söz konusu ticâret yoluna hayatî bağımlılıkları olan diğer ka­bileleri baskı altında tutup, müslümanlara karşı takındıkları düşman­ca ve muhalif tutumlarını yeniden gözden geçirmek zorunda bırak­maktan başka alternatif yoktu. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber, bu meseleye en büyük önemi atfetmiştir. Yeni kurulan İslâm toplumunun organizasyonu için temel düzenlemeleri ve aynı şehirde ikâmet ettikleri yahûdî komşulan ile barış kurallarını ortaya koyar koymaz, Su­riye ticâret yolu ile ilgili şu iki politikayı tesbît etti:

Birincisi, Kızıldeniz ile Suriye yolu arasında yaşayan kabilelerle müzâkerelere girerek, onlarla bir ittifak kurmaya ya da en azından müslümanlarla karşılıklı saldırmazlık anlaşmaları yapmalarını sağla­maya çalıştı. Bunda da başarılı oldu. Deniz kıyısına yakın dağ yolunu elinde bulunduran, çok önemli kabilelerden biri olan, «Cüheyne» kabi­lesi ile sınır anlaşmasını gerçekleştirdi. Daha sonra, Yanbû’ yakınla­rında yaşayan Benû Damra ile hicretin ilk yılı sonlarında «savunma ittifakı anlaşması» imzaladı. H. 2. yılda Benu Damra kabilesinin kom­şulan ve müttefiki olan Benu Mûdlic kabilesi de bu ittifaka katıldı. Sonraları, müslümanlar tarafından gerçekleştirilen yoğun tebliğ çaba­ları sonucu söz konusu bu insanların hemen büyük bir çoğunluğu din­lerini değiştirerek İslâm’ı kabul etmişlerdir.

tkinci olarak, Suriye ticâret yoluna Kureyş’i uyarıcı küçük müfre­zeleri gönderdi. Ve bunlardan bir kısmına bizzat peygamber, kendisi de iştirak etti. Hicretin birinci yılı süresince, Hamza’nın, Ubeyde İbn Hâ-ris’in, Sa’d îbn Ebu Vakkâs ve bizzat Hz. Peygarhber’in komutası altında gerçekleştirilen el-Ebva’ seferi olmak üzere dört ayrı sefere çıkıldı. 2. H. yılın ilk ayında aynı yola iki yeni hucûm (akın) daha yapıldı. Bunlar, Buvat ve Zeval Uşeyre akınları olarak bilinir. Bu akınlarda iki husus dikkate değerdir. İlki; bu akınların hiç birisinde ne kan akıtıldı, ne de kervanlar yağmalandı. Bu da gösterir ki, rüzgârı Kureyş’e doğru esen bu yolda müslümanlann gerçek güçlerini onlara göstermek, bu akınla­rın temel nedeni idi. İkincisi; yine bu akınların hiç birinde Medine halkından birtek kişi yoktu. Müfrezelerin tüm elemanları Mekke’li mu­hacirlerden oluşmuş ve böylece muhtemel bir çatışmanın Kureyş’liler arasında kalıp diğer kabilelere yayılma ihtimâlinin Önlenmesi sağlan­mıştı. Oysa, Kureyş’liler diğer kabileleri de çatışmanın içine çekmeye çalışıyorlardı. Kureyşliler Medine’ye doğru müfrezeler gönderdiklerin­de halkı yağmalamakta tereddüd etmiyorlardı. Meselâ; Kurz bin Câbir el-Fihrî komutasındaki hücumları sırasında şehrin oldukça yakınında Medine halkının davarlarını yağmalamaları gerçek niyetlerinin ne ol­duğunu göstermişti.

H. 2. yılın Şa’bân ayında (Şubat ya da Mart 623’de) sadece 30 ya da 40 muhafız ile korunan büyük bir Kureyş ticarî kervanı Suriye’den dö­nüş yollannda, Medine’den kolaylıkla saldınlabilecek mesafedeki top­raklardan geçiyorlardı. Kervanın binlerce sterling değerinde kıymetli malları taşıması ve korunmasının yetersiz olması, kervanın sorumlusu Ebu Süfyân’ı geçmiş olaylardan dolayı müslümanlann saldmsından korkutuyordu. Bundan dolayı, tehlikeli bölgelere girer girmez, acele bir yardım talebinde bulunmak üzere süvarilerinden birini Mekke’ye yol­ladı. Süvârî Mekke’ye vardığında, eski bir arap geleneğine başvurarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti ve semerini tersine çevirdi. Daha sonra üstündeki gömleğini arkasından ve önünden parçalayarak bağırabildiği en yüksek sesle ağlamaya başladı. Ey Kureyş halkı! Ebu Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den dönmekte olan kervanlarınızı peşin­den takîb etmekte olan Muhammed ve bağlılarından korumak için yol­lara düşün. Aksi takdirde, mallarınıza kavuşacağınızı hiç sanmam. Ko­şun. Yardıma koşun! diye haykırıyordu. Bu olay tüm Mekke’nin bü­yük bir tahrike ve kızgınlığa düşmesine ve Mekke’H büyük liderlerin savaşa, hazır hale gelmesine neden oldu. 600 silahlı savaşçıdan ve 100 kişilik süvari alayından oluşan bir ordu büyük bir ihtişam ve-gösteri ile savaş için yola çıktı. Kureyş’liler sadece kervanlarını korumaya de­ğil, her şeyden önce Medine’de gün geçtikçe kuvvetlerini pekiştiren müslümanlann yeni tehdîdlerine bir son vermeye niyet etmişlerdi. Bu yükselen gücü kırmak ve Suriye yolu etrafındaki kabileleri korkutup hareketten menederek ticâretlerinin geleceği için bu yolu tamamıyla emîn hale getirmek istiyorlardı.

Hâdiselerin gelişimi ile ilgili ma’lûmâtı dâima en iyi şekilde ta’kîb eden Hz. Peygamber artık nihâî karâr saatinin geldiğini ve şimdi ileri adımlar atmanın tâm zamanı olduğunu hissediyordu. Aksi takdirde, İslâmî hareket tamamen ölecek ve bir daha yeniden ayağa kaldırma imkânı olmayacaktı. Kureyş’in, Medine’yi işgal etmesi halinde, kararsız olanlar tamamen müslümanlara karşı çıkacaklardı. Muhacirlerin iki yıldan az Medine’deki ikâmetleri süresince, kendi iktisâdi hayatlarını daha düzene koymamış olmaları, ansârın sınanmamış olması ve yahûdî komşularının muhalif olmaları gibi nedenlerle İslâm toplumunun için­de bulunduğu durum henüz zayıftı. Ayrıca Medine’de dahi kuvvetli bir münafık ve müşrik gurubu mevcûddu. Tüm yukarıdaki sebeplerin ya­nında, çevre kabileler Kureyş’ten korkuyorlardı ve onlarla dinî bir ya­kınlık içerisinde idiler. Bundan ötürü, Hz. Peygamber muhtemel bir Kureyş işgalinin sonrasında gelişecek şartların müslümanlar için .hiç de uygun olmayacağını sezinliyordu.

Kureyş’lilerin Medine’yi işgal etmeyip sadece bir güç gösterisi ya­parak kervanlarının emniyet içinde seyretmesini sağlamaya çalışma­ları da ikinci bir ihtimâldi. Böyle olsa dahi, müslümanlann müdâhale etmeyip hareketsiz kalmaları itibârlarını ciddî şekilde etkilerdi. Gerçek­ten, çatılmada böylesi bir zayıf kalış diğer arapları da cesaretlendirir ve müslümanlann durumunu oldukça emniyetsiz hale getirir, çevre Arap kabileleri Kureyş’i Örnek olarak müslümanlara karşı saldınlara başlarlar, Medine’nin yahûdî, münafık ve müşrikleri açıkça baş kaldırırlardı. Bu durum sadece müslümanlann hayatlarının, mallarının, şe­reflerinin emniyetini tehlikeye atmakla kalmaz, artık bu bölgede yaşa­malarını da zora sokardı. Müslümanlar düşmana korku salamazlarsa hayatlarını, mallarını ve şereflerini onların şerrinden emin tutamazlar­dı. Meselenin dikkatli bir tahlili Hz. Peygamberin nihâî adım için plân­lar yapmasına ve bir araya getirebileceği küçük bir güçle dahi olsa harbe girme karan almasına yol açtı. Ancak ve sadece bu şekilde İslâm toplumu haklarının bakî kalacağını gösterebilirdi, ya da yokluğa mah­kûm olurlardı.

Karâr aşamasına geldiğinde, muhacir ve ansan biraraya toplayarak öncelikle içinde bulûnduklan durumu teferruatı ile izah etti. Ve şunları söyledi: Allah size yüzyüze geleceğiniz iki tercihten birini va’dediyor : Kuzeyden gelen ticâret kervanını ya da güneyden ilerlemekte olan Ku-reyş ordularını. Şimdi söyleyin, bu ikisinden hangisine doğru hareket etmeyi istersiniz? Topluluğun büyük bir çoğunluğu kervana hücum et­mek istediklerini bildirdiler. Fakat Hz. Peygamber onlarla aynı görüşte değildi ve sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine muhacirlerden Mikdad îbn Amr ayağa kalkarak, şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, lütfen Rab-bının sana emrettiği tarafa yönel. Nereye gidersen biz senin arkandan geliriz. IsrâiloğuIIannın Hz. Musa’ya : «Git, sen ve Rabbın birlikte sa­vaşın. Biz burada bekleriz» dedikleri gibi demeyiz. Onların tâm tersine; git, sen ve Rabbın birlikte savaşın. Biz de son nefesimize kadar senin yanında savaşacağız, deriz. Bunun üzerine Rasûlullah karârını ilân etmeksizin, şimdiye kadar henüz İslâmî mücâdelenin herhangi bir kıs­mına iştirak etmemiş olan ansâr’dan bir cevâb gelmesini bekledi. Bu onlar için, İslâm uğruna savaşacaklarına dâir verdikleri sözlerini ye­rine getirmeye hazır olduklarını göstermeleri için ilk fırsat olduğundan, Hz. Peygamber doğrudan doğruya onlara hitâb etmeden sorusunu tek­rarladı. Bu sefer, ansâr’dan Sa’d İbn Muâz ayağa kalkarak : Efendim, soruyu bize yönelttiğiniz anlaşılmıştır, deyince, Peygamber tasdik etti ve bunun üzerine ansâr şunları haykırdılar : Sana inanınz, senin ge­tirdiğin mesajın doğruluğunu tasdik eder ve seni dinleyip itaat ede­ceğimiz hususunda verdiğimiz mukaddes yeminimizi tekrârlanz. Sen denizlere doğru yürüsen de seninle beraber dalgalarına girmeye hazır olduğumuz «hidâyet)) yolu üzere, seni gönderen Allah’ın adına kılıç­larımızı kuşanırız. Sen bizi harbe hemen yarın soksan da, hiçbirimizin savaşa girmekte tereddüd ederek senin arkanda kalmayacağımızdan, ya da seni yalnız bırakmayacağımızdan emin olmalısın. Muhkem bir şekilde savaşa devam edecek ve savaşta canlarımızı feda edeceğiz. Ümid ederiz ki, Allah’ın izniyle bizim davranışlarımız kalbine sevinç vere­cektir. Evet, Allah’ın korumasına güvenerek bizi muharebeye sok.

Bu konuşmalardan sonra artık ticâret kervanlarına doğru değil de Kureyş ordularına karşı harekete geçilmesine karâr verilmişti. Fa­kat altı çizilerek ifâde edilmeli ki; bu karâr son derece elverişsiz şartlar içinde alınmıştı. Savaşa katılacakların sayısı, 86’sı muhacir, 61’i Evs ve 170’i Hazrec kabilelerinden olmak üzere toplam 300’den biraz faz­laydı. Ayrıca bu küçük ordu kötü silâhlanmış ve eksik araç gereçle do­nanmıştı. Aralarında sadece ikisinin binecek atı, tamâmı 70 kişinin de üçer dörder binecekleri develeri vardı. Ayrıca, silâh bakımından da ol­dukça yetersiz idiler; sadece 60 tanesi silâhlıydı. Bununla beraber, bu muharebeye katılanların büyük çoğunluğunu teşkil eden İslâm’ın ba­şarısı uğruna canlarını feda etmeye hazırlanmış olanların dışında, çok az bir kısmı da ölüm canavarlarının önüne gitmekte olduklarının kor­kusunu taşıyorlardı. Yani, olayları dâima bencil bakış açılarından gö­ren insanlar da vardı. İslâm’ı kabul etmiş olmalarına rağmen, imânla­rını mal ve canlarından fedâkârlıkta bulunmalarını taleb ettiğinin far­kına varamadılar. Bedr’in rasyonel (akılcı) olmayan din gayretlerinin teşvik ettiği çılgınca bir hucûm hareketi olduğunun bilincinde değillerdi. Fakat peygamber ve ideal mü’minler canlan tehlikeye atmanın gerek­tiği hayatî anların ehemmiyetini (mecburiyetini) çok iyi idrâk etmiş­lerdi. Bunun için Kureyş ordularının gelmekte olduğu Güneybatıya doğru harekete geçtiler. Bu; daha başlangıçta müslümanlann hedefi­nin ticâret kervanlarını yağmalamak değil, Kureyş ordularına karşı sa­vaşmak olduğunun açık bir delilidir. Eğer ticâret kervanlarını yağma­lamak isteselerdi Kuzeybatı’ya değil Güneybatı’ya doğru hareket eder­lerdi.

İki hizib (îmân ve küfür hizipleri) Bedr muharebesine Ramazân ayının 17. günü tutuştular. İki ordu karşı karşıya geldiğinde Hz. Pey­gamber Kureyş ordusunun kendilerinin üç katı ve çok daha mükem­mel silâh donatımına sahip olduğunun farkına vararak, büyük bir huşu ile ellerini kaldırıp şu eşsiz duası ile Rabbına niyaz etti: Ey Allah’ım; bütün silâhlan ile Kureyş işte burada. Senin elçinin mağlûbiyetini ha­zırlamak için geldiler. Ey Allah’ım, şimdi bana ya’dettiğin yardımını gönder. Ey Allah’ım, eğer senin hizmetkârların olan bu küçük ordu yok edilirse, artık ondan sonra yeryüzünde sana kulluk edecek hiç kim­se kalmayacaktır.

Bu muharebede en ağır imtihanı yakın akrabâlanna karşı savaş­mak ve babalanna, oğullarına, amcalarına, dayılarına ve kardeşlerine kılıç çekmek zorunda kalan Mekke’li muhacirler vermişlerdi. Böylesi zor bir imtihanı da ancak Hakk’ı seksiz şüphesiz kabul edip bâtıl ile tüm ilişkilerini kesen insanlar başarılı olabilirdi. Diğer yandan, an-aârın geçirdiği imtihan da bundan aşağı değildi. Şimdiye kadar onların arzularının hilâfına müslümanlara barınak te’mîn etmekle Kureyş ve müttefiklerinden iyice kopuyorlardı. Ama şimdi, onlara karşı ilk savaşlarını veriyorlar ve aralarında devam edecek uzun ve acı savaş­ların tohumlarını atıyorlardı. Bu, birkaç bin nüfuslu küçük bir kasa­banın tüm Arabistan ile savaşmayı göze alması anlamında oldukça güç bir imtihandı. Bunun, uğruna tüm şahsî menfaatlanm feda etmeye hazır şekilde İslâm’ın hakıkatina inanmış böylesi insanların atabile­ceği yiğitçe bir adım olduğu aşikârdır.

Allah, muhacir ve ansâr’ın kâmil imânlarından kaynaklanan fedâ­kârlıklarını kabul ederek onları yardım ile mükâfatlandırdı. Güçlü, ol­dukça iyi donatılmış Kureyş ordusu, yarınıyamalak donanıma sahip İslâm’ın bu «Müstezatlar ordusu» karşısında hezimete uğradı. 70 tane adamları Öldü, yetmiş tanesi esîr alındı ve silâhlan ile araç-gereçleri savaş ganimeti olarak müslümanların eline geçti. En iyi savaşçıları olan ve onlara İslâm düşmanlığında öncülük eden en iyi liderleri bu savaşta öldüler. Bu kafi zaferin, İslâm’ın gücünü tahnıîn edilen noktalara ulaştırdığında şüphe yoktur. Batılı bir araştırmacı, Bedir muharebesin­den önce İslâm’ın sadece bir din ve devlet olduğunu, ancak Bedir’den sonra devlet dini, ve bundan başka, bizatihi kendisinin devlet haline geldiğini söyler. (Mevdûdî, Tefhim el-Kur’an =The Meaning of the Qur’an; II, 289 – 306).[1]

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimet­ler, Allah’ın ve Rasûlünündür. Şu halde eğer mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah’a ve pey­gamberine itaat edin.

Ganimetler

Buhârî der ki: îbn Abbâs kelimesinin ganimetler ol­duğunu söyledi. Bize Muhammed İbn Abdürrahîm’in… Saîd İbn Cübeyr’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: îbn Abbâs’a Enfâl Sûresini sordum da: Bedir hakkında nazil oldu, dedi. Buhârî’nin İbn Ab-bâs’tan muallâk olarak rivayet etmiş olduğu hadîsi, Ali İbn Ebu Talha da ondan (İbn Abbas’tan) rivayet eder ki o, Enfâl’in ganimetler ol­duğunu söylemiştir. Ganimetler sırf Allah Rasûlü (s.a.) ne âit olup ondan kimseye hiç bir şey yoktur. Mücâhid, İkrime, Atâ, Dahhâk, Ka-tâde, Atâ el-Horasânî, Mukâtil İbn Hayyân, Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem ve birçokları; Enfâl’in ganimetler olduğunu söylemişlerdir. Kelbî de Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayet eder ki o, Enfâl’in ganimetler olduğunu söylemiştir. (…)

İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus… el-Kâsım îbn Muhammed’den ri­vayet etti ki o, şöyle demiştir: Birisinin İbn Abbâs’a Enfâl’i sorduğu­nu işittim. İbn Abbâs (r.a.) : Kısrak ganimetten, (öldürülenin üzerin­de çıkan) eşyası ganimettendir, dedi. Adam sorusuna döndü de İbn Ab­bâs yine böyle söyledi. Sonra adam : Allah’ın kitabında zikretmiş ol­duğu Enfâl nedir? dedi. —Kasım der ki: Adam îbn Abbâs’a sormaya o kadar devam etti ki az kaldı onu sıkıntıya sokacaktı— İbn Abbâs dedi ki: Bunun benzeri nedir bilir misiniz? Aynen Ömer İbn Hattâb’ın vurmuş (dövmüş) olduğu Sabîğ gibidir.

Abdürrezzâk der ki : Bize Ma’mer… el-Kâsım Muhammed’den ri­vayet etti ki İbn Abbâs şöyle demiş : Ömer İbn Hattâb (r.a.) a bir şey sorulduğu zaman : Ben, sana emretmiyorum ve sana (herhangi bir şeyi) yasaklamıyorum, derdi. Sonra îbn AbbâvS dedi ki: Allah’a yemin olsun ki Allah peygamberi (s.a.) ni ancak men’edici, emredici, helâl ve haram kılıcı olarak göndermiştir. Kasını der ki: İbn Abbâs’a Enfâl’i soran birisi, onun başına musallat oldu. İbn Abbâs : Birisi (cihâdda düşman olan taraftan) birinin kısrağını ve silâhını ganimet olarak alırdı, dedi. Adam İbn Abbâs’a sorusunu tekrarladı ve İbn Abbâs yine aynı cevabı verdi. Adam ona sorusunu yine tekrarladı ve nihayet kız­dırdı da İbn Abbâs şöyle dedi: Bilir misiniz bunun benzeri nedir? Ömer İbn Hattâb’ın dövdüğü Sabîğ gibidir bu. Ömer sonunda ona öyle bir vurdu ki kanlar topuklarına —veya ayaklarına— aktı. Adam dedi ki: Sana gelince; Allah, Ömer için senden intikam almıştır. İbn Abbâs’a varan sahîh bir isnâdla belirtildiğine göre; İbn Abbâs, âyetteki Nefl kelimesini; devlet başkanının, ganimetin aslı taksim edildikten sonra bazı kimselere harbde öldürülenin üzerinden çıkan eşya ve diğer şey­lerden fazlaca verdiği ile, şeklinde tefsir etmiştir. Nefl kelimesi lâfzın­dan fakîhlerden birçoğunun aklına gelen de bu anlam olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Mücâhid’den rivayetle îbn Ebu Necîh der ki: Onlar Allah Rasûlü (s.a.) ne beşte dörtten (beşte dördün taksim edilmesinden) sonraki beşte biri sordular da «Sana ganimetlerden sorarlar…» âyeti nazil oldu.

İbn Mes’ûd ve Mesrûk : Savaş günü Nefl yoktur. Nefl, ancak sallar karşı karşıya gelmezden öncedir. (Yani nefl savaşsız olarak elde edilen­dir) . demişlerdir. İbn Mes’ûd ve Mesrûk’un bu açıklamalarını İbn Ebu Hatim onlardan rivayet eder. İbn Mübarek ve birçoklarının Abdülmelik İbn Ebu Süleyman’dan, onun Atâ İbn Ebu Rebâh’tan rivayetine göre o, «Sana ganimetlerden sorarlar…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Sa­vaşsız olarak müşriklerden müslümanlara kaçan hayvan veya köle ve­ya câriye veya eşya hususunda sana soruyorlar. Bunlar Hz. Peygam­ber (s.a.) e âit ganimet olup onlar hakkında dilediğini yapar. Bu açık­lamaya göre Atâ İbn Ebu Rebâh, enfâl’i fey( ile tefsir etmiş oluyor. Fey’; kâfirlerden savaşsız olarak alınan şeydir. İbn Cerîr der ki: Baş­kaları buradaki ganimetleri, seriyyelerin ganimetleri olarak kabul et­mişlerdir. Bana Haris… Ali İbn Salih’ten rivayet etti ki o, şöyle de­miştir: Bana ulaştığına göre «Sana ganimetlerden sorarlar…» âyetin­de kasdedilen, seriyyelerdir. Burada kasdedilen devlet başkanının bazı seriyyelere, ordunun geri kaJanlanyla birlikte onlara pay olarak ayırdık­larından fazla olarak verdiğidir. Şa’bî bunu açıkça belirtmiş ve İbn Cerîr bunun, bölüştürmenin üzerine yapılan fazlalıklar olduğu görü­şünü tercih etmiştir. Bu âyetin nüzul sebebi hakkında vârid olan ve İmâm Ahmed’in rivayet ettiği şu hadîs de bu görüşü destekler mâhi­yettedir : İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye… Sa’d İbn Ebu . Vakkâs’dan rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor: Bedir günü olduğunda kardeşim Ümeyr Öldürülmüş ve ben Saîd İbn Âs’ı öldürüp kılıcım al­mıştım. Kılıcının ismi Zû el-Ketîfe idi. Bu kılıcı Hz. Peygamber (s.a.) e getirdim : Git ve onu toplanan (ganimetlerin) içine at, buyurdu. Dön­düm, ancak içimde kardeşimin öldürülmesi ve öldürdüğüm Saîd İbn el-Âs’dan almış olduklarımın benden alınmasından ötürü ancak Allah’ın bildiği duygular vardı. Allah Rasûlü (s.a.) nün yanından azıcık ayrıl­mıştım ki Enfâl Sûresi nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) bana : Git ve kılıcım al, buyurdu. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Esved İbn Âmir… Sa’d İbn Mâlik’den rivayet eder ki o, şöyle anlatıyor : O : Ey Allah’ın el­çisi, bugün Allah müşriklerden intikamını almak suretiyle benim kini­mi giderdi. Şu kılıcı bana ver, demişti. Hz. Peygamber: Bu kılıç ne senindir, ne de benimdir. Onu koy, buyurdu. Anlatmaya şöyle devam eder: Kılıcı koydum, sonra döndüm ve: Belki de bu kılıcı, bugün be­nim başıma gelenlerin başına gelmediği birisine verecek, dedim. Ar­kamdan birisi beni çağırdı. Ben: Allah benim halamda bir şey mi in­dirdi? dedim. Kılıcı benden istemiştin. O bana âit değildi, ama Allah Rasûlü onu bana verdi. İşte kılıç senindir, dedi. Allah Teâlâ : «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler Allah’ın ve Rasûlünün-dür.» âyetini indirdi. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî muhtelif kanallardan olmak üzere Übeyy İbn İyâs’dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî ha­dîsin hasen, sahih olduğunu söyler. Hadîsi Ebu Dâvûd et-Tayâlisî de şöyle rivayet eder : Bize Şu’be’nin… Mus’ab İbn Sa’d’dan rivayetine gö­re; o, Sa’d’ın şöyle dediğini naklediyor : Benim hakkında dört âyet nazil oldu : Bedir günü bir kılıç elde etmiştim. Hz. Peygamber (s.a.) e geldim ve: Onu bana (fazla olarak) ver, dedim. İki kere : Onu aldığın yere koy, buyurdu. İsteğimi tekrarladım da Hz. Peygamber : Onu aldığın yere koy, buyurdu. Bunun üzerine: «Sana ganimetlerden sorarlar…» âyeti nazil oldu. Hadîsin tamâmı şu âyetlerin nüzul sebeblerinde yeral-maktadır : «Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye et­tik.» (Ankebût, 8), «Ey îmân edenler; içki, kumar, putlar ve fal oklan ancak şeytân işi pisliklerdir…» (Mâide, 90) ve Vasiyyet âyeti (Luk-mân, 15). Hadîsi, Müslim de Sahîh’inde Şu’be kanalıyla rivayet et­miştir.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abdullah İbn Ebu Bekr… Ebu Üseyd Mâlik İbn Rabîa’dan rivayet etti ki o, şöyle dermiş : Bedir günü İbn Âiz’in kılıcım ele geçirdim. Kılıca el-Merzübân denilirdi. Allah Ra-sûlü (s.a.), insanlara ellerindeki ganimetleri geri vermelerini emretti­ğinde, ona ilerledim ve kılıcı ganimetlerin içine bıraktım. Allah Rasûlü (s.a.) kendisinden birşey isteyeni geri çevirmezdi. Kılıcı, Erkam îbn Ebu’l-Erkam el-Mahzûmî gördü ve Allah Rasûlünden istedi de Hz. Pey­gamber kılıcı ona verdi. İbn Cerîr, hadîsi başka bir kanaldan rivayet etmiştir.

Bu âyetin nüzulü hakkında diğer bir sebep ; İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Seleme… Ebu Ümâme’den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Ubâde’ye Enfâl’i sordum da : Biz, Bedir ashabı hakkında nazil oldu. Biz, ganimetler konusunda ihtilâfa düşmüştük ve ahlâkı­mız bozulmuştu. Allah Teâlâ da onları bizim elimizden aldı ve Allah Rasûlü (s.a.) ne hâs kıldı. Allah Rasûlü (s.a.) de onları müslümanlar arasında eşit olarak bölüştürdü. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Muâ-viye İbn Amr… Ubâde İbn es-Sâmit’den rivayet etti ki o, şöyle anlatı­yor: Hz. Peygamber (s.a.) ile birlikte çıktık. Onunla birlikte Bedir*de bulundum. İnsanlar (Müslüman ve müşrik orduları) karşılaştılar, Al­lah düşmanları hezimete uğrattı. Bir grup onların peşlerinden gitti, hezimete uğrattı ve onları öldürdü. Bir grup ordugâha kapandı, orda olanları topladı. Bir grup da, düşmanın Allah Rasûlü (s.a.) ne ansızın saldırıp bir zarar vermemesi için onun etrafını çevirdi. Gece olup ta, insanlar bir araya gelip birbirlerine döndüklerinde ganimetleri topla­mış olanlar: Bunları biz topladık. Kimsenin bunda payı yoktur, dedi­ler. Düşmanı ta’kîb için çıkmış olanlar : Siz ona bizden daha lâyık değilsiniz. Biz, düşmanı ondan uzaklaştırdık ve onları hezimete uğrattık, dediler. Hz. Peygamber (s.a.) in etrafını çevirmiş olanlar ise : Sizler, ona bizden daha müstehak değilsiniz. Biz, Allah Rasûlü (s.a.) nün et­rafını çevirdik ve düşmanın ona ansızın hücum edip bir zarar verme­sinden korkarak bunu engelledik ve bu, bizi (ganimet toplamaktan) alıkoydu, meşgul etti, dediler de «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah’ın ve Rasûlünündür. Şu halde, eğer mü’minler ise­niz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin.» âyeti nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) bunları, müslümanlar arasında bölüştürdü. Allah Rasûlü (s.a.) düşman topraklarında savaştığı zaman ganimetin dörtte birini dağı­tırdı. Döndüğü zaman, bütün insanlar da dönmüş olur ve üçte biri dağıtırdı. Hz. Peygamber ganimetlerden hoşlanmaz ve:Mü’minlerin güçlüleri zayıflarına geri versin, buyururdu. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, Süfyân es-Sevrî kanalıyla Abdurrahmân İbn Hâris’den rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söyler. İbn Hibbân Sa-hîh’inde, Hâkim de Müstedrek’inde bu hadîsi Abdurrahmân İbn Haris kanalıyla rivayet etmişlerdir. Hâkim, hadîsin isnadının Müslim’in şart­larına göre sahîh olduğunu, Buhârî ve Müslim’in tahrîc etmediklerini söyler. Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Cerîr, İbn Merdûyeh —hadîsin lafzı İbn Merdûyeh’indir—•, İbn Hibbân ve Hâkim’in; muhtelif kanallardan ol­mak üzere Dâvûd İbn Ebu Hind’den, onun İkrime’den, onun da İbn Abbâs’dan rivayetine göre o, şöyle anlatmıştır : “Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü olduğunda : Kim şöyle şöyle yaparsa, ŞU ŞU onundur, buyur­muştu. Gençler bunun üzerine koşuştular (hücuma kalktılar) ve ihti­yarlar sancakların altında kaldı. Ganimetler alındığı zaman bu gençler, kendileri için va’dedilenleri istemek üzere geldiler. İhtiyarlar : Ga­nimetlerden bizi mahrum edip onları sâdece kendinize mahsûs kıl­mayın. Muhakkak ki sizi destekleyiciler idik. Şayet hezimete uğra­mış olsaydınız bize dönecektiniz, dediler. (Aralannda) çekiştiler de Allah Teâlâ : «Eğer mü’minler iseniz Allah’a ve peygamberine itaat edin.» kısmına kadar «Sana ganimetlerden sorarlar.» âyetini indirdi. Sevrî’nin, Kelbî kanalıyla… îbn Abbâs’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Bedir günü olduğunda Allah Rasûlü (s.a.) : Kim, (müş­riklerden) birini öldürürse ona şu şu var. Kim, bir esîr getirirse ona şu şu var, buyurmuştu. Ebu Yüsür iki esîr getirdi ve: Ey Allah’ın el­çisi, sen bize va’detmiştin, dedi. Sa’d İbn Ubâde kalktı ve: Ey Allah’ın elçisi, eğer bunlara verirsen ashabına hiç bir şey kalmaz. Bizi bundan, ne mükâfata karşı uzak durmamız ve ne de düşmandan korkumuz en­gellemiş değildir. Biz burada, ancak seni muhafaza, için kaldık. Arkan­dan düşmanların gelmesinden korkuyorduk, dedi. Onlar (aralannda) çekiştiler de, «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah’ın ve Rasûlünündür.» âyeti ile «Bilin ki, ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlarına… aittir.» (Enfâl, 41) âyet­leri nazil oldu.

îmâm Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellâm —Allah ona rahmet eyle­sin— (kısaca el-Emvâl diye bilinen ve) «Şer’î Mallar Sarf Yerleri ve Yönlerini Beyân» adlı kitabında der ki: Enfâl, ganimetler; müslüman-ların, harb ehlinin mallarından ele geçirdikleri her şeydir. İlk ganimet­ler, Hz. Peygamber (s.a.) e âit idi. Allah Teâlâ : «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah’ın ve Rasûlünündür.» buyurur. Hz. Peygamber (s.a.) Bedir günü, ganimetleri Sa’d hadîsinde bize anlatı­lanlara göre, beşe bolmeksizin Allah’ın dilediklerine bölüştürmüştür. Sonra ganimetlerin beşe bölünmesine dâir âyet nazil oldu ve birinci uygulamayı kaldırdı. Ben de derim ki: Ali İbn Ebu Talha da, bu gö­rüşün aynını İbn Abbâs’dan rivayet etmiştir. Mücâhid, İkrime ve Süddî de böyle fetva vermişlerdir. İbn Zeyd ise : Bu, âyet mensûh olmayıp muhkemdir, demiştir.

Ebu Ubeyd der ki: Bu konuda eserler (hadîsler) vardır… Enfâl’in aslı, ganimetler toplamaktır. Şu kadar var ki ganimetlerin beşte biri, Kur’an’da beyân edildiği ve sünnette icrasını bulduğu üzere sahiple­rine mahsûstur. Enfâl kelimesinin Arab dilinde anlamı : Birinin üze­rine vâcib olmaksızın fazl-u ihsanından olarak yapmış olduğu her bir iyiliktir. Allah’ın mü’minlere, düşmanlarının mallarından helâl kıl­mış olduğu ganimet de böyledir. Onlardan önceki ümmetlere ganimet­ler haram kılındıktan sonra Allah Teâlâ lutf u kereminden ve ihsa­nından olarak ganimetleri inananlara hâs kılmıştır. Allah Teâlâ bu üm­mete ganimetleri helâl kılmıştır. İşte ganimetin aslı budur.

Ben de derim ki: Bunun Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerindeki şahidi Câbir’den rivayet edilen Allah Rasûlü (s.a.) nün şu sözüdür : Benden önce hiç kimseye verilmemiş olan beş şey bana verildi. Ve Câbir ha­dîsin devamını zikretti de sonunda Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Benden önce kimseye helâl kılınmamışken ganimetler bana helâl kı­lındı. Ve râvî hadîsin tamâmını zikretti.

Sonra Ebu Ubeyd der ki: Bu sebepledir ki devlet başkanının sava­şanlara vermiş olduğuna «nefl» denmiştir. Bu, devlet başkanının or­dunun bir kısmı dışında diğer bazılarına paylan dışında bir şeyleri faz­ladan vermesidir. Devlet başkanı, bunu onlara îmân zenginlikleri ve düşmana verdikleri zarar ölçüsünde verir. Devlet başkanının, fazladan vermiş olduğu bu ganimetlerde, dört yol vardır ki; her birerinin, diğe­rinden farklı bir yeri vardır. Birincisi: İçinde beşte bir olmayan gani­metten vermesidir ki bu, öldürülen kimselerin üzerinden alman eşya­lardır. İkincisi: Ganimetten beşte birin çıkarılmasından sonra devlet başkanının fazladan verdiği şeylerdedir. Başkan, dâr-ı harb’e seriyyeler gönderir de onlar ganimet getirirler. Beşte bir çıkarıldıktan sonra, onların getirdiklerinin dörtte biri veya üçte biri seriyye’ye âit olur. Üçüncüsü ise; bizzat başkanın beşte birden vermesidir. Önce bütün ganimet bir araya toplanır, sonra beşe bölünür. Bu beşte bir, devlet başkanın eline geçtikten sonra başkan lüzum gördüğü ölçüde fazladan olarak ondan verir. Dördüncüsü ise; ondan hiç bir şekilde beşte bir ayrılmazdan önce, başkanın ganimetin tamâmından vermesidir. Devlet başkam kılavuzlara, hayvanların çobanlarına ve .onları sürenlere bun­dan verir. Bütün bu konularda ihtilâf vardır.

Rebî’nin rivayetine göre Şafiî der ki: Enfâl; öldürülen (müşrik­ler ve düşmanların) üzerinden alınan eşyalar dışında beşte birden önce esâs ganimetten hiç bir şey çıkanlmamasıdır.

Ebu Ubeyd der ki: Ganimetin ikinci şekli, onlara âit olanın dı­şında kendilerine fazladan verilen şeydir. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) e âit olan beşte birdendir. Her ganimetin beşte birinin beşte biri Allah Rasûlü’nündür. Devlet başkanının ictihâdda. bulunması gerekir: Şayet düşman çok ve güçlü; karşılarında olan müslümanlar az iseler Hz. Peygamber (s.a.) in sünnetine uyarak ganimetten fazladan verir. Şa­yet durum böyle değilse fazladan vermez.

Ganimetin üçüncü şekli şudur : Devlet başkanı bir seriyye veya bir ordu gönderdiği zaman düşmanla karşılaşmazdan önce onlara der ki: Kim, bir ganimet alırsa beşte birden sonra kalanı onundur. İşte bu, İmâmın şartı üzere onlarındır. Zîrâ onlar, bunun üzerine gazaya çıkmışlar, onunla savaşa razı olmuşlardır. Ebu Ubeyd’in sözü burada bitiyor.

Ancak Ebu Ubeyd’in Bedir ganimetleri beşe bölünmedi, sözü şüp­helidir. Hz. Ali İbn Ebu Tâlib’in Bedir günü beşte birden hissesine dü­şen iki yaşlı deve hakkındaki hadîsi de bunu reddetmektedir. Nitekim Kitâb’üs-Sîre’de bunu yeterli bir şekilde açıkladık. Hamd Allah’adır.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah’tan korkun, aranızı düzeltin.» İş­lerinizde Allah’tan korkun, aranızda olan hususlarda aralarınızı düzel­tin, birbirinize haksızlık etmeyin, hasımlaşmayın ve tartışmayın. Al­lah’ın size vermiş olduğu hidâyet ve ilim, kendisi sebebiyle hasmüaş-makta olduğunuz şeylerden daha hayırlıdır. «Allah’a ve Allah’ın murâd buyurduğu şekilde . aranızdaki bölüştürmesinde Peygamberine itaat edin.» Zîrâ Allah’ın kendisine emretmiş olduğu adalet ve insaf üzere o bölüştürmüştür.

İbn Abbâs der ki: Bu, Allah’tan korkmaları ve aralarını düzeltme­leri için Allah’ın mü’minleri bir sıkıştırmasıdır. Mücâhid de böyle söy­lemiştir. Süddî ise der ki: Allah’tan korkun ve aranızı düzeltin. Birbi­rinize sövmeyin. Burada Hafız Ebu Ya’lâ Ahmed İbn Ali İbn Müsennâ el-Mavsılî —Allah ona rahmet eylesin— nin Müsned’inde vermiş olduğu bir hadîsi zikredelim : O diyor ki: Bize Mücâhid İbn Mûsâ… Enes (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Allah Rasûlü (s.a.) otururken bir de baktık ki ön dişleri görülecek kadar güldü. Ömer : Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın elçisi, seni güldüren nedir? diye sordu da, O şöyle buyurdu : Ümmetimden iki kişi Rab Teâlâ’nm huzurunda diz çöktüler. Birisi: Ey Rabbım, bana yapılan haksızlığı kardeşimden benim için al, dedi. Allah Teâlâ : Kardeşine ona yaptığın haksızlığı ver, buyur­du. O : Ey Rabbım, iyiliklerimden hiç bir şey kalmadı, dedi. Karşısında­ki : Rabbım, benim günâhlarımdan alsın, benim yerime yüklensin, dedi. Enes der ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün ağlamaktan gözleri coştu sonra şöyle buyurdu : İşte bu, büyük bir gündür. İnsanlar, günâhlarını ken­dileri yerine yüklenecek bir kimseye muhtaçtırlar o gün. Allah Teâlâ isteyene : Gözünü kaldır, cennetlere bak. buyurur. O, başım kaldırır ve : Ey Rabbım, gümüşten şehirler, incilerle süslenmiş altından köşkler görüyorum. Hangi peygamber için bunlar, hangi sıddîk için bunlar, hangi şehîd için bunlar? der. Allah Teâlâ : Ücretini veren içindir bu, buyurur. Kul: Ey Rabbım, kim buna sahiptir? diye sorar da Allah Teâlâ: Sen sahipsin, buyurur. Kul: Nedir Rabbım? der de : Karde­şini bağışlarsın, buyurur. Kul: Ey Rabbım, muhakkak ki ben onu ba­ğışladım, der. Allah Teâlâ : Kardeşinin elini tut ve onu cennete girdir, buyurur. Sonra Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Allah’tan korkun ve ara­nızı düzeltin. Muhakkak ki Allah Teâlâ kıyamet günü inananların ara­sını düzeltecektir.[2]

2 — Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı za­man kalbleri ürperir, Allah’ın âyetleri kendilerine okun­duğu zaman îmânları artar ve Rablarma tevekkül ederler.

3 — Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar ve kendile­rine rızık olarak verdiğimizden de infâk ederler.

4 — İşte onlar; inanmışların ta kendileridir. Onlara Rablarının katından dereceler, mağfiret ve cömertçe ve­rilmiş rızıklar vardır.

Gerçek Mü’minler

Ali İbn Ebu Talha’nın İbn Abbâs’dan rivayetine göre o, «Mü’min­ler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hak­kında şöyle demiştir : Allah’ın farzlarının yerine getirilmesi- sırasında Allah’ı zikretmekten münafıkların kalblerine hiç bir şey girmez. On­lar, Allah’ın hiç bir âyetine îmân etmezler, tevekkül etmezler, yanla­rında kimse olmadığı zaman, yalnız iken namaz kılmazlar, mallarının zekâtını vermezler. Allah Teâlâ, onların mü’minler olmadıklarını ha­ber verip sonra gerçek mü’minleri şöyle niteler: «Mü’minler, ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, (Allah’ın farzlarını yerine getirirler.) Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmân­ları (tasdîklan) artar ve Rablarına tevekkül ederler.» O’ndan başkasın­dan hiç bir şey ummazlar. Mücâhid, âyetteki kelimesini «Korkarlar.» şeklinde açıklamıştır. Süddî ve birçokları da böyle söyler. Allah anıldığı zaman kalbleri ürperen, yani korkan, Allah’ın emirlerini yapan, yasaklannı terkedenler; işte bunlar, gerçek mü’minlerdir ve gerçek mü’minin sıfatı budur. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurur : «Onlar ki, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar ve hemen günâhlarının bağışlanma­sını dilerler. Günâhları, Allah’tan başka kim bağışlar? Hem onlar, yap­tıklarında bile bile ısrar da etmezler.» (Âl-i İmrân, 135), «Kim de Rab-bınm makamından korkup ta nefsini kötü heveslerden alıkoyduysa, şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir.» (Nâziât, 40-41). Bu sebep­ledir ki Süfyân es-Sevrî, «Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hakkında Süddî’nin şöyle dediğini işit­miş : O, öyle bir kişidir ki haksızlık etmek ister —veya bir günâha niyetlenir demiştir— kendisine Allah’tan kork denilir de kalbi ürperir, titrer. Yine Sevrî’nin Abdullah İbn Osman kanalıyla… Ümmü Derdâ’-dan rivayetinde o, «Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hakkında: Kalbdeki korku, kuru hurma dalını tutuşturup yakmak gibidir. Sen onun ürpertisini hissetmez misin? de­mişti. Karşısındaki: Evet, hissederim, dedi. Ümmü Derdâ : İşte bu hissi duyduğun zaman, Allah’a duâ et. Zîrâ duâ bunu giderir, dedi.

Allah Teâlâ’nm : «Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar.» sözü, şu âyeti gibidir : «Bir sûre indirilince onlardan kimi; bu, hanginizin îmânını artırdı? der. îmân etmiş olanlara ge­lince, onların îmânını artırmıştır. Ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.» (Tevbe, 124) Buhârî ve başka imamlar, îmânın kalblerde derece de­rece ve birbirinden farklı olduğuna, îmânın fazlalık kabul edeceğine bu ve benzeri âyetleri delil getirmişlerdir. Nitekim ümmetin cumhurunun mezhebi de budur. Hatta Şafiî, Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Ubeyd gibi imamlardan birçoğu bu hususta icmâ’ ile nakletmişlerdir. Nitekim biz, bu konuyu Buhârî şerhinin başında genişçe açıklamıştık. Hamd ve ni­met Allah’adır.

«Ve Rablanna tevekkül ederler.» Allah’ın dışında hiç kimseden bir şey ummazlar. Ancak O’na yönelirler, ancak O’nun katma sığınırlar. İhtiyâçlarını ancak O’ndan isterler ve ancak O’na rağbet ederler. Bilir­ler ki Allah’ın dilediği olur, dilemediği şey olmaz. Mülkünde yegâne tasarruf sahibidir. Tekdir, ortağı yoktur. Hükmünü geciktirebilecek kimse de yoktur. O, hesabı çabuk olandır. Bu sebepledir ki Saîd İbn Cübeyr: Allah’a tevekkül îmânın aslıdır, temelidir, demiştir. Allah Teâlâ, «Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine nzık olarak verdiğimizden de infâk ederler.» âyeti ile, onların inançlarını zikret­tikten sonra amellerine işaret eder. Namazı kılmak bu amellerdendir ve Allah Teâlâ’nın hakkıdır. O, bütünüyle her çeşit hayrı içine almak­tadır. Katâde der ki: Namazın dosdoğru kılınması; onun vakitlerine, abdestine, rükû’ ve secdelerine riâyetle muhafazadır. Mukâtil İbn Hay-yân; namazın dosdoğru kılınması; vakitlerine, onda temizliğin mükem­mel olmasına, rükû’ ve secdesinin tamâm olmasına, onda Kur’an oku­maya, teşehhüde, Hz. Peygamber (s.a.) üzerine salât u selâm getirme­ye riâyettir, der. İşte namazın dosdoğru kılınması budur. Allah’ın ken­dilerine nzık olarak verdiğinden infâk etmeleri de zekât vergisini, vâcib ve müstehabı ile kullarının diğer haklarını içine almaktadır. Bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtırlar. Onların Allah’a en sevgili olanları, O’nun yaratıklarına en faydalı olanlarıdır. Katâde «Kendilerine nzık olarak verdiğimizden de infâk ederler.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah’ın size verdiklerinden infâk ediniz. Ey Âdemoğlu, bu mallar se­nin kendisinden hemen ayrılacağın ariyet ve emânetlerden başka bir şey değildir. Allah Teâlâ : «İşte onlar; inanmışların ta kendileridir.» buyurur ki; bu sıfatları taşıyanlar, gerçek mü’minlerdir. Hafız Ebu el-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah el-Hadramî… Haris İbn Mâlik el-Ansârî’den rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) ne uğramış ve Hz. Peygamber ona : Ey Haris nasıl sabahladın? diye sor­muş. Haris : Gerçek mü’min olarak sabahladım, demiş. Hz. Peygamber : Ne söylediğine iyi bak. Herşeyin bir hakikati vardır. Senin îmânının ha-kîkati (gerçeği) nedir? buyurmuş da o : Nefsimi dünyadan alıkoydum. Gecemi uykusuz, gündüzümü susuz geçirdim. Sanki ben, apaçık Rab-bımın arş’ına bakar gibiyim. Ve sanki ben, birbirlerini ziyaret eden cennet ehline bakar gibiyim. Sanki ben, acıdan feryâdlar koparan ce­hennem ehline bakar gibiyim, demiş. Allah Rasûlü (s.a.) üç kere : Ey Haris, bildin, iyice sarıl, buyurmuş,

«İşte onlar; inanmışların ta kendileridir.» âyeti hakkında Amr İbn Mürre der ki: Kur’an ancak Arap lisânı ile indirilmiştir. Sen : Falanca gerçekten efendidir, dersin. Kavim içinde efendiler vardır. Kavim için­de ticâret erbabı vardır ve sen : Falanca gerçekten tacirdir, dersin. Kavim içinde şâirler varken sen: Falanca gerçekten şâirdir, dersin.

((Onlara Rablannın katında, cennette dereceler, makamlar, evler vardır.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Onlar Allah katında derece derecedir. Allah yaptıklarını görmektedir.» (Âl-i İmrân, 163). «Onlara Rablarımn katında mağfiret vardır.» Onların gü­nâhlarını bağışlar ve iyiliklerinin karşılığını verir. Dahhâk, «Onlara Rab’lannın katında dereceler vardır.» âyeti hakıknda der ki: Cennet halkı biribirlerinden yüksektedir. Üstte olan, kendisinden aşağıda olan­dan üstün olduğunu görür. Daha aşağıda olan ise kimsenin kendisin­den üstün tutulduğunu görmez. Bu sebepledir ki Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerindeki bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Şüphesiz İlliyyûn cennetleri halkını, onlardan daha aşağı olanlar gök ufuklarından bir ufukta batan bir yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Ey Allah’ın elçisi, bunlar peygamberlerin dereceleri olup başkaları ulaş­mayacak mı? diye sordular da şöyle buyurdu : Evet, nefsim kudret elinde olan (Allah’a) yemîn olsun ki Allah’a îmân eden ve Rasûlleri tasdik eden erkekler (kimseler) erişecektir. İmâm Ahmed ve Sünen sa­hiplerinin, Atiyye kanalıyla Ebu Saîd’den rivayet ettikleri başka bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki cennet halkı, yüce derecelerin sahiplerini sizin gök ufkunda batan yıldızı gör­düğünüz gibi göreceklerdir. Ebubekir ve Ömer onlardandır ve hattâ onlardan da üstündürler.[3]

İzahı

5 — Nitekim Rabbın seni evinden halı uğruna çıkar­mıştı. Halbuki mü’minlerden bir zümre bundan hoşlan-mamışlardı.

6 — Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle mü­câdele ediyorlardı.

7 — Hani, Allah iki taifeden birini size va’dediyordu. Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin olmasını arzu ediyor­dunuz. Allah ta istiyordu ki; sözleriyle hakkı gerçekleştir-sin ve kâfirlerin kökünü kessin.

8 — Ta ki suçlular istemese de, hakkı gerçekleştirsin ve bâtılı ibtâl etsin.

Allah’ın Vaadi

İmâm Ebu Ca’fer et-Taberî der ki: «Nitekim Rabbın seni evin­den hak uğruna çıkarmıştı.» âyetinin başındaki benzetme edatı olan kâf harfinin burada gelmesini gerektiren sebep hakkında mufessirler ihtilâf etmiştir. Bazıları der ki: İnananlar için uygun olması hususun­da bu, onların Rablanndan korkmalarına, aralarını düzeltmelerine, Al­lah’a ve Rasûlüne itâatlarına benzetilmiştir. Bu açıklamanın bir ben­zeri, sonra İkrime’den de rivayet edilmiştir. Bu açıklamaya göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : Nasıl ki siz ganimetler konusunda ayrı­lığa düştünüz, çekişip cimrileştiniz de Allah onlan sizden aldı; Allah’ın ve Rasûlü (s.a.) nün paylaştırmasına verdi ve o da adaletle, eşitlikle onları bölüştürdü. İşte bu, sizin için en uygun olanı idi. Aynı şekilde siz; dinlerine yardım için, kervanlarım korumak için çıkan güçlü kuv­vetli grupla savaşmayı, düşmanlarınıza karşı çıkmayı hoş görmemiş­tiniz. Sizin savaştan hoşlanmamanızın neticesi, Allah sizin için savaşı takdir buyurdu, ta’yîn edilmemiş bir vakitte sizi rüşde, hidâyete ulaş­tırmak, size zaferi ve fethi nasîb buyurmak üzere Allah düşmanınızla sizi bir araya getiriverdi. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Hoşunuza gitmez ama cihâd üzerinize farz kılındı. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmez­siniz.» (Bakara, 216).

İbn Cerîr’in naklettiğine göre diğerleri şöyle söylüyor : Bu âyetin mânâsı şudur : Nasıl Rabbın seni müzminlerden bir grubun istememe­sine rağmen evinden hak uğruna çıkarmışsa aynı şekilde onlar savaş­tan da hoşlanmıyorlardı. Kendileri için hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile seninle mücâdele ediyorlardı. Sonra İbn Cerîr, bu görüşün bir benzerini Mücâhid’den rivayet etmiştir ki buna göre Mücâhid şöyle demiştir : Rabbın seni evinden nasıl hak uğruna çıkarmışsa onlar aynı şekilde hak hususunda seninle mücâdele ediyorlardı. Süddî der ki: Allah Teâlâ Hz. Peygamber (s.a.) in Bedir’e çıkışı ve onların (mü’min-lerden bir zümrenin) onunla mücâdele etmeleri hususunda : «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü’minlerden bir zümre, müşriklerle karşılaşmak üzere çıkmandan hoşlanmamışlardı. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile seninle mücâdele ediyorlardı.» âyetini indirmiştir.

Bazıları da şöyle diyor : Mücâdele ederek sana ganimetleri soru­yorlar. Nitekim onlar, Bedir günü de seninle mücâdele etmişler ve : «Bizi kervan için çıkardın. Şayet savaşı daha önceden haber vermiş olsay­dın; biz, savaş için hazırlanırdık, demiştiler.»

Ben de derim ki: Allah Rasûlü (s.a.) Şam’dan Ebu Süfyân kerva­nının döndüğü haberi kendisine ulaşınca, onun peşine düşmek için Medine’den çıkmıştı. Orada (kervanda) Kureyş’e âit bol miktarda mal vardı. Allah Rasûlü (s.a.) müslumanlardan sür’atli hareket edenleri harekete geçirerek üçyüz on küsur kişiyle çıkmıştı. Bedir yolu üzerinden sahile doğru kervanın peşine düşmüş; Ebu Süfyân, Allah Rasûlü (s.a.) nün .kendi peşine düştüğünü bilir bilmez Damdam İbn Amr’ı Mekke’ye uyarıcı (yardım isteyici) olarak göndermişti. Mekke’liler do-kuzyüz veya bin silâhlı kişiyle hazırlanmış ve yoia çıkmışlardı. Ebu Süf-yân ise deniz sahilini ta’kîb ederek sağdan yürümüş ve kurtulmuştu. Mekke’liler gelmişler ve Bedir suyuna ulaşmıştılar. Allah Teâlâ, birbir­lerinden habersiz olarak müslümanlarla kâfirleri bir araya getiriver-mişti. Zîrâ O, müslümanların kelimesini yüceltmeyi, düşmanlara karşı onları muzaffer kılmayı, hak ile bâtılın arasını ayırmayı murâd etmiş­tir. Nitekim bunun açıklaması ilerde gelecektir. Allah Rasûlü (s.a.) ne Mekke’lilerin çıkışı haberi geldiğinde, Allah Teâlâ ona vahyederek iki gruptan birini va’detmişti: Ya kervan, ya da müslümanlarla savaşmak üzere gelen Mekke’li güruh. Müslümanlardan bir çoğu, kervan tarafı­na gitmeyi istemişti. Çünkü bunda savaşsız kazanç vardı. Nitekim Allah Teâlâ, bunu şöyle beyân buyurur : «Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah ta istiyordu ki; sözleriyle hakkı ger-cekleştirsin ve kâfirlerin kökünü kessin.»

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh Tefsîr’inde der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed et-Taberânî… Ebu Eyyûb el-Ensârî’den rivayet ediyor ki; o, şöyle anlatıyor : Biz Medine’de iken Allah Rasûlü (s.a.) : Bana ha­ber verildi ki Ebu Süfyân’ın kervanı gelmektedir. Bu kervana karşı çıkar mısınız? Olur ki Allah onu bize ganimet olarak verir, buyurmuştu. Biz evet dedik, o çıktı, biz de çıktık. Bir veya iki gün yürüdüğümüzde bize : Kavimle savaş hakkında ne düşünürsünüz? Muhakkak onlar sizin çı­kışınızı haber almışlardır, buyurdu. Biz: Hayır, Allah’a yemîn olsun ki düşmanla savaş için bizim gücümüz yoktur. Biz, ancak kervanı kasdet-miştik, dedik. Sonra Allah Rasûlü : Kavimle savaş hakkında ne düşü­nürsünüz? buyurdu. Biz, aynısını söyledik. Mikdâd İbn Amr : Ey Al-lah’m elçisi, muhakkak biz Musa’nın kavminin ona: «Git, sen ve Rab-bın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» dediği gibi demeyeceğiz sana, dedi. Râvî devamla şöyle anlatır : Biz Ansir topluluğu, keşke Mikdâd’ın söylediği gibi söyleseydik de bizim büyük bir malımız olmasaydı; bizim için daha sevimli olurdu, diye temenni ettik. Allah Teâlâ da elçisine : «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü’min-lerden bir zümre bundan hoşlanmamışlardı.» âyetini indirdi. Ve râvî hadîsin tamâmını zikretmiştir. Hadîsin bir benzerini, İbn Ebu Hatim de İbn Lehîa’dan rivayet etmiştir. Yine İbn Merdûyeh, Muhammed îbn Amr İbn Alkanıe İbn Vakkâs el-Leysî’den, o babasından, o da dedesin­den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir’e doğru yola çıktı. Revhâ’da iken insanlara hitâb buyurdu ve : Nasıl dü­şünürsünüz? diye sordu. Ebubekir : Ey Allah’ın elçisi, bize ulaştığına göre onlar şu şu yerdedirler, dedi. Hz. Peygamber sonra insanlara tekrar hitâb etti ve : Nasıl düşünürsünüz? diye sordu. Ömer, Ebubekir’in de­diği gibi diye karşılık verdi. Allah Rasûlü sonra insanlara hitâb etti ve : Nasıl düşünürsünüz? diye sordu. Sa’d İbn Muâz : Ey Allah’ın elçisi, bizi mi kasdediyorsun? Sana ikram eden, sana kitabı indirene yemin olsun ki senin girdiğin yol hakkında benim hiç bir bilgim yok. Şayet sen yürüsen ve Zûyemen mevkiinden Berku’l-Ğamâd’a varmış dahi ol­san (ki bu yer, Mekke’nin arka kısmında ve sahili ta’kîb eden yerde Mekke’ye beş gece mesafededir) yine de mutlaka seninle birlikte yürü­rüz, Musa’ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» diyenler gibi olmayacağız. Aksine : «Sen ve Rabbın git, savaşın, muhak­kak biz sizinle birlikte sana tâbi olacağız.» deriz. Belki sen bir iş için çıkmıştın da Allah sana bir başkasını vahyetmiştir. Allah’ın sana gös­terdiğine bak. Ona yürü. Dilediğinin ipini bağla, dilediğinin ipini kes. Dilediğini düşman kabul et, dilediğinle anlaş. Malımızdan dilediğini al, dedi. İşte Sa’d’ın bu sözü üzerine : «Nitekim Rabbm seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü’minlerden bir zümre bundan hoşlanma-mışlardı…» âyetleri indi.

İbn Abbâs’dan rivayetle Avfî der ki : Bedir günü Hz. Peygamber (s.a.) düşmanla karşılaşma konusunda müşavere edip Sa’d îbn Ubâde söylediklerini söylediğinde; Allah Rasûlü, insanlara savaşa hazırlanma­larını emretti. Onlara kuvvetli olmalarını da emretti. (Kuvvetli olan tarafa yürümelerini emretti). îmân ehli bundan hoşlanmadılar da Al­lah Teâlâ : «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Hal­buki mü’minlerden bir zümre bundan hoşlanmamışlardı. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyor-larmış gibi seninle mücâdele ediyorlardı.» âyetini indirdi.

Mücâhid der ki: Seninle gerçek konusunda yani savaş hususunda mücâdele ediyorlardı. Muhammed İbn İshâk da şöyle diyor: Seninle gerçek konusunda mücâdele ediyorlardı. Müşriklerle karşılaşmayı iste­miyorlardı ve kendilerine söylendiği zaman Kureyş’in yürüyüşünü ka­bul etmek istememişlerdi. Süddî der ki: «Hak apaçık meydana çıktık­tan sonra bile, seninle mücâdele ediyorlardı.» Yani senin ancak Allah’ın sana emrettiğini yapacağın kendilerine apaçık belli olduktan sonra se­ninle mücâdele ediyorlardı.

İbn Cerîr’in naklettiğine göre; diğer bazıları da, burada müşrik­lerin kaydedildiğini söylemişlerdir. İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus’un… İbn Zeyd’den «Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile, sanki göfc göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle mücâdele ediyorlar­dı.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bunlar, müşriklerdir. Allah Rasûlü (s.a.) ile gerçek konusunda mücâdele etmişlerdir. İslâm’a çağırıldıkları zaman sanki onlar göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibiydiler. İbn Zeyd der ki: Bu, diğerlerinin sıfatlarından değildir. Bu, küfür ehli için olan yepyeni bir sıfattır. Sonra İbn Cerîr şöyle der: İbn Zeyd’in bu sözünün bir anlamı yoktur. Zîrâ «Seninle gerçek konusunda mücâ­dele ediyorlardı.» kavli, îmân ehlinden bahsetmektedir. Onu ta’kîb eden kısım da yine onlardan haber verir. O halde doğru olan; İbn Abbâs ve İbn İshâk’ın sözüdür ki bu, mü’minlerden haber vermektedir. İbn Ce-rîr’in desteklemiş olduğu bu söz, gerçek olan sözdür. Sözün akışı da zâten buna delâlet etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Yahya İbn Ebu Bükeyr ve Abdürrezzâk… İbn Abbâs’dan rivayet ederler ki o, şöyle demiştir: Bedir işini bitirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.) ne : Artık kervanın peşine düş. Zîrâ onun önünde bir engel yok, denilmişti. —Ab-dürrezzâk’ın rivayetinde bağları içinde esir olan— Abbâs İbn Abdül-muttalib şöyle seslendi: Bu, senin için doğru olmaz. Hz. Peygamber (s.a.) : O da niçin? diye sordu da o şöyle dedi: Zîrâ Allah Teâlâ, sana iki gruptan ancak birini va’detmişti ki va’dettiğini sana vermiştir, dedi. Hadîsin isnadı ceyyid olup başkaları tahrîc etmemişlerdir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin ol­masını arzu ediyordunuz.)) Yani onlar gücü kuvveti olmayan, savaş olmayacak grubu istiyorlardı ki kendilerinin olsun. Bu, kervandır. «Al­lah da istiyordu ki; sözleriyle hakkı gerçekleştirsin.» Allah Teâlâ, güç kuvvet sahibi ve savaşabilecek olan grubu sizinle bir araya getirmeyi murâd ediyordu. Zîrâ O, sizi onlara muzaffer kılacak, onlara karşı size yardım edecek, dinini gâlib kılacak. İslâm kelimesini yüceltecek, İs­lâm’ı diğer dinlere gâlib kılacaktı. O, işlerin neticelerini en iyi bilen­dir. Sizi en güzel şekilde idare eden de O’dur. Her ne kadar kulları, ken­dilerine zahir olana göre bunun tersini sevip istiyorlarsa bile. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Hoşunuza gitmediği halde cihâd üze­rinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için ha­yırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir…» (Bakara, 216).

Muhammed İbn îshâk —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bana Muhammed İbn Müslim ez-Zührî, Âsim İbn Ömer İbn Katâde, Abdul­lah İbn Ebu Bekr ve Yezîd îbn Rûmân… Abdullah İbn Abbâs’dan —Bunlardan her biri hadîsin bir kısmını bana rivayet ettiler de on­ların hadîsleri Bedir hadîsinden şu vereceğim hadîste birleştiler— riva­yet ettiler ki onlar şöyle diyorlar : Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Süfyân’m Şam’dan gelmekte olduğunu işitince müslümanları ona doğru yürü­meye çağırdı. Ve : İşte Kureyş kervanı. Onda onların mallan var. Ona doğru çıkın. Olur ki Allah Teâlâ onu size ganimet olarak verir, buyurdu. İnsanlar bu çağrıya uydular. Bir kısmı hafîf silahlandı, bir kısmı da ağır silâhlandı. Onlar, Allah Rasûlünün harbe tutuşacağına sanma-mışlardı. Ebu Süfyân, Hicaz’a yaklaştığı zaman haber toplamak üzere gruplar çıkarmıştı. İnsanların (müslümanlann) durumundan korkarak rastladığı atlılara da soruyordu. Nihayet gruplardan birinden; Muham-med ve ashabı senin, ve kervanın için yola çıktı, haberini yakaladı, o zaman korktu ve Damdam İbn Amr el-Ğıfârî’yi kiralayarak Mekke hal­kına gönderdi. Ona Kureyş’e varıp mallarını (korumak üzere) grup halinde çıkarmasını emretti. Onlara Muhammed’in, ashabı ile birlikte kervanın Önünü kestiğini haber verecekti, Damdam İbn Amr sür’atle Mekke’ye doğru yola çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) ashabı içinden çıkıp Zefrân denilen vâdîye ulaştı. Vâdîden çıktı ve vâdînin bir kısmında iken indi (konakladı). Kureyş’in, kervanım korumak üzere yola çıktığı ha­beri kendisine geldi de Allah Rasûlü (s.a.) insanlarla (ashabı ile) isti­şare edip onlara Kureyş’in (gelmekte olduğunu) haber verdi. Ebubekir (r.a.) kalkıp güzel konuştu. Sonra Ömer kalktı ve güzel konuştu. Sonra Mikdad îbn Amr kalktı ve : Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın emrettiği şeye yürü. Biz seninle beraberiz. Allah’a yemîn olsun ki İsrâiloğuHarımn Musa’ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» (Mâide, 24) dedikleri gibi sana söylemeyeceğiz. Fakat: «Sen ve Rabbın .git, savaşın; muhakkak ki ikinizle beraber biz de savaşacağız.» diye­ceğiz. Seni hak ile gönderene yemîn olsun ki bizi —Habeş’lilerin şehrini kasdederek— Berku’l-Gamâd’a yürütsen bile seninle beraber ona ulaş­man için önünde savaşırız, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona hayır söyledi, hayır dualar etti ve sonra da : Ey insanlar, bana yol gösterin, bu­yurdu. Bununla, ancak Ansâr”ı kasdediyordu. Zîrâ ashabının çoğunluğu anlardı. Onlar, kendisine Akabe’de biat ettikleri zaman : Ey Allah’ın elçisi, sen bizim yurdumuza ulaşıncaya kadar biz sana bağlı olmaktan uzağız. Bize ulaştığın zaman sen bizim zimmetimiz altındasın. Çocuk­larımızı ve kadınlarımızı neden koruyorsak seni de ondan koruruz, de­mişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) Ansâr’ın sâdece Medine’de kendilerine sal­dıracak düşmanından kendisini korumayı düşünmelerinden korkuyor­du. Ayrıca, onları ülkelerinden çıkarıp, bir düşmana karşı yürütme hak­kının olmadığım düşünüyordu. Allah Rasûlü (s.a.) bu sözü söylediği zaman Sa’d İbn Muâz : Ey Allah’ın elçisi, Allah’a yemîn olsun ki sen bizi kasdediyor gibisin, demişti. Hz. Peygamber; evet, buyurunca Sa’d : Muhakkak biz sana îmân etmiş, seni doğrulamış, senin getirdiğinin hak olduğuna şehâdet etmiş, bunun üzerine sana işitip itaat edeceğimize dâir söz ve ahidlerimizi vermişiz. Ey Allah’ın elçisi, dilediğine doğru yürü. Seni hak ile gönderene yemîn olsun ki bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle beraber dalarız, bizden bir tek kişi bile arkada kalmaz. Biz, bizi yarın düşmanla karşılaştırmandan hoşlanmayacak değiliz. Muhakkak biz harbde sabırlılar, düşmanla karşılaşma esnasın­da da sâdıklanzdır. Umulur ki Allah Teâlâ, senin gözünü aydın edecek şeyi sana gösterecektir. Bizi Allah’ın bereketiyle yürüt, dedi. Allah Ra-sûlü (s.a.) Sa’d’ın sözüne sevindi, bu onu sevindirdi, sonra : Allah’ın bereketi üzere yürüyün, müjdeler olsun size. Muhakkak ki Allah, bana iki gruptan birini va’detmiştir. Allah’a yemin olsun ki şu anda, kavmin (öldürülmüş olarak) yıkılacakları yerlere bakar gibiyim, buyurdu. Ha­dîsin bir benzeri, İbn Abbâs’dan Avfî tarafından da rivayet edilmiştir. Süddî, Katâde, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ile Selef ve Halef âlimlerinden birçoğu da böyle söylemişlerdir. Muhammed İbn İshâk’ın sözleriyle yetinerek onların sözlerini özetlemiş olduk.[4]

9 — Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da: Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim, diyerek duanıza icabet etmişti.

10 — Allah bunu, size sırf bir müjde olsun ve kalble-riniz yatışsın diye yapmıştır. Yardım, ancak Allah katan­dandır. Muhakkak ki Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.

Allah’ın Yardımı

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nûh Kurâd… Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış : Bedir günü olunca Hz. Peygamber (s.a.) ashabına baktı. Onlar üçyüz küsur kişiydiler. Müş­riklere baktı. Onlar bin ve daha fazla idiler. Hz. Peygamber (s.a.) kıb­leye yöneldi, sonra kollarını uzattı. Üzerinde ridâsı ve izan vardı. Sonra şöyle duâ etti: Ey Allah’ım, va’dettiğin nerede? Ey Allah’ım, bana va’dettiğini yerine getir. Ey Allah’ım, eğer İslâm ehlinden şu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde bir daha sana asla ibâdet edilmez. Ömer devamla şöyle anlatır: Rabbmdan o kadar imdâd istedi ve duâ etmeye devam etti ki sırtından ridâsı düştü. Ebubekir geldi, ridâsını aldı ve ona giydirdi. Sonra arkasından ona yapıştı ve : Ey Allah’ın el­çisi, Rabbına olan yalvarman sana yeter. Muhakkak ki O, sana va’det­tiğini yerine getirecektir, dedi. Allah Teâlâ : «Hani siz, Rabbınızdan imdat istiyordunuz da : Birbiri ardında bin melekle size inıdâd ederim, diyerek duanıza icabet etmişti.» âyetini indirdi. O gün olup ta karşı­laştıklarında Allah Teâlâ müşrikleri hezimete uğrattı. Onlardan yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir edildi. Allah Rasûlü (s.a.) Ebubekir, Ali ve Ömer ile istişare etti. Ebubekir : Ey Allah’ın elçisi, bunlar amca, aşiret ve kardeş oğullarıdır. Onlardan fidye alman görüşündeyim. On­lardan aldıklarımız, kâfirlere karşı bizim için bir güç olur. Belki de Allah onlara hidâyet bahşeder de bizim için destek olurlar, dedi. Allah Rasûlü fs.a.) : Ey Hattâb oğlu, sen ne düşünürsün? diye sordu. Hz. Ömer : Allah’a yemîn olsun ki ben, Ebubekir’in görüşünde değilim. Fa­kat ben, öyle düşünüyorum ki falancayı —Ömer’in bir yakını idi— bana ver de boynunu vurayım. Ali’ye Ukayl’ı ver boynunu vursun. Hamza’ya falanı —kardeşini— ver boynunu vursun. Tâ ki Allah Teâlâ, müşrik­ler için kalblerimizde bir yumuşaklık olmadığını bilsin. Bunlar; onla­rın ileri gelenleri, imamları ve kumandanlarıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Ebubekir’in söylediğine kulak verdi, benim söylediğime kulak vermedi Onlardan fidye aldı. Ertesi gün olduğunda, —Ömer der ki :— Hz. Pey­gamber (s.a.) e ve Ebubekir’e vardım. Ağlıyorlardı. Ey Alalh’ın elçisi, seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Şayet içimde ağlama hissi duyarsam ağlarım. Ağlama hissi duymazsam sizin ağlamanız karşısında ağlar görünürüm, dedim. Hz. Peygamber (s.a.) : Fidye almaları yüzünden arkadaşlarının başına gelen şey için (ağlıyorum). Sizin azabınız bana şu ağaçtan —Yakın bir ağacı kasdediyor— daha yakın olarak arzolun-du, buyurdu. Allah Teâlâ : «Eğer daha önceden Allah’ın geçmiş bir hükmü olmasaydı, aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azâb dokunur­du.» kısmına kadar olmak üzere : «Hiç bir peygambere yeryüzünde sa­vaşırken zaferler kazanıncaya kadar esirler alması yaraşmaz.» (Enfâl, 67 – 68) âyetini indirdi. Sonra onlara ganimeti helâl kıldı. Bir sonraki sene Uhud günü olduğunda, Bedir günü fidye almak suretiyle yapmış olduklarından dolayı cezalandırıldılar, onlardan yetmişi öldürüldü, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabı Allah Rasûlü (s.a.) nün yanından kaçtı, öndişleri kırıldı, başındaki miğferi parçalandı ve kanı yüzüne aktı. Al­lah Teâlâ : «Onları iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğ­rayınca : Bu nereden? dediniz. De ki: O, kendinizdendir. Doğrusu, Allah herşeye Kâdir’dir.» (Âl-i İmrân, 165) âyetini indirdi. Hadîsi Müs­lim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Cerîr ve İbn Merdûyeh muhtelif kanal­lardan olmak üzere İkrime İbn Ammâr’dan rivayet etmişler; Ali İbn el-Medînî ve Tirmizî hadîsin sahîh olduğunu belirterek : Hadîsi, sâdece İkrime İbn Ammâr el-Yemânî kanalından biliyoruz, demişlerdir. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetlerine göre bu âyet-i kerîme yani: «Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da…» âyet-i kerîme’si Hz. Peygamber (s.a.) in duası hakkındadır. Yezîd İbn Yüsey’, Süddi ve İbn Cüreyc de böyle söylemişlerdir. Ebu Bekr İbn Ayyâş’m Ebu Husayn’dan, onun da Ebu Salih’ten rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bedir günü olduğunda Hz. Peygamber (s.a.) şiddetle Rabbından imdâd istemeye, duâ etmeye başladı. Ömer İbn Hattâb (r.a.) ona gelip : Ey Allah’ın elçisi, imdâd istemeni azalt. Allah’a yemîn olsun ki Allah sana olan va’dine mutlaka yefâ gösterecektir, dedi.

Buhârî, Kitâb el-Meğâzî’nin «Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyor­dunuz da duanıza icabet etmişti.» âyeti babında der ki : Bize Ebu Nu-aym… İbn Mes’ûd’dan rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Mikdâd İbn Esved’in öyle bir yerde hazır bulunduğunu öğrendim ki orada onun ar­kadaşı olmam, ona denk tutulabilecek herşeyden bana daha sevimli olurdu. Hz. Peygamber (s.a.) müşriklere karşı (savaşmaya) çağırırken ona gelmiş ve : Mûsâ kavminin Musa’ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın.» dediği gibi demeyeceğiz. Fakat senin sağında, solunda, önünde ve ar­kanda savaşacağız, demişti. Gördüm ki Hz. Peygamber (s.a.) in. yüzü aydınlandı ve onun sözü, Allah Rasûlü’nü sevindirdi. Yine Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Havşeb… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü şöyle duâ etmişti: Ey Allah’ım, ahdin (sözün) ve va’din aşkına… Ey Allah’ım, Sen istersen elbet Sana ibâdet edenler bulunmayabilir. Ebubekir Allah Rasûlü’nün elini tut­muş ve : Bu sana yeter demişti. Allah Rasûlü : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.» (Kamer, 45) buyu­rarak çıkmıştı. Hadîsi Neseî de, Bündâr kanalıyla… Abdülmecîd es-Se-kafî’den rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim.» bu­yurur ki Hârûn İbn Antere’nin İbn Abbâs’tan rivayetinde o, kelimesini «peşpeşe gelen.» şeklinde açıklamıştır. Bu kelimenin «Size imdâd olarak.» anlamında olması da muhtemeldir. Nitekim Avfî, İbn Abbâs’m bu kelimeyi «imdâd olarak.» şeklinde açıkladığını söyler. Mü-câhid, Kâri İbn Kesîr ve İbn Zeyd de kelimeyi böyle açıklamışlardır. Ebu Küdeyne’nin Kâbus kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, «Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim.» âyeti hakkında : Her bir meleğin ardında bir melekle, demiştir. Yine aynı isnâdla İbn Abbâs’­tan rivayete göre o : Biri bir diğerinin hemen peşinden, demiştir. Ebu Zabyân, Dahhâk ve Katâde de böyle açıklamışlardır.

îbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ… Ali (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Cibril bin melek içinde Hz. Peygamber (s.a.) in sağın­dan indi. Ebubekir de oradaydı. Mîkâîl ise bin melek içinde Hz. Pey­gamber (s.a.) in solundan indi. Ben, Hz. Peygamber (ve ordunun) sol kanadında idim. Şayet isnadı sahih ise bu, bin meleğin bir misli ile ta’kîb edilmiş olmasını (bin meleği ikinci bir bin meleğin ta’kîb et­mesini) gerektirir. Bu sebepledir ki bazıları, âyetteki ke­limesini dâl harfinin fethası ile okumuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Meşhur olan ise’Ali İbn Ebu Talha’nın İbn Abbâs’tan rivayet et­tiği onun şu sözüdür : Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.) ne ve mü’minlere bin melekle yardım etmiştir. (Bin meleği onlara imdâd olarak gönder­miştir). Cibril beşyüz melek içinde ordunun bir kanadında, Mîkâîl de beşyüz melekle ordunun öbür kanadında idi. İmâm Ebu Ca’fer İbn Cerîr ve Müslim, îkrime İbn Ammâr kanalıyla… Hz. Ömer’den biraz önce geçen hadîsi rivayet etmişlerdir. Sonra Ebu Zümeyl der ki: Bana İbn Abbâs rivayet edip şöyle dedi: Müslümanlardan birisi önündeki müşriklerden birinin peşinden koşarken birden üzerinde bir kamçı ve bir atlı sesi işitti. Atlı: Ey Hayzûm, durma ilerle, ileri atıl, diyordu. Bir de önündeki müşrike baktı ki, upuzun yere yıkılıp serilmiş. Ona baktı ve gördü ki burnu ezilmiş, kamçı vuruşu gibi yüzü yarılmış, An-sâr’dan olan bu zât, Allah Rasûlü (s.a.) ne gelip olayı haber vermiş de Rasûlullah şöyle buyurmuş : Doğru söyledin. O, üçüncü semânın imdâ-dındandır. O gün onlar, yetmişini öldürdüler ve yetmişini de esîr ettiler. Buhârî «Meleklerin Bedir’de hazır bulunması.» babında der ki: Bize İshâk İbn İbrahim… Rifâa İbn Râfi’ ez-Zürakî’den rivayet etti ki —Bu zât Bedir ehlindendir— o, şöyle demiştir : Cibril Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : İçinizde Bedir ehlini nasıl sayarsınız? diye sordu. Allah Rasûlü: Müslümanların en üstünlerinden veya benzeri bir kelime söyledi de Cibril: Meleklerden Bedir’de hazır bulunanlar da böylecedir, dedi. Ha­dîsi, sâdece Buhârî tahrîc etmiştir. Taberânî, el-Mu’cem’ül-Kebîr’inde bunu Râfi’ İbn Hadîc hadîsinden rivayet etmişse de bu hatâdır. Doğru olan, Buhârî’nin rivayetidir. En doğrusunu Allah bilir. Buhârî ve Müs­lim’in Sahîh’lerinde rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) Hâtıb İbn Ebu Beltea’nın öldürülmesi konusunda müşavere ettiğinde Ömer’e :

Muhakkak o Bedir’de hazır bulunmuştur. Nereden biliyorsun; belki de Allah Teâlâ Bedir’de hazır bulunanlara muttali’ olmuş ve : «Ne di­lerseniz yapınız, muhakkak sizi bağışladım.» buyurmuştur, demişti.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah size sırf bir müjde olsun ve kalb-leriniz yatışsın diye melekleri göndermiş ve onların gönderildiğini size bildirmiştir.» Değilse Allah Teâlâ, bunlarsız da düşmanlarınıza karşı size yardım etmeye Kâdir’dir. Bu sebepledir ki: «Yardım, ancak Allah katındandır.» buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Küfredenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onları sindirince bağı sıkı tutun. Sonra onları, ya karşılıklı veya fidye mukabili salıverin. Harb ağırlıklarını bırakıncaya kadar, bu böyledir. Eğer Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı.’ Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince; Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz. Onları hidâyete eriştirecek ve durumlarını düzeltecek­tir. Onlan kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.» {Muhammed, 4-6), «Hem o günleri Biz, insanlar arasında döndürür dururuz. Bu; Allah’ın îmân edenleri belirtmesi ve içinizden şâhidler edinmesi içindir. Allah, zâlimleri sevmez. Bu; Allah’ın îmân edenleri seçmesi, kâfirleri mahvet­mesi içindir.» (ÂI-i İmrân, 140 -141). Bunlar öyle hikmetlerdir ki Allah Teâlâ, Allah için kâfirlerle cihâdı mü’minlere farz kılmıştır. Allah Teâ-lâ, daha önce geçmiş ümmetlerden, peygamberleri yalanlayanların ta­mâmını kapsayan musibetlerle cezalandırmıştır. Nitekim Nuh kavmini tufan ile, Âd kavmini Batı rüzgârı ile, Semûd’u çığlık ile, Lût kavmini yere batırma, tersine çevirme ve siccîl taşıyla, Şuayb’ın kavmini göl­gelik günü azabı ile helak buyurmuştur. Allah Teâlâ Musa’yı pey­gamber olarak gönderip düşmanı olan Firavun ve kavmini denizde bo­ğarak helak edip sonra da Musa’ya Tevrat’ı inzal buyurduğunda, Tev­rat’ta kâfirlerle savaşı farz kılmıştır. Ondan sonraki kalan şeriatlarda hüküm bu şekilde devam edegelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa’ya insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik.» (Kasas, 43) buyurur. Mü’minlerin kâfirleri Öldürmesi; kâfirler için en şiddetli küçültme ve hakaret, inananların gönülleri için ise en çok fe­rahlatan, şifâ veren bir durumdur. Nitekim Allah Teâlâ bu ümmetten inananlara : «Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları azâblan-dırsın, rüsvây etsin ve sizi onlara karşı üstün kılsın ve mü’minler top­luluğunun göğüslerini ferahlatsın.» (Tevbe, 14) buyurmuştur. Bu se­bepledir ki Kureyş büyüklerinin, hakaret gözleriyle kendilerine baktık­ları düşmanları elleriyle öldürülmeleri onlar için en incitici, îmân ta­raftarlarının gönüllerini de aynı derecede ferahlatıcı olmuştur. Meselâ Ebu CelıTin savaş alanında, harbin ortasında öldürülmesi; onun için yatağında bir felâketle veya bir yıldırımla veya benzeri bir şeyle ölme­sinden çok daha şiddetli, alçaltıcı bir durumdur. Nitekim Ebu Leheb —Allah ona la’net etsin— de kızılçıbanı ile ölmüştür. Akrabalarından hiç kimse ona yaklaşamamış, uzaktan su atmak suretiyle onu yıkamış­lar, onu terk etmişler ve nihayet defnetmişlerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Muhakkak ki Allah, Azîz’dir.» buyurmuştur. İzzet Allah için, Rasûlü için, dünya ve âhirette inananlar içindir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında hem de şâhidlerin şehâdet edeçekleri günde mutlaka yardım ederiz.» (Ğâfir, 51). Allah Teâlâ : «Ha-kîm’dir.» kendi gücü ve kuvveti ile kâfirleri helak etmeye, yok etmeye kadir olmakla birlikte kâfirlerle savaşı farz kılmasında elbette hikmet sahibidir. Münezzehtir ve yücedir O.[5]

11 — Hani O, size kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafîf bir uykuya daldırıyordu. Sizi tertemiz yap­mak, sizden şeytânın pisliğini gidermek, kalblerinizi pe­kiştirmek ve ayaklarınıza sebat vermek için gökten üstü­nüze bir su indiriyordu.

12 — Hani Rabbın meleklere: Ben sizinleyim, haydi îmân edenlere sebat verin, diye vahyetmişti. Ben, küfret­miş olanların kalblerine korku salacağım. Artık siz de vu­run boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına.

13 — Bunun sebebi; Allah’a ve peygamberine karşı koymalarıdır. Her kim ki, Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa; muhakkak Allah, cezası çetin olandır.

14 — İşte bunu tadın. Muhakkak ki kâfirlere bir de ateş azabı vardır.

Kâfirlerin Kalbine Salınan Korku

Allah Teâlâ burada mü’minlere vermiş olduğu nimeti hatırlatıyor. Düşmanların sayısının çokluğu ve kendi sayılarının azlığından onlarda meydana gelmiş olan korkudan bir emniyyet olmak üzere Allah Teâlâ onlara hafif bir uyku vermişti. Nitekim Uhud günü de onlara böylece yapmıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Sonra o üzüntünün ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyku indirdi ki, İçinizden bir kıs­mını buruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü.» (ÂH İm-rân, 154). Ebu Talha der ki: Uhud günü, kendisine uyuklama ânz olan­lardan idim. Kılıç elimden defalarca düşmüştü. Kılıç düşüyor ben alı­yordum, o düşüyor ben alıyordum. Mü’minlere baktım ki kalkanları altında kıpırdanıyorlar. Hafız Ebu Ya’Iâ’nın Züheyr kanalıyla… Hz. Ali (r.a.) den rivayet ettiğine göre; o, şöyle anlatmış : İçimizde Bedir günü Mikdâd dışında binitli yoktu. Bir de kendimize baktım ki Allah Rasûlü (s.a.) dışında uyumayanımız yoktu. O, bir ağaç altında namaz kılıyor, ağlıyordu. Bu, sabaha kadar böylece devam etti. Süfyân es-Sevrî’nin Âsim kanalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.) dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Savaşta uyuklama, Allah’tan bir emniyyettir. Namazda uyuklama ise şeytândandır. Katade; uyuklamanın başta, uy­kunun da kalbde olduğunu söyler. Ben de derim ki: Uhud günü müs-lümanlara isabet eden uyuklama durumu, gerçekten meşhurdur. Bedir gününe gelince; bu âyet-i kerime, Bedir kıssası hakkındadır ve bunun Bedir’de de meydana geldiğine delâlet etmektedir. Sanki bu, Allah’ın yardımıyla kalbleri emniyyet içinde ve sükûn içinde olsun diye, zorluk ve sıkıntı anında mü’minler için bir seciyye olmuş gibidir. Bu, Allah’ın onlara bir fazlı, bir rahmeti ve nimetidir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet­te : «Şüphesiz ki güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güç­lükle beraber bir kolaylık vardır.» (İnşirah, 5-6) buyurur. Sahîh bir hadîste rivayet edildiğine göre, Bedir günü Allah Rasûlü (s.a.) gölge­likte Sıddık (r.a.) ile beraber iken ve ikisi de duâ ederlerken Allah Rasûlü (s.a.) nü hafîf bir uyuklama hali kaplamıştı. Sonra tebessüm ederek uyanmış ve : Müjde ey Ebubekir, bu Cibril’dir, ön dişleri toz, için­de, buyurmuştu. Daha sonra Allah Teâlâ’nm : «Topluluk yakında da­ğıtılacak ve onlar, arkalarını dönüp kaçacaklar.» (Kamer, 45) sözünü okuyarak gölgeliğin kapısından çıkmıştı.

Allah Teâlâ : «Gökten üstünüze bir su indiriyordu.» buyurur ki Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder : Hz. Peygam­ber (s.a.) Bedir’e doğru yürürken konakladı. Müslümanlarla su arasın­da oynak bir kumluk vardı. Müslümanlara şiddetli bir zaaf hâkim ol­muştu. Şeytân, onların kalblerine bir kin koymuş, aralarına şöyle bir vesvese vermişti: Sizler içinisde Allah Rasûlü var ve kendinizi Allah’ın dostları sanıyorsunuz. Halbuki müşrikler, suya sizden önce vardılar. Siz cünüb olarak namaz kılıyorsunuz. Allah Teâlâ, onlara bol yağmur yağdırdı da müslümanlar içtiler ve temizlendiler. Allah Teâlâ, şeytânın pisliğini onlardan giderdi ve yağmur değer değmez kumlar kurudu, üzerinden insanlar ve hayvanlar yürüdüler de kavme (müşriklere) doğru ilerlediler. Allah Teâlâ, Peygamberine ve inananlara bin meleği imdâd olarak gönderdi. Cibril beşyüzü ile ordunun bir kanadında, Mîkâü beş­yüzü içinde öbür kanadında idiler. İbn Abbâs’dan rivayetle Avfî der ki: Kureyş müşrikleri, kervana yardım etmek ve onu korumak üzere sa­vaşmak için çıktıklarında, Bedir günü su başında konakladılar ve mü’-minlere karşı orayı ele geçirdiler. Mü’minler, susuz kaldılar ve cünüb olarak temizlenmeden namaz kılmaya başladılar da bu, gönüllerinde vesveseye sebep oldu. Allah Teâlâ gökten su indirdi ve vâdî aktı, inanan­lar içtiler, su kablarını doldurdular, binitlerini suladılar, cünüblükten guslettiler ve Allah Teâlâ, bunu onlar için bir temizlik ve ayakların se­batı kıldı. Müşrikler topluluğu ile aralarında bir kumluk vardı. Allah Teâlâ, o kumluk üzerine yağmur gönderdi, yağmur orayı dövdü de sağ-lamlaştı ve ayaklar o kumsal üzerinde sebat etti. Bu açıklamanın bir benzeri Katâde, Dahhâk ve Süddî’den de rivayet edilmiştir. Saîd İbn el-Müseyyeb, Şa’bî, Zührî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’den rivayete göre ise, Bedir günü onlara bir yağmur çisentisi isabet et­miştir.

Bilinen odur ki Allah Rasûlü (s.a.) Bedir’e doğru yürüdüğünde, oradaki en yakın suyun yani bulduğu ilk suyun başına konaklamıştı. Habbâb İbn Münzir, Allah Rasûlü’ne yaklaşıp : Ey Allah’ın elçisi, bu konak yeri Allah’ın seni indirdiği, konaklattığı ve bizim geçme hakkı­mız olmayan bir yer mi yoksa harb ve harb hilesi için indiğin bir yer mi? diye sormuş, Allah Rasûlü : Bilakis harb ve hile için indiğim bir yerdir, buyurmuştur. Habbâb ; Ey Allah’ın elçisi, burası (uygun) bir ko­nak değildir. Bizi yürüt, tâ ki müşrikleri ta’kîb eden yerdeki en yakın su başına inelim, onun dışındaki kuyuları kapatalım, havuzlara su çe­kelim. Bizim suyumuz olsun, onların ise olmasın, demişti. Allah Rasûlü (s.a.) yürüdü ve öylece yaptı. Ümevî’nin Meğâzî’sinde belirtildiğine gö­re; Habbâb bu -sözü söylediğinde, gökten bir melek inmiş. Cibril, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında oturuyormuş. Bu melek : Ey Muhammed, Rabbın sana selâm söylüyor ve sana buyuruyor ki: Uygun olan görüş, Habbâb îbn Münzir’in işaret etmiş olduğu görüştür, demiş. Allah Ra­sûlü Cibril’e dönüp : Bunu tanır mısın? diye sormuş. Cibril, meleğe bak­mış ve : Ben bütün melekleri tanır değilim. Kesin olan şu ki o bir melektir, şeytân değildir, demişti. Bu bâbda rivayet edilenlerin en gü­zeli; el-Meğâzî sahibi Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr —Allah ona rahmet eylesin— in Yezîd îbn Rûmân’dan, onun da Urve İbn Zübeyr’ den rivayet etmiş olduğu şu haberdir : Urve İbn Zübeyr der ki: Allah Teâlâ gökten yağmur gönderdi. Vâdî oynak kumsaldı. Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabı için yeri sertleştirecek, yürümelerini engellemeyecek bir yağmur; onlar için yağarken, Kureyş için öyle bir yağmur yağdı ki; o yağmur içinde yerlerinden ayrılmaya güç yetiremediler. Mücâhid der ki: Allah Teâlâ onlara hafif uykudan Önce yağmur indirdi. Yağmur ile tozu sindirdi ve yeri sertleştirdi. Böylece onların gönülleri hoş oldu ve ayaklan sebat etti.

İbn Cerîr der ki: Bize Hârûn İbn İshâk… Hz. Ali (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Bedir savaşının olduğu gecenin sabahında bize hafif bir yağmur çisentisi geldi. Yağmurdan korunmak üzere ağaç­ların ve kalkanların altına girdik. Geceleyin Allah Rasûlü (s.a.) Rab-bına : Ey Allah’ım, eğer şu topluluğu helak buyurursan yeryüzünde Sana bir daha ibâdef olunmaz, diye duâ etti. Şafak söktüğünde : Ey Allah’ın kullan namaza, diye seslendi. İnsanlar, ağaçların ve kalkan­ların altından geldiler ve Allah Rasûlü bize namaz kıldınp savaşa teşvik buyurdu.

Allah Teâlâ : «Sizi küçük ve büyük pisliklerden kurtarıp tertemiz yapmak için…» buyurur ki; bu, dış temizliğidir. «Sizden şeytânın pis­liğini, vesvese ve kötü düşüncelerini gidermek…» buyurur ki bu da iç temizliğidir. Nitekim Allah Teâlâ, cennet ehli hakkında : «Üzerle­rinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bile­ziklerle süslenmişlerdir.» buyuruyor ki bu, iç süsüdür. «Rablan onlara tertemiz bir içecek içirmiştir.» (İnsan, 21) buyuruyor ki bu, içlerindeki kin, hased ve düşmanlıklan temizleyicidir. Bu ise için süslenmesi ve temizliğidir.

Yine Allah Teâlâ : «Sabır ve düşmanlarla vuruşmaya atılmakla kalblerinizi pekiştirmek için…» buyurur ki bu, iç cesaretidir. «Ayak­larınıza sebat vermek için.» buyurur ve bu da dış cesaretidir. En doğ­rusunu Allah bilir. Allah Teâlâ : «Hani, Rabbm meleklere : Ben sizin-leyim, haydi îmân edenlere sebat verin, diye vahyetmisti.» buyurur ki bu, Allah Teâlâ’nın insanlara izhâr ettiği gizli bir nimettir ki bu yüz­den O’na şükretsinler. Allah Teâlâ zâtı ve melekleri vasıtasıyla gönder­diği vahyi ile peygamberine, dinine ve taraftarları olan inananlara yar­dım için indirmiş olduğu meleklere inananlara sebat vermelerini vah-yetmiştir.

İbn İshâk âyetteki kelimesini «Onlara yardım edin.» şeklinde, bir başkası: «onlarla savaşın.» şeklinde açıklamıştır. Bu ke­limenin anlamının : «Onların sayılarını çoğaltın.» şeklinde olduğu da söylenmiştir. Denilir ki: Melek, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından bi­rine gelir ve : Müşriklerin : «Allah’a yemîn olsun ki eğer bizim üzeri­mize hücum edecek olurlarsa biz bozguna uğrarız, dediklerini işittim.» der, müslümanlar da bunu birbirlerine haber verirler ve gönülleri kuvvetlenirdi. Bu açıklamayı İbn Cerir rivayet etmiş olup lâfız aynen ona aittir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben, küfretmiş olanların kalblerine kor­ku salacağım. Siz müslümanlara sebat verin, size olan emrim ile düş­manlarına karşı onların gönüllerini güçlü tutun. Ben emirlerime karşı gelen, peygamberimi yalanlayanlara korku, zillet ve alçaklık vereceğim. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına, on­ların kafalarına vurun ve yarın. Boyunlarına vurun ve koparın. Onla­rın ellerini ve ayaklarını kesin, koparın. Müfessirler, âyetteki «Boyun­ların üstü» kısmının anlamında ihtilâf etmişlerdir. İkrime’nin söyledi­ğine göre buranın anlamı : Onların başlarına vurun, şeklindedir. Bura­nın anlamının : Boğazları, boyunları üzerine vurun, şeklinde olduğu söylenmiştir ki âyetteki f jUtVI ) kelimesi, boyun anlamınadır. Dahhâk ve Atiyye el-Avfî böyle derler. Allah Teâlâ başka bir âyette mü’minlere : «Küfredenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onları sin­dirince bağı sıkı tutun…» (Muhammed, 4) buyurur ki Allah Teâlâ’nın inananlara göstermiş olduğu bu yol da, Dahhâk ve Atiyye tarafından verilen anlama şehâdet etmekte, onu güçlendirmektedir. Vekî’nin Mes’û-dî’den, onun da Kâsım’dan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) : Mu­hakkak ben, Allah’ın azabı ile azâblandırmak üzere gönderilmedim. Ben, boyunlara vurmak ve bağı sıkıca bağlamak, esîr almakla gönderil­dim, buyurmuştur. İbn Cerîr bunun boyun vurma ve kafa yarmaya de­lâlet ettiği görüşünü tercih etmiştir. Ben de derim ki: Ümevî’nin Me-ğâzî’sinde belirtildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Bedir günü öldü­rülenlerin yanından geçerken: «Biz kafaları yararız…» beytini oku­maya başlamış ve Ebubekir : Bize karşı güçlü kimselerin kafalarını ya­rarız. Muhakkak ki onlar, en isyankâr ve en zâlimlerdi, demiştir. Allah Rasûlü (s.a.) beytin başlangıcını söylemiş, Ebubekir (r.a.) beytin ka­lan kısmını inşâd etmiştir. Zîrâ Allah Rasûlü güzel şiir okuyamazdı, elbette bu ona yaraşır da değildi ki Allah Teâlâ onun hakkında : «Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik. Zâten ona gerekmezdi de…» (Yâ-sîn, 69) buyurmuştur. Rebî’ İbn Enes der ki: Boyunlarının üzerine vu­rulmuş olması, parmakları üzerinde ateşle yakılmış gibi dağlama işa­reti olması ile insanlar, meleklerin öldürüldüklerini kendi öldürdükle­rinden ayırd edebiliyorlardı.

Allah Teâlâ : «Vurun tüm parmaklarına.» buyuruyor ki İbn Cerir buranın anlamını şöyle açıklar : Ey inananlar, düşmanlarınızın parmak uçlarına, el ve ayak uçlarından her bir mafsala vurun. (…) Ali İbn Ebu Talha’nın İbn Abbâs’dan rivayetine göre «Vurun tüm parmaklarına.» âyetindeki parmaklardan, uçlar kasdedilmektedir. Dahhâk ve İbn Cüreye ie böyle söyler. Süddî de kelimeyi aynı şekilde açıklarken, buranın anlamının : Her bir mafsal, olduğu da söylenir. İkrime, Atiyye el-Avfî ve kendisinden gelen rivayetlerin birinde Dahhâk bu kelimeyi: Her bir mafsal, diye açıklamıştır. «Vurun tüm parmaklarına.» âyeti hakkında Evzaî der ki: Onun yüzüne ve gözüne vur, ona ateşten bir yalım at. Eğer ateş yalımı onu yakalarsa, onun tamâmı sana haram olmuştur. İbn Abbâs’dan rivayetle Avfî, Bedir kıssasını zikreder ve sonunda şöyle der : Ebu Cehil : Onları normal bir Öldürme ile öldürmeyin. Öyle bir yakalayın ki sizin dininize ta’nedip, Lât ve Uzzâ’dan yüz çevirmele­rinin akıbetinin ne olacağını bilseniz ve görseniz. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ meleklere : «Ben sizinleyim, haydi îmân edenlere sebat verin.» diye vahyetmişti. «Ben, küfretmiş olanların kalblerine kor­ku salacağım. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına.» Ebu Cehil —Allah ona la’net etsin— altmışdokuz kişi içinde öldürüldü. Ukbe İbn Ebu Muayt esir edilip bağlanarak öldürüldü. Böylece ölülerin sayısı yetmişe baliğ oldu. Bunun içindir ki Allah Teâlâ: «Bunun sebebi; Allah’a ve peygamberine karşı koymalarıdır.» buyurur. Onlar, Allah’a ve Rasûlüne muhalefetle bir tarafa yürümüşler; şeriatı, Allah’ın şeriatına îmânı ve tâbi olmayı öbür tarafta bırakmışlardır. Âyetteki kelimesi; sopayı ikiye ayırma, anlamındaki mas­tardan türetilmiştir. «Her kim ki, Allah’a ve peygamberine karşı ko­yarsa; muhakkak Allah, cezası çetin olandır.» O, kendisine zıt giden, düşmanlık edene Gâlib’dir, O’nu arayıp bulandır. Hiç bir şey O’nu ge­çemez. Öfkesi karşısında hiç bir şey duramaz. Mukaddestir, yücedir, O’ndan başka tanrı, O’nun dışında Rab yoktur. «İşte bunu tadın. Mu­hakkak ki, kâfirlere bir de ateş azabı vardır.» âyeti kâfirlere hitâb et­mektedir. Yani: Dünyada bu azâb ve cezayı tadın. Ayrıca bilin ki âhi-rette kâfirlere bir de cehennem azabı vardır.[6]

15 — Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaş­tığınız zaman, onlara arkaJ arınız] dönmeyin.

16 — Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya bir başka topluluğa katılma dışında her kim, o gün (düş­manına) arkasını dönerse; muhakkak ki o, Allah katından bir gazaba uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir ve o, ne kötü bir sonuçtur.

Düşmana Arkasını Dönenler

Allah Teâlâ savaştan kaçma üzerine bunu yapan kimseleri ateşle tehdîd buyurarak : «Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaştı­ğınız, (onlara yaklaştığınız) zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin. (Kaçmayın, arkadaşlarınızı bırakmayın.) Tekrar savaşmak için bir ta­rafa çekilme dışında o gün her kim düşmanına arkasını dönerse…» bu­yurur. Yani kendisinden korktuğunu gösterip peşine düşmesini sağla­mak üzere bir hîle olarak gûyâ kahramanlığı önünden kaçıp firar etme, sonra üzerine tekrar hücum edip onu öldürme durumu müstesnadır ki bunda bir beis yoktur. Saîd İbn Cübeyr ve Süddî, âyeti böyle tefsir etmişlerdir. Dahhâk der ki: Bu, düşmanın bir açığını görüp te ele ge­çirmek üzere arkadaşlarından öne çıkmaktır, der.

«Veya bir başka topluluğa katılma dışında…» Bir yerden kaçar ve müslümanlardan diğer bir topluluğa katılarak onlara yardım eder ve onlar da kendisine yardımcı olurlarsa bu, onun için caizdir. Hattâ bir seriyyede olsa da oradan ayrılıp emîrine (kumandanına) veya büyük imâma gitse bu dahi bu ruhsatın içine dâhildir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan… Abdullah İbn Ömer (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün göndermiş olduğu seriyyelerden bi­rinde idim. İnsanlar hezimete uğradılar ben de hezimete uğrayanlar içinde idim. Biz : Savaştan kaçtık ve Allah’ın gazabı ile döndük, ne yapacağız, dedik. Sonra : Medine’ye girsek de gecelesek nasıl olur? de­dik. Daha sonra : Kendimizi Allah Rasûlü (s.a.) ne arzetse’k. Şayet bi­zim için tevbe varsa ne âlâ, değilse gitsek, dedik. Sabah namazından önce Allah Rasûlü (s.a.) ne geldik, çıktı ve : O topluluk kimdir? diye sor­du. Biz : Biz, kaçanlarız, dedik. Hayır, aksine siz yardımını istemek üzere imamınıza dönenlersiniz ve ben, sizin (dönüp katılacağınız) topluluğu-nuzum. Ben müslümanların (dönüp katılacakları) topluluğum, buyur­du. Yanma vardık ve elini öptük. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbn Mâce bu şekli ile ve muhtelif kanallardan olmak üzere Yezîd îbn Ebu Ziyâd’dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Hasendir, sâdece onun (Yezîd İbn Ebu Ziyâd’m) hadîsinden bilmekteyiz, demiştir. Hadîsi, ayrıca îbn Ebu Hatim de Yezîd îbn Ebu Ziyâd’dan rivayet etmiştir. Ancak îbn Ebu Hatim rivayetinin sonunda şu fazlalık vardır: Ve Allah Rasûlü (s.a.) : «Veya bir başka topluluğa katılma dışında…» âyetini okudu.

İlim ehli, İbn Ömer hadîsinde geçen kelimesini: Mey­ledenler, şeklinde açıklamışlardır. Aynı şekilde Ömer İbn Hattâb (r.a.) da, mecûsî ordusunun çokluğundan İran arazîsinde bir köprü üzerinde öldürüldüğü zaman Ebu Ubeyd hakkında : Şayet bana dönüp gelseydi, ben onun için (katılacağı) topluluk olurdum, demiştir. Muhammed İbn Şîrîn de, Hz. Ömer’den bu şekilde rivayet etmiştir. Ebu Osman en-Nehdî’nin Ömer’den rivayetinde ise : Ebu Ubeyd öldürüldüğünde Ömer : Ey insanlar, ben (sizin katılacağınız) topluluğum, demiştir, denilir. Mü-câhid’in rivayetinde ise Ömer : Ben, her bir müslümanın (katılacağı) topluluğum, demiştir.Abdülmelik İbn Umeyr’in Ömer’den rivayetine gö­re o : Ey insanlar, bu âyet sizi aldatmasın. Bu, ancak Bedir günü ol­muştur. Ben, her bir müslümanın (katılacağı) topluluğum, demiştir.

İbn Ebu Hatim der ki; Bize babam …Nâfi’den rivayet eder ki o, İbn Ömer’e sorup : Muhakkak biz, düşmanla savaş anında sebat ede­meyen bir kavmiz. «Fie» nin kim olduğunu da bilmiyoruz. İmamımız mı, yoksa askerimiz mi? demiş de İbn Ömer şöyle cevab vermiş : Mu­hakkak ki Allah Rasûlü (s.a.) dür. Ben: Muhakkak ki Allah : »Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız za­man…» buyuruyor,’dedim de İbn Ömer : Bu âyet, Bedir günü hakkın­da nazil olmuştur, ne ondan Öncesi, ne de sonrası için, dedi.

Dahhâk, âyetteki kelimesini; Hz. Peygamber ve as­habına kaçan, şeklinde açıklayıp : Bu günde emîrine veya arkadaşlarına kaçan böyledir, demiştir. Buhâri ve Müslim’in Sahihlerinde Ebu Hürey-re (r.a.) den rivayet ettikleri bir hadîse istinaden şayet kaçma bu se­beplerden biri yüzünden değilse muhakkak haramdır ve büyük günâh­lardan birisidir. Bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmaktadır : Helak edici yedi şeyden sakınınız. Ey Allah’ın elçisi, bunlar nelerdir? denildi de şöyle buyurdu : Allah’a şirk koşmak, sihir, hak ile olmanın dışında Allah’ın haram kılmış olduğu bir nefsi öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, bir şeyden habersiz ve evli mü’-min kadınlara (zina) iftirası atmak. Bu hadîsin muhtelif yönlerden şahîdleri vardır. Yine bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Muhakkak ki o, Allah katında bir gazaba uğramıştır. Allah’a döndüğü günde vara­cağı yeri, yurdu cehennemdir ve o, ne kötü bir sonuçtur.» buyurmuş­tur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Adiyy… İbn el-Hasâsiyye Beşîr İbn Ma’bed’den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Biat etmek üze­re Hz. Peygamber (s.a.) e vardım. Bana şu şartları koştu : Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmem, namazı kılmam, zekâtı vermem, İslâm’ın haccı ile haccetmem, Ramazân ayında oruç tutmam, Allah yolunda cihâd etmem. Ben : Ey Allah’ın elçisi Allah’a yem/n olsun ki ben bunlardan ikisine güç yetiremem : Bunlardan birisi cihâddır —Onlar (savaşta düşma­nına) arkasını dönenin Allah’ın gazabına uğramış olacağını sanıyor, buna inanıyorlardı. Ben, bu durumla karşılaştığımda içimin titreyece­ğinden ve ölümü istemeyeceğimden korkuyordum.— İkincisi de’ sada­kadır. (Zekâtı vermektir.) Allah’a yemîn olsun ki benim azıcık bir ko­yunum ve on devemden başka bir şeyim yok. Bunlar da ailemin sürüsü ve binitidir, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) elini kapadı, sonra salladı ve : Cihâd yok, sadaka da yok, o halde cennete ne ile gireceksin? buyurdu. Ben : Ey Allah’ın elçisi, sana bîat ediyorum, dedim ve bütün bunlar üzerine ona bîat ettim. Hadîs, bu yönden rivayetinde garîb olup Kütüb-i Sitte’de tahrîc edilmemiştir. Hafız Ebu el-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Yahya İbn Hamza… Sevbân’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etti ki şöyle buyurmuştur : Üç şey vardır ki, onlarla birlikte amelin hiç bir faydası yoktur : Allah’a şirk koşmak, ana-babaya âsî olmak ve savaştan kaçmak. Bu hadîs te ger­çekten garîb bir hadîstir. Yine Taberânî der ki: Bize Abbâs İbn Fadl el-Askâtî… Bilâl İbn Yesâr İbn Zeyd —Ki bu zât, Allah Rasûlü (s.a.) nün kölesidir— den rivayet etti ki o babasını, dedesinden şöyle rivayet ederken işitmiş : Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Kim; kendisinden başka tanrı olmayan Allah’a istiğfar’ederim, O’na tevbe ederim, derse savaştan kaçmış dahi olsa Allah onu bağışlar, Hadîsi Ebu Dâvûd, Mûsâ İbn İsmail’den rivayet etmiş, Tirmizî, hadîsi Buhârî’den, o da Mûsâ İbn İsmail’den rivayetle tahrîc etmiştir. Tirmizî: Hadîs garîbdir ve sâdece bu kanaldan rivayetini biliyoruz, demiştir. Ben de derim ki : Hz. Peygamber (s.a.) in kölesi Zeyd’in hadîsini ondan başkası bilme­mektedir.

Bazıları da, savaştan kaçmanın Sahâbe’ye haram olduğu görüşün­dedir. Zîrâ cihâd, onlar hakkında bir farz-ı ayın idi. Sâdece Ansâr’a hâs olduğu da söylenmiştir. Zîrâ onlar, sevinilecek ve hoşlanılmayacak durumlarda işitme (dinleme) ve itaat etme şartıyla Hz. Peygamber’e bîat etmişlerdir. Bu âyetten maksadın, sâdece Bedir ehli olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Ömer, İbn Ömer, İbn Abbâs, Ebu Hüreyre, Ebu Saîd Ebu Nadra, İbn Ömer’in kölesi Nâfi’, Saîd İbn Cübeyr, Ha­san el-Basrî, İkrime, Katâde, Dahhâk ve başkalarından rivayet edil­miştir. Onların bu konudaki delilleri şudur : O zamanda onların top­luluğundan başka dönüp sığınabilecekleri güç ve kuvvet sahibi başka bir topluluk yoktu. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de : Ey Allah’ım, eğer bu topluluğu helak buyurursan (artık bundan sonra) yeryüzünde sana ibâdet olunmaz, diye duâ etmişti. Yine bu sebepledir ki Abdullah İbn Mübarek, Mübarek İbn Fudâle kanalıyla Hasan’dan «O gün her kim düşmanına arkasını dönerse…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, Bedir günüdür. Bu gün ise kim bir gruba veya bir şehre dönse, yö-nelse —Öyle sanıyorum ki sonunda şöyle dedi: — Onun için bir beis yoktur.

Yine İbn el-Mübârek’in İbn Lehîa’dan, onun da Yezîd İbn Ebu Hu-beyb’den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Bedir günü (savaştan) ka­çanlara Allah ateşi vâcib kılmış ve : «Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya bir başka topluluğa katılma dışında her kim, o gün düş­manına arkasını dönerse; muhakkak ki o, Allah katından bir gazaba uğramıştır.» buyurmuştur. Bundan sonra Uhud günü olduğunda : «İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden geri dönenleri… Şeytân yoldan çıkarmak istemişti. Bununla beraber Allah onları bağışladı…» (Âl-i İmrân, 155) buyurmuştur. Bundan yedi sene sonraki Huneyn günü ol­duğunda ise: «Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz… Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder…» (Tevbe, 25, 27) buyurmuştur. Ebu Dâvûd ve Neseî’nin Sünen’inde, Hâkim’in Müsted-rek’inde, İbn Cerîr ve İbn Merdûyeh’in Tefsîr’inde Dâvûd İbn Ebu Hind kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayet edildiğine göre; o, «O gün her kim, düşmanına arkasını dönerse…» âyet-i kerîme’si ancak “‘Bedir ehli hak­kında nâzü olmuştur, demiştir. Fakat âyetin nüzul sebebi her ne ka­dar Bedir ehli ise de bütün bunlar savaştan kaçmanın Bedir ehli dı­şındakilere haram olmamasını gerektirmez. Nitekim biraz önce geçen ve savaştan kaçmanın helak edici günâhlardan olduğuna dâir Ebu Hü-reyre hadîsi de buna delâlet etmektedir. Ayrıca Cumhûr’un mezhebi de budur. En doğrusunu Allah bilir.[7]

17 — Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. Mü’min-leri kendinden güzel bir imtihanla denemek içindi. Mu­hakkak ki Allah, Semî’dir, Alîm’dir.

18 — tşte bu, böyledir. Muhakkak ki Allah kâfirlerin düzenini zayıflatıcıdır.

Sen Atmadın

Allah Teâlâ kulların fiillerinin yaratıcısı olduğunu, onlardan sâdır olan her bir hayırdan dolayı hamd edilen olduğunu beyân buyurur, Zîrâ onları, bütün bunlara muvaffak kılan ve onlara yardım eden O’dur. Bu sebepledir ki: «Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü.» buyurmaktadır. Düşmanlarınızın sayısının çokluğu ve sizin sayınızın azlığına rağmen düşmanlarınızı siz kendi güç ve kuvvetinizle öldürmüş değilsiniz. Bilakis onlara karşı sizi muzaffer kılan, Allah’tır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Andolsun ki siz düşkün bir du­rumda iken Bedir’de Allah size kat’î bir zafer vermişti.» (Âl-i İmrân, 123), «Andolsun ki, Allah size bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmiştir. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir fay­dası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz.» (Tevbe, 25). Böylece Allah Teâlâ za­ferlerin sayı çokluğuyla, zırh ve silah kuşanmayla, hazırlıklarla olma­dığını, zafer ve yardımın, ancak Allah katından olduğunu bildiriyor. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «Nice az topluluk, Allah’ın izniyle pek çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.» (Bakara, 249).

Sonra Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne Bedir günü müşriklerin yüzlerine “atmış olduğu bir avuç toprağın durumunu beyân buyurur. Hz. Peygamber Allah’a dua, tazarru ve niyazda bulunduktan sonra göl­gelikten çıkarken bir avuç toprak almış ve müşriklere doğru bunu ata­rak : Yüzleri çirkin olsun, buyurmuş; sonra ashabına hemen peşinden hamle etmelerini emretmiş, onlar da böyle yapmışlardı. Allah Teâlâ, bu küçük çakılları müşriklerin gözlerine ulaştırmış, onlardan bu çakıl­ların ulaştığı hiç kimse kalmamış ki kendi kendisiyle meşgul olmamış olsun. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» buyurmuştur. Yani bunu onlara ulaştıran ve onları bununla meşgul edip susturan sen değilsin.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Bedir günü Al­lah Rasûlü (s.a.) ellerini kaldırdı ve : Ey Rabbım, eğer şu topluluğu helak edecek olursan bir daha asla yeryüzünde Sana ibâdet edilme­yecektir, diye duâ etmişti. Cibril ona : Bir avuç toprak al ve bunu on­ların yüzlerine at, dedi. Hz. Peygamber, bir avuç toprak alarak bunu onların yüzlerine attı. Müşriklerden hiç kimse kalmadı ki gözlerine, burun deliklerine ve ağzına bu bir avuç topraktan isabet etmiş olma­sın. Arkalarını dönüp kaçtılar.

Süddî der ki: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü Hz. Ali (r.a.) ye : Yerden bana çakıl ver, buyurdu. Hz. Ali, üzerinde toprak olan çakılları ona verdi de Hz. Peygamber bunu müşriklerin yüzlerine attı. Gözlerine bu topraktan bir parça girmedik hiç bir müşrik kalmadı. Sonra mü’-minler peşlerine düştüler, onlan ya öldürdüler ya da esir ettiler. Allah Teâlâ : «Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Ebu Ma’şer el-Me-denî’nin Muhammed İbn Kays ve Muhammed İbn Kâ’b el-Kurâzî’den rivayetine göre; onlar, şöyle demişlerdir: Kavim birbirlerine yaklaştı­ğında, Allah Rasûlü (s.a.) bir avuç toprak alıp bunu kavmin (müşrik­lerin) yüzlerine attı ve : Yüzleri çirkinleşsin/ buyurdu. Onların hepsi­nin gözlerine girdi ve Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı ilerleyip onlan öldürdü ve esîr etti. Onların hezimete uğramaları, Allah Rasûlü (s.a.) nün bu atmasmdandır. Allah Teâlâ da: «Attığın zaman da sen atma­dın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eş­lem : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyeti hakkında der ki: Bu, Bedir günüdür. Allah Rasûlü (s.a.) üç avuç (toprak, çakıl taşı) aldı ve bir avucunu müşriklerin sağ cenahına, bir avucunu sol ce­nahına, bir avucunu da ortalarına attı ve : Yüzleri çirkinleşsin, bu­yurdu da hezimete uğradılar. Her ne kadar bu, Huneyn gününde vâki’ olmuşsa bile Urve İbn Zübeyr, Mücâhid, İkrinıe, Katâde ve İmamlar­dan birçoğundan rivayete göre: bu, Hz. Peygamber (s.a.) in Bedir günü (müşriklerin yüzlerine toprak) atması hakkında nazil olmuştur.

Ebu Ca’fer İbn Cerîr der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr… Hakîm îbn Hizâm’dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış : Bedir günü olduğunda gök­ten gelen bir ses işittik. Sanki bir taşın içine düşen çakıl taşlan sesi gibiydi. Allah Rasûlü (s.a.) bunu (çakıl atmayı) yapmış ve biz hezi­mete uğramıştık. Hadîs bu yönden rivayetinde garîbtir. Burada ger­çekten garîb olan diğer iki görüş daha vardır ki birincisi şöyledir :

İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Avı et-Tâî… Abdurrah­mân İbn Zübeyr’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) Hayber’de îbn Ebu Hakîk’m öldürüldüğü gün bir yay istedi. Ona uzun bir yay getirildi de : Bana başka bir yay getirin, buyurdu. Sert bir yay getir­diler. Hz. Peygamber (s.a.) kaleye (bu yay ile bir ok) attı da ok gidip alçaldı, indi ve sonunda İbn Ebu Hakîk’ı yatağında iken Öldürdü. Bu­nun üzerine Allah Teâiâ : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Bu, garîbdir. Ancak isnadı, Abdurrahmân İbn Zübeyr İbn Nüfeyr’e varıncaya kadar kuvvetlidir. Herhalde durum ona kanşmış olmalıdır veya o âyetin, bütün bunları içine aldığını kasdet-mek istemiştir. Yoksa Enfâl Süresindeki âyetin akışı, şüphesiz Bedir kıssası hakkındadır. Bu ise, âlimlere gizli olmayan bir husustur. En do&rusunu Allah bilir.

İkincisine gelince; yine İbn Cerîr ile Müstedrek’inde Hâkim, Saîd İbn Müseyyeb ve Zührî’ye varan sahîh bir isnâdla rivayet ediyorlar ki şöyle demişlerdir : Allah Rasûlü (s.a.) Uhud günü Übeyy İbn Ha­lefe o zırhları içinde iken bir harbe atmıştı. Harbe onun boyun ke­miğini kırmış, atı üzerinde defalarca sağa sola yalpalamış ve nihayet günler sonra Ölümü bundan olmuştur. Bununla Berzâh’taki ve âhiret-teki azâbıyla beraber ağır bir azaba katlanmıştı. İki İmâmdan nakle­dilen bu görüş gerçekten garîbdir. Herhalde onlar bununla âyetin, hep­sini içine aldığını kasdetmiş olsalar gerekir. Daha önce de geçtiği üzere âyetin, bu olaylar hakkında nazil olduğunu kasdetmemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Muhammed İbn Ca’fer İbn Zübeyr’in, Urve İbn ez-Zübeyr’den rivayetinde o, «Mü’minleri kendin­den güzel bir imtihanla denemek içindi.» âyeti hakkında der ki: Düş­manlarının çokluğu ve kendi sayılarının azlığına rağmen düşmanla­rına karşı Allah’ın onları gâlib kılması, onlar üzerine olan nimetlerin-dendir. Allah bunu onlara böylece bildirmektedir ki Allah’ın hakkını bilip tanısınlar ve nimetlerine şükretsinler. İbn Cerîr de âyeti bu şekil­de tefsir etmiştir. Bir hadîste : Allah Teâlâ bizi güzel bir imtihanla im­tihan etmiştir, buyurulur.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Muhakkak ki Allah duayı işitendir, kimin yardıma ve gâlibiyyete müstehak olduğunu en iyi bilendir.», «İşte bu böyledir. Muhakkak ki Allah, kâfirlerin düzenini zayıflatır.» âyeti, mey­dana gelen yardım*ve zaferle birlikte diğer bir müjdedir. Muhakkak ki Allah Teâlâ onlara ilerde kâfirlerin düzenini zayıflatacağım, onların işlerini hor ve hakir edeceğini, onların olan her şeyin helak ve yok ola­cağını bildirmektedir. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.[8]

19 — Eğer, fetih istiyor idiyseniz, işte size fetih gel­miştir. Eğer vazgeçerseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa hiç bir şeye yaramaz. Çünkü muhakkak Allah mü’-minlerle beraberdir.

Allah Teâlâ kâfirlere hitaben buyurur ki: «Eğer fetih istiyor idiy­seniz,» eğer Allah’tan yardım ve fetih istiyor, düşmanlarınız olan mü’-minlerle aranızı ayıracak hükmü ondan istiyor idiyseniz «muhakkak istediğiniz size gelmiştir.» Muhammed İbn İshâk ve başkalarının Züh-rî’den, onun da Abdullah İbn Sa’lebe İbn Sağîr’den rivayetine göre; Bedir günü Ebu Cehil: Ey Allah’ım, o (Muhammed) akrabalığı en çok kesenimiz ve bilmediğimizi bize getirendir. Sabahleyin onu helak et, demişti. İşte bu, onun tarafından bir fetih isteği idi. Bunun üzerine âyetin sonuna kadar olmak üzere : «Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir.» âyeti nazil oldu. İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn… Abdullah İbn Sa’lebe’den rivayet etti ki kavim (mü’minlerle müşrikler) karşılaştıklarında Ebu Cehil : O, akrabalığı en çok kesenimiz ve bilmediğimizi bize getirendir. Sabahleyin onu he­lak et, diye duâ etmişti de fetih isteyen o oldu. Hadîsi Neseî tefs’r ba­bında Salih İbn Keysân kanalıyla Zühri’den tahrîc etmiştir. Hâkim ise Müstedrek’inde hadîsi Zührî kanalıyla rivayet etmiş ve : Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, demiştir. Bu, İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, Yezîd İbn Rûmân ve bir­çoklarından da rivayet edilmiştir. Süddî der ki: Müşrikler, Mekke’den Bedir’e doğru çıktıklarında Kabe’nin örtülerine yapışmışlar, Allah’tan yardım dilemişler ve : Ey Allah’ım, iki ordudan en üstün olanına, iki gruptan en şerefli olanına ve iki kabileden en hayırlı olanına yardım et, demişlerdi. Allah Teâlâ da : «Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir.» âyetinde : Sizin söylediğinize muhakkak yardım ettim ki o da Muhammed (s.a.) dir, buyurur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem : Bu, Allah Teâlâ’nın müşriklerden haber verdiği: ((Hani demişlerdi ki: Allah’ımız eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır…» âyetidir, der.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer (içinde bulunduğunuz Allah’ı inkâr ve elçisini yalanlamadan) vazgeçerseniz bu, sizin için (dünyada ve âhirette) daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz biz de döneriz.» Başka bir âyette : «Eğer dönerseniz biz de döneriz.» (İsrâ, 8) buyurulur ki bunun anlamı şudur: Eğer siz, içinde bulunduğunuz küfür ve sapık­lığa dönecek olursanız biz de bu olayın benzerine döneriz. Süddî der ki: Eğer tekrar fetih istemeye dönerseniz biz de Muhammed için fet­he, ona yardıma ve düşmanlarına karşı onu muzaffer kılmaya döneriz. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir.

«Topluluğunuz çok da olsa hiçbir şeye yaramaz.» Toplayabileceği­niz kadar topluluklar toplasanız dahi Allah kiminle beraberse ona galib gelecek yoktur. Muhakkak ki Allah mü’minlerle beraberdir. Onlar pey­gamberin taraftarlarıdır, Muhammed Mustafâ’nın tarafıdır.[9]

20 — Ey îmân edenler; Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Dinleyip dururken ondan yüz çevirmeyin.

21 — Hem dinlemedikleri halde; dinledik; diyenler gibi olmayın.

22 — Allah katında canlıların en kötüsü; akletme-yen sağır ve dilsizlerdir.

23 — Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi; onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi.

Allah Teâlâ mü’min kullarına, Allah’a ve Rasûlüne itaati emredi­yor, Kendisine muhalefetten, Zâtını inkâr eden, Kendisine karşı inâd-laşanlara benzemekten onları men’ediyor. Bu sebepledir ki: Allah’ın sizi neye çağırdığın: bildikten sonra, dinleyip dururken O’ndan yüz çevirmeyin. O’na itaati, emirlerine sarılmayı ve yasaklarını terketmeyi bırakmayın, buyuruyor. «Hem dinlemedikleri halde; dinledik, diyen­ler gibi olmayın.» âyetinde, müşriklerin kasdedildiği söylenmiştir. İbn Çerîr bu görüşü tercih eder. İbn İshâk ise : Bunlar münafıklardır. Din­leyip ve icabet eder olmadıkları halde; münafıklar, dinler ve icabet eder olduklarını izhâr ederler, der. Sonra Allah Teâlâ, âdemoğulların-dan bu çeşidin yaradılış ve huyca en kötüler olduğunu haber verir ve buyurur ki: «Allah katında canlıların en kötüsü; akletmeyen, (anla­mayan, hakkı işitmekten) sağır ve dilsizlerdir.» Bunlar, yaratıkların en kötüleridir. Zîrâ onların dışındaki her canlı, yaratıldıkları şey hu­susunda Allah’a itaat edicidir. Bunlar ise ibâdet için yaratıldıkları halde Allah’ı inkâr etmişlerdir. Bu sebepledir ki: «Küfredenleri (hakkıyla) çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (hay­vanlar) a haykıranınki gibidir.» (Bakara, 171) âyetinde hayvanlara ben­zetilmişlerdir. Başka bir âyette de yine onlar hakkında ; «Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sapıktırlar. İşte onlar, gafillerin ta ken­dileridir.» (A’râf, 179) buyurulmuştur. Bu zikredilenlerden maksadın, Kureyş’den Abdüddâr oğullarından bir grup olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve Mücâhid’den rivayet edilmiş olup İbn Cerîr bu görüşü tercih eder. Muhammed İbn îshâk ise; bunlar, münafıklardır, der. Ben de derim ki: Bu konuda müşriklerle münafıklar arasında fark­lılık yoktur. Zîrâ onların her birisinden, sıhhatli bir anlayış ve sâlih amellere yönelme sökülüp alınmıştır.

Sonra Allah Teâlâ; onlann anlayışları olduğu farz edilse bile bu anlayışın sıhhatli olmadığını haber vererek : «Şayet Allah, onlarda bir hayır görseydi onlara işittirirdi, onları anlayışlı kılardı.)) buyurur. Sö­zün takdiri şöyle olacaktır : Fakat onlarda hayır yoktur ve onlara anla­yış vermemiştir. Zîrâ Allah biliyor ki şayet onlara işittirmiş, anlayış vermiş olsaydı yine de anladıktan sonra inâdlanndan yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi.[10]

24 — Ey îmân edenler; sizi hayat verecek şeylere ça­ğırdığı zaman; Allah’a ve Rasûlüne icabet edin. Hem bilin ki; Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer. Ve muhak­kak O’na dönüp toplanacaksınız.

Size Hayat Verecek Çağrı

Buhârî der ki: Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere, sizi ıslâh edecek, sizi düzeltecek, sizin menfaatınıza olacak şeylere çağır­dığı zaman Allah’a ve Rasûlüne icabet edin. Bize İshâk… Ebu Saîd İbn Muallâ’dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış: «Ben namaz kılıyordum. Allah Rasûlü (s.a.) bana uğrayıp beni çağırdı da namaz kılıncaya ka­dar ona gitmedim. Sonra yanma vardım. Bana gelmeni engelleyen ne­dir? Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere çağır­dığı zaman; Allah’a ve Rasûlüne icabet edin buyurmuyor mu?» buyur­du ve sonra : Çıkmadan önce sana Kur’an*daki en büyük sûreyi bildi­receğim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) çıkmak üzere gitti de ona (söyledi­ğini) hatırlattım. Muâz der ki: Bize Şu’be… Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından birisi olan Ebu Saîd’den bunu işitmiş de o demiş ki: O, Seb’el-Mesânî diye adlandınlan «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’a mah­sûstur.» Fatiha süresidir. Buhârî’nin lâfzı harfi harfine böyledir. Bu hadîs, daha önce Fatiha sûresi tefsirinin başında geçmişti ki rivayet zinciri de orada verilmiştir.

Müeâhid «Hayat verecek şeylere…» âyeti hakkında bunların; «Hak, gerçek» olduğunu söyler. Katâde ise; bunun, Kur’an olduğunu söyler. «Onda kurtuluş, takva ve hayat vardır, der. Süddî de der ki: Küfürle ölümlerinden sonra onların diriltilmeleri İslâm’dadır. Muhammed İbn İshâk’ın Muhammed İbn Ca’fer İbn Zübeyr’den, onun da Urve İbn Zü-beyrMen rivayetine göre, «Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman; Allah’a ve Rasûîüne icabet edin.» âyeti hakkında o, göyle demiştir: Allah’ın zilletten sonra sizi azız kıldığı, zayıflıktan sonra kendisiyle sizi güçlendirdiği, size kahr u galebe çalmalarından sonra düşmanlarınızı sizden men’ettiği harbe çağırdığı zaman icabet edin.

«Hem bilin ki; Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» âyeti hakkında İbn Abbâs der ki: Allah mü’min ile küfür arasına, kâfir ile îmân arasına girer, engel olur. İbn Abbâs’m bu sözünü Hâkim, Müs-tedrek’inde mevkuf olarak rivayet etmiş ve : Sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir, demiştir. Hadîsi, İbn Merdûyeh’başka bir kanaldan merfû’ olarak rivayet etmişse de, isnadı zayıf olduğu için sahîh değildir. En sıhhatli olanı, mevkuf şekildeki rivayetidir. Müeâhid, Saîd, İkrime, Dahhâk, Ebu Salih, Atiyye, Mukâtil İbn Hayyân ve Süddî de böyle söylemişlerdir. Kendisinden gelen rivayetlerden birinde ise Müeâhid, ((Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» âyeti hak­kında : Nihayet onu aklı ermez halde bırakır, demiştir. Süddî der ki: İnsanla kalbi arasına girer de O’nun izni olmaksızın ne îmân edebilir ne de kâfir olabilir. Katâde bu âyetin, «Biz ona şah damarından daha yakınız.» (Kâf, 16) âyeti gibi olduğunu söyler. Bu âyete uygun düşecek hadîsler, Allah Hasûlü (s.a.) nden vârid olmuştur. Şöyleki:

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye… Enes îbn Mâlik (r.a.) den rivayet etti ki Hz. Peygamber (s.a.) çokça: Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, derdi. Biz : Ey Allah’ın elçisi, biz sana ve senin getirdiğine îmân ettik. Bizim hakkımızda korkuyor musun? de­dik de : Evet, muhakkak ki kalbler Allah’ın parmaklarından iki par­mak arasındadır, onları çevirir, buyurdu. Tirmizî de hadîsi Kitâb’ül-Kader’de Camia kanalıyla… Enes’den rivayet etmiş ve hasendir de­miştir. Yine Tirmizî, birçoklarından A’meş kanalıyla… Câbir’den ha­dîsi rivayet eder ki Ebu Süfyân kanalıyla Enes’den rivayet edilen hadis en sıhhatli olanıdır.

Abd İbn Humeyd Müsned’inde der ki: Bize Abdülmelik İbn Amr… Bilâl (r.a.) den rivayet etti ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle duâ buyururdu:

Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzerine sabit kıl. Bu hadîsin isnadı kuvvetli olmakla beraber kopukluk vardır. Bununla birlikte Sünen sa­hiplerinin şartlarına uygundur ve fakat Sünen sahipleri, bu hadîsi tah-ric etmemişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Velîd İbn Müslim… Sem’ân el-Kilâbî (r.a.) den rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Âlemlerin Rabbı olan Rahmân’ın parmakla­rından iki parmağı arasında olmayan hiç bir kalb yoktur. Onu doğ­rultmak istediği zaman doğrultur; kaydırmak, saptırmak istediği za­man saptırır. Allah Rasûlü şöyle duâ buyururdu : Ey kalbleri çeviren, kalblerimizi dinin üzere sabit kıl. Ayrıca şöyle buyurmuştur: Terazi; Rahmân’m elindedir, onu alçaltır, yükseltir. Neseî ve İbn Mâce de, Ab-durrahmân İbn Yezîd İbn Câbir’den hadîsin bir benzerini zikretmişler­dir. İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus… Âişe’den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün duâ buyurduğu dualardan birisi ; Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, duâsıdır. Ben : Ey Allah’ın elçisi, bu duayı çok tekrarlıyorsun, dedim de : Muhakkak ki insanın kalbi, Allah’ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Dilediği zaman onu kaydırır, dilediği zaman doğrultur, buyurdu.

İmâm Ahmed der ki; Bize Hâşim… Ümmü Seleme’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) duasında çokça : Ey Allah’ım, ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, derdi. Ben : Ey Allah’ın elçisi, kalbler çevrilir mi? dedim de : Evet, Allah’ın âdenıoğullarından yaratmış ol­duğu hiç bir insan yoktur ki; kalbi, Allah Teâlâ’mn parmaklarından iki parmak arasında olmasın. Eğer Allah dilerse onu doğrultur, dilerse sap­tırır. Rabbımız Allah’tan bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltmemesini dileriz. Katından bize rahmet vermesini isteriz. Muhak­kak O Vehhâb’dır, buyurdu. Ben : Ey Allah’ın elçisi, kendisiyle nefsime duâ edeceğim bir duayı bana öğretmez misin? dedim de; evet, Öğreti­rim : De ki: Ey Allah’ım, Peygamber Muhammed’in Rabbı, günâhımı bana bağışla, kalbimin kinini gider, beni yaşattığın sürece fitnelerin saptırıcılarından (dalâlete düşürücü fitnelerden) beni koru, de, bu­yurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Abdurrahmân… Abdullah îbn Amr’dan rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işit­miş : Muhakkak ki âdemoğullarının kalbleri bir tek kalb gibi Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır, dilediği şekilde onları çevirir. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Allah’ım, ey kalbleri çeviren, kalbleri­mizi Senin itâatma çevir, diye duâ buyurdu. Hadîsi tahrîcde Müslim, Buhârî’den ayrılır ve tek kalır. Ayrıca Müslim Neseî ile birlikte hadîsi Hayve İbn Şüreyh el-Mısrî’den rivayet etmiştir.[11]

25 — Bir de fitneden sakının ki; içinizden yalnız zul­medenlere erişmekle kalmaz. Hem bilin ki muhakkak Al­lah, azabı şiddetli olandır.

Fitneden Sakının

Allah Teâlâ inanan kullarını sâdece günâh işleyenlere, günahkâr­lara hâs olmayacak, kötülük işleyenlere ve başkalarına şâmil olacak bir fitneden, bir deneme ve imtihandan sakındırıyor ki, o geldiği zaman asla def edilemez ve kaldırılamaz. İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim oğulları kölesi Ebu Saîd… Mutarrifden rivayet etti ki o, şöy]e demiştir : Biz Zübeyr’e : Ey Ebu Abdullah, size ne oldu? Öldürülen halîfeyi zayi’ ettiniz, sonra kanını istemeye geldiniz, dedik de Zübeyr (r.a.) : Biz; Al­lah Rasûlü (s.a.), Ebubekir, Ömer ve Osman (r.a.) zamanında «Bir de fitneden sakının ki; içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz.» âyetini okur ve fakat kendimizin bu âyetin hükmü altına gireceğimizi hiç sanmazdık. Sonunda bizden olanlar oldu, dedi. Hadîsi Bezzâr, Mu-tarrif’ten, o da Zübeyr’den rivayet etmiştir. Bezzâr der ki: Mutarrif’in Zübeyr’den bundan başka bir hadîs rivayet ettiğini bilmiyoruz. Bu ha­dîsin bir benzerini Neseî de, Cerîr İbn Hâzim kanalıyla… Zübeyr’den rivayet eder. İbn Cerîr rivayet ediyor : Bana Haris… Hasan’dan rivayet etti ki Zübeyr : «Bir de fitneden sakının ki; içinizden yalnız zulmeden­lere erişmekle kalmaz.» âyetini kasdederek : Biz, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraberken bununla korkutulmuş ve fakat bu âyetin bize mahsûs olduğunu sanmamıştık, dedi. Hadîsi Humeyd, Hasan’dan, o da Zübeyr (r.a.) den aynı şekilde rivayet etmiştir. Dâvûd İbn Ebu Hind, bu âyet hakkında Hasan’dan rivayetle der ki: Bu âyet; Hz. Ali, Hz. Osman, Talha ve Zübeyr —Allah hepsinden hoşnûd olsun— hakkında nazil olmuştur.

Süfyân es-Sevrî, Salt İbn Dinar’dan, o Ukbe İbn Sahbân’dan riva­yet ediyor ki o, Zübeyr’i şöyle derken işitmiş : Ben, uzun süre «Bir de fitneden sakının ki; içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz. Hem bilin ki muhakkak Allah azabı şiddetli olandır.» âyetini okudum ve fakat bu âyette kasdedilenlerin biz olduğunu ve bizim bunun ehli olduğumuzu sanmamıştım. Bu haber, başka şekillerde de Zübeyr İbn Avvâm’dan rivayet edilmiştir.

Süddî: Özellikle Bedir ehli hakkında nazil olmuştur. Cemel vak’ası günü musibete duçar kaldılar, birbirlerini öldürdüler, der. îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha ise «Bir de fitneden sakının ki; içiniz­den yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz.» âyetinde, özellikle Hz. Pey­gamber (s.a.) in ashabının kaydedildiğini söylemiştir. Bu âyetin tefsi­rinde yine İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki : Allah Teâlâ mü’minlere, aralarında ona karşı susmak suretiyle münkeri ka­bullenmemelerini emreder. Eğer münkeri kabullenecek olurlarsa Allah Teâlâ hepsine birden azâb eder. Bu. gerçekten güzel bir açıklamadır. Bu sebepledir ki Mücâhid, «Bir de fitneden sakının ki; içinizden yalnız zul­medenlere erişmekle kalmaz.» âyeti hakkında : Bu dahi sizin içindir, de­miştir. Dahhâk, Yezîd İbn Ebu Habîb ve birçokları da böyle söyler. İbn Mes’ûd der ki: Sizden fitne içine düşmeyen hiç kimse yoktur. Allah Teâlâ : ((Mallarınız da, çocuklarınız da ancak birer imtihandır.» (Enfâl, 28) buyurmaktadır. Sizden herhangi bir kimse eğer Allah’a sığınacak ise; o, sapıklığa düşürücü fitnelerden (imtihanlardan) Allah’a sığın­sın. İbn Mes’ûd’un bu sözünü İbn Cerîr rivayet etmiştir. Burada her ne kadar hitâb Sahâbe’ye ise de bu sakındırmanın Sahabe ve başkala­rını içine aldığı, herkes hakkında umûmî olduğu sözü sahihtir. Fitne­lerden sakındırma konusunda vârid olan hadîsler de buna delâlet et­mektedir. Bu mesele için bu konuların açıklanacağı müstakil bir kita­bımız vardır. Nitekim imamlar da böyle yapmışlar ve bu konuya tahsis ettikleri eserler meydana getirmişlerdir. Bu hususta zikredilenlerin en önemlilerinden birisi, İmâm Ahmed’in rivayet etmiş olduğu şu hadîstir : İmâm Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Haccâc… Adiyy İbn Umeyra’dan rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Mu­hakkak ki Allah Teâlâ, havâss’m işledikleri ile umûma azâb etmez. Ne zaman ki avam, aralarında yasaklananların işlendiğini görüp bunu men’etmeye güç yetirdikleri halde men’etmezlerse; işte o zaman Allah Teâlâ, hem havâss’a hem de avama azâb eder. Hadîsin isnadında mül­hem (ismi verilmeyen) bir râvî vardır ve Kütüb-i Sitte ashabı hadîsi Kütüb-i Sitte’de tahrîc etmemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Süleyman Hâşimî… Huzeyfe İbn Yem-mân’dan rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki ya iyiliği emreder, kötü­lüklerden men’edersiniz; ya da Allah Teâlâ katından size öyle bir azâb gönderir ki sonra ona duâ edersiniz de sizin duâmza icabet etmez. İmâm Ahmed hadîsi Ebu Saîd’den, o da İsmâîl İbn Ca’fer’den rivayet etmiştir. Bu rivayette hadîsin son kısmı şöyledir: Ya da Allah Teâlâ sizin üzerinize öyle bir kavim gönderir ki sonra ona duâ edersiniz, fakat duâmza icabet etmez. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Abdullah İbn Nümeyr… Ebu Rukâd’dan rivayet etti ki, o şöyle anlatmıştır : Kö­lemle beraber çıkmıştım, Huzeyfe’nin yanma uğradık. Orşöyle diyordu :

Allah Rasûlü (s.a.) nün zamanında birisi (şu) kelimeyi konuşmuş ol­saydı münafık olurdu. Ben, sizden birisinden bu kelimeyi bir oturuşta dört kere işitiyorum. Siz ya iyiliği emreder, kötülüklerden men’eder, hayra teşvik edersiniz ya da Allah Teâlâ topunuzu bir azâb ile kökün­den kazır. Veya sizin üzerinize şerlilerinizi emîr yapar, sonra hayırlıla­rınız dua eder de onların duasına icabet olunmaz. Yine tmâm Ahmed, Yahya İbn Saîd kanalıyla… Nu’mân İbn Beşîr (r.a.) den rivayet ediyor ki, o bir hutbesinde iki parmağı ile iki kulaklarına işaretle şöyle demiş

Allah’ın yasaklarında duran (yasaklarına riâyet eden ile) onların içine düşen kimselerin misâli, bir gemiye (binmek üzere) yönelmiş olan bir kavmin misâli gibidir. Onlardan bazısı; geminin alt tarafına, düş­müş, diğer kısmı ise; üst tarafına düşmüştür. Altta olanlar su almak istedikleri zaman üsttekilerin arasından geçerlerdi. Bunun üzerine dedi­ler ki: Kendi payımızda bir delik açsak da oradan su alsak ve üstümüzde olanlara eziyyet vermesek. Eğer (üsttekiler) onları, işleriyle baş başa bı­rakırlarsa, toptan helak olurlar. Ellerinden tutarlar (men’ederlerse) top­tan kurtulurlar. Hadîsin tahrîcinde Buhârî, Müslim’den ayrılmış tek kalmıştır. Buhârî hadîsi «eş-Şerîke» ve «eş-Şehâdât» bölümlerinde ri­vayet etmiştir, Tirmizî ise hadîsi, buradakinden başka bir şekli ile Kitâb’ül-Fiten’de Süleyman İbn Mihrân el-A’meş’den, o da Âmir İbn Şerâhîl eş-Şa’bî’den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn… Hz. Peygamber (s.a.) in ha­nımı Ümmü Seleme’den rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Ümmetim içinde kötülükler ortaya çıktığı (açık olduğu) zaman Allah Teâlâ katından hepsine bicden azâb eder. Ben : Ey Allah’ın elçisi, onların içinde sâlih insanlar yok mudur? dedim de o : Evet vardır, buyurdu. Ümmü Seleme: O halde onlara bunu nasıl yapar? demiş, Rasûlullah (s.a.) da şöyle buyurmuş : İnsanların başına gelen onlann da başına gelir, sonra Allah’tan bir bağışlanma ve hoş-nûdluğa ulaşırlar.

İmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc îbn Muhammed… el-Münzir İbn Cerîr’den, o da babasından rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : İçlerinde günâh işleyenlerden daha güçlü ve kötülükleri men’etmeye kadir kimseler olup ta kötülükleri değiştirmeyen, günâh­ları işleyen hiç bir kavim yoktur ki Allah Teâlâ onların topuna birden azâb etmesin —veya onların hepsine birden azâb isabet etmesin— Ha­dîsi Ebu Dâvûd, Müsedded kanalıyla… Ebu İshâk’tan rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Ubeydullah İbn Cerîr’den, o da babasından rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : İçlerinde günâhlar işlenen, günâh işleyenlerden daha güçlü ve daha çok olup ta bunları değiştirmeyen hiç bir kavim yoktur ki Allah onların hepsine birden azâb etmesin. İmâm Ahmed hadîsi ay­rıca Vekî’ kanalıyla… Ebu İshâk es-Sübey’î’den de rivayet etmiştir. İbn Mâce ise hadîsi Ali İbn Muhammed’den, o da Vekî’den rivayetle tahrîc etmiştir. İmâm Ahmed der ki : Bize Süfyân… Hz. Âişe’den rivayet etti ki Hz. Peygamber (s.a.) : Yeryüzünde kötülük zahir olduğu zaman Al­lah Teâlâ yeryüzü ehline baskınını indirir, buyurmuş. Hz. Âişe : İçle­rinde Allah’a itaat edenler varken mi? demiş te Allah Rasûlü : Evet, sonra Allah’ın rahmetine kavuşurlar, buyurmuş.[12]

26 — Hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde azlık­tınız, zayıf sayılırdınız. însanların sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. Size ev bark verdi, yardımıyla destekledi ve temiz şeylerden nzıklandirdı. Tâ ki şükredesiniz.

Allah Teâlâ, inanan kullarına nimetlerini ve onlara olan ihsanını beyân buyuruyor. Onlar azlıktılar, onları çoğalttı. Zayıf sayılırdılar, korkuyordular; onları güçlendirdi ve onlara yardım etti. Fakîr, muh­taç idiler de onlara temiz şeylerden rızık verdi, onları çoğalttı, Allah’a itaat ettiler, onlara emrettiklerinin tamâmına sarıldılar. Bu, mü’min-Ierin Mekke’de kaldıkları zamandaki halidir. Orada azlıktılar, korku­yorlardı ve zor durumdaydılar. Allah’ın diğer ülkelerinden müşriği, mecûsîsi ve rumu ile insanların, kendilerini tutup kapmasından kor­kuyorlardı. Azlıkları ve kuvvetsizlikleri sebebiyle onların hepsi kendi­lerine düşman idi. Medine’ye hicretlerine izin verilinceye kadar, du­rumları böyle kalmakta devam etti. Nihayet Allah Teâlâ onları Medi­ne’ye sığındırdı, Medine halkını onlar için hazırladı, onlar da kendile­rini sığındırdılar, Bedir günü ve başka günlerde onlara yardım ettiler, mallan ile desteklediler, Allah’a ve Rasûlüne itaat yolunda canlarını feda ettiler.

Katâde İbn Diâme es-Sedusî —Allah ona rahmet eylesin— «Hatır­layın ki, bir zamanlar siz yeryüzünde azlıktınız.» âyeti hakkında der ki: Arapların bu kabilesi; insanların en zelili, hayat bakımından en mut­suzu, karınları en aç olanı, derileri en çıplak olanı, sapıklıkları en açık olanı idiler. Bir taşın başında İran ve Rum arslanları arasında bağlı, mahkûm durumdaydılar. Allah’a yemin olsun ki o gün için ülkelerinde, insanların kendilerini çekemeyecekleri hiç bir şeyleri yoktu. Onlardan yaşayan mutsuz olarak yaşar, ölenleri ise ateşte yakılır yok edilirdi. Ye­nilirler, yemezlerdi, Allah’a yemîn olsun ki o gün için yeryüzünde ko­nakları bakımından onlardan daha kötü hiç bir kabile bilmiyoruz. Ni­hayet Allah Teâlâ İslâm’ı getirdi, İslâm’ı ülkelerde yerleştirdi, onunla rızkı genişletti, İslâm ile onlan insanların boyunlarında hâkim krallar yaptı. Allah Teâlâ İslâm ile onlara gördüklerinizi verdi. O halde Allah’ın nimetlerine şükrediniz. Muhakkak ki Rabbınız nimet vericidir, şükrü sever. Şükredenler muhakkak ki Allah’tan artırmaya (artırılmaya) lâyık olanlardır.[13]

27 — Ey îmân edenler; Allah’a ve peygamberine iha­net etmeyin. Bile bile kendi emânetlerinize hıyanet etmiş olursunuz.

28 — Hem bilin ki; mallarınız da, çocuklarınız da an­cak birer imtihandır. Ve Allah katında büyük mükâfat vardır.

Allah’a ve Rasûlüne İhanet Etmeyin

Abdullah İbn Ebu Katâde ve Zührî derler ki: Bu âyet, Ebu Lübâ-be îbn Abd’ül-Münzir hakkında nazil olmuştur. Allah Rasûlü (s.a.) onu, Allah Rasûlü (s.a.) nün hükmüne razı olmaları için Kurayza oğul­larına göndermişti. Kurayza oğulları, bu konuda onunla istişarede bu­lundular da onlara şöyle bir işaret yaptı —eliyle boynuna işaret etti— bununla (Allah Rasûlü’nün hükmünün) boğazlama olacağını kasdetmisti. Sonra Ebu Lübâbe’nin aklı başına geldi ve Allah’a, Rasûlü’ne iha­net etmiş olduğunu anladı. Ölünceye veya Allah tevbesini kabul edin­ceye kadar hiçbir zevk tatmayacağına yemîn etti. Medine mescidine geldi, kendini mesciddeki direklerden birine bağladı, bu şekilde dokuz gün kaldı. Nihayet takatsizlikten bayıldı, düştü. Sonunda Allah Teâlâ, onun tevbesini kabul ettiğini Rasûlüne bildirdi. İnsanlar Allah’ın tev­besini kabul ettiği müjdesini bildirmek üzere gelip onu direkten çöz­mek istediler. Allah Rasûlü (s.a.) gelip bizzat eliyle onu çözmedikçe kimsenin kendisini direkten çözmemesine yemîn etti. Hz. Peygamber (gelip onu elleriyle) çözdü. Ebu Lübâbe : Ey Allah’ın elçisi, muhakkak ben (Allah tevbemi kabul buyurursa) bütün malımı sadaka olarak ver­meyi adamıştım, dedi de Hz. Peygamber: Üçte birini sadaka olarak vermen sana yeter, buyurdu.

İbn Cerîr der ki: Bana Haris… Muğîre İbn Şu’be’den rivayet etti ki o, şöyle demiştir ; «Ey îmân edenler; Allah’a ve peygamberine ihanet etmeyin.» âyeti, Hz. Osman (r.a.) in öldürülmesi hakkında nazil ol­muştur. [14]

Yine İbn Cerîr der ki: Bize Kasım İbn Bişr İbn Ma’rûf… Câbir İbn Abdullah’tan rivayet etti ki- Ebu Süfyân Mekke’den çıkmıştı. Cib­ril, Allah Rasûlü (s.a.) ne gelip : Muhakkak Ebu Süfyân falan falan yerdedir, demişti. Hz. Muhammed (s.a.) de ashabına : Muhakkak Ebu Süfyân falan falan yerdedir. Ona karşı çıkınız ve (bu durumu) gizle­yiniz, buyurdu. Münafıklardan birisi Ebu Süfyân’a : Muhakkak ki Mu­hammed size kasdederek’ çıkıyor, tedbîrinizi alın, diye yazdı da Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler; Allah’a ve peygamberine ihanet etmeyin. Bile bile kendi emânetlerinize hiyânet etmiş olursunuz.» âyetini indirdi. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir. İsnadı ve siyakı şüphelidir.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Hâtıb İbn Ebî Beltea hâdisesi şöyle anlatılıyor : Fetih senesi Hâtıb İbn Ebî Beltea Kureyş’e Allah Rasûlü (s.a.) nün onlara doğru yürüyeceğini bildiren bir mektup yaz­mıştı. Allah Teâlâ, Rasûlünü buna muttali’ kıldı da Hz. Peygamber mektubun peşinden birini gönderip geri getirtti. Hâtıb’ı huzuruna alıp yaptığını ikrar ettirdi. Ömer İbn Hattâb kalkıp : Ey Allah’ın elçisi, onun boynunu vurmayayım mı? Muhakkak ki o; Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere ihanet etmiştir, dedi de Allah Rasûlü : Onu bırak. Muhakkak o, Bedir’de bulunmuştur. Nerden biliyorsun; belki Allah Teâlâ Bedir ehline muttali’ olmuş ve : «Dilediğinizi işleyiniz, muhakkak sizi bağış­ladım.» buyurmuştur, dedi.

Ben de derim ki: Özel bir sebep üzerine vârid olduğu her ne kadar sahîh ise de bu âyetin umûmî olması da doğrudur. Âlimlerin cumhûr’u katında sebebin hususîliği değil de lafzın umûmî oluşu alınıp kabul edi­lir. Hiyânet küçük, büyük, işleyen üzerinde kalan ve başkalarına geçen günâhlar hakkında umûmîdir.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Bile bile kendi emânet­lerinize hiyânet etmiş olursunuz.» âyeti hakkında der ki: Emânet; Al­lah’ın kullarına farz kılmış olduğu amellerdir. Allah Teâlâ buyurur ki: «Hiyânet etmeyin, onları bozmayın.» Bir rivayette de Ali İbn Ebu Talha «Allah’a ve peygamberine ihanet etmeyin.» âyetinde şöyle buyuruldu-ğunu söyler : Allah Rasûlü’nün sünnetini terk etmek ve günâhları iş­lemek suretiyle. Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Muhammed İbn Ca’fer İbn Zübeyr, bu âyet hakkında Urve İbn Zübeyr’den rivayet etti ki buranın anlamı şudur : Allah’a sizden kendisi ile hoşnûd olacağ] hakkı izhâr edip te gizlice ona muhalif şeyler yapmayınız. Muhakkak ki bu, emânetlerinizin helaki ve kendinize hiyânettir. Süddî der ki: Allah’a ve Rasûlüne ihanet ettikleri zaman, muhakkak emânetlerine hiyânet etmiş olurlar. Yine Süddî şöyle diyor : Hz. Peygamber (s.a.) den bir söz işitir ve bunu yayarlardı da sonunda bu, müşriklere ula­şırdı. Abdurrahmân İbn Zeyd der ki : Münafıkların yapmış oldukları gibi Allah’a ve Rasûlüne ihanet etmenizden sizi men’etmiştir.

Allah Teâlâ: «Hem bilin ki; mallarınız da, çocuklarınız da ancak birer imtihandır.» buyurur ki bunlar, Allah’tan sizin için bir imtihan, bir denemedir. Zîrâ bunları size, bu nimetler üzerine ona şükredip, bunlar hususunda Allah’a itaat mı edeceksiniz yoksa bunlarla Allah’ı bırakıp onlarla mı meşgul olacaksınız, diye vermiştir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur : «Doğrusu; mallarınız ve çocuklarınız, sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadir.» (Teğâbün, 15), «Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz,» (Enbiyâ, 35), «Ey îmân edenler; mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa; işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.» (Münâfikûn, 9), «Ey îmân etmiş olanlar; eşlerinizin, ço­cuklarınızın içinde size düşmanlık edenler de vardır. Onlardan sakının.» (Teğâbün, 14).

«Ve Allah katında büyük mükâfat vardır.» Allah’ın sevabı, ihsan­ları, cennetleri sizin için mallardan ve çocuklardan daha hayırlıdır. Zî­râ onlardan düşman da çıkabilir. Birçoğu zâten size hiç bir fayda ver­mez. Allah Teâlâ yegâne tasarruf sahibi, dünya ve âhiretin mâlikidir.

Kıyamet günü çok sevâb O’nun katındadır. Bir eserde (hadîste) Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey âdemoğlu, Beni iste ki Beni bulasın. Beni bul­duğun takdirde her şeyi bulmuş olursun. Eğer seni bırakır geçersem her şeyi kaçırmış olursun. Ben sana her şeyden daha sevgiliyim. Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edilen sahih bir hadîste şöyle buyrulur :

Üç şey vardır ki bunlar kimde olursa bunlarla îmânın tadını bul­muş olur: Allah ve Rasûlünün kendisine bu ikisi dışındaki her şeyden daha sevgili olduğu kişi. Birisini ancak Allah için seven kişi. Allah Teâlâ kendisini küfürden kurtardıktan sonra ateşe atılmak kendisine küfre dönmekten daha sevimli olan kişi. Hattâ Allah Rasûlünün sevgisi çocuklar, mallar ve nefislerin sevgisinden daha öncedir. Nitekim sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : «Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki ben kendisine nefsinden, aile­sinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça sizden birisi hakkıyla îmân etmiş olmaz.[15]

29 — Ey îmân edenler; Allah’tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırd edecek güç verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.

İbn Abbâs, Süddî, Mücâhid, îkrime, Dahhâk, Katâde ve Mukâtil îbn Hayyân; âyetteki «Furkân» kelimesini, «çıkış yeri» olarak açıkla­mışlardır. Mücâhid «Dünyada ve âhirette.» fazlalığını getirir. İbn Ab-bâs’tan gelen bir rivayette ise bu kelime «kurtuluş» olarak, yine ondan gelen başka bir rivayette de «yardım» olarak açıklanmıştır. Muhammed İbn İshâk bu kelimeyi : «Hak ile bâtıl arasını ayırmak,» şeklinde açıklar. îbn İshâk’m bu açıklaması, kendinden önce geçenlerden daha umûmî­dir. Hepsini de içine almaktadır. Zîrâ her kim, Allah’ın emirlerini işle­mek, yasaklarını terk etmek suretiyle Allah’tan korkarsa; hakkı bâtıl­dan ayırma bilgisine sahip olmuş olur. Bu da dünya işlerinden kurtuluşa, bir çıkış yeri bulmaya ve yardıma sebeptir. Ayrıca kıyamet günü mutlu olmasına, günâhlarının bağışlanmasına ve günâhlarının insan­lardan gizlenmesine sebeptir. Bunun yanında Allah’ın bol sevabına nail olmasına da bir sebep teşkil eder. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Ey îmân edenler, Allah’tan korkun ve peygam­berine inanın ki, size rahmetini iki kat versin ve size ışığında yürü­yeceğiniz nûr lütfetsin. Ve sizi bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Hadîd, 28).[16]

30 — Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurarlarken Allah da düzenlerine mukabele edi­yordu. Allah, düzen kuranlara mukabele edenlerin en ha-yırlısıdır.

Düzen Kuranlar

İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde âyetteki kelimesini bağlamakla açıklarlar. Atâ ve îbn Zeyd ise hapsetmekle tefsir etmiş­lerdir. Süddî; bu fiilin kökünün, hapsetme ve bağlama anlamında oldu­ğunu söyler. Süddî’nin sözü, diğerlerinin söylediklerini de içine almak­tadır ve diğer kavilleri bir araya toplamıştır. Buna göre îpu kelime, çoğu kere bir başkasına kötülük yapmak isteyenin işi hakkında kullar nılır.

Süneyd’in Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den rivayetine göre Atâ der ki: Ubeyd İbn Umeyr’in şöyle. dediğini işittim : Hz. Peygamber (s.a.) i tutup bağlamak veya öldürmek veya onu çıkarmak üzere düzen kurduklarında, amcası Ebu Tâlib Hz. Peygamber’e: Senin hakkında ne düzen kurduklarını biliyor musun? diye sormuş, Hz. Peygamber: Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar, demişti. Ebu Tâlib : Sana bunu kim haber verdi? diye sordu da Allah Rasûlü : «Rab-bım» diye cevab verdi. Ebu Tâlib ; Senin Rabbm ne güzel Rab’ciır. O’na hayır tavsiye et, dedi de Allah Rasûlü : Ben mi. O’na hayır tavsiye ede­ceğim? Aksine O bana hayır tavsiye eder, buyurdu. Ebu Ca’fer İbn Cerîr der ki; Bana Muhammed îbn tsmâîl el-Basrî..! Muttalib îbn Ebu Vedâa’dan rivayet etti ki Ebu Tâlib, Allah Rasûlü (s.a.) ne : Kavmin se­nin hakkında ne düzen kuruyor? diye sormuştu. Allah Rasûlü : Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar, dedi. Ebu Tâlib : Bunu sana kim haber verdi? diye sordu da Allah Rasûlü : Rabbım, diye cevab verdi. Ebu Tâlib : Senin Rabbm ne güzel Rab. O’na hayır tavsiye et, dedi de Hz. Peygamber : Ben mi O’na tavsiye edeceğim? Bilakis O bana tavsiye eder, dedi. Bunun üzerine : «Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuruyorlardı…» âyeti nazil oldu.

Bu hadîste Ebu Tâlib’in zikredilmesi gerçekten garîb, hattâ mün-kerdir. Zîrâ âyet, Medine’de nazil olmuştur. Hz. Peygamberin tutulup bağlanması veya sürgün edilmesi veya öldürülmesine dâir Kureyş’in bir araya toplanıp mücâdele etmesi ve düzen kurması olayı ise hicret gecesinde vuku bulmuştur. Bu olay, Ebu Tâlib’in ölümünden yaklaşık üç sene sonra meydana gelmiştir ki Kureyş’liler Hz. Peygamberi koru­yan, ona yardım eden ve yükümlülüklerini taşıyan amcası Ebu Tâlib’in ölümünden sonra ona karşı cür’et kazanmışlar, güç kuvvet bulmuştular. Meğâzî sahibi îmâm Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr’m rivayet etmiş olduğu şu hadîs te söylediklerimizin sıhhatine delildir : Muhammed İbn İshâk der ki: Abdullah İbn Ebu Necîh kanalıyla… İbn Abbâs’tan riva­yete göre; her kabilenin eşrafından meydana gelen Kureyş’ten bir grup, Dâr’ün-Nedve’ye girmek üzere toplanmışlardı. İblis yaşlı bir ihtiyar suretinde karşılarına çıktı. Onu gördüklerinde sen kimsin? diye sordu­lar. Necid’den bir ihtiyar, toplanacağınızı işittim de sizinle beraber ol­mak istedim, benim görüş ve nasîhatımdan mahrum kalmayasınız ar.zu ettim. dedi. Onlar : Evet gir, dediler de onlarla beraber girdi. Şu ada­mın işi hakkında çâre düşününüz. Allah’a yemîn olsun ki onun işinin, sizinkine gâlib gelmesi yakındır, dedi. Onlardan birisi: Onu bağlayıp hapsedin, sonra olayları akışına bırakıp bekleyin. Tâ ki kendisinden ön­ceki Züheyr ve Nâbiğa gibi şâirlerin helak olduğu gibi helak oluncaya kadar. O, ancak onlardan birisi gibidir, dedi. Allah düşmanı Necid’li ihtiyar bağırdı ve : Allah’a yemîn olsun ki bu, sizin için doğru bir görüş değildir. Allah’a yemîn olsun ki Rabbı onu mutlaka hapsedildiği yerden ashabına çıkarır. Çok geçmez onun üzerine üşüşürler, onu sizin ellerinizden alırlar ve size karşı onu korurlar. Sizi ülkelerinizden çıkar­malarından emîn olmam, dedi. Ayrıca : Bundan başka bir çâre düşü­nün, diye ilâve etti. Onlardan birisi: Onu aranızdan çıkarın ki rahata eresiniz. Çıkıp gittiği, eziyyeti sizden uzaklaştığı ve siz rahata erdiğiniz, işi bir başkası içinde olduğu zaman yapacağı şeyler ve nerede yapacağı size hiç bir zarar vermez, dedi. Necid’li ihtiyar : Allah’a yemîn olsun ki bu, sizin için doğru bir görüş değildir. Onun dilinin tatlılığını, hoşluluğunu, ondan işitilen sözlerin kalbleri nasıl yakalayıverdiğini görmez misiniz? Allah’a yemîn olsun ki eğer siz böyle yaparsanız; sonra da o, durumunu araplara arzederse onlar sizin aleyhinize toplanır, sizin üze­rinize gelir, sonunda sizi ülkelerinizden çıkarır ve eşrafınızı öldürür, dedi. Onlar : Allah’a yemîn olsun ki doğru söyledi. Bundan başka bir kapıya bakın (Başka bir çâre düşünün), dediler. Ebu Cehil —Allah ona la’net eylesin— dedi ki: Allah’a yemîn olsun ki size bir görüş bildire­ceğim; ondan sonra bir başkasına ihtiyâç duymayacaksınız. Başka bir çârenin olduğunu da görmüyorum. Onlar : O nedir? dediler de şöyle açıkladı: Her kabileden güçlü, kuvvetli, şerefli ve kerem sahibi bir köle alalım. Sonra onlardan her bir kölenin eline keskin bir kılıç verilsin. Bir tek kişinin vurması gibi ona vursunlar. Onu öldürdükleri zaman kanı kabilelere dağılmış olur, Hâşim oğullarından bu kabilenin, bütün Ku-reyş’leharb etmeye güç yetireceğini sanmıyorum. Onlar bunu gördük­lerinde mecburen diyeti kabul edecekler, biz rahata ereceğiz ve onun eziyyeti bizden kesilmiş olacak. Necid’li ihtiyar : Allah’a yemîn olsun ki işte doğru görüş bu. Doğru görüş bu gencin söylediğidir, bir başka doğru görüş görmüyorum, dedi. Bu fikirde ittifak etmiş olarak dağıl­dılar. Cibril, Hz. Peygamber (s.a.) e gelip daha önce yatmakta olduğu yatağında yatmamasını ona emretti ve kavmin hilesini ona haber verdi. Allah Rasûlü (s.a.) o gece evinde yatmadı. Allah Teâlâ işte o zaman çıkışına izin verdi. Medine’ye gelişinden sonra da, ona Enfâl sûresini indirerek kendisi üzerine olan nimetlerini ve katındaki imtihanı zik­retti de şöyle buyurdu : «Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek yeya çıkarmak için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurar­larken Allah da düzenlerine mukabele ediyordu. Allah, düzen kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.» Aynca onların; kendisinden önceki şâirlerin helak olduğu gibi helak oluncaya kadar olayların gidişatını bekleyip gözetleyelim, sözleri hakkında : «Yoksa onlar: Şâirdir, za­manın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz mu derler?» (Tür, 30) âye­tini indirdi. İşte bu güne «Yevm’üz-Zahme» adı verilir ki, o günde Allah Rasûlü (s.a.) ne karşı yapmayı kararlaştırdıkları görüşte ittifak et­miştiler. Bu hadîsin benzeri Süddî’den de rivayet edilmiştir. Aynca Allah Teâlâ, onların Hz. Peygamberi çıkarmak istemeleri hakkında şu âyeti indirmiştir : «Seni memleketten çıkarmak için zorladılar. O za­man senin arkandan onlar da ancak çok az kalabilirler.» (İsrâ, 76). Bu açıklamaları Avfî de tbn Abbâs’tan rivayet eder. Ayrıca bu açıkla­maların benzeri Mücâhid, Urve İbn Zübeyr, Musa İbn Ukbe, Katâde, Mıksem ve birçoklarından rivayet edilmiştir.

İbn İshâk’tan rivayetle Yûnus İbn Bükeyr der ki: Allah Rasûlü (s.a.) Allah’ın emrini bekleyerek duruyordu. Nihayet Kureyş toplanıp onun hakkında düzen kurup ona yapmak istediklerini kararlaştırdık­larında; Cibril, Hz Peygamber’e gelip daha önce yatmakta olduğu ye­rinde yatmamasını bildirdi. Allah Rasûlü (s.a.) Ali İbn Ebu Tâlib’i ça­ğırıp yatağında yatmasını, kendisine âit yeşil bir bürdeyi örtünmesini emretti. O da aynen yaptı. Sonra Allah Rasûlü (s.a.), kavim (müşrik­ler) kapısında dururlarken onların üzerine çıktı. Yanında toprak dolu bir çanak vardı. Toprağı onların başlanna saçmaya başladı. Allah Teâlâ, onların gözlerini .Peygamberi Muhammed (s.a.) den alıkoydu. O, şu âyetleri okuyordu : «Yâ sîn, Kur*ân-ı Hakîm’e andolsun ki… gözlerini perdelemişizdir. Bu yüzden artık görmezler.» (Yâsîn, 1, 9). Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî bu hadîsi te’yîd eder mâhiyette İkrime’den de rivayet olduğunu söyler.

İbn Hibbân Sahîh’inde, Hâkim Müstedrek’inde, Abdullah İbn Os­man İbn Hüşeym kanalıyla… İbn Abbâs’dan rivayet eder ki o, şöyle an­latmış : Fatma Allah Rasûlü (s.a.) nün yanma ağlayarak girdi ve Hz. Peygamber : Ey kızcağızım, niçin ağlıyorsun? diye sordu da o : Ey ba­bacığım, niçin ağlamayayım ki; Kureyş/ten şu topluluk Hicr’de Lât, Uzzâ ve diğer üçüncüsü Menât üzerine yeminle karârlaştınyorlar ki şayet seni görecek olurlarsa senin üzerine yürüyüp öldürecekler. Senin kanından payına düşenin bilineceği hiç kimse, onlar içinden belli olma­yacak, dedi. Hz. Peygamber : Ey kızcağızım, bana abdest suyu getir, bu­yurdu. Abdest aldı, sonra mescide çıktı. Onu gördükleri zaman : İşte bu odur, dediler ve başlarını önlerine eğdiler, çeneleri önlerine düştü. Gözlerini kaldırmadılar. Allah Rasûlü (s.a.) bir avuç toprak aldı ve onlara atarak : Yüzleri çirkinleşsin, diye duâ buyurdu. Attığı çakıllar­dan hangisine bir çakıl isabet etmişse, Bedir günü kâfir olarak öldü­rüldü. Hâkim der ki: Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Buharı ve Müslim tahrîc etmemişlerdir. Bu hadîsin bir illeti olduğunu da bilmi­yoruz.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki o, «Hani küfredenler; seni tutup bağlamak için düzen kuruyorlardı.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bir gece Kureyş, Mekke’de müşavere ettiler. Onlardan birisi: Sabah olunca onu tutup bağlayın, dedi. Tutup bağlayacakları, Hz. Peygamber (s.a.) idi. Birisi: Hayır, onu öldürün, derken; bir diğeri: Aksine onu çıkann, demişti. Allah Teâlâ, peygam­berini buna muttali* kıldı. Hz. Ali (r.a.) Allah Rasûlü’nün yatağında geceledi. Allah Rasûlü (s.a.) çıktı ve mağaraya ulaştı. Müşrikler Hz. Ali’yi muhasara etmiş olarak ve onu Hz. Peygamber (s.a.) sanarak gecelediler. Sabaha çıktıklarında, onun üzerine hücum ettiler. Ali’yi gör­düklerinde Allah Teâlâ onların düzenlerini tersine çevirdi. Onlar : Ar­kadaşın nerede? dediler de o : Bilmiyorum, dedi. Peşine düştüler. Dağa ulaştıklarında şaşırıp kaldılar. Dağa çıktılar ve mağaraya uğradılar. Gördüler ki kapısında örümcek ağı var. Şayet buraya girmiş olsay­dı kapısında örümcek ağı olmazdı, dediler. Allah Rasûîü (s.a.) orada üç gece kaldı. Muhammed İbn İshâk, Muhammed İbn Ca’fer İbn Zü-beyr’den, o da Urve tbn Zübeyr’den «Onlar düzen kurarlarken, Allah da düzenlerine mukabele ediyordu. Allah, düzen kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.» âyeti hakkında der ki: Buranın anlamı şu­dur : Onların düzenlerine karşı sapa sağlam düzenimi kurdum da seni onlardan kurtardım.[17]

31 — Âyetlerimiz onlara okunduğu zaman: İşittik, istersek biz de bunun benzerini söyleriz. Bu, eskilerin ma­sallarından başka bir şey değildir, demişlerdi.

32 — Hani demişlerdi ki: Ey Allah’ımız; eğer bu, ger­çekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.

33 — Halbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâb-landıracaik değildir.

Kur’an’a Eskilerin Masalı Diyenler

Allah Teâlâ Kureyş’in küfrünü, azgınlığını, inâdlaşmalarmı, âyet­leri işittikleri zamandaki bâtıl iddialarını haber veriyor. Onlar, kendi­lerine Allah’ın âyetleri okunduğu ve bunları işittikleri zaman : «İşittik, istersek biz de bunun benzerini söyleriz.» diyorlardı. Ancak bu, onların yapamayacakları bir sözdür. Zîrâ defalarca onun sûreleri gibi bir sûre getirmeye kalkışmışlar ancak buna hiç bir şekilde yol bulamamışlardır. Onlar, bu sözleriyle kendilerini ve bâtıllarında kendilerine tâbi olanları kandırmış oluyorlar. Bunu söyleyenin Nadr İbn Haris —Allah ona la’net

etsin— olduğu da söylenmiştir. Saîd İbn Cübeyr, Süddî, İbn Cüreyc ve başkaları bunu belirtmişlerdir. Nadr İbn Haris İran ülkelerine gitmiş, onların kralları Rüstem ve İsfendiyar’m haberlerini öğrenmişti. Gel­diği zaman Allah Rasûlü (s.a.) nün Allah tarafından gönderilmiş ol­duğunu, insanlara Kur’an okuduğunu görmüştü. Allah Rasûlü (s.a.) bir toplantıdan kalktığı zaman Nadr da orada oturur ve İran krallarının haberlerini rivayet eder sonra da: Allah için söyleyin, benim mı yoksa Muhammed’in mi kıssası daha güzel? derdi. Bedir günü Allah Teâlâ mü’minlere onu yakalama fırsatı verip te esirler arasına düştüğünde; Allah Rasûlü (s.a.), Önünde bağlı olarak boynunun vurulmasını em­retti de öyle yapıldı. Hamd Allah’a mahsûstur. Onu Mikdâd İbn Esved (r.a.) esîr etmişti. Nitekim İbn Cerîr olayı anlatır ve der ki: Bize Mu-hammed İbn Beşşâr… Saîd İbn Cübeyr’den rivayet etti ki o, şöyle an­latmış : Hz. Peygamber (s.a.) Bedir günü Ukbe İbn Ebu Muayt, Tuayme İbn Adiyy ve Nadr İbn Hâris’i elleri bağlı olarak öldürttü. Nadr’ı esîr eden Mikdâd idi. Hz. Peygamber Nadr’m öldürülmesini emrettiğinde Mikdâd: Ey Allah’ın elçisi, o benim esirim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : O, Allah’ın kitabı hakkında söylediği şeyleri söylerdi, buyurdu ve öldü­rülmesini emretti. Mikdâd : Ey Allah’ın elçisi, o benim esirim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Allah’ım, Mikdâd’ı lutfundan zengin kıl, diye duâ etti de Mikdâd : İşte benim istediğim bu idi, dedi. Râvî şöyle de­vam eder : İşte onun hakkında : «Âyetlerimiz onlara okunduğu zaman : İşittik, istersek biz de bunun benzerini söyleriz. Bu, eskilerin masalla­rından başka bir şey değildir, demişlerdi.» âyeti nazil oldu. Hadîsi, Hü-şeym de Ebu Bişr Ca’fer İbn Ebu Vahşiyye kanalıyla Saîd îbn Cübeyr’­den rivayet etmiştir. Ancak o, Tuayme yerine Mut’un İbn Adiyy demiş­tir ki bu yanlıştır. Zîrâ Mut’ım İbn Adiyy, Bedir günü hayatta değildi. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) o gün : Şayet Mut’ım hayatta ol­saydı, sonra da benden şu kokmuşlar hakkında bir istekte bulunsaydı onları kendisine hibe ederdim, demiş ve kokmuşlarla esirleri kasdetmiş-tir. Zîrâ Mut’ım, Allah Rasûlü (s.a.) Tâif’den döndüğü günde onu ko­rumuş, kurtarmıştı. Onlar : «Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir,» derken, eskilerin kitablannı kasdediyorlar ve Allah Rasûlü’-nün onlardan iktibasta bulunduğunu, onlardan öğrenip bunları insan­lara okuduğunu kasdediyorlardı. Bu da mahzâ yalandır. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette onlar hakkında şöyle buyurur : «Öncekilerin ma­sallarıdır. Başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır, dediler. De ki; Onu (Kur’ajı’ı) göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiş­tir. Şüphesiz ki O, Gafur ve Rahîm olandır.» (Furkan, 5-6). Allah Teâlâ, kendine tevbe edip dönenin tevbesini kabul eder ve onu bağışlar. «cHani demişlerdi ki: Allah’ımız, eğer bu gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» bu da onların bilgisizliklerinin, azgınlıklarının, inâdlarının ve yalanlamalarındaki şid­detin çokluğundandır. Yerildikleri, ayıplandıkları hususlardan birisidir aynı zamanda. Halbuki onlara yaraşan : «Ey Allah’ımız, eğer bu ger­çekten Senin katından ise bizi ona ilet, ona tâbi olmaya bizi muvaf­fak kıl.» demeleriydi. Halbuki onlar; kendileri için bir fetih istemişler, azabı çarçabuk, hemen istemişlerdir. Onlar, fetih ve hidâyet yerine azabı öne almışlardır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur : «Senden azabı çarçabuk isterler. Eğer belirtilmiş bir süre olmasaydı, azâb onlara he­men gelirdi. Ama yine de onlar farkına varmadan başlarına ansızın gelecektir.» (Ankebût, 53), «Ve dediler ki: Rabbımız, hesap gününden önce bizim payımızı çabuk ver.» (Sâd, 16), «İsteyen birisi inecek azabı istedi. O, kâfirler içindir ve onu önleyecek yoktur.» (Meâric, 1-2). Geç­miş ümmetlerin bilgisizleri de böyle söylemişlerdi. Nitekim Şuayb’ın kavmi ona : «Eğer sâdıklardan isen bize gökten bir parça indir.» (Şuarâ, 187) derken bunlar da : «Allah’ımız, eğer bu gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır. Yahut acıklı bir azâb getir.» demiştiler. Şu’-be’nin Abdülhamîd’den, oriun da Enes İbn Mâlik’den rivayet ettiğine göre, «Allah’ımız eğer bu gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» diyen, Ebu Cehil İbn Hişâm’dır. Bunun üzerine : «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» âyeti nazil olmuştur. Hadîsi Buhârî de Ahmed ve Muhammed İbn Nadr kanalıyla… Şu’be’den rivayet etmiştir. Buhâri’nin rivayette bulunduğu Ahmed;. Ahmed İbn Nadr İbn Abdülvehhâb’dıf. Bunu Hâkim Ebu Ah­med ve- Hâkim Ebu Abdullah en-Neysabûrî belirtmektedirler. En doğ­rusunu Allah bilir.

A’meş birisinden, o Saîd İbn Cübeyr’den, o da İbn Abbâs’t&n «Hani demişlerdi ki: Allah’ımız, eğer bu gerçekten Senirr katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» âyeti hakkında şöyle demiştir : O, Nadr İbn Haris İbn Kelede’dir. Allah Teâlâ : «İsteyen birisi inecek azabı istedi. O, kâfirler içindir ve onu önleyecek yoktur.» (Meâ­ric, 1-2) âyetlerini indirmiştir. Mücâhid, Atâ, Saîd İbn Cübeyr ve Süddî de bunu söyleyenin Nadr İbn Haris olduğunu söylemişlerdir. Atâ ilâve eder ve şöyle der : Allah Teâlâ buyurdu ki: «Ve dediler ki: Rab­bımız, hesap gününden önce bizim payımızı çabuk ver.» (Sâd, 16), «Andolsun ki siz; ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz.» (En’âm, 94), «İsteyen birisi inecek azabı istedi. O, kâfirler içindir.» (Meâric, 1-2). Atâ der ki: Onun hakkında Allah Teâlâ kitabında on küsur âyet indirmiştir.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn İbrahim’in… îbn Büreyde’den onun da babasından rivayetinde o, şöyle demiş : Uhud günü Amr îbn el-Âs’ın bir kısrak üzerinde durduğunu ve : Ey Allah’ım, eğer Muhammed’in söylediği gerçek ise beni ve kısrağımı yere batır, dediği­ni gördüm.

«Allah’ımız, eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır…» âyeti hakkında Kâtâde der ki: Bunu bu ümmetin beyinsiz ve bilgisizleri söylemiştir. Allah Teâlâ da bu ümmetin beyinsiz ve bilgi­sizlerine rahmeti, ihsanı ile karşılık vermiştir.

Allah Teâlâ: «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb et­mez, onlar istiğfar ederken de Allah yine onlan azâblandıracak değil­dir.» buyurur ki İbn Ebu Hatim şöyle diyor : Bize-babam… İbn Abbâs’-tan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış: Müşrikler Beyt (Kâ’be) i tavaf eder ve : Buyur, ey Allah’ımız buyur, buyur, senin ortağın yok, derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) de : Bu size yeter, bu size yeter, derdi. Onlar: Se­nin olan, kendisine ve sâhib olduklarına sâhib olduğun ortağın dışında senin ortağın yok, derler ve ilâve ederlerdi: Bizi bağışla, bizi bağışla. Allah Teâlâ da: «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğfar ederken de AUah yine onları azâblandıracak değildir.» âyetini indirdi. İbn Abbâs der ki: Onlann hakkında iki emân vardı: Birisi Hz. Peygamber (s.a.), diğeri de istiğfar, Hz. Peygamber (s.a.) gitti ve istiğfar kaldı.

İbn Cerîr der ki: Bana Haris… Yezîd İbn Rûmân ve Muhammed İbn Kays’dan rivayet etti ki onlar, şöyle demişlerdir: Kureyş birbirle­rine : «Allah içimizden Muhammed’e ikramda bulundu. Ey Allah’ımız, eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» demiştiler. Akşam olunca söylediklerine pişman olup : Ey Allah’ımız bizi bağışla, dediler de Allah Teâlâ : «Ama onlann çoğu bilmezler» âyetine kadar olmak üzere : «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» âyetlerini indirdi. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha, «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb etmez.» âyetinde şöyle buyurulduğunu belirtir: Allah Teâ­lâ, içlerinden çıkarmadıkça, aralarında peygamberleri varken hiçbir kavme azâb etmez. Sonra Allah Teâlâ : «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» buyurur ki burada Mekke halkı kasdedilmektedir. Daha önce Allah Teâlâ’dan îmâna girmelerine dâir —ki bu istiğfardır— söz geçmiş olanlar varken Allah onlara azâb ede­cek değildir. Bu açıklamanın bir benzeri Mücâhid, îkrime, Atiyye el-Avfî, Saîd İbn Cübeyr ve Süddî’den de rivayet edilmiştir. Dahhâk ve Ebu Mâlik ise «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onlan azâblandı­racak değildir.» âyetinde Mekke’de olan mü’minlerin kasdedildiğini söylerler. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Babam’m… İbn Abbâs’tan rivâyetinde o, şöyle demiş : Muhakkak ki Allah Teâlâ, bu ümmet hakkında iki emân vermiştir. Bu iki emân, aralarında olduğu sürece azâb mu­sibetlerinden kurtulmuş ve ma’sûm kalmakta devam ederler. Emânın birini Allah Teâlâ kendine almıştır. Diğeri ise içinizde kalmıştır. Bu, Allah Teâlâ’nın ; «Halbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» sözüdür. Ebu Salih Abdülğaffâr kendisine bu hadîsi arkadaşlarından birinin… İbn Abbâs’tan rivayet ettiğini söyler. Bu hadîsin bir ben­zerini İbn Merdûyeh ve İbn Cerir de Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den rivayet ederler. Aynı şekilde Katâde ve Ebu’1-Alâ en-Nahvî el-Mukri’den de rivayet edilmiştir.

Tirmizî der ki: Bize Süfyân İbn Vekî’nin… Ebu Bürde İbn Ebu Musa’dan, onun da babasından rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ, ümmetim için bana iki emân indirdi: «Halbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» Ben geçip git­tiğim aaman, kıyamet gününe kadar onların içinde istiğfarı bıraktım. İmâm Ahmed ve Hâkim’in Müsned’lerinde ve Hâkim’in Müstedrek’inde rivayet etmiş oldukları şu hadîs de buna şehâdet etmektedir : Abdullah İbn Vehb kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayet edilir ki Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuştur : Muhakkak şeytân : Ey Rabbım izzetine yemîn ol­sun ki ruhları cesedlerinde olduğu sürece kullarını azdıracağım, dedi. Rab Teâlâ da şöyle buyurdu : İzzetim ve celâTime yemîn olsun ki Bana istiğfar ettikleri sürece, onları bağışlamaya devam edeceğim. Hâkim; isnadının sahîh olduğunu, Buhârî ve Müslim’in tahrîc etmediklerini de kaydeder. İmâm Ahmed der ki: Bize Muâvİye İbn Amr… Fudâle İbn Ubeyd’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etti ki şöyle buyur­muş : Allah Teâlâ’ya istiğfarda bulunduğu sürece kul, Allah’ın azabın­dan emindir.[18]

İzahı

34 — Allah onlara, niçin azâb etmesin ki; onlar, ken­dileri ona ehil olmadıkları halde (insanları) Mescid-i Ha-râm’dan men’edip duranlardır. Hem O’nun dostu değil­lerdir. O’nun dostları ancak müttakîlerdir, ama onların çoğu bilmezler.

35 — Onların Beyt’in yanındaki duaları; sadece ıslık çalmak veya el çırpmaktan başka bir şey değildir. Öyley­se devamedegelmekte olduğunuz küfürden dolayı tadın azabı.

Allah’ın Dostları

Allah Teâlâ, onların azâb edilmeye lâyık olduklarını haber veriyor. Fakat Allah Rasûlü (s.a.) nün aralarında kalmasının bereketi ile on­lara azabı indirmemiştir. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) araların­dan çıktığı zaman Bedir günü baskınını onlara indirmiş, ileri gelenleri öldürülmüş, seçkinleri esir edilmişti. AJlah Teâlâ onlara şirk ve fesâdla karışık olarak işlemiş oldukları günâhlarından bağışlanma istemeleri­ni öğütlüyor. Katâde, Süddî ve başkaları diyor ki: Kavim, (yani Ku-reyş) istiğfar ediyor değildiler. Şayet istiğfar etmiş olsalardı azaba dûçâr kalmazlardı. Bu görüşü, İbn Cerîr de tercih etmiştir. Şayet ara­larında zayıf görülen ve istiğfar eden mü’minler olmamış olsaydı; Al­lah Teâlâ, geri çevrilmeyecek baskınını onlar üzerine indirirdi. Fakat Allah’ın baskını, onlar sebebiyle onlardan çevrilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ Hudeybiye günü hakkında şöyle buyurur : «Onlar, küfredenlerdir. Sizi Mescid-i Harâm’ı ziyaretten ve bekletilmekte olan kurbanlıkları da mahalline ulaşmaktan men’edenlerdir. Eğer orada henüz bilmediği­niz mü’min erkeklerle, mü’min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihtimâli olmasaydı, Allah savaşı Önlemezdi. Allah, dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirin­den ayrılmış olsalardı, o küfredenleri elhn bir azaba uğratırdı.» (Feth, 25).

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… İbn Ebzâ’dan rivayetinde o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’de iken Allah Teâlâ : «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb etmez.» âyetini indirdi. Hz. Peygamber (s.a.) Medine’ye çıktı da Allah Teâlâ : «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» âyetini indirdi. Bu kalanlar mü’minlerden idi ki orada kalmışlar ve orada —yani Mek­ke’de— istiğfar etmişlerdir. Onlar da (Mekke’den) çıktıklarında Allah Teâlâ : «Allah onlara niçin azâb etmesin ki; onlar, kendileri ehil olmadıkları halde insanları Mescid-i Harâm’dan nıen’edip duranlardır. Hem O’nun dostu değillerdir.» âyetini indirerek Mekke’nin fethine izin verdi. İşte onlara va’detmiş olduğu azâb budur. Bu açıklamanın bir benzeri İbn Abbâs, Ebu Mâlik, Dahhâk ve birçoklarından da rivayet edilmiştir. Bu âyetin «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» âyetini neshettiği (hükmünü kaldırdığı) de söylenmiştir. Buna göre burada maksad onların bizzat kendilerinin istiğfar etmele­ridir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… İkrime ve Hasan el-Bas-rî’den rivayetinde onlar, şöyle demişlerdir : Allah Teâlâ Enfâl Sûresin­de : «Halbuki sen içlerinde iken Allah onlara azâb etmez. Onlar istiğ­far ederken de Allah yine onları azâblandıracak değildir.» buyurmuştur. Bunu ta’kîb eden «Öyleyse devâmedegelmekte olduğunuz küfürden dolayı tadın azabı.» kısmına gelinceye kadar «Allah onlara niçin azâb etmesin ki…» âyeti neshetmiştir ve böylece Mekke’de öldürülmüşler (Mekke’de onlarla savaşılmış) ve orada kendilerine açlık ve zarar isabet etmiştir. İbn Ebu Hatim de bu hadîsi Ebu Turneyle Yahya İbn Vâdıh’-dan rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim der ki : Bize Hasan îbn Muham-med İbn es-Sabah… İbn Abbâs’tan rivayet eder ki o, şöyle demiştir: Allah Teâlâ önce : «Onlar istiğfar ederken de Allah yine onları azâb­landıracak değildir.» buyurmuş, sonra şirk ehlini bundan istisna ede­rek : «Allah onlara niçin azâb etmesin ki; onlar, kendileri ona ehil ol­madıkları halde insanları Mescid-i Harâm’dan men’edip duranlardır.» buyurmuştur.

«Allah onlara niçin azâb etmesin ki; onlar, kendileri ona ehil ol­madıkları halde insanları Mescid-i Harâm’dan men’edip duranlardır. Hem O’nun dostu değillerdir. O’nun dostları ancak müttakîlerdir. Ama onların çoğu bilmezler.» Onlar, Mekke’de bulunan Mescid-i Harâm’dan insanları men’edip dururlarken Allah onlara nasıl azâb etmesin? Onlar ki; Allah’ın dostu olan mü’minleri Mescid-i Harâm’m yanında namaz kılmaktan ve onu tavaf etmekten menetmektedirler. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Hem O’nun dostu değillerdir.» buyurmuştur. Onlar, Mescid-i Harâm’ın ehli değildirler. Ona ehil olan; Hz. Peygamber (s.a.) ve onun ashabıdır ancak. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Müşriklerin, kendi küfürlerine kendileri şâhid iken, Allah’ın mescidlerini ta’mîr etme haklan yoktur. îşte onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Ve onlar, ateşte ebedî kalıcıdırlar. Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe îmân eden, namaz kılan, zekât veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar ta’mîr ederler. İşte belki bunlar, hidâyete erenlerden olabilirler.» (Tevbe, 17-18), «İn­sanları Allah yolundan alıkoymak ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’a gitmelerine engel olmak, onun ehlini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günâhtır.» (Bakara, 217).

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed et-Taberânfnin… Enes İbn Mâlik’ten rivayetin­de o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne : Senin dostun kimdir? diye sorulmuştu. Her müttakî olan, buyurdu ve : «O’nun dostları ancak müt-takîlerdir.», âyetini okudu. Hâkim Müstedrek’inde der ki: Bize Ebu Bekr eş-Şâfiî… İsmâîl İbn Ubeyd İbn Rifâa’dan, o babasından, o da dedesinden rivayet etti ki dedesi şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Kureyş’i topladı ve : İçinizde sizden olmayan var mı? diye sordu. On­lar : İçimizde kızkardeşimizin oğlu, dostumuz ve efendilerimiz vardır, dediler. Allah Rasûlü (.s.a.) : Dostumuz bizdendir, kızkardeşimizin oğlu bizdendir, efendimiz bizdendir. Sizden benim dostlarım ancak mütta-kîlerdir, buyurdu. Hâkim, bu hadîsin sahîh olduğunu ve Buhârî ile Müs­lim’in tahrîc etmediklerini de ekler. «O’nun dostları ancak müttakîler-dir.» âyeti hakkında Urve, Süddî ve Muhammed İbn İshâk derler ki: Onlar Muhammed (s.a.) ve ashabı (r.a.) dır. Mücâhid ise: Onlar, kim olursa ve nerede olursa olsunlar cihâd edenlerdir, der.

Sonra Allah Teâlâ onların Mescid-i Haram yanında ne yapagel-mekte olduklarım zikreder ve : «Onların Beyt’in yanındaki duaları; sâ­dece ıslık çalmak veya el çırpmaktan başka bir şey değildir.» buyurur. Abdullah İbn Ömer, İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Recâ el-Utâridî, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî, Hucr İbn Anbes, Nü-bayt İbn Şurayt, Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem âyetteki kelimesinin ıslık çalma anlamında olduğunu söylerler. Mü­câhid; onlar parmaklarını ağızlarına sokarlardı, diye ekler. Süddî bu kelimenin : Hicaz arazîsinde olan ve Mükkâ denilen beyaz bir kuş gibi ıslık çalma, anlamında olduğunu kelimesinin ise; el çırp­ma, alkış tutma anlamında olduğunu söyler. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Hallâd Süleyman İbn Hallâd’ın… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, «Onların Beyt’in yanındaki duâlan; sâdece ıslık çalmak veya el çırp­maktan başka bir şey değildir.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kureyş Kâ’beyi çıplak olarak tavaf eder, ıslık çalar ve el çırparlardı. Mükâ; ıslık çalmaktır. Bununla ancak kuşun ses çıkarmasına ve kanat çırp­masına benzetmiş oluyorlardı. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî de İbn Ab­bâs’tan böyle rivayet ederler. Aynı açıklama İbn Ömer, Mücâhid, Mu­hammed İbn Kâ’b, Ebu Seleme İbn Abdurrahmân, Dahhâk, Katâde, Atıyye el-Avfî, Hucr îbn Anbes ve İbn Ebzâ’dan da rivayet edilmiştir. İbn Cerîr der ki: Bize İbn Beşşâr… İbn Ömer’den rivayet etti ki o, «Onların Beyt’in yanındaki duaları; sâdece ıslık çalmak veya el çırpmaktan başka bir şey değildir.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Âyetteki kelimesi ıslık çalmaktır. ise el çırpmak, alkış tutmaktır. Kurra der ki: Atıyye bize İbn Ömer’in nasıl yaptığını şöyle nakletti: İbn Ömer ıslık çaldı, yanağını yere doğru eğdi ve iki eliyle alkış tuttu. Yine İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiş­tir : Onlar yanaklarını yere koyarlar, el çırparlar ve ıslık çalarlardı. İbn Ömer’in bu sözünü İbn Ebu Hatim Tefsîr’inde kendi isnadı ile İbn Ömer’den rivayet etmiştir. İkrime : Onlar Beyt’i soldan tavaf ederlerdi, demiştir. Mücâhid der ki: Onlar bunu Allah Rasûlü fs.a.) nün nama­zını karıştırmak için yaparlardı. Zührî de bu davranışlarıyla mü’min-lerle alay ettiklerini söyler. Saîd İbn Cübeyr ve Abdurrahman İbn Zeyd* den rivayet edildiğine göre onların insanları Allah’ın yo­lundan alakoymalan, men etmeleridir.

«Öyleyse devâmedegelmekte olduğunuz küfürden dolayı tadın aza­bı.» âyeti hakkında Dahhâk, İbn Cüreyc ve Muhammed İbn İshâk der ki: Bu, (Bedir günü onlann başına gelen öldürülme ve esîr edilmedir. İbn Cerîr bu açıklamayı tercih etmiş, başkası bu görüşü rivayet etme­miştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam’ın… Mücâhid’den rivaye­tinde o, şöyle demiştir1: İkrar ehlinin azabı kılıçla, yalanlayanların azâb) ise sayha (çığlık) ve zelzele iledir.[19]

36 — Doğrusu küfredenler; mallarını, Allah yolun­dan alıkoymak için harcarlar. Daha harcayacaklar, sonra da içleri yanacak, sonra da mağlûb olacaklardır. Küfre­denler cehenneme toplanacaklardır.

37 — Allah, murdarı temizden ayırd etsin ve murdarı birbiri üstüne koyup topunu birden yığsın da, cehenneme atsın diye. İşte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendile­ridir.

Pis ve Temiz Ayrımı

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Zührî, Muhammed İbn Yahya îbn Hibbân, Âsim İbn Ömer İbn Katâde ve Husayn İbn Abdurrahmân îbn Amr İbn Sa’d İbn Muâz’dan rivayet etti ki onlar şöyle anlatmışlar : Kureyş, Bedir günü hezimete uğrayıp ta kalıntıları Mekke’ye döndük­lerinde, bu arada Ebu Süfyân da kervanı ile döndüğünde Abdullah İbn Ebu Rabîa, İkrime İbn Ebu Cehil ve Safvân îbn Ümeyye Bedir’de Ku-reyş’ten babaları, oğullan ve kardeşleri öldürülmüş olan kimseler için­de geldiler ve Ebu Süfyân İbn Harb ile bu kervanda ticâret malı olan Kureyşlilerle konuşarak : Ey Kureyş cemâati, Muhammed sizden hın­cını almış, seçkinlerinizi öldürmüştür. Bu mal ile onunla harb etmemiz-için bize yardımcı olun. Olur ki bizden öldürülenlerin intikamını on­dan alırız, dediler. Onlar da öylece yaptı. İbn Abbâs’tan da nakledildiği üzere, onlar hakkında Allah Teâlâ : «Küfredenler, cehenneme toplana­caklardır.» kısmına kadar olmak üzere «Doğrusu küfredenler; malla­rını, insanları, Allah yolundan alıkoymak için harcarlar.» âyetini indir­di. Mücâhid Saîd İbn Cübeyr, Hakem İbn Uteybe, Katâde, Süddî ve îbn Ebzâ’dan da rivayet edildiğine göre bu âyet, Ebu Süfyân ve Uhud’-da Allah Rasûlü (s.a.) ile savaş için mallan harcaması hakkında nazil olmuştur. Dahhâk, âyetin Bedir ehli hakkında nazil olduğunu söyler. Her ne kadar nüzul sebebi husûsî olsa bile her halükârda âyet umû­mîdir. Allah Teâlâ kâfirlerin, mallarını hak yola tâbi olmaktan insan­ları alıkoymak için harcayacaklannı haber vermektedir. Onlar böyle yapacaklar, sonra mallan gidecek, hiç bir fayda sağlamayacağı cihetle içleri yanacak, pişman olacaklardır. Zîrâ onlar; Allah’ın nurunu sön­dürmek, kendi sözlerini Hakk’ın sözüne üstün kılmak istemişlerdir. Halbuki kâfirler hoşlanmasa dahi Allah nurunu tamamlayacak, dinine yardım edecek, sözünü ilân edecek, dinini her din üzere gâlib getire­cektir. İşte bu; onlann, dünyadaki rüsvâylığıdır. Âhirette ise cehennem azabı onlanndır. Onlardan kim yaşarsa; kendisini üzecek şeyleri gözle­riyle görecek, kulağıyla işitecektir. Onlardan öldürülen veya ölenler ise ebedî rüsvâylığa, ebedî azaba dûçâr kalacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Daha da harcayacaklar, sonra da içleri yanacak, sonra da mağlûb olacaklardır. Küfredenler cehenneme toplanacaklardır.» buyur­muştur.

Allah Teâlâ: «Allah, murdarı temizden ayırd etsin diye…» buyu­rur ki İbn Abbâs’tan rivayetle bu âyet hakkında Ali İbn Ebu Talha : Mutluları mutsuzlardan ayırsın diye, demiştir. Süddî ise : Mü’mini kâ­firden ayırd etsin için, demiştir. Bu ayırd etmenin, âhirette olması muhtemeldir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmakta­dır : «Sonra puta tapanlara : Siz ve putlarınız yerlerinize, deyip on­ları birbirinden ayırırız.» (Yûnus, 28), «Kıyametin kopacağı gün; işte o gün (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılırlar.» (Rûm, 14), «Ki o gün insanlar, bölük bölük ayrılacaklardır.» (Rûm, 43), «Ayrılın bugün ey suçlular.» (Yasin, 59).

Bu ayırd etmenin, onlann amellerini mü’minlere izhâr etmesi su­retiyle dünyada olması da muhtemeldir. Bu durumda fiilin başında bu­lunan lâm, Allah’ın kâfirlerin Allah yolundan alıkoymakta harcaya­cakları mal vermesinin sebebini bildirmektedir. Yani Allah Teâlâ, an­cak bunun için onlara bu gücü vermektedir ki Allah murdarı temiz­den ayırd etsin, Allah’ın düşmanı kâfirlerle savaşmak suretiyle kim itaat edecek, kim de bundan yüz çevirmek suretiyle O’na âsî gelecek. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah’ın emriyleydi. Bu; mü’minleri belirtmek içindi. Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi. Ken­dilerine : Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunun, dendiği zaman: Şayet savaşmayı bilseydik peşinizden gelirdik, dediler.» (ÂI-i İmrân, 166-167), «Allah, mü’minleri oldukları halde bırakacak değildir. Niha­yet murdarı temizden ayıracaktır. Allah size gaybı da bildirecek değil­dir.» (Âl-i İmrân, 179), «Yoksa Allah içinizden cihâd edenleri ve sabre­denleri belirtmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?» (Âl-i İmrân, 142) bu âyetlerin benzeri Berâe Sûresinde de vardır. (Bknz. Tevbe, 16). Buna göre âyetin mânâsı şöyle olacaktır: Sizinle savaşan kâfirlerle sizi imtihan etmemiz, bu hususta onlara mallarını harcama imkânı vermemiz ancak Allah murdarı temizden ayırd etsin, murdarı birbiri üstüne koyup, hepsini birden toplayıp, topunu birden yığsın da cehen­neme atsın içindir. İşte onlardır, dünyada ve âhirette hüsrana uğra­yanlar.[20]

38 — Küfredenlere söyle: Vazgeçerlerse, geçmiş ken­dilerine bağışlanacaktır. Tekrar başlarlarsa, evvelkilerin hükmü muhakkak devam etmiş olacaktır.

39 — Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için olunca­ya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse; muhakkak ki Allah, yaptıklarını görendir.

40 — Eğer yüz çevirirlerse; o takdirde bilin ki Allah, sizin Mevlânızdır. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı­dır O.

Din Bütünüyle Allah’ın Oluncaya Kadar Savaş

Allah Teâlâ peygamberi Muhammed (s.a.) e hitaben buyurur ki: Küfredenlere söyle, eğer içinde bulundukları küfür, düşmanlık ve inâd-dan vazgeçerler ve İslâm’a, Allah’a itâata ve Allah’a dönüp bağlanma­ya girerlerse geçmiş küfürleri, günâhları ve hatâları kendilerine bağış­lanacaktır. Nitekim Ebu Vâil. kanalıyla. İbn Mes’ûd’dan rivayet edilen sahîh bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kim, İslâm’­da güzel davranırsa câhiliyet devrinde işlemiş oldukları ile muâhaze edilmez. Kini de İslâm’da kötü davranırsa, ilkiyle ve sonuncusu ile muâhaze olunur. Yine sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) :

İslâm kendinden öncekini siler, yok eder.- Tevbe de kendinden önce olanı siler, buyurmuştur.

«Tekrar başlarlar,)» içinde bulundukları durumda devam ederler­se, evvelkilerin, hükmü muhakkak devam etmiş olacaktır. Daha önce­kiler hakkında, yalanlayıp inâdlannda devam ettiklerinde bizim on­ları hemen azâblandırmamız, cezalandırmamız hükmü devam etmiş ola­caktır. Mücâhid, «Tekrar başlarlarsa evvelkilerin hükmü muhakkak de­vam etmiş placaktır.» âyeti’ hakkında der ki: Bedir günü Kureyş hak­kında ve onlar dışındaki ümmetler hakkında evvelkilerin hükmü mu­hakkak devam etmiş olacaktır. Süddî ve Muhammed İbn İshâk da : Bedir günü evvelkilerin hükmü muhakkak devam etmiş olacaktır, de­mişlerdir.

Allah Teâlâ: «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.» buyurur. Buharı der ki: Bize Hasan İbn Ab-dülazîz,.. Nâfî’den, o da İbn Ömer’den rivayet ediyor:

Bir adam İbn Ömer’e gelmiş ve : Ey Ebu Abdurrahmân, Allah Teâ-lâ’nın : «Eğer mü’minlerden iki taife birbirleriyle döğüşürlerse…» (Hu-curât, 9) buyurduğunu işitmiyor musun? Allah Teâlâ’nın kitabında zik­rettiği üzere, seni savaşmaktan alıkoyan nedir? demişti. İbn Ömer : Ey kardeşim oğlu, bu âyete (bağlanıp) yanılmam ve savaşmamam Al­lah Teâlâ’nın : «Kim de, bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası… cehennemdir…» (Nisa, 93) buyurduğu âyeti (ne bağlanıp) yanılmam­dan daha sevimlidir, dedi. O kişi: Allah Teâlâ : «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için oluncaya.kadar onlarla savaşın.» buyuruyor, dedi de İbn Ömer : Biz Allah Rasûlü (s.a.) nün zamanında btmu yaptık’. O za­manda müslümanlar azınlıkta idiler. Kişi, dini hakkında fitneye dü­şerdik Ya onu öldürecekler ya da tutup bağlayacaklardı. Nihayet İslâm .çoğaldı ve artık fitne kalmadı. O adam, İbn Ömer’in istediğinde ken­disine muvafakat etmeyeceğini görünce : Ali ve Osman hakkında sözün ne olacak? diye sordu. İbn Ömer : AU ve Osman hakkında ne diyeyim? O Osman ki Allah onu bağışlamış ve fakat siz onu bağışlamayı hoş görmemişsiniz-. Ali’ye gelince;, o, Allah Rasûlü’nün amcasının oğlu ve damacıdır., —İbn Ömer, eliyle işaret etti ve dedi ki:— bu da kızıdır ki siz görüyorsunuz, dedi.

Yine Buhârî der ki: Bize Ahmed İbn Yûnus;;.-Saîd İbn Cübeyr’-den rivayet eder ki o, şöyle anlatmış : İbn Ömer”(r.a.) bizim yanımıza çıktı. Bir adam : Fitne savaşı hakkında görüşün nedir (nasıldır) ? dedi. İbn Ömer : Fitne nedir bilir misin? Muharnmed (s.a.) müşriklerle sa­vaşırdı. Onlar oradayken üzerlerine girmek fitne idi. Sizin hükümrânlık üzere (hükümranlığı elde etmek üzere) savaşınız gibi değildi o, dedi. Bu hadîslerin siyakı Buhârî —Allah ona rahmet eylesin— nlndir, Ubeydullah’m Nâfî’den, onun da İbn Ömer’den rivayetine göre İbn ez-Zübeyr’in fitnesinde iki kişi ona gelmiş ve : İnsanlar muhakkak ki gördüğün şeyleri yaptılar. Sen, Ömer İbn Hattâb’ın oğlusun. Sen, Allah Rasûlîi (s.a.) nün arkadaşısın. Seni çıkmaktan alıkoyan nedir? demiş­tiler. İbn Ömer: Allah’ın müslüman kardeşimin kanını bana haram etmiş olması beni alıkoyuyor, dedi. Onlar: Allah Teâlâ : «Fitne kal­mayıp din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.» buyur-madı mı? dediler de şöyle dedi: Muhakkak biz, fitne kalmaymcaya ve din yalnız Allah için oluncaya kadar savaştık. Siz ise fitne olsun ve din Allah’tan başkasına olsun için savaşmak istiyorsunuz. Hammâd İbn Seleme de Ali İbn Zeyd’den, o ise Eyyûb İbn Abdullah el-Lahmî’den rivayet eder ki o, şöyle anlatmış : Abdullah İbn Ömer (r.a.) in yanında idim. Ona birisi geldi ve : Muhakkak Allah Teâlâ : «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.» buyuruyor, dedi. İbn Ömer : Ben ve ashabım, din yalnız Allah için oluncaya kadar savaştık. Şirk bitti ve fitne kalmadı. Fakat sen ve ashabın, fitne olsun ve din Allah’tan başkasına olsun diye savaşıyorsunuz, dedi. Bu hadîs-lerin. ikisini de İbn Merdûyeh rivayet etmiştir. Ebu Avâne, A’meş’den, o İbrahim et-Teymî’den, o da babasından rivayet etti ki Zû el^Battayn Üsâme İbn Zeyd demiş ki: Allah’tan başka ilâh yoktur diyen bir kimse ile asla savaşmam. Sa’d İbn Mâlik de : Allah’a yemin olsun ki ben de Allah’tan başka ilâh yoktur diyen birisiyle asla savaşmam, demiş. Bi­risi : Allah Teâlâ : «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.» buyurmadı mı? diye sormuş ta onlar : Muhak­kak biz, fitne kalmaymcaya ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar savaştık, demişler. Bu hadîsi de İbn Merdûyeh rivayet eder. İbn Ab-bâs’tan rivayetle Dahhâk, âyetteki fitneyi şirk ile tefsir eder. Ebu’I-Âliye, Mücâhid, Hasan, Katâde, Rebî’ İbn Enes, Süddî, Mukâtil İbn Hayyân ve Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiştir. Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Zührî’den, ona da Urve İbn Zübeyr ve diğer âlimlerimiz­den ulaştığına göre «Fitne kalmaymcaya kadar…» âyeti: Müslüman dininde fitneye düşmeyinceye kadar, anlamındadır. İbn Abbâs’tan riva­yetle Dahhâk, «Din de yalnız Allah için oluncaya kadar.» âyeti hak­kında : Tevhîd, sâdece Allah için hâlis oluncaya kadar, demiştir. Ha­san, Katâde ve İbn Cüreyc de, dinin yalnız Allah için olmasını: Allah’­tan başka ilâh yoktur, denilmesi ile tefsir etmişlerdir. Muhammed İbn İshâk der ki: Tevhîd, yegâne Allah için hâlis oluncaya, içinde şirk kal mayıncaya ve Allah’ın dışındaki eşlerden sıyrılmıp çıkılmcaya kadar, der. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem, «Din de yalnız Allah için oluncaya kadar.» âyetini: Sizin dininizle beraber küfür kalmayıncaya ka­dar, şeklinde açıklar. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerindeki Allah Ra-sûlü (s.a.) nün şu sözü de buna şehâdet etmektedir : İnsanlar; Allah’­tan başka tanrı yoktur, deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolun-dum. Bu kelimeyi söyledikleri zaman, bir hak karşılığı olma dışında kanlarım ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesaplan ise Allah’a aittir. Yine Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den rivayete göre o, şöyle demiştir :

Allah Rasûlü (s.a.) ne kahramanlığından, hamiyyetinden ve riya ile savaşan kişilerden hangisinin Allah yolunda olduğu sorulmuştu. Şöyle buyurdu : Kim ki Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşır­sa; işte o, Allah yolundadır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Şayet içinde bulundukları küfür yü­zünden sizinle savaşmayı bırakır, bundan vazgeçerlerse siz içlerinde olanları bilmemekle birlikte muhakkak Allah onların yaptıklarını gö­rendir.» Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur : ((Eğer tevbe ederler, namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. Muhakkak ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Tevbe, 5), «Artık dinde kardeşlerinizdir onlar.» (Tevbe, 11), «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçrlerse; artık zâlimlerden başkasına düş­manlık yoktur.» (Bakara, 193). Sahîh bir hadîste belirtildiğine göre; Üsâme, bir adamın tepesine kılıcıyla dikilmiş ve o : «Allah’tan başka tanrı yoktur.» dediği halde, ona vurup öldürmüştü. Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne anlatılınca Hz. Peygamber Üsâme’ye : Allah’tan başka ilâh yoktur, dedikten sonra mı onu öldürdün. Kıyamet günü (onun söyle­miş olduğu) Allah’tan başka ilâh yoktur sözü ile durumun ne olacak? buyurmuştu. Üsâme : Ey Allah’ın elçisi, o bunu ancak korunmak için söylemişti, demesine rağmen Allah Rasûlü: Kalbini yardın mı? diye cevab vermiş ve ona defalarca : Kıyamet günü seni bu «Allah’tan baş­ka ilâh yoktur.» sözünden kim kurtaracak? demişti. Üsâme der ki: Nihayet keşke o güne kadar müslüman olmamış olsaydım, diye temenni ettim.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer yüz çevirirlerse; o takdirde bilin ki Allah, sizin Mevlânızdır. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır O.» Eğer size muhalefete ve sizinle savaşmaya devam ederlerse; -bilin ki Allah, sizin Mevlânızdır. Sizin efendinizdir. Düşmanlarınıza karşı size yardımcıdır. Ne güzel Mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır O. Muhammed îbn Cerîr der ki: Bana Abdülvâris İbn Abdüssamed… Urve’den rivayet etti ki Abdülmelik İbn Mervân Urve’ye bir mektup yazmış ve ondan bazı şeyler sormuştu. Urve ona şöyle yazdı : Selâm senin üzerine. Kendi­sinden başka tanrı olmayan Allah’a hamd ederim. Bundan sonra; sen bana mektup yazıp Allah Rasûlü (s.a.) nün Mekke’den çıkışını sor­muşsun. Sana bunu haber vereceğim. Güç ve kuvvet, ancak Allah ile­dir. Allah Rasûlü (s.a.) nün Mekke’den çıkışının durumu şudur : Mu­hakkak Allah, ona peygamberlik vermişti. O ne güzel Peygamber, ne güzel efendi, ne güzel komşudur. Allah onu hayırla mükâfatlandırsın ve onun yüzünü cennette bize tanıtsın. Bizi, onun dini üzere yaşatsın, onun dini üzere öldürsün, onun dini üzere hasretsin. Allah Rasûlü; kav­mini, Allah’ın kendisine göndermiş olduğu, kendisine indirmiş oldu­ğu hidâyet ve nura çağırdığı zaman ondan uzak durmamışlardı. Hattâ neredeyse onu dinleyeceklerdi. Tâ ki onların putlarını zikredinceye ka­dar. Ve mal mülk sahibi Kureyş’ten bir takım kimseler Tâif’den gelin­ceye kadar. İnsanlar bunu Allah Rasûlü (s.a.) için hoş karşılamadılar ve ona karşı şiddet kullanmaya kalktılar. Onun söylediklerinden hoş­lanmadılar ve kendilerine itaat edenleri ona karşı kışkırttılar. Böylece bütün insanlar, ondan yüz çevirdi ve Allah’ın korudukları dışında onu terkettiler. Bunlar ise azlıktı. Allah’ın takdir buyurduğu kadar bu du­rumda kaldı. Sonra onların ileri gelenleri; çocuklarından, kardeşlerin­den ve kabilelerinden Allah’ın dinine tâbi olanları bundan vazgeçir­mek üzere düzen kurdular. Bu, sarsıntısı şiddetli bir fitne oldu. Bu­nunla fitneye düşenler düştüler. Allah Teâlâ, onlardan dilediklerini fit­neye düşmekten korudu. Müslümanlara bunlar yapıldığında; Allah Ra­sûlü (s.a.), onlara Habeş ülkesine gitmelerini emretti. Habeşistan’da kendisine Necâşî denilen sâlih bir kral vardı. Onun ülkesinde kimseye haksızlık edilmez ve bununla birlikte ona senada bulunulur, o övülür-dü. Habeş ülkesi Kureyş’in ticâret yaptığı bir yerdi. Orada tüccarları bannırdı. Bol rızık, emniyet ve güzel pazar bulurlardı. Allah Rasûlü (s.a.) onlara buraya gitmelerini emretti de, Allah Rasûlü’nün fitneye düşmelerinden korktuğu ve Mekke’de sıkıştırılanların tamâmı Habeş ülkesine gitti. Allah Rasûlü (s.a.) bu durumda Mekke’den ayrılmadı ve müslüman olanlara şiddetle davranıldığı seneler boyu burada kaldı. Sonra İslâm Mekke’de yayıldı ve Mekke’Iilerin eşrafından, müslüman-lara kötülük yapılmasını engelelyecek olanlarından bir takım kimseler İslâm’a girdi. Müşrikler bunu görünce, Allah Rasûlü (s.a.) ve asha­bına karşı işkenceyi azalttılar. İşte ilk fitne; Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabından fitne korkusuyla Habeş ülkesine doğru çıkanları Mekke’­den çıkaran fitne olmuştur. Bunlar, içinde bulundukları fitne ve sarsıntılardan kurtulmak için oraya çıkmışlardı. Müşrikler işkenceyi hafifletip te onlardan bazıları İslâm’a girip müşriklerin onlara kar­şı işkenceyi azaltmaları konuşulduğu znıan; bu, Allah Rasûlü (s.a.) nün Habeşistan ülkesindeki ashabına ulaştı. Onlara ulaşan haber: Onlardan Mekke’de olanlara karşı işkence azalmıştır ve onlar fitne­ye düşmeyeceklerdir, şeklinde idi. Böylece Mekke’ye geri döndüler ve neredeyse emniyyette olacaklardı. Böylece arttılar, çoğalmaya baş­ladılar. Ayrıca Medine’de Ansâr’dan birçok kimse İslâm’a girdi. İs­lâm Medine’de yayıldı ve Medine halkı Mekke’de Allah Rasûlü (s.a.) ne gelmeye başladılar. Kureyş bunu görünce, onları dinlerinden dön­dürmek için düzen kurdular ve şiddetle davranmaya başladılar. On­ları yakaladılar ve onları dinlerinden döndürmeye çalıştılar. Onlara şiddetli bir sıkıntı isabet etti. İşte son fitne budur. Böylece iki fitne meydana geldi: Onlardan Habeş ülkesine çıkanları çıkaran fitne. On­lara Hz. Peygamber (s.a.) bunu emretmiş ve Habeş ülkesine çıkmala­rına izin vermişti. İkinci fitne ise şudur: Habeş ülkesine gidenler dön­müşler ve Medine halkından onlara birtakım kimselerin geldiğini gör­müştüler. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) ne Medine’den müslüman olanla­rın reisleri durumunda olan yetmiş kişi geldi ki bunlar, oranın eşrafı idiler. Hacda Allah Rasûlü ile buluştular ve Akabe’de ona biat ederek kendilerinin ondan, onun da kendilerinden olduğuna dâir söz verdiler. Ayrıca gerek ashabından gelecek kimseleri ve gerekse gelecek olursa kendisini; nefislerini nelerden koruyorlarsa koruyacaklarına dâir söz verdiler. İşte o zaman onlara karşı Kureyş’in baskısı arttı. Allah Rasûlü (s.a.) ashabına Medine’ye çıkmalarını emretti. İşte Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabını çıkardığı ve kendisinin de çıktığı son fitne budur. Allah Teâlâ’nın hakkında : «Fitne kalmayıp din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.» âyetini indirdiği fitne de budur.

Ayrıca Muhammed İbn Cerîr, Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ kanalıyla… Urve İbn Zübeyr’den rivayet eder ki Velîd İbn Abdülmelik İbn Mervân kendisine bir mektup yazmış ve o da bu cevabı vermiş. Ve râvî yukar-daki haberin bir benzerini rivayet etmiştir. Bunun isnada Urve —Allah ona rahmet eylesin— ye vanncaya kadar sahihtir.[21]

41 — Eğer Allah’a ve hakkı bâtıldan ayıran günde, iki topluluğun karşılaştığı o günde kulumuza indirdiğimi­ze inanıyorsanız; bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah, her şeye gücü yeten­dir.

Ganimetlerin Taksimi

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de, daha önce geçen ümmetler ara­sında sâdece bu şerefli ümmete mahsûs olarak koyduğu ganimetlerin helâl kılınması konusunu genişçe anlatıyor. Ganimet; kâfirlerden, harp yoluyla alınan maldır. Fey* ise bunun dışında yine kâfirlerden alınan mallardır. Alınması konusunda anlaşma yapılan mallar, vâris bırakma­dan ölenlerin malları, cizye, haraç ve benzeri alman mallar da fey’e gi­rer. Bu görüş, halef ve selef âlimlerinden bir grup ile İmâm Şafiî’nin görüşüdür.

Âlimlerden bazılarına göre ise Fey’; ganimet ismi verilen şeylere denir. Ganimet de Fey’ ismi verilen mallar hakkında isim olarak kulla­nılabilir. Bunun içindir ki Katâde; bu âyetin, «Kasabalar halkının mal­larından Allah’ın, Peygamberine verdiği fey’ (ganimet) i, Allah, Pey­gamber, (peygamberlere) akrabalığı olanlar, yetimler, yoksullar ve yol­da kalanlar içindir.» (Haşr, 7) âyetini neshettiği görüşünde olup şöyle demektedir: Enfâl süresindeki bu âyet, diğerini neshetmiş olup gani­metlerin beşte dördü mücâhidler, beşte biri ise âyette zikredilenlere tah­sis edilmiştir. Ancak Katâde’nin söylediği, uzak bir ihtimâldir. Çünkü Enfâl süresindeki bu âyet, Bedir savaşından sonra; diğeri ise Nadîr Oğulları hakkında nazil olmuştur. Siyer ve Tarih âlimleri arasında Nadîr oğulları olayının Bedir’den sonra olduğu konusunda hiç bir ihti­lâf yoktur. Bu konuda hiçbir şüphe mevcûd değildir. Fey’ ve ganimetin arasını ayıranlar ise şöyle demektedirler: Haşr süresindeki âyet fey’ mallan hakkında, Enfâl süresindeki bu âyet ise ganimetler hakkında nâzü olmuştur. Ganimetler ve Fey’in durumu imâmın görüşüne bıra­kılmıştır, diyenler ise şöyle demektedirler: İmâmın muvafık gördüğü durumlarda, Haşr süresindeki âyet ile ganimetlerin beşe bölünmesi ko­nusu arasında herhangi bir zıtlık mevzûubahs değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetlerin beşte biri Allah’a… aittir.» buyurmaktadır. İğneden ipliğe kadar, az ve çok her şeyin beşe bölünmesi gerektiğini bu âyet kesinlikle bildirmektedii. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyrulur : «Kim, böyle hainlik ederse; kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir. Sonra herkese kazan­dığı ödenir. Ve onlara zulmedilmez.» (Âl-i İmrâri, 161).

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de : «Bilin ki ele geçirdiğiniz ganimet­lerin beşte biri Allah’a, peygamber’e… aittir.» buyurmaktadır. Burada müfessirler ihtilâf etmiş olup bir kısmı: Beşte birde Allah’ın payı vardır. Bu pay Kâ’be’ye konulur, demişlerdir. Ebu Ca’fer er-Râzî şöyle diyor : Rebî’den, o da Ebu’I-ÂIiye’den nakleder ki o, şöyle demiştir : Ra­sûlullah (s.a.) a ganimet getirildiğinde onu beşe bölerdi. Beşte dördü o olayda hazır bulunanların olurdu. Sonra beşte birini alır, elini üzerine koyar, avucunun kapladığı kadarını alarak Kâ’be için ayırırdı. Bu Al­lah’ın payıdır. Sonra kalanı beş bölüme ayırırdı. (Bunlardan) bir pay Rasûlullah’m, bir pay yakın akrabaların, bir pay yetimlerin, olurdu.

Diğer bazı müfessirler de şöyle diyorlar: Burada Allah’ın zikredil­mesi, sözün başında teberrükendir. Bir pay Rasûlullah (s.a.) indir. îbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) bir as­kerî birlik gönderip te onlar ganimet aldıklarında; ganimeti beşe böler, beşte birini (âyette zikredilen) beş gruba verirdi. Böyle söyledikten son­ra îbn Abbâs: «Bilin ki ele g-eçirdiğiniz ganimetlerin beşte biri Allah’a ve peygambere aittir.» âyetini okurdu. «Beşte biri Allah’a… aittir.» kıs­mına gelince, burası sözün anahtarıdır. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Böylece Allah’ın payı ile Rasûlullah (s.a.) in, payı bir kılınmıştır.

İbrahim en-Nehaî, Hasan Îbn Muhammed îbn el-Hanefiyye, Hasan el-Basrî, Şa’bî, Atâ İbn Ebu Rebâh, Abdullah İbn Büreyde, Katâde, Muğire ve daha bir çokları Allah’ın payı ile Rasûlünün payının bir ol­duğunu söylemişlerdir. Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî’nin sahîh bir isnâd ile Abdullah İbn Şakîk’ten, onun da bir adamdan rivayet ettiği şu ha­dîs, bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Şöyleki: O kişi şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) vâdî el-Kurâ’da bir ata bakıp onu gözden geçirirken yanına vardım ve : Ey Allah’ın Rasûlü, ganimet hakkında ne dersin? diye sordum. O : Beşte biri Allah ve Rasûlü’nün beşte dördü de ordunun­dur, buyurdular. Bu hususta kimse kimseden üstün (ve daha fazla hak sahibi olan) değil midir? diye sordum. Hayır, (sana saplanmış olan ve) senin çıkarmış olduğun bir ok bile olsa, sen müslüman kardeşinden ona daha fazla hak sahibi değilsindir, buyurdular.

îbn Cerîr der ki: Bize îmrân İbn Musa’nın… Hasan’dan rivayetine göre o, şöyle demiş : Ebubekir, malının beşte birini vasiyyet etti ve : Allah’ın kendisi için razı ve hoşnûd olduğuna, ben kendi malımdan ni­çin razı olmayayım, dedi.

Sonra bu görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir.

Ali îbn Ebu Talha’nm rivayetine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir: Ga-nîmet beşe bölünürdü : Bunun dört parçası savaşanlar arasında tak-sîm edilirken, kalan beşte bir de dörde bölünürdü : Dörtte biri Allah, Rasûlü ve Hz. Peygamber (s.a.) in yakınları içindi. Allah ve Rasûlü için olan kısmı; Allah Rasûlü (s.a.) nün yakınlarına âit olup, Hz. Pey­gamber (s.a.) beşte birden hiç bir şey almazdı. İkinci dörtte bir yetim­lere, üçüncü dörtte bir yoksullara, dördüncü dörtte bir de yolculara âit idi.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Abdullah İbn Büreyde’den rivayetine göre; o, «Bilin ki ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, Rasûlüne… aittir.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah için olan Peygamberine, Rasûlüne âit olan da onun zevcelerinedir.

Abdülmelik îbn Ebu Süleyman, Atâ İbn Ebu Rebâh’ın şöyle dedi­ğini nakleder : Allah’ın ve Rasûlünün beşte biri aynıdır. Allah Rasûlü onu alır ve onda dilediği gibi tasarrufta bulunurdu. Bu umûmî ve daha şümullüdür. Allah Rasûlü (s.a.) Allah’ın ganimet malına ve beşte bir taksimine hiyâneti yasakladığını bildirdiği kıssayı İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve Neseî, Amr îbn Şuayb kanalıyla… rivayet etmişlerdir.

Ebu Dâvûd ve Neseî’nin Amr îbn Abse’den rivayetlerine göre; Al­lah Rasûlü (s.a.), ganimetten bir deveye doğru onlara namaz kıldırmış, selâm verince o deveden bir kıl alarak : Beşte bir dışında ganimetleri­nizden şunun bir misli bile bana helâl değildir. Beşte bir de zâten size döndürülecektir, buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (s.a.) ganimetten kendisine bir köle ya da câriye, bir at veya bir kılıç, ya da bunlara benzer bir şey seçerdi ve buna hakkı da vardı. Nitekim bunu Muhammed İbn Şîrîn ve Âmir eş-Şa’bî açıkça belirtmişler, âlimlerin çoğunluğu da bu konuda onlara uymuştur.

îmâm Ahmed ve Tirmizî —Tirmizî; hadîs hasendir, der..— nin İbn Abbâs’tan rivayetlerine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Bedir günü Zülfekâr isimli kılıcını payından fazla olarak seçmişti. Jhud günü hakkında rüya gördükleri kılıç budur.

Âişe (R. Anhâ) den rivayete göre; o, şöyle demiştir : Safiyye, Hz. Peygamber’in Hayber ganimetinden kendisine seçtiklerindendir. Ha­dîsi, Sünen’inde Ebu Dâvûd rivayet etmiştir.

Yine Ebu Davud’un kendi isnadı ile ve Neseî’nin Yezîd İbn Abdul­lah’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Biz, Mirbed’de iken yanın­da bir deri parçası olan birisi girdi. O deri parçasını okuduk. Şöyle ya­zılı idi: Allah Rasûlü Muhammed’den Züheyr İbn Ukkayşoğullanna : Siz, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi ol­duğuna şehâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir, ganimetten beşte biri, peygamberin payını ve ordu kumandanının payını verirseniz; sizler, Allah ve Rasûlünün emânı altındasınız, diye cevab verdi.

Bütün bu hadîsler, bunun sabit ve mukarrer olduğuna delâlet et­mektedir. Bunun içindir ki âlimlerden ,bir çoğu, bunu Allah Rasûlü (s.a.) ne âit kabul etmişlerdir.

Diğerleri ise şöyle derler : Ganimet malında tasarrufta bulunduğu gibi imâm (devlet başkanı) beşte biri müslümanların faydası olan iş­lerde kullanır.

İmâm Allâme İbn Teymiyye —Allah ona rahmet eylesin.— Bu, Mâlik ve seleften çoğunun görüşüdür, der ki; bu, görüşlerin en sıhhatli olanıdır. Bu sabit olup bilindikten sonra Allah Rasûlü (s.a.) nün almış olduğu beşte birin kendisinden sonra ne yapılacağı konusunda ihtilâf edilmiştir. Bazıları: Ondan sonra halîfe olana aittir, demiştir ki; bu, Ebubekir, Ali ve Katâde’den bir cemâat tarafından rivayet edilmiştir. Bu hususta bir de merfû’ hadîs vardır. Bazıları : Müslümanların men-faatına olan işlere sarfedilir, derken; diğer bazıları : Bilakis akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolculardan ibaret olan diğer sarf yerlerine ve­rilir, demişlerdir. İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Diğer bazıları: Hz. Peygamber (s.a.) in ve akrabalarının payı; yetimlere, yoksullara ve yolculara verilir, demişlerdir ki; İbn Cerîr, bu görüşün Irak ahalîsin­den bir cemaata âit olduğunu söyler.

Beşte birin bütününün akrabalara âit olduğu da söylenmiştir. Nitekim İbn Cerîr şöyle rivayet eder : Bize Hâris’in… Minhâl İbn Amr’-dan rivayet ettiğine göre; o, Abdullah îbn Muhammed îbn Ali ve Ali İbn Hüseyn’e beşte biri sormuş da onlar : O, bizimdir, demişler. Ali’ye : Muhakkak ki Allah Teâlâ : ((Yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.)) buyuruyor, demiş. Onlar da : Bizim yetimlerimiz ve bizim yoksulları­mıza, demişler.

ıSüfyân es-Sevrî, Ebu Nuaym ve Ebu Üsâme, Kays İbn Müslim’den rivayet ediyorlar ki o, şöyle demiş : Hasan İbn Muhammed İbn el-Hane-fiyye —Allah ona rahmet eylesin— ye «Bilin ki ganimet olarak aldığı­nız şeylerin beşte biri Allah’a, Rasûlüne… aittir.» âyetini sordum. Bu; sözün anahtarıdır. Zîrâ dünya da âhiret de Allah’ındır, demiş.

Allah Rasûlü (s.a.) nün vefatından sonra bu iki pay hakkında in­sanlar ihtilâf etmişler; bazıları Hz. Peygamber (s.a.) in payı kendisin­den sonraki halîfeye aittir, demişler, diğer bazıları ise : Akrabaların pay halîfenin akrabalarına aittir, demişlerdir. Netîce olarak görüşleri, bu iki payın Allah yolunda at besleme ve hazırlığa tahsîsi üzerinde birleş­miştir. Ebubekir ve Ömer (R. Anhüma) in halifeliklerinde bu iki pay böyle kullanılmıştır.

İbrahim’den naklen A’meş der ki: Ebubekir ve Ömer, Hz. Peygamber (s.a.) in payını at ve silâh hazırlamada kullanırlardı. İbrahim’e ; Ali bu hususta ne derdi? diye sordum. Bu hususta onların en şiddetlisi (Buna en fazla önem verenleri) Ali idi, diye cevab verdi. Bu, âlimlerden bir çoğunun görüşüdür.

Akrabaların payına gelince : Bu, Hâşim oğullan ile Muttalib oğul­larına harcanır. Zîrâ Muttalib oğullan câhiliyye devrinde Hâşim oğul­larına yardım etmişler ve onlarla birlikte; müslünıan olanlar Allah ve Rasûlüne itaat ettikleri için, kâfir olanlar ise kabile şerefini koruyup Allah Rasûlü’nün amcası Ebu Tâlib’e itaat ettikleri için Allah Rasûlünü savunmuşlar ve onu sevip kendisine düşman olanlara kızdıklarından dolayı, peygamber ailesiyle birlikte muhasaraya tâbi tutulmuşlardır. Abd Şems ve Nevfel oğullarına gelince; bunlar, her ne kadar onlann amca oğullan iseler de bu konuda onlarla birlikte olmamışlar, onlardan aynlarak muharebe etmişler, Allah Rasûlü ile harbetmeleri için Ku-reyş’i alevlendirmişlerdi. Bunun içindir ki Ebu Tâlib, meşhur Kaside el-Lâmiyye’sinde onları çok yakın akraba olmalanna rağmen başkala­rından daha şiddetli bir şekilde kötülemiştir.

Cübeyr İbn Mut’im İbn Adiyy der ki: Ben ve Osman İbn Affân —İbn Ebu Âs İbn Ümeyye İbn Abdşems’i kasdediyor— Allah Rasûlü (s.a.) ne yürüyüp gittik. Ve : Ey Allah’ın Rasûlü, Hayber ganimetinin beşte birinden MuttaJib Oğullarına verdin de bizi bıraktın. Biz ve onlar sana karşı aynı derecedeyiz, dedik. Sâdece Hâşim ve Muttalib oğullan aynı şeydir, buyurdular. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Bu hadîsin bazı rivayetlerinde : «Onlar, ne câhiliyyetde ve ne de İslâm’da bizden aynlnıadılar.» kısmı da vardır. Onlann Hâşim ve Muttalib oğullan ol­duğuna dâir görüş, Cumhûr-ı ulemânın görüşüdür. İbn Cerîr der ki: Diğerleri şöyle demiştir : Onlar, Hâşim oğullandır. Sonra İbn Cerîr, Hu-sayf’dan, Mücâhid’in şöyle dediğini rivayet eder : Allah Teâlâ Hâşim oğullarından fakirlerin bulunduğunu bildi de zekât yerine beşte biri onlara tahsis etti.

Yine ondan gelen rivayetlerden birisinde şöyle demiştir : «Onlar, kendileri için zekâtın helâl olmadığı Allah Rasûlü (s.a.) nün akrabâ-landır. İbn Cerîr, bu görüşün bir benzerini Ali İbn Hüseyn’den de ri­vayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Diğer bazılan ise : Bilakis onlar bütünü ile Ku-reyş’tir, demişlerdir. Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’nm… Saîd el-Makbu-rî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Akrabalardan sormak üzere Necde İbn Üveymir el-Harûrî, Abdullah îbn Abbâs’a bir mektup yazdı. İbn Abbâs ona cevaben şöyle yazdı : Biz : Muhakkak ki onlar biziz, derdik. Kavmimiz bunu kabul etmez ve : Bütünü ile Kureyş, akraba­lardır, derlerdi.

«Kavmimiz bunu kabul etmezdi.» kısmına kadar olanı Müslim’in Sahîh’inde, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî de Yezîd İbn Hermuz’den ri­vayetle Saîd el-Makburî’den nakledilmektedir. Bundan sonraki kısmı ise, Ebu Ma’şer Necîh İbn Abdurrahmân el-Medenî’nin rivayetinde tek kal­dığı hadîslerdendir. O ise zayıftır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… İbn Abbâs’tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: Sizleri ellerin kirinden sa­kındırırım. (Ellerin kirini sizin için hoş görmem.) Zîrâ size yetecek ve sizi müstağni kılacak beşte birin beşte biri sizin içindir. Bu hadîsin is­nadı, hasen olup, Ebu Hatim, İbrahim İbn Mehdî’nin güvenilir olduğu­nu söylemiştir. Yahya İbn Maîn ise onun, münker hadîsler rivayet et­tiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Yetimlere… aittir.» buyuruyor ki müslümanlarm yetimleri kasdedilmektedir. Ancak âlimler, «Fakir yetimlere mi mah­sûstur; zengin ve fakır yetimleri de içine alır mı?» hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda iki görüş vardır.

«Yoksullara… aittir.» Duyurulmaktadır ki; bunlar, eksiklerini ve düşkünlüklerini giderecek şey bulamayan ihtiyâç sahipleridir.

«Yolculara… aittir.» Duyurulmaktadır ki; bu, yolcu veya namazın kısaltılacağı bir mesafeye yolculuk yapmak isteyen ve yolculuğunda harcayacak şeyi bulunmayan kimsedir. Bu konunun açıklaması, Berâe sûresinde zekât âyetinde gelecektir. Şayet Allah dilerse ki, güvenimiz ve tevekkülümüz O’nadır.

Allah Teâlâ: «Eğer Allah’a ve… Kulumuza indirdiğimiz âyetlere inanmışsanız…» buyurur. Şayet Allah’a, âhiret gününe ve Allah’ın, elçisine indirdiklerine inanmışsanız ganimetlerde size farz kılmış oldu­ğumuz beşte bir emrine uyunuz. Buhârî ve Müslim’de Abdülkays el­çileri hadîsinde Abdullah İbn Abbâs’tan rivayete göre Allah Rasûlü onlara: Size dört şeyi emreder ve dört şeyi yasaklarım : Size Allah’a îmânı emrediyorum… buyurduktan sonra : Allah’a îmân nedir? biliyor musunuz? Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın el­çisi olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek ve gani­metten beşte birini vermenizdir, buyurarak beşte biri vermeyi îmânın cümlesinden (bütününden) saymıştır. Buhârî, Sahîh’inde «Kitâb’ül-îmân» bölümünde buna «beşte biri vermenin îmândan olduğu babı» diye müstakil bir bâb ayırmış, sonra burada yukarıdaki İbn Abbâs ha­dîsini serdetmiştir. «Şerh’ül-Buhârî» isimli eserde bu konuya genişçe yer verdik. Hamd ve minnet Allah’adır.

Mukâtil îbn Hayyân, «Hakkı bâtıldan ayıran günde… kulumuza indirdiğimiz âyetlere…» âyetinde «Paylaşma (ganimetin taksim edil­mesi) günü» nün kasdedildiğini söylemiştir. Allah Teâlâ «Ve hakkı bâtıl­dan ayıran günde, o iki topluluğun karşılaştığı o günde kulumuza indirdiğimiz…» âyetinde Bedir’de hak ile bâtılın arasını ayırmak sure­tiyle yaratıklarına olan nimet ve ihsanına dikkati çekmektedir. Bu gü­ne «Furkân» ismi verilmiştir. Zîrâ Allah Teâlâ, o günde îmân kelimesini bâtıldan yüce kılmış, dinini muzaffer kılmış, peygamberine ve taraf­tarlarına yardım etmiştir.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha ve Avfî: Ayrılma günü, Bedir günüdür. O günde Allah Teâlâ, hak ile bâtılın arasını ayırmıştır, demişlerdir. Bu hadîs, Hâkim tarafından rivayet edilmiştir. Mücâhid, Miksen, Ubeydullah İbn Abdullah, Dahhâk, Katâde, Mukâtil İbn Hay-yân ve bir çokları; bu günün, Bedir günü olduğunu söylemişlerdir,

Abdürrezzâk der ki: Ma’mer’den… Urve İbn ez-Zübeyr’den riva­yete göre o, «Ayrılma günü…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ’nın hak ile bâtıl arasını ayırdığı gün olup, o da Bedir günüdür. Bu, Allah Rasûlü (s.a.) nün hazır bulunduğu ilk savaştır. Müşriklerin başı Utbe İbn Rabîa idi. Ramazân’dan ondokuz veya onyedi gün geç­mişti ki bir cum’a günü karşılaştılar. O günde Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı üçyüzon küsur kişiydi. Müşrikler ise bin ile dokuzyüz kişi ara­sındaydı. Allah Teâlâ, müşrikleri bozguna uğrattı. Onlardan yetmişden fazlası öldürüldü ve bir o kadarı da esîr edildi.

İbn Cerîr der ki: Bize îbn Humeyd’in… Hasan İbn Ali’den rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: «Ayrılma günü, o iki ordunun karşılaştığı gün.» Ramazân’ın onyedisidir. Hadîsin isnadı ceyyid ve kuvvetlidir.

İbn Merdûyeh de, İbn Abdurrahmân Abdullah İbn Habîb’den, o da Ali’den rivayet eder ki o, şöyle demiştir : Furkân gecesi, iki ordunun karşılaştığı gece sabahında cum’a gecesi olan Ramazân ayının onyedi­sidir.

Meğâzî ve siyer âlimlerine göre sahîh olan görüş budur.

Zamanında Mısır ülkesinin imâmı olan Yezîd İbn Ebu Habîb; Bedir günü, pazartesi günü idi, demişse de bu görüşünde ona uyan olmamış­tır. Cumhûr’un görüşü onunkine tercih edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.[22]

42 — Hani siz, o vakit vadinin yakın kenarında idi­niz, onlar da öte yamacında idiler. Kervan ise sizden daha aşağıda idi. Eğer bir yerde buluşmak üzere sözleşseydiniz muhakkak ki, vaktini ta’yînde ihtilafa düşerdiniz. Fakat Allah işlenmesi gerekli olan emri yerine getirmek için yaptı. Tâ ki, helak olan apaçık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden dolayı yaşasın. Ve muhakkak ki, Allah Semî’dir, Alîm’dir.

Bilerek Yaşamak ve Ölmek

Allah Teâlâ, hak ile bâtılın ayrılma gününden bahsederek : «Hani siz, o vakit vadinin yakın .kenarında idiniz. (Siz vâdînin Medine yönün­de yakın ve alt kenarında, tarafında idiniz.) Onlar da (müşriklerde) öte yamacında (Mekke yönündeki uzak yamacında inmiş, yerleşmiş) idiler. (Yanında ticâret malı olan, Ebu Süfyân’ın da içinde bulunduğu) kervan ise sizden daha aşağıda (deniz tarafında) idi. Eğer (siz ve müş­rikler) bir yerde buluşmak üzere. sözleşseydiniz muhakakk ki, vaktini ta’yînde ihtilâfa düşerdiniz.»

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Yahya İbn Abbâs İbn Ab­dullah İbn ez-Zübeyr’in bu âyet hakkında babasından rivayetine göre, o şöyle demiştir : Şayet bu, sizden ve onlardan bir yerde buluşmak üze­re sözleşme yüzünden olsaydı, sonra da onlann sayısının çokluğu, sizin sayınızın azlığı size ulaşsaydı onlara kavuşmazdınız. «Fakat Allah, iş­lenmesi gerekli olan emri yerine getirmek için yaptı.» Fakat Allah Teâlâ sizden bir müşavere olmaksızın ve kendi katından bir lutfu ol­mak üzere İslâm ile ehlini üstün kılmak, şirk ve ehlini alçaltmak hu­susundaki murâdını kudreti ile yerine getirmek için bunu yaptı.

Kâ’b İbn Mâlik hadîsinde o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ve müslümanlar, sâdece Kureyş kervanını kasdederek çıkmışlardı. Niha­yet Allah Teâlâ onlarla düşmanlarını bir sözleşme olmaksızın bir araya getirdi. İbn Cerîr der ki: Bana Ya’kûb’un… Umeyr İbn İshâk’tan ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir : Ebu Süfyân Şam’dan gelen bir ker­van içinde ilerledi. Ebu Cehîl onu Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabına karşı korumak üzere çıktı. Bedirde karşılaştılar. Bunlar diğerlerini, diğer­leri de bunları hissetmiyordu. Nihayet sucuları karşılaştı ve insanlar karşılıklı vuruşmaya kalkıştı.

Muhammed İbn îshâk, es-Sîre’de der ki: Allah Rasûlü (s.a.) bu minval üzere ilerledi ve nihayet es-Safrâ’ya yakın olduklarında Ebu Süfyân’a dâir haber toplamak üzere Cüheyne kabilesinden Besbes İbn Amr ve Adiyy îbn Ebu Zağbâ’yı gönderdi. Onlar gidip Bedir’e vardılar.

Ve vâdîde bir tepeye develerini ıhtırarak (çöktürerek) kırbalarını suyla doldurmak istediler. Bu sırada münâkaşa eden iki câriye işittiler. Cari­yelerden biri arkadaşına : Hakkımı yerine getir (hakkımı ver), diyor; öteki de : Kervan yarın veya yarından sonra gelecek ve ben senin hak­kını ödeyeceğim, diyordu. Mecdiyy İbn Amr aralarına girip : Doğru söy­ledi, dedi. Besbes ve Adiyy bunu işitip develeri üzerine oturdular ve Allah Rasûlü (s.a.) ne gelerek durumu haber verdiler. Onlar döndüğü sırada Ebu Süfyân korkmuş olarak geldi. Kervanının önüne ilerleyip Mecdiyy İbn Amr’a : Bu su başında tanımadığın birini hissettin mi? diye sordu. O: Allah’a yemîn olsun ki hayır, sâdece şu tepeye devele­rini ıhtıran, kırbalarını suyla dolduran ve sonra giden iki binitli gör­düm, diye cevab verdi. Ebu Süfyân, Besbes ve Adiyy’nin develerini ıhtırdıkları yere gelip develerinin terslerini aldı, ufaladı ve onlarda taneler bulup : Allah’a yemîn olsun ki bunlar Yesrib yemleridir, deyip sür’atlice döndü ve kervanının yönünü çevirip onu sahile doğru götür­dü. Nihayet kervanım kurtardığını görünce, Kureyş’e haber gönderip : «Muhakkak ki Allah kervanınızı, mallarınızı ve adamlarınızı kurtarmış­tır, geri dönünüz.» dedi. Ebu Cehil şöyle konuştu : Allah’a yemîn olsun ki Bedir’e varmadıkça geri dönmeyiz, yemek yiyeceğiz develerimizi bo­ğazlayıp içki içeceğiz, cariyeler bize şarkılar söyleyecek, arap bizim bu yürüyüşümüzü işitecek ve bundan sonra devamlı olarak bizden kork­maya devam edecek. Ahmed İbn Şürayk : Ey Zühre oğullan topluluğu, muhakkak ki Allah sizin mallarınızı ve dostunuzu kurtarmıştır, dönü­nüz, dedi de ona itâatla Zühre oğulları döndüler. Böylece ne onlar ve ne de Adiyy oğullan (Bedir’de) hazır bulunmadılar.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Yezîd İbn Rûmân’m Urve İbn ez-Zübeyr’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir’e yaklaştığı sırada, haber toplamak üzere Ali İbn Ebu Tâlib, Sa’d İbn Ebu Vakkâs ve Zübeyr İbn el-Avvâm’ı ashabından bir grup içinde gönderdi. Onlar, Kureyş’in sakalarından (sucularından) Saîd İbn el-Âs oğullarına âit bir köle ile Haccâc oğullanna ait bir köleyi ya­kalayarak Allah Rasûlü (s.a.) ne getirdiler. Onlar, Allah Rasûlü’nü namaz kılarken buldular. Hz. Peygamber (s.a.) in ashabı onlara: Siz kimlerdensiniz? diye sormaya başladılar. Onlar da : Biz Kureyş’in su­cularıyız, su getirmek için bizi gönderdiler, diye cevab verdiler. Kavim, onların söylediklerinden hoşlanmayıp Ebu Süiyân’m taraftârlanndan olabileceklerini sanarak dövmeye ve sıkıştırmaya başladılar. Bunun üzerine onlar : Biz Ebu Süfyân’ın taraftârlanyız, dediler. Böylece müs-lümanlar onları bıraktılar. A] lan Rasûlü iki rükû’ ve iki secdeden sonra selâm verip : Size doğru söylediklerinde onları dövdünüz, yalan söy­lediklerinde ise bıraktınız. Doğru söylediler. Allah’a yemîn olsun ki o

ikisi Kureyş taraftarıdır. Bana Kureyş’ten haber veriniz, buyurdu. O ikisi: Kureyşliler, vadinin yakın kenarında görmüş olduğunuz kum tepesinin ardında bulunuyorlar, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) : Onlar, kaç kişidir? diye sordu. Çok, diye cevab verdiler. Sayıları nedir? so­rusuna ise bilmiyoruz diye cevab verdiler. Hz. Peygamber : Her gün kaç deve kesiyorlar? diye sordu. Bir gün dokuz, bir gün on diye cevab-ladılar. Allah Rasûlü (s.a.) : Kureyşliler dokuzyüz ile bin arasıdır, buyurup sonra onlara : Kureyş eşrafından içlerinde kimler var? diye sordular. Onlar : Utbe İbn Rabîa, Şeybe İbn Rabîa, Ebu’l-Buhterî İbn Hişâm, Hakîm İbn Hizam, Nevfel İbn Huveylid, Haris İbn Âmir İbn Nevfel, Tuayme İbn Adiyy İbn Nevfel, Nadr İbn Haris, Zemea İbn el-Esved, Ebu Cehl İbn Hişâm, Ümeyye İbn Halef, Haccac’ın oğullan Nübeyh ve Münebbih, Süheyl İbn Amr ve Anır İbn Abd Vedd, diye ce-vabladılar. Allah Rasûlü (s.a.) insanlara doğru ilerleyip şöyle buyur­dular : İşte Mekke, ciğer parelerini size atmıştır.

Muhammed İbn İshâk —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bana Abdullah İbn Ebu Bekr İbn Hazm’m haber verdiğine göre; insanlar, Bedir günü karşılaştıklarında Sa’d İbn Muâz, Allah Rasûlü (s.a.) ne şöyle demişti: Ey Allah’ın elçisi, içinde- duracağın ve sana develeri ıhtıracağımız bir gölgelik yapmayalım mı? Biz düşmanla karşılaşırız. Eğer Allah Teâlâ bizi onlara gâlib kılar ve bizi üstün kılarsa; bu, iste­diğimiz şeydir. Eğer diğeri olursa develerine biner ve kavminizden ar-kamızdakilere iltihâk edersin. Allah’a yemin olsun ki senin arkanda kalan kavim sana karşı sevgilerinde bizden daha şiddetlidirler. Şayet senin harbe kavuşacağını bilselerdi asla senden arkada kalmazlardı. Mutlaka sana arka çıkar, seni sever ve sana yardım ederlerdi. Allah Ra­sûlü (s.a.) onu hayırla övüp, ona hayır duada bulundu. Kendisine bir gölgelik bina edildi. Allah Rasûlü (s.a.) ve Ebubekir orada idiler, bera­berlerinde başka kimse yoktu.

İbn İshâk der ki: Sabah olunca Kureyş yerinden ayrıldı. Allah Rasûlü (s.a.) onların vâdîye girmiş oldukları tepeden aşağı doğru gel­diklerini görünce şöyle dua buyurdu : Ey Allah’ım, işte Krueyş, övüne­rek ve kibirlenerek sana düşmanlık edip elçini yalanlayarak gelmiştir. Allah’ım sabahleyin onları helak eyle.

«Tâ ki, helak olan apaçık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden dolayı yaşasın.» âyeti hakkında Muhammed İbn İshâk der ki: Âyet ve ibretleri gördüğünden dolayı hüccetten sonra küfreden küfretsin, aynı şekilde îmân eden de îmân etsin diye. Bu iyi bir yorumdur. Bunu biraz daha açıklarsak Allah Teâlâ şöyle buyurmak­tadır : Muhakkak ki sizi. düşmanınızla birlikte bir yerde, sözleşmesiz olarak onlara karşı sizi muzaffer kılmak, hak helimesini bâtılın üzerine çıkarmak, işin açık olması, hüccetin kesin, burhanların parlak olması için, hiç kimsenin bir hüccet ve şüphesi kalmaması için toplamıştır. İşte o zaman : «Helak olan helak olsun.» Aleyhine delil ve hüccetin bu­lunması sebebiyle durumunun bâtıl olduğunu görmekle birlikte bunda devam eden, küfür içinde devam etsin. îmân, işte ancak o kalblerin hayatıdır. Allah Teâlâ : «Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yü­rüyebileceği bir nûr verdiğimiz kimse…» (En’âm, 122) buyurmaktadır. Hz. Âişe de ifk olayı hakkında şöyle demiştir: Benim hakkımda helak olan helak olmuştur. Yani bu hususta yalan, bühtan ve iftiradan iba­ret sözlerini söylemiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Muhakkak ki Allah (sizin duanızı, yal­varmanızı ve yardım dilemenizi) işitici; (sizi ve sizin inâdçı kâfirler olan düşmanlarınıza karşı yardımı hak ettiğinizi) iyi bilendir.»[23]

43 — Hani Allah, uykunda onları sana az gösteriyor­du. Eğer sana onları çok göstermiş olsaydı; elbette çeki­necek ve iş hakkında çekilecektiniz. Fakat Allah sizi kur­tardı. Muhakkak ki O, göğüslerde olanı bilendir.

44 — Hani, karşılaştığınız zaman Allah yapılmış bir-emri yerine getireceğinden onları gözlerinizde az gösteri­yor, sizi de onların gözünde azaltıyordu. Ve işler Allah’a döndürülür.

Düşmanın Azlığı veya Çokluğu

Mücâhid der ki: Allah Teâlâ ona uykusunda onları az göstermiş : Hz. Peygamber (s.a.) de ashabına bunu haber vermişti. Böylece onların güvenleri artmıştı. İbn îshâk ve bir çokları böyle söylemiştir. İbn Ce-rîr’in bazılarından naklettiğine göre o, onları uyurken (kapadığı şu) gözüyle görmüştür.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Hasan’dan rivayetine göre o; «Hani Allah, uykunda onları sana az gösteriyordu.» âyeti hakkında «Gözünle» demiştir. Bu söz garîbdir. Burada uyku açıkça belirtilmiş olup delilsiz bir te’vîle gitmeye ihtiyâç yoktur.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer sana onları çok göstermiş olsaydı, elbette (Onlardan korkup) çekinecek ve iş hakkında çekişecektiniz. Fa­kat Allah Teâlâ (Onları sana az göstermek suretiyle bundan) sizi kur­tardı. Muhakkak ki O, göğüslerde olanı (Kalblerin ihtiva edip sakla­dıklarını) bilendir. (O, gözlerin hainliğini ve göğüslerin gizlediklerini iyi bilir.)» Allah Teâlâ: «Hani, karşılaştığınız zaman… Allah onları göz­lerinizde az gösteriyordu.» buyurur ki bu, Allah Teâlâ’nın onlara bir lutfudur. Zîrâ O, bizzat gözleriyle de onları kendilerine az göstermiş; böylece onlara karşı cesaretleri ve hırslan artmıştı: Ebu İshâk es-Sü-beyl der ki: Ebu Ubeyde’den, onun da Abdullah İbn Mes’ûd’dan, .(r.a.) rivayetine göre o, şöyle demiştir : Bedir günü bize o kadar az görün-düler ki ben yanımdaki birisine : Ne dersin yetmiş kadar varlar mı? diye sordum. O : Hayır, bilakis yüz, diye cevab verdi. Nihayet onlar­dan birisini tuttuk ve ona sorduk da bin kişiydik, dedi. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ : «Sizi de onların gözünde azaltıyordu.» buyurur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Süleyman îbn Harb’ın… îkrime’den rivayetine göre o: «Hani, karşılaştığınız zaman Allah onları gözlerinizde az gös­teriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.» âyeti hakkında : Allah Teâlâ, onlardan bazısını diğer bazısı üzerine tahrik etmiştir, demiş olup, bu hadisin de isnadı sahihtir.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bize Yahya îbn Abbâs İbn Abdullah İbn ez-Zübeyr’in babasından rivayetine göre : Allah yapılmış bir emri yerine getireceğinden… âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah’ın ken­dilerinden intikamı murâd ettiklerinin musibeti ve dostlarından nimeti üzerlerine tamamlamayı murâd ettiklerine de nimet bahşeylemesi için aralarında harb vuku bulsun diye. Bunun anlamı şudur : Allah Teâlâ, her iki grubu birbirlerine karşı tahrik buyurmuş, hırsı artsın diye birini diğeri gözünde az göstermiştir. Bu karşı karşıya gelmeleri anında ol­muştur. Harb kızışıp Allah Teâlâ inananları peşpeşe gelen bin melekle destekleyince, kâfirler güruhu îmân edenler grubunu kendilerinin iki misli görür olarak kalakaldı. Nitekim Allah Teâlâ, bu hususta şöyle bu­yurmaktadır : «Karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır. Biri Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri ise kâfirdi. Onlar, öbür­lerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için bunda ibret vardır.» (Âl-i İmrân, 13). İşte iki âyetin arası bu şekilde bulunabilir. Onlardan her biri gerçektir, doğrudur. Hamd ve minnet Allah’adır.[24]

45 — Ey îmân edenler; bir toplulukla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki felaha eresiniz.

46 — Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Birbirinizle çe­kişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da za’fa düşersiniz ve rüzgârınız gider. Sabredin, muhakkak ki Allah, sabre­denlerle beraberdir.

Çekişip Ayrılmayın

Bu, Allah Teâlâ’nın inanan kullarına düşmanla karşılaşma âda­bını ve düşmanla karşılaşma sırasında cesaret yolunu öğretmesinden ibarettir : «Ey îmân edenler; bir toplulukla karşılaşırsanız sebat edin.» Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Abdullah İbn Ebu Evfâ’dan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), düşmanla karşılaştıkları günlerin­den birinde güneş (batıya doğru) meyledinceye kadar beklemiş, güneş meyledince aralarında kalkıp şöyle buyurmuştu :

Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah’tan afiyet isteyiniz. Bir kere de onlarla karşılaşırsanız sabrediniz. Biliniz ki cennet, kılıçların gölgeleri altındadır. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) kalkıp şöyle duâ buyurdular : «Ey kitabı indiren, bulutlan yürüten ve Ahzâb’ı hezimete uğratan Allah’ım, onları hezimete uğrat ve onlara karşı bize yardım et.» Abdürrezzâk’m Süfyân es-Sevrî kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan rivayetine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur : Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz ve Allah’tan afiyet isteyiniz. Bir kere de onlarla karşılaşırsanız, dayanınız ve Allah’ı zikrediniz. Eğer onlar toplanıp gürültü yaparlarsa siz susunuz. Hafız Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize İbrâhîm İbn Hâşîm el-Beğavî’nin… Zeyd İbn Erkam’dan onun Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Muhakkak Allah Teâlâ, şu üç şey sırasında susmayı sever : Kur’an okun­ması, düşmana doğru ilerlenmesi ve cenaze sırasında. Merfû’ bir hadîste Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Benim tâm ve mükemmel kulum, kılıcıyla vuruşurken Beni zikredendir.)) Yani bu. durum, onun Beni zikretmesin­den, Bana duâ etmesinden ve Benden yardım dilemesinden asla alıko­yup meşgul etmez. Saîd İbn Ebu Arûbe’nin Katâde’den rivayetine göre o, bu âyet hakkında şöyle demiştir : Allah Teâîâ sizin bulunabileceği­niz en meşgul halinizde —ki kılıçlarla vuruşma sırasıdır— zikredilme­sini farz kılmıştır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Atâ’dan rivayetine göre o : Düşmanın üzerine yürüme (düşmana doğru ilerleme) sırasında susmak ve zikir vacibtir, demiş ve bu âyeti okumuştu. Ben : Zikri açık olarak mı yapıyorlar? diye sordum; evet, diye cevapladı.

Yine İbn Ebu Hatim der ki : Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’ya… Kâ’b fel-Ahbâr’dan okuma yoluyla rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir : Allah’a Kur’an okunup zikredilmesinden daha sevgili olan hiç bir şey yoktur. Böyle olmasaydı, insanlara namazı ve cihâdı emretmezdi. Gör­müyor musunuz ki insanlara savaş sırasında zikri emretmiş ve : «Ey îmân edenler; bir toplulukla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki felaha eresiniz.» buyurmuştur…

Allah Teâlâ müslümanlara düşmanla savaş sırasında sebatı, onla­rın vuruşmalarına (hücumlarına) sabrı, kaçmamalarını, geri dönmeme­lerini, korkak olmamalarını, bu halde Allah’ı zikretmelerini, O’nu unut-nıayıp bilakis O’ndan yardım dileyip O’na güvenmelerini, düşmanlarına karşı O’ndan yardım istemelerini, bu hallerinde Allah ve Rasûlüne itaat etmelerini emretmiştir. Onlar Allah’ın kendilerine emrettiklerine uy­muş, yasakladıklarından geri durmuş, bozgun ve rüsvâylıklarına sebep olacak ihtilâftan kaçınmak üzere aralarındaki hususlarda çekişmemiş-lerdir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Rüzgârınız (kuvvet ve keskinliğiniz, için­de bulunmakta olduğunuz ikbâl hali) gider. Sabredin, muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.»

Cesaret, Allah’ın emrine uyma, Allah’ın kendilerini ulaştırdıklarına (onlara gösterdiği yola) imtisal hususlarında sahabe ne kendilerinden önceki ümmet ve nesillere ve ne de kendilerinden sonrakilerden hiç kimseye nâsib olmayacak bir meziyyete sahiptiler. Onlar, Allah Rasûlü (s.a.) nün bereketi, onlara emrettiklerinde ona itâatları ile kısa bir sü­rede Rûm, İran, Türk, Slav, Berber iklimlerin ordularına nisbetle sa­yılarının çok az olmasına rağmen kalbleri ve dünyanın doğusunda, batısında iklimleri fethetmişler, herkese galebe çalmışlar ve neticede Allah’ın kelimesi yücelmiş, Allah’ın dini şâir dinlere gâlib gelmiş, İslâm ülkeleri otuz seneden daha az bir sürede dünyanın doğusuna ve batısına uzanmıştır. Allah, onlardan hoşnûd olsun ve hepsini hoş-nûd kılsın. Bizi de onların zümresinde haşreylesin. Muhakkak O. Kerîm’dir. Vehhâb’dır.[25]

47 — Hem yurdl arından böbürlenerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.

48 — Hani şeytân, onlara yaptıklarını süslemiş ve demişti ki: Bugün insanlardan sizi yenecek yoktur. Ben de size muhakkak yardımcıyım. İki ordu karşılaşınca da, iki topuğu üstüne kaçarak: Benim sizinle alâkam yok, doğrusu sizin görmediklerinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum. Çünkü Allah azabı şiddetli olandır, demişti.

49 — Hani münafıklar, kalblerinde hastalık bulunan­lar: Bunları, dinleri aldattı, diyorlardı. Halbuki kim Allah’a tevekkül ederse; muhakkak ki Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.

Böbürlenenler Gibi Olmayın

Allah Teâlâ, mü’minlere kendi yolunda cihâd için ihlâsı ve kendi­sini çokça zikretmeyi emrettikten sonra, ülkelerinden böbürlenerek, bü-yüklenerek çıkışlarında müşriklere benzemekten sakmdırmıştı. Nitekim Ebu Cehl’e; kervan kurtuldu, geri dönün denildiğinde o; hayır, Bedir suyuna vanp develerimizi kesinceye, içki içinceye, cariyeler bize şarkı söyleyinceye, araplar orada bu gündeki durumunuzu ebedî olarak konuşuncaya kadar, geri dönmeyiz, demişti. Fakat bu durum, bütünüyle onların aleyhine dönmüştü. Onlar, Bedir suyuna vardıklarında sanki kızgın bir hamama atılmışlardı. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.» buyurur. Onların, neyi ni­çin yaptıklarım iyi bilir de, buna karşılık onları en kötü ceza ile ceza­landırır.

«Yurdlanndan böbürlenerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkanlar gibi olmayın.» âyeti hakkında İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve Süddî şöyle derler : Onlar, Bedir günü Allah Rasûlü (s.a.) ile çarpı­şan müşriklerdir. Muhammed îbn Kâ’b der ki: Kureyş, Mekke’den Be-dir’e doğru yola çıktıklarında yanlannda şarkıcı cariyeler ve deflerle çıkmışlardı. Allah Teâlâ bunun üzerine : «Hem yurdlanndan böbürle­nerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkan ve (İnsanları) Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatan­dır.» âyetini indirdi.

Allah Teâlâ : «Hani şeytân, onlara yaptıklarını süslemiş ve de­mişti ki: Bugün insanlardan sizi yenecek yoktur. Ben de size muhak­kak yardımcıyım.» buyurur ki şeytân —Allah ona la’net etsin— onlara, geldikleri işi ve yaptıklarını güzel göstermiş, o gün insanlardan kim­senin kendilerine gâlib gelemeyeceği hırsına kaptırmış, düşmanları Bekr oğullarının ülkelerini basmaları korkusunu onlardan gidererek : «Ben de size muhakkak yardımcıyım.» demişti. Şeytân onlara o bölge­nin büyüğü, Müdlic oğullarının efendisi olan Sürâka İbn Mâlik şeklin­de görünmüştü. Başka bir âyette ise Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Şey­tân onlara va’dediyor, kuruntulara düşürüyor. Şeytânın kendilerine va’dettikleri, aldatmaktan başka bir şey değildir.» (Nisa, 120). İbn Cü-reyc, İbn Abbâs’m bu âyet hakkında şöyle dediğini nakleder : Bedir günü olunca; İblis, bayrağı ve ordularıyla müşrikelerle birlikte yürümüş onların kalblerine «Kimsenin onları mağlûb edemeyeceği, kendisinin onlara mutlaka yardımcı olacağını» koymuştu. İnananlarla karşılaşan şeytân, meleklerin yardıma geldiğini görünce «iki topuğu üstüne dönüp kaçarak: Doğrusu sizin görmediklerinizi görüyorum…» demişti.

Ali İbn Ebu Talha’nın İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle de­miştir : Bedir günü İblîs, şeytânlardan bir ordu içinde yanında sanca-ğıyla Müdlic oğullarından bir adam suretinde, Sürâka İbn Mâlik şeklin­de gelmiş ve müşriklere : «Bugün insanlardan sizi yenecek yoktur. Ben de size muhakkak yardımcıyım.» demişti. Karşılıklı saf tuttuklarında; Allah Rasûlü (s.a.), bir avuç toprak alıp müşriklerin yüzlerine atmış onlar da arkalarını dönüp kaçmışlardı. Cibril (a.s.) İblîs’e geldi. İblîs onu görünce, eli müşriklerden bir adamın elindeyken elini çekmiş ve taraftarları ile birlikte arkalarını dönüp kaçmışlardı. O adam : Ey Sürâka sen kendinin bize mutlaka yardımcı olduğunu sanıyordun ya, de­di. Bunun üzerine îblîs : «Doğrusu sizin görmediklerinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum. Çünkü Allah azabı şiddetli olandır.» dedi. Bu, melekleri gördüğü zaman olmuştur.

Mühammed İbn İshâk der ki: Bana Kelbî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; tblîs, Kureyş ile birlikte Sürâka İbn Mâlik suretinde çıkmıştı. Harb başlayıp melekleri görünce, topukları üzere geri dön­müş kaçmış ve : «Benim sizinle alâkam yok.» demişti. Haris İbn Hişâm onu tutmaya teşebbüs edince yüzüne burnundan solumuş ve o da yere yıkılmıştı. îblîs’e : Yazık sana ey Sürâka, bu halde mi bizi yalnız bıra­kıyor ve bizden sıyrılıyorsun, denildiğinde : «Benim sizinle alâkam yok, doğrusu, sizin görmediklerinizi görüyorum. Ben, Allah’tan korkuyorum. Çünkü Allah azabı şiddetli olandır, demişti.»

Mühammed İbn Ömer el-Vâkıdî der ki: Bana Ömer İbn Ukbe’nin… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre o, şöyle demiştir : İnsanlar karşı kar­şıya durduklarında (saf tuttuklarında) Allah Rasûlü (s.a.) bir süre daldı, sonra birden açılarak, Cibril’in ordunun sağında meleklerden bir ordu ile, Mîkâîl’in soldan diğer bir ordu ile ve İsrafil’in de bin kişilik başka bir orduyla imdada geldiğini askerlere müjdeledi.’ İb­lis, Müdlic kabilesinden Sürâka İbn Mâlik suretine bürünmüş, müş­rikleri idare ediyor ve onlara o gün insanlardan hiç kimsenin üstün gelemeyeceğini haber veriyordu. Allah’ın düşmanı, melekleri görün­ce topukları üzerine geri dönüp kaçmış : «Benim sizinle ilgim yok, muhakkak ben sizin görmediğinizi görüyorum.» demişti. Kendisini Sü­râka olarak gören Haris İbn Hişâm, onu tutmaya yeltenince; onun sö­zünü duyan İblis, Hâris’in göğsüne vurmuş ve Haris düşmüştü. Orada elbisesini kaldırıp : Ey Rabbım, bana va’dettiğin zaman budur, demişti. Taberânî bu hadîsi bu ifâdelere yakın ve daha geniş bîr şekilde Rifâa İbn Râfi’den rivayetle kaydeder. Biz bunu «es-Sîre»de anlattık.

Mühammed İbn İshâk der ki; Bana Yezîd İbn Rûmân’ın Urve İbn ez-Zübeyr’den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Kureyş, yola çıkma hususunda fikir birliğine varınca, Bekr oğullan ile aralarında olan harbi hatırlattım. Az kaldı geri döneceklerdi. Kinâne oğulları eşrafından Sü­râka îbn Mâlik İbn Cu’şum el-Müdlicî suretinde İblis onlara görünerek : Kinâne’nin sizin hoşlanmayacağınız bir şeyi size yapmayacağına dâir size te’mînât veririm, dedi ve hemen çıktılar. Yine Mühammed İbn îshâk der ki: Bana anlatıldığına göre; onlar, İblîs’i her menzilde Sürâka İbn Mâlik şeklinde görüyorlar ve bunu garipsemiyorlardı. Bedir günü olup iki ordu karşılaştığında onu geri dönüp giderken gören; Haris İbn Hişâm —veya Umeyr İbn Vehb— olmuş ve şöyle demişti : Ey Sürâka nereye? Allah düşmanı kalkmış ve gitmişti. Râvî der ki : Onları getirmiş ve (akıbetlerine) teslim etmişti. Allah düşmanı, Allah’ın orduların; ve Allah’ın onlarla Rasûlünü ve inananları kuvvetlendirdiğini görmüş topukları üzere geri dönüp kaçarak : «Benim sizinle alâkam yok, mu­hakkak ben sizin görmediğinizi görüyorum.» demişti. Allah düşmanı doğru söylemiştir. O; «Ben Allah’tan korkuyorum, çünkü Allah azabı şiddetli olandır.» demişti. Süddî, Dehhâk, Hasan el-Basrî, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ve başkalarından —Allah onlara rahmet eylesin.— da böylece rivayet edilmiştir.

Katâde der ki: Bana anlatıldığına göre İblîs, Cibril’in meleklerle birlikte indiğini görünce; meleklere güç yetiremeyeceğini anlamış ve :. «Doğrusu sizin görmediklerinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum.» demişti ki Allah düşmanı bununla yalan söylemiştir. Allah’a yemîn ol­sun ki onun Allah’tan korkusu yoktur. Fakat o, güç ve kuvvetinin ol­madığını anlamıştır. Allah düşmanının, kendisine itaat eden ve peşin­den gidenlere âdeti budur. Hak ile bâtıl karşı karşıya geldiğinde; onları, en kötü bir durumda bırakmış ve o esnada onlardan sıyrılıp gitmiştir. Ben de derim ki: Kendisine itaat edenlere kanun olarak Allah Teâlâ’-nın şu sözleri kaydedilmektedir: «Hani insana : Küfret, deyip te küf­redince; Rabbım Allah’tan korkarım.» diyen şeytânın durumu gibidir. (Haşr, 16), «İş olup bitince şeytân : Gerçekten Allah size sözün doğru­sunu söylemişti. Ben de size söz verdim ama sonra caydım. Sizi zorla­yacak hiç bir gücüm de yoktu, yalnız ben sizi çağırdım siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam. Siz de beni kurtaramazsınız. Esasen daha önce, beni Allah’a ortak koş­manızı kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere can yakıcı bir azâb var­dır, dedi.» (İbrâhîm, 22).

Yûnus İbn Bükeyr’in Muhammed îbn İshâk kanalıyla… Sâide oğul­larından birisinden rivayetine göre o, şöyle demiştir : Gözleri kör ol­duktan sonra Ebu Üseyd (Esîd) Mâlik İbn Rabîa’nın şöyle dediğini işittim ; Şimdi Bediide gözlerim açık olduğu halde sizinle birlikte ol­saydım, hiç şüphe etmeden meleklerin çıktığı vadiyi size haber verir­dim. Melekler inip İblîs onları gördüğünde Allah Teâlâ meleklere şöyle vahyetmişti: Muhakkak ben sizlerle birlikteyim. İnananlara sebat ve­riniz. Meleklerin inananlara sebat verip desteklemeleri şöyle olmuştur : Melek birisine, onun tanıdığı bir kişi şeklinde gelir ve : Müjdeler olsun, onlar bir şey değildir, Allah sizinle beraberdir. Üzerlerine hücum edin, derdi. îblîs melekleri görünce, topukları üzere dönüp kaçmış ve «Benim sizinle alâkam yok, doğrusu ben sizin görmediğinizi görüyorum.» de­mişti. O, Sürâka suretinde idi. Ebu Cehil gelip ashabını teşvîk ediyor ve: Sürâka’nm sizden ayrılması sizi korkutmasın. O, Muhammed ve ashabı ile vaadleşmişti, demiş ve şöyle devam etmişti: Lât ve Uzzâ’ya yemîn olsun ki Muhammeci ve ashabını iplerle bağlamadıkça gei! dön­meyeceğiz. Onları öldürmeyiniz, yakalayınız. Ebu Cehil —Allah ona la’net etsin— in bu sözü müslüman olduklarında sihirbazlara Fira-vun’un şu sözü gibidir : «Doğrusu bu, halkı şehirden çıkarmanız için düzdüğünüz bir hiledir.» (A’râf, 123), «Doğrusu o, size büyü. öğreten büyüğünüzdür.» (Tâhâ, 71). Bu. yalan ve iftiradan ibaret olup, bu se­beple Ebu Cehil bu ümmetin firavunu olmuştur.

Mâlik İbn Enes’in İbrahim İbn Ebu Able’den, onun Talha İbn Ubey-dullah İbn Kerîz’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyur­muştur : İblîs, bu günde Arefe gününe nisbetle daha küçük, daha al­çak, daha rezîl ve daha kindar olarak görülmüştür. Zîrâ o; sâdece Bedir günü rahmetin, günâhların bağışlanmasının indiğini görmüştü. Ey Allah’ın elçisi, Bedir günü o ne gördü? diye sordular. Cibril’in melek­leri (yerlerine) yerleştirdiğini görmüştü, buyurdular. Hadîs bu şekliyle mürseldir.

«Hani münafıklar, kalblerinde hastalık bulunanlar : Bunları din­leri aidattı diyorlardı.» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : İki kavim birbirlerine yaklaştıklarında; Allah Teâlâ, müşriklerin gözlerinde müslümanlan; müslümanların gözlerin­de de müşrikleri az göstermiş ve müşrikler : «Bunları dinleri aldattı.» demişti. Bunu söylemelerinin sebebi, müslümanların kendi gözlerinde az görünmesi ve onlann müslümanlan bozguna uğratacaklarını sana­rak bunda hiç şüphe etmemiş olmalarıdır. Allah Teâlâ ise şöyle buyu­rur : «Halbuki kim Allah’a tevekkül ederse muhakkak ki, Allah Azîz’-dir, Hakîm’dir.»

Katâde der ki: Onlar, mü’minlerden bir grubun Allah’ın emrine sa­rıldıklarını (namaza durduklarını) görmüşlerdi. Bize anlatıldığına göre; Allah’ın düşmanı Ebu Cehil, Muhammed ve ashabına yukardan bak­mış ve kasvetinden, büyüklenmesinden ötürü : Allah’a yemîn olsun ki bu günden sonra Allah’a ibâdet edemeyecekler, demişti. «Hani müna­fıklar, kalblerinde hastalık bulunanlar… diyorlardı.» âyeti hakkında İbn Cüreyc der ki: Bunlar, münafıklardan Mekke’de olanlardır. Bu söz­lerini Bedir günü söylemişlerdir. Âmir eş-Şa’bî der ki: Mekke halkın­dan bir grup, müslüman olduklarını söylemişler (İslâm kelimesini söy­lemişler) ve Bedir günü müşriklerle beraber çıkmışlardı. Müslümanla­rın azlığını görünce de : «Bunları dinleri aldattı.» demişlerdi. Mücâhid, «Hani münafıklar, kalblerinde hastalık bulunanlar : Bunları dinleri al­dattı, diyorlardı.» âyeti hakkında şöyle der : Bunlar, Kureyş’ten bir gruptur : Ebu Kays îbh Velîd İbn el-Muğîre, Ebu Kays İbn Fâkih İbn Muğîre, Haris İbn Zem’a İbn Esved İbn Muttalib, Ali İbn Ümeyye İbn Halef, Âs İbn Münebbih İbn Haccâc. Bunlar Kureyş ile şüphe içinde olarak çıkmışlar ve şüpheleri onları bir kıyıda tutmuştu. Allah Rasûlü <s.a.) nün ashabının azlıklarını görünce : «Bunları dinleri aldatmış.» demiş, azlığına rağmen başlarına gelecekler gelivermişti. Muhammed tbn İshâk İbn Yessâr da buna benzer sözler nakleder.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abd’ül-A’lâ’nın… Hasan’-dan rivayetine göre o, bu âyet hakkında şöyle demiştir: Bunlar, Bedir günü (savaşta) vuruşmada bulunmayan bir kavimdir. Bunlara müna­fıklar ismi verilir. Ma’mer’in rivayetine göre bazıları şöyle demiştir : Bunlar, İslâm’ı kabullenmiş olan bir kavim idi. Mekke’de idiler. Bedir günü müşriklerle birlikte çıkmışlar ve müslümanların azlığını görün­ce : «Bunları dinleri aldatmış.» demişlerdi.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Halbuki kim Allah’a tevekkül eder (O’na dayanır) se; muhakkak ki Allah Azîz’dir, (O’na iltica eden yenilmez. Allah Teâlâ; tarafı kuvvetli, sağlam, saltanatı büyük olandır. İşlerinde) Hakîm’dir. (İşleri, gerekli olan yerlerine koyar. Yardımı hak edene yar­dımda bulunur, terkedilmeye lâyık olanı da terkedip yalnız bırakır.)»[26]

50 — Bir görseydin sen; hani melekler, küfredenlerin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar ve : Tadın yakıcı azabı, diyorlardı.

51 — İşte bu, ellerinizin yaptığının karşılığıdır. Mu­hakkak ki Allah, kullarına asla zulmedici değildir.

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, meleklerin kâfirlerin ruh­larını alma halini bir görseydin; o zaman büyük, korkunç, fecî ve hoş olmayan bir durumu görmüş olacaktın. Zîrâ onlar, (melekler) onların yüzlerine ve arkalarına vuruyor ve : «Tadın yakıcı azabı» diyorlardı. Mücâhid’den naklen İbn Cüreyc bunun Bedir günü olduğunu söyler. İbn Abbâs’tan naklen İbn Cüreyc der ki: Müşrikler müslünıanlara doğru yürüdüklerinde; müslümanlar, onlann yüzlerine kılıçla vuruyor; geri döndüklerinde ise melekler, onlara yetişip arkalanndan vuruyorlardı.

Süfyân es-Sevrî, Ebu Hâşim İsmâîl İbn Kesîr, Mücâhid, Şu’be, Ya’lâ İbn Müslim, Saîd İbn Cübeyr’den naklen Vekî’, «Yüzlerine ve arkala­rına vuruyorlardı.» âyeti hakkında şöyle der: Yani kıçlarına. Fakat Allah Teâlâ bunu kinaye yollu-söylemiştir. Gufre’nin kölesi Ömer de böyle söyler. Hasan el-Basrî’den rivayete göre bir adam Allah Rasûlü’-ne : Ben Ebu Cehil’in sırtında kayış gibi birşey gördüm, deyince; melek­lerin darbesidir, buyurmuşlardır. İbn Cerîr’in rivayet ettiği bu hadîs mürseldir.

Her ne kadar bu âyetin geliş sebebi Bedir olayı ise de bu, bü­tün kâfirler hakkında geneldir. Bu sebeple Allah Teâlâ Bedir ehli ile tahsis buyurmamtş ve : «Bir gcrseydin sen; hani melekler, küfredenle­rin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuruyorlardı.» buyurmuş­tur. Bunun bir benzeri Muhammed sûresindedir. (Muhammed, 27). Daha önce de En’âm süresindeki : «Bir görseydin, o zâlimler can çeki-şirlerken, melekler de ellerini uzatmış: Can verir… derken» (En’âm, 93) âyetinde aynı ifâdeler geçmişti. Melekler onlara ellerini uzatarak vuruyorlar ve nefisleri (ruhları) cesetlerden çıkmamakta direttiğinde zorla çıkmasını emrediyorlardı. Onların ruhları çıkmamakta diretiyor­du, zîrâ melekler onlara azabı ve Allah’ın öfkesini müjdeliyorlardı. Ni­tekim Berâ hadîsinde geçtiği üzere ölüm meleği, kâfirin ölümü sırasın­da ona hoş olmayan bir şekilde geliyor ve : Ey habîs rûh, çık, ateş kay­nar su ve kapkara dumandan bir gölgeye, diyordu. Rûh, onun bedenine dağılıyor ve melekler onun cesedinden ruhu şişin (veya oltanın) ıslan­mış yünden çıkması gibi çıkarmaya çalışıyorlardı. Ruhla birlikte da­marlar ve sinirler de çıkıyordu. Bu sebebledir ki Allah Teâlâ, Meleklerin onlara «Tadın yakıcı azabı» dediklerini haber vermektedir.

Allah Teâlâ : «İşte bu, ellerinizin yaptığının karşılığıdır.» buyu­rur ki; bu ceza, dünya hayatınızda işlemiş olduğunuz kötü amelleriniz sebebiyledir. Onların karşılığında Allah size bu cezayı vermiştir. «Mu­hakkak ki Allah, kullarına asla zulmedici değildir.» Yaratıklarından hiç kimseye zulmetmez. O, zulmetmeyen adaletli bir hâkimdir. Mübarek, yüce, mukaddes, münezzeh, Ganî ve Hamîd’dir. Müslim’in Sahîh’inde Ebu Zerr’den rivayet edilen sahîh bir hadîste, Allah Rasûlünün diliyle Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur : Ey kullarım, işte sizin için saydığım amelleriniz; kim, hayır bulursa Allah’a hamdetsin. Kim, bundan baş­kasını bulursa sâdece kendini ayıplasın.[27]

52 — Firavun hanedanıyla onlardan öncekilerin gi­dişi gibi. Allah’ın âyetlerini yalanlamışlardı da, Allah onlan günâhlarından dolayı yakalamıştı. Muhakkak ki Al­lah, kuvvetlidir, azabı şiddetli olandır.

Firavun Hanedanının Gidişi Gibi

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, seninle gönderileni yalan­layan bu müşriklerin yaptıkları, onlardan önceki yalanlayan ümmetle­rin yaptıkları gibidir. Onlara âdetimiz üzere davrandık. Yani Firavun hanedanı ve onlardan önceki Rasûlleri yalanlayan, Allah’ın âyetlerini inkâr eden kâfirlerden yalanlayıcılara ve benzerlerine âdet ve sünneti­miz ne ise aynını bunlara da yaptık. «Allah onları, günâhlarından do­layı (Azîz ve güçlü olanın yakalamasıyla) yakalamıştır. Muhakkak ki Allah, kuvvetlidir, azabı şiddetli olandır.» Hiç bir şey O’na gâlib gele­mez. Ve hiç bir şey O’ndan kaçamaz.[28]

53 — Bunun sebebi; bir topluluk kendi nefislerinde-kini değiştirmedikçe, Allah’ın onlara verdiği nimetini de­ğiştirmeyeceğidir. Ve muhakkak ki Allah Semî’dir, Alîm’-dir.

54 — Firavun hanedanıyla, onlardan öncekilerin gi­dişi gibi. Rablarmın âyetlerini yalanlamışlardı da, Biz de günâhlarından dolayı onları helak etmiş ve Firavun hane­danını suda boğmuştuk. Hepsi de zâlimlerdi.

Allah Teâlâ, adaletinin bütünlüğünden ve hükmündeki adaletin­den haber vererek herhangi birine vermiş olduğu nimeti, ancak onun işleyeceği bir günâhtan dolayı değiştireceğini bildiriyor. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Şüphesiz ki bir kavim kendini de­ğiştirmedikçe Allah da onlan değiştirmez. Ve Allah bir kavmin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilemez. Allah’tan başka onlan koruyacak birisi de bulunamaz.» (Ra’d 11). Allah Teâîâ : «Firavun hanedanının gidişi gibi…» buyurur ki O’nun âyetlerini yalan!adıklannda onlara ve benzerlerine yaptığı gibi onları günâhları sebebiyle helak etmiş, onlara vermiş olduğu cennetler (bahçeler), kaynaklar, ekinler, hazîneler, şe­refli makamlar ve içinde zevk ve sefa sürmekte oldukları benzeri ni­metleri kendilerinden soyup almıştır. Allah Teâlâ bununla, onlara zul­metmiş değildir. Aksine onlardır zâlimler.[29]

55 — Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü; şüphesiz ki küfredenlerdir. Artık onlar inan­mazlar.

56 — Onlar, kendileriyle anlaşma yaptığın kimseler­dir. Sonra her defasında ahidlerini bozdular. Onlar sakın­mazlar da.

57 — Bunun için eğer savaşta ele geçirirsen; onları dağıt ki arkalarında olanlar ibret alsınlar.

Allah Teâlâ, yeryüzünde hareket edenlerin (yürüyenlerin) en kö­tülerinin, kâfirler olduğunu haber veriyor. Onlar îmân etmezler. Ne zaman bir ahid yapsalar bozarlar. Ne zaman ahidlerini yeminlerle güç-tendirseler yeminlerinden döner ve bozarlar. «Onlar sakınmazlar da.» İşlemiş oldukları hiç bir günâhta Allah’tan korkmazlar.

«Bunun için eğer savaşta (onlara gâlib gelir) ele geçirirsen onları dağıt.» İbn Abbâs, Hasan el-Basrî, Dahhâk, Süddî, Atâ el-Horasânî ve İbn Uyeyne’nin söylediklerine göre; âyetteki kelimesi, onları cezalandır anlamındadır. Yani onlara ağır ceza olsun Arap ve başkalarından onların dışındaki düşmanlar korksun ve ibret alsınlar diye onlara katı davranarak öldür. «Umulur ki ibret alırlar.» Süddî der ki: Yeminlerinden döndüklerinde benzerinin kendilerine yapılmasın­dan belki korkarlar.[30]

58 — Eğer bir kavmin hiyanet etmesinden korkar-san; sen de onlara karşı aynı şekilde davran. Muhakkak ki Attan, hâinleri sevmez.

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne hitaben şöyle buyurur: «Eğer (kendileriyle ahid yaptığın) bir kavmin hiyânet etmesinden (seninle onların arasındaki anlaşma ve ahidleri bozmalarından) korkarsan; sen de onlara karşı (ahidlerinde) aynı şekilde davran.» Senin de ahidlerini bozduğunu onlara haber ver ki senin onlarla onların da seninle harp halinde olduğunu, eşit olarak seninle onların arasında ahid kalmadığını bilsinler. Bu hususta sen de, onlar da eşittirler. «Muhakkak ki Allah Teâlâ hâinleri sevmez.» Bu, kâfirler hakkında dahi olsa Allah hainliği asla sevmez.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in… Selim İbn Âmir’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Muâviye Rum arazîsinde yürüyordu. Aralarında bir mühlet konulmuştu. Mühletin bitiminde on­larla harb etmek üzere onlara yaklaşmak istedi. Bir hayvan üzerinde bir ihtiyar gördüler. Şöyle diyordu : Allah büyüktür, Allah büyüktür. Vefakârlık var, zulüm yok. Allah Rasûlü (s.a.) : Bir kavimle arasında ahid olan, bağı çözmesin. Süre bitinceye kadar veya eşit olarak onlar dönünceye kadar bağlamasın da. Bu, Muâviye’ye ulaşınca geri döndü. Bir de gördüler ki bu ihtiyar Amr İbn Abse (r.a.) imiş. Bu hadîsi Ebu Dâvûd et-Tayâlisî, Şu’be’den; Ebu Dâvûd, Tirmizî, Neseî ve Sahîh’inde îbn Hibbân değişik kanallardan olmak, üzere Şu’be’den tahrîc etmişler­dir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah ez-Zübeyrî’-nin… Süleyman el-Fârisî (r.a.) den rivayetine göre o, bir kaleye—veya bir şehre— vardığında ashabına şöyle demişti: Bırakınız, ben Allah Rasûlü (s.a.) nden gördüğüm şekilde onları davet edeyim. Ve şöyle dedi: Ben de ancak sizlerden birisiydim. Allah beni İslâm’a ulaştırdı. Müslüman olduğunuzda bizim lehimize olan sizin de lehinize, bizim aleyhimize olan sizin de aleyhinize olacak. Eğer yüzçevirir ve diretir­seniz horlanmış olarak sizinle savaşırız. «Muhakkak ki Allah hâinleri sevmez.» Ve bunu üç gün yapıp dördüncü giin olunca; insanlar, oranın üzerine yürüyüp Allah’ın yardımı ile orayı fethettiler.[31]

59 — Küfredenler; asla öne geçtiklerini ve bizi âciz bırakacaklarım sanmasınlar.

60 — Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla Allah’ın düşmanı, sizin düşmanınız ve bunlardan başka sizin bilmeyip te Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, size ödenir ve siz asla zulmolunmazsınız.

Düşmanlara Karşı Güç Hazırlayın

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne hitaben şöyle buyurur: «(Ey Muhammed) küfredenler, asla öne geçtiklerini ve bizi âciz bırakacak­larını (bizim onlara güç yetiremeyeceğimizi) sanmasınlar.» Aksine on­lar, bizim kudretimizin kahrı altında, dilememizin kabzasındadırlar. Asla bizi âciz bırakamazlar. Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyur­maktadır : «Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sanır­lar? Ne kötü hüküm veriyorlar.» (Ankebût, 4), «Sakın o küfredenlerin bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacağı yer ce­hennemdir. Ne kötü dönüş yeridir orası.» (Nûr, 57), «Küfredenlerin diyar diyar dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın. Az bir geçim. Sonra vuracakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır.» (Âl-i İmrân, 196-197).

Sonra Allah Teâlâ onlarla muharebe için güç, imkân ve takat öl­çüsünde harb âletleri hazırlamayı emredip «Siz de onlara karşı gücü­nüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.» bu­yurur, îmâm Ahfned der ki: Bize Hârün İbn Ma’rûfun..-. Ukbe İbn Âmir’den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü minberde ‘şöyle bu­yururken işitmiş: Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Dikkat ediniz, kuvvet atmaktır, dikkat ediniz, kuvvet at­maktır. Hadîsi Müslim, Hârûn İbn Ma’rûftan; Ebu Dâvûd, Saîd İbn Mansûr’dan; İbn Mâce, Yûnus İbn Abd’ül-A’Iâ’dan üçü de Abdullah İbn Vehb’den rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin Ukbe İbn Âmir’e varan diğer kanalları da vardır. Bunlardan biri de Tirmizî’nin Salih İbn Key-sân kanalıyla olan rivayetidir. îmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin, Ukbe İbn Âmir’den rivayet ettikleri bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bininiz ve atınız; atmanız binmenizden daha hayırlıdır.

İmâm Mâlik der ki: Zeyd İbn Eşlem kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : At, üç şey içindir : Birisine ecir ve mükâfattır. Birisine örtüdür. Birisine ise (yük ve) günâhtır. Atın kendisine ecir ve mükâfat olduğu kişi, onu Allah yolunda bağlayandır. Atı bir otlağa —veya bir bahçeye— uzun bir iple bağlar. Onun bağlandığı ip otlaktan —veya bahçeden— isabet eden, onun için iyiliklerdir. (Hasenattır) Şayet o ipini koparır bir veya iki cepheye çıkarsa onun izleri ve pislikleri onun için iyilikler olur. Bir nehre uğramış olsa ve o kişi onu ordan sulamak istememiş olmakla bir­likte su içse bu, onun için iyilikler olur. İşte bu at, bu adam için ecir ve mükâfattır. Bir adam da vardır ki atı başkalarına muhtaç olmamak ve iffet için bağlar. Onun boyun ve sırtındaki Allah’ın hakkım da unut­maz. İşte bu at, onun için bir örtüdür. Başka birisi daha vardır ki atı övünme, gösteriş ve düşmanlık için bağlayıp besler. İşte bu at da, onun için bir yük, bir günâhtır.

Allah Rasûlü (s.a.) ne eşeklerden soruldu da : Allah Teâlâ bu hu­susta, şu tek ve toparlayıcı (genel) âyetten başkasını indirmedi: «Kim zerre kadar hayır yapmışsa, onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.)) (Zilzâl, 7 – 8) buyurdular. Hadîsi Buhârî —lafız onundur— ve Müslim, Mâlik kanalıyla rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc’m… Abdullah İbn Mes’ûd’dan onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur : At, üçtür: Bir at Rahman için, bir at şeytân için vs bir at da insan içindir. Rahmân’ın atı; Allah yolunda bağlanıp beslenendir. Onun yiye­ceği, pisliği ve sidiği… (Allah Rasûlü, Allah’ın dilediği kadarıyla – zik­retti).) Şeytânın atı; kumar oynanan ve üzerine bahis tutuşulan (yarış) atıdır. İnsanın atı ise; kişinin, maişet arayarak bağlayıp beslediğidir. Bu, onun için fakirlikten (fakirliğe karşı) bir örtüdür.

Âlimlerden bir çoğu; atmanın, ata binmekten daha üstüne olduğu görüşündedir. İmâm Mâlik ise ata binmenin, atmaktan daha üstün ol­duğunu söylemiştir. Bu hadîsin de delaletiyle cumhûr’un görüşü daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc ve Hişâm’ın… İbn Şümâse’den rivayetine göre Murâviye İbn Hudeyc, atının yanında duran Ebu Zerr’e rastlamış ve; bu atını neyle tedâvî ediyorsun? diye sormuş. Ebu Zerr: Öyle sanıyorum ki bu atın duası kabul olunmuş, diye cevab vermiş.

Muâviye’nin : Hayvanlardan bir hayvanın duası ne olur ki? sorusuna ise şöyle cevab vermiş : Nefsim kudret elinde olan (Allah’a) yemin ede­rim ki her at, her seher duâ eder ve : Ey Allah’ım, sen beni kullarından birine verdin. Rızkımı onun elinde kıldın. Beni onun ailesinden, malın­dan ve çocuğundan ona daha sevgili kıl, der.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Saîd’in… Ebu Zerr (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: Hiç bir arap atı yoktur ki her fecr vakti duâ etmesine izin verilip şu iki duayı yapmasın : Ey Allah’ım, Sen beni âdemoğlundan verdiğine verdin. Beni, onun en sevdiği ailesi ve malından kıl. Veya: Ona en sevgili ailesi ve malı kıl. Hadîsi Neseî de Amr İbn Ali el-Fellâs’dan, o ise Yahya el-Kattân’dan rivayet etmiştir.

Ebu’lnKâsım et-Taberânî der ki: Bize Hüseyn İbn İshâk et-Tüsterî’ nin… Hasan İbn Ebu’l-Hasan’dan rivayetine gqre o Sehl İnb Hanzaliy-ye’ye : Bize Allah Rasûlü (s.a.) nden işitmiş olduğun bir hadîs rivayet et, demiş. O da şöyle demiş : Allah Rasûlü (s.a.) nü : Kıyamete kadar atların alnında hayır yazılıdır. Sahibi onun sebebiyle yardım olunmuş­tur. Kim, Allah yoluna bir at bağlar ve besler, nafakası onun üzerinde olursa elini sadaka ile uzatan gibidir ki onu elinde tutmaz, buyururken işittim.

At bağlanıp beslenmesinin faziletine dâir birçok hadîs vârid olmuş­tur. Buhârî’nin Sahîh’inde Urve İbn Ebî el-Ca’d’dan rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Kıyamet gününe kadar atların alnında hayır yazılıdır : O, ecir, mükâfat ve ganimettir.

‘Allah Teâlâ : «Bununla (kâfirlerden) Allah’ın düşmanı, sizin düş­manınız ve bunlardan başka sizin bilmeyip te Allah’ın bildiği diğerle­rini korkutasmız.» buyurur. Mücâhid burada «Diğerlerinden Kuray-za’nın; Süddî ise Fâris’in kaydedildiğini söyler. Süfyân es-Sevrî de îbn Yemân’dan rivayetle bunların, evlerdeki şeytânlar olduğunu söyler. Bunun bir benzeri İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilen şu hadîste geçmektedir: Bize Ebu Utbe İbn Ahmed İbn Feric’in… Yezîd İbn Ab­dullah İbn Arîb’den, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : «Bunlardan başka sizin bilmeyip te Allah’ın bildiği diğerlerini.» âyeti hakkında şöyle buyurmuş : «Onlar, Cinler­dir.» Hadîsi Taberânî de İbrahim İbn Duhyem kanalıyla… Yezîd îbn Abdullah İbn Arîb’den rivayet etmiştir. Onda şu fazlalık vardır : Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: İçinde cins at bulunan bir ev, harap olmaz.

Ancak bu hadîs, münker olup ne isnadı ve nede metni sıhhatli değildir. Mukâtil îbn Hayyân ve Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem; bunların, münafıklar olduğunu söylemişlerdir ki yukardaki görüşlerin doğruya en yakım budur. Allah Teâlâ’nın şu sözü de buna şehâdet etmektedir : «Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır. Medine halkından da. Ki onlar nifak üzerinde diretirler. Siz bilmezsiniz onları, Biz biliriz…» (Tevbe, 101).

Allah Teâlâ : «Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir ve siz asla zulmolunmazsınız.» buyurur ki cihada ne harcarsanız muhakkak o size tâm ve mükemmel olarak ödenir. Ebu Davud’un rivayet ettiği bir ha­dîste şöyle buyurulur : Allah yolunda harcanan bir dirhemin sevabı ye-diyüz kata kadar arttırılır. Bu hadîs daha önce: «Mallarım Allah yo­lunda infâk edenlerin durumu, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren dânenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat ve­rir. Ve Allah Vâsi’dir, AHm’dir.» (Bakara, 261) âyetinde geçmişti.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Kâsm İbn Atiyye’nin… İbn Abbâs’tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre o, sâ­dece müslümanlara sadaka verilmesini emrederdi. «Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir.» âyeti nazil olunca, bundan sonra hangi din­den olursa olsun isteyen herkese sadaka ile emrettiler. Bu hadîs de garîbdir.[32]

61 — Eğer barışa yanaşırlarsa; sen de yanaş ve Al­lah’a tevekkül et. Muhakkak ki Semî’, Alîm, O’dur.

62 — Eğer seni aldatmak isterlerse; muhakkak ki Al­lah sana yeter. Seni ve mü’minleri yardımıyla destekleyer O’dur.

63 — Ve onların kalblerini birleştirmiştir. Eğer yer yüzünde bulunan her şeyi sarfetsen yinede onların kalblerini birleştiremezdin. Fakat Allah birleştirdi onların ara­sını. Muhakkak ki Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.

Barışa Yanaşırlarsa

Allah Teâlâ buyurur ki: Bir kavmin hainliğinden korktuğunda, eşit olarak onların ahidlerini boz. Eğer seninle harbetmeye ve seninle mücâdeleye devam ederlerse sen de onlarla savaş. «Eğer barışa (mey­ledip) yanaşırlarsa; sen de yanaş (ve onlardan bunu kabul et)» Bu se­bepledir ki müşrikler, Hudeybiye senesi Allah Rasûlü (s.a.) ile arala­rındaki harbi dokuz sene bırakıp barış istediklerinde ileri sürmüş ol­dukları diğer şartlarla birlikte Allah Rasûlü (s.a.) bunu kabul etmişti.

Abdullah İbn İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr el-Mukaddemî’nin… Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Muhakkak ki benden sonra bir ihti­lâf —veya bir iş— olacaktır. Barış olmasına gücün yeterse bunu yap. Mücâhid, bu âyetin Kurayza oğulları hakkında nazil olduğunu söylerse de şüphelidir. Zîrâ bu âyetin akışı, bütünüyle Bedir olayı hakkındadır. Nitekim âyette zikredilenler hep bunları içermektedir. Aynı şekilde İbn Abbâs, Mücâhid, Zeyd îbn Eşlem, Atâ el-Horasânî, İkrime, Hasan ve Katâde bu âyetin, Tevbe süresindeki: «Allah’a da, âhiret gününe de inanmayanlarla… savaşın.» (Tevbe, 29) âyeti ile —ki bu âyet, kılıç âyeti olarak bilinir.— mensûh olduğunu söylemişlerse de bu dahi şüp­helidir. Zîrâ Tevbe süresindeki âyet, imkân bulunduğu (güç yetirilebil-diği) zaman onlarla savaşı emretmektedir. Ama düşman güçlü ve ka­labalık olduğunda, bu âyet-i kerîme’nin de delâlet ettiği gibi onlarla barış caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) Hudeybiye günü böyle yap­mıştır. Dolayısıyla ne nesh, ne tahsis ve ne de bir zıtlık sözkonusu de­ğildir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «(Onlarla barış yap) ve Allah’a tevekkül et (Allah sana yeter ve sana yardımcıdır. Şayet güçlenip hazırlanmak üzere barışla bir hîle kasdediyorlarsa) muhakkak ki Allah sana yeter.»

Sonra Allah Teâlâ, muhacir ve ansârdan inananlarla peygamberini desteklemek suretiyle, peygamberine olan nimetini zikredip şöyle buyu­rur : ((Seni ve mü’minleri yardımıyla destekleyen O’dur. Ve onların kalb-[erini (sana îmânda, sana itâatta, sana yardımda) birleştirmiştir. Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi sarfetsen yine de (aralarındaki düşman­lık ve kinden dolayı) onların gönüllerini birleştiremezdin.» Ansâr’m Evs ve Hazrec kabileleri arasında câhiliye devrinde bir çok harpler ve kö­tülüğü devam ettiren işler meydana gelmişti. Sonunda Allah Teâlâ, bü­tün bunları îmân nuru ile kesip atmıştır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.

Hani, siz düşman idiniz de O, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz, bir ateş uçurumunun kenarında iken tizi oradan doğru yola erişiniz diye O kurtardı. Allah âyetlerini size îşte böylece açıklar.» (Âl-i İmrân, 103). Bu sebepledir ki Allah Teâ-lâ: «Fakat Allah birleştirdi onların arasını. Muhakkak ki Allah Azîz’-dir (O’na tevekkül edenin ümîdi boşa çıkmaz. İşlerinde ve hükümle­rinde) Hakîm’dir.» buyurur.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ebu Abdullah el-Hâfız’ın… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Akrabalık bağı kesile­bilir. Nimet inkâr edilebilir. Ama kalblerin yakınlaşması gibisi görül­memiştir. Allah Teâlâ : «Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi sarfetsen yine de onların gönüllerini birleştiremezdin.» buyurmuştur.

Beyhakî der ki: Bu sözün, îbn Abbâs’a mı yoksa ondan önceki râvî-lerden birine mi âit olduğunu bilmiyorum.

Ebu İshak’ın Ebu Ahvas kanalıyla Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.) dan rivayetine göre o, «Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi sarfetsen, yine de onların gönülleerini birleştiremezdin.» âyeti hakkında şöyle demiş : Onlar, Allah için birbirlerini sevenlerdir. Bir rivayette ise; bu âyet, Allah için birbirlerini sevenler hakkında nâzıl olmuştur. Hadîsi Neseî ile Müstedrek’inde Hâkim rivayet etmiş ve sahihtir demiştir.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o : Akrabalık kesilir, nimet inkâr edilir. Allah Teâlâ gönülleri yak­laştırdığında ise onları hiç bir şey ayıramaz, demiş ve «Eğer sen yer­yüzünde bulunan her şeyi sarfetsen yine de onların gönüllerini birleş­tiremezdin.» ayetini okumuştur. İbn Abbâs’ın bu sözünü Hâkim de ri­vayet etmiştir.

Ebu Amr el-Evzaî der ki: Bana Abde İbn Ebu Lübâbe’nin Mücâ-hid’den rivayetine göre Abde şöyle demiş : Ben, Mücâhid’e kavuştum, elimi tuttu ve şöyle dedi: Allah için birbirlerini seven iki kişi; birbiriyle görüşüp biri arkadaşının elini tutup ona güldüğünde, ikisinin de hatâ­ları ağaç yapraklarının döküldüğü gibi dökülür. Abde der ki: Ona: Bu çok kolaydır, dedim. Böyle söyleme, Allah Teâlâ : «Eğer yeryüzünde bu­lunan her şeyi sarfetsen yine de onların gönüllerini birleştiremezdin.» buyuruyor, dedi. Anladım ki o, benden daha anlayışlı ve bilgindir.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Kureyb’in… Mücâhid’den rivayetine göre o, şöyle demiştir : İki müslüman karşılaşıp el sıkışma ile mi ba­ğışlanırlar? diye sordum : Allah Teâlâ’nın : «Eğer sen yeryüzünde bu­lunan her şeyi sarfetsen yine de onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah birleştirdi onların arasını.» buyurduğunu işitmedin mi? diye cevab verdi. Velîd, Mücâhid’e der ki «Sen benden daha bilginsin.» Bunu Talha da Mücâhid’den nakletmiştir.

İbn Avn, Umeyr İbn İshâk’ın şöyle dediğini rivayet eder : İnsanlar­dan ilk kaldırılacak olanın, dostluk ve arkadaşlık olduğunu söylerdik.

Hafız Ebu Kasım Süleyman İbn Ahmed et-Taberânî —Allah ona rahmet eylesin —der ki: Bize Hüseyn îbn İshâk et-Tüsterî’nin… Sel-mân el-Fârisî’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Müslüman, müslümaa kardeşine rastlayıp elini tuttuğunda günâhları fırtınalı bir günde kuru ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi dökülür. Günâhları denizlerin köpükleri kadar olsa dahi bağışlanırlar.[33]

İzahı

64 — Ey Peygamber; Allah, sana ve sana tâbi olan mü’minlere yeter.

65 — Ey Peygamber; mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer.sizden sabreden yirmi kişi bulunursa; ikiyüz kişiyi mağlûb ederler. Eğer sizden yüz kişi bulunursa; küfret­miş olanlardan binini mağlûb ederler. Çünkü onlar anla­mazlar güruhudur.

66 — Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ve bildi ki; siz­de bir zaaf vardır. O halde şayet sizden sabırlı yüz kişi olursa; ikiyüz kişiyi mağlûb ederler. Şayet sizden bin kişi olursa; Allah’ın izniyle iki bin kişiyi mağlûb ederler. Ve Allah, sabredenlerle beraberdir.

Allah Size Yeter

Allah Teâlâ bu âyetlerde peygamberini —Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun— ve inananları harbe, düşmanlarla ve akranları ile vuruşmaya teşvik ederek onlara yeteceğini, inananların sayısı az, düşmanların sayılan çok olup cemâatleri peş peşe gelse dahi onlara yar­dımcı olacağım, düşmanlarına karşı onları destekleyeceğini haber ver­mektedir, îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Osman tbn Hakîm’ in… Şa’bî’den rivayetine göre o: «Ey peygamber, Allah sana ve sana tâbi olan mü’minlere yeter.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Allah, sana da seninle birlikte hazır bulunanlara da yeter. Atâ el-Horasânî ve Ab-durrahmân İbn Zeyd’den de bu açıklamanın benzeri rivayet edilmiştir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Ey Peygamber mü’minleri savaşa teş-vîk et» buyurmuştur. Allah Rasûlü (s.a.) bu sebeple düşman karşısın­da ashabını saf halinde dizerken onları savaşa teşvik ederdi. Nitekim Bedir günü müşrikler, kalabalık sayılan ve üstün hazırlıklan ile karşı-lanna durduğunda, ashabına şöyle buyurmuştu : Genişliği gökler ve yer kadar olan cennete kalkınız. Umeyr: Genişliği göklerle yer kadar mı? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) evet, buyurunca; peh peh, dedi.

Allah Rasûlü: Seni peh peh demeye sevkeden nedir? diye sordular. Onun ehlinden olabilmem umudu, dedi. Hz. Peygamber: Sen, muhak­kak onun ehlindensin, buyurdular. Umeyr ilerledi ve kılıcının kını kı­rıldı. Bir miktar hurma çıkarıp onlardan yemeye başladı. Sonra onları kabıyla birlikte elinden atıp : Bunlari yiyecek kadar yaşamışsam bu ne uzun hayattır, diyerek ilerledi ve katledilinceye kadar savaştı. Allah ondan hoşnûd olsun.

Saîd İbn el-Müseyyeb ve Saîd İbn Cübeyr’den rivayete göre; bu âyet, Ömer İbn Hattâb müslüman olduğunda nazil olmuştur. Onunla sayıları kırka ulaşmıştı. Ancak bu şüphelidir. Zîrâ âyet, hicretten sonra olay ise hicretten önce Mekke’de olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ inananlara müjdeleyerek şöyle emrediyor : «Eğer sizde sabreden yirmi kişi bulunursa; ikiyüz kişiyi mağlûb ederler. Eğer siz­den yüz kişi bulunursa; küfretmiş olanlardan binini mağlûb ederler.» Her bir kişi, on kişiye karşılıktır. Sonra bu emir neshedilmiş ve fakat müjde kalmıştır. Abdullah İbn Mübarek der ki: Bize Cerîr İbn Hâ-zim’in… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : «Eğer sizden sabreden yirmi kişi bulunursa; ikiyüz kişiyi mağlûb ederler.» buyurul-du. Böylece Allah Teâlâ, sayıyı onlardan hafifletirken bu hafifletilen ölçü kadar sabrı da azalttı. Bu hadîsin bir benzerini Buharı de İbn el-Mübârek’den rivayet etmiştir.

Saîd îbn Mansûr der ki: Bize Süfyân’m… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, bu âyet hakkında şöyle demiştir : Onlardan yirmi kişinin, ikiyüz kişiden kaçmaması farz kılınmıştır. Sonra Allah Teâlâ onlara hafif­letti de : «Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti ve bildi ki; sizde bir zaaf vardır…» buyurdu. O halde yüz kişinin, ikiyüz kişiden kaçması, gerek­mez, (yaraşmaz). Bu hadîsin bir benzerini Buhârî de Ali İbn Abdul­lah’tan, o da Süfyân’dan rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana İbn Ebu Necîh’in Atâ’dan, onun îbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Bu âyet nazil olunca, müslümanlara ağır geldi ve yirmi kişinin ikiyüz kişiyle, yüz kişinin bin kişiyle savaşması gözlerinde büyüdü. Allah Teâlâ onlara bunu hafifletip diğer bir âyetle kaldırdı ve : «Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti ve bildi ki; sizde bir zaaf vardır…» buyurdu. Düşmanlarının yarısı kadar olun­ca düşmanlarından kaçmaları elbette onlara yaraşmaz. Bundan az ol­duklarında ise, onlarla savaşmak üzerlerine vâcib değildir, onları gör­mezden gelmeleri caizdir. Bu görüşün bir benzerini Ali îbn Ebu Talha ve Avfî, İbn Abbâs’tan çvâyet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim, bu görüşün benzerinin; Mücâhid, Atâ, İkrime, Hasan, Zeyd İbn Eşlem, Atâ el-Ho-rasânî ve Dahhâk’dan rivayet edildiğini söyler.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki; Müseyyeb îbn Şerîk kanalıyla İbn Ömer (R. Anhümâ) dan rivayete göre o : «Eğer sizden sab­reden yirmi kişi bulunursa; ikiyüz kişiyi mağlûb ederler.» âyeti hak­kında şöyle demiştir: Bu âyet, Muhammed (s.a.) in ashabı olan bizler hakkında nazil olmuştur.[34]

67 — Hiç bir peygambere yeryüzünde savaşırken zaferler kazanıncaya kadar esirler alması yaraşmaz. Ge­çici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise âhireti istiyor. Ve Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.

68 — Eğer daha önceden Allah’ın geçmiş bir hükmü olmasaydı, aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azâb dokunurdu.

69 — Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin. Allah’tan da sakının. Çünkü Allah Gafûr’-dur, Rahîm’dir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Âsim’m… Humeyd’den, onun Enes (r.a.) den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü esirler konusunda insanlarla (ashabı ile) istişarede bulunup : Muhak­kak ki Allah Teâlâ, onlara karşı size güç ve kuvvet vermiştir, buyurdu­lar. Ömer İbn Hattâb kalkıp : Ey Allah’ın elçisi, boyunlarını vur, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ondan yüzünü çevirdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) dönüp : Ey insanlar, muhakkak Allah, onlara karşı size güç ve kuvvet vermiştir. Onlar, dün ancak sizin kardeşlerinizdi, buyurdular. Ömer kalkıp: Ey Allah’ın elçisi, boyunlarım vur, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) ondan yüzünü çevirip döndüler ve insanlara aynı sözü söylediler. Ebu-bekir es-Sıddîk (r.a.) kalktı ve: Ey Allah’ın elçisi, uygun görürsen on­ları affet ve onlardan fidyeyi kabul buyur, dedi. Allah Teâlâ: ((Eğer daha önceden, Allah’ın geçmiş bir hükmü olmasaydı…» âyetini indirdi. Bu hadîsin bir benzeri, bu sûrenin başında Müslim’in Sahîh’inde İbn Abbâs’tan rivayet edilen bir hadîste geçmişti. A’meş der ki: Amr İbn Mürre kanalıyla… Abdullah’tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Bedir günü olunca Allah Rasûlü (s.a.) : Bu esirler hakkında ne dersiniz? bu­yurdular. Ebubekir : Ey Allah’ın elçisi, onlar senin kavmin ve âilendir. Onları bırak ve tevbeye davet et. Umulur ki Allah, onların tevbesini kabul buyurur, dedi. Ömer : Ey Allah’ın elçisi, onlar seni (memleketin­den) çıkardılar, seni yalanladılar. Yürü, boyunlarını vur, dedi. Abdul­lah İbn Revâha ise : Ey Allah’ın elçisi, sen odunu. bol bir vadidesin. Vâdîyi ateşe ver sonra onları içine at, dedi. Abbâs ise: Akrabalık bağla­rını kopardın, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) onlara hiç bir cevab vermeyerek sustular. Sonra kalkıp ( çadıra veya haymeye) girdiler. Bir kısım insan­lar : Ebubekir’in sözünü kabul buyuracak derken, diğer bazıları: Ömer* in sözünü kabul buyuracak. Diğer bazıları ise : Abdullah îbn Revâha’-nın sözünü kabul buyuracak, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) onların yanı­na çıkıp şöyle buyurdular : Muhakkak Allah Teâlâ, bazı kimselerin kalblerini sütten daha yumuşak oluncaya kadar yumuşatmış; bazüa-.rınm kalblerini de, taştan daha sert olacak kadar sertleştirmiştir. Ey Ebubekir, senin benzerin İbrahim (a.s.) dir. O şöyle demiştir : «Bundan sonra bana uyan bendendir. Bana karşı gelen kimseyi de Sana havale ederim. Muhakkak ki, Gafur, Rahim’sin.» (İbrahim, 36). Ey Ebubekir, senin benzerin îsâ (a.s.) dir. O şöyle demişti: «Eğer onlara azâb eder­sen şüphesiz onlar Senin kullarındır. Şayet bağışlarsan muhakkak ki Sensin Sen Azız, Hakîm.» (Mâide, 118). Ey Ömer, senin de benzerin Mûsâ (a.s.) dır. «Mûsâ : Rabbımız, mallarını yok et, onlann kalblerini sık; çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe îmân etmezler.» (Yûnus, 88) demişti. Ey Ömer, senin benzerin Nûh (a.s.) dur. O da şöyle de­mişti : «Rabbım, kâfirlerden yeryüzünde yurt tutan hiç bir kimse bı­rakma.» (Nûh, 26). Sizler fakirlersiniz. Onlardan hiçbirisi ya fidye, ve­ya boynunun vurulması olmadan sizden kurtulmasın. İbn Mes’ûd der ki: Ben : Ey Allah’ın elçisi, Süheyl İbn Beydâ hâriç; zîrâ o, İslâm’ı zikretmiştir, (söylemiştir.), dedim. Allah Rasûlü (s.a.) sustular. Gök­ten başıma taş düşmesinden o günde olduğu kadar hiç korktuğumu ha­tırlamıyorum, (bilmiyorum.) Nihayet Allah Rasûlü (s.a.) : Süheyl İbn Beydâ hâriç, buyurdular da Allah Teâlâ : «Hiç bir peygambere yeryü­zünde savaşırken, zaferler kazanmcaya kadar esirler alması yaraş­maz…» âyetini indirdi. Hadîsi İmâm Ahmed ve Tirmizî, Ebu Muâviye kanalıyla A’meş’den; Hâkim de Müstedrek’inde rivayet etmişlerdir. Hakim; hadîsin isnadının sahîh olduğunu, Buhârî ve Müslim’in tah-rîç etmediklerini söyler. Hadîsi Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh de Ab­dullah İbn Ömer ve Ebu Hüreyre (R. Anhüma) den, onlar da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet etmişlerdir. Bu konuda bir de Ebu Eyyûb el-Ansârî hadîsi vardır.

İbn Merdûyeh ve Müstedrek’inde Hâkim, —lafız İbn Merdûyeh’in-dir— Ubeydullah İbn Mûsâ kanalıyla… İbn Ömer’den rivayet ederler ki o, şöyle demiştir : Bedir günü esirler alındığında Abbâs da onların içinde idi. Onu ansârdan birisi esîr etmişti. Ansâr onu öldürmekle teh-dîd etmiş ve bu, Hz. Peygamber (s.a.) e ulaşmıştı. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Bu gece amcam ‘Abbâs yüzünden uyumadım. An-sâr’ın onu öldürmüş olduklarını sandım. Ömer, Efendimize : Onlara gideyim mi? diye sordu. Ve Hz. Peygamber’in evet, buyurması üzerine ansâr’a varıp onlara : Abbas’ı bırakınız, dediler. Onlar : Hayır, Allah’a yemin olsun ki onu bırakmayız, dediler. Ömer kendilerine : Allah Ra­sûlü (s.a.) nün rızâsı olsa bile mi? diye sordu. Onlar : Eğer Allah Ra­sûlü (s,a.) nün rızâsı için ise al, dediler de Ömer onu aldı ve Abbâs onun eline geçince kendisine: Ey Abbâs, müslüman ol. Allah’a yemîn ederim ki senin müslüman olman, Hattâb’m müslüman olmasından bana daha sevimlidir. Bunun sebebi, ancak AUah Rasûlü (s.a.) nün senin müslüman olmandan çok hoşlanacağını görmüş olmandır, dedi. Râvî şöyle devam eder : Allah Rasûlü (s.a.) Ebubekir ile istişarede bu-iundu da Ebubekir: Onlar; senin aşiretindir, onları salıver, dedi. Ömer ile istişarede bulundu ve o : Onları öldür, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) on­ları fidye karşılığı bıraktı da Allah Teâlâ : «Hiç bir peygambere yeryü­zünde savaşırken zaferler kazanıncaya kadar esirler alması yaraşmaz…» âyetini indirdi. Hâkim bu hadîsin isnadının sahîh olduğunu, fakat Bu-hârî ve Müslim’in tahrîc etmediklerini söyler.

Süfyân es-Sevrî der ki: Hişâm İbn Hassan kanalıyla… Ali (r.a.) den rivayete göre o, şöyle demiştir : Bedir günü Cibril Hz. Peygamber (s.a.) e gelerek : Ashabını esirler konusunda serbest bırak : Dilerlerse fidye alsınlar, dilerlerse gelecekte onların miktarmca kendilerinden öl­dürülmek üzere onları öldürsünler, dedi. Onlar: Fidye ve öldürülme, dediler. Hadîsi Tirmizî, Neseî ve Sahîh’inde İbn Hibbân, Sevrî kanalıyla rivayet etmişlerdir ve bu, gerçekten garîb bîr hadîstir.

İbn Avn, Ubeyde’den rivayetle Ali’nin şöyle dediğini nakleder : Al­lah Rasûlü (s.a.) Bedir günü, esirler hakkında şöyle buyurdular : Diler­seniz onları öldürürsünüz, dilerseniz fidye karşılığı onları bırakır ve fid­yeden istifâde edersiniz. Ve onların sayısınca sizden şehîd olur. Hz. Ali der ki: Yetmiş kişinin sonuncusu Sabit İbn Kays olmuştur ki o, Yamâ-me günü öldürüldü. Allah ondan razı olsun. Banları bu hadîsi, Ubeyde’­den mürsel olarak rivayet etmişlerdir ki en doğrusunu Allah bilir.

Muhammed îbn İshâk der ki: İbn Ebu Necîh kanalıyla… İbn Ab-bâst’an rivayete göre o : «Hiç bir peygambere yeryüzünde savaşırken… esirler alması yaraşmaz.» âyet-i kerîme’sini «Size büyük bir azâb olu­nurdu.)) kısmına gelinceye kadar okumuş ve şöyle demiştir: Kendilerine ganimet helâl kılınmazdan önce bu Bedir ganimetleridir. Şöyle buyurur : Kendisine.yaklaşmadıkça bana isyan edene azâb etmeyeceği­me dâir bir sözüm olmasaydı, mutlaka aldığınız şeylerden ötürü size büyük bir azâb dokunurdu. İbn Ebu Necîh hadîsi Mücâhid’den de bu şekliyle rivayet etmiştir. A’meş der ki: Bedir’de bulunan kimselere azâb etmeyeceğine dâir ondan bir hüküm geçmiştir. Bu sözün bir benzeri Sa’d İbn Ebu Vakkâs, Saîd İbn Cübeyr ve Atâ’dan da rivayet edilmiştir. Şu’be’nin Ebu Hâşim’den, onun MüAâhİd’den rivayetine göre o, şöyle demiştir : «Eğer daha önceden Allah’ın (Onların bağışlanacağına dâir) geçmiş bir hükmü olmasaydı…» Bu açıklamanın bir benzeri Süfyân es-Sevrî —Allah ona rahmet eylesin— den rivayet edilmiştir. «Eğer daha önceden Allah’ın geçmiş bir hükmü olmasaydı…» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan şunları rivayet eder: «Eğer daha önceden Allah’ın (ganimetler ve esirlerin size helâl olduğuna dâir Ön­ceki kitabın anasında yani asıl kitabda) geçmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınız (esirler) dan dolayı size büyük bir azâb dokunurdu.» Allah Teâlâ : «Ganimet olarak aldıklarınızdan yeyiniz.» buyurmuştur. Avfî de bu açıklamayı İbn Abbâs’tan naklederken bu görüşün aynısı Ebu Hü-reyre, İbn Mes’ûd, Saîd İbri Cübeyr, Atâ, Hasan el-Basrî, Katâde ve A’meş’ten de rivayet edilmiştir. Böylece «Eğer daha önceden Allah’ın geçmiş bir hükmü olmasaydı…» âyetinden maksad, bu ümmete gani­metlerin helâl kılınmasına dâir hükümdür. İbn Cerîr —Allah ona rah­met eylesin— bu görüşü tercih etmiştir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’le-rinde Câbir İbn Abdullah (r.a.) tan rivayet edilen şu hadîs de, bu görüşe delil getirilmektedir: Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Benden önceki peygamberlerden hiç birisine verilmemiş olan beş şey bana ve­rildi : Bir aylık yoldan korku ile yardım olundum. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı. Benden önce hiç kimseye helâl kılınmamışken bana ganimetler helâl kılındı. Bana şefaat verildi. Her peygamber, kav­mine gönderilirdi; ben ise bütün insanlara gönderildim.

A’meş, Ebu Salih’ten, o da Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet ediyor ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Bizden başka hiç bir âdemoğ-luna ganimetler helâl kılınmamıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin. Allah’tan da sakının. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.» buyurmuştur ki işte bu sırada (Bunun üzerine) esirlerden fidye almışlardır.

İmam Ebu Dâvûd Sünen’inde Abdurrahmân İbn el-Mübârek ka­nalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet eder ki Allah Rasûlü (s.a.) câhiliye halkının fidyesini,, Bedir günü dörtyüz kılmıştır. Âlimlerin cumhuruna göre; esirler hakkındaki hüküm şöyledir : İmâm, (devlet başkam) onlar hakkında muhayyerdir; Kurayza oğullarına yapıldığı gibi dilerse onları öldürür. Bedir esirlerine yapıldığı gibi dilerse onları mal karşılığı ola­rak fidye ile veya müslümanlardan esîr olanlar mukabilinde fidye ile serbest bırakır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.), Seleme İbn Ekvâ esirleri içinde bulunan bir câriye ile iki kızı hakkında böyle davranmış ve on­ların karşılığında müşriklerin yanında bulunan müslüman esirleri al­mıştır. İmâm dilerse esîr ettiklerini köle olarak bırakabilir. Bu; îmâm Şafiî ile âlimlerden bir grubun mezhebidir. Bu hususta imamlar ara­sında başka bir ihtilâf daha vardır. Ki bu konu, fıkıh kitablanndaki yerinde anlatılmıştır.[35]

70 — Ey peygamber; elinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah kalbinizde hayır olduğunu bilirse; sizden alman­dan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Ve Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

71 — Eğer sana hainlik yapmak isterlerse; daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah, onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti. Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

Esirlere De Ki

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abbâs İbn Abdullah İbn Muğaffel’in… Abdullah İbn Abbâs (R. Anhümâ) dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü şöyle buyurmuştur : Ben biliyorum ki Hâşim oğulları ve başkalarından bazıları, bizimle savaşa ihtiyâçları yok­ken istemeyerek çıkarılmışlardır. Sizden kim, onlardan —yani Hâşim oğullarından— birine rastlarsa; onu öldürmesin. Kim, Ebu’l-Bahterî İbn Hişâm’a rastlarsa; onu öldürmesin. Kim, Abbâs îbn Abdülmutta-lib’e rastlarsa; onu öldürmesin. Muhakkak ki o, zorla (istemeyerek) çıkarılmıştır. Ebu Huzeyfe İbn Utbe şöyle dedi: Babalarımızı, çocukla­rımızı, kardeşlerimizi ve aşiretlerimizi öldüreceğiz de Abbâs’ı mı bıra­kacağız? Allah’a yemin olsun ki ona kavuşursam onu kılıçla getirece­ğim (kılıçla öldüreceğim), Ebu Huzeyfe’nin bu sözü, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşınca Ömer İbn Hattâb’a : Ey Ebu Hafs, —Ömer der ki: Allah’a yemîn olsun ki Allah Rasûlü (s.a.) beni ilk defa künyem ile çağırıyor­du.™ Allah Rasûlü’nün amcasının yüzüne kılıçla vurulur mu? diye sordu. Ömer : Ey Allah’ın elçisi, bana izin ver (şu adamın) boynunu vurayım. Allah’a yemîn olsun ki o münafık olmuştur, dedi. Ebu Hu-zeyfe bundan sonra şöyle söylerdi: Söylemiş olduğum bu kelimeden Al­lah’a ysmîn olsun ki hiç emniyyette olmadım ve Allah’ın buna karşılık bana şehâdeti (şehîdliği) keffâret olarak vermesine kadar ondan kork­maya devam edeceğim. Nitekim Yemâme günü şehîd olarak öldürül­müştür. Allah ondan razı olsun.

Yine İbn Abbâs’tan rivayete göre o, şöyle demiştir : Esirler iplerle bağlı hapis iken Bedir günü Allah Rasûlü (s.a.) akşamladı. Gecenin başında Allah Rasûlü (s.a.) uyumamıştı. Ashabı kendisine : Ey Al­lah’ın elçisi, niçin uyumuyorsunuz? diye sordular. Abbâs’ı bağlıyken inlemesini işittim. Onu salıveriniz, buyurdular. Abbâs sustu ve Allah Rasûlü (s.a.) uyudular.

Muhammed îbn İshâk der ki: Bedir günü esirlerin çoğunun fid­yesini Abbâs İbn Abdülmuttalib vermişti. Zîrâ o, zengin birisiydi. Kendi fidyesi olarak yüz ûkkiye altın vermişti. Buhârî’nin Sahîh’inde Mûsâ îbn Ukbe kanalıyla… Enes îbn Mâlik’ten rivayete göre; ansâr’dan ba­zıları, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına girmek için izin isteyip : Bize izin ver, kız kardeşimizin oğlu Abbâs’m fidyesini terkedelim, dediler. Allah Rasûlü : Hayır, Allah’a yemîn olsun ki ondan bir dirhem bile bırakmayacaksınız, buyurdular.

Yûnus İbn Bükeyr’in Muhammed İbn îshâk kanalıyla… Zührî’den, onun da isimlerini belirttiği bir cemâatten rivayetine göre; onlar şöyle demişlerdir : Kureyş, Allah Rasûlü (s.a.) ne esirlerinin fidyelerini gön­dermişti. Her kavim esirlerinin razı oldukları kadarıyla fidyelerini ver­mişti. Abbâs : Ey Allah’ın elçisi, ben, müslüman idim, dedi. Allah Ra-sûlâ (s.a.) : Senin müslümanhğını Allah en iyi bilendir. Eğer senin söylediğin gibi ise muhakkak Allah sana bunun karşılığını verecektir. Ama senin dış görünüşün bizim aleyhimize idi. Kendi fidyeni ve kar­deşleri oğullan Nevfel İbn Haris îbn Abdülmuttalib ile Akîl İbn Ebu Tâlib îbn Abdülmuttalib’in ve müttefikin Haris İbn Fihr oğullarının kar­deşi Utbe İbn Amr’m fidyelerini de, buyurdular. Abbâs : Ey Allah’ın elçisi, bu benim yanımda yoktur, dedi. Hz. Peygamber: Sen ve Ümm’ül-Fadrın gömdüğü mal nerede? Hani sen ona; bu mal, oğullarım Fadl, Abdullah ve Kusem’indir, demiştin, buyurdular. Abbâs: Allah’a yemîn olsun ki ey Allah’ın elçisi, ben senin Al­lah’ın elçisi olduğunu kesin olarak biliyorum. Bu öyle bir şeydi ki ben ve Ümm’ül-Fadl’dan başka hiç kimse bilmiyordu. Ey Al­lah’ın elçisi, benim yanımda olan malımdan almış olduğunuz yirmi ûkkiyeyi benim için sayınız, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Hayır, bu Allah’m senden bize vermiş olduğu şeydir, buyurdular. Abbâs da kendi­nin, iki kardeşinin, iki oğlunun ve dostunun fidyelerini verdi de bu hu­susta Allah Teâlâ : «Ey peygamber, elinizdeki esirlere de ki : Eğer Al­lah kalbinizde hayır olduğunu bilirse sizde olandan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Ve Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.» âyetini in­dirdi. Abbâs der ki: Allah Teâlâ yirmi ûkkiyenin yerine bana yirmi köle verdi. Hepsinin de elinde çalıştıracağı malı vardı. Bununla birlikte ben Allah Teâlâ’nın beni bağışlayacağını da umarım. Bu hadîsi İbn İshâk da İbn Ebu Necîh kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetle yukardaki şekline yakın olarak bu âyetin tefsirinde rivayet etmiştir.

Ebu Cafer İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre Abbâs şöyle demiştir: «Hiç bir peygambere yeryüzünde savaşırken zaferler kazanıncaya kadar esirler alması yaraşmaz.)) âyeti benim hakımda nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.) e müslüman ol­duğumu haber vermiş ve ondan, benden alınmış olan yirmi ûkkiyeyi benim fidyeme saymasını istemiştim. Bunu kabul buyurmadılar da, Allah Teâlâ buna bedel olarak bana malımın elinde olduğu ve hepsi de ticâret yapan yirmi köle bahşeyledi.

Yine İbn îshâk der ki: Bana Kelbî’nin… Câbir İbn Abdullah İbn Riâb’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Abbâs İbn Abdülmuttalib şöyle derdi: Allah’a yemîn olsun ki Allah Rasûlü (s.a.) ne müslüman olduğumu haber verdiğimde benim hakkımda nazil olmuştur… Sonra İbn İshâk, hadîsin kalanını yukardaki hadîsde olduğu gibi zikretmiştir.

İbn Cüreyc der ki: Atâ el-Horasânî’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre: «Ey peygamber, elinizdeki esirlere de ki…» âyetinde-kiler Abbâs ve arkadaşlarıdır. İbn Abbâs şöyle der: Hz. Peygam­ber (s.a.) e : Senin getirdiğine îmân ettik, senin, Allah’ın elçisi oldu­ğuna şehâdet ederiz, ve kavmimize karşı sana ihlâslı davranırız, de­diler de Allah Teâlâ : «Eğer Allah kalbinizde hayır olduğunu bilirse; sizden almandan daha hayırlısını size verir.» âyetini indirdi. Size îmân ve tasdik verir. Sizden alınandan daha hayırlısını size bahşeder. Daha önce üzerinde bulunduğunuz şirk koşmayı «size bağışlar». Abbâs şöyle derdi: Bizim hakkımızda bu âyet inmemiş olsa da dünya benim ol­saydı bunu istemezdim. Muhakkak ki O : «Sizden almandan daha ha­yırlısını size bağışlar.» buyurmuştur. Benden almandan, yüz kat daha hayırlısını bana vermiştir. «Sizi bağışlar.» buyurdu ki ben bağışlanmış olacağımı umarım.

Bu âyet hakkında İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der: Abbâs Bedir günü esîr olmuş ve kendi fidyesi olarak kırk ûkkiye altın vermişti. Bu âyet okunduğunda Abbâs şöyle demiştir: Muhakkak Allah Teâlâ, bize iki haslet vermiştir ki onların karşılığında dünyanın benim olmasını asla istemezdim: Bedir günü esîr olmuş ve kendi fid­yem olarak kırk ûkkiye vermiştim. Bana kırk köle bahşeyledi. Ben Allah Teâlâ’nın bize va’detmiş olduğu bağışlanmayı da dilerim (umarım).

Bu âyetin tefsirinde Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre Allah Rasûlü (s.a.) ne Bahreyn malı seksen bin olarak getirildiğinde öğle na­mazı için abdest almışlardı. O gün susan hiçbir kimseye vermedi, iste­yen hiçbir kimseyi de mahrum bırakmadı. Onu dağıtıncaya kadar o gün namaz da kılmadı. Abbâs’a ondan almasını ve avuçlanıasını em­retti. Ve o da aldı. Abbâs şöyle derdi: Bu, bizden alınandan daha ha­yırlıdır ve ben bağışlanma umarım.

Ya’kûb İbn .Süfyân der ki: Bize Amr îbn Âsım’ın… Humeyd İbn Hilâl’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: İbn el-Hadramî Bahreyn’­den Allah Rasûlü (s.a.) ne seksen bin göndermişti. Ne bundan önce ve ne de sonra ona bundan daha çok mal gelmemişti. Bir hasırın üzerine dökülüp namaz için nida edildi. Allah Rasûlü, (s.a.) gelip malın başında dikildiler. Mescid halkı (ehli) geldiler. O gün ne sayı ve ne de tartı vardı. Sâdece avuçlama vardı. Abbâs îbn Abdülmuttalib gelip üzerin­deki bir örtüye avucu ile doldurdu. Sonra kalkmaya çalıştı da gücü yet­medi. Başını kaldırıp Allah Rasûlü (s.a.) ne : Ey Allah’ın elçisi, şunu benim üzerime kaldınver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) dişleri görününceye kadar tebessüm buyurup: Malın bir kısmını bırak ve güç yetirebilece-ğin kadarını al, buyurdular. O da öyle yaptı. Abbâs giderken şöyle di­yordu : Allah Teâlâ, bize vaadetmiş olduğu ikiden birisini bizim için gerçekleştirdi. Diğeri hakkında ne yapacağını bilmiyoruz. «Ey peygam­ber, elinizdeki esirlere de ki…» Sonra şöyle demiştir: Bu, bizden alı­nandan daha hayırlıdır. Allah’ın diğeri hakkında ne yapacağını bilmi­yorum. Allah Rasûlü (s.a.), ondan bir dirhem kalmayıncaya kadar, bu malın başında dikilmeye devam buyurmuşlardır. Ailesine bir dirhem bile göndermedi ve sonra namaza gidip namaz kıldılar.

Bu hususta Hafız Ebu Bekr el-Beyhâkî’nin rivayet ettiği diğer bir hadîs şöyledir: Bize Ebu Abdullah el-Hafız’ın… Enes îbn Mâlik’den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne Bahreyn’den bir mal gelmişti. Onu mescide dökünüz, buyurdular. Bu; Allah Rasûlü (s.a.) ne getirilen malların en çoğu idi. Hz. Peygamber namaza çıkıp bu mala dönüp bakmadılar. Namazı bitirince gelip yanına oturdular. Kimi gördü ise ona verdiler. O sırada Abbâs geldi ve : Ey Allah’ın elçisi, bana ver. Ben, kendimin fidyesini ve Alîl’in fidyesini verdim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) de ona: Al, buyurdular. Avuçlayıp elbisesine koydu. Son­ra kaldırıp yüklenmeye çalıştı da güç yetiremedi. Birisine emret de bana kaldırıversin, dedi. Allah Rasûlü; hayır, buyurdular. O halde sen benim üzerime kaldınver, dedi. Hz. Peygamber yine hayır, buyurdular. Abbâs onun bir kısmını döktü. Sonra sırtına yüklenip gitti. Onun hırsına şaştığından dolayı Allah Rasûlü (s.a.) gözden kayboluncaya kadar gözü ile onu ta’kîb etmeye devam buyurdular. Orada bu maldan bir dir­hem kalmaymcaya kadar, Allah Rasûlü (s.a.) oradan kalkmamıştır. Bu hadîsi, Buhârî Sahîh’inin muhtelif yerlerinde kesin ifâdelerle ta’lîk yaparak rivayet etmiştir. İfâdesi; «İbrâhîm İbn Tahmân der ki…» diye başlar ve hadîsi rivayet eder. Bazı bölümlerinde bu hadîs, yukardakin-den daha tamâmdır.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer (Sana açıkladıkları sözlerinde) sana hainlik yapmak isterlerse; onlar (küfretmek, Allah’ı inkâr etmek sure­tiyle) daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de, bundan ötürü (Bedir günü esîr edilmek suretiyle) sana (onlara karşı) imkân ve kudret vermişti. Ve Allah (onların yaptıklarını) en iyi bilendir ve bunda hik­met sahibidir.» Katâde bu âyetin dinden dönüp müşriklere iltihâk etti­ğinde (vahy) kâtibi olan Abdullah İbn Sa’d İbn Ebu Şerh hakkında nazil olduğunu söylemiştir. İbn Cüreyc, Atâ el-Horasânî’den o da İbn Abbâs’tan rivayet eder ki, bu âyet; senin için, kavmimize öğüt vereceğiz dediklerinde, Abbas ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Süddî ise bu âyeti genel mânâsı ile tefsir etmiştir ki bu daha şümullü ve daha açıktır. En doğrusunu Allah bilir.[36]

72 — Muhakkak ki îmân edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler; barındırıp yardım edenler, işte onlar; birbirinin dostudurlar. îmân edip de hicret etmeyenlere gelince; hicret edene kadar si­zin onlarla bir dostluğunuz yoktur. Şayet onlar da din hu­susunda sizden yardım isterlerse; sizinle aralarında mua­hede bulunan bir kavim aleyhinde olmamak üzere, onla­ra yardım etmek boynunuza borçtur. Allah yaptıklarınızı görendir.

İmân – Hicret – Cihâd

Allah Teâlâ, inananların sınıflarını zikredip onları şu kısımlara ayırır : Mallarından ve ülkelerinden çıkan, Allah’a ve Rasûlüne, dîninin ikâmesine yardım etmek üzere gelen, bu hususta mallarını ve nefisle­rini bolca sarfeden muhacirler. O esnadaki Medine halkından olan, mu­hacir kardeşlerini evlerinde barındırıp onları mallarından istifâde etti­ren, onlarla birlikte savaşmak suretiyle Allah ve Rasûlüne yardım eden müslümanlardan ibaret ansâr. İşte bunlar, birbirlerinin dostudur­lar. Yani onlardan her bireri, diğerlerinin her bireri üzerinde hak sahi­bidir. Bunun içindir ki Allah Rasûlü (s.a.), muhacir ve ansâr’m ara­sında kardeşlik kurmuş, her ikişer kişiyi kardeş yapmıştır. Onlar bu kardeşlikle, akrabalıkla olan.mîrâsçı olmadan önce (akrabalıkla vâris olanların önünde) birbirlerine vâris oluyorlardı. Nihayet bu, mîrâs âyeti ile Allah Teâlâ tarafından kaldırıldı. Bu husus Buhârî’nin Sahîh’inde İbn Abbâs’tan rivayetle mevcûddur. Bunu Avfî ve Ali İbn Ebu Talha da İbn Abbâs’tan rivayet ederler. Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde ve başkaları da böyle söylemişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’nin… Cerîr îbn Abdullah’tan ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuşlardır: Muhacirler ve ansâr birbirlerinin dostudur. Kureyş’ten kerhen müslüman olanlar ile Sakîf’den âzâd edilenler de kıyamet gününe kadar birbirlerinin dos­tudurlar. Hadîsi, sâdece Ahmed İbn Hanbel rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Şeybân’ın… İbn Mes’ûd’dan rivaye­tine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Muhacir­ler ve ansâr, Kureyş’ten kerhen müslüman olanlar ile Sakîf’den âzâd edilenler, dünyada ve âhirette birbirlerinin dostudurlar. Hafız Ebu Ya’­lâ, bu hadîsi Abdullah İbn Mes’ûd’un Müsned’inde bu şekilde rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ ve Rasûlü, Allah’ın kitabının bir çok âyetinde muha­cirler ile ansâr’ı övmüştür. Nitekim Allah Teâlâ, şu âyetlerde şöyle bu­yurmaktadır : «Muhacirlerden, ansâr’dan en ileri ve önde gelenlerle, iyilikle onlara uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah’tan hoş-nûddurlar. Hem onlara altından ırmaklar akan cennetler hazırlamış­tır…» (Tevbe, 100), «Andolsun ki Allah, peygamberin ve o güçlük ânın­da O’na uyan muhacir ve ansâr’m tevbelerini kabul etti.» (Tevbe, 117), «Bu ganimetler; yurdlarmdan ve mallarından edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve peygamberine yardım eden fakîr muhacirler içindir. İşte bunlar, sâdıkların kendileridir. Daha ön­ceden o diyarı yurd edinmiş ve göğüslerine îmânı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Ve onlara verilenler karşısında bir. çekememezlik duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.» (Haşr, 8-9). Allah Teâlâ’nm : «Ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik duymazlar.» (Haşr, 9) âyeti hakkında söylenenlerin en güzeli şudur : Onlar (ansâr), Allah’ın onların hicret etmeleri üzerine kendilerine verdiklerinin üstün­lüğünü çekememezlik etmezler. Âyetlerin zahirinden anlaşıldığına göre; muhacirler, ansâr’dan önde tutulmuştur. Bu, âlimler arasında ittifak edilen bir husus olup bunda ihtilâf etmemişlerdir. Bu sebepledir ki İmâm Ebu Bekr Ahmed İbn Amr İbn Abdülhâlik el-Bezzâr Müsned’inde şöyle demektedir: Bize Muhammed İbn Ma’mer’in… Huzeyfe’den rivayetine göre o : Allah Rasûlü (s.a.) beni, hicret ile ansâr’dan olma arasında muhayyer bıraktı. Ben de hicreti seçtim, demiştir. Sonra el-Bezzâr ha­dîsi sâdece bu yönüyle bildiklerini söylemiştir.

Allah Teâlâ : «îmân edip de hicret etmeyenlere gelince; hicret ede­ne kadar sizin onlarla bir dostluğunuz yoktur.» buyurur ki; bunlar, inananların ikinci sınıfı olup, îmân eden ve fakat hicret etmeyerek bâ-diyelerinde (köylerinde) ikâmet edenlerdir. Bunların savaşta bizzat ha­zır bulunmaları dışında ne ganimette ve ne de beşte birde paylan yok­tur. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’nin… Büreyde İbn Hu-sayb el-Eslemî (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Ra­sûlü (s.a.) bir seriyye veya ordu üzerinde bir başkan (emîr, kumandan) gönderdiğinde ona Allah’tan korkmasını; onunla birlikte olan müslü-manlara ise hayır tavsiye eder ve şöyle buyururdu : Allah yolunda Al­lah’ın ismi ile harbediniz. Allah’a küfredenlerle savaşınız. Müşrikler­den bir düşmanına kavuştuğunda, onları şu üç hasletten birine davet et. Bunlardan hangisine icabet ederse; bunu onlardan kabul et ve onları bırak : Onları İslâm’a davet et. İcabet ederlerse onlardan kabul et ve onları bırak. Sonra onları, kendi ülkelerinden muhacirlerin ülkesine intikâl etmeye çağır ve onlara bildir ki bunu yaparlarsa muhacirlerin lehine olanlar onların da lehine; muhacirlerin aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Kabul etmez ve ülkelerinde kalmayı tercih ederler­se; onlara, müslüman bedeviler gibi olacaklarını bildir. Diğer mü’min-ler hakkında carî olan Allah’ın hükmü, onlar hakkında da geçerli ola­cak ve müslümanlarla bizzat cihâd etmeleri dışında fey* ve ganimetten payları olmayacaktır. Eğer onlar, kabul etmezlerse; onları cizye ver­meye çağır. Şayet kabul ederlerse; bunu onlardan kabul et ve onlan bırak. Eğer -bunu da kabul etmezlerse; Allah’tan yardım dile sonra on­larla savaş. Hadîsi sâdece Müslim rivayet etmiş olup ondaki hadîste başka fazlalıklar da vardır.

Allah Teâlâ: «Şayet onlar da din hususunda sizden yardım ister­lerse; sizinle aralarında muahede bulunan bir kavim aleyhinde olmamak üzere, onlara yardım etmek boynunuza borçtur. Allah yaptıkları­nızı görendir.» âyet-i kerîme’sinde şöyle buyurmaktadır: Benim dinim için savaşmak üzere hicret etmemiş olan bu bedeviler, düşmanlarına karşı sizden yardım isterlerse; sîz, onlara yardım ediniz. Onlara yardım etmek sizin üzerinize vacîbtir. Zîrâ onlar, sizin dinde kardeşlerinizdir. Ancak sizinle aralarında belli bir müddete kadar bir muahede bulunan kâfirlerden bir kavim aleyhinde sizden yardım isterlerse; siz, zimmeti­nizi bozmayınız. Ahidleştiğiniz kişilerle yeminlerinizi bozmayınız. Bu açıklama İbn Abbâs (r.a.) tan rivayet edilmiştir.[37]

73 — Küfredenler ise birbirlerinin dostudurlar. Eğer siz bunu yapmazsanız; yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur.

Kâfirler Birbirlerinin Dosttandır

Allah Teâlâ, inananların birbirilerinin dostu olduğunu zikrettiğin­de onlarla kâfirler arasındaki dostluğu da kesmiştir. Nitekim Hâkim Müstedrek’inde der ki: Bize Muhammed İbn Salih İbn Hânî’nin… Üsâme’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre O : İki din halkı birbirine mirasçı olmaz. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz, buyurup sonra da: «Küfredenler ise birbirlerinin dostu­durlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur.» âyetini okumuşlardır. Sonra Hâkim, hadisin isnadının sa­hih olduğunu ve Buharı ile Müslim’in tahrîc etmediklerini söyler. Ben de derim ki: Hadîs Buhârî ile Müslim’de Üsâme İbn Zeyd’den rivayetle mevcûd olup bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olmaz, buyurmuşlardır. Müsned ve Sünen’lerde Amr İbn Şuayb’m babasından, onun da dedesinden rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Değişik iki din sahipleri birbirlerine mirasçı olmazlar. Tirmizî, hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiştir.

Ebu Ca’fer İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed’in… Zührî’den riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) İslâm’a giren bir adamı tutmuş ve ona şöyle buyurmuştur: Namaz kılarsın, zekâtı verirsin, Beyt’i hacc eder­sin, Ramazân orucunu tutarsın ve muhakkak ki sen bir müşrikin ateşini ancak onunla harb halinde olduğun zaman görürsün. Hadîs, bu kanaldan rivayetinde mürsel olup başka bir şekli ile muttasıl olarak rivayet edilmiştir. Buna göre Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuşlardır : Benim müşriklerin arasında olan her bir müslümânla hiç bir ilgim yoktur. Sonra da şöyle buyurmuşlardır: O ikisinin (müslüman âle müşriğin) ateşleri birbirini görmez.

Ebu Dâvûd «Kitâb el-Cihâd»ın sonunda şöyle der: Bize Muham-med İbn Dâvûd İbn Süfyân’m… Semüre İbn Cündeb’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuşlardır: Kim, müşrikle bir­likte olur ve onunla beraber oturursa; o da onun gibidir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh’in Hatim İbn İsmail kanalıyla… Ebu Hâşim el-Müzenî’den rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Dini ve ahlâkından hoşlandığınız birisi size geldiğin­de onu nikahlayınız. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve geniş bir fesâd olur. Ey Allah’ın elçisi… olursa? dediler de üç defa : Dini ve ahlâkından hoşnûd olduğunuz biri size gelirse; onu nikahla­yınız, buyurdular. Bu hadîsin bir benzerim Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Hatim İbn İsmâîl kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

Abdülhamîd İbn Süleyman kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Ahlâkı ve dininden haşnûd olduğunuz birisi size geldiğinde onu evlendiriniz. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve geniş bir fesâd olur.

Allah Teâlâ : «Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur.» buyurur ki eğer siz. müşriklerden uzak durup, inananlara dost olmazsanız insanlar arasında fitne meydana gelir. Bu; işin, durumun karışmasıdır. Ve inananla kâfirin karışmasıdır. Böylece insanlar arasında yaygın, uzun ve geniş bir fesâd meydana gelir.[38]

74 — îmân edip hicret edenler, Allah yolunda cihâd edenler, barındıranlar ve yardım edenler; işte- onlar ger­çek mü’minlerdir. Onlar için mağfiret ve cömertçe veril­miş rızıklar vardır.

75 — Sonra îmân edip de hicret edenler ve sizinle bir­likte savaşanlar; işte onlar sizdendir. Hısımlar, Allah’ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar. Muhakkak ki Allah, her şeyi bilendir.

Allah Teâlâ, inananların dünyadaki hükmünü zikrettikten sonra, âhirette onlar için neler olacağını da zikretmiş ve onlarda gerçek îmân bulunduğunu haber vermiştir. Nitekim bu, daha önce bu sûrenin ba­şında da geçmişti. Allah Teâlâ onları bağışlama ile ve şayet olmuşsa günâhlarından vazgeçme ile mükâfatlandıracağını, onlara güzel, bol, temiz, şerefli, devamlı, ebediyyen kesilmeyecek, sona ermeyecek, güzel­liği ve çeşitli olmasından usanılmayacak rızıklar bahşedeceğini haber vermektedir. Sonra Allah Teâlâ, dünyada iken onların üzerinde bulun­dukları îmân ve sâlih amellerde kendilerine tâbi olanların, âhirette de onlarla birlikte olacağını haber vermektedir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmuştur : «Muhacimlerden, ansâr’dan en ileri ve önde gelenlerle, iyilikle onlara uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah’tan hoşnûddurlar. Hem onlara altından ırmaklar akan cennet­ler hazırlamıştır. Orada ebedî kalıcıdırlar…» (Tevbe, 100), «Onlardan sonra gelenler ise, derler ki: Rabbımız bizi ve bizden önce îmân etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Ve îmân etmiş olanlar için kalbimizde kin bırakma. Rabbımız, muhakkak ki Sen Rauf’sun, Rahîm’sin.» (Haşr, 10). Üzerinde ittifak edilen ve hattâ mütevâtir olarak sıhhatli kanallar­dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Kişi, sevdiği ile beraberdir, buyurmuşlardır. Başka bir hadîste ise : Kim, bir kavmi se­verse; onlarla birlikte haşrolunur, buyurulmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’nin… Cerîr’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Muhacirler ve ansâr, birbir­lerinin dostudurlar. Kureyş’ten kerhen müslüman olanlar ile Sakîf’ten âzâd edilenler de kıyamet gününe kadar birbirlerinin dostudurlar. Şerîk der ki: Bu hadîsin bir benzerini bize A’meş… Cerîr’den, o da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Her iki kanaldan olmak üzere hadîsi sâdece Ahmed rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ’nın: ((Hısımlar, Allah’ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar.» sözüne gelince; bu; Allah’ın hükmündedir. Değilse «Hısım­lar» âyetinden maksad, ferâiz âlimlerinin kendilerine mirastan bir pay ayrılmayan, asabe yoluyla mirasçı olmayan, bilakis bir vârise ilhak olu­nan akrabalar hakkında ferâiz âlimlerinin kullanmış oldukları bir ta’-bîr değildir. Bunlar teyze, dayı, hala, kız çocuklarının çocukları, kız kar­deşlerin çocukları ve benzerleridir. Bazıları bu âyetin, bu hususta delil olduğunu sanmışlar ve bu âyetin bu konuda açık olduğuna inanmış­lardır. Halbuki gerçekte âyet, bütün akrabalıkları içine alacak şekilde geneldir. Nitekim İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde ve bir­çokları; bu âyetin, önceleri dostluk ve kardeşlikle birbirlerine mirasçı olma yoluyla vâris olmayı neşhettiği (kaldırdığı) görüşünü açıkça be­lirtmişlerdir. Buna göre âyet, özel ismi ile hısımları da içine almaktadır. Bunları mîrâsçı kılmayanlar ise başka delilleri öne sürmektedirler. Bu delillerin en kuvvetlisi: Muhakkak ki Allah Teâlâ her hak sahibine hakkını vermiştir. Vâris için vasiyyet yoktur, hadîsidir. Onlar derler ki: Şayet bunlar hak sahibi olsaydılar, Allah’ın kitabında ismen belirtilmiş bir paylan olurdu. Böyle olmadığına göre vâris değildirler. En doğru­sunu Allah bilir.

Burası Enfâl sûresinin sonudur. Hamd ve Minnet Allah’adır. O’na tevekkül ederiz. O bize yeter ve O ne güzel Vekîl’dir.

Kuran

Enfal Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.