Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

66 – Tahrim Suresi | Tefsir’ul Munir

66 – Tahrim Suresi | Tefsir’ul Munir

Tahrim Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Rasulullah’ın (S.A.) Hanımlarının Hallerinden Bazıları:

1- Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi zevcelerinin hoş­nutluğunu arayarak niçin haram ediyorsun? Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.

2- Allah, yeminlerinizin çözülmesini size farz kılmıştır. Allah sizin yar-dımcınızdır ve O, hakkıyla bilendir.

3- Hani Peygamber, zevcelerinden birine gizli bir söz söylemişti. Bunun üzerine o bunu haber verip de Allah da ona (Peygamber’e) bunu açıklayınca Peygamber bunun bir kısmını bildirmiş bir kıs­mından vazgeçmişti. Bunu ken­disine söyleyince o (hanım) “Bunu sana kim haber verdi.” dedi. Pey­gamber de: “Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi.” dedi.

4- Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ. Çünkü) hakikaten sizin kalpleriniz kaymıştır. Onun aleyhinde birbirinize arka verir­seniz, hiç şüphesiz bizzat Allah onun yardımcısıdır. Cebrail de mümin­lerin salih olanları da, bunların ar­dından melekler de yardımcıdır.

5- Eğer o sizi boşarsa, yerinize, Al­lah’a itaatle teslim olan, Allah’ın birliğini tasdik eden, namaz kılan, tevbe eden, ibadet eyleyen, oruç tutan kadınlar, dullar ve bakire kızlar olmak üzere Rabbinin ona sizden daha hayırlılarını vermesi muhtemeldir.

Açıklaması:

“Ey peygamber, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi zevcelerinin hoşnut­luğunu arayarak niçin haram ediyorsun? Allah çok yargılayıcı, çok esir­geyicidir.” Yani ey peygamber, hanımlarını memnun etmek için Allah’ın sana mubah kıldığı şeylerden bazılarını niçin kendine yasak ediyorsun? Al­lah Tealâ, senden sadır olan sana helâl olanları haram kılma hatasını af­feder, sana merhamet eder, bu sebeple tevbe ettiğin günahlardan dolayı seni cezalandırmaz, muahaze etmez.

Bu, “Allah seni affetsin, onlara niçin izin verdin.” (Tevbe, 10/43) ayetinde olduğu gibi tatlı bir ifadeyle azarlama ve paylamadır. Bu ayette, Hz. Peygamber’in şerefli makamına tazim olsun diye helâlden kaçınması günah gibi kabul edilmiştir. Halbuki Hz. Peygamber’den başkasına bunu yapması mubahtır, günah değildir. Ayrıca burada şuna da işaret vardır: Rasulullah’ın evlâ ve efdal olanı terketmesi -her ne kadar gerçekte günah olmasa da- günah sayılır. Buradaki “haram etmek”ten maksat, balı ve hanımlarından bazıları ile teması kendisine yasak etmesidir. Yoksa Al­lah’ın helâl kıldığı şeyi haram kabul etmiş olması değildir. Çünkü helâli haram kılmak küfre götürür. Kurtubi şöyle der: Doğrusu bu, evlâ ve efdal olanı terketmekten dolayı bir hatırlatmadır. Zira Rasulullah’ın ne küçük ne de büyük hiçbir günahı yoktur.

Ebu Hanife’ye göre helâl olanı haram kılmak kişinin niyetine göre her şeyde yemindir. Meselâ: Buğdayı haram kılsa onu yememek üzere yemin etmiş olur. Mubah olan giyilecek ve içilecek şeyi haram kılsa bu yemin sayılır. Hanımını kendine haram kılsa -başka bir niyeti yoksa- ona îlâ (dört ay yaklaşmama) yemini yapmış sayılır. Zıhara niyet etmişse zıhar, talâka niyet etmişse talâk-ı bain olur. İki veya üç talâk gibi talâkta muayyen bir sayıya niyet etmişse niyet ettiği gibi olur.

Şafii’ye göre helâli haram kılma yemin değildir. Ancak sadece kadın­larla ilgili hususlarda keffaret gerekir. Kişi bununla talâka niyet etmişse ric’i talâk olur. Bir şeyi yemeyeceğim diye yemin eder sonra da yerse kişi yeminini bozmuştur, keffaret lâzım gelir.

“Allah yeminlerinizin çözülmesini size farz kılmıştır. Allah sizin yar-dımcınızdır ve O hakkıyla bilendir.” Yani Allah Tealâ Maide suresi 89. ayetinde beyan edilen keffareti vermek üzere yeminlerinizi bozmanızı meş­ru kılmıştır. 89. ayet şöyledir: “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yemin­lerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti işte budur.”

Allah bunu size açıkladı. Allah’ın helâl kıldığını haram kılmak kim­senin hakkı değildir, helâl kılma ve haram kılma Allah’a aittir. İnsan böyle bir şey yaparsa bu söz, sahibini bağlamaz. Sizin işlerinizi üzerine alan, düşmanlarınıza karşı size yardım eden Allah’tır. Sizin maslahat ve kur­tuluşunuzun hangi şeyde olduğunu bilen O’dur. Onun sözlerinde, fiillerin­de ve işlerinizi tanzim ve tertip edişinde hikmet vardır.

Bu “yemini çözme” ayetinin gelişinin sebebi, Rasulullah (s.a.) Allah’ın kendisine helâl kıldığını haram kılarken yemin etmiş olmasıdır. Nitekim “Allah yeminlerinizin çözülmesini size farz kılmıştır.” ayetinin zahiri, bura­da çözülmesi lâzım gelen bir yemin olduğunu göstermektedir. Bazı rivayet­ler de bunu teyid etmektedir. Bu sebeple kadını veya balı haram kılmanın bir yemin olması itibariyle -ki bu bir “ilâ yemini”dir- “Allah yeminlerinizin çözülmesini size farz kılmıştır.” ayetinin önceki ayetle münasebeti vardır.

Rasulullah (s.a.) bu yemininden dolayı keffaret vermiş midir? Alimler bu konuda ihtilâf etmişlerdir, Hasan-ı Basri’ye göre vermemiştir. Çünkü Rasulullah’ın geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilmiştir. Hz. Peygam­ber (s.a.) bunu müminlere öğretmek için yapmıştır. Bu görüş isabetli değil­dir. Çünkü şer’î hükümler umumidir. Keffaret vermemenin Rasulullah (s.a.)’a mahsus bir hüküm olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bunun için Mukatil, Rasulullah’ın Mariye’yi kendisine haram kılmasında bir köle azad ettiğini söylemiştir. Müdevvene’de İmam Malik’ten Rasulullah’ın keffaret verdiği nakledilmiştir.

Kocanın hanımına “Sen bana haramsın.’ veya hiçbir istisna yap­madan “Bana helâl olan her şey haram olsun.” demek suretiyle hanımını kendisine haram etmesine gelince: İbnü’l-Arabi’nin zikrettiğine göre on beş[1] Kurtubi’nin zikrettiğini göre on sekiz görüş[2] vardır. Bunlardan birisi de yukarıda zikrettiğimiz Ebu Hanife’nin görüşüdür. Buna göre, bu sözü ile koca, talâk veya zıhara niyet ederse niyet ettiği olur, bunlara niyet etmemişse yemin olur ve bu koca hanımına îlâ (hanımına yaklaşmamak üzere yemin) yapmış olur.

İmam Şafii ve İmam Malik’e göre bu, yemin değildir. Ancak “Hanımım bana haram olsun.” der ve bununla talâka niyet ederse İmam Şafii’ye göre ric’i talâk olur. İmam Malik’e göre ise bu bain talâk olur ve bu sözüyle üç talâk vermiş olur.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Aişe ve Evzai’ye göre bu bir yemindir, keffaret verilir.

Sonra Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığına dair delil zikredilerek şöy­le buyuruldu:

“Hani peygamber zevcelerinden birine gizli bir söz söylemişti. Bunun üzerine o bunu haber verip de Allah da ona (peygambere) bunu açıklayınca peygamber bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti.” Yani hani Rasulullah (s.a.) hanımı Hafsa’ya sır olarak bir söz söylemişti -ki bu, rivayetlere göre balı veya Mariye’yi kendisine haram kılması veya Aişe ve Hafsa’nın babaları Ebu Bekir ve Ömer’in kendisinden sonra ümmetin başına halife olacaklarını onlara bildirmesi idi. Hafsa da bunu başkasına söylemişti- Allah Tealâ bunu peygamberine haber verince Rasulullah Haf­sa’nın söylediklerinin bir kısmını ona bildirmiş bir kısmını bildirmemişti.

“Bunu kendisine söyleyince o (hanım), “Bunu sana kim haber verdi” dedi. Peygamber de: “Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi.” dedi.” Rasulullah (s.a.) Hafsa’ya sırrı niçin ifşa ettiğini kendisine söyleyince: “Bunu sana kim haber verdi.” dedi. O da: “Hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, sırlan bilen, yerde ve gökte her şeyden haberdar olan Al­lah haber verdi.” dedi.

Sonra Allah Tealâ, Rasulullah’ın eşleri Hafsa ve Aişe’ye tevbe et­melerini tavsiye ederek ve onları azarlayarak şöyle buyurdu:

“Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ. Çünkü) hakikaten sizin kalpleriniz kaymıştır.” Yani eğer siz Allah’a tevbe eder, sır saklar, Rasulullah’ın sevdiğini sever, sevmediğini sevmezseniz tevbenizi kabul eder. Bu da sizin için daha hayırlıdır. Çünkü hakikaten kalpleriniz kaymış, haktan ve hayırdan yani peygambere ve sırrına saygıdan uzaklaşmıştır.

Bu hitap Hafsa ve Aişe’yedir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde İbni Abbas’tan naklettiği şu söz de buna delildir. İbni Abbas şöyle dedi: “Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz…” ayetinde adı geçen bu iki hanımın Rasulullah’ın hanımlarından hangileri olduğunu Hz. Ömer’e sormayı çok istiyordum. Nihayet onunla hac yoluna çıktık. Bir ara Ömer yoldan ayrıldı, elimde su kabı ile onu takip ettim. İhtiyacını gördükten sonra bana doğru geldi. Ellerine su döktüm, abdest aldı. Dedim ki: “Ey müminlerin emiri, Tahrim suresinde, Rasulullah’ın hanımlarından bahsi geçen o iki hanım kimdir?” O da: “Aişe ve Hafsa’dır.” dedi.

“Onun aleyhinde birbirinize arka verirseniz hiç şüphesiz bizzat Allah onun yardımcısıdır. Cebrail de müminlerin salih olanları da, bunların ar­dından melekler de yardımcıdır.” Yani eğer siz ikiniz kıskançlık ve onun sırrını ifşa etme hususundaki istek sebebiyle peygambere fena gelecek ve onu rahatsız edecek hareketlerle birbirinize destek olursanız, şüphesiz Al­lah ona yardım edecektir. Aynı şekilde Cebrail de Ebu Bekir ve Ömer gibi salih müminler de yardım edecektir. Allah’ın, Cebrail’in ve salih mümin­lerin ona yardımından sonra melekler de onun yardımcısı ve muhafızı olacaklardır. Rasulullah’ın (s.a.) şanının yücelmesi, kadınların tuzakların­dan kurtulması, müşriklerin ve münafıkların onu rahatsız etme, ona zarar verme ve tuzak kurma hayallerinin yok edilmesi için Rasulullah’a yapılan bu yardım ve Rabbani teyid, hiçbir peygambere ve hiçbir beşere yapıl­mamıştır.

Sonra Allah Tealâ Rasulullah’ın bu iki hammıyla beraber diğer eş­lerini de ikaz ederek şöyle buyurdu:

“Eğer o sizi boşarsa yerinize, Allah’a itaatle teslim olan, Allah’ın bir­liğini tasdik eden, namaz kılan, tevbe eden ibadet eden, oruç tutan kadın­lar, dullar ve bakire kızlar olmak üzere Rabbinin ona sizden daha hayır­lılarını vermesi muhtemeldir.” Yani Yüce Allah sonsuz kudret sahibidir; peygamber hanımlarını boşarsa, Allah ona sizin yerinize sizden daha faziletli ve hayırlı, İslâm’ın bütün vecibelerini yerine getiren, imanı kâmil, Allah’ı melekleri, kitapları ve peygamberleri tasdik eden, Allah ve Rasulüne karşı son dece itaatkâr, günahlardan tevbekâr, Allah’a ibadette devamlı, O’na boyun eğen, oruç tutan, kimisi dul kimisi bakire eşler ver­meye kadirdir. Kelbi’ye göre duldan maksat Firavun’un hanımı Asiye, bakireden maksat da İmran’m kızı Meryem gibi kadınlardır. Bu görüş zayıf hadislerden alınmıştır ve bu değiştirmenin yalnız ahirette olacağı fikrine dayanmaktadır.

Son iki özellik hariç bu vasıfların tamamının bir kişide toplanmasının mümkün olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden “dul ve bakire” kelimeleri “vav” harfi ile atfedilerek bağlanmıştır. Bu da bu iki vasfın farklı olduğuna, bir anda bir kişide bulunmasının mümkün olmadığına delâlet içindir, çün­kü atıf muğayereti (farklılığı) gerektirir.

Bu ayet-i kerime Rasulullah (s.a.)’ı rahatsız etme gayretlerine karşı en ağır tehdidi içermektedir. Zira bir kadın için kocasının kendisini boşamasından ve başka biri ile evlenmeye karar vermesinden daha ağır bir şey yoktur. Çünkü bu onun belini kırar, uykusunu kaçırır ve hayatta mut­luluk duygularını siler götürür. Yine bu ayette Allah’ın peygamberine onu istediği ile evlendirme vaadi vardır. Bazılarına göre bu, dünyada olacak idi, bazılarına göre ise ahirette olacaktır. Hem dünyada hem ahirette olması daha isabetli bir görüştür. [3]

Cehennemden Korunma, Nasuh Tevbesi Ve Kafirlere Karşı Cihad:

6- Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakacağı insan ve taştır. Üzerinde iri yapılı, sert tabiatlı melekler vardır ki onlar Al­lah’ın kendilerine emrettiğine asla isyan etmezler, neye memur edilirlerse yaparlar.

7- Ey kâfirler! Bugün özür dile­meyin, siz sadece yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.

8- Ey iman edenler! Bir nasuh tevbesi yaparak Allah’a dönün! Olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi içinde ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah peygam­berini ve iman edip onunla beraber olanları rüsva etmeyecek, nurları önlerinde ve sağlarında koşacak, “Ey Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla, bizi yargıla, şüphesiz sen her şeye hakkıyla kadirsin diyecekler.

9- Ey peygamber! Kâfirlerle, münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların barınacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.

Açıklaması:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakacağı insan ve taştır.” Yani, ey Allah’ı ve peygamberini tasdik edenler! Kendinizi terbiye edin, ateşten korunacak tedbirler alın, Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasakladıklarını yapmamak suretiyle bu tedbirleri alın. Aile efradınızı eğitin, onlara Allah’a itaat etmelerini emredin, Ona karşı isyan sayılacak şeyleri onlara yasak edin, onlara nasihat edin, ter­biye edin ki normal ateşin odunla tutuşturulması gibi insanlarla ve taşlar­la tutuşturulan o korkunç ateşe onlarla beraber gitmeyin.

Bu ayetin benzeri ayetler de şunlardır: “Ailene namazı emret, kendin de ona sabır ile devam et.” (Taha, 20/132), “En yakın hısımlarını uyar!” (Şuara, 26/214). Ahmed, Ebu Davud ve Hakim’in Abdullah b. Amr’dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşında kılmazlarsa dövün, yataklarını ayırın.” Tirmizi ve Hakim’in Amr b. Said’den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Bir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey veremez.”

Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve Tirmizi’nin Semure b. Cündüp’ten rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Çocuk yedi yaşma geldiği zaman namaz kılmasını emredin, on yaşına geldiği zaman kılmıyor­sa dövün.” Dahhak ve Mukatil şöyle dediler: Müslümanın, Allah’ın farz kıl­dıklarını, yasak ettiklerini ailesine çoluk çocuğuna, akrabalarına, cariye ve kölelerine öğretmesi bir farzdır. İbni Cerir de şöyle dedi: “Çocuklarımıza dini, hayrı ve önemli terbiye kurallarım öğretmek üzerimize farzdır.”

Bu ayet öğretici kişinin, emrettiğinin ve yasakladığının ne olduğunu bilmesinin vacip olduğuna delildir.

“Üzerinde iri yapılı sert mizaçlı melekler vardır ki onlar Allah’ın ken­dilerine emrettiğine asla isyan etmezler, neye memur edilirlerse yaparlar.” Yani cehennemde oranın işlerini yürüten, cehennem ehline azap etmekle görevli melekler vardır. Bunlar iri yapılı, kalplerinden Allah’ı inkâr eden­lere karşı merhameti alınmış, cehennem ehline karşı sert, görünüşleri kor­ku veren, kendilerinden merhamet isteyene merhamet etmeyen, sırf azap için yaratılmış melekler vardır. “Üzerinde on dokuz tane vardır.” (Müddes-sir, 74/30) ayetinde de beyan edildiği gibi cehennem zebanileri denilen o melekler on dokuz tanedir, özellikleri Allah’a hiç noksansız itaat etmeleridir. Onlar asla Allah’ın emirlerine muhalefet etmezler, emrolunduk-ları şeyi hiç geciktirmeden, tayin edilen vakitte yerine getirirler, onlar em-rolunduklan o fiili yapma gücündedirler, herhangi bir acizlik göstermezler.

“Allah’ın kendilerine emrettiğine asla isyan etmezler, neye memur edilirlerse yaparlar.” cümleleri aynı manada olduğu halde bir arada zik­redilmesinin faydası şudur: Birinci cümle geçmiş hallerini ifade etmek ve itaatkârlıklannı beyan etmek içindir. Zira isyan etmemek emre uymayı gerektirir. Yine bu ilk cümle “Ona ibadet hususunda kibirlenmezler.” (En­biya, 21/19) ayetinde de ifade edildiği gibi onların asla tekebbür göster­mediklerini açıklamak içindir. İkinci cümle ise istikbaldeki hallerini, der­hal emre uyup yerine getireceklerini ve “yorulmazlar” (Enbiya, 21/19) ayetinde de ifade edildiği gibi, asla tembellik ve ihmal göstermeyeceklerini beyan etmek içindir.

Sonra Allah Tealâ cehenneme girerken kâfirlere söylenecek sözü müminlere hatırlatarak nasihatte bulundu ve şöyle buyurdu: “Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin, siz sadece yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.” Yani kıyamet günü kâfirler cehenneme girerken ümit ve beklentilerini kırmak için onlara şöyle denilecek: Mazeret göstermeyin, çünkü mazeretiniz kabul edilmeyecektir. Bugün ancak dünyada yaptığınızın karşılığını göreceksiniz.

Bundan maksat şudur: Dünya cihad ve salih amel yapma yurdudur, ahiret ise devamlı kalma ve karşılık görme yurdudur. Dünya ahiretin tar-lasıdır. Dünyada iyi ve verimli şey eken ve diken, ahirette güzel şey biçer, kötü ve verimsiz şeyler diken de ektiğini biçer.

Ahirette özür dilemek veya tevbe etmek fayda vermeyeceği için Yüce Rabbimiz müminlere nasuh tevbesi yolunu göstererek şöyle buyurdu:

“Ey iman edenler! Bir nasuh tevbesi yaparak Allah’a dönün! Olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüs-va etmeyecek.” Yani ey Allah ve Rasulünü tasdik edenler! Allah’a dönün geçmiş günahları silecek sadık ve samimi bir tevbe ile O’na dönün. Tevbe geçmiş günahlardan pişmanlık duymak, dil ile af dilemek, fiilen günah olan şeyi terketmek, bir daha o günahı tekrarlamamak üzere karar ver­mektir. Böyle yaparsanız belki Allah Tealâ, işlediğiniz amellerinizin günahlarını siler ve sizi köşklerinin ve ağaçlarının altından nehirler akan bahçelere koyar. O gün Allah Tealâ, nebisi Muhammed’e azap etmeyeceği, zelil ve perişan etmeyeceği gibi O’na iman edip dinine tabi olanları da azap etmeyecek zillete düşürmeyecek, bilakis onlara izzet ve ikramda bulunacaktır.

“Olur ki Rabbiniz” sözü, Zemahşeri’nin de dediği gibi Allah tarafından kullarını heveslendirme ifadesidir. Burada iki vecih vardır: Birincisi: Yük­sek makam mevki sahibi olanların “Belki, olur ki” ifadelerinin kesinlik

ifade etmesidir. Diğeri: Kullara korku ve ümit arasında olmalarını öğret­mek için bu üslûp kullanılmış olabilir.

Özetleyecek olursak, “olur ki” sözü Allah’tan sadır olmuşsa katiyyet ve kesinlik ifade eder.

“Rüsva etmez” sözünde Allah’ın rüsva ettiği cehennem ehline bir iğ­neleme vardır: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen kimi ateşe koyarsan onu rüsva etmişsindir.” (Ali İmran, 3/192).

Alimler nasuh tevbesini “Kişinin hali hazırda günahlarını terketmesi, geçmişte yaptıklarına pişman olması, ileride günah işlememek üzere karar vermesidir.” diye tarif etmişlerdir. Ahmed b. Hanbel ve İbni Mace, Abdullah b. Mesud’un Rasulullah’m “Pişmanlık tevbedir.” dediğini işittiğini rivayet etmişlerdir. Yine Rasulul-lah’ın (s.a.): “İslâm kendinden öncesini kestiği gibi tevbe de kendinden ön­cesini keser.”

Sonra Allah Tealâ imanın eserini zikrederek şöyle buyurdu: “Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak “Ey Rabbimiz! Bizim nurumuzu tamamla, bizi yarlığa, şüphesiz sen her şeye hakkıyla kadirsin.” diyecekler.” Yani müminlerin nurları onların yolunu aydınlatacak, sıratın üstünde yürürler­ken önlerinden ve sağlarından koşacak. Nitekim Hadid suresinde “Ve O size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin.” (57/28) buyrulmuştur. Allah kıyamet günü münafıkların nurunu söndürdüğünde müminler Allah’a yakın olmak için “Ey Rabbimiz! Bizim nurumuzu tamamla.” diye dua edecekler. Yani onu bize bırak, biz sıratı geçinceye kadar sönmesin, günah­larımızı setreyle, kötülüklerimizi geç, hesaba çektiğin zaman günahlarımız ve kötülüklerimiz yüzünden bizi cezalandırarak rüsva eyleme, şüphesiz sen her şeye kadirsin. Nurumuzu tamamlamak, günahlarımızı affetmek, ümit ve emellerimizi gerçekleştirmek de kudretin dahilindedir, o halde dualarımızı kabul eyle.

Sonra Allah Tealâ peygamberine kâfirlere karşı kılıçla, münafıklara karşı hüccetle cihad etmesini emrederek şöyle buyurdu:

“Ey peygamber! Kâfirlerle, münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların barınacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” Ey peygam­ber! Kâfirlerle kılıçla, münafıklarla delil ve burhanla ve suç işledikleri tak­dirde hadleri tatbik ederek onlarla mücadele et, dünyada İslâm’a davet hususunda onlara karşı sert davran. Her iki gruba karşı ister kılıçla ister delil ile cihad ederken sert ve katı davran. Bundan dolayıdır ki Rasulullah (s.a.) münafıklardan bazılarının “Ey filan çık dışarı, çık dışarı!” diyerek mes-cidden kovulmasını emretmiştir. İşte onların dünyadaki azabı budur.

Her iki grubun da ahiretteki kalacakları yer cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir durak, ne kötü bir varış yeridir.[4]

İnanan Ve İnanmayan Kadınlardan Örnekler:

10- Allah inkâr edenlere Nuh’un ka­rısı ile Lut’un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altında idiler. Böyle iken onlara hainlik ettiler de onlar (peygamberler) onları Al­lah’ın azabından hiçbir şeyle kurta­ramadılar. Ve “Ateşe girenlerle be­raber siz de girin.” denildi.

11- Allah, iman edenlere de Fira-vun’nun karısını bir misal olarak verdi. Hani o “Ey Rabbim! Bana ka­tında, cennete bir ev yap, beni Fira-vun’dan ve onun amelinden kurtar, beni zalimler güruhundan kurtar.” demişti.

12- Namusunu çok iyi koruyan İm-ran kızı Meryemi de (bir misal ola­rak verdi.) Biz bundan dolayı ona ruhumuzdan üfürdük. O Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. İtaat edenlerdendi o.

Açıklaması:

“Allah inkâr edenlere Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altında idiler. Böyle iken onlara hainlik ettiler de onlar onları Allah’ın azabından hiçbir şeyle kurtaramadılar, ve “Ateşe girenlerle beraber siz de girin.” denildi.” Yani kâfirlerin müslümanlarla bir arada ve daimi münasebet içinde bulun­malarının faydası olmaz, kimse kimseyi kurtaramaz, kalplerinde iman yoksa bir arada bulunmalarının Allah katında onlara hiçbir yararı olmaz. Kişi kâfir olarak kaldıkça sırf dostluk, nesep veya nikâhın asla faydası ol­maz. İşte Allah Tealâ, kâfirlerin haline bu misali verdi.

Bu misalin mahiyeti şudur: Nuh ve Lut peygamberlerin hanımları, on­ların nikâhı altında bulunmaları durumuyla gece-gündüz onlarla beraber idiler, beraber yer içerler, en ileri şekilde beraberlik ve dostluk halinde olurlardı. Ancak onlara iman etmeyerek, peygamberlik konusunda onları tasdik etmeyerek din ve iman konusunda onlara hıyanet ettiler. O peygam­berler Allah katında en yüce mertebeye sahip oldukları halde hanımlarını Allah’ın azabından kurtaramadılar, peygamber hanımı olmaları onlara hiç­bir şekilde fayda vermedi, musibetten kurtulamadılar ve nihayet azap ve ceza başlarına geldi.

Rivayete göre Nuh’un hanımı insanlara kocası için “O delidir.” dermiş, Lut’un karısı da, kötülük yapsınlar diye kocasının misafirlerinin yerini kavmine haber verirmiş.

Ahirette bu iki kadına inkârlarının ve kötülüklerinin cezası olarak şöyle denilecek: “İnkâr ve isyan ehlinden cehenneme girenlerle beraber siz de girin.”

Bu ifade, müminlerin anneleri Hafsa ve Aişe’ye Rasulullah (s.a.)’a karşı işledikleri hatadan dolayı bir tarizdir, onları ve başkalarını ikaz ve korkutmadır ki eğer Allah’a asi olurlarsa peygamberle nikâhlı olmaları hiçbir şey ifade etmez. Yahya b. Sellam şöyle diyor: Bu ifade ile Aişe ve Hafsa, Rasulullah’ın (s.a.) aleyhine ortak hareket ederek ona muhalefet et­tiklerinden dolayı ikaz edilmişler ve onlara beyan edilmiştir ki Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı ve peygamberlerinin sonuncusu bir zatın nikâhı altında bile olsalar, bu onları Allah’ın azabından kurtarmaz. Ancak yaptıkları sahih ve samimi tevbe ile Allah Tealâ, onları bu yaptıklarının azabından muhafaza buyurdu.

Sonra Allah Tealâ, müminlere bir başka misal olarak önceki misalin aksine -eğer müminler kâfirlere muhtaç olurlarsa onlara karışmanın ken­dilerine zarar vermeyeceğini ifade eden şu iki kadının halini misal getirdi. Birinci kadın hakkında şöyle buyurdu:

“Allah iman edenlere de Firavun’un karısını bir misal olarak verdi. Hani o “Ey Rabbim bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun amelinden kurtar, beni zalimler güruhundan kurtar.” demişti.” Yani Allah Tealâ müminlere bir başka misal olarak Firavun’un karısı, Müzahım’ın kızı ve Musa’nın halası Asiye’nin halini zikretti. Asiye, Musa (a.s.)’m asasını yere atma kıssasını duyduğunda ona iman etmişti. Bunun üzerine Firavun ona ağır işkence ve azap etti. Fakat o imanından dönmedi. İşte bu hadise -Firavun’un karısına zarar vermediği gibi- küfrün bas­kısının müminlere zarar veremeyeceğini gösteren hadiselerden biridir ki o, kâfirlerin en azılısının nikâhı altında idi. Ve neticede Allah’a imanı sayesinde naim cennetlerine girdi.

Zaten Asiye şöyle dua ediyordu: “Ey Rabbim! Sana yakın olanların derecelerinin en yücesinde, rahmetine yakın olacak şekilde bana bir ev yap, beni Firavun’un bizzat kendisinden ve ondan sadır olacak şer ameller­den kurtar, beni o zalimler güruhu kipti kâfirlerden kurtar. “Katade şöyle dedi: Firavun dünyanın en mütekebbiri ve en kâfiri idi. Vallahi, hanımı Rabbine itaat edince kocasının kâfirliği ona asla zarar veremedi. Bunun hikmeti şudur: Bilsinler ki şüphesiz Allah adaletle hükmeder, herkesi an­cak kendi günahı ile cezalandırır.

İbni Cerir de şöyle dedi: Firavun’un karısına güneş altında işkence yapılırdı. İnsanlar yanından ayrıldığı zaman melekler kanatlarıyla gölge yaparlardı. Cennetteki evini görürdü.

Bu ayet-i kerime Firavun’un karısının Allah’a, öldükten sonra diril­meye, cennete, cehenneme, salih amelin cennete götüren yol, kötü amelin de cehennem ateşine girmenin sebebi olduğuna sıdk ile iman ettiğine delil­dir. Ayrıca bu ayet, serlerden Allah’a sığınmanın salih insanların bir sün­neti olduğuna delildir.

İkinci örnek kadın hakkında da Allah şöyle buyurdu:

“Namusunu çok iyi koruyan İmran kızı Meryemi de, (bir misal olarak verdi.) biz bundan dolayı ona ruhumuzdan üfürdük. O, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. İtaat edenlerdendi o.” Yani Allah Tealâ müminlere İsa (a.s.)’mn annesi İmran kızı Meryem’i örnek verdi. Al­lah ona dünya ve ahiretin izzet ve şerefini ihsan etti, isyankâr bir top­lumun içinde bulunmasına rağmen Allah onu zamanın kadınlarının en faziletlisi olarak seçti, o iffet ve namusunu erkeklerden ve kötülüklerden korudu. Bu sebeple o iffet ve temizlik misalidir. Allah Tealâ, Cebrail’e onun kadınlık uzvuna üflemesini emretti. -Bazı tefsircilere göre de gömleğinin cebine üflemesini emretti. Ancak bu haber onların uydurmasıdır-. Bunun üzerine Meryem İsa’ya hamile kaldı. Allah’ın kullan için indirdiği dinleri, İdris (a.s.) ve diğer peygamberlere inen sahifeleri ve diğer büyük kitapları tasdik etti. Cebrail’in kendisine “Ben ancak Rabbinin sana bir elçisiyim.” (Meryem, 19/19) diye hitap etmesini, Ali İmran suresi 42-48, Meryem sure­si 16-36. ayetlerinde kendisine haber verilen İsa’nın müjdelenmesini ve onun Allah’a en yakın insanlardan olacağı haberlerini tasdik etti. Meryem, Rabbine itaat eden bir kavme mensup idi. Evi bir ibadet ve taat evi idi ve Rabbine ibadet ve taatte bulunanlardan idi.

Ahmed b. Hanbel İbni Abbas’tan şöyle rivayet etti: “Bir gün Rasulul-lah yere dört tane çizgi çizdi ve bunlar nedir bilir misiniz? dedi. Onlar da Allah ve Rasulü bilir, dediler. Rasulullah : “Cennet ehli kadınların en faziletlileri şunlardır: Huveylid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma, İm-ran kızı Meryem ve Firavunun karısı Müzahim kızı Asiye’dir” buyurdular.”

Buhari ve Müslim’in Ebu Musa el-Eşari’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Erkeklerden kemâle ulaşanlar çoktur. Kadınlardan ise sadece Firavunun karısı Asiye, İmran kızı Meryem ve Huveylid kızı Haticedir. Aişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”

Kuran

Tahrim Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.