Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

65 – Talak Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

65 – Talak Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Talak Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

1 — Ey Peygamber; kadınları boşayacağınız zaman, onları iddetleri içinde boşayın. İddeti de sayın. Rabbınız olan Allah’tan korkun. Apaçık bir hayâsızlık yapmaları hali bir yana, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın hudududur. Kim Alllah’ın hu­dudunu aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilmez­sin belki Allah, bunun ardından bir durum peyda ediverir.

Ey Peygamber Kadınları

Önce şeref ve lütuf olarak Hz. Peygambere hitâb ediliyor, sonra da hitâb buna bağlı olarak ümmetine yöneltiliyor: «Ey Peygamber; kadın­ları boşayacağınız zaman onlan iddetleri içinde boşayın.» buyuruyor. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Sevâd… Enes’in şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) Hafsa’yı boşadı da o, ailesinin yanına gitti. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey Peygamber; kadınları boşayaca­ğınız zaman onları iddetleri içinde boşayın.» âyetini indirdi. Peygambe­re: Geri dön çünkü o, oruç tutan ve ibâdet eden bir kadındır, senin cen­netteki hanımların ve eşlerin arasındadır, denildi. İbn Cerîr Taberî bu rivayeti, tbn Beşşâr kanalıyla Katâde’den mürsel olarak zikreder. An­cak birçok kanallar Rasûlullah (s.a.) in Hafsa’yı boşayıp sonra geri döndüğü rivayet edilmiştir. Buharı der ki: Bana Yahya İbn Bükeyr.. Sâlim’den haber verdi ki-

Abdullah İbn Ömer ona, hayızlı iken hanımım boşadığım haber vermiş. Hz. Ömer durumu Peygambere anlatınca, Rasûlullah (s.a.) kı­zarak: Geri dönsün, temizleninceye kadar onu nikâhı altında tutsun. Sonra âdet görüp temizlensin. O zaman onu boşamak istiyorsa kendisiy­le birleşmeden önce temiz olarak boşasın. îşte Allah’ın emrettiği şekilde iddet budur. Buhârî, bu hadîsi bu âyetin tefsirinde rivayet eder. Ayrıca başka yerlerde.de rivayet etmiştir. Müslim de aynı hadîsi rivayet ede­rek; Allah’ın kadınları boşamayı emrettiği iddet işte budur, ifâdesini kullanır. Müsned ve hadîs imamları müteaddid yollardan ve muhtelif lafızlarla bu hadîsi rivayet ederler ki bunun genişçe anlatıldığı yer Ah­kâm kitablandır. Burada konuyla ilgili en uygun rivayet Müslim’in Sa-hîh’inde İbn Cüreyc kanalıyla Ebu Zübeyr’den nakledilen şu rivayettir: O, Abdurrahmân İbn Eymen’i Abdullah îbn Ömer’e soru sorarken işit­miş. Ebu Zübeyr de dinliyormuş. Âdet halinde iken bir kadını boşayan kişinin hakkında ne dersin? O, demiş ki: Rasûlullah’m döneminde Ab­dullah İbn Ömer karısını âdet görürken boşadı. Hz. Ömer Rasûlullah (s.a.)a gelip oğlu Abdullah’ın, karısını adetli iken boşadığım bildirdi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Dönüp onu tekrar alsın. Sonra temizle­nirse ister boşasm, ister tutsun. İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah (s.a.): «Ey Peygamber; kadınları boşayacağınız zaman, onları iddetleri için­de boşayın.» âyetini okudu. Â’meş, Mâlik îbn Haris kanalıyla Abdullah’­tan nakletti ki; o, «İddetleri içinde boşayın.» kavli hakkında şöyle de­miştir: Temas etmeksizin temiz iken boşayın. Abdullah İbn Ömer, Atâ, Mücâhid, Hasan, İbn Şîrîn, Katâde, Meymûn İbn Mihrân ve Mukâtil İbn Hayyân’dan da buna benzer bir rivayet nakledilmiştir: İkrime ve Dahhâk’ın rivayeti de böyledir. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Ab-bâs’ın «Onları iddetleri içinde boşaym.» kavli hakkında şöyle dediğini bildirir: Onları ne âdet görürken, ne de âdetten temizlendikten sonra birleşmeyi müteâkib boşayın. Sadece bırakın, âdet görüp temizlenince onları bir talâk ile boşayın. îkrime ise der ki: İddet temizliktir. kelimesi ise âdettir. Kadının hâmile olduğu besbelli olup kesinlik ka­zanınca boşamak gerekir. Yoksa hâmile mi, değil mi belli olmadan bo­şamak doğru olmaz.

Bu âyete dayanarak fakîhler, boşanmanın ahkâmını ortaya koy­muşlar ve sünnet olan boşama ile bid’at olan boşama diye ikiye ayır­mışlardır. Sünnet olan boşama; kocanın karısını temas etmeksizin ve­ya hâmile olduğu belirtilmiş biçimde olmaksızın temiz iken boşama-sıdır. Bid’at olan boşama ise, âdet halinde veya temizlendikten sonra birleşmeyi müteâkib boşamadır ki bununla hâmile mi, değil mi belli olmaz. Ne bid’at, ne de sünnet olan üçüncü bir boşama tarzı da; küçük­leri, âdetten kesilmişleri ve birleşilmemiş olan kadınları boşamadır. Bu konudaki sözün tafsilâtı, fıkhın fürû’una dâir olan kitablarda geniş ola­rak yer alır. Allah Sübhânehû ve Teâlâ en iyisini bilendir.

«îddeti de sayın.» Yani onu iyice belirtip başını ve sonunu bilin ki, iddet müddeti uzayıp ta kadın evlenmekten geri kalmasın. Ve bu konu­da «Rabbınız olan Allah’tan korkun.»

«Apaçık hayâsızlık yapmaları hali bir yana, onları evlerinden çı­karmayın.» îddet müddetince dışarı çıkarmayın. Kadın iddet gördüğü sürece kocasının evinde kalma hakkına sâhibtir. Kişi onu evinden çıka­ramaz. Ayrıca kadının da kocasının evinden çıkması caiz değildir, çün­kü kocalık hakkı bakımından o bununla kayıtlıdır. «Apaçık bir hayâsız­lık yapmaları bir yana.» Ancak kadın apaçık bir fuhşu irtikâb ederse evinden çıkarılabilir. Aksi takdirde çıkarılamaz. Apaçık fuhuş ise İbn Mes’ûd, tbn Abbâs*, Saîd İbn Müseyyeb, Şa’bî, Hasan, İbn Şîrîn, Mücâ-hid, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Kilâbe, Ebu Salih, Dahhâk, Zeyd îbn Eşlem, Atâ el-Horasânî, Süddî, Saîd İbn Ebu Hilâl ve başkalarının dediğine gö­re zinâ’yı da içine alır. Ayrıca kadının kocanın ailesine dille hakaret et­mesi, sözlü ve fiillî işkenceler de —Übeyy İbn Kâ’b, İbn Abbâs, İkrime ve diğerlerinin belirttiği gibi— apaçık hayâsızlığın içerisinde yer alır.

«Bunlar Allah’ın hudududur.» Şerîatlan ve yasaklarıdır. «Kim Al­lah’ın hududunu aşarsa; şüphesiz kendine zulmetmiş olur.» Allah’ın sınırlarını geçip tecâvüz eder ve emrine bağlanmazsa, bu davranışın-, dan dolayı kendine zulmetmiş olur. «Bilmezsin belki Allah, bunun ar­dından bir durum peyda ediverir.» Allah, boşanan kadını iddet süresin­ce kocasının evinde tutmakla, belki de kocanın bu boşamadan pişman olup Allah’ın kalbinde bir dönüş imkânı sağlamasına mebnîdir. Çünkü kocasının evinde olunca dönüş hem daha kolay, hem daha basît olur. Zührî Ubeydullah İbn Abdullah kanalıyla, Kays kızı Fâtıma’dan nak­letti ki; o, «Bilmezsin belki Allah, bunun ardından bir durum peyda edi­verir.» kavli ile dönmenin kasdedildiğini söylemiştir. Şa’bî, Atâ, Katâde, Dahhâk, Mukâtil İbn Hayyân ve Sevrî de böyle demişlerdir. Bu sebeple Seleften İmâm Ahmed İbn Hanbel merhum ve ona tâbi olan­lar gibi bazı kişiler kesin olarak dönüş imkânı bulunmayan Talak-ı Bâ-inle boşanan kadınla, kocası ölen kadının iddet süresince kocasının evin­de kalması gerekmediği görüşünü benimsemişlerdir. Aynca onlar Fihr oğullarından Kays kızı Fâtıma’nm hadîsine de dayanırlar. Nitekim ko­cası Hafs oğlu Ebu Amr üç talâkla onu boşamış ve yanından ayrılarak Yemen’e gitmişti. O Fâtıma’yı boşadığım kendisine haber vermiş ve vs-kîli de nafaka olmak üzere ona arpa göndermişti. O, bunu hoş görme­yerek; Allah’a andolsun ki, senin bizim üzerimizde nafaka hakkın yok­tur, demişti. O da Rasûlullah’a gelmiş, Hz. Peygamber; sana nafaka ge­rekmez, buyurmuştu. Müslim’in ifâdesinde ise Peygamber; sana nafaka ve kocamn evinde kalma yoktur demiş ve Ümmü Şüreyk’in evinde iddet görmesini emretmiştir. Sonra da; o, benim ashabımın çoğunluğu yanın­da olan bir kadındır. Sen, İbn Ümmi Mektûm’un yanında iddetini gör. Çünkü o, a’mâ bir adamdır. Onun yanında elbiseni çıkarabilirsin, de­mişti. İmâm Ahmed İbn Hanbel bir başka yolla ve bir başka lafızla bu hadîsi rivayet eder ve der ki: Bize Yahya İbn Saîd, Âmir’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Medine’ye geldiğimde Kays kızı Fâtıma’nm yanına vardım. O, kocasının Rasûlullah (s.a.) döneminde kendisini boşadığmı bana anlattı. Rasûlullah (s.a.) onu bir seriyye ile dışarıya göndermişti. Kays kızı Fâtıma dedi ki: Kardeşi bana; evden çık, dedi. Ben de ona süresi gelinceye kadar benim nafaka ve evde kalma hakkım vardır, de­dim. O; hayır, dedi. Fâtıma der ki: Ben Rasûlullah (s.a.)ın yanına gel­dim ve kendisine; falanca beni boşadı, kardeşi de beni evden çıkardı, nafaka ve evde kalma hakkım olmadığını söyledi, dedim. Rasûlullah (s.a.) ona haber gönderip çağırdı ve; seninle Kays oğullarının kızının arasında ne var? dedi. O; ey Allah’ın Rasûlü, kardeşim onu üç talâk ile boşadı, dedi. Kays kızı Fâtıma der ki: Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Kays oğulları ailesinin kızı; bak, kadına nafaka ve kocasının evinde oturma hakkı dönüş imkânı bulunan boşamalar için sözkonusudur. Dönüş imkânı olmayınca, ne nafaka vardır, ne de evde oturma. Ordan çık, falanca kadının evine git. Sonra dedi ki: Kendisine îbn Ümm-i Mektûn’un evine in, çünkü o a’mâdır seni görmez, dediği zikredilmiştir. Bilâhare Ahmed İbn Hanbel hadîsin tamâmım nakleder. Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bana Ahmed İbn Abdullah el-Bez-zâr et-Tüsterî… Âmir eş-Şa’bî’den nakletti ki; Kureyş’li Kays’ın oğlu Dahhâk’ın kızkardeşi Kays kızı Fâtıma’nm yanına gitmiş. Onun kocası Mahzûm oğullarından Muğîre oğlu Hafs oğlu Ebu Amr imiş. Fâtıma demiş ki: Hafs oğlu Ebu Amr Yemen’e giden ordu ile birlikte giderken bana birini gönderip boşadığmı haber verdi. Ben» onun yakınlarından nafaka ve evde kalma hakkını istedim. Onlar; bu konuda bize bir şey bildirmedi ve bir tavsiyesi de yok, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)a varıp; ey Allah’ın Rasûlü, Hafs oğlu Ebu Amr beni boşadığını bildirdi. Ben de ondan ev^e kalma ve nafaka hakkı istedim. Ancak ya­kınları bize bir haber göndermediği gibi, bu konuda bir tavsiyesi de ol­madı, dediler, dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ka­dın için nafaka ve evde kalma hakkı; ancak kocasının talâktan dönme hakkı olduğu zaman vardır. Ama bir başka kocayla evleninceye kadar bir daha karısı o kişiye helâl olmazsa; onun için ne nafaka vardır, ne de evde kalma hakkı. Neseî de Ahmed İbn Yahya kanalıyla… Saîd İbn Yezîd’den bu hadîsi rivayet eder. Ebu Hatim er-Razî, Saîd îbn Yezîd’in kendisinden rivayet edilen bir şeyh olduğunu bildirir.[1]

2 — Sürelerini doldurdukları vakit, onları ya ma’rûf ile tutun veya onlardan ma’rûf ile ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid tutun. Şâhidliği Allah için yapın. İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe îmân etmekte olanlara verilen öğüttür. Kim Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder.

3 — Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse; O kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah, em­rini yerine getirendir. Gerçekten Allah, herşey için bir ölçü var etmiştir.

«(İddet gören kadınlar;) sürelerini doldurdukları vakit.» İddetin sonuna yaklaşınca ama iddet bütünüyle henüz bitmediği sırada koca, karısını tutmaya karar verir ki bu nikâhının ma’sûmiyyetine bir dö­nüş ve eski şekilde nikâhını sürdürme demektir. «Onları ya ma’rûf ile» tutar, sohbetinde ona iyi ve güzel davranır, ya da «Onlardan ma’rûf ile» ayrılmaya karâr verir. Onu kötülemeksizin, hakaret etmeksizin, zor-lamaksızın, güzel ve iyi biçimde boşar.

«İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid tutun.» Eğer dönmeye karâr vermişseniz, bu konuda iki kişiyi de şâhid tutun. Nitekim Ebu Dâvûd ve îbn Mâce’nin İmrân tbn Hüseyn’den rivayetine göre; ona karısını boşayıp ne boşadığına, ne de döndüğüne dâir şâhid getirmeden onunla temas eden kişinin hali sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Sün­net olmayan bir usûlle boşamış ve sünnet olmayan bir usûlle dönmüş­tür. Kadını boşama ve boşamadan dönme konusunda şâhid tut ve haddi aşma. İbn Cüreyc de der ki: Atâ: «İçinizden adalet sahibi iki ki­şiyi de şâhid tutun.» kavli hakkında şöyle dedi: Nikâhta, boşamada ve­ya boşamadan dönmede ancak adalet sahibi şâhidlerin şahadeti caiz­dir .Ma’zeret olmadıkça —Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi-— âdil şahid tutmak gerekir.

«İşte bu, Allah’a ve âhiret gününe îmân etmekte olanlara verilen öğüttür.» Şâhid edinme ve şehâdet etme konusunda size .emrettiğimiz bu hususlar, ancak Allah’a îmân edenlerin benimsediği emirlerdir. Al­lah’ın bunu böyle vaz’ettiğini kabul edenler içindir. Âhiret diyarında Allah’ın azabından korkanlar içindir. Buradan hareketle İmâm Şafiî merhum —iki görüşünden birinde— ilk nikâhta şâhid vâcib olduğu gi­bi, dönmede de şahidin gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bilginlerden bir grup da bu görüşü söylemiştir. Bunu söyleyenler dönüşün, ancak sözle sahîh olabileceğini ve böyle olursa şahadet etme durumunun müm­kün olacağını belirtirler.

«Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir.» Allah’ın emrettiği hususlarda kim Al­lah’tan sakınır, yasaklarını terkeüerse; Allah onun için bir çıkış yolu ihsan eder ve aklına gelmeyecek noktadan kendisine nzık verir.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Yezîd… Ebu Zerr’in şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) bana: «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir.» âyetini okuyordu. Henüz bitirmişti ki, şöyle dedi: Ey Ebu Zerr, eğer bü­tün insanlar o nzkı almış olsaydı, kendilerine yeterdi. Ebu Zerr der ki: Hz. Peygamber bu âyeti okuyor ve bu sözlerini tekrarlıyordu ki nihayet benim hafîf uykum tuttu. Sonra Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Ebu Zerr, Medine’den çıkarılırsan ne yaparsın? Ben dedim ki: Geniş­liğe ve her şeyi terketmeye koşarım ve Mekke güvercinlerinden bir gü­vercin olurum. O; Mekke’den çıkarılırsan ne yaparsın? deyince, ben; genişliğe ve her şeyi terke koşarım, Şam’a ve mukaddes topraklara, de­dim. O; Şam’dan çıkarılırsan ne yaparsın? dedi. Ben; seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki, kılıcımı boynumun üstüne koyarım, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: bundan daha iyi bir şey yok mu? Ben; bundan daha iyisi var mı? dedim. O, buyurdu ki: Dinleyip itaat edeceksin, isterse Habeş’li bir köle olsun. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Mansûr… İbn Şekerden rivayet etti ki; o, Abdullah İbn Mes’-ûd’un şöyle dediğini duydum demiştir: Kur’ân’daki âyetlerin en çok özet olanı şudur: «Muhakkak ki Allah; adaleti ve ihsâm emreder…» (Nahl, 90). Kur’ân’daki âyetlerin en geniş olanı da: «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder.» âyetidir. Ahmed İbn Hanbel Müsned’inde der ki: Bana Mehdî İbn Ca’fer… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, fazlaca istiğfar ederse, Allah ona her sıkıntıdan bir çıkış ve her dertten bir kurtuluş yo­lu halkeder. Ve ona hesâblamayacağı yerden rızıklar ihsan eder.

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah îbn Abbâs’tan nakletti ki, o; «Kim, Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder.» âyeti konusunda şöy­le demiştir: Dünya ve âhirette her türlü sıkıntıdan onu kurtarır ve kendisine beklemediği yerden rızık verir. Rebi’ ise der ki: «Çıkış yolu ihsan eder.» demek; insanları sıkıntıya düşüren her şeyden kurtuluş imkânı verir, demektir. İkrime de der ki: Kim, Allah’ın emrettiği şekil­de boşarsa; Allah Teâlâ ona bir çıkış yolu ihsan eder. İbn Abbâs ve Dahhâk’tan da böyle rivayet edilmiştir. Abdullah İbn Mes’ûd ve Mes-rûk ise «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder.» kavli konusunda şöyle der: Bilir ki Allah dilerse alır, dilerse verir.- «Ve ona beklemediği yerden rızık verir» kavli bilmediği noktalardan rızık ihsan eder, demektir. Katâde «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ih­san eder.» kavli konusunda şöyle der: Her türlü işlerin şüphelerinden ve ölüm anında sıkıntıdan kurtarır. «Ve beklemediği yerden rızık ve­rir.» Ummadığı ve ümîd etmediği yerlerden. Süddî «Kim Allah’tan kor­karsa» kavlinin; sünnete göre boşar ve sünnete göre boşamadan geri dönerse, demek olduğunu bildirmiştir. Onun belirttiğine göre, Rasûl-ullah’ın ashabından Avf İbn Mâlik denilen zâtın bir oğlu varmış. Müş– rikler onu esîr almışlar. O, müşriklerin arasında bulunuyormuş. Baba­sı Rasûlullah’a gelip oğlunun yerinden vs durumundan dert yanıp, ih­tiyâçlarını bildiriyörmuş. Rasûlullah (s.a.) da ona sabır emrederek; Al­lah muhakkak senin için yakında bir çıkış yolu halkedecektir, diyormuş. Uzunca bir süre geçmeden oğlu düşmanların elinden kaçıp kurtulmuş. Düşmanların koyun sürülerinden bir sürüye rastlamış, onu alıp babası­nın yanma getirmiş. Böylece ganimetten payına düşen bir zenginlik el­de etmiş. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş: «Kim, Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rı-zık verir.» İbn Cerîr Taberî bu rivayeti naklettiği gibi, ayrıca mürsel olarak Salim kanalıyla da bunu rivayet eder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Sevbân’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş: Kul, günâhları nedeniyle kendi payına düşen rızıktan mah­rum edilir. Duadan başka hiç bir şey kaderi geri çevirmez. Ömür, ancak iyilikle artar. Neseî ve İbn Mâce de bu hadîsi Süfyân es-Sevrî kanalıy­la… Sevbân’dan naklederler.

Muhammed İbn İshâk der ki: Eşcâ oğullarından Mâlik, Ra-sûlullah (s.a.)a gelip dedi ki: Oğlum Avf, esîr alındı. Rasûlullah (s.a.) ona dedi ki: Ona haber gönder ve de ki: Rasûlullah (s.a.) sana çokça demeni emrediyor. Onu okun yayıyla bağış­lamışlardı. Yay koptu, o da kurtuldu. Bir dişi deve gördü, ona bindi ve kaçtı. Yolda kendisini bağlayan kavmin koyun sürüsüne rastladı, onla­rı sesleyerek önünü sonuna katıp getirdi. Anne ve babasıyla kapının önünde anîden karşılaştı. Babası; Kâ’be’nin Rabbına andolsun ki bu Avf, dedi. Annesi de; vay, bu Avf dedi, yaydan kurtulup da nasıl geldi, dedi. Kapıya vardıklarında anne ve babasıyla hizmetçiler Avf m avluyu develerle doldurduğunu gördüler. Kendi durumunu ve develerin du­rumunu babasına anlattı. Babası dedi ki: Burda durun, ben Rasûlul-lah’a gidip durumu ondan soruşturayım. Hz. Peygambere geldi ve hem develerin durumunu, hem de Avfın durumunu Peygambere bildirdi. Rasûlullah (s.a.) ona dedi ki: İstediğini yap. Sen malına ne yapıyor idiysen ona da yap. Bunun üzerine: «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder.’ Ve ona beklemediği yerden rızık verir.» âyeti nazil oldu. Bu rivayeti İbn Ebu Hatim de nakleder. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… îmrân İbn Husayn’dan nakletti.ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, Allah için çekilirse; Allah onun için her şeyde kâfidir. O, beklemediği yerden’ kendisini rızıklandırır. Kim de dünyaya bağlanırsa; onu dünyaya havale eder.

«Kim, Allah’a tevekkül ederse; O kendisine yeter.» İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yûnus… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, bir gün Rasûlullah (s.a.) in terkisine binmiş. Rasûlullah (s.a.) ona şöy­le demiş: Ey çocuk, ben sana bazı sözler öğreteceğim. Onları koru ki Allah da seni korusun. Allah’ı gözet ki, O’nu karşında bulasın. İstedi­ğin zaman, Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman, Allah’tan yardım dile. Ve bil ki: Millet sana fayda vermek üzere toplansa; Allah’ın senin için yazmış olduğundan başka sana fayda veremezler. Eğer sana zarar vermek için toplansalar; Allah’ın senin aleyhinde yazdığından başka bir şeyle sana zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar durul­muştur. Tirmizî bu hadîsi Leys İbn Sa’d kanalıyla Abdullah İbn Ab­bâs’tan rivayet eder ve; hasen, sahîh hadîstir, der. İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’ Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kimin bir ihtiyâcı olur da onu insanların önüne dökerse, onun ihtiyâcının kolaylaştırılmaması gerekir. Kim de ihtiyâcını Allah’­ın huzuruna koyarsa; Allah Teâlâ ona çabucak bir rızık verir veya eceli gelmiş bir ölüm lütfeder. Sonra Abdürrezzâk bu hadîsi Süfyân kanalıy­la Seyyâr’dan nakleder ve; doğrusu budur, der. Seyyar ise râvîler ara­sında yer alan Tarık’tan hadîs nakletmemiştir.

«Gerçekten Allah, her şey için bir ölçü var etmiştir.» Allah, dilediği ve istediği şekilde mahlûkatı arasında hüküm ve karârını yerine ge­tirir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştu. Tıpkı Allah Teâlâ’nın bu­yurduğu gibi: «O’nun katında her şey bir ölçüye göredir.» (Ra’d, 8).[2]

4 — Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanların iddeti; —eğer şüphe ederseniz— üç aydır. Henüz âdet görmemiş olanlar da böyle. Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’-etmeleridir. Kim, Allah’tan korkarsa; O, işinde bir kolay­lık halkeder.

5 — Bu; Allah’ın emridir. Onu size indirmiştir. Kim, Allah’tan korkarsa; onun kusurlarım örter ve ecrini bü­yütür.

Allah Teâlâ, yaşlılık nedeniyle âdetten kesilmiş olan kadınların id-det müddetinin âdet gören kadınlarla ilgili olarak Bakara sûresinde (228. âyet) belirtildiği gibi üç temizlik üzerine üç ay olduğunu belirti­yor. Henüz âdet yaşına erişmemiş olan küçük kızların da âdetten kesil­miş hanımlar gibi üç ay iddet bekleyeceklerini bildiriyor ve: «Kadınla­rınızdan âdetten kesilmiş olanların iddeti; —eğer şüphe ederseniz— üç aydır.» buyuruyor.

«Eğer şüphe ederseniz.» kavli üzerinde iki görüş vardır:

a) Bu; Mücâhid, Zührî ve İbn Zeyd gibi selef’den bir taifenin görüşüdür ki buna göre; bu ifâdenin anlamı şöyledir: Eğer bir kan gö­rür ve bu kanın âdet kanı mı, yoksa istihazâ kanı mı olduğundan kuş­ku duyup şüphelenirseniz, demektir.

b) İkinci görüşe göre; bu ifâde eğer onların iddetinin hükmü ko­nusunda şüpheye düşer ve bilmezseniz üç aydır, anlamına gelir. Bu; Saîd îbn Cübeyr’den rivayet edilen görüştür. İbn Cerîr Taberı’nin de tercih ettiği görüş buduf. Anlam bakımından da en açık olan görüş bu­dur. İbn Cerîr bu görüşü destekler mâhiyette Ebu Küreyb ve Ebu Saîd kanalıyla İbn İdrîs’in… Amr İbn Sâlim’den rivayet ettiği şu hadîsi kaydeder: Übeyy İbn Kâ’b dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, kadınlardan, çocuklar, yaşlılar ve hamilelerin iddeti Allah’ın kitabında zikredilmedi.

Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: «Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanların iddeti; —eğer şüphe ederseniz— üç aydır. Henüz âdet gör­memiş olanlar da böyle. Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’etme-leridir.» buyurdu. İbn Ebu Hatim, bu rivayeti daha basît olarak şöyle kaydeder: Bize babam… Ömer İbn Sâlim’den nakletti ki; Übeyy Ibn Kâ’b şöyle demiş: Allah’ın rasûlüne; Bakara süresindeki kadınlarla il­gili âyet nazil olunca; Medîne’lilerden bazı kişiler, Kur’ân’da iddeti zik­redilmemiş olan çocuklar, âdetten kesilmiş olan yaşlı kadınlar ve ha­milelerin durumu belirtilmeden kaldı dediler, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bu gibi kadınlar için işte bu âyet nazil oldu: «Kadınlarınız­dan âdetten kesilmiş olanların iddeti…»

«Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’etmeleridir.» Allah Teâlâ buyuruyor ki: Hâmile olan kadınların iddeti hamillerini vaz’etmeleri ile tamamlanır. Halef ve Seleften bilginlerin cumhurunun kavline gö­re, isterse Ölümden ve boşanmadan sonra bir deve dinlenimi zaman geç­sin. Bu âyet-i kerîme’nin nassıyla Sünnet-i Nebeviyye’de vârid olan hü­küm de böyledir. Hz. Ali ve İbn Abbâs’tan nakledilir ki; onlar kocası Ölen kadının ve bu Bakara süresindeki âyetlere göre amel edilerek bir­kaç ay veya hamlin vaz’ı gibi iki sürenin en uzak aralığı müddetince iddet bekleyeceğini söylemişlerdir. Buhârî der ki: Bize Abd İbn Hafs… Ebu Seleme’den nakletti ki; Ebu Hüreyre’nin oturduğu sırada adamın biri İbn Abbâs’a geldi ve kocasından kırk gece sonra doğuran kadın hak­kında Çana fetva ver, dedi. O; iki sürenin sonuncusu, deyince ben: «Ge­be kadınların süresi ise; yüklerini vazetmeleridir.» âyetini okudum. Ebu Hüreyre dedi ki: Ben yeğenimle beraberim. Ebu Seleme’yi kasdediyor-du. Abdullah İbn Abbâs, kölesi Küreyb’i Ümmü Seleme’ye gönderip ona sordurdu. Ümmü Seleme dedi ki: Eşlem kabilesinden Sübey’a’nın koca­sı o hâmile iken öldürüldü, Sübey’a kocasının ölümünden kırk gece sonra doğum yaptı. Bu sırada onun sözü kesildi ve Rasûlullah (s.a.) onun nikâhını kıydı. Onunla sözü kesilen kişi Ebu Senâbil idi. Buhârî de bu hadîsi burada muhtasar olarak îrâd eder. Müslim ve diğer Sü­nen sâhibleri de başka vecihlerle bu hadîsi uzun olarak naklederler. İmâm Ahmed der ki: Bana Hammâd İbn Üsâme… Misver İbn Mahrem’-den nakletti ki; Eşlem kabilesinden Sübey’a, hâmile iken kocası öldü. Birkaç gece sonra Sübey’a doğum yaptı. Nifâsını bitirip temizlenince sözü kesildi. O, Rasûlullah (s.a.)tan nikâh için izin istedi ve Rasûlul­lah da ona nikâh izni verdi ve kadın nikahlandı. Buhârî Sahîh’inde, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce de muhtelif yollarla Sübey’a’dan bu rivayeti naklederler. Müslim îbn Haccâc şöyle der: Bize Ebu Tâhir… Ubeydullah îbn Abdullah’tan nakletti ki:

Babası Abdullah, Ömer İbn Abdullah İbn Erkam’a bir mektup ya­zarak Eşlem kabilesinden Haris kızı Sübey’a’ya gidip, başından geçen du­rumu ve izin istediği zaman Rasûlullah (s.a.)ın kendisine ne söylediği­ni sormasını emretti. Ömer İbn Abdullah ona durumu bildiren mek­tup yazarak Sübey’a’nın kendisine şöyle haber verdiğini bildirdi: O, Lü-eyy oğlu Âmir oğullarındandır ve Bedir harbine katılanlardan Sa’d İbn Havle’nin nikâhı altındaymış, Veda haccmda kendisi hâmile iken ko­cası vefat etmiş. Onun vefatından bir süre sonra Sübey’a hamlini vaz’-etmiş. Nifâs bitip temizlenince başkalarıyla sözleşmek üzere süslenmiş. Bâkek oğlu Senâbil —Abdüd-Dâr oğullarından bir kişiydi— yanma va­rıp demiş ki: Seni güzelleşmiş görüyorum. Umarım ki evlenmek ister­sin. Ancak Allah’a andolsun ki dört ay, on gün geçmedikçe sen nikâh-lanamazsın. Sübey’a demiş ki: O bana böyle deyince üzerime elbisele­rimi geçirip akşam üzeri Rasûlullah (s.a.)ın yanına vardım ve duru­mu kendisine sordum. Rasûlullah (s.a.), hamlimi vaz’edince evlenme­min helâl olduğunu ve uygun göreceğim birisiyle evlenmemi emretti. Bu ifâde Müsİim’incUr. Buharı de bunu muttasıl olarak nakleder.

Ayrıca Buhâfî bu âyetin tefsiri bahsinde yukanda zikrettiğimiz ilk hadîsi aktardıkta»*onra- şöyle der: Süleyman İbn Harb ve Ebu Nu’-mân… Muhammed îbn Sîrîn’den naklettiler ki; o, şöyle demiş: Ben, Ab-durrahmân îbn Ebu Leylâ’nın meclisinde idim. Arkadaşlan ona çok saygı besliyorlardı. İki sürenin sonuncusu sözkonusu edildi. Ben; Haris kızı Sübey’a’nın durumuyla ilgili Abdullah İbn Utbe’den duyduğum ha­dîsi zikrettim. Arkadaşlarımdan bir kısmı beni susturdular. Muhammed İbn Şîrîn dedi ki: Ben ona dikkat edip dedim ki; Ben Kûfe’nin bir köşe­sinde iken Abdullah hakkında yalan söylemek cesaretini bulabilir miyim? O, haya ederek dedi ki: Ama amcası böyle demedi. Ben Âmir oğlu Ebu Atiyye Mâlik’e rastladım ve ona durumu sordum. O da bana Sü-bey’a ile ilgili hadîsi anlatmaya koyuldu. Ben ona; Abdullah’tan bu ko­nuda bir şey duydun mu dedim? O, şöyle dedi: Biz Abdullah’ın yanında idik. Dedi ki; onun üzerine konuyu ağırlaştırıyor fakat ruhsata izin ver­miyor musunuz? Kadınlar hakkında kısa sûre uzun sûreden sonra in­dirildi: «Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’etmeleridir.» İbn Ce-rîr Taberî de bu rivayeti Süfyân İbn Uyeyne ve İsmâü İbn Uleyye ka­nalıyla muhtasar olarak Eyyûb’dan nakleder. Neseî de tefsir bahsinde Muhammed İbn Abd’ül-A’lâ kanalıyla… Muhammed İbn Sîrîn’den bu hadîsi nakleder.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Yahya… Alkame İbn Kays’tan nakletti ki; Abdullah İbn Mes’ûd şöyle demiş: İsteyenle la’net-leşirim ki: «Gebe kadınların.süresi ise; yüklerini vaz’etmeleridir.» âyeti, kocası Ölen kadınlarla ilgili âyetten sonra nazil olmuştur. Kocası ölen kadın hamlini vaz’edince artık helâl olur. Kocası ölen kadınlarla ilgili âyet ile de: «İçinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşler; kendi kendile­rine dört ay on gün beklerler.» (Bakara, 234) âyetini kasdediyordu. Bu rivayeti Neseî, Saîd İbn Meryem kanalıyla Alkame İbn Kays’tan nakle­der. Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ahmed İbn Menî1… Şa’bî’den nakletti ki; Abdullah İbn Mes’ûd’un katında iki süreden sonuncusu zik-redildiğinde, o şöyle demiş: İsteyenle yemine girişebilirim ki, bu âyetler Nisa süresindeki dört ay on günlük iddeti bildiren âyetten sonra nazil olmuştur. Sonra şöyle dedi: Hâmile kadının süresi, karnındakini vaz’-etmesidir. İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Ahmed îbn Sinan… Mesrûk’tan nakletti ki; Abdullah İbn Mes’ûd’a Hz. Ali’nin iki sürenin sonuncusunu söylediği haberi ulaştığında şöyle demiş: Dileyenle la’netleşebüirim ki; kadınlarla alâkalı kısa âyet, Bakara süresindeki âyetten sonra nazil ol­muştur. Bununla: «Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’etmeleri­dir…» âyetini kasdediyordu. Ebu Dâvûd ve İbn Mâce de bu rivayeti Ebu Muâviye kanalıyla A’meş’den naklederler.

Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr… Ubeyy İbn Kâ’b’dan nakletti ki; O; ben, Hz. Peygambere “Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’etmeleridir,» âyeti üç talâkla boşa­nanları mı ilgilendiriyor, yoksa kocası ölenleri mi? diye sordum. Rasû-lullah (s.a.) buyurdu ki: Bu, üç talâkla boşanan ve kocası ölen kadınlar­la alâkalıdır. Bu hadîs gerçekten garîbtir, hattâ münkerdir. Zîrâ râvî-leri arasında yer alan Müsennâ İbn Sabâh’ın hadîsi metruktür. Ancak bunu İbn Ebu Hatim bir başka senedle rivayet ederek şöyle der: Bize Muhammed İbn Dâvûd… Übeyy İbn Kâ’b’dan nakletti ki; o, bu âyet nazil olunca Rasûlullah (s.a.)a şöyle demiş: Bilmiyorum bu lafız müş­terek mi yoksa mübhem mi? Rasûlullah (s.a.); hangi âyet o? demiş.

Übeyy İbn Kâ’b: «Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vazetmeleridir.» âyeti, kocası ölen ve boşanan kadınlar için mi? deyince, Rasûlullah (s.a.); evet, demiş. İbn Cerîr Taberî de Ebu Küreyb kanalıyla… İbn Lehîa’dan bu hadîsi rivayet eder. Ayrıca Ebu Küreyb kanalıyla… Ab-dülkerîm’den nakleder ki, ona Übeyy İbn Kâ’b anlatmış ve şöyle de­miş: Ben, Rasûlullah (s.a.)a «Gebe kadınların süresi ise; yüklerini vaz’-etmeleridir.» âyetini sordum da, o, buyurdu ki: Her hamilenin süresi karnmdakini vaz’etmesidir. Bu rivayetin senedinde yer alan Abdülke-rîm, zayıf bir râvîdir ve Übeyy İbn Kâ’b’a ulaşmamıştır.

«Kim, Allah’tan korkarsa; O, işinde bir kolaylık halkeder.» İşini kolaylaştırır, kısa sürede bir çıkış yolu halkeder. «Bu; Allah’ın emridir. Onu size indirmiştir.» Bu, Allah’ın hükmü ve şeriatıdır. Onu Rasûlü vasıtasıyla size indirmiştir. «Kim, Allah’tan korkarsa; onun kusurla­rını örter ve ecrini büyütür.» Yasaklan üzerinden kaldırır ve en küçük ameline sevâb ile karşılık verir.[3]

6 — Onları, gücünüzün yettiği kadar ikâmet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler yüklerini koyuncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için emzirirler-se, onlara ücretlerini verin. Aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer güçlüğe uğrarsanız; çocuğu bir başka kadın emzirir.

7 — Eli geniş olan; genişliğine göre nafaka versin. Rız­kı kendisine daraltılmış bulunan da, nafakayı Allah’ın ken­disine verdiğinden versin. Allah kimseyi kendisine verdi­ğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Allah, güçlüğün ardın­dan bir kolaylık ihsan eder.

Allah Teâlâ, kullarına emrederek hanımlarını boşadıkları zaman İddetlerini bitirinceye kadar evlerinde oturtmalannı bildiriyor ve şöyle buyuruyor: «Onları, gücünüzün yettiği kadar ikâmet ettiğiniz yerin bir kısmında, oturtun.» Yani yanınızda. İbn Abbâs, Mücâhid ve bir baş­kası kelimesine; imkânınız el verdiğince, diye anlam ver­miştir. Hattâ Katâde der ki: Evinin bir köşesinden başka bir yer bu-lamazsan onu orada oturt.

«Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın.o Mu-kâtil îbn Hayyân der ki: Evinden çıkararak veya malından bir karşılık isteyerek kendilerini sıkıntıya sokmayın. Sevrî, Mansûr kanalıyla Ebu Duhâ’dan nakleder ki; o, «Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın.» âyetine şöyle mânâ vermiştir: Kişi karışım boşar, iki gün kalınca tekrar döner.

«Eğer hâmile iseler yüklerini koyuncaya kadar nafakalarım verin.» Aralarında İbn Abbâs, Seleften bir taife ve halef den bir cemâatin bu­lunduğu bilginlerin çoğu, bu hükmün bâin talâk ile boşananlar için ol­duğunu söylemişlerdir. Eğer bâin talâkla boşanan kadın, hâmile ise hamlini vaz’edinceye kadar onun nafakası verilir. Ric’î talâkta ise; is­ter hâmile olsun, ister olmasın nafakasını ödemek vâcibtir. Başkaları da derler ki: Âyetin hepsi ric’î talâkla boşananlar hakkındadır. Ayet ric’î de olsa, hamilelere nafakalarının verilmesini bildirmektedir. Çünkü ha­milelik müddeti genellikle uzun sürer ve hâmlin vaz’ma kadar nafa­ka vermenin gerekliliğini bildiren bir hüküm îcâbetmiştir ki, nafaka­nın iddet müddetince vâcib olduğu vehmi doğmasın. Bilginler, kadına nafakanın yalnız hamli için mi yoksa hamli vâsıtası ile mi verileceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Şafiî’den ve başkalarından bu konuda iki görüş zikredilmiştir fıkhın fürûuna dâir eserlerde bu mes’eleler zik­redilmiştir.

«Sizin için ernzirirlerse» Boşanmış olan kadınlar çocuklarını doğur­dukları takdirde, iddetlerinin bitimiyle birlikte artık ayrılmış olurlar. Ancak bu sürede kadın isterse çocuğu emzirir, isterse emzirmekten im­tina’ edebilir. Ancak genellikle çocukların sütün dışında başka şeyleri yiyerek beslenmeye başlamalarından sonra kadın çocuğu emzirmeye de­vam ederse; benzer kadınlara verilen ücreti hak eder ve gerek çocuğun babası, gerekse velîsi ile bir ücret üzerinde ittifak sağlayıp ahid yapabi­lir. Bu sebeple Allah Teâlâ «Sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini verin.» buyuruyor. «Aranızda uygun bir şekilde anlaşın.» Aranızda iş­leriniz ma’rûf üzere olsun. Ne biriniz diğerine zarar versin, ne de diğeri öbürüne. Tıpkı Bakara sûresinde Duyurulduğu gibi: «Ne anne’ çocuğu yüzünden, ne de baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın.» (Baka­ra, 233).

«Eğer güçlüğe uğrarsanız; çocuğu bir başka kadın emzirir.» Eğer kocayla kadın ihtilâfa düşerler ve kadın emzirme ücretini fazla ister, koca da bunu kabul etmezse, ya da koca az verip bu konuda eşiyle anlaşamazsa; sabık eşinin yerine bir başka kadın onu emzirir. Eğer ya­bancı kadının tutulduğu ücrete anne razı olursa, o çocuğu için daha öncelikli hakka sahiptir.

«Eli geniş olan; genişliğine göre nafaka versin.» Çocuğu doğuran kadına çocuğun babası veya velîsi, gücüne göre infâk etsin. Allah Te-âlâ’nın buyurduğu gibi: «Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da, Al­lah’ın kendisine verdiğinden infâk etsin. Allah kimseyi verdiğinden faz­lasıyla yükümlü tutmaz.» ve yine «Allah, kimseye gücünün yeteceğin­den fazlasını yüklemez.» (Bakara, 286).

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd… Ebu Sinan’ın şöy­le dediğini bildirdi: Hattâb oğlu Ömer, Ebu Ubeyde’ye; ağır elbiseler giydiği ve katı yemekler yediğini duyduğunu bildirip bin dînâr gönder­di. Ve elçiye dedi ki: Onu alınca ne yaptığına bak. O hemen yumuşak elbiseler giydi ve güzel’ yemekler yedi. Elçi gelip Hz. Ömer’e haber ve­rince, Ömer merhum şöyle dedi: «Eli geniş olan; genişliğine göre nafa­ka versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da, nafakayı Allah’ın kendisine verdiğinden versin.» âyetini te’vîl etti. Hafız Ebu’l-Kâsım et-Taberânî, el-Mu’cem el-Kebîr’de der ki: Bize Hâşirn… Ebu Mâlik el-Eş’-arı’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Üç kişi vardı. Bunlardan birisinin on dînârı bulunuyordu, bundan bir dînâr sadaka verdi. Diğerinin on okkası vardı, o da bir okka tasadduk etti. Üçüncü­nün de yüz okkası vardı, bundan on okka sadaka verdi. Rasûlullah (s.a.); bu üçünün ecri eşittir, çünkü her biri malının onda birini tasadduk etti, buyurdu. Ve Allah Teâlâ. «Eli geniş olan; genişliğine göre nafaka ver­sin.» buyuruyor dedi. Bu hadîs bu şekliyle garibtir.

«Allah, güçlüğün ardından bir kolaylık ihsan eder.» Bu Allah Te-âlâ’nın vaadidir. O’nun vaadi haktır ve o vaadinden asla geri dönmez. Bu âyet Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Elbette güçlükle beraber şüp­hesiz kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.» (İnşirah, 5-6).

İmâm Ahmed bu konuyla ilgili bir hadîs rivayet eder ki onu bura­da zikretmemiz iyi olur. Bize Hâşim İbn Kasım… Şehr İbn Havşeb’den nakletti ki; Ebu Hüreyre şöyle demiş: Geçmiş dönemlerde hiç bir şeye gücü yetmeyen bir karı-koca varmış. Koca seferinden dönmüş ve şid­detli bir açlık içerisinde bulunan üç hanımının yanma varmış. Karısı­na; yanında bir şey var mı? diye sormuş. Kadın; evet seni müjdelerim, Allah şana bir rızık verdi, demiş. Kocası da karısını teşvik etmiş ve; vay sana eğer yanında bir şey varsa onu bana ver, demiş. Kadın; evet şura­cıkta, Allah’ın rahmetini bekle, demiş. Açlığı fazlalaşınca kocası; yazık sana, kalk yanında bir şey varsa onu getir bana, çünkü ben son derece bittim ve tükendim, demiş. Kadın; peki şimdi fırın pişirir acele etme, demiş. Bir süre sessizce kalmış ve kocasının tekrar ona seslenme zamam yaklaşmış. Kadın kendi kendine demiş ki: Gidip tandırıma bir baksam? Gitmiş, tandırına bir bakmış ki bir koyun budu var. Değirme­ni ise öğütüyor. Değirmenine gitmiş, ununu öğütmüş ve tandırındaki koyun budunu çıkarıp getirmiş. Ebu Hüreyre der ki: Ebu’l-Kâsım Mu-hammed (s.a.)in nefsi kudret elinde olan (Allah)a yemîn ederim ki: Eğer kadın değirmenindeki şeyi alıp silkelemeseydi kıyamet gününe ka­dar değirmeni öğütmeye devam ederdi. İmâm Ahmed İbn Hanbel bir başka yerde de şöyle der: Bize Ebu Âmir… Ebu Hüreyre’nin şöyle dedi­ğini bildirdi: Bir adam evine girdi, evinden ihtiyâcını görünce dışarı gitti. Karısı onu görünce kalkıp değirmenini kurdu ve tandırım ateş­ledi. Sonra; Allah’ım bize nzık ver, dedi. Baktı ki değirmenin gözü dol­muş. Sonra tandırına gitti onun da dolu olduğunu gördü. Ebu Hürey­re der ki: Kocası dönüp; benden sonra bir şey geldi mi? deyince kadın; evet, Rabbımızdan geldi, dedi. Değirmenin başına vardı. Bu durum Hz. Peygambere anlatılınca Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Eğer kadın de­ğirmenini kaldırmamış olsaydı kıyamet gününe kadar değirmen dön­meye devam ederdi.[4]

8 — Rabbının ve O’nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice kasabalar halkı vardır ki Biz, onları şiddetli bir hesaba çekmiş ve görülmemiş azaba çarptırmı-şızdır.

9 — Onlar, yaptıklarının karşılığını tatmışlardır. İşle­rinin sonu ise hüsran olmuştur.

10 — Allah, onlar için şiddetli bir azâb hazırlamıştır. ‘Ey îmân eden akıl sâhibleri, Allah’tan korkun. Allah, size

gerçekten bir zikir indirmiştir.

11 — İmân edip sâlih amel işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size Allah’ın apaçık bildiren âyet­lerini okuyan bir peygamber gönderdi. Kim, Allah’a inanır ve sâlih amel işlerse; onu altlarından ırmaklar akan cen­netlere girdirir, orada ebediyyen kalırlar. Allah, ona ger­çekten güzel bir rızık vermiştir.

Allah Teâlâ emrine muhalefet eden, peygamberini yalanlayan ve koyduğu şeriattan başka yollara gidenleri tehdîd ediyor ve geçmiş mil­letlerin başına gelen halleri haber vererek buyuruyor ki: «Rabbmın ve O’nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice kasabalar hal­kı vardır ki Biz, onları şiddetli bir hesaba çekmiş ve görülmemiş bir azaba çarptırmışızdır.» Allah’ın emrine uyup peygamberlerine tâbi’ ol­maktan kaçınarak büyüklük taslayan, direnip isyan eden nice kasaba­lar halkını fecî’ bir ceza ile cezalandırmışadır. «Onlar, yaptıklarının karşılığını tatmışlardır.» Allah’a karşı gelmekten vazgeçip pişman ol­manın kâr etmediği bir zamanda pişman olmuşlardır. «İşlerinin sonu ise hüsran olmuştur. Allah, onlar için şiddetli bir azâb hazırlamıştır.» Dünyadaki âcil azâbla birlikte âhirette onlar için şiddetli bir azabı ha­zırlamıştır. Ve müteakiben Hak Teâlâ bunların durumunu anlattıktan sonra: «Ey îmân eden akıl sâhibleri, Allah’tan korkun.» buyurmuştur. Ey doğru anlayışa sâhib olanlar, siz bu kişiler gibi olmayın, sonra onla­rın başına gelen sizin de başınıza gelir. Ey Allah’ı ve Rasûlünü tasdik eden akıl sâhibleri, «Allah, size gerçekten bir zikir indirmiştir.» Yani Kur’ân’ı inzal buyurmuştur. Bu ifâde Hicr süresindeki şu âyet gibidir: «Muhakkak ki Kur’ân’ı Biz indirdik. Biz. Onun koruyucusu da elbette Biziz.» (Hicr, 9).

«îmân edip sâlih amel işleyenleri, karanlıktan aydınlığa çıkarmak için, size Allah’ın apaçık bildiren âyetlerini okuyan bir peygamber gön­derdik.» Bazıları derler ki: Peygamber kelimesi, bedel-i istimal olarak mansûb okunmuştur. Çünkü zikri tebliğ eden peygamberdir. İbn Cerîr Taberî ise; peygamberin, zikri tercüme eden olduğunu, dolayısıyla onu tefsîr ettiğini söylemek daha doğrudur, der. Size Allah’ın apaçık bildi­ren âyetlerini okuyan bir peygamber gönderdi ki bu âyetler açık, vazıh ve belirgindir. «îmân edip sâlih amel işleyenleri karanlıktan aydınlığa çıkarmak için.» Bu âyet, Allah Teâlâ’nın şu buyrukları gibidir: «Bu kitabı sana indirdik ki; insanları Rablarının izniyle karanlıklardan ay­dınlığa, Azîz ve Hamîd’in dosdoğru yoluna çıkarasm.» (İbrahim, 1), «Allah, inananların dostudur. Onlan karanlıktan aydınlığa çıkarır.» (Bakara, 257) Yani küfür ve cehaletin karanlıklarından ilim ve irfanın aydınlığına çıkarır. Allah Teâlâ indirmiş olduğu vahye; onunla hidâyet elde edildiği için aydınlık adını vermiştir. Ayrıca gönüller onunla ha­yat kazandığı için rûh adını da vermiştir.. Nitekim bu mânâda şöyle buyurur: «İşte böylece Biz sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Sen kitâb nedir, îmân nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dile­diğimizi hidâyete eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğ­ru bir yolu göstermektesin.» (Şûra, 52).

«Kim, Allah’a inanır ve sâlih amel işlerse; onu altlarından ırmak­lar akan cennetlere girdirir, orada ebediyyen kalırlar. Allah, ona gerçek­ten güzel bir rızık vermiştir.» Buna benzer ifâdelerin tefsiri daha önce pek çok kere geçtiği için burada tekrar açıklamaya gerek görmüyoruz.[5]

12 — Allah, yedi göğü ve yerden de bir o kadarını ya­ratmış olandır. Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner du­rur. Ki, Allah’ın gerçekten her şeye kadir olduğunu ve Al­lah’ın gerçekten her şeyi ilmiyle kuşatmış olduğunu bile­siniz.

Allah Teâlâ yüce kudretini ve muazzam hâkimiyetini haber vererek bunun Allah’ın koyduğu sapasağlam dini saygıyla karşılamak için bir neden olmasını bildiriyor: «Allah; yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır.» Nûh (a.s.)un dilinden de onun kavmine şöyle dedi­ğini haber vermektedir: «Görmediniz mi Allah’ın göğü yedi kat olarak nasıl yarattığım?» (Nûh, 15) İsrâ sûresinde ise şöyle buyurmaktadır: «Yedi. gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar; O’nu tesbîh ederler.» (îs-râ, 44).

«Ve yerden de bir o kadarını» Yani yedi kat demektir. Nite*kim Bu-hârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde belirtilir ki:

Kim bir topraktan herhangi bir şey ile zulmederse, ona yedi kat yerden bir halka vurulur. Yine Buhârî’nirî Sahîh’inde bildirilir ki: O kişi yedi kat yere batmlır. Bu hadîsin muhtelif tarîklan, lafızları zik­redilir ki, el-Bidâye ve’n-ftihâye isimli eserimizin başında yeryüzünün yaratılışını-anlatırken zikretmiştik. Hamd ve minnet Allah’a mahsûs­tur.

Buradaki yedi lafzını, yedi iklime hamledenler tartışmaya dalmışlar, uzak bir ihtimâle sapmışlar ve mesnedsiz olarak Kur’ân ve hadîse mu­halefet etmişlerdir. Hadîd sûresinde: «O; hem Evvel’dir, hem Âhîr’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtm’dır.» kavlinin tefsirinde yedi kat yer, bun­ların arasında bulunanlar ve her birinin genişliğinin beş yüz yıl oldu­ğuna dâir rivayetler zikredilmişti. İbn Mes’ûd ve başkaları” da böyle demişlerdir. Bir başka hadîste de buyurulur ki: Yedi gök, onda ve on­ların arasında bulunanlar, yedi yer, onda ve onların arasında bulunan­larla Kürsî ancak çöle atılmış bir halka gibidir. îbn Cerîr Taberî der ki: Amr İbn Ali… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o: «Yedi göğü ve yerden bir o kadarını» kavli hakkında şöyle demiş: Eğer ben bunun tefsirini size anlatmış olsaydım, siz inkâr ederdiniz. Sizin bunu inkârınız yalanlama-nızdu\ Abd İbn Humeyd… Saîd îbn Cübeyr’den nakletti ki; adamın biri Abdullah İbn Abbâs’a bu âyeti sorduğunda; Abdullah İbn Abbâs şöyle demiş: Ben, onu sana haber versem; inkâr etmeyeceğinden emîn kıla­cak nedir? îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Amr İbn Ali ve Muhammed İbn Müsennâ… İbn Abbâs’ın bu âyetle ilgili şöyle dediğini naklettiler: Yeryüzünün herbirinde îbrâhîm gibi, yeryüzündeki mahlûkâta benzer mahlûkât vardır. İbn Müsennâ hadîsinde ayrıca; her gökte de îbrâhîm vardır, denilir. Beyhakî, «İsimler ve Sıfatlar» bahsinde bu haberi İbn Abbâs’tan daha yaygın olarak şöyle rivayet eder ve der ki: Bize Hafız İbn Abdullah… İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Yedi yer vardır. Her yerde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdem gibi bir Âdem, Nûh gibi bir Nûh, îbrâhîm gibi bir İbrahim ve îsâ gibi bir îsâ vardır. Sonra bu rivayeti Beyhakî Şu’be kanalıyla… Ebu Duhâ’dan nakleder. Onun bildirdiğine göre, îbn Abbâs bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: Her yeryüzünde İbrahim (s.a.) gibi birisi vardır. Beyhakî; bu rivayetin İbn Abbâs’tan nakli sahihtir, ancak Amr îbn Mürre’den nakli şâzzdır. Çünkü onun Ebu Duhâ’nın peşinden gelip gelmediğini bilmiyo­rum, der. Allah en iyisini bilendir.

İmâm Ebu Bekr Abdullah îbn Muhammed İbn Ebu Dünyâ, et-Te-fekkür ve’1-İ’tibâr isimli kitabında der ki: Bana İshâk îbn Hatim… Os­man’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Bana ulaştırıldığına göre, Rasû-lullah (s.a.) ashabının yanına varmış. Onlar sessizce duruyor, konuşmu-yorlarmış. Niçin konuşmuyorsunuz? demiş. Onlar: Allah Azze ve Celle’-nin mahlûkâtım tefekkür ediyoruz, demişler. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Öyle yapın. Allah’ın yaratıklarını düşünün, kendisini dü­şünmeyin. Çünkü Batıda bembeyaz bir toprak vardır. Onun aydınlık olan sahası —veya aydınlanmış olan alanı— güneş yürüyüşüyle kırk gündür. Orada Allah’ın yaratıkları vardır ki bir göz kırpacak an bile Allah’a asla isyan etmezler. Ashabın; onların arasında şeytân var mı­dır? dediklerinde, buyurmuş ki: Onlar şeytânın yaratılıp yaratılmadığım bilmezler. Ashabı; bunların arasında Âdem’in çocukları var mıdır? dediklerinde, onlar Âdem’in yaratılıp yaratılmadığını bilmezler, buyur­muş. Bu hadîs hem mürseldir, hem de gerçekten münkerdir. Râvüeri arasında yer alan Osman İbn Ebu Dehveşî —îbn Ebu Hâtim’in zikret­tiğine göre— Hakem İbn Ebu’l-Âs’ın ailesinden bir kişiden rivayet et­miştir. O da Süfyân İbn Uyeyne’den, o da Tâif li Yahya İbn Selîm’den o da îbn Mübârek’ten rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim; babamın böyle dediğini işittim, der.

Kuran

Talak Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.