Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

71 – Nuh Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim. Allah’ın Adı İle Mekke’de inmiştir, yirmisekiz âyettir.

71 – Nuh Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Nuh Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

  1. Gerçekten Biz, Nuh’u kavmine: “Kendilerine çok acıklı bir azab gelmezden önce kavmini korkut” diye gönderdik.

Daha önce ei-A’râf Sûresi’nde (7/59- âyetin tefsirinde) Nûh (a.s)’ın gön­derilmiş ilk rasûl olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca bu­nu Katade, Ibn Ahbas’tan, o da Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir. Pey­gamber buyurdu ki: “İlk gönderilen rasûl Nûh’dur. O yeryüzündeki herke­se peygamber olarak gönderilmişti r.”[2]

Bundan dolayı yeryüzündekiler kâfir olunca, Allah yeryüzünde bulunan herkesi üuda boğdu.

Nûh (a.s)’ın nesebi (babasından geriye doğru) şöyledir: Nûh b. Lâmek b. Müteveşlih b. Ahnuh -ki îdris’tir- b. Yered b. Mehlâyîl b. Enûş b. Kaynarı b. Şîs b. Âdem (a.s)’dır.

Vehb dedi ki: Bunların hepsi mü’min kimseler idi. O kavmine elli yağın­da iken peygamber olarak gönderildi. İbn Abbas: Kırk yaşında iken demiş­tir. Abdullah b. Şeddad ise Nuh üçyüzelli yaşında iken peygamber olarak gön­derildi. Bu husustaki açıklamalar bundan önce el-Ankebût Sûresinde (29/14-15. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, Allah’a hamdolsun.

” Kavmini korkut diye” buyruğu; takdirindedir. Buna göre; diye” cer harfinin düşürülmesi ile nasb konumundadır. Bu cer harfinin; ile birlikte bulunması halinde amel etmesi güçlü oldu­ğundan ötürü cer konumunda olduğu da söylenmiştir. Bunun müfessire (tefsir edici) anlamında olması da mümkündür. O takdirde irapta mahalli ol­maz. Çünkü “irsal: peygamber göndermemde emir manası vardır. Bu takdir­de ayrıca “be” harfini takdir etmeye gerek yoktur.

Abdullah (b. Mesud)’ın kıraatinde; Kavmini korkut” şeklinde olup ” …diye” edatı getirilmemiştir ki; bu da: “Biz ona: Kavmini korkut, dedik” anlamındadır. înzârm (uyarıp, korkutmanın) anlamına dair açıklama­lar daha önceden el-Bakara. Sûresi’nin baş taraflarında (2/6. âyetin başında) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerine çok acıklı bir azab gelmezden önce” buyruğu ile ilgili ola­rak îbn Abbas şöyle demektedir: Bununla âhiretteki cehennem ateşinin azabını kastetmektedir. el-Kelbî Bu başlarına gelen tufan azabıdır, demiştir. Bir başka açıklamaya göre buyruk; Eğer iman etmeyecek olurlarsa, çok acıklı bir azabın gelip hepsini vuracağını belirterek onları korkut, demektir. O bakımdan o, kavmini davet ediyor, onları korkutup uyarıyor, fakat onlar­dan kimsenin çağrısını kabul ettiğini görmüyordu. Bunun yerine kavmi onu bayılıncaya kadar dövüyordu. O da: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Ankebût Sûresi’nde (29/14-15- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, Allah’a hamdolsun.[3]

  1. O da dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.
  2. “Şöyle kî: Allah’a ibadet edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin.
  3. “Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz ki Allah’ın takdir et­tiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.”

“O da dedi ki: Ey kavmimi Şüphesiz ben sizi apaçık bir korkutan ve uya­ranım.” Sizin bildiğiniz dilinizle size bu hususları açıkça bildirenim,

“Şöyle ki Allah’a İbadet edin” buyruğunda ki: “Şöyle ki” diye lafzı daha önceden “korkut diye” buyruğunu açıklarken geçtiği üzere müfessiredir (açıklayıcıdır.)

“İbadet edin” O’nu tevhid edin.

“Ve” size verdiğim emirler hususunda “bana itaat edin.” Çünkü ben Al­lah’ın size gönderdiği elçisiyim.

“Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun” buyruğundaki; Mağfiret buyursun” buyruğu emrin cevabı olarak cezmedilmiştir.

“…dan bir kısmını” ise zâid bir sıladır. Buna göre buyruk; günah­larınızı bağışlasın dernek ulur. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır,

Bunun zaid olması doğru olamaz da denilmiştir. Çünkü bu edat vacib (ge­reklilik belirten) ifadelerde fazladan getirilemez. Burada ancak teb’îz (kısmî-lik bildirmek) için olabilir. O da günahların bir bölümü demektir. Bu da ya­ratılmışların haklarına taalluk etmeyen günahlar hakkındadır. (Meal de bu­na göredir.)

Burada cinsin beyanı için kullanıldığı da söylenmiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü ona uygun bir cinsten daha önceden sözedilmiş değildir.

Zeyd b. Eşlem ise şöyle demiştir: Buyruk: Sizi günahlarınızdan (sıyırıp) çı­karır, demektir. İbn Şecere dedî ki: O, size bağışlansın, diye kendisinden mağ­firet dilediğiniz günahlarınızı bağışlar, demektir.

“Ve sîzi belli bir süreye kadar geciktirsin” buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Ömürlerinizi geriye bıraksın, ertelesin, demektir. Yani yüce Allah, yaratıhnalanndan ünce eğer İman edecek olurlarsa, ömürlerini bereketli kı­lacaktır. İman etmeyecek olurlarsa, azab dünyada acilen gelip onları bula­caktır, diye hükme bağlamıştır.

Mukatil dedi ki: Ecellerinizin sona ereceği vakte kadar afiyet içerisinde si­zi geciktirir. Sizleri kıtlık ve başka hususlarla cezalandırmaz.

Buna göre buyruğun anlamı şudur: Ecellerinizin geleceği vakte kadar cezalardan ve sıkıntılı hallerden sizi uzak tutar. ez-Zeccâc dedi ki: Yani O, si­zi azablan sonraya bırakır ve azap ile kökten imha edilenlerin ölümünden baş­ka bir şekilde ölürsünüz. Buna binaen “belli bir süreye kadar” buyruğu siz­ce bilinen bir süreye kadar, demektir ve sizi ne suda boğarak, ne yakarak, ne de öldürülerek öldürür. Bu açıklamayı el-Ferrâ zikretmiştir. Birinci görüşe gö­re ise “belli bîr süre”den kasıt, Allah nezdinde bilinen bir süre demekcir.

“Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz.” Ya­ni ölüm gelecek olursa, ister bir azab sonucunda gelmiş olsun, ister azabsız gelmiş olsun sonraya bırakılmaz.

Yüce Allah’ın eceli kendisine izafe etmesinin sebebi, onu tesbit edenin kendisi oluşundan dolayıdır. Kimi yerde ecel, eceli gelenlere de izafe edile­bilir. Yüce Allah’ın: “Ecelleri geldiğinde” (en-Nahl, 16/61) buyruğunda oldu­ğu gibi. Çünkü bu onlar için tayin edilmiş bir süredir,

Keşke” lafzı “(ol): Eğer, şayet” anlamındadır ki; eğer bilseniz de­mektir. el-Hasen dedi ki: Eğer sizler Allah’ın eceli gelip sizi buldu mu asla geriye bırakılmayacağını bilmiş olsaydınız, mutlaka amel edecektiniz, demek­tir. [4]

  1. Dedi ki: “Rabbîm, ben kavmimi gece ve gündüz gerçekten davet ettim.
  2. “Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini arttırmadı onların.”

“Dedi ki: Rabbim, ben kavmimi gece ve gündüz” gizli ve açık “gerçek­ten davet ettim.” Kesintisiz olarak onları davet ettim, anlamında okluğu da söylenmiştir.

“Fakat benim davetim kaçıştan” imandan uzaklaşıştan “başka bir şey­lerini arttırmadı onların.”

“Benim davetim” buyruğu genel olarak “ye” harfi üstün okunmuş­tur. Kûfeliler, Yakub ve Ebu Amr’dan rivayetle ed-Dûrî sakin (harf-i ıned ha­linde) okumuşlardır. [5]

  1. “Gerçekten ben onlara kendilerini mağfiret etmen için ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Elbiselerine bütündüler, ısrar eltiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.”

“Gerçekten ben onlara kendilerini mağfiret etmen” mağfirete sebep ola­cak işleri yapmaları “için” ki bu da Sana iman etmek ve Sana itaat etmek­tir- “ne zaman davet ettiysem” benim davetimi işitmemek için “parmakla­rını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler.” Onu görmesinler di­ye elbiseleri ile yüzlerini örttüler.

İbn Abbas dedi ki: Onun sözlerini işitmesinler diye elbiselerini başlarının üzerine örttüler. O halde elbiselere bürünmek, sözlerini işitmesinler diye ku­laklarını tıkamaktaki ileri bir adımdır, yahutta o susuncaya kadar tanınma­sınlar diye böyle yapmış, olabilirler ya da ona kendisinden yüz çevirdikleri­ni anlatmak için bu şekilde hareket etmiş olabilirler.

Bir görüşe göre bu, düşmanlıktan kinayedir. Nitekim: Filan kişi bana kar­şı düşmanlık elbisesini giyindi, denilir.

“Israr ettiler” küfür üzere ayak direttiler ve tevbe etmediler “ve” hakkı kabul etmeye karsı “büyüklendikçe büyüktendiler.” Çünkü onlar: “Sana sı­radan kimseler tabi olmuş iken sana iman mı edelim?” (eş-Şuarâ, 26/111) demişlerdi.

“Büyüklendikçe…” ise tefhim (büyüklenmelerinin ileri derece­de olduğunu anlatmak) içindir. [6]

  1. “Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle davet ettim.
  2. “Sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim, hem de kendilerine gizli gizli söyledim.”

“Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle davet ettim.” Daveti böyle­likle onlara açık açık ilan ettim.

” Yüksek sesle” buyruğu “onları davet ettim” fiili ile mastar (me-ful-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü davetin iki çeşidinden birisi de “yüksek sesle, açıkça davet etmek”dir. Bundan dolayı tıpkı “oturdu” anlamın­daki fiil ile: “: Kalçaları üzerine oturup bacaklarını dikerek ellerini diz­lerinin önünden birleştirmek” lafzının nasbedilmesine benzer. Çünkü bu da oturma çeşitlerinden birisidir. Ya da “onları… davet ettim” fiili ile “onlara yüksek sesle bunları söyledim” anlamında kullanıldığı için nasbedilmiştir.

Bunun “davet etti” mastarının sıfatı olması da mümkündür. Yüksek ses­le çağırmak ya da çağrısını yüksek sesle yapmak suretiyle anlamındadır. Bu durumda da hal konumunda mastar olur ve; Onlara davetimi yüksek sesle yaparak onları davet ettim” demek olur.

“Sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim, hem de kendi­lerine gizli gizli söyledim.” Yani ben harcamadık bir gayret bırakmadım, Mücahid dedi ki: Açık açık ilan ettim demek, yüksek sesle bağırdım demektir. “Hem de kendilerine gizli gizli söyledim” ifadesi de onların birini öteki görmeden fark etmeden davet ettim anlamındadır.

“Kendilerine gizli gizli söyledim.” Evlerine gittim demektir.

Nûh (a.s)’ın yaptığını belirttiği bütün bu işler, onları davet uğrunda ileri derece yaptıklarını ve davet etmekte hertürtü inceliği kullandığını göstermek­tedir. “Muhakkak ben… açık açık ilan ettim” lafzındaki “ye” har­fini el-Haremî’lera) ile Ebu Amr fethalı, diğerleri ise (harf-i med olarak) sa­kin okumuşlardır. [7]

  1. “Arkasından: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağ­firet edicidir, dedim.
  2. “Böylece O, üzerinize semâyı (yağmuru) bol bol salıverir.
  3. “Mallarla, oğullarla size yardım eder, size bağlar, bahçeler ve­rir ve sizin için nehirler akıtır.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağiz: [8]

1- Allah’tan Mağfiret Dilemek:

“Arkasından; Rabbinizden mağfiret dileyin.” Yani imanınızı halis kılmak suretiyle geçmiş günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyin. “Çünkü O, çok mağfiret edicidir” ifadesi, tevbe etmeleri için onlara bir teşviktir.

Huzeyfe b. ei-Yeman’ın rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Mağfiret dilemek günahların silicisidir.”[9]

el-Fudayl dedi ki: Kul: Allah’tan mağfiret dilerim, der. Bu, benim güna­hımı affet, onu görme, diye açıklanır. [10]

2- Mağfiret Dilemenin Bazı Mükafatlan:

“Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir” buyruğu, se­ma suyunu salıverir demektir, O halde bunda hazfedilmiş (su anlamındaki) bir lafız vardır. “Sema”nın yağmur anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani üzerinize yağmuru gönderir, demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Sema {gökten yağan yağmur) bir kavmin toprağına düştü mü Orada biz davarlarımızı otlatırız, isterse onlar kızsınlar.”

“Bol bol yağmuru pek çok demektir.

” Salıverir” lafzı emrin cevabı olarak cezm ile gelmiştir.

Mukatil dedi ki: Onlar uzun bir süre Nuh’u yalanlamaları dolayısıyla kırk yıl süreyle Allah onlara yağmur yağdırmadı ve kadınlarını ktsırlaştırdı. Da­varları ve ekinleri telef oldu. Nûh (a.s)’a gittiler ve ondan yardım ve imdad istediler. O da kendilerine: “Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok mağ­firet edicidir” dedi. Yani O, kendisine dönenlere hep böyle davranır. Daha sonra onları imana teşvik etmek üzere: “Böylece O üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağ­lar, bahçeler verir ve sizin İçin nehirler akıtır” dedi.

Katade dedi ki: Allah’ın Peygamberi onların dünyaya karşı tutkun kimse­ler olduklarını bildiğinden ötürü onlara: “Haydi, Allah’a itaate koşunuz. Çünkü Allah’a itaat ile hem dünya, hem de âhiret elde edilir” demişti. [11]

3- Mağfiret Dilemek Dünyada Rızkın Bollaşmasına Sebeptir:

Gerek bu âyet-i kerimede, gerekse Hûd Sûresi’ndeki âyette (11/52. âyet-i kerimede) mağfiret dilemenin rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına delil vardır.

eş-Şa’bî dedi ki: Ömer yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar mağ­firet dilemekten başka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanın­da bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik, dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılması istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten son­ra: “Habisinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böyle­ce O üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir” buyruklarını okudu.

d-Evzaî dedi ki: İnsanlar yağmur duası için gıktılar. Bilâl b. Sa’d ayağa kal­karak, Allah’a hamd u senada bulunduktan sonra dedi ki: Allah’ım, biz Se­nin: “İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur” (et-Tevbe, 9/91) diye buyur­duğunu duyduk. Bununla birlikçe biz kötülük yaptığımızı ikrar ediyoruz. Aca­ba bizim gibilere mağfiret buyurur musun? Allah’ım, bizim günahlarımızı mağ­firet buyur, bize merhamet eyle, bize yağmur yağdır, deyip ellerini kaldırdı, beraberinde bulunanlar da ellerini kaldırdılar. Ve onlara yağmur yağdırıldı.

İbn Subayh dedi ki: Bir kişi el-Hasen’e kuraklıktan şikayet etti. Ona: Al­lah’tan mağfiret dile, dedi. Bir diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Al­lah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başka kist ona: Allah’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesin­deki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendiliğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah Nuh Sûresi’nde: “Rabbinizden mağfiret di­leyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağ­lar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” diye buyurmaktadır.

İstiğfarın nasıl yapılacağına dair açıklamalar ve bunun ihlâs ve günahlar­dan vazgeçmek esası üzere yapılacağına dair açıklamalar, daha önceden Âl-i İmran Sûresi’nde (3/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Esasen bu, mağfiret duasının kabul edilmesinin esasını teşkil eder. [12]

  1. “Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?
  2. “Halbuki O, sizi tavr tavr yaratmıştır.”

Denildiğine göre: Buradaki “recâ; ummak” buyruğu “korkmak” (mealde olduğu gibi) anlamındadır. Yani siz ne diye Allah’ın azametinden ve herhan­gi birinizi cezalandırmaya kadir olduğundan korkmuyorsunuz? Yani Al­lah’tan korkmayı terketmekteki gerekçeniz nedir?

Said b. Cübeyr, Ebu’l-Âliye ve Ata b. Ebi Rebâh şöyle demişlerdir: Size ne oluyor ki Allah’tan hiçbir sevap ummuyor ve O’nun hiçbir azabından kork­muyorsunuz?

Said b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şöyle açıkladığını nakletmektedir: Size ne oluyor da Allah’ın azabından korkmuyor, O’nun hiçbir mükâfatını ümit et­miyorsunuz?

el-Vâlibî ve ondan el-Avfî: “Size ne oluyor da Allah’ın azametine dair hiç­bir bilginiz yok” diye açıklamıştır. Yine İbn Abbas ve Mücahid şöyle demiş­lerdir; Size ne oluyor da Allah’ın hiçbir azametini görmüyorsunuz?

Mücahid ve ed-Dahhak’tan: Size ne oluyor da hiçbir şekilde Allah’ın azametine aldırmıyorsunuz? diye açıkladıkları nakledilmiştir. Kutrub dedi ki: Bu söyleyiş Hicazlıların bir söyleyişidir. Huzeyl, Huzaa ve Mudar ise (aynı kökten olmak üzere): aldırış etmiyorum, anlamında kullanırlar.

Vekar; azamet demektir, tevkîr de tazim etmek anlamındadır.

Katade dedi ki: Size ne oluyor da Allah’tan hiçbir (iyi) akıbet ümit etmi­yorsunuz? Mana şöyle gibidir: Size ne oluyor da Allah’tan imanın (güzel) âki-betîni ümit etmiyorsunuz?

İbn Keysân dedi ki: Size ne oluyor da O’nu tazim etmeniz dolayısı ile Al­lah’a ibadet ve itaatından ötürü size hayır vereceğini ümit etmiyorsunuz?

İbn Zeyd dedi ki: Size ne oluyor da Allah’a itaat olan hiçbir iş yapmıyor­sunuz? el-Hasen: Size ne oluyor da Allah’ın hiçbir hakkını tanımıyor, O’nun hiçbir nimetine şükretmiyorsunuz?

Şöyle de açıklanmıştır: Siz ne diye Allah’ı tevhid etmiyorsunuz? Çünkü Al­lah’ı tazim eden O’nu tevhid etmiş olur. Bir diğer açıklamaya göre vekar (ta­zim) Allah için sebat göstermek demektir. Yüce Allah’ın: “(o^j* <J. i^»j): Evlerinizde oturun” (el-Ahzab, 33/33) buyruğu, evlerinizde sebat gösterin demektir.

Bunun da aniamı şu olun Sizler ne diye Allah’ın vahdaniyetini ve O’nun kendisinden başka ilah bulunmayan ilahınız olduğunu tesbit etmiyor ve bunu sebat ile kabul etmiyorsunuz? Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Daha sonra yüce Allah, bunun delilini onlara göstererek şöyle buyurmak­tadır: “Halbuki O, sizi tavr tavr yaratmıştır.” Yani O, sizin kendi yaratılışı­nızda tevhidine delil teşkil eden bir hususu takdir buyurmuştur.

İbn Abbas dedi ki: “Tavr tavr” önce nutfe, sonra alaka, sonra da mudğa (bir çiğnem et) aşamalarıdır. Yani yaratılışınız tamam oluncaya kadar sizi mer­haleden merhaleye geçirerek yaratmıştır. el-Mu’minûn Suresinde (23/12-14. âyetlerde) belirttiği gibi.

“Tavr” sözlükte defa demektir. Yani bunu yapan ve buna güç yeti reni ta­zim etmeniz herşeyden çok O’nun hak kındır.

“Tavr tavr” küçük çocuklar, sonra gençler, sonra yaşlılar ve zayıflar, sonra güçlü kimseler diye de açıklanmıştır. “Tavr tavr” çeşit çeşit, sağlıklı ve hasta, gören görmeyen, zengin ve fakir diye cif açıklanmıştır. Bunun huy ve davranış itibariyle birbirlerinden farklı olmaları anlamına geldiği de söylen­miştir. [13]

  1. “Görmez misiniz Allah, yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış?
  2. “Onların arasında ay’ı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmistir?”

“Görmez misiniz Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış?” buy­ruğu ile yüce Allah, onlara bir başka delil zikretmektedir. Yani Allah’ın bu­nu takdir etmiş olduğunu bilmiyor musunuz? O halde kendisine ibadet olu­nacak olan da sadece O’dur.

“Tabaka tabaka” biri diğerinin üstünde anlamındadır. Ilcrbir sema tıpkı kubbeler gibi diğerinin üstünde tabaka halinde kapatılmıştır. Bu açık­lamayı İbn Abbas ve es-Süddî yapmıştır.

el-Hasen de şöyle demektedir: Allah, yedi semayı yedi yer üzerinde taba­ka tabaka yaratmıştır. Herbır arz ile arz ve herbir sema ile sema arasında bir takım yaratıklar ve emirler vardır.

“Görmez misiniz” sorusu gözle görmek anlamında değil, haber vermek anlamındadır. Uenim filan kimseye nasıl yaptığımı görmedin ini? demeye ben­zer.

“Tabaka tabaka” mastar olarak nasbedilmiştir ki; Tabaka ta­baka mutabık bir şekilde” demektir. Yahutta; Tabakalı halde” anlamında haldir. Bu durumda; lafzı hazfedilmiş ve “tabaka taba­ka” (anlamı verilen) lafız onun yerine getirilmiş bulunmaktadır.

“Onların arasında” yani dünya semasında “ay’ı bir nur kılmış.” Bu ta­bir “Temimoğuljan bana geldi” yahut: “Ben Temimoğullarına gittim” deme­ye benzer. Halbuki maksat onların bîr kısmıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır,

İbtı Keysan dedi ki: Ay bu semalardan birisinde ise onların hepsinde an­lamındadır. Kutrub da şöyle demiştir: “Onların arasında” buyruğu “onlarla birlikte* demektir. el-Kelbî de böyle açıklamıştır. Yani yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmakla birlikte güneşi ve ay’ı da yaratmıştır. Dilbilginlerinin büyük çoğunluğu İmruu’l-Kays’ın:

“Son dönemlerini teşkil eden otuz aylık zaman içerisinde Üç ayrı halde bulunan kimae rahat olabilir mi?”

Sözündeki ” İçerisinde” lafzının: ” Beraber” anlamında olduğu­nu söylemişlerdir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben el-Hasen b. Keysan’a bu âyet-i kerimeye dair so­ru sordum, o da şöyle dedi: Nahivcilerin cevabına göre eğer yüce Allah onu (ay’ı) o semalardan birisinde yaratmış ise, onların hepsinde yaratmış demek­tir. (Onların hepsinde yarattığını belirten ifade kullanılabilir.) Senin: -Kumaş­lardan birisine aiâmet koymuş olsan dahi-: O alâmeti i kumaşları bana ver, de­mene benzer. Bir diğer cevab da şudur: Rivayet olunduğuna göre ay’ın yü­zü semaya doğru bakar. Eğer semanın içine doğru bakıyor ise o vakit sema­ya bitişik demektir.

“Bîr nur” buyruğu yeryüzündekilere bir nur anlamındadır. Ata: Gökler­de ve yerde bulunanlara bir nurdur, diye açıklamıştır.

İbn Abbas ve İbn Ömer de: Onun yüzü yeryüzündeküeri aydınlatır. Öbür yüzü ise semadakileri aydınlatır, demişlerdir.

“Güneşi de bir kandil yapmıştır.” Geçimleri için gerekli iş ve tasarruf­larda bulunabilsinler diye yeryüzündekilere bir kandil kılmıştır. Semadaki­leri aydınlatması hususunda da az önce geçen iki görüş sözkonusudur. Bu­nu da d-Maverdî nakletmektedir.

d-Kuşeyrî’nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre güneşin yüzü göklerde, ar­kası ise yerdedir (dönüktür). Aksi de söylenmiştir. Abdullah b. Ömer’e: Güneşe ne oluyor ki bazen bizi kavuruyor, bazan da bize serin geliyor, diye so­rulunca şu cevabı vermiş: Güneş yazın dördüncü semada, kışın ise yedinci semada Rahmanın Argının yakınındadır. Eğer dünya semasında olmuş olsay­dı, hiçbir şey ona karşı dayanamazdı. [14]

  1. Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir.
  2. “Sonra sizi yine oraya iade edecek ve sizi bir defa daha çıkara­cak.”

Bu buyrukla Âdem (a.s)’ı yer yüzünün herbir tarafından (alınan toprak­la) yaratmış olduğu kastedilmektedir. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce ei-En’âm (6/2. âyetin tefsin) Sûresi ile ei-Bakara (2/31. âyer, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Halid b. Mâdan dedi ki: İnsan çamurdan yaratılmışlır. O bakımdan kalp­ler kışın yumuşarlar.

” Bir bitki gibi” buyruğu gelmesi gereken şekilden başka türlü mastar olarak gelmiştir. Çünkü bu mastar: “Bitirdi” fiilinden geldiği­ne göre: ” Bitirmek” şeklinde gelmelidir. Bu bakımdan yüce Allah “ne­bat” lafzını mastar yerinde kullanmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela, el-Mâide, 5/12. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bunun manaya yorumlanan bir mastar olduğu da söylenmiştir. Çünkü: Sizi… bitirmiştir buyruğu; Sizi bitki gibi bitecek halde yaratmıştır” anlamındadır. Bu açıklamayı da el-Halil ve ez-Zeccac yapmıştır.

Buyruğun: Yerden sizin için bitki bitirmiştir, anlamında olduğu da söylen­miştir. Buna göre “nebat; bitki gibi” buyruğu sarih mastar olarak nasbedil-miştir. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. İbn Cüreyc dedi ki: Yüce Allah, onları yeryüzünde küçüklükten sonra büyümek suretiyle, kısa iken uzama­larını sağlamak suretiyle (bitki gibi) bitirmiştir.

“Sonra sizi” öldükten sonra defnedilmek suretiyle “yine oraya iade ede­cek ve sizi bir defa daha” kıyamet gününden sonra kabirlerinizden diriltip çıkartmak suretiyle “çıkaracak.” [15]

  1. “Allah yeri sizin için bir sergi kılmıştır.
  2. “Ta ki Onun geniş yollarında gidesiniz.”

“Allah, yeri sizin için bir sergi” gibi yayılmış halde “kılmıştır. Ta ki O’nun geniş yollarında gidesiniz” buyruğundaki: Yollar” demek­tir. ise demek olup bu da “geniş yol” anlamındadır. Bu açıkla­mayı el-Ferrâ yapmıştır

lafzının “iki dağ arasındaki geçit” anlamına geldiği de söylenmiştir. Daha önce el-Enbiya (21/31. âyetin tefsiri) ile el-Hac (22/27. âyetin tefsirin)de geçmiş bulunmaktadır. [16]

  1. Nuh dedi ki: “Rabbim, gerçek şu ki; bunlar bana isyan ettiler. Ma­lı ve evlâdı zararından başkasını arttırmayacak kimselere uydu­lar.”

Onları yüce Allah’a şikayet etti, kendisine isyan edip onlara emretmiş ol­duğu iman hususunda kendisine uymadıklarını belirtti.

Tefsir bilginleri şöyle demişlerdir: O aralarında 950 yıl kaldı ve bu süre boyunca onları davet elti. Onlar da küfürleri ve isyanları üzerinde direnip dur­du.

İbn Abbas dedi ki: Nuh babalarından sonra gelecek oğullarının iman ede­ceklerini ümit etti. O bakımdan yedi nesile ulaşıncaya kadar birinin evladın­dan sonra Ötekine gidip durdu. Onlardan ümit kestikten sonra onlara bed­dua etti. Tufandan sonra insanlar çoğalıp, etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl daha yaşadı.

el-Hasen dedi ki: Nuh kavmi bir ayda iki defa ekin ekiyorlardı. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

“Malı ve evlâdı zararından başkasını arttırmayacak kimselere uydular.”

Yanı kâfirlikleri, mallan, çoluk çocukları dünyada sapıklıktan, âhirette hela­ke uğramaktan başka hiçbir şeylerini arttırmayan büyüklerine, zenginlerine uydular.

Medineliler, Şamlılar ve Âsim; Ve evlâdı* buyruğunun “vav’: ve “lâm” lıarflerini üstün olarak okumuşlar, diğerleri ise “vav” harfini ötreli, “lâm” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır ki; bu da: Çocuk, ev-lad” kelimesinin bir söyleyişidir. Bununla birlikte çoğul olması da mümkün­dür. Tıpkı;: Gemi” kelimesinin hem tekil, hem çoğul olması gibi. Da­ha önceden el-Bakara (2/164. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [17]

  1. “Ve onlar büyük büyük niteler yaptılar, tuzaklar kurdular.”

Çok büyük hile ve tuzaklar demektir. “Büyük” anlamında; de­nilir. Tıpkı acayip anlamında: denilebildiği gibi. Hepsi ay­nı anlamdadır. Bunun’bir benzeri de uzun anlamında; denilmesidir. Yine: Güzel bir adam” denilmesi de bu kabilden­dir. Kur’ân okuyana; ile güzel yüzlü olana; denilmesi (çoğul laf­zının kullanılması) da böyledir. Îbnu’s-Sikkît şu beyiti zikretmektedir:

“Beyaz tenlidir o; kalbleri avlar ve esir alır, Güzellik(i) ile kurra (Kur’ân’ı bilen ve okuyan) müslümanm kalbini.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Kişinin sahib olduğu güzel ahlâk onu katar Hayırlı ve cömert delikanlılar arasına; yüzü alımlı ve parlak olmadığı halde.”

el-Müberred dedi ki: Büyük büyük” şeklindeki şeddeli kullanım mübalağa ifade etmek içindir.

İbn Muhaysın, Humeyd ve Mücahid ise şeddesiz olarak; diye oku­muşlardır.

Tuzaklarının ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bunun ayak ta­kımlarını Nûh (a.s)’i öldürmek üzere kışkırtmaları olduğu söylendiği gibi, ken­dilerine verilen dünyalık ve evlat ile İnsanları aldatmak ve kandırmak oldu­ğu da söylenmiştir. Öyle ki zayıf kimseier: Eğer bunlar hak üzere olmasay­dı, onlara bunca nimet verilmezdi, diyecek oldular.

el-Kelbî dedi ki: Bu, onların Allah’a koştukları eş ve çocuklar demektir. “Hile ve tuzak”!arının onların kâfir olmaları ulüuğu da söylenmiştir. Muka-til de şöyle demiştir: Bu ileri gelenlerinin kendilerine uyan kimselere söyle­dikleri: “Tanrılarının sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeük ve Nesri terketmeyin” demeleridir. [18]

  1. “Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın! Sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler.
  2. “Şüphesiz ki onlar birçok kimseyi saptırdılar. Zalimlerin sapık­lığından başka şeylerini arttırmal”

İbn Abbas ve başkaları şüyte demişlerdir: Bunlar (sözü edilen varlıklar) birtakım heykeller ve suretler idi. Nuh kavmi bunlara ibadet ediyorlardı. Da­ha sonra Araplar da bunlara ibadet ettiler. Çoğunluğun (cumhurun) görüşü budur.

Bu putların Araplara ait olduğu ve onlardan başkalarının bunlara ibadet etmedikleri de söylenmiştir. Bu putların en büyükleri onlara göre bunlardı. Bundan dolayı yüce Aliah’ın: “Ve tanrılarınızı sakın bırakmayın” buyruğun­dan sonra, özellikle onları da zikretmiş bulunuyor. Buna göre buyruğun an­lamı şöyle olur: Nuh kavminin ileri gelenleri kendilerine uyanlara: “Tanrı­larınızı sakın bırakmayın” dedikleri gibi, Araplar da kendi çocuklarına ve kavimlerine: Sakın Ved’i, Suvâ’ı, Yeğûs, Yeûk ve Nesr’i terketmeyin dediler. Daha sonra tekrar Nuh (a.s)’ın kavmi sözkonusu edilmiştir.

Birinci görüşe göre buyruğun tamamı Nuh kavmi hakkındadır.

Urve b. ez-Zübeyr ve başkaları şöyle demişlerdir: Âdem (a,s) yanında Ved, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr adındaki oğulları da bulunduğu bir sırada rahat­sızlandı. Ved onların en büyükleri ve Âdem’e un çok itaat edenleri idi.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Âdem (a.s)’ın beş oğlu vardı: Ved, Suvâ’, Ye­ğûs, Ye’ûk ve Nesr. Bunlar çokça ibadet eden kimseler idi, Onlardan birisi öldü ve ona çokça üzüldüler. Şeytan: Ben size onun gibi bir suret yapaca­ğım. Ona baktığınız takdirde onu hatırlayacaksınız, dedi. Onlar da: Yap de­diler. O da onlardan ölen o kişinin suretini mescid içinde bakır ve kurşun­dan yaptı. Sonra bir diğeri öldü, onun da suretini yaptı. Nihayet hepsi öldü, hepsinin suretlerini yaptı. Günümüzde olduğu gibi eşyada gittikçe eksilme­ler görüldü. Nihayet bir süre sonra yüce Allah’a ibadeti terkettiler. Şeytan on­lara: Size ne oluyor da hiçbir şeye ibadet etmiyorsunuz, dedi. Onlar: Neye ibadet edelim deyince, o da kendilerine: Hem sizin, hern de atalarınızın ilâh­larına. Hiç namaz kıldığınız yeri görmüyor musunuz!1 Bunun üzerine onla­ra Allah’tan başka ilâhlar olarak bunlara ibadet ettiler. Nihayet Allah Nuh (a.s)’ı peygamber gönderince bu sefer; “Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ’ı… terketmeyin” dediler.

Yine Muhammed b. Ka’b ile Muhammed b. Kays şöyle demişlerdir: Bun­lar Âdem ile Nuh arasında salih kimseler idiler. Bunların kendilerine uyan kim­seleri de vardı. Bunlar ölünce İblis onlara, gayretlerini anımsasınlar, onların suretlerini görerek teselli bulsunlar diye onların suretlerini yapma işini gü­zel gösterdi. Onlar da bu kişilerin suretlerini yaptılar. Bu suretleri yapanlar ölüp başkaları gelince, bu sefer: Keşke atalarımızın bu suretlere neler yap­tıklarını bir bilseydik. Şeytan oniara gelip: Atalarınız bunlara ibadet ediyor­lar, bunlar da onlara merhamet ediyor, onlara yağmur yağdırıyorlardı, dedi. Bu sefer sonra gelenler bunlara ibadet ettiler, İşte o vakitten bu yana putla­ra ibadet edilmeye başlanmış oldu.

Derim ki; Müslim’in Sahih’inde yer alan Âişe (r.anha)’nın rivayet ettiği ha­dis de bu anlamda açıklanmıştır: Buna göre Um Habibe ile Um Seleme Ha­beşistan’da gördükleri “Mâriye” adındaki ve içinde birtakım suretler bulunan bir kiliseden Rasûlullah (sav)’a sözettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöy­le buyurdu: “Oniar öyle kimselerdi ki, aralarında salih bîr adam öldü mü kab­ri üzerine bir mescid yapar ve (gördüğünüz) o suretleri yaparlardı. Onlar kı­yamet gününde Allah nezdinde yaratılmışların en kötüleridir.”[19]

es-Sa’lebî’nin de zikrettiğine göre İbn Ab bas şöyle demiştir: Bu putlar Nuh kavminden salih birtakım kimselerin adını taşıyorlardı. Bu salih kişiler öldük­ten sonra şeytan onların kavimlerine: Bunların oturup kalktıkları yerlere taş­lar dikiniz ve bu taşlara kendilerini anacağınız şekilde onların isimlerini veriniz, diye telkinde bulundu. Oniar da bunu yaptılar. O taştan dikenler he­lak olup bu husustaki bilgi silinip gidinceye kadar o taşlara ibadet edilme­di. Daha sonra Allah’tan başka onlara da ibadet edilir oldu.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği zikredilmiştir: Nuh. (a,s), Adem (a.s)’ın ce­sedini Hindistan’daki bir dağın üzerinde koruyordu. Kâfirlerin onun’kabri et­rafında tavaf etmelerine engel oluyordu. Şeytan onlara şu telkinde bulundu: Bunlar size karşı övünüyorlar ve sizi dışlayarak kendilerinin Adem’in oğul­ları olduklarını iddia ediyorlar. O ise şu anda bir cesettir. Ben size onun gi­bi etrafında tavaf edeceğiniz bir suret yapacağım. Onlara işte bu beş putu yap­tı ve bu putlara ibadet etmeye itti. Tufan olunca çamur, toprak ve su bu put-iarın üzerini örttü. Şeytan Arap müşriklerine bunları ortaya çıkartıncaya ka­dar bu şekilde gömülü kalmaya devam ettiler.

el-Maverdî dedi ki: Ved, kendisine tapınılan ilk puttur. Ona Ved (sevgi) adının veriliş sebebi ona duydukları sevgidir. Nuh kavminden sonra Devme-tu’1-Cendel denüen yerde Kelb kabilesine ait idi. İbn Abbas, Ata ve Muka-til’in görüşü budur, İşte şairleri onun hakkında şöyle demektedir:

“Merhaba sana ey Ved, bizim için helâl değildir, Kadınlarla oyalanmak; çünkü din, azmi (üstün işleri) emretmiş (hulunmakta)dır.”

Suvâ’ -onların görüşlerine göre- deniz kıyısında Huzeyllilere ait bir put idi.

Yeğûs: Katade’nin görüşüne göre Sebe diyarının el-Cevf denilen yerinde Muratlıların Gutayf koluna ait idi.

el-Mehdevî: Önce Muradlıtarın idi, sonra da Gatafanltların oldu. es-Sale-bi dedi ki: Taytılardan olan Alâ ve En’um ile Mezhi el ilerden olan Curaşiiler Yeğûs’u alıp onu Mııradlılara götürdüler ve orada bir süre ona ibadet ettiler. Daha sonra Nadiye oğullan o putu Alâ ve En’ıımiulardan almak istediier. Bu sefer onu Huzaalılardan el-Haris b. Ka’b oğullarına mensub d-Husayn’a götürdüler.

Ebıı Osman en-Nehdl dedi ki: Ben Yeğûs’u gördüm, kurşundandı. Bu pu­tu bacaklarında hastalık bulunan bir devenin üzerinde taşıyorlardı. Onunla birlikte yol alıyor fakat kendisi çökmedikçe onu büktürmüyorlardı. Deve çök­tü mü onlar da inerler ve: Size burayı beğenmiş bulunuyor, diyerek onun üze­rinde bir bina inşa ediyor ve etrafında konaklıyorlardı.

Ye’ük, İkrime, Katade ve Ata’nın görüşüne göre (Yemen’deki bir yer olan) Belha denilen yerde Hemdanlılara ait idi. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

es-Sa’lebî dedi ki: Yeıik, Sebelilerden Kehkn adındaki birisine ait idi. Son­ra uğullan biri diğerinden miras aldı. Büyüklük sırasına göre miras alına alı­na sonunda Hemdanlıların eline geçti. İşte Malik b. Nemat el-Hemedanî şu beyiti onun hakkında söylemiştir;

“Dünyada tüylendiren (palazlandıran) da Allah’tır, zayıflatan da O’dur, Fakat Ye’ûk ne zayıflatabiliyor, ne de palazlandırabiliyor.”

Nesr: -Katade’nİn görüşüne göre- Himyerlilerden Zülkela’a ait idi. Muka-ül’den de benzen bir görüş nakledilmiştir.

el-Vâkidî dedi ki: Ved bir adam suretinde idi. Suvâ’ kadın suretinde, Ye-ğûs arslan, Yeûk at, Nesr ise uçan kuşlardan kartal suretinde idi. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır,

“Saktn Ved’i… terketmeyin” buyruğunda getjen “Ved” lafzını Nafi “vav” harfi ötreli oiarak “vud” diye okumuştur. Diğerleri ise üstün (ved şeklinde) okumuşlardır.

el-Leys dedi ki: “Vav” harfi üstün olarak “ved” Nuh kavmine ait bir putun adıdır, “Vav” harfi Ötreli olarak “vud” ise Kureyşiilerin bir putunun adıdır. Amr b. Vud’a bu isim oradan verilmiştir. es-Sıhah’la da şöyle denilmektedir: Üs­tün ile “ved” Neddlilerin kullanışında: { î^ll): Kazık” demektir. Onlar önce “te” harfini sakin okuyup, sonradan “dal” harfine idgam etmiş gibidirler. İnıruu’l-Kaysın şu beyitinde “Ved” kullanılmış bulunmaktadır:

“O (yağmur) kesildi mi (meskenlerin) kazıklarını dahi ortaya çıkartır (görülmelerini sağlar.) Fakat şiddetle de yağdı mı bu. sefer, onların görülmesini önler.”

İbn Dureyd dedi ki: Bu bir dağın adıdır. “Ved” ise Nuh (a.s)’ın kavmine ait bir put idi. Sonra bu Kelblilerin eline geçti, Dumetu’l-Cendel’de idi. “Abd-i Vud” adı da buradan gelmektedir. Yüce Allah: “Tanrılarınızı sakın bırakmayın” diye buyurduktan sonra: “Sakuı Ved, Suva ,..ıterketmeyin” di­ye buyurmaktadır ve özellikle bunların adını vermektedir. Çünkü yüce Al­lah şöyle buyurmuştur: “Hani Biz peygamberlerden, senden, Nuh’tan… ahidlerini atmıştık” (el-Ahzab, 33/7) diye buyurmaktadır.

“Şüphesiz ki onlar bir çok kimseyi saptırdılar” sözleri Nuh (a.s)’ın söyledikleri sözler arasındadır. Yani onlann ileri gelenleri kendilerine uyan birçok kimseyi saptırdılar. O halde bu, yüce Allah’ın: “Ve onlar büyük bü­yük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular” buyruğuna atfedilmiştir.

“‘Birçok kimseyi saptırdılar” buyruğu ile kastedilenlerin putlar olduğu da söylenmiştir. Yani bunlardan ötürü pekçok kimse sapıtmıştır. İbrahim (a.s)’ın söylediği belirtilen şu buyruk da buna benzemektedir: “Rabbinı, çünkü on­lar (putlar) insanlardan birçoğunu saptırdılar.” (İbrahim, 1-1/36) Burada put­lardan akıl sahibi varlıkların niteliklerine sahiplermiş gibi sözediimektedir. Çünkü kâfirler, putlar hakkında böyle bir inanca sahiptirler.

“Zalimlerin sapıklığından başka şeylerini arttırma” buyruğıındaki sa­pıklığı İbn Bahr “azablarını” diye açıklamış ve yüce Allah’ın: “Muhakkak ki günahkârlar sapıklıkta ve çılgın ateş içindedirler.” (el-Kamer, 54/47) buy­ruğunu delil göstermektedir. Bunun “hüsrandan başka şeylerin” anlamında olduğu söylendiği gibi; mal ve evlat fitnesine maruz kalmasından başka… di­ye de açıklanmıştır. Böyle bir anlama gelme ihtimali de vardır. [20]

  1. Onlar da günahlarından dolayı suda boğuldular. Ardından ate­şe atıldılar da kendilerini Allahûn azabın )dan kurtaracak yardım­cılar da bulamadılar.

“Onlar da günahlarından dolayı” buyruğundaki: “…dan dolayı” laf-zındaki: tekid edici bir stladır. Günahlarından dolayı” an­lamındadır. el-Ferra dedi ki: Buyruk: Günahlarından dolayı, günahları sebebiyle” anlamındadır. Buna göre; lafzı bu manayı vermek­tedir. (el-Ferra devamla) dedi ki: yapılan işe karşılık (mücazât) anlamı­na delâlet etmektedir.

Ebu Amr “günahları” anlamındaki lafzını kırık çoğul olmak üzere; diye okumuştur, Bunun tekili; diye gelir. Ancak bu çoğulun asıl (kaide)ye göre; şeklinde “feâil” vezninde gelmesi gerekirdi. İki hemze bir araya gelince ikincisi “ye”ye kaİbedildi. Çünkü ondan öncesi kesrelidir. İkisi bir arada ağır geldiğinden ayrıca illetli harf de taşıdığından ötürü “ye” harfi “elif”e, ondan sonra da birinci hemze -iki elif arasında sak­lı bulunması dolayısıyla- “ye”ye kalbedilmiştir.

Diğerleri İse salim çoğul olarak; diye okumuşlardır.

Ebu Amr dedi ki: Bir kavim bin yıl boyunca kâfir oldular, onların günahlarından başka bir şeyleri olmadı.’ O bu sözleriyle, lafzının (lafzından daha çok miktarda “günahlar’i anlattığını söylemek istemektedir.

Kimileri de her iki şeklin aynı olduğunu, her ikisinin de hem çokluk, hem de azlık hakkında kullanılan iki çoğul olduklarını söylemişler ve buna delil de yüce Allah’ın: Yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi” (Lukman, 31/27) buyruğu ile şairin şu beykini delil göstermişlerdir:

“O parlak koca tencereler bizimdir; kuşluk vakti parıldar onlar Kılıçlarımıza gelince, kahramanlıktan kan damlatırlar.”

“Günahları” lafzı hemze “ye “ye kalbedjlîp (ye’ye) idgam edil­mek suretiyle; diye de okunmuştur. el-Cabderî, Amr b. Ubeyd, el-A’meş, Ebu Hayve ve Eşheb el-Ukaylî’nin ise (“günahları” lafzını) tekil ola­rak; diye okudukları rivayet edilmiştir. Maksat ise şirktir.

“Ardından” yani suda boğulmalarından sonra “ateşe atıldılar.” el-Kuşey-rî dedi ki: İşte bu, kabir azabına delil teşkil etmektedir. Onu inkâr edenler ise: Onlar ateşe girmeyi hakettiler yahmta onlara cehennem ateşindeki yer­leri gösterildi, diye açıklarlar. Nitekim yüce Allah: “Ateştir o, onlar sabah ak­şam ona arzolunurlar” (ei-Mu’min, 40/46) diye buyurmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu sözleriyle haberde yer alan: “Deniz ateş içinde bir ateştir” sözüne işaret etmektedirler.

Ebıt Ravk’ın rivayetine göre ed-üahhak, yüce Allah’ın: “Suda boğuldular. Ardından ateşe atıldılar” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Yani onlar dünya hayatında suda boğulmakla birlikte yine dünya ha­yatında aynı zamanda ateş ile de azaplandırıldılar. Onlar bir taraftan batıyor-lar, öbür taraftan da ateşte yakılıyorlardı. Bunu es-Sa’lebî zikretmiş ve şöyle demiştir; Bize Ebu’l-Kasım el-Habibi şunu okudu: Dedi ki: Bize Ebu Said Ahmed b. Muhammed b. Eumeyh şunu okudu, dedi ki: Bana Ebu Bekr el-Enbârî şunları okudu:

“^Yaratma kimi zaman bir arada olur, kimi zaman ayrıdır .Olaylar ise çeşitli hallere sahib, türlü türlüdür. Sakın bir araya geldiler diye zıtlara hayret etmeyesin, Allah ateşi de, suyu da bir araya getirendir.”

“Kendilerini Allah’tan kurtaracak” yani Allah’ın azabını kendilerinden uzaklaştıracak “yardımcılar da bulamadılar.” [21]

  1. Nûh dedi ki: “Ey Rabbiml Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dola­şan bir kimse bırakma!
  2. “Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve kö­tü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlât doğurmazlar.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [22]

1- Nûh (a.s) Kâfirlere Ne Zaman Beddua Etti:

Onların kendisine tabi olacaklarından ümidini kesince, onlara beddua etti.

Katade dedi ki: Yüce Allah: “Kavminden daha evvel iman etmiş olanlar­dan başkası asla iman etmeyecektir” (Hud, 11/36) buyruğunu, ona vahy ile bildirdikten sonra, kavmine beddua etti. Allah da onun duasını kabul etti ve ümmetini suda boğdu. Bu da Peygamber (sav)’ın şu buyruğunu andırmak­tadır: “Ey kitabı indiren, hesabı çarçabuk gören; birleşen orduları bozguna uğratan Allah’ım! Sen onları bozguna uğrat ve onları .sarstıkça sars.”[23]

Denildiğine göre onlara beddua etmesinin sebebi şudur: Kavminden bir adam, kolunda küçük bir çocuk taşıyarak, Nuh (a.s)’ın yanından geçerken: “Sen bundan sakın, çünkü o seni saptıracak” dedi. Bu sefer oğlu: Babacığım beni indir, dedi. Onu indirdi, ona bir taş attı ve başını yaraladı. İşte o vakit kızıp onlara beddua etti.

Muhanjmed b. Ka’b, Mu katil, er-Rabî, Aüyye ve İbn Zeyd dedi ki: Bu yü­ce Allah’ın sulblerinde ve kadınlarının rahimlerinde ne kadar fnü’min varsa hepsini çıkarttığı vakit olmuştu. Kadınların rahimlerini ve erkeklerin sutble-rmi de yetmiş yıl öncesinden kısırlaştırmıştı. Kırk yıl öncesinden de denilmiş­tir.

Katade dedi ki: Azab geldiği vakit aralarında küçük çocuk yoktu.

el-Hasen ve Ebu’l-Âliye dedi ki: Şayet Allah, onlarla birlikte çocuklarını da helak etmiş olsaydı, yine de bu Allah’ın onUra bir azabı ve onlar hakkın­daki adaletli bir uygulaması olurdu. Fakat yüce Allah, azab göndermeksizin çocuklarını ve soylarından gelecek olanları helak ettikten sonra, kendileri­ni azab ile helak etti. Buna delil de yüce Allah’ın: “Nuh kavmi peygamber­leri yalanlayınca Biz de onları suda boğduk” (el-Furkan, 25/37) buyruğudur. [24]

2- Genel ve Özel Olarak Kâfirlere Beddua Etmenin Hükmü:

İbnu’l-Arab’ı dedi ki: Nuh (a.s) bütün kâfirlere beddua etti. Peygamber (sav) da mü’minler aleyhine birlik oluşturan ordulara ve onlara karşı düşmanları kışkırtanlara genel olarak beddua etmişti. İşte bu, genel olarak bütün kâfir­lere beddua etmenin asıl bir dayanağıdır. Eğer beddua edilen kâfir muayyen bir kişi olup, onun ne şekilde öldüğü bilinmiyor ise, ona beddua edilmez. Çünkü bize göre onun akıbeti bilinmemektedir. Allah tarafından o akıbeti sa­adetle sonuçlanmış bir kişi de olabilir. Peygamber (sav)’ın özel olarak Utbe, Şeybe ve arkadaşlarına beddua etmesinin sebebi ise, onların akıbetlerini bil­mesi ve onların önülü halleri üzerindeki perdenin kendisine açılmış olma­sı idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bu mesele güzel açıklamaları ile birlikte daha önceden el-Ba-kara Sûresi’nde (2/l6l-l62. âyet, 1. ve 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Al­lah’a hamdolsun. [25]

3- Bedduadan Sonra Mağfiret Duası:

tbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer: Nuh kavmine yaptığı bedduayı niçin âhirette Allah’tan bütün insanlar için şefaat talebinde bulunmamasına sebep olacak­tır, denilecek olursa, şu cevabı veririz: İnsanların bu hususta iki görüşü vardır; Birincisine göre; onun o bedduası kızgınlık ve katılıktan ötürü idi. Şefaat ise hoşnutluk ve rikkatten kaynaklanır. Bundan dolayı o kendisine si­tem edilmesinden ve: Dün kâfirlere beddua ettin, bugün de onlara şefaatçi olmaya kalkışıyorsun, denileceğinden korktu.

İkincisine göre o, nassız ve bu hususta açık bir izin olmaksızın kızgınlık­la beddua etti. Bundan dolayı kıyamet gününde bu hususta sorumluluktan korktu. Nitekim Musa (a.s) da: “Ben öldürmekle emrolunmadığım bir tanı öl­dürdüm” diyecektir.[26]

(İbnu’l-Arabî) dedi ki; Ben de bu görüşteyim.

Derim ki: Eğer açık bir nass ile beddua etmesi kendisine emir olarak ve­rilmemiş idiyse de ona: “Kavminden daha evvel iman etmiş olanlardan baş­kası asla iman etmeyecektir” (Hud, 11/36) denilmiş ve böylelikle kavminin akıbetleri kendisine bildirildiğinden o da helak olmaları için onlara beddua etmişti. Nitekim Peygamberimiz de Şeybe, Utbe ve benzerlerine beddua ede­rek: “Allah’ım, onlara layık oldukları cezayı vermeyi Sana havale ediyo­rum” diye beddua etmişti ve bu bedduasını akıbetlerinin kendisine bildiril­mesi üzerine yapmıştı. Buna göre bu buyrukta onlara beddua etme emri, an­lamı da bulunabilmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [27]

4- Kâfirlerin. Diğer Kimselere Zararları:

“Kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! Çünkü eğer Sen onla­rı bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlât doğurmazlar.”

es-Öüddî’ye göre kâfirlerden bir yurtta, bir evde sakin kalan kimse bırak­ma demektir.

“Dönüp dolaşan bir kimse” lafzının asıl şekli; şeklinde “fey’âl” vezninde olup: Döndü, döner” fiilinden gelmektedir. Bu­rada “vav,” “ya”ya kalbedildikten sonra, birbirlerine idgaın edilmişlerdir. Ayakta tutan, ayakta duran” kelimesinin aslının; şeklinde ol­ması gibi. Eğer bu kelimenin vezni “fe’âl” şeklinde olsaydı; diye gel­mesi gerekirdi.

el-Kutebî dedi ki: Bu kelimenin aslı “dâr”den gelmekte olup, bir darda (di­yarda, yurtta, evde) konaklayan kimse anlamındadır. Nitekim: diyarda (o evde) kimse yoktur” denilir. Bunun ev sahibi, yurt sahibi an­lamında olduğu da söylenmiştir. [28]

  1. “Rabbiml Bana, anama, babama, mü’min olarak evime girene, erkek ve kadın mü’minlere mağfiret buyur! Zalimlerin de helak­lerinden başka şeylerini arttırma!”

“Rabbim! Bana, anama, babama… mağfiret buyur” sözleri ile kendisi­ne ve anne, babasına dua etti. Anne, babası mü’min idiler. Babası Lâmek b. Müteveşjih, anası ise Şemha bint. Enuş idi. Bunu el-Kuşeyri ve es-Salebî zik­retmişlerdir. el-Maverdî ise annesinin adının Mencel olduğunu zikretmekte­dir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Ana babasıyla, babasını ve dedesini kastetmiştir. Said b. Cübeyr tekil olarak: “( &$j>. ): Babama” diye okumuştur.

el-Keibİ dedi ki: Nûh ile Âdem arasında hepsi de mü’min olan on tane ata geçmiştir. İbn Abbas dedi ki: Nuh’un kendisi ile Âdem arasında küfre sap­mış tek bir atası dahi yoktur.

“Mü’min olarak evime girene” benim mescidime ve namazgahıma, Al­lah’ı tasdik ederek ve namaz kılarak girene… Peygamberlerin evlerine ancak iman eden kimseler girerdi. Bundan dolayı mescide girmeyi mağfiret ile dua etmeye sebep kılmıştır. Peygamber (sav) da şöyle buyurmaktadır: “Sizden her­hangi bir kimse namaz kıldığı yerinde kalmaya devam ettiği sürece -orada herhangi bir kötülük istemedikçe- melekler ona: Allah’ım! Ona mağfiret buyur, Allah’ım! Ona merhamet buyur, diye dua edip dururlar.”[29] Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İşte İbn Abbas’ın görüşü de budur. O; “evime” buyruğunu mescidime di­ye açıklamıştır. Bunu es-Sa’lebî nakletmiş olup ed-Dahhak da böyle demiş­tir Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Benim dinime giren­lere… demektir. Burada “ev” din anlamındadır. Bunu da el-Kıışeyri naklet­miş olup, Cuveybİr de böyle demiştir.

Yine İbn Abbas’tan: Benim evime giren benim arkadaşım demektir, diye açıkladığını, el-Maverdî nakletmektedir. Evini kastettiği söylendiği gibi, gemisini diye de söylenmiştir.

Ve genel olarak “erkek ve kadın” bütün “mü’m inle re” kıyamet günün­de (mağfiret buyur). Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

el-Kelbî de şöyle demektedir: Muhammed ümmetinden (mü’min erkek ve kadınlara) kavminden diye de açıklanmıştır. Birincisi daha açık anlaşılan (da­ha kuvvetli) .bir görüştür.

“Zalimlerin” kâfirlerin “helaklerinden başka şeylerini arttırma!” Bu da

bütün kâfir ve müşrikler hakkında genel bir duadır. Kendi kavminin müşrik­lerini kastettiği de söylenmiştir.

“Helak olmak” demektir, hüsran anlamında olduğu da söylenmiş­tir. Her iki anıklamayı da es-Süddî nakletmiştik

Yüce Allah’ın: Şüphesiz ki onların içinde bulunduk­ları yok olmaya mahkûmdur” (el-A’râf, 7/139) buyruğunda da bu anlamda­dır. Bunun yıkılıp yok olmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam bir­dir. Allah bunu en iyi bilendir, doğruya erişmek başarısını veren de O’dur.

(Nüh Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun)

Kuran

Nuh Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.