Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

64 – Teğabun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Çoğunluğun görüşüne güre Medine’de inmiştir. ed-Dahhak Mekke’de inmiştir, demiştir. e!-Kelbî: Bu sûre hem Mekkîdîr, hem Medenîdir demiştir. Onsekiz âyettir.

64 – Teğabun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Teğabun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adt İle

İbn Abbas’lan rivayete göre el-Teğâbun Sûresi Mekke’de inmiştir. Bundan, son taraflarında Avf b. Malik el-Eşcaî hakkında Medine’de inmiş, birkaç âyet müstesnadır. O, Rasûlullah (sav)’a hanımının ve çocuklarının kendisin­den uzak durduklarından şikayette bulununca, yüce Allah: “Ey iman eden­ler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” (Teğabun, 64/14) buyruğunCdan itibaren) sûre­nin sonuna kadar olan âyetleri indirdi.

Abdullah b. Ömer’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Doğan herbir kişinin başının eklemlerinin birbirine geç­tiği yerlerde mutlaka Teğâbun Sûresi’nin baş tarafından bes âyet-1 kerime ya­zılı olarak doğar.”[1]

  1. Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih eder. Mülk de yalnız O’nun, hamd de yalnız O’nundur ve O, herşeye kadirdir.

(Bu buyruk ve açıklamaları) daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmak­tadır, (Bkz. Haşr 59/24; Cumua, 61/1..)[2]

  1. Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

İbn Abbas dedi ki: Allah, Âdemoğullannın kimisini mü’min, kimisini kâ­fir olarak yarattı. Kıyamet gününde de oniarı mü’min ve kâfir olarak dirilte-cektir.

Ebu Said el-Hudrî rivayetle dedi ki: Bir öğleden sonra Peygamber (sav) bize bir hutbe verdi. Olacak bazı şeyleri sözkonusu ederken dedi ki: “İnsan-İar çeşitli hai ve vasıflarda dünyaya gelirler. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir ola­rak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min oJarak ya­şar fakat kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve fakat mü’min olarak ölür.”[3]

îbn Mesud dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Allah Firavun’u an­nesinin kamında dahi kâfir olarak yarattı. Zekeriyya oğlu Yahya’yı da anne­sinin karnında mü’min olarak yarattı.”[4]

Sahih’te İbn Mesud’un rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Ve şüphesiz sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve o kadar ki; kendisi ile cennet arasında ya bir arşın yahut bir kulaç kalır. Kitab(da takdim edilen) onun aleyhine olmak üzere ileri geçer, bu sefer cehennem­liklerin ameli ile amel eder ve oraya girer. Ve yine sizden herhangi bir kim­se cehennem ehlinin ameli ile amel eder. Nihayet onun ile cehennem ara­sında bir kulaç yahut bir arşın kalmışken kitab(da takdir edilen) onun bu ha­line rağmen ileriye geçer ve cennet ehlinin ameli ile amel eder ve oraya gi­rer.” Bu hadisi Buhari ve Tirmizi de rivayet etmiş olup hadiste “kulaç”dan sö-zedilmemektedir.[5]

Müslim’in Sahih’inde Sehl b. Sa’d es-Sâidî’den rivayete göre Rasülullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kişi insanlar tarafından görüldüğü kada­rıyla cennet ehlinin ameli ile amel eder, halbuki o cehennemliklerdendir. Ve yine kişi insanlar tarafından görüldüğü kadarıyla cehennem ehlinin ameli ile amel eder, halbuki o cennetliklerdendir.”[6]

İlim adamlarımız dedi ki: Buyruğun anlamı ezelî ilmin malum olan her-şeye taalluk etmesidir. Onun bildiği, murad ettiği ve hükme bağladığı şey ce­reyan eder. Genel halleri itibariyle bir kişinin iman etmesini murad etmek­le birlikte bunun bu halini belirli bir vakte kadar da murad edebilir, küfür ete böyledir.

İlahi buyruklarda hazfedilmiş sözler olduğu da söylenmiştir: Kiminiz mü’min, kiminiz kâfir, kiminiz fâsık oluyor, demektir. İfadede buna delâlet bulunduğundan dolayı hazfedilmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Ondan başkaları ise: İlâhî buyrukta hazfedilmiş lafızlar yoktur. Çünkü mak­sat her iki tarafı sözkonusu etmektir.

Bir grub ilim adamı da şöyle demiştin Ailah insanları yarattı, sonra onlar kâfir oldular ve iman ettiler. Bu ilim adamları derler ki: İfade: “Sizi yaratan O’dur” buyruğunda tamam olmaktadır. Daha sonra onların niteliklerini be­lirterek: “Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor” diye buyurmaktadır. Bu da (anlatım üslubu itibariyle) yüce Allah’ın şu buy­ruğunu andırmaktadır: “Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan ba­zısı karnı üzerinde yürür…” (en-Nûr, 24/45) Bu ilim adamları derler ki: Al­lah onları yarattı, yürümek ise o hayvanların fiilidir. el-Hüseyn b. el-Fadi bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Şayet insanları müminler ve kâfirler ola­rak yaratmış olsaydı, yüce Allah onları kendi fiilleri ile nitelendirerek: “Bu­na rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor” diye buyur­mazdı. Bu görüşün sahipleri Peygamber (sav)’ın şu hadisini de delil göste­rirler: “Her doğan fıtrat üzere doğar; ama onun anne babası onu yahudi, hristiyan ya da mecıisi yaparlar.”[7] Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha ön­ceden er-Rûm Sûresi’nde (30/30. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bu­lunmaktadır.

ed-Dahhâk dedi ki: Kiminiz gizli hallerinde kâfir, açığa vurduğu hallerin­de mü’mindir, münafık gibt. Kiminiz de gizli halinde nıü’min, açığa vurdu­ğu halinde ise kâfirdir, Ammâr ve benzerleri gibi.

Ata b. Ebi Rebah dedi ki; Kiminiz Allah’ı inkâr eden, yıldızlara da iman eden bir kimsedir. Kiminiz ise Allah’a iman eden, yıldızları da inkâr eden bir kimsedir.

Bu açıklamasıyla yıldızların doğuş ve batışının birtakım olayları etkiledi­ğini kabul edenlerin inançlarına işaret etmektedir.

ez-Zeccâc dedi ki -ki en uygun görüş ve ümmetin cumhurunun ve imam­ların benimsediği görüş de budur- Allah kâfiri yaratandır. Küfrün yaratıcısı da Allah almakla birlikte kâfirin k-üfrü kendisinin fiili ve kendisinin kazan­cıdır. Mü’mini de yaratandır, imanın yaratıcısı Allah olmakla birlikte mü’mi-nin imanı onun bir fiili ve onun bir kazancıdır. Kâfir Allah’ın kendisini ya­ratmasından sonra kâfir otur ve küfrü tercih eder. Çünkü yüce Allah böyle-sini onun hakkında takdir etmiş ve böyle hareket edeceğini bilmiştir. Mü’min ve kâfirden herhangi birisinin Allah’ın hakkında takdir ettiği ve tercih ede­ceğini bildiği halinden başka bir şeyin var olması imkânsız bir şeydir Çün­kü takdirden farklı bir şeyin var olması bir acizliktir. Bilinenden farklı bir şe­yin var olması da cahilliktir. Yüce Allah’a her ikisi de yakışmaz. İşle bu an­layış cebrîlikten de, kaderîlikten de kurtulmayı sağlar. Şairin dediği gibi:

“Ey din hakkında tetkik eden kimse durum şudur;

Ne kaderiyye görüşü ne de cebriyyenin görüşü doğrudur, “

Sîlân dedi ki: Bir bedevî Basra’ya geldi. Ona: Kader hakkındaki görüşün nedir? diye soruldu. Şöyie dedi: Bu zanların aşırıya kaçtığı, anlaşmazlığa dü­şenlerin hakkında ihtilafa düştükleri bir husustur, lîize düşen ise, O’nun hük­münden içinden çıkamadığımız hususu, O’nun ezeli ilmine havale etmektir. [8]

  1. Göklerle yeri hak üzere yarattı. Size suret verip suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş yalnız O’nadır.

“Göklerle yeri hak üzere yarattı” buyruğu daha önce birkaç yerde (me­selâ, el-En’âm, 6/1. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani yüce Allah bunları, hakkında en ufak bir şüphenin sözkonusu olmadığı kesin ve kat’i bîr hakikat olarak yaratmıştır.

“Hak üzere” buyruğıındakî “be”ntn “lâm” anlamında ulduğu da söylenmiştir. Onları hak için yaratmıştır, demek olur. Bu da kötülük işleyen­leri işlediklerine uygun olarak cezalandırması, iyilik yapanları da en güzeliyle mükâfatlandırması demektir,

“Size suret verip, suretlerinizi de güzel yaptı” buyruğunda kastedilen Âdem (a.s)’dır. Ona bir lütuf ve ihsan olmak üzere eliyle onu yaratmıştır, bu açıklamayı Mukatil yapmıştır.

İkinci görüşe göre maksat, bütün İnsanlardır, Suret vermenin anlamına da­ir açıklamalar, bunun şekillendirmek ve çizgilerini belirginleştirmek demek olduğu, daha önceden (el-Haşr, 59/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

Eğer: Suretlerini nasıl güzel yaptı, diye sorulaeak olursa, şöyle cevap ve­rilir; Yüce Allah insanlan bütün canlıların en güzeli, suret itibariyle en göz ka­maştırıcıları olarak yaratmıştır, Buna delil de insanın hiçbir zaman suretini gör­müş olduğu pek çeşitli suret ve şekillere rağmen başka türlü olmasını temen­ni etmemesidir. Onun ayakta, dimdik bir şekilde, yere kapaklanmaksızın ya­ratılmış olması da suretinin, güzelliğinin bir parçasıdır. Nitekim yüce Allah, İleride -yüce Allah’ın izniyle- açıklaması da geleceği üzere: “Andolsun Biz in­sanı ahsen-i takvimde yarattık” (et-Tin, 95/4) diye buyurmaktadır.

“Dönüş yalnız O’nadır.” Herkese amelinin karşılığını verecektir. [9]

  1. Göklerde ve yerde olanı bilir. Gizlediğinizi de, açıkladığınızı da bilir. Allah göğüslerin içinde olanı çok iyi bilir.

Buyruğu daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. O gizliyi de, açı­ğı da bilendir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. [10]

  1. Bundan önce kâfir olanların haberi size gelmedi mi? Onlar bu se­bepten amellerinin cezasını tattılar. Onlar İçin çok acıklı bir azab da vardır.

Hitab Kureyş’edir. Yani geçmiş ümmetlerin kâfirlerine dair haberler size gelmedi mi? “Onlar bu sebepten amellerinin cezasını tattılar.” Oniara ce­za verildi. “Onlar İçin” âhirette “çok acıklı” yani acıtıcı, can yakıcı “bir

azab da vardır.” Bu da daha Önceden (el-Bakara, 2/10. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. [11]

  1. Bunun sebebi şu ki: Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geliyorlardı da onlar: “Bizi bir insan mı hidayete götürecek” di­yerek inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadı­ğını göstermişti. Allah muhtaç olmayandır, her hamde lâyıktır.

“Bunun” onlara yapılan bu azabın “sebebi şu ki: Peygamberleri kendi­lerine apaçık delillerle” açık seçik belgelerle “geliyorlardı da onlar” ken­dilerine gelen rasûlleri inkâr ettiler ve insanlardan rasûl gönderilmesini ka­bul etmeyerek “bizi bir İnsan mı hidayete götürecek, diyerek inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi.”

Buyruktaki: “Bir insan mı” !af2i mübtedâ olarak merfu gelmiştir. Bir fiilin takdiri ile merfu olduğu da söylenmiştir. Fiilin çoğul gelmesi “be­şer; insan” lafzının manasının çokluk ifade etmesinden dolayıdır. Bundan do­layı: “Bizi hidayete iletecekler” diye buyurulmuş; “Bizi hida­yete iletecek” denilmemiştir. Arapçada bazan tekil çoğul anlamında da kul­lanılır. O takdirde bu bir cins isim olur. “Beşer”in tekili “insan”dır. Kendi laf­zından tekili yoktur. Kimi zaman çoğul da tekil anlamında kullanılabilir. Yü­ce Allah’ın: “Bu bir beşer değildir” (Yusuf, 12/31) buyruğu gibi.

“… diyerek inkâr etmiş” yani bu sözü söyleyerek inkâr ecmişierdi. Çün­kü onlar bu sözlerini küçümseyerek söylemişlerdi. Allah’ın kullarından di­lediği kimseyi peygamber olarak göndereceğini bilmemişlerdi.

Bir başka açıklamaya göre onlar rasülleri inkâr elliler, ortaya konulan de­lillere arkalarını döndüler, iman etmekten ve verilen öğütlerden yüz çevir­diler.

“Allah da” Mukatil’in açıklamasına güre mutlak egemenlik ve hakimiye­tiyle kullarının itaatine “muhtaç olmadığını göstermişti.” Şöyle de açıklan­mıştır: Yüce Allah delilleri o kadar göstermiş, açıklamalarını o kadar ileri de­recede yapmıştı ki artık doğruya çağırmak ve hidayete iletmek için bundan daha fazlasına ihtiyaç duyulmuyordu. [12]

  1. 0 kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltümeyeceklerini İddia et­tiler. De ki: “Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. Son­ra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu, Al­lah’a göre pek kolaydır.”

“O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerinİ İddia ettiler”

zannettiler.

“İddia etmek: Zanna dayalı söz söylemek” demektir. Şureyh de­di ki: Herşeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi ise;” İddia ettiler” ifadesidir.

Buyruğun -daha önce Meryem Sûresi’nin sonlarında (19/77-80. âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere- Sehmoğullarından el-As b. Vail ile Habbab’ın ara­sında geçenler hakkında indiği söylenmiştir. Bundan sonra da bütün kâfir­leri gene] olarak kapsamıştır.

Ey Muhammedi “De ki: Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksi­niz. ” Kabirlerinizden hayat bulmuşlar olarak çıkartılacaksınız. “Sonrada İş­lediğiniz” amelleriniz “mutlaka size haber verilecektir” bildirilecektir. “Hem bu, Allah’a göre pek kolaydır.” Çünkü (aklen) yaratılmışı iade etmek ilk yaratmaya göre daha kolaydır. [13]

8.0 halde Allah’a, O’nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

“O halde Allah’a, O’nun Peygamberine ve indirdiğimiz nura” Kurana “İman edin” buyruğu ile yüce Allah, onlara kıyametin kopacağını bildirdik­ten sonra, iman etmelerini emretmektedir. Kur’ân da sapıklığın karanlıkla­rından kurtuluş için kendisi iie doğruya yol bulunan bir hidayet nurudur. “Al­lah yaptıklarınızdan haberdardır.” [14]

  1. Sizleri toplanma gününe toplayacağı o gün, işte o Teğâbun günü­dür. Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse kötülüklerini örter. Onu altından ırmaklar akan cennetlere -onlar orada ebedi kalı­cılar olmak üzere- sokar. Büyük kurtuluş işte budur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [15]

1- Toplanma Günü Olan Teğ&bun (Aldanış) Günü:

“Sizleri toplanma gününe toplayacağı o gün” buyruğunda yer alan: “O gün” buyruğunda, amel eden (yedinci âyette geçen): “Size haber verilecektir” anlamındaki yahutta ihtiva ettiği tehdit manası dolayısı İle (8, âyetteki); “…haberdardır” anlamındaki buyruklardır. Sanki yüce Al­lah: “Allah sizi toplayacağı o gün, cezalandıracaktır” dîr ye buyurmuş gibidir. Yahutta onda amel eden: “Hatırla ki” anlamında­ki takdiri fiildir.

“el-Gabn; Eksiklik” demektir. Bir kimseden bir şeyi gerçek kıymetinden daha aşağı bir bedele alışı anlatmak üzere: “Onu ğabn elti, ğabnet-mek (aldattı, aldatmak)” denilir.

“Sizi toplayacağı” buyruğu genel olarak “ye” harfi ile diye okunmuştur. Buna sebeb de yüce Allah’ın (bir önceki âyette geçen): “Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyruğudur. O bakımdan burada da yüce Al-iah, olacağı haber vermektedir. Diğer bir sebep ise daha önceden yüce Al­lah’ın adının zikredilmiş olmasıdır, (Yani toplayacak olanın Allah olduğunun aniaşılmasıdır.)

Nasr, İbn Ebi İshak, el-Cahderî, Yakub ve Sellam ise “nun” ile “Sizi toplayacağımız” diye okumuşlar ve: “ve indirdiğimiz nura” (8. âyet) iti­bar ederek böyle okumuşlardır.

“Toplanma günü (yevmu’1-cem1)” ise yüce Allah’ın öncekileri, sonrakile­ri, insanları, cinleri, semâ ehli ile yeryüzündekilerin hepsini bir araya geti­rip toplayacağı gündür. Yüce Allah’ın her kulu ve onun amelini biraraya ge­tireceği gün olduğu söylendiği gibi, bugünde yüce Allah, zaiim ile mazlumu biraraya getireceği için bu adı aldığı da söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah bugünde her peygamberi ve onun üm­metini biraraya getirecektir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah bugünde itaat edenleri mükâfatı ile gü­nahkâr ve isyankârların cezalandırılmasını bir arada yapacaktır.

“İşte o Teğâbun günüdür” yani kıyamet günüdür. Şair şöyle demiştir:

“Ayrılık yurdunda yaşamaktan ne beklerim ki

Şunu bilin ki istirahatler ancak Tteğâbun günü olacaktır.”

Kıyamet gününe “Teğâbun günü: Aldanış günü” denilmesinin sebebi bugünde cennetliklerin cehennemlikleri aldatacağından dolayıdır. Yani cennet ehli cenneti, cehennem ehli de cehennemi -mübadele yoluyla- almışlardır. Hayrı şerre, iyiyi kötüye, nimetleri azaba değiştirmiş olduklarından ötürü al­danışları sözkonusu olmuştur. Nitekim alışveriş yapıp da bu hususta karşı ta­rafın aleyhine düşük kıymette olanı verir, daha üstün kıymette olanı alan bir kimse Filanı ğabn ettim (alışverişte aldattım)” denilir. İşle cennet­liklerle cehennemlikler de böyledir. -İleride açıklaması gelecektir. Elbise sen­den daha uzun olur da onun bir kısmını dikecek olursan: “Elbiseyi kısalttım” denilir. Bu da bir eksiklik anlamını ifade eder. “Koltuk altları ve baldırların yakın yerlerinde eskimekten dolayı bükülen yerler” demektir.

Müfessirler der ki: O ha]de “mağbûn; aldanmış kişi” ailesi ve cennetteki mevkileri itibariyle aldanışa düşmüş olan kimsedir. O gün imanı terkettiği için herbir kâfirin aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya çıkacağı gibi, her bir mü’minin iyilik hususundaki kusurları ve zamanı boşa geçirmiş olması do­layı sı ile de aldanış içerisinde olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

ez-Zeccac dedi ki: Cennette mevkii yüksek olan bir kimse mevkii ondan daha aşağıda olanı ğabnetmis olacaktır. [16]

2- Bugüne “Tegâbun Günü”Denilmesinin Sebebi ve Bugündeki Aldanışın Mahiyeti:

Eğer: “Bir aldanışın sözkonusu olması için arada nasıl bir muamele olmuş­tur” diye soran olursa, ona şöyle cevap verilir: Bu, alışverişe dair bir temsi­li ifadedir. Yüce Allah: “İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır. “(el-Bakara, 2/16) dîye buyurmakladır.

Kâfirlerin hidayet karşılığında sapıklığı satın aldıkları ve ticaretlerinin kâr sağlamayıp aksine ziyan ettiği belirtildiği gibi; burada da onların aldanış içerisinde olduklarını belirtmektedir. Şöyle ki: Cennetlikler dünya karşılığın­da âhireti satın almışlardır, cehennemlikler’ise âlıireti terkederek dünyayı sa­tın almışlardır. İşte bu -lafzın anlamını genişleterek ve gerçek anlamından ay­rı mecazî bir anlam vererek- bir çeşit değiş tokuşun ifadesidir.

Yüce Allah, insanları iki kesime ayırmıştır. Bu kesimin biri cennetlik, di­ğeri cehennemliktir. Herkesin cennet ve cehennemdeki yeri bellidir. Daha önce bu sûrede ve başka yerlerde açıkladığımız gibi, kul bazen ilâhî yardım­dan mahrum kalır ve sonuçta cehennemlik olur. İlâhî tevfike mazhar olan kim­se bunun sonucunda yardımdan mahrum olanın mevkiine kavuşur, buna kar­şılık ilâhî tevfike mazhar olanın cehennem ateşindeki yeri de yardımdan mah­rum olana verilir. İşte sanki böylece bir değişim gerçekleşmiş ve bunun sonucıında da aldanış husule gelmiş gibidir.

Gerek dilde, gerek Kur’ân’da misaller ise açıklamak için kullanılır. Bütün bunlar ilgili eserlerdeki geniş açıklamalardan derlenip toparlanmış örnekler olup, bu kitapta da dağınık bir şekilde bu misaller geçmiş bulunmaktadır.

Daha önce; “mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır” (el-Mü’minûn, 23/1) buyruğunda açıkladığımız gibi; böyle bir değişimden “miras almak”Ia da haber verilebilir.

Daha sonra açıklanacağı üzere aldanış bugünden başka bir zamanda da gerçekleşebilir. Fakat burada kastedilen sonunda telafi edilemeyecek ve sonu gelmeyecek olan bir aldanıştır,

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bize ulaştığına göre aldanış üç türlüdür: Bir kişi bir bilgiye sahib olur, onu başkasına öğrettiği halde kendisi ona gere­ken önemi vermez, gereğince amei etmez ve bu ilim sebebiyle bedbaht olur. Buna karşılık o ilmi ondan öğrenen kişi o ilim gereğince amel eder ve bu sa­yede kurtulur. Bir diğeri sorgulanmasına sebeb teşkiİ edecek çeşitli yollar­dan bir mal kazanır ve bu malı kullanmakta cimrilik gösterir, bu mat sebe­biyle Rabbine İtaatte kusur eder, bu malı hayırlı bir şekilde kullanmaz. Di­ğer taraftan bu mal dolayısıyla hesaba çekilmeyecek mirasçısına bırakır gi­der, o mirasçı da o malı Rabbine itaat uğrunda kullanır. Bir diğeri ise köle­si bulunup kölesi Rabbine itaatin gereğini yaparak mutlu olurken, efendi Rab­bine isyan edecek amellerde bulunur ve sonunda bedbaht olur.

Peygamber (sav)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kıyamet gününde yü­ce Allah erkeği ve kadını huzurunda ayakta tutar. Yüce Allah her ikisine de şöyle der: Ne diyecekseniz deyiniz? Adanı: Rabbım onun nafakasını bana va-cib kıldın. Ben de o nafakayı helal, haram demeksizin temin etmeye gayret ettim. İşte bu davacılar benden bunu istiyor. Geriye ise onların haklarını ve­recek bir şeyim kalmamıştır. Kadın da şöyle der: Rabbim ben ne diyebilirim? O haram yoldan kazandı. Ben onu helal olarak yedim. Beni razı etmek için Sana isyan etti oysa ben onun böyle yapmasına razı değildim. Benden uzak dursun, benden uzak kalsın. Yüce Allah kadına: Doğru söyledin, der ve ve­rilen bir emir ile erkek cehenneme atılır. Kadın da verilen emir île cennete götürülür. Cennetin tabakalarından onu görür ve şöyle der: Seni aldattık, se­ni aldattık. Biz senin kendisi sebebiyle bedbaht okluğun aynı şeyden ötürü mutlu olduk.”[17] İşte Teğâbun günü budur. [18]

3- Dünyevî İlişkilerde İnsanların Birbirlerini Aldatmaları:

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız yüce Allah’ın: “İşte o Teğâbun gü­nüdür” buyruğunu dünyevi ilişkilerde aldatmanın caiz olmadığına delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Aliah aldatmayı kıyamet gününe tahsis ederek: “İşte o Teğâbun günüdür” diye buyurmuştur. Bu özelleştirici ifade dünya­da aldanışın olmadığını ortaya koyar. Dolayısı ile satılan bir malda kim bir aldanışı tesbit edecek olursa, eğer bu aldanışnıalın kıymetinin üçte birinden fa2İa ise geri verilir. (İlim adamlarımızın arasından) Bağdatlı olanlar bu gö­rüşü tercih etmiş ve buna çeşitli şekillerle delil getirmişlerdir, Bunlardan bi­risi Peygamber (sav)’ın Habban b. Munkız’e söylediği: “Eğer alışveriş yapa­cak olursan, o vakit: Aldatma yok, de ve senin için üç. gün süreyle muhay­yerlik (aldatma olursa malı geri çevirebilme tercihi) vardır.”[19]

Bu oldukça tartışmalı bir konu olup, biz bumı dair açıklamaları hilaf (mezheblerin görüş ayrılığının bulunduğu fıkhî) meselelerde ele almış bu­lunuyoruz. Bunun püf noktası şudur: Dünyada aldatmak dinin bir hükmü ge­reği olarak icma ile yasaklanmıştır. Zira bu bütün dinlerde şer’an haram kı-iınmış bir aldatma çeşididir. Fakat bunun basit bir bölümünden herhangi bir kimsenin kaçınabilmesi mümkün değildir. Bu husus daha önce “buyu’: alış­verişler” bahsinde geçmiş bulunmaktadır. Zira bizler eğer (basit bir aldanış dolayısıyla) malın geri verileceği hükmünü verecek oiursak, hiçbir alışveriş ebediyyen geçerli olmaz. Çünkü bu kadarcık bir aldanıştan uzak kalamaz. An­cak aldanış çok olur da bundan sakınma imkânı bulunursa, o vakit bu alda­nış sebebiyle malın geri verilmesi icab eder. Az ile çok arasındaki fark ise şe-riatte bilinen bir esastır. İlim adamlarımız da bu sınır için üçte biri tesbit et­mişlerdir. Zira malda, vasiyette ve başka hususlarda da bu oranı öngörmüş­lerdir. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle oîur: İşte o gün -herhangi bir tafsilâta girilmeksizin mutlak olarak- caiz aldanışın olacağı bir gündür. Ya-hutta; İşte o gün ebediyyen telâfi edilemeyecek olan bir aldanış günüdür. Çün­kü dünyadaki aldanış iki türlü telâfi edilebilir; Ya bazı hallerde alışverişin ge­ri çevrilmesi ile olur yahutta bir başka alışverişte ve bir başka malda kâr el­de ederek telâfi edilir. Cenneti kaybederek ziyana uğrayan bir kimsenin ise bu ziyanının telâfisi ebediyyen sözkonusu olmaz.

Kimi mutasavvıf ilim adamı şöyle demiştir: Allah bütün insanlar hakkın­da aldanışı takdir buyurmuştur. Rabbine aklanmadık bir şekilde kavuşmaya­cak hiçbir kimse yoktur. Çünkü amelinin karşılığını alması, sevabını eksiksiz almadıkça mümkün olmayacaktır. Rivayette belirtildiğine göre de Peygam­ber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın huzuruna çıkan herkes mutlaka piş­man olarak Allah’a kavuşur. Eğer günahkâr ise iyilik yapmadığı için, eğer iyi­lik yapan birisi ise daha çok yapmadığı için (pişman olacaktır.)”[20]

“Kim Allah’a iman edip, salih amel işlerse kötülüklerini örter… Cen­netlere sokar” buyruğundaki “örter” ve “sokar” anlamındaki lafızları Nâfı’ ve İbn Âmir: “Örteriz” ile; “Sokarız” diye okumuşlardır. Diğerle­ri ise (örter ve sokar anlamlarında) “ye” ile okumuşlardır. [21]

  1. Kâfir olup, âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem­liklerdir ve orada ebedî kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeridir!

“Kâfir olup âyetlerimizi” Kur’ân-ı Kerimi “yalanlayanlara gelince, on­lar cehennemliklerdir ve orada ebedi kalıcıdırlar. O ne kötü dönüş yeri­dir!” Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere yüce Allah, mü’minlerin du­rumunu sözkomısu ettikten sonra kâfirlerin durumunu böylece sözkonusıı etmektedir. [22]

  1. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim Allah’a iman ederse, onun kalbine hidayet verir. Allah herşeyi en iyi bi­lendir.

“Allah’ın İ2nî” yani O’nun iradesi ve kazası (hükmü) “olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz.”

el-Ferrâ dedi ki: Allah’ın emri ile olmadıkça… demektir. Allah’ın ilmi ile olmadıkça… diye de açıklanmıştır.

Denildiğine göre âyetin nüzul sebebi şudur; Kâfirler: Eğer müslümanlann üzerinde bulundukları hal hakkın kendisi ise ,Allah onları dünyada musibet­lere karşı elbetteki koruyacaktır. Yüce Allah bu buyruğu ile şunu açıklamak­tadır: Bir üzüntüyü yahut dünya ya da âhirette bir cezayı gerektiren söz ya da fiil, tan ya da maldaki herbir musibet, yüce Allah’ın ilmi ve kazası iledir.

“Kira Allah’a iman «derse” Allah’ın izni ile olmadıkça ona hiçbir musi­betin gelip çatmayacağını bilir ve bunu tasdik ederse, “onun kalbine” sabır ve (kadere) rıza için “hidayet verir.” İman üzere kalbine sebat verir, diye de açıklanmıştır. Ebu Osman el-Cîzî dedi ki: Kimin imanı sahih olursa, Allah da onun kalbini sünnete uymaya iletir.

“Kim Allah’a iman ederse, onun kalbine hidayet verir” buyruğunun şu demek olduğu da söylenmiştir: Yani musibet esnasında bu kimse: “İnnâ lil-lah ve innâ ileyhi râciûn: Şüphesiz biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na dö­neceğiz” der. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

İbn Abbas dedi ki: Bu, yüce Allah’ın o kimsenin kalbinde; başına gelen bir musibetin, onun gelip kendisini bulmamasının imkânsız olduğunu ve ona gelip isabet etmeyenin, ona gelip isabet etmesinin imkansız olduğunu, ya-kîn bir şekilde bilmesi demektir.

el-Kelbî dedi ki: Bu hidayet şudur: Kişi belâya maruz kaldığı vakit sabre­der. Ona bir nimet ihsan olunduğu vakit şükreder. Haksızlık yapıldığında ba­ğışlar. Bir diğer açıklamaya göre: Kalbine cennette sevaba nail olma hidaye­tini verir, yolunu gösterir.

“Hidayet verir” buyruğu genel olarak “ye” harfi üstün, “dal” harfi de kesreli olarak okunmuştur. Buna sebeb ise daha önceden “Allah” adının zikredilmiş olmasıdır. es-Sülemî ve Katade ise; “Kalbine hidayet ve­rilir” şeklinde “ye” harfini ötreli ve “dal” harfini de üstün, meçhul bir fiil ola­rak ve “kalb” lafzındaki “be” harfini de (nâib-i fail: sözde özne) olarak öt­reli okumuşlardır, Çünkü bu, faili zikredilmemiş bir fiildir.

Talha b. Musarrif ve el-A’rec ise; “Hidayet veririz” şeklinde tazim “nun”u ile; “Kalbine” lafzını da (“be” harfini) nasb ile okumuşlardır. İkrime ise; Kalbi yatışır, sükûnet bulur’ diye sakin bir hemze ile ve (kalbdeki) “be” harfini merfu olarak okumuştur. Kaibi sükûn ve itminan bulur, demek olur. Malik b, Dinar da onun gibi okumuş olmakla birlikte q, hemzeyi yumuşatarak (telyîn ile) okumuştur.

“Allah herşeyi en iyi bilendir.” Boyun eğenin ve işi O’nun emrine ha­vale edenin teslimiyeti iie O’nun emrinden hoşlanmayanın hoşlanmayışı O’na gizli değildir. [23]

  1. Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirse­niz Peygamberimize düşen ancak apaçık tebliğdir.

13- (O) Allah’dır. O’ndan başka hiç bir ilah yoktur. O halde mü’min-ler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

Yani başınıza gelen musibetlerin üzerinİ2deki yükünü hafifletiniz. Allah’a itaatte uğraşınız, O’nun Kitabı gereğince amel ediniz. Sünnetine göre hare­ket etmek suretiyle Rasûlüne itaat ediniz. Şayet itaatten yüz çevirecek olur­sanız, Rasûlün tebliğden başka bir görevi yoktur.

“(O) Allandır. O’ndan başka hiçbir İlah yoktur.” O’ndan başka bir mabud olmadığı gibi, O’ndan başka bir yaratıcı da yoktur. O halde yalnız O’na tevekkül ediniz. [24]

  1. Ey İman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan si­ze düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının. Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örter­seniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok esirgeyendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [25]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınız­dan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” buyruğu ile il­gili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime Medine’de Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Peygamber (sav)’a hanjmının ve çocukları­nın kendisine karşı kaü davrandıklarından şikâyet edince, bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Bunu en-Nehhas zikretmektedir.

et-Taberî de bunu Ata b. Yesar’dan naklederek şöyle dediğini belirt­mektedir: Teğâbun Sûresi’nin tamamı Mekke’de inmiştir. Şu âyetler müstes­na: “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düş­man olanlar vardır.” Bu buyruğu Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Bu­nun eşleri ve çocukları vardı. Gazaya gitmek istedi mi onun için ağlarlar ve onu yumuşatmaya çalışarak: bizi kime bırakacaksın, derler, o da hemen yu­muşar ve gitmeyip kalırdı. Bunun üzerine: “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır.” âyeti tümüyle Me­dine’de Eşca’lı Avf b. Malik hakkında inmiştir. Sûrenin sonuna kadar geriye kalan diğer bütün âyetler de Medine’de inmiştir.

Tirmizî’nin rivayetine göre İbn Abbas -şu; “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlar­dan sakının” âyeti hakkında bir adamın soru sorması üzerine şöyle demiş­ti: Burada sözü edilenler Mekkeliterden İslâm’a girip Peygamber (sav)’a gelmek istedikleri halde; eşleri ve çocukları, kendilerini terkederek Peygam­ber (sav)’a gelmelerine razı olmayan kimselerdir. Bunlar Peygamber (sav)’ın yanına gelip insanların dinde derinlemesine bilgi sahibi olduklarını görün­ce, onları cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah: “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar var­dır. O halde onlardan sakının” buyruğunu indirdi. Bu hasen, saiıih bir ha­distir.[26]

2- Eş ve Çocukların Düşmanlıkları ve Düşmanlığın Mahiyeti ve Şekli:

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî dedi ki: Bu düşmanlığın ne şekilde olduğunu açıklamaktadır. Şüphesiz ki düşman bizzat şahsı dolayısıyla düşman değil­dir. O yaptığı davranışlarıyla düşmanlık eder. Buna göre eş ve çocuklar düş­manın yaptığı işi yapacak olursa, onlar da düşman olur. Kul ile (Allah’a) ita­at arasına engel olmaktan daha çirkin bir iş de yoktur. Sahih-i Buhari’de, Ebu Hııreyıe’nin rivayet ettiği hadiste Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şey­tan Âdemoğluna karşı iman yolunda oturdu ona: Sen kendinin ve atalarının dinini bırakıp iman mı edeceksin? dedi. Ademoğlu ona muhalefet etti ve iman etti. Sonra şeytan onun karşısında hicretin yolu üzerinde oturdu ve ona: Ma­lını, aileni bırakıp hicret mi edeceksin, dedi. Ona muhalefet etti ve hicret et­ti. Sonra şeytan ona karşı cilıad yolu üzerindi; olurdu ve ona: Ölümüne sebeb teşkil edeceksin, hanımların başkaları tarafından nikâhlanacak, malın pay­laştırılacak diye mi cihad edeceksin dedi, yine ona muhalefet etti ve cihad etti. Sonunda öldürüldü, onu cennete koymak da Allah’ın üzerinde bir hak oldu.”[27]

Şeytanın oturması iki şekilde olur: Biri vesvese ile oiur, ikincisi ise eşle­rin, çocukların ve arkadaşların bu doğrultuda istediklerini yapmaya itmesi ile olur. Yüce Allah: “Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler.” (Fussilet, 41/25) diye buyurmak­tadır.

İsa (a.s)’ın hikmetli sözleri arasında şu da vardır: “Her kim hanım, mal ve çocuk edinirse, o kimse dünyaya köle olur.”

Sahih hadiste kulun bu kabilden düşebileceği asgari köleliğin sınırı açık­lanmaktadır. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Helak olmuştur altının kölesi, helak olmuştur dirhemin kölesi, helak olmuştur güzel kumaşın köle­si, helak olmuştur kadifeye köle olan. Helak olsun ve başaşağı devrilsin, bir yerine batan bir dikeni kimse oradan çekip almasın.”[28]

Dinara, dirheme (altına, gümüşe) kölelikten daha büyük bir aşağılık ye­ni bir elbise dolayısıyla gayrete gelen bir hevesten daha bayağı bir arzu ve istek olamaz, [29]

3- Hanımın Kocasına Düşmanlığı Gibi, Kocanın da Hanımına Düşmanlığı Mümkündür:

Erkeğin çocukları ve eşi kendisine düşman olduğu gibi; aynı şekilde ko­ca ve çocukları da yine aynı yönden hanıma düşman olabilirler. Yüce Allah’ın: “Eşleriniz” buyruğunun kapsamına erkekler de, dişiler de girer. Çünkü hepsi zaten her âyetin kapsamına da girerler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [30]

4- Düşmanlardan Sakınmak:

“O halde onlardan” size zarar verirler diye “sakının.” Kişinin kendisine gelecek zarara karşı kendisini koruması ve sakınması iki şekilde sözkonusu olur. Ya gelecek bedeni bir zarar sözkonusudur, ya dini bir zarar. Bedene ge­lecek zarar dünya ile alakalıdır, dine gelecek zarar da âhiret İle alakalıdır. Yü­ce Allah, kulu bu zarardan sakındırmış ve buna karşı onu uyarmıştır. [31]

5- Affedip Bağışlamak;

“Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını ör­terseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok esirgeyendir” buyru­ğu ile ilgili olarak Taberî, İkrime’den şunu rivayet çimektedir: Yüce Allah’ın: Ey İman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman l tanlar vardır. O halde onlardan sakının” buyruğu hakkında dedi ki: Kişi Peygamber (sav)’ın yanına gitmek ister fakat çoluk çocuğu: Gidip bizi nere­ye bırakacaktıri> derlerdi. Fakat kişi İslâm’a girip dini bilgi sahibi olunca bu sefer şöyle demeye koyulurdu: Andolsun daha önce beni bu işten alıkoyan kimselere dönecek ve şunları şunları yapacağım.

İşte bu sebeble yüce Allah: “Bununla beraber şayet affeder, kusurlarına bakmaz ve hatalarını örterseniz, muhakkak Allah çok mağfiret edendir, çok esirgeyendir” buyruğunu indirdi.

Mücahid de yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve ev­lâtlarınızdan sise düşman olanlar vardır. O kaide onlardan sakının” buy­ruğu hakkında dedi ki: Onlara dünya ile ilgili bir hususta düşmanlık etme­diler. Fakal onlara olan sevgileri onlar için haram olan bir şeyi alıp. kendi­lerine vermelerine sebeb teşkil etti, Ayet-i kerime insanın eşi ve çocukları se­bebiyle işleyebileceği her türlü masiyet hakkında umumidir. Sebebin özel­liği hükmün genelliğine engel değildir. [32]

15- Mallarınız da, evlâtlarınız da sJzİn İçin ancak bir imtihandır. Bü­yük mükâfat İse Allah nezdindedir.

“Mallarınız da, evlâtlarınız da sizin için ancak bir imtihandır.” Sizi ha­ram kılınmış şeyleri elde etmeye yüce Allah’ın hakkı olan şeyleri vermeyip, alıkoymaya ilen bir sınama ve denemedir. O halde Allah’a isyanı gerektiren hususlarda onlara itaat etmeyiniz. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: ‘Kıyamet gününde bir adam getirilir de bunun çoluk çocuğu hasenatını ye­di” denilir.[33] Seleften birisi de şöyle demiştir. Çoluk çocuk itaatlerin içinde­ki kurtçuklardır.

el-Kutebî: “Fitne: Düşkünlük göstermektir” der. “Adanı kadına meftun oldu (ona gönülden bağlandı)” ilenilir. “Fitne”nin mihnet (imtihan) anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beytinde de bu anlam­dadır:

“İnsanlar dinlerinde mihnete uğradılar

Ve Affan’ın oğlu geriye uzunca bir kötülük bıraktı,”

İbn Mesud dedi ki: Sizden herhangi bir kimse: Allah’ım beni fitneden ko­ru demesin. Çünkü aranızda malına, ailesine ve gocuğuna geri dönen her-biriniz mutlaka bir fitne sahibi demektir. O bakımdan bunun yerine şöyle de­sin: Allah’ım, ben Sana fitnelerin saptırıcılarından .sığınırım.

d-Hasen yüce Allah’ın: “Eşleriniz ve evlâtlarınızdan…” buyruğunda yer alan; …dan” lafzını teb’îd (kısmîlik bildirmek) için getirmiştir. Çünkü hepsi düşman değildir fakat yüce Allah’ın: “Mallarınız da, evlatlarınız da si­zin için ancak bir imtihandır” buyruğunda bu lafız zikredilnıemiştir. Çün­kü mal ve evlatların fitneden (imtihandan) uzak durmaları ve kalbin onlar­la meşgul olmaması sözkonusu değildir.

Tirmizî ve başkalarının rivayet ettiklerine göre Abdullah b. Küreydi; ba­basından şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (sav)’ı hutbe verirken gör­düm. Bu sırada Hasan ile Hüseyin -ikisine de selâm olsun- üzerlerinde kır­mızı birer gömlek olduğu halde geldiler. Bir düşüp, bir kalkıyorlardı. Pey­gamber (sav) indi, onları taşıdı ve önüne oturttuktan sonra şöyle dedi: “Yü­ce Allah doğru söylemiştir. Gerçekten mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne (bîr imtihan)dır. Ben bu iki küçük çocuğa bir düşüp bir kalkarken baktım da sö­zümü kesip onları yanıma kaldırmadan edemedim.” Sonra da hutbesine devam etti[34]

“Büyük mükâfat ise Allah ne2dlndedir” buyruğunda kastedilen cen­nettir. En ileri mükâfat tu budur. Müfessirlerin dediklerine göre ondan daha büyük bir mükâfat olmaz. Lafız Buhârî’nin olmak üzere Buhâri ile Müslim’de Ebu Said el-Hudri’den söyle dediği rivayet edilmektedir: Rasülullah (sav) bu­yurdu ki: “Yüce Allah cennetliklere: Ey cennet ehli diyecek, onlar: Buyur Ralv bjmiz, buyruğunu dinlemeye hazırız diyecekler. O: Hoşnut oldunuz mu? di­yecek, onlar: Nasıl hoşnut olmayız? Bize yarattıklarından hiçbir kimseye ver­mediğin şeyier verdin. Bu sefer: Size bunlardan daha üstün bir şey vereyim mit diye buyuracak, onlar; Rabbimiz, bunlardan daha üstün nediı? diyecek­ler, o da şöyle buyuracak: Üzerinize hoşnutluğumu bırakırım ve ondan sonra da ebediyyen size gazab etmem.”[35] Bu hadis daha önceden de geç­mişti. Şüphesiz ki rıza bütün emellerin en ileri derecesidir. Sufiler bu husu­su tahkik hakkında şunu söylemişlerdir:

“Allah onunla yarattıklarını imtihan etmiştir, Cehennemde, cennette O’ntın kabzasmdadır. O’nun (insanı) terketmesi ateşinden büyüktür, Vaslı iae cennetinden de hoştur.” [36]

  1. O halde; gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz İçin de hayır olmak üzere infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarını elde edenlerin ta kendileridir.
  2. Eğer Allah’a güzel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat arttırır ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekûrdur, Halimdir.

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin. Kendiniz için de hayır olmak üzere infak edin…” buyruğuna dair açıkla­malarımızı beş başlık halinde sunacağız: [37]

1- Güç Yettiğince Allah’tan Korkmak ile “Allah’tan Gereği Gibi Korkmak”:

Tevil bilginlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimenin yüce Allah’ın: “Al­lah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Âl-i îmran, 3/102) âyetini nes-hettiği görüşündedir. Katade, er-Rabî b. Enes, es-Süddî ve İbn Zeyd bunlar arasındadır.

Taberi şu rivayeti zikreder: Bana Yunus b. Abdi’1-A’lâ anlattı dedi ki: Bi­ze İbn Vehb haber verdi dedi ki: İbn Zeyd yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmran, 3/102) buyru­ğu hakkında dedi ki: Bu çok ağır bir emir olarak geldi. Ashab: Bunun nasıl olması gerektiğini kim bilebilir yahut ona kim ulaşabilir. Yüce Allah bu işin onlara çok ağır geldiğini bildiğinden bu âyeti neshederek hükmünü onlar üze­rinden kaldırdı ve bu âyet) indirerek: “O halde gücünüzün yettiği kadar Al­lah’tan korkun” diye buyurdu.

Âyetin muhkem olduğu, unda herhangi bir neshin olmadığı da söylenmiş­tir. İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah’ın: “Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öy­le korkun” (Al-i İmran, 3/102) buyruğu neshoimamiştır, fakat Allah’tan gere­ği gibi korkmak Allah için gereği gibi cihad etmekle ve Allah yolunda hiç­bir kınayıcının kınamasının etkisi altında kalmamakla, kendi öz nefisleri ba­baları ve oğullan aleyhine olsa dahi adaleti ayakta tutmakla olur. Bu daha önceden (Âl-i İmran, 3/102. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [38]

2 Bu İki Ayet ile Âli İmran, 3/102. Âyeti Nasıl Anlaşılabilir?

Bu âyet-i kerime nesholmayıp, muhkem olduğuna göre et-Teğâbun Sû-resi’nde yüce Allah’ın: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun”

buyruğu nasıl açıklanır ve Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa, öylece kork­mak emri ile gücümüz yettiğince O’ndan korkmak emri birarada nasıl anla­şılabilir? Allah’tan gereği gibi korkmak emri, Kur’ân-ı Kerim buyruğu ile her­hangi bir tahsis sözkonusu olmaksızın ve herhangi bir şarta da bağlı olma­yarak Kur’ân ile farz kılınmaktadır. Gücümüz yettiğince Allah’tan korkmak emri ise bir şarta bağlı olarak ondan korkmak emrini ihtiva etmektedir diyen­lere şöyle cevap verilir:

Yüce Allah’ın: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğunun delâlet ettiği ile; “Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle kor­kun” (Al-i İmran, 3/102) buyruğunun anlamı ile ilgisi yoktur. Yüce Allah: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğu ile şunu kastet­mektedir: Ey insanlar! Artık Allah’tan korkun ve sizin için fitne kılınan mal­larınızın ve evlatlarınızın fitnesi sizi yenik düşürmesin diye O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Bunlar, sizin için farz olan küfür diyarından, İslam diyarına hicret etmekten alıkoyarak hicret etme gücünüz ve imkânınız var­ken, hicret etmeyi terk edecek hale gelmeyiniz. Çünkü yüce Allah: “Nefisle­rine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler… İşte Al­lah’ın onları affedeceği umulur” (en-Nisa, 4/97-99) buyruğu ile gücü yetme­yen kimseleri hicreti terkettiklerinden dolayı mazur görmekte; sirk diyarın­da herhangi bir çare ya da hicrete yol bulamadığı için kalmaya devam eden kimseleri affettiğini haber vermektedir. İşte yüce Allah’ın: “O halde gücünü­zün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğu da aynı şekilde şirk diyarın­dan, İslam diyarına hicret etmeyi, mallarınızın ve evlatlarınızın fitnesine ka­pılarak terketmeyiniz, demektir, hu açıklamanın doğruluğunun delillerinden birisi de yüce Allah’ın: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğunun, hemen: “By iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlatla­rınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının” (et-Teğâbun, 64/14) buyruğundan sonra gelmesidir.

Az önceden geçtiği üzere bu âyet-i kerîmelerin çoluk çocuklarının ken­dilerini engellemeleri neticesinde şirk diyarından, İslam diyarına hicret etmek­te geciken ve önceleri kâfir olan birtakım kimseler sebebiyle indiği hususun­da seleften Kur’ân-ı Keriın’in tevilini bilen İlim ehli arasında herhangi bir gö­rüş ayrılığı yoktur. Bütün bunlar Taberi’nin tercih ettiği görüşlerdir,

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğunun nafi­le olarak yapılan ameller yahut sadakalar ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Yü­ce Allah’ın: “Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun” (Al-i İmran, 3/102) buyruğu inince, bu müslümanlara ağır geldi ve topukları şişinceye, alın­ları yaralanıncaya kadar namaz kılmaya koyuldular. Yüce Allah onların bu yüklerini hafifletmek üzere; “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan kor­kun” buyruğunu indirdi ve bundan önceki âyet-i kerimeyi neshetti. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

el-Maverdî dedi ki: Eğer bu nakil sabit değilse, bir masiyet işlemeye zor­lanan kimsenin bundan dolayı sorumlu olmaması ihtimali de vardır. Çünkü bu durumdaki bir kişi, o masiyetten sakınabilme gücüne sahih değildir. [39]

3- Dinleyin, İtaat Edin;

“Dinleyin, İtaat edin” buyruğu, size verilen öğütleri dinleyin, -size veri­len emir ve yasaklara itaat edin; demektir. Mu katil dedi ki: “Dinleyin” Allah’ın Kitabından üzerinize İndirilenlere kulak verin demektir. Dinlemenin asıl anlamı budur. “İtaat edin” size verdiği emir ya da yasaklarda Rasûlüne ita­at edin, demektir.

Katade dedi ki: Buna bağlı olarak; Peygamber (sav)’a dinleyip itaat etmek esası üzere bey’at edilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre: “Dinleyin” yani dinlediğiniz şeyi kabul edin, demektir. Kabul etmenin “dinlemek” diye ifade edilmesi dinlemenin netice­sinin bu oluşundan dolayıdır.

Derim ki: el-Haccac bu âyet-i kerimeyi okuyup, hükmünün münhasıran Ab-du’l-Melik b. Mervan hakkında olduğunu ileri sürüp de: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin” buyruğu Allah’ın emi-ri ve halifesi olan Abdu’l-Melik b. Mervan hakkındadır. Bunun bir istisnası yok­tur. Allah’a yemin ederim eğer ben bir adama: Mescidin bir kapısından çık­masını emredip, o da bir başka yerden çıkacak olursa hiç şüphesiz kanı ba­na helaldir; derken işi alabildiğine aşırıya götürmüş ve âyet-i kerimeyi bu şe­kilde tevil çtmekle yalan söylemiştir. Evel, bu âyet-i kerime herşeyden önce Peygamber (sav) hakkındadır, sonra onun ardından gelen emir sahihleri hakkındadır. Bunun delili de yüce Allah’ın: “Allah’a itaat edin, Rasûle de ita­at edin ve sizden olan emir sahihlerine de” (en-Nisâ, 4/59) buyruğudur. [40]

4- İnfak ve Kapsamı:

“İnfak edin” buyruğu İle kastedilenin zekât olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır, Nafile olan nafakanın kastedildiği de söy­lenmiştir. ed-Dahhak: Bu cihad uğrundaki harcamadır, demiştir. el-Hasen ise; Bu kişinin kendisi için yaptığı harcamadır, demiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu görüşü ileri sürenin bu kanaati belirtmesine se-beb, yüce Allah’ın: “Kendiniz için” diye buyurmuş olmavSi ve fakat ister farz, ister nafile olsun bütün sadaka türü infakların, kişinin kendisine yaptığı in­fak ve harcamalar olduğunu farkedememiş olmasıdır. Yüce Allah ise: “Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük ederseniz kendi aleyhinize.” (el-İsrâ, 17/7) diye buyurmaktadır. Kişinin hayır namına yaptı­ğı herbir şey aslında ancak kendi lehinedir. Doğrusu ise bu âyeti kerimenin umumi olduğudur. Peygamber (sav)’dan rivayet edildiğine yöre bir adam una: Yanımda bir dinarım var (onu ne yapayım), diye sormuş, Peygamber: “Onu kendine harca” diye cevap vermiş. Adam: Bir dinarım daha var deyince, “onu hanımına harca” diye buyurmuş. Bîr dinarım daha var deyince, “onu çocuk­larına harca” diye buyurmuş. Bir dinarım daha var deyince, “onu sadaka ver” diye buyurmuştur[41]

Böylelikle önce kişinin kendisinden sonra eşinden, sonra çocuklarından başlayarak devam etmiş ve bundan sonra sadakayı sözkonusu etmiştir. İşte şeriatta aslolan da budur. [42]

5- “Kendiniz İçin Hayır Olmak Üzere”:

“Kendiniz İçin de hayır olmak üzere” buyruğundaki: “Hayır ol­mak üzere” lafzı Sibeveyh’e göre hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir. Buna da “Lafakedin” fiili delâlet etmektedir. Şöyle buyurmuş gibidir: în: fak hususunda kendiniz için hayırlı olan şeyler yapınız. Yahutta mallarınız­dan kendiniz için önden hayır gönderiniz, demiş gibidir,

el-Kisaî ve el-Ferra’ya göre ise hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. “Kendiniz için hayırlı olan bir infak yapınız” demektir. Ebu Ubeyde’ye göre ise gizli bin ‘nin haberidir. Bu da: “Si­zin için hayır olacak (bir infak yapın)” demektir.

“Hayır”! malın kendisi kabul edenlere göre ise bu lafzın nasb ile gelme­si “infakedin” buyruğu sebebi iledir. (Buna göre buyruk: …kendiniz için ha­yır (mal) infak edin, demek olur.)

“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, İşte onlar umduklarını elde edenlerin ta kendileridir” buyruğuna dair açıklamalar daha Önceden (el-Haşr, 59/9. âyet, 11, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde: “Eğer Allah’a gü­zel bir şekilde ödünç verirseniz, onu size kat kat arttırır” buyruğu ile ilgi­li açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi (2/245. âyet, 1. başlıkta) ile el-Hadid Sûresinde (57/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve günahlarınızı bağışlar. Allah, Şekûrdur, Halimdir” buyruğu ile il­gili olarak şükrün anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“HaHm” (cezalandırmakta) acele etmeyen demektir. [43]

  1. Gizliyi de, açığı da bilendir. Azizdir, Hakimdir,

“Gizliyi de, açığı da” yani görülmeyeni de, hazır olup görüneni de “bi­lendir.”

O “Azizdir” yani galip gelen ve kahir olandır. Bu anlamıyla buyruk fiil sı­fatla nndandır. Yüce Allah’ın; “Kitabın indirilmesi Aziz (mutlak galib), Ha­kim (her işi hikmet dolu) Allah tarafmdandtr” (ez-Zümer, 39/1) buyruğun­da da bu anlamda kullanılmıştır. Yani herşeyi yaratan, sapasağlam kılan, kah­redici güce sahip Allah tarafından indirilmiştir, demektir.

el-Hattabî dedi ki: Bu (el-Aziz), kadri yüce ve üstün anlamına da gelebi­lir. Bu anlamda olmak üzere “ayn” harfi kesreli olarak; denilir. O za­man-“Aziz”, kimse ona denk olamaz ve onun !>enzeri yoktur, anlamını da kap­sar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mahlukatının işlerini yönetmekte hikmeti sonsuz “Hakimdir.” İbnu’1-En-barî dedi ki: “el-Hakîm” eşyayı yaratması son derece muhkem olan demek olup “mufil” vezninden “fail” veznine getirilmiştir. Yüce Allah’ın: “Elif, Lam, Râ, İşte bunlar Hakim kitabın âyetleridir” (el-Câsiye, 45/2) buyruğun­da da bu anlamda kullanılmıştır ki, muhkem (sapasağlam) demektir. Bu da “muf al” vezninden “faîl” veznine getirilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [44]

(Teğâbun Sûresi’nin sonudur. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Teğebun Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.