Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

77 – Mürselat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Hasen, İkrime, Ata ve Câbir’in görüşüne göre Mekke’de inmiştir. İbn Abbas ve Katade ise bundan bir âyet müstesnadır, demişlerdir. Sözkonusu bu âyet-i kerime de: “Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” (48, âyet) buyruğudur. Bu buyruk Medine’de inmiştir.

77 – Mürselat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mürselat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

İbn Mesud dedi ki: “Andolsun ardarda gönderilenlere” sûresi Peygamber (sav)’a cin gecesi, biz onunla birlikte yol alırken nazil olmuştur. Bizler Mi-na’da bir mağaraya sığındığımız bir sırada nazil oldu. Biz bu sûreyi ondan öğrenmekte iken ve henüz ağzı onunla yaş olup, kuramamış iken bir yılan ortaya atıldı. Biz de onu öldürmek üzere üzerine atıldık, çekip gitti. Peygam­ber (sav): “O sizin vereceğiniz kötülükten korunduğu gibi siz de onun kö­tülüğünden korundunuz” diye buyurdu[1]

İbn Abbas’ın azatlısı Kureyb’den dedi ki: Ben: “Andolsun ardarda gön­derilenlere” sûresini okudum. el-Abbas’ın hanımı Ummu’1-Fadl beniin sesi­mi duydu, ağlayarak dedi ki: Allah’a yemin olsun ki yavrucuğum sen bu sû­reyi okumakla bana şunu hatırlattın. Bu sûre, Rasûlullah (sav)’ın akşam na­mazında okuduğunu duyduğum son sûredir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Sûre elli âyet-i kerimedir.[2]

  1. Andolsun ardarda gönderilenlere,
  2. Şiddetlice esenlere, 3- İyice yayanlara,
  3. Tam anlamı İle ayırdedenlere,
  4. Zikri getirip bırakanlara,
  5. Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üıere ki:
  6. Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey, elbette meydana gelecektir.
  7. Yıldızlar söndürüldüğü zaman, 9- Gök yarıldfğı zaman,
  8. Dağlar savurulduğu zaman,
  9. Peygamberlerin belirli vakti geldiği zaman,
  10. Hangi güne geciktirildiler?
  11. Hüküm verip ayırdetme gününe.
  12. Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?

15- O günde yalanlayanların vay haline!

“Andolsun arılarda gönderilenlere” buyruğundaki “gönderilenler”, müfessirlerin cumhuruna göre, rüzgarlardır. Mesruk’un, Abdullah (b. MesudVdan rivayetine göre, o şöyle demişür; Bunlar yüce Allah’ın emir ve nehyi ile ha!te vahiylerinden olan maruf (güzel ve iyi) hususlarla gönderilmiş melek­lerdir. Ebu Hureyre, Mukatil, Ebu Salih ve el-Kdbî’nin görüşü de budur.

Bunlar “lâ ilahe illallah” ile gönderilmiş peygamberlerdir, diye de açıklan­mıştır. Bunu da İbn Abbas söylemiştir.

Ebu Salih dedi ki: Bunlar kendileri vasıtası ile tanınacakları mucizelerle gönderilmiş rasûllerdir.

İbn Abbas ve İbn Mesud’dan: Bunlar rüzgarlardır, dedikleri nakledilmiş­tir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz rüzgarları… gönderdik.” (el-Hicr, 15/22); “Rüzgarları gönderen O’dur.” (el-Ârâf, 7/57)

Ardarda”; atın yeiesi gibi biri diğerinin arkasından gelen demek­tir. Araplar, insanların bir kimseye çokça yönelmeleri halini anlatmak üze­re: İnsanlar filan kimseye ardarda yöneldiler” derler. Bu lafzın nasbedilmesi “gönderilenler”den hal olması itibariyledir. Ardı arkasına gönderilen rüzgarlara andolsun demektir. Ardarda gelmek (gelİn)” anlamında mastar olması da mümkün olduğu gibi; harf-i cer takdi­ri iie nasbedilmesi de mümkündür. Sanki; Andolsun ardar­da gönderilenlere” denilmiş gibidir.

Maksat; melekler yahut hem melekler, hem rasûllerdir.

“Gönderilenler” ile bulutların kastedilmesi ihtimali de vardır. Çünkü bulutlarda hem bir nimet, hem de bir azab vardır. Bu gibi bulutlar da içle­rinde nelerin gönderildiğini ve kimlere gönderildiklerini bilerek gönderilir­ler.

Sözü edilenlerin, yasaklar ve öğütler olduğu da söylenmiştir. Bu tevile gö­re “ardarda” lafzı tıpkı atın yelesi gibi ardı arkasına geien demek olur. Bu açıklamayı İbn Mesud yapmıştır.

“Akanlar” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı d-Hasen yap­mış olup, kalblerde akanlar… demek olur.

Akıllarda bilinenler, diye de açıklanmıştır.

“Şiddetlice esenlere” buyruğunda kastedilenlerin rüzgarlar olduğu husu­sunda, görüş ayrılığı yoktur. Bu açıklamayı ei-Mehdevî yapmıştır. fbn Me­sud’dan gelen rivayete göre, bunlar, ekinin arta kalan yapraklarını ve çörçö-pünü beraberinde taşıyan, şiddetli esen rüzgarlardır. Yüce Allah’ın; “Üstü­nüze şiddetli bir fırtına yollamasından…” (et-İsra, 17/69) buyruğunda oldu­ğu gibi.

“Şiddetlice esenler”in rüzgarları şiddetlice estiren, rüzgarlarla görevli me­lekler, olduğu da söylenmiştir. Meleklerin kâfirin ruhunu şiddetlice sürük­lemesi, diye de açıklanmıştır. Nitekim: O şeyi mahvetti, he­lak etti” demektir, Sırtındaki binicisi ile rüzgar gibi koşup gi­den dişi deve” demektir. Bu deve hi2İıca gidişiyle adeta rüzgara benzer. Savaş, o insanları alıp götürdü” demektir.

Zelzeleler, yerin dibine birtakım toprak parçalarının geçmesi gibi insan­ları helak edici ilâhî belgeler olma ihtimali vardır, diye de açıklanmıştır.

“İyice yayanlara” buyruğunda kastedilenler, bulutlarla görevli olan me­leklerin buludan yaymasıdır. İbn Mesud ve Mücahid dedi ki: Bunlar, yüce Allah’ın, rahmetinin önünden bulutları yaymak üzere gönderdiği rüzgarlardır. Yani, bu rüzgarlar, bulutları yağmur yağdırsın diye gökte yayar. Bu açıkla­ma Ebu Salih’den de rivayet edilmiştir. Yine ondan gelen rivayete göre, mak­sat yağmurlardır. Çünkü yağmurlar bitkilerin yayılmasını sağlar. Burada “yaymak (neşr)” hayat vermek anlamındadır. Nitekim; Al­lah, ölüye hayat verdi” denilir. es-Süddi’nin, ondan rivayetine göre de kas­tedilenler yüce Allah’ın kilablarını yayan meleklerdir.

ed-Dahhak, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bununla Ade-moğulları amellerinin ve kitablarının yayılmasını kastetmektedir. ed-Dahhak dedi ki: Bunlar, Allah’ın huzurunda açılacak olan kulların amellerinin yazı­lı olduğu, sahifelerdir.

er-Rabî dedi ki; Bundan maksat, ruhların yayılacağı (diriltileceği) kıyamet için ölümden sonraki diriliştir. Yüce Allah’ın: iyice yayanlara” buyruğunun başına “vav” harfinin getirilmesi yeni bir kasemin istinafı (baş­langıcı) oluşundan dolayıdır.

“Tam anlamı ile ayırdedenlere”; bunlar da hak ile batılı birbirinden ayırdedici hükümleri indiren meleklerdir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Müca-hid, ed-Dahhak ve Ebu Salih yapmıştır. ed-Dahhak’ın İbn Abbas’tan rivaye­tine göre o, şöyle demiştir: Maksat meleklerin ayırdığı gıdalar, nzıklar ve ecel­lerdir.

İbn Ehi Necin, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ayırdeden-ler” bulutların arasını ayırıp, onları dağıtan rüzgarlardır.

Said’den ve onun Katade’den rivayetine göre, Katilde şöyle demiştir: “Tam anlamıyla” furkant “ayırdedenler” demektir. Allah bu furkanla hak ile batılı, haram ile helali birbirinden ayırdetrniştir. el-Hasen ve İbn Keysan da böyle açıklamışlardır.

Bununla, Allah’ın verdiği emirler ile O’nun yasaklarını birbirinden ayıran, vani bunları açıklayan rasûllerin kastedildiği de söylenmiştir.

Bunun, doğum yaptıktan sonra yeryüzünde başını alıp giden gebe deve anlamındaki; ‘e benzetilerek yağmur yağdıran bulutlar, anlamın­da olduğu da .söylenmiştir. Bu şekildeki dişi develere: ile denilir Diğer bulutlardan ayrı ve farklı olan böyle bir bulutu bu tür bir de­veye benzetmiş olmaları da muhtemeldir. Şair Zu’r-Riınme şöyle demiştir:

“Yahut, üst taraflarım çakan şimşeklerin aydınlattığı Son derece simsiyah karanlıklarda parıldayan apayrı bir buluttur.”

“Zikri getirip bırakanlara” buyruğunda, kasLin; melekler olduğu husu­sunda görüş birliği vardır. Yani melekler, aziz ve celil olan Allah’ın kitabla-nnı peygamberlere bırakırlar. Bu açıklamayı el-Mehdevi yapmıştır. Bunun Cebrail olduğu ve ondan çoğul isim olarak sözedildiği de söylenmiştir. Çün­kü bu kitablan indiren o idi.

Maksadın .kendi ümmetlerine Allah’ın üzerlerine indirdiklerini bırakan (leb-liğ eden) rasûller olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Kutrub yapmış­tır.

İ5n Abbas: Getirip bırakanlara” diye “kaf harfini üstün ve şed­deli okumuştur. Bu yönüyle yüce Allah’ın: Muhakkak sen Kur’ân’ı… almaktasın” (en-Nemi, 27/6) buyruğuna benzemektedir.

“Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere,” Yani melekler, vah­yi Allah tarafından bir mazeret kalmasın diye ya da azabından kullarım uyarıp korkutmak üzere, bırakırlar. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır.

Ebu Salih’ten de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bununla resulleri kastet­mektedir. Onlar (kulların ileri sürebilecekleri) bir mazeret bırakmazlar ve uya­rırlar.

Said’in Katade’den rivayetine göre Bir mazeret olmak üzere” (di­ye okumuş ve ) şöyle demiştir: Yüce Allah’ın kullarına mazeret bırakmamak ve mü’minlere uyarı olmak üzere bırakılmıştır. Onlar, bununla faydalanırlar ve gereklerini yerine getirirler.

ed-Dahhak’ın İbn Abbas1 tan rivayetine göre “gerek bir mazeret… olmak üzere” buyruğu ile kastedilen, yüce Allah’ın gerçek dostlarına bıraktığı ma­zeretlerdir, bu da tevbedir. “Gerekse bir uyarı” düşmanlarını uyardığı bir uya­rı “olmak üzere” demektir.

Ebu Amr, Hamza, el-Kisai ve Hafs: Gerekse bîr uyarı olmak üze­re” buyruğundaki “zel” harfini sakın okumuşlardır. Bütün yedi kıraat imam­ları da: Gerek bir tnazeret”in “zel” harfini sakin okumuşlardır. An­cak el-Cu’fi İle el-A’şa’nın Ebu Bekir’den, onun Asım’dan rivayeti bundan müs­tesnadır ki o, “zel” harfini ülıeli okumuştur. Bu şekildeki kıraat, İbn Abbas, eİ-Hasen ve başkalarından da rivayet edilmiştir. İbrahim el-Teymi ve Kain­de ise; Bir mazeret ve bir uyan olmak üzere’ şeklinde “atıf vav”ı ile okumuş olup, “vav”dan önce “elif” olmaksızın (yani ve suretinde) oku­muşlardır.

Bu iki kelime mefulün leh olmak üzere nasbedilmişlerdir, Mazeret ve uya­rı olsun diye… demektir. Mefulün bin olarak nasbeclildi ki eri söylendiği gi­bi; Zikr'” lafzından bedel olduğu da söylenmiştir. Yani bir mazeret ya­hut bir uyarı getirip bırakanlara … demek olur.

Ebu Ali dedi ki: “Mazeret” ile “uyarı” lafızlarının: şeklinde “zel” harfleri ötrelî olarak: Mazur kılan, gören” ve “Uyaran’ın çoğulu olması da mümkündür.

Yüce Allah’ın: İşte bu da önceki uyarıp korkutanlar­dan bir uyarıp korkutandır.” (en-Necm, 53/56) buyruğuna benzeinektedir, liu durumda “bırakanlar” lafzından hal olarak nasbedilmiş olur. Yani bun­lar, mazeret ve uyarmak hallerinde zikri bırakırlar. Yahutta “zikri” buyruğu­nun mefuLü de olabilir. “Getirip bırakanlar bir mazeret ya da bir uyarı olmak üzere” öğüt getirirler demek olur.

Müberred dedi ki: Burada iki lafızda “ze’! harfleri ütreli olup çoğuldur­lar, bunların tekilleri ise; ile dır.

“Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey, elbette meydana gelecektir” buyru­ğu, daha önce geçen yeminin cevabıdır. Yani vaadolunduğunuz kıyamet mut­laka gelip sizi bulacaktır ve başınıza gelecektir. Daha sonra, bunun gerçek­leşeceği vakti açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Yıldızlar söndürüldüğü zaman” ışıkları gidip aydınlıkları -kitabın silin­diği gibi- silindiği zaman. Bir şeyin izi silinip gittiğinde ve yok olduğunda; denilir. Bu durumda olan şeye: Silinip gitmiş” denilir. Rüzgar geride kalan izleri silip götürür. Bu durumda rüzgar: Silip götüren” iz: İzi kalmayan” yani: Silinip götürülen, izi bı­rakılmayan” olur.

“Gök varıldığı zaman” açılıp parçalandığı ve ayrıldığı zaman demektir. Yüce Allah’ın; “Gök açılıp kapı kapı olacak” (en-Nebe, 78/19) buyruğu da bu anlamdadır. ed-Dahhak’ın, İbn Abbas’tan rivayetine göre o: Katlanıp dürülmek üzere ayrıldığı zaman, diye açıklamıştır.

“Dağlar savurulduğu zaman” hepsi hızlıca alınıp götürüldüğü zaman, de­mektir. Hepsini hızlıca alıp götürdüm” denilir. İbn Abbas ve el-Kelbi şöyle derdi: Yeryüzü dümdüz edildiği zaman demektir. Çünkü Araplar, ön ayakları ile yularını geride bırakan ata: derlerdi. Şa­ir Bişr de şöyle demiştir

“Yularını dizleriyle ön ayaklarıyla geride bırakır…”

Deve otu otladı” denilir el-Müberred; Yerlerin­den söküldü” demektir, diye* açıklamışür. Ayaklarını yerden kaldıran bir kimse hakkında; Ayakları yerden kalktı” denilir. ‘in rüzgar savursun diye parçalan birbirinden ayırmak anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Buğdayı savurdu” tabiri de buradan gelmektedir. Çün­kü bu işi yapan bir kimse, rüzgar içindeki samanı alıp götürsün diye buğda­yı altüst eder, karıştırır.

“Peygamberlerin belirli vakti geldiği zaman…” Peygamberler kıyamet gününde toplanacakları zaman demektir. Vakit kendisine ertelenen bir şe­yin gerçekleştiği vade demektir. Buna güre anlam şöyle olmaktadır: Kendi­leri İle ümmetleri arasında ayırdedici, hükmün verilmesi için, belirli bir va­kit tayin edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah peygam­berleri toplayacağı gün…” (el-Maide, 5/109)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu husus dünyada olacaktır. Yani peygamberler kendilerini yalanlayan kimseler hakkında -kâfirlere mühlet verilmek suretiy­le- azabın indirilmesi için onlara belirli bir süre tayin edilip, o sürede bir ara­ya getirilecekleri zaman, demektir. Kıyamet gününde ise bütün şüpheler or­tadan kalkmış olacaktır.

Birinci açıklama daha güzeldir. Çünkü süre belirlenmesinin anlamı, kıya­met gününde meydana gelecek bir şeydir. Bu da yıldızların söndürülmesi, dağların savııruİması, semanın varılmasıdır. Dolayısıyla kıyamet gününde, ün­ce bunun için sürenin belirlenmesi uygun düşmez.

Ebu Ali dedi ki: Din ve ayırdetme günü, onun için vakit olarak cesbit edil­miştir, demektir.

Vakit tesbit edildi; Vaad olundu, süresi belirlendi” anlamında ol­duğu söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre bu, yüce Aiiah’ın bildiği ve ira­de ettiği şekilde, bilinen vakitlerde peygamberler gönderildiği zaman demek­tir. Buradaki hemze “vav”den bedeldir. Bu açıklamayı e!-Ferra ve ez-Zeccac yapmıştır. el-Ferra dedi ki: Ötreii olup, ötresi her zaman değişmeyen herbir “vav”ın yerine hemze getirmek caizdir. Mesela: Topluluk her-biri bir başına namaz kıldı” denildiği zaman son kelimenin hemzesi “vav’a dönüştürülerek; denilebilir. Yine: Bunlar, güzel yüz­lerdir” derken “vav” yerine hemze ile: da denilebilir. Çünkü “vav”ın ötreli teiaffuzu ağırdır, fakat yüce Allah’ın: Aranızdaki fazileti unutmayınız.” (el-Bakara, 2/237) buyruğunda “vav”ın ötre.si lazım (her zaman sabit) olmadığından ötürü “vav” yerine hemze telaffuzu caiz olmaz.

Ebu Amr, Humeyd, el-Hasen, Nasr ve Asım’dan gelen bir rivayet ile Mü-cahid “vav” ile “kaf’ harfi de şeddesiz olarak asla uygun diye okumuş­lardır. Ebu Amr dedi ki: Bunu; diye okuyanlar; Yüzler” lafzı­nın diye okunacağını kabul edenlerdir.

Ebu Cafer, Şeyhe ve el-Arec ise “vav” harfi ile ve “kaf” harfi de şeddemiz olarak: diye okumuşlardır. Bu lafız “vııkf’den ‘fu’ilet” veznine nakle­dilmiş bir kelimedir, Vakitleri belli bir farz” (,sn.-Nisa, 4/103) buy­ruğunda da bu kökten gelmektedir.

Yine el-Hasen’den iki “vav’lı olarak: diye okuduğu rivayet edil­miştir kî; bu da yine aynı şekilde “va’d”den “fu’ilet” vezninde Onunla ahidleşildi” demeye benzer. Eğer bu iki kıraate göre de “vav” “elife kalbedilecek (dönüştürülecek) olursa bu da caiz olur. Yahya, Eyyub, Halıd ‘b. Ilya.s ve Sellam ise hemzeli ve şeddesiz ularak; diye okumuşlardır. Çünkü bu kelime m us hafta “elif ile yazılmıştır.

“Hangi güne geciktirildiler” ertelendiler!” Bu, o günün büyük ve azamet­li bir gün olduğunu anlatmak içindir, tazim maksadıyla sorulun bir sorudur. Yani “hüküm verip, ayırdetme gününe” ertelenmişlerdir. Said’in Kalade’den rivayetine göre, o şöyle demiştir: O günde insanlar arasında amellerine gö­re ayırdedia hüküm verilir ve cennete, cehenneme (gönderilirler.) Hadiste de şöyle denilmektedir: ‘Kıyamet gününde insanlar haşredileceklerinde kjık yıl güneş tepelerinde ve gözleri iri bîr şekilde açılmış olarak semaya di­kilmiş halde ayırdedici hükmün verilmesini bekleyeceklerdir.”[3]

“Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?” buyruğu ile günün azameti be­lirtildikten sonra, ikinci bir defa hu azemele dikkat çekilmektedir, Yani ayırdetme gününün ne olduğunu sana bildiren nedir?

“O günde yalanlayanların vay haline!” Allah’ı, peygamberlerini, kitab-larını, ayırdetme gününü yalanlayan kimselere azab ve rüsvaylık vardır, de­mektir. O halde buyruk bir tehdittir. 13u tehdit bu sûrede herbir âyetten son­ra yalanlayan kimseler için tekrarlamıştır. Çünkü bunu yalanlamaları mikta­rına göre aralarında paylaştırmıştır. Ilerbr.- şeyi yalanlayan kimseye başka bir şeyi yalanlaması karşılığında çekeceği azaptan ayrı olarak bir azab vardır ve yalanladığı o kadar çok şey var ki, bunlar başka şeyleri yalanlamasından suç uhır.tk daha büyüktür. Çünkü o şeyi yalanlamak daha çirkindir, Allah’ın hük-iviüol: v hulusta reddetmek daha büyüktür. Bundan dolayı onun bu yalan-iaırıüM miktarına göre bu “veyl”den de ona bir pay verilir. Her yalanlama mik­tarına uvgun bir ceza vardır. İşte yüce Allah’ın: (Amellerine) uygun, bir kar­şılık olmak üzere7′ fen-Nebe”. 78/26) buyruğu bunu anlatmaktadır.

en-Xuman b. Bekir’den söyle dediği rivayet edilmiştir: Veyl çetşitli azab-ların bulunduğu cehennemdeki bir vadidir. İbn Abbas ve başkaları da böy­le demiştir.

İbn Abbas dedi.ki: Cehennemin alevi söndüğü vakit, onun (Veyl’in) kor ateşinden alınarak üzerine bırakılır ve birbirini yemeye koyulur. Yine Pey­gamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bana cehennem gös­terildi de ben orada “veyT’den daha. büyük bir vadi görmedim.”[4]

Cehennemliklerin yaralarından çıkan irinlerin akıp toplandığı yerin ora-t)i olduğu da rivayet edilmiştir. Akan bir şey, ancak yerin aşağı ve yarık yer­lerine akar. Dünyada kullar şunu bilir ki, dünyanın en kötü yerleri pislikle­rin, kirlerin, leş ve hamam sularının (kanalizasyonların) toplanıp, bataklık ha­line gelmiş olan yerlerdir. Denildiğine güre işte o vadi kâfir ve müşriklerin irinlerinin toplandığı bataklıktır, böylelikle akıl .sahipleri ondan daha tiksin­ti verici, ondan daha kötü kokan bir şeyin olmadığını, ondan daha acı, on­dan daha kapkara bir şeyin olmadığını bilsinler. Daha sonra Rasûlullah (sav) bu vadinin ihtiva etliği azapları nitelendirmekte, bunun cehennemde­ki en büyük vadi olduğunu belirtmektedir. İşte yüce Allah “veyl”i (mealde: Vay haline!) bu sûrede tehditleri arasında sözkonusu etmektedir. [5]

  1. Biz öncekileri helak etmedik mi?
  2. Sonrada arkadan gelenleri, onların arkasına takara.
  3. İşte Biz, günahkârlara böyle yaparız.
  4. O günde, yalanlayanların vay haline!

“Biz öncekileri helak etmedik mi?” buyruğu ile Adem (a.s)’dan Muham-med (sav)’a kadar geçmiş ümmetlerin kâfirlerini helak ettiğini haber vermek­tedir.

“Sonra da arkadan gelenleri onların arkasına takarız.” Yani somakile­ri öncekilere katarız.

“İşte Biz, günahkârlara böyle yaparız.” Geçmişlere yapı iğimizin bir benzerini Kureyş müşriklerine de, ya kılıçla ya da hdâk eımek .sureliyle uy­gularız.

“Sonra da … onların arkasına takarız” buyruğu, genel olarak mübledâ olmak üzere: okumuşlardır. Ancak el-A’rec: “Öncekileri helâk etmedik mi?” buyruğuna atf ile cezm ederek; diye okumuştur. Sen beni ziyaret etmedin mi, sonra ben sana ikram et(me)dim mi?” demeye benzer.

Maksat, yüce Allah’ın peygamberleri değişik zamanlarda göndermiş olmak­la birlikte, (yalanlayan) kavimleri ardarda helak etmiş olduğudur.

Daha sonra; “İşte Biz günahkârlara böyle yaparız” buyruğu ile yeni bir cümle başlatmaktadır. Bununla sonradan helak edilenleri kastetmiştir. “Onların arkasına takarız” anlamındaki buyruğun (ayn harfinin) sakin olarak okunması, arka arkaya harekelerin gelmesi sebebiyle de olabilir. Ondan tah­fif dolayısıyla sakin okuduğu da rivayet edilmiştir,

îbn Mesud’un kıraatinde: Sonra da yakında onların arkasına takacağız” şeklindedir.

Böyle” buyruğundaki “kef” harfi nasb mahallindedir. Biz, bu he­lakin bir benzerini herbir müşrike uygularız, demektir. Diğer taraftan bunun, ibret olmak üzere, dünyada helak edilişlerinin çok dehşetli bir şey olduğu­nu anlatmak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bununla âhiretteki hesaplarını haber verdiği de söylenmiştir. [6]

  1. Biz, sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
  2. Onu sağlam bir yerde tuttuk.
  3. Bilinen bir süreye kadar.
  4. Gücümüz yeter Bizim. Ne güzel güç yetirenleriz Biz!
  5. Yalanlayanların o gün vay haline!

“Biz, sM hakir bir sudan” zayıf ve değersiz bir su olan nutfeden “yarat­madık mı?” Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerime, ceninin yaratılması yalnızca erkeğin suyundandır, diyen kimseler için asıl bir dayanaktır. Bu hususa dair açıklamalar da daha önce­den (el-Hac, 22/5- âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Onu sağlam bir yerde.” Sağlam korunan bir yer olan rahimde “tuttuk.” “Bilinen bir süreye kadar.” Mü’cahid biz ona suret verinceye kadar, dîye açıklamıştır. Doğum vaktine kadar diye de açıklanmıştır.

“Gücümüz yeter Bizim” anlamındaki: buyruğunu Nafi’ ve el-Ki-saî’ Takdir ettik” şeklinde (dal harfi) şeddeli olarak, diğerleri ise şed-desiz okumuşlardır. Her ikisi de ayns anlamda farkh söyleyişlerdir. Bu açık­lamayı el-Kisai, el-Ferra ve el-Kutebi yapmıştır. el-Kutebi dedi ki: Şeddesiz söyleyiş, şeddeli söyleyiş ile aynı anlamdadır, Ben bunu tak­dir ettim” demek gibidir.

Peygamber (sav)’ın (Ramazan) hilâli hakkında:Eğer ha ve bulutlu olursa bu sefer onun için takdir cihetine gidiniz.”[7] ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır ki, onun konaklama yerlerini ve yol alışını tak­dir ediniz (hesab ediniz), demektir.

Muhammed b. el-Cehm el-Ferra’dan naklen şöyle demektedir: Şeddeli oku­yuş Ali (r.a)’dan nakledildiği gibi, şeddemiz okuyuş da ondan nakledilmiştir. Şeddeli ve şeddesiz okuyuşun da aynı anlamda olma ihtimali uzak değildir. Çünkü arablar: Onun hakkında ölümü takdir etti'” dedikleri gi­bi; de derler. Yüce Allah da; “Aranızda ölümü biz takdir ettik” (el-Vâ-kıa, 56/60) diye buyurmuş ve “takdir ettik” anlamındaki buyruk hem şedde­li, hem şeddesiz okunmuştur.

Rızkını daralttı” derken de; diye şeddeli de kullanı­labilir. (el-Ferrâ devamla) dedi ki: Şeddesiz okuyanlar, delil getirerek şöy­le demişlerdir: Eğer bu şeddeli olsaydı hu sefer ondan sonrasının: Ne güzel güç yetirenleriz Biz!” denilmesi gerekirdi. el-Ferrâ dedi ki: Ancak Araplar her iki söyleyişi de bir arada kullanabilirler. Yüce Al­lah, (aynı fiilin iki farklı söyleyişini bir arada zikrederek) şöyle buyurmak­tadır:

Bu nedenle o kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık mühlet ver.” (et-Tarık, 86/17) ei-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ve o beni tanımazlıktan geldi, halbuki onun önceden tanımadığı (bende görmediği) Olaylar ancak, ağarmış saçlar ile saçlarınım dökülmesi idi.”[8]

İkrime’den Gücümüz yeter Bizim” peklinde şeddesiz: “Kudret; güç yetirmek”den gelen bir fiil olarak okuduğu rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyd, Ehu Hatim ve el-Kisaî’nin tercih ettiği okuyuş da budur, Çünkü da­ha sonra: Ne güzel güç yetirenleriz Biz!” diye buyurulmakta-dır. Şeddeli okuyanların okuyuşu ise “takdir etmek”den gelir. Bizler bedbaht oianı da, bahtiyar olanı da takdir ettik, Bizler ne güzel takdir edenleriz, de­mektir, Bunu da îbn Mesud Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir. Anlamın: Biz, uzun ya da kısa oluşunu takdir ettik, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna yakın bir açıklama İlin Abbas’tan gelmiştir; Takdir ettik, Biz, malik ol­duk demektir. el-Mehdevi dedi ki: Bu açıklama da şeddesiz okuyuşa daha uy­gun düşmektedir.

Derim ki: Bu doğrudur. Çünkü “gücümüz yeter Bİzİm” buyruğunu şed­desi z olarak okuyan İkrime’dir. O söyle demiştir: Bu Biz malik olduk, Biz ne güzel malikleriz, demektir. Böylelikle her iki kelime birbirinden farklı iki an­lam ifade etmiş olur. Yani biz, doğum zamanını ve nutfenin lam bir insan oluncaya kadar bir halden, bir hale intikal etmesini yahut bahtiyar ile bed­bahtı ya da uzun ve kısayı takdir ettik. Bütün bu açıklamalar şeddeli okunu­şa güredir. Önceden de belirttiğimiz gibi her iki okuyuşun da aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. [9]

  1. Biz. arzı toplanma yeri kılmadık mı?
  2. Dirüere de, ölülere de.
  3. Orada sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık. Sîze tatlı sular içir-dik.
  4. Yalanlayanların o gün vay haline!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [10]

1- Toplanma Yeri Olarak Yaratılan Yer;

“Biz, arzı toplanma yeri kılmadık mı?” Yani dirileri üzerinde, ölüleri al­tında toplayan bir lupi-zv:^: kılmadık :nı?

Bu ölünün üzerinin örrüiup defnedilmesinin vacib oluşuna aynı şekilde saçlarının ve kendisinden uzaklaştırdığı şeylerin de gömülmesine delil teş­kil etmektedir. Peygamber (sav)”in: “Tırnaklarınızı kesiniz ve kestiğiniz tır­naklarınızı gömünüz”[11] buyruğu da bunu gerektirmektedir. Bu hususa da­ir açıklamalar daha ünce el-Bakara Sûrtsi’nde (2/124. âyet, 10. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır.

Bir şeyi bir anıya getirip, toplamayı anlatmak üzere: O şe­yi topladım bir araya gelirdim, coplarım bir araya getiririm’ denilir. Toplayıp bir araya getirmek” demektir. Siheveyh şu beyiıi zikretmek­tedir:

“Yılanlar kırağıdan dolayı Yuvalarına çekildiklerinde kerimdirler onlar.”

Ebu Ubeyd, bunun “kaplar” anlamında okluğunu söylemiştir. İçinde sü­tü ihtiva ettiği ve bir arada tuttuğu için süt bulunan tuluma veya kırbaya: denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Bu gün, sen. yerin üzerinde ayaktasın Yarın ise o seni sağlam bir torbaya alacaktır.”

eş-îja’bi, bir cenaze ile birlikte gitmiş, kabristana bakmış, “bu ölülerin top­lanma yeridir (konuldukları turbalarıdır)” dedikten sonra bu sefer evlere bak­mış: “Bunlar da hayattakilenn toplanma yeridir” demiştir. [12]

2- Kefen Sayuculuğu ve Yerin Toplayıcılığı;

Rabia’dan rivayet edildiğine göre, o kefen suyucu hakkında: Eli kesilir, de­miştir. Kendisine: Niye böyle bir görüş beyan ettin? diye sorulunca, şu ce­vabı vermiş: Yüce Allah: “Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı? Dirilere de, ölülere de” diye buyurmaktadır. Buna göre, yer bir hirz (korunması gereken şeyi koruyan)dır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Maide Sûresinde (5/38. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ashab döneminde (kabristan ulan), Baki el-Ğarkad’e “Kefte” adını veri­yorlardı. Çünkü orası ölüleri toplayan bir kabristan idi, O halde yer canlıla­rı evlerinde, ölüleri de kabirlerinde toplayıp bir araya getirendir. Aynı şekil­de insanlar yerin üzerinde karar kılmışlardır. Yatıp diniendikieri yer de, üze­rinde bir araya gelmek suretiyle orasıdır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Yer canlılar İçin bir toplanma yeridir. Ya­ni İnsandan çıkan fazlalıklar yerde gömülür. Zira insanların üzerinde bulunjnalarıyla bir araya gelip toplanmaları sözkonusu değildir. Çünkü toplanmak, bütün yönlerden bir araya gelmeye işaret eder.

el-Ahfeş, Ebu Ubeyde ve iki görüşünden birisinde Mücahid şöyle demiş­lerdir: Canlılar da, ölüler de yere racidirler. Yani yer, bitip yeşeren demek olan “canh” ile bitip yeşeımeyen demek olan ölü olmak üzere iki kısma ayrılır.

el-Ferrâ dedi ki: “Dirilere de, ölülere de” anlamındaki buyrukların nasb ile gelmeleri; Toplanma yeri” lafzının amel etmesi dolayısı iledir, Yani Biz, yeryüzünü dirilerin de, ölülerin de toplanma yeri kılmadık mı?” demektir. Bu lafızlara tenvin verilecek olur­sa[13] nasb ile okunurlar. Yüce Ailah’ın; Yahut aç­lığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir… bir yetime” (el-Beled, 90/14-15) buyruğunda olduğu gibi.

“Yer” lafzından hal olarak nasbolduklan da söylenmiştir. Yani onun bit­kisini böyledir, bir kısmı da böyledir demektir.

el-Ahfes. dedi ki: Toplanma yer i” lafzı ‘in çoğuludur. “Yer, arz” ile çoğul kastedilebildiğinden, çoğul ile nitelendirilmiştir.

el-Halıi dedi ki: Bir şeyin üstünü altına ya da akını üstüne ge-nrecek şekilde evirip çevirmek” demektir. İnsanlar ev-;en.-îc döndüler” denilir. Buna göre: Toplanma yeri” onların yerin inde gidip gelmeleri, tasarruflarda bulunmaları, tekrar ona dönmeleri ve oriıii aon-.uinıeleri demektir.

Orada var. yerde “sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık.” Sapasağlam”: Yerlerinde sabit demektir. Yük­sek” uzun demekur Aynı kökten olmak üzere bir kimse kibirlenerek burnu­nu havaya kaid:raciK oıursa: BurnunLi yukarı kaldırdı” denilir,

“Size tadı solar içirdik.” Yani size içecek sular yarattık. Tatlı” çîcn vt; kendisiyle ekinlerin sulandığı tatlı su demektir.

Yani bizler dağlan yarattık ve tadı suyu indirdik. Bu işler dirilişten daha hay­ret verici şeylerdir. Ebu Hureyre şöyle demiştir: Yeryüzünde cennetten Fırat, Dicle ve Ürdün nehri vardır. Müslim’in Sahih’inüe ise; “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat’ın hepsi de cennet nehirlerindendir”[14] denilmektedir. [15]

  1. Haydi, yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin!
  2. Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin!
  3. O gölgelendirici de değildir, alevlere karşı faydası da olmaz.
  4. Çünkü o, her biri saray kadar kıvılcımlar atar.
  5. Ve her biri sarı erkek develeri andırır.
  6. Yalanlayanların o gün vay haline!

“Haydi, yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin.” Yani kâfirlere: “Haydi, yalan saymakta olduğunuz” azaba yani cehennem ateşine “kalkıp gidin” denilecek. İşte siz bunu gözlerinizle görmektesiniz,

“Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye” yani dumanaBgidin.” Kastedilen, yukarı doğru yükselen, sonra da üç kola ayrılan dumandır. Oldukça büyük dumanların hali böyledir, Yükseldi mi kollara ayrılır.

Daha sonra bu gölgeyi nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:”O gölgelen­dirici de değildir.” Güneşin sıcağına karşı koruyan gölgeye benzemez.”Alev­lere karşı faydası da olmaz.” Cehennem alevinden hiçbir şeyi önlemez,

Alev”: Alevli olarak yandığı vakit, ateşin üst tarafında görünen kırmızı, san ve yeşilimsi renkler alandır.

Sözü edilen “üç kol”un Dan’, Zakkum ve Gıslîn oldukları da söylenmiş­tir. Bu açıklamayı ed-Üahhak yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre de önce alev, sonra kıvjlcım, sonra da dumandır. Çünkü bunlar üç ayrı haldir. Bu ise iyice yanıp, kızgınlaşttğı zamanki ateşin en ileri nitelikleridir.

Bir diğer açıklamaya göre, cehennem ateşinden çıkıp, üç kola ayrılacak olan bir parçadır. Nur (aydınlık) müminlerin başı üzerinde duracak, duman münafıkların başı üzerinde, katıksız alev ise kâfirlerin başı üzerinde duracaktır.

Bunun “es-Sııradik (etrafı çeviren sur)” olduğu da söylenmiştir ki, bu da onların etraflarını çepeçevre kuşatacak olan ateşten bir dildir. Daha sonra, bundan üç kol çıkacaktır. Bu hesapları bitirilip, cehennem ateşine gidecek­leri vakte kadar onları gölgelendirecektir. Bunun Yahmum (kapkara gölge)den meydana gelecek gölge olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Beyinlerine kadar işleyen bir sıcakta ve son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede(dnler.) O serin de değildir, faydası da yoktur.” (el-Yakıa, 56/42-44) Önceden de (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi.

Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Güneş yaratılmışların başına ol­dukça yaklaşacaktır. O gün üzerlerinde elbise de olmayacaktır, kefenleri de bulunmayacaktır. Bundan dolayı güneş SLCağıyla onları kavuracak ve onla­rın nefes almalarını zorlaştıracaktır. Bugün alabildiğine uzatılacaktır. Sonra yüce Allah rahmeti yi e dilediği kimseleri kendi gölgesinden bir gölgeye ala­rak kurtaracaktır. İşte o vakit onlar: “Allah bize lütfetti de bizi Semûm aza­bından korudu” (et-Tur, 52/27) diyecekler. Yalanlayanlara da: “Haydi yalan saymakta olduğunuz şeye” Allah’ın azabına ve cezasına “kalkıp gidin. Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin” denilecektir. Yüce Allah’ın dost­ları arşının gölgesinde yahutta onun dilediği bir gölgenin altında bulunacak­lar. Bu, hesab bitene kadar böyle olacak, sonra da herbir kesimin cennet ve cehennemdeki yerine bırakılması emredilecek.”[16]

Daha .sonra yüce Allah, ateşin niteliklerini belirterek: “Çünkü o herbiri bir saray kadar kıvılcımlar atar.” diye buyurmaktadır.

Kıvılcımların tekili: ‘in tekili ise (Bu da: kıvılcım demektir). Kıvılcım ise, ateşin herbir tarafa uçuşan parça­larıdır. Bunun aslı (kökü): Kurusun diye kumaşı güneşe koymayı anlatan: Kumaşı, elbiseyi güneşte açtım (astım)”den gelmektedir. Saray”, yüksekçe yapı demektir.

Saray kadar” buyruğu genel olarak ‘sad7’ harfi sakin okunmuş­tur. Büyüklükleri itibariyle kaleler ve şehirler kadar demektir. Bu da: Saraylar” lafzının tekilidir. Bu açıklamayı tbn Abbas ve İbn Mesud yapmıştır. Lafız cins isim olması itibariyle çoğul anlamındadır. Bunu “sad” har­fi sakin: ‘jn çoğulu olduğu söylenmiştir. Kor ateş” lafzının ço­ğulunun şeklinde, Bir hurma tanesi” lafzının çoğulunun da: şeklinde gelmesi gibidir. Bu lafız kalın odun demetinden bir tek odun anlamındadır

Buhari’de yine İbn Abbas’tan: “Herbîri saray kadar kıvücımlar atar.” buy­ruğu hakkında şunları söylediği belirtilmektedir. Bizler üç zira ya da daha az boyda ahşabı (kış için) kaldırırdık. Buna da: O adını verirdik.[17]

Said b. Cübeyr ile ed-Dahhak şöyle demişlerdir: Bunlar, ağaçların ve bü­yük hurma ağaçlarının düştüğü ya da kesildikleri vakit geriye kalan kökle­ri idi. Bunların gövde kısımları oldukları da söylenmiştir.

İbn Abbas, Mücahid, Humeyd ve es-Sülemî de “sad” harfini üstün olarak: diye okumuşlardır ki bu da hurma ağaçlarının gövdeleri demektir. Çoğulu ile diye gelir.

Katade, ”develerin boyunları” diye açıklamıştır. Said b. Cübeyr “kaP’ har­fini esreli, “sad” harfini de üstün okumuştur ki; bu da aynı şekilde; “Ağacın gövdesi’nin çoğuludur. Para kesesî”nîn çoğulunun: şeklinde, Tencere” lafzının çoğulunun: şeklinde, De­mir halka” lafzının çoğulunun: şeklinde gelmesi gibi.

Ebu Hatim dedi ki: Bu farklı bir söyleyiş de olabilir. Tıpkı “ihtiyaç” anla­mında: ile demeleri gibi.

dağ demek olduğu da söylenmiştir.

Bu buyrukta yüce Allah kıvılcımları miktarları itibariyle kasra (verilen an­lamlara göre) benzettikten sonra, rengi itibariyle onu “san develere” benzet­miştir. Bu sarı develerden kasıt ise siyah develerdir. Çünkü Araplar siyah de­velere “sarı develer” derler, Şair de şöyle demiştir:

“İşte benim atlanın ondandır ve işte develerim de Onlarsa sarıdır, yavruları da (siyah) kuru üzüm gibidir.”

Develerinin siyah olduğunu anlatmak istemektedir.

Siyah develerin “sarı” diye nitelendirilmesi onların siyahlıklarının bir miktar san ile karışık olmasından dolayıdır. Tıpkı beyaz ceylanlara beyazlık­ları üzerinde bir çeşit bulanıklık olduğundan dolayı: Siyah ceylan­lar” denilmesi de buna benzemektedir.

Kıvılcım.”; etrafa uçuşup yere düştüğü vakit onda ateşin bir mik­tar kalıntısı da vardır ki; bu haliyle siyah develere -onda bir miktar sarılık da bulunduğundan dolayı- çokça benzemektedir. İmran b. Hittan el-Haricî’nin bir beyiti şöyledir;

“En yüksek sesiyle çağırdı onları ve attı onlara

Sarı develer gibi (kıvılcımları) ve yüzlerinin derilerini yüzücüdür o.”

Ancak Tirmizî bu açıklamayı zayıf bularak şöyle demiştir: Sözlükte her­hangi bir şeye az miktarda bir karışım bulunduğu için camamının bu az mik-.tardaki karışıma nisbet edilmesi imkânsız bir şeydir. Bu şekilde açıklama ya­panlara hayret edilir. Çünkü yüce Allah: Sarı halatlar” diye bu­yurmuştur. Bizler dilde bu türden bir şey bilmiyoruz.

Bize göre de açıklaması şöyledir: Nar (ateş) nurdan yaratılmıştır. O hal­de o ışık saçıcı bir ateştir. Allah, bir yer olan cehennemi yaratınca o yeri ateş­le doldurdu ve ona egemenliğini ve gazabını saldı. Egemenliğinden ötürü sim­siyah kesildi ve yakıcılığı daha da arttı. Normal ateşten ve hatta her şeyden daha simsiyah kesildi. Kıyamet gününde cehennem insanların durdukları ye­re (Mevkıfe) getirileceğinde kıvılcımlarını orada bulunaniann üzerine -Allah’ın gazabı dolayısıyla gazabtanarak- atacaktsr. Bu kıvılcımlar ise siyahtır, çünkü siyah bir ateşin kıvılcımlarıdır. Cehennem kıvılcımlarını düşmanlara atacak­tır. Onlar da ateşin siyahlığından ötürü simsiyah kesileceklerdir; fakat bu tev-hid ehline ulaşmayacaktır. Çünkü onlar, o Mevkıfte (hesab için durdukları yerde) etraflarını çepeçevre kuşatmış, rahmetten bir sur içerisinde olacaklar­dır. Bu da şanı yüce ve mübarek Rabbin, gelişinde görülecek olan buluttur; fakat mü’minler bu şekildeki kıvtlcım atılışını gözleriyle göreceklerdir. On­lar bu kıvılcımları görecekleri vakit yüce Allah, o kıvılcımlar üzerindeki egemenlik ve gazabını onların görüşlerinde- kaldıracak ve böylelikle onla­rı arı göreceklerdir. Bu yolla muvahhid kimseler Allah’ın egemenlik ve ga­zabı içerisinde değil de Allah’ın rahmetinde olduklarını bilmiş olacaklardır, îhn Abbas şöyle diyordu: “Sarı ha tatlar” adamların kuşakla­rı gibi oluncaya kadar birbiri üstüne katılıp, bir araya getirilecek olan gemi haladandır. Bunu da Buhari zikretmişti r.[18]

Ibn Abbas bu lafzı “cim” harfini ötreli oİarak: diye okurdu. M vi­cahi id ve Hu:neyd de “cim” harfini ötreli olarak böylece okumuşlardır ki; ka­lın halatlara verilen addır. Aynı zamanda bunlar “gemi halatları” demektir. Gemi haladanna: da denilir, tekili: diye gelir.

Yine Ibn Abbadan gekn rivayete göre, bunlar bakır parçalarıdır. Şu ka­dar var ki kalın halatın bilinen adı “mim” harfi şeddeli olarak ‘dir. Daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/40, âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.

Develer” şeklinde “cim” harfi ötreli olarak kullanım, tekil ola­rak “cim” harfi kesreli olan; ‘in çoğuludur. Bu da: Deve” laf­zının çoğulu gibidir. Taş” lafzının çoğulunun; şeklinde, Zeker” lafzının çoğulunun diye gelmesi gibi.

Yakub, İbn Ebi İshak, İsa ve el-Cahderî ise “cim” harfini ötreli ve tekil ola­rak; diye okumuşlardır ki bu da “bir araya getirilmiş pek büyük şey” demektir.

ftafs, Hamza ve el-Kisaî; diye okurken, yedi kıraat imamlarının ge­ri kalanları; diye okumuşlardır.

el-Ferrâ dedi ki: Bu okuyuşun: ‘in çoğulu olması mümkündür. Adam” lafzının çoğulunun; i!e diye gelmesi gibidir.

Onları “develerde benzetmesinin sebebi, hızlıca hareketi olduğu da söy­lenmiştir. Ardı arkasına geldiğinden dolayı, diye de açıklanmıştır. Saray” lafzı ‘in tekilidir. Karanlığın karışması” anlamın­dadır. Ona kasr vakti -yani akşam üzeri- gittim” denilir. O halde bu lafız müşterek (birden çok mana hakkında ortak olarak kullanılan) bir la­fızdır. Şair de şöyle demiştir:

“Sanki onlar akşam vakti bir rahibin kandilleri gibidir Mevaen denilen yerdeki o rahib fitilini yağ ile beslemiştir.”

Odun, Kömür vb. Şeyleri Saklamak:

Bu âyet-i kerimede -temel gıdalardan olmasa dahi- odun ve kömürün sak­lanmasının caiz olduğuna delil vardır. Bu da kişinin maslahatının gereklerin­den, ihtiyaç duyacağı vakit kendisini ihtiyaçtan kurtaracak hususlardandır. Bunlar da aklın, ihtiyaç duymadan önce kazanılmalarını gerekli gördüğü hu­suslar arasındadır. Böylelikle daha ucuz bir yoüa elde edilebilsin ve buluna­bilme imkanının daha yüksek olduğu zamanlarda temini sözkonusıı olsun. Peygamber (sav) da kendi kazancından ve malından olmak üzere, temel gı­dalarını, genel olarak bulunduklan zamanlarda alır ve saklardı. Herşey de bu­na göre açıklanır. İbn Abbas da bu hususu şu sözleriyle açıklamıştır: Biz, bir keresteyi alır ve bunu üç zira boyunda yahut daha kısa olarak keser, kış için bunu saklardık ve biz buna “el-kasar” adını verirdik[19] Bu hususla en sahih görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [20]

  1. Bıı, onların konuşamayacakları bir gündür.
  2. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.
  3. Yalanlayanların o gün vay haline!

“Bu, onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeye­cek ki özür dilesinler.” Yani kıyamet gününün çeşitli durumları, çeşitli ko­numları vardır. İşte bu konuşmalarına imkan verilmeyecek, özür dileyip kendilerini kurtarmaları için izin verilmeyecek bir konumdur. İkrime’nin, onun İbn Abbas’tan rivayetine göre, şöyle demiştir: İbnu’l-Ezrak ona yüce Allah’ın: “Bu onların konuşamayacakları bir gündür” buyruğu ile: “.. kıpırdanan du­dakların fısıltısından başkasını duyamayacaksın.”(Ta-Ha, 20/108) buyruk­ları hakkında soru sordu. Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına yönelip, biri diğerine soru sorarlar.” (es-Saffat, 37/27) di­ye buyurduğunu söyledi. İbn Abbas ona şu cevabı verdi: Yüce Allah: “Ger­çek şu ki Rabbinin yanında bir gün sayacağınız bin yıl gibidir” (el-Hac, 22/47) diye buyurmaktadır. Bu miktardaki herbir günün farklı bir durumu ola­caktır.

Fayda verecek bir delil ileri sürerek konuşmayacaklardır, diye de açıklan­mıştır. Çünkü herhangi bir fayda sağlamayan sözler söyleyerek konuşan bir kimse, sanki hiç konuşmamış gibidir.

el-Hasen: Onlar konuşacak olsalar bile, bir delil ileri sürerek konuşmaya­caklardır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu onların: “Yıkılın içerisine! Bana da söz söylemeyin.” (a-Mu’minun, 23/108) diye kendilerine cevab verileceği zaman­da olacaktır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden (belirtilen âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

E bu Osman dedi ki: Heybeti görmeleri ve günahlarından utanmaları, onları susturmuş olacaktır. Cüneyd dedi ki: Kendisine nimet verenden yüz çeviren, onu inkar eden, üzerindeki bunca nimete karşı nankörlük eden kim­senin ileri sürecek ne gibi bir mazereti olabilir ki!

Gün” lafzı genel olarak mübteda ve (verilen) haber olarak merfû’ okunmuştur. Yani melekler; Bu, onların konuşamayacakları bir gündür, di­yeceklerdir. Yüce Allah’ın: “… kalkıp gidin” buyruğu, meleklerin söyleye­ceği sözlerden olması mümkündür. Daha sonra yüce Allah, dostlarına: İşte bu, kâfirlerin konuşamayacakları bir gündür, diyecektir. “Gün”ün anlamı sa­at ve zamandır.

Yahya b. Sultan, Ebu Bekr’den, o da Astm’dan: diye nasb ile oku­duğunu rivayet etmiştir. Aynı zamanda bu İbn Hürmüz ve başkalarından da rivayet edilmiştir. Bu durumda fiile izafe edilmesi dolayısıyla mebni olması caiz görülmüştür, ancak mahalli itibariyle refdir. Bu da Kufelilerin mezhe­bidir. Bununla birlikte “günMen başkasına işaret edilmek üzere nasb konu­munda olması da caizdir. Bu da Basralılann mezhebidir. Çünkü onlara gö­re, atncak bir mebniye izafe edilecek olursa “gün” tafzı bina edilir. Burada ise fiil (mebni değil) murebdir.

el-Ferra da yüce Allah’ın: Onlara izin de verilmeye­cek ki özür dilesinler” buyruğu hakkında şöyle demiştir. Buradaki “fe”, “tein verilmeyecek” üzerine atıf edatıdır. Bunun caiz oluşu âyetlerin sonlarının “nun” ile bitmesidir. Eğer: denilmiş olsaydı o zaman âyetlerin so­nuna uygun düşmezdi. Bir başka yerde ise: Onlar hak­kında hüküm verilmez ki ölsünler.” (Fatır, 35/36) diye nasb ile buyurmuş­tur. Hepsi de doğrudur. Yüce Allah’ın: Al­lah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona pek çok arttıran” (el-Bakara, 2/245) diye burada kaydedilen ayeti son lafzının sondan ikinci harfinin nasb ile de, ref ile de okunması buna benzemektedir.[21]

  1. Bu hüküm verip, ayırdetme günüdür. Sizi de, evvelkileri de foplamışızdır.
  2. Eğer bir hileniz var ise, hemen Bana bu hileyi yapın.
  3. Yalanlayanların o gün vay haline!

“Bu hüküm verip, ayifdetme günüdür.” Yani onlara: İşte .bugün, insan­lar arasında hüküm verilecek ve böylelikle kimin haklı, kimin haksız oldu­ğu açıkga ortaya çıkarılacak bir gündür.

“Sizi de, evvelkileri de toplamışladır” buyruğu hakkında İbn Abbas de­di ki: Muhammed (sav)’ı yalanlayanlar ile ondan önceki peygamberleri ya­lanlayanları bir araya getirmiş olacaktır. Bunu, İbn Abbas’ıan ed-Dahhak ri­vayet etmiştir.

“Eğer bir hileniz var ise” helak edilmekten kurtuluş çareniz varsa “he­men Bana bu hileyi yapın.” Kendi lehinize bu hileyi (çareyi) uygulayın ve Bana karşı güç sahibi olun. Fakat buna asla imkanı bulamayacaksınız.

Şöyle de açıklanmıştır: “Eğer bir hileniz var ise” savaşabilecek gücünüz varsa “hemen Bana bu hileyi yapın” Benimle savaşın. ed-Dahhak, îbn Ab-bas’ian böyle rivayet etmiştir. Dedi ki: Sizler dünyada iken Muhammedi (sav) karşı savaşarak Bana karşı da savaş veriyordunuz. Haydi bugün Bana karşı savaşınız.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Sizler dünyada iken isyanlar ediyordunuz. Şimdi ise onları yapamayacak duruma düştünüz, kendinizi savunamayacak hale geldiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, Peygamber (sav)’in söylediği bir sözdür. O tak­dirde bu Hud (a.s)’ın: “Artık kepiniz bana tuzak kurun. Bundan sonra ba­na bir mühlet de vermeyin” (Hud, U/55) şeklindeki sözlerine benzer. [22]

  1. Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır.
  2. Arzu ettiklerinden meyveler arasındadırlar.
  3. İşlediğiniz sebebi ile afiyetle yiyin, İçin.
  4. Çünkü Biz, ihsan edicileri, böyle mükâfatlandırırız.
  5. Yalanlayanların o gün vay haline!

“Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır” buyruğu lie yjı:= Allah, yarın takva sahiplerinin ulaşacakları hali haber vermektedir. “Gölgeler”den kasıt, (kâfirlerin) üç kola ayrılmış “gölgeleri”nin yerine ağaç­ların ve sjravUnnın gölgeleridir. Yâsîn Sûresinde de: “Onlar ve eşleri gölge­lerde, tahtlar üstünde yaslanacaklar” (Yasin, 36/56) diye buyurulmakladır.

“Arzu ettiklerinden” temenni edeceklerinden “meyveler arasındadır­lar.”

“Gölgelerde” anlamındaki lafız genet olarak: diye okunmuştur. Ancak el-A’rec, ez-Zühri ve Talha diye, ‘in çoğulu olarak okumuş­lardır ki bu da cennette gölge yapacak şeyler altındadırlar, demek olur.

“İşlediğiniz sebebi ile afiyetle yiyin, İçin.” Yani, kıyamet gününde müş­riklere: “Eğer bir hileniz var ise hemen bana bu hileyi yapın” (39- âyet) ye­rine bu sözler söylenecektir. Buna göre “yiyin, için” buyruğu “gölgelerde” diye ifade edilen zarfta (mahalde) bulunan “takva sahiblerrndeki zamirden hal konumundadır, Onlar “gölgelerde” karar kılmış olacaklar ve bu sözler onlara söylenecektir, demek olur.

“Çünkü Biz, ihsan edicileri böyle mükafatlandırırız.” Muhammed (sav)’ı tasdik edişlerinde ve dünyadaki amelleri itibariyle ihsanda bulunan kimse­leri, bu şekilde mükafatlandırırız. [23]

  1. Az bîr süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız.
  2. Yalanlayanların o gün ray haline!

“Az bir süre yiyin, faydalanın.” buyrukları “takva sahibleri”nden önce gecenler hakkındadır. Bu bir tehdit olup “yalanlayanlardan haldir. Yani “az bir süre yiyin, faydalanın” diye kendilerine söyleneceği halde, veyl onlar hakkında sabittir.

“Çünkü siz günahkarlarsınız.” Kâfir kimselersiniz. Âhirette size zarar ve­recek türden olan şirk ve masiyet gibi bir takım fiiller kazanmış kimselersi­niz, diye de açıklanmıştır. [24]

  1. Onlara: “Rükû edin” denildiği zaman rükû etmezler.
  2. Yalanlayanların o gün vay haline!
  3. Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?

“Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” Bu müşriklere: “Rükû edin” yani namaz kıhn denilecek olursa, onlar “rükû etmezler” namaz kılmazlar. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Mukatil de şöyle demiştir: Bu buyruk Sakifliler hakkında inmiştir. Onlar namaz kılmak istemeyince bu buyruk da haklarında nazil oldu. Mukatil de­di ki: Peygamber (sav) onlara “İslâm’a girin” deyip onlara namaz kılmaları­nı emredince onlar: Bizler eğilmeyiz. Çünkü bu bizim aleyhimize bir tenkit sebebi olur, dediler. Peygamber (sav) da şöyle buyurdu: “Rükû ve sucudu bulunmayan bir dinde hayır yoktur.”

Nakledildiğine göre Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ikindi nama­zından sonra mescide girdi. Onun görüşüne göre ikindiden sonra rükû (na­maz) kılınmaz. O bakımdan namaz kılmadan oturdu. Bir çocuk ona: Ey yaş­lı adam kalk ve namaz kıl, dedi. Malik kalkıp namaz kıldı ve kendisinin be­nimsediği görüşü ileri sürerek onunla tartışmadı. Bu husus ona sorulunca şöy­le dedi: Ben “Onlara: Rükû edin, denildiği zaman rükû etmezler” diye ken­dilerinden sözedilen kimselerden olurum diye korktum.

İbn Abbas dedi ki: Ahirette secde etmeye çağırılıp da secde edemeyecek­leri vakit, onlara bu söz söylenecektir.

Katade dedi ki: Bu husus dünyada olan bir şeydir.

İbnu’l-Arabî dedi ki; Bu âyet-i kerime, rükû’un vucubuna ve onun namaz­da bir rükün olduğuna dair bir delildir. Zaten bu hususta icma da gerçekleş­miştir, bazıları bu işin kıyamet gününde olacağını sanmıştır. Oysa kıyamet günü bir mükellefiyet yurdu değildir. Bu sebeple orada yerine getirilmedi­ği takdirde, veyl ve cezanın sözkonusu olacağı bir emir verilmesi de sözko-nusu olmaz. Onlar (kıyamette) sadece dünyada insanların halinin açığa çı­karılması için secde etmeye davet edilecekler. Dünyada Allah’a secde eden kimse, secde etmek imkanını bulacaktır. Riyakarhk yaparak ondan başkası­na secde eden kimsenin ise sırtı dümdüz, tek bir parça haline getirilecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlara, hakka boyun eğin, denildiğinde on­lar boyun eğmezlerdi. O vakit bu buyruk hem namaz hakkında, hem de başka hususlar hakkında umumi olur. Namazın sözkonusu edilmesi ise tevhidden >cnra bütün şer’î hükümlerinin esası oluşundan dolayıdır.

Bununla, imanın emredildiği de söylenmiştir. Çünkü namaz imansız sa­hih L\r:ıaz.

*”Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” Yani mucize olan, Allah Rasülünun doğruluğunun kesin delili olan Kur’ân’ı tasdik etmezlerse neyi tas­dik edecek-ırr. neyi doğrulayacaklardır!1

Sûrede “yalanlayanların o gün vay haline!” buyruğunun tekrarlanması. korkutmanın ve tehdidin tekrarlanması içindir. Bunun tekrar olmadığı da söy­lenmiştir. Çünkü bu buyruğun zikredildiği her seferinde diğerlerinde kaste­dilen manadan başkası kastedilmiştir. Sanki bir hususu zikredip: “Bunu ya­lanlayanın vay haline!” demiş, sonra bir başka husus zikrederek: “Bunu ya­lanlayanın vay haline!” diye buyurmuş, sonra bir başka hususu sözkonusu ederek: “Bunu yalanlayanın vay haline!” diye buyurmuş ve bu böylece so­na kadar devam edip gitmiştir,

el-Mürselât Sûresi'(nin tefsiri) yüce Allah’a hamd olsun ki (burada) sona ermektedir.

Kuran

Mürselat Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.