Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

68 – Kalem Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

68 – Kalem Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Kalem Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — Nûn. Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun ki,

2 – Sen, Rabbmm nimeti sayesinde bir deli değilsin.

3 — Doğrusu senin için, tükenmeyen bir mükâfat var­dır.

4 —: Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.

5 — Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler;

6 — Hanginizin aklından zoru olduğunu.

7 – Muhakkak ki senin Rabbın, kendi yolundan sapan­ları çok iyi bilir. Ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.

Andolsun Kaleme

Bakara sûresinıiı uaşmda hecâ harfleriyle ilgili söz edilmişti. Bu­radaki «Nûn» kavli de Sâd, Kâf ve benzeri sûrelerin başında yer alan alfabetik harflerden bir harftir. Burada bu konuda ayrıca tafsilâtlı bil­gi verilmeyecektir.

Denildi ki: Nûn kavlinden murâd, yedi kat yeri taşıyan büyük ok­yanusun su dalgaları üzerinde yaşayan büyük bir balıktır. Nitekim bu konuda Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî şöyle der: Bize İbn Beşşâr… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı, şey,

kalemdir. Kaleme; yaz, dedi. O; ne yazayım? deyince, Allah Teâlâ; ka­deri yaz, dedi. O günden kıyamet gününe kadar olacak şeyler kader uya­rınca cereyan etti. Sonra Nûn’u yarattı. Su buharı yükseldi de ondan gökyüzü parçalandı ve Nûn’un sırtına yeryüzünü yaydı. Nûn sarsılın­ca, yeryüzü yayıldı ve oynadı. Allah Teâlâ dağlarla onu sabit kıldı. Bu sebeple o, yeryüzüne karsı övünür. İbn Ebu Hatim de Ahmed İbn Sinan

kanalıyla A’meş’ten bu rivayeti nakleder. Aynı şekilde Şu’be de… A’meş kanalıyla İbn Abbâs’tan bunu nakleder. Şu’be’nin rivayetinde ayrıca şu ilâve yer alır: Sonra İbn Abbâs »Nûn. Kaleme ve onunla yazılanlara andolsım ki,» âyetini okudu. Şüreyk de bu rivayeti A’meş kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder. Ma’mer de yine İbn Abbâs’tan bu rivayeti naklet­tikten sonra îbn Abbâs: «Nûn. Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun ki,» âyetini okumuş. Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Hu-meyd… İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Rabbım Azze ve Celle’nin ilk yarattığı şey, kalemdir. Sonra ona; yaz, dedi. O da kıyamet kopun-caya kadar olacak her şeyi yazdı. Sonra suyun üzerinde Nûn’u halket-ti. Sonra onun üzerine yeryüzünü yaydı. Taberânî de bu rivayeti mer-fû’ olarak nakleder ve der ki: Bize Ebu Hadîd… İbn Abbâs’tan naklet­ti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah’ın ilk yarattığı şey; ka­lem ve balıktır. Kaleme; yaz, dedi. O; ne yazayım? dedi. Allah Azze ve Celle kıyamet gününe kadar olacak her şeyi yaz, dedi. Sonra Rasûlul­lah (s.a.), ((Nûn, Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun ki,» âyetini okudu. Nûn balıktır. Kalem ise bilinen kalemdir. Bu konuda bir başka hadîsi de îbn Asâkîr… Ebu Hüreyre’den nakleder. O; Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu duydum, demiştir: Allah’ın yarattığı ilk şey, kalem­dir. Sonra Nûn’u yaratmıştır. Nûn divittir. Sonra ona; yaz, dedi. O; ne yazayım? deyince, ecel veya eser veya rızık veya amelden olan veya olacak her şeyi yaz, dedi. Ve kıyamet gününe kadar olacakları yazdı. İşte Allah Teâlâ’nın: «Nûn. Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun ki,» kavlinin mânâsı budur. .Sonra kalemin üstünü damgaladı ve o, kı­yamet gününe kadar bir daha bir şey söylemedi. Sonra aklı jrarattı_ve; izzetim hakkı için sevdiğim kişilerde seni mükemmel kılarım^ _kızdığım kişilerden de seni eksiltirim, dedi.

İbn Ebu Necîh der ki: İbrâhîm İbn Ebu Bekr, ona Mücâhid’in şöy­le dediğini haber vermiş: Nûn, yedi kat yerin altında bulunan balıktır. Beğâvî ve tefsîrcüerden bir topluluğun zikrettiğine göre, bu balığın sırtında bir kaya varmış. Kayanın ağırlığı gökle yeryüzünün ağırlığınday-mış. O balığın sırtında bir öküz varmış ve onun kırk bin boynuzu var­mış. Yedi kat yer ve onun üzerinde bulunanlarla bunların arasında yer alanlar bunun sırtında imiş Allah en iyisini bilendir.

Bazılarının, İmâm Ahmed’in naklettiği şu hadîsi bu mânâya ham­letmeleri de garîb bir şeydir. Bize İsmail, Humeyd’den nakletti ki; Enes_ İbn Mâlik şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.)ın Medine’ye gelişi Abdullah İbn Selâm’a bildirdiğinde; o, Rasûlullah’m yanma gelip bazı şeyleri sormuş ve demiş ki: Ben sana Peygamberden başka kimsenin bilmeye­ceği bazı şeyleri soracağım. Kıyametin şartlarının ilki nedir? Cennet ehlinin yediği ilk yemek nedir? Çocuk nasıl olursa babasına çeker, na­sıl olursa annesine çeker? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bunları Ceb-râîl bana az önce bildirdi. Abdullah İbn Selâm demiş ki: Melekler ara­sında yahûdîlerin düşmanı olan işte odur. Rasûlullah (s.a.) şöyle bu-

yurmuş: Kıyametin şartlarından ilki, yeryüzünde çıkacak bir ateştir ki, insanları Doğudan Batıya doğru sürükleyecektir. Cennet ehlinin yi­yeceği ilk yemek balık ciğerinin artanıdır. Erkeğin suyu kadının suyun­dan önce olursa, çocuk babaya çeker. Kadının suyu erkeğin suyundan gnce olursa, çocuk anneye çeker. Buharı bu hadîsi muhtelif yollarla Humeyd’den nakletmiştir. Aynı hadîsi Müslim de rivayet eder. Müslim ay­rıca Peygamberin kölesi Sevbân’dan buna benzer bir hadîsi rivayet eder. Müslim’in Sahîh’inde Ebu Esma kanalıyla Sevbân’dan nakledilir ki; Hahamlardan birisi Rasûluliah (s.a.)a bazı sorular sormuş. Bu sorular­dan birisi de şöyle imiş: Cennet ehlinin cennete girdiklerinde sofraları nedendir? Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Balık ciğerinin artanıdır. Bunun arkasından yiyecekleri sabah yemeği nedir? Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Peygamberin uyluğundan yediği cennet sığırlarından on­lara cennette bir sığır kesilir ve onun etrafından yerler. Haham: İçe­cekleri nedir? deyince; «Selsebîl» adı verilen bir çeşmeden içerler, bu­yurmuş!

Denildi ki: Nûn’dan makşad, nurdan bir levhadır. Nitekim İbn Ce-rîr Taberî şöyle der: Hasan İbn Şebîb… Muâviye İbn Kurrâ’dan nak­letti ki; babası, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle dediğini bildirmiş: «Nûn. Ka­leme ve onunla yazılanlara andolsun ki,» kavlindeki Nûn, nurdan bir levhadır. Kalem ise nurdan bir kalemdir. Kıyamet gününe kadar ola­cak şeyleri yazar. Bu hadîs, mürsel ve garîb bir hadîstir. İbn Cüreyc der ki: Bu nurdan olan kalemin uzunluğunun yüz yıl olduğu bildirildi.

Denildi ki: Nûn kavlinden murâd, dividdir; kalem ise kalemdir. Ni­tekim İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd’ül-A’lâ… Ma’mer’den nakleder ki, Hasan ve Katâde; Nûn kavlinin divid anlamına geldiğini söylemiş­lerdir. Bu konuda gerçekten garîb ve merfû’ olan bir hadîs de rivayet edilir. Şöyle ki İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; o Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: Allah Nûn’u yarattı. Nûn, dividdir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd… İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Allah Teâlâ Nûn’u ya­rattı. Nûn, dividdir. Ve kalemi de yarattı. Ona; yaz, dedi. O; ne yaza­yım? dedi. Allah Teâlâ kıyamet gününe kadar iyi ve kötü yapılmış her ameli, helâl ve .haram taksim edilmiş her rızkı yaz, dedi. Sonra bunlar­dan her birini sahibi için lâzım kıldı. Kişinin dünyaya gelişi, orada ne kadar kalacağı ve ne zaman çıkacağı ile ilgili halleri. Sonra kulların üzerine koruyucu melekler ve kitablara da bekçiler koydu. Koruyucu melekler her gün hazînelerinde sakladıkları kitablara o günkü işleri ya­zarlar. Rızık bitip, eser kaybolup süre sona erince, koruyucu melekler kitabların bekçilerine gelirler ve o günkü amelleri isterler. Bekçiler ko­ruyucu meleklere derler ki: Bugün arkadaşınızın yanımızda bir şeyi yok. Koruyucu melekler dönerler ve onların ölmüş olduklarım görürler. İbn Abbâs der ki: Siz, Arap kavmi değil misiniz? Koruyucu meleklerin: Biz; sizin yapmakta olduklarınızı yazmakta idik, dediklerini işitmez misiniz? İstinsah ancak bir asıldan kopya ile sözkonusu olabilir.

«Kaleme.» Zahir olan bunun kendisiyle yazı yazılan kalem cinsin­den olduğudur. Allah Teâlâ’nm şu kavlinde olduğu gibi: «Oku. Kerem sahibi Rabbma andolsun ki, kalemle öğreten O’dur. İnsana bilmediğini O, öğretmiştir.» (A’lâk, 3-5) Bu, Allah Teâlâ tarafından kaleme yapılan bir yemindir. İlmin kendisine o sayede ulaştığı yazmayı öğretmekle, ya­ratıklarına ne büyük nimet ihsan ettiği hususuna dikkatleri çekmekte-. dir. Bu sebeple hemen ardından «Ve onunla yazılanlara andolsun ki,» buyurmaktadır. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde, bu ifâde ile satıra dö­külüp yazılanların kasdedildiğini söylerler. Ebu Duhâ ise, îbn Abbâs’-tan bunun ve onların yaptıkları şeyler, anlamına geldiğini bildirir. Süd-dî de bununla meleklerin ve onların kulların ibâdetleriyle ilgili yazdık­ları şeylerin kasdedildiğini söyler.

Başkaları da dediler ki: Aksine burada kalemle kasdedilen şey; Al­lah Teâlâ’nm gökleri ve yeri yaratmazdan elli bin yıl önce mahlûkâtm kaderiyle ilgili yazmış olduğu şeylerde yürüttüğü kalemdir. Ve bu hu­susta kalemin zikrine dâir vârid olan hadîsleri îrâd ederler. îbn Ebu Hatîm der ki: Bize Ebu Saîd İbn Yahya… Ubâde İbn Sâmit’den nak­leder ki; o, şöyle demiş: Babam öleceği zaman beni çağırdı ve dedi ki: Ben, Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu işittim: Allah’ın ilk yarat­tığı şey kalemdir. Ona; yaz, dedi. O: Ey Rabbım ne yazayım? dedi. Al­lah Teâlâ: Ebediyyete kadar olmuş ve olacak kaderi yaz, dedi. Bu ha­dîsi Ahmed İbn Hanbel muhtelif yollarla Velîd İbn Ubâde’den, o da babasından, o da übâde İbn Sâmit’ten rivayet eder. Tirmizî de Ebu Dâ-vûd et-Tayâlisî’den bu hadîsi naklettikten sonra; hasen, sahih ve garîb-tir, der. Ebu Dâvûd da Sünen’inin Sünnet bahsinde Ca’fer İbn Müsâfir kanalıyla… Ubâde’den bu hadîsi nakleder. İbn Cerîr Taberî der ki: Ona Tûs’lu Muhammed İbn Abdullah… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu bildiren bir hadîsi anlatırmış: Allah’ın ilk yarattığı şey, kalemdir. Ona emretti de o, her şeyi yazdı. Bu hadîs bu vecih ile garîbtir. Hadîs İmamları onu tahrîc etmemişler­dir. Ebu Necîh, Mücâhid’den nakleder M; kalemden maksad, kendisiyle zikrin yazıldığı şeydir. «Yazılanlara» kavli ile de satırlara dökülen ya­zılar kasdedilmiştir ki bu husus yukarıda geçti.

«Sen, Rabbınm nimeti sayesinde bir deli değilsin.» Allah’a hamdol-sun ki sen, kavminin câhillerinin dediği gibi bir deli değilsin. Senin ge­tirdiğin apaçık hakkı ve hidâyeti yalanlayanlar sana delilik nisbet et­mişlerdir. Ama sen, hamdolsun deli değilsin. «Doğrusu senin için, tü­kenmeyen bir mükâfat vardır.» Aksine senin için ebediyyen bitip tü­kenmeyen sonsuz sevâb ve büyük bir ecir vardır. Rabbınm risâletini ya­ratıklarına tebliğ etmen ve onların eziyyetlerine sabretmenden dolayı. Allah Teâlâ’nın ( ö^ jf- ) kavlinin mânâsı; kesilmeyen, demek­tir. Tıpkı «ardı arkası kesilmeyen bir vergi.» (Hûd, 108) kavlinde oldu­ğu gibi. Ayrıca Tîn sûresinde de: «Onlar için, bitip tükenmez ecir var­dır.» (Tîn, 6) buyurulmuştur. Yani kesintisiz mükâfat. Mücâhid ise, bu­nun hesâbsız mükâfat anlamına geldiğini bildirir ki bu da bizim söy­lediğimizle aynıdır.

«Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin» Avfî îbn Abbâs’­tan nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ vermiştir: Muhakkak ki sen, büyük bir din üzeresin. Bu din İslâm dinidir. Mücâhid, Ebu Mâlik, Süd-di, Rebf İbn Enes, Dahhâk ve İbn Zeyd böyle derler. Atıyye ise buna büyük bir edeb üzeresin anlamını vermiştir. Katâde der ki: Hz. Âişe’-ye. Rasûlullah (s.a.)ın ahlâkı sorulduğunda şöyle dedi: Onun ahlâkı _Kur’ân’m kendisiydi.Q,j3eygamberin ahlâkının Kur’ân’da olduğu gibi, demiştir. Saîd İbn Ebu Arûbe de: «Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.» kavli hakkında şöyle der: Bize anlatıldığına göre, Hişâm oğlu Sa’d Hz. Âişe’ye Rasûlullah’m ahlâkını sormuş, o da: Sen Kur’ân okumaz mısın? demiş. O; evet, deyince; işte Rasûlullah (s.a.)ın ahlâkı Kur’ân idi, demiş. Abdürrezzâk… Hişâm oğlu Sa’d’dan nakleder ki; o, ben Hz. Âişe’ye: Ey mü’minlerin annesi, bana Rasûlullah’m ahlâkım anlat, dedim de o: Sen Kur’ân okur musun? dedi. Ben; evet, dedim. O: Peygamberin ahlâkı Kur’ân idi, dedi. Bu uzunca bir hadîstir. İmâm Müslim bu hadîsi Sahîh’inde Katâde’den naklen uzun uzadıya nakle­der ki, inşâallah Müzzemmil sûresinde gelecektir. İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail… Hasan’dan nakletti ki; o, ben Hz. Âişe’ye Rasûlullah’m ahlâkım sordum da; onun ahlâkı Kur’ân’dır, dedi, demiştir.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Esved… Sevâd oğullarından bir kişiden nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben Hz. Âişe’ye Rasûlullah (s.a.) ahlâkını sorduğumda o; sen Kur’ân okumaz mısın; Kur’ân’daki «Mu­hakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin» âyetini okumaz mısın? de­di. Ben; bana bunu anlat, dedim. Hz. Âişe dedi ki: Ben, Peygambere bir yemek yaptım. Hafsa’da bir yemek yaptı. Cariyeme dedim ki: Pey­gambere git, eğer o benden önce yemeği getirip koymuşsa yemeği dök. Hz. Âişe dedi ki: Câriye yemeği getirdi. Câriye yemeği döktü de kap ye­re düştü ve kırıldı. Yerde bir sergi vardı. Rasûlullah (s.a.) onu toplayıp dedi ki: Ona kısas yapın. Veya senin kabının yerine ondan kısas olarak bir kap alın. Hz. Âişe dedi ki: Rasûlullah (s.a.) hiç bir şey demedi. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ubeyd İbn Âdem İbn İyâs… Sa’d İbn Hişâm’-dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben, mü’minlerin annesi Âişe’ye varıp; bana Peygamberin ahlâkını bildir, dedim. O; Peygamberin ahlâkı Kur’­ân idi. Sen, «Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.» kavlini okumadın mı? Ebu Dâvûd ve Neseî de bu hadîsi Hasan kanalıyla aynı şe­kilde rivayet eder. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Yûnus… Cübeyr İbn Nü-feyl’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben hacca gittim ve Hz. Âişe’nin yanına vararak kendisine Rasûlullah’m ahlâkını sordum. O; Rasülul-lah’m ahlâkı Kur’ân idi, dedi. Ahmed İbn Hanbel de bu hadîsi Abdur-rahmân İbn Mehdî’den nakleder. Neseî, tefsir babında İshâk İbn Man-sûr kanalıyla… Muâviye İbn Salih’ten bu hadîsi rivayet eder.

Bu demektir ki; Rasûlullah (s.a.) emir ve yasak bakımından Kur> ân’ın temsilcisi idi. Bu, onun seciyyesi haline gelmiştir. Tabiatına gö­re de huyu olmuştur. Doğuştan bu tabiat onda vardı. Kur’ân ne za­man ona neyi yapmayı emrettiyse, Rasûlullah (s.a.) onu yapmış ve ne­yi yapmamayı bildirdiyse, onu terketmişti. Allah’ın yaratılıştan ona lüt­fettiği yüce ahlâk, haya, kerem, şecaat, kötülüklerden vazgeçme, hiüm ve her türlü güzel huy onun tabiatında yer etmişti. Buharı ve Müslim’­in Sahihlerinde Enes İbn Mâlik’în şöyle dediği sabittir: Rasûlullah (s.a.) a on yıl hizmet ettim de bana hiç bir zaman of dahi demedi. Yap­tığım bir şeye: Niçin yaptın? demediği gibi, yapmadığım bir şey için de: Yapsaydın ya? demedi. Rasûlullah (s.a.) insanların ahlâk bakı­mından en güzeliydi. Ben Rasûlullah’m avucunun ayasından daha yu­muşak ne bir ipek, ne de bir koza elledim. Rasûlullah (s.a.) m terinden daha tatlı ne bir koku, ne de bir misk kokladım.

Buharı der ki: Bize Ahmed İbn Saîd… Berrâ’nm şöyle dediğini bil­dirdi:

Rasûlullah (s.a.), insanlar arasında yüzü en güzel olanıydı. Ahlâkı da en güzel olandı. Ne açıkça uzun ne de kısaydı. Bu konuda pek çok hadîs vardır. Ebu îsâ et-Tirmizî’nin bu hususta Şemail isimli bir kitabı bulunmaktadır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Âişe’nin şöy­le dediğim bildirdi: Rasûlullah (s.a.) kendi hizmetçisine hiç bir zaman eliyle vurmadı. Allah yolunda cihâd etmekten başka hiç bir şeye eliy­le vurmadı. O ne zaman iki şey arasında muhayyer bırakıldıysa, günâh olmadıkça en kolay olanı severdi. Günâh ise, insanlar arasında en çok o şeyden uzak duranı idi. Allah’ın hürmet edilmesini emrettiği şeylerin çiğnenmesi dışında kendi nefsi için hiç bir zaman intikam almadı. Bi­nâenaleyh o, Aziz ve Celîl olan Allah için intikam alırdı. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Saîd İbn Mansûr… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Muhakkak ki ben, yalnızca ahlâ­kın iyisini tamamlamak için gönderildim. Bu rivayette Ahmed İbn Han­bel münferid kalmıştır.

«Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler, hanginizin aklın­dan zoru olduğunu.» Ey Muhammed, yakında sen de bileceksin, sana karşı çıkıp seni yalanlayanlar da bilecekler. Senin mi, yoksa onların mı sapık yolda olduklarını. Kamer sûresinde buyurulduğu gibi: «Yarın ki­min pek yalancı, şımarığın biri olduğunu bileceklerdir.» (Kamer, 26) Ve yine Sebe’ sûresinde buyurulduğu gibi: «Ya biz, ya siz; elbette doğ­ru yolda veya apaçık bir sapıklıktadır.» (Sebe’, 24) İbn Cüreyc der ki: İbn Abbâs bu âyete şu anlamı vermiştir: Sen ve onlar kıyamet günü ^ileceksiniz. Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, kelimesinin, deli demek olduğunu bildirmiştir. Mücâhid ve başKaları da böyle der­ler. Katâde ve başkaları ise; şeytâna en çok dost olan, anlamım ver­mişlerdir. kelimesinin anlamı açıktır. Yani fitneye düşüp hak’tan sapıtan demektir. kavlinde harfinin bulunması fiilin tazminine! delâlet etmesi içindir. Bu takdirde âyetin mânâsı; hangimizin deli olduğunu sen ve onlar bileceklerdir veya sa­na ve onlara haber verilecektir, şeklinde olur. Allah en iyisini bilendir.

«Muhakkak ki senin Rabbm, kendi yolundan sapanları çok iyi bi­lir. Ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.» O, iki gruptan hangisinin hidâyete erdiğini bildiği gibi Hak’tan sapıtan grubu da bilir.[1]

İzâhı

İslâm Ahlâkı

İslâm ahlakıyla ilgili olarak büyük âlim İmâm Gazzâlî diyor ki: Allah Teâlâ sevgili peygamberim överek nimetini izhâr ederek şöy­le buyuruyor:

«Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.»

Hz. Âişe (r.a.) buyurdu: Rasûlullah’ın ahlâkı Kur’ân’m kendisiydi.

Adamın birisi Rasûlullah’a, iyi ahlâk nedir? diye sordu. Rasûlul-lah (s.a.) şu âyeti okudu: Hakkı al, ma’rûfu emret, câhillerden sakın. Sonra Aleyhissalâtü Vesselam buyurdu; seninle sila-i rahm’i kesene git­men, seni mahrum edene vermen, sana zulmedeni affetmendir.

Rasûlullah buyurdu: Ben sadece yüce ahlâkı tamamlamak için gön­derildim.

Rasûlullah buyurdu: Kıyamet gününde mîzâna konulan en ağır şey, Allah korkusu ve iyi ahlâktır.

Adamın birisi Rasûlullah’ın Ön tarafına geldi ve; ey Allah’ın Ra-sûlü, din nedir? dedi. Rasûlullah; iyi ahlâktır, dedi. Adam sağ tarafına geldi; ya Rasûlullah din nedir? dedi. Rasûlullah; iyi ahlâktır, buyurdu. Sonra öbür tarafından geldi ve; din nedir ya Rasûlullah? dedi. Rasûlul­lah ona yöneldi ve şöyle buyurdu: Anlamıyor musun, o öfkelenmemektir.

Kötülük nedir ya Rasûlullah? denildiğinde Rasûlullah: Kötü huy­dur, dedi. Adamın birisi Rasûlullah’a: Bana tavsiyede bulun, dedi. O; nasıl olursan ol, Allah’tan kork, dedi. Adam; daha başka? deyince, Ra­sûlullah: İnsanlar arasında iyi ahlâkınla tanın, dedi.

Rasûlullah’a; hangi amel daha faziletlidir? denildiğinde: Güzel ah­lâk, dedi.

Fudayl diyor ki; Rasûlullah’a; falan kadın geceleri ibâdet ediyor, gündüzleri oruç tutuyor, ama ahlâkı kötüdür. Dili ile komşularına ezi­yet ediyor, denildiğinde; ondan hayır gelmez, o cehennemliktir, dedi.

Ebu Derdâ diyor ki: Rasûlullah’ın şöyle dediğini işittim: Kıyamet gününde mîzâna ilk konan şey, iyi ahlâk ve cömertliktir.

Rasûlullah buyurdu: Allah îmânı yarattığında; beni takviye et Al­lah’ım, dedi. Allah da onu iyi huy ve cömertlikle takviye etti. Allah küf­rü yarattığında, o da; beni takviye et, deyince, Allah onu cimrilik ve kötü huyla takviye etti.

Rasûlullah buyurdu: Allah, dilediğini kendi nefsi için seçti. Sizin dinize cömertlik ve iyi huyunuzdan başkası yaraşmaz. Dikkat edin ve dininizi bu ikisiyle süsleyin.

Rasûlullah buyurdu: Ahlâkın güzeli, Allah’ın yarattığı hilkat üze­re olanıdır.

Ey Allah’ın Rasûlü, mü’minlerin îmân bakımından en faziletlisi hangisidir? denildiğinde; o, ahlaken en güzel olanıdır, dedi.

Rasûlullah buyurdu: Siz, insanları mallarınızla kuşatamazsınız. Güzel yüz göstererek ve iyi huyla onları kuşatınız.

Rasûlullah buyurdu: Kötü hüy amelleri sirkenin balı bozması gi­bi, bozar.

Cerîr İbn Abdullah’ın, rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ey Cerîr, sen Allah’ın yarattığı güzel mahlûklarından birisin, ahlâkını da güzelleştir.

Berâ İbn Âzîb diyor ki: Rasûlullah, insanların yüzü ve ahlâkı en güzel olanıydı.

Ebu Saîd el-Hudrî rivayet eder ki; Rasûlullah (s.a.) duasında hep şöyle dermiş: Allah’ım, hilkatimi güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da gü­zelleştir.

Abdullah İbn Ömer rivayet ediyor: Rasûlullah en çok şöyle dua ederdi: Allah’ım, Senden sıhhat, afiyet ve iyi huy diliyorum.

Ebu Hüreyre rivayet ediyor: Rasûlullah buyurdu: Mü’minin ke-rîmliği dini iledir, şerefi ahlâkı iledir, mürüvveti ise aklı iledir.

Usâme İbn Şüreyk der ki: Araplar Rasûlullah’a; kulun verdiği şey­lerin en hayırlısı nedir? diye sordular da, o; iyi huydur, dedi.

Rasûlullah buyurdu: Kıyamet gününde bana en sevimli ve en ya­kın olanınız güzel huylu olanmızdır.

İbn Abbâs der ki: Rasûlullah şöyle buyurdu: Üç şeyden birisi veya ikisi kimde bulunmazsa, amellerini var saymasın: Allah’a isyandan kendisini alıkoyacak takva, sefaletten alıkoyacak ilim, insanlar arasın­da iyi geçinecek ahlâk.

Rasûlullah, namazın başlangıcında hep şöyle dua ederdi: Allah’ım, beni huyların en güzeline erdir, çünkü ona Senden başkası erdiremez. Kötü ahlâklarımı sil, çünkü onu Senden başkası silemez.

Enes İbn Mâlik diyor ki: Biz Rasûlullahla birlikte iken bir gün şöy­le dediğini işittik: İyi ahlâk; hatâları, güneşin buzu erittiği gibi eritir.

Rasûlullah buyurdu: İyi huylu olmak, insanın mutluluğundandır.

Rasûlullah buyurdu: İyilik, iyi huyluluktur.

Rasûlullah buyurdu: Ey Ebu Zerr, tedbîr gibi akıllılık, ahlâk gibi şereflilik yoktur.

Enes diyor ki: Ümmü Habîbe, Rasûlullah’a şöyle dedi: Bir kadının dünyada iki kocası bulunsa ve ikisi de ölmüş olsa, kadın ölüp cennete girdiğinde hangi kocasının olur9 Rasûlullah; hangisinin ahlâkı güzel­se onun olur, buyurdu.

Rasûlullah buyurdu: Kişi iyi ahlâkı ve mertebesinin değeri saye­sinde geceleri kâim, gündüzleri sâim olan mü’minin derecesine ulaşa­bilir. Başka bir rivayette ise sahrâlardaki susuzların derecesine ulaşır.

Abdurrahmân İbn Semure diyor ki: Biz Rasûlullah’m yanında iken o, şöyle dedi: Ben dün gece garib bir rü’yâ gördüm. Ümmetimden bir kişi diz üstü çökmüş, onunla Allah Zülcelâl arasında bir perde vardı. İyi ahlâkı geldi ve onu huzûr-u îzzet’e yüceltti.

Enes diyor ki: Rasûlullah buyurdu ki: Kul, iyi ahlâkı sayesinde ibâ­dette zayıf olsa da âhiret derecelerinin yücesine ve menzillerinin şeref­lisine ulaşır.

Rivayet edilir ki; Hz. Ömer (r.a.) izin isteyerek Peygamberin yanı­na geldi. Onun yanında Kureyş’li kadınlar vardı. Onunla konuşuyor ve yüksek sesle muhavere ediyorlardı. Ömer gelince, örtüye bürünüp çık­tılar. Ömer girdiği zaman Rasûlullah gülüyordu. Ömer: Anam, babam sana kurbân olsun, neden gülersin? dedi. Rasûlullah şu kadıncağızlara gülüyorum, benimle birlikte iken örtünmeksizin konuşuyorlardı, senin sesini işitince sustular ve örtündüler, dedi. Hz. Ömer: Ey Allah’ın Ra-sûlü, sen korkulmaya daha çok lâyıksın, dedi, sonra onlara döndü ve şöyle dedi: Ey kendi nefislerinin düşmanları; siz benden korkarsınız da Rasûlullah’tan korkmaz mısınız? Kadınlar: Evet ey Ömer; sen bize Rasûlullah’tan daha çok korkutucusun, dediler. Rasûlullah buyurdu : Ey Hattâb’ın oğlu; nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, şeytân seninle hiçbir zaman karşılaşamaz. Aynı yola girdiğiniz zaman o, yolunu değiştirip senden kaçar.

Rasûlullah buyurdu: Kötü huy affedilmeyen bir günâhtır. Kötü zan ise korkunç bir hatâdır.

Rasûlullah buyurdu: Kul, kötü huyla cehennemin en alt derekesi­ne düşer.

Lokman Hekîm’in oğlu babasına dedi ki: Babacığım, insan için han­gi Özellik iyidir? Lokman Hekîm; din, dedi. Oğlu: Şayet iki tane olsa? deyince, Lokman Hekîm; din ve mal, dedi. Oğlu: Şayet üç tane olsa? deyince; din, mal ve haya, dedi. Oğlu: Şayet dört tane olsa? deyince, o; din, mal, haya, iyi huy, dedi. Oğlu: Şayet beş tane olsa? deyince, o; din, mal, haya, iyi huy ve cömertlik, dedi. Oğlu: Şayet altı tane olsa? de­yince, Lokman Hekîm: Oğlum, kim bu beş hasleti elde ederse; o, Allah’­ın dostu olur. Şeytândan uzaklaşır, dedi.

Hasan dedi: Kim kötü huylu olursa, kendi nefsine azâb eder.

Enes İbn Mâlik dedi: Kişi, iyi huyu ile ibâdet etmeden cennetin en yüce derecesine ulaşabilir, kötü huyu ile de, ibâdet ettiği halde cehen­nemin dibine düşebilir.

Yahya İbn Muâz er-Râzî dedi: İyi huylar rızkı arttırır.

Vehb İbn Münebbih dedi: Kötü huy, kırılmış testi parçalarına ben­zer. Ne yapışır, ne de tekrar çamur olur.

Fadl İbn İyâz dedi: İyi huylu bir fâcirin bana arkadaşlık etmesi, kötü huylu bir âbidin arkadaşlık etmesinden iyidir.

Abdullah îbn Mübarek, bir yolculuğu esnasında kötü huylu bir ki­şi ile arkadaş oldu. Abdullah onun kötü huyuna tahammül ediyor ve idare ediyordu. Adam ayrılınca ağladı. Neden ağlıyorsun? denildiğin­de; ona acıdığımdan, dedi. Çünkü o, benden ayrıldı ama kötü huyu on­dan ayrılmadı, diye ekledi.

Cüneyd el-Bağdâdî dedi: Dört şey ameli az da olsa kulu derecelerin en yücesine yükseltir: İlim, tevazu, cömertlik ve iyi huy. İyi huy îmâ­nın kemâlidir.

Kettânî dedi: Tasavvuf demek; iyi huy demektir. Kimin huyunun güzelliği fazla olursa, tasavvufta derecesi daha da artar.

Hz. Ömer dedi: İnsanlar arasında güzel ahlâk ile hareket edin.

Yahya İbn Muâz er-Uâzî dedi: Kötü huy; o kadar fenadır ki, birlik­te sevâbların çokluğu fayda vermez. Güzel huy; o kadar iyidir ki, bir­likte günâhların çokluğu zarar vermez.

İbn Abbâs’a; kerem nedir? diye sordular. O, şöyle dedi: Kerem Al­lah’ın kitabında belirttiği gibi takvaca üstün olmaktır. Şeref nedir? de­nildiğinde: Ahlâkı iyi olanınız şerefi yüce olanınızdır, dedi.

İbn Abbâs: Her binanın bir temeli vardır. İslâm’ın temeli de ah­lâktır, dedi.

Atâ: Kim yücelmişse güzel huyu ile yücelmiştir. Hiç kimse güzel ahlâkın kemâline ulaşamamıştır. Habîb-i Kibriya müstesna. Allah’a en makbul olan huy, güzel ahlâkla Rasûlünün yolunda gidenlerin huyu­dur, dedi.

İyi ve Kötü Huyların Hakikati

İyi bil ki; geçmişler iyi huylar mevzuunda birçok şeyler söylemişler, onun nelerden ibaret olduğunu açıklamaya çalışmışlardır. Fakat mev­zuu bütün husûsiyetleriyle genişliğine ve derinliğine inceleyenler pek azdır. Ancak bunlardan bir kısmı, iyi ahlâkın bazı bölümlerini izah et­mişler, kendi düşüncelerine göre incelememişlerdir. Ama iyi ahlâk neden ibarettir? Sınırları nedir? İyi ahlâklı bir mü’min nasıl olmalıdır? gibi mevzularda susturucu cevâblar, izahlar yapmamışlardır. Meselâ Hasan: İyi ahlâk; güzel yüzlülük, cömertlik, cemiyeti rahatsız eden şeyleri yok etmektir, demiştir.

İmâm Vâsıtî: İyi ahlâk; cemiyeti rahatsız etmemek, her şeyi hoş karşılamaktır, demiştir.

Bazı kişiler: İyi ahlâk; insanlara yakın olmak, onların arasındaki şeylere uzak olmaktır. Vâsıtî diğer bir defasında: İyi ahlâk; sevinçli ve neş’eli anlarda da herkesi hoşnûd etmektir, demiştir.

Ebu Osman: İyi ahlâk; Allah’ın rızâsını kazanmaktır, der.

Sehl et-Tüsterî’ye soruldu: İyi ahlâk nedir? Sehl: İyi ahlâkın en aşağı derecesi, herkesi hoş karşılamak, zâlimlere merhamet ve hürmet etmeyip onlar için Allah Teâlâ’dan hidâyet dilemektir, diye karşılık ver­di. Başka bir seferinde: Rızık, mal ve mülk için hakkı inkâr etmemek, söz verince sadâkat göstermek, Allah rızâsı için çalışmaktır, demiştir.

İmâm AH: İyi ahlâk; üç şeyden ibarettir. Haramdan sakınmak, her şeyin helâlini aramak, aile ferdlerine iyi muamele etmektir, der.

Hüseyn İbn Mansûr: İyi ahlâk; hakikati gördükten sonra onu tat­bikte başkasının eziyyetinin sana te’sîr etmemesidir, der.

İşte bu ve benzeri sözler, iyi ahlâkın ne olduğunu açıklamak için söylenmiş sözlerdir. Her birisi altın kıymetindedir. Fakat bunlar iyi huyların mâhiyyetini, hakikatim açıklamaktan uzaktırlar. Bu sözler ancak iyi ahlâkın bölümlerinin bazı dallarını izah etmek için söylenmiş hikmetli sözlerdir.

Bu konunun özünü, hakikatini açıklamak bu konu hakkındaki söz­leri serdetmekten bizce daha faydalıdır.

İyi ahlâk konusunda fikrimiz şudur: Hulk (Ahlâk) ve Halk (Yara­tılış) toplum tarafından kullanılan, lafzı birbirine yakın iki kelimedir. Halk konuşurken ekseriyetle; halk ve hulku güzel insan derler. Yani halk (yaratılışı) hulk ise (ahlâkı) güzel demektir.

İnsan; basar sahibi olan bir bedenle, basiret sahibi olan bir rûh ve nefsten ibarettir. Bunların her birisinin de iyi ve kötü yönleri, şekilleri, yapıları vardır. Basireti olan rûh ve nefis, basarı olan bedenden daha üstündür. Bu sebeple Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de insanı basirete izafe ederek, basirete yüksek kıymet veriyor. «Ben insanı balçıktan ya­rattım. Hilkati güzel olunca ona ruhumdan üfledim, melekler oha sec­de etti.» diyor. Bundan da anlaşılıyor ki beden toprağa mensûbtur.

Ahlâk: Nefsin (ruhun) durumu ve şekil alması, ma’neviyâtm ha­reketlerde hâkim olması, iyi fiillerin ve düşüncelerin, zorlanmadan su­dur etmesidir.

Ahlâkın şekli ve sureti, hasletlerin insanda teşekkül edişine göre tesbît edilir. Meselâ insandan sudur eden fiiller eğer akla, mantığa, şeri­ata uygun, herhangi bir zorlamadan mütevellid değilse; o haslete «iyi huy, güzel ahlâk» adı verilir. Sudur eden fiil çirkin, şeriata muhalif olup herhangi bir zorlamanın neticesi değil ise o haslete «kötü huy,» adı verilir.

Ahlâk; fiillerin insanda teşekkül edişine göre tesbît edilir dedik. Zîrâ herhangi bir sebepten dolayı, pek nâdir olarak fakır fukaraya sa­daka veren kimseye —cömertlik hasleti ruhunda teşekkül etmeden— cömerd, sahî, hayırsever, diyemeyiz.

Herhangi bir zorlamanın neticesi ve yapmacık değilse, dedik. Zîrâ fakır fukaraya sadaka veren, yahut kızınca susmayı ve kendini yen­meyi, herhangi bir zorlama ve tekellüften sonra yapabilen kimseye cö­merd, hayırsever, yumuşak huylu kimse diyemeyiz. Zîrâ bu çeşit ha­reketler içten gelerek yapılmış hareket sayılmaz.

Nefsin kusurlarını görmeyen birçok câhil kişiler azıcık bir riyâzat-tan (nefsi terbiye) sonra bazı küçük günâhları terk edince, iyi ahlâkı elde ettiklerini sanıp kendilerine muttaki süsü, verirler. İyi ahlâkı ve kötü ahlâkı nedenleriyle birlikte açıklayıp izah etmek gerekir:

İyi huy; mutlak îmân, kötü huy ise mutlak nifaktır. Zira Allah Te-_ âlâ irfan kaynağı Kur’ân-ı Azîm’de mü’minlerin sıfatını açıklarken îmân ve nifakın iyi ve kötü huylardan başka bir şey olmadığını bildiri­yor ve şöyle buyuruyor:

«Mü’minler, gerçekten felah bulmuşlardır. Ki onlar; namazlarında huşu1 içindedirler. Ki onlar; boş sözlerden yüz çevirirler. Ki onlar; ze­kâtlarını verirler. Ki onlar; ırzlarını korurlar. Sâdece eşleri ve sağ el­lerinin mâlik oldukları müstesnadır. Doğrusu onlar, bunun için de kınanacak değildirler. Kim de bundan başkasını ararsa, işte onlar had­di aşanlardır. Ki onlar; emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler. Ki onlar; namazlarını korurlar. İşte onlar, vâris olanlardır. Onlar ki; Fir-devs’e vâris olacaklardır ve orada ebedî kalıcıdırlar.» (Mü’minûn, 1-11).

«Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürpe­rir, Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar ve Rablarına tevekkül ederler. Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar ve ken­dilerine rızık olarak verdiğimizden de infâk ederler. İşte onlar; inan­mışların kendileridir. Onlara Rablarının katından dereceler, mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.» (Enfâl, 2-4).

«Rahmân’m kullan onlardır ki; yeryüzünde mütevazı’ olarak yü­rürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman; selâm, derler. Onlar ki: Rabları için secdeye vararak ve kıyama durarak gecelerler. Ve onlar ki; Rabbımız, bizden cehennem azabını uzaklaştır. Doğrusu cehenne­min azabı sürekli ve acıdır, derler. Muhakkak o, ne kötü bir karargâh ve konaklama yeridir. Onlar ki; infâk ettikleri zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik. İkisi arasında orta bir yol tutarlar. Onlar ki; Allah ile beraber başka bir tanrıya tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana hak­sız yere kıymazlar. Zina etmezler. Kim de bunları yaparsa cezaya çar­pılır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçaltılarak temelli bı­rakılır. Ancak tevbe eden, inanıp sâlih amel işleyenlerin; Allah, işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah Gafur ve Rahim olan­dır. Kim de tevbe edip sâlih amel işlerse; şüphesiz ki o, Allah’a tevbesi kabul edilmiş olarak döner. Onlar ki; yalan yere şehâdet etmezler. Boş ve kötü lakırdıya rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. On­lar ki; kendilerine Rablarının âyetleri hatırlatıldığı vakit, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. Onlar ki; Rabbımız, eşlerimiz ve çocukları­mız hususunda gözümüzü aydın kıl, bizi müttakîlere imâm yap, der­ler. İşte onlar, sabrettiklerinden dolayı cennetin en yüksek dereceleri ile mükâfatlandırılırlar ve orada sağlık ve selâmla karşılanırlar. Orada te­melli kalırlar. Orası ne güzel bir yer ve ne güzel bir duraktır. De ki: Du­anız olmasaydı, Rabbım size değer verir miydi? Gerçekten yalanladınız. O halde azâb yakanızı bırakmayacaktır.» (Furkân, 63-77).

Kendi durumunu öğrenmek isteyen kimseye Ölçü olarak yukarıdaki âyet-i kerîme’ter yeter. Bu âyet-i kerîmelerde zikredilen ahlâkın bü­tünüyle bir kişide bulunması; iyi huyluluğa, hiç birisinin bulunmaması da; kötü huyluluğa işarettir. Bir kısmının bulunup bir kısmının bu­lunmaması ise biraz iyi, biraz da kötü huyların bulunduğuna işarettir. Bu durumda olan kimse; iyi huylarını korumalı, bulunmayanları da elde etmeye çalışmalıdır.

Allah’ın Rasûlü, mü’min kimselerin vasfını birçok hadîs-i şerifle­rinde açıklamıştır ki bu özellikler, iyi ahlâkın esâsı sayılır:

Mü’min; kendisi için sevdiğini, îmân kardeşi için de seven kişidir.

Allah ve Rasûlüne inananlar, komşularına ikram etsinler.

Allah ve Rasûlüne inananlar, müsâfirlerine ikram etsinler.

Allah ve Rasûlüne inananlar; ya hayırlı söz söylesinler yahut sus-şunlar.

Diğer hadîs-i şeriflerde de mü’minlerin özelliklerinin iyi huy oldu­ğunu belirterek buyuruyor ki:

Mü’minlerin imân bakımından en yükseği, huyları en güzel olan­larıdır.

Siz bir mü’mini susan, vakarlı bir halde görürseniz; o kimseye yak­laşınız, onunla sohbet ediniz. Zîrâ ondan hikmet sudur eder.

İyiliği ile sevinip, kötülüğü ile üzülen kimse mü’minin kendisidir.

Bir mü’minin îmân kardeşine eziyet verecek, üzecek bir gözle bak­ması haramdır.

Müslümanın müslümanı korkutması haramdır. Beraber sohbet ederek oturan iki müslüman Allah’ın emânetindedir. Onların hiç biri­sine diğerini tiksindirecek, üzecek hareket yakışmaz.

Velîler iyi ahlâkın alâmetlerini şöyle sıralamışlardır:

Çok haya, hemcinslerine az eza, çok ıslâhçılık, doğru dil, az ve Öz söz, çok çalışmak, amel-i sâlih, az zillet, az israf, herkese iyi muamele, akraba ve dostları ziyaret (sıla-i rahm) vekâr, belâlara sabır, nimetlere şükür, Allah’ın verdiği şeylere rızâ, hilm, herkese karşı yumuşak dav­ranmak, (rıfk), iffet, kimsesizlere karşı şefkat, küfretmemek, la’net okumamak, nemime, gıybet, acelecilik, kin, hased, cimrilik etmemek, güler yüzlü, temiz sözlü olmak. Allah için sevip Allah için buğzetmek, Allah için rızâ, (gazab îcâbediyorsa) Allah için gazablanmak, iyi ahlâk işte bunlardır.

Rasûlullah’a sordular: Mü’min ve münâfıkın alâmeti nedir? Cevâb verdi: Mü’min; namaz, oruç ve diğer ibâdetler için ihtimam gösterendir. Münafık, hayvanlar gibi yemek içmek için ihtimam gösterendir.

Hâtem el-Esamm dedi ki: Mü’min, tefekkür ve ibretle meşgul olur. Münafık; hırs ve amelle meşgul olur. Mü’min; Allah’tan başka kimse­den yardım istemez. Münafık; Allah’tan başka herkesten yardım ister. Allah’tan başka herkesten korkar. Mü’min Allah’tan başka kimseden korkmaz, dini uğruna malını ve canını verir. Münafık; malı uğrunda di­nini verir. Mü’min; iyilik yapar, yine de ağlar. Münafık ise kötülük yapar yine de güler. Mü’min; vahdeti, halveti, yalnızlığı sever. Münafık; karı­şıklığı, bozgunculuğu sever. Mü’min; etrafına îmân tohumunu eker, ce­miyette fesâd çıkarmaktan korkar. Münafık; îmân tohumlarını ezer, fe-sâd çıkarmayı sever. Mü’min; iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, sul­hu te’mîn için siyâset yapar. Münafık; kötülüğü emreder, iyiliği nehye­der. Riyaseti elde etmek için fesâd çıkarır. İyi huyda en başarılı imtihan eziyetlere sabır, cefâlara tahammül etmektir. Kim başkalarının kötü huylarından bahsederse; (münafık ve mülhidler müstesna) ona, kendi­sinin kötü huylu olduğunu hatırlatın. Zîrâ iyi huyluluk, eziyete taham­mül etmektir.

Rivayete göre Hz. Peygamber bir gün Enes’le birlikte gezerken ar­kadan bir bedevi geldi, Peygamberimizi şiddetle sarstı. (Hz. Peygambe­rin üzerinde Necrân malı yünlü, kıllı hırka vardı) Enes îbn Mâlik di­yor ki: Adam o kadar sarstı ki, hırkanın kılları Peygamberin boynunu kızarttı. Bedevi Hz. Peygambere: Yanındaki Allah malından bir mikdâr da bana ver, dedi. Hz. Peygamber güldü ve ona bir mikdâr mal veril­mesini emretti.

Bi’setin başlangıcında Hicret’ten önce Kureyş’liler peygamberimizi sıkıştırıp ona bir insana yakışmayan eziyetleri reva görünce, Rasûlul-lah: Allah’ım, kavmimi affet, onlar bilmediklerinden bana eziyet edi­yorlar, demişti.

Uhud savaşında müşrikler dişini kırdılar. O; Allah’ım, onları sen hidâyete erdir, onlar bilmiyorlar, deyince: «Muhakkak ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin» âyeti nazil oldu. Evet, kâinatın büyüğü, ahlâkın zirve­si, büyük önder böyle hareket eder, böyle yaşardı.

Rivayet olunur ki, İbrâhîm İbn Edhem çölde gezerken bir zabitle karşılaştı. Zabit ona: Sen köle misin? diye sordu. İbrâhîm: Evet ben köleyim; dedi. Zabit: Ma’mûreniz (oturduğunuz yer) neredir? dedi. İb­râhîm; kabristanı gösterdi. Zabit: Ben ma’mûr olan bir yer istiyorum, dedi. İbrâhîm: Evet, ben de ma’mûre kabirdir, diyorum, dedi. Zabit İb­rahim’in bu sözüne kızdı başına sopa ile vurup yardı, aldı şehre götür­dü. Zabit arkadaşlarına durumu anlatınca, arkadaşları ona; kim oldu­ğunu biliyor musun? dediler. Zabit; hayır, dedi. Arkadaşları: O, İbrâ­hîm İbn Edhem, dediler. Zabit hemen atından indi, İbrahim’in eline ayağına sarılmaya başladı. Özür diledi. Orada bulunanlar İbrahim’e : Neden köleyim dedin? diye sorduklarında; İbrâhîm: O, bana sen kimin kölesisin? demedi. Köle misin? dedi. Ben de; evet köleyim, dedim. Çünkü Allah’ın kulu ve kölesiyim. Benim başımı yarınca Allah’tan onu affetmesini diledim, dedi. Oradakiler: Nasıl sana zulmedenin affı­nı istiyorsun? dediler. îbrâhîm: Ben biliyorum ki, onun bana yaptığı eziyetten dolayı Allah’ın huzurunda mükâfat göreceğim. Kendisinin yüzünden kâr ettiğim kimseye zarar gelmesini hiç ister miyim? dedi.

Adamın birisi Ebu Osman’ı denemek için yanına çağırdı. Ebu Os­man gelince, sana ihtiyâcım kalmadı git, dedi. Ebu Osman gitti. Az son­ra tekrar çağırdı, yine ihtiyâcım yok git, dedi. Birkaç defa böyle tek­rarladı. Fakat Ebu Osman hiç kızmadan gelip gitti. Nihayet adam şey­hin eline ve ayağına düştü. Kusura bakmayın, sizi denemek için yapı­yordum. Ne güzel huyunuz varmış ya şeyh, dedi. Şeyh: Bende gördü­ğün huy, köpeklerin huyudur. Onları çağırırsan gelir, kovarsan gider, dedi.

Ebu Osman bir sokaktan geçerken, üstüne kül serptiler. Ebu Os­man atından indi, üstünü silkti, temiz bir yerde secde ve şükür etti, kül dökenlere hiç bir şey söylemedi. Kendisine: Kül serpenlere niçin kızmadın? diyenlere: Ateşe müstehak olan kimse, kül ile kurtulursa, kurtaranlara kızar mı, yoksa hürmet mi eder? dedi.

Mûsâ er-Rızâ’nın oğlu Ali’nin —annesi siyahi olduğundan esmer birisiydi— evine yakın bir yerde hamam vardı. Hamama gitmek istedi­ğinde hamamı kiralar, tek başına giderdi. Bir gün yine yalnız başına hamamda yıkanırken, hamamcı kapıyı çekip gitti. Köylünün biri ha­mama geldi. Ali’yi içerde yalnız görünce hamamın hizmetçilerinden bi­risi sandı ve Ali’ye: Gel beni kesele, dedi. Ali İbn Mûsâ kalkıp adamı keseledi. Başına su döktü. Hamamcı gelip köylünün durumunu görün­ce şaşıp korkusundan kaçtı. Ali İbn Mûsâ hamamdan çıkınca; hamam­cı nerede? diye sordu. Oradakiler; sizden korktu ve gitti, dediler. Ali: Korkulacak ne var? Asıl suç hamamı siyahı köleye teslim etmektir, dedi.

Ebu Abdullah el-Hayyât, terzi dükkânında dikiş dikerdi. Mecûsî bir müşterisi vardı. Abdullah’a diktirdiği eşyayı alır, karşılığında kalb para verirdi. Abdullah da hiç seslenmeden alır, öbür tarafına atardı. Bir gün Abdullah çarşıya eşya satın almaya gidince, mecûsî yine geldi. Ab­dullah’ın çırağından eşyayı alıp kalb parayı verdi. Çırak, paranın kalb olduğunu görünce eşyayı vermedi. Bir müddet sonra Abdullah geldi ve meseleyi ona anlattılar. Abdullah: Verseydiniz adama eşyayı, ben onun verdiği paranın kalb olduğunu çoktan beri biliyordum, fakat mecûsîye İslâm’ın kudsiyyetini, müslümanların hoşgörüsünü kabul ettirmek için seslenmiyordum, dedi.

Yûsuf İbn Esbât dedi: İyi ahlâkın alâmeti on şeydir: Yalan söyle­memek, varlıklara karşı insaflı davranmak, başkasının düşmesini iste­memek, kendisine karşı yapılan fenalıkları hoş görmek, Özrü kabul et­mek, eziyetlere tahammül etmek, nefsin mel’anetini terketmek, kendi şahsî kusurlarını görüp başkasının ayıplarını araştırmamak, küçüklere ve büyüklere karşı güzel söz söylemek.

Kays oğlu Ahnef’e: Sen hilmi kimden öğrendin? diye soruldu. Ah-nef: Kays İbn Âsını’dan öğrendim, dedi. Onun hilmi nasıldı? denilince;

Ahnef anlattı: O (Kays.İbn Âsim) evinde oturuyordu, kölesi şişte pi­şirdiği kebabı eline almış getiriyordu. Şiş elinden düştü. Âsim’ın çocu­ğuna değdi, çocuk öldü. Köle dehşetle korkmaya başladı. Âsim: Korkma sen Allah rızâsı için hürsün, dedi.

Üveys el-Karânî’yi çocuklar görünce peşine düşer taşlarlardı. Üveys; Kardeşlerim, muhakkak atmanız gerekiyorsa az atın, ayaklarımı ka­natmayın, abdestim bozulursa namazımı kılamam, derdi.

Ahnef İbn Kays’a adamın birisi sövdü. Ahnef cevab vermedi. Adam Ahnef in peşini ta’kîb etti. Bir müddet sonra Ahnef arkasını döndü ve adama: Başka söyleyeceğin bir şey var mı? Sonra mahallenin gençleri seni görürlerse döverler, dedi.

Hz. Ali kölesini çağırdı. Köle gelmedi, tekrar çağırdı yine gelmedi, Ali kölenin yanına vardı. Sesimi duymuyor musun? dedi. Köle: Duyu­yorum, dedi. Ali: Peki neden cevab vermedin? deyince, köle: Sonumun ne olacağını biliyordum da ondan cevab vermedim, dedi. Hz. Ali: Git, Allah rızâsı için hürsün, dedi.

Bir kadın Mâlik İbn Dinar’a; ey riyakâr, diye hitâb etti, Mâlik1 ona: Ey falan, sen burada unutulan adımı söyledin, dedi.

Yahya İbn Ziyâd el-Hârisî’nin kötü huylu bir kölesi vardı. Ona ba­kıp iyi ahlâkı öğreniyorum, derdi.

İş,te bu zâtlar hikmetin yüksek mertebesine ulaşıp nefislerini mü’-minlere karşı horlayıp İslâmî ahlâkın örneğidirler. Hased, kin, hile ve kötülükten içlerim temizlemişler, nihayet iyi huyluluğun zirvesi me­sabesinde olan rızâ meyvesi kalblerinde filizlenmiştir. Allah’ın yaratmış olduğu şeyleri kötü görüp rızâ göstermemek, kötü huyluluğun en son mertebesidir.

Bu saydığımız kişilerde iyi huyluluğun alâmetleri apaçık görülmek­tedir. Bu alâmetler kendisinde bulunmayan kişiler iyi huyluluk göste­risinde bulunup mağrurlanmasınlar. Bilakis hiç durmadan nefsi terbi­ye etmekle meşgul olup iyi huylan elde etmeye çalışsınlar. O öyle yüce bir şeydir ki Allah’ın sevgili kullanyla sâdıklardan başka kimse o mer­tebeye ulaşamaz.

Bil ki: Bazı sapık fikirli kimseler ahlâkı güzelleştirmek, gönlü te­mizlemek için riyâzat ve mücâhedeye dayanmadıklarından bu yoksun­luğu, takatsizliği, kusuru kabullenmek istemeyip ahlâkın değişmesinin imkânsız olduğunu söylemek isterler.

Çünkü insan tabiatı değişmezmiş, ilk yaratıldığı gibi olurmuş. De­lil olarak da şunları gösterirler:

Hulk; iç görünüşün dışarda tezahür etmesidir. Dış yaratılışın de-ğişmosi asîâ mümkün olmayacağı gibi, huyun değişmesi de mümkün olmaz. Kısa boylu kimse ne kadar çalışsa boyunu uzatamaz, uzun boylu kısaltamaz. Çirkin yaratılan kişi ne kadar boyansa gerçekten güzel ol­maz.

Bir de onlar şunu iddia ediyorlar; iyi huy, şehvet ve gazabı kamçı­lamakla elde edilir. Halbuki biz, uzun tecrübelerden sonra şehvetin de insan mizacının, tabiatının zarurî îcâb ve arzularından olduğunu bili­yoruz. Ne kadar çalışırsa çalışsın insanoğlunun şehevî duygularını sö­küp atmak imkânsızdır. Bu sebeble bu mevzuda çalışmak boş yere za­man geçirmekten başka bir şey değildir. Matlûb olan, kalbin geçici haz ve isteklere iltifatını kesmektir. Böyle bir şey ise muhaldir.

Biz bu fikirde olanlara karşı diyoruz ki: Eğer huyların değişmesi mümkün olmasaydı va’z ve nasîhatlar boşa gider, hiç bir fayda sağla­mazdı. Rasûlullah ta; Ahlâkınızı güzelleştirin, demezdi. Hayvanların dahi huylarının değişmesi mümkün olmaz mı? Şahin kuşu evcilleştiri­liyor, köpekler ehlîleştirilip av vâsıtası olarak kullanılıyor, atlar sert başlılıktan uysallığa çevriliyor. Bütün bunların huylarını değiştirmek mümkün oluyor da neden en güzel biçimde yaratılan, eşref-i mahlûkât olan insanların huylarını değiştirmek mümkün olmuyor?

Konunun tamamıyla açıklanıp hakîkatların üzerinden perdelerin kalkmasını istiyorsanız izaha dikkat ediniz: Diyebiliriz ki: Varlıklar; in­sanoğlunu bildiği, bilmediği, gözüyle gördüğü, görmediği yerler, gök­ler, hattâ insan vücûdunun içi ve dışı, hayvan nevileri tümüyle iki kıs­ma ayrılır:

1) Kâmil ve olgun olarak meydana gelip te sonra kemâlini yi­tirenler, yani tam olup da eksilenler.

2) Nakıs ve yarım olarak yaratılmış olup da şartlar müsâid olun­ca olgunlaşması mümkün olanlar.

Şartlar da bazan seçmeye bağlıdır. Meselâ: Hurma çekirdeği ne hur­madır, ne de elmadır. Yalnız o, o şekilde yaratılmıştır ki; eğer bakılıp yetiştirilir, terbiye edilirse hurma olabilir. Ama hiç bir zaman elma ol­maz. Hurma çekirdeği yetişme tarzına uygun olarak bazı değişiklikleri kabul edip, bazısını kabul etmediği gibi, insan tabiatı da birtakım şe­hevî duyguları normal kabul eder, diğer bir takımını da kabul etmez.

Biz, şehvet ve gazab duygusunu tümüyle kesmek, yok etmek, hiç bir te’sîrini bırakmamak istersek; dünya gelse buna asla gücümüz yetmez. Fakat mücâhede ve riyâzat ile, aşırılıklarını kamçılamaya gücümüz ye­ter. Zâten bize emredilen bu kadarıdır. Kurtuluşumuzun, Allah’a vâsıl olmamızın da îcâbettirdiği mikdâr budur.

Evet insan cibilliyeti (yaratılışı, tabiatı) çeşitlidir. Bazısı çabuk ka­bul eder, bazısı geç kabul eder. Bu ihtilâfın iki sebebi vardır:

a) İnsan tabiatının kökeninde nıevcûd olan şehevî gücün varlığı ve bunun varoluş süresinin uzamasıdır. Gerçekten şehvet, gazab, kibir kuvveti insanda vardır. Fakat bunlardan en zor değişeni şehvet kuvvetidir. Zîrâ ilk teşekkül eden duygu odur. Çocuğun ilk doğduğu zaman fıtratında şehvet gücü yaratılmıştır. Ancak yedi yaşından sonra ga-zab duygusu, daha sonra temyiz (iyi ile kötüyü ayırd etme) gücü yara­tılır.

b) İnsanlar yaradılışları icâbı, çok amel işlemek isterler ve bu amellerini çevrelerindekilerin görüp hayranlık duymasını, herkesin kendisine hüsn-ü teveccüh göstermesini arzu ederler. Ve bu sebeble çok çalışarak amellerini artırırlar. Bu konuda insanları dört gruba ayıra­biliriz:

1- İyi ile kötüyü, hak ile bâtılı temyiz (ayırd etme) gücüne sâ-hib olmayan gafil kişiler. Bunlar ilk doğdukları gibi bütün i’tikâdlardan yoksun kimselerdir. Bu tip kimseleri tedâvî etmek oldukça kolaydır. Bir muallim, mürşid, içten gelen gizli bir itici kuvvete ihtiyâçları vardır. Kısa zamanda huylarını değiştirebilirler.

2- Çirkin fiillerin çirkin olduğunu bilip amel-i sâlih işlemeye alışmadığından, iyi fiileri i’tiyâd haline getirmediğinden kötü amelleri kendisine hoş görünen tipler. Bunlar yaptıkları şeylerin fena olduğunu bilirler. Burada durum öncekinden biraz daha zordur. Zîrâ yük daha fazlalaşmıştır. Önce fenalığa, çirkin amellere karşı mevcûd olan istek­lerini yok etmek, fena huylan söküp atmak, sonra da iyi amellerin, gü­zel huyların tohumunu ekmek gerektir. Vazife her ne kadar zor da olsa islâh etmek’mümkündür. Biraz çaba, emek ve dikkatli çalışma ile her şey halledilebilir.

3- Fena amellerin, kötü huyların iyi ve yapılması gereken fiil­ler olduğuna inanan sapıklar. Bu kişilerin tedavileri gayet zordur. Ba­şarı nâdir olur. Islâh edildikleri ender görülür. Çünkü sapıklık sebeble-ri fazladır. Hastalık üstüste binmiştir.

4- Yanlış fikirler ve kötü amellerle terbiye edilmiş olmakla be­raber, fazileti çok kötülük işlemekte, nefisleri helak etmekte görüp kö­tülüklere özenerek yaptığı fenalıklarla iftihar eden, onu büyüklük ola­rak kabul eden kimseler. Bu tiplerin tedavisi ise zordur. Buna benzer çok güzel bir söz vardır. İhtiyarlan terbiye etmek; zahmet, gençleri ter­biye etmek; azâbdır. Anlattığımız bu dört tür kimselerden birincisine; yalnız câhil, ikincisine; hem câhil, hem sapık, üçüncüsüne; câhil, sapık, fâsık, dördüncüsüne; câhil, sapık, fâsık ve şirretli kimse denir.

Asıl konuya dönelim: İnsanoğlu sağ oldukça şehvet, gazab, dünya sevgisi ve diğer huyları değiştirmek mümkün değildir, sözü doğrudan doğruya boş yere söylenmiş mugalatadan ibarettir.

Bir kısım zavallılar, mücâhede ve riyâzattan maksad; bütün bu duyguları insanoğlunun bünyesinden tamâmıyle silmek, yok etmek ol­duğu zehabına kapılmışlardır. Ne yazık ki bunlar, insan fıtratının zo­runlu olarak şehvete ihtiyâcı olduğunu, onun da faydalı yönlerinin bulunduğunu bilmiyorlar. Yemek arzusu kökünden yok edilse, insanlar he­lak olur. Evlenme arzusu cima’ isteği kesilse; insan nesli tükenir. Gazab duygusu olmasa, insanoğlu kendisini helak edici şeylere karşı koruya­maz, yok ol,ur. Şehvetin aslı insanda bulunduğu müddetçe muhakkak ki şehevî duygulan kımıldatan mal sevgisi de bulunacaktır. Bizim ga­yemiz bu duyguların tümünü kökünden silip atmak değil, ifrat ile tef­ritin orta noktası olan i’tidâli elde etmektir.

Gazab duygusunun i’tidâl noktası; hamiyyet sahibi olabilmektir. Hamiyyet; ne aşırı derecede tehevvür, ne de korkaklıktır. Hepsinin i’ti­dâl noktası kendi nefsine gâlib gelip bütün gücüyle aklın emrine bağ­lanmaktır. Allah Teâlâ mü’minler için «Kâfirlere karşı şiddetli, ken­di aralarında şefkatli’) ta’bîrini kullanmaktadır.[2]

8 — Öyleyse sen yalanlayanlara uyma.

9 — Onlar isterler ki; sen yumuşak davranasm da, ken­dileri de yumuşaklık göstersinler.

10 — Sen; yemîn edip duran, izzet-i nefsi bulunmaya­na uyma.

11 — Dâima ayıplayan ve laf getirip götürene,

12 — Durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra,

13 — Kaba, haşin ve bunlardan başka da kulağı kesik olana,

14 — Mal ve oğullar sahibi olmuş diye,

15 — Âyetlerimiz ona okunduğu zaman; öncekilerin masalları, der.

İ6 — Biz, onun burnunu yakında yere sürteceğiz.

Kulağı Kesikler

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Biz sana nimet verdiğimize, – dosdoğru bir şeriat ve yüce bir ahlâk lütfettiğimize göre «Sen yalanlayanlara uy­ma.»

«Onlar isterler ki; sen yumuşak davranasm da, kendileri de yu­muşaklık göstersinler.» İbn Abbâs bu âyete şu mânâyı vermiştir: Sen onlara ruhsat veresin de, onlar da sana ruhsat versinler isterler. Mücâhid ise şu mânâyı verir: Sen üzerinde bulunduğun hakkı terkedesin de onların ilâhlarına dayanasın isterler.

«Sen; yemm edip duran, izzet-i nefsi bulunmayana uyma.» Çünkü yalancı, güçsüzlüğü ve küçüklüğü nedeniyle Allah’ın adına tekrarlayıp durduğu yalan yemînleriyle ve yersiz yere kullandığı Allah adıyla ken­dini korumak ister. İbn Abbâs der ki: kelimesi yalancı de­mektir. Mücâhid ise bunun kalbi zayıf demek olduğunu bildirir. Ha-san: Her yemîn edip duran kişi güçsüz, zayıf, ezilmiş olup büyüklenmek isteyendir, der.

«Dâima ayıplayan ve laf getirip götürene.» kelimesinin gıybet etme olduğunu İbn Abbâs ve Katâde söylerler. Lâf getirip gö­türen kişi, insanların arasını bozmak üzere sözü eğip büküp burdan oraya, ordan buraya gidip gelen kişidir. Buhârî ve Müslim’in Sahihle­rinde yer aldığına göre; Mücâhid, Tâvûs kanalıyla ibn Abbâs’m şöyle dediğini bildirir: Rasûlullah (s.a.) iki kabre rastgeldi ve dedi ki: Doğ­rusu bu iki kabrin sahibi azâblandırılmaktadırlar. Büyük bir şeyden do­layı da azâb ediliyor değiller. Onlardan birisi idrar ederken kendini korumazdı. Diğeri ise lâf götürüp getirirdi. Bu hadîsi diğer hadîs imâm-ları kitaplarında Mücâhid kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayet ederler. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Hemmâm’dan nakletti ki; Huzeyfe şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.)ın; lâf götürüp geti­ren kişi cennete girmez, dediğini işittim. îbn Mâce dışında hadis imam­ları bû hadîsi muhtelif yollarla Hemmâm’dan naklederler. Abdürrezzâk da bize Hemmâm’dan nakleder ki; Huzeyfe şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) in; cennete nemime yapan (lâf götürüp getiren) kişi girmez, buyurdu­ğunu işittim.

Yahya İbn Saîd… Hemmâm İbn Hâris’ten nakletti ki; adamın bi­risi Huzeyfe’ye rastgelrniş. O kişinin devlet yöneticilerine söz götürdüğü söylenince Huzeyfe demiş ki: Ben, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle dediğini işittim: —yahut da Rasûlullah (s.a.)ı şöyle derken işittim— Lâf götü­rüp getiren kişi cennete girmez. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hâşim… Ebu Vâil’den nakletti ki; Huzeyfe’ye bir adamın söz getirip götürdüğü haberi ulaşınca şöyle demiş: Ben, Rasûlullah (s.a.)ın; laf götürüp getiren cennete girmez, buyurduğunu işittim.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Yezîd kızı Es-mâ’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ben, size en iyi­lerinizi haber vereyim mi? Orada bulunanlar; evet ey Allah’ın Rasû-lü, demişler. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: En iyileriniz kendileri gö­rüldüğü zaman Allah Azze ve Celle’nin adı anılan kimselerdir (yanla­rında devamlı Allah’ın zikri yapılan kimselerdir). Sonra Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Size en kötülerinizi de haber vereyim mi? Bunlar, lâf götürüp getirenler, dostların arasını bozanlar ve iyilere kötü şeyler isnâd edenlerdir. İbn Mâce de bu hadîsi Süveyd İbn Saîd kanalıyla… Hüseyin’den nakleder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süfyân… Abdurrahmân İbn Ğanm’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) ona şöyle demiş: Allah’ın en hayırlı kulları, görüldükleri zaman Allah’ın adı anı­lan kullarıdır. Allah’ın en kötü kulları da lâf götürüp getiren, dostların arasını açan, iyilere karşı gelip, direnenlerdir.

«Durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra,.> Ken­di lehine ve aleyhine olan iyilikleri engelleyen kimselere. Allah’ın helâl kıldıklarına uzanmakta ileri gidip meşru’ hududu aşanlara ve yasakla­ra uzanıp harama koşan günahkârlara.

«Kaba, haşîn ve bunlardan başka da kulağı kesik olana.» t, JaJI ) kelimesi; malı çok toplayıp kimseye vermeyen, katı, haşin ve kaûa kim­sedir. İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’ ve Abdurrahmân… Harise İbn Vehb’den naklettiler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bakın, ben size cennet ehlini haber vereyim mi? Onlar, zayıf ve güçsüz düşmüşler­dir. Allah’a yemin etse Allah onu iyileştirir. Bakın, size cehennem eh-lini haber vereyim mi? Onlar kaba ve haşîn davranan kişilerdir. Kibirli ve katıdırlar. Kendilerinin yanında bir şey bulunmadığı halde böbürle­nirler. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde ve öteki hadîs imam­ları da kitablannda tahrîc etmişlerdir. Ancak Ebu Dâvûd, Süfyân es-Sevrî ve Şu’be kanalıyla… Harise İbn Vehb’den bu hadîsi rivayet et­miştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Abdurrahmân… Ab­dullah İbn Amr İbn Âs’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.)m katında ce­hennem ehli anıldığında, o şöyle buyurmuş: Toplayıp da kimseye ver­meyen, bı^yüklenen katı ve haşîn kimselerdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Abdurrahmân İbn Ğanm’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.)a; «Kaba, haşîn ve kulağı kesik olan» kavli sorulduğunda; o, şöyle buyurmuş: Ahlâkı çok katı olan, sıh­hati yerinde olan, çok yeyip içen, yemek ve içmeye kendisini kaptıran, insanlara çok zulmeden, karnı dolu kimsedir. Aynı isnâdla Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Katı ve toplayıp da vermeyen kulağı kesik kimse cennete girmez. Bu hadîsi tâbiîn’den birçok kişi mürsel olarak rivayet etmişlerdir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn Abd’ül-A’lâ… Zeyd îbn Eslem’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ’nm bedeni­ni sağlıklı, karnını geniş kılıp kendisine dünyadan pek çok nimet ver­diği halde, insanlara çok zulmeden kişiye gökyüzü ağlar. İşte o kişi, (âyet-i kerîme’de sözü edilen) kulağı kesik olandır. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim de mürsel olan iki ayrı yolla rivayet eder. Aralarında Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde ve başkalarının da yer aldığı seleften birçok kişi âyet-i kerîme’de geçen kelimesinin; yaratılışı sağlam, güçlü kuvvetli, yemede, içmede ve cinsel güçte kuvveti olan kimse anlamına geldiğini söylemişlerdir. Âyet-i kerîme’de yer alan kelimesiyle ilgili olarak ria Buhârî der ki: Bize Mahmûd… İbn Abbâs’-tan nakletti ki âyeti ile koyunun kulağının kesikli­ği gibi kulağında kesiklik olan Kureyş’ten bir adam kasdedilmiş. Bu­nun anlamı şudur: O kişi tıpkı diğer koyunlar arasında şöhreti bulu­nan kulağı kesik koyun gibi kötülükle meşhur olmuştur.

(…)

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ammâr İbn Hâlid… İbn Abbâs’tan nak­letti ki, kelimesi; kötü, fahiş olarak çağırılan kişidir. (…)

Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki kelimesi; kötü adla anı­lan kişidir. Kulağında kesiklik olduğu için bu şekilde isimlendirilen bir adam olduğu söylenmiştir. Denildi ki; bu Zöhre oğullarının müttefiki olan Sekîfli Ahmed İbn Serik’tir. Zöhre oğullarından bazıları kişilerin iddiasına göre, Zenîm, Zöhre oğullarından Abd Yağûz oğlu Esved’dir. İbn Ebu Necîh, Mücâhid kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu ke­limenin nesebi başkasına isnâd edilen kimse demek olduğunu iddia et­miştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Yûnus… Saîd İbn Müseyyeb’den nakletti ki; Saîd İbn Müseyyeb bu âyet hakkında şöyle dermiş: Kendi­lerinden olmadığı halde bir kavme iliştirilen kimsedir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc… Âmir İbn Kudâme’den nakletti ki; İk-rime’ye kelimesi sorulduğunda, o; veled-i zinadır, demiş. Ha­kem İbn Ebân da, İkrime’den nakleder ki; o, «Kaba, haşîn ve bunlardan başka da kulağı kesik olana» kavli hakkında şöyle demiş: Boynunda iki şey bulunan kulağı kesilmiş koyunun diğerlerinden ayrılıp tanınması gibi. Mü’min kâfirden ayrılıp tanınır. Sevrî… Saîd İbn Cübeyr’den nakleder ki, boynuna işaret takılan koyun diğerlerinden nasıl ayrılarak tanınırsa de kötülükte öylece tanınır. Bunu İbn Cerîr Ta-berî rivayet eder. Yine İbn Cerîr Taberî’nin Dâvûd İbn Ebu Hind kana­lıyla… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, kelimesi hakkın­da şöyle demiştir: Tanıtılıp da kulağı kesik olan falanca denilinceye kadar tanınmayan kişidir. O kişinin boynunda onunla tanındığı bir takı vardır. Başkaları da dediler ki: Bu, kötü adla anılan kişidir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… tefsir ashabının şöyle dediğini bil­dirdi: Koyunun kulağının kesilip bırakılması gibi kulağın­da kesiklik olan kişidir. Dahhâk ise bunun, aslında kulağında yarıklık anlamına geldiğini bildirir. Soyu başkasına isnâd edilen kötü kişi de­mektir. Ebu İshâk, Saîd İbn Cübeyr kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder ki; kulağı kesik demek, kötülükle tanınan kimse demektir. Mücâhid der ki: Koyun bununla tanındığı gibi kulağı kesik olan kişi de aynı şe­kilde tanınır. Ebu Rezîn der ki: küfür alâmetidir. İkrime der der ki: Nasıl koyun kesik kulağının sarkan kısmıyla tanınırsa, de bu şekilde kötülükle tanınır. Bu konuda sözler pek çok ol­makla beraber hepsi bizim söylediğimize dönüp gelir. Şöyle ki: kelimesi, insanlar arasında kötülüğü ile tanınan kötü şöhret bulmuş olan kişidir. Çoğunlukla veled-i zina olarak bilinir ve şeytân ona baş­kasına musallat olmayacağı şekilde musallat olur. Çünkü hadîste vârid olduğu gibi, veled-i zina cennete girmez. Bir başka hadîste ise şöyle denilir: Veled-i zina anne ve babasının işini yaptığında üç kişinin kö­tülüğüne denk olur,

«Mal ve oğullar sahibi olmuş diye. Âyetlerimiz ona okunduğu za­man; öncekilerin masalları, der.» Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah’ın kendisine lütfettiği mal ve evlâd nimetine karşılık o, Allah’ın âyetleri­ne küfretmekte ve ondan yüz çevirerek eskilerin masallarından alınmış yalan sözler olduğunu iddia etmektedir. Müddessir sûresinde buyurul-duğu gibi: «Bırak beni ve yaratıklarımı tek başına. Kendisine bol bol mal verdiğimi, görülen oğullar verdiğimi, ve onun için yaydıkça yaydı­ğımı. Sonra artırmamı umar o. Hayır, çünkü o, âyetlerimize karşı inâdçı kesildi. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Doğrusu o, düşündü ve ölçüp biçti. Canı çıkası nasıl da ölçüp biçti. Canı çıkası sonra yine nasıl da öiçüp biçti. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratım astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Ve dedi ki: Bu, sâdece öğretilegelen bir büyü­dür. Bu, (Kur’ân) ancak bir insan sözüdür.» (Müddessir, 11-25) Allah Teâlâ burada ise buyuruyor ki: «Biz, onun burnunu yakında yere sür­teceğiz.» İbn Cerîr Taberî der ki: Biz, onun durumunu apaçık olarak be­yân edeceğiz ki herkes onu tanısın. Tıpkı burnun üzerindeki damganın gizlenmeyeceği gibi. Katâde de böyle der. «Biz, onun burnunu yakında yere sürteceğiz.» Burada o kişiden en son uzaklaşacak olan bir ayıp, özel­likle burnun üzerindeki bir işaret kasdedilmiştir. Süddî de böyle der. Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki; «Biz, onun burnunu yakında yere sür­teceğiz.» kavli; Bedir günü savaşacak ve savaşta kılıçla burnunu kesece­ğiz demektir. Başkaları da derler ki: Biz, onlara cehennem ehlinin dam­gasını basacağız. Yani kıyamet günü onun yüzünü karartacağız. kelimesi ile yüz ifâde edilmiştir. Bütün bunları anlatan Ebu Ca fer İbn Cerîr Taberî, dünya ve âhirette bunların hepsinin o kişinin üzerinde birleşmesi için hiç bir engel görmediğini söyler. Bu, ta’kîb edi­lecek bir cihettir. İbn Ebu Hatim Nebe’ sûresinde der ki: Bize babam.,. Abdullah İbn Amr’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kul, yıllarca mü’min olarak yazılır, sonra yıllar geçer ölür ve Allah ona gazab eder. Kul yıllarca kâfir olarak yazılır, sonra yıllar geçer ölür ve Allah ondan hoşnûd olur. Kim, onu-bunu kınayıp diliyle çekiştirir, in­sanlara lâkablar takarsa; kıyamet gününde Allah onun iki kulağından burnunun üzerine kadar bir alâmet olmak üzere damga vurur.[3]

17 — Biz, vaktiyle o bahçe sahiplerini denediğimiz gibi bunları da denedik. Hani sabah olunca; onu mutlaka dev-şireceklerine ve biçeceklerine yemîn etmişlerdi.

18 — Bir istisna da yapmıyorlardı.

19 — Ama onlar daha uykuda iken, Rabbının katından gönderilen bir salgın onu sardı da,

20 — O kupkuru kesildi.

21 — Sabah erken birbirlerine seslendiler;

22 — Mahsûllerinizi devşirecekseniz erkence çıkın, di­ye.

23 – Ve gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.

24 — Sakın bugün hiç bir yoksul çıkmasın karşınıza ve oraya girmesin, diye.

25 — Güçleri yetermiş gibi erkenden gittiler.

26 — Onu gördüklerinde dediler ki: Herhalde biz yan­lış geldik.

27 – Hayır, belki de biz, mahrum bırakıldık.

28 — Ortancaları dedi ki:. Ben, size demedim mi? Teş­bih etmeli değil miydiniz?

29 — Dediler ki: Tesbîh ederiz Seni Rabbımız, gerçek­ten biz zâlimlerden olmuşuz.

30 – Şimdi birbirlerini yermeye başladılar.

31 — Dediler ki: Yazıklar olsun bize, doğrusu biz, az-gmlardanmışız.

32 — Belki Rabbımız bize bundan daha iyisini verir. Doğrusu biz, artık Rabbımızdan dilemekteyiz.

33 — Azâb işte böyledir. Fakat âhiret azabı elbet daha büyüktür. Keski bilmiş olsalardı.

Azgınlar

Bu âyet; Allah Teâlâ’nın kendilerine müjde, rahmet ve büyük ni­metlerini lutfedişini delîl olmak üzere Peygamber Muhammed (a.s.)i onlara elçi olarak gönderdiği .hidâyet yolunda, onu yalanla reddedip nıücâdele ile karşı koyan Kureyş kâfirlerine verilen bir örnektir. Bu se-

beble Allah Teâlâ; «Bunları da denedik.» buyuruyor. Yani tecrübe et­tik. «O bahçe sahiplerini denediğimiz gibi.» Türlü meyveleri ve ürünle­ri bulunan bahçe sahibini. «Hani sabah olunca; onu mutlaka değişti­receklerine ve biçeceklerine yemîn etmişlerdi.» Kendi aralarında yemîn edip fakır ve dilencilerin öğrenmemesi için, onun ürününü geceleyin de­ğiştireceklerini söylemişlerdi. Böylece ürünlerinin bol olmasını ve on­dan hiç bir şeyin başkalarına verilmemesini kasdediyorlardı. Ayrıca «Bir istisna da yapmıyorlardı.» Yaptıkları yeminde istisna yapmıyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ onların yemininin kendilerini günahkâr kılacağını bildirerek «Ama onlar daha uykuda iken, Rabbımn katından gönderilen bir salgın onu sardı da.» buyuruyor. Yani gökten semavî bir âfet isabet etti de «O, kupkuru kesildi.» İbn Abbâs’m ifâdesine göre, karanlık gece gibi oldu. Sevrî ve Süddî de, toplandığı zamanki ekin gibi kupkuru ol­du, demişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Ahmed İbn Sabah… İbn Mes’-ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Günâhlardan ka­çının. Çünkü kul, günâh işleyerek kendisi için hazırlanmış rızıktan man-‘ rûm edilir. Sonra Rasûlullah (s.a.): «Ama onlar daha uykuda iken, Rab­bımn katından gönderilen bir salgın onu sardı da, o kupkuru kesildi.» âyetini okumuş. Günâhları nedeniyle bahçelerinin ürününden mahrum edildiler.

«Sabah erken birbirlerine seslendiler.» Sabahleyin erken vakitte, birbirlerine seslenip ürünlerini toplamaya gitmek için çağırdılar: «Mah­sûllerinizi devşirecekseniz erkence çıkın diye.» Devşirmek istiyorsanız. Mücâhid der ki: Onların ürünü üzümdü. «Ve gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.» Kimse söylediklerini işitmesin diye kendi aralarında gizlice ve’ fısüdaşarak konuşuyorlardı. Âyetin devamında Allah Teâlâ, gizli ve açık her şeyi bilen olarak onların fısıldattıkları sözlerini açıklıyor ve şöyle buyuruyor: «Sakın, bugün hiç bir yoksul çıkmasın karşınıza ve oraya girmesin, diye.» Birbirlerine şöyle diyorlardı; Sizin yanınıza gel­mek üzere hiç bir fakır karşınıza çıkmasın. «Güçleri yetermiş gibi er­kenden gittiler.» Kuvvet ve şiddetle. Mücâhid ise; ciddiyyetle, der. İk-rime; kinle derken, Şa’bî; yoksullara güçleri yeter gibi, diye anlam ve­rir. Süddî ise bunların kasabalarının adının olduğunu söy­ler. Ancak Süddî bu görüşünde uzak bir yola sapmıştır. «Güçleri yeter­miş gibi.» İsteyip kasdettikleri şeye muktedir olacaklarmış gibi. «Onu gördüklerinde dediler ki: Her halde biz yanlış geldik.» Bahçelerine va­rıp gözleriyle gördüklerinde —bahçe Allah’ın buyurduğu şekle dönmüş­tü— o parlak çiçekler, sayısız meyveler gitmiş, yerini kapkara çörçop yığını almıştı ki onlardan hiç yararlanılamazdı. Bu durumu görünce, yolu şaşırdıklarını sandılar ve «Her halde biz yanlış geldik.» dediler. Yani biz, gitmemiz gereken yoldan başka bir yola gidip şaşırdık, dedi­ler. İbn. Abbâs ve başkaları böyle anlam vermişlerdir. Sonra içinde bu­lundukları halden dönüp gerçekten kendi bahçelerinde olduklarına ka­nâat getirdiler ve: «Hayır, belki de biz, mahrum bırakıldık.» dediler. Hayır gerçekten bu bahçe o. Ancak biz payımızı yitirdik, nasîbsiz kal­dık, dediler.

«Ortancaları dedi ki: «İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, İkri-me, Muhammed İbn Kâ’b, Rebî’ İbn Enes, Dahhâk ve Katâde ortanca_-larınm, en âdil ve en iyileri anlamına geldiğini bildirmiştir. «Ben, size demedim mi? Teşbih etmeli değil miydiniz?» Mücâhid, Süddî ve İbn Cüreyc «Teşbih etmeli değil miydiniz?» kavlinin; istisna yapmalı de­ğil miydiniz? anlamına geldiğini söylemişlerdir. O zaman bunların is­tisnası, tesbîh demek oluyor. İbn Cüreyc der ki: Bu, Allah isterse an­lamına inşâallah sözüdür. Denildi ki; bu âyetin mânâsı şöyledir: Ortan­caları onlara; Allah’a tesbîh edip size verdiği nimetlere şükretmeli de­ğil miydiniz? dedi. «Dediler ki: Tesbîh ederiz. Seni Rabbımız, gerçekten biz zâlimlerden olmuşuz.» Faydalı olmayacak bir noktada itâata geldi­ler ve pişmanlığın yarar sağlamadığı yerde pişman olup kusurlarını i’tirâf edip: «Gerçekten biz, zâlimlerden olmuşuz.» dediler. «Şimdi bir­birlerini yermeye başladılar.» Topladıkları üründen yoksullara verme­me konusunda ısrar etmeyle alâkalı olarak birbirlerini kınamaya baş­ladılar. Ancak birbirlerine verdikleri cevâb, günâh ve hatâlarını i’tirâf-tan ba$ka bir şey değildi: «Dediler ki: Yazıklar olsun bize, doğrusu biz, azgmlarmışız.» Biz azdık, isyan ettik, haddi aştık da başımıza bu gelen şeyler geldi. «Belki Rabbımız bize bundan daha iyisini verir. Doğrusu biz, artık Rabbımızdan dilemekteyiz.» Dünyada buna karşılık istedikleri soylendiği gibi, âhiret diyarında da sevâb bekledikleri söylenmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Sonra Seleften bazıları naklederler ki; bu bahçe sâhibleri Yemen’-li imişler. Saîd İbn Cübeyr der ki: Bunlar San’â’ya altı mil uzaklıktaki Darvân isimli kasabadan idiler. Habeş’li oldukları da söylenir. Babaları onlara bu bahçeyi mîrâs bırakmıştı. Onlar kitâb ehlinden idiler. Baba­lan iyi bir hayat yaşamış ve güzel davranışlarda bulunmuştu. Elde et­tiği ürünlerinden muhtaç olanlara verir ve kendi ailesinin yıllık ge­çimliğini biriktirir, fazlasını da sadaka olarak dağıtırdı. Adam ölünce çocukları ona vâris oldular ve dediler ki: Babamız ahmak biriydi. Bun­ların hepsini fakirlere dağıtırdı. Biz onlara vermeyelim de, kendimiz bi­riktirelim. Böyle yapınca Allah onları, istediklerinin tersiyle cezalandır­dı ve ellerindeki malın hepsini yok edip götürdü. Ayrıca tüm ana mal­ları kaybolduğu gibi, hem kârları, hem de sadaka olarak verdikleri şey­ler gitti, kendilerine hiç bir şey kalmadı.

«Azâb’ işte böyledir.» Allah’ın; emrine muhalefet eden, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere cimrilik edip fakir, muhtaç ve yoksulların haklarını vermeyenlere Allah’ın nimetini inkârla değiştirenlere verdiği azâb işte bu şekildedir. «Fakat âhiret azabı elbet daha büyüktür. Keski bilmiş olsalardı.» İşittiğiniz gibi dünyadaki azâb böyledir. Âhiret azabı ise daha ağırdır. Hafız el-Beyhakî’nin Ca’fer İbn Muhammed İbn Ali kanalıyla… Hz. Ali’den naklettiği rivayette Rasûlullah (s.a.)in geceleyin meyve toplamayı ve hasâd yapmayı yasakladığı bildirilir.[4]

34 — Muhakkak ki müttaküer için, Rabları katında Naîm cennetleri vardır.

35 — Biz, müslümanları suçlular gibi tutar mıyız hiç?

36 — Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?

37 — Yoksa size mahsûs bir kitab var da ondan mı okuyorsunuz?

38 — Seçtikleriniz herhalde orada olacaktır.

39 – Yoksa kıyamet gününe kadar sürüp gidecek ahidleriniz mi var aleyhimizde? Muhakkak ki hükmettikleriniz sizin olacaktır.

40 – Sor onlara; hangisi bunu üzerine alacak?

41 — Yoksa onların ortakları mı var? Öyleyse ortakla­rını da getirsinler. Eğer sâdıklardan iseler.

Ve Müttakîler

Allah Teâlâ dünyadaki bahçe sahihlerinin durumlarını ve Allah’a isyan edip emrine karşı gelince uğradıkları kötülükleri belirttikten son­ra, âhiret yurdunu gözetip Allah’tan korkanlara lütfedeceği bitmez tü­kenmez Naîm cennetlerinden söz ediyor. Ve buyuruyor ki: «Muhakkak ki müttakîler için, Rabları katında Naîm cennetleri vardır. Biz, müsrü-manları suçlular gibi tutar mıyız hiç?» Bunlarla onların cezasını eşit kılar mıyız hiç? Hayır, göklerin ve yerin Rabbına andolsun ki hayır. «Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?» Nasıl böyle zanlarda bulu­nuyorsunuz?

«Yoksa size mahsûs bir kitab var da ondan mı okuyorsunuz? Seç­tikleriniz herhalde orada olacak.» Yoksa sizin elinizde gökten indirilmiş bir kitab var da geçmişlerden aktarılan şeyleri o kitabta okuyup saklı­yor ve onu elden ele dolaştırıyorsunuz. Sizin iddia ettiğiniz hükümleri pekiştirilmiş olarak ihtiva eden bir kitabınız mı var? Seçtikleriniz her­halde orada olacaktır. «Yoksa kıyamet gününe kadar sürüp gidecek ahidleriniz mi var aleyhimizde. Muhakkak ki hükmettikleriniz, sizin olacaktır.» Yanınızda sağlam sözleşme ve ahidleriniz mi bulunuyor? Muhakkak ki isteyip arzuladıklarınız sizin olacaktır. «Sor onlara; han­gisi bunu üzerine alacak?» Onlara de ki: Bunu tekeffül edip garantile­yecek kimdir? «Yoksa onların ortakları mı var?» Putlar ve taşlardan. «Öyleyse ortaklarını da getirsinler. Eğer sâdıklardan iseler.»[5]

42 — O gün, baldırlar açılır ve secdeye çağrılırlar. Ama buna güç yetiremezler.

43 — Gözleri dönmüş olarak, yüzlerini zillet bürür. Halbuki kendileri sapasağlam oldukları vakit secdeye ça­ğırılmışlardı.

44 — Bu sözü yalanlayanları Bana bırak. Biz onları kendilerinin bilmeyecekleri bir yönden derece derece aza­ba yaklaştıracağız.

45 —- Ben, onlara mühlet veriyorum. Benim tuzağım muhakkak sağlamdır.

46 — Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı kalmışlardır?

47 — Yoksa gayb kendilerinin katında mıdır da ondan yazıyorlar?

Baldırların Açıldığı Gün

Allah Teâlâ Naîm cennetlerinin Allah’tan korkanlara âit olduğunu belirttikten sonra, bunun ne zaman gerçekleşeceğini de belirtiyor ve diyor ki: «O gün, baldırlar açılır ve secdeye çağırılırlar. Ama buna güç yetiremezler.» Yani kıyamet günü. O gün dehşet, sarsıntı, imtihan, kar­gaşa ve önemli işler görülür. Buharı bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Âdem… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işittim, demiş: Rabbımız ayağını açar da mü’min erkek­ler ve kadınlar O’na secde ederler. Dünyada gösteriş ve riya için secde edenler orada kalırlar. Secde etmek için giderler de bel kemikleri bir kat olur ve secde edemeden geri dönerler. Bu hadîs Buhârî ve Müslim’in Sa­hihlerinde ve diğer kaynaklarda muhtelif lafız ve yollarla tahrîc edil­miştir. Bu, ünlü ve uzun bir hadîstir. Abdullah îbn Mübarek… İbn Ab­bâs’tan nakleder ki; o, «O gün, baldırlar açılır.» kavlinin; şiddet ve sı­kıntı günü, anlamına geldiğim bildirmiştir. İbn Cerîr Taberî de bunu böylece rivayet eder ve der ki: Bize Abd İbn Humeyd… İbn Mes’ûd ve­ya İbn Abbâs’tan —İbn Ceiîr Taberî bu ikisinden hangisi olduğunda şüphe etmiştir— nakleder ki; o, «O gün, baldırlar açılır» kavline; bü­yük bir işten dolayı baldırlar açılır, diye mânâ vermiştir… İbn Ebu Ne-cîh, Mücâhid’den nakleder ki; o, baldırların açılmasının, işin şiddeti anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Abbâs da bunun kıyamet günü ger­çekleşecek ilk an olduğunu söyler. İbn Cüreyc, Mücâhid’den bunun işin ciddiyeti ve zorluğu demek olduğunu nakleder. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, «O gün, baldırlar açılır.» kavlinin, kıyametin dehşetinden korkunç ve şiddetli bir hal belirir, anlamına geldiğini söylemistir. Avfî de, İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu, işlerin açılıp amelle­rin belirdiği zaman, demektir. İşler belirince âhirete girildiği anlaşılır ve durum ortaya çıkar. Dahhâk, İbn Abbâs’tan böyle rivayet eder. Bü­tün bunları Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî îrâd ettikten sonra şöyle der: Bana Ebu Zeyd Ömer İbn Şebbe… Ebu Musa’dan nakletti ki; Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuş: «O gün, baldırlar açılır.» kavli, büyük bir nurdur. Herkes bu nura karşı secdeye kapanır, demiş. Bunu Ebu Ya’lâ, Kasım İbn Yahya kanalıyla Veiîd İbn Müslim’den rivayet eder. Ancak bu rivayette mübhem bir kişi vardır. Allah en iyisini bilendir.

«Gözleri dönmüş olarak, yüzlerini zillet burur.» Dünya hayatmday-ken büyüklenip suç işlemelerine karşılık; âhirette bu durumlarının tam zıddıyla cezalandırılırlar. Onlar dünyada iken secdeye çağırıldıklarında sağlıkları ve rahatları yerinde olduğu halde, secdeden kaçmışlardı. İşte aynı şekilde âhirette güç yetiremedikleri halde secdeye kapanma ceza­sıyla cezalandırılırlar. Allah Azze ve Celle’nin tecellî ettiği zamanda mü’minler O’na secdeye kapanırlar. Ama ne kâfirler, ne de münafıklar secde etmeye güç yetiremezler. Sırtlarının kemikleri tek bir kat olur. Ne zaman boynunu eğip secdeye gitmek istese, secdenin tersi bir hale dönüşür. Tıpkı dünyada iken mü’minlerin aksine bir durumda bulun­dukları gibi.

Ve müteakiben Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Bu sözü yalanlayan­ları Bana bırak.» Yani Kur’ân’ı. Bu, şiddetli bir tehdîddir. Onları Be­nimle başbaşa bırak. Ben, onları derece derece götürüp sonra bataklığa daldırmayı ve sonra kuvvetli bir zâtın yakalayışıyla yakalamayı nasıl bilirim. «Biz onları, kendilerinin bilmeyecekleri bir yönden derece dere­ce azaba yaklaştıracağız.» Onlar bunun farkında bile olmazlar. Hattâ Allah’ın kendilerine ikramı olduğunu sanırlar. Bu da bizatihi küçük dü­şürülmenin ifadesidir. Mü’minûn sûresinde buyurulduğu gibi: «Zanne­derler mi ki kendilerine mal ve oğullar vermekle iyiliklerde onlar için acele davranmaktayız. Hayır, farkında değiller.» (Mü’minûn, 55-56). En’âm sûresinde ise şöyle buyurur: «Onlar kendilerine hatırlatılan şey­leri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları ansızın yakala­dık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» (En’âm, 44). Bu sebeple burada da Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Ben, onlara mühlet veriyo­rum. Benim tuzağım muhakkak sağlamdır. Ben, onları te’hîr ediyor, mühlet veriyor ve belirli bir süreye kadar geciktiriyorum. Bu, Benim tuzağım ve onlara hazırlamış olduğum oyunumdur. «Benim tuzağım muhakkak sağlamdır.» Emrime karşı gelen, peygamberlerimi yalanla­yan ve Bana isyan etme cür’etini gösterenlere karşı tuzağım sağlamdır. Buharı ve Müslim’in Sahihlerinde nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki Allah Teâlâ, zâlime mühlet verir. En sonunda onu yakalayınca bir daha bırakmaz. Sonra Hz. Peygamber; «İş­te böyledir. Rabbının yakalayışı, kasabaların zâlim halkım yakaladığı zaman. Çünkü O’nun yakalaması hem şiddetli, hem de acıklıdır.» (Hûd, 102) âyetini okumuş.

«Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı kalmışlardır? Yoksa gayb kendilerinin katında mıdır da ondan ya­zıyorlar?» Bu âyetin tefsiri Tür sûresinde (40-41) geçmişti. Âyetin mâ­nâsı şöyledir: Ey Muhammed, sen onları ücretsiz olarak Allah’a davet ediyorsun. Onlardan hiç bir şey almıyorsun. Bu yaptığından dolayı yal­nızca Allah katından sevâb bekliyorsun. Onlar ise sırf bilgisizliklerin­den, küfür ve inâdlarından dolayı senin getirdiğin gerçeği yalanlı­yorlar.[6]

48 — Sen, Rabbının hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma. Hani o, gamla dolu olarak Rabbma seslenmişti.

49 ~~ Rabbının katından ona bir nimet erişmiş olma­saydı, mutlaka o kınanmış olarak çıplak bir yere atılacaktı.

50 — Rabbı onu seçti de, sâlihlerden kıldı.

51 — Doğrusu o küfredenler, zikri işittiklerinde; az kalsın seni gözleriyle yiyeceklerdi. Ve; o, mutlaka bir de­lidir, diyorlardı.

52 — Halbuki o, âlemler için öğütten başka bir şey de­ğildir.

Seni Gözleriyle Yiyeceklerdi

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, kavminin seni yalanla­yıp eziyet etmelerine «sabret.» Muhakkak ki Allah, onların aleyhinde hükmünü verecek, hem dünyada, hem de âhirette akıbetin senin ve se­nin peşinde gidenlerin olmasını sağlayacaktır. «Ve balık sahibi gibi ol­ma.» Yani Zünnûn gibi. Bu, Matta oğlu Yûnus (s.a.)tur. O, kavmine kızarak çıkmış ve başından geçenler geçmiş, gemiye binmiş, denize düşmüş ve balık onu yutmuştu. Okyanusların karanlıklarında balık onu gezdirmiş, o da denizin yüce kudret sahibini tesbîh edişini işitmişti. O kudret sahibi ki uyguladığı takdiri geri çevrilmez ve buna engel olmak imkânsızdır. O zaman balığın^karnındaki Yûnus karanlıklarda şöyle ses­lenmişti: «senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim, diye niyaz etmişti.» (Enbiyâ, 87) Allah Te-âlâ da ona şöyle cevâb vermişti: «Biz de ona duasını kabul edip üzün­tüden kurtarmıştık. İşte inananları böyle kurtarırız.» (Enbiyâ, 88). Sâf-fât sûresinde ise Allah Teâlâ onun hakkında şöyle buyurmaktadır: «Eğer o, tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecekler! güne kadar onun karnında kalacaktı.» (Sâffât, 143-144) Burada ise buyuruyor ki: «Hani o, gamla dolu olarak Rabbma seslenmişti.» İbn Abbâs, Mücâhid ve Süd-dî kelimesinin, gamla dolu olarak anlamına geldiğini bil­dirmişlerdir. Atâ el-Horasânî ve Ebu Mâlik ise, sıkıntıya düşmüş olarak anlamını vermiştir. Biz daha önce zikrettiğimiz hadîste, Yûnus (a.s.)un «Senden başka hiç bir ilâh yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben hak­sızlık edenlerdenim.» deyince, bu cümlenin çıkıp Arş’m etrafını kuşat­tığını ve meleklerin; ey Rabbımız, bu gurbet diyarından bilinen zayıf bir sestir, dediklerini, Allah Teâlâ’nın da; bu sesi tanımıyor musunuz? buyurduğunu, meleklerin hayır demeleri üzerine Allah Teâlâ’nın; bu Yûnus’un sesidir, dediğini, onların da; ey Rabbımız, sürekli Senin için sâlih amel ve kabul edilmiş duâ ile yücelen zayıf kulun mu? dediklerini Allah Teâlâ’nın; evet, dediğini, meleklerin; bolluktayken yaptığı amel­lerine acıyarak onu sıkıntıdan ve belâdan kurtarmaz mısın? dediklerini, bunun üzerine Allah Teâlâ’nın balığa emredip onu sahile attırdığını bil­diren hadîsi zikretmiştik. Bunun için Hak Teâlâ «Rabbı onu seçti de, sâlihlerden kıldı.» buyurmaktadır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Abdullah’ın şöyle de­diğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Hiç kimsenin; ben Matta_ gğlu Yunus’tan daha hayırlıyım, demesi uygun düşmez. Buhârî, bu ri­vayeti Süfyân es-Sevrî’den rivayet eder. Buhârî ve Müslim’de ise bu hadîs Ebu Hüreyre’den menkûl olarak yer alır.

«Doğrusu o küfredenler, zikri işittiklerinde; az kalsın seni gözleriy­le yiyeceklerdi.» İbn Abbâs, Mücâhid ve başkaları bu âyette yer alan kelimesini, gözleriyle sana nüfuz edeceklerdi. Yani gözle­riyle seni sıkıntıya düşüreceklerdi anlamım vermişlerdir. Bu şu mânâ­yadır: Allah seni onlardan koruyup muhafaza etmemiş olsaydı, sana kızmalarından ve seni kıskanmalarından dolayı gözleriyle seni bitirecek­lerdi.[7]

Göz Değmesi

Bu âyet-i kerîme, göz değmesinin ve te’sîrinin hak olduğunun delilidir. Nitekim bu konuda pek çok ve müteaddid yollarla hadîs-i şerif­ler vârid olmuştur. (Kalem, 48-52).

1- Enes İbn Mâlik (r.a.)in Hadîsi: Ebu Dâvûd der ki: Bize Sü­leyman İbn Dâvûd,.. Enes’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Göz, zehirlenme veya durup kesilmeyen kandan başkası için muska yoktur. Ancak Abbâs göz değmesini zikretmemiştir. Bu, Süley­man ibn Davud’un ifadesidir.

2- Büreyde îbn Husayb (r.a.)m Hadîsi: Ebu Abdullah İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Nümeyr… Büreyde İbn Hu-sayb’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Göz ve zehir­lenmeden başkasında muska yoktur. İbn Mâce de bu hadîsi aynı şekilde, rivayet eder. Müslim, Sahihinde bu hadîsi Saîd İbn Mansûr kanalıyla… Büreyde’den mevkuf olarak rivayet eder. Ayrıca burada bir de kıssa zik­reder. Bu hadîsi Şu’be’de… Büreyde’den nakleder. Tirmizî bu nakle yer verir. İmâm Buhârî de bu hadîsi Muhammed İbn Fudayl kanalıyla Mâ­lik’ten nakleder. Tirmizî ise Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla… İmrân İbn Husayn’dan mevkuf olarak rivayet eder.

3- Ebu Zerr, Cündeb İbn Cünâde (r.a.)nin Hadîsi: Hafız Ebu Yâ’lâ el-Mavsılî merhum… Ebu Zerr’den nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Göz, Allah’ın izniyle kişiyi öylesine sarsar ki; kanat gererek yukarıya doğru çıkarır, sonra oradan yuvarlar. Bu hadîsin is­nadı garîbtir ve hadîs imamları onu tahrîc etmemişlerdir.

4- Habis et-Temîmî (r.a.)nin Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel

der ki: Bize Abdüssamed… Hayye ibn Hâris’ten nakletti ki, ona babası Haris et-Temîmî Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu duymuş oldu­ğunu söylemiş: Baykuşta bir şey yoktur. (Araplar bir evde baykuş ötün­ce, oraya ölüm geleceğini ya da ölünün kemiğinin veya ruhunun uçan bir baykuş haline dönüşeceğini kabul eder ve bu sebeple uğursuz sa­yarlardı.) Göz haktır. Uğursuz saymanın en doğrusu ise faldır. Tir-mizî bu hadîsi Amr ibn Ali kanalıyla Hayye ibn Hâris’ten naklettik­ten sonra; garîb bir hadîstir, der. Şeybân da bu hadîsi Yahya İbn Ebu Kesîr kanalıyla… Ebu Hüreyre’den nakleder. Ben derim ki: İmâm Ah­med İbn Hanbel’in Hasan İbn Mûsâ kanalıyla Ebu Hüreyre’den naklet­tiği şu hadîs de aynıdır: Baykuşta bir kötülük yoktur. Gök haktır. Uğursuz saymaların en doğrusu ise faldır.

5- Abdullah İbn Abbâs (r.a.)ın Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Han­bel der ki: Bize Abdullah İbn Velîd… İbn Abbâs’tan nakletti ki; Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Göz haktır. Uçan şeyleri yere indirir. Bu hadîsin bir başka tarîkten rivayeti de Müslim’in Sahîh’inde Abdurrah-mân ed-Dârimî tarafından… İbn Abbâs’tan nakledilen şu hadîstir: Göz haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, göz kaderin önüne geçerdi. Bir yeri yıkamanız söylendiği zaman (gusül yaparken) orayı yıkayın. Bu hadîsin rivayetinde Müslim, Buhârî’den ayrı kalmıştır. Ab-dürrezzâk der ki: Süfyân es-Sevrî… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber Hasan ve Hüseyn’i okurdu ve derdi ki: Allah’ın tâm olan kelimeleri ile sizi her türlü öldürücü şeytândan ve değici gözden Allah’a sığındırırım. Sonra şöyle derdi: Ibrâhîm (a.s.); İshâk ve îsmâîl (a.s.)i böylece Allah’a sığındırır ve okurdu. Buharı ve Sünen sâhibleri bu hadîsi Minhâl kanalıyla Ibn Abbâs’tan naklederler.

6- Ebu Ümâme Es’ad İbn Sehl İbn Huneyf (r.a.)in Hadîsi: İbn Mâce der ki: Bize Hişâm İbn Ammâr… Ebu Ümâme İbn Sehl İbn Hu-neyfden nakletti ki; Âmir İbn Rebîa, Sehl İbn Huneyfe yıkanırken rastlamış ve demiş ki: Seni bugünkü gibi görmedim. El değmemiş câ­riye gibi tenini de. Az sonra Sehl İbn Huneyf’in başı dönüp yere düş­müş. O-Rasûlullah’ın yanına getirilmiş. Kendisine; Süheyl sar’âya tu­tuldu, denilmiş. Rasûlullah (s.a.): Bu konuda kimin göz değdirdiğini iddia ediyorsunuz? demiş. Onlar: Âmir İbn Rebîa’nın demişler. Rasû­lullah (s.a.) buyurmuş ki: Sizden biriniz kardeşini neden öldürsün? Siz­den biriniz kardeşinde hayretini mûcib olan bir şey görürse, ona be­reketle duâ etsin. Sonra Hz. Peygamber su istemiş ve Âmir’e abdest al­masını buyurmuş. Ellerini bileklerine kadar, yüzünü ve ayaklarını son­ra da eteğinin içini yıkamasını ve üzerine bu suyu dökmesini emretmiş. Süfyân der ki: Ma’mer, Zührî’den ayrıca şu ifâdeyi de nakletti: Rasû­lullah (s.a.) kabı arkasında olana bırakmasını da emretmişti. Neseî de bu hadîsi Süfyân İbn Uyeyne ve Mâlik İbn Enes’in hadîsiyle birlikte Zührî’den nakleder. Süfyân İbn Uyeyne aynı şekilde Ma’mer kanalıy­la… Ebu Ümâme’den bu son kısmı (kabı arkasında olana bırakmasını emretti) da nakleder. îbn Ebu Zib’ kanalıyla… Sehl Ibn Huneyf’den de bu hadîs rivayet edilmiştir. Mâlik’in hadîsinde de Muhammed İbn Ebu Ümâme kanalıyla Sehl İbn Huneyf’den bu hadîs nakledilmiştir.

7- Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.)nin Hadîsi: İbn Mâce der ki: Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe… Ebu Saîd’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), cinlerin ve insanların göz değdirmelerinden dolayı Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn (Nâs-Felak) sûreleri nazil olunca, bunları okudu, diğerle­rini terketti. Tirmizî ve Neseî de Saîd Ibn Iyâz kanalıyla bu hadîsi Ebu Saîd’den nakleder. Ayrıca Tirmizî; bu hadîs hasendir, der. İmâm Ah-med îbn Hanbel der ki: Bize Abdüssamed… Ebu Saîd’den nakletti ki; Cibril (a.s.) Rasûlullah’a gelip; şikâyetin var mı ya Muhammed? de­miş. O da; evet, demiş. Cibril (a.s.) Allah’ın adıyla seni okurum. Sana eziyet veren her şeyden seni korurum. Her nefsin şerrinden ve değen gözden Allah’ın adıyla seni okurum ve sana rukye yaparım, demiş. Bu hadîsi Safvân Abd’ül-Vâris kanalıyla Ebu Saîd’den nakleder. Ebu Dâ-vûd dışında Sünen sâhibleriyle, Müslim de bu hadîsi Abd’ül-Vâris ka­nalıyla Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet ederler. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Affân… Ebu Saîd el-Hudrî’den —ya da Câbir İbn Ab­dullah’tan— nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) dertlenmiş, Cibril (a.s.) ge­lip ona demiş ki: Allah adına sana rukye yaparım. Seni rahatsız eden her şeyden, her kıskanandan ve gözden Allah sana şifâ versin. Bu ri­vayeti aynı şekilde Ahmed İbn Hanbel, Muhammed İbn Abdurrahmân kanalıyla Ebu Saîd’den nakleder. Ebu Zür’a er-Râzî der ki: Abdüssa-med İbn Ab^ül-Vâris… bu hadîsi Enes İbn Mâlik’den aynı anlamda ol­mak üzere rivayet eder ki her iki rivayet de sahihtir.

8- Ebu Hüreyre (r.a.)nin Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Muhakkak ki göz, haktır. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Abdürrezzâk kanalıyla tahrîc ederler. İbn Mâce der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Göz haktır. İbn Mâce bu hadîsin rivayetinde münferid kalmıştır. Ahmed İbn Hanbel de bu hadîsi İsmâîl İbn Uleyye kanalıy­la… Saîd el-Cüveyrî’den nakleder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbn Nümeyr… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurmuş: Göz haktır. Onu şeytân ve âdemoğullanmn hasedi mey­dana getirir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Halef İbn Velîd… Muhammed İbn Kays’tan nakletti ki… Ebu Hüreyre’ye şöyle denmiş: Rasûlullah (s.a.)m: Uğursuzluk üç şeydedir; ev, at ve kadında, dediğini işittin mi? Ebu Hü­reyre (r.a.) demiş ki: Evet, diyecek olursam Rasûlullah (s.a.) a söyleme­miş olduğu şeyi söyletmiş olurum. Ancak ben, Rasûlullah (s.a.)m şöyle dediğini işittim: Uğursuz saymaların en doğrusu faldır ve göz haktır.

9- U’meys kızı Esma (r.a.)nın Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süiyân..! Ubeyd İbn Rifâa’dan nakleder ki; Esma: Ey Al­lah’ın Rasûlü, Ca’fer’in çocuklarına göz değdi, ben onlar için rukye yapayım mı? deyince, Rasûlullah (s.a.): Evet, eğer kaderi geçebilecek bir şey olsaydı, göz onu geçerdi, buyurmuş. Tirmizî ve İbn Mâce de aynı şekilde Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla bu hadîsi Ubeyd İbn Rifâa’­dan naklederler. Keza Tirmizî, Neseî ile beraber bu hadîsi Abdürrezzâk kanalıyla… U’meys kızı Esmâ’dan nakleder. Tirmizî: bu hadîs hasen-dir, sahihtir, der.

10- Hz. Âişe (r.a.)nin Hadîsi: İbn Mâce der ki: Bize Ali İbn Ebu Hasîb… Hz. Âişe (r.a.)den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) ona, gözden dolayı rukye yapmasını emretmiş. Buhârî bu hadîsi Muhammed İbn Hesîb kanalıyla… Abdullah İbn Şeddâd’dan nakleder. Müslim de bu ha­dîsi Süfyân kanalıyla Abdullah İbn Şeddâd’dan nakleder. Sonra İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti. Rasûîullah (s.a.); Allah’a sığının (istiâze edin), çünkü göz haktır, buyurdu. Bu hadîsin naklinde İbn Mâce münferid kalmıştır. Ebu Dâvûd der ki: Bize Osman İbn Ebu Şeybe… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini bildirdi: Gözleyen kişiye abdest alması emredilirdi de onun suyuyla göz edilen kişi yıkanırdı.

11- Seni İbn Huneyf (r.a.)in Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed… Seni İbn Huneyf in oğlu Ebu Ümâme’den nakletti ki; babası ona şöyle anlatmış: Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Mekke’ye doğru çıkıp yürümüşler. Nihayet Cuhfe civarın­daki el-Harrâr tepesine vardıklarında Sehl İbn Huneyf yıkanmış. Be­deni ve derisi çok güzel, bembeyaz tenli bir erkekmiş. Adiyy İbn Kâ’b oğullarının kardeşi olan kabilenin mensubu Âmir îbn Rebîa onu yıka­nırken görmüş ve şöyle demiş: Ben bugünkü gibi, hiç bir erkek eli değ­memiş câriye tenine benzer bir ten görmedim. Bunun üzerine Sehl İbn Huneyf bayılıp düşmüş. Rasûlullah’a gelip; Ey Allah’ın Rasûlü, Sehl hakkında diyeceğin bir şey var mı? Allah’a andolsun ki o ayılmıyor ve başım da kaldırmıyor, denilmiş. Rasûlullah (s.a.): Onunla ilgili kimse­yi itham ediyor musunuz? demiş. Onlar; Âmir İbn Rebîa ona göz etti, demişler. Rasûlullah (s.a.) Âmir İbn Rebîa’yı çağırıp kızmış ve demiş ki: Sizden biriniz kardeşini niçin öldürüyor. Senin hayranlığını çeken bir şeyini gördüğünde tebrik etmen gerekmez miydi? Sonra ona; Sehl için yıkan, demiş. O da yüzünü, dirseklerine kadar ellerini, ayaklarını ve dizleriyle eteğinin iç kısmım bir kadehin içerisinde suyunu toplayacak şekilde yıkamış. Sonra bu su Sehl İbnyHuneyf’in üzerine dökülmüş. Onu bir başına ve öteden arkasına doğru uöküyormuş. Sonra o kadeh için­deki su arka tarafına değdiriliyormuş. Böyle yapılınca halkla beraber, Sehl de kendisinde hiç bir araz kalmayacak şekilde kalkıp yürümüş.

12- Âmir İbn Rebîa (r.a.)mn Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel, Âmir’in müsned rivayetleri bahsinde der ki: Bize Vekî… Abdullah İbn Âmir’in şöyle dediğini nakletti: Âmir İbn Rebîa ve Sehl îbn Huneyf gusül yapmak üzere gittiler. Kendileri için örtü teşkil edecek bir engel aramaya koyuldular. Âmir üzerinde bulunan yünden cübbeyi çıkarınca ona baktım ve gözüm ona değdi. Suda yıkanmak üzere indiğinde suyun içerisinde bir çatırtı sesini duydum. Yanına vardım üç kere ona seslen­dim ceyâb vermedi. Peygambere gelip durumu haber verdim. Rasûlul­lah (s.a.) yürüyerek geldi, suya daldı. Ben onun ayağının beyazlığını görüyor gibiydim. Âmir’in göğsüne eliyle vurdu sonra: Allah’ım; ondan sıcağını, soğuğunu, hastalığını ve ağrısını gider, dedi. Bunun üzerine o kalktı. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizden biriniz kardeşinde veya kendinde veya malında hayranlığını çekecek bir şeyi görürse, onu teb­rik etsin. Çünkü göz haktır.

13- Câbir îbn Abdullah (r.a:)m Hadîsi: Hafız Ebu Bekr el-Bez-zâr Müsned’inde der ki: Bize Muhammed İbn Ma’mer… Câbir îbn Ab­dullah’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah’ın yazdığı kazâ ve kaderden sonra ümmetimden kişilerin en çok öldüğü şey nefeslerdir. Bezzâr der ki, yani gözdür. Ayrıca biz bu hadîsi Hz. Peygam­berden yalnız bu isnâd tarikiyle biliyoruz. Ben derim ki: Bu hadîs, bir başka vecihle Câbir’den nakledilmiştir. Şöyle ki; Hafız Ebu Abdurrah-mân Muhammed İbn Münzir «el-Acâib» isimli kitabında —ki bu kitâb çok değerli faydaları muhtevidir— der ki: Bize Rehâvî… Câbir îbn Ab­dullah’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Göz haktır. Öyle ‘ki kişiyi kabre, deveyi kazana sokar. Benim ümmetimin çoğunlu­ğunun helak olması gözdendir. Sonra bu hadîsi Şuayb İbn Eyyûb, Câ­bir İbn Abdullah’tan şu şekilde rivayet eder: Göz kişiyi kabre, deveyi kazana sokar.

14- Abdullah İbn Âmr (r.a.)mn Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Han-bel der ki: Bize Kuteybe… Abdullah İbn Amr’dan nakletti ki; Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ne bulaşma ve salgın vardır ne uğursuzluk. Ne baykuş vardır, ne de kıskançlık. Göz ise haktır. Bu hadîsin rivaye­tinde Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır.

15- Hz. Ali (r.a.)nin Hadîsi: Hafız İbn Asâkîr, Hayseme İbn Sü­leyman kanalıyla… Hz. Ali’den nakleder ki, Cebrail (a.s.) Hz. Peygam­berin yanma geldi ve onu kederli buldu. Ey Muhammed, senin yüzünde gördüğüm bu üzüntü nedendir? dedi. Hz. Peygamber: Hasan ve Hü-seyn’e göz değdi, buyurdu. Cebrâîl dedi ki: Göz değmesi doğrudur, çün­kü göz haktır. Sen onları şu sözlerle Allah’a sığmdırsan olmaz mıydı? Hz. Peygamber; ey Cebrâîl, o sözler nelerdir? dedi. Cebrâîl dedi ki: Al­lah’ım, yüce saltanat sahibi, ezelî lütuf sahibi, şerefli vecih sahibi, ka­bul edilmiş duaların ve tamamlanmış kelimelerin sahibi, Hasan ve Hü­seyni cinlerin nefeslerinden ve insanların gözlerinden afiyette kıl. Ra­sûlullah (s.a.) bunu söyledi de, onlar kalkıp huzurunda oynamaya baş­ladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: Siz de kendinizi, eş­lerinizi ve çocuklarınızı bu dua ile koruyun. Çünkü onun gibi bir duâ ile hiç bir kimse korunmamıştır. Hatîb el-Bağdâdî der ki: Bu hadîsin rivayetinde Tüster halkından olan Ebu Reccâ Muhammed İbn Ubey-dullah el-Habetî münferid kalmıştır. İbn Asâkîr, Tarih’inde Tarrâd İbn Hüseynin hal tercümesi kısmında bunu zikreder.

«Ve; o, mutlaka bir delidir, diyorlardı.» Onu gözleriyle çekemiyor, dilleriyle kendisine eziyet ediyorlar ve; «O, mutlaka bir delidir.» diyor­lardı. Yani Allah’ın Kur’ân’ım getirmesi bir deliliktir. Halbuki Allah Te-âlâ âyetin devamında buyuruyor ki: «Halbuki o, âlemler için öğütten başka bir şey değildir.»

Kuran

Kalem Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.