Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

73 – Müzzemmil Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Yirmiyedi âyettir. el-Hasen, İkrime, Ata ve Câbir’in görüşüne göre hepsi Mekke’de inmiştir.

73 – Müzzemmil Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Müzzemmil Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

İbn Abbas ve Katade: Bundan iki âyet müstesnadır, demişlerdir, liunlar: “Onların söylediklerine katlan…” (10. âyet) ile ondan sonraki âyel-i kerîme­dir. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

cs-.Sa’lebî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Şüpheyok ki Rabbin senin… ayakta dur­duğunuzu bilir” (20. âyet)den itibaren sûrenin sonuna kadar Medine’de in­miştir.[1]

  1. Ey sarınıp bürünen!
  2. Birazı müstesna geceleyin kalk;
  3. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksik;
  4. Yahut ona (biraz) ekle! Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette oku.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [2]

1- el-Müzzemmil (Sarınıp, Bürünen):

Yüce Allah’ın: “Ey sarınıp, bürünen” buyruğu ile ilgili olarak el-Ahfeş Sa-îd söyle demiştir: “Sarınıp, bürünen” lafzının asıl halt: şek­linde olup, “te” harfi “ze” harfine idgam edilmiştir, ” Örtünüp, bürü­nen” lafzı da bu şekildedir.

Ubey b. Ka’b (bu iki lafzı) asdllarOna uygun olarak; diye ve; diye okumuştur. Saîd; diye okumuştur. “el-Müzzemmil (sarınıp, bürünen)”İn aslı ile ilgili iki görüş vardır. Birin­cisine güre “yük yüklenmiş” anlamındadır. Bir şeyi yüklenip, taşıdığı zurnan; denilir. Evin sıradan eşyasını taşıyan bineğe; denilmesi de buradan gelmektedir.

İkinci görüşe güre bu; “sarınıp bürünen, sarınıp sarmalanan” demektir. Ni­tekim bir kimse elbisesi ile örtündüğü vakit; denilir. Başkası­nı örten kimsenin bu durumunu anlatmak için: denilir. Sarınıp, sar­malanan herbir şey hakkında; fiilleri kullanılır. Şair İmruu’i-Kays da şöyle demektedir;

“Pek çok kimse ki, çizgili elbiselere sarınıp, bürünmüş.” [3]

2- Peygambere Yönelik Bu Hitabın Anlamı:

“Ey sarınıp, bürünen” buyruğu Peygamber (sav)’a bir hitab olup, anla­mı ile ilgili üç görüş vardır.

Birinci görüş: İkrime’nin görüşüdür. Ey peygamberlik ile “sarınıp, bürü­nen” ve risaletin gereklerine bağlı kalan demektir. Yine ondan gelen bir açık­lamaya göre: ey bu iş ile sarınıp, sarmalanmış, yani önce kendisine bu işin yükletildiği, sonra da ara verilmiş olan, demektir.

Nitekim İklime; şeklinde “ze” harfini şeddesiz, “mim” harfini üstün ve şeddeli olarak mefulu hazfedilmiş (yani meçhul bir fiil) olarak oku­yor idi.[4] Diğer taraftan “el-Müddessir” lafzını da şeklinde okurdu. Ey kendi kendisini sarıp sarmalayan, ey kendisini örtüye büründüren yahutta baş­kasının kendisini sarıp sarmaladığı kişi, demek olur.

İkinci görüşe göre; “ey sarınıp bürünen” ey Kur’ân’a sannıp bürünen, de­mektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Üçüncü görüşe göre; ey elbisesine sarınıp bürünen demektir. Bunu da Ka-tade ve başkaları söylemiştir.

en-Nehaî dedi ki: Peygamber bir kadifeye sarınıp, bürünmüş îdi. Âişe: Uzunluğu ondört zira olan bir örtüye bürünmüştü. Onun yansı benim üzerim­de İdi ve ben uyuyordum. Diğer yarısı da Peygamberin üzerinde idi, o da o vakit namaz.kılıyordu. Allah’a yemin ederim, o örtü ipek değildi, ipekti de de­ğildi. Keçi tüyünden de değildi, ibrişim de değildi, yün de değildi. Çözgüsü kıİ, atkısı ise deve tüyü idi, demiştir. Bu rivayeti es-Sa’lebî zikretmektedir.

Derim ki: Âişe’nin bu sözleri sûrenin Medine’de indiğini göstermektedir. Çünkü Peygamber (sav) Âişe ile Medine’de gerdeğe girmiştir. Bu durumda sûrenin Mekke’de İndiğine dair zikredilen rivayetlerin sahili olmaması gere­kir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ed-Dahhâk dedi ki; Uyumak için elbisesine sarınıp, bürünmüştü. Bir açıklamaya göre; müşriklerin onun hakkında söyledikleri kötü sözler kendi­sine ulaşmış, bu ona ağır gelmiş, bundan dolayı elbisesine sarınıp bürünün-ce; “ey sarınıp, bürünen” İle “ey örtünüp, fcii r ime n”(eİ-M üddessir, 74/1) buy­rukları nazil oldu.

Yine denildiğine göre; bu husus Peygamber (sav)’a vahyin gelmeye baş­ladığı ilk sıralarda idi. O, meleğin sözlerini işitip, ona bakınca kendisini bir titreme aldı. Hanımının yanına gelerek: “Beni önün, beni sarın” dedi. Bu an­lamdaki bir rivayet İbn Abbas’tan da nakledilmiştir.

Hakimler şöyle demiştir: İşin başında ona el-Müzzemmil, ei-Müddessir di­ye hitab etmesinin sebebi, henüz risaletin tebliği namına herhangi bir şeye bürünmemiş olmasıydı.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Ey sarınıp, bürünen” buyruğunun tevili hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır. Kimisi bunu hakikat anlamı­na göre yorumlamıştır. Buna göre ona şöyle hitap edilmişti: Ey elbisesine ya-hutta kadifeden örtüsüne sarınıp, bürünen kişi, kalk, denilmiş oluyordu. Bu açıklamayı, İbrahim ve Katade yapmıştır. Kimileri de bunu mecazî anlamıy­la almıştır. Sanki ona: Ey peygamberliğe sarınıp, bürünen kişi, diye hitab edil­miş gibidir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Eğer “mim” harfi üstün ve şed­deli olup, faili belli olmayan meful (meçhul fiil) kipi ile olsaydı, bu açıkla­ma doğru olurdu. Ancak fail lafzı ile (yani “mim” harfi kesreli olarak) okun­duğuna göre bu açıklama bâtıldır.

Derim ki: Daha önceden bunun (“mim” harfinin üstün ve şeddeli okunu­şunun) mefulün hazfedilmesi esasına göre olduğunu ve bu şekilde de okun­muş olduğunu açıklamış idik. Mana itibariyle, o bakımdan (bu mecazî açık­lama) doğru olur.

(İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: Onun Kur’ân-ı Kerim ile örtünüp, sarın­dığım söyleyenlerin görüşüne gelince; bu da mecazi anlam itibariyle doğru­dur. Ancak daha önceden buna ihtiyaç olmadığını açıklamış bulunuyoruz. [5]

3- Müzzemmil ve Müddessir Peygamberin İsimlerinden midir?;

es-Suheylî dedi ki: “el-Müzzemmil” Peygamber (sav)’ın isimlerinden de­ğildir. Bazı kimselerin benimsediği ve İsimlen arasında saydığı gibi Peygam­ber böyle bir isimle tanınmış değildir. Aksine “el-Müzzemmil” Peygamber (sav)’in vahye muhatab olması halinden türetilmiş bir isimdir. “el-Müddes-sir” de böyledir. Ona bu isimle hitab etmenin de iki faydası vardır: Birinci­si ona latif (yumuşak) bir üslûbla hitab etmektir. Çünkü Araplar muhatabla-rina yumuşak bir şekilde hitab etmek istedikleri ve ona sitemde bulunmak istemedikleri vakit, onu içinde bulunduğu halinden türetilmiş bir isini ile ad­landırırlar. Peygamber (sav)’ın Fatıma (r.anha)’a kızan Ali (r.a)’a gidip te onun uyumakta olduğunu ve yan tarafının toprağa yapışmış olduğunu görünce ona: “Kalk, ey ebâ turâb (toprak bulaşmış kişi)!” demesi[6] buna benzer. Böyle­likle Peygamber efendimiz, ona kendisine sitem etmediğini, ona yumuşak bir üslûbla hitab ettiğini hissettirmek istemişti. Yine Peygamber (sav)’ın Huzey-fe’ye: ‘Kalk ey uykucu” demesi[7] de böyledir. O sırada Hıızeyfe uyuyordu ve ona bu şekilde yumuşak bir üslûbla hitab etmek istemiş, kendisine sitem etmeyi ve azarlamayı terkettiğini hissettirmek istemişti. Buna göre yüce Al­lah’ın Muhammed (sav)’a: “Ey sarınıp, bürünen kalk!” diye buyurması ün-siyet verici bir hitaptır ve bunda yumuşak bir üslûbla ona hitab etmek söz-konusudur. Böylelikle yüce Allah, ona sitemkâr olmadığını hissettirmek is­temiştir.

Bunun ikinci faydası ise; gece boyunca örtünüp bürünen ve uyuyan kimsenin gece namazı kılmak ve o vakitte yüce Allah’ı zikretmek için uyan­ması gerektiğine dikkatini çekmektir. Çünkü fiilden türetilmiş olan bir isim­de, muhatab ile birlikte aynı davranışı yapan ve o niteliğe sahib ulan herkes ortaktı. [8]

4- Gece Namaza Kalkmak:

“… Geceleyin kalk” anlamındaki: buyruğu genel olarak “mim” harfi -arka arkaya iki sakinin gelmiş olması dolayısıyla- kesreli olarak okun­muştur. Ancak Ebu’s-Semmal “kaf” harfinin ölresine tabi kılmak maksadı ile “mim” harfini de ötreli okumuştur. “Mim” harfinin -hafifliği dolayısıyla üstün ile okunduğu da nakledilmiştir. Ehu’1-Feth Osman b. Cİnnî dedi ki: Bu harekeyi vermekten maksat, iki sakinin arka arkaya gelişinden kaçmak maksadı ile söylenmek isteneni söylemektir. Dolayısıyla hangi hareke veri­lirse, maksat gerçekleşmiş olur.

“Kalk” anlamındaki fiil, mefule geçiş yapmayan kasır (lâzım) fiillerden­dir. Bununla, birlikte bundan zaman ve mekân zarfı alabilir. Şu kadar var ki, mekan zarfına geçiş yapması ancak bir vasıta ile mümkündür. Bundan do­layı; “evde kalktım” diyebilmek için; denilemez. Bunun yerine; Evin içinde durdum” ve: Dışında durdum” de­nilir.

Buradaki: “Kalk!” lafzının; namaz kıl! anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu fiil bu eylem hakkında ve İstiare yoluyla kullanılmıştır. Çokça kullanım sonucunda da artık bu fiilin bu anlamı ifade etmesi, bir Örf (bilinen bir hu­sus) haline gelmiştir. [9]

5- Gece:

“Geceleyin kalk!” buyruğundaki; “gece”nin sınırı güneşin batısından tan yerinin ağırmasına kadar devam eder. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresİ’nde (2/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Gece namazı kılmak, kesin bir farz mı idi? Yoksa mendub ve kılınması teş­vik edilen bir ibadet mi idi? hususunda farklı görüşler vardır. Ancak deliller gece namazı kılmanın kesin bir farz olduğu kanaatini pekiştirmektedir. Çün­kü mendubluk ve teşvik hükmünde olması halinde bu emrin gecenin bir kıs­mını dışarda tutarak, bir diğer kısmı hakkında sözkonusu olması düşünüle­mez. Zira gecenin belirli bir vaktinin namaz için tahsis edilmesi diye birşey yoktur. Aynı şekilde, ileride geleceği üzere, bu hususta gerek Âişe (r.an-ha)’dan, gerekse başkalarından belirli bir vaktinin olduğuna dair rivayetler gelmiş bulunmaktadır.

Yine gece namazı kılmak, sadece Peygamber (sav)’ın muhata b olduğu bir farz mı idi? Yoksa hem onun, hem kendisinden önceki peygamberlere ya da hem ona, hem de ümmetine bir farz mı idi? Bu hususta da üç görüş vardır. Birinci görüş Said b. Cübeyr’in görüşüdür. Çünkü bu buyrukta hitab sadece peygambere yöneliktir. İkincisi İbn Abbas’ın görüşüdür. O şöyle demiştir: Ge­celeyin namaz kılmak hem Peygamber (sav)’a, hem de ondan önceki peygam­berlere bir farzdı. Üçüncü görüş ise Âişe’nin ve yine İbn Abbas’ın görüşüdür. Sahih olan da budur. Nitekim Müslim’in Sahih’inde Zürare b. Ebi Evfa’dan ge­len rivayete göre Sad b. Hişam b. Amir Allah, yolunda gazaya çıkmak istedi… diye bir hadis vardır. Orada şöyle denilmektedir: Ben Âyşe’ye şunu sordum:

Bana Rasûlullah (sav)’ın gece namazı kılmasına dair haber verir misin? Şöy­le dedi: Sen: “Ey sarınıp, bürünen” buyruğunu okumuyor musun? Ben oku­yorum dedim, şöyle dedi: Aziz ve celi! olan Allah, bu sûrenin baş tarafların­da gece namazı kılmayı farz kıldı. Peygamber (sav) ve ashabı bir sene boyun­ca gece namazı kıldılar. Yüce Allah, bu sûrenin son bölümlerini oniki ay sü­reyle semada tuttu. Nihayet yüce Allah bu sûrenin sonunda hükmü hafifleten buyrukları indirdi. Böylelikle önceden farz iken daha sonra gece namazı ta-tavvu (nafile) oldu… diye hadisin tamamını zikretmektedir.[10]

Veki ve Yâlâ şunu zikretmektedirler: Bize M işar. Sımak el-Hanefi’den nak­lettiğine göre Simak şöyle demiştir: ben İbn Abbas’ı şöyle derken dinledim: “Ey sarınıp, bürünen” (sûresinin) baş tarafları nazil olunca, yaklaşık rama­zan ayında kıldıkları kadar gece namazı kılıyorlardı. Nihayet onun son bö­lümleri nazil oldu. Sûrenin baş tarafları ile son taraflarının inişi arasında bir seneye yakın bir zaman vardı.[11]

Said b. Cübeyr dedi ki: Peygamber (sav) ve ashabı on yıl boyunca gece namazı kıldı. On yıl sonra: “Şüphe yok kiRabbim senin ve seninle beraber olanlardan bir kesiminin gecenin üçte ikisinden az., ayakta durduğu-nu(zu) bilir” (el-Müzzemmil, 73/20) buyruğu nazil oldu ve böylelikle Allah, yükümlülüklerini hafifletti. [12]

6- -Az Bir Kısmı Müstesna- Gece Namaz Kılmak:

“Birazımüstesna” buyruğu geceden istisnadır. Yani sen birazı müstesna, gecenin tümünü namazla geçir. Çünkü sürekli olarak bütün gece namaz kıl­mak mümkün değildir. Bedenin dinlenmesi için az bir kısmını istisna etmiş­tir. Bir şeyin “az bir kısmı” yandan daha aşağı olan miktarıdır. Velıb b. Mü-nebbih’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Az” onda birden ve altıda birden da­ha az olana denilir. el-Kelbî ile Mukatil: Üçte birdir, demişlerdir.

Daha sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Yarısı kadar yahut ondan biraz eksik.” bu buyruk, emri bir hafifletmedir. Çünkü bundan önce namaz kılma zamanı sınırlandırılmamıştır. İnsanlar da ayakları şişinceye kadar na­maz kıldılar. Bu, daha sonra yüce Allah’ın: “O, sizin bunu sayamayacağını­zı bildiği için” (el-Müzzemmil, 73/20) buyruğu ile nesholmuştur.

el-Ahfeş dedi ki: “Yarısı kadar” buyruğu “yahut onun yarısını” dernektir. Nitekim: Ona bir dirhem, iki dirhem, üç dirhem ver” denilince maksat, “… yahut iki ya da üç dirhem ver” demektir.

ez-Zeccac dedi ki: “Yarısı kadar” buyruğu “geceden” bedeldir. “Birazı müstesna” ise “yart’dan istisnadır. “Ondan” ile “ona* lafzındaki zamirler ise “yarı”ya aittir. Anlamı da şöyle olur: Gecenin yarısı kadar namaz kıl, ya­hut üçte bire varıncaya kadar, o yarıdan biraz eksik ya da üçte ikiye kadar una az bir miktar ilave et. Sen ya gecenin üçte iki.sini yahut yarısını ,ya da üç­le birini namazla geçir, demiş gibidir.

Bir diğer açıklamaya göre, “yarısı” buyruğu, “biraz” buyruğundan bedel­dir. O üç şık arasında muhayyerdi: Gecenin yarısmı bütünüyle namazla ge­çirmek yahut ondan biraz eksiltmek ya da ona biraz ilave ederek namazla geçirmek. İfadenin takdirî şöyle gibidir: Sen yarısı müstesna, yahut yarısın­dan az ya da yarısından fazla müstesna olmak üzere geceleyin namaz kıl!

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den rivayete göre, Rasûlulfah (sav) şöy­le buyurmuştur: “Yüce Allah, her gece, gecenin ilk üçte biri geçti mi dünya semasına iner ve şöyle der: Ben melikim (mutlak mâlik ve egemenim). Ba­na dua eder de Ben de onun duasını kabul edeyim? Kim LSenden dilekte bu­lunur da ben de onun dileğini vereyim? Kim Benden mağfiret diler de Ben de ona mağfiret edeyim? Fecr (ortalığı) aydınlatıncaya kadar bu böylece de­vam eder, gider. “[13]

Buna benzer bir rivayet, Ebu Hureyre’den ve Ebu Said’den de gelmiştir.[14] Bu da gecenin üçte ikisini namazla geçirmenin teşvik edildiğine delildir.

Yine Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Gecenin yansı -ya da üçte ikisi- geçti mi Allah… iner…”[15]Bu hadisi Ebu Hureyre’den iki ayrı rivayet yoluyla ve bu şe­kilde şüphe (yahut) ifadesi ile rivayet etmiştir.

Nesâî’nin kitabında Ebu Hııreyre ve Ebu Said’den (Allah ikisinden de ra­zı olsun) şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Aziz ve celi! olan Allah, gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Son­ra bir münâdîye emir vererek şöyle der: Dua eden yok mu duası kabul olu­nacak, mağfiret isteyen yok mu ona mağfiret edilecek, dilekte bulunan yok mu ona istediği verilecek?[16]

Bu hadisin sahih olduğunu Ebu Muhammed Abdu’l-Hak söylemiştir. Bu hadis sahih olmakla birlikte, nüzulün ne anlama geldiğini de açıklamakta ve bunun gecenin yarısı sırasında olduğunu göstermektedir.

İbn Mâce’nin, İbn Şihâb’dan, onun Ebu Seleme ile Ebu Abdullah el-Ağar’dan, ikisinin Ebu Hureyre’den rivayet elliklerine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Şanı yüce ve mübarek Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında iner ve şöyle buyurur: Kim Benden istekte bulunuyor, ona istediğini vereyim? Kim Bana dua edjyor, duasını kabul edeyim? Kim Ben­den mağfiret diliyor, ona mağfiret edeyim? Ta ki tan yeri ağınneaya kadar.'[17]

O bakımdan ashab-ı kiram, gecenin son zamanlarını namazla geçirmeyi, ilk vakitlerinde namaz kılmaya nisbetle daha çok severlerdi.

, İliın adamlarımız der ki: Hadis de, Kur’ân ela bu sıralamayı göstermiştir. Esasen her ikisi de aynı pencereden bakmaktadırlar. Muvatta’da ve başka kaynaklarda, İbn Abbas’ın rivayet ettiği şu hadis yer almaktadır: Ben teyzem Meyınûne’nin yanında geceyi geçirdim. Gece yarısı olunca ya da ondan az bir süre yahut ondan kısa bir süre sonra, Rasûltılhıh (sav) uyandı, asılı bir kır­baya duğru gitti, ordan çabucak bir abdest aldı… diyerek, hadisin gen kalan bölümünü de zikretti.[18]

7- Gece Namaz Kılma Emrini Nesheden Emir Hangisidir;

Gece namazı kılma emrini nesheden buyruğun, hangisi olduğu hususun­da iliın adamları farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbas ile Âise (r.anhuma)’dan gelen rivayete göre, geceleyin namaz kılma emrini nesheden buyruk, yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki Rabbin senin… gecenin üçte ikisinden az… ayakta durduğunu(zu) bilir” (20. âyet) diye başlayan ve surenin sonuna kadar de­vam eden buyruktur, Nesheden buyruğun; “O sizin bunu sayamayacağını­zı bildiği için” (20. âyet) buyruğu olduğu da söylenmiştir. Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bu, yüce Allah’ın: “Allah sizden hastalananlar olacağı­nı… bilir” (20. âyet) buyruğudur. Yine Âişe’den, Şafii, Mukaül ve İbn Key-sân’dan gelen rivayete göre bu, beş vakit namaz ile nesholmuştur. Bunu nes-hedenin yüce Allah’ın: “O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu olduğu da söylenmiştir.

Ebu Abdurrahman es-Sülemî dedi ki: “Ey sarınıp, bürüneni” buyruğu na­zil olunca, ayakları ve bacakları şişinceye kadar namaz kılıp durdular. Da­ha sonra yüce Allah’ın: “O halde ondan (Kur’ân’dan) kalayınıza geleni oku­yun!”‘buyruğu nazil oldu. Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: O (gece nama­zı kılmak) bir farz olup, onunla bir başka farz nesholmuştur. Peygamber (sav)’ın üzerine -fazileti sebebiyle- farz idi. Nitekim yüce Allah’ın; “Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece nama­zı kıl” (el-îsra, 17/79) buyruğunda olduğu gibi.

Derim ki: Birinci görüş bütün bu görüşleri kapsayan bir görüştür. Yüce Allah: “Namazı kılın” diye buyurmuştur. Bunun kapsamına, nesneden beş vakit namazdır, diyenlerin görüşü de girer.

el-Hasen ve İbn Sîrîn’in kanaatine göre, gece namazı kılmak, bir koyun sağımlığı kadar dahi olsa, her müslümana farzdır.

Yine e!-f[asen’den gelen rivayete göre, o bu âyet-i kerime hakkında şöy­le demiştir: Farzdan sonra nafileden sözeden Allah’a hamdoLsun.

Yüce Allah’ın izni ile sahih olan görüş de budur. Çünkü gece namazını teş­vike ve faziletine dair buyruklar, Kur’ân’da da, sünnette de gelmiş bulunmak­tadır.

Âişe (r.anha)’dan dedi ki: Peygamber (sav)’a geceleyin üzerinde namaz kılmak üzere bir hasır bırakırdı. İnsanlar bunu işittiler. Onların toplandıkla­rını görünce bundan hoşlanmadı. Kendilerine gece namaîı kılmanın farz kı­lınacağından korktu. Kızmış gibi bir halde eve girdi. Onlar da öksürmeye, tü­kürür gibi yapmaya başladılar. Yanlarına tıktı ve şöyle dedi; “Ey insanlar! Amellerden güç yetirebildiğiniz şeylerin altına giriniz. Şüphesiz ki Allah mükâfat vermekten, siz amel etmekten usanmadığınız sürece usanmaz. Şüp­hesiz en hayırlı amel, az dahi olsa devamlı olandır.” bunun üzerine: “ey sa­rınıp, bürünen” âyeti nazil oldu ve gece namazı onlara yazsldı ve farz se­viyesine getirildi. Öyle ki onlardan herhangi bir kimse (bir yere) bir halat bağ-Lar ve ona asılırdı. Sekiz ay bu şekilde kaldılar. Yüce Allah onlara merhamet buyurdu ve: “Şüphe yok ki Rabbİn… gecenin üçte ikisinden az… ayakta dur­duğunu bilir” buyruğunu indirdi ve Allah, onları farz olana döndürdü. Na­file olarak kılacakları dışında gece namazının farz oluşunu kaldırdı.[19]

Derim ki: Âişe’nin bu hadisini es-Sa’lebî zikretmiş olup, bunun anlamın­daki bir rivayet “az olsa dahi” bölümüne kadar Sahih’le sabit olmuştur. Ge­ri kalan bölümü ise yüce Allah’ın: “Ey sarınıp bürünen” buyruğunun Medi­ne’de indiğine, onların sekiz ay süreyle bu şekilde gece namazı kılmaya de­vam ettiklerine deiil teşkil etmektedir. Yine Âişe’den Müslim’in Sahih’ınde “bir sene” dediğini belirten rivayet de önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Maverdî, ondan üçüncü bir görüş daha nakletmektedir ki, buna göre bu süre onaltt aydır. el-Maverdî, Âişe (r.anhâ)’dan gelen başka bir görüş de zikretmemektedir. İbn Abbas’tan da el-Müzzemmıl’in baş tarafları ile son ta­rafları arasında bir senelik bir süre olduğuna dair bir rivayet zikretmektedir. Dedi ki: Rasûlullah (sav)’a gelince, gece namazı kılmak onun için farzdı. Ge­ce namazının Peygamberden nesh olması hakkında da ondan gelmiş iki görüş vardır. Birincisine göre bu, yüce Allah onun canını alana kadar üzerin­de farz olarak kaldı. İkinci rivayete güre, ümmetinden nesli olduğu gibi, bu hüküm ondan da nesh olmuştur.

Bu namazın farz kılınışı ile nesh olması arasındaki süre hususunda iki gö­rüş vardır. Birincisine göre, onun ümmetine gece namazının farz kılındığı sü­re, daha önceki iki görüşte zikredilmişti. Bununla da İbn Abbas’ın bir sene sü­reyle devam ettiği şeklindeki görüşü ile, Âişe’nin onaltı ay devam ettiği şek­lindeki görüşünü kastetmektedir. İkinci görüşe göre ise, bu süre on yıl olup, .yüce Allah -risalet görevi dolayısıyla ona ayrıcalık olsun diye- mükellefiyetin­de bir fazlalık olan bu hükmü neshetmek suretiyle, yükümlülüğünü hafiflet­tiği vakte kadar devam etmiştir. Bu görüş de İbn Ciibeyr’in görüşüdür.

Derim ki; Bu açıklama es-Sa’lebî’nin -daha önce geçtiği gibi- Said b. Cü-beyr’den zikrettiği rivayete uygun değildir. Bunu iyice düşünmek gerekir. Yü­ce Allah’ın izniyle bu sûrenin sonunda bu hususa dair daha geniş açıklama­lar gelecektir. [20]

8- Kur’ân’ı Tertil ile (Tane Tane, Ağır Ağır) Okumak:

“Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette oku.” Yani Kuran okurken acele etme. Aksine onu ağır ağır, açık ve anlaşılır bir şekilde ve anlamları­nı düşünerek oku.

ed-Dahhâk: Onu harf harf oku, diye açıklamıştır, Mücahid şöyle demiş­tir: İnsanlar arasında Allah’ın Kur’ân okuyuş!arını en sevdiği kimseler onu (okurken) en çok akledenlcrdir.

“Tertil” güzel bir şekilde sıralamak, uyumlu bir şekilde dizmek ve güzel bir şekilde düzenlemek demektir. “( Jj’jj j6 yi): (Dişleri) güzel bir şekilde di­zilmiş olan ağız” tabiri de buradan gelmektedir ki, bu kelimenin ikinci har­fi (olan te) kesreli ve üstün söylenebilir. Buna dair açıklamalar daha önce­den bu kitabın Mukaddime’sintie (Kur’ân’ın Okunma Keyfiyetine Dair Ba­histe) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’in rivayetine göre Peygamber (sav) Kur’ân-ı Kerim’den bir âyet okuyup ağlayan birisinin yanından geçmiş. Şöyle demiş: “Sizler yüce Allah’ın; “Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette okul” buyruğunu hiç duymadınız mı? İşte tane tane okumak (tertîl) budur.”[21]

Alkâme, güzel bir şekilde Kur’ân okuyan birisini işitince şöyle demiş: Andolsun bü kimse Kıır’ân’ı tane tane (tertîl ile) okuyor. Ananı babam ona fe­da olsun!

Ebıı Bekr b. Tahir dedi ki: Yüce Allah’ın hitabının incelikleri üzerinde iyi­ce düşün, kendini hükümlerini uygulamak noktasında sorgula, kalbinden onun anlamlarını kavramasını iste, ona yönelmekle sevinmeye bak!

Abdullah b. Aınr dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet gü­nünde Kur’ân okuyan kişi getirilir. Cennetin birinci basamağında durduru­lur ve ona: Oku, yüksel ve dünyada iken tertîl ile okuduğun gibi teıtîl i!e oku. Şerrin varacağın mertebe okuyacağın son âyet-i kerimeye kadar yükselecek­tir, denilir,”[22] Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiş olup, daha önce kitabın baş taraflarında (Kur’ân’ın faziletlerine dair başlık allında) geçmiş bulunmakta­dır. Enes’in rivayetine göre de Peygamber (sav) Kur’ân okurken sesini gere­ği gibi uzatarak okurdu.[23]

  1. Muhakkak Biz, sana ağır bir söz vahyedeceğiz.

“Muhakkak Biz, sana ağır bir söz vahyedeceğiz” buyruğu farz kılınan ge­ce namazı ile ilişkilidir. Yani Biz, gece namazını farz kılmak suretiyle senin üzerine taşınması ağır gelecek ağır bir söz bırakacağız. Çünkü gece, uyumak içindir. Çoğunluğunu namaz kılmakla geçirmekle emrolunan bir kimsenin bu­nu yapabilmesi ancak nefse ağır bir yük yükletmesi ve şeytana karşı da ge­rekli mücadeleyi vermesi ile mümkündür, O bakımdan bu, kula ağır gelen bir emirdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, sana Kur’ân vahyedeceğiz. O İhtiva ettiği şer’î hükümler gereğince amel edilmesi ağır gelen, ağır bir sözdür.

Katade dedi ki: Allah’a andolsun ki onun farzları ve hududu ağırdır. Mü-cahid helâli ve haramı, el-Hasen gereğince amel etmek (ağırdır), demişler­dir.

Ebu’l-Âliye: Vaadleri, vaîdleri (tehditleri) ile helâl ve haramı ile ağır bir söz, diye açıklamıştır. Muhammed b. Ka’b: Münafıklara ağır gelen bir söz, diye açıklamıştır. Kâfirlere diye de açıklanmıştır. Çünkü bu Kitabta, onlara karşı getirilen deliller vardır, sapıklıkları açıklanmakta, uydurma ilâhları tenkit edil­mekle, kitab ehlinin yaptıkları tahrifler açığa çıkarılmaktadır.

es-Süddî dedi ki: Ağır (sakîl); “kerîm” anlamındadır. Bu da Arapların: Filan kişi benim için ağırdır” yani benim için kerimdir, şeref­lidir, değerlidir tabirlerinden alınmıştır.

el-Ferrâ dedi ki: “Ağır” hafif ve değersiz, saçma sapan olmayan; aksine ağırlıklı, oturaklı (söz) demektir. Çünkü o, Rabbimizin kelâmıdır.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: “Ağır”; ancak tevfık ile desteklenmiş kalbin ‘ve tevhid ile süslenmiş bir nefsin taşıyabildiği bir süz, demektir. îbn Zeyd de­di ki: Allah’a andolsıın ki o ağırdır, mübarektir. Dünyada ağır geldiği gibi, kıyamet gününde de Mizanda ağır basacaktır.

Bir diğer açıklamaya göre “ağır”; ağır bir şeyin yerinde sapasağlam dur­ması gibi, sapasağlam anlamındadır. Buna göre i’cazı .sabit ve ebediyyen i’ca-zı zeval bulmayacak olan anlamına gelir.

Bu lafzın Kur’ân’ın bizatihi kendisini kastettiği de söylenmiştir. Nitekim haberde şöyle denilmektedir: Peygamber (sav)’a vahiy geldiği vakit eğer o devesi üzerinde bulunuyor ise göğsünü yere yapıştırırdı. Vahiy halı sona erin­ceye kadar deve hareket edemiyordu[24] Muvatta’da ve başka eserlerde be­lirtildiğine göre Peygamber (sav)’a şöyle sorulmuş: Vahiy sana nasıl gelir? Şöy­le buyurmuş: “Bazan bana bir çıngırak sesi gibi gelir. Benim için en ağır olan şekli budur. Vahiy hali benden ayrılıp gittiğinde ben vahyin dediğini belle­miş oluyorum. Kimi zaman da melek bana bir adam gibi görünür, benimle konuşur ve onun dediğini de bellerim.”[25]

Âişe (r.anhâ) dedi ki: Ben oldukça soğuk günde ona vahyin indiğini, vah­yin kesilmesinden sonra da alnından ter boşaldığını gördüm.[26] İbnu’1-Ara-bî dedi ki: Bu daha uygundur. Çünkü hakikat budur. Ayrıca: “Dinde size güç­lük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye büyütülmüştür. Peygamber (sav) da: “Ben çok müsamahakâr haniflik ile gönderildim”[27] diye buyurmuştur.

Bu sûredeki “söz”ün İâ ilahe illallah demek olduğu da söylenmiştir. Çün­kü haberde şöyle denilmiştir: Bu, dile hafif gelir fakat Mizanda ağırdır[28] Bu­nu da el-Kuşeyrî zikretmiş bulunmaktadır. [29]

  1. Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itiba­rı ile daha sağlamdır.
  2. Çünkü gündüzün senin için U2un uzun meşguliyetler vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [30]

1- Gece Kalkışı:

“Gece kalkışı (var ya)” buyruğu hakkında ilim adanılan şöyle demişler­dir: “Gece kalkışı” gece vakitleri ve anları demektir. Çünkü onun vakitleri sırasıyla ortaya çıkar. O bakımdan bir şey önce başlayıp, ondan sonra ardı arkasına gelecek olursa: Bir şey ortaya çıktı, meydana geldi, meydana gelir” denilir. Bu durumda olana da: (ıır:li) denilir. Allah onu var etti, o da var oldu” demektir. Bulutun Allah tarafından mey­dana getirilip, görülmesini anlatmak üzere kullanılan; tabiri de burudan gelmektedir. O halde buradaki: bu fiil “fail” vezninde bir ke­limedir. Yüce Allah’ın: Süs için yetiş­tirilmekte olan ve tartışma esnasında (delilini) açıklayamayanları mı (ona) evlât diye isnâd ediyorlar?” (ez-Zuhruf, 43/18) buyruğunda da (aynı kökten gelen) fiil kullanılmaktadır. Maksat: ” Şüphesiz ki meyda­na gelen gece saatleri…” demektir. Nitdik zikredilerek ismin zikredilmesine gerek görülmemiştir. Bu lafzın müennes olarak gelmesi ise “saat: an” lafzı­nın müennesliğinden dolayıdır. Çünkü her bir ‘saat (an)” yeniden meydana gelmektedir,

lafzının “gece namazı kılmak” anlamında mastar olduğu da söy­lenmiştir. Günah islemek” ile Yalan söylemek” anlamın­da kullanılması gibi. Yani şüphesiz ki gecenin meydana gelip, ortaya çıkma­sı daha sağlamdır, demek olur.

Bir başka görüşe göre: “Bu, gece kalkışı demektir. İbn Mesud dedi ki: Ha-beşliler: fiilini “kalktı” anlamında kullanırlar. Belki o, bu açıklamasıy­la bu kelime aslında Arapçadır, fakat Habeşçe’de de yaygındır ve onlar ta­rafından çoğunlukla bu kullanılmaktadır, demek istemiştir. Yoksa Kur’ân-ı Kerim’de Arapça olmayan bir söz yokuır. Buna dair anıklamalar yeteri kadarıy­la kitabın Mukaddime’sinde geçmiş bulunmaktadır. [31]

2- Gece Namazının Fazileti:

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede gece namazının gündüz namazından da­ha faziletti olduğunu, mümkün olduğunca bu gece namazında çokça Kur’ân okumanın ecri daha arttırıp, sevabı daha çok gerektireceğini açıklamakladır.

İlim adamları “gece kalkışı” ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüş­lere sahiptir, İbn Ömer ve Enes b. Malik şöyle demişlerdir: Bundan kasıt, ak­şam ile yatsı arasıdır. Onlar bu görüşlerini ileri sürerken; ( Lu ) fiilinin “baş­lama” anlamını vermesini gozönünnde bulundururlar. Dolayısıyla bunun ilk vaktinin kastedilmesi daha uygundur. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Eğer Nusayb eğlenceye yöneldi, denilmeyecek olsaydı, Ben kendim için yaşım küçük ve henüz yetişkinliğe erişmedim, diyecektim.”

Ali b. el-Huseyn akşam ile yatsı arasında namaz kılar ve: “Gece kalkışı” işte budur, derdi. Ata ve İkrime: Bu, gecenin başlangıcıdır, demişlerdir. İbn Abbas, Mücahid ve başkaları da: O gecenin tamamıdır, demişlerdir. Çünkü gündüzden sonra onaya çıkan gecedir. Malik b. Enes’in tercih ettiği görüş de budur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Lafzın verdiği anlam ve dilin gerektirdiği husus da budur.

Âişe ve yine İbn Abbas ile Mücahid şöyle demişlerdir: “Gece kalkışı” an­cak uykudan sonra geceleyin kalkıp namaz kılmaya denir. Uyumadan önce gecenin ilk saatlerinde namaz kılan bir kimse “gece kalkışanı gerçekleştir­miş olmaz.

Yemân ve İbn Keysân şöyle demişlerdir: Gece kalkışı, gecenin son vakit­lerinde kalkmaktır. İbn Abbas dedi ki: Onlar namazlarını gecenin ilk saatle­rinde kılarlardı. Çünkü insan uyudu mu ne zaman uyanacağını bilemez.

esSıhah’ta şöyle denilmektedir: Gece kalkışı” gecenin ilk sa­atlerine denir. el-Kutebi dedi ki: Bu gecenin çeşitti vakitleri demektir. Çün­kü bu vakitlerin biri diğerinden sonra ortaya çıkar.

el-Hasen ve Mücahid’den bu yatsı namazından sonra sahalı namazına ka­dar devaın eden bir vakittir, demişlerdir. Yine el-Hasen’den gelen rivayete göre, yatsıdan sonraki her vakit “nâşie; gece kalkış/’dır demiştir. Geceleyin yapılan, meydana gelen yeni itaatler anlamında geldiği de söylenmiştir. Bu­nu da el-Cevherî nakletmektedir. [32]

3- Gece Namazının, Etkisi:

“O hem daha etkilidir” buyruğundaki: Etkili” lafzını Ebu’l-Âliye, EbCı Amr, İbn Ebİ İshak, Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın, İbn Âmir, el-Mu-ğîre ve Ebu Hayve “vav” harfini kesreli, “ti” harfini üstün ve medli olarak: diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise “vav” harfini üstün, “ti” harfini sakin ve medsiz olarak diye okumuş­lardır. Ebu Hatim de bunu tercih etmiştir. Bu da Sultanlarının baskısı, etkisi o kavmin üzerinde daha da arttı” yani onlara yük­lediği yükümlülükler ağırtaştı, tabirinden alınmıştır. Peygamber (sav)’ın: Allah’ım, Mudar üzerindeki baskını daha da arttir”[33] ifadesi de buradan gelmektedir.

Buna göre, anlam şöyle olur: Gece kalkışı namaz kılana gündüzün saat­lerinden daha ağır gelir. Çünkü gece uyuma, rahat etme ve dinlenme zaman­larıdır. Bu vakitleri ibadetlerle geçiren bir kimse, büyük bir meşakkate kat­lanmış olur.

Bu kelimeyi med ile okuyanlara göre bu: (Ona) mu­vafakat ettim, muvafakat etmek”den mastar olur. İbn Zeyd dedi ki: o iş üzere ona muvafakat ettim, muvafakat etmek” de­mektir. Filanın ismi benim ismime muvafık (uy-gun)dır.” O şey üzere anlaştılar, ittifak ettiler” demektir.

O halde anlam: Böylesi kalb, göz, kulak ve dil arasındaki uyumu, muva­fakati daha ileri derecede sağlar. Çünkü bu vakitte sesler ve hareketler ke­silmiş olur. Bu açıklamayı Mücahid, İbn Ebî Miileyke ve başkaları yapmış­tır. İbn Abbas da bu anlamda bir açıklama yapmıştır. Yani bu durumda ku­lak ile kalb birbirine uygun düşer.

Nitekim yüce Allah’ın: Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar diye (et-Tevbe, 9/37) buyruğunda bu lafız: “Uygun düşsün­ler, muvafakat etsinler diye” anlamındadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu zaman, düşünmek ve tefekkür için daha uygun bir vakittir. (•U>_^ ) Örtünün zıttı bir anlam ifade eder.

Bu kelimenin “ti” harfinin sakin, “vav” harfinin üstün okunuşunun, gündüzden daha bir sebat vericidir, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü ge­celeyin insan yaptıkları ile haşhaşa kahr. Bu onun amelini daha sağlamlaş­tırır ve kalbi oyalayıp, meşgul eden şeyler, hu vakit daha çok kolay bir şe­kilde uzaklaştırılabilir.

Sebat” demektir. O bakımdan: Ayağımla yer­de sabit durdum” denilir.

el-Ahfeş, kıyamı itibariyle daha sağlamdır, diye açıklamıştır. el-Ferrâ kı­raat ve kıyamı itibarı ile daha sağlamdır, diye açıklamıştır. Yine el-Ferrâ’dan ‘ gelen rivayete göre; “hem daha etkilidir” yani daha çok ibadet elmek iste­yen kimse için amelini daha bir sağlamlattınu ve onu daha bir sürekli kılı­cıdır. Geceleyin çalışma ve geçim meşguliyetlerinin olmadığı bir zamandır. Bu durumda gecenin ibadeti devamlılık arzeder ve kesintisizdir.

el-Kelbî dedi ki: “Daha etkilidir” yanı namaz kılmak hususunda kişinin daha çok şevk ve arzulu olmasını sağlar. Çünkü bu namaz, kişinin dinlen­mesi zamanında gerçekleşir,

Ubade dedi ki: “DahaetkİH” olması namaz kılan için daha rahat ve da­ha hafif olması, kıraatini daha bir sağlam yapması anlamındadır. [34]

4- Gece Namazında Okunan Kur’ân:

“Hem de söyleyişi itibari Ue daha sağlamdır” buyruğu geceleyin oku­nan Kur’ân’ın gündüzünkine göre daha sağlam ve daha dosdoğru olnmı de­mektir. Yani o vakit okunan Kur’ân, daha dosdoğru ve doğruluk üzerinde da­ha devamlılık arzeder. Çünkü o saatlerde sesler dinmiş, dünya sükûna ermiş olur. Namaz kılan okuduklarını şaşırmaz.

Katade ve Mücahid dedi ki: Kıraati daha doğru, söylenen sözü daha sağ­lam olur, demektir. Çünkü bu zaman iyice anlayıp kavrama zamanıdır.

Ebu Ali dedi ki: “Söyleyişi itibarîyle daha sağlamdır” geceleyin insanın zihnini meşgul eden şeyler olmadığından ötürü daha doğrudur, demektir. Ge­celeyin yapılan duanın kabulü daha çabuk olur, diye de açıklanmıştır. Bu açık­lamayı İbn Şecere nakletmiştir.

İkrime dedi ki: Gece ibadeti daha bir gayretle, daha eksiksiz bir ilılâsla ya­pılır ve daha bereketlidir. Zeyd b. Eslem’den şöyle dediği nakledilmiştir: Kur’Sn’ın anlamlarını iyice kavramaya daha yatkındır, el-A’meş’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Enes b. Mâlik: “Gece kalkışı (var ya) o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibari ile daha sağlamdır” buyruğunu; daha doğrudur” diye okudu. Onu: Daha sağlam­dır” diye düzektiler. O şöyle dedi: ile ve kelimeleri anlam itibariyle aynıdır.

Ebu Bekr d-Enbârî dedi ki: Sapık birtakım kimseler işi: Her kim Kur’ân’ın manasına uygun bir kelime ile okuyacak olursa, eğer manaya muhalefet et­miyor, Allah’ın rnaksad olarak gözettiğinden başka bir şey söylemiş olmuyor ise, isabet eden birisidir, demek noktasına kadar götürmüş ve Enes’in bu sö­zünü delil olarak göstermişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman kabul edilecek ve söyleyenine kibar edilmesini gerektirecek bir söz değildir. Çünkü mana iti­bariyle yakın olmakla birlikte genel anlamını kapsayacak şekilde Kur’ân la-fızLarına uymayan birtakım lafızlar ile okumaya kalkışacak olunursa, o vakit: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” yerine: Şükür yaratılmaların mutlak maliki yaratıcıya mah­sustur” diye okumak caiz olmalıydı. İş bu hususta o kadar geniş bir alana ya­yılır ki, Kur’ân’ın tamamının lafzı batıl olur. bu durumda onu okuyan bir kim­se de yüce Allah’a iftira etmiş, Rasûlüne de yalan söylemiş bir kimse olur.

Böyle diyenlerin İbn Mesud’un: Kur’ân yedi harf üzere inmiştir. Bu sizden herhangi birinizin: Gel” demesi (halinde aynı manadaki farklı lafızlar) demesine benzer, şeklindeki sözlerinde lehlerine delil yoktur. Çünkü bu hadis şunu gerektirmektedir: Peygamber (sav)’dan sahih senetler ile nakledilmiş olan kıraatlerin eğer lafızları farklı olmakla birlikte anlamla­rı aynı ise; o vakit bu gibi kıraat farklılıkları “gel” lafzı için farklı kelimeler, lafızlar kullanmaya benzer.

Peygamber (sav)’ın ashabının ve onlara tabi olanların okumadıkları şekil­de okumaya gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de bir harfi dahi farklı oku­yan doğru yolun dışına çskmış, sapmış ve iftira etmiş bir kişi ulur.

Ebu Bekr (el-Enbârî devamla) dedi ki: Bu .sapıklıklarında kendilerine da­yanak kabul ettikleri hadis ise, ilim ehlinden hiçbir şekilde sahih olmayan bir hadistir. Çünkü bu el-A’meş’in, Enes’ten yaptığı bir rivayete dayanmak­tadır. Böyle bir hadis ınaktûclur. Muttasıl değildir ki; delil olarak alınabilsin. Çünkü el-A’meş her ne kadar Enes’i görmüş ise de, ondan hadis dinlemiş değildir. [35]

5- Gündüz Meşguliyetlerinin İbadete Etkisi:

“Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır” buyru ğundaki: “(Û£«): Meşguliyet” lafzı genel olarak “noktasız ha’: ile okunmuş­tur. Yani ihtiyaçlarını görmek için meşgul olman, gitmen, gelmen, işlerin ar­kasından koşturman vardır, demektir.

Yürümek ve dönmek” demektir. Suda yüzen ki­şi” ifadesi de buradan gelmektedir ki; ona bu ismin veriliş sebebi, el ve ayaklan ile dönmesi, evrilmesi ve çevrilmesidir. Oldukça hızlı koşan at” demektir. İmruu’1-Kays şöyle demektedir:

“Hızlı koşan atlar yorgun düşüp de yorgunluktan ayakları ile sert yerlerde bile toz çıkartırken, (Benim bu atım) bulutun yağmur yağdırması gibi çok kolay ve rahat koşar.”

Bu kelimenin “boş kalmak, meşgul olmamak” anlamına geldiği de söylen­miştir. Yani senin için gündüzün ihtiyaçlarına ayıracağın boş bir vaktin var­dır. “Çünkü gündüzün senin İçin uzun uzun meşguliyetler vardır” buyru­ğunun “uyku” anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü: Uzanmak” demektir. Bu açıklamayı da el-Halîl zikretmiştir.

İbn Abbas ve Ata’dan; “uzun uzun meşguliyetler” uyuman ve dinlenmen için boş kalacağın uzun bir vakit vardır, o bakımdan gece kalkışını ibadeti­ne ayır, diye açıkladıkları nakledilmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Eğer geceleyin yapamadığın bir ibadet olursa, gündüzün senin boş kaldığın ve bunları te­lâfi edeceğin bir zamanın vardır, demektir.

Yahya b. Ya’mer ve Ebu Vâil İse “noktalı hı” ile: diye okumuşlar­dır. el-Mehdevî dedi ki: Bu uyku anlamındadır. Bu açıklamayı, bu lafzı bu şe­kilde okuyan kıraat âlimlerinden rivayet etmektedir. Şöyle denilmiştir: Bu­nun anlamı hafiflik, genişlik ve dinlenmektir.

Nitekim Peygamber (sav) ridâsını çalmış bir hırsıza beddua eden Âişe (r.an-ha)’a şöyle demiştir: Ona beddua etmek suretiyle sen onun hafiflemesini sağlama!” Onun günahını hafifletme, demektir. Şair de şöy­le demiştir;

“Kederinin üzerindeki etkisini hafiflet ve şunu bil ki, Rahman bir şey takdir etti mi mutlaka olur.

el-Esmaî dedi ki: Allah sıtmanı hafifletsin” denilir.

Sıcaklık dindi, hafifledi” demektir. Derin uyku’ an­lamındadır. Yine bu lafız pamuk, keten ve yün gibi şeyleri açmak ve onları kabartmak, demektir. Kadına: Pamuğunu aç, kabart” denilir. Ka­dın tarafından iptik haline eğrilip, getirilsin diye sarılan pamuğa; de­nilmesi de buradan gelmektedir. Bu tür pamuktan bir parçaya da: de­nilir. Yün ve kıl için de aynı tabirler kullanılır. Pamuk parçalarına: de­nilir. el-Ahtal avcılarla köpekleri anlatırken şöyle demektedir:

“Onları saldılar onlar da etrafa toprak saçarak gittiler Tıpkı pamuk atılırken etrafa dağılan pamuk taneleri gibi.”

Sa’leb dedi ki: “Hı” harfi ile: Gidip gelmek ve çalkanıp durmak” demektir. Aynı zamanda sükûn bulmak anlamına da gelir. Peygamber (sav)’ın: Humma (sıtma, ateş yükselmesi) cehennem sıcağındandır. O bakımdan siz onu su ile dindiriniz”[36] hadisin­de de bu anlamda kullanılmıştır ki; onu teskin ediniz, dindiriniz” demektir. Ebû Amr dedi ki: ” Uyumak ve boş kalmak” demektir.

Buna göre bu lafız, ezdad (zıd anlamlı kelimelerden olur ve aynı zaman­da “noktasız ha” ile: İle aynı anlamda demektir. [37]

  1. Rabbînin İsmini an ve yalnız O’na yöneldikçe yönel!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [38]

1- Rabbinin Adını An!

“Rabbinin ismini an!” Yani namaz ile birlikte üğülmeye değer akıbeti (so­nucu) elde edebilmen için, O’nu güzel isimleri ile çağır, O’na dua et. Ame­linle Rabbinin rızasını gözet, diye de açıklanmıştır, Sehl dedi ki: Namaza baş­ladığın vakit “bismilİahirrahmanirrahim” diye oku. Onu okumanın bereketi ile seni Rabbine ulaştıracak, onun dışındaki varlıklar ile İlişkini kopartacaktır.

Bir başka açıklama şöyledir: Vaad ve tehdidi halinde Rabbinin adını zik­ret ki, O’na itaate daha çok yöndesin, O’na isyandan uzak kalasın.

d-Kelbî dedi ki; Rabbine -yani gündüzün- namaz kıl, demektir.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü yüce Allah, geceyi sözkonu-su ettikten sonra, gündüzü sözkonusu etmektedir. Gürvdüz de gece ile aynı bütünün iki parçasıdır. Nitekim yüce Allah önceden de geçtiği üzere şöyle buyurmuştur: “İbret ve öğüt almak veya şükür etmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur.” (el-Furkan, 25/62) [39]

2- Yalnızca Allah’a İbadete Yönelmek:

“Ve yalnız O’na yöneldikçe yönelt” buyruğunda geçen “et-tebettül” yal­nızca yüce Allah’a ibadete yönelmek demektir. Buyruk, sen ibadetinle yal­nızca O’na yönel ve başkasını O’na ortak koşma demektir. O şe­yi kestim” demektir, Onu kesin olarak (üç talakla) boşadı’7 ile; Bu (sahibi ile) ilişkisi kesilmiş bir sadakadır” tabirleri de bu­radan gelmektedir.

Yani bunun artık sahibi ile ilişkisi kalmamıştır. Sahibinin onun üzerinde­ki mülkü tamamiyle kesilip, atılmıştır. Her şeyle ilişkisini koparıp, yalnızca yüce Allah’a yönelmesi sebebiyle Meryem (alcyhisselain)’a “Meryem el-Be-tûl denilmesi de, buradan gelmektedir. Rahibe insanlarla ilişkilerini kopa­rıp, tek başına ibadete yöneldiği için “mütebettir denilmesi de bundan do­layıdır. Şair şöyle demiştir:

“Karanlık gecede karanlığı aydınlatır; sanki o İbadete çekilmiş rahibin gece karanlığında yaktığı bir kandihniş gibi.”

Hadiste de “tebeltül” yasaklanmaktadır[40] ki bu da insanlardan ve toplu­luklardan uzaklaşmak, onlarla ilişkileri kesmek demektir.

Araplara göre bunun asıl anlamının “yalnızlık ve yalnız kalmak” olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı îbn Arafe yapmıştır. Ancak belirttiğimiz gerek­çeler dolayısıyla birinci açıklama daha güçlüdür.

Şayet: Burada yüce Allah niçin; dediği halde: dememiştir? diye sorulacak olursa, ona şöyle cevap veriiir: Çünkü; ‘ın anlamı, kendi kendisinin ilişkilerini kesen anlamındadır. Bu şekilde gelmesi i.se âyetlerin sonlarındaki fasılalara riâyet etmek içindir. [41]

3- Dünya ile İlişkiyi Koparıp, Ruhbanlığa Yönelmek:

Daha önce el-Maide Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Ey îman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın” (el-Maide, 5/87) âyetinin tefsirinde (2. başlıkta) herşeyden ilişkisini kopararak ruhban­lık yolunu izleyen kimselerin bu davranışlarının hoş karşılanmadığına dair yelerli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

(Ancak) İbnu’l-Arabî şöyle demektedir; Günümüzde insanların ahitlerine riâyetleri kalmamış, güvenilirlikleri azalmış, dünya malını haram kaplamış bu­lunmaktadır. Bundan ötürü insanlardan uzak kalmak, onlarla içice olmaktan, bekâr kalmak evlenmekten daha hayırlıdır. Ancak âyetin anlamı şöyledir: Sen putlardan, heykellerden ve Allah’tan başkasına ibadetten uzak kal! Mücahicl de böyle demiştir, Ona göre buyruğuk: İbadeti Allah’a halis kıl, demektir. Buy­ruk ile dünya ile ilişkiyi kesmeyi kastetmiş değildir. Buna göre “tebettül” Kıır’ân-ı Kerim’de emredilmiş, sünnette ise nehyedilmiş bir şey olmaktadır. Şu kadar var ki emrin taalluk ettiği husus ile yasağın taalluk ettiği husus birbi­rinden farklıdır. Bundan dolayı bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Peygam­ber ancak İnsanlara nelerin indirildiğini açıklamak üzere gönderilmiştir. O hal­de enırolunan tebettül (ilişkiyi kesmek) Allah’a ibadeti halis kılmak suretiy­le yalnızca Allah’a yönelmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hal­buki onlar onun dininde ihl&s sahihleri… olarak Allah’a ibadet etmelerin­den… başkası ile emrolunmadılar.”(el-Beyyine, 98/5) Yasaklanan “tebettül” ise evlenmeyi terketmek, manastırlarda ibadete çekilmek (rahiblik) hususun­da hristiyanlann İzledikleri yolu izlemektir. Şu kadar var ki; zamanın fesada ereceği vakitlerde müslüman bir kimse için -dinini fitnelerden korumak üze­re- dağların tepelerinde, yağmurun düştükleri yerleri arayıp bularak, arkala­rından gideceği bir kaç koyun edinmesi onun için en hayırlı mal olacaktır. [42]

  1. Doğunun da, batının da Rabbidir. Ondan başka hiçbir İlah yok­tur. O halde yalnız O’nu vekil tut!
  2. Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!
  3. Yalanlayan o nimet sahihleri ile Beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver!

“Doğunun da, batının da Rabbidir” buyruğundaki: Rabbi” lafzı­nı Haremeyn ahalisi, İbn Muhaysın, Mücahid, Ebu Amr, İbn Ebi îshak ve Hafs mübtedâ olarak ref ile okumuşlardır. Haberi “ondan başka hiçbir ilah yoktur” buyruğudur.[43]

Burada: O” takdiri ile (böyle) okunduğu da söylenmiştir. (O tak­dirde mana mealdeki gibi olur.)

Diğerleri ise yüce AUah’ın: “Rabbinln İsmini an” buyruğundaki “Rab” laf­zının sıfatı olarak kesreli okumuşlardır.[44]

Onun doğuların ve batıların Rabbi olduğunu bilen bir kimse, ameliyle sa­dece O’na yönelir ve yalnızca O’ndan ümit eder.

“O halde yalnız O’nu vekil tut!” İşlerini, ihtiyaçlarını yalnız O’nıın gör­mesini İste! Sana vadettiklerini gerçekleştirecek kefil tut, diye de açıklanmış­tır.

“Onların söylediklerine katlan!” Eziyetlerine, hakaretlerine, alay etme­lerine… Onların söylediklerinden ötürü tahammülsüzlük gösterme, onları da­vet etmekten uzak kalma!

“Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” Onlara taarruz etme, onların mü­kâfat (veya ceza) görmelerini beklemekle de uğraşma. Çünkü bu, Allah’a da­vet etmeyi terki getirir. Bu buyruk savaş emri verilmeden önce idi. Daha son­ra onlarla savaşması emrolundu ve onlarla savaştı. Kital (savaşı emreden) âyet, kendisinden önce inmiş ve onları terketmeyi emreden buyrukları neshetmiş oldu. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Ebu’d-Derdâ dedi ki; Biz­ler bazı kimselerin yüzüne gülümsüyor hatta gülüyoruz. Bununla birlikte kalb-lerimiz ise onları terketme ya da onlara lanet okumaktadır,

“Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak!” Onları cezalan­dırmak için sen beni seç! Bu buyruk, Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke ele­başılarından alay eden kimseler hakkında inmiştir. Mukatil dedi ki: Bu buyruk, Bedir günü yemek yediren kimseler hakkında inmiştir. Bunlar da on ki­şi idiler. Daha önce el-Enfâl Sûresi’nde (8/70-71. âyetler, 1, başlıkta) bunlar­dan sözedilmişti.

Yahya b, Seliâm dedi ki: Bunlar el-Muğîre’nin oğullarıdır. Said b, Cübeyr dedi ki: Bana bunların oniki kişi oldukları haberi geldi.

“O nimet sahipleri” zengin, bolluk içerisinde, dünyada lezzet ve zevk içe­risinde olanları demektir.

“Ve onlara azıcık mühlet ver” Onların ecellerinin geleceği süreyi kastet­mektedir. Âişe (r.anhâ) dedi ki: Bu âyet-i kerimenin ancak kısa bir zaman geç­tikten sonra Bedir vakası gerçekleşmiştir.

“Ve onlara azıcık mühlet ver!” Dünya süresi sona erinceye kadar (onla­ra mühlet ver), anlamında olduğu da söylenmiştir. [45]

  1. Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.
  2. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azab da var­dır.
  3. O günde yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.

“Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var” buyru­ğunda geçen: Bukağılar, zincirler” demektir. Bu açıklama el-Hasen, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. Tekili ‘dır. Bu da; İnsanı ha­reket etmekten alıkoyan herbir şeyin adıdır. Ona bu ismin veriliş sebebinin onunla tenkil edilmesi (ibretli bir şekilde cezalandırılması) olduğu da söy­lenmiştir.

eş-Şa’bî dedi ki: Sizler yüce Allah’ın bu bukağıları cehennemliklerin ayaklarına kaçacaklar korkusuyla vuracağını mı zannediyorsunuz? Allah’a ye­min olsun ki hayır. Fakat onlar yukarı doğru yükselmek isteyeceklerinde bu bukağılar onları aşağıya doğru çekecektir.

el-Kelbî buradaki: in: Koyunlara vurulan tasmalar ve zin­cirler” anlamında olduğunu söylemiştir. Ancak birinci anlamı sözlükte daha çok bilinen bir anlamdır. el-Hansâ’nın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Seni çağırdı da sen de onun bukağılarını parçaladın Fakat o bukağılar senden önce koparılmıyordu.”

Bunun, oldukça şiddetli azabın çeşitlerinden olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mukatil yapmıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöy-Je buyurmuştur: Şüphesiz ki Allah nekel üzerine ne-keli sever.” Bu kelime “kef” harfi harekeli olarak söylenir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır, (Peygambere): Nekel nedir? diye soruldu, o da şu ceva­bı verdi: “Denenmiş güçlü bir at üzerindeki denenmiş güçlü bir adamdır. “[46]

Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir. (el-Maverdî) dedi ki: İşte güçlü ol­ması dolayısıyla bukağıya “nikl” denilmesi bundandır. (Boyna vurulan zin­cir olan) “el-ğull” de bu şekildedir. Güçlü ve artan herbir azab da böyledir.

“Cahîm (yakıcı ateş)” ise alevlendirilmiş, kızdırılmış ateş demektir.

“Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek” boğazdan aşağı inmeyen ve orada tı­kanıp kalan, inmeyen ve dışarı da çıkmayan yiyecek demek olup, bu da Gıs-lîn, Zakkum ve ed-Darîdir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre bu, boğaza giren bir dikendir. Ne aşağı iner, ne yukarı çıkar.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani onların yiyecekleri üarîclir. Nitekim yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Onlar için Darîden başka bir yiyecek yoktur,” (el-Gâşiye, 88/6) Bu, avsec’i (Sincan dikenini) andıran bir dikendir. Mücahid: O zakkum­dur demiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Zakkum ağacı o büyük günahkârın yiyeceğidir.” (ed-Duhan, 44/43-44) Anlam birdir.

Humran b. A’yen dedi ki: Peygamber (sav); “Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek” diye oku­du ve bayıldı.[47]

Huleyd b. Hassan dedi ki: Hassan bir akşam oruçlu iken bizde kaldı. Ona yiyecek götürdüm. “Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek* âyeti hatırına geldi, yemeğini kaldır, dedi. Ertesi gün oldu, yine ona yiyecek götürdüm, tekrar bu âyeti hatırladı yine: Onu kaldırın dedi. Aynı şey üçüncü defa oldu. Bu sefer onun oğlu, Sabit el-Hünânî, Yezid ed-Dabbî ve Yahya el-Bekkâr’ın yanına gitti, onlara du­rumu anlattı. Yanına gelerek onunla görüştüler ve ona ısrar edip durdular. Sonunda bir yudum sevik içti.

Boğazda bir şeyin tıkanması” demektir. Bu da boğazda kalan ke­mik ya da başka bir şey hakkında kullanılır, çoğulu gelir. Fethalı ola­rak; ise; Ey adanı, senin boğazına bir şey tıkan­dı, tıkanır” tabirinden bir mastardır. İsm-i faili: ile şeklinde ge­lir, Onun boğa2inı ben tıkadım” denilir. Ev in­sanlarla dolup taşmaktadır” demektir.

“O günde yer ve dağlar sarsılır.” Yani üzerlerinde bulunanları ile birlik­te hareket eder ve çalkalanır.

” O günde” lafzı zarf olarak nasbedilmiştir. Yani yer ve dağların sar­sılacağı o günde onlara ağır bukağılar vurulur ve azab edilirler. Nasb ile gel­mesinin cer edici âmilin zi kredi Imeyişi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. Bu ceza, yerin ve dağların sarsılacağı bir günde olacaktır, demek olur. Burada­ki âmilin: Beni baş baş a bırak” buyruğu olduğu da söylenmiştir. Ya­ni yerin ve dağların sarsılacağı o günde yalanlayıcılarla, Beni haşhaşa bırak!

“Dağlar da yığılarak akıp, dağılan kum gibi olur.” O gün böyle olacak­lar, demektir. Yığılmış, toplanmış kum” anlamındadır. Hassan şöyle demiştir:

“Yığın kumların olduğu yerde bulunan Zeyneb’in diyarım tanıdım Yeni yaprak üzerindeki yazı hattı gibiydi.”

“Ayaklar altında geçip giden” demektir. ed-Dahhak ve el-Kelbî de­di ki: Ayak ile üzerine bastığın takdirde ayağın altından kayıp gider. Altını boşalttığın takdirde de çöküp giden demektir.

İbn Abbas dedi ki: Bu, akan ve dağılan kum anlamındadır. Kelimenin as­lı: şeklinde olup “mefCıl” veznindedir. Bu da: Onun üzerine toprağı yıktım, yıkarım, yıkmak” ifadesinden gelmektedir. O ba­kımdan; ile şeklinde ism-i mefulleri kullanılır. ile “ölçülen” anlamında ile ‘ın “borçlu” anlamında “göze gelmiş, nazar değmiş” anlamında kullanılması gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Kavmin sem efendi zannediyordu Bense zannederim ki, sen göze gelmiş bir efendisin.”

Peygamber (sav)’ın hadisinde de belirtildiğine güre, ashab ona kuraklık­tan şikâyet ettiler. O da: Siz ölçerek mi (verip, alıyorsunuz) yoksa dökerek mi” diye sormuş. Onlar: Dökerek demişler. Peygamber: “Buğdayınızı ölçünüz, onda size bereket ihsan olunacaktır” diye buyur­du.[48]

“Unu döktüm” kullanımı ( cİa )’in bir çeşit söylenişidir. Bu şe­kilde dökülene: ile denilir. “Vav”ın hazfedilip sebebi ise “ye”nin Üzerinde ötrenin ağır gelmesidir. Bundan dolayı hazfedildi; sonradan “vav’ ile birlikte sakin kullanıldı. Daha sonra iki sakinin arka arkaya gelmesinden ötürü “vav” hazfedildi.[49]

  1. Muhakkak BİZ, Firavun’a bîr peygamber gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik.
  2. Ama Firavun o peygambere karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şe­kilde yakaladık.
  3. Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz, çocukların saçlarını ağarta­cak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?
  4. Gök bile o sebeple yarılmış, O’nun vaadi yerine getirilmiş ola­caktır.
  5. İşte bu, gerçekten bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbİne doğru yol alır.

“Muhakkak Biz, Flravun’a bir peygamber” ki o da Musa’dır “gönderdi­ğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik” buy­ruğu ile de Peygamber (sav)’ı Kureyş’e gönderdiğini kastetmektedir.

”Ama Firavun, o peygambere karşı çıktı.” Onu yalanladı ve iman etme­di. Mukati! dedi kir Musa ve Firavun’u sözkonusıı etmesinin sebebi, Mekke-lilcrin Muhammed (sav)’ı aralarında doğup büyüdüğü için küçümsemeleri ve hafife almaları idi. Tıpkı Firavun’un Musa’yı büyütmesi ve aralarında büyü­müş olması dolayısıyla onunla alay etmesi gibi. Nitekim yüce Allah: “Sen ço­cuk iken yanımızda seni beslemedik mi ?* (eş-tjuarâ, 26/18) diye buyurmak­tadır.

el-Mehdevî dedi ki: “er-Rasûl” lafzının başına “elif” ile “lam”ın gelmiş ol-rnası, daha önceden onun sözkonusu edilmiş olmasından dolayıdır. Bundan dolayı mektupların başında (elif-lam’sız olarak) “selamun aleyküm” denilme­si, buna karşılık sonlarında “es-selamu aleyküm” diye kullanılması tercih edil­miştir.

” Müthiş” ağır, çetin, ve şiddetli demektir. Ağır vu­ruş”; ” Şiddetli, çetin azab” demektir. Bu açıklamayı îbn Abbas ve Mücahid yapmıştır. Şiddetli yağmur” tabiri de buradan gelmekte­dir. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır, ez-Zeccac: Ağır ve haşin demektir, diye açıklamıştır. Yağmura; denilmesi de buradan gelmektedir. “He­lak edici” anlamına geldiği de söylenmiştir. Buyruk: Biz onu ağır bir şekil­de cezalandırdık, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Sen kendi çocuklarını kertenkelenin yiyişi gibi yedin; öyle ki, Çok dehşetli acı olan bitkinin acısını duydun.”

” Filan kişi bu işin akıbetini beğenmedi” demektir. “Kötü ve rahat içilemeyen su” anlamındadır.

“Ne kendisi boğazdan geçen, ne de rahatlıkla boğazdan geçirilebilen ot ve yiyecek” demektir. Züheyr şöyle demektedir:

“Kendi aralarında maksatlarım gerçekleştirdiler (birbirlerini öldürdüler) Sonra da hiç te iyi olmayan rahatça yenilip, yutulamayan bir mer’aya (develerini götürdüler.)”

el-Hansâ dedi ki;

“Andolsun ki Becîle, Malik’in atlılarıyla karşılaştığı günü Oldukça ağır (yutulması zor) bir şeyler yedi.”

Bu kelime aynı zamanda “oldukça büyük asa” anlamına da gelir. Şair şöy­le demektedir:

“Sağ elimde eğer onun dizginlerini alırsam Diğer elimde de onun çekineceği büyükçe bir sopa olsa.”

“Be” harfi kesreli: de aynı anlamdadır. Odun demeti” de­mektir. da aynı anlamdadır. Şair Tarafe şöyle demektedir:

“Oldukça büyük bir asayı andıran kocamış bir adamın değerli malı olan…”

“Eğer siz, küfür ve inkâr ederseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız” buyruğu bir azardır. Yani küfür ve inkâr edecek olursanız, azaptan nasıl sakınacaksınız!’

İfadede takdim ve tehir vardır. Küfür ve inkâr ederseniz- gocukların saçlarını ağartacak bir günde nasıl sakınacak­sınız?” demektir. Abdullah ve Atiyye’nin kıraati de böyledir.

el-Hasen dedi ki: Siz hangi namazla azaptan korunacaksınız, hangi oruçla azaptan korunacaksınız:-‘

buyrukta hazfedilmiş ifadeler de vardır. Siz … günün azabından nasıl ko­runacaksınız!” demektir.

Katade dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, Allah’ı inkâr eden bir kimse o gün hiçbir şey i!e kendisini koruyamayaçaktır.

“Bir günden” buyruğu bu kıraate göre “koruyacaksınız” lafzının mefulüdür, zarf değildir. Eğer küfür, İnkâr manasına kabul edilirse, o takdir­de “bîr gün” lafzı “İnkâr ederseniz” buyruğunun mefulü olur.

Müfessirlerden biri şöyle demiştir: Yüce Allah’ın Küfür ve inkâr ederseniz” buyruğu üzerinde vakıf, tamam olmaktadır. Bundan sonra: Bir gün” buyruğu ile başlanır. Bu kimse “Bir gün” lafzının: Ağartacak” fiilinin mefulü olduğunu benimsemiş olmaktadır. Fiilin faili ise yüce Allah olur. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Allah’ın, küçük çocukları yaş­lılar gibi saçları ağarmış kılacağı bir günde…

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bu uygun değildir. Çünkü dehşetinin şiddetinden ölürü bu işi gerçekleştirecek olan “o gün”dür.

el-Mehdevî dedi ki: “Ağartacak” lafzındaki zamirin Allah’a ait olması da mümkündür, “gün”e ait olmayı da mümkündür. Eğer (zamir) “gün”e ait oku­sa (fiil), onun sıfatı olabilir. Ancak zamirin yüce Allah’a ait olması halinde haz­fedilmiş bir ifade takdiri olmadıkça Allah’ın sıfatı olamaz. Şöyle denilmiş gi­bidir: Öyle bir gün ki, Allah u günde çocukların .saçlarını ağartacaktır.

jbnu’l-Enbârî dedi ki: Bazıları da “gün” lafzını “küfür ve inkâr ederseniz” fiili ile mansûb kabul etmektedirler. Ancak bu güzel ulmayan bir şeydir. Çün­kü “gün” lafzı “küfür ve inkâr” ile alakalı kabul edilecek olursa, bir sıfata ihtiyacı olur. Yani sizler … bir günü inkâr eltiniz, demek olur. Eğer bir kim­se sıfatın hazan hazfedilip, ondan sonra gelen lafzın nasbedilebileceğini de delil olarak ileri sürecek olursa, biz de ona karşı Alxhıllah (b. Mes’ud)un: “Siz .. bir günden nasıl sakınacaksınız?” şeklindeki kıraatini delil olarak göste­ririz.

Derim ki Bu mütevatir bir kıraat değildir. Bu ancak bir tefsir (açıklama) olmak üzere gelmiştir. Eğer küfür “cuhûd; inkâr’ anlamında ise, bu durum­da “bir gün” lafzı sıfatsız ve sıfatın hazfi sözkonusu olmaksızın sarih bir me-ful olur. Eğer sizler kıyamet ve amellerin karşılıklarının görüleceği günü in­kâr ediyor iseniz, Allah’tan nasıl korkacak, O’ndan nasıl çekineceksiniz-1 de­mektir.

EbuVSemmal Ka’neb de: Benden nasıl sakınacaksınız?” şeklinde izafet olarak “nûn” harfini (mülukellim “ye’sinin hazf edildiğini ka­bul ederek) kesreli okumuştur.

“Çocuklar” lafzı küçük çocuklar demektir. es-Süddî bunlar zina gocuklarıdır, demiştir. Müşriklerin çocukları olacağı da söylenmiştir. Ancak genel olması daha doğrudur. Yani o günde küçük çocuk yaşı ilerlememiş ol­duğu halde saçı ağaracaktır. Bu ise: “Ey Adem kalk, cehennem kafilesini çı­kart (onu yola koy)!”[50] denileceği vakit olacaktır. Daha önce el-Hac Sûresi’nin baş taraflarında (22/1. âyelin tefsirinde) geçtiği üzere.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha sonra yüce Allah, cennetliklerin durumlarını ve niteliklerini dilediği gibi değiştirecektir.

Bunun kıyamet gününün şiddetini anlatmak için verilmiş bir örnek oldu­ğu ve ifadenin mecazî olduğu da söylenmiştir. Çünkü kıyamet gününde kü­çük çocuk olmayacaktır. Ama buyruğun anlamı şudur: O günün heybeti öy­le dehşetlidir ki, eğer orada küçük çocuk bulunsaydı, o dehşetten saçları ağa­racaktı.

Bunun feza’ (korku ve dehşet) zamanında ve sûra baygınlık iifürüşü ile üfürülmeden önce olacağı da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Bazı kitablarda gördüğüme göre adamın birisi ak­şam bir karganın çenesi gibi kömür kadar siyah saçlarla akşama girdi. Sabah olduğunda ise saç ve sakalı bembeyaz olmuştu. Şöyle dedi: Rüyamda bana kıyamet, cennet ve cehennem gösterildi. İnsanların zincirlerle cehenneme doğru götürüldüklerini gördüm. İşte bu, günün dehşetinden gördüğümüz gi­bi sabahı ettim.

Bununla birlikte bu günün, oldukça uzun olmakla ve uzunluğundan do­layı küçük çocukların yaşlılık ve saçlarının ağaracağı yaşa kadar ulaşacakla­rı bir gün olmakla nitelendirilmesi de mümkündür. “Gök bile o sebeple ya­rılmış ” onun şiddetinden dolayı çatlamış “olacaktır.”

“O sebeple” buyruğu “onda” anlamında olup, dehşeti dolayısıyla o günde (böyle olacaktır), demektir. Bu, bu hususta yapılmış en güzeJ açıkla­madır. Şöyle de açıklanmıştır: Sema ondan dolayı öyle bir ağırlaşacak ki, se­maya göre, azameti ve gerçekleşeceğinden korkması dolayısıyla çatlaması­na sebeb olacaktır. Nitekim yüce Ailah şöyle buyurmaktadır: “Göklerde ve yer­de ağır basmıştır.” (el-A’raf, 7/187)

Buradaki “bu sebeple” buyruğunun onun için yani, o gün için anlamın­da olduğu da söylenmiştir. Nitekim “Ben bunu senin hatırın için yaptım” denilir. “Be,” “lam” ve bu gibi yerlerde anlam iti­bariyle birbirine yakındır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakladır: Kı­yamet gününe has adalet terazilerini koyarız.” (el-Enbiyâ, 21/47) Burada da buyruk: Kıyamet gününde” demektir.

Buradaki: “o sebeble” buyruğunun “bu emir (bu iş, bu durum) ile” anla­mında olduğu da söylenmiştir. Yani sema küçük çocukların saçları ağaraca­ğı için çatlamış, olacaktır, Allah’ın emri ile çatlamış olacaktır, diye de açık­lanmıştır.

Ebu Amr b. el-Alâ dedi ki; Yüce Allah’ın burada; diye buyurma-yışı semanın mecazi anlamının tavan olduğundan dolayıdır. Nitekim: Bu evin semasıdır (tavanıdır)” denilir. Şair de şöyle demiş­tir:

“Eğer sema birtakım kimseleri kendisine doğru yükseltirse Biz de semaya ve bulutlara erişiriz.”

Kur’ân-ı Kerim’de de: “Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” (ci-En-biya, 21/32) diye buyurulmaktadtr.

e!-Ferrâ dedi ki: “Semâ” lafzı hem müzekker, hem müennes olarak kul­lanılabilir. Ebu Ali dedi ki: Bu da: “Etrafa saçılmış çekirgeler”

ile; Yeşil ağaçlar” ve; Kökünden kopmuş hurma kütükleri” (el-Kamer, 54/20) buyrukları kabilindendir. [51]

Yine Ebu Ali şöyle demiştir: Buyruk, “çatlak sahibi sema” anlamındadır. Tıpkı süt emziren kadına: denilmesi ve bunun; demek olması gibidir. Burada nisbet gibi kullanılmış olmaktadır.

“Onun” kıyamet, hesap ve amellerin karşılığının verileceğine dair “vaadi yerine getirilmiş olacaktır.” Bunda hiçbir şüphe yoktur ve asla belirlenen süreden geri kalmayacak, ileri gitmeyecektir. Mukatil dedi ki: O, dinini bü­tün dinlerin üstüne çıkaracağına dair vaadde bulunmuştur.

“İŞtc bu, gerçekten bir öğüttür.” Bununla ya bu sûrenin ya da âyetlerin bir öğüt olduğunu kastetmektedir. Kur’ân âyetleri olduğu da söylenmiştir. Çünkü Kur’ân’ın tümü tek bir sûre gibidir.

“Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır.” Yani kim iman eder ve bu şekilde Rabbine yani O’nun rıza ve rahmetine giden yolu edinmek isterse bu­nu yapsın. Çünkü ona böyle bir imkânı vermiş bulunmaktadır. Zira o kim­seye delil ve belgelen açık bir şekilde göstermiştir.

Diğer taraftan bu âyetin kılıç (cihadı emreden âyet ile) nesholduğu söy­lenmiştir. Yüce Allah’ın: “Kim dilerse ondan öğüt alır” (el-Müddessir, 74/55) buyruğu da böyledir. es-Sa’lebî dedi ki: Fakat daha uygun görülen bunun mensûh olmadığıdır. [52]

  1. Şüphe yok kî Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir ke­simin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayak­ta durduğunu(zu) bilir. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdİr eder. O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi. Artık Kur’ân’dan kolaydniza) geleni okuyun. Allah siz­den hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lüt-fundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmı­nın da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. O halde ondan ko­layınıza geleni okuyun, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin. Nefisleriniz İçin önden ne hayır gönderirseniz, onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakı­mından daha büyük olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz. Allah’tan mağfiret de dileyin. Şüphesiz ki Allah çok mağfiret bu­yurandır, çokça merhamet edendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız: [53]

1- Geceleyin Namaza Kalkılan Miktar:

“Şüphe yok ki Rabbîn senin… ayakta durduğunu bilir” diye başlayan bu âyet-i kerime, yüce Allah’ın: “Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz) ekle!” (2-3. âyetler) buyrukları­nın -önceden de geçtiği gibi- tefsiridir ve bu âyet-i kerime yine önceden geç­tiği üzere, gece namaz kılmanın farz oluşunu neshedkidir.

k Ayakta durduğunu” buyruğu, namaz kıldığını… demektir. (Da­ha) az” demektir. “Üçte Dd” anlamındaki buyruğu İbn es-Semeykâ, Ebu Hayve ve Şamlılar­dan Hişam, şeklinde “lam” harfini sakin olarak okumuşlardır. “Yarı­sı ve üçte biri* anlamındaki buyrukları da genel olarak “üçte ikisi” buyru­ğuna atf İle; şeklinde kesreli okunmuşlardır ki; anlam şöyle olur: Se­nin gecenin üçte ikisinden, yarısından, Üçte birinden daha az (namaz kılmak suretiyle) ayakta durduğunu bilir. Bu okuyuşu Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim ter­cih etmiştir. Bu da yüce Allah’ın: “O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için” buyruğuna benzemektedir. Onlar onu sayamadıklarına göre nasıl olur da (tam olarak) yarısını veya üçte birini ayakta {namaz kılarak) geçirebilir­le:?

İbn Kesir ve Kûfeliler; şeklinde nasb ile ve: Az” lafzı­na atf ile okumuşlardır ki, ifadenin takdiri şöyle olur: Gecenin üçte ikisinden azını, yansını ve üçte birini (namaz kılarak) ayakta geçirdiğini (bilir).

el-Ferrâ dedi ki: Daha doğru okuyuşun bu olması daha uygundur. Çün­kü önce “üçte ikisinden az” diye buyurdu, sonra bizzat az olan miktarın ken­disini sözkonusu etti, Yoksa az olandan daha azını değil.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu okuyuşa göre; onlar üçte bir ve yarısı kadarını isa­bet ettirmiş oluyorlardı. Çünkü bu kadar namaz kılmak onlara ağır gelmiyor­du. Daha fazla kıldıkları da oluyordu. Daha fazla kılındı mı maksat olarak gö­zetilen miktar da isabet ettirilmiş olurdu. Üçte ikisini namazla geçirmek ise onlara ağır geldiğinden, bu miktarı tutcuramıyorlar; fakat ondan daha aşağı bir süre namaz kılıyorlardı. Gecenin yarısı kadar namaz kılmakla emrolun-muş olmaları ve bundan daha fazla ve daha az kılmak hususunda da kendi­lerine ruhsat verilmiş olması ihtimaii vardır. Bundan dolayı onlar yaklaşık üç­te ikisine ulaşıncaya kadar arttırıyor ya da üçte bire kadar da yandan eksil­tebiliyorlardı.

Diğer bir ihtimal de şudur: Onlara gecenin yansı ve üçte birine kadar ek­silterek; yarısına da üçte ikiye ulaşıncaya kadar daha fazlası, miktar olarak tesbit edilmişti. Aralarından bunu yerine getiren de vardı ve (erkeden de var­dı. Bu hüküm nesholuncaya kadar böylece devam etti.

Bir kesim de şöyle demiştir; Allah onlara dörtte bir kadarını farz kılmış-tı; fakat onlar dörtte birden daha az kılıyorlardı. Ancak böyle bir görüş da­yanaksızdır. [54]

2- Geceyi ve Gündüzü Takdir Eden Allah’tır;

“Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder.” Yani gece ve gündüzün mik­tarlarını gerçek şekliyle O bilir. Sizler ise hatanın sözkonusu olabileceği şe­kilde araştırmakla ve ietihad ile bunu bilebilirsiniz.

“O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için …” Sizlerin bunun hakikat­lerini ve gereğini yerine getirmeyi bilemeyececeğinizi bildiği için.., demek­tir. Sizin geceyi namazla geçiremeyeceğinizi bilmiştir, diye de açıklanmıştır. Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü hiçbir zaman gecenin tamamım namazla geğirmek, farz kılınmış değildir.

Mu katil ve başkaları dedi ki: “Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı ka­dar yahut ondan biraz eksilt yahut ona ekle” buyruğu nazil olunca bu(nun gereklerini yerine getirmek) onlara ağır geldi. Kişi gecenin yansını, üçte bi­rini ayırdedemiyordu. O bakımdan yanılmak korkusuyla sabaha kadar namaz kılıyordu. Bundan dolayı ayakları şişti ve benizleri soldu. Yüce Allah, unla­ra merhamet buyurup, yüklerini hafifleterek: “O, sizin bunu sayamayacağı­nızı bildiği İçin…” diye buyurdu.

“O sizin bunu sayamayacağınızı bildi” buyruğunda ki; (“ûî ) şeddelisinden hafifletilmiş (şeddesiz okunmuşadır. Yani, sizin bunu as­la sayamayacağınızı bilmiştir. Çünkü sizler buna bir şeyler ilave edecek olursanız, size ağır gelir ve bu durumda farz olmayan bir şeyle kendinizi yü­kümlü tutarsınız. Eğer daha az kılacak olursanız bu da size ağır gelir. [55]

3- “Allah’ın Tevbesi (Yükü Hafifletmesi)” :

“Size doğru yöneldi.” Yani sizi affetti. Bu buyruk vermiş olduğu emri ara­larından kısmen terkcdenlerin olduğunu göstermekledir.

Şöyle de açıklanmıştır: âciz kaldığınız için gece namazını size farz kıl­maktan tevbe elti (döndü), demektir. Çünkü önceden de geçtiği gibi “tev-be”nin asıl anlamı dönmektir. O halde buyruğun anlamı şöyle olur: Yüküm­lülüğün ağırlığından onu hafifletmeye, zorluktan kolaylığa olmak üzere si­zin lehinize döndü.

Onlara araştırmak suretiyle de vakitlere dikkat etmeleri emrolunmuştu. Bu araştırma yükümlülükleri de hafifletildi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Gece ve gündüzü yalnız Allah tak­dir eder.” Onları, belirli bir miktarları tesbit edilmiş olarak yaratır. Yüce Al­lah’ın: “Herşeyi yaratıp, onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir” (eİ Fur-kan, 25/2) buyruğuna benzemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yaratılmış ile ilgili takdire herhangi bir hüküm taal­luk etmez. Ancak yüce Allah, dilediği yükümlülük görevlerini onunla irtibat­landırır. [56]

4- Kur’ân’dan Kolayına Geleni Okumak:

“Artık Kur’ân’dan kolay(ınıza) geleni okuyun” buyruğu ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre maksat, bizzat Kur’ân okumanın kendisidir. Ya­ni geceleyin kıldığınız namazlarda size kolay geleni, zor gelmeyeni okuyun. es-Süddî yüz âyel-İ kerime demiştir. el-Hasen: Her kim bir gecede yüz âyet-i kerime okuyacak olursa, Kur’ân onunla tartışmayacaktır. Ka’b da söyle de­miştir: Bir gecede yüz âyet-i kerime okuyan bir kimse kanitlerden diye ya­zılır. Saîd, elli âyet demiştir.

Derim ki: Ka’lVın görüşü daha doğrudur. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim on âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa, gafillerden ya­zılmaz. Kim yüz âyet okuyarak namaz kılarsa, kânitlerden yazılır. Kim bin âyet okuyarak namaz kılarsa, kantarlarla ecir alanlardan yazılır.”[57] Hadisi Ebu Da-vud et-Tayâlisî Müsned’inde Abdullah b. Amr’ın rivayet ettiği bîr hadis oU-rak zikretmektedir. Biz bu hadisi kitabın Mukaddimesi’ndtt (Kur’ân’m Fazi­letlerine Dair Başlıkta) zikretmiş bulunmaktayız.

İkinci görüşe göre; “artık Kur’ân’dan kolayOnıza) geleni okuyun” buy­ruğu kolayınıza gelecek kadar namaz kılın, demektir. Nitekim namaza da; “Kur’ân” denildiği olur. Yüce Allah’ın: “Sabah Kur’ân’ını da” (el-Lsra, 17/78) buyruğuna benzer ki, bu da sabah namazını da, demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Daha sahih olan budur. Çünkü yüce Allah namaza dair haber vermektedir, söylenenler de onunla İlgilidir.

Derim ki: Hitabı lafzın zahirine göre yorumlayarak birinci görüş daha sa­hihtir. İkinci görüş ise mecazdır. Çünkü bu, bir şeye onun amellerinden bir bölümünün adım vermek kabilindendir. [58]

5- Gece Namazı Farz mıdır?:

Kimi ilim adamına göre yüce Allah’ın: “Artık Kur’ân’dan kolaycınıza) ge­leni okuyun” huyruğu gecenin tamamım, yarıyım, yandan azını ve yarıdan fazlasını namazla geçirme hükmünü neshetmiştir.

Diğer taraftan yüce Allah’ın: “O halde, ondan kolayınıza geleni okuyun”

buyruğunun iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre; bu ikinci bir farzdır, çünkü onunla başka bir farz kaldırılmış bulunmaktadır. Diğer bir gö­rüş de bunun kendisiyle başkası kaldırıldığı gibi, yine kendisinin başkası ile kaldırıldığı neshülmuş bir farz olma ihtimalidir. Çünkü yüce Allah, şöyle bu­yurmaktadır: “Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun­la (Kur’ân ile) gece namazı kıl! Umulur ki Rabbin seni öğülmüş bir maka­ma gönderir.” (el-İsra, 17/79) Bu durumda yüce Allah’ın: “Gecenin bir kıs­mında sana has nafile olmak üzere onunla gece namazı kıl” buyruğunun kendisine farz kılınanın dışında, kendisine kolay geleni okuyarak teheccüd kılması ihtimalini de taşımaktadır.

O bakımdan Şafiî şöyle demektedir: Bu durumda yapılması gereken sün­net ile bu iki manadan birisine dair delili araştırıp, bulmaktır. Rasûlullah (sav)’ın sünnetinin, beş vaktin dışında farz bir namazın bulunmadığına de­lâlet ettiğini gördük. [59]

6- Gece Namazı Ümmet Hakkında Nesh Olmuş, Peygamber Hakkında Farz Kalmaya Devam Etmiştir:

el-Kuşeyrî Ebu Nasr dedi kî: Meşhur olan, gece namazının nesholuşunun ümmet hakkında olduğudur. Peygamber (sav) hakkında da farz kalmaya de­vam etmiştir.

Belirli bir miktar ile kılmak neslıolmuştur, fakat aslı itibariyle vacib kal­maya devam etmiştir, diye bir görüş de vardır. Yüce Allah’ın: “Kurbandan kolayına geleni kessin” (el-Bakara, 2/196) buyruğuna benzemektedir. Kur­ban kesmek kaçınılmaz bir şeydir. İşte burada da mutlaka gece namazı kıl­mak gereklidir. Fakat bunun ne miktarda olacağı namaz kılanın tercihine bı­rakılmıştır. Buna binaen kimileri şöyle demiştir: Az da olsa gece namazı kıl­mak farziyyeti devam etmektedir. Bu, güzel bir görüştür.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Gece namazının farz oluşu tama­mıyla riesh olmuştur. Gece namazı asla farz değildir. Şafii’nin kabul ettiği gö­rüş budur. Peygamber (sav) için farz kalmaya devam edenin bu olma ihti­mali vardır. O da onun geceleyin namaz kılmasıdır. Miktarını tesbit etmek ise onun tercihine havale edilmiştir.

Gece namazı kılmanın farz olmadığı sabit olduğuna göre yüce Allah’ın:

“O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu; eğer sizin için bu müm­kün olursa Kur’ân okuyun ve isterseniz namaz kılın, demek olur.

Bazıları da Peygamber (sav)’ın hakkında da dahil olmak üzere gece na­mazının bütünüyle nesh olduğu kanaatini benimsemiştir. Gece namazı ona dahi farz değildi, derler. Yüce Allah’ın: “Sana has nafile olmak üzere” (İsra 17/79) buyrjjğundaki “nafile” lafzı gerçek anlamı ile anlaşılmalıdır.

Belirli bir miktar nesh olmuş, fakat gece namaz kılmanın farziyeü asıl ola­rak devam ettikten sonra nesholmuştur, diyenlerin görüşüne gelince, bu ikin­ci ntsh, namaz vakitlerinin açıklanması ile gerçekleşmiş olmaktadır. Yüce Al­lah’ın: “Güneşin (batıya doğru) kaymasından… kadar namazı dosdoğru kıl” (el-îsra, 17/78) buyruğu ile: “Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Al­lah’ı teşbih edin” (er-Rum, 30/17) buyruklarında olduğu gibi. Ayrıca gelen haberlerde beş vakit namazdan fazla kılınanların tatavvu (nafile) olduğu da belirtilmektedir.

Nesh, yüce Allah’ın: “Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üze­re onunla (Kur’ân ile) gece namaz kıl” (el-İsra, 17/79) buyruğu ile gerçek­leşmiştir. Burada hitab hem Peygambere hem de ümmetedir. Nitekim yüce AllalVın: “Ey sarınıp, bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk” (1. âyet) buy­ruğunda hitab, her ne kadar Peygamber (sav)e ise de, namazın farziyeti hem onun için, hem başkası için umumidir.

Yüce Allah’ın gece namazını farz kılışının hicretten sonrasına kadar de­vam ettiği ve Medine’de nesh olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Al!ali: “Al­lah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfun-dan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir” diye buyurmaktadır. Cihad ise ancak Medi­ne’de farz kılınmıştır. Buna göre namaz kılınacak vakitlerin açıklanması Mekke’de olmuştur. Gece nanıazs(nm farziyeti) ise yüce Allah’ın: “Geceleyin de sana has bir nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) namaz kıl” (İsra, 17/79) buyruğu ile nesholmuştur.

İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) Medine’ye gelince; yüce Allah’ın: “Şüp­he yok ki Rabbin senin … ayakta durduğunu bilir” buyruğu gece namazı­nın farziyyetini nes İletmiştir. [60]

7- Gece Namazı Yükümlülüğünün Hafifletilmesini/ı Sebebi;

“Allah sizden hastalananlar olacağını…” buyru ki arıyla yüce Allah, ge­ce namazı kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin gerekçesini açıklamaktadır. Çünkü insanlardan kimi hastadır, geceleyin ona namaz kılmak ağır gelir. Ay­nı şekilde namaz kılamamaları da onlara ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan kimseler geceleyin namaz kılamazlar. Allah yolunda cihad tiden de böyledir. İşte bunlar dolayısıyla yüce Allah hepsinin yükümlülüğü­nü hafifletmektedir,

“Olacağını” buyruğundaki; şeddelisinden ha fitletil mistir. Durum şu ki Allah … olacağını bilir” demektir’. [61]

8- Helâl Mal Kazanmanın ve Allah Yolunda Cihad Etmenin Fazileti:

Yüce Allah, bu âyeı-i kerimede mücahidler ile kendisinin çoluk çocuğu­nun nafakasını başkalarına iyilik ve lüıufta bulunmak için helâl mal kazan­maya çalışanları eşit bir ifadede zikretmektedir. Dolayısıyla bu, mal kazan­manın, cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah bunu Aliah yo­lunda cihad ile birlikte zikretmiş bulunmaktadır. İbrahim’in rivayetine göre, Alkame şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Bir beldeden bir baş­ka beldeye yiyecek bir şey getirip de onu o günün fiyatına satan bir kimse­nin Allah katındaki mertebesi mutlaka şehidier mertebesinde olur.” Daha son­ra Rasûlullah (sav): “… diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çar­pışacaklarını bilir7* buyruğunu okudu.[62]

İbn Mesud dedi ki: Her kim bir şehirden müslümanların şehirlerinden bi­risine sabrederek, ecrini Allah’tan umarak bir şeyler getirecek olup da onu o günün fiyatına (orada) satacak olursa, Allah nezdinde şehitler mertebesi­ne yükselir. Daha sunra: “… Diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan ara­yarak yeryüzünde yol tepeceklerini…” âyetini okudu.

İbn Ömer dedi ki: Allah yolunda ölümden sonra, ölmek istediğim ölüm­ler arasında, yeryüzünde dolaşarak Allah’ın lütfundan aramak üzere bineği­min yükleri arasındaki ölümden daha çok seveceğim bir ölümü Allah yarat­mamıştır.

Tavus dedi ki: Dul ve yoksul için çalışan bir kimse, Allah yolunda cihad eden gibidir.

Seleften birisinden nakledildiğine göre, o Vâsıfta bulunuyor iken, Basra’ya gitmek üzere bir gemi buğday yükledi. Oradaki vekiline şunu yazdı; Bu ge­minin Basra’ya gireceği günü buğdayı sat, sakın ertesi güne bırakma. Gemi­nin geldiği vakit fiyatların düşük olduğu bir zamana denk geldi. Diğer tacir­ler vekile şöyle dedi: Sen bunu bir hafta erteleyecek olursan, onun iki katı kâr edersin. Gerçekten o da bir hafta erteledi ve bir kaç kat fazlasıyla kâr et­ti. Durumu arkadaşına yazdı. Bu sefer buğdayın sahibi ona şunu yazdı: Ey adam! Bizler dinimizin esenlikte olması ile birlikle az bir kâra kanaat etmiş­tik. Sense bize karşı bir cinayet işledin. Bu mektubum sana gelince hemen o nıah al ve Basra fakirlerine onu dağıt. Keşke bu yolla da -lehimde ya da aleyhimde olmaksızın- kârsız ve zararsız olarak ihtikârdan (kara borsacılık yapmaktan) kuriulabilsem.

Rivayet olunduğuna göre Mekkelilerden bir genç mescide devamla gider gelirdi. İbn Ömer onu göremeyince evine kadar gitti. Annesi; O kendisine ait olan bir buğdayı satmakla meşguldür, dedi. İbn Ömer onunla karşılaşın­ca yna: Oğlum dedi. Senin buğdayla işin ne? Niye deve, niye inek, niye ko­yun aiıp satmıyorsun? Çünkü buğday ticaretçisi kuraklığı sever. Buna karşı­lık davar sahibi Mmse yağmur yağmasını sever. [63]

9- Gece Namazı Kılmanın Fazileti:

“O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu mümkün olduğu ka­dar namaz kılın, demektir. Yüce Allah, kolay gelen kadarıyla gece namazı kıl­mayı farz kılmıştır. Daha sonra -önceden de geçtiği gibi- lîeş vakit namazı farz kılmakla bunu da neshetmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bir kesim şöyle demiştir: Gece namazının farziyeti bu âyet-İ kerîme ile iki rekat olarak tesbiı edilmiştir. Bunu Buharı ve başka­ları demiştir. Buhar! açtığı bir bahta şu hadisi zikreder: “Şeytan, sizden her-birinizin başının arka tarafına uykuya daldığı vakit üc tane düğüm bağlar. Her-bir düğümü ona ait olan yerde: Önünde uzun bir gece var uyumaya devam et, diye tesbit eder. Kişi uyanıp Allah’ı anacak olursa, düğümlerin biri çözü­lür. Abdest alırsa, bir diğer düğüm çözülür. Namaz kılarsa, bütün bu düğüm­ler çözülür. Böylelikle hoş, bir gönülle dinç bir şekilde sabahı eder. Aksi tak­dirde kötü bir ruh haliyle ve tembel olarak sabahı eder.”[64]

Semura b. Cündüb’ün Peygamber (sav)’dan rüyaya dair naklettiği hadisi­ni de zikreder. (Peygamber) buyurdu ki: “Başı taşla yanlan kimseye gelin­ce, o kimse Kur’ân’ı öğrenir, ondan sonra onu terkeder ve far2 kılınan na­mazı kılmadan uyur.”[65]

Abdullah b. Mesud’un rivayet ettiği şu hadisi de kaydeder: Peygamber (sav), huzurunda gecenin tamamını uykuyla geçiren birisinden sözedilince şöyle buyurdu: “Bu, şeytanın kulaklarına işediği bir adamdır.”[66]

İbnu’l-Arabi dedi ki; İşte bu hadisler mutlak olarak namazın zikredilme­sinin farz olan namaza yorumlanmasını gerektirmektedir. Bu durumda mut­lak olan -o anlamı da ihtiva etme ihtimalinden dolayı- mukayyede hami edi­lir. Böylelikle bunların muayyen olarak gece namazı hakkında olduğunu id­dia edenlerin iddiası çürümektedir.

Sahih’de -lafız Buhari’nin olmak üzere- Abdullah b. Amr dedi ki: Rasû-ktllah (Sav) bana dedi ki: “Ey Abdullah! Sen filan gibi olma! O önceleri ge­ce namaz kılardı, sonra geceleyin namaz kılmayı terketti.”[67] Eğer bu farz ol­saydı, elbetteki Peygamber (sav) o kimseyi o hali üzere bırakmazdı, ona da­ir böyle bir şekilde haber de vermezdi. Aksine onu alabildiğine yererdi.

Yine Sahih’de Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği zikredilmektedir: Pey­gamber (sav)’ın hayatında bir kimse bir rüya gördü mü onu Peygamber (sav)’a anlatırdı. Ben de bekar bir genç idim. Rasûktllah (sav)’ın döneminde mes-cidde uyurdum, Uykuda sanki iki meleğin beni gelip aldığını ve beni cehen­neme götürdüklerini gördüm. Kuyu gibi içinin kapatılmış olduğunu gördüm. İki boynuzu olduğunu gördüm. İçinde kendilerini tanıdığım birtakım insan­larla karşılaştım. Bu sefer, cehennem ateşinden Allah’a sığınırım, demeye ko­yuldum. Sonra bizimle bir başka melek karşılaştı. Bana; Artık senin için kor­ku yok, dedi. Ben bunu (ablam) Hafsa’ya anlattım. Hafsa bunu Rasûlullah (sav)’a anlattı. Peygamber şöyle buyurdu: “Abdullah ne iyi bir adamdır! Keşke gecenin bir bölümünde de namaz kılsaydı!” Bundan sonra gecenin az da olsa bir bölümünde namaz kılmadan uyumazdım.[68]

Eğer gece namaz kılmayı terketmek bir masiyet olsaydı, melek; Senin için korku yoktur, korkma, demezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [69]

10- Namazda Okunması Gereken Kur’ân-ı Kerim Miktarı;

Gece namaz kılmanın farz olmadığı ve yüce Allah’ın; “Artık Kur ân’dan kolayımıza) geleni okuyun” buyruğu ile; “o halde ondan kolayınıza gele­ni okuyun” buyruklarının zahiri üzere, namazda Kur’ân okumaya yorumla­nacağı sabit olmakla birlikte, ilim adamları namazda okunması gereken Kur’ân miktarı hususunda farklı görüşlere sahibtir.

Malik ve Şafii: Bu miktar Fatihatu’l-kitab’tır. Onu okumamak caiz değil­dir. Onun bir bölümünü okumakla da yetinilemez, elerler.

E bu Hanife ise bu miktarı Kur’ân’ın neresinden olursa olsun bir âyet di­ye takdir etmiştir. Yine ondan gelen bir rivayete göre bu miktar üç âyettir. Çünkü en az sûredeki âyet sayısı bu kadardır.

Birinci görüşü el-Maverdî, ikincisini de İbnu’l-Arabî zikretmiştir. Fakat sa­hih olan Malik ve Şafii’nin görüşüdür. Daha önce kitabın baş taraflarında el-Fatiha Sûresi’nde (Fatiha’nın hükümleri bölümleri 21. başlık ve devamında) açıkladığımız gibi.

Bundan maksadın namazın dışında Kur’ân okumak olduğu da söylenmiş­tir. el-Mave;dî dedi ki: Bu görüşe göre bu emrin mutlak olması vücuba ya-hutu vücub olmaksızın müstehablığa yorumlanır. Çoğunluğun görüşü de bu­dur. Çünkü okuması ona vacîb olursa, o miktarı ezberlemesi de onun için va-cib olur.

İkinci görüşe göre, Kur’ân’ın i’cazını, ondaki tevhidin delillerini, peygam­berlerin gönderilişinin delillerini bilmek için Kur’ân okumasının vacib oldu­ğu şeklinde yorumlanır. Fakat Kur’ân’ı okuyup i’cazını ve ondaki tevhid de­lillerini öğrendiği takdirde ayrıca ezberlemesi gerekmez. Çünkü Kur’ân’ı ezberlemek vacib olmayıp, müstehab olan Allah’a yakınlaştırıcı ameller­dendir.

Bu emrin ihtiva ettiği kıraat miktarının ne kadar olduğu hususunda beş görüş vardır:

  1. Kur’ân’ın tamamı. Çünkü yüce Allah Kur’ân’ı kullarına kolaylaştırmış­tır. Bu görüş ed-Dahhak’ındır.
  2. üçte birini. Bunu da Cuveybir nakletmiştik
  3. İkiyüz âyettir. Bu görüş es-Süddî’ye aittir.
  4. Yüz âyettir. Bu da İbn Abbas’ın görüşüdür.
  5. En kısa sûre gibi üç âyettir. Bu da Ebu Halid el-Kinânî’nin görüşüdür. [70]

11- Namazı Kılın, Zekâtı Verin:

“Namazı dosdoğru kılın” buyruğu ite kasıt, farz olan beş vakit namazı vak­tinde kılmaktır.

“Zekâtı verin.” Mallarınızda farz olan zekâtı verin, demektir. Bu açıkla­mayı İkrime ve Katade yapmıştır. el-Hâris el-Uklî dedi ki: Bundan maksat, fı-tır sadakasıdır. Çünkü malların zekâtı daha sonradan vacib olmuştur. Bunun nafile sadaka olduğu da söylenmiştir. Bütün hayır fiilleri olduğu da söylen­miştir. İbn Abbas: Allah’a itaat ve O’na ihlastır, diye açıklamıştır. [71]

12- Allah’a Güzel Şekilde Borç Vermek:

“Ve Allah’a güzel bir surette borç verin” buyı uğundaki “güzel surette borç (karz-ı hasen)” helâl olan maldan ihlasla Allah rızasının maksat olarak gözetildiği borçtur. Daha önce buna dair açıklamalar el-Hadid Sûresi’nde

(57/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Karz-ı lıasen aile halkına gerekli infakı (harcamaları) yapmaktır. Ömer b. el-Haltab ise: Karz-ı lıasen Allah yolunda harcamaktır, demiştir. [72]

13- “Nefisleriniz İçin Önden Ne Hayır Gönderirseniz,

Onu … Allah’ın Yanında Bulursunuz.”: (Bu buyruk daha ünce) cl-Bakara Sûresi’nde (.2/110. âyetçe geçmişti),

Ömer b. el-Hattab’dan rivayet edildiğine göre o, hurma ile süt karışımı bir içecek hazırlamışken gelen bir yoksula alıp onu verdi. Onlardan birileri: Bu yoksul bunun ne olduğunu ne anlasın, dedi. Ömer: Fakat o yoksulun Rab-bi bunun ne olduğunu bilir, dedi. Bununla yüce Allah’ın: “Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı… olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz” buyruğunu buna yorumlamış gibidir. Yani sizin terket-tiğiniz, geride bıraktığınız, hem cimrilikten ve bu husustaki kusurlu hareket­lerinizden daha hayırlı “hem de ecir bakımından daha büyük bulursunuz.

Ebu Hureyre dedi ki: (Bu ecir) cennettir. Ecir itibariyle daha büyük olma ihtimali de vardır. Çünkü yüce Allah, bir lıaseneye karşı on katıyla mükâfat verecektir.

“Hem daha hayırlı… daha büyük” lafızlarının nasb ile gelme­si “bulursunuz” buyruğunun ikinci mefuİleri oluşlarından dolayıdır. O” Basralılara göre fasıl zamiridir. Kûfelilerin görüşüne göre de imaddır. İ’rabta bunun yeri yoktur.

“Ecir bakımından” lafzı ise temyizdir.

“Allah’tan mağfiret de dileyin.1* Günahlarınızın bağışlanmasını O’ndan isteyin.

“Şüphesiz ki Allah” cevherden önce yapılanları “çok mağfiret buyuran­dır.” Tevbeden sonralarını da size “çokça merhamet edendir.”

Bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapnııştır.

Müzzemmil Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun.

Kuran

Müzzemmil Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.