Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

71 – Nuh Suresi | Tefsir’ul Munir

71 – Nuh Suresi | Tefsir’ul Munir

Nuh Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Nuh (A.S.)’un Kavmine Peygamber Olarak Gönderilmesi

1- Gerçekten biz Nuh’u kavmine: “Kendilerine çok acıklı bir azap gel­mezden önce kavmini korkut.” diye gönderdik.

2- O da dedi ki: “Ey kavmim! Şüphe­siz ben sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.

3- “Şöyle ki: Allah’a ibadet edin, O’n-dan korkun ve bana itaat edin.

4- ‘Ta ki günahlarınızdan bir kısmı­nı mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Şüp­hesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bil­seydiniz.”

Açıklaması

“Gerçekten biz Nuh’u kavmine: Kendilerine çok acıklı bir azap gelmez­den önce kavmini korkut diye gönderdik.” Yani biz Allah’ın kavmine gön­derdiği ilk rasul olan Nuh’u peygamber olarak gönderdik ve ona dedik ki: Kendilerine çok ağır ve acıklı bir azap gelmezden önce kavmini Allah’ın azabı ve intikamı ile korkutup uyar. Bu da ya cehennem azabı ya da tufan­da boğulma azabıdır. Eğer tevbe edip Allah’a dönerlerse bu azapları kaldı­rılır.

“O da dedi ki: Ey kavmim! Şüphesiz ben sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.” Nuh kavmine: “Ben sizleri Allah’ın azabı ile açık ve besbelli bir şekilde korkutup uyarıyorum. Size nasıl kurtulacağınızı açıklıyorum.” de­di. Bu korkutup uyarmanın muhtevası da şuydu:

“Şöyle ki: Allah’a ibadet edin, ondan korkun ve bana itaat edin.” Sizle­re O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak Allah’a ibadet etme­nizi, Onun haklarını eksiksiz yerine getirmenizi, emirlerine uymanızı, sizi azabına müstehak kılacak şeylerden uzak kalmanızı, size verdiğim emir­lerde bana itaat etmenizi emrediyorum. Çünkü ben sizlere şanı yüce ve mübarek olan Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim.

Takva (korkmak), emirleri yerine getirip haram ve günahı gerektiren hususlardan uzak durmak demektir.

Bu üç yükümlülüğü yerine getirmenin iki sonucu vardır:

“Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin.” Yani günahlarınızın bir kısmını örtsün, işlediği­niz kusurları müsamaha ile karşılasın, ömürlerinizi uzatarak sizi Allah’ın sizin için takdir buyurmuş olduğu ölüm vaktinize kadar -iman edip, itaat ettiğiniz takdirde- ertelesin ve ömürlerinizi uzatsın. Böylelikle ibadet ve itaate mükâfat olarak iki hususun vaad edildiği görülmektedir: Birincisi ahirette görülecek zararların önlenmesi demek olan günahların bağışlan­ması, ikincisi dünya menfaatlerinin gerçekleştirilmesi sonucunu verecek olan ecelin mümkün olan en nihai süreye kadar geciktirilmesi.

İlim adamları bu ayet-i kerimeyi itaat, iyilik ve akrabalık bağını gö­zetmek sebebiyle ömrün gerçek anlamda uzatılacağına delil göstermişler­dir. Nitekim Ebu Ya’lâ’nm rivayet ettiği hadiste belirtildiğine göre Enes şöyle demiştir: “Akrabalık bağını gözetmek ömrü uzatır.” Zemahşeri dedi ki: Allah meselâ Nuh kavmi iman ettikleri takdirde onlara bin yıl ömür ya­şayacaklarını, küfürleri üzere kalacak olurlarsa dokuzyüz yıl sonunda on­ları helak edeceğini takdir buyurmuş olsun. Onlara şu söylendi: İman edin, Allah da sizi belli bir vadenin sonuna kadar geciktirsin. Yani Allah’ın mik­tarını tespit ettiği ve sizin ulaşacağınız son vakit olarak belirleyip daha ile­risine gidemeyeceğiniz vakte kadar sizi yaşatsın. Bu da daha uzun vakit olan bin yılın nihayetidir. [1]

“Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.” Yani Allah’ın sizin için takdir ettiği süre gelip de siz hala kü­für üzerinde devam etmekte iseniz bu süre ertelenmez, aksine kaçınılmaz olarak gerçekleşir. O halde iman etmek ve itaate yönelmekte elinizi çabuk tutunuz. Eğer bilseydiniz, sizler Allah’ın takdir ettiği sürenin gelmesi ha­linde geriye bırakılmayacağını da bilirdiniz. Yani ecel kesindir ve ertelen­mez. Fakat bir başka şeyle bir alâkası ve irtibatı bulunmaktadır. İman ve itaat halinde ecel daha uzar. Fakat daha sonra da kaçınılmaz olarak ölüm gelecektir. Küfür ve masiyet halinde ise ecel daha kısa olur, sonra da ölüm tahakkuk eder.

Akıllı kimse, azap gelmeden önce itaate yönelmekte elini çabuk tutan­dır. Çünkü Yüce Allah cezanın gelmesini emredecek olursa, bu geri çevrile­mez ve buna engel olunamaz. Eceli tesbit eden Yüce Allah olduğundan do­layı eceli kendisine nispet etmiş bulunmaktadır. [2]

Nuh (A.S.)’un Rabbine Yakarışı

5- Dedi ki: “Rabbim, ben kavmimi gece ve gündüz gerçekten davet et­tim.”

6- ‘Takat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onla­rın.”

7- “Gerçekten ben onlara kendileri­ni mağfiret etmen için ne zaman davet ettiysem parmaklarını kulak­larına tıkadılar, elbiselerine hürün­düler, ısrar ettiler ve büyüklendik-çe büyüklendiler.”

8- “Sonra ben gerçekten onları yük­sek sesle davet ettim.”

9- “Sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim. Hem de kendilerine gizli gizli söyledim.”

10- “Arkasından: Rabbinizden mağ­firet dileyin. Çünkü O çok mağfiret edicidir, dedim.”

11- “Böylece O üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir.”

12- “Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır.”

13- “Size ne oluyor ki Allah’ın aza­metinden hiç korkmuyorsunuz?”

14- “Halbuki O sizi tavır(dan) ta-vır(a) geçirerek yaratmıştır.”

15- “Görmez misiniz, Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış.”

16- “Onların arasında ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.”

17- “Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir.”

18- “Sonra sizi yine oraya iade edecek ve sizi bir defa daha çıkaracak.”

19- “Allah, yeri sizin için bir sergi kılmıştır.”

20- “Ta ki onun geniş yollarında gidesiniz.”

Açıklaması

Yüce Allah Nuh (a.s)’un kavminden çeşitli şekillerde şikâyetlerde bu­lunduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz gerçekten davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”

Nuh (a.s.) aziz ve celil olan Rabbine kavminden gördüklerini ve elli ek­siğiyle bin yıl gibi uzun bir süre onlara karşı sabredip katlandığını belirte­rek şikâyette bulundu: Ben kavmimi kendilerini çağırmamı emrettiğin ima­na, senin emrine uyarak gece gündüz davet edip durdum. Fakat benim on­ları çağırmam kendilerini davet ettiğim şeyden kaçıp uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. Yani ben onları hakka yaklaşmak için çağır­dıkça onlar haktan kaçtılar, uzaklaşıp gittiler. Daha sonra onların kendisine çeşitli tutumlar takındıklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten ben onlara kendilerini mağfiret etmen için ne zaman davet ettiysem parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler, ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.” Ben onları günahlarının bağışlan­masına sebep olacak, sana iman etmeye ve sana itaate çağırdıkça onlar parmak uçlarıyla benim kendilerine yaptığım daveti duymasınlar diye ku­laklarını tıkadılar, beni görmesinler, sözümü işitmesinler diye de elbisele­riyle yüzlerini kapattılar. Küfür ve şirk üzere kalmaya devam ettiler, hakkı kabulden uzaklaşıp büyüklendikçe büyüklendiler. Yani hakka uymayı, ona boyun eğmeyi kendilerine yedirmediler.

“Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle davet ettim, sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim, hem de kendilerine gizli gizli söyle­dim.” Ben çeşitli davet yollarına başvurup onları insanlar arasında açıkça ve yüksek sesle imana ve itaate davet ettim. Daha sonra açıkça davet etti­ğim gibi gizli gizli de davette bulundum.

Ayetlerden maksat, onun davetinin üç mertebeli olduğunu anlatmaktır:

O gece gündüz gizli öğüt vermekle başladı. Onlarsa ondan kaçıp uzak­laştılar.

Sonra onlara açık açık davette bulundu. Çünkü bir topluluk arasında öğüt vermek bir azardır ve üslûbu ağırlaştırmaktır. Bu da onları etkilemedi.

Daha sonra gizli ve açık her iki yolu da bir arada denedi. Tıpkı hangi yola baş vurduysa faydasını göremediğinden şaşırıp kalan gayretkeş kim­senin yaptığı gibi. Buradaki “sonra” anlamındaki lafız bu haller arasındaki uzak süreyi ve üslûp mertebesindeki farklılığı göstermek içindir. Çünkü açıkça davet, gizli davetten daha ağır bir üslûptur. Her iki yolu birlikte uy­gulamak ise, bunlardan tek başına birisini kullanmaktan daha ağırdır.

Bu da Peygamber (s.a.)’in Mekke’de ve Arap yarımadasında izlediği davet aşamalarını andırmaktadır. Kureyş kâfirlerinin takındıkları tutum da Nuh (a.s) kavminin tutumuna benziyordu:

“Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’anı dinlemeyin ve o okunurken an­lamsız sesler çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” (Fussilet, 41/26)

Daha sonra davetinin mahiyetini şöylece açıklamaktadır: “Arkasın­dan: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok mağfiret edicidir, dedim.” Onlara dedim ki: Rabbinizden ihlâslı bir niyet ile geçmiş günahlarınızın bağışlanmasını isteyin. Küfür ve masiyetlerden Allah’a tevbe edin. Şüphe­siz sizi yaratan, besleyip büyüten Rabbinizin günahkârlara mağfireti pek çoktur.

Buyrukta mağfiret dilemenin, bereketin ve bolluğun artması sonucu­nu verdiğine delil vardır. Çünkü fakirlik, kıtlık, korkular, acılar, masiyetle-rin getirdiği bir uğursuzluktur. Tevbe edip mağfiret dileyecek olurlarsa bu uğursuzluk ve bela ortadan kalkar, hayır ve bereket geri döner.

Daha sonra küfür ve masiyetten tevbe etmeleri halinde onlara beş hu­susu vaad ederek dedi ki:

1- “Böylece O üzerinize semayı bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar ve bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır.” Eğer sizler Rabbinizden mağfiret dileyecek olursanız üzerinize bol bol ve ardı ar­kasına yağmur yağdırır. Böylelikle mal, bolluk, mahsuller, meyveler çoğa­lır. Rahat, huzur, mutluluk ve istikrar her tarafı kuşatır. Size pek çok mal ve bol bol hayırlar ihsan eder. Güvenlik, refah, istikrar ve mutluluk duygu­su dolayısıyla soyunuzu, çoluk çocuğunuzu arttırır. Size ağaçlarla, mahsul­lerle, meyvelerle donanmış yemyeşil bahçeler verir. Ekini, mahsulleri, ge­liri artıran akar tatlı suları olan ırmaklar ihsan eder.

İşte bu, Allah’tan mağfiret dilemenin, yağmurun yağmasının ve türlü rızıkları elde etmenin en büyük sebeplerinden birisi olduğunun delilidir. Bundan dolayı istiska namazında (yağmur duasında) mağfiret dilemek em-rolunmuştur. Aynı şekilde ayet, Yüce Allah’a iman etmeleri halinde hem ahirette pek büyük bir paya sahip olacaklarını, hem de dünyada bolluk ve varlığa kavuşacaklarını göstermektedir.

Teşvik edici unsurlarla davette bulunduktan sonra onları azarladı ve şu sözleriyle onları korkutarak davet yoluna başvurdu:

2- “Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz? Hal­buki O sizi tavır(dan) tavır(a) geçirerek yaratmıştır.” Niçin Allah’ın azame­tinden korkarak Onu tevhid etmiyor, Ona itaat etmiyorsunuz? Halbuki nutfeden başlayarak yapışkan bir kan, bir çiğnemlik et, kemik, arkasından et gibi çeşitli merhalelerden geçirip sizi yaratan O’dur. Daha sonra hilkati­niz tamamlanmakta ve bambaşka bir yaratık olarak sizi var etmektedir. Çocukluk, sonra gençlik, sonra olgunluk çağma geliyor, sonra da yaşlanı­yorsunuz. Sizi bu harikulade aşamalarda yaratan zata karşı gereken tutu­mu takınmakta nasıl gerekeni yapmaktan uzak kalabiliyorsunuz?

Razi buradaki “recâ: ummak” lafzının “korkmak” diye tefsir edilmesini uygun görmemektedir. Çünkü sözlükte “recâ: ummak” korkmanın zıttıdır. Bu sebeple Zemahşeri’nin açıklamasını tercih etmiştir. Buna göre de: Siz niçin Allah’tan herhangi bir tazim ümit etmiyorsunuz demek olur. Yani ni­çin sizler Allah’ın sizi tazim edip, büyülteceğini ümit edecek bir durumda değilsiniz? “Allah” lafzı da tazim edecek olanı açıklamaktadır.

Bu ayet Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin bir delilidir. Çünkü insa­nın kendisi üzerinde düşünmesi bunu ortaya koyar. Daha sonra üst alem­den bir başka delili getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Görmez misiniz Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış, onla­rın arasında ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.” Yani sizler Yüce Allah’ın biri diğeri üstünde birbirleriyle uyumlu olarak yedi göğü na­sıl yaratmış olduğuna, dünya semasında ayı, yeryüzünü aydınlatıcı ve ha­rareti bulunmayan bir halde, güneşi ise gece karanlığını gideren, etrafa ısı ve ışık saçan aydınlatıcı bir kandil gibi yarattığına bakmaz mısınız?

Ay için ayların geçip gidişine delâlet eden konaklar ve burçlar takdir ettiği gibi, güneş de yılların ardı arkasına gelmesinin bir delilidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güneşi ışık saçıcı, ayı nurlu yaratan, yıl­ların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona konak yerleri belirleyen O’dur. Al­lah bunları ancak hak ile yaratmıştır. O bilen bir topluluk için ayetleri ge­niş geniş açıklar.” (Yunus, 10/5)

Daha sonra Yüce Allah alt alemden olan dünyadan bir delili söz konu­su ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya ia­de edecek ve sizi bir defa daha çıkaracak.” Allah ilk atanız Adem’i toprak­tan var etti, bitki gibi büyüyüp gelişmesini sağladı. Sizin gelişmeniz de ye­rin bitirdiği ve bitki ya da hayvan türünden gıdalara dayalıdır. Daha sonra sizi tekrar yere geri iade etmekte, orada erimektesiniz. Parçalarınız dağıl­makta ve nihayet yere karışıp toprağa dönmektedir. Daha sonra kıyamet gününde ölümden sonra sizleri tekrar bir defada çıkartacaktır. Birinci ya­ratılışınızda olduğu üzere tedrici bir şekilde bitki gibi var etmeyecektir.

Zemahşeri dedi ki: Sonradan var edilmişliğe daha açık delil olması için yaratılışın anlatılması amacı ile bitki, istiare yolu ile kullanılmıştır.

5- “Allah yeri sizin için bir sergi kılmıştır. Ta ki onun geniş yollarında gidesiniz.” Yüce Allah’ın insan üzerindeki nimetlerinden birisi de yeryüzü­nü sizin için bir sergi gibi yayıp donatılmış olarak yaratmasıdır. Orasını dağlarla sağlamlaştırmıştır. Siz de rızık aramak maksadıyla oranın çeşitli yerlerine gidip gelmektesiniz. Dağlar arasında, vadilerde ve ovalarda sizin için geniş yollar yaratmıştır. [3]

Nuh Kavminin Çeşitli Kötülükleri, Çirkin Sözleri Ve Fiilleri

21- Nuh dedi ki: “Rabbim, gerçek şu ki, bunlar bana isyan ettiler. Malı ve evlâdı zararından başkasını artırmayacak kimselere uydular.”

22- “Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.”

23- “Ve: Tanrılarınızı sakın bırak­mayın, sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler.”

24- “Şüphesiz ki onlar birçok kimseyi saptırdılar. (Rabbim) zalimlerin sa­pıklığından başka şeylerini artırma!”

25- Onlar da günahlarından dolayı suda boğuldular. Ardından ateşe atıl­dılar da kendilerini Allah’tan kurta­racak yardımcılar da bulamadılar.

26- Nuh dedi ki: “Ey Rabbim! Yeryü­zünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”

27- “Çünkü eğer sen onları bırakır­san kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden baş­ka evlât doğurmazlar.”

28- “Rabbim! Bana, anama, babama, mümin olarak evime girene, erkek ve kadın müminlere mağfiret eyle! Zalimlerin de helaklerinden başka şeylerini artırma!”

Açıklaması

“Nuh dedi ki: Rabbim gerçek şu ki; bunlar bana isyan ettiler. Malı ve evlâdı zararından başkasını artırmayacak kimselere uydular.” Nuh (a.s) Rabbine şöylece dua etti: Rabbim, benim kavmim bana isyanı sürdürüp da­vetimi kabul etmediler. Sahip oldukları malları ve evlatları, dünyada sa­pıklıklarını, ahirette cezalarını artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Başkanlara, büyüklere ve varlıklı kimselere tabi olup gittiler. Böylelikle dünyayı da, ahireti de kaybettiler.

“Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.” Pek büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular. Bu ise Nuh (a.s)’un hak dine ve Allah’ın tevhidine davetini kabul etmekten insanları alıkoymak ve ayak takımını Nuh (a.s)’a eziyet edip öldürmeye teşvik etmek şeklinde idi.

“Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler.” Yani elebaşıları kendilerine uyan kimselere Nuh (a.s)’a muhalefet etmek, onun emir ve sözlerine karşı çıkmak için al­datıp kandırmak üzere, ilâhlarınıza ibadeti bırakıp, Nuh’un Rabbine iba­det etmeyin, dediler. Özellikle de -daha sonraları Arapların da ibadet etti­ği- şu Ved, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesir adındaki putlara ibadeti terketme­yin.

Ved, Kelboğullarının; Suvâ’, Huzeylilerin; Yeğûs, Gutayflılarm; Yeûk, Hemdanlıların; Nesr, Zülkela’lılardan Himyerlilerin putu idi. Bunlar Nuh (a.s) kavminden salih birtakım kimselerin isimleri idi. Bu şahıslar ölünce şeytan onların kavimlerine, bunların oturup kalktıkları yerlerde onların heykellerini dikin ve onlara bu şahısların isimlerini verin, diye telkinde bulundu. Onlar da böyle yaptılar. Bu işi yapanlar ölüp, başkaları geldikten sonra bu sefer İblis onlara şöyle vesvesede bulundu: Sizden öncekiler bun­lara ibadet ediyorlar ve bunlar vasıtasıyla onlara yağmur yağdırılıyordu. Bunun üzerine sonrakiler de onlara ibadet ettiler.

Arapların nezdinde başka putlar daha vardı. Bunların en önemlileri Taifte Sakiflilere ait Lât; Süleym, Gatafan ve Cuşemlilere ait Uzza; Ku-deyd’de Huzaalılara ait Menat; Mekkelilere ait İsaf; Naile ve Hubel putları bunların en önemlileri idi. Hubel onların nezdinde putların en büyüğü idi. Bu sebeple Kabe’nin üzerine yerleştirilmişti.

“Şüphesiz ki onlar birçok kimseyi saptırdılar. (Rabbim) zalimlerin sa­pıklığından başka şeylerini artırma.” Yani onların büyükleri ve başkanları pekçok kimseyi saptırdı. Bir diğer açıklamaya göre putlar birçok kimseyi saptırdı. Putlara ibadet Peygamber efendimizin peygamberlik dönemine kadar Araplar arasında da Arap olmayanlar arasında da nesiller boyunca devam etti. Nitekim İbrahim (a.s) duasında şöyle demişti: “Beni de, oğulla­rımı da putlara tapmaktan uzak tut! Rabbim, çünkü onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” (İbrahim, 14/35-36)

Buna uygun olarak Nuh (a.s) onların sapmaları, başkalarını saptırma­ları, küfür ve inatları sebebiyle onlara şöylece beddua etti: Sen kâfirlerin şaşkınlıklarından ve doğrudan uzaklaşmalarından başka şeylerini artır­ma! Böylelikle hakka ve doğruya giden yolu bulamasmlar. Bu da Musa (a.s)’nm Firavun ve kavmine yaptığı şu bedduayı andırmaktadır: “Rabbi-miz! Mallarını yok et, kalplerini mühürle. Çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir.” (Yunus, 10/88)

Daha sonra Yüce Allah onların cezalarını ve cezalarına sebep teşkil eden insanları saptırmalarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Onlar da günahlarından dolayı suda boğuldular. Ardından ateşe atıl­dılar da kendilerini Allah’tan kurtaracak yardımcılar da bulamadılar.” Ya­ni günah ve kötülüklerinin çokluğundan, küfürleri üzere ısrar edip rasulle-rine muhalefeti sürdürdüklerinden dolayı tufan ile suda boğuldular. Sonra da ahirette ateşe sokulacaklardır. Kimse onları Allah’ın azabından kurta­ramadı ve bu azabı onlardan uzaklaştıramadı, uzaklaştıramayacak.

“Nuh dedi ki: Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kim­se bırakma!” Yani Nuh (a.s) onların iman edeceklerinden yana ümidini ke­since Yüce Allah da bu hususu kendisine vahyettikten sonra onlara şöylece beddua etti: Rabbim, yeryüzünde onlardan bir yurt veya evde sakin olup barınan hiçbir kimse bırakma.

“Çünkü eğer sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimse­den, aşırı giden kâfirden başka evlat doğurmazlar.” Yani eğer sen onlardan herhangi bir kimseyi bırakacak olursan onlardan sonra yaratacağın kulları hak yoldan saptırırlar ve onlar ancak sana itaati terketmek suretiyle gü­nah işleyecek, kalbinden de nimetlerine karşı çokça nankörlük edecek; gü­nahkâr kimseden başkasını doğurmayacaklardır. Çünkü onları tanıyor, on­larla birlikte elli yıl eksiğiyle bin yıl birlikte kalmış bulunuyordu.

Daha sonra Nuh (a.s) iman ehline dua etti ve kâfirlere bedduayı da tekrarladı:

“Rabbim! Bana, anama babama, mümin olarak evime girene, erkek ve kadın müminlere mağfiret buyur. Zalimlerin de helaklerinden başka şeyle­rini artırma.” Yani Rabbim benim günahlarımı da, risaletime iman etmiş bulunan anne babamın günahlarını da ört. Mümin olarak evime giren her­kesin günahlarını bağışla. Gelecek ümmet ve nesiller arasından senin var­lığını ve vahdaniyetini tasdik edecek her mümini de bağışla, kâfir olarak kendilerine zulmedenlerin ise helak, hüsran ve yok oluşlarından başka şeylerini artırma.

Onun bu duası kıyamet gününe kadar gelecek olan bütün müminleri ve zalimleri kapsamış bulunmaktadır.

İmam Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizi’nin rivayetine göre Ebu Said Hudri, Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Müminden başka­sıyla sohbet ve arkadaşlık etme. Yemelini de takva sahibinden başkası vemeşin.” Nuh (a.s)’a uyarak onun gibi yaşayan ve vefat etmiş erkek kadın bütün müminlere dua etmek de müstehaptır.

Kuran

Nuh Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.