Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
22°C
Parçalı Bulutlu
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

7 – Araf Suresi | Tefsir’ul Munir

7 – Araf Suresi | Tefsir’ul Munir

Araf Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kur’an-ı Kerim’e Uymak

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd.

2- (Bu) kendisiyle (insanları) uyarman ve iman edenlere öğüt vermen için sa­na indirilmiş bir Kitap’tır. Ondan dola­yı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

3- Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka velilere uymayın; ne de az ogüt dinliyorsunuz.

Açıklaması

Yüce Allah Mekke’de indirilmiş bulunan bu sureyi de yine Mekke’de, pey­gamberliği ve vahyi ispat etmek için indirilmiş diğer sureler gibi mukatta’ harfler diye bilinen bir takım harflerle başlatmaktadır.

Bu Kur”an-ı Kerim, şanı yüce bir kitaptır. Ey Muhammedi Hidayet ve hayır kasdıyla Rabbinden sana indirilmiştir. Bunun inzal ile nitelendirilmesinde hem bu Kitab’ın, hem de bu Kitab’ın üzerine indirildiği o yüce zatın kadrinin yüceli­ğine delâlet vardır. O halde bu Kitap ile uyarmaktan, insanlara onu tebliğ et­mekten, iman ehlini kendilerine faydalı olacak ve onlarda olumlu etki bıraka­cak şekilde hatırlatmalarından dolayı kalbinde bir darlık, bir sıkıntı olmasın. Bilindiği gibi her peygamber ve her bir ıslahatçı bir takım eziyetler, davetine karşı direnişler, mesajından yüz çevirmeler ve engellerle karşı karşıya kalır. Bu durumlarda davetçiye düşen sabretmek, direnmek ve yoluna devam etmektir: “Artık sen de azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret.” (Ahkâf, 46/35)

Bundan dolayı bu yasaklamadan kasıt, buna karşılık Allah’ın vaad etmiş ol­duğu hayır ve fazileti Allah katında bekleyerek kararlılık göstermek, zorluklara karşı direnmekte ve sıkıntılara katlanmakta olanca gayretini ortaya koymaktır.

Bu Kitabın oldukça büyük ve önemli fonksiyonları olduğundan dolayı, şanı yüce Allah bütün insanlara şu buyruğu ile hitap etmektedir: Ey insanlar! Sizle­re her şeyin Rabbi, mutlak maliki, yaratıcısı, müdebbiri, koruyup gözetleyicisi olan Rabbinizden indirilene tabi olunuz. Teşrîde (yasa koymada) ibadetleri em­retmekte, helâl ve haram kılmakta hak sahibi yalnızca O’dur. Çünkü neyin maslahat olduğunu en iyi yalnızca O bilir. Sizin için neyin zararlı olduğundan O haberdardır. Bu bakımdan O, hayır ve doğruluktan başkasını teşrî etmez.

Size zararlı, tehlikeli, sapıklık, fesat, şer ve kötülükleri vesvese ile fısılda­yan herhangi bir zarar ya da faydası söz konusu olmayan bir takım taşlardan ibaret olan putların, Allah nezdinde etkili ortaklar olduğu vehmini veren şey­tanlar gibi, Allah’ın dışında velilere tabi olmayınız. Yani rasulün size getirdiği­nin dışına çıkarak başka şeyleri izlemeyiniz. O takdirde sizler hakkı bırakıp sapmış, sapıklığa yönelmiş olursunuz; Allah’ın hükmünü terk etmiş, şeytanın ve nevalarının hükmüne uymuş olursunuz. Fakat sizler çok az öğüt alıyor ve Rabbinize karşı görevlerinizi unutuyorsunuz. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu­na benzemektedir: “Sen bu konuda hırs göstersen dahi insanların çoğunluğu iman etmez.” (Yusuf, 12/103). [1]

Peygamberleri Yalanlamanın Dünyadaki Cezası

4- Nice yurtlar vardır ki, biz onları he­lak etmişizdir. Geceleyin uyurken veya öğleyin dinlenirken baskınımız gelip çattı onlara.

5- Kendilerine baskınımız geldiği zaman çağırışları, “Gerçekten biz zalinılerdık” demekten başka bir şey olmadı.

Açıklaması

Yüce Allah nice yurtlan, ve ahalisini peygamberlere muhalefet edip onları yalanladıkları için helak etmiştir. Bu sebepten azap veya helak kimi zaman on­lara Lût kavminde olduğu gibi geceleyin, kimi zaman da Şuayb kavminde oldu­ğu gibi gündüz gelmiştir. Azap onlara ansızın veya kaylûle diye bilinen günün ortasındaki dinlenme vakti de gelip çatmıştır. Her iki vakit de gaflet ve oyalan­ma zamanlarıdır. Nitekim Yüce Allah başka yerlerde şöyle buyurmaktadır: “O kasaba halkı azabımızın kendilerine geceleyin uyurlarken ansızın gelmesinden emin mi oldular, yahut o kasaba halkı azabımızın kendileri oynarlarken kuşluk vakti geleceğinden yana emin mi oldular?” (A’râf, 7/97-98)

“Kötü tuzaklar yapanlar Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut azabın kendilerine fark etmeyecekleri bir yerden gelmesinden yahut onlar dönüp dolaşırlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular? Onlar âciz bırakabilecekler değildir. Yahut onlar kendilerini yavaş yavaş ceza­landıracağı korkusundan emin mi oldular! Şüphesiz Rabbiniz gerçekten çok esirgeyicidir, çok merhamet sahibidir.” (Nahl, 16/45-47)

Azabın geldiği esnada onların söyledikleri söz, günahlarını itiraf etmekten ve bunu hak ettiklerini kabul etmekten başka bir şey olmadı. Yani onlar helak edildikleri vakit ancak kendilerinin zalim kimseler olduklarını ikrar ettiler.

İbni Cerîr der ki: Bu ayet-i kerimede Resulullah (s.a.)’ın, şu hadisindeki “Hiç bir kavim artık ileri sürecekleri bütün mazeretleri ortadan kaldırılmadıkça helak edilmiş değildir” şeklindeki rivayetin sıhhatine açık bir delâlet vardır. [2]

Ahirette Küfrün Cezası Ve Ameller Dolayısıyla İnceden İnceye Hesaba Çekilme

6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da, peygamber olarak gönderilenlere de soracağız.

7- Andolsun ki onlara bilerek anlataca­ğız. Zaten biz gaib de değildik.

8- Mizan o gün haktır. Kimin terazisi ağır basarsa işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.

9- Kimin de tartısı hafif gelirse, işte on­lar da -ayetlerimize zulmedenler ol­dukları için- kendilerini ziyana uğra­tanlardır.

Açıklaması

Yüce Allah kıyamet gününde ümmetlere kendilerine gönderdiği peygam­berlere beraberlerinde getirdikleri mesajlar hakkında ne şekilde karşılık vere­ceklerini soracağı gibi, peygamberlere de mesajlarını tebliğ hususunda soru so­racaktır.

Allah ahirette ümmetlerin her bir ferdine kendisine gönderilen peygambere, o peygamberin Allah’ın ayetlerini tebliğ etmesine dair soru soracağı gibi, pey­gamberlere de tebliğlerine ve kavimlerinin kendilerine hangi boyutlarda olumlu cevap verdiklerine ve yine kendi kavimlerinden sadır olan imana dair soru sora­caktır. O halde bu toplu ve birlikte bir sorumluluktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve onlara sesleneceği günde, “Peygamberlere ne şekilde cevap verdiniz” diyecektir.” (Kasas, 28/65); “O günde Allah peygamberleri toplayacak ve, “Size ne şekilde cevap verildi?” diye soracaktır. Onlar, “Bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bütün gizlilikleri bilensin”, derler.” (Mâide, 5/109); “Ey cin ve insan toplulukları, size içinizden üzerinize ayetlerimi okuyacak ve sizi bu gününüz ile karşılaşmaktan korkutup uyaracak peygamberler gelmedi mi?” (En’âm, 6/130). Bu rai ve raiyye arasındaki sorumluluğu Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Dâvud ve Tirmizî’nin İbni Ömer’den yaptıkları şu rivayet de açıklamaktadır: “Resulullah (s.a.) buyurdu ki: Hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyesinden (sorumluluğu altın­da bulunanlardan) sorumlusunuz. İmam (devlet başkanı) bir çobandır ve o güt­tüklerinden sorumludur. Erkek (köle) efendisinin malında bir çobandır ve o güt­tüğünden sorumludur. Erkek (koca) aile halkı üzerinde bir çobandır ve o güttük­lerinden sorumludur. Hanım kocasının evinde bir çobandır ve o güttüğünden so­rumludur. Hizmetçi efendisinin malında bir çobandır ve o güttüğünden sorumlu­dur. Erkek babasının malında bir çobandır ve o güttüğünden sorumludur. Hülâ­sa hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”

İbni Abbas da bu, “Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilmiş olanla­ra da soracağız, peygamber olarak gönderilmiş olanlara da soracağız” ayetinin tefsiri ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Biz insanlara peygamberlere ne şekilde cevap verdiklerini soracağımız gibi, peygamberlere de tebliğ ettiklerine dair soru soracağız.

Bu durumda (peygamberlere) soru sormaktan kasıt, kâfirleri azarlamak ve onların tutumlarını başlarına vurmaktır. Kâfirler zalim ve kusurlu olduklarmı kabul ettikten sonra, bu zulümleri ve kusurlu davranmalarının sebebi hakkında kendilerine soru sorulacaktır.

Yüce Allah’ın, “Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız…” buyruğu ile, “O günde insan olsun cinlerden olsun hiç bir kim­seye günahı hakkında soru sorulmayacaktır.” (Rahman, 55/39) ile “Günahkâr­lara günahları hakkında soru sorulmaz.” (Kasas, 28/78) buyruklarının bir ara­da anlaşılması şu şekildedir: Kıyamet gününün değişik konumları ve bir çok durumları vardır. Bu durumlardan kimisinde soru ve cevap olur, kimisinde ol­maz. Bazan soru doğruyu sormak ve yararlanmak kasdıyla olabileceği gibi, ba-zan azarlamak ve küçültmek kasdıyla da olabilir.

Razî der ki: Bunlara yaptıkları işler hakkında soru sorulmayacaktır. Çün­kü amel defterleri zaten bunları ihtiva etmektedir; fakat onlara bu işleri yap­maya iten sebepler ve yine yapmaları gerekenlerden kendilerini alıkoyan hu­suslar hakkında soru sorulacaktır. [3] Yani sert hükümlere bağlanmalarına ne­lerin engel olduğu sorulacaktır.

Andolsun bizler bütün peygamberleri ve onların kavimlerini karşı karşıya kaldıkları ve yaptıkları bütün halleriyle eksiksiz bir kuşatıcılıkla ve bilgiye da­yanarak haber vereceğiz. Çünkü az yahut çok olsun, hiç bir şey bize gaib (gizli) kalmaz. İsterse bu, bir kayanın içerisinde veyahut da göklerde veya yerde har­dal tanesi kadar veya bir zerre ağırlığınca olsun. Nitekim İbni Abbas, “Andol­sun ki onlara bilerek anlatacağız” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Kıya­met gününde Kitap (amel defteri) ortaya konulacak ve o dünyada iken neler yaptıklarını söyeyecektir.

“Zaten biz gaib de değildik.” Herhangi bir zaman veya herhangi bir du­rumda gâib değil, aksine onlarla birlikteydik. Sözlerini işitiyor, yaptıklarını gö­rüyor, gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyorduk. Biz kıyamet gününde onlara söylediklerini ve yaptıklarını az ya da çok, değerli ya da değersiz olsun, haber vereceğiz. Çünkü şanı yüce Allah her şeye tanık olandır, hiç bir şey Ona gizli kalmaz ve O, hiç bir şeyden gafil değildir. Aksine O, gözlerin hain bakışını da, kalplerin gizlediklerini de bilendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Düşen her bir yaprağı dahi mutlaka O bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane yaş ve kuru müstesna olmamak üzere, hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’âm, 6/59). Buna göre, “Zaten biz gaib de değildik” buyruğu biz onların yap­tıklarını gören ve tanık olandık, anlamındadır.

İşte bu, onlara soru sormanın, bilgi edinmek ve Allah için bilinmeyen bir şeye dair soru sormak şeklinde olmayacağının delilidir. Aksine bu soru onları azarlamak, kusur ve ihmallerini başlarına kakmak, dolayısıyla yaptıklarının haber verilmesi için olacaktır.

Haber verilecek olan şey, kendisi dolayısıyla hesaba çekilecekleri ve yine kendisi dolayısıyla arkasından ceza görecekleri fiillerdir. Daha sonra Yüce Allah, hesap ve ceza (amellerin karşılığının verilmesi) yasasını şöylece açıkla­maktadır: “Mizan ogün haktır….”

Yani kıyamet gününde peygamberlerin de kavimlerinin de amellerinin tartılması, ağır gelen ile hafif gelen amelin birbirinden ayırt edilmesi tam bir hak ve adalet esası üzre gerçekleştirilecektir. Yüce Allah hiç bir kimseye zul­metmez. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününe mahsus adalet terazi­lerini koyarız. Hiç bir kimseye hiç bir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile biz onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.” (En­biya, 21/47); “Muhakkak Allah zerre ağırlığınca dahi zulmetmez. Eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve kendi nezdinden büyük bir ecir verir.” (Nisa, 4/40).

Artık kimin terazisi ağır gelirse, yani onun amel tartılan iman ve hasena-tıyla kötülüklerinden daha ağır gelirse, işte onlar azaptan kurtulup cennete erişerek muradlanna kavuşanlardır. Mevâzîn (tartılar, teraziler), mîzân (tera­zi) veya mevzunun (tartılan şeyin) çoğuludur. Yani her kimin belli bir ağırlığı ve miktarı olan amelleri ağır gelirse -ki bunlar hasenattır- yahut da kendileri ile hasenatlarının iyiliklerinin tartıldığı şeyler ağır basarsa… İşte onlar um­duklarına nail olanlardır.

Ve her kimin de küfür ve günahlarının çokluğu sebebiyle, amellerinin tar­tısı hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratmış olanlardır. Çünkü onlar kendilerini mutluluktan, ebedi nimetlere nail olmaktan mahrum ettikleri gibi, cehennem azabına götürmüşlerdir.

Amel bakımından farklı dereceleriyle birlikte müminleri teşkil eden birin­ci kesim, işte kurtuluşa erenler, onlardır. Her ne kadar bazıları günahları mîk-tarmca azap görse dahi. Cehennemdeki aşağı doğru inen dereceleri farklı ol­makla birlikte, ikinci kesimi teşkil eden kâfirler ise gerçekten hüsrana uğra­yanlardır.

Bu husus Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde tekrarlanmaktadır. Yüce Al­lah’ın şu buyruğu bunlardan birisidir: “Tartıları ağır gelene gelince: İşte o hoş­nut olacağı bir hayat içerisindedir. Tartıları hafif gelenlere gelince: İşte onun varacağı yer Haviyedir. Onun ne olduğunu sana ne bildirdi1? O kızgın bir ateş­tir.” (Kâria, 101/6-11).

Kıyamet gününde mizana konulacak olan şey amellerdir. Ameller her ne kadar manevî bir takım araz ise de, Yüce Allah kıyamet gününde İbni Ab-bas’tan gelen rivayette belirtildiği üzere onları cisimlere dönüştürecektir. Yine kabir sorusuyla ilgili olayı anlatan el-Berâ yoluyla gelen hadiste şöyle buyurul-muştur: “Ameli mümine güzel tenli, hoş kokulu bir genç suretinde gelecek, kişi, “Sen kimsin” diye soracak, o, “Ben senin salih amelinim” diyecektir.” İbni Ma-ce, Nesaî ve İbni Huzeyme’nin İbni Mes’ud’dan rivayet ettikleri bir başka ha-dis-i şerifte de şöyle denmektedir: “Zekâtı ödenmeyen mal, sahibine gözleri ara­sında zehrinin şiddetinden iki kara nokta bulunan büyük bir yılan şeklinde gö­rülecektir. Sonra onu iki çenesiyle yakalayıp, “İşte ben senin malınım, ben senin hazinenim” diyecektir. Hadisin ifadesi şöyledir: “Malının zekâtını vermeyen bir kişiye malı mutlaka kıyamet günü oldukça zehirli, iri bir yılan halinde müşah-haslaştırılır ve bu yılan boynuna halka gibi dolanır. Daha sonra Resulullah (s.a.) “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiklerinden cimrilik edenler sanmasın­lar ki…” (Âl-i İmran, 3/180) ayetini okudu.”

Tartılacak olan şeylerin insanların amelleri olduğunun delili de Ebu Davud ve Tirmizî’nin Hz. Cabir*den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Hz. Pey­gamber buyurdu ki: “Kıyamet gününde teraziler konulur. İyilikler ve kötülük­ler tartılır. Her kimin iyilikleri kötülüklerinden bir tane ağırlığı kadar dahi ağır basarsa cennete girer. Kimin de kötülükleri iyiliklerinden bir tane ağırlığı kadar dahi ağır basarsa cehenneme gider.” “Peki iyiliklerle kötülükleri eşit olanın durumu (ne olacak)? diye sorulunca, “işte onlar A’râftaküerdir” diye buyurdu.

Kurtubî, İbni Ömer’den tartılacak olanların kulların amellerinin yazılı ol­duğu sahifeler olduğunu naklettikten sonra, şunları söyler: Doğru olan da bu­dur. Çünkü haber de bu hususta varit olmuştur ki, o da şöyledir: “Kimi Ademo-ğullarının mizanı hasenatı itibariyle hafif gelecekken, onda “la ilahe illallah” yazılı bir deri parçası getirilip konulacak ve terazisi ağır basacaktır.” İşte bu, üzerinde amellerin yazılı olduğu şeylerin tartılacağını, tartılacak şeylerin amellerin bizzat kendisi olmadığını, Yüce Allah’ın dilediği takdirde terazileri hafifleteceğini, yine dilediği takdirde de onları ağırlaştıracağını, bunun da te­razinin iki kefesine koyacağı amel sahifeleriyle olacağını göstermektedir.

Acaba gerçekten terazi diye bir şey var mıdır? Bu konuda ilim adamları­nın farklı görüşleri vardır. Mücahid, Dahhâk ve A’meş der ki: Tartı ve terazi (mizan), adalet ve hak ile hükmetmek anlamındadır. Burada tartının söz konu­su edilmesi bir örneklemedir. Nitekim “Bu kitap şunun ağırlığındadır, ona de­ğerdir” derken, “ona denktir, ona eşittir” demek olur. İsterse fiilî bir tartı söz konusu olmasın. Yani tartıdan maksat, amellere karşı verilecek ceza ya da mü­kâfatın takdirindeki tam adaletin ortaya çıkarılmasıdır.

Cumhur ise şöyle der: Gerçek bir tartı ve terazi vardır. Bu da Yüce Al­lah’ın kullarının amellerini bildiğini ortaya çıkarmak ve amellerinin karşılıkla­rının tespiti içindir. Zeccâc der ki: Ehl-i sünnet icma ile mizana imanı ve kıya­met gününde kulların amellerinin tartılacağını, mizanın dili ve iki kefesi oldu­ğunu, amellerle dengesinin değişeceğini kabul etmişlerdir.

Gaybî olan hususlarda ise uygun olan tutum şudur: Bunlara Kur”an-ı Ke­rim ve sünnette varit olduğu şekilde iman ederiz. Bunların şekilleri ve keyfiye­ti ile ilgili araştırmalara dalmaksızm gerçek durumlarını Yüce Allah’a havale ederiz. [4]

Allah’ın Kulları Üzerindeki Nimetlerinin Çokluğu

10- Andolsun ki sizi yeryüzünde yerleştirip iktidar verdik. Size orada geçimlikler yarattık. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Açıklaması

Yanı Yüce Allah, “Andolsun ki sizi yeryüzünde yerleştirip iktidar verdik” buyruğunda, yemin etmekte ve böylelikle nimetlerinin çokluğu ile kullarına olan lütfunu açığa çıkarmaktadır. Onlara yeryüzünü yerleşecekleri bir yer, bir karargâh kılmak suretiyle ve orada tasarrufta bulunma güç, iktidar ve yetkisi­ni vermek, yeryüzündeki türlü menfaatleri kendilerine mubah kılmak, onlara oradan nzıklannı çıkartabilmeleri için bulutu ve yağmuru müsahhar kılmak, orada da dağlar ve nehirler yaratmak suretiyle onlara olan pek çok nimetini, lütfunu hatırlatmaktadır.

Allah yeryüzünde insanlar için iki bakımdan geçimlikler yaratmıştır: Ya Yüce Allah’ın meyvaları ve başka mahsulleri yarattığı gibi, her şeyi bizzat ken­disi yaratmasıyla ya da yeryüzünde çalışmak, kazanmak, gerekli yollara baş vurmak veya ticaret yapmak yoluyla. Gerçekte bu ikisi de Allah’ın lütfü, O’nun güç ve imkân vermesi ile ortaya çıkabilmektedir. Nimetlerin çokluğu ise hiç şüphesiz itaati ve buyruklarına bağlı kalmayı gerektirir.

Fakat onların çoğu bununla birlikte bu nimetlere karşı pek az şükret­mektedir: “Ne de az şükrediyorsunuz!” Yani sizler benim size ihsan etmiş oldu­ğum bunca nimete karşılık çok az şükretmektesiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışa­cak olursanız mümkün değil, sayamazsınız. Şüphesiz insan çok nankördür.” (İbrahim, 14/34); “Kullarım arasından çokça şükredenler pek azdır!” (Sebe, 34/13).

Nimete şükür, nimetlerin sahibi olan Allah’ı tam anlamıyla bilip tanımak­la olur. Ona lâyık olduğu şekilde hamd ve senada bulunmak, nimetlerin hakla­rını yerine getirmek ve bn nimetleri yaratılış sebeplerine uygun şekilde kullan­mak ve yönlendirmekle olur. Bunların yaratılış maksatlarına uygun olarak kullanılmaları ise Yüce Allah’ın haklarını tastamam yerine getirmek, insan azalarını hayır alanlarında Allah’ın rızası yolunda kullanmak, onları kötülük ve masiyetlerden uzak tutmakla olur. İşte bu anlamdaki bir şükür ile nimetler devamlılık arzeder ve insan mutlu olur. [5]

Hz. Adem’e Secde Emri İle İnsanlığın Taltif Edilmesi, Şeytanın Aldatması Ve Cennetten Kovulması

11- Andolsun ki sizi biz yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, “Adem’e secde edin” dedik. Hemen sec­de ettiler, İblis müstesna. O, secde edenlerden olmadı.

12- Buyurdu ki: “Sana emrettiğim hal­de seni secdeden alıkoyan nedir?” De­di ki: “Ben ondan daha hayırlıyım; be­ni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”

13- Buyurdu ki: “Öyleyse in oradan. Ar­tık büyüklenmek sana düşmez, hemen çık. Sen alçaklardansın.”

14- Dedi ki: “Bana onların tekrar diril-tilecekleri güne kadar mühlet ver.”

15- Buyurdu ki: “Sen mühlet verilmiş­lerdensin.”

16- Dedi ki: “Öyleyse beni azgınlığa mahkûm ettiğin için ben de andolsun ki senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım.

17- Sonra andolsun ki onların önlerin­den, arkalarından, sağlarından ve sol­larından geleceğim ve sen onların ço­ğunu şükreder bulmayacaksın.”

18- Buyurdu ki: “Çık oradan, yerilmiş ve kovulmuş olarak. Andolsun ki on­lardan kim sana tabi olursa cehennemi hep sizden dolduracağım.”

Açıklaması

Yüce Allah Hz. Adem ile İblis kıssasını Kur’an-ı Kerim’de yedi yerde söz konusu etmektedir: Bakara, A’raf, Hicr, İsra, Kehf, Ta-Hâ ve Sâd sureleri.

Burada kıssanın muhtevası Adem’in üstün ve şerefli kılınışına dikkat çek­mek, İblis’in onun soyundan gelenlere düşmanlığını ve onlara olan kıskançlığı­nı açıklamaktır. Böylelikle Ademoğulları ondan çekinsinler, sakınsınlar, onun gösterdiği yollara tabi olmasınlar. Büyük nimetlerine karşılık da Allah’a şük­retsinler.

Buyrukların ifade ettiği anlam şudur: Ey insanlar! Andolsun bizler atanız Adem’i sudan ve yapışkan çamurdan yarattık. Sonra biz ona dosdoğru bir in­san şeklinde suret verdik, sonra ona nezdimizden ruh üfledik. Sonra da melek­lere onu selâmlamak üzere secde etmelerini emrettik.

Ayet-i kerimenin zahiri, Allah’ın meleklere Adem’e secde emrinin, onun zürriyetinin yaratılıp şekillendirilmesinden sonra verilmiş olmasını gerektirir. Oysa durum böyle değildir. Bundan dolayı müfessirler ayet-i kerimeyi dört tür­lü tevil etmişlerdir. Fahrüddin Râzî, bunlardan birincisini tercih etmiştir ki o da şudur: Bizler atanız Adem’i yarattık, ona şekil verdik. Onun yaratılıp şekil­lendirilmesinden sonra ise meleklere ona secde etme emrini verdik. Bu emir, bizim yaratmamız ve ona şekil vermemizden sonraya kalmamıştır. Çünkü Adem insanlığın aslıdır. O bakımdan burada hitap kinaye yoluyla bize yapıl­mıştır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Hani biz sizden ahdinizi al­mış ve üzerinize Tûr’u yükseltmiştik.” (Bakara, 2/93). Yani Musa (a.s.) dönemin­de İsrailoğullanndan olan geçmişlerinizden ahit almıştık. Yine Yüce Allah Mu-hammed (s.a.) döneminde yaşayan Yahudilere hitaben şöyle buyurmuştur: “Ve hani biz sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık.” (Bakara, 2/49); “Hani bir canı öldürmüştünüz de…” (Bakara, 2/72).

Bütün bu hitaplarda kastedilenler ise onların geçmişleridir, d) İşte burada da bütün bunlardan kastedilenler Adem (a.s.)’dir. Aynı zaman­da bu İbni Cerîr et-Taberî’nin de tercih ettiği görüştür. [6]

İbni Kesir de der ki: Bu ifadenin çoğul olarak verilmiş olması Adem’in in­sanlığın atası oluşundan dolayıdır. Hâkim de İbni Abbas’tan Yüce Allah’ın, “Andolsun ki sizi biz yarattık, sonra size şekil verdik” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Onlar erkeklerin sulblerinde yaratıldılar, kadın­ların rahimlerinde ise şekillendirildiler.” Yine Hâkim der ki: “Bu Buharı ile Müslim’in sahih hadis şartlarına uygun olmakla birlikte bu hadisi rivayet etmemişlerdir.” Buna göre ayet-i kerimenin anlamı şöyle olur: Andolsun ki biz sizleri Adem (a.s.)’ın sırtında güneş ışığında görülen, zerrecikler gibi yarattık, sonra da sizlere şekil verdik, yani rahimlerde sizleri şekillendirdik.

Kurtubî ise şöyle der: Konu ile ilgili görüşlerin sahih olanı indirilen buy­rukların desteklediği görüştür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.” (Müminûn, 23/12). Burada insan­dan kasıt Adem’dir. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve o candan eşini yaratan… (Nisa, 4/1). Müminûn suresinde daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Biz onu” yani onun neslini ve soyunu “sapasağlam bir karar yerinde nutfe yap­tık.” (Müminûn, 23/13). O halde Adem çamurdan yaratıldı, sonra ona şekil ve­rildi, sonra da secde edilme emriyle mükerrem kılındı. Onun soyundan gelenler ise orada ve babalarının sulblerinde yaratılmalarından sonra annelerin rahim­lerinde şekillendirildi. [7] İşte bu Razî’nin ve Taberî’nin de görüşüne uygun düş­mekte, Ademoğlunun şekillendirilişini de açıklamaktadır. Gerçekten bu açıkla­ma her iki yaratışı bir arada ifade etmek bakımından güzeldir. Adem’e secde etmek hususunda ittifak vardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Son­ra da meleklere, Adem’e secde edin, dedik.” Yani Adem’in yaratılışını tamamla­dıktan sonra hem ona hem de onun zürriyetine selâmlama ve şanını yüceltme secdesiyle -ibadet secdesiyle değil- secde etmelerini emrettik. Çünkü bir ve tek Allah’tan başka kimseye ibadet olunmaz. Bu secde emrinin veriliş sebebi ise in­sanların üzerlerinde Allah’ın nimetlerini bilip tanımaları, bu nimetlere şükret­meleri, eskiden beri yaptıklarından sonra îblis’ten ve vesveselerinden gereği gi­bi sakınmalarıdır.

Bütün melekler secde ettiler. Şu kadar var ki meleklerden olmayıp cinler­den olan İblis secde etmedi. O secdeden yüz çevirdi, büyüklük tasladı, secde edenlerle birlikte olmadı.

Yüce Allah ona, “Seni secde etmekten alıkoyan ne oldu? Yani seninle secde etmek arasına giren engel nedir?” diye sordu. Burada “Seni secdeden alıkoyan” buyruğundaki “lâ” tekit için fazladan gelmiştir. Buna delil ise bir başka ayet-i kerimedir: ” Seni secde etmekten ne alıkoydu?” (Sâd, 38/75).

O bu soruya özür ve gerekçe olarak şöyle cevap verdi: Şüphesiz ki ben on­dan hayırlıyım, çünkü sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. Ateş, yukarı doğru yükselmek, yukarı çıkmak ve ışık saçmak gibi özellikleri dolayısıyla, hareketsizlik, donukluk ve sönüklük gibi niteliklere sahip çamur­dan üstündür. Daha üstün olan bir kimse, kendisinden daha aşağılarda olana tazim etmez. O, Rabbine muhalefet etmekle birlikte böyle dedi. İşte İblis’in kı­yası budur, fakat batıl bir kıyastır. Zira maddî tabiat hayırlı oluşa delil değil­dir. Hayırlı oluş, manevî özelliklerle, daha büyük fayda sağlayan faydalı özel­liklerle söz konusudur. Şanı yüce Allah ise bizzat İblis’i kendisinin dahi bildiği ilim, marifet ve şerefli özelliklere mazhar kılmıştır.

İşte bütün bunlar, secde emrinin teklif ifade eden bir emir oluşu ve Yüce Allah ile İblis arasında böyle bir soru ve cevap şeklinde bir diyalogun meydana gelmesi esasına göredir. Bize düşen ise Kitab-ı Kerimin zahirinin ifade ettiğine iman etmek, gaybı ve işin gerçek mahiyetini ise Yüce Allah’a havale etmektir.

İlâhî emre muhalefet ve isyan etmenin cezası, Yüce Allah’ın İblis’e kendi­sini içinde yaratmış olduğu cennetten aşağı inmesini emretmesi şeklinde oldu. Cennet yerden yüksekçe bir yerdedir. Çünkü cennet ihlâsh ve alçakgönüllü kimselerin yeridir. Yoksa emre karşı gelen ve zorbalık taslayanlarm yeri değil­dir. Bundan dolayı Yüce Allah, “Artık orada büyüklenmek sana düşmez” diye buyurmuştu. Yani senin, büyüklenmek, bedbahtlık ve isyan için değil de şeref ve mutlu kılmak için hazırlanmış bu cennette büyüklük taslamaman gerekirdi. Haydi artık bu yerden çık. Çünkü sen zelil ve hakir kılınmışlardansın.

Böylelikle onun maksadının zıddı ile ona muamele edilmiş ve onun isteği­nin tam zıddı ile karşılık görmüş oldu.

Mel’un, kaybını telâfi etmek için Din Gününe kadar kendisine mühlet ve­rilmesini isteyerek dedi ki: “Bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” Yani Adem ve zürriyetinin diriltileceği güne kadar bana süre tanı. Böylelikle hayatta oldukları sürece onları aldatmak suretiyle intikam alayım ve onların tükeniş ve yok oluşlarını hem de öldükten sonra diriltilişlerini göre­yim.

Allah onun isteğini kabul ederek, “Sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. Yani bütün insanların öleceği birinci üfürüş vaktine kadar süre verilenlerden­sin. Bu ise Yüce Allah’ın şu buyruğu dolayısıyla herkesin korkuya kapılacağı feza’ üfürüşüdür:

“Sûr’a üfürüleceği günde gökte ve yerde olanlar korkarlar, Allah’ın dilediği kimseler müstesna.” (Nemi, 27/87). Yüce Allah’ın şu buyruğu dolayısıyla buna “baygın düşme üfürüşü” de denilir. “Ve Sûr’a üfürülür de göklerde ve yerde bu­lunan herkes -Allah’ın dilediği kimseler müstesna olmak üzere- baygın düşmüş olacaktır. Sonra ona bir defa daha üfürülecek, ansızın kalkıp etraflarına bakı-nacaklar.” (Zümer, 39/68).

Yani İblis Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi birinci nefhanın aka­binde ölecektir: “Artık Sûr’a tek bir üfürülüş üfürüleceği zaman yer ve dağlar kaldırılıp biribirlerine bir defa çarpılarak toz olduklarında…” (Hakka, 69/13-14)

İblis kendisine diriliş gününe kadar mühlet verilip bu işini sağlama aldık­tan sonra, yine inatlaşmaya başladı ve isyana koyularak şöyle dedi: “Öyleyse beni azgınlığa mahkûm ettiğin için…” Yani sen beni azdırdığın yahut saptırdı­ğın gibi, şüphesiz ben de Adem’in zürriyetinden yaratacağın kullarına karşı, hak yol üzerinde kurtuluş ve mutluluk yolunda onlara karşı engel olarak otu­racağım. Onları sana ibadet etmesinler, seni tevhid etmesinler diye mutlaka bu yoldan saptıracağım. Çünkü sen de beni saptırdın. Bunu ise kendilerine, vara­cağı yer sapıklık ve doğruluktan ayrılıp olan başka bir takım yolları süslü gös­termekle yapacağım.

Sonra da sağ, sol, ön ve arkadan ibaret dört cihetin hepsinden mutlaka on­ların üzerine varacağım. Bu cihetlerden üzerlerine varmayacağım bir yol bı­rakmayacağım. Yol kesicilerin gidip gelenlere tuzak kurup pusuda yattığı gibi, ben de onlara tuzak kurup pusuda bekleyeceğim. Onların çoğunluğunu sana nimetini şükreden, emirlerine itaat eden kimseler olarak bulmayacaksın.

İblis’in bu sözü ise onun bir zannı ve bir vehmidir. Nitekim onun bu zannı vakıaya uygun düşmüş, fiilden meydana gelene uygun ve isabetli bir zan besle­miş oldu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun İblis onlar aley­hindeki zannını gerçekleştirmişti de müminlerden bir fırka dışında ona uymuş­lardı. Halbuki onun kendileri üzerinde hiç bir tasallutu yoktu. Ancak biz ahire-te iman eden kimse ile onun hakkında şüphede olan kimseyi ayırd etmek için (böyle yaptık); senin Rabbin her şeyi görüp gözetendir.” (Sebe’, 34/10-21).

Daha sonra Yüce Allah İblis’e olan lanetini, onu kovduğunu, uzaklaştırdı­ğını, Mele-i a’lâ mahallinden sürdüğünü şu buyruğu ile daha bir pekiştirdi: “Çık oradan, yerilmiş ve kovulmuş olarak.” Yani sen cennetden ayıpları, kusur­ları sayılıp dökülmüş, kendisine gazap edilmiş, Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve uzaklaştırılmış olarak, çık git.

Yüce Allah yemin ile buyurdu ki: Ademoğulları arasından kendilerine süs­lü göstereceğin şirk, fasıklık ve masiyet hususlarında sana uyacak olanların hepsinden ve senden cehennemi elbette dolduracağım. Bu da bir başka ayet-i kerimedeki şu buyruğu andırmaktadır: “Andolsun cehennemi senden ve onlar arasından sana uyanların hepsiyle dolduracağım.” (Sâd, 38/85); “Buyurdu ki: Git, artık onlardan sana kim uyarsa, şüphesiz cehennem hepinizin cezasıdır, hem de mükemmel bir ceza! Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerle­rinden oynat. Onlara karşı atlılarınla piyadelerinle bas gürültüyü ve malları­na, evlatlarına ortak ol, onlara vaadlerde bulun. Fakat şeytan onlara bir alda­tıştan başka ne vaad eder? Şüphesiz benim gerçek kullarımın üzerinde senin ta­salluta gücün yetmez. Vekil olarak Rabbin yeter.” (İsra, 17/63-65).

Şanı Yüce Allah onun azdırmasından ihlâsa erdirilmiş kullarını istisna ederek şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin bir sultan yoktur. Sana uyan azgınlar müstesna.” (Hicr, 15/42); “Dedi ki: İzzetin hakkı için onların hepsini azdıracağım. Ancak aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.” (Sad, 38/82-83).

Bütün bunlardan maksat, insanın tabiatı ile şeytanın tabiatını ve onların yaptıkları işlerinde tercih (ihtiyar, muhtariyet) sahibi olduklarını açıklamak­tır. [8]

Hz. Adem’in Cennetteki Kıssası Ve Oradan Çıkartılması

19- “Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun. İkiniz de dilediğiniz yerden yi­yin, şu ağaca da yaklaşmayın, sonra zalimlerden olursunuz.”

20- Derken şeytan gizli bulunan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için ikisine de vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması­nın tek sebebi iki melek veya ebedî ka­lanlardan olmanızı önlemektir.”

21- Ve, “Doğrusu ben size öğüt veren­lerdenim” diye ikisine yemin etti.

22- Böylece ikisini de aldatıp aşağı in­dirdi. Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine göründü. İkisi de kendile­rini cennetin yaprağıyla örtmeye baş­ladılar. Rableri de onlara, “Ben sizi bu ağaçtan men etmemiş miydim? Şeyta­nın apaçık bir düşmanınız olduğunu size söylememiş miydim?” diye seslen­di.

23- İkisi de dediler ki: “Rabbimiz! Ken­dimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak ki biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

24- Buyurdu ki: “İnin! Kiminiz kimini­ze düşman olsun. Sizin için yeryüzün­de bir müddet yerleşip kalmak ve ge­çinmek vardır.”

25- Buyurdu ki: “Orada yaşar, orada ölür ve oradan çıkarılırsınız.”

Açıklaması

Yüce Allah, Hz. Adem ile ondan yaratılmış bulunan eşi Havva’ya cennette kalıp yerleşmelerini ve tek bir ağaç müstesna olmak üzere, cennetteki bütün meyvelerden yemelerini mubah kıldı. Buradaki yeme emri mubah kılma emri olup teklif emri değildir.

Sözü geçen cennet de cumhurun görüşüne göre ebedîlik yurdu olan cennet­tir. Semadaki cennetlerden birisi yahut yeryüzündeki cennetlerden (sık ağaçlı bahçelerden) bir cennet olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah Hz. Adem’e önce vahiy yoluyla hitap etti, sonra da cennet mey­velerinden yemeleri hususunda biribirlerine eşit olduklarını bildirerek hanımı ile ona hitapta bulundu.

Buharî ile Müslim’de Ebu Hureyre’den gelen Hz. Peygamber (s.a)in, “Şüp­hesiz kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır” şeklindeki hadisi, kadı­na karşı gösterilecek davranış esnasında onu şiddet ve kabalıkla doğrultmaya çalışmanın yasaklandığını ifade eden temsilî bir ifade kabilindendir.

Yüce Allah da, “İkiniz de dilediğiniz yerden yiyin” buyruğu ile cennetin çe­şitli meyvelerinden yemelerini kendilerine mubah kıldı. Ancak Kitab-ı Ke-rim’inde bizim için tayin etmediği özel bir ağaçtan da yemelerini yasaklamıştı. Bu yasaklamayı ise o ağaçtan yedikleri takdirde kendilerine zulmeden kimse­lerden olacaklarını belirterek gerekçelendirmişti. Çünkü onlar bu işi yaptıkla­rında cezalandırılacaklardı. Bu da Yüce Allah’ın pek çok şeyi mubah kılarken az miktardaki şeyleri haram kılmak suretiyle bir imtihanıdır.

Şeytan ikisini kıskandı ve onları hile ve vesveseyle aldatmaya çalıştı. Böyle­likle onları sahip oldukları nimetten, güzel elbiselerden mahrum bırakmak iste­di. O bakımdan kendilerine zarar verecek, kendilerine kötülük sağlayacak şeyle­ri onlara süslü gösterdi. Kendilerine görünerek, onlarla konuşarak bunu yaptı. Böylece örtmeyi tercih ettikleri avretleri, açığa çıkacaktı. Yani bunun sonunda avretleri ortaya çıksın diye buna çalıştı. Hasan-ı Basrî der ki: İblis, Allah’ın ken­disine vermiş olduğu yerden semaya ve cennete doğru yukarılara vesvese salma gücüyle vesvese verebiliyordu. Böyle bir açıklama İblis’in cennetten çıkartılmış olması ve Hz. Adem’in de henüz orada bulunması hali ile ilgilidir.

Şeytan yalan ve iftira olmak üzere dedi ki: Rabbinizin size bu ağaçtan ye­menizi yasaklayışının iki sebebi vardır. Birincisi, bu ağaçtan yemeniz halinde iki melek olmanızı engellemek, ikincisi de burada ölmemek üzere ebedî kalan­lardan olmamanızı sağlamaktır. Yani siz iki melek olmayasınız [9] yahut cen­nette ebedî kalanlardan olmayasınız diye böyle yapmıştır. Sizler bu ağaçtan yi­yecek olursanız bu iki şeyi elde edersiniz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Dedi ki: Ey Adem, ben sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?” (Tâ-Hâ, 120/20). Zamahşerî de der ki: Bu ifade, “Sizin iki me­lek olmanızdan hoşlanmadığı için böyle demiştir” anlamındadır.

Bu iki özelliğin (şeytan tarafından) seçilişinin sebebi, meleklerin güçlü ol­mak, uzun süre hayatta kalmak ve canlıların hallerinden etkilenmemek için bir takım özellik ve meziyetlerinin bulunması gibi insanın da ölüm söz konusu olmadan cennette ebedî kalma emelinde oluşundan dolayıdır. Yani İblis onlara bu ağaçtan yemeleri halinde meleklik niteliklerine sahip olacağını yahut da ebedî hayata sahip olacağını vehmettirmişti.

İşte bu ifadede meleklerin Adem’e üstün kılındaklarına bir işaret vardır.

Daha sonra şeytan Allah adına onlara yemin etti ve pekiştirici ifadelerle yeminini güçlendirmek istedi: “Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben sizden önce burada bulunuyorum ve bu yeri daha iyi biliyorum.

“Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim, diye ikisine yemin etti” ifadesi ise taraflardan birisinin kastedildiği müfâala kipi ile kullanılmıştır. Bundan mak­sat ise ifadeye mübalâğa gücü vermek ve yemini daha bir pekiştirmektir. Çün­kü İblis onları aldatmcaya kadar bu hususa dair yemin etti. Kimi zaman mü­min Allah ile de aldatılabilir.

“Böylece ikisini de aldatıp aşağı indirdi.” Şeytan ağaçtan yemeye teşvik, vaadde bulunmak ve oldukça ağır yeminler etmek suretiyle onları kışkırtmaya, onları aldatmaya devam etti. Sonunda ikisi de Allah’ın kendilerine şeytanın düşmanları olduğunu haber verdiğini unuttular. Böylelikle şeytan yemin ede­rek onları aldattı ve bu işi onlara süslü göstermek suretiyle kendisine itaat et­melerini sağladı. Bu yüzden de Allah nezdindeki mevkilerinden onları kaydıra-bildi ve daha aşağı mevkiye düşürdü. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Andolsun biz, önceden Adem’e ahit etmiş (emretmiş) idik de o unuttu. Biz onda bir azim bulmadık.” (Tâ-Hâ, 20/115). “İkisini de … aşağı indirdi” buyru­ğunun anlamı ise, Allah adına yemin etmek suretiyle onları aldattığından do­layı ağaçtan yemeleri noktasına indirdi (razı etti), şeklindedir.

Ağacın meyvesini tadınca hemen avret yerleri ortaya çıktı. Onlardaki özel nur zail oldu. Bu sefer avretlerini örtmek için cennet ağaçlarının geniş yaprak­larını üst üste koyup kendilerini örtmeye çalıştılar.

Rableri kendilerine sitem ederek, azarlayarak, “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim?” diye seslendi. Yani bu ağaca yaklaşmanızı ve bu ağaçtan ye­menizi size yasak kılmamış mıydım? Sizlere, “Şeytan sizin açık bir düşmanınızdır, ona itaat edecek olursanız ebedî nimet yurdu olan cennetten sizleri dün­ya yurduna çıkartır; dünya ise hayatta yorulup didinmenin yurdudur. O ba­kımdan şeytandan uzak durunuz” dememiş miydim? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ey Adem, dedik, şüphesiz bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın o sizleri cennetten çıkartmasın. O vakit bedbaht olursun.” (Tâ-Hâ, 20/117).

“İkisi dediler ki: Rabbimiz! Kendimize zulmettik…” Yani her ikisi de, “Rabbimiz, gerçekten biz senin emrine aykırı davranıp senin de bizim de düş­manımız olan şeytana itaat etmek suretiyle kendimize zulmettik. Eğer günahı­mızı örtmez, bizden razı olmaz, tevbemizi kabul buyurmazsan şüphesiz ki dün­yada da ahirette de zarara uğrayanlardan oluruz” dediler ve Yüce Allah şöyle buyurdu: “Derken Adem Rabbinden bir takım kelimeler belledi de, o da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok çok kabul edendir, Rahîm’dir.” (Bakara, 2/37).

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğuyla Hz. Adem, Havva ve İblis’eTıitap et­ti: “İnin oradan, kiminiz kiminize düşmandır…” Yani kiminiz kiminize düşman olmak üzere bu cennetten ininiz. Bunun anlamı da şudur: Düşmanlık cinler ve insanlar arasında sabit bir şeydir, hiç bir şekilde sonu gelmez. İblis de Adem ve Havva’ya düşmanlık edecektir, onlar da ona düşmanlık edeceklerdir. O halde insana düşen şeytanın vesveselerinden sakınmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu şeytan düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin. O kendi taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye çağırır.” (Fâtır, 35/6).

Cennetten çıkartılmak bu masiyetin cezası olmuştu. Uhrevî cezayı ise Yü­ce Allah bunun etkisini gideren tevbe dolayısıyla affetmiş ve Yüce Allah onun tevbesini kabul etmiştir. Nitekim şöyle buyurulmaktadır: “Adem rabbinin em­rine karşı geldi de yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğruya iletti.” (Tâ-Hâ, 20/121-122).

Daha sonra Yüce Allah, insanın dünyadaki ecelini açıklayarak şöyle bu­yurdu: “Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşip kalmak… vardır.” Yani si­zin için bilinen vadelere kadar orada karar kılmak ve süresi belli ömürler vardır.

Kalem bunları tespit etmiş, kader bunları tek tek sayıp dökmüş ve ilk ki­tapta bunlar satır satır yazılmıştır. Siz orada her biriniz için ayrı ayrı takdir edilmiş bulunan ömrünüz boyunca yaşayacaksınız. Ecelinizin sona ermesiyle birlikte orada öleceksiniz. Yüce Allah’ın dileyeceği vakit ölümden sonra amelle­rinizin karşılığını görmek üzere oradan çıkartılacaksınız: “Sizi biz ordan yarat­tık sizi tekrar oraya iade ederiz ve bir defa daha sizi oradan çıkartacağız.” (Tâ-Hâ, 20/55). [10]

Ademoğullarının Dünyadaki İhtiyaçlarının Karşılanması Ve Şeytanın Fitnesine Karşı Uyarılıp Sakındırılması

26- Ey Ademoğulları, size çirkin yerle­rinizi örtecek bir giyimli ve bir de sizi süsleyecek elbise indirdik. Takva örtü­süne gelince, işte daha hayırlı olan odur. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Belki öğüt alırlar.

27- Ey Ademoğulları, şeytan ana ve ba­banızı ayıp yerlerini kendilerine gös­termek için üzerlerinden elbiselerini nasıl soyarak cennetten çıkardıysa, sa­kın sizi de bir fitneye düşürmesin. Ger­çekten o da askerleri de sizin kendile­rini göremediğiniz yerden sizi görür­ler. Biz şeytanları iman etmeyenlerin velileri yaptık.

Açıklaması

Yüce Allah kullarına kendilerine ihsan etmiş olduğu elbise ve süs lütfunu hatırlatmaktadır. Elbise avret yerlerini örten şeyler, süs (er-rîş) ise kendisiyle süslenilen şeylerdir. Birincisi zaruri ihtiyaçlardan, ikincisi ise tamamlayıcı ve güzelleştirici unsurlardandır.

Ey Ademoğulları, sizin ve daha önceden atanız Adem’in üzerindeki nimeti­mi, benim sizin için hazırlamış olduğum avret yerlerinizi örtmeniz, süslenme­niz ve güzellikten yararlanmanız, sıcak ve soğuktan sakınmanız için hazırla­mış olduğum elbise ve süs gibi dünyevî ihtiyaçlarınız ile dinî ihtiyaçlarınızı karşıladığımı hatırlayınız. Bunların gökten indirilmiş olmasının anlamı, bun­ların hammaddesi olan pamuk, yün, tüy, ipek, kuş tüyü vb. ihtiyaç maddeleri­nin Allah tarafından yaratılmış olması, diğer taraftan bunların sanatı ve diki­minin de Allah’ın ilhamı ile gerçekleştirilmiş olmasından dolayıdır. Bu şekilde elbise ve süs nimetinin hatırlatılarak minnet edilmesi mübahlığa delildir ve bu da insanın süslenmeyi, insanlar önünde görünmeyi sevmesi şeklindeki fıtratı­na uygundur.

Yeni elbise giyilmesi esnasında hamd ve şükürde bulunmak sünnettir. Çünkü Ahmed, Tirmizî ve İbni Mace Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediğini riva­yet etmektedirler: “Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Bana kendisiyle avretimi örte­ceğim, hayatımda kendisiyle süsleneceğim elbise giydiren Allah’a hamdolsun.” Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) eski elbisesini alıp onu sadaka olarak verdi. O hayatta iken de ölümünden sonra da Allah’ın himayesinde, Allah’ın teminatın­da, Allah’ın koruması altındaydı.” Yine İmam Ahmed Hz. Ali’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.)’ı elbisesini giyerken şöyle buyururken din­ledim: “İnsanlar arasında kendisi ile süsleneceğim ve kendisiyle avretimi örtece­ğim süsü bana rızık olarak veren Allah’a hamdederim.”

Daha sonra Yüce Allah, manevî olan takva elbisesinin maddî elbiseden daha üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: “Takva örtüsüne gelin­ce; işte daha hayırlı olan odur.” Bu da İbni Abbas’ın dediği gibi, iman ve salih ameldir. Bunun güzel görünüş olduğu da söylenmiştir. Şüphesiz ki böylesi ye­rine getirildiği takdirde, sahibi için elbette hayırlıdır. Takva elbisesi, insanı Allah’a süs ve elbise türünden Allah’ın yarattıklarından daha çok yakınlaştırı­cıdır.

“Bunlar Allah’ın ayetlerindendir.” Yani sözü geçen bu hususlar Allah’ın kudretine, lütfuna, kullarına olan merhametine delâlet eden ilâhî belgeler ara­sındadır. “Belki öğüt alırlar.” Yani belki bu nimetler onları Allah’ın üzerlerin­deki lütfunu hatırlayıp şükretmeye, bu husustaki büyük nimeti bilip tanımaya, şeytanın fitnesinden uzak durmaya, avret yerlerini açmaktan uzak durmaya ehil hale getirebilir.

Daha sonra Yüce Allah Ademoğullarını İblis ve onun ortaklarından sakm-dırmakta, onlara insanlığın atası Hz. Adem’e eskiden beri devam edegelen düş­manlığını açıklamaktadır. Bu düşmanlığı dolayısıyla İblis Adem’i nimetler yur­du olan cennetten yorgunluk ve sıkıntı yurdu olan dünyaya çıkartmak için çalı­şıp gayret etmiş, edep yerlerinin açılmasına sebep olmuştur. Halbuki önceden edep yeri kendisine görünmüyordu. Bu tutum hiç şüphesiz kesin ve uzlaşmaz bir düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını ha­tırlatmaktadır: “Kendileri sizlerin düşmanı iken nasıl olur da onu ve onun so­yundan gelenleri beni bırakıp veliler edinirsiniz? Bu zalimler için ne kötü bir değiş-tokuştur!” (Kehf, 18/50).

Yüce Allah hatırlatma ve öğüt verme konumunda Arapça’nın üslûbuna uy­gun olduğu şekilde Ademoğullarına bir daha seslenerek şöyle buyurmaktadır: “Şeytan… sakın sizi de bir fitneye düşürmesin.” Yani kendinizden gafil olmayınız. Şeytan sizi dinden alıkoymasın. Annenizi, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin. O bakımdan şeytanın vesvesesine kulak vermeyin, takva ile kendinizi korumayı ihmal etmeyin. Her zaman Allah’ı anın, çünkü şeytanın fitnesi tıpkı anne babanızı fitneye düşürdüğü, onlara vesvese verdiği, Rablerine isyanı güzel göstererek Allah’ın kendilerine yasak kıldığı meyveden yemeleri üzerine nimetler yurdu olan cennetten onları çıkarttığı, yeryüzüne indirilmesine sebep teşkil ettiği gibi, sizin de cennete girmenize engel olabilir.

Şeytan Hz. Adem ile Havva’nın cennetten çıkmalarına sebep oldu. Aynı şe­kilde kendilerine edeb yerlerini, avret yerlerini göstermek için cennet yaprak­larından edindikleri elbiselerini de üzerlerinden çıkartmalarına sebep teşkil et­ti. Buradaki “kendilerine göstermek için” anlamındaki ifadenin başında gelen lam harfi nihayette varılan noktayı belirtmek içindir. Yani sonunda bu böyle oldu.

İblis’ten sakınınız. Çünkü o ve onun cinlerden olan askerleri, siz kendileri­ni görmediğiniz halde onlar sizi görürler. Görülmeyen düşmandan gelecek za­rar ise görülen ve açık düşmandan gelecek zarardan daha tehlikelidir.

Şeytandan korunmak ise, ondan Allah’a sığınmakla, ruhu Allah’a iman ile ve Allah’ın gözetimi altında olduğunu hatırda tutmakla güçlendirerek müm­kündür. Nefse karşı direnmek ve vesveselere kulak vermesini önlemekle, ayrı­ca vesvese geldi mi onu içinden kovmaya ve nefiste bıraktığı etkileri tasfiye et­meye çalışmakla mümkündür. Bu ise şeriatın kaidelerine, âdâb ve ahlâkına bağlı kalmak yoluyla gerçekleştirilir.

Daha sonra şeytanı, yine sakındırmayı pekiştiriri ifadelerle bir daha söz konusu etmektedir. Yüce Allah şeytanları, ruhlarını anndıncı, amellerini İslah edici gerçek iman ile Allah’a iman etmeyen kâfirlerin yardımcısı ve destekçileri kıldığını beyan etti. Buna sebep ise onların şeytanın vesvesesini kabule hazır olmalarıdır. Tıpkı zayıf bedenlerin çabucak hastalanmaya hazır olmaları gibi. [11]

Müşriklerin Teşrîî (Yasa Koymaları) Atalarını Taklitten İbarettir. Allah’ın Teşrîî İse Peygamberine Gönderdiği Bir Vahiydir

28- Onlar bir hayasızlık yaptıkları za­man, “Biz atalarımızı da onun üzerin­de bulduk, Allah da bize onu emretti” dediler. De ki: “Allah hiç bir zaman ha­yasızlığı emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylüyorsu­nuz?”

29- De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi ona doğrul­tun ve dini ancak kendisine halis kılan kimseler olarak O’na yalvarın. İlk ön­ce, sizi yarattığı gibi, yine O’na döne­ceksiniz.”

30- Bir kısmını hidayete erdirdi, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veliler edindiler ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

Açıklaması

Müşrikler şeriatın, aklın ve selim tabiatın çirkin görüp hoş karşılamadığı şirk, Beytullahı erkek ve kadınlar birlikte çıplak olarak tavaf etmek gibi çirkin bir hayasızlık -ki evlâ olan burada hayasızlık (el-fâhişe) tabirinin genel kabul edilmesi olup bu da her türlü büyük masiyettir ve bütün büyük günahlar bu­nun kapsamına girer- yaptıkları takdirde derler ki: Biz bu işte atalarımızı tak­lit ediyor, geçmişlerimize uyuyoruz. Hem yaptıkları bu işlerin itaat olduğuna ve Allah’ın kendilerine bu işleri emrettiğine inanıyorlardı. Oysa bu işler haya­sızlıktır. Bu hayasızlıkları yapmalarına -ki bunlar hayasızlık olduklarının idra­kinde olmayarak- iki hususu gerekçe gösteriyorlardı. Birincisi, “Atalarımızı da onun üzerinde bulduk” demeleri; ikincisi ise, “Allah da bize onu emretti” diye söylemeleriydi.

Birinci gerekçelerine Allah cevap vermemektedir. Çünkü katıksız bir tak­lit ve gelenekselciliğe işarettir. Aklen de bu, tutarsız bir yoldur. Bu yolun tutar­sızlığı da herkes tarafından açık seçik bir şekilde görülmektedir. O bakımdan bu gerekçeye ayrıca cevap vermeye ihtiyaç yoktur.

İkinci gerekçeleri olan, “Allah da bize onu emretti” şeklindeki sözlerine ise Yüce Allah, “De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez” buyruğu ile ce­vap vermektedir. Yani şüphesiz ki bu fiiller, peygamberler ve rasuller vasıtasıy­la münker ve çirkin işler olarak ifade edildiği gibi, Allah da kemaliyle bunları emretmekten münezzehtir; o halde Allah’ın bunları emrettiği nasıl söylenebi­lir?

Hakikatte ise bunları emreden şeytandan başkası olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şeytan sizleri fakirlikle korkutur ve sizlere haya­sızlığı emreder.” (Bakara, 2/268).

Daha sonra Yüce Allah inkârı ifade eden bir soru ile onların sözlerini red­dederek şöyle buyurmaktadır: “Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylü­yorsunuz…” Yani sizler doğru olduğunu bilmediğiniz sözleri mi Allah’a isnat ediyorsunuz? Yüce Allah’ın şeriatı ancak O’nun tarafından rasulüne gönderilen vahiy ile sabit olur. Sizler ise şeytanın vesvese ve telkinlerinden öğreniyorsu­nuz bunlarla Allah’a karşı yalan uyduruyorsunuz. Bu şekildeki bir tepki onla­rın Allah’a böyle çirkin bir şeyi izafe etmeleri dolayısıyladır. Aynı zamanda on­ların sözlerinin aşırı cehaletten başka bir şeye dayalı olmadığına da bir tanık­lıktır.

Yüce Allah hayasızlığı emreden bir buyruğun kendisinden sadır olamaya­cağını ifade ettikten sonra, kendisinin ancak doğruluk ve adaletle emrettiğini şöylece açıklamaktadır: “De ki: Rabbim adaleti emretti.” Yani ey Muhammedi Onlara de ki: Benim Rabbim ancak bütün işlerde aşırılıktan ve kusurlu dav­ranmaktan uzak bir şekilde adaleti, doğruluğu ve dengeli olmayı emreder.

Aynı şekilde Rabbim kendisine ibadetin hakkıyla ifa edilmesini ve bütün secde zamanlarında ve secdelerin yapıldığı bütün mekânlarda sağa sola sap-maksızın yalnızca yüzünüzü O’na doğrultarak kendisine ibadet etmenizi em­retmiştir. Yüzün secde yerinde O’na doğrultulmasından kasıt ise namazdır. Yi­ne O sizlere dininizi yani itaatinizi yalnızca kendisine halis kılarak ibadet ve dua etmenizi, bununla yalnızca onun rızasını aramanızı emretti.

Yani bu ayet-i kerime iki hususu emretmektedir:

1- İbadet hususunda vakit ve yapılacağı yerlerde dosdoğru olmak. Mucize­lerle desteklenmiş peygamber ve rasullerin Allah’tan alıp haber verdikleri şe­kilde getirdikleri şeriata uygun olarak yapmak.

2- Allah’a ibadette ihlâsla yalnızca O’na yönelmek. Çünkü şanı yüce Allah bu iki özelliği kendisinde toplamayan hiç bir ameli kabul buyurmaz: Yapılan amel doğru ve şeriata uygun, şirkten arınmış, ihlâslı bir amel olacak. [12]

Daha sonra Yüce Allah öldükten sonra dirilmeyi ve tekrar yaratılmayı in­kârlarına karşı yaratmanın ilk olarak Allah tarafından başlatılmasını belirte­rek delil getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “İlk önce sizi yarattığı gibi yine döneceksiniz.” Yani Allah ilk olarak sizi nasıl yarattıysa amellerinizin karşılı­ğını da sizlere verecektir. O halde ibadeti yalnız O’na hâlis kılınız.

Sizler öldükten sonra dirilme ve hesap halinde iki kesimden birisi arasın­da yer alacaksınız: Kesimin birisine Allah hidayet vermiş, ibadete, iman ve ih-lâsa muvaffak kılmıştır ki bunlar İslâm’a girenlerdir. Diğer bir kesim ise şeyta­nın aldatmalarına uyup Allah’a itaatten yüz çevirdiği için aleyhlerine sapıklı­ğın hak olduğu, Yüce Allah’ın da, fertlerinin sapacaklarını, hidayet bulmayacaklarım bildiği kesim. Bu kesim aleyhine dalâletin sabit oluş sebebi ise şudur: Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veli edindiler. Şeytanın kendilerini çağırdığı şeyi kabul ettiler. Hak ile batılı birbirinden ayırd etme hususu üzerinde de dü­şünmediler.

Aleyhlerine dalâletin hak olduğu kesim, şeytanları veli edindiler. Yani kendilerine verdikleri emirler hususunda itaat etmek suretiyle onları dost ka­bul ettiler. İşte bu Yüce Allah’ın onların dalâlette olacaklarını bilmesinin, dalâ­lette oluşlarına bir etkisinin olmadığına delildir. Mutezile mezhebine mensup Zamahşerî’nin dediği gibi, onlar kendi tercihleriyle ve Yüce Allah’ı bırakıp şey­tanları veli edinmeleri sebebiyle sapıtmışlardır.

Hidayet ve dalâletin Yüce Allah’tan geldiğini kabul eden Ehl-i sünnetin görüşüne göre ise buyruğun anlamı şudur: Hidayet ve dalâlet önce Yüce Al­lah’ın yaratması ile ortaya çıkar. Fakat bu işi işlemeye onları çağıran şey, Al­lah’tan başka şeytanları veli edinmeleridir.

İkinci kesimin ise başka nitelikleri vardır. Onlar kendilerinin hidayette ol­duklarını yani vasiyet ve hidayet üzre, doğru yol üzre olduklarını sanırlar; fa­kat gerçekte onlar sapıktırlar, yanlışlık içerisindedirler: “De ki: Amelleri bakı­mından en zararda olanları sizlere haber verelim mi? Onlar kendilerinin güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında çabaları sapan ve boşa çıkan kimselerdir.” (Kehf, 18/103-104).

İkinci kesime dair ayet-i kerimenin ihtiva ettiği anlamı Müslim’in İyâd b. Hımâr’dan yaptığı şu rivayet de pekiştirmektedir: İyâd der ki: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz ben kullarımı Haniler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara geldi de onları dinlerinden uzaklaştırdı.”

Bazıları da, “İlk önce sizi yarattığı gibi yine döneceksiniz” buyruğunu şöy­lece açıklamışlardır: Biz sizi nasıl yarattıysak öyle döneceksiniz. Bir kesim hi­dayet bulmuş, bir kesim de sapık olarak. İşte siz bu şekilde annelerinizin ka­rınlarından tekrar yaratılır ve öylece çıkarsınız. İbni Abbas der ki: Yüce Allah Ademoğlunu ilkin mümin ve kâfir olarak yaratır. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O sizi yaratandır. Kiminiz kâfir kiminiz mümin (oluyor)” (Tega-bûn, 64/2). Sonra Yüce Allah onların yaratılışını ilk olarak başlattığı gibi, tek­rar mümin ve kâfir olarak iade eder. Bu da Sahihi Buhârî’ de yer alan İbni Mesud yoluyla gelen şu hadise uygun düşmektedir: “Kendisinden başka ilâh ol­mayan hakkı için söylüyorum, sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameli ile amel eder; o kadar ki kendisi ile cennet arasında ancak bir arşınlık mesafe kalır, Kitap (levh-i mahfuzdaki kader) onun aleyhine öne geçer ve böylelikle o da cehennem ehlinin ameliyle amel eder, oraya girer. Şüphesiz de sizden herhangi bir kimse cehennemliklerin ameliyle amel eder, o kadar ki kendisiyle onun ara­sında yalnızca bir arşın kalır da sonunda onun hakkında Kitabın hükmü onu geçer ve böylelikle o da cennetliklerin ameliyle amel eder, oraya girer.”

Bu tevile binaen bu açıklama ile Yüce Allah’ın şu buyruğu arasında bir çe­lişki söz konusu olur: “Sen yüzünü dine hanîf olarak dosdoğru çevir. Allah’ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratına.” (Rum, 30/30). Bunun bir benzeri de Buharî ile Müslim’de Ebu Hureyre (r.a.)’den gelen Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğudur: “Her doğan,, fıtrat üzere doğar. Sonra onun anne babası onu Yahu­di, Hristiyan veya Mecusi yapar.” Müslim’in Sahîh’inde yer alan ve az önce ge­çen Iyad b. Hımâr’ın hadisi de buna uygun düşmektedir.

“Sizi yaratan O’dur” ayeti ile, “Allah’ın fıtratı…” ayeti ve her birisini teyit eden hadis-i şeriflerin birlikte anlaşılmasına gelince: Şanı Yüce Allah bütün in­sanları kendisini bilip tanıyacak, tevhid edecek, ondan başka ilâh olmadığını bilecek halde -bu hususta onlardan mîsâk (and) aldığı şekilde- yaratmış ve bu­nu tabiatlarına ve fıtratlarına yerleştirmiştir.

Allah’ın onları bu şekilde dosdoğru ve fıtrî yaratışından sonra, Yüce Allah ezelî ve kadim ilminde insanların kimisinin mümin kimisinin kâfir, kimisinin bedbaht kimisinin mutlu olacağını, üzerlerinde yaratıldıkları aslî durumlarda bir takım değişiklikler ortaya çıkacağını bildi ve takdir etti. İşte Yüce Allah’ın, “Sizi yaratan O’dur. Kiminiz kâfir kiminiz mümin (oluyor)” buyruğunun anla­mı budur. Yani ikinci durumda onun işi imandan sonra küfre varacaktır. Al­lah’ın kaderi ise mahlûkatı arasında olduğu gibi geçerli olandır. Çünkü, “Tak­dir eden ve hidayete ileten (doğru yolu gösteren) O’dur.” (Alâ, 87/3); “O her şeye hilkatini veren, sonra da hidayete iletendir.” (Tâ-Hâ, 20/50). [13]

Süsün, Hoş Ve Temiz Olan Yiyecek Ve İçeceklerin Mübahlığı

31- Ey Ademoğulları! “Her mescide gi­dişte ziynetlerinizi alın; yiyin, için ama israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

32- De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıl­mış?” De ki: “Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlaradır. İşte biz ayetlerimizi, bilen bir topluluğa böylece açıklarız.”

Açıklaması

Ey Ademoğulları! Namaz veya tavaf olsun, her ibadet edeceğiniz vakit ziy­netinizi takınınız ve o zaman elbiselerinizi giyininiz. Burada ziynetten kasıt güzel elbiselerdir. Asgarisi ise avreti örten miktardır. Çünkü namaz ve tavaf sı­rasında avretin örtülmesi vaciptir. Avretten olmayan bölümlerin örtülmesi ise sünnettir, vacip değildir. Erkeğin avreti daha önceki ayetlerde de öğrendiğimiz gibi, göbek ile diz kapağı arasında olan bölümdür. Kadının avreti ise yüz ve el­leri dışında bütün bedenidir.

Elbise gelişmiş bir uygarlık görünümüdür. Elbise giyme ve avreti örtme emri İslâm’ın güzellikleri arasındadır. Arap kabilelerini ve onların dışında ka­lan diğer Afrikalıları ve benzerlerini ilkellikten, gerilikten, vahşilikten uygarlı­ğa taşıyan İslâm olmuştur.

Tesettürün vacip oluşu hususunda ayetin muhtevasını Taberânî ve Beyha-kî’nin İbni Ömer’den yaptıkları şu rivayet de teyit etmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse namaz kıldığı vakit (alt ve üst olmak üzere) iki elbisesini giyinsin. Çünkü şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah, kendisi için süslenilenler arasında buna en lâyık olandır. Eğer o kimsenin iki elbisesi yoksa, bu sefer namaz kıldığı takdirde belden aşağısını örten izarını kullansın ve sizden herhangi bir kimse Yahudilerin örtüye sarındıkları gibi namazda da sarınmasın.”

Şafiî, Ahmed ve Buharî de Ebu Hureyre’den Resulullah (s.a.)’m şöyle bu­yurduğunu naklederler: “Sizden herhangi bir kimse omuzunda ondan herhangi bir parça bulunmaksızın tek bir elbise içerisinde namaz kılmasın.”

Daha sonra Yüce Allah israfa gitmeksizin yemeyi, içmeyi mubah kılmak üzere şöyle buyurmaktadır: “Yeyin, için ama israf etmeyin…” Hoş ve lezzet alı­nan şeylerden yeyiniz, içiniz. Fakat bunlarda israfa gitmeyiniz. Aksine, israfa ve cimriliğe gitmeden itidali elden bırakmayınız. Sakın yeme ve içme hususun­da helâl sınırlarını aşarak harama düşmeyin. Şüphesiz Allah yeme ve içmede israf edip haddi aşanları sevmez. Yani sonunda zarara götüren israftan dolayı onları cezalandırır.

İmam Ahmed Abdullah b. Amr’dan Resulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Yiyin, için, giyinin ve tasadduk da yapın. Büyüklenip böbürlen-meksizin ve israfa sapmaksızın bunları yapın. Şüphesiz Allah kulunun üzerin­de nimetinin etkisini görmeyi sever.”

Nesaî ve İbni Mace de yine Abdullah b. Amr’dan şu lafızla rivayet etmek­tedir: “Yeyin, tasadduk edin ve giyinin; ancak israfa sapmayın ve böbürlenme­yin.”

İmam Ahmed, Nesaî ve Tirmizî de -Mikdam b. Ma’dîkerib’den şöyle dedi­ğini rivayet eder: Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “Ademoğlu kar­nından daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Ademoğluna bünyesini ayakta tutacak yiyeceği birkaç lokma yeterlidir. Eğer mutlaka (fazla) yiyecekse o halde (karnının) üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine, üçte birini de nefesine ayırsın.”

Seleften bazısı şöyle demiştir: Allah tıbbın tümünü yarım ayette bir araya getirmiştir: ‘Yeyin, için ama israf etmeyin.” Nakledildiğine göre er-Reşîd’in ol­dukça maharetli Hristiyan bir doktoru vardı. O, Ali b. el-Hüseyin’e, “Sizin Kita­bınızda tıp ilminden herhangi bir şey yoktur. Halbuki ilim iki türlüdür: Din ilmi ve beden ilmi” dedi: Ali ona şu cevabı verdi: “Allah tıbbın tümünü Kitabımızda yarım bir ayette bir araya getirmiştir.” O, “Bu hangisidir?” diye sorunca Ali şu cevabı verdi: “Yüce Allah’ın, ‘Yeyin, için ama israf etmeyin” buyruğudur.” Bu se­fer Hristiyan doktor “Peki sizin peygamberinizden tıbba dair bir şey nakledil-memektedir” deyince Ali şöyle dedi: “Allah Rasulü de tıbbı birkaç kelimede özet­lemiştir.” “Bunlar Hangileridir?” diye sorunca, “Ademoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Ademoğluna bünyesini ayakta tutacak bir kaç lok­macık yeterlidir” diyerek hadisi zikretti. Bu sefer Hristiyan doktor şöyle dedi: “Kitabınız da peygamberiniz de Calinos’a tıp namma bir şey bırakmadı.” [14]

Buharî der ki: İbni Abbas dedi ki: “Dilediğini ye, dilediğini iç. Elverir ki şu iki hasleti de ihmal etmeyesin: İsrafa kaçmamak ve kibirlenmemek.”

İsraf her hususta haddi aşmaktır. Yüce Allah ise helâl kıldığının helâl bi­linmesini, haram kıldığı şeyin de haram bilinmesini sever, işte emrettiği adalet de budur. O bakımdan açlık, susuzluk, fazla tokluk, fazla içmek gibi tabiî sını­rın aşılması doğru değildir. Maddî hususta da bu böyledir. Nafaka kişinin geli­rini tamamıyla tüketmeyecek şekilde belli bir oranda olmalıdır. Sert sınırlarda da bu böyledir. Allah’ın haram kıldığı meyte, kan, domuz eti, Allah’tan başkası­nın adına kesilmiş olan ve şarap gibi şeylerin kullanılması da -zaruret hali dı­şında- caiz değildir. Altın ve gümüş kaplarda yemek içmek helâl olmadığı gibi, tabiî ipek giymek, yahut erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benze­mesi de helâl olmaz.

Buna göre cimrilerin yaptıkları da, israfa sapan lüks ve debdebe içerisinde yaşayanların yaptıkları da şer’an yapılmaması gereken haramlar arasındadır. İbni Mace, Sünen’ inde Enes b. Malik’ten Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedir: “Canının çektiği her şeyi yemen israftandır.”

Yüce Allah da itidal üzere yükselen sünnet ve şeriatını pekiştirerek Al­lah’tan gelmiş bir şeriata dayalı olmaksızın kendiliğinden bir takım yiyecek, içecek veya giyeceklerden herhangi bir şeyi haram kılanların tutumlarını red­dederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti… kim haram kılmış?”

Yüce Allah bu şekilde mubahları haram kılan kimselerin tutumlarını red­detti ve peygamberine kendi tutarsız görüş ve bidatleriyle bir takım şeyleri ha­ram kılan bu müşriklere yaptıklarını red eden bir eda ile şöylece sormasını em­retti: Allah’ın temel maddelerini kullan için yaratmış olduğu ve onlara vermiş olduğu ilham ile fıtratlarında yaratmış olduğu kabiliyetlerle bunları nasıl kul­lanıp işleyeceklerini, bunlardan nasıl yararlanacaklarını öğrettiği süsleri, hoş ve temiz nzıklan kim haram kıldı? Bunlar asıl itibariyle dünya hayatında Al­lah’a iman edip O’na ibadet edenler için yaratılmıştır ve onların hakkıdır. On­lardan başkaları bu hususta onlara tabidir. Dünyada fiilen kâfirler bunlarda müminlere ortak olsalar dahi kıyamet gününde bütün bunlar müminlere has olacaktır. Kâfirlerden kimse onlara bu hususta ortak olamayacaktır. Çünkü cennet kâfirlere haram edilmiştir.

İşte ziynet ve temiz şeylerin hükmüne dair yaptığımız bu eksiksiz ve mü­kemmel açıklamalar gibi şeriatın ve dinin kemaline, peygamberin doğruluğuna ve şeriatın tamlığına delâlet eden ayetleri, toplumsal ve nefsî bilgileri, tıbbı, in­sanların maslahatlarını bilen ve bunlar üzerinde düşünüp gerekli öğüt ve ib­retleri alan bir topluluğa böylece açıklıyoruz; yoksa insanın, uygarlığın ve üm­ranın ilerlemesi için gerekli bilgi ve teknikleri bilmeyen bir topluluğa değil. Buna göre Yüce Allah’ın “İşte biz ayetlerimizi… böylece açıklarız” buyruğunun anlamı şudur: Ben size helâl ve haramı bu şekilde genişçe açıkladığım gibi, du­yacağınız diğer şeyleri de sizlere böylece açıklıyorum.

İşte bütün bunlar İslâm’ın, ruhî olgunluğun ve kusursuz akidenin, ahlâ­kî üstünlüğün, hayatın zorluklarına galip gelmek için gerekli bedenî ve ruhî gücün, Allah’ın yeryüzünde yerine halife tayin etmiş olduğu, göklerde ve yer­de bulunan her şeyi kendisine müsahhar kıldığı insanın misyonunu yerine getirmesinin dini olduğunun delilleri arasındadır. İşte Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O yerde ne varsa hepsini sizin için yaratandır.” (Bakara, 2/29); “Allah’ın göklerde ne varsa size müsahhar kıldığını görmez misiniz?” (Lok­man, 31/20). [15]

İnsanlara Yasak Olan Esas Haramlar

33″ De ki: “Rabbim tüm hayasızlıkları, günahı, haksız yere haddi aşmayı, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a şirk koşma- nızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyle- ri söylemenizi haram kılmıştır.”

Açıklaması

Ey Muhammedi Allah’ın helâl kılmış olduğu temiz yiyecekleri ve elbiseleri haram kılan bu müşriklere de ki: Allah, ancak haramların temel olanlarını teş­kil eden şu beş şeyi haram kılmıştır:

1- Gizli, açık, görünen ve görünmeyen hayasızlıklar: Hayasızlıklar (feva-hiş) alabildiğine çirkin davranışlardır. Bunların gizlisi de açığı da yasaktır ve­ya bunlar büyük günahlardan ibarettir. Çünkü artık bunların çirkinliği alabil­diğine ileri derecede ve fazladır. Zina, hırsızlık, İslâm cemaatine karşı ayaklan­mak gibi masiyetler bu tür fiillerdir.

2- Günah, yani günahı gerektiren işler. Onlar da küçük masiyetlerdir. Bu­na göre ayetin anlamı şöyle olur: O büyük ve küçük günahları haram kılmıştır. Eşinin dışındakilere şehvetle bakmak küçük günahlardandır. Günahın masiyet veya mutlak bir günah olduğu da söylenmiştir ki bu da genelin özele atfedilme­si kabilindendir.

3- Haddi aşmak: Yani fert veya toplum olsunlar, diğer insanların hakları­na tecavüz etmek suretiyle haklarda haddi aşmak ve bozgunculuk yaparak zulmetmek demektir. Burada haddi aşmanın haksız olmak kaydıyla zikredil­mesinin sebebi şudur: Haddi aşmak eğer kamu maslahatı için veya karşılıklı rıza ile birlikte olursa bunda bir beis yoktur.

4- Allah’a ortak koşmak: Bu, çirkin işlerin en çirkinidir. Bu da Allah ile birlikte put, heykel yahut bir kişi olsun hakkında aklî ya da vahyî bir delil ve­ya belgenin ortaya konulamadığı Allahla beraber başka bir ilâh kabul etmek­tir. Burada belgeye “sultan” denilmesinin sebebi, hasmın sözünü başkasına ter­cih ettirmesi ve işitenin akıl ve düşüncesi üzerinde etkili olması dolayısıyladır. Bu ifade Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Her kim bu konuda ken­disinin bir delili olmaksızın Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet edecek olursa, şüphesiz onun hesabını görmek Rabbine aittir. Gerçek şu ki kâfirler kur­tuluşa eremez.” (Mü’minûn, 23/117).

İşte bunda burhanın (delil ve belge getirmenin), akidenin sağlıklı oldu­ğuna delil getirmenin esasını teşkil ettiğine, imanın, delil ve belge ile destek­lenen Allah’tan gelen bir vahiy olmaksızın kabul olunmayacağına delâlet var­dır.

5- Bilgisiz ve belgesiz olarak Allah’a karşı yalan şeyler söylemek: İftira, Allah’a karşı putlardan bir ortağı olduğunu iddia etmek gibi yalan söylemek: “Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun.” (Hacc, 22/30). Bir mesned ve bir delil olmaksızın haramı helâl, helâli haram kılmak gibi. Bu ise şeriatten bir delil olmaksızın sırf görüşe dayanarak söz söylemektir. Dinlerin tahrif ediliş sebebi, hak dinde bidatlerin ortaya konuluş sebebi, heva ve şeyta­na uymanın sebebi budur. Nitekim Kitap Ehli de böyle yapmıştır: “Dillerinizin yalan yere vasfedegeldiği şeylere, “Bu helâldir, bu da haramdır” demeyin.” (Nahl, 16/116). İşte reform davetçilerinir ve içtihat adı altında şeriatı aşıp ge­çenlerin izlediği yol budur. Nitekim Buharî ile Müslim şunu rivayet ederler:

“Andolsun, sizden öncekilerin yolunu karış be karış, arşın be arşın izleyeceksi­niz. O kadar ki, onlar bir keler deliğine girecek olsalar muhakkak onların arka­sından gidersiniz.” “Ey Allah’ın Rasulü, bunlar Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır?” diye sorduk. O, “Başka kim olabilir ki?” diye buyurdu.

Şeriatta içtihadın yolu bellidir. Bu da Kur’an, sünnet ve icmaya şer”î esas­lara uygun olarak sahih bir şekilde bakmak ve bunları tetkik etmektir. Daha sonra da bunlara kıyas yapmak yahut da istihsan, istislâh ve buna benzer kap­samlı görüşü delil almaktır. İşte bu da şeriatın ruhu, esasları ve genel ilkeleri ile uygun olan görüşü almaktır.

Bu ayet-i kerime ile ilgili olarak bir soru ortaya atılmıştır. Muhtevası şu­dur: Ayet-i kerimedeki “(innemâ) Ancak” kelimesi hasr ifade eder. Yüce Al­lah’ın, “Rabbim… haram kılmıştır” buyruğu, şunları şunları münhasıran ha­ram kılmıştır, demektir. Oysa haramlar bu şeylere münhasır değildir.

Buna şöyle cevap verilmiştir: “Cinayetler beş türe münhasırdır. Bunlardan birisi neseplere karşı işlenen cinayetlerdir ve bunlar da zina ile olur. İşte Yüce Allah’ın, “Rabbin… hayasızlıkları haram kılmıştır” buyruğu ile kastedilen bu­dur. İkincisi ise akıllara karşı işlenen cinayetler. Bunlar da içki içmek olup Yü­ce Allah’ın, “Günahı…haram kılmıştır” buyruğu da buna işaret etmiştir. Üçün­cüsü ırzlara karşı işlenen cinayetler, dördüncüsü canlara ve mallara karşı işle­nen cinayetlerdir. İşte Yüce Allah’ın, “Haksız yere haddi aşmayın” buyruğu ile buna işaret edilmiştir. Beşincisi ise, dinlere karşı işlenen cinayetler olup bun­lar da iki bakımdan söz konusudur: Birincisi Yüce Allah’ın tevhidine itiraz edip dil uzatmaktır. Yüce Allah’ın, “Allah’a şirk koşmanızı” buyruğu ile buna işaret edilmiştir. İkincisi ise Allah’ın dininde bilgiye bağlı olmaksızın söz söylemektir. İşte, “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi…” buyruğu ile de buna işa­ret edilmiştir. Bütün cinayetlerin (suçların) esası bunlar olduğuna göre, geri kalanlar bunların uzantıları ve dallandır. Buna uyanlar olduğuna göre, bu ha­ram şeylerin söz konusu edilmesi adeta hepsinin söz konusu edilmesi gibi ol­muş, onların yerini tutmuştur. O bakımdan bu ayetin başına hasr ifade eden söz konusu edat gelmiştir.[16]

Her Bir Ümmetin Ve Kişinin Eceli

34- Her ümmetin bir eceli vardır. Ecel­leri gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gidebilirler.

Açıklaması

Her bir ümmetin yani her bir asır ve neslin, her bir kişinin, aynı şekilde varlık alemindeki her bir şeyin bilinen bir eceli vardır. Bu da sürenin sona er­mesi için belirlenen zamandır. Ecel, aynı zamanda dünya hayatı için sınırlan­dırılmış vakti de, toplumların güçlülük, mutluluk zamanlarını yahut zillet ve bedbahtlık dönemlerini de kapsar.

“Ecelleri gelince” yani onlar için takdir edilen süre geldi mi ne zamanın en küçük dilimi olan bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler. Bu ecel süre­sinden öne geçemezler. Yani belirlenen bu vadeden sonraya da kalamazlar, öne de geçemezler. Bu değişmenin bir an (saat) kadar bile olması mümkün değildir. Yüce Allah’ın burada “saafi söz konusu etmesinin sebebi, en asgarî zaman di­limlerinin genel olarak “saat” kelimesiyle karşılanmasından dolayıdır.

Ecelden neyin kastedildiğinin tayini ile ilgili olarak iki görüş vardır:

Birinci görüş İbni Abbas, Hasan-ı Basrî ve Mukâtil’in görüşüdür. Buna gö­re Yüce Allah peygamberini yalanlayan her bir ümmete belli bir süreye kadar mühlet vermiştir. Nihayet toptan imha edilerek azap zamanı gelince, bu azap kaçınılmaz olarak gelip çatar.

İkincisine göre, burada ecelden kasıt ömürdür. Bu ecel bitti ve tamamlan­dı mı, artık öne almanın ve sonraya bırakılmanın imkânı olmaz.

-Razî der ki: Birincisi daha uygundur. Çünkü Yüce Allah, “Her ümmetin” diye buyurmuş, “herkesin bir eceli vardır” diye buyurmamıştır. İkinci görüşe göre ise “Evet, Yüce Allah, “Her ümmetin” diye buyurmuş, herkesin bir eceli vardır diye buyurmamıştır. Çünkü ümmet her zamanda var olan topluluk de­mektir. Bu ümmet de fertlerden oluşur. Toplumların fertlerinin ise ecelleri bir­birine yakındır. Çünkü tehdit makamında olan ifadelerde ümmetin söz konusu edilmesi daha bir beliğ ve daha bir etkileyicidir.

İkinci bir görüşe göre, herkesin öne alıp sonraya bırakmasının söz konusu olamayacağı bir ecelinin olması gerekir, buna göre maktul de eceliyle ölmüş olur.[17]

Her Bir Ümmete Peygamberi Aracılığıyla Yapılan Hitap Ve Yalanlayanların Allah’ın Ayetleri İle Korkutulmaları

35- Ey Ademoğulları! İçinizden size ayetlerimi anlatacak peygamberler ge- linçe, her kim sakınıp düzelirse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.

36- Ayetlerimizi yalanlayıp onlara kar- Ş1 büyüklük taslayanlar, işte onlar ateşliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar-

Açıklaması

Yüce Allah Ademoğullarını kendilerine ayetlerini anlatacak, hüküm ve farzlarını bildirecek peygamberler göndereceğini belirterek uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: Ey Ademoğulları! Şayet sizlere içinizden sizin hemcinsiniz ve bu sizlere benim size farz kıldıklarımı ve sizin için öngördüğüm ibadet, mu­amelât ve ahlâka dair düzenlemeleri size emretmiş olduğum salih ameller ile size yasakladığım şirk ve çirkin işleri bildiren bir peygamber gelecek olursa, siz iki tavırdan birisini takınacaksınız. Bunlardan birisini takınanlara müjde veri­lir, diğerini takınanlar ise azapla korkutulur.

Kim Allah’tan korkar, benimle kendisinin arasını düzeltir, haramları terk eder ve itaatkâr olursa ahiret azabından yana onun için korku yoktur. Amelle­rinin karşılığını göreceği vakit geldiğinde de yapamadıkları dolayısıyla üzül­meyecektir veya gelecekte karşı karşıya kalacağı durumlardan dolayı onun için korku yoktur, geçmişteki hallerinden dolayı üzülmesi de söz konusu olmaya­caktır.

Yüce Allah’ın, “içinizden” diye buyurması, peygamberlerin peygamber ola­rak gönderildiği kimselerle hemcins olması, onlara ileri sürebilecekleri bir ma­zeret bırakmaz ve onlara karşı delili açıkça ortaya koyar. Zira onların o pey­gamberin durumunu bilmeleri, Allah’ın kendisini mucizelerle desteklemesinin, peygamberin kudretiyle değil de Allah’ın kudretiyle olduğunu onlara gösterir; diğer taraftan herkes kendi hemcinsiyle daha iyi kaynaşır.

Yüce Allah’ın, “ayetlerimi” buyruğundan kasıt ise, Kur’an-ı Kerim, tevhid ve ulûhiyetin delilleri, indirdiği hükümler ve şeriatlardır. Bu, sözü geçen bütün hususları kapsayan genel bir lafızdır. Çünkü bütün bunlar Yüce Allah’ın ayet­leridir. Peygamberler geldikleri takdirde, bütün bu hususları söz konusu etmiş­lerdir.

Kureyş ileri gelenlerinin Muhammed (s.a.)’e karşı büyüklük tasladıkları vakit görüldüğü gibi, kalpleriyle Allah’ın ayetlerini yalanlayan, onları kabul ve gereklerince amel etmeyi büyüklüklerine yediremeyen, peygamberlere büyük­lük taslayarak ve onları inatla reddedenlere gelince, bunlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. [18]

Yalanlamanın Akıbeti Ve Kafirlerin Cehenneme Giriş Tablosu

37- Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun ayetlerini yalan sayandan daha zalim kim vardır? İşte onlara kitaptaki payları erişecektir. Nihayet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikle­rinde diyeceklerdir ki: “Allah’tan baş­ka taptıklarınız nerede?” Diyecekler: “Onlar bizi bırakıp kayboldular.” On­lar kendi aleyhlerine ve gerçekten kâ­fir olduklarına şehadet ederler.

38- Buyurur ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında gi­rin ateşe.” Her ümmet girdikçe yolda­şına lanet eder. Nihayet hepsi biribiri ardından orada toplanınca sonrakileri öncekileri için derler ki: “Rabbimiz, iş­te bizi bunlar saptırdı. Onun için bun­lara ateşten katmerli azap ver.” Buyu­rur ki: “Her biriniz için katmerli azap vardır; ne var ki bilmezsiniz.”

39- Öncekileri sonrakilerine “Sizin biz­den bir üstünlüğünüz yoktu. Öyleyse kazandıklarınız sebebiyle azabı tadın” dediler.

Açıklaması

Allah’ın farz kılmadığını farz kılmak, haram kılmadığını haram kılmak, Allah’ın indirmediği bir hükmü onun dinine nispet etmek ya da Allah’a evlât ve ortak nispet etmek suretiyle Allah’a yalan yere iftira eden kimseden daha zalim kimse yoktur.

Yahut Arap kâfirleri gibi Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmek suretiyle Allah’ın ayetlerini yalanlayan veya Resulullah (s.a.)’a inanmayan ya da ayetlerle alay eden yahut başkalarım onlara üstün tutarak bu ayetleri terk eden kimselerden daha zalim kimse olamaz.

İşte bütün bunlara bütün kâinat düzeni hakkında tescil edilen her şeyin miktar ve ölçüsünün yazılı bulunduğu Kitapta (levh-i mahfuzda) haklarında yazılanlar ve kendileri için takdir olunan nzıklar ve ömürler onları gelip bula­caktır, onlara erişecektir. Allah’a karşı yalan uyduran kimseler hakkında da yüzünün kapkara kesileceği yazılmıştır. Yani bunlar için vaad olundukları ha­yır veya şer verilecektir. Zulümlerine ve Allah’a karşı yalan iftiralarına rağmen bu böyledir.

Nihayet ölüm meleği olan elçiler canlarını almak üzere kendilerine geleceğin­de, melekler onları azarlamak üzere şöyle soracaktır: Dünya hayatında Allah’ı bı­rakıp kendilerine dua ve ibadet ettiğiniz ortaklarınız nerede? Haydi onları çağırın da içinde bulunduğunuz durumdan gelip sizleri kurtarsınlar. Şöyle cevap verecek­ler: Önümüzden kaybolup gittiler, nerede olduklarım bilemiyoruz. Hem biz onlar­dan herhangi bir fayda, yahut bir hayır ve bir zararı önlemelerini de ummuyoruz ki.

Böylelikle kendi aleyhlerine bu ortaklara dua edip ibadet etmekle kâfir ol­duklarını ikrar ve itiraf edeceklerdir.

Bu ifadelerin kastı ise kâfirleri üzerinde bulundukları küfürden vaz geçir­mektir. Onları küfür ve sapıklık dolayısıyla karşı karşıya kalacakları akibetle-rin üzerinde durup düşünmeye itmektir.

Mana itibariyle bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar. (Onların bu yalanları kendilerine belki) dünyada az bir geçim (sağlayabilir), sonra dönüşleri bize ola­caktır. Sonra da biz kâfir oldukları için onlara oldukça ağır azabı tattıracağız.” (Yunus, 10/69-70); “Kâfir olanın küfrü seni üzmesin. Dönüşleri bizedir ve biz onlara yaptıklarını haber vereceğiz. Muhakkak Allah kalplerin özünü çok iyi bi­lendir. Onları azıcık faydalandıracak, sonra da oldukça ağır bir azaba ister is­temez mahkûm edeceğiz.” (Lokman, 31/23-24).

Daha sonra Yüce Allah kendisine iftira eden, ayetlerini yalanlayan bu müşriklere meleklerin neler söyleyeceklerini haber vermektedir: Haydi siz de sizin gibi ve sizin niteliklerinize sahip sizden önce küfre sapmış diğer ümmet­lerle birlikte -cinlerden veya insanlardan olsunlar- ateşe giriniz. Bu sözü söyle­yecek olan kişi ya cehennemin bekçisi Mâlik’tir yahut da Yüce Allah’tır. Yani Yüce Allah onlara bizzat giriniz diyecektir.

Onlardan bir topluluk cehenneme girip de azabı, horluğu ve ibret verici ce­zaları görünce, peşinden gittiği ve kendisini saptıran, din ve inançta kendisi gi­bi olan diğer ümmete lanet edecektir. Çünkü bizzat kendisini o topluluğa uy­mak, küfürde onu taklit etmek suretiyle sapıtmış oldu. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminize kâfir ola­cak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir.” (Ankebût, 29/25).

İşte bu şekilde kâfirler çeşitli gruplarıyla biribirlerine lanet okuyacak, bi-ribirlerinden uzaklaşacaklardır. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O vakit kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlardan uzaklaşa­cak ve azabı görecektir. Aralarındaki bağlar parçalanmış olacaktır. Tabi olanlar (şöyle diyecekler): Keşke bizim için bir dönüş olsaydı da bunlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşabilseydik. İşte onlar ateşten çıkamayacak­lardır.” (Bakara, 2/166-167).

Nihayet ateşte üst üste yığılıp hepsi orada toplanınca aralarından giriş ve­ya mevki itibariyle daha sonra gelen tabiler veya alt gruptakiler mevki veya gi­riş itibariyle daha önce gelen kendilerine uyulan önderler ve liderlere bir takım sözler söyleyeceklerdir. Buna sebep ise kendilerine uyulanlarm cürümlerinin daha ağır olmasıdır. İşte bu sebepten onlardan önce cehenneme girmiş olacak­lar. Sonra gelenler kıyamet gününde Yüce Allah’a, ileri gelenlere uyanların şi­kâyetini ihtiva edecek bir söz söyleyeceklerdir. Çünkü uyanları doğru yoldan saptıranlar onlardır. Zemahşerî der ki: “Öncekileri için” ifadesinin anlamı ‘ön­cekiler hakkında’ anlamındadır. Çünkü onların hitabı Allah ile olacak, kendile­rinden öncekilerle değil. Yani onlar hakkında ve onların kendilerini saptırma­ları dolayısıyla diyeceklerdir…

Bu şikâyetlerini Yüce Allah’a hitaben şöyle dile getireceklerdir: Rabbimiz, bu önderler bizi hak yoldan saptırdılar. O bakımdan sen bunlara cehennemde kat kat artırılmış bir azap ver; yani onların cezalarını katlandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Yüzleri ateşte çevrileceği o günde diyecekler ki: Keşke biz Allah’a ve Rasul’e itaat etseydik. Diyecekler ki: Rabbimiz, gerçekten biz başkanlarımıza ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdı­lar. Rabbimiz, onlara azaptan iki katını ver. Onları en büyük lanetle lanetle.” (Ahzâb, 33/66-68).

Yüce Allah da onlara şöyle cevap verecektir: Size de onlara da kat kat azap vardır. Biz bunu yapıp takdir ettik. Herkese kendisine göre ceza verdik. Ya başkasını saptırdığı için yahut başkasını taklit ederek saptığı için. Çünkü önderler de onlara uyanlar da hem sapık hem saptırıcı idiler; fakat sizler onla­rın azabını bilmemektesiniz. Katmerli azap (ed-dif), bir veya bir kaç defa kendi mislinden fazla olan demektir. Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna benzemek­tedir: “Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların fasıklık etmeleri sebebiyle azabın üstüne azap arttırırız.” (Nahl, 16/88); “Andolsun onlar hem kendi yükle­rini taşıyacaklar, hem de yükleriyle birlikte başka yükleri.” (Ankebût, 29/13); “Ta ki kıyamet gününde eksiksiz olarak hem kendi yüklerini taşısınlar, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden (taşısınlar).” (Nahl, 16/25).

“Öncekileri sonrakilerine… dediler.” Yani kendilerine uyulanlar kendileri­ne uyanlara diyecek ki: Biz sizleri saptırdıysak yine de sizin bize bir üstünlü­ğünüz yoktur. Çünkü biz saptığımız gibi siz de sapmış oldunuz. Kat kat azabı hak etmek bakımından bizimle sizin aranızda bir fark yoktur. Yani siz de bizim yaptığımız gibi yaptınız ve kâfir oldunuz. O halde siz de azabınızın hafifletil­mesini hak edemezsiniz.

Haydi kazandıklarınız sebebiyle azabı tadınız. Yani sebep olduğunuz kü­für ve sapıklıktan dolayı Allah’ın azabı ile karşılaşınız. Bu ya önderlerin söyle­yecekleri bir sözdür yahut da Allah’ın hepsine bizzat söyleyeceği sözdür. Bu da Yüce Allah’ın şu sözlerine benzemektedir: “Biribirlerine karşılıklı soru sorarlar.

Dediler ki: Siz bize sağ taraftan geliyordunuz. Onlar derler ki: Hayır, siz iman eden kimseler değildiniz. Esasen bizim sizin üzerinizde bir otoritemiz de yoktu. Aksine sizler azgın bir topluluktunuz. O bakımdan Rabbimizin (azap) sözü üze­rimize hak oldu: Şüphesiz biz azabı tadıcılarız. Böylelikle biz sizi azdırdık. Ger­çekten biz (hepimiz) azgın kimseler olmuştuk. Şüphesiz o gün onlar azapta or­taktırlar.” (Sâffât, 37/27-33).

Yüce Allah’ın, “Öyleyse … azabı tadın” buyruğundan kasıt korkutmak ve küfürden vazgeçirmektir. Çünkü Yüce Allah’ın lider ve onlara uyanların so­nunda biribirlerinden uzaklaşacaklarını, biribirlerine lanet okuyacaklarını ha­ber vermesi kalpte büyük bir korkunun uyanmasına sebeptir. [19]

Kâfirlerin Cezası

yıp da onlara karşı büyüklük taslalara’ onlara göğün kapıları açılma onlar, deve iğne deliğinden geçin

40- Muhakkak ki ayetlerimizi yalan sa- yıp da onlara karşı büyüklük taslayan geçinceye kadar cennete de giremezler. Biz suç- luları işte böyle cezalandırırız.

41- Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de örtuler vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.

Açıklaması

Bizim birliğimize, peygamberimizin ve diğer peygamberlerin peygamber­liklerinin doğruluğuna, öldükten sonra dirilişi ispatlayan ayetlerimizi yalanla­yanların hiç bir amelleri yükselmez. Çünkü onların amelleri kötüdür ve Allah ancak takva sahiplerinin amelini, kabul eder. Güzel söz O’na yükseltilir. Çün­kü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güzel söz O’na yükselir, salih amel de O’nu yüceltir.” (Fâtır, 35/10); “Hayır, muhakkak iyilerin kitabı İlliyyîndedir.” (Mutaffifîn, 83/18). İşte bunların amellerine ve ruhlarına semaların kapıları açılmaz. Böyle bir açıklama ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili iki görüşü bir ara­da ifade etmektedir.

Bunlar hiç bir şekilde cennete giremezler. Çünkü Allah’ın rahmetinden ko-vulmuşlardır. Cennete girmelerine imkân yoktur. Zira Yüce Allah, “Onlar deve iğne deliğinden geçinceye kadar…” diye buyurmuştur. Bu da imkânsızlığı ifade etmek için Arap dilinde yaygın bir anlatım tarzıdır. Meselâ, onlar “siyah karga ağarmcaya”, “zift beyazlaşmcaya” ve “deve iğne deliğinden girinceye kadar bu işi yapmam” derler. İbni Abbas ve Said b. Cübeyr’den maksadın şu olduğu riva­yet edilmektedir: Burada deve (el-cemel) değil, kalın ip (kendir) olan el-cümmel iğne deliğinden girmedikçe şeklindedir. İbni Abbas (r.a.) der ki: Allah bu konu­da deveye benzetmekten daha güzel bir benzetme yapmıştır. Yani kalın ipin iğ­ne deliğinden giren ip yerine kullanılması daha uygun düşmektedir. Deve tabi­ri ise burada uygun değildir. Zamahşerî der ki: Şu kadar var ki “deve” anlamı­na gelen “el-cemel” kıraeti daha etkileyicidir. Çünkü iğne deliği, geçilen yerin darlığının bir örneğidir. İğne deliğinden daha dar diye bir tabir kullanılır. Deve ise oldukça büyük cüsseli bir hayvandır.

“Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.” Yani biz Allah’a karşı, kendisine ve Müslüman kardeşlerine karşı suç işleyen herkesi bu şekilde korkunç bir ce­za ile cezalandırırız. Böylelikle cezaya götüren sebebin de suç sayıldığı ve suç işleyen herkesin cezalandırılacağı ifade edilmektedir. Daha sonra bu husus sonraki ayetin sonunda tekrarlanarak şöyle buyurulmaktadır: “Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.” Çünkü her bir suçlu kendisine zulmeden birisidir.

Bu suçlular için cehennem ateşinden, altlarında serili bir döşek olduğu gi­bi, üstlerinde de örtüler vardır. Bu ifadelerden maksat cehennem ateşinin onla­rı kuşattığını, her bir yandan onların üzerlerinin kapatıldığını anlatmaktır. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki o üzerlerine kapatılmış olacaktır,” (Hümeze, 104/8); “Muhakkak cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatıcı­dır. ” (Tevbe, 9/49); “Onların üstlerinde cehennemden (ateşten) gölgelikler ve (ay­nı şekilde) altlarında da gölgelikler vardır.” (Zümer, 39/16).

“Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.” Kendilerine ve kendilerinin dışın­daki insanlara zulmedenleri bu şekilde cezalandırırız. Bunda burada sözü ge­çen suçlu ve zalimlerin kâfirlerin kendileri olduğuna delil vardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/254). Ayrıca daha önce sözü edilenlerin de Allah’ın ayetlerini yalanlayan kim­seler olması da buna delildir. [20]

Takva Sahibi Müminlerin Mükafatı

42- İman edip de salih ameller işleyen­lere gelince -ki biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz-, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebe­dî kalıcıdırlar.

43- Göğüslerinde kinden ne varsa sö­küp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akar ve derler ki: “Hamdolsun O Al­lah’a ki bizi hidayetiyle buna ulaştırdı. Eğer O bizi ulaştırmasaydı, biz hidaye­te ulaşamazdık. Andolsun ki Rabbimi-zin peygamberleri hakkı getirmişler­dir.” Onlara, “Yapmakta olduklarınız­dan dolayı mirasçısı kılındığınız cen­net işte budur” diye seslenilir.

Açıklaması

Yüce Allah bedbahtların durumunu ve cezasını söz konusu ettikten sonra mutluların durumunu ve onların görecekleri mükâfatlan söz konusu etmekte­dir. Böylelikle mümin ve kâfir, haklı ile batıl üzre olan birbirinden ayrılmış ol­sun. Yüce Allah, “İman edip de…” yani Allah’a, peygamberlerine inanıp emirle­ri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle salih amel işleyenler, evet yalnız onlar cennetliklerdir ve yalnız onlar orada ebediyyen kalacak olan­lardır.

Yüce Allah’ın, “Ki biz kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemeyiz” buyruğu ara cümlesi olarak yer almaktadır. Bundan maksat ise cennetin mev­ki olarak azametli olmasına rağmen zorluklara katlanmaksızm kolay amellerle oraya ulaşılacağına ve cennete ulaştıran salih amelin zor değil kolay olduğuna dikkat çekmektir. O yol zor olmadığı gibi ona ulaşmak insan takatinin dışında da değildir. Aksine her insanın onu yapması, imana eriştiği ve Kur’an’ın hida­yetinin yardımını aldığı takdirde gayet kolaydır.

“Güç ve takat” kelimesinin anlamı, insanın darlık ve sıkıntı zamanlarında değil, rahat ve genişlik hallerinde güç yetirebildiği şeyler demektir.

Yüce Allah’ın cennetliklere olan nimetlerinden birisi de onların ruhlarının anlığı ve kalplerinin kötülüklerden uzak olmasıdır. Kalplerini herhangi bir ke­der karartmayacağı gibi herhangi bir acı da rahatsız etmez ve korkulacak hiç bir şey onlan korkutmaz. Cennetlikler arasında kötü bir durum meydana gel­mez. Çünkü Yüce Allah onlann kalplerinde bulunan her türlü kıskançlık, kin, düşmanlık ve bunlara benzer dünyadaki nefsî ve ruhî hastalıklan çekip çıkar­mış olacaktır.

Buharî’nin Sahih’inde Ebu Saîd el-Hudrî’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Müminler cehennemden kurtulduklarında cennet ile cehennem arasında bir köprü üzerinde alıkonulurlar. Dünya hayatın­da aralarındaki haksızlık ve zulümlerin kısası yapılır. Nihayet arındırılıp tertemiz edildiklerinde cennete girmelerine izin verilir. Nefsim elinde olana yemin olsun ki, onlardan her birisinin cennetteki evini bilmesi, dünyada iken mesken olarak kullandığı yeri ıi bilmesinden daha ileri derecededir.”

İbni Ebi Hatim de Hasan-ı Basrî’den şöyle dediğini rivayet eder: Bana ulaştığına göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Cennetlikler Sırat’ı geçmele­rinden sonra alıkonulurlar. Ta ki dünyada iken aralarındaki haksızlıklardan dolayı hak sahibinin hakkı ötekinden alınıncaya kadar. Daha sonra cennete bir­birlerine karşı kalplerinde herhangi bir kin bulunmaksızın girerler.”

İbni Cerîr et-Taberî de Katâde’den şöyle dediğini rivayet eder: Ali (r.a.) de­di ki: Şüphesiz ben, Osman, Talha ve ez-Zübeyr’in Yüce Allah’ın haklarında “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık, kardeşler olarak sedirler üzerin­de…” (Hicr, 15/47) diye söz ettiği kimselerden olacağımızı ümid ederim.

Abdürrezzâk da el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet eder: Ali (r.a.) dedi ki: “Allah’a yemin ederim Ehl-i Bedir olan bizler hakkında şu, “Göğüslerinde kin­den ne varsa söküp atmışızdır.” buyruğu nazil oldu.

Müminler Allah’ın nimet ve lütfuna şükrederek şöyle diyeceklerdir: Dün­yada iken karşılığı şu büyük nimetler olan sahih imana ve salih amele bizleri ileten Allah’a hamdolsun. Esasen Allah’ın hidayeti ve peygamberlerine tabi ol­ma muvaffakiyeti olmasaydı, kendi düşünme seviyemizle kendiliğimizden bu doğru yolu bulup hidayete ermemiz yapabileceğimiz bir iş değildi.

Aynı şekilde her şeyin, peygamberlerin haber verdiklerine tıpatıp uyduğ-nu gördüklerinde de şöyle diyeceklerdir: Andolsun Allah’ın peygamberleri hak ile gelmişlerdi. İşte Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla vaad ettiğinin doğrulu­ğunu bunlar göstermektedir.

Melekler de onlara, “Selâm olsun sizlere! Siz ne iyi idiniz! Haydi oraya ebedi olarak giriniz. İşte bu, Allah’ın salih amellerinize mükâfat olmak üzere sizlere miras kıldığı cennettir” diyeceklerdir.

Saîd b. Mansûr ile Beyhakî, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet eder­ler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Aranızdan iki konaklama yeri olmayan kimse yoktur. Bu konakların birisi cennette birisi cehennemdedir. Kişi ölüp de cehen­neme girdi mi bu sefer cennet ehli onun yerine mirasçı olurlar. İşte Yüce Al­lah’ın, “İşte mirasçı olanlar onlardır.” (Mü’minûn, 23/10) buyruğu bunu ifade etmektedir.” [21]

Cennetlikler, Cehennemlikler Ve Araftakiler Arasındaki Konuşma

44- Cennetlikler cehennemliklere: “Rabbimizin bize vaad ettiğini hak bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad et­tiğini hak buldunuz mu?” diye sesle­nirler, (onlar) “evet” derler. Bunun üzerine aralarından bir münadi: “Al­lah’ın laneti zalimlerin üzerinedir” di­ye seslenir.

45- Onlar ki Allah’ın yolundan akkor­lar ve onu eğriltmek isterler. Ve onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

46- İki taraf arasında bir perde vardır. A’raf üzerinde de her birini simalarıyla tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere “Size selâm olsun” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmeyen, ama bunu uman kimselerdir.

47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler.

Açıklaması

Yüce Allah cehennemliklere azarlamak ve başlarına kakmak üzere yapıla­cak olan hitabı haber vermektedir. “Cennetlikler cehennemliklere size selam olsun diye seslenirler” buyruğu ile haber verilen bu hitap her iki kesimin cen­net ve cehennemdeki yerlerini almalarından sonra meydana gelecektir. Buna delil ise bir önceki ayet-i kerimede söz konusu edilen, “Onlara, yapmakta ol­duklarınızdan dolayı mirasçısı kılındığınız cennet işte budur, diye seslenilir” buyruğudur.

Yüce Allah’ın, “Cennetlikler cehennemliklere size selam olsun diye seslenir­ler” buyruğu, genellik ifade etmektedir. Acaba bu sesleniş, cennetteki herkes tarafından bütün cehennemliklere mi yapılacaktır, yoksa bir bölümü öbür bölü­müne mi seslenecektir? Buna cevap şudur: Çoğula karşılık çoğul söz konusu edildiğinde, her kişi bir kişiye tevzi edilir. Cennetliklerden her bir kesim, dün­yada tanımış olduğu kâfirlere seslenecektir.

Buyruğun ifade ettiği anlam şudur: Cennetlikler, orada karar kılmaların­dan sonra, yine cehennemlikler de cehennemde karar kıldıktan sonra cehennemliklere şöylece seslenirler: Bizler Rabbimizin bize peygamberler aracılığıy­la vaad etmiş olduğu nimet ve ikramları hak bulduk. Siz de Rabbinizin size va-ad etmiş olduğu hakirliği ve azabı hak buldunuz mu?

Bu soru cennetliklerin peygamberlerin kendilerine tebliğ etmiş olduğu rablerinin vaadini hak olarak bulduklarını cehennemliklere ifade ettirecekleri­ni, buna karşılık cehennemlikleri de peygamberleri yalanlamak suretiyle, biz­zat kendilerine karşı işlemiş oldukları cinayetler dolayısıyla azarlayacaklarını ve yaptıklarını başa kakmayı ihtiva etmektedir. “Evet derler.” Sîbeveyh der ki: “Evet,” vaad veya tasdik demektir. Yani onlar bu soruya olumlu cevap verecek­ler ve diyecekler ki: Bizler Rabbimizin küfre karşı vaad ettiğini hak bulduk. İş­te cehennem azabında yanıp duruyoruz. Bu da, kâfirlerin kıyamet gününde Al­lah’ın vaad ve tehditlerinin hak ve doğru olduğunu itiraf edeceklerini göster­mektedir.

Bu azarlama, Yüce Allah tarafından olacaktır. Bunun akabinde ise melek­lerin azarlaması da vardır. Onlar cehennemliklere şöyle diyeceklerdir: “İşte bu, yalanlamakta olduğunuz ateştir. Bu bir büyü müdür yoksa siz mi görmüyorsu­nuz? Haydi boylayınız orayı. İster sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir; siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.” (Tûr, 52/14-16).

Resulullah (s.a.), Bedir günü kâfirlerden öldürülüp de kör kuyuya atılan kimseleri, henüz dünyada iken azarlayarak şöyle seslenmişti: “Ey Hişamoğlu Ebu Cehil, ey Rabîaoğlu Utbe, ey Rabiaoğlu Şeybe – ve diğer elebaşılarının isim­lerini saydı- Rabbinizin size vaad ettiğini hak buldunuz mu? Gerçekten ben Rabbimin bana vaad ettiğinin hak olduğunu gördüm.” Hz. Ömer şöyle sordu: “Ey Allah’ın Rasulü! Sen leşe dönüşmüş bir topluluğa mı hitap ediyorsun?” Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki, siz benim sözlerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap ve­remezler.”

Bu karşılıklı konuşma veya tartışmanın sonucunda bir münadi şöyle der: Allah’ın laneti zalimler üzerinedir. Yani Allah’ın rahmetinden kovması demek olan laneti, onları bulmuştur. Çünkü onlar iman etmemek suretiyle kendileri­ne zulmetmişlerdir. Bu nidayı yapacak olan kişi ise ya cehennemin bekçisi Mâ-lik’tir veya başka bir melektir.

Daha sonra Yüce Allah zalimleri, “Onlar ki Allah’ın yolundan akkorlar…” diye nitelendirmektedir. Yani onlar, insanları Allah’ın yolundan, şeriatından, peygamberlerin getirdiklerinden alıkoyan ve kimse o yola tabi olmasın diye bu yolun doğru değil de eğri büğrü olmasını isteyenlerdir.

“Ve onlar ahireti de inkâr edenlerdir.” Yani onlar aynı zamanda ahiret yur­dunda Allah’ın huzuruna çıkacaklarını inkâr eden ve bunu yalanlayıp kabul et­meyen kimselerdir. Bunu doğrulamazlar ve iman etmezler. İşte bundan dolayı da işledikleri ve söyledikleri hiç bir münkere aldırmazlar. Çünkü onlar bundan dolayı hesaba çekilmekten, ceza görmekten korkmamaktadırlar. Bu nedenle onlar insanlar arasında söz ve davranışları en kötü olanlardır.

Cennet ve cehennem ehli olan bu iki kesim arasında ise cehennemliklere ulaşmayı engelleyen bir engel, bir perde olacaktır. Bu Yüce Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu sûrdur: “Aralarına kapısı bulunan bir sûr gerilecektir. İç tara­fı rahmet ve dış tarafının önünden azap vardır.” (Hadîd, 57/13). Sûr’un üst ta­rafları ise Yüce Allah’ın, hakkında, “Araf üzerinde de…” diye buyurduğu A’raf vardır. Yani bu sûr’un üst taraflarında cennetlikleri de cehennemlikleri de gö­ren erkekler vardır. Onlar müminleri yüzlerinin aldığıyla, kâfirleri de yüzleri­nin karalığı dolayısıyla, alâmetlerinden tanırlar. Nitekim Yüce Allah onları şu buyruğunda böylece nitelendirmiştir: “O günde apaydınlık yüzler vardır. Güleç­tir, sevinçlidir. O günde üzerlerini toz toprak kaplamış yüzler de vardır. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır. İşte bunlar kâfirlerin ve facirlerin ta ken­dileridir.” (Abese, 80/38-42).

A’raf ehli olan kimseler, iyilik ve kötülükleri eşit olan bir topluluktur. Bun­lar esas itibariyle işledikleri kötülükler dolayısıyla cennete ulaşamayan, bu­nunla birlikte yaptıkları iyilikleri de cehenneme girmelerine engel olan muvah-hid kimselerdir. İşte bundan dolayı Allah haklarında hükmünü verinceye ka­dar orada durdurulacaklardır. Hafız Ebu Bekr b. Merdûveyh, Câbir b. Abdul­lah’tan şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.)’a iyilik ve kötülükleri eşit olan kimseler hakkında soru soruldu, o da “İşte onlar A’raftakilerdir. Henüz cennete girmemişlerdir, ama oraya girmeyi de umarlar” buyurdu.

Ebu’s Şeyh İbni Hayyân el-Ensârî, Beyhakî ve başkaları da Huzeyfe’den şöyle dediğini naklederler: Bunlar iyilikleri sebebiyle cehenneme giremeyen, kötülükleri sebebiyle de cennete giremeyen; bundan dolayı, hüküm verilinceye kadar orada bı­rakılan kimselerdir. Onlar bu durumda oldukları sırada Rabbin onlara muttali olup şöyle diyecektir: “Haydi gidin, cennete girin, şüphesiz ben sizi bağışladım.”

“Cennetliklere size selâm olsun diye seslenirler.” Yani A’raftakiler cennet­liklere, “Size selâm olsun” diyerek sesleneceklerdir. Selâm ise cennete girişten sonra katıksız bir selamlaşma ifadesidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Orada ne boş ne de bir günahı gerektiren bir söz işitirler. Ancak selâm se­lâm diye bir söz (işitirler).” (Vakıa, 56/25-26).

A’raftakiler henüz cennete girmedikleri sırada cennetliklere selâm vererek seslenirler. Bununla birlikte bu halde iken onlar kendilerinin cennete girecek­lerini de umarlar. Buna sebep ise hesaplarının kolay görülmesi, Allah’ın lütfu-nun genişliğini bilmeleridir. Hasan-ı Basrî, “Bunlar henüz oraya girmeyen ama oraya girmeyi uman kimselerdir” buyruğunu okuduktan sonra der ki: Allah’a yemin olsun ki Yüce Allah, böyle bir umudu kalplerine, ancak kendilerine ih­san etmek istediği bir lütuf ve keremi dolayısıyla koymuştur. İnsanlar o ko­numda ümid ile korku arasında bulunurlar. Ebu Nuaym, Ömer b. el-Hattab (r.a.)’dan şöyle dediğini rivayet eder: Bir münadi, “Ey hesap için durdurulmuş olanlar, haydi cehenneme giriniz, tek bir kişi müstesna” diye seslense, o istisna edilen kişinin ben olacağımı ümid ederim. Yine bir münadi, “Haydi hepiniz cennete girin, tek bir kişi müstesna!” diye seslenecek olsa, o istisna edilen kişi­nin de kendim olacağımdan korkarım.

A’raftakilerin gözleri kasıt olmaksızın cehennemlikler tarafına döndürü­lünce, onların yüzlerinin ve gözlerinin kararmış olduğunu görüp Yüce Allah’a, “Rabbimiz! Bizleri şu kendilerine zulmetmiş toplulukla birlikte kılma” diye yal­varırlar.

Ayet-i kerime onların cennetliklere istekleriyle ve onlar arasında olma ar­zusuyla bakacaklarını, onlara selâm vereceklerini, buna karşılık cehennem eh­lini görmekten hoşlanmayacaklarını ifade etmektedir. Gözleri kasdi olmayarak ve arzu etmeyerek cehennemliklere doğru çevrilecek olursa onlarla birlikte ol­mamak için Allah’a yalvarıp yakaracaklardır. [22]

Araftakiler İle Cehennemlikler Arasındaki Tartışma

48- A’raf ashabı simalarından tanıdık­ları adamlara seslenerek derler ki: “Topluluğunuz da büyüklenmekte ol­manız da size fayda vermedi.

49- Allah’ın kendilerini rahmetine asla erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz bun­lar mıydı?” (A’raftakilere) “Girin cen­nete, size hiç bir korku yoktur ve siz­ler üzülecek de değilsiniz” (denilecek­tir).

Açıklaması

Bu A’rafta bulunan bazı kimselerin, dünyada iken güçlerine, zenginlikleri­ne güvenen, fakir ve zayıflıkları sebebiyle de müminlerin zayıflarını hakir gören bir takım müstekbirlere seslenişleridir. Bu seslenişin muhtevası ise A’rafta bulunanların, müşriklerin ileri gelenlerinden, önderlerinden bir takım kimsele­ri azarlayacakları hususudur. Onlar bu kimseleri onları başkalarından ayırt eden alâmet ve simalanyla tanırlar.

A’raftakilerin kimisi bir takım alâmetleriyle tanıdıkları müşriklerden bazı insanlara sesleneceklerdir. Bu alâmetler ise yüzlerin karalığı, üzerlerindeki toz-duman, gözlerinin morarmışlığı, hilkatlerinin tanınmaz hale gelmiş olması­dır. Onlara şöyle diyecekler: Sizin mal toplayıp yığmanız yahut topluluğunuz ve çokluğunuzun size faydası olmadığı gibi, Muhammed’in risaletine iman et­meyip büyüklük taslamanızın da faydası olmadı. Yani ne çokluğunuzun, ne ka­labalığınızın, ne de imana karşı büyüklenmenizin Allah’ın azabına karşı size faydası oldu. Aksine sizler şu içinde bulunduğunuz azap ve cezaya çarptırıldı­nız. Aynı şekilde fakirlere ve mustaz’af müminlere karşı büyüklenmenizin de size faydası olmadı.

Böylelikle Allah’ın dünyada iken zengin ve güçlü kıldığı kimselerin, ahi-rette de nimetlere gark olacağını kabul eden yanlış fikirlerinin de tutarsızlığı ortaya çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın ileri gelen refahlıları derler ki: Biz sizinle gönderileni inkâr edenleriz. Ve yine derler ki: Bizler malca da ev­latça da daha çokluğuz. Biz azap edilecekler değiliz.” (Sebe, 34/34-35).

Daha sonra onlara dünya hayatında iken Muhammed (s.a)’e iman ettikleri için Suhayb er-Rûmî, Hubeyb b. Adiyy, Bilâl-i Habeşi, Yâsir ailesi gibi işkence ve baskı altında tuttukları mustaz’aflarm durumları hakkında azarlayıcı ve başa kakan bir üslûpla şöyle soracaklardır:

Dünya hayatında iken fakirlikleri, zayıflıkları, uyanlarının azlığı sebebiy­le Allah’ın kendilerine hiç bir şekilde rahmette bulunmayacağına dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? İşte bunlar cennetin nimetleri arasında gezin­mekte ve cennetin hayırlarından faydalanmaktadır. Kâfirler ise cehennemin alevli ateşleri içerisinde yanıp duruyorlar.

Daha sonra Yüce Allah yahut da melekler sûr üzerinde bekletilen A’rafta-kilere şöyle derler: Haydi cennete girin, gelecekte sizin için korku olmadığı gi­bi, halihazırdaki durumdan dolayı da üzülmeyeceksiniz.

Bu karşılıklı konuşmanın faydası, verilecek cezanın amele göre olduğunun açıklanması ile hayır işlerde yarışırcasına önde olmaya teşviktir. Esas ölçünün mal, zenginlik ve kuvvet olmayıp asıl nazarı itibara alınacak olanın salih amel ol­duğunun açıklanmasıdır. İtaatkâr olan kimseler yüzlerinin parlaklığı ile ayırt edi­lecekler, isyankârlar ise yüzlerinin kararmışlığı, toz duman içerisinde oluşu, gözle­rinin morarmışlığı ve hilkat itibariyle tanınmaz hale gelişleriyle bilineceklerdir. [23]

Cehennemliklerin Cennettekilere Söyleyecekleri Veya Cehennemliklerin Kendilerine Yiyecek Ve İçecek Yardımında Bulunmaları İçin Cennetliklerden İmdat İstemeleri

50- Cehennemlikler cennetliklere: “Su­dan veya Allah’ın size verdiği nzıktan biraz da bize akıtın” diye seslenirler. Onlar da derler ki: “Doğrusu Allah on­ları kâfirlere yasak etti.”

51- Onlar ki alay ve eğlenceyi din edin­diler. Dünya hayatı da kendilerini al­dattı. İşte onlar bu günlerine kavuşma­yı nasıl unutmuş idiyseler, ayetlerimi­zi nasıl bilerek inkâr etmiş idiyseler, biz de bu gün onları öylece unuturuz.”

Açıklaması

İşte bu, kıyamet gününde cehennemliklerin kötü tablolarından birisidir. Yüce Allah cehennemliklerin zilletini, cennetliklerden yiyecek ve içecek isteyeceklerini, ancak bu isteklerine olumlu karşılık verilmeyeceğini haber vermek­tedir.

Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Cehennemlikler cennet ehlinden, yarar­landıkları pek çok içecek ve yiyecek nimetlerinden kendilerine de akıtmalarını isteyeceklerdir. Yüce Allah’ın, “akıtın” buyruğunun anlamı, üzerimize su veya yiyeceklerden çok çok dökün, demektir. Yüce Allah’ın, ”Veya Allah’ın size verdi­ği rızıktan” buyruğunun anlamı da yahut sudan başka şeyler akıtın demektir. Bu ise su dışında kalan yiyecek ve içecekleri kapsar. Kendilerine katiyen olum­lu karşılık verilmeyeceğini bilmekle birlikte, bu şekilde onlardan imdat isteme­leri işlerindeki şaşkınlıklarından, suya olan aşırı ihtiyaçlarından dolayıdır. Ni­tekim suda boğulmak durumunda olan, oldukça zaruret içerisinde bulunan kimselerin ve başkalarının yaptığı da böyledir. Yüce Allah’ın, “Akıtın” buyru­ğunda cennetin cehennemden yukarıda olduğuna da delil vardır.

İbni Abbas (r. anhumâ) der ki: A’raftaküer cennete gidince bu sefer cehen­nemlikler de umutsuzluktan sonra kurtulabileceklerine umut bağlar ve, “Rabbi-miz” derler. “Bizim de cennetlikler arasında yakın akrabalarımız var. O bakım­dan onları görelim, onlarla konuşalım diye bize izin ver.” Yüce Allah cennete emreder, o da bir parça kenara çekilir. Sonra cehennemlikler cennetteki yakın­larına ve içinde bulundukları nimetlere bakar, onları tanırlar. Cennetlikler de cehennemlik olan akrabalarına bakar ve fakat onları tanımazlar. Yüzleri karar­mış, başka bir hilkate bürünmüş olurlar. Bunun üzerine cehennemlikler cennet­liklere isimleriyle seslenerek, “Sudan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bize akıtın” derler. Özel olarak suyu istemelerinin sebebi ise içlerindeki aşırı yanma ve ateş dolayısıyla olacaktır; çünkü cehennemin sıcağı pek fazladır.

Bu sözler böyle bir şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını bilmek­le birlikte yine de onların su isteyeceklerini ifade eder. Başkaları da der ki: On­lar umutsuzlukla birlikte böyle bir istekte bulunacaklardır; çünkü cezalarının devamlı olduğunu bilmektedirler.

Saîd b. Cübeyr de bu ayet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Kişi baba­sına veya kardeşine seslenerek, “Yandım, üstüme biraz su akıt* der. Onlara, “Hadi bunlara cevap verin” denilince; “Doğrusu Allah onları kâfirlere yasak etti ” diye cevap verirler.

Yüce Allah’ın, “Doğrusu Allah onları kâfirlere yasak etti derler” buyruğu­nun anlamı şudur: Cennetlikler şüphesiz Allah kâfirlere cennetin içecek ve yi­yeceklerini yasaklamıştır.

Daha sonra Yüce Allah, kâfirleri dünyada iken güvendikleri şeyler ile ni­telendirmektedir. Onlar dini oyuncak ve eğlence edinmişlerdi. Diğer taraftan dünyaya, dünyanın süsüne püsüne aldanarak ahiret için amel etme emri hatır­larına gelmedi. İşte bu hususta Yüce Allah, “Onlar ki alay ve eğlenceyi din edindiler…” diye buyurmaktadır.

Yani bu kâfirler dinleriyle oynadılar. Onlar dinlerine karşı ciddi değillerdi. Yahut oyun ve eğlenceyi kendilerine din edindiler ve ruhları arındırmayan ve hiç bir fayda vermeyen amelleri itiyat edindiler. Onların alışkanlık haline ge­tirdikleri işler ise, kişiyi ciddiyetten alıkoyan, oyalayıcı işler yahut da kendisin­den fayda gözetilmeyen oyunlardan ibaretti. Onların amelleri tıpkı çocukların oyunu gibiydi.

Dünya hayatının süsüne püsüne, helâl ve haram türünden lezzetlerine al­dandılar. Razî der ki: “Dünya hayatı da kendilerini aldattı” buyruğu bir me­cazdır. Çünkü dünya hayatı aslında aldatmaz; bundan dolayı da bu dünya ha­yatı esnasında aldanış ortaya çıktı. Çünkü insan, ömrünün uzamasını, güzel yaşamayı, çok mal sahibi olmayı, güçlü bir makam ve mevkide bulunmayı umut ve arzu eder. İşte bu gibi şeylere olan aşırı rağbeti dolayısıyla dünyayı isteme arzusuna gömülerek dinin gereklerini yerine getirmekten alıkonulmuş olur. [24]

Bu şekilde oyun, eğlence ve aldanışın cezası ise Yüce Allah’ın şu buyru­ğunda ifade ettiği gibi olacaktır: “İşte onlar… nasıl unutmuş idilerse… Bu gün onları öylece unuturuz.” Yani onlara iyilik yapmayı unutan kimsenin davranışı gibi davranır. Çünkü hiç bir şey Yüce Allah’ın bilgisinin dışında kalmaz ve O hiç bir şeyi unutmaz. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “O’nun ilmi bir Kitaptadır. Rabbim ne şaşırır, ne unutuı.’ (Tâ-Hâ, 20/52). Ancak Yüce Allah burada unut­ma tabirini mukabele (yapılan davranışa benzeriyle karşılık vermek) kabilin­den kullanmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu” (Tevbe, 9/67); “Böylece ayetlerimiz sana gel­miş, sen de onları unutmuştun ve bu gün sen de öyle unutulursun.” (Tâ-Hâ, 20/126).

O halde Yüce Allah’ın, “Bu gün onları öylece unuturuz” buyruğunun anla­mı; onlara unutulan şeye karşı davranıldığı gibi davranırız, onlar hayırla anıl­mazlar, aksine cehennemde terk edilirler, demektir. Yüce Allah’ın, “İşte onlar bu günlerine kavuşmayı nasıl unutmuş idiyseler…” buyruğunun da anlamı şu­dur: Ona kavuşmaya karşı unutanların davranışı ile davrandıkları bu günü hatırlayıp ona ehemmiyet vermedikleri ve Allah’ın ayetlerini unutup peygam­berlerin getirdiklerini reddettikleri gibi, onlara da öyle davranılır.

Velhasıl, Yüce Allah onlar dünya hayatında iken kıyamet gününde Allah’a kavuşmak için çalışmayı terk ettikleri, Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ettik­leri gibi, onlar da cehennem azabında terk olunurlar.

Allah’ın onların unutmalarının cezasını “unutma” diye adlandırması, mü-şâkele (yapılan davranışa karşılık olarak, o davranışın benzer ismiyle anılma­sı) kabilindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir kötülüğün ce­zası onun misli olan kötülüktür.” (Şûra 42/40). Bu unutmadan maksat ise, yüce Allah’ın onların dualarını kabul etmeyeceği ve onlara merhamette bulunmaya­cağıdır. [25]

Kur’an-ı Kerimi Yalanlayanların Kıyamette Pişmanlıklarını Açığa Vurmaları Ve Şefaat İstemeleri

52- Andolsun ki biz onlara bir Kitap ge­tirdik. Onu inanan kavim için hidayet ve rahmet olarak, bilgi üzere uzun uzun açıkladık.

53- Onlar onun tevilinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te’vilinin geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: “Gerçekten Rabbimizin elçi­leri bize hakkı getirmişti. Şimdi bize şefaat edecek kimseler var mı ki bize şefaat etsinler yahut geriye döndürü­lür müyüz ki yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım?” Onlar gerçekten kendilerini hüsrana uğratmışlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerin­den uzaklaşıp kaybolmuştur.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimede kendilerine her şeyi açıklayan ve beyan eden Kitap ile peygamberleri göndermiş olmakla müşriklerin her türlü maze­retlerini çürütmüş olduğunu bildirmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Bir Kitap ki ayetleri muhkem kılınmış, sonra da geniş geniş açıklan­mıştır.” (Hud, 11/1).

Andolsun ki ister bu Mekke müşrikleri olsun, isterse de onların benzerleri olsun, biz tam anlamıyla açıklamalar ihtiva eden Kitap göndermişizdir. Bu ki­tap da Kur’an-ı Kerim’dir. Onun ayetlerini hikmetlerle, öğütlerle, kıssalarla, hükümlerle, vaadlerle ve tehditlerle yapmış olduğumuz açıklamaları, tam ve kemaliyle bilerek, geniş geniş açıklamış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde, “O, onu kendi ilmiyle indirmiştir.” (Nisa, 4/166) buyurmaktadır. Böylece onların akidelerini tashih etmek, ruhlarını arındırmak, mutlulukları­na sebep olmak, ona iman edip hükümleriyle amel edecek kimseler için de hi­dayet ve rahmet olmak üzere geniş geniş açıklamışızdır.

Bu kitap dinin asıllarını açıkladığı gibi şirki, putperestliği de tenkit etmiş, insanlar için uygun ve elverişli olan düzenlemeleri ortaya koymuş, yapıcılığa, ilerlemeye ve uygarlığa, dikkatle düşünmenin, tefekkür ve aklı kullanmanın şanını yükseltmek için teşvikte bulunmuştur. Diğer taraftan birçok ayet-i keri­mede araştırmadan ve belgeler üzerinde dikkatle durmadan yapılan taklidi ye-rilmiştir. Şu buyruklarda olduğu gibi birçok ayet-i kerimede dikkatle düşünme­yi teşvik etmiştir: “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.” (Ra’d, 13/4); “De ki: Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi delilinizi getiriniz.” (Bakara, 2/111). Kimi ayetlerde de taklidi yermektedir; şu buyrukta olduğu gibi: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve şüphesiz biz onların izleri üzere onlara uyan kimseleriz.” (Zuhruf, 23/43).

Şimdi bu kâfirler, onun te’vilinden yani kendilerine vaad olunan azap, ib­retli cezalar, cennet ve cehennemden başkasını mı bekliyorlar? Elbette ki beklemiyorlar! -Rabî’ der ki: Onun te’vili olan şeyler hesap günü tamamlanıncaya ka­dar gelmeye devam edecektir. Nihayet cennet ehli cennete, cehennemlikler de cehenneme girecekleri vakit, işte o zaman onun te’vili tamamlanmış olacaktır.

Te’vilinin geleceği gün, İbni Abbas’m dediği gibi, kıyamet günüdür. Ki-tap’m haber verdiği şeylerin gerçeklerinin, getirdiklerinin doğruluğunun orta­ya çıkacağı gün, bu gündür. İşte o vakit onun gereğince amel etmeyi terk eden ve dünya yurdunda onu unutanlar yani unutulmuş bir şey gibi telakki edip on­dan yüz çevirenler şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Yani ne söylemişlerse doğru söylemişlerdi. Onların doğru­yu, hakkı getirdikleri artık ortadadır. Getirdiklerinin bir gerçek olduğu sabit olmuştur, fakat ondan yüz çevirenler bizler idik; o bakımdan bu ceza ile ceza­landırılıyoruz!

Bu sefer şu iki husustan mümkün olan herhangi birisiyle kurtulmayı te­menni etmeye koyuldular: Ya şefaat edeceklerin şefaati ile kurtulmak ya da amellerini düzeltmek ve Allah’ı razı edecek şekilde yeni bir hayat ve yeni bir yol tutmak için dünyaya geri dönmek.

Şefaati temenni etmelerindeki sebep, şirkin esasını hatırlamalarıdır. Bu esas ise Allah nezdinde kurtuluşun ancak şefaatçilerin aracılığı ile olacağını kabul etmeleriydi. Artık iflas edip kurtuluşun ancak iman ve salih amel ile ol­duğunu öğreneceklerinde dünyaya geri dönmeyi temenni edecekler, böylelikle önceden yaptıklarından farklı olarak peygamberlerin emrettikleri gibi amel et­mek isteyecekler. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Ateşin üzerinde durdurulup da “Keşke geri döndürülsek ve Rabbimizin ayetlerini ya-lanlamasak, müminlerden olsak” diyecekleri zamanı bir görsen. Hatta onlara daha önceden gizledikleri şeyler görünecektir. Eğer geri döndürülecek olsalar dahi, yine kendilerine yasak kılınanlara döneceklerdir. Şüphesiz onlar yalan söyleyenlerdir.” (En’âm, 6/27-28).

Bu da Yüce Allah’ın buradaki, “Onlar gerçekten kendilerini hüsrana uğrat­mışlardır ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur” buyruğundan anlaşılmaktadır. Yani onlar cehenneme girmek, orada ebedi kal­mak suretiyle kendilerini aldatmış oldular. İftira edip durdukları Allah’tan başka tapındıkları şefaatçilere dair söylediklerinin öyle olmadığı ortaya çıka­caktır. Çünkü onlar Allah’tan başka taptıkları şefaatçileri hakkında, “İşte bun­lar Allah nezdindeki şefaatçilerimizdir.” (Yunus, 10/18) diyorlardı. Fakat bun­lar kendilerine şefaat etmeyecekler, yardım etmeyecekler, içinde bulundukları durumdan onları kurtarmayacaklardır. [26]

Yaratan Ve Emreden Allah, Hem Rab Hem İlâhtır

54-Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra

ArŞ’a İstiva eden A11»11’*11″- Gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürür. Güneşi, Ay’ı ve yıldızları emriyle mü- sahhar kılmıştır. Bilin ki yaratma da emir de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!

Açıklaması

Yüce Allah yedi semasıyla, arzıyla bütün kâinatı yahut âlemi ve bunlar ara­sında bulunanları altı günde yarattığım haber vermektedir. Bu altı gün ise cumar­tesi dışında kalan günlerdir. Bütün yaratıklar, Hz. Adem’in yaratılmış olduğu cuma gününde toplanmış oldu. Cumartesi gününde ise kâinattan bir şey yaratılmadı. Çünkü o yedinci gündür. İşte bundan dolayı bu güne kesmek anlamına gelen sebt adı verilmiştir. Bu bilgiler ise İsrailoğulları haberlerinden (İsrailiyetten)dir.

Hatıra ilk gelen, bu günlerin dünya günleriyle takdir olunduklarıdır. Çün­kü o sırada güneş yoktu. Bu yaratılmış eşyalar ise, bu yerin yaratılmasından sonra meydana gelmiştir. Mücahid ile Ahmed b. Hanbel’in görüşüne göre her gün bin yıldır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz senin Rab-binin nezdinde bir gün, sizin saydıklarınızdan bir sene gibidir.” (Hacc, 221 Al). Kıyamet gününün niteliği ile ilgili olarak da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Miktarı elli bin yıl kadar olan bir günde…” (Meâric, 69/4).

Ayet-i kerimenin ifade ettiği manaya gelince: Ey insanlar! Sizin Rabbiniz ve işlerinizin mutlak maliki, kendisinden başka ilâh olmayan, ortağı bulunma­yan Allah’tır. Gökleri, yeri yoktan var eden ve onları takdir eden, işlerini dü­zenleyen, onların düzenlerini altı günde sağlamlaştıran O’dur. Bu günler ya dünya günleriyle takdir edilir yahut da Yüce Allah bu günlerin miktar ve sınır­larını en iyi bilendir. Yüce Allah dileseydi elbette bunları bir lahzada da yara­tırdı. Fakat O, böyle yapmakla, insanlara yaptıkları işlerinde sağlam ve istik­rarlı davranmayı öğretmeyi dilemiştir. Çünkü: “O’nun emri ancak bir şeyi dile­di mi ona sadece “Ol” der, o da oluverir.” (Yasin, 36/80). Bu yaratma ve tekvîn mahlûkat için hiç bir şekilde mümkün bir şey değildir. O bakımdan bu aynı za­manda eksiksiz bir kudretin de delilidir: “Göklerin ve yerin yaratılması elbette insanların yaratılışından daha büyüktür.” (Mü’min, 40/57).

Yüce Allah yeri iki günde yaratmıştır. Kazık gibi sapasağlam dağları, çe­şitli bitki ve hayvanları bir başka iki günde yaratmıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Siz iki günde yeri yaratan Allah’ı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyor musunuz; işte O âlemlerin Rabbidir. Ve orada üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler kurdu, gıdalarını takdim etti. Soranlar için müsavi olarak tam dört günde (yarattı)…” (Fussilet, 41/9-10).

O gökleri ve onlarda bulunan cisimleri ve yıldızları da iki günde yarattı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve onları yedi gök halinde iki günde yarattı. Her bir göğe de ona ait olan emri vahyetti. Dünya göğünü de yıldızlarla süsledik ve koruduk. Bu her şeye kadir olanın, her şeyi en iyi bilenin takdiridir.” (Fussilet, 41/12).

Diğer taraftan Yüce Allah, bu mahlûkatı yarattıktan sonra kendisine ya­kışacak şekilde Arş’ına istiva etti. Herhangi bir şekilde yaratılmışlara, sonra­dan var olmuşlara hiç bir şekilde benzemeksizin işlerini çekip çevirmekte, dü­zenini yürütmektedir. O’nun Arş üzere istiva etmesi, gökleri ve yeri tek başına idare etmesi, onlardaki hakimiyeti ve işlerin dizginlerini elinde bulundurması-dır. Bizler ashab-ı kiramın iman ettiği gibi, Allah’ın Arş üzere istivasına, ken­disine yakışan bir keyfiyette olduğuna iman ederiz. Herhangi bir benzetme ve­ya keyfiyet nispetine gitmeyiz. Yani belli bir cihetle sınırlandırmakla ve belli bir keyfiyetle yahut sıfatla takdir etmek söz konusu değildir. Hakikatin mahi­yeti de Allah’a havale edilir. İşte İmam Malik’in ondan önce de hocası Ra-bîa’nm açıkladığı budur. O der ki: İstivanın (dilde) ne demek olduğu bellidir. Keyfiyet (yani istiva şekli) ise meçhuldür. Buna dair soru sormak, bidattir. İşte bu konuda bu kadarı yeterlidir.

Hafız İbni Kesir der ki: Mâlik, Evzaî, Leys b. Sa’d, Şafiî, Ahmed, İshâk b. Râhûye ve onların dışında kalan eski yeni, İslâm’ın bütün ilim adamlarından oluşan selef-i salihinin kabul ettiği görüş bu gibi buyrukları, keyfiyet, benzet­me ve ta’dile gitmeksizin geldiği gibi kabul etmektir. Benzetmeye gidenlerin zi­hin ve hatırlarına ilk gelen zahirî mana Allah hakkında söz konusu olamaz. Çünkü Allah’a yaratıklarından hiç bir şey benzemez ve, “Onun mislinin benzeri yoktur, O en iyi işitendir, en iyi görendir.” (Şûra, 42/11).

Hatta mesele aralarında Buharî’nin hocası Nuaym b. Hammâd’ın da bulun­duğu önder ilim adamlarının dedikleri gibidir. Nuaym der ki: Allah’ı yaratıkları­na benzeten kâfir olur. Allah’ın kendisini vasfettiği şeyi inkâr eden de kâfir olur. İster Allah’ın kendisini vasfettiği şeyler, ister Rasulünün vasfettikleri şeyler ara­sında teşbih söz konusu değildir. Her kim Yüce Allah hakkında sarih ayetler va­rit olduğu gibi Allah’ın celâl ve azametine yakışacak şekilde kabul eder, diğer ta­raftan eksiklikleri Allah hakkında reddederse o hidayet yolunu izlemiş olur.[27]

Halefe (sonraki ilim adamlarına) gelince: Onlar tevilde bulunarak derler ki: Yüce Allah mahlûkatını var ettikten sonra takdir ve hikmetine uygun ola­rak işlerini idare etmek, düzenini yürütmek anlamı ile Arş’ı üzere istiva etti. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: “Sizin rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yara­tan Allah’tır. Sonra O Arş’a istiva etti. Bütün işleri tedbir ediyor.” (Yunus, 10/3).

Daha sonra Yüce Allah kâinatı tedbir ve idaresinin bir takım tecellilerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Gündüzü… gece ile bürür.” Yani Yüce Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. Her ikisi de birbirinin arkasından gelir. Gecenin karanlığı gündüzün aydınlığıyla, gündüzün aydınlığı gecenin karanlı-ğıyla gider. Onların her birisi gecikmeksizin oldukça seri bir şekilde ötekini ıs­rarla takip eder. Öyle ki biri gitti mi hemen öteki gelir, öteki gitti mi diğeri ge­lir. Maksat arada herhangi bir fasıla yahut gecikme olmaksızın, seri bir şekilde birinin ötekini takip etmesidir; Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “On­lara bir ayet de gecedir. Biz ondan gündüzü soyup çıkarıyoruz. Onlar karanlık­ta kalıverirler. Güneş de kendisi için tayin edilmiş bir karar yerine akıp gitmek­tedir. Bu, gücü her şeye yeten, her şeyi bilenin takdiridir. Ay için de menziller takdir ettik. Nihayet o kurumuş hurma salkımının çöpü gibi olur. Güneşin aya yetişmesi gerekmediği gibi, gece de gündüzü geçmez. Onların her birisi bir yö­rüngede yüzerler.” (Yasin, 36/37-40). Gece ile gündüzün ard arda gelmesinde pek çok menfaatler vardır. Çünkü onların ard arda gelmesiyle hayatın işleri ta­mam olur, insanların menfaatleri tahakkuk eder.

Bu şekildeki hızlı ve ısrarlı takibi modern ilim, yeryüzünün yuvarlaklığını ve güneşin etrafında kendi ekseni çevresinde dönüşünü açıklayarak ispatla­mıştır. Böylelikle yer küresinin yarısı Güneş ile aydınlık, öbür yarısı karanlık olur. Meselâ Ortadoğu’da vakit gündüz iken, Güney Amerika ve Japonya’da va­kit gecedir. Çağdaş ilim adamlarının bu konuda belirledikleri gerçekleri Gazali, Razî, İbni Teymiyye, İbni el-Cevziyye gibi pek çok ilim adamı önceden açıkla­mış bulunmaktadırlar.

Kâinatın İlâhî tedbirinin tecellilerinden birisi de Güneş’i, Ay’ı, diğer yıldız ve gezegenleri yaratmış olması, bunların tümüyle O’nun hakimiyeti, müsahhar kılması ve meşieti (dilemesi) altında bulunmalarıdır. Yani onlar tümüyle Yüce Allah’ın tasarrufunun ve emrinin altındadır. Bundan dolayı Yüce Allah, “Bilin ki yaratma da, emir de yalnız O’nundur.” buyurmaktadır. Yani O yoktan var eden mutlak malik, mutlak tasarruf sahibi ve müdebbir olandır. “Yaratma O’nundur” buyruğunun anlamı küçüğüyle büyüğüyle bütün yaratılmışlar O’nun mülküdür; “emir de yalnız O’nundur” buyruğunun anlamı ise tasarruf ve tedbir de yalnız O’nundur, bunlardan herhangi birisinde kimsenin hakkı yoktur, demektir.

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir?” Yani o ne azametlidir, ne münezzehtir! O rububiyetiyle eşsiz ve tek olandır. Kâinatta bulunan pek çok hayırlar O’ndandır. Kullarına düşen ise bu nimetler dolayısıyla O’na şükret­mek, O’ndan başkasına ibadet etmemektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Mülk yalnız elinde bulunanın şanı ne yücedir ve O, her şeye gücü yetendir.” (Mülk, 67/1); “Gökte burçlar yaratan, orada bir kandil ve ışık saçan bir Ay yaratanın şanı ne yücedir.” (Furkân, 25/61).

İbni Cerîr et-Taberî de Abdülaziz eş-Şâmî’den, o babasından -ki sahabe­dendi- şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “İşlediği salih bir amel dolayısıyla Allah’a hamdetmeyip kendisine hamdeden kişi kâfir olmuş, ameli boşa çıkmış olur. Allah’ın kullara emirden bir pay verdiğini iddia eden bir kimse Allah’ın peygamberlerine indirdiğine kâfir olur. Çünkü Yüce Al­lah, “Bilin ki yaratma da, emir de yalnız O’nundur, âlemlerin Rabbi olan Al­lah’ın şanı ne yücedir!” diye buyurmuştur.

Ebu’d-Derdâ’dan nakledilen -ki Resulullah (s.a.)’a merfuan da rivayet edil­miştir- duada da şöyle denilmektedir: “Allahım! Mülk bütünüyle yalnız senin­dir. Hamd, bütünüyle yalnız senindir; emir, bütünüyle yalnız sana racidir. Ben senden bütün hayırlardan isterim ve bütün serlerden de sana sığınırım.” [28]

Duanın Meşruluğu, Adabı Ve Yeryüzünde Fesat Çıkarmanın Haram Kılınması

55- Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin. Muhakkak ki O, haddi aşan-

56- Islah olmuşken yeryüzünde fesat çıkarmayın. Ve O’na korka korka ve ümitle yalvann. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti ihsan edenlere çok yakındır.

Açıklaması

Yüce Allah kullarını dünya ve ahiretlerinin ıslahı demek olan kendisine dua etmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin.” Yani Rabbinize, işlerinizi çekip çeviren, işlerinizin velisi, size nimetler ihsan eden Rabbinize yalvararak yakararak zilletinizi, miskinliğinizi arzederek ve gizlice dua edin. Çünkü dua etmek ibadetin asasıdır. Ayrıca bu buyrukta duanın gizlice yapılmasının mendup olduğuna bir işaret vardır. Çün­kü böyle bir dua riyadan daha uzaktır. Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve içinde Rabbinı yalvarıp yakararak gizlice zikret.” (Araf, 7/205). Hz. Zekeri-ya’dan da övgüyle şöylece söz etmektedir: “Hani o Rabbine gizlice seslenmişti.” (Meryem, 19/3).

Buharî ile Müslim’de Ebu Musa el-Eş’ari (r.a.)’den şöyle dediği nakledil­mektedir: İnsanlar yüksek sesle dua etmeye koyuldular. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kendinize acıyınız. Gerçek şu ki sizler ne sağır olana ne de gaib olana dua ediyorsunuz. Sizler en iyi işiten, pek yakın olana dua ediyor­sunuz; O sizinle birliktedir.”

Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân el-Ensârî de el-Sevâb’da Enes (r.a.)’den şöyle de­diğini rivayet eder: “Gizlice yapılan dua, açıkça yapılan yetmiş duaya denktir.”

Hasan-ı Basrî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) dedi ki: Müslümanlar du­ada alabildiğine gayret gösteriyorlar, fakat onların sesleri işitilmiyordu. Duala­rı kendileriyle Rableri arasında bir fısıltıydı. Çünkü Yüce Allah şöyle buyur-muktadır: “Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin…”

Bazı ilim adamlarının naklettiklerine göre insanların mescitlerde, meclis­lerde ve bunun dışındaki benzeri yerlerde toplanmaları esnasında evlâ olan du­anın gizlice yapılmasıdır. Bundan müstesna olan herkesin sesini yükselteceği­ne dair varit olmuş hallerdir. Hacda telbiye ve bayramlarda tekbir getirmek gi­bi.

“Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.” Yani duada ve başka hususlar­da emredilen sınırları aşmak suretiyle haddi aşanları Yüce Allah sevmez. Bu­rada haddi aşmak ise, sözü geçen şu iki hususu terk etmektir: Yalvarıp yakar­mak ve gizlice dua etmek. Yüce Allah’ın sevmemesi ise böyle bir şeye hiç bir şe­kilde sevap vermemesi, bu şekilde davranana ihsanda bulunmamasıdır. O hal­de Yüce Allah’ın, “Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez” buyruğunun dua es­nasında yalvarıp yakarmayı ve gizliliği terk etmeyi, oldukça ağır bir üslûpla tehdit anlamında olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ahmed ve Ebu Davud, Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.)’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “Gerçek şv ki duada haddi aşan bir topluluk olacaktır” dedi ve sonra şu, “Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin” ayetini okudu. “Rabbim senden cenneti ve ona yaklaştıran söz veya ameli dilerim. Cehennemden, ona yakınlaştıran söz veya amelden de sana sığınırım” demen, senin için yeterlidir.”

Yüce Allah kendisine dua edilmesini, yalvarılıp yakarılmasını emrettiği gibi, yeryüzünde fesat çıkartmayı da yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: “Islah olmuşken yeryüzünde fesat çıkartmayın…” Yani peygamberlerin ve onlara uyan ıslah edicilerin ıslahından sonra ziraat, sanayi ve ticaret gibi hayat araçlarını güçlendirmek, ahlâkı güzelleştirmek, adaleti, şûrayı, karşılıklı dayanışmayı, merhameti teşvik etmek gibi maddî ve manevî alanlarda samimi, aklı başında olanların yükselttiklerini de bozarak, yeryüzünde herhangi bir şeyi bozup ifsat etmeyin.

İfsat etmek (bozgunculuk), küfür ve bidatle dilleri bozmayı; öldürmek, or­ganları kesmekle nefisleri bozmayı; gasp, hırsızlık ve hilekârlıkla malları boz­mayı; sarhoşluk verici şeyleri ve benzerlerini kullanmakla akılları bozmayı; zi­na, Lût kavminin işi ve namuslulara iftiraya kalkışmak suretiyle de nesepleri bozmayı kapsayan kuşatıcı bir kavramdır.

Şanı Yüce Allah duanın şartı olan yalvarıp yakarmayı ve gizliliği açıkla­dıktan sonra, duaya götüren ve duayı gerektiren hususlara dikkat çekmekte, bu şekilde Rabbine dua etmeyenin fesat çıkartmaya daha bir yakın olacağına şöylece işaret buyurmaktadır: “O’na korka korka ve ümitle yalvarın.” Yani Yüce Allah’a cezalandırmasından korkarak, çokça sevap ve mükâfat vereceğine de umut bağlayarak dua edin. Çünkü şüphesiz ki dua ibadetin beyni ve özüdür. Bundan dolayı açıkça duanın faydasını belirtmiş, şart ve adabını tamamlaması halinde kabul olunacağının umulacağım şöylece ifade buyurmuştur: “Muhak­kak ki Allah’ın rahmeti ihsan edenlere çok yakındır…” Yani Yüce Allah’ın rah­meti amellerini güzel bir şekilde yapan ihsan edicilere pek yakındır. Bu rahmet onun emirlerine tabi olup yasakladıklarını terk edenler içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve rahmetim, her şeyi kuşatmıştır. Ben onu takvalı hareket eden, zekâtı veren ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.” (A’râf, 7/156).

Güzelce dua eden kimseye istediğinden daha hayırlısı veya onun benzeri verilir yahut da onun gibi bir kötülük ondan def edilir. [29]

Yağmurun Yağdırılması, Bitkilerin Çıkartılması Ve Bunların İlâhî Kudrete Delâletleri İle Öldükten Sonra Diriliş

57- Rahmetinin önünden rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Niha­yet bunlar ağır yüklü bulutları yüklen­diğinde biz onu ölü bir ülkeye gönde­rir, onunla su indirir, sonra onunla her tür mahsul çıkartırız. İşte ölüleri de böyle çıkartırız. Ta ki iyice düşünüp ibret alasınız. ‘

58- İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbi-nin izniyle çıkar. Kötü olandan ise fay­dası çok az olandan başkası çıkmaz. Şükreden bir kavim için ayetleri işte böyle yerli yerince açıklarız.

Açıklaması

Yağmurun yağmasından önce yağmuru müjdelemek üzere bulutları gönde­ren Allah’tır. Yüce Allah’ın, “Rahmetinin önünden” buyruğu yağmurun yağdı­rılmasından önce anlamındadır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “O, onlar ümit kestikten sonra yağmuru indirendir. Rahmetini yayandır, O veli­dir, her hamde lâyık olandır.” (Şûra, 42/28); “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl da diriltiyor1? Şüphesiz ki bu(nları ya­pan) ölüleri de diriltecek olandır. O her şeye gücü yetendir.” (Rum, 30/50).

Taşıdıkları suyun fazlalığından dolayı ağırlaşıp yere yaklaşan bulutları, bitkisi olmayan kuru bir araziyi canlandırmak için oraya süreriz. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: “Ölü yer de onlara bir âyettir, biz onu can­landırdık…” (Yasin, 36/33).

Biz bulutla yağmur indirdik. Çünkü ilmen bilinmektedir ki, deniz yüzeyi­ne yakın olan hava ısının etkisiyle atmosfere doğru yükselir, soğuk bir bölgeye vardığında veya soğuk rüzgârın etkisiyle soğur. Soğuyunca su buharı yoğunluk kazanır ve bulutları oluşturur. Daha sonra bulut rüzgâr gücüyle hareket eder, sonra da Allah’ın meşiet ve iradesiyle yağmur olarak yere yağar.

Bu anlam bir çok ayet-i kerimede tekrarlanmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Allah O’dur ki rüzgârları gönderir; bunlar bir bulut kaldırır, biz de onu bir beldeye süreriz de onunla ölümünden sonra bir ülkeyi diriltiriz. İşte öldükten sonra diriliş de böyledir.” (Fâtır, 35/9). Ayrıca Nur ve Rum surelerinde bu hususları ifade eden ayetler vardır (24/43; 30/48. ayetler)

Biz yağmur ile yerden, renkleri, şekilleri, tad ve kokuları farklı çeşitli bit­ki ve meyveleri çıkartırız. Bu ise Yüce Allah’ın kudretine, merhametinin ve rahmetinin sonsuzluğuna delildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde birbirine bitişik bir çok parçalar, üzüm bağları, ekinler ve çatallı çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Onların bir kısmını yemişlerinde bir kısmından üstün kılıyoruz. İşte bunlarda da düşünen topluluk için şüphesiz pek çok ayetler vardır.” (Ra’d, 13/4).

Hüküm itibariyle birbirine benzeyen şeylerin bilinebilmesi için bir şey bir şeyle, benzeyen şeyler benzerleriyle alındıklarından dolayı, Yüce Allah burada da öldükten sonra dirilişi inkâra şöylece işaret etmektedir: “İşte ölüleri de böy­lece çıkarırız…” Yani şu ölü ve kurumuş araziden su ile çeşitli bitkileri çıkarttı­ğımız gibi, ölüleri de diriltir ve kabirlerinden çıkartırız. Çünkü Yüce Allah her şeye kadir olandır. O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkartır. Bu benzerliği öğüt alasınız, ibret alasınız ve bunun sonucunda da öldükten sonra dirilişe veya ahi-ret gününe iman edesiniz diye açıkladık. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Kendi yaratılışını unutup bize bir misal getirerek dedi ki: Çürümüş ol­dukları halde kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa var eden dirilte-cektir. O, her bir yaratmayı çok iyi bilendir.” (Yasin, 36/78-79); “İlk yaratmayı başlattığımız gibi onu tekrar iade ederiz.” (Enbiya, 21/104); “İlk önce sizi yarat­tığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” (A’râf, 7/29).

Fakat insanların öldükten sonra dirilişe iman ile hazırlanmaları, tabiat ve nefislerin farklılığı dolayısıyla farklı farklıdır. Kimisi iman çağrısına olum­lu karşılık veren, hoş, iyi ve temizdir; kimisi de imandan yüz çeviren kötü bir kimsedir. Bundan dolayı Yüce Allah, “İyi ve temiz ülkenin bitkisi…” diye bu­yurmaktadır. Yani toprağı iyi olan arazinin bitkisi çabuk ve güzel çıkar. Kötü topraklı -kıraç ve benzeri- arazilerin bitkileri ise ancak pek az ve zorlukla çı­kar.

İbni Abbas der ki: Bu Yüce Allah’ın mümin ve kâfire dair vermiş olduğu bir örneklemedir. Yani Yüce Allah mümini iyi ve güzel araziye benzetirken, kâ­firi de kıraç araziye benzetmiştir. İmam Ahmed’in Buharî, Müslim ve Nesaî’nin Ebu Musa el-Eş’arî’den rivayet ettikleri hadis de bunu andırmaktadır. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilmin misali, bir araziye yağan çokça yağmura benzer. O arazinin birazı temiz­dir, suyu kabul eder ve bunun sonucunda pek çok bitki ve ot bitirir. Bazısı da serttir, suyu tutar, Allah onunla insanları faydalandırır. İçerler, hayvanlarını sularlar, ekinlerini sularlar. Bir başka bölümüne de isabet eder ki, orası suyu tutmayan, ot bitirmeyen dümdüz kayalık yerdir. İşte Allah’ın dinini iyice öğre­nip Allah’ın benimle gönderdiği bilgilerden yararlandırdığı ve bunları öğrenip öğreten kimsenin durumu ile bunları önemsemeyip aldırmayan ve Allah’ın be­nimle gönderdiği hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali böyledir.”

Bu örneklemeler ve karşılaştırmalarla eşya arasındaki çeşitli benzer yön­lerini ortaya koyan açıklamalar insanları ikna etmek, onları imana sevk etmek içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, “Şükreden bir kavim için işte böylece ayetleri yerli yerince açıklarız” diye buyurmaktadır. Yani bizler bu şekilde geniş geniş açıkladığımız gibi, Allah’ın göz kamaştırıcı kudretine delâlet eden ayet-i keri­meleri Allah’ın nimetine şükreden bir topluluğa tekrar tekrar anlatır ve açıkla­rız. Bunlar ise müminlerdir, ta ki bu ayetler üzerinde gereği gibi düşünüp on­lardan gereken ibreti alsınlar. [30]

Nuh (A.S.) Kıssası

59- Andolsun ki Nuh’u kavmine gön­derdik, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Doğrusu ben sizin için bü­yük bir günün azabından korkarım.”

60- Kavminden ileri gelenler (mele’) de dedi ki: “Doğrusu biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.”

61- Dedi ki: “Ey kavmim, bende bir sa­pıklık yoktur. Ancak ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir pey­gamberim.

62- Rabbimin vahyettiklerini size bildi­riyorum. Size öğüt veriyorum. Ben si­zin bilmediğinizi de Allah katından bi­liyorum.

63- Sizi uyarması, sizin sakınmanız ve böylece rahmete kavuşturulmanız için aranızdan bir adama Rabbiniz tarafın­dan bir öğüt geldi diye mi hayret edi­yorsunuz?”

64- Bunun üzerine onu yalanladılar, biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk. Çünkü on­lar gerçekten kör bir kavim idiler.

Hz. Nuh (a.s.) Kıssası:

Hz. Nuh (a.s.)’un geriye doğru nesebi şöyledir: Nuh, Lâmek, Müteveşlih, Ahnûh -ki İdris’tir.[31] Yared, Mehleil, Kaynân, Anûş, Şîs ve insanlığın atası Adem.

Müslim’in Sahih’ inde yer alan şefaat hadisinde de belirtildiği gibi, o müş­riklere gönderilen ilk peygamberdir. Ebu Hureyre’den gelen hadiste şöyle de­nilmektedir: “Ey Nuh, sen yeryüzüne gönderilen ilk rasulsün.” Aynı zamanda o kızlarla, kızkardeşlerle, halalarla ve teyzelerle evlenmeyi haram kılan şeriatı getiren ilk rasuldür. Muhammed b. İshâk der ki: Öldürülmüş bir peygamber olması dışında, Hz. Nuh’un karşılaştığı eziyet gibisini hiç bir peygamber kavmin­den görmemiştir. Allah onu elli yaşında iken kavmine peygamber gönderdi. Hz. Nuh marangozdu.

İbni Abbas der ki: Peygamberlik ona kırk yaşında iken verildi. Daha sonra tufanın akabinde altmış yıl yaşadı, insanlar çoğaldı ve yayıldı.

Yezîd er-Rukâşî der ki: Ona Nuh denilmesinin sebebi, kendisi için çokça ağıt yakmış olmasıdır. Hz. Adem ile Hz. Nuh (ikisine de selâm olsun) arasında hepsi de İslâm üzere on nesil geçmiştir.

Tirmizî ve başkalarının naklettiklerine göre şu anda bulunan bütün in­sanlar Nuh (a.s.) soyundandır. ez-Zührî’nin naklettiğine göre Araplar, İranlılar, Rumlar, Şam halkı (Suriyeliler) ve Yemenliler Hz. Nuh’un oğlu Sdm’ın çocukla­rıdır. Sind, Hind, Zenciler, Habeşliler, Zûtlar ve Nûbeliler ile bütün siyahiler de Hz. Nuh’un oğlu Hâm’m çocuklarıdır. Türkler, Berberiler, Çin’in ötesi Ye’cûc, Me’cûc ve İskitler hepsi de Nuh’un oğlu iîi/es’tendirler.

Putlara ilk olarak tapınma: Salih bazı kimseler ölmüş, kavimleri de üzer­lerine mescitler inşa edip suretlerini yapmışlardı. Böylelikle onların durumla­rını ve ibadetlerini hatırlamak, onlara benzemek istemişlerdi. Aradan geçen uzun zaman sonra bu suretlere bir de bedenî şekiller verdiler. Zaman bir süre daha geçtikten sonra bu sefer bu putlara ibadet ettiler ve bunlara salih kimse­lerin isimlerini verdiler: Ved, Suvâ’, Yağûs, Yeûk ve Nesr.

Daha sonra iş aşırı bir hal alınca, Yüce Allah rasulü Nuh’u gönderdi ve on­lara hiç bir ortak koşmaksızm bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmelerini em­retti ve Kur”an’daki ifadesiyle Hz. Nuh şöyle seslendi: “Ey kavmim, dedi, Al­lah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur…”

Hz. Nuh, Kur’an-ı Kerim’de 43 yerde anılmaktadır. Kıssası A’raf, Hud, Mü’minûn, Şuarâ, Kamer ve Nuh surelerinde etraflı bir şekilde anılmaktadır. Kıssasının muhtevası da şöyledir: O kavmine hiç bir ortak koşmaksızm bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmeleri çağrısında bulundu, onların putlara ibadeti terk etmelerini istedi; fakat onlar ona inat ettiler, ona karşı çıktılar, eziyet etti­ler. Kimi önderlerine tabi oldular, ona çok büyük çapta hileler yaptılar, tuzak­lar kurdular. Ved, Suvâ’, Yağûs, Yeûk ve Nesr’e ibadeti terk etmemeyi kararlaş­tırdılar. Büyük bir ahmaklık ve tekebbür edasıyla şöyle dediler: Sen bizimle tartıştın, hem de tartışmanı çok ileriye götürdün. Gerçek şu ki, bizler üzerinde bulunduğumuz hali terk etmeyeceğiz. Haydi bizi kendisiyle tehdit ettiğin azabı getir. O da kendilerine onları azaplandırmanın Allah’ın elinde olduğunu belir­terek cevap verdi.

Hz. Nuh, yaklaşık bin yıl, (dokuzyüz elli) boyunca kavmini davet ettikten sonra iman edeceklerinden ümit kesince, Yüce Allah ona kurtuluş aracı olan gemiyi yapmasını emretti. Kavmi yanından geçtikleri her seferinde onunla ve işiyle alay ediyorlardı. Gemiyi tamamlayıp Yüce Allah ona hanımı dışında ka­lan yakınlarını ve ayrıca kavminden diğer iman edenleri de birlikte gemiye al­masını emretti. Bunlar ise sadece altı kişi idiler. Erkek ve kadın kırk kişi oldukları da söylenmiştir. Ayrıca Yüce Allah Hz. Nuh’a beraberinde bütün kuş, hayvan ve yırtıcı canlılardan çifter çifter almasını da emretti.

Daha sonra ailesinin tandırından su kaynayıp coştu ve pek çok miktarda su her yerden fışkırmaya başladı. Nihayet tufan kavminin tümünü ve yeryü­zünde bulunan bütün insan ve hayvanların üstünü kapattı. Gemide, birlikte binmeyi şu sözleriyle kabul etmeyen oğluna varıncaya kadar helak oldular: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Hud, 11/43). Nihayet gemi Tür­kiye’nin güneyinde Diyarbakır yanlarında Cudi dağı üzerine oturdu: “Ey arz suyunu yut, ey sema suyunu tut!” denildi ve su çekildi, iş olup bitti ve gemi Cu-di’ye oturdu, zalimler topluluğuna, “Uzak olsunlar” denildi.” (Hud, 11/44).

Tufanın bütün yeryüzünü kuşatması ile ilgili olarak ilim adamlarının iki görüşü vardır: Bir kesime göre Tufan yeryüzünün her tarafını kuşatmıştır. Bu­na delil ise dağların tepelerinde bir takım canlı hayvan kalıntılarının varlığı­dır. Başkaları ise, tufan genel değildir, demektedir. Sadece Hz. Nuh ve kavmi­nin yerleşik bulunduğu tarafta olmuştur. Burası ise Ortadoğu ve ona komşu olan bölgelerdir.

Bilindiği gibi belâ genel gelir, rahmet ise özeldir. İntikam hiçbir zaman za­limlere münhasır olmaz. O bakımdan suçsuz küçük çocukları, yırtıcı hayvanla­rı ve kuşları dahi kapsar: “Ve yalnızca sizden zulmedenlere isabet etmeyecek bir fitneden sakınınız.” (Enfâl, 8/25).

Hz. Nuh iki duada bulunmuştu: Birincisi müminler içindi, ikincisi ise kâ­firler aleyhine idi. Birinci duası şuydu: “Rabbim bana, ana babama, evime mü­min olarak girenlere, mümin erkeklere ve mümin kadınlara mağfiret buyur…” (Nuh, 71/28).

İkinci duası (bedduası) ise şöyleydi: “Nuh dedi ki: Rabbim yeryüzünde kâ­firlerden diyar tutan bir kimseyi bırakma. Çünkü sen onları bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve günahkâr ve çok nankörden başkasını da doğurmazlar.” (Nuh, 71/26-27).

Hz. Nuh’un oğlu da helak olanlar arasında idi. Çünkü o zalim ve kâfir idi. Buna delil ise daha sonraki ayet-i kerimede yer alan, “Zalimlerin helakinden başka şeylerini de artırma!” (Nuh, 71/28) diye buyurmuş olmasıdır. Zulüm, küf­rün kendisidir. Bir topluluğun görüşüne göre burada sözü geçen Hz. Nuh’un öz oğludur. Başkalarının kanaatine göre ise o başka bir kocadan olma, hanımın­dan üvey oğludur; öz oğlu değildir.

Hz. Nuh’un hanımı, “Kocam delidir” derdi. Nitekim Hz. Lût’un hanımı da kocasının yanına gelen misafirleri halka bildiriyordu: “Allah kâfir olanlara Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. İkisi de kullarımızdan salih iki kulun nikâhı altındaydılar. O kadınlar kocalarına hainlik ettiler. Kocalarının ise Allah’ın azabına karşı onlara bir faydaları olmadı, girenlerle birlikte ikiniz de ateşe girin, denildi.” (Tahrîm, 66/10).

KuYan-ı Kerim’de, geminin hacmi ile ilgili açık bir ifade kullanılmamıştır. Ancak bu gemi, “Dopdolu gemi” (Yasin, 36/41) olmakla ve “levhalar ve çivileri” (Kamer, 54/13) olmakla nitelendirilmiş ve Allah’tan bir vahiy ve bir ilham ile yapıldığına işaret edilmiştir: “Ve gemiyi bizim nezaretimiz altında ve vahyimiz­le yap!” (Hud, 11/38). [32]

Açıklaması

Yüce Allah Mekkelilere ve diğerlerine, Hz. Nuh’u, kavmini korkutup uyar­mak, onları Allah’ın tevhidine davet etmek ve yalnızca O’na ibadet etmek üze­re gönderdiğini bildirmektedir. Onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kul­luk edin. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.” Yani siz ibadetinizle ona ortak koşmaksızın bir ve tek olan Allah’a yönelin. Çünkü sizin ibadet ve dua edeceği­niz, kendisinden hayır isteyeceğiniz Allah’tan başka bir ilâhınız yoktur. Her şe­yi yaratan Allah’tır. Göklerin ve yerin melekûtu O’nun elindedir. O bu kâinatın işlerini yürüten hak ilâhtır, ibadete, takdis ve tazime lâyık olan O’dur.

“Doğrusu ben sizin için… korkarım.” Şirk koşmanız sebebiyle sizin için Al­lah’ın huzuruna O’na ortak koşmuş olarak çıkacak olursanız, büyük bir günün yani kıyamet gününün azabından sizin için korkarım. Burada büyük günden kasıt, kıyamet günü veya üzerlerine azabın ineceği gün olan tufan günüdür.

“Allah’a kulluk edin” buyruğundan sonraki iki cümlenin birincisi neden yalnızca Allah’a ibadet edileceğini, ikincisi ise O’na neden ibadet edilmesi ge­rektiğini açıklamaktadır.

Ancak kavminin melei yani eşrafı, efendileri ve önderleri dediler ki: “Ger­çekten bizler seni, bizi putlara ibadeti terk etmeye çağırdığın için, büyük bir sapıklık içerisinde çepeçevre kuşatılmış görüyoruz.” İşte böyle günahkârlar iyi olanları sapıklık içerisinde görürler. Bunlar her zaman için doğru yola çağıran­lara düşmandır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi. Onları gördükle­rinde: “Muhakkak bunlar elbette sapıklardır, derler.” (Mutaffifîn, 83/23); “Kâfir olanlar iman edenlere dediler ki: Eğer o bir hayır olsaydı, bizden önce ona ula­şamazlardı. Onlar onunla hidayet bulmadıkları için de bu eski bir yalandır, di­yeceklerdir.” (Ahkâf, 46/11).

Hz. Nuh da onlara cevaben dedi ki: Ey kavmim! Ben size Allah’ı tevhidini­zi ve ortak koşmaksızın ibadet etmenizi emrettiğim için hak yoldan sapmış de­ğilim. Aksine ben size âlemlerin Rabbi olan her şeyin mutlak hükümdarı tara­fından gönderilmiş bir elçiyim. Ben sizi doğruya iletiyorum ve sizleri dünya ve ahirette mutluluk kaynağı olacak şeye çağırıyorum. Sapıklık (dalâlet) ise Ze-mahşerî’nin naklettiği gibi, dalâl’den daha özeldir. O bakımdan kendisinin da-lâl içerisinde olmadığını ifade etmesinden daha beliğ bir ifadedir. Sanki şöyle demiş gibidir: Bende dalâl namına bir şey yoktur.

Rabbimin benimle gönderdiği mutlak tevhide, Allah’a, meleklerine, kitapla­rına, peygamberlerine, ahiret gününe, onun kapsamına giren cennete, cehenne­me, sevap ve cezaya imana davet gibi sizlere Rabbimin benimle gönderdiği şeyle­ri iebliğ ediyorum. Ayrıca sizlere ibadetlerin, muamelâtın aslını, genel hükümle­rini, üstün ahlâk ve adabı da açıklıyorum. Özetle sizlere bütün emir, yasak, öğütleri ve uzak durulması gereken şeyleri, müjde ve uyarılan bildiriyorum.

Sizlere menfaat ve hile şaibelerinden uzak, katıksız bir şekilde samimi olarak öğüt veriyorum. Küfrünüze ve beni yalanlamanıza karşılık Allah’ın ce­zasından sizleri sakındırıyorum. Müslim, Ebu Davud ve Nesaî, Temim ed-Dâ-rî’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Din nasi­hatin kendisidir. “Kime ey Allah’ın rasulü” diye sorduk, şöyle buyurdu: “Al­lah’a, Rasulüne, Kitabına, Müslümanların yöneticilerine ve hepsine.”

İşte ben bu tebliğ ve öğüdümü yaparken Allah’tan gelen vahiyle bu âlemin akibetine dair sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Şüphesiz benim, şirkin aki-beti olarak dünya azabının geleceğini belirterek uyarıp korkutmam ve size öğüt vermem, sizin bilmediğiniz benimse kesin bildiğim bir bilgiden dolayıdır. İşte peygamberin durumu budur. O, son derece açık bir şekilde tebliğ eden, öğüt veren ve Allah’ı bilen bir kimsedir. Buna göre, “Ben sizin bilmediğinizi de Allah katından biliyorum” buyruğundan kasıt, insanları Allah’ın tevhidi, O’nun celâlinin sıfatları, dünya ve ahirette emirlerine karşı gelme dolayısıyla çetin cezası ile ilgili bilgileri elde etmeye dönmelerini sağlamaktır.

Müslim’in Sahîh’inde yer aldığına göre Resulullah (s.a.) Arefe günü -ki o gün en kalabalık oldukları bir gündür- şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar, size be­nim hakkımda soru sorulacak, ne diyeceksiniz?” Dediler ki: Senin tebliğ ettiği­ne, risaleti eda ettiğine ve samimi olarak öğüt verdiğine tanıklık ederiz. Hz. Peygamber bunun üzerine “Şahit ol Allahım! Şahit ol Allahım!” diyerek sema­ya doğru parmağını kaldırıp indirmeye başladı.”

Daha sonra Yüce Allah Hz. Nuh’un kavmine şöyle dediğini haber vermek­tedir: “Size Rabbinizden bir öğüt ve bir ibret, aranızdan bir kişi vasıtasıyla gel­di diye hayret mi edeceksiniz?” O sizleri küfrünüzün akibetinden sakındırmak, ibadette Allah’a ortak koşmanın cezasından kurtarmak için takvaya hazırla­mak (yani emirlere bağlanıp yasaklardan kaçınmanızı teşvik etmek) ve mü­minlere indirdiği rahmetine mazhar olmayı vaad etmek yahut da sizin takva sahibi olabilmenizi sağlamak için geldi diye hayret mi edersiniz? Takva ise uyarı ve korkutma sebebiyle meydana gelen kalpten gelen bir korkudur. Ve siz takva sahibi olduğunuz takdirde merhamete lâyık olasınız diye hayret mi ede­ceksiniz?

Allah’ın rahmeti, lütfü ve ihsanı olmak üzere sizi uyarması, intikamından sakınmanız, O’na şirk koşmamanız için ve ayrıca O’na itaat ve peygamberleri­ne iman etmek suretiyle size merhamet etsin diye kendi cinsinizden bir kişiye vahyetmesinde hayret edecek bir taraf yoktur.

Fakat onlar hak çağrısına ve bu ihlâs ve samimiyete kulak vermediler. O’nu yalanlamaya ve muhalefet etmeye çoğunlukla devam ettiler. Aralarından O’nunla beraber pek az kimse dışında iman eden olmadı. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onunla beraber pek az kimse dışında iman eden olmadı.” (Hud, 11/40). Denildiğine göre onunla birlikte iman edenle­rin sayısı on üç kişi idi: Hz. Nuh, çocukları Sam, Ham, Yafes ve onların eşleri ile ona iman eden başka altı kişi daha. Yine denildiğine göre bu iman edenler, kırk ya da kırkı erkek kırkı da kadın olmak üzere seksen kişi idiler.

Ceza onların tufan ile suda boğulmalarıydı: ‘Yalanlayanları da suda boğ­duk…” Yani ayetlerimizi yalanlayıp onları bile bile inkâr edenleri tufan ile su­da boğduk. Buna sebep ise küfürleri, sapıklık ve şirklerine devam etmeleriydi. Gerçekten onlar hakka karşı kör bir topluluk idi. Hakkı görmüyor, hidayet bul­muyorlardı. Yüce Allah’ın, “Kör bir kavim idiler” buyruğundan kasıt, basiretsiz ve kalpleri kör kimseler demektir. Körlük ile kör arasındaki fark ise şudur: Bi­rincisine sebep basiret körlüğü, ikincisine sebep ise basar (göz) körlüğüdür.

Yüce Allah, rasulü Nuh’u ve onunla birlikte iman eden az sayıda kimseyi kurtardı. Böylelikle Yüce Allah bu kıssada dostlarının intikamını düşmanların­dan aldığını, rasulünü ve müminleri kurtarıp onların düşmanı olan kâfirleri helak ettiğini bildirmektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacağı günde yardım ederiz (muzaffer kılarız).” (Mü’min, 40/51).

O halde ey İslâm davasının muhatapları! Sizler de onlar gibi olmaktan ya­hut da onların izledikleri yolda gitmekten sakınınız.

Hud suresinde bu kıssa ile ilgili daha kapsamlı genişçe açıklamalar gele­cektir. [33]

Hz. Hud (A.S.) Kıssası

65- Âd’a da kardeşleri Hud’u gönder­dik. Dedi ki: “Kavmim, Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?”

66- Kavminden inkâr etmiş ileri gelen­ler (mele’) dediler ki: “Gerçekten biz se­ni beyinsizlik içinde görüyoruz ve doğ­rusu biz seni yalancılardan sanıyoruz.

67- Dedi ki: “Kavmim, bende hiç bir be­yinsizlik yoktur. Ancak ben âlemlerin Rabbinden (gönderilmiş) bir peygam­berim.

68- Size Rabbimin vahyettiklerini bil­diriyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.

69- Sizi uyarması için aranızdan bir adama Rabbiniz tarafından bir öğüt geldi diye mi hayret ediyorsunuz? Dü­şününüz ki o sizi Nuh kavminden son­ra halifeler yaptı. Yaradılış itibariyle size oldukça boy bos da verdi. Artık Al­lah’ın nimetlerini hatırlayın ki felaha eresiniz.”

70- Dediler ki: “Sen bize yalnız Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmak­ta olduklarını bırakmamız için mi gel­din? Öyleyse şayet doğru söyleyenler­den isen tehdit ettiklerini getir bize!”

71- Dedi ki: “Gerçekten üzerinize Rab-binizden bir azap, bir gazap gelecektir. Allah haklarında hiç bir delil indirme-mişken kendinizin ve atalarınızın tap­tığı bir takım adlar hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? Bekleyin öyleyse! Şüphesiz ben de sizinle bera­ber bekleyenlerdenim.”

72- Bunun üzerine tarafımızdan bir rahmetle onu ve beraberinde bulunan­ları kurtardık. Ayetlerimizi yalan sa­yıp iman etmemiş olanların kökünü kestik.”

Hz. Hûd (a.s.) Kıssası:

Hz. Hud’un kavmi olan Ad kabilesi, varlığı ve eserleri itibariyle yeryüzün­deki en eski ümmetlerdendir. Bilindiği kadarıyla bunlar Hz. İbrahim’den de es­kidirler. İşte bundan dolayı Hz. Nuh’un, kavmiyle olan kıssasından sonra bu kıssanın zikredilmesi uygun düşmektedir. Buna delil de Yüce Allah’ın, “Düşün­dünüz ki o sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı” buyruğudur. İnsanlar o durumda Nuh kavminin başından geçen ve büyük bir olay olan o büyük tufanı demek ki biliyorlardı. Bundan dolayı Hz. Hud’un Ad kavmine, “Hâlâ sakınmaz mısınız” diye buyurması, dünyada şöhret bulmuş, eski olan bu olay ile onları korkuttuğuna bir işarettir.

İbni İshak, el-Kelbî’den şöyle dediğini rivayet eder: Ad kavminin tapın­dıkları putları vardı. Onlar bu putlarını Yed, Suvâ, Yağûs, Yeûk ve Nesr’e ben­zer yapmışlar ve ayrıca Samûd adında bir put da edinmişlerdi. Bir diğer put­larının adı ise el-Hetâr idi. Allah onlara Hz. Hud’u peygamber olarak gönder­mişti. O da el-Halûd adındaki bir kabiledendi. Nesep itibariyle aralarında en soyluları ve en itibarlıları idi. Onları Allah’a ibadete davet etti, O’nu tevhid et­melerini, insanlara zulmetmekten vazgeçmelerini istedi. Ancak onlar bunu kabul etmeyip yalanladılar ve, “Bizden daha güçlü kim vardır?” (Fussilet, 41/15) dediler.

Bu kavmin yerleştikleri yer Yemen’de Ahkâf denilen bölgede idi. Ahkâf, kum dağları demek olup Yemen’de, Uman ile Hadramut arasındaki bir bölge­dir. Bununla birlikte onlar bütün yeryüzünde fesat çıkartmışlar, Allah’ın ken­dilerine vermiş olduğu kuvvet sayesinde oranın halkını baskılan altına almış­lardı.

Âd bir Arap kabilesidir. Yemen’de Hadramut’un kuzey tarafında Ahkâfta bulunuyordu. Uman ile Hadramut arasındaki bölgeye yayılmışlardı. Tapındık­ları bir takım putları vardı: Bunlar Sadâ’, Samûd ve el-Hetâr adını taşıyorlar­dı. Bu Âd, “Birinci Âd” diye bilinir. “İkinci Âd” ise Yemen’de Kahtân ile Sebe’ bölgelerinde sakin idiler. Âd kavmi, mukaddes kitaplar arasında Kur”an-ı Ke­rim dışında bir kitapta söz konusu edilmemektedir.

Yüce Allah kendilerine Hz. Hud’u peygamber olarak göndermişti. Hz. Hud’un geriye doğru nesebi şöyledir: Hud, Şâlih, Erfahşed, Sam ve Nuh. Nesep itibariyle en soyluları, sosyal mevki ile de en üstünlerindendi. Onu yalanladı­lar. Azgınlıkları ve zorbalıklarını artırdılar. Allah üç yıl boyunca onlardan yağ­muru kesti. Oldukça sıkıntı çektiler. İnsanların başına bir belâ ve musibet geldiğinde Müslümanlar da müşrikler de Beyt-i Haram [34] yanında Yüce Allah’tan bu belâ ve musibetten kurtuluş dilerlerdi. Mekkeliler o sırada Amlîk b. Lâz b. Sâm b. Nuh’un oğulları olan Amâlik idi. O sırada onların efendisi ise Muâviye b. Bekr adında bir kişi idi.

Bunun üzerine Âd kavmi, ileri gelenleri arasından yetmiş kişiyi Mekke’ye gitmek üzere hazırladı. Bunlar arasında Kayl b. Anez ve Müslümanlığını gizle­yen Mersed b. Sa’d da vardı. Mekke’ye geldiklerinde Harem’in dışında Mek­ke’nin dış taraflarında bulunan Muaviye b. Bekr’in yanına misafir oldular. O da onları misafir etti, onlara ikramda bulundu. Bunlar onun dayıları ve hısım­ları olurdu. Yanında bir ay süre ile kaldılar. Bu zaman zarfında içki içiyorlar ve Muaviye’nin iki tane cariyesi onlara şarkı söyleyip duruyordu. Muaviye onların uzun süre kalıp da asıl geliş maksatlarını unutup eğlenceye daldıklarını görün­ce, benim dayılarım ve hısımlarım helak olmuşken bunlar da bu halde devam edip gidiyorlar diye üzüldü. Onların, yanında kalmalarından sıkılmaya başla­dığını zannederler korkusuyla onlarla konuşmaktan çekiniyordu. Bu sefer bu hususu iki şarkıcı cariyesine açtı; onlar da, “Sen bir şiir söyle, biz de o şiiri on­lara şarkı olarak okuyalım, onlar da bunu kimin söylediğini bilmezler” dediler. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

Ey Kayl, ne oluyor sana, kalk ve gizlice yalvar

Belki Allah bize bir buluttan su indirir de

Âd’in toprağını sular; çünkü Âd

Artık doğru dürüst konuşamaz hale geldiler

Cariyeleri bu beyitleri söyleyince, bu sefer şöyle dediler: Sizin kavminiz başlarına gelen belâdan dolayı imdat isteyip duruyorlar, siz ise onların muhtaç olduğu şeyi geciktiriyorsunuz. Haydi Harem’e giriniz ve kavminiz için yağmur duasında bulununuz. Bu sefer Mersed b. Sa’d onlara dedi ki: “Allah’a yemin ol­sun, duanız sebebiyle size yağmur yağdırılmaz. Fakat peygamberinize itaat edecek ve Yüce Allah’a tevbe edecek olursanız size yağmur yağdırılır.* Böylece Müslüman olduğunu da izhar etmiş oldu.

Bu sefer Muaviye’ye, “Mersed’i yanında alıkoy, hiç bir şekilde bizimle Mek­ke’ye gelmesin. Çünkü o Hud’un dinine tabi olmuş” dediler. Daha sonra Mek­ke’ye girdiler. Kayl, “Allahım, Âd kavmine önceden yağdırdığın gibi yağmur yağdır” dedi.

Yüce Allah biri beyaz biri kırmızı, biri de siyah olmak üzere üç bulut pey­da etti. Sonra semadan bir münadi ona “Ey Kayl, kendin ve kavmin için seç!” dedi. O da, “Ben siyah olanını seçiyorum, çünkü aralarında suyu en bol olan odur.” Bu bulut el-Muğîs adında, Âd kavmine ait bir vadiye doğru gitti. Âd kav­mi bu bulutu görünce sevindiler ve, “İşte bu bize yağmur yağdıracak bir bulut­tur” dediler. Fakat o buluttan üzerlerine kısır bir rüzgar geldi, onları helak etti. Hud ve onunla birlikte iman edenler kurtuldu. Mekke’ye geldiler ve ölünce­ye kadar orada Allah’a iman ettiler. [35]

Hz. Hud, A’râf suresinde 65. ayette, Hud suresinde, 50, 53, 58, 60 ve 8. ayetlerde, Şuara suresinde de 124. ayet-i kerimede olmak üzere Kur’an-ı Ke-rim’de yedi defa anılmıştır.

Hz. Hud kavmini uyarıp korkutmaya, Allah’ın azabından sakmdırmaya, Nuh kavmini uzun boylu ve güçlü bedenli olmak ve ekin ve davarları bol olan bir yerde ikamet etmek gibi Allah’ın nimetlerini hatırlatmaya, putlara ibadeti terk etmeye davete devam etti. Diğer taraftan Allah’ı tevhide, tevbeye, ibadete çağırdı ve Allah’a ortak koşmaktan sakındırdı.

Fakat kavmin büyük çoğunluğu davetini kabul etmeyerek onu yalanladı, onu beyinsizlikle suçladı. Buna sebep ise, Hz. Hud’un atalarından miras aldık­ları putlara ibadeti terk etmesi, yalnızca Allah’a ibadet etmesiydi.

Daha sonra işi ileriye götürerek onu delilik, ahmaklık ve bunaklıkla suçla­dılar. İlâhlarının onu fena çarptığını söylediler. Ancak o da bu ilâhlardan uzak olduğunu belirterek onlara meydan okudu ve zannettikleri gibi putlarının etki­si olduğu iddialarına alayla karşılık verdi. Yeryüzünde bulunan bütün canlıla­ra dilediği gibi tahakküm eden ve etkili olanın tek başına Yüce Allah olduğunu ilân etti. Eğer öğüdüne kulak verip dinlemeyecek olurlarsa Yüce Allah’ın ken­dilerini yok edip onlardan başka bir kavmi yerlerine getireceğini ve onlara pek yakında bir azabın isabet edeceğini hatırlatarak uyardı: “Gerçekten üzerinize Rabbinizden bir azap, bir gazap gelecektir.”

Hz. Hud’un kavmi isyan etti ve zorbalık tasladı. Onu yalanladılar, pey­gamber olduğunu doğrulamak ve onu desteklemek üzere gönderdiği Allah’ın ayet ve mucizelerini bile bile inkâr ettiler. Bununla beraber yine Hz. Hud, onla­rı sakmdırmaya ve kurtuluşlarının çağrısına iman edip öğütleri gereğince amel etmelerine bağlı olduğunu hatırlatmaya devam etti. Bu ise kavminin azgınlığı­nı daha da artırdı. Nihayet Yüce Allah onları kısır rüzgârıyla mahvedip helak etti. Bu rüzgarı üzerlerine aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz boyunca musallat kıldı.

Yüce Allah, Hz. Hud’u ve onunla birlikte iman edenleri kendinden bir rahmet ile kurtardı. Hz. Hud, Âd’in helakinden sonra vefat edinceye kadar Hadramut de­nilen topraklarda yaşadı ve bu ülkenin doğu taraflarında Berahût vadisi yakınla­rında Terîm denilen şehirden iki merhale uzaklıkta defnedildi. İbni Cerîr, Hz. Ali’den Hz. Hud’un Hadramut denilen yerde kırmızı bir kum tepeciğinde gömülü olduğunu, başımn yanında da bir sedir ağacı bulunduğunu rivayet etmektedir. [36]

Açıklaması

“Biz, Âd kabilesine kardeşleri Hud’u gönderdik.” Bu ifadeye göre Hz. Hud onların dinde kardeşi olmayıp, kabileden yahut da insan türünden, onların cinsinden birisiydi. Yani melek cinsinden değildi. Böyle olmasının sebebi ise, sözü­nü daha iyi anlamaları, onun konuşma ve fiillerinden ürkmemeleri idi. Ayrıca, ahlâkı da dininin bilinen bir delili olsun, böylelikle de onlar onu tasdike daha bir yakın olsunlar diye kendi aralarından seçilmişti.

Hz. Hud, kavmine şöyle seslendi: Ey kavmim! Yalnızca Allah’a ibadet edin, O’nunla birlikte başka bir ilâha tapınmayın. Hiç Rabbinizden korkmaz mısınız? Üzerinde bulunduğunuz şirk ve masiyetten uzaklaşmayacak mısı­nız?

Bunun üzerine yani aralarında önderlerin, ileri gelenlerin büyük çoğun­luğu dedi ki: Bizler gerçekten seni hafif ve kıt akıllı görüyoruz. Çünkü sen kavminin dinini bırakıp bir başka dine yöneliyorsun. Onlar, “Seni beyinsizlik halinde görüyoruz” diyerek, beyinsizlikte ileri gitmiş olduğunu işaret etmek istemişlerdi. Diğer taraftan Hz. Nuh kavminin mele’inden farklı olarak bura­da mele’in küfür ile nitelendirilmiş olmasının sebebi, aralarında Mersed b. Sa’d gibi iman ettiği halde Müslüman olduğunu gizleyen kimselerin bulun-masıydı.

Onlar şöyle devam ettiler: Bizler senin âlemlerin Rabbi tarafından gönde­rilmiş bir peygamber olduğunu iddia etmen ve söylediğin sözlerinde Allah’tan peygamber olduğun iddiasında bulunman hususunda Allah’a yalan söyleyen bir kişi olduğunu zannediyoruz.

Hz. Hud ise onların ithamlarına aldırmayarak güzel bir edep ve üstün bir ahlâk ile şöyle cevap verdi: Bende bir beyinsizlik yani sapıklık ve ahmaklık yoktur. Yani ben gerçekten âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir pey­gamberim. O beni sizlere benimle beraber göndermiş olduğu ilâhî mükellefiyet­leri tebliğ edeyim diye gönderdi. Ben sizi kendisine davet ettiğim hususlarda size öğüt veren birisiyim. Size tebliğ ettiğim hususlarda güvenilir bir kimse­yim. Ben Allah’a yalan söylemem. İşte peygamberlerin sıfatı bunlardır: Tebliğ, öğüt vermek ve güvenilir olmak.

Allah’ın size, sizi Allah’ın günleriyle ve ona kavuşmakla korkutmak üzere içinizden bir peygamber göndermesine hayret etmeyin. Aksine bu lütfuna kar­şılık Allah’a hamdetmelisiniz. Yüce Allah’ın, “…diye mi hayret ediyorsunuz?” buyruğu şu takdirdeki hazfedilmiş bir ifadeye atfedilmiştir: Sizler Allah’ın, ce­zası ile uyarıp korkutmak ve azabından sakındırmak için aranızdan bir kişi va­sıtasıyla size öğüt vermesi ve hatırlatması için vahyini indirmesinden hayrete mi düştünüz ve bunu yalanlıyor musunuz?

Allah’ın üzerinizdeki lütfunu ve nimetini hatırlayınız; çünkü o sizi Nuh kavminin mirasçıları kılmış, sizlere kendi hemcinslerinize göre benzerleriniz­den daha ileri derecede uzun boy ve güçlü bir beden vermiştir.

Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini, size olan lütuflannı hatırlayın. Ona ih-lâsla ibadet etmek ve ona ortak koşmayı terk etmek suretiyle bu nimetlere kar­şılık ona şükredin ki, ebedî nimetleri ve cennetleriyle umduğunuza nail olası­nız.

Ancak kavmi ona isyanda direterek şu sözleriyle cevap verdiler: Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edip O’nu tazim edelim, diğer taraftan atalarımızın üzerinde gittiği yol olan putları birlikte ortak edinmeyi terk edelim diye mi gel­din? Yani onlar Hz. Hud’un çağrısını inkâr ettiler. Yalnızca Yüce Allah’a ibadeti uzak bir şey kabul ettiler. Atalarının dinine bağlı kalarak putları O’nunla bir­likte ortak edinmeyi sürdürdüler, terk etmeyi uzak bir şey gördüler. Çünkü içinde bulundukları durumu ve ortamı seviyor ve atalarının tuttukları dine alışmış bulunuyorlardı.

Hz. Hud’a karşı azgınlıklarını, inat ve inkârlarını daha da artırdılar. Hat­ta ahmaklıkta, meydan okumakta aşırıya gittiler ve ona imanı terk etmelerine ceza olarak üzerlerine azabın indirilmesini şu sözleriyle istediler: “Öyleyse şa­yet doğru söyleyenlerden isen, tehdit ettiklerini getir bize!” Yani eğer sen bu teh­didinde doğru söyleyen bir kimse isen, haydi üzerimize azabın indirilmesini ça-buklaştır.

Hz. Hud onlara şöyle cevap verdi: İşte bu sözlerinizi söylediğinizden dolayı Rabbinizden azap, gazap ve rahmetinden kovulmayı hak ettiniz. Böylece size vacip oldu yahut artık bu azap üzerinize inmiş bulunuyor. Bununla beklenen azabın gelmesi artık kaçınılmaz olduğundan bizzat meydana gelmiş gibi ifade etmiş oldu. Onlara gelen azap oldukça hızlı esen, uğuldayan ve fırtınalı bir rüz­gârdı. Bu rüzgâr insanları kaldırıp yere fırtalıyordu. “Sanki onlar kökten sökül­müş hurma kütükleri idiler.” (Kamer, 54/20).

Sizlerin ve atalarınızın ilâh diye adlandırdığınız bu putlar hususunda be­nimle tartışır mısınız? Halbuki bu putların faydası da yok zararı da yok. Allah onlara ibadete dair herhangi bir belge yahut delil de indirmiş değildir.

Daha sonra onları, “Bekleyin öyleyse. Şüphesiz ben de beraber bekleyen­lerdenim” sözleriyle tehdit etti. Yani haydi siz de, “Tehdit ettiklerini getir bize” sözünüzle istemiş olduğunuz Allah’tan gelecek oldukça çetin azabın inişini bekleyiniz. Ben de sizinle birlikte o azabın size inişini bekleyenlerden birisi­yim.

Nitekim onlara azap indi; Allah Hz. Hud’u ve onunla birlikte iman edenle­ri büyük rahmeti ile kurtardı. Kâfirleri kökten imha etti, Allah’ın ayetlerini in­kâr edenlerin kökünü kesti. Çünkü onlar Yüce Allah’a iman etmediler. Allah’ın ayetlerini yalanladılar. İşte bunlar azap edilmeyi gerektiren iki niteliktir. Bun­lar ise Allah’ın ayetlerini inkâr etmek, küfürde bulunmak ya da iman etme­mektir.

Azap başka ayet-i kerimelerde de belirtildiği gibi oldukça şiddetli esen rüzgâr ve fırtınalarla olmuştu: “Âd kavminde de (ibretler vardı); hani biz onla­rın üzerlerine kısır (hayırsız, bereketsiz) rüzgârı göndermiştik. O rüzgâr neye uğradıysa yerinde bırakmıyor ve mutlaka onu uf atıp kül gibi ediyordu.” (Zâri-yât, 51/41-42); “Âd kavmine gelince, onlar da uğuldayan bir rüzgâr ve azgın bir fırtına ile helak edildiler. O rüzgârı onlara yedi gün ve sekiz gece aralıksız mu­sallat kıldı. O kavmi orada (veya o süre içinde) yıkılmış görürdün. Sanki onlar içleri boşalmış hurma kütükleriydi. Şimdi onlardan geriye kalan kimse görüyor musun?” (Hakka, 69/6-8). İşte onlar isyanda diretip azgınlaşınca, Allah da on­ları şiddetli bir rüzgâr ile helak etti. Öyle ki bu rüzgâr onlardan birisini kaldı­rıyor, yükseltiyor, sonra da başı üzere yere bırakıyordu. Başı da gövdesinden ayrılıyordu: “Her şeyi helak ederdi, Rabbinin emriyle; onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oluverdi. Günahkârlar topluluğunu böyle cezalandırı­rız.” (Ahkâf, 46/25).

Onların azgınlık ve inatlarının bir belirtisi de putlara ibadet etmeleri in­sanlara zulmetmeleri, güç ve kuvvetleriyle gururlanıp böbürlenmeleriydi: “Ad kavmine gelince, onlar haksız yere yeryüzünde büyüklük tasladılar ve güç itiba­riyle bizden daha üstün kim vardır, dediler.” (Fussilet, 41/15). Her yerde fayda­sız yere oldukça büyük binalar yaptılar. Bunun üzerine Hz. Hud onlara sitem etti ve şöyle dedi: “Siz her yüksek yerde eğlenmek için yüksek binalar mı yapar­sınız? Ebedî kalırsınız ümidiyle su mahzenleri (veya köşkler) mi edinirsiniz? Alıp yakaladığınız zaman da zorbaca yakalarsınız. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 26/128-131); “Ey Hud! Sen bize apaçık bir mucize ge­tirmedin. Biz senin sözün üzere tanrılarımızı terk edecek değiliz. Sana inanan kimseler de değiliz” dediler. Biz ancak sana şunu deriz: Bazı ilâhlarımız seni fe­na çarpmış.” (Hud, 11/53-54) Yani senin delirmene sebep olmuş. [37]

Hz. Salih (A.S.) Kıssası

73- Semud’a da kardeşleri Salih’i gön­derdik. Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka bir ilâ­hınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir ayet ola­rak Allah’ın dişi devesi. Onu bırakın da Allah’ın toprağında otlasın. Ona bir kö­tülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalar.

74- Düşününüz ki O sizi Âd’dan sonra halifeler yaptı. Yeryüzünde sizi yerleş­tirdi. Ovalarında köşkler yapıyor, dağ­larda evler yontuyorsunuz. Artık Al­lah’ın nimetlerini anın, yeryüzünde fe­satçılar olarak taşkınlık yapmayın.

75- Onun kavminden ileri gelenler (me­le’) kendilerince zayıf gördüklerine, iç­lerinden iman edenlere dediler ki: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu biliyor musu­nuz?” Onlar da “Doğrusu biz, onunla gönderilene inanıyoruz” dediler.

76- Büyüklük taslayanlar dediler ki: “Biz doğrusu sizin iman ettiğinizi in­kâr edenleriz.”

77- Ve dişi deveyi kesip devirdiler de Rablerinin emrine baş kaldırdılar ve dediler ki: “Ey Salih, eğer sen peygam-berlerdensen tehdit edip durduğun azabı getir bize.”

78- Bu yüzden onları şiddetli bir sar­sıntı tutuverdi de yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.

79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim, andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiğini bildirdim ve si­ze öğüt verdim, ne var ki siz öğüt ve­renleri sevmiyorsunuz.”

Hz. Salih (a.s.) Kıssası:

Semud b. Âsir b. İrem b. Nuh, Cedîs b. Aiz’in kardeşidir. Tasrn kabilesi de böyledir. Bütün bunlar İbrahim el-Halil (a.s.)’den önce helak olmuş (Bâide) Arab-ı Aribedendirler. Hz. Salih’in kavmi olan Semud, Ad kavminden sonra gelmiş ve onların ülkelerine, diyarlarına mirasçı olmuşlardı. Yerleştikleri yer Hicaz ile Şam arası Hicr bölgesinde olup, Vadi’1-kurâ ve çevresine kadar uza­nırdı. Medâin-i Salih (Hz. Salih kavminin şehirleri) bu güne kadar görünmekte ve Feccunnâka diye bilinmektedir. Semud kavminin Hicri, Medyen toprakları­nın güneydoğusunda olup Akabe körfezine karşıdır. Ad kavmine, helak olduk­ları vakte kadar İrem Âd’ı deniliyordu. Ondan sonra da İrem Semud’u denilir oldu.

Resulullah (s.a.) onların yurtlarının ve meskenlerinin yanından geçmiştir. Bu hicrî 9. yılda Tebuk’e gittiği sırada olmuştu. İmam Ahmed, İbni Ömer’den şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) beraberindekilerle birlikte Tebuk’te konaklayınca, Semud kavminin evlerine yakın Hicr’de onlarla konakladı. Bera­berindekiler Semud kavminin su içtikleri kuyulardan su çektiler ve onlardan hamur yoğurdular. Bu sulardan yemek pişirmek için de tencereleri yerleştirdi­ler. Resulullah (s.a.)’m emir vermesi üzerine tencereleri döktüler ve yoğurduk-ları hamuru develere verdiler. Sonra Hz. Peygamber beraberindekilerle birlikte oradan ayrıldı. Devenin içtiği kuyuya kadar gidip orada konakladı. Azaba uğ­ratılan kavmin bulundukları yere girmeyi onlara yasaklayıp şöyle dedi: “Onla­rın başına gelen musibet gibi size de isabet etmesinden korkarım; o bakımdan onların bulundukları yerlere girmeyin.”

Yine Ahmed, İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) Hicr’de bulunuyorken şöyle buyurdu: “Sizler bu azap olunanların olduğu yere ancak ağlar halde giriniz. Eğer ağlamaz iseniz onların oldukları yerlere girme­yiniz. Çünkü onlara isabet edenin benzeri size de isabet edebilir.” Bu hadisin as­lı Buharı ile Müslim’de başka yoldan da rivayet edilmiştir.

Semud kabilesi de Âd kavmi gibi putlara ibadeti din bellemişler, putları ibadette Allah’a ortak kılıyorlardı. Allah onlara pek çok nimetler vermişti. On­lara öğüt vermek, Allah’ın nimetlerini, vahdaniyetine delâlet eden ve O’nun or­tağı olmadığını ortaya koyan nimetlerini hatırlatmak, yalnızca O’na ibadet edip başkasına ibadetten uzak durmayı hatırlatmak üzere Hz. Salih’i peygam­ber olarak göndermişti.

Kavminden mustaz’af olanlar Hz. Salih’e iman ederken mele’ (efendiler, eşraf ve önderler) ise iman etmediler, isyan ettiler, büyüklük tasladılar, küfre saptılar, peygamberliğini inkâr ettiler: “Zikir (vahiy, peygamberlik) aramızdan ona mı verildi? Hayır, o şımarık bir yalancıdır.” (Kamer, 54/25). Mustaz’aflara da şöyle dediler: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğu­nu biliyor musunuz? Onlar da “Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz “de­diler.” Bu sefer müstekbirler onlara “Biz doğrusu sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” diye cevap verdiler.”

Müstekbirler Hz. Salih’ten doğruluğuna alâmet olan bir mucize istediler. Allah da onu dişi deve mucizesiyle destekleyip onlara şöyle dedi: “Su bir gün o dişi devenin ve belirli bir gün de sizin olacaktır.” (Şuara, 26/155); “Muhakkak biz onlara bir imtihan olmak üzere o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gö­zetle ve sabret. Suyun aralarında nöbetle pay edildiğini onlara bildir. Her biri su içme sırasında hazır bulunsun.” (Kamer, 54/27-28). Deve bir günde kuyunun yahut küçük ırmağın suyunu içiyor, onlar da bir sonraki gün içiyorlardı. Diğer taraftan diledikleri kadar süt sağıyorlardı ve devenin sütü asla kesilmiyor, ek-silmiyordu.

Hz. Salih onlara deveye kötü bir maksatla el uzatmamalarını ve Allah’ın arzında otlamasına karışmamalarını emretti. Hz. Salih, Allah’ın üzerlerindeki nimetini kavmine hatırlatmakta bütün gücünü harcadı ve yeryüzünde fesatçı­lar olarak taşkınlık yapmalarını yasakladı. Onlarsa, iman etmeyi büyüklükleri­ne yediremediler. Onu hafife aldılar, ona karşı inatlaştılar, Rablerinin emrine baş kaldırdılar; dişi deveyi kestiler. Onu bizzat kesen, kavminin emri üzere Ku-dâr b. Sâlif idi: “Ve dişi deveyi kesip devirdiler de Rablerinin emrine baş kaldır­dılar ve dediler ki: Ey Salih, eğer sen peygamberlerdensen, tehdit edip durduğun azabı getir bize.” (A’râf, 7/77); “Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar da o da alacağını aldı ve dişi devenin önce ayaklarını biçip devirdi” (Kamer, 54/29).

Hz. Salih onlara şöyle dedi: “Haydi yurdunuzda üç gün süreyle faydalanın.” (Hud, 11/65); “O da: Ey kavmim, andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiğini bil­dirdim ve öğüt verdim. Ne var ki siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (A’râf, 7/79). Daha sonra üzerlerine sarsıntı azabı (bu azap ulaştığı her şeyi yakan bir parça ateş ile birlikte gök gürültüsünden dolayı meydana gelen şiddetli bir sarsıntı­dır) veya sayha azabı üzerlerine indi: “Bu yüzden onları şiddetli bir sarsıntı tu-tuverdi de yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Fakat benim azabım ve uyarmalarım nasılmış? Muhakkak biz onlara bir tek sayha gönderdik de hayvan ağılına konulan ufak ot gibi oldular.” (Kamer, 54/30-31). Yüce Allah kimi yerde bunu saika (yıldırım) kimi yerde de tağiye (her şeyi kaplayan azap) diye adlandırmıştır. Bunların hepsi de doğru ve yerinde ifadelerdir. Çünkü saika şiddetli ses ile birlikte, ba-zan de zelzeleyi andıran bir sarsıntı ile beraber olur. Diğer taraftan onun etkisi meydana geldiği yerden uzaklara kadar uzanıp orayı da kaplayabilir.

Yüce Allah, Hz. Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri azaptan kurtardı. Onlar da Filistin civarında Remle denilen yere gittiler. Çünkü oralar verimli ve münbit yerlerdir. Sayıları ise Alusî’nin söz konusu ettiği gibi 120 kişi idi. Helak olanlar ise, beş bin hane halkıydılar: “Haberin olsun ki gerçekten Semud kavmi Rablerini inkâr ettiler. Yine haberiniz olsun ki Semud kavmi (Allah’ın rahme­tinden) uzak düştüler.” (Hud, 11/68).

Hz. Salih’in adı, Kur’an-ı Kerim’de A’râf suresinde 73, 75 ve 77. ayetlerde, Hud suresinde 61, 62, 66 ve 89. ayetlerde, Şuara suresinde ise 42. ayet-i keri­mede olmak üzere dokuz defa anılmaktadır. Hz. Salih, el-Bağavî’nin belirttiği­ne göre Salih b. Ubeyd b. Asef b. Mâşih b. Ubeyd b. Hâzer b. Semud’dur. [38]

Açıklaması

“Andolsun ki Semud kabilesine kardeşleri Salih’i gönderdik.” O din kardeş­leri değil, aynı kabileden biri yahut da onlar gibi bir insandı, yani melek değildi.

Semud kavminden olan Hz. Salih “dedi ki: “Ey kavmim, yalnızca Allah’a, O’na şirk koşmaksızın ibadet edin. Sizin O’ndan başka ibadet edecek ilâhınız yoktur.” Bütün peygamberler işte bu şekilde Allah’a ibadete çağırmışlardır. Ni­tekim Yüce Allah başka yerlerde şöyle buyurmaktadır: “Senden önce gönderdi­ğimiz her bir peygambere, mutlaka ona, “Benden başka bir ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz” diye vahyederdik.” (Enbiya, 21/25); “Andolsun her bir üm­mete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan uzak durun” diyen bir peygamber gönder­mişizdir.” (Nahi, 16/36).

İşte size benim getirdiklerimin doğruluğuna dair delil ve belge gelmiş bu­lunuyor. Çünkü Hz. Salih’ten bir ayet getirmesini kendileri istemişler ve ona bizzat kendilerinin tayin ettikleri bir kayadan bu mucizenin çıkmasını teklif etmişlerdi. Bu Hicr tarafında tek başına ve el-Kâtibe adında bir kaya idi. On­lardan, eğer yüce Allah isteklerini yerine getirecek olursa, mutlaka kendisine iman edeceklerine, ona tabi olacaklarına dair sözler ve andlar aldı. Buna dair söz ve and vermeleri üzerine Hz. Salih kalkıp namaza durdu, Yüce Allah’a dua etti. Kaya hareket etti, sonra da istedikleri gibi karnında cenini hareket eden tüylü, büyük karınlı bir dişi deve kayanın içinden çıktı. Yüce Allah her şeye kadir olandır.

Bu esnada başkanları olan Cunda’ b. Amr onunla birlikte olup emrine uyanlar da iman ettiler. Semud kavminin diğer eşrafı da iman etmek istediler­se de Zuâb b. Aınr b. Lebîd ile putlarının bakıcısı el-Hubâb ve Rebab b. Sa’r b. Celhes onlara engel oldular.

Dişi deve ve doğum yaptıktan sonra devenin yavrusu aralarında bir süre durdu. Bir gün kuyunun suyunu deve içiyor, bir gün de onlar içiyorlardı. Ken­dileri de devenin su içtiği gibi sütünü içiyor, sağıyorlar ve diledikleri kadar kaplarını dolduruyorlardı. [39] Nitekim bir başka ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara suyun aralarında nöbetleşe olduğunu bildir. Herkes su içme gününde hazır bulunsun.” (Kamer, 54/28). Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İşte bu bir dişi devedir. Onun da bir içme nöbeti vardır; sizin de belli bir günde içme nöbetiniz vardır.” (Şuara, 26/155). İbni Abbas der ki: Devenin su içtiği gün su yerine onun sütünü alıyorlardı.

Hz. Salih kavmine, “İşte size bir ayet olarak Allah’ın dişi devesi, dedi.” Ya­ni bu, benim peygamberliğimin doğruluğuna kat’î bir delildir. Onun dişi deveyi Allah’a izafe etmesi, devenin şanını yüceltmek, değerini ifade etmek ve şanının büyüklüğüne işaret etmektir. Çünkü deve Allah katından annesiz ve babasız olarak büyükçe bir kayanın içinden gelmişti.

Daha sonra Hz. Salih kavmine o deveyi Allah’ın arzında dilediği şekilde otlaması için rahat bırakmalarını, devenin kendisine ve otlamasına kötü bir maksatla dokunmamalarını emretti. Ve “Aksini yapacak olursanız oldukça acıklı bir azap gelip size isabet eder” dedi.

Daha sonra onlara üzerlerindeki Allah’ın nimetlerini, bu nimetlere karşı­lık şükretmelerini, Allah’a ibadet etmeleri gerektiğini hatırlatmıştır: “Düşünü­nüz ki o sizi…” yani Allah’ın nimetlerini, lütfunu, size olan ihsanlarını hatırla­yınız, düşününüz. Çünkü O sizleri uygarlıkta, imarda, güç ve kuvvette Âd’ın yerine halifeler yaptı. Onların ülkelerini, topraklarını size miras verdi. Onların evlerine sizleri yerleştirdi. Siz oranın ovalarına yüksek köşkler yapıyorsunuz. Bunu da size ilham etti, üstün bir sanatla, kerpiç ve kireç yapmak suretiyle ye­rin düzlüklerinden yararlanma imkânına sahipsiniz ve topraktan faydalanma yoluna gidiyor, dağlardan taşlar yontuyor, onlarla sağlam evler yapıyorsunuz. Sağlamlıkları dolayısıyla kışın bu evlerde kalıyorlardı. Yağmurlar, şiddetli rüzgârlar bunlara etki etmiyordu. Geri kalan mevsimlerde ise ziraat için ova­larda bulunurlardı.

İşte üzerinizdeki bu pek büyük nimetleri hatırlayın. Allah’a, O’nu tevhid etmek, yalnızca O’na ibadet etmek suretiyle şükredin. Sakın yeryüzünde her­hangi bir şekilde fesat çıkarmayın.

Mele’, yani eşraf, efendiler ve liderler âdeten peygamberlerin çağrılarını herkesten daha çabuk kabul eden mustaz’af fakirlere (ki onların iman eden­leriydi) şöyle dediler: “Salih’in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Bu alay ve eğlenmek maksadıyla sorulmuş bir soruydu. Kendilerine bu soru sorulanlar şu cevabı verdiler: “Biz kesinlikle biliyoruz ki o Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bunda hiç bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Üstelik bizler Salih ile birlikte gönde­rilen hak ve hidayete iman ediyor ve tasdik ediyoruz. Bunların Allah tarafın­dan gönderildiğini kabul ediyoruz.” Onlara Peygamber olarak gönderildiğini bilip bilmediklerini sordular. Mustaz’aflar ise onun peygamber olduğunun şüphesiz ve bilinen bir husus olduğunu ifade ettiler. Mutlaka ona iman et­mek gereğinden söz ettiler. O bakımdan, size bildiriyoruz ki biz ona iman edenleriz, dediler. Yüce Allah’ın, “İçlerinden iman edenlere” buyruğu mus-taz’aflara -açıkladığımız gibi- bir işarettir. Çünkü mustaz’aflar iman edenlerin kendileridir ve bu bütünden bir kısmın bedelidir; tercih edilen görüş de budur.

Salih’in peygamberliğine iman etmeyi büyüklüklerine yediremeyen kâfir­ler ise şu cevabı verdiler: “Biz ise sizin tasdik edip iman ettiğiniz Salih’in pey­gamberliğini bile bile red ve inkâr edenleriz.”

Burada Hz. Salih’in kavmi, “Biz Salih ile gönderilenleri inkâr edenleriz” demediler. Çünkü böyle bir ifade, onların, peygamberliğini kabul ettiklerine dair şahitliklerini, sonra da inat olsun diye onu inkâr edip reddettiklerini ihti­va eder. Zamahşerî der ki: “Sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” ifadesini onunla gönderilenler yerine kullandılar. Böylelikle müminlerin bilinen ve tes­lim olunması gereken bir husus olarak kabul ettikleri bir şeyi reddettiklerini ifade etmek istediler.

Hz. Salih’i yalanlamaları artık ileri dereceye vardı ve dişi deveyi öldürme­yi kararlaştırdılar. Böylelikle suyun, tamamen kendilerinin olmasını istediler. Dişi deveyi öldürmek üzere ittifak ettiler ve sonunda dişi deveyi öldürdüler. Öl­dürme fiilinin, onu öldürenin bir kişi olmakla birlikte, hepsine nispet edildiğini görüyoruz. Nitekim Kamer suresinde şöyle denilmektedir: “Bunun üzerine ar­kadaşlarını çağırdılar; o da alacağını aldı ve dişi deveyi kesti.” (Kamer, 54/29) . Öldürenin fiiline razı oldukları için öldürme hepsine nispet edildi. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu yalanladılar da dişi deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara azap gönderiverdi ve hepsini dümdüz etti. Ve o, bunun sonucundan korkmaz.” (Şems, 91/14-15). Sa-hih-i Buharî’de de Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Aralarında güçlü kuvvetli, kavmi tarafından koruması olan Ebu Zem’a gibi bi­risi bu işe seçildi.”

Onlar Rablerinin emrine baş kaldırdılar, yani Hz. Salih’in risaletine uy­mayı kabul etmediler, Rablerinin emrine riayetten yüz çevirdiler. Rablerinin emri ise Yüce Allah’ın Hz. Salih vasıtasıyla kendilerine verdiği, “Onu bırakın da Allah’ın toprağında otlasın…” gibi buyruklar yahut da Rablerinin dini anla­mındadır. Onlarsa, “Ey Salih! Haydi bizi kendisiyle tehdit edegeldiğin azap ve intikamı getir, eğer gerçek bir peygambersen ve sen Allah’tan getirip tebliğ et­tiklerinde doğru söylüyor iddiasında isen” dediler. Böyle bir istek ise ahmaklı­ğın, beyinsizliğin, saf ve aldanan kimselerin özelliğidir.

İmam Ahmed ve Hâkim, Hz. Cabir”den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Hicr*den geçince şöyle buyurdu: “Sizler (Rabbinizden) mucize­ler istemeyiniz. Bunları Salih kavmi istedi. O bakımdan o mucize -yani dişi de­ve- işte bu yoldan geliyor ve öbür yoldan gidiyordu. Onlar ise Rablerinin emrine baş kaldırdılar ve onu kestiler. Sularını bir gün dişi deve içiyor, kendileri de o gün o dişi devenin sütünü içiyorlardı; fakat onu kestiler. Bu sefer çığlık onları ya­kaladı, Allah da onları semanın altında hareketsiz bıraktı. Allah’ın Hareminde bulunan tek bir kişi müstesna.” O kimdir ey Allah’ın Rasulü? diye sordular. O da, “Ebu Rigâl’dir” dedi. Harem’den çıkınca kavmine isabet eden ona da isabet etti.

“Bu yüzden onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi.” Hud suresinde, “Say­ha (çığlık) onları yakalayıverdi”; Fussilet suresinde, “Horluk azabının yıldı­rımı onları yakalayıverdi”; Zariyat suresinde ise, “Onlar bakıp dururken yıl­dırım onları yakalayıverdi” denilmektedir. Bunların hepsinden kasıt birdir: O da yeri sarsan ve kendilerinin de sarsıntıya uğradıkları oldukça şiddetli bir çığlıktır. Bu çığlığın sebebi ise semavî cisimlerin biribirlerine sürtüşme­leriydi.

Onlar da yurtlarında yahut meskenlerinde hareketsiz, ölmüş cesetler hali­ne geliverdiler.

Hz. Salih onlardan yüz çevirip uzaklaştı. Zahir olan o ki, o başlarına gele­ni müşahade ediyordu. Onların diz üstü hareketsiz çöktüklerini görünce, onlar­dan yüz çevirip gitti. Onların iman etmeyişlerine ve hallerine üzülerek hasret içerisinde kederlice oradan uzaklaştı.

Dedi ki: “Ey kavmim, gerçekten ben aranızda size nasihat ve öğüt vermek hu­susunda bütün gücümü, takatimi ortaya koydum. Fakat sizler öğüt verenleri sev­mezsiniz. O bakımdan aleyhinize azap sözü hak oldu.” Bu ise Hz. Salih’in kavmine bir azarlaması idi. Çünkü Yüce Allah kendisine muhalefet ettikleri ve Allah’a kar­şı baş kaldırıp hakkı kabul etmekten yüz çevirdikleri için onları helak etti.

Rivayet edildiğine göre onların dişi deveyi kestikleri gün çarşamba günüy­dü. Azap ise üzerlerine cumartesi günü indi.

Yine rivayet edildiğine göre Hz. Salih, ağlayarak yüz on Müslüman kişi ile oradan çıktı. Geri döndüğünde dumanın yükselmekte olduğunu gördü, böyle­likle helak olduklarını anladı. Helak olanlar ise bin beşyüz kişi idiler. Başka ri­vayetler de vardır.

Hz. Salih’in ölümünden sonra kavmine seslenmesi, Resulullah (s.a.)’m Ku-reyş’ten Bedir’de öldürülüp kuyuya gömülmelerinden sonra bazı kimselere bu şekildeki seslenmesini andırmaktadır: “Ey Hişamoğlu Ebu Cehil, ey Rabiaoğlu Utbe, ey Rabaaoğlu Şey be, ey filan oğlu filan… Allah’a ve Rasulüne itaat etmiş olsaydınız sevinmez miydiniz? Şüphesiz bizler Rabbimizin bize verdiğinin hak olduğunu gördük, siz de Rabbinizin size vaad ettiğinin hak olduğunu gördünüz mü?”

Hadisi rivayet eden ensardan Ebu Talha -Buharı ve başkalarının naklet­tiklerine göre- der ki: Ömer, “Ey Allah’ın Rasulü! Sen leşe dönüşmüş bir toplu­lukla mı konuşuyorsun?” deyince, Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Nefsim elin­de olana yemin olsun ki, sizler benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz, fakat onlar cevap veremiyorlar.” [40]

Hz. Lut (A.S.) Kıssası

80- Lût’u da gönderdik: “Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?

81- Siz kadınları bırakıp erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu siz aşırı gi­den bir kavimsiniz.”

82- Kavminin cevabı sadece: “Çıkarın onları ülkenizden. Çünkü onlar fazla te­mizlik yapan insanlarmış” demek oldu.

83- Bunun üzerine biz de hem onu hem de -karısı müstesna- ehlini kurtardık. O geride kalanlardan oldu.

84- Onların üzerine bir yağmur yağdır­dık. Günahkârların sonunun nasıl ol­duğuna bir bak.

Hz. Lût (a.s.) Kıssası:

Lût, Haran’m oğlu, İbrahim b. Tareh’in de kardeşinin oğludur. Hz. İbra­him’e iman etti, onun gösterdiği yol üzere hidayet buldu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ona Lût iman etti ve (İbrahim) dedi ki: Ben Rabbime hicret ediciyim” (Ankebût, 29/26). Yaptığı yolculuklarında Hz. İbrahim’e tabi ol­du. Mezopotamya bölgesinde onunla beraber oldu. Sonra Mısır’da, sonra da Ür­dün’ün doğu taraflarında Şam (Suriye) bölgesinde Sodom’da yerleşti.

Hz. Lût kıssası bir kaç surede az farklılıklarla zikredilmiştir. Bu kıssala­rın biri ötekini tamamlar şekildedir.

Sodomlular hayasızlıkları, herhangi bir utanç ve iffet duymaksızın, herke­sin gözü önünde işliyorlardı. Tüccarların yollarını kesip, mallarını ellerinden alıyorlardı. Nitekim Yüce Allah Hz. Lût’un onlara söylediği şu sözlerini bizlere de nakletmektedir: “Acaba siz, erkeklere yaklaşacak, yol kesecek, ve toplantı yerlerinizde münkeri işleyip duracak mısınız?” (Ankebût, 29/29).

Hz. Lût ise, onlara öğüt verip nasihat etti. Bu işten vazgeçmelerini istedi. Onları Allah’ın azabı ile korkuttu. Fakat bu öğütlere hiçbir şekilde aldırış et­mediler, işlerinden vazgeçmediler. Hz. Lût kendilerine ısrarla öğüt vermeyi sürdürünce, bu sefer kimi zaman taşlayıp öldürmekle, kimi zaman yurdundan çıkarmakla onu tehdit ettiler. Nihayet melekler İbrahim (a.s.)’e uğrayıp Lût kavminden intikam almak üzere, -ki bunlar Sodomlular ve Amura (Gomora)’lı-lardı- Hz. Lût’un yanına varıncaya kadar bu durum böyle devam etti. Melekle­rin bunu söylemeleri üzerine Hz. İbrahim, Hz. Lût’a da bir kötülük geleceğin­den korkunca, ona Lût’un iman edenlerle beraber kurtulacağını bildirdiler ve ayrıca kavmine gelecek olan azabın kesin ve kaçınılmaz olduğunu haber verdi­ler: “Ey İbrahim, bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara hiç şüphesiz geri çevrilmeyecek bir azap çatacaktır.” (Hud, 11/76).

Aynı melekler, Hz. Lût’a güzel yüzlü, genç, bıyığı terlememiş delikanlılar suretinde geldi. Bu sefer Sodom’lulardan bir grup Hz. Lût’un yanına gelerek hayasızlık yapmak üzere ondan misafirlerini istediler. Hz. Lût onları geri çevirmeye çalıştı. Bu hususta alabildiğince ileri gitti. Nihayet onlardan misafirle­rini korumak üzere ve kendisinden utanacaklarını umarak, kızlarını meşru ev­lenme yolu ile almaları teklifinde bulundu. Ancak onlar bu işe razı olmadılar. Daha sonra Hz. Lût melek olduklarını bilmediği meleklere şöyle dedi: “Keşke yetecek bir gücüm olsa idi yahut güçlü bir kaleye sığınabilseydim.” (Hud, 11/80). Yani o vakit sizinle beraber bunlara karşı cihat eder ve onlara lâyık olduğu ce­zayı verirdim. Bu sefer, melekler ona gerçek durumlarım bildirdiler. Ve bu kav­mi cezalandırmak üzere geldiklerini söylediler.

Kasaba halkı bu sakalı bitmemiş genç delikanlıları güç kullanarak almak için Hz. Lût’un evine hücum edince, Allah gözlerini kör etti, göremez oldular. Nereye baskın yapacaklarını bilemediler. Sonra melekler Hz. Lût’u ve onun iki kızını ve hanımını kasabadan çıkardılar. Kendilerinden hiçbir kimsenin geri dönmemelerini emrettiler. Emrolundukları yere gitmelerini istediler. Hanımı müstesna hepsi emre itaat ettiler. Hanımı kasabanın başına neler geldiğini görmek üzere kasabaya geri döndü. Onlara kalben bağlı idi, ve kâfir bir kadın­dı. Bunun üzerine ona da kavminin başına gelen azabın aynısı geldi. Allah on­ların üzerine pişmiş çamurdan taş yağdırdı. Yurtları alt üst oldu. Sayıları bin veya daha fazla kişi idi. [41]

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz, dedi­ler. Onlar sana asla ulaşamazlar. Sen hemen gecenin bir bölümünde aile hal­kınla yürü. İçinizden hiçbir kimse geriye bakmasın. Yalnız hanımın müstesna­dır. Çünkü onlara isabet edecek olan, şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan vakit sabahtır. Sabah vakti de yakın değil mi? Emrimiz oraya ge­lince oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ar­dınca taş yağdırdık…” (Hud, 11/81-82). [42]

Açıklaması

Bir de Lût’u an. Hani o kavmine, azarlayarak şöyle demişti: Sizler sizden başka hiçbir kimsenin hiç bir zamanda yapmadığı hayasızca işi mi yapıyorsu­nuz? Evet bu işi ilk olarak siz ortaya çıkardınız. Bunu yapacak olan herkesin günahının misli de size olacaktır. İşte bu, bu işin fıtrata ters olduğunu göster­mektedir. Yüce Allah’ın, “Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı ha­yasızlığı mı yapıyorsunuz?” buyruğu böyle bir işin istisnasız olarak hiç bir kim­senin yapmadığını, tekitli olarak ifade etmektedir.

Sizler erkeklere arkalarından yaklaşıyor ve kadınlarla evlenerek önden yaklaşmaktan vazgeçiyorsunuz. Yani sizler kadınları ve Rabbinizin onlardan sizin için yarattıklarını bırakıp, erkeklere yaklaşmaya yöneldiniz. Bu ise bir sapıklık, bir haddi aşmak ve bir bilgisizliktir. Çünkü bu bir şeyi olması gere­ken yerden başkasına koymaktır. Bundan dolayı diğer ayet-i kerimede onla­ra Hz. Lût’un şöyle dediğini görüyoruz: “İşte kızlarım, eğer yapacaksanız (on­ları nikahlayın)” (Hicr, 15/71). Böylelikle onlara kadınlarla evlenme yolunu gösterdiyse de, onlar kadınları arzulamadıklarını belirterek gerekçe göster­diler.

Hz. Lût’un, “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz” buy­ruğu Yüce Allah’ın, “Hayasızlığı mı yapıyorsunuz” buyruğunu açıklamaktadır.

Aynı zamanda bunda onlara aşırı derecede bir azar ve bir sitem vardır. Yüce Allah’ın, “Kadınları bırakıp” buyruğunda onların kadınları terk ettikleri­ne işaret etmektedir. Kadınlar ise selim fıtrat sahibi erkeklerin şehevî arzuları­nı giderecekleri karşı cinslerdir

“Doğrusu siz çok aşırı giden bir kavimsiniz” yani sizler hayasızlığı işledik­ten sonra bundan dolayı pişman da olmuyorsunuz. Aksine sizin âdetiniz, haddi aşmak ve her hususta aşırıya gitmektir. İşte bundan dolayı cinsî arzularını tat­min etmek hususunda aşırıya gittiler. O kadar ki mutad olan normal hali bıra­kıp, mutad olmayana yöneldiler. Yüce Allah’ın, “Hayır, siz haddi aşan bir ka­vimsiniz” (Şuara, 26/166). Yani siz şirk ile birlikte bu hayasızlığı işlemekten dolayı, haddi aşan kimselersiniz.

En’âm suresinde ise onları bir başka suretle nitelendirmektedir: “Hayır, siz cahillik eden bir kavimsiniz” (En’âm, 27/55). Bu da onların zevk almakta aşırıya gittiklerini, akıl ve fıtratın sınırlarını aştıklarını ve işlerinin akibetini bilmediklerini göstermektedir. Çünkü onlar bunların sağlığa zararlarını takdir edemiyor, şu modern asırda sabit olan öldürücü hastalıkları ortaya çıkaracağı­nı değerlendiremiyorlardı.

Hz. Lût’un bu tepkisine ve onun öğüdüne karşı ikna edici bir cevap da ve­remediler, hatalarından, sapıklıklarından da geri dönmediler. Bu hayasızlığın reddedilmesinin ve işin büyüklüğünün onlara anlatılmasının bir faydası olma­dı. Bunun yerine onlar Hz. Lût’u aralarından çıkarmak, beraberindeki mümin­lerle birlikte onu kasabalarından sürmek istediler. Çünkü onlardan işittikleri vaazlarından, öğüt ve sözlerinden rahatsız olmuşlardı. Hz. Lût’a uygun bir şe­kilde cevap veremedikleri gibi, aksine hiçbir şekilde sözüyle ilgili olmayan, öğüdüyle alâkası bulunmayan bir başka şekilde yani onu aralarından çıkar­mak suretiyle karşılık verdiler. Yüce Allah’ın, şu buyruğunda olduğu gibi: “On­ları çıkarınız” buyruğunda kastedilenler, Hz. Lût ve ona tabi olanlardır.

Bazıları içinden şöyle dediler: Bunlar çokça temizleniyor ve sizin bu yaptı­ğınız işte bu hayasızlıklarda, erkek ve kadınlara arkadan yaklaşmakta sizinle ortak hareket etmekten uzak duruyorlar. Bu ifadeleri ise müminlerle alay et­mek, kendilerinin işledikleri çirkinlikle övünmek üzere söylemişlerdi. Nitekim fasıklar, bazı salih kimselere kendilerine öğüt verdikleri vakit şöyle derler: Şu, bir lokma bir hırka yaşamak isteyeni bizden uzaklaştırın da şu zahidlik tasla-yandan uzakta rahat bir nefes alalım. Yüce Allah’ın, “Fazla temizlik yapan in-sanlarmış” ifadesi, onlar bu işe yaklaşmıyorlar, demektir.

Sonunda Yüce Allah Hz. Lût’u ve onunla birlikte iman eden aile halkını -hanımı müstesna- kurtardı. Çünkü karısı iman etmemişti. O balamdan o da azapta kavmiyle birlikte kalan ve helak olanlardandı. Çünkü o da kavminin dini üzere idi ve bu konuda onlara ters düşmüyordu. Ayrıca kendisiyle kavmi arasında bir takım işaretlerle Hz. Lût’un yanına gelen misafirlerini onlara bil­diriyordu. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Biz orada bulu­nan müminleri çıkardık. Orada Müslümanlardan bir hane halkından başkası­nı bulmadık” (Zâriyat, 51/35-36). Yani Hz. Lût’a aile halkı dışında kavminden kimse iman etmemişti.

Oldukça hayret verici, görülmemiş bir yağmur yağdırıldı üzerlerine. Bu da üzerlerine atılan taş yağmuruydu. Bir başka ayet-i kerimede bunu şöylece açıklamaktadır: “Üzerlerine pişmiş çamurdan taş yağdırdık. Rabbinin yanında işaretlenmiş olarak ve o (belde) zalimlerden uzak değildir.” (Hud, 11/82-83); “Ve biz onun altını üstüne getirdik. Onlara pişmiş çamurdan taş yağdırdık.” (Hicr, 15/74). Yüce Allah bu taşların işaretli olduğunu belirtmekle bunların kırmızı renk arasında beyaz renkle işaretli olduklarım anlatmaktadır.

Burada sözü geçen taşların oldukça hızlı esen firtma ve kasırgalarla geti­rilmiş olması, yahut da yerkürenin kendisine doğru çektiği bir yıldızın parça­lanmış kalıntılarından olup, dağılmış meteorlar olması da muhtemeldir.

Şimdi ey Muhammed, ve ey bu kıssalardan kötülükten vazgeçmek üzere ib­ret alan herkes! Aziz ve Celil olan Allah’a isyan etme cesaretini gösteren, O’nun peygamberlerini yalanlayan kimselerin akibetlerinin nasıl olduğuna bir bak ki, ahiretten önce dünyada bir ümmetin günahlarının nasıl cezasını çektiğini gör. [43]

Hz. Şuayb (A.S.) Kıssası

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gön­derdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka bir ilâ­hınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. O halde ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Ve orası ıslah olduk­tan sonra yeryüzünde fesat çıkarma­yın. Bunlar sizin için hayırlıdır. Eğer müminler iseniz.

86- Ve Siz Allah’a iman edenleri tehdit ederek, Allah’ın yolundan alıkoyarak ve onun eğriliğini isteyerek, öyle her yolun başını tutup oturmayın. Hem ha­tırlayın ki, siz vaktiyle pek az idiniz de sizi O çoğalttı ve bakın, fesat çıkaran­ların sonu nice olmuştur!

87- Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamişsa, Allah aramızdaki hük­münü verinceye kadar sabredin. O hü­küm verenlerin en hayırlısıdır.”

Hz. Şuayb (a.s.) Kıssası:

İşte bu Nuh, Hud, Semud ve Lût kıssalarından sonra anlatılan peygamber kıssalarından beşincisidir. Bu da Hz. Şuayb’ın kavmi olan Medyenlilerle olan kıssasıdır.

Hz. Şuayb da Araplara gelen peygamberlerdendir. Kur’an-ı Kerim’de on defa adı geçmektedir: A’râf 85, 88, 90, 92 ve Hud 84 87, 90, 95; 177; Ankebut 36. O, Hz. Musa döneminden önce peygamber olarak gönderilmişti. Çünkü Yü­ce Allah bu beş peygamberin kıssasını zikrettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun mele’ine gön­derdik.” (A’râf, 7/103).

Medyen veya Medyan kavmine gelince, bunlar Hz. İbrahim’in oğlu Med­yen’in soyundan gelirler. Bunlar Hicaz yolu üzerinde Ürdün’ün güneydoğu tarafında Maan’a yakuı Medyen şehrinde yaşarlardı. Allah’tan başkasına ibadet ediyor, ölçü ve tartıyı eksik yapıyorlardı. Hz. Şuayb onlara bütün bunları ya­sakladı. Allah’ın azabından sakındırdı. Onlara karşı delil getirme hususundaki büyük mahareti ve oldukça güçlü açıklama kabiliyeti dolayısıyla ona “peygam­berlerin hatibi” lakabı verilmiştir. Onun kavmi İbni Kesir*in görüşüne göre As-habü’l-Eyke’nin kendisidir.

Kavmi yollarda durur, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve yanları­na gelen kimselere, “Şuayb çok yalancı birisidir, sakın ha o sizi dininizden çe­virmesin!” derlerdi. Yine onlar, “Hamd olsun Şuayb’a uyacak olursanız, o vakit hiç şüphesiz hüsrana uğrayanlar olursunuz.” (A’râf, 7/90) derlerdi.

Onun davetini iptal etmek ve ona eziyet etmek suretiyle onu küçük düşü­rüp tehdit etmeye gayret gösteriyorlardı: “Dediler ki: Ey Şuayb! Senin söyledi­ğinden fazla bir şey anlamıyoruz. Ve şüphesiz biz seni aramızda zayıf görüyo­ruz. Eğer kavmin olmasaydı şüphesiz seni taşa tutardık. Sen bizim için kıymet­li bir kimse değilsin.” (Hud, 11/91). Hatta kendisine kavmini Allah’tan başkası­na ibadeti yasaklamasını, ölçü ve tartıda adalet sağlamalarını emretmesini ön gören namazını dahi, onu ayıplama konusu ediyorlardı: “Ey şuayb, dediler. Se­nin namazın mı bize atalarımızın taptıklarını ya da mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi emrediyor? Şüphesiz sen yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.” (Hud 11/87).

Fakat Hz. Şuayb onları Allah’a imana ve güzel davranışa çağırarak sustu­runca, kavminin ileri gelenlerinden onu ve beraberinde bulunan iman edenleri, eğer kavimlerinin eski dinine bağlanmayacak olurlarsa, kasabalarından çı­kartmakla tehdit ettiler. O da onlara, “Peki ya biz istemesek bile mi?” (A’râf, 7/88) diye sitem etti.

Kavmi küfürleri üzere ısrar edip Hz. Şuayb ile tartışmayı, söz ve fiilleri ile ona eziyet etmeyi aşırıya götürünce, Allah onları Semud kabilesini helak ettiği şekilde, büyük sarsıntıyla yani zelzele ile helak etti ve toptan yok oldular: “So­nunda onu yalanladılar, bunun üzerine sarsıntı onları yakaladı ve böylece on­lar yurtlarında diz üstü çökenler oldular.” (Ankebût, 29/37).

Yüce Allah da Hz. Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardıktan sonra, Ashabu’l-Eyke’ye peygamber olarak gönderdi. el-Eyke ise Medyen ya­kınlarında ağaçlık bir yerdir. Medyen yolu üzerinde idiler. Hz. Şuayb onları da durumlarından vazgeçirmek isteyince onu yalancılık ve büyücülükle itham et­tiler, peygamberliğini tasdik etmediler. Çünkü o da onlar gibi bir insandı: “De­diler ki: Sen ancak büyülenmişlerdensin ve sen ancak bizim gibi bir insansın. Şüphesiz bizler seni hiç şüphesiz yalancılardan sanıyoruz.” (Şuara, 26/185-186)

Bunların da, Hz. Şuayb’dan eğer doğru söyleyen bir kimse ise üzerlerine gökten bir parça indirmesini isteyip haktan yüz çevirmekte aşırıya gitmeleri üzerine, gölgelik günü (bulutla gölgelendirme günü) azabı gelip onları yakala­dı. Bu da şöyle olmuştu: Yüce Allah sulan kaynayıncaya kadar yedi gün sürey­le onlara aşın sıcak musallat etti. Daha sonra onlara doğru bir bulut sürükledi.

Güneşin aşırı sıcağından onun gölgesine sığınmak üzere toplanıp bir araya gel­diler. Bu buluttan üzerlerine ateş yağdı ve hepsi yanıp gittiler:

“Onu yalanladılar, o bakımdan bulutla gölgelenme günü azabı onları ya­kaladı. Şüphesiz ki o, büyük bir günün azabıydı.” (Şuara, 26/189). [44]

Açıklaması

Yüce Allah Medyen’lilere kardeşleri Şuayb’ı göndermişti. Bu ise -belirtildi­ği gibi- bir din kardeşliği değil, bir neseb kardeşliği idi. Hz. Şuayb onlara, hepsi iki ana esasa dayanan beş mükellefiyet emretti: Allah’ın emrine gereken tazi­mi göstermek ki, bunun kapsamına tevhidi ve peygamberliği ikrar da girer. Bir de Allah’ın yarattıklarına şefkatli olmak. Bunun kapsamına da eksik ölçüp tartmayı, fesat çıkartmayı terk etmek girer ki, her ikisinin de ortak yanı baş­kalarına eziyet verecek şeyleri terk etmektir.

Sözü geçen bu yükümlülükler şunlardır:

1- Allah’a ibadeti emredip O’ndan başkasına ibadeti yasaklamak: “Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur.” Bu, bütün peygamberlerin şeriatında ve bütün rasullerin davetlerinde gözden ırak tutulmayan bir esastır.

2- Peygamber olduğunu tebliğ edip şöyle dedi: “Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir.” Yani Yüce Allah benim size getirdiklerimin doğruluğuna da­ir apaçık belgeleri ortaya koymuş bulunmaktadır. Belge ise hem kevnî mucize­yi, hem aklî delili, hem de olağan üstü halleri kapsar. Bu da Hz. Salih’in söyle­diği söze benzemektedir. Şu kadar var ki Yüce Allah, Hz. Salih’in mucizesi olan dişi deveyi söz konusu ettiği halde, Hz. Şuayb’m mucizesini söz konusu etme­mektedir. Bununla birlikte bunun sözlerini doğrulayacak bir ayetin (muci­zenin) varlığı kaçınılmazdır. Buharî ile Müslim, Ebu Hureyre (r.a.)’den Pey­gamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Bütün peygamberle­re mutlaka benzeri dolayısıyla insanlığın iman edeceği ayetler (mucizeler)den verilmiştir. Bana verilen ise Allah’ın bana vahyettiği bir vahiydir. O bakımdan kıyamet gününde bütün peygamberler arasında uyanları en çok kişi olacağımı ümit ederim.”

Zemahşerî der ki: “Hz. Şuayb’m mucizelerinden birisi onun Musa’ya asası­nı vermiş olmasıdır. Bu asa yılanlara karşı savaş vermiştir. Yine Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Bu koyunlar siyah beyaz karışımı yavrular doğuracak. Ben bu koyunları sana hibe ediyorum.” Aynı şekilde durum dediği gibi olmuştur. İşte bu haller Hz. Şuayb’ın mucizeleri idi. Çünkü Hz. Musa o dönemde henüz pey­gamber olarak görevlendirilmemişti.[45]

Bu Mutezile’nin görüşüdür. Yani Mutezile peygamberlikten önce mucizenin ortaya çıkmayacağı kanaatindedir. Ehl-i sünnet’in görüşüne göre ise Yüce Al­lah’ın daha sonra peygamber ve rasul olacak bir kimseye vahyin ulaşmasından önce çeşitli mucizeler lütfetmesi mümkündür. Buna da irhas (peygamberlikten önce peygamberliğe alâmet olan hususlar) adı verilir. Böylelikle Zemahşerî’nin sözünü ettiği haller aynı zamanda Hz. Musa için bir takım irhaslar idi. [46]

3- Ölçü ve tartının eksiksiz yapılması. Hz. Şuayb, “O halde ölçüyü ve tartı­yı tam yapın” demişti. Bu ise daha önce belirtilen, “Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir” buyruğuna binaen söylenmiş olup, azıcık bir şey dahi olsa hain­liği haram kılmaktadır. Anlamı da şudur: Satışınız esnasında ölçü ve tartıyı eksiksiz yapın. Bu ise onların insanlara yapacakları davranışlarda iyilik yap­maları için bir öğüttür. Satılan şey ile ona karşılık alman değer arasında girişi­lecek ilişkilerin bu adalet esasına göre yapılması gerekmektedir. Hz. Şuayb bu fesat veya satmayı tedaviye ihtimam göstermişti. Çünkü Medyenliler ölçü ve tartıları eksik yapmaya kendilerini kaptırmış gidiyorlardı. Burada ölçüden ka­sıt, ölçü aletidir. Nitekim Hud suresinde, “Ölçeklerinizi tamam yapın” diye bu-yurulmaktadır.

4- İnsanların mallarına hiyanet etmek ve haksız yere mallarını almaları­nın yasaklanması. Yüce Allah, kendisine ifadelerinin fesahati, öğütlerinin akı­cılığı dolayısıyla “peygamberler hatibi” denen Hz. Şuayb’ın şöyle dediğini bize bildirmektedir: “İnsanların eşyasını eksik vermeyin.” Yani gizlice ve onların görmeyecekleri bir şekilde satış esnasında onların hakkı olan bir şeyi eksiltme­yin. Nitekim Yüce Allah’ın bu konudaki tehdidinde şöyle buyurulmaktadır: “Vay o eksik ölçüp tartanlara… Bunlar büyük bir gün için diriltileceklerini, âlemlerin Rabbi huzuruna çıkartılacaklarını ummuyorlar mt?”(Mutaffifîn, 83/1-6). Eşyanın eksik verilmesi ise, onu ayıplamak ve rağbet edilmeyecek bir surette eksiltmek yahut değeri bakımından aldatmak veya ölçüde fazla almak yahut onu eksik vermek suretiyle hileye sapmaktır.

Maksat şudur: Hz. Şuayb kavminin satış esnasında ölçü ve tartıda eksik­lik yapmalarını yasak edince, ayrıca bütün yönleriyle eksik vermeyi, eksiltme­yi de yasakladı. Bunun kapsamına gasp, hırsızlık, rüşvet almak, yol kesicilik, hileli yollarla başkalarının mallarını almak ve buna benzer türlü hileli alışve­rişler ve alışveriş dışında dahi olsa, her türlü aldatma da girer. Yine bunun kapsamına ilim ve fazilet gibi manevî hakların saklanması da girmektedir. O bakımdan herhangi bir kimsenin ilim, ahlâk, fazilet yahut edep gibi hususlar­da hakkını eksiltmek, kıskançlık, çekememezlik ve hoşlanmamaktan dolayı haksız yere ondan üstün olduğunu iddia etmek de caiz değildir. Hz. Şuayb’ın kavmi beldelerine gelen yabancıların kaliteli dirhemlerini alırlar ve bu kaç pa­radır diyerek bunu paramparça ederler sonra da ondan bu parayı gayet açık bir şekilde oldukça eksik bir değere alırlar; yahut da o paranın bedeli olarak ona kalp para verirlermiş.

5- Fesadın yasaklanışı. Yüce Allah, “Orası ıslah olduktan sonra yeryüzün­de fesat çıkarmayın” diye buyurmaktadır. Yani peygamberler, onlara uyan, şe-riatleriyle amel eden ıslah ediciler orayı düzeltmiş iken siz o yerde fesat çıkartmayın. İfade “orasının ahalisi orayı ıslah ettikten sonra” şeklinde hazf edilmiş bir muzaf takdiri ile söylenmiş demektir.

Islah ise akideyi, yaşayışı, ahlakî toplum düzenini, uygarlığı, bayındırlığı, ziraî, sınaî ve ticarî alanlardaki gelişmeleri de kapsayan genel bir tabirdir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah, “İnsanların eşyasını eksik vermeyin” buyruğu ile dünyevî fesatları, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” buyruğu ile de di­nî bakımdan ifsadı yasaklamaktadır. Böylelikle ayet-i kerime hem dünya, hem din bakımından yapılacak fesatları yasaklamakta kapsamlı bir ifade taşımak­tadır.

“Bunlar” ile de, Allah’a ibadet, peygamberliğini tasdik etmek, ölçü ve tar­tıları tam yapmak, eksik vermeyi ve yeryüzünde fesat çıkarmayı terk etmekten ibaret olan bu beş mükellefiyete işaret edilmektedir. Yani bütün bu sözü geçen hususlar, insanlık açısından da güzel intiba bırakmak ve istemiş olduğunuz maddi kâr bakımından da sizin için daha hayırlıdır. Çünkü insanlar sizin emin ve adaletli olduğunuzu bilecek olurlarsa, sizinle ticarî ilişkileri daha çok ister­ler. Ahirette mükâfat ve ilâhî rızayı elde etmek bakımından da sizin için hayır­lıdır; eğer siz Allah’ın birliğine, rasulüne, şeriatına, hidayetine ve ahiretine iman eden kimseler iseniz. O halde iman, buyrukları yerine getirmeyi ve pey­gamberin Allah’tan getirdikleri gereğince amel etmeyi gerektirir.

Buradaki “Bunlar”ın onlara vermiş olduğu emir ve yasaklar gereğince, amele işaret olması da mümkündür. Çünkü şanı yüce Allah ancak faydalı olan şeyi emreder ve ancak zararlı olanı yasaklar.

Bu ayette ilmin yalnız başına ümmetin ıslahı için yeterli olmadığına işaret edilmektedir. Ümmetlerin ve milletlerin ıslahı için mutlaka yeni yetişen nesil­lere doğruluk, emanet, adalet gibi fazilet esaslarının faydalarını, haktan sap­manın ve kötü davranışların zararlarını anlatıp işleyecek dini eğitime ihtiyaç vardır. Çünkü içten gelen istek, dışarıdan gelen istek veya baskılardan daha kuvvetlidir.

Hz. Şuayb (a.s.) bundan sonra maddî ve manevî yol kesmeden sakınmala­rını söyledi:

Size mallarını vermeyen insanları tehdit etmek üzere yahut tebliğime uy­mak için gelen müminleri korkutmak üzere yol ayrımlarında oturmayın.

İbni Kesir diyor ki: Birincisi -yani mallarını vermeyen insanları tehdit edip yol kesmek- daha açık bir manadır Çünkü ayette “her yolda” ifadesi yer almaktadır. İkinci mana ise “iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoyuyorsunuz” ayetinden anlaşılmaktadır. Yani siz iman etmek isteyenleri Allah’ın dininden çeviriyorsunuz, Allah’ın yolunun eğri büğrü olmasını istiyorsunuz.

Bu ayette Hz. Şuayb (a.s.)’ın onlara üç şeyi yasakladığını görüyoruz:

1- Mallarını almak için yoldan geçenlerin yolunu kesmek.

2- Allah’ın dinine engel olmak.

3- Yalanlar, sapıklıklar, gerçeklerin karalanması, İslâm düşmanları tarafından atılan şek ve şüphelerle Allah’ın dosdoğru dininin eğri büğrü hale geti­rilmesini istemek.

Bu ayetten maksat Hz. Şuayb (a.s.)’ın kavminin insanların hak dini kabul etmelerini bu üç yoldan biriyle engellemelerine mani olduğunu ifade etmektir.

Dikkat edilecek olursa Hz. Şuayb davetinde önce ölçü ve tartıları tamam yapmak, ülkede fesat çıkartmamak suretiyle iç düzeni sağlamak noktası üze­rinde durmuş, daha sonra da memleketlerini ziyarete gelen kimselere, davetini yaymak karşısındaki engelleri ve yokuşları izale etmek suretiyle haricî ıslaha yönelmiştir.

Fesadın ortadan kaldırılıp ülkenin münkerlerden temizlenmesinden son­ra, bu sefer onlardan ayrılmaması gereken olumlu yönlere geçmiştir. Bunlar ise nimetleri hatırlamaktır. Bunun için şöyle buyurmaktadır: “Hem hatırlayın ki siz vaktiyle…” yani Allah’ın üzerinizdeki pek çok nimeti hatırlayın. Bu sözle­riyle onları itaate teşvik etmek, basiret sahibi olmalarını sağlamak istemişti. İşte bu nimetlerden birisi de sizin önceleri sayıca az, mustazaf kimseler iken Allah’ın neslinize bereket ihsan etmesi suretiyle, sayıca çok güçlü kimseler ol­manızdır. Haydi O’na, yalnızca O’na ibadet etmek suretiyle Allah’ın nimetleri­ne şükrediniz.

Rivayete göre Hz. İbrahim’in oğlu Medyen, Hz. Lût’un kızı Ria ile evlen­miş ve pek çok çocuk doğurmuştu. Sayılan nihayet çoğaldı. Çünkü Allah onun nesline bereket ihsan etmişti.

Buyruğun anlamının şöyle olması da mümkündür: Sizler fakir ve zayıf kimseler idiniz de O sizi zengin ve güçlü kimseler haline getirdi.

Geçmiş ümmetler, geride kalmış nesiller ve size komşuluk etmiş toplumlar gibi, geçmişlerin akibetleri üzerinde düşünün ve onlardan ibret alın. Nuh, Se-mud ve Lût kavimleri gibi. Fesatları, yeryüzünde azgınlıkları, Allah’a isyan et­me cesaretini gösterip peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Allah’ın onları nasıl helak ettiğini düşünün. Onların fesatlarını ve onları gelip bulan horluk ve ibret verici azapları hatırlayın.

Allah’ın nimetlerinin hatırlanmasından ve fesat çıkartanların cezaları üzerinde düşünmekten maksat, önce teşvik, ikinci olarak da korkutmak yoluy­la onları itaate meylettirmek ve masiyeti terk etmelerini sağlamaktır.

Eğer sizden bir kesim, benimle gönderilenlere iman etmiş, bir diğer kesim iman etmemiş ise, yani sizler benim hakkımda anlaşmazlığa düştüyseniz, o halde sabrediniz. Yani her iki kesim arasında hükmünü verecek olan Allah’ın hükmünü bekleyiniz. Çünkü O, haklı olanları batıl üzere olanlara muzaffer kı­lacak ve onları ötekilerine üstün hale getirecektir. Bu Allah’ın, kendilerinden intikam alacağını belirterek kâfirlere savurduğu bir tehdittir. Yüce Allah’ın, “Artık siz bekleyiniz. Biz de sizinle birlikte bekleyenlerdeniz.” (Tevbe, 9/52) buy­ruğu gibi. Veya bu, müminlere bir öğüt, kalplerine bir teselli, müşriklerin ken­dilerine yaptıkları eziyetlere karşı sabredip tahammül göstermelerine ve bunu, Allah aralarında hükmünü verinceye, onların intikamını müşriklerden alıncaya kadar sürdürmelerine bir teşviktir. Zahiren görülen o ki, hitap her iki kesi­medir ve bundan maksat, müminlerin kâfirlerin eziyetlerine karşı sabretmele­rini bildirmek, iman etmeyenleri de tutumlarından vazgeçirmek için azarla­maktır. Ta ki Allah hükmünü verip, temizi mundardan ayırd etsin.

“O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” Şüphesiz ki O, sonunda güzel akibe-ti takva sahiplerine, yok oluşu ise kâfirlere nasip edecektir. Çünkü O’nun hük­mü, hak ve adalettir. Ve O’nun vereceği hükümde zulüm ve haksızlıktan kor­kulmaz. [47]

Şuayb (A.S.)’ın Kavmiyle Konuşmasının Devamı, Halkın Zelzele Île Cezalandırılması

88- Kavminden (iman etmeyi) kibirleri­ne yediremeyen kodamanlar: “Ey Şu-ayb! Seni ve seninle beraber iman edenleri ya muhakkak memleketimiz­den çıkaracağız, yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz” dedi. O: “İste­mezsek de mi?” dedi.

89- Allah bizi ondan kurtardıktan son­ra yine sizin dininize geri dönersek, Allah’a karşı muhakkak yalana düş­müş, iftira etmiş oluruz. Bizim için ona dönmek olacak şey değildir. Ancak Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müs­tesna. Rabbimizin ilmi her şeyi kapla­mıştır. Biz,ancak Allah’a güvenip da­yandık. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmi­miz arasında hak ile hükmet. Sen hük­medenlerin en hayırlısısın.

90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler şöyle dedi: “Şuayb’a uyarsanız, andol-sun ki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız.”

91- Bunun üzerine onları o müthiş sar­sıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

92- Şuayb’ı yalanlayanlar zaten orada oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalan­layanlar, büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.

93- Bunun üzerine Şuayb onlardan yüz çevirerek şöyle dedi: “Ey kavmim! An-dolsun ben size Rabbimin gönderdikle­rini ulaştırdım ve size nasihat ettim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım?”

Açıklaması

Bu ayetler, Şuayb (a.s.)’m kavmiyle olan kıssasının son kısmıdır. İki konu­yu içine alır: Birincisi, Şuayb (a.s.)’ın kavminin ileri gelenleriyle konuşması, ikincisi de üzerlerine inen genel bir azapla kâfirlerin sonunun açıklanması.

Yalnızca Allah’a ibadet etmek, ölçüyü ve tartıyı tam yapmak, yeryüzünde fesad çıkarmamak gibi emir ve yasaklarına aldırış etmeyen kavminin ileri ge­lenleri, Şuayb (a.s.)’ı ve onunla beraber olan müminleri tehdit mahiyetinde şöy­le diyorlardı: Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananların hepsini ülke­mizden çıkaracağız, ya da bizim atalarımızdan devraldığımız dinimize, şeriatı­mıza dönersiniz.

Onlardan gelen bu tehdit şu iki şeyi içeriyordu: Ya yurtlarından sürüp uzaklaştırmak, ya da onları dinlerine dönmeye zorlamak. Peygamber Şuayb (a.s.)’a yöneltilen bu seslenişle, onun dinine uyan kimselere seslenmek amaçla­nıyordu.

Şuayb (a.s.) da onların bu sözlerine, yadırgama ve hayret ifade eden şu sözlerle cevap veriyordu: Bize, sizin dininize dönmemizi mi emrediyorsunuz? Bize teklif ettiğiniz şeylerin her ikisinden de hoşlanmasak da mı?

Şüphesiz siz, kalbimizdeki inancın ne kadar köklü olduğunu bilmiyorsu­nuz. Onu hiç kimse koparamaz.. Yine vatan sevgisinin inancı koparamayacağı­nı, bu memlekette oturmanın, bizi Allah’ın rızasına, O’nu birlemeye, O’na kul­luk etmeye, O’nun emirlerine uymaya tercih ettiremeyeceğini de bilmiyorsu­nuz.

Sonra küfür dinine dönmeyi tam manasıyla reddettiğini açıklıyor: Biz, si­zin dininize geri döner, şirk üzerine kurulu dininize tabi olursak, bizi o batıl dinden kurtardıktan, tevhid dinine, doğru yola hidayet buyurduktan sonra, Allah’a eşler koşmakla büyük bir saçmalık yapmış oluruz. Şüphesiz bu, şaşılacak bir şeydi. Nitekim, Şuayb (a.s.) da onlara uymadı.

Şuayb (a.s.)’ın: “Bizi ondan kurtardıktan sonra” sözü, arkadaşlarımızı kur­tardıktan sonra demektir. Çünkü peygamberler, küfürden korunmuşlardır.

“Bizim için ona dönmek olacak şey değildir.” Yani bizim, sizin dininize geri dönmemiz kesinlikle mümkün değildir. Bizi, doğrultumuzdan hiç kimse çevire-mez. Çünkü biz, kendimizin apaçık hak üzere olduğumuza, sizin küfür ve şirk içinde bulunduğunuza inanıyoruz. İmanımız bize, işimizi Allah’a havale ettiri­yor. Her şeyi bilen, her işinde tam bir hikmet sahibi olan Allah, bir şey yapmak isterse, yapar. Çünkü bütün işlerimizde, hüküm sahibi O’dur. Bu, onların dini­ne dönmeyi en açık ve en kuvvetli şekliyle reddetmektir. Bizi sapıklığa döndür­me arzusuna kapılmayın. Çünkü Allah, müminlerin küfre dönmelerini iste­mekten uzaktır. Bu, hikmete ters düşer.

Şüphesiz Allah Teâlâ’nm ilmi her şeyi kuşatmıştır. O, ilmi geniş ve fazlı bol olandır. Hikmetle tasarruf eden ve dilemesi de hikmeti doğrultusunda ger­çekleşendir. İnsanlara ancak hayır diler. O, olmuş ve olacak her şeyi bilir. O, kullarının durumlarının nasıl değiştiğini, kalplerinin nasıl halden hale geçtiği­ni, incelikten sonra katılaşacağını, sıhhatten sonra hastalığını, imandan sonra küfre döndüğünü bilir.

Biz işlerimizde, O’nun dinini ve şeriatını koruma hususunda üzerimize düşeni yaparak Allah’a tevekkül ettik. İmanda sürekli kılması ve yakinimizi artırmada başarı vermesi hususunda O’na tevekkül ettik: “Kim Allah’a tevek­kül ederse, O, kendisine yeter” (Talâk, 65). Gerçek tevekkülün şartlan, hayatta sebeplere yapışıp sert hükümleri uygulamak ve sünneti gözetmek, sonra da işi Allah’a havale etmektir. Nitekim bir arabi Peygamber (s.a.)’e, devesini bağla­dıktan sonra mı, yoksa başıboş bıraktıktan sonra mı Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini sorduğunda, Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, şöyle cevap vermiştir: “Onu bağla, sonra tevekkül et.”

Bu, onların pazarlığına ve dinlerine döndürme uğraşlarına başka bir reddir.

Sonra Şuayb (a.s.) kendilerinden ümit kesince, kavmine beddua etti: Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakla hükmet, onlara karşı bize yardım et. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın: “O, hüküm koyanların en hayırlısıdır.” (A’raf, 6/87). Yani sen, hiçbir zaman zulmetmeyen adalet sahibisin. Peygamber­lerle kâfirler, haklılarla haksızlar arasında hakla hükmedersin..

Sonra kâfirler, Şuayb (a.s.)’ın peygamberliğindeki müminlerin, dinlerine dönmesinden ümitlerini kesince, tehdit ve korkutma yoluna başvurdular. Önde gelenler, kendilerinden aşağı durumdaki zayıf müminlere, imandan alıkoymak için şöyle dediler: “Eğer siz, söylediği şeylerde Şuayb’a tabi olursanız ve ona inanırsanız, babalarınızın ve dedelerinizin dinini terkettiğiniz, ona alışamaya-cağınız ve doğruluğunu bilemeyeceğiniz için manevî bir zarara uğrayacaksınız. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayacağınız, başkalarının mallarını almayacağınız

için de, servetinizi artıramayacak, dolayısıyla maddi bakandan da zarara uğra­yacaksınız. Çünkü o, sizi bunlardan engellemeye, bunları düzgün yapmaya teş­vik etmektedir.

Böylece Kuran, eşrafı, önce Allah’a imandan ve Şuayb (a.s.)’ın peygamber­liğini kabullenmekten uzak, sonra azdıran ve sapıklığa düşüren, müminleri Şuayb (a.s.)’ı inkâra yönelten kimseler olarak nitelemekte, daha sonra da kü­fürle vasıflandırmakta, arkasından da akıbetlerini, azaba uğrayacaklarını açıklamaktadır. “Bunun üzerine onları o müthiş sarsıntı vakalayıverdi de yurt­larında dizüstü çöküp kaldılar…” Yani, onlar şiddetli zelzele ve korkunç azapla yok edildiler, helak oldular. Yüzleri üstüne düşüp öldüler. Onların azabı burada “racfe” (sarsıntı), Hûd sûresinde ise. “sayha” gurultu) kelimesiyle anlatılmış­tır. Çünkü zelzele, korkunç bir gürültü ile beraber gelir: “Emrimiz geldiği va­kit, Şuayb’ı ve beraberindeki müminleri bizden bir rahmetle kurtardık. Zulme­denleri ise o korkunç ses yakaiayıverdı de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” (Hud, 11/95).

Şuarâ sûresinde Cenab-ı Hak, Şuayb’ı Eykelilere gönderdiğini açıklıyor. Eykeliler, neseb bakımından Medyenlilerin kardeşleridir. Eyke,deniz sahiliyle Medyen arasında bol ağaçlı bir yerdir. Medyen, şiddetli bir gürültü ve onu ta­kip eden zelzele ile azaplandırıldı. Eykeliler ise, kavurucu ve çok sıcak rüzgâr­la azaplandırıldüar: Güneşin hararetinden gölgelenmek üzere bulutun gölgesi­ne toplanmışlardı. Derken, o onlara ateş yağdırdı, yandılar. Kısacası, Şuayb (a.s.)’ın kavmine, kavurucu ve çok sıcak rüzgâr azabı isabet etti. Sonra gökten bir gürültü ve daha sonra da, altlarından yer sarsıntıları geldi: Ruhları çıktı, cesetleri dondu.[48]

O halde kaybeden kim?: Şuayb (a.s.)’ı yalanlayanlar. Helak edildiler, kök­leri kazındı, sanki yurtlarında yaşamamış gibi oldular. Bu, onların: “Şuayb’a uyarsanız, andolsun ki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimse­ler olacaksınız” sözlerini çürütmektedir. Bu redden murad, kötüleme ve azarla­mayı artırmaktır. Tekrarlanması da, işi büyütmek ve hak ettikleri cezadan kor­kutmak içindir.

Gerçekten de, dünya ve ahirette büyük zarara uğrayanlar, müminler değil kâfirlerdir. Çünkü Şuayb’a tabi olanları Allah kurtardı. Onlar kazançlıdırlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Emrimiz geldiği vakit, Şuayb’ı (a.s.) ve beraberindeki müminleri bizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o kor­kunç ses yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” (Hûd, 11/95). Burada, güzel akıbetin müttakilere ve gerçek kârın, helâl yiyip haramdan kaçı­nanlara ait olduğuna, yok oluş, helak ve iflasın harama dalan, batıl yollarla in­sanların mallarını yiyen kâfirler için olduğuna açıkça bir işaret vardır.

Kavmine azap, yok oluş ve helak geldikten sonra, Şuayb (a.s.) onları şu sözlerle azarlayarak yüz çevirip ayrıldı: “Ey kavmim! Andolsun ben size Rabbimin gönderdiklerini ulaştırdım ve size nasihat ettim…” Yani, size, benimle gön­derilen şeyleri bildirdim, getirdiğim şeyleri inkâr ettiniz, artık size tasalan­mam: “Artık kâfir bir kavme nasıl acırım?..” Yani, Allah’ın varlığını inkâr eden, rasûlünü yalanlayan bir kavmin başına gelenlere nasıl üzülürüm? el-Kel-bî’ye göre, Şuayb (a.s.), kavmine bunları söyledikten sonra aralarından çıkıp gitti. Çünkü hiçbir peygamberin kavmine, peygamberleri içlerindeyken azap edilmemiştir. [49]

Allah’ın, Milletleri Helak Etmeden Önce Darlığa Sokması, Bolluğa Çıkarması Konusundaki Kanunu

  1. Biz hangi memlekete bir peygam- ber gönderdiysek halkını, yalvarıp ya- karsınlar diye mutlaka fakirlikle, şid- de* Ve hastahkla y^aladık.
  2. Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldılar. «Baba- larımıza da şiddet ve genişlik dokun- muştur” dediler. Bunun üzerine biz de onları, kendileri farkında olmadan an­sızın tutup yakalayıverdik.

Açıklaması

Allahu Teâlâ, peygamberler ya da başka zamanlardaki, sapık milletleri ve ümmetleri cezalandırmada izlediği kanunundan haberdar ediyor. O da, üm­metlere durumlarını değiştirmeleri gerektiğini duyurma, küfür ve sapıklıktan iman ve hidayete yönelmeleri gerektiğini haber vermedir.

Ayetin manası şöyle olur: Biz, bir kavme bir peygamber gönderdiğimizde, onlar onu yalanladıkları zaman, onlara azap etmekte acele etmeyiz. Onlara sü­re veririz ve durumlarını değiştirmelerini hatırlatırız. Onları cezalandırmaya, başlarına hoşlanmadıkları ve zorlandıkları şeylerden biraz indirmekle başla­rız: Kötü bir maddî duruma ve fakirliğe, sonra da hastalığa ya da, ilk önce has­talığa sonra da fakirliğe maruz bırakırız ki, başlarına gelen bu hali kaldırması için Cenab-ı Hakk’a sığınsınlar ve dua etsinler.

“Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik.” Sonra durumu, musibetten bolluğa,fakirlikten zenginliğe, hastalıktan sağlık ve afiyete çevirdik ki, buna şükretsinler. Oysa sıkıntı, sahibini üzen her şey, iyilik ise, yaratılış ve aklın gü­zel gördüğü şeydir.

“Nihayet çoğaldılar.” Yani malları, çoluk çocukları arttı. Çünkü bolluk, genellikle neslin çoğalmasına sebep olur.

“Babalarımıza da şiddet ve genişlik dokunmuştur, dediler.” Onları, Allah’a yalvarıp dua etsinler diye, darlık ve sonra da bollukla imtihan ettik. Ne bu fay­da verdi, ne o. Olanlardan ibret almayarak, kendilerine geçmişte atalarına isa­bet eden darlık ve sıkıntının, sonra da bolluğun isabet ettiğini söylediler. Alla­hu Teâlâ’nın, insanoğlunda mutluluk ve mutsuzluk nedenlerini hazırlamadaki kanunlarını anlayamadılar. Müminlerin durumu tersinedir. Bolluk halinde Al­lah’a şükrederler, darlık nalinde ise sabrederler. Nitekim es-Sahihayn’ da ge­çen bir hadiste şöyle buyurulur: “Müminin işi imrenilecek bir haldir. Allah’ın onun için takdir ettiği her şey hayırdır. Zarara uğradığında sabreder ve bu onun için hayır olur. Sevinç verici bir şey isabet ettiğinde de şükreder ki, bu da onun için hayır olur.”O halde mümin, Allahu Teâlâ’nm kendisini mübtela kıldı­ğı darlık ve bolluktan uyanır, ders alır. Nitekim, Müslim, Tirmizî, İbni Mace ve Ahmed’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulur: “Belâ, mümini günahlarından temizler, öyle gider. Münafığın örneği ise, sahibinin niçin bağladığı, niçin salı­verdiği bilinmeyen eşeğin örneğidir.”

Belâdan kurtulmak için, kötü halin iyi hale çevrilmesi gerekir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Allah bir kavmi, özlerindekini değiştirip bozma­dıkça onun halini değiştirip bozmaz” (Ra’d, 13/11).

Zamanın olay ve değişikliklerinden ibret almayanların sonu ise, Allahu Teâlâ’nm zikrettiği gibidir: “Bunun üzerine’biz de onları, kendileri farkında ol­madan ansızın tutup yakalayıverdik.” Yani daha fazla zarara uğramaları için, onları ansızın cezalandırdık. Nitekim Cenab-ı Hak, başka bir ayette şöyle bu­yurur: “Bunlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, üzerlerine her şeyin kapıla­rını açtık. Tâ ki verilenler yüzünden ferahladılar. O vakit de onları ansızın tu­tup yakalayıverdik. Artık o anda onlar ümitsiz kahverdiler” (En’am, 6/44). Ah­met ve Beyhakî’nin, Aişe’den rivayet ettiği hadiste de şöyle buyrulur: “Ani ölüm, mümin için rahmet, kâfir için bir pişmanlık, üzülmedir.”

O halde mümin veya kâfir, bütün insanların, başkalarının başına gelenler­den ibret alması gerekir. Allah’a inanan kimse zamana aldanmaz. Musibetler ve belalar, onun için bir terbiye, günahlardan temizlenme olur. Kâfire bir kötü­lük dokununca, ümitsizliğe düşer. Bir iyilik ve nimete kavuşunca şımarır, ki­birlenir, taşkınlık yapar. Sonunda helak olur. [50]

Hayrın Artması İçin İmana Teşvik, Erken Gelen Azap­la Küfürden Korkutma

  1. Eğer o memleketlerin halkı iman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açar­dık. Fakat onlar yalanladılar. Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onla­rı tutup yakaladık.
  2. Acaba o memleketlerin halkı, gece­leyin uykudayken azabımızın onlara geleceğinden korkmayıp emin mi oldu­lar?
  3. Yoksa o memleketlerin halkı kuş­luk vaktinde oynarlarken kendilerine azabımızın gelip çatmasından da mı korkmayıp emin oldular?
  4. Yahut onlar Allah’ın azabından emin mi oldular? Hüsranda olan ka­vimden başkası Allah’ın mekrinden emin olamaz.
  5. Yeryüzüne, önceki sahiplerinden sonra vâris olanlara hâlâ şu belli olma­dı mı? Eğer biz dileseydik onlara da günahlarının cezasını verirdik. Onla­rın kalblerini mühürleriz de işitmezler.

Açıklaması

Bu, Allah’ın kulları hakkındaki bir başka kanununu bildirmektedir. Buna göre o şehirlerin halkı -Mekkeliler ve başkaları gibi- Allah’a, meleklerine, ki­taplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inansalar, Allah’ın nehyettiği, ha­ram kıldığı şeylerden, şirkten, yeryüzünde fesat çıkarmaktan, günahlardan ve hoş olmayan şeylerden sakmsalardı, elbette Allah onlara gökten yağmur gibi birçok hayırlar indirir ve yerin bitki, madenler ve hazineler gibi hayırlarını çı­karırdı. Kâinatın kanunlarını anlamak için onlara ilim, tanıma ve rabbani il­hamlar verirdi. Yani inansalardı, Allah onlara, üstlerinden, altlarından, kendi­lerinden ve fikirlerinden olmak üzere her türlü hayrı, her yandan verirdi.

Bunda, sahih imanın saadet ve bolluğa sebep olduğuna işaret vardır. Fa­kat onlar, peygamberlerini yalanladılar, iman etmediler ve sakınmadılar. Bu­nun üzerine onları, kazandıkları günah, haram ve dünya hayatını bozan şirkle­ri sebebiyle helâkla cezalandırdık. Bunda, cezanın, işlenen isyanların sonucu olduğuna işaret vardır.

Sonra Allahu Teâlâ onları, köklerini kazımak şeklinde bir azapla tehdit ediyor. Emirlerine aykırı davranmak ve nehiylerini işlemeye cüret etmekten korkutuyor. “Acaba o memleketlerin halkı, geceleyin uykudayken, azabımızın onlara geleceğinden korkmayıp emin mi oJdular?” Buradaki soru, yadırgama ifade eden bir sorudur. Onların hallerinin ve gafletlerinin hayret edilecek bir davranış olduğu belirtiliyor. Bundan sonra da, Mekkeliler ve benzeri şehir halkları gibi, o kâfir şehirlerin halkları, gaflet hallerinde yani gece uykuday­ken kendilerine azabımızın inmesinden emin mi oldular, demektir.

Yahut onlar, meşguliyet hallerinde -gündüz oyun ve eğlence ile meşgul iken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden güven içindeler mi? Burada, fay­dasız işlerle uğraşmaları, çocukların oyunları gibi görülüyor.

İki halde de, gaflet anlarında Yani gece uyku halinde ve gündüz kuşluk vaktinde kendilerine azap inmesinden korkutulmaktadırlar. Çünkü bu zaman­da insan, zevk veren şeylerle meşguliyete daha fazla dalar. Bir halden emin ol­sanız da, başka bir halden emin olamazsınız, demektir.

Râzi şöyle der: ‘Kuşluk vaktinde oynarlarken’ sözü, dünya işleriyle meşgu­liyete işaret olabileceği gibi, -çünkü bunlar bir oyun ve eğlencedirler- küfür içi­ne dalmalarına da işaret olabilir. [51] Çünkü bu, faydasız ve zararsız bir oyun­dur.

Sonra yüce Allah, azarı daha da fazlalaştırmak için: “Acaba o memleketle­rin halkı, geceleyin uykudayken azabımızın onlara geleceğinden korkmayıp emin mi oldular?” ayetinin ardından, “yoksa oynarlarken kendilerine azabımı­zın gelip çatmasından da mı korkmayıp emin oldular?” ayetiyle devam etmiş­tir. Bu ayette geçen, “Allah’ın mekri,” Allah’ın cezası ve kulunu farketmediği yerden yakalamasıdır. Onlar Allah’ın mekrinden ve cezasından emin oluyorlar­sa, Allah’ın mekrinden, ancak kendilerini aldatanlar emin olurlar. Hasan el-Basri (r.a) şöyle demiştir: “Mümin ibadetleri yaparken korku içindedir. Fâcir (günahkâr) ise, günahları emniyet ve güven içinde işler.”

İki ayetin toplu manası: Onların emniyet sebepleri, gece yahut gündüz gaflet vakitlerinde kendilerine azap gelmesi, yahut onların emniyet sebepleri Allah’ın mekrinden, yani onlara gelen Allah’ın azabından gaflet etmeleri mi­dir? Eğer böyle zannediyorlarsa, Allah’ın mekrinden, ancak kendilerini aldatan kimseler emin olabilir.

Allahu Teâlâ, köklerini kazımak suretiyle helak ettiği kâfirlerin halini açıkladıktan sonra, bu olayları zikretmekten maksadın, bütün mükelleflerin, dini yaşayışlarında ve itaatlarmda ibret almaları olduğunu açıklamaktadır: ‘Yeryüzüne önceki sahiplerinden sonra, vâris olanlara hâlâ şu belli olmadı mı? Eğer biz dileseydik onlara da günahlarının cezasını verirdik. Onların kalbleri-ni mühürleriz de işitmezler.”

İnsanlar, özellikle de, kendilerinden önce helak ettiğimiz kimselerin top­raklarına ve memleketlerine halef olan Kureyş, şu hakikati anlamadı mı? Bi­zim onlara karşı durumumuz, onlardan öncekilere karşı olan durumumuz gibi­dir. Dilersek, onlardan öncekilere azap ettiğimiz gibi, günahları ve kötü amelle­ri sebebiyle onlara da azap ederiz. Miras bırakanları helak ettiğimiz gibi, vâris olanları da helak ederiz.

Onları azapla helak etmezsek, kalblerini mühürleriz de, öğüt ve nasihat dinlemezler. Hakikati kabul edip öğüt almazlar. Kendilerine nehyedilen şeyler­den vazgeçmezler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “O ayetler ve korkutma­lar, iman etmeyecek bir kavim için fayda vermez” (Yunus, 10/501): Müminler ise, kendilerinden öncekilerin başına gelenlerden öğüt ve ibret alırlar. Nitekim, aynı konuyu ele alan birçok ayette Cenab-ı Hak bunu ifade eder. O ayetlerden biri şudur: “Biz onlardan önce nice asırlar (halkınjı helak etmişizdir. Bu onları irşad etmedi mi? Halbuki kendileri de onların yurtlarında yürüyüp duruyorlar. Bunda salim akıl sahipleri için elbette ibret verici ayetler vardır.” (Tâ-Hâ, 20/128). [52]

Helak Edilen Ülke Halkının Kıssalarından İbret Almak

  1. İşte o ülkelerin haberlerinden bir kısmını sana naklediyoruz. Gerçekten Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi. Fakat evvelce yalanladık- ları Şeylere iman etmedüer. İşte Allah kâfirıerin kalblerini böyle mühürler.

102- Onların çoğunda ahde vefa bulma- dik. Onların çoğunu gerçekten fasık kimseler bulduk.

Açıklaması

Daha önce nitelikleri açıklanan o beş kavmin ülkeleriyle ilgili bazı haber­leri, nasıl helak edildiklerini, ey Muhammed, sana anlatacağız. Bunda, kavmin için alınacak ibret, senin için bir teselli ve davanda direnç içinde olma gücü vardır. Cenab-ı Hak, özellikle bu ülkelerin haberlerini anlatmıştır. Çünkü on­lar, birçok nimetler içinde yaşayarak kendilerine uzun bir süre verilmesine al-danıp hak üzere olduklarını zannetmişlerdir. Allah onları, Kureyş’e ve diğer kabilelere, buna benzer işlerden sakınmaları için anmıştır.

Bu adı geçen beldeler Arap memleketlerindeydi. Mekkeliler, onların bazı haberlerini naklediyorlardı. Hepsi de peygamberlerini yalanlama ve köklerinin kazınması şeklindeki bir azapla azaplandırılma gibi hususlarda birbirlerine benziyorlardı. Dolayısıyla onlardan alınacak ibret aynıydı. Onun için Musa (a.s.)’ın kıssası genişçe anlatılmıştır. Çünkü kavmi ona iman ederken, Firavun ve yandaşları onu yalanlamış, bunun için azaba maruz kalmışlardır.

O kavimlerin cezalandırılmalarının sebebi, peygamberleri yalanlamaları­dır. Peygamberler, söyledikleri şeylerin doğruluğuna işaret eden bütün delilleri ortaya koydukları halde, onlar, peygamberler ve mucizeler gelmeden önce de hakkı yalanlamaları sebebiyle, peygamberlerin getirdiklerine asla inanmadı­lar. Önceki durumlarını değiştirmediler. Peygamberlerin doğruluğuna işaret eden o ayetler, onları etkilemedi. Peygamberler kendilerine geldiği andan itiba­ren, kendilerine sürekli öğütler ve ayetler verildiği halde, ölünceye kadar kü­fürlerinde ve imanlarında ısrar edip yalanlamaya devam ettiler.

Allah, geçmiş ümmetler içindeki kâfirlerin kalblerini mühürlediği gibi, ke­sinlikle inanmayacakları mukadder olan kâfirlerin kalblerini de mühürler. Kı­sacası: Tıpkı onların kalblerini mühürlediğimiz gibi, bu kâfirlerin kalblerini de mühürleriz.

Ayette, Peygamber (s.a.) teselli edilmekte, davetinde direnme gücü veril­mekte ve Mekkelüerin bu inatlarının daha önceki milletler tarafından da gös­terildiği haber verilerek onların küfürlerine üzülme, denmektedir.

Geçen ümmetlerden çoğunun, ahidlerine vefa gösterdiklerini görmedik. Onlar, Adem’in sulbündeyken kendilerinden Allah’ın aldığı yaratılış ahdine, iman etme ve mükellefiyetleri yerine getirme şeklindeki şer”î ahde, aralarında gerekli gördükleri akitlere saygı gösterme, lüzumlu şeyleri yerine getirme şek­lindeki örfî ahde vefa göstermediler. Onların çoğunu fâsık, itaattan dışarı çık­mış kimseler bulduk. “Çoğunu” ifadesinden, onlardan bazısının inandığı, Al­lah’la yahut insanlarla olan ahitlerini yerine getirdikleri anlaşılmaktadır.

Allah’ın birliği ve ondan başka hiçbir ilah olmadığı düşüncesi üzerine da­yalı selim fıtratın ahdine muhalefet, aklî ve serî hiçbir delil ve hüccet olmadan Allah’tan başkasına ibadet, çevre tesiriyle olmuştur. Nitekim Sahih-i Müs­lim’de şöyle bir rivayet vardır: “Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kullarımı, Allah’ı birleyenler olarak yarattım. Şeytanlar onlara gelerek dinlerinden alıkoy­du. Benim onlara helal kıldıklarımı, haram kıldılar.” Sahihayn’ da da şöyle bir hadis vardır: “Her çocuk, İslâm’ı kabul edecek fıtrat üzere doğar. Sonra onu, an­nesi babasıyahudiyahut hıristiyan, ya da mecusî yapar.”

İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler, selim fıtra­ta muhalefetten ve şirkten nehiyle gelmişlerdir. Nitekim ayetlerde Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere ancak (şunu) vahyederdik ki: “Benden başka ilah yoktur. O halde ancak bana ibadet edin” (Enbiya, 21/25). “Andolsun ki biz, her ümmete: “Allah’a ibadet edin, tağuttan sakının” diye bir peygamber gönderdik” (Nahi, 16/36). [53]

Musa (As.)’ın Firavun Ve Avanesiyle Olan Kıssası

  1. Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa onlara zulmettiler. Bak, fesatçıların sonu nice oldu!
  2. Musa: “Ey Fir’avun, ben hiç şüphe­siz ki alemlerin Rabbi katından bir peygamberim.”
  3. “Allah hakkında haktan başkasını söylememem üzerime borçtur. Gerçek­ten size Rabbinizden açık delil ile gel­dim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.”
  4. (Firavun şöyle) dedi: “Eğer sen bir ayet ile gelmişsen ve doğru söyleyen­lerden isen onu göster.”
  5. Bunun üzerine asasını bıraktı. He­men apaçık bir ejderha oluverdi.
  6. Elini çıkardı. O da temaşa edenle­re bembeyaz oluverdi.

109-110. Firavun kavminden ileri ge­lenler dedi ki: “Muhakkak bu, gayet bilgin bir sihirbazdır. Sizi yurdunuz­dan çıkarmak istiyor. (Firavun sordu): “O halde ne buyurursunuz?”

111-112. “Onunla kardeşini alıkoy. Şe­hirlere de toplayıcılar gönder de sana bilgin sihirbazların hepsini getirsinler.”

  1. Sihirbazlar Firavun’a geldi. Dedi­ler ki: “Eğer Musa’ya galip gelirsek bize herhalde bir mükâfat var, değil mi?”
  2. (Firavun): “Evet! Hem siz elbette en yakınlardan olacaksınız” dedi.
  3. (Sihirbazlar Musa’ya) “Ey Musa sen mi atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?” dediler.
  4. “Siz bırakın” dedi. Bıraktıklarında insanların gözlerini büyülediler ve on­lara korku saldılar. Ve büyük bir sihir getirmiş oldular.

Musa (a.s.) Kıssası:

Musa (a.s.)’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 130’dan fazla yerde anılır. Doğuşun­dan itibaren, onunla ilgili birçok dikkat çekici kıssalar vardır. Firavun, İsrailo-ğulları’nm erkek çocuklarını öldürtüp kadınlarını sağ bıraktırdığı zaman, an­nesi bir sandık içinde onu Nil’e bıraktı. Sonra Allah onu,emzirmesi için annesi­ne göndertti. İşte onun annesiyle ve kız kardeşiyle olan kıssası Kasas ve Tâ-Hâ sûrelerinde, bir İbranî’ye yardım etmek için bir Mısırlıyı öldürmesi sebebiyle Mısır’dan Medyen topraklarına gitmesi Kasas (15-21) ve Tâ-Hâ suresinde (40); Şuayb (a.s.)’ın kızlarına ait sürüyü suvarması Kasas (22-25) sûresinde; Şuayb (a.s.)’a damat olması Kasas (26-38) ve Tâ-Hâ (41) sûrelerinde, sonra da Şuayb (a.s.)’m sürüsünü kızının mehri olarak Vadi’l-Mukaddes’de (Tuvâ) on yıl gütme­si anlatılır.

Ailesi için ısınmak üzere ateş getirmeye gittiği sırada kendisine peygam­berlik verilmesi İsra (2-3), Tâ-Hâ (6-9; 17-36; 42-47), Kasas (45-46; 29-35), Fur-kân (35-36), Şuara (12-16), Nemi (7-12), Secde (23-25), Nâziât (15-19) sûrele­rinde anlatılır.

Kardeşi Harun’la beraber Mısır’a geri dönüşü, Firavun’u peygamberliğine inanmaya daveti A’râf (104-105) ve Şuarâ (17-22) sûrelerinde anlatılır.

Firavunla, Allah’ın Rab olduğu hususunda konuşması, peygamberliğinin doğruluğuna işaret eden apaçık mucizeler göstermesi Tâ-Hâ (55) ve Şuarâ (24-29) sûrelerinde, Allah’ın ilahlığını kabul etmeyip kendi ilahlığını iddia eden ve göğe çıkmak için yüksek bir bina yapılmasını emreden azgın Firavun’un duru­mu Kasas (38) ve Mümin (36-37) sûresinde anlatılır: “Firavun dedi ki: “Ey Hâ-mân, benim için yüksek bir köşk bina et. Olur ki o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da, Musa’nın ilahına muttali olurum. Çünkü ben onu yalancı sanıyo­rum.” İşte böylece Firavun’un kötü ameli kendisine süslendirildi ve (doğru) yol­dan alıkonuldu. Firavun’un hilesi, ancak (ebedi bir hüsrandadır)” (Mümin, 40/36-37).

Firavun’un önünde asa ve beyaz el mucizelerini göstermesi A’raf (106-126), Yûnus (75-89), Tâ-Hâ (57-76) ve Şuarâ (29-52) sûrelerinde anlatılır.

Allah’ın, Fir’avun ve kavminin işlerini, sapıklıkta devam ve küfürde ısrar edişlerini reddi A’raf (107-129), Mümin (23-27), Fir’avun taraftarlarının Musa (a.s.)’yı öldürmek isteyişi ve bir müminin onu savunması, Mümin (28-35 ve 38-46), Firavun’un Musa’yı hakir görmesi Zuhruf (51-54) ve Nâziât (22-26) sûrele­rinde anlatılır.

Musa’yı yalanladıkları zaman, Firavun ve kavmiyle ilgili dokuz mucize meydana geldi: Kuraklık, mal noksanlığı, can noksanlığı, meyve noksanlığı, tu­fan, çekirge, karıncalar, kurbağalar ve kan.

Asa, beyaz el, İsrailoğulları için denizin yarılması ve su fışkırması da Mu­sa (a.s.)’ın mucizeleridir.

Firavun ve kavmiyle ilgili dokuz mucize, A’râf (130-135), İsrâ (101-102), Tâ-Hâ (59), Nemi (13-14), Kasas (36-37), Zuhruf (46-50), Kamer (41-42), Nâziât (20-21) sûrelerinde anlatılır.

Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin Kızıldeniz’de boğulmaları A’râf (136-137), Yunus (90-92), İsrâ’ (103-104), Tâ-Hâ (77-79), Şuarâ’ (52-68), Kasas (39-40), Zuhruf (55-56), Duhân (17-31), Zâriyât (38-40) sûrelerinde anlatılır.

Firavun ve kavminin ahiretteki cezası ise -ki bunda ilahlık iddia eden ve peygamberlerin davetini kabul etmekten geri duran herkes için bir ibret var­dır- Hûd (96-99), Kasas (41-42), Mümin (45-52) ve Duhân (43-50) sûrelerinde anlatılır.

Musa (a.s.) zamanındaki İsrailoğulları Mısır putperestlerini taklit etti. Musa (a.s.)’a, kavminden çok az kimse inandı. Bunlar da, Firavun’un kendileri­ni dinlerinden döndürme ve putperestliğe çevirme korkusundan dolayı Fira-vun’dan korku halindeydiler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Musa’ya kavminden az bir kısmı inandı. Onlar da, Firavun ve kavminin ileri gelenleri­nin kendilerini dinlerinden döndürmelerinden korku içindeydiler…” İsrailoğul­ları, putlara tapanları görünce, Musa (a.s.)’dan, kendileri için de bir ilâh istedi­ler. Kudret helvasıyla bıldırcın etinin, hububat, soğan, sarmısak ve sebzelerle değiştirilmesini dilediler. Bu, Bakara sûresinin 61. ayetinde: “Biz yalnız bir (çe­şit) yemeğe sabredenleyiz” A’raf sûresinin 138-140. ayetlerinde: “Ey Musa, on­ların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yapsan” şeklinde anlatı­lır. Musa (a.s.)’ın taşa vurması, on iki pınarın kaynayıp akması A’raf (160), kudret helvası ve bıldırcın eti indirilmesi de Tâ-Hâ (80-82) sûresinde anlatılır.

Sonra Musa (a.s.), İsrailoğullarını bırakarak Rabbiyle görüşmek üzere git­ti. İsrailoğullannın yapmaları istenen emirleri aldı. Bu, A’râf (142-147) sûre­sinde anılır.

Musa (a.s.)’m Tûr dağında bulunduğu sırada Sâmiri, İsrailoğulları’na tap­maları için buzağı şeklinde bir ilah yaptı. Bunu, kadınlardan topladığı mücev­heratla yapmıştı. Heykelin içi boş olduğu için, içine hava girince inek böğürtü­sü gibi ses çıkarıyordu. Sâmiri, daha sonra İsrailoğullarına: “İşte bu sizin ve Musa’nın ilâhı,” dedi. Harun (a.s.) onları, buzağıya tapmaktan alıkoyamadı: “Onlar: “Musa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete devam edeceğiz” dedi­ler” (Tâ-Hâ, 20/91). Musa (a.s.) Tur’dan geldiğinde, aşırı hiddetinden, Harun (a.s.)’ın sakalından ve saçından tutup kendine doğru çekti. Harun (a.s.) elinden gelen bütün gayreti sarfettiğini söyleyerek ondan özür diledi. Sonra Musa (a.s.), Sâmiri’yi azarladı. Bunun üzerine Sâmiri: “(İsrailoğullannın) görmedik­lerini ben gördüm. O elçinin bastığı yerden bir avuç (toprak) alıp onu bıraktım. Bunu bana nefsim böylece süsledi” (Tâ-Hâ, 20/96) dedi. Bu sözleri üzerine Mu­sa (a.s.) onu kovdu. Buzağıya tapma kıssası, Bakara (54 ve 92-93), A’râf (148-154) ve Tâ-Hâ (84-98) sûrelerinde anlatılır.

Sonra Allah, Musa (a.s.)’m diliyle, İsrailoğullarına, Arz-ı Mukaddes’e -Filistine girmelerini emretti. İsyan ettiler. Bunun üzerine Arz-ı Mukaddes onlara haram kılındı. Mısır’dan çıktıkları andan itibaren Musa (a.s.) ölünceye kadar, Tih sahrasında şaşkın şaşkın dolaştılar. Ürdün nehrini geçtiler. Ürdün’ün batı­sındaki Eriha ve çevresine kırk yıl hakim oldular. Bu kıssa Mâide (20-26) sûre­sinde zikrolunur.

Tih çölünde, Allah Tur dağını İsrailoğullannın üstüne kaldırdı, sanki dağ bir gölgelik gibi oldu. Onun üstlerine düşeceğini zannettiler. Allah onlara, em­rettiği serî hükümleri yapmalarını emretti. Dağın kaldırılması kıssası Bakara (63-64) ve A’râf (171) sûrelerinde zikrolunur.

Birinci cüzde zikrettiğimiz buzağı kıssasının ilginçliğine rağmen, İsrailo­ğulları ondan ibret almadılar, kalbleri yine sanki taş gibi oldu. Musa (a.s.)’m öğütleri onlar üzerinde etkili olmadı.

Musa (a.s.)’ın, azgın Karun’la durumu, Karun’un taşkınlığı sebebiyle yere geçirilmesi ve Musa (a.s.)’ın sayıları 250 civarındaki düşmanlarının helak edil­mesi Kasas (76-83) sûresinde anlatılır.

Musa (a.s.)’ın İsrailoğullarından eziyet görmesi, Allah’ın onu itham ettik­leri kusurdan -fıtık yahut alaca hastalığı- uzak olduğunu açıklaması Ahzab (69) ve Saff(5) sûrelerinde anlatılır.

İsrailoğulları, buzağıya tapmakla büyük günah işlediklerini görünce, Mu­sa (a.s.), kavminden kendisiyle beraber Allah’a münacatı adet haline getirdiği dağa -Tur Dağı- gidip Allah’a itaatlarını, işledikleri günahtan pişmanlıklarını ve buzağıya tapmalarından dolayı tevbelerini arzedecek yetmiş erkek seçti. Al-lahu Teâlâ, onların Allah kelamını duyacakları bir şekilde, Musa (a.s.) ile ko­nuştu. Buna rağmen onlardan bir kısmı yine isyan haline devam etti. Allahu Teâlâ’nın Musa ile konuştuğunu, ona Tevrat’ı verdiğine inanmadı. Onları gözle­ri göre göre yıldırım yakaladı. Allahu Teâlâ, Musa (a.s.)’ın yalvarıp yakarma-sıyla, onları öldükleri halde tekrar diriltti. Kıssa, Bakara (55-56) ve A’râf (155-157) sûrelerinde zikrolunur.

Musa (a.s.)’nın salih kullarından Hızır (a.s.) ile olan güzel bir kıssası, Kehf sûresinde (60-82) zikrolunur.

Allahu Teâlâ’nın İsrailoğullarına olan nimeti tekrar edilir: Bakara (47-57 ve 60-61), A’râf (141) ve İbrahim (6-8).

Önce Harun (a.s.) Tûr dağında vefat etti. Musa (a.s.) onu defnetti. Sonra, Musa (a.s.) Nebû dağında vefat etti. Kırımız kum yığını üzerine defnolundu.

Musa (a.s.)’ın vefatından sonra, İsrailoğulları’nın başına Yusuf (a.s.)’m to­runu geçti. Allahu Teâlâ, onlara Tih çölünden çıktıktan sonra, Filistin’de bir şehre -Beytü’l-Makdis yahut Eriha- kapısından secde ederek, huşu içinde gir­melerini ve hatta “günahlarımızı bağışla” demelerini emretti. Fakat onlar bu emre muhalefet edip kendilerine emrolunan şekilde girmediler. Bunun üzerine Allah onlara azap etti. Bu kıssa, Bakara (58-59) ve A’raf (161-162) sûresinde zikrolunur.

Allah Musa (a.s.) ve Harun (a.s.)’ı, Meryem (51-53), Saffât (114-122) ve Mümin (53-54) suresinde över. [54]

Musa (a.s.) Kıssasından Alınacak İbretler:

Asıl vahyolunmuş şekliyle Musa (a.s.)’m şeriatı, bütünü itibarıyla İslâm Şeriatı gibidir. Onun ümmeti, ıstıraplarla, rahatsızlıklarla ve şiddet olaylarıyla dolu bir tarihe sahiptir. Bazan, otorite sahibi oldu ve sivil hayata ortak oldu. Musa (a.s.)’ın İsrailoğullarıyla olan kıssasından alınacak ibretler ve öğütler var. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1- Allah, Musa (a.s.)’ı daha emzikteki bir çocuk iken öldürülmekten kur­tardı. Annesi onu Nil’e attı. Sonra Allah, onu emzirmesi için tekrar annesine gönderdi. Bu, Allah’ın onu koruması, gözetmesi ve annesi vasıtasıyla merha­metidir.

2- Musa (a.s.), Firavun köşklerinde büyüdü, mümin ve ulu’1-azm peygam­berlerden oldu. Cibril’in terbiye ettiği Samirî ise, buzağıya tapmayı ortaya çı­karan bedbaht bir kâfir oldu.

3- Şehrin en uzak yerinden gelerek Mısır’dan uzaklaşmasını tavsiye eden bir adamın nasihatma uyarak Musa (a.s.)’m Mısır’dan çıkıp gitmesi, onun için çok hayırlı oldu: Şuayb (a.s.)’a damat oldu, Allahu Teâlâ kendisine peygamber­lik vahyetti. O adamın ona nasihati, Allah’ın ona lütuf ve ihsanına neden oldu. Onun kurtuluşuna ve peygamberliğine sebep oldu. İşte böyle, kim Allah’a hak­kıyla tevekkül ederse, Allah onu korur, himaye eder.

4- Allah’ın yardımı olduğu zaman, insanların ihsana baskısının ve gizli düşüncelerinin hiçbir etkisi olamaz. Nitekim Firavun ve taraftarlarının kuvve­ti, Musa (a.s.)’ya hiçbir zarar veremedi. Şu keskin konuşmaya bak. Firavun ona: “Ey Musa, ben seni herhalde büyüye tutulmuş zannediyorum” (İsrâ, 17/101) dediği zaman, Musa (a.s.) ona çok yumuşak ve bâtılla mücadeleye sabır göstererek şöyle cevap verdi: “Andolsun ki bunları, birer ibret olmak üzere gök­lerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir. Ey Fira­vun! Ben de seni gerçekten helak edilmiş sanıyorum” (İsrâ, 17/102).

5- İlâhî yardım, zorluktan sonra ve Hakk’m nusreti, sıkıntı şiddetlendiği anda gelir. Firavun hanedanından olan ve imanını gizleyen mümin bir adam, Musa (a.s.)’ı savundu. Firavun ve avanesini, korkmadan ve kendisine aldırış etmeden geçmiş ümmetleri örnek göstererek Allah’ın yakalamasından korkut­tu: “Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki: “Siz, benim Rabbim Allah’tır diyen bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size, Rabbiniz-den mucizelerle geldi..” (Mümin, 28/35).

6- Ruhta iman şuuru taştığı zaman, bütün güçlükler onun önünde küçük kalır. Nitekim, Firavun’a ve onun adamlarına aldırış etmeden, sihirbazlar Mu­sa’nın Rabbine iman ettiler.

7- Sabır, ferahın ve güzel akıbetin anahtarıdır. Nitekim İsrailoğullan, Fi-ravun’un, oğullarını öldürtüp kadınlarını bırakma şeklindeki ezasına sabretti­ler. Bu sabırları sebebiyle Cenab-ı Hak da onlara güzel akıbet verdi: “Rabbinin Israiloğullarına olan o pek güzel va’di, katlanmaları sebebiyle tamamlandı” (A’râf, 7/137).

Titus komutasındaki Romalıların hücumuna maruz kaldılar. Romalılar, Beyt-i Mukaddeslerini ve büyük heykellerini tahrip ettiler. Bunun üzerine İs­railoğullan Filistin’i terkettiler. Musa (a.s.)’m vefatından sonra, tekrar Filis­tin’e döndüler. Eriha krallığını kurdular. Teymâ, Vadi’1-Kurâ, Fedek, Hayber ve Yesrib gibi Hicaz’dan bazı yerlere de yerleştiler. Oralarda kendilerine va’d olu­nan Yesrib’deki İsmâilî Araplar arasından peygamberin çıkışını beklemek ve ona yardım edip destek olmak için Yesrible Filistin arasındaki yol üstüne ev­ler, kuleler yaptılar.

8- Buzağıya tapmaları, tevbe için gittikleri halde cahillikleri yüzünden Allah’ı görmek isteyen kimselerin bu hallerine Allah’ın kızmasına rağmen,

Musa (a.s.)’ın, kavmi İsrailoğullarına sabırla ve hazımla davranması, akılsız, cahil kimselerin kusurlarını affetmesi için Rabbine yalvarması. “Ey Rabbim, eğer dileseydin onları da, beni de daha önce helak ederdin. İçimizden birtakım sefihlerin işledikleri yüzünden bizi helak mi edeceksin? Zaten o da senin imti­hanından başka bir şey değildi. Sen onunla kimi dilersen dalâlete götürür ve kimi dilersen hidayete erdirirsin. Sen bizim dostumuzsun. O halde bizi bağış­la, bize merhamet et! Çünkü sen mağfiret edicilerin en hayırlısısın” (A’râf, 6/155). [55]

Açıklaması

Allahu Teâlâ zikri geçen Nuh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb (a.s.) gibi peygamber­lerden sonra, Musa (a.s.)’ı peygamberliğine ve doğruluğuna açıkça işaret eden hüccet ve delillerle, Firavun’a ve kavmine gönderdi. Onlar da sırf inatlarından dolayı onu inkâr ettiler. İşte ey Muhammedi Zulümle yeryüzünde fesatlık çıka­ran, insanları köle edinen, Allah yolundan alıkoyan, peygamberlerini yalanla­yan Firavun ve adamlarının sonunun nasıl olduğuna bak. Onlara ne yaptık, Musa ve kavminin gözü önünde nasıl garkettik? Bu, Firavun ve kavminin ceza­sı hususunda çok beliğ ve Allah’ın velilerinin -Musa ve mümin kavmine- kalble-rine daha çok şifa vericidir. Allah’ın şu sözü de bu ayete benzer: “Onların kalble-ri onlara inandığı halde, zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Müfsitlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bak” (Nemi, 27/14).

Cenab-ı Hak, “kavmine” değil “Firavun’a ve adamlarına” buyuruyor. Çün­kü onlar, Firavun’un bir çeşit köleleştirdiği, dolayısıyla ona yardım eden hükü­met taraflısı kimselerdi, yoksa diğer Mısır halkı değildi. Halk yöneticilere tabi idi. Firavun inansaydı, bütün halk da ona tabi olurdu.

“Bak, fesatçıların sonu nice oldu” sözünde gözleri, Allahu Teâlâ’nm zikre­deceği Firavun ve adamlarının kötü akıbetine, Musa (a.s.) ve İsrailoğullannın kurtuluşuna çekme ve teşvik vardır.

Sonra Allahu Teâlâ, bu teşviğin ardından kıssanın bölümlerini açıklamaya başlıyor. Birinci bölümde Allahu Teâlâ, Musa (a.s.)’ın Firavunla tartışmasını, hüccet ve mantıkla ona galip gelmesini, Firavun ve kavmi olan Mısır Kıptileri-nin huzurunda apaçık ayetleri göstermesini haber veriyor.

Musa (a.s.) şöyle dedi: Ey Firavun! Ey Mısır kralı! Ben, her şeyin sahibi ve yaratıcısı, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Allah hakkında, hak olandan başkasını söyleyemem. Çünkü peygamber, her şeye muktedir olan Allah hakkında yalan söylemez. Onun için ben Allah hakkında, ancak hak ve doğru olan şeyi söylerim.

Bu iki cümle, tevhid akidesini -ins ve cinniyle bütün âlemlerin, tek bir Rabbi olduğu inancı- ve Allahu Teâlâ tarafından tebliğde ismet ile te’yid olu­nan peygamberlik akidesini içine alır.

Şu söz de, onun peygamberliğini destekleyen şeylerdendir: “Gerçekten size, Rabbiniz’den açık delil ile geldim” Size, Allah’dan bir burhan ve kesin bir hüccet getirdim. Onu bana, size haber verdiğim şeylerde doğru olduğuma işaret et­sin, diye verdi.

“Rabbinizden” sözü, bütün insanların Allah’ın terbiyesi altında ve mahlu­ku olduğuna, Firavun’un Rab ve ilâh olmadığına, gösterdiği mucizenin Mu­sa’nın yaptığı bir şey olmadığına işaret etmektedir.

Sonra, Musa (a.s.)’ın açık bir mucize ile peygamberliğini isbatı açıklanıyor. Musa (a.s.), Firavun’dan İsrailoğullarını esaretten, kölelikten kurtarmasını, Rablerine ibadet etmeleri için, kendi vatanlarına, babalarının doğum yeri olan Arz-ı Mukaddes’e dönmek üzere gitmeleri için, onları serbest bırakmasını iste­di. İsrailoğullan yüce bir peygamberin sülalesindendir: İsrail. Bu, Yakub İbni İshak İbni İbrahim Halilü’r-Rahman’dır.

Yusuf (a.s.) vefat edip kabileler yok olduğunda, Firavun İsrailoğullanna üstün geldi, onları köle etti. İşte Allah, Musa (a.s.) ile onları kurtardı. Yusuf (a.s.)’ın Mısır’a girdiği zamanla Musa (a.s.)’m girdiği zaman arasında 400 sene vardır.

Firavun, Musa’ya cevap vermek üzere şöyle dedi: Rabbinin katından bir mucize ile destekleniyorsan ve eğer iddianda samimi isen, göster onu.

Musa (a.s.), onun bu isteğine doğrudan cevap verdi: Asasını sağ tarafından toprağa, Firavun’un önüne attı. O, birdenbire gerçekten, hareket eden, bir yer­den bir yere giden bir yılan oluverdi.

Elini gömleğinin yakasına koyduktan sonra çıkardı. Eli, parlayan güneş gibi bir şey oldu: “Ve elini de yakana sok. İlletsiz, parlak beyaz çıkıverir” (Nemi, 27/12).

İşte kıssanın ikinci bölümü: Yılan, asa ve elin vasıflan hakkında, Kur”an ayetlerinin belirttiğinden daha fazlasını söyleyemeyiz. Çünkü söylenenlerin güvenilir senetleri yoktur. Onlar, yahudi Ka’bu’l-Ahbâr ve İran asıllı Vehb b. Münebbih gibi sonradan İslâm’a giren, müdekkik ve ehl-i takva olmayan kim­selerin İslâm’a soktuğu İsraili rivayetlerden ibarettir.

Bilindiği üzere, İslâm’ın ilk dönemindeki siyasi fitneleri yahudi Abdullah b. Sebe’ taraftan bir cemaat ve İslâm’ı içinden yıkmak için İslâm’a giren İranlı cemaatler çıkarmıştır. Nitekim Hz. Ömer, İran’daki gizli bir cemiyet tarafından gönderilen Ebû Lülüe tarafından ve Hz. Osman da Abdullah b. Sebe’nin ajan-lan tarafından öldürüldü.

Sonra kıssanın üçüncü bölümü gelir. Bu bölüm: Firavun’un adamlannın konuşmasını içine alır Firavun’un danışmanlan ve ona uyanlar: “Muhakkak bu, gayet bilgin bir sihirbazdır” dedi. Sihir konusunda uzman kimse, sihriyle insanlan kendine çekebilir. Bununla, bize üstün gelebilir, krallığımız elden gi­der, topraklanınız elimizden çıkar dediler. Bütün bunlar başka bir ayette açık­lanır: “Onlara dediler ki: Siz bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan döndürmek ve yeryüzünde de büyüklük olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanıcılar değiliz” (Yunus, 10/78). Gerçekten o, Firavun’un söyledikleri­nin bir yankısıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, Firavun’un etrafındakilere söylediklerini şöyle anlatır: “Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki: “Muhakkak ki bu, çok bi­len bir sihirbazdır. Bu sizi, sihri ile yerinizden çıkartmak istiyor. Siz ne emre­dersinizi” (Şuarâ, 26/34-35).

Ondan korktukları şey meydana geldi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyu­rur: “Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine ondan korkageldiklerini gösterelim” (Kasas, 28/6).

Firavun’un ileri gelen adamları, görüşlerini şöyle açıkladılar: Onun ve kardeşinin işini açıklamalarını geciktir, adamlarını gönder de diğer bölgelerde­ki ve şehirlerdeki sihirbazları toplayıp getirsinler.. “Şehirlerdeki” tabirini kul­lanması, sihrin, insanların çokça bulunduğu şehirlerde daha çok gelişmiş olma­sındandır.

O zaman sihir çok yaygındı. Onun için Musa (a.s.)’m getirdiği şeyin, sihir­bazların ortaya koyduğu gözbağcılık türünden bir şey olduğunu sandılar. O’nun için onlara gösterdiği mucizelerin benzeriyle ona karşı koymaları için si­hirbazları topladılar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “(Firavun) “Sen sih­rinle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin ey Musa?” dedi. Elbette biz de, senin sihrin gibi bir sihir getiririz. Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti ver ki, sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun. (Musa): “Si­zinle karşılaşma zamanımız zinet günüdür. Kuşluk vakti insanlar (orada) top­lansınlar” dedi. Firavun dönüp hilesini toplayıp sonra geldi” (Tâ-Hâ, 20/57-60).

“Sana bilgin sihirbazların hepsini getirsinler.” Yani adamlarını gönder, sa­na sihir sanatında mahir sihirbazları getirsinler. Mahir sihirbazların gelmesin­den maksadın, üstünlük sağlamak olduğu açıktır. Zemahşerî der ki: Bu, Kıpti-lerle danışma ile olmuştu.

Sonra dördüncü bölüm gelir: Sihirbazların rolü.

Her yerden sihirbazlar geldi. Firavun’a: “Musa’ya üstün gelirsek, bizim için bir mükâfat var mı?” dediler. Firavun: Evet, sizin için büyük bir mükâfat var, yakınlarımdan olacaksınız, dedi. Bu, onlara bir teşviktir.

Tayin edilen günde sihirbazlar Musa (a.s.)’a: İlk önce ya sen sihrini ortaya koy, ya da biz ortaya koyalım, dediler. Bunda, kendilerine duydukları büyük bir güven ve onun yaptığını küçümseme vardır.

Onların bu sorusuna, Musa (a.s.), bilgili zeki bir kimsenin cevabryla karşı­lık verdi. Çünkü sonraya kalan, durumun gereğine göre hareket etmesini daha iyi bilirdi. O da kendine güveniyor ve onlara üstün geleceğine inanıyordu: Siz atın.. Bu söz, önce onların ustalığını göstermelerine bir izindir. Yoksa sihir işini kabul ettiğini ifade etmez. Bu sözüyle o, insanların onların işini görmesini ve iyice düşünmelerini istiyordu. Çünkü onlar bu göz boyama işini bitirince, hak ortaya çıkacak ve insanlara daha etkili olacaktı. Onun için Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Bıraktıklarında, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku sal­dılar. Ve büyük bir sihir getirmiş oldular” (A’raf, 7/116). Yani, sadece bir hayal ve yapma bir şey olduğu halde, insanlara gerçekmiş gibi geldi: “(Musa): “Hayır siz bırakın dedi. Birden onların ipleri ve değnekleri sihirleri yüzünden kendisine yürüyorlarmış hayalini verdi. Musa, nefsinde gizli bir korku buldu. Biz: “Korkma! Çünkü üstün (gelecek) olan muhakkak sensin” dedik. “Sağ (el)indeki-ni bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak sihirbaz hile-sidir. Sihirbaz ise nerede olursa felah bulmaz” (Tâ-Hâ, 20/66-69).

Musa (a.s.)’ın kendine güveni, kendi göstereceği şeyin sihir değil, ilahî bir mucize olduğuna güveni tescil ediyor: “Onlar attıkları zaman Musa dedi ki: “Sizin bu getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz Allah onu iptal edecektir. Elbette Allah, o fesatçıların işini ıslah etmez. Allah, günahkârların hoşuna gitmese de hakkı ispat eder..” (Yunus, 10/81-82).

“Bıraktıklarında, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldı­lar” ayetinin manası: Sihirbazlar, iplerini ve sihir aletlerini attığı zaman, ba­kanların gözlerini büyülediler. Musa (a.s.) da, sihirlerinden dolayı onların koş­tuğunu zannetmişti. Sihirbazlar, insanların gözünde etkisi ve görünüşü büyük bir sihir yapmışlardı. Rivayete göre onlar iplerini ve sihir aletlerini boyamışlar, onlara hareket ediyor havası vermişlerdi. Civa koydukları da söylenmiştir. [56]

Sihirbazların Alemlerin Rabbine İnanması

117- Biz de Musa’ya: “Asanı bırak” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, bu onların uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor. öylece, hak yerini buldu, onların yapmakta oldukları şeyler de bir hiç olup gitti.

119- Artık orada mağlup olmuşlardı. Zelil ve makhûr geri döndüler.

120- Sihirbazlar ise hep birden secdeye kapandılar.

121-122- “Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.

Açıklaması

Bu bölüm, Musa (a.s.)’ın Firavunla olan kıssasının beşinci bölümüdür. O da sihirbazlarla olan durumudur. Cenab-ı Hakk’m peygamberi Musa (a.s.)’ı, hak ile bâtılın birbirinden ayrıldığı o durumda haberdar etmesi; sağ elindekini -asasını- atmasını söylemesi ile ilgilidir.

Allahu Teâlâ, Hz. Musa’ya büyük bir yılan haline gelen asasını atmasını emretti. Birden o asanın yılan olduğu, onların attıkları şeyleri yuttuğu görül­dü. İbni Abbas şöyle demiştir: “Onların ipleri ve diğer sihirli aletlerinden bul­duğu her şeyi yutuyordu. Bunun üzerine sihirbazlar, bunun bir sihir olmayıp Allah tarafından gönderilen bir şey olduğunu anladılar ve secde etmek üzere yere kapanarak: “Alemlerin Rabbine iman ettik” dediler.

Sihirbazlar iplerin içini cıva ile doldurmuşlardı. Isının etkisiyle -ya güneş ısısıyla veya sırf onun için hazırladıkları bir ateşin ısısıyla- hareket etmişlerdi.

“İşte böylece, hak yerini buldu.” Yani hak gerçekleşti, güneş gibi apaçık or­taya çıktı. Sihirbazların yaptıkları hile ve tuzaklar boşa çıktı. Hz. Musa’nın yaptığı şeyin sihir üstü bir şey olduğunu anladılar.

O büyük toplulukta sihirbazlar, Allah’ın emrine ve kudretine mağlup oldu­lar. Firavun ve beraberindekiler yenilgiye, hüsrana ve utanç verici duruma düştüler. Rezil ve rüsvay oldular. Sihirbazlar ise iman ettiler.

Sihirbazlar mucizeyi görünce, Rablerine secdeye kapandılar. Çünkü Hak, onlara galip geldi ve onları secdeye şevketti. Alemlerin Rabbine, Musa ve Ha­run’un Rabbine, bütün eşyanın, ins ve cin bütün mahlûkatın Rabbine iman et­tik, dediler.

Bunlar, hareketlerinde mantıkî ve vicdanlarıyla uyum içinde idiler. Kibir­lenmediler. Firavunla yaptıkları konuşmanın ruhuna sadık kaldılar: Firavun, Musa (a.s.) ile mübarezeden önce, sihirbazların önde gelenlerini ve ustalarını çağırarak onlara ne yaptıklarını sormuş, onlar da: Öyle bir sihir yaptık ki, yer­yüzündeki sihirbazların hiçbiri ona karşı koyamaz, ancak Alah’tan bir şey olur­sa karşı konur, demişlerdi. İşte onun için onlar, Musa (a.s.)’m asasının Al­lah’tan olduğuna iman ettiler. [57]

Firavunun Sihirbazları Tehdidi, Onların Allah’a İmanda Israrları

123- Firavun: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Bu, şüphesiz ahalisini oradan çıkarmanız için şehir­de kurduğunuz gizli bir hilekârlıktır. Yakında bileceksiniz” dedi.

124- “Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da mu­hakkak topunuzu astıracağım”

125- Sihirbazlar: “Biz, muhakkak Rab-bimize dönücüleriz” dediler.

126- “Sen bizden, başka bir sebeple de­ğil, ancak Rabbimizin ayetlerine -onlar bize geldiği zaman- iman ettik diye in­tikam alacaksın. Ey Rabbimiz! Üzeri­mize sabır yağdır. Bizi müslüman ola­rak öldür.

Açıklaması

Bu, Musa (a.s.)’rn Firavunla olan kıssasının altıncı bölümüdür. Bu bölüm­de Allahu Teâlâ, Musa (a.s.)’a inandıkları zaman Firavun’un sihirbazlara yap­tığı tehdidi, onların da Allah’ın emrine teslim oldukları cevabını verdiklerini bildiriyor.

“İman mı ettiniz?” sorusuyla Firavun, onların tasdik ettiklerini anlatmak­ta ve böylece onları azarlamaktadır. Yani: “Ben size izin vermeden, Musa’ya iman edip ona tabi mi oldunuz?” demektedir.

Şüphesiz yaptığınız bu şey ve bugün onun size üstün gelmesi, karşılıklı olarak planladığınız bir işti. Tıpkı diğer bir ayette: “Muhakkak ki o, size büyü­yü öğreten büyüğünüzdür” (Tâ-Hâ, 20/71) demesi gibi. Siz bunu, sihrinizle Mı­sırlıları bu şehirden çıkarmak ve İsrailoğulları ile oraya yerleşmek için düşün­dünüz. Bu tuzağınız ve hileniz üzerine, size nasıl azab edeceğimi bileceksiniz.

Firavun’un bu sözü halkın sihirbazlara uyup iman etmemeleri için uğradı­ğı yenilgiyi örtbas etmeye yönelik olarak yanlışı doğru gösterme arzusundan başka bir şey değildir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyurur: “(Fira­vun) kavmini böylece hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler” (Zuhruf, 43/54). Fi­ravun, bu sözlerinin boş ve yersiz olduğunu biliyordu. Mısır’ın çeşitli yerlerinde bulunan sihirbazları toplamak için adamlar gönderen ve onlara büyük mükâ­fatlar vaad eden oydu. Musa (a.s.) sihirbazlardan hiçbirini tanımıyordu ve on­ların hiçbirini görmemiş, hiçbiriyle bir araya gelmemişti. Bu durumu Firavun da biliyordu.

İşte Firavun, mübarezeden önce Hz. Musa ile ileri gelen sihirbazlar ara­sında geçen tartışmayı gizli anlaşma ve tuzak şeklinde yorumlayarak bundan yararlanmak istedi. Rivayet olunduğuna göre Musa (a.s.) büyük sihirbaza: “Se­ni yenersem bana inanır mısın?” demiş, o da: “Ben, öyle bir sihir yaparım ki, onu hiçbir sihir yenemez. Eğer bana üstün gelirsen, elbette sana inanırım” de­miştir. Firavun da bunu duymuş, onun için bu şekilde konuşmuştur.

Firavun: ‘Yakında bileceksiniz” sözüyle kısaca tehdit ettikten sonra, bunu genişleterek: “Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da muhakkak topunuzu astıracağım” dedi. “Hurma dallarına asacağım” (Tâ-Hâ, 20/71). Bana tuzak kuranlara ve otoritemden dışarı çıkanlara bir ibret olsun diye. İbni Abbas: “İlk idam ettiren ve çaprazlama elleri ve ayakları kestiren Fi-ravun’dur” demiştir.

Firavun’un tehdidine karşı sihirbazlar şu cevabı verdiler: Şüphesiz biz öl­dürülmeye ve ölüme önem vermeyiz. Çünkü biz, Allah’a döneceğimize kesin olarak inanıyoruz. Ceza ve mükâfat günü olan ahirette Allah, ellerimizin ve ayaklarımızın kesilmesi ve asılmamıza karşı bizi mükâfatlandıracaktır. Biz Al­lah’ın azabından kurtulmak istiyoruz. Çünkü O’nun azabı, senin azabından çok daha şiddetlidir. Bugün biz senin azabına sabrederek Allah’ın azabından kurtulacağız: “(Sihirbazlar) dediler ki: “Bize zarar yoktur. Şüphesiz ki biz, Rab-bimize dönücüleriz. Biz gerçekten umarız ki (senin halkından) ilk biz iman etti­ğimiz için- Rabbimiz günahlarımızı mağfiret eder” (Şuarâ, 26/50-51).

Zemahşeri’nin dediği gibi, mananın şöyle olması muhtemeldir: Biz ve sen ey Firavun! Hepimiz Allah’a döneceğiz. O, aramızda hüküm verecek. Bunda, onun rububiyet iddiasını yalanlama ve Allah katında olan şeyi, onun geçici dünya arzularına tercih etme vardır.

Sen bizi, sadece Allah’ın ayetlerine inandığımız için ki bu iman, amellerin en hayırlısı ve bütün övünülecek şeylerin aslıdır- bizi ayıplıyorsun. Bunda ken­disine hiçbir dönüş olmayan bir kararın ilânı vardır. Sanki onlar şöyle diyorlar­dı: Sakın, imanımızdan döneceğimizi ümit etme.

Ey Rabbimiz! Bize öylesine geniş bir sabır lütfet ki, eşyaların suda gömül­düğü gibi biz de o sabır denizinde gömülerek senin dinine sabır ve sebat ile sa­rılalım.

Anlaşıldığına göre Firavun tehdidini bilfiil uygulamıştır. Nitekim Yüce Al­lah’ın kıssanın başındaki şu sözü buna işaret eder: “Bak, fesatçıların sonu nice oldu!.” Yani Firavun ve topluluğunun rivayete göre Firavun sihirbazları yaka­ladı ve onları, nehir kıyısında kestirdi. Sihirbazlar Musa’ya iman ettiğinde, halktan da altı yüz bin kişi iman etti.

“Bizi müslümanlar olarak öldür.” İslâm üzere kararlı ve peygamberin Mu­sa’ya tabi olanlar kıl. Firavun’a şöyle dediler: “Bize gelen açık mucizelerin ve bi­zi yaratanın üzerine seni tercih etmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin. Gerçekten biz Rabbimize iman ettik ki, bizim günahlarımızı ve bizi işlemeye zorladığın sihir konusunda bizi affetsin. Allah hayırlı ve daha kalıcıdır. (Kıyamette) bir kimse Rabbine mücrim haliyle gelirse, muhakkak onun için cehennem vardır. O, ölmez de, dirilmez de. Kim de O’na mümin olarak salih amelde bulunmuş olarak gelirse, onlar için en yüksek dere­celer vardır” (Tâ-Hâ, 20/72-75).

İbni Kesir, İbni Abbas ve diğer müfessirlerden şunu nakleder: Günün ba­şında sihirbaz idiler, günün sonunda masum şehitler oldular. [58]

Firavun Ve Adamlarının Musata Ve Kavmine Zulme Yönelmesi

127- Firavun kavminden olan ileri ge­lenler şöyle dedi: “Musa ve kavmini yer­yüzünde fesatçılık etsinler, seni ve ilâh­larını terketsinler diye mi bırakacak­sın?”. O da: Oğullarını öldürün, yalnız kadınlarını diri bırakın. Şüphesiz biz onların üzerinde kahdericileriz” dedi.

128- Musa kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç ise sakınanla­rındır” dedi.

129- “Sen bize gelmezden önce de, gel­dikten sonra da eziyete duçar edildik” dediler. (Musa) şöyle dedi: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizi yeryüzünde halifeler yapacak da, sizin neler işleyeceğinize bakacaktır.”

Açıklaması

Bu bölüm, Musa (a.s.)’ın Firavunla olan kıssasının yedinci bölümüdür. Burada Cenab-ı Hak, sihirbazların Musa (a.s.)’a iman edip büyük bir halk top­luluğu önünde onun safına katılmalarından sonra Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin Musa (a.s.)’a ve ona tabi olanlara karşı içlerinde gizledikleri eza ve düşmanlığı haber veriyor.

Mana şöyle olur: Firavun kavminin ileri gelenleri, Firavun’a şöyle dediler: Musa ve kavmini, senin halkını ifsad etsinler, dinlerine yahut kendi idareleri­ne soksunlar, senin dışında bir Rabbe ibadete çağırsınlar, seni ilâhlarınla bir­likte bıraksınlar, sana ve o putlara tapmasınlar diye mi serbest bırakacaksın?!

Eski Mısır’da, Mısırlıların birçok ilahlara taptıkları bilinmektedir. Onların biri de güneş ilâhıydı ve ona “Ra” derlerdi. Onlara göre Firavun da o güneşin oğluydu.

Hasan el-Basrî şöye demiştir: Firavun putlara tapıyordu. Böylece o hem tapan, hem de tapılandı. Teymî ise şöyle demiştir: Firavun, boynuna taktığı bir şeye tapıyordu. Firavun, kavminin ileri gelenlerine şu cevabı verdi: Daha önce de yaptığımız gibi, İsrailoğullarının doğan erkek çocuklarını öldürtür, kadınla­rını hayatta bırakırız. Böylece çoğalamazlar ve yok olur giderler. Biz onlardan üstünüz. Bize eziyet edemezler, topraklarımızda fesatlık çıkaramazlar, hükmü­müzden dışarı çıkamazlar.

Başka bir zaman da Firavun Musa (a.s.)’ı öldürmek istedi. Nitekim şu ayet-i celilede, bu ifade olunur: “Firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüre­yim. O da Rabbini çağırsın. Çünkü onun dininizi değiştirmesinden veya yeryü­züne fesat çıkartmasından korkuyorum” (Mümin, 40/26).

Firavun: “Onların doğan erkek çocuklarını öldürtürüz” dediği zaman, bu­nu duyan yahudiler korktular ve rahatsız oldular. Bunun üzerine Musa (a.s.) onları sakinleştirerek nasihat edip şöyle dedi: Sadece Allah’tan yardım isteyin. O’ndan yardım ve destek dileyin. Sabredin, üzülmeyin. Sadece Allah, musibet­lere karşı yardım eder. Sabır, müminin silahı ve ferahın anahtarıdır. Bilin ki yeryüzü Allah’ındır, O’na kullarından istediklerini vâris kılar. Bu, onlara zafer vaadidir. Yeryüzünün onların olacağını haber vermedir.

‘Yeryüzü” kelimesiyle, bildiğimiz dünya kasdolunduğu gibi, özel olarak Mısır da kasdolunur. Nitekim şu ayet de bunu ifade eder: “Ve diyecekler ki: “Bize olan va’dini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize miras ve­ren Allah’a hamd olsun” (Zümer, 39/74). Sonra Musa (a.s.) onlara güzel ve hayırlı sonucu müjdelemiş ve şöyle demiştir: Bilin ki, iyi ve güzel akıbet, Allah’tan kor­kanlarındır. Zafer -Firavun ve kavminin sandığı gibi değil- ancak müminlerindir.

Sonra İsrailoğullarıyla Musa (a.s.) arasında bir konuşma geçti. Sanki Mu­sa (a.s.)’m nasihati onlara tesir etmemişti. Firavun ve kavminden aşırı kork­tuklarından dolayı, biz, sen gelmeden, doğmadan önce de, peygamber gönderil­dikten sonra da, eziyete maruz kaldık. Sen gelmeden önce ve geldikten sonra da, aynı zillet ve horluğu bize uyguladılar. Erkek çocuklarımızı öldürdüler. Bize işkence ve kötülük ettiler. Bugün tarih tekerrür ediyor, kötülük devam ediyor.

Musa (a.s.), Allah’ın onlara yardm edeceğini, buna ileride kavuşacaklarını, bu hususta Allah’a güvendiğini, Firavun’un helak olacağını, ondan sonra Mısır topraklarına halef olacaklarını söyleyerek cevap verdi: Allah’ın fazlından umu­yorum ki O, arzusunu gerçekleştirecek, sizin düşmanınız Firavun ve kavmini helak edecek, onlardan sonra sizi yeryüzüne halife kılacak, sizin iyi ve kötü amelinize, nimete şükredip etmediğinize bakacak, durumunuza göre sizi mükâ­fatlandıracak, amelleriniz hayır ise karşılığı hayır, şer ise karşılığı şer olacak.

Bu, onları ceza gidip nimet geldiği zaman, buna şükretmeye, bir teşviktir.

Musa (a.s.), “kesinlikle” demedi de, “umuyorum” dedi. Bununla, işleri Al­lah’ın istemesine havale etti. Onlara çalışmayı terketmemelerini hatırlatmak istedi. Sibeveyh der ki: Arapça’da “Asâ” kelimesi, bir umut ve korku ifade eder.. Zeccâc ise, Allah’a nisbet olunan bir umudun vuku bulması vaciptir, der. [59]

Firavun Ailesinin Çeşitli Dünya Azaplarına Uğraması. Dokuz Mucize

130- Muhakkak biz Firavun hanedanı­nı, düşünüp ibret alsınlar diye yıllarca kuraklıkla ve mahsul kıtlığı ile tutup sıktık.

131- Fakat onlara iyilik gelince: “Bu bi­zim hakkımızdır” dediler. Eğer kendi­lerine bir fenalık gelirse, Musa ve be­raberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi. İyi bilin ki onların uğursuzluğu ancak Allah tarafından-dır. Fakat onların çoğu bilmezler.

132- “Bizi büyülemek için hangi muci­zeyi getirirsen getir, asla sana iman et­meyiz” dediler.

133- Biz de onlara ayrı ayrı ayetler ol­mak üzere, başlarına tufan, çekirge kı­mıl, kurbağalar ve kan gönderdik. Fa­kat yine kibirlerine yediremediler. On­lar öyle günahkâr bir topluluk idiler.

Açıklaması

Bu ayetler, Musa (a.s.)’m Firavun’la olan kıssasının sekizinci bölümünü teşkil eder. Bu bölümde cezadan, yahut Allahu Teâlâ’nm, Firavun ve kavmine indirdiği ayetlerden söz edilir. Musa (a.s.): “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak edecek” sözüyle, Firavun ve kavmine azap indirileceğini müjdelemiştir. Bu bölümde, küfür ve yalanlama tehlikesinden uzaklaştırmak için, kökünü kazıma şeklindeki azap inmeden önce gelen çeşitli azaplar zikrolunmuştur. Köklü azap, İsrailoğulları kurtulduğu halde, Firavun’un denizde boğulması-dır.

Allahu Teâlâ, İsra sûresinde ceza ayetlerinin dokuz tane olduğunu zikret­miştir: “Andolsun ki biz Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik.” (İsrâ, 17/101).

Burada yedi ayet açıklanmıştır. Buna, Yunus sûresinde açıklanan da ek­lenir: “Musa: “Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve (kavminin) ileri ge­lenlerine dünya hayatında zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolun­dan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Sen onların mallarını yok et, kalpleri­ni şiddetle mühürle ki, onlar o elemli azabı görecekleri zamana kadar iman et­meyeceklerdir.” (Yunus, 10/88). Musa (a.s.)’m dokuz mucizesinden biri de Fira­vun ve kavminden ona tabi olanların sahip olduğu malların taş haline gelme­sidir.

Beyzavî, dokuz ayeti şöyle tefsir eder: Bunlar, Musa (a.s.)’m İsrailoğulları-na getirdiği dokuz ayettir. Firavun ve adamları, Musa (a.s.)’m getirdiklerini kabul etmedikleri için cezalandırılmışlardır. O dokuz ayet şunlardır: Asa, be­yaz el, çekirge, bit, kurbağalar, kan, taştan su fışkırması, denizin yarılması, Tur dağının İsrailoğulları’nm üzerine kaldırılması. Son üçü yerine, tufan, sene­lerce kıtlık ve mahsul noksanlığını zikredenler de olmuştur.

Deniz yarılması, ayetler tamamen ortaya çıktıktan sonra meydana geldi. Taştan su fışkırması, Firavun’un helak edilişinden sonra oldu. Firavun ve kav­minin ayeti olması doğru değildir. Asa ve beyaz el, Musa (a.s.)’m mucizeleri olup azap ayetleri değildir. Bence, ayetlerin toplamı şöyle olur: Kıtlık yılları, malların noksanlaştırılması, insanların noksanlaştırılması, meyvelerin nok-sanlaştırılması, tufan, çekirge, bit, kurbağalar, kan. [60] Bunlardan yedisi bura­da, A’raf sûresinde, bir tanesi Yunus sûresinde zikrolunur. İnsanların noksan­laştırılması genel olarak kuraklıktan, meyvelerin noksanlaştırılmasmdan ve tufandan meydana gelir. Mücahid ve Ata, tufanın ölüm olduğunu söylemişler­dir.

Buradaki ayetlerin manası şudur: Biz, Firavun hanedanını senelerce, çöl­de ekin azlığı sebebiyle kıtlıkla denedik. Az yağmur sebebiyle meyvelerini nok-sanlaştırdık. Reca b. Hayat şöyle der: “Bir hurma ağacı, sadece bir meyve veri­yordu.” Sonra Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Düşünüp ibret alsınlar diye.” Yani ibret alıp, küfürlerinden ve Allah’ın ayetlerini yalanlamaktan, İsrailoğullarına zulümden vazgeçsinler, Rab olarak Allah’a iman etsinler, Musa (a.s.)’ın daveti­ne uysunlar diye. Çünkü, birtakım uyarılar olarak bu tür zorlukları gönder­mek, Allahu Teâlâ’nm kanunudur. Tecrübeler gösteriyor ki, musibetler nefisleri yumuşatmıyor. Musibetler, afetler, meyvelerin noksanlaştırılması, insanların Allah’a dönmelerine bir sebep oluyor. Rablerine dönüp hidayeti bulurlarsa, bu, hayır ve bolluk olur; eğer Rablerinden yüz çevirirlerse, kıtlık, kuraklık ve he­lak olur. İşte Firavun hanedanı, kendilerini uyardığı halde Musa (a.s.)’ın dave­tine uymaktan yüz çevirdiler ve dolayısıyla helak oldular.

Sonra Allahu Teâlâ, musibetlerin Firavun hanedanının azgınlık ve taşkın­lığını arttırdığını açıklıyor: “Onlara iyilik gelince…” Yani onlara bolluk, rızık geldiği, meyveleri ve hayvanları arttığı zaman, “bunlar, bizim çalışmamız, bil­gimiz ve üstünlüğümüzün eseridir” derler. Onlara bir kıtlık ve kuraklık isabet ettiği zaman ise, bunu Musa (a.s.) ve beraberindekilerin uğursuzluğu sayarlar. Bunlar bizim başımıza onların yüzünden geliyor deyip Allah’ın nimetine şük­retmiyor, amellerinin bozuk ve nefislerinin kötü olduğunu unutuyorlardı. Nite­kim, Allahu Teâlâ, Peygamber (s.a.) hakkında şöyle buyurur: “Eğer onlara bir iyilik dokunursa: “Bu Allah’tandır” derler. Bir musibet dokunursa: “Bu senden­dir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır” (Nisa, 4/78).

Sonra, Allahu Teâlâ şu sözüyle onlara cevap veriyor: “İyi bilin ki, onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır.” Onlara isabet eden iyilik ve kötülü­ğün hepsi Allah’ın kaza ve kaderiyledir. Allah iyiliği, şükredenle nankörlük edeni, kötülüğü de, sabredenle hoşnut olmayanı ayırdetmek için bir imtihan kılmıştır. Azgınlar ve bozguncuların taşkınlıklarından ve bozgunculuklarından dönmeleri, taşkınlık ve sapıklıklarına son vermeleri için, yine Allahu Teâlâ ço­ğunlukla kulların işlerini, onlara indirdiği hayır ve şerre bir sebep kılmıştır. Zemahşerî: “Onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır” ayetinin açıklamasında şöyle der: Onların hayır ve şer sebebi, Allah katandandır. O’nun hük­mü ve dilemesidir. Onlara isabet eden iyilik ve kötülüğü dileyen Allah’tır. Nite­kim Cenab-ı Hakk’ın: “De ki: Hepsi Allah taraflıdandır” sözü, bunu ifade eder. Bunun manası şudur: Haberiniz olsun, onların uğursuzluğu sadece Allah ka-tındandır. Onların yapacakları şeyler Allah katında yazılıdır. Ölümlerinden sonra, Allah’ın kendilerine söylediği şeyle cezalandırılırlar: “Ateştir. Onlar, sa­bah akşcm ona arz olunurlar” (Mümin, 40/46).

Fakat insanların pek çoğu, Allah’ın kâinattaki uygulamasının hikmetini, sebeplerin bu sebepleri meydana getirene irtibat keyfiyetini, işlerin kadere gö­re cereyan ettiğini, her şeyin O’nun katında takdir edildiğini, uğursuzluğun Musa ve kavmi sebebiyle olmadığını, kötü amel sebebiyle ve zikrolunan sebebi­yet kanunundaki ilahî düzen gereği olduğunu bilmez.

Bunun da ötesinde iyilikler ve kötülükler onlara, Rablerine karşı görevle­rini hatırlatmadı. Onlar başkaldırdılar, hakka karşı inat ettiler. Hz. Musa’ya karşı söyledikleri şu sözlerle, bâtılda ısrar ettiler: Bize hangi mucizeyi getirir-sen getir, hangi hüccet ve delili gösterirsen göster, bizi ikna etmek ve dinimiz­den döndürmek için neyi ortaya koyarsan koy, onu reddederiz. Sana ve getirdi­ğin şeylere inanmayız, peygamberliğini ve sözlerini asla tasdik etmeyiz.

Onun için Allah onları, küfürlerinden, yalanlamalarından ve suçlarından dolayı cezalandırdı. Onlara tufanı gönderdi. Tufan, ekinleri ve meyveleri yok edecek derecede aşırı yağmur yağmasıydı. Nitekim İbni Abbas şöyle demiştir: Tufan: Onları saran ve rahatsız eden yağmur, ya da seldi.

Cenab-ı Hak, Firavun kavmine çekirge gönderdi, bütün ekinlerini ve mey­velerini, sonra da her şeyi, hatta kapıları, evlerin tavanlarını, elbiseleri yediler. Fakat İsrailoğullarının evlerine bir tane bile çekirge girmedi. Firavun’un kavmi, Musa (a.s.)’dan yardım istedi. Yedi gün sonra bu durumdan kurtuldular. Musa (a.s.), boş bir alana çıktı, asasıyla doğuya batıya doğru işaret etti. Çekirgeler gel­dikleri yerlere geri döndüler. Onlar yine, biz dinimizi terketmeyiz, dediler.

Bir ay sonra, onlara güve, ya da kene musallat oldu. Çekirgelerin geriye bıraktıklarını yediler, yeryüzünü yaladılar. Yahut bir ay sonra, onlara küçük si­nekler, ya da pireler veya sivrisinekler musallat oldu, çekirgelerden sonra, on­lara kımıl felâketi geldi. Kurtlar ekinleri yediler, yeşil olan her şeyi yok ettiler. Yine Musa (a.s.)’dan yardım istediler, bu hal kaldırıldı. Onlar yine eski halleri­ne döndüler.

Bu sefer Allah, kurbağalar gönderdi. Kurbağalar evlerine girdi. Kaplarına, yiyeceklerine doldular. Öyle ki, bir kimse konuşmak istediği zaman, kurbağa ağzına sıçrıyordu. Yatakları kurbağalarla doldu, uyuyamaz oldular. Kurbağalar kendilerini kaynar vaziyetteki çanak çömleklere atıyorlardı. Firavun kavmi yi­ne Musa (a.s.)’dan yardım istediler. “Bize bu kere de acı, merhamet et, içten tevbe edip bir daha eski halimize dönmeyeceğiz” dediler. Onlardan söz aldı ve onlar için Allah’a dua etti. Bunun üzerine Allah, onlardan bu durumu kaldırdı. Ancak yine verdikleri sözü bozdular.

Sonra Allahu Teâlâ, onlara kan gönderdi. Suları kana döndü. Nehirlerden ve kuyulardan su aldıkları zaman, onu taze kan şeklinde buldular. Durumdan Firavun’a şikayetçi oldular. Şöyle dedi: “O size sihir yapmıştır.” Firavun Kıpti ile Yahudiyi aynı yerden su almak için bir araya getirdi. Yahudinin aldığı şey su, Kıpti’nin aldığı şey kan oluyordu.

Bunların hepsi de apaçık ayetlerdi. Allah’tan olduklarına, bunlara O’ndan başka kimsenin gücü yetmediğine, küfürlerinin cezası olduklarına, Musa a.s.)’nm doğruluğuna işaret ettiklerine -ki bunların meydana geleceğini söyle­yerek onları korkutmuştu- hiçbir kimsenin şüphesi olamaz.

Firavun ve kavmi, inat ve kibirleri üzere kaldılar. Allah’a ibadet etmekten geri durdular. Öğüt almadılar, kendilerine ve başkalarına karşı suç işleyen, suç ve günahta ısrar eden kimseler oldular. [61]

Azabın Kaldırılması İçin Musa (A.S.)’A Sığınmaları, Verdikleri Sözden Caymaları, Firavun Ve Kavminin Boğulması

134- Üzerlerine azab çökünce: “Ey Mu­sa! Bizim için Rabbine -sana olan ahdi hürmetine- dua et. Eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana iman edece­ğiz ve İsrailoğullarını da seninle bir­likte göndereceğiz” dediler.

135- Biz onlardan, erişecekleri bir sü­reye kadar azabı kaldırınca, hemen ye­minlerini bozmaya başladılar.

136- Artık biz de ayetlerimizi yalanla­maları, onları umursamamaları yüzün­den kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk.

Açıklaması

Bu ayetler, Musa (a.s.)’ın Firavun’la olan kıssasının dokuzuncu bölümünü teşkil eder. Bu zikrolunan azap ayetleri Firavun’a ve kâfir toplumuna indiği zaman, rahatsız oldular. Musa (a.s.)’dan Allah’ın bu azabı kaldırmasını istedi­ler. Eğer bunu yaparsa, onun peygamberliğine inanmaya söz verdiler. Musa (a.s.), Rabbine dua etti, Allah da onlardan azabı kaldırdı. Fakat onlar verdikle­ri sözde durmadılar. Her seferinde bu isteklerini yenilediler, fakat her seferin­de de sözlerinde durmadılar. Nihayet Allah, onları denizde boğarak helak etti.

Firavun’un topluluğuna şiddetli azap inip onlar da rahatsız ve huzursuz olunca, Musa (a.s.)’dan Rabbine peygamberliği ve sevgisi hürmetine, kendilerinden bu azabı kaldırması için dua etmesini istediler ve: “Eğer bu azabı kal-dırtırsan, mutlaka senin peygamberliğini tasdik edeceğiz. Rabbin katından ge­tirdiklerine inanacağız. Bizden istediğiniz gibi, seninle beraber İsraüoğullarını istedikleri şekilde Rablerine ibadet etmeleri için Filistin’e göndereceğiz” diye yemin ettiler.

Allah onlardan azabı her kaldırışında, bundan ibret alıp Allah’a iman et­mediler. Her seferinde sözlerinden caydılar. Biz onlardan azabı mutlak olarak değil, belirli bir zamana kadar kaldırdık. O zaman geldiğinde ise, biz onlardan azabı kaldırmayız, onları helak ederiz.

Rivayete göre, onlar tufan, çekirge, kımıl, kurbağalar, suların kan şekline dönüşmesi gibi her azap hali içinde bir hafta kalıyorlar, her defasında, onun kaldırılması için Musa’dan dua etmesini istiyorlar, Allah’a iman edeceklerini vaadediyorlar, sonra da sözlerinden cayıyorlardı.

Defalarca, azap onlardan giderildi, küfürlerinden ve cahilliklerinden vaz­geçmediler. O belirlenen vakit geldi ve Allah onlardan intikam aldı. Kendileri­ne gelen bütün ayetleri (mucizeleri) yalanlamaları, bu yalanlamanın dünya ve ahirette getireceği azaptan gafil olmaları -ki burada söz konusu olan gaflet, ayetlerden yüz çevirmeleri, onlardan ibret almamalarıdır- sebebiyle suda bo­ğuldular.

Allah onlardan kafir olanları gark etti, imanlarını gizleyen müminleri kur­tardı. Denizi Musa (a.s.) ve onunla beraber İsrailoğullan geçti, onların peşin­den Firavun ve askerleri geldi, denizin ortasına vardıkları zaman, Allah denizi onların üstüne kapattı. Allah’ın ayetlerini yalanlamaları ve onlardan gafil ol­maları sebebiyle suda boğuldular. [62]

İsrailogulları’nın, Firavunlardan Sonra Mısır’a, Amalikadan Sonra Şam’a Vâris Oluşları

137- Hakaretlere maruz bırakılmış olan ° kavmi de, feyiz ve bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğulları’na verdi- ği o pek güzel vaadi, sabretmeleri yü- zünden tamamlandı. Firavun ve kavmi- nin yapmakta olduklarıyla yükseltmek- te devam ettikleri şeyleri ise yıktık.

Açıklaması

Bu, Musa (a.s.)’ın Firavun’a olan kıssasının onuncu bölümüdür. Allahu Te-âlâ, Musa (a.s.)’ın doğruluğuna işaret eden ve birbiri peşisıra gelen ayetlere rağmen Musa’yı yalanlayan Firavun’un ve Mısırlıların cezasını -Yani zalimle­rin cezasını- açıkladıktan sonra, İsrailoğulları’ndan, Firavunlardan ve Amali­ka’dan sonra Mısır’a ve Şam’a halifeler olan sabırlı müminlerin mükâfatını açıklıyor.

Mana şöyle olur: Biz, İsrailoğulları’ndan, erkekleri öldürülüp kadınları geri bırakılmak, azap edilmek, ağır işlerde çalıştırılmak, kendilerinden cizye alınmak suretiyle tahkir edilen o kavmi, bereket, bolluk, nehirlerin çokluğuyla verimli ha­le getirdiğimiz Mısır ve Şam topraklarına mirasçı kıldık. Onlara olan geçmiş va­adimizi gerçekleştirdik: “Biz ise o yerde zayıfLatılanlara lütfetmek, onları önderler yapmak ve onları mirasçı kılmak istiyorduk. Ve onları o yerde hâkim kılalım, Fi-ravun’a, Hâmân’a ve askerlerine, onlardan korkageldikleri şeyi gösterelim” (Ka-sas, 28/5-6). Ayette geçen “yerin doğularına ve batılarına” ifadesi, onun doğu ve batı bütün yönlerine işaret eder. Burada “yer”den amaç, özel olarak Şam ve Mısır topraklarıdır. Çünkü Firavun’un idaresi altında olan yerler Mısır’dı. Bereketli topraklar ise Şam olabilirdi. Yerle, yer cinsinin murad olunduğu da söylenmiştir. Çünkü İsrailoğulları’ndan olan Davud ve Süleyman peygamberler, kral oldular.

“Rabbinin Israiloğulları’na verdiği o pek güzel vaadi gerçekleşti”. Firavun ve yandaşlarının eziyetlerine katlanmaları, onlardan gelen musibetlere göğüs germeleri sebebiyle Allah, Israiloğulları’na olan vaadini gerçekleştirdi. Nite­kim, Musa onlara şunu emretmişti: “Musa kavmine; “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin” dedi” (A’râf: 7/128). Çünkü sabır feraha kavuşmanın anahtarıdır.

Doğru oldukları zaman, Allah onlara vaadini tamamladı. Sonra, kendilerine ve insanlara zulümleri sebebiyle, o toprakları onlardan aldı. Artık bir daha da mukaddes topraklara geri dönmeleri konusunda, onlara Allah’ın bir vaadi omadı..

Firavun ve kavminin binalarını, ekinlerini, bahçelerde kurdukları çardak­larını ve saraylarını helak ettik.. [63]

Israılogulları’nın Allah’ın Kendilerine Olan Nimetlerini İnkâr Etmeleri

138- İsraioğulları’nı denizden geçirdik. Putlara tapagelen bir topluluğa rastla­dılar. “Ey Musa! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap­san” dediler. “Siz cidden bilmeyen bir kavimsiniz” dedi.

139- “Şüphesiz ki onların içinde bulun­dukları (din) yok olmaya mahkumdur. Ve amelleri de bâtıldır.

140- “Size, ilâh olarak Allah’tan başka­sını mı arayacakmışım? Halbuki o sizi âlemlere üstün kıldı” dedi.

141- Hani sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en şid­detlisini yapıyorlar, oğullarınızı öldü­rüyorlar, kızlarınızı da sağ bırakıyor­lardı. Bunda size, Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

Açıklaması

Allahu Teâlâ İsrailoğullan’nı, Firavun ve avanesinin tuzağından kurtardı: Peygamberi Musa’ya denize vurmasını emretti. O da vurdu, deniz açıldı. Her tarafı büyük dağ gibi oldu. Musa ve beraberindekiler, gemiler olmadan, sanki karadaymış gibi yürüyerek emniyetli bir şekilde denizi geçtiler. Firavun ve kavmini ise suda boğdu: Denizin ortasına geldiklerinde üstlerine suyu kapattı, helak etti. Nitekim bu ilginç olayı Cenab-ı Hak şöyle açıklar: “Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz ayrılıp her bölüm büyük dağ gibi ol­du. Diğerlerini de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. Sonra diğerlerini boğduk. Bunda mutlaka bir ayet vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler” (Şuarâ, 26/63-67).

İsrailoğullan, Allah’ın ayetlerini, büyük kudretini, Firavun ve ordusunu helak ettiğini, kendilerini ise kurtuluş ve selamete ulaştırdığını gördükten son­ra, son derecede büyük bir cehalet, sapıklık ve nimeti inkâr içine girdiler. Mu­sa’dan, putlardan bir ilâh edinmesini istediler. Bu hususta, onlar, putlara ta­pan, onlann boynuna sarılıp öpen bazı Araplardan etkilenmişlerdi. Heykellere tapan Mısırlılara benziyorlardı. Sanki onlar, Musa’nın kendilerini çağırdığı tevhidin manasını bilmiyorlardı.

Onlann gördükleri kavim Kenanîlerdendi. (Musa (a.s.) onlarla savaşılma-sını emretti.) Lahmîlerden olduğu da söylenmiştir. Taberî şöyle der: Sığır sure­tindeki birtakım putlara tapıyorlardı. Onun için bu, ondan sonra, onlarda bu­zağıya tapma duygusunu uyandırdı.

Onlar şöyle dediler: Ey Musa! Bize de onlann ilâhlan gibi, ibadet edip ta­pacağımız bir put yap. Bununla ondan, kendilerine bir put belirlemesini istedi­ler. Bu, onların maden, ya da taştan ilâh yapma hususunda Mısır çevresinden ve maddî kalkınmışlığından etkilendiklerine işaret eder..

Musa, büyük bir mucizeyi gördükten sonra onlann böyle bir istekte bulun-malannı hayretle karşıladı. Onlan cahillikle niteledi. Çünkü onlardan gördüğü bu istekten daha büyük ve daha kötü bir cahillik olamazdı. Tevhidin manasını, hiçbir insan, ya da maddeyi vasıta etmeden bir Allah’a ibadet etme gerektiğini, Allah’ın azamet ve celalini, O’nu ortak ve benzerden münezzeh kılma gerektiği­ni bilmiyorlardı.

Bu putları Allah’a vasıta kılmak küfürdür. Bütün peygamberler Al­lah’tan başkasına ibadetin küfür olduğu hususunda aynı şeyi söylemişlerdir.

Allah’ın dışında, ibadet edilen o varlığın ister âlemin ilâhı olduğuna inanılsın, isterse Allah’a yaklaştırdığına inanılsın aynıdır. Çünkü ibadet, ta’zimin en son noktasıdır. Ta’zimin en son noktasına da, ancak nimet ve ikramda bulu­nan lâyıktır. [64]

Bu, aptal ve cahillerin yoludur. Böylesi bir şey, Peygamber (s.a.) zamanın­da da meydana gelmiştir. Ahmed ve Nesai, Ebû Vâkid el-Leysî’nin, şöyle dedi­ğini rivayet ederler: “Resulullah (s.a.)’le birlikte, Huneyn tarafına doğru çıktık. Bir sidre ağacına uğradık. Ey Allah’ın Rasûlü! Bu ağacı kâfirlerin zâtü envâtı gibi, bize zâtü envât kıl, dedim. (Zâtü Envât: Kâfirlerin silahlarını asıp yanın­da ibadet ettikleri sedir ağacıdır). Resulullah (s.a) şöyle dedi: “Allahu Ekber! İsrailoğullarmın Musa’ya: Onların ilâhları gibi sen de bize bir ilâh yap, dediği gibi, siz de sizden öncekilerin yollarını izliyorsunuz.”

Musa cevabını şöyle tamamladı: Şu heykellere tapanların inandıkları bâtıl din, yok olmaya mahkumdur ve ibadet diye işledikleri amelleri de boşa çıkar. Onların faydasını görmeyecekler, aksine Allah’a yaklaştıracaklarına inansalar da o yüzden cezalandırılacaklar: “Onların işledikleri her amelin önüne geçip onu saçılmış toz zerreleri haline getiririz.” (Furkan, 25/23).

Kur’an’ın ibaresinden, putlara tapanların helake maru? kalacakları, amel­lerinin yok olacağı anlaşılıyor. Bu da o topraklarda putperestlik döneminin so­na ereceğinin müjdesidir.

Sonra Musa onlara şöyle dedi: Göklerin ve yerin yaratıcısı, bu nimetleri si­ze veren Allah’tan başkasını mı sizin için mabud olarak isteyeyim? Tevhidle, doğru dinle ve İbrahim (a.s.)’m dinini yenilemekle zamanın insanlarına sizi üs­tün kılan Allah’tır.

Sonra Musa (a.s.) onlara, Allah’ın kendilerini Firavun’un esaretinden, zil­let ve hakaretinden kurtardığını, izzet ve şerefe, mülk ve saltanata kavuştur­duğunu, düşmanlarından intikam aldığını, onlara ise ıyı muamele ettiğini ha­tırlattı. İşte şu zikrolunan şey de -Firavun’dan ve yaptıklarından kurtarmada ve onlara şu nimetleri vermede- büyük bir imtihan vardır. Siz, size şu hayat ni­metini bağışlayan, sizi kurtaran, size izzet veren Rabbinıze ibadet etmeye, di­ğer insanlardan daha çok çalışmalı, O’nun büyük nimetlerine diğer insanlar­dan daha çok şükretmelisiniz. Aciz, zayıf, çirkin ve sizinle, sizi insanlardan ve onların ibadet ettikleri şeylerden üstün kılan Allah arasında bir vasıta olacak ilâhlar olmasını istemenizden daha şaşılacak bir şey olabilir mi? [65]

Musa’nın Rabbiyle Konuşması, O’nu Görmek İstemesi Ve Kendisine Tevrat’ın İndirilmesi

142- Musa ile otuz gece için sözleştik. Ve buna ayrıca on gece daha kattık. Böylelikle Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceye tamamlandı. Musa kardeşi Harun’a: “Kavmimin içinde benim ye­rime geç ve ıslah et. Fesatçıların yolu­na da uyma” dedi.

143- Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca dedi ki: “Ey Rabbim! Bana kendini göster de, seni göreyim.” “Beni katiyyen göre­mezsin. Fakat şu dağa bak! Eğer o ye­rinde durabilirse, sen de beni görebi­lirsin”. Derken Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa dü­şüp bayıldı. Ayılınca dedi ki: “Seni ten­zih ederim. Tevbe ettim. Ben iman edenlerin ilkiyim.”

144- Buyurdu ki: “Ey Musa, seni risa-letlerimle ve kelâmımla insanlardan mümtaz kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol”.

145- Biz onun için levhalarda öğütlere ve her şeyin açıklamasına ait ne varsa yazdık. Haydi bunları kuvvetle tut. Kavmine de onun en güzelini tutmala­rını emret. Yakında size fâsıkların yur­dunu göstereceğim.”

Açıklaması

Allah, hidayete kavuşturmak, Musa ile konuşmak ve içinde şeriat hüküm­leri ve açıklamaları bulunan Tevrat’ı vermekle İsrailoğullanna iyilikte bulun­du.

Allah, Musa’ya otuz gecenin sonunda konuşmayı vaad eti. Ona, otuz gün oruç tutmasını emretti. O da tuttu. Bu, Zülkade ayı idi. Otuz gün tamam olun­ca, Musa (a.s.) ağzının kokusunu beğenmedi, bir ağaçtan misvak edindi. Bunun üzerine Allah, ona Zülhicce’den on gün daha oruç tutmasını ve Allah’ın huzuruna oruçlu olarak çıkmasını emretti. Kırkıncı gecenin sonunda buluşma ger­çekleşti. Bu husus, Bakara sûresinde kısa ve burada da mufassal olarak zikrolunur.

On günün, otuz günden olduğu zannını gidermek için: “Böylelikle Rabbi-nin tayin buyurduğu vakit kırk gece olarak tamamlandı” buyurulmuştur. Aksi takdirde, sanki yirmi gün iken onu onla tamamladı, bu suretle otuz oldu gibi bir mana anlaşılabilirdi. İşte bu zan giderildi. [66]

Ebul-Âli’ye’nin, sözleşme zamanı hakkında şöyle dediği rivayet olunmuş­tur: Bu zaman Zülkade ayıyla ve Zülhicce’den on gündür. Musa (a.s.), Tûr’da bir gece kaldı. Kendisine levhalar halinde Tevrat indirildi. Allah onu sırdaş ola­rak yaklaştırdı ve onunla konuştu. Hz. Musa kalemin sesini işitti.

İbni Kesir şöyle demiştir: Bu duruma göre buluşma vakti, Kurban Bayra­mı günü tamamlanmış olur. Musa (a.s.)’ın konuşması bu günde meydana geldi. Allah Muhammed (a.s.)’ın dinini bugünde kemâle erdirdi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” (Mâide, 5/3).

Musa (a.s.), Tur’a Rabbiyle buluşmak üzere giderken, ağabeyi Harun’a şöyle dedi: Ben yokken, kavim içinde halifem ol, onların işini idare et, fesatçıla­rın ve sapıkların yoluna uyma. Onların fâsid işlerine katılma. Bu, bir uyarı, hatırlatma ve pekiştirmeydi. Çünkü, Harun (a.s.), şerefli, asil bir peygamberdi.

Ve Harun, Musa (a.s.)’ın Rabb’inden: “Ve bana ehlimden kardeşim Harun’a vezir eyle. Onunla benim sırtımı pekiştir ve onu işimde ortak yap” (Tâ-Hâ, 20/29-32) dileği üzerine Harun (a.s.), Musa (a.s.)’ın veziri oldu..

Musa, Rabbiyle konuşmak ve şeriatı almak için belirlenen yere geldiği ve Rabbi onunla vasıtasız konuştuğu -ki bunu hem Musa, hem de seçilmiş yetmiş kişi işittiği- zaman, Allah’ı da görmek istedi. “Bana mukaddes zatını göster, sa­na bakmak için bana kuvvet ver” dedi. Bunun üzerine Allah ona şöyle buyur­du: “Ne şimdi, ne de gelecekte, dünyada iken beni asla göremiyeceksin. Çünkü dünyada insanoğlunun beni görme kudreti yoktur.” Nitekim Peygamber (s.a.) de, Müslim’in rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde: “Onun hicabı nurdur. Eğer onu açsaydı, nurları bakışı ulaşan mahlukâtmı yakardı” buyurmuşlardı.

Sonra Cenab-ı Hak ona, onun kendisini göremiyeceğini açıkladı ve şöyle buyurdu: Dağa bak, eğer tecelli esnasında, o sabit kalırsa beni göreceksin. Dağ onun tecellisine sebat edemeyince, sen nasıl sebat edebilirsin ey Musa?

Nitekim, Rabbi dağa tecelli edince -ki küçük parmak kadar teceli etti- dağ yerle bir oldu. Musa da bayılıp düştü.

Baygınlığından ayılınca: “Seni tenzih ederim Rabbim! Seni dünyada hiçbir kimse göremez, ancak ölünce görülebilirsin” dedi.

Seni görmeyi istemekten sana tevbe ettim. Ben, İsrailoğulları içinde senin azamet ve celaline inanan ilk kimseyim. İbni Abbas’tan rivayet olunan rivayette ise: “Kıyamet gününe kadar, mahlukâtından hiç kimsenin seni göremiyeceğine ilk inanan benim” demiştir.

Sonra Allahu Teâlâ, Musa’nın korkusunu giderdi ve derecesini açıkladı ve ona şöyle dedi: Ey Musa! Ben seni zamanının insanlarına tercih ettim. Seninle konuştum, sana çeşitli risaletlerimi verdim. Sana verdiğim şeriatı -Tevratı- al. Nimetlerime şükredenlerden, sana olan ihsanımı ve fazlımı açıklayanlardan ol.

“Öğütlere ve her şeyin açıklamasına…” Öğüt kelimesi, itaata rağbeti ve günahlardan nefreti gerektiren her şeyi içine alır. “Her şeyin açıklaması”, hü­kümlerin kısımlarını açıklamadır. Buna göre mana şöyle olur: Ona birtakım levhalar verdik. Onlarda, hidayet, tesirli öğütler, helâl ve haramı, inanç ve adab asıllarını açıklayan şeyleri yazdık. Bu levhalar, Tevrat’ı içine alıyordu. Ona verilen şeriatla ilgili ilk şeylerdi.

“Bunları kuvvetle tut.” İtaat etmek için samimi bir niyetle al. Kavmine emret, emirleri işlesinler, nehiyleri terketsinler. Örnek ve öğütleri düşünsünler. Ayetteki “ahsen” kelimesinin manası, Tevrat’taki kısas, af, intikam ve sabır gi­bi güzel şeyler demektir. Şu ayette belirtildiği gibi: “Rabbinizden size indirile­nin en güzeline tabi olun” (Zümer, 39/55).

‘Yakında size fâsıkların yurdunu göstereceğim”. Emrime muhalefet edip itaatımdan dışan çıkanların sonunu, nasıl yok olup gittiklerini göreceksiniz. Bununla, Mısır’ın kasdedildiği söylenmiştir. Yani, size Kıptîlerin diyarını ve Fi-ravun’un yurtlarını, köşklerini -boş bir halde- göstereceğim.

Katâde şöyle demiştir: Size, sizden önce yaşayan zalimlerin ve Amalika’nın yurtlarını göstereceğim. Onlardan ibret alın. Burada Şam ve Şamlılar kastedili­yor. Yani size Ad, Semud ve fıskları sebebiyle helak ettiğim -sizin de yolculukla­rınızda uğradığınız- milletlerin evlerini göstereceğim, demektir. İbni Kesir: “Asıl olan da budur. Çünkü bu, Musa ve kavminin Mısır’dan ayrılmasından sonra ol­du. Bu, İsrailoğullarına Tih çölüne girmeden önce yapılan bir hitaptır” der.

Kastolunan Mısır olursa, mânâ şöyle olur: Allahu Teâlâ Firavun’u garket-tiğinde denize, onların cesetlerini sahile at diye vahyetti. O da bunu yaptı. İs-railoğullan bunu gördü. Böylece Cenab-ı Hak onlara, fâsıkların helakini gös­termiş oldu. Müfessirlerin çoğunun görüşü de budur.

İbni Cerir et-Taberî şöyle der: “Muhatabına, kendisine isyan edip emrine muhalefet eden kimseye tehdit ve korkutma maksadıyla, emrime muhalefet eden kimsenin halinin ne olacağını yarın sana göstereceğim diyen kimse gibi, Cenab-ı Hak: “Size, fâsıkların yurdunu göstereceğim” buyurdu. Bu ayette iki vecih vardır: Ya, Allahu Teâlâ’nm emrine muhalefeti tehdit, ya da Allah’ın he­lak ettiği kimselerden ibret almak. (Allah’ın helak ettiği kimseler ya Firavun ve ordusu, ya da Allah’ın helak ettiği Ad, Semud ve diğer milletlerin evleridir). [67]

Mütekebbirlerin Büyük İlahi Delilleri Anlamaktan Alıkonulmaları: Kibirlenmenin Ve Küfrün Cezası

146- Yeryüzünde haksızlıkla kibirle-nenleri ayetlerimden çevireceğim. On­lar bütün ayetleri görseler de yine ona iman etmezler. Hidayet yolunu görse­ler, onu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu ayetlerimizi yalanlamalarından ve on­lardan gafil olmalarındandır.

147- Halbuki ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların bütün işle­dikleri boşa gitmiştir. Onlar yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezalan­dırılacaklardı?

Açıklaması

Benim itaatımdan yüz çevirenlerin ve haksız yere insanlara karşı kibirle-nenlerin kalblerini, benim azamet ve şeriatıma işaret eden delilleri anlamak­tan alıkoyacağım. Nitekim başka bir ayette de Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlar eğritince Allah da kalblerini eğriltti.” (Saff, 61/5). Burada ayetlerden murad, deliller ve beyyinelerdir.

Bu, Firavun ve kavmine benzeyen bütün ümmet ve fertleri içine alan bir hitaptır. Allah, bunları Musa’nın ayetlerini anlamaktan alıkoydu. Çünkü onlar, bazı ayetleri anladıkları halde, sırf gurur ve kibirlerinden dolayı inkâr ediyor­lardı. Nitekim başka bir ayette Allah şöyle buyurur: “Onların kalbleri onlara inandığı halde, zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler” (Nemi, 27/14). Nitekim Hz. Muhammed’in doğruluğunu bildikleri halde, sırf kibirleri yüzünden ayetleri inkâr eden Kureyş kâfirlerine de yapılan bir sesleniştir.

Bu gibi mütekebbirlerin ilk sıfatı, hakka işaret eden hiçbir ayete inanma­malarıdır. Çünkü ayetler, ancak anlamaya ve hakkı kabule uygun olan kimse­ye fayda verir: “Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar iman et­mezler. Onlara bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar (iman etmezler.)” (Yunus, 10/96-97).

Mütekebbirlerin ikinci sıfatı, hidavetten, kurtuluşa götüren yoldan uzak olmalarıdır. Onlardan biri, bu yolu gördüğünde onu izlemez, başka yola sapar. Bu da, inattan dolayıdır. Bazısı da cahilliktendir. Her ikisi de aynıdır.

Mütekebbirlerin üçüncü sıfatı, sapıklık ve bozgunculuk yolu ortaya çıktı­ğında, heva ve nefs-i emmarelerinin güzel göstermesi dolayısıyla hızla ona ko­şarlar.

Sonra Cenab-ı Hak, onların bu hale gelişlerinin temel sebebini açıklıyor: Allah’ın peygamberlerine indirdiği ayetlerini yalanlamaları, o ayetler üzerinde düşünmekten gafletleri ve onlarla amel etmekten yüz çevirmeleri..

Elbette mütekebbirlerin bu hali, Allah onları küfür ve sapıklık üzere ya­rattığı için değil, kendi istekleriyle meydana gelmektedir. Çünkü onlar, ayetleri yalanladılar, kendi heva ve heveslerine daldılar. Hak ve hidayeti anlamaktan, saadet ve kurtuluş yoluna girmekten anlayışlarını engellediler. Nitekim Ce­nab-ı Hak şöyle buyurur: “Andolsun ki biz cehennem için cin ve ins’ten çok kim­seler yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, fakat bunlarla idrak etmezler. Göz­leri vardır, fakat onunla görmezler. Kulakları vardır, fakat onunla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibi, hatta daha sapıktırlar. Ve onlar gafil olanla­rın ta kendileridir” (A’raf, 7/179).

Sonra Allahü Teâlâ, dünyada yaptıkları hayırlı işlerin sonucunu yani amellerin boşa gitmesi, onlara sevap verilmemesini açıklamış, şöyle buyurmuş­tur: Peygamberlerimize indirilen ayetlerimizi yalanlayıp onlara inanmayanlar, ahireti ve öldükten sonra dirilmeyi, amellerden hayırlı olanlara sevap, şer olanlara ceza verileceğini tasdik etmeyenler, bu halde ölünceye kadar devam edenler yok mu, onların amelleri boşa gitmiştir. Çünkü onlarda, amellerin ka­bul şartı olan iman yoktur ve Allah’ın sünneti, ahirette insanlara dünyada yap­tıkları amellere göre karşılık vermektir. Hayırsa hayır, serse şer, yapılana göre muamele. [68]

Samirî Ve Buzağı Kıssası

148- Musa’nın arkasından kavmi, zinet eşyalarından böğüren bir buzağı heykelini ilâh edindiler. Onun kendileriyle konuşmayacağını, onlara bir yol da göstermeyeceğini görmediler mi on­lar? Onu ilâh edinmekle zalimlerden oldular.

149- Çok pişman olduklarında ve kendilerinin muhakkak sapıklığa düştük-

lerini gördüklerinde: “Eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa herhal­de en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız” dediler.

Açıklaması

Musa (a.s.)’ın, Allah’ın kendisine vaad ettiği söz üzere, Rabbiyle münacat-ta bulunmak için Tûr dağına gitmesinden sonra İsrailoğulları, Kıptilerden ödünç olarak aldıkları ve Allah’ın Firavun’u ve Kıptileri helak etmesinden son­ra ellerinde kalan, altın ve gümüş gibi zinet eşyasından, buzağı şeklinde ve inek gibi ses çıkaran bir heykel yaptılar, sonra da ona taptılar.

Musa, Kıptîlerden kalan o zinet eşyasını Samirî’ye vermişti. Samirî, İsra-iloğulları içinde önde gelen bir şahıstı. O zinet eşyasından, buzağı şeklinde bir heykel döktü. Onlar da onu kendilerine ilâh edindiler. Sonra da ona taptılar. İş hepsine nisbet olundu. Çünkü o, çoğunluğun görüşüyle bunu yaptı, hiç kimse bunu inkâr etmedi. Böylece hepsi de ittifak etmiş oldu. Hepsi de onu heykel edinmek istiyordu, hepsi de razıydı.

İsrailoğulları, Musa (a.s.)’dan Mısırlıların ve Filistin’de rastladıkları mil­letlerin ilahları gibi, kendilerine de tapacakları bir ilâh yapmasını istemişlerdi.

Müfessirler bu buzağı hususunda iki görüşe ayrılmışlardır: Buzağı, sesi olan, et ve kandan müteşekkil bir buzağı mı oldu, yoksa altın halinde kalıp içi­ne hava girdiği için inek gibi ses mi çıkartıyordu.[69] Katâde ve Hasen el-Basrî gibi bir grup müfessir, birinci görüştedirler. Onlara göre Samirî, Cebrail (a.s.)’i, İsrailoğullarıyla birlikte bir ata binmiş vaziyette denizi geçerken gördü. Cebra­il (a.s.)’in ayak bastığı her yere hayat iniyor, bitkisi yeşeriyordu. İşte Samirî, onun bastığı topraktan bir avuç aldı, o buzağının içine attı. Buzağı et ve kana dönüştü. Bir kere inek sesi çıktı. Bunun üzerine Samirî: İşte bu sizin ve Mu­sa’nın ilâhı! dedi.

Mutezilî müfessirlerin pek çoğu ise ikinci görüştedir: Samirî o buzağıyı içi boş olarak yaptı. İçine özel şekilde borular yerleştirdi ve o heykeli, rüzgârın es­tiği yere koydu. Rüzgâr, boruların içine giriyor, ondan buzağı sesine benzer özel bir ses çıkıyordu.

Bir başkalarına göre ise, sihirbazların işine benzeyen bir göz boyama, yani aldatmacaydı. Samirî, heykeli içi boş olarak yaptı. Buzağıyı diktiği yerin altına, insanların bilmeyeceği, farketmeyeceği bir yerden ona üfleyecek bir adam koy­du. O adam üfledi, insanlar onun içinden buzağı sesi gibi bir ses duydular.[70]

Sonra Allahu Teâlâ: “Onun kendileriyle konuşmayacağını, onlara bir yol da gösteremeyeceğini görmediler mi onlar? Onu ilâh edinmekle zalimlerden ol­dular” sözüyle, onların buzağıyı ilâh edinmelerini reddetti. Bu ayetin açıkla­ması şudur: Onlar, onun ilâh olma vasıflarına sahip olmadığını görmediler mi? O, onlarla konuşmuyor, onları hayra irşad etmiyor, saadet yoluna ulaştırmıyor. Halbuki Allahu Teâlâ, onların sapıklığa düşmelerini, göklerin ve yerin yaratıcı­sından uzaklaşarak hak ilâh sıfatını taşımayan bir buzağıya tapmalarını iste­miyor. Bu, bir hidayet ve irşaddır. Bu, Cenab-ı Hakk’ın şu sözü gibidir: “Onlar onun, kendilerine bir söz söyleyemediğini, ne bir zarar, ne de fayda veremeyece­ğini görmüyorlar mı?” (Tâ-Hâ, 20/89) Fakat cahillik ve körlük, onları hakikati idrakten alıkoydu. İmam Ahmed ve Ebu Davud, Ebu’d-Derdâ’dan şöyle dediği­ni rivayet ederler: “Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Senin bir şeyi görmen, seni kör ve sağır eder”. Onun için, Allahu Teâlâ, onların sapıklıklarını ifade et­mek üzere: “Onu ilah edinmekle zalimlerden oldular” buyurmuştur. Yani onlar onu, delilsiz ve bürhansız ilâh edindiler. Cehaletlerinden ve Öbis adlı buzağıya tapan Mısırlıları, Filistin’deki putlara tapan kavimleri taklit ederek, ona taptı­lar. Böylece kendilerine zulmettiler. Çünkü onlar, kendilerine fayda vermeyen, ancak zarar veren şeye taptılar.

Musa, Rabbiyle münacatından, yahut buluşma yerinden o Tür dağınday-ken, Allah ona kavminin buzağıya taptıklarını haber vermişti: “Gerçekten biz kavmini imtihan ettik. Samirî de onları saptırdı” (Tâ-Hâ, 20/89) geri döndüğü zaman, İsrailoğulları yaptıklarına pişman oldular, puta tapmakla çok büyük bir sapıklık içinde olduklarını gördüler. Tevbe edip Rablerine istiğfar ettiler: Rabbimiz tevbemizi, günahımızdan af talebimizi kabul edip bize merhamet et­mezse, mutlaka helak oluruz. Dünya saadetini yani hürriyet ve arz-ı mevûd’da istiklali ve ahiret saadetini yani ebedi cennetlerde kalmayı kaybedenlerden oluruz, dediler.

Bu, onların günahlarını itiraf ve Allah’a sığınmadır. [71]

Musa (A.S.)’In Harun (A.S.)’a Kızması

150- Musa kavmine öfkeli, kederli bir şekilde döndüğü zaman dedi ki: “Size bıraktığım şu makamımda ne çirkin iş­ler yapmışsınız! Rabbinizin emrinde acele mi ettiniz?” Ve Levhaları bırakı­verdi. Ve kardeşinin saçına yapışıp onu kendine doğru çekmeye başladı. (Harun:) “Ey anamın oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf buldular, nerdeyse beni öldüreceklerdi. Sen de bana, düş­manları sevindirecek harekette bulun­ma ve beni o zalimler güruhu ile bir tutma” dedi.

151- “Rabbim! Beni de, kardeşimi de bağışla! Bizi rahmetine al. Sen rahmet edicilerin en merhametli olanısın”.

Açıklaması

Allahu Teâlâ, İsrailoğullarının yaptığını Musa (a.s.)’a Tur dağında iken haber verdi: “Gerçekten biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Samirî de on­ları saptırdı. Musa gazaplı ve üzgün olarak kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kav­mim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa size vadettiğim süre uzun mu oldu? Yahut üzerinize Rabbinizin gazabının gelmesini mi istediniz de, bana olan vaadinizde durmadınız?” (Tâ-Hâ, 23/85-86).

Musa (a.s.), buluşma yerinden dönüşünde, kızgın ve çok üzüntülüydü. Kavmine şöyle dedi: Yokluğumda ne kötü iş yaptınız. Rabbimle münacat için Tur dağına gittikten sonra, bana ne kötü halef oldunuz. Ben, tevhid akidesini size açıklamış, kalblerinize o akideyi ekmiş, ruhlarınızı şirkten ve putperestlik­ten temizlemiş, inek heykelleri şeklindeki putlara tapan kavmin sapıklığından sizi korkutmuş olduğum halde, siz Allah’a ibadeti ve O’nun tevhid akidesini bı­rakıp Samirî’ye uyarak buzağıya tapınışsınız.. Musa (a.s.), büyük bir azimle ve cesaretle onlara halis tevhidi telkin etmiş, başka milletlerin edindiği gibi, ken­dilerine de bir ilâh edinmesini istedikleri zaman, onların bu davranışını hoş karşılamamıştı.

Musa (a.s.): Rabbiniz size kırk gün vaad ettiği halde, siz buna sabrede­meyip acele mi ettiniz? dedi. Onlar, Musa (a.s.)’m ilk otuz günde gelmediğini görünce, öldüğünü düşünmüşlerdi. [72] Yani benim hakkımda hüküm vermek­te acele ettiniz. Zemahşerî şöyle der: “Rabbinizin emrinde -Musa’yı bekle­mek- ve size tavsiye ettiği şeyde acele mi ettiniz? Söz verilen vaktin sona er­diğini, benim dönmeyeceğimi mi, öldüğümü mü düşündünüz? Diğer peygam­berlerden sonra ümmetlerinin değiştiği gibi, siz de değiştiniz. Rivayete göre Samirî, onlara buzağı heykelini yaptığı zaman şöyle demişti: “İşte bu, sizin ve Musa’nın ilâhıdır.” Çünkü Musa öldü, asla geri dönmeyecek dedi, demek­tir. [73]

Musa (a.s.) buzağı olayını duyunca, çok canı sıkıldı. Bu, Allah için ve dinî gayretinden dolayı idi ve levhaları elinden attı. Musa (a.s.) çok öfkeli, Harun (a.s.) ise, ondan daha yumuşaktı. Onun için de İsrailoğulları, onu Musa (a.s.)’dan daha çok seviyorlardı.

Rivayet olunduğuna göre, Tevrat yedi parçaydı. Musa (a.s.) levhaları bıra­kınca kırıldılar. Onlardan altı parça kaldırıldı, tek bir parça kaldı. Kaldırılan­larda, her şeyin açıklaması, geri kalanda da hidayet ve rahmet vardı. İbni Ebî Hatim’in rivayetine göre, İbni Abbas şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah, Musa (a.s.)’a merhamet etsin, görülen, haber verilen gibi değil­dir. Rabbi ona, kavminin kendinden sonra fitneye düştüğünü haber verdi, lev­haları atmadı. Onları o halde görünce levhaları attı.”

Olayın şiddetinden dolayı, kendini kaybederek ve kardeşinin kendisine halife olmakta, insanları buzağıya tapmaktan alıkoymakta kusurlu olduğunu zannederek, kardeşinin başını kendine doğru çekmeye başladı. Çünkü halefin, selefin yoluna tabi olması gerekirdi: “Musa Harun’a: “Onları sapıklıkta gördü­ğünde, seni bana uymaktan alıkoyan neydi? Yoksa benim emrime asi mi ol­dun?” dedi.” (Tâ-Hâ, 20/92-93).

Musa (a.s.), yaptığında mazurdu. Çünkü o, hak için kızıyordu. Peygambe­rimiz (a.s.) de, kendi nefsi için değil, Allah’ın emirleri, mukaddesat çiğnendiği zaman kızardı.

Harun (a.s.), Musa (a.s.)’a şöyle cevap verdi: Ey anamın oğlu! Beni kına­mak, azarlamak ve Allah’a karşı görevimde kusurlu davranmakla suçlama ko­nusunda acele etme. Ben onların bu hareketini tasvip etmedim. Onlara nasi­hat ettim. Fakat onlar beni zayıf buldular, tek kişi kaldım. Sözüme kulak ver­mediler, neredeyse beni öldüreceklerdi.

Ey anamın oğlu! Beni düşmana güldürme, onların arzusunu -tahkir ve kö­tüleme- yapma, onlara kızdığın gibi, bana da kızma. Beni onlarla aynı kefeye koyma. Beni buzağıya tapanlardan sanma, ben onlardan ve onların düştükleri zulüm hatasından uzağım.

Musa, kardeşi bu şekilde özür dileyince kalbi yumuşadı ve şöyle dedi: Rab-bim! Kardeşime karşı sert ve katı söz ve davranışla kusur işlediysem beni ba­ğışla. Bana hilafeti esnasında işledikleri günah ve suçtan dolayı insanları en­gellemede kusur işlediyse kardeşimi de bağışla. Bizi engin rahmetinin içine koy. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Dünya ve ahirette rahmetini biz­den ayırma.

Musa, kardeşini memnun etmek ve insanlara, ondan razı olduğunu göster­mek için böyle dua etti.

Bundan anlaşılıyor ki Harun, azim ve irade kuvveti, meseleleri sağlam bir şekilde ele alma konusunda, Musa’dan daha hafif kalmaktaydı.

Harun, buzağının ilâh edinilmesi suçundan uzak olduğunu, onlara nasihat etme hususunda kusurlu olmadığını açıkladı. Allah da onu bağışladı. Bu, bu­günkü Tevrat’ta bulunan, Harun’un, onlara buzağı yaptığı şeklindeki anlayışa terstir. [74]

Zalimlerin Cezası, Tevbe Edenlerin Bağışlanması

152- Şüphesiz buzağıyı tanrı edinenle- re, Rablerinden bir gazap, dünya haya- tında da bir horluk erişecektir. İşte biz iftira edenleri böyle cezalandırırız.

153-Kötülükler işleyip de sonra tevbe ve iman edenler ise, şüphesiz Rabbin, bunun ardından mağfiret ve rahmet edicidir.

Açıklaması

Şüphesiz Sâmirî ve adamları gibi, peygamberleri Hz. Musa (a.s.)’ın yoklu­ğunda buzağıyı ilâh ve mabud edinenlere, ona tapmaya devam edenlere, Rable­rinden şiddetli bir azab dokunacaktır. Bu, Bakara sûresinde zikredilir: Onlar nefislerini öldürmedikçe Allah, onların tevbelerini kabul etmeyecektir: ‘Yara-danınıza tevbe edip, nefislerinizi ıslah edin. Böyle yapmanız, yaratanınız katın­da sizin için çok hayırlıdır. Gerçekten O, tevbe eden kullarının tevbelerini en çok kabul eden ve en çok mağfiret edendir” (Bakara, 2/54).

Onlara dünya hayatında bir zillet ve aşağılık dokunacaktır. Yurtlarından çıkarılmaları, insanların onları hor görmeleri ve ihtirasla dünya sevgisine düşmeleri sebebiyle zelil olacaklardır. Çünkü onlar, her ümmet için sevilmeyen, reddedilen materyalist kimseler olarak bilinirler. İşte bu, manevî büyük bir zil­lettir. Bunun örneği yüce Rabbimizin şu ayetidir: “Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu. Allah’tan bir azaba uğratıldılar” (Bakara, 2/61). Zillet, yakın ve uzak manası ile tahakkuk etmiştir. Onların Filistin’de devletle­rini kurmalarına gelince, bu müslümanlar için bir musibet ve imtihandır. Bu yüzden kendilerinden daha kötü olan bir kısım insanlar, onların üzerlerine mu­sallat edilmiştir. İlmî araştırmalara göre, Filistin’de siyonist devletinin devam etmesi mümkün değildir. Şartlar ve gözlemler, onun devamını desteklememek­tedir. Hadis-i şerifler de, onların öldürüleceklerini ve oradan kovulacaklarını müjdelemektedir. Her şeyin bir vakti vardır.

Dünyada İsrailoğulları içindeki zalimlerin başına gelen bu cezanın benze­rini, her zaman Allah’a iftira edenlere indiririz. Yani, Allah’ın dinine iftira eden herkesin cezası, Cenab-ı Hakk’m gazabına uğramak ve dünyada zillete düş­mektir.

Bu, doğruya karşı çıkıp, bid’at uyduran herkesi içerir. Hasan el-Basrî şöy­le demiştir: “Şüphesiz ki bid’at zilleti, onların omuzlarındadır. Her ne kadar katırlar onları güzel bir şekilde götürse, kadanalar onlara ses çıkarsalar da..” [75]

Rivayete göre, Ebu Kulâbe el-Cürmi, “İftira edenleri böylece cezalandırı­rız” ayetini okudu, sonra şöyle dedi: “Vallahi o, kıyamete kadar her iftira eden için geçerlidir”.

Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: “Her bidat sahibi, zelildir” [76]

Eşyayı zıtları ile karşılaştırmak, Kur’an-ı Kerim’in bir özelliğidir. Onun için, zalimlerin cezasını zikrettikten sonra tevbe edenlere ümit kapılarını aç­mıştır. İşte Allah kullarını uyarmış, küfür, şirk, nifak gibi hangi tür günahtan olursa olsun, tevbe edenin günahlarını bağışlayacağını bildirerek şöyle buyur­muştur: “Kötülükler işleyip de sonra tevbe ve iman edenler ise, şüphesiz Rabbin bunun ardından mağfiret ve rahmet edicidir”. (A’raf, 7/153). Yani kötü ameller ve şer’an münker sayılan şeyler -ki bunların başında küfür ve şirk gelir- yapıp sonra da onlardan Allah’a dönenler, (kâfirin iman etmesi, asinin isyanından ge­ri dönmesi, müminin Rabbinin yolunda dosdoğru devam etmesi), şüpheden uzak halis imanla iman edenler, imanla beraber amel-i salih işleyenler yok mu? Ey Muhammed, şüphesiz ki Rabbin, o işlerinden sonra onlara mağfiret edecek, günahlarını örtecektir. Onlara merhamet edecektir, iyiliği on misliyle, azı çokla mükafatlandıracaktır.

Abdullah b. Mesud’a, bir kadınla zina eden, sonra da onunla evlenen bir adam hakkında sorulunca, bu ayeti okudu: Abdullah b. Mesud, bu ayeti, on de­fa okudu. Bunu ne emretti, ne de nehyetti.

Bu, kötülük işleyen kimsenin, ilk önce mutlaka tevbe etmesi gerektiğini gösteriyor. Bu da, onu terketmesi, ondan vazgeçmesi, sonra da iman etmesidir. Allah’a inanması, O’ndan başka hiçbir ilâh olmadığını tasdik etmesi gerekir. Bu ayet, bütün kötülüklerin tevbe ile mağfiret olunacağına işaret eder. Bu, gü­nahkârlar için büyük bir müjdedir. [77]

Buzağıyı İlah Edinme Olayının Sonu

  1. Musa’nın öfkesi geçince levhaları aldı. Onun bir nüshasında şöyle yazı­lıydı: Rablerinden korkanlar için hida­yet ve rahmet vardır.

Açıklaması

Musa (a.s)’m, kavmine olan öfkesinin dinmesi ve çoğunun tevbe etmesi do­layısıyla rahatlayınca, içinde Tevrat bulunan, buzağıya tapmaları sebebiyle sırf dinî duygudan ileri gelen şiddetli gazapla, attığı levhaları aldı. Onlarda şaşkın­lara bir hidayet, işledikleri günahlardan dolayı şiddetli bir korkuyla Rablerin­den korkan asi tevbekârlara bir rahmet olduğunu gördü.

İbni Abbas şöyle demiştir: Levhalar kırılınca Musa (a.s.), 40 gün oruç tut­tu. O levhalar, ona iki levha halinde geri verildi. O, onlardan hiçbir şey kaybet­medi. Kuşeyrî şöyle der: “Buna göre mana şöyle olur: “Kırılan levhalarda ve ye­ni levhalara naklolunan şeylerde, bir hidayet ve rahmet vardır”. Ata ise şöyle der: Onlardan geriye kalanlarda… Onlardan sadece yedide biri kaldı, yedide al­tısı kayboldu. Fakat, had ve hükümlerden hiçbirisi kaybolmadı. [78]

Hz. Musa (A.S.)’In Rabbi İle Konuşması, Onu Görme Ve Münacatta Bulunmak İçin Yetmiş Kişi Seçmesi

155- Musa tayin ettiğimiz vakitte kav­minden yetmiş adam seçti. Onları müt- tuttuğu zaman dedi ki: “Ey Rabbim! Eğer dileseydin onları da, beni de daha önce helak ederdin. İçimızden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden bizi helak mı edeceksin? Zaten o da senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen onunla kimi dilersen sapıklığa götürür ve kimi dilersen hi- dayete erdirirsin. Sen bizim velimiz- sin. O halde bizi bağışla, bize merha­met et. Çünkü sen, mağfiret edicilerin en hayırlısısın.

Açıklaması

Allahu Teâlâ Musa (a.s.)’a, konuşma ve görme yerine götürmek üzere, İs-railoğullarmdan yetmiş kişi seçmesini vahyetti. O da bunu yaptı. Tur dağında­ki bu görüşme yerine onları götürdü. Tur-i Sina, daha önce Musa (a.s.)’ın Rab-bine münacatta bulunduğu yerdi. Hz. Musa, onlara oruç tutmalarını, temizlen­melerini ve elbiselerini temizlemelerini emretti.

Ayetlerin sıralanmasından anlaşılıyor ki, bu sayının seçilişi, buzağıya tap­ma olayından önce, Musa (a.s.)’ın Allah’ı görme arzusu sırasında oldu. Bu da Musa (a.s.)’m Rabbine olan münacatını duymaları ve onun doğruluğuna delil olması içindi. Onlar o yere gelince şöyle dediler: Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe, sana inanmayacağız. Sen onunla konuştun. O’nu bize göster. Al­lah’ı görme isteklerinde ısrar edince, kendilerini dağın şiddetli sarsıntısı yaka­ladı, düşüp bayıldılar.

Dajjın şiddetli sarsıntısı ölüm değildi. Fakat kavmi bu korkunç hali görün­ce, bir titremeye tutuldular. Çok korktular. Hz. Musa (a.s.) da, ölümden korktu, ağlayıp dua etti. Bunun üzerine Allah, onlardan o korku halini giderdi.

Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Onlar ölmediler, fakat durumun dehşe­tinden dolayı bir korkuya kapıldılar. Nerdeyse mafsalları birbirinden ayrıla­caktı. Hz. Musa (a.s.) da onların ölmelerinden korktu.

Onları sarsıntı tutunca, Musa (a.s.) şöyle dedi: “Ya Rabbi! Onların helâkıyla ilgili isteğinin, şu anda onların benimle beraber şu yere çıkmalarından önce olmasını, onların şu korkusunu görmeden önce beni de onlarla beraber helak etmeni isterdim. Böylece kavmim, seçkinlerimizi helake götürdün demeyecek­lerdir.

Sonra Musa (a.s.) şöyle devam etti: “İçimizden birtakım beyinsizlerin işle­diği yüzünden bizi helak mı edeceksin?” Yani inatları ve edepsizlikleri sebebiy­le içimizden beyinsizlerin yaptıkları işler nedeniyle bizi helak etme.

O, senin bir bela ve imtihanındır. Sen benimle konuştuğun zaman, onlar senin sözünü duydular, seni görmek istediler. Emir ancak senin emrin ve hü­küm ancak senin hükmündür. Sen ne dilersen, o olur. Kullarından dilediğini saptırırsın. Onlar gerçek manasıyla seni tanımayan cahil kimselerdir. Sen tak­dirinde, hiçbir zaman onlar için zalim olmadın. Aksine bu, onların karakterlerine, kazandıklarına ve isteklerine uygundur. Yine sen, kullarından dilediğini hidayete erdirirsin. Onlar, seni bilen mümin kullardır. Senin onları hidayete ulaştırman, yine onların kendi kazandıklarına ve iradelerine uygundur. Eğer onların her biri kendi hallerine terk edilseydi, yine onlar kendi bulundukları hali ve kendileri için takdir edileni seçerlerdi. Musa (a.s.) bu manayı, Cenab-ı Hakk’m kendine olan şu sözünden çıkardı: “Gerçekten biz kavmini, senden son­ra imtihan ettik” (Tâ-Hâ, 20/85).

Sen bizim velimizsin, işlerimizi üzerine alan, bizi gözetip kontrol edensin. Bu sebeple bizi bağışla, günahlarımızı ört. O günahkârlar sebebiyle bizi sorgu­ya çekme, bize acı. Eğer ifrat ve tefrit yaparak aşırı gidersek bize merhamet eyle. Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Kulların günahlarını örtersin, kötü­lüklerini affedersin. Senin rahmetin her şeyi kuşatmıştır. Senin rahmetin ve mağfiretin bir sebebe, bir maslahata bağlı değildir. Senden başkası çeşitli se­beplerle -övülme, bir menfaat elde etme, bir zararı önleme gibi- bağışlar. Oysa sen bunu sırf bir lütuf ve cömertlik olmak üzere yaparsın.

İbni Kesir şöyle der: “Rahmet mağfiretle beraber zikrolunursa, bununla ilerde kulun o tür günah içine düşürülmeyeceği murad olunur” [79]

“Sen bizim velimizsin” sözü, hasr ifade eder. Manası, senden başka Mev-lamız, yardımcımız ve hidayete ulaştırıcımız yoktur, demektir.

Ayetin tefsirinde, Musa (a.s.)’nm onların helakini istemesinde ve: “Bu, se­nin imtihanından başka bir şey değildir” sözünde, imtihandan maksadın buza­ğıya tapmak olduğu söylenmiştir. Helaklarını talep, buzağıya taptıkları zaman oldu. Ona tapanlar sefihlerdi ve çoğunluğu teşkil ediyorlardı. İsrailoğullarmın akıllıları ona tapmadı. [80]

Musa (A.S.)’In Yaptığı Duanın Kalan Kısmı Ve Onun Peygamberliği İle Rasûlullah’ın Peygamberliği Arasındaki İman Bağı

156- “Dünyada da, ahirette de bize iyi­lik yaz. Biz hiç şüphesiz sana döndük”. Buyurdu ki: “Ben azabıma kimi diler­sem onu duçar ederim. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtını verenlere, bir de ayetlerimize iman edenlere yazacağım”.

157- Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmî peygamber olan o Rasûle tabi olanlardır. O, onlara iyiliği emreder. Onları kötülüklerden alıkoyar. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de haram kılıyor ve onlar­dan sırtlarındaki ağır yükü, üzerlerin­deki zincirleri indiriyor. İşte ona iman edenler, onu yüceltenler, ona yardım edenler ve onunla indirilen nura (Kur’an’a) tabi olanlar! İşte onlar kur­tuluşa erenlerin ta kendileridir.

Açıklaması

Bu, şiddetli zelzeleyi görünce Musa (a.s.)’ın yaptığı duanın geri kalan kıs­mıdır. O ilk önce, Allah’tan başka veli olmadığını: “Bizim dostumuz sensin” sö­züyle ilân etmiştir. Veli ve yardımcı iki iş yapar: Zararı uzaklaştırır, faydayı celbeder. Zararı uzaklaştırmak, faydayı celbetmekten önce geldiği için, Musa (a.s.) da duasına bu istekle başlamış ve şöyle demiştir: “Bizi bağışla, bize mer­hamet et”. Bundan sonra, menfaatin celbini istemiş ve şöyle demiştir: ‘Yaz”. Yani, bize fazlını, rahmetini, iyiliğini gerekli ve sabit kıl. Bize dünya hayatında sağlık, afiyet, rızık genişliği, işlerde muvaffakiyet ver.. Ahiret hayatında da bizi cennetine koy, rızana ve coşkun ihsanına kavuştur. Bu, Cenab-ı Hakk’ın bize öğrettiği şu dua gibidir: “Bazıları da: “Ey Rabbimiz bize dünyada da iyi hal ver, ahirette de” (Bakara, 2/201).

“Sana döndük.” Biz, tevbe ettik, sana döndük. Kavmimizin ilâhlar edinme, buzağıya tapma, Allah’ı açıkça görme ve buna benzer isteklerinden dolayı piş­man olduk. İman ile beraber amel-i salih’e döndük. Allah şöyle buyurur: Şüp­hesiz azabımı, kâfirlerden ve asilerden dilediğime isabet ettiririm. Rahmetim ise, kâinatta her şeyi kuşatmıştır. Azap dalâlet sıfatı üzerine terettüp eder. Rahmet, daha kapsamlıdır. Eğer rahmet daha genel olmasaydı, kâfirler ve asi­ler, küfür ve isyanlarının peşinden hemen helak olurlardı. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah kazandıkları sebebiyle insanları muaheze etseydi, onun sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı.” (Fâtır, 35/45). Başka bir ayette de şöyle buyurur: “Rabbin rahmet sahibi, çok bağışlayıcıdır. Eğer onları kazandık­ları yüzünden muaheze etseydi, elbette onlara azabı süratlendirirdi. Aksine on­lar için vadedilen bir zaman vardır ki, onun karşısında hiçbir sığınak bulama­yacaklardır” (Kehf, 18/58).

Burada, azab ayetinden murad şudur: Ben dilediğimi yaparım, dilediğim hükmü veririm. Benim her işimde ve her hükmümde hikmet ve adalet vardır. Rahmetim gazabımı geçmiştir. O daha genel ve daha kapsamlıdır. Nitekim Ce­nab-ı Hak, Arş’ı taşıyan melekler ve onların çevresinde bulunanların şöyle de­diklerini buyurmaktadır: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi ku­şatmıştır” (Mümin, 40/7).

Sonra Allah (c.c), rahmete lâyık olanların -bunlar Muhammed ümmetidir-niteliklerini açıklıyor:

1- Onlar, şirkten, isyanlardan, günahlardan kaçınırlar.

2- Onlar, nefislerini temizleyen zekâtı verirler. Gerek nefislerinin zekâtını, gerekse mallarının zekâtını. Maddeci, faydacı kimselerin ki -bunlar yahudiler ve benzerleridir- hastalığını tedavi etmek için -nefisler çoğunlukla mala düş­kün olduğu için- özellikle zekât zikredilmiştir.

3- Onlar iman ederler. Birliğimizi, şeriatımızın yeterliliğini, amel ve uygu­lamaya elverişliliğini ve peygamberlerimizin doğruluğunu işaret eden ayetleri­mizi tasdik ederler.

İşte bu üç sıfata sahip olanlar, Muhammed (a.s.)’m dinine tabi olanlardır. Bunlar, önceki peygamberlerin kitaplarında zikrolunan sıfatlardı. O peygam­berler, ümmetlerine Resulullah (s.a.)’in peygamberliğini müjdelemişler, ona ta­bi olmalarını emretmişlerdi. Onlar yanında Peygamber Efendimizin bilinen sı­fatları yedi taneydi:

1- O, ümmî (okuma-yazması olmayan) bir peygamberdir. Onun ümmîliği, peygamberliğinin alâmetlerindendir. Kendisine Allah tarafından, herkesi âciz bırakan Kur’an-ı Kerim indirilmiştir. O, ümmî olmakla beraber akide, ibadet, siyaset, sosyoloji, iktisat, ahlâk ve amelle ilgili en mükemmel ilimleri getirmiş­tir. Bu sıfat üç bölüme ayrılabilir: a) O, Rasuldür. Allah tarafından, insanlara, mükellef oldukları şeyleri tebliğ için gönderilmiştir, b) O, Nebidir. Bu da, onun Allah yanında derecesinin yüksek olduğuna işaret eder. c) O, ümmîdir.

2- Ehl-i Kitap, Resulullah Efendimizin ismini ve sıfatlarını, Tevrat ve İn­cil’de okuyorlardı. Onun için, Abdullah b. Selâm gibi bazı yahudi alimleri ve Temimü’d-Darî gibi bazı hıristiyan alimleri, ona iman ettiler. Kibirlenip hakkı kabul etmeyenler ise, kitaplarında peygamberimizi müjdeleyen şeyleri gizledi­ler ve te’vil ettiler. İmam Ahmed, Ebû Sahr el-Ukeylî’den şöyle rivayet eder: Bana bedevilerden biri şöyle anlattı: Resulullah (s.a.)’in sağlığında Medine’ye yük devesi götürdüm. Satışımı bitirince, kendi kendime, şu adama gidip onu dinleyeyim, dedim. Onu, Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in arasında yürürken gördüm. Onlara katıldım. Nihayet yahudilerden, ölüm halindeki çok güzel oğlu için Tev­rat okuyan bir adama geldiler. Resulullah ona şöyİe dedi: “Tevrat’ı yaratan hakkı için sana soruyorum: Bu kitapta, benim sıfatım ve çıkacağımla ilgili bir şeyler var mı? Yahudi başıyla hayır dedi. Oğlu ise, evet var, Tevrat’ı indiren za­ta yemin ederim ki, kitabımızda senin sıfatın ve çıkacağınla ilgili şeyler var. Ben şehadet ediyorum ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ediyo­rum ki, sen Allah’ın peygamberisin, dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendi­miz: “Kardeşinizin bu sözlerini yahudilere yayın” buyurdu, sonra onun kefenini aldı ve cenaze namazını kıldırdı [81]

Tevrat’ın otuz üçüncü babının Tesniyetü’l-İştira’ bölümünde şöyle denil­mektedir: “Rab Sina’dan geldi, Sâîr’den doğdu, beraberinde binlerce temiz me­lek ve sağ tarafında da ateşten bir şule ile Fârân dağlarından yükseldi”. Onun Sina’dan gelmesi Musa (a.s.)’a Tevrat’ı vermesi, Sâîr’den doğması İsa (a.s.)’a İn­cil’i vermesi, Fârân dağlarından yükselmesi, Kur’an’ı indirmesidir. Çünkü Fâ­rân, Mekke dağlanndandır.

Yuhanna İncili’nin onbeşinci babında da şöyle denilmektedir. “Gerçek Ruh babadan size gönderdiğim Faraklit geldiği vakit, o bana şehadet edecektir, siz de şehadet edeceksiniz. Çünkü siz, başlangıçta benimle berabersiniz.” Faraklit, İbranice’de Ahmed demektir. Allahu Teâlâ, Hz. İsa (a.s.)’ın dilinden şöyle bu­yurmaktadır: “Hani Meryem oğlu İsa da (şöyle) demişti: “Ey İsrailoğulları! Mu­hakkak ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önce Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak (gel­dim)” (Saff, 61/6).

3,4- O, marufu emreder. Maruf, akl-ı selimin bildiği ve fıtratın ünsiyet et­tiği şeydir. Meşrudur. O, insanları münkerden alıkoyar. Münker, saf kalblerin çirkin gördüğü şeydir. Resulullah Efendimiz de, ancak hayrı emreder ve serden alıkoyardı. Nitekim Abdullah b. Mesud (r.a.) şöyle demektedir: Allah’ın: “Ey iman edenler!” hitabını duyduğun zaman, hemen ona kulak ver. Çünkü onda ya emrolunduğun bir hayır, ya da nehyolunduğun bir şer vardır.

Allah’ın emrettiği şeylerin en önemlisi, sadece bir tek ve ortağı olmayan Allah’a ibadettir. Yasak ettiği şeylerin en önemlisi de, O’ndan başkasına ibadet­tir. Resulullah Efendimizden önceki bütün peygamberler de bunu tebliğ etmiş­lerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Andolsun ki biz, her ümmete: “Al­lah’a ibadet edin, tağuttan sakının” diye bir peygamber gönderdik” (Nahl, 16/36).

5,6- O, kendilerine güzel olan şeyleri helâl ve pis olan şeyleri haram kılar. Nefsin güzel bulduğu yiyecekleri onlara helâl eder. “Size verdiğimiz helâl rızı-kırdan yiyin” (Bakara, 2/57). Onların kendilerine haram kıldığı Behâiri (beş nesil doğuran develer), Sevaibi (adak için bırakılmış develer), Vesâili (on batın doğuran develer) et ve benzeri şeyleri onlara helâl kılar.

Nefislerin çirkin görüp tiksindiği şeyleri onlara haram kılar. Ölü ve domuz eti, akıtılmış kan, faiz, rüşvet, gasb ve hıyanet yoluyla haksız yere alınmış mal gibi şeyleri yasaklar. İbni Abbas şöyle demiştir: Pis şey; domuz eti, faiz, Al­lah’ın haram ettiği yiyeceklerden kendilerine helâl saydıkları her şeydir. Bir kısım alimler de şöyle demişlerdir: Allah’ın helâl kıldığı her yiyecek iyidir, be­dene ve dine yararlıdır. Haram ettiği her şey de kötüdür, bedene ve dine zarar­lıdır.

7- O, onlardan külfet ve zorluğu kaldırır. Bilerek veya hata sonucu öldür­me olayındaki kısas, tevbe anında nefsin öldürülmesi ve kan akıtılması, günah işleyen organın kesilmesi, vücutta ve elbisede necaset bulaşan yerin kazınıp kesilmesi, cumartesi günü çalışmanın haram kılınması gibi. Resulullah efendi­miz şöyle buyurmuştur: “Ben müsamahakâr, hanif dini ile gönderildim.” Yine Rasûlulah efendimiz, kendilerini Yemen’e gönderirken, Muaz ve Ebû Musa el-Eş’arî hazretlerine şöyle buyurmuştu: “Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Ko-laylaştınnız, zorlaştırmayınız. Birlik olunuz, ihtilafa düşmeyiniz.”

Yine kolaylıklarla ilgili olarak Kütüb-ü Sitte’de Ebû Hureyre’den rivayet edilen şu hadis-i şerif vardır: “Şüphesiz Allah, gönüllerden geçen şeyi -onu ko­nuşmadıkça yahut onunla amel etmedikçe- ümmetime affetmiştir.” Tabera-nî’nin Sevban’dan rivayet ettiği hadiste de Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Hatâ, unutma ve zorlama sonucu yaptıklarından dolayı, ümmetim so­rumlu tutulmayacaktır”.

İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ, bu ümmete şöyle dua etmesi yolunu gös­termiştir: “Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tut­ma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla, bi­ze acı. Sen mevlamızsın. Kâfirlere karşı bize yardım et” (Bakara, 2/286). Sahih-i Müslim’de sabit olduğuna göre, bu isteklerin her birinden sonra Allah şöyle buyurur: “Yaptım! Yaptım!”

Allah, şer1! hükümlerde, ibadet, muamele ve cezaî konularda yahudilere şiddet göstermiş, Mesih (a.s.)’e ise bazı maddî emirlerde hafifletme yoluna git­miş, ruhî hükümlerde ise şiddet göstermiştir.

Ümmî peygamberin risaletine îman edenlere, onu düşmanlarından koru­yanlara, ona yardım edenlere, dilleriyle ve silahlarıyla onu himaye edenlere, onun getirdiği nura, yani Kur”an’a ve insanları tebliğ ettiği vahye tabi olanlara gelince; onlar, dünya ve ahirette kurtuluşa erenlerdir. Allah’ın rahmetine ve cennete nail olanlardır. Onların dışında kalanlar ise; Cenab-ı Hakk’ın dünyada ve ahirette mahrum bıraktığı şeytanın taraftarlarıdır.

Hz. Musa (a.s.)’nm kavmi, genelde bu niteliklerdedir. [82]

İslâm Davetinin Genelliği

158- De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülküne malik olan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulun­mayan, hem dirilten, hem öldüren Al­lah’ın size, hepinize gönderdiği pey­gamberiyim. O halde Allah’a ve onun, Allah’a ve O’nun kelimelerine (Kur’an’a) iman eden ümmî peygamber olan Rasûlüne tabi olun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.

Açıklaması

Ey Muhammedi Arap olan-olmayan, siyah beyaz bütün insanlara de ki: Ben sadece kendi kavmim olan Araplara değil, Allah’ın kıyamete kadar bütün zamanlara şamil olmak üzere size gönderdiği elçisiyim. Bu, onun bütün insan­lara gönderilmiş olmasını gerektirmektedir. Nitekim Allah şöyle buyurmakta­dır: “Biz seni ancak âlemlere rahmet gönderdik” (Enbiya, 21/107).

“Biz seni ancak bütün insanlar için müjdeci ve korkutucu olarak gönder­dik.” (Sebe’, 34/28). “Şu Kur’an bana, sizi ve sizden sonra erişenleri inzar etmem için vahyolundu.” (En’am, 6/19).

Peygamberliğinin genel olduğunu pekiştiren hadis-i şerifler de vardır. Bu-hari, Müslim ve Nesai, Hz. Cabir b. Abdillah’dan şu hadisi rivayet etmişlerdir: “Bana beş şey verilmiştir ki, benden önce onlar hiçbir peygambere verilmemiş­tir: Bir aylık yola kadar (düşmanlarımın kalbine) korku (salmak) ile yardım olundum. Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı. Onun için ümmetimden, namaz vakti gelip çatınca herkes namazın: kılıversin. Ganimetler bana helâl kılındı. Halbuki benden önce hiç kimseye helâl edilmemiştir. Bana şefaat verildi. Bir de benden önce her nebi, özellikle kendi kavmine gönderilmişken, ben bütün insanlara gönderildim”.

Ben, mülkün sahibi, yerde ve göklerde tam bir tasarruf sahibi olan, dirilt­meye ve öldürmeye muktedir Allah’ın elçisiyim.

Bu ayet-i kerime, inançla ilgili üç esası içine almaktadır:

1- Bir Allah’a ibadet etmek.

2- Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine iman etmek.

3- Ölümden sonra dirilmeye iman etmek.

Allah, önce Allah’a imam zikrederek: “O halde Allah’a iman edin” buyur­du. Yani, ey insanlar! Mutlak surette bir tek olan, Rablığında ve ilâhlığında hiç kimseye muhtaç omayan Allah’ı tasdik edin ve bütün insanlara gönderdiğim ümmî peygamberin risaletine de iman edin, demektir.

O peygamber, Allah’ın birliğine, insanları hidayete eriştirecek şeriatın mü­kemmelliğine, Cenab-ı Hakk’ın kudretine, irade ve hikmetine işaret eden tek­vini kelimelere iman eder, sözü amelini tasdik eder, Rabbından kendisine indi­rilene inanır. “Kelimeler”den amaç, Tevrat, İncil ve Kur’an’ın içine aldığı hü­kümlerden, irşatlardan, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden şeylerdir.

İşte bu, imanla emrolunan şeydir. Yani, bu peygamberin metoduna tabi olun. Hiçbir eğrilik olmayan doğru yola kavuşmak, yahut imanla ve şeriata ta­bi omakla dünya ve ahiret saadetinize erişmek için, getirdiği her şeyde onun yoluna girin.

Şüphesiz gerçek hidayet ancak Kur’an’dadır. Hayır ancak dindedir, saadet ancak peygamberlerin sonuncusunun şeriatına tabi olmaktadır. Şeriata sarıl­ma ölçüsünde dünya ve ahirette kurtuluşa erişilir.

Müslim’in Ebû Musa el-Eş’arî’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resu-lullah efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten olsun, Yahudi ve Hıristiyan olsun, beni dinlemeyen, ba­na inanmayan kimse, mutlaka cehenneme girer.” [83]

Musa (A.S.)’Nın Kavminden Hakka Tabi Olanlar, Allah’ın Tih Çölünde İsrailoğulları’na Nimetleri

  1. Musa’nın kavminden de bir cema­at vardır ki, hakka irşad ederler ve onunla adalet yaparlar.
  2. Biz onları on ikiye, torunlara, üm­metlere ayırdık. Kavmi ondan su iste­dikleri zaman: “Asanı taşa vur” diye vahyettik de ondan on iki pınar kayna­yıp aktı. İnsanların her kısmı su içe­cekleri yeri iyice belledi ve onları üzerlerinde bulutla gölgelendirdik. Onlara kudret helvasıyla selva indir­dik. “Size rızık olarak verdiğimizin en temiz ve güzellerinden yiyin”. Onlar bize zulmettiler. Fakat kendi kendile­rine zulmediyorlardı.

Açıklaması

Allahu Teâlâ, İsrailoğulları’ndan bir cemaatın Hakk’a uyduğunu, onunla adaleti sağladıklarım haber vermektedir. Onlar, İsTailoğuUar\’wdaıa. mümin olanlar ve tevbe edenlerdir. Hem Hz. Musa’ya, hem de Hz. Muhammed’e inan­mışlardır. Onlar, nefislerini imanla kuvvetlendiren, insanları doğru yola davet eden, onları Allah’tan gelenlere yönelten ve aralarındaki hükümlerde hak ile muamele eden bir cemaattir. Hiç kimseye zulmetmezler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Kitap Ehli’nin hepsi bir değillerdir. Onlardan bir zümre vardır ki, ayakta dikilir, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın ayetlerini okurlar” (Al-i İmran, 3/113); “Muhakkak ehl-i kitaptan öyleleri vardır ki, Allah’a, size indirile­ne ve kendilerine indirilene korku ile iman ederler. Onlar, Allah’ın ayetlerine karşılık az bir pahayı satın almazlar. İşte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabını tez ve çabuk görücüdür” (Al-i İmran, 3/199); “Ehl-i Kitaptan öyle kimse vardır ki, ona bir kantar emanet versen, onu sana öder. Ve onlardan öyle kimse de vardır ki, ona emanet olarak tek bir altın versen, sen ayak diretip durmadıkça onu sana ödemez. Bunun sebebi, onların: “Ümmî-ler hakkında bize karşı bir yol yoktur” demeleridir. Onlar bildikleri halde, Al­lah’a karşı yalan söylerler” (Al-i İmran, 3/75).

Kısacası, İsrailoğulları’nın üç hali vardır:

1- Bu ayette bildirilen haber, Hz. Musa zamanındaki ve ondan sonraki İs­railoğulları’ndan mümin bir cemaate dairdir. Onlar üç gruptur:

a) Hz. Peygamber devrinde yaşayıp ona iman edenler. Şu ayet-i kerimede onlara işaret olunur: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu nasıl okunma­sı gerekiyorsa öyle okurlar. İşte bunlar ona iman ederler” (Bakara, 2/121).

b) Hz. Musa’ya iman etmiş, ondan sonraki peygamberlere uymuşlardır. Onlar, bu ayet-i kerimede zikredilenlerdir.

c) Daha önceki ayet-i kerimede: “Allah’ın ayetlerini okurlar” diye zikredi­lenlerdir.

Bu, her ümmetin içinde, hak ve adalet ehli olan kimselerin varlığına işa­ret eder.

2- Allah, İsrailoğulları’nı oniki fırka veya kabileye, on iki ümmet ve cema­ata ayırmıştır. Onların her biri, maişet ve dünya işlerindeki özellikleriyle bir­birlerinden ayrılırlar.

3- Cenab-ı Hakkın nimetlerine karşı, bu kabilelerin halidir. Allah’ın ni­metleri şunlardır:

a) Onlar, Hz. Musa’dan su istedikleri zaman, Cenab-ı Allah kendilerine yardım etti. Onlar çölde susayınca, su istediklerinde, Allah, Musa (a.s.)’a şöyle vahyetti: “Asanı taşa vur”. Bunun üzerine o da vurdu. Taştan on iki kabilenin sayısı kadar pınar fışkırdı. Her kabilenin özel pınarı vardı: “Her kısmı su içe­cekleri yeri iyice belledi”.

“İnbiâs” ve “inficâr” kelimeleri arasında fark vardır. Birincisi suyun az çık­ması, ikincisi, suyun çok çıkması demektir.

b) Bulutun gölgelendirmesi. Çölde sıcaklık şiddetlenince, Allah kendisin­den bir rahmet olmak üzere, onları gölgelendiren bir bulut gönderdi.

c) Bıldırcın eti ve kudret helvasının indirilmesi. Hiçbir meşakkat ve yor­gunluk olmaksızın onlara inen leziz bir yiyecekti.

“el-Menn”, kudret helvası demektir. Onlar için ekmek yerine geçiyordu. Sabahleyin ağaç yapraklan üzerinde ve başka yerlerde toplanan çiğ gibi tatlı bir şeydi.

“el-Selvâ” ise, onlar için et yerine geçiyordu. O, bıldırcından daha büyük bir kuştur. Sonra onlara: “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin”. buyruluyor. Onlar, size mahsus nimetlerdir. Size düşen de, ancak nimete şü­kürdür.

Onlar bu nimetlere nankörlük etmekle bize zulmetmediler, kendilerine zulmettiler, zarar verdiler. Çünkü bir mükellef, bir masiyete yöneldiği zaman, nefsini büyük bir azaba maruz kılar, dolayısıyla da ancak kendine zarar verir. Kendine zulmeden, başkasına daha zalim olur. [84]

İsrailoğulları’nın Beyt-i Makdis’e Yerleşmeleri

  1. O zaman onlara: “Şu şehirde yerle­şin. Onun dilediğiniz yerinden yeyin. “Hıtta” deyin ve kapısından secde ede­rek girin ki, günahlarınızı mağfiret edelim. Biz, ihsan edenlere daha fazla­sıyla vereceğiz” denilmişti.
  2. Fakat içlerinden o zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir şeyle değiştirdiler. Biz de üzerlerine zulümlerinden dolayı gökten bir azab indirdik.

Açıklaması

Bu kıssanın açıklaması, sadece lafızlardaki değişiklik ile Bakara süresin­deki iki ayette (58, 59. ayetler) geçmişti. Bu, Kur”an’ın belagatı ve mükemmel icazıdır. Çünkü aynı lafzın tekrarı beliğ değildir. Bir manayı, değişik üslup ve lafızlarla ifade etmek belağattir.

İmam Râzî, iki sûre arasındaki lafızların değişik oluşuyla ilgili olarak sekiz görüş zikretmiştir.[85] Çelişki olmadıkça iki ibarenin farklı oluşunda her­hangi bir beis yoktur. Razî’nin zikrettiği görüşler şunlardır:

1- Buradaki ayette Rabbimiz: “Şehirde yerleşin” buyurmuş, oradaki ayette ise: “Giriniz” buyurmuştur. Buradaki ifade daha tamamlayıcıdır. Çünkü “yer­leşmek”, “girme”yi gerektirir.

2- Buradaki ayette “Ve külü” buyurmuş, oradaki ayette ise: “Fe külü” bu­yurmuştur. Çünkü yeme, girişten sonra olur. Bu sebeble takip edatı olan “fa”nın zikredilmesi daha güzeldir. “Vav”a gelince; yemenin yerleşme ile bera­ber olduğuna işaret eder.

3- Oradaki ayette yemek “Reğaden” (bolca, afiyetle) lafzı ile gelmiştir. Burdaki ayette ise, vasıf zikredilmemiştir. Çünkü gelen kimsenin girişten önce yemesi, daha lezzetli olur. Normal olarak nefis onu arzular. Fakat şiddetli ihti­yaç halinde olur. Onun için buradaki ayette “reğaden = bolca, afiyetle” lafzı ter­kedilmiştir.

4- Buradaki ayette: “Hıtta” sözü, “duhul” (giriş) sözünden önce zikredil­miştir. Oradaki ayette ise, bu iş tersinedir. İki tabir arasında fark yoktur. Çün­kü “vâv”, tertibi gerektirmez. İsterlerse önce dua, sonra secde edip baş eğerler. İsterlerse önce secde edip baş eğerler, sonra “hıtta” lafzı ile dua ederler. Çünkü asıl maksat, Cenab-ı Hakkı yüceltmek ve O’na boyun eğmektir.

5- Buradaki ayette: “Günahlarınızı mağfiret edelim” derken, günahlarınız manasında “hatletiküm” lafzı kullanılmışken, oradaki ayette “hatâyaküm” laf­zı kullanılmıştır. Her iki çoğul şekli de, aynı manaya işaret eder ve her ikisinde de günahları mağfiret etmenin, aza da, çoğa da şamil olduğuna işaret vardır.

6- Buradaki ayette: “Biz, ihsan edenlere daha fazlasıyla vereceğiz” denil­miş, “vav” söylenmemiş, orada ise “vav” zikredilmiştir. Mânâ aynıdır. İstinaf ifade eden “vâv”ın terk edilmesi, ihsanın çoğaltılacağına daha çok işaret etmek­tedir. İki şey vaadolunmaktadır: Mağfiret ve iyiliğin çokluğu.

7- Buradaki ayette: “Biz de üzerlerine gökten bir azap indirdik.” buyuru-lurken, Bakara sûresinde: “Zulmedenler üzerine indirdik” buyurulmuştur. “İn­zal” (indirmek) kelimesinde çokluk manası yokken, “irsal” (göndermek) kelime­sinde bu mana vardır. Sanki Allahu Teâlâ, az azabı indirmekle başlamış, sonra onu çoğaltmıştır.

8- Buradaki ayette “zulümlerinden ötürü” buyrulurken, oradaki ayette: “fısklarından ötürü” buyurulmuştur. Bu, onlarda iki vasfın da olduğuna işaret eder. Onlar, kendi nefislerine zulmetmişlerdi, fâsık idiler, Allah’ın taatından çıkmışlardı. Sonra orada zikredilen zulümde başkasına düşmanlık manası var­dır, fıskta ise dinden çıkış manası vardır.

Burada: “İçlerinden o zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir şeyle değiştirdiler” ayetinde, “içlerinden” kelimesi eklenmiştir. Oradaki ayette bu yoktur. Bu ek, açıklamayı pekiştirmek içindir. Tebdilin manası, onlar, ictihad ve te’vil söz konusu olmaksızın, söz ve işleriyle muhalefet ettiler, demek­tir.

Ayetin genel manası: Allahu Teâlâ, Peygamber efendimizin çağdaşı olan İsrailoğulları’na seleflerinin yaptıklarını hatırlatmaktadır. Onlar, seleflerinin yaptıklarına rıza gösterdikleri için, onlar gibi kınanıyor. Allah onlara, Kudüs’e veya başka bir şehire, Allah’tan günahlarını mağfiret etmesini istiyerek, Al­lah’a huşu ve hudulannı arzederek girmelerini emretti. Allah onlara iki şey va-adetti: Günahlarını bağışlamak, iyiliği artırmak. Fakat, isyan ve nankörlük ta­biatına sahip yahudiler, ilahî emre karşı nankörlükte bulundular. Söz ve fiille­riyle Allah’a muhalefet ettiler. “Hıttatün” yerine, “habbetün fi şa’retin” dediler. [86]

Cumartesi Günü Balık Avlamak İçin Yahudilerin Düşündükleri Hile, Emre Muhalefet Edenlerin Cezalandırılması

  1. Onlara deniz kıyısındaki o kasaba­yı sor. Hani onlar, Cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü Cumartesi ta­tili yaptıkları gün balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor, Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyordu. İşte biz itaattan çıkmakta olduklarından dolayı kendilerini böy­lece imtihan ediyorduk.
  2. Hani içlerinden bir ümmet (toplu­luk): “Allah’ın kendilerini helak edece­ği veya çetin bir azabla cezalandıraca­ğı bir kavme ne diye öğüt veriyorsu­nuz?” dediği zaman, onlar: “Rabbinize özür için. Umulur ki sakınırlar” demiş­lerdi.
  3. Ne zaman ki onlar kendilerine ya­pılan öğütleri unuttular. Biz de onları, kötülükten alıkoymakta sebat edenleri kurtuluşa erdirdik. Zulmedenleri de, yapageldikleri fıskları yüzünden şid­detli bir azabla yakaladık.
  4. Bu suretle onlar serkeşlik ederek alıkondukları şeyleri yapmakta ısrar edince, kendilerine: “Hor ve zelil may­munlar olun” dedik.

Olayın Özeti:

Rivayet olunduğuna göre, Yahudiler de bizim gibi Cuma günü ile emrolun-muşlardı. Fakat onlar, onu terkederek, cumartesi gününü seçtiler. Bu sebeple, o günle imtihan olunmuşlardır. O gün avlanmaları, kendilerine yasaklandı. O güne saygılı davranmakla emrolundular. Cumartesi günü balıklar sürü ile geli­yorlardı. O kadar çoktular ki, onların çokluğundan adeta su görünmüyordu. Cumartesi günü dışındaysa, hiç balık gelmiyordu. Bu durum bir süre böyle de­vam etti. Sonra İblis geldi ve onlara şöyle dedi: “Siz, Cumartesi günü onları yakalamaktan yasaklandınız. Havuzlar yapın, cumartesi günü balıkları oraya doğru sürersiniz. Onlar oradan çıkamaz ve siz de pazar günü avlarsınız”. İçle­rinden birisi, bir balık yakaladı. Sahildeki bir ağaca kuyruğundan iple bağladı, suya saldı. Sonra pazar günü onu çıkarıp kızarttı. Bunun üzerine komşusu ba­lığın kokusunu aldı, ateş yaktığı yere geldi ve: “Allah’ın yasağını çiğniyorsun. Allah sana azap edecektir” dedi. Fakat o adam, Allah’ın azap etmediğini görün­ce, bir sonraki cumartesi, iki balık yakaladı. Diğer insanlar, hemen azap gel­mediğini görünce, onlar da balık avladılar ve yediler. Sayıları yaklaşık yetmiş bin kişiydi. Şehir halkı üçe ayrıldı: Üçte biri onları nehyetti. Sayıları on iki bin civarındaydı. Üçte biri; “Söz dinlemeyen bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz?” dedi. Üçte biri de hata işleyenlerin kendileriydi.

Haddi aşanlar, durumlarından vazgeçmeyince, müslümanlar onlara: “Biz sizinle beraber yaşayamayız” dediler. Bir duvarla şehri ikiye böldüler. Müslü­manların bir kapısı, haddi aşanların da bir kapısı vardı. Hz. Davud onları la­netledi. Nehyedenler bir gün, oturuyorlardı. Haddi aşanlardan hiç kimse dışarı çıkmadı. Her halde bunlara bir şey oldu, dediler. Baktıklarında, onların may­mun olduklarını gördüler. Kapıyı açarak, yanlarına girdiler. Maymunlar, in­sanlardan kendilerine benzer olanları tanıdılar. İnsanlar ise, maymunlardan kendilerine uygun olanları tanımıyorlardı. Maymun kendi benzerine geliyor, onun elbisesini kokluyor ve ağlıyor kendisine: “Biz seni nehyetmedik mi?” de­nildiğinde başıyla “evet” işareti yapıyordu. Gençlerin maymun, ihtiyarların do­muz olduğu söylenmiştir.

Hasan el-Basrî’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Ömürlerini o kadar kötü yediler ki, onları dünyada rezil rüsvay etti, ahirette de, büyük bir azaba maruz bıraktı. Vallahi bir balık tutup da onu yiyen bir toplumun durumu, Allah ka­tında bir müslümanı öldürenden daha büyük olamaz. Fakat Allah’ın bir zama­nı vardır. Zaman hızla yaklaşmaktadır.[87]

Açıklaması

Ey Muhammedi Senin zamanındaki Yahudilerden, Allah’ın emrine muhale­fet eden seleflerinin başlarına geleni sor. Onlar hile yapmalarının, haddi aşmala­rının cezalarını feci şekilde çekmişlerdi. Buradaki soru, azarlama içindir. Pey­gamberimizin çağdaşlarının küfrü, yeni bir şey değil, eskidir. Onların selefleri de, büyük günah işlediler. Allah’ın emirlerine muhalefet ettiler. Onları, sana mu­halefetten sakındır ki, atalarının başına gelenler, onların da başına gelmesin.

Deniz sahilinde bulunan o şehir -Kızıldeniz kenarında Medyen ile Tur ara­sındaki Eyke şehri- halkını onlara sor. Onlar, iş yapmamak ve sırf ibadet et­mek gibi düşüncelerle, hürmet ettikleri cumartesi gününde Allah’ın koyduğu sınırları aşmışlar, Allah’ın emir ve tavsiyelerine muhalefet etmişlerdi. Nehye-dildikleri halde o gün balık avlamışlardı. Hürmet edilen cumartesi gününde balıklar çokça geliyordu. Onları avlamak için bir zahmete de katlanılmıyordu. Cumartesi gününün dışındaysa, balıklar gizleniyor, ortaya çıkmıyorlardı. Bu­nun üzerine onlar da “med” ve “cezir” olayından, yani suların kabarıp alçalma­sından yararlanarak avlanmak için havuzlar yapıp hile yoluna başvurdular.

“Med” sırasında sularla beraber balıklarla dolan havuzlar, “cezir” esnasın­da havuzlarda kalıyorlardı. Böylece onlar da ertesi günü balıkları yakalıyorlar­dı.

Avlanılması yasak günde balıkların ortaya çıkıp, avlanılması helâl gün­de gizlenmeleri şeklindeki imtihanla, biz eskileri imtihan ettiğimiz gibi, çağ­daşlarını da imtihan ederiz. Herkese ameline göre muamele ederiz. Allah’ın sünneti şudur: Kendisine itaat edenin dünya işlerini kolaylaştırır, ahirette de sevap verir. Kendisine isyan edeni de, çeşitli belâ ve musibetlere maruz bırakır.

Onlardan masiyetin zuhuru esnasında şehir halkı üçe bölündü: Bir kısmı isyankârları destekliyordu, bir kısmı onlara karşı çıkıp nasihat ediyordu, bir kısmı da nasihatin faydasına inanmadığı için tarafsız kalıyor ve öğüt verenlere şöyle diyordu: “Cenab-ı Allah’ın helak olmalarına ve yok olmalarına hükmettiği bir topluma neden nasihatta bulunuyorsunuz? Biliyorsunuz ki, Allah onları he­lak edecek, dünya ve ahirette cezalandıracaktır”.

Öğüt verenler, onlara şöyle cevap verdiler: “Biz, kötülük karşısında sus­makla kendimizi kurtaramayacağımız, görevimizi yaptık diyemeyeceğimiz için onlara öğüt veriyoruz. Onların durumlarını düzeltmelerinden, hakka dönmele­rinden ümitsiz değiliz. Belki onlar, içinde bulundukları halden sakınırlar, onu terkederler, tevbe ederek Allah’a dönerler. Allah da onların tevbelerini kabul eder, merhamette bulunur.

Onlar kendilerine yapılan öğütleri unutunca, hata işlemeye devam edip nasihat kabul etmeyince, onları kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Onlar öğüt veren, kınayan kimselerdi. Ancak birinci grup daha güçlüydü. Çün­kü onlar, hem sözle, hem de fiilen kötülüğe engel olmaya çalışıyorlardı. Onun için Kur’an, nehyedenlerin kurtulduğunu açıkça zikretmiştir. İkinci grup ise, sadece kalple inkâr etmişler, onun için Kur’an bunlardan söz etmemiştir. Çün­kü onlar, öğülmeye lâyık değillerdir. Bir günah işlemedikleri için de kötülenme-mişlerdir.

Biz, günah işleyen zalimleri şiddetli bir azapla cezalandırdık. Nehyolun-dukları şeyi terketmeyip öğüt verenlerin nasihatini dinlemedikleri için, Allah onları zelil, hakir maymunlar yaptı. İnsanların reddettiği kimseler oldular. Bu, dünya azabı. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve kalıcı olacaktır.

Cumhurun görüşüne göre, sadece balık avladıklarından değil, ama emir­lere karşı çıktıklarından ve isyanda devam ettiklerinden dolayı gerçekten maymunlara çevrildiler. Bugünkü maymunlar onların neslinden midir, yoksa onlar helak olup nesilleri kesildi mi? Ayette, bu hususta kesin bir işaret yok­tur.

Mücahid şöyle demiştir: Bu, onlar suçlan sebebiyle, kötü tabiatlı, şer ve if-sad bakımından tıpkı maymun gibi oldular, demektir.

Tercih edilen görüş, şöyle diyen bilginlerin görüşüdür: Susanlar, kurtuldu­lar.. İbni Abbas da bu görüşte olan İkrime’nin görüşüne katılmıştır. İbni Eesir de, bu görüşü benimsemiş ve şöyle demiştir: Bu, onlar helak oldular, demekten daha uygundur. Çünkü daha sonra onların halleri ortaya çıkmıştır. [88]

Dağın Yahudiler Üzerine Kaldırılması, Kıyamete Kadar Zillete Duçar Edilmeleri, Yeryüzüne Dağıtılmaları Ve Salihlerin İstisna Edilmesi

  1. O vakit Rabbin onlara, kıyamet gününe kadar üzerlerine, kendilerini en kötü azaba duçar edecek kimseler göndereceğini bildirdi. Şüphesiz Rab­bin, cezayı çabuklaştırandır. Ve mu­hakkak ki O, mağfiret ve rahmet edicidir.
  2. Onları paramparça ümmetler ola­rak yeryüzünde dağıttık. Onlardan ki­mi salihlerden, kimi de bunlardan aşa­ğı oldular. Onları hem iyiliklerle, hem de kötülüklerle imtihana çektik. Ta ki dönsünler.
  3. Onlardan sonra kötü kimseler ge­lip onların yerine geçmiştir. Kitaba da vâris oldular. Bu dünyanın geçici me-taım alırlar: “Biz ileride mağfiret olunuruz” derler. Kendilerine ona benzer kir me*a gelirse, onu da alırlar. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyecek-

lerine dair kendilerinden o kitabın te­minatı alınmadı mı? Halbuki onda, ola­nı durmadan okumuşlardı da. Halbuki ahiret yurdu sakınanlar için daha ha­yırlıdır. Hâla aklınızı başınıza almaya­cak mısınız?

  1. Bir de Kitab’a sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar (için ha­yırdır). Şüphesiz biz, salihlerin mükâ­fatını zayi etmeyiz.
  2. Biz, bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip kaldır­mıştık da, üstlerine düşecek sanmış­lardı. “Size verdiğimizi, azim ve kuv­vetle alın. Onda olanı düşünün. Olur ki iuüttakilerden olursunuz” (demiştik).

Açıklaması

Ey Muhammed! Hani o zamanı hatırla ki, Rabbin yahudilerin seleflerine, peygamberlerinin diliyle, kıyamete kadar onların başına, onlara şiddetli azabı tattıracak, onlara zillet ve horluk verecek, onlardan cizye alacak, mülklerini dağıtacak, topluluklarını perişan edecek kimseleri musallat edeceğini bildir­mişti.

Şüphesiz Rabbin, kendisine isyan edenlere ve şeriatına muhalif davranan­lara çabuk ceza vericidir. Tevbe edip kendine dönenlere de çok merhamet ve mağfiret edicidir.

Ayetin işaret ettiği husus gerçekleşti: Çünkü, Musa (a.s.) onlara ilk haraç koyandır. Sonra sırasıyla Yunanlılar, Keşdânîler, Keldânîler, Babilliler, Hıristi­yan Rumlar, müslümanlar, onları kahr u perişan etmişler, onlardan cizye ve haraç almışlardır. Son asırda ise Almanlar, Hitler başkanlığında onlardan inti­kam almışlar, bir kısmını öldürmüşler, bir kısmını da darmadağın etmişlerdir.

İsra sûresi 4-8. ayetlerinde de İsrailoğulları’nm defalarca fesat çıkardıkla­rı, bu yüzden de kendilerine daha güçlüler musallat kılınıp rezil ve rüsvay edil­dikleri zikredilmiş, siz yine fesat çıkarırsanız, biz de sizi yine zelil ve rüsvay ederiz, denilmiştir.

Yahudilerin Filistin’de bugünkü durumlarına gelince; bu, geçici bir du­rumdur. Cenab-ı Hakk’ın vaadine ve kelâmına güvenimiz tamdır.

İşte bu, yahudilerin tekrar tekrar yaptıkları isyanlara ve Allah’ın hükümleri­ne karşı gelmelerine karşılık verilen birinci cezadır. Bu, yüce Allah’ın onları zelil kılmak ve onlara azab etmek için başka milletleri üzerlerine musallat etmesidir.

İkinci ceza, onların fırkalara ayrılmaları, dünyanın dört bir tarafına fır­kalar halinde dağıtılmalarıdır. İçlerinde iyileri de vardır, kötüleri de. İyileri, Hz. Musa (a.s.)’dan sonra gelen peygamberlere ve Muhammed (a.s.)’e inananlar, ahireti dünyaya tercih edenlerdir. Bunlar, cumartesi gününde haddi aş­maktan meneden ve müslüman olan Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır. İyi olmayanlar ise; haksız yere peygamberlerini öldüren fâsıklar, fâcirler ve kâfir­lerdir. Yalana kulak verenler, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmedip ilâhî ahkâmı değiştirmekle rüşvet alanlar, faiz yiyenlerdir. Onlarda hayır ve iyilik­ten eser yoktur. Onlar kâfir ve fâsıktırlar.

Allah, her iki gruba da, başkalarına yaptığı gibi yapar. Nimetlerle ve ceza­larla imtihan eder. Belki günahlarından dönerler, nimetlere şükrederler ve sı­kıntılara sabrederler diye.

Sonra, seleflerinden miras aldıkları Tevrat’taki hükümleri kabul edenler, onları okuyan ve onları bilen bir nesil geldi. Bunlar Resulullah (s.a.) zamanın­da yaşıyorlardı. Fakat bunlar, onu terkettiler, dünyayı, dünya metaını ve zine-tini tercih ettiler. Dünya malı toplamak için koşuşturdular. Helâl veya haram olduğuna aldırış etmediler. Gayr-ı meşru imiş, rüşvetmiş önemsemediler. Hü­küm verirken haktan ayrılınıyormuş, dinden sapılıyormuş, buna dikkat etme­diler. Allah’ın kendilerini mağfiret edeceğini, işlerinden ve günahlarından dola­yı sorguya çekmeyeceğini zannettiler. Şöyle diyorlardı: “Biz Allah’ın çocukları ve dostları, peygamberlerinin sülaleleriyiz”. Onlar günah işliyorlar, günahta ıs­rar ediyorlar, helâla haram karıştırmaktan çekinmiyorlardı. Allah’ın mağfiret vaadinin günahlarından büsbütün tevbe edenlere ait olduğunu bildikleri halde, bir dünya metâı gelirse, utanmadan, sıkılmadan onu alıyorlardı.

Nitekim Allahu Teâlâ, şu sözüyle onların bu davranışlarını reddetmekte­dir: “Kitap üzerine onlardan söz alınmamış mıydı1?” Yani, Allah onların bu yap­tığını iyi görmemektedir: Çünkü Allah, onlardan Allah’a karşı haktan başkası­nı söylememeleri için ahd ve misak almıştı. Ne yüzle, ısrarla yaptıkları ve tev­be etmedikleri günahlarının mağfiret olunmasını Allah’tan umuyordu? Tev­rat’ta şöyle deniyordu: Kim büyük bir günah işlerse, o ancak tevbe ile mağfiret olunur. Kendilerinden alınan sözlerden bazıları şunlardı: Onlar insanlara hak­kı açıklayacaklar ve onu gizlemeyecekler, sözleri tahrif etmeyecekler, rüşvet al­mak için ilahî hükümleri değiştirmeyeceklerdi. Onlar da, Tevrat’ı okumuşlar, onun içindeki bâtıl yollarla başkalarının malını yemenin ve Allah’a yalan söy­lemenin haram oluşu gibi hükümlerini anlamışlardı.

Sonra Allah, sevabının bolluğu hususunda onları teşvik etmiş, şiddetli azabından da onları sakındırarak şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki, ahiret yur­du ve ondaki ebedî nimetler, masiyetlerden ve haramlardan sakınan, nefisleri­nin arzularına uymayı terkeden ve Rablerinin itaatına yönelenler için rüşvet gibi gayr-i meşru yollarla alman fani dünya metaından daha hayırlıdır, bunu düşünmez misiniz?

Özetle, Ahiret yurdu, o hakir metâdan daha hayırlıdır. Burada şu hususa işaret vardır. Dünya metama tama, İsrailoğullarını ifsad eden tek şeydir. İşte bunda, dünya hayatını ahiret hayatına tercih eden müslümanlar için bir ibret vardır.

Sonra Allahu Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.)’e tabi olmaya ileten Ki-tabı’na sarılanları övmüş: “Kitaba sımsıkı sarılanlar” buyurmuştur. Yani ilâhî kitabın emirlerine sımsıkı sarılanlar, onun metoduna uyanlar, yasakladığı şey­leri terkedenler ve namazı kılanlar.. Cenab-ı Hak, kitab her türlü ibadeti içine aldığı halde, bir de özellikle namazı zikrediyor. Bunu, onun derecesinin yük­sekliğini, imandan sonra ibadetlerin en büyüğü, dinin direği ve küfürle imam birbirinden ayırdeden bir alamet olduğunu açıklamak için andı.

Şüphesiz biz, ıslah etmeye çalışanların ecirlerini de zayi etmeyiz. Çünkü ıslah ediciler, kitaba sımsıkı sarılanların manası içindedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Gerçekten iman edip de güzel amellerde bulunanlar ise; şüphesiz biz iyi amel edenin mükâfatını zayi etmeyiz” (Kehf, 18/30).

Yüce Allah İsrailoğulları’nın dinlerinin hükümlerine muhalefetlerini açık­ladıktan sonra, Kitab’ın onlara ilk indiriliş anındaki hallerini hatırlatarak: “Biz, bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip kaldırmıştık da üstlerine düşecek sanmışlardı” buyurdu. Yani, hatırla ey Rasûlüm! Hani Tur dağını biz onların üzerine kaldırmıştık. Bu hususa başka ayetlerde de işaret olunur: “Tur’u da üstünüze kaldırdık” (Bakara, 2/63). “Tur’u üzerlerine kaldır­dık” (Nisa, 4/154).

Onlar ağır hükümler taşıdığından dolayı Tevrat’ı kabul etmekten geri du­runca, dağ adeta üzerlerine çökecek bir tavan gibi oldu. Buna kesinlikle inan­dılar. Biz onlara şöyle dedik: Size vermiş olduğumuz ilâhî hükümleri ciddiyetle ve meşakkat ihtimalini kabullenerek alın. Onda bulunan emir ve yasaklan ha­tırlayın ve unutmayın. Yahut onda sayılan sevap ve cezayı hatırlayın da büyük sevabı isteyin, şiddetli cezadan korkun. Takvanın kalblerinizde yerleşmesi, amellerinizin din ile uyum sağlaması için böyle yapın. Bunda sizin için kurtu­luş vardır. Yahut içinde bulunduğunuz durumdan sakının. Çünkü dini ayakta tutma hususundaki azim, nefisleri temizler ve ahlâkı güzelleştirir. Dine saygı­nın küçümsendiği hallerde de, nefisler şehvetlere uymaya teşvik eder. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onu temizleyen kişi, muhakkak felah bul­muştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır” (Şems, 91/9-10). [89]

İnsandan Alınan Genel Söz

  1. Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini alıp onları nefislerine şahit tutup: “Ben sizin Rab-biniz değil miyim?” demişti. Onlar da: “Evet, şahit olduk” demişlerdi. Bu, kı­yamet günü: “Bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz içindi.
  2. Yahut: “Daha önce sadece ataları­mız Allah’a şirk koşmuşlardı. Biz de onların ardından gelen bir kuşaktık. Şimdi o bâtılı kuranların işlediği yü­zünden bizi helak mı edeceksin?” de­memeniz içindi.
  3. İşte biz ayetleri böyle açıklarız. Olur ki dönerler.

Açıklaması

Ey Muhammedi İnsanlara, Allah’ın bütün insanlardan aldığı o misakı ha­tırlat. O misak, Allah’ın onların Rabbi ve meliki olduğu, ondan başka hiçbir ilâh olmadığı itirafını içine alıyordu. O zaman Rabbin ayette geçtiği gibi, Ade-moğullarmın sırtlarından zürriyetlerini, yahut sülalelerini çıkardı. Onları tev-hid ve İslâm fıtratı üzere yarattı.

Bu zürriyetlerden her birine vahy ve tebliğ sözüyle değil, irade ve tekvin sözüyle: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorarak, onlardan da hal lisanıy­la: Evet sen, bizim ibadete lâyık tek Rabbimizsin diyerek, kendilerine karşı şe-hadet aldı.

Bu şahid tutmanın sebebi, eğer şirk koşarlarsa, kıyamet gününde; “Bizim tevhidden haberimiz yoktu. Bizi hiç kimse uyarmadı” şeklinde mazeret ileri sürmemeleri içindir. Artık, Allah’ın birliğine deliller ileri sürüldükten ve Al­lah’ın birliğine inanacak fıtratta yaratıldıktan sonra, aklınız varsa, sizin hiçbir özrünüz olamaz.

İnsanların Allah’ın birliğini kabul edecek kabiliyette yaratıldığı, başka bir ayette de ifade olunur: “Sen yüzünü hanif olarak dine dosdoğru çevir. İnsanla­rın üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına” (Rûm, 30/30) Sahîhayn’da Ebû Hüreyre’den rivayet olunan hadis-i şerifte Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her doğan, fıtrat üzere doğar”. Bir rivayette de: “Her doğan, bu din üzere do­ğar. Anne babası onu Yahudi, Hıristiyan yahut mecusi yapar”.

Sahih-i Müslim’de, Iyâd b. Hımâr’dan Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Şüphesiz ben, kullarımı müslüman kimseler olarak yarattım. Onlara şeytanlar geldi ve dinlerinden uzaklaştırdılar. Benim helâl kıldığımı, haram kıldılar..”

Âlimler: “Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini alıp…” ayetinin tefsiri konusunda iki görüşe ayrılmışlardır. Selefin görüşüne uyan müfessirler şöyle demişlerdir: Allah, Adem’i yarattı ve onun sırtından zürriye-tini zerreler halinde yarattı, onları diriltti. Akıl ve idrak verdi. O sözü ve ce­vaplarını onlara ilham etti. Onlardan, kendisinin onların Rabbi olduğu ahdini aldı, onlar da bunu ikrar ettiler. Bu mana, birçok yollardan -bunların bir kısmı zaaf ve inkıtadan uzak değildir- Peygamber (s.a.)’den rivayet olunmuştur. Bu­na bir kısım sahabe de inanır.[90]

Sonraki alimler ise şöyle demişlerdir: Bu temsil, mecaz ve istiare kabilin­den bir şey olup soru cevap diye bir şey yoktur. Allahu Teâlâ, birliğine ve Rabli-ğine işaret eden birçok kevnî deliller koymuştur. Onların akılları ve gözleri de buna şehâdet eder. Adeta O, insanlara: Benim Rab olduğumu, benden başka hiçbir ilâh olmadığını ikrar edin, demiş, onları kendilerine şahit tutmuş ve on­lara, ben sizin Rabbiniz değil miyim, diye sormuş, onlar da evet demişlerdir. Bu, Zemahşerî, Ebû Hayyân, Ebu’s-Suud ve Beyzâvî’nin benimsediği görüştür. Râzî de bunun hakkında: “Asla eleştirilemez” demiştir.

İbni Kesir, hadisleri değerlendirerek şöyle der: Bu hadisler, yüce Allah’ın Adem’in zürriyetini, onun sulbünden çıkardığına, cennetliklerle cehennemlik­leri ayırdığına işaret eder. Onların Rabbi olduğu konusunda kendilerine şahit­lik ettirmesi, ancak İbni Abbas ve Abdullah b. Amr hadislerinde geçer ki, onlar da merfu değil, mevkuf hadislerdir. O yüzden, selef ve haleften bazıları şöyle demişlerdir: Bu şahit tutmaktan maksat, Ebû Hüreyre ve Iyâd b. Hımâr el-Mücâ’î hadislerinde geçtiği ve Hasan el-Basrî’nin de bu şekilde açıkladığı gibi, insanların tevhid akidesini kabul edecek fıtratta yaratılmalarıdır.

Derler ki: Bunun için Cenab-ı Hak: “Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini alıp…” buyurdu. Âdem’den Âdem’in sırtından demedi. Bu, onların soyunu, nesil nesil kıldı demektir. Sonra Cenab-ı Hak: “Onları nefislerine şahit tutup: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurmuştu. Onlar da: “Evet, demiş­lerdi” buyurdu. Yani, onları buna şahitlik eden kimseler olarak yarattı. Onlar bunu halleriyle ve sözleriyle söylediler. Şehadet bazan sözle, bazan da halle olur: “Müşriklerin, kendi küfürlerine şahit olup dururken Allah’ın mescidlerini imar etmeleri yaraşmaz”. (Tevbe, 9/17). Yani onların hali, bu hususta kendi aleyhlerine şahittir. Onlar bunu söyleyecek kimseler değildir. Allahu Teâlâ’nın şu ayeti de bunu ifade eder: ‘Ve muhakkak o, buna şahittir” (Âdiyat, 100/7).

Ayetten, Allahu Teâlâ’nm, insanları tevhidi ikrar edecek fıtratta yarattığı murad olunmaktadır. Onun için Cenab-ı Hak onların: Kıyamet gününde biz de tevhid inancından gafildik, bu hususda uyanlmadık, yahut babalarımız müş­rikti, dememeleri için bunu yaptığını belirtmiştir.

Ben de bu görüşe meyyalim.

“Yahut: “Daha önce sadece atalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı” Yani, bu şahit tutmanın sebebi, onların kıyamet gününde, tevhidden haberdar olmadık­ları, yahut babalarını taklitettikleri mazeretini ileri sürmemeleri içindir. Onla­rın sözü, babalarımız bizden önce şirk koştular. Biz de onlara tabi olduk, onla­rın şirklerinin bâtıl olduğunu bilmiyorduk. Biz onlara hüsnü zan besleyerek, amellerinde ve inançlarında onları taklit ettik, tevhidi bulamadık sözleriydi.

Bizi azapla helak mı edeceksin ve bâtıl iş yapan babalarımızın yaptıkları sebebiyle bizi hesaba mı çekeceksin? Fakat Allah onların özrünü asla kabul et­mez! Çünkü , itikad ve dinin asıllarında taklit caiz değildir.

Açık ve beliğ olan bu misakı açıkladığımız gibi, insanlara delil olabilecek ayetleri de açıklarız ki, onlar böylece akıl ve basiretle düşünsünler. Umulur ki onlar şirklerinden, cehaletlerinden ve babalarını, dedelerini taklitten dönerler. [91]

Bel’am Bin Bâûra Gibi Sapık Yalancıların Kıssası

175- Sen onlara ayetlerimizi verdiğimiz o kimsenin haberini oku. O, bunlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytan onu pe­şine takmış da azgınlardan olmuştu.

176- Eğer biz dileseydik onu bunlar se­bebiyle yükseltirdik. Fakat o yere mıh­landı ve hevasına uydu. Artık onun du­rumu o köpeğin durumuna benzer ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini uzatıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan top­lulukların hali budur. Artık sen kıssa­yı anlat. Belki iyice düşünürler.

177- Ayetlerimizi yalanlayarak kendi­lerine zulmetmekte olanların hali ne kötüdür.

Açıklaması

Ey Peygamber! Ayetlerimizi kendisine öğrettiğimiz, fakat önemsemeyerek onlarla amel etmeyen, onlardan uzak kalan, kendisine şeytana arkadaş oldu­ğu, vesvese verdiği, onu dinlediği, dünyaya meyli, hevasına ve şeytana uydu­ğundan dolayı kâfir sapıklardan olduğu o kimsenin haberini yahudilere oku.

O, İsrailoğulları içinden bir âlimdi. Kenanîlerden olduğu da söylenmiştir. İbni Abbas’tan onun Yemenli Bel’am b. Bâûrâ olduğu, kendisine Allah’ın kitap­larından bir kısmının ilminin verildiği, fakat onlardan uzaklaştığı, Allah’ın ayetlerini inkâr ettiği rivayet olunmuştur.

Musa (a.s.), o adamın içinde bulunduğu şehre gitti ve oranın kâfir olan halkıyla savaştı. O şehir halkı, o adamdan, Musa ve kavmi aleyhine dua etme­sini istedi. Duası makbul kimseydi. İsm-i A’zam’ı biliyordu. İlk anda dua et­mekten sakındı. Israrla istediler, bunun üzerine o da, onun aleyhine dua etti. Duası kabul olundu, onun duası sebebiyle Musa ve İsrailoğulları çöle düştü. [92] Malik b. Dinar şöyle demiştir: O adam, İsrailoğulları âlimlerindendi. Duası makbul bir kimseydi. Musibet anlarında ona müracaat ederlerdi. Allah’ın pey­gamberi Musa (a.s.), onu Allah’a davet etmek üzere Medyen kiralına gönderdi. Medyen kiralı ona bir miktar arazi verdi. Bunun üzerine o da Musa (a.s.)’m di­nini bırakarak, kiralın dinine tabi oldu. [93]

Eğer biz dileseydik, onu bunlar sebebiyle yükseltirdik. Ona, onu hidayete ve ayetlerle amele muvaffak kılmak suretiyle, iyi âlimlerin derecelerinden bü­yük bir derece verirdik.

Fakat o, dünyaya meyletti. Onu istedi, onun lezzetlerine önem verdi, heva­sına uydu. Gayretini ahiret nimetine yöneltmedi. Ayetlerimiz üzerinde durma­dı, Ruhî kemâl merdiveninde yükselmedi. Allah’ın kendisine olan nimetine hürmet etmedi.

Zillet, hakirlik ve alçaklıkta onun durumu, kovulup taşlansa da, kovulma-yıp kendi haline bırakılsa da, soluyan köpek gibi oldu. Bu hal, köpeğin en kötü halidir. İşte Allah’ın ayetlerini bilmekten uzaklaşan o kimsenin hali de böyledir.

Bu garip hal, Allah’ın ayetlerini yalanlayan, onlara karşı kibirlenen, o yüzden kendilerine öğüdün fayda vermediği kimselerin halidir. Onlar, Resulullah’m sıfatını Tevrat’ta okuyan, onun gelmesinin yakın olduğunu insanlara müjdeleyen, ondan yardım uman, onunla fetih bekleyen, fakat Peygamber (s.a.)’in gelmesinden sonra da onu inkâr eden yahudilerdir.

Ey Peygamber! İşte ayetlerimizi yalanlayan kimselerin haline benzeyen o adamın kıssalarını anlat. Belki de, Bel’am’ın halini ve Allah’ın ona olan nimeti­ni -Allah ona ism-i a’zamı öğretmişti de ism-i a’zamla istendiğinde Allah, onu verir, dua edildiğinde o duaya icabet ederdi- Rabbine itaat yolunda kullanmayı-şı, aksine Allah ordusu aleyhine dua etmesi sebebiyle, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıp sapıklığa düşürdüğünü bilen İsrailoğulları düşünürler de, onun gi­bi olmaktan sakınırlar. Çünkü Allah, onlara Muhammed (s.a.)’in sıfatını bildir­di. Dolayısıyla onlar, herkesten daha çok ona uymak, yardım etmek, ona destek olmak zorundadırlar.

Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah’ın ayetle­ri hakkında düşünüp taşınmaktan yüz çevirenlerin, yemek içmek ve şehvetten başka düşünceleri olmayan köpeklere benzemeleri ne kötü bir sıfattır. Onlar bu yüz çevirmeleriyle, yalanlarıyla kendi kendilerine zulmettiler. Onlara Allah zulmetmedi.

Bu kötü örnek sünnette de geçer. Sahih’de ve Kütüb-ü Sitte’de İbni Ab-bas’tan Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: “Bizim kötü örne­ğimiz yok: Hibesine dönen, kusmuğuna dönen köpek gibidir.” [94]

Hidayet Ve Sapıklık Sebepleri

178- Allah kime hidayet verirse, o, doğ­ru yolu bulmuştur ve kimi de saptınr-sa, onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

179- Andolsun ki biz, cin ve ins’ten birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.

Onların kalbleri vardır, fakat bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır, fakat onunla görmezler, kulakları vardır, kat onunla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar, gafil olanların ta kendile-

ridir.

Açıklaması

Allah kimi, aklını ve duygularını kullanarak imana, hayra şeriat ve Kur’an’a uymaya başarılı kılarsa, o gerçekten hakkı bulur. Kimi de başarılı kılmaz, rezil ederse, aklını ve duygularını kevnî ve serî ayetleri anlamak için kul­lanmaması sebebiyle hayra ve Kur’an’a uymaya hidâyet buyurmazsa, o ziyan­dadır, hidayetten uzaktır, dünya ve ahirette kaybedendir.

İlâhî hidayet tek, sapıklık ise birçok türde olduğu için, Cenab-ı Hak, tekil olarak “hidayeti bulan”, çoğul olarak “hüsrana uğrayanlar” buyuruyor.

Sonra Allahu Teâlâ, sapıklara nisbetle genel olan şeyi açıklayarak: “An-dolsun ki biz, cin ve insten birçoğunu cehennem için yaratmışızdır” buyuruyor. Yani Allahu Teâlâ, cehenneme ve cennete girmeyi hak edecek ameller yapmaya müsait cin ve insanlardan birçok kimse yarattığını yeminle ifade ediyor. Nite­kim Cenab-ı Hak, iki fırkanın sonunu açıklarken şöyle buyurur: “Bir kısmı cen­nette ve bir kısmı da cehennemdedir” (Şuarâ, 42/7) Kıyamet günündeki akıbet­lerini açıklarken de şöyle buyurur: “Onlardan bir kısmı bedbaht, bir kısmı da bahtiyardır” (Hûd, 11/105).

Cehennemliklerin cehenneme girmeyi hak edişlerinin sebepleri: İmanın hakikatına ulaşmak için, dünya ve ahiret saadetinin lezzetini anlamak ve hay­rın Allah’ın emrettiği, şerrin de nehyettiği şeylerde olduğunu kavramak için akıllarını sağlam bir şekilde kullanmamalarıdır. Onların meselelere bakışları zahiridir: “Dünya hayatından sadece dış yüzü bilirler. Ahiretten ise tamamen habersizdirler” (Rûm, 30/7) Onlar, anlamayan kimse gibidirler. Çünkü onlar, dikkatli ve anlayışlı kalblerinden faydalanamazlar, sevabı düşünmezler, ceza­dan korkmazlar.

Yine onlar kendilerini mutluluğa ileten Allah’ın kevnî ve Kur”an’î ayetleri­ne ibret gözüyle bakmazlar. Allah’ın peygamberlerine indirdiği ayetlerine ku­lak verip ibretle dinlemezler. Tarihî olayları, geçmiş ümmetlerin haberlerini dinlemezler. Allah’ın hidayetinden ve peygamberlerin irşadından yüz çevirme­leri sebebiyle akıbetlerinin nasıl olduğunu duymazlar. Burada söz konusu olan duymamak ve görmemek, duyu organlarının duyup görmemesi olmayıp, hida­yeti görmemek, öğütleri dinlememektir.

Şu ayetler de, bunun benzeri olan manayı ifade eder: “Onlardan önce nice kavimleri helak etmemiz -ki onların meskenlerinde gezerler- onları hidayete ulaştırmadı mı? Muhakkak bunda ibretler vardır. İşitmiyorlar mı? Görmezler mi, biz kupkuru yere suyu süreriz de, onunla hayvanlarının ve kendilerinin ye­dikleri ekini bitiririz. Hâla görmezler mi” (Secde, 32/26-27).

Akılları ve duyuları olmayan bu kimseler, yemek içmek ve dünya lezzetle­rinden yararlanmaktan başka düşünceleri bulunmayan dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta onlardan daha sapıktırlar. Çünkü hayvanlar, faydalarına olan şeyleri ister, zararlarına olan şeylerden nefret ederler. Yemede içmede israf et­mezler, öbürleri ise, inatlarından kendilerini ateşe atarlar, bütün lezzetlerde aşırı giderler, sevap olana yönelmezler. Hayvanların, faziletler elde etmek için kudretleri yoktur. Fakat insanoğluna, fazilet elde etme kudreti verilmiştir. Bu tip insanlar, Allah’ın ayetlerinden, şuurlarını ve akıllarını yaratılış amaçlarına Yani -duyulanlardan, görülenlerden istifade etmek- uygun olarak kullanmaktan tam bir gaflet içindedirler. İstikbâle bakmayan, sadece dünya hayatına yö­nelen, ahiret hayatında ebedî kalmayı hak ettirecek çalışmayı terkeden cahil ahmak kimselerdir. Bu manada onların gafleti, düşünmeyi terk, cennet ve ce­hennemden yüz çevirmek manasına olur.

Akıllı zeki kimseler, ahiret için çalışan, dünya için gerekli şeyleri de ihmal etmeyen kimselerdir: “Allah’ın sana verdiği ile ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et. Yeryüzünde de fesad isteme. Çünkü Allah fesad yapanları sevmez” (Kasas, 28/77). [95]

Allah’ın Güzel İsimleri

180- En güzel isimler Allah’ındır. O hal- de O’na bunlarla dua edin. Onun isim- lerinde eğriliğe sapanları terkedin. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.

Açıklaması

En güzel manaları içine alan bütün isimler, sadece Allah’ındır. Dolayısıyla ya O’nu övmek için: “Allah. Ondan başka ilâh yoktur. Diridir. Kayyumdur” (Bakara, 2/255). “O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Gizliyi de, aşikârı da bilendir. O, Rahman’dır. Rahim’dir.” (Haşr, 59/24). Ya da ihti­yaçlarının karşılanması için, O’na onlarla dua eder.

Allahu Teâlâ’nm en güzel isimleri doksan dokuzdur. Sahihayn’da, Ebû Hü-reyre (r.a.)’dan, Resulullah (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur. “Al­lah’a has doksan dokuz isim vardır. Bu isimleri her kim sayarsa, cennete girer. Allah tektir. Tek şeyleri sever.” İsimleri saymak; onları söylemek, ezberlemek ve manalarını düşünmektir. Tirmizî ve Hâkim bu isimleri Velid b. Müslim ve ŞuTse yoluyla rivayet edip; “O tek şeyleri sever” sözünden sonra Esma-i Hüs-na’yı şöyle sayar:

Hüvellahüllezi lâ ilahe illâ hû, er-Rahman, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mümin, el-Müheymin, el-Aziz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvır, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alim, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfız, er-Râfî’, el-Muizz, el-Müzill, es-Semi’, el-Ba-sîr, el-Hakem, el-Adl, el-Latif, el-Habir, el-Halim, el-Azim, el-Ğafur, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebir, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedud, el-Mecid, el-Bâis, eş-Şehid, el-Hakk, el-Vekil, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamid, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Mu’id, el-Muhyi, el-Mümit, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtm, el-Vâlî, el-Müteâli, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakım, el-Afüvv, er-Rauf, Mâlikü’1-mülk, Zü’1-Celâl-i ve’1-İkrâm, el-Muksit, el-Cami’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdî, el-Bedi’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşid, es-Sabûr.

Ayet ve hadisteki isimlerden amaç, hilâfsız olarak isimlendirmektir. Bu isimlerden bir kısmı zatından, bir kısmı sıfatından, bir kısmı fiilinin sıfatından dolayı ona verilmiştir. Alimlere göre, bu isimler tevkifidir. Cenab-ı Hakk’a, Kur’an’da ve sünnette olmayan bir isim verilmez, meselâ refik, sehiyy, âkil gibi.

“Onun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedin”: Yani onun isimlerinde, la­fız veya manalarında haktan başka yollara -değiştirmek, yorumlamak, yalan­lamak, ya da noksan veya fazla mana vermek veya güzellik vasfına ters mana vermek gibi- meyletmek suretiyle sapan kimseleri terkedin.

Sapma üç türlü olur:

1- Müşriklerin yaptığı gibi değiştirmekle: Nitekim onlar, isimlerin taşıdığı manaların dışına çıkarak, o isimleri putlarına isim verdiler. Lat ismini Al­lah’tan, Uzza ismini Aziz’den, Menât ismini Mennân’dan türettiler.

2- Ziyadelik -teşbih- ile: Nitekim Müşebbihe, Allah’ın izin vermediği şey­lerle O’nu vasıflandırdılar.

3- Noksanlık -ta’til ile: Nitekim Muattıla, onun vasıflandığı isimleri atar­lar. Bazı kimseler de, Allah’a, kendi ismi olmayan isimlerle dua ederler, o isim­leri verirler.

İşte bu sebepten bunlar, amellerinin cezasını görecekler ve daha dünyada ahirete gitmeden önce cezalandırılacaklar. [96]

Hidayete Erenler Ve İslâm Davetini Yalanlayanlar

181- Yarattıklarımızdan öyle bir üm­met vardır ki, hakka rehberlik ederler ve adaletle hükmederler.

182- Ayetlerimizi yalanlayanları biz, bilmeyecekleri yönden derece derece helake yaklaştıracağız.

183- Ben onlara mühlet veririm. Mu­hakkak ki benim yakalamam şiddetli­dir.

184- Onlar düşünmediler mi ki, arka­daşlarında hiçbir delilik yoktur. O, an­cak apaçık korkutandan başkası değil­dir.

185- Onlar, göklerin ve yerin hüküm­ranlığına, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye ve belki ecellerinin yakın ol­duğuna hiç bakmazlar mı? Artık bun­dan sonra hangi söze inanacaklar?

186- Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek olmaz ve O, bunları taşkınlıkları içinde, şaşkın bir halde bırakıverir.

Açıklaması

Ümmetlerden bir kısmı, sözle ve davranışla hakkı ayakta tutarlar. İnsan­ları ona çağırır ve hakla amel ederler. Zulüm ve haksızlık yapmadan adaletle hükmederler: Onlar Muhammed ümmetidir. Bunun delili, birçok hadislerde ge­len ifadelerdir. O hadislerden bazıları şunlardır:

1- Buharî ve Müslim’in, Sahihayn’da Muaviye b. Ebî Süfyan’dan rivayet ettiklerine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir taife daima hak üzere bulunur. Kıyamet kopana kadar kendilerini terk eden ve mu­halefet eden kimsenin onlara bir zararı dokunmaz”.

2- Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hakka rehberlik ederler ve adaletle hükmederler” ayeti hakkında Rebi b. Enes şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ümmetimden, İsa b. Meryem’in ineceği zamana kadar hak üzere olan bir kavim bulunacaktır”.

3- İbni Cerir et-Taberi, İbnül-Münzir, Ebu’ş-Şey İbni Hayyan’ın İbn Cü-reyc’den tahririne göre, o şöyle demiştir: Peygamber (s.a.) bize şöyle dedi: “Bu, hakla hükmeden, hakla alıp veren benim ümmetimdir”.

4- Abd b. Humeyd ve İbnü’l-Münzir, bu ayet hakkında Katâde’nin şöyle dedi­ğini tahric etmişlerdir: Bize ulaşan rivayete göre Peygamber bu ayeti okuduğu za­man şöyle derdi: “Bu, sizin içindir. Sizden önceki kavme de aynısı verilmişti: “Mu­sa’nın kavminden de, hakka yol gösteren ve onunla adalet eden bir ümmet vardı”.

5- Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân, Ali b. Ebî Talib’ten şöyle dediğini tahric etmiş­tir: “Bu ümmet 73 fırkaya ayrılarak, bir fırka müstesna hepsi de cehenneme gi­decek. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Yarattıklarımızdan öyle bir üm­met vardır ki, hakka rehberlik ederler ve adaletle hükmederler”. İşte bu üm­metten kurtulanlar, bunlardır.

Kısaca: Cenab-ı Hak, Musa (a.s.) kıssasında: “Musa’nın kavminden bir ümmet vardır ki, hakla doğru yolu gösterirler, hakla adalet ederler” dedikten sonra, bu sözü tekrar söyledi. Çoğu müfessirler bunu, İbni Abbas, Katâde, İbni Cüreyc ve daha başkalarından rivayet olunan hadisi delil göstererek, ümmet-i Muhammed’le yorumlamışlardır.

İşte ümmet-i Muhammed’den birinci fırka bunlar.. Sonra Allahü Teâlâ: “Ayetlerimizi yalanlayanları biz, bilmeyecekleri yönden derece derece helake yaklaştıracağız” sözüyle ikinci fırkayı zikrediyor. Yani Kur’an’ı yalanlayanları -Mekkelileri- dalâletleri içinde bırakırız ve onları, yavaş yavaş bilmedikleri yer­den azaba yaklaştırırız. Nimetler vermek, rızk ve hayır kapılarını açmak, ge­çim yollarını kolaylaştırmak suretiyle onları helak edecek şeylere yaklaştıraca­ğız. Her günah işleyişlerinde, şımarıklıkları, fesada dalışları, azgınlıklara de­vam edişleri ve isyan içinde gidişleri artar: “Acaba onlara mal ve evlat olarak verdiklerimizle, onların hayırlarına mı acele ediyoruz sanıyorlar? Aksine onlar fark etmezler” Yine başka ayetlerde Allah şöyle buyuruyor: “Bunlar kendileri­ne hatırlatılanı unutunca, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Ta ki verilenler yüzünden ferahladılar. O zaman da onları ansızın tutup yakalayıverdik. Artık o anda onlar ümitsiz kalıverdiler. Zulmeden kavmin ardı arkası kesildi. Alemle­rin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” (En’am, 6/44-45). Buhari ve Müslim’de, Ebu Musa’dan şu hadis-i şerifi rivayet ederler: “Allah zalime bir zaman mühlet verir, sonunda bir kere yakaladı mı, artık bir daha onu salıvermez.”

Nitekim bu, Bedir, Hendek, Mekke’nin fethi ve diğer savaşlarda hezimete uğrayan Kureyş kâfirleri hakkında gerçekleşti. Allah peygamberini onlara üs­tün kıldı.

Kendisine Kisra’nın hazineleri götürüldüğü zaman Ömer şöyle dedi: “Al­lah’ım! Birden cezalandınlmayıp mühlet verilenlerden olmaktan sana sığını­rım. Çünkü senin şu sözünü duydum: “Bilmeyecekleri cihetten, onları yavaş ya­vaş helake yaklaştıracağız..”

“Ben onlara mühlet veririm”: Onlara süre vereceğim. İçinde bulundukları hali uzatacağım. Şüphesiz ki benim gizli tedbirim, şiddetli ve kuvvetlidir.

Kısacası nimetlerin, mal mülkün ve rızkın artması, insanın kurtuluşu için bir delil değildir. İstidrac olabilir. Nitekim, aleyhinde hükmolunmak için düş­manın hüküm verilecek yere getirilmesi de bu kabildendir.

Zalim hemen cezalandırılmadığında, buna aldanmamalı. Zulüm ve taşkın­lığını arttırıp kendisini tanıtsın diye bırakılır. Sonra o zalim, dünya cezası için, hakimlerin kabzasına düşer, yahut onun başına musibet ve belalar gelir. Sonra Allah onu, şiddetli ahiret azabıyla cezalandırır. İstidrac: Cezalarını artırarak, onları helake götürecek şeye yavaş yavaş yaklaştırmaktır.

Allahü Teâlâ, ayetlerinden yüz çevirenleri tehdit ettikten sonra, onların şüphelerine cevap vermek üzere: “Onlar düşünmediler mi ki, arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur” buyurdu. Şu ayetlerimizi yalanlayanlar, arkadaşlarında -Muhammed’de- bir delilik bulunmadığını düşünmediler mi? Onun, işin başın­dan itibaren halini, davetinin ve peygamberliğinin hak olduğunu, hakka çağır­dığını bildikleri halde, o bir şair, deli diyorlardı.. “Arkadaşlarında” tabiri onla­rın, onun çocukluk, gençlik, olgunluk zamanındaki ve peygamberlikten sonraki halini tam manasıyla bildiklerini hatırlatmak içindir.

Eğer onlar, asabiyyetten, heva ve heveslerinden uzaklaşarak onun duru­munu düşünseler, hakkı bilirler, onun doğruluğunu, deli ve şair olmadığını an­larlar. Kur”an, onların iftiralarını şöyle anlatır:

“Arkadaşınız, bir deli değildir” (Tekvir, 81/22).”De ki: “Ben size ancak bir nasihatla öğüt veriyorum: Ki yalnızca Allah için, ikişer ikişer, birer birer kalkı­nız, sonra tefekkür ediniz. Ki, arkadaşınızda bir delilik yoktur. O, ancak -şid­detli bir azabın öncesinde- sizin için bir korkutucudur” (Sebe, 34/46).”Yoksa: “Onda delilik var” mı diyorlar? Aksine o, onlara hak ile geldi. Halbuki onların çoğunluğu hakkı hoş görmezler” (Müminûn, 23/70). “Dediler ki: “Ey kendisine Zikr indirilen! Mutlaka sen bir delisin” (Hicr, 15/6). “Ve derlerdi ki: “Biz ilâhla­rımızı deli bir şair için mi terk edeceğiz?” (Saffât, 37/36).

Şüphesiz o, bir deli değildir. Nasihat eden bir uyarıcı ve güvenilir bir teb-liğcidir. Davetine inanmadığınız takdirde, başınıza gelecek dünya ve ahiret azabından sizi korkutmaktadır.

Allahu Teâlâ, bu yalanlayanların durumunu anlattıktan sonra şöyle de­mektedir: Hakkında ve davetini düşünmeden peygamberi yalanladılar mı? Bu suretle onların dikkatini, davet ettiği Allah’ın birliğine inanmaya çevirdi. Gök ve yer alemini düşünmeden peygamberi yalanladılar mı? Gök ve yer aleminde, hikmetli ve ezelî yaratıcının varlığına deliller vardır. Ayette geçen melekût ke­limesi, mübalağa sîğası olup, büyük mülk demektir. Şu ayetlerimizi yalanla­yanlar, Allah’ın mülkünü ve saltanatını, göklerdeki ve yerdeki eşsiz nizamını, küçük büyük her şeyi düşündükleri zaman, doğru ve sağlam düşünüş onları Allah’ın varlığına ve birliğine götürür. Ansızın ölümün geleceğini, yakında öle-bileceklerini düşünmediler mi? Ansızın ecel gelmeden ve ceza inmeden, bakıp görmekte, hakkı aramakta acele etsinler. Allah’ın Rasûlüne itaat etsinler, ona itaata yönelsinler..

Cenab-ı Hakk’ın “Allah’ın yarattığı her şey” sözü, tevhid delillerinin sade­ce göklerde ve yerde olmadığına; Allah’ın yarattığı ceset ve ruhtan her zerre­nin, tevhide eşsiz bir burhan olduğu konusunda uyan mahiyetindedir.

“Ecellerinin yakın olduğu” sözü, düşünmeye büyük bir teşvik, ecellerinin yaklaşmış olup küfür üzere ölüp Allah’ın azabına ve elim cezasına uğramala­rından korkutmadır. Kısacası, belki de, ecelleri yaklaşmıştır. Niçin, zaman geç­meden Kur*an’a imana koşmuyorlar. İbni Abbas şöyle demiştir: Ecelin yaklaş­masıyla, Bedir ve Uhud savaşlarını murad etmiştir.

Kur’an’a inanmıyorlarsa, ondan başka hangi söz ve olaya inanacaklar? Muhammed (s.a.)’in Allah katından getirdiği kitabındaki korkutmadan başka hangi korkutmaya iman edecekler? Kur’an’dan başka hangi söz onların iman etmesine daha lâyıktır?

Sonra Allahu Teâlâ “Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek ol­maz ve O bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakıverir” buyuruyor. Peygamber (s.a.)’e imana istidadı ve Kur”an’la ameli kaybeden kimseyi Allah, aşırı zulüm, taşkınlık ve günahı sebebiyle sapıklık içinde bırakır. Allah’tan başka kendisine bir hidayet verici bulamaz.

Bu, Allah’ın onları sapıklığa zorlaması anlamına gelmez. Belki maksat, kalblerinde küfür kökleştiği ve taşkınlıklarında aşırı gittikleri için, kendi ihti-yarlanyla, onun davet ettiği hidayet ve imanı kaybettiler. Nefisleri, hak davete hazır hale gelmedi, Allah onları yaratmadan önce bu hallerini bildiği için, onla­rı bu tarzda yarattı, böylece sapıklık içinde oldular, demektir. [97]

Kıyametin İlmi Allah Katındadır

187- Sana saatten sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin yanında- <*ır” ^nun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana onu sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır. Fakat insanların

Açıklaması

Ey Muhammed! Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar? Başka bir ayette de Yüce Allah: “İnsanlar sana kıyametten sorarlar” (Ahzab, 33/63) buyuruyor. Ayette istikrara işaret eden [ve “kopma” şeklinde çevirdiğimiz] “mürsa” kelimesinin kullanılması, kıyametin kopması; âlemin hareketinin so­na ermesine, yerin ömrünün tükenmesine işarettir.

Onlara de ki: Kıyametin ilmi, sadece Allah’a aittir. Yaratıklardan hiç kim­se onu bilemez. Onu, belirlenen vaktinde ancak Allah açığa çıkarır. Onu, mu-karreb bir melek, yahut mürsel bir nebî de olsa, hiç kimse bilemez. Nitekim Al­lah şöyle buyurur: “Kıyameti bilmek Allah’a havale edilir. Onun bilgisi olma­dan meyveler kabuklarından çıkmaz” (Fussilet, 41/47). Yine başka bir ayette de şöyle buyurur: “Kıyamet saati hakkındaki bilgi, O’nun yanındadır. Yağmuru O indirir” (Lokman, 31/34). Kıyamet gibi genel saat ve ecel gibi özel saat ko­nusundaki tüm bilgi Allah’ın kendine özgü kıldığı gayb bilgilerindendir. Bu su­retle, bilgiden etkilenmeyen sahih bir imtihan ve insanlarda devamlı bir bekle­me durumu meydana gelir.

“Rabbimin yanındadır” sözünde Rabba ait olan bir şeyin mahlûka ait olamayacağına, peygamberin görevinin onun gerçekleşeceği konusunda uyar­mak olduğuna, insanların bir karışıklık ve rahatsızlık içine girmemeleri için ki zamanını bilseler, rahatsız olurlardı- zamanının bildirilmediğine işaret vardır.

Onun için Allahu Teâlâ: “Göklerde ve yerde ağır basmıştır” buyuruyor. Ya­ni onun ilmi, göktekilere ve yerdekilere gizlidir. Mukarreb meleklerden ve mür-sel nebilerden hiçbiri, onun ne zaman gerçekleşeceğini bilmemektedir. Onun için, ilmi gizli olan her şey, kalbe ağır gelir. Hasen el-Basrî ve diğer bazı âlim­lerden rivayet olunduğuna göre, onun gelmesi, göklerdekilere ve yerdekilere ağır gelir. Onlar, onun ne zaman vuku bulacağını bilmemekte, daima vukuunu beklemekte, onun vukuundan korkmaktadırlar, demektir.

Allahu Teâlâ, insanlar dünya işleriyle meşgulken, hiç beklemedikleri bir zamanda kıyametin birdenbire ve aniden kopmasını takdir buyurmuştur.

Buharî’nin Ebû Hüreyre’den rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. O batıdan doğdu­ğunda, insanlar onu görür ve hepsi de iman ederler. Fakat işte bu, imanın; da­ha önce iman etmediği veya imanında hayır kazanmadığı için hiçbir nefse fay­da vermediği zamandır. Şüphesiz kıyamet kopacaktır. Hem de alım-satım için, satıcı ile müşteri aralarında elbise açacaklar, alış-veriş tamamlanmadan ansı­zın kıyamet kopacak da, o elbisenin dürülmesi mümkün olmayacaktır. Yine kı­yamet, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye sütü içmek nasib olmadan kopacaktır. Yine kişi havuzunu sıvayıp tamir edecek, fakat kıyamet ansızın ko­pacak da havuzun suyunu kullanmak nasib olmayacak. Kıyamet mutlaka ko­pacak, hem de yemek yemekte olan kişi lokmasını ağzına götürecek, kıyamet an­sızın koparak yemek nasib olmayacak.”

“Sanki sen onu biliyormuşsun gibi, sana onu sorarlar.” Sanki sen hep onu soruyormuşsun, zamanına çok önem veriyormuşsun, onu biliyormuşsun gibi.. Onlara şöyle de: Ben onu bilmiyorum. Onun ilmi, göklerin ve yerin gaybını bi­len Allah katındadır.

“Onun ilmi Allah katındadır” şeklindeki cevabın, sorudan sonra yeniden tekrarlanması, bir tekrar değil, pekiştirmedir. Burada Allah lafzı ile ifade olun­ması, Allahu Teâlâ’nın, kıyametin ne zaman kopacağını sadece kendinin bildi­ğine işarettir. Yukarıdaki ayette ise, Rab lafzıyla ifade olunması, kıyametin, onun Rabliği ile ilgili işlerden olduğuna tenbih içindir.

“Sanki sen onu biliyormuşsun” sözünün tefsiri hakkında İbni Abbas’ın şöyle dediği naklolunmuştur: O, onların niyetlerini bilmekte, sorularından se­vinmektedir. Sanki, seninle onların arasında bir sevgi var. Sanki sen onların bir arkadaşısın. Çünkü onlar, seninle aramızda bir akrabalık var, kıyametin kopma zamanını bize açıkla demişlerdi.

Fakat insanların pek çoğu, sadece Allah’ın, kıyametin vaktini bildiğini, kı­yametin bilgisinin O’na ait olduğunu bilmiyorlardı. Onun gizlenmesindeki sır­rı, yahut onun vaktini halkın bilmeyiş sebebini ancak az kimse biliyordu. On­lar da Kur”an’a ve Peygamber (s.a.)’in haber verdiği şeylere inanan kimselerdi. Nitekim Buharî ve Müslim’in Hz. Ömer’den rivayet ettiği hadiste, Cibril (a.s.)

Efendimize kıyametten sorduğu zaman, o şöyle buyurmuşlardır: “Kendisine so­rulan, sorandan daha fazla şey bilmiyor”. Yani ben ve sen, bunu bilmemekte aynı durumdayız. Fakat Peygamber (s.a.), kıyametin vukuunun yakın olduğu­nu söyledi. Nitekim, Tirmizi’nin Enes’ten merfu olarak naklettiği ve sahih de­diği hadiste Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben kıyametle yanyana gön­derildim.” Resulullah, bunu söylerken iki parmağını -şehadet parmağı ile orta parmağını- yanyana getirmiştir.

Razî şöyle der: Kıyametin insanlardan gizli tutulmasının sebebi, hep onun korkusunu taşımaları içindir. Bu hal, insanı itaata daha çok çeker, masiyetten daha çok alıkoyar. [98]

Âlûsî de şöyle der: Yüce Allah, hikmet-i teşriiyyesi onu gerektirdiği için kı­yametin zamanını gizledi. Çünkü bu, itaata daha çok teşvik edici, masiyetten daha çok men edicidir. Nitekim, insanın eceli de öyledir. [99]

Kadir gecesinin ve icabet saatinin gizlenmesindeki sır da, insanları onu aramaya ve daha uzun süre onun için amel etmeye, istikamet, dua ve ibadet hali üzere kalmaya teşvik etmek içindir. [100]

Bütün İşler Allah’ın Elindedir. Gaybı Bilmek Allah’a Aittir. Peygamberliğin Hakikati

188- De ki: “Ben kendim için, Allah’ın dilediğinden başka, ne bir faydaya, ne de bir%arara Jukiedir değilim Eğer ben gaybı bilseydim, elbette hayrı çoğaltırdım ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben ancak azabın habercisi ve iman edecek bir kavmi müjdeleyici-yim.”

Açıklaması

Allahu Teâlâ peygamberine, işleri kendisine havale etmesini, kendisinin gelecek olan gaybı bilmediğini, ancak Allah’ın bildirdiği şeyi bildiğini söyleme­sini emretmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurur: “O gay­bı bilendir. Kendi gaybına hiçbir kimseyi göstermez. Ancak razı olduğu elçilere gösterir” (Cin, 72/26-27).

Ey peygamber! İnsanlara de ki: Ben, kendim ve başkası için herhangi bir menfaat sağlayamam. Kendimden ve başkasından bir zararı uzaklaştıramam. Ancak Allah’ın dilemesi ve kudreti müstesna. O bana ilham eder ve beni başa­rılı kılarsa olur..

Bu, bir kulluk ifadesidir ve gaybları bilme iddiasından uzak olmayı ifade eder. Gerçekte peygamberlik makamı kıyamet saatini ve daha başka gaybî şeyle­ri bilmeyi gerektirmez. Gaybı, sadece Allah bilir. Peygamberlik vazifesi, vahyi tebliğ etmek, ta’lim ve irşaddır. Bunun dışındaki şeylerde, peygamber de diğer insanlar gibidir: “De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim” (Kehf, 18/110).

Eğer gaybı bilseydim, mal gibi yararlı şeyleri edinirdim. Bana kötü şeyler isabet etmezdi. Kötü şeylerden, daha olmadan sakınır, zararlı şaylerden daha gerçekleşmeden çekinirdim. Benim insanlardan üstün bir tarafım yok. Ancak bana Allah’tan korkutmakla ve müjdelemekle ilgili şeyler vahyolunuyor. Ben, korkutmakla ve müjdelemekle vazifelendirilmiş bir kulum. Azaptan korkutucu ve müminlere cennetleri müjedeleyiciyim. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Biz onu (Kur’an’ı) kendi dilinle kolaylaştırdık ki, müttakileri onunla müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın” (Meryem, 19/97).

Müminler için korkutucu ve müjdeleyici oluşum; onlar, korkutmaktan ve müjdelemekten fayda gördükleri içindir. [101]

İlk Yaratılışı Hatırlatma, Tevhidi Ve Kur’an’a Uymayı Emir, Şirkten Nehiy

189- Sizi tek bir candan, bundan da, onda sükûn bulsun diye eşini vareden O’dur. Eşini örtüp bürüyünce, eşi hafif bir yük yüklendi, onu gezdirdi. Niha­yet (gebeliği) ağırlaşınca her ikisi de Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Eğer bize salih bir çocuk verirsen, muhakkak ki şükredenlerden oluruz.”

190- Onlara yaratılışı tam bir çocuk ve­rince, kendilerine verdiği şeyde Ona ortaklar koşmaya başladılar. Allah, on­ların ortak koştuklarından yücedir.

191- Kendileri yaratılmış oldukları hal­de, hiçbir şey yaratmaya kudreti olma­yan şeyleri mi eş koşuyorlar?

192- Halbuki bunlar kendilerine hiç bir suretle yardım edemeyecekleri gibi, kendi kendilerine bile yardım edemez­ler.

193- Eğer siz bunları doğru yola davet ederseniz, size tabi olmazlar. Onları davet etseniz de, susmuş olsanız da si­ze karşı aynıdır.

Açıklaması

“Sizi tek bir nefisten yaratan Allah’tır.” Müfessirlerin çoğunluğu şöyle de­miştir: Tek nefisten amaç, Adem (a.s.)’dır. Cenab-ı Hak, sonra ondan eşi Hav­va’yı yarattı. İnsanlar o ikisinden çoğaldı. Nitekim şöyle buyurur: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi milletler ve kabileler halinde kıl­dık ki, birbirinizle tanışasınız” (Hucurat, 49113);”Ey insanlar! Sizi tek bir ne­fisten yaratan ve ondan da zevcesini vücuda getiren ve her ikisinden birçok er­kekler ve kadınlar türeten Rabbinizden sakının” (Nisa, 4/1).

Bazı müfessirlere göre ise mana şöyledir: O, sizi tek bir cinsten ve tek bir tabiattan yarattı. Her çeşitten karı-koca yarattığı gibi, sükûnet bulması, huzur ve rahat içinde olması için, eşini de onun cinsinden yarattı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Her şeyden de çift çift yarattık. Olur ki iyice düşünürsü­nüz” (Zariyat, 51/49).

“Onda sükûn bulsun diye” sözü, Cenab-ı Hakk’ın şu sözü gibidir: “Sizin için nefsinizden, kendilerine ısınmanız için, eşler yaratmış olması da O’nun ay etler indendir” (Rum, 30/21). Bu ülfet etme, kadın-erkek her birinin içinde vardır. Gençlik çağında, nefis ancak diğer cinse yakın olmakla sükûnet bulur. Karı-koca arasındaki ülfetin daha büyüğünü başka iki canlı arasında bulama­yız. Tabiatıyla, cins kendi cinsine çok meyyaldir. Hayatla ilgili konularda karşılıklı yardımlaşma, erkeğin dişi ile birleşmesine muhtaçtır. İnsan türünün deva­mı, bu iki cins arasındaki bağla mümkündür.

Sonra Allahu Teâlâ, kadınla erkek arasındaki bu evliliğin meyvesini zikre­derek: “O, onu örtüp bürüdüğü zaman” buyurmuştur. Bu, cinsel birleşmeden kinayedir. Yani, iki cins arasında cima hadisesi olduğu zaman, cenin oluşmaya başlar. Hafif bir hamilelik vuku bulur. Bu anda kadın, bir ağırlık ve elem his­setmez. Olay nutfe ile başlar, sonra ‘alaka’, sonra bir et parçası olur, hamileli­ğin başlamasıyla hayız hali kalkar, kadın meşakkat çekmeden, her zamanki iş­lerini yürütür. “Onu gezdirdi” sözünün manası budur.

Hamile kadın, karnında çocuğun büyümesi sebebiyle ağırlaşınca ve doğum zamanı gelince, Adem ve Havva, yemin ederek Allah’a şöyle dua ettiler: Eğer bize, yaratılışı düzgün, sağlam bir çocuk verirsen, elbette senin nimetine şük-redenlerden ve o nimetine şükürle meşgul olacağız.

Allahu Teâlâ, onlara istediklerini verip, yaratılışı düzgün, iyi bir evlat ve­rince, Allah’a verdikleri şeylerde ortaklar koştular. Allahu Teâlâ ise, onların or­tak koştukları şeylerden, ona nisbet ettikleri çocuğu ve ortağı olmak gibi şey­lerden uzaktır.

“Kendilerine verdiği şeyde O’na ortaklar koşmaya başladılar” sözünden murad nedir?

Süyûtî gibi bazı müfessirler, Tirmizî ve benzerlerindeki zayıf bir hadise dayanarak, bundan muradın Adem ile Havva olduğunu söylemişlerdir. Semu-ra’nm Peygamber (s.a.)’den rivayet ettiği hadis şöyledir: “Havva çocuğu dünya­ya getirince, İblis geldi ve ona Abdülharis -bu İblis’in melekler arasında olduğu sıradaki ismiydi- ismini koy, çocuğun o zaman yaşar -Havva’nın çocuğu yaşa­mıyor, ölüyordu- dedi. Bunun üzerine, Havva ona, o ismi verdi, çocuk yaşadı. Bu, şeytanın fısıldaması ve emriyle oldu. Bunu, birçok dayanağı olmayan, ispat edilemeyen İsrailî rivayetler de desteklemektedir. Bu gibi şeylerin peygamber­ler hakkında düşünülmesi doğru değildir.

Gerçek şu ki, tek nefisten murat Adem (a.s.)’dır. İş Adem ile Havva’ya nis­bet olunuyorsa da, onlardan gelen çocukları murad olunmaktadır. Hasan el-Basrî’ye göre, onlar yahudiler ve hıristiyanlardır. Allah onlara çocuklar vermiş, onlar da onları yahudileştirmiş, hıristiyanlaştırmıştır.[102]

İbni Kesir, Hasen’in bu yorumunu teyid ederek şöyle der: Bu, ayet konu­sundaki tefsirlerin en güzellerindendir. Fakat biz Hasen el-Basrî’nin bu görü­şünün karşısındayız. Çünkü, ayetin siyakı dikkate alınacak olursa, murad Adem ve Havva değildir. Burada amaç, onun zürriyetinden gelen müşriklerdir. Bunun için Allahu Teâlâ, çoğul olarak, “Allahu Teâlâ, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir” buyurmuştur. Daha sonra gelenlerin, bir ana babadan geldiklerini ifadeye hazırlık olması için ilk önce Adem ile Havva anılmıştır. Bu, bir şahsı zikrettikten sonra türü zikretmeye geçmek gibi bir şeydir. Nitekim şu ayette de, aynı şey söz konusudur: “Andolsun biz dünya semasını kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık” (Mülk, 67/5). Bilindiği gibi, göklerin kendileriyle süslendiği yıldızlar, esas atış yerleri yapılan şeyler değil­dir. Kandillerden, onların cinslerini çıkarmak türündendir. Kur”an’da bunun benzerleri vardır.[103]

Kısacası; şirk Adem ve Havva’ya nisbet olunmuşsa da, bununla onların ço­cukları yahudiler, hıristiyanlar ve müşrikler kasdolunmaktadır. Çünkü Adem ve eşi, müşrik olmadı.

Zemahşerî: “Ona eşler koşmaya başladılar” sözü hakkında şöyle der: Onla­rın çocukları, ona ortak koşmaya başladılar. Muzaf hazf olunup onun yerine muzafun ileyh getirilmiştir. “Onlara verdiği şeylerde” de durum aynıdır. “Onla­rın çocuklarına verdiği şeylerde” demektir. Çünkü Adem ve Havva şirkten uzaktırlar. Allah’ın onlara verdiği şeylerde onların ortak koşmaları demek; ço­cuklarına, Abdullah, Abdurrahman ve Abdürrahim yerine Abdüluzza, Abdül-menat, Abdüşşems vb. isimler vermeleri demektir. [104] Bu yorumu, Razî de zik­reder.

Razî, ayetin bir başka yorumunu daha zikreder: “Ona ortaklar koşmaya başladılar” sözü, yadırgama halinde soru manası taşımaktadır. Mana şöyledir: Onlara salih bir çocuk verdiği zaman, onlara verdiği şeylerde, O’na ortaklar mı koşmaya başladılar? Sonra Allahu Teâlâ, şöyle buyurur: “Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.” Allah, şirk içinde olan ve onu Adem’e nisbet eden bu müşriklerin ortak koşmalarından münezzehtir. [105]

Bütün bunlar, kıssanın baştan sona Adem ve Havva hakkında olduğunu ifade ediyor: Hitap Resulullah zamanındaki Kureyşedir. Bunlar Kusay ailesi-dir. Kureyşî Kusay ve ailesi, dört çocuğuna Abdümenaf, Abdüluzza, Abdülku-say ve Abdüllat adını koymuşlardı.

Kaffâl şöyle der: Allahu Teâlâ bu kıssayı, darb-ı mesel olarak zikretmiştir. Bu halin açıklanması bu müşriklerin cahilliklerinin ve ortak koşmalarının an­latılmasıdır: Onların şirkle ilgili sözleri, asıl olarak çiftlerin cinsidir. Sizden her birinizi, tek bir nefisten yahut tek bir cinsten yarattı. Onun cinsinden, insan­lıkta ona denk bir insanı ona zevç kıldı.

Sonra Allahu Teâlâ, müşriklerin görüşlerini boşa çıkarttı. Şirki kökünden bozarak şöyle buyurdu: “Hiç bir şey yaratmaya kudreti olmayan şeyleri mi eş koşuyorlar?” Yani, kesinlikle hiçbir şey yaratamayan bir şeyi Allah’a ortak mı koşuyorlar? Yahut, bir şey yaratamayan, yaratamayacak olanları ona ortak mı koşuyorlar? Onları, çocuklarını ve her mahlûku yaratan ancak Allah’tır. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Ey insanlar! Size bir misal getirildi. Onu iyi­ce dinleyin: Sizin Allah’ı bırakıp da taptığınız şeyler, hepsi onun için bir araya toplansalar bile, bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey alsa, bunu ondan geri almaya güçleri olmaz. İsteyen de zayıf, istenen de” (Hac, 22/73).

Bu putlar insanlar tarafından yapılmış birer mahlûkattır. “Onlar hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar” (Nahl, 15/29).

Onlar, kendilerine tapanlara hiç bir yardım yapamazlar. Hatta kendilerine karşı hakaret, küfür ya da kendilerinden bir şey alma şeklinde meydana gele­bilecek bir taşkınlıkta bulunanlardan öç alabilecek güçte değillerdir. Cenab-ı Hak, putlar için “yaratılıyorlar” kelimesini kullanmıştır. Çünkü Araplar, putla­rın zarar ve fayda verdiğine inanıyorlardı.

Bütün bunlar müşriklerin, Allah’ın mahlûku oldukları, Allah tarafından terbiye olundukları halde, hiçbir şey yapamadıkları, zarar ve fayda veremedik­leri, görüp işitmedikleri ve tapanlarına yardım edemedikleri, hareket edeme­yen birtakım cansız varlıklar olan putlara tapmalarını yadırgamadır.

Sonra Allahu Teâlâ, bu putların, bırakın tabi olunan, tabi bile olamaya­caklarını zikrederek: “Eğer siz bunları doğru yola davet ederseniz, size tabi ol­mazlar..” buyurmuştur. Yani, siz bu putları doğruya ve hidayete yahut gerçek­leştirmek istediğiniz şeye, sizi hidayet etmelerini isteseniz, size olumlu cevap veremezler, size fayda sağlayamazlar. Her iki halde de onların faydası yoktur. Allah’tan hayır ve hidayet istediğiniz gibi, onlardan hayır ve hidayet isteseniz, sizi muradınıza ve isteğinize kavuşturamazlar. Allah’ın istediğinize cevap ver­diği gibi, isteğinize cevap veremezler: “Eğer doğrucu iseniz, haydi onları çağı­rın da size icabet etsinler” (A’raf, 7/194).

Sizin onları çağırmanız veya çağırmamanız, onlara hayır ve kurtuluş ge­tirmez. Çünkü onlar duayı anlamazlar, ses duymazlar, söz kavramazlar.

Sıfatı böyle olan bir varlık, kendisine ibadet olunan bir Rab olamaz. Kendi­sine ibadet olunan Rab, işiten, gören, bilen, haberdar olan, yardım eden, gücü yeten, kendisine ibadet edene fayda veren, kendisine isyan edene zarar veren, doğruya hidayet buyuran, kötü şeyden kurtaran, kendisine dua ettiği zaman sı­kıntıya icabet edendir. (D “Susmuş olsanız” ifadesi, teceddüd (yenilenme) ifade eden fiil cümlesi yerine, devam ve süreklilik ifade eden isim cümlesiyle ifade olunmuştur. Çünkü onlar, kendilerini sıkıntıya sokan bir şeye karşı, putlarına değil, Allah’a dua ederlerdi. Onların sürekli halleri, onların davetlerine sessiz kalmaktı. Onlara çağırmanız veya çağırmamanız halinde durum değişmez. [106]

Kendilerine Tapılan Putların Hakikati

194- Allah’ı bırakıp taptıklarınız da si­zin gibi kullardır. Eğer doğrucu iseniz, haydi onları çağırın da size icabet et­sinler.

195- Onların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutacakları elleri mi, yahut görecekleri gözleri mi, yoksa işitecek­leri kulakları mı var? De ki: “Ortakla­rınızı çağırın, sonra bana tuzağı kurun da bana mühlet bile vermeyin.

196- Benim velim o kitabı indiren Al­lah’tır. Ve o salihleri veli edinir.

197- Sizin O’ndan başka taptıklarınızın ise, ne size, ne de kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez.

198- Eğer sen onları hidayete davet edersen duymazlar. Onları sana bakar görürsün. Halbuki onlar görmezler.

Açıklaması

Şüphesiz o kendilerine taptığınız, ilâh edindiğiniz, zararı uzaklaştırması veya fayda sağlaması için ibadet ettiğiniz o putlar, kendilerine tapanlar gibi kuldurlar. Onlar gibi, Allah’ın mahlukudurlar. O’nun irade ve kudretine boyun eğerler. Hatta insanlar, onlardan daha mükemmeldirler. Çünkü insanlar du­yar, görür ve tutar, yakalarlar. Onlar ise, bunlardan hiçbirini yapamazlar. Du­rum böyle olunca, kendisi gibi bir mahluk olan, hatta kendisi daha mükemmel olan insan, putları nasıl mukaddes bilir, onlara tapar? İbadete lâyık olan, bü­tün kâinatın kendisine boyun eğdiği, bütün sebeplerin kendisine itaat ettiği yaratıcı Rab’dir. O halde sen, Allah’ın ilim ve marifetle mümtaz kıldığı, inancı­nı hak ve nurla süslediği insanlığa peygamberliği bırakır da, Allah diye zarar ve fayda vermeyen bir taşa nasıl taparsın?

Eğer onları ilâh yapmakta, ibadete lâyık olduklarında, onlardan fayda ve­ya zarar ummakta samimi iseniz onlara dua edin ve onlardan herhangi bir ta­lepte bulunun da, onlar sizin duanıza -kendiliklerinden veya Allah katında aracı olarak- icabet etsinler. Burada duanın manası: Onlara menfaat sağla­mak, onlardan zararları gidermektir.”İcabet etsinler” ifadesinin Arapça karşılı­ğında “lâm” harfi, emir manasmdadır. Mana şöyle olur: Her akıllı, onların du­aya icabet edemeyeceklerini anlayınca, onların ibadete lâyık olmadıkları da or­taya çıkar.

“Sizin gibi kullardır” sözü, onlarla alaydır. Onlar canlı, akıllı olsalar bile, sizin gibi kuldurlar, aranızda hiçbir fark yoktur.

Putların kul oldukları söylendi ve cansız, akılsız varlıklar oldukları halde, müşriklerin zarar ve fayda veren varlıklar oldukları konusundaki inançlarına uygun olarak, akıllı varlıklar için kullanılan zamirlerle işaret olundular.

Sonra Kur’an, onlara cevapta acele etmiş, onlar gibi kullar oldukları görü­şünü iptal etmiş, onlar gibi olmadıkları, belki onlardan daha aşağı derecede ol­duklarını söylemiş, el, ayak, göz, kulak gibi dört uzuv zikrederek, bunların put­larda olmadıklarını zikretmiştir.

Putların, kendileriyle fayda sağlamaya yahut zararı giderecekleri ayakla­rı, istediğiniz iyiliği yahut şerrinden korktuğunuz şeyi tutacak elleri, hallerini­zi görecek gözleri, dualarınızı, sözlerinizi duyacak, isteklerinizi anlayacak ku­lakları yoktur: O halde onlar, sizin gibi değildir; bir şey yapmada, bir takım sıfat ve kuvvetlerde sizden daha aşağı durumdadırlar. Bu gibi organlara sahip olmayanlar ibadete lâyık olamazlar. Çünkü insan, bu putlardan çoğu konuda daha üstündürler. Hatta insanla bu putların meziyetleri arasında karşılaştır­ma yapmak doğru değildir. Çünkü onlar, ya sağır bir taş, ya işaret etmez bir çamur, ya bir hurma veya Hanife oğullarının putu gibi bir tatlıdır.

Şiir: “Hanife Rabbini yedi, sıkıntı ve açlık yılında..”

Bütün bunlara rağmen Peygamber (s.a.) onlara meydan okumakla ve on­ları fiili uygulamaya çağırmakla emrolunarak şöyle dendi: Ey Muhammed! Bu putperestlere şöyle de: Allah’tan başka, ortak koştuğunuz varlıkları ve ilâhları­nızı çağırın! Bana karşı onlardan yardım isteyin. Bana tuzak hazırlamak için birbirinizle yardımlasın. Beni bir an bile geri bırakmayın, bütün gayretinizi sarfedin. Yapabiliyorsanız bana zarar verin. Siz ve ortaklarınız bir an bile bana vakit tanımayın. Size aldırış etmem. Bunu ancak Allah’ın koruyacağına inanan söyleyebilirdi. Onlar, onu ilâhlarından korkutmuşlardı.

Bu, onların tehditlerini ve: “Biz, ilâhlarımızın sana kötülük etmesinden korkuyoruz” sözlerini reddir.

Sonra Hz. Peygamber, Mekke’de çok az sayıda yardımcıları olmasına rağ­men, Allah’a son derecede güvendi ve bu mabudları tahkir etti. Allah’ın vahyi ile: “Benim velim Allah’tır” dedi. Yani, Allah bana yeter, size karşı benim yar­dımcım O’dur. Dünyada ve ahirette işimi üstlenen O’dur. O’na dayanır, O’na sığı­nırım. Tevhide çağıran, şirki reddeden Kur”an’ı bana indiren, peygamberlikle be­ni aziz kılan O’dur. Benden sonra her iyi kimseyi -Hurafe ve bidatlarından uzak bir inanca sahip olan ve iyi amel işleyen kimseyi- de, üstlenecek O’dur. İyi kulla­rına ve peygamberlerine yardım etmek, onları rezil rüsvay etmemek Allahu Te-âlâ’nın adetidir. Müşriğin dostu ise şeytandır: “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tağuttur. O da on­ları nurdan karanlıklara çıkarır” (Bakara, 2/257). Bu ayetin daha önceki ayet­lerle bağlantısı şudur: Cenab-ı Hak, bundan önceki ayetlerde, putların fayda ve zarar vermeye güçlerinin olmadığını açıkladı. Bu ayette de, her akıllı kimse için Allah’a ibadet etmek gerektiği, çünkü din ve dünya menfaatlarını -birincisi Kur’an indirmekle, ikincisi iyi şeyleri vermekle- O’nun üstlendiği açıklanıyor.

Sonra Allahu Teâlâ, putların, yardımı gerçekleştirmekte hüsrana uğradık­larını açıklıyor: “Sizin O’ndan başka taptıklarınızın ise ne size, ne de kendileri­ne yardım etmeye güçleri yetmez.” Yani, Allah’tan başka, size yardım etmeleri ve sizden zararı uzaklaştırmaları için ibadet ve dua ettiğiniz varlıklar size yar­dım edemezler. Kendilerine hakaret edenlere, ya da üzerlerine konulan koku, tatlı gibi şeyleri alanlara, yahut onlara kötülük yapmak isteyenlere karşı ken­dilerine bile yardım edemezler.

Nitekim İbrahim (a.s.), putları paramparça ederek kırdı ve buna engel ola­madılar. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlara gizlice sağ eliyle vurdu” (Saffat, 37/93). “Onların hepsini parça parça edip, yalnız büyüklerini bıraktı ki, belki ona başvururlar.” (Enbiya, 21/58).

Muaz b. Cebel ve Muaz b. Amr b. el-Cemûh (r.a.)’dan rivayet olunur: Resu-lullah (s.a.), Medine’ye gelince müslüman olan bu iki genç sahabi, kavimleri ib­ret alıp, görüşlerini değiştirsinler diye, gece müşriklerin putlarına saldırır, on­ları kırarlar ve ihtiyaç sahiplerine odun yaparlardı.

Kavminin efendisi olan Amr b. el-Cemûh’un bir putu vardı. Ona tapar, ko­ku sürerdi. İşte, yukarıda adı geçen iki genç, gece gelirler, o putu başı üstüne ters çevirirler, ona pislik sürerlerdi. Amr b. Cemûh da gelir, yapılanları görür, onu yıkar, koku sürer, yanına bir kılıç koyarak şöyle derdi: “Öcünü al.” O iki genç, hep aynı şeyi yapar, o da aynı şeyi tekrarlardı. Nihayet bir keresinde onu aldılar. Ölü bir köpeğe bir iple bağlayarak oradaki bir kuyuya attılar. Amr ge­lip manzarayı görünce düşündü ve inandığı dinin bâtıl olduğunu anlayarak şöyle dedi:

“Tallahi eğer sen tapılacak bir ilâh olsaydın

Bir köpekle birlikte olmazdın.”

Sonra, iyi bir müslüman oldu ve Uhud savaşında şehid düştü. [107]

Onlar yardımdan aciz oldukları gibi, irşad ve hidayetten de acizdirler. Ni­tekim Cenab-ı Hak: “Eğer onları doğru yola davet ederseniz size tabi olmazlar” buyurmuştur. Eğer siz, bu putlardan, sizi doğru yola iletmeleri ve yardım et­melerini isteseniz, bırakın yardımı, sizin dualarınızı bile işitmezler. Ey düşü­nen kişi! Sen onları, yapma gözlerle bakar görürsün. Çünkü onlar, hiçbir şey görmeyen, görüneni anlamayan cansız varlıklardır. Çünkü onların, yapma gözleri vardır, onunla bir şey göremezler. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Eğer onlara dua etseniz, onlar sizin dualarınızı işitmezler. İşitseler bile, icabet edemezler.” (Fâtır, 35/14). Onların kulakları ve gözleri yoktur. O halde onlardan nasıl yardım umulur? Kendilerine hakaret edenlere zarar vereceklerinden nasıl korkulur? Size de, onları ilâhlar edinmeniz yakışır mı? [108]

Toplumsal Ahlakın Esasları, Şeytana Karşı Koyma

199- Sen kolaylığı tut. İyiliği emret. Ca­hillerden de yüz çevir.

200- Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın (O’nu ha­tırla). Şüphesiz O, hakkıyla işiticidir, tam bilicidir.

201- Sakınan kimseler, şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşü­nürler. Hemen (gerçeği) görürler.

202- Kardeşlerine gelince, onları sapık­lığa sürükler, sonra da (müttakilerin düşündüğü gibi düşünerek) vazgeç­mezler.

Açıklaması

Birinci ayet üç fazilet esasını içine alır:

1- Af yolunu tutma: İnsanların davranışlarında ve işlerinde, onlara zor ge­leni teklif etmeden kolayı benimseme, hoşgörülü davranma, zorluk değil, ko­laylık gösterme. Nitekim Ahmed, Şeyhayn, Nesai’nin Enes b. Malik vasıtasıyla, Hz. Peygamber (s.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” Affın içine, akrabadan ilgisini kesenlerle ilgilenmek, günah işleyenleri affetmek, müminle­re iyi davranmak gibi, Allah’a itaatkâr kimselerin davranışları da girer.

Böylece insanlardan hoşgörü ve kolaylık isteniyor. Malî konularda şidde­tin bırakılması, insanlara davranışta iyi ve güzel davranılması, kabalık ve sertliğin terkedilmesi arzu olunuyor. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı” (Âl-i İm­ran, 3/159). Hak dine, yumuşaklıkla ve nezaketle davet etmek de, bu kısma da­hildir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap” (Nahl, 18/125).

Kısacası aftan amaç, sözde ve işte insanlara kolaylık, hoşgörü yolunu tut­mak, zorluk ve meşakkati gidermektir. Tirmizî ve Malik’in tahricine göre, Hz. Peygamber (s.a.) iki şey arasında muhayyer bırakıldığı zaman -günah olmadık­ça- onlardan en kolayını tercih ederdi.

2- İyilikle emir: “Örf,” şeriatın emrettiği, insanların hayırlı gördüğü, akıllı kimselerin beğendiği şeydir. Maruf, itaat, iyilik ve insanlara ihsanı içine alan bir isimdir. Bunda hoşgörü ve kolaylık caiz değildir. İnsanlar arasında muame­lat ve adetlerde bilinen şey geçerlidir. Kur”an’da maruf, ancak önemli konular­da geçer. Nitekim Cenab-ı Hak, İslâm ümmetinden bahsederken şöyle buyurur: “Sizden hayra davet eden, iyiliği emreden kötülükten alıkoyan bir topluluk bu­lunsun” (Âl-i İmran, 3/104).

Eşler arasındaki hakları açıklarken, Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Erkekle­rin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da erkekleri üzerinde hakları vardır” (Bakara, 2/228). Evlilik bağının korunmasını isterken marufu emreder: “Ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır” (Bakara, 2/229). Başka bir ayette de şöyle buyurur: “Hem kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” (Bakara, 2/231).

3- Cahillerden yüz çevirmek: Cahillere ve düşük kimselere, fiillerinin aynı-sıyla karşılıkta bulunmamak, onlarla birlikte olmayı terketmek, kendini onlar­dan korumak, onlarla tartışmamak, onlara karşı yumuşak davranmak, kötü huylarına sabretmek, seni üzen şeylerine göz yummak. Ahmak bir cahilin insa­nı üzebilecek bir şey konuştuğunda yüz çevirmek. Afla karşılık vermek. Cenab-ı Hak müminlerin vasıflarını anlatırken şöyle buyurur: “Onlar, bolluk ve dar­lıkta infak edenler, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir” (Âl-i İmran, 3/134). Affın fazileti hakkında da Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Bağışlamanız ise, takvaya daha yakındır” (Bakara, 2/237).

Bu üç prensip, insanın başkalarıyla olan ilişkileriyle ilgili şeylerde fazilet ve güzel ahlâkın temelleridir. İkrime şöyle demiştir: Bu ayet nazil olunca, Pey­gamber Efendimiz: “Ey Cibril, bu nedir?” dedi. Cibril: “Rabbin, seninle ilişkisi­ni kesene ilgi göstermeni, sana vermeyene vermeni, sana zulmedeni affetmeni söylüyor” dedi. Taberî ve başkaları, Cabir’den bunun benzerini rivayet derler.

Cafer es-Sadık (r.a) şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ, Peygamber (s.a.)’e güzel ahlâkı emretti. Kur’an’da, güzel ahlâkı özetleyen en güzel ayet budur. Abdullah b. Zübeyr şöyle demiştir: “Vallahi, Allah bu ayeti insanların ahlâkı hakkında indirdi.” Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Resulullah’m şöyle dediği riva­yet olunmuştur: “Mizanda en ağır gelecek şey, güzel ahlâktır.”

Kötülüklerinden korunmak için cahillerden, bozgunculuk ve şerlerinden kurtulmak için şeytanlardan yüz çevrilmesi emrolundu. Cenab-ı Hak: “Şeytan­dan bir vesvese gelirse” buyurmuştur. Yani şeytan sana vesvese vermek için yaklaşır, kalbine emrolunduğun şeyin aksini sokarsa, seni cahilden yüz çevir­mekten engelleyen ve seni onu cezalandırmaya iten bir durum gelirse, hemen Allah’a sığın. Bu halden kurtulmak için Allah’a iltica et, kalbinde ve dilinde Al­lah’ı an. Şeytanın vesvesesini senden gidersin. Allah, cahillerin cahilliklerin­den dolayı söylediklerini, şeytanın dürtüsünden Allah’a sığınmalarını ve diğer mahlukatmın sözlerini işitir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. O, her şeyi bilendir.

Şu ayette, Kur’an okurken istiaze istenmektedir: “Kur’an’ı okuduğun za­man o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (Nahl, 16/98-99).

“Eğer şeytandan bir vesvese gelirse” gibi ayetlerde hitap, başta Resulullah (s.a.) olmak üzere bütün mükellefleredir. Çünkü şeytan, bütün insanların kal­bine vesvese atar. Nitekim Müslim, Aişe ve İbni Mesud’dan, Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Hepinizin cinnilerden bir arkadaşı vardır. Ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o müslüman oldu.”

Sonra Allahu Teâlâ, şeytanın vesveselerinden kurtulma yolunu açıklaya­rak şöyle buyurdu: “Sakınan kimseler, şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler.” Doğruyu görürler, hak ve iyilik yolunu bilirler. Şeytanın onla­ra verdiği vesveseyi giderirler, şeytana tabi olmazlar. Basiretli, bilgili ve akıllı davranırlar. Bulundukları halden uyanıp doğru yolu bulurlar. Şeytandan Al­lah’a sığınma, bir korunma işidir. Şüphesiz korunma ilaçtan daha hayırlıdır. İnsan, bir masiyete düştüğü zaman, tevbe ederek günahını affetmesi için Al­lah’a döner.

İnsanda, hayra ve şerre karşı bir özlem vardır. Mücahedesi, nefsinin heva-sma, şeytanın vesvesesine üstünlük sağlaması oranında Allah tarafından ödül­lendirilir. Tirmizî, Nesaî ve İbni Hibban’m İbni Mesud’dan rivayet ettiği hadis­te Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz şeytan da, melek de, insanda konaklar.Şeytanın konaklaması insanı şerre ve hakkı yalanlamaya itmek, mele­ğin konaklaması ise, hayra ve hakkı tasdike yöneltmektir. Kim bu ikinci hali hissederse, bilsin ki o Allah’tandır. Bundan dolayı Allah’a hamdetsin. Birinci durumu hisseden kimse ise, hemen şeytandan Allah’a sığınsın. Sonra Resulul­lah şu ayeti okudu: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size kötü şeyi emreder.”

Sonra Allahu Teâlâ, şeytanın bozguncu cahiller üzerindeki etkisinin sınırı­nı zikrederek: “Onların kardeşleri” buyuruyor. Yani şeytanın kardeşleri, mut­taki değillerdir. Şeytan, onları saptırır, onlara yardımcı olur, destekte bulunur. Onları saptırmaktan, fesada maruz bırakmaktan geri durmazlar. Onların şer ve fesatta ısrar etmelerini sağlarlar. Çünkü onlar, şeytan kendilerine vesvese verdiği zaman Allah’ı anmazlar. Onun vesveselerinden -ya imansızlıklarından ya da kalblerinde takva olmadığı için- Allah’a sığınmazlar. [109]

Peygamber (S.A.V.)’in İlahî Vahye Uyması, Kur’an’ın Özellikleri

203- Onlara bir ayet getırmezsen derler bir kavim için hidayet ve rahmettir.

Açıklaması

Ey Peygamber! Mekkelilere önerdikleri bir ayeti, ya da Kur’an’dan bir aye­ti getirmezsen: “Onu kendi tarafından uydursan ve söylesen ya” derler. Çünkü onlara göre, Kur’an Hz. Muhammed tarafından uydurulmaktaydı ve Muham-med, kevnî ayetler getirmeye ve husûsî mucizeler göstermeye muktedirdi. Ya da: “Senin isteğine karşılık veren Allah’tan istesen ya” derler. Ey Muhammed! Onlara de ki: Ben sadece, Rabbimin vahyine tabiyim. Ayetleri ben uydurmuyo­rum. Onları meydana getirmeye benim gücüm yetmez. Nitekim şu ayet de bu manayı ifade eder: “Ayetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu za­man, bize kavuşmayı ummayanlar: “Ya bundan başka bir Kur’an getir, yahut onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olacak şey değil. Ben ancak bana vahyolunana tabi olurum. Eğer Rabbime isyan eder­sem şüphesiz büyük günün azabından korkarım” (Yunus, 10/15).

Sonra Allahu Teâlâ onları, hedefi gerçekleştirme hususunda uyarmış, Kur’an’m en büyük mucize olduğu noktasında aydınlatmış ve adeta onlara: “Size faydası olmayan bir şeyi niçin istiyorsunuz? İşte önünüzde kalbleri aydınlatan esasları, açık hüccetleri, parlak burhanları, benim doğruluğuma işaret eden açık delilleri içine alan Kur’an var.. O, Allah katındandır. Gerçek onunla görünür, doğru onunla anlaşılır. Müminler onunla körlük halinden görür hale gelirler. O, kalblerin gözleri mesabesindedir” dedi. Nitekim Cenab-ı Hak, başka bir yerde şöyle buyurur: “Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Kim görürse kendi nefsi içindir. Kim de görmezse yine kendi aleyhinedir” (En’am, 6/104).

Bu Kur’an, yolunu şaşıranları doğru yola ileten bir hidayet rehberidir. İna­nanlar için, dünya ve ahirette bir rahmettir. “İşte bu da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Artık ona uyun ve sakının ki merhamet olunasınız” (En’am, 6/155). Ancak, ona iman edip hükmüyle amel edenler kurtuluşa ererler.

Bu üç haslet, maarif sahiplerince, farklı şekilde açıklanır: Bunların en üs­tünü hakka yakindir, ikincisi mutedil kimseler için istikamet yoludur. Üçüncü­sü, bütün müminlere rahmet yoludur. [110]

Kur’an’ı Dinlemek Ve Zikir Yolu

204-Kur’an okunduğu zaman onu din- leyin ve susun ki, rahmet olunasınız.

205″ Rabbini» içinden yalvararak ve korkarak yüksek olmayan bir sesle sa- bah akşam (her zaman) an ve gafiller- den olma.

206- Şüphesiz Rabbinin katındakiler o’na ibadet etmekten asla kibirlen- mezler. O’nu teşbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.

Açıklaması

Kur’an-ı Kerim okunduğu zaman, ayetlerini anlayıp öğütlerinden ibret al­mak için ona kulak verip susun. Düşünüp öğütlerinden ibret alarak Allah’ın rahmetine ulaşmak için konuşmadan huşu ile ona kulak verin. Bunu ancak, kalbleri iman nuruyla aydınlanan samimi ve ihlaslı kimseler yapar.

Ayet, namaz içinde veya dışında, her durumda Kur’an’ın dinlenilmesi ve okunurken susulması gerektiğine işaret eder. Özellikle de farz namazda, imam açıktan okurken.. Nitekim Müslim’in Sahih’inde, Ebu Musa el-Eş’arî’den riva­yet ettiği hadiste Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: İmama uyulduğu za­man, o tekbir aldığında tekbir alın, okuduğunda susun” (Bunu Sünen sahipleri de, Ebu Hüreyre’den rivayet etmişlerdir). Bu görüş Hasen el-Basrî’den rivayet olunur. Fakat cumhur ulema, peygamberin okuyuşunu dinlemenin ve o esnada susmanın, namazda ve hutbede okunurken dinlemenin vacip olduğunu söyler. Çünkü namaz ve hutbe dışında, Kur’an okunurken dinleme ve susmanın vacip oluşu -amelleri terki gerektirdiği için- büyük bir zorluk taşır.

Meclislerde okunan Kur’an’ı dinlememek ve susmamak ise, büyük bir ke­rahetle mekruhtur. Mümine düşen görev, Kur’an okunurken, tıpkı onu okuma­ya hırslı olduğu gibi, dinlemeye de hırslı olmak, okunan yerde edepli olmaktır.

Tertil üzere, teessür ve huşua işaret eden nağme ile, herhangi bir tekellüf ve tasannu söz konusu olmaksızın ve medleri uzatmadan okumak müstehaptır. Buhari ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den merftf olarak şu hadisi rivayet ederler: “Allah hiç bir peygambere Kur’an’ı teğanni ile okuması için izin vermedi.”

Dinlemenin sevabı, okuma sevabı gibidir. İmam Ahmed, Ebu Hüreyre’den Resulullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kim Allah’ın kitabından bir ayet dinlerse, ona kat kat hasene yazılır. Kim de onu okursa, onun için o, kı­yamet gününde bir nur olur.”

Sonra Allahu Teâlâ, günün başında ve sonunda -tıpkı bu iki vakitte ibadeti emrettiği gibi- çokça zikri emreder. Nitekim şu ayet de bunu ifade eder: “Güneşin doğmasından önce ve batışından önce Rabbini hamd ile teşbih et” (Kaf, 50/39).

Ayetin manası şöyledir: Rabbini isimlerini, sıfatlarını zikrederek, şükür ve istiğfarla kendi kendine gizlice zikret: “Haberiniz olsun ki kalbler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” (Ra’d, 13/28). Dilinle de, orta bir halde, zillet içinde ve yalvararak, korkarak ve sevabını Allah’tan umarak zikret: “Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs. İkisinin ortası bir yol tut” (İsra, 17/110). Hitabın peygambere olduğu söylendiği gibi, Kur’an’ı dinleyene olduğu da söylenmiştir. Evla olan ise genel olmasıdır.

Dille yapılan zikre, kalbin de katılması ve manalarını düşünmesi gerekir. Sadece dille yapılan zikrin hiçbir faydası yoktur. Ona sevap da verilmez. Zikri kalble ve dille yapmalı, zikir istekle ve korku ile olmalıdır.

Zikir için en uygun vakitler; sabah ve akşam vakitleridir: Çünkü günün bu iki vakit dışında kalan kısmı, çalışmak ve geçim sağlamak içindir. Bu iki vakit ise, sükûn ve huzur vaktidir.

Buharî ve Müslim’de Ebu Musa el-Eş’ari’nin şöyle dediği naklolunur: İn­sanlar, bazı zamanlarda dua ederken seslerini yükselttiler. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Canınıza acıyın, sesinizi yükselt­meyin! Şüphesiz siz, ne sağır çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz! Dua ettiği­niz, muhakkak ki sizinle beraberdir. Hem O, sesinizi çok iyi işitir; O, size çok yakındır.”

“Gafillerden olma” ayeti zikir emrini pekiştirmekte ve Allah’ı zikirde gafleti nehyetmektedir. Kalbi Allahla sürekli ilgili tutmak, kalbin Allah’a itaati ve insan ondan gaflet ettiği zaman, kudret ve azametinden korku içinde olması gerekir.

Sonra Allahu Teâlâ, daha önce geçen emir ve nehyini zikre teşviği pekişti­rerek: “Şüphesiz Rabbinin katında olanlar ibadet etmekten asla kibirlenmezler ve onu teşbih ederler” buyurdu. Yani, Allah’a yakın olan melekler, Allah’a iba­det etmekten kibirlenmezler, onun azamet ve kibriyasına lâyık olmayan her şeyden onu tenzih ederler, sadece ona dua ve secde ederler, ona hiçbir şeyi or­tak koşmazlar.

Bu, çoğu itaat ve ibadetlerinde kendilerine uyulması için, meleklerin du­rumlarını hatırlatmadır. Bunun için bize, burada ve diğer tilavet secdelerinde secde etmek meşru kılındı. Bu, Kur’an’daki ilk secdedir. Onu okuyana, dinleye­ne secde etmek icma ile sabittir. İbni Mace, Ebu’d-Derda vasıtasıyla Hz. Pey-gamber’in, bunu Kur’an’ın secdeleri içinde saydığını rivayet eder.

Ayet, gizli zikrin daha faziletli olduğunu ifade eder. Ahmet ve İbni Hıbbân, Sa’d vasıtasıyla Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: “Zikrin hayırlısı, gizli olanıdır.”

Kuran

Araf Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.