Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

79 – Naziat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği hususundu görüş birliği vardır. Kırkbeş y;ı da kırkalu âyet-i kerimedir.

79 – Naziat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Naziat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

  1. Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara,
  2. Yumuşaklıkla çıkaranlara,
  3. Dalıp, yüzenlere,
  4. Alelacele koşanlara,
  5. Herbir İsi yürütmekle görevlilere…
  6. O gün, sarsan, sarsacak,
  7. Arkasından onu Râdife izleyecek.
  8. O gün, titreyecek kalbler vardır;
  9. Gözleri zilletle bakacaktır.
  10. “Biz, sahiden biz mi tekrar hayata döndürüleceğiz?” derler.
  11. “Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı?”
  12. “Böyle ise bu, ziyanlı bir dönüştür” dediler.
  13. Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır.
  14. Ansızın hepsi toprağın üzerinde, dipdiri çıkıverirler.

” Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara” buyruğundan itibaren yüce Al­lah, sözünü ettiği bu hususlarla kıyametin gerçek olduğuna yemin etmekte­dir.

“Söküp çıkaranlar”, kâfirlerin ruhlarını şiddetle süküp çıkaran melekler­dir. Bu açıklamayı Ali (r.a) yapmıştır. İbn Mesud, İbn Abbas, Mesrıık ve Mü-cahid de böyle demişlerdir: Bunlar Âdem oğullarının canlarını şiddetle sö­küp çıkartan meleklerdir.

İbn Mesud dedi ki: Bu buyrukla kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği, cesetlerinden herbir kılın altından, tırnakların altından, ayakların di­binden tıpkt bir demir çubuğunun nemli yünden çekilip çıkartılması gibi, kâ­firlerin tanlarını, cesetlerinden öylece çıkartır. Sonra bunu tekrar .sokar, ya­ni o canlarını bedenlerine geri döndürür, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte kâ­firlere yapacağı uygulama böyle olacaktır. îbn Abbas da böyle açıklamıştır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Önce ruhları alınır, sonra tekrar batınlır, sonra ya­kılır, sonra da cehennem ateşine atılır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir, kendi canını vücudundan sökülüp alınma­sı halinde adeta batı yormuş gibi görür.

es-Süddî dedi ki: “Andolsun … söküp çıkaranlara* buyruğu ile kastedi­len, göğüslerde boğulma zamanındaki canlar yani “nefisler”dir. Mücahid: Mak­sat canların çıkmasını sağlayan ölümdür.

el-Hasen ve Katade: Bunlar bir ufuktan öbür ufuğa giden yıldızlardır. Bu da Arapların: Ona gitti” tabirlerinden yahutta: Atlar koştu” ifadelerinden alınmıştır. Şiddetle” lafzı da batar “kaybolur ve bir ufuktan öbür ufuğa gidip doğar” demektir, E bu Ubeyde, İbn Keysân ve el-Ahfeş de böyle açıklamıştır.

“Söküp, çıkaranlar”in ok atan yaylar olduğu da söylenmiştir ki; bu açık­lamayı Ata ve İkrime yapmıştır. “Şiddetlice” ise batırarak (yerleştirerek) anlamındadır. Okun yayda batırılması ise alabildiğine geriye doğru demir ucu­na ulaşıncaya kadar gerilmesi demektir. (Oku) yayda batır­dı” tabiri onu gerebildiği kadar gerdi, anlamındadır. Bu da yayın, okun yer­leştirildiği kısmının, okun ucuna kadar ulaşması ile olur. (Aynı kökten gelen) “istiğrak” da bir şeyi tam anlamıyla kapatmak ve kuşatmak demektir. Yumur­tanın içerdeki zarına da -aynı kökten gelmek üzere denilir.

Maksadın ok atan gaziler olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu ve bundan bir önceki görüş aynıdır. Çünkü yaylara yemin edildiği takdirde maksat, büyüklüklerine dikkat çekmek maksadı ile ok atanlardır. Bu da yüce Allah’ın: “Andolsun harıl harıl koşan atlara” (el-Âdi-yât, 100/1) buyruğunu andırmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Burada “iğrâk: şiddetle söküp çıkarmak” ile çıkarmakta en ileri dereceye varmayı kastetmiştir ki; bu da bu lafzın bütün tevil şekilleri hakkında uygun bir açıklamadır.

Kastedilenin otlaklardan uzaklaşıp, kaçan yabani hayvanlar olduğu da söy­lenmiştir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellâm nakletmiştir. ” Şiddetlice” lafzı ise, uzaklaşmakta oldukça ileri gitmek demek olur.

“Yumuşaklıkla çıkaranlara” buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Bu­nunla mü’minin nefsini yumuşak bir şekilde; devenin ayağındaki bukağının çözülmesi gibi kolaylıkla alan melekleri kastetmektedir. Bu görüş; el-Ferrâ’dan da nakledilmiş olup, ayrıca şöyle demiştir: Benim Araplardan duyduğum on­ların: ” Kolaylıkla serbest bırakıldı, çıkarıldı” ile: “Sanki bağı çözülmüş gibi oldu (rahatladı)” diye tabirler kullanmaları şeklin­dedir, (Devenin) bağlanmasını anlatan “rabt” ile “neşt” aynı şeylerdir. “Ra­bıt” ile “nâşit” aynı anlamdadır. Devenin ön ayağının iple bağlanmasını an­latmak üzere; denilir. Bu işi yapan kimseye: denilir. Bu bağ çözülecek olursa; ” O devenin bağını çözdüm” denilir, bu işi ya­pana da; denilir.

Yine, İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmiştir. Bunlar, ölüm esnasında (bedenden) dışarıya çıkmak için sevinen, mü’minlerin canlarıdır. Çünkü ölüm halinde olan herbir mü’mine ölmeden önce mutlaka cennet gösterilir. Orada, Allah’ın kendisi için hazırlamış olduğu eşlerini ve Huru’l-‘înden zev­celerini görür. Hepsi de onu oraya davet ederler, O bakımdan canı çıkıp da onlara gitmek üzere şevk duyar.

Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bununla okun üzerinde bağ­lanan özel sinirlerin (kirişin) şiddetle çekilmesi gibi çekilen, kâfirlerle mü­nafıkların canlarını kastetmektedir, Yay kirişlerinin yapımında kullanılan sinire -harekeli olarak denilir. Bunun tekili: Aynı kökten olmak üzere: O, siniri okun ve yayın üzerine bağladı” denilir. Süratle, hızlıca çekmek” anlamındadır. Uçkur dü­ğümü gibi çekilmesi halinde kolaylıkla çözülen düğüme: denilme­si buradan gelmektedir. Ebu Zeyd dedi ki; İpe düğüm attım, atıyorum” denilir. Onu çözdüm” demektir. Çö­zül ünccye kad-ar ipi uzattım” demektir.

el-Ferra şöyle demektedir: Düğüm çözüldü”; İpi el­lerine bağladı” demektir.

el-Leys dedi ki: Onu bir ve iki düğüm ile sağlam-laşürdım, bağladım” demektir. Düğümünü çektim o da çözül­dü” demektir. Yine o şöyle demiştir: ‘nin, anlamında iki ayrı söy­leyiş olduğu da söylenir.

İşte buna binaen tbn Abbas’ın ilk olarak zikredilen görüşü doğru bir açık­lama olur. Yine ondan (İbn Abbas’tan) gelen rivayete göre; “Yumuşaklıkla çıkaranlar (en-nâşiât)” nerede olursa olsun, Allah’ın emrini yerine getirmek üzere şevkle gidip gelen melekler demektir. Hem ondan hem Ali (r.a)’dan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Bunlar deri ile tırnaklar arasından kâfirle­rin canlarını şiddetlice, hızlıca çekip alan meleklerdir ve sonunda onların can­larını iç taraflarından gam ve keder ile hızlıca çekerler, tıpkı yünün demir çu­buktan kurtarılması gibi canları çıkarılır.

Bu lafız da “şiddetlice çekmek” anlamında ‘den gelir, ” Kovayı çektim, çekiyorum” denilir, el-Esmai şöy­le demiştir: “Dibi derin olmadığı için kovanın bir defa çekiş ile yu­karı çıkarıldığı kuyu” demektir. Bir kaç defa çekilmedikçe kovası çıkarılma­yan kuyuya da: denilir.

Mücahicl dedi ki: Bu, insanın canını çekip çıkaran ölümdür. es-Süddî: Can­ların, ayaklardan çekilmeye başlamasıdır.

Bir diğer görüşe göre “şiddetle söküp çıkaranlar,” gazilerin elleri ya da onların canlarıdır. Bunlar okları yerlerine yerleştirmek suretiyle yaylarını çe­kerler (gererler). At ve develerin kaçmasın diye bağlandıkları iplerin çekilip çözülmeyini anlatmak için de bu isim (nâziât) kullanılır.

İkrime ve Ata dedi ki; Bunlar okları geri doğru çeken iplerdir (yay kiriş­leridir). Yine Ata, Katade, el-Hasen’den ve el-Ahfeş’den şöyle dedikleri nak­ledilmiştir: Bunlar bir ufuktan diğerine gidip gelen yıldızlardır. es-Sıhah’U da böyle denilmiştir.

“Yumuşaklıkla çıkaranlara” bir beldeden diğerine giden bir öküz gibi, bir burçtan öbürüne geçen yıldızlar demektir. Kederler de kişiyi alıp götü­rürler. Himyân b. Kuhâfe de şöyle demiştir:

“Kederlerim artık beni bir beldeden bir diğerine alıp gidiyor

Kimi zaman beni Şam’a götürüyor, kimi zaman Vâsıt’a alıp gidiyor.”

Ebu Ubeyde ve Ata şöyle demişlerdir: ” Yumuşaklıkla çıkaran­lar” bir beldeden diğerine gecen yabani hayvanlar demektir. Nitekim keder­ler ıfc insanları bir beldeden diğerine alıp götürür. Daha sonra da Himyân’ın az önce geçen beytini zikretmektedir.

“Şiddetle söküp çıkaranlar” buyruğunun kâfirler; “yumuşaklıkla çıka­ranlar” buyruğunun müminler hakkında olduğu da söylenmiştir. Yani me­lekler mü’minin ruhunu yumuşak bir şekilde alır. “Nez'” şiddetle çekmek “neşt” de yumuşaklıkla çekmek demektir.

Her ikisinin de kâfirler hakkında olduğu ve bunlardan sonraki iki âyetin dünyadan ayrılış halinde mü’minler hakkında olduğu da söylenmiştir.

“Dalıp yüzenlere” buyruğu hakkında Ali Ua dedi ki: Bunlar, mü’minle-rin eanlannı alıp yüzen meleklerdir. el-Kelbî dedi ki: Bunlar, kimi zaman .su­ya gömülen, kimi zaman üstüne çıkan yüzücü kimse gibi mü’minlerin can­larını alan meleklerdir. Onların canlarını kolay bir şekilde ve incitıneksizin usul usuL çekerler. Sonra dinleninceye kadar onu bırakırlar.

Mücahid ve Ebu Salih dedi ki: Bunlar, yüce Allah’ın emrini çabucak ye­rine getirmek için semadan inen meleklerdir. Nitekim hızlıca yürüyen asil ala, çabucak ve hızlıca koşacak olursa “sâbilı: yüzücü” denilir. Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Melekler inişlerinde ve yükselişlerinde yüzerler. Yine ondan nakledildiğine göre, “yüzenler” Âdem oğullarının ruhlarında yü­zen ölümdür. Bunların, gazilerin atları olduğu da söylenmiştir. Antere şöy­le demiştir:

“Ve atlar bilirler, ölüm havuzlarında Alabildiğine yüzdüklerinde.”

İmruu’1-Kays da şöyle demiştir:

“Hızlıca koşan atlar (yorgunluktan) yavaşça yürüyüp Sert zeminlerde bile toz çıkardıklarında; benim bu atım hızlıca koşup gider.”

Katade ve el-Hasen: Bunlar yörüngelerinde yü2en yıldızlar demektir, de­miştir, Güneş ve ay da böyledir. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur: “Hepsi de birer yörüngede yüzerler” (Yâsîn, 36/40)

Ata, sözü edilenler .suda yüzen gemilerdir, demiştir. İbn Abbas da şöyle demiştir: “Yüzenler” çıktıkları vakit yüce Allah’a ve unun rahmetine kavuş-, maya şevk duyarak yüzen mü’minlcrin ruhlarıdır.

“Alelacele koşanlara” buyruğu hakkında Ali (r.a) dedi ki: Bunlar, vahyi, peygamberlere şeytanlardan önce ulaştıran meleklerdir. Mesruk ve Mücahid de böyle demişlerdir. Yine Mücahid ile Ebıı Ravk’dan nakledildiğine güre; bunlar hayır ve salih amel işlemekte Âdem oğlunu geçen meleklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu melekler, Âdemoğlunu salih amel hususunda ileri geçerek hemen onu yazıverirler. Yine Mücahid’den insanı geçip geride bırakan ölümdür, dediği nakledilmiştir.

Mukatii: Mü’minlerin canlarını alelacele cennete ulaştıran meleklerdir, de­miştir. İbn Mesud da şöyle demiştir: Bunlar, kendi ruhlarını kabzeden me­lekleri gördüklerinde, karşılaştıkları sevindirici haller sebebiyle yüce Al­lah’a ve Onun rahmetine kavuşmak şevki ile meleklere hızlıca koşuşan mü’minlcrin canlarıdır. Benzer bir açıklama er-Rabi’den nakledilmiştir. O şöy­le demiştir: Ölüm halinde çıkmakta acele eden canlardır.

Kalade, el-Hasen ve Ma’mer de şöyle demiştir: Bunlar aldıkları yol itiba­riyle kimisi diğerini geçen yıldızlardır.

Ata: Cihada çabucak koşan atlardır, diye açıklamıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: “İleri geçenler”in cennete ya da cehenneme bedenlerden ön­ce giden ruhlar olma ihtimali de vardır. Bu açıklamayı el-Maverdî yapmıştır.

el-Cürcânî de şöyle demiştir: Alelacele koşanlara” buyruğun­da getirilmesi ikinci kelimenin bir önceki kelime ile aynı köklen gelme­sinden dolayıdır ki: Ve yüzüp alelacele gidip çabuk ula­şanlara” anlamındadır. Nitekim: Kalktı da gitti” denilir. Bu ifade­de kalkmanın gidişin sebebi ulması gerekir. Eğer: Kalktı ve git­ti” denilecek olursa kalkmak gidişe sebeb olmaz.

“Her İşi yürütmekle görevlilere” buyruğu ile ilgili olarak el-Kuşeyri: Mü-fessirler kastedilenlerin melekler olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir, demek­tedir.

el-Maverdî dedi ki: Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre, bunlar meleklerdir. Bu cumhurun (büyük çoğunluğun) görüşüdür. İkinci görüşe göre, bunlar yedi gezegendir. Bu görüşü de Halid b. Ma’dân. Muâz b. Cebel’den, nakletmektedir. Gezegenlerin işleri(nin) yürüt(ül)ınesi (tedbiri) de iki şekil­de açıklanmıştır. Bu açıklamanın birincisine göre, bunların doğuş ve batış­larının düzenlenmesidir. İkinci görüşe göre, bunların tedbiri, yüce Allah’ın onlar hakkında hükmettiği hallerin değişmesi, demektir.

Yine el-Kuşeyrî de bu görüşü Tefsir’inde nakletmiş ve yüce Allah’ın, âkmin işlerinin yürütülmesiyle ilgili pek çok hususu yıldızların hareketleri­ne bağlı olarak gerçekleştirdiğini, bundan dolayı iğlerin yürütülmesi (tedbi­ri) Allah’tan olsa bile, tedbir yıldızlara izafe edilmiştir. Tıpkı bir şeyin ken­disine yakın olan bir diğer şeyin adı ile adlandırılması gibi.

İşleri yürütenler’den maksadın melekler olduğu görüşüne göre, onların iş­leri yürütmesi, helal ve haram hükümleri ile bunlara dair açıklayıcı hüküm­leri indirmeleridir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Kacade ve başkaları yapmıştır. Bu da, esası itibariyle yüce Allah’a ait bir iştir; fakat bu emirleri indirenler me­lekler olduğundan dolayı bu iş onlara izafe edilmiş bulunmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu Ruhu’l-emin indirdi.” (eş-Şuarâ, 26/193) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki o, onu Al­lah’ın izniyle kalbine … indirmiştir.” (el-Bakara, 2/97) Bununla Cebrail (a.s)’ı, Muhammed (sav)’ın kalbine indirdiği kastedilmektedir. Onu indiren ise yüce Allah’tır.

Ata, İbn Ahbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Herbîr işi yürüt­mekle görevlilere” buyruğu şu demektir: Melekler; rüzgarlar, yağmurlar ve daha başka yeryüzünün çeşitli hallerini yürütmek]e görevlendirilmişler­dir. Abdu’r-Rahman b. Sâbât dedi ki: Dünya işlerinin yürütülmesi dört me­leğe verilmiştir. Cebrail, Mikail ve adı Azrail olan “ölüm meleği” ile İsrafil’dir. Cebrail rüzgarlarla ve (yerin ve göklerin görünmeyen) orduları ile görevli­dir. Mikâil yağmur ve bitki ile görevlidir. Ölüm meleği karada ve denizde can­lan almakla görevlidir. İsrafil ise onların üzerine gerekli emirleri indirir. Me­lekler arasında İsrafil’den daha yakın kimse yoktur. Onun ile Arş arasında beş-yüz yıllık mesafe vardır.

Bir diğer görüşe göre, onlar Allah’ın kendilerine tarif ettiği birtakım işle­ri görmekle görevlendirilmişlerdir.

Sûrenin başından buraya kadar, yüce Allah’ın kendilerine yemin ettiği hu­suslar zikredilmektedir. Yüce Allah, yarattıklarından dilediğine yemin ede­bilir. Ancak bizim yüce Allah’ın adından başkası ile yemin etmek hakkımız yoktur.

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Sanki yüce Allah, şöyle buyurmuş gibidir: Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara, şuna ve şuna ki, siz mutlaka öldükten sonra diriltilecek ve hesaba çekileceksinizdir. Bunun (yeminin cevabının) hazfedilmesinin sebebi ise, dinleyenlerin manayı bilmeleridir. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Buna da yüce Allah’ın: “Çürülmüş, dağılmış kemikler ol­duktan sonra mı” buyruğu delil teşkil etmektedir. Bunun onların: “Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı” diriltileceğiz:-‘ sözlerine bir cevab gi­bi olduğu görünmüyor mu? Bundan dolayı yüce Allah “çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı?” diye buyurmakla yetinmiştir.

Kimileri de şöyle demiştir: Yemin, yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki bunda kor­kan kimseler için elbette bir ibret vardır.” (26. âyet) buyruğu için yapılmış­tır. Tirmizi b. Ali’nin tercih ettiği görüş budur. Yani Benim anlatmış olduğum kıyamet günü ve Musa ve Firavun’un kıssasında “korkan kimseler için elbet­te bir ibret vardır” demektir.

Fakat İbnu’l-Enbârî’nin söylediklerine göre yeminin sûrede açık ve görü­nür bir şekilde anılmış bir hususa yapılması, daha önce kendisinden söze-dilmemiş bir şeye yapılmasından daha uygundur. Çünkü bu, çirkin bir şekil olur, zira her ikisi arasında geçen ifadeler oldukça uzamış bulunmaktadır.

Yeminin cevabının: “Musa’nın haberi geldi mi sana” (15. âyet) buyruğu olduğu da söylenmiştir. Çünkü: …gelmiş bulunmaktadır demektir. “O gün sar­san sarsacak” buyruğunun: Elbetteki o gün sarsacak takdiri ile cevabı teşkil ettiği ve “îâm” harfinin hazfecliktiği de söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre, buyruklarda takdim ve tehir vardır. İfade: O gün sarsan sarsacak, arkasından onu Râdife izleyecek. Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara… takdirindedir.

es-Sicistânî dedi ki: Bunun takdim ve tehir türünden olması mümkündür. Sanki: “Ansızın hepsi toprağın üzerinde dipdiri çıkıverirler. Andolsun şiddet­le söküp çıkaranlara .., buyrulmuş gibidir.

İbnu’l-Enbari; Bu yanlıştır demiştir. Çünkü (14.) âyetin başına gelen “fe’: harfi iie söze başlanılmaz. En uygunu birinci açıklama şeklidir.

Yine denildiğine göre, yemin, cehennemliklerin kalblerinin titremesi, gözlerinin zilletle bakmasınadır. O günde sarsan sarsacak” buyruğundaki “gün” lafzı bu anlama binaen nasb ile gelmiştir. Ancak yemin bunun hakkında da değildir.

ez-Zeccac dedi ki: Buyruk, sarsanın sarsacağı günde titreyecek kalpler var­dır demektir.

Bu “zikret” takdiri ile nasbedildiği de söylenmiştir.

“Sarsacak” buyruğu ‘sarsılan” demektir. Sarsan” da: Kendisi sarsılan” demektir. Bu açıklamayı Abdurrahman b. Zeyd yapmıştır ve şöyle demiştir: Bu da yeryüzüdür. “Râdife” de kıyamettir.

Mücahid ise: “Sarsan” (kıyamet)in zelzelesi, sarsıntılıdır, demiştir. “Arka­sından onu Râdİfe İzleyecek”den kasıt da (birinci) üfürüktür. Yine ondan, Ibn Ab bas, el-Hasen ve Katade’den bu ikisinin iki çığlık, yani iki üfürüktür, dedikleri nakledilmiştir. Birinci üfürükte, yüce Allah’ın izniyle herkes ölecek, ikincisinde ise yüce Allah’ın izniyle herkes dirikilecektir.

Hadisi şerifte Peygamber (sav)’ın: “İkisi arasında kırk yıl vardır” diye bu­yurduğu vârid olmuştur[2]

Yine Mücahid şöyle demiştir: “Râdife” semanın çatlayacağı, yerin ve dağların kaldırılıp bir defa silkeleneceği zaman olacaktır ki; bu da zelzele (kı­yamet sarsıntisın)dan sonradır.

“Sarsan”ın yeryüzünü sarsacağı “Râdife”nin ise bütün arzları yok edecek bir diğer sarsıntı olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sûra üfüriilmesine dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Neml Sûre-si’nde (27/87-90. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. .

“Sarsma, sarsılma”nın assl anlamı hareket etmektir. Yüce Allah da O günde yer sarsılır.” (el-Müzzemmil, 73/14) diye buyurmuş­tur. Ancak buradaki: “reefe: sarsıntı” sadece hareket etmek anlamından gel­memektedir. Bu, Arapların Gök gürledi, gürler, gürlemek” ifadelerinden gelmektedir ki, hem sesi, hem hareketi ortaya çık­tı, anlamındadır. Sesler birbirine karıştıp insanlar dalıp gittikleri için asılsız ve uydurma haber ve dedikodulara; adının verilmesi de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Ey kınamanın oğlu, sen beni asılsız dedikodularla mı tehdit ediyorsun? Ve zannederim asılsız dedikodularda bayağılık ve güçsüzlük saklıdır.”

Ubey b. Ka’bdan rivayete göre Rasûlullah (sav) gecenin dörtte biri geç­ti mi kalkar, sonra şöyle buyururdu: “Ey insanlar! Allah’ı anınız. Çünkü o sar­san gelmiştir, arkasından onu Râdife izleyecektir. Ölüm, muhtevasındaki şey­lerle birlikte gelmiş bulunmaktadır.”[3]

“O gün titreyecek” İbn Abbas ve genel olarak bütün müfessiilere güre, korkan ve titreyen “kalpler vardır.” es-Süddi: Yerlerinden kopup gidecek kalpler, diye açıklamıştır. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın; “O vakit kalpler gam ve kederle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır.” (el-Mu’min, 40/18) buyruğudur.

el-Müerric: Huzursuz ve kararsız, yerinde durmayıp çalkanıp duran (kalti­ler) diye açıklamıştır. el-Müberred, çalkanan, hareket edip duran diye açık­lamıştır. Manalar birbirlerine yakındır. Maksat, kâfirlerin kalpleridir.

Kalb pikaiamp durdu, çalkalanır” denilir. -Vezin ve anlam itibariyle demeye benzer. Koşmaları sırasında atın ve .devenin hareketlerini (tarzlarını) anlatmak üzere kullanılan de buradan gelmektedir. ise “bineğin hızlıca yürümesini sağla­mak” demektir. Şair de söyle demiştir:

“Önceleri geviş getiriyorlarken bu sefer hırıltıları çıkmaya başladı Uzunca nefea alıyorlarken hızlıca yürümeye başladılar.”

“Kalbler,” mübtedâ olarak merfudur. “Titreyecek” anlamındaki lafız da onun sıfatıdır. “Gözleri zilletle bakacaktır” ifadesi de onun haberidir. Yü­ce Allah’ın: “Mü’min bir köle elbette müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 2/221) buyruğunda olduğu gibi,

“Zilletle bakacak” lafzı göreceklerinin dehşetinden ötürü kırık ve zelil düş­müş olacaklar, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Gözleri önle­rine eğilmiş, kendilerini de bir zillet kaplamış olarak” (Nün, 68/43) buyru­ğudur. Buyruk; “o kimselerin gözleri’ anlamında olup muzaf hazfedilmiştir,

“Biz, sahiden biz mi tekrar hayata döndürüleceğiz? derler.” Yani öldük­ten sonra dirilmeyi yalanlayıp, inkâr eden bu kimselere, sizler öldükten son­ra diriltileceksiniz, denildiğinde inkâr ve hayret ile: Biz, öldükten sonra tekrar işin başına döndürülecek ve ölümden önceki halimiz gibi yeniden di­riltilmiş mi olacağız? derler. Bu da onların söyleyecekleri belirtilen: “… Biz mı yeniden yaratılıp, diriltileceğiz?” (el-tsıâ, 17/49) buyruğuna benzemek­tedir. denilir ki “geldiği yere geri döndü” demek­tir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. İbnu’l-A’râbî de şu beyiti zikretmekte­dir:

“Benim saçlarım dökülüp, ağardıktan sonra mı eski halime döneyim? Böyle bir beyinsizlikten ve utançtan Allah’a sığınırım.”

Şair şunu demek istiyor: Ben, saçlarım ağırdıktan ve döküldükten sonra, a gençlik dönemlerindeki kadınlar hakkında söylenmiş gazellere ve onlara meyletme haline mi geri dönecek misim?

Geldiği yola geri döndü” denilir. Arapların bir meselinde de; denilir ki; Yakub bunu “tenkit ilk söylenen söz ile birlik­te getir” diye açıklamıştır. O kimseler, daha önce­den ilk karşılaştıkları yerde birbirleriyle çarpıştılar” denilir. lafzının, “dünya” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bizler, tekrar dünyaya geri dön­dürülecek, önceden olduğu gibi hayat rrn bulacağız? demek olur. Şair de şöy­le demiştir:

“Bilin ki sizi unutmamaya yemin ettim ben, Tekrar insanlar dünyaya geri döndürülmedikçe.”

Bu lafzın, insanların kabirlerinin kendisinde kazıldığı yer. arıU:nında ol­duğu da söylenmiştir. Buna göre bu iafiz: Kazılmış olan” anlamin-dadır.[4] Nitekim yüce Allah’ın: Atılıp, dökülen bir sudan’ et-Ta­rık, 86/6) buyruğu ile: Hoşnud olan bir yaşayış” (el-Karia. 101/7) buyrukları da bu türdendir. Yani bizler, kabirlerimize diri olarak mı geri döndürüleceğiz? Bu açıklamayı Mücahid, el-Halil ve el-Ferrâ yapmıştır.

Yeryüzüne “el-hâfira” adının veriliş sebebinin “el-havâfir” (diye bilinen tır­naklıların) karargahı oluşundan dolayıdır. Tıpkı (ayak demek ulan) “kadein”in, -yerin üzerinde olduğu için “arz” diye adlandırılması gibi. Bizler, ölümden sonra tekrar dünyaya geri dönüp ayaklarımız üzerinde, orada yürüyecek mi­yiz, demek oiur.

İbn Zeyd: el-Hâfira cehennem ateşi demektir, demiş ve: “Böyle ise bu zi-ya-nlı bir dönüştür” buyruğunu okumuştur.

Mukatil ve Zeyd b. Eşlem de şöyle demişlerdir: Bu cehennem ateşinin isim-lerindendir. İbn Abbas dedi ki: e!-Hâfira Arap dilinde ‘dünya” demektir.

Ebu Hayve bu kelimeyi “elif’siz olarak diye ‘ın medsizi olarak okumuştur. Bu şeklin, barındırdığı ölülerin cesetleri dolayısı ile kokuş­muş yer, anlamında olduğu söylenmiştir ki; bu da Arapların içten ve dıştan kir tabakası oluşmuş bir kimsenin dişleri hakkında kullanılan; ta­birinden gelmektedir. Nitekim kökleri bozulmuş olan dişler hakkında kulla­nılan: Diş köklerinde çürüme vardır, çürü­müştür, gürü inektedir” denilir. Tıpkı gibidir. Esedoğuliarı da ha­rekeli olarak; derler. Mazi fiil olarak: diye kullanırlar. Yoruldu, yorulmak” gibi. Ancak bu, iki söyleyişin kötü olanıdır. Bu açıklamayı (el-Cevherî) es-Sıkak’la yapmıştır.

“Çürümüş, dağılmış kemikler* çürüyiip gitmiş ve darmadağın olmuş ke­mikler “olduktan sonra mı?”

Kemik çürüyüp, dağıldı” denilir. Çürüyüş, dağıl­mış kemikler” denilir. Medineli, Mekkeli, Şamlı ve Basralılartn çoğunluğu da böyle okumuştur. Ehu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü bizler “kemîkler”in sözkonusu edildiği nakledilen rivayetlere baktığımızda bunlarda bu laf­zın “elifsiz olarak kullanıldığını ve “elıf’li olarak kullanılmadığını lesbit et­miş bulunuyoruz.

Ebu Anır ile oğlu Abdullah, İbn Abbas, İbn Mesud, İbn ez-Zübeyr, Haın-za? el-Kisâi ve Ebu Bekr ise “elifli olarak; diye okumuşlardır. el-Fer-râ, et-Taberi, Ebu Muâz en-Nahvî -âyet sonlarına uygunluğu dolayısıyla- bu okuyuşu tercih etmişlerdir.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: diye nitelendirilen kemikler, içine rüzgarın girip, sonra da çıktığı ve çıkarken de .ses verdiği kemiklerdir. Orada hiçbir kimse yoktur” denilir. Bu açıklamayı Yakub, el-Bâ-hilî’den nakletmişiir. Ebu Amr b. el-Alâ dedi ki: Henüz çürümemiş ancak mutlaka çürüyecek olan kemikler” demektir. İçi boşaltıl­mış” anlamındadır.

Bunların aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir. Nitekim Araplar: O şeyin içi boşaldı” derler. “Onun içi boştur anlamın­da da; ile derler. Tıpkı: Tamah etei” deyip ile ‘in “o lamahkârdır” anlamında olması ile; ve ‘in “sakınan, tedbirli olan” anlamında ile “cimri” anlamında, ile ‘in: “geniş, rahat” anlamında olması gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Daha önce iri yarı olan yaşlı bir kimse orada Çürümüş bacakları üzerinde yürümeye başlar.”

Bazı açıklamalarda “elif’li: Çürümüş” İçinden rüzgarın geçtiği” anlamında -birincisinin tam aksine- olduğu da belirtilmektedir. Şa­ir şöyle demiştir:

“Artık ben çürümüş kemikler haline geldikten sonra…”

Kimileri de şöyle demiştir: “Elif’li olarak: Etrafı yenilmiş (çürü­müş) ve ortası kalmış olan kemikler”; Büsbütün telef olup gitmiş olanlar” demektir. Mücahid dedi ki: “Elif’siz Un ufak hale gelmiş” an­lamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakladır: Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak…”(el-İsra, 17/49) diye buyurmaktadır. “Nun” har­fi ötreli olarak; Rüzgarın şiddetle esmesi” demektir. Yine hem bu şekli, hem de hümeze gibi “atın, eşeğin ve domuzun burnunun ön tarafı” demektir. Burnu kırıldı” anlamındadır.

“Böyle ise bu zlyanh bir dönüştür.” Hüsrana götüren yalan ve batıl bir dönüştür “dediler.” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Bu açıklamayı el-Ha-sen ve başkaları yapmıştır. er-Rabî b. Enes: Onu yalanlayan kimseler aley­hine “ziyanladır diye açıklamıştır, bu bir hüsran dönüşüdür, diye de açık­lanmıştır. Yani bu şekilde döndürülecekler, hüsranda olacaklardır. Nitekim “karlı bir ticaret” denildiği zaman, sahibi kâr etmiş;, ticaret demektir. Elbet­te sonunda cehennem ateşine dönmeyi gerektirecek bir dünüşden daha zi-yanlı hiçbir şey olmaz. Katade ve Muhammed b. Ka’b dedi ki: Eğer bizler ölümden sonra tekrar diri olarak döndürülecek olursak, hiç şüphesiz cehen­nem ateşine götürülmek üzere toplanmış olacağız. Onların böyle demeleri­nin sebebi cehennem ateşi ile tehdit edilmiş olmalarıdır.

Geri dönüş” demektir. Onu geri döndürdü” denildiği gibi, O bizzat geri döndü” de denilir. Bu şekilde fiil hem müteaddidir, hem değildir. “Kerre” bir defa (dönmek) demektir ki; çoğulu da di­ye gelir.

“Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır.” Buyruğunda yüce Allah, öldük­ten sonra diriltmenin kendisi için ne kadar kolay olduğunu sözkonusu ede­rek: ‘Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır” diye buyurmaktadır.

ed-Dahhak’ın kendisinden rivayetine göre, İbn Abbas: Tek bîr üfürüştür, demiştir.

“Ansızın hepsi” bütün yaratıklar “toprağın” daha önce içinde oldukları halde yerin “üzerinde dipdiri çık iver ir ler.”

el-Ferra dedi ki: Ona bu ismin (sâhire)nin veriliş sebebi, canlı varlıkların uyumalarının ve uykusuz kalmalarının orada olduğundan dolayıdır. Araplar geniş düzlüğü ve yeryüzünü “sâhire” diye; Uykusuz kalınma özelliğine sahib” anlamında kullanırlar. Çünkü orada, ondan korkularak uykusuz kalınır. Böylelikle sahib olduğu bir niteliği ile onu nitelendirmiş ol­maktadırlar. İbn Abbas ve diğer müfessirler, Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın su be-yitini delil göstermişlerdir:

“Orada uykusuz kalman (varlığın) eti ve bir de deniz vardır Onların ağızlarını açıp söyledikleri herşey onlara ebediyyen verilecektir.”

Bir başka şair de Zû kâr gününde atına şöyle seslenmiştir;

“Ey Mehâc ilerle! Nihayet onlar güzel ok atıcılarıdır Sakın yerinden kopmuş bir ayak, seni korkuya düşürmesin. Senin sonunda varacağın, geniş bir düzlüğün toprağıdır, Ondan sonra ise gelecek olan’da ölümdür. Ve sen çürümüş kemikler haline geldikten sonra.”

es-Sıhâh’u şöyle denilmektedir: Denildi ki: Yerin gölgesi” de­mektir. Bu da yerin yüzü anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Ansızın hepsi, top­rağın üzerinde dipdiri çıkıverirler” buyruğu da bu kabildendir. Ebu Kebir el-Hüzelî dedi ki:

“Onlar öyle bir yer düzlüğüne dönerler ki; sanki onun henüz yeni bitmiş bitkileri de Oldukça olgunlaşmış bitkileri de tıpkı karanlık gecenin karanlığı gibidir.’

‘in “tutulduğu zaman ayın içine girdiği kılıfı andıran bir şey” ol­duğu da söylenmiş ve Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın da şu mısraını zikretmişlerdir:

“Kimi zaman kınına sokulan, kimi zaman çekilen bir ay ve tutulduğu zaman içine girdiği kılıf…”

Bir başka şairin bir kadını nitelendiren şu beyiıini de zikrederler:

“Sanki o bulmaya çalışanın yanındaki bir altın ve gümüş damarıdır, Yahutta tutulması esnasında içinde bulunduğu kılıftan çıkan

bir ay parçası gibidir.”

in “beyaz bitkisiz yer” olduğu da söylenmiştir.

ect-Dahhak, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: O, üzerinde Allah’a asla isyan edilmemiş ve o sırada yaratacağı gümüşten bir yerdir. Bir diğer açıklamaya göre, yüce Allah’ın, kiyamet gününde, yeniden yaratacağı bir yerdir. Bunun yedinci arzın adı olduğu da söylenmiştir. Kıyamet günün­de, yüce Allah, onu getirecek ve yaratıkları onun üzerinde hesaba çekecek­tir. Bu da yerin bir başka yere dönüştürüleceği zamandır,

es-Sevrî dedi ki: Bu Şam topraklarının adıdır. Vehb b. Münebbih: Beytu’l-Makdis’in dağıdır, demiştir. Osman b, Ebi’l-Âtike de şöyle demiştir: Bu Şam’da muayyen olan bir yerin mekân adıdır. Bu da Erîha dağ; iie Hassan dağı arasındaki düzlük kayalıktır ki; Allah bunu dilediği şekilde uzatacaktır.

Katade dedi ki: Bu cehennemin adıdır. Yani bu kâfirler ansızın kendile­rini cehennemin içerisinde bulacaklardır. Ona bu ismin veriliş sebebi, onla­rın o vakit, onun üzerinde uyumayacaklarından dolayıdır.

Bunun, cehennemin kıyısındaki dümdüz alan, anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Yani onlar, kıyamet arzında durdurulacaklar ve işte o vakit uyku­suzluk sürüp gidecektir. Dümdüz, beyaz yer, arz anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Ona bu ismin veriliş sebebi, serabın böyle bir yerde akıp gitme­sinden dolayıdır. Bu da akan pınar anlamına gelen: tabirlerinden alınmıştır. Bunun zıttı: Uyuyan …” denilir. el-Eş’as b. Kays dedi ki:

“Ve dümdüz bir yer ki; ben oraya yüzümü örtmüş geldiğim, Serabın da dört bir yanını bürüdüğü bir yer.”

Yahut, böyLe bir yerden yürüyen kimse, ölür gider, korkusu ile uyuma­dığından dolayı (böyle bir yere) bu isim verilmiş de olabilir.[5]

  1. Musa’nın haberi geldi mi sana?
  2. Hani Rabbi, ona mukaddes “Tuvâ” vadisinde şöyle seslenmişti:
  3. “Firavun’a git, çünkü o pek azmıştır.71
  4. De ki: “Seti temizlenmek istiyor musun?
  5. “İster misin ki, sana Rabbine giden yolu göstereyim de korka-sın?”
  6. Ona, o en büyük “âyefi gösterdi.
  7. Fakat o, yalanlayıp, isyan etti.
  8. Sonra da yüz çevirip, gayretle koştu.
  9. Arkasından toplayıp, bağırdı:
  10. Ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi.
  11. Bunun üzerine Allah, onu hem âhiret, hem de dünya azabıyla yakaladı.
  12. Şüphe yok ki bunda korkan kimseler için, elbette bir ibret var­dır.

“Musa’nın haberi geldi mi sana? Hani Rabbi, ona mukaddes “Tuvâ” va­disinde şöyle seslenmişti…” Yani “Musa’nın haberi” sana geüp ulaştı mı:’ Bu, Peygamber (sav)’a bir tesellidir. Yani Firavun, senin çağdaşın ulan kâ­firlerden daha güçlü idi, ama Biz, onu da (azabımızla) yakaladık. Bunlar da böyle olacaklardır, Buradaki:…mi” edatının olumsuzluk bildiren: anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sana Musa’nın haberi gelme­di, fakat bu haber sana verildi. Çünkü onun haberinde, korkan kimseler içi­ne elbette bir ibret vardır.

Musa ve Firavun’un haberlerine dair yeteri kadar bilgiler, daha önceden birkaç yerde (el-A’raf, 7/104. âyet ve devamının tefsirinde; Ta-Ha, 20/43. âyet ve devamının tefsirinde; ei-Kasas, 28/7, âyet ve devamının tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

Tuvâ” kelimesi üç türlü okunmuştur. İbn Muhaysın, İbn Âmir ve Kûfeliler, tenvinli olarak okumuşlardır. İsmin hafif oluşu dolayısıyla Ebu übeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise tenvirusiz okumuşlardır. Çün­kü bu kelime, “LJmer ve Kuşem” gibi adln lafızlardandır. el-Fcrrâ’mn dedi­ğine göre Tuvâ, Medine ile Mısır arasında bir vadidir. Bu kelime[6] den adi­dir. Tıpkı “Umer” isminin “Âmir”den adi edilerek meydana geldiği gibi.

el-Hasen ve İkrime ise “ti1 harfini kesreli olarak “Tıvâ” diye okumuşlar­dır. Ebu Amr’dan da böyle okuduğu rivayet edilmiştir ki ardı arka.sına defa­larca takdis edilmiş anlamına gelir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmış olup şu beyiti de zikretmiştir:

“Ey kınayıcı! Şüphesiz ki beni yersiz, boş yere kınayışın Senin gidip gelen haksızlığından ötürü bana karşı tekrarlanıp durmaktadır.”

“Ti” harfinin ötreli ve kesreli okunuşunun iki ayrı söyleyiş olduğu da söy­lenmiştir. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/12. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Firavun’a git.” Yani Rabbi ona böyle seslendi. “Seslendi” buyruğu haz-fedilmiştir. Çünkü seslenmek (nida) da bir sözdür. Sanki: Rabbi ona: “Firavun’a git” dedi, diye buyurulmuş gibidir.

“Çünkü o pek azmıştır.” İsyan etmekte haddi aşmıştır. el-Hasen’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Firavun Hemdanlılardan bir kâfir idi. Müca-hidden: Istahr ahalisindendi, yine el-Hasen’den: Asbahanlılardandı. Ona zu Zafer deniliyordu, boyu dört karış idi.

“De kiı Sen temizlenmek istiyor musun?” Teslim olarak günahlardan arın­mak istiyor musun? ed-Dahhak’ın, tbn Abbas’tan rivayetine göre, şöyle de­miştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik edecek misin?

“İster raisin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim” Rabbine itaat yo­luna ileteyim “de kor kas in?” O’ndan korkup, sakınasın, takvâlı olasın?

Nâfi’ ve îbn Kesir “temizlenmek” anlamındaki buyruğu şeklinde “te”nin “ze” harfine idgamı esası üzere :ze” harfini şeddeli okumuştur. Çün­kü bunun aslı: Diğerleri ise “Lc” harfini okumaksızın “ze” harfini şeddesiz olarak: diye okumuşlardır

Ebu Amr dedi ki: “Ze” harfinin şeddeli okuyuşu, sadaka (zekat) veresin anlamında, şeddesiz okunuş ise, temiz bir mü’min olması anlamına gelir. O, Firavun’u ancak temiz bir mü’min olsun diye davet etmişti, tşte bundan do­layı biz de şeddesiz okuyuşu tercih ettik,

Sahr b. Cüveyriye dedi ki: Yüce Allah, Musa’yı Firavun’a gönderince ona: “Firavun’a git… Sana Rabbine giden yolu göstereyim de korkasın?”

demesini istedi; ancak o, bunları yapmayacaktır, diye buyurdu. Bunun üze­rine Musa: Rabbim Sen onun bunu yapmayacağını biliyorken nasıl olur da ona gideyim, diye sordu. Yüce Allah ona: Git sana verdiğim emri yap, şüp­hesiz ki semada kader ilmini öğrenmek isteyen, fakat bir türlü ona ulaşama-yıp, onu idrak etme imkanını bulamayan onikibin melek vardır.

“Ona, o en büyük âyeti gösterdi.” En büyük alâmeti, yani mucizeyi gös­terdi. Bunun asa olduğu söylendiği gibi. güneş gibi parıldayan beyaz el ol­duğu da söylenmiştir. ed-Dahhakın İbn Abbas’tan rivayetine göre o, en bü­yük âyet, asadır, demiştir. el-Hasen eli ve asasıdır demiştir. Denizi yarmak olduğu da söylenmiştir. “Âyefin onun, bütün âyetlerine (büyük alametleri­ne) ve mucizelerine işaret olduğu da söylenmiştir. “Fakat o” Allah’ın peygam­beri “Musa’yı yalanlayıp” yüce Rabbine “isyan etti.”

“Sonra da yüz çevirip gayretle koştu.” İmandan yüz çevirdi ve yeryüzün­de fesad için gayretle çalıştı. Musa’yı cezalandırmaya çalıştı, diye de açıklan­mıştır.

Bir diğer açıklamaya göre: “Sonra da” yılandan kaçarak “yüz çevirip gay­retle koştu. Arkasından” kendisini o yılandan korusunlar diye arkadaşları­nı “toplayıp, bağırdı.”

Bir diğer açıklamaya göre; savaşmak için askerlerini, meydan okusunlar diye de sihirbazlarını topladı. İnsanları hazır bulunsunlar diye topladı, diye de açıklanmıştır. Onlara yüksek sesle şöyle dedi:

“Ben sizin en yüce Rabbinizim” sizin, benim üzerimde (benden üstün) rabbiniz yoktur.

Rivayet edildiğine göre İblis, Mısır’da bir hamamda Firavun’a insan sure­tinde göründü. Firavun onu tanımadı. İblis ona: Yazık sana beni tanımadın mı? diye sordu. Firavun: Hayır dedi. Nasıl olur beni yarattığın halde tanımaz­sın-. Sen, sizin en yüce Rabbiniz benim, diyen değil misin!’ Bunu es-Sa’Iebî “Kitabu’l-Arûis”adlı eserinde zikretmektedir.

Ata, dedi ki: Firavun onlara küçük birtakım pullar yapmış ve o putlara iba­det etmelerini emretmiş, ayrıca: Bu putlarınızın rabbi de benim, demişti.

Onun, önder ve efendileri kastettiği de söylenmiştir. O bu önderlerin rab-bi idi. Onlar da daha aşağı mertebede olanların rabbleri idiler.

İfadelerde bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir; Seslendi de, top­ladı demektir. Çünkü sesleniş toplamadan önce olur.

“Bunun üzerine Allah, onu hem âh i ret, hem de dünya azabıyla yaka­ladı.” Yani yüce Allah, onu “Sizin benden başka ilahınız olduğunu bilmi­yorum” Cel-Kasas, 28/38) şeklindeki sözleri ile daha sonra söylediği; “Ben si­zin en yüce rabbinizim” sözünün azabı ile yakaladı, demektir. Bu açıklama­yı ibn Abbas, Mücahid ve İkrime yapmıştır. Bu iki sözü arasında, kırk yıllık bir süre geçmiştir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır. Yani yüce Allah, birinci .sözü söyledikten sonra, ona mühlet vermiş, fakat ikinci sözü üzeri­ne onu yakalayıp, bu iki sözü dolayısıyla birlikte ona azab etmişti.

Birinci azabının onu suda boğması, diğerinin ise âhiretteki azabı olduğu .söylenmiştir. Katade ve başkaları da böyle demiştir. Mücahid dedi ki: Bu öm­rünün ilk ve sonlarındaki azabıdır.

Sonraki sözünün onun “ben sizin en yüce rabbinizim” sözü olduğu, bi­rincisinin ise Musa’yı yalanlaması olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, Kata-de’den de nakledilmiştir[7]

Azab” kelimesi, ez-Zeccac’ın görüşüne göre. tekid edici maşlar (meful-i mutlak) olarak na.sbedilmiştir. Çünkü “Allah onu aldı” ifadesi: Allah onu ibretli bir şekilde cezalandırdı” anlamındadır. Dolayı­sıyla burada lafzı, bizzat fiilin lafzından değil de manasından gelen man­tar (meful-i mutlak) olarak kullanılmış olmaktadır.

Sıfat (cer) harfinin kaldırılması ile nasbedildiği de söylenmiştir. Allah, onu âhiret azabıyla yakaladı” demektir. Bu cer har­fi kaldırılınca nasbedildi.

el-Ferrâ da, şöyle demiştir: Allah, onu ibretle cezalan­dırmak için yakaladı” takdirindedir.

İbretli ceza”; başkasına ibret olarak yapılana verilen bir isimdir. Yani başkası ondan ibret alsın diye bir kimseye verilen cezaya denilir. Me­selâ, birisine ileri derecede ceza verilecek olursa: Filan fila­nı ibretli bir şekilde cezalandırdı” denilir.

Kelimenin asıl anlamı, imtina etmek, yapmamaktan gelmektedir. Teklif edilen yemini kabul etmemek, yapmamak” tabiri de buradan gelmektedir, Bağ ve (ayağa vurulan) zincir” demektir. Da­ha önce el-Müzzemmil Sûresi’nde (73/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Alhıh’a hamdolsun.

“Şüphe yok ki, bunda korkan” yüce Allah’tan korkan “kimseler için, el­bette bir ibret öğüt ve ibret alınacak bir husus “vardır.” [8]

  1. Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa gök mü, ki onu bina etti?
  2. Onu alabildiğine yükseltip kusursuz yaptı. 29- Gecesini kararttı, gündüzünü de açığa çıkarttı.
  3. Bundan sonra da yeri yayıp, döşedi.
  4. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.
  5. Dağları ise sapasağlam dikti.
  6. Size ve davarlarınıza fayda olmak üzere.

“Sizi yaratmak mı daha zordur?” buyruğu ile Mekke ahalisini kastetmek­tedir. Yani sizin kendi değerlendirmenize göre; ölümden sonra sizi diriltmek mi daha zordur; “yoksa gök mü?” Sizi diriltmek, semayı yaratmaktan daha mı zordur? Göğü yaratmaya güç yeü’ren, sizi yeniden yaratmaya da güç ye-tirir. Bu da yüce Allah’ın: “Göklerle yerin yaratılması, andotsun ki insanla­rın yaratılışından daha büyüktür.” (el-Mu’min, 40/57) buyruğu ile: “Gökler­le yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?” (Yasin. 36/81) buyruklarına benzemektedir. Buna göre buyruk, azar ve sitem anlamını ta­şımaktadır.

Daha sonra yüce Allah, semayı nitelendirerek şöyle buyurmaktadır: “Ki onu bina etti” yani onu üstünüzde bir tavan gibi yükseltti. “Onu alabildiğine yükseltti.” Yani tavanını yukarı doğru yükseltti. o şeyi yukarı doğru (havada) yükselttim” denilir. O şey yukarı doğru yükseldi, yükselmek” denilir. el-Fer-râ dedi ki: Yapı ve buna benzer başka şeyleri üstünde taşıyan herbir şeye; denilir. Yüksek bir yapı”; Alabildiğine yüksek bir hörgüç” denilir. Semavâl” demektir, Derece ve mertebede yüksel!” denilir.

“Kusursuz yaptı” onu, tutarsızlığa bulunmayan, çatlağı ve yarığı olmayan bir şekilde, mükemmel olarak yarattı. “Gecesini kararttı” karanlık yaptı.

Gece karardı” denildiği gibi” Allah, onu (geceyi) kararttı” da denilir. Nitekim; Gece karardı” ve: Allah onu kararttı” demeye benzer. Yine: Gece bizatihi karardı” denilebildiği gibi: Allah onu kararttı” da denilebilir. Tıpkı -aynı anlamda olmak üzere ile denildiği gibi.

ile “karanlık” demektir. Kör adam yahut ona benzer durumda olan kimse” demektir. -Fiil erkek hakkında diye kul­lanılır. Bu durumda olan kadın hakkında da; denilir. (Müennes ola­rak) Karanlık gece” denilir. Müzekker olarak da Ka­ranlık gece” denilir. Yolu bulunamayan geniş düzlük” demektir. el-A’şâ şöyle demiştir:

“Ve geceleyin kendisinde yol bulunamayan o geniş düzlük; ki ona gitmeye de yol bulunmaz, Orada erkek puhuların sesi beni teselli eder.”

Yine el-A’şâ şöyle demiştir:

“Gece yarısında kestim, onlar için dişi devemi Onları örten ise simsiyah, kapkaranlık bir gecedir.”

Yüce Allah’ın burada geceyi semaya izafe etmesi, gecenin güneşin batı­şı ile ortaya çıkmasından dolayıdır. Güneş de semaya izafe edilmiştir. Nite­kim yıldızlar, geceleyin çıktığından ötürü “gece yıldızları” denilir.

“Gündüzünü de açığa çıkardı.” Gündüzünü, aydınlığını ve güneşini açı­ğa çıkardı. Gündüzü de semaya -tıpkı geceyi ona izafe ettiği gibi- izafe et­miştir. Çünkü aydınlığın ve karanlığın sebebi semadadır. Bu da güneşin ba-üşı ve doğuşudur.

“Bundan sonra da yeri yayıp, döşedi.” Bu buyruk yerin semadan sonra yaratıldığına işaret etmektedir. Bakara Sûresi’nin baş taraflarında yüce Allah’ın: “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönetip de onları ye­di gök halinde düzenleyen O’dur.” (el-Bakara, 2/29) buyruğu açıklanırken el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/29. âyet, 6. başlıkta) bu hususta yeter­li açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak” derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerin­de yayılması dolayısıyla denilir. Umeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demiş­tir:

“Ve o orayı yayıp döşedikten sonra mahluka ti yaydı orada Onlar kıyamet gününe kadar oranın sakinleri olarak kalacaklardır,’

el-Müberred de şu beyiti zikretmektedir:

“Yaydı onu, onun suyun üzerinde kurulduğunu görünce Bu sefer üzerine dağları bıraktı.”

nin, “orayı düzenledi” demek olan: anlamında olduğu da söylenmiştir. Zeyd b. Amr’ın şu sözlerinde de bu anlamdadır:

“Yüzümü teslim ettim, ağır kayalar taşıyan arzın Teslim olduğu o kimseye; Orayı mükemmel düzenledi ve orası mükemmelleşince Kudretiyle sağlamlaştırdı onu ve üzerlerine dağları bıraktı.”

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Allah Ka’be’yî yarattı ve dünyayı ya­ratmadan bin yıl önce dört temel üzerinde onu suyun üzerinde bıraktı. Son­ra yer Beytin akından yayılıp, döşendi.

Kimi ilim adamlarının naklettiklerine göre burada: Sonra” buyru­ğu: Birlikte, beraber” anlamındadır. Sanki: Bununla birlikte de yeri ya­yıp döşedi, diye buyurmuş gibidir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde: Cahil ve kaba, bununla birlikte kulağı kesik” (el-Kalem, 68/13) diye buyurmuştur.

Arapların: vSen ahmak bir kimsesin, bu­nunla birlikte de huyu kütü birisisin” ifadeleri de bu kabildendir. Şair de şöy­le demiştir:

“Ben ona: Benden uîak dur, dedim. Çünkü ben Haram kimseyim (ihramlıyım) ve ayrıca bundan sonra (bununla birlikte) ben uyanık birisiyim.”

Buradaki “sonra” lafzının “önce” anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Yü­ce Allah’ın: Andolsun ki Biz, zikirden sonra Ze­bur’da… yazdık.” (el-Enbiyâ, 21/105) buyruğunda olduğu gibi: ki bu da Kur’ân’dan önce (Zebur’da) demektir. Ebu Hirâş el-Hüzelî de şöyle demiştir:

“Urve’den sonra, Hiraş kurtulduğu için, hamdettim ilâhıma Ve elbetteki bazı kötülükler diğerlerinden ehvendir.”

İddia edildiğine göre Hirâş, Urve’den önce kurtulmuştur. “Yeri yayıp, şedî” buyruğunun; orayı ekti ve orayı yardı, anlamında olduğu da söylenmiş­tir. Bu açıklamayı îbn Zeyd yapmıştır. Bu iafzın, gıdalar için orayı hazırladı, an­lamında olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Yeri lafzı genel olarak nasb ile okunmuştur. O yeri yaydı de­mektir. el-Hasen ile Amr b, Meymun ise (sonraki lafızda): “ona: he” zamiri raci olduğundan dolayı mübtedâ olarak merfu okumuştur.

Yayıp döşedi, döşer, yayıp döşemek” denilir. Arapların; Azgınlık etti, eder”; Sildi, siler” ile; Sopanın (veya dalın) üzerindeki kabuğu­nu soydu, soyar” diye kullandıkları gibidir. Bu fiili muzarisini: diye kul­lananlar mütekellim mazisinde; diye kullanırlar. diye kulla­nanlar da aynı kipi diye kullanırlar.

“Ondan” yerden “suyunu” su ile kaynayan pınarları “ve otlağını” otla­nılan bitkileri “çıkardı.”

el-Kuteb! dedi ki: Yüce Allah, bütün varlıklar için hem besin, hem de ya­rarlanılacak şeyler olmak üzere yerden çıkartmış olduğu ağaç, cane, hurma, saman, odun, elbise, ateş ve tuz gibi herbir şeye, bu iki şeyi zikrederek de­lâlet etmektedir. Çünkü ateş odundan, tu2 da sudan elde edilir.

“Dağları ise sapasağlam dikti” buyruğundaki “dağlar” anlamındaki lafız, genel olarak nasb ile; diye okunmuştur. O, dağları dikti, anlamın­dadır. Bu da dağlan yere, oranın sağlamlagtırıcı kazıklan olmak üzere sabit-leştirdi, demektir.

el-Hasen, Amr b. Meymun, Amr b. Ubeyd ve Nasr b. Asım ise mübtedâ ola­rak ref ile; ( Olr«Jij ) diye okumuşlardır.

Çıkardı” buyruğunun başına niçin atıf harfi getirmedi, diye so­rulursa, o: takdiri ile haldir; diye cevab verilir. Şanı yüce Allah’ın: Göğüsleri daralarak…” (en-Nisa, 4/90) buyruğu gibidir.

“Size ve” deve. inek ve koyun türünden “davarlarınıza fayda olmak üze­re” buyruğunda Fayda olmak” lafzı önceki fiilin kökünden olmak­sızın maüar (meful-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü buyruk: Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” Bununla (sizleri’) faydalandırdı, demektir: Bununla faydalanmanız için” takdirinde sıtau harfi (cer harfOnin düşürülmesiyle nasbedildiği de söy­lenmiştir[9]

  1. Fakat o, en büyük belâ geldiğinde;
  2. O günde İnsan ne yaptığını iyice anlayacak.
  3. Ve gören kimse için cehennem apaçık gösterilecek.

“Fakat o, en büyük belâ1” en büyük musibet “geldiğinde…” Bu da ölüm­den sonra dirilişin kendisi ile birİikte gerçekleşeceği Sûr’a ikinci üfürüştür. Bu açıklamayı ed-Dahhak’ın kendisinden naklettiği bir rivayete göre İbn Ab-bas, yapmıştır, el-Hasen’in görüşü de budur. Yine İbn Abbas ile ed-Dah-hak’dan, sözü edilen kıyamettir, dedikleri rivayet edilmiştir. Herşeyi Örtüp, dehşetinin büyüklüğü dolayısıyla dışında kalan herbir şeyi kapsayıcından ya­ni altüst edişinden dolayı ona bu isim verilmiştir. Arapların (haddi aşmaya dair) mesellerinden birisi şöyledir: Vadi(nin suları) aktı da yatağını doldurup, kıyılarından taştı,”

el-Müberred dedi ki: Büyük belâ” Araplara göre, güç yetirileıne-yen musibet hakkında kullanılır. Zannederim bu tabir onların at, bütün gü­cü ile koştuğu vakit kullanılan tabir olan: At bütün gücü ile koştu” ifadelerinden ve su, nehir yatağının tamamını dolduracak olursa kul­landıkları: Su yatağın tamamını doldurdu” ifadelerinden alınmıştır.

Başkası da şöyle demiştir: Bu ifade: Akan sel kuyuyu ta­mamıyla örttü” tabirinden alınmıştır. Çünkü; “(r1»11): Gömmek ve üstüne çık­mak” demektir.

el-Kasım b. el-Velid el-Hemdanî dedi ki: “En büyük belâ (et-tâmmetu’l-kübrâ)” cennetliklerin cennete götürülecekleri, cehennemliklerin de cehen­neme sürülecekleri zamandır. Bu da Mücahid’in açıklaması ile aynı anlamı taşır. Süfyan da şöyle demiştir: Bu, cehennem ahalisinin Zebanilere teslim edi­leceği andır. Herşeyi örtüp kapatan ve alabildiğine büyük o bela. demektir. Şair de söyle demiştir:

“Şüphesiz bazı sevgiler kör ve sağır eder

Aynı şekilde nefret de; hatta o, daha büyük bir musibet ve daha baskındır.”

“O günde İnsan ne yaptığını” hayır ya da şer türünden işlediklerini “an­layacak.”

“Ve gören kimse İçin, cehennem apaçık gösterilecek” ortaya çıkacak, İbn Abbas dedi ki: Cehennemin üzeri açılacak ve gören herkes onun alev­lenmekte olduğunu görecektir. Burada kâfir kimselerin kastedildiği söylen­miştir. Çünkü cehennem ateşini içindeki çeşitli azab türleriyle görecek olan odur. Şöyle de denilmiştir: Mü’min, cehennemi nimetin kadrini bilsin diye gö­recek, kâfir ise cehennem ateşini boylayacaktır.

“Fakat o en büyük belâ geldiğinde” buyruğunun cevabı hazfedil mistir. Yani o en büyük belâ geldiğinde, cehennemlikler cehenneme, cennetlikler de cennete gireceklerdir.

Malik b. Dinarı “Cehennem… gösterilecek” anlamındaki buyruğu; Cehennem görünecek” diye okumuştur. İkrime ve başkala­rı; “Gören kimse için” anlamındaki buyruğu “te:’ ile ıss O: Göreceği kim­seler için” diye okumuşlardır ki; cehennemin göreceği kimseler için; ya. da ey Muhammed, senin göreceğin kimseler için, anlamına gelir. Burada hitab her ne kadar ona ise de, maksat insanlardır. [10]

37, 38. Haddi aşıp dünya hayatım tercih edene gelince;

  1. Hiç şüphe yok ki, cehennem, varılacak yerin ta kendisidir.
  2. Rabbinin huzuruna varmaktan korkup, nefsini hevâdan alıko­yana gelince;
  3. Hiç şüphe yok ki cennet, varılacak yerin ta kendisidir.

“Haddi aşıp dünya hayatını tercih edene gelince” isyankârlıkta haddi aşıp… demektir.

Denildiğine göre, buyruk, en-Nadr ile oğlu el-Hâris hakkında inmiştir. Bu­nunla birlikte dünya hayatını âhirete tercih eden herbir kâfir hakkında da umumidir. Yahya b. Ebi Kesir’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Her kim ay­nı öğünde üç çeşit yemek koyarsa, o kimse haddi aşmış olur.

Cuveybir, ed-Dahhak’tan şöyle dediğini rivayet eder: lluzeyfe dedi ki: Bu ümmet için en çok korktuğum şey, gördükleri şeyleri, bildikleri şeylere ter­cih etmeleridir.

Rivayet olunduğuna güre eski kitaplarda şu ifadeler görülmüştür: Yüce Al­lah, şöyle buyurmuştur: “Bir kulum eğer dünyasını âhiretine tercih edecek olursa, mutlaka ben de onun üzerine kederlerini salar ve onu zayi ederim. Sonra da bunların hangisine mübtelâ iken helak olduğuna da aldırmam.”

“Hiç şüphe yok ki cehennem” onun için”vardacak yerin ta kendisidir.” Bu .buyrukta; Varılacak yer” lafzındaki “eiif-lâm” “o” anlamındaki “he” zamirinden bedeldir.

“Rabbînin huzuruna varmaktan korkup” Rabbinin huzurunda durmak­tan sakınıp… er-Rahî dedi ki: O’nun huzurunda durmak kıyamette hesab gü­nünde olacaktır. Katade şöyle derdi: Yüce Allah’ın huzurunda durulacak öy­le bir hal vardır ki, mü’minler, o haiden korkarlar.

Mücahid dedi ki: Bundan kasıt, kişinin dünyada iken günah islemeye kal­kışırken Allah’tan korkup o işten vazgeçmesidir. Bunun bir benzeri de yü­ce Allah’ın: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkana da iki cennet vardır.” (er-Rahman, 55/46) buyruğudur.

“Neftini nevadan” masiyetlerden ve haramları işlemekten “alıkoyana” on­lardan önleyene “gelince”

Sehl dedi ki: Hevayı terketmek, cennetin analılarıdır. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup, nefcinî neva­dan alıkoyana gelince…”

Abdullah b. Mesud dedi ki: Sizler hakkın nevayı peşine takıp, önünden gittiği bir zamanda yaşıyorsunuz. Pek yakında hevânın hakkın önünde yü­rüdüğü ve hakkı arkasından sürüklediği bir zaman gelecektir. Böyle bir za­mandan yüce Allah’a sığınırız.

“Hiç şüphe yok ki cennet varılacak” kalınacak u yerin ta kendisidir.”

Bu iki âyet-i kerime (haddi aşıp… ile Rabbinin huzuruna varmaktan… di­ye buyuruları âyetler). Musa b b. Umeyr ile kardeşi Amir b. Umeyr hakkın­da inmiştir. ed-Dahhak”ın rivayetine göre, İbn Abbas şoyie demiştir: Haddi aşan Musa’b b. I’meyr’in kardeşidir. Bedir günü esir alınmıştı. Ensar onu ya­kalamış, sen kimsin diye sormuşlar, o da: Ben Musa’b b. Umeyr’in kardeşi­yim demişti. Bundan dolayı onu bağlamamışlar, ona ikramda bulunmuşlar ve kendi yanlarında uyutmuşlardı. Sabah olunca Musa’b b. L’meyr’e durumunu anlattılar. O: Hayır, o benim kardeşim değildir. Esirinizi iyice bağlayınız, onun anası, Bathâ (Mekke vadisi) ahalisinin malı ve ziynet eşyası en çok olan ka­dındır. Bunun üzerine annesi, onun kurtulmalık fidyesini gönderinceye kadar onu bağladılar. “Rabbiain huzuruna varmaktan korkup…” buyruğun­da sözkonusu edilen de Mus’ab b. Umeyr’dir. O, Uhud günü insanlar, Rasu-lullah’ın etrafından dağıldığında, Rasûlullah (sav)’a canını siper etmiş, oklar vücudunun her tarafına saplanarak delik deşik olmuştu. Rasûlullah (sav) onu kanlarına bulanmış halde görünce: “Mükafatını Allah’tan alacağını ümic ede­rim” diye buyurdu, arkadaşlarına da şöyle dedi: ‘Ben onu üzerinde kıyme­tinin ne kadar olduğunu bilemeyeceğiniz kadar birtakım elbise ile gördüm. Ayaklarının bağı ise altındandı.”[11]Denildiğine göre Musa’b b. Umeyr, kar­deşi Amir’i Bedir günü öldürmüştü.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet-i kerime, iki kişi hakkında inmiştir. Ebu Cehil b. Hizam el-Mahzumî ile Musa’b b, Umeyr el-Abclerî hakkında,

es-Süddî dedi ki: Şu: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup…” âyeti, Ebu Bekir es-Sıddik hakkında inmiştir. Şöyle ki Ebu Bekir’in kendisine yemek ge­tiren bir kölesi vardı. Ona: Bunu nereden getirdin, diye sorardı. Bir gün ona yemek getirdi, fakat bunu nereden getirdiğini sormaksızın yedi. Kölesi ona: Bugün ne diye bana sormuyorsun, diye sorunca, unuttum dedi. Sen bu ye­meği nereden getirdin, diye sordu, bu sefer kölesi şöyle dedi: Cahiliye döne­minde iken bazı kimselere kâhinlik etmiştim, onlar da bunu bana verdiler. Bu­nun üzerine derhal Ebu Bekir kendisini zorlayarak onu kustu ve şöyle dedi: Rabbim, damarlarımda kalanı ise Sen alıkoymuş bulunuyorsun. Bunun üze­rine: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup…” âyeti nazil oldu.

el-Kelbî dedi ki: Âyet-i kerime bir masîyet işlemeyi içinden geçirip, kim­senin olmadığı bir yerde onu işleyebilecek güç ve imkânı bulduğu halde, Al­lah’tan korktuğundan dolayı, o günahı İşlemeyi terkeden kimse hakkında in­miştir. İbn Abbas’tan da buna yakın bir açıklama gelmiştir. Masiycti işlediği vakit Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve bu masiyeti işlemekten vazgeçen kimse… demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [12]

  1. Sana kıyamet hakkında, onun ne zaman demir atacağını sorar­lar.
  2. Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede?
  3. Ona dair nihai bilgi, ancak Rabbine aittir.
  4. Sen, ancak ondan korkacakları korkutursun.
  5. Onların onu görecekleri gün, (günün) bir akşamından veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara.

Sana kıyamet hakkında, onun ne zaman demir atacağını, sorarlar” buy­ruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Mekke müşrikleri Rasûlullah (sav)’a alay olmak üzere: Kıyamet ne zaman gerçekleşecektir? diye sordular, yüce Allah da bu âyeti indirdi.

Urve b. ez-Zübeyr, yüce Allah’ın: “Sen nerede, ona dair bilgi vermek ne­rede* buyruğu hakkında şunları söyledi: Peygamber (sav)’a kıyametin ne za­man kopacağına dair soru sorup duruyordu. Nihayet şu: “Ona dair nihai bil­gi ancak Rabbine aittir” âyeti nazil oldu.

“Demir atması” kopması anlamındadır. el-Ferra detli ki: “Demir atması” geminin demirlemesi gibi, kopması demektir. Ebu Ubcydc: Onun nihai ha­li demektir. Geminin demir atacağı yer, vardığı son yerdir. Bu İbn Abbas’ın da görüşüdür.

er-Rabî” b. Enes: Ne zaman gerçekleşecektir” diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Siiresi’nde (7/187. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’den rivayete göre, Rasûluiiah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet ancak Rabbinin gazablanacağı bir gazab dolayısıyla kopacaktır.”

“Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede?” Yani ey Muhammed, kıya­metten söz etmek ve onun hakkında soru sormak ile senin ne ilgin var? Ona dair soru sormak senin işin değildir.

ez-Zühri’nin, Urve b. ez-Zübeyr’den yaptığı rivayetin anlamı da budur. O, şöyle demiştir: Peygamber (sav) yüce Allah’ın: “Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede? Ona dair nihai bilgi” yani onun bilgisinin varacağı son yer “Rabbine aittir” buyruğu inene kadar, kıyametin ne zaman kopacağını so­rup duruyordu. Sanki Peygamber (sav)’a bu hususta çokça soru sorulunca, o da Allah’tan buna dair kendisine bilgi vermesini istemiş de ona: Hayır, sor­ma! Çünkü bu hususta senin herhangi bir bilgin olamaz, denilmiş gibidir.

Müşriklerin peygambere bu hususta soru sormaları böylelikle reddedilmiş ve tepkiyle karşılanmış olması da mümkündür. Yani buna dair bilgi sahibi olmak senin, işin değildir ki; bunu açıklamanı sana sorsunlar ve sen bu bilgiyi bilen kimselerden değilsin. Bu anlamdaki açıklama, İbn Abbas’tan riva­yet edilmiştir.

Bilgi vermek” burada zikretmek (anmak, hatırlatmak) anlamın­dadır.

“Ona dair nihaî bilgi” onun bilgisinin varacağı son yer, demek olur. Kı­yamete dair bilgi O’ndan başkasının yanında asla bulunmaz. Bu da yüce Al­lah’ın: “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.” (el-A’raf, 7/187) buy­ruğu ile; “Saatin ilmi ancak Allah’ın indindedir.” (Lukman, 31/34) buyruk-* lanna benzemektedir.

“Sen ancak ondan korkanları korkutursun.” Böyl elerin in korkutucusu-sun demektir. Burada korkutmanın (inzârın) “korkanlara (haşyet sahiblerine” tahsis edilmesi -herbir mükellefi uyarıp, korkutucu olmakla birlikte- bu­nunla yararlananların onlar oluşundan dolayıdır. Bu da yüce Allah’ın: “Sen ancak zikre uyan ve gayb ile Rahmandan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın” (Yasin, 36/11) buyruğunu andırmaktadır.

“Korkutursun” anlamı verilen lafız, genel olarak; şeklinde izafet ile ve daha hafif olması istendiğinden tenvinsiz olarak okunmuştur, yoksa bu­nun aslı tenvinli gelmesidir. Çünkü bu, gelecek anlamını ifade etmek için­dir. Ancak mazi anlamını ifade edecekse tenvinli okunmaz.

el-Ferra dedi ki: Burada tenvin de caizdir, tenvinsiz gelmesi de caizdir. Yü­ce Allah’ın: “…Emrini yerine getirendir” (et-Talâk, 65/3) buyruğunun; şekillerinde; “Kâfirlerin düzenini zayıflatandır” (el-En-fal, 8/18) buyruğunun; ile şekillerinde okun­ması gibi. Bununla birlikte aslolan tenvinli gelmesidir. Ebu Cafer, Şeybe, el-A’rec, İbn Muhaysın, Humeyd ve Ebu Amrdan rivayetle Ayyaş, tenvinli ola­rak; diye okumuşlardır ve bu durumda nasb mahallinde olur. Mana­sı da: Senin uyarıp, korkutmandan, kıyametten korkan kimseler, ancak fay­dalanabilir, şeklindedir.

Ebu Ali de şöyle demiştir: Burada izafetin maziye olması da mümkündür. Dün Zeyd’e vuran’ gibi. Çünkü Peygamber, uyarıp korkut­mayı gerçekleştirmiştir. Zira âyet-i kerime, kıyamet ve âhiret halleri maddi olarak hissedilen şeyler değildir. O haller ancak ruhun -maddi olanın dışın­da- rahat duyması ya da acı duymasıdır, diyen kimselerin kanaatlerini red etmekte ve onlara cevap vermektedir.

“Onların onu” kâfirlerin kıyameti “görecekleri gün” dünyalarında “bir” günün “akşamından” bir akşam vakti kadarından “veya kuşluğundan” ya­hut u akşamdan sonra gelen bir kuşluk vakti kadarından “başka durmamış­lar gibi gelecek onlara.” Buyruktan maksat, dünya süresinin azlığına dikkat çekmektir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde: “…sanki yalnızca bir gün­düzün bir saati kadar kalmışlar gibi gelecek onlara” Cel-Ahkaf, 46/35) di­ye buyurmaktadır.

ed-Dahhak, İbn Abbas’can şöyle dediğini rivayet etmiştir: Onlar kıyame­ti görecekleri gün, sadece bir gün kalmışlar gibi gelecek onlara.

Şöyle de açıklanmıştır: Kabirlerinde; “bir akşamdan veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara.” Çünkü onlar, görecekleri dehşet­lerden ötürü kabirlerinde kaldıkları süreyi çok kısa bulacaklar.

” el-Ferrâ dedi ki: Bir kimse: Akşamın kuşluğu ulur mu, diye sorabilir. Çün­kü kuşluk ancak gündüzün ilk vakitlerindedir. Fakat burada “kuşluk” akşa­ma izafe edilmiştir. Bu da Arapların adetinde bu vaktin içinde bulunduğu günCe nisbet edilir.) Onlar şöyle derler: Ben sana sabah veya onun (o sabahın) akşamı geleceğim” ve: Sana ak­şam ya da onun (o akşamın) sabahı geleceğim” denir. Bu durumda “akşam” günün son bölümü anlamında; “sabah” da günün başı anlamındadır. (el-Fer-ra) dedi ki: Ukayloğuilarından birisi de bana şu mısraları okudu:

“Biz Âmir (oğulları)na sabahleyin yurtlarında baskın yaptık. Çıplak atlarımızla günün iki tarafında koşarak Ayın akşam vakti (doğması) ya da kaybolması zamanında” Şair burada, hilalin akşam vakti doğması ya da akşam vakti gözükmeme­si zamanlarını kastetmiştir. Bu tabir; Sana sabahleyin ya da onun akşamı geleceğim” ifadesinden daha doğrudur.

(en-Nâzîâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Naziat Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.