Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

76 – İnsan Suresi | Tefsir’ul Munir

76 – İnsan Suresi | Tefsir’ul Munir

İnsan Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

İnsanın Yaratılması Ve Ona Doğru Yolun Gösterilmesi:

1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki; o anılmaya değer bir şey değildi.

2- Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar duru nedenle onu işiten ve gören yaptık.

3- Gerçekten biz ona yolu göster­dik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun.

Açıklaması:

“İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi.” İnsan (türü) üzerinden bir dönem geçti. O sırada o var olmayan, unutulmuş bir şeydi. Adem de, onun çocukları da bilinen bir şey de değil­lerdi, yaratılmamışlardı da. Ondan önceki yaratılmışlar olan melekler de, cinler de hiçbir yaratık tarafından anılmıyordu. Bu, insanın işin başında yaratılmamış ve var olmayan bir şey olduğunu bildirmektir.

Ayet sonraki ayete bir hazırlık, bir mukaddime, bundan önceki surenin sonu için de bir tekid gibidir. Bu, kimsenin inkâr etmediği bir ger­çektir. İnsan yeryüzünde, yeryüzünün yaratılmasından ancak pek uzun asırlar sonra var edilmiştir, diyen jeoloji bilginlerinin de vurguladıkları bir husustur.

Ferrâ ve Sa’leb dedi ki: O bilinmeyen, tanınmayan, adı nedir, ondan maksat nedir meçhul olan, suret verilmiş bir ceset, toprak ve çamur idi. Sonra ona ruh üfürüldü ve böylelikle anılmaya değer bir varlık oldu. Bura­da “insan “dan kasıt, Ademoğullan türüdür. Çünkü daha sonra Yüce Allah: “Gerçekten biz insanı… yarattık.” diye buyurmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah Adem (a.s)’in yaratılışından sonra insan türünün çoğalmaya başlamasını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu sınar dururuz, bu nedenle onu işiten ve gören yaptık.” Ademoğlunu meniden, yahut az miktardaki sudan, erkek ve kadının suyunun karışımından yaratan, yahut var eden yaratıcı ilâh biziz. Biz onu yaratmakla hayır ile şerle ve şer’î yükümlülüklerle sınamak istedik. Bu sınama da mükellefiyet yaşma vanp, teşriî hitaba ehil oluşundan sonra söz konusudur. Biz ona anlama, kav­rama, idrak etme güçlerini de verdik. Bunlar ise işitmek ve görmektir. Böy­lelikle ilâhi teklifin mesajı yüklenebilsin, sınavı başarıyla bitirebilsin, ayet­leri dinleyip, kainattaki deliller üzerinde düşünsün, bir ve tek yaratıcının varlığına delâlet eden belgeler üzerinde tefekkür edip düşünsün.

İşitmek, görmek, idrak ve diğer duyu organlarıyla bu insan itaat ve masiyette bulunur. Yüce Allah insanı bu yapıda yaratıp, ona işitme ve gör­me gibi ayırdetme ve kavrama aracı olan bu iki vasfı verdiği için lütfunu hatırlatmakta, idrak olunan şeylerin en büyüğünü idrak edebilme im­kânını veren duyuların en şereflisi olarak bunlara dikkat çektikten sonra, insana doğru yolu gösterdiğini, kurtuluş yolunu izlemenin sonucu ile helake götüren yolun akıbetini ona bildirmiş, hidayete götüren yol ile sapıklığa götüren yolu ona açık seçik göstermiştir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör ol­sun.” Biz ona hidayetin, sapıklığın, hayrın ve şerrin yollarını açık açık gös­terdik ve ona bunları tanımladık. İşlerin akıbetlerini ona gösterdik. Sağlık­lı tabiatı ve olgun aklı ile ulaşabileceği eşyanın faydalarını ve zararlarını ona tanımladık, tanımasını sağladık. Sonunda insan türü iki kısma ayrılır oldu. Yüce Allah’ın nimetlerine şükredip, O’na iman eden, O’nun hidayetiy-le doğru yolu bulanlar ile itaattan yüz çeviren, ilâhi hidayetten alıkoyan, nimetleri inkâr eden bir kâfir.

Bu ayetin bir benzeri de: “Ve biz ona iki de yol gösterdik.” (Beled, 90/10) buyruğudur. Yani biz ona hayır yolunu da, şer yolunu da açık açık gösterdik. O bu durumda ya bedbaht birisidir ya da bahtiyar. Cumhurun benimsediği görüş budur. Biz onu iman etmeye ya da kâfir olmaya hiçbir şekilde mecbur etmedik ya da zorlamadık. Ortada olan sadece insanın ken­disi adına dilediğini seçmesinden ibarettir: “Semud kavmine gelince; biz onlara hidayet verdik ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli bul­dular.” (Fussilet, 41/17)

Müslim’in rivayetine göre Ebu Malik el-Eş’ari dedi ki: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: “Her insan sabahleyin yola koyulur ve nefsini satar, kimisi onu helak eder, kimisi de onu kurtarır.” [1]

Kıyamet Gününde Kafirlerin Ve İyilerin Mükafatı:

4- Gerçekten biz kâfirler için zincir­ler, tasmalar ve alevli bir ateş ha-zırlamışızdır.

5- Şüphesiz ki iyiler kâfur karıştı­rılmış bir kâseden içerler.

6- (O) Allah’ın (has) kullarının ken­disinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.

7- Onlar adaklan(nı) yerine getirir­ler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.

8- Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek ye-dirirler.

9- “Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir kar ne bİr te?ekkür i

10- “Çünkü biz Rabbimizden a

10- “Çünkü biz Rabbimizden asık yüz­lü, çatık kaşlı bir günden korkarız.”

11- Bundan dolayı Allah da bugü­nün şerrinden onları korur ve onla­ra bir güzellik, bir sevinç verir.

12- Sabretmeleri sebebi ile de onla­rı cennetle ve ipek (elbise) ile mü­kâfatlandırır.

Açıklaması

“Gerçekten biz kâfirler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazır-lamışızdır.” Bizler Allah’ı inkâr eden, nimetlerine nankörlük eden, evrene muhalefet eden herkes için ayaklarında bağlanacak ve onlarla cehenneme sürüklenecekleri zincirler ile ellerini boyunlarına bağlayacak tasmalar, on­ları azaplandırmak ve yakmak için alev alev yanan ateş hazırlamışızdır.

Zincirler: Cehennemdeki zincirler olup, herbirisi Hakka suresinde geç­tiği gibi yetmiş zira’dır. Tasmalar ise ellerin kendileriyle boyunlara bağlan­dığı zincirlerdir. Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler. Kaynar suda sonra ateşte yakılacaklar.” (Mü’min, 40/71-72) İşte bu Yüce Allah’ın kullarından bedbaht kâfirler için hazırladıklarına dair verdiği bir haberdir.

Daha sonra da itaatkâr müminlere hazırladıklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki iyiler kâfur karıştırılmış bir kâseden içerler. (O) Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttık­ları bir pınardır.” İtaat ve ihlâs ehli olup farzları yerine getirerek, masiyet-lerinden uzak kalarak Yüce Allah’ın hakkını eksiksiz eda eden müminler beyaz, kokusu hoş, soğuk, kâfur karıştırılmış bir şaraptan içerler. Bu karışımın sebebi ise, şarabın kokusunun ve tadının tamamlanması ve daha hoş olması içindir. Bu şaraba aynı şekilde Allah’ın salih kullarının ken­disinden içtikleri bir pınar suyu da karıştırılacaktır. Onlar bu pınarı ev­lerinin, köşklerinin diledikleri yerinde akıtırlar ve bunlardan diledikleri gibi yararlanırlar. Nehrin yatağının açıldığı ve pınarın yerinden kaynadığı gibi onları da böylece açar ve akıtırlar. Kâfurun cennetteki bir pınar adı ol­duğu ve buna “Aynu’l-kâfur: “Kâfur pınarı” denildiği de söylenmiştir.

“Diledikleri gibi akıttıkları” buyruğunun anlamı da şudur: İstedikleri gibi ve köşklerinin, evlerinin, oturup kalktıkları yerlerin, bulundukları yerlerin istedikleri yerinde akıtıp tasarruf ettikleri demektir.

Daha sonra Yüce Allah bu ikrama ve iyilerin bu mükâfatlarına sebep olan üç hususu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

1, 2- “Onlar adakları(nı) yerme getirirler ve kötülüğü yaygın bir gün­den korkarlar.” Onlar Yüce Allah’a yaklaşmak amacıyla kendilerine vacib kıldıkları şeyleri (adakları) eksiksiz yerine getirirler. Allah’ın kendilerine yasakladığı haramları terkederler.

Şer’î bir terim olarak nezr (adak); mükellefin üzerine şer’an vacip ol­mayan namaz, oruç, kurban kesmek ve benzeri işleri Yüce Allah için ken­disine vacip kılmasıdır.

Razi der ki: Şunu bil ki itaatler genel olarak iki noktada toplanır: Yüce Allah’ın emrinin tazim edilmesi, işte: “Onlar adakları yerine getirir­ler” buyruğu ile buna işaret edilmiştir. Diğeri ise Allah’ın yaratıklarına şef­kat göstermektir.

“Yemeğe olan sevgilerine rağmen… yemek yedirirler.” buyruğu ile de buna işaret edilmektedir. Bu müminler şiddetli halleri pek çok dehşetli halleri her tarafa yayılmış -Yüce Allah’ın rahmetiyle esirgedikleri dışında- bütün insan­ları kuşatan bir gün olan kıyamet gününün azabından korkarlar.

Dehşetli hallere “şer (kötülük)” adının verilmesi, bu hallerin üzerine indiği kimselere zarar verici olmasından, onlara ağır gelmesinden dolayıdır. Nitekim hastalıklara ve hoşa gitmeyen diğer hallere de “şer” denilir.

Ayet yapılan adağı yerine getirmenin vacib oluşuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunun akabinde: “Ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar” diye buyurmaktadır. Bu ise Allah’ın azabından korkmanın, adağı yerine getirmenin sebebi olmasını gerektirmektedir.

3- “Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.” Yani onlar yemeği sevdikleri ve canları onu çektiği halde kazan­maktan aciz, ihtiyacı bulunan fakire; babasını ailesini kaybetmiş kederli yetime, zincirlere vurulmuş, hapsedilmiş esire yahutta köleye yedirirler. İman ehlinden ya da müşriklerden olsun fark gözetmezler. Özellikle yemek yedirmenin söz konusu edilmesi, onun hayatı kurtarması, insanın halini düzeltmesi ve unutulmayacak bir iyilik olması dolayısıyladır.

“Sevgilerine rağmen” buyruğu da yemek yedirenin hatta amelde bulu­nan herkesin Yüce Allah için amelini ihlâsla yapması gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu ayetin bir benzeri de şu buyruklardır: “Fakat o sarp yokuşu aşıp geçemedi. O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O kul azad etmektir yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir. Akrabalığı olan bir yetime yahut topraklara düşmüş bir yoksula.” (Beled, 90/11-16); “Ona olan sevgisine rağmen malı… verenler” (Bakara, 2/177); “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre kavuşamazsınız.” (Al-i İm-ran, 3/92)

İtaatin tamamlanması ancak ihlâsla olduğundan ötürü niyet amel ile birlikte söz konusu edilmiş ve niyeti bu amellerden sonra zikrederek şöyle buyurmuştur:

“Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür isteriz.” Bizler bu yemek yedirmekten sadece Yüce Allah’ın rızasını ve O’nun vereceği mükâfatı gözettik. Size bunları başa kakmamız yahutta insanlardan övgü beklememiz söz konusu olmadığı gibi, ecri eksil­tecek bir mükâfat bekleyerek, sizden bir karşılık isteyerek, sizin bize teşekkür etmenizi dileyerek de yapmadık. Aksine bu Yüce Allah için ihlâs­la yapılmış bir iştir.

Bu yani Yüce Allah’ın kendilerinden razı olmasını istemeleri onların birinci hedefleridir. Daha sonra ikinci hedefi söz konusu etmektedir. O da kıyamet günü ve dehşetli hallerinin korkusudur. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Çünkü biz Rabbimizden asık suratlı, çatık kaşlı bir günden kor­karız.” Bizler Yüce Allah’ın rızasını istemekle birlikte dehşet ve şiddetin­den yüzlerin asılacağı çok zorlu olan bir günün dehşetlerinden de kor­kuyoruz. Günün “asık suratlı” olmakla nitelendirilmesi bir mecazdır. Bu o günde bulunacakların niteliğidir. Ya da verdiği zarar itibariyle surat asmış arslana, yahut oldukça yırtıcı ve kahraman birisine benzetilmesinden dolayıdır. “Çatık kaşlı (kamtarir)” ise en ağır ve en uzun süreli belâ ve sıkıntılı olan gün demektir.

Dikkat edilecek olursa şanı Yüce Allah onları iki yerde kıyamet gününün dehşetli hallerinden korkmakla nitelendirmektedir. Biri daha ön­ce geçen: “Kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.” buyruğu, diğeri ise buradaki: “Çünkü biz Rabbimizden asık yüzlü, çatık kaşlı bir günden kor­karız.” buyruğudur.

Daha sonra Yüce Allah iyi kimselere bu iki hedefi bulmalarını da sağ­ladığını açıklamakta, onların amel ve ihlâslanna karşılık mükâfatları söz konusu etmektedir. Ancak önce ikincisini, sonra da birincisini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onlan korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir.” Yani Yüce Allah onlardan bu asık suratlı, çatık kaşlı günün şerrini uzaklaştırarak korktuklarından onları emin kılmıştır. Çünkü onlar bugünden korkmuşlar ve Allah rızası için yemek yedirmişlerdi. O da kâfirlere karşı asık suratlı olmasının yerine müminlerin yüzlerine bir parlaklık, Yüce Allah’ın rızasını istemelerinden ötürü de bir sevinç vermiştir. Parlaklıktan kasıt, nimetin etkisi ile yüz-lerindeki beyazlık ve temizliktir.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “O günde apaydınlık yüzler vardır, gülmektedir, sevinmektedir.” (Abese, 80/38-39)

“Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek (elbise) ile mükâfat­landırır.” Mükellefiyetleri yerine getirmek hususundaki sabırları sebebiyle Allah onları girecekleri bir cennet ve giyinecekleri ipekli elbiselerle mükâfatlandıracaktır. Yani onlara pek geniş konaklama yeri, çok rahat bir yaşayış, pek güzel elbiseler vermiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Orada giyecekleri de ipektir.” (Hac, 22/23) Yüce Allah’ın dili geçmiş kip kullanarak “korudu, verdi (mealde korur, verir) diye kul­lanılması bu vaadolunanm tahakkuk edeceğini daha da pekiştirmek içindir. [2]

Cennetliklerin Mükafatları:

13- Orada tahtlara yaslanırlar. Ora­da güneş (sıcağı) da görmeyecekler­dir, soğuk da.

14- Gölgeleri üzerlerine yakın olup meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır.

15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır.

16- Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billurlar.

17- Onlara orada katkısı zencefil olan kadehle içirilir.

18- Orada “Selsebil” diye adlandırı­lan bir pınar vardır.

19- Etraflarında ölümsüz, yeni ye­tişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman kendilerini saçıl­mış inci sanırsın.

20- Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat gö­rürsün.

21, 22- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gü­müşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarab içirmiştir. İşte bu, gerçek­ten sizin için bir mükâfattır. Yap­tıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.

Açıklaması:

Yüce Allah cennetliklerin durumlarını onların içinde bulundukları kalıcı nimetleri onlara ihsan edeceği pek büyük lütufları haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Orada tahtlara yaslanırlar, orada güneş (sıcağı) da görmeyeceklerdir, soğuk da.” Allah’ın onlara mükâfat olarak vereceği cen­nette onlar tüllerle gölgelendirilmiş tahtlarda yaslanacaklar, güneş sıcağını da görmeyecekler, zemherir soğuğunu da tatmayacaklar. Oranın havası çok mutedil olacaktır. Hadiste belirtildiği gibi: “Cennet havası uzun gölgeliktir. Ne sıcak, ne de soğuktur.” Burada “uzun gölgelik: secsec,” tan yerinin ağarması ile güneşin doğması arasındaki gibi uzayıp giden gölgelik demektir.[3]

“Gölgeleri üzerlerine yakın olup, meyveleri ise alabildiğine boyun eğ­dirilmiş halde olacaktır.” Ağaçların gölgeleri onlara yakındır. Üzerlerine gölge yapacaktır. Bu da onların nimetlerini arttırmak içindir. Orada güneş olmasa bile bu gölge olacaktır. Ayrıca bu ağaçların meyveleri onları eliyle uzatıp alacaklar için oldukça yakınlaştırılmış, onlara boyun eğdirilmiştir. Ayakta olan da, oturan da, yatıp uzanmış olan da bunları alabilir. Uzaklık ya da diken dolayısıyla ağaçların meyvelerine ellerini uzatmalarına bir en­gel yoktur. Yüce Allah’ın: “Yakın olup” buyruğu şu demektir: Yüce Allah onlara gölgeleri üzerlerine yakınlaştırılmış bir başka cenneti de mükâfat olarak verecektir.

Burada söz konusu edilen gölgenin dünyada bilinen gölge olmadığı açıktır. Söz konusu olan nurani bir aydınlıktır. Orada güneş yoktur. Göl­gelerin yakınlığı da buna göre şu olur: Cennetin ağaçları eğer orada güneş olsaydı, bu ağaçların gölgeleri cennetliklere yakın olacaktı. Bu anlamı Yüce Allah’ın: “Boyun eğdirilmiş…” buyruğu tekid etmektedir. Yani bu ağaçların meyveleri onu istedikleri gibi alıp devşirmek isteyenlere karşı koymaz, engeli yoktur.[4]

Daha sonra Yüce Allah onların içkilerini ve içki içecekleri kaplarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır. Mik­tarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billurlar.” Yani hizmetçiler gümüşten olan yemek kaplarıyla etraflarında dolaşır. İçki kaselerini, sürahilerini de kulpları ve emzikleri bulunmayan testilere “ekvâb” denilir. Aynı zamanda bunlar da gümüştendir. Böylelikle bunlar bir taraftan gümüş gibi beyaz renkli ve billurun şeffaflığı ve arılığına sahip olacaklar­dır. Öyle ki içindekiler dışardan görülebilecektir. Bu kaplar da fazlasız ve eksiksiz olarak istedikleri büyüklük ve şekilde olacaktır.

İbni Ebi Hatim’in rivayetine göre İbni Abbas dedi ki: “Cennette her ne varsa mutlaka dünyada da onun benzeri size verilmiş bulunuyor. Ancak gümüşten billur kaplar bundan müstesnadır.”

Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Altından tabaklar ve tes­tiler dolaştırılır onlara.” (Zuhruf, 43/71) Bu onlara kimi zaman gümüş kaplarla, kimi zaman altın kaplarla içecek verileceğini göstermektedir. (Bu ayetteki “sıhat: tabaklar” bildiğimiz yemek kaplarıdır.) Kaplarla sürahiler (ekvâb) arasındaki fark şudur: Ekvâb, az önce geçtiği gibi kulpları olmayan testilerdir. Kaplar ise kulpu olanlar demektir.

Daha sonra Yüce Allah bizzat içeceklerini nitelendirerek şöyle buyur­maktadır: “Onlara orada katkısı zencefil olan kadeh(ler)le içirilir.” Yani yine bu iyi şahıslara, bu testilerde cennette zencebil katılmış bir içki verilecektir. Kimi zaman onların içeceklerine -az önce geçtiği gibi soğuk olan- kâfur karıştırılacak, kimi zaman da sıcak olan zencefil katılacaktır ki; mutedil bir içki olsun. Mukarreblere gelince onlar her ikisinden kat­kısız olarak içeceklerdir.

“Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınar vardır.” Cennette selsebil adında bir pınardan içerler. Ona bu adın veriliş sebebi suyunun rahatlıkla içilebilmesi, kolay bir şekilde boğazlarından akıp geçmesinden dolayıdır. İbnü’l-Arabi Selsebil hakkında: Ben bunu Kurandan başka bir yerde duy­muş değilim, demiştir.

İbni Abbas dedi ki: Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen her bir şeyin dün­yada isminden başka bir benzerliği yoktur.

“Zencebil”den sonra “Selsebil” adının söz konusu edilmesindeki fayda şudur: Onda Zencebil tadı ve lezzeti vardır; fakat rahat içim ile bağdaş­mayan, dili yakıcı özelliği yoktur.

Daha sonra Yüce Allah hizmetçilerini anlatarak şöyle buyurmaktadır: “Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman kendilerini saçılmış inci sanırsın.” Yani cennet ehli etrafında onlara hizmet etmek üzere cennetin yetişmiş çocukları dolaşacaklardır. Bu çocuk­lar orada hep aynı şekilde genç, taze ve alımlı kalacaklardır. Asla yaşlan­mayacak, değişmeyecek, ölmeyeceklerdir. Sen başkalarının ihtiyaçlarını görmek üzere etrafa yayılmalarına ve yüzlerinin güzelliğine, renklerinin, elbiselerinin, süslerinin çekiciliğine bakacak olursan, onları etrafa saçılmış inci sanırsın. İbni Kesir der ki: Bundan daha güzel benzetme olamaz. Güzel yer üzerine saçılmış inciden daha güzel görünümlü bir şey de yoktur.

Onları etrafa dağılmakla nitelendirmiş olması hizmetteki çabuk hareketlerinden dolayıdır. Huru’1-ıyn ise bunların aksine sarınıp sarmalan­mış incilere benzetilmişlerdir. Çünkü hizmet etmekle onların değerleri düşürülmez.

Arkasından Yüce Allah içinde bulundukları nimetleri toplu ve özlü bir şekilde söz konusu etmektedir. Çünkü bu öncekilerden daha üstün ve daha büyüktür. Ayrıca nimetler sayılıp dökülmesi mümkün olmayan, kimsenin dünyada olduğu sürece hatırına gelmeyen türdendirler. Bu sebeple Yüce Al­lah peygamberine yahutta gören herkese şu buyruklarıyla hitap etmektedir:

“Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve pek büyük bir saltanat görürsün.” Sen cennette uzağa doğru ve nimetlerine, genişliğine, yüksekligine, içindeki neşe ve sevince bakacak olursan anlatılması mümkün ol­mayan nimetler, ölçüleri tespit edilemeyen pek büyük bir mülk ve saltanat görürsün. İbn Ömer’den gelen rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyur­muştur: “Cennettekilerin en alt mertebede olanları ikibin yıllık mesafe kadar mülkünün uzaklığına bakandır. O en yakın olan yerini gördüğü gibi, en uzak yerini öylece görür.”[5]

Giydikleri elbiseleri ve süslerini de söz konusu ederek şöyle buyur­maktadır:

“Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Elbiselerinin dışa görünen kısmı yeşil ve ince ipek ile kalın ipektir. Gümüşten bileziklerle de süslenirler. Bir başka ayet­te: “Orada altın bileziklerle süslenirler.” (Kehf, 18/31; Fatır, 35/33) diye buyurulmaktadır. Yani süsleri kimi zaman gümüş, kimi zaman altın olacaktır.

Daha sonra Yüce Allah, kâfur ya da Zencefil karıştırılmış içkinin dışında bir başka içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir.” Rableri onlara öncekilerden farklı, içlerini kıskançlıktan, kinden, rahatsızlık verici husus­lardan ve diğer kötü huylardan tertemiz edecek bir şarap içirecektir. Nitekim Ali (r.a)’den böyle rivayet edilmiştir. “Tahûr” tahir (temiz)in mübalağalı ifadesidir. Onun necis olmadığı, insan tabiatının ondan tiksin­mediği, sonunda necasete dönüşmeyeceği kastedilmektedir. Ancak vücut­larından misk kokusu gibi ter halinde dışarıya atılacaktır.

Ebu Kilâbe ve İbrahim Nehaî dedi ki: Onlara yemek sunulur. Yemek bitince onlara tertemiz şarap getirilir. Ondan da içerler. Mideleri bunu haz­meder ve bedenlerinden misk kokusu gibi ter çıkar.

Daha sonra Yüce Allah bu pek büyük lütuf ve nimetlerin sebebini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.” Yani cennet nimetlerinden yararlanan bu hayırlı kimselere, lütuf ve ihsan olmak üzere şöyle denilecektir: Sözü edilen bu türlü nimetler sizin amellerinizin bir karşılığı, bir mükâfatıdır. Allah size az amele karşılık pek çoğuyla mükâfat vermiş, itaatinizi kabul etmiştir. Yüce Allah’ın kulunun amelini teşekkür ile karşılaması, itaati sebebiyle onu kabul etmesi demektir.

Şu buyruklar da bu ayete benzemektedir:

“Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin için.” (Hakka, 69/24); “Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılın­dığınız cennet işte budur, diye onlara seslenilir.” (Araf, 7/43). [6]

İtaatkarlar İle İnat Eden Müşriklerin Dünyadaki Durumları:

23- Hiç şüphesiz ki Kur’an’ı sana kısım kısım biz indirdik.

24- O halde Rabbinin hükmüne sab­ret ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!

25- Sabah ve akşam da Rabbinin is­mini zikret.

26- Gecenin bir kısmında O’na sec­de et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu teşbih et.

27- Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni (dünyayı) severler, ama çok ağır günü de arkalarına atarlar.

28- Onları biz yarattık ve yaratılış­larını biz pekiştirdik. Dilediğimiz vakitte onlar gibilerini değiştiririz.

29- Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Ar­tık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır.

30- Ama Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. Çünkü Allah en iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.

31- Dilediğini rahmetine sokar, zalimlere gelince onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır.

Açıklaması:

Yüce Allah Rasulüne Kur’an-ı Kerim’i kısım kısım indirmiş olduğunu söz konusu ederek lütfunu dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphesiz ki Kur’anı sana kısım kısım biz indirdik.” Şüphesiz ben sana Kur’an’ı kısım kısım yirmi üç yıl süre içerisinde indirdim. Onu tek bir defada indirmedik ki. hıfzedilmesi, bellenilmesi, gereğince amel edilmesi kolay olsun, müminler olaylara gereken çözümleri bulmakta işi sağlam tutsun. Bu Kur’an’ı müşriklerin ileri sürdüğü gibi sen kendiliğinden ortaya koymadın.

Bundan maksat Rasulullah (s.a)’ın kâhin ve sihirbaz olduğunu söy­leyen müşriklerin iftiralarına karşı kalbine sebat vermek ve bütün insanlara onun getirdiğinin Muhammed (s.a)’ın kendiliğinden uydurduğu bir söz olmayıp Yüce Allah’ın vahyi olduğunu bildirmektir.

Bu ön açıklamadan sonra sabretmek emri ve kâfirlere itaat yasağı gel­mektedir. Yüce Allah buyuruyor ki:

“O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr veya nan­kör hiçbir kimseye itaat etme!” Sana indirdiğim Kur’an-ı Kerim ile lütufta bulunduğum gibi, müşriklere karşı zaferini ertelemek ve hikmetinin gerek­tirdiği bir süreye kadar geciktirmek şeklindeki Allah’ın kaza ve kaderine de sabret. Sana vahyettiği risaletini tebliğ etmekte de gereken sebatı gös­ter. Çünkü her bir vadenin belli bir yazısı vardır. Rabbin en güzel şekilde işlerini çekip çevirecektir. Küfürde aşırı giden kâfirler ve münafıklardan hiçbir kimseye yahut günahkâr ve masiyet işleyen herhangi bir kimseye sana indirilenlerden seni alıkoymak istedikleri takdirde itaat etme! Aksine Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et ve yalnız Allah’a tevekkül et. Şüp­hesiz Allah insanlara karşı seni koruyacaktır.

“Günahkâr” önceden de geçtiği gibi masiyet işleyen kimse, “nankör” de nimeti inkâr eden, küfürde aşırı giden kimsedir. Buna göre her bir nankör günahkârdır, fakat her bir günahkâr nankör (kefûr) değildir.

Günahkârlara örneklerden birisi de Utbe b. Rabia’dır. Çünkü o çeşitli fasıklıkları işleyen birisi idi. Rivayete göre Peygamber (s.a)’e şöyle demişti: Sen bu işten vazgeç, seni kızımla evlendireyim. Ben Kureyş arasında çocukları en güzel olanlardanım, demişti.

Nanköre örneklerden birisi de Velid b. Muğire’dir. Çünkü o küfürde çok aşırı ve sert idi. Rivayete göre Peygamber (s.a)’e: Ben sana istediğin kadar mal vereyim. Çünkü Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim, demiştir. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) kendisine Fussilet suresinin başından itibaren: “Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup, uyarırım.” (Fus­silet, 41/13) buyruğuna kadar okumuştu. Bunun üzerine onun yanından çekip gitmişlerdi. Onlardan biri diğerine neredeyse Kabe yıkılacak sandım, dedi.

Peygamber (s.a.) onlardan hiçbir kimseye itaat etmemekle birlikte nehyin ona hitaben verilmesi, örnek ve Önder olmasından dolayıdır. Aynı zamanda insanların her zaman için sürekli uyarı ve irşada gerek duy­malarına da işarettir. Çünkü insanın nefsinde şer ve fesad eğilimi de var­dır. Eğer herhangi bir kimse Yüce Allah’ın tevfikine ve irşadlanna ihtiyaç duymayacak olsaydı, hiç şüphesiz bu durum insanlar arasında herkesten çok günahtan korunmuş, Allah’ın Rasulü (s.a)’a yakışırdı. O halde her müslümanın Yüce Allah’a yönelmesi, heva ve arzularının peşinden gitmek­ten kendisini koruması hususunda Ona yalvarması gerekir.Yasağın arkasından Yüce Allah bir emir vererek şöyle buyurmaktadır:

“Sabah ve akşam da Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir kısmında Ona secde et, gecenin uzun bir bölümünde de Onu teşbih et.” Bütün vakit­lerde kalp ile, dil ile Allah’ı anmaya devam et. Gündüzün ilk vakitlerinde ve sonlarında Rabbin için namaz kıl. Gündüzün ilk vakitleri, sabah namazı, son vakitlerinde de ikindi namazı vardır. Aynı şekilde geceleyin de Rabbin için namaz kıl. Bu da akşam ve yatsı namazlarını kapsar. Gecenin bir bölümünde de Rabbin için teheccüd namazı kıl. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’an ile) gece namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni öğülmüş bir makama gönderir.” (İsra, 17/79); “Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut ona biraz ekle, Kur’an’ı da tane tane anlaşılır surette oku.” (Müzzemmil, 73/1-4)

Buna göre ayet lafızları hem beş vakit namazı, hem de teheccüdü top­lu olarak söz konusu etmektedir. İtaatkârların durumunu açıkladıktan sonra Yüce Allah, kâfirlerin ve azgınların durumunu açıklamakta, onların ve benzerlerinin dünyayı sevmelerini, dünyaya yönelmelerini, buna kar­şılık ahireti arkalarına atıp terketmelerini tepki ile karşılayarak şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni severler ama çok ağır bir günü ar­kalarına atarlar.” Yani bu Mekke kâfirleri ve benzerleri çabucak geçeni, yani dünya yurdunu severler. Onun zevklerine, arzularına yönelirler fakat arkalarında pek çok dehşetli ve şiddetli halleri bulunan bir gün olan ahireti arkalarına atarlar. Ona hazırlanmazlar, ona aldırış etmezler. Kıyamet gününden “ağır bir gün” diye söz edilmesi o gündeki zorluklar ve dehşetler dolayısıyladır. Ayet-i kerime azgın kimseleri azarlamakta ve on­ları küçümseme anlamını da ihtiva etmektedir.

İşte müminler ve kâfirler arasındaki ayırıcı çizgi budur. Müminler dünya ve ahiret için çalışırlar, kâfirler ise sadece dünya için çalışırlar. On­ların bu bakışları maddeci bir bakış, yaşayışları faydayı esas alan maddeci bir yaşayıştır. Bu da onları küfre götürenin, çabucak geçene besledikleri sevgi olduğunu gösteren hususlardan birisidir.

Daha sonra Yüce Allah kudretinin kemalini açıklamakta ilk olarak yaratmayı, dönüşe ve ikinci defa yaratmaya delil olarak gösterip şöyle buyurmaktadır:

“Onları biz yarattık ve yaratılışlarını biz pekiştirdik. Dilediğimiz vakit de onlar gibilerini değiştiririz.” Bu kâfirler nasıl olur da Rablerinden ve ahiretten gafil görünüyorlar. Oysa onları yaratan organlarını, eklemlerini muhkemleştiren, onları damarlarla, sinirlerle birbirine bağlayan bizleriz.

Arzu edecek olursak onları helak ederiz ve onlardan Allah’a daha itaatkâr kimseler getiririz.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Eğer o diler­se -ey insanlar- sizi yok eder, başkalarını getirir. Allah buna gerçekten kadirdir.” (Nisa, 4/133); “Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize yeniden baş­kalarını yaratır. Bu da Allah’a göre zor bir iş değildir.” (İbrahim, 19/20)

Daha sonra Kur’an’ın faydasını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır.” Yani şüphesiz bu sure içindeki öğütlerle, teşviklerle, korkutmalarla, vaadlerle, tehditlerle düşünenler için bir öğüt, gerçeği görmek isteyenler için gerçeğe bir işaret, aklı başında olanlar için bir nasihattir. Dünyada ve ahirette kendisi için hayır dileyen bir kimse iman ve itaat ile günahlardan uzak durmakla, Rabbine yakınlaşmak için bir yol tutar, dileyen Kur’an ile hidayet bulur.

Daha sonra Yüce Allah kulun dilemesinin Yüce Allah’ın dilemesi çer­çevesi içerisinde, olduğunu fakat herhangi bir zorlamanın, bir mecbur et­menin söz konusu olmadığını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Ama Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. Çünkü Allah en iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” Sizler Allah dilemedikçe kur­tulmak üzere Allah’a gidecek bir yol tutturamazsınız. Yüce Allah’ın tevfiki ile olmadıkça kimse kendisini hidayete iletemez, imana giremez, kendisine herhangi bir fayda sağlayamaz. İş bütünüyle onun elindedir. Kullarının elinde bir şey yoktur. Hayır ve şer Onun elindedir. Tek başına kulun dilemesi ne bir hayır sağlayabilir, ne de bir kötülüğü önleyebilir. Allah’ın bu hususta izin vermesi müstesna. Fakat insan hayrı seçtiği için de sevap alır, şerri seçtiğinden ötürü de cezalandırılır. Şüphesiz Yüce Allah kimin hidayeti hak ettiğini çok iyi bilendir ve böylesine hidayet bulmayı kolaylaş­tırır. Hidayet bulmanın sebeplerini hazırlar. Kimin de saptırılmaya lâyık olduğunu çok iyi bilir. Onu da hidayete ulaşmaktan alıkoyar. Sonsuz hik­met ve kesin ve susturucu delil yalnız O’nundur, O herbir şeyi (hikmetiyle) yerli yerine koyar. Kısacası kulun yaptığı her iş Allah’ın dilemesi iledir fakat zorlama, mecbur etme söz konusu değildir.

Daha sonra Yüce Allah cennete ve cehenneme girmenin ancak Yüce Allah’ın dilemesi ile gerçekleşeceğine delâlet eden oldukça hayret verici bir şekilde sona ermektedir:

“Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır.” Yani o cennetine sokmak istediği kimseleri lütuf ve ih­sanı ile oraya sokar. Kendilerine zulmeden zalim ve kâfirleri de azaplan-dırır. O ahirette onlar için can yakıcı bir azap olan cehennem azabını hazır­lamıştır.

Kuran

İnsan Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.