Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

67 – Mülk Suresi | Tefsir’ul Munir

67 – Mülk Suresi | Tefsir’ul Munir

Mülk Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

İlâhi Kudretin Bazı Delilleri:

1- Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir ve O, herşeye kadirdir.

2- O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır. O Aziz’dir, Gafur’dur.

3- O tabaka tabaka yedi gök yara­tandır. Rahman’ın yaratışında hiç­bir düzensizlik göremezsin. Haydi gözü(nü) çevir de bak! Bir çatlak görecek misin?

4- Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çe­vir ve bak. Göz hor ve hakir, yorul­muş olarak yine sana dönecektir.

5-And olsun biz dünya semasını kandillerle süsledik. Onları şeytan­lara atış taneleri yaptık. Ayrıca on­lara sa’îr (cehennem) azabını hazır­ladık.

Açıklaması:

“Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir ve o herşeye kadirdir.” Yüce Allah öğretmek ve irşad etmek amacıyla yüce zatının şanını dile getir­mekte, bütün yaratılmışlarda dilediği şekilde biricik tasarruf sahibi olduğu­nu, herşeye tam bir kudretle güç yetirdiğini ve hiçbir şeyin onu aciz bırak­madığını belirtmekte, mülkünde dilediği gibi tasarruf ettiğini anlatmakta­dır. O aziz kılar, zelil eder, yüceltir, alçaltır, nimet verir, intikam alır, verir, vermez, kimse O’nun hükmüne karşı çıkamaz. Hikmeti, adaleti ve mutlak egemenliği dolayısıyla yaptıklarından dolayı kimse O’nu sorgulayamaz.

“Tebareke: Ne yücedir” lafzı, O ne yüce ve ne azametlidir, demektir. Kemâlin en ileri derecesini, yüceltmenin ve kutsamanın en ileri noktasını ifade eder. Bundan dolayı Yüce Allah’tan başkası hakkında kullanılması caiz değildir.

Ayet üç hususa delildir: Şanı Yüce Allah kendi dışındaki bütün varlık­lardan yüce ve büyüktür. Göklerde ve yerde, dünyada ve ahirette mutlak malik ve tasarruf sahibi olan O’dur. Tam kudret ve herşeyin üzerinde mut­lak egemenlik yalnız O’nundur.

Yüce Allah’ın kudret ve ilminin tecellilerinden bazıları şunlardır:

1- “O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölü­mü ve hayatı yaratandır. O Azizdir, Gafur’dur.” Yani ölümü ve hayatı ezel­den beri var eden ve takdir eden O’dur. Mükellef olmanın anlamını idrak etmeleri ve gereğini yerine getirmeleri için insanlara aklı O vermiştir. Böy­lelikle O onlara karşı amellerini sınayan bir kimsenin tutumu ile davrana­cak ve bundan dolayı amellerinin karşılığını verecektir ve böylelikle arala­rında Yüce Allah’a kimin daha itaatkâr, daha ihlaslı, hangilerinin amelinin daha hayırlı olduğunu onlara göstermiş olacaktır. O güçlü, mutlak galip, kimse tarafından yenik düşürülemeyen ve kimsenin aciz bırakamayacağı, kahredici gücün sahibidir. Bununla birlikte kendisine isyan edip, muhale­fette bulunduktan sonra günahlarından tevbe edip kendisine yönelen kim­seleri de mağfiret edendir, günahlarını örtendir. Şanı Yüce Allah aziz ve kahredici güce sahip olmakla birlikte mağfiret buyurandır, rahmet edendir, affedip bağışlayandır. Bir başka ayet-i kerimedeki şu buyruğunda dile geti­rildiği gibi: “Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten ben, gafur ve rahimim ve hiç şüphesiz benim azabım da elbette can yakacak bir azaptır.” (Hicr, 15/49-50)

Ayet, ölümün var olması istenen bir durum olduğunun delilidir. Çün­kü ölüm de mahlûktur. Ölüm ruhun beden ile ilişkisinin kesilmesi ve be­denden ayrılmasıdır. Hayat ise ruhun beden ile ilişkili olması ve onunla bağlantılı bulunması halidir. Hayatın var edilmesi demek, ruhun canlı var­lıklarda yaratılması demektir. İnsanın yaratılması da bu kabildendir. İbti-lâ (denemek)in aslî maksadı ise iyilikte bulunanların ne kadar mükemmel iyilik yaptıklarının ortaya çıkartılmasıdır.

İbni Ebi Hatim, Katade’den rivayetle Yüce Allah’ın: “Ölümü ve hayatı yaratandır.” buyruğu hakkında dedi ki: Rasulullah (s.a.) şöyle derdi: “Şüp­hesiz Allah, Adem oğullarını ölüm ile zelil kılmıştır. Dünyayı hayat yurdu, sonra da ölüm yurdu kılmıştır. Ahireti ise önce amellerin karşılıklarının gö­rüleceği yer, sonra da ebedi kalıcılık yurdu olarak takdir buyurmuştur.”

Ayette hayattan önce ölümün sözkonusu edilmesi, amelde bulunmaya iten en güçlü etken oluşundan dolayıdır.

2- “O tabaka tabaka yedi gök yaratandır. Rahman’in yaratışında hiç­bir düzensizlik göremezsin. Haydi gözü(nü) çevir ve bak. Bir çatlak görecek misin?” Yani biri diğerinin üstünde uyumlu bir şekilde var olan yedi göğü yoktan var eden O’dur. İsra hadisiyle başka hadislerde de belirtildiği üzere biri diğerinden ayrıdır. Bunları birbirine çekim kanunu bağlamaktadır. Rahman olan Allah’ın yarattıkları üzerinde dikkatle düşünen kişi, sen ora­da herhangi bir çelişki, bir ayrılık, bir uyumsuzluk görebiliyor musun? Se­maya tekrar tekrar bak ve düşün. Orada herhangi bir yarık ya da çatlak görebilir misin? İşte bu, göklerin yaratılışlarının pek muazzam olduğunu ve onlarda herhangi bir kusur bulunmadığını, onları yaratanın mükemmel bir kudret, kapsamlı, son derece sağlam ve herşeyi sağlam yapan, bütün incelikleri kuşatan bir ilim sahibi olduğunu göstermektedir. Bu ayetin bir benzeri de şudur: “Allah Odur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yük­seltmiştir. Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir. Güneşe de, aya da emrine bo­yun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider.” (Ra’d, 13/2)

Semâ (gök); hakikatini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir madde­dir. Eski ölçümlerle yerden beş yüz yıllık bir uzaklıktadır. Şu anda ise uzay yolculukları programlarının da gösterdiği gibi bu uzaklık millerle ifade edilmektedir. Semadan kastın, gezegenlerin yörüngeleri olduğu da söylen­miştir. Astronomi bilginlerinin görüşüne göre yörünge gezegenin dolaştığı boşluktur. Bizler gezegenlerin farklı boyutlarda ve değişik uzaklıklarda ol­duklarını bildiğimize göre yedi göğün boyutları hakkında da bir tasavvura sahip olabiliriz. Güneş sistemi ile diğer yıldız sistemleri “kâinat” diye bili­nen şeyi oluşturur. Güneş sistemi tabiri astronomide güneş ile gezegenler ve bunların uyduları hakkında kullanılır. Bunlar da güneşe olan uzaklıkla­rına göre şöylece sıralanır: Utarit (Merkür), Zühre (Venüs), Dünya, Merih (Mars), Müşteri (Jüpiter), Zuhal (Satürn), Uranüs, Neptün ve Plüton

Yıldız kümeleri ise bazen birkaç günde bir renk değiştiren oldukça uzak güneşlerdir.

“Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çevir ve bak. Göz hor ve hakir yorulmuş olarak yine sana dönecektir.” Yani arka arkaya, defalarca bak ve incele. Ne kadar çok bakarsan bak, her seferinde göz göklerin yaratılışında herhangi bir tutarsızlık ya da kusur görmekten yana zelil ve küçülmüş olarak sana geri dönecektir. Çokça inceleyip gözetlemekten ve tekrar tekrar bakmaktan dolayı da bitkin düşecektir. Bir başka anlatımla ayetin anlamı şudur: Sen ey muhatap insan, istediğin kadar defalarca bak. Yine de herhangi bir tu­tarsızlık ya da kusur göremeyip, alçalmış olarak gözünü geri çevireceksin.

“Tekrar tekrar (ayetteki lafzî manasıyla: iki defa)” buyruğundan kasıt, bir tutarsızlık olduğunu tespit etmek amacıyla defalarca bakmaktır.

3- “And olsun biz dünya semasını kandillerle süsledik. Onları şeytan­lara atış taneleri yaptık. Ayrıca onlara sa ‘îr azabını hazırladık.” Yani and olsun biz insanlara en yakın olan göğü sabit yıldızlarla ve hareket eden ge­zegenlerle süsledik. Böylelikle bu göğün hilkati çok daha güzel, şekli daha alımlı olmuştur. Yıldızlardan kandiller diye söz edilmesi, kandillerin ay­dınlık saçması gibi yıldızların da etrafı aydınlatmalarıdır. Bu yıldızların bir kısmından bazı alevler yahutta bunların yakınlarından şeytanların kendileriyle taşlandığı atış taneleri de takdir buyurulmuştur. Dünyada ateş aleviyle yakılmalarından sonra ahirette şeytanlara alev alev yanan ateş azabı da hazırlanmıştır. Buna sebep ise onların fesatları ve bozguncu­luklarıdır.

Dünya semasının süsü olmanın dışında, şeytanlara atış taneleri kılın­maları yıldızların bir diğer faydasıdır. Nitekim Yüce Allah (yıldızların fay­daları hakkında) şöyle buyurmaktadır: “Ve nice alâmetler de (yarattı). On­lar yıldızlarla da yollarını bulurlar.” (Nahl, 16/16)

Katade dedi ki: Allah yıldızları üç maksatla yaratmıştır. Gök için bir ziynettirler. Şeytanlar için atış taneleridir. Kara ve denizde de onlarla yol bulmak için alâmetlerdir. Yıldızlar hakkında kim başka bir açıklama geti­rirse kendi görüşüne dayanarak bir şeyler söylemiş ve hakkında bilgisi ol­mayan şeyler için de kendisini zorlamış olur.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarında geçmektedir: “Muhakkak biz dünyaya en yakın gökyüzünü bir süsle (yani) yıldızlarla süsledik ve itaatten çıkan her şeytandan koruduk. Onlar mele-i a ‘layı dinle­yemezler ve her taraftan sürülüp atılırlar; kovularak; onlar için sürekli bir azap da vardır. Meğerki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun. Hemen ar­kasından parlak, belirli bir alev ona yetişir.” (Saffat, 37/6-10) [1]

İsyankâr Kâfirlerin Azabı:

6- Rablerini inkâr edenlere de ce­hennem azabı vardır. O ne kötü bir dönüş yeridir!

7- Oraya atıldıklarında o kaynayıp coşarken onun korkunç sesini işi­tirler.

8- Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur. İçine her bir grup atıldı­ğında bekçileri onlara: “Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi?” diye sorarlar.

9- Onlar: “Evet, gerçekten bize bir uyarıp korkutucu geldi; fakat biz yalanladık ve: Allah hiçbir şey in-dirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz dedik.” diye ce­vap verirler.

10- Yine derler ki: ‘Eğer biz dinlesey­dik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık.”

11- Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehen­nemliklerden uzak olsun.

Açıklaması:

“Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O ne kötü bir dö­nüş yeridir!” Yani Rablerini inkâr eden, onun peygamberlerini yalanlayan, cinlere ve insanlara cehennem ateşi azabını hazırladık. Onların dönecekle­ri ve varacakları yer olan cehennem ne kötü bir dönüş yeridir.

Daha sonra Yüce Allah ateşin dört niteliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

1, 2- “Oraya atıldıklarında o kaynayıp coşarken onun korkunç sesini işitirler.” Yani pek büyük bir ateşe odunun atıldığı gibi kâfirler de cehen­nem ateşine atıldığında eşşeklerin anırması gibi yahutta aşın öfkelenmiş birisinin çıkardığı ses gibi alışılmadık bir ses duyacaklar. Bu arada da on­lar ateşin içindeyken tencerenin kaynaması gibi cehennem ateşi de kayna­yıp coşacaktır.

3- “Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur.” Kâfirlere aşın öfkesin­den ve kızgınlığından ötürü neredeyse paramparça olup dağılacak.

4- “İçine herbir grup atıldığında bekçileri onlara: Size uyarıcı bir pey­gamber gelmedi mi diye sorarlar?” Yani cehenneme bir kâfir topluluğu atı­lacağı her seferinde cehennemin zebanileri ve yardımcıları onlara azarlayı-cı bir üslûpla şöyle soracaklardır: Dünyada iken sizlere bu günü hatırlatıp, uyaracak, bununla korkutup sakındıracak bir peygamber gelmemiş miydi?

Kâfirler onlara iki türlü cevap vereceklerdir:

1-“Onlar: Evet, gerçekten bize bir uyarıp korkutucu geldi, fakat biz ya­lanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik diye cevap verirler.” Yani kâfirler şu sözleriyle cevap vere­ceklerdir: Evet, bizlere Rabbimiz Allah tarafından bir rasul geldi, bizi uya­rıp korkuttu, fakat biz o uyarıcıyı yalanladık ve ona: Allah senin üzerine bize tebliğ etmen için bir şey indirmemiştir. Gayba ve ahiret ile ilgili hu­suslara dair Allah’ın bize emrettiğini söylediğin şer’î hükümler adına sana herhangi bir şey vahyetmiş değildir.

Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarında geçmektedir: “Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapılan açılacak ve bekçileri onlara şöyle diyecek: ‘Size aranızdan Rabbinizin ayetlerini üzerinize okuyan ve bu gününüze kavuşmakla sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?’ Onlar:

‘Evet’ diyecekler. ‘Fakat azap sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.” (Zümer, 39/71)

İşte bu Yüce Allah’ın kulları hakkında adaletle hükmedeceğinin ve karşı delil ortaya konulup peygamber gönderilmedikçe kimseyi azaplandır-mayacağının delilidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz bir rasul göndermedikçe de azap ediciler değiliz.” (İsra, 17/5)

2- Yine derler ki: Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık. Yani bizler kendimizi kınıyor ve yaptık­larımıza pişman oluyoruz. Eğer bizler Allah’ın indirdiği hakkı anlayan ve hidayet bulmak isteyen bir şekilde dinlemiş yahutta doğruyu yanlıştan ayırdedebilen, düşünen, yararlanan ve hidayet bulmak amacı ile aklını kullanan kimseler olarak onları düşünmüş olsaydık, elbette cehennemlik­ler arasında olmazdık. Allah’ı inkâr etmez ve sapmazdık. Fakat bizler pey­gamberlerin getirdiklerini anlayacak bir kavrayışa da, onlara uymaya biz­leri iletecek, peygamberi dinlemeye yönelmemizi sağlayacak bir akla da sa­hip değildik. Burada dinlemenin akledip anlamadan önce sözkonusu edil­mesinin sebebi, bir şeye çağırılan bir kimsenin önce çağırıcının çağrısını duymasından, sonra da onun üzerinde düşünmesinden dolayıdır.

“Böylelikle günahlarını itiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemlik­lerden uzak olsun.” Yani cehennem ateşi azabını hak etmelerine sebep teşkil eden günahlarını itiraf ve kabul edeceklerdir. Bu da küfür ve peygamberleri yalanlamaktır. Bu sebeple onlar Allah’ın rahmetinden uzak tutulacaklardır. İşte böylelikle önce suçları, sonra da cezaları açıklanmış olmaktadır.

İmam Ahmed, Ebû’l-Bahteri et-Taî’den şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Bana Rasulullah’tan (s.a.) işiten birinin belirttiğine göre o şöyle demiş­tir: “Kendi nefislerinden kendilerine karşı reddedemeyecekleri gerekçeler açıklanmadıkça insanlar helak edilmeyeceklerdir.” Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: “Kendisinin cennetten çok cehenneme lâyık olduğunu bilip kabul etmedikçe hiç kimse ateşe girmez.” [2]

Müminlere Vaadedilen Mağfiret Ve Kafirlerin Bir Defa Daha Tehdit Edilmeleri:

12- Muhakkak ki Rablerinden gıya­ben korkanlar için, işte onlar için birmaeRret ve büyük bir ecir vardır.

13- Sözünüzü ister gizli, ister açık söyleyin. Çünkü o göğüslerin özünü aJbO^U^\^^l, en iyi bilendir.

14~Yaratan bilmez mi hiç? °latif”tir, herşeyden haberdardır.

15- O yeri size itaatkâr ve yumuşak kılandır. O halde omuzlarında yü­rüyün, onun rızkından yiyin ve dö­nüş yalnız onadır.

Açıklaması:

“Muhakkak ki Rablerinden gıyaben korkanlar için; işte onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.” Yani Rablerini görmedikleri halde Rable-rinin azabından korkan ve azabından korkarak ona iman eden, gizli ve açık bütün hallerde Allah’tan korkup Yüce Allah’ın dışında kendilerini kimsenin görmediği hallerde bile masiyetlerden uzak durup itaatleri de ye­rine getirerek Rablerine saygı ile boyun eğenler için pek büyük bir mağfi­ret vardır. Bununla Yüce Allah günahlarını bağışlar. Onlar için uçsuz bu­caksız mükâfat olan cennet de vardır.

Buhari ile Müslim’de şu hadis yer almaktadır: “Kendi gölgesinden baş­ka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde Yüce Allah’ın Arş’ınm gölgesinde ba­rındıracağı yedi kişi vardır… Bunlardan birisi de makam ve mevki sahibi güzel bir kadının kendisini davet ettiği halde, ben Allah ‘tan korkarım diyen bir adam ile sağının ne verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli saklı bir şe­kilde sadaka veren bir adam.”

Daha sonra Yüce Allah kalpleri de, gizlilikleri de bildiğine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Sözünüzü ister gizli, ister açık söyleyin. Çün­kü o göğüslerin özünü en iyi bilendir.” Yani sözünüzü gizli ya da açıkça söy­lemeniz birdir. Allah onu çok iyi bilendir. O kalplerden geçeni, kalplerin gizleyip sakladıklarını dahi bilir. Yani o durum ne olursa olsun Allah sözle­rinizi ve davranışlarınızı bilir. Buna göre açıktan Allah’a isyanı gerektire­cek işleri yapmaktan kaçındığınız gibi gizlice yapmaktan da kaçınınız. Çünkü Allah’ın davranışımızı bilmesi açısından bunun bir farkı yoktur. Gizliyi açıktan önce söz konusu etmesinin sebebi de adeten onun öncelikli olmasından dolayıdır. Herbir iş öncelikle nefiste var olur, sonra açıkça işle­nir. Diğer taraftan bunun bilinmeyeceği sanılabileceğinden gizli saklı gü­nahlardan da sakındırılmak istenmiştir. Yüce Allah’ın: “Çünkü o göğüsle­rin özünü en iyi bilendir” buyruğu, bundan önceki ifadelerin bir gerekçesi gibidir.

Ayet bütün insanlara, bütün amelleri ile ilgili bir hitaptır. Onların Ra-sulullah (s.a.) hakkında gizlice söyledikleri sözleri de kapsar. İbn Abbas de­di ki: (Müşrikler) Rasulullah (s.a.)’ın aleyhinde ileri geri konuşuyor, Cebra­il de ona söylediklerini haber veriyordu. Bunun üzerine biri diğerine: Mu-hammed’in ilâhı duymasın diye sözlerinizi gizli söyleyin, dediler. İşte Yüce Allah bu sebeple bu ayeti indirdi.

Daha sonra Yüce Allah bilgisinin genişliğine delil getirerek şöyle bu­yurmaktadır: “Yaratan bilmez mi hiç? O latiftir, her şeyden haberdardır.” İnsanı yaratan ve onu var eden hiç gizlilikleri ve kalplerin sakladıklarını bilmez mi? Eliyle insanı yaratan bizzat O’dur. Sanat eserini en iyi bilen el-betteki onun sanatkârıdır. Yüce Allah bütün işlerin inceliklerini, kalplerde bulunanı çok iyi bildiği gibi, kalplerin gizleyip sakladıklarından da haber­dardır. Bunların hiçbirisi ona gizli değildir. Gizli olanı yaratan, gizliyi bil­mez mi, demektir.

Şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Allah yarattığını bilmez mi? İbni Kesir dedi ki: Birinci anlam, (yani, yaratıcı bilmez mi anlamı), Yüce Al­lah’ın: “O latiftir, her şeyden haberdardır.” buyruğu dolayısıyla daha uy­gundur. Gerçekte ise her iki anlamın da ihtimal dahilinde olduğudur. Bu­rada “men: …an’ yaratıcıyı işaret etmiş de olabilir. Bu durumda anlam: Ya­ratan yarattığını bilmez mi demek olur. Bunun yaratılmışa ad olması da mümkündür. Bu durumda: Allah yarattığını bilmez mi demek olur. Yarata­nın yarattığını ve yaratacağını en iyi bilmesi ise kaçınılmaz bir şeydir.

Daha sonra Yüce Allah kudretine dair delili ortaya koymakta ve nime­tinin eksiksizliğine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “O, yeri size itaat­kâr ve yumuşak kılandır. O halde omuzlarında yürüyün ve onun rızkından yiyin ve dönüş yalnız onadır.” Yani yeri sizin emrinize veren ve size itaat­kâr kılan üzerinde yerleşmenize elverişli ve yumuşak kılan odur. Bu haliy­le yer sallanmıyor, çalkalanmıyor. Bu da orada yerleştirdiği dağlar sebebiyledir. Orada sizin için kaynaklar fışkırtmış, yollar açmış, yararlanabilece­ğiniz imkânlar hazırlamış, ekini yeşertmiş, meyveler çıkartmıştır. Siz de onun dört bir yanında, çeşitli bölgelerinde, yerlerinde nerede isterseniz orada kazanç, ticaret ve rızık aramak maksadıyla gezin dolaşın. Bununla birlikte çalışıp çabalamakta Allah’ın kolaylaştırmasına ihtiyaç duyulma­ması mümkün değildir. Bu bakımdan Yüce Allah: “Ve onun rızkından ye-yin.” diye buyurmuştur. Yerde sizin için yarattığı ve size verdiği kendisin­den yararlanma imkânını bağışladığı rızkından ve yerin çeşitli mahsulleri­ni elde etme gücünü vererek kazandığınız rızkından yeyin. Şunu da bilin ki, sonunda sizler ona döneceksiniz. Kabirlerinizden kaldırılıp, O’nun hu­zuruna götürüleceksiniz başkasına değil. Kıyamet gününde dönüş yalnız ona olacaktır. Bu sebeple gizli ve açık hallerinizde küfür ve masiyetlerden sakınınız.

Ayet Yüce Allah’ın kudretine ve onun kullarına nimetlerinin çokluğu­na, ayrıca çalışıp çabalamanın, sebeplere sarılmanın Yüce Allah’a tevekkü­le aykırı olmadığına, ticaret ve kazanmanın teşvik edilmiş bir şey olduğu­na da delildir. İmam Ahmed, Tirmizi, Nesai ve İbni Mace’nin rivayetine gö­re Ömer b. Hattab (r.a.) Rasulullah’ı (s.a.) şöyle buyururken dinlemiştir: “Şayet sizler Yüce Allah’a hakkıyla tevekkül edecek olursanız sabah aç, ak­şam kursakları dolmuş olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rı-zıklandırırdı.” Allah Rasulü kuşların Yüce Allah’a tevekkül ettiklerini be­lirtmekle birlikte rızıklarmı aramak için sabah gidip, akşam döndüklerini ve bu işin kendileri tarafından yapıldığını belirtmektedir. Ancak herşeyi müsahhar kılan, yönlendiren ve sebepleri yaratan O’dur.

Hakim Tirmizi’de, Muaviye b. Kurra’dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Ömer b. Hattab (r.a.) bir topluluğun yanından geçti. Onlara: Siz neci­siniz, diye sordu, onlar: Bizler tevekkül edenleriz, dedi. O: Hayır, sizler ha­zır yiyicilersiniz, dedi. Gerçekte tevekkül eden yerin içine tohumunu atan ve ondan sonra aziz ve celil olan Allah’a tevekkül edendir.

Buna göre bu ayet ile bundan önceki ayetten maksat şu olmaktadır: Kâfirler Yüce Allah’ın gizli hallerini de, açıkladıklarını da bildikleri belirti­lerek tehdit edilmektedir. Onlara yerin hayır ve bereketlerini kolaylıkla el­de etme imkânını vermekle lütufta bulunan ve bu nimetleri ihsan eden Odur. O halde Onun cezasından sakının. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibi­dir: Ey kâfirler, benim gizlediğiniz ve açıkladığınız hallerinizi bildiğimi bi­lin. Bu sebeple benden korkun, azabımdan sakının. Ben sizleri emrinize boyun eğdirdiğim bu yerde iskân ettim ve burasını faydanız ve rızkınız için bir sebep kıldım. Ben dileyecek olursam sizi yerin dibine geçirir ve oraya gökten türlü mihnet ve sıkıntılar indiririm. [3]

Çeşitli Tehdit Türleri Ve Geçmiş Ümmetlerin Halinden İbret Almak:

16- Göktekinin sizi yere geçirmesin­den emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta ol­duğunu göreceksiniz.

17- Yahut göktekinin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden ernn m oldunuz? Hem benim korkutmamın nasıl olduğunu bile-

18- Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Benim azabım nasıl oldu?

19- Üstlerinde sıra sıra dizilip, ka­natlarını açıp kapayan kuşları gör­mediler mi? Onları Rahman’dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O herşeyi çok iyi görendir.

Açıklaması:

“Göktekilerin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz.” Allah yeryüzüne sizin için boyun eğdirmişken Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi, Allah’ın sizi de yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman yerin sizi sarstığını ve siz üzerinde olduğunuz halde çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz.

Bu sorudan maksat, tehdit ve Yüce Allah’ın kendisini inkâr eden ve Ona başka bir ilâhı ortak koşan kimseleri azaplandırmaya kadir olduğunu haber vermektir. İbni Abbas kendisine karşı geldiğiniz takdirde gökte bu­lunandan yana emin mi oldunuz, diye açıklamıştır.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “De ki: O size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye kadir olan­dır.” (Enam, 6/65)

Fakat Yüce Allah’ın yarattıklarına lütuf ve merhameti dolayısıyla O affeder, bağışlar. Azaplandırmakta acele etmez, erteler. Nitekim şöyle bu­yurmaktadır: “Eğer Allah kazandıkları sebebiyle insanları sorgulayacak ol­saydı, onun (yeryüzünün) sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fa­kat o bunları belirlenmiş bir vakte kadar geri bırakıyor. Belirlenmiş olan o vakitleri gelince muhakkak Allah kullarını en iyi görendir.” (Fatır, 35/45)

Daha sonra Yüce Allah bir başka tehditte bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Yahut göktekinin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz? Hem benim korkutmamın nasıl olduğunu bileceksiniz.” Yani yoksa siz -iddia ettiğiniz üzere- semada bulunan Rabbinizin egemen­lik ve melekûtu ve kahrı ile üzerinize semadan taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin misiniz? Nitekim o böyle bir azabı Lût kavmine ve Mekke’de Fil ashabına göndermişti. İşte o vakit azabı göreceğinizde benim azabımı yalanlayıp, emirlerime muhalif hareket eden kimseleri ne şekilde uyarıp, ne şekilde cezalandırdığımı bileceksiniz. Fakat o vakit bu bilmeni­zin size faydası olmayacaktır.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Peki kara tara­fından sizi yere geçirmesinden yahut üzerinize çakıl taşları yağdıran bir ka­sırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiçbir vekil de bulamazsınız.” (İsra, 17/68)

Daha sonra Yüce Allah örneklendirme ve delil getirme yoluyla kâfirle­ri korkutmayı pekiştirmek üzere önceki ümmetlerin azaba uğratılmalarını hatırlatmaktadır. Verdiği örnek şudur: “Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanlamışlardır. Benim azabım nasıl oldu?” Yani sizden önceki kâfirler ve peygamberleri yalanlayanlar küfürleri sebebi ile bu tür cezaların benzerini gördüler. Ad, Semud ve diğer ümmetlerin kâfirleri gibi. Kötü azap onları kuşattı. Şimdi benim onların başına getirdiğim şiddetli azap ile onlara kar­şı tepkimin nasıl olduğuna bir bakınız.

Delil getirmeye gelince, Yüce Allah kudretinin kemâline dair birkaç delili söz konusu etmektedir. Bunlar yüce Rabbimizin kâfirlere her türlü azabı yapmaya kadir olduğunu ortaya koyar.

Birinci delil şudur: “Üstlerinde sıra sıra dizilip, kanatlarını açıp kapa­yan kuşları görmediler mi? Onları Rahmandan başkası tutmuyor. Muhak­kak ki o herşeyi çok iyi görendir.” Yani hava boşluğunda üzerlerindeki kuş­lara bakmazlar mı? Bu kuşlar kimi zaman kanatlarını açmakta, kimi za­man da kanatlarını kapamaktadır. Kanatlarını açarken de kaparken de uç­tukları vakitte kuşları havada herşeye gücü yeten ve rahman olan o mut­lak ilâhtan başkası tutmuyor. Bunu da havayı rahmet ve lütfuyla onlara müsahhar kılması suretiyle gerçekleştiriyor. Şüphesiz ki O yarattıkların­dan her birine neyin elverişli olduğunu çok iyi bilen, çok iyi görendir. Kü­çük olsun, büyük olsun hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Bu ayetin bir benzeri de şu buyruktur: “Gök boşluğunda müsahhar kı­lınmış olan kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Allah’tan başkası tut­muyor. Şüphe yok ki bunda iman edecek bir topluluk için bir ibret vardır.” (Nahl, 16/79)

İlim adanılan dedi ki: Ayet-i kerimede kulun kendi ihtiyarı ile yaptığı fi­illerin Allah tarafından yaratılmış olduğuna delil vardır. Çünkü kuşların havada tutulmaları onların kendi ihtiyarlanyla (istek ve iradeleriyle) yaptıkla­rı bir fiildir ve Yüce Allah bu fiili kendi zatına izafe etmiş bulunmaktadır. [4]

Putlara Tapmalarından Ötürü Müşriklerin Azarlanması, Yüce Allah’ın Kudreti Ve Ölümden Sonra Diriliş Bilgisinin O’na Ait Oluşu:

20- Rahman’a karşı sizlere yardım edecek de kimmiş? Şu sizin ordu­nuz mu? Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler.

21″ Eger ° nzkmı kesiverirse size rızık verebilecek kim? Hayır, onlar az-

gmhkediPiııatlakaÇmaktadırlar-

22- Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hi- dayettedir; yoksa dosdoğru bir yol üzere dimdik yürüyen kimse mi?

23- De ki: ‘Sizi yaratan, size işitme, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükredersinizr’

24- “De ki:”°sizi y vara tıp yayandır. Yalnız O’nun huzuruna toplamp’ götürülecek8in-“

25- “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vadiniz ne zaman gerçekleşe-

26- “De ki: “Ona büsi»ancak a1lah’ın yanındadır. Ben ancak apa- çık bir korkutucuyum.”

27- Artık onu yakınlaşmış gördükle­rinde o kâfirlerin hoşlanmadıkları yüzlerinden belli olur ve: ‘İşte bu sizin acele gelmesini istediğinizdir.” denilir.

Açıklaması:

Yüce Allah kendisiyle birlikte başka varlıklara tapanların, bu varlık­ların kendilerine yardımcı olacağını, kendilerine rızık vereceğini zanneden müşriklerin bu kanaatlerini reddetmekte, onların bu inançlarını kabul et­meyip umduklarının asla gerçekleşmeyeceğini haber vererek şöyle buyur­maktadır:

1- “Rahman’a karşı sizlere yardım edecek de kimmiş? Şu sizin ordunuz mu? Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler.” Yardım edecek bu ordu kimmiş, yahut size bir azap getirmeyi murad ettiği vakit Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak, size yardımcı olacak kimdir? Gerçek şu ki Allah’ın dı­şında sizin bir yardımcınız, bir koruyucunuz yoktur. O’ndan başka kimse size yardım edemez. Bu sebeple kâfirler şeytan tarafından pek büyük bir aldanış içerisine düşürülmüşlerdir. Azap kendilerini gelip bulmayacak diye aldatılmışlardır.

“Rahman a karşı” ifadesi insanların küfür ve zulümlerine karşı yeryü­zünde varlıklarını devam ettirmelerinin rahmeti herşeyi kuşatan rahman olan (Allah)’m rahmetiyle olduğuna bir işarettir. Ayet-i kerime iman etmek istemeyen, yanlış kanaat ve inançları ile yardımcılarının gücüne güvenen kâfirlerin kanaatlerini reddetmekte, onların Allah’ın dışında bir yardımcı­larının olmadığını onlara haber vermektedir.

Daha sonra Yüce Allah, onların Allah’tan başka rızık veren bir kimse­nin varlığına, putların sahip oldukları bütün hayırların kaynağı ve başları­na gelecek hertürlü musibeti onların önleyeceğine dair iddialarını reddede­rek şöyle buyurmaktadır:

2- “Eğer o rızkını kesiverirse size rızık verebilecek kimdir? Hayır, onlar azgınlık edip inatla kaçmaktadırlar.” Yani Allah size rızkını vermeyip ke­serse onun dışında, yağmur ve başka yollarla sizi rızıklandıracak kimdir? Rızık veren ve rızkı engelleyen, rızık verip, yardım eden Allah’tan başkası değildir. Hiçbir ortağı olmaksızın bunu yapan sadece O’dur, demektir. On­lar da bunu bilmektedirler. Bununla beraber başkasına ibadet ediyorlar. Bu sebeple Yüce Allah onları: “Hayır, onlar azgınlık edip inatla kaçmakta­dırlar.” diye nitelendirmektedir. Yani onlar hakka karşı büyüklenmelerini, inatlarını, ondan kaçış ve nefretlerini sürdürüp gitmektedirler. Azgınlık, if­tira ve sapıklıktan ibaret yollarını izlemeye devam etmekte, ibret alma­makta, düşünmemektedirler.

Böylelikle iki ayet, Allah’ın azabına karşı kimsenin yardım edemeye­ceğini, yaratıklarına rızık vermeyecek olursa Allah’tan başka rızık verecek kimse olmadığını göstermektedir.

Daha sonra Yüce Allah, mümin ile kâfire ya da tevhide iman eden ve şirk koşana örnek vererek şöyle buyurmaktadır: “Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hidayettedir. Yoksa dosdoğru bir yol üzere dimdik yürüyen kimse mi ?” Mümin ile kâfirin durumunu hiç düşün­dünüz mü? Kâfirin hali yüzüstü kapaklanarak düşen, yani her zaman tö­kezleyerek yürüyen, dimdik duramayan bir kimseye benzer. Bu nereye gi­deceğini, nasıl gideceğini bilemez. Aksine böyle birisi şaşkın ve yolunu şa­şırmış birisidir.

Bu mu yoksa dimdik, dosdoğru yolda giderken önünü gören, yolu eğri büğrü olmayıp, dümdüz olan, kendisi de istikamet üzere olup yolu doğru olan, dünyada da ahirette de bu halde olan kimsenin durumuna benzeyen mümin kimse mi hidayettedir? Böyle birisi dünyada Allah’ın gösterdiği yol­da yürüdüğü için hidayet üzere yürür, basiret sahibidir. Ahirette de cenne­te götürecek dosdoğru bir yol üzere haşredilecektir. Bu, hakikati kastedilen bir soru değildir. Bundan maksat şudur: Böyle bir soruyu işiten herkes, dosdoğru bir yolda dimdik yürüyen kimsenin daha doğru yolda olacağı şek­linde cevap verecektir.

Daha sonra Yüce Allah kudretinin kemâlini ortaya koyan ikinci delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Sizi yaratan, size işitme, görme ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükredersiniz.” Yani ey peygam­ber! Şu müşriklere de ki: Anılmaya değer bir şey değilken sizleri ilkin ya­ratıp var eden, size öğütleri duymanız için kulaklar, Allah’ın harikulade yaratıklarını görebilmeniz için gözler, Allah’ın yarattıkları üzerinde dik­katle düşünüp eşyanın hakikatini idrak etmeniz için akıllar veren kimdir? Fakat Yüce Allah’ın sizlere nimet olarak bağışlamış olduğu bu güçlerinizi O’na itaat ve O’nun emirlerini yerine getirmek, yasaklarını terketmek ve yaratıldıkları hayırlı maksatlar için ne kadar da az kullanıyorsunuz! Bu maksat ise bütün bu güçler için gerçek manada O’na şükretmektir. Yoksa dil ile şükretmeyi tekrarlarken isyan etmeye devam etmek değildir. Çünkü Yüce Allah’ın nimetine şükretmek, o nimetin razı olacağı alanda kullanıl­ması ile olur. Eğer bu güçler Allah’ın rızasını elde etmek uğrunda kullanıl­mayacak olursa, sizler kesinlikle onun nimetine şükretmiş olmazsınız. Yü­ce Allah’ın: “Ne kadar az şükredersiniz.” buyruğu bu pek büyük güçleri on­lara onun verdiğine fakat kendilerinin bu güçleri yaratılış maksatları dı­şında kullandıklarından ötürü değerlerini bilmediklerine bir işarettir.

Özellikle bu organların söz konusu edilmelerinin sebebi, ilmin ve anla­manın araçları oluşlarından dolayıdır.

Daha sonra Yüce Allah kudretinin mükemmelliğinin üçüncü delilini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“De ki: O sizi yeryüzüne dağıtıp yayandır. Yalnız O’nun huzuruna top­lanıp götürüleceksiniz.” Yani onlara şunu da söyle: Sizi yaratan, sizi yeryü­zünün çeşitli yerlerine dağıtan, dillerinizin çeşitliliğine, renk ve şekillerini­zin ayrılığına rağmen sizi etrafa yayan O’dur. Bu şekildeki dağılmadan sonra O’nun huzuruna toplanacaksınız. Sizi dağıttığı gibi, sizi toplayacak olan, ilkin yarattığı gibi hesap ve amellerinizin karşılığının verilmesi için sizi tekrar yaratacak olan da O’dur.

Yüce Allah Muhammed (s.a.)’e kâfirleri Allah’ın azabı ile korkutmayı emrettikten sonra, kâfirlerin alay ve reddetmek maksadıyla ölümden son­ra diriliş vaktinin belirlenmesine dair istek ve sözlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaadiniz ne zaman gerçekleşecek derler.” Müşrikler Muhammed (s.a.)’e ve müminlere onları küçümseyerek ve onlarla alay edercesine derler ki: Bizi kendisiyle tehdit ettiğin kıyamet, mahşer, ahiretteki azap ve cehennem ateşi ile dünyada ye­rin dibine geçirilmek veya taş yağdıran fırtınalarla azaba uğratılmak ne zaman gerçekleşecektir? Ey Muhammed ve ey ona iman edenler, eğer bu söylediklerinizde doğru iseniz bize bunları haber veriniz yahut bunu açık­layınız.

Yüce Allah onlara şöylece cevap vermektedir:”De ki: Ona dair bilgi ancak Allah ‘in yanındadır. Ben ancak apaçık bir korkutucuyum.” Yani ey peygamber, onlara şunu söyle: Bunun bilgisi ancak Allah’ın yanındadır. Kıyametin ve azabın muayyen olarak zamanını Yüce Allah’tan başka kimse bilemez. Fakat O bana size bu azabın geleceğini ve kesinlikle gerçekleşeceğini bildirmemi emretti. Bu bakımdan O’ndan sakı­nınız. Ben sizin için sadece bir uyarıcıyım. Ben sizleri küfrünüzün akıbeti­ni hatırlatarak uyarıyor ve korkutuyorum. Benim görevim tebliğden iba­rettir ve size karşı olan bu görevimi de yerine getirmiş bulunuyorum.

Daha sonra Yüce Allah, azabı görmeleri halinde bu kâfirlerin durumu­nu anlatarak şöyle buyurmaktadır:

“Artık onu yakınlaşmış gördüklerinde o kâfirlerin hoşlanmadıkları yüzlerinden belli olur ve “İşte bu sizin acele gelmesini istediğinizdir.” deni­lir.” Yani kâfirler kendisiyle tehdit olundukları azabın dünyada pek yakın olduğunu, kıyametin de koptuğunu görüp işin artık pek yakında gerçekle­şeceğini göreceklerinden -çünkü ne kadar uzun süre geçse bile gelecek olan her bir şey yakındır- yüzleri simsiyah kesilir, keder yüzlerini örter. Zillet ve hakirlik onları kaplar. Azap melekleri, cehennem zebanileri onları azarla­mak maksadıyla onlara şöyle der: Dünyada iken alay maksadı ile istediği­niz ve Allah’ın Rasulüne: “Eğer doğru söyleyenlerden isen o halde bizi ken­disiyle tehdit etmekte olduğun şeyi (azabı) getir.” (Ahkaf, 46/22) diyerek acele gelmesini istediğiniz işte budur.

Ayetin bir benzeri de şu buyruklardır: “Halbuki Allah’tan ummadıkla­rı şey kendilerine görünür. Kazandıkları amellerin fenalıkları kendilerine görünecek ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır.” (Zü-mer, 39/47-48) [5]

Mekke Kafirlerinin Peygamber’e (S.A.) Ve Müminlere Helak Olsunlar Diye Beddua Etmeleri:

28- De ki: “Bana haber verin. Eğer Allah beni ve benimle beraber olanlan helak etse veya bize rahmet buyursa, ya kâfirleri acıklı azaptankim kurtarır?’

29- De ki: “O rahmandır, biz Ona iman etmişizdir ve yalnız O’na te-fit* vekkül ettik. Artık kimin apaçık biraPıkhk iÇinde olduğunu pek ya- kında bileceksiniz.”

30- De ki: “Bana haber verin. Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kim akar bir su getirebilir?”

Açıklaması:

Şanı Yüce Allah, Peygamber (s.a.)’in ve müminlerin helak olmaları için beddua etmelerine iki bakımdan cevap vermektedir:

a) “De ki: Bana haber verin. Eğer Allah beni ve benimle beraber olanla­rı helak etse veya bize rahmet buyursa, ya kâfirleri acıklı azaptan kim kur­tarır?” Yani ey Muhammed, Allah’a ortak koşan ve onun nimetlerini inkâr eden şu kimselere de ki: Allah beni ve benimle beraber diğer müminleri he­lak etse yahutta ecelimizi erteleyerek rahmet buyursa bunun size sağlaya­cağı fayda nedir ya da siz bunun sonucunda rahat edebilecek misiniz? Biz bu şekilde helak olsak dahi hiç kimse kâfirleri Allah’ın azabından kurtara­mayacaktır. Allah kâfirlerin temenni ettikleri ya da bekledikleri gibi ister Rasulünü ve onunla birlikte müminleri helak etsin, ister onlara mühlet versin değişen hiçbir şey olmaz.

Ayetten maksat, kâfirleri uyararak tevbe ile iman ederek tevhidi, pey­gamberliği ve ölümden sonra dirilişi kabul edip Yüce Allah’a dönmek sure­tiyle kendilerini kurtarmaya çalışmalarını teşvik etmek, Peygamber (s.a.) ile müminler için azap ve intikamın gelmesini arzulamalarının kendilerine fayda sağlamayacağı hususunda onları uyarmaktır. Bu hallerini sürdüre­cek olurlarsa Allah’ın kendilerini gelip bulacak olan acıklı azabından ve in­tikamından kurtulmaları söz konusu değildir.

b) “De ki: O Rahmandır. Biz O’na iman etmişizdir ve yalnız O’na te­vekkül ettik. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu pek yakında bileceksiniz.” Yani onlara de ki: O bizim bir ve tek olarak kendisine inandı­ğımız rahman olan Allah’tır. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayız. Bütün işleri­mizde başkasına değil, yalnızca ona tevekkül ettik. Tevekkül işleri aziz ve celil olan Allah’a havale etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “O halde yalnız O’na ibadet et ve ona güvenip dayan.” (Hud, 11/123) Bundan dolayı: “Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu pek yakın­da bileceksiniz.” diye buyurmaktadır. Yani kim apaçık bir hata içerisinde­dir. Biz mi, siz mi? Dünya ve ahirette güzel akıbet kimin olacaktır? Pek ya­kında anlayacaksınız.

Bu ifadelerle kâfirlerin kişilere ve mallara güvenip bel bağladıklarına da bir işaret vardır. Durumları bu olduğuna göre, Allah onların müminlere yönelik beddualarını nasıl kabul eder?

Daha sonra Yüce Allah başkasına değil, yalnızca kendisine tevekkül etmenin gereğine dair delili söz konusu etmekte ve yarattıklarına rahmeti­ni açıkça dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Bana haber verin. Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kim akan bir su getirebilir?” Yani ey Muhammed, onlara şöyle de: Allah’ın pınarlarda, kuyularda, ırmaklarda yarattığı ve sizin pek çok faydalar elde ettiğiniz suyunuz kova vb. araçlarla kendisine ulaşılamayacak kadar yerin dibine çekilip kaybolacak olursa, kesintisiz akıp coşan suyu size kim geti­recektir? Yani size bunu Allah’tan başka kimse getiremez. Bu da yağmur­larla, karlarla ve ırmaklarla olmaktadır. Sizin için az çok insanların ihti­yaçlarını karşılamak üzere yerden suları fışkırtıp, çeşitli bölgelerde onları akar sular halinde dağıtmış olması, Onun lütuf ve keremindendir.

Ayetlerden maksat Yüce Allah’ın bazı nimetlerini kabul ve itiraf etme­lerini sağlamaktır. Böylelikle onların küfürlerinin ne kadar çirkin olduğu­nu onlara göstermek istemektedir. Bu soruya kaçınılmaz olarak: Allah diye cevap vereceklerine göre; o vakit onlara şöyle denilir: Peki hiçbir şeye asla güç yetiremeyen varlıkları ne diye kullukta O’na ortak koşuyorsunuz?

Ayet-i kerime aynı zamanda her bir ihtiyaç halinde Yüce Allah’a güve­nip dayanmak gerektiğine delil olmakla birlikte, bir başka açıdan Onun kudret ve vahdaniyetinin kemâlinin de açık bir delili ve aklî birtakım ba­şarıların Yüce Allah’ın yardımı olmadıkça gerçekleşmeyeceğine de bir işa­ret taşımaktadır. Bu ayetin bir benzeri de şu buyruklardadır: “İçtiğiniz su­dan bana haber verin. Onu bulutlardan siz mi indirdiniz yoksa indirenler bizler miyiz?” (Vakıa, 68-69)

Kuran

Mülk Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.