Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Az Bulutlu
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C
Cts 19°C

7 – Araf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Sekiz âyet müstesna, Mekke’de inmiştir. Müstesna olan buyruklar da: “On­lara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor” {163. âyet O’den itiba­ren, “Hani Biz, dağı üzerlerine bir gölgelik gibi çekip kaldırmıştık…” (171. âyet) buyruğuna kadar olan âyetlerdir.

7 – Araf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Araf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Nesaî’nin, Âişe (r.anha)’dan rivayei ettiğine göre, Rasulullah (sav) akşam namazında el-A’raf Sûresi’ni iki rekâte bölerek okumuştur. [1] Ebu Muhammed Abdulhak sahih olduğunu İfade etmiştir.[2]

  1. Elif, lâm, Mîm, Sâd.
  2. Bu kendisiyle uyarman, mü’mlnlcrc de öğüt almaları için sa­na İndirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkın­tı olmasın.

Yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mîm, Sâd” şeklindeki Mukatta Harfler diye bi­linen buyrukları ile ilgili açıklamalar, dalıa önceden el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mübtedâ olarak mahallen merrVdur. “(Bu) … bir kitaptır” buyruğu da onun haberi­dir. Sanki: “Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Sana indirilen bir kitabın” harfleridir buyrulmuş gibidir.

el-Kisaî de şöyle demektedir: Yani, “bu… bir kitaptır” takdirindedir. Yüce Allah’ın: “Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın” buy­ruğu ile İlgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:[3]

  1. Tebliğden Sıkılmamak Gerekir:

Yüce Allah’ın: “Sıkıntı”, darlık anlamındadır. Yani, tebliğ dolayı­sıyla göğsün daralmasın. Çünkü, Hz. Peygamber’den şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir: “Şüphesiz Allah bana Kureyş’i ateşe vermemi emretti. Rabbiın dedim. O takdirde onlar başımı, ekmeği kırar gibi kırarlar.” Bu ifadelerin yer aldığı hadisi Müslim rivayet etmiştir,[4]

el-Kiyâ der ki: Bu buyruğun zahiri nehiy olmakla birlikte, ondan sıkıntının nefyedildiği anlamındadır. Yani, ona iman etmiyorlar diye göğsün daralmama-lıdır. Çünkü, sana düşen tebliğden ibarettir. Sana onları uyarıp korkutmanın dışında iman etmelerinden yahut küfre sapmalarından ötürü bir şey düşmez. Yüce Allah’ın şu buyruktan da bunu andırmaktadır: “Belki bu söze iman etmez­ler diye arkalarından üzülerek kendini helak edeceksin” (el-Kehf, 18/6); “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin.” (eş-Şuara, 26/3)

Mücahid ve Katade’nin görüşüne göre, burada “harec” şüphe anlamında­dır. Bu şüphe küfür şüphesi değil, sadece kalbe gelen sıkıntının şüplıesidir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Andolsun ki, onların söylediklerin­den göğsünün daraldığını da mutlaka bilip duruyoruz.” (el-Hicr, 15/97)

Hiiab, Peygamber (sav)’a olmakla bitlikte maksat onun ümmetidir, diye de açıklanmıştır. Ancak, bu şekilde olması uzak bir ihtimaldir.

Ondan”daki zamir, Kuı’âna racidir. Uyarıp korkutmaya (inzâra) ra-ci olduğu da söylenmiştir. Yani, Kitap sana, onunla uyarasın diye indirilmiş­tir. O bakımdan, göğsünde ondan dolayı her hangi bîr stkıntı olmasın. Bu­na göre ifadede takdim ve tehir vardır. Buradaki zamirin, ifadenin gücünden anlaşılan yalanlamaya ıaci olduğu da söylenmiştir. Yani, onu yalanlayanla­rın yalanlamasından ötürü göğsünde bir darlık olmasın. [5]

  1. Uyan Kâfirlere, Öğüt De Mü’minleredir:

Yüce Allah’ın: “Öğüt” kelimesinin, hem ref mahallinde, hem nasb, hem de cer mahallinde olması mümkündür. Ref mahallinde olması iki şekil­de açıklanır. Basralılar der ki: Bu, bir mübteda takdirine göre merfu’dur. (Bu, mü’mintere bir öğüttür, anlamında olur).

el-Kİsaî der ki: “Kitab’a atfedilerek merfu’dur. (Yani, bu… bir kitaptır ve… mü’minlere bir öğüttür).

Nasb mahallinde olması da iki şekilde açıklanır. Evvela mastar olabilir. YaT ni, “Sen onunla hatırlat” takdirinde olur. Basralılar da böyle açık­lamışlardır. el-Kisaî de şöyle demektedir: Bu buyruk “Onu indirdik”deki zamire atiedilmiftir. [6] (Buna göre; ve mü’minlere öğüt olmak üze­re indirilmiştir, anlamında olur).

Mecrur olması da ” Kendisiyle uyarman için” buyruğunun mahal­line atıfladır. (Yani: Kendisiyle uyarılan ve mü’minlere bir öğüt olması için..,)

İnzâr (uyarıp korkutmak), kâfirler için sözkonusudur, öğüt (zikrâ) ise mü’minier için sözkonusudur. Çünkü ondan yararlananlar onlardır. [7]

  1. Katibinizden size indirilene uyun. O’ndan başka velilere uyma­yın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [8]

  1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Rabbinlzden size indirilene uyun” buyruğu ile kastedi­lenler Kitap ve sünnettir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmak-tadîr: “Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa on­dan sakının.” (el-Haşr, 59/7)

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu, lıem Peygamber’i, hem de ümmetini kapsamına alan genel bir emirdir. Zahirinden anlaşıldığına göre bu, Hz. Pey­gamber dışında bütün insanlara yönelik bir emirdir. Yani sizler, İslâm’ın ve Kur’an’ın dinine tabi olun. Onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram belleyin, emrine uyun, yasaklarından kaçının. Âyet-i kerime nassın varlığı ile birlikte delilsiz görüşlere tabi olmayı terk etmeye delildir.[9]

  1. Ondan Başkalarına Uymayın:

Yüce Allah’ın: “O’ndan başka velilere uymayın” buyruğundaki zamir, şa­nı yüce Rabbimize aittir. Yani, onunla birlikte başkasına ibadet etmeyin. Al­lah’ın dininden uzaklaşanları veii (dost, yardımcı, idareci) edinmeyin. Her kim izlenen bir yolu beğenir ve seçerse, o yolun izleyicileri onun velileridir.

Malik b. Dinar’dan gelen rivayete göre o; “Ondan başka velilere uyma­yın” buyruğunu okuyup O’ndan başka veli aramaya dahi kalkışmayın, diye açıklamıştır.

Veliler” kelimesinin gayr-ı munsanf oluş sebebi, onda te’nis (dişil) elifi bulunuşudur.

Buradaki zamirin, yüce Allah’ın: Rabbinlzden size indirilene uyun” buyruğundaki; ‘a ait olduğu da söylenmiştir. (Si­ze indirilenin dışında kalan velilere uymayın, anlamını» gelir).

“Ne kadar az öğüt alıyorsunuz” buyruğundaki zaiddtir. Fiil ile birlikte bunun mastar anlamına geldiği de söylenmiştir. [10]

  1. Nice yurtları helak ettik. Geceleyin veya gündüzün uyurlarken azabımız onlara gelip çattı.
  2. Onlara azabımız geldiğinde seslenişleri: “Biz gerçekten zalim-lermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.

Yüce Allah’ın: “Nice yurtları helak ettik” buyruğundaki “nice” anlamı­na gelen; çokluk ifade etmek içindir. Nitekim; ” Nice”nin azlık ifa­de etmek için kullanıldığı gibi.

Bu kelime burada mübte-dâ olarak ref malıallindedir. “Helak et-tik””ise onun haberidir. Yani pek çok “karye (yurt)” -ki karye, insanların top­lanma yerleri demektir- helak ettik.

“Nice” anlamındaki bu kelimenin, sonrasında bir fiil takdiri ile rasb ma­hallinde olması da mümkündü!-. Ondan önce fiil takdir edilmez. Çünkü kendisinden önceki ifadeler istifhamda amel etmez.

Birinci görüşü yüce Allah’ın şu buyruğu pekiştirmektedir:

“Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik.” (el-İsrâ, 17/17)

Eğer; Helak ettik” kendisinden sonra gelen zamiri nasbederek onunla iştigal etmemiş olsaydı, bu fiil dolayısıyla “Nice” kelimesi mahallen mansub olurdu. Bununla birlikte; Helak ettik” kelime-sinin “yurt” anlamındaki “karye” kelimesine sıfat olması da mümkündür. (O takdirde: Helak ettiğimiz nice yurtlar… anlamında otur), “Nice” anlamında­ki kelime de mana itibariyle helak edilen yurdun kendisidir. Buna göre “yurt” anlamındaki kaıyeye sıfat getirildi mi “nice” anlamındaki kelimeye sı­fat verilmiş olur. Buna da yüce Allah’ın şu buyruğu delil [eskil etmekledir:

” Göklerde… şefaatleri hiç bir şeye yaramayacak nice melek vardır…” {en-Necm, 53/26) Burada da zamir, ” Nice” kelimesine mana itibariyle ait olmaktadır. Zira, bunun anlamı burada melekler ile ilgilidir. Bu takdire göre ondan sonra gelen bir fiil tak­diri ile; ” Nice” kelimesinin nasb mahallinde olması doğru olamaz.

” Onlara azabımız geldiğinde” buyruğunun “fe* harfi ile atf edilmiş olmasının açıklanması zordur. el-Ferrâ der ki; “fe” harfi “vav” anla­mındadır. O bakımdan burada bir tertib (sıralanış) gerekli değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Nice lıelâk etmek istediğimi?, yurt vardır da onlara azabımız gel­diğinde…. demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kur’an’ı oku duğun zaman, derhal o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (en-Nahl, 16/98)

Şöyle de açıklanmıştır: Helak ediş, kavmin bir bölümü hakkında sözko-nusu olmuştur. Buna göre, ifadenin takdiri şöyle otur: Nice yurt vardır ki Biz, ora halkının bir bölümünü helak ettik de onlara Bizim azabımız gelince bu sefer hepsini helak ettik.

Şöyle de denilmiştir: Yani, takdir ettiğimiz hükmümüzde, helak ettiğimiz nice yurt vardır da bu sebepten Bizim azabımız onlara geldi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, oraya azap meleklerini gön­dermekle helak ettik de o sebepten bizim azabımız -ki toptan helak eden bir azaptır-bu- onlara geldi. Âyet-i kerimedeki “el-Be’s” kişinin bizzat kendisi­ne gelen azap demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, o kasabaları helak ettik. Ve Bizim onla­rı helak edişimiz şu şu vakitlerde olmuştu. Buna göre azabın gelişi, helak et­mek demek olur.

Daha önceden belirttiğimiz gibi be’s’in helak etmekten başka bir şey ol­duğu da söylenmiştir.

Yine el-Ferrâ şunu nakletmektedir: Her iki fiil de aynı anlamda olur ve­ya aynı anlamda gibi olursa, hangisini istersen onu öne geçirebilirsin. Buna göre anlam şöyle olur: Nice yurt vardır ki, azabımız onlara geldi, Biz de on­ları helak ettik… Yanaştı ve yaklaştı, yaklaştı ve yanaş­tı” demek gibi. Bana sövdü de kötü söz söyledi, bana kötü söz söyledi de sövdü,” fiillerinde de olduğu gibi. Çünkü, bunla­rın ikisi de aynı şeydir.

Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.”‘ (el-Kamer, 54/1) Buyruğun anlamı ise, -Allah’u a’lem- ay yarıldı da Kıyamet yaklaştı şeklindedir, ki, ikisinin de ifade ettiği anlam birdir.

Geceleyin” demektir. (Ev anlamına gelen): el-Beyt de burdan gel­mektedir. Çünkü, gece orada geçirilir. Bunun fiil çekimi ve mastarları da; şeklinde gelir.

Veya gündüzün uyurlarken” buyruğunda; Veya”dan sonra bir “vav” daha gelmesi gerekmekle birlikte, iki “vav”ın yanyana gel­mesini ağır bulduklarından dolayı ikincisini hazf etmişlerdir. Bu açıklama el-Ferrâ’ya aittir. ez-Zeccâc ise der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, ay­nı şeyin tekrarı yapılınca “vav”a ihtiyaç kalmaz.

Meselâ “Zeyd binerek bana geldi, yahut o yürüye­rek…” dediğiniz takdirde aynca “vav” getirmeye gerek yoktur.

el-Mehdevî der ki: Burada İkinci bir “vav”ın gelmeyis sebebi, cümlede bi­rincisine ait bir zamir oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu “vav”a ihtiyaç kal­mamıştır. Bu da ez-Zeccâc’ın açıklaması ile aynı anlamdadır.

Burada “veya” şüphe için değil, tafsil içindir. Nitekim: “Sen, ister bana kar­şı insaftı ol, ister zalim, mutlaka sana ikram edeceğim” demeye, benzer. İş­te bu “vav”, nahivciler tarafından “vâvü’1-vakt” diye adlandırılır.

“Gündüzün uyurlarken”, günün ortasında uyuyup dinlenmeyi ifa­de eden ve “kaylûle” ile aynı anlama gelen; ‘den gelmektedir. Bunun, uyuma söz konusu olmasa dahi, günün ortasında sıcağın arttığı sıradaki din­lenmek anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yani: Onlar, ister gece, ister gündüz olsun, gaflette olduklan bir sırada aza­bımız onlara ansızın geldi. (“Sesleniş” diye meali verilen:) “da’vâ” dua etmek demektir. Yüce Allah’ın: Dualarının sonu da…” (Yunus, 10/10) buyruğu da buradan gelmektedir.

Nahivciler de; Allah’ım, sen bizi, Sana dua edenlerin, salilı dualarına ortak kıl” diye bir ifade naklederler. “Da’va”, id­dia anlamına da kullanılır. Yani: Onlar, helak edildikleri vakit, kendilerinin 2alim olduklarını mutlaka ikrar edeceklerdir.

Seslenişleri” lafzı, in haberi olarak nasb mahallindedir. İsmi ise, “djJiîiî’iı): Demelerinden başka bir şey olmadı” buyruğudur.

Bu buyruğun bir benzeri de: “Kavminin cevabı… demelerinden başka bir şey olmadı.” (en-Neml, 27/56) buyruğudur. Bununla birlikte “da’va” kelime­sinin merfu’ ve “Demelerinden”in de nasb mahallinde olması müm­kündür. Yüce Allah’ın: “…döndürmeniz, iyilik değildir” (el-Ba-kara, 2/177) buyruğunda İyilik” kelimesinin ref ile okunması halin­de olduğu gibi. Yine yüce Allah’ın Bundan sonra kötülük edenlerin akıbeti… yalanladılar diye kötü oldu” (er-Rûm, 30/10) buyruğundaki; Akibetl” kelimesinin ref ile okunması da böy­ledir. [11]

  1. Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soraca­ğız, gönderilen peygamberlere de soracağız.
  2. Ve Biz, onlara bilerek anlatacağız, Biz gaipler değiliz.

Yüce Allah’ın: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız” buyruğu, kâfirlerin hesaba çekileceklerine bir delildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Sonra da onların hesabı muhak­kak Bize ait olacaktır.” (el-Ğâşiye, 88/26) Kasas Sûresi’nde de şöyle buyrul­maktadır: “Günahkârlara günahlarından sorulmaz.” (el-Kasas, 28/78) Azapta yerlerini aldıktan sonra onlara günahları sorulmuyacakttr, demektir. Çünkü, âhiretin değişik konumları vardır. Kimi yerlerde hesap için sorgu­lanacaklar, kimi yerlerde de kendilerine soru sorulmuyacaktır. Onlara soru sormak ise, yaptıklarını itiraf ettirmek, azarlama ve riisvay etmek için olacak­tır. Peygamberlere soru sormak ise, onların söylediklerini tanık göstermek ve açıkça ifade etmek içindir. Yani, kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevap verdiklerini ortaya çıkarmak için olacaktır. Bu da -ileride görüleceği gibi- yü­ce Allah’ın: “Tâ ki, o doğru sözlü kimselere (peygamberlere), doğrulukları hakkında soru sorsun” (el-Ahzab, 33/8) buyruğunun anlamını ifade etmek­tedir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Andolsun ki, kendilerine gönderilenlere de soracağiz.” Yani, Biz (kendilerine risalet gönderilen) peygamberlere soracağız demektir. “Elçi olarak gönderilenlere de soracağız” da peygamberlere gönderilen meleklere soracağız, demektir.

Andolsun ki, soracağız” buyruğundaki “lâm” harfi kasem için­dir. Gerçek anlamı ise, te’kiddir. Yine: Ve Bİ2 onlara bile­rek anlatacağız” buyruğundaki “lâm” da böyledir. İbn Abbas der ki: (Amel defterlerinde yazılanlar) onların aleyhlerine konuşacaktır.

“Biz gaipler değiliz.” Yani, onların amellerine tanık kimseleriz. Âyec-i ke­rime, yüce Allah’ın, kendine has bir ilim ile âlim olduğuna delildir. [12]

  1. O gün tartı haktır. Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte on­lar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

9- Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulme-degeldikleri İçin kendilerini zarara uğratmış kimselerdir.

Yüce Allah’ın: O gün, tartı haktır” buyruğu mübtedâ ve haberdir, Bununla birlikte “Hak” kelimesinin tartının sıfatı, haberin ise, O gün” olması da mümkündür. (Buna göre buyruk: Hak, tartı o gündür, anlamında olur.) Bununla birlikte mastar olarak nasbedil-mesi de mümkündür. (İşte gerçek tartı o gün olacaktır, anlamında). [13]

Mizân’ın Ve Amellerin Tartılmasının Mahiyeti:

Tartıdan kasıt, kutların amellerinin Mizan ile tartılmasıdır. İbn Ömer der ki: O gün kulların amel sahiteleri tartılacaktır. Sahih olan budur. İleride ge­leceği üzere haber de böylece vârid olmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Mîzan, kulların amellerinin içinde bulunduğu hitap­tır. Mücahid ise, şöyle açıklamaktadır: Mizan, bizzat hasenatın ve seyyiatm kendileridir. Yine Mücahid’ten, ed-Dahhâk ve el-A’meş’den de şöyle açıkla­dıkları nakledilmiştir: Vezn (tartı) ve mizan (terazi), adaletle hüküm vermek anlamındadır. Burada taıtının söz konusu edilmesi örnekleme yoluyladır. Ni­tekim: “Bu, şu ağırlıkta bir sö2dür” demek de bu kabildendir. Yani, ona mu­âdil ve ona denk bir sözdür. Ortalıkta bir tartı söz konusu olmasa dahi böy­le denilir. ez-Zeccâc der ki: Böyle bir açıklama dil açısından uygundur. An­cak, daha uygun olan, sahih senedlerde sözü geçen Mizana tabi olmak (ya­ni, amellerin tartılacağını kabul etmek)’dir.

el-Kuşeyrî der ki: ez-Zeccâc gerçekten güzel söylemiştir. Zira, Mizan bu şekilde te’vil edilecek olursa, o takdirde Sırat da gerçek din diye açıklansın, cennet ve cehennem de cesetler müstesna, sadece ruh Sarın karşı karşıya ka­lacağı haller diye açıklansın, şeytan ve cinler de kötü ahlâk, melekler ise övül­meye değer güçler olarak yorumlansın. Oysa, ilk asırda ümmet te’vile sap-maksızın bu ifadelerin zahirini kabul etme gereği üzerinde icnıa etmişlerdir. Onlar, te’vil yapılamayacağı hususunda icma ettikleri takdirde zahiri alıp ka­bul etmek gerekir ve bu zahir ifadeler, kesin naslar olurlar.

tbn Fûrek der ki: Mu’tezile, “araz olan şeyler bizatihi var olamadıkların­dan dolayı tartılmaları da imkânsızdır” ilkesinden harekette Mizanı inkâr et-tnişierdir.

Kelamcıiardan kimisi de şöyle demektedir: Yüce Allah, araz olan (son­radan olan, sıfatlar) şeyleri cisimlere dönüştürecek ve Kıyamet gününde on­ları tartıya koyacaktır. Böyle bir açıklama ise bize göre sahih değildir. Sa­hih olan terazilerin üzerinde amellerin yazılı olduğu sahifelerle ağtrlaşaca-ğı veya hafif basacağıdır. Bu hususta bunun gerçekleşeceğini ifade eden ha­berler rivayet edilmiştir. Söz konusu rivayette şöyle denilmektedir; “Âde-moğullarından kimisinin mizanında haseneler nerdeyse hafif gelecekken, ora­ya üzerinde lâ ilahe illallah yazılı bir deri parçası konulacak ve o da ağır ba­sacaktır” anlamındaki rivayettir.

Bilindiği gibi bu, içinde amellerin yazıldığı şeylerin tartılması ile alakalı­dır. Bizzat amellerin kendisi ile değil. Şanı yüce Allah da Terazinin her iki ke­fesine de içinde amellerin yazılı olduğu salıifeleri koymak suretiyle diledi­ği takdirde Mizanı hafifletir, dilediği takdirde de ağırlaştırır.

Müslim’in Salıih’inde Safvan b. Muhriz’den şöyle dediği nakledilmektedir: Bir adam İbn Ömer’e şöyle dedi: Sen, Rasulullah (suv)’ın ikili söyleşme (yani kıyamet gününde yüce Allah’ın kulu ile konuşması) hakkında ne duy­dun? O da, ben onu şöyle buyururken dinledim diye cevap verdi: “Kıyamet gününde mü’min, aziz ve celil olan Rabbine, Rabbi onun üzerine örtüsünü ve affını bırakıncaya kadar yakınlaştırılır. Ona günahlarını söyletir. Biliyor mu­sun diye sorar, o da: Evet Rabbim biliyorum, der. (Rabbi) buyurur ki: Dün­yada iken Ben senin bu günahını örtmüş idim. Bugün de onu sana bağışlı­yorum. Sonra da ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir. Kâfirlerle münafıklara ise, herkesin önünde (duyacağı şekilde): İşte bunlar Allah’a karşı yalan uyduranlardır, denilir.”[14]

Hz. Peygamberin: “Ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir” ifadesi, amellerin sahifelere yazıldığı ve tartılacağına delildir.

İbn Mace de Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nak­letmektedir: Rasulullalı (sav) buyurdu ki: “Kıyamet gününde, herkesin gözü önünde (duyacağı bir şekilde) ümmetimden bir kişi çağrılacak. Onun karşı­sına her birisi gözün uzanabildiği kadar uzanacak doksan dokuz kayıtlı si­cil yayılacak. Sonra, şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Bunlardan herhangi bir şeyi inkar ediyor musun?. O, hayır Rabbim diyecek. Yüce Allah soracak: Benim koruyucu yazıcılarım (meleklerim) sana zul­metti mi?. O, hayır diyecek, Sonra şöyle buyuracak: Senin ileri sürecek bir mazeretin var mı? Senin bir hasenen var mı? Adam, korkacak ve: Hayır di­yecek. Bu sefer yüce Allah şöyle buyuracak. (Durum) sandığın gibi değil. Se­nin Bizim nezdimizde iyiliklerin var. Bugün senin aleyhine zulüm sözkonu-su olmaz, denilecek ve ona, üzerinde: “Eşhedü en lâilahe illallah ve enne Mu-hammeden Abduhu ve Rasulühü” diye yazı bulunan bir belge çıkartılacak. O da, Rabbim bu kâğıt parçacığının bunca sicillere karşılık kıymeti ne ola­bilir ki? diyecek. Yüce Allah: Şüphesiz sana zulmedilmeyecek diye buyura­cak ve bütün o siciller bir kefeye konulacak, (şehadet kelimesinin yazılı ol­duğu) o kâğıt parçası da diğer kefeye konulacak. Bütün o siciller (in bulun­duğu kefe) havaya kalkarken, o kâğıt parçası ağır basacak.”[15] Tirmizî de: “Al­lah’ın adına karşı hiç bir şey ağır basmayacak” ziyadesini ekledikten sonra: Hasen, garip bir hadistir, demektedir. [16]

İleride yüce Allah’ın izniyle el-Kehf Sûresi’nde (18/103-105. âyetler, 3. baş­lıkta) ve el-Enbiya Sûresi’nde (21/47. âyetin tefsirinde) bu hususa dair baş­ka açıklamalar da gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtu­luşa erenlerin tâ kendileridir. Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri için kendilerini zarara uğratmış kimseler­dir” buyruğunda geçen; ” Terazileri” kelimesi; Terazi keli­mesinin çoğuludur. Aslı ise şeklindedir. “Vav” harfi önceki harf esre-li oluduğundan dolayı “ye”ye dönüştürülmüştür.

Şöyle de denilmiştir: Amelde bulunan tek bir kişi için her birisinde bir çe­şit amelinin tartılacağı birden çok mizanlarının (terazilerinin) olması da mümkündür. Her bir kişi için tek bir mizan olması da mümkündür ve bu hu­sus, çoğul lafzı kullanılarak dile getirilmiştir.

Nitekim: Filan kişi Mek­ke’ye katırlar üzerinde yola çıktı, filan kişi Basra’ya gemilerle yola çıktı,” de­mek bu kabildendir. Kur’ân-ı Kerim’de de şöyle buyrulmuştur: “Nuh kavmi peygamberleri yalanladı” (eş-Şuara, 26/105); “Ad kavmi peygamberleri ya­lanladı.” (eş-Şuara, 26/123) Oysa, (buyruklarla ilgili) iki te’vilden birisine gö­re bunların her birisine gönderilen peygamber bir tane idi.

“Teraziler” kelimesinin aslında mizan kelimesinin değil de -tar­tılan anlamına gelen-; kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Bu­na göre “el-Mevazin” ile tartıya giren ameller kastedilmiştir. “Kiminde te­razileri hafif gelirse” buyruğu da bunun gibidir.

İbn Abbas da şöyle demektedir: “İyilikler ve kötülükler , dili ve iki kefe­si bulunan bir terazide tartılacaklardır. Mü’min kimseye ameli en güzel şe­kilde getirilecek ve terazinin kefesine bırakılacak. Hasenatı da seyyiâtına (iyi­likleri kötülüklerine) ağır basacaktır. İşte, yüce Allah’ın: “Artık kimlerin te­razileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir” buy­ruğunda kastedilen budur. Kâfirin ameli de en çirkin şekilde getirilir, miza­nın kefesine bırakılır. Ve ağırlığı hafif basar, sonunda cehenneme düşer.”

İbn Abbas’ın işaret ettiği bu husus, şu söylenenlere yakındır: Şanı yüce Al­lah, kulların amellerinden her bir bölümü bir cevher (öz) olarak yaratır. Bu özler tartılacaktır. Ancak, îbn Fürek ve başkaları bunu reddetmiştir. Nakle­dilen rivayette ise şöyle denmektedir: Mü’minin hasenatı hafif geldiğinde, Ra-sulullah (sav) parmak kadar üzerinde yazı bulunan bir kâğıdı çıkartır ve onu kulun hasenatının bulunduğu terazinin sağ kefesine bırakır. Böylelikle ha­senat ağır basar. O mü’min kul, Peygamber (sav)’a şöyle der: Anam babam sana feda olsun ne kadar güzel bir yüzün var, ne kadar güzel bir yaratılışın var! Sen kimsin? Şöyle buyurur: “Ben senin peygamberin Muhammed’im.” îş-te bunlar da senin bana getirmiş olduğun salat ve selamlardır. İşte bunlara en çok ihtiyaç duyduğun bir zamanda onları sana geri ödüyorum.” [17]

Bunu, ei-Kuşeyrî Tefsir’inde nakletmektedir. Onun da naklettiğine göre, hadiste geçen “bitâka” (üzerinde yazı bulunan küçük bir kâğıt parçası), Mi­si rhların lehçesinde eşyaların numarasının yazılı olduğu bir parçadır.

îbn Mace der ki: Muhammed b. Yahya da der ki: Bitâka, üzerinde yazı bu­lunan küçük bir parça demektir. Mısırlılar bu parçaya bitâka derler. [18] Huzeyfe der ki: Kıyamet gününde Mizanların başında duracak kişi Cebrail (a.s)’dır. Yüce Allah şöyle buyuracaktır: “Ey Cebrail, aralarında amelle­rini taıt ve birindeki hakkı alıp (hak sahibi olan) öbürüne ver.” Sonra şöyle dedi: Orada ne altın, ne de gümüş vardır. Eğer zalimin iyilikleri varsa, onun iyiliklerinden alınır, mazluma verilir. Şayet iyilikleri yoksa, mazlumun kötü­lüklerinden alınır, zalime yükletilir. Böylelikle adam üzerinde dağlan andı­ran yükler bulunduğu halde geri döner.[19]

Peygamber (sav)’dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Şanı yüce Allah kıyamet gününde “Ey Adem, Mizanın yakınında Kürsİ’nin yanına çık git ve çocuklarının amellerinden önüne getirilecek olanlara bak. Her kimin hayrı şerrine bir tane ağırlığı kadar ağır basacak olursa, onun İçin cennet vardır. Kimin de şerri bir tane ağırlığınca hayrından ağır basarsa, ona da cehennem vardır. Tâ ki Sen, Benim zalimden başka hiç bir kimseye azap etmeyeceğimi bilesin.” [20]

  1. Andolsun ki Biz sizi, yeryüzünde yerleştirmiş ve size orada bir çok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne kadar az şükredersiniz!

Yani Biz, orayı sizin için karar kılacağınız bir yer ve bir döşek kıldık. Ora­da size geçim sebeplerini hazırladık.

“Geçim vasıtaları” kelimesi ‘in çoğuludur. Kendisi vası­tası ile yaşanılabilen yiyecek, içecek ve onunla hayatın var olabileceği şey­ler demektir. Bu kökten geten mazi ve muzari fiiller İle mastarlar şöyledir: ez-Zeccâc der ki: Maişet, kendisi vası­tası ile ayş’a (yani yaşamaya) ulaşılan şey demeklir. el-Alıfeş ve nalıivcikr-den çoğu kimsenin kanaatine göre ise, bu kelimenin asıl vezni; şek­lindedir. el-A’rec de bu kelimeyi hemzeli olarak; diye okumuştur. Ha­rice b. Mus’ab da NatVden böylece rivayet etmiştir.

en-Nehhâs der ki; Hemzeli okuyuş lalındır, caiz değildir. Çünkü bunun te­kili; olup, aslı şeklinde “ye” harfinin esreli okunuşudur. O ba­kımdan (çoğulu yapılırken) “ayn”dan sonra bir “vasıl elifi ilave edilmiştir.

“Vasıl elifi de sakin olduğu gibi, ondan sonra gelen “ye” harfi de sakin ol­duğundan buna hareke vermek kaçınılmazdır. Zira, bu harflerden herhangi birisini hazfetmeye yol yoktur. “EliP’e ise hareke verilemez. O bakımdan ço­ğul olan “me’âiş” kelimesinin tekilinde “ye” harfine verilmesi gereken hare­ke verilmiştir. Ve böylelikle me’âiş haline gelmiştir. Bunun “vııv”U kelimeler­den benzeri de: Minare, minareler, makam, makam­lar” gibi kelimelerdir. Niıekim şair de şöyle demiştir:

“Ve şüphesiz ben öyle konumlarda duran birisiyim ki,

Ne Cerir, ne de Cerir’in efendisi bu gibi konumlarda duramamıştır.”

” Musibet, musibetler” da böyledir. Güzel olan söyleyiş budur. Şaz bir söyleyiş ise, Mesâib: Musibetler” şeklindedir.

el-Ahfeş der ki; Burada mesâib şeklinde kullanışın caiz oluşu, bunun te­kilinde de iliel harfinin bulunuşudur.

ez-Zeccâc der ki: Ancak bu açıklama yanlıştır. Onun bu açıklamasına gö­re (makam kelimesinin) çoğulunu (mekavim şeklinde değil de): Mekaim di­ye yapılması gerekirdi. Fakat burada kabul edilmeye değer olan görüş, bu kelimenin de; Yastık kelimesinin hem “vâv” harfi ile hem de “hemze” ile söylenmesinin mümkün oluşuna benzediğidir.

Şöyle de denilmiştir: “Me’âiş” kelimesinde “heınze”nin caiz olmayışı, te­kili olan maişet’in “mefile” vezninde oluşu ve buradaki “ya” harfinin asli had’ oluşundan dolayıdır. Bu gibi “yaların hemze ile okunuşu ise, “Medine, me-dain, sahife, sahaif, kerime, keraim, vazife, vezaif gibi kelimelerde olduğu gibi, “ya” harfinin zaid olması halinde mümkündür. [21]

  1. Andolsun ki, sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin* dedik. İblis müstesna, hemen secde ettiler. O ise, secde edenlerden olmadı.

Yüce Allah, nimet ve ihsanlarını söz konusu ettikten sonra, “Andolsun-ki sizi yarattık, sonra da size şekil verdik” buyruğu ile insanın yaratılışına nasıl başladığını anlatmaktadır. “Yaratma”nın anlamı ile ilgili açıklamalar, da­ha önceden bir kaç yerde meselâ, (el-Bakara, 2/21. âyet ile 29. âyetin tefsir­lerinde) geçmiş bulunmaktadır. “Sonra da size şekil verdik.” Yani, Biz sizi nutfeler halinde yarattık, sonra da size şekil verdik. Sonra, işte Biz sizlere, meleklere Âdeme secde edin, dediğimizi haber verdik.

İbn Abbas, ed-Dahhak ve başkalarından nakledildiğine göre, buyruğun an­lamı şudur: Biz önce Âdem’i yarattık, sonra da sizi onun sırtında (çıkacak zür-riyetler arasında) şekillendirdik.

el-Ahfeş der ki: “Sonra”, burada “vav” (ve bağlacı) anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir: Buyruğun anlamı şöyledir: Andolsun ki, sizi yarat­tık. Yani, Âdem (a.s)’i yarattık, sonra da meleklere Âdem’e secde edin dedik, sonra da size şekil verdik anlamında takdim ve telîir ile ifade edilmiştir.

“Andolsun ki sizi yarattık” buyruğu ile Âdem kastedilmektedir. Burada çoğul lafzının zikredilmiş olması, onun insanların ilk atası oluşundan dola­yıdır, diye açıklanmıştır.

“Sonra da size şekil verdik” ifadesi de yine Âdem’e racidir. Nitekim: “Biz sizi öldürdük” ifadesinin, sizin efendinizi öldürdük anlamında kullanılması da böyledir. “Sonra da meleklere: ‘Ademe secde edin’ dedik.” Bu açıklama­ya göre ise, takdim ve tehir söz konusu değildir. Bu açıklama da İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Andolsun ki sizi, ya­ni Âdem ile Havva’yı yarattık. Adem topraktan, Havva da onun kaburga ke­miklerinden birisinden yaratıldı. Şekil vermek de bundan sonra sözkonusu oldu. Andolsun Biz, önce sizin ilk anne babanızı yarattık, sonra her ikisine de şekil verdik, demek olur. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, Âdem’in sırtında (belinden ge­lecek zürriyet arasında) sizi yarattık. Sonra da sizden ahit aldığımız sırada si­ze şekil verdik. Bu da Mücahid’in açıklaması olup ondan İbn Cüreyc ve İbn Ebî Necîh nakletmişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Bu, bu husustaki görüşlerin en güzelidir. Mücahid, Al­lah’ın o’nları Âdem’in sırtında yarattığı, sonra da onlardan ahid alınca onla­ra suret ve şekil verdiği, bundan sonra da Âdem’e secdenin sözkonusu ol­duğu görüşündedir. Yüce Allah’ın: “Hani Rabbin Adem oğullarının sırtın­dan (sulbünden)zürriyetlerini (çıkarıp) almış…” (el-A’raf, 7/172) âyeti ile: “O da onları küçük zerrecikler gibi çıkartıp onlardan ahid aldı” [22] hadisi bu görüşü pekiştirmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Buradaki “sonra”, haber vermek içindir (“vav” an­lamında atıf için değildir). Andolsun ki Biz sizleri yarattık. Bu da Âdem’in sul-bündeki yaratılış demektir. Sonra size şekil verdik. Yani, rahimlerde sizi şe­killendirdik. en-Nehhas der ki: Bu açıklama îbn Abbas’tan sahih olarak nakledilmiştir.

Derim ki: Bütün bu görüşlerin anlaşılması muhtemeldir. Aralarından sahih olan Allah’ın indirdiği Kur’an-ı Kerim’in desteklediği görüştür. Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır “Andolsun ki Biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarat­tık.” (el-Mu’minun, 23/12.) Burada kastedilen Âdem (a.s)’dır. Bir başka yer­de de şöyle buyurmaktadır: “Ondan da zevcesini var eden…” (en-Nisâ, 4/1)

Daha sonra yüce Allah: “Sonra onu” yani, onun soyunu ve zürriyetini “bir nutfe kılıp sağlam bir karargâhta yerleştirdik” (eİ-Mu’minun, 23/13) diye buyurmaktadır. Buna göre Âdem, çamurdan yaratılmış, sonra ona şekil ve­rilip secde ile mükerrem kılınmıştır, Onun soyundan gelenler ise, rahimler­de ve babaların sulblerinde yaratıldıktan sonra annelerin rahimlerinde şekil­lendirilmişlerdir. Daha önce el-En’âm Sûresi’nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) her insanın bir nuLfe ile bir topraktan yaratılmış olduğuna dair açık­lamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Burada da yüce Allah: “Sizi yarattık, sonra da size şekil verdik” diye buyurduğu gi­bi, el-Haşr Sûresi’nin sonlarında da: “O, öyle Allah’tır ki, yaratandır, yoktan var edendir, suret (şekil) verendir…” (el-Haşr, 59/24) diye buyurmakta ve su­ret, şekil vermeyi yaratmaktan sonra zikretmektedir, ileride yüce Allah’ın si­niyle buna dair açıklamalar gelecektir.

“Andolsun ki, sizi yarattık” buyruğunun önce ruhları yarattık, sonra da bedenlere şekil verdik anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın: “tblis müstesna… O ise secde edenlerden olmadı” buy­ruğunda istisna edilen, kendilerinden istisna olunanların cinsinden değildir. Bunun, cinsten istisna olduğu da söylenmiştir. Esasen ilim adamları, İblis me­leklerden miydi, değil miydi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Nitekim daha önce et-Bakara Sûresi’nde (.2/34. âyet, 5. başlıkta) açıklanmıştır. [23]

  1. Buyurdu ki: “Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alı­koyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateş­ten yarattın, onu da çamurdan yarattın.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [24]

  1. Emre Karşı Gelen Îblis’in Azarlanışı:

Yüce Allah’ın: Seni… alıkoyan nedir” buyruğundaki mübtedâ olarak ref maballindedir. Y;mi, seni alıkoyan hangi şeydir? Bu azarlamak kastıyla yöneltilmiş bir sorudur.

“Seni secde etmekten alokayan” buyruğu da nasb mahallindedir. zaiddir. Sâd Sûresi’nde; Seni secdeden ne alıkoy­du?” (Sâd, 38/75) diye buymİmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

“Cömertliği, reddetti cimriliği; o bakımdan “evet” sözünü alelacele söyleyiverdi, Ondan dilekte bulunana çokça verip hiç bir şey esirgemeyen bir delikanlı.”

Şair burada: Cömertliği, kabul etmedi cimriliği” demek is­lediğinden; edatını fazladan getirmiştir,

Âyet-i kerimede bu edatın fazladan gelmediği de söylenmiştir. Çünkü “men’ (alıkoymak)” ifadesinde bir çeşit söylemek ve dua anlamı da vardır. Sanki şöy­le demiş gibidir: Sana secde etmemeni kim söyledi. Yahut, secde etmeme­ye seni çağıran kimdir, demiş gibidir. Nitekim: Ben sana bunu yapmamanı söylemiştim, demek de bu kabildendir.

İfadede hazf olduğu da söylenmiştir, takdiri şöyledir: Seni itaat etmekten alıkoyan ve secde etmemeye götüren nedir? İlim adamları der ki: İblis’i secdeyi terke götüren büyüklenmek ve kıskançlıktır. Ona, secde etme em­ri verildiği sırada o bunu içinde gizlemişti. Çünkü ona Adem’i yaratmadan ön­ce secde etmesi emrini vermişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhak­kak Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım demişti. Ben onu tamamlayıp içerisine ruhumdan, üflediğim vakit onun için secdeye kapanın.” (Sâd, 38/71-72) Sanki, yüce Allah’ın; “Onun için secdeye kapanın” buyruğundan dolayı o, çok büyük ölçüde etkilenmişti.

Çünkü, “kapanmak”da kapanan için bir aşağılanma, kendisine kapanılan içinde bir şereflendirilme söz konusudur. Bu yüzden, o zamandan beri içinde, kendisine bu emri verecek olursa secde etmemeyi içine gizlemişti. Yü­ce Allah, Âdeme ruh Lifleyince, melekler secdeye kapandılar. Kendisi ise ara­larında ayakla durdu. Ayakta duruşuyla içinde saklarmş olduğu secdeyi terk etmeyi açığa çıkarmış oldu. Yüce Allah da kendisine: “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” diye sordu. Yani, emrime itaatten seni alıkoyan ne oldu? Bunun üzerine İblis, içinde sakladığı sırrını açığa vurarak: “Ben ondan da­ha hayırlıyım” dedi. [25]

  1. Mutlak Emir Vücıtb İfade Eder;

Yüce Allah’ın: “Ben sana emrettiğim halde” buyruğu, fukahânın açıkla­masına göre, “emir mutlak olarak ve herhangi bir karineye gerek olmaksı­zın vücubu gerektirir” şeklindeki kanaatlerine delâlet etmektedir. Çünkü bu­rada yergi, şanı yüce Allah’ın meleklere: “Âdem’e secde edin” buyruğunda-ki mutlak emrin terk edilmesine bağlı olarak sözkonusu edilmiştir ki, bu hu­sus açıkça anlaşılmaktadır. [26]

  1. Îblis’in Yanlış Kıyası:

Yüce Allah’ın: “Dedi ki; Ben ondan daha hayırlıyım” buyruğu şu demek­tir: Beni ona secde etmekten alıkoyan, ona olan üstünlüğümdür. Bu, anlam itibariyle tblis’ten cevap mahiyetindedir. Nitekim: Bu ev kimindir? diye so­rarsak, muhatabın bize, bu evin sahibi Zeyd’tir demesi de bu kabildendir. Bu, bizzat cevabın verilmesi gereken kendisi olmamakla birlikte, cevap anlamı­na raci bir sözdür.

“Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın.” Böylelikle o, ateşin çamurdan daha üstün olduğu görüşüne sahip olmuştur. Buna sebep ise ateşin yükselmesi, yukarı doğru çıkması ve hafifliğidir. Ayrıca ateş, ışık sa­çan bir cevherdir.

İbn Abbas, el-Hasen ve İbn Sîrin der ki: İlk kıyas yapan İblistir ve yanlış kıyas yapmıştır. Buna göre her kim dinde yalnızca kendi görüşüne dayana­rak kıyas yapacak olursa, Allah onu İblis ile birlikte koyar. İbn Sîrin der ki: Güneşe ve aya da ancak kıyaslar yapılarak ibadet olunmuştur.

Hakimler şöyle demişlerdir: Allah’ın düşmanı, ateşin çamura üstünlüğü­nü iddia etmek bakımından hataya düşmüştür. Her ne kadar her ikisi de ya­ratılmış ve cansın olmak bakımından aynı derecede bulunsalar bile, çamur dört bakımdan ateşten daha üstündür:

  1. Sağlamlık, sükûn, vakar, temkin, hilm, haya ve sabır çamurun özünden gelir. İşte kendisi için takdir olunmuş mutluluktan ayrı olarak, Âdem’i tev-beye, alçak gönüllülüğe, yalvarıp yakarmaya iten sebep budur. Bunun sonu­cunda mağfirete, seçilmişlîğe ve hidayete mazhar olmuştur.

Hafiflik, serkeşlik, keskinlik, yükselmek ve kararsızlık da ateşin özünden­dir. İşte kendisi için takdir olunmuş bedbahtlıktan ayrı olarak, İblis’i büyüklenmeye ve bunda ısrar etmeye iten sebep budur. Bunun sonucunda ise o, helake, azaba, lanete ve bedbahtlığa hak kazanmıştır. Bu açıklamaları el-Kaf-fal yapmıştır.

  1. Rivayetler, cennetin toprağının hoş kokulu misk olduğunu [27] ifade et­mekle birlikte, cennette ateş bulunduğunu, cehennemde de toprak bulun­duğunu ifade etmemektedir.
  2. Ateş azaba sebeptir. Ateş, Allah’ın düşmanlarına azabıdır. Toprak ise aza­ba sebep değildir.
  3. Çamurun ateşe ihtiyacı yoktur. Ama ateşin bir mekâna ihtiyacı vardır, onun mekânı da topraktır.

Bu hususta beşinci bir sebep daha zikredilebilir, o da toprağın hem sec­de yeri, hem de temizlenme aracı olduğudur. Sahih hadiste ifade edildiği gi­bi. [28] Ateş ise, korkutma ve azap aracıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “İşte Allah bununla kullarını korkutuyor.” (ez-Zümer, 39/161

İbn Abbas da der ki: İblis’e itaat kıyastan daha çok yakışırdı. Fakat o İtab-bine isyan etti. Sırf kendi görüşünden hareketle İlk kıyas yapan kişi odur. Nas-sa muhalefet halinde kıyas reddolunur. [29]

  1. Kıyas İle İlgili Görüşler;

İnsanlar, kıyas hakkında farklı görüşlere sahiptir. Onu kabul eden de var­dır, reddeden de vardır.

Kıyası kabul edenler; ashab, tabiin, onlardan sonra gelenlerin çoğunluğu­dur. Bunlara göre kıyas ile teabbud aklen caiz ve şer’an de vaki olmuştur. Sa­hih olan görüş de budur.

Şafiîlerden el-Kaffâl ve Ebu’l-Huseyn el-Basrî ise, kıyas ile teabbudün ak­len vacİb olduğu görüşündedirler. en-Nazzâm ise, aklen de, şer’an de kıyas ile teabbudün imkânsız olduğu görüşündedir. Kimi Zahiriler de kıyası red­detmişlerdir. Ancak sahih olan birincisidir.

Buharî, “KUabu’l-İ’tisam bi’1-Kitabi ve’s-Sünneh” [30] diye bir bölüm açmış­tır. Yani: Her hangi bir kimse İçin hükmün var olması halinde, kurtuluş an­cak ya Allah’ın Kitabında, ya Peygamberinin sünnetinde ya da icmâdadır. Şa­yet hüküm bulunmayacak olursa kıyasa başvurulacaktır. O bakımdan (adı ge­çen bölümün içerisinde) şu aniamcta başlıklar açtığını görüyoruz: “Yüce Allah’ın hükümlerini beyan eımiş olduğu bilinen bir aslı (aynı şekilde beyan ettiği) mübeyyen bir asla -soranın kavratması kaslıyla- benzetme yapan.” [31] Bundan sonra da şöyle bir başllık açmaktadır: “Deliiier ile bilinen hükümler ve delaletin anlamı ile bunun açıklanması.” [32]

Taberî der ki: İctihad İle Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetinden is-tinbat ve ümmetin icmaı, hak ve vacip olandır. İlim ehli için yerine getiril­mesi gereken i arzdır. Peygamber (sav)’dan de ashab ve tabiin toplulukların­dan da haberler bu doğrultuda varid olmuştur.

Ebu Temmâm ei-Malikîder ki: Ümmet, icma ile kıyası kabul etmiştir. Bu­nun örneklerinden birisi de, onların, zekât hususunda, altm ve gümüşe kı­yas yapılacağını icinâ’ ile kabul etmiş olmalarıdır.

Ebu Bekir (r.a) da: Bana vermiş olduğunuz bu bey’ati geri alınız derken, Hz. Ali şu cevabı vermişti: Allah’a yemin ederiz ki, ne senin bey’atini geri al­ma isteğini kabul ederiz, ne de biz senden onu gen” vermeni isteriz. Rasulul-lah (sav) seni dinimiz için beğenip seçmişken biz, dünyamız için mi seni be­ğenip seçmeyecekmişiz? Böylelikle Hz. Ali imameti (devlet başkanlığını) na­maza kıyas etmiş oluyordu.

Ebu Bekir (es-Sıddîk) de zekâtı namaza kıyas ederek şöyle demişti: Allah’a yemin ederim, Allah’ın bir arada zikrettiği şeyler arasında Fark gözetmem.

Hz. Alt de ashab-ı kiramın huzurunda içki içen kimse hakkında kıyas ya­parak hükmünü şöylece açıklamıştır: Sarhoş olduğu vakit hezeyan eder. He­zeyan etti mi iftira eder. O bakımdan içki İçene uygulanacak had de tıpkı if­tira edenin haddi gibi olmalıdır.

Hz Ömer de Ebu Musa el-Eş’ari’ye yazdığı bir mektupta şu ifadeleri zik­retmektedir: “Kitap ve sünnette kendisi hakkında sana bir şey ulaşmamış olan ve kalbinde yer edip de karar veremediğin şeyleri iyice kavramaya dikkat et. Birbirinin misli olanı, birbirine benzeyenleri iyi bil. İşte o vakit işleri birbi­rine kıyas et. Yüce Allah’ın daha çok sevdiğine ve senin görüşüne göre hak­ka daha çok benzeyene yönel… “Bu ifadelerin yer aldığı bu mektubu Dâra-kutnî bütün uzunluğu ile kaydetmektedir. [33]

Hz. Ömer veba dolayısıyla Serğ (Şam bölgesinde, Tebuk yakınlarında bir yert’deh döndüğü sırada Ebu Ubeyde, Ömer <r.a)’a şöyle demişti: Allah’ın ka­derinden mi kaçıyoruz? Hz. Ömer: EveL, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın ka­derine kaçıyoruz, demişti. Sonra Hz. Ömer ona: Bana görüşünü söyle… [34] diyerek onun kıyas yapmasını istemiş ve Muhacirlerle Ensann huzurunda sor­duğu sorulara benzer sorularla onunla görüş alış verişinde bulunmuştu. Bu kadarı ise delil olarak yeter.

Bu anlamdaki rivayetlerle Kur’ân âyetlerine gelince; bunlar da pek çok­tur. İşte bütün bunlar kıyasın, dinin asıllarından bir asıl olduğuna, müslüman-lann korunmak İçin sığındıkları sığınaklardan birisi olduğuna bir delildir. Müc-tehidler ona başvurur, amel eden alimler ona sığınır ve onun vasıtasıyla hü­kümler çıkartırlar. Delilin tâ kendisi olan cemaatin kabul ettiği görüş budur. Onlardan istisna teşkil ederek farklı görüşlere sahip olanlara da iltifat edil­mez.

Yerilen mücerred görüş ile yasaklanmış olan zorlama kıyasa gelince, bu da sözü geçen aşıtlardan herhangi birisinde bulunmayan kıyas çeşididir. Çün­kü, böyle bir şey hem zandir, hem de şeytanın bir dürtmesidir. Şanı yüce Al­lah: “Bilmediğinin ardınca gitme” (el-îsra, 17/36) diye buyurmaktadır. Mu­halif kanaati savunanların kıyası yermeye dair ileri sürdüğü zayıf hadislerle, gevşek, tutarsız haberler ise, bu kabilden şeriatte bilinen aslı bulunmayan ve yerilmiş kıyas hakkında kabul edilir. Bu bahse dair tamamlayıcı bilgiler usul (-i fıkıh) kitaplarında dır. [35]

  1. Buyurdu ki: “Öyleyse hemen İn oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git. Çünkü sen, aşağılıklardansın.”

“Buyurdu ki: Öyleyse hemen in oradan.” Yani, semadan. ‘Artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü, orada kalmaya ehil olanlar, alçak gö-nültü, büyüklenmeyen meleklerdir. “Hemen çık git. Çünkü sen aşağılıklar­dansın.” Yani, en zelil olanlardansın. İşte bu, yüce Mevla’ya asi olanların ze­lil olduğuna delildir.

Ebu Ravk ve el Becelî dediler ki: “Öyleyse hemen in oradan” buyruğu, sahip olduğun bu suretin değişsin demektir. Çünkü o, kendisinin ateşten ya­ratılmış olduğunu ileri sürerek övünüp böbürlenmiştir. Yüzü karartılarak ve parlaklığı izale olunarak çirkinlestirildi.

Şöyle de açıklanmıştır: “Öyleyse hemen in oradan” yani yerden, deniz­lerdeki adalara İntikal et. Nitekim “şu arzdan indik” denilince, bir başka me­kâna intikal ettik, denmek istenir. Buna göre o, sanki yeıyüzünden denizler­deki adalara sürülmüş ve onun otoriteleri orada gibi bir anlam çıkmaktadır.

Ve buna göre o yere ancak hırsız gibi girer ve korku içerisinde bulunur. Ora­dan çıkıncaya kadar bu hali böylece devam eder.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir, buna dair açıklamalar da bundan ön­ce el-Bakara Sûresi’nde (2/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [36]

  1. “Bana diriltilecekler! güne kadar mühlet ver dedi.
  2. “Haydi öyle olsun. Sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu.

İblis, öldükten sonra diriliş ve hesaba çekilme gününe kadar kendisine mühlet verilmesini, süre tanınmasını istedi. O, bununla ölmemeyi istemişti. Çünkü, öldükten sonra diriliş gününden sonra ölüm yoktur. Yüce Allah da ona: “Haydi öyle olsun, sen mühlet verilmişlerdensin” diye buyurdu.

İbn Abbas, es-Süddî ve başkaları derler ki; Ona, bütün mahhıkatın ölece­ği vakit olan ilk defa Sura üfürülme vaktine kadar süre tanıdı. Ancak o, in­sanların âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkacakları vakit olan ikinci üfürüşe kadar süre verilmesini istemişti. Yüce Allah onun isteğini kabul etmemişti.

Öldükten sonra kimlerin diriltileceğinden daha önceden söz edilmemiş ol­makla birlikte İblis: “Diriltilecekleri güne kadar” diye bir süreden sözetmiş-ti. Buna sebep ise olayın Hz. Âdem ve onun soyundan gelenler hakkında olu­şudur. Karine diriltilecek olanların da onlar olduğuna delâlet etmektedir. [37]

  1. “Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun, Senin doğru yolun­da onlara engel olacağım.”
  2. “Sonra yine andolsun, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenler-den bulamayacaksın.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [38]

  1. İblisin Azgınlığı Ve Küfrünün Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Beni azgınlığa İttiğin İçin” buyruğunda geçen “azgınlık” anlamındaki “iğvâ”, aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi de­mektir. Kalbime yerleştirmiş olduğun sapıklık, inat ve istikbar arzusu sebe­biyle… demektir Bu İblis’in küfrünün celılî bir küfür olmayıp inadî ve istik-barî bir küfür oluşundan dolayıdır. Daha Önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyel, 6. başlık ve devamında) de buna dair açıklamalar geçmiş bulun­maktadır.

Denildiğine göre buradaki ifade yemin anlamındadır. Yani, beni azgınlı­ğa ittiğin için andederim ki, şüphesiz ben, onlara Senin doğru yolunu engel-liyeceğim. Ya da, onların yolu üzerinde duracağım, demektir. Bunun bu an­lamının delili de yüce Allah’ın Sâd Sûresi’nde naklettiği şu buyruktur: “De­di ki: İzzetin hakkı için hepsini muhakkak azdıracağım…” (Sâd, 38/82) San­ki İblis, kullara musallat olma manasını da taşıdığından dolayı Allah’ın ken­disini azdırmasının kadrini büyük görerek, Allah’ın nezdindeki bu kadrini de ta’zim kastıyla bu azgınlığına yemin etmiş gibidir

Bunun yemin değil de sebep anlamına geldiği de söylenmiştir ki, buna gö­re şöyle demiş gibi olur: Sen beni azdırdığın için… Bunun, beraberlik anla­mını İfade ettiği de söylenmiştir. Yani: Senin beni azdırmanla birlikte… Soru anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki o, yüce Allah’a kendisini ne ile azdır­dığını sormuş gibidir. Ancak, buna göre buyruğun; Beni ne dîye azdırdın? şeklinde “mim” harfinden sonra “elifsız olarak gelmesi gerekirdi.

Anlamın, beni lanetlemen suretiyle beni helak ettiğin için… şeklinde o!-duğu da söylenmiştir. Çünkü iğvâ, helak etmek anlamına da gelir. Nitekim Yüce Allah, şöyie buyurmaktadır: “Onlar, yakında ğayy ile karşılaşacaklar­dır.” (Meryem, 19/59) Yani, helak olmakla karşı karşıya kalacaklardır.

Sen beni saptırdığın için… anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü iğ­vâ, saptırmak ve uzaklaştırmak demektir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yap­mıştır. Beni rahmetinden mahrum bırakarak hüsrana uğrattığın için, anlamın­da olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir.

“Kim de ziyana uğrarsa, bu ziyanı dolayısıyla kınayıcısız kalmaz.”

İbnü’l-Arabî der ki: Bu kökten gelen fiiller, kişinin İşi aleyhine olarak bo­zulduğu yahut bizzat kendisi bozulduğu vakit kullanılır. İşte yüce Allah’ın: “Âdem Rabbine isyan etti ve (işi) bozuldu (ğavâ.).” (Tâ-Hâ, 20/121) Yani cen­netteki yaşayışı bozuldu demektir. Deve yavrusunun, annesinin sütünü emip gelmesini sağlamadığı takdirde de; tabiri kullanılır. [39]

  1. Allah, Hidayetin De Dalâletin De Yaratıcısıdır:

Ehl-i Sünnetin görüşüne göre yüce Allah, İblis’i dalâlete götürmüş ve on­da küfrü yaratmıştır. O bakımdan burada iğvâ edilmesini yüce Allah’a nisbet etmiştir. Hakikat de budur. Çünkü malılukat arasında Allah’ın yaratmadığı hiç bir şey yoktur, Onun iradesinden sadır olmadık hiç bir şey yoktur.

Ancak İmamiye, Kaderiye ve diğerleri, kendilerine süslü gösterdiği her hu­susta İblis’e itaat ettikleri halde, bu meselede ona itaat etmeyerek; “İblis ha­ta etmiştir. Çünkü o, bu şekilde azdırılmayı Rabbine nisbet etmekle hataya ehil olmuştur, yüce Allah bundan münezzehtir” derler.

Onlara şöyle denilir: İblis, her ne kadar hataya ehil birisi ise de, peki mü-kerrem ve masum bir peygamberin benzeri İfadeleri hakkında ne dersiniz? İşte Nuh (a.s)’ın kavmine şöyle dediğini görüyoruz: “Eğer Allah sizi iğva et­mek (saptırmak, ya da helak etmek) isterse ben size öğüt vermek istesem bi­le bu öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve nihayet yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Hûd, 11/34)

Rivayet olunduğuna göre, Tavus’a, Mescid-i Haram’da bulunduğu sırada bir adam gelir. Bu kişinin Kaderiyeden olduğu söylenmekle birlikte, ileri ge­len fakilılerden idi. Tavus’un yanına oturdu, Tavus kendisine: Sen mi kalkar­sın, yoksa kaldırılır mısın? Sen bunu fakih bir kişiye mi söylüyorsun denilin­ce; Tavus şöyle dedi: İblis ondan daha fakih idi. Çünkü İblis: “Rabbim beni azgınlığa ittiğin için” dediği halde, bu adam: Kendi kendimi ben azdırıyorum, demektedir. [40]

  1. Îblis’in Doğru Yoldan Gitmek İsteyenlere Engel Olması:

” de andolsun, senin doğru yolunda onlara engel” yani onları o yol­dan ah koymak ve batılı kendilerine süslü göstermek suretiyle, “engel ola­cağım.” Bu da “beni azgınlığa İttiğin için” buyruğundaki iğvâ ile ilgili ola­rak açıklanan üç anlama uygun olarak: Kendisi helak olduğu gibi onlar da helak olsun, yalıut kendisi sapıttığı, gibi onlar da sapıncaya, yahut kendisi ziyana uğratıldığı gibi onlar da ziyana uğratılsın diye.

Dosdoğru yol (es-Sıratu’1-Mustakİm); cennete götüren yol demektir.

Senin yolunu™ kelimesi veya edatının hazfedilmiş ol­masına göre nasbedilmiştir. Nitekim Sibeveyh: Zeyd sırta ve karna vurdu,” demek de böyledir. Ayrıca Sibeveyh şu beyit! de nakletmektedir:

“Yumuşaktır o (mızrak), elin sallamasıyla o da sallanıveriyor Hızlıca koşup giden tilkinin yolda kıvrılarak gidişi gibi.”

(Şair burada Kuıtubrnin İşaret ettiği harf-i çerleri kullanması gerektiği hal­de kullanmamıştır).

Şanı yüce Allah’ın: “Sonra yine andolsun önlerinden, arkalarından, sağ­larından, sollarından onlara sokulacağım” buyruğunun te’vili ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklamalardan birisi de şudur: Yani, andolsun on­ları haktan saptıracağım. Dünyaya rağbetlerini artıracak, ahiret hakkında da şüpheye düşmelerini sağlayacağım. İşte bu da sapıklığın en ileri derecesidir. Nitekim önceden de geçtiği üzere O: “Andolsun onları saptıracağım” (en-Nisa, 4/119) demişti. (Bk. aynı âyetin tefsirinde 1, 2 numaralı başlıklar ve de­vamı).

Süfyan, Mansur’dan, O, eİ-Hakem b. Uteybe’den şöyle dediğini nakletmek­tedir: “Önlerinden” dünyalarından, “arkalarından” âhiretlerinden, “sağla­rından” yani hasenatlarından, “sollarından” yani seyyiatlarından “onlara so­kulacağım” demektir.

en-Nehhas da der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bunu daha da açıklaya­cak olursak: “Sonra yine andolsun önlerinden” yani, dünyada bulunan âyetleri, geçmiş ümmetlerin haberlerini yalanlayıncaya kadar dünyalarından, “arkalarından” yani, âhireti yalanlayıncaya kadar âhiretlerinden, “sağların­dan” onların hasenatından ve dinleri ile ilgili çeşitli hususlardan -ki, yüce Allah’ın: “Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz” (es-Sâffat, 37/28) buyruğu da buna delalet etmektedir-; “sollarından” yani, günahlarından. Yani, şeh­vetlerine tabi olmalarını sağlayarak -çünkü şehvetlerini onlara süslü göste­ren odur- “onlara sokulacağım, böylece çoğunu şükredenlerden” yani, Se­ni tevhid eden, itaat eden ve şükürlerini açığa vuran kimselerden “bulama­yacaksın.” [41]

  1. “Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan! Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduraca­ğım” buyurdu.

“Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan.” Yani, cennetten. Kınanmış ve küçültülmüş olarak” buyruğundaki; kınanmış olarak demektir. Bunun mastarı olan; Ayıp ve ku­sur” demektir. İbn Zeyd der ki; ile ay”1 şeydir. (Kınanmış an­lamında). Aynı anlamda olmak üzere: “Onu kınadım, denilir. el-A’meş ise, bu kelimeyi; şeklinde okumuştur ki, anlamı birdir. Şu kadar var ki o, “hemze”yi (telaffuz etmeyerek) hafif okumuştur.

Mücahid der ki: Mezmûn, sürgün edilmiş demektir. Her iki anlam da birbi­rine yakındır. Medhûr ise, uzaklaştırılmış, kovulmuş demektir. Bu açıklama­lar da Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir, asıl anlamı da itmektir.

“Yemin ederim ki, onlardan sana kim uyarsa cehennemi hep sizden dolduracağım.” buyruğundaki: Yemin ederim ki… kim” ifadesinin başındaki “lâm” kasem içindir. Cevabı ise; Cehennemi… dolduraca­ğım” ifadesidir. Birincisinin “te’kid lâm”ı, ikincisinin “kasem lam”ı olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise şudur: Kıraatin dışında bu türden olan birinci “lam”ın hazf edilmesi mümkün olmakla birlikte, ikinci “lâm”m hazfedilme-si mümkün değildir. İfadede şart ve ceza anlamı da vardır. Yani, sana kim ta­bi olursa Ben de onu azaplandıracağım, demektir.

Âsim, Ebu Bekr b. Ayyâş’ın rivayetine göre; şeklinde “lâm” harfini esreli oJarak okumuştur. Ancak, bazı nahivciler bunu kabul etmezler. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu okuyuşun takdiri -doğrusunu en iyi bilen AJ-lahtır- Sana tabi olduğundan dolayı… şeklindedir, “Senin için fi­lana ikramda bulundum,” demek gibi.

Mana şöyle de olabilir: “Küçültülmek, sana tabi olacaklar içindir.”

“Hep sizden” buyruğunun anlamı ise, yani sizden ve Âdemoğullarından demektir. Çünkü, Âdemoğullarından daha önceden: “Andoisun ki, sizi ya rattık…” (el-A’raf, 7/11) buyruğu ile söz edilmiş ve onlara hitap edilmiştir. [42]

  1. “Ey Âdemi Sen ve eşin cennette yerleşin. İkiniz de dilediğiniz yer­den yeyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın. O zaman zalimlerden olursunuz.”

Yüce Allah, İblisi semâdaki yerinden çıkarttıktan sonra Âdem’e: Sen ve Havva cennete yerleşin, diye hitab etti. Bu yerleşmenin ne anlama geldiği­ne dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 1. ve 2. başlıklar v.d.) geçmiş bulunmaktadır. Burada ayrıca tekrara gerek yoktur, Yine “Yalnız bu ağaca yaklaşmayın” buyruğuna dair açıklamalar orada C2/35. âyet, 7 ve 8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hanıd olsun. [43]

  1. Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini gös­termek için onlara vesvese verdi ve: “Rabbİniz size bu ağacı an­cak iki melek yahut ebedî kalanlardan olmayasuuz diye ya­sakladı” dedi.

Yüce Allah’ın: “Derken şeytan… onlara” ikisine “vesvese verdi” denildiğinç göre o, yılanın kendisini içeri sokması suretiyle cennetin içinde bu ves­veseyi onlara vermiştir. Kendisine bu hususta verilen imkân vasıtasıyla cen­netin dışından bu vesveseyi verdiği de söylenmiştir. Yine bu husus, el-Ba­kara Sûresi’nde (2/36. âyet, 2. başlık v.d) geçmiş bulunmaktadır.

Vesvese, gizli ses, nefsin kendi kendisine tasarladıkları anlamına gelir. O bakımdan; “Nefsi kendisine vesvese verdi,” denilir, Vesvâs ise, zelzâl gibi isimdir. Avcının, köpeklerin gizli fısıltılarına, süs, zinet eşyalarının seslerine de vesvâs denilir. Şair el-A’şâ der ki:

“Ayrılıp gittiğinde zinetl erinin bir sesini işitirsin.

(Ses çıkartan bir ağaççık olan) ışrik ağacının esen rüzgârla ses çıkarması gibi.”

Vesvâs, şeytanın bir ismidir. Nitekim yüce Allah: “O vesvese veren ve si­nen. (şeytanVîrt şerrinden…” (en-Nâs, 114/4) diye buyurmaktadır.

“Kendilerine… göstermek için” yani, kendilerine açiğa çıkar­mak için. Buradaki “lam,” “lam-ı âkibet” (yani, sonunda meydana gelecek olan hususu ifade etmek için kullanılan lanı) diye bilinir. Nitekim yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: …Sonunda onlara adavete ve hüzün­lerine sebep olsun.” (el-Kasas, 28/8) “Key !am”ı (… diye, için anlamını veren lam) olduğu da söylenmiştir.

“Gizli bırakılmış* yani kendilerine gizii bırakılıp üstü örtülmüş demektir. Kur’an’ın dışındaki kullanımlarda bu fiil; şeklinde Vakti tayin edilmiş, belirlenmiş gibi okunması da caizdir.

Avret yerlerini.” Ferce, “avret” deniüş sebebi, açılması sa­hibinin hoşuna gitmediğinden ötürüdür. Bu da avretin açılışının çirkin bir şey olduğunu göstermektedir.

Denildiğine göre, avretleri başkalarına değit de kendilerine göründü. Üzederinde avretleri görünmeyecek şekilde çiçekler vardı. Ve bu çiçekler za­il oldu. Üzerlerinde bir elbise bulunup sonradan bunun döküldüğü de söy­lenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ancak İki melek… olmayasınız diye” buyruğundaki nasb malıaüindedir. Anlamı da; “Olmanız islenmediğin­den… şeklinde olup, muzaf hazfedilmiştir. Basrahların görüşü budur. Kûfe-liler ise; Oimayasınız diye” anlamındadır derler.

Şöyle de açıklanmıştın Hayır ve şerri bilen iki melek olmayasınız diye bu yasağı koymuştur. Denildiğine göre Âdem ebedi kalmak istedi. Çünkü o, me­leklerin kıyamet gününe kadar ötmeyeceklerini bilmiş idi.

en-Nehhâs da der ki: Yüce Allah, meleklerin Kur’ân-ı Kerim’de birden çok yerde bütün mahlukattan daha faziletli olduğunu açıklamıştır. İşte bu açık­lamanın yapıldığı buyruklardan birisi de: “İki melek…oUnayasinız diye” buy­ruğunda yer almaktadır. Yüce Allah’ın; “Ben bir meleğim de demiyorum” (Hûd, 11/31); “Mukarreb meleklerde” (en-Nisa, 4/172) buyrukları da bu ka­bildendir.

ei-Hasen der ki: Allah, melekleri suret, kanat ve mukerrem kılınmakla üs­tün tutmuştur. Başkaian da şöyle demektedir: Yüce Allah, itaatle ve masiyeti terketmekle onları üstün kılmıştır. İşte bundan dolayı lıer hususta üstün­lük (daha fazla faziletli oluş) sözkonusu olmakladır. İbn Fûrek ise der ki: Bu âyet-i kerimede (buna dair) bir delil yoktur. Çünkü bu buyruk ile yiyecek bir şeye arzu duymamaları bakımından iki melek olmalarını kastetmiş olması ih­timali de vardır, ibn Abbas, ez-Zeccâc ve bir çok ilim adamının tercihine gö­re, mü’minler meleklerden üstündür. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Ba-kara Sûresi’nde (el-Bakara, 2/33. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kelbî der ki: Cebrail, Mikâil, İsrafil ve ölüm meleği gibi meleklerden bir kesim müstesna mü’minler bütün mahlukattan üstün tutulmuşlardır. Çünkü bu melekler, Allah’ın rasullen {elçileri) arasındadırlar.

Her bir kesim, şeriatte yer alan zahiri bir takım delillere yapışmıştır. Fa­zilet, şüphesiz Allah’ın elindedir.

İbn Abbas, ” İki hükümdar” şeklinde-“lâm” harfini esreli olarak okumuştur. Bu aynı zamanda Yahya b. Ebi Kesir ve ed-Dahhâk’m da kıraati­dir. Ancak, Ebu Amr b. el-Ala, “lâm” harfinin esreli olarak okunuşunu kabul etmeyerek şöyle der: Âdem (as)’dan önce herhangi bir melik (hükümdar) yok­tu ki, her ikisi de iki tane melik olmamaktan çekinsinler. en-Nehhâss der ki: Bu kıraate göre “lâm” harfinin sakin okunması caiz olmakla birlikte, birinci kıraate göre -fethanın hafif oluşu dolayısıyla- caiz değildir.

İbn Abbas der ki: Mel’un, onlara mülk sahibi olmak cihetinden yaklaştı. Bundan dolayı: “Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?” (Tâ-Hâ, 20/120) dedi. Ebu Ubeyd de Yahya b, Ebi Kesir’in (kendi kıra­atine) “sonu gelmez bir mülke” anlamındaki buyruğunun apaçık bir delil teş­kil ettiğini ileri sürmekte ve: İnsanlar bu kıraati terk ettiğinden dolayı biz de bu kıraati terkettik, demektedir.

en-Nehhâs der ki: (İki hükümdar anlamında) “lâm” harfinin esreli okunu­şu şaz bir kıraattir, demektedir. Ebu Ubeyd’in bu açıklaması kabul edilme­yerek aşın bir hata olarak değerlendirilmiştir. Esasen Adem (a.s)’ın mülk ta-!eb edenlerin nihai mülkü olan cennetin mülkünden daha lazla bir mülke ula­şabileceğini sanması düşünülebilir mi? Diğer taraftan “ve sonu gelmez bir mülk”ün cennetin mülkünde kalmak ve içinde ebedi olarak devam etmek­ten başka bir anlamı da olamaz. [44]

  1. Ve: “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye her ikisine de yemin etti.

Yüce Allah’ın: Her ikisine de kasem etti”, yemin etti anlamın­dadır. Şair der ki:

“Allah adına olanca yemin etti ona; şüphesiz ki sîz Kovanından topladığımız vakit baldan da lezzetlisiniz.”

Burada görüldüğü gibi bu fiil, tek bir kişi olduğu halde veznin­de kullanılmıştır. Bu’da vezin ancak karşılıklı iki kişinin bir işi yapması ha­linde kullanılır, diyenlerin görüşünü reddetmekledir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Maide Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” ifadesinin takdiri: Şüphesiz ben size öğüt verenlerden bir öğütçüyüm, şeklindedir. Bu açıklamayı Hişam en-Nahvî yapmıştır. Buna benzer bir açıklama da önceden el-Bakara Sûre-si’nde geçmiş bulunmakladır. İfade: Siz bana uyun, ben size doğruyu gös­tereceğim, anlamındadır. Bunu da Katade nakletmektedir. [45]

  1. Nihayet ikisini de aldatarak aşağıya düşürdü. Ağacı tatdıkların-da avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yaprak­larından üst üste koyarak örtmeye başladılar. Rabbleri her ikisi­ne: “Ben size bu ağacı yasak etmedim mî ve size şeytan muhak­kak sîzin apaçık bir düşmanınızda* demedim mi?” diye seslendi.
  2. “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rah­met etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz” dedi­ler.
  3. Buyurdu ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Siz, yer yü­zünde bir süreye kadar yerleşip kalacak ve orada geçineceksi­niz.”

Yüce Allah’ın: “Nihayet İkisini de aldatarak aşağıya düşürdü [46] buyruğu ikisini de helake götürdü, demektir, tbn Abbas der ki: Onları yemin ile al­dattı. Adem ise, her hangi bir kimsenin Allah adına yalan yere yemin ede­ceğini sanmıyordu. Böylelikle verdiği vesvesesi ve yemini İle onları aldatmış oldu.

Katade der ki: Onları aldatıncaya kadar onlara Allah adına yemin edip dur­du. Kimi zaman mü’min Allah ile de aldaulabilir. İlim adamlarından birisi şöy­le dermiş: Allah ile bizi aldatmaya kalkışan, sonunda bizi aldatır. Hz. Peygam­berden gelen hadiste de şöyle buyral maktadır: “Mü’min çabuk kanar ve kerimdir. Facir ise lıilekâr ve bayağıdır.”*” Neftaveyh de bu hususu şöylece dile getirmektedir:

“Şüphesiz kerim olanı istersen kandırabilirsin

Bayağı olan kimsenin ise, tecrübeli olup aldatıhnadığını görürsün.”

“İkisini de… aşağıya düşürdü.” buyruğu ile aynı kökten gelen: “Kovasını sarkıttı” anlamındadır. ise, çıkarttı manasınadır Bu kelimenin, onlara cüret kazandırdı demek olduğu da söylenmiştir. Yani. masiyete karşı onlara cüret verip cesaretlendirerek sonunda cennetten çık­mış oldular.

Yüce Allah in: “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste koyarak Örtmeye başladılar’

buyruğuna dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız: [47]

I. Yasağı Çiğnemenin Cezası:

“Ağacı tattıklarında” yani ağaçtan yediklerinde, demektir. Bu ağacın hangisi olduğu hususu île Adem’in bu ağaçtan nasıl yediği ile ilgili farklı gönişler, el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 7, başlık v.d) geçmiş bulunmaktadır.

“Avret yerleri kendilerine göründü.” Önce Havva yedi, ona bîrşey ol­madı. Adem de yiyince bu sefer cezaya çarpıldılar. Çünkü, daha önce el-Ba­kara Sûresi’nde de (az önce işaret edilen yerler) geçtiği üzere nehiy her iki­si hakkında sözkonusıı idi.

İbn Abbas der ki: Üzerlerinde elbise gibi duran beyaz çiçeği andıran ör­tü geri çekildi, el ve ayaklarda tırnaklara dönüştü. [48]

  1. Açılan Avretlerin Örtülmesi:

“Başladılar” kelimesinin (mastarında) “fe” harfinin sakin olması da mümkündür. el-Ahreş ise, mazi ve muzari fiillerinin; şeklinde kullanıldığını nakletmektedir. Bu fiil işe başlamak anlamına gelir, Üst üste koyarak örtmeye…” buyruğunu el-Hasen, “hı” harfini esreli, “sad” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Bunun aslı ise şeklinde olup, “te” harfi “hı” harfine idğam edilip iki sakin yan yana geldiğinden dolayı “hı” harfini esreli okumuştur.

İbn Bureyde ve Yakub ise “hı” harfini üstün olarak okumuşlar ve “te” har­finin harekesini ona vermişlerdir. “Ye” harfi ötreli olarak; şeklinde; den gelmiş gibi de okunabilir. ez-Zührî ise şeklinde, den gelmiş olarak okumuştur. Her iki şekil de hemzeli veya şedde­li okuyuş iJe nakledilmiştir.

Buyruk da: Örtünmek kastı ile yaprak koparıp üzerlerine yapıştırmaya başladılar, demek olur. Ayakkabıyı dikti,” ifadesi de buradan gelmektedir. Ayakkabılara yama vuran kimseye de; denilir. ise, biz (ayakkabıyı dikmek için iğneye yol gösteren delici) anla-mmdadır.

îbn Abbas der ki: (Sözü geçen yaprak) incir yaprağıdır, rivayet olundu­ğuna göre Âdem (a.s)’ın avreti ortaya çıkınca cennet ağaçlarını dolaşıp, oradan avretini örtmek üzere bir yaprak almak istemiş, fakat cennet ağaçla­rı onu azarlamıştı. Nihayet incir ağacı ona acıyarak ona bir yaprak vermişti. İşte “cennet yapraklarından üst üste koyarak önemeye başladılar” buy­ruğunda kastedilenler Adem ile Havva’dır. Allah da incir ağacını tatlılık ve fayda bakımından zahiri ile batınını bir birine eşit kıldı ve hefyıl ona .iki de­fa meyve verme özelliğini kazandırarak mükâfatlandırdı. [49]

  1. Avreti Açmanın Çirkinliği Ve Tesettürün Güzelliği:

Âyet-i kerimede avreti açmanın çirkin olduğuna ve Allah’ın avretlerini öıtmeyi kendilerine vacip kıldığına de] i] vardır. İşte bundan dolayı onlar hemen avretlerini örtmeye koşmuşlardır. Cennette böyle bir emrin onlara verilme­sine mani bir husus yoktur. Nitekim her ikisine de: “Yalnız bu ağaca yaklaş­mayın” denilmişti.

“el-Beyân” sahibi, Şafiî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Örtünmek için ağaç yaprağından başka hiçbir şey bulamayan bir kimsenin bununla örtün­mesi gerekir. Çünkü, bu şekilde bir örtünme de mümkün olan ve dışa kar­şı bir örtmedir. Nitekim, Adem de cennette böyle yapmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Aliah kendilerine: “Rabbleri her ikisine: Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Ve şeytan muhakkak sizin apaçık bir düşmamnızdır, deme­dim mi?” diye seslendi. “Rabbİmiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağ­firet ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz de­diler” buyruğuna gelince; yani, yüce Allah onlara… ben size bu ağacı yasak etmedim mi diye buyurdu, onlar da; “Rabbİmiz!” diye nida ettiler. Bu. izafet terkibi halindeki bir nidadır, aslı da “Ey Rabbİmiz” şeklinde­dir. Buradaki Ey, nida edatının hazfinde ta’zim manası bulunduğu da söylenmiştir.

Her İkisi de günahlarını itiraf ettiler ve tevbe ettiler. -Her ikisine de Allah’ın salât ve selâmı olsun-.

Bu husus, el-Bakara Sûresi’nde (2/36. âyet ile 37. âyetin 2. baştık v.d) geç­miş bulunuyor.

Yüce Allah’ın: “Buyurdu ki:… inin” bu buyruğa dair açıklamalar da -âye­tin sonuna kadar olanlar da dahil- önceden {el-Bakara, 2/3Ğ. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [50]

  1. “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan çıkarı­lacaksınız” buyurdu.

Buradaki bütün zamirler “yere” aittir, Âyet-i kerimenin başındaki; “Buyurdu” buyruğunun başında “vav” gelmemiştir. Gelmesi de caizdir. Bu da: “Zeyd Amr’a şunu dedi, ona şunu dedi” demeye benzer.

  1. Ey Âdemoğulları, sîze avret yerlerinizi örtecek bir libâs ile gi­yip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Belki öğüt alır­lar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [51]

  1. Örtünmeye Dair Hükümler:

Yüce Allah’ın: “Ey Âdemoğullan size avret yerlerinizi örtecek bir libas…

indirdik” buyruğu ile ilgili olarak çoğu ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime, avreti örtmenin vücubuna delildir. Çünkü yüce Allah: “Avret yer­lerinizi örtecek” diye buyurmaktadır. Kimisi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede onların sözünü ettikleri hususa delil teşkil edecek bir taraf yok­tur. Aksine bunda sadece bununla Allah’ın bize nimet İhsan etmiş olduğu­na delalet vardır, o kadar.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Avretin örtülmesi de bu nimetlerin bir parçasıdır. Böylelikle şanı yüce Allah, Âdemoğlunun zürriyeüne avretle­rini örtecek şeyleri yaratmış olduğunu beyan etmekte ve tesettürün emr olun­duğuna delâlet etmektedir. Başkalarının görmesine karşı avretin örtülmesi­nin vücubu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak, avretin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ebİ Zi’b der ki: Avret, erkekte, fercin kendisidir. Yani kubül ve dübürdür, başka da yoktur. Bu aynı zamanda Davud’un, Zahirîlerin, İbn Ebi Able’nin ve Taberî’nin de görüşüdür. Çünkü yüce Allah: “Avret yerlerinizi örtecek”; “Avret yerleri ken­dilerine göründü” (el-A’râf, 7/22) diye buyurmuştur.

Buharî’de de Enes’ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Rasulullah (sav) Hayber sokağında (bineğini) yürüttü -hadiste şunlar da zikredilmektedir:- Son­ra elbisesini baldırından yukarıya doğru çekti. Halta (şu anda ben) Allah’ın Peygamberinin -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- baldırının beyazlığı­nı görüyor gibiyim. [52]

Malik der ki: Göbek çukuru avret değildir. Bununla birlikte erkeğin, ha­nımının huzurunda baldırım açmasını hoş görmüyorum.

Ebu Hanîfe der ki: Dizkapağı avrettir. Bu, Ata’nın da görüşüdür.

Şafiî de der ki: Ne göbek çukuru, ne de dtzkapaklan -sahih olan görüşe göre- avret değildir.

Ebu Hâmid et-Tirmtzî’mn naklettiğine göre ise, göbek çukuru hususun­da Şafiî’nin İki görüşü vardır.

Malİk’in delili Hz. Peygamber’in Cerlıed’e: “Baldırını ört. Çünkü baldır av­rettir” demiş olmasıdır.” [53] Buharı, bu hadisi muallak olarak zikretmiş ve şöy­le demiştir: Enes’in rivayet ettiği hadis, sened itibariyle daha sağlamdır, Cerhed’in rivayet ettiği hadis ise daha ihtiyatlıdır. Tâ ki, kişi (bu ihtiyata ri­âyet etmek suretiyle) fukâhanın ihtilâfından kurtulmuş olsun. [54]

Cerhed’in bu hadisi de Ebu Hanife’nin dediğinin hilâfına delil teşkil etmek­tedir. Rivayete göre Ebu Hureyre, el-Hasen b. Ali’nin göbek çukurunu öp­müş ve şöyle demiş: Rasulullah (sav) seni nereden öpüyor idiyse ben de se­ni aynı yerden öpüyorum. Şayet göbek çukuru avret olsaydı, Ebu Hureyre de orayı öpmezdi, el-Hasen de ona böyle bir İmkân tanımazdı.

Hür kadına gelince; yüz ve eller müstesna her yeri avrettir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu görüştedir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; “Her kim bir kadın ile evlf nmek isterse, onun yüzüne ve ellerine baksın.” [55]

Çünkü, ihramlı İken de açılması vacib olan azalar da bunlardır. Ebu Bekr b. Abdurrahman el-Haris b. Hişaın der ki: Tırnağı da dahil ol­mak üzere kadının her şeyi avrettir.

Ahmed b. Hanbel’den de buna yakın bir görüş nakledilmiştir.

Ummu’I-Veled (efendisinden çocuğu bulunan cariye) hakkında ise el-Es-rem şöyle demektedir: Ben Onun -yani Ahmed b. Hanbel’in- Um Veled’in na­sıl namaz kılacağına dair sorulan soruya şu cevabı verdiğini duydum: Başı­nı ve ayaklarını örter. Çünkü, öyle bir cariye satılamaz. Ve hür bir kadının na­maz kıldığı gibi o da namaz kılar.

Cariyeye gelince, onun da göğsünün alt tarafı avrettir. O, başını ve bilek­lerim açabilir.

Erkek hükmünde olduğu söylendiği gibi, başını ve göğsünü açmasının mekruh olduğu da söylenmiştir. Hz. Ömer de cariyeleri başlarını öttükleri için vurur ve: Hür kadınlara benzemeyin, dermiş. Esbağ da der ki: Baldırı açıla­cak olursa, vakit çıkmarmşsa namazını iade etmesi gerekir.

Ebu Bekr b. Abdurra liman el-Haris b. Hİşam der ki: Cariyenin tırnağı da dahil olmak üzere her şeyi avrettir.

Ancak bu, fukalıanın görüşlerinin dışına çıkmaktır. Zira fuhaka, hür ka­dının farz namazı elleri ve yüzü açık olduğu halde kılabileceğini ve bu şe­kilde bunların yere değeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Cariye hakkında hükmün böyle olması öncelikle sözkonusudur. Um Veled’in durumu ise, ca­riyeye nisbetle daha ağırdır.

Küçük çocuğun ise, avretinin hürmeti yoktur. Küçük kız, göze gelecek ve arzulanacak bir hale geldi mi, avretini örter.

Ebu Bekr b. Abdurrahman’ın deliii yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’mirilerin kadınlarına de ki: Cilbab-larmı (dış elbiselerini) üzerlerine giyinsinler…” (el-Ahzab, 33/59)

Bir diğer delili de Um Seleme yoluyla gelen şu hadis-i şeriftir: Ona: Ka­dın hangi elbiseler ile namaz kılar, diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: Kadın dış gömlek ile ayaklarının üst taraflarını dahi örten bürüyücü baş ör­tüsü içerisinde namaz kılar. [56] Bu hadis, merfu’ olarak da rivayet edilmiştir. Fakat onu Um Seleme’den mevkuf olarak rivayet edenler daha çok ve hıfz bakımından daha ileridirler. Bunlar arasında Malik, İbn tshâk ve başkaları da vardır. [57] Ebu Davud der ki: Bu hadisi, Abdurrahman b. Abdullah b. Dinar, Muhammed b. Zeyd’den, o, annesinden, O da Um Seleme’den şöylece mer­fu’ olarak rivayet etmektedir: Um Seleme Rasulullah (sav)’a sordu… [58]

Ebu Ömer der ki: Burada sözü edilen Abdurrahman, hadis alimlerince za­yıf bir ravi olarak kabul edilmiştir. Şu kadar var ki, Buharı onun hadisinin bir bölümünü de rivayet etmiştir. Ancak, bu husustaki icma, gelen bu rivayet­ten daha güçlüdür. [59]

  1. İndirilen Libâs’ın Mahiyeti:

Yüce Allah: “Sîze… bir libâs… indirdik” buyruğu İle kastedilen pamuk ve ketenin bitmesini sağlayan, kendilerinden yün, kıl ve tüylerin alındığı da­varların hayatta kalmasına neden olan yağmurdur. O halde bu buyruk, ileride geleceği üzere yüce Allah’ın: “Ve sizin için davarlardan sekiz çift indir­di” (ez-Zümer, 39/6) buyruğu gibi mecazî bir ifadedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki “indirme”den kasıt, Âdem ve Havva ile birlikte başkalarına bir örnek teşkil etmek üzere bir miktar elbisenin indiril­mesidir. Said b. Cübeyr der ki: “Size… indirdik”, sizin için yarattık demek­tir. Tıpkı -ileride de geleceği gibi- yüce Allah’ın: “Ve O sizin için davarlar­dan sekiz çift indirdi” (ez-Zümer, 39/61) buyruğunun “yarattı” anlamına gel­mesi gibi.

Bunun: Biz size elbisenin ne şekilde yapılacağı ilhamını verdik, anlamı­na geldiği de söylenmiştir. [60]

  1. Giyim Ve Süs:

Yüce Allah’ın: “Giyip süsleneceğiniz bir elbise” buyruğunu, Ebu Abdurrahman, el-Hasen ve el-Mufaddal ed-Dabbî’nin rivayetine göre Asım ile el-Hüseyn b. Ali el-Cu’rînin rivayetine göre de Ebu Anır; şek­linde okumuşlardır. Ebu Ubeyd ise böyle bir kıraati sadece el-Hasen’den ri­vayet etmiş ve anlamına dair bir açıklamada bulunmamıştır. Bu kelime; ( i^i-i )’in çoğuludur. Bu da mal ve elbise kabilinden olan şeyler hakkında kul­lanılır.

el-Ferra der ki: C j-^jJıAj ) seklinde ( u^h a-J, )’in kullanıldığı gibi kul­lanılır. ” Kuş tüyü,” Allah Teala’nın kuşu kendisi vasıtasıyla örttü­ğü şeyin adıdır. Bunun bolluk ve rahat geçim anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Dil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş, bu kelimenin insanı ör­ten elbise veya geçim anlamında kullanıldığıdır. Sibeveyh şu beyiti naklet­mektedir:

“Giyimim yahut geçimim sizdendir. Sevgim, (aklım, fikrim) sizinledir. Sizin (beni) ziyaretiniz nadiren olsa bile.”

Ebu Hatim de Ebu Ubeyde’den ( l+ij* U* J o-»j ) ifadesinin; “ona üzerin­deki takım ve sair kılığı ile birlikte bir binek bağışladım” anlamında kulla­nıldığını nakletmektedir. [61]

  1. En Hayırlı Elbise:

Yüce Allah: “Takva elbisesine gelince, o daha haya-lıdır” buyruğu ile takvanın en hayırlı elbise olduğunu beyan etmekledir. Nitekim şair şöyle de­mektedir:

“Eğer kişi takvadan bir elbise giyinmemiş iae O, çıplak gezer, dolaşır, giyinik olsa dahi Kişinin en hayırlı elbisesi Rabbine itaatidir. Hayır yoktur, Allah’a isyan edende.”

Kasım b. Malik, Avf b. Ma’bed el-Cuhenî’den: “Takva elbisesi” hayadır, dediğini nakletmektedir. İbn Abbas da: “Takva elbesesi” amel-i salih demek­tir, diye açıklamıştır. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre, takva elbisesi, yüzde görünen (yüze yansıyan) güzel görünüş demektir.

Yüce Allah’ın öğretip kendisiyle hidayete ulaştırdığı şey anlamına geldi­ği de söylenmiştir.

Yine “takva elbisesi” giyimiyle yüce Allah’a karşı tevazu arz olunan ve on­larla Allah’a ibadet olunan yün ve kaba giyecekler, başkalarından hayırlıdır, diye de açıklanmıştır.

Zeyd b. Ali de şöyle demiştir: “Takva elbisesi” zırh ve miğfer, bilekler ve bacaklardır. Savaşta bunlarla korunulur. Urve b. ez-Zübeyrde: “Takva elbi-sesî” Allah’a karşı duyulan haşyettir, demiştir. Şöyle de açıklanmıştır, takva elbisesi, Allah’ın emir ve yasaklan hususunda Allah’a karşı takvalı olma duygusunu hissetmektir.

Derim ki: Sahili olan da budur. İbn Abbas ve Urve’nin görüşleri de bu an­lama gelir. Zeyd b. Ali’nin açıklaması da güzeldir. Çünkü o, bu açıklamasıy­la cihada teşvik etmektedir. İbn Zeyd ise bunun setr-i avret anlamına geldi­ğini söylemiştir, ancak bu açıklama tekrarın varlığı anlamına gelir. Zira da­ha önce yüce Allah: “Size avret yerlerinizi örtecek bir libas” ile “İndirdik” diye buyurmuştur,

“Bu, kaba elbiseler giymektir ve böylesi alçak gönüllülüğe, kaba ve tür­lü eziyetler çekmeye daha yakınlaştırıcıdır” görüşüne gelince, bunlar mücer-red iddiadan ibarettir. Çünkü, ileride de yüce Allah’ın izniyle görüleceği üze­re, faziletli ilim adamları takvayı elde etmiş olmakla birlikte, ince ve yumu­şak elbiseler giyerlerdi.

Medineliler ve el-Kisaî; ( J-0, ) şeklinde ilk geçen “(IL.Ü ): Libas,” elbise keİtmesine atfen nasb ile okumuşlardır.

Mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir. Yani; “{^yd\ ^U LJ^l,): Ve takva elbisesini de indirdik.”

Diğerleri ise bunu mübtedâ olarak ref ile okumuşlardır. JjJİ ): O* onun sıfatıdır; “(.,££ ): Hayırlıdır” buyruğu, mübtedanın haberidir.

Yani, sizin bilmiş olduğunuz ve kendisine işaret olunan takva elbisesi, si­ze indirmiş olduğumuz avretinizi örten elbiseden de, giyinip süsleneceğiniz diğer elbiselerden de daha hayırlıdır. O halde onu giyininiz. Bunun (elbise anlamındaki “libâs” kelimesinin); “(j* h O” takdiri ile ref olunduğu da söy­lenmiştir. Yani o, takva libasıdır. Yani o, avreti örtmektir. İbn Zeyd’in açık­laması da bu esasa binaen anlaşdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Takva libasına gelince, işte o ha­yırlı olandır. Buna göre buradaki; “( ^Ui h Şu,” bu anlamındaki işaret zami­ri; “(_>* ): O” zamiri anlamındadır. Ancak, ilk i’rab şekli, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır.

el-A’meş ise “(>*■ iSj&[ J-Mj ): Takva elbisesi daha hayırlı olandır” şeklin­de okumuş ve; { .illi ): O’yu okumamıştır. Ancak böyle bir kıraat Mushaf’ta ya­zılı olana muhaliftir.

“Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” Yani O’nun yaratıcı olduğuna delil teşkil eden hususlardandır. Buradaki “( JUi ) Bu,” ya sıfat olarak, yahut bedel olarak, veya atf-ı beyan olarak ref mahallindedir. [62]

  1. Ey Âdemogullarıl Şeytan, ana ve babalarınızı avret yerlerini ken­dilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cen­netten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye dü­şürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sîzin kendilerini göreme­yeceğiniz yerden görürler. Muhakkak Biz, şeytanları iman etme­yenlerin velileri kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [63]

  1. Avreti Örtmenin Gereği:

Yüce Allah’ın: “Ey Âdemoğulları… sakın sizi de fitneye düşürmesin” buy­ruğu, şeytan anne ve babanızı cennetten çıkartmak suretiyle fitneye düşür­düğü gibi, sizi de fitneye düşürerek dinden, uzaklaştırmasın, demektir.

Baba,” müzekker için, Anne” de müennes için kullanılır. Buna binaen anne-babayı anlatmak üzere; Ebeveyn” denilmiştir.

Elbiselerini sıyırarak…” ifadesi, hal olarak nasb mahal-lindedir. Bu Cennetten” üzerine vakıf yaptıktan sonra istinaf (ye­ni cümle başlangıcı) da olabilir.

Kendilerine göstermek İçin” fiil t de “key lâm’ı” dolayısıyla nasb edilmiştir.

Çünkü o da kabilesi de sizi… görürler” buyruğunda asıl şekii; Sizi görür,” şeklinde iken, hemze tahfif edilmiş (yani med har­fi içerisinde kaynaştırılmış) tir.

Kabilesi” de mahzuf bir isme atfedilmiştir ki, ondan önce geçen O zamiri de yapılan bu atfin güzel olması için gelmiş bir tek’iddir. Yü­ce Allah’ın: Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin” (el-A’raf, 7/19) buyruğunda (sen zamirinin atıftan önce) zikredîldiği gibi. İşte bu da atıf yapmaksızın, ” Ben ve Amr seni gördüm” şeklindeki kul­lanışın güzel olmadığını ve zamirin de açıktan söylenen gibi olduğunu gös­termektedir.

Yine bu buyrukta avretin örtülmesinin vacib oluşuna da delil vardır. Çünkü yüce Allah: “Üzerlerinden elbiselerini sıyıyarak…” diye buyur­maktadır.

Başkaları da der ki: Bu buyrukta Hz. Âdem’in başına geldiği gibi, nime­tin zeval bulmasından bir sakındırma vardır. Ancak bu görüş, Adem’in şeri-acinin bizim için de bağlayıcı olduğunun sabit olması halinde uygun bir açık­lamadır. Oysa durum böyle değildir. [64]

  1. Cinlerin Ve İnsanların Birbirlerini Görmeleri:

“Yüce AJlah’ın: Çünkü o da kabilesi de sİzL.. görürler” buyruğundaki “ka­bilesi” onun askerleri demektir. Mücahid der ki: Bunlarla cinleri ve şeytan­ları kastetmektedir. İbn Zeyd ise, nesli anlamına gelir, demiştir. Onun kuşa­ğı anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Sizîn kendilerini göremeyeceğiniz yerden” buyruğu İle ilgili olarak ki­mi ilim adamı şöyle demiştir: Burada cinlerin görülmeyeceğine dair bir de­lil vardır. Çünkü yüce Allah: “Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden”

dîye buyurmuştur.

Görülmelerinin mümkün olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah on­ları göstermek isteyecek olursa, görülünceye kadar onların cisimlerini açığa çıkartır. en-Nehhas der ki: “Sîzin kendilerini göremeyeceğiniz yerden” ifa­desi cinlerin, bir peygamber zamanı olması müstesna, görülmeyeceklerine delildir. Peygamber zamanında görülmeleri ise, onun peygamberliğine de­lalet etmesi içindir. Çünkü yüce Allah onları içinde bulundukları hilkatleriy-le görülmeyecek şekilde yaratmıştır. Ancak, aslî suretlerinden başka bir su­rete nakledildikleri vakit görülebilirler. Bu ise, ancak ve ancak peygamber­ler -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun- döneminde olabilen mucizeler­dendir.

ei-Kuşeyrî der ki: Şanı yüce Allah, bugün için adetini Ademoğu 11 arının şey­tanları göremeyecekleri şekilde icra etmektedir.

Hz. Peygamberden de: “Şüphesiz şeytan Âdemoğlunun içinden kanın ak­tığı gibi akar” [65] diye buyurduğu nakledilmektedir. Yüce Allah da şöyle bu­yurmaktadır: “O (şeytan) ki, insanların göğüslerine vesvese verir.” (en-Nâs, 114/5) Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz meleğin de -kal­be- bir telkini, şeytanın da bir telkini vardır. Meleğin telkini hayır vadetmek ve hakkı tasdik etmek hakkındadır. Şeytanın telkini ise, kötülük vadetmeye ve hakkı yalanlamaya dairdir.” [66] Bu hadis, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/2Ğ8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Görülmeleri ile ilgili sahih bir takım haberlerde gelmiş bulunmaktadır. Bu-harî, Ebu Hureyre (r. a)’dan şöyle dediğini rivayet ermektedir: Rasulullah (sav), beni ramazan zekâtını korumakla görevlendirdi, diyerek uzunca bir olay nak­letti ve orada hurmalardan alıp yiyen cinniyi yakaladığını, Peygamber (sav)’ın da: “Dün senin esirin ne yaptı” diye kendisine sorduğunu nakletmekte­dir…[67] Bu hadis de el-Bakara Sûresi’nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.

Müslim’in Sahih’İnde de Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Allah’a yemin olsun, eğer kardeşim Süleyman’ın duası olma­saydı, Medtnelilerin çocuklarının kendisiyle oynayacağı şekilde zincire vurulmuş haliyle sabahı edecekti” diye kendisine karşı çıkan ifrit hakkında açık­lamalarda bulunduğu nakledilmektedir. [68] İleride yüce Allah’ın izniyle Sâd Sûresi’nİn tefsirinde (37/35. âyette) gelecektir,

“Muhakkak Biz, şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık.” Yani, ce­zalarını artırmak için böyle yaptık ve haktan uzaklaşmak hususunda onları birbirine eşit kıldık. [69]

  1. Onlar bir hayasızlık yapsalar: “Biz atalarımızı da bunun üzerin­de bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De kî: “Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah’a kar­şı mı söylüyorsunuz?”

Burada geçen “hayasızlık (el-Fâlıişe.)”, müfessirlerin çoğunluğunun gö­rüşüne göre, (cahiliye donemi Araplarının) Beytin etrafında çıplak olarak ta­vaf etmeleridir. el-Hasen ise bu şirk ve küfürdür, diye açıklamıştır. Onlar, bu yaptıklarına geçmişlerini taklit etmelerini ve Allah’ın da kendilerine bunu em­retmiş olduğunu delil diye ileri sürüyorlardı.

el-Hasen der ki: “Allah da bize bunu emretti.” buyruğu, onlar, eğer Al­lah bizim bu yaptığımızı hoş görmeseydi, bizim bu durumumuzu başka bir durumla değiştirmemizi sağlardı demişlerdi diye, açıklamıştır.

“De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez.” Böylelikle onların kendiliklerinden yalan hüküm verdiklerini ve Allah’ın bu iddia ettikleri şey­leri kendilerine emretmiş olduğuna dair bir delillerinin bulunmadığını açık­lamaktadır.

Taklidin kötülüğü ve onların cahilce bir çok uygulamalarının kötülenme­si ile ilgili bir takım açıklamalar daha önceden de geçmiş idi. İşte bu da on­lardan birisidir. [70]

  1. De ki: “Rabbİm adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi doğrultun. Ve dininizi yalnız O’na halis kılarak ibadet edin. Si­zi ilkin yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

30.0, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Muhakkak onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler. Üstelik doğru yolu bulduklarını da sanırlardı.

Yüce Allah’ın: “De ki; Rabbİm adaleti emretti” buyruğu ile ilgiii olarak İbn Abbas bunu, “la ilahe il(aliah”ı emretti diye açıklamıştır. Buradaki el-Kıst’ın adalet demek olduğu da söylenmiştir. Yani Rabbİm adaleti emretmiştir, o hal­de O’na itaat ediniz. Buna göre ifadede bir hazf söz konusudur,

“Her secde yerinde” yani, bulunduğunu?, her mescidde “yüzlerinizi doğrultun.” Kıldığınız her namazda kıbleye dönerek O’na yönelin demek­tir. “Ve dininizi yalnız O’na halis kılarak” O’nu tevhid ederek ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmaksızın “ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine < O’na) döneceksiniz.” Bunun bir benzen de yüce Allah’ın: “Andolsun sizi ilk de­fa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.” (el-En’âm, 6/94) buyruğudur ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Gibi” deki “kâr nasb mahallindedir. Yani: Sizi ilkin yarattığı gibi döneceksiniz. Bu da, sizi ilk defa nasıl yaratmış ise, sizi tekrar yaratacaktır, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu, makabline taalluk etmektedir. Yani, siz oradan çıkartılacaksınız. Nitekim sizi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) dönecek­siniz, demektir.

“O, bir kısmına hidayet verdi” buyruğundaki Bir kısmına” laf­zı, Döneceksiniz”dekî “siz” zamirinden hal olarak nasbedilmiştir.

Yani, kimisi mutlu kimseler, diğerleri de bedbaht kimseler olmak üzere iki fırka halinde geri döneceksiniz.

Bunu, Ubey’in; Siz, İki fırka halinde döneceksiniz. Fırkanın birisine hidayet vermiş, diğerine ise sapıktık hak olmuş olarak” şeklindeki el-Kisaîden nakledilen kıraati de pekiştir­mektedir.

Muhammed b. Kâ’b el-Kurazî de yüce Allah’ın: “O, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu” buyruğu hakkında şöyle demek­tedir: Allah, baştan beri sapıklık için yarattığı kimseyi de sonunda sapıklığa vardırır. İsterse o, hidayet bulmuşların amelleriyle amel etsin. Kimi de hidayet üzere yarattı ise, sonunda da onu hidayete ulaştırır. İsterse sapık kimselerin amelleriyle amel etsin. Allah, İbüs’in hilkatini sapıklık üzere başlattı. O da meleklerle birlikte mutlu edici ameller isledi. Daha sonra yüce Allah, ken­disini ilkin yarattığı şeye geri döndürdü. Ve: “Vfe o,’kâfirlerdendi” (el-Bakara, 2/33.) diye buyurdu.

İşte bu da Kaderiye’ye ve ona tabi olanlara açık bir red mahiyetindedir.

Bir kısmı” kelimesinin;Hidayet verdi” buyruğu ile nasb edildiği de söylenmiştir. İkinci olarak gelen Bir kısmına da” şek­lindeki ikinci kelimenin de hazfedilmiş bir fiil ile nasbedildiği söylenmiştir. Yani; Bir kısmını da saptırdı,” takdirindedir. Sibeveyh de şu iki beyiti nakletmektedir:

“Silah taşıyamaz oldum ve devenin

Ürküp kaçtığı vakit başını yakalayamaz (dizginlerini tutamaz) oldum Yanından geçtiğim vakit yalnız başıma, kurttan korkar oldum Hatta rüzgârlardan da yağmurlardan da korkuyorum.”

el-Ferrâ der ki: Eğer bu, (Allah’ın kelâmı dışında benzer terkiblerde insan sözlerinde) merfu’ da olsa, caiz olurdu.

“Muhakkak onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edin­diler” buyruğunda geçen “Muhakkak onlar” ibaresini İsa b. Ömer, hemzeyi üstün olarak; şeklinde; Çünkü onlar” anlamı şeklinde oku­muştur. [71]

  1. Ey ÂdemoğuUarı! Her mescldde linetinizi alın. Yeyin, İçin, is­raf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [72]

  1. Bu Ayette Hitap Bütün İnsanlaradır:

Yüce Allah’ın: *Ey Âdemoğulları” hitabında, o dönemlerde Beytullahı çıp­lak olarak tavaf eden Araplar kastedilmekle birlikte, hitap, bütün insanlara­dır. Ve bu buyruk bundan dolayı namaz için yapılmış bütün mescidler hak­kında umumidir. Çünkü, sebebin özelliği değil, hükmün umumiliği nazar-ı itibara alınır.

İlim adamları arasında bununla tavafın kastedilmiş olacağını kabul etme­yenler de vardır. Çünkü tavaf yalnızca tek bir mescidde söz konusu olur. Bü­tün mescidler için söz konusu olan şey ise namazdır.

Ancak bu, şeriatın maksatları kendisine gizli kalmış olan kimselerin söy-liyeceği bir sözdür. Müslim’in Sahihinde İbn Abbas’tan şöyle dediği nakle­dilmektedir: Kadın, çıplak olarak Beyt’i tavaf eder; bu arada: Kendisiyle ta­vaf edebileceği bir elbiseyi ödünç olarak kim verebilir, diye seslenir ve al­dığı bu elbiseyi ferci üzerine koyar ve şöyle dermiş:

“Bugün onun bir kısmı yahut tamamı görünüyor olabilir Ama ben ondan görünen kısmını kimseye helal kılmıyorum.”

Bunun üzerine şu: “Her mescidde zlnetinizi alın” âyeti nazil oldu.[73]

Burada sözü geçen kadın ise, Dubaa bint. Âmir b. Kurt’dur. Bunu, Kadı îyad ifade etmiştir.

Yine Müslimin Sahih’inde Hişam b. Urve’den, o da babasından rivayete göre, babası şöyle demiş: Araplar, el-Hums diye bilinenler müstesna Beyti hep çıplak tavaf ederlerdi. el-Hums diye bilinenler ise, Kureyş ve ondan gelen­lerdir. Humslann, kendilerine elbise vermeleri hali müstesna Beyti çıplak ola­rak tavaf ederlerdi. Erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirdi. Hums diye bilinenler ise, Müzdelİfenin dışına çıkmazlar, diğer insanların hep­si ise, Arafat’da vakfe yaparlardı.[74]

Müslim’den başka eserlerde de şu zikredilmektedir: Ve biz, Harem ehli­yiz. Araplardan herhangi bir kimsenin bizim elbisemiz dışında bir elbiseye bürünmüş olarak tavaf etmemesi, bizim topraklanmıza girdi mi, bizim yemek­lerimizden başka bir yemek yememesi gerekir diyorlardı. Araplardan Mek­ke’de kendisine elbise verecek bir arkadaşı bulunmayan ve ücretle kiralaya­cak kadar maddi imkânı olmayan kimse, şu iki halden birisini yapmak zo­rundaydı. Ya Beyti çıplak olarak tavaf edecekti yalıut da kendi elbiseleriyle tavaf edecekti. Tavaf ettiği elbiselerini de tavafını bitirdi mi, üzerinden çıka­rıp atacak ve kimse de onlara dokunmayacaktı, Bu elbiseye de (çıkarılıp atı­lan anlamında): el-Lekâ denilirdi. [75]

Araplardan birisi de şöyle demiş:

“Benim ona yaptığım yeterdir: Üzerine hücum edip onu Kendisine yaklaşılmayan tavaf edenlerin önünde atılmış bir elbiseye

dönüştürmüş olmam.”

İşte Araplar, yüce Allah Peygamberi Muhammed (sav)’ı gönderdiği vak­te kadar bu tür bir cehalet, bid’at ve sapıklık üzere idiler. Yüce Allah da Pey­gamberine: “Ey Âdemoğulları, her mescldde zînetinizl alın* âyetini indir­di ve Rasulullah (sav)’ın müezzini de: “Şunu bilin ki, çıplak bir kimse Bey­ti tavaf etmeyecektir.” [76]

Derim ki: Burada kasıt, namazdır diyenler, bunun da zineti ayakkabılar­dır, demişlerdir. Çünkü, Kürz b. Vebra, Ata’dan, o, Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Peygamber (sav) bir seferinde: “Namazın süsünü takınınız” di­ye buyurmuş. Ona, namazın süsü nedir diye sorulunca: “Ayakkabılarınızı giyinip onlarla namaz kiliniz” diye buyurmuştur.[77]

  1. Namazda Setr-İ Avret:

Âyet-i kerime, önceden de geçtiği üzere avretin örtülmesinin vücubuna delildir. İlim ehlinin çoğunluğu (cumhur) da avretin örtülmesinin namazın farzlarından olduğu görüşündedir. el-Ebherî ise, o, genei olarak bütün hal­lerde farzdır. İnsanın namazda da namazın dışında da avretini insanlardan sak­layıp örtmesi görevidir. Sahih olan görüş de budur. Çünkü, Hz. Peygamber, el-Misver b. Mahreme’ye şöyle demiştir: “Don, elbiseni al ve çıplak olarak yü­rümeyin.” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.'[78]

İsmail el-Kadî ise, setr-i avretin namazın sünnetlerinden olduğu görüşün­dedir. Buna, şunu delil göstermektedir: Eğer, setri avret namazda farz olsay­dı, çıplak kimsenin namaz kalmasının caiz olmamajSi gerekirdi. Çünkü nama­zın farzlarından olan her şeyin güç yetirilebilmekle birlikle yerine getirilme­si yahut da olmadığı takdirde onun bedelinin yapılması gerekir, ya da tama­mıyla sakil olur. Oysa setr-İ avrette durum böyle değildir.

İbnü’l-Arabî der ki: Setr-i avret, namazda bir farzdır. O bakımdan bir imam rükuda iken elbisesi düşüp de dübürü açılacak olsa, o da başını kaldırıp açı­lan yerini örtse bu onun için yeterlidir, görüşü İbn Kasım’a aittir. Sahnûn ise şöyle demektedir: Ona uyanlardan kim ona bakarsa, namazını iade eder. Yi­ne Sahnûn’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; İmam da cemaat de namaz­larını iade ederler. Çünkü setr-i avret namazın şartlarından bir şarttır. Açıla­cak olursa namaz batıl olur. Bu görüşünde asıl dayanağı ise taharettir (yani taharet gibi setr-i avreti de şart görmesidir).

Kadı İbnü’l-Arabî der ki: Namazları batı] olmaz diyenler böyle bir şartın sözkonusu olmadığından dolayı bu görüşü benimsemiştir. Elbisesini alıp ör-tünse, namazı sahih olur, fakat ona bakanların namazı batıl olur, diyenlerin görüşüne gelince, bu silinmesi gereken bir sa.hife (iltifat edilmemesi gereken bir görüş) ve kendisiyle uğraşılması caiz olmayan bir kanaattir.

Buharı ve Nesaîde Amr b. Seleme’den şöyle dediği nakledilmektedir: Be­nim kavmim, Rasulullah (sav)’ın yanından döndüklerinde dediler ki: Peygam­ber şöyle buyurdu: “Aranızda Kur’ân’ı en çok (ezbere) bileniniz size İmam­lık yapsın.” Bunun üzerine beni çağırdılar, bana rükû ve sücudu öğrettiler. Ben de onlara namaz kıldırıyordum. Üzerimde sökük bir cübbe vardı. Babama: Oğlunun kıçım biz görmeyelim diye (onu, giydireceğin bir elbise ile.) öne­mem misin?” Nesaî’nin lafzı ile rivayet bu şekildedir. [79]

Sehl b. Sa’d’dan da şöyle dediği sabit olmuştur: Erkekler, Rasulullah (sav)’ın arkasında namaz kıldıklarında büründükleri elbiselerinin darlığından dolayı onları küçük çocuklar gibi boyunlarında düğüm yapıyorlardı. Birisi de şöyle dedi: Ey Kadınlar topluluğu, erkekler başlarını (secdeden) kaldırma­dıkça, siz başlarınızı kaldırmayınız. Bunu da Buharı, Nesaî ve Ebû Dâvûd ri­vayet etmiştir.[80]

  1. Kişinin Kendi Avretini Görmesinin Hükmü:

Kişinin kendi avretini görmesinin hükmü hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır:

Şafiî der kî: Eğer elbise dar ise, onu ya ilikler ya da Üzerindeki gömleğin kenarları çekilip de yakası tarafından avreti görülmesin diye bir şeylerle iliş­tirir. Bunu yapmayacak olur da kendi avretini görecek olursa, namazı iade eder. Ahmed’in de görüşü budur.

Malik ise, düğmeleri iliklenmeden ve üzerinde şalvar bulunmaksızın en­tari İle namaz kılmaya ruhsal vermiştir. Ebu Hanife ve Ebu Sevr’in görüşü de budur. Salim gömleğinin (entarisinin) düğmelerini iliklemeksizin namaz kı­lardı.

Dâvûd et-Taî der ki: Eğer sakalı büyükse bunda bir mahzur yoktur. Bu an­lamda bir görüşü el-Esrem, Ahmed’den nakletmektedir.

Eğer kişi imam ise, ridasız (belden yukarısını örten elbise) namaz kılma-malıdır. Çünkü bu zinettendir.

Ayakkabı İle namaz kılmanın da zinetten olduğu söylenmiştir. Bunu da Enes, Peygamber (sav)’dan rivayet etmiş olmakla birlikte sahih değildir.

Yine denildiğine göre, namazın zineli (süsü), rükûa giderken ve rükûdan kalkarken elleri kaldırmaktır.

Ebu Ömer der ki: Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü ise tekbir ge­tirmek ve elleri kaldırmaktır.

Ömer (r.a) da şöyle demiştir: Allah size bolluk vermiş ise siz de kendiniz için bolluk yapın. Bir adam elbiselerini giyinerek bir İzar (belden aşağısını örten elbise) ve bir rida ile (belden yukarısını örten elbise), bir izar ve bir gömlekle, bir izar ve bir cübbe ile, şalvar ve rida ile, şalvar ve gömlek ile, şalvar ve cübbe İle -zannederim: Yanın şalvar ve gömlek ile de dediğini zan­nediyorum- yarını şalvar ve rida ile, yarım şalvar ve cübbe ile (kılsın). Bu­nu da Buharî ve Dârakutnî rivayet etmiştir. [81]

  1. Yemek, İçmek Ve İsraf Etmemek:

Yüce Allah’ın: “Yeyin, için, israf etmeyin” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Yüce Allah bıı âyet-i kerimede israf veya büyükleri­me söz konusu olmadığı sürece yemeyi ve içmeyi helal kılmaktadır.

İhtiyaç gereği olan miktar ise -ki bu da açlığı susturan ve susuzluğu gi­deren miktardır- aklen de şer’an de mendup (teşvik edilmiş) dır. Çünkü, bu kadarı ile nefis muhafaza edilir (hayatta kalınır) ve duyular korunabilir. Bundan dolayı şeriatte visal orucu yasağı varid olmuştur. Zira visal, (iftar ve sahur yemeksizin günlerce oruç tutmak) hem bedeni güçsüz bırakır, hem de nefsi öldürür. İbadet etmeye takat bırakmaz. Bu ise, şeriatin yasakladığı ak­lın da reddettiği birşeydir. Nefsini ihtiyaç duyduğu kadarından alıkoyan kimsenin iyilik namına bir payt olmayacağı gibi, zühtten de pay sahibi oldu­ğu söylenemez. Çünkü, aciz bırakmak ve zayıf düşürmek suretiyle kendisi­ni mahrum etliği itaatleri işlemenin sevabı daha çok, ecri daha büyüktür.

İhtiyaç miktarından fazlası( nı yeyip içmek) hususunda iki farklı görüş var­dır. Bunun haram olduğu söylendiği gibi, mekruh olduğu da söylenmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü doyma miktarı beldeden beldeye, zamandan zamana, yaştan yaşa ve yiyecekten yiyeceğe farklı fark­lıdır.

Şöyle de denilmiştir: Az yemenin pek çok faydaları vardır. Az yiyenin be­denen daha sıhhatli, hafızasının daha güzel, kavrayışının daha açık, uyku­sunun daha az ve daha çabuk haraket edebilen bir kişi olması, bunlar ara­sındadır. Çok yemek halinde ise, mide gereksiz şeylerle doldurulur ve lüzum­suz şişirilir. Çeşitli hastalıklar bundan ortaya çıkar. O bakımdan az yemenin gerektirdiğinden çok daha fazla ilaca ihtiyaç duyulur.

Fakihlerden birisi: En büyük ilaç gıda miktarlarını aşmamaktır, demiştir. Peygamber (sav) da bu hususu tabiplerin sözlerine ihtiyaç bırakmayacak şe­kilde kalplere rahatlık veren bir ifadeyle şöylece dile getirmiştir: “Ademoğ­lu karnından daha köıü bir kap doldulmuş değildir. Ademoğluna sulbünü (is­keletini) ayakta tutacak bir kaç lokmacık yeter. Eğer mutlaka (çok yemesi) gerekiyorsa, (midesinin) üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine, üçte birini de nefesine ayırsın.” Bunu Tirmizî, el-Mikdam b. Madîkerib yoluyla ri­vayet etmiştir.[82]

İlim adamlarımı/ der ki: Eğer Bokrat (Hipokral) bu paylaştırmayı işitmiş olsaydı, bu hikmetten hayrete düşerdi.

Nakledildiğine göre Harun er-Reştd’in oldukça maharetli hristiyan bir doktoru varmış. Bir gün Ali b. eMlüseyn <b. Vâkid)’e şöyle sormuş: Sizin Ki­tabınızda tıp ilmî namına bir şey yoktur. Halbuki ilim iki türlüdür. Biri ed-yan (dinler) ilmi diğeri ebdan (bedenler) iimi. Ona, Ali b. el-Hüseyin şu ce­vabı vermiş: Yüce Allah tıbbın tamamını Kitabımızda yer alan yarım âyette hülasa etmiştir. Hristiyan doktor bu hangisidir diye sorunca O, şu cevabı ver­miş: Bu yarım ayet, yüce Allah’ın: “Ycyin, için, israf etmeyin” buyruğudur. Hristiyan doktor şu cevabı vermiş: “Rasulünüzden tıbba dair bir şey nakle­dilmiyor.” Bu sefer Ali b. el-Hüseyn şu cevabı vermiş: Rasuluhah (sav) da tıb­bı bir kaç kelimede özetleyi vermiş. Bunlar hangileridir diye sorunca, Ali şu cevabı vermiş: “Mide hastalıkların yuvasıdır. Koruma, her türlü tedavinin ba­şıdır. Sen, her bedene alıştırdığın kadarını ver.” [83] Bunun üzerine hristiyan şu cevabını vermiş: Kitabınız da Peygamberiniz de Calinos’a tıp diye bir şey bı-rakmamtşur.

Derim ki: Denildiğine göre, hastanın tedavisi iki eşit bölüme ayrılır. Ya­rısı ilaçla tedavidir, yansı da perhizdir. İkisi bir araya geldi mî, hasta kişi iyi­leşmiş ve sıhhatine kavuşmuş kabul edebilirsin. İkisinden biri Lorcih edile­cek olursa, perhizin tercihi daha uygundur. Zira perhizi terk ile birlikte te­davinin bir faydası olmaz. Ama ilaç kullanmamakla birlikte perhiz faydalı olur. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her türlü tedavinin esası per­hizdir.” [84]

Allahu a’lem bununla kastedilen her türlü ilaca ihtiyaç bırakmayacağıdır. O bakımdan şöyle denilmişür: I lintlilerin bütün tedavileri perhizden ibaret -lir. Hasta olan kişi bir kaç gün süre ile yemekten, içmekten ve konuşmak­tan uzak durur, sonunda iyileşip sağlığına kavuşur. [85]

  1. Az Yemek Ve İçmekle Yetinmek, Mü’minin Sıfatlanndandır:

Müstim, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmekledir: JKâfir kimse, ye­di bağırsakla ver. Mii’min ise tek bir bağırsakta yer.” [86]

İşte bu, Hz. Peygamberin dünyalıktan az ile yetinmeye, dünyada zühde ve yeteri kadarı ile kanaatkârlık etmeye bir teşviktir. Araplar, az yemekle övü­nür ve çok yemekten dolayı başkalarını yererlerdi. Nitekim şairlerinden bi­risi şöyle demektedir:

“Aşırı gitmeyecek şekilde yiyecek olursa, közde kızartılmış bîr ciğer parçacığı Yeter ona ve küçük bir bardak su ile kanar.”

Um Zer’ de İbn Ebi Zer’ hakkında şunları söylemektedir: “Ve onu oğla­ğın kolu doyurur. ” [87]

Hatim eı-Taî de çok yemeyi yererek şunları “söylemektedir:

“Eğer sen karnına istediği şeyleri verecek olsan ve bir de fercine

Her ikisi birlikte yerilme (sebebi)nin en sonuna kadar seni götürürler.”

el-Hattabî der ki: Hz. Peygamberin: “Mü’min tek bir bağırsakta yer” buy­ruğunun anlamı: O, doymayacak kadar yer ve başkasını kendisine tercih ede­rek azığından başkasına birşeyler artırır, yediği kadarı ile de kanaat getirir, demektir. Bununla birlikte birinci açıklama şekli daha uygundur. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Hz. Peygamberin: “Kâfir ise yedi bağırsakta yer” buyruğunun umum ifa­de etmediği söylenmiştir. Çünkü, tanık olunan durum, hadisin umum iFade ettiğini kabul etmemize engeldir. Çünkü, bir mü’minden daha az yiyen bir kâfir bulunabilir ve kâfir İslâm’a girdikten sonra da yemesinde artış ya da ek­siliş olmayabilir.

Bunun, muayyen bir kimseye işaret olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: el-Cahcah el-öıfarî, yahut Sümame b. Usâl, ya da Nadla b. Amr el-Gıfari, veya Basra b. Ebi Basra el-Ğifarî diye bilinen bir kâfir kişi (yahut böyle anılanlar­dan birisi) Peygamber (sav)’a misafir olmuş. Yedi koyundan sağılan sütü iç­miş. Sabah olunca İslâm’a girmiş, bu seter tek bir koyundan sağılan sütü iç­miş ve onu da bitirememiş. Bunun üzerine Peygamber (sav) bu hadisi irad buyurmuş. Buna göre Hz. Peygamber, şu (kâfir iken) demiş gibi olur. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Denildiğine göre kalbi tevhid nuru ile nurlamnca, bu sefer yemeğe, ita­at edebilmek için gerekli gücü elde edebilecek vasıta gözüyle bakmaya başlar ve ondan ihtiyaç kadarını aldı. Küfür dolayısıyla kalbi karanlık iken, kâfirin yemesi İshal oluncaya kadar çokça otlayan bir hayvanın yemesi gi­biydi. Sözü geçen bağırsakların hakikat anlamıyla kullanılıp kullanılmadığı hususunda da farklı görüşler vardır.

Hakikat anlamında olup tıp ve teşrih (anatomi) bilginlerince bilinen isim­leri olduğu söylendiği gibi, bunlar obur kimsenin kendileri sebebiyle yemek yediği yedi sebepten kinaye olduğu da söylenmiştir. Böyle bir kimse ihtiyaç duyduğu için, aldığı bir haber dolayısıyla, koku alması, görmesi, dokunma­sı ve tatması dolayısıyla ve daha çok yiyeyim düşüncesiyle yer.

ŞÖyie de açıklanmıştır: Bu, yedi bağırsağı olan kimsenin yediği kadar ye­mesi anlamındadır. Mü’min ise yemekten çabuk et çekmesi bakımından yalnızca tek bir bağırsağı olan kimse gibi yer. Böylelikle, kâfir ile yediği ye­di bölümün yalnızca bir bölümünde ortak yer (yedide biri kadar yer), kâfir ise ondan yedi kat fazla yer, demektir.

Bu hadiste geçen bağırsak mide anlamındadır. [88]

  1. Yemek Yeme Adabı:

Bu husus açıklandıktan sonra şunu bil ki, insanın yemekten önce ve son­ra ellerini yıkaması müstehapur. Çünkü, Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yemekten önce ve sonra abdest berekettir.” [89]

Bu, Tevratta da böyledir. Bunu, Zâzan, Selman’dan rivayet etmiştir.

Malik ise, temiz elin yıkanmasını mekruh görürdü. Ancak, hadise uymak daha uygundur.

Sıcak mıdır, soğuk mudur bilmeden bir yemek yememelidir. Çünkü, eğer yemek sıcaksa bundan eziyet duyar. Rasuîullah (sav)’dan da şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir: “Yemeği soğutunuz. Çünkü sıcak bereketsiz olur.” Bu hadis tle sahih bir hadistir’ [90] ei-Bakara Sûresi’nde daha önce geçmişti.

Yemeği koklamamak da adaptandır. Çünkü bu, hayvanların işidir. Bunun yerine canı çekerse ondan yer, hoşlanmasa onu bırakır. Aç gözlü sayılmasın diye de lokmalarını küçültür ve çokça çiğner. Başında “Bismillah” der, sonunda “elhamdülillah” der. Elhamdülillah derken onunla beraber oturanlar ye­meklerini biıirmemişse sestnt yükseltmez. Çünkü sesinin bu şekilde yüksel­mesi onların yemek yemelerine mani olabilir.

Yemek adabı pek çoktur. Bunlar onların bir bölümüdür. Bir diğer bölü­mü de yüce Allah’m izniyle Hûd Sûresi’nde C11/69. âyetin tefsirinde) gele­cektir.

İçmenin de bilinen bir takım adabı vardır. Bunlar, yaygın olduklarından dolayı onlardan söz etmiyoruz. Müslim’in Salıih’inde de İbn Ömer’den Ra-suluttah (sav)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmekledir: “Sizden herhangi bîr kim­se yemek yiyecek olursa sağ eliyle yesin, İçecek olursa da sağ eliyle içsin, Çünkü şeytan sol eliyîe yer ve sol eliyle içer. [91]

  1. İsraftan Kaçınmak:

Yüce Allah’ın: “İsraf etmeyin” buyruğu, çok yemek suretiyle israf etme­yin demektir. Buna göre israf çok içmekte de sözkonusu olur. Bunların faz­lası mideye ağırlık verir, insanın Rabbine hizmetini aksatır. Nafile hayırlar­dan payına düşeni yerine getirmekten alıkoyur. Eğer bunu da aşarak üzeri­ne vacib olanı yerine getirmekten engelleyecek noktaya gelirse, bu sefer bu fazla yeme ve içme ona haram olur. Yemesinde ve içmesinde israfa kaçmış olur.

Esed b. Musa, Avn b. Ebi Cuhayfe’den, o da babasından (Ebu Cuhayfe’den) şöyle dediğini rivayet etmektedir; Oldukça yağlı bir etle tirit yedim. Peygam­ber (sav)’a geğire geğire giıtim. Şöyle buyurdu: “Ey Ebu Cuhayfe şu geğir­meni kes. Çünkü, dünyada insanlar arasında en çok doyan kimseler kıyamet gününde en uzun aç kalacak kimselerdir.” [92] Bundan sonra Ebu Cuhayfe, dün­yadan ayrılıncaya kadar karnım dolduracak kadar yemedi. Sabah (öğlen) ye­mek yedi mi akşam yemezdi, akşam yedi mi, sabah yemezdi.

Derim ki: İşte Mz. Peygamberin: “Mü’min, tek bir bağırsakta yer” buyru­ğunun anlamı bu olabilir. Yani, imanı tam olan, kâmil olan böyle yer demek­tir. Çünkü, müslümanlığı güzel olan, imam kemale eren -Ebu Cuhayfe gibi-bir kimse, sonunda karşılaşacağı ölümü ve ondan sonrasını düşünür. Bu, deh­şetli hallerden korkup çekinmesine sebep olur, bütün armalarını yerine ge-ürmesine engel teşkil eder. Doğrusun en iyi bilen Allah’tır.

İbn Zeyd der ki: “İsraf etmeyin” buyruğu, haram yemeyin demektir. Şöy­le de denilmiştir: Canının çektiği her şeyi yemen israftandır. Bunu da Enes b. Malik Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir, îbn Mace de bunu Sünen’in-de kaydetmektedir.[93]

Yine şöyle denilmiştir: Doyduktan sonra yemek de israftandır. Bütün bunlar ise mahzurlu şeylerdir.

Lokman oğluna şöyle demiştir: Yavrucuğum karnın tokken üstüne yemek yeme. Çünkü böyle bir şeyi köpeğe dahi aıman, senin onu yemenden hayır­lıdır.

Semure b. Cundub, oğlunun ne yaptığını sormuş, ona: Dün tıka basa ye­di, diye cevap vermişler. O, tıka basa mı yedi diye sorunca, evet dediler. Bu sefer şöyle dedi: Eğer ölmüş olsaydı onun cenaze namazını kılmazdım.

Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde Araplar, haccettikleri günler­de yağlı yemezler ve az yemekle yeu’nider, çıplak olarak tavaf ederlerdi. İş­le onlara: “Her mescidde zinetinizi alın, yeyin, için, israf etmeyin.” yani, size haram kılınmamış şeyleri haram kılmak suretiyle israf ederek haddi aş­mayın, denildi. [94]

  1. De ki: “Allah’la kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızık-ları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlaradır.” İşte Biz, âyetleri bilenler İçin böylece açıklarız.

Bu buyruğa dair açıklamaSarımızı dört başlık halinde sunacağız: [95]

  1. Allah’ın Liitfundan Yararlanmak:

Yüce Allah: “Allah’ın kulları için çıkardığı zineti… kim haram kılmış­tır” buyruğunda, Allah’ın kendilerine haram kılmamış olduğu şeyleri kendi­liklerinden haram kıldıklarını beyan etmektedir.

Burada sözü geçen zinet, kişinin gücü yettiği takdirde güzel giyimdir. Bütün elbiselerin kastedildiği de söylenmiştir. Nitekim Hz. Ömer’den: “Allah si­ze genişlik verdiği vakit, siz de genişlik gösteriniz…” dediği rivayet edilmiş­tir ki, daha önce onun bu sözü geçmiş bulunmaktadır. İmam Malik’in hoca­larından Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebi Talib’den (Allalı hepsinden razı olsun) rivayet olunduğuna göre o, elli dinar değerinde İpek ve yünden dokunmuş bir elbiseyi kış mevsiminde giycrmiş. Yaz geldi mi, o elbiseyi ya sadaka ola­rak verir, yahut satar değerini lasadduk edermiş. Yazın da Mısır’dan gelme ve “Mumaşşak” denilen, kırmızıya boyanmış (altlı üstlü) iki elbise giyer ve: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı zlnetl, temiz ve hoş rızıkları kim ha­ram kılmıştır” âyetini okurmuş. [96]

  1. Giyim Ve Kuşam Adabı:

Durum böyle olduğuna göre âyet-İ kerime değerli elbiselerin giyiiebile-ceğine, Cuma ve Bayramlarda insanlara karşı çıkılacağı vakitlerde, kardeş­lerin ziyaretine gidileceği zamanlarda bunlarla süstenılebileceğine delalet et­mektedir. Ebu’l-Âliye der ki: Müslümanlar biribirteriyle ztyaretleştikl erinde gü­zel elbise giyerlerdi.

Müslim’in Sahih’inde Ömer b. el-Hattab’dan rivayete göre o, mescidin ka­pısı önünde Siyerâ denilen (saf ipekten), kendisine sarınılarak örtünülen bir elbise görür. Ey Allah’ın Rasulü, bunu cuma günü ve huzuruna geldikleri va­kit elçilere karşı giyinmek üzere satın alsan. Rasııtullah (sav) şöyle buyurdu: “Bunu ancak âhirette Inr payı bulunmayan kimseler giyer.” [97]

Görüldüğü gibi tiz. Peygamber, Hz. Ömere güzel giyinme teklifine kar­şı değii, satılan bu elbisenin Siyarâ diye bilinen elbise oluşundan dolayı kar­şı çıkmıştır.

Temim ed-Dâri de bin dirheme bir elbise almış ve bununla namaz kılar-mış. Malik b. Dinar da kaliteli Aden elbiselerini giyermiş. Ahmed b. Hanbei’in elbisesi yaklaşık bir dinara satın alınırmış.

Şimdi bunlar nerede, keten ve yün gibi kaba elbiseleri tercih edip bu sö­zü edilen tutumlardan yüz çeviren, onlara iltifat etmeyen ve: “Takva elbise­sine gelince o daha hayırlıdır” (el-A’raf, 7/26) diyenler nerede. Heyhat! Acaba sözünü ettiğimiz bu kimseler takva elbisesini terketmiş kimseler miy­di? Allah’a yemin ederim ki hayır, bilakis onlar, hem takva sahibi kimseler­di, hem bilgili ve akıllı kimselerdi. Onun dışında kalanlar ise kuru iddiala­rın sahibi kimselerdir. Kalplerinde takva namına birşey yoktur.

HaHd b. Şevzeb der ki: cl-Hasen’a Ferkad’ın geldiği bir sırada yanların­da idim. cl-Hasen, elbisesini alıp ona uzattı ve Ey Fureykad (Ferkadcik), Ey Um Fureykad’in oğlu, şüphesiz iyilik bu elbiseye bürünmekte değildir. İyi­lik kalbe yerleşen ve amelin tasdik ettiği şeydir.

Maruf el-Kerlıî’nin kardeşinin oğlu Ebu Muhammed, üzerinde yünden bir cübbe bulunduğu halde Ebu’l-Hasen b, Yesar’ın huzunjna girdi. Ebu’l-Hasen ona şöyle dedi: Ey Ebu Muhammed, sen kalbini mi yüne bürüdün, yoksa be­denini mi? Sen onun yerine kalbini yüne bürü ve isterse Kûhî (diye bilinen) Kuhistan’dan gelme elbiseleri üst üste giyin.

Bir adam da eş-Şiblî’ye şöyle demiş: Arkadaşlarından bir topluluk geldi ve bunlar şu anda camide bulunuyorlar. O da yanlarına çıkıp gittiğinde üzerle­rinde yamalı elbiselerin ve peşiemallerin olduğunu görünce, şu beyiti okumuş:

“Çadırlara gelince, şüphesiz ki onların çadırları gibidir.

Fakat gördüğüm kadarıyla mahallenin hanımları asıl hanımları değildir.”

Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiş: Ben de peştemale bürünmeyi ve yamalı elbiseler giyinmeyi şu dört sebep dola­yısıyla mekruh görüyorum:

1- Evvela bu, selef-i salibin giyindiği şeylerden değildi. Onlar, zaruret do­layısıyla elbiselerini yamalıyorlardı.

2- Böyle bir giyim fakirlik iddiasını ihtiva eder, Halbuki insan, Allah’ın üze­rindeki nimetlerini göstermekle emrolunmuştur.

3- Güya zahidlik gösterisidir Oysa biz zahidliğimizi örtmekle emrolunduk.

4- Bu, şeriatten yana kayıp uzaklaşan kimselere bir benzeme isteğidir. Bir kavme benzemeye çalışan ise onlardandır.

Taberî de der ki: Kıl yününden yapılmış elbiseleri giyinmeyi, pamuk ve ketenden -helalinden bunları giyinebilme imkânını bulabilmekle birlikte – ya­pılmış ebliseleri giyinmeye tercih edenler hata etmiştir. Aynı şekilde bakli­yat ve mercimek yeyip bunu buğday ekmeğine tercih eden de, kadınlara kar­şı arzu duyar korkusuyla et yemeyi terk eden de hata etmiştir.

Bişr b. el-Haris’e yün giyinmeye dair soru sorulmuş, böyle bir soru ona ağır gelmiş ve hoşlanmadığı yüzünden anlaşıldıktan sonra şöyle demiş: Şe­hirlerde yün giyinmektense ipek ve uspurlu elbiseleri giyinmeyi daha çok se­verim.

Ebu’l-Fcrec de der ki: Selef orta halli elbiseleri giyinirlerdi. Ne çok paha­lı ve kaliteli, ne de oldukça kalitesizleri. En iyi elbiselerini de cuma, bayram ve kardeşlerle karşılaşacakları vakitlere ayırırlardı. Daha iyi olanı tercih etmek onlar tarafından çirkin bir şey olarak görülmüyordu. Kişiyi küçük düşüren el­biseye gelince, bu da zahidlik ve fakirlik izharı (gösterişi) ihtiva eder. Ve san­ki Allah’tan bir şikâyet tavrı gibidir. Giyenin de küçük görülmesine sebep teş­kil eder. Bütün bunlar ise mekruhtur ve yasak kılınmış şeylerdir.

Birisi dese ki: Güzel elbise giyinmek nefsin bir isteğidir. Biz ise nefsimi­ze karşı cihad etmekle emrolunduk. İnsanlara karşı da süslenmektir. Oysa biz fiillerimizi insanlar İçin değil Allah için yapmakla emrolunduk.

Böyle bir itiraza verilecek cevap şudur: Nefsin arzuladığı her şey yerile­cek türden değildir. Aynı şekilde insanlara karşı kendisiyle süslenilen her şey de mekruh değildir. Bunlardan, eğer şeriat yasaklamış ise yasaklanılır, yahut din hususunda bunlar riyakârlık olsun diye yapılırsa yasak kılınır. Şüphesiz insan, güzel görünmeyi arzu eder. Ve bu nefsin bir payıdır, bundan dolayı da kişi kınanmaz. Bundan dolayı kişi saçını tarar, aynaya bakar, sarığını dü­zeltir, elbisenin kaba gelen astarını iç tarafına, güzel görünen dış tarafını da dışa giyinir. Bütün bunlardan mekruh görünen veya yerilen her hangi bir şey yoktur.

Mekhûi, Âişe <r.anha)’dan şöyle dediğini rivayel eder: Rasulullah (sav)’ın ashabından bir topluluk onu kapıda bekliyorlardı.

O da yanlarına gitmek üzere dışarı çıktı. Evde içinde su bulunan bir de­ri kap (küçük bir kova) vardı. Suya bakarak sakalını ve saçlarını düzeltme­ye başladı. Ben: Ey Allah’ın Rasulü sende mi bunu yapıyorsun diye sordum, şöyle buyurdu: “Evet, kişi kardeşlerinin yanına çıkacağı vakit kendisine bir çeki düzen versin. Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever.” [98]

Müslim’in Sahih’inde de İbn Mes’ud’cUın Peygamber (sav)’ın şöyle buyur­duğu kaydedilmektedir: “Kalbinde zerre ağırlığı kadar kibir namına bir şey bulunan kişi cennete girmeyecektir.” Bir adam dedi ki: Kişi, elbisesinin, ayak­kabısının güzel olmasını ister. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Muhakkak Al­lah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir de hakkı reddetmek ve insanlara yukar­dan bakıp onları küçük görmektir.” [99]

Bu anlamda hadis-i şerifler pek çoktur. Hepsi de temizliğe ve güzel gö­rünüşe delalet etmektedir. Muhammed b. Sa’d şunu rivayet etmektedir: Bi­ze el-Fadl b. Dukeyn haber verdi, dedi ki: Bize, Mende!, Sevr’den anlattı, o, Halid b. Ma’dân’dan dedi ki: Rasulullah (sav), tarak, ayna, yağ, misvak ve sürmesini yanına alarak yolculuk yapardı. İbn Cüreyc’den ise, “kendisiyle taran­dığı fildişi tarak” dediği nakledilmekledir. İbn Sa’d der ki: Bize, Kabisa b. Uk-be haber vererek dedi ki: Bize, Süfyan anlattı, o, Rabi’ b. Sabih’ten, o, Ye-zid er-Rukaşi’den, o, Enes b. Malik’ten dedi ki: Rasulullah (sav) başına çok­ça yağ sürer ve sakalını su ile tarardı. Bize, Yezid b. Harun haber verdi, bi­ze, Abbâd b. Mansur anlattı, Abbâd, ikrime’den, o, İbn Abbas’tan dedi ki: Ra-sulullıah (sav)’ın uyuduğu vakit hor bir gözüne üçer defa sürme çektiği bir sürmedaniığı vardı.[100]

  1. Temiz Ve Hoş Rızıkldr:

Yüce Allah’ın: “Temiz ve hoş rızıklar” buyruğundaki; “(. ^UÜı): Temiz ve hoş şeyler” kazanç ve tat itibariyle hoş ve temiz şeyler hakkında kullanı­lan umumî bir isimdir. İbn Abbas ve Katade derler ki: Temiz ve hoş rızıklar ile cahiliyye dönemi insanlarının haram kıldıkları Bahîre, Sâibe, Vasîîe ve Hamlar kastedilmektedir. Bundan kastın, kendilerinden lezzet alınan bütün yiyecekler olduğu da söylenmiştir.

Hoş ve temiz şeyleri terketmek ve lezzetlerden yüz çevirmek hususunda farklı görüşler vardır. Kimileri, böyle bîr tutum Allah’a yakınlaştırıcı bir amel değildir. Çünkü, mubah olan şeylerin yapılması da terkedümesi de mü­savidir, demişlerdir.

Kimileri de böyle bir iş, bizatihi Allah’a yakınlaştırıcı değilse de dünya­da zahidliğe, uzun emelli olmamaya ve dünya için kendisini külfete sokma­yı terk etmeye götüren bir yoldur. Bu ise menduptur. Mendup olan bir amel de Allah’a yakınlaştırıcıdır, demişlerdir.

Başkaları da şöyle demektedir: Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Eğer istesek, hiç şüphesiz közde et pişirebiliriz, ince ek­mek ve kuru üzüm ile birlikte hardal bulundurabiliriz. Fakat ben, yüce Al­lah’ın bir takım kimseleri yererek: “Siz bütün hoş şeylerinizi dünya hayatı­nızda bitirdiniz” (el-Ahkaf, 46/20) diye buyurduğunu gördüm.

Bir başka kesim de bütün bunların kendisini külfete sokarak bir araya ge­tirilmesiyle, külfetsiz bir araya gelmeleri arasında fark gözetmişlerdir. Hoca­larımızın hocası, Ebu’l-Hasen Ali b. el-Mufaddal et-Makdisî der ki: -yüce Al­lah’ın izniyle de sahih olan bu görüştür- Peygamber (sav)’den hoş ve lezzet­lidir diye her hangi bir yemeği yemediği asla nakledilmiş değildir. Bilakis o, helva, bal, kavun, taze hurma yer, bununla birlikte dünyanın zevk verici ar­zulanan şeyleriyle uğraşıp alıiret işlerinden alıkoyması dolayısıyla da bu mak­satla külfete girmeyi hoş görmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Kimi sufiler, temiz ve lezzetli şeyleri yemeyi mekruh görmüş ve Ömer (r.a)’ın şu sözünü delil göstermişlerdir: Et yemekten uzak durun. Çünkü, et de tıpkı şarabın alışkanlığı gibi bir alışkanlık yapar.

Buna şöyle cevap verilir: Bu, dünyada nimetleri tercih edip, arzularının peşinden devamlı koşmayı, nefsi zevk aldığı şeylerden yana rahatlatmayı ter­cih edip ahireti unutarak dünyaya yöneleceğinden korktuğu kimseler hak­kında söylenmiş bir sözdür. Bu bakımdan Ömer (r.a), valilerine ve komutan­larına (amirlerine) şu şekilde mektup yazardı: Nimetlere gark olmaktan, Acemlilerin elbiselerini giyinmekten uzak durun. Bunun yerine sıkıntılı ve zalıidane yaşayışı tercih edin.

Ömer (r.a) bu sözleriyle hiç bir zaman Allah’ın helal kıldığı şeyi haram kıl­mayı, yahut da ismi yüce ve mübarek Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi yasak­lamayı düşünmemiştir, Diğer taraftan yüce Allah’ın buyruğu, uyulan ve da­yanak alınan sözlerin en hayır)ısıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı zineti temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?” Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahirette en iyi katık ettir.” [101]

Hişam b. Urve’nin babasından, onun Aişe (r.anha) dan rivayetine göre Pey­gamber (sav) kavun ile taze hurmayı birlikte yer ve şöyle dermiş: “Bunun sı­cağı bunun serinliğini, bunun serinliği de bunun sıcağını kırıyor.” [102]

el-Maide Sûresİ’nde (5/87. âyet, 1, 2. başlıklar ve devamında) iyi olmayan yiyecekleri tercih edenlerin kanaatlerine redde dair açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır. Bu âyet-i kerime de, başka âyet-i kerimeler de bu kanaate sa­hip olanların kanaatlerini reddetmektedir. Allah’a hamd olsun. [103]

  1. Nimetler Mü’minler İçindir:

Yüce Allah’ın: “De ki: Bunlar dünya hayatında İman edenler İçindir.”

Yani, bu nimetler dünya hayatında yüce Allah’ı tevlıid etmek ve O’nu tasdik etmek mukabilinde hakkı ile onlara aittir. Yüce Allah, nimet verir, nzık ih­san eder. Eğer, nimete tnazhar olan kişi O’nu tevhid eder ve tasdik ederse, nimetin hakkını yerine gelirmiş olur. Eğer küfre saparsa, bu sefer şeytanın kendisini etkilemesine imkân vermiş olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmakta-dır: “Allah’tan daha çok eziyete katlanan lıiç bir kimse yoktur. O, insanlara afiyet verir, nzık ihsan eder, kendileri ise O’nun eşi ve çocuğu olduğu iddi­asında bulunurlar. ” [104]

“Dünya hayatında…” buyruğunda ifade tamam olmaktadır. O bakımdan daha sonra meriu’ olarak “Yalnız” diye buyurmaktadır, Bu, İbn Abbas ve Nafi’in kıraatidir.

“Kıyamet günü İse yalnız onlaradır.” Yani, yüce Allah, hoş ve temiz n-zıklan ahirette yalnızca iman edenlere verecektir. Dünyada bunlarda mü’min-lere ortak oldukları gibi, ahirette de müşrikler, mü’minlere bu hoş ve temiz rıziklarda ortak olmayacaklardır.

Âyetin ifade ettiği anlam şudur: Bu hoş ve temiz şeyler dünya hayatında başkalarının da kendilerine bunlarda ortak olması ile birlikte mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onların olacaktır. Buna göre ” Yal­nız” kelimesi, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak yeni bir cümle baş­langıcıdır, tbn Abbas, ed-Dahhak, el-Hasen, Katade, es-Süddî, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd’in görüşü budur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu dünya hayatında var olan hoş ve temiz şeyler kıyamet gününde, yalnızca dünya hayatında iman eden kim­selere verilecektir. Bunun, yalnızca mü’minlere verilmesi ise, bu nimetler do­layısıyla cezalandırılmayacakları ve azap görmeyecekleri anlamındadır. Bu­na göre Dünya hayatında” ibaresi; İman edenlere” taalluk etmektedir. Said b. Cübeyr’in açıklaması da buna işaret etmektedir.

Diğerleri ise, Yalnız” kelimesini hal olarak ve kat’ ile okurlar. Çünkü, ifade ondan önce de tamam olmaktadır. Ancak, bu kıraate göre; Dünya” kelimesi üzerinde vakıf caiz değildir. Çünkü, ondan sonra gelen ifadeler, İman edenler içindir” buyruğu ile alakalı olup ondan haldir. Ve ifadenin takdiri de şöyle olur: De ki: O nimetler dünya ha­yatında mü’minler içindir, kıyamet gününde de yalnızca has olmak üzere on­larındır. Bu şekildeki açıklamayı Ebu’1-Ali (el-Farisî) yapmıştır. Mübtedanın haberi ise İman edenler içindir™ buyruğudur. Halde amel eden ise, ler içindir” buyruğunda yer alan “lam” harfindeki fiil an­lamıdır. Sibeveyh ise, zarfın Önceden geçmiş olması dolayısıyla mansub ol­duğu görüşünü tercih etmiştir.

“İşte Biz âyetleri bilenler için böylece açıklarız.” Yani, size helâl ve ha­ramı geniş geniş açıkladığım gibi, ihtiyaç duyduğunuz her şeyi de size böy­lece açıklıyorum. [105]

33- De ki: “Rabbim, ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı, Allah’a -hakkında asla bir delil İndirmediği- her hangi bir şeyi ortak koş­manızı ve Allah’a bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi haram kıl­mıştır.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız: [106]

Âyetin Nüzul Sebebi Ve Âyette Yasaklanan Hususlar:

el-Kelbî der ki: Müslümanlar, elbiselere (yerine göre ihrama) bürünüp Bey-tullah’ı tavaf edince, müşrikler onları ayıpladılar. Bunun üzerine bu âyet-i ke­rime nazil oldu.

Âyet-i kerimede geçen “el-Fevâhis. (hayasızlıklar)” açığa çıkanı ile gizli-siyle aşın derecede çirkin oiun işler demektir. Kavli b. Ubade, Zekeriya b. İs-hak’dan, o, İbn Ebİ Necih’den, o da Mücahid’den şöyle dediğini nakletmek­tedir: “Açık olanını” buyruğundan kasıl, calıiliye döneminde annelerle ni-kâhlanmaktır. “Gizli olanını” ile kasıt, da zinadır.

Katade ise, gizli olanı ve açık olanı diye açıklamıştır. Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü daha sonra yüce Allah, “günahı” (el-ism) ve “haksız İs­yanı” (el-bağy) da zikretmiştir. Dolayısıyla “hayasızlıklar” ile bunların bir bölümünü kastettiği ortaya çıkmaktadır. Durum böyle olduğuna göre, “ha­yasızlıklar (eI-Fevâhiş)”den kastın zina olduğu ortaya çıkar. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

“Bununla beraber günahı” buyruğu hakkında el-Hasen der ki: Bundan kasıl içkidir. Nitekim şair göyle demektedir:

“Ben, iam’i (şarabı) içtim, ta ki aklım kayboluncaya kadar İşte ism (şarap) bu şekilde aklı alıp götürür.”

Bir. başka şair şöyle demektedir:

“Açıkça içeriz ism’i (şarabı) büyük kâselerle

Ve sen miski aramızda elden ele dolaşır görürsün.”

“İsyan (el-Bağy)”: Zulüm ve zulümde haddi aşmaktır ki, buna dair açık­lamalar daha önceden geçmiştir. Sa’leb de der ki: Bağy, kişinin L>ir başkası­nı ağzına dolayarak onun hakkında ileri geri konuşması ve hak olmayan şe­kilde ona haksızlık etmesidir. Ancak, haklı olarak ondan intikam alması ha­li bundan müstesnadır. Yüce Allah’ın burada günahı ve haksızlığı, hayasız­lıkların kapsamında olmakla birlikte ayrıca zikretmesi ise, bunların günah ola­rak büyüklükleri ve çirkinlikleri dolayıstyladır. Onları ayrıca zikretmesi, du­rumlarını daha bir te’kid etmek ve onlardan vazgeçirme kaslıyladır. Aynı şe­kilde; “Allah’a… ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi” yasaklar da böyledir. Bu iki cümle ise, öncekilere ati” yoluyla nasb mahallin­de di r.

Bir topluluk da “ism: günah” kelimesinin içki anlamına gelmesini kabul etmemektedir. el-Femt der ki: İsm (günah) haddi gerektirmeyen daha aşa­ğı suçlar ve insanlara haksızlık yapmalarıdır. en-Nehhâs der ki: Günahın (el-ism) şarap anlamında kullanılması ise bilinen bir husus değildir. Günah, ger­çek anlamı itibariyle bütün masiyetleri kapsamına alır. Şairin dediği gibi:

“Gerçekten, ben, işin en doğrusunun Allah’tan korkmak (takva)

olduğunu gördüm. En kötüsü ise günahtır (el-İsm).”

İbn el-Arabî de bu anlama gelmesini kabul etmeyerek şöyle demektedir: Daha önce geçen beyitte bu anlama geldiğine dair bir delil yoktur Çünkü o, (isim kelimesi yerine) zenbi içtim. Yahut vizri içtim demiş olsaydı yine bu an­lama gelecekti. Onun söylediği bu söz, zenbin ve vizrin şarabın isimlerinden biri olmasını gerektirmediği gibi, ism kelimesini kutlanması da böyledir. Bu şekilde açıklamalara iten ise, diti bilmemek ve manalarda delillendirme yo­lunu bilmemektir.

Derim ki: Biz bu açıklamayı el-Hasen’den de nakletmiş idik. el-Cevherî ise “es-Sıhah”&d şöyle demektedir: Harar (şarap), bazan ism dîye de adlan­dırılır. Sonra da daha önce nakleuiğimiz buna dair beyiti zikreder.

el-Herevî ise, bu beyiıi şarabın ismin kendisi olduğuna dair gerekçe ola­rak “el-Ğarib” adlı iki eserinde (Ğaribu’l-Kur’an ve Garibu’l-Hadis’te) nak­letmektedir. O bakımdan ism’in lügat itibariyle hem bütün masiyetler hak­kında, hem de şarap hakkında kullanılması uzak bir ihtimal değildir. O tak­dirde bu kullanımda da bir çelişki yoktur.

Bağy ise zulümde haddi aşmaktır. Fesadda haddi aşmak olduğu da söy­lenmiştir. [107]

  1. Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız: [108]

Ecelin Kesinliği:

Yüce Allah’ın: “Her ümmetin bir eceli vardır.” Yani, belirlenmiş bir sü­resi vardır. “O ecelleri gelince” yani, yüce Allah nezdinde bilinen vakitten gelince. İbn Sîrin, “ecel” kelimesini çoğul olarak; şeklinde (“onların ecelleri” anlamında) diye okumuştur.

“Ne bir an geri bırakabilirler.” O vakitten sonraya bir an dahi geri kal­mazlar, bir an dahi öne geçmezler. Şu kadar var ki, burada (an anlamında) “saafin özel olarak anılması, zaman dilimlerinin en azına isim oluşundan do­layıdır. Bu kelime bir zaman zarfıdır.

“Ne de ileri alabilirler.” İşte bu buyruk, maktulün ancak eceliyle öldü­rüldüğüne delildir. Ölüm eceli demek, ölüm vakti demektir. Borcun ecelinin, vadesinin geliş vakti anlamına geldiği gibi. Bir şey için kendisiyle vakit ta­yin olunan her şey, onun için bir eceldir. İnsanın eceli ise, şanı yüce Allah’ın, hayatta olan kişinin kaçınılmaz olarak öleceğini bildiği vakittir. Bu vakitten sonraya ölümünün ertelenmesi mümkün değildir. Ancak bu, Allah’ın buna güç yetiremediği bakımından anlaşılmamalıdır.

Aralarından istisna teşkil edenler müstesna, Mu’tezile’nin büyük çoğun­luğu şöyle demektedir: Maktul, kendisi için tesbit edilmiş eceliyle ölmez. Eğer öldürülmez ise hayatta kalmaya devam eder. Ancak bu görüş yanlıştır. Çün­kü maktul, başkası kendisini öldürdü diye ölmez. Aksine, şanı yüce Allah maktule vurulması esnasında onun canını çıkarmasından ötürü Allah’ın fiilin­den dolayı ölmektedir.

Denilse k”if Eğer eceliyle ölüyor ise, ne diye onu vurup öldüreni de öldü­rüyor ve ona kısas uyguluyorsunuz? Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Tasarrufta bulunma hakkı olmayan bir işte tasarrufta bulunduğu ve haddini aştığı için onu öldürüyoruz. Yoksa, maktul Öldüğü ve canı çıktığı için değil, zira bu onun fiilinden dolayı olmaz. Eğer insanlar kısas olmaksızın başkalarina haksızlıkta bulunmakla başbaşa bırakılacak olursa, bu elbette fesada ve kulların helak olmasına götürür, Bu da gayet açık bir husustur. [109]

  1. Ey Âdemoğullan! Size içinizden âyetlerimi size anlatacak pey­gamberler gelince, artık kim sakınır ve düzeltirse, onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
  2. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayan-lar, İşte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

Yüce Allah’ın: “Ey Âdem oğulları, size içinizden âyetlerimi size anlata­cak peygamberler gelince” buyruğu şarttır. Buyruğun başına; ( U ) geldiğin­den dolayı fiilin sonuna te’kid için “nün” gelmiş bulunmaktadır. ( l« )’ın sıla olduğu da söylenmiştir. Yani, “eğer size… gelirse” anlamındadır,

Yüce Allah bununla, peygamberlerin çağrılarını kabul etmeleri ihtimali da­ha yüksek olsun diye kendilerine kendi cinslerinden peygamberler gönder­diğini haber vermektedir.

Kasas (anlatmak) ise, sözü ardı arkasına söylemek demektir. “Ayetleri­mi” de farzlarımı ve hükümlerimi… anlamındadır.

“Artık kim sakınır ve düzeltirse” buyruğu da bir şarttır. Ondan sonra ge­len ise onun cevabıdır. Aynı zamanda birinci şartın da cevabıdır. Yani, siz­den kim benim ile kendisi arasındaki münasebetleri ıslah eder düzeltirse “on­lar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.” Bu, müminlerin kıyamet gününde korkmayacaklarının, üzülmeyeceklerinin ve her hangi bir korku ve dehşete kapılmayacaklarının delilidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kıyamet gününün dehşetli hallerinden etkilenebi­lirler. Fakat, neticede onlar güvenlik içerisinde olacaklardır.

Âyet-i kerimede zikredilen: “Size… peygamberler gelince” buyruğunun cevabının, ifadeden anlaşılan şeyler olduğu da söylenmiştir. Yani, bunun ce­vabı, onlara itaat edin ve “artık kim sakınır ve düzeltirse…” şeklindedir.

Birinci görüş, ez-Zeccâc’ın görüşüdür. [110]

  1. Allah’a karşı yalan uydurarak İftira edenden yahut O’nun âyet­lerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihayet ruhlarını almak için elçilerimiz onlara geldikleri vakit diyecekler ki: “Allah’ı bı­rakıp da tapınageldiğiniz şeyler nerede?” Onlar:*Gözümüzden kayboldular” diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahidlik edeceklerdir.

Yüce Allah’ın: “Allah’a karşı yalan uydurarak iftira edenden, yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” buyruğunun an­lamı şudur: Allah’a karşı yalan uydurmaktan ve O’nun âyetlerini yalanlamak­tan daha büyük ve çirkin hangi zulüm vardır? Daha sonra: “Onların kitap­tan nasipleri neyse kendilerine erişecektir” diye buyurmaktadır. Yani, İbn Zeyd’den nakledildiğine göre, onlar için takdir edilip yazılmış bulunan rızık, ömür ve amel neyse onlara erişecekti. İbn Cübeyr ise, bedbahtlık ve mutluluk, ibn Abbas, hayır ve şer türünden, el-Hasen ile Ebu Salih: Küfür­leri miktannea azap diye açıklamışlardır.

Taberî’nin lercih ettiği görüşe göre de anlam şöyledir: Onlara ne yazıimış-sa; yani hayır, şer, rızık, amel ve ecel türünden kendileri için ne takdir edil­mişse onlara erişecektir. Bu da İbn Zeyd, İbn Abbas ve İbn Cübeyr’den az önce nakledilenlere uygun bir açıklamadır. Daha sonra şöyle der: Nitekim bundan sonra yüce Allah: “Nİhayat ruhlarını almak için elçilerimiz onla­ra geldikleri vakit” diye buyurmaktadır ki, ölüm meleğini elçilerini kastet­mektedir. Burada sözü geçen “kitap”la Kur’ân-ı Kerim’in kastedildiği de söy­lenmiştir. Çünkü, kâfirlerin görecekleri azap onda sözkonusu edilmiştir. “KRap”ın Levh-i Mahfuz olduğu ela söylenmiştir.

el-Hasen b. Ali el-Hulvanî şunu nakletmektedir: Ali b. el-Medinî bana yaz­dırarak şöyle dedi: Ben, Abdurrahman b. Mehdi’ye kadere dair soru sordum, bana şöyle dedi: Her şey bir kader iledir. İtaat ve masiyet de bir kader iledir. Masiyetler kader ile değildir, diyenlerin iftirası çok büyüktür. Yine Ali der ki: Ayrıca Abduırahman b. Mehdi bana şunları söyledi: İlim, kader ve kitap aynı şeylerdir.

Daha sonra Abdurrahman b. Mebdi’nin bu söylediklerini Yahya b. Said’e arzettim de şöyle dedi: Bundan sonra artık ne az bir şey kalmıştır, ne de çok bir şey. Yahya b. Maîn rivayetle der ki: Bize Mervan el-Fezarî anlattı, bize İs­mail b. Semi’ anlattı, o, Bukeyr er-Tavî)’den, o, Mücahid’den, o da İbn Ab-bas’dan yüce Allah’ın: “Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine eri­şecektir” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bazı kimseler ka­çınılmaz olarak mutlaka bir takım amelleri yaparlar.

Buradaki; Nihayet” gaye (son ve nihaî durumu) anlatmak için kullanılmamıştır. Aksine, onlara dair verilen bir haberin başlangıcıdır. el ve Sibeveyh derler ki: Nihayet, yahut ve dikkat edin” keli­meleri, imale ile okunmazlar. Çünkü bunlar, harf (edaO’dırlar. Bu harfler İle “Gebe ve sarhoş kadın” gibi isimler arasında fark vardır.

ez-Zeccâc der ki: Nihayet” edatı, Sarhoş, kadın kelimesi­ne benzediğinden dolayı “ye” ile yazılır. Şayet Dikkat et” edatı “ye” ile yazılacak olursa; a’yaı benzerdi. Amma”nın “ye” ile yazılma-ytş sebebi ise, aslı )’nın eklenmiş olmasından dolayıdır.

“Diyeceklerki: Allah’ı bırakıp da tapxnageldiğini şeyler nerede?” Bu

soru, azarlamak için sorulacaktır. Çağırdığınız” kelimesi tapındı-ğmız, ibadet ettiğiniz anlamındadır.

“Onlar gözümüzden kayboldular diyecekler.” Yani, hakikat olmadıkla­rı ortaya çıktı ve önümüzden çekilip gittiler.

Denildiğine göre bu, ahirctte meydana gelecektir.

“Ve kendi aleyhlerine kafir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.” Kendi nefisleri aleyhine kâfir olduklarını ikrar ve itiraf edeceklerdir. [111]

  1. Diyecek ki: “Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluk­larla siz de ateşe girin.” Her ümmet girdikçe kardeşine lanet ede­cek. Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları za­man da sonrakileri öncekileri İçin: “Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını İki kat ver” diyecek­ler. Buyuracak ki: “Herkese iki kat vardır. Fakat siz bilmiyorsu­nuz.”
  2. Öncekileri de sonrakilerine: “Skin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu. O halde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın” diyecek.

Yüce Allah’ın: “Diyecek kh Cin ve İnsanlardan, sizden geçmiş topluluk­larla” beraber “siz de ateşe girin” buyruğun; “…de da… ile, beraber” anlamındadır. Bu anlama gelmesine engel bir husus yoktur. Çünkü: Zeyd o kavim arasındadır” demek O kavimle be­raberdir,” anlamındadır. Edatın asıl anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. Yani Sîz de onların arasına katılın,” anlamına gelir.

Bu sözü söyleyecek olan yüce Allah’tır denilmiştir. Yani, yüce Allah on­lara… girin, diyecektir. Bu sözleri cehennemin bekçisi Malik’in söyleyeceği de söylenmiştir. “Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek.” Yani, ken­disinden önce cehenneme girmiş olana lanet edecek. O önce giren de son­ra girenin dini ve inanç bakımından kardeşi demektir.

“Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman,” Bir ara­ya geleceklerinde… Burada geçen; Birbiri ardınca toplandıkları” kelimesini, el-A’meş diye okumuştur ki, fiilin asit şekli de budur. Da­ha sonra “te” ile “dal” birbirlerine idğam edilince, “vasıl eltfTne gerek duyul­duğundan başa bir “elif” getirilmiştir. el-Mehdevî, İbn Mes’ud’un da bu şe­kilde okuduğunu nakletmektedir.

en-Nehhâs der ki: İbn Mes’ud: Nihayet… bir diğerine ye­tişeceği zaman” diye okumuştur.

İsmet, Ebu Amr’dan; şeklinde iki sakini bir arada olmak üze­re elifi de okuduğunu nakletmekte ve buna örnek olarak; Bunlar iki Abdullah’tır, malın üçte ikisi onundur, söyleyişlerinde “tesniye elifinin kullanılışını göstermektedir. Yine Ebu Amr’dan, şeklinde “vasıl elifini kat’ ile okuduğu da rivayet edil­miştir. O, üzerinde hatırlayıp öğüt almak için sekte yapmış da okumuş gibi görünüyor. Bu sektesi uzayınca, hemze ile başlıyormuş gibi “vasıl elifini kat’ İle okudu. Şiirde de “vasıl elifi”nin kat’ ile okunduğuna dair na­killer vardır. Şairin şu beyitinde oluduğu gibi:

“Ey nefs, sabret. Çünkü her hayatta olan kavuşur Ve bir aradaki her iki kişi sonunda ayrılacaktır.”

Mücahid ile Humeyd b. Kays’dan da; şeklinde iki sakinin yan yana gelmesinden ötürü, ve yine “dal” harfinden sonra gelen “elifi de hazfederek okuduğu nakledilmiştir.

Hepsi, hep birlikte” hal olarak nasbedilmiştir.

“Sonrakileri öncekileri için… diyecekler.” Yani, aralarından daha son­ra girecek olan tabi olanlar, önce girmiş olan Önderlerine şöyle diyecekler­dir: “Rabbİmiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun İçin bunlara ateş azabı­nı İki kat ver.”

Âyetin bu bölümünde yer alan; ” Öncekileri İçin” buyruğunda-ki “Lam” harfi, diye bilinir. Çünkü, onlar kendilerinden öncekilere hitap etmeyecekler. Ama kendilerinden öncekileri hakkında: Rabbimiz, iş­te bizi bunlar saptırdılar, diyeceklerdir.

ise, bir şeyin kendi mislinin bir veya birkaç kat fazlası olması de­mektir, tbn Mes’ud’dan nakledildiğine göre, burada bu kelimeden kasıt yı­lanlar ve ejderhalardır. Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir: “Rab­bimiz, onlara iki kat azap ver ve onları en büyük lanetle lanetle.” (el-Ahzab, 33/68) Buradaki”( ^lJjı ): Kat kat fazlası” kelimesi ile ilgili ve buna bağlı ola­rak söz konusu olan hükümlere dair, daha doyurucu açıklamalar yüce Allah’ın izniyle bundan sonra gelecektir.

“Buyuracak ki: Herkese İki kat vardır.” Yani, uyana da kendilerine uyulana da.

“Fakat siz bilmiyorsunuz* buyruğunu; Fakat onlar bil­miyorlar” diye “ye” harfi ile okuyanlar da vardır. Yani, her bir kesim diğer ke­simin durumunu biimez. Zira, cehennemde bulunanların bir bölümü başka­larının azabının kendi azabından dalıa fazla olduğunu bilecek olursa, bu on­lar için bir çeşit teselli olur.

Fakat siz bilmiyorsunuz” şeklinde “te” ile okuyuşa göre an­lamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Fakat siz ey muhataplar, onların nasıl bir azap İie karşıfaştıklarım bilmemeklesiniz. Anlamın şöyle olması da mümkün­dür: Ama siz ey dünya ehli, onların içinde bulunacakları azabın miktanni bil­mezsiniz.

“Öncekileri de sonrakilerine: Sizin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu…

diyecekler.” Yani, siz de bizim gibi kâfir oldunuz ve bizim yaptığımız gibi yaptınız. O halde siz azabın hafifletilmesini hak eden kimseler değilsiniz. “O halde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” [112]

  1. Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüp­hesiz- gök kapıları açılmayacaktır. Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler. Biz, günahkârları böylece ce­zalandırırız.
  2. Onlara cehennemden bir döşek vardır. Üstlerinde de örtüler. İş­te Biz, zalimleri böyle cezalandırırız.

“Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -biç şüphesiz-gök kapıları açılmayacaktır.” Yani, gök kapılan onların ruhlarına açılmaya­caktır. Bu hususta sahih bir takım haberler gelmiş olup biz bunları “et-Tez-kire” adtı kitabımızda zikrettik. Bunlardan birisi de el-Berâ b. Âzib tarafın­dan rivayet edilen hadistir. Orada, kâfirin ruhunun kabzedilişi ile ilgili ola­rak şunlar söylenmektedir: “Ondan, yeryüzünde görülmüş en pis kokan leş gibi bir koku çıkar. (Görevli melekler) ruhunu alıp yukarı doğru çıkarlar. Me­leklerden her bir topluluğun yanından geçtikleri her seferinde mutlaka me­lekler: Bu kötü ve pis ruh da ne oluyor, derler. Onlara, bu filan oğlu filan­dır diyerek, dünyada kendisine verilen isimlerin en çirkinini zikrederler. Ni­hayet o ruh ile dünya semasına ulaşırlar. Kapının açılmasını isterler. Fakat ka­pı onlara açılmaz,” Daha sonra Rasululİalı (sav): “Onlara gök kapıları açıl­mayacaktır” âyetini okudu.[113]

Onlara dua ettikleri vakit sema kapılan açılmaz diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı Mücalıid ve en-Nehaî yapmışlardır. Onlara cennet kapıları açıl­maz. Çünkü, cennet semadadır anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Allah’ın: “Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler” buyruğu delâlet etmektedir. Deve iğne deliğinden geçemeyeceğine gö­re, hiç bir şekilde cennete giremeyeceklerdir. İşte bu, onların affedilmeleri­nin sözkonusu olmadığına dair kat’i bir delildir. Hata etmeleri düşünüleme-yen müslümanların icmaı da bu şekildedir: Şam yüce Allah, onlara ve onlar­dan hiçbir kimseye mağfiret etmeyecektir.

Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyıb der ki: Eğer bir kimse: Bu hususta ümmetin icmat nasıl söz konusu olabilir? Çünkü, kelamcılardan bazı kimseler, yahu-di ve hıristiyanlar arasından mukallid olanlar ile onların dışında kalan kâfir­lerin mukallid olanları cehennemde olmayacaktır, demişlerdir diyecek olur­sa, ona şu şekilde cevap verilir:

Bunlar, mukallid kimsenin haklarında bir şüphe söz konusu olduğu için kâfir olacağını kabul etmeyen bir topluluktur. Bunların iddialarına göre mu­kallid kişi kâfir değildir ve bununla birlikte o, cehennemde olmayacaktır. Mu­kallid bir kimsenin kâfir olup olmadığını bilmek ise, bu hususta varid olmuş haber ve tevkif (konu ile ilgili gelmiş rivayetler) ile değil de konu üzerinde düşünmekle anlaşılır.

Hamza ve el-Kisaî çoğul olan kelimeyi (ebvâb: kapılar) müzekker kabul ederek; ” Açılmayacaktır” diye okumuşlardır. Geri kalanlar ise bunu müennes çoğul kabul ederek “te” harfi ile okumuşlardır. Nitekim yüce Allah: “Onlar için kapılar açılmış haldedir” (Sâd, 38/50) buyru­ğunda da müennes olarak okunmuştur. “Kapılar™ anlamındaki “el-Ebvâb” ke­limesinin müenneslîği hakiki olmadığından ötürü, müzekker ve çoğul ola­rak gelmesi de caiz görülmüştür. Bu şekildeki okuyuş İbn Abbas’ın kıraati­dir. O da “ye” ile okumuştur. Ebu Arar, Hamza ve el-Kisaî ise, “açılmayacak­tır” anlamındaki fiilin “te” harfini hem az, hem çokluk ifade etmek üzere şed-desiz okumuşlardır. Şeddeli okumak ise, hem çokluk, hem de ardı arkasına tekrar tekrar meydana gelmeyi ifade eder. Burada şeddeli okuyuş daha uy­gundur, çünkü bu okuyuş çokluğa daha çok delalet etmektedir.

“el-Cemel” el-Ferra’nın açıklamasına göre erkek deve demektir. Abdul­lah b. Mes’ud da kendisine cemelin ne olduğunu soran kimseye herkesin bil­diği şeye dair kendisine soru soran bir kimseyi cahil bulmuş gibi “dişi deve­nin ko.cası” diye cevap vermiştir.

Bu kelimenin çoğulu şeklinde gelir. Ancak, erkek deveye, dört yaşına vardığı vakit “cemel” denir.

Abdullah b. Mes’ud is. San deve iğne de­liğinden geçmedikçe…” diye okumuştur. Bunu, Ebu Bekr el-Enbarî şöylece nak­letmektedir: Bize babam anlattı, bize Nasr b. Davud anlattı, bize Ebu Ubeyd anlattı, bize Haccâc, İbn Cüreyc’den anlattı, o, İbn Kesir’den, o, Mücahİd’den dedi ki: Abdullah b. Mcs’ud’un kıraatinde… diyerek, bu kıraati zikretti.

İbn Abbas, “dm” harfini ötreli, “mim”i de şeddeli ve üstün olarak; diye okumuştur. Bu da el-Kals diye de bilinen gemi halatıdır. Bu, kalın iple­rin bir araya gelmesi demektir ki, bunun müfredi; dir. Bu açıklamayı da Ahmed b. Yahya Sa’teb yapmıştır.

Bunun, kınnaptan yapılmış kalın İp demek oluduğu da söylenmiştir. Hurma ağaçlarına tırmanmak için kullanılan halat olduğu da söylenmiştir.

Yine İbn Abbas ile Said b. Cübeyr’den “cim” harfi ötreli ve “mim” de şeddesiz olarak okudukları rivayet edilmiştir. Bu da gemi halatı ve kalın ip demektir. Az önce belirttiğimiz gibi.

Yine İbn Abbas’tan bunu, “cim” ile “mim” harfini de ötreli olarak;’in çoğulu şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. ” Arslan ve arslanlar” gibi. Çoğulunun, “mim” harfi sakin olarak okunması ise; ” Arslan ve arslanlar” okunuşuna benzer. Ebu’s-Simaf’den ise, “cim” harfi üstün, “mim” har­fi sakin olarak nakledilmiştir. Bu, deve anlamındaki ‘in tahfifi (yani mim’in fethalı değil de sakin olarak okunması )dır. e gelince, İbn Ab­bas ve başkalarından nakledildiğine göre iğne deliği demektir. Bedende bu­lunan bütün ufak deliMere de; denilir; bunun çoğulu da; şek­linde gelir. Ancak, öldürücü olan zehir anlamındaki ‘ın çoğulu di­ye gelir.

İbn Sîrin bu kelimeyi “sin” harfi ötreli olarak okumuştur. kendi­siyle dikiş dikilen alel (iğne) demektir. Bunu anlatmak için; ke­limeleri kullanılır. “İzar, mi’zar (belden aşağısını örten elbise) ve kina’ ile mikna'” (örtü, peçe) gibi.

“Örtüler”den kasıt onları örten ateşlerdir.

“Biz, günahkârları böylece cezalandırırız* ile kastedilenler ise kâfirler­dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [114]

  1. İman edip de sallh ameller işleyenlere gelince ki Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.”

Yüce Allah’ın: “Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz” buyru­ğu bir mu’tariza (ara) cümlesidir. Yani, iman edip salih amel işleyenlere ge­lince, onlar cennetliklerdir, onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

“Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz” buyruğunun anlamı­na gelince: Yani O, hiç bir kimseyi, hanımlarına bulduğundan ve imkânın­dan fazlasını harcamakla yükümlü kılmamış; eline geçiremediği şeyleri har­camakla yükümlü tutmamıştır.

Burada fiilden önce istitaatın varlığının sözkonusu olduğu anlatılmak İs­tenmemektedir. Bu açıklamayı da İbnu’t-Tayyıb yapmıştır. Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Allah hiç bir nefse ona verdiğinden başkasını yük-lemez” (et-Talak, 65/7) buyruğudur. [115]

  1. Biz, onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız. Altlarından ırmaklar akar. “Bizi buna ileten Allah’a hamd olsun. Allah bizi bu yola iletmesiydi kendiliğimizden bunu bulmuş ola­mazdık. Andolsun ki, Rabbimizin peygamberleri hakla gelmiş­ti” derler. Onlara: “Yapmaya devam ettiklerinize karşılık miras­çısı kılındığınız cennet İşte budur” diye seslenilir.

Şanı yüce Allah, cennet ehline vereceği nimetler arasında onların kalple­rinden her türlü kini çekip alacağını da zikretmektedir. “Dışarı çıkar­mak;” ise, kalplerde gizli bulunan kin demektir. Çoğulu şek­linde gelir. Yani Biz, cennette dünyada iken kalplerinde bulunan kin türün­den ne varsa onu gidermiş olacağız. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Kin, cennetin kapısında develerin çöküş yeri gibi olacaktır. Allah onu mü’minlerin kalbinden almış olacaktır.” [116]

Ali (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Osman, Talha ve ez-Zübeyr’in yüce Allah’ın haklarında: “Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız” dediği kimselerden olacağımızı ümid ediyorum.

Yine denildiğine göre, cennette kinin sökülüp atılması, mevkii itibariyle aralarındaki üstünlükten ötürü birbirlerini kıskanmayacakları anlamındadır. Bir başka açıklamaya göre bu durum, cennet içkisinden içmenin bir sonu­cudur. Bundan dolayı yüce Allah; “Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirecektir” (el-İnsan, 76/21) diye buyurmaktadır. Yani, kalplerde bu­lunan her türlü kötülüğü temizleyecektir. Nitekim ilende buna dair açıkla­malar, el-İnsan Sûresi (işaret olunan âyet-i kerimede) ve ez-Zümer Sûresi’nde (39/73-75- âyetin tefsirlerinde) yüce Allah’ın izniyle gelecektir.

“BİZİ buna ileten Allah’a hamd olsun…” Yani, bize doğru yolu gösterme­si, bizi hidayete iletmesi suretiyle bu mükâfata ulaştıran Allah’a hamd olsun. Bu da Kaderîye’nin görüşlerini reddetmektedir.

“Allah bizi bu yola iletmeseydi kendiliğimizden bunu bulmuş olamaz­dık” buyruğunda ” …mazdık” lafzında İbn Âmir “vav” harfini düşür­müştür. Diğerleri ise bu “vav” harfini okumuşlardır, “BİZ hidayet bul-muş…Maki “lam”, “kım-ı key” diye bilinir. Allah bizi bu yola iletmeseydi” buyruğu rel’ mahallindedir.

” Onlara seslenilir” kelimesinin aslı, şeklindedir. ise, şeddelisinden tahfif edilmiş olarak nasb mahallindedir. ” cen-net(İniz) işte budur diye…” aniamındadır.

Aynı zamanda bu, kendisine seslenilen şeyin açıklaması da olabilir. Çün­kü nida, bir söz söylemektir. O takdirde i’rabta mahalli olmaz. Yani onlara: İşte sizin cennetiniz budur, denilir. Çünkü onlara bu cennet dünya hayatın­da iken vadolunmuş idi. Bunun da anlamı: Size daha önceden vadotunmuş bulunan sizin cennetiniz işte budur. Ya da bu sözler, kendilerine uzaktan cen­neti görecekleri vakit ve cennete girmeden önce söylenecektir.

“Yapmaya devam ettiklerinize karşdık mirasçısı kılındığınız cennet iş­te budur.” Amellerinize mukabil ve Allah’ın rahmet ve lütfuyla kendilerine girdiğiniz ve böylelikle mirasçı kılındığınız cennet işte budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu. büyük lütuf Allah’tandır.” (en-Nisa, 4/70) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onları kendinden bir rahmetin ve bir lütfün içine sokacak…” (en-Nisa, 4/175)

Müslim’in Sahih’inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: “Sizden hiçbir kim­senin ameli kendisini cennete asla sokamayacaktır.” Sen de mi Ey Allah’ın Rasulü, demeleri üzerine şöyle buyurdu: “Ben dahi. Allah’ın kendinden bir rahmete ve bir lütfa beni bandırması hali müstesna,” [117]

Sahih’İn dışındaki hadis kaynaklarında da şöyle denmektedir: “Cennet ve cehennemde konaklayacak yeri bulunmayan hiç bir kâfir ve hiç bir mü’min yoktur. Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikleri vakit, cennet, cehennemliklere kaldırılır. Onlar cennet içindeki konaklarına bakar­lar. Kendilerine: Eğer Allah’a itaal ile amel etmiş olsaydınız, işte konaklaya­cağınız yerler buralardı, denilir. Sonra da şöyle denilir: Ey cennet ehli, dün­yada iken yapageldikleriniz ile onlartn konaklarına mirasçı olunuz. Sonra da onlann konaklan cennet ehli arasında pay edilir.” [118]

Derim ki: Müslim’in Sahih’inde de şöyle denmektedir: “Müslüman bir kim­se öldü mü, mutlaka Allah onun yerine cehenneme bir yahudi yahut bir hris-tiyanı girdirir,” [119]

Bu da aynı şekilde bir mirastır. O, lütfüyla dilediği kimseye nimet vere­cektir, adaleti gereğince de dilediğini azaplandıracaktır. Özetle, cennete ve cennetteki mevkilere ancak Allah’ın rahmetiyle” erişilebilir. Cennetlikler, amelleriyle cennete girecek olsalar dahi, O’nun rahmetiyle oraya mirasçı ol­muşlar ve O’nun rahmetiyle oraya girmiş olacaklardır.

Zira onların amelleri de O’nun bir rahmeti ve onlara bir lütfudur. Mirasçısı kılındığınız” idğamsız olarak okunmuştur. Aynca “te” harfi (peltek)se harfine idğam edilerek de okunmuştur. [120]

  1. Cennetlikler, cehennemliklere: “Kahirimizin bize vadettlğlni hak bulduk. Siz de Rabbİnjzin vadettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar da: “Evet” derler. Bunun üzerine arala­rında bir münadi: “Allah’ın laneti zulmedenlere olsun” diye ses­lenir.

“Cennetlikler cehennemliklere…” diye seslenirler. Bu seslenişlerinde-ki sorulan azarlamak ve ayıplamak anlamındadır.

“…bulduk” buyruğu -bir önceki âyette geçen- “Sizin cennetiniz işte budur diye” buyruğu gibidir. Yani biz, ger­çek şu ki Rabbimizin bize vadettiğini hak olarak bulduk anlamındadır. Bu­nun da aynı nida olduğu söylenmiştir.

“Bunun üzerine aralarında bir münadi… seslenir.” Nida eder ve yük­sek sesle söyler demektir. Meleklerden birisinin böyle sesleneceğine işaret olunmaktadır. “Aralarında” zarftır. el-A’meş ve el-Kİsaî, “evet” anla­mındaki kelimeyi “ayn” harfi esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu söyleyişe göre “ayn” harfinin sakin olması da mümkündür. Mekkîder ki: Bu kelimeyi “ayn” harfi esreli olarak okuyan kimse, soruya cevap olarak kulla­nılan ve yine onun gibi söylenerek deve, inek ve koyun türü hakkında kul­lanılan ‘ın arasındaki farka dikkat çekmek ister, Hz. Ömer’in soruya ce­vap olarak verilmesi halinde “ayn” harfinin üstün okunuşunu kabul etmediği ve; diye söyle dediği rivayet edilmiştir.

Vadetmek ve tasdik etmek anlamındaki” kelimenin iki ayrı söyleyişidir. Vadetmek anlamı, olumlu olarak soru sormak halinde sözkonu-su olur. Meselâ, “Zeyd kalkacak mı? sorusuna diğerinin, evet” diye cevap vermesi gibi. Tasdik anlamı ise meydana gelmiş bir şey hak­kında haber vermek halinde sözkonusudur. Mesela; şu şu oldu diye söyle­yen birisine ötekinin; “Evet” demesi gibi.

Olumsuz bir somya, olumlu olarak cevap; “Diye” verilir. Meselâ, bir kimseye: Ben sana ikramda bulunmadım mı diye sorulacak olursa, olumlu olarak cevap; Evet (bulundun) şeklinde verilir. Buna göre; bu âyet-i kerimede görüldüğü gibi olumlu soruya cevap için kullanılır. ise, olumsuz soruya olumlu olarak cevap vermek için kullanılır. Nitekim yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Ben sizin Rabbiniz değümi-yim? Onlar da evet (Rabbimizsin)… demişlerdi.” (el-A’raf, 7/72)

el-Bezzî, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisaî; “Muhakkak Allah’ın la­neti…” diye okumuşlardır ki, asıl şekli böyledir. Diğerleri ise “nun” harfini şed-desiz olarak; ve “lanet” kelimesini de mübtedâ olarak merfu’ okumuş­lardır. Buna göre; her iki kıraate göre de cer harfinin ıskatı (düşürül­mesi) ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte “nun”un şeddesiz olarak okunması halinde i’rabtan mahallinin olmaması ve daha önce geçtiği gibi açık­layıcı (müfessire) olması da mümkündür,

el-A’meş’in ise, “hemze”yi esreli olarak, “Muhakkak ki Allah’ın laneti” şeklinde okuduğu da nakledilmiştir. Bu ise, mahzuf “kale: dedi ki” tak­dirine binaen böyle okunur. Nitekim Kûfelİler de yüce Allah’ın şu buyruğun-daki (Ali İmran, 3/39’dakt) “hemze”yi bu şekilde esreli olarak okumuşlardır “O, mihrabta durmuş namaz kılarken melekler Ona şöyle seslendi: Muhakkak Allah…”

Rivayet edildiğine göre Tavus, Hişam b. Abdulmelik’in huzuruna girmiş ve ona şöyle demiş: Allah’tan kork ve o sesleniş gününden sakın. Hişam, ken­disine: Sesleniş günü de ne oluyor? diye sorunca, Tavus ona: Yüce Allah’ın: “Bunun üzerine aralarında bir münadi: Allah’ın laneti zulmedenlerin üzerine olsun diye seslenir” buyruğunu okuyunca Hişam bayıldı. Tavus da şöyle dedi: Bugünün niteliği karşısındaki zillet bu olunca, ya bugünün göz­le görüleceği vakit zillet nasıl olacak? [121]

  1. Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar, onu eğriltmek isteyenler­di. Onlar, ahireti de inkâr ederlerdi.

Yüce Allah’ın: “Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar…” buyruğu sıfat ol­mak Üzere; Zulmedenlere” ait bir sıfat olarak cer mahallindedir. Bununla birlikte; “Onlar,” yahut; “Şunları kastediyorum ki” la­fızlarının takdiri ile ref veya nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani: Dünya hayatında insanları İslâm’dan alıkoymaya devam edenler… Anlam, en­gel olmak, alıkoymak anlamını veren; dan gelmesi halinde böyle, ya­hut da kendilerini Allah’ın yolundan alıkoyanlar, yani yüz çevirenler anlamın­da da olabilir. Bu ise, “Yüz çevirme”den gelir.

“Onu eğriltmek isteyenlerdi.” Onun eğri olmasına çalışan, onu yeren ve böylelikle ona iman etmeyen kimselerdi. Benzer anlamdaki açıklamalar da­ha önceden (Âl-i İmran, 3/99- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar, âhireti de inkâr ederlerdi,” Burada; “…lerdi” anlamında­ki nakıs fiil hazfedilmiştir ki, bu çokça görülen bir şeydir. [122]

  1. Onların ikisi arasında bir perde ve Â’râf üzerinde de her biri­ni yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennet ehline: “Selâmun aleykum” diye seslenirler. Bunlar, henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir.

“Onların İkisi arasında bir perde… vardır.” Önceden her ikisinden de söz edildiği için cennet ile cehennem arasında bir engel, yani bir sur vardır demektir. Bu, yüce Allah’ın: “Aralarında kapısı olan bir duvar çekilmiş ola­caktır” (el-Hadid, 57/13.) buyruğunda sözü edilen surdur.

“A’râf üzerinde” yani, A’raPın surları üzerinde “her birini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” Atın yelesi ve horozun ibiği anlamındaki; tabirleri de buradan gelmektedir. Abdullah b. Ebİ Ye-zid, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: A’raf, yüksek olan şey de­mektir. Mücahid de İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: A’raf, ho­rozun ibiği gibi yükseklikleri (burçları) bulunan bir surdur. Sözlükte A’raf, yüksekçe yer demektir. Ve bu, çoğuludur.

Yahya b. Adem der ki: Ben, el-Kisaî’ye A’rafın tekilini sordum, sustu. Bu­nun üzerine dedim ki: Bize İsrail anlattı, o, Cabir’den, o, Mücahid’den, o, İbn Abbas’tan dedi ki: A’raf, horozun urfu (ibiği) gibi yüksekliği bulunan bir sur­dur. O da, Allah’a yemin ederim ki öyledir. Tekili budur. Yani “urf’ diye ge­lir. Çoğulu da A’raf geiir. Ey köle,, haydi kalem kâğıt getir, dedi ve bunu yaz­dı.

Buradaki ifade, övgü sadedindedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Öyle adamlar ki, onları ne ticaret, ne alış veriş Allah’ı anmaktan… oyalar.” Cen-Nur, 24/37)

İlim adamları, A’raf ta bulunanlar hakkında açıklamalarda bulunmuş ve bu konuda on ayrı görüş ortaya çıkmıştır:

1- Abdullah b. Mes’ud, Huzeyfe b. el-Yeman, İbn Abbas, eş-Şa’bî, ed-Dah-hâk ve İbn Cübeyr derler ki: Bunlar, hasenatı ve seyyiâtı (iyilik ve kötülük­leri) birbirlerine eşit gelecek bir topluluktur. İbn Atiyye der ki: Hayseme b. Süleyman’ın Müsned’inde (15. cüz’ün sonlarında), Cabtr b. Abdullah’tan şöyle bir hadis kaydedilmektedir: Cabir dedi ki: Rasulullah (sav) şöyle bu­yurdu: “Kıyamet günü teraziler kurulur. İyilikler ve kötülükler tartılır. İyilik­leri kötülüklerinden, bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi cennete girer. Kö­tülükleri de iyiliklerinden bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi de cehenneme girer.” Ey Allah’ın Rasulü denildi, ya iyilik ve kötülükleri bir birine eşit ola­nın durumu ne olacak? Hz. Peygamber şöyle buyurdu; “İşte bunlar A’rafta-kilerdir. Cennete girmedikleri halde oraya girmeyi umanlardır. “[123]

2- Mücahid der ki: Bunlar salih, fakih ve ilim adamı kimselerdir.

3- Bunların şehidler oldukları da söylenmiştir ki, bunu el-Mehdevî zikret­mektedir.

4- el-Kuşeyrî der ki: Bunların, mü’mirilerin faziletlileri ile şehidler olduk­ları söylenmiştir. Bunlar, kendileriyle uğraşmayı bir kenara bırakmış, insan­ların durumlarıyla ilgilenmeye kendilerini vermişlerdir. Cenehennem ashabı­nı görecekleri vakit, Allah’ın kendilerini cehenneme göndermesinden O’na sı­ğınırlar. Çünkü, her şey Allah’ın kudreti içerisindedir. İnsanın bilgisinden fark­lı olan şey de O’nun kudreti dahilindedir. Cennetlikleri gördükleri vakit ise -ki, henüz oraya girmemiş olacaklar- oraya gi rmeyi ümiL ederler.

5- Şurahbil b. Sa’d der ki: Bunlar babalarına asi olarak Allah yolunda ci­hada çıkıp şehid olan kimselerdir. Taberî bu hususta Peygamber (say)’dan bir hadis de zikretmektedir. Bunların, babalarına asi olmaları ile şehid düş­meleri denk gelecektir.

6- es-Sâ’lebî de senedini kaydederek İbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “A’râf üzerinde de… adamlar vardır” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmek­tedir: A’raf, sıratın üzerinde yüksekçe bir yerdir. Orada Abbas, Hamza, Ali b. Ebi Talib ve Zülcenehayn olan Cafer (i Tayyar) olacaktır. (Allah onlardan ra­zı olsun). Bunlar, kendilerini seven kimseleri yüzlerinin aklığı ile, kendile­rine buğzederüeri de kara yüzlerinden tanıyacaklardır.

7- ez-Zehravî der ki: Bunlar kıyamet gününde insanlar hakkında yaptık­larına dair şahidtik edecek adaletli kimselerdir ve bunlar her ümmette var­dır. en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Bu, bu hususta söy­lenen sözlerin en güzelidir. Bunlar, cennet ile cehennem arasındaki surun üze­rinde bulunacaklardır.

8- ez-Zeccâc, bunlar bir takım nebilerin kavmidirler, demiştir.

9- Denildiğine göre bunlar, dünya hayatında iken küçük günahları bulu­nan, fakat acı ve musibetlerle bu günahları keffaret olunmayan, bununla bir­likte büyük günahları da olmadığından dolayı cennete girmeleri alıkonulan kimselerdir. Böylelikle bundan ötürü üzülsünler ve bu da onların işledikle­ri küçük günahların bir karşılığı olsun. Hatta Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim, A’raftakilerden olmayı temenni etmiştir. Çünkü onun görüşüne göre A’rafta bulunan kimseler küçük günah sahibi kimselerdir.

10- Bunların, zina mahsulü çocuklar oldukları da söylenmiştir. Bu görü­şü el-Kuşeyrî, îbn Abbas’tan nakletmiştir.

Bundan başka bunlann bu sur üzerinde görevli melekler oldukları da söy­lenmiştir. Bu melekler, cennet ve cehenneme girmelerinden önce kâfirlerle mü’minleri birbirlerinden ayırt ederler. Bu görüşü Ebu Midez zikretmiştir. Ken­disine: “Adam” denilmez denilince, şu cevabı vermiş: Onlar (hakkında kul­lanılan zamir ve kipler) erkekler için kullanılanlardır. Dişiler için kullanılan zamir ve kipler onlar hakkında kullanılamaz. O bakımdan “adamlar” Iaf2inında onlar hakkında kullanılmış olması uzak bir ihtimal görülemez. Nitekim yü­ce Allah’ın şu buyruğunda da “adamlar” lafzı cinler hakkında kullanılmış­tır: “Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazt adamlar, cinlerden bazı adamla­ra sığınırlardı…” (el-Cin, 72/6)

İşte bu melekler mü’minleri de kâfirleri de alâmetleriyle tanırlar. Mü’min-lere cennete girişlerinden önce cennete girecekleri müjdesini verirler. Mü’minler ise cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girecekleri umudu­nu taşırlar. Cehennemlikleri görecekleri vakit de kendilerinin azaptan kur­tulmaları için dua ederler.

İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre A’raf üzerinde cen­net ehlinden olmakla birlikte cennete girişleri gecikecek ve anlatılan şekliy­le her iki kesimi görerek ibret alacak bir takım adamlar bulunacaktır.

“Her birini yüzlerinden tanıyan adamlar” buyruğuna gelince, her biri­ni alâmetleriyle tanıyan adamlar olacaktır, demektir. Bu ise, cennet ehli hakkında yüzlerin aklığt ve güzelliği, cehennem ehli hakkında da yüzlerin karanlığı ve çirkinliği ile buna benzer, bunların gidecekleri yer ile ötekile­rinin gidecekleri yere dair bilgilerle tanınacaklardır.

Derim kt: Konu İle ilgili rivayetlerin ve açıklamaların birbirlerini tutmama­sı dofcıyısla kesin bir şey söylemeye imkân yoktur. Allah işlerin gerçeğini en iyi bilendir. Diğer taraftan şu açıklamalar da yapılmıştır: A’raf kelimesi urfun çoğuludur. Bu ise, yüksek ve yukarı her yerin adıdır. Çünkü, bu yüksekliği ile daha aşağıda olan yerlere nisbetle daha çok tanınır (A’refdir).

İbn Abbas der ki: A’raf, sırat üzerindeki yüksekçe burçlar demektir. A’raPın, Uhud dağı olduğu ve oraya konulacağı da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: ez-Zehravî’nin naklettiği bir hadise göre Rasululîah (say) şöyle buyur­muştur: “Şüphesiz Uhud, bizi seven bizim de kendisini sevdiğimiz bir dağ­dır. O, kıyamet gününde cennet ile cehennem arasında konulacak ve orada herkesi simalarından tanıyacak bir takım kimseler alıkonulacaktır. Bunlar, in-şaallah cennet ehlindendirler.”

Safvan b. Siileym’den de bir başka hadis naklederek Peygamber (sav)’ın şu buyruğunu zikretmektedir: “Muhakkak Uhud, cennetin rükünlerinden (esaslarından) birisinin üzerinde bulunacaktır.” [124]

Derim ki: Ebu Ömer de Enes b. Malİk’den naklettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Uhud, bizi seven ve bizim de kendisini sevdiği­miz bir dağdır. Ve şüphesiz ki o, cennetin tümsek bahçelerinden birisinin üze­rinde olacaktır.”[125]

A’ı-aftakiler: “Cennet ehline…” cennetliklere: “Selamun aleykum” diye seslenirler. Yani onlara, selamun aleykum diyeceklerdir. Bunun, sizier ceza­dan esenliğe kavuştunuz, kurtuldunuz anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Bunlar henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir.” Ya­ni, A’raitakiler lıeniiz cennete girmemiş olacaklardır. Bu açıklamaya göre “fa­kat girmeyi uman kimselerdir” buyruğu, onlar oraya gireceklerini biliyor­lar, anlamına gelir.

Tama’ (ummak)’ın bilmek (ilim) anlamına kullanılması, sözlükte bilinen bir husustur ki, bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmekledir. Aynı zamanda bu, İbn Abbas, İbn Mes’ud ve başkalarının da görüşüdür. Ve bu görüşe göre bura­da kastedilen A’raftakiterdir.

Ebu Miclez ise şöyle demektedir: Bunlardan kasıt, cennet ehlidir. Yani, A’raftakiler cennettekiler henüz cennete girmemiş olduklun halde onlara, se­lamun aleykum diyeceklerdir. Bununla birlikte A’rat’takiierin yanından geçen mü’minleri cennete girmek hususunda umutlandırırlar.

Yüce Allah’ın: “Selamun aleykum” buyruğu ile Henüz oraya girmeyen” kelimeleri üzerinde vakıf yapılır. Ondan sonra da; “Fakat girmeyi uman kimselerdir” buyruğu ile başlanılır. Ya­ni onlar, oraya girmeyi umut ederler anlamındadır. Bununla birlikte “Fakat girmeyi uman kimselerdir”in hal olması da mümkün­dür, o takdirde anlam şöyle olur: A’raf sahiplerinin yanından geçen mü’min-ler, orayı umdukları halde değil de ummadıkları halde oraya girmiş olacak­lardır. Bu takdirde; “Henüz oraya girmeyen…” kelimesi üzerin­de vakıf yapılmaz. [126]

47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman da: “Rabbimİz, bizi bu zalimler topluluğu İle beraber bulundurma” diye dua ederler.

Yüce Allah’ın: “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman” bu-

yuruğundaki;” Taraf kelimesi, karşı karşıya gelme ciheti demektir. Bu kelime gibi “tiFal” vezninde mastar olarak yalnızca iki kelime gelmiştir ki bun­lar: kelimeleridir. Bu vezindeki diğer mastarlar İse üstün iledir.

gibi. Esreli olarak bu vezindeki isimler ise pek çoktur, kelimeleri gibi.

“Dİyc dua ederler” buyruğunda kastedilenler, A’raftakilerdir. Duaları da şöyle olacaktır: “Rabbimiz, bizi bu zalimler topluluğu ile beraber bulun­durma.” Yüce Allah’tan kendilerini zalimlerle birlikte bulundurmamasını is-tiyeceklerdtr. Halbuki, Allah’ın onları zalimlerle birlikte bulundurmayacağı­nı da bilmektedirler. Böyle bir dua, Allah’ın huzurunda zilletlerini arzetmek için yapılacaktır. Nitekim, cennetliklerin yapacakları şu dua da buna benze­mektedir: “Rabbimiz, nurumuzu bize tamamla…” (et-Tahrim, 66/8) Yine cen­netlikler “Allah’a hamd olsun” diye dua edeceklerdir ki, bu da yüce Allah’a şükür olmak üzere yapılacak bir duadır. Ayrıca bu duayı yapmaktan dolayı da onlar bir zevk alacaklardır. [127]

  1. A’râftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bir takım adamlara sesle­nerek şöyle derler: “Çokluğunuzun da, büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.
  2. “Kendilerini Allah’ın, rahmetine erdirmeyeceğine yemin etti­ğiniz kimseler bunlar mıydı? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiç bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir).”

Yüce Allah’ın: “Arâftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bîr takım adamla­ra” cehennemliklerden tanıdıkları bir takım kimselere “seslenerek şöyle der­len Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.”

Yani,’ sizin dünyalığınızın çokluğu da, imana karşı büyüklenmenizin de bir faydası olmadı.

Bilal, Selman, Habbab ve benzerleri fakir mü’minlerden olan bir toplulu­ğa işaret ile, dünyada iken “kendilerini AİJah’m” âhirette “rahmetine er­dirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?” Bu sözleriyle ce­hennemlikleri azarlayacaklardır.

“İşte (onlara) girin cennete… (denilmiştir)” diye söylemek suretiyle kederleri ve hasretleri daha da artırılmış olacaktır.

tkrime, “elif”siz olarak ve “dal” harfi de üstün olarak;”İşte cen­nete girdiler” diye okumuştur. Talha b. Musarrif ise, “hı” harfi esreli olarak mazi (ve meçhul) bir fiil olmak üzere; “Cennete girdirilmiş.ler-dir,” diye okumuştur.

Âyet-i kerime, A’raftakilerin melekler yahut peygamberler olduğuna de­lalet etmektedir. Çünkü, onların bu sözleri, yüce Allah’tan aldıkları bir habe­ri bildirmektir. Ancak, A’raftakileri günahkâr kimseler olarak kabul edenle­rin görüşüne göre, Araftakilerin cehennemliklere söyleyecekleri sözler, “bü-yüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı” ile sona ermekte, buna karşılık: “Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğine…” âyeti ise, yü­ce Allah’ın, dünya hayatında söyledikleri sözler dolayısıyla cehennemlikle­re azar olmak üzere söyleyeceği sözler olacaktır. Bu görüş İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir, birinci görüş ise, el-Hasen’den riVayet edilmiştir,

Bunun, A’raftakiler üzerinde görevli bulunan meleklerin söyleyecekleri söz­lerden olduğu da söylenilmiştir. Çünkü cehennemlikler, A’raftakilerin ken­dileriyle birlikte cehenneme gireceklerine dair yemin edecekler, melekler ise buna karşılık Araftakilere: “Haydi cennete girin. Sizin için bir korku yok­tur ve siz üzülecek de değilsiniz” diyeceklerdir. [128]

  1. Cehennemlikler, cennetliklere: “Bize biraz su veya Allah’ın si­ze İhsan ettiği rızıktan akıtın” diye seslenirler. Onlar İse: “Doğ­rusu Allah bunları kâfirlere haram kılınıştır” derler.

Yüce Allah’ın: “Cehennemlikler, cennetliklere: Bîze biraz su veya Al­lah’ın size ihsan ettiği rızıktan akıtın diye seslenirler” buyruğuna dair açık­lamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [129]

  1. Cehennemliklerin Kabul Edilmeyecek Olan Talepleri:

Yüce Allah’ın: “Cehennemlikler… diye seslenirler” buyruğu ile ilgili ola­rak şöyle denilmiştir: A’raftakiler cennete girdikten sonra cehennemlikler de umutlanarak şöyle diyeceklerdin Rabbimiz, cennette bizim akrabalarımız var.

Onlarla görüşmek, onlarla konuşmak üzere bize izin ver. Cennetlikler ise, bunîan yüzlerinin karalığından dolayı tanımayacaklar. Cehennemlikler: “Bi­ze biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği raıktan akıtın” diyecekler. Bu buy-ruk da, Ademoğlunun, azapta olsa dahi yemekten ve içmekten müstağni ka­lamayacağını açıklamaktadır,

“Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler.” Cennetteki yiyecek ve içecekleri kâfirlere haram kılmıştır, demektir. Âyet-i kerimede geçen; “kelimesinin masıarı olan “ifâda”, geniş­lik vermek, bolluk vermek demektir. [130]

  1. İhtiyaç Sahiplerine Su Vermenin Fazileti:

Bu âyet-i kerimede su ihtiyacını karşılamanın en faziletli ameller olduğu­na delil vardır. İbn Abbas’a hangi sadaka daha faziletlidir diye sorulmuş, o da: Su diye cevap vermiştir. Sîzler, cehennemliklerin cennetliklerden yardım isteyecekleri vakit: “Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği riziktan akı­tın” diyeceklerini bilmiyor musunuz?

Ebû Davud’un rivayetine göre de Sa’d, Peygamber (sav)’a gelip şöyle sor­muş: Sadakanın hangi türünü daha çok seversin? Hz. Peygamber: Su diye bu­yurmuş. [131]

Bir rivayette de: Bunun üzerine Sa’d bir kuyu kazarak: Bu da Sa’d’ın an­nesi için, demiş. [132]

Enes’den dedi ki: Sa’d dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü, Sa’d’ın annesi sadaka­yı severdi. Onun yerine benim tasaddukta bulunmamın bir faydası olur mu? Hz. Peygamber: “Evet, sana suyu tavsiye ederim” dîye buyurmuş.[133]

Bir başka rivayette de Peygamber (sav), Sa’d b, Ubede’ye annesinin adı­na su tasadduk etmesini emretmiştir.[134]

işte bu, su tasadduk etmenin Allah nezdinde yaklaştırıcı ibadetlerin en bü­yüklerinden olduğunu göstermektedir: Kimin günahı çoğalırsa o, başkaları­nın su ihtiyacını karşılamaya baksın. Diğer taraftan yüce Allah’ın, köpeğe su verenin günahlarını bağışladığı rivayette belirtilmiştir. Ya mü’min ve muvah-hid bir kimseye su verip ihtiyacını karşılayarak canına can katan kişinin du­rumu ne olur!

Buhârî’nin Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayetine göre Rasuİullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Bir adam yolda yürürken oldukça susamış. Bunun üzerine bir ku­yuya inerek oradan su içmiş, sonra çıkmış. Bu sefer susuzluktan toprak yi­yen bir köpek görmüş: Benim susadığım gibi bu köpek de susamış diyerek (kuyuya İnmiş) ve ayakkabısına su doldurarak ağzına almış, sonra kuyudan çıkmış, köpeği sulamış. Allah da bu amelinden dolayı övmüş ve ona mağfi­ret buyurmuş.” Aslıab: Ey Allah’ın Rasulü demiş. Bizim hayvanlara yaptıkla­rımızdan dolayı ecir almamız da sözkonusu mudur? Hz. Peygamber şu ceva­bı vermiş: “Ciğeri nemli (canlı) her bir varlığa yapılan iyilik dolayısıyla bir ecir vardır.” [135]

Bunun tam aksi bir rivayet de Müslim tarafından nakledilmektedir. Abdul­lah b. Ömer’den rivayete göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir ka­dın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi dolayısıyla azap görmüştür. Ve bun­dan dolayı cehenneme girmiştir. O kediyi hapsetti-. Kendisi yiyecek ve içe­cek bir şey vermediği gibi yerin haşeratından yemek için onu serbest de bı-rakmadı.” [136]

Hz. Aişe’den rivayet edilen hadise göre de Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: “Müslüman bir kişiye kim suyun bulunduğu yerde bir içim su vere­cek olursa, adeta bir köle azad etmiş gibi olur. Yine müslüman bir kimseye su bulunmayan bir yerde bir içim su verecek olursa, ona hayat vermiş gibi olur.” Bu hadisi de İbn Mace Sünen’inde rivayet etmiştir. [137]

  1. Mülkiyet Altına Alınmış Su:

Havuz ve kırbasında bulunan suyun sahibi, başkalarına göre o suda da­ha bir hak sahibidir ve istediği kimselere bu suyu vermeyebilir, diyenler bu âyet-i kerimeyi delil göstermişlerdir. Çünkü cennetliklerin: “Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” şeklindeki sözleri; sizin bunlarda bir hak­kınız yoktur, anlamındadır.

Buhârî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu anlamda olmak üzere; “Havuz ve kırba sahibinin suyunda daha bir hak sahibi olduğu görüşünde olanlar” diye bir başlık açmakta ve bu başhk altında Ebu Hureyre’nin Peygamber (sav)’den naklettiği şu buyruğunu zikretmektedir: “Nefsim elinde olana ye­min ederim ki, yabancı develer nasıl su havuzundan uzaklaştırılıyor ise, ben de Havuzumdan bir takım kimseleri öylece uzaklaştıracağım. ” [138]

el-Mühelleb der ki: Havuz sahibinin suyunda başkalarına göre daha bir hak sahibi olduğunda hiç bir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Hz. Peygamber: “Şüphesiz bir takım kimseleri… Havuzumdan uzaklaştıracağım” diye bu­yurmuştur. [139]

  1. Dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının ken­dilerini aldattığı kimseler, kendileri nasıl bir güne kavuşacak­larını unuttular. Onlar, âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettiler­se, Biz de bugün onları öylece unuturuz.

Bu âyet-i kerimedeki; “Kendileri” lafzı, “kâflrlere’in sıfatı ola­rak cer mahaJlindedir. Uygun bir takdir ile ref veya nasb olması da müm­kündür. Bu sözlerin, cennet ehlinin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söy­lenmiştir.

“Bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttularsa… Biz de bugün onları öyle­ce unuturuz.” Yani onlar, bugün amel etmeyi terkedip nastl yalanladılarsa, Biz de onları böylece cehennemde bırakırız.

“Âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse” buyruğu da atfedilmiştir, Yani, bilerek nasıl inkâr ettilerse, Biz de onları böylece azapta bırakırız. [140]

  1. Andolsun ki Bİ2 onlara, iman edecek bir kavme hidayet ve rah­met olmak üzere, ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir Kitap getirmişizdir.

“Andolsun ki Biz onlara… bir Kitap” yani Kur’ân-ı Kerim “getirmişizdir” demektir. “İman edecek bit kavme hidayet ve rahmet olmak üzere ilme da­yanarak.” Nezdimizden bilgiye istinaden; her hangi bir yanılma ve yanlışlık sözkonusu olmaksızın; uzun uzadıya açıkladığımız… Özerinde dikkatle düşü­nen kimsenin bilip öğreneceği şekilde açıkladığımız “bir Kitap getirmişizdir.”

Buradaki; “Uzun uzun açıkladığımız” buyruğunun, kısım kısım anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Hidayet ve rahmet olmak üzere” buyruğunu ez-Zeccâc; Hidayete ileten ve rahmet özelliğini taşıyan diye açıklayarak, Kitabın bu özelliğini “Uzun uzadıya açıkladığımız” buyruğundaki zamirden hal olarak kabul etmiştir. ez-Zeccâc der ki: Bunun, şeklinde, o bir hidayet ve bir rahmettir, anlamında olması da mümkündür. Denildiğine göre, “Bir kitap” dan bedel olmak üzere “Bir hidayet ve rahmet (olan bu kitap)” şeklinde olması da mümkündür.

el-Kîsaî ve el-Ferra da derler ki: “Bir kitap”ın sıfatı olmak üzere “Hidayet ve rahmet” şeklinde esreli okuyuş da mümkündür. el-Ferra ayrıca şöyle demektedir: Bu da yüce Allah’ın: Ve bu, indirdiğimiz bir Kitaptır, mübarektir” (el-En’âm, 6/92) buyruğu gibidir.

“İman edecek bir kavme” buyruğunda özellikle iman edeceklerin zikre­dilmesi, ondan yararlanacak kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. [141]

  1. Onlar, zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden baş­kasını mı bekliyorlar? O’nun bildirdiklerinin çıkacağı günde, ev­velce O’nu unutanlar derler ki: “Gerçekten de RabbimİZİn pey­gamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim için şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu? Yahut, işlediklerimizden başka­larını İşleyelim diye geri döndürülür müyüz?” Onlar, kendile­rini gerçekten hüsrana uğratanlardır. Uydurageldikleri şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmişlerdir.

Yüce Allah’ın: Onlar, zamanı gelince bildirdikleri­nin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar?” buyruğundaki “te’vîi” kelimesi, den türemiş bir kelime olarak hemzelidir. Medineliler ise, hem-2eli kelimeleri hafifleterek okurlar.

Âyet-i kerimedeki “nazar”, intizar yani, beklemek anlamındadır. Bu da şu demektir. Onlar Kur’an-ı Kerim’de kendilerine vadolunan ceza ve hesaptan başkasını mı bekliyorlar?

Buradaki in, kıyamet gününe bakmak (o günü beklemek)’den gel­diği de söylenmiştir. Buna göre “Onun bildirdiklerinin gerçekleşmesi” buy­ruğundaki o zamiri Kitab’a raci oiur.

Kitabın bildirdiklerinin te’vili ise, yüce Allah’ın o Kitapta vadetmiş oldu­ğu öldükten sonra diriliş ve hesaptır. Mücahid’e göre “onun te’vîli”nden ya­ni bildirdiklerinin gerçekleşmesinden kasıt, cezasıdır. Bu da onların Kitabı ya­lanlamalarının cezası demektir. Katade ise bunun, akibeti anlamına geldiği­ni söylemiştir ki, bu açıklamalar birbirine yakın anlamlar ifade eder.

“Onun bildirdiklerinin çıkacağı günde” yani, kıyamet gününde bildir­diklerinin akibetleri görülüp ortaya çıkacağı vakit, anlamındadır. ” Günde” kelimesi İse “Derler” ile nasbedilmiştir. Yani: O’nun bildir­dikleri gerçekleşeceği gün gelmeden önce, O’nu unutanlar şöyle diyecekler­dir: “Gerçekten de Rabbimizln peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim İçin şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu?” Bu, temenni an­lamını da taşıyan bir sorudur.

“Şefaat edecek” kelimesi ise, sorunun cevabı olduğundan dola­yı hazfolunmuştur. “Yahut… geri döndürülür müyüz.” el-Ferra derki: Buy­ruk: Acaba geri döndürülür müyüz? anlamındadır.

“İşlediklerimizden başkalarını işleyelim diye…” buyruğu hakkında ez-Zeccâc der ki: “Geri döndürülür müyüz” anlamındaki fiil, manaya atfedil-miştir. Yani: Acaba herhangi bir kimse bize şefaat eder, yahut biz (dünyaya geri döndürülür müyüz) anlamındadır.

İbn İshâk “Yahut… işleyelim diye geri döndürülür müyüz?” anlamındaki fiilleri nasb ile okumuştur. Anlamı ise: Ancak, geri döndürülür de işlediklerimizden başkalarını işlersek müstesna, anlamındadır. Nitekim şa­ir şöyle demiştir:

“Ona: Gözlerin ağlamasın dedim. Çünkü biz, ancak

Ya bir mülkü ele geçirmeye çalışıyorum yahut ölür de mazur görülürüz.”

el-Hasen ise, her iki fiili de ref İle okumuştur,

“Onlar kendilerini gerçekten hüsrana uğratanlardır.” Yani, bir türlü ken­dilerine bir fayda sağlayamamışlardır. Kendisine fayda sağlayamamış herkes kendisini hüsrana uğratmış demektir. Nimetleri kaybettiler ve kendilerine sağ­layabilecekleri paylardan mahrum kaldılar, diye de açıklanmıştır.

“Uydurageldiklerİ şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup git­mişlerdir.” Yani, Allah ile birlikte başka bir ilah vardır şeklinde dünyada iken söyledikleri sözlerin batıl olduğu ortaya çıkmış olacaktır. [142]

  1. Şüphesiz Rabbiniz, O Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde ya­rattı. Sonra Arş’a istiva etti. Geceyi durmadan kovalayan gündü­ze O buruyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O’dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbl olan Allah’ın şanı ne yücedir!

Yüce Allah: “Şüphesiz Rabbiniz O Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı gün­de yarattı” buyruğu ile yoktan var etmek kudretine tek basına kendisinin sa­hip olduğunu beyan etmektedir. O halde, yalnızca O’na ibadet etmek gere­kir.

Altı kelimesinin aslı’dır. Araplar, “dal” harfini “sin” har­fine idğam etmek isteyince, “te”nin mahrecinde bir araya geldikleri görüldü­ğünden, her ikisini de “te” olarak çıkarmışlardır. Şöyle de demek mümkün­dür: İki “sin’den birisinin yerine “te” getirilmiş ve bu da “dal” harfine idğam edilmiştir. Çünkü, bunun küçültme ismi; Altıda bircik” şeklinde, ço­ğulu ise, “Altılar” şeklinde gelir. Çoğul ve küçültme isimleri ise, Arapçada isimlerin asıl harflerini ortaya çıkartır.

Yine Araplar: Altıncı derler. diyenler ise, “sin” ye­rine “te” getirmiş (ibdal etmiş) olurlar.

“Yevm: Gün” kelimesi ise güneşin doğuşundan batış vaktine kadar olan süreyi ifade eder. Eğer güneş yoksa bu anlamda “yevm” de yok demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmış ve şöyle demiştir: “Altı gün’den kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göktedn ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden altı gün olduğu da söylenmiştir.

Mücalıid ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu günlerin ilki pazar, sonun­cusu ise cuma günüdür. Bu süreyi yüce Allah zikretmekle birlikte O, bunla­rı bir anda dahi yaratmak dileseydi elbette bunu yapardı. Zira O, bunlara ol demeye ve bunları hemen var etmeye kadirdir. Fakat O, kullara yapacakla­rı İşlerinde yumuşak davranmayı ve sağlam iş yapmayı öğretmek istemiştir. Diğer taraftan kudretinin, meleklere peyder pey zuhur etmesini dilemiştir. Bu ise: Melekleri göklerden ve yerden önce yaratmıştır, diyenlerin görüşüne gö­redir.

Göklerin ve yerin altı günde yaratılmasındaki bir diğer hikmet de şudur; Her bir şeyin O’nun nezdinde bir süresi vardır. Ayrıca O, bununla isyankâr­ları cezalandırmakta acele etmeyi terk ettiğini de açıklamaktadır. Çünkü O’nun nezdinde her bir şeyin bir vadesi vardır. Bu da yüce Allah’ın: “Biz, on­lardan önce kuvvetçe kendilerinden daha çetin olan nice nesiller helak et­tik” (Kaf, 50/36) diye buyurmasından sonra: “Andolsun gökleri, yeri ve ara­larında olanları Biz altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk da dokun­madı. O halde söylediklerine sabret…” <Kaf, 50/38-39) buyruğunu andırmak­tadır.

Yüce Allah’ın: “Sonra Arş’a İstiva etti” buyruğuna gelince, burada “is­tiva meselesi” söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklama­ları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi’l-Büsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ” adlı eserimiz­de açıklamış ve orada bu hususta ondört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah’ın, ci­het ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğun­dan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına gö­re ve müteahhirînin önderlerine göre- O’nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah “yukarı” cihetinde değildir. Zira, O’nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O’nun bir me­kanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların gö­rüşüdür. Selef-i Salihin’in ilk dönemleri ise, Allah’ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah’ın Kitab’ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O’na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah’ın Arş’ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğu­nu inkâr etmiyordu.

İstivâ’nın Arş’a tahsis ediliş sebebi İse, O’nun Allah’ın malılukatının en bü­yüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ’nın keyfiyeti bilinmemek­tedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ’nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid’attir.

Um Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerin­de açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.

İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demek­tir. el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerin­de istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönel­mek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve ga­lip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:

“Bişr, Irak’a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökraeksizin.”

“Adam istiva etti” ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demek­tir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr ise, Ebu Ubeyde’den yüce Allah’ın: “Rahman (olan Allah) Arş’a istiva etti” (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üze­rine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

“Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu.”

Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.

Derim ki: yüce Allah’ın yüksekliği, O’nun şan, sıfat ve melekûtunun yük­sekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğun­dan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte oıtak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.

“Arş’a” buyruğundaki “arş” lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır. el-Cevherî ve başkaları der ki: Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur’an-i Kerim’de de şöyle buyurulmuştur: “Ona tahtını (arş) ta-nımıyacağı bir hale getirin” (en-Neml, 27/41); “Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu.” (Yusuf, 12/10) Arş, aynı zamanda evin tavanı an­lamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmaklann bulun­duğu bolüm demektir. Arşu’s-Simâk ise, el-Awâ’ diye bilinen yıldız grubu­nun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, arştan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise “urûş” diye gelir. Arş, Mek­ke’nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Fi­lan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de; tabiri kullanılır. Şair Züheyr de der ki:

“Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zübyanlılarm ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı.”

Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te’vil edilebilir. Yani, mülk O’ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkla­dık, yüce Allah’a lıamd olsun.

Yüce Allah’ın: “Geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyor.” Yani, ge­ceyi gündüzün üzerine bir örtü gibi bırakıyor. Bu da şu demektir: Gündüzün aydınlığını gideriyor. Böylelikle dünya hayatında gecenin gelişi ile hayat dos­doğru bir şekilde tamam olsun. Çünkü gece sükûn bulmak, dinlenmek için­dir, gündüz de geçimi kazanmak içindir.

Âyet-i kerimedeki; “Bürüyor” kelimesi, “şin” harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunun bir benzeri de er-Ra’d Sûresi’ndedir. (Bk. 13/3- âyet). Bu şekildeki-kıraat ise, Ebu Bekr’in Âsım’dan rivayet ettiği kıraat ile Hamza ve Kisaî’nin kıraatidir. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır ki, bu da ( iJli.i t/itf) şeklinde iki ayrı şivedir. Bununla birlikte kıraat alimleri “Onu örttüğü şeylerle örttü” (en-Necm, 53/54) şeklinde şed­deli olarak icma ile okumuşlardır. Aynı şekilde; “Onları(n gözlerini de) örttük” (Yasin, 36/9) şeklinde icma ile okumuşlardır. O bakımdan her iki okuyuş da bir birine eşittir. Şu kadar var ki, şeddeli okuyuşta tekrar­lama ve çok yapma anlamı vardır. Her ikisi de bir şeyi bir şeye bürümek ma­nasına gelir.

Bu âyet-i kerimede, gündüzün geceye girişi sozkonusu edilmeyerek, on­lardan birisinin amlmasıyla yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. Yüce Al­lah’ın: “Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler” (en-Nahl, 16/81) buyruğu ile, “Ha­yır yalnız Senin elindedir” (Âl-i imran, 3/26) buyruklarında olduğu gibi.

Humeyd b. Kays ise, diye okumuştur ki, bu gündüz gece­yi bürür (örter) demektir. “Durmadan kovalayan” aralıksız olarak onun ar­kasından giden, demektir. “Geceyi… gündüze buruyor” anlamındaki buy­ruk da hal olarak nasb malıallifldedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Yüce Al­lah, geceyi gündüze bürüyen olarak Arş’a istiva etmiştir.

Aynı şekilde “durmadan kovalayan” buyruğu da “gece”den haldir. Ya­ni, geceyi gündüze birbirini kovalayarak bürür anlamındadır.

Cümlenin, hal olmayıp yeni bir cümle olması ihtimali de vardır. “Dur­madan” kelimesi, mukadder bir “kovalayan” lafzından bedel, yahut onun bir sıfatı veya hazfedilmiş bir mastarın sıfatı da olabilir. Yani durmadan ve hızlı­ca kovalayan demektir. lafzı acele, çabuk demektir. ise, hızlıca geri döndü, anlamına gelir.

“Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O’dur.” el-Ahfeş der kir Bu buyruk, “gökleri” kelimesine atfedilmiştir. Yani: Güneşi, ayı… emriyle ram edilmiş olarak yaratan O’dur, anlamına gelir. Abdullah b. Amir’den, “güneş, ay, yıldız” kelimeleri ile “ram edilmişler” anlamındaki kelimelerin, mübtedâ ve haber olmak üzere tümüyle merfu’ okuduğu da rivayet edilmiştir. (Bu du­rumda meal şöyle olur: Güneş, ay ve yıldızlar O’nun emriyle müsalıhar kı­lınmıştır).

Yüce Allah’ın: “İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O’nuttdur”

buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [143]

  1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız Allah’ındır:

Allah, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Yaratmak da yalnız O’nun-dur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şey­leri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini ge­rektirmektedir.

İbn Uyeyne der ki: Yaratma ile emretmek ayrı şeylerdir. Bunları bir ve ay­nı şey kabul eden kâfir olur. Çünkü, yaratmaktan kasıt, yaratılanlardır. Em­retmek ise, mahluk olmayan O’nun kelamıdır ve bu da O’nun “ol” demesi-dir. Çünkü: “O, bir şeyi (yaratmak) diledi mi, O’nun emri sadece ona, “ol* de­mekten ibarettir, o da derhal oluverir.” (Yasin, 36/82)

Yüce Allah’ın, yaratmayı ve emretmeyi ayn olarak zikretmesinde, Kur’ân’ın yaratılışını kabul edenlerin sözlerinin yanlış ve tutarsız olduğuna bir delil var­dır. Zira, eğer emrin kendisi olan sözü mahluk olsaydı: “İyi bilin ki, yaratmak da, yaratmak da yalnız Onundur” demesi gerekirdi. Böyle bir ifade ise, abes, çirkin ve tutarsız bir ifadedir. Yüce Allah ise, faydasız söz söylemek­ten yüce ve münezzehtir. Buna, şanı yüce Rabbimizin şu buyrukları da de­lil teşkil etmektedir; “Göklerin ve yerin O’nun emriyle durması da O’nun âyet-lerindendir” (er-Rûm, 30/25); “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı da size mü-sahhar kıldı. Yıldızlar da O’nun emriyle boyun eğmişlerdir.” (en-Nahl, 16/12.) Yüce Allah, bu buyruklarıyla bütün mahlukatın O’nun emriyle varlık-lannı devam ettirdiklerini haber vermektedir. Eğer emir yaratılmış olsaydı, bu yaratılan emrin de O’nunla var olabileceği bir başka emre ihtiyacı olurdu. O emir de bir başka emre muhtaç olur ve bu sonsuza kadar böyle devam eder giderdi. Bu ise, imkânsız bir şeydir. Böylelikle yüce Allah’ın kelamı de­mek olan emrinin, kadim ve ezelî olduğu, mahluk olmadığı ortaya çıkmak­tadır. O’nun emriyle mahlukatın var olması bu yolla mümkün olabilir.

Yine buna yüce Allah’ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir: “Biz, gök­leri, yeri ve aralarındaki şeyleri ancak hak ile yarattı.” (el-Hicr, 15/85) Şa­nı yüce Allah bu buyrukta gökleri ve yeri hak ile yani, hak olan sözü ile ya­rattığını haber vermektedir ki, bu da O’nun mükevvenata (ol emriyle var edi­lenlere) verdiği: kûn: ol buyruğudur. Eğer, hakkın kendisi yaratılmış olsay­dı, onunla mahrukatı yaratması mümkün olamaz, düşünülemezdi. Zira, mah-lukat, mahluk ile yarattlamaz.

Buna da yüce Allah’ın şu buyrukları delalet etmektedir: “Andolsun ki, gön­derilmiş kullarımız için şu sözümüz ezelden beri geçmiştir:…” (es-Saffat, 37/171); “Muhakkak ki, kendileri için tarafımızdan iyiliğin takdir edilmiş olduğu kimseler ondan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiyâ, 21/101); “Fakat, Benden… sözü hak olmuştur.” (es-Secde, 32/13) İşte bütün bunlar, ezelde bu husustaki “söz”ün(ün) geçmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu da Allah’ın sö­zünün ezelden beri var olmasını gerektirmektedir. Bu nükte Allah’ın sözü­nün mahluk olduğunu kabul edenlerin görüşlerini reddetmek için yeterlidir.

Bununla birlikte aksi kanaatte olanların görüşlerine delil gösterdikleri bir takım âyetler de vardır. Yüce Allah’ın: “Kendilerine Rabblerinden bir yeni zikir gelse…” (el-Enbiyâ, 21/2) buyruğu ile yüce Allah’ın: “Allah’ın emri el-bette yerine gelir” (el-Ahzâb, 33/37) ile, ‘Allah’ın emri mutlaka yerini bu­lan bir kaderdir” (el-Ahzâb, 33/38) buyruğu ve benzerleri.

Kadı Ebu Bekr der ki: Yüce Allah’ım “Kendilerine Rabblerinden yeni bir zikir gelse” (el-Enbîyâ, 21/2) buyruğunun anlamı, kendilerine Peygamber (sav)’dan her hangi bir ümit, bir va’d ve bir korkutma gelecek olsa “mutla­ka onu eğlenerek, alay ederek dinlerler.” (el-Enbiyâ, 21/2) Çünkü, Peygam­berlerin öğütleri ve sakındırmaları bir zikirdir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Sen onlara hatırlat (zekkir). Sen ancak bir hatırlatıcısm (müzekkir).* (el-Ğâşiye, 88/21) Yine konuşma esnasında filan kişi zikir meclisindedir tabiri kullanılır. Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Allah’ın emri el­bette yerine gelir buyruğu ile Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kader­dir.” (el-Ahzâb, 33/37 ve 38) buyrukları ile yüce Allah kâfirlerden alacağı in­tikamı ve onlara vereceği cezayı, bir de mü’minlere yardımını verdiği hüküm ve takdir etmiş olduğu fiillerini kastetmektedir. Nitekim yüce Allah’ın şu buy­ruğu da bu kabildendir.: “Nihayet emrimiz gelip de…” (Hûd, 11/40) Bir baş­ka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” (Hûd, 11/97) Burada “emirden kasıt ise, onun hali, fiil­leri ve izlediği yoldur. Şair de şöyle demektedir:

“Onun kendine has bir emri (hali, durumu , yolu) vardır. Nihayet o, Ayaklarıyla barınmak üzere bir mer’aya geçti mi, orada yerleşir.” [144]

  1. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:

Bu husus bu şekilde açıklığa kavuştuğuna göre şunu bil ki: “Emir”in ira­de ile hiç bir ilgisi yoktur. Mutezile ise, emir iradenin kendisidir, demekte­dir. Oysa bu doğru değildir. Aksine, yüce Allah, irade etmediği şeyi emreder, irade ettiği şeyi de yasaklar. Meselâ, Hz. İbrahime oğlunu boğazlamasını em­rettiği halde, onun böyle bir işi fiilen gerçekleşmesini irade etmemişti. Pey-gamber’i Muhammed, (sav)’e ümmeti ile birlikte elli vakit namaz kılmasını emretmekle birlikte ondan yalnızca beş vakit namaz kılmasını murad etmiş­ti. Yüce Allah: “Ve tâ ki, içinizden şehidler edinsin” (Âl-i İmran, 3/140) buyruğu ile Hz. Hamza’nın şehadetini murad ettiği halde, kâfirlerin onu öl­dürmesini nehyetmiş, böyle bir İşi yapmalarını emretmiş değildi. İşte bu hu­sus gerçekten doğru ve bu konuda nefis bir açıklamadır, bunun üzerinde dik­katle düşünmek gerekir.

Yüce Allah’ın: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir” anlamındaki buyruğunda geçen; Şanı ne yücedir!” buyruğu, “bereket” kö­künden; vezninde bir kelimedir ki, bereket, çokluk, genişlik ve bol­luk demektir. Bu açıklamayı İbn Arefe yapmıştır. el-Ezherî der ki: “Tebâre-ke” yüce, azametli ve üstün anlamındadır. Bunun, O’nun ismi île teberruk edi­lir ve O’nun isminin uğurundan faydalanılmaya çalışılır, anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Âlemlerin Rabbi’nin anlamına dair açıklamalar da el-Fatiha Sûresi’nde (1/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [145]

  1. Rabbİnİze yalvara yakara ve gizlice dua edin. -Gerçek şu ki O, had­di aşanları sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [146]

  1. Dua Ve Âdabı:

Yüce Allah’ın: “Rabbinize… dua edin” şeklindeki bu buyruğu, dua etme­mizi ve onunla Rabbimİze ibadeti emretmektedir. Daha sonra yüce Rabbimiz bu emir ile güzel olan bir takım sıfatlara riâyeti de zikretmektedir ki, bım-iar huşu (tevazu ile kalpten gelen bir boyun eğme ve boyun eğiş), ile tazar­ru (yalvarıp yakarmak) dır. “Gizlice” ifadesinin anlamı ise riyadan uzak ka­labilmesi İçin insanın kendi içinden dua etmesi demektir.

Yüce Allah bununla peygamberi Hz. Zekeriya’yı da Övmüş bulunmakta­dır. Onun duasını haber verirken şöyle buyurmaktadır: “Hani o, Rabbine giz­lice (dua ile) seslenmişti.” (Meryem, 19/3) Peygamber (sav)’m: “Zikrin ha­yırlısı gizli olan, rızkın hayırlısı da yeterli olandır”[147] buyruğu da buna ben­zemektedir.

Şeriat şunu tesbit etmiştir ki: Farz olmayan hayırlı amellerde gizlilik, açıkça yapmaktan daha büyük ecir almaya sebeptir. Bu manadaki açıklama­lar daha önce el-Bâkara Sûresi’nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

eî-Hasen b. Ebi’l-Hasen der ki: Biz öyle kimselere yetiştik ki, yer yüzün­de gizlice yapabilecekleri her hangi bir amel varsa, onu ebediyyen açıkça işlemezlerdi. Müslümanlar, alabildiğine dua ederler, fakat sesleri işîtilmezdi. Sa­dece kendileriyle Rabbleri arasında bir fısıltıları duyulurdu. Buna sebep ise, yüce Allah’ın: “Hatibinize yalvara yakara ve gizilce dua edin” buyruğudur. Yine fiilinden razı olduğu salih bir kulundan söz ederek: “Hani o, Rabbine gizlice seslenmiş (dua etmişti)” (Meryem, 19/3) diye buyurmaktadır. Ebu Ha-nite’nin arkadaşları (mezhebine mensup ilim adamları) bunu “âmin” sözü­nü gizli söylemenin onu açıkça söylemekten evla olduğuna delil göstermiş­lerdir. Çünkü âmin de bir duadır. Bu husustaki açıklamalar ise, daha önce el-Fatiha Sûresi’nde (Âmin bahsi 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim Ebu Musa’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bir yolculukta -bir rivayette de bir gazada- Peygamber (sav) ile birlikte idik. İnsanlar, yük­sek sesle tekbir getirmeye başladılar. Bir rivayette de şöyle denmektedir: Bir adam her bir tepeye çıktıkça la ilahe illallah demeye başladı. Rasuluüah (sav) da şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kendinize acıyınız, aşırıya kaçmayınız. Çün­kü sizler, ne sağır birisine, ne de gaip olan birisine dua ediyorsunuz. Siz, her şeyi çok iyi işiten ve size pek yakın olan ve sizinle birlikte olan birisine dua ediyorsunuz…”[148]

  1. Dua Esnasında Etleri Kaldırmak:

İlim adamları, dua esnasında elleri kaldırmak hususunda farklı görüşle­re sahiptirler. Aralarında Cübeyr b. Mut’im, Said b. el-Müseyyeb ile Said b. Cübeyr’in de bulunduğu topluluk bunu mekruh görmüşlerdir, Şüreyh de el­lerini kaldırmış birisini görmüş ve; Bu ellerinle sen kimi yakalamak istiyor­sun anasız kalasıca! demiştir. Mesruk da dua esnasında ellerini kaldıran bir topluluğa: Allah o elleri kessin! diye beddua etmiştir. Bunlar, bîr ihtiyaç do­layısıyla Allah’a dua etmek halinde işaret parmağıyla işarette bulunmayı tercih etmişlerdir. Bu İhlasın kendisidir, derlerdi, Katade de parmağıyla işa­ret eder, ellerini kaldırmazdı. Ata, Tavus, Mücahid ve başkaları da elleri kal­dırmayı mekruh görmüşlerdir.

Elleri kaldırmanın caiz olduğu da ashab ve tabiinden bir gruptan rivayet edilmiştir. Peygamber (sav)’den de böyle bir rivayet vardır ki, bunu da Buharı’Zikretmektedir. Ebu Musa el-Eşarî der ki: Peygamber (sav) dua etti, sonra ellerini kaldırdı. Ve ben, koltuk altlarının beyazlığını dahi gördüm.[149] Bunun bir benzeri Enes’ten de rivayet edilmiştir.[150]

îbn Ömer de der ki: Peygamber (sav) ellerini (dua esnasında) kaldırmış ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, Halid’in yaptıklarından uzak olduğumu sa­na bildiririm.”[151]

Müslim’in Sahihinde de Ömer b. el-Hattab’tan şöyle dediği nakledilmek­tedir: Bedir gününde Rasulullah (sav) müşriklere baktı. Sayılan bin kişi idi. Ashabı İse üçyüz onyedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah’ın Peygamber’İ el­lerini uzatarak kıbleye yöneldi ve Rabbine dua etmeye başladı… diyerek, ha­disin geri kalan bölümünü zikretti.[152]

Tirmizîde yine Hz. Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulul­lah (sav) ellerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi. Tir-mizî der ki: Bu, sahih, garip bir hadistir.[153]

îbn Mace’nin de Selman’dan, O’nun Peygamber (sav)’den rivayetine gö­re Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Rabbİniz çokça haya eden ve kerem sahibi olandır. O, kulundan ellerini kendisine kaldırıp da onları bomboş geri çevirmekten -veya onları zarar etmiş halde- geri çevirmekten haya eder.”[154]

Birinci görüşün sahipleri, Müslim’in Umare b. Ruveybe yoluyla nakletti­ği şu hadisi delil gösterirler, Umare, Bişr b. Mervan’ı minber üzerinde elle­rini kaldırmış halde görünce şöyle demiş: Allah bu iki eli çirkin etsin. Andol-sun ben, Rasulullah (sav)’ı gördüm de o, elleriyle şöyle yapmaktan fazla bir şey yapmıyordu, demiş ve işaret parmağı ile işaret etmişti.[155]

Said b. Ebi Arube’nin Katade yoluyla rivayet ettiği şu hadisi de delil gös­terirler: Enes b. Malik, Katade’ye anlattığına göre Peygamber (sav) istiska (yağ­mur için dua) müstesna hiç bir duada ellerini kaldırmazdı. İstiska esnasın­da da ellerini koltuk altlarının beyazlığı görülünceye kadar kaldırırdı.[156]

Ancak birincisi, rivayet yollan itibariyle Said b. Ebi Arube’nin hadisinden daha sağlam ve daha sahihtir. Çünkü, Said b. Ebi Arube’nin, Ömrünün son­larına doğru hafızasında değişiklik meydana gelmişti. Diğer taraftan Şu’be, Katade’den yaptığı rivayetinde de ona muhalefet etmiştir. Katade, Enes b. Ma-lik’ten rivayetle şöyle demiştir: Rasulullah (sav) kottuk altlarının beyazı gö­rülünceye kadar ellerini kaldırırdı.[157]

Şöyie de denilmiştir: Müslümanların başına herhangi bir musibet gelmiş ise, ellerin kaldırılması o takdirde iyi ve güzeldir. Nitekim Peygamber (sav) istiska (yağmur duasın)da ve Bedir gününde böyle yapmıştır.

Derim ki: Dua ne şekilde kolayına gelirse güzeldir ve insanın Allah’a olan ihtiyacını, fakrını, O’nun önündeki zillet ve alçak gönüllülüğünü açığa vur­ması İçin istenmiş bir şeydir. Dilerse kıbleye yönelir ve ellerini kaldırırsa bu güzeldir. Dilerse bunu yapılayabilir. Çünkü Peygamber (sav) hadislerde varid olduğu üzere bunları yapmıştır. Yüce Allah da: “Katibinize yatvara ya­kara ve gizlice dua etlin” diye b1 ‘yurmuştur. Burada ellerini kaldırmak ve ben­zeri herhangi bir nitelik de varid olmamıştır. Bir başka yerde de “Onlar, ayak­ta iken, otururken… Allah’ı anarlar” (Âl-i İmran, 3/19D diye buyurarak on­ları övmüş ve sözü geçen dışında herhangi bir hali şart koşmamıştır. Peygam­ber (sav) da Cuma günü irad ettiği hutbesinde kıbleye yönelmeksizin Allah’a dua etmiştir. [158]

  1. Duada Haddi Aşmamak:

Yüce Allah: “Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez” buyruğu ile duada haddi aşanları sevmeyeceğini anlatmak istemektedir. Lafız her ne kadar umumî ise de buna işaret edilmektedir.

Haddi aşan (el-Mu’tedî); haddi çiğneyen ve yasağı işleyen kimse de­mektir. Haddi aşma oranına göre bu hususta farklılık olabilir. Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İleride duada haddi aşacak ka­vimler olacaktır.” Bu hadisi, İbn Mace, Ebu Bekr b. Ebi Şeybe’den şöylece ri­vayet etmektedir: Bize, Affan anlattı, bize Hammad b. Seleme anlattı. Bize, Said el-Cüreyrî haber verdi. O, Ebu Nuame’den naklettiğine göre Abdullah b. Muğaffel, oğlunun: Allah’ım, ben Senden cennete girdiğim vakit, sağ ta­rafındaki beyaz köşkü istiyorum, diye dua ettiğini duymuş, ona şöyle demiş: Yavrucuğum, sen Allah’tan cenneti iste ve cehennemden O’na sığın. Çünkü ben, Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “İleride duada haddi aşacak bir topluluk olacaktır.”[159]

Duada haddi aşmak birkaç türlü olabilir. Bunlardan bazıları:

1- Önceden de geçtiği gibi, çokça sesi yükseltmek ve bağırıp çağırarak dua etmek,

2- İnsanın kendisine bir peygamber mevkiinin verilmesini istemesi yahut imkânsız bir iş için dua etmesi ve buna benzer aşırı isteklerde bulunması,

3- Bir masiyet isteyerek, buna benzer bir talepte bulunarak dua etmesi,

4- Kitap ve Sünnette olmayan lafızlarla dua edip asılsız ve hiçbir şekilde mesnet kabui edilemeyecek bir takım nüshalarda bulduğu kuru lafızlar ve ka­fiyeli sözleri seçerek bunları şiar edinip Rasulünün kendileriyle dua ettiği la­fızları terk etmesi gibi.

Bütün bunlar daha önce el-Bakara Sûresi’nde açıklanmış olduğu gibi, du­anın kabul edilmesine engel teşkil eder. [160]

  1. Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın, O’na korkarak ve umarak dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyi ha­reket edenlere yakındır.

Yüce Allah’ın: “Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız: [161]

Fesadın Her Türlüsü Yasaktır:

Şanı yüce Allalı, az olsun çok olsun ıslahtan sonra az olsun her türlü fe­sadı yasaklamaktadır. Bu buyruk, konu ile ilgili görüşler arasından sahih oia-na göre umum ifade eder.

ed-Dahhâk der ki: Kaynar su ve pınarların yerin dibine geçmesini sağla­mayın. Meyve veren ağacı zarar vermek kastıyla kesmeyin. Yine varid oldu­ğuna göre, dinarların kenarlarını kesmek[162]’ de yer yüzünde fesat çıkarmanın bir bölümüdür.

Şöyle de denilmiştir: Yöneticilerin, hakimlerin ticaret yapmaları da yeryü­zünde fesat kabilindendir.

el-Kuşeyrî der ki: Maksat, şirk koşmayın demektir. Bu, şirki, kan dökme­yi ve yer yüzünde her türlü kargaşayı yasaklamakta, yüce Allah yer yüzünün ıslah edilmesinden sonra ve Allah orayı peygamberlerini göndermek sure­tiyle ıslah edip şeriatı yerleştirip, Mulıammed (sav)’ın dini açıklık kazandık­tan sonra seri hükümlere bağlı kalmayı da emretmektedir.

İbn Atiye der ki: Bu görüşü ortaya koyan kişi, en büyük ıslahtan sonra en büyük fesadın ne olduğuna işaret etmiş ve bunu özellikle zikretmiştir.

Derim ki: ed-Dalıhâk’ın sözünü ettiği husus ise, urrumî şekliyle değildir. Şüphesiz ki bu, eğer mü’minlere zararlı olacaksa bir fesattır, Ancak, bunla­rın zararları müşriklere dokunacaksa, böyle bir şey caizdir. Çünkü Peygam­ber (sav) Bedir’deki kuyunun suyunu kapatmış, kâfirlerin ağaçlarını kesmiş­tir. İleride dinarların kenarlarını kesmeye dair açıklamalar yüce Allah’ın iz­niyle Hûd Sûıesi’nde (11/88. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“O’na korkarak ve umarak dua edin” buyruğuyla yüce Allah, insana kor­ku ve uyanık olmak, Allah’tan umut etmek halinde olmayı emretmektedir. Ta ki, insan için korku ve ümit, dosdoğru yolda götüren iki kanat gibi olsun. İn­san bunlardan yalnız birisine sahip olacak olursa, helak olur gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kullarıma haber ver ki, muhakkak Ben, evet Ben gafur ve rahimim. Şüphesiz azabım da en acıklı azaptır” (el-Hicr, 15/49-50) buyurarak, hem umutlandırmakla, lıem de korkutmaktadır. O ba­kımdan insan, Rabbinin azabından korkarak, sevabını da umarak dua eder. Nitekiın yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar, rağbet (umut) ederek ve korkarak Bize dua ediyorlardı.” (el-Enbiya, 21/90) Bu buyruğa dair açıkla­malar da ileride gelecektir.

“Korku: Mavf”, zararlarından yana emin olunamayan şeylerden ötürü duyulan dehşettir. Umut (âyette; tama’, recâ’) ise, sevilen şeyin gerçekleşme­sini ummak ve beklemektir. Bu açıklamaları el-Kuşeyrî yapmıştır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Hayat boyunca korkunun ümitten bas-kjn gelmesi, ölüm esnasında ise ümidin baskın gelmesi gerekir.

Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Sizden her hangi bir kimse ölümü esnasında mutlaka Allah hakkında hüsn-ü zan besleyerek ölsün.” Bu hadis, sahih bir hadis olup Müslim tarafından rivayet edilmiştir.[163]

Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyi hareket edenlere yakın­dır” buyruğuna gelince, burada “yakın” anlamındaki; kelimesi (rah­met kelimesinin sıfatı olarak) onun gibi müenneslik “te” si ile şeklin­de gelmemiştir.

Bu hususta yedi vecih sözkonusudur. Evvela rahmet ile ruhm aynı şeydir, rahmet, af ve ğufrân manasınadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmış, en-Nehhas da tercih etmiştir. en-Nadr b. Şumeyl ise şöyle demektedir: Rahmet, mastardır. Mastarın ise müzekker olması gerekir. Nitekim yüce Allah’ın:

İ7er feime öir öğüt gelir de…” (el-Bakara, 2/2751 buyruğu gi­bi. Bu da ez-Zeccâc’ın görüşüne yakındır. Çünkü, el-Bakara Sûresi’nin işa­ret edilen âyetinde geçen “mev’iza”, vaaz anlamındadır.

Rahmet ile ihsanı kastettiği de söylenmiştir. Diğer taraftan müennesliği ha­kiki olmayan kelimelerin müzekker gelmesi de caizdir. Bunu da el-Cevherî zikretmektedir.

Bir başka görüşe göre, burada rahmetten kasıt yağmurdur. Bu açıklama­yı da el-Ahfeş yapmıştır. O, şöyle der: Ayrıca, bazı müenneslerin müzekker yapıldığı gibi, bunun da müzekker olması mümkündür, deyip şu beyiti nak­letmektedir:

“Hiçbir bulut onun yağdırdığı yağmuru yağdırmamıştır. Ve hiç bir arazi de onun bitirdiği mahsulleri vermemiştir.”

Ebu Ubeyde de der ki: Burada; “Yakın” kelimesinin müzekker gel­mesi, “mekân” kelimesinin müzekker oluşundan dolayıdır. Allah’ın rahme­ti iyi hareket edenlere mekân olarak yakındır, anlamındadır.

Ali b. Süleyman der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, eğer dediği gibi olsaydı, Kur’an-ı Kerimde “yakın” anlamında kelimenin mansup olma­sı gerekirdi. Nitekim “Zeyd sana yakındır,” derken böyledir.

Bunun, neseb kabul edilerek müzekker yapıldığı da söylenmiştir. Adeta; “Muhakkak Allah’ın rahmeti…nin yakınlığı vardır,” demiş gibidir. Nitekim “Boşanmış bir kadın ve ay hali bir kadın,” denirken de (Kadına nisbet edilen bu halleri ifade eden kelimeler müennes-lik “te”si almamıştır).

el-Ferrâ da der ki: “Karib: yakın” kelimesi, eğer mesafe anlamını taşıyor­sa, müzekker de gelebilir, müennes de gelebilir. Eğer neseb anlamına geli­yor ise, müennes kabul edilir ve bu hususta nahivciler arasında görüş ayrı­lığı yoktur. Nitekim; “Bu kadın benim yakınımdır,” demek gi­bi, Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır. el-Cevherî’den bir başkası da el-Ferrâ’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Neseb de; “Filanın yakı­nı olan kadın,” denilir, Neseb dışındaki ifadelerde ise, müzekker gelmesi de müennes gelmesi de mümkündür. Meselâ, Senin evin bize yakındır, filan kadın bize yakındır,” demek gibi. Yüce Allah da şöy­le buyurmaktadır: “Ne bilirsin, belki de o saat (kiyamet) yakın olacaktır.” (el-Ahzâb, 33/63.)

Onun lehine delil getirenler de şöyle derler: Arapların kullanışı da böy­ledir. Nitekim şair İmruu’t-Kays şöyle demektedir:

“Vay onun haline, akşamı etti mi, ne Haşim yakınlardadır Ne de Yeşkûr’un kızı Besbâse.”

ez-Zeccâc der ki: Bu yanlıştır. Çünkü, müzekker ve müennes isimler (.fi­illerine göre müzekker veya müennes olurlar). [164]

  1. Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gönderen O’dur. Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutları kaldırınca, Biz onla­rı ölmüş bir yere süreriz ve ondan sn indiririz. Derken, o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, Ölüleri de böyle çıka­racağız. (Bunları) iyi düşünüp ibret alırsınız diye (açıklıyoruz).”

Yüce Allah’ın: “Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gön­deren O’dur” buyruğu, daha önce geçen: “Geceyi durmadan kovalayan gün­düze O buruyor” (el-A’râf, 7/54) buyruğuna atfedilmiştir.

Burada yüce Allah, nimetlerinden başka türlü bir nimet sözkonusu etmek­te ve bu, O’nun vahdaniyetine delil teşkil etmekte, uluhiyetini ispatlamak­tadır. Daha Önce el-Bakara Sûresi’nde “rüzgârlar”a dair açıklamalar, (.2/164. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Rüzgârlar” çokluk çoğuludur. ise, aynı kelimenin azlık ifa­de eden çoğuludur. “Rüzgâr”ın aslı ise; tır. Buna göre azlık bil­diren çoğul şeklinin;şeklinde olduğunu söyleyenler hatalı bulun­muştur.

” Müjde olmak üzere” kelimesinde yedi kıraat vardır: Haremeyn ehli ile Ebu Amr, bunu şeklinde “nun” ve “şîn” harfleri ötreli olrnak üze­re nisbet manasını verecek şekilde; ‘in çoğulu olarak okumuşlardır. Biz rüzgârları yayıcılar olarak gönderdik, anlamına gelir. Bu da tekil ve çoğulu itibari İle; “Tanık ve tanıklar” kelimesini andırmaktadır. Bunun, ‘in çoğulu olması da mümkündür. “Peygamber ve peygam­berler” gibi. Bu kelime, değişik yerlerden esen rüzgâr demektir. Yine bu ke­lime, yayılan (rüzgârlar) anlamına da gelir. Yani: Rüzgârları yayılmış şekilde gönderen O’dur.

el-Hasen ve Katade; şeklinde “nun” harfini ötreli, “şîn” harfini sa­kin ve den hafifletilmiş olarak okumuşlardır. ” Kitaplar, Peygamberler” (derken), “te” ve “sin” harflerinin sakin okunması gibi.

el-A’meş ve Hamza, şeklinde “nun” harfini üstün, “şin” harfini de sakin olarak mastar diye okumuştur. Bu mastarda da kendisinden önce ge­len fiilin amel ettiğini kabul etmiştir. Bursa göre; “O, rüzgârları alabildiğine yayan” diye buyrulmuş gibi olmaktadır. Adeta rüzgâr­lar katlayıp dürüimüş iken sonradan estirilmeleri esnasında yayılmışlar gibi bir anlam ifade eder. Bunun, “rüzgârlar” anlamındaki, ‘den hal konu­munda mastar olması da mümkündür. Şöyle buyrulmuş gibi olur: O, rüzgârları dirilticiler olarak gönderendir.” Bu da riîf): Allah ölüyü diriltti de o da dirildi ifadesinden gelir.

Şöyle de denilmiştir. “Nun” harfi üstün olarak; şeklindeki söyleyiş, önceden de sözünü ettiğimiz şekilde katlamanın zıddı olan açıp yaymak an­lamını veren; den gelmektedir. Adeta rüzgâr esmediği vakit katlanmış ve dürüimüş bir halde iken, esince de bu katlanıp dürüimüş hali bozulup, açılıp yayılmış gibi olur. Ebu Ubeyd ise bunu, değişik yönlerde dağılıp ya­yılmış diye açıklamıştır.

Âsim ise bu kelimeyi; “Müjde olmak üzere” diye “be” harfini ötre­li, “şin” harfini sakin ve sonu da tenvinli olarak; “Müjdeci”nin çoğu­lu diye okumuştur. Rüzgârlar yağmur müjdesini getirenlerdir, anlamına ge­lir. Bunun tanığı da yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Rüzgârları müjdeciler ola­rak göndermesi de O’nun âyetlerindendir” (er-Rûm, 30/46) Bu okuyuşla “şin” harfi aslında ötrelidir. Hafifletmek kastıyla sakin okunmuştur. “Peygamberler” gibi. Yine Âsım’dan “be” harfini üstün olarak okuduğu da ri­vayet edilmiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu, diye de okunur. “Be” harfi üstün, “şin” har­fi sakin okuyuşa göre anlamı ise müjde vermektir. İşte bunlar beş kıraat et­mektedir.

Muhammed b. el-Yemanî ise, diye okumuştur. Yedinci bir kıraat ise “be ve şin” harlı ötreli olmak üzere şeklindeki okuyuştur. Yüce Al­lah’ın: “Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutlan kaldırınca…” buyruğunda geçen ve “bulut” anlamındaki; kelimesi hem müzekker olarak hem de müennes olarak kullanılır. Çoğulu ile tekili arasında sonuna “be” (yu­varlak “te”) alan bütün kelimeler de böyledir. Bunun, tekil bir kelime ile sı­fatının yapılması da caizdir. Mesela: “Ağır bulutlar” denile­rek ağır kelimesi tekil olarak da çoğul olarak da getirilebilir. Buyruk da: Rüz­gârlar su ile ağırlaşmış bulutları taşıyınca, anlamına geJir.

“Bizonları” yani bulutları “ölmüş” yani, bitkisi kalmamış “biryere sü­reriz.” Bunun; ölmüş bir yer için süreriz anlamına geldiği de söylenmiştir ki, o ukdirde “Yer için, yere” kelimesinin başındaki “lâm” harfi mePulü leh anlamını verir.

“Yer” anlamındaki ise, yeryüzünde mamur oian yahut olmayan boş veya meskûn her yer demektir. “Yer” kelimesi tekildir. Çoğulu İse, şektinde gelir. ise, iz ve eser anlamındadır ki, çoğulu da; şeklinde gelir. Şa­ir der ki;

“Onun bıraktığı izleri eskime ve çürüme kuşattıktan sonra.”

Bu kelime, aynı zamanda deve kuşlarının kumda yumurtalarını bıraktık­ları yer anlamına da gelir. O bakımdan; ” O, deve kuşu­nun bıraktığı yumurtadan da zelildir.” Yani, deve kuşunun bıraktığı yumur­tasından daha aşağılıktır, tabiri kullanılır.”Belde,” yer anlamındadır. “Bu bizim beldemizdir” deyimi, burası bizim yerimiz, bizim kasabamız deme­ye benzer. Belde aynı zamanda ayın menzillerinden birisinin adıdır ki, bun­lar yay burcunun altı tane yıldızı olup, güneş bu burca yılın en kısa günlerin­de girer. Belde, aynı zamanda göğüs manasına da gelir. “Filanın beldesi ge­niştir” tabiri, filanın, kalbi, göğsü geniştir anlamındadır. Şair der ki:

“O deve çöktürüldü de bir beldeyi (göğsünü) bir diğer beldeye (yere) koydu Orasının devenin böğürtüleri dışında sesleri pek azdır.”

Şair burada devenin çöküp göğsünü yere bıraktığını anlatmaktadır. Bel­de ve bulde iki kaş arasındaki tüysüz açıklık anlamına gelir. O halde bu iki kelime de müşterek lafızlardandır.

“Ve ondan sxı İndiririz” buyruğundaki; “Ondan” lafzının o beldeye suyu indiririz anlamını vermesi de mümkündür. Biz bulut ile su indiririz, an­lamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü bulut, suyu indirmenin bir aracıdır. An­lamın (mealde olduğu gibi) Biz o buluttan suyu indirdik, şeklinde olması da muhtemeldir. Nitekim yüce Allah’ın “Allah’ın kulları on­dan içerler” (el-İnsan, 76/6) buyruğundaki “be” harfi de “den, dan” anlamı­nı vermektedir.

“Derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böy­le çıkaracağız. İyi düşünüp ibret alırsınız diye.” Yani, bu şekilde bitkileri çıkarttığı mı z gibi, ölüleri de böylece dirilteceğiz.

Beyhakî ve başkaları, Ebu Rezin el-Ukaylf den şöyle dediğini rivayet et­mektedirler: Ey Allah’ın Rasulü dedim, Allah mahlukatı nasıl tekrar dirilte-cektir ve yarattıkları arasında bunun delili ve belgesi nedir? Hz, Peygamber şu cevabı verdi: “Sen kavminin vadisinden kurakken geçmişken daha son­ra oradan geçtiğinde yeşillenerek sarsıldığını hiç görmedin mi?” Evet gördüm, deyince; “İste Allah’ın yarattıklarında (öldükten sonra) dirilişin âyeti (belge­si) budur”diye buyurdu.[165]

Benzetme yönünün şu olduğu da söylenmiştir: Ölülerin kabirlerinden di­riltilmesi, yüce Allah’ın kabirleri üzerine yağdıracağı bir yağmur vasıtasıyla olacaktır. Bu yağmur sonucunda kabirleri üzerlerinden çatlayacak, sonra da ruhları kendilerine geri dönecektir.

Müslim’in Sahih’inde de Abdullah b. Amr’ın, Peygamber (sav.)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Sonra yüce Allah bir çisintîyi andıran bîr yağmur gönderir -yahutta indirir diye buyurdu-. Bu yağmurdan insanların ce­setleri bitip yeşerir. Sonra da: Ey insanlar haydi Rabbinizin huzuruna. Onla­rı durdurunuz. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir, diye seslenilir,” deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.[166]

Biz bu hadisin tamamını “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyo­ruz. (Cenab-ı Allaha hamd olsun. İşte bu husus, öldükten sonra dirilişe ve in­sanların tekrar yaratılacağına delildir.

Bütün işler yalnız Allah’a döndürülür. [167]

  1. İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kötü olan dan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz. İşte Biz, âyet­lerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tek­rar tekrar açıklarız.

Yüce Allah’ın: “İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kö­tü olandan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz” buyruğunda ge­çen iyi ve temiz ülkeden kasıt, iyi topraktır. Kötü olan ise, toprağında taş ya­hut diken bulunandır.

Bu açıktama el-Hasen’den nakledilmiştir. Anlamının, bir benzetme oldu­ğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah, kavrayışı çabuk olan kimseyi, iyi ve te­miz toprağa, geç kavrayan kimseyi de kötü toprağa benzetmiştir ki, bu açıklama en-Nehlıâs’tan nakledilmiştir.

Bunun, kalplere dair bir örneklendirme olduğu da söylenmiştir. Kimi kalp verilen öğüt ve hatırlatmaları kabul eder. Kimi kalp de fasıktır. Böyle bir öğüt ve hatırlatmadan uzak durur. Yine bu açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir.

Katade ise şöyle demektedir: Allah’tan ecrini umarak ve nafile olarak amelde bulunan mü’mine ve ecrini Allah’tan ummayan münafıka dair bir ör­nektir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer onlardan herhangi birisi yağlı bir kemik yahut da gü­zel iki koyun ayağını bulacağını bilse, mutlaka yatsı namazında lıazır bulu­nurdu.[168] “Faydası pek az bir şey” kelimesi hal olarak nasbedîîmiş-tir, Hayır vermekten uzak duran, zor demektir. Bu da temsili bir ifadedir. Mücahid der ki: Yani, Ademoğullan arasında iyi olan kimseler de vardır, kötü olan kimseler de vardır.

Talha ise “kei” harfinin esreli okunuşu ağır olduğundan dolayı; diye okumuştur, tbn el-Kâkâ’ ise, “kef” harfini üstün olarak; diye okumuştur. Bu da; “kötü olan” anlammda bir mastardır. Nitekim şair (bu an­lamda kullanılmış mastara örnek olmak üzere) şöyle demiştir:

“O ancak bir öne gidiş ile bir gerileyiştir.”

Bu kelimenin “kef” harfinin üstün okunuşu ile esreli okunuşunun aynı an­lama geldiği ve bunun iki ayn söyleyiş olduğu da söylenmiştir.

“İşte Biz, âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tekrar tekrar açıklarız.” Bu âyetleri diğer âyetleri de açıkladığımız gibi açıklarız. Âyetler’den kasıt, şirki çürütmeye dair belge ve delillerdir. İşte in­sanların gerek duyacakları her hususta âyetleri Biz böylece açıklarız.

Özet olarak “şükreden topluluk”un zikredilmesi ise, bunlardan yararla­nanların onlar oluşundan ötürüdür. [169]

  1. Andolsun Biz Nuh’u kavmine gönderdik de: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Doğru-su ben, sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi.

Yüce Allah, kemal seviyesinde yaratıcı ve kadir olduğunu beyan ettikten sonra; “AndoLsun Biz Nuh’u kavmine gönderdik de: Ey kavmim, Allah’a İba­det edin…” buyruğu İle geçmiş ümmetlerin kıssalarını ve bu kıssalardaki ka­firleri sakındırıp uyarıcı hususları sözkonusu etmektedir.

Andolsun…” buyruğundaki “lam” harfi, yemine dikkati çeken ve te’kid İçin gelen “lam”dır.

Dedi” buyruğundaki “fa” harfi ise, ikinci hususun birincisinden sonra vukua geldiğine (yani, önce onun peygamber olarak gönderildiğine, sonra da kavmine Allah’a ibadet etmelerini emrettiğine) delâlet etmektedir.

Ey kavmim” ifadesi ise muzaf bir nidadır. Bunun aslı üzere; şeklinde okunması da mümkündür.

Nuh (a.s), Âdem (a,s.)’dan sonra yer yüzüne Allah’ın gönderdiği rasulle-rin ilkidir. O, kızlarla, kızkardeşlerle, hala ve teyzelerle evlenmenin haram olduğu hükmünü getirmiştir.

en-Nehhâs der ki: “Nuh” adının munsarıf (çekimli fiil) olması üç harfli olu­şundan dolayıdır. Ayrıca bu ismin; ‘den türemiş olması da mümkün­dür. Bu anlamdaki açıklamalar, Âl-i İmran Sûresi’nde (3/33. âyetin tefsirin­de) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Önceden yaptığımız bu açık­lamalar, bunları tekrarlamaya gerek bırakmamaktadır.

İbnü’l-Arabî der ki: Tarihçiler arasında Hz. İdris’in Hz. Nuh’tan önce ol­duğunu söyleyenler yanılmışlardır. Bunların yanılmış olduklarına delil ise, şu sahih hadistir: Peygamber (.sav) Adem ile İdris’le İsra’da karşılaşmış, Hz, Adem, Peygamber Efendimize: “Salih peygamber ve salih evlada merhaba” dediği halde, Hz. İdris de: “Salih peygamber ve salih kardeşe merhaba.”[170] de­miştir. Şayet İdris Hz. Nuh’un babası olsaydı: “Salih peygamber ve salih ev­lada merhaba!” demesi gerekirdi. Hz. İdris’in Ona “salih kardeş” demesi onun Nuh (a.s) da nesebinin Hz. Peygamberle birleştiğini göstermektedir. Al­lah’ın salat ve selamı hepsine olsun. İnsaflı bir kimsenin artık bundan son­ra söyleyecek her hangi bir sözü de olmaz.

Kadı İyad der ki: Burada da Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. gibi Hz. Peygamber’in ataları “merhaba salih evlada” dedikleri halde, Hz. idris hak­kında Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. Harun ve Hz. Yahya gibi “salih kar­deşe merhaba” dediği rivayet edilmiştir. İttifakla Peygamber (sav)’ın neseb itibariyle atası olmayan peygamberlerden söyledikleri de böyledir.

el-Mâzerî der ki: Tarihçiler, Hz. İdris’in Nuh (ikisine de selam olsun)’un dedesi olduğunu zikretmektedirler. Hz. İdris’in peygamber olarak gönderil­diğine dair delil ortaya konulacak olsa dahi, Onun Hz. Nuh’tan önce oldu­ğuna dair neseb bilginlerinin söyledikleri sahih olamaz. Çünkü, Hz. Peygam­ber, Adem soyundan gönderilmiş ilk rasıılün Hz. Nuh olduğunu haber ver­mektedir. Şayet İdris’in peygamber olarak gönderildiğine dair delil ortaya ko­nulamayacak olursa, o takdirde söyledikleri doğru ve Hz. İdris’in rasul ola­rak gönderilmeyip, sadece nebi bir peygamber olarak gönderildiği anlaşıla­bilir.

Kadı iyad der ki: Bu İki görüşü şöylece bir arada telif etmek mümkündür: Hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi Hz. Nuh bizim peygamberimiz gibi bü­tün yeryüzü halkına peygamber olarak gönderilmiş ve bu onun bir özelliği olabilir. Diğer taraftan Hz. İdris ise, Musa, Hûd, Salih, Lût ve diğer peygam­berler gibi yalnızca kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiş olabilir. Bazıları da buna yüce Allah’ın şu buyruğunu delil göstermişlerdir: “Muhakkak İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. O, kavmine (Allah’tan) kork­maz mısınız demişti.” {es-Sâffat, 37/123-124) Çünkü İlyasın Hz. İdris’in kendisi olduğu da söylenmiştir. Ayrıca buradaki”İlyas” kelimesi, îdrâsîn di­ye de okunmuştur. Yine Kadı îyad der ki: Ben, Ebu’l-Hasan b. Battal’ın, Adem’in rasul olmadığı kanaatine sahip olduğunu gördüm. Bundan maksat ise, yapılabilecek böyle bir itirazdan kurtulmaktır. Ebu Zerr’in rivayet ettiği uzunca hadis ise, Hz. Adem’in de Hz. İdris’in de birer rasul olduklarına de­lâlet etmektedir.”[171]

İbn Atiyye de der ki: Bu görüşler şöylece telif edilebilir. Hz. Nuh’un, in­sanları ıslah, azap ve helak edilmek suretiyle tehdit ve imana çağırması şek­lindeki davet için peygamber olarak gönderilmesi meşhur bir hadisedir. O halde bundan kasıt, onun bu nitelikle gönderilmiş ilk peygamber oluşudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Abbas’dan gelen rivayete göre de: Nuh (a.s) kırk yaşında iken pey­gamberlikle görevlendirilmiştir. el-Kelbî de der ki: Hz. Nuh, Adem’den se-kizyüz yıl sonra peygamber olarak gönderilmiştir. İbn Abbas da şöyle demek­tedir: Hz. Nuh, kavmi arasında onları elli yıl eksiği ile bin yıl davete devam etti. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in verdiği haber de böyledir. Tufandan sonra ise, insanlar çoğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl süre yaşadı.

Vehb b. Münebbih der ki: Nuh, elli yaşında İken peygamberlikle görev­lendirildi.

Amr b. Şeddâd der ki: Hz. Nuh, üçyüz elli yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.

Tirmizî ve ondan başka bir çok hadis kitabında ise, elan mevcut bütün in­sanlar Nuh (a.s)’ın zürriyetindendir, denilmektedir.

en-Nekkâş, Süleyman b. Erkam’dan, O’nun da ez-Zührîden rivayetine gö­re Araplar, Farslar, Rumlar, Şam (Suriye) halkı ve Yemenliler Hz. Nuh’un oğ­lu Şam’ın çocuklarıdırlar, Sind, Hind halkı, Zenciler, Habeşliler, Zut (Cet’tin Arapçalaşmış şekls olup bir Hint ırkıdır -Kamus-), Nube (Güney Sudan) ile Siyah derili herkes, Nuh’un oğlu Ham’in soyundandır. Türkler, Berberiler, Çin’in(ötesi, Ye’cûc ile Me’cuc ve Bulgarların (Sılav ırkı) hepsi ise, Nuh’un oğlu Yafes’in çocuklarıdırlar. Bütün insanlar Nuh’un zürriyetinden gelmek­tedir.

Yüce Allah’ın: “Sizin O’ndan başka hiç bir ilahınız yoktur” buyruğundaki “Ondan başka” buyruğu, Nâfi’, Ebû Amr, Âsim ve Hamza’nın kıraatine göre merfu’dur.

Sizin O’nun dışında hiç bir İlâhınız yoktur anlamında olup, ilah kelimesi mahallen ı’rabına göre sıfat yapılmıştır. “O Başka” kelimesinin, şek­lindeki istisna edatı anlamında olduğu da söylenmiştir. Sizin, Allah’tan baş­ka hiç bir ilahınız yoktur, demek olur.

Ebu Amr der ki: Ben bu kelimenin cer ve nasb halinde okunduğunu bil­miyorum. el-Kisaî ise, mahallen i’rabını nazar-ı itibara alarak, onu cer ile oku­muştur. İstisna olarak nasb okunması da caiz olmakla birlikte bu çokça gö­rülen bir şekil değildir. Şu kadar var ki, el-Ktsaî ile el-Ferrâ Başka” an­lamındaki bu kelimenin yerine; Ancak, müstesna” şeklindeki istisna edatının kullanılmasının güzel kaçtığı her yerde nasb ile okunmasını caiz ka­bul etmişlerdir. İfade ister tamam olsun, ister olmasın fark etmez. O baktm-dan, el-Kisaî ile el-Ferra; Senden başkası bana gelmedi” ifa­desini uygun gördükleri gibi, el-Ferra ayrıca şöyle demektedir: Bu, Üs-doğullan ile Kudaahlann bazılarının şivesidir. Daha-sonra da kanıt olmak üze­re aşağıdaki beyiti zikretmektedir:

“Onu su içmekten alıkoyan tek şey, bir güvercinin,

Oldukça dalları bulunan ve uzun bir sedir ağacında seslenmiş olmasıdır.”

el-Kisaî ise şöyle demektedir Olumlu cümle olarak; Bana sen­den başkası geldi,” ifadesi caiz değildir. Çünkü burada bunun yerine; istisna edatı kullanılamaz. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Basralılara gö­re eğer ifade tamam olmuyor ise ‘ın nasbedilmesi caiz değildir. Onla­ra göre böyle bir şey, en çirkin lahnden (yanhşlıklardan)dır. [172]

  1. Kavminden ileri gelenler de: *Şiiphesi2 biz seni apaçık bir sa­pıklık içinde görüyoruz” dediler.
  2. Dedi ki: “Ey kavmim, bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
  3. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Sizin iyiliğini­zi istiyorum ve ben Allah’tan sizin bilmediğinizi de biliyorum.”

“İleri gelenler: Mele1” kavmin eşrafı ve elebaşılarıdır. Buna dair açıklama­lar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde.) geçmiş bulun­maktadır.

(Dalalet: Sapıklık) ise, hak yoldan aynimak ve hak yoldan uzaklaşmak de­mektir. Biz, senin bizi bir tek ilâha ibadete çağırmanı haktan bir sapma ola­rak görüyoruz, demek istemişlerdi.

Size tebliğ ediyorum” kelimesi, “lam” hariî şeddeli olarak oku­nursa “tebliğ” den gelir. Şeddesiz okunursa da “iblâğ: ulaştırmak “da o gelir. Her iki kıraatin aynı anlama gelen iki farklı söyleyiş olup; Ona ik­ramda bulundu,” kelimeleri gibi olduğu da söyi en mistir.

“Sizin iyiliğinizi istiyorum” buyruğundaki: Nush: Aldatmanın (ğışş’in) hi­lafına, karşılıklı ilişkide niyetin her lürlü fesad şaibesinden arınmış olması de­mektir. Bu fiilin, “lam” ile geçiş yapması daha fasihtir. Nitekim yüce Allah’ın bu buyruğunda da böyledir. Bunun ismi ise “nasihat” şeklinde gelir. “Nâsih” ise, nasihat veren anlamındadır. Çoğulu da “nusahâ” gelir. ise, kalbi temiz adam anlamında bir deyimdir. el-Esmaî der kî: Nâsih, bal ve benzeri saf katıksız şeyler demektir. “Nâsı”‘ gibi. Halis olan her şey aynı za­manda “nâsıh”tır. ise, filan kişi nasihala yöneldi, anlamındadır. Benim nasihatimi kabul eL Çünkü ben sana samimi ola­rak Öğüt verenim,” denilir. Nâsih, aynı zamanda terzi anlamındadır. Nisah ise, dikişle kullanılan ince tel (biz) demektir. Nisâhâl da deriler anlamına getir, eh A’şâ da şöyle demektedir:

“Ojçki içenlerin hepsinin sarhoş olduğunu görürsün.

Tıpkı, deve yavruiarının ipleri (yahut da avlanmak istenen kuşların ağları)

uzatıldığı gibi.”

Şairin kullandığı kelimesi, ‘m bir başka söylenişidir. Bu ise, süt emen deve yavrusu demektir. Yine bu kelime bir kuşun da adıdır. Bu ke­limenin (nasihatin) anlamına dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın iz­niyle el-Tevbe Sûresi’nde (9/91-92. âyet, 1 ve 2. başlıklarında) gelecektir. [173]

  1. “Sizi uyarmak İçin ve siz sakınasınız, bir de belki rahmet olu­nursunuz diye Rabbiniz tarafından İçinizden bir kişiye bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?”
  2. Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de kendisini ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanla­yanları İse suda boğduk. Çünkü onlar kör bir kavim idiler.

Yüce Allah’ın: “Şaştınız mı yoksa” buyruğunda “vav” harfi atıf “vav”ı olduğundan dolayı fetiıalıdır. Başına ise takrir için (doğruyu söyletmek kastıyla) istifham hemzesi gelmiştir. Aslında “vav” harfi istifham harflerinin başına gelir. Ancak, gücü dolayısıyla soru hemzesi bundan müstesnadır.

“İçinizden bir kişiye” yani, bir kişinin vasıtası ile tebliğ edilmek üzere “bir öğüt”, Rabbinizden bir nasihat, vaaz “geldi diye şaştınız mı yoksa?”

“Bir kişiye” deki … a’nsn; Birlikte” anlamı­na geldiği de söylenmiştir. Yani, içinizden bir kişi ile birlikte… demek olur.

Anlamının: İçinizden bir kişiye, yani nesebini tanıdığınız, yani sizin cin­sinizden olan bir kişiye Rabbinizden indirilmiş bir Öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? anlamında olduğu da söylenmiştir. Eğer o, bir melek olsaydı, belki cinsin farklılığı dolayısıyla tabiat itibariyle ondan uzaklaşmanız sözkonusu olurdu.

” Gemi” kelimesi, tekit olarak da kullanılır, çoğul da kullanılır. Ni­tekim el-Bakara Süresi’nde (2/164. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Çünkü onlar kör bir kavim idiler.” Yani, hakkı görmeyen kimseler idiler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Allah’ı tanımak ve kudretini bilmek­ten yana kör idiler diye, açıklanmıştır.

Bu iş hakkında kör bir adamdır” tabiri, bu işi bilmeyen ca-hii bir kimsedir, anlamına gelir. [174]

  1. Âd (kavmin)’e de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O: “Ey kavmim, Allah’a ibadet ediniz. Ondan başka hiçbir İlâhınız yoktur. Hâ­lâ sakınmayacak mısınız?” dedi.
  2. Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar da: “Biz, senin aklın­da bir hafiflik görüyoruz. Ve gerçekten biz seni yalancılardan sanıyoruz” dediler.
  3. “Ey kavmim, aklımda bir hafiflik yok. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi.
  4. “Rabbanin vahyettiklerinl size tebliğ ediyorum. Ve ben size güvenilir bir nasihat ediciyim.”
  5. “Sizi uyarmak için Rabbiniz tarafından içinizden bir adama bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Düşünün ki O, sizi Nuh kav­minden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa er­dirirsiniz.”

Yüce Allah’ın: “Âd (kavmin )’e de kardeşleri Hûd’u (gönderdik)” buyru­ğu şu demektir: Biz, Âd kavmine onların kardeşleri olan Hud’u peygamber oiarak gönderdik.

İbn Abbas der kî; Bunun anlamı, babalarının oğlu olan kardeşleri şeklin­dedir. Kabile birliği bakımından kardeşlen diye açıklandığı gibi, babalan Adem’in çocuklarından bir insan anlamında kardeşleri diye de açıklanmıştır.

Ebû Davud’un MusannePinde ise kardeşleri Hûd, arkadaşları Hud demektir. Âd ise, Nuh’un oğlu Şam’ın soyundan gelen bir kavimdir. İbn İshâk der ki: Âd , ‘Ûs’un oğlu, o, İrem’in, o, Salih’in, o, Erfahşed’in, o, Şam’ın, o Nuh’un oğludur. Hûd ise Abdullah’ın oğludur. O, Rebah’ın, o, el-Velûd’un, o, Âd’ın, o, ‘Ûs’un o, İrem’in, o da Şam’ın, o da Nuh’un oğludur.

Allah Hud’u Âd kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavminin neseb itibariyle en iyisi, mevkii itibariyle en faziletlileri idi.

“Âd” kelimesini munsanf kabuî etmeyenler, bunu kabilenin adı olarak ka­bul ederler. Munsanf olarak kabul edenler ise, kabilenin kolunun adı olarak kabul ederler. Ebu Hatim ise der ki: Ubeyy ile İbn Mes’ud’un kıraatinde: İlk Âd’i” kelimesini “dal” harfinden sonra “elir olmaksızın oku­muşlardır. Hud kelimesi ise Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte hafif­liği dolayısıyla munsarıftır. Çünkü, üç harfli bir kelimedir. Diğer taraftan; Döndü, döner fiilinden türemiş Arapça bir isim olması da müm­kündür. Nasb ile okunması ise bedel oluşundan delayıdır.

Hz. Hud ile Hz. Nuh arasında, -müfessirlerin naklettiklerine göre- yedi ta­ne ata vardır. Âd da, rivayet olunduğuna göre on üç kabile idiler. Bunlar, Âlic diye bilinen kumluk bölgede yaşıyorlardı. Bunların bağları bahçeleri, ekinle­ri ve imarları vardı. Ülkeleri oldukça verimli idi. Allah onlara gazap ederek oraları çöle dönüştürdü. Rivayete göre buralar Hadramut ile Yemen arasında idi. Putlara tapıyorlardı. Hud ise, kavmi helak edildikten sonra kendisine iman edenlerle birlikte Mekke’ye gelerek, ölünceye kadar orada kaldı.

“Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz,” Yani, biz senin ahmak oldu­ğun, aklında da hafiflik bulunduğu görüşündeyiz. Şair, der ki:

“O kadınlar esen rüzgârların iist taraflarını salladığı Mızraklar gibi salına salına yürüdüler.”

Bu anlamda açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde C2/13- âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır. Gerek burada, gerekse de Hz. Nuh kıssasın­da geçen “görmek” ile ilgili olarak da: Burada görmekten kasıt, göz ile gör­mektir denildiği gibi, bununla zannı galip (ağır basan kanaat) demek olan görüşün kastedilmiş olması da mümkündür.

Yüce Allah’ın: “Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra halifeler kıl­dı* buyruğundaki “( »LüsO: Halifeler” kelimesi, “halife” kelimesinin müzek-ker olarak ve manaya göre yapılmış bir çoğuludur. “HalâiP şeklindeki çoğul ise, lafza göre yapılmış bir çoğuldur. Yüce Allah onlara, kendilerini Nuh kav­minden sonra yeryüzünün sakinleri kıldığı İçin, lütfunu hatırlatmaktadır.

“Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi” buyruğu ndaki (boy-pos) an­lamına gelen; ( îk^, ) kelimesindeki “sin” harfinin “sad” harfi ile okunması da caizdir. Çünkü ondan sonra “ti” harfi gelmektedir.

O, yaratılıştan sizi, uzun boylu ve iri cüsseli yapmıştır, demektir, İbn Ab-bas der ki: Onların en uzun boyluları yüz arşın, en kısa boyluları ise aitmiş arşın idi. Bu şekildeki iri yan yaratılmış olmaları, atalarının yaratılışına uy­gun idi. Bunun, Hz, Nuh’un kavmine uygun bir yaratılış olduğu da söylen­miştir. Vehb b. Münebbih der ki: Onlardan herhangi birisinin başı, oldukça büyük bir kubbe (çadır) gibi idi. Adamın bir gözüne yırtıcı hayvanlar yav­rulardı, Burun delikleri de böyleydi.

Şehr b. Havsab, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Âd kav­minden bir adam taştan iki kapı kanadı yapardı. Eğer bu ümmetten beşyüz kişi onu kaldırmak için bir araya gelecek olsaydı buna güç yetiremezdi. On­lardan herhangi birisi ayağı ile yere vuracak olsaydı, ayağı yere geçerdi.[175]

“O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın.” Nimetler anlamına gelen; kelimesinin tekili şeklinde gelir. Tıpkı”Anlar, za­manlar,” kelimesinin tekilinin; şeklinde gelmesi gibi.

“…kî, kurtuluşa erdirilesiniz.” Burada kurtuluş anlamına gelen “felah”a dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/5- âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [176]

  1. “Sen bize babalarımızın ibadet ettiklerini terkederek yalnız Allah’a ibadet edelim diye mi geldin? O halde doğru söyleyen­lerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin şeyi getir” dediler.
  2. Dedi ki: “Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecek­tir. Allah’ın haklarında hiç bir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım adlar hakkında mı benimle tartı­şıyorsunuz? Artık bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”
  3. Bunun üzerine Biz, kendisini de onunla beraber olanları da ta­rafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin İse köklerini kestik.

Kavmini kendisiyle korkutup sakındırmış olduğu azabı istemeleri üzeri­ne onlara: “Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecektir” de­di. Burda “gelecektir” gelmesi hak ve vacib olmuştur, demektedir.

“Ve hüküm geldi vaki oldu” ifadesi, vacib oldu anlamın­dadır. Yüce Allah’ın: “Azab onlara vaki olunca” (ei-A’raf, 7/134) buyruğu da böyledir, “onlara inince” an tamında d ir. Yine: “Söz aleyhlerine gerçekleşin­ce, Biz de onlara yerden bir dâbbe çıkartırız” (en-Neml, 27/82) buyruğun­da da böyledir. Âyet-i kerimede geçen; azap anlamındadır. Bu ke­lime ile küfrün aşırılığı sebebiyle kalbin perdelenmesinin kastedildiği de söy­lenilmiştir.

“Allah’ın haklarında biç bir delil indirmediği” yani, ibadetlerine dair hiç bir delilinizin bulunmadığı “… bir takım adlar hakkında mı benlinle tartı­şıyorsunuz?” Buyrukla kastedilen tapındıkları putlardır. Putlarının da deği­şik isimleri vardı. Burada “isim”, müsemmâ (ad olarak kullanıldığı şey) an­lamındadır.

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Sizin, O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden baş­kası değildir.” (Yusuf, 12/40) Bu isimler ise, îz’den ve el-Eazz’dan, Uz-za’nın kullanılması, Lat gibi isimlerin verilmesi kabilindendîr. Halbuki, bu put­ların izzetten (güç ve kuvvetten, şeref ve üstünlükten) ve ilahlıktan en ufak bir payları yoktur.

Kök” kelimesi, son ve kök manasına gelir ki, buna dair açıklama­lar daha önceden (el-En’âm, 6/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani onlardan geriye hiç bir şey kalmadı. [177]

  1. Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik). “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mucize gelmiş bulunuyor. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın dişi devesi. Onu bırakın, Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülükle dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azap yakalar” dedi.

Semûd, Ad’ın, o, İrem’in, o Şam’ın, o da Nuh’un oğludur. Cedis’in karde­şidir. Bunlar, oldukça bolluk içerisinde yaşıyorlardı. Fakat Allah’ın emrine mu­halefet edip O’ndan başkasına ibadet ettiler, yeryüzünde fesat çıkardılar. Al­lah da onlara Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Hz. Salih, Ubeyd’in, o, Asafın, o, Kâşih’in, o, Ubeyd’in, o, Hâzcr’in, o da Semud’un oğludur. Bun­lar, Arap bir kavim idiler. Hz. Salih, neseb itibariyle en soyluları, mevki İti­bariyle en üstünleri idi. Onları saçları ağarıncaya kadar Allah’ın yoluna da­vet ettiği halde mustaz’af pek az kişi dışında onlardan kimse ona tabi olma­dı. Semud kelimesinin munsarıf olmaması, bir kabile adı olarak kul­lanılmasından dolayıdır. Ebu Hatim der ki: Bunun munsarıf olmayışı, Arap­ça olmayan bir isim olduğundan dolayıdır.

en-Nehhâs, bu yanlıştır der. Çünkü bu kelime az su demek olan; ‘den türemiştir. Kıraat alimleri ise, “( Haberiniz olsun ki Se­mud, Rabblerirıi inkâr ile kâfir oldular” (Hud, 11/68.) buyruğunu kabile adı olmak üzere okumuşlardır.

Semud kavminin meskenleri Hicaz İle Şam arasında Vadi’l-Kurâ’ya kadar uzanan bölgede Hicr denilen yerde idi. Bunlar, asıl itibariyle Hz. Nuh’un oğ­lu Şam’ın soyundan gelirler. Bu kavme Semud denilmesi ise, sularının azlı­ğından dolayıdır. İleride yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar, el-Hi-cr Sûresi’nde (15/80. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir. [178]

“İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın dişi devesi.” Kendisinden mu­cize İstemeleri üzerine sert bir kayanın içinden oniara bir dişi deve çıkardı. Bu dişi deve bir gün tek başına vadinin bütün suyunu içer ve onun misli ka­dar da onlara süt verirdi. Bu sütten daha lezzetli ve daha tatlı bir süt asla içil­miş değildi. Bu devenin verdiği süt, çokluklarına rağmen ihtiyaçlarına yeter­li geliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Su, bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir.” (eş-Şuarâ, 26/155.)

Dişi devenin yüce Allah’a izafe edilmesi, yaratılmışın yaratıcıya izafe edilmesi açısındandır. Ayrıca bunda bir şereflendirme ve bir özellik verme anlamı da vardır.

“Onu bırakın, Allah’ın arzında otlasın.” Yani, onun rızkını vermek, ih­tiyaçlarını karşılamak sizin işiniz değildir. (Bu, Allah’a aittir). [179]

  1. “Hatırlayın ki O, Âd kavminden sonra sizi halifeler kılıp yer yü­züne yerleştirdi. Ovalarında köşkler yapıyor, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın. Yeryü­zünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [180]

Salih’in Kavmi Semud’a Verilen İmkânlar:

Yüce AJJah’ın: Sizi… yeryüzüne yerleştirdi” buyruğun­da hazfedilmiş bir ifade vardır. O, yeryüzünde sizi bir takım konaklara yer­leştirdi demektir. “Ovalarında köşkler yapıyor” fıer yerde köşkler inşa edi­yorsunuz, “dağlarında evler yontuyorsunuz.” Ömürlerinin uzunluğu dola­yısıyla dağlarda evler edinmişlerdi. Ömürleri tükenmeden önce yaptıkları bi­nalar ve bunların çatıları çürüyüp gidiyordu, el-Hasen, “Yontuyor­sunuz” kelimesini “lıa”nın fethas! ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Bu kelimenin kökünde boğaz harflerinden bir harf bulunduğundan dolayı, ma­zi ve muzari vezinleri; şeklinde getir. [181]

  1. Bina Yapmanın Hükmüne Dair:

Köşk ve buna benzer yüksek yapılı bina yapmayı caiz kabul edenler bu âyet-i kerime ile yüce Allah’ın: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haranı kılmıştır” (el-A’raf, 7/32) âyetini delil gös­terirler. Nakledildiğine göre, Muhammed b. Sîrin’in bir oğlu bir ev yapmış ve bu uğurda oldukça fazla mal harcamıştı. Bu husus, Muhammed b. Sîrin’e nak­ledilince, şöyle dedi: Ben, kişinin kendisine fayda sağlayacak bir bina yap­masında bir maiızur olduğu görüşünde değilim. Diğer taraftan Hz. Peygam-ber’in de şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Allah, bir kula nimet ihsan edecek olursa, o nimetinin eserinin üzerinde görülmesini sever.[182] ” İşte, gü­zel bina yapmak, güzel elbise giyinmek de bu nimetin arasındadır. Nitekim bir kimse oldukça fazla bir mal vererek güzel bir cariye satın alacak olursa, bundan daha aşağısı da kendisi için yeterli olduğu halde böyle bir cariyeyi satın almasının caiz olduğu görülmektedir. Bina da böyledir.

Başkaları ise bunu mekruh kabul ederler. Bunlar arasında Hasanu’1-Bas-ri ve başkaları da vardır. Delil olarak da Hz. Peygamber’in: “Allah bir kul hak­kında kötülük murad ederse, onun malını çamura ve kerpice harcatır. [183] Bir başka rivayette de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim kendisi için yeterli olandan fazlasını bina edecek olursa, kıyamet gününde o binayı boynunda taşıyarak gelecektir. “[184]

Derim ki: Ben de bu görüşteyim. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: “Mü’min, herhangi bir intakta (harcamada) bulunacak olursa, onun be­delini vermek aziz ve celil olan Allah’a aittir. Ancak bina, yahut masiyete har­canan müstesna.” [185]Bu hadisi Cabir b. Abdullah rivayet etmiş olup, Dârakut-nî de kitabında kaydetmiştir. Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Ademoğlu nun şu hususlar dışında her hangi bir hakkı yoktur: Kendisinde barınacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise, katıksız kuru ekmek ve su.” Bu hadisi de Tirmizî rivayet etmiştir. [186]

  1. Allah’ın Nimetlerine Şükretmenin Gereği:

“Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın.” Bu, kâfirlere de nimet ihsan olunduğunun bir delilidir. Buna dair açıklamalar, daha önce Âl-i İmran Sûresi’nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri, 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Yer yüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın.” Bu buyruğa dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/60. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu anlamda iki ayn söyleyiştir. el-A’meş ise, kelimesini “te” harfini esrelî olarak okumuş olup, bunu; den gelen bir kelime olarak kabul etmiş ve gelen bir kelime olarak almamıştır. [187]

75- Kavminden müstekbir olanların İleri gelenleri, kendilerince za­yıf kabul ettiklerine (mustaz’aflara) yani, aralarından iman eden­lere şöyle dediler: “Salih’in gerçekten Kabbİ tarafından gönde­rilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz, onunla gönderilene iman edenleriz* dediler.

  1. O müstekbirler: “Doğrusu biz, şu sizin iman ettiğinizi inkâr eden­leriz” dediler.

Yüce Allah’ın: “Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendi­lerince zayıf kabul ettiklerine, yani aralarından iman edenlere şöyle de­diler” buyruğunda ikincisi (yani, iman edenler), birincisin (yani kendilerin­ce zayıf kabul ettikleri kimseler)’den bedeldir. Çünkü, zayıf kabul edilen mus-taz’aflar mü’minlerin kendileridir. Bu da “bedelü’l-ba’z min el-kül” (yani, bir kısmın bütünden bedel yapılması) şeklinde bir bedeldir. [188]

77- Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rabblerinin emrine karşı büyüklenerek İsyan ettiler ve: “Ey Salih, eğer sen gönde­rilmiş peygamberlerden isen, bizi tehdit edip durduğunu getir” dediler.

  1. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökenler oldular.
  2. O da onlardan yüz çevirdi ve: “Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabbimin risaletinî tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz, öğüt verenleri sevmezsiniz” dedi.

Yüce Allah’ın: O dişi deveyi kesip öldürdüler” buyruğun­da geçen; “el-Akr” yaralamak demektir. Bunun, ölüm ile sonuçlanacak bir şe­kilde etki bırakan türden bir organı kesmek anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Atın akr edilmesi, kılıçla ayaklarının vurulup kesilmesi demektir. Çoğul ismi; şeklinde gelir. ise, bineğin sırtında yara açılma­sına sebep oldu demektir. Şair İmruu’1-Kays der ki:

“Devenin sırtındaki semer hep birlikte bizi yana doğru eğdiğinde Bana dedi ki: Ey İmruu’1-Kays, devemi yaraladın haydi in.”

Burada “akr” kelimesi yaralamak, sırtını yaralamak anlamındadır.

el-Kuşeyrî der ki: Akr, devenin arka ayaklarının diz kapaklan bölümünün açılması demektir. Daha sonra devenin kesilmesine akr denilmiştir. Çünkü bu şekilde bir akr, çoğunlukla devenin kesilmesine sebep teşkil ediyordu. (Önce, arka ayaklarından birisinin dizi kesilerek kaçması önlenmeye çalışı­lıyordu.)

Bu dişi deveyi kimin kestiği hususunda farklı görüşler vardır. Bunların en sahihi, Müslim’in Sahihinde yer alan Abdullah Zem’a yoluyla gelen hadis­tir. Abdullah dedi ki: Rasulullah (sav) bir hutbe irad etti ve dişi deveyi söz konusu ederek onu keseni de zikredip: “O vakit, onların en badbaht olan­ları, kavmi arasında Ebu Zem’a gibi kimsenin zarar veremediği güçlü, bunun­la birlikte de oldukça şer birisi onu öldürmek için kalkıp gttti…” diyerek, ha­disin geri kalan bölümünü zikretti.[189]

Adının Kudar b. Salif olduğu söylenmiştir. Yine denildiğine göre, bunlann hükümdarları Melkâ adındaki bir kadın idi. İnsanlar Hz. Salih’e meyledin­ce, onu kıskandı ve iki aşık dostu bulunan iki kadına şöyle dedi: Aşıklarını­zın isteğini yerine getirmeyin. Onlardan dişi deveyi kesmelerini isteyin. Bu­nun üzerine o kadınlar da onun isteğini yerine getirdiler. Bu sefer dostları olan iki adam, dışarı çıkıp dişi deveyi dar bir boğazdan geçmek zorunda bı­raktılar. Aralarından birisi o dişi deveye bir ok attı ve o deveyi öldürdüler. Dişi devenin yavrusu annesinin içinden çıkmış olduğu kayaya doğru geldi. Üç defa böğürdükten sonra kaya açıldı ve içine girdi.

Denildiğine göre, ileride en-Nemi Sûresi’nde C27/82. âyetin tefsirinde) ge­leceği üzere, âhir zamanda insanlara karşı (kıyamet alâmeti olarak) çıkacak olan Dâbbe odur.

İbn İshak der ki: Devenin yavrusunun arkasından dişi deveyi kesmiş olan­lardan dört kişi gitti. Bunlar, Misda’, onun kardeşi Zuab, arkasından gittiler. (Kurtubî diğerlerinin isimlerini zikretmemektedir).* Misda’ ona bir ok attı, bu ok yavrunun kalbine saplandı. Sonra, ayağından onu sürükleyerek annesi­nin yanına getirdi ve yavruyu da annesi ile birlikte yediler. Ancak, birinci gö­rüş daha sahihtir. Çünkü Hz. Salih onlara şöyle demişti: Ömrünüzden üç gün kaldı. Bundan dolayı deve yavrusu da üç defa böğürdü.

Şöyle de denilmiştir: Dişi deveyi kesen ile birlikte sekiz kişi daha vardı ki, bu sekiz kişi, yüce Allah’ın haklarında: “Şehirde ıslah etmez fakat fesat çıkar­tan dokuz kişi vardı” (en-Neml, 27/48) dediği kimselerdir. İleride buna da­ir açıklamalar en-Neml Sûresi’nde (zikredilen âyetin tefsirinde) gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar, O da alacağını aldı ve dişi deveyi ayaklarım biçip öldürdü” (el-Kamer, 54/29) buyruğunun anlattığı da budur. Dişi deveyi öldürmeden önce İçki içiyorlardı. İçkilerine su katmak için suya ihtiyaçları oldu. O gün ise dişi devenin süt verme gü­nüydü. Aralarından birisi kalkıp, etrafını da gözetleyerek, artık bundan ya­na insanları rahatlatacağım, deyip dişi deveyi öldürdü.

Yüce Allah’ın: “Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Babblcrinin em­rine karşı büyüklenerek isyan ettiler” buyruğunda geçen “Büyük-lenerek İsyan ettiler” kelimesi, büyüklendiler anlamınadır. Ayrıca itaat et­meyen kişinin durumunu anlatmak üzere -aynı kökten gelen-; fiili kullanılır, Oldukça karanlık geceye de; denilir. Bu açıklamalar el-Halil’den nakledilmiştir.

“Ve: Ey Salih… bizi tehdit edip durduğunu” yani, bizi kendisiyle tehdit etmiş olduğun azabı “getir dediler.”

“Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı” yani oldukça büyük bir zelzele “on-lan yakalayıverdi.” Burada sözü geçen sarsıntının, Hud Sûresi’nde yer alan Semud kıssasında sözü geçtiği üzere (bk. Hud, 11/67) ödlerini kopartan, ol­dukça şiddetli bir feryad olduğu da söylenmiştir. Orada onlan yakalayanın sayha (şiddetli çığlık) olduğu belirtilmektedir.

Âyet-i kerimede geçen;”Sarsıntı” kelimesi, titreyen ve sarsılan şey hakkında kullanılır. “Rüzgâr ağaçtan hareket ettirdi, sal­ladı,” anlamına gelir. Asıl anlamı ise sesle beraber hareket etmektir. Yüce Al­lah’ın: “O günde o sarsıcı sarsacaktır” (en-Nâziât, 79/6) buy-ruğundaki “sarsıcı ve sarsacaktır” kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Şa­ir de der ki:

“H acc’ı n z amantnı n geldiğini

Ve kavmin bineklerinin onları sarstığını göndüğüm vakit…”

“Yurtlarında diz üstü çökenler oldular.” Burada (yurt) anlamına gelen kelimesinin tekil olarak gelmesi, cins İsim olması dol ayış ıy ladır ve ço­ğul anlamındadır. Bir başka yerde ise bu kelime çoğul olarak; Yurtlarında” (Hud, 11/67) dîye gelmiştir.

“Diz üstü çökenler” yani, uçan kuşun çöktüğü gibi dizleri ve yüzleri üs­tü yere yapıştılar. Bunun da azabın şiddetinden ötürü hareketsiz kalmaları demektir. Aslında “diz üstü çökmek” anlamına gelen; ( pî-JO lafzı tavşan ve benzeri hayvanlar hakkında kullanılır. Bunun ism-i mekânı da; CrJJS) şek­linde gelir. Şair Züheyr der ki:

“Orada inekler, ceylanlar ve onların yavruları ardı arkasına yürüyüp dururlar Ve çökmüş oldukları her yerden kalkar giderler,”

İnen yıldırım ile yandıkları ve bunun sonucunda ölüverdikleri de söylen­miştir. Bunlardan geriye yalnızca Allah’ın Harem bölgesinde bulunan bir ki­şi kalmıştı. O da Harem bölgesinden çıkınca, kavmine isabet eden ona da isa­bet etti.

“O da onlardan yüz çevirdi.” Yani, onların iman edeceklerinden ümit ke­since, yüz çevirdi: “Ve Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabblmin risaleti-ni tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim” dedi. Bu sözü kavmine ölümlerinden önce söylemiş olması ihtimal dahilinde olduğu gibi, ölümle­rinden sonra söylemiş olması da muhtemeldir. Tıpkı Hz. Peygamberin Be-dir’de öldürülmüş müşriklere: “Rabbinizin vadettiğîni hak olarak buldunuz mu” demesi üzerine: Sen şu leşlerle mi konuşuyorsun denilince, Onun da: “Siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap vere­mezler”[190] dediği gibi.

Ancak, birincisi daha zahir (daha açıkça anlaşılan) dır. Buna da yüce Al­lah’ın: “Fakat siz Öğüt verenleri sevmezsiniz” yani, benim nasihatimi kabul etmediniz, öğüdümü dinlemediniz, sözü delâlet etmektedir. [191]

  1. Lût’u da (kavmine gönderdik). Hanı o kavmine: “Sizden evvel âlem­lerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz” de­mişti.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [192]

  1. “Lût” Kelimesinin Menşei:

Yüce Allah’ın: “Lût’u da (kavmine gönderdik). Hani o kavmine… demiş­ti” buyruğunda geçen “Lût” kelimesi ile ilgili olarak el-Ferrâ şöyle demek­tedir: Lût kelimesi, Arapların “bu iş benim kalbime daha yatkın, daha sevgi­lidir” anlamındaki; ifadesinden türetilmiştir.

en-Nehlıâs ise şöyle demektedir: ez-Zeccâc dedi ki: Kimi nahivciler -Fer-râ’yı kastetmektedir- Lût kelimesinin çamur ile havuzu sıvamayı anlatan; “Çamurla sıvadım,” tabirinden türemiş olabileceğini söylerler. Ancak, bu bir yanlışlıktır. Çünkü “İshâk” gibi; Arapça olmayan isimler Arapça kök­lü kelimelerden türetilmezler. İshâk’ın uzaklık anlamına gelen; ‘dan türemiş olduğu söylenemez. “Lût” kelimesinin munsarıf olması ise hafifliğin­den ötürüdür. Çünkü, bu kelime hem üç harflidir, hem de orta harfi sakin­dir. en-Nekkâş der ki: Lût, Arapça olmayan acemî isimlerdendir. Havuzu çamurla sıvadım” ile Bu bun­dan daha çok kalbime yatkındır,” tabirleri ise doğru tabirlerdir. Şu kadar varki, İbrahim ve İshâk gibi Arapça olmayan bir isimdir. Sibcveyh der ki: Nuh ve Lüt kelimeleri Arapça olmayan isimdirler. Şu kadar var ki, bu kelimeler hafif olduklarından ötürü rnunsarıfdırlar.

Yüce Allah, Hz. Lût’u Sedum diye adlandırılan bir ümmete peygamber ola­rak göndermişti. Hz. Lût, Hz. İbrahim’in kardeşinin oğlu idi. Bu kelimenin âyet-i kerimede mansub gelmesi ise, ya daha önce (59- âyetinde başında) ge­çen; “Gönderdik” kelimesinden ötürüdür ve o takdirde bu kelime (o âyet-i kerimede yer alan “Nuh” kelimesine) atfedilmiş olur. Bununla birlik­te; “An, hatırla” anlamındaki mukadder bir fiil ile nasbedilmiş olma­sı da mümkündür. [193]

  1. Lût Kavminin Fiilini Yapanların Cezası:

Yüce Allah’ın: “Sizden evvel alemlerden hiç kimsenin yapmadığı haya­sızlığı mı yapıyorsunuz” buyruğunda kastedilen hayasızlık, erkeklere yak­laşmaktır. Yüce Allah’ın; “el-Fahişe: hayasızlık” İsmiyle bundan söz etmesi, bu işin de bir zina olduğunu açıklaması içindir. Nitekim yüce Allah bir baş­ka yerde şöyle buyurmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, gerçekten bir hayasızlık (rahişe)dir.” (el-İsra, 17/32.)

İlim adamları bu işin haram olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte bu işi yapana uygulanması gereken ceza hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik der ki: Böyle bir kimse, ister muhsan olsun, ister olmasın recmedi-Ur. Aynı şekilde eğer ergenlik yaşına gelmişse, bu işin kendisine yapıldığı ki­şi de recmedilir. Yine Malik’in muhsan ise recmedilir, eğer muhsan değilse hapsedilip te’dip edilir dediği de rivayet edilmiştir. Bu aynı zamanda Ata, en-Nehaî, İbnü’l-Müseyyeb ve başkalarının da görüşüdür.

Ebu Hanİfe ise şöyle demektedir: Muhsan olan da, olmayan da tazir edi­lir. Bu görüş Malik’ten de rivayet edilmiştir. Şafiî ise, zinaya kıyas edilerek bu işi yapana zina cezası uygulanır demiştir.

Malik, yüce Allah’ın: “Ve Biz, üzerlerine (Lût kavminin üzerine) balçıktan pişirilmiş bir taş yağmuru yağdırdık” (el-Hicr, 15/74) âyetini delil göster­mektedir. Çünkü, bu şekilde üzerlerine taş yağdırılması, onların yaptıkları­na bir ceza ve karşılık idi.

Denilse ki: Şu iki sebep dolayısıyla bunun delil olacak bir tarafı yoktur:

1- Lût kavmi de diğer ümmetler gibi küfür ve yalanlamalarına karşılık ola­rak cezalandırıldılar,

2- Onların küçükleri de büyükleri de bu cezanın kapsamına girmişti. Bu ise, onlara verilen bu cezanın hadler kabilinden olmadığını göstermektedir.

Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir: Evvelâ, birinci itiraz yanlıştır. Çün­kü, şanı yüce Allah, onların bir takım masiyetler işlediğini ve bu masiyetler dolayısıyla cezalandırdığını haber vermektedir ki, İşledikleri masiyetlerden birisi de bu İdi. İkinci itiraz noktasına gelince-, onların kimisi bu işi yapıyor, kimisi de bu işe rıza gösteriyordu. Büyük çoğunluk yapılan bu işe ses çıkar­madıklarından dolayı cezalandınlmış oldu. Bu yüce Allah’ın bir hikmeti ve kullan hakkında uyguladığı sünneti (kanunu) dır. Bundan sonra da bu işi ya­panlara uygulanacak olan bu ceza emri, süreklilik kazanmış oldu. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Ebü Dâvüd, İbn Mace, Tirmizî, Nesaî ve Darakutnî’nin rivayetine göre, Ra-sulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kimi Lût kavminin işini işlerken görecek olursanız, yapanı da yapılanı da öldürünüz.” Bu, Ebû Dâvûd ve İbn Mace’nin lafzıdır.[194] Tirmizî’de şu ifade de vardır: “… ister muhsan olsunlar, ister olma­sınlar…” [195]

Ebû Dâvûd ve Darakutnî de tbn Abbas’tan Lût kavminin amelini işlerken tesbit edilen, evli olmayan kişinin recm edileceğini belirttiği rivayet edilmek­tedir.[196]

Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a)’dan da Lût kavminin işini yapması üzerine el-Fu-câe diye birisini ateş ile yaktığı rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Ali b. Ebi Talib’in de görüşüdür. Çünkü, Halid b. el-Velid, bu hususta Hz. Ebu Bekir’e mektup yazıp ne yapması gerektiğini sorunca, Ebu Bekr (r.a), Peygamber (sav)’ın ashabını toplayıp bu hususta onlarla istişare etti. H2. Ali şöyle dedi: Böyle bir günahı bir ümmet dışında herhangi bir ümmet işleyerek Allah’a asi olmuş değildir. Bu günahı işleyen ümmete de Allah bildiğiniz cezayı vermiş­tir. O bakımdan ben, bu işi yapanın ateş ile yakılması görüşündeyim. Bunun sonucunda Rasulullah (sav)’ın ashabı ateş i!e yakılması gerektiği hususunda görüş birliğine vardılar. Hz. Ebu Bekir de Halid b. el-Velİd’e, bu kişiyi ateş ile yakmasını emreden mektubunu yazdı, o da onu yaku. Daha sonra bu işi yapanları İbn ez-Zübeyr de (halifeliği döneminde) yaktı. Arkasından Hişam b. el-Velid de, daha sonra Irak’da Halid el-Kasrî de bu işi işleyenleri yakmış­lardır. Rivayet edildiğine göre, Abdullah b. ez-Zübeyr’in döneminde Lût kavmirıin amelini işlediğinden dolayı yedi kişi yakalanmıştı. Onların durum­larını soruşturduktan sonra aralarından dört tanesinin muhsan olduklarını tes­bit etti. Emir vererek Haremin dışına çıkartılmalarını istedi. Ve ölünceye ka­dar taşlandılar. Üçüne de had cezası uyguladı. Yanında İbn Abbas da, İbn Ömer de bulunduğu halde onun bu yaptığına karşı çıkmadılar. Şafiî de bu görüştedir.

İbnü’l-Arabî der ki: Malik’in kabul ettiği görüş daha doğrudur. Çünkü, bu görüş hem sened itibari ile daha sahihtir, hem de dayanak olarak daha güç­lüdür.

Hanefiler ise, delil olarak şunu söylerler: Zina’nın cezası bellidir. Bu ma-siyet, zinadan farklı olduğuna göre, haddi bakımından zina ile ortak olma­ması gerekir. Onlar bu hususta şöyle bir hadis de rivayet ederleri “Her kim had olmayan bir suça had uygulayacak olursa, haddi aşmış ve zulmetmiş olur.” [197] Diğer taraftan bu, herhangi bir şeyin (akid ile) helal kılmanın, muh-san yapmanın da taalluk etmediği, mehri de gerektirmeyen, kendisi sebebiy­le nesebin de sabit olmadığı bir ilişkidir. O bakımdan buna had taalluk etmez. [198]

  1. Hayvan İle Cinsel İlişki Kurmanın Hükmü:

Bir kimse bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunacak olursa, onun da hayva­nın da öldürülmeyeceği bildirilmiştir. Her ikisinin öldürüleceği de söylenil­miştir. Bunu, tbnü’l-Münzir, Ebu Seleme b. Abdurrahman’dan nakletmekte­dir. Bu hususta Ebû Dâvûd ve Darakutnî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettikleri bir hadis de vardır. Buna göre Rasulultah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir hayvana yaklaşacak olursa, onu da onunla birlikte o hayvanı da öldürü­nüz,” Biz, İbn Abbas’a: Peki hayvanın öldürülmesi neden diye sorunca, o şu cevabı verdi: Böyle demiş olmasının sebebi zannederim o hayvana bu iş ya­pılmış olduktan sonra etinin yenilmesini hoş görmediğinden Ötürüdür. [199]

İbnü’l-Münzir der ki: Eğer hadis sabit ise, bu hadis gereğince görüş be­lirtmek İcabeder. Şayet sabit değilse, bu işi yapan kişi bunu yaptığından ötü­rü çokça Allah’tan mağfiret dilemelidir. Hakim onu tazir ile cezalandıracak olursa, bu da güzel bir şey olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Hayvanın Öldürülmesi, olmadık şekilde çirkin bir yav­ru yavrulamaması içindir. Bu durumda böyle bir hayvanın öldürülmesi bu se­bepten ötürü sünnetten gelen rivayetle beraber bu husustaki maslahattan do­layı olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet eder: Hayvan ile zina edene had yoktur. Ebû Dâvûd der ki: Ata da böyle demiştir. el-Hakem ise şöyie dernektedir: Görüşüme göre böyle bir kimseye celde vurulur, fakat had nok­tasına gelinmez. el-Hasen de bu kişi zina eden kişi ayarındadır, demiştir.[200]

ez-Zuhrî der ki: Muhsan otsun olmasın ona yüz celde vurulur. Malik, es-Sevrî, Ahmed ve rey ashabı ise, ona tazirde bulunulacağını söylemişlerdir. Ata, en-Nelıaî ve el-Hakem’den de bu görüş rivayet edilmiştir. Şafiî’den ise fark­lı rivayetler gelmiştir. Böyle bir husus ise, bu konuda onun mezhebine da­ha uygundur. Cabir b. Zeyd der ki: Böyle birisine had uygulanır. Ancak, o hayvanın kendisine ait olması hali müstesna. [201]

  1. Bu İşi Dünya Tarihinde İlk Yapanlar Lût Kavmidir:

Yüce Allah’ın: “Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı haya­sızlığı mı yapıyorsunuz” buyruğundaki edatı, cinsin istiğrakı (türün kapsamını anlatmak) içindir. Yani, Lût kavminden önce hiç bir toplumda bu iş görülmüş değildir. İnkarcılar ise, bu işin onlardan önce de yapıldığını ile­ri sürerlerse de doğru olan Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiğidir.

en-Nakkâş’ın naklettiğine göre İblis, -Allah’ın laneti üzerine olsun- bu işi onlara kendisine yaptırmak suretiyle başlatmıştır. Bunun üzerine onlar birbirlerine yaklaşmaya başladılar.

el-Hasen der ki: Onlar bu işi yabancılara yapıyorlardı. Bunu kendi arala­rında biri diğerine yapmıyordu.

İbn Mace de Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz ümmetim için en korktuğum şey Lût kav­minin işini yapmaktı.[202] Muhammed b. Sîrin de der ki: Hayvanlar arasında Lût kavminin amelini yapan yalnızca domuz ve eşektir. [203]

  1. “Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsu­nuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.”

Yüce Allah’ın: “Çünkü siz” buyruğunu, Nâfi’ ile Hafs, bir haber ki­pi olarak esreli tek bir hemze ile okumuşlardır. O taktirde bu, daha önce söz geçen hayasızlığı açıklamak üzere varid olmuş bir buyruk demek olur. O bakımdan bunun başına hemze getirmek güzel olmaz. Zira, getirilecek bir hemze (soru edatı, bundan sonra gelecek olan buyruklar ile önce gelen buy­ruklar arasındaki bağı kopartır.

Ancak, diğerleri, azarlamak anlamına gelecek şekilde istifham (soru) laf­zı üzere iki hemzeli okumuşlardır. Bunun güzel olması ise, ondan önceki buy­rukların da sonrakilerin de müstakil birer ifade olmalarıdır.

Ebıt Ubeyd, el-Kisaî ve başkaları birinci okuyuşu tercih etmişler ve yüce Allah’ın şu buyruğunu delil göstermişlerdir: “Sen Öl­dükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar?” (el-Enbiyâ, 21/34) Bu buyrukta so­ru edatı başa gelmiş ve; Onlar mı…” diye buyurmamıştır.

Yine: Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleri­niz üstünde geriye mi döneceksiniz” (Âl-i İmran, 3/144) diye buyurmuş ve … Dönecek misinizi”‘ diye buyurmamıştır.

Ancak, böyle bir şey oldukça çirkin bir yanlışlıktır. Çünkü ontar, bunu söy­lerken birbirine benzemeyen iki şeyi birbirine benzetmiş olmaktadırlar. Zi­ra, (bu son iki âyette) görülen şart ve cevabı tek bir şey gibidirler. Mübteda ve haber gibi. O bakımdan, bu İkisinde iki ayrı istifham olması caiz değil­dir. Mesela; Eğer sen ölürsen onlar mı…” demek doğru olmaz. Nitekim “Zeyd mi, gidiyor mu?” demenin doğru olmadığı gibi. Hz. Lût kıssasında ise iki cümle yer almaktadır. Dolayısı ile bunların her birisi için ayrı ayrı soru edatı getirme imkânı da vardır. el-Halil ve Sibeveyh’in görüşü budur, en-Nehhas, Mekkî ve başkaları da bu görüşü tercih etmişlerdir.

“Şehvetle” kelimesi mastar olarak nasbedilmiştir. Yani siz, onla­rı arzulayarak, şehvet duyarak mı istiyorsunuz? Bununla birlikte hal mahal­linde mastar olması da mümkündür.

“Hayır siz, çok Ueri giden bir kavimsiniz” buyruğuna yüce Allah’ın: “Ha­yır siz, haddi aşan bir kavimsiniz” (eş- Şûrâ, 26/166) buyruğu birbirine benzemektedir. Yani si2, şirkle birlikte bu hayasızlığı işlemekle çok aşırıya kaçmış oluyorsunuz. [204]

  1. Kavminin cevabı yalnızca: “Çıkarın onları ülkenizden. Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış” demek oldu.
  2. Bunun üzerine Biz de hem onu, hem ehlini kurtardık. Ancak ka­rısı geride kalıp helak edilenlerden oldu.

Yüce Allah’ın: “Kavminin cevabı yalnızca; Çıkarın onları…” yani, Lût’u ve ona tabi olanlan. “Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarnuş” buy­ruğu, onlar bu işi yapmaktan uzak durmaya çalışan kimselermiş, demektir.

“Adam temiz kalmaya çalıştı” ifadesi, günahtan kendisini sa­kındırdı anlamana gelir. Katade der ki: Allah’a yemin ederim onları, ayıp ol-mıyan bir şeyden dolayı ayıplamaya çalıştılar.

“Geride kalıp helak edilenlerden” yani, Allah’ın azabı içe­risinde kalanlardan “oldu.” Bu açıklamayı İbn Abbas ve Katade yapmıştır. tabiri, hem geçip gitti, hem kaldı anlamında kullanılan zıt anlam­lı kelimelerdendir. Kimisi de geçip gitti anlamı, noktasız “ayn” ile kullanıl­ması halindedir. Kaldı anlamı ise, noktalı “ğayn” İledir, demektedir. Bu açık­lamayı da İbn Fâris, “el-Mücmet” adlı eserinde nakletmektedir,

ez-Zeccâc ise, Geride kalıp helak edilenlerden” yani, kur­tuluştan uzak kalan, kurtulanlar arasında hazır bulunmayanlardan oldu, de­mektir.

Bunun, ömrünün uzunluğu dolayısıyla kalanlardan oldu, anlamına geldi­ği de söylenmiştir. en-Nehhâs der ki: Ebu Ubeyde buradaki buyruğunun; o, ömrü oldukça uzun kimselerdendi, yani o, oldukça kocamış, yaşlanmıştı, an­lamına geldiği kanaatindedir. Sözlükte ise bu kelime, çoğunlukla kalıcı, ka­lan anlamına kullanılır. Şair recez vezninde şöyle demektedir

“Yüce ilahımız geçeni de kalanı (geleceği) de ona mağfiret ettiğinden beri Muhammed asla gevşeklik göstermedi.” [205]

  1. Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Hz. Lût, yüce Allah’ın da açıkiamış olduğu gibi, gecenin bir bölümünde (el-Hici, 15/65) aile halkı ile yola koyuldu. Daha sonra Hz. Cebrail aldığı emir üze­rine kanadını şehirlerinin altından soktu, kökünden koparıp yukarı doğru kal­dırdı. O kadar ki, semadakiler beldelerindeki horozların ötüşlerini, köpekle­rin havlayışlarını işitti. Sonra da beldelerinin üst tarafları aşağıya gelecek şe­kilde yere yıktı ve üzerlerine pişmiş çamurdan taş yağmuru yağdırıldı. Denil­diğine göre bu taş yağmuru onlardan şehirlerinde bulunmayanlar üzerine yağ­mıştı. Hz. Lût iîe birlikte bulunan karısına da bir taş isabet edip onu öldürdü.

Anlatıldığına göre Lût kavminin kasabaları dört tane idi. Bunların beş ta­ne oldukları da söylenmiştir. İnsan sayıları ise dörtyüz bin idi. İleride -yüce Allah’ın izniyle- Hud Sûresi’nde (11/77. âyet ve devamında) Hz. Lût kıssası bundan daha geniş bir şekilde gelecektir. [206]

  1. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. O’ndan başka hiç bir İlâhınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir belge gelmiştir. Artık ölçeği ve terazi­yi tam tutun. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Islâh edildik­ten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Şayet inanan kimselerseniz, böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.
  2. “Ve siz, öyle her yolun başında oturarak Allah’a iman edenleri tehdit edip ve eğriliğini arayarak Allah’ın yolundan alıkoyma­yın. Düşünün ki siz, vaktiyle çok az idiniz de sîzi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonları nice olmuştur, bir bakıverin!”
  3. “Şayet içinizden bir kısmı benimle gönderilene İman etmiş, bir kısmı da iman etmemişse; Allah aranızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm koyanların en hayırlısıdır.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [207]

  1. Medyen Ve Hz. Şuayb:

Yüce Allah’ın: “Medyene de…” buyruğunda geçen Medyen’in bir belde, yahut bir bölge adı olduğu söylendiği gibi, Bekr ve-Temim denildiği şekil­de bir kabile adı olduğu da söylenmiştir.

Yine denildiğine göre, Medyenliler İbrahim d-Halil (a.s)’ın oğlu Medyen’in soyundan gelenlerdir.

Medyen’in bir adam ismi olduğu görüşünde olanlar, bu kelimeyi munsa-nf kabul etmezler. Çünkü bu kelime, lıem marife (özel isim), hem de acemi {Arapça olmayan) bir isimdir. Bunu bir kabile yahut bir yerin adı olarak ka­bul edenlerin görüşüne göre de munsarıf olmaması daha uygundur.

el -Mebde vî der ki: Medyen’in, Hz. Lût’un kızının oğlu olduğu da rivayet edilmektedir. Mekkî de şöyle der: Medyen, Hz. Lût’un kızının kocası idi. Ne­sebi hususunda farklı görüşler vardır. Ata, İbn İshâk ve başkaları derler ki; Şuayb, Mîkîl’in oğlu, o, Yeşcer’in oğlu, o, Medyen’in, o da İbrahim (a.sTın oğludur. Süryanice adı da Beyrut idi. Annesi ise Hz. Lût’ın kızı Mîkâîl idi.

eş-Şarkî b. el-Kutanî’nin iddiasına göre ise Şuayb, Ayfa’nın oğlu, o, Yev-beb’İn oğlu, o, Medyen’in, o da Hz. İbrahim’in oğludur. İbn Sem’an’ın iddi­asına göre ise Şuayb, Cuzey’in oğlu, o,Yeşcer’in, o, Lâvi’nin, o, Yakub’un, o, İslıak’ın, o da İbrahim’in oğludur.

Şuayb kelimesi, veya ‘in küçültme ismidir. Katade der ki: Şu­ayb, Yevbeb’in oğludur. Hz. Şuayb’ın, Safvan’ın oğlu, onun, Ayfa’nın, onun Sabit’in, onun Medyen’in, onun da İbrahim’in oğlu olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır

Hz. Şuayb âma idi.[208] Bundan dolayı kavmi kendisine: “Ve biz seni aramızda gerçekten zayıf görüyoruz” (Hûd, 11/91) demişlerdi. Kavmine güzel şekilde cevaplar vermesi dolayısıyla ona “peygamberlerin hatibi” denir. Kavmi, Allah’ı inkâr eden, ölçü ve tartılan eksik yapan bir topluluk idi.

“Rabbinizden size apaçık bir belge” bir açıklama “gelmiştir.” Bu ise Hz. Şuayb’ın peygamber olarak onlara gönderilmesi idi. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Şuayb’a ait herhangi bir mucizeden söz edilmemiştir. el-Kisafnİn “Kasasu’l-En-biya”dii zikrettiği gibi, “apaçık belge”nin onun mucizesi olduğu da söylen­miştir. [209]

  1. İnsanların Eşyalarının Değerlerini Düşürmek:

Yüce Allah’ın: “İnsanların eşyasını eksik vermeyin” buyruğunda geçen “Eksik vermek, eksiltmek” demektir.

Bu, mal tarda kusurlu olduğunu söylemek ve pek değerli ve rağbet edilen bir şey olmadığını ifade etmekle; yahut kıymeti hususunda aldatmak sure­tiyle; ölçü ve tartılarda ise, fazla ya da eksiltmek suretiyle hileler yapmakla olur.

Bütün bunlar batıl yollarla mallan yemek kabilindendir. Böyle bir iş; geçmiş ve önceki ümmetler arasında peygamberler aracılığıyla yasaklanmış bir husustur. (Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun). Allah bize yeter ve O, ne güzel bir vekildir. [210]

  1. Yeryüzünde Bozgunculuk:

“Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” buyruğu, “eksik vermeyin” buyruğuna atfedilmiş olup küçük büyük her türlü bozgun­culuğu kapsamına alan bir ifadedir. îbn Abbas der ki; Yüce Allah Hz. Şuayb’ı peygamber olarak göndermeden önce yeryüzünde türlü masiyetler işleniyor, haramlar helal belleniyor ve orada kanlar dökülüyordu. İşte, yeryüzünün fe­sadı, bozulması budur. Allah, Hz. Şuayb’ı peygamber olarak gönderip de ken­dilerini Allah’ın yoluna davet ettikten sonra yeryüzü salah buldu. Kavmine gönderilen her bir peygamber, kavminin salahı demektir. [211]

  1. Allah’a Giden Yolları Engellemek:

Yüce Allah’ın: “Ve siz öyle her yolun başında oturarak… Allah’ın yolun­dan alıkoymayın.” Yüce Allah bu buyruğu ile yollarda oturup Allah’a itaate götüren yoldan başkalarını alıkoymalarını yasaklamaktadır. Onlar, iman eden kimseleri işkenceye uğratmakta tehdit ediyorlardı.

İlim adamları, onların yol başlarında oturmalarının anlamt İle ilgili olarak üç görüş ortaya atmışlardır. İbn Abbas, Katade Mücahid ve es-Süddî der ki: Bunlar, Hz. Şuayb’ın bulunduğu yere çıkan yolların başında oturuyor, onun yanına gitmek isteyen kimseleri tehdit ederek alıkoyuyor ve: O bîr yalancı­dır, onun yanına gitme diyorlardı. Tıpkı Kureyş’in, Peygamber (sav)’a yap­tığının aynısını yapıyorlardı. Âyetin zahirinden de anlaşılan budur.

Ebu Hureyre de şöyle demiştir: Bu, yol kesmeyi ve yolu kesilenlerin mal­larını almayı yasaklamaktadır. Onlar, bu işi yapıyorlardı. Peygamber (sav)’dan da şöyle dediği rivayet olunmuştur: “İsrâya götürüldüğüm gece yol üzerin­de bir kereste parçası gördüm. Onun yanından bir elbise geçecek olsa, mutlaka o elbiseyi parçalardı. Yanından geçen her şeyi de mutlaka delerdi. Ben: Bu ne oluyor, Ey Cebrail? diye sordum, şöyle buyurdu: Bu, senin üm­metinden yollarda oturup yollan kesen bir topluluğa dair misaldir. Daha son­ra yüce Allah’ın; “Ve siz öyle her yolun başında oturarak… tehdit edip… Allah’ın yolundan alıkoymayın” âyetini okudu.[212]

Hırsızlara ve muhariplere (yo! kesicilere) dair açıklamalar (el-Maîde, 5/33 34. âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır. Cenabı Allah’a hamd olsun. [213]

Haksızca Alınan Vergiler Ve Vergilerin Tahsilini Vermek:

Yine es-Süddî şöyle der; Bunlar (gümrük) vergi memurlan ve hakettikle-rinden fazlasını alan kimselerdi.

Günümüzde şu insanlardan şer’an almak hakları bulunmayan mali yüküm­lülükleri zorla, baskı ile alan şu vergi memurlan onlara benzer. Bunlar, ash itibari ile tazminat olarak verilmesi caiz olmayan zekât, miras, oyun ve eğ­lence yerlerini tazminat olarak (ihale yoluyla) verdiler, Çokça var olan ve di­ğer beldelerde de uygulamaya koyulan, bunun dışında yollarda bulunan gö­revliler de bu kabildendir. Bu ise, günahların en büyüğü, en çirkini ve en ağır olanıdır. Bu uygulamalar gasptır, zulümdür, insanlara baskıdır, münkeri yay­gınlaştırmaktır, münker gereğince amel etmektir, bunu sürdürmektir, mün­keri kabul etmektir. Bu işin (vebal itibariyle) en büyüğü ise, şeriatı ve hakim­lik yapma işini de ihaleye (tadmine) çıkartmaktır. İnnâ lillah ve innâ ileylü râciun.’İslâm’dan geriye yalnızca onun şekli kalmıştır. Dinden de yalnızca adı kalmıştır. Bu açıklamayı ise, daha önce geçen ölçü ve tartılar ile ilgili bun­ları eksik yapmaya dair hususlarda mal ile ilgili varid olmuş nehiy de des­teklemektedir.

Yüce Allah’ın: O’na (Allah’a) iman edenleri” buyruğundaki zamirin yüce Allah’ın adına ait olması muhtemel olduğu gibi, yolda oturmak­tan kastın, Hz. Şuayb’a gidenleri engellemek olduğu görüşünde olanlara gö­re zamirin Hz. Şuayb’a da ait olması, yola da ait olması mümkündür.

” Eğriliğini” buyruğu hakkında Ebu Ubeyde ve ez-Zeccâc şöyle de­mektedir: Manevi hususlara dair kullanılır?’1 hu kelimenin “ayn” harfi esre-li, maddi hususlara dair kullanılacak olursa üsip okunur.

Yüce Allah’ın: “Düşünün ki, siz vaktiyle çok az idiniz de sizi çoğalttı”

yani sayınızı artırdı ve fakir iken sizi zengin kılarak servetinizi çoğalttı, de­mektir. Bu da önceleri fakir idiniz, sonraları sizi zengin etti anlamındadır.

“Sabredin.” Bu emir, küfür üzere kalmaya devam etmeye dair bir emir de­ğildir, bir tehdittir.

” Eğer içinizden bir kısmı… iriüşse” buyruğunda fiil ma­na nazar-ı İtibara alınarak müzekker olmuştur. Eğer (faili olan “taife bir kı­sım”) nazar-ı itibara alınacak olsaydı; lafzının yerine şeklinde gelmesi gerekirdi. [214]

  1. Kavminden büyüklük taslayan, İleri gelenler: “Ey Şuayb, seni ve , seninle beraber İman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaraca­ğız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz” dediler. O: “Ya istemesek de mi?” dedi.
  2. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dinînize geri dö­nersek, doğrusu Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Ona dön­memiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki, Rabbimİz olan Allah dileye. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz, ancak Al­lah’a güvenip dayandık. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayirhsisuı.”

Yüce Allah’ın: “Kavminden büyüklük taslayan, ileri gelenler: Ey Şuayb, seni ve seninle beraber İman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaraca­ğız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz, dediler” buyruğunun anlamı, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz” sözleri, dinimize gelirsi­niz, onu kabul edersiniz demektir.

Şöyle de denilmiştir: Hz. Şuayb’a tabi olaniar, ona iman etmeden önce kü­für üzere idiler. Yani önceden nasıl bizim dinimiz üzere idiyseniz, tekrar mut­laka bize döneceksiniz, anlamına geiir.

ez-Zeccâc der ki: (“Geri dönmek” anlamına gelen) avdet’in, bir şeyi baş­tan yapmak anlamına gelmesi de mümkündür. Mesala, filan kişiden bana hoş olmayan bir şey avdet etti denilirken, geldi anlamı kastedilir. Velevki, ondan önce hoş olmayan bir şey gelmiş olmasın. Yani, ondan hoş olmayan bir şey bana ulaştı anlamındadır.

Hz. Şuayb onlara: “Ya istemesek de mi?” diye cevap vermişti: Yani, biz istemeyecek olursak bizi buna mecbur mu edeceksiniz? Bu da bizi ya vata­nımızdan çıkmak yahut dininize geri dönmek zorunda mı bırakacaksınız, an­lamındadır. Bu da; eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, gerçekten çok büyük (ve kötü) bir iş yapmış olacaksınız, demektir.

“Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize geri dönersek, doğrusu Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz.” Bu sözleriyle, kendilerinin tekrar kavimlerinin dinlerine dönmekten yana ümitlerini kesmelerini söyle­mektedirler.

“Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye.” Ebu İshak ez-Zeccâc der ki: Yani bizim tekrar dininize geri dönüşümüz, ancak Allah’ın meşîetine bağlıdır. Daha sonra Ebu İshak şöy­le der: Ehl-İ sünnetin görüşü budur. Yani, bizim küfre dönüşümüz ancak Al­lah’ın böyle bir şeyi dilemesi halinde sözkonusu olur. Buna göre istisna mun-katı’dır. Burada istisnanın yüce Allah’ın iradesine teslimiyet manasına geldi­ği de söylenmiştir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Be­nim muvaffakiyetim ancak Allah iledir” (Hud, 11/88). Buna delil, bundan sonra gelen buyruğun: “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır* şeklinde gel­mesidir. Denildiğine göre bu, bir kimsenin: (Erkek) karga yumurtlayıncaya kadar seninle konuşmayacağım. Deve de iğne deliğinden geçinceye kadar seninle konuşmayacağım sözüne benzer. Çünkü karga hiç bir zaman yumurt-îamaz, deve de iğne deliğine sığmaz.

Yüce Allah’ın: “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır” yani O, olmuşu da olacağı da bilir.

“İlini” kelimesi, temyiz olarak nasb edilmiştir.

“Ona dönmemiz bizim İçin olacak şey değildir” buyruğunun, şu anla­ma geldiği söylenmiştir: Siz, bizimle birlikte bulunmaktan hoşlanmadığını­za göre, tekrar aynı kasabanıza dönmeyeceğiz, Bunun yerine biz, sizin ka­sabanızdan çıkacak ve başkasına hicret edeceğiz. “Meğer ki, Rabbimiz olan Allah dileyc.” Bizim ona dönüşümüzü isteye. Ancak böyle bir açıkla­ma uzak bir İhtimaldir. Zira kasabaya dönüşü ifade etmek için âyet-i kerime­deki gibi “fi” lıarf-i cerri değil de, “lam” harf-i çerri kullanılır.

Yüce Allah’ın: “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık” buyruğu bizim dayanağımız ancak O’dur demektir. Buna dair açıklamalar, daha Önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. (Bk. Âl-i İmran, 3/122. âyetin tefsiri).

“Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak İle hükmet.” Katade der ki: Yüce Allah onu iki ümmete, Medyen ahalisi ile Ashabu’l-Eyke’ye peygam­ber olarak göndermişti. İbn Abbas da şöyle demektedir: Hz. Şuayb çokça na­maz kılan birisi idi. Kavminin küfür ve isyanlarında devam etmesi uzayıp gi­dince, onların da salah bulacağından ümit kesince, beddua ederek: “Babbi-miz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın” diye dua etmiş, şanı yüce Allah da onun duasını kabul ede­rek kavmini büyük bir sarsıntı ile helak etmişti. [215]

  1. Kavminden kâfir olan ileri gelenler: “Şuayb’a uyarsanız, andol-sun ki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız” dediler.

91- Bunun üzerine şiddetli sarsıntı onları yakalayiverdi de yurtların­da diz üstü çökenler oldular.

  1. Şuayb’ıyalanlayanlar, zaten orada oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular.

93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Kavmim, an-dolsun ben size Rabbİmin vahiylerini tebliğ ettim. Ve size içten­likle öğüt verdim. Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?”

“Kavminden kâfîr olan ileri gelenler” kendilerinden daha aşağılarda bu­lunanlara: “Şuayb’a uyarsanız andolsun o takdirde muhakkak en büyük za­rara uğramış kimseler olacaksınız” yani, lıelâk olacaksınız dediler. “Bunun üzerine şiddetli sarsıntı” yani, zelzele; yahut, denildiğine göre çığlık “on­ları yakalayıverdi de yurtlarına diz üstü çökenler oluverdiler.” Ashabu’l-Eyke ise, ileride geleceği üzere ez-Zulle (yani, içinde ateş bulunan ve üzer­lerine ateş yağdıran bulut) azabı ile helak edildiler. (Bk. eş-Şuarâ, 26/189). “Şuayb’ı yalanlayanlar zaten orada oturmamış gibi oldular.” el-Curcânî der ki: Bu buyruğun yeni bir başlangıç ifadesi olduğu söylenmiştir. Yani, Şuayb’ı yalanlayan kimseler eskiden beri ölüp kalmış kimseler gibi oldular, anlamın­dadır.

“İkamet ettiler,” oturdular anlamındadır. Bir yerde ikameti anlatmak için; “Filan yerde ikamet ettim” denilir. “Bir yerde uzun süre kalmak” anlamına da gelir. ise, “konaklanılan yer” demektir. Çoğu­lu da; OjjlîJi) şeklinde gelir. Şair Lebid der ki:

“Ve ben Dâhi s (diye bilinen atın yanş için) koşmasından önce

altı gün ikamet ettim. Eğer bu çok iddiacı nefsin ebediliği olsaydı.”

Hatim et-Taî de şöyle de mi ş-.

“Biz uzun bir zaman hem yoksul, hem zengin kalakaldık. Nitekim zamanın günleri arasında zor planı da var, kolay olanı da. Yumuşağtyla, sertiyle zamanın her türMıhalini kazandık. Ve zaman bize bu ikisinin bardağıyla hepsini içirdi. Fakat akrabaya karşı azgınlığımızı artırma di Zenginliğimiz. Ne de fakirlik bizim şerefimizi küçülttü.”

“Şuayb’ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular.”

Bu, yeni bir hitap başlangıcıdır, lıem yergi ve azarda ileri dereceyi ifade edi­yor, aynca meselenin büyüklüğünü ve önemini tekrar dile getiriyor. Şuayb’ın kavmi: Kim, Şuayb’a uyarsa o da hüsrana uğramış olur. Dedikleri için yüce Allah asıl bu sözü söyleyenlerin hüsrana uğrayan kimseler olduklarını ifade buyurdu.

“Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?” Ne diye üzüleyim? Üzüldüm,” Üzülürüm, üzülüyorum” şeklinde gelir, mastarı; ism-i faili de “Üzülen” şeklinde gelir. [216]

  1. Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek halkını, yalvarıp yakarsmlar diye mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışındır.

95- Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldı­lar ve: “Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler. Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan onları ansı­zın yakalayıverdik.

Yüce Allah’ın: “Biz hangi memlekete bîr peygamber gönder diys ek”

buyruğunda hazfedilmiş bazı ifadeler vardır. Bunlar da şöyledir: Oranın ahalisi de eğer peygamberleri yalanladı ise, mutlaka onları azap ile yakala­yıverdik.

“Halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hasta­lığa uğratmışladır.” Bu buyruğun benzerlerine dair açıklamalar, (el-Bakara, 21X11. âyec, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik” yani kuraklıklarını bol-iuk, verimlilik ile değiştirdik. “Nihayet çoğaldılar” buyruğundaki; f \yi-) ke­limesinin “çoğaldılar” anlamına geldiğine dair açıklama tbn Abbas’tan nak­ledilmiştir. İbn Zeyd ise; malları ve evlatları çoğaldı demektir, der.

kelimesi, zıt anlamlı kelimelerden olup hem çoğaldı, hem de izi silinip gitti, anlamına gelir.

Şanı yüce Allah, bu buyruğuyla bizlere, onları sıkıntı ile yakaladığını, bol­luk da verdiğini fakat bu işlerinden vazgeçmeyip şükretmediklerini bildirmek­tedir. Ve “Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler” biz de onlar gibiyiz. “Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan” daha çok hasret çeksinler diye “onları ansızın yakalayıverdik.” [217]

  1. Eğer o ülke halkı iman edip de sakınmış olsalardı, elbette üzer­lerine gökten ve yerden nice bereketler açardık. Fakat onlar ya­lanladılar. Bunun İçin Biz de kazanmakta oldukları yüzünden on­ları yakalayıverdik.

“Eğer o ülke halkı…” buyruğunda geçen; kelimesi, “karye”nin ço­ğuludur. Şelıire karye denilmesi, orada insanların toplanıp bir araya gelme­lerinden dolayıdır. Bu da; “suyu bir araya topladım” anlamını ifade eden; tabirinden alınmıştır. el-Bakara Sûresi’nde (2/57. âyet, 2. başlık­ta) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“İman edip” tasdik edip “sakınmış” yani, şirkten korunmuş “olsalardı el­bette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık.” Yağmur yağ­dırır, bitki bitirirdik.

Bu ise daha önce kendilerinden söz edilen özel bîr takım kavimler hak­kında böyledir. Zira kimi zaman mü’minler geçim darlığı ile imtihan oluna­bilirler. Ve bu onların günahlan için bir keffaret olur. Nitekim Hz. Nuh’un kav­mine şöyle dediği bize bildirilmiştir: “Arkasından dedim ki: Rabbinizden mağfiret isteyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece üzerinize semâyı bol bol salıverir,” (Nuh, 71/10-11) Hz. Hud’dan da şöyle dediğini haber ver­mektedir: “Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki, üstünüze gökten bol bol (yağmur) göndersin” (Hûd, 11/52).

Böylelikle özel olarak onlara yağmur ve bolluk vadinde bulunmuştur. Bu­nun özel olduğuna da yüce Allah’ın: “Fakat onlar yalanladılar, bunun için Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları yakalayıverdik” buyruğu de­lildir. Yani, peygamberleri yalanladılar. Mü’minler ise peygamberi tasdik et­tiler, yalanlamadılar. [218]

  1. Acaba o ülkeler halkı geceleyin uyurlarken azabımızın kendi­lerine geleceğinden emin mi oldular?
  2. Yoksa o ülkelerin halkı kuşluk vaktinde oynarlarken de azabı­mızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?

“Acaba o ülkeler halkı… emin mi oldular?” buyruğun-daki soru, inkâr İçin, “fe” harfi de atıf içindir. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın: “Onlar, cahiliyenin hükmünü mü…” (el-Maide,-5/50> buyruğudur.

“Ülkeler (el-Kura)”dan kasıt Mekke ve çevresidir. Çünkü onlar da Muham-med (sav)’ı yalanladılar. Bunun, bütün ülkeler (karyeler.) hakkında umumî olduğu da söylenmiştir.

“Geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldular? Yoksa, o ülkelerin halkı… azabımızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?” buyruğundaki “: yoksa; yahut” kelimesini, el-Haremî adındaki iki kişi[219] ile İbn Âmir atıf için “vav” harfini ibaha (yani bi­rinden biri) anlamını ifade etmek üzere böyle okumuşlardır. Yüce Allah’ın: “Onlardan hiç bir günahkâra veya nanköre itaat etme” (el-İnsan, 76/24) buy­ruğu ile, ister el-Hasenle, İster İbn Sîrin ile otur ifadelerine benzer. Yani: Bun­lar, bu cezalardan herhangi birisinden yana emin mi oldular demektir. Bu­nun da anlamı şudur: Eğer siz bunlardan herhangi birisinden yana emin ol­sanız dahi ötekinden emin olamazsınız. Bununla birlikte; ‘in, iki şeyden birisi hakkında kullanılması da mümkündür. Mesela, ben Zeyd’i, yahut Amr’ı vurdum, demek gibi.

Diğerleri ise, “vav” harfini üstün ve ondan sonra hemzeli olarak okumuş­lardır. Böyle okuyanlar da “vav” harfini başına soru hemzesi girmiş atıf har­fi olarak okurlar. Yüce Allah’ın şu: Onlar, ne zaman bir ahidle bağlandılarsa… mı” (el-Bakara, 2/100) buyruğuna benzemektedir.

Yüce Allah’ın: “Kuşluk vaktinde oynarlarken” buyruğunun anlamına gelince, yani onlar kendilerine fayda vermeyen şeylerle meşgul iken demek­tir. Kendisine zarar veren ve fayda sağlamayan işlerle uğraşan herkese “oyun oynayan” denilir. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. es-Sıhah’ta da şöy­le denilmektedir: Oyun anlamındaki; bilinen bir şeydir. “Ayn” harfi­nin sakin olması da bu aniama gelir. ise, ardı arkasına oyun oynadı, demektir, çokça oynayan kişi anlamına gelir. ise, mastar­dır. (Çok oyun oynamak), Çokça oyun oynayan kıza da denilir. [220]

  1. Yahut onlar, Allah’ın azabından emin mi oldular? Hüsranda olan kavimden başkası Allah’ın azabından emin olamaz.

Yüce Allah’ın: Yahut onlar Allah’ın azabından emin mi

oldular” buyruğundaki “Allah’ın meleri”, onların melerlerine (hile ve tuzak-lanna) karşılık olarak Allah’ın onlara vereceği azap ve cezası demektir. Onun mekrinin, nimet ve sıhhat ile istidracı anlamına geldiği de söylenmiştir.

  1. Yeryüzüne sahiplerinden sonra varis olanlara, hâlâ şu belli ol­madı mı: Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından ötürü azaplandmr, kalplerini mühürlerdik de işitmez oluverirlerdi.

Yüce Allah’ın: “Yeryüzüne,., varis olanlara” buyruğu ile Mekke kafirle­ri ve çevresindekiler kastedilmektedir. “Hâlâ şu belli olmadı mı”, yani bu hu­sus onlara şu gerçeği açıkça göstermedi mi: Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından” küfürlerinden ve yalanlamalarından “ötürü azaplandırır” onları azap ile yakalar “kalplerini mühürlerdik.” Yani Biz, kalplerini mü­hürleriz demektir. O halde bu yeni bir cümledir.[221] Bunun, daha önce geçen “azaplandmr fiiline atıf olduğu da söylenmiştir. Yani, (her iki fiil de mu-zari anlamım verecek şekilde) azaptandınrız ve mühürleriz anlamına getir. Bu durumda dili geçmiş olan (azaplandırırdık anlamındaki) fiil, (mühürleriz anlamındaki) geniş zaman fiili gibi kullanılmış olur. [222]

  1. İşte o beldelerin haberlerinden bîr kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat daha önce yalanladıkları şeylere iman etmediler. İşte Al­lah, kâfirlerin kalplerim böyle mühürler.

“İşte o beldelerin…” Yani, şu helak ettiğimiz beldelerin. Bunlar, daha ön­ce sözü edilen Nuh, Âd, Lût, Hud ve Şuayb beldeleridir. Biz o beldelerin “ha­berlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz.” Yani, onlara dair haberlerin bir bölümünü sana okuyoruz. Bu anlatılanlar da Peygamber (‘sav)’a ve müslü-manlara bir tesellidir.

“Fakat, daha önce yalanladıkları şeylere İman etmediler.” Yani, bu kâfirler, eğer heiâk ettikten sonra onları diriltmiş olsaydık, yine iman edecek değillerdi. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Al­lah’ın şu buyruğudur: “Eğer geri döndürülürlerse, elbette nehy olundukla­rı şeye yine geri dönerler.” (el-En’âm, 6/28) İbn Abbas ve er-Rabİ’ de şöyle demektedirler: Yüce Allah, onlardan ahid aldığı gün, onların peygamberle­re iman etmeyeceklerini biliyordu.

“Daha önce yalanladıkları şeylere* buyruğu İle kastedilen ise, onları Hz. Adem’in sulbünden çıkartıp da kendilerinden ahid aldığı gün ister istemez iman etmeleri kastedilmektedir. es-Süddî der ki: Onlardan ahid alındığı gün istemeyerek İman ettiler. Dolayısıyla onlar, şimdi hakikaten iman edecek de­ğillerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar kendilerine mucize gösterilmesini istediler. Bu mucizeleri gördüklerinde ise, mucizeyi görmeden önce yalanladıkları şe­ye İman etmediler. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur; “Ev­velce ona iman etmedikleri gibi…” (el-En’âm, 6/110) buyruğudur.

“İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.” Yani, sözü geçen bu kimselerin kalplerini mühürlediği gibi, Muhammed (sav)’ı inkâr eden kâfir olanların kalplerini de böylece mühürler. [223]

  1. Onların çoğunda ahde vefa bulamadık. Onların çoğunu gerçek­ten fâsık kimseler bulduk.

Yüce Allah’ın:”Onların çoğunda ahde vefa bulamadık” buyruğunda yer alan; edatı fazladan gelmiştir (zaiddir). Ve bu, cins anlamına delalet eder. (Yani onlarda ahid namına bir şey bulmadık an­lamına gelir). Eğer bu edat olmasaydı, bütün ahidler değil de tek bir ahde bağlılıkları görülmediği anlamı anlaşılabilirdi.

İbn Abbas şöyle demektedir: Yüce Allah bu buyruğu ile Adem’in zürriye-ti olarak yaratıldıkları sırada ruhlardan alınan ahdi kastetmektedir. İşte bu ah­di bozan kimselere “ahdi yoktur” denilir. Yani, adeta ahid vermemiş gibi dav­ranır. el-Hasen der ki: Allah’ın Peygamberler ile kullarına ahdi O’na ibadet edip, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamaları demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla, kâfirlerin bir kaç kısma ayrıldıklarını kas­tetmektedir. Onların çoğunluğunun emanetlerine riâyetleri, ahde vefaları yok­tur. Aralarından bazıları az olsalar dahî, kâfir olmakla birlikte emanete riâyet ederler. Bu açıklama Ebu Ubeyde’den rivayet edilmiştir. [224]

  1. Sonra onların ardından Musa’yı âyetlerimizle Flravun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler. Fesatçıların sonu nice oldu, bir baki

“Sonra onların” yani Nuh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb’ın “ardından Musa’yı” yani İmran oğlu Musa’yı “âyetlerimizle” mucizelerimizle “Firavun’a ve ile­ri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler.” Yani, küfre saptılar ve bu âyetleri (mucizeleri) tasdik etmediler. Zulüm, bir şe­yi konulmaması gereken, haketmediği yere koymak demektir.

“Fesatçıların sonu nice oldu” işlerinin sonunda nereye vardılar; “bir bak.” [225]

  1. Musa dedi kb “Ey Firavun, ben şüphesiz ki âlemlerin Habbi ta­rafından gönderilmiş bir peygamberim.”
  2. “Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir borç­tur. Gerçekten size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Ar­tık îsralloğullarını benimle gönder.”
  3. Dedi ki: “Eğer sen bir âyet İle gelmişsen, haydi onu göster. Eğer doğru söyleyenlerden isen.”
  4. Bunun üzerine asasını bıraktı, hemen apaçık bir ejderha olu­verdi.
  5. Elini çıkardı, ne görsünler, o, bakanlara bembeyaz parlıyordu.
  6. Firavun kavminden ileri gelenler: “Muhakkak bu, gayet bilgin bir sihirbazdır” dediler.
  7. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” (Firavun sordu): “O halde ne buyurursunuz?”
  8. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcılar gönder de;
  9. “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.”

Bana bir borçtur” anlamındadır. Bunu; diye okuyanla­rın kıraatine göre de; haktan başkasını söylememeye özellikle gayret göste­ren bir kimseyim, anlamına gelir. Abdullah (b. Mes’ud) kıraatinde ise; Benim vazifem… söylememektir” şeklinde yı zikret-meksizin okumaktadır.

Buradaki; ” edatının “be” harf-i cerri gibi anlam verdiği söy­lenmiştir. Yani, ben söylememekle yükümlüyüm anlamına, gelir. Ubey ile el-A’meş’in kıraatinde ise; şeklindedir. Bu daYayla attım, ok attım,” derken her iki harf-i cerrin de kullanılmasına benzer. Buna göre; kelimesi, üzerimdeki hak (vazife) budur, anlamına gelir.

“Artık İsrailogullarım benimle gönder” buyruğunun anlamı onları ser­best bırak demektir. Firavun, İsraüoğullarım ağır işlerde çalıştırırdı.

“Bunun üzerine asasını bıraktı” buyruğunda ^bırakmak” anlamındaki “ilkaa” mastarı hem maddi şeyler hakkında kullanılır, hem de manevi şeyler hakkında kullanılır ki, buna dair açıklamalar dalıa önceden (ÂH İmran, 3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

” İri, büyük erkek yılan” demektir. Bu yılan çeşitlerinin en büyü­ğünü ifade eder. “Apaçık ise, onun yılan olduğunda en ufak bir karışıklık ve şüphe bulunmaması anlamını ifade eder.

“Elini çıkardı” elini çıkarıp gösterdi. Elini gömleğinin yakasından, yahut da koltuğunun altından çıkardığı söylenmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöy­le buyuru İmaktadır: “Elini de yakana sok. Hastalıksız, parlak, bembeyaz çı­kı verecekt//-“(en-Neml, 27/12). Yani, her hangi bir baraz hastalığı sözkonu-su olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Hz. Musa, oldukça esmer idi, Çıkardık­tan sonra elini tekrar gömleğinin yakasına sokunca yine eli eski rengini al­dı. İbn Abbas der ki: Hz. Musa’nın elinin arz ile sema arasını aydınlatan, yu­karı doğru yükselen bir nuru vardı. Denildiğine göre, eli kar gibi parıldayan bembeyaz bir halde çıkıyordu. Onu yakasına geri götürdü mü, vücudunun sair bölgeleri gibi oturdu.

“Gayet bilgin” sihiri çok İyi bilen demektir.

“Siziyurdunuzdan çıkarmak” yani, Ey Kiptiler topluluğu, bu İsrailogul­larını önünüze geçirmek suretiyle sizi mülkünüzden etmek İstiyor demektir.

“O halde ne buyurursunuz?” Yani Firavun, o halde ne emredersiniz di­ye sordu. Bunun Firavun’un çevresindeki ileri gelenlerin söylediği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Yani, çevresindeki ileri gelenler, sadece Firavun’a, ne buyurursunuz diye çoğul kipi ile -zorba ve başkanlara hitab ederken, bu husustaki görüşünüz nedir dercesine- soru sordular. Bununla birlikte bu sö­zü hem ona, hem de yakın arkadaşlarına söylemiş olmaları da mümkündür.

Ne?” sorusundaki ref mahallinde, da anlamında ve nasb mahallindedir. Bu iki bitişik edatın da aynı şey olmalarına rağmen Prabı böyledir.

“Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” buyruğundaki;Onu alı­koy” kelimesini Medineliler, Âsim ve el-Kisaî (fiilin aslında bulunan “cim” har­finden sonrakO hemzeyi okumamışlardır. Ancak Verş ile el-Kisaî, “he” har­finin kesresini işba’ ile okumuşlardır. Ebu Amr ise, (“cim” harfinden sonra) sakin bir hemze ile ve “he” harfini de ötreii olarak okumuştur. Bu İki oku­yuş, iki ayn söyleyiştir. Her iki şekilde Onu geciktirdim, alı­koydum” denilir. Onu erteledim, anlamındadır. Aynı şekilde îbn Kesir, İbn Muhaysın ve Hişam da böyle okumuşlardır. Şu kadar var ki onlar, “he” har­finin üzerindeki ötreyi işba’ ile okumuşlardır. Sair Kûfeliler ise, “he” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. el-Ferra der ki: Bu, arapların bir şivesidir. Onlar, eğer önceki harf harekeli ise, va&l halinde zamir olarak ge­len “he” üzerinde vakıf yaparlar. İşte bu Talha’dır, bize doğru geliyor” demek gibi. Ancak Basralılar bunu kabul etmezler.

Katade der ki: onu hapset, tut, alıkoy” demektir. İbn Abbas ise, onu tehir et, geciktir anlamındadır, der. Bu kelimenin; ‘dan geldiği de söy­lenmiştir. Yani, sen onu umutlandır, bırak umutlansın, anlamındadır. Bu gö­rüşü en-Nehhâs, Muhammed b. Yezid’den nakletmektedir. Bu kelimenin “he” harfinin esreli okunuşu ise, itbâ’ (Önceki “cim” harfine uydururak) ile oku­nur. Aslı üzere ÖtreÜ okunması da caizdir. Bununla birlikte sakin okunuşunun şiirde ancak istisnai olarak caiz olabilen bir lahin olduğu söylenmiştir.

“Ve kardeşini” anlamındaki kelime,, “onu alıkoy” anlamındaki kelimede yer alan zamire alfediimiştir.

“Toplayıcılar” kelimesi ise hal olarak nasb edilmiştir. “Sana getirsinler” fiili meczumdur. Çünkü, emrin cevabıdır. İşte bundan dolayı (vav harfinden sonra gelmesi gereken) “nûn” hazfedilmiştir.

Âsim müstesna, Küreliler;”İleri derecede ne kadar sihirbaz var­sa” diye okumuşlardır. Diğerleri ise; “Sihirbaz” diye okumuşlardır ki, anlam itibariyle birbirlerine yakındır. Ancak (birinci okuyuşun vezni olanKfe’al” vezni anlam itibariyle daha İteri derecede mübalağa ifade eder. [226]

  1. Sihirbazlar Fİravun’a geldi. Dediler ki: “Eğer galip gelen biz olursak herhalde bize bir mükâfat var değil mi?”
  2. “Evet, hem siz elbette yakınlaştırıhmşlardan da olacaksınız” dedi.

Yüce Allah’ın: “Sihirbazlar Fİravun’a geldi” buyruğunda, bu buyrukları dinleyenin bilgisi dolayısıyla haberci gönderilmesi sözkonusu edilmemiştir. İbn Abdi’l-Hakem der ki: Bunlar, on iki nakib idiler. Her bir nakible birlikte de yirmi arif” vardı. Ve her bir afifin emri altında da bin sihirbaz vardı, Hep­sinin başı İse Mukatil b. Süleyman’ın görüşüne göre Şem’un adındaki birisi idi.

İbn Cüreyc der ki: Bu sihirbazlar el-Arîş, Feyyûm ve İskenderiyye’den her bir şehirden üçte bir olmak üzere dokuzyüz kişi İdiler.

İbn İshâk ise şöyle demektedir: Bunlar onbeş biasihirbaz idiler. Bu, İbn Vehb’den de böylece rivayet edilmiştir. Sayılarının oniki bin kişi olduğu da söy­lenmiştir. İbnü’l-Münkedir ise, seksen bin kişi olduklarını söylemiştir. Ondört bin kişi oldukları söylendiği gibi, er-Rîf den, üçyüz bin sihirbaz, es-Said böl­gesinden üçyüz bin sihirbaz, el-Feyyum ve çevresinden de üçyüz bin sihir­baz olduklan da söylenmiştir. Hepsinin yetmiş kişi oldukları söylendiği gibi, yetmiş üç kişi olduklan da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rivayet olunduğuna göre, sihirbazlarla birlikte üç yüz devenin taşıdığı ip­ler ve asalar da vardı. Hz. Musa’nın ejderhaya dönüşen asası bunların hep­sini yutuvermişti. İbn Abbas ve es-Süddî der ki: Ağzım açtığı vakit, bu ağız açıklığı seksen zirai bulurdu. Alı çenesi yerde, üst çenesi ise köşkün suruna kadar yükselirdi. Ağzının genişliğinin kırk zira olduğu da söylenmiştir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Fİravun’a, onu yutmak üzere gitmiş, o ise tahtından kendisini atarak, bu ejdarhadan kaçıp Hz. Musa’ya sığınmıştı. Hz. Musa da onu yakalamakla birlikte eski hali asaya dönüvermişti. Velıb der ki: Asa korkusundan yirmi-beş bin kişi ölmüştü.

“… Herhalde bize bir mükâfat var, değil mi dediler.” Yani, bize bir takım ödüller ve mallar verilecek değil mi? Burada “fe” harfi getirilerek; De­diler,” denilmemiştir, Çünkü, bununla Firavun’un yanına ge1diklerindefbu söz­leri söyledikten kastedilmiştir. Bu buyruk, (soru edatsız olarak)Mu­hakkak bizim için… vardır” şeklinde haber kipi suretinde de okunmuştur. Bu, Nafi’ ve İbn Kesir’in kıraatidir.

Bu sözleriyle Firavun’u, galip gelmeleri halinde kendilerine bir miktar mal vermekle mükellef tutmuş oldular. Firavun da kendilerine: “Evet, hem siz el­bette yakınlaştırıLrmşlardan da olacaksınız” diye cevap verdi. Yani, bizim

nezdimizde oldukça yüksek bir mevkiye çıkartılacak kimselerden olacaksı­nız diyerek, onlara istediklerinden fazlasını da vadetti.

Denildiğine göre onlar, galip geldikleri takdirde kendi kanaatlerine göre kendilerine böyle bir mükâfat biçtiler. Yani, galip gelecek olursak bize bir mü­kâfat bir ücret verilmesi gerekir, diye düşündüler.

Nâfi’ ve İbn Kesir dışındaki diğer kıraat âlimleri ise, Firavun’dan durumu öğrenmek anlamında istifham (soru) ile okumuşlardır. Yani, galip gelecek olurlarsa, Firavun kendilerine bir mükâfat verecek mi, vermeyecek mi diye sorup bu hususta Firavun’a karşı kesin bir ifade kullanmadılar. Bunun yeri­ne ondan sadece böyle bir şey yapıp yapmayacağı hususunu öğrenmek is­tediler. O da onlara: Evet, galip geldiğiniz takdirde size hem mükâfat var, hem de yakınlaştırılmak, diye cevap verdi. [227]

  1. “Ey Musa, sen mi ilk atacaksın, yoksa Uk atanlar biz mi olalım” dediler.
  2. “Siz atın* dedi. Onlar bırakınca, insanların gözlerini büyüle-diler ve onlara korku saldılar. Ve böylece büyük bir sihir or­taya koydular.
  3. Biz de Musa’ya: “Asanı bırak” diye vahyettik. Bir de ne görsün­ler! Onların uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor.

Sihirbazlar, Uz. Musa’ya karşı, edebe riâyet ettiler. İşte bu da onların iman etmelerine sebep teşkil etmişti, Âyet-i kerimedeki; el-Kisaî ve el-Fer-râ’ya göre; ya bırakma işini sen yaparsın… anlamında olmak üzere nasb ma-hallindedir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

“(Yoksa) binmek (ini) dediler. Biz de, işte bu bizim adetimizdir, dedik.”

“Siz atın dedi” buyruğu ile ilgili olarak, el-Ferra ifadede hazf olduğunu söylemiştir. Buyruğun manası şudur: Musa onlara dedi ki: Siz asta Rabbini-ze galip gelemeyecek, O’nun âyetlerini iptal edemeyeceksiniz, Bu ifade ise, İnsanların sözleri arasında benzeri getirilemeyecek ve buna güç yetire-meyecekleri Kur’anın mucizevi ifadelerindendir.

Kur’an bir kaç kelime ile oldukça kapsamlı pek çok manayı ifade edebil­mektedir.

Bunun tehdit olduğu da söylenmiştir. Yani hayır, siz öncelikle atınız. Başı­nıza gelecek rezillik ve rüsvayiığı da göreceksiniz, demektir. Zira, Hz. Musa’nın büyü yapılmasını emretmesini kabul etmeye imkân yoktur. Şöyle de açıklan­mıştın Hz. Musa’nın onlara, bu işi yapmalarını emretmesi, onların yalancılık­larını ve gerçekleri değiştirip sulandırmalarını ortaya çıkarmak içindi.

“Onlar, bırakınca” yani, iplerini ve asalarını yere atınca, “insanların göz­lerini büyülediler.” Yani, onların gözlerine hakikati olmayan hayeller gös­terdiler ve gözlerinin sağlıklı bir şekilde idrak etmelerini önlediler. Bunu da gözbağcılık ve el çabukluğu gibi, görenlere gerçekleri sulandırarak hayal gös­termeleri suretiyle yapmışlardı. Nitekim el-Bakara Sûresi’nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Büyük bir sihir” buyruğunun anlamı ise, onlara göre büyük bir sihir idi demektir. Çünkü, yaptıkları büyü gerçekten pek çok idi. Ama gerçekte bü­yük değildi.

İbn Zeyd şöyle demektedir: Bu toplanma İskenderiye’de olmuştu. Yılanın kuyruğu ise, Buhayra’nsn ta arkasına kadar ulaşmıştı. Başkası ise şöyle de­mektedir: Yılan, ağzını açarak onların yere bıraktıkları ip ve sopalarını yut­maya başladı.

Yine denildiğine göre, onların yere bıraktıkları, içinde civa bulunan ve de­riden yapılmış bir takım iplerdi. Bu ipler harekete geçti ve bunlar yılandır, dediler.

Hafs, “lâm” harfini sakin ve tahfif ile (şeddesiz olarak) okumuş ve böy­lelikle bunu; Yuttu, yutar”dan muzari bir fiil olarak kabul etmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraate göre; dJİîi ) şeklinde okuyuş da caizdir. Çün­kü bu da; dan gelmektedir.

Diğerleri ise şeddeli ve “lam” harfini üstün olarak okuyup ‘in, ge­niş zaman fiili (muzari) diye okumuşlardır. Bir şeyi alıp yakalamayı yahut da yutmayı anlatmak kastı İle; O şeyi alıp yuttum,” denilir. ise, “alır, yutar” şeklinde aynı anlama gelir. Ebu Hatim der ki: Bana kıraatlerin birisinde bunun; şeklinde “mim” harfi ile ve “kat”” harfi şeddeli olsrak okunduğuna dair bilgi ulaşmış bulunuyor. Şair der ki:

“Sen, Musa’nın asesisin ki, o

Sihirbazın uydurduğu iftirayı ahp yutan.”

Bu beyit; şeklinde (âyet-i kerimenin lafzında olduğu gibi) de ri­vayet edilir.

“Uydurup düzdüklerini” yani, yalan olarak ortaya koydukla­rını… Çünkü onlar ip getirmiş ve iplerin içerisine cıva yerleştirmişlerdi. So­nunda bu ipler hareket etmeye başlamıştı. [228]

  1. İşte böylece hak yerini buldu. Onların yapmakta oldukları şey­ler de boşa çıktı.
  2. Artık oracıkta yenilmiş oldular, küçülmüşler olarak geri dön­düler.
  3. Sihirbazlar ise hep birden secdeye kapandılar.
  4. Dediler ki: “İman ettik âlemlerin Rabbine;
  5. “Musa ve Harun’un Rabbİne.”

“işte böylece hak yerini buldu” buyruğunu Mücahid, hak üs­tün geldi, açıkça ortaya çıktı diye açıklamıştır. “Küçülmüşler olarak geri dön­düler” buyruğundaki Küçülmüşler olarak” kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Bunun fiili ise, şeklinde gelir.

Yani, Firavun’un kavmi de Firavun da onlarla birlikte olmak üzere zelil düş­müşler, kahrolmuşlar ve yenik düşmüşler olarak geri döndüler. Sihirbazlar ise iman ettiler. [229]

  1. Firavun: “Ben size İzin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Bu, şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurdu­ğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz” dedi.
  2. “Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Son­ra da muhakkak topunuzu astıracağım.”
  3. uBİz, muhakkak Rabbimize dönücüleriz” dediler.
  4. “Sen bizden ancak Rabbİmizin âyetlerine, onlar bize geldiğin­de iman ettik diye intikam alıyorsun. Ya Rab, üzerimize sabır yağdır ve müslümanlar olarak canımızı al.”

“Firavun: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz… dedi-” Sö­zü ile sihirbazların yaptıklarını red ve İnkâr etmek istemişti. “Bu şüphe yok kî ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir tuzak­ta-.” Yani, bu hususta Mısır’ı elegeçirmeniz için sizinle onlar arasında bir an­laşma cereyan etmiştir. Şunu demek İstemişti: Siz bu işi, bu sahraya (düzlü­ğe) gelip ortaya çıkmadan önce Mısır şehrinde kendi aranızda kararlaştırmış idiniz.

“Yakında bileceksiniz.” Bu sözleriyle onları tehdit etmişti. İbn Abbas der ki: İlk çarmıha gererek asan, sağ el ile sol ayak, sol el ile sağ ayak şek­linde’çaprazlama el ve ayakları ilk kesen kişi Fİravun’dur. Bu da el-Ha-sen’den nakledilmiştir.

“Sen bizden ancak Rabbİmizin âyetlerini., iman ettik diye intikam alı­yorsun” buyruğundaki: İntikam alıyorsun” kelimesini el-Hasen “kaf’ harfini üstün olarak okumuştur. el-Ahfeş der ki: Bu bir söyleyiştir. Çün­kü, Ben bu işi red ve inkâr ettim,*1 denilir. Bu ifadelerin an­lamı da şöyle olur: Sen ancak bizim Allah’a iman edişimizi çirkin görüyor, red-

dediyorsun. Halbuki o, hakkın kendisidir.

“Onlar” yani, Rabbimizin âyet ve beyyineleri “bize geldiğinde” onlara “iman ettik diye” bizden “intikam alıyorsun.”

“Ya Rab, üzerimize sabır yağdır.” Yani, el ve ayaklarımızı keseceği ve bi­zi asacağı vakit sabrı üzerimize bol bol dök. “Ve müslümanlar olarak canı­mızı al.” Denildiğine göre Firavun, sihirbazları yakalayıp onları nehrin ke­narında parçaladı. Sihirbazların imanı ile birlikte de Hz. Musa’ya altı yüz bin kişi iman etti. [230]

  1. Firavun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: “Musa ve kavmi­ni yer yüzünde fesadçdık etsinler, seni ve ilâhlarım terk etsin-ler diye mi bırakacaksın?” O da: “Oğullarını öldürür yalnız ka­dınlarını diri bırakırız. Şüphesiz biz, onların üzerinde kahre­dici güce sahibiz” dedi.
  2. Musa kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphe­siz ki yer yüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir. İyi âkibet ise takva sahiplerinin olacaktır” dedi.

Yüce Allah’ın: “Firavun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: Musa ve kavmini yer yüzünde” tefrikaya düşürmeleri ve topluluğu dağıtmaları sure­tiyle “fesatçılık etsinler, seni ve ilâhlarını terketsinler diye mi bırakacak­sın?” Bu buyrukta yer alan; “Seni… terketsinler” buyruğu, “ra” har­fi istifhamın cevabı olarak nasb İle okunmuştur. “Vav” ise, “fe” harfi yerine gelmiştir.

“İlâhlarını” buyruğu ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir: Fira­vun, kendisi putlara tapıyordu. O, hem kendisi putlara tapıyor, hem de kendisine tapılıyordu. Süleyman et-Teymî der ki: Bana ulaştığına göre Fira-

vun ineğe tapıyor idi. Yine et-Teymî der ki: Ben, el-Hasen’e: Acaba Firavun herhangi bir şeye ibadet ediyor muydu, diye sordum. O şöyle dedi: O, boy­nuna yerleştirmiş olduğu bir şeye tapıyordu.

Denildiğine göre ‘ın anlamı, (“senin ilahlarını” değil de) “sana ita­ati” şeklindedir. Nitekim yüce Allah’ın: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler” (et-Tcvbe, 9/31) diye buyurulmuştur. Halbu­ki onlar, haham ve rahiplerine ibadet etmemişler, ama itaat etmişlerdi. O hal­de bu, bir örneklendirınedir.

Nuaym b. Meysere şeklinde ref ile; : Ve o seni terkeder” takdirinde okumuştur. el-Eşheb el-Ukaylî ise, ötrenin ağırlığı dolayısıyla öt-relisinden tahfif edilmiş olarak; şeklinde “ra” harfini sakin olarak oku­muştur. Enes b. Malik ise, “ra” harfini Ötreli ve başta muzaraat harfi “nun” ol­mak üzere; Seni terk edelim…” şeklinde; Musa’yı hayatta bırakacak olursa, ona ibadeti kendilerinin de terk edeceğini bildirmek anlamında oku­muştur.

Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas ve ed-Dahhâk ise, (şeklinde; “sana iba­deti” diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre ise, Fİravun’a ibadet ediliyor, kendisi ise başkasına ibadet etmiyordu. Yani o, sana yaptığı ibadetini terk mi etsin, anlamındadır.

F,bu Bekr el-Enbarî de der ki: Bu kıraati benimseyenlerin görüşlerine gö­re Firavun: “Ben sizin en yüce rabbinizim” (en-Nâziât, 79/24) ile: “Sizin ben­den başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum” (el-Kasas, 28/38) deyince, ken­disinin bir rabbi ve bir ilahesi (tanrıçası) olmasını reddediyordu. Bunun üze­rine ona: Sem’ de insan/arın sana ibadetlerini de terk etmesi an/amınrfa, se­ni ve sana ibadeti terk etsin diye mi şeklinde ona cevap verilmişti. Ancak, ön­ceden de geçtiği gibi, genel olarak kıraat, . İlahlarım şeklindedir. Bu ise, Firavun’un, kendisinin bir rabbi olduğunu bilmekle birlikte zahiren ru-bubiyet iddiasında bulunmuş olması görüşüne dayanır. Bunun delili ise, ölü­mün yaklaşması esnasında; “İsrailoğullannın iman ettiklerinden başka bir iiıtî olmadığına inandım” (Yunus, 10/90) demiş olmasıdır. Ancak, onun için tnie Kapısının kapatılmasından sonra bu sözleri söylediği için kabul olun- 3ü sözü söylemeden önce ise, onun, âlemlerin Rabbi dışında gizlice jdığ: bir ilahı vardı. Bu açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

V-ıey’in kıraatinde ise âyetin bu bölümü şu şekildedir:

Musa’yı ve kavmini ibadeti terketmiş oldukları halde, yer yüzünde fesad çıkarsınlar terk edeceksin?”

Ve senin tanrıçam” okuyuşu ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır: O, bir ineğe tapıyordu. Bir ineğin güzel olduğunu gördü mü, hemen ona ibadet edilmesini emrederdi ve şöyle derdi: Ben hem sizin rabbinizim, hem de bunun labbiyim. İşte bundan dolayı yüce Allah: “Onlar için böğü-ren bir buzağı cesedi çıkardı” (Tâ-Râ, 20/88) diye buyurmuştur. Bunu, İbn Abbas ve es-Süddî zikretmişlerdir.

ez-Zeccâc da der ki: Firavun’un küçük bir takım putları vardı. Kavmi, Fı-ravun’a yakınlaşmak kastı ile bu küçük putlara tapıyorlardı. O bakımdan iba­det ona nisbet edilmiş, bundan dolayı da o: “Ben sizin en yüce rabbinizim’ demişti.

İsmail b. İshâk da der ki: Firavun’un: “Ben sizin en yüce rabbinizim” de­miş olması, onların Firavun’dan başka bir şeylere de İbadet ettiklerini gös­termektedir. Şöyle de denilmiştir. İbn Abbas’ın kıraatine göre “el-İlâhe”den kasıt Firavun’un tapındığı inektir. O, bununla güneş i kastetmiştir de, denil­miştir. Çünkü onun kavmi güneşe tapıyordu. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Ve güneş batmadan önce alel-acele yola koyulduk,”

Firavun, daha sonra kavmine teselli vererek: “Oğullarını öldürürüz…” de­di. ( JxiLi ): (Oğullarını) öldüreceğiz” şeklinde şeddesiz okuyuş, Nâfi’ ve İbn Kesir’in kıraatidir. Diğerleri ise çokluk anlamı ifade edecek şekilde şed­deli okumuşlardır.

“Yalnız kadınlarını diri bırakırız.” Yani, onların size zarar vereceklerin­den korkmayımz. “Şüphesiz biz onların üzerinde kahredici güce sahi­biz.” Bu sözleriyle kavmine teselli verdi. Firavun’un, Musa’yı öldürürüz de­memesi, onu öldüremeyeceğini bilmesinden dolayıdır.

Satd b. Cübeyr’den şöyle dediği nakledilmektedir. Firavun’un kalbi, Mu­sa’nın korkusu ile dolup taşmıştı. O bakımdan Musa’yı gördü mü, bir eşek gi­bi küçük abdestini yapardı. Hz. Musa’nın kavmine Firavun’un bu söyledikle­ri ulaşınca, onlara: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yer­yüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir” diyerek onları Al­lah’ın kendilerine Mısır topraklarını miras vereceği hususunda umutlandırdı.

“İyi akibet ise takva sahiplerinin olacaktır.” Yani, cennet takvahların-dtr, dedi. Her şeyin akibeti, o şeyin sonu demektir. Fakat bu kelime mutlak olarak kullanılacak olursa ve; akibet filanın oldu, denilecek olursa, örfen bu­nun hayırlı ve iyi akibet anlamı vardır. [231]

129- “Sen bize gelmezden evvel de, geldikten sonra da İşkenceye uğ­ratıldık” dediler. Dedi kî: “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı he-îâk eder ve sizi yeryüzünde halîfeler kılar. O zaman da sizin na­sıl davranacağınıza bakacaktır.”

“Sen bize gelmezden evvel. Yanı, senı’n doğumun sırasında erkek çocuk­ların öldürülmesi, kadınların da köleleştirilmesi suretiyle “geldikten sonra da İşkenceye uğratıldık, dediler.” Şimdi de aynı ceza bize tekrar uygulana­cak diyerek Firavun’un yaptığı tehdidi kastediyorlardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Daha önceden kendilerine yapılan işkenceler ve eziyetler îsrailoğullannı günün ortasına kadar (Kıplilerin çalıştırmaları) ge­ri kalan bölümünde ise kendileri için kazansınlar diye serbest bırakmaları idi. Onun gelişinden sonraki eziyet ve işkence ise, yemeksiz ve bir şey içmeden gündüzün tamamı kendi işlerinde çalıştırmalarından ibarettir. Bu açıklama­yı da Cuveybir yapmıştır. el-Hasen der ki: Önceki işkence de sonraki işken­ce de aynı şeydir, bu da onlardan cizye almaktan ibaretti.

“Dedi kî: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder. Ve sizi yeryüzün­de halifeler kdar” buyruğundaki: Umulur ki” ifadesi, Allah tarafın­dan kendisi hakkında kullanıldığı takdirde vücub ifade eder, Yüce Allah on­lara olan vadini yeniledi ve gerçekleştirdi. Mısır’da da Davud ile Süleyman (iki­sine de selam olsun) dönemlerinde halife kılındılar. Beytülmakdis’i de -ön­ceden de geçtiği gibi- Yuşa b. Nûn ile birlikte fetlı ettiler. Rivayet edildiğine göre onlar bu sözlerini Hz. Musa onları Mısır’dan çıkartıp, arkalarından da Fi­ravun onları takip edince, önlerinde deniz, arkalarında da Firavun’un bulun­duğu sırada söylemişlerdi. Allah Firavun’u ve kavmini suda boğmak, kendi­lerini de kurtarmak suretiyle onlara olan vadini gerçekleştirdi.

“O zaman da sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.” Bu buyruğun benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani, karşılığı verilmesi gereken amellerde nasıl bulunacağınızı görecektir. Çünkü yüce Allah onlar hakkında bilgisine göre karşılık vermez. Onların yaptıklarına uygun olarak karşılık verir. [232]

  1. Andolsun ki Biz, Firavun hanedanını belki düşünüp ibret alır­lar diye yıllarca kuraklıkla ve ürün kıtlığı ile sıkıntıya düşür­dük.

Yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz, Firavun hanedanını… yıllarca kurak­lıkla… sıkıntıya düşürdük” buyruğunda onların kuraklığa maruz bırakıldık­ları anlatılmaktadır. Hadis-i şerifte de: “”Al­lah’ım, Sen bu yıllan onlar hakkında Yusuf’un (döneminde görülen) kurak­lık yılları gibi yıllar kıl[233] diye buyurulduğu nakledilmektedir. Araplar ara­sında “yıllar” anlamına gelen; ‘deki “nûn”u i’rab ile okuyanlar vardır. el-Ferrâ da şu beyiti nakletmektedir:

“Geçen yılların benden birşeyler aldıklarını görüyorum.

Tıpkı hilalin gözükmediği gecelerde gecenin ondan birşeyler aldığı gibi.”

en-Nehhâs da der ki: Sibeveylı ise bu beyiti, “nün” harfini üstün olarak nakletmektedir. Ancak o, burada başka türlüsü caiz olmayacak şekilde bir be­yit nakletmiştir, Onun da son mısraı şöyledir:

“Ve ben kırk yılı aşmış bulunuyorum.”

el-Ferrâ, Beniâmirlilerden, onların: “Ey filan, ben onun yanında yıllarca ikamet ettim,” şeklinde bu kelimeyi munsarıf olarak

kullundtklarmı nakletmiştir. Devamla der ki: Temimoğulları İse bunu mun-sarıf kabul etmez ve: Ey fiian, onun yıllan geçti,” derler. ise, Yılın çoğuludur. Burada ise, anlamında değil, ku­raklık anlamındadır. Nitekim; Topluluk kuraklığa mübtelâ oldu,” ifadesi buradan gelmektedir. Abdullah b. ez-Ziba’rî de şöyle demektedir:

“O yücelerin Amrt {Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib’in babası Haşim b. Abdimenafı kastetmektedir) kavmine tirit hazırladı. Ve Mekke’nin yiğitleri kıtlık ve kuraklık içinde idiler.”

“İbret alırlar” yani, öğüt alırlar, kalpleri yumuşar “diye…” [234]

  1. Fakat onlara İyilik geldiğinde: “Bu zaten bizim hakkımızdır” dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Musa ve berabe­rindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi İyi bilin ki, onların uğradığı uğursuzluk ancak Allah tarafındandır. Fakat onların çoğu bilmezler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [235]

  1. İnanmayanların Yanlış Değerlendirmelerine Bir Örnek:

Yüce Allah’ın: “Fakat onlara bir iyilik geldiğinde” buyruğu ile kastedi­len, bolluk ve genişlik geldiğinde demektir. “Bu zaten bizim hakkımızdır.” Yani bu bize biz onu hakettiğimiz için verildi, derler. “Eğer kendilerine bir fenalık gelirse” kıtlık, kuraklık ve hastalık isabet ederse demektir. Bu on­ların uğursuzluk diye adlandırdıkları şeydir ki, bir sonraki başlığın konusu­dur. [236]

  1. Uğursuzluk İnanışı:

“Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.” Ya­ni, onun uğursuzluğu dîye bilirler ve çekinirlerdi. Bunun bir benzeri de yü­ce Allah’ın şu buyruğudur: “Şayet onlara bir musibet dokunursa; ‘bu senden­dir’derler” (en-Nisa, 4/78). Buradaki; Uğursuzluğu olarak kabul ederler” kelimesinin aslı; şeklinde olup, “te” harfi “tı”ya idğam olunmuştur. Tallıa ise mazi bir fiit olarak, Uğursuzluğu olarak ka­bul ettiler, diye okumuştur. Bu fiil aslı itibariyle uğursuz kabul etmek ve bu maksatla kuşlan uçurtmak anlamını ifade eden; ‘dan gelmek­tedir. Daha sonra bu kelimelerin kullanılışı gittikçe çoğaldı ve sonunda her­hangi bir şeyi uğursuzluk kabul eden herkes hakkında; “Uğursuz ka­bul etti,” fiili kullanılır oldu.

Araplar, Yemen tarafından gelen kuşları uğur kabul eder, buna Sânih der­lerdi. Buna karşılık Kuzey larafından geleni de uğursuzluk kabul ederler ve buna da el-Bârih derlerdi. Aym şekilde karga sesini de uğursuz kabul eder ve bunu ayrılık diye yorumlarlardı. Kuşlann biri birlerine karşılıklı olarak ötüş­melerini de bir takım hususlara delil kabul ediyorlar, alışılmadık vakitlerde çıkardıkları sesleri de benzeri şekilde yorumluyorlardı. Aynı şekilde ceylan­ların güneye yahut kuzeye doğru gidişlerini de te’vil ediyorlar ve ceylan ku­zeye doğru gitti mi: “Artık kuzeye doğru gidenden sonra benim için, güne­ye doğru gelecek bulunur mu” derlerdi. Şu kadar var ki, onlara göre en güç­lü yorum, bütün kuşlar hakkında meydana gelen bu uğur yorumları idi. O bakımdan bütün bu gibi açıklamalar hakkında kendileri (kuş kelimesi ile ay­nı kökten gelen) “tetayyur” adını kullanırlardı.

Arap olmayan kavimler de bazı şeyleri uğur ve uğursuzluk sayarlar. Me­sela sabahleyin öğretmenine götürülen küçük bir çocuğu gördükleri vakit, bunu uğursuz kabul ettikleri halde, küçük bir çocuğun öğretmenin yanından evine dönüşünü görmeyi uğur kabul ediyorlardı. Su taşıyıcının sırtında ol­dukça dolu ve ağzı kapanmış bir kırba görmeyi uğursuzluk, buna karşılık bu su taşıyıcısının (sakanın) kırbasını boş ve ağzı açık olarak görmeyi de uğur kabul ediyorlardı. Sırtında ağır yük taşıyan hamalı ve ağır yük taşıyan bine­ği görmeyi uğursuzluk kabul ederler, buna karşılık yükünü sırtından bırak­mış hamalı, sırtından yükü indirilen bineği görmeyi de uğur kabul ediyor­lardı. İstâm ise, hangi kuş olursa olsun ve hangi halde öterse ötsün, kuşun işitilen sesinden dolayı uğura veya uğursuzluğa yorumlamayı yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kuşları yumurtaları üzerinde bırakı­nız (onları ürkütmeyiniz).[237]

Çünkü cahiliye dönemi insanlarının pek çoğu bir ihtiyacını görmek iste­diği takdirde yuvasında bulunan kuşların yanına gider ve kuşları ürkütürdü. Sağ tarafa doğru uçacak olurlarsa o da işini görmeye giderdi. Bu da onlara göre Sânih (uğurlu) kabul edilirdi. Sol tarafa doğru uçarsa, işini görmeye git­mez, geri dönerdi. Bu da onlara göre Bârih (uğursuz) kabul edilirdi. İşte Pey­gamber (sav); “kuşian yuvalarında yumurtaları üzerinde bırakınız (onları ür­kütmeyiniz)” diye buyurarak bu işi yasaklamıştır. Hadis-i şerifte yuva anla­mında bu kelime; şeklinde vasid olmakla birlikte Arapça bilginle­ri bunun; şeklinde kullanıldığın! söylerler. İmriu’1-Kays der ki:

“Ve henüz kuşlar yuvalarında iken bazan sabah erkenden çıkarım.”

lıef türlü kuş yuvasının adıdır. İse, kuşun yumurta bırak­tığı ve kuluçkaya oturduğu her yerdir. Bu da ağaç ve duvarlardaki çatlaklar­da olur. Kuşun yumurtaları üzerine kuluçkaya oturmasını anlaimak üzere; denili r.

Yine araplar arasında kuşiarın uçuşunu uğur saymayı kabul etmeyen, bu­na hiçbir değer atfetmeyen kimseler de var ve bu işi yalanlayanları övenle­ri de vardır. Mesela el-Mu rakkas şöyle demektedir:

“Andolsun ki, sabahleyin yola çıktım. Esasen ben

Ne bir göçeğen kuşunun, ne de kara karganın yanına sabah gitmeyen birisiydim.

Baktım ki, soldan gelenler sağdan gelenler gibidir,

Sağdan gelenler de soldan gelenler gibidir.”

İkrime der ki: İbn Abbas’ın yanında bulunuyordum. Öten bir kuş geçti. Orada bulunanlardan birisi: Hayırdır hayırdır deyince, İbn Abbas şu cevabı verdi: Bu kuşun yanında ne hayır olur, ne de şer.

İlim adamlarımız der ki: Kuşların çıkardıkları seslerin insanlar tarafından yorumlanan şeylerle hiç bir ilgisi yoktur. Gelecekte olacağa dair haber ver­mek şöyle dursun, olana dair bile bir bilgileri yoktur. İnsanlar arasında kuş-ların dilinden anlayan kimse de yoktur. Bundan tek istisna yüce Allah’ın bu hususta Hz. Süleyman’a özel olarak öğrettiğidir. O halde kuşların uçuşların­dan uğur ya da uğursuzluğa dair sonuçlar çıkarmak batıl şeyler arasına ka­tılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Yalan rüya anlatan yahut kâhin­lik yapan ya da kuşların uçuşundan uğursuzluk sonucu çıkartarak yolculu­ğundan geri dönen bizden değildir.”[238]

Ebû Dâvûd da Abdullah b. Mes’ud’dan, o, Peygamber (sav)’dan şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: “-Üç defa- kuşların uçuşundan uğur (ya da uğursuzluk) çıkartmak bir şirktir ve bizden değildir. Ancak…[239] Fakat yüce Al­lah bunu tevekkül ile giderir. “[240]

Abdullah b. Amr b. el-Âs da Rasulullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu riva­yet etmektedir: “Kuşların, ihtiyacını görmekten geri döndürdüğü kimse şirk koşmuş olur.” Peki Ey Allah’ın Rasulü, bunun keffareti ne olur diye sorulun­ca, şöyle buyurdu: “Böyle yapan bir kimse, şunlan söyler:

“Allah’ım, senin uğurundan başka uğur, senin hayrından başka bir hayır yoktur. Senden başka da bir ilah yoktur” der, sonra da İhtiyacını görmeye gider.”[241]

Bir diğer haberde de şöyle denilmektedir: “Sizden herhangi bir kimse böy­le bir şey hissedecek olursa;

“Allah’ım, iyilikleri ancak sen verirsin, kötülükleri ancak sen giderirsin. İta­ate, güç ve serden korunmaya kuvvet ancak Sendendir” deyiversin. Sonra da yüce Allah’a tevekkül ederek işine gitsin. Şüphesiz ki Allah, bundan dolayı içinde duyduklarına karşı ona yeterli olacaktır ve yüce Allah onu düşündü­ren şeye karşı ona yetecektir.[242]

el-Maide Sûresi’nde (5/3. âyet, 19. başlıkta) tefe’ül (uğura yormak) ne te-tayyur (uğursuzluğa yormak) arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulun­maktadır.

“İyi bilin ki onların uğradığı uğursuzluk, ancak Allah tarafındandır”

buyruğundaki; Onların uğradığı uğursuzluk” kelimesini el-Hasen;

Onların uğursuzlukları” şeklinde; ‘in çoğulu olarak okumuş­tur. Onların leh ve aleyhlerine takdir edilen şeyler anlamındadır.

“Fakat onların çoğu bilmezler” kendilerine isabet eden kıtlık ve türlü sı­kıntıların, işledikleri günahlar sebebiyle -Musa ve kavmi tarafından değil de-Allah nezdinden geldiğini bilmemektedirler. [243]

  1. Ve dediler ki: “Bizi büyülemek için her ne mucize getirlrsen sa­na asla İman edecek değiliz.”

Yüce Allah’ın: “Ve dediler ki: Bizi büyülemek İçin her ne mucize geti-rirsen…” Yani, Firavun’un kavmi, Hz. Musa’ya böyle dediler.

“Her ne…” kelimesi, el-Halil’in dediğine göre aslında, ‘den ibarettir. Birincisi şart içindir, ikincisi İse, şartın cevabını te’kid için fazladan gelir. Nitekim bu diğer harflerde (edatlarda) da fazladan getirilebilir. edatlarında olduğu gibi. Araplar lafız itibariyle aynı olan iki harfi (edatı) bir arada kullanmak istemediklerinden dolayı birinci­sinin elifini “he”ye değiştirerek, diye kullandılar.

el-Kisaî ise şöyle demektedir: Bunun aslı; dır. Yani bu işten vazgeç. Sen bize her ne mucize getirecek olursan… demektir.

Bunun tek başına bağımsız bir kelime olduğu da söylenmiştir. Bu, şart eda­tı olarak kullanılır ve; ‘in takdiri ile ondan sonra (cevap) cezmedilir. Bu buyrukta bunun cevabı ise, ” Sana asla iman edecek de­ğiliz” buyruğudur.

“BM büyülemek” yani bizi, izlemekte olduğumuz yoldan alıkoymak “için…” demektir. Bu kelimeye dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûre-si’nde*(2/44. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Denildiğine göre Hz. Musa, -sihirbazların secdeye kapanmalarından yü­ce Allah Firavun’u suda boğduğu vakte kadar- Kiptiler arasında yirmi yıl sü­re ile kaldı ve onlara mucizeler gösterip durdu. İşte onların bu sözleriyle kas­tettikleri bu mucizelerdir. [244]

133- Biz de onlara ayrı ayrı âyetler (mucizeler) olmak üzere, başları­na tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar, Onlar günahkâr bir topluluk idiler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [245]

  1. Hz. Musa’nın Bu Mucizeleri Gösterdiği Süre:

İsrail, Simak’den, o, Nevi” eş-Şamî’den şöyle dediğini rivayet eder: Musa (a.s), sihirbazları yenilgiye uğrattıktan sonra Firavun hanedanı arasında kırk yıl kaldı.

Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe de Mincâb’dan şöyle dediğini naklet­mektedir: Yirmi yıl kaldı, onlara çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan muci­zelerini gösterdi. [246]

  1. “Tufan”In Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Tufan” buyruğundan kasıt, aşırı yağmurdur. O kadar ki, yağmur içinde yüzer oldular. Mücahid ile Ata da: Tufan’dan kasıt ölümdür, demişlerdir.

el-Ahfeş der ki: Bunun tekili; kelimesidir. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime “rüclıân ve nuksân” gibi mastardır, bunun tekili aranmaz.

en-Nehhâs da şöyle demektedir; Sözlükte tufan, ölüm yahut sel gibi öl­dürücü olan yani, insanların etrafını kuşatarak (tavaftan geliyor) onları he-iâk eden şey demektir.

es-Süddî der ki: İsrailoğullarına tek damla su dahi isabet etmemişti. Bu­na karşılık, Kiptiler ayakta dikildikleri halde boğazlarına ulaşıncaya kadar ev­lerini su basmış ve bu halJeri yedi gün devam etmişti. Kırk gün devam etti­ği de söylenilmiştir. Bunun üzerine Kiptiler (Hz. Musa’ya); Rabbine bizim için dua et; bizim bu sıkıntımızı açıp gidersin, biz de sana iman edeceğiz, dedi­ler. Hz. Musa da Rabbine dua etti, yüce Allah da tufanı üzerlerinden kaldır­dığı halde yine iman etmediler. Yüce Allah, o yıl daha önce kendilerine ver­mediği şekilde ot ve ekin bitirdi. Bu sefer: O su bir nimet idi, dediler. Bu se-

fer Allah üzerlerine bilinen hayvan olan çekirgeleri gönderdi.

çekirgeler demek olup, bunun tekili müzekker ve müennes için de­ğişmemek üzere şeklînde gelir. Şayet erkeği dişisinden ayırd edilmek istenirse sıfat getirilerek; Erkek çekirge gördüm,” denilir.

Gönderilen bu çekirgeler onların ekin ve meyvelerini yeyip bitirdi. Hatta bu çekirgeler evlerinin çatılarını ve kapılarını dahi yeyip duruyorlar­dı. Buna karşılık bu çekirgelerden İsraiİoğullannın evlerine hiçbir tane gir­memişti. [247]

  1. Çekirge Öldürmenin Hükmü:

Çekirge bir araziye hücum edip orayı ifsad edecek olursa, öldürülmele­ri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Öldürülmeyecekleri de­nilmekle birlikte; bütün fukahâ öldürülürler derfıişlerdir. Öldürülmez di­yenler şunu delil gösterirler: Çekirgeler Allah’ın mahlukatından büyük bir tür­dür. Ve bunlar Allah’ın rızkından yerler, onlar için sorumluluk yoktur. Yine bunlar: “Çekirgeleri öldürmeyin. Çünkü çekirgeler Allah’ın en büyük ordusudurlar”[248] şeklindeki rivayeti de delil gösterirler.

Cumhur ise, çekirgeleri bu halde öldürmeyip bırakmanın mallan ifsad ede­ceğini delil göstermişlerdir. Peygamber (sav) müslüman bir kimse olsa bile bir başkasının malını almak isteyecek olursa, öldürülmesine ruhsat vermiş­tir. O halde çekirgeler de malı ifsad etmek isteyecek olurlarsa, onların öldü­rülmesinin caiz oluşu öncelikle söz konusudur. Nitekim fukaha, yılan ve ak­rebi öldürmenin caiz olduğunu da ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü yılan ve akrep insanlara eziyet verirler. Çekirgeler de aynı hükmü alır. İbn Mace de Cabir ile Enes b. Malik’tcn rivayet ettiğine göre, Peygamber (sav) çekirgele­re beddua ettiğinde şöyle buyururmuş: “Allah’ım, bunların büyüklerini he­lak et, küçüklerini öldür. Yumurtalarını ifsad et, kökünü kes ve bizim maişet ve nzık kaynaklarımızı yemesini er diye ağızlarını tut. Sen duayı işitensin.” Bir adam, Ey Allah’ın Rasulü, Allah’ın askerlerinden bir orduya köklerinin kesil­mesi için nasıl beddua edersin deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Çekirgeler denizde balığın aksırmasının savurduğudur.”[249] [250]

  1. Çekirge Yemenin Hükmü:

Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Ebi Evfâ’dan şöyle dediği sabittir: Biz

Rasulullah (sav) ile birlikte yedi defa gazada bulunduk, onunla beraber çe­kirge yiyorduk.[251]

İlim adamları, genel olarak çekirgenin yenilebileceği hususunda ihtilaf et­memişlerdir. Eğer canlı olarak yakalanacak olup da kafası kopartılacak olur­sa, helal olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Böyle bir uygulama, çekirge için şer’i kesim seviyesindedir. Şu kadar var ki, çekirge avlanılacak olur ise, kendisi sebebiyle öleceği herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığı hususun­da farklı görüşlere sahiptirler. Genel olarak böyle birşeye ihtiyaç olmadığı­nı ve nasıl ölürse ölsün yenilebileceğini kabul etmişlerdir. Fukahaya göre çe­kirgenin hükmü bu durumda balıkların hükmü gibidir. İbn Nafi’ ve Mutar-rif bu görüşü benimsediği gibi, Malik ise ölümüne sebep teşkil edecek bir şe­yin olmasının kaçınılmaz olduğu görüşündedir. Ölümüne sebep teşkil ede­cek olursa başlarının, ayaklarının, yahut kanatlarının kopartılması gibi. Ya­hut, ateşe atılması gibi. Çünkü çekirge Malik’egöre kara hayvanlarındandır. O bakımdan onun meytest (kendiliğinden ölmüş olanı) haramdır.

el-Leys ise ölmüş çekirgeyi yemeyi mekruh kabul ederdi. Ancak canlı ya­kalandıktan sonra ölenin bu yakalanmasını şer’İ kesim yerine geçer kabuİ ederdi. Said b. el-Müseyyeb de bu görüştedir.

Dâıakutnî, İbn Ömer’den Rasulullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Bize iki meyte helal kılındı. Balık ile çekirge. Bir de iki kan: Ka­raciğer ve dalak.”[252]

İbn Mace de şöyle demektedir: Bize Ahmed b. Menî’ anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı, o, Ebu Said’den naklettiğine göre Enes b. Malik’i şöyle bu­yururken dinlemiş: Peygamber (sav.Vın hanımları tabaklar üzerinde çekirge hediyeleşirlerdi.[253] Bunu İbnü’l-Münzir de zikretmektedir. [254]

  1. Çekirgeler Ve Diğer Canlıların Soylarının Tükenişi:

Muhammed b. el-Münkedİr, Cabir b. Abdullah’tan, o, Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan dedi ki: Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz Al­lah bin ümmet yaratmıştır. Bunların altıyüzü denizde, dört yüzü ise karada­dır. Bu ümmetler arasında ilk helak alacak olan ise çekirgelerdir. Çekirgeler heİâk oldu mu, sair ümmetler de tıpkı kopan bir gerdanlığın dağılması gibi arka arkaya (diğer ümmetler de) helak olurlar.[255] Bunu et-Tinnizî el-Hakim, “Nevadiru’l-Usul”de zikreder ve şöyie der: Bu ümmetler arasında ilk helak olacak olanın çekirgeler olmasının sebebi, onlann Hz. Adem’in çamurundan artan çamurdan yaratılmış olmalarıdır.[256] Diğer ümmetler ise, insanların he­lak oluşu sebebiyle helak edilirler. Çünkü, diğer ümmetler Âdemoğullanna müsahhar oİnıak üzere yaratılmışlardır.[257]

Tekrar Hz. Musa İle Kıptîlerin Kıssasına Dönelim:

Şimdi yine Kıptîlerin kıssasına dönelim, Hz. Musa’ya, üzerlerinden çekir­ge azabı kaldırılacak olursa iman edeceklerine dair söz verdiler. O da dua etti ve çekirgeler azabı giderildi. Geriye ekinlerinden bir miktar kalmış bu­lunuyordu. Bunun üzerine: Kalanlar bize yeter dediler ve iman etmediler. Bu sefer yüce Allah üzerlerine haşerat (kummel) gönderdi. Kummel ise ed-Deb-bâ denilen hayvanların küçükleridir. Katade böyle açıklamıştır. ed-Debbâ ise, çekirgelerin uçmadan önceki adıdır. Uçmadan önceki çekirgeler, bir yerin bit­kilerini yeyip bitirecek olurlarsadenilir.

İbn Abbas der ki: Kummel denilen şey, buğdayın güvelenmesî demektir. İbn Zeyd ise, bunlardan kasıt piredir demektedir. el-Hasen, kummel, küçük ve siyah bir haşerat çeşididir, demektedir. Ebu Ubeyde, kummel kene demek­tir diye açıklamıştır.

Gönderilen bu haşerat onların canlı hayvanlarını ve ekinlerini yeyip bi­tirdi. Üzerlerinde çiçek hastalığı gibi derilerine yapışıp kaldı, onlan uyutma­dı, onlara rahat vermedi.

Habib b. Ebi Sabit der ki: Âyette geçen kummelden kasıt, siyah hamam böcekleridir. Dilcilere göre ise kummel, bir çeşit kene demektir.

Ebu’l-Hasen el-A’rabî el-Adevî der ki: Kummel, kene türünden küçük bir takım haşerattır. Ancak, keneden de küçüktürler. Bunun da tekili; şek-İİnde gelir.

en-Nelıhâs der ki: Bu açıklama, tefsir alimlerinin söylediklerine ters düşmemektedir. Çünkü bütün bu çeşitlerin azab otmak üzere üzerlerine gön­derilmiş olmaları da mümkündür ve bütün bunların ortak özelliği de onla­ra eziyet vermekten ibarettir.

Kimi müfessirlerin naklettiğine göre o günlerde Mısır’ın başkenti olan “Ayn-şems”de bir kum tepesi vardı. Hz. Musa asasıyla ona vurdu ve hepsi bit ol­du. Kummel’in [bit anlamına gelen) karni ile aynı şey olduğu da söylenmiş­tir. Bunu da Ata el-Horasanî ifade etmiştir.

el-Hasen ise bu kelimeyi “kat” harfini üstün, “mim” harfini de sakin ola­rak; Bit” diye okumuştur.

Bu sefer yine yalvarıp yakardılar, bu azap da üzerlerinden kaldırılınca yi­ne iman etmediler. Arkasından yüce Allah üzerlerine kurbağalan gönderdi.

Kurbağalar keîimesi kelimesinin çoğuludur. Bu da su­da yaşayan ve bilinen bir hayvandır. [258]

Kurbağanın Öldürülmesinin Yasaklanışı:

Kurbağanın öldürülmesine dair yasak varid olmuştur. Bunu, Ebû Dâvûd ve İbn Mace sahih senedleriyle rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd bu hadisi Ahmed b. Hanbel’den, o, Abdurrezzak’tan… diye rivayet etmiştir.

İbn Mace ise, Muhammed b. Yahya en-Neysaburi ez-Zühlî’den, o, Ebu Hu-reyre’den şöylece rivayet etmektedir: Ebu Huıeyre dedi ki: Rasulullah (sav), göçeğen kuşunun, kurbağanın, karıncanın ve lıüdhüd kuşunun öldü­rülmesini yasaklamıştır.[259]

Nesaî de Abdurrahman b. Osman’dan rivayet ettiğine göre bir tabib Pey­gamber (sav)’ın huzurunda kurbağanın ilaçta kullanılacağından söz etmiş. Peygamber (sav), kurbağayı öldürmesini yasaklamıştır.[260]

Ebu Muhammed Abdulhak, bu hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir.

Ebu Hureyre’den de dedi ki: Göçeğen kuşu, oruç tutan ilk kuştur.

İbrahim (a.s) da Şam bölgesinden Harem’e Beytuüah’ı bina etmek üzere çıktığında onunla birlikte hızlıca esen rüzgar (es-Sekine.) ile göçeğen kuşu vardı. Göçeğen kuşu, onun gideceği yere yol göstericiliğini yapıyordu. Se­kine denilen hızlı esen rüzgâr ise Beytin yerini, miktarını ona işaret ediyor­du. Hz, İbrahim Beytin yapılacağı yere varınca, sekine Beytin yapılacağı ye­re kondu ve: Ey İbrahim, benim bıraktığım gölge miktannca sen binanı yap.[261] O bakımdan Peygamber (sav) göçeğen kuşunun öldürül meşini yasakladı. Çünkü o, Hz. İbrahim’e Beytin yerini göstermişdi. Kurbağa ise, Hz. İbrahim’in ateşi üzerine su döküyordu. Firavun’a musallat olunca, kurbağa bütün yer­leri kapladı. Tandıra geldiği vakit içinde alevli yanan ateş olduğu halde -yü­ce Allah’a itaat olmak üzere- kendisini ona attı. O bakımdan yüce Allah onun sesini teşbih kılmıştır.

Denildiğine göre, bütün hayvanlar arasında en çok teşbih eden varlık odur.

Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: Kurbağayı öldürmeyiniz. Çünkü sizin o işittiğiniz sesleri bir teşbihtir.

Rivayete göre, Kıptîlerin yatakları, kaplan, yiyecekleri ve içecekleri hep kurbağa ile dolmuştu. Onlardan herhangi bir kimsenin sakalı üzerine kurba­ğalar otururdu. Konuşmaya başladı mı, kurbağa ağzının içine atlardı. Hz. Mu­sa’ya şikâyet ederek: Tevbe edeceğiz dediler. Allah da onların üzerlerinde­ki bu azabı giderince, yine küfürlerine geri döndüler. Bu sefer yüce Allah üzer­lerine kan gönderdi. Nil, üzerlerine kan halinde aktı. İsrailoğuIIarından bir kimse ondan su aldığı halde, Kıptî su yerine kan alıyordu. İsrailoğullarına mensup birisi, Kıptî’nin ağzına su döktü mü hemen kana dönüşürdü. Kıptî ise, İsraüoğulliinna mensup kişinin ağzına kan döktüğü halde o da tatlı su oluveriyordu.

‘Ayrı ayrı âyetler olmak üzere” yani, apaçık ve besbelli mucizeler olarak. Bu açıklama Mücahİd’den nakledilmiştir. ez-Zeccâc der ki; Ay­rı ayrı âyetler olmak üzere’ hal olarak nasbedilmiştir.

Rivayet olunduğuna göre her iki mucize arasında sekiz gün vardı. Kırk gün olduğu, bir ay olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı; Ayrı ay­rı” denilmiştir.

“Fakat yine büyüklük tasladılar.” Yüce Allah’a iman etmeyi kibirlerine yed irmedi! er, btr düşüklük kabul ettiler. [262]

  1. Üzerlerine bu azab çökünce: *Ey Musa, sana olan ahdi hürme-tince bizim için Rabbine dua et! Şayet bu azabı bizden kaldınr-san, andolsun sana iman edeceğiz ve İsraİloğullannı da mutla­ka seninle birlikte göndereceğiz” dediler.
  2. Biz, kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden aza­bı giderince bir de bakarsın ki onlar ahidlerini bozmuşlar bile.
  3. Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursamamala­rı yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğ­duk.

“Üzerlerine bu azab çökünce…” buyruğundaki Azab” kelime­si “râ” harfi ötreli olarak da okunmuştur. İki ayrı söyleyiştir. İbn Cübeyr der ki: Sözkonusu bu azab, taun (veba) idi. Kıptîlerden bu azap dolayısıyla bir günde yetmişbin kişi öldü. Burada azaptan kasttn, daha önce sözü geçen mu­cizeler olduğu da söylenmiştir.

“Sana olan ahdi hürmetince” buyruğundaki anlamındadır. Yani, sana tevdi ettiği ilim hürmetince, yahut da sana verdiği özellik ve bu­na bağlı olarak sana verdiği peygamberlik için… Bunun, ona bir yemin ver­dirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yanj onun, sana olan ahdi hakkı için mutlaka bizim için dua etmelisin. Buna göre; sıla olur.

“Şayet bu azabı bizden kaldınrsan” bu azap üzerimizden kaldırılıncaya ka­dar ilahına dua etmen suretiyle bu azap üzerimizden kalkacak olursa, “andoi-sun sana iman edeceğiz.” Getirdiklerinde seni tasdik edecek, doğrulayacağız. “Ve İsraUoğuUarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler.” Ön­ceden de geçtiği üzere Urailoğullarını hizmetlerinde kullanıyorlardı.

“Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar…” Yani, suda boğulmak için kendilerine tayin edilmiş vadeye kadar… “Bir de bakarsın ki onlar ahidle-rini bozmuşlar bile.” Yani, yerine getireceklerine dair verdikleri sözleri bi­le bozuyorlar. “Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursama­maları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk.” Buradaki “onları umursamamaları” buyruğundaki “o” zamiri intikam alma­ya aittir. (Onlar aldığımız intikamdan gafil idiler, anlamına gelir). Buna da yü­ce Allah’ın: “İntikam aldık” buyruğu delil teşkil etmektedir. Zamirin “âyet­lere” ait olduğu da söylenmiştir. Yani ontar, âyetlerimizden gafiller olunca­ya kadar onlara itibar etmediler, onlardan ibret almadılar. [263]

  1. Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin do­ğularına da batılarına da mirasçı kıldık. Rahbİnin İsrailoğul-larına olan o pek güzel va’di sabretmelerinden ötürü bütünüy­le yerini buldu. Firavun ve kavminin yapmakta ve yükselt­mekte olduklarım ise darmadağın ettik.

“Zaafa uğratılagelmiş” yani, hizmet işlerinde kullanılmak suretiyle zelil duruma düşürülmüş “kavmi de” İsrailoğullarını “yerin doğularına da batı­larına da mirasçı kıldık.”

el-Kisaî ve el-Ferra, burada aslında Yerin doğu­larında da, batılarında da” anlamında olduğunu ve bundan; …de…, da” edatı hazfedildiğinden dolayı bu iki kelimenin nasbedildiğini ileri sürmüş­lerdir. Bununla birlikte zahir olan îsrailoğullarının Kiptîlere ait arza mirasçı oldukları anlaşılmaktadır O halde bu iki kelime (yani meşarik ve meğarib: Doğular ve batılar) mef’ulün sarih olarak nasb edilmişlerdir. Nitekim Mala mirasçı oldum, malı ona miras bıraktım,” deni­lir. (Mirasçı kılmak anlamındaki) i’iif hemze ziyadesi ile teaddi ettiğinden iki mef ulü nasbetmiştir.

Buradaki “yer”den kasıt Şam ve Mısır topraklarıdır. Doğu ve batılarından kasıt ise, bu toprakların doğu ve batJ yönlerinde bulunan yerlerdir. O bakım­dan “yer” (elif-lam ile) özel bir isim hatîne getirilmiştir. Bu açıklamalar, el-Hasen, Katade ve başkalarından nakledilmiştir.

Buradaki “yer” ile bütün arzın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü, Hz. Da-vud ile Hz. Süleyman da İsrailoğullanndandır ve bunlar bütün yeryüzüne ma­lik olmuşlardı.

“Bereketlendirdiğimiz” yani, kendisinden ekinler ve mahsuller bitirip ne­hirler akıttığımız yer demektir.

“Kabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel va’di…” Bu buyruk İle kast edilen vaad, yüce Allah’ın: “Biz ise, o arzda zayif düşürülenlere lütfetmek, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar kılmak istiyorduk” (el-Kasas, 28/5) ^uyruğunda sözü ediien vaaddir.

“Sabretmelerinden ötürü” yani, gerek Firavun’un eziyetlerine, gerekse de Hz. Musa’ya iman etmelerinden sonra Allah’ın emrini yerine getirmeye sab­retmelerinden ötürü (onlara olan va’di) “bütünüyle yerini buldu. Firavun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarını İse darmadağın ettik.”

Âyet-i kerimedeki; Yükseltirler” fiili, yüksek bina yapanı anlat­mak için kullanılan; dendİr. İbn Abbas ve Mücahid derler ki: Yap­tıkları köşk ve benzeri yüksek binaları “darmadağın ettik” demektir. el-Ha-

sen der ki: Burada bu kelime asma ağaçlarını yükseltmek için çardak yap­mak anlamındadır.

İbn Âmir ile Âsım’dan rivayetle Ebu Bekr; şeklinde “râ” harfini ötrelî olarak okumuşlardır. el-Kisaî der ki: Bu da Temimlilerin şivesidir. İb­rahim b. Able ise, “râ” harlını şeddeli, “ya” harfi ötreli olarak; diye okumuştur. [264]

  1. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait patlara ta pagelen bir topluluğa rast geldiler. “Ey Musa, onların nasıl tan­rıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap” dediler. “Siz ger­çekten cahillik eden bir topluluksunuz” dedi.

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rast geldiler” mealindeki buyrukta “tapagelen” anlamındaki; kelimesini Hani2a ve el-Kisaî “keP harfini esreli olarak, diğerleri ise ötreli olarak okumuşlardır. Bir şey üzerinde devam etmek ve ondan ayrılma­mak anlamındadır. Bu iki okuyuşa göre de fiilin mastarıvezninde ge­lir.

Katade der ki: Bunlar, Lahm’e mensub bir kavim idiler ve er-Rikka’da yer­leşmiş bulunuyorlardı. Bunların putlarının inek heykelleri şeklinde olduğu söylenmiştir. İşte bundan dolayı Samiri onlara bir buzağı heykeli yapmıştı.

“Ey Musa, onların nasd tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap, dediler.” Onların söyledikleri bu söz, bedevî araplann cahillerinin Zatu En-vat diye bilinen ve her sene bir gün ta’zim edilen, kâfirlere ait yeşil bir ağaç gördükleri vakit, Ey Allah’ın Rasulü, bunların Zatu Envat’lan bulunduğu gi­bi, sen de bize böyle bir Zatu Envâl yap, demelerine benzemektedir. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber onlara şu cevabı vermişti: “AUahu ekber! Nef­sim elinde olana yemin olsun ki, sizler de Musa’nın kavminin: “Onların na­sd tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap” dedikleri gibi söyledi­niz

“Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz” demişti. Andolsun okun tüylerinin aynı hizada oluşu gibi sizden öncekilerin izledikleri yolları

takib edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girecek olsalar dahi siz de o deliğe mutlaka gireceksiniz.”[265]

Bu olay ise Hz. Peygamberin Huneyn’e çıkışı sırasında olmuştu. Nitekim yüce Allah’ın izniyle ileride buna dair açıklamalar ec-Tevbe Sûresi’nde (9/25. âyet, 1. başlıkta) gelecektir. [266]

  1. “Şüphesiz ki onların içinde bulunduklarıyok olmaya mahkûm­dur ve yapmakta oldukları da bâtıldır.”
  2. Dedi ki: “O sizi âlemlere üstün kılmışken, ben sizin İçin ilâh olarak Allah’tan başkasını mı arayacak mışım?”

Şüphesiz ki, onların içinde bulundukları yok olmaya mahkumdur” me­alindeki buyrukta geçen; yani, helak edilmeye, tüketilmeye mah­kûmdur. Mastarı olan; Helak olmak demektir. Kırılmış dökülmüş her bîr kaba da; denildiği gibi, sonuç alınmayan başarısız iş hakkında da; denilir. Yani, ibadet eden de, kendisine İbadet olunan da helak ol­muşlar, demektir. “Bâtıldır ise, yok olup gidecektir, darmadağın olacaktır, çözülecektir anlamındadır.

“Yapmakta oldukları” buyruğundaki; t ıyis ): Oldukları” lafzı fazladan gelmiş bir sıladır.

“Dedi ki: O sizi âlemlere” Çağdaşınız olan alemlere “üstün kılmışken” diye açıklandığı gibi, düşmanlarınızı helak etmek ile sizi alemlere üstün kıl­mışken diye de açıklanmıştır. Ayrıca onlara özel olarak vermiş olduğu ala­met ve mucizelerle (onları üstün kılmıştı, diye de açıklanmıştır).

“Ben sizin için ilah olarak Allah’tan başkasını mı arayacakmışım?” Yü­ce Allah’tan başka bir İlah mı isteyecekmişim?

“Sizin için… arayacakmişım” anlamındaki; fiilin hem harf-i cer-siz geçişi yapılabilir, hem de “lam” harf-i cerri ile geçişi yapılabilir. [267]

  1. Hani sizi, size işkencelerin en kötüsünü yapan, oğullarınızı öl­düren, kızlarınızı da sağ bırakan Firavun hanedanından kur­tarmıştık? Bu size Hatibinizden büyük bîr imtihan (ve belâ) İdi.

Yüce Allah onlara olan lütuflarını hatırlatmaktadır. Bunun, Peygamber (sav)’m çağında yaşayan yahudilere bir hitap olduğu da söylenmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresİ’nde (2/49- âyelin tefsirinde) açıklandığı üzere geçmiş­lerinizi (.atalarınızı) kurtarmış olduğumuzu hatırlayın, demektir.

  1. Musa İle otuz gece sözlcştik ve buna ayrıca on gece daha kat­tık. Böylelikle Rabbüıin tayin buyurduğu vakit, kırk geceye ta­mamlandı. Musa, kardeşi Harun’a: “Kavmim içinde yerime geç. Islâh et, fesatçıların yoluna da uyma” dedi.

Yüce Allah’ın: “Musa İle otuz gece sözleştik ve buna ayrıca on gece da­ha kattık. Böylelikle Rabbüıin tayin buyurduğu vakit kırk geceye tamam­landı”, buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [268]

  1. Musa İle Sözleşilen Kırk Gece:

Yüce Allah: “Musa ile otuz gece sözleştik” buyruğunda, Hz. Musa’ya lüt­fettiği ikramlardan birisinin de bu olduğunu zikretmektedir. Hz. Musa’ya ik­ram olmak üzere onunla münacuat için sözteşmiş idi.

“Ve buna ayrıca on gece daha kattık.” İbn Abbas, Mücahid, ve Mesrûk

(Allah onlardan razı olsun) derler ki: Bu kırk gün, Zülkade ayı ile Zülhicce’nin (ilk) on günüdür. Ona bu ayı oruçta geçirmesini ve bu ayda tek başına iba­dete çekilmesini emretmişti. Züikade ayını oruçla geçiren Hz. Musa, ağzının kokusunun değiştiğini görünce, -denildiğine göre- keçi boynuzu çubuğu ile dişlerini fırçaladı. Melekler şöyle dediler; “Biz senin ağzından misk kokusu­nu alıyorduk. Sen İse dişlerini fırçalamakla bu kokuyu bozdun. O bakımdan ona Zülhicce ayından on gün daha ilave edildi.

Yine denildiğine göre, dişlerini fırçalayınca yüce Allah kendisine şu şe­kilde valıyetti: “Ey Musa, ağzın önceki haline gelmedikçe seninle konuşma­yacağım. Sen oruç tutanın (ağız) kokusunun, benim için misk kokusundan daha sevimli olduğunu bilmiyor musun” deyip on gün daha oruç tutmasını emretti.

Yüce Allah’ın Musa (a.s) ile konuşması, Hz. İsmail’in kurban edilmekten fidye ile kurtulduğu ve yüce Allah’ın Muhammed (sav)’ın haccıni tamamla­masını mukadder kıldığı kurban bayramı sabalu olmuştu.

“On” anlamındaki; kelimesinin sonundaki “he” (yuvarlak “te”) nin hazfedilmesi, sayılanın müennes oluşundan dolayıdır. Otuz’a on iiave edil­mesi halinde kırk ettiği bilindiği halde “böylelikle Rabbinin tayin buyurdu­ğu vakit kırk geceye tamamlandı” buyruğundaki faydaya gelince, burada maksadın Biz otuzu, otuzun kapsamındaki on gün ile tamamladığımız veh­mi ortaya çıkmasın diyedir. Bununla tamamlayan on’un, otuzdan ayrı on gün olduğunu açıklamaktadır.

Yüce Allah, el-Bakara Sûresi’nde (2/51. âyette) kırk gün dediği halde, bu­rada otuz gün demektedir. O halde bu bir bedâ (bir hususu sonradan uygun görmek) olur, diye itiraz edilecek olursa, şöylece cevap verilir: Hayır, durum böyle değildir. Çünkü burada yüce Allah: Buna ayrıca on gece daha kattık diye buyurmaktadır. Kırk ile otuz ve on aynı şeylerdir, bunlar arasında fark­lılık yoktur. Yüce Allah, bu iki ifadeyi, birisinde meseleyi tafsilatlı olarak an­latmak üzere, diğerinde toplam olarak ifade etmek üzere kullanmıştır. Kırk diye buyurması, toplamını ifade etmektedir. Otuz diye buyurması ise, ardı ar­kasına bir ay ve buna ilave edilen on günün olduğunu anlatmak içindir. Bun­ların toplamı ise kırk gün eder. Nitekim şair şöyle demiştir:

“On ve dört…”

Bununla ayın dolunay olduğu gece olan ondördüncü günü kastetmekte­dir. Arap dilinde böyle bir kullanım mümkündür. [269]

  1. Vaadlerde Süre Tanımak Ve Kişinin Allah’a Karşı Özür Beyan Edebilme Hali:

İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-İ kerime, sözleşmelere süre tesbitinin es­kiden beri süregelen bir âdeı, yüce Allah’ın da değişik hususlarda tesis et­tiği eski bir gelenek olduğuna, ümmetler hakkında bu şekilde verdiği hük­mü ve bu yolla da kendilerine yapılacak işlerde ağır ve teenni ile hareket et­me miktarlarını bildirdiğine delâlet etmektedir. Yüce Allah’ın tesbit ettiği ilk süre ve vade, bütün mahrukatı içinde yaratmış olduğu altı günlük süredir: “An-dolsun, göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık ve Bi­ze bir yorgunluk dokunmadı.” (Kaf, 50/38) Ayrıca bu sûrede daha önce geç­miş bulunan yüce Allah’ın: “Şüphesiz Rabbiniz O Allah’tır ki, gökleri ve ye­ri altı günde yarattı…” (el-A’raf, 7/54) buyruğunu açıklarken, bunun anla­mını da açıklamış bulunuyoruz.

İbnü’l-Arabî der ki: Herhangi bir husus için bir vade tesbit edilecek olur­sa, o süre içerisinde tesbit edilen hususun yerine getirilmesine çalışılırken, bunu gerçekleştirme imkânı bulunmadan belirlenen vade gelmiş ise, bu serer konuyu daha iyi anlamayı sağlamak ve mazereti ortadan kaldırmak kas­tıyla süre arttırılır. Şanı yüce Allah, bu hususu Musa (a.s)’a beyan etmiş, da otuz günlük bir süre tayin ettikten sonra kırk güne tamamlamak üzere son­radan on gün daha ilave etmiştir. Bundan dolayı Hz. Musa’nın kavmine dö­nüşü on gün gecikmiş oldu. Onlar, bu şekilde bir gecikmenin ve erteleme­nin mümkün olabileceğine akıl erdiremediler. Sonunda şöyle dediler: Şüp­hesin Musa kayboldu, ya da unuttu. Bunun üzerine ona verdikleri sözlerini bozdular ve ondan sonra değişiklikler yaparak Allah’tan başka bir ilaha ibadet ettiler.

İbn Abbas, der ki: Musa (a.s) kavmine şöyle demişti: Benim Rabbim kendisi İte karşılaşmak üzere bana otuz günlük bir süre vaad etti. Bu süre zar­fında yerime Harun’u tayin ediyorum. Fakat Musa Rabbine kavuşmak üze­re ayrıldığında Allah ona on gün daha ilave elli, İşte onların -ileride de açık­lanacağı üzere- buzağıya tapınmak suretiyle fitneye düşmeleri Allah’ın iiave ettiği bu on gün İçerisinde olmuştu.

Önceden belirlenen vadeye yapılacak fazlalık takdiri bir şekilde tesbit edi­lir. Tıpkı ilk vadenin takdiri olarak tesbit edildiği gibi. Böyle bir durum ise, ancak hakimin mesele ile alakalı hususları iyice tetkik etmesinden sonra ic-tihad ile mümkün olabiîir. Böyle bîr hususla alakalı olan şeyler ise, zaman, durum ve iş gibi hususlardır. Mesela, ilave edilecek olan bu süre, yüce Al­lah’ın Musa (a.s) için tayin ettiği gibi önceki sürenin üçte biri kadar olabilir. Şayet hakim, asıl olan vade İte fazlalığı tek bir sürede bir arada vermeyi uy­gun görürse bu da caizdir. Bununla birlikte bu süreden sonra insanların karşi karşıya kalabileceği bir takım mazeretleri de beklemek kaçınılmazdır. Bu açıklamaları İbnü’l-Arabî yapmıştır.

Buhârî, Ebu Hureyre’den, o, Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu ri­vayet etmektedir: “Yüce Allah, bir kişinin ecelini atmış yılı bulana kadar er­teleyecek olursa, artık onun iteri sürecek bir mazereti kalmamış olur.”[270]

Derim ki: Bu buyruk hakimlerin aleyhlerine hüküm biçilenleri arka arka­ya mazur görmeleri için asli bir delil teşkil etmektedir. Bu, mahlukata bir lü-tufdur. Onların başındaki yöneticilerin de hak İle hükümleri uygulamaları İçin­dir.

İş hususunda mazur gördü.” Yani, bu konuda ona gereken mübalâğayı gösterdi. Yani, daha ileri derecede mazur görülmesi mümkün ol­mayacak şekilde en ileri noktada ona bir sınır tanıdı demektir.

Ademoğullanna karşı ileri sürecekleri kabul edilebilir bir mazeret bırak­mayan en büyük husus, Allah’ın onlara karşı delillerinin tamamlanması için peygamberler göndermiş olmasıdır: “Biz bir Rasul göndermedikçe de azab ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ve size korkutucu gelmedimi.” (Fatır, 35/37)

Bunların (yani rasuller ve korkutucuların) peygamberler olduğu belirtil­miştir. İbn Abbas ise, (korkutucunun) ağaran saçlar olduğunu söylemiştir. Çünkü, saç ağarması olgunluk yaşında görülmeye başlanır ki, bu da çocuk­luk yaşından uzaklaşmanın bir alametidir. Hadis-i şerifin altmış yıiı mazur gö­rülebilecek stnır olarak tesbit etmesi, altmış yaşının abidlerin mücadele alanlarına yakın oluşundan dolayıdır. Ayrıca bu yaş, yüce Allah’a dönüşün, tevazu ve itaat ile O’na boyun eğip teslim oluşun da yaşıdır. Artık Öiümün ve Allah’a kavuşmanın gözetlendiği bir yaştır. Bu yaşa kadar İnsan ardı ar­kasına mazur görülür (ve artık ileri sürebileceği bir mazereti kalmaz).

Kişinin ilk uyarılması Peygamber (sav) iledir, ikinci uyarılması saçlarının ağarması iledir. Bu da kırk yaşının tamamlanması esnasında olur. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Nihayet o., kırk yaşına varınca dedi ki: Rabbim bana… verdiğin nimete şükretmemi… ilham et.” (el-Ahkaf, 46/15) Yüce Allah da kırk yaşına ulaşan kimsenin, artık yüce Allah’ın hem kendisinin hem de anne-babasının üzerindeki nimetlerin kadrini bilmesi ve onlara şükretme­si gerektiğini belirtmektedir.

Malik der ki: Ben, bizim şehrimizin ilim ehlini onlardan herhangi birisi kırk yaşına ulaşıncaya kadar dünyaya talip olup insanlarla oturup kalktıklarını gör­düm. Bu kırk yaşı geldi rai, insanlardan uzaklaşırlardı. [271]

  1. Tarik (Gün. Olarak) Geceden Mi Başlar, Gündüzden Mi:

Ayet-i kerime, ayrıca larühin gündüzlerle değif de gecelerle tesbit edile­ceğine delâlet etmektedir. Çünkü yüce Allah: “Otuz gece” diye buyurmak­tadır. Diğer taraftan geceler de aynı zamanda (kamerî) ayların da başlangı­cıdır. Ashab (r.a) da geceleri esas alarak günlere dair haber verirlerdi. Hat­ta Aslıab-ı Kiram’ın: “Biz, Rasulullah (sav) ile birlikte beş (gün) oruç tuttuk” dedikleri dahi rivayet edilmiştir.

Arap olmayanlar ise bu hususta farklı hesap yaparlar. Onlar, hesaplarına güneşi esas aldıkları için gündüzierle hesaplarını yaparlar. İbnü’l-Arabî der ki: Güneş ile hesap yapmak, menfeatler (mahsul ve benzerleri) içindir, ay ile hesap ise, menasik (oruç, hac ve zekât gibi) ibadetler içindir. Bundan dola­yı yüce Allah: “Musa ile otuz gece sözleştik” diye buyurmaktadır.

Arapça’da tarih kelimesi, ile hemzeli olarak; ile de “vav* harfi iki ayrı söyleyiş halinde kullanılır.

Hz. Harun’un Hz. Musa’ya Vekâleti ile Hz. Ali’ye Halifelik Vasiyeti: “Musa, kardeşi Harun’a: Kavmim İçinde yerime geç… dedi” buyruğu­nun anlamı şudur: Hz. Musa, yüce Allah ile münacaat için gidip bu süre zar­fında kavmi arasında olmayacağı vakit, kardeşi Harun’a, sen benim vekilim ol demişti. Bu ise, niyabete (vekâlete) delil teşkil etmektedir. Müslim’in Sa-lıih’inde şu rivayet yer almaktadır: Sa’d b. Ebi Vakkas’dan dedi ki: Ben Ra-sulullalı (sav)’ı, Ali’ye gazalardan birisinde kendisini yerine vekil tayin etti­ği bir sırada şöyle buyururken dinledim: “Harun’un, Musa’nın yerine geçti­ği gibi, sen de benim yerime geçmeye razı değil misin? Şu kadar var ki, ben­den sonra peygamber olmayacaktır.[272]

Rafızî’ler, İmamiyye ve Şia’nın diğer fırkaları, Peygamber (,sav)’ın Hz. Alî’yi bütün ümmete halife tayin ettiğine dair bunu delil göstermişlerdir. Hat­ta İmamlye -Allah müstehaklanm versin- ashabı tekfir etmişlerdir. Çünkü, on­lara göre Ashab, Hz. Ali’nin halife tayin edildiğine dair bu nass ile ameli terk etmişler, kendileri İçtihatta bulunarak ondan başkasını halifeliğe getirmişler­dir. Aralarından, hakkını taleb etmediği için Hz. Ali’yi tekfir edenler dahi var-dııVBu gibi kimselerin kâfir olduklarında ve bu sözlerinde onlara tabi olan­ların da kâfir olduklarında hiç bir şüphe yoktur.

Bunlar, hayatta iken bu şekilde bir halife tayin etmenin, müvekkilin az­li, yahut ölümü ile sona eren bir vekâlet gibi olduğunu ve müvekkilin ölümünden sonra ise bunun devam etmesini gerektirmediğini bilmiyorlar. Bu du­rumda İmamiye’nin de başkalarının da delil diye yapıştığı bu husus, delil ol­maktan çıkar. Diğer taraftan Peygamber (sav) Medine’ye İbn Um Mektum’u da, başkalarını da halife olarak tayin etmiştir. Ancak, böyle bir uygulamanın, kimsenin her zaman için halife olması gerektiği anlamına gelmediği ittifak­la kabul edilmiştir. Diğer taraftan Harun (a.s) Hz. Musa ile risaletin de ortak kılınmıştı. Dolayısıyla bunun, maksatlarına delil teşkil edebilecek bir tarafı da yoktur. Hidayete ulaşma başarısı Allah’tandır.

“Islah et” buyruğu, ıslah yapma emrini vermektedir. İbn Cüreyc der ki: Samİrî’yi azarlaması ve onun yaptığını değiştirmeye çalışması da yapması ge­reken ıslahtan idi. Bunun, şu aniama geldiği de söylenmiştir: Yani sen, on­lara yumuşak davran ve işlerini ıslah et, kendini de ıslah et. Yani, her bakım­dan sen ıslah eden bir kimse ol. “Fesatçıların yoluna da uyma.” tsyan edenlerin yollarını izleme, zalimlere yardımcı olma. [273]

  1. Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbİ de onunla konuşun­ca dedi ki “Rabbim, bana kendini göster de Sana bakayım.” Bu­yurdu ki: “Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o ye­rinde durabilirce, sen de Beni görebileceksin.” Rabbi o dağa te-celü edince, onu paramparça etti. Musa da baygın düştü. Ayı-lmca dedi ki: “Seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin İlkiyim.”

“Musa, tayin ettiğimiz vakitte” vadolunan vakitte “gelip Rabbi de onun­la konuşunca” yani, arada herhangi bir vasıta bulunmaksızın kelâmını ona işittirince, “dedi ki: Rabbim bana kendini göster de Sana bakayım.” Bu söz­leriyle Hz. Musa, Allah’ı görme talebinde bulundu ve sözünü işitince, onu gör­meye şevki arttı. Bunun üzerine yüce Allah: “Buyurdu ki: Beni asla göremez­sin.” Yani, Beni dünyada görmene imkan yoktur.

Bu buyruğu, Senin kudretine bakayım diye bana büyük bir âyet (alâmet ve mucize) göster, maksadı ile söylenmiş olduğuna yorumlamak imkânsız­dır. Çünkü, Hz. Musa, “Sana” demiş, buna karşılık yüce Allah da: “Beni as­la göremezsin” diye buyurmuştur. Şayet Hz, Musa, Allah’tan kendisine bir âyet göstermesini dilemiş olsaydı, diğer âyet ve mucizeleri ona verdiği gibi, elbette istediğini ona verirdi. Hz. Musa’nın da görmüş olduğu diğer âyetler­den dolayı bunları istemesini gerektirmeyecek kadar bir kanaati de zaten oluş­muş idi. O bakımdan böyle bir te’vil batıldır.

“Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirce, sen de Beni görebile-çeksin-” Yüce Allah, Hz. Musa’ya kendi bünyesinden daha güçlü ve daha sağ­lam olan bir şeyi misal verdi. Yani, eğer dağ yerinde durur ve sarsılmazsa, Beni görebileceksin. Eğer yerinde durmazsa, şunu bil ki dağ Benim tecelli­mi kaldıramadığı gibi, sen de Beni görmeye takat gösteremeyeceksin.

Kadı lyad, Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib’den şu anlamda bir söz nakletmek­tedir: Hz. Musa, yüce Allah’ı gördü, bunun için yere baygın yığıldı. Dağ da Rabbini gördü. Bundan dolayı Allah’ın, dağ için yaratmış olduğu özel bir id­râk sebebiyle param parça dağıldı. Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib, bunu yüce Allah’ın: “Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni gö­rebileceksin” diye buyurduktan sonra: “Rabbi o dağa tecelli edince onu pa­ram parça etti, Musa da baygın düştü” diye buyurmasından çıkartmaktadır.

Tecelli etmesi, görünmesi, ortaya çıkması demektir. Bu da “Gelini açığa çıkardım, görünmesini sağladım” tabirinden alınmıştır. Yine üze­rindeki pası giderilerek ortaya çıkartılan kılıç hakkında da aynı fiil kullanılır ve her ikisinde de mastar şeklinde gelir. Bir şeyin tecelli etmesi, onun açığa çıkması demektir.

Emri ve kudreti tecelli etti diye de açıklanmıştır. Bunu Kutrub ve başka­ları söylemiştir.

Medineliler ile Basralılar “param parça” anlamındaki; kelimesini “keP harfi şeddeli ve iki üstün İle okumuşlardır. Bu okuyuşun sıhhatine ise, “Ve yer dağılıp zerreler gibi parça parça olduğu zaman” (el-Fecr, 89/21) âyeti ile dağ anlamındaki kelimenin müzekker oluşu delİİ teş­kil etmekledir. Küreliler ise, dîye okumuşlardır. O, dağı hafif tümsek bir arazi gibi bir hale getirdi, demektir. Bu ise, dağ seviyesine ulaşamayan tümsek demektir. Bunun müzekkeri; şeklinde gelir, Çoğulu da; diye gelir. Tıpkı, Kırmızılar gibi.

el-Kisaî der ki: diye nitelendirilen dağlar, enli olan dağlar demek­tir. Bunun da tekili şeklinde gelir. Kisaî’den başkaları ise, ke­limesi. (tisi )’m çoğuludur ve bunlar da pek büyük olmayan çamurdan tüm-

sekler demektir. ise, kumdan küçük tümsekler anlamına geh’p faz­laca yüksek olmayan, yere yakın olan tümsekliklere denilir. ise, hör-gücü olmayan dişi deve anlamına gelir.

“Tefsir”de[274] denildiğine göre, dağ yerin dibine geçti ve şu ana kadar ye­rin içine geçmeye devam etmektedir. İbn Abbas der ki: Yüce Allah dağı top­rak haline dönüştürdü. Atiyye el-Avfî de der ki: Bir yığın kum haline getir­di.

“Musa da baygın düştü.” Yani, İbn Abbas, el-Hasen ve Katade’den nak­ledildiğine göre Musa bayıldı. Ölüverdİği de söylenmiştir. Adam baygın düştü demek olup, ism-İ faili de şekiinde gelir. İsm-İ failinin çoğulu şeklinde, ismi mef’ulü ise diye gelir.

Katade ve el-Kelbî der ki: Hz. Musa, Perşembe’ye rastlayan Arefe günü baygın düştü ve Cuma’ya rastlayan kurban bayramının birinci günü kendi­sine Tevrat verildi.

“Aydınca dedi ki: Seni tenzih ederim, Sana tevbe ettim.” Mücahid der ki: Dünyada seni görmeyi istediğimden dolayı tevbe ettim, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: O, izin istemeksizin böyle bir dilekte bulunmuştu. Bundan dolayı tevbe etti. Bir başka açıklamaya göre Hz. Musa bu sözlerini, âyetle­rin (mucizelerin) ortaya çıkması üzerine yüce Allah’a dönmek ve O’na kalp­ten gelen bir saygı ile itaat ve boyun eğmek amacıyla söylemiştir. Ümmet ise, böyle bir tevbenin bir masiyetten ötürü olmadığını icma ile kabul etmiştir. Çünkü peygamberler masumdurlar.

Diğer taraftan elıl-i sünnet ve’1-cemaatın görüşüne göre rü’yet (Allah’ın gö­rülmesi) caizdir. Bid’atçilere göre ise, Hz. Musa böyîe bir şeyin imkânsız ol­duğunu diğerlerine açıklamak kastı ile bu istekte bulunmuştur, Ancak, böy­le bir istek tevbe etmeyi gerektirmez. O bakımdan tevbesi şöyle açıklanmış­tır: Yani ben, Kıpti’yi öldürdüğüm için Sana tevbe ettim. Bu açıklamayı el-Kuşeyri zikretmiştir. cl-En’ânı Sûresi’nde (6/103. âyetin tefsirinde) ise Allah’ın görülmesinin caiz olduğuna dair açıklamalar geçmişti.

Aii b. Mehdi et-Taberi de der ki: Eğer Musa’nın bu isteği İmkânsız bir şey oisayd», Allah’ı tanımakla birlikte böyle bir şeye kalkışmazdı. Tıpkı Hz, Mu­sa’nın yüce Allah’a, Rabbim Senin hanımın ve çocuğun var mı demesi caiz olmadığı gibi. İleride Kıyame Sûresi’nde (75/22-23. âyetin tefsirlerinde) Mu’tezile’nin görüşü ve onların bu görüşlerinin reddi yüce Allah’ın izniyle ge­lecektir.

“Ve ben iman edenlerin ilkiyim.” Kavmimden iman edenlerin ilkiyim di­ye açıklandığı gibi, İsrail oğullarıarasından bu çağda iman edenlerin ilkiyim diye de açıklanmıştır. Ayrıca bu husustaki ezelî va’din dolayısıyla dünyada görülmeyeceğine iman edenlerin ilkiyim, diye de açıklanmıştır.

Ebu Hureyre ve başkaları tarafından rivayet edilen hadis-i şerife göre de Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler arasında biri diğerinden hayırlıdır, demeyiniz. Şüphesiz ki insanlar kıyamet gününde baygın düşecek­ler. Ben, başımı kaldıracağım da, Musa’nın Arşın ayaklarından birisini yaka­lamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum o da baygın düşenler arasında baygın düşmüş de benden önce mi kendisine gelmiş olacaktır, yoksa ilk bay­gınlığı dolayısı ile hesaba mı çekildi (biri ötekinin yerine mi sayıldı)” ya da: “İlk baygınlığı onun için yeterli mi geldi (bitemiyorum).”[275]

Ebu Bekr b. Ebi Şeybe de Kâ’b’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yü­ce Allah, sözünü ve görülmesini Muhammed ile Musa (ikisine de salât ve se­lam olsun) arasında pay etti. Musa yüce Allah ile iki defa konuştu, Muham­med (sav) da yüce Allah’ı iki defa gördü. [276]

  1. Buyurdu ki: “Ey Musa, seni risâletlerimle ve konuşmamla se­çip insanlara üstün kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükre-denlerden ol.”

Yüce Allah’ın: “Buyurdu ki: Ey Musa, seni risaletlerimle ve konuş-, mamla seçip insanlara üstün kıldım” buyruğunda geçen ve “üstün kılmak” anlamına gelen; seçmek anlamında olup burada seni daha fazi­letli kıldım demektir. Burada; “seni bütün mahrukata üstün kıldım” diye bu-yurûlmamıştır. Çünkü, bu seçip üstün kılmak kapsamında Hz. Musa ile ko­nuşmuş olması da vardır. Oysa yüce Allah meleklerle de konuşmuş ve on­dan başka peygamberler de göndermiştir.

“İnsanlara” buyruğu ile kendilerine peygamber gönderilen insanlar kast edilmektedir.

“Rİsaletlerimle” kelimesini, Nafi’ ve İbn Kesir tekil olarak; “Ri-saletimle” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri İse bunu çoğul okumuşlardır. “Rl-salet” kelimesi mastardır. Tekil olarak kullanılması da mümkündür. Bunu, ço­ğul olarak okuyanların kıraati, Hz. Musa’ya çeşitli risaletlerîn gelmiş olma­sı ve türleri birbirinden farklı olması manasındadır. Türleri farklı olduğundan dolayı mastar olan bu kelime çoğul olarak zikredilmiştir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “Çünkü, seslerin en çirki­ni eşeklerin sesidir.” {Lokman, 31/19) Burada “sesler” kelimesinin çoğul ge­tirilmesi, ses türlerinin ve ses çıkartan varhkların farklı oluşundan dolayıdır. Diğer taraftan “eşek sesi” buyruğunda, ses kelimesinin tekil gelmesi ise, yal­nız bir ses türünü kastetmiş olduğundan dolayıdır.

Bu buyruk, Hz. Musa’nın kavminden herhangi bir kimsenin ve onunla bir­likte münacaata girmiş yetmiş kişiden hiç bir kimsenin -el-Bakara Sûresi ‘nde (.2/55-56. âyet 1. başlıkta) açıkladığımız gibi- yüce Allah’la konuşmakta Hz. Musa’ya ortak olmadığını göstermektedir.

“Şimdi sana verdiğimi al” buyruğu, bu kanaate bir işarettir. Yani, sana ver­diklerimle yetin. “Ve şukredenlerden oL” Sana olan ihsanımı, üzerindeki lüt-fumu açığa vuran kimselerden ol. Atın, verilen yemden daha fazla kilo aldı­ğı görülecek olur ise, denilir. Şükreden, üzerindeki nimetin art­ması durumu ile karşı karşıya kalır. Nitekim yüce Allah: “Eğer şükrederse­niz, elbette size (verdiğim nimetlerimi) artırırım” (İbrahim, 14/7) diye buyur­muştur. Rivayete göre, Musa (a.s) yüce Allah kendisiyle konuştuktan sonra kırk gün süreyle kendisini kim gördü ise, yüce Allah’ın nurundan ötürü ölü­yordu. [277]

145- Bir de ona Levhalarda her bir şeye ait bir öğüt ve her şeye da­ir açıklamayı yazdık. “Haydi bunları kuvvetle al. Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret Yakında size fasık-ların yurdunu göstereceğim.’

Yüce Allah: ‘Bir de ona Levhalarda herşeye ait bir öğüt ve açıklamayı yazdık” buyruğunda Tevrat’ı kastetmektedir. Haberde rivayet olunduğuna gore Cebrail, Musa (a.s)’ı kanadı ile yakalamış, Allah ona Tevrat Levhalarım yaz­dığında kalemin sesini duyabileceği bir yere kadar yükseltmiştir. Bunu Tir-mizî el-Hakim zikretmektedir.[278]

Mücahid der ki: Levhalar, yeşil zümrütten idi. İbn Cübeyr kırmızı yakut­tan, Ebu’l-Âliye ise, zebercetten, el-Hasen semadan inmiş tahtadan idi, de­mişlerdir. Dümdüz, sert bir kayadan olduğu, Allah Teatanın bu kayayı Mu­sa (a.s)’ya yumuşattığı ve bunun üzerine Hz. Musa’nın bu levhaları eliyle kes­tikten sonra parmaklarıyla bunları çatlattığı, demirin Hz. Davud’a itaat etti­ği gibi, Hz. Musa’ya itaat ettiği de söylenmiştir.

Mukatil der ki: Yani biz ona, tıpkı yüzükteki nakış gibi levhalarda (Tev-ratı) yazdık.

Rabi’ b. Enes der ki: Tevrat, yetmiş deve yükü halinde nazil oldu. Yüce Allah, Tevrat’ın yazılışını, şerefine işaret etmek üzere kendi nefsine izafe et­miştir. Zira Tevrat, Allah’ın emriyle yazılmıştır. Ki. Cebrail onu, zikri (Kur’an-ı Kerimi) kendisiyle yazmış olduğu kalemle yazdı. Mürekkebi ise, nur neh­rinden idî.

Denildiğine göre Tevrat, Allah Tealanın Levhalarda izhar edip yarattığı ya­zı şeklinde idi. “Elvah: Levhaların tekili, “levhMir. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Bilakis o, çok şerefli bir Kur’an’dır, Levh-i Mahfuzdadır,” (el-Bu-ruc, 86/21-22) Levh (parıldamak anlamına gelir), sanki kendisinde manala­rın parıldadığı şey gibi (olduğundan bu isim verilmiştir). Hz. Musa’ya veri­len levhaların iki tane olduğu rivayet edilmiştir. Çoğul gelmesi ise, ikinin de çoğul oluşundan ötürüdür. El ve ayaklan büyük olan kimseye de “levhala­rı büyük adam” denilir.

İbn Abbas der ki: Levhaları Hz. Musa (gazabından ötürü) bıraktığı vakit kırıldılar. O bakımdan levhalar -altıda biri müstesna- göğe kaldırıldı.

Bir görüşe göre geriye levhaların yedide biri kaldı, Yedide altısı da kal­dırıldı. Kaldırılan bölümlerinde ise her şeye dair tafsilât vardı. Kalan bölümün­de İse, hidayet ve rahmet olan şeyler kaldı.

Hafız Ebu Nuaym, Amr b, Dinar’dan senedini kaydederek şöyle dediği­ni nakletmektedir: Bana ulaştığına göre Allah’ın peygamberi İmran oğlu Musa kırk gün oruç tuttu. Levhaları bıraktığında levhalar kırıldı. Yine o ka­dar bir süre oruç tutunca Levhalar ona geri verildi.

Yüce Allah’ın: “Her şeye alt…” buyruğunun anlamı, dininde ihtiyaç duy­duğu hükümler, helal ve haramın açıklamasına dair gerek duyulan her şey demektir. Bu açıklama, es-Sevri ve başkalarından nakledilmiştir. Bunun, umum maksadı güdülmeyip, şanının yüceliğine dikkat çekmek için zikredi­len bir lafız olduğu da söylenmiştir. Mesela, çarşıya gittim iıerşeyi satın al­dım, denir. Filanın yanında herşey vardı, denir. Yüce Allah’ın: “O, herşeyi dar­madağın (helak) eder” (el-Ahkaf, 46/25); “Ve ona herşeyden verilmiş” (en-Neml, 27/23) buyruklarında olduğu gibi. Buna dair açıklamalar daha önce­den geçmiş bulunmakladır.

•Her şeye alt öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık.” Yani, emrolun-duklan ahkâm ile ilgili herşeyi yazdık. Çünkü onların şeriatında icdhad yoktu. İctihad Muhammad (sav)’ın ümmetine hastır.

“Haydi bunları kuvvetle al.” Bu buyrukta hazfedilmiş ifade vardır. Yani: Biz ona: Haydi bunları kuvvetle yani, tam bir gayret ve istekle al dedik, de­mektir. Bunun bir benzen de yüce Allah’ın: “Size verdiğimizi kuvvetle alın” (el-Bakara, 2/63) buyruğudur ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret.” Yani, onla­ra verilen emirler gereğince amel etsinler, yasaklan terk etsinler, misal ve öğüt­ler üzerinde İyiden iyiye düşünsünler. Yüce Allah’ın: “Rabbinizden size in­dirilenin en güzeline tabi olun” (ez-Zümer, 39/55) buyruğu da bunu andır­maktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadın “Onlar, sözü işitip de ere güzeline uyarlar…” (ez-Zümer, 39/18). Affetmek kısastan iyidir, sabretmek intikam almaktan güzeldir.

Şöyle de açıklanmıştır: O hükümlerin en güzelleri farzlar ve nafilelerden aşağıları ise mubah olanlardır.

“Yakında size fösıkların yurdunu göstereceğim,” el-Kelbî der ki: Fâsık-ların yurdundan kasıt, yolculuğa çıktıkları vakit Âd ve Semûd kavmi ile he­lak olmuş nesillerin yurtlarının yakınlarından geçip uğramalarıdır. Bunun, ce­hennem olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama el-Hasen ve Mücalıid’den nakledilmiştir. Yanı, siz bunu hatırınızdan çıkarmayın, unutmayın ve siz de bunlardan olmaktan sakının.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah Mısır’ı kastetmektedir. Yani Ben, sizlere Kıptîlerin yurdunu ve Firavun’un meskenlerini bomboş olarak göste­receğim. Bu açıklama da İbn Cübeyr’den nakledilmiştir.

Katade der ki: Yani Ben sizlere, sizden önce zorbaların ve Amalikalıların yerleşmiş oldukları kâfirlerin konaklarını, bunlardan gereken şekilde ibret al­manız için göstereceğim. Burada kastedilen yerler de Şam (Suriye) toprak­larıdır. Bu son iki görüşe yüce Allah’ın şu buyrukları delâlet etmektedir: “Za­afa uğratılagelmiş kavmi de… mirasçı kıldık” (el-A’raf, 7/137) âyeti ile: “Biz ise arzda mustaz’aflara (zayıf düşürülenlere) lütfetmek, onları önder yapmak ve onları varis kılmak istiyorduk.” (el-Kasas, 28/5) Bu da daha önce açıklanmıştı.

İbn Abbas İle Kasame b. Züheyr; “Göstereceğim” kelimesini, “Sizi mirasçı kılacağım” diye okumuşlardır. Bu kıraatin anlamı ise açıktır.

Sözü geçen “yurtMan kastın, helak demek olduğu, çoğulunun da; diye geldiği de söylenmiştir. Bu da yüce Allalı’ın Firavun’u suda boğ­masından sonra denize, “onların cesetlerini sahile bırak,” diye vahyetme-si suretiyle gerçekleşmişti. Deniz de ilahi emrin gereğini yerine getirmiş­ti, İsratloğuliarı onlara bakmış ve böylelikle yüce Allah onlara fâsıkların he­lak edilmelerini göstermiş oidu. [279]

  1. Yeryüzünde haksızlıkla kİbirlenenlere, âyetlerimden yüz çe­virteceğim. Onlar her âyeti görseler bile yine de onlara İman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fa­kat, azgınlığın yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından-dır.
  2. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların bütün işler dikleri boşa gitmiştir. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı ce­zalandırılacaklardı?

“Yeryüzünde haksızlıkla kibirlendiler!, âyetlerimden yüz çevirteceğini”

buyruğu ile ilgili olarak, Katade şu açıklamayı yapmıştır: Onların Kitabımı an-lamalannı engelleyeceğim. Süfyan b. Uyeyne de böyle açıklamıştır. Onları âyetlerime iman etmekten alıkoyacağım diye açıklandığı gibi, onları âyetle­rimden yararlanmalarını engelleyeceğim, diye de açıklanmıştır. Bu ise, bü-yüklenmelerinin cezasıdır. “Onlar, sapıp eğrilince, Allah da onların kalple­rini (haktan) çevirdi” (es-Saf, 61/5) buyruğu da buna benzemektedir.

Burada sözü geçen “âyetlerMen kasıc, mucizeler ya da Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. Bunlar, göklerin ve yerin yaratılışıdır, diye de açıklan­mıştır. Yani Ben, onların göklerin ve yerin yaratılışından ibret almalarını en­gelleyeceğim,

“Kibirlendiler” kendilerini insanların en faziletlisi olarak görenler demek­tir. Bu ise, batıl bir zandır. Bundan dolayı: “Haksızlıkla” diye buyurmuştur. Bu kibirleri dolayısıyla onlar, ne bir peygambere tabi oluyorlar, ne de o pey­gambere kulak veriyorlardı.

“Onlar, her âyeti görseler bile yine de onlara İman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler buyruğu ile yüce Allah, bu büyüklük taslayan kim­seleri kastetmektedir. Onların, doğru yolu terk edip sapıklık ve dalâlet yo­luna uyan yani, küfrü din olarak edinen kimseler olduklarını haber vermek­tedir.

Daha sonra yüce Allah bunun sebebini beyan ederek şöyle buyurmakta­dır: “Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından” yani, Benim onlara bunu yapma­mın sebebi, onların yalanlamalarıdır “ve onlardan gafil olmalarındandır.” Yani, onların hakkı gereği gibi düşünmeyi terk etmek suretiyle gafiller olma­larındandır. Bunun, onlar kendilerine verilen cezadan gafil idiler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim: “Filan kişi kendisine yapılmak istenen şey­lerden ne kadar da gafildir!” denilmesi de buna benzemektedir.

Malik b, Dinar “Görseler” kelimesini; şeklinde “ya” har­fini her iki yerde de ötreli olarak okumuştur. Yani, onlara bu yol gösterile­cek olursa… demek olur. Medineliler ile Basralılar, Hidayet, rüşt ke­limesini “ra” harfini ötreli, “şin” harfini de sakin olarak okumuşlardır. Kûfe-liler ise, Âsim müstesna; şeklinde “ra” ve “şin” harflerini üstün ola­rak okumuşlardır. Ebu Ubeyd der ki:

Ebu Amr, rüşd İle reşed arasında ayırım gözetmiş ve rüşd salahda, reşed ise dinde sözkonusu olur, demiştir. en-Nehhas der ki: Sibeveyh rüşd ile re-şed’in, “suht ile sehat” gibi aynı anlamı İfade ettiği görüşündedir. el-Kisaî de böyle demiştir.

Ebu Amr’dan sahih olan görüş ise, Ebu Ubeyd’in dediğinden farklıdır. İs­mail b. İshak der ki: Bize, Nasr b. Ali, babasından, o, Ebu Arnr b. el-Alâ’dan şöyle dediğini nakletti: Eğer “rüşd” kelimesi âyetin ortasında yer alırsa, C’şin” harfi) sakin okunur. Şayet âyetin başında (sonunda) yer alırsa hereke-li okunur. en-Nehhas der ki: Âyetin başında (sonunda) ile şu âyeti ve ben­zerlerini kastetmektedir: “Ve işimizde bize bir muvaffa­kiyet ver” (Secde, 18/10). Bu iki şekil, ona göre aynı anlama gelen iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, âyeı sonlarını üstün okuması, âyetler arasında uyum sağlasın d iyedir. Bu fiil; şekillerinde kullanılabi­lir. Sibeveyh ise, şeklindeki kullanılışı da nakletmektedir. Sözlük­te rüşd ile reşed, insanın arzu ettiği şeyi elde edebilmesi demektir. Bu da hüs­rana uğramanın zıddıdır. [280]

  1. Musa’nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından böğürtü­sü olan bir buzağı heykelftni ilâh) edindiler. Onun, kendileriy­le konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görme­diler mi onlar? Onu (ilah) edindiler ve zalimler oldular.

“Musa’nın kavmi, onun ardından” yani, Musa’nın Tûr’a çıkışının arka­sından “ziynet eşyalarından…” buyruğundaki;” Ziynet eşyaları” ke­limesinin bu şekilde okunuşu Medinelilerle Basralılara göredir.

Âsim müstesna Kuleliler ise, “ha” harfini esreii; diye okumuşlar­dır. Yakub, “ha” harfini üstün ve şeddesiz diye okumuştur. en-Neh-has’der ki: ” Süs” kelimesinin çoğulu, şeklinde gelir.

Tıpkı, “Meme” kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelişi gi­bi. Bunun aslı ise, şeklindedir. Daha sonra “vav” harfi “ye” harfine id-ğam olunduktan sonra “ya”ya yakınlığı dolayısıyla İâm” harfi esre olmuştur. “Ha” harfi de “lam” harfinin esreii oluşu dolayısıyla esreii okunur. Ötreli oku­nuşu ise asla göredir.

“Bir buzağı” kelimesi, mefuldür. ” Heykel” kelimesi ise ona sıfat veya bedeldir. “Böğürtüsü” kelimesi ise mübteda olarak roer-fu’dur. Böğürmesini anlatmak üzere fiilî kullanılır.

fiili de böyledir. Ancak, korkaklık ve zaaf göstermeyi anlat­mak için ise, denilir.

Buzağı kıssasında rivayet olunduğuna göre Samiri’nin adı, Musa b. Zafer olup, Samira diye bilinen bir kasabaya mensuptu. Erkek çocukların öldürül­düğü yıl dünyaya gelmişti. Annesi onu bir dağdaki mağarada saklamıştı. Hz. Cebrail onu beslemişti. İşte onun Hz. Cebrail’i tanıması bundan dolayı olmuş­tu. Hz. Cebraü, Firavun denize doğru ilerlesin diye erkek ata arzu duyan bir kısrak üzerinde denizi geçtiği sırada Samiri de onun kısrağının toynağının izin­den bir avuç toprak almıştı. İşte, yüce Allah’ın: “Bunun üzerine o elçinin bas­tığı yerden bir avuç almıştım” (Tâ-Hfı, 20/96) buyruğunun anlamı budur.

Hz. Musa kavmi ile otuz gün (ayrılmak üzere) şözleşmişti. Otuz gün geç­tikten sonra otuz güne eklenen on günlük bir süre geçince Samiri İsrailoğul-larına -ki, aralarında kendisine itaat olunan birisiydi- şunları söyledi: Berabe­rinizde Firavun hanedanından almış olduğunuz süs eşyaları vardır. -İsra-iloğullarının süslendikleri ve bu maksatla da Kıptî’lerden süs eşyalarını ariye-ten aldıkları bir bayramları vardı; işte bugün için ariyet olarak süs eşyaları al­mışlardı. Yüce Allah, İsrailoğu Harını Mısır’dan çıkartıp Kıptîleri de suda bo­ğunca, bu süsler ellerinde kalmıştı-. Samiri onlara şöyle demişti: Bunlar size haramdır, Yanınszda bulunanları getirin onları yakalım.

Şöyle de denilmiştir: Bu süs eşyalarını, Firavun kavminin suda boğulma­sından sonra almışlar, Hz. Harun da onlara şöyle demişti: Bu süs eşyaları bir ganimettir. Ganimet ise size helal olmaz. Bunun üzerine Hz. Harun bu süs eşyalarını kazdığı bir çukurda topladı. Samiri de bunları aldı.

Bir başka görüşe göre, İsraİloğulları Mısır’dan çıkmak istedikleri gece bu süs eşyalarını ariyet olarak aldılar ve Kıptîlere bir düğünleri, yahut da bir top­lantıları olduğu İzlenimini verdiler. Samiri ise, daha önce İsrailoğullarının: “Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sende bize böyle bir tanrı yap” (el-A’raf, 7/138) dediklerini işitmişti, O tanrılar ise inek surelinde idi. Samiri de onla­ra ses çıkarmayan bir buzağı heykeli yapmıştı. Şu kadar var ki onlar, ondan bir böğürtü sesi işitiyorlardı. Yüce Allah’ın bunu ete ve kemiğe, kana dönüş­türdüğü de söylenmiştir. Yine denildiğine göre o, atın izinden almış olduğu bir avuç toprağı süs eşyalarının üzerine ateşe bırakınca, buzağının bir böğür­tüsü oldu. Tek bir defa böğürdü, ikinci defa bir daha da böğürmedi. Bu se­fer, etrafındakilere: “İşte bu, sizin de ilahınız, Musa’nın da ilâhıdır. O, unuttu” (Tâ-Hâ, 20/88) dedi.

Yani o, ilâhını burada unuttu, gitti başka yerde arıyor, Bunu, kaybetmiş bulunuyor. Haydi gelin biz bu buzağıya tapalım, demek istemişti. Yüce Al­lah da Hz. Musa’ya münacaatı şuasında şöyle demişti: “Gerçekten Biz, kav­mini fitneye düşürdük, Satnirî de onları saptırdı.” (Tâ-Hâ, 20/85) Bunun üze­rine Hz. Musa şöyle dedi: Rabbİm, bu Samiri süs eşyalarından onlara bir bu­zağı yaptı. Peki, ona bu cesedi kim verdi -bununla onun kana ve kemiğe dö­nüşmesini kastetmektedir- ve onun böğürmesini kim sağladı? Yüce Allah: Ben diye buyutımca, Hz. Musa şöyle dedi; İzzetin ve Celalin hakkı için onlan Sen­den başka kimse saptırmadı. Bunun üzerine yüce Allah: Doğru söyledin ey hikmetlilerin hikmetlisi dedi. İşte yüce Allah’ın bize naklettiği Hz. Musa’nın söylediği: “Zaten o ancak senin fit nendir” (el-A’raf, 7/155) buyruğunun an­lamı budur.

el-Kaftal der ki: Samiri, şöyle bir yola başvurmuştu: Buzağının içini boş bı­rakmıştı. Buzağı rüzgara karşı duruyordu. Sonunda böğürtüyü andıran bir ses çıkardı. Bununla da onlara Hz. Cebrail’in atının ayak izlerinden aldığı topra­ğı bırakınca cesedin bu hale geldiği vehmini verdi. Ancak bu, bir takım tu­tarsızlıklar ihtiva eden bir sözdür. Bunu el-Kuşeyrî ifade etmiştir.

“Onun kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediği­ni görmediler mi onlar?” Yüce Allah, bu buyruğuyla mabud’un kelam sı­fatına sahib olması gerektiğini açıklamaktadır. Onlara bir yol gösteremeyişi de her hangi bir delil gösterememesi anlamındadır.

“Onu” ilah “edindiler ve zalimler oldular.” Yani, onu ilah edinmek su­retiyle kendilerine zulmettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Buzağıyı ilah kılmala­rı dolayısıyla zalimler, yani müşrikler oldular. [281]

  1. Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup, kendilerinin sap­mış olduklarını görünce: “Andolsun eğer Rabbİmiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa herhalde en büyük ziyana uğrayanlardan ola­cağız” dediler.

Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup…” Bu

pişmanlıkları, Musa’nın mikatten dönüşünden sonra olmuştu. Pişman olmuş ve şaşkınlık içerisinde bulunan kimsenin halini anlatmak üzere (burada da görüldüğü gibi kelime anlamı ile: “Eline düştü” demek olan); tabiri kullanılır. el-Ahfeş der ki: denildiği gibi; da deni­lebilir. Malum olarak; diye malum fiil kullananlara göre: Pişmanlık ortaya çıkınca anlamındadır. Bunu da el-Ezherî, en-Nehhas ve baş­kaları söylemiştir.

Pişmanlık (nedamet) kalpte olur. Ancak burada “yed: el” tabirinin kulla­nılması herhangi bir şeyi ele geçiren kimse hakkında: Filan şeyi eline geçir­di, denilmesinden dolayıdır. Çünkü çoğunlukla eşya ile el vasıtasıyla tema­sa geçilir. Mesela yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu ellerinin önden görderdiği sebebiyledir.” (el-Hac, 22/10) Aynı şekilde pişmanlık her ne kadar kalpte yer etse bile onun izleri bedende de görülür. Çünkü pişman olan bir kimse mesela, elini ısırır, bir elini diğerine vurur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu uğurda harcadıkları dola­yısıyla ellerini birbirine ovuşturmaya başladı.” (el-Kehf, 18/42.) Yani, piş­man oldu; “Ogün zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte yol tut­muş olsaydım der.” (el-Fuıkân, 25/27) Yani pişmanlıktan ötürü ellerini ısı­rır… demektir. Yine pişman kişi eliyle sakalını yakalar.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu tabir aslında esir alınmaktan gelmektedir. Bir kimse bir kimseyi vurur yahut yere yıkar, ondan sonra da onu esir almak ya-lıutta kollarını bağlamak için ellerinden tutar, onu yere yıkar. Böylelikle ye­re yıkılan bir kişi, yere yıkanın eline düşmüş olur.

“Kendilerinin sapmış olduklarını görünce.” Yani, yüce Allah’a masiyel etmiş olduklarını anlayınca “andolsun eğer Rabbimiz bize acımaz bizi ba­ğışlamazsa, herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız dediler.”

Böylelikle Allah’a kulluklarını itiraf etmeye, O’ndan mağfiret dilemeye ko­yuldular.

Hamza ve el-Kisaî: “Andolsun eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışla­mazsa” anlamındaki buyrukları; şeklinde muhatap “te”si ile ” Andolsun Ey Rabbimiz, eğer bizi bağışlamaz, bize mağfiret etmez­sen anlamına gelecek şekilde” okumuşlardır.

Bu ifadede Allah’a sığınmak, O’na yalvarıp yakarmak, O’ndan dilekte bu­lunup dua edişte niyaz etmek muhtevası vardır.

Ey Rabbimiz” ifadesi ise, nida harfinin hazfı ile birlikte nasb mahal-lindedir. Ayrıca bu, (nida harfinin hazfedilmesi) dua ve boyun eğmek zille­tini izhar etmek bakımından daha beliğ bir ifadedir. Hamza ile el-Kisaî’nin bu kıraati, yüce Allah’a karşı itaat ve yalvarıp yakarışı ortaya koyduğundan, daha uygun bir kıraattir. [282]

  1. Musa kavmine öfkeli ve kederli dönünce dedi ki: “Siz bana ha­lef olduktan sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rab-binizin emrinin çabucak gelmesini istediniz ha!” Derken Lev­haları bırakıverdi, kardeşinin başından yakalayıp onu kendi­ne doğru çekmeye başladı. Dedi ki: “Ey anamın oğlu, bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma. Ve be­ni o zalimler güruhu İle bir tutma.”
  2. Dedi ki: “Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla. Bizi rahmeti­ne al. Sen, rahmet edenlerin en merhametli olanısın.”

Yüce Allah’ın: “Musa kavmine öfkeli ve kederli dönünce…” buyruğun-daki; “Öfkeli” kelimesi, munsarıl değildir. Çünkü bunun müennesi; diye gelir. Diğer taraftan bundaki “elif” ile “nun,” Kırmızı laf­zında yer alan ve müenneslik bildiren elif ile hemze yerine geçmektedir. Bu kelime hal olarak nasbedilmişür.

“Kederli” ise, gazabın ileri derecesi demektir. Ebu’d-Derdâ der ki: Esef (keder), gazabın ötesinde ve ondan daha ağır bir durumdur. Esef du­yan kişiye denilir. aynı zamanda oldukça kederli demektir.

İbn Abbas ile es-Süddî der ki: Musa, kavminin yaptığından ölürü olduk­ça üzülmüş halde döndü. Taberî der ki: Yüce Allah ona, İsrailoğullannın ya­nına dönmeden önce buzağı sebebiyle fitneye düşürüldüklerini haber ver-

di. İşte kızgın dönüşünün sebebi budur.

İbnü’l-Arabî der ki: Musa (a.s) insanlar arasında en çok kızan kişi idi. Bu­nunla birlikte oldukça çabuk sakinleşir ve kızgınlığı geçerdi. Böylelikle bu lıali diğerini telâfi ediyordu.

İbnü’l-Kasım der ki: Ben, Malik’i şöyle derken dinledim: Musa (a.s) kız­dığı vakit, başlığından duman çtkar, bedenindeki tüyleri cübbesini yüksel­tirdi. Buna sebep İse, kızgınlığın kalpte alevlenen bir kor ateş oluşundan do­layıdır. İşte bundan dolayı Peygamber <sav) kızan kimseye yatmasını emret­miştir. Yine kızgınlığı geçmeyecek olursa yıkanmasını istemiştir. Bu kızgın­lığını onun yatması dindirir, yıkanması da söndürür. Hz. Musa’nın çabuk kız­ması, ölüm meleğine tokal vurup gözünü çıkarmasına sebep teşkil etmişti.[283] el-Maide Sûresi’nde (5/26. âyetin tefsirinde) bu hususta ilim adamlarının gö­rüşleri de geçmiş bulunmaktadır.

et-Tirmİzî el-Hakîm de der ki: Uz. Musa’nın böy]e bir davranışı uygun gör­mesi, kendisinin Kelîmııllah oluşundan dolayıdır. O, adeta kendisine karşı cü­retkârca davranan yahut da onu rahatsız edecek bir şekilde kendisine el uza­tan kimsenin bu davranışı ile çok büyük bir şekilde haddini aştığını kabul edi­yordu. Nitekim, Hz. Musa’nın ölüm meleğine Ruhumu nereden alacaksın de­diğini görmekteyiz. Ağızımdan mı, ben onunla Rabbimle münacaat ettim. Yok­sa kulağımdan mı, halbuki ben kulağımla Rabbimin kelamını işittim. Yahut elimden mi, halbuki ben elimle Levhaları tuttum. Yoksa ayaklarımdan mı, ben ayaklarımın üzerinde O’nun huzurunda dikilip Tûr’cla O’nunîa konuştum. Ya­hut gözlerimden mi, yüzüm O’nun nurundan ötürü aydınlanmış bulunuyor. Bunun üzerine ölüm meleği H2. Musa’ya çaresiz ve cevap veremeyecek bir halde geri dönmüştü.

Ebû Davud’un Sünen’inde de Ebu Zer’den şüyle dediği nakledilmektedir: Rasulullah (sav) bize şöyle dedi: “Sizden herhangi bir kimse kızdı mı, eğer ayakta ise, otursun. Şayet kızgınlığı geçerse (mesele yok). Yoksa yatsın”‘[284]

Yine Ebû Dâvûd, Ebu Vâil ei-Kaas’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Ur-ve b. Muhammed es-Sa’di’nin yanına girdik. Bir adam onunla konuştu ve onu kızdırdı. Kalktı, sonra da abdest alıp geri döndü ve şöyle dedi: Babam ba­na dedem Atiyye’den naklen şöyle dediğini anlattı: Rasulullah (sav) buyur­du kî: “Şüphesiz kızgınlık şeytandandır. Ve şüphesiz şeytan ateşten yaratıl­mıştır. Ateş İse ancak su ile söndürülür. Sizden herhangi bir kimse kızdı mı abdest alsın.”[285]

Yüce Allah’ın: “Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü İşler

yapmışsınız” buyruğu, tiz. Musa’nın, kavmini bu sözlerle yerdiğini ifade et­mektedir. Yani si;: benden sonra çok kötü bir iş yaptınız.

Ona halel’ oldu” tabiri, hem hoşuna gitmeyecek şekilde halef ol­masını anlatmak hem de hayırlı bir şekilde ona halef olduğunu anlatmak için kullanılır. İşte bu sebep dolayısıyla; “Ay­rılışından sonra ailesi ve kavmi arasında hayır veya şer {iyi veya kötü) bir şe­kilde ona halef oldu, denilir.

“Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini İstediniz hal” Yani, siz Rabbini-zin emri gelmeden önce birşeyler yaptınız ha!

Acele (çabukluk) bir şeyi vaktinden önce yapmak demektir. Bu, yerilen bir huydur. Sür’at ise, bir işi ilk vaktinde yapmaktır. Bu da övülen bir iştir. Yakub der ki: tabiri, bir şeyi vaktinden önce yapmak hakkında kullanılır. ise, kişinin acele etmesini istedim; yani, onu acele dav­ranmaya ittim, anlamına gelir.

“Rabbinizin emri” ise, Rabbinizin tayin ettiği vakti demektir. Yani, O’nun tayin ettiği kırk günlük süreden önce mi hareket ettiniz? anlamına gelir. Bu­nun: Rabbinizin gazabının çabucak gelmesini mi istediniz? anlamına geldi­ği söylendiği gibi; Siz, Eabbİnizden herhangi bir emir size gelmeden önce bu­zağıya ibadette acele mi ettiniz? anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Derken Levhaları bırakıverdi” buyruğu İle ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [286]

  1. Hz. Musa’nın Levhaları Bırakması:

“Derkan Levhaları bırakıverdi.” Yani o, kavminin buzağıya tapmakta ol­duklarını, kardeşinin de bu hususta onlara karşı İhmalkâr davrandığını gö­rünce, kızgınlık ve kederinden Levhaları bıraktı, demektir. Bu açıklamayı Sa-id b. Cübeyr yapmıştır. İşte bundan dolayı “haber almak görmek gibi değü-dir” denilmiştir. (BununLa Hz. Musa’ya, kavminin buzağıya tapma fitnesine düştüğünün önceden haber verildiği halde kızmamış olduğuna işaret etmek istemektedir).

Katade’den gelen -eğer sahih ise ki, sahih de değildir- Hz. Musa’nın lev­haları bırakması, Levhalarda ümmetine verilmemiş üstün bir faziletin Muham-med (sav)’ın ümmetine verildiğini görmesinden ötürü idi, şeklindeki rivayete iltifat edilmez. Çünkü bu Musa (a.s)’a izafe edilmemesi gereken oldukça bayağı bir görüştür, ibn Abbas (r.a)’dan ise, Levhaların kırılmış olduklarına ve Levhalardan lıerşeye dair açıklamaların kaldırılıp geriye hidayet ve rah­metin kalmış olduğuna dair açıklaması önceden geçmişti. [287]

  1. Hz. Musa’nın Levhaları Bırakması, Semâ’ Ve Vecde Delil Gösterilmez:

Mutasavvıf cahillerden kimisi bunu, sufilerin sema ve şarkılardan dolayı ileri derecede neşelendikleri vakit elbiselerini atmalarının caiz olduğuna de­li} göstermişlerdir. Diğer taraftan onlardan kimisi akit başındayken de elbi­selerini alıvermektedir. Kimisi ise, önce elbiselerini parçalamakta sonra at­maktadır. Bu davranışlarının caiz oluşuna Hz. Musa’nın Levhaları bırakma­sını delil gösteren bu kimseler derler ki: Bunlar gaybet halindedir. (Vecd içe­risinde olup, akıllarım kaybetmişlerdir.) O bakımdan kmanmazİar. Çünkü Mu­sa da kavminin buzağıya tapmasından dolayı kederin etkisi altına girince Lev­haları attı ve kırdı. Halbuki yaptığını da bilemiyordu.

Ebu’l-Ferec el-Cevzî der ki: Peki Hz. Musa’nın Levhaları bunları kırmak amacıyla attığı görüşünü kini doğru kabul eder? Kur’an-ı Kerimde onun Lev­haları bıraktığından söz edilmektedir. Bu Levhaların kınldığını nerden bili­yoruz? Kırıldı, diyelim. Peki, Hz. Musa’nın Levhaları kırmak maksadıyla on­ları bıraktığını nerden biliyoruz? Onun bu maksatla bıraktığını kabul edecek olsak dahi, Hz. Musa bu durumda gaybet halindeydi deriz. O kadar ki, önünde bir ateş denizi dahi bulunsaydı, ona bile dalardı. Ya bu gibi kimse­lerin şarkı ve semâ’ı başkalarından ayırt edebildikleri haldeyken ve eğer ön­lerinde bir kuyu olsa ondan kendilerini koruyabilecek durumda iken, gay­bet halinde olduklarını kim doğru kabul edebilir? Hem peygamberlerin hal­leri bu gibi beyinsizlerin hallerine nasıl kıyas edilir?

İbn Akit’e, bu gibi kimselerin vecde kapjlıp eibiselerini parçalamalarının hükmü hakkında sorulmuş, şu cevabı vermiştir: Bu bir günahtır ve haram­dır. Rasulullah (sav) da malların zayi edilmesini yasaklamıştır. Birisi ona: O’nlar yaptıklarına akıl erdiremeyecek haldedirler deyince, şu cevabı verdi: Eğer on­lar sema’ın zevkinin etkisine girip bunun sonucunda akıllarının zail olaca­ğını bile bile bu gibi yerlerde bulunacak olurlarsa, elbiselerini yırtmak ve bu­na benzer yaptıkları fesatlara kendilerini itmiş olduklarından ötürü günah­kâr olurlar ve bu halleri dolayısıyla da şeriatın hitabı onlardan kalkmaz. Çün­kü onlar, bu gibi yerlere gelmeden önce kendilerini bu hallere götürebile­cek yerlerden uzak durmakla mııhalab olunmuşlardır. Tıpkı sarhoşluk veren şeyi içmeleri kendilerine yasak kılındığı gibi. İşle tasavvuf ehlinin -eğer doğru söylüyorlarsa- vecd adını verdikleri bu neşve hali, tabiatların sarhoş olması halidir. Eğer bu halde olduklarını yalan yere iddia ediyorlarsa, ayık

olmakla birlikte mallarını jfsad etmiş olurlar. Her iki durumda da günahtan kurtulamıyorlar. Şüphe bulunan yerlerden uzak durmak ise vacibtir.

“Kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı.”

Yani, onu sakalından ve perçeminden tutup kendisine doğru çekmeye baş­ladı. Hz. Harun, Hz. Musa’dan -Allah’ın salat ve selamı ikisine de olsun- üç yaş daha büyüktü. İsrail oğullan da Hz. Harun’u Hz. Musa’dan daha çok se­verlerdi. Çünkü o, kızması dahi yumuşak bir kimse idi.

Hz. Musa’nın kardeşinin başından yakalayıp kendisine doğru çekmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının dört te’vili vardır:

1- Böyle bir davranış onlar arasında örf haline gelmişti. Nitekim Araplar, kardeşlerine ve arkadaşlarına İkram ve ta’zim olmak üzere biri diğerinin sa­kalını tutardı. Bu bakımdan bu davranış zelil düşürmek kastıyla olmamıştır.

2- Hz.Musa’nın Hz. Harun’u bu şekilde yakalayıp çekmesi, ona Levhaİa-rın üzerlerine indirilmiş olduğunu gizlice bildirmek içindi. Çünkü Levhalar Hz. Musa’ya bu münacaatı sırasında nazil olmuş, o da Tevrat’tan önce bu Lev­haları İsrailoğullarından gizlemek istemişti. Harun (a.s) da kendisine: Beni başımdan da yakalama, sakalımdan da tutma, diyerek bu şekilde küçük dü­şürülmüş olduğu izlenimini İsrailoğullarına verip Hz. Musa’nın kendisine giz­lice birşey söylemiş olduğu şüphesini uyandırmak istememişti.

3- Hz. Musa’nın kardeşine bunu yapması, Hz. Harun’un da buzağı hak­kında yaptıkları şeylerde İsrailoğullan ile birlikte bir meyil taşıdığı düşünce­sine sahip olmasından ötürü idi.

4- Hz. Musa, kardeşini durumunun ne olduğunu bilmek için böyle çek­mişti. Hz. Harun ise, İsrailoğullan Hz. Musa kendisini küçük düşürdüğünü düşünmelerini istememişti. Böylelikle kardeşine buzağıya tapanların kendi­sini zayıf gördüklerini ve az kalsın onu öldüreceklerini açıkladı. Hz. Musa kar­deşinin mazeretini işitince şöyle dedi: Rabbim, bana ve kardeşime mağfiret buyur. Yani, benim Levhaları bırakmama sebep olan ktzgınlığımı bağışla, kar­deşimi de bağışla. Çünkü o, Hz. Harun’un herhangi bir kusuru olmamakla birlikte, onların yaptıklarına gerekli tepkiyi göstermediğinden kusurlu dav­randığını sanmıştı. Yani, eğer kardeşimin kusuru varsa ona da mağfiret bu­yur, onu da bağışla, demek istemiştir.

el-Hasen der ki: Harun müstesna hepsi de buzağıya tapınışlardı. Zira ora­da Musa ile Harun (ikisine de selam olsun) dışında mü’min bir kimse olsay­dı, Hz. Musa Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! demekle yetinmez, onların dışındaki diğer mü’minlere de dua ederdi.

Şöyle de açıklanmıştır: O, kardeşine yaptığından ötürü kendisi için mağ­firet dilemişti. Zira, Hz. Musa kardeşine bu işi kızdığından dolayı yapmıştı. Kızmasının sebebi ise, kardeşinin kendisine gelip ona meydana gelen olay­ları anlatmaması idi. Çünkü Hz. Musa o takdirde geri dönüp yaptıklarını dü­zeltme yoluna gidecekti. Bundan dolayı Hz. Musa şöyle demişti: “Onları sa­pıklıkta gördüğünde bana uymaktan (yahut arkamdan gelmekten) seni ne alıkoydu” (Tâ-Hâ, 20/92-93) demişti.

Hz. Harun da öldürülmekten korktuğu için kaldığını açıklamıştı. Böyle­likle âyet-i kerime münkeri değiştirmeye kalkışmak halinde öldürüleceğin­den korkan kimsenin susabileceğine delil teşkil etmektedir. Buna dair açık­lamalar da daha önce Âl-i İmran Sûresi’nde (3/21-22. âyetlerin, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbnü’l-Arabî der kt: Bu âyet-i kerimede -bazı kimselerin yanlış iddiaları gi­bi- kızgınlığın ahkâmı değiştirmeyeceğine delil vardır. Musa (a.s)’ın kızgın­lığı, fiillerinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır. Aksine onun tîiUeri nor­mal mecrasında akıp gitmiş, Levhaları bırakmış, kardeşine sitem etmiş, bir me­leğe tokat vurmuştur.., el-Mehdevî der ki: Çünkü Hz. Musa’nın gazabı Allah içindi. İsrailoğullarına ses çıkarmayışı ise, birbirleriyle savaşmalarından, parçalanıp dağılmalarından korkması idi.

‘Dedi ki: Ey anamın oğlu.” Hz. Harun, Hz. Musa’nın anne baba bir kar­deşi idi. Ancak, bu ifade yumuşatıcı ve kendisine şefkat etmesini sağlayıcı bir tabirdir. ez-Zeccâc der ki: Hz. Harun’un, Hz. Musa’nın anne bir kardeşi olduğu söylenmiştir. Âyet-i kerimedeki; Anam” kelimesi, hem “mim” harfi üstün olarak, hem de esrelı olarak okunmuştur. Bunu üstün okuyan; “Anamın oğlu” kelimesini; “Onbeş” gibi tek bir isim ola­rak kabui etmiştir. Bu da: “Ey onbeş kişi geliniz” demek gi­bidir. “Mim” harfini esreli olarak okuyan kimse ise önce bu ismi mütekeltim zamirine muzaf yapmış, ondan sonra da izafet ya’sını hazfetmiş olur. Çün­kü, nidanın hazf üzere mebni olduğu kabul edilmiştir. “Mim” harfinin esre­sinin kalması ise orada hazfedilmiş izafete delil teşkil etmesi içindir. Yüce Al­lah’ın: “Ey kullarım” (ez-2umer, 39/10) buyruğu gibidir. Nitekim bu­nun böyle olduğuna İbn es-Semeyka’nm; “Ey anamın oğlu” şek­linde aslına uygun olarak “ye” harfini tesbit ile okuyuşu delil teşkil etmek­tedir.

el-Kisaî, el-Ferra ve Ebu Ubeyd derler ki: “Mim” harfinin üstün olarak oku­nuşunun takdiri: “Ey anamın oğlu” şeklindedir. Basralılar ise bu yanlış bir görüştür, derler. Çünkü, “elif aslında hafif bir harftir, hazfedilmez. Fakat burada Hz. Musa, her iki ismi tek bir isim kılmıştır.

el-Ahfeş ile Ebu Hatim ise; “h Ey anamın oğlu” şeklinde esreli oku­yuş; “Ey kölemin oğlu gel,” demeye benzer ki, bu şaz bir söyleyiştir, böyle bir okuyuş ise uzak bir ihtimaldir. Ancak, bu şekildeki okuyuş, izafeti sana (yani, mütekellimin kendisine) yapılan hallerde uygun­dur. Sana İzafe olunan şeye izafeye gelince; yufte Ey köle­min oğlu ve ey kardeşimin oğlu” denmesi uygundur. Arapların; “Ey anamın oğlu, ey amcamın oğlu,” şeklindeki ifadeyi caiz görmeleri ise, çokça kuşanılmasından ötürüdür.

ez-Zeccâc ile en-Nehhâs derler ki: Ancak bu kullanımın güzel ve uygun bir açıklaması vardır. Anne ile birlikte oğul ve amca ile birlikte oğul tabirinin kullanılması tek bir isim kabul edilir ve bir kimsenin; “Ey onbeş kişi geliniz,” demesi gibidir. Burada; “Ey oğul, ey köle,” ke­limesinden “ya” harfi hazfedildiği gibi hazfedilrniştir.

“Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular.” Beni güçsüz kabul ettiler ve beni 2ayır” saydılar. “Neredeyse” azkalsııı “beni öldüreceklerdi bile.”

Buradaki; Beni öldüreceklerdi” kelimesi, geniş zaman (muza-ri) fiil olduğundan dolayı iki “nun” iledir. Kur’an’ın dışındaki söz ve konuş­malarda bu iki “nun”un idğam edilmesi caizdir.

Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma”

yani, bu sebeple onları sevindirme. ; gerek din, gerekse dünya hu­suslarında kardeşine isabet eden musibetler dolayısıyla sevinmeyi ifade eder. Bu haramdır ve yasak kılınmıştır. Hadis-i şerifte Peygamber (sav)’ın şöy­le buyurduğu zikredilmektedir: “Sen, kardeşinin musibetine sevindiğini açı­ğa vurrna. O takdirde Allah ona afiyet verir ve seni de belâlara duçar kılar.”[288]

RasuîuSlah (sav) da başına düşmanlarım sevindirecek iş gelmesinden do­layı Allah’a sığınır ve şöyle dua ederdi:

Allah’ım ben Senden ka­zanın kötüsünden, bedbahtlık veren şeylerin bana gelip yetişmesinden ve ba­şıma gelen musibetlerden dolayı da düşmanlarımın sevinmesinden Sana sı­ğınırım.” Bu hadisi Buharı ve başkaları rivayet etmiştir.[289] Şair de şöyle de­miştir:

“Zaman bazı kimseler aleyhine musibetlerini çekecek olsa, Diğer başkalarının çevresine çöker. Bizim musibetlerimize sevinenlere de ki: Ayılın Musibetinize sevinenler de bizim karşılaştığımızın benzeriyle karşılaşacaklardır.”

-Bu kelimeyi- Mücahid ile Malik, şeklinde “te” harfini nasb ile ve “mim”i de üslün olarak okumuşlar ve “Düşmanlar” kelimesini ise mer-iu’ olarak okumuşlardır. Yani: Sen bana kendisi sebebiyle düşmanlarımın se­vineceği bir iş yapma. Yani, senin bana yapacağın bir iş dolayısıyla onlar se­vinmesinler.

Yine Mücahid’den; şeklinde “te” ve “mim” harfleri üstün ile; “Düşmanlar” kelimesini de nasb ile okumuştur. İbn Cinnî der ki: Ya­ni, Rabbim, Sen düşmanları bana sevindirme, anlamına gelir. Bunun caiz olu­şu, yüce Allah’ın: “Allah onlarla alay eder” (el-Bakara, 2/15) buyruğu ve benzerlerinin de uygun oluşundan dolayıdır. Sonra da asıl maksada dönerek “düşmanlar” anlamındaki kelimeyi kendisiyle nasbettiği bir fiili takdir etmiştir. Adeta: Başkalarını yani düşman­ları bana gelecek musibetlerle sevindirme, demiş gibidir.

Ebu Ubeyd der ki: Ben Humeyd’den; şeklinde “mim” harfini es-reli olarak okuduğunu naklediyorum. en-Nehlıâs der ki: Ancak bu okuyu­şun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü eğer bu fiil; den geliyor ise, ( ölü ) demesi gerekirdi. Eğer den geliyor ise, bu sefer -“te” harfi öt-reli “mim” harfi de esreli olmak üzere-; demesi gerekirdi.

Hz. Harun’un: “Ve beni o zalimler güruhu ile bir tutma* ifadesine ge­lince, Mücahid der ki: Yani sen beni buzağıya tapanlarla bir kabul etme, de­mektir.

‘Dedi ki: Rabbim! Benî de kardeşimi de bağışla, bîzl rahmetine al. Sen rahmet edenlerin en merhametli olanısın.” Bu buyruğa dair açıklama­lar ise daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/286. âyet 9. başlık v.d.) [290]

  1. Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablcrİnden bir gazap, dünya hayatında da bir hürlük erişecektir. Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.
  2. Kötülükler işleyip ondan sonra tevbe ve iman edenlere ise, şüp­he yok ki Rabbin bunun ardından Gafurdur, Rahimdir.

şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap” yani Al­lah’tan bir ceza, “dünya hayatında da bir horluk erişecektir.” Çünkü on­lar biribirlerini öldürmekle emrolunmuşlardı. Buradaki horluğun cizye öde­meleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu anlama gelmesi, uzak bir ihtimaldir. Çünkü cizye kendilerinden alınmamıştır. Onların soyundan gelen­lerden alınmıştır.

Diğer taraftan şöyle denilmektedir: Bu ifadeler de Hz. Musa’nın söyledi­ği sözler arasındadır. Yüce Allah bunları onun sözleri olarak bize haber ver­mekte ve burada onun sözleri sona ermektedir. Daha sonra yüce Allah: “Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız” diye buyurmaktadır.

Hz. Musa’nın söylediği bu sözler, buzağıya tapanlar kendi kendilerini (birbirlerini) öldürmek suretiyle tevbe etmelerinden önce söylenmişti. On­lar tevbe edip, Allah da -el-Bakara Sûresi’nde (2/Ş4. âyetin tefsirinde) açık­laması geçtiği gibi- büyük çapta öldürmelerden sonra onları affedince, ken­dilerine aralarından öldürülenlerin şehid olduğunu, hayatta kalanların da gü­nahlarının bağışlanmış olduğunu haber vermişti.

Şöyle de denilmiştir: Aralarında kalplerine buzağının yani sevgisinin içi-rildiği ve tevbe etmeyen bir takım kimseler vardı. İşte yüce Allah’ın: “Şüp­hesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere…” buyruğu ile kastedilenler bunlardır.

Yine denildiğine göre bu buyrukla Hz. Musa’nın inikattan dönüşünden ön­ce ölenler kastedilmektedir. Bununla çocuklarının kastedildiği de söylenmiş­tir. B’ it.e, Kurayzalılar ile Nadiroğullarının başına gelen olayları işaret etmek­tedir. Yani, onların çocuklarına… (bir gazab ve dünyada bir lıorluk) erişecek­tir, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.” Yani, bunlara yaptığımı­zın bîr benzerini İftira edenlere yaparız. Malik b. Enes -Allah’ın rahmeti üze­rine olsun- şöyle der: Ne kadar bid’atçi varsa, mutlaka zilletin onun tepesin­de olduğunu görürsün. Daha sonra yüce Allah’ın: “Şüphesiz buzağıyı (tan­rı) edinenlere Rablerinden bir gazap… erişecektir” buyruğundan itibaren “Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.” Yani, bid’atçileri böyle ce­zalandırırız, diye okuyup açıklamıştır.

Denildiğine göre Hz. Musa, buzağıyı boğazlamakla emrolunmuş, onu kestiğinde de kanı akmış, daha sonra eline aldığı törpü ile onu torpilleyip kan ile birlikte denize atmıştı. Daha sonra da bu sudan içmelerini emretmişti. Bu­zağıya tapıp da sevgisi kalbine tçirilrmş olanın bu hali, dudaklarında açığa çıkmıştı. Bununla buzağıya tapanları öğrenmiş oldu. Yine buna dair açıkla­malar dalıa önceden el-Bakara Sûrest’nde (2/93. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.

Sonra yüce Allah, şirk ve diğer günahlardan tevbe edenlerin tevbesini ka­bul buyuracağım haber vermektedir. Buna dair açıklamalar da önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kötülükler” yani, küfür ve çeşitli masiyetler “işleyip ondan sonra” yani bunları işledikten sonra “tevbe ve iman edenlere ise, şüphesiz Rabbin bunun ardından” yani tevbe etmelerinden sonra “Gafurdur, Rahimdir.” [291]

  1. Musa’nın öfkesi susunca Levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rab-lerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı.

“Musa’nın öfkesi susunca” yani, öfkesi dinince demektir. Muaviye b. Kur-ra da burada “susunca” anlamına gelen; kelimesini “nun” ite, Dinince, sükûn bulunca” diye okumuştur. Sükût’un (susmanın) as­lı zaten sükûp bulmak ve kendisini çekmek ve uzak durmak demektir. Me­selâ ” vadi üçgün aktı, sonra sükûn buldu” denilince, ak­ması durdu demek olur. İkrime der ki: “Musa’dan gazabın susması” maklub ifadelerdendir. Yani, parmağı yüzüğe soktum ile yüzüğü parmağa soktum (tak­tım) ifadeleri gibidir. Yine başlığımı başıma soktum İle başımı başlığıma sok­tum, demek gibidir. “Levhaları aldı” yani, onları bıraktı. “Onlardaki yazı­da Rablerindcn korkanlara hidayet ve rahmet vardı.” Sapıklıktan hidayet ve azaptan bir rahmet vardı, demektir.

Neshi Bir kitapta bulunan yazıyı öbürüne aktarmak demektir. İkinci nüs­hanın kendisinden yazıldığı asla da, ondan yapılan kopyaya da nüsha deni­lir. Denildiğine göre Levhalar parçalanınca, Hz. Musa kırk gün oruç tuttu. Bu sefer, o Levhalar ona iki Levha İçerisinde geri verildi. Onlardan hiçbir şey de kaybolmadı. Bunu İbn Abbas nakletmiştir.

el-Kuşeyrî der ki: Buna göre “onlardaki yazıda (nüshada)” ifadesi şu an­lama gelir: Kınlan levhalardan yeni levhalara kopya edilip istinsah edilenler­de bir hidayet ve bir rahmet vardır.

Ata ise, onlardan geri kalanlarda (bir hidayet ve bir rahmet vardır) diye açıklamıştır. Çünkü geriye bu Levhalardan yalnızca yedide biri kalmış, yedi­de altısı kaybolmuştu. Ancak, hudut ve ahkâma dair herhangi bir şey gitme­mişti.

“Onlardaki yaztda (nüshasında)” ifadesinin anlamının şu olduğu da söy­lenmiştir: Hz. Musa’ya Levlıi Mahfuz’dan istinsah edilip yazılanda bir hida­yet vardır. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Ona yazılan şeylerde bir hida­yet ve bir rahmet vardır. O bakımdan, ayrıca kendisinden istinsah edilecek bir asla ihtiyaç yoktur. Bu da bir kimsenin: Filan kimsenin söylediklerini is­tinsah et, demeye benzer ki, bu onun söyied iki erini kitabında kaydet, yaz an­lamına gelir.

“Rablerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı.”

“Rablerinden” kelimesindeki “lam” harfi ile İlgili olarak üç görüş vardır:

Kûfelilere göre bu zaiddir. el-Kisaîder ki: el-Ferezdak’dan dinleyenlerden birisi bana şunları söylediğini naklctmiştir: “Ona yüz dirhem nakit ödedim” ifadesi, “lam”sız olarak; “Ona nakit ödedim,” demek­le aynı anlamdadır.

Buradaki “lam”ın “lam-ı ecl (sebeplilik bildiren lam)” olduğu da söylen­miştir. Yani, riyakârlık olsun ve başkaları duysun dîye değil de Rableri için, Rablerinden korkan kimseler için… anlamındadır. Bu açıklama da el-AMeş’den nakledilmiştir. Muhammed b. Yezid ise der ki: Buradaki “lam,” bir mastara taalluk etmektedir. Yani: “Korkulan Rableri için olan kimselere…” demek olur.

Şöyle de denilmiştir: Mef’ul, korkanlara tabirindeki… lara anlamını veren ism-i mevsııİ önceden geçtiği için “lam” harfinin gelmesi güzeldir. Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda olduğu gibi:”Eğer rüya yorumunu yapabiliyorsanız…” (Yusuf, 12/43)

Burada ma’mul (olan “rüya” anlamındaki kelime) tekaddüm edince -ki bu da aynı zamanda mef uldür- fiilin ameli zayıfladığından dolayı geçişsiz fiil du­rumuna düşmüştür. (O bakımdan mefulün başına “lam” harfi gelmesi güzel düşmüştür.) [292]

  1. Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seç­ti. Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca dedi ki: “Rabbim, eğer dikseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimiz­deki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fitnemi ir. Sen onunla kimi di­lersen saptırır, kimi dilersen hidayete erdirirsin. Sen bizim ve-limizsin. O halde bizi bağışla, bize merhamet buyur. Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısm.”

Yüce Allah’ın: “Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş

adam seçti” buyruğunda birisi;”( mJ» ): Kavminden” kelimesi, diğeri de “Yetmiş” anlamındaki kelime olmak üzere iki mef’ul vardır. Bunlardan birin­cisinden; “…den” anlamındaki edai hazfedil mistir. Sibeveyh şu beyiü-ni nakletmektedir:

“(Kışın) oldukça fırtınalı rüzgârlar estiği vakit,

Cömertlik ve açık ellilikle (iyilikle) seçilen adamlar bizdendir.”

Bir çoban da bir adamı överken şunları söylemiştir:

“Seni seçtim insanlar arasından huylan bozulduğu vakit Ve kendisinden birşeyler vermesi umulan artık cömertlikten vazgeçecek hale geldiğinde.”

Kurtubî bu iki beyiti de birinci mePulün başında harf-i çerin hazfedilmiş olduğuna örnek olmak üzere göstermiştir).

Çoban bu son beyitinde; “Seni insanlar arasından seçtim,” demek istemektedir.

“Seçti” kelimesinin asli; şeklindedir. Ancak, “ya” harfi ha­reke alıp ondan önceki harfin harekesi de fetlıa olduğundan dolayı “elife kalbedilmiştir. “Dedi ve sattı,” fiilleri gibi.

“Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca” yani ölünce.

Sarsıntı (er-Racfe), sözlükte şiddetli zelzele demektir. Ölünceye kadar zel­zeleye uğratıldıkları da rivayet edilmektedir.

“Dedi ki: Rabbim, eğer dikseydin onları da beni de daha önce helak ederdin.” Yani, öldürürdün. Nitekim yüce Allah (helak kelimesini öldürmek anlamında kallanarak) söyle buyurmaktadır: “Eğer bir erkek ölür de…”(,en-Nisa, 4/176).

“Beni de” ifadesi (“onları” kelimesine) atfedilmiştir. Yani: Eğer Sen dilemiş olsaydın İsrail oğullarının gözü önünde -beni itham etmesinler diye-Mİkat’a onlarla birlikte çıkmadan önce bizi Öldürebilirdin.

Ebu Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize Yahya b. Saîd el-Kattan anlattı. O, Süf-yan’dan, o, Ebu îshâk’tan, o, Umame b. Abd’dan, o, Ali (r.a)’dan dedi ki: Mu­sa ile Harun -Allah’ın salat ve selamı ikisine de olsun- yola koyuldular. On­larla birlikte -Harun’un iki oğlu olan Şebber ve Şebir de beraber gitmişti-. Üze­rinde bir sedir bulunan bir dağa vardılar. Harun o sedirin üzerine çıkınca ru­hu kabzedildi. Musa kavmine geri döndüğünde: Onu sen öldürdün dediler. Çünkü onun yumuşaklığı, onun güzel huyu dolayısıyla sen bizi kıskandın. -Böyle veya buna benzer bir söz söylediler-. Burada şüpheye düşen Süryan’dır, (Musa) bunun üzerine dedi ki: Onun iki oğlu benimle beraberken nasıl olur da onu ben öldürürüm? Sonra: Aranızdan dilediğinizi seçiniz dedi. Onlar da her Sıbt’dan on kişi seçtiler. Ali (r.a) dedi ki: İşte yüce Allah’ın: “Musa, ta­yin ettiğimiz vakit İçin kavminden yetmiş adam seçti” buyruğunda anla­tılan budur. Bu yetmiş kişi Hz. Harun’un cesedinin yanına gidip, seni kim öl­dürdü Ey Harun, dediler. O, şöyle dedi. Kimse beni Öldürmedi, Allah benim canımı aldı. Bu sefer, Ey Musa, sana isyan edilmiyor (karşı çıkılmıyor) dedi­ler. Bu sefer sarsıntı onları yakaladı, sağa sola gidip gelmeye başladılar. Hz. Musa da şöyle diyordu: “Eğer dileseydln onları da beni de daha önce he­lak ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bi­zi helak mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fîtnendir.” Hz. Ali devamla de­di ki: Bunun üzerine Allah’a dua etti, Allah da onları diriltti ve onların hep­sini peygamber kıldı.

Şöyle de denilmiştir: Sarsıntının onlan yakalamasının sebebi, “açıkça bi­ze Allah’ı göster” demelerinden dolayı olmuştu. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Hani: Ey Musa, biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyiz demiştiniz? O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi çarprot.” (el-Bakara, 2/55) Nitekim bunun açıklaması el-Bakara Sûresi’nde (2/55. âyet, 3- başlık ve devamında) önceden geçmiş idi.

İbn Abbas ise derki: Sarsıntının onları yakalamasının sebebi, buzağıya ta­pınmasına razı olmamakla birlikte, tapanları engellemeye kalkışmamala­rıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bu yetmiş kişi, açıkça bize Allah’ı göster diyenler­den başkalarıdır. Vehb de der ki: Bunlar ölmediler Takat heybetten dolayı sar­sıntı onları aldı ve eklemleri neredeyse birbirlerinden kopacaktı. Musa (a.s) da öleceklerinden korktu. Yine el-Bakara Sûresinde onların bir gün ve bir gece süreyle öldüklerine dair açıklaması da geçmiş idi. Onların sarsıntı ile alın­malarının sebebi hakkında bundan başka görüşler de ileri sürülmüştür. Hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Bizi helak mı edeceksin” buyaığundaki sorudan kasıt, calıt (inkâr)’dır. Yani sen, böyle bir şeyi yapmazsın. Arap dilinde bu gibi kullanım­lar pek çoktur. Şayet bu sorudan maksat nefîy İse, o vakit olumluluk anla­mı çıkar. Şairin şu beyi tinde olduğu gibi:

“Siz, bineklere binenlerin en hayırlılara değil misiniz?

Ve bütün âlemler arasında avuçlarının el ayaları en bol verenler?..”

Bu sorunun, dua ve talep anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, sen bi­zi helak etme diye dua etmiş bu arada da kendisine izafette bulunmuştur. Oy­sa maksat, sarsıntıdan ölen kimselerdir. cJ-Müberred der ki: Sorudan kasıt, ta’zim kastıyla soru sormaktır. Yani: Bizi helak etme! demek istemiş gibidir. Zaten Hz. Musa, Aliah’ın hiçbir kimseyi başkasının günahı dolayısıyla helak etmeyeceğini biliyordu. O bakımdan, onun bu sözü, Hz. İsa’nın: “Şayet on­lara azap edersen, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır” (el-Maİde, 5/118) buyruğuna benzemektedir. Buradaki “beyinsizlerden kastın, o yetmiş kişi ol­dukları söylenmiştir. Yani: Sen bu beyinsizlerin “bize Allah’ı açıkça göster” dediklerinden ötürü tsrailoğullarını helak eder misin?

“Zateno ancak Senin fitnendir.” Yani bu, yalnız ve yalnız Senin sınaman, Senin denemendir. “Fitne”yi yüce Allah’a İzafe etmiş, kendisine izafe etmemistir, Nitekim Hz. İbrahim’in: “Ve ben hasta olduğum zaman bana O şifa ve­rir” (eş-Şuara, 26/80) buyruğunda hastalığı kendisine, şifayı da yüce Allah’a izafe etmesine benzemektedir. (Hz. Musa ile birlikte Hz. Hızır’ı aramaya gi­den) Yûşa da: “Onu (balığın durumunu sana) söylememi bana şeytandan baş­kası unutturmadı” (el-Kelıf, 18/63) demiştir. Hz. Musa, bu sözleri söyleme* yi yüce Allah’ın kendisine: “Gerçekten Biz kavmini senden sonra fitneye dü­şürdük” (Tâ-Hû, 20/85) buyruğundan anlamış idi.

Hz. Musa kavmine geri dönüp böğüren buzağının kendisine ibadet edil­mek üzere dikilmiş olduğunu görünce: “Zaten o ancak Senin fîtnendir. Sen onunla” yani o fitne sebebiyle “kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hida­yete erdirirsin” demişti. Bu da Kaderiyenin görüşünü reddetmektedir. [293]

  1. “Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Çünkü biz Sa­na döndük.” Buyurdu ki; “Ben kimi dilersem onu azabıma uğ­ratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere, İşte onla­ra yazacağım.”

Yüce Allah’ın: “Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz.” Yani, kendisi sebebiyle bilim için hasenatın yazılacağı salih ameller işleme başa­rısını (dünyada) ver. Âhirette de bunların mükâfatını bize ver. “Çünkü biz Sa­na döndük.” Sana tevbe ettik. Bu şekildeki açıklamayı, Mücahid, Ebu’1-Âli-ye ve Katade yapmıştır.

“Dönmek,” tevbe etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha ön­ceden el-Bakara Sûresi’nde (2/62. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Buyurdu ki: Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım.” Yani, azabı­mı hakedenlere veririm. Bu da şu demektir: Bu sarsıntı ve yıldırım Benden geien bir azaptır, kimi dilersem onu bu azaba çarptırırım. “Kimi dilersem” iradesinin, kimi saptırmayı dilersem… elemek olduğu da söylenmiştir.

“Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır” buyruğu, rahmetin umumi olduğu­nu, yani sonsuz olduğunu anlatmaktadır. Bu da şu demektir: Rahmetime kim girerse girsin onu da kapsamına alır. Rahmetim onu kapsamaktan aciz de­ğildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Benim rahmetim bütün mahlukatı kuşatmıştır. Öyle ki hayvanın bile bir merhameti, yavrusuna bir şefkati vardır. Müfcssir-ler der ki: İblis de dahil olmak üzere her şey bu âyet-i kerime dolayısıyla ümit-var olmuş, o da: Ben de bir şeyim demiştir: Bunun üzerine yüce Allah: “Onu sakınanlara… yazacağım” diye buyurdu. Yahudilerle hıristiyanlar: Diz de sa­kınanlarız deyince, yüce Allah (bir sonraki âyet-i kerimede geçtiği üzere): “Onlar ki… Ümmî Peygamber olan O Rasule uyarlar” diye buyurdu. Böy­lelikle âyet-i kerimenin baş tarafındaki umumu kapsayıcı özelliği, rahmet bel­li nitelikteki kimselere hasredilerek umum ifade’etmekten çıkmakladır. Yü­ce Allah’a hamd olsun. Hanımad b. Seleme, Ata b. evSaib’den, o, Said b. Cü-beyr’den, o, İbn Abbas’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Allah rahmetini bu ümmete yazmıştır. [294]

  1. “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakla­rı, kendilerine iyiliği emreden, onları kötülüklerden alıkoyan, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılan, sırtların-dakl ağır yükü ve üzerlerindeki zincirleri indiren ümmî pey­gamber olan o Rasûl’e uyarlar. Ona iman edenler, onu yücel­tenler, ona yardım edenler ve onunla İndirilen nura tabi olan­lar; İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir,”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız: [295]

  1. Yüce Allah’ın İsrailoğullanna Ve Bu Ümmete Lütufları:

Yahya b. Rbi Kesir, Nevf el-Bikâlî el-Himyerî’den şöyle dediğini rivayet eder: Musa (a.s) Rabbi tarafından tayin edilen vakit için kavmi arasından yet­miş kişi seçince, yüce Allah Hz, Musa’ya şöyle buyurdu: Yeryüzünü size hem bir mescid, hem de bir temizlenme aracı kılayım. Namaz vaktine nerede eri­şirseniz orada namazınızı kılacaksınız. Ancak tuvalet, hamam veya kabir müs­tesna. Sekîneti kalbinize yerleştireceğim. Tevrat’ı ezberden okumanızı sağ­layacağım. Sizden, her bir erkek, her bir kadın, hür, köle, küçük büyük her­kes ezberinden okuyacak.

Hz. Musa bunları kavmine aktarınca şöyle dediler: Biz ancak havralarda namaz kılmak istiyoruz. Ayrıca sekineti (Allah’ın huzur ve sükûnunu) kalp­lerimizde taşıyamayız. O bakımdan, önceden olduğu gibi bunun tabutta kal­masını istiyoruz, Diğer taraftan Tevratı ezberden okumaya gücümüz yetmez. Biz ancak bakarak Tevratt okumak istiyomz. Bunun üzerine yüce Allah: “Rah­metim ise herşeyi kuşatmıştır, onu sakınanlara… yazacağım” buyruğun­dan itibaren “işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” diye buyurdu ve bunları bu ümmete verdi. Bunun üzerine Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim o halde beni o ümmetin peygamberi kıl. Yüce Allah, onların peygamberleri ken­dilerinden olacaktır, dedi.

Bu sefer Uz. Musa, Rabbim beni onlardan kıl, dedi. Yüce Allah, onlara as­la yeu’şemeyeceksin deyince, Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim, ben İsrailoğul-larının temsilci heyeti ile huzuruna geldim, bize vereceğin ikramı başkala­rına verdin. Bunun üzerine yüce Allah; “Musa’nın kavminden de hakka yö­nelten ve gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır” (el-A’rat, 7/159.) diye buyurdu, Hz. Musa da buna razı oldu.

Nevf, devamla der ki: İşte bunun için İsrailoğuEları heyetine yapacağı ik­ramı size veren Allah’a haınd edin.

Ebu Nuaym da bu olayı, el-Evzaî’nİn rivayetinden şöylece nakletmekte­dir: Bize Yahya b. Ebi Amr es-Seybânî anlattı, dedi ki: Bana Nevf el-Bikâlî an­lattı. 6, bir öğüde başladı ms şöyle derdi: Siz daha gayb âlemindeyken sizi koruyan, hakettiğiniz paydan ayrıca sizin için birşeyler aian ve başkalarına verilecek olan ikramları size ayırana hanıd etmez misiniz? Şöyle ki Musa (as) îsrailoğullan heyeti ile gidince, Allah onlara şöyle buyurdu: Ben yer yüzü­nü size mescid kıldım. Orada nerede namaz kılarsanız namazınız kabul edilecektir. Ancak üç yer müstesna. Orada namaz kılan kimselerin namazı­nı kabul etmeyeceğim. Bunlar kabristan, hamam ve tuvalettir.

Onlar hayır, biz namazımızı yalnız havrada kılmak İstiyoruz, dediler.

Bu sefer yüce Allah: Toprağı -su bulamadığınız takdirde- sizin için temiz­lenme aracı kıldım. Onlar yine hayır, sudan başkasını kabul etmiyoruz, de­diler.

Yine yüce Allah: Ben kişi tek başına namaz kılacak otursa, onun nama­zının kabul edileceğini size ikram ediyorum. Onlar yine hayır, cemaatla ol­mazsa olmasın, dediler. [296]

  1. Ommî Peygamber Olan Rasul’e Uyanlar:

“Ümmî Peygamber olan o Rasul’e uyarlar” anlamındaki bu lafızlar, ön­ceden de belirttiğimiz gibi, yüce Allah’ın: “Onu sakınanlara… yazacağım”

buyruğunda görülen yahudi ve htristiyaniann bu hükümde ortaklıkJarını kap­sam dışında bırakmaktadır. Böylelikle bu vaad, yalnızca Muiıammed (sav)’ın ümmeti hakkında sözkonusu olmuştur. Du açıklamayı İbn Abbas, İbn Cübeyr ve başkaları yapmıştır. “Uyarlar” yani, şeriatinde, dininde ve getirdiği husus­larda ona uyarlar demektir.

Rasul ile Nebi (peygamber) iki anlamı ifade eden iki ayrı isimdir. Rasul, Ne­bi’den daha özel (dar kapsamlı) dır. Rasul’ün (âyetin nazmında) önce zikre­dilmesi ise, risalete verilen önemden dolayıdır. Yoksa mana itibariyle nübüv­vet önce gelir. Bundan dolayı Rasulullah (sav), e!-Berâ (b. Âzib) Hz. Peygam­berin (kendisine öğrettiği duayı tekrarlarken): “Ve gön­derdiğin Rasulüne” deyince, Hz. Peygamber ona: “De ki: Rasul olarak gönderdiğin peygamberine iman ettim” diye düzeltmiştir. Bu hadisi Buhârî, Sahih’inde zikretmektedir.[297]

Aynı şekilde (Berâ’nın ifade ettiği gibi): “Gönderdiğin Rasulüne” ifadesin­de risalet kelimesi tekrar edilmektedir. Bu ise, aynı anlama gelir. O vakit bu aynı anlamı ifade eden haşv (gereksiz söz) olur. Oysa, Hz. Peygamberin dü­zelttiği şekilde: “Rasul olarak gönderdiğin peygamberine” ifadesi böyle de­ğildir. Bunlarda tekrar sözkonusu olmamaktadır. O halde, her bir Rasul, Ne-bi’dir. Şu kadar var ki, lıer bir Nebi, Rasul değildir. Zira, Rasul ile nebi umumi bir husus olan “Nebe’ (haber almak)” de ortaktırlar. Ancak hususi bir bakımdan da ayrıdırlar. Bu ise risaiettir. Buna göre “Muhammed Allah tara­fından gönderilmiş bir Rasul’dür” diyecek olursak, bu onun Alİah’ın Nebisi ve Rasulü olduğu manasını ihtiva eder. Onun dışındaki diğer peygamberler -Allalı’ın saiat ve selamı üzerlerine olsun- de böyledir. [298]

  1. Ümmî:

Yüce Allah’ın zikrettiği “Ümmî” sıfatı, ümmî olan ümmete mensub olan demektir. Yani, asıl doğduğu hali üzere devanı eden okumayı ve yazmayı öğ­renmeyen ümmet anlamına gelir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır.

İbn Abbas (r.a) i,se der ki: Sizin peygamberiniz ümmî idî. Ne okurdu, ne yazardı, ne de hesap yapardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Sen bun­dan önce hiç bir kitap okumuş değildin, sağ elinle de onu yazmamıştın.” (el-AnkebiK, 29/48) Sahih-(i Buharı) de İbn Ömer’den rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuş: “Biz, ümmî bir ümmetiz. Ne yazarız, ne de hesap ya­parız.”[299] Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sav), Um el-Kurâ (Şehirlerin ana­sı) olan Mekke’ye nisbel edilerek Ummî denilmiştir. Bu açıklamayı en-Neh-hâs kaydetmektedir. [300]

  1. Tevrat Ve İncil’de Üz. Peygamber’in Müjdelenmesi:

Yüce Allah’ın: “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazdı bula­cakları…ümmî peygamber olan o Kasul’e uyarlar” buyruğu ile ilgili olarak Buharı şu rivayeti kaydeder: Bize Muhammet! b. Sinan anlattı, dedi ki; Bize, Fuleyh anlattı, dedi ki, bize Hilal anJattı. O, Ata b. Yesar’dan (dedi ki): Ab­dullah b. Amr b. el-As ile karşılaştım, şoyie dedim: Bana Rasulullalî <sav)’ın Tevrat’taki niteliklerini bildir. O şöyle dedi: Bildireyim. Allah’a yemin ede­rim o, Tevrat’ta, Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı sıfatları ile nitelendirilmiş­tin “Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (el-Alızab, 33/45) Bir de ümmîlere bir koruyucu sığınak olarak sen benim kulum, rasulümsün. Ben sana el-Mütevekkil adı­nı verdim Sen, ne sert ne kabasın. Çarşı pazarlarda da bağınp çağırmazsın. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affeder ve bağışlar. Yüce Allah da onun vasıtasıyla “la ilahe illallah” demeleri suretiyle o eğri milleti doğrultmadıkça, onun vasıtasıyla kör bir takım gözleri, sağır bir takım kulakları ve Ör­tülü kalpleri açmadıkça canını almayacaktır.[301]

Buhârî’den başka kitaplarda da şöyle denilmektedir: Ala dedi ki: Sonra ben Kâ’b ile karşılaştım, ona bu hususta soru sordum. Tek bîr harf dahi ayırma-dılaı’. Ancak, Kâ’b kendi şivesi ile; “Örtülü kalpler, sağır kulaklar ve kor gözler (kelimelerini değiştirerek)” söyledi.[302]

îbn Atiyye der ki: Zannederim bu ya bir vehm (ravinin yanılması )dır, ya-hutta bunlar Arapçaya uymayan bir söyleyiştir. Kâ’b’dan da bunu şöyie de­diği rivayet edilmektedir: “Örtülü kalpler, sa­ğır kulaklar ve kör gözler…”

Ta bert der ki: Bu, Hİmyeılilerin bir şivesidir. Ka’b ayrıca Peygamber (sav)’ın nitelikleri arasında şunu da zikretmektedir: Onun doğum yeri Mek­ke’dir. Hicret edeceği yer Tâbe’dir (Medine-i Münevvere’nin bir adı). Mülkü Şam’dadır. Ümmeti hamd edenlerdir. Onlar, her halde ve her konumda Al­lah’a hamd ederler. Azalarını (abdest alarak) yıkarlar ve bacaklarının ortala­rına kadar peştemallerini uzarlarını) bürünürler. Onlar, güneşe riayet eder­ler. Namaz vakti nerede girerse bir çöplükte olsa dahi orada namazlarını kı­larlar. Onların savaş esnasındaki saf saf dizilmeleri namazdaki dizilişleri gi­bidir. Datıa sonra yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever” (es-Saf, 61/4) âyetini okudu. [303]

  1. Hz. Peygamberin Emir Ve Yasaklarının Mahiyeti:

“Kendilerine İyiliği emreden, onları kötülükten alıkoyan” bir Pey­gamber. Ata der ki: “Kendilerine iyiliği emreden” yani putları bir kenara bı­rakmayı, ahlâkın üstün faziletlerini ve akrabalık bağlarını gözetmeyi “emr eden, onları kötülüklerden” putlara tapmaktan, akrabalık bağlarını kesmek­ten “alıkoyan” Peygamber demektir. [304]

  1. Temiz Şeyler (Tayyibât)’In Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Onlara temiz şeyleri helal…” buyruğu ile ilgili olarak İmam Malik’in mezhebine göre temiz şeyler (et-Tayyibât) helal kılmmış şeyler de­mektir. O, bu helal kılınmış şeyleri temiz olmakla nitelendirmiş gibidir. Zi­ra bu kelime (et-Tayyib), övmeyi ve şerefli kılma anlamını ihtiva eder. “İş­te pis (murdar) şeyler” hakkında da buna uygun, bunlar haram kılınmış şey­lerdir, diyoruz. Bu bakımdan da İbn Abbas şöyle demiştir: Pis şeyler (el-Ha-bâis), domuz eti, faiz ve başka haramlardır. Buna göre İmam Malik, yılan, ak­rep, domuzlan böceği ve buna benzer tiksinti veren şeyleri helal kabul et­miştir.

Şafiî’nin görüşüne göre ise, (Tayyibât) hoş ve temiz şeyler, tat bakımın­dan bir nitelemedir. Şu kadar var ki, ona göre bu kelime umum üzere değil­dir. Zira bu şeküyle tad almaktan gelen umumi manası içki ve domuzun da helal kılınmasını gerektirir.

Aksine o, bu kelimenin şeriatın helal kılmış olduğu şeylerle tahsis edil­diği görüşündedir. Ona göre el-Habâis <pis ve murdar şeyler) şeriatın hük­mü gereğince haram kılınanlar ile tiksinti duyulan şeyler hakkında umumi bir lafızdır. Buna bağlı olarak akrep, domuzlan böceği, iri kertenkele ve bu kabilden olan haşerat haramdır.

Diğer İlim adamları da bu iki görüşten birisini kabul etmişlerdir. Bu an­lamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/168. âyet, 2. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır. [305]

  1. Son Peygamberin Şeriatinde Ağır Mükellefiyetlerin Kaldırılması:

Yüce Allah’ın: “Sırtlarındakİ ağır yükü… indiren” buyruğunda geçen, Ağır yük demektir. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve İbn Cübeyr yapmıştır. Aynı zamanda ahid anlamına da gelir,- Bu açıklamayı İbn Abbas, ed-Dahhâk ve ei-Hasen yapmışlardır.

Bu âyet-i kerime bu iki manayı da kapsamına alrnaktadtr. Çünkü İsrail oğullarından ağır birtakım amelleri yerine getirmeye dair ahid alınmıştır. Yü­ce AUah Muhammed (sav)’ı peygamber olarak göndermek üzere onlar üze­rindeki bu ahdi ve o amellerin ağalığını kaldırmış oldu. Sidiğin yıkanmak­la temizlenmesi, ganimetlerin helal kılınması, ay hali olan kadınla birlikte otu­rup kalkmanın, onunla beraber yemek yemenin, beraber yatmanın helâl kı­lınması gibi. Halbuki, îsrailoğullanndan herhangi birisinin elbisesine sidik isa­bet edecek olursa onu makasla keserdi. Bu, “onlardan birisinin derisine isa­bet edecek olsa” diye de rivayet edilmiştir. Ganimetleri bir araya toplayıp ge­tirdikleri vakit ise, semadan onu yiyip bitiren bir ateş İnerdi. Kadın da ay ha­li oldu mu, ona yaklaşmazlardı. Ve buna benzer, sahih hadislerde ve başka­larında sabit olmuş diğer hususlar vardı. [306]

  1. Üzerlerindeki Zincirleri Îndiren Peygamber:

Yüce Allah’ın: “Ve üzerlerindeki zincirleri indiren Ümmî Peygamber…”

buyruğunda geçen “zincirler (el-ağlâl.)”, bu ağır yükleri anlatmak üzere İsti­are yoluyla kullanılmış bir tabirdir. Bu ağır yüklerden birisi de Cumartesi gü­nü çalışmayı terk etmek yükümlülüğü idi. Çünkü rivayete göre Musa (a.s) Cu­martesi günü kamış taşıyan bir adam görmüş ve onun boynunu vurmuş. Mü-iessirlerin çoğunluğunun görüşü budur. İsrailoğulları arasında da diyet söz-konusu değildi. Sadece kısas vardı. Tevbelerine bir alamet olmak üzere de kendilerini öldürmeleri emrolmuştu. Ve buna benzer başka mükellefiyetler. İşte bütün bunlar “zincirlere, bukağılara” benzetilmiştir. Nitekim şair şöyle de­mektedir:

“Artık iş eskisi gibi değil, Ey Malik’ia annesi! Fakat zincirler boyunları kuşatmış bulunuyor. O genç delikanlı artık olgun yaşlı bir adam gibidir. Doğrunun dışında birşey söyleyemiyor. O bakımdan genç hanımlar

böylelikle rahata kavuştu “

Şair burada İslâm’ın hududunu ve onları aşarak harama geçmeyi engel­leyen hükümlerini boynu çepeçevre kuşatan zincirlere benzetmektedir. Ebu Ahmad b. Cahş’ın, Ebu Süfyan’a söylediği şu beyit de bu kabildendir:

“Haydi onu al git, onu al git

Güvercinin boynu altındaki gerdanlık gibi, o da senin boynuna dolanmıştır.”

Yani, onun utancı senden ayrılmayacaktır. Nitekim bir şey, bir kimseden ayrılmayacak olursa; Füan şey filanı gerdanlık gibi boynunu ku­şattı, denilir. [307]

  1. “Ağır Yük” Anlamındaki Kelimeye “Zincirler” Anlamındaki Kelimenin Atfedilmesi:

Burada; “zincirler” anlamındaki “el-ağlâl” kelimesi çoğul olmakla birlik­te tekil olan “el-Isr: Ağıryük”e nasıl atfedilebilıniştir denilecek olursa, buna cevap şudur: Isr, çokluk hakkında da kullanılabilen bir mastardır. Ayrıca İbn Âmir bu kelimeyi çoğul olarak; “Ağır yüklerini” diye;”Amel­lerini” kelimesi gibi okumuştur. Ayrıca günahı gerektirici işler farklı oldukla-n için bunu çoğul olarak okumuştur, Diğerleri ise bu kelimeyi tekil olarak oku­muşlardır, çünkü lafzı tekil olmakla birlikte kendi türünden hem az, hem çok hakkında kullanılabilen bir mastardır.

Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Bize ağır yük yükleme” (el-Bakara, 2/286) buyruğundaki “Ur” kelimesinin tekil okunacağını icma ile kabul etmişlerdir. Aynı şekilde bu anlamda varid olan bütün keümeler de bu türdendir. MeşeIâ: “Ve onların işitmelerine” (el-Bakara, 2/7); “Gözleri kendilerine dönmez”

(İbrahim, 14/43) buyruğundaki “göz” anlamındaki kelime ile; “Gizlice göz ucuyla baktıklarını…” (eş-Şura, 42/45) buyruğundaki bütün bu kelimeler (mastar, isimler) çoğul anlamındadır. [308]

  1. Peygambere İman Edenler, Onu Yüceltenler, Ona Yardım Edenler…

Yüce Allah’ın: “İşte ona iman edenler, onu yüceltenler” buyruğundaki; Ona gereken saygıyı gösterip yardımcı olanlar demektir. el-Ahfeş der ki: el-Cahderi ve İsa, bu kelimeyi şeddesiz olarak; dîye okumuşlar­dır. Aynı şekilde; “Ve anlara kuvvetle yardım ederseniz” (el-Ma-ide, 5/12) kelimesi de böyle okunmuştur. Bu Kil; şeklinde kullanılır.

“Onunla indirilen nur’a” yani, Kur’an-ı Kerime.

“Kurtuluş: felah” ise, istenen şeyi elde etmek demektir. Buna dair açık­lamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [309]

  1. De ki: “Ey İnsanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü ken­disinin olan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah’ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. O haide Allah’a ve O’nun sözlerine İman eden, ümmî peygamber olan Rasulüne İman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.”

Nakledildiğine göre, Hz. Musa da, Hz. İsa da Hz. Peygamberin geleceği­ni müjdelemişlerdir. Sonra da bizzat kendisinin: “Şüphesiz ben… Allah’ın si­ze hepinize gönderdiği Peygamberiyim demesini emretti. “O’nun sözle­rine…” Allah’ın sözleri, Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim gibi kitaplarıdır. [310]

  1. Musa’nın kavminden de hakka yönelten ve gereğince adalet­le hükmeden bir topluluk vardır.

“(İnsanları) hakka yönelten” buyruğu, insanları hidayete davet eden kimseler anlamındadır, “Ve gereğince adaletle hükmeden” yani, verdikleri hükümlerde adaletli davranan demektir.

“Tefsir”de şöyle denilmektedir: Bunlar, Kum nehri’nin ötelerinde Çin’in ge­ri tarafında Allah’a hak ve adaletle ibadet eden bir topluluktur. Mulıammed’e iman etmişler, Cumartesi’yi de terk etmişlerdir. Bizim kıblemize dönerek iba­det ederler. Ne bizden bir kimse onlara ulaşır, ne pnlardan bize bir kimse.

Rivayet edildiğine göre, Musa (a.s)’dan sonra ayrılıklar baş gösterince, on­lardan hak ile insanları hidayete davet eden bir topluluk vardı. Bunlar, İsra-iloğulları arasında kalmaya takat getiremediler. Nihayet Allah onları insan­lardan ayrı, arzından bir tarafa çıkmalannı sağladı. Yerde onlara bir tünel açıl­dı. O tünelin içinde bir buçuk yıl kadar bir süre yol aldılar, nihayet Çin’in ge­ri tarafında yeryüzüne çıktılar. İşte bunlar, şu ana kadar hak üzeredirler. İn­sanlarla onlar arasında bir deniz vardır ki, bu deniz sebebiyle onlara ulaşı­lamamaktadır.

Hz. Cebrail de Miraç gecesinde Peygamber (sav)’ı onlara götürmüş, on­lar da Hz. Peygamber’e iman etmiş, kendilerine Kur’ân’dan bazı sureleri öğ­retmiş ve şöyle sormuş: Sizin herhangi bir ölçek ve teraziniz var mı? Onlar: Hayır dediler. Hz. Peygamber: Peki geçiminizi nerden sağlıyorsunuz diye so­runca, biz ovaya çıkar ekin ekeriz. Ekini biçtik mi, onu orada bırakırız. Biz­den herhangi bir kimsenin bir ihtiyacı olduğunda gider oradan ihtiyacı ka­darını alır.

Hz. Peygamber: Peki kadınlarınız nerede diye sorunca, onlar: Bizden ay­rı bir yerdedirler. Bizden herhangi bir kimsenin hanımına ihtiyacı olursa, ih­tiyacı olduğu vakit ona gider.

Peki sizden herhangi bir kimse konuşması esnasında yalan söyler mi di­ye sorunca, şu cevabı verdiler: Bizden herhangi bir kişi bu İşi yapacak olur­sa, onu bir ateş gelip altr. Gökten inen bir ateş onu yakar.

Yine Hz. Peygamber: Ne diye evleriniz hep aynı yüksekliktedir, diye so­runca, şu cevabı verdiler: Kimimiz, kimimizden daha yukarı çıkmasın (üstün­lük sağlamasın) diye.

H2. Peygamber: Peki kabirleriniz ne diye kapılarınızın önündedir, diye so­runca; ölümü hatırlamaktan gafil olmayalım diye, cevap verdiler.

Daha sonra Rasulullah (sav) İsra gecesi dünyaya dönünce kendisine: “Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hak ile yol gösterirler. Ve onun­la adaletle hükmederler” (el-A’raf, 7/181) buyruğu indirildi. Bununla Muham-med (sav)’ın ümmetini kastetmektedir. Ve bu âyet-i kerime ile yüce Allah, Hz. Musa’ya kavmine verdiği şeylerin aynısını Hz. Peygamber’in ümmetine de ver­miş olduğunu kendisine bildirmektedir.

Burada sözü geçenlerin kitap ehlinden Peygamberimiz Muhammed (sav)’a iman eden kimseler oldukları söylendiği gibi, bunların Hz. Musa’nın şeriatı nesh olmadan önce o şeriata sımsıkı sarılan, onda hiçbir değişiklik yapma­yan ve peygamberleri öldürmeyen, İsraifoğuüanna mensup bir topluluk ol­dukları da söylenmiştir. [311]

  1. Biz onları on İki kola, ümmetlere ayırdık. Kavmi ondan su is­tedikleri zaman Musa’ya: “Asanı taşa vur” diye vahyetttk de on­dan on iki pınar kaynayıp aktı. Herkes su İçeceği yeri iyice bel­ledi. Onları üzerlerinde bulutla gölgelendirdik. Onlara kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. “Size verdiğimiz temiz ve güzel rızıktan yiyin” (dedik). Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
  2. Bir zaman onlara: “Şu şehirde yerleşin. Orada dilediğiniz yer­den yiyin ve: “Hıtta” deyin, şehrin kapısından da secde ederek girin ki, günahlarınızı bağışlayalım. Biz, İhsan edenlere daha da artıracağız” denilmişti.
  3. Fakat İçlerinden o zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zulümlerinden dolayı üzer­lerine gökten bir azap indirdik.

Yüce Allah: “Biz onları on iki kola, ümmetlere ayırdık” buyruğu ile İs-railoğullanna ihsan etmiş olduğu nimetlerini saymaktadır. Her bir kolun (Sıbt’ın) İşi başkanları tarafından bilinebilmesi için onları kollara ayırdı. Böylelikle tiz. Musa’nın işi de kolaylaşmış oluyordu. Bir başka yerde de: “Biz, içlerinden on iki nakîb (temsilci) dikmiştik” (el-Maide, 5/12) diye buyurmak­tadır ki, bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden (5/12. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kol” anlamındaki “sıbt” kelimesi müzekker olduğu halde “On iki” sayısının müennes gelmesi, ondan sonra müennes olan; “Ümmet­lere” kelimesinin gelmiş olmasındandır. O bakımdan bu sayıdaki müennes-lik “ümmetler” içindir. Eğer, “sıbt” kelimesi müzekker olduğu için; Oniki kelimesi de müzekker olsaydı, el-Ferrâ’dan nakledildiğine göre bu da doğru olurdu.

“Sıbtlar” ile kabileler ve fırkaları kastettiği, bunun için de sayının müen­nes olarak getirildiği de söylenmiştir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz Kureyş’in tamamı on batındır. Sen ise, onun on kabilesinden de uzaksın.”

Böylelikle şairin burada “batın”ın kabile ve kabilenin alt kolu “fasile: boy” olduğu kanaatine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı (batın’a giden zamiri) müennes olarak zikretmiştir. Halbuki batın kelimesi müzekker-dir. Nitekim “esbat” kelimesinin de müzekker ve çoğul olduğu gibi. ez-Zeo câc der ki; Buyruğun anlamı, biz onları on iki fırkaya böldük, şeklindedir.

“Kol” kelimesi, “on iki”den bedeldir. “Ümmetler” kelimesi de “kol: es­bat” in sıfatıdır.

el-Mufaddai ise, Âsim’dan “ti” harfi şeddesiz olarak; “Onları ayır­dık” diye okuduğunu rivayet etmiştir,

“Esbât: kollar” in Hz. İshak’m soyundan gelenler arasındaki durumu İle Hz. İsmail’in soyundan gelenler arasındaki kabilelerin durumu aynı seviyededir.

“Esbat” kelimesi “sıbrdan alınmadır. Sıbt ise, develere yem olarak veri­len bir bitkidir. el-Bakara Sûresi’nde (2/136. âyetin tefsirinde”) buna dair ye­terli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’den, o, EbuJHureyre’den, o da Peygam­ber (sav)’den yüce Allah’ın: “Fakat içlerinden zulmedenler kendilerine söy­lenen sözü başka bir sözle değiştirdiler” buyruğu hakkında şöyle dediği­ni nakletmektedir: “Onlar arpa içinde bir buğday tane (si.) dediler.” Kendi­lerine: “O şehrin kapısından da secde ederek girin” denildiği halde onlar, kıçtan üstünde bağdaş kurarak girdiler.[312]

“Zulümlerinden dolayı” anlamındaki; deki fiil merfu’dur. Çünkü bu, müstakbel (geniş zamanlı müzari) bir fiildir ve nasb mahallinde-dir. ise, mastar anlamındadır. Zulümleri sebebiyle, zulümlerinden do­layı anlamına gelir. Bu âyet-i kerimenin anlamlan ve ihtiva ettiği hükümle­re dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (bk. 2/58. âyetin tefsiri) geçmiş bu­lunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.

  1. Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü Cumarte­silerinde balıkları akın akın meydana çıkarak yanlarına geli­yor, tatil yapmadıkları gün İse yanlarına gelmiyordu. İşte Biz, İtaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece İmtihan edi­yorduk.
  2. Hani içlerinden bir topluluk: “Allah’ın kendilerini helak ede­ceği veya çetin bir azab İle cezalandıracağı bir kavme ne dîye öğüt veriyorsunuz?” dediği zaman onlar: “Rabbinize karşı ma­zeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye” demişlerdi.

“Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor.” Yani, o ka­saba halkının durumu hakkında sor demektir. Kasaba halkını anlatmak üze­re kasabayı zikretmiş olması, kasabanın onların kardıkları yer, yalıutta bir ara­ya toplanıp gelmelerine sebep olan yer oluşundan dolayıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “İçinde bulunduğumuz o kasabaya da sor.” (Yusuf, 12/82) buyruğu İle “Sa’d b. Muaz’ın ölümü sebebiyle Arş sarsıldı”[1] hadisidir. Bununla Hz. Peygamber arş ehli olan melekleri kastetmektedir. Onlar, Hz. Sa’d’ın kendilerine geleceği müjdesi ve buna sevindikleri için öyle ifade edil­miştir.

Yani sen, sana komşuluk eden yalıudilere geçmişlerine dair haberleri, on­lardan maymunlara ve domuzlara dönüştürüldüklerine dair kimselerin haber­lerini sor. Bu İse, onlara gerçeği söyletmek (takrir) ve azarlamak kastıyla yö­neltilen bir sorudur. Bu da Peygamler (say)’ın doğruluğunun alameti idi. Çün­kü yüce Allah onu, başkalarından bu gibi şeyleri öğrenmeksizin bu husus­lar hakkında haberdar etmişti.

Onlar şöyle diyorlardı: Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz. Çünkü biz­ler O’nun gerçek dostu İbrahim’in soyundan ve İsrail’in soyundan geliyoruz. Bunlar ise, Allah’ın İlk çocuklarıdır. (Bk. el-Maide, 5/18. âyetin teFsiri) Allah ile konuşmuş Musa’nın soyundandır ve onun torunlarından olan Uzeyr’in so-yundandır. Biz de onların çocuklarındanız. Bunun üzerine yüce Allah Pey-gambçrine: Ey Muhammed, onlara o kasaba hakkında sor. Ben, o kasaba hal­kını günahları sebebiyle azaplandırmadım mı? Bu ise, onların sadece şeriatin fer’i hükümlerinden birisini değiştirmeleri sebebiyle olmuştu.

Bu kasabanın hangisi olduğunu tayin hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas, İkrime ve es-Süddî, buranın Eyle olduğunu söylemişlerdir. Yine İbn Abbas’tan buran m Eyle ile Tûr arasındaki Medyen olduğunu söylediği nak­ledilmiştir.

ez-Zührî buranın Taberiye olduğunu ifade etmiştir. Katade ve Zeyd b. Eş­lem ise burası Şam kıyılarında bir yerde Medyen ile Aynun arasında Makna diye bilinen yerdir. Yahudiler bu kıssayı kendileri hakkında tahkir edici ve aşağılayıcı bir muhtevası bulunduğundan dolayı gizleyip dururlardı.

“Deniz kıyısındaki o kasaba” yani, denize yakın bu­lunan o kasaba… Meselâ; tabiri, eve yakın idim demektir.

Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı.” Ya­ni, o günde balık avlamaları yasak kılındığı halde balık avlıyorlardı. “Yahudiler Cumartesi günü çalışmayı bıraktılar,” denilir.

ise, kişiyi -mesela- dilsizlik gibi bir hal aldı. “sükûn bul­du, hareket etmedi” anlamına gelir. Cumartesi gününe eriştiler. Yahudiler Cumartesi’ye girdiler” tabirleri kulla­nılır.

Sebt (Cumartesi) bilinen gündür. Kelime olarak da rahat etmek ve kesmek­ten gelir. Çoğulu ise, şekillerinde gelir.

Rasulullah (sav)’ın da şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kim Sebt (Cumar­tesi) günü hacamat yaptırır da ona bir baras (baraş) hastalığı isabet ederse, kendisinden başka kimseyi kınamasın.”[2]

İlim adamlarımız der ki: Bunun böyle olmasının sebebi, kanın Cumarte­si günü soğuk olmasından dolayıdır. Eğer sen kanı dışarı akıtmak için mü­dahalede bulunacak olursan, o da gereği gibi akmaz ve bu baras’a dönüşür.

Cemaat “Haddi aşmışlardı” diye okumuşlardır. Ebu Nehîk İse, şeklinde “ye” harfi ötreli, “ayn” harfi esreli, “dal” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Birinci kıraat; “Haddi aşmak”tan gelirken, ikin­ci kıraat; “gerekli hazırlığı yapmak”tan gelmektedir. Yani, balıkla­rı yakalamak için gerekli araçları hazırlıyorlardı anlamına gelir. İbn es-Semey-ka ise, “Sebt” kelimesini çoğul olarak; “Cumartesi günlerinde,” diye okumuştur.

“Çünkü Cumartesilerinde… balıkları yanlarına geliyor” buyruğundaki “Cumartesileri” anlamına gelen; kelimesi, “Sebt” kelimesi çoğul yapı­larak diye de okunmuştur.

“Akın akın meydana çıkarak.” Yani, su üzerinde oldukça fazla görüne­rek kalabalıklar halinde gelerek, demektir.

el-Leys der ki; Başlarını yukarı doğru kaldırmış balıklar, anla­mına gelir. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Denizdeki balıklar, Cu­martesi günleri denizden büyük kalabalıklar halinde geliyor ve Eyle kasaba­sı bundan dolayı çokça kalabalıklaşıyordu. Yüce Allalı, bunun üzerine bu ba­lıkların Cumartesi günü avlanmayacağı ilhamını verdi. Çünkü yüce Allah yahudilere o gün balık avlamalarını yasaklamıştı.

Şöyle de denilmiştir. Bu balıklar, onların kapılarına kadar başlarını yuka­rı doğru kaldırarak tıpkı beyaz kuşlar gibi akın akın geliyordu. -Bunu, mü-teahlıir müfessirlerden bazıları böylece nakletmiştik- Onlar da Cumartesi gü­nü haddi aşarak bu günde balıklan alıp yakaladılar. Bu açıklamayı da el-Ha-sen yapmıştır. Batıkları Pazar günü aldıkları da söylenmiştir. İleride de açıklanacağı gibi daha sahih olan da budur.

“Tatil yapmadıkları gün ise” balıklan “yanlarına gelmiyordu.” Yani, Sebt yapmadıkları gün demektir. Sebt yapmak ise, Cumartesi gününü ta’zim etmek demektir. el-Hasen, “Tatil yapmadıkları gün” kelimesini “ye” har­fini ötreli olarak; şeklinde okumuştur. Yani, Cumartesi gününe gir­medikleri gün, anlamına gelir. Nitekim; ifadeleri Cuma gününe, öğlen vaktine, yeni aya girdik, anlamında kullanılır.

“İşte Biz, itaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece imtihan edi­yorduk.” Yani, ibadette onlara işi sıkı tutuyor ve onları deniyorduk.

el-Huseyn b. el-Fadl’a şöyle sorulmuş: Siz, “helal, sana ancak seni hayat­ta tutacak kadarıyla gelir, haram ise sana hadsiz, hesapsız olarak gelir” an­lamını Allah’ın Kitabında bulabiliyor musunuz? O, şu cevabı vermiş: Evet, ben bunu Davud ile Eylelilerin kıssasında buluyorum: “… çünkü Cumartesilerin­de balıkları akın alan meydana çıkarak yanlarına geliyor, tatil yapmadık­ları gün ise yanlarına gelmiyordu.”

Bu âyet-i kerime ile ilgili kıssalar arasında rivayet olunduğuna göre bu olay, Davud (a.s) zamanında olmuştu. İblis de bunlara telkinde bulunarak şöyle de­mişti: Size bu balıkları Cumartesi günü yakalamanız yasaklandı. Bunun için siz havuzlar yapın. Bu sefer onlar da Cuma günü balıkları havuzlara sürük­lüyorlar, orada kalıyorlar ve suyun azlığı dolayısıyla da oradan çıkmak imka­nını bulamıyorlardı. Onlar da Pazar günü bu balıkları tutup çıkartıyorlardı.

Eşheb, Malik’ten şöyle dediğini rivayet eder: İbn Numan’ın iddiasına gö­re onlardan herhangi bir kimse ip alır, bu ipin ucuna iki uçlu bir düğüm atar, bu düğümü de balığın kuyruğuna atardı, ipin diğer ucu ise bir kazığa bağ­lı bulunurdu. O, ipi bu haliyle Pazar gününe kadar bırakırdı. Daha sonra bu işi yapanın başına herhangi bir bela gelmediğini görünce, diğer insanlar da bu şekilde davranmaya başladılar ve nihayet balık avı oldukça çoğaldı. Bahklar pazarlarda satılmaya ve haddi aşmış fasıldar açıktan açığa balık avla­maya başladı. İsrailoğultanndan bir kesim kalkıp bu işten vazgeçmelerini is­tedi. Açıktan açığa bunu yasaklamaya çalıştılar ve bu işi yapanlardan uzak-îaştılar.

Denildiğine göre bu yasağın çiğnenmesine karşı çıkanlar, biz sizinle bir arada kalamayız, diyerek kasabayı bir duvarla ikiye ayırdılar. Bu yasağın çiğ­nenmesine karşı çıkanlar bir seferinde meclislerinde bulundukları sırada, ya­sağı çiğneyenlerden kimsenin dışarı çıkmadığını gördüler. Mutlaka bunların başına bir iş gelmiştir, diyerek duvara tırmanıp onlara baktılar, maymunla­ra dönüştürülmüş olduklarını gördüler. Kapıyı açıp yanlarına gittiler. Maymun­lar insanlar arasından akrabalarını tanıdılar. Fakat insanlar, maymunlar ara­sındaki akrabalarını tanıyamadılar. Bu sefer her bir maymun insanlardan olan akrabasının yanına gidiyor, elbiselerini koklayıp ağlamaya başlıyordu. İnsan­lar onlara: Biz size bu İşten vazgeçmenizi söylemiyor muyduk? diyorlar, may­munlar ise başlarını; evet anlamında hareket ettiriyorlardı.

Katade der ki: Genç olanları maymunlara, yaşlıları da domuzlara dönüş­türüldü. Aralarından yalnızca bu işten vazgeçmelerini isteyenler bu azaptan kurtuldular, diğerleri ise helak edildiler.

Bu görüşe göre İsrailoğulları ancak iki kesime ayrılmış oldular. Buna gö­re yüce Allah’ın: “Hani içlerinden bir topluluk: Allah’ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azab ile azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt ve­riyorsunuz dediği zaman…” Yani, bu işi yapanlar öğüt verenlere öğütleri sı­rasında şöyle demişlerdi: Eğer sizler, Allah’ın bizi helak edeceğini biliyorsa­nız bize ne diye öğüt veriyorsunuz? Bunun üzerine Allah da onları maymun­lara dönüştürmüştü.

(Öğüt verenler ise): “Rabbinize karşı mazeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye demişlerdi.” Yani, öğüt verenler şu cevabı vermişlerdi: Bi­zim size öğüt verişimiz, Rabbinize karşı bizim için mazeret olsun diyedir. Ya­ni, belki siz sakınırsınız diye size öğüt vermemiz bizim için bir görevdir. Ta-berî bu görüşü İbnİ’l-Kelbî’den, senediyle nakletmektedir.

Müfessirlerin cumhuru (çoğunluğu) ise, şöyle demişlerdir: İsrailoğulları üç fırkaya ayrılmışlardı. ÂyeM kerimedeki zamirlerden zahiren anlaşılan da budur. Bu fırkanın birisi isyan etmiş ve balık avlamıştı. Bunlar da yaklaşık yet­miş kişi idiler. Bir kesim bu işi terketmelerini istemiş ve onlardan ayrılmış­tı, bunlar da oniki bin kişi İdiler. Diğer bir kesim ise, avlayanlardan ayrılmak­la birlikte ne vazgeçmelerini istedi, ne de isyan etmişti. İşte bu üçüncü ke­sim, Öbürlerini yaptıklarından vazgeçirmeye çalışanlara; sizler, -zann-ı- ga­libe ve yüce Allah’ın o dönemlerde isyan eden toplumlara yaptıklarından an­laşıldığına göre- Allah’ın helak edeceği yahut azaba uğratacağı bir toplulu-

ğa -İsyan edenleri kastediyorlar- ne diye öğüt veriyorsunuz demişlerdi.

Bunun üzerine bu günahı işleyenleri vazgeçirmek isteyenler şu cevabı ver­mişlerdi: Bizim öğüt verişimizin sebebi, Allah’a karşı bizim mazeretimiz ol­ması içindir ve belki de onlar bu işten sakınırlar diyedir. Eğer iki kesim ol­salardı bu işten vazgeçmelerini istiyen kesimin isyan eden kesime: “…ve olur ki, sakınırsınız” demeleri gerekirdi.

Bundan sonra da şu hususta ihtilaf edilerek bir kesim şöyle demiştir: İs­yan edenlere vazgeçmelerini söylemeyen, kendileri de isyan etmeyen kesim de, bu vazgeçirmeyi terkettiklerinden dolayı ceza olmak üzere isyan eden ke­simle birlikte helak edildiler. Bunu İbn Abbas ifade etmiştir. Yine o, ben bun­lara ne yapıldığını bilemiyorum, demiştir. Âyet-i kerimenin zahirinden de an­laşılan budur. (Âyet-i kerime bunların akıbetinden söz etmemektedir).

ikrime der ki: Ben, tbn Abbas’a bunlara neler yapıldığını bilmiyorum de­yince, şöyle dedim: Bu gibi kimselerin isyankârların yaptıklarından hoşlan­madıklarını, onlara muhalefet ettikleri, bunun İçin de: “Allah’ın kendileri­ni helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz” dedikleri dikkat çek­miyor mu? Ben, bu hususta ona, bunların sonunda kurtulmuş olduklarını ka­bul ettirinceye kadar ısrarıma devam ettim, sonunda bana bir elbise hediye etti. Bu da el-Hasen’in görüşüdür.

Yalnızca haddi aşan kesimin helak edilmiş olduğuna delil teşkil eden buy­ruklar arasında yüce Allah’ın: “Zulmedenleri de… yakaladık” (el-A’raf, 7/165) buyruğu ile: “Andolsun sizden Cumartesi günü haddi aşanları bil- . mişsinizdir…” (el-Bakara, 2/65) âyeti delil teşkil etmektedir.

İsa ve Talha; “Bir mazeret olsun diye” şeklinde nasb ile okumuş­lardır. el-Kisaî’ye göre bunun nasb oluşu iki sebeptendir: Birincisine göre mas­tar olarak nasbedilmiştir, ikincisine göre; takdiri ile nasbedilmigtir. Ya­ni biz bunu mazeret olsun diye yaptık, anlamındadır. Aynı zamanda bu, Hafs’ın, Asım’dan rivayet ettiği kıraatidir.

Diğerleri ise, bu kelimeyi ref ile okumuşlardır ki, tercih edilen de budur. Çünkü onlar, yaptıkları ve kınandıkları bir işten dolayı özür dilemek, mazur görülmek için özür beyan etmek istememişlerdi. Bunun yerine onlara, niye öğüt veriyorsunuz denilince, onlar da bizim öğüdümüz mazeret teşkil etsin diyedir, demişlerdi. Eğer bir kimse diğerine şu işten dolayı Allah’a da sana da özür beyan ediyorum, diyerek bununla da özür dilemeyi kastediyor ise, o takdirde bu kelime nasbedilir. Sibeveyh’İn görüşü budur.

Âyet-i kerime aynı zamanda Seddü’z-Zerai’nin kabul edileceğine delil teş­kil etmektedir.

el-Sakara Sûresi’nde (2/63. âyet, 3. başlıkta) ve oradaki açıklamalar arasında başka yaratıklara dönüştürülenlerin soylarının devam edip etmediği­ne dair açıklamalar geniş bir şekilde geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hanıd olsun. Yine Âl-i İmran (3/21-22. âyet, 2. başlıkta) ile el-Maide Sûresi”nde (5/79. âyette) iyiliği emredip münkerden alıkoymaya dair açıklamalar geç­tiği gibi, en-Nisa Sûresi’nde de (4/140-141. âyetlerin tefsirinde) fesat ehlin­den ayrıiıp onlardan uzak durmaya, onlarla birlikte oturup kalkanların on­lar gibi olacağına dair açıklamalar geçtiğinden, burada bu açıklamaları tek­rarlamanın bir anlamı yoktur. [3]

  1. Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca Biz de kötülük­ten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri de yapageldikleri fasiklıkları yüzünden şiddetli bir azapla yakaladık.

“Unutmak” hem yanılarak, hem de kasti olarak terkeden kimse hakkın­da kullandır. Çünkü yüce Allah: “Onlar kendilerine verilen öğütleri unu­tunca…” diye buyurmuştur ki, kasti olarak onu terkedince anlamındadır. Yü­ce Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttu, O da kendilerini unuttu” (et-Tevbe, 9/67) buyruğu da bu türdendir.

“Şiddetli bir azapla” oldukça ağır ve celin bir azapla “yakaladık.”

“Şiddetli” kelimesinin onbir çeşit kıraati vardır:

1- Ebu Amr, Hamza ve el-Kisaî’nin “fail” vezninde; şeklindeki kı­raatleri.

2- Mekkelilenn aynt vezinde ancak “be” harfi esreli olarak; şeklin­deki kıraatleri.

3- Metlinelilerin; şeklinde “be” harfi esreli, “ya” sakin, ondan son­ra da “sin” harfi çift esreli okuyuşları.

Bu hususta da iki görüş vardır: el-Kisaî der ki: Bu kelimenin asli; şeklinde şeddesiz ve denizelidir, İki “ye” harfi yanyana geldikten sonra bi­rileri hazfedilip ilk harf de esreli okunmuştur, Ekmek ve şehid demek gibi. Bunun “fi’l” vezni üzere; şeklinde olup ilk harfini esreli okuduktan sonra hemzeyi tahfif ile ve kesreyi de hazf ile okunduğunu kastettiği de söylenmiştir. Tıpkı; denildiği gibi.

4- el-Hasen’in kıraati. Buna göre “be” harfi esreii, ondan sonra sakin bir hemze, ondan sonra da üstün bir “sin” şeklindeki kıraatidir.

5- Ebu Abdurrahman el-Mukri’) şeklinde “be” harfi üstün, hemze esreli, “sin” de iki esreii oİarak okumuştur.

6- Yakub el-Kari’ der ki: Bazı kıraat alimlerinden; şeklinde “be” har­fi üstün, hemzesi esreli, “sin” üstün olarak okudukları rivayeti de gelmiştir.

7, 8, 9- el-A’meş’in kıraati ise, “fey’il” vezninde; şeklindedir. Yine ondan fay’al vezininde; şeklinde okuduğu rivayet edildiği gibi, şeklinde “be” harfi üstün ve hemzesi şeddeli ve esreli okuduğu da ri­vayet edilmiştir. el-A’meş’in bütün bu kıraati erin de ki “sin” harfi ise, iki es­re lidir.

10- Nasr b. Asım’ın; şeklinde “be” harfi üstün, “ye” harfi de şedde­li olup hemzesiz okuyuşu,

11- Yakub el-Kari, der ki: Bazı kıraat alimlerinin; şeklinde “be” har­fi esreli, ondan sonra sakin hemze ile, ondan sonra da üstün harekeli “ye” ile okuduklarına dair rivayet de gelmiştir.

İşte bunlar toplam onbir kıraattir. Bunları en-Nehhâs nakletmektedir.

Ali b. Süleyman der ki: Araplar; Bayağı bir şey getirdi,” der­ler. Buna göre; Bayağı, adi azap” demek olur.

el-Hasen’in kıraatine gelince, Ebu Hatim bu kıraatin açıklanabilecek bir tarafı olmadığını iddia etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü; deni­lemez ki, denilebilsin.

en-Nehhas İse şöyle demektedir: Ebu Hatim’İn bu sözü merduttur. Çün­kü nahivciler; “Şunu şunu yaparsan, o ne İyi ne gü­zeldir!” derler ve bununla da yaptığın o işin çok güzel olduğunu kasteder­ler. el-Hasen’in kıraatine göre ise buyruk, Onları öyle bir azap ile yakalarız ki, o ne kötü bir azaptır! takdirinde olur. [4]

  1. Böylece onlar serkeşlik ederek kendilerine yasak kılananlan yapmakta ısrar edince, kendilerine: “Allah’ın rahmetinden uzak, aşağılık maymunlar olun” dedik.

“Böylece onlar serkeşlik ederek kendilerine yasak kılınanları yap­makta ısrar edince” yani, Allah’a isyanda haddi aşmayı sürdürünce “kendilerine: …aşağılık maymunlar olun dedik.”

“Aşağılık…lar” kelimesi; Ben onu uzaklaştırdım, kovdum, o da uzaklaştı ifadesinden gelmektedir. Buna dair açıklamalar Ba­kara Sûresi’nde (2/65. âyet, 3. başlığın son taraflarında) geçmiş bulunmak­tadır.

Bu buyruk, masiyet işlemenin ilahî azaba ve intikama sebep teşkil ettiği­ni göstermektedir. Bunun da anlaşılmayacak kapalı bir tarafı yoktur

Denildiğine göre, yüce Allah bu sözleri kendilerine işitebilecekleri bir ses­le söyledi, onlar da böyle oluverdiler. Bir başka açıklamaya göre ise, buyruk Biz onları maymunlar yaptık, anlamındadır. [5]

  1. O vakit, Rabbin onlara: Kıyamet gününe kadar üzerlerine mutlaka kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler gönde­receğini bildirdi. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak veren­dir. Ve muhakkak ki O, mağfiret ve rahmet edendir.

Yani, yüce Allah, onların geçmişlerine şunu bildirmişti: Eğer buyrukları­mı değiştirir ve ümmî peygambere İman etmeyecek olurlarsa, Allah, üzerle­rine kendilerine azap verecek kimseleri gönderecektir, Ebu Ali der ki: Med’li olarak; “Bildirdi,” demektir. (Âyet-i kerimede “bildirdi” anlamındaki ke­limeyle aynı kökten). Buna karşılık “zel” harfi şeddeli olarak; da, ses­lendi demektir. Bir kesim ise, şekillerinin ikisinin de “bildirdi” an­lamına geldiğini söylemişlerdir. Tıpkı, “Kesin olarak inandı” de­mek gibi. Şair Züheyr de der ki:

“Şöyle dedim: Şunu bil ki, avın gafil bir anı vardır.

Eğer bu anı kaçırmayacak olursan, şüphesiz ki onu öldürürsün?”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Şunu bil ki, insanların en kötü kabilesi, aralarında ki parolaları (Bir deve çobanı adı olan): Yesar diye Beslenilenlerdir.”

Burada; “Bil ki, Öğren ki” fiilleri; “Bil ki” İle aynı anlamdadır.

“Kendilerini… uğratacak” tattıracak anlamında olup, buna da­ir açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/49. âyet, 7-8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Burada maksadın Buht Nassar olduğu, Araplar olduğu, Mulıammed (sav)’m ümmeti olduğu söylenmiştir. Daha zahir (kuvvetli) olan görüş de bu sonuncusudur. Çünkü Kıyamet gününe kadar kalacak olan ümmet onlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Abbas der ki: Burada “En kötü azap” dan kasıt cizyenin alınmasıdır.

Onların maymun ve domuzlara dönüştürüldükleri ileri sürülerek onlardan cizye nasıl alınacak diye sorulacak olursa, şu şekilde cevap verilir: Cizye, on­ların çocuklarından ve soyundan gelenlerden alınacaktır. Onlar ise en zillet-li kavim olan yahudilerdir. Said b. Cübeyr’den rivayete göre, “en kötü azapMan kasıt haraçtır. Hz. Musa’ya gelene kadar hiç bir peygamber haraç toplamış değildir. Haracı ilk olarak tesbit eden odur. Onüç yıl süreyle haraç topladı, sonra da bunu bıraktı. Daha sonra da haraç toplayan peygamber ise, bizim peygamberimizdir. [6]

  1. Onları, yeryüzünde paramparça topluluklar halinde dağıttık. Onlardan kimi sallhlerden oldu, kimi de bundan aşağıdadır. Belki dönerler diye de onları hem iyiliklerle, hem de kötülük­lerle İmtihan ettik.

“Onları yeryüzünde paramparça topluluklar halinde dağıttık.” Yani Biz onları, ülkelere, değişik yerlere dağıttık.

Bununla yüce Allah, işlerinin dağıtılmış olduğunu, onların sözbirliği ederek bir araya gelip birleşmelerinin sözkonusu olmadığını anlatmak istemiştir.

Onlardan kimi salihlerden oldu” buyruğu mübtedâ ola­rak ref mahallindedir. Maksat, Muhammed (sav)’a iman edenler, aralarından herhangi bir değişiklik yapmayanlar ve Hz. Musa’nın şeriatinin nesli edilme­sinden önce ölenler kastedilmektedir. Yahut da, önceden de geçtiği üzere Çin’in öte tarafında bulunanlardır.

“Onlardan kimi de bundan aşağıdadır” anlamındaki ise, zarf mahallinde mansubtur. en-Nehhas der ki: Bunu ref ile okuyan kimse ol­duğunu bilmiyoruz. Maksat ise onların kâfir olanlarıdır,

“Biz de belki dönerler” yani küfürlerinden vazgeçip geri dönerler “diye de onları hem iyiliklerle” bolluk ve afiyet ile “hem de kötülüklerle” yani, kuraklık, türlü zorluk ve sıkıntılarla “imtihan ettik.” [7]

  1. Onlardan sonra kötü kimseler gelip yerlerine geçti. Kitab’a da mirasçı oldular. Bu dünyanın değersiz malını alırlar (ve): “Bi­ze ileride mağfiret olunur” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı. Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı. Âhİret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Yüce Allah: “Onlardan sonra kötü kimseler gelip yerlerine geçti” buy­ruğu ile, yeryüzünde darmadağın ettiği kimselerin çocuklarını kastetmekte­dir.

Ebu Hatim der ki: kelimesi, “lam” harfi sakin olarak “çocuklar” an­lamındadır. Tekili ve çoğulu arasında fark yoktur, “Lam” harfi üstün olarak ) ise, “bedel, onun yerine geçen” demektir. İster çocuk olsun, ister yabancı olsun farketmez.

İbnü’l-A’rabî’ ise, şeklinde “lam” harfi üstün olursa, başkalarının yerine geçenlerin salih olmaları halinde, sakin olursa ise, salih olmamaları halinde kullanılır, demiştir. Nebît der ki:

“Kanatları altında yaşananlar geçip gittiler

Bense, uyuz olmuşun derisini andıran sonrakiler arasında kaldım.”

Bayağı sözlere; denilmesi de buradan gelmektedir. Yine, kullanı-lagelen bir deyim olan; “Bin defa sustu, sonunda da ba­yağı bir söz söyledi,” sözü de bu kabildendir. O halde, bu kelimenin “lam” harfi sakin olursa, yermek anlamını, üstün olursa da övmek anlamını verir. Meşhur kullanım şekli de böyledir. Nitekim Hz. Peygamber de şöyle buyur­muştur: “Bu ilmi sonradan gelenlerin her biri arasından o neslin adil olanları taşır.”[8] Bu iki şeklin herbirinin diğeri yeri­ne kullanıldığı da olur. (Meselâ) Hassan b. Sabit der ki:

“Sana doğru atılan ilk adım bizim adımımızdır. Ve bizden sonra gelenlerimiz; Allah’a itaat yolunda ilklerimize tabidirler.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Biz’oyle bir halef ile (sonradan gelenlerle) karşılaştık ki,

onlar ne kötü haleftir!

Yüzümüze kapısını kapattı, sonra da yemin etti. Kapıcı, yükü ağır geldi mi duran ve Tanıdığı kimseden başkasını içeri almayacak diye.”

Bu âyet-i kerimeden kasıt ise (sonra gelenlerin) yerilmesidir.

Müfessirler, ‘kitaba da mirasçı oldular” (buyruğuyla) kastedilenlerin ya-hudiler olduklarını söylemişlerdir. Bunlar, Allah’ın Kitabına mirasçı olup onu okudular, başkalarına Öğrettiler. Ancak, onu okuyup öğrenmelerine rağmen hükmüne muhalefet edip haram kıldığı şeyleri de işlediler. O bakım­dan bu buyruk onlar için bir azar ve bir sitem anlamındadır.

“Bu dünyanın değersiz malını alırlar.” Daha sonra yüce Allah, ileri de­recedeki hırsları ve düşkünlükleri sebebiyle dünya metaından kendilerine arz olunan şeyleri aldıkların) haber vermekte ve “bize İleride mağfiret olunur

diyorlar” deyip tevbe etmediklerini bildirmektedir. Bu buyruk, onların tev-be etmeyen kimseler olduklarının delilidir.

Yüce Allah’ın: “Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı” buyruğundaki “değersiz meta” anlamı verilen; ke­limesi dünya metaı demek olup “ra” harfi üstün okunur. Sakin okunacak olur­sa, dirhem ve dinar dışında kalan mallara addır.

Bu âyet-i kerimede rüşvet almaya ve haram kazanç yollarına işaret edil­mektedir. Daha sonra yüce Allah onları “bize ileride mağfiret olunur” söz­leriyle aldanışa düştüklerini ve onların ikinci defa imkân buldukları vakit ay­nı işi bir daha işlediklerini bildirerek yermektedir. Bu aldanışları sebebiyle kendilerine mağfiret olunacağını kati olarak kabul ettiler ve günahlarını ıs­rarla devam ettirdiler. Oysa “bize ileride mağfiret olunur” sözüancak işle­diği günahtan vazgeçen ve pişman olan kimsenin söyleyebileceği bir sözdür.

Derim ki: Şanı yüce Allah’ın onlarda yerdiği bu nitelik bizde de vardır. Dâ-rimî Ebu Muhammed senediyle şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize Mu-hamrned b. el-Mubarek anlattı, bize Sadaka b. Halid anlattı. O, İbn Ca-bir’den, o da künyesi Ebu Amr olan bir şeyhten (hadis rivayet eden ilim ada­mından) o da Muaz b. Cebel (r.a’Vdari dedi ki: Kur’an-ı Kerim, bir elbisenin eskiyip artık birbirini tutmaz hale gelmesi gibi bîr takım kimselerin kalple­rinde eskiyecektir. Onlar bu kitabı okuyacaklar fakat, ona karşı ne bir istek duyacaklar, ne de bir lezzet alacaklar. Onlar, kurt kalpleri üzerine koyun post­ları giyerler. Amelleri hep umuttur. Amellerine (kabul edilir mi diye) hiç kor­ku girmez. Eğer kusurlu hareket ederlerse, ileride mükemmeline ulaştınlırız derler. Eğer kötülük işlerlerse, ileride günahlarımız bağışlanacak derler. Çünkü biz, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmuyoruz.[9]

Kendilerine… gelirse” deki zamirin, Medine yahuditerine ait ol­duğu söylenmiştir. Yani, Peygamber (sav) döneminde Yesrib’de (Medine’de) bulunan yahudilere onun gibi değersiz bir mal gelecek olursa, geçmişleri o malı nasıl aldılarsa, onlar da öylece alırlar, demektir.

Bu buyrukların: “Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine da­ir kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı âhiret yurdu sakınanlar İçin daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?” bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki baş­tık halinde sunacağız: [10]

  1. Tevratta Onlardan Alınan Söz:

“Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı?” buyruğunda kitaptan kasıt, Tevrattır. Bu ise, şeriat ve hükümlerde yalnızca hakka bağlı kalmanın ve hakimlerin rüş­vet sebebiyle batıla yönelmemeleri gerektiğine dair hükmün ağırlığına işa­ret etmektedir.

Derim ki: Hak buyrukların bir gereği olarak, bunlar için bağlayıcı olan hü­kümler ile alınan bu sözlerin, -daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/58. âyetin tef­sirinde) açıklandığı gibi- bizim için de gerek Peygamberimizin lisanı ile ge­rek Rabbimizin kitabı ile bağlayıcı oldukları bildirilmiştir, Zaten bu hususta bütün şerîatler arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Yüce Allah’a hamd olsun. [11]

  1. Adaletten Ayrılmanın Sebebi ve Rüşvet:

“Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı.” Ve üstelik aradan fazla bir zaman dahi geçmemişti. Ebu Abdurrahman; şeklinde okumuş ve “te” harfini “dal” harfine idğam etmiştir.

İbn Zeyd der ki: Haklı olan, hakimlerine gelip rüşvet verirdi, onlar da Al­lah’ın Kitabını çıkartıp o kitap gereğince lehine hüküm verirlerdi. Haksız ki­şi de geldi mi, yine ondan rüşvet alırlar, bu sefer ona kendi elleriyle yazdık­ları kitabı çıkartıp onun lehine hüküm verirlerdi.

İbn Abbas; “Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair”

buyruğu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Onlar, günahlarının bağışla­nacağını kesin olarak söyledikleri sözleri ile batılı söylemiş oldular.

İbn Zeyd der ki: Burada kasıt, -az önce de belirttiğimiz gibi- verdikleri hü-kümlerdeki batıllardır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: “Onda olanı durmadan okumuşlardı”

yani buyruğu gereğince ameli ve onu anlamayı terketmek suretiyle onu sil­mişlerdi. Bu, Rüzgâr izi sildi” tabirinden alınmıştır derler. Yi­ne silinip izi, eseri kalmayan çizgi, ev v.s. hakkında; İfa­desinden alınmış olur. Bu anlam da yüce Allah’ın: “Kendilerine kitap verilen­lerden bir kesim… Allah’ın kitabını arkalarına atmışlardı.” (el-Bakara, 2/101); “Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar…” CÂl-i İmran, 3/187) buyruklarına uygun düşmektedir. Nitekim el-Bakara Sûresi’nde (anılan âye­tin tefsirinde) buna dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. [12]

  1. Bir de kitaba sımsıkı sarılanlar ye namazı dosdoğru kılan­lar (a gelince), şüphesiz Biz ıslah etmeye çalışanların mükâ­fatlarını zayj etmeyiz.

“Bir de kitaba sımsıkı sardanlar.” Yani Tevrat’a, gereğince amel etmek su­retiyle bağlı kalanlar… Ebu’l-Âliye ve Ebu Bekr rivayetinde Asım; Sım­ada sarılanlar” kelimesini şeddesiz olarak; “Tutunanlar” şeklinde şeddesiz olarak “Tuttu, tutar”dan gelen bir fiil olarak okumuş­lardır. Ancak, birinci okuyuş daha uygundur. Çünkü, o okuyuşta yüce Allah’ın Kitabına ve dinine sımsıkı sarılıp, bunun tekrar tekrar ve çoklukla yapıldığı anlamı vardır. Ve onlar bununla öğünmektedirler. Allah’ın Kitabı ve dinine sım­sıkı yapışmak, bu İşi devamlı ve tekrar tekrar yapmayı gerektirir. Ka’b b. Zü-heyr der ki:

“O bağlı kaldığını iddia ettiği ahde sarılması Ancak eleklerin sulan tutması gibidir.”

Böylelikle, çokça ahidlerini bozma tabiatı dolayısıyla onu yermektedir. [13]

  1. Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kal­dırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı. “Size verdi­ğimizi kuvvetle alın. Onda olanı düşünün ki sakınırsınız”

(demiştik).

Yüce Allah’ın: “Hani Bîz dağı üzerlerine… çekip kaldırmıştık” buyruğun-daki “Çekip kaldırmıştık” lafzı, yükseğe kaldırmıştık demektir. Bu­na dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi.” Sanki o, yüksekliği dolayısıy­la üzerlerine gölge bırakan bîr bulutu andırıyordu.

“Size verdiğimizi kuvvetle” tam bir ciddiyet ve gayretle “alın… demiş­tik.” Âyetin sonuna kadar olan bölümün tefsiri de daha önce el-Bakara Sû­resi’nde (2/63. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [14]

  1. Hani Rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürrlyetlerinİ al­mış ve onları kendilerine şahid tutup: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” (diye buyurmuştu). Onlar da: “Evet, şahid olduk”

‘ demişlerdi Kıyamet günü: “Bizim bundan haberimiz yoktu” de-meyesiniz diye.

  1. Yahut: “Dana önce sadece atalarımız Allah’a ortak koşmuşlar­dı. Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık. Şimdi o batıla sap­lananların işledikleri yüzünden bizi helak mı edeceksin?” de-meyesiniz diye.
  2. İşte biz âyetleri böyle açıklarız. Belki dönerler diye.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [15]

  1. Âdem Oğullarından Alınan Söz:

Yüce Allah’ın: “Hani Rabbln… almış” yani sen, onlara daha önce sözü ge­çen indirilen kitaplarında yer alan sözleri hatırlatmakla birlikte, Adem oğulla­rının zürriyetlerini çıkardığı gün kullardan almış olduğu sözleri de hatırlat…

Bu âyet-i kerime müşkil bir âyet-i kerimedir, ilim adamlan bu âyetin te’vi-li ve ahkâmına dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Biz de bu hususta tesbit edebildiklerimize uygun olarak onların söylediklerini aktaracağız.

Kimisi şöyle demiştir: Âyetin anlamı şudur: Yüce Allah, Adem oğullarının biri birlerinden gelecek olan zürriyetlerini onların sırtlanndan çıkartmıştır. Bun­lar, “onları kendilerine şahid tutup, ben sizin Rabbiniz değil miyim” buyruğunun anlamı, onları yaratmakla kendi tevhidini onlara göstermiştir, der­ler. Çünkü, baliğ olan her bir kişi zorunlu olarak kendisinin bir tek Rabbi-nin olduğunu bilir.

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim” yani, onlara böyle dedi, demektir. Bu ise, onlara karşı şahid tutmak ve onların bunu ikrar etmeleri yerine geçmiş­tir. Yüce Allah gökler ve yer hakkında onların: “İsteyerek itaatle geldik, de­diler” (Fussilet, 41/11) buyruğunda olduğu gibi. el-Kaffal bu görüşü benim­semiş ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunmuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah bedenleri yaratmadan Önce ruh­ları çıkartmış ve bu ruhlarda kendisine hitap olunanı bilip öğreneceği ma­rifeti de takdir buyurmuştu.

Derim ki: Peygamber (sav)’dan nakledilen hadislerde dile getirilen, bu iki görüşten farklıdır. Buna göre yüce Allah, Adem (a.s)’ın sırtından ruhları da içinde olmak üzere bedenleri çıkartmıştır. Malik’in Muvatta’ındaki rivayeti­ne göre Ömer b. el-Hattab (r.a)’a şu: “Hani Rabbln Adem oğullarının sırt­larından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk de­mişlerdi. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu demeyeslniz di­ye” âyeti hakkında soru sorulmuş, Ömer (r.a) da şöyle demiş: Ben, Rasulul-lah (sav)’a bu âyet hakkında soru sorulurken işittim. Rasulullah (sav) buyur­du ki: “Yüce Allah Adem’i yarattı. Sonra sağıyla sırtını sıvazladı, ondan bir zürriyet çıkardı ve Ben bunları cennet için yarattım ve cennetliklerin ame­liyle amel edecekler, diye buyurdu. Sonra bir daha sırtını sıvazladı, ondan bîr zürriyet çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları da cehennem İçin yarattım ve bun­lar da cehennemliklerin ameliyle amel edecekler,” Bir adam kalkıp: O hal­de amelin faydası nedir? diye sorunca, Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Allalı bir kulu cennet için yarattı mı, onun cennet ehlinin ameliyle amel etme­sini ister. Sonunda o da cennet ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür, Al­lah da onu cennete koyar. Bir kulu da cehennem için yarattı mı, onun da ce­hennem ehlinin ameliyle amel etmesini ister. Sonunda o da cehennemlikle­rin amellerinden bir amel Ü2ere ölür. Allah da onu cehenneme koyar. “[16]

Ebu Ömer(b. Abdi’1-Berr) der ki: Bu, isnadı munkatı’ bir hadistir. Çünkü Müslim b. Yesar, Hz. Ömer ile karşılaşmamıştır. Yahya b. Maîm onun hakkın­da şöyle demiştir: Müslim b. Yesar kim olduğu bilinmeyen birravidir. Onun­la Ömer (r.a) arasında Nuaym b. Rabia vardır. Bunu da Nesaî zikretmiştir. Nu-aym ise, ilim taşıdığı bilinen bir kimse değildir. Şu kadar var ki, bu hadisin anlamı çerçevesinde Peygamber (sav)’dan Ömer b. el-Hattab (r.a), Abdul­lah b. Mes’ud, Ali b. Ebi Talib, Ebu Hureyre -Allah onlardan ve diğerlerin­den razı olsun- yoluyla gelen rivayet, pek çok sabit (sağlam) yolla sahih ola­rak gelmiştir.[17]

Tirmizî sahili olduğunu belirterek Ebu Hureyre’den şöyle dediğini riva­yet etmektedir: Rasululiah (sav) buyurdu ki: “Allah Adem’i yaratıp da onun sırtını sıvazlayınca sırtından kıyamet gününe kadar onun zürriyetinden ya­ratacağı her bir can döküldü. Onlardan her birisinin gözleri arasında nurdan bir parlaklık yarattı. Sonra bunları Adem’e arzetti. Dedi ki: Rabbim bunlar kim­lerdir? Yüce Allah, bunlar zürriyetinden gelecek olanlardır diye buyurdu. Ara­larından birisini gördü, gözleri arasındaki parlaklık hoşuna gitti. Rabbim bu kimdir? diye sorunca, bu adam, senin zürriyetinden gelecek sonraki ümmet­lerden bir adamdır. Ona Davud denilir diye buyurdu. Hz. Adem: Rabbim öm­rünü kaç yıl olarak takdir buyurdun, diye sorunca; altmış yıl diye buyurdu. Hz. Adem: Rabbim, ona benim ömrümden kırk yıl artır dedi. Adem (a.s)’ın ömrü sona erince, ona ölüm meleği geldi. Adem: Henüz benim ömrümden daha kırk yıl kalmadı mı diye sorunca, melek: Sen bu kırk yılını oğlun Da­vud’a vermemiş miydin diye sordu. Ancak, Adem böyle bir şeyi reddetti. Bu­nun üzerine zürriyetinden gelenler de inkâr eder oldular. Adem’e de unut­turuldu, bu sebepten zürriyeti de unutur kılındı.”[18]

Tirmizî’den başkasında da şöyle denmektedir: İşte o vakit yazıcılar tutul­masını, şahid tutulmasını emretti.

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir: Adem, aralarında zayıf, zengin, fakir, zelil, müptela ve sağlıklı kimseler olduğunu görünce, ona dedi ki: Rabbim bu niye böyle, neden onların arasında eşitlik sağlamadın? Yüce Allah, bana şükredilsin istedim, diye buyurdu.

Abdullah b. Amr da Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: Tarak ile nasıl başın saçlan alınıyor (taranıyor) ise onlar da (Hz. Adem’in zürriyeti de) sırtından böylece alındılar.” Allah onlara Hz. Süleyman’ın gelişi­ni bildirerek, diğer karıncalan uyaran karınca gibi akıllar verdi ve onlardan ken­disinin Rableri olduğuna, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmadığına dair söz aldı. Onlar da bunu ikrar edip kabul ettiler. Yüce Allah kendilerine Peygam­ber göndereceğini bildirdi, böylelikle biri diğerine şahidlik etti.

Ubey b. Kâ’b der ki: Onlara karşı yedi semavatı da şahid tuttu. Kıyamet gününe kadar doğacak kim varsa, mutlaka ondan ahid alınmıştır.

Adem’in sırtından çıkartıldıkları vakit kendilerinden sözün alındığı yerin neresi olduğu hususunda dört farklı görüş vardır. İbn Abbas der ki: Burası, Arefe yakınlarında bir vadi olan Na’man denilen”yerin iç tarafıdır.[19]

Yine İbn Abbas’tan bu yerin Hindistan’da bir bölge olan ve Hz. Adem’in yere indiği yer olan Berahba oiduğu da söylenmiştir.

Yahya b. Selam ise der ki: îbn Abbas bu âyet-i kerime hakkında şöyle de­mişti: Allah, Adem’i Hindistan’a indirdi. Sonra sırtını sıvazlayıp ondan kıya­met gününe kadar yaratacağı her bir canı çıkartıp şöyle buyurdu: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar da: “Evet, şahid olduk” dediler. Yahya b. el-Hasen der ki: Sonra onları tekrar Adem (a.s)’in sulbüne geri iade etti.

el-Kelbî ise, bu ahdin Mekke ile Taif arasında alındığını söylerken, es-Süd-dî de şöyle demiştir: Bu ahid, Adem cennetten dünya semasına indirildiği va­kit kendisinden alınmış idi. Yüce Allah onun sı itim sıvazlamış ve sırtını n sağ tarafından inci gibi parıldayan beyaz bir zürriyet çıkartmıştı. Onlara “rahme­tim üzere cennete giriniz” diye buyurmuştu. Sırtının sol tarafından da siyah bir zürriyet çıkartmış ve onlara; “siz de ateşe giriniz. Aldırış etmiyorum” di­ye buyurmuştu. İbn Cüreyc der ki: Cennet için yaratılmış her bir nefs, beyaz (ak.) çıktı, cehennem için yaratılmış her bir nefs İse siyah çıktı. [20]

  1. İnsan ve Kader:

İbnü’l-Arabî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: İnsanlar günah işle­memiş oldukları halde azab edilmeieri nasıl uygun düşer, yahut yüce Allah yapmalarını irade buyurduğu, haklarında yazdığı ve kendilerini ona sürük­lediği şeyler sebebiyle onları nasıl cezalandırabilir denilecek olursa, biz de şöyle cevap veririz:

Bunun imkânsız olduğu nereden anlaşılmaktadır. Aklen mi, şer’an mı? Çün­kü, rahim ve hakim olan birimizin böyle bir şeyi yapması mümkün değildir denilse; biz de şöyle deriz: Çünkü, onun da üstünde ona emir veren bir amir, ona yasak koyan birisi vardır. Yüce Rabbimiz ise yaptıklarından dolayı so­rumlu değildir. Asıl onlar sorulurlar. Diğer taraftan, yaratıkların yaratıcıya kı­yas edilmeleri caiz değildir. Kullarının fiillerinin mutlak ilahın fiillerine gö­re yorumlanması da doğru değildir. Gerçekte bütün fiiller yüce Allah’ındır. Ve bütün yaratıklar yalnız O’nundur. O, onları nasıl dilerse öyle yöneltir. Ve aralarında dilediği şekilde hüküm vermiştir. Adem oğlunu içinde hissettiği bu duyguya iten ise, fıtratındaki incelik, hemcinsine karşı duyduğu şefkat ile övül-mekten ve methedilmekten hoşlanmasıdır. Zira, bundan dolayı bîr takım men­faatler sağlayacağını umar. Şanı yüce Allaîı ise bütün bunlardan mukaddes ve münezzehtir. O bakımdan bu gibi şeyler kıyas alınarak O’nun hakkında kanaat belirtmek caiz olamaz. [21]

  1. Bu Âyetin Kapsamı Umumi mi, Hususi mi?

Bu âyet-i kerime hakkında hususi mi, yoksa umumi mi olduğu noktasın­da farklı görüşler vardır. Âyetin has olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: “Adem oğullarının sırtlarından” diye buyurmuştur. Böylelikle Hz. Adem’in sulben çocuğu olanlar bu kapsamın dışına çıkmaktadır.

Yüce Allah’ım “Yahut daha önce sadece atalarımız Allah’a ortak koşmuş­lardı” buyruğu ile de müşrik ataları olmayan herkes bu kapsamın dışına çık­maktadır.

Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerime, peygamberler vasıtasıyla kendilerin­den ahid alınmış kimseler hakkında hastır. Bir başka görüşe göre de; hayır bu âyet-i kerime bütün insanlar hakkında umumidir. Çünkü, herkes kendi­sinin önceleri küçük bir çocuk olduğunu, sonradan gıda ile beslenip büyü­tüldüğünü, yetiştirildiğini, kendisinin işlerini düzenleyen ve bir yaratıcısı ol­duğunu bilir. İşte: “Onları kendilerine şahid tutup…” buyruğunun anlamı da budur.

“Evet… demişlerdi” buyruğunun anlamı ise, evet böyle bir şey onların bir görevidir; (yani, Allah’ın rububiyetînî kabul etmeleri gerekir) demektir. İn­sanlar, şanı yüce Allah’ın Rabb olduğunu İtiraf edip de bunu unutmaları üze­rine, peygamberleriyle onlara bu hususu hatırlattı ve bu hatırlatmayı da son olarak seçkin kullarının en faziletlisi ile gerçekleştirdi. Böylelikle onla­ra karşı delil gereği gibi ortaya konmuş olsun. Son peygamberine de şöyle emir buyurdu: “O halde sen onlara hatırlat. Sen ancak bir hatırlatıcısuı. Üzerlerine musallat bir zorba değilsin.” (el-Gâşiye, 88/21-22)

Daha sonra da ona, üzerlerine otorite kurma imkânını verdi, ona saltanat bahşetti, yeryüzünde O’nıın dinini hakim kıldı. et-Tartuşî der ki: İnsanlar dün­ya hayatlarında bu hususu hatırlamasalar dahî bu ahid insanlar için bağlayı­cıdır. Tıpkı hanımını boşadığına dair tanıklık edildiği halde bunu unutan kim­senin bu talakının o kimse hakkında geçerli oluşu gibi. [22]

  1. Küçükken Ölenlerin Durumu:

Küçükken ölen, ilk ahiddeki ikrarı dolayısıyla cennete girer, diyenler bu âyet-i kerimeyi delil göstermişlerdir. Ancak, akil baliğ olan kimseye bu ilk ah­din bir faydası olmaz. Bu görüşü benimseyen kimseler, müşriklerin çocuk­ları da cennettedir, derler. Bu hususta sahih olan görüş de budur. Bununla birlikte konu ile ilgili rivayetlerin farklılığı dolayısıyla mesele hakkında fark­lı görüşler ortaya atılmıştır. Sahih olan da bizim zikrettiğimizdir. İleride bu hususa dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Rum Sûresi’nde (30/30. âyet, 3. başlıkta) gelecektir. “et-Tezkire” adlı eserde de ele aldık.

Allah’a hamd olsun. [23]

  1. Adem Oğullarının Zürriyeti:

Yüce Allah’ın: Sırtlarından” kelimesi, yüce Allah’ın: Âdem oğulları” buyruğundan bedelİyu’1-İştimal’dir.

Âyetin laftzlan zürriyet almanın Adem oğullarından olmasını gerektirmek­tedir. Çünkü âyet-i kerimede lafız itibariyle Hz. Adem’den söz edilmemek­tedir. Buna göre bu söz dizisinin açıklaması şöyle olur: Hani Rabbin Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almıştı. Âyet-İ kerimede “Adem’in sır-tı”ndan söz edilmeyişi, hepsinin onun evlatları olduğunun ve ahid alındığı gün sırtından çıkartılmış olduklarının bilinmesinden dolayıdır. O bakımdan “Adem oğullarından” ifadesi dolayıstyla ayrıca “AdenV’den söz etmeye ge­rek kalmamıştır.

Zürrlyetlerini” kelimesini Kuleliler ve İbn Kesir, (zürriyet ke­limesini) tekil olarak ve “te” harfini de üstün olarak okumuşlardır. “Zürriyet” kelimesi tek kişi hakkında da çoğul hakkında da kullanılabilir. Nitekim yü­ce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabbim bana nezdinden çok temiz bir zürri­yet bağışla.” (Âl-i İmran, 3/38) Burada “zürriyet” kelimesi tekil için kullanıl­mıştır. Çünkü o, yüce Allah’tan kendisine bir çocuk bağışlanmasını dilemiş, Hz. Yahya’nın doğumu müjdesi kendisine verilmişti. Diğer taraftan kıraat âlim­leri yüce Allah’ın: “Âdem’in zürriyetinden…” (Meryem, 19/58) buyruğunda-ki “zürriyet” kelimesini icma ile tekil olarak okumuşlardır. Halbuki, Adem’in zürriyetinden daha çok zürriyeti olan kimse yoktur. “Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık {zürriyet idik)” (el-A’raf, 7/173.) buyruğundaki “zürri-yet” kelimesi ise çoğul için kullanılmıştır.

Diğerleri ise çoğul olarak; diye okumuşlardır. Çünkü zürriyet te­kil hakkında da kullanıldığından dolayı tekil için kullanılmayacak bir laftz ge­tirilmiş ve böylelikle kelimenin herhangi bir şekilde müşterek lafız olmak­tan kurtulup maksat olarak gözetilen manayı katıksız bir şekilde ifade ede­cek bir lafız kullanılmıştır ki, bu da “zürriyet” kelimesinin çoğul olarak gel­mesi ile olur. Çünkü Adem oğullarının sırtlarından birbiriyle müntenasip birbi­rinin ardı arkasına ve sayılarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemediği pek çok zürriyetler çıkartmıştır. İşte bu özelliği dolayısıyla buradaki “zürri­yet” kelimesini çoğul olarak okumuşlardır. [24]

  1. Allah’ın Rububiyeîini İkrar:

el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Evet, kim bir kötülük işler de…” (el-Bakara, 2/81) âyetini açıklarken “Evet” buyruğu ile ilgili yeterli izah­lar verilmişti. Oradaki açıklamalara başvurulabilir.

ile şekillerinde “Demeyesiniz diye” ile “Yahut… de­meyesiniz diye” buyruklarını Ebu Amr her iki yerde de (te yerine) “ya” ile (demesinler diye anlamında) ve böylelikle bu iki fiildeki zamirleri de daha önce sözü geçen gaip lafzı ile okumuştur. Daha önce sözü edilen lafız ise, yüce Allah’ın: “Kabbin Adem oğullarının sırtlarından zürriyetierîni almış ve onları kendilerine şahid tutup…” buyruğudur. Aynı şekilde “onlar da: Evet… demişlerdi” buyruğu da gaib lafzı ile gelmişlerdir.

Daha sonra gelen: “Biz de onlardan sonra gelen bir kuşak (zürriyet) İdik” buyruğu da: “Belki… diye” buyruğu da bu şekilde zaid olarak gelmiştir. O bakımdan Ebu Amr, buradaki iki fiili (demek fiillerini.) kendilerinden önce­ki lafızlara da sonraki lafızlara da uygun olarak gaib lafzıyla okumuştur. Di­ğerleri ise bu iki fiili “te” harfi ile (demeyesiniz anlamında) okumuşlardır. Bun­lar da daha önce yüce Allah’ın: “Ben sizin Kabbİniz değil miyim” buyruğun­daki hitap lafzına uygun okumuşlardır. Bu durumda “şahid olduk” ifadesi, meleklerin söylediği bir söz olur. İnsanlar: “Evet” deyince, melekler de: “şahid olduk…demeyesiniz diye” ile “yahut… demeyesiniz diye” demişlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun anlamı şudur: Adem oğullarının zürriyet-leri “evet” demekle yüce Allah’ın Rububiyetini ikrar etmiş oldular. Bunun üze­rine yüce Allah meleklere: Şahid olun diye buyurmuş, melekler de: Biz de sizin yüce Allah’ın Rububiyetini ikrar ettiğinize dair şahidlik ediyoruz, deme­yesiniz diye… yahut demeyesiniz diye demişler. Bu açıklama, Mücahid, ed-Dahhak ve es-Süddî’nîn görüşüdür.

İbn Abbas ile Ubey b. Kâ’b da şöyle demişlerdir: “Şahid olduk” buyru­ğu da Adem oğullarının sözlerindendir. İfadenin anlamı şöyle olur: Biz, Se­nin Rabbîmiz ve ilahımız olduğuna şahidlik ediyoruz. Yine İbn Abbas der ki: Yüce Allah, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı şahid tuttu. Buna gö­re; evet, biz birbirimize karşı şahidlik ettik dediler, demektir.

Eğer “şahid olduk” ifadesi meleklerin söylediği söz ise, bu durumda; “Evet” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Şayet Adem oğullarının sözlerin­den ise, üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz. Çünkü o takdirde; “… me…”; “Evef’den önce gelen; “Onlan kendilerine şahid tu­tup…” buyruğuna tealluk eder ki, “bunu demesinler diye” anlamını verir.

Mücahid, İbn Ömer’den, Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetferini tarağın baş­tan alınması gibi aldı ve onlara: Ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sordu. Onlar da: Evet (Rabbimizsin> dediler. Bunun üzerine melekler: Biz de… de-meyesiniz diye şahidiik ettik, dediler.[25]

Yani, biz.., demeyesiniz diye size karşı yüce Allah’ın Rububiyetini ikrar ettiğinize dair şahidlik ettik demektir. İşte bu açıklama, “demek” fiillerinin “te” harfi ile (yani muhatap sigasıyla) okunmalarına delil teşkil etmektedir.

Mekkî der ki: Anlamının doğruluğu dolayısıyla tercih edilen görüş de bu­dur. Çünkü cemaat (büyük çoğunluk) bu şekilde okumuştur.

Yüce Allah’ın: “Şahid olduk” buyruğunun, Allah’ın da meleklerin de birlikte söyledikleri söz olduğu söylenmiştir. Yani, biz sizin Allah’ın rububi­yetini ikrar ettiğinize şahidlik ettik. Bu açıklamayı Ebu Malik yapmıştır. Ay­rıca es-Süddî’den de rivayet edilmiştir. “Biz de onlardan sonra gelen bir ku­şaktık” yani, onlara uyduk demektir. “Şimdi o battla sapanların işledikle­ri yüzünden bizi helak mı edeceksin” ifadesi ise, sen böyle yapmamalısın demek isteyeceklerdir, demektir. Şu kadar var ki, tevhid hususunda mukal-lid’in ileri sürebileceği bir mazereti olmaz. [26]

  1. Sen onlara âyetlerimizi verdiğimi2 halde, onlardan sıyrılıp çık­mış, derken şeytanın kendisine uydurduğu ve sonunda az­gınlardan olmuş kimsenin haberini oku!

Kitap ehli Tevrat’tan öğrendikleri bir kıssayı zikretmektedir. Burada ken­disine “âyetlerin verildiği” kişinin tayini hususunda farklı görüşler vardır.

İbn Mes’üd ile İbn Abbas, bu kişinin Musa (a.s) döneminde yaşamış ve İs­rail oğullarından Bel’âm -Nâim de denilmektedir- b, Bâurâ olduğunu söyle­mişlerdir. Bu kişi baktığı vakit arşı görebilecek durumdaydı. İşte yüce Allah’ın: “Sen onlara âyetlerimizi verdiğimiz halde… kimsenin haberini oku” buy­ruğunda kastedilen odur.

Dikkat edilecek olursa “âyetimiz” denilmemiştir. Onun meclisinde söyle­diklerini yazan öğrencilere ail oniki bin mürekkep hokkası bulunurdu. Da­ha sonra bu kâinatın bir yaratıcısı olmadığına dair ilk kitap yazan kişi nok­tasına kadar geldi. Malik b. Dinar der ki: Bel’âm b. Bâurâ, imana davet et­mek üzere Medyen kiralına gönderildi. Medyen kiralı da ona birçok bağış­larda bulundu, iktalar verdi, onun dinine tabi olup, Hz. Musa’nın dinini de terk etti. işte bu âyet-i kerimeler onun hakkında nazil olmuştu.

el-Mu’temir b. Süleyman ise babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Bel’âm’a peygamberlik verilmişti. Bel’âm duası kabul edilir bir kimse idi.[27] Musa, zorbalarla döğüşmek üzere İsrailoğulları ile birlikte gelince, bu zor­balar Bel’âm b. Baura’dan Hz. Musa’ya beddua etmesini istediler. O da Hz. Musa’ya beddua etmek İsteyince, dili kendi adamlarına bedduaya döner ol­du. Bu husus kendisine söylenince, bu sefer: Duyduğunuz sözlerden başka­sını söylemeye gücüm yetmiyor dedi ve dili göğsüne kadar sarktı. Bunun üze­rine: Arlık dünya da ah/ret de elimden gitti. Geriye hile, aldatma ve tuzak­lardan başka elimde birşey kalmadı. Sizin için bazı hilekârlıklar yapacağım. Benim görüşüm odur ki, kızlarınız) onlara karşı çıkartınız. Şüphesiz Allah zi­naya buğz eder. Eğer bu işi yapacak olurlarsa onlar da helak olup giderler. Bel’âm’ın dediklerini yaptılar. İsrailoğullan zinaya başladı. Yüce Allah da üzer­lerine taunu gönderdi. Onlardan yetmiş bin kişi Öldü. Bu rivayeti tamamiy-le es-Sa’lebî ve başkaları zikretmiş bulunmaktadır.

Yine rivayet edildiğine göre Bel’âm b. Bâurâ Hz. Musa’nın zorbaların şeh­rine girmemesi için dua etti. Onun duası kabul olundu ve Hz. Musa Tiîı’de kaldı. Bunun üzerine Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim, biz hangi günalı sebe­biyle Tih’de kaldık? Yüce Allah, Bel’âm’ın bedduası sebebiyle deyince, Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim, onun bana bedduasını kabul buyurduğun gibi be­nim de ona bedduamı kabul buyur. Sonra da Hz. Musa yüce Allah’ın ismi azam bilgisini ondan alması için dua etti. Yüce Allah da BeFâm’ı içinde bu­lunduğu halden sıyırıp aldı.

Ebu Hamid el-Ğazzâlî de “Minhâcü’l-Ârifln” adlı eserinin son bölümle­rinde şöyle demektedir: Ariflerden kimisini şöyle derken dinledim: Pey­gamberlerden birisi, yüce Allah’a Bel’âm’ın durumu ve kendisine verilen bun­ca âyet ve kerametten sonra neden kovulduğunu sordu. Yüce Atlah şöyle bu­yurdu: Bir gün dahi Bana verdiklerime karşılık şükretmedi. Eğer bütün bun­lardan sonra bir defa olsun şükretmiş olsaydı ona verdiklerimi almazdım.

ikrime de şöyle demektedir: Bel’am peygamber idi ve ona kitap verilmiş­ti. Mücahid de şöyle demiştir: Bel’am’a peygamberlik verilmişti. Kavmi ona susması mukabilinde rüşvet vermişti. O da bu dediklerini yapmış ve bulun­dukları halde onları bırakmıştı.

e!-Maverdî ise şöyle demektedir: Ancak, bu doğru olamaz. Çünkü yüce Al­lah, taatini terkedip masiyetine yonelmeyeceğinİ bildiği kimselerden başka­sını peygamber olarak seçmez,

Abdullah b. Arar b. el-Âs ile Zeyd b. Eşlem ise şöyle derler: Bu âyet-İ ke­rime Sakifli Umeyye b. Ebi’s-Salt hakkında inmiştir. O, daha önce indirilmiş kitapları okumuş, yüce Allah’ın da o dönemlerde bir peygamber gönderece­ğini öğrenmiş, gönderilecek bu peygamberin kendisi olmasını temenni etmiş­ti. Fakat yüce Allah Muhammed (sav)’ı peygamber olarak gönderince onu kıs­kanmış ve onu inkâr etmişti. İşte Rasulullah (sav)’ın kendisi hakkında: “Şi­iri ile iman etmiş, fakat kalbiyle kâfir olmuştur”[28] dediği kişi odur.

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Bu âyet-i kerime Ebu Âmir b. Sayfî hak­kında nazil olmuştur. Bu kişi cahiliye döneminde rahiplerin giyindikleri kıl­dan elbiseler giyerdi. Ancak, Peygamber CsavVın peygamberliğini inkâr etti. Şöyle ki; Medine’de Peygamber (sav)’ın huzuruna girip şöyle dedi; Ey Mu­hammed, senin bu getirdiğin şey nedir? Hz. Peygamber: “Ben, İbrahim’in di­nini, hanif dinini getirdim.” O; ben de o din üzereyim deyince, Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Hayır, sen hanif dini üzere değilsin. Çünkü sen, ona o dinde olmayan şeyleri sokmuş bulunuyorsun.” Bunun üzerine Ebu Âmir şöyle dedi: Bizden kim yalan söylüyorsa Allah onu kovalanmış, kovulmuş ve tek başına canını alsın. Bunun üzerine Peygamber (sav) da: “Öyle olsun. Al­lah, bizden kim yalan söylüyorsa dediğin şekilde onun canını alsın.” O, bu sözleri söylerken Rasulullah (savVın Mekke’den çıkışına işaret etmek istiyor­du. Ebu Âmir de Şam’a çıkıp gitti, Kayser’e uğrayıp, münafıklara da şunu yaz­dı: Haydi hazırlıklarınızı yapınız. Ben, Kayser’in yanından size Muhammed’i Medine’den çıkartmak üzere bir ordu ile geleceğim. Ancak, Şam’da tek başına Öldü. îşter “Zarar vermek için… ve Allah’a ve Rasulüne harp açan kimseye de bekleyip gözetlemek için bir mescid edinenler…” (et-Tevbe, 9/107) âyeti onun hakkında nazil olmuştur ki, ileride et-Tevbe Sûresi’nde (be­lirtilen âyetin tefsiri 1. başlıkta) gelecektir.

İbn Abbas da bir rivayette şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime yaptığı tak­dirde kabul olunan, üç tane duası olan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Bu kişinin “el-Besus” adında bir hanımı vardı, bundan da bir oğlu olmuştu. Hanımı, senin kabul olunan üç duandan birisini bana ayır deyince, adam bi­risi senin için olsun, ne emredersin diye sorunca, hanımı şöyle demiş: Allah’a, beni, İsrailoğullan arasında en güzel kadın haline getirmesi için dua et, de­di. İsrailoğullan arasında kendisi kadar güzel bir kadın olmadığını anlayın­ca kocasından yüz çevirdi. O da bu sefer yüce Allah’a onu havlayan bir kö­pek haline dönüştürmesi için dua etti. Böylelikle o kadın hakkında iki du­ası gitti. Bunun üzerine kadının çocukları gelip şöyle dediler: Bizim bu işe tahammülümüz yok. Annemiz bir köpek oldu. Herkes ondan dolayı bizi ayıp­lamaktadır. Haydi, Allah’a önceki haline onu döndürmesi için dua et, dedi­ler. O da dua etti, yine eski haline döndü. Böylelikle üç duası da o kadın hak­kında gitmiş oldu. Ancak bilinci görüş daha meşhur ve çoğunluğun kabul et­tiği görüştür.

Ubade b. es-Samit der ki: Bu âyet-i kerime Kureyş hakkında inmiştir. Al­lah, kendilerine Muhammed (sav)’a indirmiş olduğu âyetlerini verdiği halde, onlar o âyetlerden sıyrılıp çıktılar ve onları kabul etmediler. îbn Abbas der ki: BeFam, zorbaların şehrinden idi. Yemenli olduğu da söylenmiştir.

“Onlardan sıyrılıp çıkmış” yanî, yüce Allah’ı bilmekten uzaklaşmıştı. Ya­ni, Allah ondan bilmiş olduğu ilimleri çekip almıştı. Hadis-i şerifte Peygam­ber (say)’ın söyle buyurduğu nakledilmektedir: “İlim iki türlüdür. Kimi ilim kalptedir. İşte fayda veren ilim odur. Kimi İlim de dil üzerindedir. İşte yüce Allah’ın Adem oğluna karşı delili de budur.”[29]

İşte, Bel’am ve benzerlerinin ilmi de bu kabildendir. Böyle bir ilimden Al­lah’a sığınır ve bize hakka ulaşma muvaffakiyetini ve tahkik üzere ölmeyi lüt­fetmesini dileriz.

Sıyrılıp çıkmak (el-İnsilâlı); çıkmak anlamındadır. Yılan gömlek (deri) de­ğiştirdiği vakit bu kökten gelen fiil kullanılır. Bunun, kalbedilmiş ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Yani, âyetler ondan sıyrılıp çıkmıştır.

“Şeytanın kendisine uydurduğu” yani, şeytanın kendisine eriştiği kim­se demektir. Mesela; “Kavme yetiştim” anlamındadır,

Bu âyetin yahudiler ve lı iristi yanlar hakkında indiği de söylenmiştir. On­lar Muhammed (sav)’in peygamber olarak gelmesini bekleyip durdular, ama sonra onu inkâr ederek kâfir oldular. [30]

  1. Eğer dileseydik, onu bunlar sebebiyle yükseltirdik. Fakat o ye­re mıhlandı ve nevasına uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bırakırsan da yine dilini uzatıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayan toplulukların durumu budur. Artık sen kıssayı anlat. Belki iyice düşünürler.
  2. Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmetmekte olanla­rın durumu ne kötüdür!

“Eğer dileseydik onu bunlar sebebiyle” yani, bu âyetlerle amel etmesi suretiyle “yükseltirdik.”

Burada kastedilen kişi Bel’am’dır. Yani, Biz dilemiş olsaydık isyan etme­den önce onun canını alır ve cennete yükseltirdik. “Fakat o, yere mıhlandı.”

İbn Cübeyr’le es-Süddî’den rivayete göre yere meyletti. Mücahid ise, ona mey­lederek huzur buldu. Yani, yerin lezzetlerine meyletti, orada huzuru aradı.

“Mıhlanmak” asıl anlamı itibariyle bir yerden ayrılmamak anla­mındadır. Bir kimse bir yerde ikamet edip oradan ayrılmayacak olursa, denilir. Şair Züheyr der ki:

el-Ğarkad’da bulunan ve senin uğradığın diyarlar kimlerindir?

Suyun üzerinden aktığı yerinden ayrılmayan kalıcı sert taştaki yazı gibi.”

Sanki bu buyrukta kastedilen anlam: O, yerin lezzetlerine bağlandı da on­lardan ayrılmadı şeklinde olduğundan “yere mıhlandı” ifadesi kullanıldı. Çün­kü dünya metaı yerin üzerindedir.

“Ve nevasına uydu” yani, şeytanın kendisine süslediklerinin ardından git­ti. Onun hevâsmın kâfirlerle birlikte olduğu söylendiği gibi; hanımının rıza­sına uydu diye de açıklanmıştır. Çünkü hanımı birtakım malları elde etme ar­zusuna kapılmıştı. O bakımdan onu Hz. Musa’ya beddua etmeye mecbur et­mişti.

“Artık onun durumu… bir köpeğin durumuna benzer” buyruğu müp-teda ve haberdir. “Üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan” buyruğu da şart ve cevaptır. Ve bu, ha! mahallindedir. Yani o, dilini sarkıtarak soluyan köpe­ğe benzer. Buyruğun anlamı şudur: O, tek bir isi devam ettirir, gider ve hiç-bİr masiyetten korkup çekinmez. Bu durumuyla o, köpeğe benzer. Çünkü kö­pek, her halükârda diiini sarkıtıp solur. İster onu kov, ister kovma. O yine böyledir.

İbn Cüreyc der ki: Köpek, yüreksiz bîr hayvandır. Onun üzerine gitsen de dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkılıp solur. İşte hidayeti terk ede­nin hali de böyledir. O korkaktır, yüreksizdir.

el-Kuteybî der ki: Dilini sarkıtıp soluyan herşey, ya çokça bitkin düştü­ğünden, yahut da susuz kaldığından dilini sarkıtıp solur. Ancak köpek böy­le değildir. O, yorgun ve bitkin halde iken de dilini sarkıtıp solur, rahatken de, hasta iken de, sağlıklı iken de, suya kanmışken de, susuzken de hep böy­le yapar. Allah onu âyetlerini yalanlayan kimselere misal vermiş ve şöyle bu­yurmuştur: Sen, böyle birisine öğüt versen de sapılır, onu bıraksan da sapı­tır. O, tıpkı bıraktığın zaman da dilini sarkıtıp soluyan, kovaladığın zaman da dilini sarkıtıp soluyan köpek gibidir, yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: “Siz, bunları doğru yala çağırsanız size uymazlar. Onları ça-ğırsanız da, susmuş olsanız da size karşı (tavırları) birdir.” Cel-A’raf, 7/193.)

el-Cevlıen der ki: Köpek, yorgunluktan, yahut susuzluktan dolayı dilini dışan çıkartacak olursa, denilir. Aynı şekilde insan da yorgunluktan bitkin düştüğü vakit, onun hakkında da bu tabir kullanıitr.

Yüce Allah’ın: “Üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan” buyruğuna ge­lince; çünkü sen, köpeğe hamle yapacak olursan havlar ve geri dönüp ka­çar. Onu bırakacak olursan, bu sefer o senin üzerine gelmeye kalkışır ve hav­lar. İster senin üzerine gelirken, ister senden kaçıp giderken kendisini yorar. Böyle bir durumda ise, susuzluktan dolayı dilini dışarı çıkartıp soluma hali onda görülür.

et-Tirmizî el-Hakim de “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde şöyle demektedir:

Böyle bir kimsenin yırtıcı hayvanlar arasında köpeğe benzetil iş sebebi, kö­peğin yüreksiz oluşundan dolayıdır. Onun dilini sarkıtarak soluması yürek-sizliğindendir. Diğer yırtıcı hayvanlar böyle değildir. Bundan dolayı onlar so­lumazlar. Köpeğin bu haline gelince; Adem (a.s) yer yüzüne indirilince, düş­man (şeytani onun bu haline sevindi, Bunun üzerine yırtıcı hayvanlara git­ti, o yırtıcı hayvanları Hz. Adem’in üzerine kışkırttı. Köpek yırtıcı hayvanlar arasında onun arkasından en hızlı koşanlardan olmuştu. Bunun üzerine Hz. Cebrail, Medyen’de Hz. Musa’ya verilen ve Allah’ın Hz. Musa’ya Firavun ve ileri gelenlerine karşı bir mucize olarak verdiği asayı indirdi. Bu asada bü­yük bir güç yaratılmıştı. Asa, cennette bulunan Mersin ağacındandı. Hz. Cebrail bunu, o gün Hz. Adem’e üzerine gelecek yırtıcı hayvanları onunla ko­valamak üzere vermiş ve rivayet olunduğuna göre ona, köpeğe yaklaşıp, eli­ni başı üzerine koymasını emretmiş idi. İşte bundan dolayı köpek Hz. Adem’e alışmış, fakat o asanın gücünden dolayı da yürekliliğini kaybetmiş­ti. Elini başının üzerine koyduğundan dolayı günümüze kadar Hz. Adem’e ve onun çocuklarına da alışmış ve böylelikle onun soyundan gelen Adem oğullarının koruyucularından birisi olmuştu. Eğitilip avcılık öğretilecek olur­sa, o da eğitilir ve kendisine öğretilenleri öğrenir. İşte yüce Allah’ın: “Allah’ın size öğrettiklerinden kendilerine öğreterek yetiştirdiğiniz…” (el-Mâide, 5/4) buyruğunda anlatılan budur.[31]

es-Süddî der ki: Bel’am, bundan sonra köpeğin dilini sarkıtıp soluması gi­bi dilini sarkıtıp solumaya başlamıştı.

Te’vil ilmini bilenlerin çoğunun görüşüne göre bu misal, kendisine Kur’ân verildiği halde gereğince amel etmeyen herkes hakkında umumidir. Bunun her münafık hakkında olduğu söylenmiş ise de birinci görüş daha sahihtir.

Mücalıİd, yüce Allah’ın: “Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sar­kıtıp soluyan, kendi haline bırakırsan da dilini sarkıtıp soluyan bir kö­peğin durumuna benzer” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Yanî sen, onun üzerine bineğinle, yahut ayağınla varacak olsan o dilini sarkıtıp solur, bıra­kacak olsan da aynı şekilde dilini sarkıtıp solur. İşte, Allah’ın Kitabını oku­yup ondaki hükümler gereğince amel etmeyenin durumu da böyledir.

Mücahid’den başkaları da der ki: Bu, en kötü bir benzetmedir. Çünkü o, böyle birisini nevasına kendisi adına lıiç bir zararı önleyemiyecek bir tevbe-yi sağlayamıyacak hale gelinceye kadar yenik düşmüştür, onu -üzerine ister varılsın, ister varılmasın- ebediyen dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğe benzet­miştir. Böyle bîr köpek, hiçbir şekilde dilini sarkıtıp solumaktan kendisini alıkoyamaz.

Şöyle de denilmiştir: Korkmadığı kişiye öncelikle saldırıp korkutmak, fa­kat daha sonra da en değersiz bir şeyi ele geçirmesi karşılığında bu serkeş­liğinin sükûn bulması köpeğin düyundandır. Allah, köpeği dine dair husus­larda rüşveti kabul ederek sonunda Rabbinin âyetlerinden sıyrılıp uzaklaşan kimseye bir misal olarak vermiştir.

Buna göre âyet-i kerime, üzerinde dikkatle düşünen kimseye şunu gös­termektedir: Hiçbir kimsenin ne ameline, ne de ilmine aldanmaması gerekir. Zira kişi sonunun ne olacağını bilemez.

Ayrıca bu âyet-i kerime bir hakkı ortadan kaldırmak, yahut değiştirmek üzere rüşvet almanın yasakhğına delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklama­lar, el-Maide Sûresi’nde (5/42. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerime, -açıkladığı bir delili bulunması hali dışında- alim bir kim­senin taklid edilmesini de yasaklamaktadır. Çünkü Şanı yüce Allah, böyle bir kimseye âyetlerini verdiği halde, onun bu âyetlerden sıynhp uzaklaştığını ha­ber vermektedir. O bakımdan aynı durumun başkasının başına da gelebile­ceğinden korkulması ve hiçbir alimin, delilini açıklamadıkça sözünün kabul edilmemesi gerekir.

Yüce Allah’ın: “İşte âyetlerimizi yalanlayan toplulukların durumu bu­dur. Artık sen kıssayı anlat. Belki İyice düşünürler. Âyetlerimizi yalanla­yarak kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür” buyrukla­rı da bütün kâfirlere dair verilmiş bîr örnektir.

Yüce Allah’ın: “Olanların durumu ne kötüdür” buyruğu ile benzer olarak; o şey ne -çirkindir anlamında- ne kötüdür! de­nilir, Burada fiil lazımdır (geçişsizdir). Şeklinde de gelir. O vakit, bu haliyle de geçişli (müteaddi) olur. Yani, onların örnekleri ne kadar çirkin ve kötüdür. İfadenin takdiri ise, Bu kimselerin mi­sali, misal olarak ne kötüdür! şeklinde olup, muzaf hazfedilmiş ve temyiz ol­mak üzere; Misali, durumu kelimesi de nasbeditmiştir.

el-Ahfeş der ki: Burada mecazi olarak durum (mesel) kavmin kendisi gi­bi İfade edilmiştir. Halbuki; Kavim (mealde…lar) kelimesi mübtedâ olarak, yahut da bir mübtedâ takdiri ile merfu’ olur. İfadenin takdiri de şöy­le olun Örnek olarak kötü olan örnek, o topluluğun misalidir. Ebu Alî de bu ifadeyi şöyle takdir etmiştir: Örnek olarak o toplumun örneği ne kadar kötüdür!

Âsim el-Cahderi ile el-A’meş, Kötü örnek o kavmin du­rumudur ki… diye; Örnek kelimesini, Ne kötüdür! dolayısıyla merfu’ olarak okumuşlardı. [32]

  1. Allah kime hidayet verirse o doğru yolu bulmuş olur. Kimi de saptırırsa onlar zarara uğrayanların ta kendileridirler.

Bu buyruğun anlamı daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerime, Kaderiye’nin görüşünü reddettiği gibi, “şanı yüce Allah bü­tün mükellefleri hidayete iletmiştir. Onun herhangi bir kimseyi saptırması ca­iz olamaz,” diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir. [33]

  1. Andolsun ki Biz, cehennem için cin ve İnsanlardan çok kim­seler yaratmışizdır. Onların kalpleri vardır, fakat bunlarla an­lamazlar. Gözleri vardır, fakat bunlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar, gafil olanların ta ken­dileridirler.

Yüce Allah, adaletinin gereği olarak cehenneme gidecek bir takım insan­lar yaratmış olduğunu haber vermekte, sonra da onların niteliklerini belirte­rek: “Onların kalpleri vardır fakat bunlarla anlamazlar” diye buyurmak­tadır, Yani onlar, hiçbir şey aniarruıyan kimseler ayarındadırlar. Çünkü onlar, kalplerinden yararlanmamakladırlar, Akıliarıyla ne bir sevabı kavramakta, ne de cezadan korkmaktadırlar.”Gözleri vardır, fakat bunlarla” hidayeti “gör­mezler.”

“Kulakları vardır, fakat bunlarla” verilen öğütleri “işitmezler.” Burada asıl maksat, el-Bakara Sûresi’nde de (2/18. ayetin tefsirinde) açıklamış oidu-ğumuz gibi, bütünüyle bu duyu organlarının idrak etmediklerini anlatmak de­ğildir.

“Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar.” Çün­kü, hayvanlar gibi, kendilerinin sevap kazanmalarına sebep teşkil edecek hiç­bir yolu izlemiyorlar. Yani onların bütün çabalan yemek ve içmekten ibaret­tir. Onlar, hayvanlardan da sapıktırlar. Çünkü hayvanlar kendi faydalarına ve zararlarına olan şeyleri görür ve sahiplerinin arkasından giderler. Kendileri ise böyle değildirler. Ata der ki: (Hayvanlar) Allah’ı tanır, kâfir ise Allah’ı tanımaz.

Şöyle de açıklanmıştır: (Hayvanlar) yüce Allah’a İtaatkârdır. Kâfir ise yü­ce Allah’a itaatkâr değildir.

“Onlar gafil olanların ta kendileridirler.” Yani, onlar düşünmeyi terk et­tiler, cennet ve cehennem hakkında düşünmekten yüz çevirdiler. [34]

  1. En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedin. Onlar, yap­makta olduklarının cezasını göreceklerdir.

Yüce Allah’ın: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin” buyruğuna dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız: [35]

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah: “En güzel isimler Allah’ındır, o halde O’na bunlarla dua edin” buyruğu üe ibadeti yalnızca Alİalı’a halis kılmayı, müşrik ve inkarcı­lardan uzak durmayı emretmektedir.

Mukattl ve ondan başka bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayet-i ke­rime, namazı esnasında Ya Rahman, Ya Rahim diyen müslüman bir kişi hakkında nazit olmuştur. Bunun üzerine Mekke müşriklerinden birisi şöyte demişti: Muhammed ve ashabı, bîr ve tek Rabbe ibadet ettiklerini iddia et­miyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki, iki Rabbe dua ediyor. Bunun üzerine Şanı yüce Allah: “En güzel isimler Allah’ındır, o halde O’na bunlarla dua edin” buyruğunu indirdi. [36]

  1. Yüce Allah’ın En Güzel İsimleri (el-Esmau’l-Hüsna):

Tirmizî ile İbnMace’nin Sünen’inde ve başkalarında Ebu Hureyre’nin Peygamber (sav)’dan naklettiği hadis yer almaktadır. Bu hadiste Peygamber (sav) yüce Allah’ın doksandokuz isminin bulunduğunu zikretmiştir. Bu kitaplar­da yer alan rivayetlerin birisinde bulunan bazı isimler diğerinde bulunmamaktadır.[37] Biz bu hususu “el-Kitabi’l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi’lHüsnâ” adlı ese­rimizde açıkladık.

İbn Atiyye, Tirmizî’nin rivayet ettiği hadisi zikrettikten sonra şöyle demek­tedir: Bu hadis mütevatir değildir. Ebu İsa (et-Tirmizî) onun hakkında: Bu, garip bir hadistir. Biz bunu ancak Safvan b. Salih yoluyla bilmekteyiz. O ise hadis ehline göre sika bir ravidir, demekle birlikte mütevatir değildir. Bu ha­disin mütevatir olan bölümü Hz. Peygamberin:

“Muhakkak Allah’ın doksan dokuz ismi, yani bir eksiği ile yüz ismi var­dır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer.” bölümüdür.[38]

Hadis-İ şerifteki “bunları ezberleyip sayabilirse” anlamındaki; Bunları sayabilir ve ezberleyip belliyebilirse demektir. Biz, sözünü ettiğimiz kitapta açıkladığımız gibi, başka şekilde de açıklamalar yapılmıştır. Ayrıca ora­da Tirmizî’nin rivayet ettiği hadisin sahih olduğunu belirtmiş ve bu isimler arasından hangisinin ittifakla Esma-İ Hüsnâ’dan kabul edildiğini, hangisi hak­kında görüş ayrılığı bulunduğunu önder İlim adamlarımızın kitaplarında tesbit edebildiğimiz kadarıyla ikiyüz isim civarında ismi sözkonusu ettik. Bu isimleri tayin etmeden önce de kitabın mukaddime bölümünde Esmai Hüs-na’nın hükümlerine dair otuziki fasıl da açıkladık. Bu hususta bilgi sahibi ol­mak isteyenler, orada da aynı konuda yazılmış diğer kitaplarda gerekli bil­gileri elde edebilirler. Doğruya muavaffak kılan Allahtır, O’ndan başka Rab yoktur. [39]

  1. İsim İle Müsemmâ Arasındaki İlişki:

Bu konuda ilim adamları isim ile müsemma hakkında farklı görüşlere sa­hiptirler. Biz, bu hususta ilim adamlarının görüşlerini “el-Kitabu’l-Esnâ” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. İbnü’l-Hassar der ki: Bu ayet-i keri­me de İsmin müsemma hakkında kullanıldığını gördüğümüz gibi; aynı şekil­de ismin tesmiye (yani ad verme) hakkında da kullanıldığına işaret vardır. Çünkü yüce Allah’ın: “Allah’ındır” buyruğu müsemmâ hakkında kul­lanılmıştır. Buna karşılık ” İsimler” buyruğu, “ism”in çoğulu olup tesmiyeler (adlar) hakkında kullanılmıştır. İşte bu da bizim söylediğimizin doğ­ruluğuna delildir. Buna karşılık yüce Allah’ın “O’na bunlarla dua edin” buyruğunda yer alan “O’na” zamiri, müsemma olan Şanı yüce Allah’a aittir ki, kendisine dua edilecek olan da O’dur. Buna karşılık “bunlarla” za­miri ise isimlere aittir. Bunlar da yüce Allah’a başkaları ile değil de kendile­riyle zikredilerek dua edildiği isimlerdir. Arap dilinin gerektirdiği budur. Ra-sulullah (sav)’ın: “Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im ve Ah-med’im…”[40] hadisi de bu kabildendir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/30. âyet 2. başlıkta) buna dair kısmen açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Hak ehlinin benimsediği görüşe göre isim, müsemmânın kendisidir. Ya­hut da ona taalluk eden bir sıfattır ve tesmiyenin kendisinden başkadır.

Îbnü’l-Arabî de yüce Allah’ın: “En güzel isimler Allah’ındır* buyruğuna dair açıklamalarda bulunurken şöyle demektedir: Bu hususta üç görüş var­dır. Kimi ilim adamımız şöyle demiştir: Bu buyrukta ismin müsemmânın ken­disi olduğuna delil vardır. Zira, ondan başkası olsaydı isimlerin yüce Allah’tan başkası hakkında da kullanılması gerekirdi. İkincisine gelince, başkaları da şöyle demektedir: Bundan kasıt, kullanılan isimlerdir. Yoksa, Şanı yüce Al­lah bir ve tektir, isimler ise çoğuldur. (Üçüncü görüş bu başlığın sonunda ge­lecektir).

Derim ki: İbn Atiyye’nin, Tefsirinde naklettiğine göre âyet-i kerimedeki “isimler” te’vil (tefsir) âlimlerinin icmaı ile “adlandırmalar” anlamındadır. Baş­ka anlam caiz değildir. Kadı Ebu Bekr ise “et-Temhid” adlı kitabında şöyle demektedir; Peygamber (sav)’ın: “Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Kim bun­ları ezberleyip bellerse cennete girer” buyııığunun te’vili şöyledir: Yani yü­ce Allah’a ait doksandokuz isimlendirme vardır. Bu hususta görüş ayrılığı yok­tur. Bunlar ise Şanı yüce Allah’ın çeşitli sıfatlara sahip oluşunu ortaya koyan ifadelerdir. Bu sıfatların kimisi bizatihi O’nun hakkıdır, kimisi ise, O’mın sa-hib olduğu bir sıfat dolayısıyla O’nun hakkıdır. Zatına ait isimlen ise, biza­tihi O’nu ifade eder. O’na ait bir sıfata taalluk eden isimleri ise, O’nun isim­leridir. Bunların bir kısmı da bizatihi sıfatlandır. Bir kısmı fiillerine ait sırat­lardır. İşte yüce Allah’ın; “En güzel İsimler Allah’ındır, o halde O’na bun­larla dua edin” yani, O’na verilen en güzel adlar O’nundur demektir.

Üçüncü görüşe gelince; onlardan başka bir takım kimseler ise “en güzel sıfatlar Allah’ındır” diye açıklamışlardır.[41]

  1. Allah’ın İsimlerinin “En Güzel” Diye Nitelendirilmesinin Sebebi:

Şanı yüce Allah’ın isimlerini “en güzel isimler” diye nitelendirmesi, bu isimlerin hem kulaklarda, hem de kalplerde güzel olmasından dolayıdır. Çimkü bu isimler O’nun tevhidine, lütf-u kerimine, cömertliğine, rahmetine, bol bol ihsanına delâlet etmektedir. “En güzel” kelimesi ise, Allah’ın isimlerine sıfat olarak gelmiş mastar bir kelimedir. Bununla birlikte; vez­ninde ın müennesi olarak kabul edilmesi de mümkündür. Nitekim, En büyük” kelimesinin; kelimesinin müennesi olduğu gibi. Bunların çoğulu ise, “En büyükler, en güzeller” şeklinde gelir, Birinci görüşe göre, akı! sahibi olmayan varlıkların sıfatında olduğu gibi, tekil olarak gelmiş olur. Nitekim yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: “…başka işler…” (Ta-Hâ, 20/18)” Ey dağlar, sizde onunla teşbih edin.” (Sebe’, 34/10″)[42]

  1. Allah’ın En Güzel İsimleriyle (el-EsmâÜ’l-Hüsna) Allah’a Dua Etmek:

“O halde O’na bunlarla dua edin.” Yani, O’riun isimlerini anarak O’ndan istekte bulunun. Her bir isim zikredilerek ona uygun isteklerde bulunulur. Mesela, ey Rahim, bana rahmet et. Ey Hakim, lehime hüküm ver. Ey Râzık (rızık veren) bana rızık ihsan et. Ey Hadi bana hidayet eyle. Ey Fettan benim lehime aç (hüküm ver). Ey Tevvab tevbenıi kabul buyur. Ve buna benzer şe­kilde dua edilir. Dua ederken umumi kapsamlı bir ismi zikretmek istersek, ey Malik bana rahmet buyur, ey Aziz lehine hüküm ver, ey Latif bana nzık ver denilir.

En geniş kapsamlı ismi zikrederek dua etmek istersek, ey Allah diye dua ederiz. Çünkü Aliah lafza-i celali bütün isimleri kapsar. Ancak, ey Rez­zak bana hidayet ver denilmez. Şu kadar var ki, ey Rezzak derken bana ha-yırı nasib et maksadı ile söylenilebilir. İbnü’l-Arabî der ki: İşte duanı bu şe­kilde düzenle ki, sen İhlâs edicilerden olasın.

el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, başhk ve devamında) duanın şartla­rı ile, yine bu sûrede (7/55. ayetin tefsirinde) duaya dair açıklamalar daiıa ön­ceden geçmiş bulunmakladır. Cenab-ı Allah’a lıanıd olsun. [43]

  1. Yüce Allah’ın Diğer İsimleri:

KÎadı Ebu Bekr b. el-Arabl, bunlann dışındaki isimleri de yüce Allah’ın isim­leri arasında saymıştır. Mutimmu Nurihî (nurunun tamamlayıcısı), Hayru’1-Vâ-risîn (mirasçıların hayırlısı), Hayııfl-Mâkİrîn (tuzaklara en güzel şekilde kar­şılık veren), Rabiu Selase (üçün dördüncüsü), Sadisu Hamse (beşin altıncı­sı), et-Tayyib, el-Muallim ve buna benzer isimler.

İbnü’l-Hassar der ki: Kadı Ebu Bckr Berracân’e uymuştur. Zira o, “en-Na-zif’i ve buna benzer kitapta da sünnette de varid olmamış başka bir takım isimleri de Esma-i Hüsnâ arasında zikretmiştir.

Derim ki: ibn Hassar’ın sözünü ettiği: “Kitapta da sünnette de varid olma­mış” ifadesi tanışılır. Zira Müslim’in SaiıiJı’inde et-Tayyib ismi varid olmuş­tur.[44] Tirmizî de “en-Nazîf (temiz, pâk)” adım rivayet etmiştir.[45]

İbn Abbas da Peygamber (sav)’ın duası esnasında şu şekilde dua ettiği­ni rivayet etmektedir: Rabbim, bana yardım et. Fakat bana karşı başkalarına yardım etme. Bana za­fer ver, takat bana karşı başkalarına zafer verme. Benim lehime mekreyle (baş­kalarının bana karşı hile ve tuzaklarını boşa çjkar), ama aleyhime mekr et­me (.başkalarının hile ve tuzakların! hakkımda başarılı kılma).” Ayrıca Tirmi­zî bu hadis hakkında: Hasen, sahih bir hadistir der.[46]

Buna göre dua esnasında ‘Ya hay rai makirin imkurlİ vela temkur aleyye… (ey başkalarıma hile ve tuzaklarını boşa çıkaranların en hayırlısı başkaları­nın bana hile ve tuzaklarını boşa çıkar, onların aleyhime kuracakları hile ve tuzakları başarılı kılma) diye dua etmek caiz olur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır,

Biz de “et-Tayyib ve en-NaziP isimlerini ve bunun dışında haberlerde ha­yırlı seleften nakledilmiş diğerlerini de (Hsmâ-i Hüsnâ’ya dair) kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz. Ayrıca yüce Allah’a isim olarak verilmesi ve kendi­siyle dua edilmesi caiz olan isimlerle, isim olarak verilmesi caiz olmakla bir­likte onlar anılarak dua edilmesi caiz olmayanları, ayrıca hem İsim olarak ve­rilmesi caiz olmayan, hem de zikredilerek dua edilmesi caiz olmayan isim­leri de eş-Şeyh Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’nin zikrettiklerine uygun olarak kaydet­tik. O eserimizde bütün bu hususlar yüce Allah’m izniyle sizin için açık se­çik ortaya çıkarıldı.

Yüce Allah’ın: “O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedir». Onlar yap­makta olduklarının cezasını göreceklerdir” buyruğuna dair açıklamaları­mızı cta iki başlık halinde sunacağız: [47]

  1. îlhad (Eğriliğe Sapmak):

Yüce Allah’ın: Eğriliğe sapanlar” kelimesindeki ilhâd, sapmak ve maksadı terketmek demektir, Mesela; Kişi dinde esas maksattan saptı, denilir. meyletmeyi ifade etmek için kullanılır. Ka­birde lahd da buradan gelmektedir. Çünkü lalıd, kabrin bir tarafında açılır.

Bu kelime diye de okunmuştur. Bir önceki okuyuşla beraber iki ayrı söyleyişi ifade ederler.

İlhâd (haktan eğriliğe sapmak) üç şekilde sözkonusu olur:

1- Müşriklerin yaptığı gibi Allah’ın isimlerinde değişiklik yapmak. Çünkü onlar, O’nun isimlerini alarak haktan meyledip bu isimleri putlarına ad ola­rak verdiler Mesela “el-Lât” kelimesini “Allah” lafza-İ celâlinden, “el-Uzzâ” is­mini “el-Aziz” isminden, “Menât” ismini “el-Mennân”dan türetmişlerdir. Bu açıklamaları İbn Abbas ve Katade yapmışlardır.

2- Bu isimlere fazlalıklar katmak suretiyle ilhâd.

3- Bu isimlerde noksanlıklar yapmak suretiyle1 ilhâd. Nitekim yüce Allah’ı isimlerinden başka isimlerle adlandırdıkları ve O’nu, fiillerinden olmayan bîr takım fiillerle zikrettikleri, buna benzer O’na yakışmayan başka hususlar ile dualar uyduran cahillerin yaptıkları böyle bir illıâddır.

İbnü’l-Arabî der ki: Bunlardan alabildiğine sakınmak gerekir. Sizden her­hangi bir kimse Allah’ın Kitabında ve beş hadis kitabında yer alan isimler­den başkasıyla asla dua etmesin. Sözkonusu bu beş kitap ise Buharı, Müs­lim, Tirmizî, Ebu Davud ve Nesaîdir. İslâmın üzerinde yükseldiği kitaplar bun­lardır. Musannef hadislerin aslını teşkil eden Mu vatta da bu hadis kitapların İçerisine girmiştir. Bunların dışındakiler! bir kenara bırakın. Sizden herhan­gi bir kimse de asla: Ben şu şu duayı seçiyorum, demesin. Çünkü, şüphesiz Allah onun için dua şeklini de seçmiş ve bu hususta Rasulünü (Allah’ın sa-lat ve selamı ona olsun) insanlara göndermiştir. [48]

  1. Allah’ın İsimlerine Birşeyler Katmanın ve Eksiltmenin Mahiyeti:

Allah’ın isimlerine birşeyler ilave etmek teşbihe yönelmek, birşeyler ek­siltmek İse Tatil’e yönelmektir. Şüphesiz müşebbihe (Allah’ı mahlukata ben­zetenler), yüce Allah’ı izin vermediği şekilde nitelemişlerdir. Muattile (tatil’e sapanlar) ise, Allah’ın kendisini vasfettiği sıfatlan kabul etmemişlerdir. Bu ba­kımdan, Ebl-i Hak şöyle demişlerdir: Bizim dinimiz iki yol arasındaki bir yol­dur. Ne teşbih, ne de tatil sözkonusudur.

eş-Şeyh Ebu’l-Hasen el-Buşenci’ye tevhide dair soru sorulunca şu ceva­bı vermiş: Diğer zatlara asla benzemeyen, bununla birlikte sıfatları da tatil olunmayan bir zatı kabul etmektir.

Yüce Allah’ın: “O’nun İsimlerinde eğriliğe sapanları terkedin” buyruğunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştin Onlan.terk ediniz, onlarla tar­tışmayınız, onlarla görüşmeyiniz.

Buna göre âyet-î kerime kıtal emriyle nesli edilmiştir. Bu açıklamaları da İbn Zeyd yapmıştır.

Bunun anlamının tehdit olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruk­larında olduğu gibi: “Yalnız olarak yarattığım kimseyi bana bırak!” (el-Müd-dessir, 74/11); “Bırak onları yesinler, faydalansınlar…” (el-Hıcı, 15/3) Âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü yüce Allah (bundan son­ra): “Onlar, yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir” diye buyurmak­tadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [49]

  1. Yarattıklarımızdan Öyle bir ümmet vardır ki, hakla yol göste­rirler ve onunla adaletle hükmederler.

Peygamber (sav)’ın da: “İşte onlar bu ümmettir” dediği; “Bu sizin İçindir. Allah, Musa’nın kavmine de onun benzerini vermişti” diye söylediği ve bu âyet-i kerimeyi okuyarak da: “Meryem oğlu İsa ininceye kadar şüphesiz be­nim ümmetimden iıak üzere bir topluluk bulunacaktır” dediği de rivayet edil­miştir.[50]

Böylelikle bu âyet-i kerime, Şanı yüce Allah’ın dünyayı hakka davet ede­cek davetçiler olmaksızın bırakmayacağına delildir. [51]

  1. Âyetlerimizi yalanlayanları Biz bilmeyecekleri yönden dere­ce derece helake yaklaştıracağız.

Yüce Allah, âyetlerini yalanlayan kimseleri derece derece azaba yaklaş­tıracağını haber vermektedir. İbn Abbas der ki: Bunlar, Mekkelilerdir.

İstidrâc (derece derece azaba yaklaştırmak) ise, tedricî oİarak, aşama aşa­ma azab İle yakalamaktır. Dere ise bir şeyi sarmak demektir. Bu anlamda; ” Onu dercettim, yani sardım” denilir. Ölü ke­fenlerine dercediîdi (sarıldı) tabiri de buradan gelmektedir. Bunun (.basamak anlamına gelen) “derece”den geldiği de söylenmiştir. Buna göre İstidrâc, mak­sada ulaşıncaya kadar basamak basamak çökertilmek anlamına gelir. ed-Dah-hâk der ki: Onlar, bize karşı yeni bir nıasiyet işledikçe Biz de onlara yeni bir nimet veririz.

Zunnun’a: Kulun kendisiyle aldatıldığı azamî şey nedir diye sorulunca, şu cevabı vermiş: Eltaf” ve kerametlerdir. Bundan dolayı yüce Allah: “Biz, bilme­yecekleri yönden derece derece helake yaklaştıracağız” diye buyurmuş­tur. Yani, Diz onlara nimetlerimizi bol bol verecek ve şükreimeyi onlara unut­turacağız. Bu anlamda şu beyitleri de zikretmişlerdir:

“Onlar güzelken sen de günler hakkında hüsn-ü zan besledin.

Ve kaderin getireceği kötülüklerden korkmadm

Seninle barışta geceler ve sen aldandın onlara

Halbuki gecelerin parlaklığı ile birlikte keder ortaya çıkar.” [52]

  1. Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki, Benim tuzağım pek çetindir.

“Ben onlara muhlet veririm” yani, onların süresini uzatır, onlara süre ta­nır, onların cezalandırılmalarını ertelerim. “Muhakkak ki Benim tuzağım pek çetindir” güçlüdür ve sağlamdır.

Çetin” kelimesinin aslı, den gelmektedir ki, bu da sırtta bu­lunan kaba ve kalın etlerdir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerime Kureyşlilerden Peygamber ile alay eden kimseler hakkında inmiştir. Atlah onlara bir süre mühlet verdikten son­ra bir gecede hepsini kahredip helak etti. Yüce Allah’ın: “Nihayet kendile­rine verilenler ile sevinip şımardıklarında onları ansızın tutup yakalayıverdi.” (el-En’âm, 6/44) buyruğa da buna benzemektedir. Bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden geçmiş İdi. [53]

  1. Arkadaşlarında hiçbir deliliğin olmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

“Düşünmediler mi” yani, Muhammed (sav)’ın kendilerine ge­tirdiği şeyler üzerinde düşünmediler mî? Burada vakıf yapmak güzeldir. Da­ha sonra yüce Allah: “Arkadaşlarında hiçbir deliliğin olmadığını…” diye buyurmaktadır. Bu ise onların: “Ey kendisine zikrin indirildiği kişi, mutla­ka sen bir delisin” (ei-Hicr, 15/6) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

Denildiğine göre bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Rasulullalı (sav) bir gece Safa tepesine çıkıp Kureyşlileri boy boy çağırdı. Onlara ey filan oğul­lan diye hitab ederek Allah’ın azab ve cezasından sakınmalarını söyledi. Bu­nun üzerine onlardan birisi; Sizin bu arkadaşınız elbetteki bir delidir. O, sa­baha kadar bağırıp durdu, demişti. [54]

185- Onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yakın olduğu İhtimaline hiç de bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?

Yüce Allah’ın; “Onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına… hiç de bak-

mazlar-mı?” buyruğuna dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [55]

  1. Tefekkür Amacıyla Bakmak:

Yüce Allah’ın: “Hiç de bakmazlar mı?” buyruğu, el-Bakara Sûresi’nde de açıkladığımız gibi O’nun kudretinin kemalini bilmek için Allah’ın âyetleri üze­rinde dikkatie düşünmekten yüzçevlrmelerinin hayret edilecek bir tutum ol­duğunu ortaya koymaktadır.

“Metekût: hükümdarlık” ise, mübalağa kiplerinden birisidir. Büyük mülk azametli mülk (ve hakimiyet) anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’âm 6/75) geçmiş bulunmaktadır. [56]

  1. Allah’a Taklidi İman Etmenin Hükmü:

Allah’ın âyetleri ürerinde düşünmenin ve Allahın yarattıklarından ibret al­manın vacip olduğunu kabul edenler bu âyet ile bu âyete benzeyen yüce Al­lah’ın: “De ki: Göklerde veyerde neler var bir bakın.,,” (Yunus, 10/101); “On­lar üstlerindeki göğe onu tıastl bina ettiğimize bakmadılar mı…” (.Kaf, 50/6); “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” (el-Gaşiye, 88/17); “Kendi nefislerinizde de (nice belgeler vardır) görmez misiniz?” (ez-Zariyet, 51/21) buyruklarını delil göstererek şöyle derler: Yüce Allah dü­şünmeyenleri yermekte ve onların sahib oldukları duyularla yararlanma im­kanlarının bulunmadığını belirterek: “Onların kalpleri vardır fakat bunlar­la anlamazlar…” (el-A’raf, 7/179) diye buyurmaktadır.

Düşünmek ve istidlalde bulunmak mı Öncelikli bir görevdir, yoksa kalp­te sahih olması için marifetin şart görülmediği, kalpte hasıl olan tasdik mi ön­celikli bir görevdir? Bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılğı vardır, el-Kadi (el-Bakillanî) ve başkaları görevlerin ilkinin düşünmek ve istidlal oldu­ğu görüşündedirler. Çünkü Şanı yüce Allah’ın bilmek zorunlu (ister istemez ve kendiliğinden hasıl olan) bir husus değildir. O, ancak düşünmek ve ken­disini tanımak için ortaya koymuş olduğu delillerle, istidlal ile bilinir. Nite­kim Buharî de Kitabında şöyle bir başlık açmakla bu kanaatte olduğuna işa­ret etmiştir; “Aziz ve celil olan Allah’ın: “Onun için bilkİ Allahtan başka hiç­bir ilah yoktur” (Muhammed, 47/19) buyruğu dolayısıyla ilmin, söz ve amelden önce geldiği.[57] Kadı der ki: Her kim Allah’ı bilen birisi değilse o cahildir. Onu bilmeyen ise kâfirdir.

İbn Rüşd “Mukaddimât”mda. şöyle demektedir: Ancak bu husus (deliller­den) acık seçik bir şekilde anlaşılan birşey değildir. Çünkü iman, kimi zaman yüce Allah’ın hidayet verdiği kimseler tarafından taklid yolu ile de elde edi­lebilir. Onun birden çok âyet-i kerimelerden birisi üzerinde ibretle düşünme­ye irşad etmesi suretiyle ilk anda ibret alması ile de husule gelebilir. (İbn Rüşd) der ki: el-Bâcî, düşünmek ve istidlal bu konudaki görevlerin birinci­sidir diyenlere karşı bütün çağlar boyunca müslümanlann, avam ve mukal­lit kimselere mü’min adını vermiş otamalarını delil göstermiş ve şöyle demiş­tir: Eğer bu görüşü ileri sürenlerin kanaatleri doğru olsaydı, ancak düşünme ve istidlale dair bilgiye s;ılıip olan kimselere mü’min demek doğru olabilirdi. Aynı şekilde eğer iman ancak düşünme ve istidlalden sonra sahih olsay­dı, kâfirlerin de müslümanlar tarafından mağlup edildikten sonra müslüman-lara sizin bizi öldürmeniz helal olamaz. Çünkü iman ancak düşünme ve is­tidlal ile sahih olacağı sizin dininizin bir parçasıdır. O halde düşünüp istid­lal edinceye kadar bizi erteleyiniz, derlerdi. Bu ise, o kimseleri küfürleri üze­re terketmek sonucunu ve düşünüp istidlal edinceye kadar öldürülmemele-ri gereği neticesini verir.

Derim ki: Bu hususta sahih olan budur. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Ben insanlarla la ilahe illallah deyinceye, bana ve benim getir­diklerime İman edinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yapacak olurlarsa benden kanlarını ve mallarım korumuş olurlar. Onun hakkı ile (so­rumlu tutulmaları hali) müstesna. Hesaplarını görmek ise Allah’a aittir.”[58]

İbnü’I-Munzir ise, “el-tşraf” adlı kitabında “imanın kemalinin niteliğine da­ir açıklamalar” diye bir başlık açmakta ve şöyle demektedir; İlim ehlinden olup kendisinden ilim bellenen herkes: Şahadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulüdür. Muhammed’in getirdiği herşey haktır. Ve İslâm dinine muhalif hertürlü din­den uzak olduğumu bildiririm, diyen bir kâfirin “eğer aklı başında ve baliğ ise” müslüman olacağını icma ile kabul etmişlerdir. Artık bundan sonra di­ninden dönüp küfrünü açığa vuracak olur ise, mürtedde uygulanması gere­ken şeyler onun hakkında da uygulanması gerekli bir mürted olur.

Ebu Hafs ez-Zincanî der ki: Hocamız Kadı Ebu Cafer Ahmed b. Muham­med es-Sİmmânî şöyle derdi: Görevlerin başı, Allah’a ve Rasulüne ve onun bütün getirdiklerine iman etmek, sonra da Şanı yüce Allah’ı bilip tanımaya götüren düşünme ve delillere bakıp araştırmadır. Buna göre onun kanaati açı­sından yüce Allah’a imanın vücubu Allah’ı bilmekten önce gelir. Devamla şöy­le der: Doğruya daha yakın insanlar hakkında daha bir şefkatli olan görüş budur. Çünkü insanların çoğunluğu marifetin, düşünmenin ve istidlalin ger­çeğini bilememektedirler. Eğer görevlerin ilki yüce Allah’ı bilip tanımaktır di­yecek olsak, bu çok büyük kalabalıkları ve çok sayıda kimseyi tekfir etme­ye götürür, cennete ancak belirli sayıdaki kimselerin girmesi sonucunu ve­rir. Bu ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü Rasulullah (sav) cennet ehlinin çoğun­luğunun kendi ümmetinden olacağını kati olarak ifade etmiş, diğer bütün pey­gamberlerin ümmetlerinin tek bir saf, kendi ümmetinin ise seksen saf olaca­ğını ifade etmiştir. Bu da gayet açıkça anlaşılan bir husustur. Bunun anlaşıl-mıyacak bir tarafı yoktur. Cenabı Allah’a hamd olsun. [59]

  1. Kelâmı Metodlarla Allafû Tanımak Zorunlu Değildir:

Kelamcıların önce ve sonra gelenlerinin (mütekaddimûn ve müteahhirû-nun) bazılarının kanaatine göre, yüce Allah’ı, kendilerinin-ortaya koymuş ol­duğu yollar ve kaydettikleri araştırmalar yoluyla bilmeyen kimsenin imanı sa­hih değildir ve böyle bir kimse kâfirdir. Ancak bu görüşe göre müslümanla-rın pek çoğunun tekfir edilmesi gerekir. Öncelikle de bunu diyen kişinin ata­larının, geçmişlerinin ve komşularının da tekfir edilmesiyle işe başlamak ge­rekir. Bu kanaatte olan kimseler, kendilerine bu şekilde itiraz edenlere de: Cehennemliklerin çokluğu dolayısıyla beni ayıplama, diye veya buna ben­zer cevap vermişlerdir.

Derim ki: Böyle bir görüş ancak Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünne­tini bilmeyen kimseden sadır olur. Çünkü bu sözü söyleyen kişi yüce Allah’ın geniş rahmetini kelamcılardan oldukça az bir azınlığa münhasır kılmış ve bun­lar kendilerinin dışında kalan müstümanlann genelini tekfir etme yoluna git­mişlerdir. Bu söz nerede, küçük abdestini bozmak için elbisesini bir kena­ra çekerek Peygamber (sav)’ın ashabı kendisini azarlayınca; Allah’ım bana ve Muhammed’e merhamet buyur, bizimle beraber de kimseye merhamet ey­leme! diyen bedevi araba Peygamber (sav)’in: “Andolsun sen geniş bir şeyi alabildiğine daralttın” sözü nerede? Ki, bunu Buharî, Tirmizî ve onların dı­şındaki hadis imamları rivayet etmişlerdir.[60]

Acaba bu bedevi arap yüce Allah’ı delil, burhan, hüccet ve beyan yolla­rıyla mı tanımıştı. Halbuki onun rahmeti herşeyi kuşatmıştır. Bunun gibi kim­seler hakkında ise mü’min oldukları şeklinde hüküm verilir. Hatta Peygam­ber (sav) İslama giren çok kimsenin şehadet kelimesini sözlü olarak söyle­mesiyle yetinmiştir. Hatta bu hususta işaret ile dahi yetinmiştir. Nitekim o, si­yahi cariyeye: “Allah nerede” diye sorunca, o da: Semada diye cevap vermiş­ti. Bu sefer, ben kimim diye sorunca, o da sen Allah’ın Rasulüsün, diye ce­vap verince, Hz. Peygamber de: “Bunu azad et, çünkü bu mü’min bir cari­yedir” demişti.[61]

Oysa, ortada düşünme ve istidlal diye birşey sözkonusu değildir. Aksine, Hz. Peygamber ilk andan itibaren böylelerinin iman sahibi olduklarına hü­küm vermiştir. Delil ve marifet yerine getirilmemiş olsa bile. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [62]

  1. İbretle Bakmanın Meşru Çerçevesi:

Aynı şekilde itikat konusunda tüysüz gençlerin ve kadınların güzel yüz­lerine bakmak ve bunlardan ibret almak da sözkonusu edilemez. Ebu’l-Fa-rac el-Cevzî der ki: Ebu’t-Tayyib Tahir b. Abdullah et-Taberî dedi ki: Bu se­mâ’ dinleyen kesim hakkında bana ulaştığına göre bunlar, semaa bir de tüy­süzlerin yüzüne bakmayı ilave ederler. Kimi zaman bunların bu tüysüzleri çe­şitli süs eşyalarıyla ve boyalı elbiselerle süsledikleri de olur. Bu yaptıkları ile bakmak ve ibret almak sureti ile Sani’in sanatına delil görüp imanlarını ar­tırmak maksadını güttüklerini de ileri sürerler. Bu ise hevâya tabi oluşun, ak­lı aldatmanın ve ilme muhalefet etmenin en ileri derecesidir.

Ebu’l-Farac der ki: İmam Ebu’1-Vefa b. Akil de der ki: Allah ancak nefsin kendisine meyletmediği, nevanın da ondan dolayı herhangi bir pay sahibi ola­madığı bir surete, hatta ve hatta şehvetin hiçbir şekilde karışmadığı ve be­raberinde lezzetin bulunmadığı bir surete bakmayı helal kılmıştır. Bundan do­layı yüce Allah bir kadını Peygamber olarak göndermemiştir. Kadını hakim, imam ve müezzin kılmamıştır. Bütün bunların sebebi ise, kadının şehvet ve fitne sebebi oluşundan dolayıdır. Ben, güzel suretlerden ibretler çıkartıyo­rum, diyenin yalancı olduğunu kabul ederiz. Her kim kendisinin bizden fark­lı bir tabiata sahip olmak suretiyle ayncalıklı olduğunu söyleyecek olursa, onu yalanlarız. Bunlar, olsa olsa bu iddiada bulunanlara şeytanın aldatmalarından ibarettir.

Kimi hikmet ehli şöyle der: Büyük âlemde her ne varsa, küçük âlemde de onun bir benzeri vardır. Bundan dolayı yüce Allah: “Şüphesiz biz insanı ah-sen-i takvimde yarattık” (et-Tin, 95/4) diye buyurmuştur. Bir başka yerde de: “Kendi nefislerinizde de (nice âyetler vardır) görmez misiniz?” (ez-Zâriyât, 51/21) diye buyurmaktadır. Biz, (küçük İle büyük alem arasındaki) bu ben­zerliğin benzeşme yönünü el-En’âm Sûresi’nin baş tarafında (6/2. âyetin tef­sirinde) açıklamış bulunuyoruz.

Aklı başında bir kimsenin kendi nefsine bakması ve hızlıca atılan bir su olduğu dönemden itibaren dosdoğru mükemmel bir yaratık haline gelince­ye kadarki yaratılışı üzerinde düşünmesi gerekir. Ona gıdalar ile destek ve­rilmekte, merhamet ile terbiye edilip beslenip büyütülmekte, güçlerini elde edinceye ve en güçlü dönemine ulaştırıhncaya kadar yumuşak bir şekilde mu­hafaza edilmektedir. Aynı kişi bakıyoruz ki, ben ben… demeye kalkışıyor ve henüz anılmaya değer bir şey olmadığı bir zamanın üzerinden geçmiş oldu­ğunu ve sonunda kabre gömüleceğini unutuveriyor.

Eğer bu yaptıklarından dolayı hasret duyacaksa (ki duyacaktır) yazıklar olsun ona! Yüce Allah: “Andolsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan ya­rattık. Sonra onu bir nutfe kılıp sağlam bir karargâhta yerleştirdik… Sonra da kıyamet gününde elbette diriltileceksiniz” (el-Mu’minûn, 23/12-16) di­ye buyurmaktadır.

O bakımdan o, kendisinin Rabbi bulunan mükellef bir kul olduğuna, ku­surlu hareket edecek olursa azab ile tehdit edilmiş bulunduğuna, eğer ken­disine verilen emirleri yerine getirecek olursa da Allah’ın sevap ve mükâfa­tını umacağına ibretle bakıp düşünsün de Mevlasına ibadete yönelsin. Çün­kü, her ne kadar o Mevlasını görmüyor ise de, O kendisini görmektedir. İn­sanlardan da hiçbir şekilde korkmasın. Çünkü Allah’tan korkması daha uy­gundur. Allah’ın kullarından herhangi bir kimseye karşı büyüklenmesin. Unutmasın ki, kendisi birtakım pisliklerden oluşmaktadır. Pislikler ile dolup taşmaktadır. Ve neticede Rabbine itaat ederse cennete gidecektir, aksi tak­dirde ateşe. İbnü’l-Arabî der ki: Hocalarımız kişinin bu ilmî nitelikleri ken­disinde toplayan şu hikmet dolu beyitler üzerinde dikkatte düşünmesini gü­zel görüyorlardı:

“Ebediyyen pisliği kendisiyle birlikte oturup kalkan kimse

Nasıl olur da büyüklenir, böbürlenir

O, o pisliktendir, ona doğru gitmektedir.

O pisliği onun hem kardeşi, hem onunla süt emenidir.

Küçülterek kendisini helaya davet eder de

O da ona boyun eğer.”

Yüce Allah’ın: “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye” buyruğu, kendisin­den önceki buyruğa atfedilmiştir. Yani, yüce Allah’ın yaratmış olduğu şeyle­re bakmazlar mı?

“Ve ecellerinin yakın olduğu İhtimaline…” Yani, yakınlaşmış olma ih­timali bulunan ecellerine de bakmazlar mı?

Bu buyruk da kendisinden önceki buyruğa atfedilmiş ve cer mahallinde-dir. İbn Abbas der ki: Yüce Allah burada ecellerinin yaklaşmış olmasıyla Be­dir günü ile Uhud gününü kastetmektedir.

“Altık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” Muhammed (sav)’ın ge­tirmiş olduğu Kur’an’dan başka neyi tasdik edecekler?

Buradaki “bu” anlamındaki zamirin “ecePe ait olduğu da söylenmiştir. Yani: Onlar ecellerinin gelişinden sonra imanın fayda vermeyeceği zamanda ar­tık hangi söze inanacaklardır? Çünkü âlıiret teklif yurdu değildir. [63]

  1. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek olmaz. Ve O, bunları taşkınlıkları İçinde şaşkın bir halde birakıverir.

Yüce Allah onların yüz çevirmelerinin, Allah’ın onlan saptırmış olmala­rının sebebine bağlı olduğunu beyan etmektedir. Bu da Kaderiye’nin görü­şünü reddetmektedir.

“Ve O, bunları taşkınlıkları içinde” anlamındaki; ‘isti­naf (.yeni bir cümle başı) olarak ref malıallindedir. Yoktur “dak i “fe” ile ondan sonraki buyruklar mahalline hamledilerek cezm ile de okunmuş­tur. “Şaşkın bir halde yani, hayretler içerisinde bırakır, şeklinde açıklandığı gibi onları tereddüt İçerisinde bırakır, diye de açıklanmıştır. el-Bakara Sûre-si’nin baş tarafında (2/15. âyetin tefsirinde) yeteri kadar açıklanmış bulun­maktadır.[64]

  1. Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: “Onun bilgisi yalnız Rabbimin yanındadır. Onun vaktini ken­disinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır bas­mıştır. O size ancak ansızın gelir.” Sanki onu biliyormuşsun da onu sana sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah nezdindedir. Fakat İnsanların çoğu bilmezler.”

Yüce Allah’ın: “Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar* me­alindeki buyrukta yer alan; “Ne zaman” kelimesi; za­man soru edatıdır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ne zaman ihtiyacımı göreceksin, ne zaman

Bunun gerçekleştirilebileceği bir zaman, görmüyor musun?”

Yahudiler, Peygamber (sav)’a: Eğer sen gerçekten bir peygamber isen bi­ze kıyametin ne zaman kopacağını bildir, diyorlardı. Bunu, aşın inkârları do­layısıyla müşriklerin söylediği de rivayet edilmektedir.

“Gelip çatacağı” ise, Sibeveyh’e göre rnübteda olarak ref mahal-lindedir. Haberi ise, “( jü): Ne zaman” lafzıdır. Bu da fetha üzere mebni bir zarfdır. Mebni oluş sebebi ise istifham anlamı ihtiva etmesinden dolayıdır.

“Gelip çatacağı” kelimesi, “mim” harfi ötreli olarak; ‘dan gelmektedir ki, Allah onun için ne vakit tesbit etmiştir? anlamına gelir. Yani ne zaman sebat bulacak (gelip çatacak) dır. Bu da ne zaman vukua gelecektir, demektir. “Mim” harfi üstün okunursa; ‘den gelir. Bu da se­bat buldu ve durdu manalarına gelir. Nitekim “Yerlerinde sabit kazanlar…” (es-Sebe1, 34/13) buyruğundaki “sabit” anlamında olan kelime de buradan gelmektedir. Katade de böyle açıklamıştır.

“De ki onun bilgisi yalnız Rabbimİn yanındadır” buyruğu müpteda ve haberdir. Yani, ona dair bilgiyi kimse açıklamış değildir. Böylelikle kul, her zaman için dikkatli ve uyanık olsun diye.

“Onun vaktini” yani zamanını “kendisinden başkası açıklayamaz” or­taya çıkaramaz.

Âyet-i kerimedeki “açıklamak” anlamım veren; bir şeyi açığa çı­karmak, izhar etmek demektir. Bir kimsenin bana açıklayıp izah ettiği her­hangi bir haberi anlatmak üzere; “Filan kişi haberi bana açıkladı, izhar etti,” denilir.

“Göklerde ve yerde ağır basmıştır” yani, ona dair bilgi, göklerde ve yer­de bulunanlara gizli kalmıştır. Gizli kalan her bir bilgi kalbe ağır gelir. Şöy­le de açıklanmıştır: O kıyametin gelişi, göklerde ve yerde bulunanlar için bü­yük bir iştir. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir.

İbn Cüreyc ile es-Süddî derler ki: Onun nitelikleri (bir nüshaya göre; vu­kua gelmesi) göklerde ve yerde bulunanlar için çok büyük bir iştir. Katade ve başkaları da şöyle demektedir: Azameti dolayısıyla gökler ve yer o bilgi­yi taşıyamaz. Çünkü, o takdirde sema çatlar, yıldızlar dağılır ve denizler de çekilirdi. Kıyamete dair soru sormak, ağır bir şeydir, anlamına geldiği de söy­lenmiştir.

“O siste ancak ansızın gelir.” Buradaki “ansızın” anlamındaki; ke­limesi, hal mahallinde mastardır.

“Sanki onu biliyormuşsun da onu sana sorarlar.” Sanki sen onu biliyor ve ona dair sorunun cevabını bilen birisiymişsin de (onlar da sana soruyor­lar) anlamındadır. İbn Faris der ki: (Âyet-i kerimede geçen) el-Hafiy, bir şe­yi bilen kimse demektir. Aynı zamanda bu kelime soru sormakta ileriye gi­den, son noktaya kadar devam ettiren anlamına da gelir. el-A’şâ der ki:

“Eğer benim hakkımda soru soracak olursan şunu bil ki,

el-A’şâ hakkında nice soru soran kimse var ki, onun nerelere çıktığım çok iyi bilir,”

Meselâ; tabiri, hem soru sormakta, hem de istek­te bulunmakta ileriye gitti, anlamına gelir.

Soru soran, bilen anlamında ismi fail; ise ism-i faile çok­luk anlamını kazandırır.

Muhammed b. Yezid der ki: Yani onlar, sen onun (kıyamet) hakkında ıs­rarla soru soran birisiymişsin gibi gelip sana soru soruyorlar. O, bu açıkla­masıyla ifadede bir takdim ve tehir olmadığı kanaatine sahip olduğunu or­taya koymaktadır.

İbn Abbas ve başkaları ise şöyle derler: Buradaki ifadede bir takdim ve te­hir vardır. Yani: Onlar sana kıyamet hakkında, sen onların soru sormaların­dan, sana karşı iyi davranmalarından memnun oluyormuşçasına gelip soru­yorlar. Çünkü onlar, şöyle demişlerdi: Bizimle senin aranda bir akrabalık var­dır. Haydi bize gizliden gizliye şu kıyametin kopacağı vakti söyleyiver.

“Ete ki: Onun İlmi ancak Allah’ın nezdindedir. Fakat İnsanların çoğu bil­mezler.” Burada “bilmezler” İfadesi, bir tekrar değildir. Çünkü, bundan ön­ceki bilgi kıyametin kopuşu ile ilgili bilgiye dairdir, diğeri ise, kıyametin kün-hünü bilmeye dairdir. [65]

  1. De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fay­da sağlayabilirim, ne de bîr zarar. Eğer, gaybı bilseydim elbet­te daha çok hayır yapardım. Bana hiçbir fenalık dokunmamış-tır. Ben, ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluluğu müjde­leyenim.”

Yüce Allah’ın: “De ki: Ben, kendim için… ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar.” Yani, kendim için herhangi bir fayda sağlamak imkânına da sahip değilim, herhangi bir zaran önlemek imkânına da sahip değilim. Na­sıl olur da kıyametin kopacağı saatin bilgisine sahip olabilirim ki?

Şöyle de açıklanmıştır: Ben kendimi hidayete iletmek imkanına da sahip değilim, dalâleti önlemek imkanına da sahip değilim.

“Allah’ın dilediğinden başka” anlamındaki istisna dolayı­sıyla nasb mahallindedir, Yani: Allah’ın dilediği kadar kendime fayda sağla­yabilirim ve O’nun bana imkan verdiğine göre ben kötülüğü önleyebilirim. Sibeveyh şu mısraı nakletmektedir:

“(Bu zaman) insanlara neyi istiyorsa yapabiliyor.”

“Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapardım.” Yani, eğer yü­ce Allah’ın bana bildirmeden Önce neyi istediğini bilmiş olsaydım, şüphesiz onu yapardım.

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer ben, savaşta ne zaman zafere ulaşacağımı bil­miş olsaydım, o vakit savaşır ve böylelikle yenik düşürülmezdim.

İbn Abbas da şöyle açıklamıştır: Eğer ben hangi yılın veriminin kıt olaca­ğını bilseydim, bolluk zamanından bana yetecek kadarını hazırlardım.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer ben hangi malın ticarette çok satılacağını bilmiş olsaydım, o malı alıcısının olmadığı zamanlarda satın alırdım.

Bir başka görüşe göre de anlam şöyledir: Eğer ben ne zaman öleceğimi bilseydim, çokça salih amel işlerdim. Bu açıklama da el-Hasen ve İbn Cü-reye’den nakledilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre: Şayet ben gaybı bilmiş olsaydım, gayba dair ba­na ne sorulursa onu cevaplandırırdım.

Bütün bu açıklamalar bu buyruk ile rnurad edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bana hiç bir fenalık dokunmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluluğu müjdeleyenim” anlamındaki buyruk, yeni bir cümle (istinaO’dır. Yani, bende delilik yoktur, Çünkü onlar Hz. Peygamberin deli ol­duğunu söylemişlerdi.

Bu buyruğun önceki buyruk ile alakalı olduğu (istinaf olmadığı) da söy­lenmiştir. Yani: Eğer ben gaybı bilmiş olsaydım, bana hiçbir kötülük dokun­maz ve ben kendimi o kötülüklere karşı korurdum. Bu anlama yüce Allah’ın: “Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluluğu müjdeleyenim” buy­ruğu da delil teşkil etmektedir. [66]

  1. Sizi tek bîr candan yaratan, ondan da kendisinde sükûn bul­sun diye eşini yaratan O’dur. Eşini örtüp bürüyünce hafif bü­yük yüklendi. Bununla gider gelirdi. Nihayet ağırlaşırca, her ikisi de Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Eğer bize salih bir çocuk verirsen muhakak ki şükredenlerden oluruz.”
  2. Onlara salih bir evlat verince, kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında O’na ortaklar koşmaya başladılar. Allah onların or­tak koştuklarından yücedir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [67]

İ. İnsanın Yaratılması:

Yüce Allah’ın: “Sizi tek bir candan yaratan… O’dur” buyruğunda geçen “tek bîr candan” kasıt müfessirlerin çoğunluğuna göre Hz. Adem’dir.

“Ondan da kendisinde sükûn bulsun” yani, onunla teselli bulsun, huzur bulsun “diye eşini yaratan” yani Havva’yı yaratan “O’dur.” Bu yaratma cennette olmuştu. Daha sonra her İkisinin de cennetten indirilişinden son­ra dünyada meydana gelen bir başka durumu sözkonusu ederek şöyle bu­yurmaktadır:

“Eşînl örtüp bürüyünce.” Bu ifade cimadan kinayedir. “(Eşi) hafif bir yük yüklendi.” Karında yahut ağaç dalında bulunan her bir yükü anlatmak üze­re “ha” harfi üstün olmak üzere; denilir. Eğer bu yük sırtın üzerinde, yahut başın üzerinde bulunacak olursa “ha” harfi esreli olur. Yakub ise, hur­ma ağacının meyve yükünü anlatmak için; şeklinde “ha” harfinin es­reli okunacağını nakletmiştir. Ebu Said es-Sîrafîde der ki: Kadının “gebelik” yükü hakkında “ha” harfi hem esreli, hem üstün kullanılır. Bunun üstün oku­nuşu; kadının yükünün görünmeyişi dolayısıyladır. Esreli okunuşu da bine­ğin sırtındaki yük gibi ortaya çıktığı içindir.

aynı lamanda hamle yapmak, hücum etmek anlamındaki; ‘ın da mastarıdır.

“Bununla gider, gelirdi.” Yani, taşıdığı meni ile gider gelirdi. Bu da bu hafif yük ile gider gelirdi anlamındadır. Yani, gider, gelir, döner, dolaşırdı. Ağırlaşıncaya kadar o yük dolayısıyla herhangi bir sıkıntı çekmezdi. Bu açıklamalar el-Hasen, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, onun hamileliği devam eder gider demek­tir. O takdirde bu maklub bir ifadedir. Nitekim; “Ben başlığı başıma geçirdim,” demek de bunu benzer.

Abdullah b. Ömer ise, “mim” harfinden sonra “elif ilavesiyle ve “ra” har­fini de şeddesiz olarak; şeklinde gidip gelişi ve tasarrufu ifade eden fiilinden kabul etmiştir. İbn Abbas ile Yahya b. Ya’mer ise; şeklinde şüphe ve tereddüt anlamındaki; gelen bir fiil olarak okumuş­lardır. Yani, bu halinden şüpheye düşerek, acaba bu bir hamilelik midir, yok­sa bir hastalık mıdır? Veya buna benzer kanaatlere sahip olarak tereddüde düş­tü, anlamındadır. [68]

  1. Hamileliğin Sebep Olduğu Bazı Endişeler:

Yüce Allah’ın: “Nihayet ağırlaşırca” buyruğu, taşıdığı yük ağır olunca de­mektir. Ağırlaşmaya başlayınca anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Her ikisi de Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler…” buyruğunda yer alan; “Her ikisi de dua. ettiler” zamiri, Adem ile Havva’ya aittir. Bu âyet-i kerime ile İlgili kıssalarda gelen rivayetler de bu görüşe göre anlaşı­lır. Buna göre Hz. Havva ilk hamile kaldığı sırada bunun ne olduğunu bile­memiştir. Bu da; ” (Hamile kaldığı şey hakkında) şüpheye düştü” şeklinde okuyanların kıraatini pekiştirir.

Bundan dolayı da telaşlanraıştı. İblis onu etkilemenin de yolunu bulmuş oldu. el-Kelbî der ki: İblis, ilk hamile kaldığı sırada, ağırlaşmaya başiadığın-da Hz. Havva’ya bir adam suretinde görünüp: Bu karnındaki nedir? diye sor­muş, o da: Bilmiyorum diye cevap verince; bu sefer İblis: Ben bunun bir hay­van olacağından korkarım, demiş. Havva bunu Hz. Adem’e söyleyince, her ikisi de bundan dolayı bir üzüntüye boğuldular. Daha sonra İblis tekrar Hz. Havva’ya görünerek şöyle dedi: Bu doğacak kişinin Allah nezdinde bir yeri olacaktır. Eğer ben Allah’a dua edecek olursam sen de bir insan doğurursan ona benim adımı verecek misin? Havva: Evet deyince, bu sefer ben Allah’a dua edeceğim dedi. Hz. Havva doğum yaptığında İblis gelip: Ona benim adımı ver demişti. Bu sefer: Senin adın nedir diye sorunca, o da: Benim adım el-Haris’tir cevabını vermişti. Eğer ona gerçek adım söylemiş olsaydı, onu tanıyacaktı.

Bunun üzerine Havva ona Abdulharis adını verdi. Buna benzer zayıf ha­disler Tirmİzî ve başkalarında zikredilmektedir.[69] İsrailiyatta sağlam olmayan pek çok şeyler de vardır. Kalbi olan herhangi bir kimse bunlara itibar etmez. Çünkü Hz. Adem ile Hz. Havva’yı, O Allah İle çok aldatıcı (İblis) aldatmış ise de şunu bilmek gerekir ki, -bu hususlar satır satır yazıya geçirilmiş olmakla birlikte- mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz. Rasulullah (sav) da şöyle buyurmuştur: “(İblis) onları iki defa aldattı. Bir defasında cennette, bir de­fasında da yeryüzünde aldatmıştır.”[70] Bu görüş ise, es-Sülemi’nin (bundan son­ra gelecek olan ve “… mı eş koşuyorlar” anlamındaki kelimenin) “te” har­fi ile; “mı eş koşuyorsunuz?” (7/191) kıraati ile desteklenmiştir.

“Salih bir çocuk” hilkati düzgün ve yerli yerinde bir çocuk demektir. “On­lara salih bir evlat verince kendilerine verdiği bu çocuk (hakkında) O’na ortak koşmaya başladılar.” İlim adamları burada Hz. Adem ile Hz. Havva’ya izafe edilen şirki açıklamak hususunda farklı görüşlere sahiptir ki, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir. [71]

  1. Bu Âyet-i Kerimede Sozkonusu Edilen “Şirk’in Mahiyeti:

Müfessirler derler ki; Burada sözü edilen şirk, sadece isim vermek ve sı­fatta bir şirkti. Yoksa ibadet ve rububiyet hususunda bir şirk değildi. Meanî ehli[72]’derler ki: Adem ile Havva çocuklarına “Abdulharis” adını vermekle “et-Haris”in Rableri olduğu kanaatine sahip olmuş değillerdir. Onlar bu ismi ver­mekle Haris’in çocuğun kurtuluşuna sebep teşkil edeceği maksadını gütmüş­lerdi. O bakımdan bir kimsenin kendisine misafirinin kölesi adını verecek olur ise, misafiri kendisinin rabbi olduğu anlamında değil, ona itaat etmesi anlamında kullanılır. Nitekim Hatim şöyle demiştir:

“Ve şüpheaiz ki ben yanımda bulunduğu sürece misafirin abdiyim (kuluyum) Ve esasen kulların özelliklerinden bende bundan başka bir özellik de yoktur.’

Bir grup da bunu şöyle açıklamıştır: Buradaki ortak koşma, cins olarak Adem oğullarına racidir ve Hz. Adem’in zürriyetmden olan müşriklerin du­rumunu açıklamaktadır. Kabul edilmesi gereken görüş de budur. Buna gö­re “Ona ortaklar koşmaya başladılar” ifadesi, kâfir olan erkek koca ile di­şi kastedilmektedir. Yani, bununla anlatılmak istenen kâfir olan İki cinstir. Bu­na da: “Allah onların ortak koştuklarından yücedir” buyruğundaki ortak koşma fiilinin tesniye olarak değil de çoğul olarak gelmesi delil teşkil etmek­tedir ki, bu da güzel bir açıklamadır.

Yüce Allah’ın: “Sizi tek bir candan” yani, tek bir şekil ve nitelikten “ya­ratan, ondan da” yani, onun cinsinden de “kendisinde sükûn bulsun diye eşini yaratan O’dur. Eşini örtüp bürüyünce” yani, her iki cins bir araya ge­lince demektir, Bu görüşe göre âyet-i kerimede Hz. Adem ile Hz, Hav­va’dan söz edilmemektedir.

İşte karı kocaya salih, yani onların istedikleri gibi sağlıklı, eli ayağı düz­gün bir çocuk verince, bu sefer onu İslâm fıtratından şirke yöneltirler. Nite­kim müşriklerin yaptığı da budur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Her doğan mutlaka İslâm fıtratı -bîr rivayette de İslâm milleti (yani dini)- üze­re doğar. (Sonra) anne ve babası onu yahudi, hiristiyan veya mecusi yapar­lar. “[73]

İkfime der ki: Âyet-i kerime özel olarak Adem hakkında değildir. Yüce Al­lah bu âyet-i kerimeyi Adem’den sonra bütün insanlar hakkında umumi bir buyruk olarak indirmiştir. el-Huseyn b. el-Fadl da der ki: Bu görüş nazar eh­linin daha çok hoşuna gider. Çünkü birinci görüşte yüce Allah’ın peygam­beri Hz. Adem’e çok büyük bir iş izafe edilmektedir.

Medineliler ile Asım ise, “Ortaklar” kelimesini tekil olarak; “Ortak” diye okumuşlardır. Ebu Amr ve diğer Kûfeliler İse, Ortak’ı “fualâ” veznine benzer olmak üzere çoğul okumuşlardır. el-Ahfeş Said ise birinci okuyuşu kabul etmez. Oysa bu muzafın hazfı takdirine göre sa­hih bir kıraattir. Yani; “Ona bunu ortak koştular” anlamın­da olur. Tıpkı yüce Allah’ın: “Ve o kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) (buyruğu­nun; o kasaba halkına sor anlamında) olduğu gibi. Buna göre bu tekil ile kı­raat: Onlar O’na ortaklar koştular, şeklinde çoğul anlamına gelir. [74]

  1. Hamilelik Bir Hastalık mıdır ve Hamilelik Halindeki Mali Tasarrufların Hükmü:

Âyet-i kerime hamileliğin de bir hastalık olduğunu göstermektedir. İbnü’l-Kasım ve Yahya, Malîk’ten şöyle dediğini rivayet ederler: Hamileliğin ilk dö­nemi bir kolaylık ve bir sevinçtir. Son dönemi ise hastalıklardan bir hasta­lıktır. İşte Malik’in söylediği: “Hastalıklardan bir hastalıktır” ifadesi yüce Al­lah’ın: “Rablerl olan Allah’a şöyle dua ettiler” buyruğundan anlaşılmakta­dır. Yine hamile kalan kadınlardaki bu durum müşahade ile görülüp tesbit edilebilen bir haldir. Bu işin büyüklüğü ve sıkıntıların ağırlığı dolayısıyla ha-dis-i şerifte de varid olduğu gibi hamile kadının ölümü şehidlik olarak de­ğerlendirilmiştir.[75]

Bu husus, âyet-i kerimenin zahirinden de sabit olduğuna göre, hamilenin durumu, fiilleri itibariyle hastanın durumu ile aynı olur. Çeşidi bölgelerde­ki ilim adamlarına göre ise, hasta olan bir kişi eğer malından bağışta bulu­nacak ve bazılarını kayıracak olursa, bu tasarrufu mirasının üçte birinde ge­çerli olur. Ebu Hanife ve Şafiî derler ki: Böyle bir hüküm, hamile hakkında doğum sancılarının başlamış olması halinde sözkonusu olur. Bundan önce ise, öyle bir hüküm sözkonusu olmaz.

Onlar bu görüşlerine hamileliğin bir âdet olduğu ve çoğunlukla bunun se­lâmetle sonuçlandığını delil gösterirler. Biz ise deriz ki: Hastalıkların çoğun­luğu da esenlikle sonuçlanır, diğer taraftan hasta olmayan da ölebilir. [76]

  1. Hamile île İlgili Mahkeme Hükümleri ve Bâin Talakla Boşanmış Hamileye Ricat Yapmak:

Malik der ki: Hamileliği üzerinden altı ay geçmiş olan bir kadının malı hakkındaki hükümleri ancak mahnın üçte birinde caizdir.

Bir kimse hamile olan hanımını bâin bir talak ile boşayacak olup da ha­mileliği üzerinden altı ay geçecek olursa ve kocası da ona ricatte bulunmak isterse böyle bir hakkı yoktur. Çünkü böyle bir kadın hastadır. Hasta bir ka­dını nikahlamak ise sahih değildir. [77]

  1. Savaşa Katılanın Malî Tasarruflarının Hükmü:

Yahya der ki: Malik’i, savaşta bulunan kişi hakkında şöyle derken dinle­dim: Bir kimse safta savaşmak üzere yürüyecek olur İse, onun kendi malı hak­kında -üçte biri müstesna- tasarrufta bulunması caiz değildir. Böyle bir kim­se hamile kadın ve ölmesinden korkulan hasta gibidir. Bu hali devam ettiği sürece de hükmü budur. Kısas uygulanmak için öldürülmek üzere hapsedi­len kimsenin hükmü de bunun gibidir.

Ancak bu hususta Ebu Hanife, Şafiî ve başkaları farklı kanaate sahiptir­ler. İbnü’l-Arabî ise şöyle demektedir: Sen meseleyi gereği gibi kapsamlı bir şekilde kavrayacak olursan, öldürülmek üzere hapsedilen bir kimsenin ha­linin hastanın halinden daha ağır olduğunda şüphen kalmaz. Böyle bir şe­yi kabul etmemek ise nazar (akli düşünme ve kıyas) açısından bir gaflettir. Çünkü ölümün sebebi her ikisi hakkında da mevcuttur. Nasıl ki hastalık ölüm için bir sebepse, yüce Allah da (savaşın da bir sebep olduğunu beyan etmek üzere) şöyle buyurmaktadır: “Andolsunki siz, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyorsunuz. İşte siz bakıp dururken onu gördünüz.” (Âl-i İmran, 3/143) Şair Ruveyşed et-Taî de şöyle demektedir:

“Ey bineğini ileri süren süvari!

Sor Esedoğullarma; nedir bu bağırıp çağrışmalar?

De ki onlara: Özür dilemek için çabuk davranın ve bir söz arayın ki,

Sizi temize çıkaracak; çünkü ölümün kendisiyim ben.”

Savaşın ölüm sebeplerinden birisi olduğunun delilleri arasında yüce Al­lah’ın şu buyruğu da zikredilebilir: “Hani onlar üstünüzden ve altınızdan gel­mişlerdi. O zaman gözler yılıp yana kaymış, kalpler gırtlaklara kadar var-mtşiı…”(el-Ahzâb, 33/10-11)

Şam yüce Allah bu müthiş halde iken düşmanlara karşı mukavemet gös­terip her iki kesimin birbirlerine yakınlaşmış olmalarını, kalplerin gırtlaklara kadar gelip dayanması, Allah hakkında kötü zanlar beslenmesi, kalplerin büyük bir sarsıntı geçirmesi noktasına geldiklerini haber verdiği halde, na­sıl olur da Şafiî ve Ebu Hanife böyle bir sıkıntılının ancak mübâreze (teke tek çarpışma) halinde sözkonusu olduğunu söyleyebilirler. Acaba hastanın du­rumu böyle şiddetli ve sıkıntılı mıdır? Bu hususta insaflı bir kimsenin hiçbir şüphesi olmaz. İtikadında sebat sahibi olan, Allah yolunda hakkıyla cihad eden, Allah Rasulüne O’nun âyet ve mucizelerine tanıklık eden kimseler hak­kında böyle iken, ya bizim hakkımızda ne söylenebilir. [78]

  1. Dehşet ve Fırtına Zamanlarında Deniz Yolculuğu Yapanın Hükmü:

İlim adamlarımız korkulu ve fırtınalı zamanlarında denizde yolculuk ya­pan kişinin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Acaba böyle bir kim­se sağlıklı kişi hükmünde midir, yoksa hamile kadın hükmünde midir? İbnü’I-Kasım der .ki: Böyle bir kimsenin hükmü sağlıklı kimsenin hükmü gibidir.

İbn Vehb ile Eşheb İse, böyle bir kimse hamileliği üzerinden altı ay geç­miş hamile kadın hükmündedir, Kadı Ebu Muhammed de der ki: İbn Vehb . ile Eşheb’in görüşleri kıyasa daha uygundur. Çünkü tıpkı hamilenin yükünün ağırlaşması gibi böyle bir halde de deniz yolculuğu insanın hayatı açısından tehlikeli bir haldir.

İbnü’l-Arabî de şöyle demektedir: İbnü’l-Kasım deniz yolculuğu yapma­dı. O, hatta denizde su üstünde birşey bile görmüş değildir. Şanı yüce Allah’ın biricik fail olduğunu, O’nunla birlikte hiçbir failin bulunmadığını kesinlikle bilip inanmak İsteyen, sebeplerin güçsüz olduğuna inanıp gerçek anlamda tevekkülü elde etmek, işlerini tam anlamıyla Allah’a havale etmek noktası­na gelmek isteyen, denizde yolculuk yapsın. [79]

  1. Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar?
  2. Halbuki bunlar, kendilerine hiçbir şekilde yardım edemeyecek­leri gibi kendi kendilerine bile yardım edemezler.

“Kendileri yaratılmış oldukları halde” yani, putların kendileri Allah ta­rafından yaratılmışken “hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar?” Hiçbir şey yaratamayan şeylere mi tapıyorlar?

Burada putlar hakkında (akıllı varlıklar için kullanılan çoğul şekli olan) “vav” ve “nun” ile çoğul yapılarak; Yaratılmış oldukları halde” diye kullanılması onlara tapınanlann, putların fayda ya da zarar verebilecek­lerine inanmalarından Ötürüdür. Böylelikle putlar da insanlar gibi kabul edilmektedir. Nitekim yüce Allah’ın:

Ve hepsi de- bir yörün­gede yüzerler” (Yasin, 3Ğ/40) buyruğu ile;” Ey karın­calar yuvalarınıza girin” (en-Neml, 27/18) buyrukları da bu şekildedir.

“Halbuki bunlar” yani putlar “kendilerine hiçbir şekilde yardım ede­meyecekleri gibi, kendi kendilerine bile yardım edemezler.” Yani putlar ne başkalarına yardım edebilirler, ne de kendileri adına başkalarından inti­kam alabilirler. [80]

193- Siz bunları doğru yola çağırsamz size uymazlar. Onları çağır-sanız da susmuş olsaoıı da size karşı birdir.

Yüce Allah’ın: “Siz bunları doğru yola çağırsanız size uymazlar” buyru­ğu ile ilgili olarak el-Ahfeş şunları söylemektedir: Yani siz, putları doğru yo­la, hidayete çağıracak olsanız onlar size uymazlar.

“Onları çağırsanız da, susmuş olsanız da size karşı birdir” buyruğu ile ilgili oiarak Ahmed b. Yalıya şöyle demektedir: Bu buyruğun böyle gelme­si âyet sonu oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah’ın: “Susmuş ol­sanız da” diye buyurup (aynı manada olmakla birlikte) bunun yerine: dememiş olmasını kastetmektedir. Çünkü Sibeveyh’e göre bu iki kelime aynı anlama gelmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyet-i kerimeden maksat, yüce Allah’ın ilminde iman etmeyecekleri ezelden beri takdir edilmiş olanlardır. Burada; “Si­ze uymazlar” kelimesi hem (“te” harfi) şeddeli hem de şeddesiz olarak okunmuştur, aynı anlama gelen İki ayrı söyleyiştir.

Kimi dilciler ise şeddesiz olarak; kelimesi, arkasından gittiği halde ona yetişmedi, anlamındadır; şeddeli olarak; ise, arkasından gidip ona yetişmesini anlatmak için kullanılır demişlerdir. [81]

  1. Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz sizin gibi kullardır. Şayet doğru iseniz haydi onları çağırın da’size karşılık versin­ler.
  2. Onların kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı var? Yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var? Yoksa kendileriyle gördük­leri gözleri mi, yahut kendileriyle işittikleri kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın, sonra hana tuzak kurun ve hana göz açtırmayın.
  3. Şüphesiz benim velim, o Kitabı indiren Allah’tır ve O salihle-ri veli edinir.

“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz s i/.in gibi kullardır” buyru­ğu ile putlara ibadet hususunda onlara karşı delil getirerek tartışmaktadır.

“Taptıklarınız” anlamında olmakla birlikte, ilah diye kendileri­ni çağırdığınız diye de açıklanmıştır. Putlara “kullar” diye ad verilmesi, on­ların da Allah’ın mülkiyetinde ve O’nun emirlerine boyun eğen varlıklar ol­duklarından dolayıdır.

el-Hasen der ki: Yani, putlar da sizin gibi yaratılmışlardır. Müşrikler, put­ların fayda ve zarar verebileceklerine inandıklarından ötürü, yüce Allah, o putlan’da onların kanaatleri doğrultusunda insan farzederek: “Haydi onla­rı çağırın” diye buyurmakta ve putlar hakkında kullanılması gereken dişi za­mir değil de erkekler için kullanılan zamiri kullanmaktadır. Ayrıca onlar hak­kında “kullar” tabirini kullandığı gibi ” Şüphesiz… lar” diye erkek­ler için kullanılan ism-i mevsulu kullanmış, dişiler için öngörülen; ism-i mevsûlunu kullanmamıştır, “Onları çağırın” buyruğu ise, haydi onlar­dan fayda verip zarar sağlamalarını isteyin, demektir.

“Şayet doğru iseniz… size karşılık versinler.” Putlara ibadetin fayda ve­receği hususundaki iddianızda doğru iseniz, sizin İsteklerinizi kabul etsinler. İbn Abbas der ki: “Onları çağırın” ifadesi, onlara ibadet edin anlamındadır.

Daha sonra yüce AHah, onlau azarlayarak ve akıllarının bayağılığını or­taya koyarak şöyle buyurmaktadır: “Onların kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı var? Yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var? Yoksa kendi­leriyle gördükleri gözleri mi, yahut kendileriyle işittikleri kulakları mı var…” Yani siz onlardan daha üstün olduğunuz halde nasıl olur da onlara iba­det ediyorsunuz? Bu ifadeden maksat onların cahilliklerini açığa vurmaktır. Çünkü mabud, azalara sahip olmakla vasfedilir. Said b. Cübeyr ” Allah’ı bırakıp da taptıklarınız şüphe­siz sizin gibi kullardır” buyruğunu ” Allah’ı bırakıp taptıklarınız ancak sizin gibi kullardır” şeklinde; ‘ın hemzesini esreli olarak -iki sakinin yanyana gelişinden dolayı- şeklinde, buna karşılık ” Kullar” kelimesini tenvin ile; “sizin gibi” kelimesini de nasb ile okumuştur. Bu okuyuşa göre buyruğun anlamı şöyle olur: Allah’tan baş­ka kendilerine dua ettiğiniz putlar ancak sizin gibi kullardır. Yani onlar, taş ve keresteden ibarettir. Ve siz böyle yapmakla kendisinden daha üstün ol­duğunuz şeylere ibadet etmektesiniz.

en-Nehhâs der kî: Ancak bu, şu üç sebepten dolayı okunmaması gereken bir kıraattir:

1- Evvela çok büyük çoğunluğun kıraatine muhaliftir.

2- Sibeveyh, edatı gayet olumsuzluk edatının anlamı veriyor ise, haberini ref ile okumayı tercih eder ve şöyle der: Zeyd gitmi­yor” Çünkü; ‘in ameli zayıftır. da onun anlamında (olumsuzluk ifa­de eden) bir edattır. O takdirde ondan daha zayıf olur.

3- el-Kisaî, (oj)’ın Arap dilinde ondan sonra olumlu bir İfade olmadıkça; olumsuz edatı anlamında lıemen hemen kullanılmadığını ileri sürmüş­tür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kâfir­ler ancak bir aldanış içerisindedirler.” (el-Mülk, 67/20)

“da size karşılık versinler” buyruğunda aslolan (“fe” har-fındert sonra gelen) “lam” harfinin esreli gelmesidir. Ancak ağırlığı dolayısıy­la esre hazfedilmiştir. Diğer taraftan ifadede de bir hazf olduğu söylenmiş­tir. Yani, eğer siz onların ilah oldukları hususundaki iddianızda doğru söy­leyen kimseler İseniz, sizin isteklerinize uyuncaya kadar haydi onlara dua edin, onlar da sizin isteklerinizi kabul etsinler,

Ebu Cafer ve Şeybe “Yoksa kendileriyle tuttukları elle­ri mi var” buyruğundaki “ti” harfini (esreli değil de) ötreli okumuşlardır. Bu da bir şivedir. Et, ayak ve kulak ise, raüennes kelimelerdir ve bunların küçült­me isimleri sonlarına “he” (yuvarlak “te”) getirilerek yaptlır. Ancak; “El” kelimesinde küçültme ismi yapılırken bir “ya” ilave edilir, aslına döndürüle­rek iki “ya” da bir araya geldiğinden dolayı şeddeli olarak; “elceğiz” de­nilir.

Yüce Allah’ın: “De ki: Ortaklarınızı” yani putlarındı “çağırın. Sonra ba­na” siz ve o putlar bir arada “tuzak kurun ve bana göz açtırmayın” yani be­ni hiç sonraya bırakmayın, ertelemeyin.

“Bana tuzak kurun” kelimesinin aslı şeklindedir. “Nun” lıarfindeki esre, “ya” harfine delâlet ettiğinden dolayı hazfedilmiştir. ” Ve bana göz açtırmayın” kelimesi de aynı şekildedir.

Tuzak” diye meali verilen “keyd” kelimesi hile anlamına geldiği gibi sa­vaş anlamına da gelir. Mesela; “Gazaya çıktı ama savaşmadı,” denilir.

“Şüphesiz benim velim o Kitabı İndiren Allah’tır.” Yani, bana yardım et­meyi, beni korumayı üzerine alan gerçek dostum Allah’tır. Birşeyin velisi, onu koruyan, ona gelecek zararı önleyen kimse demektir. “Kİtap”dan kasıt ise Kur’an-ı Kerİm’dir.

“Ve O, salilıleri veli edinir.” Yani, onları koruyan O’dur.

Müslim’in Sahih’inde Amr b. el-Âs’dan dedi ki: Ben Rasulullah (sav)’ı giz­li değil de açıktan açığa yüksek sesle şöyle buyururken dinledim: “Haberi­niz olsun ki, Ebu -filan kimseyi kastediyor- nın ailesi artık benim velilerim değildirler. Benim velim ancak Allah’tır ve salih mü’minlerdir.”[82]

el-Ahfeş der ki: Şüphesiz benim velim o kita­bı indiren Allah’tır” buyruğu, Şüphesiz Allah’ın velisi o Kitabı indirendir” diye de okunmuştur ki, burada Allah’ın velisi ile kastedilen Hz. Cebrail olur. en-Nehlıâs der ki: Bu, Âsim el-Cahderî’nin kıra­atidir. Ancak birinci kıraat daha açık anlaşılan bir kıraattir. Çünkü: “Ve O, sa-lihleri veli edinir” buyruğu ondan sonra gelmektedir. [83]

  1. Sizin O’ndan başka taptıklarınızın, size de kendilerine de yar­dım etmeye güçleri yetmez.
  2. Onları hidayete çağırsanız duymazlar. Onları sana bakarken görürsün, halbuki onlar görmezler.

Yüce Allah: “Sizin O’ndan başka taptıklarınızın” İfadesinin burada tek­rarlanması, onların tapındıkları şeylerin fayda sağlayamadığını, zarar vereme­diğini açıklamak içindir.

“Onları hidayete çağırsanız” şart, “duymazlar” ise bu şartın cevabıdır. “Onları… görürsün” yeni bir cümledir. “Sana bakar” anlamındaki ifade de hal mahallindedir. Kastedilenler de putlardır.

Bakmak (en-Nazar); kendisine bakılana doğru gözleri açmaktır. Yani sen onları sana bakarmış gibi görürsün.

Bu putlar görmeyen cansızlar oldukları halde fiilin sonunda onlar İçin (akıl­lılar hakkında kullanılan) “vav” ile çoğul yapılarak haber veriliş sebebi ise, ha­berin aklı eren varlıkların yaptıkları fiillerden birisi kullanılarak zikredilişin-den dolayıdır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu putların mücevherattan yapılmış göz­leri vardır. O bakımdan “onları sana bakar görürsün” diye buyuruImuştur.

Burada kastedilenlerin müşrikler oldukları da söylenmiştir. Onların, gör­mediklerini haber vermek suretiyle görme organlarından yararlanmadıkları­nı anlatmaktadır. [84]

199- Sen, af yolunu tut. Urf ile emret, cahillerden de yüzçevir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [85]

  1. Kapsamlı Bir Âyet:

Bu âyet-i kerime üç kelimeden (.emirden) meydana gelmektedir. Emir ve yasaklara dair şeriatın bütün kaidelerini İhtiva etmektedîr.

Yüce Allah’ın: “Sen af yolunu tut” buyruğunun kapsamına, akrabalık bağ­larını kesenlerin bağlarını gözetmek, günah ve suç işleyenleri affetmek, mü’minlere karşı yumuşak davranmak ve buna benzer Allah’a itaat edenle­rin ahlâkını kapsar.

“Urf ile emret” buyruğunun kapsamına da akrabalık bağlarını gözetmek, helal ve haram hususunda Allah’tan korkmak, gözleri haramdan korumak, ebedilik yurduna da hazırlıklı olmak girmektedir.

“Cahillerden de yüzçevir” buyruğu ile ilme sarılma teşvik edilmekte, za­limlerden yüzçevirip bayağı kimselerle tartışma seviyesine düşmemek, cahil ve ahmakların konumuna inmemek… ve buna benzer güzel ahlak ve doğ­ru fiilleri de teşvik etmektedir.

Derim ki: Bu hususların geniş bir şekilde açıklanmaya ihtiyacı vardır. Ra-sulullah (sav) bunları Cabir b. Süleym’e topluca ifade etmiştir. Cabir b. Süleym Ebu Cüreyh der ki: Genç deveme bindim, sonra da Mekke’ye gittim. Ra-sululİah (sav)’i aradım. Mescid’in kapısında devemi çöktürdüm. Bana Rasulullah (sav’)’ı gösterdiler. Üzerinde kırmızı yollu çizgileri bulunan yünden bir aba bulunduğu halde onu otururken buldum. Ey Allah’ın Rasulü selam sa­na dedim. O da: “Sana da selam” diye buyurdu.

Dedim ki: Biz çöl halkı olan bir dereceye kadar da sert ve katı bir toplu­luğuz. O bakımdan Allah’ın bana kendileri vasıtasıyla fayda sağlayacağı bir takım sözler öğret. Hz. Peygamber bana üç defa: “Yaklaş” dedi, ben de yak­laştım. Şöyle buyurdu: “Az önce söylediğini bana bir daha tekrar et.” Ben de ona söylediklerimi tekrarlayınca, şöyle buyurdu:

“Allah’tan kork ve maruftan hiçbir şeyi hafif görme. Kardeşinin karşısına güler bir yüzle çıkman, kovandan su isteyenin kabına boşaltman, bir kimse sende olup olmadığını bir şeyi sözkonusu ederek, sana hakaret edecek olursa, sen ona kendisinde olduğunu bildiğin bir şeyi sözkonusu ederek ha­karet etme. Şüphesiz bundan dolayı yüce Allah senin için bir ecir, ona bir ve­bal yazacaktır. Yüce Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu hiçbir şeye de sövme-melisin.” Ebu Cureyh der ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki artık bun­dan sonra ne bir koyuna, ne bir deveye sövdüm. Bunu Ebu Bekr el-Bezzar Müsnedinde bu manada rivayet etmiştir.[86]

Ebu Said el-Makburî babasından, o, Ebu Hureyre’den rivayetine göre Pey­gamber (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz mallarınızı, bütün insanlara (onları memnun etmek İçin) yetiştiremezsiniz. Ama onları güzel yüzle karşılayabi­lir ve güzel ahlakla davranabilirsiniz.”[87]

İbn ez-Zübeyr der ki: Allah bu âyet-i kerimeyi ancak insanların ahlakını güzelleştirmek için bildirmiştir.

Buharı de Hişarn b. Urve’den, o, babasından, o da Abdullah b. ez-Zü-beyr’den, yüce Allah’ın: “Sen af yolunu tut, urf ile emret” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Allah bu âyeti ancak insanların ahlâkına dair İndirmiştir.[88]

Süfyan b. Uyeyne de eş-Şa’bî’den şöyle dediğini nakleder: Cebrail, Pey­gamber (sav)’a indi. Peygamber (sav) ona: “Bu ne ey Cebrail” diye sorunca, o da şöyle dedi: “Ben de bilmiyorum, âlime sorayım.” Bir rivayette ise: “Ben de bilemiyorum, Rabbime sorayım” demiş. Bunun üzerine gidip bir sü­re sonra gelince şöyle demiş: “Şüphesiz yüce Allah sana, haksızlık edeni af­fetmeni, seni mahrum bırakana vermeni, seninle bağını koparanların bağı­nı gözetmeni emretmektedir. “[89] Şairlerden birisi de bu hususları nazım ha­linde şöyiece dile getirmektedir:

“Ahlâkın üstün değerleri üç hususta toplanır

Bunlar kimde kemale ererse işte feta (merd) odur

Mahrum bırakman gereken kimseye birşeyler vermen

Bağını kesmen gerekeni gözetmen ve haksızlık edeni de affetmen.”

Cafer es-Sadık der ki: Yüce Allah Peygamberine, bu âyet-i kerimede ah­lâkın üstün değerlerine bağlanmayı emretmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu âyet-i kerimeden daha çok ahlakın üstün değerlerini bir arada toplayıp ifade eden başka bir âyet-i kerime yoktur. Nitekim Hz. Peygamber de şöyle buyurmuş­tur: “Ben ancak ahlâkın üstün değerlerini tamamlamak üzere gönderil­dim.”[90] Şair de şöyle demektedir:

“Bütün durumların sona erer ve biter

Övülmen müstesna, o senin için kalmaya devam eder.

Eğer ben bütün faziletler arasından istediğimi seçmekte muhayyer bırakılsam

Ahlâkın üstün değerlerinden başkasını seçmem.”

Sehl b. Abdullah der ki: Yüce Allah Tûr-i Sina’da Hz. Musa’yla konuştu, Ona, sana neyi tavsiye etti diye sorulunca, dokuz şey dedi: Gizlide ve açık­ta Allah’tan korkmak, hoşnutken de kızgınken de hak sözü söylemek, fakir­ken de zenginken de iktisadı elden bırakmamak, bir de bana benimle bağ­larını koparanı gözetmemi, beni mahrum bırakana vermemi, bana haksızlık edeni bağışlamamı emrettiği gibi, konuşmamın zikir, susmamın fikir, bakma­mın da ibret olmasını emretti.

Derim ki: Peygamberimiz Muhammed (sav) dan da şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: “Rabbim bana dokuz şeyi emretti: Gizlilik halinde de, baş­kalarının önünde de ilılası elden bırakmamak. Kızgınken ve hoşnutken de adaletli davranmak, zenginlik halinde de fakirlik halinde de orta yolu {ikti­sadı) elden bırakmamak, bana zulmedeni affetmemi, benimle bağlarını ko­paranı gözetmemi, beni mahrum bırakana vermemi, ayrıca konuşmamın zi­kir, susmamın fikir, bakışımın da ibret olmasını emretti.”[91]

Hz. Peygamberin: “Sen af yolunu tut” buyruğundan kastedilenin zekât ol­duğu da söylenmiştir. Çünkü verilen zekât çok maldan az bir şeyi vermek­tir. Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü “afv” ke­limesi, izi silinip kayboldu, anlamına gelen den gelmektedir. Bununla birlikte Ondan afvi (arta kalanı) al, da denilir. Yani, onun elin-dekini eksiltme ve ona karşı müsamahalı davran demek olur. Ancak âyetin nüzul sebebi bu görüşü reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah, Peygamberine, müşriklere karşı delil getirmeyi emrettikten sonra, ona ahlakın üstün değerlerini gösterdi. Çünkü bu güzel değerlere bağ­lılık, müşrikleri imana çekmeye sebep teşkil eder. Yani sen, insanlann ahlak­ları, huyları gereği yaptıkları davranışlarının kolayına gelenini kabul et, de­mektir. Mesela Hakkımı kolay ve rahat bîr şekilde aldım denilir(ken, afv kelimesi kullanılır). [92]

  1. Urf: Maruf:

Yüce Allah’ın: “Urf ile emret” buyruğundaki “urf” kelimesi marufu em­ret anlamındadır. İsa b. Ömer bunu, şeklinde iki ötre ile okumuştur. Bu da bir başka söyleyiştir. Urf, maruf ve arife İse akılların beğenip kabul et­tiği, ruhların da huzur ve sükûn bulduğu bütün güzel hasletler demektir.

Şair der ki:

“Hayır işleyen onun karşılığını almaktan yana mahrum kalmaz. Maruf işlemek Allah nezdinde de insanlar arasında da boşa gitmez.”

Ata; “Urf ile emret” buyruğunu, Lâ ilahe illallah’ı emret diye açıklamış­tır. [93]

  1. Cahillerden Yüz Çevirmek:

Yüce Allah’ın; “Cahillerden de yüz çevir* buyruğunun anlamı şudur: Ya­ni sen, onlara karşı delilini ortaya koyup kendilerine marufu emrettiğin takdirde buna rağmen sana karşı cahillik edecek .olurlarsa, onlardan yüzçe-vir. Bu emirden maksat ise, Hz. Peygamberi onlara karşılıklı olarak cevap ye­tiştirmekten uzak tutarak (onların seviyelerine düşmekten) korumak ve onun kadrini de yükseltmek içindir. Ancak, bu buyruk her ne kadar yüce Al­lah’ın Peygamberine yönelik ise de O, bütün insanlara bir edep öğretmek­tedir.

İbn Zeyd ile Ata derler ki: Bu âyet-i kerime (.cihadı emreden kılıç âyetiy-le) nesh edilmiştir. Mücalıid ile Katade ise bu âyet muhkemdir demişlerdir. Sahih olan da budur. Çünkü Buhârî, Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediğini ri­vayet eder: Uyeyne b. Hısn Huzeyfe b. Bedr (.Medine’ye gelip) kardeşinin oğ­lu el-Hurr b. Kays b. Hısn’a misafir oldu. (el-Hurr), Hz. Peygamberin yakın tuttuğu kimselerden idi. Kurra (Kur’anı okuyup bellemiş olanlar) Hz. Ömer’in akdettiği meclislerin üyeleri ve danıştığı kimseler arasında idiler. Genç ya da yaşlı olsunlar farketmezdi. Uyeyne, kardeşinin oğluna şöyle dedi: Karde­şimin oğlu, senin bu emir nezdinde sözün geçer mi? Yanına girmek için on­dan bana bir izin koparsan. Yeğeni: Yanına girmen için ondan sana izin is­teyeceğim, deyip Uyeyne adına izin istedi. Uyeyne Hz. Ömer’in huzuruna gi­rince şöyle dedi: Ey Hattab’ın oğlu, Allah’a yemin ederim ki sen bize çok ver­miyorsun, aramızda da adaletle hükmetmiyorsun. Hz. Ömer bu işe çok kız­dı. O İcadar ki üzerine atılmak istedi. Bu sefer el-Hurr şöyle dedi: Ey Mü’min-lerin emiri, şüphesiz Allah Peygamberine: “Sen af yolunu tut, urf İle emret, cahillerden de yüzçevir” diye buyurmuştur. Şüphesiz ki bu da cahillerden­dir. Bunun üzerine Allah’a yemin ederim Ömer’e karşı bu âyeti okuduktan sonra Ömer bundan ileriye gitmedi. O, yüce Allah’ın Kitabının çizdiği hudut­ta durur, ondan ileriye geçmezdi.[94]

Derim ki: Ömer (r.a)’ın bu âyet-i kerimenin hükmüne boyun eğmesi, ei-Hurr’un da bu âyet-i kerimeyi delil göstermesi, âyetin mensulı olmayıp muhkem olduğuna delalet etmektedir. Aynı şekilde el-Hasen b. Ali b. Ebi Ta-lib (r.a) da İleride açıklayacağınız hususa (el-Â’râf, 7/201. âyet, 2. başlıkta) bu âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Bununla birlikte yöneticiye karşı katı dav­ranış eğer kasti yapılır ve onun hakkı olan şeyleri hafife almak kastıyla ya­pılacak olursa, bu şekilde davrananı tazir etme hakkı vardır. Şayet başka bir sebepten dolayı olursa adaletli halifenin yaptığı gibi, cezalandırmaktan yüz-çevirmek, affedip bağışlamak gerekir. [95]

  1. Sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Çün­kü O, herşeyi İşitendir, en iyi bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[96]

  1. Şeytanın Vesveselerine Karşı Allah’a Sığınmak:

Yyce Allah’ın: “Sen af yolunu tut” buyruğu nazil olunca, Hz, Peygamber: “Nasıl olur Rabbim ya gazab (kızgınlık)” diye sordu. Bunun üzerine; “Sana şeytandan bir vesvese gelirse…” âyeti nazil oldu.

Sana bir vesvese gelirse…”; buyruğunda sözü geçen: Şeytanın vesveseleri demektir. Bu kelime şekillerinde (aynı anlamda) kullanılır. Kışkırtıcılardan sakın, denilir. ez-Zeccâc der ki: en küçük harekete denir. Şeytandan gelen en kü­çük vesveseye de bu ad verilir.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Ben, Osman ve Ali’ye tanık oldum. İkisinin de arasında şeytandan gelen bir vesvese baş göstermişti. Onlardan biri diğe­rine (söylemedik) birşey bırakmadı. Aradan fazla zaman geçmeden herbiri diğerine mağfiret diledi.

“Sana bir vesvese gelirse” yani, kızgınlık halinde helal olmayan bir şeye dair sana bir vesvese gelecek yahut arız olacak, isabet edecek olursa, “hemen Allah’a sığın.” Yani, bu işten kurtuluşu Allah’tan iste. Şanı yüce Allah, vesveseyi kendisine sığınmak ve lıimayesini istemek suretiyle ber­taraf etmeyi emretmektedir. En yüce örnek Allah’ındır. Çünkü, köpeklerden ancak köpeklerin Rabbine sığınılır.

Seleften birisinin öğrencisine şöyle dediği nakledilir: Şeytan sana kötülük­leri güzel gösterdiği ve onları işlemeye teşvik ettiği vakit ne yaparsın? O, ben de ona karşı direnirim, dedi. Peki bir daha gelirse? Öğrencisi yine ona kar­şı direnirim deyince, hocası ya bir daha gelirse, Öğrencisi yine: Ona karşı di­renirim, dedi. Bu sefer hocası bu iş böylece uzayıp gider, diye cevap verdi. Şimdi bana söyle eğer bir sürü koyunun yanından geçersen onların koruyu­cusu olan köpek sana havlayacak ve yoldan geçmeni engelleyecek olursa ne yaparsın? Öğrencisi: Ona karşı direnir, gücüm yettiğince onu geri çevirme­ye gayret ederim. Hocası: Bu iş uzun sürer. Bunun yerine sen, o koyunların sahibinin yardımını iste, o köpeği senden uzaklaştırsın, dedi. [97]

  1. Şeytanın Çeşitli Vesveseleri ve Bunlara Karşı Alınacak Tedbîrler:

kelimelerinin hepsi aynı anlamı vermekte (ve “vesvese” anlamına gelmekte) dir. Nitekim Yüce Allah (bu kelimeler ile ay­nı anlamı kastederek) şöyle buyurmaktadır:” Ve de ki: Rabbim, şeytanların vesveselerinden sana sığınırım” (el-Mu’minûn, 23/97); Vesvese veren o sinsi şeytanın şerrinden…” (en-Nas, 114/4) ‘

‘ın asıl anlamı, fesat çıkartmaktır. Mesela; Aramızda fesat çıkardı, fesat soktu denilir.

Yüce Allah’ın: “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra…” (Yusuf, 12/100) yani, fesat çıkardıktan sonra… demektir. Bu kelimenin azdırmak ve kışkırtmak anlamına geldiği de söylen­miştir, bununla birlikte ifade edilen anlamlar birbirine yakındır.

Derim ki: Bu âyetin bir benzeri de Müslim’in Sahih’inde Ebu Hurey-re’den yer alan şu rivayettir: Ebu Hureyre dedi ki: Rasulullalı (sav) şöyle bu­yurdu: “Şeytan sizden herhangi bir kimseye gelir ve ona: Şunu şunu kim ya­rattı diye vesvese verir. Nihayet ona: Rabbini kim yarattı? diye vesvese ve­rir. Bu noktaya ulaştı mı kişi Allah’a sığınsın (ıstiâze) ve bu işten kendisini uzak tutsun.”[98]

Yine Müslim’de Abdullah b. Mes’ud’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Pey­gamber (sav)’a vesveseye dair soru sorulunca o da: “İşte katıksız iman odur” diye cevap vermiştir.[99] Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste de şöyle de­nilmektedir: “İşte bu sarih (halis) imanın kendisidir.”[100]

“Sarih” halis ve katıksız demektir. Ancak bunu zahiri üzere bilmemek ge­rekir. Zira, bizatihi vesvesenin imanın kendisi olması doğru olamaz. Çünkü iman bir yakındır. Burada işaret ancak ve ancak onların kalplerinde hisset­tikleri, içlerinden geçenler dolayısıyla Allah’ın kendilerini cezalandıraca­ğından dolayı duydukları korkudur. Adeta onların bundan dolayı korkmala­rı katıksız ve halis iman gibi ifade edilmiştir. Buna sebep ise imanlarının sıh­hati ve bu vesvesenin bozuk bir şey olduğunu bilmeleridir. O bakımdan Hz. Peygamberin vesveseye iman adını vermesi, o vesveseyi önleyip, ondan yüz-çevirip reddedip kabul etmemenin, bundan dolayı tedirgin olmanın imandan sadır oluşu dolayısıyladır.

Hz. Peygamberin istiâzeyi emretmesine gelince, bu vesveselerin şeytanın etkisiyle meydana gelişinden dolayıdır. Bundan vazgeçme emri, bu vesve­seye meyledip ona iltifat etmekten vazgeçmek demektir. İmanı sahih olup Rabbinin ve peygamberinin kendisine emrettiği şeyleri yerine getiren kim­se bu emirlerden fayda görür, Allah da ona fayda sağlar. İçinden şüphenin geçtiği ve bu duyduğu şüphenin etkisi altında kalan, ondan sıynlamayan kim­seye karşı şüphesiz aklî delili açıkça ortaya koymak kaçınılmaz bir şeydir. Nitekim Peygamber (sav) da uyuz olmuş develerin (başkalarının da bu-laştırabilme) şüphesine kapılan kimseye: “Hastalığın bu şekilde sirayeti söz-konusu değiİdir” diye cevap verdiğini görüyoruz.

Bedevî, H2. Peygamber’e: Develere ne oluyor ki, kumda önceleri ceylan gibi İken, aralarına uyuz deve girdi mi onların hepsi de uyuz olur diye sorun­ca, Hz. Peygamber kendisine: “Peki, ya ilk uyuz olana o hastalığı bulaştıran kim”[101] diyerek, onun duyduğu şüpheyi kökünden söküp attı. Şeytan, Muham-med (sav)’ın ashabını kötülüğe teşvik edip saptırmaktan ümidini kesince, bu sefer bu gibi telkinlerle onları şaşırtarak vakitlerini geçirmeye kalkıştı.

Vesveseler, saçma sapan, abuk sabuk düşünceler demektir. Ashab-ı kira­mın da kalpleri onun telkin ettiği bu vesveselerden nefret edip uzaklaştı ve bu vesveselerin kalplerine gelmesi onlara büyük bir iş gibi göründüğünden dolayı sahih hadiste de belirtildiği gibi Hz. Peygambere gelerek şöyle dedi­ler: Ey Allah’ın Rasulü, şüphesiz ki bizler, içimizde bizden herhangi bir kimsenin sözlü olarak ifade etmeyi çok büyük bir iş olarak gördüğü şeyler hissediyoruz. Hz. Peygamber: “Gerçekten bunu buldunuz mu?” diye sorun­ca, onlar: Evet dediler. Bu sefer Uz. Peygamber şöyle buyurdu: “İşte bu sa­rih imandır.”[102] Bu da Kur’an-ı Kerim’in şu buyruğunda ifade ettiği gibi, şeytana rağmen böyledir: “Şüphesiz Benim gerçek kullarımın üzerine senin her­hangi bir tasallutta bulunmaya gücün yoktur.’ (el-İsra, 17/65)

Gelip geçen ve yer etmeyen düşünceler ile şüphe sonucu meydana gel­meyen tereddütler ise yüzçevirmekle bertaraf edilecek şeylerdendir. Bu gi­bi şeyler hakkında da vesvese tabiri kullanılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. el-Bakara Sûresi’nin son taraflarında da (2/285-286. âyet 1. başlık ve deva­mında) bu anlamda açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [103]

  1. Takva sahiplerine şeytandan bir vesvese değdiğinde iyice dü­şünürler. Bakarsın ki onlar görüp bilmişler bile.
  2. Kardeşleri ise onları sapıklığa sürükler. Sonra da ellerini ya­kalarından çekmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [104]

  1. Şeytanın Vesveselerine Karşı Takva:

Yüce Allah’ın: “Takva sahiplerine” buyruğu ile kastedilenler şirk ve rna-siyetlerden sakınıp korunan kimselerdir. “Şeytandan bir vesvese değdiğin­de” buyruğunda vesvese anlamını veren kelimeyi, Basrahlarla Mekkeliler; diye okumuşlardır. Medinelilerle Kürelilerin kıraati ise; şeklin­dedir. Said b. Cübeyr’den de “ye” harfini şeddeli olarak okuduğu rivayet edil­miştir. en-Nehhâs der ki: Arapça’da bu gibi kelimeler şeklinde şedde-siz olarak ve; ‘ın mastarı olmak üzere gelir. el-Kisaî ise şöyle de­mektedir: Bu dan muhaffef (yani, şeddeli olan “ye” harfi, şeddesiz sa­kin olarak) okunmuştur. Tıpkı-, “Ölü” kelimesinde olduğu gibi.

en-Nehhas ise der ki: Sözlükte (Kalbe gelen hayal yahutta uykuda görülen (rüya) demektir. ın anlamı da budur. Ebu Hatim de der ki: Ben, el-Esmaî’ye; ‘ın anlamını sordum, o: Mastar vezinleri arasında;: Fey’il vezni yoktur dedi.

en-Nehhâs der ki: Bu kelime mastar değildir. Ancak bu kelime; (tiîU.) an­lamındadır. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Masiyetlerden sakınanlara herhangi bir şey gelip değecek, kavuşacak olursa, onlar yüce Allah’ın kud­reti ve üzerlerindeki nimetleri hakkında düşünerek o masiyeti İşlemeyi ter-kederler.

kelimelerinin birbirinden ayn anlamlar ifade ettiği de söy­lenmiştir. Birincisi hayal kurmak (hayal görülmek, tahayyül) anlamındadır, ikincisi ise bizzat şeytanın kendisi demektir. Birincisi “Ha­yal görüldü, görülür” den mastardır ve bu mastardan ism-i fail kullanılmaz. es-Süheylî der ki: Çünkü böyle bir şeyin hakikati yoktur. Bu tahayyül (yeni hayal kurmak) dır. Yüce Allah’ın: “Hemen onu Rabbin katından dolaşan bir belâ sardı da…” (el-Kalem, 68/19) buyruğunda “dolaşan” anlamını veren; kelimesinin maştan ise diye kullanılmaz. Çünkü bu, gerçek an­lamıyla bir ism-i faildir. Bunun Cebrail olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: -İnsan tarafından yapılan fiile işaret etmek üzere-Ben onların etrafını dolaştım, dolaşırım denilir. Buna karşı­lık -hayal gibi manevi şeyler hakkında ise-: Hayal dolaştı, dolaşır denilir. Şair Hassan (b. Sabit) der ki:

“Sen bunu bırak da bana söyle yatsı vakti geçti mi, Benî uykusuz bırakan bir hayalin hakkından tim gelir?”

Mücahid der ki: Kızgınlık demektir. Delilik, kızgınlık (gazap) ve vesveseye de “tayf” denilir. Çünkü bütün buniar hayalin kalpten gelip geç­mesi gibi şeytanın kalbe bıraktığı etki ve vesveseler kabilindendir,

“Bakarsın ki onlar görüp bilmişler bile” yani, o kötülüğü işlemekten vaz­geçmişler bile. Onlar, artık basiret sahibi olurlar, diye de açıklanmıştır. Said b. Cübeyr, “iyice düşünürler* anlamındaki kelimenin “zel” harfini şeddeli olarak; diye okumuş ise de Arapçada bunun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Bu hususu en-Nehhâs nakletmektedir. [105]

  1. Cahillerden Yüzçevirmeye Örnek:

İsam b. el-Mustalık der ki: Medine’ye girdim, el-Hasen b. Ali’yi (ikisine de selam olsun) gördüm. Onun güzel görünüşü, ağırbaşlılık ve vakarı beni hayrete düşürdü, hoşuma gitti. Ancak onun bu durumu, daha önce babası­na karşı gizlemiş olduğu kinden dolayı kıskançlığımı alevlendirdi. Sen Ebu Talib’in oğlu (torunu) musun diye sordum, evet deyince, ona ve babasına ala­bildiğine sövüp saydım. Bana oldukça şefkatli ve acıyan bir şekilde baktı, sonra; Euzubillahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim, deyip: “Sen af yolunu tut. Urf İle emret. Cahillerden yüzçevir… bakarsınki onlar görüp bilmişler bile” buyruklarını okudu, sonra bana şöyle dedi: Yavaş ol. Benim için de kendin için de Allah’tan mağfiret dile. Çünkü sen bizden yardım di­leyecek olsan biz sana yardımcı oluruz. Bizim seni misafir edip ağırlamanı istesen, seni ağırlarız. Bizden doğru yolu göstermemizi istesen biz de sana doğruyu gösteririz. İşlediğim kusurlar dolayısıyla pişmanlık duyduğumu yüzümden anlayınca şöyle dedi: “Bugün size serzeniş yoktur. Allah size mağfiret buyursun. 0, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf, 12/92). Sen, Şam halkından mısın diye sorunca, ben evet dedim. Bunun üze­rine o da (şu mısra ile) cevap verdi:

“Bu benim Ahzem’ den beri bilip tanıdığım bir alışkanlıktır

Hoş geldin sefalar getirdin. Allah sana afiyet versin, sana güç ve kuvvet versin. Hiç utanma. Ne ihtiyacın varsa bize söyle. Hatırına geleni söyle. Bi­zi düşündüğünden de daha iyi bulacaksın inşaallah.

İsam dedi ki: Bunun üzerine yer bütün genişliğine rağmen bana dar gel­di. Keşke yer yarılsaydı da içine girsem, diye temennide bulundum. Sonra da başkalarının arkasına saklanarak sıvışıp gittiğimde yeryüzünde ondan ve babasından daha çok sevdiğim kimse kalmamıştı.

“Kardeşleri ise onları sapıklığa sürükler, sonra da ellerini yakaların­dan çekmezler’* buyruğunun şu anlamda olduğu söylenmiştir: Şeytanların kar­deşleri, insanların sapıkları arasında bulunan günankâr kimselerdir. Şeytan­lar bunları sapıklık ve azgınlık içerisinde alabildiğine uzaklara götürürler. Şöy­le de açıklanmıştır: Günahkârlara “şeytanın kardeşleri” denmesinin sebebi, onların telkinlerini kabul etmelerinden dolayıdır. Bundan önceki âyet-i ke­rimede de şeytandan söz edilmişti.

Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Bu, Katade, el-Hasen ve ed-Dahhâk’ın görüşüdür.

“Ellerini yakalarından çekmezler” buyruğu ise, tevbe etmez­ler, geri dönmezler demektir. ez-Zeccâc şöyle demektedir: İfadede takdim ve tehir vardır. Buyruğun anlamı şöyledir: Sizin Allah’tan başka dua edip çağır­dıklarınız size herhangi bir şekilde yardımcı olamazlar. Kendilerine de yar­dım edemezler. Onların kardeşleri ise, onlara sapıklıkta yardtm ederler. Çünkü kâfirler şeytanların kardeşleridir. Âyetin anlamı da şöyledir; Mü’mtn bir kimseye şeytandan herhangi bir vesvese gelip dokunacak olursa, o da ara­dan fazla zaman geçmeden uyanır, kendisine gelir. Müşrikleri ise şeytanlar sapıklıkta alabildiğine uzaklara götürürler.

“Ellerini yakalarından çekmezler” anlamındaki fiildeki zamirin her iki görüşe göre de kâfirlere raci olduğu söylendiği gibi, şeytana raci olması da mümkündür, denilmiştir. Katade der ki: Yani, sonra da onlan bırakmazlar, on­lara hiçbir şekilde acımazlar.

Vazgeçmek; bir şeyi terketmek, onu bırakmak anlamındadır. Ya­ni şeytanlar, kâfirleri sapıklık içerisinde uzun uzadıya bırakmaktan bir tür­lü ellerini geri çekmezler, vazgeçmezler.

Yüce Allah’ın: “Sapıklığa” buyruğunun,” Onları… sü­rükler” buyruğuna muttasıl olması mümkün olduğu gibi, “kardeşler” anla­mındaki buyruk ile ilişkili olması da mümkündür.[106]

Ğayy (mealde sapıklık) ise, cehalet ve bilgisizlik demektir.

Nafi’, “ya.” harfini ötreli, “mim” harfini de esreli olarak; diye oku­muştur. Diğerleri ise, “ya” harfini üstün, “mim” harfini de ötreli okumuşlar­dır. Bu iki okuyuş; dan iki ayn söyleyiştir. Ancak bunun hemzesiz kul­lanılışı ise daha çoktur. Bu açıklamayı Mekkî yapmıştır.

en-Nehlıâs der ki: Arapça bilginlerinden bîr topluluk Medinelilerin kıra­atini kabul etmezler. Bunlardan birisi de Ebu Hatim ile Ebu Ubeyd’dir. Ebu Hatim der ki: Ben bunun açıklanabilir bir tarafı olduğunu bilmiyorum. An­cak ifadenin; onların sapıklıklarını artırırım anlamında olması hali müstesna. Aralarında Ebu Ubeyd’in de bulunduğu dil bilginlerinden bir topluluğun nak­lettiğine göre bir şey, bir başka şeyi kendisi ile çoğaltacak olursa bu fiil hem­zesiz kutlanılır. Kendisinden başkası vasıtasıyla çoğaltacak olursa, o takdir­de hemzeii olarak kullanılır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda görüldüğü gibi: “Rabbiniz nişanlı beşbin melek ile si­ze yardım gönderecektir.” (Âl-i İmran, 3/125)

Muhammed b. Yezid’den ise, Medinelilerin kıraatine delil göstermek üzere şöyle dediği nakledilmektedir: O şeyi ben ona süslü gösterdim ve o işi yapmaya onu davet ettim, denilir. Buna karşılık; İse, bu hususta ona görüşümle yahut başka bir yolla yardımcı oldum, demektir.

Mekkî der ki: Ancak tercih edilen kıraat (bu âyet-i kerimede) baştaki “ye” harfinin üstün okunuşudur. Çünkü; Yardım ettim, fiili kötü şeyler hak­kında Yardım ettim, şekli ise hayırlı şeyler hakkında kullanılır. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ve onları az­gınlıklarında serserice dolaşmalarına mühlet verir.” (el-Bakara, 2/15)

İşte bu, bu kelimenin “ya” harfinin üstün ile okunuşunun daha kuvvetli olduğuna delalet etmektedir. Çünkü buradaki yardım (sürükleme) kötülük­tedir. “Gay” ise, kötülüğün kendisidir. Zira cemaat (büyük çoğunluk) bunu böyle kabul etmektedir.

Âsim el-Cahderî ise âyetin bu bölümünü; şeklinde okumuş­tur. İsa b. Ömer “ellerini yakalarından çekmezler” anlamındaki fiili de; şeklinde “ya” harfi üstün ve “sad” harfi ötreli, “kaf” harfini de sa­kin olarak okurken, diğerleri onun aksine; diye okurlar ki, bu da iki ayrı söyleyiştir. Şair İmriu’1-Kays der ki:

“Önceleri geri çekilmişken daha sonra sana karşı şevkim yükseldi.” [107]

  1. Onlara bir âyet getirmezsen: “Kendin onu uyduruverseydin ya” derler. De kis “Ancak Hatibimden bana vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden gelen, gözleri açan belgelerdir. îman eden bir top­luluk için hidayet ve rahmettir.”

“Onlara” kendilerine karşı okuyacağın “bir âyet getirmezsen kendin onu uyduruverseydin ya” buyruğundaki;

… şeydin ya” edatı, anlamın­dadır. Bu anlamda ise ondan hemen sonra ya zahiren, ya da takdiri olarak bir fitlin gelmesi gerekir. Bu hususta yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (.2/118. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onu uyduruverseydin” yani, kendiliğinden uydursaydın.

Bu âyet-i kerime ile onlara âyetlerin yüce Allah nezdinden geldiğini bil­dirmektedir, O, onlara ancak Allah’ın kendisine İndirdiklerini okuduğunu ifa­de etmektedir. Aynı kökten gelen fiil; şeklînde; kişi kendi zih­ninde uydurup irticalen yaptığı konuşma hakkında kullanılır.

“De ki: Ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım” yani ben, Allah nezdinden bana vahyolunana uyarım. Kendiliğimden uydurduğum şeylere de­ğil-

“Bu, Rabbinİzden gelen gözleri açan belgelerdir.” Maksat, Kur’an-ı Ke­rimdir. “Besâİr” kelimesi ise, basiretin çoğulu demek olup delâlet ve ibret de­mektir. Yani, benim sizi kendisi vasıtasıyla yüce Allah’ın yoluna ilettiğim bu Kitap, bir çok basiretler ihtiva eden bir Kitaptır. Yani, onun vasıtası ile göz­ler açılır, gerçekler görülür.

ez-Zeccâc, Mbesâir”in yollar anlamına geldiğini söylemiştir. Besâir dinin yol­lan demektir. el-Cu’fî der ki:

“Onlar basiretleri omuzları üstünde geri gittiler (yani, babalarının intikamını alamadılar).

Benim basiretim ise, hızla koşan ve oldukça güçlü atlar koşturup getirmektedir. (Yani ben intikamımı aldım.)*

“Hidayet” doğruluk ve açıklama demektir; “ve rahmettir” ve nimettir, an­lamındadır. [108]

  1. Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasmız.

Bu buyruğa dair açıklamalarımız! iki başlık halinde[109] sunacağız: [110]

  1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Namazda Okunan Kur’ân’ı Dinlemek:

Yüce Allah’ın: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun…”

buyruğu ile ilgili olarak şöyle denmiştir: Bu buyruk namaz hakkında nazil ol­muştur. İbn Mes’ud, Ebu Hureyre, Cabir, ez-Zührî, Ubeydullah b. Umeyr, Ata b. Ebi.Rebah ve Said b. el-Müseyyeb’den bu görüş rivayet edilmiştir. Said der ki: Peygamber (sav) -Mekke’de iken- namaz kıldığı sırada müşrikler onun ya­nına gelir, biri diğerine şöyle derdi: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve hemen siz, o okunurken anlamsız sözler söyleyin…” (Fussiiet, 41/26) derlerdi. Bunun üze­rine yüce Allah onlara cevap olmak üzere: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun” âyetini indirdi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime hutbeyi dinlemek hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü de Said b. Cübeyr, Mücahid, Ata, Amr b. Dinar, Zeyd b. Eşlem, el-Kasım b. Muhaymere, Müslim b. Yesar, Şehr b. Havşeb ve Abdul­lah b. el-Mübarek ifade etmişlerdir, Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü hutbe­de okunan Kur’an-ı Kerim miktarı azdır. Ve hutbenin tamamının dinlenme­si icabeder. Bunu da İbnü’i-Arabî ifade etmiştir. en-Nekkâş der ki: Âyet-i ke­rime Mekke’de inmiştir, Mekke’de ise ne hutbe vardı, ne de Cuma namazı.

Taberî de yine Said b. Cübeyr’den gelen rivayete göre bu âyet-i kerime Kurban bayramı, Ramazan bayramı ve Cuma günü (hutbelerini) dinlemek ile imamın açıktan Kur’an okuduğu namazların dinlenmesi hakkındadır, o hal­de bu buyruk umumidir. Sahih olan da budur. Çünkü bu açıklama gerek bu âyet-i kerimenin, gerek onun dışında sünnet-i seniyyenin dinlemeyi vacip kıl­dığı bütün hususları bir arada toplamaktadır.

en-Nekkâş der ki: Tefsir alimleri buradaki dinlemenin farz olan ve olma­yan bütün namazlarda olduğunu kma ile kabul etmişlerdir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Dil bakımından bu dinlemenin her hu­susta olması gerekir. Ancak, bu hususta tahsis olduğuna dair herhangi bir de­lilin bulunması müstesnadır.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Yüce Allah’ın; “Onu dinleyin ve su­sun” buyruğunun gereğince amel edin ve onun hükümlerini aşmayın anla­mına gelmesi de mümkündür. Çünkü susmak (insât), dinlemek üzere susmak, kulak kabartmak ve gereken saygıyı göstermek demektir. Bu fiil; şeklinde kullanılabildiği gibi, -hemze ziyadesi sözkonusu ol­maksızın- şeklinde de kullanılır. Şair der ki:

“tmam dedi ki: Efendimizin emrini yerine getirmeye bakın

Biz de onun dediği gibi artık muhalefet etmedik ve susup dinledik,”

Susup onu dinlediler, şeklinde kullanılır. Şair de der ki:

Hazamî konuştu mu susup onu dinleyin Çünkü söz diye Hazamı’nin dediğine denir,*

Bazıları da yüce Allah’ın: “Onu dinleyin ve susun” buyruğu hakkında şöy­le demişlerdir: Bu buyruk Rasulullah (sav)’a has idi. Tâ ki onun ashabı söy­lediklerini iyice anlayabilsinlcr.

Derim ki: Bunun böyle olma ihtimali uzaktır, sahih olan buyruğun umu­mi olduğu görüşüdür. Çünkü: “…ki merhamet olunasıniz” diye buyurulmak-tadır. Ayrıca tahsis için bir delile de ihtiyaç vardır, Abdulcebbar b. Ahmed, “Fevâidu’l-Kur’ân* adlı eserinde şöyle demektedir: Müşrikler yüce Allah’ın da durumları hakkında bize bildirdiği gibi, inat olsun diye işi yokuşa sürmek kastıyla çokça gürültü ve patırtı çıkartıyorlardı: “O kâfirler dediler ki: Bu Kur’ân’t dinlemeyin ve kemen o Kur’ân okunurken siz anlamsız sözler söy­leyin, belki böylelikle galip gelirsiniz.” (Fussilet, 41/26)

Bunun üzerine yüce Allah da müslümanlara, vahyin eda edilmesi esna­sında müşriklerin bu halinin tam aksine olmalarını ve Kur’ân’ı dinlemeleri­ni emretmektedir. Bir başka yerde de cinleri methederken şöyle buyurmak­tadır: “Hatırla ki cinlerden bir taifeyi Kur’ân’ı işitsinler diye sana doğru yö­neltmiştik” (el-Ahkaf, 46/29),

Muhammed b. el-Kâ’b el-Kurazî de der ki: Rasulullah (sav) namazda Kur’ân okuduğu sırada arkasında namaz kılanlar ona karşılık veriyorlardı. Ken­disi bismillahirrahmanirrahim dedi mi, onlar da onun gibi tekrarlıyorlar, Fatîha’yı ve arkasından zamm-ı sûreyi bitinceye kadar böyle yapıyorlardı. Bu durum yüce Allah’ın kalmasını dilediği kadar bir süre böylece kaldı. Daha son­ra da: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet ohınasınız” âyeti nazil olunca, onlar da susup dinlediler. İşte bu da “insafın yani susup dinlemenin, daha önceden yaptıkları şekilde Rasulullah (sav)’a yüksek sesle karşılık vermeyi terketmek ve böylece dinlemek anlamına gel­diğini göstermektedir.

Katade, bu âyet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Ashab namaz kılar­ken onlardan birileri gelir ve kaç rekat kıldınız, kaç rekat kaldı, diye sorar­dı. Bunun üzerine yüce Allah; “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun…” buyruğunu indirdi.

Yine Mücahid’den nakledildiğine göre, ashab-ı kiram, önceleri namazda ihtiyaç-duyduklan hususlarda konuşuyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah’ın: “…ki, merhamet onmasınız” buyruğu nazil oldu.

Fatiha sûresi tefsiri yapılırken cemaatin, imamın arkasında Kur’ân okuma­sı ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İleride yüce Allah’ın izniyle hutbenin hükmüne dair açıklamalar da el-Cuma Sûre­si’nde (62/9. âyetin tefsirinde) gelecektir. [111]

  1. Rabbinİ içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an ve gafillerden olma!

Yüce Allah’ın: “Rabbini İçinden, yalvararak ve korkarak… an” buyru­ğunun bir benzen de: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin” (el-A’raf, 7/55) buyruğudur. Daha önceden geçmişti.

Ebu Cafer en-Nehhâs der ki: Yüce Allah’ın: “Rabbini içinden… an” buy­ruğunun dua hakkında olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Derim ki: İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu buyrukta geçen “an­mak (zikir)” ile namazdaki kıraati kastettiğine dair bir rivayet gelmiştir. Buyruğun anlamının: Kur’ân-ı Kerim’i üzerinde dikkatle dura dura ve düşü­nerek oku şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Yalvararak” kelimesi mastardır. Hal mahallinde de olabilir.

“Korkarak” ise ona atfedilmiştir. ” Korku” kelimesinin çoğulu İse şeklinde gelir, çünkü bu da; “Korkmak, korku” anlamın­dadır. Bu açıklamayı en-Nelıhâs zikretmiştir. ‘ın aslı ise dır. Bur­ada önceki harf esreli olduğu İçin “ye” harfi “vav”a dönüştürülmüştür. Mazi ve muzari çekimleri ile mastarları da şeklinde gelir. Müfred ism-i faili, şeklinde, çoğulu aslına uygun olarak; şeklinde gelmekle birlikte; şeklinde de telaffuz edilir. el-Ferra’nın da naklettiğine göre ise, yine ‘in çoğulu şeklinde de gelir. el-Cev-herî ise der ki: ile aynı şeydir. Çoğulu ise diye gelir ve bunun aslı (“ye” harfi değil) “vav”dır.

“Yüksek olmayan bir sesle” yani, sözünü yüksekten daha aşağı bir ses­le. Bu da kendine İşittirecek kadar anlamındadır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “…ikisi ortası bir yol tut,” (el-İsra, 17/110) Yüksek ses­le söylemek ile gizli söylemek arasında bir yof tut, demektir. İşte bu, daha önce birden çok yerde de geçmiş olduğu gibi, yüksek sesle zikir yapmanın memnu’ olduğunun delilidir.

«sabah ve aksam (.vakitlerinde)” buyruğu ile ilgili olarak Ka­ta de ve İbn Zeyd şöyle demektedir: “Akşam vakitleri” demektir. ise, sabah anlamına gelen; ‘ın çoğuludur.

Ebu Miclez, şeklinde okumuştur. Bu ise, Akşam vaktine girdik” fiilinin maştandır. ise, ‘ın çoğuludur. Tıpkı “Çadır İçin yere çakılan kazık, kazıklar” kelimesi gibi cem’ü’I-cem’ (çoğulun çoğulu)dır. Bunun tekili ise, şeklinde olup bu, şek­linde çoğul yapılmıştır. Bu açıklamalar ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

e]-Ahfeş ise derki: Akşam vakitleri kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Tıpkı “Sağ, sağlar” kelimesi gibi.

el-Ferrâ da der ki: kelimesi, “akşam vakti” anlamına gelen; kelimesinin çoğuludur. Bununla birlikte; tekil de olabilir. Şairin şu mıs­raında olduğu gibi:

“Ve akşam vakti yaklaştığında ondan daha güzeli ile de değil…”

el-Cevherî der ki: ikindiden sonra akşama kadar devam eden va­kittir. Çoğulu ise, şeklinde gelir. Bu da dan çoğul yapılmış gibidir. Şair der ki:

“Ömrüm hakkı için sen ahalisine ikramda bulunduğum evsin. Ve akşam vakitlerinde avlularında oturduğum.”

Bu kelime aynı şekilde; şeklinde de çoğul yapılır. De­ve, develer gibi. Daha sonra bunun çoğul şeklini de küçültme ismi yaparak; demişler, arkasından “nün” harfini “lanı” ile ibdâl ederek;

demişlerdir. Nâbiğa’nın şu beyiti de bu kabildendir:

“Kısacık bir akşam vakti durdum orada ve sordum ona; Bana cevap vermekte güçlük çekti, o evde de kimse yoktu.”

el-Lihyanî de; “Onunla akşam vakti karşılaştım,” şeklinde ifa­de kullanıldığını nakletmektedir.

“Ve gafillerden olma.” Yani, Allah’ı zikretmekten yana gaflete düşenler­den olma. [112]

  1. Şüphe yok ki Rabbin nezdindekiler O’na ibadet etmekten as­la biiyüklenmezler. O’nu teşbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [113]

  1. Meleklerin Mevkii ve Görevleri:

Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki, Rabbin nezdindekiler” buyruğu ile melek­leri kastettiği İcmâ ile kabul edilmiştir. Şanı yüce Allah her türlü mekândan münezzeh olduğu halde “Rabbin nezdindekiler” diye buyurması, melekle­rin Allah’ın rahmetine yakınlıklarından ötürüdür. Allah’ın rahmetine yakın olan herbir şey de O’nun nczdinde demektir. Bu açıklama ez-Zeccâc’dan nakle­dilmiştir.

Başkası ise şöyle demektedir: Böyle buyurması, onların Allah’tan başka hiçbir kimsenin hükmünün geçerli olmadığı bir yerde bulunmalarından do­layıdır. Onların, Allah’ın elçileri olduklarından dolayı bu tabir kullanıldığı da söylenmiştir. Nitekim: “Halife nezdinde büyük bir ordu vardır” denilmesi de bu türdendir.

Yine şöyle açıklanmıştır: Bu ifade ile meleklerin yüksek şereflerine dik­kat çekilmekte, onların oldukça üstün bir yerde bulunduktan anlatılmakta­dır. O halde bu, onların mesafe yönüyle değil de üstünlük ve şeref itibariy­le yakınlıklarını anlatan bir tabirdir.

“O’nu teşbih ederler,” O’nu ta’zim ederler, hertürlü kötülük ve çirkinlik­ten tenzih ederler. “Ve yalnız O’na secde ederler.” Namaz kılarlar diye açıklandığı gibi, masiyet ehlinin hilâfına, O’na zilletle boyun eğerler, diye de açıklanmıştır. [114]

  1. Kur’ân-ı Kerim’deki Secdeler (Tilavet Secdeleri):

İlim adamlarının cumhuruna göre, buras^Kur’ân okuyan kimsenin secde etmesi gereken bir yerdir. Yine iiim adamları Kur’ân-ı Kerim’deki secde âyetlerinin sayısında farklı görüşlere sahiptirler. Bu hususta belirtilen en yük­sek secde sayısı onbeştir. Bunların birincisi, Â’raf Sûresi’nin son âyeti, sonun­cusu da el-Alak Sûresi’nin sonuncu âyetidir. Aynı zamanda bu, İbn Habib’in bir rivayette İbn Vehb’in ve İshak’ın da görüşüdür. İlim adamları arasında el-Hicr Sûresi’nde yer alam “Ve secde edenlerden ol” (et-Hicr, 15/98) buyruğun­da da secde olduğu görüşünde olanlar vardır. Nitekim ileride yüce Allah’ın İzniyle buna dair açıklamalar da (işaret edilen âyet 2. başlıkta.) gelecektir. Bu görüşe göre secde sayısı onaltı tane olur.

Secdelerin sayısının ondört olduğu da söylenmiştir. Bunu, kendisinden ge­len bir başka rivayette İbn Vehb söylemiştir. O, el-Hac Sûresi’ndeki ikinci sec­denin secde yeri olmadığı görüşündedir. Aynı zamanda bu rey sahiplerinin de görüşüdür, sahili olan da buranın secde yeri olmadığıdır. Çünkü, burada secdenin sabit olduğuna dair hadis sahili değildir Bunu, îbn Mace ve Ebu Davud, .Sime/ı’lerinde, Abdi Külâloğullarından Abdullah b. Muneyn’den, o, Amr b. el-As’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) kendisine Kur’ân-ı Ke-rim’de, üçü Mufassal sûrelerde, ikisi de el-Hac Sûresi’nde olmak üzere, on-beş tane secde olduğunu okutmuştur.[115] Abdullah b. Muneyn’in rivayeti ise delil gösterilmez. Bunu Ebu Muhammed Abdulhak ifade etmiştir.

Yine Ebû Dâvûd, Ukbe b. Âmir’den naklettiği bir hadiste şöyle dediğini zikretmektedir: Ey Allah’ın Rasulü dedim, Hac Sûresi’nde iki secde mi var? O: “Evet, o secdeleri yapmayacak olan o âyetleri de okumasın.”[116]

Ancak bu hadisin senedinde de Abdullah b. Lelıia vardır ki, o da olduk­ça zayıf bir ravidir.

Şafiî, el-Hac Sûresi’ndeki bu iki secdeyi kabul etmekle birlikte, Sâd Sûre­si’nde secde bulunmadığı görüşündedir.

Bir başka görüşe göre de onbir secde âyeti olduğu İfade edilmiştir. Bu gö­rüşte olanlar, el-Hac Sûresi’ndeki ikinci secde âyeti ile, Mufassal bölümün­deki üç âyetin secde âyeti olmadığı görüşündedirler. Malikî mezhebinde meş­hur olan görüş budur.

İbn Abbas İle İbn Ömer ve diğerlerinden de bu görüş rivayet edilmiştir.

İbn Mace’nİn Süne/ı’indeki rivayete göre Ebu’d-Derdâ şöyle demiş: Ben, Peygamber (sav) ile birlikte onbir tane secde yaptım ve bu secdeler arasın­da Mufassal bölümünde bir tane dahi yoktu. (Yaptığım secdeler şunlardır): el-Â’raf, er-Rad, en-Nahl, Beni İsrail (îsra), Meryem, el-Hac’da bir secde, el-Furkan, en-Neml Sûresi’nde Hz. Süleyman’dan söz eden bölüm, es-Secde Sûresi, Sad ve Hâ Mim’lerdeki Secde (Fussilet Sûresi).[117]

Secde âyetlerinin on tane olduğu da söylenmiştir. Bu görüşte olanlar, Hac Sûresi’nin ikinci secdesi ile Sad Sûresi ve Mufassal bölümdeki üç secde âyetinde secde gerekmediğini belirtmişlerdir. Bu görüş, İbn Abbas’tan nak­ledilmiştir. Bîr diğer görüşe göre bunlar dört tane secdedirler. Elif, Lârn, Mim Tenzil secdesi (Secde Sûresi), Hâ Mim tenzil (yani Fussilet) ile Necm ve Alak sûreleridir. Bu husustaki görüş ayrılığının sebebi ise, konu ile ilgili hadisle­rin ve uygulamaların naklîndekt farklılıklarda. Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’de mücerred secde etme emri hususundaki görüş ayrılıklarıdır: Acaba burada­ki emirden kasıt tilavet secdesini yapmak mıdır, yoksa namazda farz olan sec­de midir, şeklindeki ihtilaflardır. [118]

  1. Tilavet Secdesinin Vücubu:

Tilavet secdesinin vücubu hususunda da fukahârun farklı görüşleri vardır. Malik ve Şafiî vacip değildir derken, Ebu Hanife vaciptir demiştir. O, bu gö­rüşü ileri sürerken, secde yapmaya dair verilen mutlak emrin vücup ifade et­tiği ilkesini delil kabul etmekle birlikte Hz. Peygamberin şu buyruğunu da delil göstermektedir: “Adem oğlu bîr secde (âyeti) okuyup da secde edecek olursa, şeytan ağlayarak ve: “Vay benim halime” diyerek oradan uzaklaşır.” -Ebu Kureyb yoluyla gelen rivayette İse: “Vay benim halime” der:- Hz. Pey­gamber, İblis’in -Allah’ın laneti üzerine olsun- durumundan haber veren: “(İb­lis der ki:) Adem oğluna secde etmesi emrolundu, o da secde etti. Onun için cennet vardır. Ben de secde etmekle emrolundum, fakat emre uymadım. Be­nim için de ateş (cehennem) vardır”[119] buyruğunu delil göstermişlerdir. Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir. Diğer taraftan Peygamber (say) da secde âyetlerini okuduğu vakit secdelere dikkat ve itina gösterirdi.

Bizim ilim adamlarımız ise, Buharî’nin de rivayet ettiği Hz. Ömer’in min­ber üzerinde secde âyetini okuyup da minberden inip secde etti, onunla bir­likte cemaat de secde etti. Daha sonraki Cumada yine secde âyetini okudu, cemaat onunla birlikte secde etmek için hazırlanmışken, şöyle dedi: “Ey in­sanlar! Ağır olunuz. Allah bu secdeyi üzerimize farz olarak yazmadı. Bizim isteğimizle secde yapmamız hali müstesnadır”[120] hadisini delil gösterirler.

Bu alay Ensar ve Muhacirlerden oluşan ashab-ı kiramın (Allah hepsinden razı olsun) huzurunda cereyan etmişti. Ancak, hiçbir kimse onun bu kana­atine karşı çıkmamıştı. O halde bu hususta icmâ olduğu sabittir.

Hadis-i şerifte geçen (ve İbtis’in dediği bildirilen): “Adem oğlu secde et­mekle emrolundu..,” ifadesi ise, yapılması farz olan (vacip) sucuda dair ha­ber vermekten ibarettir. Peygamber (sav)’ın secdeye devam etmesi de tila­vet secdesinin müstehab olduğuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [121]

  1. Tilavet Secdesinin Şartlan;

Kur’an-ı Kerim’deki tilavet secdesini yapabilmek için, namaz için de ge­rekli görülen ha desten taharet, necasetten taharet, niyet, istikbal-i kıble ve vakit gibi şartların gerekli olduğu hususunda görüş aynhğı yoktur. Ancak Bu-hârî, İbn Ömer’den taharetsiz (abdestsiz) olmadığı halde de secde ettiğini nak­letmektedir.[122] İbnü’l-Münzir de bu hususu eş-Şa’bî’den zikretmektedir.

(Az önce belirtilen şartları öngören) cumhurun görüşüne göre ise, ayrı­ca iftitah tekbiri, iftitah tekbiri esnasında elleri kaldırmak, tekbir getirmek (ve böylece secdeye varmak) ve selam vermek gerekli olup olmadığı hususun­da da farkiı görüşler vardır. Şafiî, Ahmed ve îshâk, secde için iftitah tekbiri getirilip ve tekbir sırasında da ellerin kaldırılacağı görüşündedir. İbn Ömer’den de Peygamber (sav)’ın secde ettiği vakit tekbir getirdiği, aynı şekilde başım secdeden kaldırdığı vakit de yine tekbir getirdiği rivayet edilmiştir.

Malikî mezhebinden meşhur olan görüşe göre ise, namaz esnasında tila­vet secdesi yapacak olursa, secdeye giderken ve secdeden kalkarken tekbir getirir. Ancak, namazın dışında tilavet secdesi yapılacak olursa, tekbir getiri­lip getirilmeyeceği hususunda ondan farklı rivayet gelmiştir. Tilavet secdesi için tekbir getirileceği görüşünü genel olarak bütün fukahâ kabul etmiştir.

Cumhura göre tilâvet secdesinde selam yoktur. Ancak, seleften bir toplu­luk ile İshâk, tilâvet secdesinin sonunda selam verileceği görüşündedirler. Bu görüşe göre, secdenin başında getirilen tekbirin ihram (iftitah) tekbiri oldu­ğu ortaya çıkmaktadır. Selam verilmeyeceği görüşüne göre ise, ilk tekbir yal­nızca secdeye varmak için alınan tekbir olur. Ancak birinci görüş daha uy­gundur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Namazın anahtarı abdest almak, onun tahrîmi (yani iftitahı) tekbir getirmek, tahlili (sona erdirilmesi) ise selâm vermektir.”[123]

Ayrıca secde de tekbiri bulunan bir ibadettir. O bakımdan bunun tahlili­nin de olması gerekir. Tıpkı cenaze namaZLgİbi: Hatta onda selam olması da­ha da uygundur. Çünkü, tilavet secdesi bir fiildir. Cenaze namazı ise sözdür, İbnül-Arabî’nin tercih ettiği görüş de budur. [124]

  1. Tilavet Secdesinin Vakti:

Tilavet secdesinin sair vakitlerde mutlak olarak yapılacağı belirtilmiştir. Çünkü bu, sebebi bulunan bir namaz (gibi) dır. Şafiî’nin ve bir gurup fuka-hanın görüşü budur. Sabah aydınlanmadikça yahut da ikindiden sonra gü­neş sararmadıkça secde yapılmayacağı da belirtilmiştir. Bir başka görüşe gö­re ise, sabahın farzından ve ikindinin farzından sonra secde yapılmaz denil­miştir. Sabah namazından sonra secde yapılır, ikindiden sonra yapılmaz da denilmiştir. Bu üç görüş de bizim mezhebimizdeki görüşlerdir.

Konu île ilgili görüş ayrılığının sebebi, secde âyetini okumanın sebep teş­kil ettiği secde ve ikindinin farzı ile sabahın farzından sonra genel olarak na­mazı yasaklayan buyruklar arasındaki çatışmadır. Diğer taraftan bu iki vakit­te namazın yasaklanış sebebinin tesbiti hususundaki görüş ayrılıklarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [125]

  1. Tilavet Secdesi Yaparken Söylenecek Sözler:

Secdeye vardığı zaman, secde halinde “Allah’ım, bu secde dolayısıyla be­nim bir günahımı kaldır, ondan ötürü de bana bir ecir ya2 ve bu secdemi be­nim için nezdinde bir mükâfat sebebi kıl” der. Bunu, İbn Abbas, Peygamber (sav)’dan rivayet etmiş olup, İbn Mace de Sünen’inde zikretmiştir.[126]

  1. Secde Âyetinin Namazda Okunması:

Namaz esnasında secde âyetini okuyacak olursa, eğer kıldığı bu namaz nafile bir namaz ise ve tek başına bu namazı kılıyor yahut da cemaatte kıl­makla birlikte cemaatin karıştırmayacağından emin olursa secde yapar. Şa­yet cemaatle namaz kılmakla birlikte kanşünlmayacağından emin değilse, (Ma-likî mezhebinde) açık ifadelerle nakledildiğine göre, bunun (secde yapma­sının) caiz olduğudur. Secde etmeyeceği de söylenmiştir.

Eğer kıldığı namaz farz namaz ise, Malik’ten meşhur olan görüşe göre bu namazda secdenin yapılmayacağı şeklindedir. Kıldığı bu namaz ister içten okunan bir namaz olsun, ister açıktan, ister cemaatle kılsın, ister tek kılsın farketnıez. Bunun gerekçesi ise, farz namazdaki secde sayılarına bir fazlalık olacağıdır. Bu görüşün gerekçesi, cemaatin kanştırma ihtimalidir. Bundan ötü­rü secde etmez denilmiştir. Bu daha uygun görülmektedir.

Bu görüşe göre tek başına namaz kılan ile cemaatın karıştırmayacağından emin olunan cemaatle kılınan namazlarda tilavet secdesinin yapılmasının bir sakıncası yoktur. [127]

  1. Secde Âyeti Okunduğunda Dinleyenin Hükmü:

BuharTnin rivayetine göre Ebu Rafi şöyle demektedir: Ebu Hureyre ile bir­likte yatsı namazını kıldım. “Gök yanldığı zaman…” (el-İnşikak, 84/1) sûre­sini okudu ve secde etti. Ben, bu ne diye sordum, O: Ben, burada Ebu’l-Ka-sırn (sav)’in arkasında (namaz kılarken) secde ettim. Ona kavuşuncaya ka­dar secde etmeye devam edeceğim. Bu hadisi tek başına Buhârî rivayet et­miştir.[128]

Yine Buharı1 de şöyle denilmektedir; İmran b. el-Husayn’a şöyle soruldu: Bir kimse Kur’ân dinlemek kastı olmadan secde âyetini işitse (secde etmesi gerekir mi.)? Şöyle dedi: Ya onun için oturacak olursa görüşün nedir?

O, bununla başkasının okuduğu secde âyetini dinleyen için secdeyi va­cip görmüyor gibiydi. Selman da dedi ki: Bizim maksadımız bu değildi. Hz. Osman da şöyle demiştir: Secde, ancak onu dinleyen kimseye düşer.

ez-Zührî der ki: Kişi ancak abdestli iken secde eder. Sen, mukîm iken sec­de edecek olursan kıbleye yönel. Eğer binek üzerinde isen, yüzün hangi ta­rafa olursa Önemli değil. es-Saib de (maksadı Kur’ân okumak değil de bir­takım haberleri anlatmak ve öğütler vermek olan) kıssa anlatıcısının secde âyetini okuması dolayısıyla secde etmezdi.[129]

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kuran

Araf Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.