Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 17°C
Az Bulutlu
İstanbul
17°C
Az Bulutlu
Per 15°C
Cum 14°C
Cts 12°C
Paz 16°C

62 – Cuma Suresi | Tefsir’ul Munir

62 – Cuma Suresi | Tefsir’ul Munir

Cuma Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Rasulullah’ın Özellikleri:

1- Göklerde ne var yerde ne varsa, o mülkün maliki, noksanlıklardan münezzeh, mutlak galip, hikmet sahibi Allah’ı teşbih etmektedir.

2- O, ümmiler içinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki onlara ayetlerini okur, onları temizler ve onlara Kitab’ı, hikmeti öğretir. Hal­buki onlar daha evvel hakikaten apaçık bir sapıklık içinde idiler.

3- Onlardan henüz kendilerine ka­tılmamış bulunan diğerlerine de (kitabı ve hikmeti öğretir.) O mut­lak galiptir, hikmet sahibidir.

4- Bu, Allah’ın kimi dilerse ona ve­receği bir lütuftur. Allah büyük lü­tuf sahibidir.

Açıklaması:

“Göklerde ne var yerde ne varsa, O mülkün maliki, noksanlıklardan münezzeh, mutlak galip, hikmet sahibi Allah’ı teşbih etmektedir.” Yani “O’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsra, Yİ I AA) ayetinde de ifade edildiği gibi konuşanı ve konuşmayanı ile bütün yaratılmaşlar Al­lah’ın varlığını, birliğini ve kudretini ikrar ederek O’nu teşbih ve tenzih ederler. Göklerin ve yerin maliki, emir ve hikmetiyle göklerde ve yerde ta­sarrufta bulunan, noksanlıklardan ve hatıra gelebilecek her şeyden mü­nezzeh, kemal sıfatlarıyla muttasıf, hiçbir galibin galebe çalamayacağı ka­hir ve galip sıfatlarına sahip, kudret ve hikmette emsalsiz, yaratılmışların işlerini en güzel şekilde yüreten ve her şeyde hikmet sahibi olan Odur.

Allah Tealâ o yüce zâtını tenzihten sonra Rasulünün (s.a.) temeyyüz ettiği özellikleri zikrederek şöyle buyurdu: “O, ümmiler içinde kendilerin­den bir peygamber gönderdi ki onlara Kitab ‘ı, hikmeti öğretir. Halbuki on­lar daha evvel hakikaten apaçık bir sapıklık içinde idiler.” Yani ümmi Arap toplumunun içinde kendi cinslerinden onu bir elçi olarak gönderen O dur. Araplar ümmi idi, çünkü çoğu okuma yazma bilmiyordu. Rasulullah (s.a.) da onlar gibi ümmi idi. Nitekim Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Nesei’nin İbni Ömer’den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.) “Biz yazma­yan, hesap yapmayan ümmi bir milletiz.” diyerek bunu ifade etmiştir. Ayet-i kerimede de “Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazardın.” (Ankebut, 29/48) buyurulmaktadır.

Rasulullah (s.a.) okuyup yazmayan bir ümmi olmakla ve hiç kimseden bir şey öğrenmemiş olmakla beraber, dünya ve ahiretin en hayırlı yoluna ir-şad eden Kuran ayetlerini ümmetine okuyor, onları küfrün, günahın ve ca-hiliye ahlâkının kirlerinden temizliyor, onlara Kuranı, sünneti, ahkâmı ve hikmetlerini öğretiyordu. İslâm’dan önce onlar akide, hüküm ve nizam ko­nusunda açık bir dalâlet ve yanlışlık içindeydiler. Zira eskiden onlar İbra­him (a.s.)’m dininden idiler sonra onu değiştirdiler, tevhidi bırakıp şirki ve putperestliği aldılar, Allah’ın asla izin vermediği birtakım şeyler icad ettiler. Ehl-i Kitap da aynı şekilde kitaplarını değiştirdiler, tahrif ve tevil ettiler.

Bunun üzerine Allah Tealâ sadece Araplar değil bütün aleme şamil ol­mak üzere kâmil bir din ile rasulü Muhammedi (s.a.) gönderdi. Onun getir­diği bu dinde, onları cennete ve Allah’ın rızasına yaklaştıracak şeylere da­vet, cehenneme ve Allah’ın gazabına yaklaştıracak şeylerden nehyetme dahil beşerin dünyada ve ahirette muhtaç olduğu her şeyin beyanı mevcuttur.

Özellikle ümmi Arapların zikredilmesi Rasulullah’m (s.a.) hususi ola­rak onlara, umumi olarak da bütün insanlara gönderilmiş olmasındandır. Nitekim “Ben seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdim.” (Enbiya, 21/106) ve “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın elçisiyim” (Araf, 7/158) gibi ayet-i kerimelerde onun bütün beşere gönderildiği ifade edil­mektedir.

“Onlardan henüz kendilerine katılmamış bulunan diğerlerine de (kita­bı ve hikmeti öğretir.) O mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” Yani Allah Te-alâ, ister Arap isterse Fars ve Rum gibi Arap olmayanlardan olsun diğer mümin nesillere de şamil olmak üzere Arap kavminden bir peygamber gönderdi. Bu “nesiller”den maksat henüz sahabe zamanında mevcut olma­yıp da onlardan sonra kıyamete kadar gelecek olan ve müminler ordusuna katılacak olan nesillerdir. Allah Tealâ kudret ve kuvvet sahibidir, İslâm ümmetini yeryüzüne hakim kılmaya kadir olan O’dur. Din koymada, ezeli takdirinde, fiil ve sözlerinde ve kâinatı idare edişinde derin hikmet sahibi olan O’dur.

İmam Buhari’nin rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle dedi: Rasulul-lah’ın (s.a.) yanında oturuyorduk, ona Cuma suresi indi, sureyi okudu. “Onlardan henüz katılmamış bulunan…” ayetine gelince ashab-ı kiram “Ya Rasulallah! Bunlar kim oluyor.” dediler. Cevap vermedi. Soru üç defa tek­rar edildi. Selman Farisi’de aramızda idi. Rasulullah (s.a.) elini onun omu-zuna koydu ve “İman Süreyya yıldızında bile olsa bunlardan birtakım adamlar ona ulaşacaklar.”[1] dedi. Bu hadiste bu surenin Medine’de indiği­ne, ayrıca Rasulullah’m (s.a.) peygamberliğinin bütün beşeriyete şamil ol­duğuna delâlet vardır. Çünkü ayetteki “diğerleri” sözünü Fars (İran) mille­tine işaret ederek tefsir etmiştir. İşte bu sebeple Fars, Rum ve diğer millet­lere mektuplar göndererek onları Allah’a ve kendisinin getirdiği dine tabi olmaya çağırmıştır.

İbni Ebi Hatem’in Sehl b. Sa’d es-Saidi’den rivayet ettiğine göre Rasu­lullah (s.a.) “Benim ümmetimin (ashabımın) sulbünde birtakım erkekler ve kadınlar vardır ki bunlar cennete hesapsız gireceklerdir.” demiş ve peşin­den “Onlardan henüz katılmamış bulunan…” ayetini okumuştur. Bununla ümmet-i Muhammed’den gelecek nesilleri kastetmiştir.

Sonra Allah Tealâ İslâm’ın ve Muhammed (s.a.)’in gönderilmesinin kendisinin bir ihsanı ve rahmeti olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuş­tur: “Bu, Allah’ın kimi dilerse ona vereceği bir lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” Yani bu İslâm ve vahyin, Muhammed (s.a.)’e bu büyük peygam­berliğin verilmesi Allah’ın fazl ve ihsanındandır, bunu kullarından dilediği­ne verir. Allah Tealâ hiçbir lütfün erişemeyeceği büyük ihsan sahibidir. O, dünyada kullarına Kitabı ve hikmeti öğreten, ahirette amellere kat kat mükâfat verecek olan büyük ikram sahibidir. [2]

Yahudiler, Tevrat Ve Ölümü İstemek:

5- Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, ko­ca koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın ayetlerini yalan sa­yan kavmin vasfı ne kötüdür. Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez.

6- De ki: Ey Yahudiler! İnsanları bir tarafa bırakarak, Allah’ın dostları­nın hakikaten yalnız kendiniz oldu­ğunuzu iddia ediyorsanız -doğru söylüyorsanız-, hemen ölümü te­menni edin.

7- Onlar ellerinin gönderdiği yü­zünden bunu asla istemezler. Allah o zalimleri çok iyi bilendir.

8- De ki: Sizin hakikaten kaçıp dur­duğunuz ölüm, o size elbette gelip çatacaktır. Sonra gizliyi de aşikârı da bilene döndürüleceksiniz. O, size neler yapardınız haber verecektir.

Açıklaması:

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir.” Yani Tevrat’ın getirdiği hükümle­ri tatbik etmekle mükellef tutuldukları halde onun gereği ile amel etmeye­rek, onda kendilerine emredilenlere uymayarak Tevrat’la amel etmeyi ter-keden Yahudiler, sırtında büyük büyük kitaplar taşıyan fakat kitapla odu­nun farkını anlayamayan eşeğe benzerler, çünkü onda anlama kabiliyeti yoktur. Yahudiler her ne kadar akıl ve idrak sahibi olsalar da kendilerine yararlı olacak hususlarda ve hakikatleri anlamada bu idraklerini kullana­madılar. Zira onlar Tevrat’ın sözlerini ezberlediler, ama anlamaya çalışma­dılar, gereğince amel etmediler, bilakis onu tevil ettiler, tahrif ettiler ve de­ğiştirdiler. Onların hali eşekten daha kötüdür. Çünkü eşekte zaten anlama kabiliyeti yoktur. Ama bunlar, anlama kabiliyetleri olduğu halde kullanmı­yorlar. Bu sebeple Allah bu tipleri “İşte bunlar hayvanlar gibidir, belki da­ha da aşağıdır. İşte bunlar gafillerdir.” diyerek “hayvan’ diye vasfetmiştir. Sonra Allah Tealâ bu benzerliğin ne kadar kötü olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin vasfı ne kötüdür. Allah zalim­ler güruhunu muvaffak etmez.” Ey müslümanlar! Siz de onlar gibi olmayın, Allah umumi olarak kâfirleri hayrı ve hakkı bulmakta muvaffak kılmaz, Yahudiler de bu zümredendir.

Bu teşbihte Yahudilerin cahillikleri, ahmaklıkları, zelil ve hakirlikleri-nin iyice ortaya çıkması için eşek misali seçilmiştir. Rasulullah’ı (s.a.) min­berde hitap ederken yalnız bırakıp ticarete gidenlere bir ikaz olmaz üzere önce bu teşbih zikredilmiştir. Hutbeyi dinlemeyip terkeden herkes bunlara benzer. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in İbni Abbas’tan rivayet ettiği hadis-i şerifte Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Cuma günü imam hutbe okurken konuşan koca koca kitaplar taşıyan eşeğe benzer. Ona “sus” diyenin de cu­ması yoktur.”

Sonra Yüce Rabbimiz Tevrat’la amel etmeyen Yahudileri yukarıda ge­çen zemme uygun olarak bir daha zemmederek -çünkü kitapla amel etme­yen, hayatı çok seviyor demektir- şöyle buyurdu:

“De ki: Ey Yahudiler! İnsanları bir tarafa bırakarak Allah ‘m dostları­nın hakikaten yalnız kendiniz olduğunuzu iddia ediyorsanız -doğru söylü­yorsanız-, hemen ölümü temenni edin.” Yani ey Rasul de ki: Ey Yahudiler! İnsanların içinden sadece kendinizin Allah’ın dostu ve sevdikleri olduğu­nuzu, hidayet üzere bulunduğunuzu, Muhammed ve ashabının dalâlet üze­re olduğunu iddia ediyorsanız -iddianıza göre- bu ikrama kavuşmak için ölümü isteyin, bu iddianızda doğru iseniz bu iki gruptan dalâlette olana beddua ederek ölümünü isteyin. Çünkü cennetlik olduğunu kesin olarak bilen insan bu dünyadan kurtulmak ister.

Bu mubahele ve Yahudilere meydan okuma şu ayet-i kerimede de zik­redilmiştir:

“De ki: Allah yanında ahiret yurdu (diğer) insanların değil de yalnız sizin ise -doğru iseniz- haydi ölümü temenni edin.” (Bakara, 2/94).

Şu ayetle de Hristiyanlara karşı meydan okunmuştur:

“Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında cedelleşirse de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra dua ve niyaz edelim de Allah’ın la­netini yalancıların üstüne olmasını dileyelim.” (Ali İmran, 3/61). Müşrikle­re karşı da Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Kim sapıklık içinde ise, çok esirgeyici onu uzattıkça uzatır.” (Meryem, 19/75)

Ahmed b. Hanbel, Buhari, Tirmizi ve Nesei, İbni Abbas’tan şunu nak-letmişlerdir: Ebu Cehil mel’unu: “Vallahi Muhammed’i Kabe’nin yanında görürsem gidip boynunu ayaklarımın altına alacağım.” dedi. Bunu duyan Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Bunu yaparsa melekler onu yakalayacak­tır. Şayet Yahudiler ölümü temenni edebilselerdi hepsi öleceklerdi ve ce­hennemdeki yerlerini göreceklerdi. Allah’ın peygamberine mübahele de bu­lunanlar (beddualaşmayı isteyenler) meydana çıksalardı geriye döndükle­rinde ne mal ne de ehlu iyal bulacaklardı.”

Sonra Allah Tealâ, hayatı çok seven, ölümden nefret eden o maddeci Yahudilerin gerçek yüzünü ortaya koyarak, onların kötü amellerinden do­layı ölümü asla temenni edemeceklerini beyan ederek şöyle buyurdu:

“Onlar ellerinin gönderdiği (amelleri) yüzünden bunu asla istemezler. Allah, o zalimleri çok iyi bilendir.” Yani Yahudiler işledikleri inkâr, isyan, Allah’ın kitabını değiştirmeleri yüzünden asla ölümü isteyemezler. Allah, ilmi sonsuz, kâfirlerin bütün hallerine muttali olandır, onlara yaptıklarına göre karşılık verir. Bu ağır bir tehdit ve kesin bir vaîddir.

“De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm, o size elbette gelip ça­tacaktır. Sonra gizliyi de aşikarı da bilene döndürüleceksiniz. O, size neler yapardınız haber verecektir.” Yani: “Ey peygamber, şu Yahudilere söyle: Si­zin kaçtığınız, yaşamayı sevdiğiniz için hakkında mübahele (beddua oku­ma) yapmaya yanaşmadığınız o ölüm, kaçtığınız taraftan mutlaka size ge­lecek, sonra ölümün ardından göklerde ve yerde görülen ve görülmeyen her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksizin de size yapmakta olduğunuz çirkin iş­leri bildirecek ve hak ettiğiniz karşılığı verecektir.” Bu da bir tehdit ve va-addir ve ölümden kaçmanın fayda vermeyeceğini göstermede kesin bir ifa­dedir.

“Nerede olursanız ölüm size erişir, muhkem kalelerde olsanız bile.” (Ni­sa, 4/78) ayeti de bunu ifade etmektedir. [3]

Cuma Namazının Farziyeti Ve Cumadan Sonra Çalışmanın Mubah Olması:

9- Ey iman edenler! Cuma günü na­maz için çağrı yapıldığı zaman he­men Allah’ı zikretmeye koşun. Alış verişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.

10- Artık o namaz kılınınca yer yü­züne dağılın, Allah’ın lütfundan (na­sibinizi) arayın. Allah’ı çok zikre­din. Ta ki umduğunuza kavuşasınız.

11- Onlar bir ticaret, yahut bir oyun, bir eğlence gördükleri zaman ona doğru dağıldılar. Seni ayakta terkettiler. De ki: Allah nezdindeki şey eğlenceden de ticaretten de ha­yırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayır lısıdır.

Açıklaması:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman he­men Allah’ı zikretmeye koşun, alış verişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.” Yani ey Allah’a ve peygamberine iman edenler, cuma günü hatip minbere çıkıp ikinci ezan okunduğu zaman Allah’ın zikrine koşun. Alış veriş ve sair işlerinizi terkedin. Eğer idrak sahibi iseniz, neyin faydalı olacağını biliyorsanız alış verişi terkedip Allah’ın zikrine koşmanız sizin için en hayırlısıdır.

Tabiidir ki bu koşma, cuma ve namaz için abdest veya gusul aldıktan, yeni veya temiz elbiseler giyilip güzel kokular sürünme gibi birtakım ha­zırlıklardan sonra olacaktır.

Burada zikri geçen ezan hatip minbere çıktıktan sonra okunan ezan­dır, çünkü Rasulullah (s.a.) zamanında bu ezan var idi. Birinci ezana gelin­ce: Medine-i Münevvere çok genişlediği için onu ashab-ı kiramın huzurun­da Hz. Osman (r.a.) okutturmuştur. Mescid-i Nebevi’nin yakınında bulu­nan yüksek bir evin damından okunurdu. Kametle beraber buna üçüncü ezan da denilmiştir. Kamet ikinci ezandır. Nitekim Abdullah b. Mugaf-fel’den rivayet edilen hadis-i şerifte Rasulullah şöyle buyurmuştur: “İsteyen her iki ezan arasında bir namaz (sünnet) kılabilir.” Bununla ezan ve kame­ti kastetmiştir.

Ayet-i kerimede bilhassa alış veriş zikredilmiştir. Çünkü gündüzleri kazanç yollarından insanı meşgul eden sebeplerin en önemlisi budur. Bu ifadede ticaret çeşitlerinin tamamının terkedilmesi lâzım geldiğine bir işa­ret de vardır.

Özellikle cumanın farziyetinden bahsedilmesi, Yahudiler nazarında kutsal olan cumartesiye mukabil cumanın da müslümanlar için meşru kı­lınmış olmasındandır.

Ayet-i kerimedeki koşmaktan maksat, bilinen şekliyle hakikaten koş­mak değil, belki cumaya itibar ve ihtimam göstermektir. Nitekim ayet-i ke­rimede: “Kim de mümin olarak ahireti diler, onun için bir sa’y ile koşar­sa…” (İsra, 17/19) denilmiştir.

Koşarak namaza gitmek hadis-i şeriflerde nehyedilmiştir. Buhari ve Müslim’in Sa/u/ı’lerinde Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri hadiste Rasulul-lah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kameti duyduğunuz zaman namaza gidin, telaş göstermeden vakar içinde olun, süratli gitmeyin, yetiştiğinizi imamla kılarsınız, yetişemediğinizi tamamlarsınız.”

Yine Buhari ve Müslim’in rivayetlerine göre Ebu Katade şöyle dedi: Bir bir gün Rasulullah’la namaz kılarken geriden birtakım sesler işitildi. Namazdan sonra Rasulullah (s.a.) “Ne oluyor?” dedi. “Namaza acele etmiş­tik.” dediler. Rasulullah (s.a.) “Öyle yapmayın, namaza gelirken koşmadan gelin, vakarınızı bozmayın, yetiştiğinizi (imamla) kılarsınız, yetişemediğini­zi tamamlarsınız.” buyurdular.

Tirmizi Ebu Hureyre’den Rasulullah’ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet et­ti: “Namaz başladığı zaman ona koşarak gelmeyin, yürüyerek gelin, sekinet ve vakar içinde olun, yetiştiğinizi kılın yetişemediğinizi tamamlayın.”

Sonra Allah Tealâ, namazdan sonra dünya için çalışmanın mubah ol­duğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Artık namaz kılınınca yer yüzüne dağdın. Allah ‘m lütfundan (nasibi­nizi) arayın. Allah’ı çok zikredin. Ta ki umduğunuza kavuşasınız.” Yani cu­mayı eda edip bitirdiğiniz zaman ticaret ve diğer ihtiyaçlarınızı temin et­mek için yer yüzüne dağılmanıza izin verilmiş ve mubah kılınmıştır. “Pazl”, yani lütufdan maksat Allah’ın kullarına muamelâtında ve kazanç­larında ihsan ettiği kârlardır. Bu alış verişiniz ve çalışmalarınız esnasında, size dünyevî ve uhrevî hayırları göstermesine karşılık Allah’a şükredin. Dünya ve ahiretin hayırlarına erişebilmeniz için hamd, teşbih, tekbir ve is­tiğfar gibi sizi Allah’a yaklaştıracak zikirler yapmak suretiyle O’nu çok zik­retmeyi unutmayın.

Burada, mümin dünya işlerini yaparken dünya muhabbetinin ağır basmaması için Allah Tealâ’yı ve O’nun murakabesini unutmaması lazım geldiğine bir işaret vardır. Zira Allah’ın murakabesini unutmamak dünya­da ve ahirette insanın umduğuna nail olmasına vesile olur.

Irak b. Malik (r.a.) cumayı kıldığı zaman çıkıp giderken mescidin kapı­sında durur ve şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi, davetine icabet ettim, farzını kıldım, emrettiğin gibi şimdi gidiyorum, lütfundan bana rızık ver, sen lütuf verenlerin en hayırlısısın.”[4]

Hadis-i şerifte şöyle varid olmuştur:”jK”im çarşıya, pazara girer de “Lâ ilahe illallahü vahdehu lâ şerikeleh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâkülli şey’in kadir” derse Allah ona yüz bin sevap yazar, yüz bin hatasını da siler. “[5]

Sonra Allah Tealâ, müminlerin bir cuma günü hutbeyi bırakarak da­vul sesine veya Medine’ye gelmekte olan ticaret kafilesine doğru gitmeleri­ni kınayarak şöyle buyurdu:

“Onlar bir ticaret yahut bir oyun, bir eğlence gördükleri zaman ona doğru dağıldılar, seni ayakta terkettiler. De ki: Allah nezdindeki şey eğlence­den ve ticaretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Yani şu namaz kılan müminler camide hutbeyi dinlerken, başka bir beldeden ti­caret malı yüklü bir kafilenin geldiğini görünce veya bir düğün veya başka bir münasebetle eğlence için çalınan davul sesi veya zurna sesi duyunca dağılıp gittiler ve seni minberde hutbe irad ederken ayakta terkettiler. Ey peygamber, yaptıklarının hata olduğunu onlara şöyle söyle: Ahirette Allah katında bulacağınız büyük ecir ve mükâfat, sizin mescidde Rasulullah’ın (s.a.) hutbesini terkederek gittiğiniz o oyun ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır, öyleyse rızkı ondan isteyin, taat sayı­lacak amellerle ona yaklaşın. Zira bu, rızık kazanma sebeplerinden biri ve onu celbeden sebeplerin en büyüğüdür. Allah kendisine tevekkül edip da­yanan ve vaktinde rızkı talep edene rızık verir. O, kulların rızkına kefildir. O, namaz kılmasından dolayı hiç kimseyi nızkından mahrum etmez veya rızkından bir şey eksiltmez.

Kuran

Cuma Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.