Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

79 – Naziat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

79 – Naziat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Naziat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.

2 — Canları kolaylıkla alanlara,

3 — Yüzüp yüzüp gidenlere,

4 — Yarıştıkça yarışanlara,

5 — Ve işleri yönetenlere,

6 — O gün; bir sarsıntı sarsar,

7 — Ve peşinden bir başkası gelir.

8 — 0 gün kalbler titrer,

9 — Gözler yere döner.

10 — Biz, eski halimize mi döndürüleceğiz? derler.

11 — Ufalanmış kemikler olduğumuz vakit mi?

12 — O takdirde bu, zararlı bir dönüştür, derler.

13 — Doğrusu o, bir tek çığlıktır.

14 — Ki o zaman, hepsi toprağın yüzüne dökülecektir.

Andolsun İşleri Yürütenlere

Abdullah İbn Mes’ûd, Abdullah İbn Abbâs, Mesrûk, Saîd îbn Cü-beyr, Ebu Salih, Ebu Duhâ, Süddî: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.» kavli ile meleklerin kasdedildiğini söylerler. Yani melekler âdemoğullannın ruhlarını çekip aldıkları zaman, bir kısmı katı ve sert olarak ruhu kabzeder ve bunu söküp çıkarmak için çalışır. Bir kısmı da insanoğlunun ruhunu kolaylıkla alır. Sanki bir ip düğümünü çözüyor-muş gibi. İşte Allah Teâlâ’nm müteakiben buyurduğu: «Canları kolay­lıkla alanlara.» kavlinden maksad budur. İbn Abbas böyle der. Bir baş­ka rivayette de İbn Abbâs der ki: «Söküp alanlar»dan maksad, kâfirle­rin nefisleridir. Bunlar sökülüp alınır, sonra cehennem ateşine daldırır lırlar. İbn Ebu Hatim böyle rivayet eder.

Mücâhid der ki: «Boğulmuş olanı söküp alanlar» kavlinden mak­sad, ölümdür. Hasan, Katâde ise: «Boğulmuş olanları söküp alanlara andolsun. Canları kolaylıkla alanlara da.» kavli ile yıldızlar kasdedil-miştir.

Atâ İbn Ebu Rebân der ki: Söküp alanlarla, kolaylıkla alanlar kav­linden maksad, savaşa kuvvetle katılanlardır. En Sahîh görüş birinci­sidir ve müfessirlerin ekseriyyeti bu görüşü benimsemişlerdir.

«Yüzüp yüzüp gidenlere.» Abdullah İbn Mes’ûd, bunların melekler olduğunu söyler. Hz. Ali, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve Ebu Sâlih’den de buna benzer bir ifâde nakledilmiştir. Mücâhid ise «Yüzüp yüzüp gi­denlere» kavli ile, ölüm kasdedilmiştir derken, Katâde; bunlarla yıl­dızlar kasdedümiştir, der. Atâ İbn Ebu Rebâh ise; bununla diriler kas­dedilmiştir, der.

«Yarıştıkça yarışanlara» Ali, Mesrûk, Mücâhid, Ebu Salih ve Hasan el-Basrî’den rivayet edilir ki; bununla melekler kasdedilmiştir. Hasan Lse; îmân yarışına katılıp tasdike koşanlar, anlamını vermiştir. Mücâ­hid ölüm anlamını verirken, Katâde yıldızlar mânâsını verir. Atâ ise bu­nunla, Allah yoluna koşulan atlar kasdedilmiştir, der.

«Ve işleri yönetenlere.» Ali, Mücâhid, Atâ, Ebu Salih, Hasan, Ka­tâde, Rebî’ İbn Enes ve Süddî bunlar meleklerdir, derler. Hasan’ın ek bilgisinde ise şu ifâdeler yer alır: Melekler emri gökten yeryüzüne yö­neltirler. Bu konuda ihtilâf yoktur. Ancak İbn Cerîr kesin olarak neyin kasdedildiğini belirtmemiştir. Onun nakline göre: «Ve işleri yönetenle­re.» kavliyle melekler kasdedilmiştir. Ancak kendisinin bu görüşe müs-bet veya menfî tarzda katılıp katılmadığını zikretmemiştir.

«O gün; bir sarsıntı sarsar, ve peşinden bir başkası gelir.» İbn Ab-bâs der ki: Bu, birinci ve ikinci nefhadır. Mücâhid, Hasan, Katâde, Dah-hâk ve bir başkası böyle demiştir. Mücâhid der ki: «O gün; bir sarsıntı sarsar.» kavli, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «O gün; yeryüzü ve dağ­lar sarsılır.» (Müzzemmil, 14) «Ve peşinden bir başkası gelir» kavli ise Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Yer ile dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman» (Hakka, 14) İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Kâ’b İbn Kurayza’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sarsıntı gelir, peşinden bir başkası onu izler ve onunla beraber ölüm gelir. Adamın biri dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben senin üzerine salâvat getirecek olursam? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: O zaman Allah sana dünyan ve âhiretin ile seni meşgul eden konularda kâfi gelir. Bu rivayeti Tirmizî. İbn Cerîr Taberî. İbn Ebu Hatim. Süf-yân es-Sevrî kanalıyla Kâ’b el-Kurazî’den naklederler. Tirmizî ve İbn Ebu Hâtim’in lafzı ise şöyledir: Gecenin üçte ikisi geçince Rasûlullah (s.a.) kalkıp dedi ki: Ey insanlar, Allah’ı zikredin. Çünkü sarsıntı sar­sar ve peşinden bir başkası gelir ve onunla beraber ölüm gelir.

«O gün kalbler titrer.» İbn Abbâs, korkar, diye mânâ vermiştir. Mü­câhid ve Katâde de böyle derler.

«Gözler yere döner.» Kalb sahiplerinin gözleri: Gözlerin kalb sahip­lerine izafe edilişinin sebebi, mülâbese içindir. Yani gözler hordur, ha­kirdir, gördüğü dehşetten dolayı yere dönüktür.

«Biz eski halimize rni döndürüleceğiz? derler.» Bununla Kureyş’li müşrikler ve onlar gibi âhiretteki dirilişi inkâr edenler kasdedilmiştir. Bunlar kabre girdikten sonra, tekrar dirilmenin gerçekleşmesi konusunu uzak bir ihtimâl saymaktadırlar. Mücâhid böyle der. Kemikleri, etleri parçalanıp toprak olduktan sonra mı?

«Ufalanmış kemikler olduğumuz vakit mi?» Bu âyetin sonundaki kelimesi, şeklinde de okunmuştur. Ve bu kelime­ye İbn Abbâs, Mücâhid ye Katâde, çürümüş anlamını verirler. İbn Ab­bâs ise der ki: Kemik çüruyüp içine rüzgâr girdiği”zaman bu kelime kul­lanılır.

«O takdirde bu, zararlı bir dönüştür, derler.» İbn Abbâs, Muham-med İbn Kâ’b, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Mâlik, Süddî ve Katâde bu âyette geçen kelimesinin; öldükten sonra dirilip yaşamak anlamına geldiğini bildirirler. İbn Zeyd ise bu kelimenin cehennem ol­duğunu söyler. Onun ne de çok isimleri vardır: Ateş, Cehennem, Sakar, Cahîm, Ğaviye, Hâfire, Lazza, Hutame gibi.

«O takdirde bu, zararlı bir dönüştür, derler.» Muhammed İbn Kâ’b der ki: Kureyş’liler; eğer biz öldükten sonra AUah bizi diriltecek olur­sa, muhakkak hüsrana uğrayanlardan oluruz, diyorlardı. Bunlara ce­vaben Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Doğrusu o, bir tek çığlıktır. Ki, o zaman hepsi toprağın yüzüne dökülecektir.» Bu, sadece Allah’ın emirle­rinden bir emirdir. Bu emirde iki kerre tekrar ve te’kîd yoktur. Bu emir gelir gelmez bütün insanlar ayağa kalkıp bekleyeceklerdir. Bu emir Al­lah Teâlâ’mn İsrafil (a.s.)e diriliş nefhasım üfürmek üzere Sûr’u üfür-mesine dâir vereceği emirdir. Bu üfürme ile birlikte öncekiler ve son­rakiler Azîz ve Celîl olan Allah’ın huzurunda ayağa kalkacak ve bekle­yeceklerdir. Diğer âyetlerde buyurulduğu gibi: «O, sizi çağırdığı gün; hamdederek davetine uyarsınız. Ve çok az kaldığınızı zannedersiniz.» (İsrâ, 52). «Ve Bizim emrimiz bir tektir; bir göz kırpması gibidir.» (Ka­mer, 50), «Saat hâdisesi ise ancak bir göz kırpması gibi veya daha ya­kındır.» (Nahl, 77) Mücâhid: «Doğrusu o, bir tek çığlıktır.» kavlinin tek bir sayhadır anlamına geldiğini söyler. İbrahim et-Teymî der ki: Allah’­ın kullarım yeniden dirilteceği gün, onlara en çok kızgın olduğu zaman­dır. Hasan el-Basrî de der ki: Kızgınlıktan bir çığlıktır. Ebu Mâlik, Rebî’ İbn Enes, bu bir tek çığlığın son nefha olduğunu söylerler.

«’Ki o zaman, hepsi toprağın yüzüne dökülecektir.» İbn Abbâs der ki: kelimesi bütünüyle yeryüzü demektir. Saîd İbn Cübeyr, Katâde ve Ebu Salih de böyle derler. İkrime Hasan, Dahhâk ve İbn Zeyd ise bu kelimenin toprağın yüzü anlamına geldiğini söylerler. Mücâhid de daha önce toprağın altında iken şimdi üstüne çıkarılırlar der, ve o kelimesine düzgün bir yer anlamını verir. Sevrî ise bu keli­meye; Şâm toprağı, der. Osman İbn Ebu Âtike de Kudüs toprağı anla­mını verir. Vehb İbn Münebbih ise bu toprağın Kudüs’ün çevresindeki bir dağ olduğunu söyler. Katâde de bunun cehennem anlamına geldiği­ni bildirir. Bu sözlerin hepsi de garîbtir. Sahîh olan, bu kelimenin ye­rin üst yüzü anlamına gelmesidir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Sehl îbn Sa’d’dan nakletti ki; o: «Hepsi toprağın yüzüne dö­külecektir.» kavli hakkında şöyle demiştir: Temiz bir ekmek parçası gi­bi bembeyaz bir toprak. Rebî1 İbn Enes ise bu âyete benzer olmak üzere Allah Teâlâ’mn şu kavillerini zikreder: «O gün yer, başka bir yerle değiş­tirilir. Gökler de başka göklerle. Ve onlar Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.» (İbrahim, 48), «Ve sana dağlardan sorarlar. De ki: Rabbım onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak hali­ne getirecek. Orada ne çukur, ne de bir tümsek göreceksin.» (Tâhâ, 105-107), «Bir gün dağları yürütürüz de sen, yeri dümdüz görürsün.» (Kehf, 47) Üzerinde dağlar bulunan bu yer dümdüz görülür. Ve orası üzerinde günâh işlenmemiş, kan akıtılmamış olan bir yerdir. Buradan apayrı bir yer.[1]

İzahı

Buraya kadar durmak gerekmezken burada durmak gerekmekte­dir. Çünkü eğer bundan sonra gelen «O gün» kavli, «işleri yönetenlere» kavline bağlanacak olursa; bu, onun zarfı olur. Halbuki o günde melek­lerin işleri yönetme görevi son bulmuştur. Allah Teâlâ, ruhları cesed-lerden söküp alan melekler grubuna kasem etmektedir. Söküp almak, bedenin en alt kısımlarından yani parmak uçlarından ve tırnak diple­rinden çekip çıkarmak demektir. Yine ayrıca Allah Teâlâ kovayı ku­yudan çıkaran kişi gibi canları çekip alan bir gruba da yemin etmek­tedir. Üçüncü olarak, yürüyüşlerinde yüzüp giden yani hızlıca koşan ve emredildikleri şeye doğru yarışanlara kasem etmektedir. Bunlar kulla­rın dinleri ve dünyalarıyla ilgili konularda kendileri için çizildiği çer­çeve dâhilinde menfaatlarına olan işleri yönetirler. Ya da boyunları uzun olduğu için dizginlerinin içinde oynayıp sıyrıldığı savaşçı atlarına ye-mîn edilmektedir. Bunlar arap atı gibidirler. İslâm diyarından çıkıp harb diyarına doğru koşarlar. Bir ülkeden bir başka ülkeye çıkıp gi­den ve yürüyüşünde yüzer gibi olan boğa ya da güçlü boğa anlamına ta’bîri kullanılır. Bunlar hedefe doğru koşar ve baskın emrini yerine getirirler. Bunlara işleri yönetenler denilerek yönetmenin kendilerine isnâd edilmesi yönetimin nedeni olmalarından dolayıdır. Ya da Doğudan çıkıp Batıya doğru akıp giden yıldızlara yemîn edilmekte­dir. Yıldızın sökülüp alınması ise feleğin bütününü kat’edecek şekilde en uzak batıya ulaşması ve bir burçtan diğer burca geçmesi nedeniyle­dir.[2]

Müfessirler bu ifâdelerin anlamı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bunların hepsi bir tek şeyin niteliği midir, yoksa muhtelif şeylerin ni­telikleri midir? Bu konuda değişik vecihler vardır. Ancak «İşleri yöne­tenlere» kavli ile bir tek şeyin yani meleklerin kasdedilmiş olduğu ko­nusunda ittifak etmişlerdir.

Birinci Vecih: Allan Teâlâ’nın: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.» kavlidir. Bununla meleklerin, kâfirlerin ruhlarını bedenleri­nin en alt kısımlarından çekip almaları kasdedilmiştir. Yaydan oku son noktaya kadar çekerek fırlatmada olduğu gibi. Buradaki ke­limesi, boğmak anlamına gelir. İbn Mes’ûd der ki; Ölüm meleği ve yar­dımcıları çok çengeli bulunan şişi, parça yünden çekip çıkaran gibi kâ­firin ruhunu çıkarırlar. Bu durumda kâfirin ruhu, suda Doğulmuş ^îrrT sepin çıkarılması gifri çıkarılır. «Canları kolaylıkla alanlar» ise melek­elerdir. Mü’minin ruhunu kolayca alırlar. Devenin boynundan yularını çekip almak gibi kolaylıkla çekip alırlar. Kâfirin ruhu için ta’bîri kullanılıyor da mü’minin ruhu için ta’bîri kulla­nılıyor. Bunun sebebi nedir? Çünkü iki ta’bîr arasında fark vardır. Söküp almada şiddetli bir çekme vardır. Kolaylıkla almakta ise yumuşak­lıkla çekip çıkarma vardır. «Yüzüp yüzüp gidenlere» ile melekler kasde-dilmektedir. Onlar mü’minlerin ruhlarını yumuşaklıkla yüzüp yüzüp gi­derler. Sonra dinlenmesi için bırakırlar. Sonra tekrar çıkarmaya çalışır­lar. Tıpkı suda yüzen yüzücüler gibi, kolaylık ve rahatlıkla hareket eder. Denildi ki; Bunlar meleklerdir. Gökten, hızlıca koşan atın koştuğu an­daki hızı gibi yere inerler. Koşan atın koşusuna da, yüzen, ta’bîri kulla­nılır. «Yarıştıkça yarışanlara» ile de melekler kasdedilmiştir. Hayır ve sâlih amelde âdemoğluyla yarışırlar. Denildi ki; Bunlar mü’minlerin ruhlarını cennete koşarak götüren meleklerdir.

İkinci bir vecih olarak bu âyetlere şöyle mânâ verilir: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.» Bedenden çıktığı zaman ruha. Bu, göğ­sü boğar sonra çıkar. «Canları kolaylıkla alanlara.» İbn Abbâs der ki; bu, mü’minlerin canlarıdır. Ölüni anında orada gördükleri yüceliklerden dolayı çabucak çıkmaya gayret ederler. Çünkü ölmezden önce mü’mine cennetteki yeri gösterilir. Ali İbn Ebu Tâlib de der ki: Bu, kâfirlerin ruhlarıdır. Üzüntü ve kederle ağızlarından çıkıncaya kadar deri ve tır­nak arasında çırpınır dururlar. «Yüzüp yüzüp gidenlere» Bununla mü’­minlerin ruhları kasdedilmektedir ki, melekût âleminde yüzüp giderler. «Yarıştıkça yarışanlara» Mukaddes huzura doğru koşup gidenlere, de­mektir.

Üçüncü vecih olarak şöyle denilir: «Boğulmuş olanı söküp alanla­ra» Yıldızlar, bir ufuktan öbür ufuka doğru akıp giderler. Önce doğar sonra kaybolurlar. İşte bu âyetle onlar kasdedilmektedir. «Canları ko­laylıkla alanlara.» Yıldızlar bir ufuktan öbür ufuka doğru çabalayarak koşarlar. «Yüzüp yüzüp gidenlere.» Yıldızlar, güneş ve ay felekte yüzer­ler. «Yarıştıkça yarışanlara» Yıldızlar hareket ederken birbirleriyle ya­rışırlar.

Dördüncü Vecih: «Boğulmuş olanı söküp alanlara.)) Bununla g&zî* lerin atları kastedilmektedir. Yorulmadan çekip alır ve terlere batıp dalarlar. «Canlan kolaylıkla alanlara» Bununla savaş meydanına hız­lıca koşarak giden atlar kasdolunmuştur. «Yüzüp yüzüp gidenlere» Ha­reketlerinde ve gidişlerinde yüzenlere ve «Yarıştıkça yarışanlara» Hede­fe doğru koşup yanşan atlara.

Beşinci Vecih: «Boğulmuş olanı söküp alanlara.» Gaziler, oklarını kmlanndan çıkararak uzak hedefe ulaştırdıkları için burada «boğul­muş» kavliyle onlar kasdedilmektedir. «Canlan kolaylıkla alanlara.» Atıldığı zaman oklara. «Yüzüp yüzüp gidenlere ve yanştıkça yarışanla­ra.» Bununla savaşa çıktığı zaman yanşan atlar ve develer kasdedil­miştir.

Altıncı Vecih: Bu ifâdelerle tek bir şey kasdedilmemiş, değişik şey­ler kasdedilmiştir. Binâenaleyh «Boğulmuş olanı söküp alanlara» kavli ile ölüm meleğinin ruhu boğarak en sonuna ulaşacak şekilde çekip alması kasded) imiştir. «Canlan kolaylıkla alanlara.» kavli ile iki ayakla­rından çekilen rûh kasdedilmiştir. «Yüzüp yüzüp gidenlere» kavli ile, gemiler kasd’2dilmiştir. «Yarıştıkça yarışanlara» kavli ile, mü’min ruh­ların hayır vo tâata koşmaları kasdedilmiştir.

«Ve işleri yönetenlere» kavli ile meleklerin kasdedildiği konusunda icmâ’ vardır. İbn Abbâs der ki: Bunlar, Allah’ın yapmalarını bildirdiği işlerle görevli olan meleklerdir. Abdurrahmân İbn Sabit de der ki: Dün­yada işleri dört melek yönetir. Bunlar Cebrâîl, Mikâîl, Isrâfîi ve olum meleği olan Azrail’dir. Cebrâîl rüzgârlar ve ordularla görevlidir. Mikâîl yağmur ve bitkilerle görevlidir. Ölüm meleği ruhları almakla görevli­dir, israfil ise Allah’tan aldığı emirleri onlara bildirir. Allah Teâla değerli oldukları için bunlara kasem etmiştir. Allah yaratıklarından dile­diğine kasem edçr.[3]

Kitâb-ı Azîz’de çeşitli şekillerde zaman, mekân ve eşyaya yemîn yer alır. Yemîn; yemîn eden kişinin, yemininden dönmesi halinde sorumlu­luk altında kalmasından korktuğu şeyler için yapılır. Biz Allah Teâlâ bakımından böyle bir şeyi vehmetmekten Allah’a sığınırız. Sânı yüce olan Allah’ın, verdiği haberleri te’kîd etmek için kendi kudretinin eseri olan şeylere gerek duyması mümkün değildir. Allah’ın gücüne nisbetle varlıkta hiç bir şeyin gücü anlam taşımaz. Halbuki hiç bir güç sahibi O’nun gücü karşısında bir güce sahip değildir. Hattâ hiç bir varlığın varlığı O’nun varlığına kıyâs edildiği zaman varlık ifâde etmez. Ancak varlık, şanı yüce olan Allah’ın tecellî ışıklarından bir ışık üzerine yayıl­dığı nisbette varlık ifâde eder. Bu sebeple bazı kişiler Kur’ân’da betah-sîs zikredilen bu haberlerin bu şekilde pekiştirilmesinin nedenini sora­bilirler. Allah’ın kelâmında bu tür yeminlerin niçin yer aldığını merak edebilirler. Bunlara şöyle cevâb verilir: Siz, Allah’ın kendilerine kasem ettiği şeylere başvurduğunuzda görürsünüz ki; bu kasem edilen şeyleri ya birtakım kimseler inkâr etmişlerdir, ya da onun faydasından haber­siz oldukları için küçümsenmişlerdir. Veya onlardaki ibret teşkil eden noktadan gafil olmuşlardır .Allah’ın yaratıklarmdaki hikmetini göre­memişlerdir. Yahut da bu konuda yanlış bir görüşe kapılmış, Allah’ın belirlediği gerçeğin dışında o konuyla alâkalı inançlara sahip olmuş­lardır. Binâenaleyh Allah Teâlâ; bunların varlığını inkâr edenlere onla­rın varlığını kabul ettirmek için veya onu küçümseyenlerin zihninde o konunun değerini yüceltmek için veya hatırlamayanlara konuyla ilgili şuurlarını uyarmak için veya vehminin kendisini sapıttığı, anlayışının kendisini aldattığı kimselerin ruhundaki inancı geliştirmek için bu şey­lere yemîn etmiştir. Sözgelimi Allah Teâlâ kıyamet gününe veya Kur’-ân’a mı kasem ediyor; bu, birincinin kaçışı imkânsız bir gerçek olduğu­nu tesbît etmek, ikincinin de içinde şüpheye yer bulunmayan Hak ke­lâmı olduğunu isbât etmek içindir. Ayrıca bunlarda her ikisinin de du­rumunu yüceltme sözkonusu olabilir. Birincisinde mutluluk ve mutsuz­luğun gerçekleşmesi, ikincisinde de ruhları hastalıklardan kurtaran hi­dâyet ve şifânın yer alması konusunu ta’zîm için olabilir. Ve yine yıldız­lara mı kasem ediliyor: Bazı toplumlar onları küçümsüyor ve bunların maddî evrenin bütünü içerisinde bir yer işgal ettiklerini, Allah’ın o sa­yede halkettiği hikmeti ve bunlar nedeniyle sağladığı faydalan görmez­likten geliyorlardı. Başka bir topluluk da bunların yaratanın yaratılan­lara tasarrufu niteliğinde süflî âlemde tasarruf yetkisine hâiz ilâhlar olduklarını kabul ediyorlardı. Allah Teâlâ bunlara kasem etmekle ilâhî kudretinin buradaki tasarrufuna dikkatleri çekmekte ve onların yara­tılmış olduğuna delâlet eden hesâblarını zikretmekte, kendilerinde ulû-hiyyet niteliklerinden herhangi birisinin bulunmadığını belirtmektedir. Nitekim gerek bu sûrenin, gerekse Tekvîr sûresinin başındaki kasem bu türdendir. Diğer taraftan —daha sonra görüleceği gibi— buradaki fay­dalara dikkat çekilmektedir. Bu tefsirde önümüzdeki sûrelerde sözünü ettiğimiz hususların tafsilatıyla ilgili açıklayıcı bilgiler gelecektir.

Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka konu daha var: İslâm dininden Önce geçen bazı dinlerin mensûbları bu cisimler ev­reninin ve bu evrendeki aydınlıkların, karanlıkların, cisimlerin ve araz­ların birer maddî varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Güya bunları ya­ratan onların ruhları için birer hapishane ve imtihan yeri olmasını is­temiştir. Binâenaleyh Allah’ın rızâsını taleb eden kimse bu maddî şey­lerden kaçınmalıdır. Nimetlerden ve onların güzelliklerinden uzaklaş­malıdır. Çeşitli şekillerde bedenine sıkıntılar vermeli ve işkenceler yap­malıdır Kendini her türlü nimetlerden mahrum etmelidir. İddialarına göre kötü olan bu kâinatın içinde yer alan eşyaya göz yummalıdır. Mak-sadları yalnızca bu maddî âlemi küçümsemek ve ondan kaçınmaktır. Bunun için Allah Teâlâ, bu varlıklardan birçoğuna kasem ederek, ora­daki itinâsının derecesini açıklamak istemiştir. Bu varlıklardan her­hangi birinden yararlanmak isteyen bir kulun, o varlıklardaki hikmeti idrâk edip yararlanmanın sınırını aşmadığı takdirde Allah’ın ona kız­mayacağını belirtmek istemiştir.

Allah Teâlâ bu sûrenin başında bazı yaratıklarına kasem ederek onların değerinin yüceliğini açıklamak ve bu yaratıklanndaki ilâhî ni­zâmın güzelliğini, faydaların çokluğunu belirtmek istemiştir. Bu yara­tıkların Allah’ın emrine bağlı olduğunu, O’na boyun eğdiğini ve hepsi­ne vaadolunan şeyin muhakkak gerçekleşeceğini bildirmiştir.[4]

15 — Musa’nın haberi sana geldi mi?

16 — Hani Rabbı ona; mukaddes vâdîde, Tuvâ’da şöyle seslenmişti:

17 — Firavun’a git, çünkü or çok azmıştır.

18 — De ki: Temizlenmeye meylin var mı senin.

19 — Eabbına giden yolu göstereyim de O’ndan kor-kasın.

20 — Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi.

21 — Ama o, yalanlayıp isyan etti.

22 — Sonra arkasını döndü, koşmaya başladı.

23 — Toplayıp seslendi:

24 — Ve sizin en yüce Rabbınız benim, dedi.

25 — Bunun üzerine Allah, onu dünya ve âhiret azâbıy-la yakaladı.

26 — Şüphesiz ki bunda, korkan kimseler için ibret vardır.

Musa’nın Haberi Geldi mi Sana?

Allah Teâlâ Rasûlü Muhammed (a.s.)e kulu ve Rasûlü Mûsâ (a.s.) dan haber veriyor. Onu Firavun’a gönderdiğini, mucizelerle kendisini desteklediğini ve buna rağmen Firavun’un küfür ve isyanda direndiğini, neticede Allah Teâlâ’nın güçlü ve kuvvetli bir yakalayışla onu yakala­dığını bildirerek: «Sana karşı gelen ve getirdiğin gerçekleri yalanlayan­ların da akıbeti böyle olacaktır.» diyor. Ve bu sebeple kıssanın sonunda: «Şüphesiz ki bunda, korkan kimseler için ibret vardır.» buyuruyor.

«Musa’nın haberi sana geldi mi?» Onun haberini duydun mu? «Ha­ni Rabbı ona; mukaddes,vâdîde, Tuvâ’da şöyle seslenmişti;» Temiz vâdî olan Tuvâ’da ona seslenip kendisiyle konuşmuştuk. Tâhâ sûresinde de geçtiği gibi, sahîh olan kavle göre Tuvâ bir vâdînin adıdır. Allah Teâlâ ona şöyle demişti: «Firavun’a git, doğrusu o, azmıştır.» (Tâhâ, 24) ts-yân edip direnmiş ve karşı gelmiştir. «De ki: Temizlenmeye meylin var mı senin?» Ona şöyle de: Teslim olup İtaat edecek bir yola ve mesleğe gitmeye arzu ve isteğin var mı? «Rabbma giden yolu göstereyim de» Seni Rabbma kul olmaya sevkeden yolu sana göstereyim de: «Ondan korkasm.» Rabbma giden yolu göstereyim de daha önce kalbin katı, ha­yırdan uzak ve kötü bir kalb iken, O’na boyun eğip itaat eden ve haş­yet duyan bir kalb haline dönüşsün. «Ve ona en büyük mucizeyi gös­terdi.» Mûsâ peygamber bu apaçık hak çağırısıyla birlikte ona kendisinin Allah katından geldiğini doğrulayan açık, kuvvetli, belge ve deliller gösterdi. «Ama o, yalanlayıp isyan etti.» Hakkı yalanladı ve uyması bu-yurulan emre muhalefet etti. Kısacası onun kalbi inkâr edip içi ve dı­şıyla Musa’nın te’sirine kapılmadı. Halbuki of Mûsâ peygamberin ken­disine getirdiğinin hakikat olduğunu biliyordu, ancak bu bilgi onun îmân etmesini sağlamadı. Çünkü ma’rifet kalb ile bilgidir, imân ise bu bilginin uy^uIanmasıdırTîmân; Hakka boyun eğip kabullenmektir. «Sonra arkasını döndü, koşmaya başladı.» Hakka karşılık bâtıla koş­tu. Bu koşusu Mûsâ (a.s.)nm gözalıcı mucizelerine karşılık olmak üze­re sihirbazlarını toplamasıdır. «Toplayıp seslendi.)) Kavmine seslendi ve «Sizin en yüce Rabbınız benim» dedi. İbn Abbâs ve Mücâhid der ki: Fi­ravun «Benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum.» (Kasas, 38) sözünü kırk yıl sonra söylemiş idi.

«Bunun üzerine Allah, onu dünya ve âhiret azâbıyla yakaladı.» Dünyadaki âsîlere örnek olmak üzere Allah Teâlâ ondan intikam aldı ve onu bir ibret numunesi kıldı. «Hem burada hem ele kıyamet günün­de la’nete uğratıldılar. Kendilerine verilen bu bağış ne kötü bir bağış­tır.» (Hûd, 99) Nitekim Allah Teâlâ bir başka sûrede şöyle buyuruyor: «Onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım görmez­ler.» (Kasas, 41) Ayette: «Dünya ve âhiret azâbıyla yakaladı.» kavlindeki kelimelerinin dünya ve âhiret anlamına gel­mesi en sahîh olanıdır. Bu iki kelime ile onun ilk ve ikinci sözü kasdedil-miştir, diyenler bulunduğu gibi, küfür ve isyanı kasdedilmiştir, diyenler de vardır. Şüphe bulunmayan sahîh görüş birincisidir.

«Şüphesiz ki bunda, korkan kimseler için ibret vardır.» Öğüt alıp sakınanlar için.[5]

27 — Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir.

28 — Boynunu yükseltmiş ve ona bir şekil vermiştir.

29 — Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü ortaya çı­karmıştır.

30 — Bundan sonra yeri döşemiştir.

31 — Ondan suyunu ve otlağını çıkarmıştır.

32 — Dağları dikmiştir.

33 — Sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için.

Allah Teâlâ, ilk yaratılıştan sonra tekrar yaratılıp diriltilmeyi in­kâr edenlere karşı hüccet olmak üzere buyuruyor ki: «Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü mü?» Ey insanlar, yaratılış bakımından si­zinki mi daha zor, yoksa göğünkü mü? Elbette göğün yaratılışı sizinkin­den daha zordur. Nitekim Allah Teâlâ: «Elbette ki göklerin ve yerin ya­ratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür.» (Ğâfir, 57) bu­yuruyor. Ve bir başka âyette de şöyle buyuruyor: «Gökleri ve yeri ya­ratmış olan, onlar gibisini, yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette O, Hal-lâk’tır, Alîm’dir.» (Yâsîn, 81) «Onu bina etmiştir.» kavli daha sonra gelen: «Boyunu yükseltmiş ve ona bir şekil vermiştir.» kavli ile tefsir edilmiştir. Yani onun binasını yüce, geniş, etrafı birbirine eşit, karan­lık gecelerde yıldızlarla süslü olarak yaratmıştır.

«Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü ortaya çıkarmıştır.» Gece­sini kapkaranlık yapmış, gündüzünü de apaçık parlak ve aydınlık kıl­mıştır. İbn Abbâs ifâdesine karanlık yapmıştır, an­lamını vermiştir. Mücâhid, Ikrinıe, Saîd İbn Cübeyr ve büyük bir top­luluk böyle derler. ifâdesi ise gündüzünü aydınlat­mıştır, demektir.

«Bundan sonra yeri döşemiştir.» Bu âyeti müteakiben gelen: «On­dan suyunu ve otlarını çıkarmıştır.» kavli tefsir etmiştir. Fussilet sû­resinde (âyet, 9) yeryüzünün gökyüzünden önce yaratılmış olduğu an­cak yeryüzünün, gökyüzünün yaratılmasından sonra döşendiği zikredil­mişti. Yani yeryüzünde bulunan şeyler gökyüzünün yaratılmasından sonra kuvveden fiile çıkarılmıştır. İbn Abbâs ve bir başkasının görüşü budur. İbn Cerîr Taberî de bu görüşü tercih eder. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… İbn Abbâs’tan nakleder ki; o kelimesine şu mânâyı vermiştir: Ondan suyunu ve otlağını çıkarmış, ırmaklarını aç­mış, dağları, kumsalları, ^yolları ve geçitleri halketmiştir. İşte «Bundan sonra yeri döşemiştir.» kavlinin mânâsı budur. Bu husus Fussilet sûre­sinde anlatılmıştı.

«Dağları dikmiştir.» Kararlaştırmış, yerleştirmiş ve yerlerine oturt­muştur. «O, Hakîm’dir, Alîm’dir.» Mahlûkâtma karşı Rauf’tur, Rahîm’-dir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn… Enes İbn Mâlik’ten nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ yeryüzünü yarattığında yeryüzü sallanıyordu/ Bunun üzerine dağları yaratıp onun üstüne kondurdu da yeryüzü durgunlaştı. Melekler dağ­ların yaratılışından hayrete düşüp dediler ki: Ey Rabbımız; Senin bu dağlardan daha kuvvetli yaratığın var mı? Allah Teâlâ: Evet, demirdir, dedi. Melekler dediler ki: Ey Rabbımız; Senin demirden daha kuvvetli yaratığın var mı? Allah Teâlâ; Evet, ateş, dedi. Melekler: Ey Rabbımız; Senin yaratıkların arasında ateşten daha güçlüsü var mı? dediler. Al­lah Teâlâ; Evet, su, dedi. Melekler: Ey Rabbımız; Senin yaratıkların ara­sında sudan daha kuvvetlisi var mı? dediler. Allah Teâlâ; Evet, rüzgâr, dedi. Melekler; Ey Rabbımız; Senin yaratıkların arasında rüzgârdan da­ha kuvvetlisi var mı? dediler. Allah Teâlâ; Evet, âdemoğlu, sağından sa­daka verir de onu solundan gizler, dedi. îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd… Hz. Ali’den nakleder ki; Allah Teâlâ yeryüzünü ya­ratınca, yeryüzü oynamış ve demiş ki: Sen benim üzerimde Âdem’i ve soyunu yaratıyorsun. Onlar benim üzerime pisliklerini atacaklar ve gü­nâh işleyecekler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onu dağlarla dindirmiş. O dağlardan bir kısmını görür bir kısmını göremezsiniz. Yeryüzünün ilk karâr kılışı, kesilmiş devenin eti gibiydi. Eti kesildiğinde oynar. Bu ha­ber garîbtir.

«Sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için.» Yani o yeryüzünü döşe-miş, çeşmeler fışkırtıp gizli hazînelerini açığa çıkarmış, ırmaklarını akı­tıp onunla ekinler, ağaçlar ve meyveler bitirmiş, sâkinlerinin sükûn ve karar içerisinde bulunması için üzerine dağlar yerleştirmiştir. Bütün bunlar mahlûkâtının geçinmesi ve onların muhtaç oldukları hayvanla­rın etlerini yemeleri ve ihtiyâçları süresince onlara binmeleri içindir. Nihayet süre son bulur ve ecel gelip ömür biter.[6]

İzahı

«Onu bina etmiştir.-) Sonra Allah Teâlâ bu bina edişi açıklayarak: «Boyunu yükseltmiş» tavanını yüceltmiştir. Denildi ki; onun başucu doğrultusundaki noktada gidiş mikdânnı, beş yüz yıllık bir mesafe içe­risinde yüceltmiştir. «Ve ona bir şekil vermiştir.» Onu yarık ve çatlak olmaksızın dosdoğru ve düzgün bir biçimde yaratmıştır. «Gecesini ka­ranlık yapmış» karartmış, «gündüzünü ortaya çıkarmıştır.» Güneşinin ışığını ortaya çıkarıp göstermiştir. Gece ve güneş göğe izafe edilmekte­dir. Çünkü gece göğün gölgesi, güneş ise çırasıdır. «Bundan sonra yeri döşemiştir.» Yaymıştır. Yer, daha önce yaratılmış ancak yayvanlaştml-mamıştı. Göklerin yaratılışından iki bin yıl sonra Mekke’den başlana­rak döşenip yayılmıştır.[7]

«Bundan sonra yeri döşemiştir.» Yaymış ve çekmiştir. Ümeyye İbn Ebu Salt bir şiirinde der ki:

«Ülkeleri Sen döşedin ve düzelttin,

Tekrar dürmeye de Sen kadirsin.»

Derseniz ki: Bu âyetin zahirinden yeryüzünün gökyüzünden sonra yaratılmış olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ burada «Bundan sonra» buyurmaktadır. Secde sûresinde ise «Sonra göğe yönel­di.» (Fussilet, 11) buyurmaktadır. O halde bu iki âyetin arasını bulmak nasıl mümkün olur? İkisinin mânâsı nedir? Ben derim ki: Allah Teâlâ önce yeryüzünü gökyüzüyle birleşik olarak yaratmıştır. İkinci olarak gökyüzünü ayırıp yayvanlaştırmış, üçüncü olarak da yeryüzünü döşe-miştir. Yani yaymış ve çekmiştir. Bu tefsir ile her iki âyetin arasını bir­leştirmek mümkün olur ve müşkil ortadan kalkar. îbn Abbâs der ki: Al­lah Teâlâ yeryüzünü, gökyüzünden önce rızıklarıyla birlikte yaratmış, ancak döşememiştir. Sonra göğe yönelmiş ve onu yedi gök halinde dü­zeltmiştir. Sonra tekrar yeryüzünü döşemiştir. Denildi ki: Bu âyetin mânâsı şöyledir: Bununla beraber yeryüzünü de döşedi.[8]

34 — Fakat O en büyük belâ geldiği zaman,

35 — O gün insan, neye çalıştığını anlar.

36 — Cehennem, bakan herkese apaçık gösterilir.

37 — Artık kim haddi aşmışsa,

38 — Ve dünya hayatını tercih etmişse,

39 — Şüphesiz ki onun varacağı yer; cehennemdir.

40 — Kim de Rabbınm makamından korkup ta nefsini heveslerden alıkoyduysa,

41 — Şüphesiz ki onun varacağı yer; cennettir.

42 — Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soru­yorlar.

43 — Senin neyine onun zamanını bildirmek,

44 — En sonunda o, ancak Rabbına aittir.

45 — Sen, ancak O’ndan korkanı uyaransın.

46 — Ve onlar onu gördükleri gün; sadece bir akşam veya bir kuşluk vakti kalmış gibi olurlar.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Fakat o en büyük belâ geldiği zaman.» Yani kıyamet günü. İbn Abbâs der ki: Kıyamet gününe en büyük belâ anlamına adının verilmesi, her türlü başdöndürü-cü ve fecî halleri basıp geçmesinden dolayıdır. Nitekim Allah Teâlâ Ka­mer sûresinde de şöyle buyurur: «O saat ne belâlı ne acıdır.» (Kanier, 46).

«O gün insan, neye çalıştığını anlar.» O gün âdemoğlu iyi kötü bü­tün yaptıklarını hatırlar. Fecr sûresinde buyurulduğu gibi: «İnsan o gün, hatırlayacak ama hatırlamadan ona ne?» (Fecr, 23).

«Cehennem, bakan herkese apaçık gösterilir.» Bakanlara açıkça gösterilir ve insanlar onu ayân-beyân görürler. «Artık kim haddi aşmışsa,» isyan edip direnmişse. «Ve dünya hayatını tercih etmişse» dünya­sını âhiretinden ve dininden öne almışsa, «Şüphesiz ki onun varacağı yer; cehennemdir.» Onun varıp gideceği yer cehennemdir. Yiyeceği zak­kum, içeceği kaynar sudur.

«Kim de Rabbının makamından korkup ta nefsini heveslerden alı-koyduysa» Azîz ve Celîl olan Allah’ın huzurunda ayakta durup Allah’ın onun hakkında verecek hükmü düşünerek nefsini heveslerden uzaklaş­tırıp mevlâsına itâata sevkederse; «şüphesiz ki onun varacağı yer; cen­nettir.» Onun dönüp varacağı ve sığınacağı yer, yemyeşil cennettir.

«Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin ne­yine onun zamanını bildirmek. En sonunda o, (onun nihayeti) ancak Rabbına aittir.» Onun bilgisi ne senin yanıdadır, ne de mahlûkâttan herhangi birinin yanında. Aksine kıyametin bilgisinin dönüp varacağı yer, Azîz ve Celîl olan Allah’ın katıdır. Kesin olarak onun vaktini ancak Allah bilir. A’râf sûresinde buyurulduğu gibi: «Onun ağırlığını gökler de yer de kaldıramaz. O, size ansızın gelir. Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar: De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır.» (A’râf, 187). Burada ise «En sonunda o, ancak Rabbına aittir.» buyuruiuyor. Bu sebeple Cebrail (a.s.) Rasûlullah’a kıyametin vaktini sorduğunda, Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: Soru sorulan bu kûnuda soru””so-rândan daha bilgili değildir.

«Sen, ancak O’ndan korkanı uyaransın.» Ben seni ancak insanları uyarman ve Allah’ın azâb ve gazabından sakındırman için gönderdim. Kim Allah’tan korkar, O’nun huzuruna dikilmekten ve azabına çarpıl­maktan çekinirse, sana tâbi olur, kurtulur ve felaha erer. Felâket ve hüs­ran seni yalanlayan ve sana karşı gelenlerin üstünedir.

«Ve onlar onu gördükleri gün; sadece bir akşam veya bir kuşluk vakti kalmış gibi olurlar.» Onlar kabirlerinden kalkıp mahşer yerine gittikleri gün, dünya hayatının süresini çok kısa görürler. Sanki dünya hayatı bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi görünür kendilerine. Cü-veybir, Dahhâk kanalıyla îbn Abbâs’tan nakleder ki, buradaki akşam anlamına gelen kelimesi öğleden güneşin batışına kadar olan zaman aralığıdır. Kuşluk vakti anlamına gelen kelimesi ise güneşin doğuşundan günün yansına kadar olan zaman aralığıdır. Ka-tâde der ki: Bu, o topluluğun âhireti görünce gözlerinin önünde beliren dünya vaktidir.

«Kim de Rabbının makamından korkup nefsini heveslerden alı-koyduysa.» Büyük sarsıntı gününde kim de işlerin mâliki olan yaratıcı­sının huzurunda durmaktan korkarsa. O gün insan, neye çalıştığını ha­tırlayacaktır. Çünkü O, başlangıç ve sonu bilmektedir. O’nun huzurun­da hesâb vermekten korkmak için, mutlaka önceden onun bilinmesi ge­rekir. Bazı tefsirlerde «makam» kelimesinin kıyam kelimesinden mimli masdar olduğu veya durulan yer anlamına yer ismi olduğu belirtilir. Bu takdirde mânâ; Allah’ın kullarının hesâb ve ceza için ayakta durmala­rını bildirdiği yerde, şeklinde olur. Denildi ki burada makam; te’kîd için sevkedilmiştir. Çünkü isyana mukabil olarak korku yerleştirilmektedir. Halbuki isyanın mukabili açıkça inkıyâd ve itaattir. Çünkü korku ita­atin ilk nedenidir. Sonra ümid gelir, sonra sevgi. Birincisi (korku) avam içindir. İkincisi <Recâ,) havas içindir. Üçüncüsü (mahabbet) havasın hâsslan içindir. «Nefsini heveslerden alıkoyduysa» Beşerî yaratılışının hükmettiği temayüllerden alıkoyduysa ve dünya hayatının eğlenceleri ve çiçekleriyle oyalanmadıysa, süsleri ve zînetleriyle gurûrlanmadıysa ve bunun sonunun vahim olduğunu bilerek uzak durduysa. Hevâ kelime­si, nefsin şer’î bir gerekçe olmaksızın, zevk duyduğu ve lezzet aldığı şey­lere karşı eğilim göstermesidir. Hadîste denilir ki: Ümmetim için en çok korktuğum şey, hevâ ve uzun emeldir. Hevâ haktan alıkoyar. Uzun emel ise âhireti unutturur. Bazı büyükler dediler ki: Hevâ Allah Teâlâ’nm şu âyette zikretmiş olduğu yedi istek ve arzudan ibarettir: «Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, nişanlı atlardan, develer­den ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimidir.» (Âl-i İmrân, 14) Son­ra Allah Teâlâ bunların hepsini: «Dünya hayatı ancak oyun ve eğlence­den ibarettir.» (En’âm, 32) buyurarak özetlemiştir. Sonra da hepsini bir tek şeyde yani hevâda özetlemiştir. Binâenaleyh, hevâ her türlü arzu ve istekleri içinde toplar. Kim hevâ ve heveslerden kurtulursa; her türlü kayıplardan ve berzahlardan kurtulur. Sehl et-Tüsterî merhum der ki: Peygamberlerden başka hiç bir kimse hevâdan kurtulamaz. Bir de sıd-dîklardan bazıları, hepsi değil. Nefsini edebe alıştıran ve zorlayan kim­se hevâdan kurtulur. Bazıları dediler ki: İnsanın gerçek varlığı nefsi­dir, bunun üstünde fazla bir şey yoktur. Allah Teâlâ da bu sebeple ((Nef­sini heveslerden alıkoyan» buyuruyor. Kimin nefsini heveslerden alı­koyduğunu düşün.

Fakîr (İsmâîl Hakkı Bursevî) der ki: İnsan, ilâhî hakîkatla kevriî hakikat arasında bir berzahtır. Keza melekî hakîkatla hayvanı hakikat arasında da bir berzahtır. O nefsini ilk hakikati nokta-i nazarından, ikin­ci hakîkattan nehyeder. Nitekim Peygamber (s.a.) nefsine şöyle hitâb ederdi: Ey peygamber, selâm sana olsun. Bu meleklik canibinden beşe­riyet canibine veya cem’ makamından fark makamına yöneltilmiş bir selâmdır. «Şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir.» Onun, başkasının değil. Nefsin heveslerden yasaklanması demek, bütün heveslerden ya­saklanması demektir. Buradaki istiğrak içindir. Aksi takdirde hasr anlamı vermek imkânı olmaz. Çünkü fâsık olan mü’min de Önce cehenneme, sonra cennete girer. Dolayısıyla «Şüphesiz ki onun varacağı yer; cennettir.» diyerek hasr mânâsı vermek sahîh olmaz. Ancak hasr mânâsı, cennet ona girenin kendisinden çıkmayacağı makamdır, şeklin­de yorumlanırsa sahîh olur. Bazı tefsirlerde denilir ki: Cennetten mak-sad mutlak anlamda sevâb diyarıdır. Bu tefsir Allah Teâlâ’nın «Rabbı-nın mekânından korkan kimseye iki cennet vardır» (Rahman, 46) kav­line aykın düşmez. Onun için sevâb diyarında Allah’ın lutfu ile iki cen­net vardır. Birisi bedeni nimetlerle nimete ereceği cennet, diğeri de ru­hanî nimetlerle zevkyâb olacağı cennettir.

(…)

Muhammed İbn Hasan merhum der ki: Bir gece uyuyordum. Bir­den kapının vurulup çalınmasıyla kalktım. Kim o bakın? dedim. Halî­fe Harun’un elçisi, halîfe seni çağırıyor, diye karşılık verdi. Kendimden korktum, kalktım ve onunla birlikte gittim. Halîfenin huzuruna varın­ca dedi ki: Bir mes’eleden dolayı seni çağırdım. Muhammed’in anası (Zübeyde’yi kasdediyordu)na; ben, adaletli imamım, adaletli imâm cen­netliktir, dedim. O ise; sen zâlim ve âsî birisisin, kendinin cennete gide­ceğini söylüyorsun. Böylece Allah’a karşı yalan isnâd ediyorsun, cenne­ti kendine haram kılıyorsun, dedi. Ben dedim ki: Ey mü’minlerin emî-ri; bir günâh işleyince o anda veya ondan biraz sonra Allah’tan korku­yor musun? O; evet, Allah’a andolsun ki çok fazla korkuyorum, dedi. Ben de ona: Senin bir tek cennete değil, iki cennete gireceğine şehâdet ederim, çünkü Allah Teâlâ: «Kim de Rabbımn huzurunda durmaktan korkarsa onun için iki cennet vardır,» buyurmaktadır, dedim. Bana iyi davrandı ve dönüp gitmemi buyurdu. Evime döndüğümde ayın bana bak­makta olduğunu gördüm.

Mervân oğlu Abdülmelik günün halîfesi idi. Ebu Hâzim de vaktin zâhid imâmı idi. Abdülmelik Ebu Hâzim’e sorup dedi ki: Ey Ebu Hâzini; yarın bizim halimiz ve işimiz nasıl olsun istersin? O dedi ki: Eğer Kur’-ân okursan Kur’ân sana cevâb verir. Halîfe; nerede söylüyor? dedi. Ebu Hâzim: «Artık kim haddi aşmışsa» âyetini «…cennettir» kavline kadar (37-41) okudu. Bil ki; dünyada her nefis için şehvet ateşi vardır, âhi-rette de ceza ateşi. Kim bugün şehvet ateşiyle yanarsa o, yarın ceza ateşiyle karşılaşır. Kim de bugün riyâzat ve mücâhede suyu ile şehvet ateşini söndürürse; yarın o ateşi de söndürür. Aynen bunun gibi, her mü’minin gönlünde bir cennet vardır ki, buna.irfan cenneti derler. Âhi-rette de bir cennet vardır ki ona Rıdvan cenneti derler. Kim bu dünya­da bugün irfan cennetini itâatla süslerse, yarın kıyamette Rıdvan cen­netine ulaşır.

Kâşânî bu âyeti şöyle tefsir eder: «Artık kim haddi aşnuşsa» însan fıtratının merhalelerini aşmış, adalet ve şeriat sınırını geçmiş, hayvan­lık veya canavarlık derecesine düşmüş ve bu haddi aşmada ifrata gi­dip aşağılık zevklerin sevgisiyle hissi hayatı, hakîkata tercih etmişse; onun dönüp varacağı yer cehennemdir, sığınağı orasıdır.

Kim de kalb makamına ulaşarak, Allah Teâlâ’nın nefsine kâim ol­duğunu müşahede ederek nefsini hevâ ve hevesinden alıkoyup sindirir ve Allah’ın azabından korkar, Rabbının huzurunda durmaktan çekinir-se; onun derecesine göre varıp sığınacağı yer de cennettir.

Bazıları dediler ki: Birinci âyetle yeni başlayan (mübtedi) kişinin (müridin) hâline işaret edilmiştir. Çünkü mürîd yeni başladığı sırada maksadı Allah’a yönelmek olduğu için, ona hicâbdan çekinilerek ruhsat ve refah caiz olur. Tasfiye ve marifet makamına ulaşınca; nefsini he­veslerden uzaklaştırmaya gerek duymaz. Çünkü onun nefsi, cismi ve şeytânı, rûhânî olur. Bu takdirde arzulanan şeyler hep arzular olur ki bu, ruhun arzusudur. Başlayan kişi başlangıçta arzularında nefsi ile beraberdir. Dolayısıyla o, yasak ehlinden olmuştur. Sonra bununla Rab-bına ulaşmıştır. Rabbıyla beraber olan kişinin şehveti gerçek ve mak­bul bir lezzete dönüşmüştür.

Kuran

Naziat Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.