Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

79 – Naziat Suresi | Tefsir’ul Munir

79 – Naziat Suresi | Tefsir’ul Munir

Naziat Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Dirilmenin Gerçekleşeceğine Yemin, Müşriklerin Durumu Ve Onu İnkâr Etmelerine Cevap

1, 2- Andolsun (kâfirlerin cesetleri­ne) boğulmuş olan ruhlarını ta de-rinlikler(in)den söküp koparan, (müminlerin canını ise) rıfk ile çı­karan (ölüm melek)lerine.

3, 4, 5- Andolsun yüzüp de öncü ola­rak koşan, bir de işi tedbir edenlere.

6, 7- O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

8, 9- O gün kalpler titreyecek, gözle­ri zilletle eğilecektir.

10- Onlar derler ki: “Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?”

11- “Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi?”

12- Dediler: “Öyle ise bu (yeni haya­ta dönüş) ziyanlı bir dönüştür.”

13- Fakat o, ancak bir tek haykırıştır.

14- Ki o zaman onlar hemen topra­ğın yüzündedirler.

Açıklaması

“Andolsun (kâfirlerin cesetlerine) boğulmuş olan ruhlarını ta derinlik-ler(in)den söküp koparan, (müminlerin canını ise) rıfk ile çıkaran (ölüm melek) lerine. Andolsun yüzüp de öncü olarak koşan, bir de işi tedbir eden­lere”[1] Allah Tealâ kâfirlerin ruhlarını, cesetlerin derinliklerinden çıkar­dıkları için, şiddetli, zorlukla ve sökercesine çıkaran meleklere yemin et­miştir. Bu melekler müminlerin ruhlarını da hızlıca ve latif bir şekilde ko­laylıkla çıkarırlar. Aynı şekilde Allah’ın emri için gökten hızlıca inen me­leklere, müminlerin ruhlarını cennete koşturan, helâl ve haramı, açıkla­malarını indirerek işi tedbir eden, rüzgarlar, yağmurlar ve diğerleri ile yer ehlinin işini tedbir eden meleklere yemin etmiştir.

Dünya işlerinin tedbiri dört meleğin üzerinde olduğu söylenmiştir: Cibril, Mikail, Azrail ve İsrafil. Cibril, rüzgarlar ve ordularla görevlidir. Mikail, yağmur ve bitkilerle görevlidir. Azrail ruhların alınması ile görevli­dir. İsrafil ise, onlara emir indirir.

Hasan-ı Basri dedi ki: Beş kelime ile murat, yıldızlar ve gezegenlerin burçlar arasında hareketi ve feleklerinde sessizce veya hızlıca ya da, Al­lah’ın emri ile bir işi tedbir ederek yüzmeleridir.

“İşler” değil de “iş” demesi de, cins kasteddiği içindir. Çoğul yerine geçmiştir. Aslında işin tedbiri Allah Tealâ’ya aittir. Meleklere izafe edilme­si, onların onu yapması ve sebeplerinden olmasından dolayıdır.

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. “Ölümden sonra elbette dirileceksiniz” şeklindedir. Bunun dayanağı da, daha sonra Allah Tealâ’nm onlardan ha­ber verdiği gibi dirilmeyi inkâr etmiş olmalarıdır. “Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi?” (11. ayet) Yani biz kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?

İlk üçünde vav ile diğerlerinde ise fa ile atıf yapması, Zemahşeri’nin dediğine göre, son ikisinin öncekiler sebebi ile olmasındandır.

“O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gele­cek. ” Allah Tealâ’nın buyurduğu gibi, “O günde ki yer, dağlar sarsılır.” (Müzzemmil, 73/14) Yer hareketlenip dağlar sallandığı zaman gök onu iz­ler, içindeki gezegenler yarılır, dağılır. Birinci olayın, bütün mahlukâtm öleceği birinci Sur, ikincisinin de dirilmenin olacağı ikinci Sur olduğu da söylenmiştir.

Ahmed, hasen diyerek ve Tirmizi, sahih diyerek Hakim, Übey b. Kâ’b’tan şöyle rivayet ettiler: (lafız Tirmizi’nindir): Gecenin üçte ikisi geç­tikten sonra kalktı ve dedi ki: “Ey insanlar! Allah’ı zikredin. Sarsıntı geldi, peşindeki de onu izleyecek. Ölüm de her şeyi ile geldi.” Ahmed’in ilâvesin­de şu vardır: Bir adam dedi ki: Ya Rasulallah! Bütün duamı sana yapayım mı? Buyurdu ki: “O zaman dünya ve ahire tinde her mühim şeyde Allah sa­na yeter.”

“O gün kalpler titreyecek, gözleri zilletle eğilecektir.” Kıyamet günü, gördüğü o kıyametin dehşetinden dolayı korkak, sıkıntılı ve çarpan kalpler vardır ki onlar kâfirlerin kalpleridir. O kalplerin sahiplerinin gözleri de gördükleri dehşetten zelil ve hakirdir. İslâm dışında öldükleri, dirilişi in­kâr ettikleri için. Sözleri de şuydu:

“Onlar derler ki: “Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi? Dediler: Öyle ise bu ziyan-lı bir dönüştür.” Yani, Kureyş müşrikleri ve dönüşü inkâr eden, dirilişin gerçekleşeceğini imkânsız gören benzerleri kendilerine “siz dirileceksiniz” dendiğinde derler ki: İlk hayatımıza, ölümden önceki halimize döndürülüp, ölüler iken kabirlere vardıktan sonra yeniden dirilecek miyiz? Bu, onların şu sözleri gibidir: “Bir yığın kemik ve kırıntı olunca mı, hakikaten biz mi yeni bir yaratılışla diriltilecekmişiz?” (İsra, 17/98) Vücutlarımız parçalan­dıktan, kemiklerimiz eridikten ve un ufak olduktan sonra hayata döndü-rülmemiz nasıl düşünülebilir?

Ölüm bir dönüş olur ve kıyamet günü dirileceğimiz doğru çıkarsa ya ziyana uğrarız ya da, Muhammed’in bize haber verdiğini yalanladığımız için zararlı bir dönüş olur ve Peygamberin dediği bize isabet eder. Bu söz, dirilmeyeceklerine inandıklarından, alay ve istihza üslûbu ile söyledikleri bir sözdür.

Allah Tealâ onlara ezici bir cevap vererek buyurdu ki:

“Fakat o, ancak bir tek haykırıştır. Ki o zaman onlar hemen toprağın yüzündedirler.” Bu işi uzak saymayın. İş kolaydır. O dönüşü Allah için zor saymayın. O sadece Allah’ın kabirlerdeki ölüleri dirilteceği ikinci üfürüş olan bir haykırıştır. Bir de onlar toprağın üzerindedirler. İşte o zaman mahlukât hesaba çekilir. “Toprak” sahih olan görüşe göre, ahiret toprağı­dır. O da düz, beyaz bir yerdir. Buradaki murat, en üst yüzü ve zahir alanı­dır. O zaman orada uyunamıyacağı için ona “sahire” denmiştir. [2]

Musa (A.S.) Ve Firavun Kıssası İle Gözdağı

15- Sana Musa’nın haberi geldi mi?

16- Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde nida etmişti.

17- “Firavun’a git. Çünkü o pek az­mıştır.”

18- De ki: “Arınmaya niyetin var mı?”

19- “Seni Rabbi’ne yönelteyim de (O’ndan) korkasın.”

20- Ona en büyük mucizeyi gösterdi.

21- Fakat yalanladı, isyan etti.

22- Sonra da koşarak arkasını döndü.

23- Nihayet topladı da bağırdı:

24- ‘İşte ben sizin en yüce rabbinizim!”

25- Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabıyla yakaladı.

26- Şüphe yok ki (Allah’tan) korka­cak kimse için bunda kat’i bir ibret vardır.

Açıklaması

“Sana Musa’nın haberi geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ va­disinde nida etmişti.” Sana Musa (a.s.)’nm Firavun ile olan kıssası ulaşma­dı mı? Allah Musa’yı mübarek temiz Tuvâ vadisinde nübüvvet ve risaletle görevlendirmiş, Rabbi onu gece çağırıp, konuşarak Firavun’a göndermiş, mucizelerle de desteklemişti. Tuvâ, Rabbin Musa’ya nida ettiği Sina dağın­daki vadidir.

Allah Tealâ Musa (a.s.)’nın kıssasını şu nedenle hatırlatmıştır: O, geç­miş peygamberlerden mucizesi en belirgin olandır. Peygamber (s.a.)’e de kavminden karşılaştığı tepkiye teselli, Kureyş kâfirlerini de kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlü olan Firavun ve ordusuna indirdiği azabın benzeri ile tehdit vardır.

Daha sonra Allah Tealâ, Musa (a.s.)’nm görevini izah etmiştir:

“Firavun’a git. Çünkü o pek azmıştır.” Allah ona şöyle dedi: Mısır ta-ğutu Firavun’a git. İsyan, büyüklenme ve Allah’ı inkârda haddi aştı; rablık iddiasında bulunup İsrailoğulları’na zulmetti, kavmini köleleştirdi.

Sonra da ona davet üslûbunu öğretti:

“De ki: ” Arınmaya niyetin var mı?” Seni Rabbi’ne yönelteyim de (O’ndan) korkasın.” Ona gittikten sonra Firavun’a de ki: Şirk ve ayıplardan temizlenmeye isteğin var mı? Ben seni Allah’ı bilmeye, tevhide ve ibadete yönelteyim. Onun emrettiğini yapıp yasakladığını terkederek cezasından kurtulasın.

Allah Tealâ ona yumuşak sözlülüğü emretmiştir. Genelde despotların davet edilmeleri, aşırılıklarının hafifletilmesi, inat ve zulümlerinin kırıl­ması için latif olmayı, incelik ve müdaratı gerektirebilir. Bu kıssadaki yu­muşaklık emri Kur”an-ı Kerim’de tekrar edilmiştir. Şu ayette de aynı emir vardır: “Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut korkar.” (Tâha, 20/44)

Ayet, peygamberlerin gönderilmesindeki en büyük gayenin insanların Allah’ı bilmeye yönlendirilmesi ve Allah’ın tanınmasına dair bilginin de hi­dayet edenden alınacağına delildir.

Ardından Allah Tealâ, Musa (a.s.)’nın Firavun’a mucizesini gösterdiği­ni açıklıyor:

“Ona en büyük mucizeyi gösterdi.” Ona, peygamberliğinin doğruluğu­na delâlet eden en büyük mucize ve alâmeti gösterdi. O mucize, asanın yı­lana dönüşmesi ve “beyaz el”dir. Buna rağmen ayette buyrulduğu gibi Fira­vun bu daveti kabul etmedi.

“Fakat yalanladı, isyan etti. Sonra da koşarak arkasını döndü.” Fira­vun Musa’yı ve getirdiğini, hakkı yalanladı, Allah’a isyan edip itaat etme­di. İmandan kaçıp yüz çevirdi. Yeryüzünde huzursuzluğa ve Musa’ya tuzak kurmaya ve getirdiğine muhalefete başladı.

“Yalanladı, isyan etti” ifadesinde, yalanlama ve isyanın bir araya geti­rilmesi, kalbi ve lisanı ile yalanladığına, isyan ve zulümle asi olduğuna de­lâlet etmektedir.

“Nihayet topladı da bağırfa- “İşte ben sizin en yüce rabbinizim!” İstişa­re için askelerini topladı ya da muhalefet için sihirbazlarını topladı. Sonra onlara toplandıkları o yerde bağırdı, ya da bir münadinin şöyle bağırması­nı emretti: “En büyük rab, tek yetki kesin yetki sahibi benim. Benim üs­tümde bir rab yoktur.” Cezası ise ayette buyurulduğu gibi ordusu ile bera­ber boğulmak oldu.

“Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabıyla yakaladı. Şüphe yok ki (Allah’tan) korkacak kimseler için bunda kafi bir ibret var­dır.” Allah onu çok güçlü ve kudretli bir yakalayışla yakaladı ve ondan, dünyada onun gibi kafa tutanlara ibret olacak bir şekilde intikam aldı. Onun durumunu duyanın öğüt alacağı şekilde kendisini, ateş azabı olan ahiret cezası ile ve boğulma olan dünya cezası ile cezalandırdı. Firavun’un anılan kıssası ve ona yapılanda, Allah’tan sakınan, korkup ibret alan ve kendisine çeki düzen veren için büyük bir ibret vardır; geçmişin olaylarına bakıp onları şimdiki ve gelecek zamana kıyaslar. Ayette geçen “el-ahireti ve’l-ûlâ” kelimelerine dünya ve ahiret manası verilmesi, İbni Kesicin dedi­ğine göre ayetin manası için daha uygundur. [3]

Göklerin Yerin Ve Dağların Yaratılması İle Dirilişin İspatı

27- Sizi yaratmak mı daha güç, yok­sa göğü mü? Ki onu (Allah) bina et­miştir.

28- Onun boyunu O yükseltti. Der­ken ona bir nizam verdi.

29- Onun gecesini kararttı, gündü­zünü çıkardı.

30- Bundan sonra da yeri yayıp dö­şedi.

31- Ondan suyunu, otlağını çıkardı.

32- Dağları dikti.

33- Size ve davarlarınıza birer fay­da olmak üzere.

Açıklaması

“Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa göğü mü ki onu (Allah) bina etmiş­tir. Onun boyunu O yükseltti. Derken ona bir nizam verdi.” Siz mi? Ey in­sanlar, ölümden sonra yaratılmanız ve dirütilmeniz, sizin takdirinizde gök­lerin yaratılmasından daha mı zordur? Şüphesiz göklerin yaratılması daha zordur: “Göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyüktür. (Gafir, 40/57), Gökleri ve yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?” (Yasin, 36/81) Astronomi bilginlerinin dehşet ve hay­ranlıkla anlattığı harika kudret eserlerini yaratmaya gücü yeten, ilk defa yaratmış olduğu ve sonra da öldürdüğü bedenleri tekrar yaratmaktan nasıl aciz kalır?

Ardından Allah Tealâ gökleri yaratma şeklini açıklamıştır. Onu yerin üstünde direksiz duran yüksek bina gibi yapmış, yapısını yüksek, yaratılı­şını nizamlı, farklılık ve eğrilik, yank ve çatlak olmayacak şekilde dengeli ve düzgün yapmıştır. Sayılan milyonlan aşan yıldızlann yaratılışını ola­ğan üstü güzel yapmış, her yıldıza muayyen bir hacim ve çarpışmadan yü­zebileceği bir yörünge belirlemiştir. Bunlann toplamından da binaya ben­zeyen ve gök denen şey oluşmuştur.

“Onun gecesini kararttı, gündüzünü çıkardı.” Göğün gecesini karanlık yaptı. Güneşin ışığı ile parlak gündüzünü aydınlattı, ortaya çıkardı. Gece ve gündüzün sürekliliğini, mevsimlerin değişmesini yaşam ve yerleşme için uygun bir ortam yaptı.

“Bundan sonra da yeri yayıp döşedi.” Yeri yayıp döşedi ve göğü yarat­tıktan sonra onu iki tarafından basık yaptı. Yer (arz) göğün yaratılmasın­dan önce yaratılmıştı fakat yayılmış değildi, göğün yaratılmasından sonra yayıldı. Secde (Fussilet) suresinde şöyle buyurulmaktadır: “De ki:” Gerçek­ten siz mi o arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor, O’na ortaklar mı koşuyor­sunuz?. O alemlerin Rabbi’dir. O, yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi. Onda bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için gıdalar takdir et­ti. Sonra göğe -ki, o bir buhar halinde idi- doğruldu da ona ve arza, “ikiniz de ister istemez gelin” buyurdu. Onlar da “İsteye isteye geldik.” dediler.” (Fussilet, 41/9-11) Bu ayet göklerin yerden sonra yaratıldığına ancak, yerin yayılıp döşenmesinin göklerin yaratılmasından sonra olduğuna delildir.[4]

Sonra yayma esnasında hayat ve geçim yolları için gerekli şeylerin na­sıl düzenlendiğinin izahını yaparak buyurdu ki:

“Ondan suyunu, otlağını çıkardı. Dağları dikti. Size ve davarlarınıza birer fayda olmak üzere.” yerden nehirler, denizler, pınarlar, kaynaklar fış­kırttı. İnsan için daneler ve meyvalardan azık, hayvanlar için de ot, saman gibi otlaklar çıkardı. Dağları da üzerindekileri sarsmasın diye yerin ka­zıkları gibi yaptı. Onları yerlerinde sabitleştirdi, yerleştirdi.

Ey insanlar! Bütün bunları Allah Tealâ sizin menfaatiniz ve yararınız için, sizin istifadeniz için yaptı. Buyurdu ki: “O sizin için gökten su indiren­dir. Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bit­kiler.” (Nahl, 16/10) [5]

Ahirette İki Grubun Cezası Ve Kıyamet Bilgisinin Allah’a Havale Edilmesi, Dünyanın Süresinin Kısalığı

34, 36- Fakat o en büyük belâ geldi­ği zaman, insanın neye koştuğunu iyice anlayacağı gün, o alevli ateş, görecek kimseye apaçık gösterildi­ği (zaman).

37, 38- Artık kim haddi aşarak küf­retmiş, dünya hayatını tercih eyle-mişse,

39- İşte muhakkak ki o alevli ateş onun varacağı yerin ta kendisidir.

40, 41- Rabinin makamından kor-

yerin ta kendisidir.

42- Sana o saati, onun ne zaman demir ataca&ını s°rarlar-

43- Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın.

44- Onun nihayeti ancak Allah’a (dayanır.)

45- Sen ondan korkacak kimselere ancak o tehlikeyi haber verensin.

46- Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuş­luğundan başka durmamışlardır.

Açıklaması

“Fakat o en büyük belâ geldiği zaman, insanın neye koştuğunu iyice anlayacağı gün, o alevli ateş, görecek kimseye apaçık gösterildiği (zaman)” Diğer bütün belâların üstünde olan en büyük belânın vakti geldiğinde -ki kıyamet günü ya da dirilmenin olacağı ikinci üfürme anı veya cennet ehli­nin cennete cehennem ehlinin de cehenneme sürülmesidir ve insan onun yanında önceki her şeyi unutacaktır,- Allah Tealâ mahlukât arasında hük­medecektir. Bu şart cümlesinin cevabı “Allah hükmedecektir” takdiridir.

O günün iki sıfatı vardır: O zaman insan yapmış olduğu bütün iyilik­leri ve kötülükleri görür. Çünkü onu amel sahifesinde yazılı görecektir: “İn­san o gün hatırlayacak ama, hatırlamadan ona ne?” (Fecr, 89/23). “Allah onları yazdı, onlar unuttu.” (Mücadile, 58/6). O gün cehennem ateşi, mü­min olsun kâfir olsun kimseye gizli kalmayacak şekilde ortaya çıkar: “Ce­hennem de azgınlara açılıp gösterilmiştir.” (Şuara, 26/91). Mukatil dedi ki: “Örtüsü kalkar ve halk ona bakar.” Mümin, ondan kurtulmakla Allah’ın ona nimetinin kadrini bilir. Kâfir ise, kederden kedere, hasretten hasrete düşer.

Ardından Allah Tealâ mahlukât arasındaki hükmünü açıklayarak bu­yurdu ki:

“Artık kim haddi aşarak küfretmiş, dünya hayatını tercih eylemişse, iş­te muhakkak ki o alevli ateş onun varacağı yerin ta kendisidir.” Büyükle-nip, isyan eden ve küfürde isyanda haddi aşan, dünya hayatını din ve ahi-rete tercih eden, ona hazırlanmayan, onun için amel de yapmayan… İşte onun sonunda varacağı ve kalacağı yer yakıcı ateştir. Çünkü dünya sevgisi her yanlışın başıdır. Ayetin Nazr ve oğlu el-Haris hakkında indiği söylen­miştir. Bununla birlekte ünya hayatını ahirete tercih eden her kâfir için umumidir.

“Ama, kim Rabinin huzurunda (durmaktan) korktu, nefsini hevadan alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet onun varacağı yerin ta kendisidir.” Kim de Allah azze ve celle’nin önünde durmaktan korkar, kıyamet günü Allah’ın onun hakkındaki hükmünden çekinirse, Allah’ın azamet ve celâli­ni kavrar, nefsini kötülüklerden engeller, masiyet ve arzuladığı haramlara mani olur ve onu Rabbinin itaatine çevirirse, başka yer değil cennet onun varacağı yer ve makam olacaktır. Ayet Mus’ab b. Umeyr ve kardeşi Amir b. Umeyr hakkında inmiştir. Allah’tan korkan ve hevasına uymayan bütün müminler hakkında umumidir.

Bu iki vasıf Allah Tealâ’nm ateş ehlini vasıflandırdığı iki sıfata zıttır. “Ama, kim Rabbinin makamından korktu.” cümlesi “Artık kim haddi aşa­rak..” cümlesinin zıttıdır. “Nefsini hevadan alıkoyduysa” cümlesi “dünya hayatını tercih etmiş” cümlesine zıttır.

Allah’tan korkma, muhakkak Allah’ın varlığını ve birliğini tanıdıktan sonra olmalıdır. Nitekim: “Allah’tan ancak alim kulları korkar.” (Fatır, 35/28) buyurulmuştur. Allah’tan korkma hevayı defetmenin sebebi olduğu için “Nefsini hevadan alıkoyduysa” cümlesinden önce anılmıştır.[6]

Sonra da Allah Tealâ müşriklerin alaylı yolla kıyametin vaktini sor­malarını zikrederek buyurdu ki:

“Sana o saati, onun ne zaman demir atacağını sorarlar.” Ey Peygam­ber! Dirilişi inkâr eden müşrikler sana kıyametin ne zaman demir atacağı­nı, yani meydana geleceği vakti soruyorlar. Allah’ın onu ne zaman meydana getireceğini geminin demir atma ve varıp kalacağı yere ulaşacağı zamana benzeterek soruyorlar. Bu da Peygamber (s.a.)’i kıyametin “et-Tâmme, es-Sâhha, el-Azife, el-Hâkka, el-Karia” gibi ürpertici vasıflarını andığını duy­dukları zamandır. Alay ederek şöyle demişlerdi: “Gelip çatması ne zaman?”

Aişe (r.a.)’nin geçen hadisinde, Rasulullah (s.a.)’m bu ayet ininceye ka­dar kıyameti anıp onu sorduğu rivayet edilmişti. İbni Abbas dedi ki: Mekke müşrikleri Rasulallah (s.a.)’a kıyamet ne zamandır diye alay için sordular. Allah azze ve celle bu ayeti indirdi.

“Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın. Onun niha­yeti ancak Allah’a (dayanır)” Ey Muhammedi Senin kıyamete dair bir bil­gin yoktur ki bunu sana soruyorlar. Yani bu konuda senin elinde bir şey yoktur.[7] Bu, onu çokça anması karşısında bir hayret ifadesidir. Sanki şöy­le denmiştir: Onun bilgisi ne sende ne de bir başkasındadır. Aksine kayna­ğı, dayanağı ve bilgisinin nihayeti Allah azze ve celle’dir. Sadece O, kıya­metin vaktini tam olarak bilir, başkası değil. Ondan sana nasıl sorarlar, meydana geleceği vaktin açıklamasını nasıl isterler? Onlar onu sorup du­ruyorlar, sen de onlara cevap vermek istiyorsun.

Bu ayetin benzeri şu ayetlerdir: “Kıyametin vukuunun ne zaman oldu­ğunu sana sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. O’nun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklere de, yere de ağır basmış­tır o. O, size ancak ansızın gelir.” “Tam manasıyla biliyormuşsun gibi sana onu sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır.” (A’raf, 9/187) “Kı­yametin ilmi Allah nezdindedir.” (Lokman, 21/34). Bu nedenle, Cebrail (a.s.) Rasulullah (s.a.)’a kıyametin vaktini sorduğunda, Müslim’in Ömer’den yaptığı rivayette şöyle buyurmuştu: “Kendisine sorulan, soran­dan daha bilgili değildir.”

“Sen ondan korkacak kimselere ancak o tehlikeyi haber verensin.” Seni insanları Allah’ın azap ve cezasından uyarasın ve korkutasın diye gönder­dim. Sen sadece, kıyametten korkanı korkutucusun. Kim Allah’tan ve tehdidinden korkarsa sana uyar ve kurtulur, kazanır. Kim de kıyameti yalan­lar ve sana aykırı davranırsa kaybeder, zarara uğrar. Sorumlu olmadığını bırak, emredildiğin uyarma işini yap. Uyarmayı korkanlara özelleştirmesi, onların uyarıdan yararlanmaları dolayısıyladır.

“Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuşluğundan başka durmamışlardır.” Şu sordukları gün, kesinlikle olacak­tır. Onlar kabirlerinden mahşere kalkıp kıyameti gördüklerinde, dünya ha­yatının süresini azımsayacaklar. Onu gündüzün bir saati ya da bir akşamı veya bir kuşluk vakti gibi görecekler. Burada amaç, kıyametin şiddetini gördüklerinde, dünya da geçirdikleri süreyi onların gözünde az göstermek­tir. Onu gördüklerinde sanki bir gün kalmış gibi olacaklar. Dendi ki: Kabir­lerinde sadece bir akşam ya da bir kuşluk kalmışlardır. Bu da, o günün korkunçluğunu gözleri ile görünce, kabirde kaldıkları süreyi azımsamala-nndandır.

Kuran

Naziat Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.