Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

66 – Tahrim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

66 – Tahrim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Tahrim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyor­sun? Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

2 — Allah, yeminlerinizin çözülmesini size meşru’ kıl­mıştır. Allah sizin mevlânızdır. Ve O; Alîm’dir, Hakîm’dir.

3 — Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu haber verip de Allah da bunu ona açık­layınca; bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmiş­ti. Artık bunu kendisine söyleyince eşi: Bunu sana kim bil­dirdi? demişti. Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdâr olan Allah haber verdi, demişti.

4 — Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz; gerçek­ten kaymış olan kalbleriniz düzelmiş olur. Şayet ona karşı birbirinize destek olmaya kalkışırsanız; hiç şüphesiz Allah, onun mevlâsıdır. Cebrail de, mü’minlerin sâlih olanı da, bu­nun ardından bütün melekler de ona yardımcıdırlar.

5 — Şayet o, sizi boşarsa; Rabbı ona sizden daha hayır­lı, kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.

Haram ve Helâl Kılma Yetkisi

Bu sûrenin baş kısmının nüzul sebebi hakkında ihtilâf edilmiştir. Mâriye hakkında indirildiği söylenir. Çünkü Rasûlullah onu kendisine haram saymıştı.

Ebu Abdurrahmân en-Neseî der ki: Bize İbrâhîm İbn Yûnus… Enes’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.)ın temasta bulunduğu bir cariyesi vardı. Hz. Âişe ve Hafsa sürekli onun üzerinde durdular da nihayet Peygamber onu kendisine haram kıldı. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?» âyeti sonuna kadar nazil oldu. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn Abdurrahîm… Zeyd İbn Eslem’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) hanımlarından birinin odasın­da İbrahim’in annesiyle temasta bulundu. Onu gören hanımı; ey Al­lah’ın Rasûlü, benim evimde ve benim yatağımda ha? dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onu kendisine yasakladı. Bu sefer de o; ey Allah’ın Rasûlü, sen helâl olan bir şeyi kendine nasıl yasaklarsın? dedi. Rasûlullah (s.a.) onunla asla birleşmeyeceğine dâir hanımına yemîn etti. Bunun üzerine: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gözete­rek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?» âyeti nazil oldu. Zeyd der ki: Bir kişinin hanımına, sen bana haramsın demesi boş sözdür. Abdurrahmân İbn Zeyd de babasından böylece riva­yet eder. Yine îbn Cerîr Taberî der ki: bize Yûnus… Zeyd İbn Eslem’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.); sen bana.haramsın, Al­lah’a andolsun ki, seninle asla temas etmem, buyurmuştur. Süfyân es-Sevrî ve İbn Uleyye… Mesrûk’tan naklederler ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) kendisine onu haram kılınca, bu haram kılıştan dolap kı­nandı ve yemîn keffâreti ödemesi emredildi. İbn Cerîr Taberî de bunu rivayet eder. Katâde ve Şa’bî’den de bu rivayet nakledilmiştir. Arala­rında Dahhâk, Hasan, Katâde, Mukâtil İbn Hayyân’m da bulunduğu Seleften birçok kişi de böyle demiştir. Avfî, İbn Abbâs’tan bu kıssayı uzun uzadıya rivayet eder.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Saîd İbn Yahya… Abdullah İbn Ab-bas’ın şöyle dediğini bildirdi: Ben, Ömer İbn Hattâb’a; o iki kadın kim­dir? dedim. O; Âişe ve Hafsa’dır, dedi. Konuşmanın başlangıcı İbra­him’in kıptı olan annesi hakkmdaydı. Hz. Hafsa’nın sırası olduğu günde, onun evinde Hz. Peygamber İbrahim’in annesiyle birleşmişti. Hafsa onu görünce; ey Allah’ın peygamberi benim günümde, benim nöbetimde ve benim yatağımda ha? eşlerinden hiç birisine yapmadığın bir şeyi bana yaptın, dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İster misin ki, ben onu ken­dime haram kılayım da bir daha ona hiç yaklaşmayayım. Hafsa; peki, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onu kendisine haram kıldı ve; bu­nu başka birine anlatma, dedi. Hafsa durumu Hz. Âişe’ye anlattı. Bu durumu, Allah peygamberine ayan ederek: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu) gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?…» âyetini indirdi. Bize ulaştığına göre Rasûlullah (s.a.) yeminine keffâret verdi ve cariyesi ile tekrar birleşti. Heysem tbn Küleyb de Müsned’inde der ki: Bize Ebu Kılâbe… Hz. Ömer’den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) Hafsa’ya; kimseye haber verme, doğrusu İbrahim’in anası bana haramdır, dedi. Hafsa; Allah’ın sana helâl kıl­dığını sen, kendine haram kılıyorsun? dedi. Rasûlullah (s.a.); Allah’a andolsun ki ona yaklaşmam, dedi. Hz. Ömer (r.a.) der ki: O Âişe’ye ha­ber verene değin Hz. Peygamber İbrahim’in annesine yaklaşmadı. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «Allah, yeminlerinizin çözülmesini size meş­ru* kılmıştır.» âyetini indirdi. Bu rivayetin isnadı sahîh olmakla bera­ber, Kütüb-i Sitte sahihlerinden hiç birisi onu tahrîc etmemişlerdir. Ha­fız Ziyâüddin el-Makdisî, el-Müstahrec isimli kitabında bu görüşü ter-cîh etmiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ya’kûb İbn İbrahim… Saîd îbn Cü-beyr’den nakletti ki; Abdullah îbn Abbâs; haram kılma konusunda ye-mîninin keffâretini ödersin, dermiş.İbn Abbâs: «Andolsun ki; sizin için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.» (Ahzâb, 21) kavli hakkında şöy­le demiştir: Rasûlullah (s.a.) cariyesini kendine haram kıldı da Allah Teâlâ: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?» buyurdu. Böylece Rasûlullah (s.a.) yeminine keffâret vererek haram konusundaki yemi­nini normalleştirmiş. Buhârî bu rivayeti Muâz İbn Fudâle kanalıyla, Saîd îbn Cübeyr’den nakleder ve İbn Abbâs’ın, haram konusunda; keffâreti ödenen yemîn, dediğini bildirir. Sonra İbn Abbâs, «Andolsun ki; sizin için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.» âyetini okumuş. Müslim de bu hadîsi Hişâm et-Destevâî kanalıyla… Yahya İbn Ebu Kesîr’den nakletmiştir.

Neseî der ki: Bize Abdullah İbn Abdüssamed… Said İbn Cübeyr’den nakleder ki; bir adam Abdullah İbn Abbâs’a gelmiş ve; karımı kendime haram kıldım, demiş. O; yalan söylersin, karın sana haram değildir, demiş ve sonra da bu âyeti okumuş: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûd­luğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun.» Keffâretlerin en ağın olan köle âzâd etmen gerekir. Bu yönüyle ve bu lafızla bu rivayetin naklinde Neseî münferid kalmıştır. Taberânî der ki: Bize Muhammed îbn Zekeriyyâ… İbn Abbâs’tan nak­letti ki; o, Allah Teâlâ’nın: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gö­zeterek…» âyeti konusunda şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) kendisine cariyesini haram kılmıştı.

Buradan hareketle fakîhlsrden bir kısmı, cariyesini veya eşini veya bir yemeği veya bir içeceği veya bir giyeceği veya mubah şeylerden her­hangi birisini kendisine haram kılan kişiye keffâretin vâcib olduğunu söylemişlerdir. İmâm Ahmed ve bir grubun mezhebi budur. Şafiî’ye gö­re; eşi ve cariyeyi haram kılmanın dışında keffâret gerekmez. Eğer eş ve cariyenin kendilerini haram kılar veya genel anlamda haram ifâdesi­ni kullanırsa, keffâretin gerekeceğini bildirir. Ama haram kılmayla eşi­nin boşanmasına veya cariyenin azadına niyyet etmişse bu karâr uygu­lanır.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Abdullah ez-Zahrânî… îbn Abbâs’-dan nakletti ki; o; bu âyet, kendini peygambere takdîm eden kadın hak­kında nazil olmuştur, demiştir. Bu garîb bir hadîstir. Sahîh olan peygam­berin kendisine balı yasaklamasıdır. Nitekim Buhârî bu âyetin tefsîrin-der ki: Bize İbrahim tbn Mûsâ, Hz. Âişe’nin şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) Cahş kızı Zeyneb’in yanında bal içiyor ve kalıyordu. Ben ve’Hafsa hangimiz Zeyneb’in yanına girip Rasûlullah’a; sen me-ğâfîr (Ağaçlardan sızan akıntı, şıra) yedin mi? Çünkü ben sende onun kokusunu görüyorum, der diye kalktık. Rasûlullah (s.a.): Hayır, ben Cahş kızı Zeyneb’in yanında bal yiyordum. Bir daha ona geri dönmeye­ceğim. Bu konuda yemîn ettim. Bunu kimseye haber vermeyin, dedi. Bununla «Eşlerinin hoşnûdluğunu gözeterek» âyetini okudu. Buhârî bu âyetin tefsirinde, bu hadîsi bu lafızla îrâd eder. Yeminler ve Adak­lar kitabında da der ki: Bize Hasan İbn Muhammed… İbn Cüreyc’in şöyle dediğini bildirdi: Atâ, Ubeyd İbn Umeyr’in şöyle dediğini işitmiş: Ben Hz. Âişe’den duydum ki o, Rasûlullah (s.a.)m Cahş kızı Zeyneb’in yanında kaldığını ve orada bal içtiğini iddia etti. Ben ve Hafsa hangimi­zin peygamberin yanına girip sende Meğâfir (meşe sakızı) kokusunu duyuyorum, meşe sakızı rm yedin? demesi konusunda birbirimizi tah­rik etmiş idik. Peygamber birimizin yanına gelince o bunu kendisine söyledi. Hz. Peygamber : Hayır, ben Cahş kızı Zeyneb’in yanında bal içtim. Bir daha ona dönmeyeceğim, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûdluğunu gözeterek»… âyetini «Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz; gerçekten kaymış olan kalbleriniz dü­zelmiş olur.» kavline kadar indirdi.

İkimizden maksad Hafsa ve Âişe’dir. «Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.» kavli ise; hayır bal içtim, demesidir. îbrâhîm İbn Mûsâ, Hişâm’dan naklen der ki: Ben yemin ettim, bir daha ona dönmeyeceğim, bunu hiç bir kimseye bildirme, dedi. Talâk kitabın­da da bu isnâdla aynı rivayeti nakleder, o rivayetin lafzı da buna yakın­dır.

(…)

Müslim bu hadîsi Sahîh’inin Talâk bahsinde Muhammed İbn Hâ-: tim kanalıyla… Hz. Âişe’den nakleder. Onun ifâdesi Buhârî’nin, yemin­ler ve talâklar bahsindeki ifâdesinin aynıdır.

Sonra Buhârî, talâk bahsinde der ki: Bize Ferve İbn Ebu Mâğrâ… Hz. Aişe’nin şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) helva ve balı sever­di. İkindi namazından çıkınca, hanımlarının yanına girer ve içlerinden birine yaklaşırdı. Bir gün Ömer’in kızı Hafsa’nın yanma girdi ve her za­man kaldığından daha fazla bir süre kaldı. Ben bu işe şaşıp durumu sor­duğumda, bana denildi ki: Kavminden bir kadın Hafsa’ya bir kap bal ikram etti de o, Rasûlullah (s.a.) a bundan bir içim içirdi. Ben dedim ki: Allah’a andolsun ki biz, ona hîle yaparız. Zem’a kızı Sevde’ye: O sana yaklaşacaktır, sana yaklaştığında kendisine meşe ağacının zamkından (sakız) mı yedin? de. O sana; hayır, diyecektir, O zaman kendisine ya şu duyduğum koku ne? de. O sana; Hafsa bana bir içimlik/bal içirdi, di­yecektir. O zaman onun ansı iri meşe ağacını emdi, de. Ben de böyle diyeceğim. Ey Safiyye sen de böyle de. Hz. Âişe der ki: Şevde şöyle de­di: Allah’a andolsun ki, o daha kapıya dikilir dikilmez senden ayrı ola­rak ben, bana söylediğin şeyi kendisine söylemek istedim. Hz. Peygam­ber Sevde’ye yaklaşınca o; ey Allah’ın Rasûlü, meşe ağacının sakızından mı yedin? dedi. Rasûlullah (s.a.); hayır, deyince o; ya şu duyduğum koku ne? dedi. Rasûlullah (s.a.), Hafsa bana bir içimlik bal içirdi, dedi. Şevde; onun arısı meşe ağacını emmiş, dedi. Bana dönünce ben de aynı şekilde dedim. Safiyye’ye döndüğünde o da aynı şekilde dedi. Hafsa’ya dönünce o; ey Allah’ın Rasûlü sana ondan içireyim mi? dedi. Rasûlullah (s.a.); benim ona ihtiyâcım yok, dedi. Hz. Âişe der ki: Şevde şöyle dedi: Allah’a andolsun ki onu, bundan mahrum ettik. Ben ona; sus, dedim. Bu ifâde Buhârî’nindir. Müslim de bunu Süveyd İbn Sâid kanalıyla… Hz. Âişe’den nakleder. Ebu Küreyb, Harun îbn Abdullah ve Hasan İbn Bişr kanalıyla da Hişâm îbn Urve’den bu hadîsi nakleder. Müslim’in ifâdesi ise şöyledir: Hz. Âişe dedi ki: Rasûlullah (s.a.) kendisinden çir­kin koku saçılmasından son derece rahatsız olurdu. Bu sebeple hanımlar ona; iri meşe ağacının sakızından mı yedin? demişlerdi. Çünkü onun kokusunda biraz şey vardır. O; hayır bal içtim, deyince onlar da kendi­sine onun arısı iri meşe ağacının şırasından emmiş de onun için içti­ğin balda onun kokusu görülüyor, demişlerdi. (…)

Burada maksad, balı sunanın Hz. Hafsa olduğunun belirtilmesi-dir. Bunu Hişâm îbn Urve babasından, o da halası Ai§e’den nakleder. Ancak İbn Cüreyc’in Atâ kanalıyla Ubeyd îbn Umeyr’den naklettiğine göre; Hz. Âişe Peygambere bal içirenin Cahş kızı Zeyneb olduğunu bil­dirmiş. Âişe ile Hafsa da ona karşı birbirilerini tahrik etmişler. Allah en iyisini bilendir. Ancak bu iki vak’anın ayrı vak’alar olduğu da söylen­miştir. Bunun uzak sayılacak tarafı yoktur. Ancak her iki vak’anın bu âyetin nüzul sebebini teşkil etmesinin üzerinde düşünülmesi gerekir. Al­lah en iyisini bilendir.

Hz. Âişe ile Hafsa’nın birbirini teşvik eden iki kadın olduğuna delâ­let eden bir rivayet de îmânı Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde Ab-dürrezzâk’ın… îbn Abbâs’tan naklettiği şu rivayettir: Ben, Allah Teâlâ-nın: «Eğer her ikinizde Allah’a tevbe ederseniz; gerçekten kaymış olan kaleleriniz düzelmiş olur…» âyetinde bahis mevzuu ettiği iki kadının, Peygamberin eşlerinden hangileri olduğunu Hz. Ömer’e çok sormak istedim. Nihayet Ömer’in haccettiği esnada ben de kendisiyle birlikte hacc ettim. Yolun bir kısmım kat’edince, Ömer geriye döndü. Ben de onunla beraber ibrîki alıp döndüm. Ömer dışarı çıktı, sonra geldi. Ben eline su döktüm, o abdest aldı. Ona; ey mü’minlerin emîri, Allah Teâlâ’mn: «Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz; gerçekten kaymış olan kalbleriniz düzelmiş olur…» kavlinde bahis mevzuu ettiği peygamberin eşlerinden o iki kadın hangileridir? dedim. Hz. Ömer de­di ki: Ne tuhafsın ey Abbâs’ın oğlu, —Zührî der ki: Hoşlanmadı, an­cak Allah’a andolsun ki ona ne sordumsa gizlemedi de— o; Hafsa ve Âişe’dir, dedi. Sonra hadîsi anlatmaya başladı: Biz Kureyş’liler top­luluğu kadınlarına üstün gelen bir topluluk idik. Medine’ye geldiğimizde kadınları kendilerine üstün gelen bir topluluk ile karşılaştık. Bizim ha­nımlarımız da onların hanımlarından bazı şeyler Öğrenmeye başladılar. Hz. Ömer der ki: Benim evim yukarı kısımlarda Ümeyye îbn Zeyd’in evinin yanındaydı. Bir gün karıma kızdım, bir de baktım ki o, benden geri duruyor. Onun benden geri durmasını kınadım. Eşim; senden geri durmamı niçin kınıyorsun? dedi. Allah’a andolsun ki, peygamberin eş­leri de ondan geri duruyorlar ve içlerinden kimisi gündüzden akşama kadar onu yalnız bırakıp terkediyorlar, dedi. Hz. Ömer der ki: Dönüp Hafsa’nın evine gittim ve ona; Rasûlullah (s.a.)tan geri duruyor musun? dedim. O; evet, dedi. Sizlerden kimileriniz sabahtan akşama kadar onu terkediyor mu? dedim. O; evet, dedi. Ben; içinizden böyle yapanlar kay­betmiş, hüsrana mahkûm olmuştur. Allah’ın Rasûlünü kızdırdığınız için Allah’ın size gazabından nasıl emîn olabilirsiniz? Onu kızdıran he­lak oluverir, dedim. Rasûlullah (s.a.)tan geri durma, ondan bir şey isteme de benden dilediğin malımı al. Senin komşun olan kadının Allah Rasûlüne senden daha sevimli ve daha hoş .olması seni aldatmasın —bununla Âişe’yi kasdediyordu— Hz. Ömer der ki: Benim Ansâr’dan bir komşum vardı. Ve biz, münavebeli olarak Rasûlullah’ın yanına gi­derdik. Bir gün o Medine’ye iner, bir gün ben inerdim ve bana vahiyle ilgili haberleri ve diğer şeyleri getirirdi, ben de ona aynı şekilde haberler getirirdim. Hz. Ömer (r.a.) der ki: Gassân’lıların bizimle savaşmak üze­re atlarını nalladıklarını konuşuyorduk. Bu nedenle arkadaşım bir gün Medine’ye indi ve akşamleyin bana geldi, kapımı çaldı ve beni çağırdı. Ben onun yanına vardığımda, dedi ki: Büyük bir şey oldu. Ben; neymiş o? Yoksa Gassân’lılar mı geldi? dsdim. O; hayır bundan daha büyük ve daha önemli bir şey, Rasûlullah (s.a.) hanımlarını boşadı, dedi. Ben; Hafsa kaybetti ve hüsrana mahkûm oldu. Bunun böyle olacağını zâten tahmin etmiştim, dedim. Nihayet sabah namazım kıldım ve üzerime el­bisemi çekip Medine’ye indim. Hafsa’nm yanına girdiğimde o, ağlıyordu. Kendisine; Allah’ın Rasûlü sizi boşadı mı? dedim. O; bilmiyorum, o şu odaya çekilmiş yalnız başına oturuyor, dedi. Peygambere hizmet eden siyâhî çocuğa varıp; Ömer için izin iste, dedim. Çocuk içeri girdi, son­ra yanıma geldi ve; seni söyledim de sustu, dedi. Ben çıkıp minberin yanına geldim, bir de baktım ki orda bir kalabalık oturmuş birbirleriyle ağlaşıyorlar. Biraz oturduktan sonra karşılaştığım şey beni altetti de, kalktım çocuğun yanına gelip; Ömer izin ister, de, dedim. Çocuk girdi, sonra çıktı ve; seni andım ama sustu, dedi. Ben de çıkıp minberin ya­nında oturdum. Sonra karşılaştığım şey .beni altetti de dönüp çocuğa geldim ve; Ömer için izin iste, dedim. Çocuk girdi, sonra yanıma geldi ve; seni andım ama sustu, dedi. Ben gerisin geri döndüm ama birden çocuk beni çağırıp; gir, sana izin verdi, dedi. Ben de girip Rasûlullah (s.a.)a selâm verdim. Baktım ki o hasırdan örgülerin üzerine uzanmış­tı.

İmam Ahmed der ki: Bu hadîsi bize Ya’kûb şöyle anlattı: Hasırın örgüleri bir yanında iz bırakmıştı. Ben; ey Allah’ın Rasûlü, hanımlarını boşadın mı? dedim. O başını bana doğru kaldırıp; hayır, dedi. Ben; Al-lahü Ekber, ey Allah’ın Rasûlü gördün mü biz, Kureyş’liler topluluğu hanımlarına hâkim olan bir kavim idik. Ama Medine’ye geldiğimizde hanımların kocalarına hâkim olduğu bir kavim bulduk, bizim hanımla­rımız onların hanımlarından bunu öğrendiler. Hanımım bir gün bana kızdı ve benden geri durdu. Ben, onun benden geri durmasını kınadım da o; senden geri durmamı niçin kınarsın? Allah’a andolsun ki, peygam­berin eşleri de ondan geri duruyorlar ve içlerinden birisi sabahtan akşa­ma kadar onu terkediyor, dedi. Ben de: İçinizden böyle yapan kaybetmiş ve hüsrana mahkûm olmuştur, sizden biriniz Allah’ın Rasûlünü kızdır­manızdan dolayı Allah’ı kızdırıp helak oluvermekten emin misiniz? de­dim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) tebessüm etti ve ben dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben Hafsa’nın yanına gidip komşunun senden Allah Rasûlüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın, kıskandır­masın, dedim. Rasûlullah (s.a.) bir kere daha tebessüm etti. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü arkadaşlık edeyim mi? dedim. O; evet, dedi. Oturdum, evin içinde başımı yukarıya doğru diktim, Allah’a andolsun ki, evde göze dokunacak yalnız tabaklanmış .üç sığır derisi gördüm ve dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a dua et de senin ümmetine genişlik versin. Allah’a ibâdet etmedikleri halde İran’lılara ve Bizans’lılara genişlik ver­di. Rasûlullah (s.a.) doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: Ey Hattâb’m oğlu, sen şüphede misin yoksa? Onlar güzellikleri dünya hayatında ken­dilerine acele verilmiş olan bir kavimdir. Bunun üzerine ben: Ey Al­lah’ın Rasûlü, benim için bağışlanma dile, dedim. Rasûlullah (s.a.) eşlerinden gördüğü halden dolayı bir ay boyunca onlann yanına girme­meye yemîn etmişti. Nihayet Allah Azze ve Celle onu azarladı. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Neseî muhtelif yollarla Zührî’den bu hadîsi rivayet ederler. Buhârî ve Müslim ayrıca Yahya îbn Saîd kanalıyla… İbn Ab-bâs’m şöyle dediğini bildirirler: Bir yıl boyunca Hattâb oğlu Ömer’e bir âyeti sormak için bekledim. Onun heybetinden kendisine bunu soramı-yordum. Nihayet hacca gitti, ben de onunla beraber hacca gittim. Dö­nüşte biz yolun bir kısmım kat’etmiştik ki, Ömer ihtiyâcım gidermek için bir kenara çekildi. Abdullah îbn Abbâs der ki: O işini bitirinceye kadar durdum, sonra kendisiyle beraber yürüyüp; ey mü’minlerin emî-ri, peygambere karşı birbirine destekçi olan iki kadın kimdir? dedim. Bu ifâde Buhârî’nindir. Müslim’de ise bu ifâde şöyledir: Allah Teâlâ’nın: «Şayet ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız…» kavlinde sözkonusu ettiği iki kadın kimdir? dedim. Hz. Ömer bunlar Âişe ve Haf-sa’dır, dedi. Sonra Müslim uzun uzadıya bu hadîsi nakleder. Bazıları ise bunu muhtasar olarak nakletmişlerdir.

Yine Müslim der ki: Bana Züheyr İbn Harb… Abdullah tbn Abbâs’-tan nakletti ki; ona Hattâb oğlu Ömer anlatıp şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) kadınlarını terkedince mescide girdim ve bir de baktım ki insan­lar elleriyle çakılları yere vuruyorlar ve; Rasûlullah (s.a.) hanımlarını boşadı, diyorlardı. Bu hâdise örtünme emri gelmezden önce idi. Ben bu­gün onu kendisinden elbette öğrenirim, dedim… Sonra Müslim Hz. Ömer’in Aişe ve Hafsa’mn yanma varışını ve onlara nasîhat edişini an­lattıktan sonra şöyle diyor: Ben varıp peygamberin kölesi Rebâh’ın yanına gittim o odanın bir tarafında oturuyordu, kendisine seslenip; ey Rebâh, bana Rasûluilah (s.a.)ın yanına girmek için izin iste, dedim… Yukanda geçtiği gibi hâdiseyi zikrettikten sonra şöyle der: Ben; ey Allah’ın Rasûlü, kadınlarının durumundan seni rahatsız eden şey nedir? Eğer onları boşamışsan muhakkak ki Allah, melekleri, Cebrail, Mikâîl, ben, Ebubekir ve mü’minler seninle beraberdir, dedim. Ve çok az şey konuştum. Allah’a hamdederim ki hangi şeyi istedimse Allah onu be­nim sözümü doğrular biçimde gönderdi ve bu sırada işte bu âyet-yani muhayyerlik bildiren âyet-nâzil oldu: «Şayet o sizi boşarsa; Rabbı ona sizden daha hayırlı, kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.» âyetini indirdi. Ben; onları boşadm mı? dediğimde o; hayır, dedi… Bunun üzerine mes­cidin kapısında durup sesimin en yükseği ile; peygamber kadınlarını boşamamıştır, diye seslendim. Bunun üzerine de şu âyet-i celîle nazil oldu: «Kendilerine güven ve korkuya dâir bir haber geldiğinde; onu ya­yarlar. Halbuki o haberi peygambere veya mü’min kumandanlara gö-türselerdi; onlar, ondan ne gibi netice çıkaracaklarını bilirlerdi.» (Ni­sa, 83). Ben işte bu işlerin çıkarılmasını düşünüyordum. Saîd İbn Cü-beyr, İkrime, Mukâtil İbn Hayyân, Dahhâk ve diğerleri de «Mü’minlerin sâlih olanı da» kavli ile Ebubekir ve Ömer’in kasd edildiğini söylemişler­dir. Hasan el-Basrî Hz. Osman’ı da eklemiştir. Leys İbn Ebu Süleym, Mücâhid’den nakleder ki; o, «Mü’minlerin sâlih olanı da» kavli ile Ali İbn Ebu Tâlib’in kasdedildiğini söylemiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Muhammed İbn Ca’fer’den nakletti ki; o, Hz. Ali’ye sö­zü ulaştırmasını bilen bir adam bana Hz. Ali’nin şöyle dediğini bildirdi: Rasûİullah (s.a.), «Mü’minlerin sâlih olanı da» kavli ile Ali îbn Ebu Tâ­lib’in kasdedildiğini söylemiştir. Bu hadîsin isnadı hem zayıftır, hem de gerçekten münkerdir. Buhârî der ki: Bize Amr İbn Avf… Enes’ten nak­leder ki; Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiş: Peygamberin hanımları ona kar­şı gelerek toplanınca ben onlara: «Eğer o sizi boşarsa; Rabbı ona sizden daha hayırlı… eşler verir.» dedim. Bunun üzerine işbu âyet-i celîle na­zil oldu. Daha önce de geçtiği gibi Hz. Ömer (r.a.)in sözleri, aralarında hicâb âyetinin nüzulü, Bedir esirlerinin durumu ve İbrahim’in maka­mını namazgah edinsen, demesi gibi birçok yerde Kur’ân’a denk düş­müştür. Ve nitekim bu sonuncusunda Allah Teâlâ: Siz de «İbrahim’in makamından bir namazgah edinin.» (Bakara, 125) âyetini inzal bu­yurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ansârî… Enes’ten nakletti ki: Hattâb oğlu Ömer (r.a.) şöyle demiş: Rasûluilah (s.a.) ile mü’minlerin anneleri arasında birşeyler olduğu haberi bana ulaştığında, ben onları teker teker yoklayıp dedim ki: Ya Allah Rasûlünden özür dilersiniz ve­ya Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir. Mü’minlerin annelerinin en sonuncusuna geldiğimde o dedi ki: Ey Ömer, sana ne oluyor ki Allah Raşûlü, hanamlarına öğüt vermiyor da, sen onlara öğüt veriyorsun. Bu­nun üzerine ben durdum. Nihayet Allah Azze ve Celle: «Şayet o, sizi bo-şarsa; Rabbı ona sizden daha hayırlı, kendini Allah’a veren, inanan, bo­yun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.» ayetini inzal buyurdu. Hz. Ömer’in peygamberin hanımlarına öğüt ver­mesine karşı çıkan bu kadın Ümmü Seleme idi. Bu husus Buhârî’nin Sahîh’inde sabittir. Taberânî der ki: Bize İbrâhîm tbn Naile… İbn Ab-bâs’tan nakleder ki o: «Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.» kavli hakkında şöyle demiş: Hafsa kendi odasına girdiğin­de, Rasûlullah (s.a.) Mâriye ile temas ediyordu. Rasûlullah {s.a.) ona; bunu Âişe’ye bildirme ki sana bir müjde vereyim. Çünkü ben ölürsem Ebubekir’den sonra hâkimiyet senin babana geçecektir, dedi. Hafsa gi­dip durumu Âişe’ye söyledi. Hz. Aişe Rasûlullah (s.a.)a sana bunu kim haber verdi? dedi ,o da «Her şeyden haberdâr olan Allah haber verdi.» demişti. Hz. Âişe ona; Mariye’yi kendine haram kılıncaya kadar sana bakmam, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) da onu kendisine ha­ram kıldı. Bu sebeple Allah Teâlâ, «Ey Peygamber; eşlerinin hoşnûd-luğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?» âyetini inzal buyurdu. Bu hadîsin rivayeti üzerinde durul­ması gerekir. Çünkü biz yukarıda bu âyet-i kerîmelerden anlaşılan tef­siri zikretmiştik.

«Kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan» kavlinin mânâsı açıktır. kelimesi, oruç tutan anlamınadır. Ebu Hüreyre, Âişe, Abdullah İbn Abbâs, îkrime, Mü-câhid, Saîd İbn Cübeyr, Atâ, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî, Ebu Ab-durrahmân es-Sülemî, Ebu Mâlik, İbrâhîm en-Nehaî, Hasan, Katâde, Dahhâk, Rebî’ İbn Enes, Süddî ve diğerleri böyle mânâ vermişlerdir. Tevbe sûresinde (âyet, 112) bu kelimenin manasıyla ilgili merfû’ bir hadîs zikredilmişti. Ve orada; bu ümmetin seyahati, oruç tutmaktır, şek­linde bir hadîs nakledilmişti. Zeyd İbn Eşlem ve oğlu Abdurrahmân bu­nun hicret edenler anlamına geldiğini söylemişlerdir. Abdurrahmân bu âyeti şeklinde muhacirler anlamına okumuştur. Ancak bi­rinci görüş daha evlâdır. Allah en iyisini bilendir.

«Dul ve bakire eşler verir.» Onlardan bir kısmı dul, bir kısmı baki­redirler. Tâ ki nefislere daha tatlı gelsin. Çünkü çeşitlilik nefsi rahatla­tır. Ebu’l-Kâsım et-Taberânî, el-Mu’cem el-Kebîr’inde der ki: Bize Ebu Bekr İbn Sadaka… Büreyde’den nakletti ki, o, «Dul ve bakire eşler ve­rir.» kavli hakkında şöyle demiştir: Bu âyette Allah Teâlâ, peygambe­rini evlendireceği kadınları haber veriyor. Dul Firavun’un karısı Âsiye, bakire de îmrân’m kızı Meryem’dir. Hafız İbn Asâkîr de, Hz. Meryem’in hal tercümesinde Süveyd İbn Saîd kanalıyla, Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki: Hz. Hadîce’nin vefatı üzerine Cebrâîl (a.s.) Rasûlullah’a gelip şöyle demiş: Allah Teâlâ sana selâm söylüyor ve cennette kamıştan bir evi sana müjdeliyor. O alevden uzaktadır, ne sıkıntısı, ne de sıcağı vardır. İmrân kızı Meryem’le Müzâhim kızı Âsiye’nin evi arasındaki boş­lukta inciden bir evdir. Ebu Bekr el-Hüzelî de İkrime kanalıyla İbn Ab-bâs’tan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) ölmek üzere iken Hadîce’nin ya­nına girmiş ve ona şöyle demiş: Ey Hadîce, kumalarınla karşılaştığında benden onlara selâm söyle. O; ey Allah’ın Rasûlü, sen benden önce hiç evlendin mi? demiş. Hz. Peygamber: Hayır, ancak Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavun’un karısı Âsiye, Musa’nın bacısı Küisûm ile ev­lendirdi. Bu hadîs de aynı şekilde zayıftır. Ebu Ya’lâ der ki: İbrahim İbn Ar’ara… Ebu Ümâme’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ beni cennette İmrân kızı Meryem, Musa’nın bacısı Küisûm ve Firavun’un hanımı Âsiye ile evlendireceğini bildirdi. Ebu Ümâme der ki: Bunun üzerine ben, kutlarım seni ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Bu hadîs de aynı şekilde zayıftır ve mürsel olarak İbn Ebu Dâvûd’dan ri­vayet edilmiştir.[1]

6 — Ey îmân edenler; kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun üzerinde iri gövdeli, haşin tabiatlı melekler vardır. Ki on­lar; Allah’ın kendilerine emrettiğine kat’iyyen isyan etmez­ler. Ve emrolunduklarım yaparlar.

7 — Ey küfredenler; bugün özür dilemeyin. Siz, ancak işlediklerinizin karşılığını görmektesiniz.

8 — Ey îmân edenler; Allah’a nasûh tevbesi ile tevbe edin. Umulur ki Rabbmız kötülüklerinizi örter ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah; peygamberini ve onunla beraber olan mü’minleri utandır­mayacak. Onların nurları önlerinde ve sağlarında koşa­cak; Rabbımız; ışığımızı tamâmla, bizi bağışla. Şüphesiz ki Sen, her şeye kadirsin, diyecekler.

Kendinizi ve Çoluk – Çocuğunuzu Koruyun

Süfyân es-Sevrî… Hz. Ali’den nakleder ki: «Ey îmân edenler; ken­dinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.» kavli ile onları terbiye edip öğretin, denilmek istenmiştir. Ali İbn Ebu Talha da İbn Abbâs’tan nakleder ki; o bu âyete, Allah’a itaat için çalıştırın, Allah’a isyandan koruyun ve ailenize zikri emredin ki, Allah onları cehennemden kurtarsın, şeklinde mânâ vermiştir. Mücâ-hid; Allah’tan korkun ve ailenize Allah’tan korkmayı tavsiye edin, anla­mını vermiştir. Katâde der ki: Bu âyet, onlara Allah’a itaati emretmek­te, Allah’a isyâm yasaklamakta, Allah’ın emri üzere kâim olmalarını bildirmekte ve bu konuda ailelerini, çoluk-çocuklarını desteklemelerini bildirmektedir. Eğer Allah’a isyan ettiklerini görürsen, onları engeller ve alıkoyarsın. Dahhâk ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: Müslümanın; ailesine, akrabalarına, kölelerine ve cariyelerine Allah’ın- kendilerine neyi farz kıldığını ve neyi yasakladığını öğretmesi gerekir. Bu âyetin manâsıyla ilgili olarak İmâm Ahmed îbn Hanbel, Ebu Dâvûd ve Tirmi-zî… İbn Sebre’den şu hadîsi nakleder: Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Ye­di yaşına bastığında çocuğa namazı emredin, onuna bastığında da bu­nun için dövün. Bu ifâde Ebu Davud’undur. Tirmizî bu hadîsin hasen olduğunu söyler. Ebu Dâvûd da Amr İbn Şuayb kanalıyla Hz. Peygam-ber’den benzer bir rivayeti nakleder. Fukahâ oruçta da durumun aynı olduğunu söylemiştir. Böylece çocuğun ibâdete alışmasının sağlanaca­ğını ve bu sayede itâata ve ibâdete koyulup isyandan kaçınmayı ve kötü­lükleri terketmeyi alışkanlık haline getireceğini ifâde ederler. Bu konu­da başarı sağlayan Allah’tır.

«Yakacağı insanlar ve taşlar olan» Âdemoğullannm bedenlerinin yakıt olduğu. Denildi ki: Bununla tapılan taştan putlar kasde-diimektedir. Çünkü Allah Teâlâ; «Siz ve Allah’tan başka taptıkları­nız şüphesiz ki cehennem odunusunuz.» (Enbiyâ, 98) buyuruyor. İbn Mesûd, Mücâhid, Ebu Ca’fer el-Bâkır ve Süddî der ki: Burdaki taşlar­dan maksad; kükürt taşıdır. Mücâhid biraz fazlalıkla; leşten daha pis kokan kükürt taşıdır, der. Bunu İbn Ebu Hatim merhum da rivayet eder ve der ki: Bize babam… Abdülazîz İbn Ebu Revâd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.): «Ey îmân edenler; kendinizi ve çoluk çocuğunuzu ya­kacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.» âyetini okuduğu sırada, ashabından bazı yaşlı kişiler de beraberinde bulunuyorlarmış. Yaşlı­lardan birisi demiş ki: Ey Allah’ın Rasûlü, cehennemin taşı dünya taşı gibi midir? Hz. Peygamber buyurmuş ki: Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a yemîn ederim ki; cehennem kayalarından bir tek kaya bile bütün dünya dağlarından daha büyüktür. Râvî der ki: İhtiyar bayıldı, Rasûl-ullah (s.a.) elini kalbinin üzerine koydu ve baktı ki adam yaşıyor. Bu­nun üzerine ona yüksek sesle; ey ihtiyar, Lâ İlahe İllallah, de. İhtiyar kelime-i tevhid’i söyleyince, Rasûlullah (s.a.) ona cenneti müjdeledi. As­habı dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bizim aramızdan da var mı? Rasûl­ullah (s.a.); evet, çünkü Allah Teâlâ: «Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlara va’dimdir.» (İbrahim, 14) buyuruyor, dedi. Bu hadîs mürsel ve gârib bir hadîstir.

«Onun üzerinde iri gövdeli, haşin tabiatlı melekler vardır.» Tabiat­ları çok sert ve katıdır. Allah’ı inkâr edenlere karşı onların kalbinden merhamet duygusu silinmiştir. Yapıları son derece ürkütücü bir görü­nümde şiddet ve kesafettedir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… İkri-me’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Cehennem ehlinden ilk sırada olan­lar cehenneme ulaştıklarında kapıda dört yüz bin cehennem bekçisiyle karşılaşırlar. Yüzleri simsiyahtır, dişleri bembeyazdır. Allah, kalblerin-den merhamet duygusunu silip atmıştır. Hiç birinin kalbinde zerre mik-dârınca merhamet yoktur. İçlerinden birinin bir omuzundan bir kuş uçurulsa öbür omuzuna ulaşıncaya kadar iki ay geçer. Sonra kapının üzerinde ondokuz tanesi bulunur. Onlardan her birinin göğüslerinin ge­nişliği yetmiş sonbaharhk (yıllık) yoldur. Sonra bir kapıdan diğer bir kapıya beş yüz yılda giderler. Ve gittikleri her kapının üzerinde ilk ka­pıda bulduklarının benzerini bulurlar. Nihayet sonuncu kapıya varır­lar.

aKi onlar; Allah’ın kendilerine emrettiğine kat’iyyen isyan etmez­ler. Ve emrolunduklarım yaparlar.» Allah Teâlâ onlara ne emrederse ona koşarlar, bir göz kırpması kadar bile emirden geri durmazlar. Onlar emri yapmaya muktedirler, bu konuda hiç bir acizlikleri yoktur. İşte bunlar Zebanilerdir. Allah bizi onlardan korusun.

«Ey küfredenler; bugün özür dilemeyin. Siz, ancak işlediklerinizin karşılığını görmektesiniz.» Kıyamet günü kâfirlere denilir ki: Özür di­lemeyin, çünkü özrünüz kabul edilmez. Siz, bugün yalnızca yaptığınızın karşılığını görmektesiniz.

«Ey îrnân edenler; Allah’a nasûh tevbesi ile tevbe edin.» Doğru ve kesin bir tevbe ile. Önceki günâhları silen ve tevbe edenin kirlerini ve pislerini toplayıp daha önceki pisliklerini önleyen bir tevbe ile. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize îbn Müsennâ… Nu’mân îbn Beşîr’den nakletti ki; o, şöyle hutbe okumuş: Hattâb oğlu Ömer’in, «Ey îmân edenler; Allah’a nasûh tevbesi ile tevbe edin.» âyeti hakkında; günâhı işleyip sonra ona bir daha dönmeyecek şekilde tevbe edin, mânâsını verdiğini işittim. Sevrî… Hz. Ömer’den nakleder ki; nasûh tevbesi, kişinin günâhlara tevbe edip bir daha ona dönmemesidir veya onu hiç tekrârlamamasıdır, de­miştir. Ebu’l-Ahvaz ve başkası, Semmâk kanalıyla Nu’mân’dan nakle derler ki; Hz. Ömer (r.a.)e nasûh tevbesi sorulduğunda şöyle demiş: Ki­şinin kötü fiillerden tevbe edip sonra bir daha ebediyyen ona dönme­mesidir. A’meş… Abdullah’dan nakletti ki; Nasûh tevbesi, tevbe ettik­ten sonra bir daha dönmemektir. Bu rivayet merfû’ olarak da şöyle nak­ledilir: İmam Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali İbn Âsim… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Günâhtan tevbe etmek, tevbe ettikten sonra bir daha ona dönmemektir. İbrahim İbn Müslim tarikiyle bu rivayetin naklinde İmâm Ahmed münferid kalmıştır. Bu râvî zayıftır. Mevkuf olması ise daha sahihtir. Allah en iyisini bilendir. Bu sebeple bilginler dediler ki: Nasûh tevbesi, o anda günahlardan sıyrılmak, geçmişte işlenenlere pişman olmak ve gelecekte de o günâhı bir daha yapmamaya azmetmektir. Ayrıca âdemoğlunun hakkı varsa onu uygun bir yolla kula hakkını vermektir. İmâm İbn Hanbel der ki: Bize Süfyân Abdullah İbn Ma’kü’den nakletti ki, o; Ebu Ali ile Abdullah İbn Mes’ûd’un yanma girdik, İbn Mes’ûd dedi ki: Ra­sûlullah (s.a.)ın; pişmanlık tevbedir, dediğini duymuş muydun? O; evet, dedi. Bir kere daha tekrarlayınca, o; evet Rasûlullah (s.a.)m pişmanlık tevbedir dediğini duydum, diye karşılık verdi. İbn Mâçe bu hadîsi Hişâm İbn Ammâr kanalıyla… Abdullah İbn Ma’kü’den nakleder.

İbn Ebu Hatim der ki… Bize Hasan İbn Arafe… Übeyy İbn Kâ’b’m şöyle dediğini bildirdi: Bize, kıyametin yaklaştığı zaman bu ümmetin sonunda meydana gelecek bazı şeyler söylendi. Bunlardan birisi, kişinin karısı veya cariyesi ile gerisinden temas etmesidir. Bu, Allah ve Rasû-lünün haram saydığı ve Allah ve Rasûlünün gazab ettiği bir haldir. Di­ğeri, erkeğin erkekle temas etmesidir ki bunu da Allah ve Rasûlü haram saymış ve onu yapanlara Allah ve Rasûlü gazab etmiştir. Bir diğeri de kadının kadınla temas etmesidir ki, bunu da Allah ve Rasûlü haram saymış ve onu yapanlara Allah ve Rasûlü gazab etmiştir. Bu kişiler bu davranışlarını sürdürdükleri sürece Allah’a nasûh tevbesiyle tevbe et­mezlerse namazları kabul değildir. Zerr İbn Hudeyc der ki: Ben, Übeyy İbn Kâ’b’a; nasûh tevbesi nedir? dedim. O; Ben de Rasûlullah (s.a.)a bunu sorduğumda şöyle dedi: Aşırı bir şekilde günâh işlediğin zaman pişman olmaktır. O anda pişmanlıkla beraber Allah’tan mağfiret dile­men ve bir daha o günâhı ebediyyen işlememendir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Amr İbn Alâ’dan nakletti ki; o, Hasan’ın nasûh tevbesi; sevdiğin halde günâh işlemekten nefret et­men ve sana hatırlatıldığı zaman ondan mağfiret dilemendir, dediğini işittim, demiştir. Ama kişi, tevbeye kesinkes karâr verir ve bu konuda ısrar ederse tevbesi daha önceki günâhlarım kesip atar. Nitekim sahîh hadîste; İslâm kendinden öncesini keser, tevbe de kendinden öncesini keser, buyurulmuştur. Hadîste ve haberde «bir daha ona ebediyyen dön­memek üzere,» buyurulduğundan nasûh tevbesinde, ölünceye kadar tev-bede ısrar şart mıdır? Yoksa geçmişin keffâret olması için dönmemeye azmetmek yeterli midir? Daha sonra o kişi bu günâhı işlese bu, daha ön­ceki günâhının keffâretine zarar vermeyecek durumda olur. Çünkü Hz. Peygamber; tevbe kendinden öncekini keser atar, buyuruyor. Sahîh ha­dîste:

Kim, güzel şekilde İslâm’a girerse; câhiliyet aevrinde yaptığından dolayı sorumlu tutulmaz, kim de İslâm’a girip kötülük yaparsa; önce­kinden ve sonrakinden sorumlu tutulur,,buyurulduğuna göre, birincinin delil sayılması gerekir. Tevbeden daha önemli olan İslâmiyyet için du­rum böyle olunca, tevbenin böyle olması daha evlâdır. Allah en iyisini bilendir.

«Umulur ki Rabbımz kötülüklerinizi örter ve sizi, altlarından ır­maklar akan cennetlere koyar.» Allah bakımından ümit, gereklilik ifâ­de eder. «O gün Allah, peygamberini ve onunla beraber olan mü’minleri utandırmayacak.» Kıyamet günü onunla beraber olanları mahçûb ve nıe’yûs etmeyecektir. «Onların nurları önlerinde ve sağlarında koşacak.» Bu âyetin tefsiri Hadîd sûresinde geçmişti. «Rabbımız; ışığımızı ta­mâmla, bizi bağışla. Şüphesiz ki sen, her şeye kadirsin, diyecekler.» Mücâhid, Dahhâk ve Hasan el-Basrî ile başkaları kıyamet günü müna­fıkların ışığının söndüğünü görmeleri üzerine bu sözü mü’minlerin söyleyeceklerini bildirirler. Muhammed İbn Nasr el-Mervezî… Abdullah İbn Zübeyr’den nakletti ki; o, Ebu Zerr ye Ebu Derdâ’nm şöyle dedik­lerini işitmiş: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kıyamet günü kendisine ilkin secde emri verilecek ve secdeden başını kaldırmasına müsâade edi­lecek kişi, benim. Ben sağıma bakarım, diğer ümmetler arasında kendi ümmetimi tanırım. Soluma bakarım, diğer ümmetler arasından kendi ümmetimi tanırım. Adamın birisi dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, diğer üm­metler arasından kendi ümmetini nasıl tanırsın? Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Onların abdestin etkisiyle elleri, yüzleri ve ayakları parlaktır. Bu onlardan başka ümmetlerde görülmez. Kitaplarının sağdan veril­mesiyle de, yüzlerindeki secde izinden de. onları tanırım. Önlerinden ko­şuşan ışıkları vesilesiyle de onları tanırım. İmâm Ahmed der ki: Bize İbrahim İbn İshâk, Kinâne kabilesinden bir adamdan nakletti ki; o, şöyle demiş: Fetih yılı, Peygamberin arkasında namaz kıldım ve onun; Allah’ım kıyamet günü beni mahçûb etme, dediğini duydum.[2]

9 — Ey peygamber; kâfirler ve münafıklarla savaş, on­lara karşı çetin ol. Onların varacakları yer, cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir.

10 — Allah; küfredenlere Nuh’un karısıyla, Lût’un ka­rısını misâl verdi. Onlar, kullarımızdan iki sâlih kulun ni­kâhında iken hainlik ettiler de, onları Allah’tan hiç bir şey­le kurtaramadılar. O iki kadına; ateşe girenlerle beraber siz de girin, denildi.

Kâfirler ve Münafıklar ile Savaş

Allah Teâlâ Rasûlüne kâfirler ve münafıklarla cihâdı emrediyor. Onlarla silâh ve savaşla, şunlarla haddi yerine getirerek mücâdele et­mesini bildiriyor, «Onlara karşı çetin ol.» Dünya hayatında onlara karşı sert davran. «Onların varacakları yer; cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir.» Âhirette gidecekleri yer.

«Allah; küfredenlere Nuh’un karısıyla, Lût’un karısını misâl verdi.» Müslümanlarla münâsebetlerinde ve davranışlarında onları örnek ver­di. Bu davranışın Allah katında kendilerine bir fayda sağlamadığını ve hiç bir şeyden onları alıkoymayacağını, îmân kalblerinde yer etmezse iyi geçinmelerinin faydası olmayacağını bildirerek, örnek olmak üzere «Nuh’un karısıyla Lût’un karısını misâl verdi. Onlar, kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhında iken hainlik ettiler.» Gece ve gündüz iki pey­gamberle beraber bulunuyorlardı. Onlarla beraber yiyor, yatıyor ve en geniş anlamıyla birlikte yaşıyorlardı. Ama îmân üzere onlarla uyuşma­mış, risâletlerini doğrulamamışlar ve bu sebeple inanma konusunda on­lara ihanet etmişlerdi. Bu da onlardan hiç bir yasağı engellememiş ve kendilerine hiç bir fayda sağlamamıştı. «Onları Allah’tan hiç bir şeyle kurtaramadılar.» Küfretmelerinden dolayı onları Allah’tan hiç bir şey kurtaramadı ve o iki kadına; «Ateşe girenlerle beraber siz de girin.» denildi. İhanetten maksad fuhuş değildir. Sadece dinde hainlik etmişler­dir. Çünkü peygamberlerin hanımları peygamberin haremi oldukla­rından dolayı fuhuş işlemekten ma’sûmdurlar. Bu hususu daha önce Nûr sûresinde belirtmiştik. Süfyân es-Sevrî… Süleyman İbn Katte’den nakleder ki; o, İbn Abbâs’ın bu âyet hakkında şöyle dediğini işittim, de­miştir: Onlar zina etmemişlerdi. Nuh’un karısı kendisinin deli oldu­ğunu söylüyordu. Lût’un karısının ihaneti ise kavmine Lût’un müsâ-firlerini göstermesi idi. Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, ikisinin iha­neti şöyle olmuştur: Her ikisi de hanımları olmaları nedeniyle kocaları­nın sırlarını biliyorlardı. Nuh’un karısı, Nuh’un sırrından haberdâr olu­yor, Nuh’la beraber herhangi bir kişf îmân edecek olursa Nûh kavminden azgınlara; o, îmân eden kişiyi haber veriyordu. Lût’un karısı ise, Lût’a bir müsâfir geldiğinde, kötü fiili işleyen şehir halkına o müsâfiri haber veri­yordu. İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk ve başkaları da böyle demişler­dir. Bu âyet-i kerîme’ye dayanarak bazı bilginler halktan birçoğunun doğru kabul ettiği: Bağışlanmış bir kişiyle yemek yiyen kişi de bağışla­nır, hadîsinin zayıf olduğu görüşünü serdetmişlerdir. Bu hadîsin aslı yoktur. Sadece bazı sâlih kişilerden nakledilir ki; rü’yâsmda peygamberi görmüş ve: Ey Allah’ın Rasûlü, sen bağışlanmış kişiyle yemek yiyen de bağışlanır, dedin mi? deyince, o; hayır ancak şimdi onu söylüyorum, demiştir.[3]

İzâhı

11 — Allah îmân edenlere de, Firavun’un karısını mi­sâl gösterdi. O: Rabbım; bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni zâlimler güruhundan kurtar, demişti.

12 – Mahrem yerini korumuş olan İmrân kızı Mer­yem’i de. Ona ruhumuzdan üflemiştik de Rabbmın sözle­rini ve kitâblarını tasdik etmişti. Ve o, gönülden itaat eden­lerdendi.

İslâm Kadınlarına İki Örnek

Bu da Allah’ın mü’minlere verdiği bir örnektir. Muhtaç oldukları takdirde kâfirlerle iç içe yaşamalarının kendilerine zarar vermeyeceği­ni belirtmektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Mü’minleri bı­rakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa; Allah ile dost­luğu kalmaz. Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır.» (Âl-i İmrân, 28) Katâde der ki: Doğrusu Firavun, yeryüzü halkının en azgını ve Al­lah’tan en uzak olanıdır. Ama Allah’a yemin olsun ki; kocasının kâfir olması karısına zarar vermemişti. Allah Teâlâ’nm adaletli hüküm ver­diğini bilmeniz için karısı Rabbına itaat edince, kocasının küfrü ona zarar vermemişti. Çünkü bir kişi ancak kendi günahından sorumlu tu­tulur. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İsmail İbn Hafs, Selmân’m şöyle dediğini bildirdi: Firavun’un karısına güneş altında işkence yapılırdı. Firavun onun yanından uzaklaşınca melekler kanatlarıyla onu gölge­lerlerdi ve o, cennetteki evini görürdü. Ayrıca Taberî, bunu Muhammed İbn Ubeyd kanalıyla… Selmân’dan rivayet etmiştir.

İbn Cerîr Taberî yine der ki: Bana Ya’kûb İbn İbrahim… Kasım İbn Ebu Bezze’nin şöyle dediğini bildirdi: Firavun’un karısı kim gâlib geldi? diye sorardı. Mûsâ ve Hârûn gâlib geldi denilince; ben de Mûsâ ve Harun’un Rabbına îmân ettim, derdi. Firavun ona adamlarını gön­derip bulabildiğiniz en büyük kayayı araştırın. Eğer sözünde ısrar eder­se; üzerine atın, eğer sözünden dönerse onun kendisinin karısı olduğu­nu söyleyin, derdi. Yanma geldiklerinde o, gözünü göğe doğru yüksel­tince kendisine cennetteki köşkü gösterildi. Böylece sözünün üzerinde durdu. Allah onun ruhunu çekip aldı da ruhsuz cesedine kaya atıldı.

Onun sözü: «Rabbım; bana katında, cennette bir ev yap, beni Fira-vun’dan ve onun yaptıklarından kurtar. Ve beni zâlimler güruhundan kurtar.» olmuştur. Bilginler derler ki: O, evden önce komşuyu seçmiş­ti. Merfû’ bir hadîste bu konuda bazı şeyler de vârid olmuştur. O; beni Firavun’dan kurtar, çünkü ben onun yaptıklarından uzağım, demiştir. Bu kadının adı Müzâhim kızı Âsiye idi. Ebu Ca’fer er-Râzî, Rebî’ İbn Enes’ten nakleder ki; Ebu’l- Âliye şöyle demiş: Firavun’un karısının îmân etmesi, Firavun’un hazinedarının karısının îmânından önceydi. Hazinedarın karısı oturmuş Firavun’un kızının saçını tarıyordu. Elin­den tarak düştü ve; Allah’a küfreden kaybetmiştir, dedi. Firavun’un kı­zı ona, babamdan başka benim bir Rabbım mı var? deyince o; babanın ve herşeyin Rabbı olan Allah, dedi. Firavun’un kızı ona tokat atıp döv­dü ve babasına haber verdi. Firavun ona haber gönderip benden baş­ka bir Rabb’a mı ibâdet edersin? dedi. O; evet, benim Rabbım senin Rab-bın ve her şeyin Rabbı olan Allah’a ibâdet ederim, dedi. Bunun üzerine Firavun ona işkence ederek kazıklar çaktırdı ve elinden ayağından bağ­latarak üzerine yılanlar gönderdi. O, bu durumda iken yanma gelip kendisine; nereye vardın? dedi. Kadın; benim Rabbım, senin Rabbın ve her şeyin Rabbı olan Allah’a, dedi. Firavun ona; eğer dediğimi yap­mazsan oğlunu önünde Keserim, dedi. Kadın ona; yapacağım yap, dedi. Oğlunu önünde kebti. Oğlunun ruhu kendisini muştulayarak; anneci­ğim, müjdeler olsun sana, çünkü Allah katında senin için şöyle ve şöyle sevâblar var, dedi. Bunun üzerine kadın sabretti. Sonra bir başka gün Firavun gelip aynı şekilde söyledi. Kadın da aynı şekilde tekrarladı. Fi­ravun Öbür çocuğunu da kesti. Onun ruhu da aynı şekilde annesini muştuladı ve; Anneciğim sabret, Allah katında senin için şöyle ve şöy­le sevâb var, dedi. Firavun’un karısı büyük ve küçük çocuğun ruhunun söylediklerini duyunca îmân etti. Ancak Allah Teâlâ Firavun’un hazi­nedarının karısının ruhunu kabzetti. Ve Firavun’un karısına, o kadının üzerindeki örtüyü kaldırdı, cennetteki yüce ve değerli yerini gösterdi, bunu gören kadının îmânı, güveni ve tasdiki arttı. Firavun, karısının îmânından haberdâr olunca erkânına dedi ki: Müzâhim kızı Âsiye’nin durumunu biliyor musunuz? Onun durumunu araştırdılar ve gelip o da senden başkasına ibâdet ediyor, dediler. Onlar; öyleyse onu da öldür, dediler. Firavun onun için de bir kazık dikti, elinden ve ayaklarından kazığa bağladı. Âsiye Rabbına dua edip, «Rabbım; bana katında, cen­nette bir ev yap.» dedi. Allah Teâlâ bunu uygun gördü. Firavun onu öldürmek üzere iken, o cennetteki evini gördü ve güldü. Firavun; onun deliliğine hayret etmiyor musunuz, biz kendisine işkence ediyoruz da gülüyor, dedi. Böylece Allah Teâlâ onun ruhunu kabzetti. Allah ondan razı olsun.

«Mahrem yerini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de.» Mahrem yerini muhafaza edip iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i de misâl verir. «Ona ruhumuzdan üflemiştik de Rabbımn sözlerini ve kitâblarını tasdik etmişti.» Melek olan Cibril (a.s.) vasıtasıyla ruhumuzdan ona üflemiştik. Allah Teâlâ Cebrail’i ona gönderdi ve o, düzgün bir insan şekline girdi. Allah Teâlâ Cebrail’e elbisesinin yırtığından ruhunu ona üflemesini emretti. Nefha mahrem yerine kadar indi ve böylece o, îsâ (a.s.) ya hâmile kaldı. Bunun için Hak Teâlâ «Rabbmın sözlerini ve ki­tâblarını tasdik etmişti. Ve o, gönülden itaat edenlerdendi.» buyuruyor. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yûnus, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) yeryüzüne dört çizgi çizdi ve bu ne­dir biliyor musunuz? dedi. Orada bulunanlar; Allah ve Rasûlü en iyi­sini bilir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Cennet ehlinden olan kadınların en değerlisi Huveyle kızı Hadîce, Muhammed kızı Fâtıma, İmrân kızı Meryem ve Firavun’un karısı olan Müzâhim kızı Âsiye’dir. Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde Şu’be kanalıyla… Ebu Mûsâ el-Eş’-ari’den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Erkeklerden pek çok kişi kemâle erdi. Ancak kadınlardan Firavun’un karısı Âsiye, İm-rân’ın kızı Meryem ve Huveylid’in kızı Hadîce kemâle erdi. Âişe’nin di­ğer kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir, «el-Bidâye ve’n-Nihâye» isimli kitabımızda Meryem Oğlu İsa’nın kıssasını anlatırken bu hadîsleri ve bunların lafızlarını zikrettik. Hamd ve min­net Allah’a mahsûstur. Daha önce de «Dul ve bakire eşler vsrir.» kavli­nin tefsirinde Müzâhim kızı Âsiye’nin ve İmrân kızı Meryem’in cen­nette peygamberin eşleri arasında yer alacağına dâir hadîsleri zikret­miştik.

Kuran

Tahrim Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.