Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 16°C
Pts 14°C
Sal 11°C

69 – Hakka Suresi | Tefsir’ul Munir

69 – Hakka Suresi | Tefsir’ul Munir

hakka Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kıyamet Gününün Azameti Ve O Günü Yalanlayanların Helak Edilmeleri:

1- Gerçekleşmesi muhakkak olan (Hakka);

2- Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?

3- Ve o gerçekleşmesi muhakkak ola­nın ne olduğunu sana ne bildirdi?

4- Semud ve Ad, kalpleri dehşetle ürperteni (Kâria) yalanladılar.

5- Semud’a gelince, onlar aşırı şid­detli olan (bir ses) ile (Tâğıya) he­lak edildiler.

6- Ad’a gelince, onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına (Sarsar) ile helak

edildiler.

7- O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı. O

kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.

8- Şimdi onlardan geriye kalanı gö­rüyor musun?

9- Firavun da, ondan öncekiler de, altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata işlediler.

10- Böylelikle Rablerinin rasul(ler)ine isyan ettiler. Bundan ötürü o da kendi­lerini oldukça şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.

11- Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide biz taşıdık.

12- Onu sîzin için bir ibret kılalım ve onu belleyen kulak da bellesin diye.

Açıklaması:

Yüce Allah Hakka suresini bu halin azametine, durumun büyüklüğü­ne, gerçekleşeceği günün dehşetine delâlet edecek ifadeler ile başlatarak şöyle buyurmaktadır: “Gerçekleşmesi muhakkak olan. Nedir o gerçekleşme­si muhakkak olan ve o gerçekleşmesi muhakkak olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Burada gerçekleşmesi muhakkak olan (Hâkka)’dan kasıt kı­yamettir. Ona bu adın veriliş sebebi, işlerin o günde öylece gerçekleşmesi­nin hak oluşundan, şüphesiz ve tereddütsüz olarak gerçekleşeceğinden do­layıdır. “Hakka” hak gün demektir. Çünkü o günde bütün hakikatler açıkça ortaya çıkar. Yani vaadin ve tehdidin gerçekleşmesi gerekli, geleceği kesin olan saatin tahakkuk edeceği kıyametin durumu ve nitelikleri nelerdir? Onun şanı pek büyüktür, dehşeti çetindir. Onun hakikatini Yüce Allah’tan başka idrak etmez ve niteliklerini kimse tasavvur edemez. Ey rasul peygamber! Sana onu ne bildirdi? Çünkü o şanının azameti, dehşetinin büyük­lüğü dolayısıyla yaratılmışların bilgilerinin sınırları dışındadır.

Yahya b. Sellam dedi ki: Bana ulaştığına göre Kur’an-ı Kerim’deki: “Sana ne bildirdi?” diye zikredilen ifadelere dair bilgileri Yüce Allah ona bildirmiş ve öğretmiştir. “Sen nerden bileceksin” diye buyurduğu her bir husus ise, ona bilgisini öğretmediği hususlardandır.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yüce Allah’ın hakkında: “Sana ne bildirdi” diye geçen hususlar ona bildirilmiştir. Hakkında “sen nerden bileceksin” di­ye buyurduğu hususlar da bildirilmemiştir.

Daha sonra Yüce Allah Mekkelileri ve başkalarını korkutmak için kı­yamet gününü yalanlamış bulunan geçmiş ümmetlere verdiği azap türünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Semud ve Ad kalpleri dehşetle ürperteni yalanladılar.” Yani Salih’in kavmi olan Semud kabilesi ile Hud’un kavmi olan Ad kabilesi kıyamet gü­nünü yalanladı. Kıyamet günü dehşetleriyle insanların kalplerini çalan, maddeyi patlatıp darmadağın eden demektir. Daha sonra Yüce Allah türlü azapları ve sonuçlarını etraflıca açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Semud’a gelince, onlar aşırı şiddetli olan ile helak edildiler.” Salih (a.s)’ın kavmi olan Semud topluluğu aşın şiddetli olan ile büsbütün helak edildiler. Bundan maksat ise ya şiddetli çığlık, yahut yıldırım ya da haddi aşacak kadar ileri sarsıntılardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı.” (Hud, 11/67) Burada kastedi­len yıldırımdır. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bunun üzerine şid­detli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökenler olu-verdiler.” (Araf, 7/78-91) Burada da kastedilen zelzeledir. O halde lafızlar farklı olmakla birlikte anlamları birdir.

“Ad’a gelince onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına ile helak edildiler. O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı.” Hud (a.s)’un kavmi, Ad kabilesi çığlıklı, oldukça soğuk, son derece şiddetli esen, mahve­dici bir rüzgarla helak edildiler. Dehşetinin şiddeti, süresinin uzunluğu, so­ğuğunun fazlalığı oldukça sınırı aşmış, şefkatsiz ve acımasız bir şekilde on­ların üzerinden geçmiş, Allah o rüzgarı onlara musallat etmiş ve yedi gün, sekiz gece boyunca dinmeksizin, kesilmeksizin sürekli olarak onların üzeri­ne göndermiştir. Esen bu rüzgar ardı arkasına getirdiği çakıl taşlarıyla on­ları öldürüyor ve yok ediyordu. Onların kökünü kesip imha ediyordu.

Buraya kadar görülen Kur’an-ı Kerim’de Ad kıssasının, Semud kıssa­sından önce söz konusu edilmesidir. Fakat burada aksini görüyoruz. Çün­kü Semud kıssasından çok kısa bir şekilde söz edilmiştir. Daha kısa olanı öne almak ise Arapların (anlatımdaki) adetlerindendir.

“O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalanı görüyor musun?” Yani şayet sen o kavim ile kendi topraklarında ya da o gün ve gecelerde hazır bulunup, onların yere düşmüş yahut çürümüş hurma kütükleri gibi yıkıl­dıklarını, geriye de onlardan bir şey kalmadığını görseydin, onların kalıntı­larından geriye kalan bir kimseyi farkeder miydin? Aksine onlar bir kişi kalmamak üzere helak oldular. Yüce Allah onlardan geriye kimse bırakma­dı. Nitekim bir başka yerde: “Onların meskenlerinden başka bir şey görün­mez oluverdi.” (Ahkâf, 46/25) diye buyurmaktadır.

Buhari ile Müslim’de sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Saba” sabah vakti doğudan esen (rüzgar) “ile bana yardım olundu. Ad kavmi ise (batıdan esen rüzgar olan) debûr ile helak edildi.”

“Firavun da, ondan öncekiler de altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata işlediler.” Yani azgın Firavun ile ondan önce gelen kâfir ümmetler ile Lût kavminin altı üstüne gelen kasabalarının halkı, şirk ve masiyetler demek olan hatalı işler işlediler.

“Böylelikle kendilerinin rasulüne isyan ettiler. Bundan ötürü o da ken­dilerini oldukça şiddetli bir yakalayış ile yakalayıverdi.” Her ümmet kendi­sine gönderilen rasule karşı çıktı. Allah da onları helak edip, yok etti. On­ları diğer kâfir ümmetlere verdiği cezadan daha ağır, oldukça çetin ve acık­lı bir azab ile yakalayıverdi.

Ayetin baş taraflarının bir başka benzeri Yüce Allah’ın şu buyrukları­dır: “Onların herbiri rasullerini yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu.” (Sad, 38/14); “Bunların hepsi peygamberleri yalanladı da benim azabım hak oldu.” (Kaf, 50/14) Bir rasulü yalanlayan bir kimse hepsini yalanlamış demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Nuh kavmi rasulleri yalanladılar.” (Şuara, 26/105); “Ad kavmi rasulleri yalanladılar.” (Şuara, 26/123); “Semud kavmi rasulleri yalanladılar.” (Şuara, 26/141); “Lût kavmi rasulleri yalanladılar.” (Şuara, 26/160)

“Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide biz taşıdık. Onu sizin için bir ibret kılalım ve onu belleyen kulak da bellesin diye.” Nuh (a.s) zamanında su haddini aşıp Allah’ın izniyle yükselerek tufan gerçekleşti­ğinde sizler onların sulblerinde olduğunuz halde mümin olan atalarınızı suyun üzerinde akıp giden gemide taşımıştık. Böylelikle boğulmaktan kur­tulmalarını ve müminlerin kurtulup kâfirlerin suda boğulmalarını ibret ve öğüt kılmak istedik. Siz de bunu Yüce Allah’ın büyük kudretine, harikula­de sanatına ve çetin intikamına delil görmeniz, işittiğini belleyen her bir kulak da bunu duyup dinledikten sonra onu kavrayıp bellemeniz için yap­tık. Buna göre Yüce Allah’ın: “Onu… kılalım ve onu bellesin” buyruğundaki zamir bilinen vakıaya aittir ki; bu da müminlerin kurtarılıp, kâfirlerin su­da boğulmalarıdır.

İbni Ebi Hatim ve İbni Cerir’in, Mekhul’den naklettikleri mürsel bir rivayete göre o şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.)’m üzerine: “Ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye” buyruğu nazil olunca Rasulullah (s.a.) şöyle bu­yurdu: “Ben de Rabbimden onu Ali’nin kulağı kılmasını diledim.” Mekhûl dedi ki: Ali şöyle diyordu: Rasulullah (s.a.)’dan işitip de unuttuğum hiçbir şey yoktur. Bu ayetin Ali (r.a.) dolayısıyla indiğine dair Bureyde’den gelen haber ise, sahih değildir. [1]

Kıyametin Bazı Dehşetli Halleri:

13- Artık Sur’a tek bir üfürüş üfü-rüldüğünde

14- Yer ve dağlar kaldırılıp, birbir- lerine bir defa çarpılarak toz olduk-

larında

15- İşte o günde olan olmuştur.

16-Gök yarümış ve ° ^nde °gevşemış olacaktır.

17~ Melekler de onun çevresinde olacak(lar). O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arşını yüklenir.

18- O gün hiçbir şeyiniz kalmaksı­zın arz olunursunuz.

Açıklaması:

“Artık Sur’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde” yani İsrafil kâinatın harap olmasıyla sonuçlanacak ilk nefhayı üfürdüğünde… Bu ayetle kıyametin dehşetli hallerine dair haber verilmektedir.

“Yer ve dağlar kaldırılıp birbirlerine bir defa çarpılarak toz oldukla­rında” ilâhi kudret ile yerlerinden kaldırılıp biri diğerine bir defa vurula­rak tek bir kütle haline geldiklerinde ve hepsi darmadağın bir kum yığını olup, bilinen şekillerinden farklı bir şekle bürünerek dağıldıklarında de­mektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yer başka bir yer­le değiştirilecektir. Gökler de…” (İbrahim, 14/48)

“İşte o günde olan olmuştur.” Kıyamet kopmuş, inen hüküm inip ger­çekleşmiş olacaktır.

“Gök yarılmış ve o günde o gevşemiş olacaktır.” Yani gök parçalanacak­tır. O gün gök zayıf, gevşek, birbirini tutmayan bir hale gelecektir. Oysa bundan önce güçlü ve yapısı sapasağlamdı.

“Melek(ler) de onun çevresinde olacak(lar). O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arşını yüklenir.” Yani melekler aziz ve celil olan Al­lah’ın kendilerine vereceği emri uygulamak üzere semanın köşe bucakla­rında hazırlıklı bulunacaklardır. Göğün köşe bucaklarında bulunan melek­lerin başları üzerinde de Rabbinin Arşını sekiz melek taşıyacaktır. Sekiz saf melek diye de açıklanmıştır. Bunların da sayısını Allah’tan başka kim­se bilmez. Arş mahlukâtın en büyüğüdür. Arşın taşınması bir mecazdır. Çünkü ilâhın taşınmasına imkân yoktur. O halde tevil edilmesi kaçınıl­mazdır. Bu da Yüce Allah’ın onlara kendi bildikleri bir şekilde belli bir ru­muz kullanarak hitap etmesi şeklinde bir hitap olduğudur. Bu da Beytin (Kabe’nin) bina edilmesi, kulların üzerinde Hafaza meleklerinin bulunması gibidir. Çünkü Beytin bina edilmesinden kasıt, orada kalmak değildir. Ha­faza melekleri de -diğer meleklerin- unutma ihtimalinden dolayı görevlen­dirilmemişlerdir.

“O günde hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın arz olunursunuz.” Yani o günde kullar hesaplan görülmek üzere Allah’a arz olunacaklardır. Ne şa­hıslarınız, ne sözleriniz, ne fiilleriniz, ne işlerinizin hiçbiri -ne olursa olsun-Allah’a gizli kalmayacaktır. O gizli olanı da ondan daha da gizlisini de bilir. O açığa vurulanları, gizlilikleri ve kalpleri bilir. Sizler kendisine hiçbir şe­yin gizli, saklı kalmadığı kimseye arz olunacaksınız. Böylelikle müminlerin sevinci kemale ersin, günahkârlar da daha büyük çapta azarlanmış olsun.

Arz hesaba çekilmek ve sorgulanmaktan ibarettir. Burada askerlerin durumlarını öğrenmek için onların sultana arzedilmelerine benzetme ya­pılmıştır. Şanı Yüce Allah’ın böyle bir tabloyu tespit etmesi onun taht üze­rine oturmasından dolayı değildir.

Bu buyruklarda ağır bir tehdit ve kesin bir azar ile zorlu bir hesabın oldukça önemli ve tehlikeli olduğu haber verilmektedir.

İbni Ebi’d-Dünya’nm rivayetine göre Sabit b. Haccac şöyle demiştir: Ömer b. Hattab (r.a.) dedi ki: “Hesaba çekilmezden önce kendinizi hesaba çekiniz. (Amelleriniz) tartıya arzedilmeden önce kendinizi tartınız. Çünkü bugün kendinizi hesaba çekmeniz sizin için yarınki hesabı daha bir kolay­laştırır. O en büyük arz olunma günü için de (güzel amellerle) süsleniniz: “O günde -hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın- arzolunursunuz.”

İmam Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace’nin rivayetine göre Ebu Musa Eş’arî dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “İnsanlar kıyamet gününde üç defa arzolunacaklardır. İki arzda tartışma yapılacak, mazeretler ileri sürü­lecektir. Üçüncüsünde ise; işte o vakit amel defterleri uçuşarak sahiplerinin ellerine ulaşacaktır. Kimisi onu sağ eliyle, kimisi sol eliyle alacaktır.” Ancak Tirmizi bunu Ebû Hureyre’den diye rivayet etmiş, İbni Cerir de bunu Ab­dullah b. Mesud’dan diye rivayet etmiştir. [2]

Hesaptan Sonra Kurtuluşa Eren İyi Kimselerin Durumu:

19- Kitabı sağından verilmiş olana gelince, der ki: “İşte alın, okuyun kitabımı.”

20- “Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum.”

21-Artık o mutlu bir hayat içindedir:

22- Yüksek bir cennette,

24- Geçmiş günlerde peşinen işle­dikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin, için.

Açıklaması:

Yüce Allah kıyamet gününde amel defteri sağından verilecek olanların mutluluklarını ve bu sebeple sevineceklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Kitabı sağından verilmiş olana gelince, der ki: İşte alın okuyun kitabı­mı!” Hafaza meleklerinin amellerini yazdığı kitabı sağ tarafından verilen kimse oldukça sevineceğinden ötürü karşılaşacağı herkese şöyle der: Bu ki­tabı alın da içindekileri okuyun. Çünkü o mahşer ehlindekilerin sıkıntılı ve korku içerisindeki halini yaşadıktan sonra kurtulanlardan olduğunu öğ­renmiş olacaktır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum.” Hesabım ile karşılaşacağıma ve Yüce Allah’ın günahlarım sebebiyle beni sorgulayacağı­na dair ağırlıklı bir kanaatim vardı. Fakat Yüce Allah lütfuyla beni affetti ve günahlarım sebebiyle beni sorgulamadı.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre anlam şöyledir: Ben dünyada iken ahirette hesaba çekileceğimi ve bugünün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceği­ni biliyor ve buna kesinlikle inanıyordum. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle bilirler.” (Bakara, 2/46)[3]

Dahhak dedi ki: Kur’an-ı Kerim’de müminin zannetmesi olarak geçen her bir buyruk yakîn (kesin bilgi) ifade eder, kâfir hakkında kullanılmışsa şüphe anlamındadır. Mücahid dedi ki: Ahirete dair zan yakîn, dünyaya da­ir zan ise şek (şüphe ve tereddüt) ifade eder.

Zemahşeri dedi ki: Burada zannm ilim (yakîn) anlamında kullanılma­sının sebebi, zann-ı galibin de adetler ve ahkâm ile ilgili hususlarda ilmin yerini tutmasından dolayıdır. Meselâ, ben bu işin şöyle şöyle olduğunu ya-kîne benzer bir zan ile zannediyorum, denilir.

Ayetin birinci anlamını sahihte sabit olan ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadis desteklemektedir. Buna göre ona “necvâ: gizlice konuşma (fısıl-daşma)”ya dair soru sorulunca şöyle dedi: Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyurur­ken dinledim: “Kıyamet gününde Allah kulunu yaklaştırır ve ona bütün gü­nahlarını tek tek söyletir. Kul nihayet artık helak olacağı kanaatine sahip olunca, Yüce Allah da ona şöyle buyuracak: Dünyada iken ben bu günahla­rını gizledim, bugün de sana onları bağışlıyorum. Sonra da ona hasenatına dair kitabı sağ tarafından verilir. Kâfir ve münafığa gelince şahitler (hakla­rında) şöyle diyeceklerdir:” “İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlar­dır. Haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud, 11/18)

Daha sonra Yüce Allah iyi ve takvalı müminin akıbetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Artık o mutlu bir hayat içindedir. Yüksek bir cennette; devşirilecek meyveleri yakındır.” O yaşayışını olumsuz etkileyecek bütün etkenlerden uzak, hoşa giden ve hoşnut olunan bir hayatı; mekânı itibariyle yüksek, değeri üstün mevki ve konumlan yüce, meskenleri pek hoş, sevinci sürekli bir cennette yaşayacaktır. Bu cennet bahçelerinin meyvelerinin toplanması için uzağa gitmeye gerek yoktur. Ayakta olan da, oturan da, yatan da onla­rı eliyle alabilir.

Taberani’nin rivayetine göre Selman-ı Farisi dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Hiçbir kimse şu izin belgesi olmadan cennete girmeyecektir: Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla! Bu Allah’tan filan oğlu filan için yazıl­mış bir belgedir. Onu üstün ve devşirilecek meyveleri yakın olan bir cennete alınız.” Aynı hadisi Ziya el-Makdısi şu lafızla rivayet etmiştir: “Mümin kimseye sırat üzerinden geçiş izin belgesi verilecektir: Rahman ve rahim Al­lah’ın adıyla. Bu aziz ve hakim olan Allah’tan filana verilen bir belgedir. Onu devşirilecek meyveleri yakın yüksek bir cennete alınız.”

“Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebiyle afiyetle yiyin, için.” Onlara şöyle denilecektir: Ey takva sahibi iyi kimseler, cennetin hoş yiye­ceklerinden, meyvelerinden afiyetle yiyiniz, oradaki içeceklerden afiyetle içiniz. Bundan dolayı sizin için herhangi bir sıkıntı yoktur. Bu da dünya hayatında yaptıklarınıza bir karşılık ve işlediğiniz salih ameller sebebiyle bir mükâfattır.

Bu mükâfat Yüce Allah’ın onlara bir lütfü, nimeti ve ihsanıdır. Çünkü sahih bir hadiste sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Amel ediniz, aşırıya gitmeyiniz. Kendinizi usandıracak kadar yorulmayı­nız. Şunu bilin ki; hiçbir kimseyi kendi ameli cennete sokamaz.” Sen de mi ey Allah’ın Rasulü, diye sordular. Şöyle buyurdu: “Ben de; Allah’ın beni kendi katından bir rahmete ve bir lütfa daldırması hali müstesna.” [4]

Kıyamet Gününde Bedbaht Kimselerin Durumu:

25- Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince, o da der ki: Keşke kitabım verilmeseydi

26- “Ve keşke hesabımın ne olduğu­nu bilmeseydim.”

27- “Keşke bu bitmiş olsa idi”

28- “Malımın bana faydası olmadı.”

29- Saltanatım da beni bırakıp gitti,

30-Yakalayın onu; ellerini de boynuna bağlayın onun.

31-Sonra cehenneme ulaştırın onu.

32- Sonra onu yetmiş arşın uzunlunda bir zincire vurun.

34 yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi-

35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur.

36- Gıslinden başka hiçbir yiyeceği de yok.

37- Onu da ancak hata işleyenler yer.

Açıklaması:

“Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince, o da der ki: Keşke kita­bım verilmeseydi!” Yani kitabı sol tarafından ya da arkasından verilecek olan bedbaht kişi üzüntü, keder acı ve pişmanlık ile -günahlarını ve çirkin amellerini göreceğinden- keşke bana kitabım verilmeseydi, diyecektir. İşte bu bedenî azaptan önce manevi azabın söz konusu olacağına delildir.

“Ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke bu bitmiş olsay­dı. ” Yani keşke hesaba çekilerek hesabıma dair bir şey bilmemiş olsaydım. Çünkü hepsi benim aleyhime vebaldir. Keşke dünyadaki ölümüm hayatı sona erdiren, kesip bitiren bir iş olsaydı da ondan sonra diriltilmemiş ol­saydım. Böylelikle o ölümün devam etmesini ve dirilişin gerçekleşmemesi­ni temenni edecek, buna sebep ise amellerinin kötülüğünü ve uğrayacağı azabı görecektir. Katade dedi ki: Dünyada iken ölümden daha çok hiçbir şeyden nefret etmediği halde ölümü temenni edecektir. Bu ayetin bir ben­zeri de: “Kâfir: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyecek.” (Nebe, 78/40) buyruğudur.

“Malımın bana faydası olmadı, saltanatım da beni bırakıp gitti.” Malı­mın bana hiçbir faydası olmadı. Allah’ın azabını kısmen dahi olsa benden uzaklaştırmadı. İleri süreceğim bir delilim kalmadı. Makamım, mevkim, mülküm hep gitti. Bunlar da benden azabı uzaklaştıramadı. Aksine bütün iş bana kaldı. Kimse bana yardımcı olamıyor, beni himaye edemiyor. Ebu Hayyan dedi ki: Tercih edilen İbni Abbas’ın görüşüne göre burada söz ko­nusu edilen “saltanaf’tan maksadın, dünyada iken delil diye ileri sürdüğü şeyler olduğudur. Çünkü kitaplarını sol taraflarından almak hükümdarla­ra, sultanlara has bir şey olmayacaktır. Aksine bu bütün bedbaht kimseler hakkında geneldir.[5] O vakitte Yüce Allah onun varacağı yeri ve işinin akı­betini açıklayarak şöyle buyuracaktır:

“Yakalayın onu, ellerini de boynuna bağlayın onun. Sonra cehenneme ulaştırın onu, sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Yani Yüce Allah şöyle buyurarak zebanilere emir verecektir: Bunu zincirlere, bukağılara bağlanmış olarak yakalayın. Elleri zincirle boynuna bağlansın. Sonra onu oranın sıcağını tatsın diye cehenneme götürün, sonra da hare­ket edemesin, diye bütün vücudunu sarıp sarmalayacak yetmiş arşın uzun­luğunda bir zincire vurun.

Daha sonra Yüce Allah bu şiddetli tehdit ve azabının sebebini şu buy-ruklanyla açıklamaktadır:

“Çünkü o azametli Allah’a iman etmezdi. Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” Yani o kâfir ve inkarcı birisi idi. Azamet ve saltanatın sahibi Al­lah’a iman etmezdi. Fakirlere, çaresiz yoksullara yemek yedirmeye -muh­taçlara, kendisi karşılıksız olarak malını vermesi şöyle dursun- teşvik dahi etmezdi. Yani o tevhid, ibadet ve şirk koşmamak gibi Allah’ın haklarını da yerine getirmez, iyilikte bulunmak, iyilik ve takva üzere yardımlaşmak gi­bi kulların haklarını da yerine getirmezdi. Fiilen yemek yedirmekten bah-sedilmeyip teşvikin sözkonusu edilmesi durumunun kötülüğünü anlatmak içindir. Teşviki terkedenin, fiili terkeden gibi olduğunu da ifade eder. Ayet-i

kerimede kâfirlerin dinin fer’î hükümleriyle muhatap olduklarına dair de­lâlet de vardır.

Böyle bir kimse için azap kaçınılmazdır ve onun yakasını bırakmaya­caktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur.” Kıyamet günün­de ona fayda sağlayacak bir yakını, şefaatçi olacak bir dostu, Allah’ın aza­bından kurtaracak kimsesi olmayacaktır. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edi­lir bir şefaatçisi olacaktır.” (Mümin, 40/18) Yüce Allah’ın “burada” buyruğu da onların azap görecekleri mekâna bir işarettir.

Böyle birisinin yiyeceğini de Yüce Allah şöylece anlatmaktadır:

“Gıslinden başka bir yiyeceği de yok. Onu da ancak hata işleyenler yer.” Böylesinin cehennemliklerin vücutlarından akacak kan ve irinden başka yiyecek bir şeyleri olmayacaktır. Bunu da ancak günah işleyen kimseler yi­yecektir. Katade gıslin hakkında o cehennemliklerin en kötü yiyeceğidir, demiştir. [6]

Kur’anın Azameti Ve Onun Vahiy İle İndiğinin İspatı:

38- Hayır, yemin ederim ki gördü­ğünüz şeylere

39- Görmediğiniz şeylere de;

40- Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür.

41- O bir şair sözü de değildir. Ne kadar az inanırsınız.

42- Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız.

43- O, alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

44- Eğer bazı sözleri uydurup bize isnadetseydi’

45- biz onu elbette kudretimizle alı-

  1. Sonra da kalbinin damarını el­bette koparırdık.

47- O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.

48- Doğrusu o, takva sahipleri için bir öğüttür. Aranızda yalanlayanlar oldu­ğunu da elbette biliriz biz.

50- Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir.

51- Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir.

52- O halde büyük Rabbini, adı ile teşbih et.

Açıklaması

“Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de. Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür.” Yani ben isim ve sıfatla­rımda kemalime delil olan gördüğünüz yaratıklara ve sizin için gayb olan hususlara yemin ederim ki… Yahutta gördüklerinizle, görmediklerinizle herbir şeye yemin ederim ki; Kur’an Allah’ın kelâmı, vahyi, kulu ve risaleti tebliğ ile emaneti yerine ulaştırmak için seçtiği rasulüne indirdiği kitabıdır. Şüphesiz o çok şerefli bir rasulün okuduğu, çok şerefli bir rasulün tebliğ et­tiği bir sözdür. Risalet yoluyla Allah’tan alınıp insanlara ulaştırılmaktadır.

Kur’an’ın elçiye izafe edilmesi, onun tarafından tebliğ edilmesi anla­mındadır. Çünkü elçinin bir özelliği kendisini elçi olarak gönderen adına bildirimde bulunmaktır. “Rasul: elçi” söz konusu edilerek, bu Kur’an’ın onun kendiliğinden uydurduğu bir söz olmadığına işarette bulunulmuştur. O elçilik (risalet) yoluyla Allah’tan alınıp bildirilen Allah’ın sözüdür. Elçi­nin “şerefli” diye nitelendirilmesi de onun güvenilirliğine bir işarettir. Onun basit, dünyevi maksatlara göz dikerek aldığı risaleti değişikliğe uğ­ratanlardan olmadığını anlatmaktadır.

Çoğunluğun kanaatine göre burada sözü edilen “şerefli elçi” Muham­med (s.a.)’dir. Çünkü bundan sonra Kur’an’ın bir şair ve bir kahin sözü ol­madığı zikredilmektedir. Araplar ise Cebrail’in şair ya da kahin olduğunu söylemiyorlardı. Onlar bunu Muhammed (s.a.) için söylüyorlardı.

Tekvir süresindeki buyrukta ise çoğunluğun kanaatine göre sözü edi­len “şerefli elçi” Cebrail (a.s)’dir. Çünkü ileride de geleceği gibi daha sonra gelen nitelikler ona uygundur.

“O bir şair sözü de değildir, ne kadar az inanırsınız!” Kur’an ileri sür­düğünüz gibi bir şair sözü değildir. Çünkü Muhammed (s.a.) şair değildir, ayrıca Kur’an ayetleri şiir türünden de değildir. Sizler ise pek az iman eder, çok basit ölçülerde tasdik ediyorsunuz. Buradaki “azlık”tan kasıt, zahiri anlamıdır ki, bu da kendilerine sizi kim yarattı diye sorulduğunda Allah diye cevap vermeleridir. “Azlık” niteliğinin sözlük anlamı ileiman olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak ba­sit bazı şeyleri doğrulamışlardır. Zira onlar hayrın, akrabalık bağını gözet­menin, iffetli hareket etmenin ve buna benzer Rasulullah (s.a.)’ın emrettiği hususların doğru olduğunu kabul ediyor, inanıyorlardı.

Kur’an’ın şiir olmadığı belirtilirken “ne kadar az inanırsınız” denildiği halde bir kehanet olmadığı söylenirken de “ne kadar az düşünüp ibret alır­sınız” diye buyurulmuştur. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığı adeta maddi ola­rak hissedilen apaçık bir husustur.

Kur’an lafzının böyle olduğu açıkça ortadadır. Çünkü şiir vezinli olup kafiyeli bir söz dizisidir. Kur’an lafızları ise şiir kastıyla söylenmemiş ve çok az olan bazı bölümler dışında böyle değildir. Muhteva bakımından şiir olmadığına gelince, Kur’an her türlü bilgiyi, gerçeği ve mükellef olan bir kimseyi inatlaşmayan türden birisi olduğu takdirde, bildirdiklerini tasdik etme sonucuna götüren bütün delilleri ihtiva etmektedir.

Kur’an’ın bir kehânet olmadığını anlamak için ise, düşünmeye ihtiyaç vardır. Kâhinlerin sözleri anlamsız birtakım seciler (cümle sonlarında ka­fiyeler) ile tabiattan uzak birtakım şekillerdir. Diğer taraftan Kur’an-ı Ke-rim’de şeytanlar lanetlenmekte ve onların uygulamaları yerilmektedir. Kâ­hinler de şeytanların kardeşleridir.[7]

“Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız.” Kur’an sizin ileri sürdüğünüz gibi gelecekte gaybî olan hususları bildiğini iddia eden bir kâhin sözü de değildir. Çünkü kâhinlik ayrı bir iştir. Onunla Kur’an arasında ortak bir taraf yoktur. Çünkü Kur’an’da şeytanlara lanet okunmaktadır. Onların ilham ettiği sözler olmasını akıl kabul edemez. Fa­kat sizler pek az düşünüp öğüt alan kimselersiniz. Bundan dolayı işin için­den çıkamıyor sunuz. Kur’an’ın söz düzeninin nasıl olduğu, onun şeytanlara laneti ihtiva ettiği üzerinde düşünüp, ibret almadığınız için; o bir kâhin sö­züdür, dediniz. Daha sonra Yüce Allah asıl maksadı açıkça şöylece ifade et­mektedir:

“O alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.” Bilakis o insanların da, cinlerin de Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir. Onu Cibril-i Emin Al­lah’ın Rasulü Muhammed (s.a.)’in kalbi üzerine indirmiştir. O kendisini el­çi gönderenin adına tebliğ yapan anlamında bu rasulün (elçinin) sözüdür. İnsanlara bu sözü açıklayıp ve insanları ona imana çağıran ve Kur’an’ı peygamberliğinin delil ve belgesi olarak ortaya koyan Odur.

İmam Ahmed’in rivayet ettiğine göre Şureyh b. Ubeyd dedi ki: Ömer b. Hattab dedi ki: Müslüman olmadan önce Rasulullah (s.a.)’ı gözetlemeye çıktım. Benden önce mescide gelmiş olduğunu gördüm. Arkasında durdum. Hakka suresini okumaya başladı. Kuranın o akıcı sözleri beni hayrete dü­şürdü. Kendi kendime kâhindir dedim. Bu sefer: “Bir kâhin sözü de değil­dir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız. O, âlemlerin Rabbi tarafından in­dirilmedir. Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz onu elbette kud­retimizle alıverirdik. Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık. O za­man da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.” buyruk­larını surenin sonuna kadar okudu. (Ömer (r.a) devamla) dedi ki: Bunun üzerine İslâm kalbimde alabildiğine yer etti.

İbni Kesir dedi ki: İşte bu da Yüce Allah’ın Ömer b. Hattab (r.a.)’m hi­dayetine etki etmeyi takdir buyurduğu sebeplerden birisidir.

Daha sonra Yüce Allah Muhammed (s.a.)’in Kur’an’dan bir şeyler uy­durmaya güç yetiremeyeceğini şöylece vurgulamaktadır:

“Eğer bazı sözleri uydurup, bize isnad etseydi biz onu elbette kudreti­mizle alıverirdik.” Eğer Muhammed ya da Cebrail batıl bazı sözler uydu­rup, bunları kendisi uydurduğu halde -faraza- Allah’a nispet etseydi, biz onu gücümüzle yakalar ve çarçabuk cezalandırır, ondan intikam alırdık. Yahutta onun -öldürülmek istenen kişinin yakalanması gibi- sağ elini ya­kalardık. Çünkü “yemin: sağ el” güç kudret demektir:

“Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık.” Kalp daman (vetin) kalpten başa giden bir damardır. Bu damar koptu mu kişi ölür. Bu da onun, hükümdarların gazaplandıkları kimselere uyguladıkları en ağır ceza ile helak edileceğini anlatan bir ifadedir.

“O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamaz­dı.” Yani sizden herhangi bir kimse bize karşı onu savunamaz ya da onu bizden kurtaramazdı. Dolayısıyla sizin için Allah adına yalan söylemeye kendisini zorlama cesaretini nasıl gösterebilir? Rasulü kimse bize karşı ko­ruyamaz ya da (istediğimiz takdirde) öldürmemize engel olamaz, demektir.

Arkasından Yüce Allah Kur’an’m birtakım nitelik ve faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu o takva sahipleri için bir öğüttür.” Yani Kur’an-ı Kerim Al­lah’ın emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınarak Allah’ın azabından korkan takva ehli kimseler için bir öğüt ve bir hatırlatmadır. Yüce Allah’ın: “O takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara, 2/2) buyruğuna benzemek­tedir. “Takva sahiplerV’nin özellikle sözkonusu edilmesi ondan yararlanan­ların onlar olmasıdır.

Yüce Allah’ın şu buyruğuyla yalanlayıcıları tehdit etmesi de bu buy­ruklara uygundur: “Aranızda yalanlayanlar olduğunu da elbette biliriz biz.” Yani bizler küfür ve inat ile bazılarınızın Kur’an’ı yalanladığını kesin­likle biliyoruz. Buna karşılık onları biz cezalandıracağız. Bazınız da Hakka giden yolu bulduğundan ötürü onun doğruluğuna inanmaktadır. Bu buy­ruk yalanlayıcılar için ağır bir tehdit ihtiva etmektedir.

“Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir.” Muhakkak bu Kur’an-ı Kerim kıyamet gününde kâfirler müminlerin mükâfatlarını, Allah’ın onla­ra lütuflarını görecekleri vakit, onlar için bir hasret ve bir pişmanlık sebebi olacaktır.

“Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir.” Muhakkak Kur’an-ı Ke­rim doğru haberdir, kesin gerçektir. Onda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Çünkü o Allah’tandır. Muhammed (s.a.)’in uydurduğu bir söz değildir.

“O halde büyük Rabbini adı ile teşbih et.” Yani Kur’an-ı Azim’i indiren Allah’ı Ona yakışmayan şeylerden teşbih ile tenzih et. Teşbih, sübhanallah demektir. Aynı şekilde sözler uydurulup, O’na nispet edilmesine razı ol­maktan da O’nu teşbih et. Sana vahyettikleri sebebiyle Allah’a şükür ol­mak üzere de Onu teşbih et.

“Rabbin adı” mukaddes zatına ya da sıfatlarından birisine delâlet eden her bir lafızdır. Allah, rahman ve rahim gibi. Özel ismin tenzih edil­mesi ise zatın tenzih edilmesi demektir. Buna göre “isim” lafzının başında­ki “be” harfi zaiddir.

Kuran

Hakka Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.