Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

75 – Kıyamet Suresi | Tefsir’ul Munir

75 – Kıyamet Suresi | Tefsir’ul Munir

Kıyamet Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Ölümden Sonra Dirilişin Tekrar Yaratılışın İspatı Ve Bunun Alâmetleri:

1- Hayır… Kıyamet gününe yemin ederim!

2- Yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim!

3- İnsan, biz onun kemiklerini asla toplayıp, biraraya getirmeyeceğimi­zi mi zanneder?

4- Evet, biz parmak uçlarını bile top­layıp düzenlemeye kadiriz.

5- Fakat insan önündekini (kıyame­ti) yalanlamak ister.

6- “Kıyamet de ne zamanmış?” diye sorar.

7, 8, 9- Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay biraraya getirildiği za-man(dır).

11- Hayır; o gün sığınacak yer yoktur.

12- O gün varıp durulacak yer Rab-binin huzurudur.

13- O günde insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler ha­ber verilir.

14- Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir.

15- Bütün mazeretlerini ortaya koy­sa bile.

Açıklaması:

“Hayır, kıyamet gününe yemin ederim. Yine hayır, kendini kınayan nef­se yemin ederim.” Yani kıyamet gününe de, kusurları dolayısıyla kendisini kınayan nefse de yemin ederim ki… Elbette öldükten sonra diriltileceksi­niz. Buyrukta yeminin cevabı zikredilmemiştir. Çünkü ondan sonra gelen buyruklar zaten bunu göstermektedir. O da: “İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?” buyruğudur. Kınayıcı nefs (nefs-i levvâme) müminin nefsidir. O geçenler için üzülür ve ken­disini kınar. Kötülüğü niçin işledi diye, hayrı da niçin daha çok işlemedi­ğinden dolayı kendisini kınar.

Bir şeye yemin onun azametini bildirmek ve şanının büyüklüğüne dik­kat çekmek içindir. Yarattıklarından dilediğine yemin etmek de Yüce Al­lah’ın bir hakkıdır. Kıyamet gününün gerçekleşeceğine dair kıyamet günü­ne yemin etmek ise, onun gerçekleşeceğini ortaya koymak ve daha da vurgulamak içindir. Çünkü olmayan bir şeye yemin etmenin anlamı aklen kavranılamaz. Kınayan nefse de bununla birlikte yemin edilmesi, kıyamet­ten maksadın nefsin hallerini, onun mutluluk ve bedbahtlıktaki farklı mer­tebelerinin ortaya çıkarılacağına dikkat çekmek içindir. [1]

Sahih olan Yüce Allah’ın her ikisine bir arada yemin ettiğidir. Nitekim Katade -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de böyle demiştir. [2] Yani Yüce Al­lah kemikleri biraraya getirecek, sonra her insanı hesaba çekmek ve amel­lerinin karşılığını vermek için diriltecektir.

Hasan-ı Basri dedi ki: Allah’a yemin ederim ki; biz müminin nefsini kınamaktan başka bir halde görmüyoruz. Ben o sözü söylemekle ne yap­mak istedim? O yemeği yemekle ne yapmak istedim? Kendi kendime tasar­ladıklarımla neyi istedim (diye kendisini kınar.) Günahkâr ise adım adım ilerler, fakat kendisini kınamaz. Yine Hasan-ı Basri der ki: Kıyamet gü­nünde gerek sema ehlinden, gerek yer ehlinden olup da nefsini kınamaya­cak hiç kimse yoktur.

Said b. Cubeyr dedi ki: İbni Abbas’a Yüce Allah’ın: “Hayır, kıyamet gününe yemin ederim” buyruğu hakkında soru sordum. O Rabbin yarattık­larından dilediği şeye yemin eder, dedi.

Ferrâ dedi ki: İster iyilik yapsın, ister kötülük yapsın kendisini kına­mayacak hiçbir nefis yoktur. İyilik yapan kendisini keşke daha çok iyilik yapsaydı diye kınar, kötülük işleyen de keşke yaptığı kötülüklerden vaz-geçseydi, diye kendisini kınar.

Özetle, buyruğun zahirinden anlaşılma ihtimali daha yüksek olan İbn Kesir’in dediği gibi şudur: Nefs-i levvâme (kınayıcı nefs); hayır sebebiyle de şer sebebiyle de kendisini kınayan ve geçmişten dolayı pişmanlık duyan nefistir.

“İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder? Evet, biz parmak uçlarını bile toplayıp düzenlemeye kadiriz.” Yani herhangi bir kimse kemiklerini darmadağınken toplayıp, biraraya ge­tirmeye, onları yepyeni bir varlık olarak tekrar yaratmaya güç yetiremeye-ceğimizi mi zanneder? Böyle bir zan batıldır. Şüphesiz biz onları toplayıp bir araya getireceğiz. Evet, diriliş halinde en çok dağılmış, en küçük parça­lara bölünmüş, parmak uçları kemikleri ile onların eklemlerini dahi tekrar yeniden düzeltmeye, bir araya getirmeye gücümüz yeter.

Yüce Allah’ın: “Kadiriz” buyruğu onun kudretini tekid etmek içindir. Çünkü Yüce Allah’ın: “Parmak uçlarını bile toplayıp düzenlemeye” buyruğu ile dikkat çektiği mükemmel kudret olmaksızın kemiklerin bir araya geti­rilip toplanmasına imkân yoktur. Zira pek küçük ve ufak olmalarına rağmen parmak uçlarını ve eklemlerini biraraya getirmeye güç yetiren, büyük kemikleri de biraraya getirmeye daha bir muktedir olmalıdır. Özellikle parmak uçlarının zikredilmesi ise hilkati en son tamamlanan bölümün on­lar olmasıdır. Bunun da söz konusu edilmesi artık parmağın tamam ve ek­siksiz olduğunu gösterir. Parmağın tamam ve eksiksiz olması da diğer or­ganların tamam ve eksiksiz olduğunun delilidir.

“Toplayıp düzenleme: Tesviye “nin şu anlama geldiği de söylenmiştir: De­venin ayağı, eşşeğin toynağı gibi yakalamaya güç yetiremeyecek şekilde tek bir bütün haline getirmektir. Anlatılmak istenen de onun kemikleri ve ek­lemleri ilk haline de getirmeye, bunun aksini de yapmaya kadir olduğudur.

“Fakat insan önündekini yalanlamak ister.” Bu daha önce vurgulanan hususun bırakılıp başka bir konuya geçilmesi anlamındadır. O da şudur: İnsan aslında gelecek günlerinde de günahkârlıklarını sürdürmek ister. O önden günah işleyip tevbeyi ertelemeye çalışır. Said b. Cübeyr dedi ki: Ön­ce günah işler, tevbeyi de ölüm kendisine en kötü halinde gelip onu yakala­yıncaya kadar erteleyip durur.

Özetle, ölümden sonra dirilişi inkâr etmek iki hususta şüphe etmenin bir sonucudur. Birincisi insanın darmadağın olup çürüdükten sonra parça­larının biraraya gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmesidir. İkincisi ise hevasma uyup, ölümden sonra tekrar yaratılmayı inkâr edip günahkârlığa eğilimi dolayısıyla o alanda kendisini salıvermesinden kaynaklanır.

İşte Yüce Allah birinci şüpheye: “İnsan biz onun kemiklerini… mi zan­neder.” buyruğu ile cevap vermekte, ikinci şüpheyi ortaya koyan kimselerin bu şüphesini de şu sözleriyle reddetmektedir: Aksine insan önünde (gele­cekte) karşılaşacağı ölümden sonra dirilişi ve hesabı yalanlamak ister. Bundan maksadı ise dünyevi lezzetlerinin eksilmemesini istemesidir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet de ne zamanmış diye so­rar. ” Yani o günün gerçekleşeceğini uzak görerek, alay ederek ve inada bin­direrek soru sorar: Kıyamet günü ne zamandır? Ölümden sonra dirilişe inanmayan bir kimse en büyük günahları işler ve yaptığına hiç aldırmadan zevk aldığı şeyleri talan edercesine tüketmekte elini çabuk tutar.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaadiniz ne zaman gerçekleşecek, derler.” (Mülk, 67/25); “Tehdit olunduğunuz o şey uzaktan da uzaktır. O ancak bu dünya hayatımızdır. Ölürüz, diriliriz, yoksa biz tekrar diriltilecek değiliz.” (Mu’mi-nun, 23/36-37)

Daha sonra Yüce Allah kıyametin üç alâmetini söz konusu ederek şöy­le buyurmaktadır:

“Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay biraraya getirildiği zaman o günde insan: Kaçış nereye der.” Yani göz dirilişin ve kıyamet gününün ol­dukça çetin dehşetli hallerinden dolayı şaşırıp dehşete düşüp ayın da bütün ışığı tamamen giderildiği, güneşin de, ayın da ışığı hep birlikte büsbü­tün yok olduğu ve artık ardı arkasına gelecek gece ve gündüzün olmayaca­ğı, yani kâinatın bütün belirgin özelliklerinin kaybolacağı bir zamanda, iş­te o vakit Ademoğlu kıyamet gününde bu dehşetli halleri göreceğinde şöyle diyecektir: Sığınacak ya da korunmak için gidilecek bir yer var mıdır? Al­lah’tan, onun hesaba çekmesinden ve vereceği azaptan nereye kaçılabilir?

“İnsan’dan maksat insan türüdür. O da Ademoğlu olup mümini de kâ­firi de kapsar. Çünkü o günde görülecek dehşetler bu sözleri söyletecektir. Kastedilenin mümin değil, özellikle kâfir olduğu da söylenmiştir. Çünkü mümin Rabbinin verdiği müjdelere güven besler.

Yüce Allah onlara bu dünyada o gün gelmeden önce şu buyruklanyla ce­vap vermektedir: “Hayır, o gün sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.” Sizlerin kendinizi koruyabileceğiniz bir yeriniz ol­mayacaktır. Orada o gün sizi Allah’tan koruyacak ne bir dağ, ne bir kale, ne de bir sığınak vardır. O gün ancak Rabbine dönülecek, O’nun huzuruna varı­lacaktır; ya cennete veya ateşe gidilecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz ki son gidiş Rabbine olacaktır.” (Necm, 53/42) İşte orada kullar sürekli olarak yerlerini bulacaklardır. Yüce Allah’ın: “Rabbinin huzu­ru” buyruğunda bir muzafin varlığını kabul etmek gerekir. Rabbinin hükmü­ne ya da cennete yahut cehenneme varılacaktır, demektir.

Daha sonra Yüce Allah karşılaşılacak akıbetin türü ile dünyadaki amel arasındaki ilişkiye dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “O günde in­sana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir.” Yani kı­yamet gününde amellerin sunulması ve hesaba çekilmek esnasında insana hayır ya da şer türünden olsun önden gönderdiği, eskisiyle yenisiyle, ilkiy­le sonuncusuyla, küçüğüyle büyüğüyle bütün amelleri bildirilecektir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar işlediklerini de hazır bulacak­lardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf, 18/49)

Daha sonra Yüce Allah insanın kendi amellerini bileceğini açıklaya­rak şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir. Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile.” Yani doğrusu insan kendi kendisine bir şahittir. Neler yaptığını bilir. Kendi yaptıklarına bizzat kendisi apaçık bir delildir. İsterse mazeret ileri sürsün ve inkâr etsin. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöy­le buyurmaktadır: “Oku kitabını! Bugün kendine karşı iyi hesaplayın ola­rak kendin yetersin.” (İsra, 17/14) Ayet insanın amellerini haber vermek ye­rine ondan daha çok bilinen ve daha açık bir mertebeden bahsetmektedir.

İbni Abbas ve başkaları dedi ki: Maksat bnun işitmesi, görmesi, elleri, ayakları ve diğer organlarıdır.

Vahidi ve Zemahşeri’nin görüşüne göre “mazeretler” lafzı “mazeret”in çoğuludur. “Mazeretlerini ortaya koysa bile.” buyruğundan maksat da: O gün batıl şeyler ileri sürerek mazeret beyan etse (özür dilese) dahi, ondan kabul edilmez. Kendi nefsi adına tartışsa dahi o kendisini çok iyi görendir diye de açıklanmıştır. “Mazeretlerini” lafzının delillerini demek olduğu da söylenmiştir. Bu da Mücahid’in görüşüdür. İbni Kesir der ki: Sahih olan Mücahid’in ve onun görüşünde olanların kanaatidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bundan sonra: Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık demelerinden başka bir mazeretleri (ileri sürecekleri bir delilleri) olmayacak.” (En’am, 6/23); “Allah onların hepsini diriltilecek-leri günde size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 58/18)[3]

Peygamber (S.A.Vin Kur’an’ı Ezberleme Tutkusu Ve İnsanların Ahiretteki Durumları:

16- Onu (hıfzetmeyi) çabuklaştır­mak için dilini onunla kıpırdatma.

17- Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak bize düşer.

18- O halde biz onu (Cebrail aracılı­ğı ile) okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy.

19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir.

20- Hayır, (ey insanlar) hayır, siz ça­bucak geçeni (dünyayı) seversiniz.

21- Ve ahireti bırakırsınız.

22- O günde yüzler var ki apaydın- hktır.

23- Rablerine bakıcıdırlar.

24- Ve o günde asık nice suratlar vardır.

25- Kendilerine bel kemiklerini kıran çok belâlı işler yapılacağını anlarlar.

Açıklaması:

Yüce Allah, Peygamberine (s.a.) Cebrail’den vahyi nasıl alıp öğrenece­ğini şöylece öğretmektedir: “Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma. Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak bize düşer. O halde biz onu (Cebrail aracılığı ile) okuduğumuz zaman sen onu okumasına uy. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir.” Rasulullah (s.a.) kendisine vahyolunan Kur’an’a aşırı tutkunluğundan ötürü onu belle­yip öğrenmekte acele eder ve melek ile Kuran okurken adeta yarışırdı. Üzerine Kuran indiğinde dudaklarını, dilini -Cebrail vahyi okumayı bitir­meden önce kıpırdatırdı. Buna sebep Kur’an’ı ezberlemek için duyduğu aşırı isteği idi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Yani sana vahiy bildirildiğinde onu unutursun korkusuyla çabucak öğ­renmek için dilini Kuran ile hareket ettirme, kıpırdatma. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumayı acele etme ve: Rabbim, ilmimi arttır de.” (Taha, 20/114)

Kur’an’ı ondan hiçbir şey kaybetmeyeceğin bir şekilde kalbinde topla­mak ve en doğru şekilde onu okumanı sağlamak bizim işimizdir.

O halde Cebrail aracılığıyla sana Kur’an’ın okunmasını bitirdiğimiz takdirde sen de onu dinle ve ona kulak ver. Sonra da seni okuttuğu gibi onu oku ve kalbinde iyice yerleşsin diye onu tekrarla.

Onu ezberleyip okuduktan sonra biz o Kur’an’daki helâl ile haramı, senin için anlaşılması zor olanı açıklayacağız, dilediğimiz ve teşri ettiğimiz şekilde manasını sana ilham edeceğiz.

Böylelikle ayetler üç durumu kapsamaktadır: Kur’an’ı kalbinde tespit edip ezberlemesini sağlamak ilk ve ikinci ayette, onu indirildiği gibi başka­sına ulaştırılmasını kolaylaştırmak ve onun okunması üçüncü ayette, ge­rekli şekilde tefsir edilip açıklanması, anlamındaki kapalılıkların gideril­mesi de dördüncü ayette söz konusu edilmektedir.

Daha sonra açıklamalar az önce söz konusu edilen ölümden sonra diri­lişi inkâr eden insanın durumunu ele almakta, ölümden sonra dirilişi inkâ­rı sebebiyle bu gibi kimseleri azarlamaktadır. Yüce Allah inkâr sebebini açıklayarak buyuruyor ki: “Hayır, hayır siz çabucak geçeni seversiniz ve ahireti bırakırsınız.” Ey müşrikler! Ölümden sonra dirilişi inkâr mahiye­tinde söylediğiniz sözleri bırakmanızı, onlardan vazgeçmenizi istiyorum. Çünkü bu sözleriniz sizleri kıyamet gününü yalanlamaya, Yüce Allah’ın Rasulüne indirdiği hak vahye Kur’an-ı azimu’ş-şana muhalefet etmeye it­mektedir. Sizin çabucak geçen dünya yurduna önem verip, onu sevmeniz, ahiretle uğraşmayıp ahiret için amel etmeyi terketmeye itmektedir.

“Kellâ: Hayır” lafzı diğer müfessirlere göre “gerçekten” anlamındadır. Yani sizler gerçekten dünyayı seviyor, ahireti de bırakıyorsunuz. Yani onlar dünyayı seviyor ve dünya için çalışıyorlar, buna karşılık ahireti terkediyor, ondan yüz çeviriyorlar.

Zemahşeri dedi ki: “Kellâ: Hayır”, lafzı Rasulullah (s.a.)’m acelecilik alışkanlığından vazgeçmesini isteyen ve onun bunu yapmaması gerektiğini belirtip, temkinli ve ağır hareket etmeye teşvik eden bir ifadedir. Arkasın­dan “Hayır, siz çabucak geçeni seversiniz” buyurarak bu hususu daha da ileriye götürmektedir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Hayır, ey Ademoğulla-rı sizler acelecilikten yaratıldığınız için ve mayanızda acelecilik olduğun­dan ötürü herşeyde acele ediyorsunuz. Dolayısıyla da acil olanı (dünyayı) seviyorsunuz, ahireti de bırakıyorsunuz.[4]

Daha sonra Yüce Allah ahirette müminlerle kâfirlerin durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rablerine bakıcıdırlar ve o günde asık nice suratlar vardır. Kendilerine bel kemiklerini kıran çok belâlı işler yapılacağını anlarlar.” Yani cennette mü­minlerin yüzü güzel, parlak, sevinçli ve aydınlık olacaktır. Gözleriyle Rablerini göreceklerdir. Cehennemde günahkârların yüzleri ise kederli, asık ve gerilmiş olacaktır. Bel kemiklerini kıracak pek büyük bir musibetin başla­rına ineceğinden kesinlikle emin olacaklardır. Ezherî “nazar: bakma’yı beklemek, diye açıklayan Mücahid hakkında: Mücahid (bu açıklamasında) hata etmiştir, demektedir. Çünkü beklemek (intizar) anlamında: şuna na­zar etti, denilmez. Çünkü bir kimsenin: Filana nazar ettim, demesi ancak gözle görmesi anlamındadır. Beklemeyi (intizar) kastedecek olurlarsa Araplar: Nazartuhu: Onu bekledim, derler. Bu alanda Arap şiirleri ve kul­lanımları gerçekten pek çoktur.

Zemahşeri Yüce Allah’ın: “Rablerine bakıcıdırlar.” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Özel olarak Rablerine bakacaklardır, başkasına bakmayacaklardır. Bu da mefulün öne geçirilmesinin verdiği bir anlamdır. Bu özellik (ihtisas)a delalet eden bir anlamdır. Daha sonra ayetin ummak ve (ummak anlamıyla) beklemek anlamını ifade ettiğini tercih etmektedir.[5]

Zemahşeri’nin bu açıklaması onun ayetin zahiri Yüce Allah’ın görül­mesine delâlet etmez; diyen Mutezile’ye müntesip olmasından dolayıdır. Çünkü “ilâ: e,a” harfi ile birlikte kullanılan nazar görünenin adı değildir, aksine görmekten önceki hali anlatır. Bu da kişinin gözünü görülen varlı­ğın tarafına onu görmek amacıyla çevirmesidir. Dolayısıyla gözün bakması görmenin bir önceki halidir. Onlar ayrıca Yüce Allah’ın: “Bakıcıdırlar” buy­ruğunu bu kesimin Yüce Allah’ın mükâfatını bekleyeceği anlamında tevil etmişlerdir.

Razi buna şöyle cevap vermektedir: Bizler bakmanın gözü çevirmek­ten ibaret olduğunu kabul ediyoruz, Fakat şunu diyoruz: Bunu hakikat an­lamına yorumlamaya imkân olmadığından ötürü onu bunun sonucu olan ru’yete (görmeye) yorumlamak gerekmektedir. Bu da sebebin sonuç için isim olarak kullanılması kabilindendir. Ayrıca bunu görmeye yorumlamak beklemeye yorumlamaktan daha uygundur. Çünkü gözü (görülmek istenen varlığa) çevirmek görmenin bir sebebi gibidir. Oysa bununla beklemek ara­sında da bir ilişki yoktur. O halde bunu görmeye yorumlamak, beklemeye yorumlamaktan daha uygundur.

Daha sonra onların “nazar bakmak” lafzının “intizar: beklemek” anla­mında Kur’an-ı Kerim’de çokça kullanıldığı şeklindeki sözlerine cevap ver­mektedir. Durum dedikleri gibi olmakla birlikte bu hiçbir zaman “ilâ” eda-tıyla birlikte kullanılmamıştır. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Bizi bekleyin (un-zurûnâ) de nurunuzla aydınlanalım.” (Hadid, 57/13); “Onlar zamanı gelin­ce bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar? (yenzurû-ne)” (A’raf, 7/53); “Onlar Allah’ın… kendilerine gelivermesinden başkasını mı bekliyorlar? (yenzurûne)” (Bakara, 2/210) Eğer bizler “ila: e,a” edatı ile geçişli olarak kullanılan “nazar” fiilinin dilde intizar (beklemek) anlamın­da kullanıldığını kabul etsek dahi bu ayeti ona göre yorumlamaya imkân yoktur. Çünkü kesin olarak gerçekleşeceği inancı ile birlikte intizar (bekle­medin tadı zaten dünyada gerçekleşmiş idi. Ahirette bundan daha ileri bir şey gerçekleşmeli ki, ahireti teşvik sadedinde o şeyin söz konusu edilmesi güzel olsun.[6]

Nisaburi dedi ki: Onların sözlerinin özeti şudur: Şayet nazar, görmek anlamında ise zaten kastedilen budur. Eğer görünen tarafına gözü çevir­mek anlamında ise bu anlamıyla Yüce Allah için muhal (imkânsızdır); çün­kü o cihet ve mekândan münezzehtir. O halde bunun sonucu olan rû’yet (görmek)e göre yorumlamak icab eder, bu ise çok meşhur bir mecazî anla­tım şeklidir.[7]

Mütevatir hadisler, ayetin Yüce Allah’ın görüleceğine dair delâlet etti­ği şeklindeki cumhurun anladığı manayı desteklemektedir. Müminlerin ahiret yurdunda Yüce Allah’ı görecekleri hadis imamlarınca mütevatir yol­lardan ve sahih hadislerle sabittir. Bunları reddetmek veya bu anlama gel­meyeceklerini söylemek imkânsızdır. Nitekim İbni Kesir de böyle dedikten sonra bu husustaki hadisleri kaydetmekte ve şunları söylemektedir: Bu, Yüce Allah’a hamdolsun ki ashabın, tabiînin ve bu ümmetin selefinin üze­rinde icma ettiği bir husustur. Aynı zamanda bu İslamın önder alimlerinin ve ümmetin hidayet rehberlerinin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur.[8]

Şevkanî de tefsiri Fethu’l-Kadir’de: “Rablerine bakıcıdırlar.” ayetini şu sözleriyle tefsir ettikten sonra aynı şeyleri söylemektedir: Yaratıcılarına, işlerinin malikine bakıcıdırlar. Yani Ona bakacaklardır. Sahih hadisler bu şekilde mütevatir olarak gelmiştir. Buna göre kullar kıyamet gününde ondördündeki aya baktıkları gibi Rablerine bakacaklardır.

Buhari Sahih’inde: “Şüphesiz sizler Rabbinizi çıplak gözle göreceksi­niz.” buyruğunu rivayet ettiği gibi Buhari ve Müslim Sa/ıiMerinde Ebu Sa-id Hudri ile Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Bazıları: Ey Allah’ın Rasulü, kıyamet gününde Rabbimizi görecek miyiz? diye sordu. O şöyle buyurdu: Sizler onları perdeleyen bir bulut yokken güneşi ve ayı gör­mekte bir sıkıntı ile karşılaşıyor musunuz1? Onlar: Hayır, dediler. Peygam­ber: Şüphesiz sizler de Rabbinizi böylece göreceksiniz, diye buyurdu.

Yine Buhari ve Müslim’de Cerir’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.) ondördündeki aya baktı ve şöyle buyurdu: “Sizler bu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz. Bu sebeple eğer güneş doğmadan önce bir vakit namazı vaktinde eda etmeye, batışından önce de bir vakit na­mazı vaktinde eda etmeye gücünüz yetecek olursa onu yapınız.”

Yine Buhari ve Müslim’de Ebu Musa’dan şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “İki cennet, oradaki katlar ve içindekilerle altındandır. İki cennet oradaki katlar ve içindekilerle birlikte gümüş­tendir. Cennettekiler ile aziz ve celil olan Allah’a bakmaları arasında tek engel, sadece Adn cennetinde yüzü üzerindeki kibriya perdesi olacaktır.”

Müslim’in, Suhayb’dan rivayetine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyur­muştur: “Cennetlikler cennete gireceklerinde Yüce Allah: Size daha fazla vermemi istediğiniz bir şey var mıdır1? diye buyuracak, onlar: Bizim yüzleri­mizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyup, cehennem ateşinden korumadın mı? derler.” (Peygamber) buyurdu ki: “Bu sefer hicab açılır. Onlara Rableri-ne bakmaktan daha çok sevecekleri bir şey verilmiş olmayacaktır. İşte “faz­lası” denilen budur. Sonra da şu ayeti okudu: “İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası vardır.” (Yunus, 10/26).

Alûsi dedi ki: Tartışmayı kesecek ve ne istediğini bilmeyenleri uyara­cak olan İmam Ahmed, Tirmizi, Darakutni, îbni Cerir, İbnu’l-Münzir, Ta-berani, Beyhaki, Abd b. Humeyd, İbni Ebi Şeybe ve başkalarının İbni Ömer (r.a)’den rivayet ettikleri şu hadistir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Cennet ehli arasında en aşağı mertebede bulunan kimsenin bahçelerine, eşlerine, içinde bulunduğu nimetlere, hizmetçilerine ve tahtlarına bakıldığı zaman bin yıllık uzaklıkta oldukları görülür. Allah nezdinde en değerli olanları ise Yüce Allah ‘in yüzüne sabah ve akşam bakar. Daha sonra Rasu­lullah (s.a.): “O günde yüzler var ki apaydınlıktır. Rablerine bakıcıdırlar.” buyruğunu okudu. İşte bu onun (salât ve selam ona) tarafından yapılmış bir tefsirdir. Bilindiği gibi o öncekilerin de, sonrakilerin de en bilgilisidir. Özellikle de kendisine indirilen alemlerin Rabbinin sözü ile ilgili olursa[9]

Yüce Allah’ın bu buyruğunun bir benzeri de şu ayeti kerimelerde geç­mektedir: “O günde apaydınlık yüzler vardır. Gülmektedir, sevinmektedir. Yine o günde yüzlerini toz toprak kaplamış yüzler de vardır. Bunları da ka­ranlık ve siyahlık kaplayacaktır. İşte bunlar kâfirlerin ve facirlerin ta ken­dileridir.” (Abese, 80/38-42)[10]

Dünya Hayatında Kâfirin Kusurları Ve Ölümden Sonra Diriliş:

26- Vazgeçin bu işten! (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandı­ğında;

27- “Var mı bir tedavi edecek?” denildiğinde;

28- Artık bunun gerçekten bir ayrı-

24- lış olduğunu

29-Bacaklar birbirine dolaşacak.

30- İşte o günde sürünüp götürülmek yalnız Rabbininhuzuruna olacak.

32- Fakat yalanlamış ve yüz çevir­mişti.

33- Sonra da gerine gerine taraftar­larının yanına gitmişti.

34- Sana lâyıktır (o azap)! Evet sana lâyıktır.

35- Sonra yine sana lâyıktır. Tekrar tekrar sana lâyıktır.

36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?

37- O dökülen meniden bir damla değil miydi?

38- Sonra o bir sülük gibi yapışan kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yarat­mış, düzenlemiştir.

39- Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır.

40- Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

Açıklaması:

“Vazgeçin bu işten! (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandığın­da; var mı bir tedavi edecek denildiğinde artık bunun gerçekten bir ayrılık olduğunu anlayacak” buyruğundaki “Kellâ: vazgeçin bu işten” lafzı eğer vazgeçirmek anlamını ihtiva ediyorsa, buyrukların anlamı şöyle olur: Ey Ademoğlu! Sana haber verilen şeyleri senin yalanladığın görülmektedir. Halbuki bu artık senin için gözle görülür bir hal almıştır… Eğer “gerçek­ten” anlamında kullanılmışsa maksat şu olur: Gerçek şu ki senin ruhun bedeninden ayrılıp, köprücük kemiklerine dayandığında… Buradaki “tera-ki: köprücük kemikleri” “terkuve”nin çoğuludur. Bunlar da boğazdan omuzlara varan kemiklerdir. “Ulaştığında” lafzında ki zamir halin ya da söylenen sözün karinesinin delaleti dolayısıyla cana aittir. Yüce Allah’ın: “Hele (o can) bir boğaza gelince…” (Vakıa, 56/83) buyruğunda olduğu gibi.

Daha kuvvetli görülen, birinci anlamın kastedildiğidir. Zeccac dedi ki: “Kellâ” dünyanın ahirete tercih edilmesinden vazgeçmenin gereğini anlat­maktadır. Şöyle denilmiş gibidir: Sizler ahirette bahtiyarların mutlulukla­rının, bedbahtların da bedbahtlıklarının niteliğini, bunun dünya ile kıyas­lanamayacak bir halde olduğunu bildiğinize göre; artık dünyayı ahirete tercih etmekten vazgeçiniz. Gelecekte sizi bekleyen ve dünyanın sizin için sonu demek olan ölüme ve çabucak geçen dünyadan ebedilik yurduna geçe­ceğinize gerektiği gibi dikkat ediniz.

Buna göre buyruğun genel anlamı şöyle olur: Dünyayı ahirete tercih etmekten vazgeçiniz. Ruhun ya da canın göğsün üst taraflarına geleceği vakti hatırlayarak uyanınız. -Bu ölüm halinden, dehşetlerinden ve, ölümün kendisinden kinayeli bir anlatımdır.- O sırada can çekişen kimsenin yanın­da bulunanlar bunu tedavi edecek, iyileştirecek kimse yok mu, şifa verecek bir doktor yok mu? der. Fakat bunların Allah’ın hükmüne karşı hiçbir fay­dası olmayacaktır. Canı köprücük kemiğine ulaşan kimse de, artık bunun dünyadan, aile halkından maldan ve çocuklardan ayrılış anı olduğuna ke­sinlikle inanır.

Burada kesin inanmak (yakîn)den “zan” diye söz edilmesi şundan do­layıdır: Ruh bedende kaldıkça sahibi dünya hayatında da kalmayı ümit eder. Ölümün kesin bir iş olduğunu kabul etmez. Aksine ağırlıklı olarak hayatta kalacağını ümit eder. Razi’nin açıklaması böyledir.

Ayet aynı zamanda ruhun bizatihi var olduğuna ve bedenin ölümün­den sonra da kalıcı olan bir cevher (öz) olduğuna delildir. Çünkü şanı Yüce Allah, ölüme ayrılık adını vermektedir. Bu da ruhun kalıcı olduğunun deli­lidir. Çünkü ayrılmak ve kavuşmak bir niteliktir. Nitelik de nitelenin var olmasını gerektirir.[11]

“Bacaklar birbirine dolaşacak.” Yani ölüm hali gelip onu bulacağı zaman bacaklarının biri diğerine dolaşacak, onları hareket ettiremeyecek, ayakları ölmüş, bacakları kurumuş, onu taşıyamaz hale gelmiş olacak. Halbuki onlar üzerinde gider gelirdi. Etrafında da aynı anda iki olay birlik­te cereyan etmektedir. İnsanlar onun bedeninin teçhizi için uğraşırlarken, melekler de onun ruhunu teçhiz ederler.

Bunun oldukça ağır ve zorlu halden kinaye olması da mümkündür. Yüce Allah’ın: “Baldırın açılacağı o günde.” (Kalem, 68/42) buyruğunda ol­duğu gibi. Dünyadan ayrılıp, eşten, çocuktan, makam ve mevkiden, düş­manların sevinmesi, dostların üzülmesi ve benzeri halleri terketmek, ahi-retin çeşitli durumlarına ve dehşetli hallerine yönelmek, birbirine eklenip bitiştiğinde… demektir.

“İşte o günde sürünüp götürülmek yalnız Rabbinin huzuruna olacak.” Yani ruhlar bedenlerden alındıktan sonra yaratıcılarının huzuruna götürü­lecek. Dönüş Rabbinin hükmüne olacaktır. Ondan sonra da ya cennete ve­ya cehenneme gidilecektir. Buna göre: “Rabbinin huzuru” özel olarak O’nun hükmü demek olur. “Sürülüp götürülmek” buyruğu da kendisi için sürülüp götürülecek olan Onun hükmüdür, demek olur. Sürülüp götürül­menin sadece Allah’a olduğu, başkasına olmadığı da söylenmiştir. Bu du­rumda sürüp götüren, onu cennete veya cehenneme götürür.

Daha sonra dinin inanç esasları, fer’î hükümleri ve dünya ile alâkalı hususlarda ne şekilde amellerde bulunduğunu açıklayarak şöyle buyur­maktadır:

“O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış, fakat yalanlamış ve yüz çe­virmişti. Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.” O, Mu-hammed (s.a.)’in risaletini de, Kur’an’ı da tasdik etmemişti. Rabbi için kıl­ması farz olarak istenen namazı kılmamıştı. Aksine Allah’ın Rasulünü, ge­tirdiklerini yalanlamış, itaatten imandan yüz çevirmişti. Üstelik o azgın, şımarık, yürüyüşünde bu haliyle böbürlenerek, büyüklük taslayarak yürü­yüp gitti. Ne gayreti, ne de bir ameli bulunmayan o kişi tembel tembel geri döndü. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ailelerine döndükleri vakitte (yaptıklarından) zevk duyarak dönerlerdi.” (Mutaffifin, 83/31)

Bu kişi akideyi ya da dinin esaslarını tasdik etmeyerek dini yalanladı­ğı gibi namaz kılmayıp, aksine yüz çevirip dönerek dinin fer’î hükümlerini de ihmal etti. Bununla birlikte taraftarlarının yanına gerine gerine, böbür­lenerek, kibirli yürüyerek dönmek suretiyle de dünyanın tabiatına ve dün­yevi yaşayışa da kötülük etti.

Ayet-i kerime kâfirin imanı terketmesi sebebiyle yerilmeyi ve cezalan­dırılmayı hakettiği gibi, namazı terketmek sebebiyle de bunları hakedece-ğine bir delildir.

Daha sonra Yüce Allah bu tür bir kâfiri tehdit edip ona şöylece beddua etmektedir: “Sana lâyıktır (o azap); evet sana lâyıktır. Sonra yine sana lâ­yıktır. Tekrar tekrar sana lâyıktır.” Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun! Bu beddua senin aleyhine defalarca tekrarlanıp durur. Yani yazık sana, Allah seni helak etsin. Bu beddua kesintisiz olarak senin hakkında devam edip tekrarlansın. Çünkü sen buna lâyıksın.

Bu, yürüyüşünde böbürlenerek, bununla da onun böyle bir yürüyüşü hak ettiğini anlatmak isteyen Yüce Allah’ı inkâr eden kâfirlere, Allah’ın kesin ve ağır bir tehdididir. Çünkü o kendisini yoktan var edeni inkâr et­miştir. Buna benzer bir kimseye bir şekilde alay etmek ve tehdit etmek maksadıyla söylenecek olan Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu türdendir:

“Tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.” (Duhan, 44/49); “Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız.” (Mürselat, 77/46); “Artık siz ondan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” (Zümer, 39/15) Yine Yüce Allah’ın: “Dilediğiniziyapın.” (Fussilet, 41/40) buyrukları da böyledir.

Katade, Kelbî ve Mukatil dedi ki: Rasulullah (s.a.) Ebu Cehil’in elinden tutup, ona: “Sana lâyıktır (o azap); evet sana lâyıktır. Sonra yine sana lâyık­tır, tekrar tekrar sana lâyıktır” diyerek onu tehdit etti. Ebu Cehil kendisine: Sen beni neyle tehdit ediyorsun? Sen de, Rabbin de bana hiçbir şey yapamaz­sınız. Çünkü ben bu vadinin en güçlü olanıyım deyip, çekip gitti. Bunun üze­rine Yüce Allah Rasulullah (s.a.)’m ona söylediği gibi bu ayeti indirdi. Bedir günü de yüksekçe bir yerden kavmine bakıp dedi ki: Artık bu günden sonra Allah’a ibadet olunmayacaktır. O esnada en kötü bir şekilde öldürüldü.

Daha sonra Yüce Allah surenin baş tarafında zikredilen: “İnsan, biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?” (3. ayet) buyruğunu daha da pekiştirmek için ölümden sonra dirilişin ger­çekliğine dair iki delil ortaya koymaktadır:

1- “Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” İnsan dünyada başı­boş bırakılarak ona emir ve yasak verilmeyeceğini, ona bir takım yükümlü­lükler konulmayacağını, ameli dolayısıyla ahirette hesaba çekilip cezalan­dırılmayacağını mı zanneder? Böyle bir zan adalete ve hikmete aykırıdır. O halde mümin ile kâfirin, itaatkâr ile isyankârın eşit olmaması için amelle­rin karşılığının verilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İlâhi hikmet ise bu karşı­lıkların ahiret alemine bırakılıp, dünyada alelacele verilmemesini gerektir­miştir. Böylelikle iman edip halini düzeltmek için yaşanan ömür esnasında gerekli ve uygun fırsatın ele geçmesi istenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak kıyamet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım.” (Taha, 20/15) Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İman edip, salih amel işleyenleri, yeryü­zünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahihlerini günahkâr­lar gibi mi kılarız?” (Sad, 38/28).

Bu ayetin bir benzeri de şu buyruktur: “Acaba siz bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Mu’minun, 23/115).

2- “O dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra o bir sülük gibi yapışan kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış, düzenlemiştir. On­dan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır. Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Bu insan rahime dökülen bir meni damlacağından ibaret değil miydi? Bundan sonra o yapışkan bir kan parçacığı, daha sonra bir çiğnemlik et oldu. Sonra ona şekil verildi, ona ruh üflendi. Böylelikle or­ganları sağlam ve yerli yerinde, Yüce Allah’ın izin ve takdiriyle erkek ya da dişi olarak bir başka yaratık oluverdi. Bu harikulade varlığı yaratan ve buna güç yetiren, ölümden sonra diriltmekle bedenleri yeni bir hilkat ile -dünyada olduğu gibi- tekrar yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. Çünkü onun için yeniden yaratmak ilk yaratmaktan daha kolaydır.

“Yaratmıştır” buyruğu yani onu şekli belirlenmiş bir çiğnem et kılarak ölçülü bir şekilde var etmiştir. “Düzenlemiştir” buyruğu da organlarını dü­zenli ve mutedil bir şekilde var etmiş, onun varlığını tamamlayarak ona ruh üflemiştir. Meniden onu şekillendirdikten sonra insanın iki türü olan erkeği ve dişiyi yaratmıştır, demektir.

Bu birinci yaratma ikinci ve tekrar yaratmaya bir delildir. İlkin yaratan kim ise, ikinci olarak yaratacak olan da O’dur. Her ikisi de O’nun için eşittir.

İbni Ebi Hatim ve başkalarının rivayetine göre Peygamber (s.a.) bu ayeti okuduğunda: “Seni tenzih ederim Allah’ım, elbette (kadirsin).” derdi. Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Merduye sahih olduğunu belirterek Ha­kim dediler ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse an-dolsun incire ve zeytine.” (Tin, 95/1) buyruğunu okuyup, sonuna gelince de: “Allah hakimlerin hakimi değil mi?” (Tin, 95/8) buyruğunu okursa: “Evet (öyledir) ve ben buna şahitlik edenlerdenim.” desin. Kim de: “Hayır kıya­met gününe yemin ederim.” (1. ayet) suresini okuyup sonunda: “Bunları ya­panın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” (40. ayet) buyruğuna kadar gelir­se: “Elbette” desin. Kim de Mürselat suresini okuyarak: “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar.” (Mürselat, 77/50) buyruğuna ulaşırsa o vakit: “Allah’a iman ettik.” desin.

Kuran

Kıyamet Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.